Evliya-yı kiramdan olan bu mübarek zat,
Birine mektup yazıp, şöyle etti nasihat:
Ey oğlum, bu dünyada yaratıldı ins ve cin.
Yalnız Hak teâlâya ibadet etmek için.
Birinci vazifemiz, Rabbimizi sevmektir.
Ve emr-ü yasağına göre hayat sürmektir.
Lakin bu muhabbetin, vardır alametleri.
Birincisi sevmektir Allah’ı sevenleri.
İkincisi, itaat, yani söz dinlemektir.
Bir de, Onu dil ile, beden ile övmektir.
Kim Rabbini severse, Rabbi de onu sever.
Lütuf ve ihsanını arttırır, bolca serper.
Rabbinin sevgisini kazanmaya çalışan,
Talihli kimselere, denir (salih müslüman ).
Çalışıp kazanmışsa bir kimse bu sevgiyi,
Böyle olan müminler, olurlar (arif, veli ).
Bunu, başkaları da kazansın gayesiyle,
Çalışanlar da olur, (mürşit ), yahut (vesile ).
Maide suresinde, bu, beyan ediliyor.
(Vesile arayınız!) diye buyuruluyor.
Vesile, insanları, Allahü teâlâya,
Kavuşturan kişidir, veli, yani evliya.
Arada bulunmazsa bu yüksek evliyalar,
Allahü teâlâya, yol bulamaz insanlar.
Onun bu iyiliği, hem dünya, hem ahiret,
Nimetleri içinde, en büyüğüdür elbet.
O sebep olduğundan, bu nimet ve ihsana,
O büyük zatı sevmek, çok lazımdır insana.
Hakiki vesileye kavuşmak, bir nimettir.
Hatta bu, insan için en büyük saadettir.
Onun için, insanın birinci mühim işi,
Aramak olmalıdır böyle veli bir kişi.
Bu hakiki mürşitler, ta kıyamete adar,
Dünyanın bir yerinde, mutlaka bulunurlar.
Onu arayanlara, kendisini tanıtır.
Ve lakin düşmanlardan, ahmaklardan saklanır.
Adi, alçak kimseler, sahte olan şeyhleri,
Çıkarıp yanıltırlar, bir kısım kimseleri.
Bu kişiler, yalan ve hiyleli kerametle,
Cahil müslümanları aldatırlar gayetle.
Şeyh geçinir ise de, imanı yoktur fakat.
Dini istismar edip, sağlarlar çok menfaat.
En büyük felaket de, saf bir müslüman için,
Tuzağına düşmektir böyle hain kişinin.
Yoktur islamiyet’ten bilgi ve haberleri.
Dünyalık toplamaktır yegane gayeleri.
Sözleri küfür yayar, her haramı işlerler.
Cahil müslümanları, avlayıp geçinirler.
(Münafık ) denilir ki, bu gibilere hem de,
Esfel-i safiline giderler Cehennemde.
Öyle acı azaba yakalanır ki bunlar,
Hatta kâfirlerden de, çok azap olunurlar
.xxxxxxxxxxxx
Bir rehbere kavuşmak
Fahreddin-i Iraki , hal ehli, veli bir zat.
Tesirli sözleriyle, ederdi çok nasihat.
Bir gün de buyurdu ki: (Kibir , bir felakettir.
Gadab-ı ilahi'nin, gelmesine sebeptir.
İman etmemenin de temelinde bu vardır.
Hatta her iyiliğe, bu mani olmaktadır.
İmanı olsa bile, yapmıyorsa ibadet,
Sahibinin kibrine, bu da eder delalet.
Kalbinde, zerre kadar kibir olan kimseler,
Cehennemde yanmadan, Cennete giremezler.)
Derdi ki: (Kavuşursa bir kişi tek bir şeye,
O, kavuşmuş demektir, bütün güzel şeylere.
Hakiki bir mürşide kavuşsa biri eğer,
Ona, maddi manevi gelir her iyilikler.
Çünkü olgun mürşide kavuşmakla o adam,
Dinin emirlerine uymaya kavuşur tam.
Yani islamiyet’e, uymuş olur her işte.
Bütün saadetlerin başı da, budur işte.
Her amelde, islama edince tam riayet,
Bilcümle insanlar da, severler onu gayet.
Çünkü o, insanları bırakarak bir yana,
Çevirmiştir gönlünü, sadece Allah'ına.
Her bir ihtiyacını, Sahibinden ister hep.
Ondan gayri kimseden, hiç bir şey etmez talep.
Çünkü Rabbi iledir her bir işi mutlaka.
Yalnız Ona güvenir, itibar etmez halka.
Herkes onu methetse, yahut övmese de hiç,
Duymaz o bu şeylerden, bir üzüntü ve sevinç.
Çünkü iyi bilir ki, methetse de bu gün halk,
Yarın, hiç belli olmaz, söver düşman olarak.
Kimin, Rabbin emrine tam ise ittibası,
Onun, insanlarla da iyi olur arası.
Kâmil bir müslümanda, iki ziynet bulunur.
Bunlardan biri (edep ), diğeri (tevazu )dur.
İnsanlar, edep ile Allah'a yaklaşır hep.
Vasıl olamamıştır, Ona hiçbir bi-edep.
Peygamberlerden gayri, hiç kimsenin, elbette,
Garantisi yoktur ki, kurtulsun ahirette.
Hem çok korkmak gerekir, hem de ümitli olmak.
Ancak böyle mümkündür, ahirette kurtulmak.
Mutlak emin olmak yok, mutlak ümitsizlik de.
Müsavi olmalıdır, her ikisi birlikte.)
Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünya, sanki hayal.
Yakında, ahirete edeceğiz intikal.
Zira ecel, kimseye, vakit bildirmemiştir.
Yani, erken veya geç gelirim dememiştir.
Nefesler sayılıdır, tükenir bir gün elbet.
Huzur-u ilahiye çıkacağız akıbet.
Seri-ül hesap tır ki Hak teâlâ hem dahi,
Gayet çabuk görülür hesabımız Vallahi.)
xxxxxxxxxx
Rabıta Şüpheleri ve Cevapları (Geniş Tafsilat)
. Bundan Sonra…
Şübhesiz ki Râbıta’nın taraftarları olduğu gibi, inkârcıları da vardır. Biz İnşâallah bu makalemizde, taraftarların müminler ve âlimleri, muârızların ise cühelâ sürüsü olduğunu göstereceğiz. Meselemizi bi iznillâh üç Fasıl ve bir Netîce ile açıklığa kavuşturmaya çalışacağız: Birinci Fasıl Râbıta Taraftârı Olan Âlimlerden Bir Kısmı ve Söyledik- lerinden Bir Nebze , İkinci Fasıl Râbıta’yı Reddeden Âlim Var mıdır? , Üçüncü Fasıl Râbıta Hakkında İleri SürülenBazı Şeytânî Şübheler ve Vesveseler , Netîce de bu husustaki sözümüzün hulâsası hakkında olacaktır. Tevfîk sadece Allah celle celâlühû’dandır.
-------------------------------------------
Birinci Fasıl
Râbıta Taraftârı Olan Âlimlerden Bir Kısmı ve Söylediklerinden Bir Nebze
-------------------------------------------
Râbıta taraftârı olan âlim zâtlar ve râbıta’nın faydası ve lüzûmu hakkında söyledikleri sözler çoktur; lâkin biz burada sadece bir kısmını zikredeceğiz:
Bir : Abdülkadir-i Geylânî kuddise sirruhû.O, şöyle diyor: Dervişin, velîlerle kalbi bir râbıtası vardır. O râbıta sebebiyle bâtınen (kalbiyle) onlardan istifâde eder...[1]
“Abdülkadir-i Geylânî zâten tasavvuf adamıdır. Şer'î hükümlerde ve töhmet edildiği Tasavvuf husûsunda O’nun sözünü kabûl etmeyiz” diyecek olanlara onun Şer'îat meşâyıhındanolduğunu hatırlatmaya bilmem lüzûm var mıdır? İbnü’l-İmâd 'ın İbn-i Sem’ânî ’den, İbn-i Receb ’den ve diğerlerinden naklettiğine göre, O, Hanbelîlerin ileri gelen âlimlerindendi. İbn-i Sem’ânî ’nin de dediği gibi, asrında Hanbelîlerin imâmı ve şeyhi, sâlih bir fakîh, dindâr, hayırlı, zikri çok, fikri sürekli ve ağlaması süratli olan biriydi. O’ndan (hadîs) yazdım. [2] İbn-i Kayyım el-Kasidetü’n-Nûniyye’sinde ondan nakiller yapar.[3] O’nun sözlerini akîdede kendine mesned eder.[4]
İki : İmâm Sühreverdî .O,Şöyle diyor: (Namaz kılan, teşehhüd’de) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e selâm verir ve O’nu kalbinin gözleri önünde şekillendirir.
İmâm Sühreverdî kuddise sirruhû, Şâfiî ulemâsının ileri gelenlerindendir. Hâfız ’İrâkî’ nin ifâdesiyle zamanının âlimlerinin biriciği, vaktindeki Şâfiîlerin imâmı olan İsnevî (Ö:772), O’nun hakkında şu ifâdeleri kullanıyor: Tarîkat şeyhi ve hakîkat ma’deni, Lisân, hâl, ilim ve amel bakımından vaktinin imâmı idi. [5]
Üç : İmâm Ğazâlî kuddise sirruhû. O, şöyle diyor:Kalbinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve kerîm şahsını hazır et ve esselâmu aleyke eyyuhennebiyu ... de, bu selâmın ona ulaşacağı ve ondan daha tamâmını sana geri iâde edeceğine (ve aleykumüsselâm diyeceğine dâir) emelin doğru olsun.[6]
Bunun namazda olması Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e hâstır. Ğazâli’nin aynı zamanda bir müctehid olduğunu ilim adamları bilir...
Dört : İbn-i Hacer el-Heytemî rahimehullah. Şöyle diyor: (Teşehhüdde) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitâb edilir. Sanki, ondan perdenin kaldırıldığına ve Ümmet'inden namaz kılanların ona gösterildiğine ve onlar için en fazîletli amellerinde şâhidlik yapması için onlarla hazır olduğuna işâret vardır.[7]
İbnu Hacer , Şerh-i Şemâil’de şöyle der: İbn-i Abbas radıyallâhu anhümâ’nın, rü'yâda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i gördüğü ve mü’minlerin analarından birinin yanına girdiği, O’nun da, O’na Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in aynasını çıkardığı, o aynada Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’ın sûretini gördüğü kendisini görmediği anlatılmıştır.Bu, Sûfîlerin ıstılahında Râbıta’da yok olmak demenin kendisidir.[8]
“İnşâd (başkasına âid bir şiiri okumak) ve sözlerin sana meylettireceği güzelliklerden kulağını doldur”beytinin şerhinde şöyle diyor: Zîrâ, onlar (güzellikler) dinleyende, bir kendinden geçme râyiha ve coşkunluğu meydana getirir. Nefsi, sevgilisine doğru harekete geçirir. Bu hareket ve şevkle sevgilinin tahayyülü, zihinde hazır edilmesi ve sûretinin kalbe yaklaşması ve o sûretin fikri düşünceyi istilâ etmesi hâsıl olur... [9]
İbn-i Hacer’in Şafiîlerin fetvâ merci'i büyük bir muhaddis ve fakîh olduğu erbâbınca bilinen bir şeydir. O kadar ki onun kırkta bir ilmi zamâne cahillerindedört mezheb İmâmının önüne geçer mutlak müçtehidliğinizi ilan ederdiniz... Gerçi şimdi de öyle düşünüyor olabilirsiniz, bilmiyorum...
Beş : Allâme, Müfessir Süleyman Cemel rahimehullah. O, Metn-i Hemziyye’ye yazdığı el-Futühâtü’l-Ahmed İbn-i Hanbelîyye isimli şerhinde aynı ifâdeleri kullanıyor.[10]
Altı : Muhammed Müftî el-Hadimî rahimehullah.Şöyle diyor:(Zikir esnasında tefrika veya vesvese gelirse) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in veya şeyhinin sûretini hayal eder...[11]
Yedi : İmâm Müfessir Âlûsi. Şöyle diyor:Kalbe gelen vesveselerin defedilmesi için çok sebebler vardır. Birisi de Râbıta diye isimlendirdikleri, şeyhinin sûretini hazır etmektir...[12]
Büyük müfessiri tanıtmaya ihtiyac var mıdır?
Sekiz : Şâh Veliyullâh ed-Dihlevî rahimehullah.Şöyle diyor: Üçüncüsü de, şeyhine Râbıta ’dır. Râbıta 'nın şartı, şeyhin, teveccühü kuvvetli, dâimî Allah’la beraber olan birisi olması lâzım. Mürîd onunla beraber olunca nefsini onunla beraber olmanın dışında her şeyden boşaltır, ondan gelecek olanı bekler, gözlerini kapatır ve onları (gözlerini manen hayalen) açarak şeyhinin iki gözü arasına bakar. Bir şey akarsa (gelirse) bütün kalbiyle ona tâbi' olsun ve onu muhâfaza etsin. Şeyh, ondan uzakta olduğunda da sevgi ve hürmet vasfıyla onun sûreti onun sohbetinin/beraberliğinin verdiği faydayı verir...[13]
Şâh Veliyullah ed-Dihlevî’nin ne denli büyük bir muhaddis, ne büyük bir fakîh olduğunu anlatmaya ihtiyaç var mı? Hattâ, müctehid olduğunu söyleyenler de var.
Dokuz : Şâh Abdülazîz ed-Dihlevî rahimehullah.Büyük muhaddis ve müfessir. Veliyullah Dihlevî’nin oğlu Hindistân muhaddislerinin üstâdı…
Diyor ki: Hakîkat o ki, bu (Nakşibendiyye) Tarîkat(ı), mürîdi (Allah’a) en çok yaklaştıran bir tarîkattır. Mürîd ilim ve anlayış sâhibi değilse o zaman şeyhi mürîdin ona olan üstün sevgisi ve onunla olan Râbıta sı sebebiyle onda tasarruf eder. Zîrâ hakîkat meşayıhı, Allah’la beraber ol, olmadıysan Allah’la beraber olanla beraber ol; Allah celle celâlühû kelam-ı mecîdinde sâdıklarla beraber olunuz, buyurdu dediler. Şeyhi (Mevlâ’nın) zâtî müşâhedesine ulaşmış kâmil biri ise, bunda (âyette), şeyhine Râbıta etmeye işâret vardır. [14]
On : Muhaddis ve FakîhAbdülhakk ed-Dihlevî rahimehullah.O, şöyle diyor:(Âdâbın) Dördüncüsü, zikre başladığı zaman, kalbiyle şeyhinin himmetiyle istimdâd etmesi. İstiânede, diliyle şeyhi çağırsa câizdir.[15]
Abdulhakk ed-Dihlevî, hicrî dokuz yüz ve bininci yıllarda yaşamış Hindistan’ın önde gelen muhaddislerindendir. Mişkâtü’l-Mesâbih üzerine yazdığı Lemeâtü ’t-Tenkîh Şerhu Mişkati'l-Mesâbîh isimli şerhi, kendinden sonraki ulemânın eserlerinde, Kütüb-i Sitte haşiyelerinin, Mişkâtü’l-Mesâbih şerh ve haşiyelerinin ilim ve feyz kaynağı olmuştur. Hindistanda hadîs ve fıkıh ilimlerini ihyâ eden, icâzetname silsilelerinin büyük üstâdı emsalsiz bir İmâm idi. [16] Önceleri İmâm Rabbani’ye karşı ise de sonradan onun kerâmet ve üstünlüklerini görünce tevbe edenlerden olmuştu.[17]
On Bir : Allâme Tâcüddîn el-Hindî rahimehullah.Şöyle dedi:(Mürîd) ilk oturduğunda şeyhinin sûretini (zihninde) hazır eder.[18]
On İki : Abdulğenî en-Nablûsî rahimehullahTâciyye Şerhi’nde bu ifâdeleri aynen kabulleniyor.[19]
Abdulğanî en-Nablûsî büyük hadîs âlimi muhaddis büyük fakîh. Zehâiru’l-Mevâris isimli hadîs kitâbının sâhibi el-Hadîkatü’n-Nediyye Şerhu’t-Tarîkati’l-Muhammediyye isimli, değerli fıkıh ve mev’iza kitâbının ve Hediyyetü’l-‘İbâd Şerhu-Tuhfetı’l-Murâd isimli fıkıh kitâbının ve nice eserlerin müellifi, büyük muhaddis koca fakîh... [20]
O, Tâciyye Şerhi’ nde şöyle diyor:(Mürîd),şeyhinin sûretini, O’ndan kendine meded hâsıl olması için en kâmil bir hâl üzere zihninde hazır eder.... Zîrâ, şeyhi onun Allah’a (açılan) kapısı O’na ulaştıran vesîlesidir. Nitekim Allah Teâlâ, ey îmân edenler Allah’tan ittika ediniz ve sadıklarla beraber olunuz buyurdu. Allah Teâlâ, O'na varmaya vesîle arayın buyurdu. Sâlikin (Allah yolunun yolcusunun), yolculuğunun başında Rabbini tanımaya kudreti olmaz ki Allah’la kendi arasındaki vâsıtayı düşürsün. Rabbini tanımayınca da, kalbiyle ancak, sonradan olma bir mahlûku görme imkânı olur. Eğer o, kalbiyle gördüğünü Rabbi diye görürse o kâfirlerdendir. (Bundan) Allah Teâlâ’ya sığınırız. O hâlde ona vâcib olan, şeyhini görmesi, sûretini tasavvur etmesi, ta ki Allah Teâlâ’dan mededi alan şeyhinin sûretine olan hürmeti sebebiyle Allah’tan yardım alabilsin. İlâhî fethi elde edene kadar bu hâl üzere kalsın. Biz, müridin vâsıtayı aradan kaldırıp Rabbini (zihninde ve gönlünde) hazır etmesinin en kâmil (en üstün bir mertebe) olduğunu inkâr etmiyoruz. Lâkin ilim ve üzerinde bulunduğumuz hâl îcâbı olan vicdanı zevkle (manen bulup tatmakta) kesin olarak biliyoruz ki, bu, sülûkun başında mürîd için zarûrî olarak ebediyyen imkânsızdır. Zîrâ, bütün havâtır (vesvese) ve makâsıd (maksad ve hedefler) ancak ârifin bileceği ve câhilin bilemeyeceği sonradan olma bir mahlûk üzerine gerçekleşir. Bu sonradan olma mahlûk, câhilin katında, onu tanımadığından, onun (haşa) Rabbidir. Küfürde de hiçbir mazeret olmaz. O bakımdan, (mürîdin) vesîle edinmesi lâzım olan ve idrâk edilebilen mahlûk ile idrâkinden aciz kalınan kadîm’ın (Allahın) arasını, hayali bir şekilde değil de müşâhade ve tatmaya dayanan bir ayırma ile ayırabilmesi için Râbıta gerekir… Bundan sonra da Râbıta ’yı aradan kaldırır... [21]
On Üç : İmâm Şa’rânî rahimehullah. O, zikrin edeblerini sayarken şöyle dedi: Yedincisi, şeyhinin şahsını gözleri önünde hayâl etmesi... Bu, onlara göre edeblerin en kuvvetlilerindendir.
Bilenlerin bildiği şu büyük muhaddis ve fakîh İmâm Şa’rânî... Ahkâmla alâkalı hadîslerin toplandığı Keşf-ul-Ğumme’ nin, Sünnet çerçevesinde hakîkî mü'minin vasıfları şeklinde tanıtabileceğimiz Levâkıhu'l-Envâri'l-Kudsiyye nâmındaki kitâbın, dört mezheb üzerine yazılan fıkıh kitâbı el-Mizanü’l-Kübrâ’ nın, gerçek şeyh ve mürîd ile sahtelerini ayıran mükemmel bir mihenk olan Tenbîhu'l-Muğterrîn’ in, câhiller ve hâinlerce durmadan hırlanan Tasavvuf büyüklerinin akîdelerinin Ehl-i Sünnet akâidine nasıl tıpa tıp uyduğunu apaçık bir şekilde ortaya koyan El-Yevâkıt ve'l-Cevâhir’ in ve daha nice kıymetli eserlerin sâhibi… Zamânının ilim ve irfân kutbu İmâm Şa’rânî…
On Dört : İmâm Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî kuddise sirruhû .
On Beş : Ubeydullah el-Ahrâr kuddise sirruhû .
On Altı: Muhammed Pârîsa kuddise sirruhû .
Bu büyük zâtlar, aynı zamanda Buhârâ’nın ileri gelen hadîs âlimlerindendi.
On Yedi : İmâm Rabbânî kuddise sirruhû.
On Sekiz : İmâm Ma’sûm kuddise sirruhû.
On Dokuz : Mevlânâ Hâlid kuddise sirruhû.
Zamanının ileri gelen akâid âlimlerinden. Mevlâna Hâlid aynı zamanda büyük bir hadîs âlimi idi. Meşhûr Cem’u’l-Fevâid isimli hadîs kitâbı üzerine haşiyesi var. Akâide dâir benim bildiğim iki eseri mevcuddur.
Diğer eserleri için de el-Mecdü’t-Tâlid isimli esere bakılabilir.
İmâm Rabbânî ve İmâm Ma'sûm ’un akîdeye dâir yazdıkları her biri müstakil bir risâle olabilecek onca mektupları var. Hattâ İmâm Rebbânî’nin, akîde mevzû'unda, İsbât-ı Nübüvvet isimli müstakil bir eseri de mevcuddur. Bu eserlerinde Ehl-i Sünnet’in birer keskin Hind Kılıcı olmuşlardır. Bunların yanında, ayrıca Kelâm ilminin ölümsüz âbidelerinden Şerh-i Mevâkıf’ ı da talebelerine defalarca okutan kimselerdir.
Bu zâtlar ve bunlar gibi buraya almadığımız, ilminin zekatı, müctehidleri koyup geçen zamâne müctehidleri gibileri ictihâd mertebesine çıkarabilecek onlarca büyük İmâm, Râbıta yı eserlerinde açıkça benimsemişler.
----------------------------------------------
Kimi Âlimlerin İfâdeleri de
Râbıta’yı Gerektirecek Husûsiyyet Arzetmektedir
----------------------------------------------
Yimi : İmâm Sübkî es-Şafiî .[22]
Yirmi Bir : İmâm Süyûtî es-Şâfiî [23]
Yirmi İki : İmâm Halîl el- Malikî. [24]
Yirmi Üç : Ebûl Abbas el-Müresî.[25]
Yirmi Dört : İbn-i Atâullah.[26]
Yirmi Beş: Allâme Ekmelüddîn [27]
Yirmi Altı : El-Eşbâh Şârihi El-Hamevî,[28]
Bunlar ve başka büyük âlim zâtlar, velîlerin rûhaniyetlerinin değişik sûretlere bürünebileceğini, bunun bir kerâmet olduğunu söylemektedirler.
Yirmi Yedi : Seyyid Şerîf Cürcânî . Şerh-i Mevâkıf’ın sonlarında Şerh-i Metali’ın başlarında,[29] “velîlerin sûretleri öldükten sonra da müridlere zuhûr eder onlar da o sûretlerden feyizler alırlar” demektedir.[30]
Yirmi Sekiz : Muhaddis Halîl Ahmed İbn-i Hanbel es-Sihârenfûrî. Ebû Dâvud şerhi Bezlü’l-Mechûd’de (yukarıda geçen bir hadîsin) Râbıta’ya işâret ettiğini söylüyor.[31]
Yirmi Dokuz : İbnü’l-Kayyim . Rûh bedene bitişik olduğu hâlde refik-i a’lâ da olur. Öyle ki, sâhibine selâm verildiğinde mekânında olduğu hâlde selâmı alır[32] diyor.
Otuz : Allâme el-Halebî eş-Şâfiî . Şerh-i Buhârî’de, şöylediyor: Sonra ona yalnızlık sevdirildi sözünün şerhinde şeytan nasıl ki Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in sûretine giremezse kâmil velî sûretine de giremez.
Otuz Bir : İbrâhim ed-Düsûkî.
Otuz İki : Azîz Mahmûd el-Üsküdârî el-Hüdâî.
Otuz Üç : Ârif Mustafâ el-Bekrî.
Otuz Dört: Allâme Ahmed Saîd Sâhibzâde. Şöyle diyor:Tasvîr yasak, tasavvur da (müstehcen ve nâmahrem olmamak şartıyla) övülen bir şeydir. Tasavvurun yasaklığını hiçbir kitâbta görmedik, aksine ilimlerin hepsinin husûlü tasavvura bağlıdır. Nitekim bu zekilere gizli değildir. Zikir hâlinde şeyhin sûretini muhafazada, tezkir (zikrettirme) hikmetinin ta kendisi vardır. Zîrâ zikrettiren yanında duruyor. Onu Allah’tan ğâfil bir hâlde bırakmıyor.[33]
Otuz Beş : İmâm Tâcüddin es-Şazeli.
Otuz Altı : İbn-i Atâullah el-İskenderî.
Otuz Yedi : Nûru’l-Hidâye müellifi Allâme Muhammed Es’ad Sâhibzâde.
Otuz Sekiz : Seyyid Muhammed Efendi. [34]
Otuz Dokuz : Seyyid Muhammed Alâuddîn. [35]
Kırk : Şeyh Yûsuf Muhammed el-Cezmâvî el-Hanefî.[36]
Kırk Bir : Şeyh Muhammed Necdî el-Ezherî es-Şâfiî.
Kırk İki : Allâme Şeyh Ahmed İbn-i Hanbel er-Rifâî el-Mâlikî el-Ezherî.[37]
Kırk Üç : Şeyh Muhammed el-Mâlikî.
Kırk Dört : İmâm Allâme Devserî.
Şu son altı büyük âlim, Nûru’l-Hidaye ve’l-İrfan müellifinin asrında yaşayıp bu esere takriz yazan, yani Râbıta risâlesini tasvibkar ifâdelerle öven büyük ulemâdandırlar.
Ve daha niceleri... İlimde dağlar misâli bu büyük zevatın tırnakları, evet, kesip attıkları tırnakları mesabesinde bile olmayan ilmi kimlikleriyle kimler kim oluyorlar ki onlara karşı kem küm etme cesareti gösterebiliyorlar?
-------------------------------------------
İkinci Fasıl
Râbıta’yı Reddeden Âlim Var mıdır?
-------------------------------------------
Diğer İslâmî ilimlerde îcâd edilen ve kullanılmakta olan fıkıh , tefsîr , akâid , hadîs ilimlerinde bulunan ıstılâhlarda/terimlerde olduğu gibi, Râbıta Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim, Tabiîn, Tebe-i tabiîn ve sonraki devirlerde ma’nâ olarak bilinip amel edilen bir amel olmakla beraber ıstılah olarak sonrada ortaya çıkmıştır. Hicri dördüncü ve müteakip asırlarda ıstılah olarak da kullanılmıştır. Müçtehidlerin, müfessirlerin, muhaddislerin bol olduğu zamanlarda meşhur olmasına rağmen, hiçbir müçtehid ve hiçbir âlim ona karşı çıkmamıştır. İleride de ayrıca zikredileceği üzere, bir çok âlim tarafından tasvib edilmiştir. Hattâ, üzerinde gayrı meşrû' olmadığı husûsunda Sükûtî İcmâ ' vaki olmuştur. Meşrû’luğunu bir çok âlim te'yîd etmiştir. Aleyhinde hiçbir âlimden hiçbir söz nakledilemez.
Yalnız bundan yüz on küsur yıl önce ölmüş Sıddîk Hasan Han, et -Tâcü ’l-Mükellel isimli tarihinde, Râbıta’nın kötü bir bid’at olduğu nu, bunun dince yasaklanmış olduğunun, Şâh Veliyullah Dihlevî tarafından el-Kavlü’l-Cemîl isimli eserinde açıkça ifâde edildiğini, Allâme Muhammed İsmail ed-Dihlevî’nin es-Sıratu’l-Müstekîm isimli eserinde Râbıta’nın şirkten gizli olmayacak bir noktada olduğu nu, ifâde ettiğini söylüyor. [38]
Sıddîk Hasan Han , zamanının hadîs âlimlerinden olmasına, İmâm Rebbânî ve velîler hakkında son derece hüsn-i zannı ve medihleri bulunmasına rağmen, bir çok şaz ve sapık düşünceleri de olan, Hindistân’ı işğâl eden İngilizlere karşı cihad edilmesinin harâm olduğu na dâir fetvâ verecek kadar ilim, ihlâs ve Allah korkusu sâhibi(!) biriydi.[39] Muâsırı olan büyük muhaddis ve fakîh Allâme Abdü’l-Hayy el-Leknevî Tezkiretü’r-Râşid isimli eseriyle O ve O’nun gibilerin sapıklıklarını sergilemiş, ağızlarına taş tıkamıştı. O’nun ve allâme dediği, ama büyük ölçüde O'nun gibi biri olan Muhammed İsmail ed-Dihlevî ’nin şu husûsda sarfettikleri sözler, bunca büyük ulemânın hükümleri yanında çöpe fırlatılma kıymetinde bile değildir.
Şâh Veliyullah ed-Dıhlevî’den yaptığı nakle gelince.... O, Râbıta ’yı savunanlardandır; ismi geçen el-Kavlü’l-Cemîl isimli eserinde bunu açıkça belirtir. [40] Bu gibi iftirâlar câhillere çok değildir de, kendini ilme nisbet eden, değirmen sıçanı misâli unu olmasa da uçuşan un zerrecikleriyle sırtı kısmen unlanmış ve beyazlaşmış kimselerin biraz olsun temkinli olmalarını gene de gönül istiyor, işte... Zamâne câhillerinin zırvaları ise, -bağışlayınız- kendileriyle taharet alınmaya bile lâyık değildirler; temizlenecek yerleri daha da batırırlar.
Dünden günümüze kadar sayılamayacak kadar âlim, fâzıl ve sâlih zâtların beyân ve amelleri varken, şu câhiller ve sapıklar gürûhunun şeytânî vesveselerine aldananlara veyl olsun…
--------------------------------------------
Üçüncü Fasıl
Râbıta Hakkında İleri Sürülen Bazı Şeytânî Şübheler ve Vesveseler
--------------------------------------------
Râbıta inkârcılarının i’tirâz ve inkârlarına dayanak ve delîl zannettikleri şübhe ve vesveseler haddi zâtında sayılamayacak kadar fazla ise de, içlerinde kayda değer bir tane i’tirâz yok, dense yeridir. Hiçbirinde ilmî bir ağırlık olmadığı gibi fikrî bir tutarlılık ve insicâm da yoktur. Birçok bâtılın kendi içindeki kısmî tutarlılığından bile mahrûmdurlar. İlmî zâbıta ve disiplin diyârına çok çok uzak olan şu lâubâlîlik ve keşmekeşlik galerisinden sâdece birkaç vesvese ve şübhe maddesini göstermeyi kâfî görüyoruz.
-------------------------------------------
Birinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Râbıta ’da, şirki gerektirecek hürmet ve saygı ifâde eden ibâdet duruşu vardır.
Cevâb :Bunu iddiâ eden ahmak câhillere birkaç âyet ve hadîs ile hadîs âlimlerinin üstadlarına gösterdikleri hürmetleri hatırlatalım…
-------------------------------------------
Her Hürmet Şirk midir?
-------------------------------------------
Sâhi, hürmete lâyık olanlara hürmet etmek, onlara ibâdet etmek demek midir?
Çoğu câhiller, edeb ve hürmet i ibâdet le karıştırırlar. Kimileri, hürmet bekleyeyim derken ilâhlık , ederler. Kimileri, hürmet edeyim derken ibâdet ederler;kimileri de, meşrû ’, hattâ mesnûn olan /sünnet kılınan hürmeti , ibâdet kabûl ederek edebli ve terbiyeli kimseleri müşrik ilan eder, sapla samanı karıştırırlar. Bu, bilhassa, aklını, Kur'ân ve Sünnet yerine koyarak veya ilimden uzak bir şekilde kıt akıllarıyla Kur'ân ve Sünnet'i tahrîf ederek akıllarını putlaştıran câhil edebsiz ve terbiyesizler ile şeytanın maskarası olmuş yobazlarda çok görülür. Halbuki Kurân ve Sünnet onları yalanlıyor ve utanmaz suratlarına okkalı tokatlar vuruyor:
-------------------------------------------
Hürmet ve Saygıya
Dâir İnen Birkaç Âyet
-------------------------------------------
Bir : Hani biz meleklere Âdem aleyhisselâm’a secde edin dediğimizde... İblis hâric hepsi secde ettiler[41]
İki : Meleklerin hepsi secde ettiler, İblis hâriç.[42]
Bu secde kendine has bir hürmet ifâdesiydi ve her ne kadar bizim Şerîatımızda yasaksa da, o zamanki Şerîatta yasak değildi. Öyle idi ama, edepsiz ve terbiyesiz İblis, buna karşı geldi ve edebsizler ile terbiyesizlerin pîri oldu.
Üç :Ve (Yûsuf aleyhisselâm) anasını babasını tahtın üzerine çıkardı ve secde edenler olarak ona eğildiler, yere kapaklandılar...[43]
Bu bir hürmet ifâdesiydi ve Yûsuf aleyhisselâm’ın Şerîatında meşrû' idiyse de Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın Şerîatında meşrû' değildir. Burası, ayrı bir nokta…
Dört :Allah celle celâlühû’nun ve O’nun Resûlü'nün önüne geçmeyiniz. Ey îmân edenler! Seslerinizi Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sesi üzerine çıkarmayınız. [44]
Hangi ma’nâda olursa olsun bu âyetlerde Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e hürmet emredilmektedir.
Beş : Aranızda Resûlü çağırmayı, birinizin birinizi çağırışı gibi yapmayınız.[45]
Bu saygılı davranma emri değil midir?
-------------------------------------------
Hürmet ve Saygıya
Dâir Gelen Bir Kaç Hadîs
-------------------------------------------
Bir : Abdullah b. Amr b. Âs radı-yallâhu anhumâ anlatıyor:Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’den daha çok sevdiğim, gözümde ondan daha büyük hiçbir kimse yoktu. Onu anlatmam vasfetmem istense gücüm yetmez. Çünkü ona doyasıya bakmamıştım. [46]
İki :Enes radıyallâhu anhu Anlatıyor: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellemMuhacir’den ve En-sâr’dan oturmakta olan arkadaşlarının yanına çıkardı. İçlerinde Ebû Bekir ve Ömer’de vardı. Ebû Bekir ve Ömer dışında hiçbir kimse gözünü kaldırıp ona bakamazdı...[47]
Üç :Resûlüllah sallâllahu aleyhi ve sellem konuştuğunda beraber oturduğu kimseler başları üzerinde kuş varmışçasına başlarını eğerlerdi. [48]
Dört :Urve İbn-i Mes’ûd-Hudeybiyye Musâlahası senesinde- Kureyş O’nu Resûlüllah sallâllahu aleyhi ve sellem’e gönderdiğinde, Ashâbının ona olan ta’zîmini, abdest aldığında kalan abdest suyuna koşuşturmalarını, az kalsın o su üzerine vuruşacaklarını… Tükürdüğü her hangi bir tükrüğü veya attığı balgamı avuçlarıyla alıp onunla yüzlerini ve cesedlerini ovaladıklarını… Bir kılı düştüğünde hemen ona koşmalarını… Onlara bir emir verdiğinde emrine koşuşturmalarını… Konuştuğunda, yanında seslerini kısmalarını ve O’na bir hürmet olarak keskin bakışlarla bakmadıklarını gördü. Bütün bunları görünce, Kureyş’e döndü ve şöyle dedi:Ey Kureyş!... Ben kral iken Kisrâ’nın yanında bulundum, yine kral iken Necâşî’nin yanında bulundum, ve -vallahi- ben, hiçbir kavimdeki hiçbir kralı, Ashâbının arasındaki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem gibi asla görmedim.
Başka bir rivâyette , “Ashâb’ının Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e hürmet ettiği gibi, hiçbir krala arkadaşlarının hürmet ettiklerini görmedim…”[49]
Beş : Üsâme radıyallâhu anhu anlatıyor: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyorduk, başlarımızın üzerinde sanki kuş vardı. Bizden hiçbir kimse konuşmuyordu...[50]
Altı : Talha radıyallâhu anhu anlatıyor: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbı radıyallâhu anhum câhil bir bedevî’ye, adağını yerine getireni O’na (Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e) sor dediler. Ona hürmet ve saygı gösteriyorlardı.[51]
Yedi : Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i berber tıraş ederken gördüm. Ashâb’ı (düşen kıllarından almak için etrafında dolaşıyorlardı). Hiçbir kılın yere düşmesini istemiyorlardı. Ancak bir adamın elinde olmasını istiyorlardı.[52]
Sekiz : Bera b. Âzib radiyellâhu anhu diyor ki; Bir şey hakkında Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e sormak isterdim de, heybetinden dolayı, onu iki sene (soramaz) geciktirirdim.[53]
Dokuz : Vâzi’den -ki O Abdü’l-Kays kafilesindeydi- şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Medîne’ye geldiğimizde bineklerimizden koşup, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in ellerini ayaklarını öpüyorduk[54] .
On : Abdullah b. Ömer radıyal-lâhu anhuma anlatıyor; Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in seriyyelerinden birinde idik. Ona varıp elini öptük.[55]
On Bir :Ömer, kalkıp Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in ayağını öptü.[56]
Şu hâlde Kur'ân ve Sünnet ölçülerindeki bir saygı ve hürmeti putlara gösterilen saygıyla karıştıran şapşalların işine şaşırmamak lâzım. Bu tür haltları (karıştırmaları) onlar her zaman yaparlar. Sapla samanı her zaman karıştırırlar. Benzeri rivâyetler, Ashâb'dan ve Tabiinden de bol bol gelmiştir. Yani Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e karşı takınılan edeb, varislerine de takınılmış. Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîne aynen gösterilmiştir… Bu âlimlere gösterilen edeb ve hürmete dâir günümüz edebsizlerini şaşırtacak rivâyetler, Hatib-i Bağdâdî’nin el-Câmi , [57] ve Hâfız İbn-i Abdi’l-Berr’in Câmi ’u Beyâni ’l -İlmi ve Fazlihî [58] isimli eserlerinde de çokça vardır.
-------------------------------------------
İkinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Râbıta tevessülü/aracılığı, Zümer sûresinin üçüncü âyetinde de ifâde edildiği gibi, puta tapanların putlarını Allah celle celâlühû’ya aracı yapmalarına benzer. Müslim’in rivâyetindeki “…Senin hiçbir ortağın yoktur. Ancak, sana âid olan, kendisi ve mâlik olduğu da senin olan bir ortak müstesnâ”[59] müşrik telbiyelerindeki putları vâsıta edinmeye benzemektedir.
Cevâb
Bir : Müşriklerin Putlara ibâdet etmeyi Allah’a yaklaşmaya vesîle ettiklerini ileri sürerek, Allaha ve Resûlüne göre Allah’a yaklaştırıcı her vesîleyi şirk saymak Allah celle celâlühû’yü yalanlamak ve ona iftirâ etmektir; “Hiç şübhen olmasın ki sen (ey Resûlüm sallallâhu aleyhi ve sellem), elbette (Allah celle celâlühû’nün kullarını) dosdoğru yola sevkedersin”. [60] Yani, Allaha yaklaşmalarına sebeb olursun.
Allah’a yaklaştırıcı her vesîle ve vâsıtanın şirk sebebi olmayıp, bazılarının Allah’ın emri olduğunu yukarıdaki âyetlerle Allah söylüyor. Demek her vesîle yasak değil. Yasak olanlardan en mühimi Puta ibâdet etme vesîlesi ...Şirk vâsıtasıdır…
İki : Müşrikler “Ancak, senin bir ortağın vardır ki, o da, mâlik oldukları da sana âiddir.” sözleriyle putlarını “Allah’ın ortağı ” olarak kabûl ettiklerini açıkça söylüyorlar. Hâlbuki Râbıta yapanlar bunu ne açık ne de üstü örtülü söylemiyorlar. Onlar, bir yanda “sizi de yaptıklarınızı da yaratan (başkası değil) Allah’dır ” âyetine îmân ederek “Allah’dan başka hiçbir (yaratıcı) fâil yoktur ,” derler; öte yanda da sebebler âleminde olduklarını unutmazlar; Allah’ın yaptıklarından şu müşâhade ettiğimiz ve etmediğimiz şeylerden birçoklarını, yarattığı bazı varlıklar vâsıtasıyla yaptığını söylerler. O yüzden Râbıta tevessülü nü bu hadîsde geçen müşrik sözüne kıyaslamak için noksansız olarak aptal ve serseri bir geri gerizekâlı câhil olmak lâzımdır. Zîrâ böyle bir kıyâs için ortada menât olabilecek hiçbir şey olmadığı gibi “fârık ”/ayrı kılan vasıf dahî vardır. Çünki, putların vesîle edilmesi âyetler, hadîsler ve akl-i selîm ile yasaklanmıştır. Hâlbuki, Râbıta tevessülüne dâir böyle bir yasaklama olmadığı gibi nassların manâlarının umûmu ve akl-i selîmin delâleti ile buna teşvîk vardır. Öyleyse yapılacak kıyâs, fârık ’a rağmen bir kıyâs olacaktır ki bu bâtıldır. Böyle bir kıyâs müşriklerin sırf kâr getirme illetiyle/temel sebebiyle fâizi alışverişe kıyâs etmeleri gibi bir akılsızlık ve şaşırmışlık olur.
Üç : Bir yanda biz putlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye İbâdet ediyoruz [61] diyenler… Diğer yanda ise şu şu âyet, şu şu hadîs ile beraber şu tecrübeye de dayanarak şu vesîleyi ,“Allah’a varmaya vesîle arayınız” âyeti şumûlünde görüyoruz diyenler… İkisi birbirine benziyor öyle mi? Domuzun başı, gözü ve ayağı var. /Râbıtayı inkâr edenlerin de başı, gözü ve ayağı var. /O hâlde Râbıtayı inkâr edenler domuzdur, şeklinde bir kıyâs olmaz; değil mi?.. Olmaz tabiî... Çünki kıyâsın da bir ölçüsü vardır.Sizin kıyâsınızdaki menât ,[62] vesîle olmak ” ise, “vesîle ”nin Farz, Vâcib, Sünnet, Mustehab, Mendûb, Mubâh, Mekrûh ve Harâm olanları da vardı. O zaman, ard niyetli veya câhil değilseniz, Râbıta nın hangi vesîleye girdiğini delîllerle araştırırsınız.Eğer Menât ınız puta ibâdet ise, böyle bir şeyi söyleyen ve eden yok. Hâlbuki müşrikler hem ibâdet ediyorlar hem de ettiklerini söylüyorlar. Bu puta ibâdet etmek şu batıl kıyâs sâhibince menât değil, netîce olabilir.Yok, eğer, kıyâsa bile dayanmayan ictihâdınızla(!) muhâtabınızın fiilini puta tapma fiiline dâhil ettiyseniz, lütfen bu hokkabazlığı, cıvıklığı, sululuğu bırakın... Sirklerde ve karnavallarda gösteri yapmakla ilim mes’elelerinin müzâkere ve münâkaşası ayrı ayrı şeylerdir...Üstelik, değil bâtıl kıyâsla, doğru yapılan kıyâsla bile, mü’minim diyene kâfir demek için sersem bir câhil olmak bile yetmez... Zîra, kıyâsla sâbit bir hüküm, âlimlerin söz birliği ile zann bildirir. Zann ile de, akıllı ve biraz bilgili mü'minlere göre bir mü'min asla tekfîr edilemez.Eğer, tamam, her vesîle ve vâsıta şirk değil, kabûl ettim, ama ‘vesîle arayınız’ âyetindeki vesîle şudur diyorsanız, âyet veya hadîsin ma’kûl ve kesin delâleti bulunmadan tahsîs ve sınırlama yetkisini nereden aldınız? Yoksa kendinizi o âyeti gönderenin ortağı olarak mı görüyorsunuz?!..Bir an tenezzül edip/seviyenize inip Râbıta nın, farz vâcib ve mendûb vesîlelerden olmadığını, delîlleri tam bir istikrâ nızla[63] tesbit ettiğinizi kabûl edelim. Ya, mübâhlar ?!... Râbıta ’yı onlara da mı, sığdıramadınız? Sübhânellâh!... Câhillerle ilmî münâkaşa ğâliba cehennem azabı gibi bir şey… Bu câhilliğe bir de gerizekâlılığı eklerseniz vay geldi başınıza; azâb içinde azâb… “
Dört: Râbıta ’yı, vesîle olması yönüyle Zümer sûresinin üçüncü âyetine ve Müslim hadîsi hükmüne sokamazsınız. Çünkü o âyetteki ve hadîsdeki vesîle, vesîlelerden belli bir vesîle olan şirk vesîlesi dir. Şu hâlde bu âyet sizin, mü'minleri küfürle suçlamak gibi süflî karalamanızda delîliniz değil, haşa oyuncağınızdır... Siz Allâh’a ve Resûlüne demediklerini yakıştırmakla yalan iftira etmekten korkmayan zâlimlerin tâ kendilerisiniz. Allah’tan korkunuz, insaflı olunuz...
Beş : Bazıları dahî vardır ki, onların hükümlerini de siz verin. Maşallah, siz çok kolay hüküm veriyorsunuz. Mesela... Birisi var, İslâmî bir gaye için, Allah’ı razı etmek maksadıyla küfür otoritelerine uşak olmayı, onların akademik kariyerlerini elde etmek için Lât’ın veya Menât’ın ilkelerine bağlı kalmaya söz veriyor ve her türlü harâmı leblebi yer gibi işliyor ve de, biz bu işte Allah rızâsı için varız, bu işimiz bir araçtır. Amaç Allah’a yaklaşmaktır diyor. Bunun bu vâsıtasının, vesîlesinin hükmü nedir?.. Gerçi açıklık yoksa da, Kıyâs-ı Fukahâ ,yani âli ve erişilmez ictihâdınızla bunun, Zümer sûresinin üçüncü âyetine girip girmediğini söyleyiniz.
-------------------------------------------
Üçüncü
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Bir zavallı da bakınız ne diyor: “Hâlid-Bağdâdî’den, şu nakil yapılmıştır: Zemahşerî, i’tizaline (haktan ayrılmışlığına) rağmen, Keşşâf isimli tefsîrinde (levlâ...) âyetindeki Bürhân ’ın, Ya’kûb aleyhisselâm’ın oğlu Yûsuf aleyhisselâm’a temessül etmesi (rûhunun veya rûhâniyyetinin yani, rûhunun aksinin/yansımasının kendinden uzaklarda kendi bedeni şekline girip görünmesi) olduğu şeklinde de tefsîr edildiğini söyledi.
Siz, herhâlde Keşşâf Tefsîri’ni hiç okumadınız. Yoksa bunu asla söyleyemezdiniz…Keşşâf’ta bu görüş sâhibleri için aynen şu ifâdeler yer alıyor: Bu ve bunun gibi şeyler hurâfeci zorbaların tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve paygamberlerine iftirâ bunların dîni olmuştur…” [64]
Cevâb :Mevlâna Hâlid kuddise sirrûhû’nun ifâdelerinin aslı aşağıdadır:
وَقَدْ صَرَّحَ بِالتَّصَرُّفِ وَاْلاِمْدَادِ الرُّحَانِيَيْنِ جَمَاهِرُ الْمُفَسِّرِّينَ فيِّ قَوْلِهِ تَعَالىٰ ” لَوْلاَ اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّهِ“ وَمِنْهُمْ صَاحِبُ الْكَشَّافِ مَعَ انْحِرَافِهِ عَنِ اْلاِعْتِدَالِ وَاتِّصَافِهِ بِاْلاِنْكَارِ وَاْلاِعْتِزَالِ. وَلَفْظُهُ ” وَفُسِّر الْبُرْهَانُ“
“Müfessirlerden bir çoğu şâyet Rabbinin bürhânını görmeyeydi … âyetinin tefsîrinde, rûhânî olan tasarruf ve imdâdı (yardıma koşmayı) açıkça ifâde ettiler. Onlardan biri de i’tidâlden inhirâf etmesi ve de, -inkâr ve i’tizâl sıfatlarını üzerinde bulundurması ile berâber- Keşşâf Tefsîri sâhibi(Zemahşerî)dir. O’nun (Keşşaf’daki) ifâdesi şudur: Bürhân , Yûsuf aleyhisselâm’ın ondan uzak ol şeklinde bir ses duyduğu ama ona aldırmadığı , ikinci defa da o sesi işittiği ama îcâbını yapmadığı, üçüncü kez duyunca ona sırt döndüğü ve (bu îkâzın) O’na tesîr etmediği, nihâyet Ya’kûb aleyhisselâm’ın ona parmak uçlarını ısırarak temessül ettiği (bir şekle bürünerek göründüğü)… şeklinde de tefsîr edilmiştir …” [65]
Demek , “Bu ve bunun gibi şeyler hurâfeci zorbaların tutundukları şeylerdir!.. Allah Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftirâ bunların dîni olmuştur!…” Öyle mi?!..Mevlâna Hâlid kuddise sirruhû ve tâbi’lerine karşı sarfedilen böyle bir edebsizce söz, ancak zır câhil ve mükemmel bir geri zekâlıdan duyulabilir, müctehidleri gerilerde bırakabilecek ilim deryâsından(!) değil. Çünki,
Bir :Bu rivâyet, Adullah İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan Sahîh ve Hasen yollarla da rivâyet edilmiştir. Nitekim bu,Râbıta’nın Sünnet delîllerinden on dokuz numaralı rivâyette geçmişti. Öyleyse, Zemahşerî’nin, muhtemelen uydurma olan isnâdlar için söylediği sözler veya sahası dışında sarfettiği hatâlı ifâdeler Sahîh bir rivâyet husûsunda ilim sâhiblerini bağlamaz.
İki :Mevlânâ Hâlid’in şu î’câz ve belâğatın neredeyse zirvesinde olan sözünü anlayacak akıl idrâk ve ilim lâzım. Bu lâzım olan maddelerden biri bulunmazsa şu söz anlaşılmaz. Ya hiç biri yoksa?... O zaman iş hepten berbat…
Üç :Mevlânâ Hâlid, Zemahşerî, “Burhân”ın böyle de tefsîr edildiğini ,söyledi ,” dedi. Bu husûstaki bâtıl ve aslı astarı olmayan her bir kıssayı kabûl ettiğini söylemedi.
Dört :مَعَ انْحِرَافِهِ عَنِ اْلاِعْتِدَالِ وَاتِّصَافِهِ بِاْلاِنْكَارِ وَاْلاِعْتِزَالِ. Yani, i’tidâlden[66] inhirâf [67] ile (hakkı veya bu doğru tefsîri) inkâr ve (haktan veya Eh-i Sünnetten) i’tizâl[68] sıfatlarını üzerinde bulundurmasıyla beraber , demekle de O’nun böyle bir isâbetli tefsîrden i’tizâl ettiği ni/ayrıldığı nı ve bunu kabûl etmediğini dahî ifâde etti.
Şucidden vecîz, i’câzkâr ve özlü ifâdesindeki inhirâf , inkâr ve i’tizâl kelimelerini, ilimçerçevesinde üç şekilde anlaşılabilir ve ma’nâlandırılabilir:
Birincisi : Kinâye [69] yoluyla;
Kinâyede, lâfzın, karşılığında îcâd edildiği ma’nâda ve melzûm’unda (lâzım getirdiği ma’nâda) aynı anda kullanılması, bahis mevzû'u ise de, her ikisi esas maksûd değildir (hedeflenmemiştir). Aksine birincisi ikincisi için basamak ve hazırlıktır.. [70]
Buna göre bu inhirâf ,inkâr ve i ’tizâl kelimelerinden, kinâye olarak Mu ’tezile’den olma nın Ehl-i Sünnet’ten ayrılmayı lâzım getirdiği ma’nâsı kasd edilmiş olabileceği gibi, -mâni’ bir karîne bulunmadığından- lüğatte konuldukları ma’nâları olan uzaklaşmak , kabûl etmemek ve bir şeyden ayrılmak damurâd edilmiş olabilir.
İkincisi : Umûm-i Mecâz[71] yoluyla;
İnhirâf (bir şeyden veya yerden kaymak, uzalklaşmak ve sapmak), inkâr (hakîkati ortmek ve kabûllenmemek) İ’tizâl /bir şeyden ayrılmak lâfızları/ sözleri, haktan uzaklaşmak sapmak, onu örtmek ve kabûl etmemek, ondan ayrılıb onu kabûl etmemek ve yanlışa saplanmak , ma’nâsında mecâz kabûl edilirse, şu hak tefsîrden ayrılıp uzaklaşmak ve onu kabûl etmemek de, Mu’tezile mezhebinden olmakla hak yol olan Ehl-i Sünnet’ten ayrılmak da bu mecâzî ma’nâlar şumûlündeki (kapsamında) fedlerden olan hakîkî ma’nâ olur. Ya’ni, Mevlâna Hâlid kuddise sirruhû efendimiz, Zemahşerî’nin, hem, şu doğru tefsîri inkâr edib kabûl etmemekle ,hem de Mu’tezile mezhebinden olmakla haktan ayrıldığını aynı anda anlatmış oluyor. Böyle bir anlama ve ma'nâ çıkarma tarzı hiçbir akıl ve ilim sâhibince ve mezhebçe i’tiraz edilmeyecek bir husûstur.
Üçüncüsü : Hakîkat ile Mecâz’ın cem’i[72] yoluyla:
İnhirâf , inkâr ve İ ’tizâl kelimeleri, ister, Hakîkat-i Lüğeviyye [73] olarak kabûl edilip, Ehl-i Sünnet’ten sapmak , Ehl-i Sünnet ’i inkâr etmek ve Mu ’tezile’den olmak ma’nâlarında mecâz , şu doğru tefsîri kabûlden ayrılıp uzaklaşmak , Onu inkâr ve ondan ayrılmak ma’nâlarında ise hakîkat olsun,isterse, Hakîkat-ı Örfiye [74] olarak, Ehl-i Sünnet’ten sapmak , Ehl-i Sünnet ’i inkâr etmek ve Mu’tezile’den olmak ma’nâsında hakîkat olsun, şu doğru tefsîri kabûlden ayrılıp uzaklaşmak , Onu inkâr ve ondan ayrılmak ma’nâlarında ise mecâz olsun, her iki ma’nâyı da bir anda aynı seviyede kasdetti.
Bu, Hanefîlerin ve Cumhûrun usûlü’ne uymasa da, bazı sınırlamalarla beraber Şâfiî usûlü’ne uyar. [75] Mevlânâ Hâlid de zâten Şâfi'î âlimlerindendir. Öyleyse bu husûsta ona i’tiraz edilmez. Dolayısıyla, Mevlâna Hâlid ve ondan şu sözü aktaranlara saldıran zavallılar kendi câhillikleri ve geri zekâlılıklarına yansınlar. Dağları süsmeye kalkışmasınlar. Başlarına ve başlarındaki nesnelere yazık olur.
-------------------------------------------
Dördüncü
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : “Râbıta ya ibâdet tir veya değildir. Değilse, ondan ecir beklemek en azından boşuna olur. İbâdet ise, neden Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı zamanında yok idi de sonradan îcâd edildi. Öyleyse, dînde olmayan bir ibâdeti uydurmak, teşrî’ olmakla küfür veya haram olmaz mı”?
Cevâb : Böyle bir süâl ya câhillikten veya anlayış kıtlığından yahud da hâinlikten doğar. Zîrâ,
Bir :Râbıtanın bizzât maksûd olan bir ibâdet olduğunu, yolunu bilen hiçbir sûfî iddiâ etmemiştir. Câhil ve sapıkların söz veya fiilleri hakk üzere olanların hakk olan davranışlarını ibtâl etseydi, yetmiş iki sapık fırka nın i’tikâdî yanlışlıkları yetmiş üçüncü hakk fırka nın hakk üzere olan inanç ve amellerini ibtâl ederdi. Akıl ve ilim sâhiblerince öyle olmadığına göre, bu husûsta da yanlış yoldakilerin bâtıl iddiâları doğru yoldakilerin hakk da'vâlarını ibtâl edemez. Hâsılı ilim üzere olan muhakkik sûfîlere göre Râbıta, ibâdete vesîle olması yanıyla ibâdettir . Yukarıdaki hadîslerden ve âlimlerimizin onlar istikâmetindeki îzâhlarından da anlaşıldığı gibi aslında ibâdet olmayan mübâhlar iyi maksad ve niyetlerle ibâdet olur . Nitekim önceki makâlemizde de geçtiği gibi İmâm Birgivî, Hamevî ve Akkirmânî öyle dediler.[76] Hâfız Aynî, şeyhi Hâfız Irâkî’den, maksadlara göre bazı mübâhların güzel olacağı nı kabûllenerek nakletmiştir.[77]
İki :Şöyle biriddiâ sâhibi ibâdet in ne demek olduğunu da bilmiyor demektir. Çünki, Allah celle celâlühû’nün emri ve rızâsı istıkametinde yapılacak her iş tarlada çalışmak, hanımıyla cinsî ilişkide bulunmak[78] bile olsa geniş ma’nâda ibâdettir. İbâdetlerin namaz, ve oruç gibi bir kısmı vardır ki, ma’nâsı ve muhtevâsı yanında zamânı ve şekli de ta’yin ve tesbît edilmiştir. Çalışmak, bir kısım zikirler ve insanlara hüsn-i muâmele gibi bazılarının şekli, zamanı ve teferruatı her yönüyle gösterilmemiştir. Bir kısım ibâdetler de vardır ki, bunların zamanı, şekli ve sûreti kısmen belli edildiği gibi kısmen de belli edilmemiştir düâ etmek, yalvarıp yakarmak gibi. Zamânı, şekli ve sûreti kesin bildirilen ibâdetlerde eksiltme artırma ve değiştirme biçiminde hiçbir tasarrufta bulunulamaz. Vakti, sayısı, şekli ve teferruatı tamamen veya kısmen bildirilmeyen ibâdetlerde nassların umûmu ve mübâhlar dâiresinde tasarruflarda bulunulabilir. Çalışma şekli ve vâsıtaları gibi… Düşmana karşı, ok yerine diğer geliştirilmiş silahlarla harbetmek gibi…
Allah’ın yemîn ettiği muharebe atları ile develer yerine tank, tayyare ve daha da geliştirilecek diğer vâsıtalarla harbetmek gibi… Kaldı ki, Râbıta ’da tam ma’nâsıyla böyle bir tasarruf da yoktur.
Üç : Kadı İyâd’ın Şifâ’sında [79] Abede bint-i Hâlid b. Me’dân(veya Safvân)dan yaptığı bir rivâyet var: Hâlid her yatağa yatmağa gittiğinde Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Muhâcir ve Ensâr’dan olan Ashâb’ına olan şiddetli sevgisi sebebiyle isimlerini zikreder /anar ve şöyle derdi; ‘Onlar benim köküm ve dalımdırlar. Gönlüm başkalarına değil onlara meyleder (çarpar). Şevkim onlara uzandı. Bu yüzden, ey Allahım!.. canımı acele al.’ (Böyle diye diye) nihâyet uyurdu.
Burada anlatılan, Râbıta etmek ten ve silsile okumak tan başka bir şeyi göstermiyor.
-------------------------------------------
Beşinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Sizin getirdiğiniz delîller bir zâtın sûretini göz önüne getirip hayal etmenin -diyelim ki, size göre- meşrû'luğunun delîlidir. Biz bunu kabûl etmiyoruz ya, farzedin ki kabûl ettik, ya onun rûhaniyetinden bir şey (düâ) istemek? O nereden çıktı? Onun delîli nedir? Bu amel şirk değil midir?
Cevâb : Bir münâsebetle önceki makâlemizde geçen bir takım ifâdelerimizi burada tekrâr etmek istiyoruz:
Bu da bir şefâat yardımı talebi ma’nâsında olan istiğâse demektir. Nitekim hadîs ulemâsının söz birliğiyle sahîh olan Osman İbn-i Huneyf'in rivâyet ettiği a'mâ hadîsinde geçen ey Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem! seninle Rabbime yöneliyorum. Allahım! O'nu, hâcetim husûsunda hakkımda şefâatçı yap nebevî sözu bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hâsılı gönülden O'ndan istenen şefâattir. Bu Osman İbn-i Huneyf'in rivâyet ettiği a'mâ hadîsi aslında Râbıtanın en büyük ve açık delîllerindendir. Bu Râbıtayı Osman İbn-i Huneyf'in ve Selef'in yaptıklarının inkâr edilmez vesîkasıdır.
Büyük İmâm Müctehid Sübkî, Şifâu’s-Sikâm isimli eserinde [80] İmâm Zâhidü’l-Kevserî de Mahku’t-Tekavvul isimli uzun ve kıymetli makâlesinde[81] istiğâse nin tevessül vâdisinde/mânasında bir şey olduğunu söylemektedirler. Buna göre bu taleb, Allahım!.. şu sâlih kulun hatırına bana şunu ver ,demek olur. Veya, bir kimsenin şeyhin rûhâniyyetinden bir şey istemesi, hakîkatte ondan kendisi için düâ etmesini istemekten başka bir şey değildir. Bunun da bürhânı, onlarca tevessül delîli olan âyet, hadîs ve ulemâ sözüdür.
Ğâibde olandan sebeb yapılma yoluyla yardım istenebileceğinin delîli çoktur. Birkaçını getireceğiz:
Bir:Mâlikü’d-Dâr Hadîsi: Hz. Ömer’in radıyallâhu anh'ın halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isabet etti de bir adam Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve dedi ki, Ya Resûlullah!.. sallallâhu aleyhi ve sellem! Ümmet'in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar (neredeyse) helak oldular. Sonra, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o adama rü'yâsında göründü ve Ömer’e git selâm söyle, onlara yağmur yağdırılacağını de... buyurdu.
İbn-i Hacer, Rüyâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den biri olan Bilâl İbn-i Hâris el- Müzenî’ dir. Nitekim Seyf , El-Futûh 'da böyle rivâyet etti, dedi.
Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in, ölümünden sonra Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem ile istiskâ etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. İçlerinden hiç biri haber kendilerine ulaşmasına rağmen bunu inkâr etmedi. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır... [82]
Burada ğâib ve kabirde olan bir zâttan yardım istemek vardır.
İki: Yemâme Günü Şiâr’ı/Sloganı. Yemâme gününde mü’minlerin, ya’ni Ashâb’ın şiâr’ı, “ Yâ Muhammedâhü!/ Ey Muhammed Yetiş!...” idi. Hâlid İbnü Velîd düşmanını mübârezeye/düellöya davet ederek bu şiarı kullanırdı. [83]
Burada mühim olan husûslardan biri de Ashâb arasında ve Selef’de böyle bir tatbîkâtın var olduğunun İbn-i Kesîr gibi bir Muhaddis ve Müfessirce kabûl edilebilmesi ve i’tirâzsız kitâbına konulmasıdır.
Üç :İmâm Ebû Bekr İbnü Mukri’ rahimehullâhu teâlâ şöyle dedi: Ben, Taberânî ve Ebû’ş-Şeyh Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Haremindeydik. Açlık bizde te’sir ettiği bir hâldeydik. O gün visâl yapmıştık, önceki günün orucundan iftar etmeden oruç tutuyorduk. Akşam vakti olunca, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldim. Yâ Resûlellah sallâhu aleyhi ve sellem! açız dedim ve döndüm. Bunun üzerine Ebû’l-Kâsim (Taberânî) bana, otur, ya rızık gelecek veya ölüm, dedi. Ebû Bekr, ben ve Ebû’ş-Şeyh uyuduk, Taberânî oturuyor ve bir şeye bakıyordu, dedi. Vakit geçmeden bir alevî geldi ve kapıyı çaldı ve kapıyı ona açtık. Bir de ne görelim ki, onunla beraber iki hizmetçi çocuk, her birinin elinde de, içinde bir çok şey bulunan birer zenbîl var. Oturduk ve yedik. Kalanı da hizmetçi çocuğun alacağını zannettik. Döndü gitti ve kalanları da bize bıraktı. Yemeği bitirince, Alevî, “ey topluluk!.. Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e mi şikâyet ettiniz? Zîrâ ben Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i rüyâmda gördüm, size bir şey taşımamı bana emretti,” dedi. [84]
Dört : Utbî Kıssası :İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnü Mûsâ İbni Nü’mân el- Mezâlî (683) şöyle diyor:Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyallahu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi: Dedin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allahtan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelselerdi ve derhâl Allahtan af isteseler, onlar için Resûl de af isteseydi elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen, bağışlandın diye ses geldi.[85]
İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnü Mûsâ İbni Nu’mân el-Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed İbnü Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîneye girdim ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir düâ yaptı. Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallallâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve derhâl Allah’tan af isteselerdi, onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yaparak geldim. O da (şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi:
Ey düzlükte kemikleri gömülenlerin en hayırlısı!/ Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin./Sensin şefâati umulan Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem/Sıratta, kaydığında ayaklar./Canımdır fedâ, senin sâkini olduğun kabre/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem.
Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah.
Muhammed İbni Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: Derken, uyuya kaldım ve hemen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: Ey Utbî! Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün O'nu bağışladığını müjdele. [86]
Merhûm Seyyîd Muhamme Alevî Mâlikî Şöyle diyor: Bu haberi ,İmâm Nevevi, [87] Ebû’l-Vefâ İbnü’l-Ukayl,[88] İbn-i Kesîr,[89] Ebû Muhammed İbnu Kudâme,[90] Ebû’l-Ferec İbnü Kudâme,[91] Mensûr İbnü Yûnus,[92] İmâm Kurtubî[93] gibi büyük müfessirler ve muhaddisler de nakletmiştir. Hattâ büyük fakîh koca muhaddis İmâm Nevevi, Utbi’nin bedevîden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir.[94] (Mâlikî’den nakil son buldu.)
Mısbâh Muhakkiki Hüseyin Muhammed Ali Şükrî bu rivâyetin İbnü Beşküvâl’ in “el-Kurbe ilâ Rabbi’l-Âlemîne bi’s-Salâti alâ Muhammedin Seyyidi’l-Murselîn ” isimli eserinin 16/Â varağında olduğunu söylemektedir.
Bu rivâyetler muhtemelen iki ayrı hâdiseden haber vermektedir. Zîra Sem’ânî, Utbî nisbetinin, Utbe ibn-i Ebî Süfyân’ın çocukları için kullanıldığını söyledikten sonra, Utbî nesebiyle anılan üç beş kişiyı tanıtıyor. Bunların içinde Sahâbî veya tabiî olan görülmemektedir. Bu yüzden, olabilir ki, biri diğerinden mülhem olarak gerçekleşmiştir. Bununla beraber, hâdiselerin aynı olma ihtimâli de vardır. Şu iki rivâyet, aynı hâdise ise Utbî Hz. Ali zamanında yaşamıştır. Bu takdîrde Utbî’nin sözünü ettiği bedevî şahıs da aynı sahâbîdir. Çünki, olabilir ki, Hz. Ali radıyallahu anh’ın gördüğü bu hâdiseye Sem’ânînin tanımadığı ve bilmediği bir Utbî de şâhid olmuştur.
Nevevî ve diğer büyük İmâmların hâdiseden müstehablık hükmünü çıkarmaları dahî bu ihtimâli kuvvetlendirmektedir. İlim Sem'ânî’nin bildiği ve söylediğiyle de sınırlı değildir. O’nun da zâten böyle bir iddiâsı yoktur. Hâdise bir ise bile, rivâyetler arasında çelişki yoktur. İki şekli de mümkindir.
----------------------------------------------
Mes’elenin -Bizce-
En Mühim Olan Noktası
----------------------------------------------
Bunca büyük muhaddisler ve müfessirlerce kabûl görmesi ve Kur 'ân ’ın açık âyetleri ne ters bulunmaması ve şirk kabûl edilmeyip, güzel bulunarak kitâblarına alınmasıdır. Yani, ulemânın onu, senedi bile aratmayacak telakkî bi'l-kabûl üdur. Hattâ, mustehab kabûl edilmesidir. Kitablara intikâl edişinden beri, bin seneye yakındır, hiçbir müctehid, muhaddis, müfessir ve fakîh tarafından şirk olarak görülmemesi, kimsenin Nevevî’ye müşrik damgası vurmaması… İbn-i Kesîr’in meşhûr dediği bu hikâyeye hiçbir âlim tarafından karşı çıkılmaması… Bâtıl olmadığında âdetâ sükûtî bir icmâın tahakkuk etmesi gibi yanlarıdır. Bu rivâyetin sıhhat derecesi ise daha sonra gelecek olan başka bir husûstur… Bilenler bilir ki, ulemânın bir haberi telakkî bi’l-kabûl ü [95] bir çok yerde isnâddan daha değerlidir.[96] Hâsılı, Utbî’nin haber verdiği bedevi’nin bu işi bir tevessül ve İstiğâse ’den ibarettir. Hakîkî fail Allah celle celâlühû’dur. Râbıta yapılacak şahsın kerâmet ehli bir velî olduğuna inanıldıktan sonra bir mes’ele kalmaz, Ondan tevessül yoluyla bir şey istenilebilir.
Ve siz ey câhil yobazlar!... Hangi İslâm, hangi ilim, hangi irfan ve hangi haya ile bu ameli şirk , ve onu kabûl eden ve bununla amel eden bunca büyükleri müşrik vekula ibâdet eden kimseler olarak kabûl edebiliyorsunuz?!..
-------------------------------------------
Altıncı
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Râbıta için “Sünnettir ” diyenleri de duyduk; bu, Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e iftirâ etmek olmaz mı?
Cevâb : Bu aslâ, Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e yalan iftirâ olmaz. Çünki, Râbıta delîlleri dikkatlice okunur, inâd da bir kenara bırakılırsa, görülecektir ki, Râbıta, bir bakışa göre vâsıtalı, başka bir bakışla da vâsıtasız olarak hakîkaten sünnet tir. Bunun böyle olduğu inkâr götürmez bir hakîkattir. Zîrâ,
Bir :Daha önceki makâlelerimizden birinde de bir münâsetle yazdığımız gibi, Emrin ve Nehyin/yasağın zıdlarının hükmü var mıdır, varsa nedir ? süâli Usûl-i Fıkıh’da değişik şekillerde cevâblanır. Kısaca şöyle denir: Bu husûsta âlimlerce ihtilâf edilmiştir; sahîh olan, (emrin zıddını yapmak) emir ile kasdedileni ortadan kaldırıyorsa harâm, yasaklananın zıddı yasağı ortadan kaldırıyorsa, vâcibdir/farzdır. Kaldırmıyorsa, emrin zıddı mekrûh, yasağın zıddı sünnet-i Müekkededir.[97] Bu kelâmın hâsılı, bir şeyin vücûbu (farz ve vâcib oluşu) terkinin harâm olduğunu, bir şeyin harâm oluşu da onu terk etmenin vâcib olduğunu gösterir. Bu, tartışma düşünülemeyecek bir şeydir.[98] Bir görüşe göre bir şeyi emretmek zıddını yasaklamayı, bir şeyi yasaklamak da zıddını emretmeyi gerektirir. Bize göre de, bir şeyi emretmek zıddının mekrûh olmasını, bir şeyi yasaklamak da zıddının vâcib bir sünnet olmasını gerektirir. Bu “bir şeyi emretmek zıddının mekrûh olmasını gerektirir” şeklindeki temel kaidenin faydası vardır. Çünki emrolunanın zıddında sâbit olan harâmlık emirle hedeflenmeyince ancak emri ortadan kaldırması bakımından muteber olur. Yani emredilenin zıddıyla oyalanılıp da emredilen yok edilirse yok edilmesi harâmdır. Ama emredilen şeyin bu zıddı o emredileni ortadan kaldırmıyorsa, o zıddı işlemek mekrûh olur… İşte yasaklama zıddının sünnet olmasını gerektirdiğinden dolayı, ihrâmlı kimse dikili elbise giymekten yasaklanınca izâr ve ridâ giymek sünnet oldu dedik. [99]
Şu usûl kaidelerinden kalkılarak denilebilir ki, Allah celle celâlühû’nun zikri emredilmiştir. Bu zikir, (tasavvur ma’nasındaki) Râbıta vâsıtasıyla da olur. Ancak, başka şekillerle de olacağından Râbıta’yla olmaması zikri ortadan kaldırmaz. Bu yüzden (şu ma’nâdaki) Râbıta’yı terk etmek mekrûhdur. Ama her ferdi terk edilse harâm olurdu. Aynı şekilde, Allah celle celâlühû’nun unutulması ve kalbin vesveselerle meşğûl olması yasaklanmıştır/harâmdır. Bunun zıddı Allah celle celâlühû'nun zikredilmesi ve vesveselerin defedilmesidir ki, bu def'etmenin bir yolu olan Râbıta , vâcib derecesinde sünnet tir. Tek bu yol olsaydı vâcib/farz olacaktı. Şu Usûl-i Fıkıh kâidelerini kabûl edenler için tasavvur ma’nâsındaki Râbıtayı inkâr etmek imkânsızdır. Aksi halde ya kâide kavranmamış, veya ortada Mükâbere/bile bile inkâr vardır.
İki :Maksadların vesîlelerinin hükmü o maksadların hükmüdür. Yani varılmak istenen hedefe varmanın hükmü farz ise, o hedefe götüren tek vâsıta farzdır, hedef sünnetse vâsıtası da sünnettir…ilh.[100] Îmân etmek farzdır. Onun vesîlesi olan kelime-i Şehâdet zikri de farzdır. Farz olmayan, fakat tatavvu’ olan zikir ise sünnettir. Tatavvu’ olan zikrin vesîlesi de tatavvu’dur. Öyleyse onun vesîlelerinden bir vesîle olan Râbıta da sünnettir .
Üç : Bütün bunları, çeşitli delâlet mertebeleriyle Râbıta’ya delâlet eden bir nice delîli hesaba katmadan söylüyoruz. Yoksa onun vesîle olacağı netîce i’tibâriyle de sünnet oluşu, bütün bu dediklerimizden daha önce, bir çok nassdan anlaşılmaktadır.
-------------------------------------------
Yedinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Râbıta ,Hindlilerin Yogasından alınmadır. Zîrâ, aralarında çok büyük benzerlikler vardır…
Cevâb : Budistler ve diğer bâtıl dinlerdeki duâ ve secde büyük ölçüde İslâmdakine benziyor diye bunların da onlardan alınma olduğunu mu iddiâ edeceksiniz behey ahmak câhiller?!... Namaz, Oruc, Ka’beyi Tavâf, Allah celle celâlühû rızâsı için su dağıtmak, sünnet olmak, Nikâh olmak, -kısmî farklılıklar ve istisnâlar bulunsa da- Yehûdîlerde, Hıristiyanlarda, hattâ müşriklerde dahî vardır, diye, bunlar onlardan alınmadır mı diyeceksiniz behey dîvâneler?!... Bu nasıl bir aptallık, bu nasıl bir sapıklık?!... Hattâ asrımızın müşrikleri putlaştırdıklarının heykelleri etrafında tavâf ediyorlar diye Ka’beyi tavâf mı etmeyelim. Allah’a, Meleklere, Kitâblara, Peyğamberlere Âhiret gününe îmân etmek bir takım yanlışlıkları bulundursalar da yine Yehûdîlerde ve Hıristiyanlarda dahî vardır, diye, İslâmiyyet bunları onlardan aldı mı diyeceksiniz, behey serserîler?!...[101]
-------------------------------------------
Sekizinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Allah celle celâlühû ile kul arasına vâsıta koymak şirktir. Râbıta da araya bir vâsıta koymaktır. Öyleyse Râbıta da bir şirktir.
Cevâb : Vesîle ve vâsıta ların hepsinin şirk vesîlesi olmadığını değil âlimler, orta akıllı çocuklar da bilir. Namaz İmâmları, İslâmî ma’nâda siyâsî imâmlar ve idâreciler, üstâdlar, Ka’be, birilerine düâ edenler, düâ istenenler, mü’minlerin cenâzelerini kılanlar, şefâat edecek olanlar ve hattâ mü’minlerin kendi amelleri Allah celle celâlühû ile kullar arasına yine Allah celle celâlühû ve Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem tarafından konulan vesîlelerdir. Bunlara hangi dinsiz karşı çıkacaksa, varsın Râbıta vesîlesine de karşı çıksın. Ne yapalım, cehenneme de odun lâzım…
-------------------------------------------
Dokuzuncu
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Şeyh Devserî, “i'tirâzcılardan birinden bana şöyle bir soru geldi” diyor ve o i'tirâzcının şu şübhesini aktarıyor:[102] Sizin mürîde emrettiğiniz Râbıta’daki hüküm, onu emretmek karinesi ile (emir, alamet ve emaresiyle) ya vâciblik yahut mendûbluktur. Bu ikisi de iki Şer’î iştir. O yüzden, bunların delîllerinin olması lâzımdır. Delîller de, Kitâb, Sünnet, İcmâ' ve Kıyâstır. Diğer delîller (İstıshab, İstihsan vs...), hep bunlara döner (bunların altındadır). O hâlde Râbıtanın mendûbluğuna, yahut vâcibliğine dâir delîl nedir?
Şeyh Devserî , ona aşağıdaki cevâbı veriyor:
Cevâb : Bu soruya verilecek cevâb birçok yönlerdendir:
Bir : İbnu Hacer’in Fetâvâ-i Suğra’ da[103] tarîkatları hakkında, O, şübhesiz ki, Sûfîlerin câhillerinin bulanıklıklarından sâlim bir Tarîkattır , dediği Nakşibendîliğinbüyüklerinin emriyle, mürîdlere emrettiğimiz Râbıta mendûbdur. Çünkü o, hatâratın/vesveselerin savulmasını gerektiren ve ğafleti yok eden vesîlelerdendir. Vesîleler maksadların hükmünü alır.[104] Şerîat’ın yasaklamadığı şeyi yapmak, -bu şey mübâha götürüyorsa- ya mübâh olarak câizdir, yahud da -bir mendûbu gerektiriyorsa- mendûb olarak câizdir. Şeraît’in yasaklamadığı bir şey, eğer bir vâcibi hâsıl ediyorsa ve o vâcib kendisinden başkasıyla hâsıl olmuyorsa, o şey vâcib olarak lâzımdır.... Biz tecrübe ile bildik ve anladık ki, -ki biz, tevatür sayısından çoğuz- Râbıta’yı tasavvur ettiğimizde (gönlümüzden Allah celle celâlühû’dan) başkaları(nın düşüncesi) tamamen yok oluyor. Bir tek bu (râbıta ettiğimiz) başkası kalıyor. Sonra ona da sırt çeviriyoruz. Bu şuna benzer; bir insan vardır, düşmanları vardır. Onlardan birisine sevgi gösterir ve onu diğerlerine musallat eder. O, onları yok edip kendini onlardan kurtarınca tek bir kişi kalır. O da bir kişiyi yok etmeye kadir olur ve onu yok eder. Bu, insaflı kişinin iyi düşünmesi gerekli bir (îzâh) şekl(i)dir. Zîrâ güzelliği açık olana uygundur. Zîrâ Râbıta , başlı başına murâd edilen değil, başka bir şey için aranan bir şeydir.
İki : Onu emretme karinesiyle hükmü ya vâciblik yahut mendûbluktursözünüze gelince… Diyorum ki; Şâri’den başkası bir emir verdiğinde (bu emrin) hükmünün ya vâciblik yahut mendûbluk olacağını kabûl etmiyoruz. [105] Zîrâ, insan, bazen bir başkasına ya kendi maksadlarından bir maksad, yahut o başkasının maksadlarından her hangi bir maksadla mübâh bir işi emredebilir...
Üç : Bu vâciblik ve mendûbluk iki Şer’î hükümdürler, delîllerinin olması lâzım sözünüz (için de), Diyorum ki ;Râbıta, bu Râbıta mendûb bir işe götürür ,mendûba götüren de mendûbdur. O hâlde delîl mevcuddur sözümüze dayanır. Yoksa, sizin emredilen şeyin hükmü ya vâciblik ya da mendûbluktur sözünüze değil. Çünki, anlatmıştık ki, Şâri’den başkasının emri vâciblik ve mendûbluk hükmünden boştur ve her hangi bir maksadla olur.
Dört :Delîller de, Kitâb’tır… sözünüze gelince… Diyorum ki ;Kitâb delîli soruyorsunuz. Ben de diyorum ki, Kitâb’dan hiçbir şey uzak olur mu? Hâlbuki O, yaş kuru ne varsa hepsini topladı... (Her şey içinde var.) Allah celle celâlühû, Ey îmân edenler!.. Allah’tan sakınınız ona (varmaya) vesîleyi arayınız[106] buyurdu.
Vesîle, sâlih amelle olur. Ameller de ancak ihlâsla sâlih olur. Amel ise, ancak şaibelerden boş olduğunda hâlis olur. Biz, tecrübe ile öğrendik ki, Râbıtayla meşgul olduğumuzda amellerimiz gaflet şaibelerinden arınmaktadır. Gaflet içinde olan amel de mu’teber değildir. Zîrâ kula, namazın aklettiği kısmı yazılır. O hâlde o (Râbıta) gafletin gitmesini gerektiren vesîlelerdendir. Gafletin gitmesi aranan bir şeydir. (Meşrû' olmadığına dâir Şer'î delîl bulunmayan ve) maksuda (aranan, varılmak istenen şeye) ulaştıracak şey de maksuddur. Gafletin yok olmasını lâzım getirdiği şeylerden biri de huzûrdur. (Mevlâ ile beraber olmakdır.) O da vesîlelerin en şereflilerindendir. O hâlde, huzuru îcâb ettirecek olan gafletin yok olmasını gerektiren Râbıta vesîlelerin en şereflilerindendir. [107]
Beş : ..Ve Sünnet sözünüz(e cevâb olarak)… Diyorum ki; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’ın sözünden ne uzaktır ki?... Sözlerinin her birinin altında ma’nâ okyanuslarından, kendisiyle hayra ulaşılacak şeyler vardır. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ameller ancak niyetledir, herkes için de niyet ettiği vardır buyurdu. Ameller bedenle ve kalble alâkalıdır. O hâlde mübâh hareketler ve tasavvurlar ile insan taatı ve taat için kuvvetlenmeyi kasdetse onun için murâdına ulaşamasa da niyet ettiği(nin sevabı) vardır. Ya murâd hâsıl olsa ne olur? Şurası gizli değildir ki, mesela aç birisi yok birisine sen açsın dese bu tokun aç olmasını gerektirmez. İtirazcının, Sizin görüşünüzün doğru olduğu görüşünde değiliz sözü de bizim kanaatimizin doğru olmadığını gerektirmez. O hâlde onun yapması gereken, Sizin iddiâ ettiğiniz haktır, işinize bakın demektir. Nefsine nasîhat ettiyse bundan başkası ona câiz değildir.
Altı :... ve İcmâ' sözünüze cevâben... Derim ki ,Tasavvuf fenninin ehli, Râbıta üzerinde İcmâ' ettiler. İçlerinden büyük bir topluluk bunu takrir eyledi. Bu, onlara göre meşhur bir yoldur. Mezheplerinde bir amel üzerinde İcmâ' etmeleri, onların mezhebini benimseyenler için hüccettir... Başkalarının ilimlerinin kuşatamadığı bir şeyle, onlara i'tirâz etmesi câiz olmaz. [108]
Yedi : Kıyâs sözünüze cevâb olarak… Diyorum ki ,Fakîhler dediler ki, namaz kılanın gözünün, işaretini aşmaması sünnettir, zîrâ, düşünceyi toparlayan (düşüncedeki) dağınıklığı en çok defeden budur. Râbıta da böyledir; Ağyarın defi huzurun celbi için kullanılır.
Sekiz : Râbıtanın mendûb oluşunun delîli nedir? sözünüze karşı olarak da…Diyorum ki ;Delîl müçtehidden istenir. Mukallidden sadece naklînin doğruluğunu isbât etmesi istenir. O sebeble (Tasavvuf) fenn(inin) sâhiblerinin sözlerinden delîli istediyseniz gelecek. Üstelik, (burada) Nakşibendilerden başkasının sözünü getirmek de gerekmez. Nitekim bizden fıkıhtaki bir mes’ele için bir nass (ibâre) istense Şâfiîlerden başkasının sözünü getirmek de lâzım gelmez.[109]
----------------------------------
Onuncu
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : Bir de şu var. Şübhesiz ki, Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in şeyhi idi. Çünkü Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim zikirleri ve diğerlerini ondan aldılar. Oysa O’nun Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’e, insana ait sûretlerin en mükemmeli olan sûretini tasavvur etmelerini emrettiği bize ulaşmadı. Eğer onlara (bunu) emretmiş olaydı, elbet nakledilirdi. Bilhassa bu vâcib olduğunda. Zîra vâcib, naklîni gerektiren sebeblerin çok olduğu şeylerdendir.
Cevâb : Bize ulaşmadı sözünüz için dediyorum ki;bunun size ulaşmaması ndan, sâbit olmaması, sizin onu bilmemenizden de başkalarının dahî bilmemesi gerekmez. Belki de size ulaştı da siz onu bilemediniz, size uğradı da siz onu tanımadınız. Sahâbî oluşun, Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in sûretinin, O’nu mü’min olarak gören kişinin kalb aynasında basılıp nakşolması, yahut mü’min şahsın sûretinin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in zihninde nakşolmasından başka bir ma’nâsı mı var? Böyle olmasaydı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in gördüğü kimse Sahâbî içinde sayılmazdı. Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in sûretinin nakşını gerektirecek görmeyi icap ettiren O’nunla biatlaşmaya çağırmasından daha açık bir iş mi vardır? Sûret zihne nakşolup kazınınca, o sûreti görene, her ne zaman görüneni hatırlasa hayalinde gözükür (canlanır) istese de istemese de. Düşman bile olsa. O hâlde Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in sûretini zihninde hazır etmeyi ve hayal etmeyi -ki onun sayesinde yahut ona olan iştiyaktan olayı tasavvur edileceğini söylememizle murâdımız budur- ancak pis ahmak yasaklayabilir. Şu hâlde başka bir şeyi gerektiren bir şeyi gerektireni emretmek o başka bir şeyi emretmektir.
Bilhassa vâcibse sözünüz için de diyorum ki;Râbıta’nın vâcib olduğunu söyleyen yok... Sonra, kabûl edelim ki bu husûsta delîlimiz yok. Bizden önce de kimse bunu yapmadı. Bunu, onda fayda gördüğümüzden dolayı sadece biz yaptık. Sevdiğinin sûretini tasavvur eden, onun ellerini ayaklarını öptüğünü veya onu başının üzerine koyduğunu veya onu kucakladığını veya onu kalbine sokmakta olduğunu hayal eden hakkında Kitâbtan, Sünnet’ten, İcmâ'’dan veya Kıyâs’tan bir yasak gelmiş midir? Yok… O hâlde?... [110]
-------------------------------------------
On Birinci
Şübhe ve Vesvese
-------------------------------------------
İddiâ : (Kimi câhil zavallılar da şöyle diyorlar:) Ben râbıtamı kula değil de Allah’a yapıyorum…
Cevâb : Bu sözde bir takım iç içe girmiş câhillik, yalan ve yanlışlar vardır: Sözü edilen Allah celle celâlühû’ya yapılan râbıta , ya Sûfîlerin ta’rîf ettikleri hayâlen göz önüne getirmek ve zihinde canlandırmak ma’nâsındadır veya başka bir ma’nâdadır.
Bir :Eğer başka ma’nâda ise , akıllılarca şu sözle tarîkat sâhiblerine i’tirâz edilmez; edlirse gevezelik yapılmış olur. Zîrâ, ayrı şeylerden bahsediliyor. Istılâhlarda tartışma olmaz. Öyleyse, ortada hem câhillik, hem de onun üzerine kurulan yanlışlıklar var.
İki : Tasavvuf yolunun yolcularının anladığı ma’nâda yani tasavvur ma’nâsında ise , bu Allah celle celâlühû için düşünülemez. Çünki, “Allah celle celâlühû’nün nimetlerinde düşünün, Allah celle celâlühû’nün zâtında düşünmeyiniz”[111] buyrulmaktadır.
Üç : Aksi takdîrde , şu sözün sâhibi ya doğru söylüyor veya doğru söylemiyor. Doğru söylüyorsa , O, Allah celle celâlühû’yü cisim olarak kabûl ediyor, demektir. Çünki cisim olmayan şeyler tasavvur edilemez. Buna rağmen tasavvur ediyorsa, o takdîrde bu inanca ya âyetlerin ve hadîslerin zâhirinden hareketle, yani bir nev-i şübheyle veya sırf aklıyla saplanmıştır. Her iki takdîrde de önümüzde bir câhillik vardır. Birinci Takdîr de, yani nasslardan kalkarak Allah celle celâlühû’yü cisim olarak biliyorsa, Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğuna göre kâfir olmuştur. İkinci Takdîr de de, yani nasslardan kalkarak değil de aklıyla Mevlâ Teâlâ’nın cisim olduğuna inanıyorsa, Ehl-i Sünnet âlimlerinin hepsine göre kâfir olur. Doğru söylemiyorsa , önümüzde iki ihtimâl var; ya yanlış söylüyor veya yalan söylüyor. Birinci ihtimâl : Yanlış söylüyor ise, kötü. Yazık, ahmağın tekidir. Ne dediğinin farkında değildir. Ortada affedilmez bir yanlış var. İkinci İhtimâl : Yalan söylüyor ise, daha da kötü. Sahtekârın biri… Önünüzde çirkin bir yalan duruyor…
Hâsılı , Allah celle celâlühû’ya, Sûfilerin söylediği ma’nâda Râbıta yapılamaz. Çünki, O cisim değildir. O’na çeşitli şekillerde murâkabe yapılır. Râbıta işte bu murâkabenin hazırlayıcısı olup netîcede ona götürür. Ancak bu da O'nu tasavvur etmek değil, isimlerinden fiillerinden, sıfatlarından ve yine perde arkasından olarak zâtından gelecek feyzi, rahmeti ve nûrları dikkatle gözetlemektir. Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdular: “Ey çocuk! Allah celle celâlühû’yu muhâfaza et ki, O da seni muhâfaza etsin. Allah celle celâlühû’yu muhâfaza et ki, O’nu önünde bulasın.”[112] Allâme Fakîh Muhaddis Zafer Ahmed el-‘Usmânî et-Tânevî bu hadîsi açıklama sadedinde şöyle diyor: Bu hadîs Allah celle celâlühû’nun yüceliğini murâkabe etmelerinde ve kalbleriyle Allah celle celâlühû’yu korumalarında (gönüllerinde saklamalarında), Kavm'i (Tasavvuf ve Tarîkat yolcularını) te’yîd etmektedir.[113] Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem yine şöyle buyurmaktadır: İhsân, Allah celle celâlühû’ya, O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir.[114]
İşte bütün bu Râbıta ve Murâkabe ’ler, mü’mini netîcede ihsân mertebesine yani Allah celle celâlühû’ya, -O’nu görüyormuşçasına- ibâdet etme mertebesine ulaştıracak amellerdir…
-------------------------------------------
Netîce
-------------------------------------------
İlâhî vahye rakîblik iddiâsını, -önünde teşekkül ve tekâmül eden/oluşan ve gelişen şartlara göre- bazen gizliden gizliye içinde saklayan, bazen de açıkça i’lân edip haykıran ve hakîkatte akılsızlığ ın tâ kendisi olan bir akılcılık var. Bu akılcılık , sonraları, bazi zayıf akıllılarca sanki akılsızlığ ’a bir alternatif gibi doğmuş zannedilmiştir. Oysa hakîkatte o, insanlık târihi kadar eski bir putperestliktir. O, zaman zaman değişik makyajlamalarla farklı ve câzibeli hâle getirilmiş gibi gösterilse de, mâhiyyet olarak hep aynı kalmıştır. Bazen, şahsiyetsizce vaz'iyet takınan bir münâfıklık olmuş. Kimi zaman harbi hâlis bir kâfir tavrıyla arz-ı endâm eden kâfirlik sergilemiştir. Bazi kere de mozayık ve rengârenk bir tablo çizen baba bir şirk ve müşriklik vasfıyla tezâhür etmiştir. Lâkin çoğu zaman, kendi vasfını ve yaftasını, nifâk , küfür ve şirk’ e garb ile şark arası kadar uzak olan başkalarının boynuna asmaya pek heveskâr davranmıştır. Bunlardan nâ mütenâhî haz duyanın yavuz hırsızlığ ı ile karşı karşıya olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak zorundayız.… İstisnâsız hep aklı kıt olanlara bulaşan şu uyuz mikrobu, bilhassa asrımız Müslümanlarının başının belâsı olmuştur… Öyle ya, akılları noksân olmasaydı, ona kaldıramayacakları yükü yükler miydiler? Şu makalelerde serdettiğimiz bürhanlardan sonra açıkça görülmektedir ki, Râbıta ’yı yapan ve yapılmasını isteyen büyüklerimiz bunu kat’iyyetle Şer’î delîllere dayanarak yaptılar. Bunu inkâr etmek, aslında hayırlı Selefimizin geniş câddesini, yani mü’minlerin dosdoğru yolunu terk etmek, geçmiş âlimlerimizi İslâm dışına çıkmakla suçlamak, eserlerine i’tımâdı yok etmek, mü’minlerden başkalarının yolundan gitmek, cüce aklını putlaştırmak, dolayısıyla da hakkdan ve hakîkatten inhirâf etmek demektir. Artık, Râbıta aleyhinde konuşanlar ve konuşacak olanlar, ya câhil, ya geri zekâlı, ya edebsiz ve terbiyesiz, ya ilmiyle sapıtmış hidâyet mahrûmu, veyahud da kasıdlı hâin kimselerdir. Çünki, Haktan öte sapıklıktan başka ne vardır ki?..
وَصَلَّى الله عَلٰى سيدنا محمد وَ عَلٰى اٰلِه وصحبه كلما ذكره الذاكرون وغفل عن ذكره الغافلون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمٖين
Hüseyin AVNİ
[1] [Sühreverdî, Avârifu’l-Meârif, mürîd-şeyh âdâbı bahsi] Nûru’l-Hidâye: 55
[2] İbnü’l-İmâd, Şezerâtü’z-Zeheb: 6/231-236
[3] [İbn-i Kayyim, Kasîdeti’n-Nûniyye], Sübkî, es-Seyfu’s-Sakîl (Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim Hâşiyesi ile): 100
[4] Anlamadan O’nu bâtılına âlet etmesi işin başka bir ciheti...
[5] İsnevî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye: 1/342
[6] [Ğazâlî, Ihyâ-i Ulûmiddîn]: 1/175, Nûru’l-Hidâye: 54
[7] [İbn-i Hacer, Şerhu’l-İbâb], Nûru’l-Hidâye: 54.
[11] [El-Risâletü’l-Aliyye’den] Nûru’l-Hidâye: 4
[12] [El-feyzü’l-Vârid], Nûru’l-Hidâye: 48
[13] [El-Kavlü’l-Cemil], Nûru’l-Hidâye: 49
[14] Onu görmüş değil. Bu başka bir kalbî haldir.
[15] [Dihlevî’nin risâlesi], Nûru’l-Hidâye: 42
[16] [Kannûcî, el-Hıtta:7],Mubârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, Mukaddime: 1/41
[17] [Dihlevî’nin risâlesi], Nûru’l-Hidâye: 42
[18] [Tâciyye Risâlesi], Nûru’l-Hidâye: 40
[20] Tarbu’l-Emâsil Bi Terâcimi’l-Efâdıl, (El-Fevâidü’l-Behiyye zeylinde): 510-511
[22] [Süyûtî, El-Müncelî (el-Hâvî içinde:340)], Mevlânâ Hâlid: Risâletü’r-Râbıta:
[23] [Muhtasar sâhibi. El-Müncelî (el-Hâvî içinde:340)], Mevlânâ Hâlid:Risâletü’r-Râbıta:
[24] [Muhtasar sâhibi. El-Müncelî (el-Hâvî içinde:340)], Mevlânâ Hâlid:Risâletü’r-Râbıta:
[25] [El-Müncelî (el-Hâvî içinde, C, 1: 340)], Mevlânâ Hâlid:Risâletü’r-Râbıta:
[26] [El-Müncelî(el-Hâvî içinde, C, 1:340)], Mevlânâ Hâlid: Risâletü’r-Râbıta.
[27] [Şerhu’l-Meşârık, Tenvîru’l-Halek, (el- Hâvî içinde; Cil: 2: 442)], Mevlânâ Hâlid: Risâletü’r-Râbıta: 221-232
Esâsen Nûru’l-Hidâye ve’l-İrfân’da geçenler çok azı müstesnâ hepsi Risâlet’r-Râbıta’da da zikredilmiştir.
[28] [Nefehâtü’l-Kurb], M. Hâlid, Nûru’l-Hidâye:53
[29] [Mevlânâ Hâlid] Nûru’l-Hidâye: 55, Şerh-i Metâli'’: 5
[31] Bezlü’l-Mechûd: 17/115
[32] [İbn-i Kayyim, Er-Rûh], Mevlânâ Hâlid, Risâletü’r-Râbıta (Reşâhât Kenarı): 229
[33] [Fevâidu’z-Zâbıta], Nûrül-Hidâye: 4
[34] Sâhibzâde zamanında Şâm Müftîsi idi.
[35] İbn-i Abidîn’in oğlu, Reddü’l-Muhtâr Tekmilesi’nin müellifi.
[36] Ezher ulemâsından bir zât.
[37] Meşhur büyük velî Ahmed er-Rufâî kuddise sirruhû değil.
[39] [Tercümânü’l-Vehhâbiyye: 7], Nûrullah el-A’zamî, M. Ebû Bekr el-Ğâzî Fûrî’nin Vakfe Mea’l-Lâ Mezhebiyye isimli eserinin mukaddimesi:13
[42] A’râf: 11 ve diğerleri
[43] Yûsuf aleyhisselâm sûresi: 100
[46] [Müslim: Îmân/112,], Süyûtî, Menâhilü’s-Safâ: 188-189
[47] [Tirmizî, Menâkıb, 5/275, Hâkim], Süyûtî, Menâhilü’s-Safâ: 188-189
[48] [Tirmizî, Şemail, Hind b. Ebî Hâle], Aliyyu'l-Kârî, Şerh-i Şifâ: 2/67
[49] [Buhârî, Şurût, 3/171], Süyûtî, Menâhilü’s-Safâ: 188-189
[50] [Taberânî, İbn-i Hıbbân, Sahîh’inde et-Terğîb ve’t-Terhîb: 4/187.Münzirî, bunu Taberânî, Sahîh’te kendileriyle hüccet getirilen râvîlerle rivâyet
etti, dedi.], Mefâhîm:93
[51] [Tirmizî, Menâkıb: 5/308-309], Süyûtî, Menâhilü’s-Safâ:189
[52] [Müslim, Enes radıyallâhu anh’dan, Fezâil: 4/1812], Süyûtî, Menâhilü’s-Safâ: 188-189
[53] [Ebû Ya’la, Berâ’dan rivâyet etti ve bu rivâyetin sahîh olduğunu söyledi.], Mâlikî, Mefahim; 91-94, Şerh-i Şifa 2/66-70
[54] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî (Edeb), Ebû Dâvud… Hâfız İbn-i Abdi’l-Berr bu rivâyetin hasen olduğunu söyledi. Hâfız da (İbn-i Hacer de)
bunun ceyyid (güzel bir rivâyet olduğunu söyledi. Bunu, Ebû Ya’lâ, Taberânî ve Beyhekî de ceyyid bir isnâd ile rivâyet etmiştir. Nitekim,
Zürkânî Şerh-i Mevâhib’de böyle demiştir.], İ’lâmu’n-Nebîl bi cevâzi’t-Takbîl:10
[55] [Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî (el-Edebu'l-Müfred), Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn-i Mâce ve diğerleri. Tirmizî, hadîs hasen dir, dedi. Bunu, Saîd b.
Mensûr, İbn-i Sa’d, İbn- Ebî Şeybe…. rivâyet ettiler.], Abdullah Muhammed es-Sıddîk el-Ğumârî, İ’lâmu’n-Nebîl bi cevâzi’t-Takbîl: 9-10
[56] [İbn-i Cerîr ve ibn-i Ebî Hâtim, Süddî’den.], İ’lâmu’n-Nebîl bi cevâzi’t-Takbîl: 9
[57] Hatib-i Bağdadi el-Cami 2/181-193
[58] İbnü Abdi'l-Berr, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fazlihî : 455-459
[59] Müslim (H:1185), Hacc:22 (1/843)
[62] Hükmün bağlandığı illet/temel sebeb. Kıyâs olunanın hükmünün benzerinin Kıyâs edilende de var olduğuna hükmetmemizi îcab ettirecek,
ortak illet, hüküm için en mühim var olma sebebi, husûsiyet.
[63] Köşede bucakta hiç bir şey bırakmayacak şekilde iyice arayıp taramanızla
[64] Abdülaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış: 113-114
[65] Risâletü’r-Râbita, Reşâhât Kenarı: 223-224
[66] Mu’tedil olmaktan, hak üzere bulunmaktan
[69] Kendisiyle, ma'nâsının lâzımı kasdedilen, bununla beraber de asıl ma'nâsı kasdedilmiş olması câiz olan bir lafızdır. Kılıcının ipi uzun adam demekle, boyu uzun adam demek istemek gibi. Kılıcının ipinin uzun olması , boyunun uzun olmasını lâzım getiriyor, o kasdediliyor. Bununla beraber, ipinin uzunluğu da kasdedilmiş olabilir. (Muhtasaru’l-Meânî:376) Her hangi bir maksadla, ister lafız olsun, ister ma’nâ olsun, bir şeyi, onu açıkça göstermeyen bir lafızla anlatmak demektir. Falancı, külü bol biridir diyerek misâfiri çoktur demek istemek gibi. (Seyyid Şerîf, Ta’rîfât, kinâye maddesi)
[70] Şeyh Muhibbullâh İbn-i Abdişşekûr, Müslemü’s-Sübût, (Fevâtihu’r-Rehamût Şerhiyle): 1/216
[71] Umûm-i Mecâz, Lafzın mecâzî bir ma’nâda kullanılıp da o lafzın ferdlerinden birinin hakîkat olması. Falancanın evine ayak basmamak sözünden hem ayakkabıyla basmamak mecâz ma'nâsını, hem de çiplak ayakla basmak hakîkat ma’nâsını beraber kasdetmiş olmak gibi. Yine başkasının evi ile hem mülki olan evi ni kasdetmek hem de kiralamış olduğu evi ni beraber kasdetmek gibi.
[72] Hakîkat ve mecâz ma’nânın aynı anda, bir lafızla aynı seviyede murad edilmiş ve anlatılmış olması.
[73] Bir lafzın, lügatta îcâd edildiği ma'nâda kullanılması. Dildeki Salât ın dindeki belli bir ibâdet olan namaz ma'nâsına değil de düa ma'nâsında kullanılması gibi.
[74] Bir lafzın, Şerîat'ta veya herhangi bir fende ıstılâh/terim olarak kullanılıp kısmen veyâ tamâmen lügattaki ma'nâsında artık kullanılmaması. Salât kelimesinin, din kitablarında lügatta ki/dildeki asıl ma'nâsı olan düa ma'nâsında değil de belli bir ibâdet demek olan namaz ma'nâsında kullanılması gibi.
[75] “”Şeyh Muhibbullâh İbn-i Abdişşekûr, Müslemü’s-Sübût, (Fevâtihu’r-Rehamût Şerhiyle): 1/216
[77] Geride Umde(9/241)den geçti: Aynı yer.
[78] Müslim, zekât: 52, Ebû Dâvud, Tetavvu’.12, Edeb:160, Ahmed İbn-i Hanbel: 5/167,168
[79] Aliyyü’l-Kârî, Şerh-i Şifâ: 2/38-39
[80] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm: 146-149
[81] İmâm Kevserî, Mahku’t-Tekavvül (Makâlât’ı
içinde): 395
[82] [Beyhekî , Beyhekî tarikiyle es-Sübkî , Buhârî , Târihinde Ebû Sâlih Zekvân’dan kısaltılmış olarak, İbnü Ebî Hayseme , bu vecihden uzun olarak. Bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir. İbnü Ebî Şeybe , el Musannef (6/356-357, H: 32002). İbn-i Hacer, el-Feth’de (2/338) bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.], Kevserî(nin, Mahku’t-Tekavvul başlıklı makâlesinden kısaltarak), Makâlât: 388-389
[83] [İbn-i Kesîr, el-Bidâye, 6: 324], Mâlikî,
Mefâhîm: 152
[84] Mısbâhu’z-Zalâm Muhakkıkı, bu rivâyeti İmâm Zehebînin, Siyeru A’lâmi’n-Nü belâda (16/400), Tâcüddîn es- Sübkînin de, Tabakâtü’ş-Şâfiiyyeti’l-Kübrâda (2/251) zikrettiğini söylemiştir. (Mısbâhu’z-Zalâm: 61)
[Bu rivâyeti, benzeri bir lâfızla şu İmâmlar da rivâyet etti: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân’da :3/495,(4187), İmâm İbn- Kesîr, Tefsîrinde: 2/306, İmâm Kurtubî, Tefsîrinde: 5/265, İmâm Nesefî, Tefsîrinde: 1/234, İmâm İbn-i Kudâme, el-Muğnî’de: 3/557, İmâm İzz İbn-i Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik’de: 3/1383, İmâm İbnü’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin’de: 2/301, İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd’da: 12/380, İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ’da: 4/1361, İmâm Ebû’l-Yümn İbnü Asâkir, İthâfu’z-Zâir: 68-69, İmâm İbnü’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne: 224, İmâm İbn-i Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr: 55], Mısbâhu’z-Zalâm’ı tahkık edip neşreden kişi: Aynı sahîfe.
[86] Mısbâhu’z-Zalâm: 22-23
[87] [El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/ 276], Mefâhîm: 157
[88] [El-Muğnî:3/556], Mefâhîm: 157
[89] [Tefsîr-u Kuran-ıl-Azım, Şâyet onlar kendilerine zülmettiklerinde…. âyeti tefsîrinde], Mefâhîm: Aynı yer
[90] [El-Muğni, 3: 556], Mefâhîm: Aynı yer
[91] [Şerh-i Kebîr, 3: 495], Mefâhîm: Aynı yer
[92] [Keşşaf-ul-Kınâ’, 5: 30], Mefâhîm: Aynı yer
[93] [Benzerini Hz. Ali’den (El-Câmi, 5: 265)], Mefâhîm: Aynı yer
[94] [El-Mecmû', 8: 274], Mefâhîm: Aynı yer
[95] Bir rivâyeti âlimlerin çoğunun kabûl edip alması.
[96] Zafer Ahmed el-‘Usmânî, Kavâid fî Ulûmi’l-Hadîs (İ’lâ Mukaddimesi): 39
[97] Mahbûbî, Tenkîh (Tevzîh ve Telvîh ile): 1/422
[98] Teftâzânî, et-Telvîh: 2/423
[99] Nesefî, el-Menâr (Şerh-i İbn-i Melek ile): 192-193, Hüssâmî, El-Müntehab: 54, El-Matba’u’l-Müctebâî-Delhi.
[100] Kavâid-i Külliyye ve Ekseriyye, Menâfiu’d-Dekâik Şerhu Mecâmii’l-Hakâik: 327
[101] Beşikteyken şeyh olup hâla beşikten kalkamayan ve hâliyle hakîki şeyhlik ile beşik şeyhliğini karıştırdığı için hakîkî şeyhliği inkâr eden bir zavallı bakınız öz olarak ne diyor: Nakşîlikte, Hatm-i Hâcegân ’da (belli sayıyı korumak maksadıyla) taşlar kullanılmaktadır. Hasan Sabbâh’ın, devleti yıkmak için örgütlediği eşkıyâ çetesi de, devlet güçlerinin baskını ânında halka olup taşlarla zikir yapıyor gibi oluyorlardı. Öyleyse Hatm-i Hâcegân Hasan Sabbah ve eşkıyâ çetesinden alınmadır. (Son )
Şuradaki kimin rızâsı içün(!) yapıldığı besbelli olan muzzam ispiyon ve jürnâlcılığı görebilmek için zeki olmaya ihtiyâç yoktur; biraz akıllı olmak yeterlidir. Böyle bir geri zekâlıya sekiz yaşındaki bir çocuk bile şu suâlleri sorabilir:
Bir : Şu husûsta târihî, değil herhangi bir delîl, basit ve zayıf bir ipucu ve karîne var mıdır, varsa nedir? Biz diyoruz ki, yoktur; çünki böyle bir delîle çok muhtâc olmasına rağmen bunu kendisi de getirememiştir. Öyleyse delîlden doğmayan mücerred bir imkân ve ihtimâl akıllılarca mu’teber olamayacağından, şu iddia bir deli saçması veya sarhoş hezeyânından başka bir şey değildir. Eğer şunlara göre mücerred imkân ve ihtimâl delîl olmak için yeterli olabiliyor ise, kendileri, muhtemelen İslâm düşmanlarından biridir veya onların bir ajânıdır, Yâhud, livata mübtelâsı it uğursuz takımındandır. Çünki bunlar da birer imkân ve ihtimâldir. Ama biz böyle demiyoruz. Çünki biz hislerini, ihtimallerini ve aklını İslâmî delîllere kurbân etme anlayışında olan mü’minleriz. Kaldı ki, şu usûlün Hasan Sabbah'dan değil de Selef'ten alınma olduğu hadîs kitablarına âşina olanlarca bilinen bir şeydir. Nitekim İmâm Dârimî , Sünen’inde yaptığı bir rivâyette, Ebû Mûsâ’l-Eş'arî, Mescidde ellerinde küçük taşlar bulunan insanlardan meydana gelen bir zikir halkası görmüştü. (Birisi), yüz defâ tekbîr getirin , diyor, yüz defa tekbir getiriyorlardı. Sonra yüz defa lâ ilâhe illellâh deyin diyor, onlar da yüz defâ lâ ilâhe illellâh, diyorlardı. Yüz kerre sübhânellah deyin diyor, onlar da yüz defa sübhânellâh diyorlardı. Ebû Mûsâ el- Eş'arî bunu hayırlı bir iş , İbn-i Mes'ûd da bid'at olarak gördüklerini söylüyorlardı. (Sünen:1/79, H:204'den kısaltarak ve öz olarak )
Yine Sahâbe radiyellâhu anhum’dan bir çokları Kurân'ı toplayıp Mushaflaştırmayı da Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından yapılmadığı nı ileri sürerek bid'at kabûl ediyorlardı. Nitekim İmâm Buhârî rahimehullah, Sahîh’inde, Zeyd b. Sâbit radiyellâhu anhu’dan şöyle rivâyet etti: (Müseylemetü’l-Kezzâb’ın öldürüldüğü Benî Hanîfe kabîlesiyle harb edildiği, Yemende bir ter olan) Yemâme ahâlisiyle muhârebe edildiği senede Ebû Bekr bana haber gönderdi (ve beni yanına çağırdı.) Gittiğim zaman bir de ne göreyim! Ömer b. Hattâb radiyellâhu anhu O’nun yanında duruyor.
Ebû Bekr şöyle dedi: Ömer bana geldi ve dedi ki, Yemâme gününde Kur’ân okuyucular(hâfızlar)da ölüm şiddetli ve çok oldu. Ve ben gerçekten değişik yerlerde Kur’ân okuyanların öldürülmelerinin çoğalmasından ve böylece Ku’ân’dan büyük bir kısmın zâyi’ olmasından endîşe ediyor ve korkuyorum; Kur’ân’ın toplanmasını emretmeni (münâsib ve lüzûmlu) görüyorum. Ömer’e Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yapmadığını nasıl yapacaksın? dedim. Ömer, bu -vallâhi- hayırdır , dedi. Ömer bana sürekli mürâcaat etti ve nihâyet Allah celle celâlühû bu hususta gönlümü genişletti; ve ben de bu husûsta Ömer’in kanâatine sâhib oldum.
Zeyd, Ebû Bekr bana, sen ithâm etmeyeceğimiz akıllı bir delikanlısın ; Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e vahiy yazıyordun. Kur’ânı araştırıp topla , dedi …. (Zeyd), Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yapmadığını nasıl yapacaksınız? dedim, dedi… (Ebû Bekir) o -vallâhi- hayırdır dedi ve devâmlı bana mürâccat etti. Nihâyet Allah celle celâlühû kalbimi Ebû Bekr ve Ömerin kalbini genişlettiğine (Kur’ânı toplamanın hayırlı bir iş olduğuna) genişletti…. (Buhâr î, Sahîh, Kur’ân’ın toplanması bâbı , 2/745, Pakistân baskısı )
Görüldüğü gibi, sonunda Kur’ân toplandı ve bu toplama işi bid'at olarak görülmedi. İyi de yapıldı.
Taşlarla toplu zikretmeyi bir Sahâbî güzel ve hayır diğeri de bid'at ve şer görmüştür.
İki : Kimi âlimlerden Sahâbî kavlini hüccet görmediği rivâyet edilse de İslâm âlimlerinin Cumhûru onu delîl görüp bağlayıcı kabûl ederler. Hanefîler de onlardandır. Hatta bazı rivâyetlerde, bunu, İslâm âlimlerinin sadece Cumhûru değil, hepsi kabûl eder. Yalnız, bir Sahâbî kavline ters başka bir Sahâbî kavli varsa, tercîhe gidilir; birisi alınır. (Geniş bilgi için Menâr ve şerhlerine ((meselâ, Fethu'l-Ğeffâr'a: 347-348 ve İ'lâ mukaddimesi Kavâid Fî Ulûmi'l-Hadîs [85-86-87]'e)) bakılsın.)
Üç : Sûfiyye de burada Sahâbe'den bir çoklarının fiilini ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin takrîrlerini esâs alarak, başka birisinin sözünü almamıştır. Başka bir çok delîlden istifâdeyle Abdullah İbn-i Mes'ûd'un değil de, Ebû Musâ radıyallâhu anhu’nun kanâatini seçmişlerdir. Evet, Abdullah İbn-i Mes'ûd'un Sünnet'i muhâfazadaki hassâsiyeti her türlü takdîrin üstündeydi; lâkin öte yanda Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'in takrîrleri ve Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'den taşlarla tesbîh edenler de vardı. Nitekim bu taşlarla zikir husûsunda İmâm Celâleddîn es-Süyûtî müstakil bir risâle de yazmıştı. Ondan istifâdeyle aşağıya birkaç rivâyetleri alıyoruz:
Birinci Rivâyet : Timizî, Hâkim ve Taberânî Safiyye radıyallâhu anhâ'dan rivâyet ettiler:
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem yanıma girdi; önümde tesbîh etmekte olduğum dört bin hurma çekirdeği vardı. Nedir bunlar ey Huyey'in kızı ? dedi. Onlarla tesbîh ediyorum , dedim. Başında dikildiğimden beri bunlardan daha çok tesbîh ettim buyurdu. (Onu) bana (da) öğret, ey Allah celle celâlühû'nun Resûlü dedim. Sübhâne adede mâ min şey'in /Allahı, yarattığı şeyler adedince tesbîh ederim, buyurdu. Bu hadîs de sahîhdir. (Süyûtî).
Burada taşlarla tesbîh yasaklanmadığına göre, onlarla tesbîh edilebileceğine dâir bir Takrîrî Sünnet vardır.
İkinci Rivâyet : Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce, İbn-i Hibbân ve Hâkim Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs radıyallâhu anhu'dan rivâyet etmişler, bu rivâyetin Tirmizî Hasen, Hâkim de Sahîh olduğunu söylemişlerdir: Sa'd ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bir kadının yanına girmişler, kadının önünde de hurma çekirdekleri veya küçük taşlar vardı; tesbîh ediyordu. Bunun üzerine Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, bundan dahâ kolay veya (râvînin tereddüdü) daha efdal olanı sana haber vereyim mi? buyurdu….
Burada da inkâr bulunmayıp takrîr vardır.
Üçüncü Rivâyet : Ahmed İbn-i Hanbel, ez-Zühd'de Yûnus İbn-i Ubeyd'in anasından şöyle dediğini rivâyet etti: Ebû Safiyye' yi - ki O Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Ashâbındandı ve komşumuz idi- küçük taşlarla tesbîh eder(ken gördüm i)di.
Bu rivâyet benzer bir lafızla, Hilâl el-Haffâr'ın Cüz'ünde, Beğavî'nin el-Mu'cemu's-Sahâbe'sinde ve İbn-i Asâkir'in Târîh'inde dahî mevcûddur.
Dördüncü Rivâyet : İbn-i Sa'd ve İbn-i Ebî Şeybe el-Musannef'de, Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs'dan, taşlarla tesbîh ettiğini rivayet etmiştir.
Beşinci Rivâyet : Ahmed İbn-i Hanbel de ez-Zühd'de, Ebû'd-Derdâ’nın hurma çekirdekleriyle tesbîh ettiğini rivâyet etmiştir. (İmâm Celâleddîn es-Süyûtî, el-Minha fî's-Sibha, -el-Hâvî li'l-Fetâvâ içinde-:2/37-38)
Rivâyetleri daha da çoğaltmak mümkin ise de, bizce bu, şurada lüzûmsuzdur. Bütün bunlar Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'in tatbîkâtıdır. Bu rivâyetler göz önünde bulundurularak, Sûfiyye'ce, topluca ve tek başına taşlarla zikretme nin bid'at olduğu tarafı değil de, hayır olduğu tarafı tercîh edilmiştir. Şu halde taşlarla zikir Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'in takrîrleri ve Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'in amelinden alınma bir Sünnettir; müfterî kezzâbların dediği gibi, Hasan Sabbâh'dan alınma değildir. Biz, da'vâmıza dâir delîl getirdik, şu iddia sâhiblerinde eğer zerre kadar şeref ve haysiyet varsa, onlar da kendi da'vâları için delîl getirsinler. Ama delîl olsun… Küflü akılları onların olsun. Bekliyoruz…
Dört : Hatm-i Hâcegân’ın halka şeklinde olması ise, Sünnet’te yer alan ilim ve zikir halkalarıyla alâkalı nice hadîsden alınmıştır. Meselâ: (Bir ): Ebû Vâkıd el-Leysî şöyle dedi: Biz Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberken bir de ne görelim ki, üç kişi uğradı. Onlardan biri, halka da bir aralık buldu ve oturdu. [Muvatta (Selâm: 4), Ahmed (5/219), Buhârî, (İlim: 8, Salât: 84), Ebû Dâvûd (Edeb:14), Tirmizî (Edeb: 12, İstîzân:29], Mu’cem:1/503 (İki ):Cennet bahçelerine uğrarsanız, (orada) otlanın. Cennet bahçeleri de nedir? dediler. (Cennet bahçeleri) “zikir halkaları dır” dedi. (Ahmed: 3/150), Mu’cem:1/5 (Üç ): Halka nın ortasına oturanlara lâ’net olsun. [(Ebû Dâvûd, Edeb, Halkanın Ortasına Oturmak Bâbı:17), Münzirî, bu hadîsi Tirmizî de rivâyet etmiş ve Hasen-Sahîh olduğunu söylemiştir. (Avnu’l-Ma’bûd:13/172, )]
Beş : Hem, canları istemediğinde ve hevâlarına uymayan bir çok yerde, hadîsleri, hatta âyetleri bir tarafa fırlatacak kadar alçalabilenler ne zamandan beri Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'in aralarında ihtilâflı olan bir kavlini delîl görüyor, hatta, onunla mü'münlere müşriklik sıfatını yakıştırabiliyorlar?!... Câhilliğin ve terbiyesizliğin âlemi yok…
Altı : Şu mübtezel iddiâlarındaki delîl veya karîne mücerred/salt kısmî benzerlikler ise, İbn-i Sebe, Kuzmân ve Abdullah İbn-i Ubeyy İbn-i Selûl ve benzeri gizli kâfirler olan münâfıkların kendilerini mü’minlerden gizlemek için namaz kılmaları oruç tutmaları zekât vermeleri ve bazen cihâd etmeleri, İslâm’a ve Müslümâmlara göre birer farz olan şu ibâdetlere gölge düşürür mü? Elbette düşürmez, değil mi? Öyleyse, mü’minlerin yaptığı güzel bir işi kâfirlerin kötü maksadlarla yapması, güzel olmaktan çıkarmaz. El verir ki yapılan şey dîne uysun veya ters düşmesin. Şu halde, böylesi bir delîl getirme usûlü -afv buyurunuz- yellenip karın şişini indirmek haysiyetinde bile değildir. Çünki, yellenmede tabiî ve fıtrî de olsa bir fayda varsa da şu ölçüsüz sözlerde hiç de iyi bir netîcesi olmayan karın şişkinliğinden başka bir şey yoktur.
Yedi : Böylesi bir karakucak veya karakuşi bir delîl getirme “yöntem ”i hangi “bilimsel ” esaslara dayanmaktadır? Hiçbir ölçü denilebilecek ölçüye dayanmamaktadır. Böylesi bir delîllendirme yöntem i, ilmîlik te bulunmadığı gibi bilimsellik te bile yoktur. Varsa gösterilsin. Heyhât…
[102] Biz de ufak değiştirmelerle bu süâl ve cevâbı buraya aldık.
[103] Allahu a'lem, el-Fetâve'l-Hadîsiyye’ de.
[104] Maksadın hükmü ne ise o maksada ulaştıracak olan ve gayri meşrû'luğunun delîli bulunmayan vesîlenin de hükmü odur.
[105] Hattâ, Şâri’in bazı emirleri de mübâhtır; Emr-i İbâhî
[107] Er-Rahmetü’l-Hâbıta, Mektûbât Kenarı:1/223
[108] Hattâ müctehidler asrında ve arasında Râbıta mevcûd iken onların buna karşı çıkmamaları, onun meşrû'luğuna dair bir nev-i sükûtî icmâ’dır.
[109] İmâm Devserî Şâfiî idi.
[110] Devserî, er-Rahmetü’l-Hâbıta’dan biraz değiştirerek, Mektûbat kenarı, 1/220-226’dan kısaltılarak
[111] [Ebû’ş-Şeyh, Tabarânî, El-Evsât, İbnü Adiyy, Beyhakî, Şu’abu’l-Îman, İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ’dan], El-Fethu’l-Kebîr:1/507 H:5440
[112] [Ahmed İbn-i Hanbel: 1/293, 303, 307, Tirmizî: Kıyâme, 59], el-Mu’cemu’l-Mü fehres.
[113] Tânevî, İ’lâu’s-Sünen:18/440
[114] [Ahmed İbn-i Hanbel: 1/27, 51, 53, 319, 2/107, 426, 4/129, 164, Buhârî: 37. sû re tefsîri,31, Îmân, 37, Müslim: Îmân, 57, Ebû Dâvud: Sünnet, 16, Tirmizî: Îmân, 4, İbn-i Mâce: Mukaddime, 9], el-Mu’cemu’l-Müfehres.
.
.
KONU 1; RABITA HAKKINDA AÇIKLAMA;
İnsanın Fıtratında 3 Türlü Rabıta Mevcuttur Bunlar;
1. TABİİ VE FITRİ DÜŞÜNME;
Bu Kişinin Çocuklarını, Eşini, İşini, aşını Ve Yakınlarını Düşünmesidir. İnsanın Bundan Kaçması Mümkün Değildir. Her İnsan Tabii Olarak Bunları Düşünür. Böyle Bir Düşüncenin De Bir Zararı Yoktur.
2. DÜŞÜK VE KÖTÜ DÜŞÜNME;
Bu, Kişinin Haram Ve Kötü Şeyleri Düşünmesi, Onları Hayalinde Canlandırması Ve Onları İşlemek İçin Plan Yapmasıdır. Kötü Bir Düşünce Azim Derecesinde Kalpte Yerleşir Ve Yapmaya Karar Verilip Fırsat Kollanırsa Haram Olur, Kula Bir Günah Yazılır. Kötü İşlerin Düşüncesi Akla Gelince Peşine Düşülmeden Terkedilirse Herhangi Bir Günah Yazılmaz. Vesvese Kalbe Sıkıntı Verir Fakat Üzerinde Durulmazsa Çeker Gider, Bir Vebali Olmaz
3. ULVİ/YÜCE DÜŞÜNME;
Bu, ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretlerini İçin Sevilecek Ve Seveni Yüceltecek Şeyleri Düşünmektir. ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri'nin Razı Olduğu Her Sevgi, Sevgili, Hayırlı Amel, İbadet Ve Hizmetler Bu Kısma Girer.
KAYNAK; [ İBRAHİM HİLMİ, MEDARİC, SAYFA; 18 ]
KONU 2; RABITA HAKKINDA AYET-İ CELİLE;
24. Buna Rağmen Gerçekden Kadın Ona Meyletmişti. Ve Rabb'inin Delili Görmeseydi ( Yusuf Da Ona Meyletmişti ) İşte Biz, Kötülüğü Ve Fuhşu Ondan Uzaklaştıralım Diye Böyle ( Delilimiz Gösterilmiş ) Oldu. Muhakkak O, İhlasa Erdirilmiş Kullarımızdandı.
[ YUSUF SURESİ ]
AYET-İ CELİLE'NİN TEFSİRİ;
Tefsir Alimlerimizden İmam-ı Ebu Abdillah Kurtubi ( Rahimehullah ) Hazretleri Bu Ayet-i Celilenin Tefsirinde Naklediyor Ki;
Bir diğer görüşe göre Hz. Ya'kub'un suretini duvar üzerinde parmaklarını ısırmış, onu tehdit eder halde görünce durdu ve şehveti parmak uçlarından çıktı. Bunu da Katâde, Mücahid, el-Hasen, ed-Dahhâk, Ebu Salih ve Sa-id b. Cübeyr söylemişlerdir.
el-A'meş, Mücahid'den şöyle dediğini rivayet eder: O şalvarını çözünce Ya'kub ona göründü ve: Ey Yûsuf! deyince, Hz. Yûsuf dönüp kaçtı.
Süfyan da, Ebu Husayn'dan, o Said b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Yûsuf a, Hz. Ya'kub göründü ve göğsüne bir darbe indirdi. Bunun üzerine şehveti parmak uçlarından çıkıp gitti.
KAYNAK; [ İMAM-I EBU ABDİLLAH KURTUBİ, EL-CAMİU Lİ-AHKAMİ'L-KUR'AN, BURUC YAYINLARI, CİLD; 9, SAYFA; 247-259 ]
Ayrıca Müceddid Fahreddin Er-Razi ( Rahimehullah ) Hazretleri De Bu Görüştedir Buyuruyor Ki;
İbn Abbas (r.a)'dan şunu rivayet etmişlerdir: "Hz. Yûsuf (a.s)'a, babası Ya'kûb, parmaklarını ısırır olduğu halde ve "Peygamberler zümresinden takdir edilmiş olduğun halde, tacirlerin işini mi yapıyorsun? Bundan utan!" der vaziyette temessül etti, göründü." Bu aynı zamanda İkrime, Mücahid, Hasan el-Basri, Sald b. Cübeyr, Katâde, Dahhâk, Mukâtil ve İbn Sîrîn'in görüşüdür. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Hz. Yaküp (a.s.) Yusuf (a.s.)'a göründü ve onun göğsüne vurdu. Böylece onun bütün şehveti, parmak uçlarından (adetâ) çıkıp gitti."
KAYNAK; [ FAHREDDİN ER-RAZİ, TEFSİR-İ KEBİR MEFATİHU'L-GAYB, AKÇAĞ YAYINLARI, CİLD; 13, SAYFA; 209-210 ]
Ayrıca Bu Konuyu Yine Bediüzzaman,’ İşaretü'l-İcaz ’ Adlı Eserinin Sayfa 257.'De De Nakletmiştir.
KONU 3; RABITA HAKKINDA HADİS-İ ŞERİF-İ;
Kudsi hadiste Allah (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor:
“Zira kullarımdan velilerim, yarattıklarımdan seçkin dostlarım o
kimselerdir ki, benim zikredilmeme (benim hatırlanıp akla getirilmeme)
onlar zikredilir (hatırlanıp akla gelirler), onların zikredilmesi (hatırlanıp
akla getirilmesi) ile de, ben zikredilirim (hatırlanıp akla gelirim).”
KAYNAK; [ AHMED BİN HANBEL, EL-MÜSNED, CİLD; XII, SAYFA; 226, HADİS NO: 15486 ]
Ashabı Kiramdan Hazreti Hatice ( Radiyallahu Anhuma ) Validemizden Uvey Oğlu Olan Hazreti Hasan ( Radiyallahu Anh ) Hazreti Hind Bin Ebi Hale ( Radiyallahu Anhuma )'ya;
" Bana Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in Vasıflarını Anlat Ki, Onu Hayalimde Canlandırayim "
KAYNAK; [ İBN ESİR, ÜSDÜ'GABE,NO:5404, CİLT; 4, SAYFA;619, TİRMİZİ, EŞ ŞEMİLUL MUHAMMEDİYYE, CİLT; 1, SAYFA; 26, BEYHAKİ,DELAİLÜN NÜBÜVVE CİLT; 1, SAYFA; 285 ]
Said ibn-i Mansur ve ibn-i Münzir (Rahimehullah) Şa’bi (Radıyallahu anh)den şöyle rivayet etmişlerdir:
Ensar-ı Kiramdan bir zat, efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek:
“Ya Resulallah! Vallahi elbette sen bana canımdan, oğlumdan, ailemden ve malımdan daha sevgilisin.
Eğer ben evimde iken seni hatırladığımda gelip seni görmezsem, o kadar darlanıyorum ki, ruhumun bedenimden çıkacağını zannediyorum.” Dedi ve ağlamaya başladı.
KAYNAK; [ SAİD BİN MANSUR, ES-SÜNEN, NO:661, CİLD; 4, SAYFA; 1 308 / İMAM-I SUYUTİ ED-DÜRRÜ'L-MENSUR, CİLD; 2, SAYFA; 588 ]
Ashab-ı Kiramdan Hazreti Abdullah Bin Abbas ( Radiyallahu Anh ) Rüyasında Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'i Görüp Ve Uyanınca; " Kim Beni Rüyasında Görürse Uyanıkkende Görecektir, Şeytan Benim Suretime Bürünmez " ( BUHARİ, TABİRÜR-RÜYA, 10 ] Hadis-i Şerif-ince Hem Kendisinin Teyzesi Hemde Efendimiz ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in Hanımı Validemiz Hazreti Meymune ( Radiyallahu Anhuma )'ya Giderek Rüyasını Anlattı. Bunun Üzerine Hazreti Meymune ( Radiyallahu Anhuma ) Validemiz Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in Mübarek Cübbe Ve Aynasını Getirerek ; " İşte Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in Cübbesi Ve Aynasıdır ". Dedi. Bunun Üzerinede Hazreti İbni Abbas ( Radiyallahu Anh ); " Aynaya Baktım, Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'in Suretini Gördüm, Kendimi Göremedim " Demiştir.
KAYNAK; [ İBN HACER EL-ASKALANİ, FETHU'L-BARİ, CİLD; 14, SAYFA; 413 ]7
Başka Hadis-i Şerif-i'de İse;
"Salihlerin anılması anında Rahmet-i İlahiyye iner."
KAYNAK; [ KEŞFÜ'L-HAFA, NO:1772, CİLD; 2, SAYFA; 70 ]
Yine Başka Hadis-i Şerif-ide İse;
" Peygamberlerin Zikredilmesi İbadettir. Salihlerin Anılması İse Günahlara Kefarettir. "
KAYNAK; [ İMAM-I SUYUTİ, CAMİUS-SAĞIR, NO:4331 / ALİ EL-MUTTAKİ, KENZÜ'L-UMMAL, NO:32247, 43438,43584 ]
Başka Hadis-i Şerif-i'de İse Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) Bizlere Yaratılanların Düşünebilmesinin Caiz Olduğu Yaratanın İse Caiz Olmadığı Nakletmiştir Nitekim Hadis-i Şerif-i De;
" ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretlerinin Yarattıklarını Düşününüz. Onun Zatını Düşünmeyiniz. Çünkü Buna Dayanamazsınız, Onun Azametini Ve Zatının Nasıl Olduğunu Anlayamazsınız "
KAYNAK; [ İMAM-I SUYUTİ, ES-CAMİU'S-SAĞİR, NO:3346 / ALİ EL-MUTTAKİ, KENZÜ'L-UMMAL, NO: 5706 ]
Bu Nedenle Tefekkür, Ancak Kalpde Tasavvuru Mümkün Olan Şeyler Hakkında Yapılır. Onun İçin ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretlerinin Yarattığı Varlıklar Hakkında Tefekkür Mümkündür Lakin Zatı Hakkında Tefekkür Mümkün Değildir.
KAYNAK; [ RAGIB EL-İSFAHANİ, EL-MÜFREDAT, SAYFA; 643 ]
KONU 4; TABİİN VE TEBE-İ TABİİN DÖNEMİNDE RABITA;
İmam-ı Malik ( Rahimehullah ) Hazretleri Buyuruyor Ki;
" Kalbimde bir kasvet hissettiğim zaman Muhammed b. Münkedir’e gider, bir süre yüzüne bakarım. Bu, günlerce bana bir ibret ve nasihat olarak yeter.”
KAYNAK; [ KADI IYAD, TERTİBU'L-MEDARİK, CİLD; 1, SAYFA; 179 ]
İmam-ı Azam Ebu Hanife ( Rahimehullah ) Hazretleri Yazmış Olduğu ' Ed-Dürrü-Meknun ' Kasidesinde Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) İçin Söyle Buyurmuştur;
“Ey Efendim! Benim sana tutkun bir kalbim ve Senin aşkınla kaplanmış bir ruh kalıntım var.”
“Sustuğum zaman, bütün sükûtum sen (i düşünmekle geçmek) dedir, konuştuğumda ise senin yüceliğini medhederim.”
“Duyduğum zaman ancak senden hoş sözleri duyarım, Baktığım zaman da ancak seni görürüm.”
KAYNAK; [ İMAM-I AZAM EBU HANİFE, ED-DÜRRÜ'-MEKNUN KASİDESİ, BEYİT NO: 43-45 ]
Yine Tabiin'den Veysel Karani ( Rahimehullah ) Hazretleri'nin Her Saniye Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'i Her Saniye Düşündüğü Aşikardır.
KONU 5; ALİMLERİN RABITA HAKKINDA BEYANLARI;
Hadis-i Şerif-i Alimi Münavi ( Rahimehullah ) Buyuruyor Ki;
" Yaratılmışlara Bakmak, Bakılanın Ahlaki Özelliklerinin Tohumunu İnsanoğlunun Nefsine Eker. Sevinçli Kimsenin Sevinci, Üzüntülü Kimsenin Üzüntüsü Ona Bakarak Sirayet Eder. Hayaldeki Bir Suretin Sahibinden Sevinç Veya Üzüntü Bakana Doğru Gelir. Bu Sadece İnsana Mahsus Bir Meziyet Değildir. Hayvan Ve Bitkilerde Bile Vardır. "
KAYNAK; [ MÜNAVİ, FEYZUL-KADİR, CİLD; 5 / 2709 ]
Mevlana Halid-i Bağdadi ( Rahimehullah ) Hazretleri Buyuruyor Ki;
" Rabıta, Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'ın Devamlı Olarak Müşahede Edilmesini Götüren Bir Vesiledir. Çünkü Özellikle Rabıta Vasıtasıyla Şeyhte Fani Olmak, Peygamber Efendimiz ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'De Fani Olmaya Ve Netice İtibariyle De Fena Fillaha Götürür. Bundan Dolayı Bazı Sadık Zatlar ' Eğer ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri'nin Rasulu ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'i Göz Açıp Kpayıncaya Kadar Bile Bizden Görünmez, Müşahede Edilmez Bir Durumda Bulsak, Kendimizi Müslümanlardan Saymazdık ' Demişlerdir. "
KAYNAK; [ MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ, HALİDİYYE RİSALESİ, SAYFA; 17 ]
Ve Yine Mevlana Halid-i Bağdadi ( Rahimehullah ) Hazretleri Buyuruyor Ki;
" Kamil Bir Mürşidi Düşünmek, Kalbinde Onun Duygularını Hissetmektir. İnsan Bu Duyguyla, Sevdiği Kişinin Sohbetine Koşar, İsteklerini Yerine Getirir, İstemediklerini Asla Yapmaz Ve Nihayet Ahlakıyla Ahlaklanır. "
KAYNAK; [ MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ, EL-MEKTUBAT, SAYFA; 19 ]
Şafii Fıkıh Ve Hadis-i Şerif-i Alimlerimizden Olan İmam-ı Şarani ( Rahimehullah ) Hazretleri Buyuruyor Ki;
" Rabıta, Ehl-i Tasavvufa Göre Edeblerin En Gereklilerindendir. Çünkü Bu Sayede Mürid, ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri İle Beraber Olma Edebine Ve Onu Murakebe Haline Ulaşır. "
KAYNAK; [ İMAM-I ŞARANİ, EL-ENVARÜ'L-KUDSİYYE, CİLD; 1, SAYFA; 58 ]
" Tecrübe Etmek İçin, Bir Kilimin Nakışına Gözünü Kırpmadan Bak, Kendinden Geçersin. Rabıta, İskender Aynasıdır. Bu Ayna, Mülk Alemini İnsana Açar. Şeyhin Hayali Kalbe Girince Nefsi Ve şeytan OKalbe Vesvese Veremez. Vesvese, Dünyanın Kalbe Hükmetmesinden Meydana Gelir. Göz, Bir Suret Görünce, Muhakkak O Kalbe De Girer.Mürşidin Rabıtasını Kalbine Koy Ki Başka Suretler Oradan Çıkıp Gitsin "
[ MUHAMMED SAMİ ERZİNCANİ KUDDİSE SİRRUHU HAZRETLERİ ]
RABITAYA KARŞI ÇIKANLAR HAKKINDA;
Muhammed Sami Erzincani Pir-i Sami ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri Naklediyor Ki;
" Az Biraz İlim Okumuş Gözleri De Şaşı Olan Bir Kimse, Hace Ubeydullah Ahrar ( Kuddise Sirruhu ) Hazretlerinin Bir Müridine ' Rabıta Şirktir. ' Diyerek Aklını Karıştırır. Bu Olay Da Hace Ubeydullah Ahrar ( Kuddise Sirruhu ) Hazretlerine Ulaşır. Hace Hazretleri O Kimseyi Çağırtır; Mutfağa Gitmesini Ve Dolaptaki Şişeyi Alıp Gelmesini Söyler. O Kişi De Mutfağa Gider Ama Şaşı Olduğundan Şişeyi Tek Görmez. 2 Şişe Olduğunu Görür Ve Geri Döner. ' Hangisini Alayım? ' Diye sorar. Dolaptaki 1 Tane Şişe Olduğu Kendisine Söylensede Kabul Etmez. ' Sana Mı İnanayım Gördüklerime Mi? ' Der. Hace Ubeydullah Ahrar ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri ' O Zaman Şişelerden Birini Kır, Diğerini Getir ' Buyurur. O Da Denileni Yapar, Ancak Bir De Bakar Ki Diğer Şişe Yok Olmuş. Geri Dönünce Hace Ubeydullah Ahrar ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri Olaya Şu Sözle Devam Eder;
' Sen Şaşı Olduğundan Biri İki Görüyorsun Şişenin Birini Kırsan, Diğerini De Yok Ediyorsun. Bir Kimsenin Gönlünden ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri'nin Adamının Sevgisi Çıkarsa, ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri Sevgiside Yok Olur. Kalbin Alışveriş Yapmak İçin Bir Dükkana Girince ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretlerine Ortak, Şirk Mi Koşmuş Oluyor? Hayır, Olmuyor !
Peki O Zaman, Bir Müridin Kalbine Mümin Biri Gelince Neden ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretlerine Şirk Koşmuş Oluyor ? "
KAYNAK; [ ÜNAL UYGUN, PİR-İ SANİ HAZRETLERİ HAYATI VE SOHBETLERİ, İSTANBUL, UMRAN, 1997 ]
KONU; 6. EVLİYA-I KİRAM'IN RABITASINI YAPMAK ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) HAZRETLERİNE YAKLAŞMAKDIR;
Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) Buyuruyor Ki;
“Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.”
KAYNAK; [ NESAİ, ES-SÜNENÜ'L-KÜBRAİ TEFSİR, 180, NO: 11235, CİLD; 6, SAYFA; 362 / TABERİ, CAMİU'L-BEYAN,NO: 17723,24,25,26, CİLD; 6, SAYFA; 575 / HEYSEMİ, MECMA'UZ-ZEVAİD, CİLD; 10, SAYFA; 78 ]
Herallî Rahimehullah şöyle demiştir;
“ Âlimin yüzüne bakan kimse, onu görmekle Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmaya niyet etmelidir.”
KAYNAK; [ FEYZU'L-KADİR, CİLD; 3, SAYFA; 163 ]
KONU 7; VEHHABİLERİN ŞEYHÜL İSLAM DEDİKLERİ İBN TEYMIYYE RABITAYI KABUL ETMİŞTİR;
Ibn Teymıyye Rabıta İçin Diyor Ki;
" Sen bir Şahsı ALLAH-U TEALA için seversen, doğrudan ALLAH'ı sevmiş olursun. Sen o şahsı ne zaman kalbinde tasavvur etsen, CENAB-I HAK sevgilisi olan birini tasavvur etmiş olursun ve böylece onu sevmiş olursun. böylece senin ALLAH için ve ALLAH'a olan muhabbetin daha fazla arttırmış olur. Nitekim Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem )'i, ondan önceki peygamberleri, ve onların izinden gidenleri hatırlayıp, onları kalbinde, veya kafanda tasavvur etsen, senin bu durumumn, kalbini, onlara her türlü nimetleri veren ALLAH'ı sevmeye çeker götürür. sen bu insanları ALLAH İçin seversen, ALLAH'ın sevgilisi olan zat da seni ALLAH sevgisine çeker götürür. "
KAYNAK; [ IBN TEMIYYE, MECMUAL-FETAVA, BİRİNCİ BASKI 1381, CİLD; 10, SAYFA; 608 ]
KONU 8; ÖLÜM RABITASI;
Rasulullah ( Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem ) Bir Hadis-i Şerif-i'de Şöyle Buyurmuştur;
" Ölümü Çokça Hatırlayın. Hiç Şüphesiz Ölümü Hatırlamak, Günahları Temizler Ve Kalpten Dünya Sevgisini Giderir. "
KAYNAK; [ ALİ EL-MUTTAKİ, KENZÜ'L-UMMAL,NO:42098 / İMAM-I SUYUTİ, ES-SAĞIR, NO: 1401 / İMAM-I EBİ ABDİLLAH KURTUBİ, EZ-TEZKİRE, KAHİRE,2003, SAYFA; 8 ]
Başka Hadis-i Şerif-i'de İse;
" Ölümü Çokça Hatırlayın ! Kim Ölümü Çok Hatırlarsa ALLAH-U TEALA ( Celle Celaluhu ) Hazretleri Mutlaka Onun Kalbini Diriltir Ve Ölümü Ona Kolay Eder. "
KAYNAK; [ DEYLEMİ, FİRDEVSÜ'L-AHBAR, NO:227 ]
Yine Başka Hadis-i Şerif-i De İse;
" Lezzetleri Gideren Ölümü Çokça Hatırlayın ! "
KAYNAK; [ TİRMİZİ, ZÜHD, 4 / NESAİ, CENAİZ, 3 / İBN MACE, ZÜHD,31, NO:4258 ]
.
Asıl "Rabıta" Şirktir Diyenler Şirktedir.
.
Besmele, hamdele, salat ve selamdan sonra..
Hâlis Mü'minler olan muteşerri' Tasavvuf ve Tarikat yolcularını şirkle itham eden ve rabıta amelini işleyen ehl-i îmânı müşrik olmakla yaftalayan asrın Hâricîleri türetildi. Râbıtanın şirk olduğuna dair, delâletleri kat'î veya zannî ne bir ayet ne de sahih yahut zayıf bir hadis getiremeden bu çirkeflikleri sergilemektedirler.
Yaptıkları sadece müşrikler hakkında başka meseleler için gelen nasları bulup rabıtayı onlarda söylenenlere kıyas etmekten ibarettir. Kıyasın ameli meselelerde hüccet olduğu, Ehl-i Sünnet'in Cumhuruna göre -ki hamdolsun bizler de onlardanız- kabul edilse bile, Zâhiriyye mezhebince reddedilmektedir. Akîdede ise kıyas -ancak zan bildirmekte olduğundan- hiçbir Ehl-i Sünnet âlime göre delil olmaz. Böyle bir kıyası akîdede bile delil alıp onunla Müminleri şirkle suçlamak gibi delilik yahut cahillik veya sapıklık ancak bu Yeni Haricilerin şanı olsa gerektir.
Bu Yeni Hariciler -Asrın Deccalı'nın da şiddetle karşı olduğu- Şerîat dairesindeki Tasavvuf ve Tarikat erbabına ve ehl-i zikre son derece düşmandırlar. Burada sizlere -inşâellah- bu rabıta meselesinin sadece bir yanını ele alacak, ona şirk, rabıta yapanlara da müşrik diyenlerin ortak vasfından söz edeceğiz..
Râbıta, onu yapanların bir kısmına göre sadece kâmil bir zatı tasavvurdan, kimilerine göre de hem tasavvur (zihinde ve akılda canlandırma) hem de istimdat ve istiğaseden (yardım istemekten) ibarettir.
Tasavvur'un -değil şirk- haram veya mekruh yahut ta hilâf-ı evla olduğunu söyleyen dünden bu güne aklı başında -cahil veya âlim, kâfir yahut Mümin- hiçbir kimse bilinmemektedir, yoktur. Haram ve şirk hükmünü vermekte çok rahat olanların belki de başlarında yer alanlardan biri olan İbnu Teymiyye bile bunun mubah ve güzel olduğunu söyler.[1]
Ayrıca bu tasavvur fıtrî bir şey olmakla bir kimseden ondan uzak durmasını istemek, ona mutlak olarak bu yükü yüklemek, teklif-i mâ lâ yutak (kula, güç yetirilemeyecek bir yükü yüklemek) alacağından Şer'an caiz bile değildir. Zîra bir şeyleri, hele sevilen kişileri hiçbir şekilde zihinde canlandırmamak kişinin gücünün sınırlarını aşan ve taşan bir iştir.
Hatta tasavvur meselesine başka bir zaviyeden bakıldığında bütün kadıyyelerin ilk yarısının tasavvurlardan, ikinci yarısının da tasdiklerden ibaret olduğu görülecektir. Bu, ilim sahiplerince bilinen bir şey olup açıktır; tasavvursuz hiçbir hüküm verilemez..
Hatta tasavvurlardan bazısı Allah'ı zikretme sebebi olmakla zikirdir; dolayısıyla da en güzel ve en büyük amellerden olduğu hadislerle sabittir.
Nitekim Ahmed İbnu Hanbel ve başkaları, Amr İbnu Cemûh radıyallahu anhu yoluyla, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’den, bir hadisin sonunda Allah celle celâlühû’nun şöyle buyurduğunu rivâyet ettiler:
{ وَإِنَّ أَوْلِيَائِى مِنْ عِبَادِى وَأَحِبَّائِى مِنْ خَلْقِى الَّذِينَ يُذْكَرُونَ بِذِكْرِى وَأُذْكَرُ بِذِكْرِهِمْ }
‘...Zîrâ kullarımdan velîlerim, yarattıklarımdan sevdiklerim o kimselerdir ki, benim zikredilmemle (benim hâtırlanıp akla getirilmemle) onlar zikredilir (hâtırlanıp akla gelirler), onların zikredilmesi (hatırlanıp akla getirilmesi) ile de, ben zikredilirim (hatırlanıp akla gelirim.)’[2]
Hadîsin Sıhhat Bakımından Tahlîli:
Nûreddîn el-Heysemî bu hadîsi, isnâdındaki râvîlerden Rişdîn isimli râvînin çoğu âlimler tarafından zayıf bulunduğu ve senedinin kopuk olduğu ile illetli buldu.[3]
Deriz ki: Bu kesiklik, biz Hanefîlere ve başka birçoklarına göre ise hadîsin sağlamlığına zarar vermez.
Çünkü Bir: Biz Hanefîlere göre, râvîler, isnadı zayıf hâle getirecek derecede zayıf değilse, senedin ilk üç asırdaki kısmında bulunan kesiklik, kopukluk, rivâyetin sahîhliğine veya hasenliğine zarar vermez. Nitekim İmâm Buhârî tarafından Amr İbnu Cemûh’dan duymadı denilen Ebû Mansûr, yine O'nun (Buhârî’nin) şâhidliğiyle sağlam bir kimsedir.[4]
İki: Üstelik sözü edilen bu kesiklik, kuvvetle muhtemel Buhârî’nin şartına göre böyledir. Nitekim bu hükme medâr olan söz Buhârî’nin Ebû Mansûr, Amr İbnu Cemûh’dan duymadı ma’nâsındaki sözüdür. Cumhûra göre ise böyle değildir. Aynı asırda olmak ve birbirine kavuşmak imkânı, bitişik olmak için Müslim’in de içlerinde bulunduğu cumhûra göre kâfîdir…
Üç: Rişdîn’in âlimlerin çoğu tarafından zayıf bulunmuş olması bir takım âlimler tarafından sağlam bulunması manasına gelir. Ahmed İbnu Hanbel'in Onun hakkındaki tavrı da bunu te'yîd etmektedir. Nitekim beşinci maddede gelecektir. Zîrâ Şerîat sâhibinin dışındakilerin sözlerinde Mefhûm-i Muhâlefet söz birliği ile hüccet olur.
Dört: Bu Rişdîn’in sağlam olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Alâuddîn Muğlatay (ö:762), Ahmed İbnu Hanbel’den, O’nun hakkında, bir rivâyette, “ Sâlihul-hadîs (hadîsi sağlam biridir) veya sağlamdır, başka bir rivâyette de hadîsde insanların en sağlamıdır dediğini" nakletmiştir.[5] Bilindiği gibi Ahmed İbnu Hanbel, bu haberin râvîsidir.
Beş: Sahîh görüşe göre, Ahmed İbnu Hanbel’in, bir hadîsi Müsned'ine alması o hadîsin O’nun mezhebi olması manasına gelir.
Çünkü rabıta düşmanlarının biricik imamı İbnu Teymiyye (ö:728) şöyle dedi:
İmâm Ahmed İbnu Hanbel Sünnet’ten veya Eser’den hangi rivâyeti yaptı, sahîh veya hasen olduğunu söyledi veya senedinden râzı oldu veya onu reddetmedi, kitâblarına yazdı ve aksine fetvâ vermedi ise, o (rivâyet) O’nun mezhebidir. (O’nun mezhebi) değildir de denilmiştir. [6]
Bu dediğimiz, Ahmed İbnu Hanbel'den Müsned'deki bazi hadislerin zayıf olduğuna dair yapılan nakiller ile asla çelişmez. Zira O, zayıf rivayeti -ona muarız daha kuvvetli rivayeti bulmadıkça- kendi reyine her zaman tercih ederdi. Şimdiki zayıf hatta geberik aklını putlaştıran ve on para etmeyen reyini nas gibi kabul edip pazarlayanlar gibi yapmazdı. Yani rivayet zayıf olmasına rağmen aynı zamanda onun mezhebi de olabilir.
Görüldüğü gibi burada onun tarafından, değildir de denilmiştir ifâdesi kullanılmıştır. Bilinmektedir ki, denilmiştir kelimesi bazen zayıflık ifâde eder. Burada birinci görüş denildi lafzıyla ifade edilmediği halde ikinci görüş denildi ile anlatıldı. Bu da buradaki denildi sözünden, görüşün zayıflığının anlaşılacağının karinesidir (ipucudur.)
Hadîsi -önceden de geçtiği gibi- başta Ahmed İbnu Hanbel rivâyet etmiştir. Sahîh veya hasen olduğunu söylemedi veya senedinden râzı olduğunu ifâde etmedi; ama onu reddetmedi, kitâbına koydu ve aksine fetvâ vermedi. (Öyle) ise sahih olan görüşe göre bu hadîs O’nun mezhebidir. Üstelik hadîsi alıp bir Sünnet Mecmû'asına koymasının ve i'tirâz etmemesinın zâhiri de bunu gösterir.
Şu halde hadîs, hasen lizâtihî, en kötü ihtimâlle de, hasen liğayrihî olur. Dolayısıyla cumhûr’a göre hüccettir. Allahu a’lem.
Hadîsin Nahiv Yanıyla Kısmî Bir Tahlîli
Bu hadîs-i kudsî’de Mevlâ teâlâ, kendisinin zikri ile dostlarının zikrinin birbirinden ayrılamayacağını, yâhud birbirinesebebolacağını, yâhud birbirine vâsıta olacağını veya birbiri ile beraberolacağını haber veriyor. Yani, eğer hadîsteki { با }bâharfi cerri,{ إلصاق }ilsak manası için ise, bitiştirme neticesinde bitişme ve birbirinden ayrılmama ma’nâlarından dolayı, musâhabe (beraber oluş) ma’nâsında ise, beraberolma,istiâne (bir şey yardımıyla) ma’nâsında ise, 'onun yardımı ve vâsıtası ile' ma’nâlarından dolayı velîleri hâtırlamak (akılda tutmak) zikirdir. Mulâbese (kuşanma, bürünme) ma’nâsında ise, bir elbiseye bürünürcesine velîleri hâtırlamaya bürünmek ve onu kuşanmakla velîleri zikretmek yani hâtırlamak ve akılda tutmak,Allah’ı zikretmeği (hatırlamağı), Allah’ı zikretmek de velîleri zikretmeği (hatırlamayı) hâsıl eder.
{ با }Bâ harf-i cerri, meşhûr on dört ma’nâsından, en meşhûru olan ilsakiçin hakîkat, değerleri için demecâz mı, yoksa bütün ma’nâları için müşterek mi, yâhud bütün isti'mâllerinde ve ma’nâlarında ilsak ma’nâsı mı var, veya her ma’nâ ılsâk ma’nâsının fedleri olup, hepsi için birden mi vaz’ edildi? mevzûu geniş, nahiv ve Usûl-i Fıkıh kitâblarında etrâflıca yer almaktadır..[7]
Buradaki ba harfi hangi ma’nâya alınırsa alınsın, değişmez; bütün yollar rabıtaya çıkar.
Bu kudsî hadîsde geçen,{ يُذْكَرُونَ بِذِكْرِى }ifadesiile}{ اُذْكَرُ بِذِكْرِهِمْ lafızında bulunan { باَ }bâharfi cerri,râbıtayı, yani rûhî ve manevî beraberliği ifâde ediyor. Hattâ nerdeyse bu ma’nâ için getirildi; mantûku ile bu manayı gösterir. Öyle olmadığı iddia edilse bile, işâreti, değilse delâleti ile kat’iyyetle bu ma’nâyı göstermektedir.
Bütün bunlardan dolayı, râbıta şirktir, rabıta yapan da müşriktir diyenler, en azından mubah bir işi en büyük haram olan şirkten saymakla yeni bir şeriat uydurmuş, Allah'ın hükmetmediğiyle hükmetmiş ve böylece kendilerini Allah'a ortak ilan etmiş, netice olarak ta asıl kendileri müşrik olmuşlardır.
Biz böylelerine şahs-ı muayyen (Ali, Veli ve başka belli kişiler) olarak -cahilliklerinin yahut zayıf delillere dayanan tevillerinin mazeret olarak kabul edilme ihtimalinin az da olsa bulunduğundan dolayı- müşrik diyemiyorsak ta bu işi yapanların hükmünüm şirk olacağını söylüyoruz. Asıl müşrik onlardır diyoruz.
Bu hükmümüzün medarı, (kaale alınacak âlimler tarafından) üzerinde yapılan icmadır. Ellerinde hiçbir nakli delil bulunmadığı halde yaptıkları alakasız kıyaslarla ve başka batıl akli delil saydıkları şüphelerle mümin olduğunu söyleyen birilerini şirkle itham etmek şirk değildir de nedir?..
Belli şartlarda ve şekillerde yapılacak olan istiğase ve istimdat'ın da şirk olmayacağında âlimlerimizin sükûtî (susmakla) icmaı vardır.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kabrine gelip, Yâ Resûlelleh!.. Ümmetin kuraklıktan kırıldı, Rabbinden yağmur iste şeklinde talepte bulunan Sahabi veya bir başka kişinin haberini getiren Mâlikü'd-Dâr hadisini rivâyet eden İbnu Ebî Şeybelere ve başkalarına yahut kitaplarına alan ve sahih olduğunu söyleyen hadiste müminlerin emîri Askalânîler ve daha nicelerine[8] bin iki yüz seneyi aşkındır kim müşrik dedi?..
Asrın Hâricileri ve hadisteki ifadesiyle cehennem köpekleri olan[9] câhil bedevi müşriklerden başka hiç kimse..
İmam Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el-Mezâlî el-Merrâküşî (ö 683) şöyle diyor:
Bize rivayet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî, Ali radıyellahu anhu ve kerremellahu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı:
"Resûlüllah sallellahu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallellahu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi:
Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen ayetler arasında, Şâyet onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelseler, hemen Allah’tan af isteselerdi ve onlar için Resûl de af isteseydi, Allah celle celâlühû’yu elbette tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı ayeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim.
Bunun üzerine kabirden hemen, bağışlandın diye ses geldi."[10]
İmam Ebû Abdillah Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el-Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnadıyla, Muhammed İbnu Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivayet etti:[11]
“Medîneye girdim ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selam verip hoş bir dua yaptı. Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı için yâ Resûlellah sallellahu aleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitab indirdi ve kitabında, şâyet onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı buyurdu ve dediği de haktır. Ben sana günahları(mı) i’tirâf ederek ve seni Rabbine şefaatçı yapmaya geldim. O da (bu âyetinde) va’dettiğidir.”
Sonra kabre döndü ve şöyle dedi:
“Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!..
Ve güzel koktuğu, güzel kokularından, düzlüğün ve yüksek tepelerin…
Sensin o Nebî ki, umulur şefâati,
Sırat’ta, kaydığı zamanda ayaklar…
Canımdır feda o kabre ki, sensin sâkini…
Ondadır temizlik ve istikamet, ondadır cömertlik, ondadır kerem!.”
Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşaellah.
Muhammed İbnu Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı:
“Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallellahu aleyhi ve sellem’i rüyada gördüm, bana şöyle dedi:
Ey Utbî! Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nun onu bağışladığını müjdele.”[12]
Kısacası Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in kabrine gelip Yâ Resûlelleh!.....Benim için Rabbinden af iste diye ağlayıp sızlayan, başına topraklar saçan ve O'dan istiğfar isteyen Utbî'nin kıssasını nice muhaddisler ve fakıhler kitaplarında naklettiler. Bu rivayeti birbirine yakın lafızlarla rivayet edenlerden bazıları:
İmam Beyhakî,[13] İmam Muhaddis Nevevî,[14] İmâm Muhaddis Ebû Muhammed İbnu Kudâme,[15] Ebu’l-Ferec İbnu Kudâme,[16] Mensûr İbnu Yûnus,[17] İmâm Muhaddis fakıh Kurtubî,[18] İmam Muhaddis ve Müfessir İbnu Kesîr,[19] İmam Müfessir Nesefî,[20] İmam İzz İbnu Cemâa,[21] İmam Muhaddis İbnu’l-Cevzî,[22] İmam Muhaddis Sâlihî,[23] İmam Muhaddis Semhûdî,[24] İmam Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir,[25] İmam Muhaddis İbnu’n-Neccâr,[26] İmam Muhaddis İbnu Hacer el-Heytemî[27] ve başkaları..
Hatta İmam Nevevî, Utbî’nin bedevîden naklettiği beyitleri, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehap olduğuna delil getirmiştir.[28]
Bu imamlara bin seneyi aşkındır hangi âlim -haşa- müşriktir dedi, şimdi hangi densiz ve dinsiz müşrik diyebilir?!..
Bu büyük imamların kitaplarında bu kıssayı bin seneyi aşkındır okuya gelen âlimlerden hangisi, bu büyük muhaddislere, Beyhakî'ye İbnu Asâkir'e, İbnu'l-Cevzî'ye, Nevevi'ye, İbnu Kesîr'e, İbnu Kudâme'ye, müşrik demiştir? Devrimizdeki tevhid ehli olduğu iddiasındaki câhil müşriklerden başka hiçbir kimse.. Öyleyse bu amel Ümmet'in âlimlerinin icmaı ile şirk değildir.
Ayakları uyuştuğunda Yâ Muhammed yetiş!. diye seslenen Abdullah İbnu Ömerlerin ve bunun haberini veren Buhârîlerin[29] ve İbnü's-Sünnîlerin,[30] onu kitabında nakleden İbnu Teymiyye'nin[31] ve onu şerh eden Hâfız Bedreddîn el-Aynî'lerin müşrik olduğunu hangi âlim söyledi ve söyleyebilir? Hangi imanı olan iddia edebilir?!..
İbnu Kesîr şöyle naklediyor:
“(Halid İbnu Velîd) sonra Müslümanların şiarı ile seslendi. Onların (Müslümanların) o günkü (Yemame günündeki) şiâr’ı, ‘Yâ Muhammedâhu’ (Ey Muhammed yetiş!..) idi.”[32]
Hâfız İbnu’l-Cevzî (ö:597) el-Vefâ’sında, isnadıyla Ebû Bekr İbnu’l-Mukrî'den şöyle dediğini rivâyet etti:
Ben (Ebû Bekr), Taberânî ve Ebû’ş-Şeyh, Nebî sallellahu aleyhi ve sellem'in hareminde idik. Açlık bize tesir etmiş haldeydi. O gün visal yapmıştık, önceki günün orucundan iftar etmeden oruç tutmuştuk. Akşam vakti olunca, Nebî sallellahu aleyhi ve sellem’in kabrine geldim. ‘Ya Resûlellah!... Açız’ dedim ve döndüm. Bunun üzerine, Ebu’l-Kâsım (et-Taberânî) bana ‘otur, ya rızık, ya da ölüm gelecek’ dedi. Sonra, ben ve Ebû’ş-Şeyh uyuduk; Taberânî bir şeye bakıyordu. Vakit geçmeden bir Alevî çıka geldi, kapıyı çaldı; biz de açtık. Bir de baktık ki, yanında iki hizmetçi vardı. Onlardan her birinin elinde, içinde çok şey bulunan birer sepet vardı. Oturduk, yedik; kalanı da hizmetçinin alacağını zannettik, ama koydu gitti ve kalanları da bize bıraktı.
Biz yemeği bitirince, Alevî, Ey topluluk!.. Beni Resûlüllah'a mı şikâyet ettiniz? Zîra ben rü’yamda Nebî sallellahu aleyhi ve sellem’i gördüm; size bir şey getirmemi emretti dedi.[33]
Bu kıssayı Hâfız Zehebî de "Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ"sında, Hâfız Müctehid Tâcüddîn es-Sübkî de Tabakatü'ş-Şâfiyyetü'l-Kübrâ'sında nakletmişlerdir.[34]
Bu hadishafızlarına hiçbir âlim siz müşrik oldunuz dememiştir. Bu hususta sükûtî icma vardır. Onları müşrik sayanların kendileri müşriktirler.
Taberânî ve başkaları Meymûne radıyallahu anhâ validemizden şöyle rivâyet ettiler:
“Cafer İbnu Muhammed, babasından (Muhammed’den), o da (Cafer’in) dedesinden (Ali b. Hüseyin radıyallahu anhu Efendimiz’den) rivayet etti; O, Bana Meymûne bintü Hâris radıyallahu anhâ şöyle anlattı, dedi:
‘Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, (zevce-i muhteremeleri Meymûne radıyallahu anhâ’nın sırası olan) gecesinde onun yanında geceledi. Sonra kalkıp namaz için abdest aldı. O’nu abdest aldığı yerde üç defa lebbeyk, lebbeyk, lebbeyk, üç defa da sana yardım edildi, sana yardım edildi, sana yardım edildi derken işittim.
Meymûne radıyallahu anhâ, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem abdest aldığı yerden çıkınca (O’na), ‘Ey Allah’ın Resulü!.. Babam sana feda olsun, seni üç defa lebbeyk, lebbeyk, lebbeyk (peki, peki, peki)’, üç defa da sana yardım edildi, sana yardım edildi, sana yardım edildi derken işittim; sanki bir insanla konuşuyordun, seninle biri mi vardı?’ diye sordum, dedi.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de bu, Benû Ka’b kabilesinin şiir okuyanı, bana seslenip benden yardım istiyor ve Kureyş’in onlara karşı Benî Bekir kabilesine yardım ettiğini iddia etti dedi.
Sonra Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem çıktı ve Âişe radıyallahu anhâ’ya kendisini hazırlamasını ve bunu kimseye bildirmemesini emretti.”[35]
Kimileri de çıkıp bunların Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e has olduğunu başkaları için geçerli olmayacağını iddia ederse, ona diyeceğimiz şudur:
İlim sahipleri bilir ki, O'nun için caiz ve güzel olan her şeyde asıl olan varisleri için de varid olacağıdır. Hasâis yani sadece O'na aid şeylerden olduğu iddiası kâfî delillerle ispat edilmeye muhtaçtır. Bu deliller vardır diyen, getirsin.. Böyle bir şey de yoktur. O halde iş diğer büyük zatlara da şamildir.
Bu rivâyeti yapan Taberânî mi, rivâyetin râvîleri mi, kitabında onu yazanlar mı, asırlar boyu buna susanlar mı, şirke girdiler? Kimler -haşa- müşrik oldular?
Biz burada bu rivayetlerin sahih mi yoksa zayıf mı oldukları hakkında konuşmuyoruz. Bunları kitaplarına alan ve onlara asırlar boyu şirke girdiniz demeyen hadis hafızlarının ve diğer imamların yaptıkları icmaa dikkat çekmek istiyoruz.
Ölüden veya uzaktakinden, mucize veya keramet yoluyla bir şeyler istemenin hadis hafızları tarafından meşru ve mubah görüldüğünü, asıl müşrik olanların bu zatları şirkle suçlayacak olanlar olduğunu söylüyoruz. Bu âlimlere müşrik demeyip onların rivayetleriyle amel eden Sûfîleri şirkle suçlanmanın ise şirk olmak yanında sahtekârlık da olacağını söylüyoruz.
İmam muhaddis şah veliyyullan ed-Dihlevî'nin, Kadiriyye, Çiştiyye ve Nakşibendiyye tarikatlarını ele alıp anlattığı üç bölümden meydana gelen el-Kavlü'l-Cemîl isimli nefis bir kitabı vardır. Türkiye'de bir hoca efendi bu eserin sadece Nakşibendiliğin incelendiği üçüncü bölümünü tahkık edip neşretmiştir.
Dihlevi, Rabıta'yı bu kitabının, hem Çiştiyye hem de Nakşibendiyye tarikatını anlattığı bölümlerinde iki kez ele almış ve anlatmıştır..
İlim Kalkanı Arkasında Gizlenerek İşlenen İlim Sahtekârlığı ve Ferit Aydın:
Ferit Aydın isimli bir vatandaş da en-Nakşibendiyye isimli ilim ayıbı ve tamamıyle vesvese, yalan ve tahriflerle dolu yüz karası kitabında[36] Dihlevî'nin Çiştiyye bölümündeki rabıta hakkındaki birinci ibaresini Sıddık Hasan Hân'ın et-Tâcü'l-Mükellel'inden almış ve anlamamış yahut anlamış fakat bilerek ve kasten mana tahrifi ile okuyucularını kandırma yolunu seçmiştir. Evet, Ferit Aydın'ın zikri geçen el-Kavlü'l-Cemîl'in aslından değil de ondan nakleden et-Tâcu'l-Mükellel'den aldığı ibare, -çok az bir farkla da olsa- el-Kavlül-Cemîl'de mevcuttur; onu aşağıya alıyoruz:
قالوا والركن الأعظم ربط القلب بالشيخ على وصف المحبّة والتعظيم وملاحظة صورته قلتُ إنّ للهِ تعالى مظاهرَ كثيرةً فما من عابد غبيًّا كان أو ذكيًّا إلاّ وقد ظهر بحذائه شئٌ صار معبودًا لـه في مرتبته ولهذا السر نزل الشرع باستقبال القبلة والاستواء على العرش وقال رسول الله r { إذا صلّى أحدكم فلا يبصق قبل وجهه فان الله بينه وبين قبلته} و{سأل جاريةً سوداءَ فقال أين الله فأشارت إلى السماء فسألها من أنا فأشارت بأصبعها تعني " أللهُ أَرسلك" } فلا عليك أن لا تتوجّه إلاّ إلى الله ولا تربط قلبك إلاّ به ولو بالتوجّه إلى العرش وتصوّر النوّر الّذي وضعه عليه - وهو أزهر اللون كمثل نور القمر- أو بالتوجه إلى القبلة كما أشار إليه النبي r فيكون كالمراقبة لهذا الحديث
[ Dediler ki: (Tarîkatta) en büyük rükün, kalbi, sevgi ve tazim ile şeyhe bağlamak ve onun suretini düşünmektir.
Derim ki: Allah'ın çok mazharları ('Huve'z-Zâhir'/'O, görünendir' ism-i şerifi gereği isim ve sıfatlarının göründüğü yerler ve varlıklar) vardır. O yüzden hangi kul olursa olsun -idraki az olan olsun yahut zeki olsun- karşısında mutlaka kendi mertebesinde kendisi için ma'bûd (ibadet edilen varlık) halini alan bir şey bulunur. İşte bu sırdan dolayı Şeriat, kıbleye dönmeyi ve Arşın üstüne istiva etmeyi indirmiştir (müminlerin kıbleye dönmesini emretmiş ve Allah'ın Arş'a istivâ ettiğini haber vermiştir.) Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de "Sizden biriniz namaz kılarsa, yüzü istikametine (önüne doğru) tükürmesin; çünkü Allah (teâlâ), onunla kıblesi arasındadır" buyurmuştur.[37] Yine "(Dilsiz ve sağır) kara bir cariyeye (sualler) sormuş ve 'Allah nerededir?' demiş, o da semaya işaret etmiştir. Ardından da ona, 'Ben kimim?' diye sormuş, o da parmağıyla işaret etmiş; 'Allah seni Resul olarak gönderdi' demeyi kastetmiştir. Bunun üzerine (Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de) 'O, bir müminedir' buyurmuştur."[38]
Öyleyse, Arş'a ve onun üzerine koyduğu nura -ki o, ayın rengi gibi parlak renklidir- yönelmekle de olsa yahut -Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in işaret buyurduğu gibi- kıbleye yönelmekle de olsa -ki böylece hadisten dolayı murakabe gibi olur- ancak Allah'a yönelmelisin ve kalbini ancak O'na raptetmelisin (bağlamalısın.) ][39]
Burada, Allâme muhaddis Dihlevî, şeyhi sevgi ve tazim yoluyla tasavvur etme şeklindeki rabıtayı asla ne şirk ne de bid'at olarak görmüyor.
O, bu müthiş ve harika sözleriyle ancak,
Bir: Arş'a ve kıbleye de rabıta edilebileceğini, Allah'ın emriyle Ka'be'ye dönmekle aslında Allah'a dönmenin ve kalbi ona raptetmenin düşünülmesi gerektiğini söylemekte,
İki: Râbıtanın sırrını açıklamakta ve
Üç: Bunu yaparken, "Arş'a ve kıbleye yönelmekle de olsa, sadece Allah'a yönelmek ve kalbi sadece O'na bağlamak" düşüncesinin icap ettiğini ifade etmektedir.
Allah'ın yarattığı iki çok değerli varlık olan Ka'be'ye ve Arş'a teveccüh ederek Allah'a teveccüh etmek…
Bu sözleri rabıta aleyhinde anlayabilmek için ancak anlayışı kıt bir bedevi ve geri zekâlı biri olmak lazım gelir. Bu sözler, Hindistan'ı işgal eden yamyam İngilizlere karşı kıyam ve cihad etmenin mubah olmadığına, hatta onlara karşı cihada niyet edenin büyük bir haram işleyeceğine dair fetva veren[40] Sıddık Hasan Han ve onun yazdıklarına mal bulmuş mağribi gibi sarılan Ferit Aydın beyefendi ve benzerlerince bid'at olarak anlaşılmış (!.) Vay başımıza gelenlere..
Ferit Bey, hem bu ibareyi anlamamış, hem de onu kitabın aslından nakletmediği ve kendisini görmediği için, onun ilk iki kısmını değil, sadece üçüncü kısmını neşreden bir Hoca efendinin, Dihlevi'nin ibaresini tahrif ettiğini iddia ederek, ona iftira etmiştir.
Oysa Dihlevî, kitabın üçüncü kısmında da şöyle demektedir:
"Âdâb'ın üçüncüsü de şeyhine rabıta etmektir. Onun da şartı şeyhin tecveccühü güçlü, yaddaşt'ı daim olmasıdır. Onunla beraber olursa, gönlünü onun sevgisinden başka her bir şeyden boşaltır ve ondan gelecek feyze bakar. Gözlerini kapatır yahut açar ve şeyhin gözlerine bakar. Bir feyiz gelirse bütün kalbiyle ona tabi olsun ve onu muhafaza etsin. Şeyh ondan uzakta olursa, onun suretini sevgi ve tazim ile gözleri önünde hayal eder, canlandırır. Böylece sureti, beraber olmasının kazandırdığını kazandırır."[41]
Ferit Bey bu ibareleri kitabı neşreden Hoca efendinin "el-Kavlü'l-Cemîl"in tahkık edip neşrettiği üçüncü kısmından alıp kitabına koyduktan sonra "muharref nüsha" diye de bir dip not düşer. Kitabın başında uzunca yazılan dirase kısmında ilk iki kısmın değil de sadece üçüncü kısmın tahkık edilip neşredildiği yazılmış olmasına rağmen, Ferit Bey onları okumadan böylesi muazzam bir muhakkıklık sergilemiş ve 'tahrif'i ispat etmiş oldu (!.)
Kitabın yazma nüshasında da bu iki ibare bulunsa bile, bu, Ferit Bey'i ve yoldaşlarını elbette tatmin etmeyecektir. Kuzuyu yemeye karar verildikten sonra geriye kabul edilebilir hangi mazeret kalabilir ki?
Burada naklettiğimiz iki ibare arasında her hangi bir tezat olmamasına rağmen işlenen bu yalancılık ve dolandırıcılık açıkça göstermektedir ki, Tasavvuf ve Tarikat düşmanlarının ortak vasıflarının en önde gelenlerinden bazıları, cahillik, utanmamak, geri zekâlılık ve sahtekârlıktır.
[1] İbnu Teymiyye, Mecmuu'l-Fetâvâ(10/608), birinci baskı, 1381
[2] Ahmed İbnu Hanbel (3/430), İbnu Ebî’d-Dünyâ, el-Evliyâ (16), Taberâni, el-Evsat (655)[M. Tahhân tahkıkı], Hakîmu’t-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl (629), “Hey!.. Şübheniz olmasın ki, kullarımdan dostlarım, yarattıklarımdan da sevdiklerim...” lafzıyla, Amr İbnu Cemûh radıyellâhu anhu’dan.
[3] Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid (1/88)
[4] Müsned dipnotu (12/226)
[5] Alâuddîn Muğlatay, “İkmâlü Tehzîbi’l-Kemâl” (4/383)
[6] Âlü Teymiyye, el-Müsvedde (473)
[7] Molla Câmi' hâmişi, Şevket (253), Muğnî’l-Lebîb (1/88), Radî (2/329), Fevâtihu’r-Rehamût (1/242), Menâfiu’d-Dekâik (106)
[8] İbnu Kesîr, el-Bidâye (8/93-94) [İbnu Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.], İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm (144-145) İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, (7/304, Md:1295) [Dâru’l-Fikir], İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef (6/356-357,H:32002), İbnu Hacer, el-Feth (3/183-185) [Dâru’l-Fikir], Kevserî, Mahku’t-Tekavvul’den kısaltarak, Makâlât (388-389)
[9] Ahmed İbnu Hanbel (4/355), İbnu Mâce (173) ve başkaları, Abdullah İbnu Ebî Evfâ radıyallahu anhu'dan. Yine başka birçokları, başka Sahabi radıyallahu anhum hazretlerinden.
[10] Mısbâhu’z-Zalâm (21)
[Bu rivâyeti benzeri bir lafızla şu imamlar da rivayet etti:
İmam Beyhakî, Şuabu’l-Îmân’da (3/495), İmam İbnu Kesîr, Tefsîr’inde (2/306), İmam Kurtubî, Tefsîr’inde (5/265), İmam Nesefî, Tefsîr’inde (1/234), İmâm İbnu Kudâme, el-Muğnî’de (3/557), İmam İzz İbnu Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik’de (3/1383), İmam İbnu’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin’de (2/301), İmam Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd’da (12/380), İmam Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ’da (4/1361), İmam Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir’de (68-69), İmam İbnu’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne’de (224), İmam İbnu Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr’da (55)], Kitabı tahkîk edip neşredenin dipnotu. Aynı yer (s.22)
Mısbâhu’z-Zalâm (22-23)
[11] Mâlikî, Mefâhîm (157-158)
[12] El-Mısbah Muhakkiki Hüseyin Muhammed Ali Şükrî bu rivâyetin İbnu Beşküvâl’in el-Kurbetü ilâ Rabbi’l-Âlemîne bi’s-Salâti alâ Muhammedin Seyyidi’l-Mürselîn isimli eserinin 16/Â varağında olduğunu söylemektedir.
[13] Şuabu’l-Îmân (3/495), (4187)
[14] El-Îzâh (498) ve el-Mecmû’da (8/276)
[15] El-Muğnî (3/556)
[16] Eş-Şerhu'l-Kebîr (3/495)
[17] Keşşâfu’l-Kınâ’ (5/30)
[18] El-Câmi (5/265)
[19] Tefsîru'l-Kurâni'l-Azîm (2/306)
[20] El-Medârik (1/234)
[21] Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383)
[22] Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin (2/301)
[23] Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd (12/380)
[24] Vefâu’l-Vefâ (4/1361)
[25] İthâfu’z-Zâir (68-69)
[26] Ed-Dürretü’s-Semîne (224)
[27] Tühfetü’z-Züvvâr (55)
[28] El-Mecmû' (8/27)
[29] Buhârî, el-Edebu’l-Müfred (964)
[30] İbnu’s-Sünnî’nin "Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle"sinin Ta'lîkı (55)
[31] Abdulkâdir el-Arnaut, el-Kelimu't-Tayyib Ta'lîk'ı (131)
[32] İbnu Kesîr, el-Bidâye, (6/324)
[33] Hâfız İbnu’l-Cevzî, el-Vefâ (2/802)
[34] İmâm Zehebî, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ (16/400), Tâcü’s-Sübkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyyeti’l-Kübrâ (2/251)
[35] Taberanî, el-Kebîr (23/433), es-Sağîr (er-Ravdu’d-Dânî:2/167-169, H:968), Ebû Nuaym el-Asbahânî, Delâilü’n-Nübuvve li Kıvâmi’s-Sünne (1/25, H:52)
[36] Ferîd Salâh el-Hâşimî, En-Nakşibendiyye, [Arapça,2008] (299-300)
[37] Buhârî (398), Müslim (547), İbnu Ömer radıyallahu anhuma'dan.
[38] Müslim (537) ve başkaları, Muaviye İbnu'l-Hakem radıyallahu anhu'dan.
[39] Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, el-Kavlü'l-Cemîl (67-68), Pakistan, Karaçi, 1968
[40] [ Tercümân-i Vehhâbiye s.15 ], Nûru'd-Dîn Nûrullah el-A'zamî tarafından, Muhammed Ebû Bekr el-Ğâzifûrî'nin yazdığı "el-Lâmezhebiyye" isimli kitabın ikinci baskısına yazılan mukaddime (s.13), El-Mektebetü'l-Fârukıyye, Karaçi, Pakistan.
[41] El-Kavlü'l-Cemîl (81-82)
reddulmuhtar.com
.
Rabıtanın varlığı BİLİMSEL olarak ispat edildi
.
Evet, dini imanı bilimle açıklamaya kalkan ve “bu bilime uymuyor onun için yoktur, şu bilime uymuyor onun için yoktur” diyen akılcılar ve Rabıtanın hiçbir tesiri yoktur diyerek inanları şirkle suçlayan vehhabi=selefi zihniyetindeki insanlar!
İşte bilim, işte tıp… Buna ne diyeceksiniz…
TELEPATİ NEDİR?
Bakınız küçücük bir araştırma ile telepati hakkında nasıl bilgilere ulaştık. Wikipedia sitesinde şu gerçekler yazıyor:
Telepati ya da uzaduyum bireyler arasında bilinen beş duyunun yardımı olmaksızın gerçekleştiği ileri sürülen bilgi aktarımıdır. Bir başka deyişle, telepati parapsikolojide incelenen paranormal bir yetenek olup, bireyler arasında duyular-dışı algılama yoluyla düşünce, fikir, duyum veya imajların aktarılmasını sağladığı ileri sürülen tesir irtibatıdır .
ALICI VE VERİCİ
Telepatide, alıcı ve verici olmak üzere en az iki kişi vardır. Tesiri gönderen ya da düşüncesini yayan, gönderen kimseye verici (agent), gönderileni almaya çalışan kişiye alıcı denir.
ZİHİN OKUMA YETENEĞİ OLUŞUR!
Telepati yeteneğine sahip bazı” alıcı” telepatların diğer insanların zihinlerini okuma yeteneği oldukları söylenir. Telepati psikokinezi ile birlikte parapsikolojik araştırmanın iki temel araştırma alanını oluşturur. Bu alanda telepatiyi tam anlamıyla keşfetmek ve anlamak üzere sürdürülen birçok araştırma vardır.
Parapsikoloji alanında telepati kısa adı ESP (extra-sensory perception) olan duyular dışı algılamanın bir türü olarak kabul edilir. Duyular dışı algılamanın diğer tanınmış türlerinden bazıları prekognisyon ve durugörü olarak bilinir. Telepati yeteneğini test etmek üzere başvurulan çeşitli deney yöntemleri bulunmaktadır.
Telepati deneylerinin yapılabilmesi için laboratuvar koşulları zorunlu değildir; halk arasında ya da aile içinde yapılan telepati deneyleri arasında en bilinen yöntem şöyle açıklanır: Dış uyaranların az olduğu (sessiz, pek ışık almayan, soğuk olmayan vs.) bir odada birkaç kişi gevşer ve zihinsel olarak konsantre olur (odaklanır). Bu kişilerden biri “verici”, diğerleri “alıcı”dır. Deneyde herhangi bir aldatmaca olmaması için verici kişi deneyden önce diğerlerine aktarmak istediği şey (görüntü, örneğin bir elma) neyse onu bir kağıda diğerlerinden gizli olarak yazmış olmalıdır. Beş veya on dakika süren odaklanma süresince verici kişi başka hiçbir şey düşünmeden aktaracağı görüntüye odaklanmalı, yani sürekli onu düşünmeli ve onu bilincinde net ve duru bir biçimde canlandırmalıdır. Alıcılar ise, vericiden gelen etkili yayının bilinçlerinde yer edebilmesi için hiçbir şey düşünmemeye, bilinçlerini bütünüyle boş tutmaya en üst düzeyde özen göstermelidirler. Başarı, vericinin odaklanma (konsantrasyon) derecesine bağlı olduğu kadar, alıcıların her türlü kaygı ve kişisel düşüncelerden uzak bir biçimde bilinçlerini boş tutabilmelerine de bağlıdır. Odaklanma bitiminde tüm alıcılar kendi önlerinde bulunan kağıda bilinçlerin hangi görüntünün belirdiğini yazarlar ve sonuçlar karşılaştırılır. Gözlemler her beş kişiden birinin iyi bir alıcı olduğunu ortaya koymuştur.
ZAMANLA KÖRELİR!
İnsanlarda, zamanla körelmiş olduğu belirtilen bu yeteneğin aslında herkeste değişik derecelerde mevcut bulunduğu ve çeşitli deneme egzersizleriyle geliştirilebileceği ileri sürülür. Araştırmacılar Avusturalya’daki bazı orman kabilelerinin beş duyu dışında bir iletişim yöntemi kullandıklarını bildirmektedir. Bu araştırmacılardan biri olan Alexander Markey, Yeni Zelanda’lı Maori’lerin günümüzde hala telepati kullanarak iletişim sağlayabildiklerini yazmış olduğu bir kitabında dile getirmektedir. Benzer yöntemler Afrika kabilelerinde de, örneğin Tabu yerlilerinde kullanılmaktadır.
Roger Luckhurst’a göre, Batı kültüründe telepati kavramı esas olarak 19. yy. sonlarında ortaya çıkmıştır. Bu dönemden önce bilim fiziksel olgulara yoğunlaşmıştı ve “zihin”le pek ilgilenmiyordu. Paranormal fenomeni anlama çalışmaları esas olarak canlısal manyetizma çalışmaları ile başlamıştır. Telepati daha sora metapsişik araştırmacılarca ele alınmış ve SPR gibi derneklerin kurulmasından bir süre sonra laboratuvar koşullarında yöntemli ve sistemli bir şekilde incelenmeye başlandı. Bu alanda ilk başarılı sonuçlar, parapsikolojinin babası sayılan, Duke Üniversitesi’nden profesör J.B. Rhine tarfından elde edildi.
Örneğin Duke Üniversitesi’nde yapılan bir dizi ESP deneyinde, 1850 deneyden 558’inde başarılı sonuç alınmıştı. Bu sonuçların rastlantıya dayalı olasılık hesaplarına göre gerçekleşme olasılığı ancak 22 milyarda birdi. Rhine’ın ESP ve telepati deneyleri üzerine yazdığı “Altmış Yıldan Sonra Duyular-dışı Algılama” (Extra-Sensory Perception After Sixty Years) adlı kitabı Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nce öğrenciler için akademik bir test kitabı olarak kabul edildi. Rhine gibi psişik araştırmacıların başarılı sonuçlar almasından sonra telepati laboratuvar koşulları içine çekildi ve parapsikolojik araştırma kapsamında ele alınmaya başlandı. (Wikipedia yazısından alıntılar burada son buldu)
TASAVVUFUN EĞİTİM METODU
Gördüğünüz gibi tasavvufun olmazsa olmazı “rabıta” bilimsel olarak “telepati” adı ile ispat edilmiş durumda. Yazıda da belirtildiği gibi uzaktan duygu aktarımı bu sayede yapılabilmektedir.
Yıllar önce Mustafa İsmet Garibullah Efendi’nin yazdığı Risale-i Kudsiyye’de ne güzel açıklanmış değil mi:
Gönülden gönüle yol vardır halilâ
Minel kalbi ilel kalbi sebilâ
Her müridin şeyhin kalbinde bir yeri olduğu gibi sözlerini arifler buyurmaktadır.
Bilim din için delil değildir ama bazı inkarcılara bu şekilde de cevap verilebilir…Bilimin bile tasdik ettiği, onayladığı ve dini açıdan da meşruluğu ispat edilen bir hususu “yok” diyerek inkar etmek akıl kârı değildir.
Peki, biz Rabıta ile ne yapıyoruz?
Rabıta ile Şeyhimizin kalbine ve ruhaniyetine yöneliyoruz. Burada inkarcıların yanıldığı nokta burası. Evet, yüzünü düşünmek önemli ama biz bedenine değil ruhaniyetine ve kalbine yöneliyoruz. Ruhaniyetine yönelindiği için “kadının yönelmesi ve düşünmesi de” şer’i açıdan bir sorun teşkil etmiyor.
Neden yöneliyoruz?
Nefsini tezkiye etmiş ve kalbini masivadan temizlemiş olması, Allahu Teala’nın nurunun onun kalbine parlaması sebebiyle yöneliyoruz. O nurdan istifade edebilmek için yöneliyoruz.
Bu konuyu da daha önce yazmıştık. Yeri gelmişken yine yazalım ve hatırlayalım:
Ebu Inebe el-Havlani (Radıyallahu nah)’dan rivayet edilen: bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:
“Şüphesiz Allah(u Tealan)ın, yer ehlinden bir takım kapları vardır. Rabbinizin kapları, Salih kullarının kalpleridir.
Kalplerin Allah’a en sevgilisi ise, en yumuşak ve en merhametli olanlarıdır.” (Teberani, Zebidi, İthafü-s Sade, 6/209, Ahmed İbni Hanbel, ez-Zühd, No:827, sh:223; Münavi, Feyzül Kadir, No: 2375, 2/629, Süyuti, Nebhani, El-Fethu’l Kebir, No:4103, 1/374)
İmam-ı Münavi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur:
“hadis-i şerifte geçen Salih kullardan maksat; hem Allah’u Teâlâ’nın hem de kullarının haklarından üzerlerine düşenleri hakkıyla yerine getirenlerdir.
İşte bu kulların kalplerine Allah’u Teâlâ’nın marifetinin nuru dolarak uzuvlarına taşar. Çünkü kalp yumuşayarak incelip parlayınca, parlak ayna gibi olur. Meleküt (manevi) âleminin nurları ona parlayınca bütün göğsü aydınlatır.
İşte o zaman gönül gözü, Allah’u Teâlâ’nın emirlerinin iç yüzünü görmeye başlar ve bu görüş onu Allah’u Teâlâ’nın nurunu mülahaza etmeye sevk eder (gözetmeye sürükler)
Böyle bir kalp Allah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği safa (paklık) ile ziynet ve behayı (süs ve güzelliğini) kemale erdirdiğinden, mahlûkatı arasında Allah’u Teâlâ’nın nazarının mahalli olur.
İNKARCIYA SON CEVAP!
Eğer bir inkarcı “bunun faydası yok” derse vereceğimiz cevap şudur: “Biz delilleri ile ispat ettiğimiz bu hususta şer’i olarak bir engel bulunmadığını anlıyoruz. Yani bu, dinimizce yasaklanmayan meşru bir harekettir. Dolayısıyla yapılmasında bir engel yoktur. Yapanlar çokça faydasını görmektedir.
Faraza faydası yoksa bile yaptığımız rabıtanın bize bir zararı da yoktur. Çünkü rabıta yapılan, düşünülen kişi, her anında Allah yolunda olduğuna, Allah’ın şeriatından kıl kadar şaşmayan biri olduğuna, peygambere 6 cihetten ittiba eden biri olduğuna, Kuşluk kılmamayı ölmeye tercih eden biri olduğuna şahitlik ettiğimiz biridir, Allah’ın salih bir kuludur. Dünyanın iğrençliklerini düşüneceğimize bir Allah dostunu düşünmemiz bizim zararımıza olamaz…
Dolayısıyla rabıta yapmamızdan fayda görsek veya görmesek de bir kaybımız yoktur…
SONUÇ!
Rabbimize şükürler olsun ki, yine sitemiz ihvanlar.net ten güzel bir çalışmayı daha sizlere sunduk… İnkarcıların tutunacak hiçbir dalı yok. En azından biz yolumuzun hak, davamızın sabit, fiillerimizin meşru olduğunu bilelim bize yeter…
ihvanlar.net
.
Rabıtada Hedef Nedir?
. Râbıtada hedef, mürşid değil irşaddır. Gaye, güneş değil ondaki ışıkla aydınlanmak ve ışık içinde yaşamaktır. Yağmurdan maksat, meyvedir. Mürşidden yansıyan nur ve alınan edep Yüce Allah’a güzel kulluk yapmak içindir.
Dışımızda ve içimizde hayat sebebi kılınan bu güneşler, Yüce Allah’ın özel ikramıdır; ikisi de şükür ister.
Asıl iş, Allah için sevilen ve rehber seçilen velideki güzel sıfatlara bürünmek ve yüksek ahlâka uymaktır. Yani râbıta; itikad, niyet, amel ve hâlde Allah dostuna benzemektir.
Râbıtanın bir diğer hedefi, kâmil mürşid vesilesiyle kalbe nur, sekinet, rahmet ve feyiz çekerek, onu kuvvetlendirmek ve düşmanlarına karşı koruma altına almaktır. Kalbin düşmanı çoktur. En tehlikeli olanları şeytan, nefis, şeytanlaşmış insanlar ve süslenmiş dünyadır.
Bütün bu düşmanların tehlikesini görmek, hilesini bilmek, fitnesini fark etmek için nur lazımdır. Onların çekim ve cazibesinden kurtulmak için iman, ilim, basiret ve sabır yanında özel yardıma ihtiyaç vardır. Müminler zayıf kaldıkça Allah onları destekler. İlahî yardım olmadan kul kendisini bu düşmanlara karşı koruyamaz.
Râbıta, yüce Allah’ın dostuyla rûhen kaynaşmak ve onun bir parçası olmaktır. Allah için kurulan bu beraberlik, Yüce Allah’ın özel rahmet, sevgi ve yardımına mazhar olmak için en güzel bir vesiledir.
Râbıta bir veliyi belli zaman dilimi içinde hayaline alıp düşünmekten ibaret değildir. Aslında bu da güzel ve faydalıdır; fakat bizden istenen râbıta, irşad makamındaki kâmil veliyi Allah için sevip Ondan aldığı nur ve terbiyeyi bütün hayatına yansıtmaktır. Yani, bir mürşidin terbiye tezgâhında Allah’ın boyası ile boyanmaktır.
Râbıtanın şekli değil, sonucu önemlidir.
Râbıta, velinin hayaliyle avunmak değil hayâ ve edebiyle süslenip olgunlaşmaktır.
Râbıta, velinin gözüne değil özüne bakmaktır.
Râbıtada hedef, velinin yüzü değil özüdür, sarığı değil sırrıdır, eti-kemiği değil edebidir, zâhiri değil bâtınıdır, kisvesi değil kalbidir. Çünkü veliye verilen takva nuru, kalbindedir; İlahî aşk gönlündedir. Elbette bu kalbi taşıyan beden de Allah katında şereflidir, kıymetlidir.
Kâbe taştan yapılmıştır; fakat Yüce Allah orayı “evim” diyerek kendine nispet ettiği için, âlemde en şerefli, en bereketli ve en faziletli bir yer olmuştur. Öyle ki Kâbe’nin içinde bulunduğu mescidde kılınan bir rekât namaz, diğer yerlerden yüz bin kat faziletlidir. Aynı şekilde Yüce Allah, kalbini nurlarıyla süsleyerek nazar yeri yaptığı veli kulunu da “dostum” diyerek zatına nisbet etmiştir. Bu özel nisbetle veli öyle bir şeref ve bereket kazanmıştır ki onun ruhuyla kaynaşan, kalbiyle buluşan, gönlüne giren, sohbet ve nazarları altında terbiye gören herkes Cenab-ı Hakk’ın özel tecellilerinden nasiplenir, veliye bahşettiği rahmetten hissedar olur.
Zikir ehli bir Allah dostunun bastığı topraklar bile diğer topraklara karşı övünerek “Üzerimde bir mümin Allah’ı zikretti, namaz kıldı” diye sevinir ve onunla övünür. (1)
Mürşid-i kâmilin kendini sevenlerden istediği tek şey, onu övmeleri, elini eteğini öpmeleri, kendisiyle insanların içinde övünmeleri değil kendisinde gördükleri kâmil mümin edebine bürünmeleri, sırrına ulaşmaları, kalbinde bulunan nura âşık olmaları ve kendisindeki güzel ahlâkı almalarıdır. Sevginin dilde, işin şekilde kalması veliyi üzer. Âşıkların pîri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k.s) bu üzüntüsünü şöyle dile getirmiştir:
Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yârı,
Aramadı kimse içimdeki esrârı. (2)
____________________________________________
1 - Bkz. Taberânî, el-Kebîr, nr. 11470; İbn Mübarek, Kitabü’z-Zühd, nr. 323; Ebü’ş-Şeyh, Kitabü’l-Azame, nr. 1172; Suyûtî, es-Sağîr, nr. 8015; Heysemî, ez-Zevâid, 10/79
- See more at: http://www.tasavvufnedir.com/Yazarlar/Details/106/r%C3%A2bitada-hedef-nedir-.html#sthash.ogXxNog7.dpuf
.
Rabıtanın yanlış bir yol olduğunu iddia edenlere ne dersiniz?
. Rabıta, bir ibadet değildir. Ancak Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmanın, O'na ulaşabilmenin ve yakın olabilmenin bir yoludur. Rabıta haktır ve Kur'an-ı Kerimde ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hadis-i şeriflerinde pek çok delilleri vardır.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Allah 'tan korkun ve sadıklarla beraber Olun " (Tevbe; 119)
Sadıklarla beraber olmak iki kısımdır:
1-Cismani yani zahiri beraberlik: Sadıkların meclislerine devam ederek onlardan ilim ve fazilet almaktır. İlimsiz hiçbir şey olmaz. İnsan istikamet üzere yaşamayı ilim öğrenerek elde edebilir. Onun için ashab-ı kiramlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in etrafında pervane gibi dönerek, daima onunla beraber olmaya çalışırlardı.
2-Manevi beraberlik: Sadıkların gıyabında, daima onları düşünmek, fikren ve ruhen onlarla beraber olmak ve onların güzel halleri ile hallenmeye çalışmaktır.
Salih kimselerle zahiri ve manevi olarak beraber olmaya çalışanlar, ne kadar hata ve günah sahibi olsalar da, bu sâlihlerin nasihatleri ve duaları ile tevbekar olurlar.
Günah ve bid'at ehli insanlarla beraber olanlar ise, kendileri iyi bir halde olsalar bile, onlardan etkilenip bozulurlar. Onun için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"iyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle dost olanda demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun isi ve pis kokusu da diğerine bulaşır. " (EbuDavud)
Diğer hadis-i şeriflerde şöyle buyurmuştur:
"Kişi, arkadaşının dini üzerinedir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine baksın " (Tirmizi)
"Kişi sevdiği ile beraberdir. " (Buhari)
Bu hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi, kişi kiminle beraber olursa yavaş-yavaş onlar gibi olmaya başlar. Onun için İnsan daima zahiri ve manevi olarak iyi kimselerle beraber olmaya çalışmalıdır.
Rabıta; kötü kimselerin dolayısı ile de şeytanın insana verdiği vesveselerden kurtulmanın bir yoludur. Çünkü:
"Şayet Rabbinin burhanını (delilini) görmeseydi. " (Yusuf; 24) ayet-i kerimesinin tefsirinde müfessirlerin çoğunluğu, manevi tasarruf ve yardımın varlığını açık olarak söylemişlerdir. Celaleyn de, ayet-i kerime; "Yusuf aleyhisselam Züleyha'ya, birbirlerine meyl ettiği zaman, orada Yakub Aleyhiselam ellerini göğsüne vurmak suretiyle onun bütün şehvetini çıkarmıştır. " olarak tefsir edilmektedir.
Burada rabıtanın menfaati olduğunu ve insanın daima bir evliya ile veyahutta bir peygamber hayali ile olmasının, rabıtaya işaretle, günahlardan muhafaza olunacağına işaret ediyor.
Bu âlimlerden Keşşaf kitabının yazarı Zemahşeri, Mutezile mezhebinden olduğu halde, bu ayet-i kerimede rabıtanın işaret edildiğini söylemiştir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:
"Salihlerin anıldığı yere rahmet iner. " (Keşfü'l-Hafa, 2/70-1772)
İmam Gazali'nin de dediği gibi, ilahi rahmetin inmesi için salihlerin sadece anılmış olması yetmez. Ancak bu anma ile birlikte, gönülden onlara benzeme arzusu uyanırsa böyle bir aksiyon, rahmet sebebi olur. Bu da rabıtaya işarettir.
İmam Buhari'nin zikrettiği şekilde, Hz, Ebu Bekir radıyallahu anh, kaza-i haceti anında bile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayali gözünün önünden gitmediği İçin, bu halden rahatsız olmuş, bu durumu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bildirdiği zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve Sellem: "O ben
değilim, bu benim hayalimdir. " buyurduğu, bunun sevgiden dolayı
olduğunu ve bir sakıncasının olmadığını hacetini yapabileceğini söylemiştir.
Burada dikkat edilmelidir ki, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh her zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayalini göz önüne getirirdi. Hatta o hale gelmişti ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayali kaza-ı hacet anında bile göz önünden gitmiyordu. Ayrıca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona: "Hayal etmeyiniz." diye buyurmamıştır.
Görüldüğü gibi, Allah'ın sevdiği bir insanı düşünmek şirk olsaydı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh'a hayalini gözünde canlandırmayı yasaklardı. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh'a bu sebeple düşmanlık eden varsa, bu onun Allah-u Zülcelal'in rahmetinden uzaklaşmasına alamettir.
Yine rivayete göre, Hz. Hasan'ın dayısı Hind bin Ebi Hale'den Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hilyesini ve özelliklerini sormasıdır. Hz. Hasan'ın: "Onun özelliklerini dikkate alıp kalbi bir bağ kurmak için onu bana tasvir etmeni istiyorum." (Buhari, Müslim) sözü fiilen rabıtaya işarettir.
Burada dikkat edilmelidir ki, Hz. Hasan kalbi bir bağ kurmak için dayısından Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i tasvir etmesini istemiştir. Zaten rabıta da bundan başka bir şey değildir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi şöyle demiştir:
"Yalancı vasıtalar kul ile Allah-u Zülcelal arasında perde olurlar. Ancak enbiya ve evliyaya rabıta yapmak böyle değildir. Bilakis o rabıta perdeleri yırtıcı, alaka ve sebepleri kesicidir."
Hanefi İmamlarından Taceddin el-Hanefı (rh.a), Taciye adlı risalesinde, Allah-u Zülcelal'e ulaşan yolları anlatırken şöyle demiştir:
"Üçüncü yol müşahede makamına ulaşmış ve zati sıfatlar üzerinde tahakkuk etmiş olan salih bir kimseye yapılan rabıtadır. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış salih kişiyi görmek:
"Onlar o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatır lanır. " (İbn-i Mace, ibn-i ebi'd-Dünya) mealindeki hadisi şerif gereğince kalpte Allah 'in zikrine karşı sevgi meydana getirir. Böyle bir salih kimsenin sohbetinde bulunmak ise:
"Onlar Allah ile sohbet kuranlardır" (Buharı) mealindeki hadisi şerifin gereğince Allah-u Zülcelal ile kalbi beraberliğin oluşmasını sağlar.
Yani rabıta hakkında daha bir çok deliller vardır. Fakat bu kadarı ile iktifa ediyoruz. Allah-u Zülcelal'in rızasını samimi olarak arayanlar için bu kadarı yeterlidir.
Kaynak: Seyda Muhammed Konyevi K.S
Hanefi ve Şafi Mezhebine Göre Asrımız Meselelerine Fetvalar
.
Kur'an ve Sünnetin Emrettiği Rabıta
. Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?
Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?
Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.
Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.
“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)
Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.
KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?
Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)
Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.
Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.
TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.
Tefekkürü tarif ettik. Tezekkür, unutulan bir şeyi hatırlamak, unutmamak ve devamlı tekrar ederek onu kalpte tutmaktır. Teemmül, bir şeyi devamlı ve çok yönlü düşünerek içinde saklı olan manayı ortaya çıkarmaktır. Tedebbür, bir şeyi derinlemesine düşünmek ve arkasındaki gizli manayı çözmektir. İbret, bir şeyde verilmek istenen mesajı almaktır. Basiret, işin iç yüzünü görmektir. Marifet, bir şeyi asli haliyle olduğu gibi tanımaktır. Muhabbet, bir şeyi sevmek ve onunla huzur bulmaktır.
Görüldüğü gibi, bütün bunlar bir irade, yöneliş, gayret, iman ve sabır istemektedir.
'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.
AYETLER, İBRETLER
Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)
MUHABBET RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan birisi de muhabbet rabıtasıdır. Muhabbet rabıtası kalbi Allah’ın sevdiği şeylere bağlamak ve onları Allah için sevmektir. Bu sevilecek kimselerin başında Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz gelmektedir. Yüce Allah onu sevginin imamı, delili ve rehberi yapmıştır. (Âl-i İmran, 31; A’raf, 157-158) O’na uymadan Allah’ı seviyorum demek yalandır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kendisi için her müminden şu derece bir sevgi ve kalp bağı istemektedir: “Sizden biriniz beni kendi nefsinden, ailesinden, çocuklarından, anne babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam iman etmiş olmaz, gerçek imanın tadını tadamaz.” (Buharî, Müslim, İbnu Mace, Ahmed)
Ayrıca her müminden Ashab-ı Kiram’ı, alimleri, salihleri ve mümin kardeşlerini sevmesi, onları hayırla anması, kalbinde onlara yer vermesi, dualarına katması, onlarla ilgilenmesi istenmektedir. “Birbirinizi sevmedikçe mümin olamazsınız” hadisi, bu sevgiyi anlatmaya yeterlidir. Yüce Allah’ın: “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” (Hud, 113) uyarısını her kalp sahibi dikkate almalıdır. “Ey iman edenler Allah’tan korkun ve benim sadık kullarımla beraber olun.” (Tevbe, 119) ayeti, kalbin kimlere yönelmesi ve bağlanması gerektiğini göstermektedir.
ÖLÜM RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)
Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.
Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”
Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar.” cevabını verdi.
Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”
RABITANIN SONUCU
Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.
Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.
Alıntı.
.
Sohbet ve Rabıtanın Önemi - Geniş Tafsilat
. TASAVVUFTA SOHBET ve RABITANIN ÖNEMİ
Sohbet, beraber olmak, yan yana bulunmak, aynı meclisi paylaşmak, birbirinden ayrılmamak; söz, beden, himmet ve yardım ile birisini desteklemek gibi manalara gelir.
Sohbet, müridin terbiyesi için en tesirli yollardan birisidir. Sohbet, Ashabı Kiram’ın sanat ve mesleğidir. Sohbet, Nakşibendî yolunun esası ve temelidir.
Habib-i Kibriya s.a.v. Efendimiz, bütün dünyada İslâm’ın şaşırtıcı bir hızla yayılmasıyla neticelenen hizmetini, sohbetle insanları yetiştirerek başlatmıştı. O’nun sohbetiyle terbiye olan ve en şerefli nesil olma lütfuna eren bu insanlara Ashab-ı Kiram denilmektedir ki, bu ifadenin bir manası “sohbetle yetişenler, olgunlaşanlar” dır.
Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz’in sohbeti öyle bir terbiyeye vesile idi ki, insanların yırtıcılıkta vahşi hayvanları geçtiği bir ortamda Ashab-ı Kiram, bütün imkânsızlıklara rağmen barışı, birlik ve beraberliği temin etmiş, insanlığın kurtuluş modeli olmuştu. Tarihin hiçbir devresinde bu şekilde cennet hayatının daha dünyada iken yaşandığı görülmemiştir, görülmeyecektir de...
Efendimz (s.a.v) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını kuşatır. Allah’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekinet iner ve Allahu Teâlâ onları yanında bulunanlar arasında zikreder.”
Allah’ı zikretmek, O’nu anlatmak, Rasulü’nün sünnetinden ve yolundan gidenlerden bahsetmek ne büyük lütuf!
Ayet-i Kerimede ise:
“(İnsanları) Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden kimin sözü daha güzel olabilir?”
İşte bu gaye ile bir araya gelen insanların oluşturdukları meclislere sohbet meclisleri denir. Çünkü bu meclislere katılanlar, birbirlerini Allah için seven, Allah için arkadaş olan ve Allah için bir araya gelen insanlardır.
Sohbet meclislerinde, hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi, akıl ile izah etmekte zorlanacağımız manevi işler cereyan eder. İnsan ruhunun ihtiyacı olan manevi gıdalar ikram edilir, kalpler huzur bulur. Meleklerin teşrif ettiği ruhanî bir meclis kurulmuş olur.
Allahu Teâlâ’nın kendi yanında bulunanlar arasında bir insanı zikretmesi nasıl bir ikramdır, bilemiyoruz. Herhalde yaşanarak anlaşılabilecek veya anlaşılması Yüce Huzur’a bırakılmış olan bir haldir. Ama şuna kesin olarak inanıyoruz ki, insanın ulaşabileceği en yüce hal, işte bu haldir.
Sohbet meclislerinde çoğunlukla bir kişi konuşur, diğerleri dinler. Allah’a ve O’nun razı olduğu değerlere davet eden konuşmalar, sohbet meclislerinin konularını oluşturur.
Şehabeddin Sühreverdî (k.s) buyurmuştur:
“Sohbet, insanın iç âleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar.
Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur. Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükûn bulur. Allah’a yönelmenin yolunu bulur ve O’na yönelir. Bunun örneği seslerde görülür. Sesler bir araya gelip birleşince daha gür olarak çıkar ve etraftaki engelleri aşar ve yayılır.”
Rabbül Alemin’in sohbetlere ayrı bir nazarı vardır. İslâm ahlâkını öğrenmek, birbirleriyle kardeşlik kurmak, ayrılığı, tefrikayı bertaraf etmek için bir araya gelip sohbet eden müminlere melekler dahi gıpta ederler.
Seyyid Abdülkadir-i Geylani (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘’Allah dostları ile Salihlerle beraber ol. Onların sohbetlerinde bulun. Böylece Allah’ın onlara olan yardımı sayesinde sen de güçlenirsin. Sen de onların gözü ile görürsün. Allah’da tıpkı onlarla övündüğü gibi seninle de övünür.‘’
Eğer bu sohbetler iyi değerlendirilirse, insanlar süflilikten kurtulur, yüksek derecelere kanat açarlar.
Sohbetin bu önemi sebebiyle büyükler, “yolumuz sohbet üzerinedir” buyurmuşlardır. Dolayısıyla, sohbeti terk eden, büyüklerin tarif ettiği yolu terk etmiş olur. Ayrıca sohbet müekked bir sünnet olduğunu da bilmemiz gerekir.
Hâce Alâeddin Attâr k.s. Hazretleri son hastalıkları sırasında dostlarına şu vasiyeti yapmıştır:
“(Din hususunda) gelenek ve görenekleri terk ediniz. Halkın âdet edindiği şeylerin tersini yapınız. Birbirinizden razı olunuz. Nebî’nin (s.a.v) gelişi beşeriyetin çirkin âdetlerini kaldırmak içindir. Birbirinize destek olunuz. Kendinizi öne çıkarmayıp kardeşinizi nefsinize tercih ediniz. Her işte azimet yolunu takip ediniz ve mümkün oldukça o yoldan ayrılmayınız. Sohbet sünnet-i müekkededir. Bu sünnete sürekli uyunuz. Gerek fert, gerek cemaat olarak sohbet sünnetini terk etmeyiniz. Eğer bu söylenen işler üzere istikametten şaşmazsanız benim bütün ömrüm boyunca kazandığımı sizler bir nefeste elde edersiniz. Böyle yaparsanız ahvaliniz daima terakki eder. Şayet bu sıfatları terk ederseniz kesinlikle perişan olursunuz.”
Menkıbe
Ashab-ı Kiram’dan Ebu Vakid el-Leysî (r.a.) anlatıyor:
Bir gün mescitte bir grup insanla beraber Efendimizin (s.a.v.) huzurunda bulunuyorduk. O esnada üç tane adam kapıda göründü. Biri içeri girmeden gitti. Diğer ikisi ise girip Efendimizin (s.a.v.) yanına kadar geldiler. İçlerinden birisi, halkada gördüğü bir boşluğa oturdu. Diğeri ise, yer kalmadığı için ve kimseyi de rahatsız etmemek düşüncesiyle halkanın hemen arkasına oturdu.
Bir müddet sonra Resul-i Ekrem (s.a.v.) sohbetinin bir yerinde şöyle buyurdular:
“Size şu üç kişinin halini anlatayım mı? Halkaya oturan birincisi Allahu Teâlâ’ya sığındı. Allah da onu himayesine aldı.
İkincisine gelince o kimse Allah’tan hayâ etti, edebe sarıldı. Allahu Teala da o kulundan hayâ etti; onu azabından emin kıldı.
İçeri girmeyen diğerine gelince; o, bu meclisten yüz çevirdi. Allah da ondan yüz çevirdi.”
Fudayl bin İyad (r.a.) şöyle demiştir: ‘’İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet ile gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.’’
Burada sözü edilen sohbet, dışarıdan bakıldığında herhangi bir sohbetten çok farklı gözükmese de, önemli bazı özellikler taşır.
Bu özelliklerin en başta geleni, yapılan sohbetin gayesidir. Sohbetten gaye, Cenab-ı Mevlâ’nın rızasını tahsil, kalbin ihyası, ebediyyet yolunda gerekli bilgilere ulaşmak, güzel ahlâk ve edep yolunda mesafe kat etmek, terakki etmektir.
Menkıbe
Benim Asıl Gayem
Bu yolun büyüklerinden Muhammed Diyauddin (k.s.) hazretleri, zaman zaman küçük çocukları başına toplar, onlarla sohbet ederdi. Yine böyle bir sohbetin ardından hanımı sormuş:
“Kurban, insan senin işine taaccüp ediyor, onlar daha küçük, sohbetten ne anlar?” Hazret şöyle cevap vermiş:
“Bende biliyorum bir şey anlamazlar fakat benim gayem, onların bir şey anlaması değildir. Sohbet meclisleri Allah’ın rahmetini çeker. Ben o rahmetin peşindeyim. Bu çocuklar bir vesile... Zaten, sohbetteki gaye sohbet sırasında Allah ve sadat anıldığı zaman nazil olan ilahi rahmetten, ilahi bereketten, sadatın himmet ve nazarlarından istifade etmektir. Menfaat sohbetin kendisinde değildir.’’
Bir kimse üzerine rahmet yağmuru yağsın diye sohbet halkası kurar ve el açarsa, o kimseyi eli boş ve faydasız geri çevirmezler.
Kalplerin mutmain olabilmesi, peygamberlerin ve ümmetlerinin, peygamber varisi velilerin hayatları herkes için gönüllerde nurani güzelliklerin meydana gelmesine vesiledir.
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) anlatıyor:
“Bir seferde Gavs’ın (k.s.) yanında iken bu kapıdan istifadenin olmadığı hususunda ümitsizlik hâsıl olmuştu. Bu halin üzerine Gavs (k.s.) şöyle buyurdu:
“İnsanın hiç bir karı olmasa da şu sohbet meclisinde bulunması yeterlidir.” Dedikten sonra şu hadisi okudu:
“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur.”
Gavs-ı Bilvânisî (k.s) hazretleri ise şöyle buyurmuştur: ‘’Ne zaman Allah dostlarını konuşursanız, ruhaniyetleri sizin yanınıza muhakkak gelir.‘’
Süfyan b. Uyeyne r.ah hazretleride ‘’Salihlerin anıldığı yere rahmet iner‘’ buyurmuştur.
Eskiden, kış gecelerinde büyüklerimiz peygamberlerin kıssalarını, evliyaullahın menkıbelerini okurlardı. Şimdi zaman değişti. Ariflerin, evliyanın sohbeti yerine televizyon, gazete ve siyasî konuşmalar yapılmaya başladı. Gönüllerimiz rahmetsiz/susuz, çorak kaldı. Ruhaniyetler gelmez oldu. İnsanlar sertleşti, şükürler azaldı ve fikirler kısaldı.
Menkıbe
Bir gün Gavs-ı Bilvânisî hazretleri devrinde bazı sofiler Kozluk’tan çıkıp Baykan’a gideceklerdi. Yol üstünde malum Veysel Karanî hazretlerinin kabri vardır. Oradan Bitlis’e doğru dönüp Kasrik’e ulaşacaklardı. Yaklaşık 80-100 kilometrelik bir mesafe vardı.
Sofiler yola çıktılar; ancak uzun bir süre vasıta beklemek zorunda kaldılar. O zamanda vasıta çok nadir geçerdi. Vasıta beklerken, aralarında bulunan bazı sofi kardeşlerimiz sâdât-ı kirâmın sohbetini yapmaya başladılar. Daha sohbet bitmemişti ki, bir kamyon çıkageldi. Bitlis’e giden bu kamyona bindiler. Kasrik’e ulaştılar. Gavs hazretleri dergâhına vardılar.
Gavs-ı Bilvânisî hazretleri onlara şöyle sohbet etti:
- Bir cemaat buraya geliyordu. Bulundukları yerden çıktılar. Vasıta beklediler. Beklerken de sâdâttan bahsettiler, sohbet ettiler. Bir kamyon geldi. Onlarda bindiler ve geldiler. Ancak onlar görmüyorlardı; eğer orada sâdât-ı kirâmın olduğunu görmüş olsalardı, arı kovanındaki arıların çiçeklere koşuştuğu gibi etrafa dağıldıklarını bir görselerdi, kamyona binmez, günlerce sohbet ederlerdi!
Sohbet konularında kendini gösterir. Sohbette dünya konuşulmaz, konuşulmamalıdır. Hatta ukbadan da bahsedilmez, siyaset, hayat pahalılığı gibi lüzumsuz işlerden bahsedilmez. Dedikodu, gıybet, malayanilik gibi gayri meşru davranışlara asla yer verilmez, fırsat tanınmaz.
İnsanın manen terakkisine vesile olan sohbetin diğer önemli bir vasfı da, kiminle sohbet yapılacağı hususudur. Büyükler bunu şu veciz sözle açıklamışlardır:
“Ya senin kendisinde yok olacağın, ya da onun sende yok olacağı biri ile sohbet et. Ya da hem senin, hem de onun Allah’da yok olacağınız biri ile sohbet et; ne sen kalasın, ne de o...”
İşte böyle bir sohbet meclisinde, anlatılanlara iyice kulak verilmeli, kalbi uyandırıcı sözlere dikkat edilmelidir.
İnsanoğlunun kalbinde üç türlü sevgi yer alır. Dünya sevgisi, ukba sevgisi, Mevlâ sevgisi. Bir kimse maneviyat yolunda evrad gibi üzerine düşen vazifelerini yapmak kaydıyla tam bir ihlâs üzere manevi sohbetlere devam ettiğinde, kalbinde dünya ve hatta ukba sevgisi kalmaz, sadece ve sadece Yüce Mevlâ’nın has sevgisi yer alır ki, işte önemli olan budur; gaye budur.
Sohbetlerin en önemli hususiyetlerinden biri de, insanın kalbinde muhabbeti, muhabbet-i ilâhiyi ve ondan hâsıl olacak bütün mahlûkata muhabbeti meydana getirmesidir.
Seyyid Sıbgatullah el-Arvâsî (k.s) şöyle buyurmuştur: "Evliyanın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır. Eshâb-ı kiramın menkıbeleri imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder."
Bu muhabbet tarif edilmez, edilemez. Sadece yaşanır ve yaşanarak bilinir. Gözyaşları ise muhabbetin bariz ifadelerinden sayılır.
Kâinat hep muhabbetin eseridir. Bir hadis-i kudside Cenab-ı Hak “Eğer sen olmasaydın, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” buyuruyor. Cenab-ı Rabbül Alemin’in habibi Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz, bütün mevcudatın yaradılış sebebi oluyor. Demek ki kâinatın yaratılışında aşk var, muhabbet var, sevgi var.
Muhabbeti elde etmenin birinci yolu ve şartı İslâm’ın zahirî amellerine sarılmaktır. Sonra tasavvuf erbabı olanlar için mürşidi sık sık ziyaret etmek, her fırsatta onun sohbetini yapmak, rabıta ve virdini aksatmamaktır.
Velilerden Ebu Bekir Tilmisani (k.s) demiştir ki:
“Allah’la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah’la sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah’la beraber olmaya ulaştırsın.“
Menkıbe
Allah Rızası İçin Yapılan Sohbet
Şeyh Abdullah Ensarî’nin şeyhi Yahya b. İmad vefat edince, onu rüyada gördüler ve “Hak Tealâ sana nasıl muamele yaptı?” diye sordular, o şöyle dedi:
“Ey Yahya! Ben sana çok şiddetli bir şekilde hitap edecek ve gayet sert bir muameleye tabii tutacaktım. Lakin bir gün bir mecliste bizim rızamız için oturup sohbet ettin. Dostlarımızın biri oradan geçmiş, nasihati dinlemiş, huzur bulmuştu.
Onu memnun ettiğin için sana hoş geldin, diyoruz. Yoksa bu durum olmasaydı, sana ne yapacağımızı görürdün. ‘’
Sohbet, dostu hatırlatmaktır. Bu da kalbi uyandırmak için yapılmalıdır. Sohbetin konusu bütün sâlih ameller ve sâlih insanlar olabilir. Hepsi zikir sebebidir. Sohbet sûfînin günlük gıdası gibidir. Mümkünse her gün, değilse hafatada bir sohbet gıdasını almalıdır. Yoksa kalp kurur, ilerleme durur. Sûfî için sohbet, ağaç için su gibidir.
Sohbet, sevgiliye bir vefadır. Âşığın hiç dilinden düşürmeden sürekli anacağı ve anlatacağı dostları, Allahü Teâlâ, Resûlü ve sâlih müminlerdir.
Sohbet, sevgiyi ölçmek için bir aynadır. İnsan sevdiğinin sohbetini yapar.
Muhammed Diyauddin (k.s.), tasavvuf yolunda bulunmanın esasının sohbet olduğunu bildirerek buyurdu ki;
‘’Bil ki sohbetsiz geçen zaman zararlıdır. Ömrün boş yere zayi olmasıdır. Şu değerli ömrün hakkı, ilkin onu kıymetli sohbete ulaşma yolunda sarf edip, mümkün olduğunca sohbeti terk etmemektir. Sonra, tasavvufta sonu olmayan edepleri elde edip içselleştirmektir. Çünkü sohbet bütün kemalât ve marifetlerin eşiği ve hazırlığı durumundadır. Geçen zaman ne geri getirilebilir, ne de kaza edilebilir. Ne olursa olsun, hiçbir şeyle ölçülemeyen, dengi olmayan sohbetten ayrı geçen vaktinize şiddetle hayıflanın. Belirli zamanlarda yapılması emredilen virdleri terk etme ve rabıtadan uzak kalma. Zira, “Tamamıyla yapılamayan bir iş bütünüyle de terk edilmez.” diye bir kural vardır. Her ne kadar bunlar bedellerin en değersizi olsa da, hasretimizi ve emirlerin bütünüyle terk edilmemesini, Allah Teâlâ’nın sohbete bir karşılık kılması umulur.’’
Sohbetin en kıymetlisi, Salih insanlarla olanıdır. Bu sohbet, Allah dostları ile beraber olmak ve onların nazarı altına girmektir. Buna manevi terbiye denir. Böyle bir sohbet ve beraberlik bütün hayırların anahtarıdır. Çünkü bu sohbetle gönülden gönüle ilâhi sevgi akar, ruhlar feyzlenir.
Bütün Allah dostları, kâmil insanlarla sohbet etmek üzerinde durmuşlar ve bu gönül beraberliğinin manevi terbiye için şart olduğunu belirtmişlerdir.
Zekeriyyâ Ensârî (k.s) “Evliyanın sohbetlerine katılmayan ve gitmeyen ulema ve fakihler, yenen katıksız ekmeğe benzer ” buyurmuştur.
Ömer b. Abdulaziz (rah) ise: “Medine’nin fakihlerinden Ubeydullah b. Abdullah ile bir mecliste bulunmak, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve daha hayırlıdır. Onun gibilerle oturup kalkmakla akıl nurlanır, kalp huzura erer, edep elde edilir.” diyor.
Âlimlerden Cafer b. Süleyman (rah) salih insanlarla beraberliğin kendisine ne kazandırdığını şöyle anlatır: “Kalbimde bir katılık hissettiğim zaman, kalkar hemen Muhammed b Vasi’in yanına gider, meclisine katılır, yüzüne bakardım. Böylece kalbimdeki katılık gider, içime ibadet neşesi gelir, tembellik üzerimden kalkar ve bu neşe ile bir hafta ibadet ederdim.”
Şeyh Abdülbari en-Nedvi (rah.) olgun insan olmanın en kolay yolunu şöyle tarif eder:
‘’Bir kimsenin kâmil bir şeyhin yanında bulunmadan, onun sohbetlerinden bol bol yararlanmadan, meclisinde teneffüs edilen manevî havaya alışmadan ve orada yaşanan durumların manevî zevkini tatmadan olgun bir insan olması mümkün değildir. Bunun için mutlaka olgunluğa erişmiş ve manevî alanda yol almış muhterem bir zatın sohbetinde bulunmak, o sohbetin vereceği manevî zevki tatmak ve onun irşadından istifade etmek şarttır.
Çünkü sohbetle elde edilecek faydayı hiçbir şey temin etmez. Bunun en açık örneği Sahabe-i Kiram’dır. Sahabelerden derecesi en aşağı olan bir sahabi bile en yüksek hadis bilgininden, en değerli fakihten ve en büyük veliden daha üstün ve daha faziletlidir. Bu üstünlüğün nedeni hiçbir zaman kitap okumak ve eser incelemek değildir. Çünkü Sahabenin çoğu okuryazar bile değildi. Bu üstünlüğün nedeni bilgi çokluğu ve kültür zenginliği de olamaz. Çünkü kendilerinden sonra gelen bilginlerin en küçükleri bile dinin bütün konularını onlardan daha geniş ve daha ayrıntılı olarak biliyorlardı. Öyleyse geriye bir tek ihtimal kalıyor, o da onların Allah’ın Rasûlü (s.a.v) ile sohbet mutluluğuna erişmiş bulunmalarıdır. Bu öyle bir sohbettir ki, onlardan sonra gelen en büyük âlimler, onun azıcık kısmına bile ulaşmış değillerdir. Onların Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin saadetli nazarlarında ve huzurlarında aldıkları manevi feyiz, yıllarca kitap okunsa ele geçmez. Bu kesindir. Efendimizin maneviyatına varis olan ariflerin sohbet ve nazarı da insana çok yüksek haller kazandırır. Bir arif şair bunu şöyle dile getirir:
“Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen,
Hayırlıdır bir asırlık gafilâne ibadetten.”
Bu söylediklerimi tam anlamak istersen, bizzat bunu denemeli ve kendi hayatında yaşamalısın. Bunun için altı ayını ayır. Gel benden gerçek bir arifin adını ve adresini öğren. Onun huzuruna gidip manevi sohbetine gir. Göreceksin ki, oraya akıllı olduğunu söyleyerek gidecek, aptal olduğunu söyleyerek geleceksin. Çünkü o mübarek insanın sohbetleri sayesinde akıllanacak, maneviyat yolundaki boşluğunu anlayacak, kusurlarını görecek ve geniş bir ufka sahip olacaksın.”
Sohbet dille olabileceği gibi, gönülle de olur. Gönülle yapılan sohbet ve beraberliğe tefekkür ve rabıta denir. Rabıta, ‘’Herkes sevdiği ile beraberdir’’ hadisini yaşamaktır.
Rabıta, kelime olarak bir şeyi diğerine bağlamak, onunla ilgi ve alâka kurmak demektir.
Dinimizde rabıta, tefekkürün bir çeşididir. Tefekkür, varlıkları ve olayları düşünüp onlarda gizlenen ilahi rahmeti, hikmeti, kudreti fark etmek ve bu vesile ile kalbi zikre geçirmektir. Tefekkür farzdır. Kalbin en önemli vazifesi tefekkür yoluyla uyanmak ve Yüce Allah’a bağlanmaktır. Allahu Teâlâ’nın zatından başka her varlık tefekkür edilebilir, hayâle alınıp üzerinde derin derin düşünülebilir.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla (kullarımla) beraber olun.“
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.’’
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti-kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Ulu arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teâlâ’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşat izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edep ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) bir sohbetinde şöyle demiştir:
‘’Tarikat-ı Nakşibendî’de mürşid rabıtası çok önemlidir. Çünkü müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid şeyhinin ruhaniyetinin, manevi tasarruf, feyz ve bereket için her an yanında olduğunu düşünmelidir. Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izine bastığını düşünerek onda (O’nun halinde) fani olmaya bakmalıdır. Çünkü insan şeyhine rabıta yapa yapa onun manevi tasarrufatına girer, onun hali ile hâllenir ve ondan istifade eder.”
Bir başka sohbetlerinde ise:
”Rabıta, nefse karşı en büyük ilaçtır. Rabıta kuvvetlendikçe insan, nefsin hile ve azgınlıklarından kurtulur. Rabıtaya devam ediniz” demiştir.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edep ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır.
Şeyh Zeynüddin el-Havafî (rah.) manevi terbiye işinde şu inceliğe dikkat çekiyor:
“Mürit, mürşidinden gördüğü bütün manevi yardımların aslında Rasûlullah’ın (a.s.) yardımı olduğunu, Efendimiz’in (s.a.v) yardımının da gerçekte Allah’u Teâlâ’dan geldiğini, mürşidin ve Efendimiz’in (s.a.v) buna birer vasıta olduğunu bilmesi gerekir. Allah’u Teâlâ’nın sünneti bizden önce böyle cereyan etmiştir, bundan sonra da değişmeyecektir. Biliniz ki, müridin kalbini mürşidine bağlayıp rabıta etmesinin, manevi fethin açılmasında büyük bir önemi vardır. Hatta işin temeli budur. Müritlerdeki feyzin kesilmesi ve manevi ilerlemenin durması ancak, tam bir teslimiyet ve sadık bir himmet arzusu ile mürşitlerine kalplerini bağlamamalarından kaynaklanmaktadır. Kalbi rabıtadan koparan şeylerin en büyüğü, mürşide içten itiraz etmektir.“
Rabıta ile elde edilecek iki önemli sonuç vardır. Birincisi zikir, ikincisi edeptir.
Bir insan için en tehlikeli hastalıklar gaflet ve kibirdir. Rabıta, gafleti zikre, kibri tevazu ve edebe çevirir. Rabıtanın hedefi, devamlı Allahu Teâlâ ile huzur hâlini elde etmektir. Bunun neticesi ise ihlâs ve tevazudur.
Rabıta yoluyla kalbi desteklenen ve edeplenen mürid, her işinde sünnet üzere hareket etmeyi öğrenir. Allahu Teâlâ’ya güzel kullukta başarılı olur.
Büyükler, edeb ve şartlarına uygun olarak yapılan bir rabıtanın müridi kemale erdirmek için yeterli olduğunu belirtmişlerdir. Rabıta sevginin çokluğuna göre güzel ve devamlı olur. Rabıtada hiç bir şey gözükmese ve hissedilmese bile, anlatıldığı adap üzere yapmaya devam etmelidir.
Menkıbe
Bir gün Gavs-ı Sânî (k.s) hazretlerine sordular:
‘’Efendim, sofi rabıta yapmak için oturur ama mürşidi hariç her şeyi düşünür. Bunda bir kazanç var mıdır?’’
Mübarek ‘’vardır’’ buyurdular.
Sofi tekrar sorarak; ‘’kurban mürşidini hiç düşünmedi’’ deyince,
Gavs-ı Sânî (k.s) cevaben; ‘’Sofini adab üzere oturup ben rabıta yapacağım demesi sadatların emrini yerine getirmek içindir ve emre itaat sofiye çok şey kazandırır.’’
Mürid ihlâsla yaptığı amellerini gösteriş veya kendini beğenmek sûretiyle kaybetmesin diye büyükler rabıtayı emretmişlerdir. Rabıtanın en önemli faydası müridi nefsinin terbiyesi ile kibir ve benlikten kurtarmaktır. Çünkü bir yönüyle de rabıta, şeytanın hücumlarına karşı büyüklerin rûhaniyetine sığınmak ve onlarla tehlikeden korunmaktır.
Rabıta yoluyla insan hayatını gönlündeki mürşidiyle paylaşmış olur. Kâmil mürşid, müridin gerçek dostudur, hak yolunda en güvenilir rehberidir. Onu her işinde önüne alan kimse hak ve hakikatten sapmaz. Mürşidin ruhaniyeti müridin sevgi ve ilgisine göre kendisine tasarruf ve yardım eder. Bu gönül beraberliği sayesinde mürid kibirden ve benlikten korunur, ihlâsı elde eder. Yaptığı hayırlı amelleri gözünde büyütmez, kendisini beğenmez, malı ile kibirlenmez, makam ve mevkiiyle övünmez, insanları küçük görmez. Yaptığı her ibadetin sonunda ve elde ettiği her nimetin önünde, rabıta ile nefisini muhasebeye çeker, kontrol eder. Buna devamlı rabıta hâli denir. Bu hâli elde etmeye çalışmalıdır. Bunu başaran kimse gerçekten büyük bir saadeti ele geçirmiş olur.
Muhabbet ve sohbet ile kazanılan feyiz ve bereketin birçok şeyle elde edilmeyeceği erbabınca bilinmektedir.
Tasavvuf sözün amele, amelin hale, halin marifete, marifetin ilâhi muhabbete dönüştürüldüğü bir mekteptir.
Herkes samimiyeti, gayreti ve muhabbeti neticesinde bu mektepten istifade etmektedir. Duamız büyüklerin himmet ve bereketiyle Allahü Teâlâ’nın bu güzel yolda bizleri muvaffak kılmasıdır.
Hayat Dengemiz, S. Muhammed Saki Erol, Yolumuz Sohbet Yoludur
Semerkand Dergisi, Nur Sofrası Sohbet Meclisleri, Kemal Süleymanoğlu, Şubat 2002
Semerkand Dergisi, Cennetin Anahtarı Muhabbet, Mehmet Işık, Şubat 2008
Hayat Dengemiz, S. Muhammed Saki Erol, Yolumuz Sohbet Yoludur
Mevlânâ Ali b. Hüseyin es-Safî, Reşâhât, 188.
Mürşid ve Mürid Hukuku, Mehmet Ildırar, s. 94
Hayat Dengemiz, S. Muhammed Saki Erol, Yolumuz Sohbet Yoludur
Semerkand Dergisi, Mektubat-ı Muhammed Ziyauddin k.s’den, Ali Kaya, Şubat 2008
Abdülbari en-Nedvi, Tasavvuf ve Tarikatın Yenilenmesi, 165-168, (Kısmen tasarrufla alındı).
Kulun Yolculuğu, Dilaver Selvi
Konu içindeki ara başlıklar :
*Rabıta Bir İbadet Midir?
*Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
*Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
*Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
*Gönlü Muhabbetle Arındırmak
*Salihlerin Rabıtası
Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.
-Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.
Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.
Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.
Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.
Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.
Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.
Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?
Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.
Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.
Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.
Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)
Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.
Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)
Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.
Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:
“Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)
Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)
Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:
“Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Gönlü Muhabbetle Arındırmak
Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.
Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.
Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)
Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)
Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.
Salihlerin Rabıtası
Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:
“Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.
Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”
Dr. Dilaver Selvi
.
Rabıtaya Hz. İbrahim Dönemininden Delil
.
Hayatını Ümmeti Muhammede ve üç büyük evliyanın hizmetine adamış, şuan üçüncü mürşidi Gavsı Sani hazretlerine intisaplı olan doktor Ahmet Çağıl anlatıyor;
İmam Munavi Hazretlerinin; Bakmakla, bakılanın sevgi ve üzüntü gibi, bakılanın diğer ahlaklarının da bulaşmasına delil olan ve rabıtanın tesirine ait;
S.Muhammed Rasid k.s. nin bir alime sohbeti; “ İbrahim a.s. devrinde yaşayan Keldaniler kavmi [Lübnan- Mısır bölgesinde] geçimlerini sığır beslemekle temin ederlerdi, sığırları da ya tam beyaz, ya tam siyah renkli olur, hiç alaca olana rastlanmazdı.
Onlarda alaca olanın hasretini çekerlerdi. İçlerinden bir heykel traş, bur buzağı heykeli yaptı ve alaca renklere boyadı. Sığırların su içtikleri çeşmenin üzerine bu heykeli dikti. O çeşmeden su içen ineklerin bu hadiseden sonra yavruları alaca olmaya başladı.”
Rabıtanın zahir bakışın yalnız insanlara mahsus olmayıp hayvan ve bitkilerde de çok görüldüğünü İmam Münavi Hazretleride ( Feyz’ ül Kadir 798 871) kitabında yazmıştır.
1998 senesi Eylül ayında Ankara Pursaklar'da tövbe etmiş olan bir emekli profosür ( ki öğretim görevlisi olarak Ankara'da ve Avrupa'da hayatını geçirmiş, emekli olunca vatanına gelmiştir.) rabıta talimatında Keldaniler kavminin sığırlarının buzağı heykeline bakarak renklerinin yapısının değiştiği hadisesini İngilizce bir eserden kendisininde bizzat okuduğunu söylemesi bizimde inancımızı kuvvetlendirdi. Böyle bir olayın tıbben olabilmesi için insan, hayvan, bitkilerin özelliklerini belirleyen “ gen “ dediğimiz vasıflarımızı taşıyan hücre iç yapısının değişmesi lazımdır.
Buna benzer bir olayı Atom bombası da Japonya’ da meydana getirmiştir.
Hormonlar gübreler le yetiştirilen bitkilerin anormal şekil almaları da bu fasıldandır.
İsmail Hakkı Bursevi hz. ( Ruhul Beyan 3 -582 ) ; “ Sadıklar la beraber olunuz.” Ayetinin tefsirinde;
“ Bu ayeti kerime de bahsi geçen sadıklardan murad. Kamil mürşitlerdir. Ciddiyetle bir sadık onların kapısında hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı terk etmeye, Allah’ ın yolunda istikamet üzere bulunmak rahatlıkla muvaffak olur, huzur-u Hakk’ a kavuşur.” Demektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır’ da ( Hak dini 4 2644) “ Sadıklarla beraber olunuz.” Ayetini şöyle mana vermiştir.
“ İmanlarında, ehillerinde ve hak elinde niyeti, sözü fiil ve her haliyle sadık olanlarla beraber olunuz, sadıkların velayet ve beraberliğinden ( onların desteğinden) ayrılmayınız!
Münafıklardan sakının, Hz. Muhammed s.a.v. ve ashabı gibi sadıklara dost ve yakın olunuz. Onlar gibi özü doğru, sözü doğru, işi doğru olunuz, onlara uyunuz.!
***************
Onaylayan : H.ÇAĞIL (B)
Derleyen : Ali Rıza GÖKEL
.
Rabıta İle İlgili Edepler
. Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala’nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur.
Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali’ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur:
“Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin”(1) işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir.
Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah’ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır.
Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala’nın ikramıdır.
Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir:
“Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz.”
Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir.
Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.
Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinin müridlerinden birisi huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müridde manevi hâl zuhur etti. Fakat mürid hâlâ rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben: “Bana rabıtayı bırak, sana gelen hâle yönel!” diye uyardı.(2)
Mürid, bir vasıta olmadan Cenab-ı Haktan vasıtasız ilim ve feyz alma gücüne ulaşamadıkça daima râbıtaya muhtaçtır. Arada bir vasıta olmadan feyz almaya güç yetirince vasıtanın terk edilmesi gerekir. Zira o hâlde vasıtayla uğraşılacak olursa netice manevi gerilemeye gider. Ancak rabıtanın bırakılacağı zamanı mürid değil, mürşid belirler.
Râbıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkasına râbıta edilmez. Bu iş ortaklık kabul etmez.
Rabıtayı vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirmek yanlıştır. Rabıtadan asıl maksat mürşidi düşünmek değil, onda tecelli eden ilahi nur ve rahmeti seyredip Yüce Allah’ı zikretmektir. Vesilelerin maksat kabul edilmeleri doğru değildir. Vesileye muhabbet, Allah sevgisine vesile olursa, kıymetlidir. Yoksa, hayırlı vesile olmaktan çıkar, kalbe perde olur, sahibine zarar verir.
1 Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, II, 96-100; Hakim, Müstedrek, III, 403-404.
2 İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106.
.
Rabıta neye dayanılarak yapılıyor?
. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şeriflerde rabıtanın delilleri var mıdır?
CEVAP:
Bismillahirrahmanirrahim.
Rabıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mahsûlleridir. Rabıtayı savunmak üzere eser yazan müellifler, bunun tatbikatını Hazreti Peygamber zamanına kadar indiriyorlarsa da, buna dair yazılı kaynağa rastlamak ancak H.10/M.16. asır müellifatı arasında mümkün olmaktadır. Araştırmalar bugünkü anlamda bir rabıta anlayışının, ilk defa Muhammed Bahaüddin Nakşibend (791/1388)'e isnad edildiğini göstermektedir. Kendisine ve tarikâtine bu ismin verilmesinin, müridlerin mürşidlerinin sûretini kalplerine nakşetmeleri şeklinde tezahür eden rabıtadan aldığı da ileri sürülen fikirler arasındadır.
Rabıta konusunda yazılı en eski kaynak ise, İmam-ı Rabbani diye bilinen Ahmed Faruk es-Serhendi (1031-1621)'in Mektubat'ıdır. Mektubat'ın muhtelif yerlerinde rabıtanın zikirden de üstün erdirici bir yol olduğu, kamillerle sürdürülen manevi beraberliğin ve mürşidlerle uzaktan hayalen birlikte olmanın, Nakşibendiyye tarikatinde kemale götüren bir usûl olduğuna dair bilgiler verilmektedir. (1) "Üveysilik" diye tanımlanan bu durum, tasavvuf tarihinde pekçok şeyhin hayatında görülen bir hususiyettir. Genellikle bu özelliğe sahip olan sufilerin herhangi bir tarikât mensubu olmadığı, kendilerine has bir meslekleri bulunduğu ya da bizzat bir tarikâtin kurucusu olduğu görülmektedir. Mevlâna Camii, "Meşayih-i tarikâtten çoğuna evail-i sülûkunda bu makama teveccüh vaki olmuştur." derken bu noktaya işaret etmektedir.
İster hayatta, isterse ölmüş bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alınabileceğine ve bunlarla irtibat-ı kalb eden birine onlara ait halin sirayet edeceğine inanan "Üveysi"liğin, rabıta ile gerçekleşen bir hâl olduğu dikkâte alınırsa, bu usûlün Nakşibend' den daha önceleri kullanılmakta olduğu, Nakşibendiyye'ninse bunu sistemleştirerek tarikâtin rukûnleri arasına koyduğu söylenebilir. Nitekim "Üveysi"liği ile bilinen ilk sufî İbrahim b. Edhem (166/782)'dir. Kendisinin Veysel Karani'nin ruhaniyetinden feyz aldığı söylenir.
Manevi hallerin bir şeyhden diğerine rabt-ı kalble aktarılmasının usûlü diyebileceğimiz rabıta hakkında Mektubat'tan sonra en detaylı bilgi veren eser, Mevlâna Halid-i Bağdadi'nin "Er-risale fi hakkı'r-Rabıta"sı, Abdülhakim Arvasi'nin "Rabıta-ı Şerife"si, İbrahim Hilmi el-Kadîri'nin "Medaricû'l-hakika fi'r-rabıta'ınde ehli't-tarika"sı, Es'ad Sahib'in "Nurû'l-hidayeti ve'l-irfan"ı ve Mevlana Halîd'in halifelerinden Hasan ed-Duseri' nin "Er-rahmetü'l-habıta fi isbatı'r-rabıta"sı, Muhammed Sa'id Şeyda el-Cezeri'nin "ed-Dabıta fi'r-rabıta"sı zikredilebilir. Sufiler rabıtayı tabii bir olay olarak görmekle birlikte bazı ayetleri buna delil sayarlar. Bu ayetlerin bazıları şunlardır:
1. "Ey iman edenler! Allah'dan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun. (İmanında, ahdinde, sözü ve özünde doğru olanlar, hakikatten ayrılmayanları tercih edin.) (2) Ayetinde geçen "sadıklarla beraberlik" rabıtaya delil olarak ileri sürülmüştür. Hanefi imamlarından ve Nakşibendiyye meşayihinden Hace Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirrûhu) (895/1490) mezkûr ayetin tefsirinde "Buradaki "Kunu" emri, sadıklarla mutlak manada ve devamlı bir beraberliği ifade eder. Hakiki beraberlik, sadıklarla aynı mecliste, büyük bir kâlp huzuru ile fizik olarak bulunmaktan ibaret olduğu gibi, hükmi beraberlik de, onlarla aynı mekanda beraber olmanın imkansız olduğu zamanlarda, suret ve siretlerini gıyaben tahayyül ederek, onlarla hayali, fikri ve zihni bir beraberliği temin etmektir."(3) diyerek salih ve salihlerle kurulabilecek ruhi ve manevi beraberliğin delili olarak göstermektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır' da "sadıklarla beraber olunuz!" ayetine şöyle manâ vermiştir: "İmanlarında, ahidlerinde ve hak dinde niyeti, söz, fiil ve her haliyle sadık olanlarla beraber olunuz; sadıkların velayet ve beraberliğinden (onların desteğinden) ayrılmayınız! Münafıklardan sakınıp, Hazreti Muhammed ve Ashabı gibi sadıklara dost ve yakın olunuz, onlar gibi özü doğru, sözü doğru, işi doğru olunuz, onlara uyunuz!"
Müfessir Alûsi ise yukarıdaki ayetin tefsirinde; "Sadık ve salihlere karışınız, (onlarla iç içe olunuz) ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes yakın olduğu kimseye uyar" demiştir.
İsmail Hakkı Bursevi; "Sadıklarla beraber olunuz!" ayetinin tefsirinde; "Bu ayet-i kerimede bahsi geçen sadıklardan murad, kamil mürşidlerdir. Ciddiyetle bir salîk onların kapılarında hizmet eder muhabbetiyle nazarlarına kabûl olunursa, onların feyz ve bereketleriyle masivayı terketmeye, Allah'ın yolunda, istikâmet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur, huzuru Hakka kavuşur" demektedir.
Tasavvuf klasiklerinde, salih ve sadıklarla birlikte bulunmaya, fasık ve dünya ehli ile bir arada bulunmaktan sakınmaya ayrı bir önem verilmiş, tabiâtın ve hâllerin sari olduğu dikkate alınarak; kişinin bu konuda dikkatli olması tavsiye edilmiştir.
İbnû'l-Mübarek: "İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun kiride diğerine yansır" (4) derken bu hususa işaret etmiştir. Aynı şekilde Hazreti Peygamber'in: "Kişi dostunun dini üzeredir. O halde kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin."(5) "Kişi sevdikleriyle beraberdir."(6) hadisleri de bu manada yorumlanabilir. "Mü’min mü’minin aynasıdır"(5) ile Hazreti Peygamber'in iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek "Müminler bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekler"(8) meâlindeki hadisleri de bu doğrultuda açıklanmıştır.
Bunlar ve benzeri hadislerden de anlaşılacağı üzere, kişi hangi insanlarla beraber olursa yavaş yavaş onların huy ve alışkanlıklarını edinmeye, onlar gibi olmaya başlar. İyi insanlarla dostluk da aynı bunun gibidir. Bir insanın ne kadar kötü alışkanlığı olursa olsun, beraber bulunduğu iyi insanların güzellikleri peyderpey ona da geçecek, zamanla o da güzelliklerle bezenecek, en nihayet Alemlerin Rabbi’nin sevdiği bir kul olacaktır.
"İyi şahıslarla dostluk kuran kimse, kendisi kötü bile olsa iyi olup, sonra onların himmeti ve sohbeti onu hayırlı bir insan haline getirir. Aksine kötülerle dostluk kuran da, kendisi iyi bile olsa bozulur. Çünkü onlarla bir arada bulunan, onların kötülüklerine rıza gösteriyor demektir. Kötülüğe rıza göstermekse, sahibini de kötü hale getirir.
"Arkadaşlık ve sohbetin esası; nefsin adetleriyle sükûnet bulması ve alışkanlıkları ile ülfet etmesidir. Bir kimse hangi topluluğun arasına girerse, onların fiillerini kendi adeti ve itîyadı haline getirir. Çünkü ister hak, ister batıl olsun, bütün irade, arzu, muamele ve ameller esasen onda mevcuttur. Görmüş olduğu bütün muameleler, arzular ve meyiller kendisinde gelişir ve öbür temayüllere hakim ve galip olur. Sohbetin insan tabîatı üzerinde büyük bir tesîri vardır. Adetlerin çetin bir savleti ve saldırısı mevcuttur. O derecede ki, insan sohbetle alîm, papağan talimle natık olur. Riyazât ve eğitimle at, o derece değişir ki hayvani adetleri terkederek insani adetler ve alışkanlıklar edinir." (9)
"Sohbet ve arkadaşlığın kişinin şahsiyet, ahlak ve karakteri üzerinde derin tesiri vardır. Bir arkadaş diğerinin özelliklerini, ruhi ve manevi bir etkilenme, davranışlarında ona uymakla elde eder. İçtimai bir varlık olan insanın, topluma karışması ve kendine uygun dost ve arkadaş edinmesi tabiidir. Eğer o, fasık, kötü ve şerli birini arkadaş edinirse, bilmeden ve tedricen onun da ahlakı bozulur, sıfatları değişir, onların seviyesine inerek özelliklerini elde eder. Aksine iman, takva ve istikamet sahiplerini dost edinirse, kendiside onların derecelerine yükselir. Nefsini kusurlardan uzaklaştırır. Bu yüzden; "Kişi, dost ve arkadaşlarının ahlâkı ile tanınır." denmiştir.
Hazreti Peygamber'in Ashabı sohbetle, tabi'in ve tebe-i Tabi'in de bunlara tabi olmak ve onları benimsemekle yüksek derecelere ulaştılar." (10)
Evet Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in ashabı, O'nun sohbet ve nuru ile sahabe oldular. Sahabileri (Radıyallahu Anh) görenler, O nurlu zatı göreni görmekle tabiin oldular. Görülüyor ki; insan sadıklar ile beraber olduğu zaman çok büyük nimetlere kavuşuyor. Enes Bin Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayete göre Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem): "Ne mutlu beni görüp, iman edene! Ne mutlu beni göreni görene"(11) buyurmuşlardır.
Hadistende anlaşılacağı üzere Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı görmek büyük bir nimettir. Çünkü nübüvvet nuru, insanın üzerinde şimşek gibi çakar ve ölünceye kadar tesiri üzerinde bulunur. Bu bereketle insan günahlara düşse de dönüp dolaşıp tevbe eder ve ona layık ümmet olmaya gayret eder. Amel olarak Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ın hayatını en iyi şekilde hayata geçiren insanlar, hiç şüphesiz kendilerine gelen insanlar üzerinde müspet yönde etkili olurlar. Çünkü onlar yüzlerine bakıldığında Allah'ın hatırlandığı insanlardır. Bunun en güzel örneği Allah dostlarını ziyaret edip onların bir bakışıyla hayatı değişen insanlarda görülür.
İmam Münavi (Kuddise Sirrûhu) bu konuda şöyle demiştir: "Hakikâten sûretlere bakmak, insanların nefislerinde, bakılanın ahlakının tohumunu eker. Sevinçli kimsenin sevinci, üzüntülü kimsenin üzüntüsü, bakana sirayet eder. Böylece hayâldeki sûretin sahibinden sevinç veya üzüntü, hayaliyle bakana bulaşmış olur. Bu, sadece insana mahsus bir meziyet değildir. Hayvan ve nebatatın sûretlerinde daha fazla vardır."
Rağıb el-İsfehani demiştir ki: "Bu hadis, insanın bütün gayreti ile salih insanlarla beraber olmasını ve onların meclisinde bulunmasını tenbih etmektedir. Onların sohbeti ve meclisi kötü insanı iyi yapar." Hikmet erbabı zatlar, şu hakikâti beyan etmişlerdir: "Kim hayırlı bir insanla beraber olursa onun bereketine ulaşır." Demek ki; Allah dostlarının meclisinde bulunup yanlarından ayrılmayan kimseler, hüsrana uğramazlar."(12)
Ehlullah'ın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi gıyâben şahıslarını ve hâllerini düşünmekde fayda verir. Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezahür eder.
(Mehmet Talu)Bu yazilanlar bazilarini tatmin etmiye bilir, onlarda cübelli hocanin ( ahmed mahmud ünlü) nin Tarikat-i Aliyye de Rabita-i Celiyye isimli kitabini okusun, bu ona kafi gelir, yine inkar etmesse..
DİPNOTLAR:
1. Bak, Mektubat, cild:1 187 ve 207 mektub
2. 3. 4. İbnü'l-Mübarek, Kitabû'z-zühd, Beyrut ty. 122; Aynı anlamda ki bir hadis için bkz. Buhari, Zebaih, 31, Büyü, 38; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16
5. Tirmizi, Zühd, 45
6. Buhari,Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizi, Zühd, 50, Dakvat, 98
7. Ebu Davud, Edeb, 49
8. Buhari, Mezalim, 5, Salat, 88; Tirmizi, Birr, 18
9. Hucrivi, Keşfü'l-mahcub, 483-484
10. Abdülkadir İsa, Hakaik ani't-tasavvuf, Halep 1384/1964, 27-28
11. Taberani, El-Mu'cemu's-Sagir, 314 No: 844, El-Mu'cemul-Evsat 6/171, No:6106, El-Mu'ce-mu'l-Kebir, 8/8009, 8010, 2/29
12. Münavi, Feyzü'l-Kadir S/507
.
Rabıta Yapmanın Faydaları
. Rabıta ile elde edilecek iki önemli sonuç vardır:
Birincisi zikir...
İkincisi edep...
Bir insan için en tehlikeli hastalıklar gaflet ve kibirdir. Rabıta, gafleti zikre, kibri tevazu ve edebe çevirir. Rabıtanın hedefi, devamlı Allahu Teala ile huzur halini elde etmek ve edebi elde edebilmektir. Bunların neticesi ise ihlas ve tevazudur:
- Rabıta yapmak suretiyle kalbi desteklenen mürit, her işinde Kur’an ve Sünnet üzere hareket etmeyi öğrenir. Allahu Teala’ya güzel kullukta başarılı olur.
- Bu yolun büyükleri, şartlarına uygun olarak yapılan bir rabıtanın müridi kemale erdirmek ve Allah’a ulaştırmak için yeterli olduğunu söyler. Çünkü rabıta, sevginin çokluğuna göre güzel ve devamlı olur. Rabıtada hiç bir şey gözükmese ve hissedilmese bile, anlatıldığı gibi yapmaya devam etmelidir.
- Bu yolun büyükleri, mürit ihlasla yaptığı amellerini gösteriş veya kendini beğenmek suretiyle kaybetmesin diye rabıta yapmayı tavsiye etmişlerdir.
- Rabıtanın en önemli faydası müridi kibir ve benlikten kurtarmaktır. Çünkü bir yönüyle rabıta, şeytanın hücumlarına karşı büyüklerin ruhaniyetine sığınmak ve onlarla tehlikeden korunmaktır.
- Rabıta yapan insan, hayatını gönlündeki mürşidiyle paylaşmış olur. Zira kamil mürşit, müridin gerçek dostudur, hak yolunda en güvenilir rehberidir. Onu her işinde önüne alan kimse hak ve hakikatten sapmaz.
- Mürşidin ruhaniyeti müridin sevgi ve ilgisine göre kendisine tasarruf ve yardım eder. Bu yardım Yüce Mevla’nın izni ile gerçekleşir. Ancak müridin sevgi, samimiyet ve edeple o gönle yönelmesi gerekir. Bu yolda mürit için en büyük engel, nefsini beğenmesi ve kendisine aklını yeterli görmesidir. Nefsine takılmayan aşık, sevdiğine kolay ulaşır. Aşık olan ben demez, benlik davasına girmez.
- Sadık bir mümin, gönlü ile dünyanın her tarafına ulaşabilir. İhlas ve edepli gönüller Arş-ı Azam’dan rahmet çekebilir, gökteki meleklerden, yerdeki velilerden istifade edebilir.
Bu yönüyle rabıta, Allahu Teala’nın yerdeki ve gökteki ordularından yardım istemektir. Melekler gibi veliler de Allahu Teala’nın ordusudur. Onlara dilediklerine destek verir, yardım eder.
- Allah dostları ile rabıtası kuvvetli ve devamlı olan kimse, kibirden ve benlikten korunur, ihlası elde eder. Yaptığı hayırlı amelleri gözünde büyütmez, kendisini beğenmez, malı ile kibirlenmez, makam ve mevkisiyle övünmez, insanları küçük görmez.
Böylelikle:
Yaptığı her ibadetin sonunda ve elde ettiği her nimetin önünde, rabıta ile kalbini uyanık tutar.
Nefsini muhasebeye çeker.
Yaptıklarını kontrol eder.
Bunu başaran kimse gerçekten büyük bir saadeti ele geçirmiş olur.
Çünkü o, nurla desteklenmiş olur.
İlâhi sevgiyle beslenmiş demektir.
Kendisini Allah yolunda dosdoğru (Sırat-ı Müstakim) yürütecek bir rehbere tutunmuş demektir..
Dr. Dilaver Selvi