Dandanakan Savaşı, Asya’da hakim bulunan iki Türk Devleti arasında 23 Mayıs 1040 yılında meydana gelmiş, Selçuklu Devletinin vücut bulmasına ve Gazne Devletinin yıkılma sürecine girmesine sebep olmuştur.
840 yılında yıkılan Uygur Devletine tabi olan Oğuz Boyları, ülkelerinin Kırgız istilalarıyla yıkılmasıyla batıya doğru göç etmiş, diğer Türk boylarıyla birleşerek bugünün Irak-İran coğrafyasındaki Cend şehrinde liderleri Selçuk bey idaresinde Selçuklu Beyliğini kurmuştu (960). Selçuk bey’den sonra oğulları Tuğrul bey ve Çağrı bey döneminde büyüyen ve güçlenen Selçuklu beyliği “Türk Dünyası” haline gelen iç Asyada yeni bir Türk Devletinin temellerini attılar.
Dandanakan Savaşının Nedenleri
Türk Devletlerindeki boy teşkilatlanması gereği Selçuklu Beyliği Gazne devletine bağlıydı. Asker veriyor, vergi ödüyor, sınır bekçiliği görevleri üstleniyordu. Giderek güçlenen Selçuklu Beyliğinin hakimiyet sürdüğü coğrafyada iki büyük Türk Devleti bulunuyordu. Karahanlılar ve Gazneliler. Giderek güçlenen Selçuklu Beyliği, 1035 yılında Ceyhun nehrini geçerek Gazne devletinin en önemli şehirlerinden olan Horasan’a izin almadan girerek bir anlamda Gazne Devletine meydan okumuş oldular. Gazne Devletinin başında bulunan Mesut, istila ve yağma gerçekleşmediği için Selçukluların bu göç hareketine önceleri sessiz kalmıştı. Tuğrul ve Çağrı bey, bunun üzerine Nesa ve Merv şehirlerine ilerleyerek hakimiyet alanlarını genişletmeye başladılar.
Bir çeşit yayılma politikasıyla genişleyen Selçuklu beyliği, Gazne hükümdarı Mesut’a mektup yazarak Gazne devletine bağlılıklarının karşılığında izinsiz girdikleri bu şehirlerde oturma ve barınma izni istediler. Gazneli Mesut, Selçukluların niyetini anlamıştı. Yükselen Selçuklu tehdidini ortadan kaldırmak için bir ordu görevlendirerek Selçukluların üzerine sefere gönderdi. Nesa şehrine ulaşan Gazne ordusu Selçuklular ile karşı karşıya geldiler (1035). Bu mücadelede Gazne ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu savaşla Selçuklular artık Gazne Devletine bağlı bir güç olmaktan çıkmış bir düşman haline gelmişti.
Gazneli Mesut, bu yenilginin üzerine Selçuklulara istediği oturma ve barınma iznini vermek zorunda kalmıştı. Selçuklular artık Nesa, Merv ve Ferava şehirlerinde yerleşik duruma geldiler. Selçuklular istediklerini almışlardı ancak bununla yetinmeyerek Çevre illere genişlemeye başladılar. Selçuklular, 3 yıl sonra Gazneli Mesut’a tekrar bir mektup yazarak Üç şehir daha istediler. Gazneli Mesut, Selçukluların bu yayılmacı tavrına karşı teklifi kabul etmeyerek tekrar bir ordu görevlendirip Selçukluların üzerine gönderdi. Gazneli ordusu ile Selçuklu ordusu Sarah şehrinde karşı karşıya geldiler. Selçuklular bu savaşıda kazanarak Gazneli ordusunu yine ağır bir yenilgiye uğrattılar (1038).
Dandanakan Savaşının Gerçekleşmesi
Gazneli Mesut, görevlendirerek Selçukluların üzerine gönderdiği iki ordunun da yenilgiye uğraması üzerine bizzat ordusunun başına geçerek büyük bir savaş hazırlığı içerisine girişti (1040). İki yıl süren bu hazırlık neticesinde çoğunluğu atlı süvarilerden oluşan 100.000 kişilik bir ordu hazırladı. Gazneli Ordusu Selçuklu ordusuna nispetle oldukça büyük ve kabalalıktı. Gazneli Mesut, ordusunun başında sefere çıkarak 16 Ocak’da Nişabur Şehrine ulaştı. Savaşı Nişabur üzerinden kurgulamıştı ancak Sarah savaşında ağır tahribata uğrayan ve halkının çevre şehirlere göç eden Nişabur şehri yiyecek ve temiz su sıkıntısı içerisindeydi. Kalabalık ordusunun yiyecek ve içecek ihtiyacını karşılamak amacıyla çevre illerden erzak tedariki yapmaya çalışsa da yeterli olamayınca Merv şehrine ilerlemeye karar verdi. Selçuklular Gazne Ordusunu ilerleme esnasında hem vur-kaç taktikleriyle yoruyor ve yavaşlatıyor, hem de erzak tedariki için lojistik hareketlerini baltalıyordu.
Gazne ordusu hem kalabalık olduğu için yavaş ilerliyor, hem de açlık, susuzluk ve yorgunluk nedeniyle zayıf düşüyordu. Nihayet Merv şehrinde konuşlu bulunan Dandanakan kalesi önünde karşı karşıya geldiler. Gazne ordusu Dandanakan kalesine doğru ilerlemekteyken Selçuklu ordusu ilk taarruza başladı. Taarruza rağmen kaleye ilerlemeye devam eden Gazne ordusu, hem Selçuklularla hemde susuzluk, açlık ve yorgunlukla mücadele ediyorlardı. Dandanakan kalesine girerek savunma savaşı yapmak Gazne ordusu için önemli bir avantaj sağlayacaktı ancak Kaleye girmeleri ve kuşatılmaları halinde dışarıyla bağlantıları kesilecek, artan su sıkıntısı katlanılamaz bir hale gelecekti. Bunun üzerine kaleye sığınarak savunma savaşı yapmak yerine Ordunun su sıkıntısını gidermek için birkaç kilometre daha güneyde bulunan Su kuyularına doğru ilerlemeye karar verdiler. Selçuklu ordusu Gazneliler üzerindeki taarruzlarını şiddetlendiriyor ve baskısını arttırıyordu. Gazne ordusu ise hem Selçuklulara karşı koymaya çalışıyor hemde su kuyularına doğru ilerlemeye çalışıyorlardı.
Bu keşmekeş içerisinde düzeni ve disiplini bozulan Gazne ordusu, Selçukluların planlı ve ısrarlı taarruzları karşısında tutunamayarak, sayıca fazla ve güçlü olmalarına rağmen ağır kayıplar vererek yenik düşmeye başladılar.
Savaşın sonunda ağır yenilgiye uğrayan Gazne ordusu savaş meydanından düzensiz şekilde çekilmeye başladılar. Gazneli Mesut, bu mağlubiyetten sonra otoritesini yitirmiş, askerlerinin saygısını ve bağlılığını kaybetmişti. Kendisine bağlı küçük bir birlik ile Hindistana doğru ilerleyerek hem Selçuklulardan hem de kendi askerlerinden kaçmaya başladı. Bu kaçış hareketiyle Selçuklulardan kaçmayı başarabilmişti ancak kendi askerlerinden kaçamayıp askerleri tarafından öldürüldü.
Selçuklular, Dandanakan Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasıyla Gazne devletini, hazinesini ve ordugahını ele geçirerek Büyük Selçuklu Devletini tarih sahnesine çıkartmış oldular.
.
Malazgirt Savaşı
Malazgirt Savaşı Öncesi Tarafların Durumu
Malazgirt Savaşının Nedenleri
Malazgirt Savaşı öncesi Roma İmparatorluğunun Durumu
Malazgirt Savaşı Öncesi Selçukluların Durumu
Malazgirt Savaşının Gelişimi
Malazgirt Savaşında Tarafların Askeri Güçleri
Malazgirt Savaşının Tezahürü
Malazgirt Savaşının Sonuçları
.
Miryokefalon Savaşı
Miryokefalon Savaşı, 17 Eylül 1176 da Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasında, Denizli Düzbel mevki civarında gerçekleşmiş, Anadolu Selçuklu Devletinin kazandığı bu savaşla Türklerin Anadolu’daki hakimiyetleri kesinleşmiştir.
Miryokefalon Savaşı Öncesi Tarafların Durumu
1071 yılında Malazgirt Savaşıyla Anadolu’ya giren Selçuklu Devleti, zamanla Bizans’ın sahip çıkamadığı Anadolu coğrafyası üzerinde genişleyerek Bizans’ın Anadolu üzerindeki hâkimiyetini ortadan kaldırmıştı. Bizans, aldığı mağlubiyetlere rağmen Anadolu’dan vazgeçmek istemiyor, Selçuklular ile mücadele etmeye devam ediyordu. Selçuklu Devleti ise Bizans’ın hâkimiyetine son vermesine rağmen Anadolu içlerindeki güçlü beyliklerle mücadele etmekte ve Türk Yurdu haline gelen Anadolu’yu kendi otoritesi altında toplamaya çalışmaktaydı.
Selçuklu Devleti, 1170’li yıllara gelindiğinde Anadolu içlerindeki bağımsız hareket eden beyliklerle mücadele içerisindeydi. Musul ve Kerkük’te hâkimiyetini ilan eden Atabeg Nurettin Mahmut Zengi de mücadele ettiği bağımsız atabeyliklerden biriydi. Zengi Atabeyliği’nin lideri Nurettin Mahmut Zengi’nin 1174 yılında vefat etmesi üzerine Selçuklular önemli bir rakibinden kurtulmuş oldular. Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan, bu stratejik gelişmenin ardından Sivas ve Tokat bölgelerinin hâkimi olan Danişmendli Beyliği’ni de ortadan kaldırarak Doğu Anadolu üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi.
Zengi Hanedanının Suriye ve Musul hükümdarı Atabeg Nureddin Mahmud Zengi'nin ölümü üzerine (1174), büyük bir rakipten kurtulan II. Kılıç Arslan, ertesi yıl, Sivas ve Tokat bölgelerine hâkim olan Danişmendli Beyliğine de son verdi. Zengi’nin ölümü, Selçukluların olduğu kadar Bizanslıların da işine yaramıştı. Bizans İmparatoru Manuel Komenos, güçlü bir atabey olan Zengi’nin ölümü üzerine Haçlılardan yardım isteyerek Anadolu’dan geçen yolların güvenlik altına alınacağını taahhüt etti. Amacı önce Selçukluları mağlup edip sonrasında Zengi’nin ölümü ile boşalan otorite boşluğundan faydalanıp Antakya’ya ulaşmaktı.
Miryokefalon Savaşının Gelişimi
Bu tarihlerde Selçuklular, yoğun Türkmen göçleriyle Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit bölgelerini Türkleştirmekteydi. Bizans İmparatoru Manuel, hem Zengi Atabeyliğinin hâkimiyet sağladığı topraklarda hâkimiyet kurabilmek hem de Selçukluların ilerleyişini engellemek ve kaybettiği toprakları yeniden kazanmak amacıyla güçlü bir ordu ile taarruza hazırlanmaya başladı. Bizans’ın bu hazırlığından haberdar olan 2. Kılıç Arslan, Manuel’e, elçi göndererek daha önce yapılmış olan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi. İmparator Manuel, barışın yenilenmesi için Türkmen akınlarının durdurulmasını ve Bizans’a sığınan Danişmendlilerin emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah’ın yönetiminde bulunan toprakların Bizans’a bırakılmasını şart koştu. Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan, bu teklifi kabul etmeyerek süvari güçleriyle Denizli’ye taarruz ederek Bizans’a ait şehirleri tahrip etti. Bizans İmparator Manuel ise, kendisine sığınan Danişmendli beyi Zünnun ve Şahinşah’ı, Selçukluların üzerinde baskı kurması ve ikinci bir cephe oluşturması için Anadolu’ya göndermeye teşebbüs etti. 2. Kılıç Arslan, bu teşebbüsü haber alınca stratejik önlemler alarak bu çabayı boşa çıkarttı. Anadolu’ya hareket eden Zünnun ve Şahinşah da Bizans’a geri dönmek zorunda kaldılar.
2. Kılıç Arslan, son gelişmeler üzerine Bizans’a ikinci kez elçi göndererek barış önerisinde bulundu. Manuel, bu barış teklifini de reddederek komutanı ve amcasının oğlu Andronikos Vatatzes’i, ordusuyla birlikte Amasya’ya Selçuklu ordusunun üzerine taarruza gönderdi. Kendiside Frank, Peçenek, Macar ve Sırp güçlerinden oluşturduğu ordusu ile Konya’ya doğru yöneldi. Selçuklu savunma birlikleri, Amasya’ya doğru ilerleyen Andronikos’un ordusu ile Niksar civarında karşı karşıya geldiler. Selçuklu savunma birlikleri, Bizans ordusunu durdurup Andronikos’u da savaşta öldürdüler. Konya’ya doğru ilerleyen Manuel’in ordusu ise Konya’yı zaptettikten sonra Denizli’ye doğru ilerlediler. Buradan da Eskişehir’i geçerek Akdağ bölgesine ulaştılar. Bizans Ordusu, oldukça kalabalıktı ve beraberinde taşıdıkları yükler sebebiyle yavaş ilerlemek zorunda kalıyordu. Bunun yanında, Akdağ civarı da Selçuklular tarafından tahrip edilmişti. Bizans ordusunun geçebileceği tek yol, Miryokefalon Kalesinin yakınlarındaki sarp ve dar bir geçitti. Selçuklular da Bizans Ordusunu burada karşılamak için hazırlık yapmışlardı.
Miryokefalon Savaşının Tezahürü
Bizans Ordusu, yaklaşık 100 Bin kişilik kalabalık bir ordu ve güçlü savaş teçhizatları ile uzun sürebilecek bir savaşa karşı tedarikliydiler. Selçuklu ordusu ise hem sayıca daha az hem de teçhizat bakımından daha zayıf durumdaydı. Kılıç Arslan, önce kendisine bağlı küçük beyliklerden asker takviyeleri yaparak Askeri gücünü Bizans ordusuna eşdeğer hale getirdi. Selçuklu ordusu, Bizans ordusuna göre daha zayıf teçhizatlara sahipti ancak hareket kabiliyeti daha yüksekti. Bulundukları sarp geçitte stratejik olarak bunu gerektiriyordu. Dağ geçitlerinin yamaç ve doruklarına konuşlanarak ağır Bizans ordusunu hırpalayacak ve mukavemetlerini kırdıktan sonra taarruz edeceklerdi.
Bizans ordusunun tecrübeli komutanları, Selçukluların bu stratejisini fark ettiler ve Manuel’i uyardılar. Ancak daha tecrübesiz ve kendine güvenen prensler, şan ve şöhret kazanmak için zor olanı tercih ediyor ve Manuel’e baskı yapıyorlardı. İmparator Manuel, neticede tecrübeli komutanlarını dinlemeyip Selçukluların kurguladığı gibi dağ geçitlerinin içerisinden girmeye karar verdi. Bizans ordusu, geçitten ilerlemek 4 ayrı kola bölündü. Önde piyadelerden oluşan öncü güçler, arkasında yine piyadeler ve süvarilerden oluşan ardıllar, arkalarından ise ordunun ana kuvvetleri bulunuyordu. En arkada ise mancınıklar, harp araçları ve erzak stokları ilerleyecekti.
17 Eylül 1176 günü, Bizans öncü kuvvetleri, dar ve sarp geçitlerden içeri girmeye başladılar. Bizans Ordusu, düşündüklerinin aksine öncü kolu ile girerken zorlanmamış ve büyük kayıplar vermemişti. Peşinden gelen Ana kolda az bir zayiatla geçitten ilerleyebilmekteydi. Selçuklu ordusu, Bizans öncü kuvvetlerinin ilerlemesiyle stratejik bir hamle yaparak geçi çekildiler ve dağ geçitlerine konuşlandılar. Bizans öncü kolu ve ana kuvvetleri geçidin dar bölgesinden henüz geçmişken onları takip eden mancınık ve ağır savaş araçlarından oluşan ardılları da geçide girmek üzereydiler. Selçuklular, sarp alanlara konuşlandıkları yerlerden bu esnada aşağı inip öncü ve ana kuvvetleri geçidin içinde tutarak taarruza geçtiler. Mancınık ve vurucu güçlerinden yoksun kalan öncü ve ana güçler, hızlı hareket eden Selçuklu süvari ve yaya birliklerine karşı direnemeyip ağır kayıplar vermeye başladılar. Selçuklu ordusu, gerçekleştirdiği ani ve yoğun saldırılarla Bizans ordusunun sağ kanadını tamamen yok etmeyi başardı. Bizans’ın merkezi gücünü geçit içinde hapsedip taarruz eden Selçuklular, sonrasında ise geçide henüz girememiş olan mancınık ve ağır savaş araçlarına hücum ederek geçitten içeri girmelerini engellediler. Bizans ordusu geçidin içerisinde sıkışmış, hareket imkânı fevkalade zor olan bir alanda kendisini korumaya çalışıyordu. Ağır savaş arabaları ve mancılıklar ise yaya güçlerden destek alamadıkları için ok atışlarıyla zarar görüyor ve ilerleyemez duruma geliyordu. Ne mancınıklar geçidin içine girmiş olan ordunun merkezi gücüne yardım edebiliyor, ne de merkezi yaya kuvvetler ağır savaş araçlarına yapılan saldırılara karşı yardıma gidebiliyorlardı. Üstelik sağ kanadı tamamen yok olan Bizans ordusu, bu kez sol kanadına yoğun taarruzlar alıyor ve ağır kayıplar veriyorlardı.
Bizans ordusu, bulundukları alanın fiziki imkânsızlıklarından ötürü saldırının ne taraftan geldiğini bile anlayamıyor, disiplinsiz bir şekilde rastgele hareket eden yaya kuvvetler, yamaçlar arasına sıkışıp isabetli okçuların açık hedefi haline gelerek ağır kayıplar veriyorlardı. Sağ kanadı tamamen imha edilen Bizans ordusu, sol kanadını savunmaya çalışırken, komutan Yannis Kantakuzenos’un öldürülmesi ile kontrolü tamamen kaybettiler. Bizans ordusu artık inisiyatifi elinde tutamıyordu. İmparator Manuel ise savaşmaktan çok içine düştüğü cendereden kurtulmak için uğraşıyordu. Zira artık savaşmak yerine geçitten çıkmanın yollarını arıyordu. Kalan askerleriyle savunma kolları oluşturarak küçük gruplar halinde geçitten çıkmaya başladılar. Kollar halinde geçitten çıkmayı başaran Bizans ordusu, geçide giremeyen ardılları ile birleştiler ancak ağır kayıplar vermişlerdi ve savaş alanından geri çekilmeleri mümkün değildi. Selçuklu ordusu, taarruzlarına gece de son vermedi. Gece Süvari hücumları, sabah okçu akınlarıyla devam ediyor, Bizans ordusu ise manevra yapamadan karşı koymaya çalışıyordu. Öyle ki ; İmparator Manuel, savaşın kötü gidişatı üzerine geri çekilmeyi düşünmüş ancak komutan ve prenslerinin ağır itham ve eleştirilerine maruz kalarak bu kararından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Miryokefalon Savaşının 3. Gününde, Bizans ordusunun ağır savaş teçhizatları ve mancınıklarla donanmış birlikleri tamamen yok olmuş ve tamir edilemez duruma gelmişti. Sefere çıkarken Selçuklu ordusunu mağlup ettikten sonra Antakya’ya sefer yapacağını düşünen Manuel, Miryokefalon Ovasında çaresiz ve mağlubiyeti kabullenmiş bir duruma düşmüştü.
Miryokefalon Savaşının Sonuçları
Ordusu savaş meydanında komuta eden Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan, stratejik avantajlarını ortadan kaldırıp ağır hasarlar verdiği Bizans ordusunu tam anlamıyla sindirmiş ve üstünlüğü ele almıştı ancak savunma yaparak giderek daha az kayıp vermeye başlayan Bizans ordusunu tamamen yok etmenin kolay olmayacağını görüp İmparator Manuel’e barış yapmayı tercih etti. Elçisini, bir İran savaş atı ve bir kılıç hediyesiyle birlikte barış şartlarını müzakere etmek için Manuel’e gönderdi. Yapılan müzakere de Eskişehir ve Gümüşsu kalelerinin boşaltılıp yıkılması şartıyla Bizans ordusunun hücuma uğramadan geri çekilebileceğini teklif edince Manuel, içinde bulunduğu çaresiz durumunda tesiriyle barış teklifini derhal kabul etmiştir. Nihayetinde Miryokeflon Savaşı Bizans için bir hezimet, Selçuklular için ise Anadolu’nun hâkimiyetini kesinleştirdiği mühim bir başarı olmuştur.
Miryokefalon Savaşı ile Selçuklular, Anadolu üzerindeki hakimiyetlerini kesinleştirmiş, Bizans bu tarihten sonra Anadolu üzerindeki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır.
.
Yassı Çemen Savaşı
Yassı Çemen Savaşı, 1230 yılında günümüz Erzincan ili yakınlarında, Anadolu Selçuklu Devleti ile Harzemşahlar Devleti arasında meydana gelmiş, Anadolu Selçuklu Devletinin galibiyetiyle sonuçlanarak Anadolu Selçuklularının Doğu Anadolu Bölgesine hakim olmasını sağlamıştır.
Yassı Çemen Savaşı öncesi Tarafların Durumları
Savaşın tarafları olan iki Türk Devleti Selçuklular ve Harzemşahlılar, 13. Yüzyıl’da Batı Asya ve Orta Doğu bölgelerinde hakimiyet sürmekteydiler. Anadolu Selçuklu Devleti, 1230’lu yıllarda en parlak dönemini yaşamakta ve Anadolu’nun iç bölgelerinin tamamını hakimiyeti altına almış, sınırları Eskişehir’den Kayseri’ye, Sinop’tan Mersin’e kadar genişletmiş durumdaydı. Harzemşahlılar ise 12. Yüzyıl boyunca hüküm sürdüğü Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan ve Kuzey İran bölgelerindeki hâkimiyetlerini Moğol İstilaları sonucunda kaybederek Anadolu’ya doğru harekete girişmişlerdi. Haliyle Harezmşahlıların Anadolu’ya ilerlemeleri, Anadolu Selçuklu Devletini rahatsız etmiş, hâkimiyet alanı tehdit altında olan Anadolu Selçukluları ile kendilerine yeni bir hâkimiyet alanı arayışı içerisine giren Harzemşahlılar arasında savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Esasında önceleri, Moğol istilalarıyla zayıflayan ve Anadolu Selçuklularına karşı güç yetiremeyecek olan Harezmşahlılar, Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat ile iyi ilişkiler içerisine girerek dostluğunu kazanma gayreti içerisine girişmişti. Ancak Moğollar, Harezmşahlılar ile Selçukluların ittifak kurmasının kendisine karşı bir tehdit oluşturacağını ön görmekteydi.
Yassı Çemen Savaşının Nedenleri
Moğol hükümdarı Cengiz Han, Harezmşahlılar ile Selçukluların arasına ihtilaf meydana getirmek amacıyla askerlerine Harezm askerlerinin kıyafetlerini giydirerek Selçuklu şehirlerini istila ve talan hareketlerine girişti. Böylelikle Anadolu Selçukluları ile Harezmşah Devleti arasında düşmanlık meydana gelmesini sağladılar.
Harezmşah Sultanı Celalettin Harezm, Alaettin Keykubat’a, bu saldırıların kendisi tarafından gerçekleştirilmediğini belirten mektuplar gönderse de Sultan Keykubat, kendisine itibar etmeyerek saldırıların sorumlusu olarak Harezmşahlıları sorumlu tutmaya devam etti. Moğolların giriştikleri bu hile işe yaramış, Anadolu Selçukluları ile Harezmşahlıların arasına husumet girmişti. Bu husumet, Ahlat kalesi meselesi ile daha da derinleşerek Yassı Çemen Savaşı’nın temel sebeplerini meydana getirmeye başladı. Anadolu Selçuklularının eski Ahlat Valisi Hacip Ali, Harezmşahlıların ele geçirdiği Ahlat Kalesi’ni geri almak için harekete geçip kaleyi tekrar geri aldı. Harezmşah hükümdarı Celalettin, bunun üzerine kaleyi geri almak için Ahlat Kalesini kuşatınca Selçuklu Hükümdarı Keykubat ile iyi ilişkiler kurmuş olan Hacip Ali, Harezm Hükümdarı Celalettin’in kuşatmayı kaldırmasını istemesini talep etti. Sultan Keykubat, Hacip Ali’nin talebi üzerine Harezm Hükümdarı Celalettin’e kuşatmayı kaldırmasını istedi. Harezm Hükümdarı Celalettin, kalenin zaten kendisinin olduğunu, Hacip Ali’nin kaleyi iade etmesi gerektiğini belirtse de Sultan Keykubat, Celalettin Harezm’in taleplerini umursamayıp Ahlat Kalesi Kuşatmasını kayıtsız şartsız kaldırmasını emreder bir üslupla talep edince Yassı Çemen Savaşı’na sebep olan husumet hat safhaya ulaştı.
Yassı Çemen Savaşının Tezahürü
Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaettin Keykubat ile Harezmşahlılar hükümdarı Celalettin Harezm arasında giderek artan husumet, Ahlat Kalesi meselesi ile tehdit içeren mektuplaşmalarla hat safhaya ulaşmıştı. Bunun üzerine Sultan Keykubat, ordusunun başına geçerek düşman haline gelen Harezmşah tehdidindi ortadan kaldırmak amacıyla Erzincan üzerine sefere çıktı. Selçuklu taarruzuna hazırlıklı olan Celalettin Harezm, Selçuklu Ordusunu Erzincan yakınlarındaki Yassı Çemen ovasında karşıladı. Harezmşahlılar, her ne kadar güçlü bir devlet geçmişleri olsa da Moğol İstilalarıyla oldukça zayıflamışlardı. Üstelik Türk ve Müslüman olan Harezmşahlılar Devletinin ordusu, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan Anadolu Selçukluları ile savaşmaktan kaçınıyorlardı. Anadolu Selçuklu Devleti ise en parlak dönemini yaşıyordu ve Anadolu’nun büyük kısmına hakim durumdaydı. 1230 yılında meydana gelen Yassı Çemen savaşı sonunda ağır bir yenilgiye uğrayan Harezmşah Hükümdarı Celalettin Harezm, savaşın sonundaki ağır mağlubiyetin üzerine hem düşmanlarından hem de kendi askerlerinden kaçmak zorunda kaldı. Beraberinde kendisine bağlı birkaç asker alabilen Celalettin Harezm, savaş meydanından kaçabilse de kaçış yolunda yolunu kesen atlı hırsızlar tarafından öldürüldü.
Yassı Çemen Savaşının Sonuçları
Yassı Çemen Savaşı neticesinde Harezmşah Devleti tamamen yıkılmış ve Anadolu Selçuklu Devleti, sınırlarını Ahlat, Bitlis, Van, Malazgirt ve Tiflis’e kadar genişletmişti ancak Harezmşahlıları İç Asya’dan koparıp Anadolu’ya sürükleyen Moğollar ile karşı karşıya gelmelerine sebep olmuştu. Nitekim Harezmşahlıların ortadan kalkmasıyla Yassı Çemen Savaşından 13 yıl sonra gerçekleşen Kösedağ Savaşı ile Moğollar Anadolu’ya girerek Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılma sürecine girmesine sebep olmuştur.
Selçuklu – Harezmşah münasebetlerinin beklide en dikkate değer tarafı Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın beşinci kol faaliyetleriyle iki Türk ve Müslüman devlet arasına soktuğu nifaktır. Zira Moğol İstilalarıyla İç Asya’dan sürülen Harezmşahlılar Devletinin devlet adamları ve soyluları, aslında Anadolu Selçuklu Devletinin himayesi altına girmek için Anadolu’ya hareket etmişlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti ile Harezmşahlılar Devletinin güç birliği yapması, belki de Moğol İstilalarının Anadolu’ya ilerlemesine engel olacak, Türk Tarihi ve Dünya Tarihinin bölgedeki tezahürüne önemli etkilerde bulunacaktı. Moğolların bu iki Türk Devleti arasına soktuğu düşmanlık, Moğol İstilalarının Anadolu’ya uzanmasını sağlayan önemli bir faktör olarak dikkat çekmektedir.
.
Kösedağ Savaşı
Kösedağ Savaşı (3 Temmuz 1243), Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol Devletine yenilmesiyle sonuçlanmıştır. Türk-İslâm tarihinde fevkalade öneme sahip olan bu savaş sonrasında Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılma süreci başlamıştır.
Kösedağ Savaşının Nedenleri
Moğollar, Anadolu Selçuklu Devletinin güçlü hükümdarı Alaeddin Keykubat’dan çekiniyorlardı ve bu sebeple Anadolu coğrafyasına giremiyorlardı. Alaeddin Keykubat’dan sonra Anadolu Selçuklu Devletinin hükümdarlığını devralan 2. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Babai ayaklanması meydana gelmişti. Selçuklu ordusu, bu isyan sonucunda oldukça yıpranmış durumdaydı. Moğollar, Anadolu Selçuklularının içine düştüğü bu zor durumdan istifade ederek Anadolu İçlerine doğru sefere çıkmak üzere İran’da bulunan Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan’ı başa getirdiler. Baycu Noyan, Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni kuvvetlerinde desteğini kazanarak Anadolu Selçukluların üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Babai İsyanından sonra patlak veren Baba İshak isyanını fırsat görerek 1242 senesinde Erzurum’a ilk saldırısını gerçekleştirdi. Büyük zulümler ve katliamlar yaparak savunmasız Müslüman halkın mallarını gaspedip şehirlerini yağmaladılar. Gıyaseddin Keyhüsrev, bunu haber alınca 80 Bin kişilik bir orduyla Sivas’a karargah kurup Baycu Noyan’ın taarruzunu karşılamaya hazırlandı. Baycu Noyan, bunu haber alınca seferini sonuçlandırmak için ordularını Sivas’a doğru yürüttü. Gıyaseddin Keyhüsrev, babası Alaeddin Keykubat kadar tecrübeli ve kudretli bir hükümdar değildi. Yeteri kadar savaş tecrübesi olmaması sebebiyle önemli kararları ordu komutanlarının kararlarıyla verebiliyordu. Moğolların harekete geçtiğini öğrenince komutanlarına danışarak ikmal imkanları hasebiyle Sivas’da yerleşip buradan savunma yapmaları telkinini aldı. Ancak devlet erkanının tavsiyeleri taarruz etmek yönündeydi. Ordu komutanlarının tavsiyelerine değil devlet erkanında görevli siyasilerin tavsiyelerine itibar eden Gıyaseddin Keyhüsrev, ordusunu Siavs’ın 80 Km. doğusuna kadar ilerleterek Kösedağ mevkiinde sulak ve otlak bir alana yerleşti. Bu alan askeri teknikler açısından oldukça dez avantajlıydı. Zira Moğol taarruzlarına karşı savunma hatları nizami değildi ve düzen bozabilecek taarruzlara karşı yeteri kadar güvenli bir bölge niteliği taşımıyordu.
Kösedağ Savaşının Tezahürü
Gıyaseddin Han, geçitler ve stratejik noktalardaki hazırlıklarını tamamlayıp savunma yapar halde Moğol ordusunu beklemeye koyuldu. Ancak ordusunun gücüne güvenen ve zafere kesin gözüyle bakan erkanı, kendisine taarruz etmeyi tavsiye ve telkin edince, yeterli savaş tecrübesi bulunmayan Sultan, tedbir ve askeri nizam kurallarını çiğneyerek düşmanı taarruz ederek karşılamaya karar verdi. Moğol ordularının taarruzuna savunarak değil taarruzla karşılık veren Selçuklu ordusu, Moğol ordusunun kadim Türk Savaş Taktiği olan Turan Taktiğini (Kurt Kapanı) kullanarak geri çekilmesiyle sürek halinde Moğol öncü güçlerinin peşinden gitmeye başladılar. Bu stratejik bir hamleydi ve Kösedağ Savaşı'nın sonucunu etkileyecek ilk hata olmuştur.
Daha önce hiç savaş yönetmemiş olan Gıyaseddin Keyhüsrev, öncü kuvvetlerin bozguna uğratılmasını mağlubiyet zannederek otağını ve hazinelerini bile yanına almadan geri çekildi. Oysa ordu yenilmemişti ve halen savaşa devam etmekteydi. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kaçmasından Ordusu henüz haberdar olmamıştı. Selçuklu ordusu hava kararana dek Moğol ordusu ile çarpışmaya devam etti. Hava kararınca geri dönen Selçuklu ordusu, Sultan’ın kaçtığını ancak günün sonunda öğrenebildi. Bunun üzerine askerlerde otağlarını bırakarak ani şekilde cepheyi terk edip geri döndüler. Gün aydınlandığında Selçuklu askerlerinin ortada olmadığını ve çadırlarını terk ettiğini gören Moğollar, önce bu durumun bir hile olduğunu sanıp iki gün boyunca taarruz etmediler. Nihayetinde sonuç almak isteyen Moğollar, çadırların bulunduğu alana kadar ilerlediğinde Selçuklu ordusunun tamamen geri çekildiğini şaşkınlıkla görmüş ve Selçuklular için utanç verici, Moğollar içinse kolay kazanılan bu savaş sonrasında Erzincan, Sivas ve Kayseri’ye kadar ilerlediler (3 Temmuz 1243).
Kösedağ SavaşınınSonuçları
Utanç verici bir mağlubiyete dönüşen Kösedağ Savaşından sonra Anadolu içlerine kadar ilerleyen Moğollar, istila ettikleri şehirleri yağmalayıp halk üzerinde büyük zulümler gerçekleştirdiler. Tam anlamıyla bir basiretsizlik sergileyen Gıyaseddin Keyhüsrev’in veziri Mühezzibüddin Ali, Moğol Başkumandanı Baycu Noyan’la görüşerek daha fazla ilerlememesi için tavsiyeler, hediyeler ve siyasi eylemlerde bulunarak Moğolların daha fazla ilerlemesine engel oldu.
Kösedağ Savaşı neticesinde nihayetinde sulh yapılmış ancak Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollara ağır vergiler ödemeye mahkum hale gelmiştir. Kösedağ Savaşı’nın sonucu olarak Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma sürecine girmiştir.
.
Ermenibeli Savaşı
Osman Beyin ilk savaşı Ermenibeli Savaşı olmuştur. Osman Bey, her ne kadar Karacahisar ve Bilecik tekfurları ile çok iyi ilişkiler içerisinde olsa da İnegöl Tekfuru Aya Nikola, Osman Beyin bölgedeki varlığından rahatsız oluyor ve kendisine husumet besliyordu. Kayılar, bahar yaklaşınca Yaylaya çıkmak üzere hazırlık yapıp yayla yoluna düştüklerinde İnegöl Tekfuru Kayıların geride bıraktıkları mallarını yağmalattı. Bu Kayıların maruz kaldığı ilk saldırıydı. Bu durumu Bilecik Tekfuruna bildirdi ve yaylaya çıkarken geride kalan mallarını kendisine emanet etmek istediğini belirtti. Bilecik Tekfuru bu talebi kabul etti ve Osman Bey kışlağını güvence altına aldı. Osman Bey bununla yetinmedi. İntikamını almak için yapacağı saldırı öncesinde keşif amacıyla yanına 70 kişi alarak İnegöl Tekfurluğuna doğru yola çıktı. Osman Beyin geldiğini fark eden İnegöl Tekfuru, güzergahı üzerine pusu kurdurttu. Osman Bey kendisine pusu kurulduğunu önceden fark etse de geri dönmeyerek devam etti. Ermenibeli dağının eteğinde İnegöl Tekfurunun askerleriyle karşılaşan Osman Bey burada çetin bir mücadele verdi. Sayıca çok kalabalık olan İnegöl Tekfurunun askerlerine karşı çarpışarak geri çekildiler. Bu savaşta kardeşi Saru Yatı’nın oğlu Uyal Hoca şehit düşmüştür. Günümüzde Uyal Hoca’nın mezarı İnegöl Hamza Bey köyünde bulunmaktadır.
Osman Bey, pusudan kurtulsa da intikamını alabilmiş değildi. İntikamını almak için acele etmedi. Daha önce savaş tecrübesi olmayan Osman hem kendisini hem askerlerini savaşa hazırlayıp 1 yıl sonra yeniden İnegöl Tekfuruna taarruz etti.
.
Karacahisar Savaşı
Osman Bey, Ermenibeli’de düştüğü pusudan kurtulup sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra ilk fethini gerçekleştirmek ve Gazi unvanını almak için 300 kişilik bir ordu hazırlayıp İnegöl yakınlarındaki Kulacahisar kalesine bir gece baskını düzenledi. Mücadele çok kısa sürdü. Beklemedikleri bir saldırıyla karşılaşan Bizanslı askerler mukavemet gösteremeyip teslim oldular.
Kulaca Hisar kalesi oldukça stratejik bir konumdaydı. Bu kalenin fethedilmesi ile Bizansın bölgedek askeri bir yığınak yapabileceği önemli bir hareket noktası ele geçirilmiş oldu. Osman Bey, kaleyi fethettikten sonra Bizanslı köylülere şu konuşmayı yapmıştır;
“Gönlünüzü hoş tutun, korkmayın. Canınıza, malınıza, ırzınıza zerre ziyan gelmeyecektir. Bunu ben, Kayı beyi Osman size söylerim. Şimdi pazara gidecekler yola koyulsun. Onları benim yiğitlerim koruyacaktır. Dönüşleri de böyle olacaktır. Bundan böyle hep böyle olacaktır. Kulacahisarı hep yiğitlerim koruyacaktır. Size ziyan verecekleri yiğitlerim karşılayacaktır. Geceniz gündüzünüzden emin olacaktır!”
Önemli bir Bizans kalesinin fethedilmesi Osman Beyin namının yayılmasına vesile olmuştur. Beylik olamayan, Kayılar gibi küçük gruplar halinde yurt tutan Türkmenler Osman Beyi yeni fatihleri olarak görerek kendisine tabi olmaya başladılar. Kayılar bu savaştan sonra kalabalıklaşmış, güçlenmiş ve Beylik olma yolunda ilk önemli adımlarını atmaya başlamıştır.
Kulacahisar kalesinin fethi daha büyük ve daha çetin bir savaşın ilk evresi olmuştur. Sırada İnegölün fethi vardır
.
Domaniç Savaşı
İnegöl Tekfuru Aya Nikola, Kulacahisarın kaybedilmesi üzerine geçmişten beri Kayılarla iyi geçinen Karacahisar Tekfuru ile ittifak kurarak Osman Beyi topraklarından atmak için bir araya geldiler. Osman Bey artık küçük bir aşiretin beyi değildi. Karacahisar Tekfuru ise eski dostları ve iyi komşuları olmaktan çıkmıştı. Tarih, hayatı boyunca savaş görmemiş Osman Beyin yalnızca bir yılda ve sayıları yüzlerle ifade edilebilecek küçük bir orduyla art arda elde ettiği büyük başarıları kaydetmeye başladı.
Kulacahisar kalesinin kaybedilmesinden 2 yıl sonra İnegöl Tekfuru ve Karacahisar Tekfuru ordularını birleştirdiler ve ordunun başına Karacahisar Tekfuru’nun kardeşi Kalanoz’u komutan tayin ederek Osman Beyin üzerine taarruza gönderdiler. Osman Bey üzerine gelen ordunun haberini alınca gazilerini topladı ve onların gelmelerini beklemeden yola düştü. Bu iki ordu Domaniç beldesinde bulunan İkizce mevkiinde karşılaştılar.
Domaniç çok çetin ve uzun bir mücadeleye sahne oldu. Savaşın sonunda Osman Bey muazzam bir başarı elde ederek Bizanslıları bozguna uğrattı ve komutanları Kalanoz’u ele geçirdi. Osman Bey, kardeşi Saru Yatı’nın şehit olduğu haberini almıştı. Kalanoz’un ele geçirildiğini haber alınca hiddetlenerek şu emri verdi; “Önce karnını yarın, sonra eşip it gibi gömün”. Kalanoz’un gömüldüğü yer bu tarihten sonra “İtşeni” olarak anılmıştır. Şehit olan Saru Yatı ise Söğüt’e götürülerek babası Ertuğrul Gazi’nin yanına defnedildi.
İkizce’deki mücadele savaşın sonu anlamına gelmiyordu. Kendisine vergi veren ve itaat eden Karacahisar Tekfurunun Osman Bey’e karşı taarruz ettiği haberini alan Selçuklu Hükümdarı 2. Mesud, Ordusunu toplayıp Karacahisar’a sefere çıktı. Sultanın sefere çıktığını öğrenen Osman Bey’de hazırlıklarını tamamlayıp savaşa katıldı ve Karacahisar Tekfurunun kalesi kuşatıldı. Kuşatma 2 gün boyunca devam etti. Ancak savaş neticelenmeden Ereğli’ye saldırıldığı haberini alan 2. Mesud, Ereğlinin ateşe verildiğini ve halka zulüm edildiğini öğrenince Ereğli’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldı. Karacahisarın kuşatması için getirdiği silahları Osman Bey’e teslim ederek geri döndü. Osman Bey, birkaç gün daha süren çetin mücadelenin sonunda Karacahisar kalesini zaptetmeyi başardı. Bu kez Kulacahisar kalesinde yaptığı gibi Bizanslı köylüleri muhafaza etmedi. Önce askerlerini ganimete boğdu, ardından köy evlerini gazilere ve tebaasına verdi. Karacahisar artık bir İslam kenti haline geldi. Bu savaş hem gaza, hem fütuhat hem fetih olmuş, Osman Bey’in itibarını fevkalade yükseltmiş ve Osman Beyin devletli olma yolunda büyük bir aşama kaydetmesini sağlamıştır.
.
Koyunhisar Savaşı
Osman Gazi Kulacahisar, Domaniç ve Bilecik zaferlerinden sonra kendisine İznik’i hedef seçmişti. Tehlikeyi önceden gören ve olası bir Osmanlı taarruzuna karşı koymak için bir araya gelen Bizans tekfurları Bizans hükümdarı Mihail (9. Mihail Palaiologos) den yardım istediler. Mihail, Bizans için büyük bir tehdit haline gelen Türklerin ilerleyişini durdurmak ve olası yeni fetihlerin önünü kesmek için İznik’in muhafaza edilmesi gerektiğini biliyordu. Nihayet Osman Gazi İznik’i kuşatma altına aldı. İznik’te bulunan Bizans birlikleri kuşatmaya direnebilmeleri için ikmale muhtaçlardı. Osman Gazi, bölgeye giden ticaret yollarını tutarak Bizans’tan gelecek ikmal ve erzak desteğini kesti. Buraya ancak gece karanlığında ve küçük çapta ikmaller yapılabiliyordu.
Mihail, İznik’teki güçlerin kuşatmaya dayanabilmeleri için ikmal güzergahını güvence altına almak ve diğer tekfurluklardan gelecek askerlerle birleşerek kuşatmayı bertaraf etmek amacıyla hazırlıklara başladı. Bursa, Erdenos, Bedenos, Kastel ve Kite tekfurlukları askeri güçlerini birleştirdiler. Mihail’de paralı asker olarak görevlendirdiği 2000 kadar Alan askerini general Muzalon komutasında gemilere bindirip yola çıkarttı. Bu harekâtın amacı Alan askerlerinin Yalova sahillerine ulaşıp oradan da Bursa’da bulunan tekfurluklardan toplanmış kuvvetlerle birleşmesiydi.
Osman Gazi bölgenin keşfi ve kontrolü için 100 kadar öncü keşif birliği görevlendirmişti. Bu birlikler askeri hareketliliği zamanında fark ederek durumu Osman Gaziye ilettiler. Bu hayati tespit Osman Gaziye büyük bir avantaj kazandırdı. Zira Bizans kuvvetlerinin komutasında birleşecek olan tekfurluk güçleri sayıca Osman Gazi’nin idaresindeki ordudan üstün hale gelebilirler ve beyliğin istikrarlı ilerleyişinin önüne geçebilirlerdi. Bu durumda o zamana kadar elde edilmiş başarılar boşa çıkmış olurdu. Osman Gazi Bizans kuvvetlerinin hamlesini zamanında haber alarak bölgeye 5.000 süvarisini nakletti ve Bizans kuvvetlerinin bölgeye intikalini durdurdu.
2.000 askerlik Bizans kuvveti Yalova’dan İznik’e doğru ilerlerken Osmanlı Birlikleri kendilerini Koyunhisar mevkiinde karşıladı. Bizans ordusu bu hamleyi beklemiyordu. Zira İznik’in kuşatması başlamış ve devam etmekteydi. Osman Gazinin tüm gücü ile kuşatmada olacağını düşünen Bizans kuvvetleri 5.000 kişilik Osmanlı kuvvetleri ile karşısında çaresiz kaldı. Mukavemet göstermek yerine en az kayıpla dönebilmek için çarpışarak geri çekildiler ve gemilerle Bizans’a geri döndüler.
Koyunhisar muharebesi şiddetli, çetin ve destansı bir savaş olmamıştı belki ancak Osman Gazi ilk kez doğrudan Bizans’ın resmi askeri ve ordusu ile karşı karşıya gelmişti. Üstelik savaşın kazanılmasında esas etken savaş meydanındaki askeri unsurlardan ziyade taktik ve stratejiydi.
Osman Gazi Koyulhisar Savaşı sonrası ile Bizans’a karşı galip gelmişti. İznik’i kuşatma altına almak ve fethetmek artık daha kolaydı. Ancak İznik, fethedilen diğer hisarlar gibi değildi. Hem çok daha kuvvetli surlara sahipti hem de surların ardında kalabalık bir nüfus, buna bağlı olarak ta uzun süre mukavemet gösterebilecek bir ordu bulunuyordu. Osman Gazi, mevcut durumu hem siyasi hem de askeri yönleri ile mülahaza ettikten sonra kuşatmayı kaldırarak geri çekilme kararı verdi. Zira böylesi uzun sürecek bir kuşatma için bazı şartların olgunlaşması gerekmekteydi. Devletin idaresinde kusur olmamalı, uzun süre seferde bulunabilecek hükümdarın makamı tehdit altında bulunmamalı, uzun sürecek kuşatmalar için hem askeri gücün sayıca artması hem istihkam hem de ikmal bakımından güçlenmesi gerekmekteydi. Kuşatmayı ileriki bir tarihte tekrar gerçekleştirmek üzere Erdek, Biga ve Ulubat’ı Bizans’a bırakarak Söğüt’e geri döndü. Bu kararın ne denli yerinde bir hamle olduğunu İznik’in ancak Orhan Gazi döneminde fethedilebilmiş olmasından kıyasla anlayabiliyoruz.
İznik kuşatılamamış ancak Bizans savaş meydanında üstelik fütuhat üzereyken mağlup edilmişti. Bu haber Osman Gazi’nin namını tüm Anadolu’da yüceltti. Moğol zulmü altında ezilen halk, Anadolu Selçuklu Devletinin içinde bulunduğu zûl ve Gazilerin fütuhat özlemi Osmanlı Devletini hızla büyümesine imkân sağlayacak ortamı oluşturmuştu. Moğol zulmünden kaçıp fütuhat ve gaza etmeyi arzulayan gaziler Anadolu’dan yollara düşüyor ve Osman Gazi’ye biat ediyor, fethedilen yeni topraklarda yaşamak isteyen halk Selçuklu topraklarını terk ederek Osman Gazi’nin hüküm sürdüğü beldelere yerleşmek için can atıyordu.
Tarihe “Bafeus Savaşı” olarak geçen bu vaka ile Osman Gazi, Bizans hükümdarına karşı ilk mücadelesini vermiş ve ilk galibiyetini kazanmış oldu. Aslında bu mücadele Osman Gazi’nin Bizanslılar ile giriştiği ilk savaş değildi. Daha önce Domaniç ve Bilecik’te de Bizans tekfurları ile savaşmıştı. Ancak bu tekfurluklar doğrudan Bizans güçleri olarak kabul edilmiyordu. Daha çok uç beylikler ve yerel hükümdarlıklar olarak yaşayan Tekfurluklar Bizans’a vergi ödüyor ve Bizans hükümdarının emirleri doğrultusunda hareket ediyorlardı. Oysa Koyunhisar Muharebesinde doğrudan Bizans Hükümdarı tarafından görevlendirilen bir ordu ve komutan ile savaş söz konusu olmuştur.
Bazı tarihçiler Osmanlı Devletinin kuruluşunu Koyunhisar savaşı olarak kabul ederler. Bunun sebebi olarak da Türk töresinde devlet olabilmek için kut almak ve büyük bir zafer kazanmak gerektiği, Osman Gazinin ancak Koyulhisar gibi bir mücadele sonrasında bunu başarabileceğini öne sürerler. Bunun yanında Osman Gazinin Bizans tarafından statü bakımından tanınmaya başlaması ve namının bu savaş sonrasında hızla yayılması referans gösterilir. Bu tezi destekleyen bir diğer bulgu ise hükümdarlığım sembollerinden olan resmi sikke basılmasının bu tarihten sonra gerçekleştiği yönündedir. Söz konusu bakış açısı makul olsa da ilk Osmanlı tarihçisi olan Aşık Paşazade’nin “Osmanoğullarının Tarihi” adlı eserinde Osman Gazi adına ilk hutbenin 1299 yılında okutulduğu yönündeki bilgi çok daha kıymetlidir. Söz konusu tezi ortaya atanların bu kadim ve çok kıymetli esere “Hurafe” demeleri ayrı bir vahamet olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle itibar edilebilir tarih 1299 yılı olmalıdır.
.
Dimbos Savaşı
Bizans İmparatoru 9. Mihail’in (Babası 2. Andronikos ile ortak imparator) Koyunhisar Muharebesinde yaşadığı beklenmedik mağlubiyet İmparatorluğun doğu sınırlarındaki politikalarını gözden geçirmesine sebep oldu. İmparatorluğun merkezine yakın olmayan bu coğrafyanın doğrudan Bizans askerleri tarafından korunamayacağı açıktı. Ancak dinamik Osmanlı kuvvetlerinin akınlarına yeterli karşılık verilememesi durumunda Osmanlı kuvvetlerinin Bizans surlarına dayanması kaçınılmazdı. İmparator Mihail, Osmanlı tehdidini büyümeden önleyebilmek için yeni bir hamle yaparak Osmanlıların sınır hatları boyunca hüküm süren tekfurların tüm askeri güçlerini birleştirmeleri emrini vererek daha kapsamlı ve sayıca çok daha kuvvetli bir ordu ile doğrudan Osmanlıyı ve Osman Gazi’yi bertaraf edecek bir taarruz planladı.
Osman Gazi, bu kez olası saldırıyı önceden haber alamamıştı. Bizans kuvvetlerinin yola çıkması üzerine harekete geçen Orhan Gazi, ordusunun başına geçerek Bizans kuvvetlerini Yenişehir ovasında karşıladı. Bu savaşta tarafların asker sayıları tarih kayıtlarında belirtilmiyor. Ancak Koyunhisar savaşında Osmanlı’nın askeri gücü hakkında bilgi sahibi olan Bizans’ın, bu kez işini şansa bırakmayacağı kesindir. Bu bakımdan Bizans kuvvetlerinin sayıca üstün olduğunu düşünmek gerekir. Zira Osman Gazi, üzerine gelen ordudan ancak yola çıktıklarında haberdar olabildiği için takviye kuvvet temin etmesi de pek mümkün görünmemektedir. Mevcut şartlarda Osman Gazi en azından kendisiyle denk ve savaş teknikleri bakımından oldukça üstün bir ordu ile karşı karşıya açıktır. Zira savaşın seyri de bunu göstermektedir.
Savaşın ilk safhalarında Bizans kuvvetleri üstünlüğü ele geçirmişler ve Osmanlı kuvvetlerini oldukça zorlamışlardı. Ancak Osman Gazi uyguladığı taktikler ve cesur hamlelerle savaşın seyrini değiştirmeyi başardı. Önce Bizans akınlarını yavaşlattı ardından taktik üstünlüğü ele geçirerek düşman hattını geri çekilmek zorunda bıraktı. Nihayetinde Bizans kuvvetleri daha fazla kayıp vermemek için mağlubiyeti kabul edercesine ricat etseler de Osman Gazi tüm orduyu bertaraf etmek amacıyla taarruzunu yavaşlatmadı ve Bizans kuvvetlerini Dimbos boğazında sıkıştırdı. Dimbos boğazı dar ve kontrolsüz bir geçişe elvermeyecek kadar zor bir darboğazdı. Bizans kuvvetleri boğazın kaçışa elverişli olmaması nedeniyle bu bölgede sıkıştı ve iki ordu da burada bir ölüm kalım savaşına giriştiler. Uzun, yorucu ve meşakkatli bir muharebenin ardından Osman Gazi tüm muharip Bizans kuvvetlerini bertaraf etmiş, ancak bu çetin muharebede Osmanlı ordusunun kayıpları da ağır olmuştur. Şehitlerin arasında Osman Gazi’nin kardeşi Gündüz Alp’in oğlu Aydoğdu da bulunmaktaydı.
Bizans ordusunu bozguna uğratan Osman Gazi, Kastel tekfurunu savaş meydanında öldürdü. Ancak Erdenos ve Kite tekfurları kaçmayı başardı, Bursa tekfuru ise hisara sığınarak canını kurtarabildi. Osman Gazi, yeğeninin intikamını almak için Bursa ve Erdenos tekfurlarının kaçmasına göz yumarak Kite tekfurunu Ulubat köprüsüne kadar takip etti. Ancak Kite tekfuru, Osman Gazi’ni peşini bırakmayacağını anlayınca canını kurtarmak için Ulubat tekfuruna sığındı. Ulubat tekfurunun kalesi geniş bir göl havzasının doğal koruması altında bulunuyordu. Üstelik Ulubat köprüsü saldırı için bir darboğaz durumundaydı ve kaleye taarruz için ağır kayıplar verilmesi muhtemeldi.
Osman Gazi, yeğeninin katili ve esiri olan Kite tekfurunu Ulubat tekfurdan sulh yoluyla istedi ve verilmemesi durumunda gölü dolaşarak kaleye saldıracağını belirterek doğrudan Ulubat tekfurunu da tehdit etti. Ulubat tekfuru, Osman Gazi’nin ne pahasına olursa olsun kaleye ulaşacağını anlayınca bir anlaşma önererek Kite tekfurunu teslim etmeyi kabul etti. Bu anlaşmaya göre Ulubat tekfuru Kite tekfurunu teslim edecek, Osman Gazi’de kendisin ve kendisinden sonra gelecek haleflerinin Ulubat köprüsünü geçmeyeceğine dair söz verecekti. Osman Gazi bu anlaşmayı kabul ederek Kite tekfurunu teslim aldı ve Kite kalesinin önünde idam ederek kaleyi zaptetti. Bu fetih ile Osman Gazi, hâkimiyet alanını Ulubat kalesi sınırlarına kadar genişletti.
Osman Gazi’nin Ulubat tekfuru ile yaptığı anlaşma oldukça manidar ve veciz bir vaka olmuştur. Osman Gazi, verdiği sözde öylesine sadık kalmıştır ki kendisinden sonra Bursa tamamen fethedildiğinde bile bu köprü kullanılmamış, Ulubat güzergâhı üzerindeki ulaşım kayıklarla sağlanmıştır.
Dimbos savaşı sonrasında Kite’nin zaptedilmesi ile Bursa üç taraftan kuşatılmış oldu. Ancak Bursa hisarı mukim surlarla çevrilmişti ve hem coğrafi bakımdan güçlü bir savunma hattına hem de uzun sürecek bir savaş için yeterli erzak ve nüfusa sahipti. Osman Gazi doğrudan hisara saldırmak yerine bölgeyi uzun yıllar sürecek bir kuşatma altına almayı tercih etti. Böylece tekfurluğa giriş ve çıkışlar kesilecek, ticaret yolları kapatılacak, uzun yıllar sürecek istikrarlı bir kuşatma ile tekfurluğun ordusu yıpratılacaktı. Bursa hisarının ana girişini kontrol altına alacak bir hisar yaptırılarak Bursa’nın dünya ile bağlantısı kopartıldı. Osman Gazi Bu kaleye yeğeni Aktemür’ü bıraktı. Bir hisarda stratejik bir nokta olan Bursa’nın dağ yamaçlarına yaptırarak Bizans tarafından gerçekleştirilebilecek olası bir taarruza karşı önlem aldı. Bu iki kalenin yapımı 1 yıl kadar sürdü. Kalelerin etrafına yerleşim alanları ve köyler kuruldu. Bölgedeki demografik yapı güçlendirilerek hem ikmal hem asker ihtiyaçlar için kendi kaynaklarını üretebilmesi sağlandı. Böylece Bursa dış dünya ile bağlantısı kesilmiş bir kale haline getirildi. Bursa kuşatması 1326 yılına kadar tam 23 yıl devam etti ve nihayet 1326’da. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi tarafından Bursa tekfurunun kendi rızası ile teslim olmasıyla fethedilebildi.
.
Bursa'nın Fethi
Osmanlı beyliği ilk zamanlarında bölgedeki komşuları ile iyi ilişkiler gütmüş, sınır komşuları olan Bizans tekfurlarıyla barış ve karşılıklı menfaat ilişkileri doğrultusunda sulh temelli bir münasebet geliştirmişti. Osmanlı beyliğinin zamanla devletleşmesi ve önemli bir güç halini alması ve tabii ki Osmanlının esas gayesi olan gaza ve fütuhat düşüncesi için yeterli şartların oluşması bölgedeki Tekfurlar ile Osmanlı Devletinin karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz hale getirdi.
Osman Gazi bu minvalde öncelikli olarak Bizans’ın en kuvvetli tekfurluğu durumunda bulunan İznik’e taarruz etti ve şehri onlarca yıl sürecek bir kuşatma altına aldı. İznik’i kuşatmadan kurtarmak isteyen Bizans, Bursa ve çevresindeki tekfurlara (Valilere) ait kuvvetleri bir araya getirerek Osman Gazi’ye karşı koymaya çalışsa da tarihe Koyunhisar Muharebesi olarak geçen mücadele ile hem bölgedeki Bizans tekfurlarını hem de bu kuvvetlere destek amacıyla gönderilen Bizans kuvvetlerini büyük bir mağlubiyete uğratarak devletin sınırlarını İznik ve Bursa Ulubat hattına kadar genişletmeyi başardı.
Hem İznik kuşatma altına alındı hem de Bursa tekfurluğunun Bizans ile bağlantısı kesilerek ikmal ve askeri yardım imkânları ortadan kaldırılmış oldu. Ancak hem İznik hem Bursa hisarları (surları) kaim ve aşılması güç bir engel durumundaydı. Bu minvalde doğrudan fetih yerine hisarın çevresi kuşatılarak dışarıdan mal, erzak ve asker tedariki engellenerek tekfur ve tekfurluğa bağlı Bizans tebaasının teslim olmaya zorlanması gerekiyordu.
Bursa’nın kuşatılması Dimbos savaşının sonrasına tekabül eder (1303). Dimbos savaşına müteakip Bursa’yı fethetmek isteyen Osman Gazi, hisarın ana giriş kapısına hâkim cenaha bir havale hisarı yaparak kalenin ana kapısından giriş çıkışları engellemiş, hisarın dağ sırtlarına da ayrı bir hisar yaparak dışarıdan gelebilecek olası bir taarruza karşı önlem almıştı. Bu kuşatma yalnızca hisarlarla değil doğrudan tebaanın hisar çevresine yerleştirilmesiyle de devam ettirildi.
Bursa kuşatması tam 23 yıl sürdü. Bu süre zarfında Bursa Tekfurluğu fakru zaruret içerisine girdi. Tebaa yarı aç yarı tok yaşıyor, erzak olmadığı için hazinedeki altınlar bir işe yaramıyordu. Üstelik Osmanlı, kendi rızasıyla hisarın dışına kaçan gayrimüslim köylüleri teslim oldukları için ödüllendirerek kendilerine hisarın dışında müreffeh bir yaşam sunuyor, hisarın dışındaki Bizanslı köylüler hisarın ardından bağırarak onları teslim olmaya çağırıyorlardı.
Kuşatma amacına ulaşmış, Bursa Tekfuru içerisinde bulunduğu acizliğe daha fazla dayanamayarak Bursa’yı teslim etmeye razı olmuştu. Bunu öğrenen Orhan Gazi, tekfura haber göndererek kaleyi teslim etmesini istedi. Tekfur, kendisi ve ailesinin canının bağışlanması, şahsi servetine el konulmaması, şehrin yağmalanmaması ve isteyen ailelerin hisardan çıkmasına izin verilmesi şartlarıyla hisarı teslim etmeyi kabul etti. Bu anlaşmaya ek olarak Orhan Gazi’ye 30 Bin altın karşılığında Osmanlı kuvvetlerinin nezaretinde hisardan ayrılarak Gemlik üzerinden gemiyle Bizans’a (İstanbul) gitti.
Bursa ahalisinin bir kısmı hisardan ayrılsa da önemli bir kısmı Osmanlı himayesinde yaşamayı seçti ve bu kitle zaman içerisinde Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı tebaası haline geldi. Hisarın teslim alınmasından sonra antlaşmada da taahhüt ettiği üzere şehri yağmalamadı. Orhan Gazi tekfurluğun hazinesini gazilerine bağışladı. Bu büyük ganimet her bir gaziyi zengin etmeye yetecek kadar çoktu.
Tekfurun teslim olması için arabuluculuk yapan tekfurun veziri Saroz, hisardan ayrılmadı ve Osmanlı himayesinde yaşamayı tercih etti. Bununla birlikte kendi şahsi hazinesini de Orhan Gazi’ye sundu. Orhan Gazi bu ganimeti de Gazilerine bağışladı.
Orhan Gazi, Saroz’a hisarı teslim etmeye ne sebeple karar verdiğini sorduğunda aldığı yanıt dikkat çekicidir. Saroz; “Bunun için pek çok sebep var. Birincisi sizin devletiniz büyüdü ve güçlendi ama bizim uğursuz devletimiz bahtsızlaştı. İkincisi, Baban köylerimizi zaptettiğinde köylülerimiz size itaat ettiler ve bizden yüz çevirdiler, bizi anmadılar. Niçin ansınlar, sayenizde rahata kavuştular. Onları görüp bizde o rahatlığa heves ettik. Üçüncüsü, tekfurumuzun çok malı vardı ama alacak bir şey yoktu. Altınlarımız bize fayda etmiyordu. Dördüncüsü imparatorumuz düşkün ve aciz biri oldu. Beşincisi kötüye uyduk, Kite tekfuruna uyduğumuz için bu hale düştük. Altıncısı ise dünya hep değişir. Şimdi bizimde değişmemiz gerekiyor” demiştir.
Orhan Gazi, hisarı sulh yoluyla almıştı ancak saraya gelirken ölmüş Bizans askerleriyle karşılaşmıştı. Onların durumunu sorduğunda Saroz şu yanıtı verdi; “Çoğu açlıktan öldü”.
Bursa’nın fethinde birde sembolik vaka yaşanmıştır. Bilindiği üzere Bizans’ın surları aşılınca surlara sancağı diken Ulubatlı Hasan İstanbul’un fethinin sembolü olmuştur. Bursa’nın fethinde de hisarın fethedildiğini ilan etmek gayesiyle Osmanlı sancağını diken kişinin adı Ahi Hasan’dır. İlginç bir tevafuktur ki; Osmanlı’nın iki değerli başkentinin fetih sancakları “Hasan” isimli sancaktarlar tarafından çekilmiştir.
Orhan Gazi, Bursa’ya büyük önem vermiş, ilerleyen yıllarda bölgeyi Türkleştirerek Osmanlı tebaası olmak isteyen Müslüman kitleleri Bursa’da ikame ettirmiştir. Bursa tekfurluğunun gayrimüslim köylüleri de zaman içerisinde İslam’ı kabul ederek bölgenin yerli halkı arasına girmiş, zamanla kalabalık bir yerleşim yeri haline gelmiş ve nihayetinde fethinden 9 yıl sonra Osmanlı Devletinin başkenti olmuştur (1335)
.
Maltepe (Palekanon) Savaşı
Kuşatması uzun yıllardır süren İznik’in fethi için hazırlıklarını tamamlayan Orhan Gazi, nihayet 1329’da İznik surlarının önüne ulaştı. Bizans, İznik’i kaybetmesi durumunda Gazileri İstanbul boğazında göreceklerini biliyordu. Bu amaçla yaşlı imparator 2. Andronikos’un torunu 3. Andronikos İznik’i kaybetmemek ve işgali kırmak için hazırlıklar yapmaya başladı ve Orhan Gazi İznik hisarı önüne henüz ulaşmışken ordusuyla birlikte yola çıktı. Bu durumu haber alan Orhan Gazi, kuşatmayı güvence altında tutacak sayıda askeri İznik hisarı önlerinde bırakıp yanında 5 Bin kadar gazi ile 3. Andronikos’u karşılamak üzere yola çıktı. Andronikos, Florken’de (Gebze / Darıca yakınları) konuşlanıp savaş hazırlıklarına başladı.
Orhan Gazi, yanındaki 1000 kadar yaya kuvvetle Tavşancıl tepesine konuşlandı. 2 Bin kadar kuvveti ise gizleyerek kanat kuvvetleri haline getirdi. 300 kadar öncü atlı süvariyle ön hatta sürerek ok atışlarıyla Bizans ordusunu üzerine taarruz etmesi için kışkırtmaya başladı. Orhan Gazi’nin amacı yanındaki 1000 yaya kuvvetle zayıf bir görüntü oluşturmak ve Bizans ordusunu üzerine çekerek savunma savaşı yapmaktı. Ancak Andronikos ısrarla taarruza kalkmadı. 300 atlıdan oluşan öncü kuvvetler birkaç kez daha teşvik edici ok atışlarıyla ilerlese de Bizans ordusu harekete geçmeyince 1000 atlıdan oluşan yeni bir süvari koluyla daha sert ve etkili bir taarruza girişti. Ancak bu taarruz da başarıya ulaşamadı. Bizans ordusu savunma savaşı yapmaya karar vermişti ve taarruz etmeyecekti.
Orhan Gazi, bunun üzerine gizlediği kuvvetleri de açığa çıkartarak topyekûn bir taarruza kalktı. Bunun üzerine Andronikos’da aynı şekilde taarruza kalktı. Böylelikle savaş meydan muharebesi haline dönüşmüş oldu. Muharebe yoğunlukla Bizans kuvvetlerinin taarruzları ve Osmanlı kuvvetlerinin savunmaya çekilmesi şeklinde tezahür etti. Bu durum Bizanslı askerleri zafere inandırmaya yetmişti. Askerler artık ümitle zafere ulaşmak için saldırıyor, Orhan gazi ise üzerine gelen taarruzları bertaraf etmeye çalışıyordu.
Orhan Gazi’nin himayesindeki kıdemli gaziler, savunma yapmak yerine geri çekilen Bizans kuvvetlerinin peşinden giderek onları yıpratmayı tavsiye ediyordu. Ancak Orhan Gazi savunma yaparak düşmanı yıpratmanın daha doğru olacağını düşünüyordu. Haliyle bu durum Bizans askerlerini zafere inandırıyor ve motive ediyordu.
3. Andronikos, bizzat katıldığı son taarruzunda ağır biçimde yaralandı. Bu durum Bizans ordusunda karmaşaya ve telaşa sebep oldu. Bunu öğrenen Orhan Gazi, himayesindeki gazilerin tavsiyelerini daha fazla göz ardı edemedi ve taarruza kalkarak disiplini bozulan Bizans ordusunun üzerine yürüdü. Bizans ordusunun üzerine atılan 300 süvarilik kuvvet karşısında Bizans askerleri utanç verici şekilde kaçarak geri çekilmeye başladılar. Bizans ordusu dört parçaya bölündü ve kontrol edilemez bir keşmekeşe sürüklendi. 3. Andronikos, zafer ümidiyle çıktığı yolculuktan sarayına ağır yaralı olarak döndü (11 Haziran 1329). Orhan Gazi, bu galibiyetten sonra esas hedefi olan İznik’e yöneldi.
.
İznik'in Fethi
Osman Gazi’nin garazı olan İznik, daha öncede kuşatılmış ancak kaim surları aşılmaz olan bu kadim Bizans şehri fethedilememişti. Fetih için evvela Bizans ile bağlantısının kopartılması ve İznik’e destek göndermesi muhtemel tekfurlukların bertaraf edilmesi gerekiyordu.
İznik’in kuşatılması aslında Karatigin kalesinin fethedilmesi ile başlamıştır. Bu kalenin fethi ile çevre köylere yerleştirilen Türk göçerleri İznik tekfurunun ve tabii köylülerinin hisardan dışarı başlarını çıkartamaması anlamına geliyordu. Karatigin kalesinin fethinden sonra geçen 25 yılda İznik tıpkı Bursa tekfurluğu gibi fakruzaruret içerisine düşerek zayıflamış ve yılgın düşmüştü. Orhan Gazi, artık zamanı geldiğini hissedince İznik’i kuşatma altına aldı. Ancak Bizans İmparatorunun torunu ve İmparatorluğun varislerinden olan 3. Andronikos, kuşatmayı bertaraf etmek için yola çıkınca Orhan Gazi, ardında İznik’i kontrol altında tutması için az sayıda gazi bırakarak kuşatmayı geçici olarak durdurmak zorunda kaldı ve 3. Andronikos ile giriştiği savaşta galip gelerek Bizans’ı bir kez daha bozguna uğrattı.
Artık İznik’in fethi için tüm koşullar yerine gelmiş tüm şartlar olgunlaşmıştı. Orhan Gazi, bir kez daha İznik’i kuşatma altına aldı (1331). Aslında bu kuşatma İznik için bir felaket değil daha çok bir kurtuluş oldu. Zira İznik halkı hisardan kaçıp gönül rızasıyla Osmanlı tebaasına olmaya başlamıştı. Hatta hisardan kaçamayan köylüler gazilere haber gönderip açlıktan heba olduklarını dile getiriyor, bir anlamda şehirlerinin fethedilmesi için çağrıda bulunuyorlardı. Bu durum İznik tekfuru için bile alışılmış bir durum haline gelmişti artık.
Orhan Gazi İznik surlarının önüne geldiğinde tekfur, tereddüt etmeden elçi gönderip yağma yapılmaması ve can güvenliğinin temin edilmesi durumunda hisarı teslim edecekleri haberini ulaştırdı. Orhan Gazi, Bursa’nın fethinde olduğu gibi sulh ile hisarı teslim alarak gitmek isteyen köylülerin can güvenliğini tahsis etti, kalmak isteyenleri ise gayrimüslim tebaa olarak kabul ederek muhafaza etti. Orhan Gazi’nin lütufkâr ve merhametli tavrı gayrimüslimleri ziyadesiyle etkiledi. Aynı durum Bursa’nın fethinde de yaşanmıştı. Bizans köylülerinin bir kısmı Tekfurlarıyla birlikte Bizans’a gitmiş bir kısmı ise Osmanlı tebaası olmayı tercih etmişti. Ancak İznik’teki durum çok daha farklıydı. Bu kez köylülerin bir kısmı değil tamamı, hatta tekfurun askerleri dahi hisarı terk etmediler. İznik ahalisi Bizans geleneklerindeki asil-köylü aşağılamasından kurtulmuş, özgür birer köylü olarak yaşayabilme ümidiyle Osmanlı tebaası olmaya ve Müslümanlığı gönül rızasıyla kabul etmeye başlamışlardı. Yalnızca tekfur ve aile efradı Bizans’a dönmüş, gayrimüslim İznik ahalisi topyekûn Osmanlı tebaası haline gelerek zamanla Müslüman olmuşlar ve bölgenin demografik yapısını oluşturmuşlardır.
Orhan Gazi’nin İznik’e girmesi ise ayrı bir vakadır. İznik ahalisi Orhan Gazi’yi işgalci bir komutan gibi değil adeta tahta çıkan yeni hükümdarları gibi karşılamıştı. Orhan Gazi’nin İznik’e girmesi bir şölen havasında gerçekleşti. Orhan Gazi bu durumdan ziyadesiyle memnun oldu ve yüce bir merhamet göstergesi olarak İznik halkının durumu ile ilgili tetkiklerde bulundu. Görüldü ki kocaları gerek açlıktan gerekse savaşlarda ölen pek çok kadın dul ve sahipsiz kalmışlardı. Orhan Gazi, âdeti olmayan bir karar verdi ve gayrimüslim dul ahaliyi gazileriyle nikâhlayarak İznik ahalisini tümüyle bağrına bastı. Böylece İznik Bursa ve Yalova’da olduğundan daha hızlı ve daha samimi şekilde Müslümanlaştı ve şehir muazzam bir İslam kenti haline geldi.
Orhan Gazi, İznik ahalisine gösterdiği yakın ilgi ve münasebeti bu kadarla kalmadı. Bizzat kendi emriyle büyük kiliseyi Cuma mescidi haline getirdi ve bir manastırı medreseye çevirdi. İmaret kapıları açıldı ve yıllarca açlık ve sefalet içerisinde yaşayan İznik ahalisine pişen aşları kendi eliyle bölüştürdü. Gece kandillerini bizzat yaktı. Orhan Gazi İznik’te kendisine gösterilen teveccühten o denli memnun oldu ki; geçici olarak beyliğini İznik’e taşıdı ve burada yıllarca hem İznik ile hem hal oldu, hem de uzun zamandır aradığı huzur ve sefahati tattı.
Orhan Gazi, İznik’in fethi ile bir zamanlar Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Süleyman Paşa’nın başkent yaptığı şehri ele geçirmiş, onun oturduğu makamın yeni sahibi olmuştur.
İznik’in fethinden sonra Osmanlı Devletinin uç beylikleri ve demografik haritasında değişiklikler meydana geldi. Bu sebeple büyük oğlu Süleyman Paşa’yı İznik’e çağırdı ve kendisine bu bölgeyi teslim ederek güvence altına aldı. Murat Han Gazi’ye ise diğer bir önemli kent olan Bursa’yı emanet etti. Amcasının oğlu Gündüz Bey’i ise Karacahisar’a tayin ederek sancakların görev taksimini tamamladı.
.
Karesi'nin Fethi
Karesi Beyliği, tıpkı Osmanlı Beyliği gibi Anadolu Selçuklu Devleti döneminde batıya göç ettirilerek uç beyliği vazifesi üstlenmiş, kalabalık bir tebaası olan güçlü bir beylikti. Osmanlı Beyliğine nazaran daha güçlü bir ordusu vardı ve Bizans’a karşı başarılı gazalar yürütmekteydiler. Osmanlı Devleti ile Karesi beyliği arasında geçmişte bir husumet yaşanmamış, ortak garaz olan Bizans üzerine seferlerde bulundukları dönemlerde iş birliğinde dahi bulunmuşlardı.
Son Karesi beyi İclan Bey (ya da Yahşi Bey) 1341 yılında vefat edince oğulları Demirhan Bey ve Tursun Bey arasında husumet ortaya çıktı. Bu husumet neticesinde Demirhan Bey beylik makamına oturdu, Tursun bey ise Orhan Gazi’nin himayesi altına girerek Bursa’ya yerleşti.
Demirhan Bey, gerek tebaası gerekse beyliğin ileri gelenleri tarafından kabul görmedi. Halk da Tursun Bey’i istiyordu. Beyliğin ileri gelenleri Vezir Hacı İlbeyi ile birlikte Tursun Bey’e haber göndererek tebaanın arzusu ile idareyi almasını talep ettiler. Ancak Tursun bey, kardeşi Demirhan Bey’le mücadele edebilecek askeri nüfuza sahip değildi. Bunun için Orhan Gazi’den yardım istedi. Karşılığında Bergama, Balıkesir ve Edremit bölgelerini Orhan Gazi’ye bırakmayı teklif etti. Orhan Gazi, Tursun beyin bu arzusunu vesile kabul edip ordusunu hazırladı ve Karesi güzergâhında bulunan pek çok hisarı fethetti.
Fethettiği hisarlar sırasıyla Ulubat, Biliyüz, Ablayund ve Kirmastı tekfurları Orhan Gazi’ye karşı koymayıp hisarları teslim ettiler. Orhan Gazi hisarların tekfurlarını kendilerine bağlı kalacakları sözü vermeleri karşılığında yerlerinde bıraktı. Ancak Ulubat tekfuru sözünde durmayıp muhtemelen olası bir savaş için hazırlık yapmaya başlayınca bunu haber alıp hisara girerek tekfuru öldürüp kaleyi zapt etti.
Bu fetihler hem fütuhat hem de Karesi beyliğinden alınacak Bergama - Balıkesir – Edremit bölgelerine ulaşımın emniyet altına alınması amacı taşıyordu. Hisarların fethi tamamlandıktan sonra Orhan Gazi, himayesindeki Tursun bey ile birlikte Demirhan Bey’in içinde bulunduğu Balıkesir hisarının önüne geldi. Demirhan Bey, muharebe edemeyeceği için kaçarak Bergama hisarına sığındı. Orhan Gazi, bunun üzerine Bergama hisarını muhasara altına aldı. Tursun Bey, kardeşi Demirhan Bey’i sulha ikna etmek için yanına varmaya teşebbüs etti. Ancak kaleden atılan bir okla öldürülünce Orhan Gazi, halka hitap ederek “burası artık benim ilimdir” diyerek Demirhan Bey’i kaleden çıkartmadan dönmeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine Demirhan Bey, canının bağışlanarak zapt edilmesi karşılığında kaleden çıkartılıp Bursa’ya gönderildi. Böylelikle Karesi Beyliği, tebaası, ordusu ve hazinesiyle birlikte topyekûn Osmanlı Devletine bağlanmış oldu (1345).
Orhan Gazi, veliahdı olarak gördüğü Süleyman Paşa’yı çağırıp idareyi teslim etti ve bölgeyi tımar ederek gazilerine dağıttı. Böylelikle Karesi, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar sulh yolu ile fethettiği en geniş bölge oldu. Karesi’nin fethi ile Rumeli topraklarına ulaşmak mümkün hale geldi. Bu tarihten sonra fütuhatın istikameti uzunca bir süre Trakya olmuştur.
.
Edirne'nin Fethi
Murad Gazi, hükümdarlığının ilk evresinde Rumeli’de kazanılmış olan başarıları devam ettirme gayesiyle hazırlıklarına başladı. Önce Şahin Paşa’yı Lala (Sadrazam/Vezir) olarak atadı, ardından Osmanlı Devletine büyük hizmetlerde bulunan ve devletine 4 büyük sadrazam çıkartan Çandarlı sülalesinin ilk devlet büyüğü olan Bilecik kadısı Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa’yı kazasker (Kadı Asker) yaparak kendisi seferdeyken devletin idare yükünü emniyete aldı ve Rumeli’ye doğru yola çıktı. Çandarlı Halil’e Hayrettin ismi Murad Gazi tarafından Edirne’nin fethinden hemen sonra verilmiş ve aynı tarihte sadrazam olarak atanmıştır.
Şahin Paşa ve Hacı İlbey’i yanına alarak ekseriyetle Karesi’den toplanan kuvvetlerle birlikte Gelibolu’ya geçti. Bu seferin hedefi Bizans’tan Edirne’ye giden ticaret yolunu kontrol altına almak ve buranın idaresini elinde bulunduran Birgos Büyükdükalığını (Akdaiopolis) fethederek mümkün olursa ardından Edirne’yi ele geçirmekti. Bu istikametle önce Banatoz hisarına ulaştı. Banatoz tekfuru karşı koymayarak hisarı teslim etti. Murad Gazi, hisarı ve tekfuru yerinde bırakıp itaat altına aldıktan sonra Çorlu hisarına ulaştı. Kendilerini koruyabilecek güce sahip olan Tekfur teslim olmayı reddedince zorlu bir çarpışmaya girişildi. Fethi pekte kolay olmayan Çorlu, tekfurun gözüne isabet eden okla ölmesi üzerine kolayca fethedildi ve yağma ile ganimetler pay edildi. Murad Gazi, Hisarı zapt etmek yerine tekrar kullanılmaması için surları yıkıp bertaraf etti. Ardından Misini hisarına ulaştılar. Misini tekfurun oğlu Murad Gazi’yi karşılayıp hisarın anahtarını teslim etti ve iyi muamele görebilmek gayesiyle kıymetli hediyeler sundu. Murad Gazi, hediyeleri gazilere pay edip yine tekfuru yerinde bırakarak seferin bir sonraki adımı olan Birgos’a ulaştı. Birgos tekfuru himayesindeki tebaa ile birlikte hisarı terk edip kaçtı. Murad Gazi bu hisarı da tekrar kullanılmasına mani olmak için ateşe verdi.
Göründüğü üzere hedef Edirne idi ve Edirne’ye ulaşana kadar fethedilen hisarların fethi önemli değildi. Bu nedenle ele geçirilen hisarların muhafazası için asker tayin edilmiyor, umulmadık bir saldırı ihtimaline karşı hisarlar kullanılamaz hale getiriliyordu.
Murad Gazi, fetih yolculuğunu birkaç koldan yürüterek zayıf tekfurları daha kısa zamanda bertaraf etmeyi amaçlıyordu. Kendisi Banatoz-Çorlu-Misini-Birgos hattından ilerlerken kumandanları Hacı İlbeyi Meriç ve Dimetoka’yı bertaraf etmiş, Gazi Evrenos Keşan’ı almış ve İpsala’ya ulaşmıştı. Murad Gazi Birgos’a ulaşınca Edirne’nin fethi için ilk eşik atlanmış oldu. Artık garaz Edirne’dir.
Aslında Edirne’nin fethi önce hisarın kuşatılması ardından uzun sürebilecek bir savaşa girişilmesi ile mümkün olacak gibi görünüyordu. Zira Edirne hükümdarının sarayı kaim bir tepenin üstünde bulunuyordu. Bu tepenin çevresi çift sıra dizilmiş kuvvetli surlarla korunuyor, surlar ise derin hendeklerle muhafaza ediliyordu. Böylesi bir hisarın fethi elbette kolay olmayacaktı. Bu minvalde Murad Gazi lalası Şahin’i önden Edirne’ye gönderdi. Kendisi de Hacı İlbeyi ve Gazi Evrenos ile birlikte Bulgarofiron (Babaeski) bölgesini ve Edirne istikametindeki birkaç küçük hisarı daha bertaraf etti. Murad Gazi, Edirne yolundaki küçük kalelerle uğraşırken tecrübeli bir kumandan olan lalası Şahin ilk taarruzlara başlamıştı.
Murad Gazi’den önce Edirne’ye gelen Şahin Paşa muharebenin ilk evrelerinde oldukça başarılı sonuçlar elde etti. Murad Gazi’de geldiğinde taarruz kuvvetlendi. Hacı İlbeyi ve Gazi Evrenos Meriç nehri kıyılarından şehre girmeyi başardılar. Yaşanan çarpışmalarda başkumandanı öldürülen Edirne Hükümdarı savaşı kazanamayacağına karar verip aile efradıyla birlikte sandala binerek Enez’e kaçtı. Hükümdarı kaçan, başkumandanı öldürülen Edirne, fazla karşı koyamadı ve hisar cebren ele geçirildi (1360). Edirne’nin fethi ile aynı zamanda Tekirdağ’da fethedilmiş oldu. Günümüzdeki Tekirdağ ili bu dönemde Tekfur Dağı olarak anılmaktaydı.
Bizans kaynaklarında bu fethin ihanet eden bir Rum’un Türkleri hisara alması sebebiyle gerçekleştiği ifade edilir. Ancak bu bilgiye itibar etmek doğru değildir. Zira Bizans tarihçileri, acı verici pek çok mağlubiyeti suni ihanet vakaları ile teselli etmeyi adet edinmiştir. Aynı suni vaka Bizans’ın fethi içinde mevzubahis edilmiştir. Bizans’ın fethinde de mağlubiyeti hain bir Rum köylüye mâl etmişlerdir. Batı literatüründe bile hem İstanbul’un hem Edirne’nin fethi ile ilgili kaynaklardan itibar edileni Osmanlı kronikleri olmuştur.
Edirne’nin fethi ile bu bölge Rumeli fetihleri için bir ileri karargâh ve fetih kapısı haline gelmiştir. Kaim surları ve şehri bereketlendiren Meriç Nehri Edirne’yi zaman içerisinde Osmanlı’nın en kıymetli şehirlerinden biri haline getirmiştir.
Günümüzde Edirne olarak isimlendirdiğimiz bölge batılı kaynaklarda Hadrianopolis olarak geçmektedir. Şehrin ismi, Roma hükümdarı Hadrianus’dan gelmekteydi. Hadrianus’un şehri anlamına gelen Hadrianopolis ifadesi zamanla Hadrene/Hedrene/Edrene olarak türemiş, 18. Yüzyılda Edirne ifadesi kalıcı olarak yerleşmiştir. Osmanlı kroniklerinde daha çok Edrenebol olarak geçmektedir.
.
Sırpsındığı Savaşı
Osmanlı Devletinin Rumeli hattındaki ilerleyişi ve fethettikleri bölgeyi hızla Türkleştirmeleri Balkan krallıklarını tedirgin etmeye başlamıştı. Önceleri Kadim düşmanları Bizans’a karşı birlik oluşturabilmek gayesiyle Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler içerisine girmeye çalışsalar da Osmanlı’nın böyle bir dostluğa ihtiyacı olmadığını fark edip günün birinde Gazileri hisarlarının önünde göreceklerini anlamışlardı. Bu minvalde tedirgin olan tüm balkan krallıkları ittifak kurarak büyük bir ordu teşkil ettiler ve Edirne’ye doğru yola çıktılar.
Bu ittifak aynı zamanda doğrudan Osmanlı Devletine karşı girişilen ilk Haçlı Seferi olma özelliğini taşır. Zira bu ittifak Papa 5. Urban’ın çabalarıyla bir Hıristiyan ittifakı olarak ortaya çıkmıştır. Bu ittifakta Bulgar ve Sırp Krallıklarının yanında Macar Krallığı ile Eflak ve Boğdan Prenslikleri de yer alıyordu. Kurulan bu kuvvetli ordunun sayısı 30 Bin olarak kroniklere geçmiştir. Ordunun başında ise Macar Kralı Layos bulunuyordu.
Murad Gazi, bu durumu haber aldığında Karabiga’nın fethiyle meşguldü. Karabiga, bir dönem Bizans’a hizmet eden ancak sonradan isyan eden Katalanlı paralı askerler tarafından idare edilmekteydi. Marmara denizinin güvenliği ve Gelibolu hattının emniyeti açısından bu asi deniz haydutlarının bertaraf edilmesi gerekiyordu. Kendisi Karabiga’yla meşgul olduğu için Şahin Paşa'ya düşmanları yavaşlatma vazifesi verdi.
Haçlılar Meriç ırmağına kadar yaklaşmışlardı. Buradan Edirne’ye ulaşmaları sadece 2 günlük sürecekti. Şahin Paşa, bu süreyi uzatmak için Hacı İlbeyi’nin emrine bir kısım gazi verip ilerleyişlerini yavaşlatmayı amaçladı. Hacı İlbeyi yola çıkınca Haçlı ordusunun Meriç yakınlarında konakladığını ve zafere kesin gözüyle bakan haçlı ordusunun bir kısmının sarhoş bir kısmının ise uykuda olduğunu gördü. Kendisine verilen emir Meriç ırmağını geçmelerini yavaşlatmak ve mümkünse engellemekti. Ancak inisiyatif kullandı ve düşmanı gafil avlamak için eline geçen bu fırsatı değerlendirdi.
İlbeyi, gecenin ilerleyen saatlerini bekledi ve gazilerine ikişer meşale taşıtarak olduğundan daha kalabalık görünmelerini sağladı. Bunun yanında Mehter takımını da hazır ederek düşmana ansızın bir şok yaşatabileceğini düşündü. Düşmana hiç beklemediği bir zamanda ve gece karanlığında, üstelik hiç beklemedikleri bir cenahtan; Meriç’i çevreleyen bataklıklardan geçerek saldırdılar. Haçlı Ordusu, önce Mehter marşının gür sesiyle gaflet uykularından uyandılar. Bu ses atları ürkütmeye yetmişti. Ardından meşaleleri gören haçlı askerleri Osmanlı Ordusunun tüm kuvvetiyle üzerlerine geldiğini sanarak büyük bir keşmekeş yaşadılar. Kaçarken birbirini ezen haçlıların birçoğu Meriç nehrinin azgın akıntısına dalarak nehrin karşısına geçmeyi umarak boğuldular. Kaçmayı başaranlar ise Hacı İlbeyi tarafından yakalanarak yok edildi. Macar Kralı Layos ise canını zor kurtardı (1364).
Tarihe Sırpsındığı olarak geçen bu savaşta 5 devletten teşkil edilmiş 30 Bin kişilik muazzam bir ordu, Hacı İlbeyi komutasındaki birkaç bin hafif süvariye karşı utanç verici bir yenilgiye uğradılar. Bu savaş neticesinde Meriç nehri Osmanlı’nın kontrolüne geçti. Macarlar Balkanlardaki tartışmasız üstünlüğünü kaybetti, Bulgarlar ise vergiye bağlanarak itaat altına alındı.
Bu savaşın en vahim neticesi ise baş aktör olan Hacı İlbeyi’nin akıbeti olmuştur. Şahin Paşa, Hacı İlbeyi’nin muazzam başarısı karşısında padişah nezdinde küçük düşmüş oldu. Ve tabii ki başarılı olsa da bu başarısı Şahin Paşa'nın emrini yerine getirmeyip inisiyatif kullanması sayesinde olmuştu. Şahin Paşa, bu ihtiraslar neticesinde Hacı İlbeyi’ni zehirleyerek öldürmüştür (1365). Hacı İlbeyi’nin aile efradı Gazi Evrenos’un tavsiyesiyle Kırımşa’ya göç ettirilmiştir. Bu aile 1924 yılındaki Türk-Yunan Mübadelesi ile Anadolu’ya gelmişlerdir.
(Sırpsındığı Savaşı, tarih kaynaklarında farklı şekilde neşredilmiş, farklı tarihlerle literatüre girmiştir. Bu kaynak çeşitliliği sebebiyle önceleri iki ayrı savaş yaşandığı düşünülmüş (Sırpsındığı ve Çirmen) ardından savaşın seyrinin aynı olması hasebiyle bu görüşten vazgeçilmiştir. Batılı tarih kayıtlarında bu savaşın 1371 yılında yapıldığı ifade edilmekte ancak bu kayıtlar da tutarlılık arz etmemektedir. Zira Papa 5. Urban 1370 yılında vefat etmiştir.)
.
1. Kosova Savaşı
Osmanlı'nın uzun yıllardır başarı ve istikrarla devam eden fetihleri Bosna Kralına karşı girişilen savaşta yaşanan mağlubiyet ile sekteye uğramıştı. Osmanlı'nın mağlup olması, sindirilmiş, vasallaştırılmış ve itaat altına alınmış Balkan kitlelerini Osmanlı'ya karşı yeniden birleşmeye ve karşı koymaya sevk etti. Balkan kuvvetlerinin içerisinde Osmanlı'ya karşı koyabilecek tek güç Macarlardı. Ancak Macarlar Tuna üzerindeki nüfuzunu genişletmeye teşebbüs ettiği için Bosna Kralı ve bazı Sırp prensleri ile hasım durumundaydı. Osmanlı'ya itaat etmiş olan prensliklerin içerisinde en güçlü olanıysa ebette Lazar'dı. Lazar, Macar Kralı Luiz'in desteği ile diğer Sırp prensleri ile giriştiği mücadeleler neticesinde nüfuzunu genişletmiş, Morova'daki zengin gümüş madenlerini ele geçirerek önemli bir başarı elde etmişti. Sahip olduğu maddi gücü de kullanarak ordusuna Katalan, Macar, Çek, Arnavut ve Eflak askerleri ne dahil etti.
Lazar'ın artan kuvveti Osmanlı'ya karşı harekete geçmeye fırsat arayan Bosna ve Bulgar Krallarını da teşvik etti. Osmanlı'ya karşı baş kaldırmak isteyen tüm unsurlar Lazar'ın himayesine girmeye başlamıştı. Yalnızca Vidin Bulgar Çarı Stratsimir ve Köstendil Hakimi Konstantin Deyanoviç Osmanlı'ya karşı sadakat gösterdiler.
Murad Gazi, bu gelişmeler doğrultusunda Timurtaş'ı Bursa'da bırakarak Rumeli'ye geçti ve kendisine bağlı olan vasal prensliklere asker teşkil etmeleri emrini verdi. Murad Gazi'nin bu emri ile kimlerin Lazar'ın lehine hareket edeceği belli oldu. Bulgar Kralı Şişman ve Dobluca Hükümdarı Dobrotiç sefere katılmayı reddettiler. Bunun üzerine Çandarlı Ali Paşa ve Timurtaş'ın oğlu Yahşi Bey'i 30 Bin kişilik bir kuvvetle birlikte Şişman ve Dobrotiç üzerine sefere gönderdi. Kendisi de Şumlu'ya yerleşerek karargahını kurdu. Bulgar Kralı Şişman, Osmanlı'nın Lazar'a taarruz edeceğini ve mağlup olması durumunda vasallıktan kurtulacağını ümit ediyordu. Ancak süreç umduğu gibi gelişmeyince Murad Gazi'nin huzuruna çıkarak affedilmesi için Silistre Kalesini vermeyi teklif etti ve bağlılık yemini etmek zorunda kaldı. Şişman, Silistre Kalesine geçtikten sonra yemininden dönerek kaleyi vermeyi reddetti ve önce Tırnova ardından Niğbolu kalesine kaçtı. Kral Şişman'ın stratejisi açıktı. Bizzat savaşa dahil olmadan olası bir savaştan karla ya da en az zararla çıkmak.
Bu olaylar yaşanırken Lazar'ın, Murad Gazi'nin stratejisini öğrenme gayesiyle elçi göndermesi hükümdarı çok sinirlendirdi. Murad Gazi, Kral Şişman'ı bertaraf etmeyi beklemeden tehlikeli dağ geçitlerinden Kosova ovasına inerek savaş hazırlıklarına başladı. Nihayet 15 Haziran 1389'da iki kuvvet Kosova ovasında karşı karşıya geldi.
Lazar'ın ordusu yoğunlukla süvarilerden oluşuyordu. Osmanlı kuvvetlerinin et etkili gücü ise elbette ki okçularıydı. Oldukça çetin bir muharebeye sahne olan savaşta Osmanlı kuvvetlerinin sol cenahı mukavemet gösteremeyerek çöktü. Ancak sağ cenahta bulunan Şehzade Bayezid'in muvaffak olması ile savaş Osmanlı lehine döndü. Nihayetinde Osmanlı kuvvetlerinin kesin galibiyeti ve Lazar'ın öldürülmesi ile sonuçlanan savaş ile Balkanlardaki Osmanlı üstünlüğü yeniden sağlanmış, başkaldıran vasal prenslikler yeniden itaat altına alınmış ve Balkanlarda yükselen Lazar tehdidi ortadan kaldırılmış oldu.
.
Ankara Savaşı
Ankara Savaşı, Osmanlı İmparatoru 1. Beyazıt ile Timur İmparatorluğunun Han’ı Timur (Aksak Timur) arasında 28 Temmuz 1402 yılında gerçekleşmiş, Timur İmparatorluğunun kazandığı bu savaş sonucunda Osmanlı İmparatoru Beyazıt esir düşmüştür.
1400’lü yıllarda Osmanlı Balkanlar cenahında taarruzlarla hâkimiyetini sağlamış ancak Anadolu üzerindeki hâkimiyeti kesinleşmemişti. Her ne kadar Anadolu üzerinde hüküm sürüyor olsa da Selçuklular döneminde ortaya çıkan bağımsız beylik sistemi halen devam etmekteydi. Bu bakımdan Anadolu Birliğinin sağlanması ve beyliklerin tam anlamıyla ilhak edilerek Osmanlı tebaası haline getirilmesi gerekiyordu. Bu gereklilik üzerine Beyazıt, bir taraftan İstanbul kuşatmasına devam ederken diğer yandan Anadolu seferleri ile de Anadolu hâkimiyetini kesinleştirmeye çalışıyordu.
Ankara Savaşı Öncesi Tarafların Durumu
1. Beyazıt, 1390-1400 yılları arasında, Anadolu içlerine yaptığı seferlerle Konya, Niğde, Karaman, Develi, Sivas, Tokat ve Kayseri’de hâkimiyetini kesinleştirerek bu bölgelerde yaşayan Türk Beyliklerini Tebaası haline getirdi ve kurduğu merkeziyetçi yapıyla hem sınırlarını hem tebaasını arttırmış oldu. Bunun yanında, 1370 yılında kurulmuş olan Timur İmparatorluğu, giderek güçlenmiş ve İran coğrafyasının hâkimi durumuna gelmişti. Timur, kendisini İlhanlı Devletinin varisi sayarak Anadolu üzerinde hak iddia ediyordu. Anadolu Selçuklularının yıkılmasıyla Anadolu ve Orta Asya’da kalabalık kitlelerle dağınık şekilde yaşayan Türk beylikleri Osmanlı ile Timur İmparatorluğu arasında mücadele unsuru haline geldiler.
Ankara Savaşının Nedenleri
Bir yandan Beyazıt, bir yandan Timur, Anadolu üzerindeki beylikleri tebaası haline getirmeye çalışıyorlardı. Timur’un taarruzlarıyla yıkılan Celayir’in Sultanı Ahmet Han ve Karakoyunlu Devletinin hükümdarı Kara Yusuf, Timur’un eline geçmemek için Osmanlıya sığındılar. Timur, kendisinden kaçan Ahmet Han ve Kara Yusuf’un iade edilmesi için Beyazıt’a mektup göndererek esir edilmek üzere kendisine teslim edilmesini istedi. Ancak Beyazıt, kendisine sığınan beyleri vermek istemeyince Timur ile Beyazıt arasında mektuplaşmalar başladı. Timur, ısrarla esirlerinin kendisine verilmesini istiyor ve tehdit ediyor, Beyazıt ise esirlerini vermeyi reddedip Timur’un meydan okumasına ağır sözler ve tehditlerle karşılık veriyordu. Karşılıklı tehdit ve hakaretlerle gerçekleşen bu mektuplaşmalar neticesinde Timur, Beyazıt’ın ele geçirdiği Sivas, Halep ve Şam’a istila etti ve esir iadesi meselesi savaşa dönüşmeye başladı. Timur, Sivas, Halep ve Şam’dan sonra Bağdat’a yönelince, Beyazıt da karşı taarruzla Timur’un hâkimiyeti altındaki Erzincan ve Kemah’ı istila etti. Bu karşılıklı taarruzlar büyük bir savaşı artık kaçınılmaz hale getirmişti. Yaşanan anlaşmazlıklar neticesinde Timur, Beyazıt’a elçi göndererek Kemah’ın geri verilmesini, Ahmet Han ve Kara Yusuf’un iadesini ve Osmanlıların kendisine bağlanmasını talep etti. Bu talep, açıkça bir savaş ilanıydı.
Ankara Savaşının Tezahürü
Beyazıt’ın, söz konusu ağır taleplerini açıkça reddederek kendisini tehdit etmesi üzerine Timur, 140 Bin kişilik bir ordu hazırladı. Bu orduda Timur’a destek veren irili ufaklı 20 Sultanlıktan askerler ve Hindistan’dan temin edilen savaş filleri bulunuyordu. Beyazıt, Timur’un taarruza giriştiği haberini alınca, himayesi altındaki Türk Beyliklerinden oluşturduğu orduları hazırladı. Ancak bu ordu, Timur’un ordusunun karşısında sayıca oldukça zayıf kalıyordu. Özgün güçleri yetersiz kalınca Sırplardan asker desteği alarak ordusunun gücünü 85 Bin’e çıkartı ve Timur’un ordusunu karşılamak üzere Ankara’ya doğru harekete geçti.
Beyazıt, Ankara’ya ulaştığında Timur’un Tokat cenahına yöneldiği haberini aldı. Bunun üzerine zaten sayıca az olan ordusunun mevcut gücünü de bölmek zorunda kaldı ve yaya güçlerini dağlık bölgelerdeki stratejik noktalara yerleştirerek süvarilerden oluşan güçlerle ormanlık araziye konuşlandı. Bu hareket Timur için büyük bir avantaj sağladı. Hızlı hareket kabiliyetine sahip olan güçleri, bu mücadelede Timur’un ordusunu yenilmez kılmaya yetiyordu. Beyazıt’ın hareket düzenini ve savaş tertibatını öğrenen Timur, şaşırtmak amacıyla güçlerini güneye, Kayseri’ye doğru kaydırdı. Beyazıt, Timur’u Tokat ve Sivas istikametinden beklerken, Timur Kayseri üzerinden Ankara’ya doğru ilerleyip şehri kuşattı. Timur’un Ankara’yı kuşattığını öğrenen Beyazıt, Savunma savaşı yapacakken taarruz etmek zorunda kaldı ve büyük bir hata yaparak Temmuz ayı sıcağında ordusunu Ankara’ya yürüttü. Hem sayıca az olan hem de Temmuz sıcağında susuz ve yorgun düşen Osmanlı ordusu, Ankara’ya ulaştığında, Timur beklemediği bu manevra karşısında kuşatmayı kaldırarak daha kuzeye, Ankara Savaşının gerçekleşeceği Çubuk Ovasına çekildi.
Beyazıt, Timur’un ordusunu çok hızlı bir şekilde takip ederek kuzeye yöneldiğinde Timur ordusunu emniyetsiz ve askerlerin istirahat ettiği bir anda yakaladı. Ancak Beyazıt’ın ordusu yoğun sıcak altında sürdürdüğü sürek takip sonrasında yorgun düşmüş ve susuz kalmıştı. Durumu mahiyetiyle istişare eden Beyazıt, hemen taarruz edip sonuç alma tekliflerine karşın, bu hareketin mertçe olmayacağını düşünerek askerlerini dinlendirmeyi tercih etti. Nihayet Timur, Beyazıt’ın geldiğini haber alınca ordusunu teyakkuza geçirip savaş tertibi aldı. Osmanlı ordusu da istirahat edip su ihtiyacını giderdikten sonra savaş düzeni alarak hazırlıklarını karşılıklı olarak tamamlanmasını beklediler.
Ankara Savaşında Osmanlının Durumu
Osmanlı Ordusunda, Azaplar, Yeniçeriler ve Tımarlı Sipahiler merkez kuvveti teşkil ediyor ve Beyazıt tarafından kumanda ediliyordu. Merkez gücün yanında Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi kumanda ettiği güçler eşlik ediyordu. Sol cenahta Süleyman Çelebi’nin komutasında Rumeli’den tedarik edilen birlikler bulunuyor, Sağ cenahta ise Vezir Kara Timurtaş Paşa komutasında Anadolu Beyliklerinden tedarik edilen birlikler hazır tutuluyordu. Mehmet Çelebi, Karakoyunlu Beyliğinden tedarik edilen ihtiyat kuvvetleriyle ordunun en gerisine konuşlanmıştı. Sol cenahın ihtiyatında, Beyazıt’ın kayınbiraderi Stefan Lazareviç’in komutasındaki 10 Bin kişilik Sırp gücü bulunuyordu. Ordunun sağ cenahının ihtiyatını ise Kara Tatar Süvarilerinden oluşuyordu.
Ankara Savaşında Timur Devletinin Durumu
Timur Ordusu ise, ordu merkezinde Timur’un komutasındaki güçler, Sağ cenahta Miran Şah, Sol cenahta Şahruh Mirza ve Halil Sultan’ın güçleri bulunuyordu. Ayrıca Hindistan’dan getirtilen 32 zırhlı savaş fili ordunun en önünde sıralanmıştı. Muhammed Mirza, ana ordunun gerisinde ihtiyat olarak konuşlanmış, beraberinde Harezm ve Maveraünnehir’den tedarik edilen zırhlı süvari alayları ile Pir Muhammed ve İskender Mirza yer alıyordu. Ordunun sol cenahını Emir Celal İslam, sağ cenahında Şeyh Ömer Mirza tarafından kumanda ediliyordu. Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Menteşoğulları ve diğer küçük Anadolu Beylikleri de sağ cenahın önünde konuşlanmışlardı.
Ankara Savaşının Gelişimi
İki tarafta tüm hazırlıklarını tamamlayıp 28 Temmuz sabahı, sabah namazından sonra savaş düzeni aldılar. Beyazıt, Niğbolu savaşında kullandığı Kurt Kapanı (Hilal) taktiğini uygulamak için ordunun en önünde yer aldı. Beyazıt, kendisine bağlı Azaplarla birlikte çalılık ve otluk bir düzlük üzerinden hücum ederek ilk taarruzu başlattı. Ancak bodur ağaçlar ve çalılıklar, ileri taarruz için hızı yavaşlatan bir etkendi. Öncü kuvvetlerin taarruza kalktığını gören Timur, ilk karşılığı okçularla verdi. Timur’un ordusundan gelen yoğun oklar, çalılıklar ve otluklar sebebiyle yavaşlayan Azaplar üzerinde etkili olunca Azaplar, ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. İlk hamlesi başarılı olmayan Beyazıt, Yeniçeriler ve Sipahilerden oluşan güçlerine taarruz emri verdi. Timur, ilerleyen yaya kuvvetlerine karşı savaşçı fillerini ve ormanlık alan içerisinde gizlenen süvarileri görevlendirince avantaj yine Timur’un güçlerinin eline geçti. Mirah Şah’ın birlikleri de Süleyman Çelebi komutasındaki birliklerin üzerine taarruz edince zor durumda kalan Süleyman Çelebi birliklerine Merkez güçte yer alan Yeniçeriler yardıma gitti. Sayıca az olan Osmanlı ordusu, Yeniçerilerin ordu merkezinden ayrılmasıyla ikiye bölündü ve Timur’un savaşçı filleri daha da ileri sürmesiyle sağdan, soldan ve ön cepheden hücum eden güçlere karşı yeterli direnişi gösteremedi. Üstelik Osmanlı ordusu, savaşçı fillerle ilk kez karşılaşıyorlardı. Fillere karşı nasıl bir taktik izleyeceğini bilmeyen Osmanlı ordusu, karşı koyulmaz fillerin taarruzları karşısında disiplin ve düzenini kaybetmeye başlamıştı.
Bunun üzerine Beyazıt, büyük bir hata yapıp kurt kapanı taktiğini tekrar uygulayarak Sipahilerle Filleri karşı karşıya getirdi. Savaşın en kanlı ve şiddetli anı o andı. Yeniçerilerin ok atışları ve Sipahilerin başarılı taarruzlarıyla Filler etkisiz hale getirilebilmişti ancak hem Sipahiler, hem Yeniçeriler çok ağır kayıplar verdiler. Fillerinin devre dışı kaldığını gören Timur, Şeyh Ömer Mirza komutasındaki birliklerini Yeniçerilerin üzerine gönderdi. Beyazıt, bu hamleye karşılık olarak Anadolu beyliklerinden toplanan Askerleri ve Kara Tatarları takviye etti. Ancak Kara Tatarlar, Timur ile savaş öncesinde anlaşmışlardı. Yeniçerilerin yanına gitmek yerine Rumeli ve Sırp askerlerinin arka cenahından ok atışlarıyla arkadan saldırdılar. Miran Şah ile Süleyman Çelebi birliklerinin arasında geçen çarpışmalarda takviye olarak gelen güçlerden Anadolu Beylikleri taarruz etmekteyken, Timur’un ordusuna bağlı Anadolu Beylikleri kendi bayraklarını açınca Beyazıt’a bağlı Anadolu beylikleri de Timur’un ordusundaki Anadolu Beyliklerinin safına geçerek Osmanlı ordusundaki dengeleri alt üst ettiler. Yeniçeriler ve Rumeli birlikleri, önce Kara Tatarlar, sonrasında Anadolu Beyliklerinin Timur’un safına geçmesiyle savaş alanındaki inisiyatiflerini kaybederek ağır kayıplar vermeye başladılar. Rumeli ve Sırp birlikleriyle Yeniçeriler dışındaki güçlerin kendilerine sırt çevirip Timur’un tarafına geçmesiyle Beyazıt tam anlamıyla sükûtu hayale uğradı. Osmanlı ordusunda, yalnızca Yeniçeriler ev Rumeli-Sırp birlikler Beyazıt’a sırt çevirmemiş ve savaşın sonuna kadar mücadele etmişlerdi.
Adım adım mücadeleyi kaybeden Osmanlı ordusu, mağlup olunan cephelerden çekilmeye başladılar. Timur, son emrini vererek Beyazıt’ın sağ ele geçirilmesini emredince sonuç almak için son taarruz başladı. Vezirler İsa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi ve Mehmet Çelebi, kuşatmayı yararak kaçmayı başardılar. Şehzadelerin kaçtığını fark eden Sırp Birliklerinin komutanı ve Beyazıt’ın kayınbiraderi olan Stefan Lazareviç, Beyazıt’a çekilmesi için tavsiyede bulunsa da, Beyazıt mücadele etmeye devam etti. Çatalpete’de emrinde 300 kişilik askeriyle atının sırtında çarpışarak Timur tarafından yakalandı ve esir edildi ve Ankara Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir hezimet olarak tarihe maloldu.
.
Osmanlı - Venedik Deniz Savaşı
Venedik konseyi her ne kadar Türklerle bir antlaşma imzalamaya gayret ediyorsa da Venedik Amirali Pietro Loredano açık şeklide bir Türk düşmanıydı. Kendisi gibi bir deniz subayı olan kardeşi George, Venedik'in barışçıl tutumuna karşın iki Osmanlı kadırgasına saldırıp esir almıştı. Bunun üzerine Mehmed Çelebi, bu saldırıya misilleme emri verdi ve Osmanlı kadırgaları Andras, Paros ve Milos kıyılarına bir saldırı düzenleyip birkaç Venedik gemisini zapt ettiler. Loredano'nun sebep olduğu bu gerilimi dizginlemeye çalışan Venedik Konseyi, kendisine karşı saldırı olmaksızın bir taarruza girişmemesi emrini verse de otorite sorunlarının yaşandığı Venedik'te her emir tam anlamıyla yerine getirilmiyordu. Loredano, ertesi yıl büyük bir deniz kuvvetiyle Çanakkale boğazı önüne demirleyip zapt edilen gemilerinin iadesini istedi. Bu beklenmedik durum karşısında Osmanlı kadırgaları da savaş nizamı alarak olası bir çatışmaya hazır duruma geldi. Ancak savaşın başlamasına başlı başına bir yanlış anlaşılma yol açtı. İçerisinde Venedik elçilerinin bulunduğu bir kadırga, tırmanan gerginliği sona erdirmek için kıyı şeridine yaklaşmayı deneyince ok yağmuruna tutuldu. Loredano beklediği fırsatı yakalamıştı. Henüz yeni kurulmuş olan Osmanlı deniz kuvvetleri, tecrübeli bir amiral olan Loredano'ya karşı koyamadı. Çalı Bey bu muharebede şehit oldu, Loredano ise talep ettiğinden çok daha fazlasını elde etti. Batırdığı kadırgalar dışında 14 kadırgayı zapt ederek muzaffer bir komutan edasıyla Venedik'e döndü. Dönüşünde Venedik Konsey'ine sunduğu mektupta özetle "Osmanı'nın uzunca bir süre Ege'de donanma kuramayacağının garantisini veriyorum" demiştir. (29 Mayıs 1416)
Loredano, sonraki yıl tekrar Osmanlı karasularına girerek Lapseki'yi almaya yeltendiyse de karadaki hakimiyetini denizde kuramamış olan Osmanlı için barış zorunluydu. Bizans'ın araya girmesiyle barış sağlandı ve Venedik ile yapılan anlaşmayla Venedikli tüccarlar diğer tüccarlardan çok daha fazla imtiyaza sahip hale geldiler.
.
Şeyh Bedrettin İsyanı
İsyanın baş müsebbibi olan Bedrettin, Yunanistan'da küçük bir kasaba olan Simavna'da (Kiprinos) kadılık yapan bir zatın oğlu olarak dünyaya geldi (1359). İlginçtir ki; kadı olan babasının adı İsrail'dir. Franz Babinger'in tespitine göre 2. İzzeddin Keykavus'un kardeşi Abdülaziz'in Musevi asıllı hanımından olan İsrail, Dimekota kalesinin Rum beyinin kızıyla evlenmiş, bu evlilikten Bedrettin dünyaya gelmiştir.
Bedrettin, çocuk yaşta başladığı din eğitimi ile önce Bursa'ya gelmiş, ardından eğitim hayatı kademe kademe yükselerek önce Konya, ardından Suriye ve Kahire'de yüksek eğitim görmüştür. Kahire'de ki hocası Hüseyin Ahlati'nin tavsiyesi üzerine Tebriz ve Kazvin'e giderek burada Batıniliği öğrenir. Batınilik, Kur-an'ın derin anlamlarının olduğunu, bu anlamların ise yalnızca "masûm" zatlarca anlaşılabileceğini, harflerin rakamlara dönüştürülerek yapılan bir takım hesaplamalar ile (Ebced) gizemli bilgiler edinilebileceğini, bunun yanında antik İsrailiyat'ta da geçen kabalistik bir takım görüş ve fikirleri benimseyen ve henüz ortaya çıkmış sıradışı bir inanıştı. Bu inanışın kökenleri Alamut Kalesine ve Hasan Sabbah'a kadar kadar dayanıyordu. Bu akım zamanla Ahmet Yesevi'nin öğretisi olan Bektaşiliğe nüfuz edecek, önce Bektaşiliği Batınilikle harmanlayacak, ardından Şii'lik ve Alevilik gibi farklı akımların ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır.
Kazvin'den dönen Bedrettin, hocası Ahlati'nin tavsiyesiyle kendisine büyük saygı besleyen Memlük Sultanı Berkuk'un oğlu Ferenç'in hocalığını yaptı. Ahlati'nin ölümü üzerine vazifesini bırakarak şeyhinin yerine geçti (1397). Bir süre sonra da Anadolu'ya geçerek Bektaşiliğin tasavvuf (Felsefe) akımını öğretilerini yayabileceği bir zemin olarak suiistimal etmeye başladı. Bedrettin, fevkalade hitabet kabiliyeti ve tasavvuf sohbetlerinde mevzubahis yaptığı mistik görüşlerle epeyce teveccüh kazandı. Bedrettin, mistik ve ezoterik fikirleriyle insanları fazlasıyla etkiliyor ve kendisine bağlayabiliyordu. Zamanla hem büyük hürmet görmeye başladı hem de kendisini şeyh olarak görenlerin sayısı arttı.
Bedrettin, ileride başlatacağı isyanda en yakınında olacak isimlerle tanışacağı bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuğun ilk durağı olan Karamanoğlu topraklarında fikirlerini benimseyen insanlar bulmayı başardı. Buradan Germiyanoğlu topraklarına gitti ve ileride isyanın baş aktörlerinden biri olacak "Börklüce Mustafa" ile tanıştı. Ardından Bursa'ya geldi. Burada da yine en yakın dostlarından biri olacak "Torlak Kemal" ile tanıştı. Bedrettin'in sonraki durağı Edirne hayatının dönüm noktası olacaktır.
Bedrettin'in Edirne'ye yerleşmesi ve burada da sevenlerinin artması Fetret Devrine tekabül eder. Hükümdarlık makamını ele geçirmiş olan Musa Çelebi, Bedrettin'e büyük hürmet göstererek kendisini kazasker (Kadı Asker) olarak vazifelendirir (1411). Bedrettin, öğretileriyle Musa Çelebi'yi de etkilemeyi başarmıştır. Ancak Mehmed Çelebi'nin hükümdarlığa geçmesi üzerine vazifesinden alınarak kendisine hatırı sayılır bir maaş bağlanır ve İznik'e yerleştirilir. Kimi tarih kaynakları bunun bir sürgün olduğunu nakletse de bu pek mantıklı bir değerlendirme olarak kabul edilmez. Zira Bedrettin'in hem seyahat özgürlüğü kısıtlanmamıştır hem de itibarı zedelenmemiş hatta hatırı sayılır bir maaşla istikbali garanti altına alınmıştır.
Bedrettin, İznik'te geçirdiği yıllar içerisinde yakın dostları ve müritleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa öğretilerini geniş kitlelere yaymaktaydı. Sevenlerinin her geçen gün arttığını, kendisine derin bağlılık gösteren muazzam bir kitlenin meydana geldiğini gören Bedrettin, elde ettiği bu kudreti hükümdarlığı ele geçirmek için kullanmaya tevessül etti. Önce Karadeniz'e, oradan da Eflak'a geçti. Eflak voyvodası Mirça'dan aldığı destek ile birlikte Silistire, Dobluca ve Deliorman bölgesine yerleşerek bu bölgeyi isyanın merkezi olarak tayin etti. Börklüce Mustafa, devlete küskün olan bir takım köylüleri bir araya getirerek yaklaşık 5 Bin kişilik bir kuvvet meydana getirir. İsyanın ilk ateşini Karaburun Yarımadasında (Aydın) yakar. Börklüce Mustafa önderliğindeki isyancılar, isyanı bastırmak için görevlendirilen Saruhan Bey komutasındaki küçük bir birliği mağlup etmeyi başarır ancak ardından Mehmed Çelebi'nin oğlu Murad Bey komutasındaki birliğin ulaşması üzerine mukavemet gösteremezler. Nihayetinde isyan bastırılır ve Murad, Börklüce'yi çarmıha gererek cezalandırır. Anlaşılan o ki; Bedrettin isyanı gayri İslâmi olarak görünmüş, cezası da ibret olması amacıyla gayrimüslimlerin adetlerine göre tertip edilmiştir. Diğer taraftan nispeten daha zayıf bir teşebbüste bulunan Torlak Kemal'in isyanı süratle bastırılır. O da isyancılarıyla birlikte öldürülür.
Nihayetinde şeyhlerinde keramet arayan müritleri, Bedrettin'de o ümitle bekledikleri kerameti görememiş olacaklar ki, doğrudan kendileri zapt edip Mehmed Çelebi'nin huzuruna getirirler. Katli vacip ilan edilmiş olan Bedrettin, Deliorman'da kurulan bir mahkemede Kadı Mevlana Haydar tarafından suçlu bulunup idama mahkum edilir.
Şeyh Bedrettin, Serez pazarında idam sehpasına çıkartıldığında Kadı Mevlana Haydar'a dönerek şöyle seslenmiştir; "Mademki bu kere mağlubuz, netsek, neylesek zahid. Gayri uzatmayın sözü, mademki fetva bize aid" (1420)
Müritleri, Bedrettinin ölü bedenini pazardaki bir dükkanın önünden alarak yakınlarda ki bir mezarlığa defnettiler. Mezarından geriye kalan kemikleri 1924 yılında Yunanistan ile yapılan mübadelede Türkiye'ye getirilmiş, bir süre muhtelif yerlerde muhafaza edildikten sonra 2. Murad'ın türbesinde bir yer ayrılarak buraya nakledilmiştir.
Şeyh Bedrettin'in müritleri, Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa'ya baba, Bedrettin'e ise Dede demekteydiler. Bu ifadeler zamanla Şeyh Bedrettin'i benimseyen kesimler vasıtasıyla Bektaşiliğin içerisinde yer etmiş, günümüze kadar ulaşmıştır.
.
Şehzade Mustafa İsyanı
Şehzade Mustafa, babası 1. Mehmed vefat ettiğinde henüz 13 yaşındaydı. Ağabeyi 2. Murad tahta geçtiğinde 1. Mehmed'in vasiyeti üzerine Bizans tarafından sulh teminatı olarak Bizans'da rehit tutulmak üzere istenmişti. Ancak 2. Murad, kardeşini esir olarak vermeyi reddetmiş, bu uğurda Bizans ile savaşa girmeyi göze almıştı.
Şehzade Mustafa, ağabeyinin bu alicenap tutumuna ve kendisinin canına kastetmemiş olmasına rağmen vehme kapılıp firar etti ve Karamanoğulları Beyliğine sığındı. Bu esnada 2. Murad, Anadolu'da başlayan Düzmece Mustafa isyanı ile meşgul oluyordu. Düzmece Mustafa, Yıldırım Bayezid'in kayıp oğlu olduğu iddiasıyla Bizans'ın da desteğini alarak bir ayaklanma başlatmış, 1. Mehmed'e mağlup olunca sulh teminatı olarak Bizans tarafından mahkum tutulmak üzere Bizans İmparatoru Manuel'e teslim edilmişti. 1. Mehmed'in vefatından sonra Bizans, daha evvelden yapılmış anlaşma gereği 2. Murad'ın iki kardeşini sulh teminatı olarak rehin istemiş, verilmemesi durumunda Düzmece Mustafa'yı serbest bırakmakla tehdit etmişti. Nihayetinde Düzmece Mustafa'yı mağlup edip öldürdükten sonra ihanetinin hesabını sormak üzere Bizans'ı kuşatmıştı.
Şehzade Mustafa, bunlar olurken Karamanoğulları Beyliğinde lalası Şerbetdar İlyas'ın rahleyi tedrisinde yetişiyor ve muhtemel ki lalası İlyas tarafından ihtirasla dolduruluyordu. Zira Şerbetdar İlyas, Fetret Devri vakaları yaşanırken Mehmed Çelebi'ye ihanet ederek Süleyman Çelebi'nin saflarına geçmişti. Yeni bir taht mücadelesi elbette Lala İlyas'ın ihtiraslarını ateşleyecektir. Bizans İmparatoru Manuel, elçilerini göndererek Şehzade Mustafa'ya ulaşmış, lalası İlyas'ın da telkinleriyle vereceği destek ile ağabeyine karşı mücadeleye girmeye ikna etmişti.
Şehzade Mustafa, Lala İlyas'ın da nüfuzunu kullanması ile Germiyanoğulları ve Karamanoğullarından bir kısım asker toplayarak Bursa'ya doğru harekete geçti. Ancak Bursa, isyancı şehzadeye hisarın kapılarını açmadı. Kendisine özür dileyerek, tahtta hakkı olsa da ancak hükümdara sadakate yemin etmesi durumunda şehrin anahtarını teslim edebileceklerini söylediler. Mustafa'nın şehri kuşatacak kadar kuvveti bulunmuyordu. Bunun üzerine İznik üzerine yönelerek burayı ele geçirmeye yeltendi. İznik, Firûz Bey'in oğlu Ali Bey komutasında kırk gün süren şiddetli bir muharebenin sonunda teslim olmak zorunda kaldı.
Bunlar olurken Bizans'ı kuşatan 2. Murad, kuşatmayı kaldırıp Edirne'ye geri çekilmişti. Evrenoz'u Rumeli Beylerbeyi olarak atayıp Firuz Bey komutasındaki bir orduyu Buğdan'a sevk etti. Kendisi de Bursa'ya geçip buradan İznik'e yürüyecekti. Ancak Şehzade Mustafa, İznik'i bırakıp ittifak pazarlığı yapmak üzere Bizans'a gitmişti. Ancak Manuel istediğini almıştı ve Mustafa'nın muvaffak olacağına da pek ihtimal vermiyordu. Amacı, vesile olacağı isyan ile kuşatmayı sona erdirmekti ki; bunda da başarılı olmuştu. Şehzade Mustafa, Bizans'tan herhangi bir askeri destek alamadan İznik'e geri döndü. Diğer taraftan Germiyanoğulları'nın kumandanları, Mustafa'yı alıp tutsak etmek üzere götürmeyi rica ediyorlar ancak 2. Murad, bunu kati suretle kabul etmiyordu.
Şehzade Mustafa'nın İznik'e geri döndüğü haberini alan 2. Murad, Mihaloğlu Mehmed Bey komutasındaki akıncıları İznik'e gönderdi. Diğer taraftan Lalası İlyas'ı da ihaneti karşılığında Anadolu'da valilik vereceği vaadiyle ikna etmişti. Mihaloğlu Mehmed Bey, İlyas'ın ulaştırdığı haber ile Şehzade Mustafa'nın hamamda olduğunu haber alıp harekete geçti. Ancak Şehzade ele geçirilmek üzereyken, veziri olarak atadığı Taceddin, yanında getirdiği bir atla birlikte şehzadeyi kaçırmayı başardı. Mihaloğlu Mehmed Bey, peşlerinden giderek onlara ulaşsa da Taceddin, Mehmed Bey'i ağır şekilde yaralayarak kaçmaya devam etti. Lala İlyas, tüm bunlar olurken doğru anı bekliyordu. Nihayet bir fırsatını buldu ve Şehzadeyi zaptedip 2. Murad'a gönderilmek üzere Atçıbaşı (Mirahor) Ferid Bey'e teslim etti. İsyancı Şehzade'nin akıbeti geciktirilmedi. İznik hisarının girişindeki bir incir ağacına asılarak idam edildi ve naaşı babası 1. Mehmed'in kabrinin yanına defnedildi (1 Eylül 1422
.
Selanik'in Fethi
2. Murad, cülusundan itibaren Selanik'in fethini tasarlıyordu. Ancak gerek Anadolu'da ki meseleler, gerek Bizans'ın sulha tevessül etmemesi, gerekse Balkanlarda ki hareketlilik 2. Murad'ın bu garazını ertelemesine sebep oluyordu. Nihayetinde Anadolu'da ki meselelerin halli ile bu mümkün hale gelebilmiş, Galamboç'un fethi ile de akıncıların gaza ve yağma hevesi yükselmişti. Selanik ahalisi bu durumu sezmiş olacak ki 2. Manuel'in ölümü sonrasında Bizans'ın gösterdiği zaaf nedeniyle Venedik'in himayesi altına girmeye karar verdiler. Selanik Hükümdarı, Bizans İmparatoru Yannis'in kardeşi Andronikos'du. Selanik kalabalık, ekonomisi güçlü ve tabiat güzellikleriyle bilinen bir şehirdi. Kendi hükümdarlarını kendileri seçebiliyor, kendi siyasi istikballerini kendileri belirleyebiliyorlardı. Bu minvalde Venedik'e elçi göndererek kendilerine bir vali atanmasını istediler. Elbette bu reddedilemeyecek kadar büyük bir fırsattı. Venedik tarafından atanan Selanik valisi yola çıktığında Selanik Halkı eski hükümdarları Andronikos'u Bizans'a doğru sulh ve teveccüh ile yolcu etmişlerdi bile.
Selanikliler, meseleyi sulh ile sonuçlandırmak niyetiyle 2. Murad'a elçi gönderdiler. Ancak Murad, elçilere "Selanik Bizanslıların eline geçmiş olsaydı bunu kabul ederdim, Lakin, Latinlerin bu beldeyi idare hakkına malik olduklarını asla tasdik etmem" diyerek niyetini açıkça ortaya koydu. Selanik'i kaybeden Bizans da Edirne'ye elçilerini göndermiş, onlara verdiği yanıtta da "Selanik efendinize ait olsaydı orayı zapt etmek fikrinde bulunmayacaktım, fakat Venediklilerin buraya yerleşmesine müsaade etmeyeceğim" demiştir.
Nihayetinde sefer hazırlıklarına başlanmış, kuşatma için gerekli gereçler temin edilmiş, Hamza Bey Bursa'dan yola çıkmıştı. 2. Murad da Edirne'den Siroz'a doğru harekete geçti. Orduların hazırlığını tamamlaması ile Selanik'e doğru yola çıkıldı. Osmanlı kuvvetleri, Selanik savunmasına nispetle o denli kalabalıktı ki Dukas Kroniğinde 1 Selanik savunmasına karşı 100 Osmanlı kuvveti olduğu geçmektedir.
Selanik'in müdafaası doğrudan Venedik kuvvetlerinin idare ve idamesindeydi. Ancak sayılarının çok az olması hasebiyle her asker iki hatta üç tabyayı savunmak zorunda kalmıştı. Şehri koruyan hisarlar mukim, aşılması çok güç ve savunma hattına sağladığı avantajlarla Osmanlı kuvvetlerine geçit vermeyecek nitelikteydi. 26 Şubat 1430'da Selanik'te şiddetli bir deprem meydana geldi. Bu sarsıntı hem Selanik halkını heyecanlandırmış, hem de din adamlarının "Selanik düşman tarafından işgal edilirse doğal afetlerle yerle bir olacaktır" şeklinde bir hurafeye inanmasına yol açmıştı.
Hamza Bey, Selanik'in mukim surlarını aşmanın güçlüğünü de müşahede etmiş olacak ki, şehri sulh ile teslim almanın yollarını aradı. Vazifelendirdiği birkaç asker ile hisar savunmasında ki Bizanslı askerleri ikna etmeye, böylelikle hisarın kapılarını açtırmaya teşebbüs etse de Venedikliler bu tür teşebbüslerin önlemini almışlardı. Zira her Rum askerinin yanında Venedik ordusundan bir yağmacı bulunuyordu. Hamza Bey, bu yol fayda vermeyince oklara sarılı kağıtlarla şansını denemiş, ancak Venediklilerin temkinli davranması hasebiyle yine muvaffak olamamıştı. Çarpışma kaçınılmaz hale gelmişti.
2. Murad, muharebe başlamadan evvel umumi taarruz için emir vermek üzereydi ki Vezir Ali Bey (Gazi Evrenos'un oğlu), hisar savaşının çok zor olduğunu, sabır ve şevk gerektiğini, bunun için de Yağma iznini çıkartmanın faydalı olacağını söyledi. Bunun üzerine 2. Murad, yağma iznini verince 28 Şubat gecesi ilk taarruz başladı. Halk korkuyla kiliselere giderek dualar ediyordu. Çetin geçen muharebenin ilk günü sonrasında Venedik kuvvetleri büyük bir hata yaptılar. Destek için gönderilen üç kadırganın Osmanlı kuvvetleri tarafından yağmalanmasından çekinerek bir kısım kuvveti limana kaydırdılar. Zaten sayıca az olan Venedik kuvvetlerinin bu hamlesini gören Rumlar, Venediklilerin geri çekildiğini düşünerek savunma hattını bırakıp ricat ettiler. Savunmada ortaya çıkan bu zaaf, Osmanlı kuvvetlerinin merdiven ve kamışlı kalkanlarla surları aşmalarının önünü açtı. Nihayet surlar aşılmış, hisarın kapıları açılmıştı. 2. Murad, yağma müsaadesini tekrarlayarak kadın, çocuk bütün sakinlerin hayatları, bulacakları altın, gümüş ve taşınabilir her mal gazilerindir diyerek kendisine yalnızca toprak ve üzerindeki yapıların mülkünü aldığını ilan etti.
Kaçan Venedik askerleri, kadırgalarla uzaklaşmayı düşünerek limana çekildiler. Rum askerler de aynı yolu denediler, ancak Venedikliler canlarını kurtarmak için Rum askerlerini limana almadılar. 2. Murad tarafından defakez uyardığı halde icabet etmeyen Rum askerlerin akıbetleri şiddetli oldu. Pek çoğu öldürüldüğü gibi kalanları da esir edildi. Selanik'in fethi sonrasında Osmanlı kroniklerinde de belirtildiği üzere menfur olaylar yaşandı. Malları yağmalanan ahaliden karşı gelenler doğrudan yağmacılar tarafından katledilirken 7000'den fazla kişi esir edilip köle yapıldılar. Mihrapların altına gizlenen hazinelerin bulunması ile mihraplar yıkıldı, yağmalandı ve tasvir levhaları parçalandı. 2. Murad, yağma faaliyetlerini görünce şehrin tamamiyle harap olmasının önüne geçti ve yağmaya son verip şehrin yeniden imarına karar verdi.
Boşalan hanelere Gazi ve aileleri yerleştirildi. Ancak nüfusun yetersiz gelmesi sebebiyle esir edilen ecnebilerin azat edilmesine karar verip şehirlere yeniden yerleşmelerinin önü açıldı. Ancak pek çoğu esir tüccarları tarafından satıldığı için bu da yeterli gelmedi. Nihayetinde Vardar Yenicesinden göç ettirilen Türkler yerleştirildi. Neticede Selanik, fethine müteakip büyük bir yıkıma uğramış, 2. Murad'ın gayreti ile şehir yeniden imar edilip zamanla eski hanelerine yerleşen Rumların evleri Vardar Yenicesinden gelenlere tevdi edilerek bölge hem nüfus hem imar hem idari bakımdan Türkleştirilmişti (1 Mart 1430).
.
Varna Savaşı
İleride Fatih Sultan Mehmed olarak anılacak cihan hükümdarı 2. Mehmed, babasının henüz hayattayken feragati üzerine tahta oturmuş, ancak yaşının küçük olması ve tecrübesizliği nedeniyle henüz idareyi tam olarak ele alamamıştı. Bu minvalde ortaya çıkan buhran nedeniyle zuhur eden iç meselelerin halledilmemişken balkanlarda akdedilen sulh bozulmuş, Polonya Kralı Vladislas aktedilen antlaşmayı geçersiz kabul ettiğini ilan ederek Papa önderliğinde Macar, Leh, Eflak, Sırp ve muhtelif Hristiyan kuvvetlerden teşekkül eden Haçlı Ordusu ile Edirne'ye doğru harekete geçmişti. Bir diğer kadim düşman olan Venedik de gönderdiği kadırgalar ile Çanakkale boğazını tutarak bu taarruza destek veriyordu.
Bu gelişmeleri haber alan Mehmed, böylesi bir meselenin hallinin tecrübesizliği hasebiyle mümkün olamayacağını biliyordu. Zira Sadrazam Halil Paşa da kendisine 2. Murad'ı davet etmesini, ordunun başına geçmesi için ricada bulunmasını tavsiye ediyordu.Nihayetinde Mehmed, Manisa'da bulunan babasına mektup yazarak ordunun başına geçmesini rica etti. Ancak 2. Murad, davete icabet etmeyip şu cevabı verdi;
"Oğlumuz Mehmed Han'a padişahlık lazım ise din-ü devleti siyanet etsin"
(Mealen; Padişah sen isen devletini ve dinini koru)
Mehmed, ricasına itibar etmeyen babasına yeniden bir mektup yazarak şu buyruğu verir;
"Baba! Ya sen padişahsın ya ben! Sen padişah isen şu tehlikeli anda milletin seni ordunun başına çağırıyor, gel. Ben padişah isem emrediyorum; Saltanat kendisine ait ise düşmanı karşılamak farzdır. Yok eğer bize ait ise emrimize itaat şarttır"
(Mealen; Sen padişahsan milletin seni ordunun başına çağırıyor, bu sana farzdır. Ben padişahsam emrediyorum, ordunun başına geç.)
2. Murad, bu ferman üzere harekete geçip Anadolu'dan gazileri toplamaya, mukavemet gösterebilecek nispette bir ordu teşekkül etmeye başladı. Sonrasında Varna Savaşı vuku buldu. Savaş esnasında Mehmed Edirne'de kaldı ve 2. Murad, bizzat savaşı komuta etti.
Osmanlı aleyhine tertip edilen kuvvetler sayıdca çok değildi. Zira Osmanlı, o zamana kadar yalnızca uç beylerinin akınlarıyla kendilerinin topraklarını fethedebiliyordu. Her ne kadar Türkler mağlup edilmiş olsalar da şimdi doğrudan Osmanlı topraklarına yapılacak bir saldırı büyük bir hayal kırıklığına yol açabilirdi. Nitekim bizzat Türklerle savaşmış, onları mağlup etmiş olan Hunyad bile bu seferi tehlikeli buluyor ve katılmayı arzu etmiyordu. Papalık, Osmanlı'nın mağlup edilmesi halinde Osmanlı tacını kendisine giydireceğini taahhüt etmiş, kendisini ancak bu vaat ile ikna edebilmişti. Macaristan, 10 Bin kişilik bir kuvvet tahsis etmiş, Eflak da Macaristan'ın egemenliğini tanımış olması hasebiyle 5 Bin askerlik bir kuvvet takviye etmek zorunda kalmıştı. Nihayetinde Venedik'in denizden verdiği desteği hesaba katmazsak, karadan yalnızca 15-20 Bin kişilik bir kuvvet ile sefere çıkılacağı ortadaydı. Macaristan, ordusuna güveniyor, Türkleri bir şekilde mağlup etmiş olmanın gurur ve rehavetiyle sayıyı arttırmaya lüzum görmüyordu. Ancak Eflak Bey'i Vlad, Osmanlı Hükümdarının ava giderken mahiyetinde götürdüğü ordunun bile Haçlı ordusundan daha ziyade olduğunu söyleyerek ikaz ve itiraz ediyordu. Hunyad, Vlad'ın bu tavrını ihanete ve korkaklığa yormuş, yaşanan tartışma sonrasında Vlad'ı tevkif etmişti. Vlad, kardeşinin komutasında 4 Bin kişilik bir kuvvet daha sağlama vaadiyle ancak hürriyetine kavuşabilmişti.
Haçlı ordusu, yaklaşık 20 Bin kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Sefer güzergahı Tuna istikameti üzerinden Karadeniz sahil boyu olarak belirlenmişti. Zira Balkanlarda ki geçiş güzergahları üzerinde bulunan irili ufaklı Osmanlı kontrol kaleleri (Derbendler) önemli bir tehdit oluşturuyordu. Ordunun önünde 3 Bin süvarisi ile Hunyad ve Eflak kuvvetleri bulunuyordu. Onu Macaristan Kralı Frederik takip ediyordu.
Haçlı ordusu, güzergahı üzerinde bulunan Kamçık nehrinde konuşlu 28 Osmanlı gemisini ateşe verdi. Devam eden güzergah boyunca pek çok mevkiden mukavemet görmeden ilerledi. Ancak Süne ve Balçık mevkilerinde bulunan Osmanlı mevkileri, Haçlı ordusuna karşı kayıtsız kalamayarak mukavemet gösterdiler. Sayıca üstün olan Haçlı kuvvetleri bu mevkileri bertaraf edip 5 Bin kadar Türk'ü muharebe esnasında, sayıca tespit edilemeyecek kadar ahaliyi de kayalardan aşağı atarak katlettiler.
Haçlı kuvvetlerinin ilerleyişi Varna kalesi yakınlarında sona ermiş, ordu savaş düzeni alarak yerleşmişti. 2. Murad da Anadolu'da terkip ettiği 40 Bin kişilik bir kuvvetle yola çıkarak Cenevizlilerden tedarik edilen kadırgalarla Boğazı geçmiş ve hızlı bir ilerlemeyle Varna yakınlarına ulaşmıştı. İki ordu 2-3 Km'lik mesafede savaş düzeni aldılar. Haçlı ordusu, önce hendekler ve savaş arabaları ile istihkam yapıp savunma yapmayı düşünmüşlerdi. Ancak Hunyad, düz arazide taarruz yapmakta ısrar edince Türklere karşı galip gelebilmiş tek komutan olması hasebiyle fikri kabul gördü.
Haçlı ordusunun sol cenahını Eflaklılar ve bir kısım Macar kuvvetleri savunuyordu. Diğer Macar kuvvetleri de sağ cenahın savunmasına yerleştiler. Ordunun merkezinda Papalık tarafından görevlendirilmiş Piskoposlar ve doğrudan Papalığa bağlı kuvvetler yer alıyordu. Geride ki kuvveti ise Polonya Kralı Vladislas'ın ordusu sağlıyor, aynı zamanda savaş gereçleri ve ikmal kaynaklarını koruyorlardı.
Osmanlı ordusunda sağ cenah Rumeli Beyleri Turahan, sol cenah Anadolu Beyleri Karaca tarafından kumanda ediliyordu. Merkez 2. Murad ve Yeni Çeriler, önlerinde kazıklarla tanzim edilmiş istihkamla konuşlanmıştı. 2. Murad, Haçlıların sözünden dönerek bozdukları Ahidname'yi de bu kazıkların üzerine asmıştı.
Haçlılar, Hunyad komutasında ilk taarruzlarını sol cenaha doğru gerçekleştirdiler. Kabiliyetli Hunyad komutasındaki Macar kuvvetleri çok hızlı sonuç aldılar ve Karaca komutasındaki kuvvetleri ağır bir hezimete uğrattılar. Sağ cenahtan saldıran Ulahlar ile Karaca'ya bağlı kuvvetleri ilk teşebbüslerinde mağlup etmeyi başardılar. Savunma sağ ve sol cenahtan yarılmış, Haçlı kuvvetleri ordunun merkezine doğru ilerlemeye başlamışlardı. İlk taarruzda alınan bu darbe orduyu sükutu hayale uğrattı. Buna mukabil ortaya çıkan karışıklık ordunun idaresini imkansız hale getirmişti. 2. Murad, daha fazla kayıp vermemek için geri çekilmeye hazırlanırken savaşın gidişatını, hatta Osmanlı Tarihin balkanlar üzerindeki birkaç yüzyıllık politikasını etkileyecek bir vaka gerçekleşti. Rumeli Beylerbeyi Karaca, geri çekilmeye hazırlanan 2. Murad'a mücadeleye devam etmesi için yalvarmış, fayda etmeyince atının dizginlerini tutarak çekilmesine mani olmaya teşebbüs etmişti. Sekbanbaşı Yazıcı Doğan, Karaca'yı bu pervasızlığından ötürü öldürmeye teşebbüs etse de o esnada hükümdarın atına kadar yaklaşmış olan Macar askerlerinden birinin taarruzuyla öldürüldü. Artık geri çekilmeye fırsat kalmamıştı, zira Macar askerleri ordunun merkezine kadar ulaşmıştı. Mücadele artık doğrudan ordunun merkezinde cereyan ediyordu. Hatta Macar Kralı, 2. Murad'ı öldüren kişi olmak gayesiyle bizzat hücuma geçmişti. Ayrıca Polonya Kralı Vladislas da öne atılmıştı. Atının aldığı bir balta darbesiyle yere düşen Vladislas ele geçirildi. Koca Hızır namındaki Yeni Çeri atılarak hemen orada Vladislas'ın boynunu vurup bir kazığa geçirdi. Böylece Mezid bey ve Oğlunun intikamını misli mukabili ile almış oldu. Kralın öldürülmesi ve Bizzat 2. Murad'ın da gazanın orta yerinde cenk ediyor olması Osmanlı kuvvetlerinin moralini yükseltti. Hunyad komutasındaki kuvvetler adım adım püskürtülerek geri çekilmek zorunda bırakıldı. Hunyad, en azından Vladislas'ın kazığa geçirilmiş başını alabilmek, böylece bastırılmış olan Türk korkusunun yeniden hortlamasına mani olabilmek için pek çok kez taarruza kalktı, ancak muvaffak olamayacağını anlayınca akşamın çökmesine yakın geri çekilmek zorunda kaldı. Bu kez karşı taarruza geçen Osmanlı Ordusu, akdin bozulmuş olması hasebiyle kati suretle esir almamak kaydıyla kaçamayan ve teslim olan tüm düşmanların katlini emretti. Bunların arasında Papa vekili Kardinal Sezarini de vardı.
2. Murad, muharebenin sonunda savaş meydanını gezerken düşman ordusundaki ölülerin mütemadiyen genç olmasını teessürle karşıladı ve mahiyetine şu sözü sarf etti; "Taaccüb edilecek şey değil mi? Bütün bu delikanlı ordusunun arasında bir tane dahi ihtiyar yok". Bunun üzerine yaşı ilerlemiş bir gazi olan Azab Bey "Bir tane ihtiyar olsaydı bu kadar mecnûnâne bir teşebbüste bulunmazlardı" diyerek aslında Batı dünyasının askeri anlamda ki en mühim zaaflarından birini müşahede etmişlerdir (10 Kasım 1444).
.
2. Kosova Savaşı
2. Murad, eski Arnavut vasalının oğlu İskender'in isyanı üzerine Arnavutluk seferi çıkmışken, henüz seferin başlarında Macar Hükümdar naibi Hunyad'ın Kosova'ya doğru ilerlediğini haber aldı. Hunyad, Macaristan'ın başkomutanıyken İmparatorları Vladislas'ın ölümü üzerine taht naibi (Geçici hükümdar) olmuş, ülkenin idaresini ele almıştı. Hem Varna'da uğradığı bozgunun intikamını almak, hem de naibi olduğu makama kalıcı olarak sahip olabilmek niyetiyle, Arnavutluk seferini fırsat addederek hücuma geçmişti.
2. Murad, isyan eden Arnavut Beyi İskender üzerine yürümüş, ilk hedefi olan Akçahisar'ı zaptetmiş, seferin devamını orduya bırakıp Edirne'ye geçmeye hazırlanmıştı. Ancak Hunyad'ın yaklaştığı haberi üzerine ordusunu tekrar toplayıp Hunyad'ı karşılamak üzere harekete geçti. Hunyad, emri altındaki 24 Bin Macar kuvvetine ek olarak 8 Bin Eflaklı ileAlman ve Bohemyalı 2 Bin tüfenkçi, toplamda yaklaşık 40 Bin kişilik bir orduyla ilerliyordu. Osmanlı ordusunun toplam kuvveti ise 50 Bin kadardı.
Her iki ordu Kosova düzlüğünde yerleştiler. 2. Murad, Hunyad'a antlaşma yapmayı ve sulhu teklif etse de Hunyad, elçilerle konuşma tenezzülünde dahi bulunmadı. Savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılınca 16 Ekim 1448'de son hazırlıklar tamamlandı ve her iki ordu da savaş düzeni aldı. Osmanlı ordusunun sol cenahı adet olduğu üzere Anadolu Beylerbeyi tarafından, sağ cenah Rumeli Beylerbeyi tarafından komuta ediliyordu. Ortada ise en önde hendek kazılmış, ardında develer, onun ardında yere sabitlenmiş istihkam olarak kullanılan kalkanlar, onun ardında ise yeni çeriler konuşlanmışlardı. Macar ordusunda sağ cenahta Macar kuvvetleriyle birlikte Sicilyalılar, sol cenahta ise Alman, Bohem, Transilvanya ve Eflaklı kuvvetler bulunuyordu.
Savaş 17 Ekim 1448'de başladı. Macar kuvvetlerin giydiği kuvvetli zırhlar onları kılıç darbelerinden koruyor, Osmanlı kuvvetleri ise savunma pozisyonu aldıkları için ihtimam ve ihtiyatla savunma yapıyorlardı. Tüm gün, hava kararana dek devam eden mücadelelerde iki taraf da yıpranmış ancak herhangi bir sonuç alınamamıştı. Hunyad, düşmanının gece karanlığından istifade ederek çekileceğini düşünmüştü. Ancak bunun gerçekleşmediğini görünce ani bir gece baskınıyla düşmanı bertaraf etmeyi planladı. Tetikte bekleyen Yeni Çeriler fevkalade bir süratle silahlanarak taarruza karşı koymaya muvaffak oldular.
Mücadelenin ilk günü sonuç alınamamıştı. Bunun üzerine Hunyad, Varna Savaşındaki taktiğini uygulayarak topyekün bir hücum ile düşmanı alt etmeyi planladı. Doğrudan sol cenaha taarruza kalkıp savunma hattını yarmayı denedi. Ancak Turahan, Varna Savaşındaki hataya düşmemek için riske girip yerinden ayrılarak Hunyad'ı sağ cenahtan kuşattı. Sayıca az olan Hunyad'a bağlı kuvvetler sonuca ulaşamadıysa da bozguna uğramadan geri çekilmeyi başardılar. Bu esnada savaşın gidişatını değiştirecek bir gelişme oldu. Eflaklılar 2. Murad'a elçi gönderip anlaştılar. Bu minvalde saf değiştiren Eflak kuvvetleri sayesinde Hunyad sağ, sol ve arka cenahtan kuşatıldı. Ancak yetenekli bir komutan olan Hunyad, bu müşkül durumdan kurtulup istihkamların arkasına kadar çekilmeyi başarmıştı.
Hunyad, Eflaklıların ihaneti ile muvaffak olamayacağını anlamıştı. Ancak geri çekilmesi durumunda 2. Murad'ın peşini bırakmayacağını biliyordu. Zira İzladi savaşında geri çekilmesine rağmen azimle ve canına kast ederek 2. Murad'ın peşini bırakmamıştı. 2. Murad'ın da intikamını almak için bunu yapacağını çok iyi biliyordu. Bunun üzerine ordusuna ihanet ederek savaş meydanından çekilebileceği bir plan yaptı. Hava kararınca Alman kuvvetlerle birlikte topçuların Yeni Çerilerin karşı cenahına konuşlanmalarını emretti. Onlar topların yerini değiştirmek için uğraşırken kendisi fark ettirmeden kaçıp Eflak üzerinden Macaristan'a doğru kaçtı. Ancak, yapacağı sefere katılmayı reddettiği için topraklarına girip istila ve talan ettiği Sırp Despot Brankoviç, onu kaçarken zapt etti ve şehrine verdiği zararı tazmin etmek üzere 100 Bin altın florin fidye ile serbest bıraktı. Ardında bıraktığı Alman kuvvetleri gazilerce esir alınmaksızın ve derhal savaş meydanında öldürüldüler. Savaşın neticesinde Macar kuvvetleri arkalarında 17 Bin kayıp bırakmış, Osmanlı Ordusu ise çok daha büyük zayiata uğrayıp 40 Bin kayıp vermiştir.
Nihayetinde 2. Murad, 2. Kosova Savaşı ile Hunyad müsibetini bertaraf etmiş, eski itibarını yeniden kazanmış ve Balkanlarda ki Türk hakimiyetini pekiştirmiştir (18 Ekim 1448).
.
Çaldıran Savaşı
Çaldıran Savaşı, 23 Ağustos 1514 de bugünün İran coğrafyasında bulunan Maku Şehrinin Çaldıran Ovasında, Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında meydana gelmiş, savaş Osmanlı Devletinin zaferiyle sonuçlanmıştır.
Çaldıran Savaşının Nedenleri
Çaldıran Savaşının temel nedeni olan Mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın körüklediği siyasi mücadeleler neticesinde iki büyük Türk Devleti karşı karşıya gelmiş, 16. Yüzyıl Türk Tarihinin en önemli vakalarından biri olarak Çaldıran Savaşı yaşanmıştır. Selçuklu Döneminde topyekûn bir göç ile Anadolu’ya yerleşen İlk Türk Toplumları, hem kültürel hem de mezhepsel olarak ortak bir sosyal doku oluşturmaktaydılar. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Anadolu’yu Türkleştiren bu ilk kol Sünni iken Büyük Selçuklu Devletinin yıkılması ve Orta Doğu’da yükselen Bâtınilik hareketinin etkisiyle Şia Mezhebinin etkisi altında kalarak farklı bir inanış benimseyen toplumların Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra Anadolu’ya göç etmeleri önemli bir sosyal sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Anadolu Selçuklu Devleti döneminde kalabalık kitleler halinde Anadolu’ya yerleşen Türk Toplumları ile Büyük Selçuklu Devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan Bâtınilik hareketinin ve Şia mezhebinin tesiri altına girmiş olan Türk Toplumları arasında benimsedikleri mezhepsel inanç farkları sebebiyle toplumsal çatışmalar meydana gelmişti. Anadolu’ya ilk gelen Türk Toplulukları Anadolu içlerine yerleştikten ve buraları yurt edindikten 50 ila 100 yıl kadar sonra gelen Türk Toplumlarını kabul etmeyerek hem mezhep ayrılığı hem de arsa, arazi ve mera sorunları nedeniyle çatışır duruma gelmişlerdi.
Anadolu Selçuklu Devleti döneminde başlayan bu mezhep ayrılığı ilerleyen dönemlerde de büyük bir sorun haline gelerek pek çok isyana ve mücadeleye sahne olmuştu. Söz konusu sorunlar Osmanlı Devleti döneminde de devam etti. 16. Yüzyıla gelindiğinde hâkimiyet alanını genişleten Osmanlı Devleti, Bâtınilik akımından etkilenen bu kitleleri bünyesinde barındırmaya devam ediyor ve ortaya çıkarttıkları ayaklanma ve huzursuzluklarla mücadele ediyordu. Bu sorunlar devletin idare ve otoritesini etkileyerek bir iç mesele olduğu gibi Bâtıni İnancı benimseyen komşu devletlere karşı da önemli bir zafiyet teşkil ediyordu. Safevi Hükümdarı Şah İsmail’de bu durumdan istifade ediyor ve Osmanlı Devletine karşı Osmanlı Bünyesinde bulunan mezhepdaşlarını kullanarak taciz ve taarruz hareketlerine girişiyordu.
Şah İsmail, tıpkı Anadolu Batınileri (Alevileri) gibi Şia Mezhebi ve Batınilik hareketlerinden etkilenmiş olan bir Türk Hükümdarıydı. Azeri kökenli bir Türk olan Şah İsmail, İran’da hüküm sürmekte olan Akkoyunlular devletini yıkarak hâkimiyet alanını genişletip güçlenmiş, Osmanlı Devleti için bir tehdit unsuru haline gelmişti. Zira Şah İsmail’in kurduğu Safevi Devleti, mezhep ayrılığı hasebiyle Osmanlı Devletine karşı düşmanca hareket etmekte, Osmanlı’ya tabi olan Türk Boyları üzerinde baskı kurarak önemli bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu çekişme, Çaldıran Savaşı’nın gerçekleşmesine sebep olan tüm etkenlerin kaynağı olmuştur.
Çaldıran Savaşı Öncesi
Osmanlı Devleti 1500’lü yılların başında yaşadığı saltanat mücadeleleri nedeniyle hâkimiyeti altındaki bölgelerde otoritesini koruyamamaktaydı. Bu durumdan istifade eden Şah İsmail, Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan Türkmenler üzerinde baskı kuruyor, Bâtıni hareketine tabi olan Osmanlı tebaalarını bünyesine katmak için faaliyetler yürütüyordu. Safevilerin uzun süredir içerisinde bulundukları bu tahrikkar faaliyetler Osmanlı için büyük bir sorun haline gelmişti. Yavuz Sultan Selim, saltanat mücadelelerine girişerek muvaffak olunca 1512’de tahta çıktı ve giderek büyüyen ayrılıkçı Bâtınilik hareketine ve Şah İsmail’e karşı büyük bir taarruz hazırlığına başladı.
Yavuz Sultan Selim, hazırlıklarını tamamlayarak 1514 baharında tarihe İran Seferi olarak mal olan büyük doğu seferine başladı. Bizzat başına geçtiği ordusu 1514 yılı Mart ayında Edirne’den yola çıktı. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı’nın yaşandığı Çaldıran Ovasına ulaşması 5 ay sürdü. Zira bu sefer yalnızca İran Seferi için başlatılmamıştı. Osmanlı Hanedanlarının saltanat mücadelesi içerisine girdiği yıllarda Şahkulu isyanı baş göstermiş, bu isyan zaten saltanat mücadeleleriyle zayıflayan Osmanlı Devletini zor durumda bırakmıştı. Yavuz Sultan Selim, saltanat makamına geçtikten sonra hem büyük bir iç mesele olan ve giderek büyüyen Şahkulu İsyanlarının sorumlularını cezalandırmak hem de İsyanların kaynağı olan Şah İsmail’in Osmanlı Toprakları üzerindeki düşmanca tavrını ortadan kaldırmak amacıyla İran Seferini başlatmıştı.
Şahkulu İsyanı
Safevi Saltanat ailesinin bir mensubu olan Hasan Baba, Anadolu’da yaşayan Alevi Türkmenler ile uzun yıllardır münasebet içerisindeydi. Vefatı üzerine yerine oğlu Şahkulu Baba geçmiş, babasının Tekkesinin liderliğini yapmaya başlamıştı. Zamanla itibar gören Şahkulu Baba, nüfuz kazanarak Abdal Baba Tekkesinin liderliğini de üstlenerek Alevi Türkmenler içerisinde öne çıkan bir dini önder (Baba) haline geldi.
Şahkulu Baba, Anadolu’da yaşayan Alevi Türkmenlerin dini ve sosyal liderliğini üstlendikten sonra Şah İsmail lehine faaliyetler yürüterek gerek kendi tekkesine bağlı olan tebaasını gerekse diğer Alevi Cemaatleri Safevi Devletine ve Şah İsmail’e biat etmeye davet etmeye başladı. Bu durum, Anadolu’daki Türk Birliğinin sağlamaya çalışan Osmanlının devlet politikalarına zarar veriyordu. Şahkulu, bu söylemlerini eyleme dökerek büyük bir isyan hazırlığı içerisine girişti. Saltanat makamının şehzadelerin hâkimiyet mücadelesine girişmesi sebebiyle zayıflamasından istifade ederek kendisine bağlı tebaaya kılıç kuşandırıp isyan hareketi içerisine girdi. Emri altına aldığı kuvvetlerle birlikte Manisa Sancağına giderek saltanat mücadelelerine karışan Şehzade Korkut’un hazinesine saldırdı ve şehzadenin hazinesini ele geçirdi. Şahkulu, ilk isyanında başarılı olunca daha da itibar görerek güçlendi ve isyan hareketine katılan Alevi Türkmenlerin sayısı arttı.
Şahkulu, emrindeki asilerin sayısı artınca kendisini Şah İsmail’in halifesi ilan ederek çok daha büyük isyanlara ve katliamlara girişti. Manisa’dan sonra Antalya’ya girdi ve Antalya Kadı’sını öldürdü. Ardından Kızılcakaya, Korkuteli, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu beldelerine girdi. Bu bölgelerin Kadı’ları öldürerek yerel halk üzerinde katliamlar gerçekleştirdi. Giriştiği isyan hareketiyle Kütahya’ya kadar ulaşan Şahkulu, isyanın bastırılması için üzerine gönderilen Osmanlı Kuvvetlerini de mağlup edince isyan daha da pervasızlaştı. Kütahya’yı kuşatarak Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmet Paşa’yı öldürdü (22 Nisan 1511).
Şahkulu, Kütahya kuşatmasında muvaffak olamasa da Kütahya’dan çekilip Bursa’ya doğru yola çıktı. Osmanlı, İsyanı bastırmak için Subaşı Hasan Ağa komutasında ikinci bir kuvvet daha sevk etmişti. Şahkulu, bu kuvvetlere karşıda galip gelince isyanı bastırmak için doğrudan Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa görevlendirildi. Şahkulu, bu esnada Hadım Ali Paşa’dan önce ulaşan Karaman Beylerbeyi Haydar Paşa’yla mücadeleye girişti ve üçüncü Osmanlı Kuvvetlerine karşı da galip gelerek yoluna devam etti. Şahkulu İsyanı ancak Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa’nın müdahalesiyle durdurulabildi. Hadım Ali Paşa, isyanı bastırmak için görevlendirilen Şehzade Ahmet’in güçleriyle birleşerek Şahkulu güçlerini Altıntaş mevkiinde dağlık bir alanda kuşattı. Ancak Şehzade Ahmet, İsyanı bastırmak yerine kendisine verilen Yeni Çerilerden, giriştiği saltanat mücadelesinde destek vermelerini ve kendisine biat etmelerini istedi. Emrindeki Yeni Çerilerin bu teklifi kabul etmemeleri üzerine İsyanı bastırma vazifesini reddederek kendi sancağına çekildi. Şehzade Ahmet’in kuşatmada destek vermemesi üzerine Hadım Ali Paşa’nın kuşatmasından kaçmayı başaran Şahkulu ve isyancıları İran’a doğru kaçmaya başladılar.
Hadım Ali Paşa, kaçan Şahkulu isyancılarını takip ederek Sivas yakınlarındaki Çubukova mevkiinde yetişti. İsyancılar burada Osmanlı Kuvvetlerine güç yetiremeyip mağlup oldular. İsyanın başını çeken Şahkulu bu mücadelede öldürülünce de kargaşaya kapılıp dağıldılar. Ancak Hadım Ali Paşa’da savaş meydanında aldığı ok darbesiyle öldürülünce Osmanlı Kuvvetleri kaçan isyancıları takip edemediler. Osmanlı Kuvvetleri geri çekilince isyancılarda İran’a kaçtılar.
Şahkulu Baba’nın başını çektiği Bâtıni (Alevi) isyancıları Osmanlı Devletinin merkezi ve bölgesel idarelerine büyük zararlar verip halk üzerine uyguladığı zulümlerle büyük bir sorun oluşturmuş, nihayet isyan bastırılabilmişti. Ancak bu isyan Bâtıni hareketin isyanlarının başını çekti. Devam eden yıllarda Şah İsmail ve Safevi yanlısı Alevi Türkmenler Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetler yürütmeye başlamışlardı. Şahkulu İsyanı, Anadolu Alevilerini isyana teşvik etmiş olması hasebiyle bastırılmış olsa da çözülememiş bir sorun olarak uzun yıllar önemini korudu.
Yavuz Sultan Selim’in Alevi İsyancılarla Mücadelesi
Şahkulu İsyanı ile başlayan Alevi Kızılbaş Ayaklanmaları Hadım Ali Paşa tarafından bastırılmıştı. Ancak Alevi Türkmenlerin Osmanlı Devleti aleyhine ve Şah İsmail lehine yürüttükleri isyan faaliyetleri son bulmamıştı. Üstelik İsyancıların Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilmiş Kadıların öldürülmesi ve savunmasız Sünni toplumların katledilmesi affedilemezdi. Yavuz Sultan Selim’in saltanat makamına geçtikten sonraki ilk icraatı bu sorunu bertaraf edip sorumlularının cezalandırmak oldu.
Yavuz Sultan Selim, iki yıl süren hazırlık neticesinde başlattığı İran Seferi ile önce İsyanda rol oynayan Kızılbaş Tekkeleri ve isyana destek veren Alevi Aşiretler üzerine yürüdü. Sefer öncesinde yaptığı hazırlıklar ile isyanın sorumluları tespit ettirmiş, isyana karışan tekkeler ve aşiretler kendisine bildirilmişti. Yavuz Sultan Selim’de sefer güzergâhını isyancıların bulunduğu bölgeler üzerinden ilerleterek isyanda payı olan tekke ve aşiretlere taarruz etti ve bastırılmış olan Şahkulu İsyanının kalıntılarını temizleyerek Alevi Kızılbaş Türkmenlerin ayrılıkçı ve asi hareketlerine büyük bir darbe vurdu. Bu mücadelelerde öldürülen İsyancıların sayısı binlerle hatta onbinlerle ifade edilmektedir.
Çaldıran Savaşı’nın Tezahürü
Yavuz Sultan Selim, Şahkulu isyanının sorumlularını cezalandırmak ve Osmanlı Devleti için büyük bir tehdit unsuru haline gelen Şah İsmail’e bertaraf etmek için çıktığı İran Seferini beş ay gibi uzun bir sürede tamamlayarak Çaldıran Savaşı’nın yaşandığı Çaldıran Ovasına ulaştı (23 Ağustos 1514).
Yavuz Sultan Selim, uzun süren seferi sırasında Şah İsmail ile mektuplaşmış, bu yazışmalar hem meydan okuma, hem tehdit hem tenkit içermekteydi. Bu yazışmaların en dikkat çeken detayı ise Yavuz Sultan Selim’in İran/Fars topraklarında hüküm süren Şah İsmail’e yazdığı mektuplarda Farsça, İran/Fars Hükümdarı Şah İsmail’in ise Türkçe kullanmış olmasıydı. Zira Fars edebiyatının hâkim olduğu Osmanlı Sarayına kıyasla Fars Topraklarına hükmeden Şah İsmail ve Safevi Devletinde Türklük ve Türk Kültürü ön plandaydı.
Yavuz Sultan Selim, sefere başlarken gönderdiği ilk mektupta Şah İsmail’in “İslamiyet’e aykırı hareketlerini tenkit etmiş, yaptığı mezalimlerden bahsederek katlinin vacip olduğunu ifade ederek kılıcından evvel İslamiyet’i kabul etmesi lazım geldiğini” yazmıştı. Şah ismail ise harbe hazır olduğunu ifade ederek “Er isen meydana gelesin, bizde intizardan kurtuluruz” diyerek cevap vermiştir.
Sefer süresince elçiler aracılığıyla yapılan karşılıklı yazışmalar bir süre kesilip Şah İsmail’in cevabı gecikince Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e bir mektup daha göndererek “Davete icabet edip uzun yollar geçerek memleketine geldik. Fakat sen meydanda yoksun. Padişahların hâkimiyetindeki memleket onların nikâhlı karısı gibidir. Yiğit olan ona başkasının elini dokundurmaz. Hâlbuki bunca gündür memleketinde yürüyorum hala senden haber yok. Bundan sonra görünmezsen erkeklik sana haramdır. Miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giyip serdarlık ve şahlıktan vazgeçesin” diyerek mektupla beraber hırka, şal ve çarşaf göndermiştir.
Bu mektuptan da anlaşılacağı üzere Yavuz Sultan Selim’in ordusu Safevi Topraklarına girmiş ancak Şah İsmail karşılarına çıkmamıştı. Yavuz Sultan Selim seferini devam ettirmekteydi ancak engebeli arazilerde uzun yollar kat eden yorgun ordusu huzursuzlanmaktaydı. Şah İsmail’in karşılarına çıkmayacağını düşünen ordu geri dönülmesi gerektiğini düşünüyordu ancak bunu Padişaha söyleyemiyorlardı. Padişahın itimat ettiği ve sevdiği Karaman Valisi Hemdem Paşa’yı elçi tayin ederek Padişaha meramlarını ilettiler. Ancak Yavuz Sultan Selim, bu duruma hiddetlenerek Hemdem Paşa’yı cezalandırıp görevinden azledildi.
Ordu Eleşkirt civarına ulaştığında Yeni Çeriler yine huzursuzlandılar. Başkaldırarak “Düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhude yere telef etmektir.“ yazan bir mektubu Padişahın çadırına bıraktılar. Hatta Padişahın çadırına ok atarak da tehdit ettiler. Yavuz Sultan Selim, bu hadise üzerine atına atlayarak Yeni Çerilerin içine dalarak ;
“Biz henüz kastettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimali yoktur, hatta bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şah’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri halde, biz şeriat-ı Ahmediyye’ye muhalif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlara kadar gelmişken, bir takım gayretsizler, bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz, katiyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ûlülemre itaat edenlerle, kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar, ehlü ıyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahane edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahane, 'düşman gelmedi' ise, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle beraber gelin ve illâ ben tek başıma da giderim”
Diyerek Yeni Çerilerin başkaldırılarına boyun eğmediğini ve vazgeçmeyeceğini açık bir üslupla ifade edip sefere devam edileceğini ilan etti. Yavuz Sultan Selim’in bu fevkalade tavrı üzerine Yeni Çeriler hicap duyarak giriştikleri başkaldırıdan vazgeçtiler ve Yavuz Sultan Selim Han’ın peşinden sefere devam ettiler.
Ordu yeniden sefer yoluna çıkmıştı ancak sıkıntılar bitmiyordu. Şah İsmail’in meydana çıkmaması nedeniyle çok uzun süren sefer nedeniyle mevcut erzakları yetersiz kalıyor, takviye gelen erzaklarda çabucak tükeniyordu. Beklenen haber 22 Ağustos günü ulaştı. Şah İsmail’in meydana düştüğü haberi alındı. Ertesi gün iki ordu da Çaldıran Ovasında karşı karşıya geldiler.
Çaldıran Savaşı ve Meydan Muharebesi
Osmanlı Ordusu, Çaldıran Ovasına ova sırtından indi. Osmanlı Ordusunun merkezinde Yavuz Sultan Selim ve Kapıkulu Askerleri bulunuyordu. Sağ cenahta Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa, sol cenahta ise Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa bulunuyordu. Ordunun en önünde ise Azap askerleri konuşlanmıştı. Şah İsmail’in ordusu ise sağ cenahta en büyük kumandanları olan Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali, sol cenahta Diyarbakır Beylerbeyi Ustacluoğlu Mehmet Han bulunuyor, Şah İsmail ve muhafızları ordunun en gerisinde ihtiyatta duruyorlardı. İki tarafın kuvvetleri de sayıca eşit durumdaydılar. Osmanlı ve Safevi ordularının takribi güçleri 80-100 Bin kişiydi. Bu denk güçlerin galibiyeti ancak savaş stratejileri ve askerlerin yetenekleri ile belirlenebilirdi.
Osmanlı ordusunun en muntazam birliği Yeni Çerilerdi. Buna karşın Safevi Ordusunun yarısından fazlası mükemmel niteliklerdeki süvarilerden oluşuyordu. Üstelik 2500 km’lik yolu kat eden yorgun Osmanlı Ordusuna karşın hızlı süvarilerden oluşan Safevi Ordusu stratejik olarak daha avantajlı durumdaydı. Şah İsmail’in savaş stratejisi Osmanlı Ordusunun yorgun düşmesi ve Süvarilerin taarruzlarına karşı koyamayacak duruma gelmesi üzerine planlanmıştı. Osmanlı Ordusu ise gönüllü genç Azap askerlerinin hızlı hareket ederek düşmanın savaş düzenini bozarak Yeni Çerilerin üstün savaş yetenekleriyle düşmanı bertaraf etmesi üzerine kurgulanmıştı.
Çaldıran Savaşı fevkalade bir şiddetle başladı. Safevi Ordusunun Sağ cenahı Osmanlı Ordusunun sol cenahını bozguna uğrattı. Topların zamanında ateşlenememesi ve Azap askerlerinin topların vurduğu yollardan içeri girememesi nedeniyle Safevilerin sağ cenahı Osmanlı ordusunun sol kanadına üstün geldi. Beylerbeyi Hasan Paşa ölünce Osmanlı Ordusunun sol kanadına düzensizlikler baş göstermeye başlamıştı. Sol cenahın zafiyetini Hadım Sinan Paşa’nın yerinde hamleleri tamamladı. Zamanında ateşlenen hafif toplar ile Safevi Ordusunun sol cenaha büyük zayiatlar verdirdi ve Safevi Ordusunun sol cenah kumandanı Ustacoğlu Mehmet bu taarruzla öldürüldü. Her iki ordunun da sol cenahları ağır zayiatlar vermiş, kumandanları öldürülmüş, sağ cenahları ise muvaffak olarak üstün gelmişti.
Bu eşitlik Yeni Çerilerin başarılı tüfek atışlarıyla Osmanlının lehine döndü. Safevi Ordusunun muvaffak olan sağ cenahını isabetli tüfek atışlarıyla bozguna uğratan Yeni Çeriler Şah İsmail’i de kolundan yaralamışlardı. Yeni Çerilerin tüfek atışlarıyla bozguna uğrattıkları Safevi Ordusu, Şah İsmail’inde yaralanması hasebiyle geri çekilmeye başladı. Şah İsmail’in esir düşmesi söz konusu iken Şah gibi giyinen bir seyis ortaya atılarak Şah İsmail benim diyince esir alındı. Şah İsmail’de hem ordusunu hem de sefer hazinesini arkasında bırakarak Tebriz’e kaçtı. Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşından hemen sonra Tebriz’e doğru ilerledi. Osmanlı Ordusunun Tebriz’e yaklaştığını haber alan Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in gazabından kaçmak için İran içlerine kaçmak zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim, Tebriz’de 10 gün kadar kalarak burada yaşayan pek çok sanat erbabı, tüccar ve edebiyatçıyı İstanbul’a davet ederek seferini tamamladı ve İstanbul’a geri döndü.
Çaldıran Savaşının Sonuçları
23 Ağustos 1514’de yaşanan Çaldıran Savaşı Osmanlı Devletinin galibiyeti, Safevi Devletinin hezimeti ve mağlubiyetiyle sonuçlandı. Bu savaşın neticesinde Bâtıni-Şii Safevi Devletinin Anadolu üzerindeki hâkimiyet emelleri bertaraf edilerek Anadolu’nun güvenliği temin edildi. Zira Çaldıran Savaşının kaybedilmesi durumunda Osmanlı Tebaası olan Alevi Türkmenlerin Safevi Devletine biat etmesi söz konusu olacak, Osmanlı Devletinin hâkimiyetine gölge düşerek zayıflamasına beklide yıkılmasına sebep olabilecekti.
Çaldıran Savaşı’nın kazanılması ile Erzincan, Bayburt ve Kemah Kalesi Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altına girdi. Çaldıran Savaşının tezahürü olarak ortaya çıkan Turnadağ Zaferi ile de Dulkadiroğulları Beyliğine son verildi ve Osmanlı Tebaası haline getirildi. Böylelikle Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı Topraklarına dâhil oldu. Çaldıran Savaşı sonrası Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyeti kesinleşerek bölgedeki Türk-İslam Birliği sağlanmış oldu.
.
Mercidabık Savaşı
Mercidabık Savaşı, 24 Ağustos 1516 yılında Osmanlı Devleti ile Memlük Devleti arasında Halep Şehrinin kuzeyinde gerçekleşmiş, Mercidabık Savaşı sonrası Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına dâhil olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu 16. Yüzyıl’ın başlarında Anadolu ve Balkanları hakimiyetleri altına almış durumdaydı. Bir yandan Avrupa’nın içlerine seferler düzenleyen, diğer taraftan Anadolu’daki Türk Birliğini sağlayan ve İslam Dünyasının sancaktarlığını üstlenen Osmanlı Devleti, Mercidabık Savaşı ile Ortadoğu bölgesini de hâkimiyeti altına almış, Cihan hâkimiyeti dönemine uzanacak tarihsel serüvenin kilometre taşı olan bu savaş ile Osmanlı Tarihi yükselme devrindeki en büyük başarılarından birini elde etmiştir.
Osmanlı Devleti Anadolu ve Balkanlar üzerinde kurduğu hâkimiyet ile İslam Dünyasının yeni lideri konumuna erişmişti. Arap dünyası önce Emevilerin yıkılması, ardından Abbasilerin Moğol istilaları sonrasında zayıflaması, hilafet makamının Memlüklere geçmesi ve bölgesel istikrarsızlıklar hasebiyle İslam alemi için basiretsiz bir rol oynamaktaydı. Aynı dönemde Müslüman Nüfusun en yoğun olduğu bölgeler olan Suriye, Lübnan, Filistin, Mısır ve Arap Yarımadasını hakimiyeti altına almış olan Memlükler, Osmanlı Devletinin yükselişi ve İslam Dünyasının liderliğine soyunmuş olmasından tedirgin olmuşlar ve bu siyasi gelişmenin kendileri için bir tehdit unsuru olacağını düşünmüşlerdi. Memlükler, her ne kadar Osmanlı Devletinin sahip olduğu kadar geniş bir hâkimiyet alanına ve nüfusa sahip olsalar da Osmanlı Devletinin askeri ve siyasi gücü karşısında muvaffak olmaları mümkün görünmemekteydi. Zira henüz birkaç yıl önce (1514) Türk ve İslam Tarihinin en büyük devletlerinden biri olan Safevi Devleti Osmanlılara karşı ağır bir yenilgi almış, bu zafer Osmanlı Devletine yeni nüfus ve hâkimiyet alanları kazandırmıştı.
Mercidabık Savaşının Nedenleri
Siyasi çekişmeler ve hâkimiyet mücadeleleri ve savaşçı ruhundan vazgeçmemeleri Türk Devletlerini bir kez daha karşı karşıya gelmiş, önce Çaldıran Savaşı ile Safevi – Osmanlı mücadelesi baş göstermiş, ardından tebaa bakımından değilse bile saltanat makamı Türk kökenli olan Memlükler Osmanlı Devleti ile hasım olmuşlardı.
Memlük Sultanı Kansu Gavri, Osmanlı Devleti ile tek başına mücadele etmek niyetinde değildi. Ancak giderek yükselen Osmanlı Devletinin yüzünü doğuya çevirmesi kaçınılmaz bir vaka olarak Memlüklerin akıbetlerini tehdit etmekteydi. Kansu Gavri, Osmanlı Devletine karşı Çaldıran Muharebesinde ağır bir yenilgiye uğrayan ve inzivaya çekilen Şah İsmail ile ittifak kurma yoluna gitti. Şah İsmail, Çaldıran Savaşında (1514) ağır bir yenilgiye uğramış, bu savaş sonrasında Osmanlı Devleti Tebriz ve Kuzey İran hattını hâkimiyeti altına almıştı. Osmanlı Devletinden intikam almak isteyen Şah İsmail, Kansu Gavri’nin ittifak talebini kabul ederek birlikte savaş hazırlıklarına başladılar.
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1512 yılında sadrazamı Pir-i Mehmed Paşa’nın tavsiyesiyle kurdurduğu istihbarat teşkilatı yoluyla kısa süre içerisinde Safevi-Memlük ittifakını haber aldı. Çaldıran Savaşında da düşman ordusuna yanıltıcı bilgiler göndermeyi başaran bu istihbarat teşkilatı, özellikle Tebriz ve Kuzey İran bölgelerinde etkin duruma gelmişti. Safevi Sarayına kadar sızan bu teşkilat, Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin teşebbüsüyle ortaya çıkan bu ittifakı haber almıştı ancak bu dönemde istihbarat yoluyla elde edilen bilgiler olası bir savaş için mazeret olarak kabul edilmemekteydi.
Hızlı davranarak düşmanın hazırlanmasına fırsat vermeden harekete geçen Yavuz Sultan Selim Han, 40 Bin kişilik bir ordu teşekkül ederek Şah İsmail üzerine taarruza geçeceğini ilan etti. Yavuz Sultan Selim Han’ın bu akıllıca hamlesi şüphesiz ki politik bir manevraydı. Memlükler ile mevcut bir husumet ortada yoktu ve İstihbarat yoluyla elde ettiği bilgiler Memlüklere karşı açılacak bir savaş için sebep olarak ortaya konulamazdı. Böyle bir durumda Osmanlı Devletini haksız ve zalim durumuna düşürecekti. Bunun yerine zaten hasmane bir tavır takınmış olan Şah İsmail’in üzerine yürümüş, bu yürüyüş içinde Memlük Toprakları üzerinden bir güzergâh seçerek Memlük Sultanı Kansu Gavri’den müsaade istemişti.
Dönemin siyasi koşullarına baktığımızda komşu devletler, komşuluk ilişkileri hasebiyle kendilerini hedef almayan seferlerde topraklarından geçilmesine müsaade eder ve savaşın tarafı olmazlardı. Müsaade etmemesi durumunda ise komşuluk ilişkileri bozulur, savaşın tarafı olunur ve olası bir savaş için yeterli nedenler ortaya çıkmış olurdu. Kansu Gavri, Osmanlı Devletine müsaade ederse Şah İsmail’i Osmanlı Devleti ile karşı karşıya bırakacak ve bir anlamda kalleşlik yapmış olacaktır. Böyle bir durumda Şah İsmail, ittifak teşebbüsünün Kansu Gavri tarafından ortaya atıldığını söyleyecek ve bu Osmanlı Devleti için yeterli bir savaş nedeni olacaktır. Kansu Gavri’nin Osmanlı Ordusuna izin vermemesi durumunda ise doğrudan Osmanlı Devleti ile karşı karşıya gelmeyi göze alması gerekecektir.
Memlük Sultanı Kansu Gavri, Osmanlı Devletinin bu akıllıca hamlesi üzerine sefer için topraklarının kullanılmasına müsaade etmeyerek Yavuz Sultan Selim Hanın istediği savaş nedenini vermek zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim Han, Şeyhülislam Zembilli Ali Cemali Efendi’nin fetvasını alarak tarihe Mercidabık Savaşı olarak geçen Osmanlı – Memlük mücadelesi için sefer hazırlıklarına girişti.
Kansu Gavri, Mercidabık Savaşının kesinleşmesi üzerine büyük bir ordu hazırlayarak Kahire’den Halep’e doğru harekete geçti. Kansu Gavri’nin bu ilerleyişi savaştan çok şölen havasında gerçekleşti. Savaş öncesi ordusuna moral vermek isteyen Memlük Sultanı, 20 gün süren gösterişli bir şölen ile 18 Mayıs da Halep’e ulaştı. Yavuz Sultan Selim Han’ın Kansu Gavri’ye gönderdiği elçiler, Halep’e ulaştığı gün Memlük Sultanının huzuruna kabul edildiler. Osmanlı elçileri, herhangi bir barış teklifi sunmaksızın savaşın Şah İsmail ile girişilen ittifak nedeniyle başladığı mesajını ilettiler. Kansu Gavri, Osmanlı elçilerini ziyafetlerle ağırlayıp dönüşlerinde saray nazırı Muğla Efendiyi vazifelendirerek yanında tatlılar ve Memlük şekerlemeleriyle birlikte Yavuz Sultan Selim Han’ın huzuruna elçi olarak gönderdi. Ancak Yavuz Sultan Selim Han, elçileri Kansu Gavri gibi letafetle karşılamadı. Memlük elçisi Muğla Efendi, pespaye bir vaziyette, tıraş edilmiş ve cılız bir beygire bindirilerek “Muharebe için hazır olun” mesajı ile birlikte geri gönderildi.
Memlük Sultanı Kansu Gavri, bir yandan Osmanlı Devleti ile girişeceği savaşa hazırlanırken diğer yandan emirlerinin sadakatsizlikleriyle uğraşmaktaydı. Memlük Emirleri başına buyruk hareket ediyor, kendi menfaatlerini gözetiyor ve bu itaatsizlikleri Kansu Gavri’nin otoritesini sarsıyordu. Memlük ordusu içinde de görev alan Hayır Bey ve Memlüklü Emirlerinden Canberli Gazali için Osmanlı Devleti ile münasebet kurdukları dedikoduları yayılmıştı. Bu tür dedikodular diğer Emirler ve Valiler içinde yayılıyor ve itibar görüyordu. Kansu Gavri, Emir ve Valilerinin olası ihanetlerini önlemek için bir merasim düzenleyerek itaat yemini tertip etti. Kuran üzerine el basılarak ant içilmesinden sonra tüm hazırlıklar tamamlandı ve Memlük ordusu, 24 Ağustos günü Mercidabık Savaşı’nın meydana geleceği Mercidabık mevkiinde savunma pozisyonu aldı.
Mercidabık Savaşı Öncesi Orduların Durumu
Osmanlı Ordusu ile Memlük Ordusu, Halep’in kuzeyinde bulunan Mercidabık ovasında karşı karşıya geldiler. Osmanlı Ordusu 50 Bin kişilik bir ordu tertip etmiş, top gülleleri ile donanmış ordusu ile Mercidabık ovasına inmişti. Memlük ordusu da yaklaşık 50 Bin kişilik bir ordu ile Mercidabık ovasına inmiş ve savunma pozisyonu almıştı. Memlük Ordusu da Osmanlı Ordusu gibi ağır ve muhtelif hafif toplara sahipti. Hem iki ordu da asker hem ve teçhizat bakımından denk durumdaydılar.
Ordular denk güçte olsalar da Osmanlı Ordusunun sevk ve idare üstünlüğü bu dengeyi bozan en önemli etkenlerdendi. Çok sayıda savaş görmüş Osmanlı kumandanları, pek çok farklı stratejiyle hareket edebiliyorlar, emirlerin idaresi ve askerin sevki gibi konularda üstünlük arz edecek bir kabiliyetle savaşabiliyorlardı. Bunun yanında hızlı hareket kabiliyetine sahip sahra topları ve ateşli tüfenkler, Osmanlı Ordusunu stratejik olarak avantajlı duruma getiriyordu. Memlükler ise çok güçlü süvarilere sahiplerdi. Atlı savaşçılar, üstün manevra yetenekleriyle savaşın seyrini hızlıca değiştirebiliyor ve bu ani hamleler hem saldırı hem de savunma pozisyonlarında Memlük ordusuna avantaj kazandırıyordu.
Mercidabık Savaşının Gelişimi
24 Ağustos 1516 Sabahı karşı karşıya gelen Osmanlı ve Memlük orduları savaş tertibatlarını tamamlayıp taarruz ve savunma pozisyonlarını aldılar. Osmanlı Ordusu Hilal şeklinde tertibat almış, Yavuz Sultan Selim ordunun merkezinde emir ve komutayı üstlenmişti. Etrafında kapıkulu askerleri, önünde birbirlerine zincirle bağlanmış 300 top bulunuyordu. Sağ cenahta Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol cenahta ise Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa konuşlanmışlardı.
Memlük Ordusu da Osmanlı Ordusuna yakın bir düzenle tertip edilmişti. Kumandan ve emirlerine itimat etmeyen Sultan Kansu Gavri, halife 3. Mütevekkil ile birlikte ordunun merkezinde bulunuyordu. Sağ cenahta Halep Naibi Hayırbay, sol cenahta Şam Naibi Sibay bulunuyordu. Ordunun en önünde yaşlı, onların arkalarında ise genç askerler bulunuyordu.
Mercidabık Savaşı Osmanlı Topçularının top atışlarıyla başladı. Memlükler top atışlarına süvarilerin taarruzlarıyla karşılık verdiler. Ancak Memlük ordusundaki düzensizlik savaş başlar başlamaz büyük sorunlar ortaya çıkarttı. Zira Sultan askerlerine, askerleri de Sultan’a itimat etmiyorlardı. Savaşın en ön safında yer alan yaşlı Memlük askerleri, ayrımcılık yapılarak genç askerlerin arkalarına yerleştirilmesinden rahatsız olmuşlardı. Üstelik Osmanlı Ordusunun güçlü topları, sahra topçularının isabetli atışları ve askeri manevraları Osmanlı Ordusunun belirlemeye başlaması Memlük ordusunda kısa süre içerisinde çözülmelere sebep oldu. 100 Bin askerin meydan muharebesi ile karşı karşıya geldiği Mercidabık Savaşı yalnızca iki saat sürdü.
Sabah saatlerinde başlayan Mercidabık Savaşı, öğlen saatlerinde Memlük ordusunu bozguna uğramasıyla sonuçlandı ve Memlük karargahı Osmanlı Ordusunun eline geçti. Mağlubiyetin kesinleşmesi üzerine Halep valisi Hayırbay Osmanlı Ordusu ile anlaşarak savaş meydanından çekildi. Henüz Topyekûn bir bozguna uğramamış olan Memlük ordusu halen direniyor ve geri çekilmiyordu. Kısa bir süre sonra Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin savaş meydanında öldüğü anlaşıldı. Bunun üzerine hayatta kalan Memlük askerleri geri çekildiler ve canlarını kurtarma telaşına düştüler. Ancak Yavuz Sultan Selim kaçan Memlük askerlerinin öldürülmesi emrini vermişti. Halep, Hama, Humus ve Şam’a kaçan ve yakalanan çok sayıda Memlük askeri öldürüldü.
Mercidabık Savaşının Sonuçları
Mercidabık Savaşı neticelenmiş, Osmanlı’nın kesin zaferi ile sonuçlanmıştı. Osmanlı Devleti, Mercidabık Savaşı sonrasında Suriye, Filistin ve Lübnan coğrafyası Osmanlı hâkimiyeti altına aldı. Sünni ahaliye sahip şehirlerin neredeyse tamamı Yavuz Sultan Selim’e biat ettiklerini bildirdiler ve Sultan’ı şehirlerine davet ettiler. Osmanlı’ya biat eden Suriye’de güç kullanılmaksızın hâkimiyet sağlanmıştı ancak Filistin ve Lübnan bölgelerinde yaşayan Sünni olmayan kimi şehirler, ilerleyen tarihlerde güç kullanılarak tabiiyet altına alındı.
Mercidabık Savaşı, Osmanlı Devleti için dini, siyasi, askeri ve iktisadi anlamda fevkalade faydalar sağladı. Mercidabık Savaşı öncesi Anadolu ve Balkanların hâkimi olan Osmanlı Devleti, Mercidabık Savaşı sonrasında Ortadoğu bölgesi, ilerleyen yıllarda ise Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası hâkimiyeti altına alarak Cihan Devleti haline geldi. Osmanlı Devleti, Mercidabık Savaşı sonrası Cihan Devleti olma yolunda adımlarını hızlandırdı ve Akdeniz’in Türk Gölü haline geldiği sürecin başlangıcı oldu.
Artık İslam Alemi Osmanlı Devleti’nin başarılarıyla iftihar ediyor, Akdeniz’den geçen gemiler Osmanlı Devletine vergi vermek zorunda kalıyor, Asya-Avrupa arasındaki tüm ticaret bağlantıları Osmanlı Devletinin kontrolünde işliyordu. Bu gelişmelerin en önemlisi de şüphesiz ki hilafetin Osmanlı Devletine devri olmuştur.
Hilafetin Devri
Mercidabık Savaşında Memlük ordusunun tarafında yer alan Halife 3. Mütevekkil, savaş sonrasında Yavuz Sultan Selim Han’ın ziyaretine giderek himaye altına alınmasını talep etti. Yavuz Sultan Selim, 3. Mütevekkil’e büyük bir hürmet gösterdi ve kendisini himaye etti. Ardından Mısır fethinin hazırlıklarına girişti.
Mısır’ın fethi hilafetin Osmanlı Devletine geçmesi ile sonuçlanacaktır. Yavuz Sultan Selim, son Abbasi halifesi 3. Mütevekkil’i himaye etmiş ve destek vermişti. Ancak 3. Mütevekkil’in Osmanlı Himayesi altına girmesi hilafet makamında sorunlara yol açtı. 3. Mütevekkil’in yerine vekâleten babası Müstemlik Billah Yakubu getirilmişti. Yavuz Sultan Selim’in 3. Mütevekkil’i desteklemesi üzerine yeniden hilafeti ilan edilen 3. Mütevekkil, Mısır Seferi sonrasında kutsal emanetlerle birlikte İstanbul’a davet edilince hilafet makamı ile ilgili sorunlar yeniden baş gösterdi.
Moğol istilaları ile 1258’de Abbasiler’den Memlüklere geçmiş olan hilafet makamı, bu kez Osmanlı’nın Memlükleri mağlup etmesi üzerine Osmanlı himayesi altına girmişti. Son Arap halife olan 3. Mütevekkil’in İstanbul’da yaşamaya başlaması sonrasında kutsal emanetleri zimmetine geçirme teşebbüsü ve sürdüğü gayriahlaki sefahat hayatı 3. Mütevekkil’e duyulan saygıyı ortadan kaldırdı. Nihayet 1520’de hapse atıldı. Yaşanan bu siyasi çalkantılar neticesinde sahipsiz kalan hilafet makamı, ölümünden kısa bir süre önce Yavuz Sultan Selim Han tarafından sahiplenildi ve İslam Dünyası’nın sancaktarı olar Osmanlı Devleti, resim olarak hilafet makamının sahibi haline geldi.
.
Celali İsyanları
Tarihe Celali İsyanları olarak geçen vakalar silsilesi, 16-17. yüzyıllarda ortaya çıktı ve meydana getirdiği sorunlar takip eden yüzyıl boyunca devam etti. Sosyolojik ve siyasi yönüyle oldukça girift bir mesele olan Celali İsyanları, esasında merkezi yönetime (Osmanlı Saltanat Sistemine) meydan okumak ya da devirmeye çalışmak gibi amaçlar gütmese de toplumsal sorunların şiddete dönüşmesi şeklinde cereyan etmiş, Osmanlı merkezi idaresin de, söz konusu zaman aralığında yaşanan hemen her türlü eşkıyalık faaliyetine "Celali" tanımı kullanmasıyla kaotik bir hal almıştı.
Ortaya çıktığı dönemde Bozoklu Şeyh Celal'in başlattığı bir hareket olmasının yanında aslında ideolojik bir zemini söz konusu değildir. Daha çok taşrada yaşayan köylülerin yaşam kalitesiyle ilgili sorunlar neticesinde ortaya çıkan güç gösterisi ve başkaldırılardan ibaret olsa da, Devletin tüm imkanlarına rağmen tam anlamıyla bastırılamamış olması nedeniyle bir isyan/başkaldırı zemini olarak varlığını sürdürmüştür.
Osmanlı'da İsyanların Geçmişi
Osmanlı Devleti, gerek kurulduğu ilk dönemler (14-15. yüzyıl) gerekse yükseliş döneminde (16. yüzyıl) pek çok kez isyanlarla karşı karşıya gelmişti. Osmanlı, isyanlara müsait bir sosyopolitik dokuya sahipti. Yerel milliyetçiliği teşvik eden beylik sistemi, yerleşik hayata adapte olunamaması ve göçer geleneklerin devamı, yaşam kalitesindeki her tür memnuniyetsizlikten hükümdarın sorumlu tutulması gibi nedenlerden ötürü pek çok kez isyan ve başkaldırı meydana gelebiliyordu.
2. Bayezid Döneminde başlayan Türkmen İsyanları, İslam'a intibak döneminde olunmasından kaynaklanmak üzere bir kısım mezheplerin siyasal yansımalarının ortaya çıkması (Şiilik/İsmaililik), Şahkulu ve Düzmece Mustafa isyanlarında olduğu gibi devlet ve saltanat üzerinde hak iddia edenlerin teveccüh görmesi, hatta tımarları elinden alınan sipahilerin baş kaldırması gibi pek çok isyan hareketi söz konusu olabiliyordu.
Sipahi İsyanları
Osmanlı Ordusu, kurulduğu dönemden 2. Mehmed dönemine kadar doğrudan Anadolu'da yaşayan Türklerin oluşturduğu atlı savaşçılardan (sipahiler) meydana geliyordu. Hükümdarın yakın korumalığını ise Orhan Gazi döneminden itibaren devşirilen yeni çeriler üstleniyordu. 2. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) döneminden itibaren sipahilerin yerini ağırlıklı olarak yeni çerilerin almasıyla sipahilerin geçimi için tahsis edilmiş olan tımarlar (araziler), hükümdar tarafından atanan sancak beylerine verilmeye başlandı. Bu süreç 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar devam eden süreç içerisinde yaşanmaktaydı. Ayrıca 16. yüzyılın sonlarından itibaren fetihlerin yavaşlaması, Osmanlı sınırlarının genişleyememesi, sayıları giderek artan sipahilerin tımar beklentilerini karşılayamaz durumagelmişti. Azalan tımarlar ve yeni çerilerin ordu içerisindeki itibarının artması, sipahilerin ise öneminin giderek azalması pek çok sipahinin isyanlara katılmasında önemli bir faktör olmuştur.
Medreselilerin İsyana Katılması
Kentlerde sayıları artan imaretler ve bünyesinde bulunan medreseler, köylü çocukları için bir istikbal ve geçim kapısı durumundaydı. Bu medreseler ilmiye teşkilatına mensuplar yetiştiriyor, eğitim gören talebelerin (softalar / suhteler) geçimleri de devlet tarafından sağlanıyordu. Ancak zaman içerisinde çokça artan talebelerin sayısı ihtiyacın üzerine çıkmış, sayıları arttığı gibi kontrol altında tutulmaları da güçleşmişti. Diğer taraftan, medreselerde okuyan ulema çocuklarının kayırılması gibi meselelerde ortaya çıkıyordu.
Suhteler, Kanuni Sultan Süleyman döneminin sonlarına doğru teşkilatlanarak örgütlü hareket etmeye başladılar. Sayıları zamanla arttı ve önemli bir güç unsuru haline geldiler. Bu süre zarfında devletin duraklama dönemine geçmiş olması, ilmiye sınıfında vazife bulamamaları ve alışageldikleri yaşam şartlarının ellerinden alınacağı düşüncesiyle 17. yüzyılın başlarından itibaren Celali hareketlerine katıldılar. Kaynaklar, suhte bölüklerinin köylüden kurban, zer, nezir gibi adlar altında zorla para topladıklarını, köy ve kasabaları yağmaladıklarını da nakleder.
Köylülerin İsyana Katılması
Osmanlı'da yerel siyasi yapı ve vergi toplama usulleri toprak kiralama ve köylüden alınan vergilerden ibaretti. "Vergi Toplayıcısı" vasfıyla hareket eden ve kendilerine "ehl-i örf" denen bu zümre hazineye bir bedel ödüyor ve karşılığında bir bölgenin vergi toplama işini alıyordu. Daha sonra geçici toprak sahibi sıfatıyla köylülerden vergi topluyordu. Cumhuriyet Tarihinin ilk dönemlerinde gördüğümüz Toprak Ağalığı sisteminin tarihsel kökenini teşkil eden bu uygulama doğrudan reaya (köylü) üzerinde yoğun bir baskı oluşturuyordu.
16. Yüzyılda, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren artan ordu harcamaları hazineyi zora sokmaya başlamıştı. Bu nedenle mukataa (topraktan vergi toplama hakkı) sahibi olmak isteyenlerden talep edilen ücret artıyor, haliyle bu mali yük doğrudan reayanın (köylü) yükünü ağırlaştırıyordu. Osmanlı kanunnamelerine göre köylülerin tımarlarını terk etmeleri yasaktı. Ancak artan baskılara dayanamayan halk bu yasağa rağmen köylerini terk ediyor, hatta ziraatı bırakıyordu.
Ehl-i örf, daha çok para toplamak, daha çok kar etmek için reaya üzerinde baskıcı bir tutum izliyor hatta zulme varan uygulamalar yürütüyorlardı. 1. Süleyman, 3. Mehmed, 1. Ahmed dönemlerinde yayınlanan adaletnamelerle reayanın üzerindeki baskı hafifletilmeye çalışılsa da köylülerin Celali İsyanlarına katılmaları engellemeye yeterli olmamıştır.
Paralı Askerlerin ve Eşkıyalığın Ortaya Çıkışı
Osmanlı Ordusunda tüfek kullanımının yaygınlaşmasıyla yaya ve atlı kuvvetlerin önemi azalmıştı. Diğer taraftan askerlik eğitimi de oldukça kısalmıştı. 1. Süleyman döneminde yaşanan şehzadeler savaşında Sultan Süleyman, 1. Selim'i desteklemesi için ordu görevlendirmişti. Şehzade Bayezid de ücret karşılığı başıboş gençleri toplayıp tüfekli birlikler meydana getirmişti. Osmanlı Tarihinde ilk paralı askerlik uygulaması bu döneme kadar gider. Bu tarihte ortaya çıkan eğitimsiz paralı askerler zamanla sekban, sarıca, levent, yiğit, garip gibi isimlerle nam salan lejyonlara dönüştüler. İlerleyen dönemlerde tımarsız kalan sipahilerde tüfek kullanmaya başlamışlar, bu başıboş askerler eşkıyalık faaliyetlerine girişmişlerdir.
2. Selim Döneminde eşkıyalık faaliyetlerinin önüne geçmek için bir önlem olarak kadılara bulundukları bölgelerdeki gençlerden asayiş müfrezeleri kurulması istendi. "İl Eri" adını alan bu grupların giderleri hazine tarafından karşılanıyordu. Diğer taraftan toprak ağası haline gelen sancak beyleri (ehl-i örf) de başıboş askerlerden kendilerine birlikler topluyordu. Bu arz-talep dengesi başıboş askerler için bir geçim kapısı haline gelmişti. Ancak kapılarında muhafızlık yaptıkları sancak beylerinin görev yerinin değişmesi durumunda işsiz kalıyorlar, hizmet edecek yeni bir kapı bulamadıklarında Celali hareketlerine katılıyorlardı.
Coğrafi ve İklimsel Nedenler
6. Yüzyıl gerek dünya, gerekse Osmanlı için yoğun nüfus artışının söz konusu olduğu bir dönemdir. Bu dönemde artan nüfusa karşılık yeni topraklar elde edilememiş olması halkın huzurunun bozulmasına, yaşam şartlarının zorlaşmasına yol açmış, bu sosyolojik gerçek isyanlar içinde müsait bir zemin oluşturmuştur. Zira benzer sorunlar aynı dönemde İspanya ve İtalya gibi ülkelerde de ortaya çıkmakta, artan nüfus ve yetersiz kaynaklar nedeniyle eşkıyalık ve anarşi yüzyılın bir gerçeği olarak dikkat çekmektedir.
Başlıca Celali İsyanları
Karayazıcı Abdülhalim: Celali isyancılarının önemli bir kısmının liderliğini üstlenen, hatta kendisini padişah ilan edip ferman yayınlayan Abdülhalim, Celali isyanlarının en önemli isimlerinden biri olarak öne çıkar. 17. Yüzyılın başlarında Osmanlı Ordusunda yazıcılık yapan Abdülhalim, aynı zamanda Safed Sancak Beyi Derviş'in emrinde bir sekban reisiydi. Hükümet, Derviş Bey'in yerine başkasını atayınca işsiz kalacak olan Abdülhalim, emrindeki 300 kişilik kuvvetle Derviş Bey'i isyana teşvik etti. İsyan başarılı olamayınca asi damgası yedi ve kendisine müttefikler aradı. Önce Canbuladoğlu Hüseyin Paşa ile ardından Karaman valisi Hüseyin Paşa ile ittifak kurdu. Bu ittifaklar neticesinde 8 Bin kadar bir askeri kuvvete sahip hale geldi. Etrafına topladığı asker kaçaklarıyla bu sayı 20 Bin'e kadar ulaştı. Osmanlı, Abdülhalim paşa tehdidini ortadan kaldırmak için bir kuvvet gönderse de (1599), Abdülhalim, Urfa'yı ele geçirip kaledeki toplara da sahip olunca büyük bir başarı elde etmiş oldu. Hz. Muhammed'i rüyasında gördüğünü söyleyerek devletin kendisine bahşedildiğini iddia etti ve kardeşi Hüseyin Paşa'yı veziri yapıp fermanlar yayınlamaya başladı. Ancak Osmanlı'nın gönderdiği ikinci ordu karşısında mukavemet gösteremeyince Sivas'a kaçtı. Abdülhalim, daha sonra Kayseri'de üzerine gönderilen Osmanlı ordusunu bertaraf etse de Bağdat'tan dönen Hasan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerine karşı koyamadı (23 Eylül 1600). Yaralı olarak kaçsa da yaklaşık bir yıl sonra öldüğü haberi duyuldu (12 Ağustos 1601).
Deli Hasan & Tavil Ahmed: Abdülhalim'in kardeşi Deli Hasan, ağabeyinin vefatı sonrasında isyan hareketine devam etti. Ağabeyini mağlup eden Hasan Paşa'nın Tokat'a geldiği haberini alması üzerine emri altındaki Celali kuvvetleriyle birlikte şehri kuşattı. Bir muhbirin getirdiği bilgi üzerine Hasan Paşa'yı istirahat ettiği yerde tüfekle öldürmeyi başardı. Ardından Kütahya ve Afyonkarahisar'a kadar ilerledi. Meseleyi sulh yoluyla halletmek isteyen Sadrazam Yemişçi Paşa, Deli Hasan'a Bosna Beylerbeyliğini verdi (1603). Deli Hasan'dan sonra yerini doldurmak isteyen Celali reisi Tavil Ahmed 10 Bin kadar kuvveti emri altında birleştirdi. Deli Hasan gibi kendisine beylerbeyliği teklif edilse de isyanı devam ettirdi. Tavil Ahmed, zamanla Deli Hasan'dan daha güçlü hale gelmişse de pek çok zorluğa rağmen dağıtılarak mahiyetiyle birlikte bertaraf edildi.
Kalenderoğlu Mehmed: Abdülhalim'in yanında eşkıyalık yapmış olan Kalenderoğlu, daha sonra valilerin hizmetlerinde çalışmış, ancak 1604'de talep ettiği sancakbeyliğini alamayınca isyana girişmişti. Diğer Celali grupları da yanına alan Kalenderoğlu Manisa ve Aydın'ı yağmaladı, Ankara'ya kadar ulaştı. Kendisine Ankara sancakbeyliği verildiği haberi gönderilmişti ancak bu bir hileydi. Osmanlı kumandanı Kuyucu Murad Paşa'nın kadıya gönderdiği mektubu ele geçirince oyuna getirildiğini anladı ve şehre saldırdı. Ancak alamayınca geri çekilmek zorunda kaldı. Kısa bir süre için Bursa'yı ele geçirdi. Üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini mağlup etmeyi başardı ve Karaman'a geçti. Bu sırada Halep'ten gönderilen hazineyi yağmalamayı planlasa da Kuyucu Murat Paşa kendisini Maraş civarında yakaladı. Bu muharebede kuvvetlerinin çoğunu kaybeden Kalenderoğlu İran'a kaçtı. Kendisinden daha sonra haber alınamadı (9 Ağustos 1608).
Canbolatoğlu Ali Paşa: Amcasının Şark seferine geç katılması nedeniyle idamı üzerine Kilis'te isyan eden Canbolatoğlu, amcasına bağlı kuvvetlerin desteğiyle isyan etti. Osmanlı'nın bu bölgeye bir kuvvet gönderemeyeceğini ön gören Canbolatoğlu, Halep beylerbeyliği teklifini reddederek Trablusşam'a saldırdı ve Emir Yusuf'u mağlup ederek Halep'te bulunan Osmanlı hazinesine el koydu. 35 Bin'in üzerinde asker ve yüklü bir servete sahip hale gelen Canbolatoğlu bağımsızlığını ilan edip adına hutbeler okuttu. Kuyucu Murad Paşa, Anadolu'daki Celali hareketlerini bastırdıktan sonra Halep'e yürüdü. Canbolatoğlu Osmanlı kuvvetlerine karşı koyamayacağını anlayınca 1. Ahmed'den özül diledi. Özrü kabul edildikten sonra Tımaşvar beylerbeyliğine tayin edilse de burada yeniçeriler ve halk ile geçinemedi. Nihayetinde Veziriazam olan Kuyucu Murad Paşa'nın emriyle öldürüldü (1611).
Abaza Paşa: Canbolatoğlu'nun hazinedarı olan Abaza Paşa, 1622'de İsyan hareketine girişti. Önce kendisine tevcih edilen Maraş ve Erzurum beylerbeyliği görevini kabul etti. Ancak 2. Osman'ın öldürülmesi üzerine isyana kalkıştı. Trablusşam ve Maraş valilerin de kendisine destek vermesiyle 30 Bin kadar bir kuvveti bir araya topladı. Yeniçerilerden intikam alma garazıyla hareket eden Abaza Paşa, 4. Murad'ın tahta geçmesi sonrasında Kayseri'de mağlup edildi. Affedilip tekrar Erzurum beylerbeyliğine atansa da Ahıska Seferine çıkan Osmanlı Ordusu'nun kendisine saldırmak için yola çıktığını düşünerek üzerine yürüdü. Sadrazam olan Halil Paşa, Erzurum kalesini kuşatsa da teslim olmadı. Daha sonra 4. Murad tarafından affedilip Bosna valiliğine tayin edildi (1628).
Abaza Hasan Paşa: Celali isyanlarının en şiddetlisi Abaza Hasan Paşa'nın başlattığı isyan olmuştur. Yeniçeri sipahilerinden olan Abaza Hasan, sahip olduğu tımar imtiyazı elinden alınınca ayaklandı ve Kastamonu'yu yağmaladı. 4. Mehmed döneminde kendisine Türkmen ağalığı tevcih edildi. İç karışıklıklarla zayıflayan Osmanlı'nın şu veya bu şekilde yönetimden şikayeti olan pek çok zümrenin desteğini alarak tüm Anadolu'da geniş katılımlı bir ayaklanma gerçekleştirdi. Kış mevsiminde Halep'e çekildiği sırada bir komplo ile öldürüldü (1659).
Celali Ayaklanmalarıyla Mücadele Yöntemleri
Yüzyıldan uzun süren, 16 ve 17. yüzyıllara yayılan ayaklanmalar, 18. yüzyıla kadar Osmanlı siyasetinin en önemli meseleleri arasında yer aldı. Tımarlı sipahilerin tımarsız kalması, yeniçerilerin güçlenmesi, başıboş askerlerin çoğalması, eşkıyalık ile geçimini sağlayan bir zümre meydana getirmişti. Osmanlı, bu isyancıların varlığını engelleyemiyor, bunun yanında isyancı reislere vazife vererek emrindeki asileri asker olarak kullanmaya çalışıyordu. Bu yöntemlerin işe yaramaması durumunda ise doğrudan orduyu görevlendiriliyor ya da köylülerden oluşan kitlelerde bölgesel seferberlik ilan ederek isyancılara karşı koymaya çalışıyordu.
Bir diğer önemli mesele de; 16. yüzyıldan itibaren kullanımı yaygınlaşan tüfeklerdi. Tüfekli askerler çok kısa sürede eğitiliyor, ucuza mâlediliyor ve kendisini güvende hissetmeyen reaya (köylü) silahlanarak kendisini savunuyor ya da isyancılar arasına katılıyorlardı. Bu durumun önünü almak için sancakbeyleri köylülerin silahlarına el koyuyordu. Öyle ki; Abaza Hasan Paşa isyanının ardından teftişe çıkan İsmail Paşa'nın toplattığı tüfeklerin sayısı 80 Bin'i bulmuştur.
Genel Bakış
Celalilik 1519'da kendisini mehdi ilan eden Bozoklu Şeyh Celal ayaklanmasıyla ortaya çıktı. Ancak sonrasında taşra siyasetinde yaşanan olumsuzluklar nedeniyle çıkan ayaklanmalara katılanlara Celali yakıştırması yapıldı. İsyanların Şeyh Celal ile bir ilgisi olmadığı gibi isyancıların ideolojik bir garazları da yoktu. Geçim derdi, fırsatçılık ve siyaset hırsı ile eşkıyalık ve yağmaya tevessül edenler bir kısım reislerin etrafında toplanıyor, devlet ise bu ayaklanmaları bastırmak için isyancı reislere devlet görevi tevcih ediyor veya mümkün olduğunda zor kullanarak bastırılmaya çalışıyordu. Bu isyan dalgası 18. yüzyıla kadar devam etmiş, uzunca bir süre Osmanlı'nın en önemli sorunlarından biri olarak gündemde yer etmiştir.
.
Preveze Savaşı
Preveze Savaşı, 27 Eylül 1538 yılında Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa ile Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanması arasında meydana gelmiş, Arta Körfezindeki Preveze Kalesi kıyılarında Osmanlı ile Haçlılar arasında yaşanan bu savaşta Barbaros Hayrettin Paşanın zaferiyle sonuçlanmıştır.
Preveze Savaşı Kahramanı Barbaros Hayrettin Paşa Kimdir
Osmanlının midilli seferleri döneminde Fatih Sultan Mehmet’in Sipahilerinden olan Yakup Ağa’nın oğlu olan ve Deniz Ticaretiyle uğraşan Barbaros Hayrettin Paşa, genç yaşta Rodos Şövalyelerine esir düşüp ellerinden kurlunca Tüccar değil Korsan olmaya karar vermiş, kardeşi ve arkadaşlarını yanına alarak Akdenizin korkulu rüyası olmuştu. Bir Osmanlı vatandaşı olarak Saltanattan bağımsız olarak giriştiği bu eylemler, 1516 yılında Bizansın ticaret gemilerinden elde ettiği yüklü bir ganimeti Piri Reis himayesinde Yavuz Sultan Selim’e gönderip Osmanlıya bağlılığını bildirmesi ve sonrasında Cezayirde İspanyollara karşı savaşıp Yavuz Sultan Selim tarafından Cezayirin Beylerbeyi olarak atanıp Osmanlı kumandanı olmasıyla sonuçlanmıştır.
Preveze Savaşı Öncesi Durum
Barbaros Hayrettin Paşanın Cezayiri ele geçirmesinden bir yıl sonra, Cenevizliler Andrea Doria komutasında Şenşel’e saldırdılar. Bu savaş Barbaros Hayrettin Paşa ile Andrea Doria’nın ilk karşılaşması oldu. Barbaros Hayrettin Paşa, bu savaşta galip gelerek hem Cezayirin emniyetini sağlamış hem de Andrea Doria’nın Akdemiz hakimiyetini sona erdirmiş oldu (1526).
Barbaros Hayrettin Paşa ile Andrea Doria’nın ikinci karşılaşması Kanuni Sultan Süleyman Döneminde gerçekleşti. Kanuni Almanya seferine çıkmak üzereyken Andrea Doria komutasındaki haçlı donanması Mora yarım adasına saldırıya geçmişti. Bu saldırı Kanuniyi zor durumda bıraktı. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Hızır Reis’i huzuruna çağırarak kendisine Hayrettin ünvanını vererek Kaptanı Derya ilan etti. O güne kadar “Hızır Reis” iken Kanuni Tarafından Hayrettin Ünvanı verilerek “Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa” olmuştu (1533).
Barbaros Hayrettin Paşa, Kaptanı Derya Ünvanıyla ilk emrini alıp Akdenize açıldı. 1534 yılında başladığı Akdeniz seferiyle İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunusu ele geçirdi. Akdenizin Türk Gölü haline gelmesinden korkan Haçlı donanması Andrea Doria’yı tekrar Hayrettin Paşanın üzerine sefere çıkarttı. Donanması yeterli olmayan Hayrettin Paşa, geri çekilerek İstanbula döndü. 1536 da tekrar Akdeniz seferine çıktığında bu kez çok daha güçlü bir donanmaya sahipti. Yine İtalya sahillerinden başladığı taarruzla ege denizine hakim oldu ve Venedik Adalarını Osmanlı topraklarına kattı.
Preveze Savaşının Başlaması
Barbaros Hayrettin Paşanın Akdeniz üzerindeki etkisi ve sıcak suların Osmanlı Hakimiyeti altına girmesi üzerine İspanya, Portekiz, Venedik, Ceneviz ve Malta Papalığın önderliğinde bir araya gelerek büyük bir haçlı donanması oluşturdular ve başına da Andrea Doria’yı getirdiler. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa’ya yeni bir donanma hazırlamasını emretti ancak hazırlıklarını henüz tamamlayamayan Hayrettin Paşa, Mısır’dan yola çıkan hazinenin muhafazası için 40 kadar gemiyle koruma görevi yapmak üzere denize açılmak zorunda kaldı. Andrea Doria’da, Mısırdan yola çıkacak gemiye saldırmak için 40 kadar gemiyle Girit adası civarında pusuya yatmıştı. Barbaros Hayrettin Paşanın koruma görevine geleceğini haberini alınca geri çekildi.
Hayrettin Paşa, Mısır’dan gelen hazinenin koruma görevini tamamladıktan hazırlıkların bitmesini beklemeyip Akdeniz seferini hemen başlattı. Önce Şira, Patnos ve Naksos adalarını zaptetti. Bu adaların zaptedilirken hazırlıkları devam eden 90 gemi daha tamamlanarak donanmaya katılmıştı. Mısırda görevli bulunan Salih Reis komutasındaki 20 gemi daha katılınca donanmadaki gemi sayısı 150’yi bulmuştu. Hayrettin Paşa, önce Girit adasındaki kalelere taarruz edip yüklü ganimetler elde etti. Bu ganimetlerle birlikte asker ve kürekçi takviyesi yaparak Donanmasını güçlendirdi. Osmanlı Donanması Ege ve Akdeniz adalarını zapt ederken Haçlı Donanması koylardan ve körfezlerden çıkmıyor, irili ufaklı donanmaları bir araya getirerek muazzam bir deniz ordusu meydana getiriyorlardı.
Artık iki Donanmada hazır durumdaydı. İlk hamleyi Haçlı Donanmasının başında bulunan Andrea Doria yaparak Osmanlıya tabi bulunan Mora yarım adasındaki Preveze kalesini kuşatma altına aldı. Kuşatma haberini alan Hayrettin Paşa, 20 gemisiyle birlikte Turgut Reis’i öncü kuvvet olarak gönderdi. Turgut Reisin görevi Haçlı Donanmasının ileri deniz karakollarını tespit edip dönmekti. Öncü filo Haçlı Donanmasının Zanta suları civarında 40 gemilik bir kuvvetin konuşlu bulunduğu haberini getirdi. Zanta’daki ileri savunma filosuda artık Osmanlı Donanmasının yaklaştığını öğrenmişti. Andrea Doria, muhasarayı kaldırıp Preveze Kalesini terk ederek donanmasını topladı ve savunma yapmak amacıyla Kuzeye çekildi. Hayrettin Paşa, önce Kefalonya adasını bombarduman altına aldı, sonrasında Mora’ya ulaşarak Preveze Kalesini onardı. Artık taraflar yerlerini almıştı. Hayrettin Paşa ne yapacağını biliyordu. Preveze kalesinde bulunuyordu ve Savunma yapacaktı. Ancak Haçlı Donanması, hem gemi hem asker bakımından onlarca kaç güçlü olmasına karşın nasıl saldıracağına bir türlü karar veremiyordu.
Haçlı Donanması, Koflu koyunda toplanarak saldırıyı nasıl gerçekleştireceklerine karar vermeye çalışıyorlardı. Saldırının Karadanmı yoksa Denizdenmi yapılacağına karar verilemiyordu. Zira kara savaşında avantaj Preveze Kalesinde konuşlanmış olduğu için Hayrettin Paşadaydı. Preveze Kalesi, Deniz savaşı söz konusu olduğunda, kara savaşında olduğu kadar büyük bir avantaj değildi. Uzun tartışmalar sonucunda Andrea Doria’nın teklifi kabul edilerek taarruzun denizden yapılmasına karar verildi.
Osmanlı Donanmasında 162’si Kadırga, 140’ı Barça olmak üzere 302 gemiden oluşuyordu. Bu gemiler hem Rüzgarla hem Kürekle kullanılabiliyordu ve oldukça seriydi. Gemilerde toplam 2500 top ve 60.000 asker bulunuyordu. Osmanlı Donanması ise irili ufaklı 122 barça’dan oluşuyordu. Gemilerde bulunan ve menzili dolayısıyla kullanılabilir olan topların sayısı sadece 166 adetti. Gemilerde bulunan asker sayısı ise yeni çeri ve sipahilerle birlikte toplamda sadece 20.000 idi. Kıyaslayacak olursak Haçlı Donanması asker sayısı olarak 3 kat, gemi sayısı olarak 2,5 kat, top sayısı olarak 15 kat daha güçlüydü.
Hayrettin Paşa, Haçlı Donanması gelmeden önce kumandanlarıyla görüşerek savunmayı nasıl yapacaklarına karar vermeye başladılar. Akceom burnu asker çıkartılması için çok uygun bir noktaydı. Kumandanlarından Sinan Reis ve Sancak Beyleri bu bölgeye olası bir çıkarmaya karşı hazır bulunmak gerektiğini belirtse de Hayrettin Paşa lüzum görmemişti ancak Sinan Reisin ve Sancak Beylerinin ısrarları üzerine ikna olarak bu bölgeye az miktarda da olsa asker konuşlandırdı. Bu karar beklide savaşın seyrini değiştirebilecek çok önemli bir hamle niteliği taşıyordu. Zira Haçlı Donanması buraya keşif birliği göndermiş ve çıkarma yapmayı düşünmüştü. Akceomda bulunan az sayıda askerin Keşif birliklerini tüfek atışlarıyla uzaklaştırmasıyla bu stratejik nokta kullanılamaz duruma getirilmişti.
27 Eylül sabahı iki büyük donanma Preveze önünde karşı karşıya geldiler. Osmanlı donanmasının başında Barbaros Hayrettin Paşa, sağ istikametinde Salih Reis, sol istikametinde Seydi Ali Reis, arka cephesinde de Turgut Reis, Murat Reis, Sadık Reis ve Güzelce Reis bulunuyordu. Haçlı ordusu pek çok milletten oluşmuş bir güçtü. Donanmanın başında Andrea Doria, Venedikli Marco Grimari ve Papalık donanma Komutanı Vicent Capallo bulunuyordu.
Barbaros Hayrettin Paşa, her gemiye sadece üçer top yerleştirip gemileri hilal şeklinde muharebe pozisyonuna getirdi. Amacı sayıca üstün olan düşman kuvvetlerinin atış gücünü bölmek ve kendilerine yaklaşmasını engellemekti. Andrea Doria’nın savaş düzeninde ise Venedik ve Papa’ya ait filolar önden ilerleyecek, Ceneviz ve İspanyol filoları onları arkadan destekleyecekti. Savaş top atışlarıyla başladığında hava sisli ve rüzgar Haçlı Donanmasının arkasındaydı. Bu sebeple Osmanlı donanması ufku göremiyor ve ilerleyemiyor, Haçlı donanması ise rüzgarın desteğiyle hızlı hareket ederek sisin Osmanlı Donanması üzerinde yoğunlaşmasıyla atış üstünlüğü elde ediyordu. Haçlı Donanması Rüzgar ve Sisin desteğini alınca hızlı sonuç almak için ileri uçlara kadar ilerledi. Artık menzil kısalmıştı ve daha isabetli atışlarla daha hızlı sonuç alınabilecekti. Ancak rüzgar yön değiştirip Osmanlı Donanmasının arkasına geçince sis bu kez Haçlı Donanmasının üzerinde yoğunlaştı. Kendilerini bir anda sis bulutunun içerisinde ve Osmanlı donanmasının hemen önünde bulmuşlardı. Hayrettin Paşa, 40 gemilik bir filo ile Haçlı Donanmasına orta cepheden saldırarak nişan ve hizalarını bozdu ve düşman donanmayı iki cepheye böldü. Haçlı Donanması, bu beklenmedik taarruz neticesinde hedef düzeni bozulup ağır hasarlar alınca geri çekilmek zorunda kaldı. Aldığı ilk hasardan sonra Koflu adasına dönen Haçlı Donanması, savaş düzenlerini değiştirerek tekrar saldırıya hazırlandılar.
Bu kez üç saf halinde yatay olarak taarruza giriştiler. Donanmanın ilk safında en güçlü savaş gemileri olan Kalyonlar ve Karakalar, ikinci safında Kadırgalar, üçüncü safında ise küçük gemiler bulunuyordu. Bu düzende hızlı sonuç almak için tasarlanmıştı. Zira tüm savaş gücü topyekün taarruza geçecek, hamleler tek seferde yapılacaktı. Haçlı Donanmasının çekilmesiyle hareket alanı genişleyen Osmanlı Donanması artık daha rahat hareket edebiliyordu. Haçlı Donanmasının ilk safında yer alan Venedik Kalyonları Osmanlı Donanmasının kendisine çok yaklaşması ve yoğun ateş altına girmesiyle arkasında bulunan Andrea Doria’nın gemilerinden yardım istedi. Ancak yardım gelse bile Osmanlı Donanmasına çok yaklaştığı için inisiyatifini kaybetmişti. Barbaros Hayrettin, bizzat hareket ederek Venedik Kaptanının bulunduğu gemiyi kuşattı. Onlarca gemiyi batırıp 29 gemiyi ele geçirdi ve üçbin Haçlı askerini esir aldı. Andrea Doria, ağır güçlerinin kısa süre içerisinde vurulup bir çoğununda sağlam halde Osmanlı Donanması tarafından ele geçirildiğini görünce zor durumda olan müttefiklerine bile yardım etmeden geri çekilerek Kofu adasına doğru kaçmaya başladı.
Preveze Savaşının Sonucu
Preveze Savaşını kazanan Hayrettin Paşa, onlarca gemiyi batırmış, 29 gemiyi sağlam halde ele geçirmiş, binlerce Haçlı askerini öldürmüş, üçbin haçlı askerinide esir almıştı. Buna karşın hiçbir gemisi batmamış, 400 şehit vermişti.
Preveze Deniş Savaşı'nı mucizevi bir mücadeleyle kazanan Barbaros Hayrettin Paşa, Andrea Doria’yı yakalamak üzere yola çıktı. Önce Koflu Adasına sonra da Avlonya’ya gitti ancak kışın yaklaşması sebebiyle geri dönerek Preveze’yi Turgut Reis’e emanet edip İstanbula döndü. Kanuni Sultan Süleyman, Boğdan seferinin dönüşünde Preveze Zaferinin haberini almış, bu zaferi fetihnameler ile ülkesine duyurmuştur.
Preveze Deniz Savaşı Zaferinden sonra Akdeniz tam anlamıyla bir Türk gölü haline gelmiştir.
.
Girit Savaşı
1641 Yılı Temmuz’unda Mısır’a doğru yol alan, içerisinde devlet erkanı ve kıymetli eşyalar bulunan bir gemi, Girit yakınlarında Maltalı korsanlar tarafından saldırıya uğradı. Bu durum hem Osmanlı-Mısır ticaretine tecavüz hem de doğrudan Osmanlı’ya karşı yapılan bir saldırı niteliği taşıyordu. Nihayet Sultan 1. İbrahim, Maltalı korsanları saklayan Venedikliler üzerine sefer hazırlıklarına başlayıp 1645 yılında Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını Venedik üzerine gönderdi. 2 aylık bir kuşatmanın ardından Hanya teslim oldu (19 Ağustos 1641).
Bölgenin idaresini ele almak için Hanya’ya giden 2. Vezir Deli Hüseyin Paşa, adanın fethi için stratejik öneme sahip bir kısım kalelerin alınması gerektiğini ön görerek Kisamo, Apokorano, İstimi, Değirmenlik, Granbosa, Milapotomo ve Rosmo kalelerini ele geçirdi. Böylece Girit’in doğusu tümüyle Osmanlı kontrolüne geçmiş oldu (1646).
Deli Hüseyin Paşa, fetih hareketine devam etmek için adanın en muhkem kalesi olan Kandiye’yi kuşatma altına aldı. Ancak bu kale hem çağın en yüksek kabiliyetleriyle tahkim edilmiş hem de asker mevcudu bakımından kendini savunmaya muktedir bir kuvvetteydi. Üstelik Venedik, İstanbul’dan gelecek desteği sekteye uğratacak bir hamle yaparak Limni ve Bozcaada’yı da ele geçirmişti. Ne var ki; İstanbul, Girit’te ki mücadelesinde Deli Hüseyin Paşa’ya gerekli desteği ulaştıramadığı gibi 2 yıl süren kuşatmanın giderlerini karşılamak ve Kandiye’nin karşısına tahkim edilecek yeni kale için ihtiyaç duyduğu masrafları da maddi imkânsızlıklar nedeniyle karşılayamıyordu. Nihayet Deli Hüseyin Paşa, bu masrafları adadan aldığı vergilerle karşılayabildi. Ancak uzun yıllar süren kuşatma neticesinde ulufe alamayan ve kıt imkanlarla yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan Sipahiler isyan ederek kuşatmanın akamete uğramasına yol açtılar (1649).
Diğer taraftan Venedik donanmasının Çanakkale boğazını zapt etmesiyle maddi dar boğaza giren Osmanlı’da iç karışıklıklar ortaya çıktı. Maaşları ödenmeyen Sipahiler isyan etmiş, İstanbul ve Galata esnafına “avarız” adıyla yeni vergiler getirilmesi halkı saraya karşı soğutmuştu. Nihayet 1651’de dağıtılan ulufelerden tasarruf etmek gayesiyle düşük ayarlı akça kullanılması İstanbul esnafını ayaklandırdı. Şeyhülislam Karakeçilizade önderliğinde saraya yürüyen kalabalık 4. Mehmed’i ayak divanına çıkmaya mecbur etti. Sadrazam Melek Ahmed Paşa’nın görevden alınmasıyla neticelen ayaklanmadan sonra yerine geçen Derviş Mehmed Paşa döneminde yiyecek fiyatlarındaki muazzam artış, yaşanan sorunun kalıcı ve yıpratıcı hale geldiğini gösterdi. Krizin yönetilemez hale gelmesi, Sadrazamların görevlerini bırakmalarına, hatta yerlerine atanacak devlet adamı bulunamamasına yol açtı. Derviş Mehmed Paşa’nın ardından göreve gelen Murad Paşa hacca gitme bahanesiyle sadareti terk etmiş, yerine geçen Malatyalı Süleyman Paşa da yaşlılığını ileri sürerek azledilmesini talep etmiştir. Nihayet 1656 yılının Mart’ında, akçaları tağşiş edilen yeni çeriler isyan ederek saraya yürüdüler. 4. Mehmed, bir kısım önlemler almaya hatta kellesi istenen devlet adamlarını gizlice kaçırmaya çalışsa da sonuç vermedi ve isyancılar, yaşananlardan sorumlu tuttukları 30 kişiyi katlederek cansız bedenlerini Sultanahmet’te bir çınar ağacına astılar. Bu vaka, tarihe Vaka-i Vakvakiye olarak geçmiştir.
Kaptanıderya Murad Paşa, 1654’de Venediklilerle mücadele ederek Çanakkale boğazını açabilmişti. Ancak Mısır ticaretinin eskisi gibi devam ettirilememesi nedeniyle ekonomik buhrana çözüm olmadı. Venedik donanması, 1656’da tekrar saldırıya geçip Bozcaada, Limni ve Semadirek adalarını ele geçirdiler. Kaptanıderya Kenan Paşa, ablukayı yarmak için harekete geçse de yaşadığı büyük hezimet donanmasın yok olmasına ve İstanbul’un denizden savunulamaz hale gelmesine yol açtı. Sadrazam Boynueğri Mehmed Paşa, İstanbul’u korumak amacıyla şehir duvarlarının yakındaki evleri yıktırınca halk büyük bir korkuya kapıldı. Yaşanan korkuyla yiyecek fiyatlarında yaşanan büyük artış İstanbul’daki sefaleti daha da arttırdı.
1656’da Sadrazamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşa, bizzat başına geçtiği ordu ve yeniden inşa edilen donanma gemilerinin desteğiyle Venedik kuşatmasını kaldırmak üzere Çanakkale’ye doğru harekete geçti. İlk taarruz büyük bir bozgunla sonuçlandı. Bir taraftan donanmanın direnci kırılmış, diğer taraftan karada cephelerini savunması gereken yeniçerilerin çarpışmaya girmeyerek mağlubiyeti kabul etmişti. Venedik, mukavemetini kaybeden Osmanlı kuvvetlerine karşı yok edici bir hamle yaparak Mocenigo idaresindeki amiral gemisi ile Kumburnu önlerinde demirleyen Osmanlı donanmasına saldırdı. Osmanlı donanmasının bu saldırıya karşı koyması mümkün görünmüyordu. Ancak beklenmedik bir gelişme yaşandı; karadan ateşlenen bir top Venedik amiral gemisinin cephaneliğine isabet ederek Venedikli amiralin ölümüne, Venedik donanmasının disiplinini kaybetmesine yol açtı. Köprülü Mehmed, bu zafiyetten faydalanarak gece saatlerinde askert çıkarttığı Bozcaada’yı kolayca geri aldı. Limni ise 2 aylık bir kuşatmanın ardından ele geçirildi ve boğazların güvenliği yeniden tesis edildi (1657 Kasım).
Venedik zaferi Köprülüler dönemini başlatmış oldu. Bu güçlü ve muzaffer sadrazamın ardından yerine oğlu Fazıl Ahmed Paşa geçti (1661). Birkaç yıl içerisinde Avusturya cephesinde işleri yoluna koyduktan sonra Girit seferine çıktı (1666). Venedik, yine Çanakkale üzerine harekatlar düzenleyerek donanma desteğini aksatmaya çalışsa da Kaplan Mustafa Paşa idaresindeki Osmanlı donanmasının gelmesiyle kuşatma yeniden başladı (1667). Hem Papalık, hem Malta, hem de Fransa’nın desteğini alan Kandiye, Osmanlı’nın güçlü taarruzlarına karşı koyamadı. 4. Mehmed’e elçi gönderen Venedik barış görüşmelerine başladı. Diğer taraftan kuşatma devam ediyordu. Devam eden iki yıl içerisinde Venedik kaleyi teslim etmekten başka çare kalmayınca, yapılan bir anlaşmayla teslim oldu ve 27 yıl süren Girit kuşatmaları 1669’da Osmanlı’nın galibiyetiyle neticelendi (6 Eylül 1669).
.
93 Harbi
93 Harbi, Miladi 1877, Hicri 1293 yılında Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında gerçekleşmiş, Osmanlı’nın mağlup olmasıyla Balkanlar üzerindeki hakimiyetini kaybetmesine sebep olmuştur.
Miryo Kefalon Savaşı Öncesi Tarafların Durumu
Ruslar, boğazların kontrolünü ele geçirmek ve Osmanlı’ları Avrupa Coğrafyasından silmek için yüzlerce yıldır süren politikalar gütmekteydiler. Rusların Osmanlı karşıtı politikaları sadece stratejik bir hamle değil aynı zamanda milli bir emeldi. Zira Osmanlı’nın Anadolu ve Avrupa üzerindeki hâkimiyeti, Hıristiyan dünyası ve Slav toplumları için büyük bir engel teşkil ediyordu. Rusların bu emelleri, 1800’lü yılların başlarında Kırım Hanlığı üzerinde ve 1900’lü yıllara doğru da Asya’da yaşayan Türk kökenli halklar üzerinde kendini göstermiştir. Rusların, 1850’li yıllarda, Osmanlı himayesi altındaki Kırım Hanlığı üzerinde kurdukları baskılar, 1853 Kırım-Rus savaşında hüsranla sonuçlanmış ancak İç Asya ve Türkistan’daki Türk Toplumlar üzerinde insanlık dışı yöntemlerle Muaffak olmuşlardı. Rusların, Osmanlılar ve tüm Türk Dünyası üzerindeki düşmanca emelleri, 93 Harbi’ni kaçınılmaz kılan etkenlerdendir.
2. Abdülhamit Dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu, 1850’li yıllarda Avrupa ülkelerince yıpratılmakta ve baskı altına alınmaktaydı. Bunun yanında, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü destekleyen ülkelerde mevcuttu ve bu itilaf-ittifak mihrakları karşılıklı bir güç dengesi oluşturuyordu. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü, Almanya ve Fransa için mühimdi. Zira Osmanlı’nın Avrupa’dan süpürülmesi Fransa ve Almanya dışındaki tüm Doğu ve İç Avrupa ülkelerinin güçlenmesine sebep olacaktı. Bunun yanında İtalya, İngiltere ve Rusya, Boğazlar, Anadolu ve Doğu Avrupa sathında Osmanlıların mevcudiyetinden fevkalade rahatsızlardı. Söz konusu güç dengeleri, Fransa’nın Prusya ile mücadelesinde mağlup olmasıyla Osmanlıların aleyhine gelişerek Rus-İtalya-İngiltere cephesinin üstün taraf haline gelmesiyle sonuçlandı (1870). Bu ittifakın en iştahlı cephesi olan Rusya, Fransa’nın inisiyatifini kaybetmesi üzerine Paris Antlaşmasında geçen “Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması” maddesini tanımadığını ilan edip Londra konferansında da İtalya ve İngiltere’nin desteğiyle ilk hamlesini gerçekleştirdi. Böylelikle Rusya, kadim emeller beslediği Karadeniz’e kuvvetli donanmalar konuşlandırıp tersaneler inşa etmeye imkânına sahip oldu.
93 Harbinin Nedenleri
Rusya, Osmanlı’nın mevcudiyeti hasebiyle gerçekleştiremediği Panslavizm akımını yeniden gündemine alarak Balkanlarda yayılmak için Moskova’da Panslavizm kongresini topladı. Rusların amacı, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya ve Karabağ’da yaşayan Slavlarını ayaklandırmak ve Rus menfaatine hizmet edecek teşkilatlar kurmaktı. Fransa’nın saf dışı olmasıyla Osmanlı üzerinde baskı kurarak gerçekleştirdiği bu eylemler neticesinde Balkanlardaki politik durum yoğun şekilde Rus eksenine doğru kaymaya başlamıştır. Rusların bu baskıları neticesinde Bulgarlar, Osmanlı’nın teşebbüsleriyle bağlı oldukları Fener Rum Patrikhanesinden ayrılarak bağımsızlıklarına kavuştular.
Rusların, Panslavizm hareketi neticesinde Bosna-Hersek’te yaşayan Slavlar ayaklandılar. Osmanlı, bu isyanı bastıramadan bu kez Karabağ’daki Slavlar isyan hareketi içerisine giriştiler. Beraberinde ise, Osmanlı’yı balkanlarda en çok yıpratan isyan olan Sırp isyanları baş gösterdi. Yaşanan olumsuzluklara rağmen Osmanlı, bu isyanların tümünü bastırmayı başardı ancak ayaklanan Bosna, Karabağ ve Sırp Slavları Avrupa’dan yardım talebinde bulundu. Rusya’da bu fırsatı Osmanlı Devletine sert bir ültimatom göndererek değerlendirdi.
Ruslar, Osmanlı ile savaşmak arzusuyla politik hamleler yürütürken 2. Abdülhamit, politik manevralarla bu savaşı ertelemeye ve koşulları daha müsait hale getirmeye uğraşıyordu. Ruslar, savaş için olabildiğince iştahlıydı ancak Avrupa Ülkeleri, olası bir savaştan kaçınmaya çalışıyordu. Söz konusu politik ortam içerisinde Fransa, İngiltere, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rus Çarlığı, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri, Balkanlardaki anlaşmazlıkları görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertip ettiler (23 Aralık 1876). Bu konferans, muhakkak ki Osmanlı’nın balkanlar üzerindeki hâkimiyetine balta vuracak ve çıkabilecek her sonuç Balkanlardaki Slav toplumların ve dolayısıyla Rusların işine yarayacaktı. 2. Abdülhamit, bu nedenle konferansın faaliyetlerine engel olmak için Kanuni Esasi’yi ilan etti. 2. Abdülhamit’in politik manevrasına rağmen konferansı gerçekleştiren Avrupa ülkeleri, hazırladıkları metinle Osmanlı askerinin Karabağ ve Sırbistan’dan çekilmesini, Bulgaristan’da ise doğu ve batı olmak üzere iki eyalet oluşturularak özerklik verilmesini önererek bir anlamda şart koştular. Osmanlı, bu önerileri kabul etmeyince konferans dağıldı.
İstanbul ‘da ki konferansta müspet bir sonuç ortaya çıkmayınca Londra’da bir konferans daha düzenlendi. Bu konferansta da İstanbul’daki konferanstaki talepler nispeten biraz daha hafifletilerek tekrar masaya kondu. Ancak Osmanlı, İstanbul’daki konferanstan çok farklı bir sonuç çıkmayınca, söz konusu teklifleri tekrar reddetti. Rusya ise, konferanslardan olumlu sonuç alamayınca, Osmanlının Karabağ’daki Nikşik bölgesinden çekilmesi halinde savaşın önlenebileceğini bildirdi. Bu teklifte reddedilince 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı kaçınılmaz hale geldi.
93 Harbi'nin Başlaması
Avrupa, her ne kadar Osmanlı Devletine husumet içerisinde yaklaşsalar da Avrupa Topraklarında bir savaş istemiyordu ancak çokça uğraşmalarına rağmen Rusya’nın istila iştahına mani olamadılar. Rusya, artık tüm politik teşebbüslerini devreye koyup “Savaşı Kaçınılmaz” hale getirmişti. Nihayet 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine resmen savaş ilan etti. Sırbistan, Romanya ve Karabağ prenslikleri de Rusya ile birlikte hareket edip isyan ederek Osmanlı’ya karşı ek cepheler oluşturdular. Tüm bu gelişmelerin yanında, olası bir fırsatı değerlendirmek için pusuda bekleyen Yunanistan’da Ruslarla işbirliği yapınca Osmanlı üç ayrı cephede mücadele etmek zorunda kaldı.
93 Harbi, iki büyük cephede cereyan etmişti. Bu cephelerden biri Tuna, diğeri ise Kafkasya cephesiydi. Tuna Cephesi, Başkumandan Serdar-ı Ekrem Müşir Abdülkerim Nadir Paşa tarafından idare ediliyordu. Emrindeki kuvvetler Garp, Şark ve Cenup ordusu olarak üç ordu olarak teşekkül edilmişti. Garp ordusunun başında Müşir Osman Paşa, Şark Ordusunun başında Müşir Ahmet Eyüp Paşa, Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephe, Kafkasya cephesine göre, Ruslara karşı çok daha zayıf durumdaydı. Başkumandan Abdülkerim Nadir Paşa’nın, düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalması üzerine de cephe, savaş başlamadan kaybedilmiş duruma gelmişti. Üstelik 93 Harbi için en büyük ümit, Rusların Tuna hattı üzerinde durdurulabileceği yönündeydi. Zira Abdülkerim Nadir Paşa, bu hareketinden ötürü Divanı Harpte yargılanıp mahkûm olmuştur. Tuna’yı direnişle karşılaşmadan kolayca geçen Ruslar, 7 Temmuz’da Tırnova’yı, 16 Temmuz’da da Niğbolu’yu aldılar. Stratejik öneme sahip olan Şıpka geçidini de kontrol altına alan Ruslar, artık Balkan dağlarının ardına kadar ilerlemişlerdi. Bu gelişmeler neticesinde Abdülkerim Nadir Paşa azledilip yerine yaşı oldukça genç olan Müşir Mehmet Ali Paşa atanınca ordu içinde ayrılıklar meydana gelmeye başladı. Bu olay, menfi bir gidişat izleyenTuna Cephesindeki durumun daha da kötüye gitmesine sebep oldu.
Art arda kaybedilen cephelerle hızlıca ilerleyen Ruslara karşı en mühim direnişi, Cenup ordusunun kumandanı Süleyman Paşa göstermiştir. Süleyman Paşa, Şıpka geçidini geri almak için geceli gündüzlü yoğun taarruzlarla Rus kuvvetlerinin üzerine taarruz etmiş ancak muvaffak olamamıştı. Ardından Mehmet Ali Paşa’nın taarruzlarıyla Ayazlar, Karahasan, Ablova, Kaçılova geri alındıysa da, sürekli takviye olan ve eksiklerini tamamlayan Rus birlikleri püskürtülemedi. Tuna Cephesinin en başarılı taarruzlarını Garp kumandanı Osman Paşa gerçekleştirdi ve savunma savaşında uyguladığı fevkalade taktiklerle Plevne’de Rusları üç kez mağlup etmeyi başardı. Osman Paşa’nın bu başarısı neticesinde 2. Abdülhamit, kendisine Gazi ünvanı vermiştir. Osman Paşa, Plevne’deki destansı mücadelesi ile fevkalade başarılar elde ettiyse de, sürekli takviye olan Rus birliklerine karşı, yıpranan ordusunun takviye edilememesi sebebiyle hazin şekilde mağlup oldu ve Plevne, tüm hatlarıyla Rusların kontrolü altına girdi. Plevne’nin düşmesi Rusların hareket alanını genişletmişti. Plevne kaybedildikten hemen sonra Sırplar Niş’e girmişler, Karabağlılar da İşkodra’ya kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devam eden Ruslar da Sofya, Niş ve Vidin’i alıp Edirne’ye, buradan da Yeşilköy’e kadar ulaştılar. Böylelikle 93 Harbi’nin Tuna cephesi kaybedilmiş oldu.
Kafkas cephesindeki durum ise çok daha çetindi. 93 Harbi, esası itibariyle Tuna cephesinin kaybedilmesiyle mağlubiyete dönüşmüştü ancak Kafkas Cephesindeki mücadeleler Tuna Cephesine göre çok daha çetin geçmişti. Kafkas Cephesinin başkumandanı Ahmet Muhtar Paşa’ydı. 125 Bin kişilik Rus ordusunun başında ise Ermeni kökenli Melikof bulunuyordu. Zarar gördüğü cepheleri hızlıca doldurup cephe hattında açık vermeyen Rus birlikleri 30 Nisan’da Doğu Beyazıt’ı zaptettiler. Muhtar Paşa, Ruslara karşı 21 Haziran’da Haylaz, 25 Haziran’da Zivin, 25 Ağustos’ta Gedikler muharebelerini kazandı ve 2. Abdülhamit tarafından Gazi unvanına layık görüldü. 4 Ekimde Yahniler savaşını da kazanan Muhtar Paşa, sürekli eksiklerini tamamlayan Rus güçlerine karşı tutunamadı ve 15 Ekim 1877’de Alacadağ Muharebesinde mağlup oldu. Ahmet Muhtar Paşa, daha az zayiat vermek için Erzurum’a çekilmek zorunda kalmıştı. Kars, açıkta kaldığı için 18 Kasım’da Ruslar tarafından zaptedildi. Sonrasında ise Erzurum’a girseler de, “Nene Hatun Destanı’nı” yazan, Erzurum Halkı’nın olağanüstü direnişlerine karşı galip gelemeyip geri çekilmek zorunda kaldılar. Erzurum, Rus İstilası ile cebelleşirken, Kafkas Cephesi Başkumandanı Muhtar Paşa, İstanbul’un muhafazası ile vazifelendirilip geri çağırıldı ve yerine Müşir Kurt İsmail Paşa görevlendirildi.
Neticede, Tuna Cephesindeki başarısızlık ve Kafkas Cephesindeki başarılı mücadelelere rağmen yaşanan mağlubiyet, Osmanlı’nın 93 Harbini kaybetmesiyle sonuçlandı. 93 Harbinin kaybedilmesi sadece toprak kaybı anlamına gelmiyordu. Osmanlı üzerinde kadim emellere sahip Ruslar ve işbirliği içerisinde bulunduğu Ermeniler, Balkanlarda, Kafkaslarda ve özellikle Erzurum’da insanlık dışı katliam ve vahşetlere imza attılar. Tuna Cephesinden ilerleyen Ruslar, Balkanlar’da yaşayan yoğun Türk nüfusunun pek çoğu öldürülerek kalanlarında göç etmek zorunda bıraktı. Böylelikle Ruslar, Balkanlardaki Türklüğü yok edip yegâne hedefleri olan Bulgaristan’ın Slavlaşmasını sağlamış oldular. Rusların Balkan Türkleri üzerindeki vahşice tutumu, Türk Tarihinin en büyük göç hareketine sahne oldu. Bulgaristan’da yaşayan milyonlarca insan ya öldürüldü ya da Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Öyle ki Ruslar, göç halinde olan kafilelere bile saldırarak Tarihe kara bir leke olarak işlenecek Bulgar katliamlarının altına imza atmış oldular. Bunun yanında, Anadolu’da yaşayan Ermenilerde Ruslarla işbirliği yaparak güçlenmiş, 1900’lü yıllarda ortaya çıkan Ermeni kalkışmasının ve halen çözülememiş olan Ermeni Sorununun temellerini atmış oldular.
Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden giriştikleri taarruzlarla Osmanlı’yı zor durumda bırakan Ruslar, İstanbul’a kadar ilerleyip Yeşilköy’de karargah kurdular. Osmanlı ise kaybedilen savaş sonrası Ruslardan mutahareke istemek zorunda kaldı. 93 Harbi sonrası, 19 Ocak 1878 de Edirne’de imzalanan mütahareke ile Ruslar resmen savaşın galibi ilan edildiler. Bu antlaşmadan sonra, Rusların baskıları sonucu 3 Mart 1878’de tekrar bir antlaşmaya varılarak Ayestefanos mütaharekesi imzalandı. Ancak Abdülhamit, siyasi manevralar ve dâhiyane siyasetiyle bu antlaşmaların gerçekleşmesine mani oldu ve 93 Harbi’nin Osmanlı’ya vereceği zararların bir kısmı önlenebildi.
93 Harbinin Sonuçları
93 Harbi ile Balkanlarda hızla nüfuzunu arttıran Rusya, artık Avrupa içinde bir tehdit unsuru oluşturmaya başlamıştı. Bunun üzerine Avrupa ülkeleri, Ruslar ve Osmanlı arasındaki siyasi gelişmelere dâhil olarak yeni bir antlaşmaya varılması için devreye girdiler. Osmanlı, Abdülhamit’in siyasi manevralarıyla Edirne ve Ayestefanos antlaşmalarının tahakkuklarını bertaraf etmişti. Dolayısıyla varılacak yeni bir antlaşma Osmanlı tarafında olumlu karşılanmıyordu. Buna rağmen taraflar 13 Temmuz 1878’de Berlin’de tekrar bir araya gelerek Berlin antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma neticesinde Osmanlı, Balkanlar üzerindeki topraklarından vazgeçerek günümüz Türkiye’sinin üçte birine yakın bir coğrafyayı nüfusu ile birlikte kaybetti. Sırbistan, Karadağ ve Romanya’da bu antlaşma ile bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sebeple 93 Harbi, Osmanlı’nın yıkılması ile sonuçlanan sürecin kırılma noktası olmuştur.
.
Trablusgarp Savaşı
Trablusgarp Savaşı, 1911-1912 yılları arasında İtalya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında meydana gelmiş, İtalya’nın galibiyeti ve Osmanlı’nın Kuzey Afrika üzerindeki hakimiyetinin sona ermesiyle sonuçlanmıştır.
Trablusgarp, Osmanlı coğrafyasında batı Afrika toprakları olan Libya ve çevresine verilen bölgesel bir isimdir ve Osmanlı Denizcisi Turgut Reis tarafından 1551 yılında Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir. Bu coğrafya, Fethedildikten sonra uzun bir süre Karamanlılar adıyla anılan Osmanlı tebaası bir Türk aşireti tarafından yönetilmiş, Osmanlı’nın zayıflaması ve uzak Afrika coğrafyası üzerindeki tesirinin azalmasıyla “Dayı” adıyla anılan yerel, bağımsız beylikler tarafından idare edilmeye başlanmıştır.
Trablusgarp Savaşı öncesi Osmanlının Durumu
Osmanlı’nın zayıflamasıyla 1700’lü yıllardan itibaren Trablusgarp üzerindeki tesirinin azalması üzerine, her ne kadar Osmanlı vilayeti olsa da, idareyi ellerine geçiren Dayı’lar, giderek daha bağımsız hareket etmeye ve hesap vermeden kararlar almaya, dolayısıyla Osmanlı’nın idari otoritesini sarsmaya başlamışlardı. Öyle ki bu yerel yönetimler, diğer devletlerle antlaşmalar yapabiliyor ve siyasi kararlar verebilir duruma gelmişlerdi. Bu durum, 1835 yılına kadar devam etti. 1835 yılında, Trablusgarp bölgesi, merkezi yönetime bağlanarak kontrol altına alındı ve idare, yerel beylikler olan Dayı’lardan alındı.
Osmanlı, Trablusgarp’ı tekrar merkezi yönetim altına alarak 1900’lü yıllara kadar bölgenin kontrolünü ellerinde bulundurdular. Ancak 1900’lü yıllarda giderek zayıflayan ve çöküş sürecine giren Osmanlı Devletinin toprakları, İtalya, İngiltere ve Fransa tarafından paylaşılmaya başlanınca, Trablusgarp’ı pay olarak alan İtalya, bölge üzerindeki niyetini açıkça ortaya koymaya başladı. İtalya, sömürge haline getirmek istediği Trablusgarp üzerindeki emellerini insani nedenlere bağlayarak Osmanlı’nın bu bölgeyi ihmal ettiğini, burada yaşayan tüccar İtalyanlara kötü muameleler edildiğini ve bölgenin medenileştirilmesi gerektiğini iddia ederek taarruz hazırlıklarına başladı. Elbette, İtalya’nın Trablusgarp üzerindeki emellerinin esas nedeni hammadde temini ve Akdeniz üzerindeki deniz ticaretinin aktörü olma gayesiydi.
Osmanlı, içinde bulunduğu zor durum sebebiyle bu bölgeyi koruyabilecek donanma ve askeri güce sahip değildi. Bu sebeple İtalyanlar, Trablusgarp’ı işkal etmek için müttefikleriyle paylaşım esaslarını kendi aralarında anlaşmaya başlamışlardı bile. Fransa, İngiltere ve İtalya arasında yapılan antlaşmalara göre İtalya, işgal öncesi Trablusgarp ve Bingazi bölgelerinde serbest hareket edebilecekti. Devrin Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit, İtalya’nın Trablusgarp üzerindeki emellerini önlemek için pek çok tedbir almış, siyasi ve askeri manevralarla süreci mümkün olduğu kadar uzatmıştır. Zira İtalya, müttefikleriyle anlaşmasına rağmen Abdülhamit döneminde İtalya’ya saldırmaya cesaret edememiştir. İtalya’nın Trablusgarp ve Bingazi üzerine saldırabilmeleri ancak 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle mümkün olabilmiştir.
2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra sadrazamlığa getirilen Hakkı Paşa, Trablusgarp üzerinde akıl almaz politikalar yürüterek İtalyanların işlerini kolaylaştırmıştı. Önce Trablusgarp’ta bulunan tümeni Yemen’e sevk edip mühimmatlarını da, defaatle ihtar edilmesine rağmen İstanbul’a getirtti. Hakkı Paşa’nın bu eylemiyle Trablusgarp tam anlamıyla savunmasız kalıyordu.
Trablusgarp Savaşının Gelişimi
İtalya artık Trablusgarp için daha cesur adımlar atıyordu. 14 Şubat 1910’da Avrupa devletleri ile yaptığı antlaşmalara dayanarak Akdeniz’deki kuvvet dengesi bakımından Trablusgarp bölgesinin önemi hasebiyle Trablusgarp ve Bingazi’de imtiyazlar talep etmeye başladı. İtalya’nın bu kabul edilemez teklifi, Osmanlı Hariciye Nazırı Rıfat Paşa tarafından reddedilmişti ancak İtalya, Trablusgarp üzerindeki emellerinden vazgeçmedi. 23 Eylül 1911’de, Osmanlı’ya ilk notasını göndererek ittihat ve Terakki Partisinin, Trablusgarp ve Bingazi’de yaşayan İtalyanlar aleyhine tahrik edici faaliyetler yürüttüğünü belirterek işgal için politik ön hazırlıklarını yapmaya başladı. Sonrasında da kabul edilemez teklif ve anlamsız gerekçelerle Osmanlı üzerine siyasi baskılar uyguladılar.
İlerleyen azmanlarda, işgal için başlatılan siyasi ön hazırlıklar tamamlandı ve İtalya, 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine ültimatom göndererek 24 saat içerisinde Trablus ve Bingazi’nin tahliye edilerek teslim edilmesini ve vergi verilmesi istedi. Hariciye nazırı Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de verdiği cevapta; Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün tanınması şartıyla bölgede iktisadi ve kısmen de olsa siyasi imtiyazlar verilebileceğini kabul ettiğini bildirdi. Elbette bu cevap İtalya’nın isteklerini karşılamıyordu. İtalya, aynı gün, bir ültimatom daha göndererek Osmanlı Devletine savaş ilan ettiğini bildirdi ve Trablusgarp Savaşı resmen ve fiilen başlamış oldu (29 Eylül 1911).
Trablusgarp Savaşının Tezahürü
İtalya, Trablusgarp Savaşı için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Zira kazanacağından öyle emindi ki, İtalya ordusu, Trablusgarp’ta gezintiye çıkacağını ve ciddi anlamda bir direnişle karşılaşmayacağını düşünüyordu. İtalya, 36 Bin kişilik ordusuyla taarruza başladı ve 1 Ekim 1911 günü Trablusgarp sahilleri, İtalyan donanması tarafından ablukaya alındı. 4 Ekimde ilk İtalyan birlikleri Trablusgarp sahillerine ayak basarak, korunmayan boş bir mevzi olan Hamidiye Tabyasını işgal etti. Sonraki gün, 1700 denizci daha karaya ayak bastı. Sahil boyunca devam eden işgal ile 18 Ekimde Humus, 19 Ekim’de Bingazi sahilleri İtalyan ordusu tarafından zapt edildi. Ciddi bir direnişle karşılaşmayan İtalya’nın Şehir merkezine ulaşması. sadece 9 gün sürdü. 20 Ekim 1911 günü, İtalya ordusu Trablusgarp’ı zapt etmiş ancak tüm şehri tam anlamıyla kontrolü altına alamamıştı.
Osmanlı, yeteri kadar ilgi gösteremediği Trablusgarp üzerinde ciddi bir hazırlık yapamamıştı. İşgalden sonra da kara yolu üzerinden asker ve mühimmat göndermesi mümkün değildi. Trablusgarp Vali vekili Miralay Neşet Bey, içinde bulunduğu bu mahrumiyet ve yokluğa rağmen kısıtlı imkânlarla müdafaa cephesi kurarak direniş hazırlıklarına başladı. Trablusgarp’ta bulunan tek Osmanlı kuvveti 2. Abdülhamit’in bizzat silahlandırdığı yerli halk Sünusi’ler ve şehirden henüz ayrılmamış olan çok az sayıdaki Osmanlı zabitiydi. Osmanlı da, Miralay Neşet Bey’in oluşturduğu kısıtlı sayıdaki müdafaa cemiyetinin komutası için Mısır üzerinden gizli yollarla Subay ve para gönderiyordu. Gizli yollarla Trablusgarp’a ulaşan subayların arasında Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fuat Nuri, Fethi Okyar gibi sonradan yüksek mertebelere ulaşacak genç subaylar bulunuyordu. Trablusgarp Savaşında Yüzbaşı rütbesine sahip Mustafa Kemal, gazeteci olarak gizli yollardan Trablusgarp’a girmişti.
İtalyanların taarruzları, direniş hareketlerine manevra alanı bırakmayacak yoğunlukta ve şiddette gerçekleşiyordu. Miralay Neşet Bey’in, kısıtlı imkânlarla toparladığı müdafaa cemiyetinin yanında, Trablusgarp’ın yerel aşiretlerini yönetimlerini idare eden Ömer Muhtar’da kendisine bağlı güçlerle direnişe katıldılar. Tüm bunların yanında yerel halkta yoğun şekilde İtalyan işgaline karşı direnişe katılmıştı. İşgal, İtalyanların tahmin ettiği kadar kolay geçmeyecekti. Miralay Neşet Bey, Trablusgarp yerlileri olan Sunusi’ler, Ömer Muhtar ve yerel halkın güç birliği yaparak çok çetin mücadelelere giriştiler. Sayıca kendilerinden çok üstün olan İtalyanlara karşı kahramanca mücadele eden bu güçlerin mukavemeti İtalyan ordusunu fevkalade şaşırtıp zorlamıştır.
Trablusgarp Savaşında cephe komutanlıklarında Trablusgarp Komutanlığını Miralay Neşet Bey, Bingazi Komutanlığını Kurmay Binbaşı Enver, Derne Komutanlığını da Kurmay Binbaşı Rübtesine yükselen Mustafa Kemal üstleniyordu. İtalyan ordusu, Ekim ayının sonlarına doğru, Trablusgarp işgali tamamlanmadan Çanakkale boğazına taarruz hazırlıklarına girişti. İtalya, Çanakkale taarruzu için yapılan hazırlıklar neticesinde Trablusgarp cephelerinden kısmen asker çekmeye başlamış, boşalan Cepheler Osmanlı güçleri tarafından geri alınmıştı ancak, Rusya’nın Ticari menfaatleri gereği Çanakkale işgaline karşı çıkması üzerine Çanakkale taarruzundan vazgeçerek Trablusgarp’ta boşalttıkları cepheleri tekrar ele geçirdiler. 11 Eylül’de başlayıp bir ay içinde tamamlanacağı düşünülen İtalyan taarruzu, Aralık ayına gelindiği halde şiddetlenerek devam ediyordu. İtalya, en ağır başarısızlığını 19 Aralıkta aldı. Çatışmanın en şiddetli cephesinde, savunma pozisyonu almak zorunda kalan İtalyan ordusuna bağlı bir kolordu, neredeyse tam anlamıyla yok oluyordu. İtalya, umduğu gibi gitmeyen Trablusgarp Savaşındaki başarısızlıklarından Almanya, Avusturya ve Fransa’yı sorumlu tutmaya başlamıştı.
İtalya, 36 bin kişilik ordusuyla başlattığı Trablusgarp Savaşında, gidişatın iyiye gitmemesi üzerine takviye birliklerde ordusunun sayısını 100 Bin’e çıkarttı. Trablusgarp ve Bingazi cephesinde ise Osmanlı askerleri ve yerel güçlerle birlikte toplamda sadece 25 Bin silahlı güç bulunuyordu. İtalya, yanlış ön görülerinin bedelini tahmin ettiğinden daha fazla kayıp vererek ödedi ancak askeri takviyelerle sonuç yine İtalya’nın istediği gibi şekillendi. İtalya, Ocak 1912 yılından itibaren Bingazi’yi almak için güçlü taarruzlara girişti. Karadan ilerleyen hareket Denizden de desteklendi. Önce Beyrut limanındaki iki Osmanlı gemisini batırdılar. Sonrasında ise Kızıldeniz’e girip burada konuşlanmış Osmanlı donanmasının bir kısmını batırıp kalan Osmanlı gemilerinin de bölgeden uzaklaşmasını sağladılar. Mart ayına gelindiğinde Bingazi tam olarak İtalya’nın kontrolü altına girmişti.
İtalya, Osmanlı ile Trablusgarp’ta başlattığı savaşını bu kez Çanakkale’ye taşıdı. 18 Nisan günü Çanakkale Boğazı’na taarruz edip donanma gemileriyle Çanakkale kıyılarına bomba yağdırınca Osmanlı, Çanakkale Boğazını geçişlere tamamen kapattı. İtalyan donanması, Boğazların kapatılması üzerine Rodos adasına çıkartma yaparak on gün içerisinde Rodos’u, sonraki iki hafta içerisinde de Ege’deki 12 adayı ele geçirdi. Çanakkale Boğazının kapatılması Rusya, İngiltere, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin deniz ticaretini baltalamıştı. Bunun üzerine Avrupa ülkeleri, hem İtalya, hem Osmanlı üzerinde Boğazların tekrar açılması için baskı kurmaya başladı. İtalyan donanmasının Çanakkale’den çekilip Rodos’a konuşlanması ve Avrupa ülkelerinin baskıları sonucunda 10 Mayıs günü boğazlar tekrar gemi trafiğine açıldı.
Trablusgarp cephesinde ise durum giderek daha kötü bir hal almaya başladı. 8 Haziranda Trablusgarp’ta mücadele veren Osmanlı kuvvetleri püskürtülerek Çöle kadar çekilmek zorunda kaldı. 12 Temmuz’a kadar şiddetli şekilde devam eden mücadeleler sonunda tüm sahil şeridi İtalyanların hakimiyeti altına girdi. İtalyanlar, daha önce yaptıkları gibi, Trablusgarp’taki direnişi kırmak için tekrar Çanakkale Boğazına taarruz ettiler. Kilitbahir hattında çelik halatlar çekilerek İtalyan gemilerinin geçişlerini engelledi ve ağır ateş altına alarak bu saldırıyı püskürttü. Bu durum Trablusgarp’taki savaşı da doğrudan etkilemişti. İtalyanlar, hammadde temin etmek ve sömürge haline getirmek için bir ayda alınabilir gözüyle baktıkları Trablusgarp Cephesinde saplanıp kalmışlardı. Üstelik hakir gördükleri ve sayıca çok üstün oldukları Osmanlı kuvvetlerine karşı büyük kayıplar veriyor, Trablusgarp giderek bir hezimet haline dönüşüyordu.
Trablusgarp’taki son durumda İtalya Bingazi’yi tamamen almış, Trablusgarp sahillerini de kontrol altında tutmaktaydı ancak Trablusgarp halen tam anlamıyla kazanılabilmiş değildi. Artık her iki tarafta savaşın bitmesini ister duruma gelmişti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti ile İtalya Krallığı arasında barış görüşmeleri başladı. Barış görüşmeleri devam ederken çatışmalar devam ediyor, Trablusgarp’taki zayıf birlikler önemli mevki ve cepheleri kaybetseler de küçük çaplı saldırılarla mukavemet göstermeye devam ediyorlardı.
1912 yılı Ekim ayına gelindiğinde, Trablusgarp Savaşı bir yıldır devam ediyor durumdaydı ve taraflar halen Trablusgarp üzerinde kesin bir hâkimiyet sağlayamamışlardı. İtalya, ticari olarak baktığı Trablusgarp’ta çok fazla para harcamış ve asker kaybetmişti. Osmanlı ise içinde bulunduğu zor duruma rağmen Trablusgarp’ı kaybetmek istemiyordu. Üstelik barış görüşmeleri de sonuçlanamamıştı. Trablusgarp Savaşını neticelendiren olay 8 Ekim’de gerçekleşti. Karabağ, Osmanlı Devletine savaş ilan etti. Bu gelişmeyle birlikte Balkan Savaşı da başlamış oluyordu. Osmanlı, zaten kıt imkânlarla yürütebildiği ve önemli subaylarını göndermek zorunda kaldığı Trablusgarp cephesinde daha fazla tutunamayacaktı. Bu bakımdan mecbur kalarak, hiçbir şart ileri sürmeden Trablusgarp’tan çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı subayları, yönetimi yerel idarecilere bırakarak Anadolu’ya geçtiler ve Trablusgarp Savaşı, Osmanlı’nın çekilmesiyle İtalya’nın zaferiyle sonuçlanmış oldu (8 Ekim 1912).
Trablusgarp Savaşından önce Paris Ataşemiliteri iken Trablusgarp cephesine katılan Fethi Okyar, hatıratında Trablusgarp Savaşını şöyle özetlemiştir ;
“Eğer, Trablusgarp’a, o toprakları Vatanından bir parça saymanın şuuru içinde koşanların rahatça destan denilebilecek yiğitliklerini Dünyaya anlatabilmek mümkün olsa idi, Türklüğe ait çok şeyin bir daha geri dönmemek üzere yitirildiği zannının hakim olduğu o günlerde, sanırım ki, kahramanlık ve mertlik aşığı dünyanın gözünde, itibarımız yerini almakla kalmaz, hayranlık uyandırırdık.”
.
Kurtuluş Savaşı
Kurtuluş Savaşı, Bir iftihar, bir intizar, bir yadigar. Ezberledik, ezberleyince unuttuk. Şimdi hatırlıyor gibi yaptığımıza bakmayın, neyi hatırladığımızı bile bilmiyoruz. Hadi şimdi birlikte hatırlayalım.
Önce Kurtuluş Savaşına kadar geçen zamanı hatırlayalım...
1. Dünya Savaşı'nın neticeleri belli olmuş, Almanya'nın mağlup olacağı anlaşılmıştı. Sultan Reşat, muhtemel ki memleketin içler acısı haline dayanamayıp kalp yetmezliğinden vefat edince (3 Temmuz 1918) yerine hiç istemese de Sultan Vahdettin tahta geçirildi. İttihatçılar ise memleketi içine düşürdükleri halden utanç duyarcasına istifa etmiş, hatta Talat'inden Enver'ine, Cemal'inden Şakir'ine Alman torpidosuna binip kaçmışlardı.
Koca memleket kala kala 57 yaşında, hastalıklarla boğuşan, ciğerleri sönmüş bir saltanat varisine, Abdülhamid'in kardeşi Mehmed'e (6. Mehmed - Vahdettin) kalmıştı. Öyle ki; ayakta durmakta bile zorlanan Sultan Vahdettin, cülusunda halkın karşısına çıkmak için bastonunu mahiyetinden birine vermiş, saniyeler sonra arkasını döndüğünde bastonu bulamamıştı. Biri diğerine vermiş, diğeri ötekine, öteki de "şuraya biyere koymuştum ama şimdi yok" diyebilmişti. Vahdettin o gün anlamıştı içerden çürümüşlüğü.
Nihayet Mondros imzalandı (30 Ekim 1918). Kabedilen savaşın faturası kesildi. Mütareke şartları beklendiği üzere çok ağır oldu. Osmanlı askerleri silahsızlandırılmış, işgalci kuvvetler Anadolu'ya "nefsi müdafa" gerekçeli işgale başlamışlardı. İngilizler İskenderun ve Musul'u işgal ettiler. Ardından Urfa, Antep, Maraş, Adana'yı işgal edip Fransızlara devrettiler. İtalyanların işgali Antalya'dan başladı. Ama işgalin en ağırı, en utanç verici olanı İstanbul'da yaşandı. İtilaf kuvvetleri 54 Gemi ve 6 Denizaltıyla İstanbul'u işgal etti. Birkaç hafta içinde bu gemilerin sayısı 167'yi buldu. 3500 itilaf askeri İstanbul'a ayak bastı ve saltanat şehrinin kalbine hançer gibi saplandı. Fransız general Esperey, saltanat makamı olan Dolmabahçe Sarayında oturmak istediğini söyledi. Türk Subayları, hatta Sadrazamı bile kırbacıyla aşağılayarak Dolmabahçe'ye yürüdü. Garp, bu günü yüzlerce yıldır bekliyordu, artık intikam vaktiydi.
Ülke teslim alınmıştı. Ama daha acısı, Vahdettin teslim olmuştu. Acı ama gerçek; o aslında bir İngiliz muhibiydi. İngiliz Daily Mail gazetesine verdiği mülakatta "İngiliz milletine kuvvetli hayranlık ve sevgimi Kırım Savaşı'nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit'ten miras aldım" demişti.
İstanbul, askeri bakımdan olduğu gibi siyaseten de kuşatıldı. Vahdettin süratle Mebusan Meclisini feshetti. Bir diğer İngiliz muhibi olan Damat Ferit Sadrazamlığa getirildi. Artık tek yetkili Vahdettin'di ve Vahdettin, memleketin istikbalini İngilizlerin merhametine sığınmakta, himmetine el açmakta görüyordu.
Sevre Doğru...
İtilaf cenahı işgali süratle değerlendirdi. Paris Konferansında Osmanlı Toprakları'nın nasıl paylaşılacağına karar verildi (18 Ocak 1919). Derhal Osmanlı'nın heyet göndermesini ve anlaşmanın kabulünü emir telakkisiyle teklif buyurdular. Osmanlı, bir mağlubiyet anlaşması imzalayacağını biliyordu ama Osmanlı Heyeti'nin önüne konan metnin kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktu. Bu metin, daha sonra Sevr anlaşması ozalarak imzalanacaktır (Ağız burun kıvırmayın, evet imzalandı).
Osmanlı Heyeti'nin Paris'ten imza atmadan dönmesi itilaf cephesini hiddetlendirdi. Bir ceza kesilmesi gerekiyordu. 2. İşgal harekatı başladı, İstanbul'da ki karakollar şafak vakti basıldı, uykuda olan Osmanlı Askerleri katledildi. Fransızlar Zonguldak'ı, İngilizler İzmit'i işgal ettiler. Yunan Donanması İngiliz, Fransız ve ABD donanmasının refakatiyle İzmir'e girdi (Evet Amerika). Aslında İzmir'in işgali bekleniyordu, ancak bu işgalin Yunan'a yaptırılması beklenmiyordu. Yunan, 230 Bin kişilik kuvvetiyle bir taraftan Bursa'ya kadar ilerleyip diğer taraftan Trakya ve Edirne'yi de zaptettiler.
Ülke göz göre göre, adım adım, süratle işgal ediliyor, ancak Osmanlı kuvvetleri tek bir kurşun dahi atamıyordu.
Direniş Başlıyor...
Halkın ümidi kırılmış, teslimiyet ve mağlubiyet kabul edilmişti. Hilafet makamından bir kurtuluş ümidi göremeyen Anadolu, kendi için, kendine göre ve kendi tarafından bir çözüm üretti. Mustafa Kemal, 9. Ordu müfettişi olarak Samsun'a doğru yola çıktı (16 Mayıs 1919). Nihayet direniş Amasya'da ilan edildi; Kuvva-i Milliye ilk sözünü söyledi (22 Haziran 1919).
Mondros'a göre 6 vilayetin kendilerine bırakılacağını öğrenen Ermeniler çeteleşerek zulme başlamışlardı. Mersin, Adana, Osmaniye Fransız kuvvetleriyle birlikte hareket eden Ermeni çetecilerin mezalimine uğramaya başlamıştı. Rumlar ise Yunanın İzmir'e çıkıldığı haberi alınınca silahlanarak isyan hareketlerine giriştiler.
Direnişin iki ayağı vardı; sivil Kuvva-i Milliye hareketi ve silahını bırakmamış Osmanlı ordu kuvvetleri. Önce Karadeniz'de başlayan sivil direniş, sayıları hızla artan Kuvvacıların sahaya çıkmasıyla kendisini gösterdi. Çetecilerin hareketlerine mukavemetle birlikte Karadeniz sahilleri üzerinden ikmal ve istihkam ağları oluşturuldu. Diğer taraftan Kazım Karabekir komutasında ki, silahlarını bırakmamış olan kolordu da kurtuluş savaşına dahil oldu. Nihayet Sivas Kongresinde Kurtuluş Savaşı'nın lideri, tartışmasız olarak Mustafa Kemal olarak seçildi ve harekete geçildi. Yaklaşık bir yıl süren yoğun bir hazırlık süreci sonrasında sivil Kuvva-i Milliye kuvveti ve kısmi bir hazır ordu mevcuttu artık.
Sıra direnişin siyasi ayağına gelmişti. Vahdettin tarafından feshedilmiş olan Mebusan Meclisi Ankara'ya geldi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi resmen ilan edildi (23 Nisan 1920)
Sevrin İmzalanışı...
Bir kısım zevat, ki bu zevatın içerisinde bir şekilde tarihçi ünvanı almış şuur fukaraları da mevcut, Sevr'in imzalanmadığını, geçerli olmadığını, ölü doğmuş olduğu gibi tarihsel gerçekliğe tümüyle tezat söylemler ürettiğini duyuyoruz. Yok öyle yağma, hakikat mavralarla değil vakalarla ortaya çıkar. Satır satır, dikkatlice okuyun.
Paris Barış Konferansında dayatılan anlaşmayı kabul etmeyen Osmanlı'ya karşı girişilen 2. İşgal hareketi Sevr'in kabulünü zorunlu hale getirmeyi amaçlıyordu. Başarıya da ulaştı. İşgal altında ki İstanbul Hükümeti artık bir yanıt vermek zorundaydı. Osmanlı Anayasası gereği konunun Mebusan Meclisinde görüşülmesi, ardından Sultan'ın onayına sunulması gerekiyordu. Ancak Meclisin faaliyetlerine son verilmişti. Dolayısyıla süreç doğrudan Sultan'a intikal etti. Saltanat şurası toplandı ve mesele tartışıldı. Topçu Rıza Paşa dışında hiç kimse meseleye ihtilaf etmedi. Hatta Rıza Paşa hiddetlenip ihtilafını ortaya koyunca Damat Ferit onu çirkin bir üslupla susturdu. Vahdettin olan bitenler karşısında hiddetlenip orayı terk etti.
Peki sonra? İşte mesele burada açıklığa kavuşuyor.
Anlaşmanın kabul edilmesi için ne yapılması gerekiyor du? Vahdettin'in onay vermesi durumunda önce görevlendirilecek heyet ile Devlet kararı beyan edilmeli, Sevr'e gidilerek ve bu beyan imzalanmalı, ardından bürokratik süreç devreye girerek nihayet anlaşmanın nüshası İstanbul'a getirilmeli ve imza edilmeli.
Peki süreç nasıl ilerledi? Tam olarak bu şekilde.
Hükümet ve saltanat namına görevlendirilen üç kişi (Rıza Tevfik, Mehmet Hadi, Reşat Halis) Sevr'e giderek anlaşmayı imzaladı ve kabul süreci başladı (10 Ağustos 1920).
Bu çok açık bir şekilde kabul sürecidir. Osmanlı Hükümeti adına giden üç kişinin Vahdettin'in inisiyatifi dışında gitmesi mümkün değildir. Giden heyetin imzası bağlayıcıdır ve Hükümetin anlaşmayı kabul ettiğinin beyanıdır. Sonrasında gelişecek süreç anlaşma nüshasının İstanbul'a gelmesidir ki, Kurtuluş Savaşı buna müsaade etmemiştir.
İlk Zafer
Yunan kuvvetleri 15 Mayıs 1919'dan itibaren işgal ettikleri İzmir'den Batı Anadolu hattı boyunca yayılmaya ve geniş sahalarda mevzilenmeye başlamışlardı. İstanbul Hükümeti, Sevr'i kabul sürecinde olduğundan olaylara müdahil olmuyor, süreci ağır adımlarla izliyordu. Ankara Hükümeti ise Çerkez Ethem'in isyanlarıyla uğraşıyordu. Gücünü kurduğu derebeyliği sisteminden alan Çerkez Ethem, düzenli ordu meselesi yüzünden kuvvetlerini dağıtmaya yanaşmıyor, kendisine Askeri/Siyasi bir ayrıcalık tanınmamasından ötürü Ankara Hükümeti aleyhinde askeri taciz ve tecavüzlerde bulunuyordu. Yunanlılar, Ankara Hükümetini meşkul eden bu husustan fadalanıp Anadolu'da ki hakimiyetini kesinleştirecek bir mühim zafer kazanmak üzere harekete geçti.
Tarihe 1. İnönü Savaşı olarak geçen bu vakada Türk Kuvvetleri, Yunan ileşreliyişini durdurmak için Eskişehir hattında savunma durumuna geçti. Kısa süren bir çarpışma sonrasında Türk kuvvetleri, başarılı ricat hareketleriyle Yunan kuvvetlerinin ilerleyişini durdurdu ve Yunan Ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Elbette bu savaşı bir kutlu zafer olarak nitelendirmek doğru olmaz, zira bir büyük savaşın bir cephesi ve ilk çatışması olmuştur. Ancak savaş amacına ulaşmış, Yunan kuvvetlerinin ilerleyişi durdurulmuş, Ankara Hükümeti, giriştiği ilk muharebeden yüz akıyla ayrılmıştır (10 Ocak 1921).
Bugün, salt bir bakışla küçük bir cephede kazanılmış küçük bir muvaffakiyet gibi görünse de, yüzyıllardır her girilen muharebeden sonra geri çekilmek zorunda kalmış ve garba boyun eğmiş bir milletin ben buradayım, ölmedim demesi, sonrasında kazanılacak zaferlere olan inancın tesis etmiş olması bakımından fevkalade önemlidir.
Tüm Hesapları Değiştiren 2. Zafer
Batı nezdinde Türkler tükenmiş, savaşacak mecali kalmayan, teslim olmaya mecbur bir milletti. 1. İnönü Savaşı bu algıyı yıktı. İtilaf kuvvetlerince desteklenen Yunanlar, artık bir zafer elde etmeye mecburlardı. Zira zaman aleyhlerine işliyordu. Süratle ikinci bir taarruz hazırlığına giriştiler. 10 Ocak'ta başaramadıklarını 23 Mart'ta tekrar denediler. Tarihe 2. İnönü Savaşı olarak geçen bu mücadelede, kendilerinden sayıca ve donanım bakımından çok daha zayıf olan Türk Ordusu karşısında ikinci kez mağlubiyet ve hüsrana uğradılar. Her ne kadar bu mücadelede emir komuta İnönü'de ise de savaşın istikbalini belirleyen, sonradan cepheye gelen Fevzi Çakmak (Milli Savunma Bakanı) olmuştur. Fevzi Çakmak, Yunan kuvvelerinin hiç beklemedikleri bir anda taarruz emri vermesiyle Yunan kuvvetler hazırlıksız yakalanarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu geri çekilme muharebenin neticesini tayin etti, Yunan bir kez daha emellerine ulaşamadan muharebe sahasından çekildiler.
Bu muharebe neticesinde İtilaf kuvvetlerinin yaklaşımı tümüyle değişti. Önce İngilizler tarafsızlıklarını ilan ettiler. Ardından İtalyanlar, Anadolu topraklarında girişilecek bir işgalin başarıya ulaşamayacağını anlayıp zaptettikleri topraklardan çekilmeye başladılar. Fransa Ankara Hükümetini tanıdı ve TBMM resmen Osmanlı Devletinin temsilcisi haline geldi.
Artık İstanbul Hükümetine dayatılan Sevr'in bir anlamı kalmamıştı. Bir anlaşma yapılacaksa bu anlaşmaya Evet demesi gereken Ankara'ydı.
Sevr ve İstanbul arasında işleyen süreç sona erdi. İtilaf Devletleri, tüm şartların yeniden değerlendirileceği yeni bir süreç başlattı; Lozan!
Son Savunma Cephesi ve Bir Büyük Destan; Sakarya!
Savaş Tarihinin en uzun süren meydan muharebesi. En büyük ihanetler, en büyük fedakarlıklar, en büyük kahramanlıklar bu savaşta yaşandı. Belki 30 Ağustos'un gölgesinde kaldı ama Sakarya Türk Milleti için dirilişin, ittihadın, yükselişin başladığı yer olmuştur.
13 Ocak ve 23 Mart denemelerinde netice alamayan Yunan Ordusu son ve en kuvvetli darbesini vurmak üzere hazırlandı. Mücadelenin ehemmiyeti çok açıktı. Bu nedenle Mustafa Kemal üniformasını giydi ve ordusunun başına geçti. Mücadele öyle amansız, öyle çetindi ki 21 gün boyunca istirahat etmek bile mümkün olamadı. Neticesi son güne kadar kesinleşemeyen bu mücadelede, cephede savaşan askerlerin neredeyse %10'u firar etmişti. Ancak zafer, zafere inananlarındır düsturunca cephesini terk etmeyen 100 Bin Türk Askeri, zaferi kanıyla satın almayı bildi (13 Eylül 1921).
Yunan Ordusu, Sakarya sırtlarında bir şeyi çok iyi anladı. Anadolu Türklerin ve onu almak için Ordudan daha fazlasına ihtiyaçları var!
Garb ise şunu çok iyi anladı; Yendikleri yalnızca İstanbul Hükümetiydi, Türk Milleti değil!
Peki Sakarya'da bir millet, istikbalini kanla yazarken İstanbul ne durumdaydı dersiniz? Sultan Vahdettin, haremin gözdesi, 17 yaşındaki Nevzat Hanım'la evleniyordu (1 Eylül 1921). Sakarya'da muharebenin en şiddetli olduğu bir gün, Vahdettin'in güzel zevcesi Nevzat Hanım ile boğazda sandal sefası yapması, günlerce odaya kapanması, hatta devlet işlerini ve randevularını bile iptal etmesi dikkate şayandır. Mümkün olabilse, aynı anda iki anıda yan yana koyup izleyebilsek neler geçerdi içimizden acaba?
Büyük Taarruz ve İtilafın İtlafı
Sakarya Savaşı'ndan sonra Yunan Ordusu kaybetmenin ne demek olduğunu tam anlamıyla kavramıştı. Ellerini kollarını sallayarak geldikleri Anadolu'nun bağrında, 5 asır önce yedikleri silleyi hatırlamış olmalılar şüphesiz. Sakarya'da ki hezimet sonrasında Kütahya'ya kadar püskürtüldüler. Ancak düşman vatan topraklarından kovulmuş değildi.
İtilaf Devletleri Anadolu'ya ayak basmanın ne demek olduğunu biliyordu. Zira 18 Mart'ta Çanakkale'de tecrübe etmişlerdi. Bu kez ateş çemberine Yunan'ı sürmüştü. Yunan ise büyük ideallerini gerçekleştirmeye çok yaklaşmış hissetti kendini. Öyle ki, ordusunun neredeyse tamamını Anadolu'ya göndermişti. Büyük Taarruz'dan önce Yunanistan'da ki asker sayıları 75 Bin, Anadolu'da ki asker sayıları 225 Bin di.
Düşmanı Anadolu'dan kovmak için yapılacak bir taarruz için muazzam bir ordu, ikmal ve geri hizmet ağı gerekiyordu. Kıt imkanlarla kurulan sivil ikmal ağları, asker toplama ve eğitme çalışmaları ancak bir yılda tamamlanabildi. Nihayet Ağustos geldiğinde tüm hazırlıklar tamamlanmış, Anadolu'da ki işgali bertaraf edecek harekat başlamıştı.
Doğrudan Mustafa Kemal'in emir komuta ettiği Türk Ordusu, sayıca az ve donanım bakımındanda yetersiz olmasına rağmen uyguladığı yerinde savaş taktikleriyle düşmanı tutunduğu cephelerden sökmeye muvaffak oldu.
Bu savaş bir dönüm noktasıdır. Asırlardır yanlızca kendini savunmaya çalışan Anadolu, ilk kez taarruz ediyordu. Amaç hattın savunması, düşmanın savuşturulması değil doğrudan düşmanın üzerine hücum edilmesi ve yok edilmesiydi. Üç ayrı koldan yapılan taarruz ile Anadolu yeniden fethediliyordu. Üstelik 9 asır sonra yeniden.
Tarih 26 Ağustos'tu. Yani Alparslan'ın Malazgirt'e ayak bastığı, Roma'yı dize getirdiği gündü. 851 yıl sonra, anı gün Büyük Taarruz Emri verildi! Şiddetle cereyan eden muharebeler neticesinde Yunan Ordusu bozguna uğradı ve kontrolsüz şekilde İzmir'e doğru çekilmeye başladı. Yunan Ordusu Komutası Trikopis ise emirndeki 10 Bin askeriyle birlikte teslim alındı.
Devam eden birkaç gün sonrasında İzmir'e ulaşıldığında Yunan, geride kalan ne varsa ateşe vermiş, ardında bir insanlık suçu bırakarak Anadolu'yu terk etmişti. 9 Eylül'de İzmir'de açılan Türk Bayrağı Anadolu'nun kime ait olduğunu yedi düvele yeniden ilan etti.
Mondros'un Karşılığı Verildi; Mudanya!
Batı, 1. Dünya Savaşı'nın neticesini masada opere ederek Mondros'u masaya koydu, Mondros ruhuyla Sevr'i dayattı. 1. Dünya Savaşı'nın karşılığı Kurtuluş Savaşıyla, Mondros Mütarekesi'nin karşılığı ise Mudanya Mütareke'siyle verildi. Devam eden süreçte de Sevr'in karşılığı verilecektir; Lozan!
Anadolu'da ki son işgal ordusunun kovulmasıyla karşılarına çıkan siyasi felaketi kotarmaya çalışan İngilizler süratle harekete geçerek masaya oturmayı teklif ettiler. Bu, hükmünü yitiren Mondros Mütarekesinin tedavülden kalkması anlamına geliyordu. Zira Anadolu işgal operasyonunun başarısız olması L. George hükümetini düşürmüş, İngiliz Siyaseti, hezimetin cezasını hükümetlerine kesmişti.
Daha önce 3 kez Mondros Mütare şartlarıyla masaya oturan Türkler, artık masaya Mudanya Mütarekesiyle oturacaklardır.
30 Ağustos ile neticelenen Kurtuluş Savaşı ile Türkler başkalarının savaşını kaybetmiş ama kendi savaşlarını kazanmış oldular. İtilaf zihniyetinin son örneği ise bizzat Mustafa Kemal tarafından bertaraf edilmiştir.
Yunan kovulmuş, Mudanya Mütarekesi imzalanmış, Mustafa Kemal İzmir'de ki karargahında işleriyle meşkul oluyordu. Fransız ve İngiliz gemileri halen İzmir limanındaydı. İngiliz Amiral Mustafa Kemal'i makamında ziyaret etti. Gündeminde Azınlıklar meselesi vardı. Mustafa Kemal, Amiral'in isteklerini münasip bir üslupla reddetmesi üzerine Amiral, Mustafa Kemal'e siyasi bir üslupla "Kıyamet Kopar" diyerek tehdit etmesi üzerine Mondros zihniyetine son darbeyi vurdu;
"Siz yoksa Sevr Anlaşması'nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık. Bizim gözümüzde barış antlaşmaşı yapmamış iki devletiz ve savaş hukuku yürürlüktedir" (Salih Bozok'un anılarından)
Meselenin duyulmasının ardından halkta yeniden savaşa girileceği endişesi ortaya çıkmıştı. Ancak kısa süre sonra Fransız ve İngiliz gemileri limandan ayrılmaya başladılar. Olan biteni seyretmek için limana koşan ahali, topraklarını terk eden düşmanlarının arkalarından bakıyordu. Ancak Mustafa Kemal, arkalarından bile bakmıyordu.
İstiklal kazanılmış, ilanına çok az kalmıştı. Kurtuluş Savaşı'nın neticeleri siyaseten de tescil edildi Türk Milletinin üzerine giydirilen esaret gömleği olan Kapütilasyonlar topyekün ortadan kaldırıldı. Süngümüzü dayadığımız tüm topraklar vatan oldu. Ve Dünya şunu çok iyi anladı; Anadolu Türk yurdudur ve öyle kalacaktır.
Saygı, Minnet ve Sadakatle..
.
xxxx
.
Hunların Genetik Kökeni
Hun tarihi hakkında bildiklerimiz Çin kaynaklarından ibaret. En eski Çin tarih metinleri Han-Shu ve Şi-Ji, Xiongnu olarak kaydettikleri Asya Hunları’nı kuzeyli barbarlar olarak betimliyorlar. Yine bu kaynaklarda bir kısım kabile isimleriyle detay verilmiş olsa da, Hunların ortaya çıkışı, demografik yapısı ve dağılışına kadar geçen birkaç yüzyıl boyunca sahip olduğu etnik ve kültürel doku hakkında yeterli bilgi sahibi değiliz.
Yakın zamanda gerçekleştirilen arkeolojik kazılar ve ardından yapılan genetik analizler bize Hunların kökenleri, kültürleri ve yıkılışına kadar geçen sürede yaşadığı demografik değişiklikler hakkında önemli bilgiler sağlıyor. Bu bulgular Hunlar ve atalarının yanı sıra komşu toplumlarla etkileşimleri hakkında da rasyonel veriler sunuyor. Dahası, bu veriler ışığında Ön Türk tarihi hakkında ipuçlarına da ulaşabiliyoruz.
Avrasya’nın 6000 Yıllık Genetik Tarihi adlı araştırmaya göre Hunların kökeni bir yandan Afanasyevo kültürüne dayanırken diğer yandan yerli Altay halkları, İskitler, Moğollar, Sarmatlar ve BMAC topluluklarıyla etkileşim içerisinde olduklarını gösteriyor.
Yapılan çalışmada Hunlara ait olduğu bilinen gömü alanlarında, yakın akraba olmayan 60 bireyin DNA örnekleri incelendi. Y kromozomu üzerinden; baba soyu takip edilen örneklerin 13’ü MÖ 100. Yıldan önceye, yani eski Hun dönemine tarihlendi. Örneklerin 6’sı %92 oranıyla Chandman_IA, %8 oranıyla BMAC genetik bütünlüğüyle eşleştirildi. Diğer 7 örnek ise yarı yarıya olmak üzere EarlyXiongnu_west ve Ulaanzuukh_SlabGrave olarak sınıflandırıldı. MS 50. Yıl sonrasına, yani Hun birliğinin son dönemlerinde yaşadığı anlaşılan örneklerin 22’si Chandman_IA ve Ulaanzuukh_SlabGrave olarak, 2 örnek Chandman_IA, Ulaanzuukh_SlabGrave, BMAC şeklinde sınıflandırıldı. En şaşırtıcı sonuç, 11 örneğin Sarmat sınıfıyla ayırt edilemez ölçüde benzerliğe sahip olmasıydı.
Peki bu veriler bize Hunlar hakkında neler söylüyor?
Söz konusu sınıflandırmaları anlamlandıracak olursak; Altay_MBLA, yerli Altay halklarını ifade etmektedir. Bu ana kütleden İskitler ayrılarak Maveraünnehir bölgesindeki toplumlarla etkileşim içerisine girmişler, MÖ 400-200 civarında ise doğrudan Altay_MBLA’dan bir kütle Chandman dağlarında onların varisi olarak yaşamaya devam etmişlerdir. Yani genetik olarak İskitler ve Chandman_IA, genetik olarak Altay_MBLA’dan ayrılan iki demografik kütledir. Ulaanzuukh_SlabGrave, Kingan dağlarında yaşayan Moğol, Tunguz, v.b. kütleleri meydana getiren kültürün genetik sınıflandırmasıdır. BMAC ve Sarmat sınıfları, Maveraünnehir ve Batı Avrasya bozkırlarında yaşamış iki ayrı demografik unsurdur.
Bu veriler ışığında Hunların MÖ. 3. Yüzyıldaki kökenlerini, sonraki üç yüz yıl içerisinde yaşadığı etnik ve demografik değişimleri yorumlayabiliyoruz. Anlaşılan o ki; Hunlar, hali hazırda aynı coğrafyayı paylaşmış oldukları İskitler ile aynı etnik kökenden, Altay_MBLA sınıfından ayrılmışlar, henüz erken çağlarda Moğollar ile birleşmiş yahut onları itaat altına alarak bünyesine katmışlar. Devam eden yüzyıllar içerisinde, Moğolistan coğrafyasında karşılaşmayı ummayacağımız BMAC ve Sarmat kütlelerini bünyesine katmışlar.
Hunların yerli Altay halklarının varisi olması elbette şaşırtıcı değil. Diğer taraftan Hunlar ve İskitler aynı genetik kökenleri paylaşıyorlar. İskitler, Altay halklarından kopan bir kütle olarak MÖ. 9. Yüzyılda batıya doğru göç hareketlerine girişip Maveraünnehir bölgesindeki halkları bünyesine katarken, Hunlar MÖ. 3 yüzyılda güneye inip Moğolları bünyelerine katarak Hun İmparatorluğunu kuruyorlar. Ancak geç Hun döneminde (MS. 1. Yüzyıl) Hunlar içerisinde görünen BMAC ve Sarmat genetiği bizi başkaca sonuçlara ulaştırıyor. Anlaşılan o ki; yüzyıllar önce Moğolistan’dan ayrılan İskitler, batı maceraları sona erince bünyesine kattığı Maveraünnehir’li BMAC ve Batı Avrasyalı Sarmatları da Moğolistan coğrafyasına getiriyorlar. Hunlar, nihayet bölgedeki gücünü yitirince bölgenin hâkimiyeti Moğollar’a kalıyor. Ancak henüz Göktürk Devleti kurulmadan önce, bu coğrafya yerleşmiş Hun-İskit-Sarmat-BMAC kütleleri, birkaç yüzyıl boyunca birlikte yaşayıp homojen hale gelerek Göktürk Devleti’nin etnik temellerini meydana getiriyorlar.
Yüzyıl önce ortaya atılan faraziyeleri bir kenara koyma vakti geldi. Artık İskitler, Hunlar ve Göktürkler hakkında kesinlik arz eden bilgilere sahibiz. Genetik veriler; İskit, Hun ve Göktürk etnisitesinin hangi coğrafyada ve ne şekilde ortaya çıktığını, yüzyıllar içerisinde nasıl homojen bir yapıya dönüştüğünü anlatıyor.
Genetik bulgular ile ilgili kaynak; https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0092867420313210
.
Hunlar Dil Bilmez miydi?
Bir amansız münakaşa ve yine söz konusu edilen Hunlar. Hızlı okuma mı, hazır okuma mı bilemedim. Ama zülfi yare dokunmadan edemeyeceğim. Hunlara dil bilmez, yaban/nomad diyen Türk Tarihçilerine, hele ki Hunları Türkolog diye tanımladıkları 19. yüzyıl oryantalistlerinin yanaşık düzen okumalarıyla keşfetmeye çalışanlara alışamadım, alışamıyorum.
Türk Tarihinin kanaatimce en mühim ve araştırılmaya en çok ihtiyacı olan evresi Asya Hun dönemi. Kabul ediyorum, elimizdeki tek veri Han-Shu, Şi-Ji ve sair Çin salnameleri. Ama buradaki verileri objektif, çağdaş tarih yazılıcılığı gibi neden-nasılcı bir üslupla ele alınmış addederek doğrudan değer yargısı olarak kabul etmek akademi ruhuna aykırı oyruğu gibi ciddi bir tarihçinin üslubu da olmamalı.
Derler ki; Hunlar dil bilmez, yazı kullanmazdı. Onlara yazıyı Çinli bir haremağası öğretmiş.
Biraz düşünmek gerekir; Ötüken'de ki hakimiyeti en az MÖ 10. yüzyıla kadar dayanan Hunlar, asırlar süren hakimiyetleri dönemine yazı kullanmayı akıl etmemiş, ihtiyaç duymamış olabilirler mi? Orduları, seferleri, halkı, siyaseti, töreyi, hepsinden öte edebiyatı öylesine dilden dile dolaştırarak, hasbelkader ve tesadüfen mi yaşamış, yaşatmış ve Göktürklere miras bırakmışlardı?
Tartışmanın dayanağı olan Çin kaynağındaki (Han Shu) ifade şöyle der; Hunlar dil bilmez, emirlerini sözlü iletirlerdi. Onlara yazmayı Yan halkından Yue öğretti.
Evet, Biçurin gibi 19. yüzyıl oryantalistleri bu metni alır, çevirir, pekde ehemmiyetli olmayan bir kayıt olarak neşreder. Yadırgamayız! hatta Osmanlı, tarihini yazsın diye Viyanalı bir tercümana (Hammer) saltanat tarihini neşrettirirken Türklüğünü unutmuş Çuvaşlı bir Slavın genelgeçer de olsa Hunlara dair bir bilgiyi tarih bilimine kazandırmasına minnet duyarız.
Bugün elimizde karşılaştırmalı onca veri varken bu satır arası ve bilgiyi, bırakın anakronik olmayı, ezber terennüm etmekten öteye gidemeyerek doğrudan genel kabul olarak değerlendiren tarihçicilerimize ne demeli bilemiyorum.
Evet, Çin kaynaklarında neşredilen bilgi doğrudan Hunların dil-yazı bilmez bir millet olduğudur. Ancak bu ifadeyi yorumlayarak anlamak gerekir. Çin, kendi üslubunca, kendine göre bir yazım metodu geliştirmişti. Aslında geliştirmişti de diyemeyiz, zira pek gelişmiş bir yazı modeli değildir. Hatta bir alfabe bile değildir. Bir tür piktogram olan Çin yazısı, alfabede olduğu gibi sesleri değil muhtelif şekillerle kavramları sembolize eder. Tıpkı kendinden en az 30 asır önce Mısırlıların kullandığı Hiyeroglif gibi. Bu nedenle Çin yazısı kullanımı oldukça kolay, hatta okunması için eğitim bile gerektirmeyen, yazımı içinse biraz el becerisi yeterli bir metod olmuştur ki; bu yönüyle Kore, Japon hatta Hunlar tarafından gerektiğinde kolayca kullanılmıştır. Hunlar bu dönemde matematiksel ve analitik algı gerektiren alfabe sistemi kullanıyorlardı. Evet, bu pek cüretkar bir bir iddia gibi görünebilir ama öyle. Bakınız bu görsel Hunların kullandığı alfabetik yazı sisteminin MS 2. yüzyıldaki bir örneği;

Noin-Ula Kurganlarından çıkan bu alfabe, Hun toplumundan olan Siyenpilere ait. Görüldüğü üzere analitik ve alfabe niteliği taşıyan bir yazım modeli. Yorumlamak pek de zor değil; birkaç asır sonra karşımıza Orhun Alfabesi olarak çıkan bu hece tasfirleri Hunların Çin'den daha gelişmiş ve nitelikli bir yazım tekniğini bildiklerini ve halk tarafından bile kullanılageldiğini gösteriyor.
Pekalâ, Hunların Çince ile ilişkisi nedir? Bu noktada şu hususun altını çizmemiz gerekiyor; Hunlar zaman içerisinde Çinceyi kullanmaya başlamışlardır. Bu durum, elbette Çin kaynaklarına "Hunların yazıyı öğrenmeleri" şeklinde geçecektir. Zira Hunlar, Çin ile ilişkilerinde kendi yazım metodlarını kullanmamışlar, Çince bilen elçiler aracılığıyla sözlü olarak iletişim kurmuşlardır. Diğer taraftan Çin, teamülleri olduğu gibi Hun Şanyularına ahşap yazı tahtaları üzerinde mektuplar göndermiş, elçiler aracılığıyla mektuplar okunmuştur.
Bu durum Modu (Mete Han) döneminde bu minvalde süregelmişti. Ancak Modu'nun oğlu Laoshang (Kiok) döneminde süreç evrildi. Adet olduğu üzere sulhu tazelemek için Çin'den gelin alan Laoshang, Çinli prensesle birlikte gelen ve aslında Çinli olmayan Yue isimli bir haremağası vasıtasıyla Çinceyi kullanmaya başladı. Aslen Çinli olmayan Yüe, nakledildiği kadarıyla Yan halkındandı ve önce Hunların yanına gitmek istemese de gittikten sonra gördüğü itibar ve saygı dolayısıyla Hun tarihini etkileyen önemli bir isim haline geldi. Öyle ki; Çin'e hayranlık besleyen Laoshang'ı uyararak Hunların Çinlileşmesine mani olmuştur. Diğer taraftan Hunların pek önemsemediği diplomasi sanatını öğretmiş, yazılı diplomasi usulünü yerleştirmiştir.
Laoshang döneminden sonra başlayan Çin hayranlığı, Çince etkisi ve Hun-Çin ilişkileri zaman içerisinde Hun dilini etkilemiştir elbette. Ancak geniş sahalara yayılmış olan Türk kitleleri, kültürlerini muhafaza etmeyi başarmışlar, dillerini ve yazılarını Göktürk dönemine kadar devam ettirmişlerdir.
.
Osmanlı'da Yıkılışın Başlayışı
Kınalızade Ali, Ahlak-ı Alâi’sinde Aristo’dan alıntıladığı bir formülü şöyle çağına uyarlar; Alem duvarları devlet olan bir bağdır; devlete nizam veren şeriattır; şeriatı tesis eden hükümdardır; hükümdarın otoritesi için asker; askerin toplanması için mal gerek, adam gerektir; malı üreten, asker olan halktır (reaya); halkı hükümdara bağlayan ise adalettir.
Bu sosyal bilimsel tamlama Osmanlı’nın neden, nasıl ve ne vakitler sarsıldığını anlamamıza fazlasıyla yardımcı olacak.
Nizam-ı Âlem; ki aslında dünya düzeni değil toplum düzenidir ve tam da Kınalızade’nin formüle ettiği şekilde idame edilir/edilmelidir. Aslında bu düstur, Osmanlı’ya has bir çözümleme değil, orta çağ ve erken modern dönemde her toplumun paylaştığı, ihtiyaç duyduğu ve gerçekleştirebilenlerin yükselerek günümüz modern dünyasının paydaşları olmasını sağladığı bence fevkalade bir öngörüdür. Bakınız; Fransız İhtilali, Roma Demokrasisi, Antik Yunan Siyaseti v.b. örneklerde toplumların kendi özgün nizam-ı âlem düsturlarını tesis etme çabalarını görürüz.
Nizam-ı âlem’i bir çember olarak tasavvur edersek; Devlet-Hukuk-Otorite- Refah-Adalet halkalarıyla birbirinin içine geçerek tamamlanır. Buna göre düzenin devlet içinde, devletin hukuk ile, hukukun otorite sayesinde refahı getirmesi, nihayet son halka olarak halkın devletine güvenmesiyle tamamlanır. Bu çember (dâire-i adliyye) halkalarından birinde zafiyet ya da zayıflık görülmesi halinde tadil edilerek nizamın işlemesi mümkün kılınır. Osmanlı’nın sonunu getiren süreç, nizam-ı âlem çemberinin birden çok halkasında zafiyete uğraması ve nihayet tadil edilemez hale gelerek kopmasıyla yok olmaya evrildi.
Bir kırılma noktasından söz edeceksek ilk cümlede Ebussuud Efendi’yi anmak icap eder. Osmanlı hukuk sisteminde, aslında diğer toplumlarda da olması gerektiği üzere; şer-i (ilahi) ve örf-i (toplumsal) hukuk birlikte işlemekteydi. Bu nizama göre şer-i hukuk, aşılmaması gereken kırmızı çizgileri belirlerken örfi hukuk, bu sınırlar dahilinde toplum içerisinde asırlar boyu devamedegelen genel kabuller ve normlar ile şekillenirdi. Ancak bu iç içe geçmiş ve adaleti tesis etmekte başarılı olduğunu gördüğümüz düzen, Ebussuud Efendi döneminde despot, tevile dayanan göreceli ve tartışmalı, haliyle toplum nezdinde kabul görmeyen ve rahatsızlıklara yol açarak tamda dâire-i adliyye çemberinin en önemli halkası olan adalet ve devlete güven duygusunu zedelemişti. Şer-i hukuk düzeninde Kur’an ve Hadis’ten kaynağı bulunamayan meselelerde icma ve kıyas yoluna gidilmesi alışılagelmiş bir gelenekti. Ancak ucu açık, yoruma ve tahayyüle dayanarak istenildiğinde kolayca suistimal edilebilecek bu usul, Ebussuud’un hayata geçirdiği hukuki teamüllerle toplum nezdinde asırlar boyunca yerleşmiş ve devletin kudretini tesis etmekte en önemli unsur olan devlete güven mefhumunu sarsmıştır. Bu sarsıntının bir benzerini Fransız ihtilalinde de görürüz. Kilisenin tüm hukuki ve siyasi erkte söz sahibi olmak istemesi, toplumu kontrol altına almak gayesiyle despot ve baskıcı yöntemler kullanmaktan çekinmeyen keyfi ve toplumda karşılığı olmayan hukuki ve siyasi manevralar halkın devlete olan güvenini sarsmış, bu sosyopolitik ızdıraplarla halkın refahı da sarsılmış, nihayet halk ayaklanarak müesses nizamı yıkmak pahasına ve hatta intikam alırcasına hem kilisenin, hem burjuvanın, hem de tıpkı Kınalızade’nin tasfir ettiği üzere; adaleti sağlayacak unsurları sınırları çizilmiş mevkilerde tutamayan kralın tahtını küçültmüştür.
Celali isyanlarını, müesses nizama karşı gelip çifte bozan reayayı, tüfenk gelip mertlik bozulunca işsiz, tımarsız kalan sipahilerin eşkıyalık yapmalarını ve bu meselelerin asırlarca çözülememesini müstesna vakalar olarak görmek her halde fütursuzluk olurdu. Osmanlı’nın içinde bulunduğu bu dönemde görünen esas zafiyet de tam olarak bu kelimeyle ifade edilebilir sanıyorum; Fütursuzluk.
Dâire-i adliyye’de ilk kopan halka, Kınalızade’nin tasfir ettiği o duvarı devlet olan bahçenin nizamını tesis eden adalet halkası, ardından reayanın sultana, yani halkın devlete olan güveninin ortadan kalkmasıydı. Üstelik bu kırılma, pek çok tarihçinin Osmanlı’nın zirvesi olarak imlediği, Kanunnamesiyle müsemma Kanuni Sultan Süleyman döneminde başladı. Bu kadarıyla da kalmadı tabi. Görmezden gelinen bu araz 17. Yüzyılın başlarında 2. Osman’ın katliyle gün yüzüne çıktı. Müesses nizamın adaleti tesis edecek unsurlarını sınırları çizilmiş mevkilerde tutması gereken otorite, yani sultan yani devletin ta kendisi, sınırlarını aşan vüzera ve “kul” olarak isimlendirilen ama efendilik etmekten geri durmayan çeri ocağı tarafından hal edildi.
17. Yüzyıl, bu gerçekliklerle yüzleşemeyen Osmanlı’nın, “bu da geçer ya hu” dercesine hadi yine zarif bir kelime kullanalım, tevekkülle, sabredelim geçer nasılsa diyerek, 16. Yüzyılda ortaya çıkan sorunların kökleşmesi, kronik hale gelmesi neticesinde geri dönülemez bir felakete dönüşmesine sahne oldu. Âlemde nizam bozuldu, o nizam bahçesinin duvarları yıprandı, bahçenin çiçekleri sarardı. Ama çokta haksızlık etmeyelim. O çağ, yani 17. Yüzyıl, tüm Dünya’da bir dönüşüm sancısı vardı. Avrupa’da da nüfus hızla artıyor, artan nüfusu doyurmak devlete düşüyordu. Bu süreci yönetmek kilisenin üzerine düştü. Despot ve ilahi kurallarla halkın itaat altına alınabileceğini düşünen krallar önceleri bu durumu kabullendiler. Ancak kilise giderek güçlendi ve ruhbanların devlet otoritesi üzerindeki etkileri yıkıcı hale gelmeye başladı. Eğer Osmanlı, 18. Yüzyılda çökmediyse tam da bu sosyo-politik atmosferden ötürüdür. Osmanlı çökecek, yıkılacak kadar zayıflamıştı ama onu yıkacak rakipleri de var olma mücadelesi veriyordu.
.
İlk İnsanın Afrika'dan Çıkışında İklim Etkisi
Konunun uzmanları, ilk insan topluluklarının 60 Bin yıl önce Afrika'dan çıkışını zorlu iklim koşulları nedeniyle yeni yaşam alanları arayışı olduğunu söyler. En azından bugüne kadar böyle biliniyordu. Ancak bu kuram tartışmaya açılıyor. Köln Üniversitesi'nden Frank Schabitz ve meslektaşları, yayınladıkları yeni araştırmayla genel kabulleri tartışmaya açtı.
Ortaya konan yeni çalışma, Homo Sapiens'in Afrika'yı terk ettiği dönemde iklimin nemli ve yiyecek kaynaklarının bol olduğu bir dönemde, yeni yerler keşfetme merakı sayesinde Afrika'dan çıkmış olabileceğini savunuyor.
Pro.Dr. Schabitz, son 200 Bin yıllık periyotta Etiyopya iklimini yeniden tetkik edecek uluslararası bir bilim ekibi kurdu. Antik Chew Bahir gölü yakınlarında 300 metrelik bir zemin örneği alarak katmanlarını incelediler. Elde edilen bulgulara göre 200-125 Bin yıl önce, Doğu Afrika'da iklimin oldukça sıcak ve nemli olduğu sonucuna ulaştılar. 60 Bin yıl önce ise iklim giderek kuraklaşmaya başladı.
Aslında elde edilen bulgu, eski teoriyi doğrular gibi görünebilir. Ancak daha detaylı analizler yapan bilim insanları, daha dar periyottaki zaman aralıklarında yaşanan iklim dalgalanmalarını tespit ederek çok daha gerçekçi verilere ulaşmayı başardılar. Onbinlerce yıl sürmemesine rağmen 70 Bin yıl önce, yani Homo Sapiens'in Afrika'dan çıktığı düşünülen dönemde iklimin daha nemli ve sıcak, yani yaşama çok daha elverişli olduğu sonucuna ulaşıldı.
Schabitz, Afrika'dan göçlerin son 200 Bin yıl içerisinde birkaç kez mümkün olabildiğini ancak yeryüzüne yayılma imkanını ancak 60 Bin yıl önceki göçle yakalayabildiğini ifade ediyor.
.
İlk İnsan - Afrikalı Havva?
Arkeoloji sürprizlerle dolu bir bilim. Her yeni araştırma, bir genel kabulü ortadan kaldırma veya insanlığın kökenine dair yeni bir genel kabul ortaya koyma potansiyeline sahip.
Son güncel araştırmalar, bize tüm kadınların ilk atası olarak Batı Afrika'da yaşamış bir kadına götürüyor. Bugün yeryüzünde yaşayan tüm kadınların, mtDNA'sının bu Afrikalı Havva'ya dayandığını, yani tüm kadınların ortak bir genetik annesinin olduğunu bilmek, kadim bilgileri doğrulayarak kutsal kitaplarda adı geçen Havva'nın mistik bir anlatı olmadığını gösteriyor.
Elbette Afrikalı Havva, yaşadığı dönemdeki tek kadın değildi. Ancak insanoğlu, popülasyonun hızla azaldığı, belki de soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir genetik darboğazdan geçerek, insanlığın soyunun bir erkek ve bir kadından türemesine yol açacak kadar tehlikeli bir evreden geçmiş görünüyor.
Araştırmaları yorumlayan bilim insanları, bu süreci anlamlandırmaya çalışırken bir kısım kanaatlere vardılar; söz konusu dönemde insan nüfusu belki de on binleri buluyordu. Ancak genetik darboğaz ile her biri üremeyi gerçekleştirebilen bir dişi olmayı başaramadı ve mitokondriyal devamlılığıkta bir kırılma meydana geldi.
Daha anlaşılır şekilde izah edecek olursak; birkaç bin kişilik bir nüfusa sahip hale gelen ilk insan kütlesinde, muhtemel olarak yalnızca aynı anneanne'nin kız torunları hayatta kaldı ya da orta anneanneye sahip bu kadınlar dışında üreme gerçekleşmedi. Benzeri bir durumun ilk erkek (Adem) için de gerçekleştiğini görüyoruz.
Bu varsayım bize, şu felsefi soruya yanıt aramak zorunda bırakıyor; insanı insan olarak tanımlamamızı sağlayan nedir?
.
Türk Ne Demek?
Tarihi vakalar, üretilen tezlerin çeşitliliği ile elde edilebilen bulgular ışığında yorumların ve bir genel kabul meydana gelir. Bu genel kabul, bilimin bakış açısına göre kesin veri olarak mülahaza edilmez ancak elde edilen verilerle doğruya en yakın olasılık olarak değerlendiriilr. Bilimin hemen her aşamasında yeterli veriye ulaşılan meselelerde bir genel kabul ortaya koyulur.
Türk Ne Demektir? Sorusuyla sıkça karşılaşırız. Ancak bu çok yalın ve net soru, hemen hiçbir tarihçi tarafından somut, net ve yalın şekilde cevaplanmaz. Yanıt olarak karşınıza çıkan şey çoğu zaman, "Falanca şöyle düşünmüş, Filanca şöyle demiş" gibi bilimsel özgüvene ve bilimin bakış açısına aykırı terennümler ibaret olmuştur.
Açık söyleyelim, bu vaka literatür tarihçiliğinin ayıbıdır. Türk kavramının ne anlama geldiği, nasıl ortaya çıktığı ve hangi çağdan itibaren kullanıldığı gayet açıktır ve elimizde bir genel kabul ortaya koyacak yeterli veri mevcuttur. Türk kavramının anlam açılımıyla ilgili ortaya atılan fikir ve teorileri ortaya koyduğumuzda bunu kolaylıkla kavrayabilirsiniz.
Tarihçilerin "Türk Ne Demektir" sorusuna verdiği en klişe yanıtlar şunlardır;
- Fars kaynaklarında Türk ifadesi geçer, Güçlü, Kuvvetli anlamına gelir.
- Çin kaynaklarında Türk ifadesi geçer, Migfer anlamına gelir.
- Türk, Türemek fiilinden gelir.
Bu iddiaların en sakir ve diyalektiğe aykırı olanı şüphesiz Türk ifadesinin Güçlü, Kuvvetli anlamına geldiği ve Türk isminin kavram halinde kullanılmasının dayanağının bu olduğu düşüncesidir. Farsça, Pehlevice yahut Pers dilinde Türk diye bir kelime yoktur. Türklerin temas kurduğu toplumlarda, üzerlerinde bıraktıkları etki dolayısıyla isimden isim türeterek bir sıfat olarak adlandırılmış olmaları çok basit bir filolojik vakadır. Bu bir etken değil tezahürdür ki, Türk Ne Demek sorusuna verilecek en sakir yanıt budur.
Bir diğer yanıt ise Çin Kaynaklarında Türklerin "T'u-kü-e" olarak geçmesi meselesidir. Bu kaynaklar, Türk ismini anlamlandırmaya çalışırken, o dönem Türklerin yaşadığını değerlendirdikleri coğrafyanın miğferi andırmasından hareketle Türk ifadesini migfer olarak anlamlandırmayı denemiş, bu anlamlandırma denemesi satır arası bir değerlendirmeden öteye gitmemiştir. Şaşılacak şey! Kıymeti harbiyesi olmayan satır arası bir hayalgücü denemesi Türk isminin anlamlandırılması için bir veri olarak değerlendiriliyor. Nasıl olabilir de Türkler, kendilerini tanımlamak için Çince bir sıfatı tercih edebilirler? Bunu da bir tarafa bırakalım; Çin dili, Türk ismini telafuz dahi edememektedir. Çince bir tür nefes dilidir ve geniz N si haricinde (nG) hiçbir hece ünsüz/sessiz bir harfle sonlandırılamaz, sonlanabilmesi için bir ünlü/sesli harf kullanılması gerekir. Bu sebeple K ile biten bir kelimenin Çince olması mümkün değildir. Ayrıca, Çince'de R sesi de yoktur. Türk kelimesi, Çince'de telafuz edilebilecek en zor kelimelerden biridir. Bu sebeple R'yi çıkartmışlar, kelime sonuna Ü ekleyerek telafuz etmeye çalışmışlardır. Filolojik ve Etimolojik olarak bu denli zayıf bir tespit Türk kelimesinin anlamlandırılması için fazlasıyla kifayetsizdir ve bilimsel olarak değerlendirilemeyecek kadar tutarsızdır.
Türk kelimesinin anlamını Türkçe'de aramak gerekir. Bu hiç de zor değildir, zira Türkçe gayet açık ve net bir şekilde çözümlenmiş yalın bir dildir. Türk kelimesinin anlamını arayan tarihçiler, bu yanıtı Türkçe de kolayca bulurlar. Nitekim, bunu ilk deneyen tarihçilerden A. Vambery ve J.Denny Türk kelimesinin Türemek fiilinden geldiğini kolayca müşahede etmişlerdir. Elbette bu hece-kök bağlamında değerlendirilmiş basit ve yalın bir tespittir. Eski Türkçe örneklerinin çözümlenmesiyle birlikte Türkçe'de edebi ifadelerin kullanımı da anlaşılmış, dolayısıyla bu salt ifadenin hangi edebi bakış açısıyla kullanıldığı da ortaya çıkmıştır.
Türkçe, soyut kavramlardan cins isimler türeten, oldukça edebi bir dildir. Her isim, eylem, fiil ve kavramın özel bir telafuz karşılığı yoktur. Pek çok kelime, kökeninde aynı soyut/somut kavramın edebi açılımlarıyla türetilmiştir. Bunun yanında her kök hecenin soyut ve somut birer karşılığı vardır. Örneğin ÖN hem güneş demekken hem de yön olarak ÖN anlamına gelir. Zira Türklerde güneşin doğduğu yön kutsal kabul edilir kendilerini güneşe dönük telakki ederlerler. Güneşe en yakın olan da ÖNdeki olarak tasavvur edilir.
Türkçe'de TÜR hecesi de soyut ve somut iki karşılığa sahiptir. Soyut karşılığı bugünkü algımızla "Yaratılmışlık" anlamına tekabül eder. Türk ifadesindeki -ük eki bu kavrama edilgenlik katar ve Yaratık (Yaratılan) anlamına gelir. Bu hece eklemesini bugün kullandığımız dilde de görürüz. Bkz; Vuruk, Ezik, Asık, v.b. Tabi bu kavrama salt olarak soyut haliyle bakarsak tüm insanların hatta tüm canlıların Türük olarak adlandırılması gerektiğini düşünebiliriz. TÜR ifadesinin somut karşılığına baktığımızda meseleyi kolayca kavrayabiliriz; TÜR ifadesini somut karşılığı günümüzde de kullandığımız haliyle "Çeşit" tir. TÜRÜK eklemeli hecesini soyut ve somut haliyle tasavvur ettiğimizde "Tür Olarak Yaratılmış" anlamı karşımıza çıkar. Bu da, bugünkü algımızla sıkça kullandığımız "Millet", "Toplum" anlamlarına tekabül eder.
Bu edebi ifadenin örneklerine Orhun Yazıtlarında da rastlayabiliriz. Bkz;
Doğu Cephesi - 18 : Türgiş Kağan Türükümiz, bodunumuz erti. (Türgiş Hakanı Türk’ümüz, halkımızdı.)
Kuzey Cephesi - 12 : Kök teyengin Türüküme bodunuma kazganu birtim, iti birtim… (gök sincaplarını Türklerime ve halkıma kazanıverdim, ediniverdim.)
Güney Cephesi - 10 : Türüküme bodunuma yeğin ança kazganu birtim.(Türklerime, halkıma daha iyi bir şekilde öylece kazanıverdim.)
Bu örneklerde şunu kolayca kavrayabiliyoruz; Türüklük bir kan bağı, Bodun ise bir siyasi bağ olarak tasavvur edilmiştir. Bu kavram, bir marka yahut özel isim olarak telakki edilmemiş, gündelik dilin bir parçası olarak kullanılagelmiştir.
Bugün kullandığımız toplum-millet isimleri esasında siyasi-kültürel bir markalamadır. Toplumlar, kitleler yahut ülkeler diğer kitleleri kendi tasavvur ettikleri isimlerle anarlar, siyasi münasebetlerde ise bağlı bulundukları hükümdarlığın adıyla hitap ederlerdi. Türkler de tarih boyunca kendilerini siyasi anlamda yaşadıkları coğrafyanın yahut bağlı bulundukları bodunların ismiyle markalaştırmışlar, ancak bozkır kültürünün bir tezahürü olarak bu isimlendirme/markalandırma sıkça değişmiştir. Oysa her millet gibi kendi soydaşlarına ve ait oldukları kültür paydaşlarına hitap ederken bir cins isim kullanmışlardır. İşte bu isim Türük'tür.
Özetle Türk (Türük), Türklerin birbirlerine olan aidiyet bağını ifade ettikleri bir cins isimdir ve kelime anlamı olarak Soydaş, Halk, Millet, Irk gibi anlamlara tekabül etmektedir.
.
Nevruz Gerçekten Türk Bayramımı?
Bıçak sırtı bir konuya değineceğiz. Nevruz! Nevruz sanıldığı gibi bir Türk bayramımı? Günümüzde Türkiye'de ve pek çok Türk devletinde kutlanan bayram Nevruz bayramımı yoksa biz kültürel keşmekeşlerin içerisinde kavramları birbirine karıştırıp yanılgılarla dolu kanaatlerlemi bu kültürel olguya sahip çıkmaya çalışıyoruz..
Nevruz olarak mülahaza ettiğimiz kavram, kökeni tarih öncesi devirlere dayanan tüm milletlerin kültürlerinde var olan bir uyanış bayramıdır. Bahar, teknik imkanları kısıtlı olan insanoğlunun tabiattan daha fazla faydalanabildiği ve hayatta kalma mücadelesinin nispeten çok daha kolaylaştığı bir mevsimsel başlangıç olmuştur. Bahar ile birlikte tabiat kış uykusundan uyanır, iklim ılımanlaşır ve tabiat bereketlenir. Pek çok hayvan türü de bu dönemde çiftleşmeyi tercih eder.
Bahar, tabiatın uyanışı ve bereketlenişidir. Pek çok millet, bu tabiat döngüsünün sevincini kültürlernie işlemiş ve muhtelif ritüellerle bezeyerek bir sosyal keyif haline getirmiştir. Dikkat edecek olursak, hemen her kültürün bahar bayramı 21 Mart gününe tekabül eder. Zira 21 Mart günü, gündüzün ve gecenin eşit olduğu, günlerin kısalma döngüsünden uzama döngüsüne geçtiği bir evrensel devinimdir. Bunu hesaplayabilen tüm medeniyetler bu günü kutsamış ve değer atfetmiştir. Baharın sembolü de bu evrimsel devinimdir.
Bahar bayramları garp dünyasının temel kültürü haline gelen Hristiyanlık inancında Paskalya olarak konsantre olmuştur. Paskalya, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra dirilip gökyünüze yükselişi ile ritüel haline gelmiştir. Tabiatın dirilişi ile Hz. İsa'nın dirilişi sembolize edilmiştir. Uzak Asyada Çin kültüründe ise Chun Jie olarak adlandırılır. Bu ritüelde baharın gelmeye başladığı bu gün yılın ilk günü olarak kabul edilir ve geçmiş yılın kötülüklerini savuşturmak, yeni yılı karşılamak için gece boyunca uyunmaz. Mezopotamya'nın en güçlü kültürü olan Fars (Pers) kültüründe de durum farklı değildir. Nevruz, yani yeni gün baharın gelişi ve yeni güne uyanış Fars kültüründe de mevcuttur.
Tüm kadim kavimlerde olduğu gibi Türklerde de bahar bir uyanış ve sevinç günü olarak kutlana gelmiştir. Tabiatı itibariyle diğer bahar bayramlarından çokça bir farkı yoktur. Baharın gelişi özel bir gün ve ritüellerle kutlanır ve tabiatın uyanışı sosyal ve kültürel bir uyanış halinde tasavvur edilir. Türkler de, diğer kavimler gibi bahar bayramını kültürel bir uyanış ritüeli haline getirmiştir. Bu kültürel olgunun adı Ergenekon'dur.
Ergenekon, Filolojik kökeni itibariyle uyanan, yeşeren gün anlamına gelir. Ergen, filizlenen, yetişen ve muktedir olma eşiğinde gibi anlamlara tahakkuk eder. "e" bağlacı ile "Kün" yani Gün kavramı ile tamamlanarak yeşeren gün anlamına gelir. Bu yeşerme, dirilme ve manevi yükseliş de siyasi/sosyal/kültürel bir vaka ile ilişkilendirilir.
Sanıldığının aksine Ergenekon destanı baştan aşağı bir hayal ürünü değildir. Bu destanın dayandığı sosyo-kültürel bir vaka gerçekten vardır. Türkler, Hun devletlerinin yıkımasından sonra 500 yıl gibi çok uzun bir süre devletsiz yaşamak zorunda kalmışlardır. Her ne kadar Hun kitlelerinin batıya doğru göç etmesiyle birlikte Avrupa Hun Devleti (Attila), Ak Hun Devleti (Eftalitler), v.b. devletler kurmuş olsalar da kadim Türk Yurdu İç Asya Türkleri için bu 5 asırlık dilim esaret ve tahakküm anlamına geliyordu.
Hun Devletlerinin bir bir yıkılması ile ulu kağanlarının liderliğinde hareket etselerde bağımsız bir cihan devleti kuramamış olan Türkler, bir siyasi devrim ile 5 asır sonra muazzam bir devlet haline gelmişlerdir. İşte bu sürecin başlangıcı Ergenekon Destanına ilham olmuştur.
M.s. 6. Yüzyılda Hun bakiyesi Türk kavimleri, Bumin Han önderliğinde güçlü ancak bağımsız olmayan bir kitle olarak Juan Juan devletine tabi durumdalardı. Juan Juan Devleti'nin ihtilaflı olduğu Topa İmparatorluğu ve yine bir Türk kitlesi olan Tölesler tarafından bir taarruza uğramışlar ve bu saldırıdan Bumin Han'ın kuvvetleri tarafından kurtulabilmişlerdi. Bumin Han, bu başarısından aldığı cesaret ile devlet nezdindeki itibarını güçlendirmek amacıyla Juan Juan hükümdarının kızını istedi. Juan Juan hükümdarı bu talebi bir küstahlık olarak addederek "Siz benim demircilik yapan adi kölelerimsiniz, buna nasıl cüret edersiniz" diyerek reddedince Bumin Han, Juan Juan elçisini öldürüp düşmanı olan Batı Topa Hükümdarının kızı ile evlenir ve Topa Devleti ile ittifak kurar. Bumin han bu ittifak ile Yabguluğunu ilan edip Juan Juan devletini yıkar ve Göktürk Devletinin temelleri atılmış olur (552).
Görüldüğü üzere Türk Tarihinin kilometre taşı olan Göktürk Devletinin kuruluş süreci Ergenekon Destanı haline getirilmiş, bu masalsı senaryonun ilham kaynağı Bumin Han'ın Juan Juan devletine karşı başkaldırışı olmuştur. Türkler, zayıflayıp güçsüz kaldığı dönemde Juan Juan devletine tabi olmuşlar, çoğalıp güçlenerek devlet kurabilecek güce eriştiklerinde etrafını demirden dağlar gibi saran esareti erbabı oldukları demircilik meziyetleri ile aşmışlar ve 500 yıl süren inzivalarından uyanıp filizlenerek Göktürk Devletini kurmuşlardır.
Türklerin kadim destanları Ergenekon (Ergen-e Kün) diğer kadim milletlerde olduğu gibi Bahar Bayramı haline gelmiştir. Elbette bu vaka ve destan Türkler tarafından yaşadıkları tüm coğrafyalara taşınmıştır. Türklerin İç Asya'da tutunamayıp Ortadoğu ve Avrupa Steplerine ulaştığı dönemlerde pek çok farklı kültür ile haşırneşir olmuşlardır. Bu kültür alışverişinin en güçlü olduğu dönem elbetteki Selçuklu Devleti dönemi olmuştur. Yüzlerce yıl Farsların yurdu olan İran coğrafyası, Türklerin hakimiyeti altına girince ortaya Türk-Fars melezi bir kültürel doku meydana gelmiştir. Elbette Türklerin İslamı Farslardan (Sasaniler) öğrenmiş olmaları bu kültürün Türklerin Bozkır kültürüne ne denli derinden tesir ettiğini anlayabiliyoruz.
Türkler, yüzlerce asır boyunca yaşadıkları Ortadoğu'da, kendi değerlerine yakın olan her mevhumu toplumsal hafızalarındaki geleneklerle eşleştirmişlerdir. Bu eşleştirme ve etkileşimin bir eseri olarak Ergenekon kavram mutasyonuna uğrayarak Nevruz halini almıştır.
Evet, Türklerin bir bahar bayramları vardır; Ancak bu bayramın adı Ergenekon'dur. Nevruz ise Farsi kavimlerin bahar bayramıdır ve ritüelleri bakımından da etkileşim söz konusu olmuştur. Ergenekon ritüellerinde ateş yakılıp üzerinden atlanır, yakılan ateşler demir ocaklarına köz olur, har edilir, bu ocaklarda demirler dövülür, çiğ tanelerinde yoğurt mayalanır, ziyafetler verilir, danslar edilerek bahar karşılanır. Farsi bir bayram olan Nevruz da, Türklerin Ergenekon bayramlarındaki ritüellerden etkilenmiştir ve bu ritüellerin bir kısmı Nevruz eğlencelerinde de görünür.
Tüm bu bulguların ışığında anladığımız şudur ki; Türklerin bahar bayramı Ergenekon'dur. Bırakalım Nevruz'u Farsi kavimler kullansın, biz doğru kavramı mülahaza edelim.
.
Türklerin Genetik Haritası
Türklerin Genetik kökenleri ve gen bütünlüğü meselesi son 50 yıldır süregelen tartışma konusu olmuş, bu hususta ortaya atılan bilimsel bulgular kimi zaman politik, kimi zaman yanlı kimi zaman ise doğru ve rasyonel yorumlanamadığı için bazı tereddütleri beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda Türklerin ve Türkleri ortaya çıkartan çekirdek insan topluluklarının binlerce yıl geriye giden tarih serüvenleri içerisinde sahip oldukları özerklik ve müstakilliği inceleyip kültürel, genetik ve sosyopolitik açıdan incelemek ve anlaşılır bir dilde özetlemek gerekmektedir.
Kozmopolit ve Mozaik Tartışmaları
Son 50 yıldır süre gelen politik tartışmalarda sıkça telaffuz edilen ve Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan toplumlara atfedilen kozmopolitlik ve mozaik kavramları, toplumsal kesimde kimi tereddütler ortaya çıkartmış, bu ifadeler aidiyet kavramı ve milli bütünlük gibi konularda duygusal tepkilere ve reaksiyonlara yol açmıştır. Çoğunlukla konunun karekökünü teşkil eden bilimsel ve tarihsel bulgular bakımından yeterli derinliğe sahip olmayan ve yüzeysel olmaktan öteye gidemeyen bu yorumlar toplum nezdinde mahsurlu düşüncelere yol açmaktadır.
Söz konusu ifadelerden biri olan Kozmopolit kavramı, kozmo yani evren, polit yani vatandaş kavramlarının bir araya gelmesiyle oluşur. En anlaşılır ifadesiyle Dünya Vatandaşlığı şeklinde tercüme edilebilir. Mozaik ise farklı renklerdeki parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan görsel bir sanat ürünüdür. Her iki ifadede esasında Türk Toplumunun melez, karışık ve etnik anlamda çeşitlilik ihtiva eden bir yapıya sahip olduğu düşüncesini ortaya atan hümanist ya da hümanist görünen söylemlerdir.
Peki gerçekten öylemidir? Bu kanıya nasıl varıldığını ve bu kanıya varanlar tarafından ortaya atılan bulguları tahlil ettiğimizde pek çok yanılgı ile karşılaşıyoruz. Bu yanılgıya malzeme olan bazı tespitler şunlardır;
- Bölgesel toplumlar arası kültürel farklılıklar
- Şive, aksan ve dil farklılıkları
- Gen araştırmaları
- İdeolojik ayrılıklar ve aidiyet duygusu
Tüm bu tespitler tarihsel derinlik ve bilimsel gerçeklik ışığında tetkik edildiğinde ortaya çıkan yanılgıları ortadan kaldırmakta, her birinin yanlış algı, eksik bilgi ve kusurlu yönlendirmelerden kaynaklandığını ortaya çıkartmaktadır.
Bir toplumun genetik ya da kültürel bütünlüğünü tetkik ederken öncelikle Irk olarak ifade edilen genetik toplumsal dokunun ortaya çıktığı süreçleri, ortaya çıkan toplumların millet haline gelmesi ve aidiyet duygusu ile hareket etmeye başlamasını, bu noktadan sonra ise farklı Irk, Millet ve Toplumların nasıl bir araya gelerek çeşitlilik kazandıklarını incelememiz gerekiyor.
Genlerin ve Temel Irkların Ortaya Çıkışı
Türkler de tıptı diğer tüm milletler gibi insanoğlunun on binlerce yıllık tarihsel serüvenleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Ancak 90 bin yıl geriye gittiğimiz zaman tek bir ırk ve tek bir millet ile karşılaşırız. İlk İnsan Adem'in en yakın torunları olan bu millet aynı dili konuşur, aynı alışkanlıklarla yaşarlardı. Genetik bakımdan birbirinin kopyası olan ve sayıları birkaç bini geçmeyen bu az sayıdaki insandan oluşan temel Irk nasıl oldu da ayrışarak birbirlerinden ayrı birer Irk, birer millet haline geldiler? İşte bu sorunun cevabı bugünkü anlamıyla Irkların, Milletlerin ve Toplumların nasıl ayrıştığını, nasıl birbirlerinden farklı genetik yapılara sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olacak.
İnsanoğlu M.ö. 70 Bin'li yıllarda Afrika'dan Arap yarımadasına geçerek Dünya'ya yayılmaya başladılar. Başlangıçta birbirlerine çok benzeyen bu insanlar, yaşam imkanları son derece kısıtlı olan Afrika'dan geniş yaşam alanlarına ulaşabilecekleri Asya'ya ulaştıklarında birbirlerinden ayrı yönlere doğru göç etmeye başladılar. Yaşamsal imkanların daha geniş olduğu bu yeni coğrafya İnsanoğlunun hızla çoğalmasına olanak tanıdı. Sayıları birkaç bini geçmeyen İnsanoğlu önce onbinler, sonra yüzbinlere ulaşan nüfuslara sahip hale geldiler. Onbinlerce yıl süren bu göç dalgaları neticesinde Doğu Asya, Avusturalya, Mezopotamya, Arap Yarımadası ve Kuzey Kutbuna kadar ulaşan insan toplulukları binlerce yıl süren göç dalgaları ile ulaştıkları bu coğrafyalarda farkında olmadan genetik mutasyonlara maruz kaldılar. Farkında olamadılar çünkü ten renklerindeki fark edilemeyecek nispetteki bir değişim bile yüzlerce yıl sürdü. Bunun yanında anne ve babadan çocuklarına geçen kromozomlar, milyonda bir gibi nadir bir olasılığın insan sayısının artmasına bağlı olarak daha sık gerçekleşebilmesini söz konusu hale getirdi. Örneğin 1.000 kişilik bir toplumda, 1 milyonda bir gerçekleşmesi söz konusu olan bir olasılık takriben 1000 nesil sonra yani 60.000 yıl içerisinde mümkün olabilirdi. Ancak insan sayısı artınca bu olasılığın gerçekleşme olasılığının süresi daha da kısaldı. Sayıları On binlerle ifade edilmeye başlayan insanoğlunun anneden-babadan çocuklarına kopyalanan kromozomların mutasyona uğrama olasılığı 1.000 yıl gibi bir süreye kadar geriledi.
Sayıları artan ve geniş coğrafi olanaklardan istifade ederek birbirlerinden bağımsız bölgelere göç etme inisiyatifini gösteren bu toplumlar, M.ö. 70.000'li yıllarda başlayan göç serüvenleri neticesinde 40.000 yıl içerisinde buzul çağının etkisinin azalması ile neredeyse tüm Asya ve Doğu Avrupa'ya yayılmış duruma gelmişlerdi. İçinde bulunduğu toplumdan kopan herhangi bir kol, birkaç bin yıl içinde genetik mutasyonlara uğrayıp bu mutasyonu, diğer toplumlardan izole olmuş bir kitle içerisinde yayınca birbirlerinden kopan ve münasebet kurmayan toplumlar arasında farklılıklar ortaya çıkmaya başladı.
Kuzey bölgelerine yerleşen toplumlar, yaşadıkları mutasyonlarla çekik gözlü, beyaz tenli ve kalın kemikli bir yapıya dönüşerek bu özelliklerini izole olarak yaşadıkları binlerce yıl boyunca kendi toplumları içerisinde kopyaladılar ve binlerce yıl görüşmedikleri uzak akrabalarından farklı bir genetik yapıya sahip hale geldiler. Benzer şeklide Akdeniz kıyılarına, Uzak Doğu Asya'ya ve Avustralya'ya ulaşan ve burada kendi içlerinde yaşadıkları mutasyonlarla diğer uzak akrabalarından farklı hale geldiler.
Görüldüğü üzere Irk kavramı genetik mutasyonlardan ve bu mutasyonların diğer toplumlardan izole olarak yaşanıp özümsenmesinden ibarettir. Söz konusu genetik farklılıkların ortaya çıkması ve korunması ise tamamen sosyal faktörlere bağlıdır. Coğrafi olarak birbirlerinden uzak bölgelere göç eden bu toplumlar, binlerce yıl içerisinde ayrışmış, henüz atlar evcilleştirilmediği için ancak mecbur kaldıklarında yaşadıkları bölgeyi değiştirmeye teşebbüs etmişlerdir.
Buzul çağının etkisini giderek azaltması ile sayıları çoğalan toplumlar, göç etmeyi de tercih etmeyerek bulundukları bölgelerde uzun süre yaşamışlardır. Henüz devletlerin, orduların ve savaşların olmadığı bu ilkel ve karanlık tarihi dönemler Irkların oluşumlarına müsait bir zemin hazırlamıştır. Ancak zamanla insanoğlunun yeteneklerini geliştirmesi ve kalabalıklaşması, ve elbette buzul çağının etkilerinin tamamen ortadan kalkması ile onbinlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrışan ve çoğu zaman münasebet kurmayan bu toplumlar karanlık tarihin son evrelerinde (M.ö. 10.000) birbirleri ile münasebet kurmak zorunda kalacak, kaynaşacak, melezleşecek ve bugün düşündüğümüz haliyle ilk Milletleri meydana getireceklerdir.
İnsanlık tarihi boyunca yaşanan genetik mutasyonlar gen bilimi tarafından kodlanmış ve coğrafi tespitlere dayanan genetik bir harita oluşturabilmiştir. Bu mutasyonların tespit edildiği tarihler ve gerçekleştiği coğrafyalar şu şekildedir;
Gen Kodu (Gerçekleştiği Tarih (Milattan Önce), Gerçekleştiği Coğrafya)
- A İlk İnsan Orta Afrika
- B 50 Bin Güney Afrika
- CT 50 Bin Doğu Afrika
- D 50 Bin Taylant Bölgesi
- E 50 Bin Kuzey Afrika
- E1B1A 20 Bin Batı Afrika
- E1B1B 20 Bin Mısır
- C 50 Bin Arap Yarımadası
- F 45 Bin Orta Doğu
- G 20 Bin Kafkaslar
- H 30 Bin Hindistan
- I 25 Bin Ortadoğu
- J 30 Bin Ortadoğu
- K 40 Bin Güney Asya
- L 30 Bin Ortadoğu
- M 10 Bin Papua Yeni Gine
- N 10 Bin Kuzey Moğolistan
- O 35 Bin Doğu Asya
- O3 35 Bin Doğu Asya
- P 35 Bin Orta Asya
- Q 20 Bin Sibirya
- Q1A3A 10 Bin Kuzey Amerika
- R 30 Bin Altay
- R1A 10 Bin Hazar Bölgesi
- R1B 25 Bin Hazar Bölgesi
- S 10 Bin Ortadoğu
- T 10 Bin Ortadoğu
Gen bilimi, genetik mutasyonların M.ö. 10.000'li yıllara kadar devam ettiğini takip etmiştir. Ancak bu tarihten sonra genetik bir mutasyona rastlanmamıştır. Çok ilginçtir ki insanoğlunun sayıları arttıkça genetik mutasyon olasılığı artmış olmasına rağmen M.ö. 10.000'li yıllardan itibaren sayıları çok daha hızlı artmaya başlayan insanoğlu genetik mutasyonlarla karşılaşmamıştır.
Gen Kavramının Ortadan Kalkması
İnsanoğlu, M.ö. 70.000'li yıllarda Afrika'dan çıkıp Dünya'ya yayılmaya başladıktan itibaren geçen 60.000 yıl sürecinde 51 kez genetik mutasyona uğradı. Bu mutasyonların 27'si Erkek genlerinde 24'ü Kadın genlerinde ortaya çıktı. Bu mutasyonların yaşandığı coğrafyalardaki insanlar, diğer toplumlarla münasebet kuramadıkları için izole olarak yaşadılar ve genetik olarak birbirlerinde farklı kalabildiler. Ancak buzul çağının sona ermesi ve yerkürenin hızla ısınması ile İnsanoğlu süratle çoğalmaya ve yaşadıkları coğrafyalardan taşmaya başladılar. Artan nüfus elbette insanoğlunun yeteneklerinin gelişmesine ve daha iyi bir yaşam isteme dürtülerinin artmasına yol açtı. Bu insani beklentiler ilk milletleri ve ilk medeniyetleri ortaya çıkarttı.
M.Ö. 10.000'li yıllarda ilk Medeniyetlerin ortaya çıkması, 60.000 yıl boyunca süre gelen yaşam şeklini kökünden değiştirdi. Bu tarihe kadar sayıları onbinleri geçmeyen ve diğer coğrafyalardaki insanlar ile münasebet kuramayan insanoğlu, hızla çoğalarak göç yolları aramaya, daha müreffeh yaşam alanları bulmak için yola çıkmaya başladılar. Bu göç hareketleri neticesinde sadece birkaç bin yıl içerisinde büyük medeniyetler kurmaya, krallıklar kurup kanlı savaşlara girişerek hakimiyet alanlarını genişletme çabası içerisine girmeye başladılar. İnsanoğlunun yayılma ve sahip olma dürtüsü neticesinde Dünya artık eskisi gibi bir yer olmaktan çıkmıştır. Bu tarihe kadar binlerce yıl boyunca birbirlerinden kopuk ve izole yaşayan toplumlar adım adım karşı karşıya gelmeye, ittifak kurmaya ve kaynaşmaya başladılar.
M.ö. 10.000'li yıllar henüz hiçbir milletin söz konusu olmadığı, hiçbir ırk ya da hiçbir toplumun kendisine bir isim vermediği, yalnızca hayatta kalabilme mücadelesinin yaşandığı bir dönem olmuştu. Ancak bu tarihten sonra toplumlar yaşadıkları bölgelere ve toplumlarına isimler vermeye başladılar. Hayatta kalmak dışında bazı dürtüler ortaya çıktı ve eğlenmek, savaşmak, saygınlık, v.b. insani faktörler kendisini göstermeye başladı.
Evet, insanoğlu kalabalık kitleler halinde ve organize olarak hareket etmeye başlamışlardı. Hatta kendi toplumlarına isim vermeyi, hakimiyet alanlarını çizmeyi bile akıl edebilmişlerdi. Ancak Ilk Irkları ve ilk Milletleri meydana getiren bu büyük ayrışma çok büyük bir kaynaşmayı da beraberinde getirdi. İnsanoğlu artık kısıtlı sayıda topluluklar halinde izole olarak yaşamaktan vazgeçmiş, atı evcilleştirerek hareket kabiliyetini geliştirmiş ve onbinlerce yıl boyunca görüşmedikleri uzak akrabalarıyla tanışmaya başlamışlardı. Bu tarihlerde ne Irkçılık, ne de Milliyetçilik kavramları ortada yoktu. İnsanoğlu daha iyi yaşayabilmek için kalabalıklaşmak ve ortak hareket etmek zorundaydılar.
Ortaya çıkan bu sosyal keşmekeş, 60.000 yıl süren genetik ayrışmayı yaprakların üzerine vuran bir rüzgar gibi savurarak harmanladı. Ve bu harmanlanma medeniyetlerin henüz kurulmaya başladığı en yakın tarih öncesi devirde gerçekleşti. Bu keşmekeşin en yoğun yaşandığı bölge ise Mezopotamya ve Anadolu oldu.
İlk Genetik Kaynaşma ve İlk Millet
Karanlık tarihin sis perdelerini aralayabildiğimiz bir dönemde gerçekleşen ilk genetik kaynaşma tarihçilerin Amerindler olarak adlandırdığı, genetik kodu Q olan ve 70 Bin yıl önce Afrika'dan çıkıp Kuzey Asya'ya göç eden müstakil bir kavim ile genetik mutasyonlarla teni tamamen beyaza dönüşen, genetik kodu R olan ve tarihçilerin Kafkasoid olarak adlandırdığı bir kavim arasında gerçekleşti. Kuzey Doğu Hazar bölgesinde, M.ö. 8.000'li yıllarda bir araya gelen bu iki toplum kaynaşarak karanlık tarihin en güçlü ve ulaşılabilen en kesin kültürü olan Anav kültürünü meydana getirdiler.
Görüldüğü gibi tarihin ilk medeniyeti, ilk toplumu yani kendisine isim verebilmiş olmaları hasebiyle ilk Irk'ı genetik bir melezleşme ile ortaya çıkmıştır. Bu genetik kaynaşma, elbette bir tesadüf değil kaçınılmaz bir tezahür olarak karşımıza çıkar. Zira ilk müstakil toplumdan (Anav) sonra birkaç bin yıl sonra ilk medeniyet ve ilk devlet ortaya çıkacaktır. Sümerler, Anav insanlarının M.ö. 8.000'li yıllarda ortaya çıkmasından yaklaşık 4 bin yıl sonra yine bizzat Anav insanları tarafından Mezopotamya'da kuruldu (M.ö. 4.000). Tarihin ilk devleti ve ilk medeniyeti olarak kabul edilen Sümerler, çevresindeki pek çok toplum ve medeniyete de ilham kaynağı oldular.
Sümer döneminden sonra yer küre, insanoğlu tarafından cehenneme dönüştürülmeye başlamıştı. İlk medeniyeti ve ilk milleti meydana getiren Sümerlerin açtığı çığır, bulunduğu coğrafyada hızla itibar gördü. Sümerlerin birleşerek bir kral önderliğinde hareket etmeleri, liderleri tarafından yönetilen bir toplumu tek bir güç haline getirmeleri bölgede yaşayan diğer toplumları da medeniyet kurmaya teşvik etti. Önce Hurriler, ardından Semitikler tek bir liderin etrafında toplanarak bugünkü anlamıyla, ilkel bile olsa bir Ülke haline geldiler. Ve yerküre ilk medeniyet savaşlarına tanıklık etmeye başladı.
Mezopotamya'da kurulan ilk model Medeniyetler, kaçınılmaz olarak rekabet etmeye, savaşmaya ve birbirlerini yok etmeye başladılar. Sümer devletinin kurulduğu tarihten sonra geçen 2000 yıl bölgedeki demografik yapıyı kökünden değiştirdi. Sümer devleti yıkıldı, Semitikler güçlenerek büyük bir krallık kurdular, Hurriler, Hattiler ve akabinde Hititler Mezopotamya, Anadolu ve Orta Doğu'yu sadece coğrafi olarak değil demografik olarak da paylaşmaya başladılar.
Burada en dikkat çekici husus şudur ki; M.ö. 2.000'li yıllarda nüfus bakımından en kalabalık coğrafya Anadolu-Mezopotamya-Orta Doğu hattıydı. Üstelik Afrika'dan başlayan göç hareketleri ile Dünya'ya yayılan insanoğlu, 60 Bin yıl boyunca uğradıkları mutasyonlarla farklılaşmış ancak büyük kitleler halinde tekrar Mezopotamya merkezinde bir araya gelmişlerdi. R Irkı (Beyaz Irk), büyük ölçekte Altay Dağlarından çıkarak Kızılderililerin atası olan Q Irkı (Amerindler) ile kaynaşarak Mezopotamya'ya inmişlerdi. En az 20 Bin yıl boyunca birbirleri ile münasebet kurmayan J Irkı (Semitikler), R ve Q ırklarının melezi Asyalı bir toplum ile savaşarak Mezopotamya'da aynı coğrafyayı bölüştüler.
M.ö. 2.000'li yıllarda yaşanan ilk siyasi ve demografik kaynaşma ile 60 Bin yıl boyunca genetik olarak ayrışan üç büyük Irkı melezleştirmeye yetmişti. Üstelik bu tarihten sonra siyasi ve demografik gelişmeler daha da artacak, çok daha geniş coğrafyalara yayılarak Mezopotamya'da yaşananlar kendisini tekrar edecektir.
Mezopotamya'dan hemen sonra Anadolu'ya yayılan medeniyetler çatışması Hattiler ve Hititler, Kuzey Afrika'ya yayılan medeniyetler çatışması ise Semitikler ve Mısırlılar arasında yaşanacaktır. Benzeri demografik kaynaşmalar Uzak Asya'da, Avrupa Steplerinde, hatta Kuzey Kutbu ve Amerika'da bile az ya da çok gerçekleşecek, biyolojik olarak erkeklerde sadece 27 gen tipine ayrılan insanoğlu, gerek kaynaşarak, gerek ayrışarak yüzlerce etnisiteyi ve milleti meydana getireceklerdir.
Irk - Gen - Millet Olgusu
Genetik biliminin sunduğu bilgileri, tarih bilinin sunduğu bulgular ışığında incelediğimizde açıkça görmekteyiz ki; bugünkü anlamı ile Irk kavramı Gen kavramı ile eşdeğer değildir. Gen kavramı, insanoğlunun 70 Bin yıl boyunca yaşadığı biyolojik değişiklikleri ifade eden bir kavram iken, Irk kavramı, toplumların genetik farklılıkları gözetmeksizin bir araya gelerek kendilerine müstakil bir yapı inşa etmelerini ifade etmektedir. Elbette Irkların varlıkları, bünyesindeki toplumların genetik geçmişi ile takip edilebilmekte ve bilimsel bir bulgu olarak mülahaza edilebilmektedir. Ancak İnsanların 70 bin yıl boyunca farkında olmadan yaşadıkları biyolojik değişimler demografik hareketler, göçler, savaşlar ve siyasi çalkantılar ile diğer gen grubuna ait toplumlarla akrabalık bağları geliştirmiştir.
Örnek verecek olursak, genetik olarak izole kalan çok az sayıda toplum vardır. Bunlardan biri Batı Afrika yerlileri, bir diğeri ise Aborjinlerdir. Gen kodu B olan Batı Afrika Yerlileri, coğrafi bakımdan siyasi çalkantılara maruz kalmamış, 70 bin yıl boyunca aynı bölgede yaşayarak biyolojik mutasyona uğrayan diğer toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik olarak bir akrabalık bağı kurmamıştır. Aynı şekilde Avustralya yerlileri olan Aborjinler, ilkel yaşamlarını halen devam ettirmişler, bu bölgeye nüfuz etmeye çalışan toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik bakımdan başkalaşmamışlardır. Oysa Asya ve Avrupa coğrafyaları yaşadığı demografik gelişmeler neticesinde birbirleriyle sıkça akrabalık bağları kurmuş ve adeta birer gen havuzu oluşturmuşlardır. Üstelik bu gen havuzları, iletişim ve ulaşım araçlarının yüksek imkanlara ulaşması ile kaynaşmaya fevkalade müsait durumdadır. Son 100 yıllık dilimi dikkate alacak olursak, özellikle Asya ve Avrupa coğrafyalarında savaşın hızının azalması ve sınırların kati çizgilerle çizilerek toplumların kültürel olarak izole olması hasebiyle genetik alışveriş oldukça azalmıştır.
Tüm bu tespitler bizi şu sonuca ulaştırmaktadır; Irk, Gen ve Millet kavramları birbirlerinden çok ayrı anlamlar taşımaktadır. Gen, insanoğlunun 70 bin yıllık tarih serüveni içerisinde yaşadığı biyolojik mutasyonları ifade eden bir kavramdır. Irk kavramı ise tarihsel süreçler içerisinde birleşen ve kaynaşan toplumların kendilerini devam ettirebilme yeteneği, yani akrabalık bağının birbirini takip etmesidir. Millet kavramı ise bir insan topluluğunun aynı paydada buluşarak, aynı siyasi otorite etrafında birleşmelerini ifade eder.
Örneklendirerek açıklayacak olursak, Türk Geni ifadesi bize Türk Irkını meydana getiren toplumun 70 Bin yıl önceye dayanan insanlık tarihinde hangi biyolojik mutasyonları geçirmiş insanlarla akraba oluştuğunu ifade eder. Unutmamak gerekir ki hiçbir Irk, tek başına bir genetik kökenden meydana gelemez. Türk Irkı ifadesi ise binlerce yıl boyunca bir arada yaşayan ve kendisine Türk diyen toplumlarla aramızdaki akrabalık bağını ifade eder.
Türklerin Gen ve Irk Haritası
Günümüzde tam anlamıyla bağımsız 6 büyük Türk Devleti bulunur (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan). Bunların yanında özerk yapıya sahip yarı bağımsız 15 Cumhuriyet bulunmaktadır (Sincan, Altay, Balkar, Başkurtistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Gagavuzya, Kırım, Hakasya, Karaçay, Karakalpakistan, Tataristan, Tuva, Yakutistan). Tüm bu devletlerin coğrafi sınırlarını bir araya getirdiğimizde karşımıza Asya'nın üçte birini oluşturan muazzam bir harita çıkacaktır. Buna paralel olarak nüfuslarını da birleştirirsek Dünya'nın en kalabalık 2. Toplumu karşımıza çıkar. Peki böylesi geniş bir coğrafyaya yayılan bir toplumun genetik ve biyolojik geçmişini araştırmak istersek nelerle karşılaşırız?
1950'lerden ortaya çıkan ve günümüze kadar gelişerek ve ivme kazanan gen bilimi, insanoğlunun 70 Bin yıl önce yaşayan insanlarla akrabalık bağlarını ortaya koyabilecek seviyeye gelmiştir. Bu noktadan hareketle toplumların hangi genetik toplulukların bir araya gelmesi ile müstakil bir yapıya kavuştuğunu takip edebiliyoruz. Örnek verecek olursak;

Yukarıdaki tablo bize pek çok bulgu ve ipucu sunmaktadır. DNA ve Gen araştırmaları alanında bir otorite haline gelen FamlyTreeDNA projesi ile yaklaşık 700.000 insan üzerinde (2014 verilerine göre) Gen araştırması yapılmış, bu araştırmalar neticesinde insanların 70 bin yıl önceki ataları tespit edilebilmiştir. Böylelikle hangi ülkede, yüzde kaç oranında hangi ana etnik gruplardan insanların yaşadığı ana hatları ile ortaya çıkmıştır.
Bu tabloda görüldüğü üzere Türkiye Türklerinin nüfusunun yaklaşık %40'ı İç Asya, %40'ı Ortadoğu, %12'si Fars, %6'sı Güney Asya kökenli olduğu tespit edilmiştir. Elbette bu rakamlar 70 Milyonluk bir toplumun genetik kökenlerini kesin olarak ortaya çıkartmak için yeterli sayılmayacaktır. Zira bu araştırma 1000 kişinin altındaki denek ile hazırlanmıştır. Bunun yanında sosyal ve coğrafik bakımdan bir etnik kökenin diğerinden daha hızlı üremesi ve çoğalması da geriye dönük tespitleri güçleştirebilmektedir. Ancak bilimsel bakımdan en güçlü referans her halükarda gen araştırmaları olacaktır.
Tabloda R, C, I, N, P ve Q olarak belirtilen genetik kodlar İç Asya'da yaşamış olan toplumların geçmişte yaşadığı genetik mutasyonları temsil eder. Söz konusu genetik koda sahip insanlar İç Asya'da bir gen havuzu meydana getirmişler ve Türklerin ataları bu coğrafyada yaşamışlardır.
K ve L olarak belirtilen genetik kodları Güney Asya (Hindistan, Pakistan, V.b.) toplumlarına ait genetik bütünlüğü ifade eder. Her coğrafyada azınlık durumunda olan bu kodlar Asya'dan Mezopotamya'ya göç eden Türkler tarafından sürüklenmiştir.
J, E ve F olarak belirtilen kodlar ise Arap Yarımadası ve Ortadoğu'nun kadim toplumu olan Semitik toplumları (Araplar, Yahudiler, Ermeniler, v.b.) arasında sıklıkla görülmektedir.
DE ve G genetik kodları ise günümüzde yalnızca Farsi, İrani kavimlerde görünmekte olan oldukça eski ve özerkliğini yitirmiş bir toplumun genetiğini teşkil eder.
Peki bu bilgi ve bulgular bize neyi anlatıyor? Parçaları bir araya getirince taşlar yerine oturuyor ve Türklerin Anadolu'ya gelmeden önceki ve sonraki genetik kaynaşmalarını gün yüzüne çıkartıyor.
Türk toplumlarının içerisinde en yoğun asimilasyona uğradığı düşünülen Türkiye Türklerinin gen istatistikleri ile İç Asya'da yaşayan ve gen havuzunun dış etkilerden daha az etkilendiği düşünülen Türk Devletlerinin gen istatistiklerini karşılaştırdığımızda şu sonuçlara varıyoruz;
İlk Göçler ve İlk Genetik Alışverişler
Açıkça görünmektedir ki gen havuzumuzun baş rol oyuncuları İç Asya kökenli genlerden oluşmaktadır. İç Asya'dan 4. yüzyıldan itibaren batıya göç etmeye başlayan, 9 Yüzyıldan itibaren Orta Doğulu kavimlerle münasebet kuran ve 10. Yüzyıldan sonra Orta Doğu - Anadolu hattını ana vatanı haline getiren Türk toplumları, Asya'dan yola çıktıkları dönemde sahip oldukları gen bütünlüğünün en az %40'ını korumuşlardır. Dikkat edilecek olursa Türk'lerin İç Asya'dan çıkışlarından günümüze tam 16 yüzyıl geçmiştir. Bu süreç pek çok toplumu asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Zira herhangi bir toplum, zayıflamaya başladığı zaman kendisinden büyük toplumlar tarafından hem toplumsal hem kültürel olarak kuşatılır, tebaa haline getirilir ve güç dengeleri içerisindeki rolünü kaybeder. Oysa İç Asyalı Türkler bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Savaşçı kimlikleri ile hakimiyet altına girmeyi kabul etmeyen, girseler bile mutlaka tekrar özgürleşmenin bir yolunu bulan bu savaşçı kavim, kimliklerini yitirmemiş hatta sayıca azınlık durumuna düştükleri dönemlerde bile kendisinden sayıca üstün olan toplumları hakimiyeti altına alarak yeniden dirilmişlerdir (Bkz. JuanJuanlar, Gazneliler, Memlükler, v.b.).
İç Asyalı Türkler, 3. yüzyılda Büyük Hun devletinin tüm ardılları ile birlikte yıkılması ve Çin hakimiyetine girmesi ile İç Asya'dan Batıya doğru ilk göç hareketlerine başlamışlardı. Önceleri ana yurtlarını terk etmek istemeyen bu savaşçı kavim, Çin Hanlığının baskısına karşı koyamayınca bir kısmı Çin'in tebaası haline gelse de büyük kitlelerle Batı'ya doğru göç hareketlerine girişmişlerdi. Büyük kitlelerle gerçekleşen bu göç hareketleri 5. yüzyıldan itibaren filiz vermeye başlamış, önce Attila Avrupa sınırlarına dayanmış, ardından Eftalitler Orta Doğu'da muazzam bir güç durumuna gelmişlerdi. Yeni taşındıkları coğrafyalarda azınlık durumunda olmalarına rağmen Liderlik ve savaşçılık vasıfları ile çevresindeki toplumların saygısını kazanarak liderliklerini üstlenmişlerdi. Yani asimile olmamış, sayıca azınlık durumunda olsalar bile çevresindeki kalabalık kitleleri asimile etmişlerdi.
Atilla, Batı'da hükmettiği devleti ile dünyanın en büyük gücü haline gelmiş olan Roma İmparatorluğunu dize getirirken ordusunda yalnızca Türk süvarileri bulunmuyordu. Uzun yıllardır Romalıların başına bela olan Barbar Cermenler (Almanların Ataları) Atilla'ya boyun eğmiş ve onun liderliğini kabul etmiş, Hazardan Avrupa steplerine ilerlerken istila güzergahı üzerinde bulunan ve kendilerini korumaktan daha öteye gidemeyen irili ufaklı savaşçı kabileleri kendisine bağlayarak hem Türklerden hem Avrupalı savaşçılardan muazzam bir ordu kurmuştu. Bugün bu devlet halen ayakta olsaydı muhtemelen gen havuzundaki İç Asyalı gen unsurları %40'ı geçemeyecekti. Aynı şekilde Atilla'nın ayağa kaldırdığı Avrupa Hun Devletinden 30 yıl sonra kurulan Ak Hun Devleti, Aksuvar Kağan tarafından 430 Yılında bağımsızlığını ilan ettiğinde bulundukları Orta Doğu coğrafyasında kendisine tebaa haline getirdiği pek çok Semitik kavim bulunuyordu. Devletçilik ve liderlik vasıfları ile bölgesindeki küçük güçleri bir araya getiren ve büyük bir güç haline gelen Ak Hun İmparatorluğu, tıpkı batı kardeşi Avrupa Hun İmparatorluğu gibi asli unsuru İç Asyalı Türklerden oluşmakla birlikte bünyesine kattığı yerel ve komşu güçlerle kaynaşmış ve gen alışverişinde bulunmuştu.
İç Asya'dan kopup gelen Türklerin göç serüvenleri daha ilk yüzyıllardan itibaren genetik kaynaşmalara sahne olmuş, böylece Türkler bölgenin yerel halkı içerisinde yerini almıştı. Bu durumu asimilasyon ya da kozmopolitik bir tezahür olarak düşünmek tarihi yorumlayamamak olacaktır. Zira tüm bu siyasi gelişmeler içerisinde Türkler her zaman baş rolü oynamış, kurulan tüm devletler Türk Devlet Töresi ve toplumu Türk Kültürü ile varlıklarını sürdürmüşlerdir. Buna asimilasyon değil ancak genişleme ve yayılma politikası denilebilir.
Yeni Yurt Orta Doğu
İç Asya'dan kopan ve batıya göç eden Türk kitlelerinin 4. yüzyılda başlayan göç serüvenleri 9. yüzyıldan itibaren hız kazanmaya başladı. Aslında 9. yüzyıl Dünyasının en parlak yükselişi yine İç Asya'da yaşanıyordu. 6. Yüzyılda Batı Asya'da yükselen Avrupa ve Ak Hun İmparatorlukları yıkılıp tarihten silinirken aynı tarihlerde İç Asya'da yeniden bir Türk Dirilişi ortaya çıktı. İç Asyalı Türkler 3 asır süren esaretin zincirlerini kırarak yeniden bağımsızlığına kavuştular ve 2 bin yıllık ana yurtları olan bu bölgede Büyük Göktürk İmparatorluğunun temellerini attılar (552). Türkler, esaret altında yaşadıkları 3 asır boyunca bulundukları coğrafyadaki büyük güç olan Çin'in tebaası durumundaydılar. Ancak yalnız değillerdi. Hun Türkleri döneminden bu yana hem kadim düşmanları hem de kadim müttefikleri olan Moğollar da Çin esareti altında yaşıyorlardı. Hun Devleti döneminde Türk - Moğol ilişkilerinin hem kültürel hem de siyasi münasebetleri esaret altında yaşayan bu iki toplumun kaynaşması için yeterli zemini oluşturmuştu. Aslında müstakil bir toplum olan Moğollar, eski güçlerini kaybettikten sonra asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi. Zira Hun ardılları olan Türkler Çin'in en batısında bulunuyorlardı ve bu tehdide Moğollar kadar maruz kalmıyorlardı. Oysa Moğollar, Çin hanlığının kuzey hudutlarında yaşadıkları için Çin'in asimilasyon politikalarına daha yoğun biçimde etkileniyorlardı. Bu durum Göktürk Devletinin kurulması ile Moğollar için bir çıkış yolu olmuştur. Çin asimilasyonlarından kaçmak için Göktürk Devletine sığınan Moğollar, müttefik arayışı içerisine girmiş olan Türkler için potansiyel dost haline gelmişlerdi. Böylece Türkler, ana yurtlarında yeni bir gen alışverişinde daha bulundular. Moğol coğrafyasından kaçarak Göktürk Devletine tabi olan moğollar, zamanla Türkleştiler ve Türklerin İç Asya'daki gen havuzu içerisinde yerlerini aldılar. Elbette bu kaynaşma Avrupa ve Ak Hun Devletlerinde olduğu kadar yoğun biçimde gerçekleşmedi. En iyimser tahminlere göre bile Türkleşen Moğolların sayısı Göktürk nüfusunun %10'unu geçmeyecektir.
4. yüzyılda batıya doğru başlayan göç dalgaları ile batılı kavimleri kendisine bağlayan Avrupa Hun ve Ak Hun Devletleri, yıkıldıktan sonra bölgenin demografik yapısı içerisinde yerlerini almış, asimile ettikleri coğrafyada yaşayarak 3 asır boyunca bölge halklarıyla kaynaşmışlardı. İç Asya'da ise Türkler Göktürk Devleti ile yeniden dirilmiş ve Moğollarla küçükte olsa bir gen alışverişi içerisinde bulunmuşlardı. İç Asya'da ve Batı Asya'da yaşanan bu gelişmeler Türk Tarihinin altın devrinin temellerini teşkil ettiler. Göktürk Devleti 650 yılında tamamen yıkılmış, 680 yılında 2. Göktürk Devleti olarak yeniden kurulmuştu. İkinci Göktürk Devletinin kurulduğu dönemde Batıda 3 asır boyunca inzivaya çekilen Ak Hun ardılları küllerinden yeniden doğdular. 630 yılında kurulan Bulgar Devleti İtil bölgesinde güçlenmişti. Hazar Bölgesindeki Türkler ise Hazar Devletini kurmuş, bölgenin en önemli güç unsuru haline gelmeye başlamışlardı. Batıda Hazar Devleti, Doğuda İkinci Göktürk İmparatorluğu halinde yaşayan Türkler giderek güçleniyorlardı. Türklerin devlet kurma becerileri bu tarihlerde kendisini göstermeye başladı. Hazarlar batıda güçleniyor, doğuda ise İkinci Göktürk Devletinin zayıflaması ve yıkılması ile birlikte Türkeşler, Uygurlar, Karluklar peş peşe bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. 9. Yüzyılın sonlarına doğru devam eden bu süreç Karahanlılar döneminde daha büyük bir güç unsuru haline geldiler.
Karahanlılar Devleti, İç Asya'da bağımsızlık ve güç arayışı içerisine giren Türk Toplumlarını tek bir merkezi idare altına almayı başardı. Hun İmparatorluğu döneminden bu yana kurulan en büyük Türk Devleti olan Karahanlılar, önce Karluk boylarını, ardından Uygur ve bölgede yaşayan diğer irili ufaklı Türk boylarını bünyesine kattı. Elde ettiği güç ile sınırlarını Batıya doğru genişleten Karahanlılar, Orta Doğu'ya doğru ilerleyişini sürdürerek hem İç Asya'daki Çin tehdidinden uzaklaştılar hem de çok daha verimli olan Batı Asya'yı ana yurt haline getirdiler.
Karahanlıların 10. Yüzyılın ilk çeyreğinde İslamiyeti kabul etmesi ile Türk Tarihinin seyir haritası da değişti. Satuk Buğra Han döneminde (924-955) Müslümanlığa geçen ve İslamiyeti devlet dini olarak kabul eden Karahanlılar, artık yeni komşuları olan Sasaniler ve Araplar ile münasebet kurmaya başladılar. Türklerin Karahanlılar dönemindeki toplumsal komşuluk ilişkileri, Hunlar ve Göktürkler döneminde olduğundan çok da farklı gerçekleşmedi. İslamiyetin kabulü ile yeni dostlar ve yeni düşmanlar kazanan Karahanlılar, genetik anlamda itibar edilebilir bir gen alışverişi içerisine girmediler. Ancak yeni yurtları, Türklerin alışageldiği geleneklerin dışında yönetilmekteydi. İslamiyetin kabulü ile birlikte Türklerin devlet yönetimi de bazı değişikliklere uğradı.
Karahanlılar Devleti döneminde kurulan Gazneliler ve Selçuklular Türk Coğrafyasının hudutlarını Orta Doğu ve Anadolu'ya kadar genişlettiler. Bu bölgenin kadim toplumları olan Semitik kavimler, İslamiyetin toplum nezdinde yerleşmesi ile birlikte bir bakıma bölgesel özerklik sistemi olan Emirlik ile idare edilmekteydi. Emirler, bir bölgenin özerk valileri gibi davranırlardı. Bir merkeze bağlıydılar ancak kendilerine bağlı birer orduları ve çoğu zaman kendi vergi kuralları bulunurdu. Her Emir, kendi bölgesinin en üst amiri konumundaydı ve güçler ayrılığı gibi bir kavram olmadığı için bölgesel krallıklar gibi idare edilirdi. Merkezi idare ile bağları ise ordu gönderme ve vergi ödemekten öteye geçmezdi. Bu idare biçimi, ister istemez Türklerin yönetim biçimi içerisinde de yerini aldı. Karahanlılar döneminde benimsenmeyen bu yönetim biçimi, Gazne Devleti ve Selçuklu Devletinin temel idare biçimi haline gelmişti. Fethedilen bir vilayete bir Emir atanır, bu Emir bölgenin askeri ve idari anlamda tek olarak atanırdı. Emirler merkezi hükümdara bağlıydılar ancak elde ettikleri güç bu bağın kopması için fazlasıyla elverişliydi.
Emirlik sisteminin genetik alışverişlere fazlasıyla müsait olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Zira Emirler, kendi toplumlarını yönettikleri için bir savaşın kaybedilmesi ya da kazanılması durumunda Emirliğe bağlı olan toplumlar yerlerini değiştirmezler. Yalnızca bir hükümdarın idaresinden çıkar diğer hükümdarın idaresine geçerlerdi. Hatta bir hükümdarın emrinde olan Emir mağlup olduğunda yeni hükümdarına boyun eğerek makamını koruyabilirdi. Böylece tebaa daha kolay hakimiyet altına alınır ve saygı duydukları Emir tarafından kontrol edilebilirdi.
Emirlik sistemi ile birlikte toplumsal münasebetler ve genetik alışverişlerin gerçekleşmesinin ilk emarelerini Gazne Devleti döneminde görebiliriz. Fars kökenli olan Samaninin yıkılması ile Horasan bölgesindeki Türklerden oluşan bir orduyu komuta eden Alptegin, devlet içerisindeki karışıklıktan istifade ederek baş kaldırdı ve emrindeki askerlerle birlikte Gazne'de bağımsızlığını ilan etti (962). Alptegin Han'ın kurduğu devlet, Samani devletinde olduğu gibi Emirliklerle idare ediliyordu. Alptegin Han'da kurduğu devletini aynı sistem ile yönetmiş, Güney Asya'da güçlenerek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Gazne Devleti kurulduğunda yalnızca ordusu ve hükümdarı Türk iken, çevresindeki Hintli ve Semitik toplumlara baş eğdirerek farklı etnik unsurları bir araya getiren bir devlet haline geldi. Gazne Devletinin güçlenmesinden sonra Türk Boylarınında itaat etmesi ile birlikte Türkler, Semitik Kavimler ve Hintlilerden oluşan bir sosyal yapıya sahip hale gelmişti. Hakimiyeti altındaki bölgeleri Emirlik sistemi ile yönetmesi neticesinde de bu kaynaşma daha da yoğunlaştı.
11. Yüzyıla geldiğimizde Türklerin İç Asya'dan başlayan yolculuğu Doğu Avrupa, İç Asya ve Güney Asya'ya kadar ulaşmıştı. Türkler, tüm bu coğrafyalarda azınlık değil asli yönetici unsur olarak rol almışlar, kendilerine bağladıkları diğer etnik unsurları Türk devlet töresi ve Türk Kültürü ile yönetmişlerdi. Bu siyasi ve toplumsal tezahürler neticesinde Türklerin gen havuzu irili ufaklı katılımlarla daima zenginleşti. Çevresindeki toplumları bünyesine katarak kendi kültürünü kabul ettirdi ve toplumunun bir parçası haline getirdi.
Son Yurt Anadolu
4. Yüzyılda başlayan, 10. yüzyılda ivme kazanan ve 11. yüzyılda zirve noktasına ulaşan Coğrafya değişiklikleri Selçuklu Devleti döneminde son raddesine geldi. İç Asya'dan başlayan göçler önce Avrupa'ya ulaştı. Sonra İç Asya ve Güney Asya'ya. Bölgesel dengelerin yerine oturması ve siyasi çalkantıların azalması ile sınırların kesin çizgilerle belirlenmesi gen alışverişindeki hareketliliğinde yavaşlamasına neden oldu. Asli müstakil unsur olan Hun Türklerinin Karahanlılar ve Gazneliler döneminde yaşadıkları toplumsal münasebetler neticesinde bu toplumların ardılı olan Selçukluların demografik yapısı İç Asya'dakine nispeten bir miktar değişikliğe uğramıştı. Önce Göktürkler döneminde Moğollar ile kaynaşarak Moğol geni olan (C) yi gen havuzu içerisine katmış, ardından Ortadoğu ve Güney Asya'nın gen havuzu içinde olan (K ve L) genleri ile bir miktar kaynaşmıştı.
İç Asyalı Türklerin Moğol ve Güney Asyalı genleriyle tanışmalarından sonra taşındıkları yeni coğrafyaya ayak uydurmaları da gen alışverişlerini beraberinde getirdi. Gazne Devletini zayıflatan, Karahanlılar Devletinin yıkılmasından sonra ile döneminin en güçlü Türk Devleti olan Selçuklular, diğer Türk Devletlerine nispeten sınırlarını Anadoluya çok daha fazla yaklaştırmıştı. Hazar Çevresinde büyüyen ve güçlenen Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazne Devletlerinin zayıflaması ile Türk Boylarının göçleri ile giderek güçlendiler. Oğuz Türklerinin ardılları olan Selçuklular, Türk Töresini diğer Türk Devletlerinden daha güçlü taşımış, aynı şekilde İslamiyete de diğer Türk Devletlerinden daha yüksek bağlılık sergilemişlerdi. Bu bakımdan yalnızca Türklerin değil Abbasilerin zayıflaması ile Arap Dünyasının da itibarını kazanmışlardı. Tüm Bunların yanında, Selçuklular, sınırlarını giderek daha güneye ve daha batıya doğru genişletiyor, İran coğrafyasını hakimiyeti altına alıyordu. Bu durum, iki temel etnik unsur olan Semitikler ve Farsilerle yoğun münasebetleri de beraberinde getirdi.
Selçuklu Devleti, 1071'de Roma İmparatorluğuna karşı kazandığı büyük zafer ile İslam Dünyasının yeni lideri haline gelmişti. Sürekli birbiriyle savaşan ve zayıflayan Orta Doğu toplumları, mezhep çatışmaları ve hakimiyet kavgalarıyla hem İslam Ordularını zayıflatmış hem de bölgede büyük ve güçlü bir unsurun hakimiyet sağlamasına engel olmuştu. Bu durumu Selçuklu Devleti değiştirdi. Sultan Alparslan döneminde Roma'ya karşı kazanılan zafer neticesinde Abbasi Halifesi Hutbeyi Selçuklu Sultanı adına okutunca Selçukluların misyonu büyük ölçüde değişti. Artık İslam Dünyası Selçuklu Sultanını İslam Ordularının komutanı olarak görmeye başlamıştı. Buna paralel olarak da Selçuklu Sultanları, Abbasi halifesini tehdit eden tüm ayrılıkçı hareketlere karşı hilafet makamını koruyor, Orta Doğunun tüm güç dengelerini kontrol ediyordu. Arap Emirlikleri Selçuklu Ordularının emrine verilmeye başlanınca toplumsal kaynaşma daha da ivme kazandı.
Selçukluların toplumsal münasebetleri yalnızca Semitik kavimlerle gerçekleşmedi. Aynı zamanda toprakları üzerinde hüküm sürdüğü Farslar, Emirlikler halinde Selçuklu Hükümdarına bağlı durumdaydı. Bununla birlikte İç Asya'dan kopan ve Selçuklu Devletine bağlılığını bildiren Türk Boyları da İran Coğrafyası içerisine yerleşmeye başlamışlardı. Selçuklu Toprakları yoğunlukla Farsların (İraniler) yaşadığı, Türk Boylarının yoğun göçlerle yerleştiği, Arap toplumların ise siyasi ve ekonomik faktörlerle Selçuklu toprakları içerisinde rahatça dolaşabilmeye başladığı bir demografiye sahip duruma gelmişti. Bu durum genetik alışverişleri de kaçınılmaz hale getirdi. Türk toplumu İç Asya, Doğu Avrupa ve Güney Asya'da olduğundan daha yoğun şekilde gen alışverişi ile karşılaştı. Göktürk döneminde aldığı İç Asyalı genlerle önce Gazne Devleti döneminde Moğol geni C'yi bünyesine kattı, ardından Gazne Devleti döneminde K ve L genleri ile münasebet kurdu. Ardından Selçuklu Devleti döneminde Orta Doğu'ya girerek hem Semitik genleri olan E, F ve J ile kaynaştı hem de hakimiyet sürdüğü İran coğrafyasının eski ev sahipleri olan G ve DE ile yoğun bir münasebet kurdu. Böylelikle önce Moğollar, sonra Güney Asyalılar, ardından Farsiler ve beraberinde Semitikler ile kaynaştılar. Üstelik bu münasebetler 16 yüzyıl önce başlayıp son 3 asır boyunca istikrarlı bir şekilde devam etti.
Selçuklular döneminde başlayan toplumsal münasebetler Osmanlı Devleti döneminde yavaşlasa da sona ermedi. Daha az savaş ve yerleşik hayata geçme konusundaki başarı toplumsal alışverişin hızını azalttı. Osmanlı Devleti döneminde toplumun önceki devirlere göre daha huzurlu yaşaması göçleri ve demografik gelişmeleri yavaşlattı. 6 Yüzyıl boyunca devam eden Osmanlı Devleti dönemi, bölgedeki toplumların tek bir merkez altında yaşaması, aynı kültürü benimsemesi ve aynı dili konuşması için fazlasıyla yeterli bir süreç oldu. Bunun yanında Osmanlı Devleti döneminde, Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaşayan ve buraya 4. Yüzyıllarda yerleşerek zamanla bölgedeki etnik unsurlarla genetik alışverişlerde bulunan Türklerde gen havuzu içerisine karışınca günümüz Türkiye Türklerinin genetik haritası son halini almış oldu. Elbette bu süreç Cumhuriyet döneminde sınırların kesin çizgilerle çizilerek sınır geçişlerinin vizeye tabi tutulması ile dış etkilerden neredeyse tamamen izole hale geldi.
Genetik Haritanın Tahlili
Türkiye Türklerinin, İç Asya'dan 16. asır önce başlayan yolculukları esnasında yaşadıkları demografik gelişmeler, genetik alışverişler ve kültürel evrilmeler neticesinde ortaya çıkan gen haritasını tahlil ettiğimizde şu sonuçlara varıyoruz;
16 yüzyıl boyunca yaşanan süreçler neticesinde İç Asya kökenli genler %40 oranında korunmuş, Farsi toplumlardan %12', Semitik kavimler %40', Güney Asyalı kavimlerden %6, 16 Yüzyıl önce Avrupa'ya yerleşen Türkler vasıtasıyla da %1-2'lik bir gen katılımı gerçekleşmiştir.
Elbette bu veriler yalnızca gen katılımını göstermeyecektir. Zira toplumsal etkileşimler neticesinde gerçekleşen gen katılımı, benzer şekilde Türk toplumlarının diğer Orta Doğu kavimlerinin gen havuzuna da tesir etmiştir. Örneğin bugün İran Devleti içerisinde yaşayan toplumların gen havuzunda İç Ayalı gen katılımı %29 olmuştur. Bu rakam Irak için %24, Suriye için %30 civarındadır. Bugün Orta Doğu'daki ülkelerin nüfuslarında %30 gibi önemli bir oranda Asyalı Genleri mevcuttur, ki bu gen katılımı İç Asya'dan Anadolu'ya göç ederken arkamızda bıraktığımız genetik parçalardır.
Verileri doğru değerlendirebilmek için kıyas yapmak faydalı olacaktır. Türkiye Türklerinin demografik yapısını, daha az demografik etkiye maruz kaldığı düşünülen Türk Devletleri ile kıyasladığımızda ortaya çıkan rakamlara dikkat çekmek gerekir. Örnek verecek olursak, Kazakistan %90 oranında İç Asyalı genlere sahiptir. Ancak bu %90'lık oranın %35'i Moğol geni olan C'den oluşur. Açıkça görünmektedir ki Kazakların gen havuzu, 13. yüzyılda yaşanan Moğol istilaları neticesinde yoğun şekilde Moğol genleri ile kaynaşmıştır. Moğol genlerini çıkarttığımız zaman Hun Ardıllarına ait olan genetik unsurların oranı %55'lere düşecektir. Türkiye Türklerinin genetik havuzundaki Moğol geninin oranı ise yalnızca %1.3 dür. Anlaşılmaktadır ki bu %1.3'lük oran Göktürk Devleti döneminden bugüne kadar olan süreçte genetik miras olarak süre gelmiştir. Benzeri kıyaslamaları diğer Türk Devletleri ile yaptığımızda da aynı sonuca ulaşırız.
Toplumsal gen havuzu içerisindeki %40'lık asli unsur oranını, söz konusu toplumun asimile olduğu ya da kozmopolit haline geldiği şeklinde yorumlayamayız. Zira bu oran bir toplumun, bünyesine kattığı toplumları aynı milli ve kültürel pota içerisine dahil etmesi için fazlasıyla yeterlidir. Özellikle azınlık olacak kadar zayıf bir kitle ile bünyesinde barındığı toplumun liderliğini üstlenecek güçlü kültürel ve idari yapıya sahip olan Türkler söz konusu olunca bu oran olması gerekenin çok üzerinde bir rakam olarak karşımıza çıkar.
Kıyaslayacak olursak, genetik Irkçılık ve Ari Irk gibi kavramlar konusunda en iddialı toplumlardan olan Ruslar ve Almanlarda bile belli bir etnik grubun oranı %43 ile %55 arasındadır. Yani rahatlıkla diyebiliriz ki eğer Türkiye Türkleri melez bir toplumsa ya da saf bir ırk değil ise, günümüzde Dünya'da varlığını sürdürebilen hiçbir ülke saf ya da melez olmayan birer Irk olamaz.
Bilimsel çerçeveyi referans alırsak şunu da belirtmek gerekir ki genetik ırkçılık, matematiksel olarak sıfıra eşittir. Zira tüm Irklar, geriye doğru takip edildiğinde tek bir ana Irka yani A haplogrubuna ulaşacaktır. Genetik faktörün referans alınabileceği tek nokta, bir etnik unsurun bir toplum içerisinde ne kadar uzun süre var olduğu ve buna bağlı olarak o toplum içerisindeki aidiyet ruhunun ne denli olgunlaştığıdır. Türkiye'nin demografik yapısı içerisine dahil olan en yeni etnik unsur bile en az 8 asır önce gen havuzuna ve toplum-kültür potası içerisine dahil olmuştur. Bu süre, etnisitenin toplumsal çerçevedeki önemini ortadan kaldırmak için fazlasıyla yeterlidir.
.
İlk Müslüman Türkler Süreyciler ve Hz. Osman'ın Kılıcındaki Sır
İlk Müslüman Türk sülalesi “Süreyciler”. Bu bulgu, esasında yüzlerce yıldır gözlerimizin içerisine bakıyor ve bu koca gerçeği haykırıyordu. Türk-İslam tarihinin satır başı olacak, Türklerin İslam dinine ne denli büyük ve önemli hizmetleri olduğunu kavramamızı sağlayacak bu tarihi tespit, İlk Türk Sahabeler olan Süreycileri karşımıza çıkartıyor.
Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu döneminde yaşayarak Ak Hunların yıkılmasından sonra ticaret yolları üzerinden göç edip Mekke’ye ulaşmış, burada yerleşerek Süreyc kabilesini kurmuş ve kadim Türk Mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’de ün salmıştey ı. Bu kabile, 500’lü yıllarda Mekke’de kalabalık bir sülale haline gelince kazandığı saygınlık ve itibar ile Kâbe Kayyımlığını, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiş ve Kâbe’nin anahtarlarını teslim alarak bu vazifeyi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dönemine kadar devam ettirip Peygamber Efendimize (s.a.v.) Kâbe’nin kapısı açmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), saadet asrında Mekke’nin hâkimi olunca Kâbe’nin anahtarlarını son Kayyım olan Süreyc kabilesinin reisi Osman Bin Talha’dan almıştır. Osman Bin Talha, Kâbe’nin koruyucu sülalesi olarak 5 kuşaktır Kâbe Anahtarlarını taşıyan Süreycilerin reisidir. Süreyciler bu vazifeyi 5 kuşaktır, yani yaklaşık olarak 120 yıldır devam ettirmekteydiler. Zira Kayı boyuna mensup olan Süreyciler, kadim inançları olan “Gök Tanrı” dininin temsilcisi olarak Hz. İbrahim’in atası olan Hz. Nuh’u görmekte ve bu kutsal yeri koruma görevini farkında olmasalar da itikadi bir vazife olarak üstlenmekteydiler.
Peygamber Efendimiz, peygamberlik müjdesini alınca Mekke eşrafını ve Kureyşlileri İslâm’a davet etmeye başlamıştı. Bu davetlerden biride Kureyş’in önde gelen sülalelerinden biri olan Süreycilere ulaştı. Peygamber Efendimizin, Osman Bin Talha’yı bizzat İslâm’a davet etmesine rağmen Süreycilerin lideri ve reisi olan Osman Bin Talha, bu daveti kabul etmemiş ve Efendimizin Mekke’ye girmesine de mani olmuştu. Peygamber Efendimiz ise ona sükût ile şu ibretlik cevabı verdi ; “Ey Osman! Ümit ederim ki, bir gün sen, beni bu anahtarları nereye isterseniz koyarsınız, kime isterseniz verirsiniz diyeceğin bir mevkide göreceksin”.
İlerleyen zamanlarda İslam’ı kabul edip Efendimiz ile birlikte Cihad edecek olan Osman Bin Talha, Peygamber Efendimizin bu ibretlik sözü söyleyip geri dönmesi ile kendi inançları ile yaşamaya devam edip Mekke Kayyımlığına vazifesini bir süre daha sürdürdü. Kureyş, cahiliye dönemi olarak adlandırılan bu dönemde putlara, ateşe ve muhtelif sapkın varlıklara inanmaktaydı. Süreyc kabilesi de kadim Türk inancı olan Gök Tanrı inancını taşıyorlardı. Esasında Gök Tanrı inancında geçen Türk Ata’nın babası olan Nuh Ata yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim’in dini olan Hak Dinin daha evvelki temsilcisiydi. Bu bakımdan farkında olmasalar da kendi dinlerinin mabetlerini koruyor ve kayyımlığını üstleniyorlardı. Artık Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hak Dinin son Peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Allahın dinini tebliğ ediyordu. Ancak Süreycilerin İslam’ı kabul etmeleri kolay olmadı.
Süreyciler, İslam’ı kabul etmeseler de toplum nezdinde saygın, itibarlı ve erdemli bir kabile olarak tanınmaktaydılar. Süreycilerin bu necip vasıflarına bir örnek olarak Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme ile olan münasebeti gösterebiliriz. Peygamber Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme, Müslümanlığı kabul etmesinden ötürü Mekke’de büyük eziyetlere maruz kalmaktaydı. Bunun üzerine kabilesi Ümmi Seleme’ye Medine’ye hicret etme izni vermişti. Ancak Ümmi Seleme hicret yoluna tek başına çıkmıştı. Ümmi Seleme, sapkın bir dönemde ve tehlikeli bir bölgede tek başına hicret ederken göç yolunda Osman Bin Talha ile karşılaştı. Osman Bin Talha, Ümmi Seleme’yi yalnız ve bir o kadar da tehlikeli bir yolda tek başına görünce halini ve durumunu sordu. Ümmi Seleme’nin durumunu öğrenen Osman Bin Talha, büyük bir edep ve keremle kendisine eşlik ederek Mekke’ye, Peygamber Efendimizin köyüne götürdü ve “Senin kocan işte bu köydedir. O halde onun yanına git” diyerek onu Efendimizin köyüne teslim etti ve geri döndü. Ümmi Seleme, Osman Bin Talha’nın bu necip hareketinden övgü ile bahsetmiştir. Cahiliye dönemi gibi sapkın ve kadınların saygı görmediği bir dönemde Osman Bin Talha’nın düşmanının karısına gösterdiği bu edep, saygı ve iyi niyet Süreycilerin edindiği saygınlık ve itibarın sebebini açıkça ortaya koymaktadır.
Süreyciler’in, necip vasıfları, saygın kişilikleri ve kutlu vazifeleri ile üstlendikleri Kâbe Kayyımlığına rağmen halen İslam ile şereflenmemişlerdi. Zaman ilerledikçe İslam’ı kabul edenlerin sayıları artıyor, müşriklerin Peygamber Efendimiz ve sahabeleri üzerindeki baskıları da artıyordu. Artan baskılar neticesinde Peygamber efendimiz, bu baskılar neticesinde sahabeleriyle birlikte Medine’ye hicret etmek zorunda kalmışlardı. Müşriklerin başı olan Ebu Süfyan da, teşekkül ettiği büyük bir ordu ile Müslümanların üzerine gitmeye hazırlanıyordu. Süreyciler, İslam’ı henüz kabul etmedikleri için de Ebu Sufyan’ın ordusuna katıldılar. 23 Mart 625’de Uhud Dağı civarında gerçekleşen bu mücadele İslam Tarihinde Uhud Savaşı olarak geçmektedir. Bu savaşta her iki tarafta kesin bir üstünlük elde edememişti. Süreyciler de ilk kez Peygamber Efendimiz ve Müslüman ordularına kılıç kaldırmış oldular. Üstelik Süreycilerin lideri ve Mekke’nin Kayyımı Osman Bin Talha, bu savaşta babasını, kardeşlerini ve yakın akrabalarını kaybetmişti. Artık Mekke’nin anahtarını tek başına taşıması ve koruması gerekiyordu.
Osman Bin Talha’nın İslam’ı kabul etmesi büyük bir hikmet ve ibret olma özelliği taşır. Zira Osman Bin Talha, hakkında ayet indirilmiş mübarek bir zattır. Osman Bin Talha’nın iman etmesi, ne ilginçtir ki koruyucusu olduğu Kâbe’nin ve Mekke’nin fethedilmesi ile aynı esnada gerçekleşmiştir. Efendimiz, 629 yılında Mekke’yi fethedince Kâbe’de namaz kılmak için Hz. Ali’ye Kâbe’nin anahtarlarını almasını buyurur. Zira Osman Bin Talha, vazifesi gereği Kâbe’nin kapılarını kilitlemişti ve anahtarı bizzat korumaktaydı. Hz. Ali, aldığı kutlu vazifeyi yerine getirmek için Osman Bin Talha’nın yanına gidip Kâbe’nin anahtarlarını istediğinde, Osman Bin Talha, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadığını, Kâbe’nin anahtarının uzun zamandır kendi kabilesinde olduğunu ve vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine gücüyle çöl aslanı lakabını almış olan Hz. Ali, Osman Bin Talha’nın elindeki anahtarı elini sıkarak zorla aldı ve vazifesini tamamlamak için Efendimizin yanına giderek kendisine teslim etti.
Hz. Ali, emri yerine getirip anahtarı Peygamber Efendimize (s.a.v.) teslim etmişti ancak Efendimiz, kendisine anahtarı teslim eden Hz. Ali’ye şöyle buyurdu ; “Al bu anahtarları git Osman Bin Talha’ya teslim et”
Hz. Ali, bu hikmetli duruma şaşırarak “Ey Allah’ın Resulü, emriniz ile anahtarları aldım ve teslim ettim. Şimdi neden geri getirmemi emrediyorsunuz, bunun hikmeti nedir?” diye sorunca efendimiz şu hikmetli ve ibretli cevabı verir ;
“Ya Ali, sen anahtarı getirirken Yüce Allah, Cebrail ile bana vahiy gönderdi : Emaneti ehline veriniz!” (Nisa Suresi 58. Ayet). Kabe’nin anahtarları uzun yıllardır Osman Bin Talha ve soyundadır. Onlar Kâbe’nin nasıl temizleneceğini, nasıl sahip çıkılacağını çok iyi bilirler. Emanetin ehilleri onlardır. Bu Allah buyruğudur . “Git ve teslim et!”
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi anahtarı Osman Bin Talha’ya teslim eder. Osman Bin Talha ise bu duruma şaşırarak “Biraz önce elimden zorla alan sen değimliydin, şimdi neden geri getirdin?” diye sorduğunda Hz. Ali, bunun Allah’ın vahyi ile henüz emrolunduğunu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) böyle buyurduğunu söyleyince Osman Bin Talha, bu ibretlik durum karşısında İslam’ın hakikatine, Peygamber Efendimizin Resullüğüne İman ederek İslam ile şereflenir.
Osman Bin Talha, artık İman etmiştir. Üstelik İslam’ın Kıblesi, Hz. İbrahim’in evi, yıllardır koruduğu ve kayyımlığını yaptığı Kâbe’nin anahtarları Allah’ın buyruğu ile kendisine teslim edilmiştir. Kısa bir süre önce Peygamber Efendimizin girmemesi için elleriyle kilitlediği Kâbe’nin kapısını bu sefer Efendimizin girebilmesi için elleriyle açmıştır. Peygamber efendimiz, bu hadisenin üzerine Osman Bin Talha’ya şöyle buyurdu ; “Ey Ebu Talha Evladı! Ceddinizden kalma olan emaneti size payidar ve baki olmak üzere alınız. Bunu zalim olmaksızın hiçbir kimse alamaz”
Osman Bin Talha, o günden sonra Kâbe’nin koruyuculuğuna devam etti ve Mekke’nin fethinden sonra Huneyn savaşına katılarak İslam Ordusu ile birlikte cihat etti. Bu savaştan bir süre sonra Efendimizin yanına Medine’ye gitti ve Efendimizin vefatından sonra tekrar Mekke’ye döndü. Dört halife devrinde İslam Ordularının Cihatlarına katıldı. 662 yılında Mekke’de vefat etti. Kâbe’nin kayyımlığı Osman Bin Talha’dan sonra da Süreyciler kabilesi tarafından devam ettirildi. Ne ilginçtir ki Kâbe, İslamiyet’ten önce (550’li yıllardan itibaren) Kayı Türklerinden olan Süreyciler tarafından korunmuş, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır ve Hicaz’ı fethetmesiyle yine Kayı Türklerinden olan Osmanlılar tarafından yönetilmiş, soydaşları olan Osmanlılar da bu vazifeyi yine Süreycilere emanet bırakmıştır. Süreycilerin Kabe Kayyımlığı vazifesi, 8 Ocak 1926’da Suudi Arabistan devletinin kurulduğu yıla kadar devam etmiş, Böylelikle Kayı Türklerinden olan Süreyciler, bu vazifelerini 1400 yıl boyunca devam ettirmişlerdir.
Süreycilerin Türk olduğu uzun yıllardır bilinmekte ve Arap tarihçiler tarafından da kabul edilmektedir. Bunun yanında Kayı Boyuna mensup oldukları ise yakın zamanda ortaya çıkartılmıştır. Süreyc kabilesi pek çok Arap tarihi kaynaklarında geçmektedir. Zira Süreyciler, kadim Türk mesleği olan demircilikte fevkalade maharetliydiler. Bu maharetleri ile Arap kaynaklarında hayranlıkla bahsedilen “Türk Kılıcı” Süreycilerin ürettiği kılıçlardır. Süreyciler bu maharetli kılıçları ile kendisinden sıkça söz ettirmiş, pek çok İslam halifesi Süreyci kılıçlarını kuşanmışlardır. Arap Tarihçileri, Süreycilerden bahsederken “Ubeydullah Türkü” demektedirler. Ubeydullah, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden birisi idi ve ünlü bir kılıç ustasıydı. Tabakat bilginlerinden olan Arap Tarihçisi Ebû’l Ferec el İsfahani, “Agani” isimli eserinde Süreycilerden bahsederek ; “Ubeydullah’ın Atası Türk’tür” der. Daha pek çok tarihi anekdotta da Süreycilerin Türk olduğu zikredilmekte, Arap Tarihçileri tarafından tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Süreycilerin Türk oldukları teyit edilmektedir.
Peki Süreycilerin yani Kayı Türklerinin Orta Asya’dan Arap Yarımadasına göç yolculuğu nasıl gerçekleşti? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için Türk Tarihinin 5. Yy’daki durumuna bakmak yeterli olacaktır. Osman Bin Talha, 625 yılında Kabe’nin Kayyımı olarak karşımıza çıkıyor. Arap kaynaklarında Osman Bin Talha’nın reisi olduğu Süreyc kabilesinin bu görevi 5 kuşaktır devam ettirdiğine rastlıyoruz. Buradan hareketle Süreycilerin bu vazifeyi en az 120 yıldır sürdürdüğünü anlayabiliyoruz. Dolayısıyla Süreyciler en az 120 yıldır Arap Yarımadasında yaşamışlardır. Zira Türkçe isimler yerine Arapça isimleri tercih etmeleri için bu bölgede uzun süredir varlıklarını sürdürüp Arapların kültürüne yaklaşmaları gerekecektir. Bu bulgular ışığında Süreycilerin en kötümser bakış açısıyla 400-500 yılları arasında Arap yarımadasına geldikleri sonucuna varabiliyoruz. 400-500 yılları arasındaki Türk Tarihini incelediğimizde Ötüken, Altay Dağları, Aral Nehri civarında yerleşik bulunan Türk Boylarının yoğun şekilde Batıya ve Güneye göç ettiklerini görüyoruz. Zira Büyük Hun Devleti 216 yılında tamamen yıkılınca, Hun Devletine tabi olan Türk Boyları da Çin baskılarıyla 150 yıl boyunca Devletsiz yaşamak zorunda kalarak dağınık şekilde Batıya ve Güneye göç etmişlerdi. Bu göç hareketleri ile kitleler halinde batıya ve güneye kayan Türk Boyları, 350 yılında Avrupa Hun Devletini, 420 yılında da Ak Hun Devletini (Eftalitler) tarih sahnesine çıkartmışlardı. Görüldüğü gibi Büyük Hun Devletinin yıkılması ile kalabalık kitlelerle göç eden Türk Toplumları, bu göç hareketlerini öyle büyük kitlelerle gerçekleştirmişlerdir ki ; göç eden toplumlar ile iki büyük devlet kurulabilmişti. Bu göç yollarının Batı Asya ve Mezopotamya ya kadar ulaştığını ise Ak Hun Devletinin sınırlarını incelediğimizde görebiliyoruz. Hun Devletinin ardılları olan Ak Hunlar, 352 yılında kurdukları devletin sınırlarını 400’lü yıllarda Hazar Denizinden Maveraünnehir’i içine alacak şeklide Umman Denizine kadar genişletmişlerdi. Görüldüğü gibi İç Asya’daki Türk Boyları, 400’lü yıllarda Mezopotamya ve Umman Denizine kadar yayılmışlardır. 420’li yıllarda Arap yarımadasına kadar ilerleyen Ak Hunlar, 469 yılında yıkıldıklarında devlete tabi olan Türk Boyları bu coğrafyada yerleşik duruma gelmişlerdi. Görünen odur ki Süreyciler, Ak Hunlar döneminde Arap Yarımadasına kadar ilerleyen ve Ak Hunların yıkılması ile devletsiz kalarak kabile halinde Arap Yarımadasına ve ticaret yolları ile Mekke’ye kadar göç eden Türk boylarından birisi olmuşlardır. Zira dönemin en önemli ticari ürünleri kılıç ve demir eşyalarıydı ve Türk Boylarının bu alandaki ustalıklarıyla ticaret yolları üzerinden farklı bölgelere göç etmeleri kaçınılmazdı.
Süreycilerin Türk olduğunu Arap Tarih kaynaklarından açıkça görüyor ve Türk Tarihi’nin 4. ve 5. Yüzyıldaki demografik yapısıyla teyit edebiliyoruz. Bunun yanında Süreyc kabilesinin, Osmanlı Devletinin kurucu unsuru olan Kayı Boyu’dan olduğu gerçeği de yeni ortaya çıkmış durumdadır. Aslında bu gerçek yüzyıllardır gözümüzün önünde durmaktadır. Bu önemli bulgu, araştırmacı yazar Oktan KELEŞ tarafından tespit edilmiş, kendisi yaptığı çalışmalar ile bu gerçeği gün yüzüne çıkartmıştır.

Bu bulgu, bugün Topkapı Sarayında sergilenen Kutsal Emanetler içerisindeki Hz. Osman’ın kılıcının üzerinde işlenmiş olan “Kayı Boyu” damgasıdır. Bu damga bugün çıplak gözle bile açık şekilde görünmektedir. Bilinenin aksine bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde kutsal emanetlere sahip çıkıp İstanbul’a getirmesiyle Osmanlıya ulaşmamış, bizzat Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’e kayınpederi Şeyh Edebali tarafından hediye edilmiştir. Aslında bu yanılgının sebebi çok açıktır. Osmanlı Devletinde zabıt altına alma ve yazılı hale getirme kültürü Fatih Sultan Mehmet döneminden sonra ortaya çıkmıştı. Bu tarihten önce vakalar, olaylar ve önemli gelişmeler yazılı hale getirilip zapt edilmemekteydi. Dolayısıyla Hz. Osman’dan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e kadar ulaşan Hz. Osman’ın kılıcı, kutsal emanetlerle birlikte kutsal bir emanet olarak muhafaza edilmiş, yazılı bir zabıt bulunmadığından Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethi ile İstanbul’a getirdiği kutsal emanetlerden biri sanılmıştır.
Burada iki önemli husus söz konusudur. Birincisi ve en önemlisi, bu kılıcın üzerinde Kayı Boyu’nun damgası bulunmaktadır. Bu damganın Kayı Boyundan olduğu bilinen Osmanlı saltanat ailesi ya da Kılıcın emanetçisi olan Şeyh Edebali tarafından vurulması mümkün değildir. Zira böylesi kutsal bir emanetin üzerine sonradan bir işleme ya da damga vurulması emanetin kutsiyeti açısından mümkün değildir. Dolayısıyla bu damga, kılıcın Kayı Boyu’na tabi bir kılıç ustasının elinden çıktığını açıkça ortaya koymaktadır. Peki bu kılıcı kim dövmüş ve Hz. Osman’a hediye etmiştir? Bu sorunun yanıtını Arap tarihinden kolayca öğrenebiliyoruz. Kılıç, Mekke’de yaşayan ve Kâbe’nin Kayyımlığını üstlenen, ürettiği kılıçlarla ün salmış olan Süreyc kabilesi tarafından yapılmış ve Hz. Osman’a hediye edilmiştir. Kılıcı Hz. Osman’a hediye eden kişinin ismi de Arap Tarih kaynaklarında geçmektedir. Bu kişinin Adı Ubeydullah’dır. Ubeydullah, Süreycilerin reisi ya da lideri değil ünlü bir kılıç ustasıdır. Zira Peygamber Efendimizin (s.a.v.) döneminde Kabe’nin Anahtarlarını emanet ettiği Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha, 4 halife döneminde de yaşamış, Muaviye döneminde vefat etmiştir. Hz. Osman döneminde Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha halen hayattadır ve Süreycilerin reisi konumundadır. Ürettiği kılıçlarla ünlenen, saygın ve itibarlı bir kılıç ustası olan Ubeydullah, aynı zamanda Süreycilerin İslamı kabul etmesiyle Müslümanlar arasında da saygı değer bir kişilik olmuştu. Bu bakımdan Arap kaynaklarında isminden sıkça söz edilir.
İkinci önemli husus ise Hz. Osman’ın kılıcının Osman Bey’e kadar ulaşmasındaki gizemli yolculuktur. Bilindiği gibi Hz. Osman, İslamı ilk kabul edenlerdendir ve Dünyada cennetle müjdelenen büyük bir zattır. Önemli bir tüccar ve itibarlı bir sahabe olan Hz. Osman, Peygamber Efendimizle birlikte pek çok savaşa katılmış, Efendimizin vefatından sonra 3. Büyük Halife olarak İslam’a hizmet etmişti. Bu hizmetleri döneminde, ürettiği kılıçlarla ünlenen Süreyc kabilesinin kılıç ustası ve itibarlı bir sahabi olan Ubeydullah, kendisine bir kılıç yapıp, üzerine ayetler işleyerek Hz. Osman’a hediye etti. Kılıç ustası Ubeydullah, bu kılıcın üzerine ayetlerle birlikte Kayı Boyu’nun simgesi olan damgayı işleyerek bir bakıma imzasını atmış oldu. Hz. Osman, Ubeydullah’ın hediyesi olan bu Türk Kılıcını sağlığı boyunca taşımış ve kullanmıştır. 656 yılında, Mısır’dan yola çıkan Asi bir hareket, halife Osman’ı öldürmek ve İslam’a fitne sokmak için büyük bir isyan hareketine girişmişti. Bu isyan hareketi neticesinde Hz. Osman, evinde Kuran okurken şehit edildi. Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıç, emaneti olarak Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından koruma altına alındı.
Ubeydullah’ın dövdüğü, üzerine Kayı Boyu’nun simgesini vurarak Hz. Osman’a hediye ettiği ve Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından alınıp emanet olarak sahip çıktığı bu kılıç, önce Süreyciler, sonrasında ise detaylarını açıklayacağımız Altın Silsile yoluyla Türk Din Âlimlerine ulaşmış ve haleften halefe korunarak, 643 yıl sonra Osmanlı Devletinin kurucusu Ataman (Osman) Bey’e kadar ulaşmıştır.
Hz. Osman’ın konu edilen kılıcının Kayı boyuna tabi olan Süreyciler tarafından üretildiği ve Hz. Osman’a hediye edildiği, hem fiziki bulgular hem de tarihi emarelerle teyit edilmektedir. Bu bakımdan, söz konusu kılıcın Kayı Boyuna mensup olan Süreyciler tarafından imal edilerek Hz. Osman’a hediye edildiği şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu kılıcın, Hz. Osman’dan sonra Osmanlı’nın kurucusu Ataman Bey’e ulaşması ise tarih serüveni açısından fevkalade ilginç ve önemlidir.
Osman Bin Talha, bilindiği gibi Hz. Osman’ın şehit edildiği dönemde hayattaydı ve Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıcı, sahipsiz kalmaması için korumak üzere almıştı. Bu kılıcın Mekke dışına çıkması Süreyciler eliyle gerçekleşmedi. Zira Süreyciler, devam eden 14 asır boyunca Mekke’de yerleşik kalarak Kabe’nin Koruyuculuğu vazifesini devam ettirmişlerdir. Bu kılıç, önce İslam âleminde 12 İmam olarak bilinen, 4 Halifeden sonra İslam âleminin itikadî lideri kabul edilen İmamlarca muhafaza edilerek haleften halefe emanet yoluyla nakledilmiş, sonrasında ise Sufilik inancında Altın Silsile olarak anılan büyük din âlimleri tarafından yine haleften halefe emanet edilerek yüzlerce yıl korunmuştur.
Hz. Osman’ın kılıcının serüvenini, Sufiliğin Altın Silsile olarak ifade ettiği müntesip silsilesini incelediğimizde görebilmekteyiz. Zira Hz. Osman’ın kılıcının son emanetçisi olan Şeyh Edebali, bu emaneti hocası Hace Ahmet Yesevi’den almıştı. Ahmet Yesevi, Sufilik silsilesinin son, Yeseviliğin ilk halkasıydı. Ahmet Yesevi’nin halef olarak bir halkası olduğu Altın Silsile, çok ilginçtir ki M.s. 750’li yıllarda, 6. Büyük İmam Cafer Sadık’a müntesip olmaktadır. Görünen odur ki ; Söz konusu kılıcın ilk emanetçisi olan Osman Bin Talha, Hz. Osman’ın kılıcını kutsal bir emanet olarak son halife Hz. Ali’ye teslim etmiştir. 12 İmam olarak bilinen İmam silsilesinin ilki kabul edilen Hz. Ali, Selefi ve dostu olan Hz. Osman’ın Kılıcını emanet olarak alıp kendisinden sonraki İmam’a teslim etmiş, Kılıç, İmamlığın sorumluluğu altında olan diğer emanetlerle birlikte sonraki haleflere devredilerek muhafaza edilmiştir.
Hz. Osman’a hediye edilen kutsal kılıcın emanetçiliğinin 12 İmam’lardan çıkması ise Abbasilerin başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine gerçekleşmiştir. İslam Dünyası, 750 yılında Kanlı bir devrime sahne olmuştu. Hz. Ali’nin ölümünden sonra Arap Dünyasının liderliğini Muaviye ve ardılları olan Emeviler üstlenmekteydi. 750 yılında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasiler, Emevilerin halifeliğini yıkarak Arap Dünyasının yönetimini ele geçirip Abbasiler dönemini başlattılar. Bu devrim, Altın Silsilenin 5. Halkası, 12 İmam’ın 6. olan İmam Cafer Sadık döneminde gerçekleşti. Abbasiler, 819 yılında, Stratejik nedenlerden ötürü Başkenti Şam’dan taşıyıp yeni başkent olarak Irak’ın Bağdat şehrini başkent yaptılar. Bu dönemde Abbasiler ve İmamlık makamının yapısında ciddi ve önemli değişiklikler meydana geldi. Bu sebepten ötürü, haleften halefe nakledilen emanetler el değiştirerek 12 İmam Silsilesinin dışına çıkmış, Kılıcın 12 İmam silsilesindeki son emanetçi 8. İmam Ali erRıza olmuştur. Ali erRıza’dan sonra Hz. Osman’ın kılıcına imamlar değil, Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesi koruyup nesilden nesile emanet başladılar.
8. Büyük İmam olan Ali erRıza, Abbasilerin başkentinin Şam’dan Bağdat’a taşındığı dönemde, kendisine emanet olarak nakledilen Hz. Osman’ın kılıcını, talebesi olan, büyük din alimi Beyazıd-i Bistami hazretlerine emanet etmiştir. Beyazıd-i Bistami, 12 İmamdan biri değildir. İran’ın Bistam şehrinde doğan Bistami, Ali erRıza’nın rahlei tedrisatına tabi olma arzusu ile yanına gelmiş, Ali erRıza da kendisini talebeliğe kabul ederek hocalık yapmıştır (860 – 870). Ali erRıza, büyük bir din alimi olan ve Sufilikte Fena F’illah mertebesine erişen Bistami’ye itikadi halefi olarak kıymet vermiş ve kendisine kadar Büyük İmamlar silsilesiyle ulaşan Hz. Osman’ın kılıcını muhafaza etmesi için kendisine emanet etmiştir.
Hz. Osman’ın kılıcı, artık Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesinin halkalarıyla nesilden nesile emanet edilecektir. Bistami’den sonra Altın Silsilenin devamı olan halefi Hasan Karakani, sonrasında onun halefi Kasım Gürgani’ye emanet yoluyla ulaşmıştır. Sufi Silsilesi, Kasım Gürgani’nin halefi olan Hace Abdullah el Ensari döneminde ilk kez Horasan’a ulaşmıştır. Zira Abdullah el Ensari, İran Horasanında yaşamaktaydı. Abdullah el Ensari’den sonra, Altın Silsile Türk Dünyasına yaklaşmaya başlamıştır. Abdullah el Ensari’den sonraki emanetçi ise İmamı Gazali ve Yusuf Hamedani gibi büyük din alimlerinin hocası selefi olan Ebu Ali Fermani’dir. Ali Fermani’de kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcını, yine Altın Silsile’nin bir halkası olan halefi Yusuf Hamedani’ye emanet etmiştir. Yusuf Hamedani’nin Türk Tarihinin siyasi ve itikadi geçmişinde yeri çok büyüktür. Zira Yusuf Hamedani’den itibaren Altın Silsile, Türk Dünyası içerisinde devam etmiştir. Hamedani döneminde giderek güçlenen ve İç Asya’nın en güçlü devleti haline gelen Selçuklu Devleti henüz vücut bulmaktaydı. Büyük Selçuklu Devletinin ilk sultanlarından olan Sultan Sencer, Irak, İran, Horasan ve Maveraünnehir coğrafyası üzerinde hakimiyetini genişlettiği dönemlerde Yusuf Hamedani, bu bölgenin itibar gören büyük bir evliyası durumundaydı. Zira Selçuklu Sultanı Sencer, Yusuf Hamedani’ye büyük saygı göstermekte, onu sıkça ziyaret edip duasını almaktaydı.
Bu tarihten sonra karşımıza çok tanıdık isimler çıkmaktadır. Zira Yusuf Hamedani’nin halefi, Türk Dünyasının en büyük din âlimi kabul edilen Ahmet Yesevi’dir. Ahmet Yesevi, 1093 yılında, Kazakistan’ın Çimkent şehrinde doğmuş ve tedrisatını büyük din âlimlerinin yanında tamamlamıştı. İtikat ilminin o dönemdeki en yüksek mertebesi Buhara idi. Buhara, büyük din âlimlerine talebe olmak isteyen âlimlerin itikat ilmi için ulaşabilecekleri son mertebeydi. Ahmet Yesevi de, uzun yıllar süren itikadi eğitimlerinden sonra Buhara’ya gelerek Sufiliğin Altın Silsilesinde bulunan Yusuf Hamedani’nin talebeliğine kabul edildi ve öğretilerine tabi oldu. Yusuf Hamedani’nin en kıymetli haleflerinden olan Ahmet Yesevi, uzun yıllar tasavvuf ve ilim eğitimi aldıktan sonra, Yusuf Hamedani’nin vefatından sonra halefi sıfatıyla İmam olmuş ve kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcı, hocası Yusuf Hamedani’den kendisine emanet mirası olarak nakledilmiştir.
Özetleyecek olursak ; Süreyci kabilesinin kılıç ustası Ubeydullah’ın dövdüğü ve üzerine Kayı Boyunun damgasını işleyerek ve Hz. Osman’a hediye ettiği kılıç Hz. Osman’ın vefatı ile de Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından muhafaza edilmiş, Osman Bin Talha tarafından da Hz. Ali’ye teslim edilerek 12 İmam olarak bilinen İslam’ın büyük imamları tarafından haleften halefe korunmuştur. Abbasiler’in başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine Büyük İmamlar İran’lı alimlerden oluşmaya başlamış, İranlı din alimi 8. İmam Ali erRıza, kendisine kadar emanet edilerek gelen kılıcı talebesi olan ancak 12 İmam’dan biri olmayan İranlı din alimi Beyazıd-i Bistami’ye emanet etmiştir. Sufilik akımının Altın Silsilesinden olan Beyazıd-i Bistami’den sonra bu emanet Sufilik akımının imamları tarafından korunarak haleften halefe nakledilmeye başlanmıştır. Sırasıyla Beyazıd-i Bistami, Hasan Karakani, Kasım Gürgani, Abdullah el Ensari, Ebu Ali Fermani ve Ahmet Yesevi’nin hocası Yusuf Hamedani’ye emanet edilmiştir. Ahmet Yesevi’nin Altın Silsileden bir İmam olmasıyla hem Altın Silsile, hem de Hz. Osman’ın kılıcı Türk Dünyasına ulaşmıştır. Hz. Osman’ın kılıcının emanetçisi son imam ise Ahmet Yesevi’nin talebesi olan Şeyh Edebali olmuştur.
Bilindiği gibi Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’nin yetiştirip Batı Türk dünyasına gönderdiği büyük din âlimlerinden birisidir. Şeyh Edebali, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin kayınbabasıdır. Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’den aldığı tasavvuf, tefsir ve İslam hukuku eğitimi ile Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’ya gönderilmişti. Bu vazife ile Eskişehir’in İtburnu adlı köyünde yaşamakta ve Bilecik’te kurduğu dergâhta talebeler yetiştirmekteydi. Bu tarihlerde henüz bir beylik olan Osmanlı, Ataman (Osman) Bey tarafından idare edilmekteydi. Ataman Bey, Şeyh Edebali’nin Bilecik’teki dergâhını sık sık ziyaret etmiş ve Şeyh Edebali tarafından misafir edilmiştir.
Tarih kaynaklarında belirtilen meşhur rivayete göre ; Ataman bey, Şeyh Edebali’nin dergahında misafir olduğu bir gece mühim bir rüya görür. Rüyasında Şeyh Edebali’nin göğsünden bir nur çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden büyük bir ağaç yetişip dallarının âlemi kapladığını, altından nehirler akıp insanların bu sulardan geçtiğini görür. O günün sabahında rüyasını Şeyh Edebali’ye anlattığında, kendisi rüyayı şöyle tabir eder ; “Babandan sonra bey olacaksın. Kızım Mal Hatunla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allah nice insanın İslam’a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir. “
Görülmektedir ki, Şeyh Edebali, Ataman (Osman) Bey’in İslam’ın sancaktarı olacağını, Allah’ın lûtfu ile nice memleketlere hükmedeceğini tabir etmiş ve kızı ile evlenmesini tavsiye ederek kendisine fevkalade itibar etmiştir. Bu itibar ile kendisine kadar emanet olarak ulaştırılan Hz. Osman’ın kılıcını, damadı Ataman Bey’e emanet ederek emanetçi unvanı olarak da kendisine Osman ismini vermiştir.
Bilindiğinin aksine Osmanlı Devletinin ilk padişahı olan Osman Bey’in esas ismi Osman değildir. Zira dedesi, babası ve oğlu Türkçe isimler kullanmışlardır. Dedesinin ismi Alpoğlu, Babasının ismi Ertuğrul, oğlunun ismi Orhan’dır. Bu bakımdan kendisinin isminin Arapça bir isim olması doğal değildir. Bunun yanında Osmanlı Devletinin dünya tarihindeki unvanı Ottoman’dır. Etimolojik olarak baktığımızda bu ifade İngilizler tarafından oluşturulmuş bir ifadedir. İngiliz dilinin kritiklerine baktığımızda Osman isminin telaffuzu “ASMEN” olmalıdır. İngiliz dilinde A, kelimenin başında ise A, ortasında ise sesli uyumuna göre E yada İ olarak okunur. Bu ifade, Osman Bey’in esas ismi olan ATTAMAN ifadesinden türemiştir. İngiliz lisanında A, kelimenin başında ise O, kelimenin ortalarında ise sesli harf uyumuna binaen A ya da E olarak okunur. Bu bakımdan ATTAMAN, ismi, OTTAMAN-OTTOMAN şeklinde ifade edilmiş ve Dünya Tarihine kaydedilmiştir. Yani Ataman Bey, kayınpederi Şeyh Edebali’den sadece Hz. Osman’ın kılıcını değil ismini de emanet olarak almış, emanet edilen Kılıcı kutsal emanetlerle birlikte muhafaza edilmiş, ismi ise Devlet Unvanı olarak Dünya ve İslam Tarihine nakşedilmiştir.
Görülmektedir ki ; Kadim Türk Boylarından biri olan Kayı Boyu, İslam ile şereflenen ilk Türk’ler olmuş, Kâbe’nin Kayyımlığı vazifesini 1400 yıl boyunca taşımış ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) Kabe’nin kapılarını açmış, Hz. Osman’a üzerine Kayı Boyunun damgasını vurduğu kılıcı hediye etmiş, bu kılıç 12 İmam ve Altın Silsile yoluyla Şeyh Edebali’ye, ondan da yine Kayı Boyu’nun hükmettiği Osmanlı Devletine ve devletin kurucusu Osman Bey’e ismini nakşetmiştir.
.
Karadenizin Türklüğü
Karadenizliler ne kadar Türk? Bu soru, Karadeniz yöresinde yaşayan insanlarımızın Dil, Lehçe, Kültürel ve fiziki görünümlerindeki farklılıklar hasebiyle oluşmuş bir soru olarak hem Sosyo-politik polemiklere konu olmuş, hem de toplum içinde farklı düşünceleri ortaya çıkartmış ilginç ve bir o kadarda önemli bir mevhumdur. Bu konuda tarih biliminin bize sunduğu bulgular ışığında Karadeniz insanının tarih serüveni içerisindeki seyrini özetleyerek bazı soru işaretlerini ortadan kaldırmaya çalışacağız.
Karadeniz yöresinin sosyolojik, kültürel ve etnik kökenine inecek olursak karşımıza yaklaşık 3000 yıllık bir tarih serüveni çıkar ancak bu 3000 yıllık tarih yolculuğunda Doğu Karadeniz coğrafyasının sahipsizliği bariz şekilde göze çarpar. Anadolu tarihini en eski devirlerine kadar gittiğimizde karşımıza ilk çıkan medeniyet Hattiler olacaktır. Hattiler, medeniyetin başlangıcı kabul edilen Sümer devletinin zayıflamaya başladığı yıllarda (M.ö. 2.500 - 1700) Asyalı kavimlerce İç Anadolu coğrafyasında kurulmuştu. Bu devlet 800 yıl gibi uzun bir süre Anadolu coğrafyasında hakim bulundu ancak Hattilerin hakimiyet sağladığı coğrafyaya baktığımızda sınırlarının Doğu Karadeniz’e kadar ulaşmadığını görüyoruz. Hattiler’den sonra Anadolu coğrafyasında hüküm süren Hititlerinde hakimiyet sahalarının Karadeniz’e kadar ulaşmadığını, Doğu Karadeniz bölgesine ise yaklaşmadığını görüyoruz. Doğu Karadeniz Coğrafyası Hitit döneminde de (M.ö. 2000 – 800) büyük medeniyetlerce sahiplenilmemiş, sosyal ve kültürel açıdan belli bir topluma ev sahipliği yapmamıştı.
Doğu Karadeniz Coğrafyası, dağlık alanları, sarp ve güç aşılan yamaçları, ova ve yayla barındırmayan coğrafi özellikleri ile medeniyet kurmaya elverişli bir bölge olamamıştı. Üstelik Ağrı bölgesindeki yoğun dağlık arazilerde Doğu Karadeniz’e göç yollarını kapatıyor, medeniyetler tarafından sahipsiz bırakılan bu coğrafyanın göçebe halklar tarafından iskan edilme olasılığını da zorlaştırıyordu. Tüm bunların yanında, M.s. 700’lü yıllardan itibaren artan Denizcilik faaliyetlerinden de mahrum kalan bir bölge özelliği taşıyordu. Zira Doğu Karadeniz in derin suları ve dağların atmosfere uyguladığı basınç nedeniyle suları fevkalade dalgalı ve ilkel sayılabilecek deniz araçları için fazla tehlikeliydi.
Doğu Karadeniz’in sahipsizliği M.s. 1200’lü yıllara kadar devam etti. Coğrafi olumsuzlukları ve iskan sorunları nedeniyle hiçbir medeniyetin tam olarak sahip çıkmadığı bu coğrafya 1200’lü yıllarda bu kez fiziki olumsuzlukları ile ön plana çıkacaktır.
Roma İmparatorluğu (Bizans), 1200’lü yıllara kadar Anadolu coğrafyasındaki Ermeni, Gürcü, Kürt, Süryani ve kimi Semitik azınlıklar üzerinde siyasi otorite kurmuştu ancak bu toprakları siyasi olarak yönetmesine rağmen Anadolu’yu yurt olarak kullanmıyordu. Merkezi İstanbul’da bulunan Roma İmparatorluğunun, 1071’de Selçuklu ordularının Anadolu’ya ayak basmasıyla Anadolu coğrafyasındaki hakimiyeti sarsılmıştı. Anadolu’yu sahiplenemeyen Roma İmparatorluğu, Selçukluların hakimiyetiyle Anadolu üzerindeki etkisini yitirmiş durumdaydı. Selçuklular İlerleyen yıllarda da batıya doğru genişleyerek Roma İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul’a yaklaşıyordu. Roma, giderek büyüyen Selçuklu tehlikesine karşı batıdan yardım isteyerek Haçlı Seferlerinin 4ncüsünü başlattı. Roma ile Haçlı ordusu arasında yapılan anlaşmaya göre Haçlı ordusu Roma’ya yardım edecek, karşılığında Roma İmparatorluğu da Haçlı ordusunun politikalarını destekleyecekti. Umulduğu gibi olmadı. Haçlı Ordusu Kudüs krallığını kurarak Roma ile aralarındaki anlaşmayı bozdu. Roma İmparatorunun buna karşı çıkması üzerine de Haçlı Orduları İstanbul’u hedef aldılar. Roma Başkenti İstanbul artık Latin kökenli Haçlı Ordularının hedefindeydi.
Haçlı Ordusu, 1204 yılında Haliç’e girdi. Roma İmparatorluğu büyük bir tehlike altındaydı. Kalabalık Haçlı ordularına karşı koyabilecek gücü bulunmayan Roma İmparatorluğu yıkılmanın eşiğine gelmişti. Üstelik Roma Hanedanlık ailesinde de taht mücadeleleri baş göstermişti. Bunun üzerine Roma Asilleri, işgal altında olan İstanbul’dan kaçarak İznik’te İznik Rum İmparatorluğunu kurdular. Taht mücadelesi içerisine giren David ve Aleksios ise Roma’nın yıkılması durumunda saltanatlarını devam ettirebilecekleri bir bölge arayışı içerisine girdiler. İşte o yer Doğu Karadeniz’in zorlu ve erişilmez coğrafyası olacaktır.
Selçuklular bile Anadolu içlerine ilerlemelerine rağmen Doğu Karadeniz’e kadar uzanmamışlardı. Zira zorlu coğrafyası gereği yaşanması oldukça zor bir bölgeydi Karadeniz. Üstelik yerleşik ve kalabalık bir haklıda bulunmuyordu. Davit ve Aleksios için hem kolay elde edilebilecek hem de düşmanlarının akınlarına maruz kalmayacak bir bölgeydi. Davit ve Aleksios’un yakın sülalesi ile birlikte yerleştikleri Doğu Karadeniz’de mütevazi bir Roma ardılı devlet kuruldu. Pontus Rum İmparatorluğu.
Pontus İmparatorluğu, 1204 yılında Latin Haçlı Ordularının istilaları neticesinde kurulmuş küçük bir imparatorluk olarak varlığını devam ettirdi. Coğrafi faktörleri sebebiyle kolayca hakimiyet kurdukları bu bölgede çokça insan yaşamıyordu ve dağ yamaçlarındaki küçük yerleşim alanları savunma yapabilmek için oldukça idealdi. Batıda ise Roma İmparatorunun esas ardılları güçlenerek İstanbul’u tekrar ele geçirmiş, Roma İmparatorluğu kaldığı yerden hakimiyetine devam etmişti (1260). Roma İmparatorluğu, İstanbul’a tekrar hakim olunca kendisinden kopmuş bu küçük parçayı destekleyerek ticari ve ekonomik alanda katkı sağlaması için tüccarlar gönderdiler. Roma İmparatorluğundan aldığı destekle ekonomik açıdan canlanmaya ve rağbet görmeye başlayınca çevredeki toplumların ilgisini çekmeye başladı ve kısıtlı göçlerle Kafkaslardan küçük kitleler halinde göçler aldı.
Pontus Rum İmparatorluğu, deniz yolu üzerinden getirilen ticari malların yakın şehirlere ulaştırıldığı bir liman şehri olmaya başladı. Fiziki mesafeler nedeniyle Roma İmparatorluğundan yoğun göçler almayan bu küçük Liman Devleti, Bizanslı tüccarların, küçük kitleler halinde göçen Kafkas kitlelerin ve Anadolu kökenli bir kısım Müslüman ailelerin yaşadığı küçük bir devlet olarak varlığını devam ettirdi. Pontus Rum İmparatorluğu varlığını Roma İmparatorluğuna borçluydu. Ancak Roma İmparatorluğu 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in fethi ile ortadan kalkınca Pontus İmparatorluğu da sahipsiz kalmıştı.
Nihayet Fatih Sultan Mehmet’in 1461’de Pontus Rum İmparatorluğunu ortadan kaldırmasıyla Rumların Doğu Karadeniz üzerindeki hakimiyetleri de ortadan kalkmış oldu. Trabzon-Rize-Artvin hattı o tarihe kadar önemsenmeyen ve sahiplenmeyen bir coğrafya olarak kalmıştı ancak artık değerli bir liman kentiydi. Zira Moğolların Bağdat üzerindeki etkileri sebebiyle Batı Ticaret Yollarının son Anadolu terminali bu mütevazi liman kenti olmuştu.
Doğu Karadeniz’in yeni sahibi olan Osmanlı Devleti, ticaret yolları bakımından fevkalade öneme sahip olan bu kenti daha da önemseyerek yerleşim yeri haline getirme çalışmalarına başladı. Pontus İmparatorluğu döneminde bölgede yaşayan Kafkas, Anadolu ve Rum kökenli halklar Osmanlı’nın devlet politikaları gereği herhangi bir göçe maruz bırakılmadı. Trabzon’un fethinden sonra (1461) Trabzon ve Çevresinin etnik yayılımına bakacak olursak karşımıza ilginç sonuçlar çıkar. Pontus döneminde ticaret Rum Tüccar aileleri tarafından yürütülüyordu. Zira bu tüccar aileler, Pontus İmparatorluğunun kurulduğu 1204 yılından itibaren İstanbul’dan buraya ticaret yapmak için gelmişlerdi. Osmanlının Trabzon’u fethi ile bu tüccar aileler Trabzon’da yaşayarak tüccarlığa devam ettiler. Trabzon’un ticarette öne çıkmasıyla bu bölgeye küçük kitleler halinde göç eden Anadolu ve Kafkas kökenli ailelerde Trabzon’da yaşamaya devam ediyorlardı.
Osmanlının fethiyle birlikte daha da önem kazanan bu coğrafya zamanla diğer Türk topluluklarının da göç hareketlerine sahne oldu. Doğu Karadeniz’e göç hareketlerinin başını Çepniler çekti. Zira 1071’de Selçuklular ile birlikte Anadolu’ya giren Çepni boyu Pontus İmparatorluğu döneminde Sinop ve Çevresine yerleşmiş burada güçlü bir beylik kurmuşlardı. Hatta Pontus İmparatorluğu 1277 yılında Sinop’a doğru ilerlediğinde Çepni boyu tarafından durdurulmuş ve mağlup edilerek ilerlemesi engellenmişti. Trabzon’un Osmanlı kenti olmasıyla birlikte bu bölgeye ilk göçler Çepniler tarafından başlatıldı. Osmanlının da teşvikiyle Sinop-Giresun bölgesinden doğuya doğru giriştikleri göç hareketleri Trabzon’un demografik yapısını değiştiren ilk vaka olma özelliğini taşır.
Trabzon artık yoğun Çepni göçlerine sahne olmaya başlamıştır. Bu göçler Trabzon-Rize-Artvin üçgeninin günümüzdeki demografik yapısını oluşturan ilk vakalardır. 1500’lü yıllara gelindiğinde Doğu Karadeniz’in Demografik yapısı da değişmiştir. Trabzon-Rize-Artvin üçgeninin doğusunda Pontus döneminde göç etmeye başlayan küçük Kafkas toplulukları bulunuyordu. 1500’lü yıllara doğru Kafkaslar Osmanlı hakimiyeti altına girmişti. Bu sebeple Kafkaslardaki toplumların büyük bir kısmı Müslümanlığı kabul etmeyerek Kafkasların içlerine doğru göç ederek Karadeniz coğrafyasından uzaklaştılar. Pontus döneminde göç eden Kafkas kökenli toplumlar ise Osmanlı hakimiyetini kabul ederek Müslüman olmaya başlamışlardı ancak diğer Kafkas toplumlarının Kuzeye göç etmeleri bu Kafkas kökenli toplumun sayılarını kısıtlı tuttu. Doğu Karadeniz’in batı bölgesi ise yoğun Çepni göçleri almaya başladı. Ticaret merkezi olması hasebiyle en yoğun göçler Trabzon sahilindeki yerleşim yerlerine yapılıyordu. Bu göçlerden kısıtlı miktarlarda da olsa Rize bölgesi de etkilendi. Trabzon üzerinden Rize’ye ulaşan Çepniler Rize sahil bölgelerini ticaret ve yerleşim yeri haline getirmeye başladılar. Çepnilerin dikkat çeken başka bir yönü daha vardır. 1500’lü yıllara kadar Konar-Göçer yaşam tarzlarına devam eden bu Asyalı kadim Türk boyu, ticaret şehirlerine göç ederek yerleşik hayata geçmeye başlamışlardır. Bu bakımdan Çepniler yerleşik hayata en son geçen Türk boyu olarak dikkat çekerler.
Karadeniz coğrafyası yalnızca Çepni göçlerine maruz kalmamıştı. Aynı yıllarda Kuzey Karadeniz kıyılarında büyük bir Türk Medeniyeti ortaya çıtktı. 900’lü yıllardan itibaren Doğu Avrupa ve Kuzey Karadeniz’i istila eden Asya kökenli Türk boyları Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak’lar 1200-1300 yılları arasında Kuzey Karadeniz’deki hakimiyetlerini kaybetmiş ama kalabalık kitleler halinde Kuzey Karadeniz ovalarında varlıklarını devam ettirir duruma gelimşlerdi. Bu topluluklar Karadeniz’in Kuzey’inde Kırım yarımadasında Kırım Hanlığı adıyla bir Türk Devleti kurdular (1441). Zamanla güçlenen ve 1571’de Moskova’ya kadar ilerleyen Kırım Hanlığı Kuzey Karadeniz’in tek hakimi durumundaydı. Kırım Hanlığının Osmanlı ile iyi ilişkiler içerisine girmesiyle Kuzey-Güney Karadeniz hattında yeni ve güçlü bir deniz ticareti yolu kuruldu. Günümüz Karadeniz bölgesinin demografik yapısının temelleri de işte bu dönemde atılmış oldu.
Doğu Karadeniz toplumunun demografik yapısını oluşturan etkenlerin başında gelen Çepniler ve diğer önemli etken olan Kuzey Karadeniz kökenli Türk Toplumları Karadeniz Bölgesinin toplumsal yapısını inşa etmişlerdi. Ancak dikkat kaçan bir detay vardır ki ; Bu iki toplum aslında yüzlerce yıl önce akrabalık bağı kurarak birbirlerine fevkalade benzeyen iki ayrı toplum haline gelmişlerdi.
Çepniler hakkında tarih kaynaklarını incelediğimizde bazı önemli bilgiler ediniyoruz. Çepni boyu, bilindiği üzere Oğuz boylarından 21ncisidir ve Selçuklu döneminde Alparslan’ın ordusuna tabi olarak Anadolu’ya girmişlerdir. Çepnilerin Selçuklulara tabi olmadan önce yaşadıkları güney Hazar bölgesi aynı zamanda Batı Oğuzları, Peçenekler ve Kıpçakların hakimiyet alanıydı. Kaşgarlı Mahmut’un kaleme aldığı bilgiler bize Çepni’lerin 900’lü yıllarda Kuman-Kıpçak topluluklarıyla iç içe yaşadığını, Çepni boyunun Kıpçaklarla birleşerek Kuman-Kıpçak toplulukları içerisinde değil Oğuz Yabguluğu devleti içerisinde yaşadıklarını gösteriyor. Kargarlı Mahmut’un kaleme aldığı bilgiler bize bu birleşmede kalabalık tarafın Çepniler olduğunu, ancak Çepni boyunun Kıpçakların tesiriyle kendi boy teşkilatlanmasını terk ettiğini ve kültürel olarak Kıpçaklaştığını gösteriyor. Yani Çepniler, Selçuklulara katılmadan bir süre önce Kıpçak kültürünün tesirine girmiş, Selçuklulara tabi olarak 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’ya ayak basmıştır.
Karadeniz’in Kuzeyinde yaşayan Türk Topluluklarının kökenini incelediğimizde de şaşırtıcı bilgilere ulaşıyoruz. 900’lü yıllarda kalabalık Türk toplulukları Hazar Denizinin güneyinde hakimiyet sürüyorlardı. Hazar Devletinin doğusunda bulunan Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak toplulukları Hazar Devletinin yıkılması ve Doğudan gelen Moğol istilalarının etkisiyle Hazarın Kuzeyinden İtil nehrini geçerek Doğu Avrupa’ya ulaştılar. 1000’li yıllara gelindiğinde bu üç Asya kökenli Türk Topluluğu Kuzey Karadeniz’de birbirleri ile mücadele ederken görüyoruz. Doğu Avrupa’ya giren en kalabalık toplumlardan olan Kuman-Kıpçak birliği önce Peçenekleri sonra Uzları mağlup ederek kendi bünyelerine kattılar ve 1300’lü yıllara kadar Kuzey Karadeniz coğrafyasının yegane hakimi oldular. Bu Kuman-Kıpçak kalabalığı zamanla Kuzeyindeki Slav Prensliklerinin güçlenmesi ve Moğol istilalarıyla zayıflayarak yıkıldılar ancak tabi olan kalabalık halk kitleleri Kuzey Karadeniz bölgesinde yaşamaya devam ettiler. 1400’lü yıllarda ise başlarını Kıpçakların çektiği Peçenek, Uz, Bulgar ve Tatar toplumları birleşerek bağımsız bir devlet kurarak Kırım Hanlığını ortaya çıkarttılar.
Özetleyecek olursak, Hazar Denizinin güneyindeki en kalabalık kitle olan Kıpçakların bir bölümü önce Çepni’lerle karışarak güçlü kültürleri ile Çepni boyunu asimile etmiş, zamanla Kıpçaklaşan Çepniler Selçuklu devletine tabi olarak 1071’de Selçuklular ile birlikte Anadolu’ya ayak basmış, Sinop’a kadar ilerleyip Pontus devletinin yıkılmasıyla Doğu Karadeniz’e göç etmiştir. Hazar Denizinde kalan diğer Kıpçak boyu ise Kuman’larla birleşerek Moğol istilaları sonucu Hazar Denizinin kuzeyinden Doğu Avrupa’ya, oradan da Kuzey Karadeniz’e ilerleyerek burada Kuman-Kıpçak devletini kurmuş, devletleri yıkılınca da Kuzey Karadeniz ovasında yaşamlarını devam ettirerek 1500’lü yıllara doğru Kırım Hanlığını kurarak Osmanlı ile iyi ilişkiler içerisine girmiş ve Kırım-Trabzon arasındaki ticaret hattını ortaya çıkartmışlardır.
Görüyoruz ki Karadeniz’in günümüzdeki demografik yapını ortaya çıkartan iki önemli göç hareketinden biri Kıpçaklaşan Çepniler tarafından diğeri ise Kuman’larla birlikte Kuzey Karadeniz’de hakimiyet kuran ve Kırım Hanlığının esas unsurlarından olan Kıpçaklar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu iki Türk Boyu, geçmişlerindeki ortak Kıpçak kültürünü yüzlerce yıl bünyelerinde muhafaza ederek Doğu Karadeniz’e taşımış, yaşadığı diğer coğrafyalarda dağılmasına rağmen Yüzlerce yıllık birikim ve gelişimleriyle Karadeniz’in Doğusunda özgün bir yapıyla kaynaşmışlardır. Üstelik tarihi vakalarda edindiğimiz bilgiler, kültürel kalıntılarla da teyit edilmekte ve gerçekliğinden emin olabileceğimiz haliyle karşımızda durmaktadır.
Doğu Karadeniz coğrafyası, 1500’lü yıllardan itibaren Kıpçak kültürüne tabi Çepni ve Kırım’lı tüccar göçmenlerin yoğun göç hareketlerine maruz kalmaktaydı. Bunun yanında Doğusunda küçük kitleler halinde Kafkas toplumları yaşamakta, Batısında yoğun Çepni göçleri almakta, doğu ve batı arasında kalan Rize bölgesi de az sayıda Kafkas toplumlarının göçü ve yoğun miktarda Kırım-Çepni göçleriyle yoğrulmaktaydı. Pontus döneminden kalan Hristiyan Rumlar ise az sayıdaki nüfuslarıyla daha çok Trabzon kıyı kentlerinde ve belirli köylerde yaşamakta, tüccarlık yaparak varlıklarını devam ettirmekteydiler.
Doğudan gelen Çepni göçleri 1600’lü yıllara kadar etkisini azaltarak devam ederken 1600-1700 yılları arasında Kırım Hanlığından yoğun göçler meydana geliyordu. Zira Kırım Hanlığı giderek zayıflıyor, Osmanlının himayesine girerek gelişen Deniz ticareti vasıtasıyla Anadolu’nun kuzeyine doğru göç ediyorlardı. Kırım Hanlığından Anadolu’ya gerçekleşen göçler sadece Trabzon’a olmamış, Sinop, İstanbul, Sakarya ve Samsun çevrelerinde de gerçekleşmiştir. Kırım bölgesinden göç eden topluluklar olan Tatarlar daha çok Sakarya ve çevresine, Peçenekler Samsun ve Sinop civarına, Kıpçaklar da ağırlıklı olarak Trabzon bölgesine göç etmekteydiler.
Karadeniz’in Demografik yapısı 1700-1800 yılları arasında belirgin şekilde yerleşmiş ve bölgesel kültür izleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Samsun bölgesinde yerleşen Kırım göçmeni Peçenek ve Uz boyları ile Anadolu’dan aldığı göçlerle kaynaşmış, yerleşik bir halk oluşturmuştu. Sinop, Zonguldak, Giresun yoğun Çepni kitleleri ile Anadolu’dan göç eden topluluklarla kaynaşmışlardı. Trabzon Pontus Rum İmparatorluğu döneminden kalan az sayıda tüccar Rum’a ev sahipliği yapıyor, Çepni ve Kırım göçlerinin yanı sıra Anadolu’dan aldığı göçlerle de özgün bir halk kitlesi ortaya çıkartıyordu. Rize, çoğunluklu olarak Kırım ve Kafkas kitlelerinin göçlerine maruz kalmış, Gürcü, Çepni, Kıpçak toplumları akrabalık ilişkileri kurarak özgün ve müstakil bir halk kitlesi oluşturmuşlardı. Doğuda ise Artvin, Pontus döneminde bölgeye yerleşen Kafkas toplumları ve güneyinden aldığı Anadolu göçleriyle kendisine has bir çehre edinmişti.
1800’lü yıllara gelindiğinde Doğu Karadeniz günümüzdeki yapısına çok yakın bir demografik yapıya sahipti. Doğu Karadeniz’de meydana gelen demografik hareketlerle günümüzü karşılaştıracak olursak ;
Trabzon Yoğun Çepni Göçleri almış, Kırımdan gelen Kıpçakları bünyesine katmış, Anadolu’dan göçen az miktarda halklarına içine katarak iç evliliklerle müstakil bir demografik yapıya sahip hale gelmişti. Pontus İmparatorluğu döneminden beri Osmanlı tebası olarak yaşayan Rumlar ise din farklılıkları nedeniyle Müslüman yerleşik toplumlarla karışamamış, Osmanlı devleti tarafından kendilerine mülk olarak verilen köylerde müstakil yaşantılarını devam ettirerek varlıklarını 1900’lü yıllara kadar devam ettirmişlerdi. Zira İslam inancına göre Müslüman bir kadının Müslüman olmayan biriyle evlenmesi caiz değildi. Müslüman bir erkeğinde Müslüman olmayan bir kadınla evlenmesi yadırganıyor ve hoş karşılanmıyordu. Yunan Savaşı sonrası isyan edip çete faaliyetleri yürüten Rum tebanın mübadelesi, Dini inanç farklılıkları nedeniyle Müslüman halkların içerisine karışmamaları nedeniyle pek zor olmamış, gayri Müslim niteliği taşıyan tüm Rum kökenli teba toplu halde Yunanistan’a gönderilerek Yunanistan’da yaşayan Türk toplumlarının Trabzon’a yerleşmeleri sağlanmıştır. Trabzon bölgesinde yaşayan Pontus Rumlarının isyan hareketine girişmesi ve 1923 yılında Türk-Yunan savaşı sonrasında Yunanistan’da esir durumda olan Türklerle mübadele edilerek Yunanistan’a gönderilmesi Trabzon’daki demografik yapıyı şekillendiren son etken olmuştu.
Rize’de durum biraz daha farklıydı. Kırım’dan aldığı göçlerle ağırlıklı olarak Kıpçak toplumu yerleşmiş, batıdan az sayıda gelen Çepni göçleri ve Doğusundan aldığı az sayıda Gürcü ve Laz göçleriyle kaynaşarak Trabzon’a göre biraz daha farklı ama birbirine çok benzeyen iki toplum meydana getirmişti. Artvin ise ağırlık olarak Kafkas göçlerinin tesirinde kalmış, Anadolu’dan aldığı göçleri de bünyesine katarak zenginleşmiştir.
Tarihinin göçler ve seferlerle dolu süreçlerinden geçen Doğu Karadeniz’in günümüzdeki çehresine baktığımızda Samsun ve çevresinde yoğun Peçenek izlerine, Ordu ve Giresun yörelerinde ağırlıklı olarak Çepni toplumlarına rastlıyoruz. Doğuya doğru ilerledikçe ise güçlü Kıpçak kültürünün tesiriyle yüzleşiyoruz. Kırım göçlerinden en çok etkilenen bölgelerden biri olan Trabzon’da Kıpçak-Çepni-Anadolu toplumlarının bir araya getirdiği zengin toplumsal yapı halen özgünlüğünü korumaktadır. Ağırlıklı olarak Çepni’lerin fiziki özelliklerini taşıyan Trabzon yöresinde insanlar Çepni genetiğinin parçası olarak Gürbüz yapılılık ve tüm kadim Türk boylarında olduğu gibi kumrallık ön plana çıkar. Rize, aldığı Kırım göçleri ile Kıpçak ve Kafkas’ların tipik özelliklerini barındırır. İçinde barındırdığı Kafkas toplumlarından Gürcü’ler ve az miktarda da olsa Laz’ları içine katan bölge insanında Sarı-Kızıl tonlarına yakın saç ve ten renkleri Kıpçaklardan, seyrekte olsa görünen Kıvırcık saç tipi gürcülerden miras kalmıştır. Rize’de yaşayan az sayıda Laz’lar ise belirli köy ve bölgelerde özgün haliyle yaşamaya devam etseler de iç evlilikler ve kaynaşmalarla bölge halkı ile kaynaşmıştır. Artvin yöresinde ise yoğun Kafkas etkilerini görüyoruz. Osmanlı döneminde Anadolu’dan yoğun göç alan Artvin bölgesinde de Anadolu insanının Pontus döneminde Artvin bölgesine yerleşen başta Lazlar ve çoğunluğu Rize’ye göç eden Gürcü kavimlerle bir araya getirdiği demografik yapı hakim durumdadır.
Bu bulgular ışığında ; Tarih bize Karadeniz’in, başta Çepni ve Kıpçak olmak üzere az sayıda Kafkas kökenli (Laz ve Gürcü) toplumların kaynaştığı bir coğrafya olduğunu, sanıldığının aksine beklide toplumsal göçlerle melezleşen Anadolu coğrafyasına kıyasla daha az melezleşmiş bir Türk yurdu olduğunu göstermektedir. Zira Pontus döneminde göç eden Kafkas kökenli Laz ve Gürcü kitlelerinin sayıca oldukça az olduğunu, bu toplumlarında kalabalık Çepni-Kıpçak toplumları arasında iç evliliklerle bölge halkı içerisine mâl olduğunu görüyoruz. Karadeniz’de yaşayan bir diğer azınlık olan Pontus döneminden 1900’lü yıllardaki mübadele dönemine kadar daha çok Trabzon yöresine yerleşik bulunan Rumların ise Dini inanç farklılıkları nedeniyle Müslüman toplumlarla karışmamış olduğunu Osmanlı kaynaklarında mübadelelerin gerçekleştirilmesi esnasında Rumların tespit etilen köylerde müstakil olarak yaşadıkların görerek tespit edebiliyoruz.
Karadeniz yöresindeki azınlıkların bölgesel yayılımlarına baktığımızda, Rumların mübadele yıllarında Osmanlı – Yunan savaşı sonrası mübadele (esir değişimi) ile yaşadıkları köylerden toplu olarak Yunanistan’a gönderildiğini görüyoruz. Bu Rum kökendi Osmanlı tebasının bölge halkıyla karışım yaşamadığını mübadele sonrası Rum kökenli ailelerin bulunmamasıyla tespit edebiliyoruz. Zira İstanbul, İzmir v.b. şehirlerde mübadele sonrası varlıklarını devam ettiren Rumlar Osmanlı ve sonrasında Cumhuriyet döneminde devlet tarafından herhangi bir yaptırıma maruz bırakılmamış, baskıya uğramamış ve kimliklerini muhafaza edebilmeleri sağlanmıştı. Bu durumla Trabzon havarisinde karşılaşmamış olmamız, Rumların bölge halkı ile irtibatının aile bağlarına dönüşmemiş olduğunu tespit etmemize olanak sağlar. Zira Rumların daha yoğun olarak yaşadıkları İstanbul ve İzmir’de de inanç farklılıkları nedeniyle Müslüman Türk toplumlarıyla karışmadığını, özgünlüğünü koruduğunu görüyoruz. Rum kitlelerinin daha kalabalık ve yoğun yaşadığı İstanbul ve İzmir gibi bölgelerde gerçekleşmeyen bir karışımın, çok daha mütehassıp Anadolu coğrafyasında gerçekleştiğini düşünmek mantıklı olmayacaktır.
Karadeniz için bir diğer azınlık olan Kafkas kökenli Laz ve Gürcü toplumlar ise Pontus döneminde Artvin bölgesinden Doğu Karadeniz’e ayak basmış, sonrasında Osmanlının Kafkaslara hakim hale gelmesiyle göç hareketleri oldukça kısıtlı kalmıştı. Osmanlı tapu kayıtlarında aşiret isimleri ve kökenleriyle ilgili düşülen notlarda Kafkas kökenli bu toplumların Lazlar ve Gürcüler olduğunu görüyoruz. Bu toplumların 1400’lü yıllarda göç ettikten sonra, demografik yapının oturduğu 1500-1600 yılları arasında Artvin ve Rize civarına yaşamışlardır. Gürcüler, Artvin’den göç ederek Rize’ye doğru ilerlemiş, Trabzon Çepni-Kıpçak-Anadolu nüfusu ile şekillenirken Rize’de yoğun Kıpçak toplumları ve kısıtlı sayıda Gürcü toplumları kaynaşmıştır. En doğuda bulunan Artvin ise Laz’ların yerleşim yeri haline gerek Anadolu’dan aldığı göçlerle kısıtlı sayıdaki Laz’lar kaynaşarak bölgenin demografik yapısını oluşturmuştur.
Günümüzde Karadeniz’de yaşayan Kafkas kökenli toplumların yerleşim yerlerini inceleyecek olursak, Lazlar Artvin Arhavi, Borçka, Hopa ve Rize Ardeşen, Fındıklı, Pazar ve Çamlıhemşin’de, Gürcüler ise Artvin Borçka, Macahel, Şavşat ve Rize’de Pazar ilçesiyle birlikte İkizdere’nin 6 köyünde yerleşik durumdadırlar. Rumlar ise bölge halkıyla karışmayıp mübadele yıllarında (1923-1925) Yunanistana göçmüşlerdir.
Doğu Karadeniz’in tarihsel göç hareketlerini, Osmanlı tapu kayıtlarını ve diğer sosyo-politik bulguları özümsediğimizde Doğu Karadeniz’in Çepni-Kıpçak toplumlarının yurt haline getirdiği görüyoruz. Bu demografik ve kültürel yapının başrollerini üstlenen bu iki kadim Türk boyu, günümüz Karadeniz Coğrafyasını kendi kültür ve genleriyle bezeyerek özgün halini halen muhafaza etmektedir.
Peki Doğu Karadeniz yöresi insanlarına neden Laz denilmektedir? Bu soru esasen yakın tarihte oluşmuş bir yanılgı ve Karadenizliler tarafından kabul görmüş bir suni unvan olarak karşımızda durur. Zira Karadeniz’de Kafkas kökenli Laz toplumlarının varlığını devam ettirdikleri bölgeler genellikle Artvin ve Rize’nin birkaç köyüyle sınırlıdır. Bunun yanında Trabzon’da ise yok denecek kadar azdır. Doğu Karadeniz’in “Laz” olarak ifade edilmesine ilk olarak Türk Tarih Kurumu’nun 1939 yılı “Belleten” yayınında küçük bir tespit olarak görüyoruz. Bu tespitte Doğu Karadeniz’e geçmişte Lazistan dendiği ve bölgede Laz kökenli toplumların yaşadığı belirtilmekteydi. Esasen Artvin bölgesinde yaşayan ve kendisini Laz olarak tanımlayan toplumlar bu kimliği kabul etseler de Trabzon ve Rize’nin geneli kendilerine henüz Laz dememekteydi. İlerleyen dönemlerde edebiyatçı ve tarihçi Nihal Atsız’ın Doğu Karadeniz’i tümüyle Laz kabul etmesi ve yayınlarında da bunu ilan etmesiyle kimi kesimler tarafından kabul görmüş bir kanaat oluşmuştur. Öyle ki oluşan bu kanaatten henüz Karadeniz Toplumlarının haberi yoktur. Bu kanaat zamanla Türk filmlerine, Karikatürlere, Çizgi Romanlara da konu olunca Karadeniz insanı kendilerine karşı bir betimleme olarak kullanılan Laz ifadesini kabullenmişlerdir ve günümüzde de halen bu ifadeyi kullanmakta mahsur görmemektedirler. Esasen bir Irkın, bir Toplumun ve müstakil bir kültürün adı olan Lazlık Karadeniz insanınca etnik kimlik değil bir unvan gibi algılanmıştır ve Lazların ayrı ve müstakil bir Irk olduğunun dahi farkında değillerdir.
Doğu Karadeniz’in demografik yapısını incelerken Tarihsel göç seyirleri ve demografik gelişmelerin yanında dikkate almamız gereken bir diğer önemli dayanakta şüphesiz ki kültür olacaktır. Kültürel doku, bir toplumun mesnedini ve kaynağını tespit etmemizde kullanabileceğimiz en güçlü enstürumanlardan biridir. Bu bakımdan tarihin bize sunduğu Demografik bulguların kültürel öğelerle desteklenmesi gerekmektedir. Zira her iki bulgu birbirini teyit etmeli ve tamamlamalıdır ki tespitlerimiz tereddütten uzak olsun.
Karadeniz coğrafyasının kültürel dokusuna inceleyebileceğimiz iki ana başlık bulunur ; Dil ve Müzik. Bu iki olgu, toplumlarda en son değişen ve en son kanıksanan hususlardır. Zira toplumların diğer kültürel akımlara maruz kalması için demografik yapının uzun süre bir toplumu etkilemesi gerekmektedir. Karadeniz bölgesinin kültürel yapısını incelerken değineceğimiz ilk husus Dili ve Lehçesi olacaktır. Karadeniz bölgesi, Anadolu’nun diğer tüm bölgelerinden farklı bir lehçeye ve telaffuz tarzına sahiptir. Bu dil-lehçe farklılığı Karadeniz toplumunun kültürel yapısını tespit edebilmemiz için bize çok önemli ipuçları sunar.
Karadeniz’de halk içerisinde konuşulan dilleri incelediğimizde karşımıza Rumca, Lazca ve Gürcü’ce çıkacaktır. Bu üç dil, çok az sayıda köyde küçük kitlelerin kullandığı miras kalmış ardıl dillerdir. Bu dillerden Rumca, Pontus döneminde bölgeye yerleşen ve ticaretle uğraşmaya başlayan Rum tebanın, Pontus devletinin yıkılmasından sonra Osmanlı tarafından himaye edilmesi ve ticaret uğraşlarına devam etme imkanı vermesiyle bölgede yaşamaya devam eden Rumlardan miras kalmıştır. Önemli bir Liman kenti olan Trabzon’da ticaret Pontus döneminden mübadele yıllarına kadar yoğunlukla Rumların inisiyatifinde devam etmiştir. Tüccar Rum azınlığı, bölgedeki ticaretin bel kemiğini oluşturduğu için Trabzon’da yerleşen Çepni-Kıpçak-Anadolu kitleleri gayri ihtiyari olarak Rumlarla münasebetler kurarak bu dile hakim olmuşlardı. Rum teba ile Çepni-Kıpçak-Anadolu toplumları yaklaşık 400 yıl bir arada yaşamış ve Osmanlı tarafından belirlenen köylerde ikamet ettirilen Rumların çevre köylerle olan irtibatları da Rumcanın Rum köylerine yakın bölgelerde kullanılması söz konusu olmuştur. Bunun yanında Pontus döneminde verilen Rumca köy ve şehir isimleri Osmanlı tarafından “Azınlıklar Politikası” gereği asimile edilmemiş, orijinal halleriyle kullanılmasına devame dilmiştir. Bugün Trabzon’da Maçka, Çaykara, Tonya ve Of’un belli köylerinde halen konuşulan bu Dil giderek varlığını kaybetmektedir. Bunun yanında Trabzon ve Rize’de neredeyse tüm yer isimleri halen Pontus döneminde verilen ve Osmanlı döneminde orijinal isimleri kullanılarak günümüze kadar ulaştırılan Rumca isimlerle anılmaktadır.
Karadeniz’de konuşulan bir farklı dil de Gürcüce dir. Gürcü Dili, Rumcanın aksine yerli halklar tarafından sonradan öğrenilmemiş, Artvin bölgesinden Batıya doğru göç eden Gürcü toplumlar ile birlikte göç ettikleri bölgelere ulaşmıştır. Bugün Gürcü’ce konuşan toplumların neredeyse tamamı Gürcü ailelere mensupturlar. Günümüzde ve yakın tarihe kadar Gürcü’ce oldukça kısıtlı bir bölgede kullanılmaya devam etmiştir. Bu bölgeler Artvin’in Borçka, Macahel ve Şavşat ilçeleri ile Rize bölgesindeki Pazar ve İkizdere’nin birkaç köyü ile sınırlıdır.
Son olarak değineceğimiz dil Lazcadır. Lazca, sanıldığının aksine Karadeniz yöresinde konuşulan lehçe ya da farklı diller değildir. Aksine oldukça derin bir mazisi olan ve Karadeniz yöresinde rastlanması pek mümkün olmayan bir dildir. Günümüzde Lazca, yalnızca Artvin bölgesinde Arhavi, Hopa ve az miktarda da olsa Rize Ardeşen’in birkaç köyünde konuşulmaktadır. Bu dilde Gürcüce gibi yalnızca Laz kökenli toplumlar arasında konuşulmakta, Karadeniz’in geneline bakıldığında ise Lazcanın izlerine rastlamak mümkün olmamaktadır.
Görüldüğü gibi Karadeniz’de genel itibariyle ayrı bir dil kullanılmamakta, Türkiye’nin hemen her yerinde olduğu gibi göç eden küçük kitleler kendi dillerini muhafaza etmektedirler. Bu dillerin hiçbiri için Doğu Karadeniz genelinde kullanılabilir diyemediğimiz gibi bu dilleri konuşan kitlelerinde tüm Karadeniz’in demografik yapısını etkileyen esas unsurlar olduğunu söyleyemeyiz.
Elde ettiğimiz bu bulgular, tüm Karadeniz yöresi için müstakil bir Ana Dil faktörü olmadığını göstermektedir. Azınlıklar tarafından kullanılan diller ise Karadeniz’in genel kültür yapısını derinden etkilememiş, küçük bölgesel farklılıklar oluşturarak bu demografik ve kültürel yapıyı katkılarıyla zenginleştirmiştir. Karadeniz’in geneline bakıldığında tüm coğrafyayı etkileyen temel kültürel öğeler nelerdir diye sorduğumuzda şüphesiz ilk öne çıkan husus özgün Karadeniz lehçesi olacaktır. Karadeniz Lehçesi Lazca, Gürcüce ve Rumca azınlıkların dilleri gibi kısıtlı bölgelerde kalmamış, doğusundan batısına kadar tüm Karadeniz coğrafyayı etkisi altına almıştır. Peki bu Lehçe hangi kültürel akımla birlikte Karadeniz’e yerleşmişti? Bu dillerin Lazcadan kalmış olması mümkün değildir. Zira nüfus bakımından oldukça az sayıda kitlelerle ancak Artvin bölgesinde ve Rize’nin birkaç köyünde varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. Bunun yanında ayrı bir Ana Dilleri olduğu için bu etkileşimin sadece lehçe olarak kalması mantıklı değildir. Gürcücede Lazcadan çok farklı değildir. Zira Gürcülerde Lazlar gibi kısıtlı göçlerle Rize’nin birkaç köyü ve Artvin bölgesi ile sınırlı bir demografik etki ortaya çıkartmışlardır. Aslında sonuca ulaşmamış çok kolaydır. Karadeniz Lehçesi, Karadeniz’in demografik yapısını oluşturan temel etmenler olan Kıpçak ve Çepni boylarının Lehçenin ta kendisidir.
Daha önce de değindiğimiz gibi Oğuz boylarından biri olan Çepniler, Hazar bölgesinde bulundukları dönemde kalabalık Kıpçak boyu ile yakınlaşmış, diğer bir Oğuz boyu olan Kıpçakların bir bölümü ile birleşerek Selçuklu devletine katılmışlardı. Kaşgarlı Mahmut’un yazılı kayıtlarında gördüğümüz üzere bu birleşme ile Çepni boyu Kıpçak kültürünün tesirinde kalarak Kıpçaklara benzemeye başlamışlardır. Zira Kıpçaklar güçlü kültürel yapılarıyla savaşçı bir boy olan Çepni boyuna tesir etmiş ve onları Kıpçaklaştırmıştır. Çepni’leri kendi kültürleriyle besleyen kalabalık Kıpçak boyu ise bir bölümü Çepnilerle birleştikten sonra ana unsurlarıyla birlikte Hazar Denizinin kuzeyinden Doğu Avrupa ve nihayet Karadeniz’in Kuzeyine ulaşmışlardı. Kıpçakların Kuzey Karadeniz’e ulaştığı yıllarda Çepnilerde Selçuklu ordusuyla birlikte Anadolu’ya girip kuzeye, Sinop-Ordu bölgesine ilerleyip Çepni Hanlığını kurmuşlardı.
Derin kültürel ve toplumsal bağlarla kardeş olan bu iki Oğuz Boyu, 1000-1300 yılları arasında savaş ve göçlerle Karadeniz’in kuzey ve güney kıyılarına ulaştılar. Kıpçaklar Kuzey Karadeniz’de Slavlarla mücadele ederken Çepnilerde Güney Karadeniz’de Pontus ile mücadele ediyordu. 1400’lü yıllara gelindiğinde Karadeniz’in Kuzeyinde yaşayan Kıpçaklar, Peçenekler ve Uzlarla birlikte Kırım Hanlığını kurmuşlar, güneyde Çepniler ise Pontus İmparatorluğuyla savaşmış, Osmanlılar Çepni beyliğiyle birlikte Pontus İmparatorluğunu yıkmışlardı. 1500’lü yıllarda ise Kırım Hanlığı Osmanlı ile yakınlaşmış, iki ülke arasında Karadeniz deniz ticareti yolu açılmıştı. 900’lü yıllarda yolları ayrılan bu iki boy, 600 yıl sonra Kırım-Osmanlı deniz ticaret hattıyla birbirleriyle ilk teması kurdular. Çepniler, Pontus’un yıkılmasıyla doğuya doğru göç ederek Ordu-Giresun-Trabzon-Rize hattına yayılırlarken Kuzeyde Kıpçaklar Rus prensliklerinin baskılarıyla zayıflayarak deniz yoluyla yoğun şekilde Trabzon-Rize limanlarına göç ediyorlardı. Bu iki boy, yüzlerce yıllık tarih serüvenleriyle Karadeniz’de buluştular. Bu buluşma hem Doğu Karadeniz’in demografik yapısını oluşturacak hem de kültürel dokusunu inşa edecektir.
Günümüzde Doğu Karadeniz yöresinde konuşulan lehçeyi incelediğimizde kökeninde Antik Türk diline rastlıyoruz. Şüphesiz bu lehçe Kıpçak ve Kıpçak kültürüne kapılan Çepnilerin göç hareketleriyle oluşturdukları demografik yapının bir parçası olarak Doğu Karadeniz’e yerleşmiş, yüzlerce yıl sonra bile özgünlüğünü koruyarak devam ede gelmiştir. Türk boylarının iç Asya ve Hazar-Anadolu göçlerini gerçekleştirdiği dönemlerde Türkçenin özgün ve tahrif olmamış hali konuşulmaktaydı. Bu özgün dil yapısı Selçuklular ve Osmanlı dönemlerinde yoğun şekilde Farsça ve Arapçadan etkilenerek tahrif olmuş, kelimelerin kökleri çoğunlukla aynı kalsa da telaffuzları tahrifata uğrayarak günümüz Türkçesini meydana getirmişti. Oysa bu durum Kuzey göç yoluyla Doğu Avrupa’ya ve Kuzey Karadeniz’e ulaşan Kıpçaklar için geçerli değildi. Zira Kıpçaklar, kendileri gibi Oğuz boyları olan Peçenekler ve Uzlarla (Batı Oğuzları) mücadele etmiş, barış yapmış, bir arada yaşamış ve nihayetinde Kırım Hanlığını kurmuştu. 1500’lü yıllarda Anadolu’da kullanılan Türkçe yoğun tahrifat altında olsa da Kuzey Karadeniz bölgesinde yaşayan Kıpçak boyu Türkçeyi halen özgün ve tahrifata uğramamış haliyle konuşmaktaydı.
Türk dilinin Orta Asya’daki orijinal halinin yapısını incelediğimizde Türkçenin aslında Sessiz harflere dayalı bir dil olduğunu görüyoruz. Kelimelerin anlamlarını ifade eden sessiz harfler, sesli harfler olmadan okunamadığı için bu sessiz harfleri birbirlerine sesli harfler bağlamaktadır. En bariz örneği Türk toplumlarının toplum ismi olarak kullandıkları ifade olan TÜRK ifadesidir. Bu ismin anlamını T-R-K harfleri taşımaktadır. Bu harfler aralarında sesli harfler olmadan okunamadığı için yerleştirilen sesli harfler kimi zaman değişmiştir. Tarihte Türk’lerle ilgili metinlere baktığımızda karşılaştığımız örnekler bunu açıklamaktadırlar. Bizzat Türkler tarafından kullanılan Türk ifadesine Orhun yazıtlarında TÜRÜK, Çin kaynaklarında TİRK ve TRİK, Arap tarih kaynaklarında TURAK, Sümer kaynaklarında TURKİ, Akdeniz ve ege’de ETRÜK-TRUKS, Selçuklu ve Osmanlı döneminde ise TÜRK olarak karşılaşıyoruz. Kelime içinde geçen sesli harfler esas anlamı taşıyan sessiz harfleri birbirine bağlamakta, yalnızca ses bağlacı olarak kullanılan bu harfler çok fazla önemsenmeyerek değişik telaffuzların kullanılmasında sakınca barındırmamaktadır. Türkçenin bir diğer kaidesi de “G”, “D”,”B” ve “C” harflerini çok nadir kullanmasıdır. Örnek olarak Demir ifadesi öz Türkçede Temir, Din-Tin, Dokuz-Tokuz, Dört-Tört, şeklinde okunmaktadır. Aynı durum G harfi içinde geçerlidir. Güç-Küç, Gün-Kün, Güney, Gel-Kel, Gök-Kök, Gece-Keçe şeklinde okunurken aynı durum B-P ve C-Ç türevi içinde geçerlilik arz etmektedir. Bu telaffuz lehçe yapısı Karadeniz bölgesinde kullanılan şive için çok net paralellikler arz eder.
Bu telaffuz ortaklıklarını 9 Oğuz destanında bir cümle ile alıntı yaparak örnekleyecek olursak ;
(Orijinal telafuzu ile) Punça er körti ol temir tagça, ança tokuz er körmetig.
(Karadeniz telafuzu ile) Punça er körti şol temir tağlar, poyle tokuz er körmedi.
(Günümüz telafuzu ile) Bunca er gördü şol demir dağlar, böyle dokuz er görmedi.
Görüldüğü üzere Karadeniz Lehçesinin sessiz harf vurguları günümüz Türkçesine nazaran orijinal Öz Türkçe telaffuzuna çok daha yakın, çok daha yatkın durumdadır. Bu yatkınlık alelade bir tesadüf ile Rum, Çerkez, Laz, v.b. toplumlardan dilimize yansımamış, bilakis Öz Türkçeyi muhafaza ederek Doğu Karadeniz’e göç eden Kıpçaklar ve Kıpçak kültürünün yoğun tesiri altında kalmış Çepniler tarafından Karadeniz’e ulaştırılmıştır.
Elimizdeki tüm bilimsel bulgular Karadeniz’in demografik yapısı ve dil kökeninin Kıpçak kültürünün eseri olduğunu bize göstermektedir. Demografik bulgularla dil kökenini incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek şüphesiz Karadeniz kültürünün en önemli parçalarından biri olan Karadeniz Müziğinde de karşımıza çıkıyor. Tarihin bize sunduğu bulgularla emin olduğumuz Karadeniz’deki Türk kültürünün izlerine Karadeniz Müziğinin kökenini incelediğimizde bariz bir şekilde karşılaşıyoruz.
Karadeniz müziğinin temel unsuru olan Kemençe pek çok yanılgının aksine en eski Türk çalgılarından biri olma özelliğini taşır. Her ne kadar büyük bir iddiaymış gibi görünse de bu gerçek tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. Yaylı çalgıların kökenine gittiğimizde, kökeninde bir Arap çalgısı olan Keman’ın özgün adı yine Arapçada Rababah’dır. 900’lü yıllarda Avrupa’ya girdiği bilinen Rababah, Avrupa müziğinde büyük yer edinmiş, ilerleyen zamanlarda Rönesans döneminin en çok tercih edilen çalgılarından biri haline gelmişti. Giderek klasik batı müziğinin içerisinde de yer alan Keman’ın tarihçesine baktığımızda Avrupalı müzik tarihçileri Keman’ın 9. Ve 10. Yüzyıllarda İspanya ve Doğu Avrupa Üzerinden eş zamanlı olarak Avrupa’ya ulaştığını ifade ederler. Bu tarihlerde Avrupa’nın güneyinde hüküm süren Arap kökenli Endülüs devleti bulunuyordu. Avrupalı müzik tarihçileri Kemanın güneyden Endülüsler ile Avrupa’ya ulaştığını ifade etmekle birlikte Doğu Avrupa’da hangi kanalla girdiğini ifade edememektedirler. Oysaki bu tarihlerde Doğu Avrupa Türk istilaları altındadır ve Doğu Avrupa’daki Türk varlığı 900-1300 yılları arasında yoğun şekilde varlığını devam ettirmiştir. Doğu Avrupa ve Kuzey Karadeniz bölgesinde Türk Kuman-Kıpçak, Uz ve Peçeneklerin yanı sıra Slav prenslikleri de bulunmaktaydı ancak Slavlar tarihleri boyunca Kemana hiç ilgi göstermemişlerdir. Hatta günümüzde bile müziklerinde Kemana yeterince yer vermemektedirler. Çok açıktır ki Keman Avrupa’ya Kuman-Kıpçak ortak devletinin 900’lü yıllardan itibaren Kuzey Karadeniz’e ayak basmasıyla Avrupa’ya ulaşmıştır. Kuman-Kıpçak toplumlarının keman ile tanışması ise 900’lü yıllardan önce Hazar ve İç Asya dönemlerinde gerçekleşmiştir.
İç Asya’da yaşayan Türk toplumları bilindiği üzere 750’li yıllarda Araplarla ilk teması Talas savaşında kurmuştu. Bu münasebetler 800’lü yıllarda Karahanlılar Devletinin kurulması ve bir süre sonra İslamiyeti kabul etmesiyle daha da sıklaşmıştı. 850’li li yıllarda Araplarla yakın münasebetler ve Karahanlılar dışında İslamiyeti kabul eden Türk boyları Araplarla hem ticaret hem ittifak ilişkileri yürütüyorlardı. Bu dönemlerde Araplarla ve Arap kültürüyle tanışan Türk boyları haliyle Arap müziği ve Rebabah’la da tanışmış oldular. Ancak bu tanışma Türk’lerdeki Müzik kültürünü oluşturan değil geliştiren bir etki oldu. Zira Türk’ler müziklerini kadim bir Türk sazı olan Dombıra ile icra ediyorlardı. Dombıra, günümüzde saz olarak bilinen “Bağlama” çalgısının atası olma özelliğini taşır. Zaman içerisinde bu telli çalgı Selçuklulara onlardan da Osmanlılara miras kalarak günümüzdeki haline kavuşmuştu. Ancak Dombıra yalnızca Telli-Vurmalı bir çalgı olarak kullanılmadı. İç Asya ve Hazar bölgesindeki Türk boylarının Arap Kültüründe gördükleri Rebabah, Türklerin kadim çalgısı Dombıra farklı bir yorum katılarak şekillenecektir.
Dombıra, M.s. 400’lü yıllara kadar iki telli olarak kullanılıp 400’lü yıllardan sonra üç telli olarakta çalınmaya başlanmıştı. Zira tel sayısı çalınacak namelerin türüne göre tercih ediliyordu. İki telli çalgılar, tabiatı gereği iki temel sesli, perdelerle çok sesli hale dönüştürülebilmekte, bunun yanında yapısı gereği 2-4-6-8 lik vurgularla söylenebilmekteydi. Buda daha yavaş sayılabilecek ritimler için ideal bir çalgı olduğunu göstermektedir. Dombıra’nın üç telli hale gelmesiyle 3’lük ve 7’lik ritimlerde çalınabiliyor, daha hızlı ritimlerde üretilebiliyordu. 800’lü yıllara gelindiğinde Dombıra hem iki telli hem üç telli olarak çalınan, Türk’lere özgür bir sazdı. İç Asya ve Hazar bölgesindeki Türk boylarının 800’lü yılların sonuna doğru Arap kültüründe rastladıkları Rebabah, nameli sesiyle Türk müzisyenleri tarafından da tercih edilen bir çalgı oldu. Ancak Rebabah, orijinal haliyle iki telli ve hüzünlü nameler çalan ağır sesler veriyordu. Dombıra ve üç telli namelere daha yatkın olan Türk boyları, Rebabahtan esinlenerek Dombıra’yı yaylı bir çalgı haline getirmişler, özünde geniş kaseli, uzun saplı bir yaylı çalgı aleti olan Rebabahı kısa saplı, küçük kaseli, 3 telli yaylı bir çalgı haline getirerek adına “Iklığ” demişlerdir. Iklığ, “OKLUK(Ğ)” yani okla çalılan, okluk çalgı aleti anlamına gelmektedir. Bu tarihi çalgı, günümüzde Giresun’un Dereli ilçesine bağlı ıklıkçı köyüne adını miras bırakmıştır. Bu köy Kemençe üstatlarının ve kemençe üreticilerinin bulunduğu bir köy olma özelliğiyle ön plana çıkar. Elbette ki Kemençe’nin atası olan Iklık’ın Kemençe üreticisi olan bu köye isim vermesi alelade bir tesadüf olarak açıklanamayacak kadar bariz bir örnektir.
Asya Türklerinin Araplarla münasebetleri ile tanıştıkları Rebabahtan esinlenerek ortaya çıkarttıkları Iklık, zamanla Türk toplumları içerisinde rağbet görerek diğer boylar tarafından da kullanılmaya başlanmıştı. Iklık 900’lü yıllara gelindiğinde artık Dombıra gibi özgün bir Türk çalgısı olarak Türk kültürüne yerleşmiş durumdaydı. Kültürel bakımdan oldukça zengin ve güçlü bir yapıya sahip olan Kıpçaklarda da Iklığın kullanımı yaygınlaşmış durumdaydı. Kıpçaklar, zamanla bu çalgıyı geliştirerek önce Kabak Kemane olarak bildiğimiz ve halen Azerbeycan, Irak, Türkmenistan, Kazakistan gibi bölgelerde kullanılan çalgı türüne çevirdiler. 900’lü yıllarda ortaya çıkan Kabak Kemane, o dönemde Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi Türk coğrafyalarına da yayılma olanağı buldu. Zira bu çalgı Kabak Kemane haliyle halen kullanılmakta ve Antik Türk çalgılarından biri olarak kabul edilmektedir. Kıpçak’ların doğudan gelen Moğol baskısıyla Hazar Denizinin kuzeyinden Doğu Avrupa’ya ve Kuzey Karadeniz’e göç etmeleri Kemençe’nin serüvenini başlatmış olacaktır. İç Asyada’ki başka bir kavim olan Kuman’larla birleşen Kıpçaklar, 900’lü yıllarda Kuman-Kıpçak devletini kurarak Kuzey Avrupa’ya göç ettiklerinde beraberlerinde götürdükleri Iklık’ta güçlü kültürel dinamikleriyle gelişmeye başlayacaktır.
Iklık, artık Doğu Avrupa ve Kuzey Karadeniz topraklarındadır. Kıpçaklar, birlikte hareket ederek Kuzey Karadeniz’e göç ettikleri Kuman’lar ile birlikte Iklıkı hızlı ritimler üretebilen bir çalgı haline getirmeye başladılar. İlerleyen yüzlerce yıl içerisinde Iklık hem Avrupa’da yayılmaya başlayacak hem de Kıpçaklar arasında giderek Dombıra’nın yerini alacaktır. Devam eden yüzlerce yıl içerisinde özgün bir Türk çalgısı haline gelen Iklık, Kıpçak’ların ortak yaşadıkları toplum olan Kuman’ların adıyla yaşamaya başlayacaktır (KUMANÇA). Görüldüğü üzere KEMAN kelimesinin kökeni KUMAN, Kemençe kelimesinin kökeni de KUMAN-KEMEN türemesinden oluşmuş bir telaffuz türemesidir. Bu tespit yalnızca bir isim benzerliğinden ibaret değildir elbette. Bu kanaate varmamızı sağlayan yegane bulgular oldukça şaşırtıcıdır. Asya’nın içlerinden Kuzey Karadeniz’e göç edep Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak toplumlarının ardılları olan, günümüzde Moldova’da yaşayan ve öz be öz Türk olduklarından şüphe duyulmayan hatta bunun farkında ve bilincinde olarak kendilerin HUN TÜRKÜ diyen Gagavuzlar (Gök Oğuzlar) günümüzde Karadeniz bölgesinde çalınan Kemençenin aynısını çalmakta, adına Kumançe demekte, bu çalgı ile oynadıkları oyuna da “Horon” demektedirler. Bu şaşırtıcı benzerlik Karadeniz ile Moldova’yı birbirine bağlayan kesin ve tereddüde mahal bırakmayacak açık bir tarihsel bulgu durumundadır. Zira Kuzey Karadeniz ile Güney Karadeniz arasındaki bağlar yüzyıllar önce kopmuş, Kuzey Karadeniz’in kültürel temellerini atan Kıpçaklar Kumançe’sini ve Horon’unu ardılları olan Gök Oğuz Türklerine miras bırakmış, son yurtları olan Doğu Karadeniz coğrafyasında da kök kültürlerine sahip çıkarak günümüzde “Karadeniz Kültürü” olarak varlıklarını güçlü bir şekilde devam ettirmektedirler.
Sanıldığının aksine Kemençe bir Rum çalgısı olmamakla birlikte, Karadeniz bölgesine yerleşen Kıpçak kültürünün Rum’lara bir armağanı olmuş, 1900’lü yıllarda mübadele ile Yunanistan’a göçen Rumlar vasıtasıyla Yunanistan’a ulaşmıştır. Yunanistan kemençe ile ancak 1920’li yıllarda tanışmış, Kemençenin atası olan Kabak Kemane ise İç Asya’da kullanılmaya başlanmasından yüzlerce yıl sonra yunan müziğine katılmıştır.
Tüm bu derin tarihsel bulgular, demografik, kültürel, sanatsal ve etimolojik tespitler teyit ve ispatlarıyla açıkça ortaya koymaktadır ki ; Karadeniz Coğrafyası, özgün Kıpçak toplumunun yüzlerce yıllık serüvenlerle Karadeniz’e yerleşip burada inşa ettikleri köklü, güçlü ve orijinal kültürleri, günümüz Karadeniz Kültürünü teşkil etmekte, Türk Kültürünün bu en az tahrifata uğramış hali bugün “Karadeniz Kültürü” olarak varlığını devam ettirmektedir.
.
İlk Mâbed Kabe mi?
Kur'an, yeryüzünde yapılan ilk mabedin Kabe olduğunu geçiyor (Âl-i İmran - 96).
Peki gerçekten öyle mi? Tarih öncesi çağlarda, ilk insan topluluklarının istikrarlı akarsu yataklarında yaşadıklarını biliyoruz. Hayati ihtiyaç olan temiz su kaynağının bulunmadığı alanlarda, en azından toplu olarak yaşayamayacağını ön gördüğümüz insan toplulukları için günümüz Arabistan'ında, üstelik denize kuş uçuşu 70 Kilometre mesafedeki bir coğrafyanın (Mekke) ilk insanlar için toplu halde yaşanabilecek ve dolayısıyla ilk mabed (tapınak) olarak kullanılması mümkün mü?
Arabistan ve Kuzey Afrika, yengeç dönencesi üzerinde bulunmasından ötürü tropikal ve güneş ışılarına dik olarak maruz kalan coğrafyalar. Bu konumda bulunan coğrafyalarda, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan kuraklık, tarih öncesi insan toplulukları için yaşanabilir bir alan olmaktan çok uzak görünüyor. Afrika'dan çıkışımızda, güney Arabistan'ın (Yemen) yeşil vahalara sahip yaşanabilir bir bölge olarak Afrika-Asya arasında bir güzergah teşkil ettiğini biliyoruz. Ancak klimatolojik veriler, bu durumun Kuzey ve Orta Arabistan için söz konusu olmadığını söylüyor.
Elbette Arabistan da bir zamanlar yoğun yağışlara maruz kalan ormanlık bir coğrafyaydı. Oxford Üniversitesi'nden Ash Parton, bu dönemin izlerine ulaşmayı başarmıştı. Ancak ulaştığı alüvyon yatakları 160 Bin yıl öncesine tarihleniyordu. Yani bu tespit Afrika'dan çıkışla örtüşmüyor.
Ama şu veya bu şekilde, Arabistan'ın da bir zamanlar su yataklarını besleyebilecek bir iklimin hakim olduğunu biliyoruz. Peki bu yaşanabilir iklimden kalan başka izler var mı? Ya da Ash Parton'un 160 Bin yıl kadar önce varolduğunu tespit ettiği akarsu yatakları, ilk insanların Afrika'dan çıkışına tekabül eden 70-90 Bin yıl önce de var mıydı?
Söz konusu nehirlerin varlığına sözlü efsanelerde rastlıyoruz. Arap yarımadasını kuzeyden güneye ve doğudan batıya bağlayan zengin ve güçlü bir nehir olduğuna dair anlatılar bulunuyor. Bu anlatıları destekleyen bir başka bulgu da, bölgede bulunan ve 7-13 Bin yıl öncesine tarihlenen ceylan kemikleri. Bugün o coğrafyada bulunmayan sığır ve yaban keçilerine ait kalıntılar da söz konusu anlatıyı destekliyor.
Bu konuda en çarpıcı bulgu ise Ptolemy'nin MS 150 tarihli erken Arabistan haritası.
Anlaşılan; Arabistan çölleri, ilk insanın Afrika'dan çıktığı dönemde halen çöl olsa da güçlü akarsularla yaşanabilir bir tabiata sahipti. Üstelik Ptolemy'nin haritasında görünen iki büyük nehrin kesiştiği nokta da bugünün Mekke şehrine tekabül ediyor. Bu veriler ışığında; Mekke'nin ilk insanlara ait en eski tapınak/mabed olması hiç de şaşırtıcı görünmüyor.
.
Talkan-Cürcan Katliamı ve Türklerin Müslüman Oluşu
Tarihsel olarak çarpıtılmış tarihi bir vaka üzerinde duracağız bu kez. Türklerin Müslüman oluşu ve Talkan - Cürcan katliamları.
Önce meselenin tarihsel süreci hakkında kısa bir özet geçelim. Tarihe Talkan-Cürcan katliamları olarak geçen vaka 710 yılında yaşandı. Hz. Muhammed vefat etmiş, ardından 4 halife dönemi sona ermiş ve Muaviye 661'de Arapların başına geçerek Emevi dönemini başlatmıştı (661). Bu tarihlerde Ortaasya'da durum; Yıkılan Ak Hun Devletinin bakiyeleri Seyhun-Ceyhun ırmakları arasında Toharistan Yabguluğunu kurmuşlardı. 1. Göktürk Devleti yıkıldığında Göktürk hakimiyeti altındaki bölgeler Çin'e bağlanmış ve küçük beylikler halinde Yabguluklar şeklinde yönetiliyordu. 2. Göktürk Devleti kurulalı henüz 15 yıl olmuştu ve henüz Toharistan bölgesine nüfuz edecek kadar güçlenebilmiş değildi.
Bu atmosferde görünen resim; katliamların yaşandığı 6. Emevi halifesi olan Velid döneminde (710) Toharistan bölgesi yoğun şekilde Türklerin yaşadığı ancak güçlü bir devlet idaresinde yönetilemeyen bir beylik (Yabguluk) durumundadır. Katliamın baş aktörü olan Kuteybe, bu dönemde Horasan valisidir. Zira Farslar mağlup edilmiş, İran toprakları Emevilerin hakimiyeti altına girmiştir. Haliyle Horasan da bu dönemde bir Fars şehriydi. Kuteybe, aldığı talimat ile fetih hareketlerine girişerek batıya, Belh kentine doğru harekete geçti.
Aslında bu noktaya kadar herşey tarihin olağan seyrinde devam ediyordu. Bir Devlet, yönetim boşluğu olan önemli bir coğrafyayı hakimiyeti altına almaya çalışıyor. Ancak gelişen süreç olağan dışı bir vaka halini alacaktır.
Kuteybe'nin ilk hedefi Beykent'ti. 2 ay süren yoğun mücadeleler sonucunda Beykent ele geçirildi, ardından gün boyu yağma yapılarak silah tutabilen tüm erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar esir alındı. Aslında bu durumu dönemin teamülleri içerisinde olağan karşılayabiliriz. Çağın savaş hukuku buna müsaade ediyor. Savaşıyor ve direniş görüyorsanız, yani şehri savaşarak elde ediyorsanız tüm erkekleri öldürebilir, tüm kadın ve çocukları esir alabilirsiniz. Aynı teamülü Hun, Göktürk, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de görebiliyoruz. Ancak Talkan ve Cürcan'da yaşananların vahşilik ve katliam olarak anılmasının nedeni çok farklı.
Arap orduları Beykent'e girdiklerinde muhteşem bir zenginlikle karşılaşmışlardı. İbnü'l Esir'den nakledildiği üzere; Ak Hunlar döneminden beri Altın işçiliği konusunda uzman Türklerin evlerindeki altın eşyalar, kalabalık Türk nüfusu ve muhtemelen Beyaz Tenli Türk Kadınları Arapları fazlasıyla etkilemişti. Bu fetih hareketi Kuteybe için çok karlı olmuştu. Sonrasında ki katliamların esas nedenlerinden biri buydu.
Talkan katliamını anlamak için Arapların savaş hukukunu, daha doğrusu hukuksuzluğunu, çok daha doğrusu; Arap olmayanlara karşı yaklaşımlarını anlamak gerekir. Bunu anlamak için de bir örnek faydalı olacaktır. Talkan-Cürcan katliamları öncesinde yaşanan bir mücadeleyi örnek verebiliriz. Beykent saldırısı öncesinde yaşanan bu vaka da; Araplar Buhara'ya saldırmıştı. Buhara hakimi Kabaç Hatun'du. Evet, ülkenin idaresi bir Türk Kadınındaydı. Kabaç Hatun, Arap komutan Sa'îd'in saldırısına karşı koyamayınca haraç vermeyi teklif etti.
Sa'îd anlaşmayı kabul etti. Ancak eli boş dönmemek için Semerkand'a saldırmak istiyordu. Bu saldırı esnasında Kabaç Hatun'un kendisine tuzak kurmaması için, içinde Kabaç Hatun'un kardeşininde olduğu 30 Bin kişilik esiri Semerkand seferinden dönene kadar yanında tutacağını söyledi. Ancak Semerkand seferinden sonra sözünü tutmadı ve esirleri Kabaç Hatun'a vermeyerek Medine'ye getirdi ve köle yaptı.
Şu tespiti yapmak yerinde olacaktır; Emevi dönemi Arapları, ne islam hukukan ne de dönemin teamüllerine ve savaş hukukuna riayet etmiyorlardı. Talkan-Cürcan katliamlarını da bu bakış açısıyla yorumlamak yanlış olmayacaktır.
Gelelim Talkan katliamına. Vakadan bir süre önce Soğd Beyi Neyzek Tarhan, Kuteybe ile işbirliği yapmış ve pek çok Türk şehrinin Arapların eline geçmesine göz yummuş, hatta yardımcı bile olmuştu. Ancak Arapların Türk beylerinin birlik olmamasından isitfade ederek Türk kentlerini birer birer ele geçirmesi üzerine diğer Türk Beylerine mektup yazarak Kuteybe'nin amaçlarını anlatan mektuplar gönderdi. Bu mektuplardan biri de Talkan beyi Sehrek'e ulaştı ve Sehrek'in olumlu yanıtı Talkan katliamına giden süreci başlattı.
Neyzek Tarhan, Kuteybe ile sulh yapmak üzere huzuruna gittiğinde Kuteybe kendisinin ve mahiyetindeki yüzlerce esiri katletti. Bu alelade bir infaz değildi. Kuteybe önce Tarhan'ın oğullarını onun önünde öldürdü, ardından esirlerinin tümünü katletti. Tüm katliamlar Tarhan'a seyrettirildi ve en son onun boynunu bizzat kendisi vurdu.
Yine anlayacağımız üzere sulh görüşmesi için gelmiş olan birini, üstelik tüm mahiyetiyle birlikte, üstelik izleterek öldürmek ne islam akaidine, ne dönemin savaş hukukuna, ne de temel insan ahlakına tümüyle aykırı, sıradışı bir eylem olmuştur ve pekalâ vahşice bir katliamdır.
Nihayetinde Neyzek'in irtibat kurduğu Talhan Beyi Sehrek'den haberdar olur. Belh'te hazırlıklarını tamamlayıp Talkan şehrine doğru yola çıktığında Sehrek geri çekilerek şehri terkeder. Haliyle şehir sahipsiz ve savunmasız kalmıştır. Kuteybe Talhan'a mukavemet görmeden girmiştir, ancak islam akideleri ve teamüller yine hiçe sayılır. Kuteybe, "İbret Olsun" diyerek kendisine mukavemet göstermeyen ahaliyi vahşice katleder. Öldürdükleri erkeklerin cesetlerini astığı ağaçlar kilometrelerce uzanır. İbnü'l Esir'in naklettiği üzere katledilen insanların sayısı en az 40 Bin'dir. Katledilenlerin dışında geride kalan çocukları ve kadınları da esir alarak geri döner.
Her ne kadar katliamın adı Talkan-Cürcan katliamı olarak bilinse de Cürcan'da ki katliam Talkan'da ki vahşetin yanında sönük kalır. Ama Kuteybe'nin savaş meydanları haricinde katlettiği Türklerin sayısı 100 Bin civarındadır. Üstelik bu rakama esir çocuklar ve cariyeler de dahil değildir.
Süreci bu minvalde değerlendirecek olursak;
Kuteybe vahşi bir komutan, Halife Velid vahşi bir hükümdar, Araplar ise ganimet, yağma ve esir için islam, ahlak ve savaş kurallarını hiçe sayan barbar bir kavim olarak tarihe kaydedilmişlerdir.
Peki Türkler'in Müslüman Oluşu
Türkler'in islama adaptasyonu ve kabulünün Talkan-Cürcan katliamlarıyla bir ilgisi yoktur. Zira Türkler'in islamı kabulü bu vakadan en az 200 yıl sonra mümkün olabilmiştir. Satuk Buğra Han (924-955) döneminde, üstelik Araplar'ın zayıf düştüğü, Arap İslam Devleti'nin tarih sahnesinden silinmek üzere olduğu bir dönemde, yine üstelik Araplar vasıtasıyla değil İslam'ı kabul etmiş olan Sasaniler (Farslar) vesilesiyle İslam ile tanışmış ve toplum nezdinde kabul görmeye başlamıştı. Bu etkileşim de savaş ya da esaret yoluyla değil, veliaht Satuk Buğra Han'ın çocukluk yaşlarında birliket yetiştiği Sasani veliahtı Nasr ile arkadaşlığı vesilesiyle gerçekleşmişti.
Talkan-Cürvan vakası Türklerin Müslüman olmasına vesile olmadığı gibi, bilakis Türkleri İslam'dan uzaklaştırmıştı. Haliyle İslam'ı Arap istilalarıyla tanıyan Türkler için bu kötü bir tecrübe olmuştu. Sosyolojik olarak ele alırsak kötü hatıraların silinmesi için en az 2 asır geçmesi, Arapların Ortaasya'da ki nüfuzlarının da ortadan kalkmış olması gerekiyordu diyebiliriz.
Diğer taraftan, Türklerin Araplarla tarihlerinin hiçbir döneminde anlaşamadığınında altını çizmek gerekir. Zira bugünün İran coğrafyasında kurulan ve yükselen Selçuklu Devleti döneminde Araplarla kurulan ilk temas Tuğrul Bey döneminde, Fatîmilerin Abbasi Halifesi Kâim-Biemrillah'ın Tuğrul Bey'den yardım istemesi üzerine gerçekleşmişti. Türkler, Arapların himmet ve himayeye muhtaç olduğu dönemde Abbasi Halifesi'nin emniyetini sağlamış, Halife de Tuğrul Bey'i İslam'ın sancaktarı ilan etmiştir Ancak bu vaka, iyi ilişkilerin gelişmeye başladığı anlamı taşımıyor. Araplar, giderek nüfuzlarını kaybettikleri İran Coğrafyasında tutunmaya çalışırlarken Türkler Arap Emirlerle mücadele ederek İran Coğrafyasını, bir anlamda Araplardan temizlemişlerdi. Temizlemişlerdi ifadesinin altını çizmek gerekiyor; Araplar'ın İran Coğrafyasında tutunmaya çalışma sebepleri inançla ilgili değil bölgedeki emperyalist hedeflerinden vazgeçmek istememeleri dolayısıyladır. Ayrıca bir anekdot daha paylaşalım; Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi'nin dedesi Süleyman Şah, İran coğrafyasında Araplara karşı kazandığı zaferler neticesinde güçlenmiş, alelade bir komutan iken, kahramanlıkları neticesinde binlerce Türkün kendisine biat etmesiyle kendi beyliğini kurmuştur.
Arap Irkçılığı
Tüm bu vakalar neticesinde meseleyi sosyolojik açıdan değerlendirmek ve bir tespite bağlamak durumundayız. Şunu çok açık şekilde ifade etmek gerekir ki; Arap İslamcılığı döneminde ortaya çıkan siyasi, itikadi, mezhepsel v.b. sorunlar, başlı başına Arap Irkçılığından kaynaklanmaktadır. Aslında bu kültürel hastalığın irini Yahudi Milliyetçiliğine kadar uzanır. Kendilerini üstün, insanların efendisi ve kutsanmış kabul eden Yahudi İnancında, kendilerinden olmayanları köle ve hizmetkar gören bir anlayış söz konusuydu. Aynı coğrafyayı paylaşan Araplar da bu güçlü Yahudi akımından etkilenmişler, belki de özenmişler ve bir anlamda "aşağılık kompleksi" ile böylesi sapkın bir anlayışla toplumsal bir sendrom yaşamışlardır.
Bu haleti ruhiyeyi İslam öncesi Arap kültüründe görebiliyoruz. İbn-i Hişam'ın naklettiği üzere; Arap kabilelerinin kendilerini diğer kabilelerden üstün gördüğünü, bu üstünlük anlayışının kabileler arası savaşların temel nedeni olduğu açık şekilde görebiliyoruz. İslam'ın nûzulü ile kırılan bu kabile ırkçılığı, topyekün bir millet ırkçılığı haline dönüşmüştür. Zira 4 halife dönemi sonrasında Şam Merkezli Emevi hükümdarlığı yalnızca Arapları öncelliyor, Arap olmayanlara "Mevâli" tanımını münasip görüyorlardı. Mevâli ifadesi aslında Mevlâ kökünden gelir; dost, arkadaş, yardımcı anlamına tekabül eder. Ancak bu bizim tasavvur ettiğimiz anlamda bir dostluğu ifade etmez. Zira Arap toplumu, kapılarına bağladıkları köpeklere de, kendilerine hizmet etmekle yükümlü olan kölelere de Mevlâ ifadeisni münasip görmüşlerdir. Yani Arap olmayan müslümanlar, aslında müslümanlara hizmet eden dost kölelerdi. Bu anlayış Emevi döneminde oldukça kabul görmüş bir anlayıştı, hatta Emevi hakimiyetinin sona ermesine, Abbasi ihtilalinin gerçekleşmesine yol açmıştı.
Şam merkezli Emevi Hükümdarlığı, Mevâli olarak gördüğü ve köle/hizmetkar addettiği Arap olmayanlara karşı İslam'ın akidelerini ve mağrufunu hiçe saymaktan geri kalmadılar. Elbette bu aksiyonun ortaya çıkartacağı bir reaksiyonda olacaktı. Arap Irkçılığı anlayışı, Arap olmayan müslümanların zihin birliğine; Şûubiliğin ortaya çıkmasına yol açtı. Şûubilik Arap Irkçılığını reddediyor, İslam'ın açık şekilde tüm insanlığa hitap ettiğini doğrudan Kur-an ile ortaya koyuyor, hatta Arapların şiirden başka bir meziyetleri olmayan, geri, gayrimedeni, düşük kültürlü, ahlak yoksunu bir millet olduğunu iddia ediyorlardı.
Tüm bu anlam bütünlüğünden hareketle; Talkan-Cürcan katliamlarının bir Arap Irkçılığı hareketi olduğunu açık şekilde ifade edebiliriz. Araplar, Türkleri İslam'a davet etmek gibi bir gâza ruhu ile hareket etmemişler, bilakis zengin Türk şehirlerini yağma, ganimet ve cariye kaynağı olarak görerek İslam aktini, çağın savaş hukukunu ve temel ahlaki teamülleri yok saymış, vahşi bir üslupla hareket ederek belki de Türklerin İslam'a intibaklarını en az 2 asır engellemişlerdir.
.
Anadolu'nun Türkleşmesine Dair
Anadolu’nun Türkleşmesi pek de öyle fekalade bir iş değildi. Nitekim Anadolu, Orta Çağ’da bir tarım coğrafyası olmaktan çok uzaktı. Haliyle kalabalık kitleleri besleyecek tabiat kaynaklarından mahrumdu. Konya Ovasında sanayi yöntemlerle yetiştirilen Hububat ve Güney bölgelerindeki meyve yetiştiriciliği de milat öncesi dönem için bir önem arz etmiyordu.
Doğu Anadolu’yu görmezden gelirsek, Anadolu’da muhkem bir İmparatorluk ya da siyasi otorite ile karşılaşmayız. Daha çok kuzey ve batı sahillerinde görülen Yunan Ticaret kolonileri dışında Anadolu’da hatırı sayılır bir nüfus yoğunluğu da göze çarpmaz. Çünkü Erzincan’dan başlayıp batı sahillerine kadar uzanan İç Anadolu, tabiat koşulları itibarıyla Orta Asya bozkırları gibi zorlu, müşküllü bir coğrafyadır. Aslında buraya Küçük Asya denilmesinin sebebi de buydu.
1071, talihin bir ikramı olarak Türk tarihinin önüne konulmuş bir nimetti. Ne Sultan Alparslan ne de Selçuklular, Anadolu’yu gözlerine kestirmemiş hatta tenezzül buyurmamışlardı. Kültür ve medeniyet, hâkimiyet kurulacak kalabalık halk kütleleri ve manevi atmosfer, tarihin her döneminde olduğu gibi Mezopotamya eksenliydi. Öyle ki; Mısır seferine hazırlanan Alparslan için Diogen’in saldırısı sadece bir savunma savaşından ibaretti. Ama “kul hesap eder, kader güler geçer” misali, Türklerin ebedi ve müebbet vatanı, o tenezzül edilmeyen Küçük Asya oldu.
Özünde bir Türk Devleti olan Selçuklular, belki Melikşah belki Alparslan döneminde söz konusu olan eksen kaymasıyla Bozkır geleneklerinden ve Türklük ekseninden yerleşik, kozmopolit, çok uluslu ve merkeziyetçi bir imparatorluğa dönüşmeye başlamıştı. Şüphesiz bu dönüşümün baş aktörü Fars asıllı Nizamûlmülk idi. Öyle ki; görece Selçukluların en parlak devri olan Melikşah döneminde, merkezi otoriteden pek de hazzetmeyen, kendi beylerinin öncülüğünde “başına buyruk” bir özgürlük içerisinde yaşayan Türkmenler, Mezopotamya usulü bir merkezi otorite için en mühim tehdit olarak algılanır hale geldi. Devletin yeni başkenti İsfahan’dan uzak tutulan, hatta orduda ihtiyat kuvveti haline gelen bozkır savaşçısı Türkmenler, yine Nizamûlmülk’ün teveccühü üzere, onları da küstürmeyelim denilerek 1000 kadarı daimi Saray ordusunda vazifelendirilir hale gelmişti.
Her halükârda Türkmenler dışlanır, Selçuklu devleti ordusu ve siyasi ekranı dâhil olmak üzere Fars, Tacik, Arap, v.b. unsurlardan kokteyl bir yapıya bürünür oldu. Türkmenler de çok uluslu olarak programlanan Selçuklunun uç topraklarına göç ettirilerek merkezden uzak tutuldu. Anadolu’nun Türkleşmesi işte bu makûs sürecin hikmetli bir meyvesi olarak ortaya çıktı.
Tabi öncesi de var. Devletin kurucu atası Selçuk Bey’in esas varisi olan Arslan Yabgu, Gazneliler tarafından tutsak edilince onunla birlikte tutsak iken kaçmayı başaran Kutalmış, teamülen varis durumundaydı. Kutalmış, babasını kurtarmak için Türkmenlerle birlikte defaatle Gazne Devleti ile mücadele ederken evvelce şehit olan Mikhail’in oğulları Tuğrul ve Çağrı Bey’ler, bu müşküllü durumda hasbelkader devletin idaresini ele aldılar. Kutalmış, yine de bu duruma itiraz etmeyerek amcaoğulları Tuğrul ve Çağrı kardeşlerin idaresini tanıdı. Ancak Tuğrul, kardeşi Cağrı’nın oğlu Süleyman’ı veliaht ilan edince Kutalmış da hakkı olanı almak üzere harekete geçti.
Selçukluların demografik dönüşümü, Fars, Tacik, Arap, Kürt, v.b. unsurların orduda görevlendirilmeye başlaması bu dönemlerde başlar. Her ne kadar bu süreci Nizamûlmülk’e ithaf etsek de dönüşümü başlatan selefi Amidûlmülk’dür. Bir tarafta muhtelif unsurlardan oluşan Tuğrul Bey’in ordusu, diğer tarafta Türkmenlerin desteğini alan Kutalmış saltanat için mücadele ettiler. Ancak ordunun tüm kuvvetini kullanan Tuğrul Bey, Türkmenlerin desteğini alan Kutalmış’ı mağlup edemedi. Hatta vezir Amidûlmülk, Kutalmış’ın hiddetlenmesinden çekinerek Süleyman’ı değil, Çağrı Bey’in oğlun Alparslan’ı tahta oturtur. Alparslan’ın taarruzları da sonuç vermez ve Kutalmış hakkından vazgeçmez. Nihayet Kutalmış sulh yoluna ikna olsa da bu kez Amidûlmülk’ün anlaşmanın ilan edilmesini istememesi üzerine yine sonuç alınamaz. Tüm gayretlere rağmen bertaraf edilemeyen Kutalmış, nihayet elim bir kazayla atıyla birlikte bir uçurumdan düşerek ölür. Ancak Türkmenler, Kutalmış’a yapılan haksızlığı unutmayacak, Fars vüzera da Türkmenleri devlet için bir tehdit olarak mimleyecektir.
İşte Selçukluların kozmopolit bir devlet haline gelmesi ve Türkmenlerin Selçuklu tarafından dışlanması bu sancılı sürecin bir neticesi oldu. Nihayet Nizamûlmülk, Alparslan’ı ikna ederek rakibi Amidûlmülk’ün öldürülmesini sağlayıp baş vezir olduktan sonra devleti adım adım Mezopotamya İmparatorluğuna dönüştü. Kutalmış’ın oğulları da devlet erkinden uzak tutulması gayesiyle Anadolu’ya sürüldü. Böylece Kutalmışoğlu Süleyman, Türklerin yeni ve ebedi vatanı olacak Anadolu’nun Türkleşmesini başlattı ve kanımca Türk Tarihi’nin en önemli şahsiyeti haline geldi.
Selçuklu, kendisi için tehdit gördüğü, küstürdüğü Türkmenleri, tenezzül buyurmadığı Anadolu’ya def ederek farkında olmadan Türk Tarihi’ne büyük bir hizmette bulundu. Kayıtlara göre Selçuklu’nun en palak dönemi olan Melikşah devrinde ise devletin taşıyıcı kolonları zafiyete uğradı ve Melikşah döneminden geriye parça parça olmuş bir Mezopotamya İmparatorluğu kaldı. Sultan Sencer, Türkmenlerin desteğini alsa ve tüm gayretlerine rağmen devleti ayakta tutmayı başarsa da iş işten geçmişti. Sencer’den sonra geriye esaret altına girmiş Türkmen kitlelerden başka pek bir şey kalmadı.
Mezopotamya’da yıkılan Türk hâkimiyeti Anadolu’da yeniden, üstelik bozkır usulüyle ve hatta tümüyle Türk etnositi ve kültürüyle yeniden tesis edildi. Gerçi evvelce Anadolu Türkleri, İran coğrafyasındaki saltanatı yeniden ele geçirene kadar Anadolu’yu bir geçici iskân sahası olarak görüyordu ancak Melikşah’ın ölümünden sonra bu emellerinden ilânihaye vazgeçtiler. Kaderin kendilerine tayin ettiği bu coğrafya onlara Türkistan bozkırlarına olan özlemlerini bile unutturdu.
Anadolu’nun Türkleşme ve paralel olarak İslamlaşmasını da bu eksende anlamalıyız. Ama o basit ezberi terk etmek zorundayız; Türkler Anadolu’yu bizzat Türkleştirirken yerli kütleyi asimile etmedi; buna gerek de kalmadı. Hatta Orta Asya’yı Anadolu’ya taşıyarak Türkistan’ın adeta merkezi haline getirdi. Beraberinde şu soruyu yanıtlamak zorundayız; Anadolu’nun o eski sakinlerine ne oldu?
Teşbihte hata olmasın, geldikleri gibi gittiler. Ne asimile oldular, ne Türkleştiler ne de İslam’a intibak ettiler; misafir olarak geldikleri Anadolu’dan kendi arzu ve istekleriyle müsaade isteyerek ayrıldılar. Edebi bir tamlama gibi görünüyor olsa da ifadeyi okunduğu haliyle anlayalım, Türkler tarafından kovulmadan gittiler.
Neticeye varmadan önce şu misafir tanımını tamlamak istiyorum. Genel kanı olarak Anadolu’nun eski sahipleri olduğu söylenen kütlelerin Anadolu’ya ne zaman ve nasıl geldiğini anlamadan neden ve nasıl gittiklerini kavramak mümkün olmayacaktır.
Kısa bir tarih serüvenine çıkalım; Kuzey Karadeniz bozkırlarında yaşayan Aryanlar, MÖ 2 bin’lerde başlayan Asya istilası neticesinde MÖ 1800’lerde Hazar’ın doğusundan güneye inerek önce Kelteminar ve Harezm kültürlerini çiğneyerek İran coğrafyasına indiler, ardından bir koldan Hint topraklarını istila ederken diğer taraftan Sümer ve Akkad topraklarını çiğnediler. Müteakiben MÖ 1500’lerde Anadolu’ya giren bu Aryan kütlesi, Asyalı Hattilerin varisi olarak Hitit İmparatorluğunu ilan ettiler. Anadolu’nun diğer kütleleri olan Luviler, Milavandalar, v.b. kütlelerin serüveni de yaklaşık olarak aynı dönemde başlar. Yani bu kütleler de Anadolu’ya sonradan ve istila hareketleriyle gelmişlerdi. Onlar geldiğinde bölgenin sakinleri olan Hattiler, pekâla Asyalı bir kütleydi. Özetle bilebildiğimiz kadarıyla Anadolu’nun en eski sakinleri Asyalılardı ve Hint-Avrupalıların istilasına uğramışlardı.
Hititlerden sonra Anadolu’da kadim ve kalıcı bir hâkimiyet kurulamadığını biliyoruz. Aradan geçen 2 Bin yıllık dönemde, daha çok Doğu Anadolu’da Komagene, Urartu, İskit, Hay (Ermeni) hâkimiyetleri yaşansa da bu siyasi otoriteleri Mezopotamya’nın uzantısı olarak görmek gerek.
Söz konusu Türk fütuhatı olunca, Anadolu’yu Roma toprakları olarak adlandırırız. Ancak bu topraklar Roma için bir vilayet değil, tahakküm altına alınmış, baronluklar ve derebeyliklerle sömürülen, hatta Mezopotamya ile Roma arasında bir hendek vazifesi gören tali bir coğrafyaydı. Tahkim edilmiş kalelerin olmadığı, Roma ya da Bizans kültürüne tabi bir halk göremediğimiz Anadolu’da, Türkler gelmeden sadece birkaç yüzyıl önce ortaya çıkan Ermeni Krallığından başkaca bir kütlenin hatırı sayılır varlığı söz konusu değildi.
Bu tenezzül edilmeyen, kadim bir kültür ya da siyasi otorite altında şekillenememiş coğrafya, ancak ve ancak pastoral kültür ve bozkır yaşam modeline sahip Türkler tarafından ihya edilebilirdi, öyle de oldu. Peki nasıl oldu?
Türklerden önce Anadolu’nun ne halde olduğunu anlamak gerek önce. 6-7. yüzyıllarda Bizans – Sasani savaşları, ardından ise İstanbul’u kuşatmaya kadar varan Arap taarruzları, zaten seyrek olan demografik yapıya daha da tesir ederek Ermeni ve Rumların yaşamlarını altüst etmişti. Bu vahim atmosferi doğrudan Bizans kaynaklarından takip edebiliyoruz. Ramsay ve Honigmann tarafından derlenen Bizans kayıtlarında, bu konuda tereddüde mahal bırakmayacak izahatlar var. Öyle ki; Bizans, Anadolu’da ki nüfusun azalmasından ötürü bölgeye sevk ettikleri orduların iaşe ve ihtiyaçları halk tarafından karşılanamıyordu. Ordu, ihtiyaçlarını yola çıkarken yanına almak zorunda olduğundan intikallerin yavaşlığı söz konusu ediliyor.
Mamafih, 13. Yüzyıla gelindiğinde Rum ahali sahil şehirlerine göç etmiş, Ermeniler ise birleşik bir Ermeni Krallığı kurmak hülyasından imtina ederek varlığını sürdürebilmiştir. Bu kütlelerin varlığını zaten Osmanlı döneminden itibaren kolaylıkla takip edebiliyoruz. Osmanlı’nın tebaaları olan Ermeniler ve ekseri Karadeniz hattında yaşayan Rumlar ne Türkleşmiş ne Müslümanlaşmamışlar, kimliklerini ve mevcudiyetlerini Cumhuriyet dönemi mübadelelerine kadar devam ettirmişlerdi.
Diğer taraftan, Selçuklu döneminde küskün Türkmenlerin göçleri, 13-14. Yüzyılda İlhanlılar ile başlayan ikinci ve çok daha etkili bir Türkleşme süreciyle mukim haline ulaştı. Önceleri Hıtaylarla başlayan ve Karahanlı topraklarına kadar etkilerini gördüğümüz Moğol istilaları, Cengiz Han döneminde Asya’nın kavimler göçünü meydana getirdi. Cengiz Han’ın ve oğullarının batıya akan istila hareketleri, aslında Doğu Türkistan’dan kopan son kalabalık göç kitlesi olarak okunmalı. İlhanlı döneminde açıkça gördüğümüz Türkleşme, saltanat makamının Moğol ancak Ordu ve Halk tabanında Türklüğün hâkim olmasından ileri geliyordu. Nitekim Anadolu Selçukluları tarafından gerçekleşen ilk demografik hamle, İlhanlılar eliyle Anadolu’nun bir Türk Yurduna dönüşmesi süreciyle olgunluğa ulaşmış oldu. Nihayet 14. Yüzyılın başlarında Anadolu’da bir nüfus patlaması olduğunu, Türkleşmenin ise fazlasıyla tamamlandığını görüyoruz.
Memlük Devlet adımı, tarih ve coğrafya âlimi olan İbn. Fazlullah Ömeri, 14. Yüzyılda Anadolu’nun durumunu bize özetliyor. Anadolu beyliklerinin çıkarttığı asker sayılarına bakacak olursak;
Karamanoğulları: 25 Bin atlı – 25 Bin yaya
Hamidoğulları: 15 Bin atlı ve 15 Bin yaya
Menteşoğulları: 100 Bin atlı
Aydınoğulları: 70 Bin atlı
Saruhanoğulları: 20 Bin atlı
Karesioğulları: 20 Bin atlı
Osmanoğulları: 40 Bin atlı – 40 Bin yaya
Germiyanoğulları: 40 Bin atlı
Candaroğulları: 30 Bin atlı
Eşrefoğulları: 70 Bin atlı
- ve irili ufaklı beyliklerle birlikte toplamda 650 Bin kadar asker çıkarmaya muktedir olduklarını rapor etmiştir.
Bu rakamları Arap tarihçilerinin mübağalâlarıyla karıştırmayalım. Zira Fazlullah bir devlet adamıdır ve ayrıca, Osmanoğulları için belirttiği rakamların gerçekçiliğini Bizans kaynaklarından doğrulayabiliyoruz.
Özetleyecek olursak; 11. Yüzyılda başlayan Türkleşme süreci 14. Yüzyılda olgunlaşarak, o dönem için muazzam bir rakam olarak 650 Bin asker çıkartabilecek fevkalade düzeye ulaşmıştır. Ve bunu doğrudan asli Türk/Türkmen unsurlarıyla gerçekleştirmiştir.
.
Kayılar
Kayılar, kökenleri itibariyle 24 oğuz boyundan biri olarak varlıklarını yüzlerce yıldır koruyan güçlü ve önemli bir boydu. Göktürkler ve Karahanlılar dönemlerinde İç Asya’da varlıklarını devam ettiren Kayılar, 9. Yüzyılda Selçuklu Devleti bünyesinde ekseriyetle Horasan bölgesinde varlıklarını sürdürmekteydiler. Selçuklu tebaası olmayan ancak Selçuklu Devleti hudutları içerisinde diğer Türk boyları gibi konar/göçer yaşayan Kayılar Anadolu’ya iki ayrı dönemde iki ayrı kol halinde girdiler. İlk önemli Kayı kolu Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya giriş yapmış ve ilerleyen yıllarda güçlenerek Artuklu beyliğini kurmuşlardı. Horasan ve Merv bölgesinde varlıklarını devam ettiren bir diğer Kayı kolu ise Moğol baskıları nedeniyle Batıya doğru sürüklenmiş, Harzemşahlar ile birlikte 12. Yüzyılın sonlarında Anadolu’ya girmişlerdir.
Kayıların sayıca hatırı sayılır büyüklükte bir nüfusa sahip olduğunu bünyesinden iki büyük beylik çıkarttığından hareketle görebiliyoruz. Ancak Selçuklu devrinden önce tarih sahnesinde ismine pek rastlanmamaktadır. Bunun muhtemel sebebi Kayıların diğer büyük Türk kitleleriyle birlikte hareket etmemiş olmalarıdır. Gerek Göktürkler devrinde, gerekse Karahanlılar döneminde tarih kayıtlarına düşmüş ve ulaşabildiğimiz tarih kayıtlarına etki edecek bir siyasi tezahürün içinde bulunmadıkları düşünülebilir. Ancak varlıklarını yüzlerce yıl devam ettirebildiklerini, Anadolu’ya göç ettiklerinde ise takriben 70 bin çadırlık geniş bir nüfusa sahip olduklarını düşünürsek kendi kaderlerini kendileri belirlemiş, geçte olsa Türk Tarihindeki yerlerini 12. Yüzyıl itibariyle almışlardır.
Kayılar, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılma sürecine girmesi ile Anadolu Beylikleri’nin bağımsız ve kendi başlarına idare edilmeye başlandığı dönemde Bizans’a karşı elde ettiği başarılar neticesinde güçlenmiş, yaklaşık 40 yıllık bir sürecin sonunda İmparatorluk haline gelerek Osmanlı Devletinin kurucu unsurları olmuşlardır.
Osmanlı Devletinin kuruluşu sürecinde baş rolü üstlenen Kayı Boyunun Anadolu’daki varlıkları Büyük Selçuklu Devleti döneminde Anadolu’ya giren Türk boyları kadar eski değildir. Kayılar Anadolu’nun Türkleşmesinden yaklaşık 100 yıl sonra Anadolu’ya girmişlerdir.
Kayılar, Moğol saldırılarının etkisiyle İç Asya’dan batıya doğru göç hareketine girişen Türk boyları ile birlikte Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü İran coğrafyasına göç etmişlerdi. Ancak Büyük Selçuklu Devleti 1157’de yıkılınca İran coğrafyası Abbasilerin tahakkümü altına girmeye başladı. Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra merkezi bir yönetime bağlı olmasalar da vilayetlerin yönetimi halen Büyük Selçuklu Devleti tarafından görevlendirilmiş olan valilerinin elinde bulunuyordu. Selçuklu valileri Abbasilerin bölgelerinde hâkimiyet kurmasını arzu etmiyorlardı. Aynı şekilde Moğol baskısıyla İç Asya’dan göç eden göçebe Türk boyları da Müslüman olmalarına rağmen Arap hükümdarlar tarafından yönetilmek istemiyorlardı. Selçuklu valileri ve göçebe Türk boyları bu ortak menfaat etrafında buluşarak Abbasi akınlarına karşı ittifak kurdular. Bu dönemde Kuzey İran coğrafyası Selçuklu ardılları olan Türklere, bölgede uzun süredir yaşayan göçer Türkmenlere, Kuzey Karadeniz hattında yaşayıp hazar denizi üzerinden İran’a göç eden Tatarlara ve Moğol baskısıyla İç Asya’dan göç eden göçebe Türk boylarına ev sahipliği yapıyordu. Selçuklu valileri Türkmenleri, Tatarları ve göçebe Türklerin en güçlü unsurlarından olan Kayıları ikna ederek Abbasi akınlarına karşı bir ittifak oluşturdular ve bulundukları bölgeyi (Horasan/Merv kentleri) Abbasi akınlarından korudular. Bu başarıda en büyük paya sahip olan Kayılar hem Büyük Selçuklu Devleti sonrası İran coğrafyasında başsız kalmış olan Türkmenlerin bağlılığını kazandı hem de büyük bir nüfuz kazanarak bölgedeki Türk kitlelerin liderliğini üstlendi.
Kayılar bu tarihte yaklaşık 20.000 çadırlık kalabalık bir oymaktı. Bölgedeki Türkmenler ve Tatarlar ise 50.000 çadırdan oluşan çok daha kalabalık bir nüfusa sahipti. Kendilerinden sayıca az olmalarına rağmen Kayı beyi Süleyman Şah’ın giriştiği savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve Kayıların elde ettiği başarılar Türkmen ve Tatarları etkiledi. Yeni ve güçlü bir lider arayan bu Türk kitleleri Süleyman Şah’a biat ederek Kayı boyuna katıldılar. Kayılar artık 70.000 çadırdan oluşan muazzam bir güç unsuru haline gelmişlerdi. 70 bin çadırlık bir nüfus yaklaşık 50.000 kişilik bir savaşçı ordusu anlamına geliyordu. Oymağın savunması için vazifelendirilen askerler düşünüldüğünde ise en az 30.000 askerlik bir sefer gücü söz konusu oluyordu ki; bu rakam büyük bir savaşın kaderini belirleyebilecek bir muharip unsur olmaları için fazlasıyla yeterlidir.
Kayılar devletsiz ve töresiz kalmış, hem Moğollar hem de Abbasiler tarafından hedef haline gelmiş İran coğrafyasında varlıklarını devam ettirmek yerine Gaza etmek ve Anadolu’da kurulmuş ve giderek güçlenmekte olan Anadolu Selçuklu Devleti’ne yakın olabilmek maksadıyla Anadolu’ya göç etmeye karar verdiler. Anadolu göçlerindeki ilk durakları Ahlat oldu (1191). Burada çok kısa süre kalan Kayılar, ardından önce Erzurum’a sonra ise Erzincan’a yerleştiler. Ahlat, Erzurum, Erzincan hattı Anadolu Selçuklu Devleti ile Harzemşahlar devleti arasında sınır hattı durumundaydı. Doğusunda Harzemşahlar Moğol akınlarına karşı koymaya, Batısında Anadolu Selçuklu Devleti Anadolu’daki hâkimiyetini güçlendirmeye ve Haçlı seferlerine karşı koymaya çalışıyordu. Kayılar ne Anadolu Selçuklularına ne de Harzemşahlara tabi olmadılar ve kendi kaderlerini kendileri tayin etme gayretine giriştiler. Yaklaşık 30 yıl boyunca Erzurum ve Erzincan’da yaylayıp kışladılar ancak geçirdikleri onca zamana rağmen umduğunu bulamayan Süleyman Şah, asıl vatanı olarak gördüğü Türkistan coğrafyasına geri dönmeye karar verdi. Genç ve kahraman bir bey olarak ayrıldığı Türkistan’a şimdi yaşlanmış, ömrünün son demlerini yaşayan bir bey olarak geri dönüyordu.
Kayılar, göçlerini vaktiyle Türkistan’dan göç ettikleri Tebriz - Ahlat istikameti üzerinden değil güneyden Fırat nehri ve Halep vilayeti güzergahından gerçekleştirdiler ve Halep vilayeti yakınlarında bulunan Caber kalesi yakınlarına kadar ilerlediler. Göç istikametleri gereği Fırat nehrini geçmek zorunda olan Kayılar, sığ gibi görünen bir boğazdan nehri geçmeye karar verdiler. Öncü birlikler nehri geçemeyince durumu Süleyman Şah’a bildirdiler. Süleyman Şah nehri kontrol etmek için atını nehre sürdü ancak at sendeleyince nehre düştü ve boğularak hayatını kaybetti. Süleyman Şah, sudan çıkartılarak Caber kalesi yakınlarında nehir kenarına defnedildi. Bu bölge sonradan Türk Mezarı olarak anılmıştır. Günümüzde Süleyman Şah türbesi olarak geçen anıt mezarın bu bölgede bulunması hasebiyle Kayı beyi Süleyman Şah’a ait olduğu düşünülmektedir.
Süleyman Şah’ın vefatı üzerine Kayı boyunun dirliği bozuldu. Yaklaşık 70.000 çadır büyüklüğünde olan Kayı boyu içerisindeki en kalabalık kitleyi Türkistan’da Süleyman Şah’a tabi olan Türkmen ve Tatarlar oluşturuyordu. Süleyman Şah’ın ölümü üzerine bu kitle Kayılardan ayrılarak Şam’a doğru göç ettiler. Günümüzde Şam Türkmenleri olarak varlıklarını devam ettiren topluluk Kayılardan ayrılan Türkmen-Tatar kitlelerin ardıllarıdırlar. Türkmen ve Tatarların ayrılmasından sonra geriye kalan ve Kayı neslinden olanlar Süleyman Şah’ın 3 büyük oğluna uydular. Aslında Süleyman Şah’ın 4 oğlu vardı. Yetişkin olan oğulları Sungur Tigin, Gündoğdu bey, Ertuğrul Bey Kayı boyuna önderlik ettiler. En küçük kardeş olan Dündar ise henüz çocuk yaşta olduğu için ağabeylerine uymuştur.
Türkmen ve Tatarların ayrılmasından sonra Türkistan’a göç etmekten vaz geçen Kayılar, geldikleri güzergâhı izleyerek yine Fırat nehri üzerinden Erzurum’a geri döndüler. Pasin Ovasında bulunan Sürmeli Çukuru mevkiinde kışladılar. Ancak bu birliktelikte uzun sürmedi. Süleyman Şah’ın en büyük oğlu olan Sungur Tigin ve onun bir küçüğü olan Gündoğdu Bey, Süleyman Şah’ın ölümü üzerine yarım kalan Türkistan göçünü tamamlamaya karar verdiler. Ertuğrul bey ise Türkistan’a dönmek yerine Anadolu’da kalıp gaza etmenin daha doğru olacağını düşündü. Bunun üzerine Kayı boyunun büyük bir bölümü, tigin olması hasebiyle Süleyman Şah’ın en büyük oğlu Sungur Tigine ve onunla birlikte hareket eden Gündoğdu beye biat ederek Türkistan’a doğru göç ettiler. Ertuğrul beye ise yalnızca 400 çadır, kardeşi Dündar ve annesi Hayme Sultan biat ederek Erzurum’da kalmıştır.
Kayılar Türkmenlerin, Tatarların ve Sungur Tigin’e biat edenlerin ayrılmaları ile küçülerek 70.000 çadırlık bir oymaktan 400 çadırlık bir obaya dönüştü. Artık kendi kaderlerini tayin edebilecek kadar güçlü değillerdi. Kışlayabilmek için bir hükümdara tabi olmaları, Gaza edebilmek içinse bir orduya mensup olmaları gerekiyordu. Zira birkaç yüz kişilik bir askeri güçle ancak başıboş çetelerle ve yağmacılarla baş edebilirlerdi.
Ertuğrul Bey hem obasını muhafaza edebileceği güvenli bir yurt edinmek hem de Gaza edebilmek için küçük oğlu Saru Yatı’yı Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubat’a elçi olarak gönderdi. Alaeddin Keykubat, Ertuğrul Beyin talebine müspet yanıt vererek Kayılara Söğüt vilayetini kışlak, Domaniç ve Ermenibeli dağlarını yaylak olarak tahsis etti. Kayılar artık Selçuklu Devletinin tebaası olarak yaşayacaklar, Selçuklu ordusu ile gaza edecekler ve Batı Anadolu’nun bereketli topraklarında hayatlarını devam ettireceklerdi. Kayılar önce Ankara’ya oradan Söğüt’e geçtiler. Söğüt bu tarihten sonra Kayıların kadim Yurtları haline geldi. Ertuğrul bey, Gazi unvanını aldı ve ömrünün sonuna dek Söğütte yaşadı. Savaşsız, uzun ve müreffeh bir ömrün ardından 1281 yılında, 90 yaşında vefat etti. Büyük Oğlu Osman bey tarafından inşa edilen türbesi Söğüt (Bilecik) ilçesinde bulunmaktadır.
Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra Kayıların başına büyük oğlu Osman Bey geçti.
.
Otman mı Osman mı?
Osmanlı'nın Avrupa topraklarında ilerleyişiyle yüksek ve kutsal iktidarını kaybeden batı, Türklere karşı hayranlık ve korku ile iç içe geçmiş bir ütopya haline gelmişti. Türkerle daha önce de karşılaşmışlardı. Onlara göre Türkler, tıpkı öncüleri Hunlar, Avarlar ve Kıpçaklar gibi istilacı barbarlardı. Türklere mağlup olmalarıysa bir başarısızlık değil, yaptıkları hatalar nedeniyle tanrı tarafından cezalandırılmalarından ibaretti. Ancak tüm bu genel kabuller, İstanbul'un fethiyle geçerliliğini yitirdi. Yunanca, Latince, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen Sultan Mehmed, gelen elçileri tercümansız dinliyor, anlıyor, hatta cevap veriyordu. Matematik, asronomi, coğrafya, felsefe ve tarih bilgisi ise batının az sayıdaki bilim insanlarından daha ilerideydi. Böyle birine barbar diyebilmek nasıl mümkün olabilir?
Sultan Mehmed, yalnızca batının zihnindeki "Barbar Türk" kavramını yıkmadı. Artık Türkler güç, saygınlık ve hayranlık nesnesi haline gelmişti. Ne barbar diyebildiler ne de yükselen Osmanlı medeniyetini kabul edebildiler. Geçmişten gelen kabuller ve kabullenilmek zorunda kalınan gerçekler arasında kalarak Türkleri anlamaya ve yeniden tanımlamaya çalıştılar.
Orta Çağ Avrupasında bilim, felsefe ya da ifade özgürlüğünden söz edemesek de, siyasetin ket vurmadığı tek ses şairlerden yükseliyordu. Batının "Hümanistler" olarak tanımladığı bu zümre, Anadolu'daki halk ozanları gibi umarsızca yazıyor ve söyleyebiliyordu. Henüz mezhep çatışmalarıyla tanışmayan batı, halen kutsal kiliselerin tahakkümü altındaydı. Halk ne düşünürse düşünsün, kiliseler Türkleri barbar düşmanlar olarak tanımlıyordu. Ancak Hümanistler, batının sosyal dokusunu şekillendiren Türk etkisini söylemekten çekinmediler.
Hem korku hem hayranlıkla bakılan Türkleri yeniden anlamaya çalışan Hümanistler, içinde bulundukları kültür paradoksunu hafızalarındaki imgelerle yeniden kurguladılar. Bu kurgusal gerçekliğe göre Türkler, yalnızca "tanrının kırbacı" değil, aynı zamanda tarihi bir intikamın aktörleriydi. Her toplum gibi batı da varoluşlarının kökenini destansı bir savaşla başlatır. Bu efsanevi savaş Truva'da gerçekleşmiştir; Akhilleus (Aşil), Hector'u öldürerek Truva krallığını yıkar ve büyük batı medeniyetinin temellerini atar. Bu savaşın yaşandığı topraklar artık Türklerin elindedir. Batının milliyetçi romantizmine göre dönemin gerçekliği yeniden kurgulanır; böylece Türkler, Truva'da yendikleri Hector'un torunları olurlar. İşin garip tarafı Türkler de bu algıyı benimser. Osmanlı tarihçisi Hammer'e göre Fatih Sultan Mehmed, Gelibolu'da bulunduğu bir vakit şöyle demiştir.
"İşte Yunanlıların ve Makedonyalıların yakıp yıktığı o Truva'nın intikamını ben aldım."
Türklerin Truvalıların varisleri olduğu varsayımının ilk ortaya atıldığı yıllar, İstanbul'un fethinden hemen sonrasına tekabül eder. İtalyan hümanist "G.M. Filelfo", binlerce beyitlik Amyris adlı eserinde Fatih Sultan Mehmed'i Aeneas'a benzeterek Osmanlı'nın köklerini Troya'ya olarak sunar. İstanbul'un fethini ise doğal ve tarihsel bir tecelli olarak ifade eder (1471). Bu eser büyük ses getirir. Öyle ki kilise, Hristiyanlık teolojisine aykırı olduğu gereçkesiyle Türk propagandası olarak gördüğü bu esere öfkeyle tepki vermiştir. Ancak İtalya'da hissedilen Türk etkisi daha da yükselecektir. Bir diğer hümanist Bessarion, Türkleri barbar olarak nitelese de Osmanlı'nın entelektüel merakına yenilmiştir. Yine 16. yüzyılda yaşayan hümanist tüccar Anconalı Ciriaco, Türkleri antik dünyanın doğal mirasçıları olarak nitelemiştir.
İlk kez 16. yüzyıl batı metinlerinde karşımıza çıkan "Troyalı Otman" (Ottomanus Troianus) ifadesi, Osmanlı Devletinin adını da belirleyecektir. İstanbul'un fethine kadar kaynaklarda doğrudan "Türkler" olarak ifade edilirken, milliyetçi bir romantizminin etkisiyle Ottoman Empire olarak anılagelecektir.
İlginçtir ki; kaynaklarda "Otman" ifadesini görenler, bu durumu çok yanlış anlayacaklar, Osman Gazi'nin adının aslında Otman/Odman olduğunu öne süreceklerdir.
.
Yeniçeri Ocağının Kuruluşu
Yeniçeri Ocağının Kuruluşu 1. Murat dönemine tekabül etmektedir. Bu fikir aslında Murad Gazi’ye ait değildir. Bu ocak bir bakıma birbirini tamamlayan tezahürlerin bir araya gelmesi ile kendiliğinden ortaya çıkmıştır.
Çandarlı Halil, Edirne’nin fethinden sonra kendisini ziyaret eden Karamanlı Rüstem adında bir molla ile görüşmüş, bu görüşmede Molla Rüstem, kendisine “Han'a verilmesi gereken onca malı neden yok yere harcadınız” şeklinde bir tenkitte bulunmuştur. Çandarlı, bu tenkit üzerine bu sözlerin aslını ve menşeini öğrendiğinde konuyu Murad Gazi’ye nakletmiştir.
İslam akidesinde savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte biri hükümdarın hakkıydı. Bu hakka humus adı veriliyordu. Bu akideden haberdar olmayan Murad Gazi, babasından gördüğü üzere ganimetleri ekseriyetle gazilerine pay ediyordu. Molla Rüstem’in ganimetlerin ve savaş esirlerinin beşte birinin Han’a verilmesi gerektiğini ve bunun tanrı buyruğu olduğu ifade etmesi üzerine humus âdeti Osmanlı’da yerleşmeye başladı.
Bu ganimet hakkı yalnızca para, altın ve eşyalardan oluşmuyordu. Aynı şekilde savaş esirleri içinde geçerliydi. Bu minvalde savaşta esir edilen oğlanların (genç erkeklerin) bir kısmı Murad Gazi’ye gönderilmeye başlandı. Fütuhat ve savaşların birbiri ardına yaşanıyor olması, esir sayısının hızla artmasına yol açıyordu. Bu esirler Türkçe bilmiyorlardı ve haliyle Müslüman da değillerdi. Çandarlı, esirlerin devşirilmesi için her birini Türk hanelerine dağıtıyor, böylece hem Türkçe öğreniyorlar ve Müslüman oluyorlar hem de Türk gelenek ve göreneklerini benimsiyorlardı. Bu yöntemle devşirilen esir oğlanlar, yaşları kemale erdiğinde askeri eğitime tabi tutularak Hanın hizmeti için vazifelendirilmeye başlandı.
Osmanlı Ordusu, bozkır kültüründe olduğu gibi göçer tebaadan toplanan gazilerden meydana geliyordu. Sefer sona erdiğinde bu gaziler dağılıyor ve evlerine geri dönüyorlardı. Muhtelif evrelerde bu toplanma-dağılma sürecini yönetilebilir hale getirmek maksadıyla tımar sistemi geliştirilmişti. Bu sisteme göre gaziler belirli bölgelerde ikame ettiriliyor, kendilerine tımar olarak verilen arazileri işleterek geçimlerini sağlıyorlar, gaza edileceği zaman kolayca tekrar toplanabiliyorlardı. Ancak hükümdarın ve devlet erkanının her daim muhafazası gerekiyordu.
Bir mollanın telkini ile esirlerden bir kısmının humus hakkı olarak hükümdara gönderiliyor, bu esirler istifade edilebilir hale gelmesi için Türk tebaaya veriliyor, Türkleşen ve Müslüman olan bu gençlerin ise başıboş kalmaması gerekiyordu. Aynı zamanda da Hükümdarın her daim himayesinde bulunan bir askeri kuvvete ihtiyaç vardı. Bu tevafuk yeniçeri ocağının temellerini oluşturdu.
Önceleri bu devşirilmiş oğlanlardan oluşan askeri birime Ezel Çeri adı verilmişti. Bu ifade bir süre sonra Yeni Çeri olarak değiştirildi. Sayılarının giderek artması zaman içerisinde Osmanlı devletinin en kadim güç unsuru haline gelmelerine yol açtı. Çeriler diğer gaziler gibi bir aile mensubu değildiler. Anne ve Babaları yoktu. Bu da onları hayatlarını gaza yoluna adayan birer asker yapmıştı.
Yeni Çeriler, bulundukları çağın özel kuvvetler birimiydi. Hayatları savaş sanatı üzerine kurulmuş, gaza ve fetih için yaşayan bu askerler, ilerleyen yüzyıllarda Avrupa’nın korkulu rüyası olacaktır.
.
Savcı Bey İsyanı
Murad Gazi, son seferlerinin ardından Bursa'ya dönmeyip Rumeli'de kalmıştır. Bu süre zarfında Başkent olan Bursa'nın idaresini en küçük oğlu Savcı Bey'e teslim etmişti. Savcı Bey, en küçük şehzade olması hasebiyle saltanat sırasının kendisine gelmeyeceğini biliyordu ve tahtı ele geçirmek için isyana tevessül etti. Kendisi gibi taht varisi olan İmparator Yannis'in oğlu Andronikos ile gizli bir ittifak yaparak isyan hazırlığına girişti. Bu durumu haber alan Murad Gazi, ordusu ile isyancı şehzadelerin üzerine yürüyerek Apikridum mevkiinde isyancı orduyu mağlup etti. Ancak Savcı Bey, mahiyetindeki kuvvetlerle birlikte kaçmayı başardı. Andronikos teslim olup babasından af dilemeye gitse de Savcı Bey, tahtı ele geçirme hayalinden vazgeçmedi. Mahiyetindeki kuvvetlerle birlikte Dimetoka hisarına sığındı. Burada 10 ay kadar saklanmayı başarsa da nihayetinde yakalanarak Bursa'ya getirildi.
Savcı Bey henüz 14 yaşındaydı. Murad Gazi, kendisine tavsiyelerde bulunup itaat etmesini telkin etti. Ancak Savcı Bey, boyun eğmeyerek Murad Gazi'yi hiddetlendirecek sözler sarf etti ve nihayetinde "nur-ı basıradan mechur" ile cezalandırılarak gözlerine mil çekildi. Bir süre sonra ise yine Murad Gazi'nin emriyle boğduruldu. Nizamı yeniden tertip edince Edirne'ye geçti ve burada yeni seferlerin hazırlıklarıyla meşgul oldu. Murad Gazi'nin asi oğluna uyguladığı ceza, diğer isyancı Andronikos'un akıbetine ilham oldu. Yannis, bu kadar ağır olmasa da merhamet gösterip oğlunun gözlerine kızgın sirke döktürerek cezalandırdı.
.
Bayezid - Timur Mektupları
Timur'un Sivas Kalesini almasından sonra her iki devletinde birincil gündem maddesi aralarındaki ihtilaf olmuştur. Bu süre zarfında Timur neredeyse tüm ordusunu Anadolu'ya nakletmiş, Bayezid ise İstanbul kuşatmasını kaldırarak devlet erkanı ile birlikte meseleyi istişare etmiş ve savaş hazırlıklarına başlamıştır. Sivas Kalesi vakasına müteakip Timur ve Bayezid, meselenin halli için aralarında mektuplaşmışlar ve bu mektuplaşmalar neticesinde savaş kaçınılmaz hale gelmiştir.
Aslında Timur ve Bayezid'in arasında tırmanan düşmanlık önce sulh yolu ile halledilmeye çalışılmıştı. Timur, Bayezid'e mektup göndererek meseleyi sulh yolu ile çözmeye teşebbüs etmiş, ancak bu mektup Karahanlılar tarafından saklanarak Bayezid'e ulaşması engellenmişti. Bu mektuptan haberi olmayan Bayezid ise Timur'un açıkça topraklarına göz diktiğini düşünerek kendisine hakaretler dolu bir mektup yazmıştı. Timur'un söz konusu mektuplaşmalarda ki yaklaşımını müşahede ettiğimizde belki de söz konusu ilk mektubun Bayezid'e ulaşması durumunda sulhun mümkün olabileceğini, Ankara Savaş hiç yaşanmamış olabileceğini müşahede edebiliyoruz. Her ne kadar Bayezid, bu durumun farkına varıp sarf ettiği hakaretlerden ötürü özür dilemiş olsa da Timur'un kendisine başkaldıran ve Bayezid'e sığınan isyancı beylerin iadesinin gerçekleşmemesi ve Bayezid'in sulh istememesi nedeniyle geri adım atmamıştır. Timur ve Bayezid arasındaki yazışmaları incelediğimizde meseleyi daha iyi kavrayabiliyoruz.
1. Mektup - Timur: Rum diyarında melik olan Yıldırım Bayezid! Bil ki, biz kudret ve iktidarımızla insanlık aleminin en büyük kısmını tab'amız haline getirmiş bir hükümdarız. Bu görülmemiş işi, tek başımıza yaptık, senin gibi babamızdan ülkeler tevarüs etmiş değiliz. Aklını başına topla ve Kara Yusuf'la Ahmet Celayir'i topraklarından kov. Emirlerimize karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olsan gerektir. Siz de o hükümdarların arasına girmekten sakının...
1. Mektup - Bayezid: Ey ihtiyar köpek, tekfur kafirlerinden daha şiddetli kâfirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Osmanlı sultanlarını, Acem padişahlarına benzetme. Osmanlı askerleri de, ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başı boş, sere serpe avare kalabalıklar değildirler. Osmanlı askerleri, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, Osmanlı askerlerini Şam ve Haleb (Memlûk) askerlerine de benzetmeyesin... Bu mektup eline geçtikten sonra savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendisinden boş olsun.
2. Mektup - Timur: Sen kendini Allah yolunda cihad eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kâfir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım. Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler feth ederek, beldeleri kurtarmakla meşgulüm. Kaldı ki bu halim, dünden daha açık ve kesindir. Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir. Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım. Bu güne kadar hangi tarafa gittiysem, kısa sürede orayı ele geçirdim. Sivas’ı da kısa zamanda elde ettim. Sen Malatya’yı muhasara ettin, dört ay elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın. Sinop Kale’sini ne zamandan beridir elde edemedin. Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme. Kaldı ki Sivas’ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış haldeyim. Dolayısıyla pek çok Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harab etmek uygun görülmemiştir. Bu sebeptendir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil, ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun. Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kâfirine fırsat vermemiş olur, biz de, Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir. Bizi ve askerimizi kâfir, dinsiz, sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin âdetleri bulunmakla itham etme. Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır. Niçin hidâyete layık olmasınlar? Kaldı ki, Osmanlı’nın askerleri çoğunlukla kâfirlerden devşirme olduğu açıktır. Davamız cihangirlik olup, saltanatımız adına hutbeler okunmaktadır, sikkeler basılıdır. Müslümanların ûlü’l-emri olduğumuzda şüphe yoktur. Bizim soyumuz, İlhân-ı Âlişân’a ulaşmaktadır. Eğer samimi selâmınızla beraber iyi ifadeler içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur. Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ve’s-selâm
2. Mektup - Bayezid: Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen (Damat), Sivas’a gelip yerleşmeyi, bizim Tebrîz’e yöneldiğimize benzeterek tuhaf kıyaslamada bulunmuşsun. Kaldı ki biz, Kefe’den Şirvan’a varıp, o ülkeye asker çıkarsak, kim mani olabilir? Kıpçak halkı sizden bıkıp usandığı için bizimle beraber olmayı tercih etmektedir. Malatya ve Sinop hususundaki iddianız da doğru değildir. Bazı sebeplerden dolayı muhasaradan vazgeçilmiştir. Yoksa bizim askerimizin azlığı veya sizin askerinizin çokluğundan dolayı olmamıştır. Kastamonu ve Karaman hakimlerinin inatları ve o sırada fırsat bulup, bazı vilâyetlerimize saldırmaları, bizim Malatya ve Sinop’taki muhasarayı kaldırmamızı zaruri kılmıştır. İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülâgû Tatar’ından onbin Tatar’a vurup, Alâeddin Keykubât’a galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idâre etme şerefine nâil olmuş, hil‘at kendisine verilerek, Allâh’ın lutfu ile Âl-i Selçûk’un yerine idareyi elde tutması isyân ve baş kaldırma ile olmamıştır. Osman Bey’in ilk culûsundan itibaren, dört tarafında bulunan kâfirlerle gece-gündüz iki yüzbinden fazla askeriyle cihat etmiştir. Bu saltanat yıldızımız bugün dördüncü tabakaya erişmiş ve şimdiye kadar fethettiğimiz kale ve kasabaların sayısı geçmiş sultanların hayalinden geçmesi dahi mümkün olmamıştır. Bizim nazarımızda; dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur. Osmanlı askerine Abdullâh oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız. Çünkü bütün sahâbe-i kirâmın ataları kâfir iken, kendileri Müslüman oldular. Böyle müslüman olanlar, insafı olmayan müslüman-zâdelerden çok çok üstündürler. Siz Sivas’ı harap idüp, ehl-i İslâm’ın ırzını pâyimâl etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz. Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Âl-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız akıllı devlet erkânımızla yapılan istişâreler sonrası yazılmıştır.
3. Mektup - Timur: Sungur Çavuş ve Hacı Bayezid ile gönderdiğimiz haberler doğrudur. Sizin küffârla savaştığınızı biliyoruz. Bu tarafta Gürcü kâfirlerle biz savaşıyoruz. Hem siz hem de bizler bu konuda mutluyuz. Bu durumun sayısız faydaları her iki tarafa olmaktadır. Yazdıklarımızda zerre kadar şaibe ve şüphe olamaz. Antlaşma kararı olursa, Mısır’la aramızda olanlardan ıslâh edici olunması isteğiniz uygun görülmemiştir. Çünkü ölen eski Mısır Vâlisi, elçilerimizden Irak ve Acem’in büyük saygı duyduğu Bahaddin Savcı’yı haksız yere öldürdü. Yine uzun süredir hapsettiği Gönültaş’ı serbest bırakması için elçi gönderdiğim halde isteğimi yerine getirmedi ve o günahsızı hiç endişe duymadan katletti. Biz Şam ve Haleb’e geldiğimizde, Mısır’da Hacı adındaki elçileri gelip haps olunan Otlamış’ı Haleb’e gönderelim dediler. Senin, şimdi Mısır Vâlisi olan kimseye oğlumuzdur demeni uygun görmedik. Onu Sultânu’l-Harameyn elkâbıyla anmanız doğru olmaz. Belki Mücâvirü’l-Harameyn demeye lâyık değillerdir. Bize dost olmayanı, kendinize yakın ve sevdiklerinize dahil etmeyiniz. Saltanat işleri nezâkete bağlıdır. Dikkat edilecek yönleri çoktur. Ahmed Celâyir şimdi Bağdat yakınlarına gelmiş, biz de oraya asker göndermişiz. Tekrar size taraf kaçar gelirse sahip çıkmayıp, bilâkis yakalayıp bize teslim etmeniz sizden isteğimizdir. Erzincan’a varıp, yerleri tahrip için şimdilik serhadda durularak elçilerinizin gelmesini beklemekteyiz.
3. Mektup - Bayezid: Mısır hakimi ile aranızda geçen olaylardan dolayı bizim niyetimizi doğru anlamamışsınız. Biz arzu etsek Mısır’ı feth etmeye her zaman kadiriz. Ahmet Celâyir tekrar geri Osmanlı topraklarına gelirse, Kara Yusuf ile birlikte ikisini size teslim etmemi istemişsiniz. Biliyorsunuz ki Hûlâgu Dârü’s-Selâm’ı alıp İran’ın çoğunu eline geçirdiği sırada, halifenin amcası çocuklarından bir iki kişi Mısır’a Kâhire Vâlisi Baybars’a sığındılar ve onun himayesine girdiler. Hülâgu’nun Bağdat Vâlisi olan Karaboğa Noyan, Baybars’la cenk ettiler. Halifenin amcasını Mısır askeri sanıp, orada şehit ettiler. Kaçanlar şimdiye kadar Kâhire’de kaldı ve Hülâgû Han onları geri istemedi ve takip de etmedi. Şimdi bu dostunuz feleğin tokadını yemiş bir iki kişiyi himaye etmekle hatırınızı kıracak bir durum olamaz. Zira Hülâgû böylesine cüz’i şeylerden vaz geçmiştir. Muradımız Sivas ve çevresinden elinizi çekmenizdir. Bunu yerine getirmeniz güzel bir işaretinizin gereği olduğu anlaşılacaktır. Ancak her hâlde Allah’ın takdirinden kaçılmaz ve bizim kimseden korkumuz yoktur...
4. Mektup - Timur: Şimdiye kadar sulh için çalıştım ve nihayet Sivas’a gelmem söz konusu oldu. Kâfire fırsat vermemek, İslam diyarlarını harap etmekten endişe edip, Şam tarafına giderek Mısır azizinden intikamımızı aldık. Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken, biz bunu fırsat bilip dikkate almadık. Ancak siz fırsat bulunca bize bağlı olan Erzincan’a gelip valimizi rencide ettiniz. Adamımız olan Taharten(Muttaharten) sulhu sağlamak için sizin pişman olduğunuzu bize yazmıştır. Biz de güvendik ve sulh için antlaşmaya varılacağı umuduyla birkaç kez mektuplar gönderdik. Ama siz gittikçe artan bir katı tutum içerisinde oldunuz. Tâ ki biz ve askerimiz için kâfir ve kâfirden daha eşed kâfirlerdir demeniz sözü her yerde söylenir olmaya başladı. Elçileriniz olan Sungur ve Ahmed adamlarınız uzun süredir yanımızdadırlar. İslamlığımızı ve inancımızı biliyorlar. Hedefimiz Kefe ve Kırım yönüne iken, Şirvan’dan geri dönüp tekrar Erzincan’dan o tarafa varmak icap etti. Semerkand’da bulunan oğlum Muîneddin Muhammed Sultan Bahadır da askeri ile birlikte bana katılacaktır. İsteğimiz Erzincan’a varmadan ve askerimiz şehirlerinize girmeden önce Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemâh’ın bize bırakıldığını sağlam bir ahit-nâme ile bildirmenizdir. Sulha muhalif değilim ve bağlıyım. Bu sulhun bir sûretini Mekke-i Mükerreme’de Bâbü’l-Harâm’da kapalı muhafaza olunsun ki, kimin bu sulha uyup uymadığı ortaya çıksın. Bu mektup Sungur, Ahmed ve Hacı Bayezid ile gönderildi.
4. Mektup - Bayezid: Timûr-i köregen hazretleri, ilgi uyandıran antlaşmaya dair mektubunuz, ben Sivas’a geldikten sonra ulaştı. Ben bu sırada antlaşma hazırlığı içerisinde bulunuyordum ki; Nâgâh(vakitsiz saatte) sulha muhalif bir başka mektup Karaman fesatları elinden orduyu humâyûnumuza erişti ve antlaşmanın gecikmesine sebep oldu. Devlet erkânımızdan akıllı kişiler bu durumu şöyle değerlendirdiler. İkinci mektup ilk karışık dönem sürecinde yazılarak elçi ile gönderildi. Karaman topluluğu ki eskiden beri ocağımızın düşmanı olmuşlardır, bunlar elçimizi öldürüp, fitne iyice ayyuka çıkıncaya kadar mektubu sakladılar. Musâlaha olacağı ihtimâlini görünce, bu kez bazı rezilleri üzerimize gönderip bizi şüpheye düşürmüşlerdir. Rezillerin eline düşen mektubun gecikmesinin sebebi dahi biz olmadığımız hususu malumunuzdur. Bu durumu yaltaklanma olarak görürseniz hayır, asla düşmandan yüz çevirmek âdetimizden değildir. Sulh ve cengin cezası ve mükâfatı buna sebep olan tarafa aittir. Eğer bir kimse fitneye sebep olursa, Allah’u Teâlâ onun cezasını versin.
.
Osmanlı - Safevi Mücadelesi
Osmanlı Safevi mücadelelerinin ilk evresi olarak tanımlayabileceğimiz 1578-1590 arası mücadeleler Osmanlı lehine sonuçlanmışsa da 1603-1618 yılları arasında yaşanan gelişmeler bu mücadelenin 2. evresi olarak Osmanlı için kabul edilemez bir neticeyle sonlandı. Şüphesiz bu atmosferin en önemli etmeni Celali isyanları olmuştur.
Batıda Hapsburglar, içeride Celali isyanları, doğuda Safeviler ile mücadele eden Osmanlı, nihayet bu mücadelelerden başarıyla ayrılsa da tadil edilemez hasarlar aldı. Doğuda ise Safeviler yıkılmanın eşiğinden dönüp Şah Abbas önderliğinde adeta yeniden dirildi. Osmanlı, Safevilerden aldığı Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde güçlü bir merkezi idare meydana getiremedi. Şüphesiz bu müşkülün en önemli faktörü Şii mezhebini benimsemiş olan halkın Safevi hanedanını Osmanlı’ya tercih etmesiydi.
Şah Abbas, İran coğrafyasında alışılagelmiş geleneksel idari ve askeri anlayışı terk ederek Osmanlı modelini benimsemek suretiyle devletin yapısını yeniden şekillendirdi. İdarede inisiyatif sahibi olan Türk emirlerin nüfuzlarını kırıp devlet erki üzerindeki tesirlerini önemli ölçüde azaltarak doğrudan merkezi güç unsuru olan saray kuvvetlerini tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi kapıkulu ocaklarına benzer bir teşkilatlanmayla yeniden tesis etti. Askeri sınıfta hakim unsur olan Türklere alternatif olarak Gürcü, Çerkez, Ermeni ve İranlı askerlerden oluşan kozmopolit ve bir üst kuvvetin idaresi dışında hareket edemeyecek yeni bir askeri nizam tesis etti. Osmanlı’da bu kuvvetlere kul/kapıkulu, kuvvetleri idare eden subaylara da kul ağası deniyordu. Tüfekçi, piyade ve topçu bölüklerinden meydana gelen bu ordunun sayısı 40 Bin’e kadar ulaştı. Diğer taraftan topçuluk tekniklerini yükseltmek amacıyla batıdan getirtilen kimi uzmanlardan destek alınarak ordu adeta modernize edildi.
Şah Abbas, askeri ve siyasi alanlarda giriştiği yeniliklerin yanında ticari ve diplomatik yollara da başvurdu. Osmanlı’nın batıdaki güçlü düşmanı Hapsburglarla irtibata geçerek Osmanlı’ya karşı ittifak teklifinde bulundu. Ardından Rus çarına Şirvan ve Gürcistan üzerine ortak sefer düzenleme teklifinde bulundu. Bir diğer cephe olmak üzere; Dinyeper Kazakları ile de Osmanlılara karşı ittifak arayışlarına girişti. Ayrıca Osmanlı’nın önemli gelir kalemlerini sekteye uğratmak amacıyla İngilizlerle irtibata geçerek Kuzey Karadeniz üzerinde yeni bir ticaret rotası oluşturmayı denedi. İran’dan batıya giden ipek ticaretini de engelleyerek bu kıymetli kumaşın batıya doğrudan Basra üzerinden nakledilmesini sağladı. Ancak Osmanlı’nın bakır ticaretine ambargo koymasıyla geri adım atmak zorunda kaldı. Diğer siyasi hamlelerden ise istediği neticeleri aldığı söylenemez.
Nihayet devletini yeniden ayağa kaldırıp tesis ettiği yeni nizamla arzu ettiği güce ulaşan Şah Abbas, 1603’de Osmanlı’ya savaş ilan etti. Yıllarca süren mücadeleler neticesinde ele geçirilen Tiflis, Gürcistan, Azerbaycan, Karabağ ve Nihavend, kısa süre içerisinde ele geçirilerek Safevi idaresine girdi.
Osmanlı, Sinan Paşa’yı şark serdarı yapıp Safeviler üzerine sefere gönderdi. Hazırlıkların gecikmesi ve mesafenin uzak olması nedeniyle sefer ancak 1604 Haziran’ında başlayabilmişti. Üstüne üstlük sefer gecikmiş, Osmanlı ordusu Van’da kışlayarak sefer mevsimini de kaçırmıştı. Burada Safevi hücumuna uğrayan Osmanlı kuvvetleri Erzurum’a geri çekilmek zorunda kaldı. Yeni bir sefer için sonraki baharı beklemek gerekiyordu. Nihayet 1605’de tekrar harekete geçen Sinan Paşa, Erzurum beylerbeyi Köse Sefer Paşa’nın başına buyruk hareket ederek Safevilere esir düşmesi üzerine sefer planlarının değiştirmek zorunda kaldı. Nihayet geciken sefer tüm aksaklıklara rağmen gerçekleşti. Urmiye gölü yakınlarında gerçekleşen mücadele, Osmanlı için ağır bir kayıpla sonuçlandı. 30 Bin asker kaybeden Sinan Paşa, kalan kuvvetleriyle geri çekilip yeni bir sefer için hazırlansa da 1606’da Diyarbakır’da vefatı üzerine Gence, Şirvan ve Şemahı Safevilerin eline geçti.
Osmanlı, devam eden yıllarda Safevi seferleri düzenledi. Ancak bu seferler, Anadolu’da baş gösteren Celali isyanlarını bastırmakla uğraşırken sefer mevsimi sona eriyor, ordu doğu sınırlarına ulaşmakta gecikiyordu. Nihayet Kuyucu Murat Paşa, isyanları bastırmaya muvaffak olup Tebriz üzerine sefer etti. Ancak İki kuvvet Tebriz yakınlarında karşılaşsalar da beklenen mücadele gerçekleşmedi. Ordular seferde silah başındayken yapılan barış görüşmeleri süreci yumuşattı. Kuyucu Murat Paşa’nın 1611’de Diyarbakır’da vefat etmesi üzerine yerine Nasuh Paşa atandı. Sonrasında bir sulh aktedilebildi. 1612 yılında yapılan anlaşmayla Osmanlı, 1555 Amasya Anlaşmasıyla belirlenen sınırlara geri çekilmeyi kabul etti. Karşılığında Safeviler de İpek ticaretine izin verecekti.
Barış hali uzun sürmedi. Şah Abbas yönetimiyle anlaşamayan iki Gürcü Prensi’nin Osmanlı sarayından yardım istemesi üzerine Safevi Ordusu Gürcistan topraklarına girdi. Bu hamle ateşkesin ihlali anlamına geliyordu. Ayrıca Şah Abbas, taahhüt ettiği 200 yük ipeği de göndermeyerek anlaşmayı ortadan kaldıracağını belli etmişti. Osmanlı, vezir Öküz Mehmet Paşa’yı İran serdarı tayin etti ve doğu seferi için görevlendirdi. Ancak imparatorluk ordusu için yeni bir sefere hazırlanmak pek kolay değildi. Ordunun teşkil edilmesi ertesi yıla kaldığı için savunma tedbirlerini alan Şah Abbas, Gence’yi ele geçirip Kars kalesini tahkim ederek olası Osmanlı ilerleyişini zorlaştıracak önlemler aldı. 1616’da sefere çıkan Öküz Mehmed Paşa, Revan’da karşısına çıkan Safevi kuvvetlerini bertaraf etse de şehrin güçlü müdafasını aşamadı. Erzurum’a geri çekildikten sonra ise görevden alındığı haberi geldi. Mehmed Paşa, Erzurum’dayken Şah Abbas ile sulh müzakereleri yapıyordu. 1. Ahmed, Safevilerin talebini kabul etmeyerek seferin devam etmesini kararlaştırdı. Yeni İran Serdarı olarak atanan Kayserili Halil Paşa, Gence, Nahçıvan ve Culfa’ya akınlar düzenlendi. Ancak Eylül 1618’de Erdebil yakınlarında pusuya düşerek mağlup oldu. Bunun üzerine Osmanlı, Safevilerin taleplerinin ağır bastığı bir sulh anlaşması yapmak zorunda kaldı (Serav Muahedesi – 1618).
17. Yüzyılın ilk çeyreği Osmanlı için iç karışıklıklarla geçti. 2. Osman’ın katledilmesi üzerine ortaya çıkan isyanlar doğu cephesindeki gelişmeleri derinden ve doğrudan etkiledi. Osmanlı ordusu için Bağdat bölgesinden toplanan askerler, Bekir Subaşı önderliğinde ayaklanarak Beylerbeyi Yusuf Paşa’yı öldürdüler. Sahte bir beratla Bekir Subaşı’yı beylerbeyi ilan eden asiler, Diyarbakır valisi Hafız Ahmed Paşa’nın Bağdat’a doğru harekete geçtiğini öğrenince yardım almak için Safevilerden yardım istedi. Bağdat’ı ele geçirmek için önüne gelen bu fırsatı kaçırmayan Şah Abbas, Bekir Subaşı’ya bölge valiliğini vaat edecekti ki Hafız Ahmed Paşa önce davranarak isyancı subaşıya Paşalık unvanı taltif etti. Şehri kolayca teslim alacağını düşünen Safevi kuvvetleri, artık paşa olan Bekir Subaşı’nın mukavemetiyle karşılaştı. Bu kez iç kalenin müdafaasından sorumlu olan Derviş Mehmed Ağa, Şah Abbas’la gizlice anlaşıp kale kapılarını açtı. Böylece Şah Abbas, kaleye kolayca girerek şehri ele geçirdi. Bağdat, yaklaşık 90 yılın ardından Safevilerin eline geçmiş oldu (1624).
Şah Abbas, Şiilere yapılan zulmü ortadan kaldırmak ve bölgeye adalet getirme gibi gerekçelerle düzenlediği seferin sonunda Sünni halka zulmederek Osmanlı’nın hiddetini üzerine çekti. Ebu Hanife, Abdulkadir Geylani gibi önemli isimlerin türbelerini tahrip ettirip Sünni halka Şii kefil gösterme mecburiyeti getirerek Sünni halkı hem manen hem madden baskı altına almıştı. Osmanlı, gelen haberler üzerine vakit kaybetmeden sefer hazırlıklarına başladı. Bağdatı geri almakla vazifelendirilen Hafız Ahmed Paşa, 1625 Eylül’ünde büyük bir orduyla yola koyuldu. Şehir şiddetle kuşatılarak ikmal yolları kapatıldı. Şah Abbas, kuşatmaya daha fazla dayanamayacağına karar verip şehrin teslimiyle Safevilere bırakılacak topraklar için diplomasi yapmaktaydı. Ancak Osmanlı ordugahında karışıklıklar baş gösterdi. 8 aylık kuşatmanın ardından şehrin alınması an meselesi haline gelmişken ayaklanan Osmanlı askerleri kuşatmanın kaldırılmasına yol açtı (3 Temmuz 1626).
Hafız Ahmed Paşa’nın başarısız kuşatmasının ardından Abaza Hasan Paşa isyanı nedeniyle yeni bir sefere ancak 1629’da hazırlanabilen Osmanlı, 1630 yılında Bağdat önlerinde görüldü. Önceki kuşatmaya göre çok sayıda mühimmat ve topçu kuvvetlerinden oluşan Hüsrev Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, şehrin surlarını aşamadı. Hürsev Paşa, ertesi yıl yeniden sefer düzenlemeye teşebbüs etse de evvelce başarısız neticelenen sefer nedeniyle asker toplayamadı.
Osmanlı’da taht mücadeleleri ve iç karışıklıklar, 5. Murat’ın tahta çıkmasıyla nihayete erdi. Muktedir ve cengaver bir hükümdar olan 5. Murat, kudretli ataları gibi ordunun başına bizzat geçmiş, devletini yeniden dirliğe ve istikrara kavuşturmuştu. Nihayet Bağdat Seferi, 5. Murat için mutlak hal olunması gereken bir meseleydi. Murat, ilk seferini Revan üzerine yaptı (1635). Şehri ele geçirip geri döndü. Ancak şehir kısa süre sonra tekrar Safevilerin eline geçti. Bu sırada Safevi tahtında Şah Safi bulunuyordu. Safeviler, bu dönemde doğudan Babürlüler tarafından sıkıştırılmaktaydı. İki cephede birden mücadele edemeyeceğinden doğu sınırlarından vazgeçerek Bağdat’ı savunmayı tercih etti. Nihayet 16 Kasım 1638’de başında 5. Murat’ın olduğu Osmanlı Ordusu Bağdat önlerinde görüldü. 39 gün süren kuşatmanın ardından şehir teslim oldu. Şehir emân üzere teslim alındığından ahalinin şehirden çıkmasına izin verildi. Ancak geçmişte yaptıkları zulümlerden olsa gerek; Sünnilerin saldırılarından çekinen Safevi askerleri silahlarını bırakmadılar. İntikam güden şehir halkının Safevi askerlerine tacizleri ve Şii nüfusun da müdahil olmasıyla başlayan olaylar katliamlara dönüştü. 5. Murat dönüş hazırlıkları yaparken iç kalede büyük bir patlama meydana geldi. Çok sayıda Osmanlı askerinin ölmesiyle neticelenen patlamanın Safeviler tarafından gerçekleştirildiğini düşünen erkân, şehirdeki Şii nüfusun katli için 5. Murat’ı ikna ettiler ve istedikleri icazeti alarak Şiileri kılıçtan geçirdiler.
Nihayet Osmanlı – Safevi ilişkileri, 61 yıl süren mücadelenin ardından (1578-1639) aktedilen Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla sulh ile neticelendi. 5. Murat, İstanbul’a dönerken sulh görüşmeleri için görevlendirdiği Veziriazam Mustafa Paşa, bir taraftan sulh görüşmeleri yaparken diğer taraftan Şah Safi’yi sulha ikna etmek için Safevi topraklarına doğru ilerliyordu. Kasr-ı Şirin (Zühab) beldesinde neticelenen görüşmelerle anlaşma şartlarında mutabık kalındı. Bu antlaşma daha çok sınır protokolü niteliği taşır. Osmanlı’nın Irak-ı Arab (Bağdat) sınırlarını tafsilatlı şekilde belirlemiş, buna karşın Azerbaycan ve Revan dolayları kabaca belirlenmiştir. Ayrıca anlaşmanın içeriğinde dini, toplumsal ya da ticari kararlar bulunmaması dikkat çekicidir. Nihayet aktedilen anlaşma uzun yıllar yürürlükte kalmış, Osmanlı için doğu sınırları, Rus harbine kadar sorun olmaktan çıkmıştır.
.
Osmanlı'da Bilim
Kabul gören tez; Osmanlı’nın yeniliklere, buluşlara ve aslında bilime kapalı olduğu, devletin de bu mahsurlu bakış açısından ötürü gerilediği yönünde. Evet, bir kısım itirazlar olmakla birlikte tümüyle reddedemeyeceğimiz bu görüş üzerinden hareket ederek 600 yıllık Türk-İslam tarihi zirvesini analiz edelim.
Osmanlı Devletini İslam Medeniyeti çerçevesinde değerlendirirsek; Abbasilerden sonra yenilenme arzusunun yok olduğu görürüz. Hadi biraz da popülist bir söylemle tasvir edelim bu durumu; zirvedeki yalnızlığın hazin sonu. Osmanlı’ya gelmeden önce çağın bilim anlayışını ve gelişimini bir hatırlamakta fayda var.
Abbasiler, Emeviler döneminin baskıcı ve katı merkeziyetçi politikalarına muhalif bir hareket olarak ortaya çıkmıştı. Siyaset, felsefe, din hatta mağruf gibi pek çok meselede alternatif fikirlerin geliştiği bir dönem oldu. Türklerin Çin’deki ipek kâğıtlarda gördükleri teknikleri geliştirip dut ağacı kabuğundan ürettikleri Semerkant Kâğıtları’nın kullanılmaya başlanması da ucuz ve kolay kâğıt teminini sağladı. Böylece bilgi hızla çoğaltılarak yayılmaya başladı. Alternatif fikirlerin çoğalması ve yeni fikirlerin hızla yayılması beraberinde İslam’a altın çağını yaşattı. Ancak bu ivmenin bir doyum noktası oldu elbette. Zaman içerisinde muhalif ve alternatif bir bakış açısına sahip olan Abbasiler, Emeviler gibi merkeziyetçi ve otoriter bir yapıya dönüştü. Diğer taraftan bilimsel açıdan bir rekabet ortamı söz konusu olmadığından telifler kahir ekseriyetle din, tasavvuf ve siyasi alanda çeşitlendi. Mezhep, tarikat ve ekollerin ortaya çıkışının bu döneme tekabül etmesi şaşırtıcı olmasa gerek.
Bilimin en erken merkezlerinden biri de uzak aysaydı. Çin, savaş teknikleri, sanat ve sosyal yaşama temas eden alanda bilimsel kazanımlar elde etmişti. Ancak rekabet ortamının söz konusu olamayışı, diğer taraftan ise Türklerin Orta Asya’dan batıya doğru uzaklaşması Çin için mutedil bir dönem meydana getirdi. Diğer taraftan siyasi istikrarın nispeten tesis edilmesi Çin’de yeni fikirler ve gelişmelere olan ihtiyacı önemli ölçüde ortadan kaldırdı. Çin’de ki bu “yenilik ihtiyacının ortadan kalkışı” Abbasilerden önce gerçekleşmişti. Aslında Çin’de gördüğümüz çan eğrisi Abbasiler döneminde de karşımıza çıktı.
Mısır ve Semerkand’dan söz etmeye bile gerek görmüyorum. Helenlerin Mısır’ı, Moğolların Semerkant’ı işgal etmesinden sonra bu iki antik bilim merkezi tarih sahnesinden siliniverdi. Batıda ki durum ise çok daha vahimdi. Hristiyanlığın kurumsallaşarak siyasi otoritenin bir uzvu haline gelmesi, batıyı doğu’daki çağın en az birkaç yüz yıl gerisinde bıraktı. Bu kaotik ve karanlık dönem, Rönesans ve Aydınlanma adı verilen dönemlerin Kurumsal Hristiyanlık engelini aşmasıyla son bulabildi.
Görüldüğü üzere Bilimsel Gelişim ve Yeni’ye Olan İhtiyaç elzem veya gerçekten gerekliyse, şartlar olgunlaşmışsa, hatta sosyolojik, siyasi ve ekonomik tüm unsurlar tam anlamıyla birbirleriyle örtüşüyorsa mümkün olabiliyor. Söz konusu Osmanlı olunca bu denklemin hiçbir zaman kurulamadığını söyleyebiliriz. Hatta Cumhuriyet dönemi de dâhil olmak üzere; 1960’lı yıllara dek gerçek anlamda bilim ya da teknolojik gelişimden söz etmek gerçekçi olamayacaktır.
Günümüzde bilim ve gelişme alelade bir ihtiyaçken 20. Yüzyıla kadar elzem bir ihtiyaç olduğu gerçeğini önümüze koyarak tarihi yorumlamalıyız. Zira batıda aydınlanma dönemi, tıpkı Emeviler döneminde olduğu gibi dini otoritenin teokratik tahakkümüne karşı bir reaksiyon, endüstri devrimi ise artan nüfusu doyurmak ve sömürülecek coğrafyaların lojistiğini sağlamak gibi gereksinimlerle, üstelik doğrudan devletler tarafından sübvanse edilerek gelişmişti. Osmanlı Devleti için bu gibi gerekliliklerden söz etmek, en azından imparatorluğun son yüzyılına kadar mümkün değildi. İhtiyaç ortaya çıktıktan sonra ise iş işten geçmişti.
Batı, Osmanlı için daima kontrol altında tutulan faydalı bir düşman, iktisadi kaynak ve devletin anlamını pekiştiren “küfür diyarı” olmuştur. Doğu’da sönümlenen bilim ve yenilikçilik anlayışına karşı batıda zaten karanlık çağ yaşanıyordu. Öyle ki; bu diyarların fethedilmesine bile gerek yoktu. Osmanlı’nın denizler ve ticaret yolları üzerindeki hâkimiyeti, gerektiğinde otoriteyi sağlayacak askeri gücü ve devletin varlığına anlam katan hilafet, Osmanlı için kâfi idi.
Her ne kadar Bilim ve Yenilikçilik gibi kavramsallaşmış önermeler çerçevesinde düşününce Osmanlı’nın yetersizliğini kabul etsek de Selçuklu döneminden beri süregelen bir Medrese geleneği mevcuttu. Osmanlı da halk nezdinde eğitim ile saray nezdinde bilim adımları 2. Mehmet (Fatih) döneminde nüvelenmeye başlamıştır. Kendisinden önce gelen sultanlardan farklı olarak entelektüel bir kimliğe sahip olan 2. Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Bizans bakiyelerinden istifade etmekten de çekinmedi. Fetihten hemen sonra kurduğu 16 medrese, günümüze değin en üst düzeyde eğitim veren kurumlar olmuştur. Üstelik Fizik, Kimya, Matematek, Astronomi gibi pozitif ilimlerde var olan ilmin temini ve sonraki nesillere tekabülünü sağlamıştı. Bu eğitim kurumlarında Roma, Mısır, Bizans, Abbasi ve Çin menşeli bilgilerin çevirileri, derlenip terkibi sağlandı. Ancak bu bu ilham veren gelişme 2. Bayezid döneminde farklı bir tezahüre yol açacaktır.
2. Bayezid döneminde Arapça eserler kataloglanmaya başlandı. Bu durum Osmanlı entelektüelleri arasında Farsçanın yükselmesine, yine sarayın siyaset tasavvurunda Arap kültürünün tesirine zemin hazırladı. Her ne kadar önceleri Arap kültürünün etkisi zayıf olsa da, Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Safevi husumetinin etkisi ve devletin Bektaşilikten uzaklaşması ile Fars etkisi zayıflamış, bu boşluğu Arap tesiri doldurmuştur. Ancak 17. Yüzyıldan itibaren doğudan istifade edilecek bir yenilikçilik ya da bilim anlayışı söz konusu değildi. Diğer taraftan batıdaki ilerleyiş doygunluğa ulaşmış, imparatorluğun temel ihtiyaçları ise süregelen ticari gelirlerle birlikte gayrimüslim azınlıklardan elde edilen vergilerle sağlanır olmuştu. Dolayısıyla yenilikçilik gibi fikirler sübvanse edecek herhangi bir gelişimden söz edemediğimiz gibi, devlet otoritesini etkileyecek memnuniyetsizliklerden doğan isyanlar, halk hareketleri ve sosyopolitik gelişmeler, yenilikçilik kavramını bilakis tehlikeli bir hale getiriyordu.
Osmanlı elit tabakası için durum buyken avamda durum pek iç açıcı değildi. Mossensohn’a göre 16-17. Yüzyıllarda Türkçe konuşulan kentlerde okuma-yazma oranı ¼ iken bu veri en azından Kuran’dan birkaç sure bilenler dâhil edildiğinden bu oran vahim görünüyor. Gerçi bu durumu batıyla kıyasladığımızda belki bir teselli olarak bir miktar ilerde olduğumuzu düşünebiliriz; ancak batıda bulunmayan medrese tipi kurumların varlığına rağmen eğitimin halen varlıklı ailelerin çocuklarından ibaret olması ve öğretimin neşren değil sözlü olarak yapılması bilim ve yenilikçilikten çok tekrar ve dar çerçevede, gelişimden uzak bir bilgi edinim çabası olarak değerlendirilebilir.
Bu sancılı süreç batıda ortaya çıkan aydınlanma ve sonrasında gelen endüstri devriminden sonra Osmanlı için kaçınılmaz bir edinim süreci başlattı. Ancak bu edinim sürecine hazırlık olmayan İmparatorluk, özellikle Tanzimat döneminde atılan cesur ancak yetersiz ve başarısız adımlarla belki de treni ikinci kez kaçırmış oldu. Belki de Osmanlı için bir tür defakto halini alan siyasi kalıplar kırılmadan yenilikçiliğin yerleşmesini beklemek hayalperestlik olur ancak her halükarda başarısız ve sancılı bir geçiş olmaktan öteye geçemeyen Tanzimat dönemleri, ancak 20. Yüzyıldan sonra, 2. Abdülhamid ile birlikte gerçekçi ve iddialı adımlarla karşımıza çıktı. Vefekât; siyasi çıkmazlarla dolu bu kaotik dönemin belki de tek meyvesi Jön Türkler olabildi. Evet, zengin neşriyat, mecmuacılık ve telif eserlerin sayıca artması belki tümüyle anlamsız değildir ancak pozitif bilimler alanında atılamayan adımlara rağmen sosyal bilimler alanında ki yükselişi de görmezden gelemeyiz. Aslında bir yönüyle de intibak ve geçiş süreci olan sosyal bilimlerdeki yükseliş ve Jön Türk hareketinin şu veya bu şeklide devletin teamüllerine tesir etmesi, tüm siyasi çalkantılara rağmen Anadolu’yu batı medeniyetine adım adım yaklaştırdı.
Bir genel kabul olarak; muasırlaşmayı Cumhuriyet’e tekabül ettiririz. Ancak 1960’lara kadar ortaya konmuş menkulü makbul bir edinimden söz etmek zordur. Kronolojisine itibar etmeden değerlendirmek gerekir ki; bu edinimler ancak 1960’lardan itibaren hayatımıza renkler ve değerler katmaya başlamıştır. Her ne kadar bir tür Amerika Güzellemesi gibi görünse de Yakın Batı’dan temin edemediğimiz bilim, teknik ve yenilikçilik tasavvurunu Küçük Amerika olmak hayaliyle, Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi; “Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek” şevki ve düsturuyla Uzak Batı’dan temin etmeyi başardık.
1950’li yıllara kadar tarım ekonomisini benimseyen Türkiye, 1957’de yaşanan rekor seviyede devalüasyon ve hızlı ekonomik çöküşten sonra yerli sanayi ve milli ekonominin ısrarla, bilimsellik ve yenilikçilik ile mümkün olduğuna kanaat getirdi. Üstelik bu kez tüm şartlar müsait, imkânlar yeterliydi. Cumhuriyet döneminde doğan jenerasyon yeni teknikler ve dünyaya entegre eğitim modelleriyle, tüm diğer kusurlara rağmen muasır medeniyetlere temas ve kıyasla bilim insanları yetiştirmeye başladı. 1961’de üretilen ilk yerli otomobil Devrim, 1967’de tersaneye giren ilk savaş gemisi Berk ve 1975 Amiral gemisi olarak inşa edilen TCG Peyk bu gelişimin ilk ilham veren, üstelik somut örnekleri oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargolar ise yerli sanayi, bilim ve yenilikçilik için kışkırtıcı birer unsur haline geldiler.
.
Ermeni Sorunu
Osmanlı idari yapısında gayrimüslim zümreler için millet sistemi adı verilen bir uygulama söz konusuydu. Bu sistemde her inanca sahip toplum kendi dini kurumları merkezinde idare ediliyor, hak ve özgürlükleri milletlerin temsilcileri kabul edilen kurumlarca idame ediliyordu. Osmanlı'nın iki büyük gayrimüslim milleti olan Rumlar ve Ermeniler bu kapsamda Osmanlı milletlerinden biri olarak görülmüş ve muamele görmüşlerdir.
İstanbul'un fethi sonrasında yürürlüğe konan bu sistem ile en kalabalık azınlık olan Rumlar gerek devlet idaresinde gerek se ticaret hayatında öne çıkıyordu. Tanzimat fermanına kadar olan sürede işleyen bu anlayış Osmanlı'nın son dönemlerinde önemli ölçüde değişti. Dış müdahalelerin ve misyonerlerin ayrılıkçı faaliyetleriyle üretilen azınlıklar sorunu neticesinde ayrılıkçı faaliyetler arttı ve 1821 Mora İsyanıyla Yunan bağımsızlığı dengeleri değiştirdi. Rumlar devlet yönetiminden uzaklaştırıldı ve suça karışanlar ağız cezalara çarptırıldı. Bu gelişme sonrasında ayrılıkçı faaliyet gütmeyen Ermenilerin itibarını arttırdı. Tebaa-ı Sadıka deyimi de bu dönemde kullanılmaya başlandı.
Bu gelişmeden istifade eden batılı devletler Ermeniler'e karşı oluşan olumlu havadan istifade ederek özellikle Fransız ve Amerikan misyonerlerin faaliyetleriyle okul, hastane, kilise, v.b. kurumlarla ayrılıkçı faaliyetler yürüttüler. Batılı devletlerin baskısıyla Osmanlı Katolikler (1830) ve Protestanlar (1850) ayrı bir millet olarak tanımak zorunda kaldı. Süreç gelişerek 1856 - Islahat Fermanı ile özerkliğe kadar vardı. Ermeni Nizamnamesi de 1863'de yürürlüğe kondu ve Ermeniler Özerk bir yapıya kavuştular.
Diğer taraftan Ermeniler Anadolu'nun genelinde, özellikle Güneydoğu Anadolu'da yaşıyorlardı. Ancak hiçbir vilayette nüfus çoğunluğuna sahip değillerdi. Bununla birlikte Kürt nüfusla yakın temasi çerisinde bulunuyorlar ancak Kürt-Ermeni aşiretleri arasında şiddetli çatışmalar meydana geliyordu. Bu çatışmalar Ermeni sorununun zeminini meydana getirecektir.
Ermeni Sorunu ifadesi ilk olarak Ayastefanos Antlaşması'nda geçer (1878). 93 Harbinde Osmanlı şehirlerini işgal eden Ruslar, Ermenilerin desteğini alarak ayrılıkçı faaliyetler konusunda cesaretlendiriyordu. Bu desteklerini yazılı hale getirerek Osmanlı'ya Anadolu Islahatı adı altında Ermeni Reformu uygulamaya mecbur bıraktı. Her ne kadar İngilizler Ayastefanos Antlaşmasından memnun kalmayıp Berlin'de İngiltere lehine yeni bir antlaşma imzalasa da Ayastefanos'ta Ermeniler'in lehine olan maddeler 1878 - Berlin Antlaşması'nda da aynı şekilde yer aldı.
Ermeni Cemiyetleri ve Ayaklanmalar
Osmanlı'da ilk Ermeni cemiyeti 1860'da İstanbul'da Hayırsever Cemiyeti adıyla kurulmuştu. Sonraki yıllarda Van'da Araratlı, Muş'ta Okulsevenler ve Doğu, Erzurum'da Milliyetçi Kadınlar dernekleri ortaya çıktı. Bu cemiyetlerden bir kısmı Ermeni Birleşik Cemiyeti adı altında birleştiler. Önceleri kurulan bu cemiyetler toplumsal dayanışmayı amaçlayan sivil cemiyetlerdi. Ancak sonraları ayrılıkçı cemiyetler ortaya çıkmaya başladı. Bulgar Silahlı Hareketini kendilerine örnek alarak bağımsızlıklarına kavuşabileceklerini düşünüyorlardı. Bu amaçla Van'da 1878 - Kara Haç Cemiyetini kurdular. Osmanlı toprakları dışında ise 1887 - Hınçak Komitesi kuruldu. Bu komitenin amacı tahrik ve tedriş (terör) kullanan bir köylü-işçi hareketi meydana getirmekti. Bir diğer komite de Tiflis'te kurulan 1890 - Taşnak (Daşnaksutyun/Federasyon) komitesiydi.
İçeride Kara Haç, batıda Hınçak, doğuda Taşnak komiteleriyle faaliyet yürüten Ermenilerin ilk faaliyetleri kendilerini desteklemeyen Ermeniler oldu. Kumkapı Ermeni Patrikhanesine saldıran komiteciler, destek göremedikleri isimlere tehdit mektupları gönderip zengin Ermenilerden yine tehditle para toplama faaliyetlerine giriştiler. Ardından yerel idarelere saldırılar düzenlemeye başladılar. 1892'de Van valisine suikast ile başlayan eylemler Amasya, Merzifon, Çorum, Tokat, Yozgat gibi vilayetlere de sıçradı. 1894'de Sasun'da çıkan isyanda büyük bir tehdit haline geldikleri anlaşılmıştı. İsyanlar güçlükle bastırılabildi. Yaşananları fırsat olarak gören Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti'ne 1895'de Nota vererek ıslahatların bir an önce gerçekleşmesini istedi. Bunun üzerine 2. Abdülhamit, Islahat Layihası yayınlasa da Ermeni komiteciler bunu yeterli görmeyip tarihe Bâb-ı Ali Nümayişi olarak geçen hadiseyi sahnelediler. Hükümet binasına yürüyen göstericiler, binaya girmelerine izin vermeyen askerlerle çatışıp başlarındaki komutanı öldürdüler. Bu olay halkta infiale yol açtı ve Ermeniler ile Müslüman ahali arasında aylarca süren karışıklığa neden oldu.
Ermeni komitecilerin amacı müslüman halk ile ermeniler arasında bir iç savaş ortamı meydana getirip dışarıdan müdahaleye uygun bir zemin hazırlamaktı. İlk hamle olarak Bâb-ı Ali Nümayişi ile Müslüman ve Ermeni halkı karşı karşıya getirdikten sonra terör faaliyetlerine giriştiler. Silahlı komiteciler sivil halkı hatta çocukları hedef alan eylemler düzenleseler de amaçlarına ulaşamadılar. Zira Ermeni halktan yeterli desteği göremediler. Yapılan eylemler halkı karşı karşıya getirmeye yetmemiş ve terör faaliyeti olarak kalmış, bu faaliyetler de kolluk kuvvetleri tarafından bastırılmıştı.
Ermeni çetecilerin en çok ses getiren eylemi 2. Abdülhamit'e Suikast girişimi oldu (1905). Suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlansa da Ermeni sorunu hat safhaya ulaşmış oldu.
Meşrutiyet Dönemi ve İttihatçılarla İttifak
2. Meşrutiyetin ilanı ile Ermeni sorunu yeni bir sürece girdi. İçeride ve dışarıda tüm sorunların çözümü için bir ümit uyanmıştı. Ermeni Cemiyetleri ile İttihat ve Terakki Cemiyeti seçim ittifakı kurdular. Bu ittifak neticesinde mecliste 10 Ermeni mebusu görev aldı. Terör faaliyetleri yürüten Ermeniler, çetecilik faaliyetlerinden vazgeçmeseler de meclisteki faaliyetlere öncelik verdiler. 1908 seçimlerinde 10, 1912 seçimlerinde 13, 1914 seçimlerinde 16 mebus alarak mecliste de giderek güçlendiler. Zaman içerisinde yürütülen politikalar Ermenilerin lehine şekillendi ve 1914 - Yeniköy Antlaşması ile Ermeni Islahatları yabancı ülkelerin gözlemcilerinin de katılımıyla hayata geçirildi.
Zorunlu Göç
Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Ermeni sorununun da çözümüne dair ümitler ortadan kalktı. Ortaya çıkan savaş ortamını fırsata çevirmek isteyen Ermeni komiteciler Rus Himayesinde bir Ermeni Devleti kurma politikası benimsediler. Rus ordusunun Anadolu'yu işgal hareketi başlayınca Ermeni çeteciler de pozisyonlarını belirlediler. Rus kuvvetlerinin saldıracağı bölgelerde önceden isyan çıkartarak belli bölgeleri ele geçirmeye muvaffak oldular ve gönüllü birliklerle Rus kuvvetlerinin saflarında yer aldılar. İlk ciddi isyan Urfa'da ardından Van'da gerçekleşti. Rus ordusuyla planlı olarak hareket eden Ermeni çeteciler, hem Rus kuvvetlerinin önünü açıyor hem de uyguladıkları katliamlarla demografik yapıyı değiştirmeye çalışıyorlardı.
Savaş halinde cephe güvenliğini tehdit eden bu gelişmelere karşı önlem alan devlet idaresi tüm İhtilalcı Ermeni Cemiyetlerinin kapatılmasına karar verdi. 26 Nisan'da gönderilen tamimle suçlular askeri mahkemelere sevk edildi. Bu sırada Van isyanı devam ediyordu. Türk mahallelerini yıkan, müslüman ahaliyi toplu olarak katleden Ermeni çeteciler şehri Rus ordusundan önce ele geçirdiler. Bu başarıdan cesaret alan çeteciler faaliyetlerini arttırarak devam ettirdiler. Yaşanan olaylar üzerine Osmanlı Başkumandanlığı İçişleri Bakanı Talat Bey'e isyancı Ermenilerin aileleriyle birlikte Rus sınırına ya da Anadolu içlerine gönderilmesini, yerlerine müslüman ahalinin iskan edilmesini tavsiye eden bir yazı gönderdi.
Bu talebin ardından önce Van ve bölgesindeki Ermeniler için sevk ve iskan uygulandı (2 Mayıs 1915). Ancak isyan tüm Anadolu'da artarak devam etti. Bunun üzerine yeni bir kanun hazırlanarak 27 Mayıs 1915'de yayınlandı. Karar uyarınca Ermeniler sevk ve iskan edilerek yerleri değiştirilecek, can ve mal güvenlikleri sağlanacak, yeni hanelerine yerleşene kadar iaşeleri devlet tarafından karşılanacak, eski mülk ve malları karşılığında kendilerine ödemeler yapılacaktır. Söz konusu kanunda "Tehcir" ifadesi hiçbir suretle geçmemektedir.
Geri Dönüşler
Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle Ermenilere uygulanan zorunlu göç uygulaması 10 Nisan 1918'de yeni bir kararla revize edildi. 60 yaşını geçmiş ve yardıma muhtaç olanların geri dönmelerine izin verilmesi kararlaştırıldı. 18 Aralık 1918'de uygulamaya konan karar neticesinde bir kısım Ermeninin geri dönüşü sağlanmıştı. Ancak Ermeni grupları amaçlarına ulaşamamışlardı. Osmanlı'nın savaştan mağlup çıkması üzerine ortaya çıkan yeni süreci değerlendirmek amacıyla batılı devletlerin de desteğiyle katliam ve tehcire maruz kaldıkları iddiasıyla yeniden faaliyete geçtiler. Konunun tahkikatı amacıyla pek çok komisyon kurulmuş, özellikle İngiltere ve Fransa sürece dahil olarak üzerinden politika yürütecekleri bulgulara ulaşmaya çalışmışlardır. Ancak tehcir veya katliama dair hiçbir belge yahut bulguya rastlanamamış, bunun üzerine yabancı devletlerin tahakkümünde kurulan tehcir mahkemelerinde yalancı şahitler üzerinden yargılamalar yapılmaya çalışılmıştır. Bu mahkemelerde bir kısım cezalar verilmiş olsa da devlet nezdinde planlı bir katliam yahut tehcire dair hiçbir belge bulunamamıştır. Günümüzde dahi olmayan belgeler üzerinden lobi faaliyetleri yürütülmekte, delile dayanmayan iddialarla Ermeni sorunu ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.
.
Abdülhamit han'ın Latin Alfabesine Geçme Teşebbüsü
Abdülhamit Han’ın Latin Alfabesine geçme Teşebbüsü yakın tarihin magazinsel vakaları arasında yeteri kadar dikkat çekmemiş olsa da Cumhuriyet Dönemi Harf Devriminin mesnedini teşkil etmesi bakımından fevkalade önemlidir. Zira 1928 yılında gerçekleştirilen Harf Devrimi, aslında 66 yıl önce gündeme gelmiş, 2. Abdülhamit Han bu teklife ilgi göstererek üzerinde çalışmalar yaptırmış olsa da muvaffak olamamıştır.
Evvela belirtelim ki söz konusu bulguların yegane kaynağı bizzat 2. Abdülhamit Han’dır. Abdülhamit Han, tahttan indirildikten sonra kendi kalemiyle hayatını ve saltanat makamındaki siyasi vakaları kaleme almış ve bizzat Abdülhamit Han tarafından katip Ali Vehbi Bey’e Fransızcası tercüme ettirilerek yayınlatmıştır. (Bkz. “Siyasi Hatıralarım”, Dergay Yayınları, ISBN:975-7032-00-X)
Latin Harflerine geçilmesi hususu, Osmanlı’nın son dönemlerindeki reformist hareketler içerisinde pek çok kez gündeme gelmiş, kimi zaman bu konu hilafet makamına kadar ulaşmış ve üzerinde tetkik ve incelemeler yapıla gelmiştir. Latin Harflerine geçilmesi konusundaki ilk gündem 1850 yılında ortaya atılmıştı. Türkçe üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Azeri yazar ve bilim adamı Mirza Fethali Ahundzade Efendi, Türkçenin Arap Alfabesi ve Fars gramer yapısı ile kullanılmasındaki zorlukları tetkik etmiş, hem kullanılması hem de öğrenilmesi açısından ortaya çıkan müşkülleri belirten bir çalışma yaparak Osmanlı Hükümetine sunmuş, çözüm olarak da Latin Harflerinin kullanılmasını teklif etmiştir.
Mirza Fethali Ahundzade Efendinin teklifi halife Abdülmecit tarafından incelenip dönemin bilim kurumu olan Encümen-i Daniş’e sevk edilerek tetkik edilmesi istendi. Konu üzerinde mülahaza eden Ali Paşa, Fuat Paşa, Mustafa Reşit Paşa ve Cevdet Paşa bu tetkik ve teşhisi dikkate alıp müspet görüşlerini bildirdiler ve nihayetinde siyasi yönleriyle mülahaza edilmek üzere zapt altına alarak Mirza Fethali Ahundzade Efendiye müspet çalışması için mecidiye nişanı vererek kendisini onurlandırdılar. Konu üzerinde tetkiklerini gerçekleştiren Encümen-i Daniş, tetkiklerini siyasi mecraya nüfuz ettirse de neticelenememişti ancak Latin Harflerinin kullanımı ile ilgili fikir pekala reddedilmemiş, söz konusu teklif dinsizlik ya da zındıklık olarak tahkir edilmemiştir.
Sultan Abdülmecit döneminde gündeme gelen Latin Alfabesinin kullanılması meselesi her ne kadar itibar görmüş olsa da dönemin şartları gereği gerçekleştirilememiş ancak reform hareketleri içerisinde bir gündem maddesi olarak canlılığını korumuştur. Abdülmecit’in vefatı ve 2. Abdülhamit Han’ın hilafet makamına geçmesi ile daha da canlanan reform hareketleri, Latin Alfabesinin kullanılması meselesini yeniden gündeme getirdi. Osmanlı tebaası olan Arnavutlar, din ve mezhep ayrılıkları nedeniyle üçe bölünmüşlerdi ve Osmanlı Alfabesini kullanan Müslüman Arnavutlar, yazı dillerini batının literatürlerinden faydalanabilir hale getirmek amacıyla Latin Harflerini kullanmayı gündeme getirmişlerdi. Bu doğrultuda çalışma yürüten Arnavut kökenli Abdül ve Şemsettin Sami kardeşler, Latin harflerinden esinlenerek adına İstanbul Alfabesi dedikleri yeni bir Alfabe geliştirdiler. Giriştikleri bu çalışma ile İstanbul’daki mekteplerde okutulmak üzere gramer ve medrese kitapları basmışlarsa da yeteri kadar yaygınlık kazanamadı ancak Latin Harflerinin kullanılabilirliği ve Osmanlı dilinin ıslahı yeniden gündeme gelmişti (1879).
Latin Harflerinin kullanılması meselesi İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla daha da ateşlendi. Arnavutlar, din ve mezhep ayrılıklarına rağmen Latin Harflerinden esinlenerek meydana getirilen bir Alfabeyi kullanmaya karar vermiş, bu gayretlerinde de başarılı olmuşlardı. Arnavutların Latin Harflerine geçiş teşebbüsü Meşrutiyet reformcularının bu konu üzerindeki hassasiyetlerini ve heveslerini arttırtmıştı. Giderek yükselen reform hareketleri neticesinde yeniden gündeme gelen Latin Alfabesine geçme düşüncesi, Saltanatının son dönemlerine doğru Abdülhamit Han’ın taktirine kadar ulaştı. Latin Harflerinin kullanılması ile ilgili en net ve dikkate değer yorum Abdülhamit Tarafından ortaya koyulmuştur. Arap Alfabesi, Fars Gramer yapısı ve Türkçe anonslara uymayan diziliş ve yerleşimin Osmanlı Türkçesinin okunup yazılmasında teşkil ettiği engellerin farkında olan Abdülhamit Han, bizzat kendisinin kaleme aldığı ve ifade ettiği üzere Latin Harflerinin kullanılmasında yarar görmüş, nasıl uygulanabileceği konusunda fikir alışverişlerinde bulunarak mahiyetiyle istişare etmiştir.
Abdülhamit Han, Saltanat makamından indirildikten sonra kaleme aldığı “Siyasi Hatıralarım” kitabında naklettiği bilgilerde Latin Harflerine geçilmesi yönündeki düşüncelerini şöyle açıklamıştır ;
“Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin Alfabesini kabul etmek yerinde olur. “ (Siyasi Hatıralarım, Sayfa 192)
Abdülhamit Han’ın bizzat kaleme aldığı hatıralarında bahsettiği gibi Latin Harflerinin kullanılması, Osmanlı Türkçesinin halk nezdinde yaygınlaşması için faydalı görülmüş, bu konuda verilecek kararın yerinde olduğu kanaati belirtilmiştir.
Abdülhamit Han’ın Latin Harflerinin kullanılması yönündeki kanaatleri elbette gerçekleşememişti. Zira dönemin önemli siyasi aktörlerinden biri olan Enver Paşa, Latin Harflerinin kullanılması yerine hali hazırda kullanılan Arap Harflerinin ıslahında ısrar etmiş, Latin Alfabesine muhalif tüm görüşleri etrafında toplayarak Abdülhamit Han’a ihtilaf ederek Latin Harflerine geçişe engel olmuştur.
Sultan Abdülhamit’in bu konudaki ön niyeti her ne kadar süregelmiş olsa da 31 Mart Ayaklanmaları neticesinde Saltanat Makamından indirilmesi Latin Harflerine geçilmesi meselesinin topyekun rafa kaldırılmasına neden olmuştur.
Latin Alfabesinin Osmanlı’nın son dönemlerinde ele alınması ve üzerinde tartışılması esasen tarihi bir vakadır ve tartışılır bir tarafı yoktur. Zira hem Saray Tarihi ve zabıtları 1850’li yıllarda başlayan Latin Alfabesi görüşlerini kayıt altına almış, hem de Sultan Abdülhamit Han’ın kendi kaleminden naklettiği bilgilerle teyit edildiği üzere konu hakkındaki müspet görüşleri Damat Ferit ve reform muhalifleri tarafından bertaraf edilmiştir.
Burada sorulması gereken esas soru şudur ki ; Cumhuriyet Dönemi uygulamalarına ve bizzat Latin Alfabesi’nin varlığına ihtilaf eden günümüz Cumhuriyet ve Atatürk karşıtları, Latin Harflerine geçişe Abdülhamit Han döneminde muvaffak olunabilseydi yine de ihtilaf edebilecekler miydi? Açıkça görülmektedir ki tarihi vakaların ideolojik saplantılarla tahrif edilmesi bizi tarihi gerçeklerden uzaklaştırıp hamasete ve derin yanılgılara sevk edecektir.
.
Bozkurt'un Tarihi
Her bir toplum, kendini diğerlerinden ayırt edilebilir kılmak için müstakil ve müşahhas semboller kullanır. Bayrak, Totem, Unvan, Destan, v.b. kendilerini tanımlayan ve betimleyen unsurlar, tarihin bilinen en eski toplumlarında, hatta devletlerin söz konusu olmadığı kabile ve klan düzeninde yaşadığımız dönemlerden bu güne varlığını koruyan bir tür fenomendir.
Bildiğimiz kadarıyla, bayrağı bir ulusal simge olarak kullanan ilk toplum Romalılardı. Günümüzde ulusları temsil eden Bayrak kullanımı ise orta çağda popüler hale geldi. Öncesinde, her ulus kendini çoğunlukla hanedan aileleriyle, bazen de coğrafi yahut ilahi tanımlarla betimliyorlardı. Bkz, Asur, Babil, Hatti, v.b.
Bir diğer betimleme türü de totemlerdir. İnsanoğlu, henüz avcı-toplayıcı usulde yaşarken bile içerisinde bulunduğu aile ve klanı ayırt edilebilir kılmak için totem hayvanları tercih etmiştir. Bu davranışın temel motivasyonu siyasi bir otoriteyi belirtmek değil, felaketle sonuçlanabileceğini tecrübe ettikleri akraba evliliklerinin önüne geçmekti. Erkek bireyler, klanlarının totem hayvanlarını bir tür soyisim gibi kullanmış, kadın bireyler, bugün olduğu gibi patriarkal gelenek üzere, evlendikten sonra totemini, yani soyismini değiştirip yeni klanın bir üyesi haline gelmiştir. Bugün bile Afrika, Güney Amerika, Uzak Asya ve Sibirya’da bu gelenek en kadim haliyle yaşatılmaktadır.
Bugün Türkler için Bozkurt, tüm Türk toplumlarını kapsayan, adeta siyaset üstü bir etnik simge olarak düşünülür. Oysa bu olgunun tarihsel derinliği bizi biraz şaşırtacaktır. Zira Kurt, aslında tüm Türk toplumlarını değil, Göktürk Devleti’ni kuran Aşina sülalesinin klan ongunu, yani totemiydi. Göktürk siyasi ekolünden tevarüs eden bir kısım Türk devletleri, meşruiyetlerini ortaya koymak adına kendilerini Göktürklerin varisi olarak tanımlamışlardır. Örneğin Hazarlar, Uygurlar, Selçuklular, v.b. Bu Türk toplumları, varisi olduğunu iddia ettiği üzere Göktürk ongununun, dolayısıyla Aşina klanının totemini sahiplenmiş ve muhtelif alanlarda kullanmıştır. Ancak bu ongunu kullanmayan Türk toplumları da vardır. Örneğin Karahanlılar’ın totemi Buğra (Deve), Kırgızların totemi Köpek’tir.
Osmanlı Döneminde Bozkurt İzleri
Büyük Selçuklu döneminde, devlet idaresinin teşekkülü çok uluslu bir yapı arz ettiğinden Bozkurt imgesine pek rastlanmaz. Ancak Orta Asya’dan Anadolu’ya akan Türk göçleri, bu totemi önce Anadolu Selçuklu, ardından Osmanlı ve nihayet Cumhuriyet dönemine kadar ulaştırmıştır. Bu konuda çokça örnek olmasına rağmen birer örnekle ifade etmek yerinde olur. Dulkadiroğlu beyliğinin en kudretti hükümdarı Alâüddevle Bozkurt Bey, doğrudan bu totemi isim olarak kullanmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde Rodos şövalyelerini mağlup eden denizci Kurdoğlu Muslihiddin Reis, bu ongunu unvan olarak kullanmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yenilenen köy/kaza isimlerinde Bozkurt isimli beldelere sıkça rastlanır.
Cumhuriyet Döneminde Bozkurt İzleri
Osmanlı’nın son dönemlerinde, kötü gidişe çözüm olması ümidiyle yeni ideoloji arayışları ortaya çıkmış, önceleri çok uluslu bir model olarak Osmanlıcılık ile gayrimüslim azınlığı kapsayacak bir model ortaya konmuştu. Ancak gayrimüslimlerin isyanlarıyla bu modelin pragmatik bir karşılığı olmadığını anlaşılmış, yerine “İslam Birliği” motivasyonu ile İslamcılık modeli benimsenmişti. Mısır, Hicaz, Şam ve Irak’ın kaybedilmesi üzerine bu ideoloji de geçerliliğini yitirdi. Böylelikle 19. Yüzyılın ortalarından itibaren, Azerbaycan mütefekkirlerinin ortaya attığı Türkçülük fikri yükselişe geçti ve kurtuluş savaşı sonrasında tam anlamıyla bir devlet politikası haline geldi. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün “fikirlerimin babası” olarak andığı büyük düşünür Ziya Gökalp’in sosyolojik temellere oturttuğu Türkçülük anlayışı, cumhuriyetin ilke ve politikalarını belirleyen siyasi doktrin haline geldi.
Cumhuriyetin ilk yılları, Türkçülük anlayışının bir yansıması olarak Bozkurt simgesinin öne çıkartıldığı yıllar oldu. 1927 yılında tedavüle sokulan banknotların üzerindeki Bozkurt ibaresi, Atatürk dönemi Cumhuriyetin simgesi haline geldi.

Yine bizzat Atatürk tarafından, yürürlüğe giren soyadı kanunuyla birlikte, mahiyetinde bulunan ve değer verdiği kimselere Bozkurt soyismini önermiştir. Cumhuriyet döneminde hukuk sisteminin temellerini atan Mahmut Esat Bozkurt, bu isimlerden biridir.
Bozkurt simgesi, sosyal hayat içerisinde sıkça kullanılmıştır. Bizzat Atatürk’ün önerisiyle meşale tutan Bozkurt simgeli posta pulları, Bozkurt markalı sigaralar, cumhuriyetin ilk yıllarında Bozkurt sembolüne verilen önemin göstergeleridir.

Yakın Tarihte Bozkurt İzleri
Bozkurt simgesi, cumhuriyetin kuruluş yıllarında kültürel bir simge olarak kullanılagelmiş, ancak Atatürk’ün vefatı sonrası, 2. Dünya Savaşı yıllarında değişen küresel dengeler, bu imgenin kullanım alanını baskılamıştır. Özellikle yükselen Sovyet tehdidine karşı komünizm karşıtı siyasi oluşumların Bozkurt simgesini kullanıyor olması ve hatta Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olan Türkçülüğün Türk-Sovyet ilişkilerine gölge düşürebilecek olma ihtimali, devlet politikalarındaki değişime paralel olarak Bozkurt simgesinin Türkçü ve Milliyetçi kitleler tarafından sahiplenilmesine yol açmıştır. 1950’lerden itibaren ise daha muhafazakâr ve mutedil siyaset güden Menderes iktidarı döneminde Türkçülük bir muhalefet kitlesi, Bozkurt ise hâkim ideolojinin kendisine rakip gördüğü bir kitlenin sembolü haline gelmiştir.
60’lı ve 70’li yıllarda daha seküler bir milliyetçilik tanımı ortaya koyan Nihal Atsız ve daha muhafazakâr bir duruş benimseyen Alparslan Türkeş taraftarlarının, sağ-sol çatışmalarının tarafları olmaları dolayısıyla, Bozkurt simgesi de kaçınılmaz olarak şiddet ve çatışmaların bir unsuru olarak görülmeye başlandı. 80’li yılların siyasi yasaklı yılları, bu algıyı bir süre örtse de nihayet 90’lı yıllardan itibaren Bozkurt, yeniden ve daha güçlü, ama bu kez daha kısıtlı bir kesimin kullandığı bir sembol halini aldı.
Berlin duvarının yıkılması, Sovyetlerin dağılması, ABD’nin orta doğudaki faaliyetlerini arttırması gibi faktörler, Türk siyasetinde de bir kısım değişimlere yol açtı. Bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’da yükselen milliyetçilik, henüz siyasi yasakların kalkmış olduğu Türkiye’de ki milliyetçilik akımı ile etkileşime girdi. Bakü’ye yaptığı ziyarette kendisini karşılamaya gelen Azerbaycan Türklerinin elleriyle yaptıkları Bozkurt işaretini gören Alparslan Türkeş, bu simgeyi partisinin sembolü haline getirerek, Bozkurt sembolünü yeniden popüler hale getirdi.
2000’li yıllardan itibaren yükselişe geçen milliyetçilik akımı, bir yandan Ülkücülerin ancak diğer yandan daha seküler bir tutum benimseyen Türkçülerin de aynı sembolünü kullanmasıyla Bozkurt, daha genel, daha kültürel, daha olağan ve hayatın içinden bir simge haline geldi.
.
Diriliş Ertuğrul Dizisinin Tarihsel Gerçekliği
Diriliş Ertuğrul dizisi, uzun yıllardır televizyonlarda gördüğümüz en başarılı tarih temalı yapıt olma özelliğini taşıyor. Muhteşem Yüzyıl felaketinden sonra izleyenleri tarihin gerçeklikleri ve muazzam atmosferini yaşatmayı başaran Diriliş Ertuğrul dizisi, hem tarih meraklıları tarafından hem de tarihçiler tarafından yakından takip ediliyor.
Peki bu dizide canlandırılan karakterler ve senaryoda söz konusu edilen vakalar tarihsel gerçeklerle ne denli örtüşüyor ve tarihsel serüvene sadık kalındığı taktirde ilerleyen bölümlerde karşımıza neler çıkacak; İşte bu soruların yanıtlarını bulabilmemiz için tarih bilimi bize pek çok ipucu sunuyor.
Kayı Obası Değil Kayı Oymağı
Dizinin güncel olan (6.) bölümüne kadar senaryoda geçen konuları irdeleyerek başlayalım. Dizi şuan Öncelikle ilk ve en büyük hataya değinmek durumundayız. Kayılar, dizide tasfir edildiği üzere 2000 çadır kadar küçük bir oba değildi. Aslında zaten “Oba” değil bir Oymaktır. Oba’lar genelde 10-20 çadırlık küçük ailelerden oluşur, Oba’nın beyini bir heyet belirlemez; Ailenin reisi doğrudan Oba beyi olur. Oymak ise bir boyun kolunu teşkil eder ve birliğin ileri gelen ailelerinden büyükler bir heyet oluşturarak Oymağın beyini tayin ederler. Eğer Oymak yeteri kadar büyükse siyasi istikrar amacıyla Beylik babadan oğula geçer. Buradan hareketle 2000 çadırlık Oba olmaz, ancak oymak olabilir. Muhtemelen senaryoda ve repliklerde Oba kelimesi, Oymak kelimesine tercih edilmiş ve bu minvalde kullanılmıştır. Bu hususta bir diğer kritikte Oymağın 2000 çadırdan oluşması fazlaca mütevazi bir yaklaşım olur. Zira Kayı’lar, Horasan’dan Anadolu’ya girdiklerinde (2 Yüzyıl kadar önce) 50-70 Bin çadırlık büyük bir Boy olduğu kabul görür. Böylesi büyük bir Boyun 2000 çadıra düşmesi muhtemel değildir. Zira böyle büyük bir bölünme gerçekleşmiş olsaydı muhakkak tarih kayıtlarında Kayı’lara ait diğer Oymak ve Oba’larla da karşılaşırdık. Kuvvetle muhtemel ki; Prodüksiyon maliyetleri gereği bu konuya gerekli hassasiyet gösterilmemiş.
Ertuğrul Gazi’nin Kardeşleri
Dizi de karşımıza üç kardeş olarak Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar çıkıyor. Ancak tarih kayıtları ailenin en büyük oğlunun Sungur Tekin olduğunu gösteriyor. Dizi de Sungur Tekin’in varlığı söz konusu bile olmamış. Belki ilerleyen bölümlerden birden bire ortaya çıkabilir ancak bu tarihsel hatayı örtemeyecektir. Zira Sungur Tekin, saltanat mücadelesinin en önemli aktörüdür ve Halep’e göç ederken Oymağının başındadır. Muhtemelen Sungur Tekin karakteri diziye sonradan sürpriz olarak dahil edilecek gibi görünüyor.
Kayıların Halep Göçü
Senaryoya göre hali hazırda 1220-1230’larda bir tarih canlandırılıyor. Ertuğrul Gazi henüz 25-30 yaşlarında ve evlenmemiş, Selçuklu Devleti ise Alaeddin Keykubat tarafından yönetilmektedir. Kayılar Erzincan dolaylarında Yaylamış durumdadır. Gerçi her ne kadar dizinin akışında bulundukları şehrin ismini telaffuz etmeseler de tarih kayıtları bize böyle olduğunu hatırlatıyor. Dönemin siyasi çalkantılarından günümüzde yeteri kadar kayıt bulunmadığından Halep’e neden göç etme kararı alındığını anlayamıyoruz. Ancak Erzincan-Erzurum hattında sert iklim nedeniyle Kışlanacak bir yer olmadığı ve bu sebeple yeni Yurt arayışına girildiği fikri oldukça mantıklı. Senaryo, tarihsel verilerin yetersiz kaldığı noktalarda mizansen ile serüveni tamamlamış. Ancak Halep konusunda ciddi yanlışlar söz konusu.
Halep, Suriye’nin en kuzeyinde, Gaziantep sınırımızda bulunuyor. Bu bölge, söz konusu tarihlerde Ünlü kumandan Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu Eyyubi Sultanlığının hakimiyet alanıydı. Öncelikle Eyyubi Sultanlığının söz konusu tarihteki kısa serüvenini inceleyelim. Selahaddin Eyyubi 1193 yılında ölmüş, yerine oğlu oğlu “Aziz Osman” geçmiş ve 1198 yılında vefat etmiş, onun yerine de oğlu Mansur 1200 yılına kadar hüküm sürmüştür. Küçük yaşta tahta çıkan Mansur’dan sonra Eyyubi Sultanlığına Selahattin Eyyubi’nin küçük kardeşi Adil çıkmış ve 1218 yılına kadar hüküm sürmüştür.
Dizi de canlandırılan El Aziz karakterine paralellik arz eden tek Eyyubi hükümdarı Aziz Osman’dır. Aziz Osman, Amcası (Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi) Adil’i veziri yapmış ve devleti Amcasının kontrolünde yönetmiştir. Vezir Adil, yeğeni Aziz Osman’ı devletin yönetiminden uzaklaştırarak idareyi kontrolü altına almıştı. Görüldüğü üzere Dizideki “El Aziz” karakteri Selahaddin Eyyubi’nin oğlu Aziz Osman’ı, Atabey Şahabettin’i ise Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi Adil’i işaret ediyor. Buradaki esas hata tarihi karakterlerin isimlerine sadık kalınmaması değil. Adil Aziz Osman’ın Dayısı değil Amcasıydı. Aziz Osman, 1193-1198 yılları arasında hüküm sürüyor. Oysa Ertuğrul Gazi 1191 yılında doğmuştur. El Aziz’in hüküm sürdüğü yıllarda Ertuğrul Gazi henüz 7 yaşındaydı. El Aziz karakterinin yani Aziz Osman’ın sarayı ise Halep’de değil Şam’daydı. Ertuğrul Gazi’nin 20’li yaşlarında Eyyubi Sultanlığı Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi Adil tarafından yönetilmekteydi.
Görüldüğü üzere dizi, kaliteli yapımına ve bütçesine rağmen tarihin kaynaklarından yeteri kadar istifade etmemiş ve zaman-mekan bütünlüğünü sağlayamamıştır.
Dizideki Diğer Mizansen Unsurları
Dizide karşımıza akışa renk katan pek çok mizansen çıkıyor. Kara Toygar, Kaçak Şehzadeler, Kurdoğlu, v.b. Bu karakterlerin hiçbirine tarih kaynaklarında rastlamamız mümkün değil. Ancak Şehzadeler meselesinin bir dayanağı olmasa da mizansene oldukça uygun. Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Alaeddin Keykubat, babası Alaeddin Keyhüsrev hayatta iken kardeşleri ile taht mücadelesine girişmiş, neticede saltanata sahip olabilmişti. Bu saltanat mücadelesinde diğer kardeşleri ile bir husumet söz konusu olabilir elbette. Ancak söz konusu mücadelelerde Kayıların rol oynadığını söylemek tahminden öteye gidemez. Ayrıca Ertuğrul Gazi’nin müstakbel eşi Halime Hatun’un da saltanat mensubu bir sultan olmadığını biliyoruz. Tarih bize böyle bir bulgu sunmamıştır. Senaryo yazarları bu konuda mizansene başvurarak bu hususu mantıklı bir zemine oturtmuşlardır.
İlerleyen Bölümlerde Karşımıza Neler Çıkacak?
Dizinin ilerleyen bölümlerinde tarihsel vakalara sadık kalınırsa bazı olası senaryolar söz konusu olabilir. Süleyman Şah, kesin olmayan ancak kuvvetli tevatürlere göre Fırat nehrinde boğulmuştur. Dizinin güncel bölümlerinde Süleyman Şah hasta yatağında Halep’e doğru yol alıyor. Bu iki olgu yanlış bir kanaatle bir arada tutulabilir. Süleyman Şah’ı Halep yolunda boğulmasına şaşırmamak gerekir. Oysa Süleyman Şah, Halep yolunda değil Halep’e ulaştıktan bir süre sonra, yanında birkaç beyle birlikte Cabir kalesine giderlerken Fırat nehrinde boğulmuştur. Cabir kalesi Erzincan – Halep yolu güzergahında değildir. Fırat Nehri’nin Halep’e en yakın kolu ise yaklaşık 150 km. uzaklıktadır. Umarız böyle bir hata yapılmaz ve Halep göçü esnasında Süleyman Şah’ı Fırat Nehrinde boğmazlar. Bizde ünlü oyuncu Serdar Gökhan’ı izleme zevkinden mahrum kalmayız.
Peki Kayılar Halep’e göç edecekler mi? Dizide Halep göçü Emir El Aziz tarafından engellenmişti. Ancak tarih kayıtları Kayıların Halep’e göç ettiklerini işaret ediyor. Yani ilerleyen bölümlerde Halep’e göçle ilgili sorunlar ortadan kalkacak ve Kayılar yeni yurtlarına kavuşacaklar. Peki sonra ne olacak?
Birkaç bölümlük tahminde bulunamayız. Zira konular senaryo gereği dramatize edilerek yavaş yavaş işleniyor. Ancak tarihsel tutarlılık gereği uzun vadede olması muhtemel senaryolarda Kayılar Halep’e yerleşecek ve bir süre burada bölünmeden varlıklarını devam ettirecekler. Süleyman Şah Obasına tekrar hükmedecek ancak karışıklıklar sona ermeyecek. Ertuğrul Gazi’nin zamanla rüştünü ispatlayıp Oba halkının itibarını kazanması müteakip ağabeyi Gündoğdu ile beylik rekabetine gireceklerine kesin gözüyle bakabiliriz. Gündoğdu bu konuda daha hevesli olacaksa da Ertuğrul ağabeyinin tutumu karşısında bir refleks geliştirecektir. Süleyman Şah’ın vefatından sonra ise Oba’da bölünmeler yaşanacak.
Tarihi kayıtlara göre Kayılar, Süleyman Şah’ın vefatından sonra Halep’den göç etme kararı alacaklar ancak Oba’nın bir kısmı Halep’te kalacak. Belki de obanın bir kısmı Kurtoğlu Bey’le ya da Süleyman Şah’ın oğullarının dışında birinin liderliğinde Halep’te kalacak, Ertuğrul, Gündoğdu ve Dündar ile birlikte Çukurova’ya göç edecekler. Kayıların Halep’ten göç etmeleri Süleyman Şah’ın ölümünden kısa bir süre sonrasına tekabül ediyor. Yani Süleyman Şah ölene kadar Kayılar Halep’te varlıklarını devam ettireceklerdir.
Ertuğrul Bey eğer senaryoda tarihsel atlama yapılmaz ise yakın bölümlerde Kayı Obasının tümüyle beyi olamayacak. Süleyman Şah’ın vefatından sonra Çukurovaya göç edilecek, burada da bir bölünme yaşanacak ve Oba’nın bir kısmı Ertuğrul, Gündoğdu ve Dündar Beylerin liderliğinde Erzurum-Pasinler tarafına göç edecekler. Ertuğrul’un Bey olması işte bu konuların işlendiği bölümlerde mümkün olabilecek. Zira Pasinler ovasında bir başka ayrılık gerçekleşecek, büyük kardeşler Gündoğdu ve diziye katılır Sungur Tekin Obanın bir kısmı ile ata yurtları olan Horasan’a dönecek, küçük kardeşler Ertuğrul ve Dündar, anneleri Hayme Anayla birlikte batıya doğru ilerleyerek Selçuklu Devletine tamamen tabi hale gelecekler. Tabi bu tarihlerde Ertuğrul Bey çoluk çocuğa karışmış olacak ve bizde Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in çocukluğunu görmüş olacağız. Muhtemelen dizi bu dönemlere kadar uzamayacaktır. Zira dizinin ana karakteri Ertuğrul Gazi’dir. Kuvvetle muhtemel ki Osman Bey dünya ya geldiğinde dizi final yapar ve beklide “Diriliş Osmanlı” filmi ile kaldığı yerden devam eder.
.

