 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Neden "reformasyon" değil de, deformasyon?
Yusuf Kaplan
29/01/2008 Salı
Bu dünyaya söyleyeceğiniz bir çift lafınız yoksa, bu dünyada yaşamanızın da anlamı yoktur. Bu dünyaya sunduğunuz bir iddianız yoksa, bu dünyada yaşadığınızı söyleyemezsiniz.
Eğer siz bu dünyaya bir şey söyleyemiyor, esaslı bir iddia sunamıyorsanız, yaşadığınız dünya, sizin kurduğunuz bir dünya değildir; siz, sadece başkalarının dünyalarında yaşıyorsunuz, daha doğrusu yaşadığınızı zannediyorsunuz demektir.
Bu durum, sizin zamanın dışına düştüğünüz; zamana hâkim olan zamanın ruhu tarafından sürüklendiğiniz anlamına gelir. Dolayısıyla, bu durumda, siz, zamana, tarihe, tarihin seyrüseferine şekil veremiyorsunuz; aksine, zaman, tarih, tarihin seyrüseferi size şekil veriyor demektir.
Hâl böyle olunca, tarihte tatile çıktığınıza hükmedilir sizin. Tarih ve zaman, hükmeder size; tarihe ve zamana şekil verenler, ruh verenler, hükmedenler hükmeder size.
İddiası olmayan toplumlar ve insanlar toplum ve insan olma özelliklerini de yitirirler zamanla. Soytarılaşırlar. Oysa soytarılaşmak, kaçınılmaz olarak soysuzlaşmayı ve yozlaşmayı da beraberinde getirir.
Soytarılar, hayatı sirkten ibaret zannederler ve zamanla hayatı da sirke dönüştürürler. İnsana, dünyaya, hayata sahte darbe fırçalarıyla çizilen ayartıcı renklerle, körleştirici ve köleleştirici oyunlarla çeki düzen vermeye çalışırlar.
Ama soytarının dünyası, hayalî bir dünyadır. Dünyayı soytarının ayartıcı, gözboyayıcı, şaşırtıcı hayalî dünyasından ibaret zannedenler, gerçek dünyaya da, gerçek hayata da, gerçek insana da yabancılaşırlar, duyarsızlaşırlar.
O yüzden, gerçeklerden korkarlar ve kaçarlar. Kendilerinden korkarlar ve kaçarlar. Hayattan korkarlar ve kaçarlar. Çünkü onların gerçekleri de, dünyaları da, hayatları da, kendileri de yoktur; sahtedir ve sathîdir.
Soytarıların gerçek/lik duyguları, zaman duyguları, tarih duyguları, ben-idrakleri olmadığı için soytarılar, gerçeklerle yüzleşemezler; zamanın ruhuna teslim olur ve zamanın ruhu tarafından yutulmaya razı olurlar; böylelikle zamanın ruhu tarafından teslim alınırlar.
Zamanın ruhunu kavrayamayan ve zamanın ruhuna müdahale edemeyen insanlar ve toplumlar, soytarılaşmaktan, dolayısıyla soysuzlaşmaktan ve yozlaşmaktan kurtulamazlar.
Zamanın ruhuna müdahale edebilmenin yolu, norm sahibi olabilmekten, bu dünyaya norm koyabilmekten geçer. Norm, ne kadar asil, soylu, köklü, yani yaratıcı ruhu ve kurucu iradesi olan bir norm''sa, esaslı formlar üretebilir ancak.
Meselenin püf noktası şurası: Norm, asıldır; asıl olduğu için de asildir; asalet sahibidir; yani orjinal''dir. Aslolan aslın önce hayat bulabilmesini, sonra da hayat olabilmesini, hayatın kendisi olabilmesini mümkün kılabilmektir.
İslâm''ın aslî hakîkati, Mekke''de hayat bulmuş; teker teker insanlara yaratıcı bir ruh üflemiş; Medîne''de ise hayat olmuş, hayatın kendisi olmuş topluma kurucu bir irade bahşetmiştir.
Bir medeniyet tasavvuru fikri çerçevesinde ve bizim medeniyet dilimizle söylemek gerekirse, Norm, Asıl''dır; Form ise Usûl''dür. Norm / Asıl, dil''dir; form / usûl ise bir üst dil''dir.
Dolayısıyla Kur''ân, Asıl''dır / Norm''dur; Hz. Peygamber (sav), Usûl''dür / "Form"dur. Başka bir ifadeyle, Kur''ân, bize, bir medeniyetin yaratıcı ruhunu oluşturan asl''ı / norm''u verir; Hz. Peygamber ise, bir medeniyetin kurucu iradesini oluşturan usûl''ü / form''u sunar.
Usûl''ü / form''u veren şey, asıl / norm''dur. Wittgenstein, "etik ve estetik bir ve aynı şeylerdir" demişti. Benim geliştirdiğim tasavvurda, etik, asl''a / norm''a; estetik, form''a / usûl''e tekabül eder.
Yani asıl''la usûl, norm''la form, etik''le estetik birbiriyle kopmaz bir ilişki içindedir. Asıl yoksa usûl de yoktur; norm yoksa, form da yoktur; etik yoksa, estetik de yoktur. Ancak burada asıl yakıcı nokta şu: Hz. Peygamber olmadan Kur''ân anlaşılamaz; kelle sayısı kadar Kur''ân çıkar ortaya. Usûl / form olmadan, asıl / norm, varolamaz.
Her norm, kendi formlarını üretir. Kendi normlarını yitirmiş bir toplum, bakalarının formlarını ödünç aldığında onları da deforme eder. Ama kendi normlarından yola çıkan bir toplum, başkalarından aldığı form''ları re-forme edebilir; yani yeniden şekillendirerek dönüştürebilir ve kendine maledebilir. Sinemada, Afrikalılar, Latin Amerikalılar, Çinliler, İranlılar, kendi normlarından yola çıktıkları için, başka bir kültüre ait bir form olan sinema''yı re-forme edebilmişler ve dünyaya özgün film dilleri armağan edebilmişlerdir. Ama kendi normlarını / yaratıcı ruhunu kavrayamayan Türk sinemacıları, Batılı bir form olan sinemayı reforme edememişler, sadece deforme etmişlerdir. Bu sadece sinema için değil, bütün kültür-sanat hayatımız, düşünce hayatımız için de aynen geçerlidir.
Sözün özü, eğer iddialarınız yoksa, yok edilmeye çalışılıyorsa, norm koyamazsınız; başkalarının formlarını da re-forme edemezsiniz; dolayısıyla yokolmaktan, soytarılaşmaktan ve sürekli deformasyonlar üretmekten, sonuçta kendi kendinizi sömürgeleştirmekten kurtulamazsınız.
ÖZÜR: Ekşi Sözlük''le ilgili yayımladığım tekzip metninde, 4-5 harf hatası olmuş. Tekzip yayımlamak bir yazar için en zor işlerden biridir. Özen göstermeme rağmen böyle bir şey oldu. Bu yanlışlıktan ötürü okuyuculardan özür diliyorum.
Osmanlı"yı durdurdular; şimdi sıra Türkiye"de!
Yusuf Kaplan
1/02/2008 Cuma
Geçtiğimiz günlerde İstanbul''da bir toplantı düzenlendi. Toplantının konusu “Türkiye ve Laiklik”ti. Katılımcılar, Türkiye''deki belli başlı İslâmcı, liberal, gayr-ı müslim yazarlardı. 5 kişilik bir konuşmacı grubu vardı; konuşmacılardan biri de bendim.
Ancak içime bir kurt düşmüştü: Toplantıyı düzenleyenlerle ilgili internette bir araştırma yaptım: Meğer toplantıyı 51 ülkede faaliyet gösteren bir Soros Vakfı düzenliyormuş! Nasıl şoke olduğumu anlatamam...
Tabiî toplantıya gitmedim. Gidemezdim; çünkü Türkiye''de zorba, jakoben, dayatmacı bir laiklik uygulaması da olsa, ben müslüman bir yazar olarak, Türkiye''deki bu zorba laiklik anlayışını Sorosçular üzerinden, Amerikalılar üzerinden, Batılılar üzerinden tartışamazdım. Bu, asalet ve şahsiyet sahibi bir müslümana yakışmayacak kadar onursuzca bir şey olurdu.
Eğer toplantıya katılacak olsaydım, sadece şu sözleri söylemek için katılacaktım: “Bu toplantıyı düzenleyenleri ve bu toplantıya katılanları kınıyorum. Biz bu ülkede laiklikle sorun yaşıyor olabiliriz. Müslümanlar, asalet ve şahsiyet sahibi insanlardır ve kendi iç sorunlarını kendileri halletmesini bilirler. Bunun için, Batılıların aracılığına ihtiyaçları yoktur. Çünkü böyle bir şey, onursuzluktur, köleleşmektir, ülkenin satılmasıdır.”
Evet bunları söylemek için katılabilirdim toplantıya. Ama o zaman olay kontrolden çıkabilir endişesiyle bu toplantıya katılmadım.
Bu anekdotu şunun için aktarma ihtiyacı duydum: Batılıların Osmanlı''yı çökertmek, tıpkı Endülüs örneğinde olduğu gibi tarihten silmek için tam üç asır üzerimize “çullandıkları”, Osmanlı / İslâm medeniyetine ölümcül darbeyi vurmaya hazırlandıkları ve bizi dört bir taraftan kuşatarak Anadolu yarımadasına hapsettikleri bir zaman diliminde, 1908 komitacı darbesinden sonraki süreçte Osmanlı durduruldu.
Ama Batılılar, Osmanlı''yı, bizim içimizdeki “komitacı şebeke”nin marifetleriyle durdurdular. İngilizlerin başını çektiği Batılılar, türlü numaralarla bu komitacı şebekeyi kullanarak, bizi iddiamızdan vazgeçirmeyi başardılar: Türkiye, medeniyet iddiasını terkedecekti!
Peki, Türkiye, medeniyet iddiasını terketmeseydi ne olacaktı? Olacak şey çok netti: Abdülhamit''le birlikte Osmanlı büyük bir sıçrama gerçekleştirmişti: Dünyanın en büyük stratejik gücü haline gelmişti. Bu arada Avrupa''daki emperyalist devletler, birbirleriyle küre ölçeğinde kıyasıya boğuşuyorlardı. Eğer Osmanlı, durdurulmazsa, önümüzdeki yarım asır içinde, Ortadoğu''daki doğal gaz ve petrol kaynaklarıyla, gerçekleştirdiği stratejik atakla, İslâm dünyasını yeniden toparlayabileceğini gösteren muazzam dış politika atılımıyla, dünyanın en büyük süper gücü hâline gelecekti.
İngilizler, bunu çok iyi görmüşlerdi. Avrupa devletleri, birbirine girmek üzereydi. Eğer Osmanlı durdurulamazsa, Abdülhamit''in başlattığı medeniyet hamlesi, Avrupa hegemonyasının sonunu getirebilirdi.
Gerçekten de İngilizlerin öngörüleri gerçekleşti: Avrupa, Birinci Savaşı''ta büyük darbe yedi; İkinci Savaş''tan sonra da harabu turab oldu ve tarihten çekildi. Şimdi toparlanmaya çalışıyor.
Eğer Osmanlı durdurulmamış olsaydı, bugün Amerika''nın yerinde Osmanlı olacaktı. Burada hayalî şeylerden sözetmiyorum: Yaşanan ve hâlen yaşamakta olduğumuz yakıcı gerçeklerden sözediyorum.
Dikkatinizi çekerim: Asıl yakıcı mesele, içimizdeki “komitacı şebeke”nin marifetleriyle bizim medeniyet iddiamızı terketmemiz, dolayısıyla Batılıların sömürgeleştiremediği bu ülkeyi bizzat bizim sömürgeleştirme aymazlığı göstermemiz meselesidir.
İşte bunu sömürgeciler bile yapamazdı; yapamadılar da nitekim. Başörtüsünün ithal malı olduğunu söyleyen aymazlar, başörtüsünün bir bez parçası olmadığını, Türkiye''nin yeniden İslâmî iddialara sahip olmasının bir göstergesi olduğunu çok iyi biliyorlar; o yüzden “[ithal] laiklik elden gidiyor, Türkiye (Batılı / seküler) raydan çıkıyor” diye naralar atarak Türkiye''nin, yeniden medeniyet iddiasına soyunmasını önlemek için mücadele ediyorlar.
Oysa böyle yapmakla, sadece Batılıların ekmeğine yağ sürüyorlar: Böyle yapmakla, seküler küresel sistemin dünyayı cehenneme çevirdiği bir zaman diliminde, dünyaya adaletin, hakkaniyetin, barışın ne demek olduğunu, “insanlığın son adası” olduğunu öğretmiş bir medeniyetin çocuklarının, yeniden dünyanın böyle bir medeniyet iddiasını hayata ve harekete geçirebilecek tarihî derinliğe, coğrafî merkezîliğe, fikrî ve rûhî potansiyele sahip tek aktör olan bir Türkiye''nin tarih sahnesine çıkmasına kölece ve körleştirici bir paranoya ile engel olmaya çalışıyorlar.
Mesele başörtüsü meselesi değildir. Asıl mesele, dün Osmanlıyı durduran komitacı şebekenin torunlarının bugün dünyada medeniyet iddiasına soyunabilecek tek ülke olan Türkiye''nin önünün tıkanması sürecinde oyuna getirilmeleridir.
21. yüzyılı "Türkiye" başlatacak...
Yusuf Kaplan
4/02/2008 Pazartesi
20. yüzyıl henüz bitmedi; 21. yüzyıl da henüz başlamadı. 19. yüzyılı sona erdiren ve 20. yüzyılı başlatan üç büyük küre ölçekli hâdise vardı: Birincisi, 1648 Westfalya Anlaşması''yla "kurulan" ve İngiliz İmparatorluğu''nun başını çektiği "Avrupa Dünya Düzeni"nin Birinci Dünya Savaşı''ndan sonra çatırdamaya başlaması, İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra da tarihin yapılmasında belirleyici / aktif bir rol oynamaktan çekilmesiydi.
İkinci hâdise, özelde İngiliz, genelde ise Avrupa hâkimiyetinin yerini ABD''nin almaya başlamasıydı: Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı''yla ve Osmanlı''nın durdurulmasıyla başlamış, İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra nihâî noktasına ulaşmış ve ABD''nin "dünya hâkimiyeti"yle sonuçlanmıştı: BM, NATO, IMF ve Dünya Bankası''nı hayata geçiren ABD, hem Batı uygarlığını temsil etmeye, hem de küresel sistemin temel dinamiklerini belirlemeye başladı.
"Avrupa Dünya Düzeni"nin yerini alan yeni küresel sistemin 3,5 ayağı vardı: Merkezî ayağı ABD; ikinci ayağı Avrupa, üçüncüsünü Japonya; yarım ayağı ise Sovyetler oluşturuyordu. Sovyetler, Yalta düzen/eğ/i gereği, yeni seküler-liberal-kapitalist sistemin merkezkaç gücü rolünü oynuyordu.
Sovyet tecrübesi''nin, esas itibariyle, Rus ideasını ve iddiasını zamanla yok edecek bir boyut kazandığı görülünce, Ruslar, kendilerine en az bir asır kaybettiren bu oyuna derhal dur demesini ve yeniden toplarlanma sürecine girmesini bildiler: Putin, Rus ideasının ve iddiasının yeniden hayata geçirilmesi sürecinde önemli bir kilometre taşı rolü oynuyor.
20. yüzyılı başlatan üçüncü ve en önemli neden, Osmanlı''nın / İslâm medeniyetinin durdurulmasıdır.
21. yüzyılı başlatacak hâdise, İslâm medeniyetinin, tarihin yapılmasında yeniden kilit rol oynayabilecek şekilde hayata geçirilmesi olacaktır.
Şu ân, ortada İslâm medeniyetinin yeniden tarih sahnesine çıkabileceğini gösteren somut bir gösterge yok gibi görünüyor. Ama müslüman toplumların, gerçek anlamda bağımsızlıklarına kavuşmaları, bölgesel / küresel siyasî, ekonomik, kültürel ve entellektüel işbirliği projeleri geliştirmeye soyunmaları, 21. yüzyılı başlatacak en belirleyici hâdise olacaktır.
Çin''in, Hindistan''ın ve Rusya''nın gelişi, 21. yüzyılı başlatmaya yetmeyecektir. Çünkü bu "aktör"ler, tıpkı Güney Kore, Japonya ve Asya kaplanları örneğinde gördüğümüz gibi, alternatif bir medeniyet paradigması sunamayacak kadar hadım edilmiş, u/yutulmuş durumdalar; bu yüzden bu "aktör"lerin gelişi, tıpkı Sovyet tecrübesinde olduğu gibi merkezkaç gücü işlevi görecek şekilde küresel seküler ve kapitalist sistem tarafından kontrollü olarak desteklenmektedir. Yani, Rusya, Çin ve Hindistan''ın gelişi, küresel sistemde paradigmatik bir değişime yol açmayacak.
21. yüzyılı başlatacak tek potansiyel ülke, Türkiye''dir. Türkiye''deki laikçiler, Türkiye''nin, tarihin akışını değiştirecek imkânlarını göremeyecek kadar körleşmiş, köleleşmiş ve hadım edilmiş durumdalar: Laikçilerin, Türkiye, bölge ve küre için sunacakları esaslı bir projeleri ve iddiaları yoktur: Onlar, sadece kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve o yüzden Türkiye''yi, korku, kriz ve gerginlik politikalarıyla küresel sisteme entegre ederek, iddialarını kendi elleriyle yok eden figüran bir ülke hâline getirmeyi becerebiliyorlar sadece!
Dünyanın, içine sürüklendiği kaos ve katastroftan sâhil-i selâmete çıkabilmesi için seküler-kapitalist paradigmanın dışında bir paradigmaya ihtiyacı var: Böyle bir paradigmayı harekete ve hayata geçirebilecek tek ülke Türkiye''dir. Küresel sistem bunu çeyrek asır önceden gördüğü için Osmanlı coğrafyasına çöreklenerek Türkiye''yi kuşatmaya girişmiştir. Türkiye''deki laikçilerin bu yakıcı gerçeği görebilecek entellektüel ufukları ve donanımları yok, ne yazık ki!
Türkiye''de başörtüsü üzerinden yürütülen mücadele, aslında, Türkiye''nin küresel bir aktör olarak 21. yüzyılı başlatacak bir medeniyet sıçraması yapmaya soyunabileceğini düşünenlerle, Türkiye''nin küresel seküler-kapitalist sistemin uydusu olarak kalmasını isteyen, iddialarını ve ruhlarını yitiren gönüllü acentalar, yani yerli sömürgeciler arasındaki mücadeledir.
Türkiye''nin medeniyet sıçramasına soyunacağını gösteren modelin küçük ipuçlarını, haftasonu 65 sivil toplum kuruluşunun temsilcilerinin katıldığı bir konferans vermek üzere gittiğim Konya''da gördüm. Cuma günkü yazıda 21. yüzyılı Türkiye''nin nasıl başlatabileceğini gösteren ipuçlarını sunan Konya modelini yazacağım.Türkiye neden durdurulmalı; ama durdurulamaz?
Yusuf Kaplan
15/02/2008 Cuma
Son iki bin yıl süresince, dünya tarihinin yapılmasında kilit roller üstlenen en önemli "millet"lerden biri biziz: Bu iki bin yıllık süreçte, Asya''nın içlerinden Avrupa''nın içlerine kadar "yürüdük": Birinci bin yılık süreçte, sadece yaktık ve yıktık. Ama ikinci bin yıllık süreçte ise müslümanlıkla şereflendik ve hem müslümanları, hem de bütün insanlığı şereflendirecek ahlâk, estetik ve adalet ilkelerini hayata geçiren, herkese, bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyan asil bir medeniyet tecrübesi ürettik: Üstelik de seküler-kapitalist Batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirdikleri bir zaman diliminde, "insanlığın son adası" olarak yaptık bunları.
Başörtüsü sorunu, gerçekte, Türkiye''nin yeniden İslâmî iddialara sahip bir medeniyet fikrinin öncülüğünü yapmaya soyunup soyunmamasıyla ilgili bir sorunun sadece küçük bir parçasıdır. Türkiye''de başörtüsü sorunu üzerinden bu kadar büyük gürültü-patırtının zuhur ettirilmesi, toplumda "bölünme"nin, "kaos"un, "kamplaşma"nın patlak vereceği tehdidinin, daha doğrusu kışkırtmasının yapılması, bu gözlemimi doğruluyor.
Yüzbinlerce ailede hem başörtülülerin, hem başörtüsüzlerin aynı ailenin bir parçası olarak yaşadığını biliyoruz. Ama buna rağmen, birileri, başörtüsü üzerinden, farklılıklar üzerinden Türkiye''nin bölünme, kutuplaşma ve kaos ortamına sürükleneceğini hâlâ söyleyebiliyorlarsa, o zaman bu işin içinde başka "numaralar" olduğu tartışılmaz bile.
Gerçekte, bilinçli ya da biliçaltı sâiklerle tartışılan asıl mesele şudur: Türkiye, uzun vadede, Batı yörüngesinde kalarak, seküler projeleri uygulayarak, yani kendi kendini sömürgeleştirerek, Batılıların karikatürü bir ülke olarak donakalıp, Batı uygarlığının küresel ve haksız hegemonyasının önünde bir engel olmaktan çıkarılmış mı olacak; yoksa Batı uygarlığının felsefî, kültürel, siyasî ve ahlâkî bir kriz yaşadığı; dünyayı cehenneme çevirdiği; gezegeni tahrip ettiği; farklı dinlere, kültürlere ve medeniyetlere kendi paradigmaları doğrultusunda yaşama, varolma ve insanlığın gelişimine katkıda bulunma hakkı bile tanımadığı, dolayısıyla dünyanın "alternatif" bir medeniyet paradigmasına en fazla ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde, böylesi bir medeniyet paradigmasını bütün dünyaya sunabilecek derinlikli medeniyet tecrübesine, stratejik imkânlara, siyasî ve ekonomik olarak (D-8 örneğinde gördüğümüz gibi) İslâm dünyasının çıkarlarını birleştirerek, tıpkı ASEAN ülkeleri, tıpkı NAFTA örgütü, tıpkı AB kurumlaşmaları gibi bölgesel ve yarı-küresel ittifaklar gerçekleştirme özgüvenine ve iradesine, hepsinden de önemlisi, bütün bunları hayata geçirmeyi mümkün kılabilecek derinlikli ve herkesi, bütün farklılıkları kucaklayıcı bir ahlâk, adalet, düşünce ve hayat tecrübesine sahip tek "aktör" olan Türkiye, zamanla bu imkânlarını, birikimlerini ve tecrübelerini yeniden hayata ve harekete geçirerek yeni bir medeniyet fikrinin bütün dünyaya sunulmasına öncülük mü edecek?
Asıl mesele, başörtüsü meselesi değil, aksine, Türkiye''nin tatilden eve dönerek, yeniden tarihin yapılmasında kilit rol oynamaya soyunup soyunamayacağı, buna izin verilip verilmeyeceği meselesidir.
Şu ân insanlık olarak tarihî bir dönüm noktasının eşiğindeyiz: Dünya yeni bir medeniyet arayışının eşiğine gelip dayanmıştır. Seküler-kapitalist paradima tarafından u/yutulan Japonların, Rusların, Çinlilerin, Hintlilerin ve Latin Amerikalıların yeni bir medeniyet arayışı içine giremeyecek kadar hadım edildiklerini ve kültürlerinin antropolojik ölü kültürler hâline dönüştürüldüğünü, o yüzden, seküler-kapitalist saldırıya direnme imkânlarını bütünüyle yitirdiklerini görüyoruz.
Dünyayı yeni bir medeniyet arayışının ve hakîkatinin eşiğine götürebilecek tek aktör biziz. O yüzden, Batılılar, Türkiye''nin Batı yörüngesinin dışına çımasına aslâ izin vermek istemiyorlar ve Türkiye''nin İslâmî iddialara sahip olmaması için içimizdeki seküler-sömürge kafalı tipleri, örgütleri ve kurumları her hâl ve şart altında desteklemeye devam ediyorlar. Ve Türk medyasındaki gönüllü acentaları, yerli sömürgecileri kullanarak Türkiye''nin böyle bir yürüyüşe soyunmasını önlemeye çalışıyorlar.
Yerli sömürgeci, seküler Batılıların gönüllü acentalarına sadece şunu söylemekle yetiniyorum: Bütün bunlar, son çırpınışlardan öteye geçmeyecek... Çünkü tarih, bize, kölelerin hiç bir zaman efendi olamadıklarını, yalnızca efendilerinin köleleri olarak "kolonile"rde yaşamaya mahkûm edildiklerini gösteriyor yalnızca...Medeniyet yoksa, medîne de, din de yok olur
Yusuf Kaplan
25/04/2008 Cuma
Peygamberimiz, medeniyet kurmamıştı; ama din de kurmamıştı. Din''in önce “mekke süreci”nde hayat bulmasına, sonra da “medine süreci”nde hayat olmasına aracılık etmişti.
Peygamberimiz, zaten, bilfiil, “mekke süreci”ni de, “medine süreci”ni de hayata geçirmişti; medeniyet sürecinin ise temellerini atmıştı: Peygamberî çağrı, sadece peygamber çağına hasredilmemişti; bütün çağlara ve bütün insanlara hitap ediyordu.
Unutmayalım: Din, medîne ve medeniyet sözcükleri etimolojik olarak da, semantik olarak da, tarihî olarak da aynı anlam dünyasına ait sözcüklerdir. Bize yüklenen teklif, din''i hayata geçirmek. Medeniyet yok olduğu için, din, şu ân''da “Mekke”sinden de, Medîne”sinden de yoksun.
Bu konu, çok önemli bir konu. Eğer, medeniyet süreci işletilemezse, hayata geçirilemezse, din varolamaz; varolsa bile varlığını koruyamaz ve diğer varlıklara hem ulaşamaz, hem de hayat sunamaz.
Başka türlü söylemem gerekirse... Aslolan şey, bizim müslümanca yaşayabilmemiz ve varolabilmemizdir. Kur''ân''ın, ilâhî çağrı''nın atlanan bir boyutu var: İlâhî çağrı, bütün insanlığa ve bütün varlıklara hitap eder. Eğer biz de, müslümanlar olarak, tek bir müslüman şahsiyet olarak bile, diğer bütün varlıkları ve bütün insanları, yani özetle içinde yaşadığımız dünyayı ihata edecek şekilde Kur''ân''ı anlama çabasını ıskalarsak, Kur''ân''ı anlayalamayız. Başka bir ifadeyle, Kur''ân''ın sadece müslümanlara hitap ettiğini düşünerek hareket edersek, Kur''ân''ı anlamakta zorlanırız.
Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: Bir mümin, eğer, sadece İslâm''ı bilmekle yetinir; Kur''ân''ın sadece İslâm''la ilgili emirlerini ve nehiylerini alırsa, İslâm''ı hem anlayamaz; hem de hayatına aktaramaz; üstüne üstlük de, Kur''ân''ın müslümanları ve İslâm''ı konu edinen çağrılarının dışındaki çağrılarını ıskaladığı için, gözardı ettiği için, aslında Kur''ân''ın bizatihî kendisini, dolayısıyla ilâhî çağrı''yı ıskalmış, bir bütün olarak idrak edememiş olur.
Özetle, Kur''ân, sadece müslümanların ve İslâm''ın kitabı değildir. Kur''ân, elbette ki, münhasıran İslâm''ın kitabıdır; ama Kur''ân''ın hitabı, sadece müslümanlara değildir. Hâl böyle olunca, müslümanlar sadece İslâm''la ve kendileriyle ilgili hitapları muhatap aldıkları zaman, Kur''ân''ı bir bütün olarak muhatap almamış olurlar. Böylelikle, sorumluluklarını yerine getiremedikleri için, insanlığın felâkete sürüklenmesinin doğrudan sorumluluları olmuş olurlar.
Mekke ve Medine süreçleri, vasatı oluşturur. Mekke sürecinde İslâm ferdî düzlemde hayat bulur; medine sürecinde ictimaî düzlemde hayat olur. Medeniyet sürecinde ise ferdî ve ictimâî düzlemler kürevî düzlemde hayatiyet kazanır.
Medeniyet, bütün çağları ve bütün çağların insanlarını ihata eder. Her medeniyetin kendine özgü bir çağı, kendine özgü bir zeitgeist''ı vardır; ama bir medeniyet, ancak diğer çağlara enlemesine ve boylamasına, derinlemesine ve yoğunlaşarak açılabildiği, diğer çağlarla ilişkiye, irtibata, temasa geçebildiği ândan itibaren olur, oluşur ve varolur. Bütün çağlara açılamayan medeniyetler, kendi çağlarını, kendine özgü bir çağı da kuramazlar.
Mekke ve Medine süreçleri, esas itibariyle müslümanı ihata eder; müslümana ve müslümanlara hayat bahşeder. Medeniyet süreci ise, müslümanların aynı zamanda müslüman olmayanlara da hayat bahşettikleri bir “imkân”dır. Medeniyet''in ruhunu, Mekke ve Medine süreçlerinde oluşturulan vasat''ın ruhu oluşturur.
Mekke''siz ve Medine''siz medeniyet olmaz. Medeniyet olmadan da İslâm''ın çağrısı, bütün insanlığa ulaşamaz; dolayısıyla İslâm''ın çağrısının sürekli olarak kendisini tazeleyebilmesi imkân dahiline giremez. Medine sürecinde, İslâm, müslümanlar için hayat oldu; gayr- müslimler ise hayat buldu. Medine, gayr-ı müslimlerin mekke''sidir. Medeniyet ise, gayr-i müslimlerin medine''sidir.
Her dinin medinesi vardır; olmak zorundadır. Din''lere [inançlara, düşüncelere] saldırmak, hayat hakkı tanımamak demek, medinelere hayat hakkı tanımamak demektir. Medine, peygamberlerin yurdudur. O yüzden Kitabımız, bütün peygamberlerin, medîne''lere / şehirlere gönderildiğine özenle dikkat çeker. Peygamberler, medineye, medeniyet tohumları ekerler. Medeniyet tohumları, medinenin hayatiyetini sürdürme kaynaklarıdır. Hayatiyetini sürdüremeyen medine, hayatını da, dolayısıyla varlığını da yitirmekten kurtulamaz. Medeniyetin yitmesi, medinenin çökmesiyle, dinin de çözülmesi ve yok olmasıyla sonuçlanır. Medeniyet yittiği için İstanbul / medîne bitmiştir; din çözülmüştür.
Özetle, “mekke”, oluş / kevn''dir; “medine” varoluş / mekândır; medeniyet ise oluş''u ve varoluş''u varkılma imkânıdır.
Not: Bu yazıyı “yazdırttığı” için Gülnihal Ümit kardeşime teşekkürler...Laikçilik zırhıyla Türkiye"yi satıyorlar!Yusuf Kaplan
28/04/2008 Pazartesi
1908 gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim darbesi, bizim tarih yapan bir ülke konumundan tarihte tatil yapan bir ülke konumuna yuvarlanmamıza yol açan bir milattır. Türkiye''nin bağımsızlığını yitirişinin ve küresel sisteme teslim bayrağı çekişinin miladıdır. Bu darbe, özellikle de İngilizlerin büyük oyunlarıyla içerdeki “Balkan şebekesi” tarafından gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı''nın Abdülhamid''le birlikte küresel bir meydan okuma geliştirdiğini çok iyi gören İngilizler, Osmanlı''daki gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim unsurları, kışkırttılar: Sadece Abdülhamit döneminde, Jöntürk denen ama büyük ölçüde gayr-ı Türklerden ve gayr-ı müslim maşalardan oluşan “şebeke”, Osmanlı''yı çökertmek için Avrupa''da tam 95 dergi ve gazete yayımlamıştır. Böylesine inanılmaz bir ihanet şebekesine dünyada rastlayabilmek çok zordur. Osmanlı''nın bağrına bastığı gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim şebeke, dünya konjonktürünün değiştiği, milliyetçiliklerin pıtrak gibi bittiği bir zaman diliminde, en zayıf yerinden Osmanlı''yı sırtından hançerlemekten çekinmemiştir.
Gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim şebeke, Milliyet gazetesinde 1952 yılında yayımlanan bir yazıda belirtildiğine göre, o vakitler, Türkiye''nin ekonomisine hâkimdi.
İşte Menderes, bu durumu gördüğü için Türkiye''nin ilk “millî sanayi hamlesi”ni başlatarak iki büyük sıçramaya imza atmıştır: Birincisi, Türkiye''de yerli bir sanayinin kurulması konusunda devrim yapmıştır. İkincisi de, Türkiye''nin tersyüz edilen rotasını, aslî rayına oturtmaya çalışmak olmuştur. Aynı şey, Özal döneminde de, kısa süreli ve son 50 yılın en başarılı yönetimi olan Erbakan hükümeti döneminde de ve şu ân Erdoğan döneminde de yapılmaya çalışılmaktadır.
Tabiî bu tür büyük hamleleri küresel konjonktürü bütünüyle karşınıza alarak yapamazsınız. Dolayısıyla yabancı sermayenin ülkenin ekonomisini kontrolü altına alma girişimlerine karşı çok müteyakkız olmak zorundasınız. Bu konuda yüzde yüz başarılı olunamayacağını insaf sahibi herkes teslim eder. Hele de ülkenin ekonomisinin büyük ölçüde gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim unsurların kontrolünde olduğu bir zaman diliminde, bunu tam olarak başarabilmek gerçekten çok zordur. Adamı “götürürler”.
Nitekim, Menderes, hem küresel konjontürü, hem de içerdeki küresel güçlerin çıkarlarını korumakla görevli gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim parababalarını karşısına alma cesareti göstererek Rusya ile büyük bir ticarî ve stratejik bir işbirliği projesi ve nükleer proje geliştirme çabası içine girince idam edilmiştir.
Aynı şey, rahmetli Özal''ın da başına gelmiştir. Özal, küresel konjonktürü çok iyi okuyarak bu ülkede yerli ve İslâmî bir sermayenin oluşmasının temellerini atmıştır. Türkiye''nin millî ekonomisini büyütmüştür. Türkiye''ye bu anlamda çağ atlatmıştır. O yüzden küresel sistemin babaları ve onların içerdeki gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim maşası olan İstanbul dükalığı, Özal döneminde kat be kat güçlenmelerine rağmen, Özal''ın öldürülmesinde birinci derecede rol oynamakta bir sakınca görmemiştir.
Aynı şey, Erbakan''ın da başına gelmiştir. Erbakan kısa bir süre içinde Türkiye''nin hem ekonomisini rahatlatmış, hem Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi olan D-8 Projesini hayata geçirmiş; içerdeki -rantiyeciler dediği- medyaya ve sermayeye hâkim olan gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim şebekeye büyük darbe vurmaya kalkışınca, laikçilik söylemini koruyucu zırh gibi kullanan gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim şebeke ve küresel patronlarının desteğiyle siyasî hayatı bitirilmiştir.
Şimdi aynı oyun, Erdoğan''a karşı da tezgahlanmaktadır. Sanırım bu kez, bu oyun püskürtülecek gibi. Çünkü sivil ve askerî bürokrasi Türkiye''nin yaklaşık 100 yıldır nasıl berbat bir oyunun kurbanı olduğunu ilk kez kavramaya başlamış gibi görünüyor.
Özetle, Türkiye, laikçi şebekeden çektiği kadar kimseden çekmemiştir. Laikçi şebeke, Türkiye''nin büyüme imkânları yakaladığı, tarihî roller oynama yönünde adım attığı her anda, laikçilik zırhının arkasına sığınarak, bu ülkenin İslâmî kimliğini, birikimini, tecrbesini, ruhunu, iddialarını “irtica yaygarası”yla hedef tahtası hâline getirmekten çekinmemektedir.
Bu şebekenin siyasî uzantıları, Türkiye''yi inim inim inletmişlerdir. İnönü, Türkiye''yi kitlesel açlığın ortasına getirip bırakmıştır. Laikçi şebekenin diğer örnekleri Türkiye''de dişe dokunur hiç bir büyük atılıma ve açılıma imza atamamışlardır. Ama bu arada laikçi şebekenin gayr-ı Türk ve gayr-ı müslimlerden oluşan İstanbul dükalığı, her dönemde büyük çıkarlar elde etmeyi her zaman başarmıştır.
İşte, bu çıkarların önü kesilmeye başlandığı içindir ki, Türkiye büyük bir siyasî ve ekonomik kaosun ve belirsizliğin eşiğine sürüklenmeye çalışılıyor.
Ama laikçilik zırhına sığınan siyasî ve ekomik şebekenin gücünü küresel sistemden aldığını unutmayalım. AKP iktidarının hem küresel sistemle, hem de içerdeki uzantılarıyla mücadele ettiğini görememek Türkiye''de kamuoyunu yönlendiren medyaya bu şebekenin hâkim olmasından kaynaklanıyor. Ama medya şebekesinin Türkiye''nin değil, laikçilik zırhıyla küresel sistemin çıkarlarını koruduğu artık görülmeye başlanmıştır.Yeni sömürgeciliğin keşif kolu:
Yusuf Kaplan
2/05/2008 Cuma
Hem uzunca bir süre BBC''de çalışan, hem de bir medya teorisyeni olan Martin Esslin, medya konusunda ürpertici bir tespitte bulunur: "Günümüz medeniyetinin başka hiç bir faktörü, -ne eğitim sistemi, ne din, ne de bilim ve sanat- televizyonda sunulan [görünüşte kurmaca] dünya[lar] kadar kök salmış, onun kadar etkin, toplumun bireylerinde onun kadar toptan kabul görmüş ve yaşantı hâline getirilmiş değildir."
***
Türkiye''deki medya rejiminin yapısı ve görünümü, aslında Türkiye''nin yaşadığı temel sorunların "ayna imge"si gibidir. Türkiye, bir yandan, patolojik sonuçlar doğuran köklü bir medeniyet buhranı yaşayan, öte yandan da, yaşadığı sorunların nedenlerini kavrayıp köklü çözümler geliştirme yoluna gitmek şöyle dursun, adeta yaşadığı hayatî sorunların üstünü sürgit kalın bir şalla örten, perdeleyen; sonra da, her şeye bu toplumun derin medeniyet tecrübesinin sunduğu kuşatıcı anlam haritalarıyla bakmak yerine, bu anlam haritalarının kökünü kazımakla uğraşan ürkütücü bir kendi-kendini sömürgeleştirme tecrübesi yaşayan dünyanın tek ülkesidir.
İşte Türkiye''deki medya düzeni ve düzeneği, Türkiye''de zorla, tepeden monteleme yoluyla dayatılan, bütün kurumları ve bütün kavramları sekülerleştirilerek İslâm''dan arındırılan köksüz, tabansız, dayanaksız nevzuhûr bir insan ve toplum tipi icat etmeye çalışan sekülerleşme projesinin bir aracı ve uzantısıdır.
Türkiye''de retoriksel kaygılarla ve retoriksel yöntemlerle zoraki olarak uygulanan ve dünyada hiç bir benzeri olmayan radikal sekülerleşme projesi, nasıl toplumun tarih şuurunu, medeniyet şiarlarını ve müşterek meşairlerini yıkıcı tahripkâr bir metamorfoz ve mutasyon projesine dönüşerek, bu toplumun medeniyet iddialarını, rüyalarını, ideallerini yok etmiş, toplumumuzun varlık nedenini ve tarihin akışını değiştiren yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini oluşturan anlam haritalarını parçalamış, omurgasını çökertmiş, toplumumuzu tarih yapan asil bir toplum tipinden, tarihten tatil yapan köleleşme / nesneleşme özellikleri öne çıkan kişiliksiz ve kimliksiz bir toplum tipine dönüştürmek gibi tehlikeli, yok edici bir sürecin eşiğine getirip bırakmışsa, aynı şekilde, Türkiye''de hâkim olan medya düzeni ve düzeneği de, toplumumuzun tarih yapıcı, medeniyet kurucu ve çığır açıcı iddialarının, ideallerinin, rüyalarının ve ruhunun yok edilmesi sürecinde, hiç bir sömürgeci ülkenin ve hiç bir yabancı medyanın yapamayacağı kadar bu toplumu büyük bir yok oluş mevsiminin eşiğine fırlatan bir iş ve işlev görüyor.
Resmî sekülerleşme projesi, toplumumuzun temel dinamiklerini dinamitleyecek adımları atarken, seküler Türk medyası da bu adımların kökleşmesine, meşrûlaşmasına zemin hazırlayacak vasatı oluşturuyor; Türk toplumuna bu toplumun anlam haritalarıyla, medeniyet idealleriyle, tarihî tecrübesiyle hiç bir ilgisi olmayan seküler ikonlar, tipler, mitler sunuyor; Türkiye''ye özgü seküler bir medya paganografisi ve ikonografisi üreterek toplumumuzu sömürgecilerin yapamayacağı kadar kimliksiz, kişiliksiz, iddiasız, idealsiz, rüyasız, ruhsuz bir toplum hâline getirecek medyatik bir işgal ve yıkım harekâtı yürütüyor. Biz de yapılanları sanki bu medyatik sömürgeleştirme biçimi normalmiş gibi "alık alık" seyrediyoruz.
Oysa, dünyanın hiç bir ülkesinin medyasında bırakınız görebilmeyi, tahayyül bile edilemeyecek bir medyatik kendi kendini sömürgeleştirme sürecinin kurbanları hâline getiriliyor Türk toplumu.
Özetle, Türkiye''deki seküler medya düzeni ve düzeneği, toplumumuzun kültürel ikonografyasını ve mitoğrafyasını, zihnî coğrafyasını ve kozmoğrafyasını tanınamayacak hâle gelecek kadar tahrip eden en önemli ve en tehlikeli kendi kendini sömürgeleştiren bir araç konumuna yükselmiştir.
Martin Esslin''in tespiti, sanki özellikle Türk toplumu için yapılmış gibi: Çünkü Türk toplumunun ruhunun, omugasının, tarih şuurunun, medeniyet ufkunun çökertilmesinde sözümona "Türk" medyası, yeni-sömürgeciliğin ayartıcı öncü keşif kolu gibi çalışıyor. Eğer bu süreç tersine döndürülemezse, Türk toplumunun varlığını bile sürdürebilmesi çok zorlaşabilir.
İşgal ve fetih: Hayal ve rüya
Yusuf Kaplan
20/06/2008 Cuma
Fetih ile işgali aynı şeylermiş gibi kullanmaya başladık son zamanlarda. Fethi, işgal ile özdeşleştirmeye kalkışmak bir pergelini şaşırmışlık hâli ve göstergesidir: Fethi, kefer-i fecere''nin işgaliyle, sömürgecilikleriyle karıştırmak zihnimizin iğdiş edilmiş olduğuna delâlet eder.
Oysa fetih, her şeyden önce, fatihlerin ve mücahidlerin nefisleriyle kıran kırana giriştikleri bir nefs terbiye ve tezkiyesinin, bir arınma, bir kendini tanıma, zaaflarını aşma ve kendinden taşmanın adıdır. Fetih, zorlu bir çilenin, üstad Necip Fazıl''ın deyişiyle “bir oluş sırrı” çilesinin hem adı, hem de eseridir.
Fetih, büyük rüyalar sonrasında hayat bulur; işgal ise amansız ve acımasız hayallerin zuhuratı ve vukuatı olan şer-şeytan bir eylemdir. Hayal, dünyevî bir serkeşlik, sarhoşluk ve “uyanıklık” hâlidir; rüya ise öte kaygısının, sâhibini ötelere, ötelerin ötesine ulaşma azmi ve cehdi ile harekete geçiren bir ayıklık ve varoluş hâlidir; derûnî “bir oluş sırrı”dır.
İşgal, hayalcilerin işi ve meşgalesidir; fetih ise büyük rüyalar gören gönül “er”lerinin, insanı kendi varoluş sırrına erdiren gazâ ve cehdlerinin işi. İşgalciler, hayalperest ve maceraperest kişilerdir. Bu nedenledir ki, işgalcilerin yaptıkları her işin, attıkları her adımın, gördükleri her büyük hayalin hayalete dönüşmesi, hayatı zehir etmesi kaçınılmazdır. Oysa büyük rüyaların adamı olan fatihlerin attıkları her adımın, yaptıkları her işin, sadece insanlara değil, her şeye, her varlığa hayat bahşetmesi tabiîdir.
Örneğin, Avrupalı hayalperest ve maceraperestlerin girişimleri 1492 yılında hem Endülüs''ün, hem de Amerika kıtasının işgaliyle ve işgal edilen topraklardaki medeniyetlerin köklerinin kazınması ve kurutulmasıyla sonuçlanmıştır. Oysa Müslümanların İspanya''yı fetihleri, bir hayalperestliğin ve maceraperestliğin ürünü olmadığı için İspanya''da hem yepyeni bir medeniyetin çiçeklenmesiyle, hem de orada varolan diğer dinlerin ve kültürlerin hayat bulmalarıyla neticelenmiştir.
Yine bu nedenledir ki, Endülüs, Avrupalı maceraperestler ve “barbar”lar tarafından işgal edildiğinde, işgalcilerin estirdiği terör havası, hem bu barbarların, insanlığın ilim, kültür, düşünce ve sanat zirvesinin şaheserlerini ortaya koyan Endülüs medeniyetini gözlerini kırpmadan yerle bir ederek yoketmelerine neden olmuş, hem de bu terör havasından kurtulmak isteyenlerin İslâm medeniyetinin parlayan ve yükselen yeni yıldızı olan bir başka İslâm yurduna, “barış / İslâm” ve adalet yurdu Osmanlı ülkesine sığınarak hayatlarını ve dünyalarını emniyet ve güven altına alabilmeleri mümkün olabilmiştir.
Görüldüğü gibi, işgal ile fetih''i aynı şeylermiş gibi görmek ve göstermek büyük bir gaflet, dalalet ve cehâlettir: Çünkü işgal, hayalcilerin tahrip ve yıkım eylemidir; oysa fetih, hayata ruh katan, insana oluş ve varoluş sırrını keşfettiren, herkese ve her şeye hayat bahşeden bir büyük rüyanın tahakkuk etmesi, “barış / İslâm”, esenlik ve adalet yurdunun tesis edilmesi fiilidir.
Fethin sırrı, fatihe, oluş ve varoluş sırrını bahşetme gücünde gizlidir: Bu da fethin, her şeyden önce kalpleri, gönülleri açan (=iftah), insanın hem iç dünyasını keşfetmesine, hem de dış dünyanın perdelerini aralamasına imkân tanıyan çok yönlü, zâhirî ve bâtınî bir anahtar (=miftah) olmasıdır: Fâtih, açan demektir; fetih ise oluş ve varoluş sırrına açılabilmek... Fetih, sürekli bir oluş ve olgunlaşma, dolayısıyla kendini ve dünyayı keşif, kendini ve dünyayı aşma hâlidir; işgal ise olmak değil, sâhip olmak; kendini aşmak değil, bencilleşmek; dünyayı barış ve adalet yurdu hâline getirebilme cehdi değil, zulmet, şirret ve şiddet agorası hâline dönüştürme gayreti demektir. Fetih, bir çile işidir; işgal ise hile ve desise. Fetih, hamken yanmak ve pişmek cehdi ve gayreti; işgal ise hamların daha bir azmanlaşmaları ve her şeyi yakıp yıkmaları eylemi.
Not: 6 yıl önce yayımlanan bu yazıyı, kısaltarak yeniden yayımlıyorum
.Tarihi biz yapacağız; ama önce öncü kuşak şart
Yusuf Kaplan
30/06/2008 Pazartesi
Sabancı Üniversitesi tarafından düzenlenen bir Osmanlı tarihi “yarışma”sında, ödüllerin hepsinin yabancılara gitmesi yaşadığımız entelektüel travmanın bizi nasıl ürpertici bir anaforun ortasına fırlattığını göstermesi açısından oldukça düşündürücü. Öyle anlaşılıyor ki, tarih, hele de Osmanlı tarihi, Türklere bırakılamayacak kadar önemli Amerikalılar, Avrupalılar ve İsrailliler için. Ödülleri, ABD''li, Avrupalı ve İsraillilerin alması -bizim açımızdan yüz kızartıcı da olsa- bunun bir göstergesi çünkü.
Bu konuyla ilgili Beşir Ayvazoğlu ile Hilmi Yavuz önemli yazılar yazdılar. Zaman yazarlarının dışında bu meseleyle ilgilenen başka bir yazara rastlayamadım.
Tarihini yitiren bir toplum, geleceğini de kuramaz. Büyük tarihçi Braudel, “bugünü anlayabilmek için, tarihi seferber etmek zorundayız” demişti. Bizim bugün, bugünü anlamak gibi bir kaygımız da yok; geleceğimizi kurabilmek için tarihi seferber edebilecek entelektüel ufkumuz da, psikolojik mecalimiz de.
İbn Haldun''dan Toynbee''ye kadar bütün büyük tarih felsefecilerinin altını çizdikleri yakıcı bir gerçek var: Tarihi, öncü kuşaklar yapar. Peki, tarihini yitiren, bu yüzden de, önünü de arkasını da göremeyen kuşaklar ne yapar? Amiyane tabirle, “nal toplar” ve “yapay kavgalar yapar” yalnızca.
Türkiye''deki jakoben ve seküler eğitim sistemi, tarih şuurumuzu da, tarihte ürettiğimiz ve başkalarına hâlâ ilham kaynağı olmayı sürdürdüğü anlaşılan tarihî şiarlarımızı da târumâr etti. Bizi çorak bir ülkenin, kurak bir entelektüel iklimin ortasına fırlattı.
Tarihsiz bir millet, talihsiz bir millettir; tarihî ben''ini, tarih şuurunu, tarihî derinliğini ve tarihî şiarlarını yitirmiş ve tarihte tatile çıkmıştır çünkü.
Tarihi öncü kuşakların yaptığını söyledim. Peki, talihsiz bir milletin, tarihte tatile çıkmış bir milletin kendisine öncülük edecek; zihnini, önünü ve ufkunu açacak öncü kuşakları var mıdır? Ne yazık ki, yoktur. Tarihi yok olan bir milletin, tarihi yapan öncü kuşakları da olmayacaktır tabiatıyla.
Ama yeniden tarih yapmak istiyorsak, tarih yapmamızı, yeniden tarihî bir yolculuğa çıkmamızı mümkün kılacak öncü kuşaklar yetiştirmek zorundayız. Aksi takdirde, üstelik de tarihin yeniden yapıldığı; siyasî, kültürel, entelektüel, stratejik haritaların yeniden çizildiği bir zaman diliminde, hem yok olmaktan kurtulamayız; hem de Batı uygarlığı gibi başkalarına hayat hakkı tanımama ilkelliği ve barbarlığı göstermek yerine, Osmanlı medeniyet tecrübesinde en mükemmel örneğini gördüğümüz, herkesi, bütün farklılıkları kucaklayabilen, herkese hayat ve varoluş zemini sunabilen muazzam bir tarihî tecrübenin inkârcı, mirasyedi, haramzâde çocukları olarak yeniden tarihin yapılmasında üstlenmemiz gereken mükellefiyeti ve mesuliyeti üstlenememenin faturasını çok ağır öderiz.
Osmanlı medeniyet tecrübesinin çocukları olarak, bugünü ve yarını inşa edebilecek bir ufuk ve derinlikle tarihi seferber edecek bir öncü kuşak yetiştiremez ve bu öncü kuşağın insanlığın önünü açacak asil bir yürüyüşe öncülük etmesini sağlayacak bir açılım ve atılım gerçekleştiremezsek, dünyanın büyük felâketlerin ve çıkmaz sokakların ortasında kıvranmasının yegâne sorumlusu biz oluruz.
Eğer tarihî mükellefiyetimizi ve mesuliyetimizi müdrik olarak hareket edip bütün insanlığı yeniden tarihe girdirecek yeni bir medeniyet yürüyüşüne öncülük edecek bir yolculuğa çıkamazsak ve bu yolculuğu gerçekleştirecek öncü kuşaklar yetiştiremezsek, seküler ve neo-pagan Batı uygarlığının derin bir felsefî kriz yaşadığı; Çin, Hint ve Japon doğu hikmet geleneklerinin seküler Batı uygarlığının sömürgecilik, emperyalizm ve (şimdi de özellikle medya vasıtasıyla zihinlerimizin efendileri, işgalcileri ve şekillendiricileri konumuna geçmelerini sağlayan) yeni-sömürgecilik saldırılarıyla birlikte antropolojik, ölü kültürlere dönüştüğü ve hadım edildiği bir zaman diliminde, insana ne olduğunu hatırlatarak insanlığını yeniden iade edecek peygamberî sözü ve soluğu yeniden üfleyebilecek, yeryüzünde -400 yıllık Kudüs örneğinde olduğu gibi- en çatışmalı ve kaotik yerlere bile adaleti, hakkaniyeti, barışı ve kardeşliği armağan edebilecek yeni bir medeniyet hamlesini yalnızca bizim gerçekleştirebileceğimiz gerçeği bizimle birlikte tarih olacak.
O yüzden, yok olmamak, varolabilmek ve herkesi varedebilmek için önce öncü kuşak şart, diyorum.
Not: Gönül, zihin ve eylem eri öncü kuşağın en mütevazi ve en güzel temsilcilerinden Sabahattin Zaim''den sonra Ahmet Yüksel Özemre Hocamızı da rahmeti rahmana uğurladık. Ektikleri tohumların, bir rahmet pınarı gibi yemişler vermesini ve yeni öncü kuşakların yetişmesine izin vermesini Cenâb-ı Hak''tan niyaz ediyor, Zaim Hocamızı da, Özemre Hocamızı da rahmetle ve hürmetle anıyorum.Çete tasfiye edilemezse Türkiye tasfiye edilecek
Yusuf Kaplan
4/07/2008 Cuma
Türkiye''de sistem çökmüştür: Türkiye''deki sistem güdümlü, ithal bir sistemdi. Türk toplumunu zamanla bütünüyle tarihten uzaklaştıracak bir sistemdi.
Türkiye''yi modernleştirmek, sekülerleştirmek, çağdaşlaştırmak gibi sloganlarla uygulanan sistem, Türkiye''yi tarihten uzaklaştırmakla sonuçlanmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada, bütün iddialarını yitirmiş, büyük dünya devletlerinin bizi görünce yüzümüze, arkamızı dönünce hâlimize güldüklerini, kahkahalar, şampanyalar patlattıklarını artık daha iyi görmeye başladık.
AB projesi, Türkiye''yi demokratikleştirme projesiydi: Nitekim AB üyeliğine giden sürece girdiğimizden bu yana bu konuda şu ya da bu şekilde de olsa bir mesafe kat edildiğini söyleyebiliriz.
Durum ne olursa olsun, şunu göremiyoruz bile: AB, Türkiye''nin tam olarak demokratikleşmesini istemez. Çünkü Türkiye''nin tam demokratikleşmesi demek, orta ve uzun vadede Türkiye''de halkın kendi iradesinin siyasete, kültüre, düşünceye, sanata ve sosyal hayata yansıtması demek. Türkiye''nin geleceğini halkın belirlemesi demek.
Ancak Batılıların (hem AB ülkelerinin, hem de ABD ülkelerinin) Türkiye''ye biçtikleri demokrasi anlayışı bu değil. Onlar, demokrasiyi, tıpkı laiklik gibi yeni-sömürgeciliğin keşif kolu olarak algılıyor ve uyguluyorlar bütün dünyada.
Şunu demek istiyorum: Batı''da demokrasi, halkın iradesinin her alana yansıması anlamına geliyor. Ama Batılıların Batı dışına ihraç ettikleri demokrasi, aynı anlama gelmiyor ve aynı işlevi görmüyor: Tam aksine, halkın iradesinin bitirilmesi anlamına geliyor. Bu birkaç düzlemde işliyor:
Birincisi, demokrasi ihraç edilecek toplumların, varoluş iradeleri yok ediliyor önce. Ülkeler, karıştırılıyor. Renkli devrimler kışkırtılıyor. Burada demokrasi sadece yeni oyunun adı. Ortada görünüşte demokrasi var; ama gerçekte, ülkeler parçalanıyor. Makro düzlemde bir ülke teslim alınmış oluyor.
İkincisi, demokrasi ihraç edilen toplumların siyasî-coğrafî yapıları, yeniden şekillendiriliyor. Bu kez mikro düzlemde bir toplumun varoluş iradesi yok edilmeye çalışılıyor: Ülke içindeki etnik kimlikler kışkırtılıyor.
Üçüncü yöntem, hem birincisine, hem de duruma göre ikincisine zemin hazırlayan bir yöntem: Bu -kez demokrasi ihraç edilen toplumların kültürel, zihnî ve gündelik hayat tarzları, yani varlık nedeni topyekûn yasal düzenlemelerle Avrupa''ya sözümona uyumlu hâle getiriliyor. Toplum tepeden tırnağa sekülerleştiriliyor: Tüketim toplumu hâline getiriliyor: Popüler kültürün en pespaye ürünleri kitleleri hayattan kaçırıyor; siyasî-ekonomik olarak sıkıntı yaşayan toplumların beline asıl vurucu darbe bundan sonra vurulabiliyor.
AB dönem başkanlığının Fransa''ya geçmesinden sonra Kouschner tarafından yapılan açıklama, şimdiye kadar bize ezberletilen bütün AB ilkelerinin, normlarının, değerlerinin mesele AB dışı ülkelere gelince bütünüyle masal olduğunu kanıtlayacak kadar ürpertici ama zihin açıcı: Söylenen şey aynen şöyle: “Türkiye''de demokrasinin gelişmesinde ordu belirleyici rol oynamıştır.”
İnanılır gibi değil. Neymiş: Türkiye''de ordu, demokrasinin gelişmesinde belirleyici ve önemli roller oynamış. Bunları niçin söylüyor Frenk cambazı? Elbette ki, AKP''nin kapatılmasının demokrasiye aykırı olamayacağını ifade etmek için ve bunun için de açık açık “bunun Türkiye''nin bir iç meselesi olduğunu” telaffuz edebiliyor!
Bütün bunlar, bizi kaçınılmaz olarak şu noktaya getirmeli: Türkiye''de nasyonal sosyalist, şirret, ilkel, vicdansız, inanılmayacak kadar küçük bir azınlık Türkiye''nin kaderine şimdiye kadar hükmetti. Tam da Batılıların yapmak isteyip de kendilerinin yapamayacakları cinayetleri işledi: İslâm şeytanlaştırıldı; Siyasî, kültürel, entelektüel ve sosyal hayattan uzaklaştırıldı; bireysel alana hapsedildi.
Artı, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, medeniyet iddialarını yitirmiş, azınlık otokraksisi, Türkiye''nin burnundan getirmeye başladı: Omurgasını çökertti. Ekonomiyi, medyayı, siyaseti, bürokrasiyi, bütün bunların en tepe noktasını gayr-ı Türk ve gayr-müslimlerin eline teslim etti.
Bu azınlık, Türkiye''ye kan kusturdu. Türkiye''nin önünü tıkadı. Seçimle işbaşına gelen iktidarları alaşağı etti veya ettirdi. Türkiye''nin dünyaya Batılıların kapıkulu olmaktan başka bir şey söylemeyeceğini söyledi. Laikçilik diye bir şey icat etti ve bunun dünyanın en büyük siyaset, toplum, sanat, düşünce ve hayat felsefesi olduğunu zannetti. Ve bu saçma sapan şeye “aydınlanma devrimi” diye inandı üstelik de.
İnanılır gibi değil. Türkiye, eğer Türkiye''nin omurgasını çökerten, elini kolunu bağlayan, tarihî yürüyüşünü sona erdiren ve sadece laik küresel sistemin çıkarlarını korumaktan başka hiçbir iş yapmayan bu hastalıklı, marazî, şirret, ilkel çetelenme yapılanmasını çökertemezse, tasfiye edemezse, Türkiye tasfiye edilmiş olacak. Leş kargaları kapıda bekliyor bunun için.
Hedef, ABD değil, polis, dolayısıyla Türkiye"dir
Yusuf Kaplan
11/07/2008 Cuma
Her şeyden önce, ABD''nin İstanbul Başkonsolosluğu''na yapılan menfur saldırıyı şiddetle kınamak gerekiyor. Bu saldırı neden yapıldı, neden şimdi yapıldı ve saldırının arkasında kimler var? Bu sorulara verilen cevaplar, ne yazık ki, her zaman olduğu gibi açıkça hedef saptıran cevaplar.
Bu saldırının zamanlaması, planlaması ve hedefi, oldukça ilginç.
Ergenekon soruşturmasının sonuçlanmak üzere olduğu bir sırada bu saldırının yapılması, özellikle önem arzediyor. Saldırının gerçekleştiriliş biçimi de oldukça düşündürücü ve sinsice. Saldırının hedefiyle ilgili yapılan açıklamalar da tam anlamıyla hedef saptırıcı.
Saldırıyla ilgili yapılan ilk açıklamalardan biri, ABD Büyükelçisi Ross Wilson''ın açıklamasıydı. Büyükelçi, saldırının "ABD''yi hedef aldığını" ve "El-Kaide tarafından gerçekleştirildiğini" hemencecik ilan ediverdi. Bütün dünya medyası, bu açıklamayı eksene alarak duyurdu İstanbul''daki saldırıyı izleyicilerine / okuyucularına.
Laikçi Türk medyası da hedefin Amerika olduğunu ve saldırının El-Kaide veya başka bir İslâmcı örgüt tarafından gerçekleştirildiğini, sorgusuz sualsiz aktarmakta bir sakınca bile görmedi.
Saldırının ABD Konsolosluğu''nun önünde yapılmış, olması, saldırının hedefinin ABD olduğu izlenimini verdirtiyor. Ama saldırının asıl hedefi, ABD değildi bana göre. Saldırının asıl hedefi, Türk polisi, yani Türk emniyeti, dolayısıyla AKP''nin yönettiği Türkiye''ydi. ABD konsolosluğunun seçilmesi, hedef saptırmaya dönük/tü.
Türkiye''yi yaklaşık yarım asırdır ABD''ye NATO üzerinden göbekten bağımlı hale getiren laikçi çete veya derin devlet yapılanmasının uzantılarından biri, belki de omurgası olan Ergenekon operasyonunun ciddi boyutlar kazandığı, neredeyse sonuçlanmak üzere olduğu bir sırada bu saldırının gerçekleştirilmiş olması kesinlikle tesadüfi değil. Saldırıyla, spesifik olarak, Ergenekon soruşturmasını başarıyla gerçekleştiren, çete örgütlenmesini çökertmeye ramak kalan Türk polisi, Türk emniyeti vurulmak istenmiştir. Ama bu saldırıyla, genel olarak, Türkiye''nin belini büken, yüzlerce, hatta binlerce faili meçhul cinayeti gerçekleştiren derin çete yapılanmasının Türkiye''yi tam bir kaos ve istikrarsızlık ortamına sürüklemesi arzu edilmiştir.
Gerek ABD''lilerin, gerekse laikçi, derin devletçi, çeteci, baroncu, biraderci sözümona Türk medyasının saldırının ABD''yi hedef aldığı ve El-Kaide veya başka bir İslâmcı örgüt tarafından gerçekleştirildiği haberleri, sadece hedef saptırmaya dönük haberlerdir.
Türkiye''de ülkenin belini büken, Türkiye''yi tam bir sosyolojik ve ideolojik bölünmenin eşiğine getiren laikçi, nasyonal sosyalist (yani faşist) şebeke çökertilmeye çalışılırken böyle bir saldırının olması oldukça düşündürücüdür. Ayrıca bu saldırı, öyle anlaşılıyor ki, son saldırı da olmayacaktır. Türkiye, ne kadar nasyonal sosyalist, ulusalcı, dolayısıyla faşist ve Amerika''nın çıkarlarına hizmet eden şirret şebekeden yakasını kurtarmaya çalışırsa, bu tür saldırılar ve karışıklıklar olacaktır.
Türkiye''deki nasyonal sosyalist, laikçi ulusalcı-faşistler, bu laikçi ve İslâm düşmanı ideolojileriyle, sadece Amerika''nın çıkarlarına hizmet ediyorlar. Türkiye''deki laikçi şebeke, nasyonal sol / sosyalist çete, ne kadar güçlenirse, Türkiye o kadar zayıflar, İslâmî iddialarını o kadar yitirir ve ABD''nin güdümüne de o kadar fazla girer.
Bu tür saldırılar, Türkiye''de laikçi şebekeyi güçlendirmeyi ve Türkiye''yi kaosun ve İslâm düşmanlığının eşiğine ve İslâm düşmanlarının ellerine teslim etmeyi; dolayısıyla Türkiye''nin İslâmî iddialara sahip, yeniden tarih yapacak tarihî yürüyüşlere soyunmasını önlemeyi hedefliyor. Amerika''nın hedef gösterildiği iddiası, sadece hedef saptırmaya dönük tam bir psikolojik ve medyatik savaştan ibarettir.Medya, nasıl seküler "kilise"lere dönüştü?
Yusuf Kaplan
14/07/2008 Pazartesi
Modern yazılı kültür, matbaanın icadıyla birlikte gelişmiş bir kültürdür. Matbaanın icadından da, yazılı kültürden de sözederken, aslında modernlikten, modern dünya tasavvurundan, modernliğin seküler Tanrı, insan ve kâinât tasavvurundan sözederiz.
Yazılı kültür, modernliğin ürünü olan bir kültürdür. O yüzden yazılı kültür, modernliğin kavramlarını, anlam haritalarını ve anlamlandırma pratiklerini şifreleyerek yeniden üretir: Matbaa ve dolayısıyla modern yazılı kültür, seküler Batı uygarlığının hem temel kurucu kodlarını ele verir, hem sunar, hem de yeniden üretir.
Marksist edebiyat teorisyeni Terry Eagleton, romanın ortaya çıkışıyla birlikte, romanın hem dinin yerini aldığını, hem de büyük ölçüde dinin kodlarını, dolayısıyla dilini kullandığını hatırlatır bize.
Aynı gözlemleri, bütün bir medya endüstrisi ve kültürü için de yapabiliriz. Tıpkı roman gibi, önce gazetenin, sonra da televizyonun hem dinin yerini aldığını, hem dinin gördüğü işlevleri gördüğünü, hem de dini dönüştürerek sekülerleştirilmiş bir din icat ettiğini söyleyebiliriz.
Hegel''in, gazetenin, “modern insanın sabah ibadeti olduğu” şeklindeki gözlemi, yazılı, sesli ve görüntülü medyanın nasıl dinin yerini aldığını göstermesi bakımından önemsenmesi gereken bir gözlemdir. Benzer bir gözlemi, film teorisyeni David Bordwell de sinema salonları için yapar ve “sinema salonlarının seküler katedraller” olduğunu söyler.
Öte yandan, eğer matbaa olmamış olsaydı, Protestanlık, en azından bütün bir Avrupa''da, daha sonra da Amerika''da hâkim veya başat din hâlini alamazdı. Protestanlığın yaygınlaştırılmasında ve köksalmasında Osmanlı''nın, özellikle Kanunî döneminden itibaren önemli katkılarının olduğunu da burada yeri gelmişken hatırlatmak yararlı olabilir.
Protestanlık, dinin sekülerleştirilmesiyle sonuçlanan bir çabadır. Dinin sekülerleştirilmesi demek, dinin dünyadan uzaklaştırılması demektir aynı zamanda. Dinin sekülerleştirilmesiyle birlikte, Batı''daki otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynaklarını artık Kilise değil, Kilise Tanrısı''nın yerine geçen ve tanrılaştırılan seküler insan almıştır.
Dinin hayattan uzaklaştırılması, edebiyat, sanat ve ardından da medya endüstrisinin ve çabalarının hem dinin yerini alması ve dinin gördüğü işlevi görmesi, hem de dünyevî ve beşerî olanın dinselleştirmesiyle sonuçlanmıştır.
Protestanlaşma, insanların dine göre hareket etmeleri değil, dini kendi arzularına, algılama biçimlerine göre şekillendirmeleri; yani insanların dine uymaları değil, dini kendilerine uydurmaları çabasıdır. Protestalığın, dinin evrensel / ekümenik gövdesini tam ortadan yararak, dini millîleştirmesi, millî kiliselerin ortaya çıkmasına neden olması, kapitalizmin doğuşunda belirleyici itici güçlerin başında gelmesi, bütün bunların hepsi, aslında sekülerleşmenin, dolayısıyla modernliğin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Osmanlı''ya matbaanın geç gelmesinin nedenleri burada gizlidir. Aslında matbaa Osmanlı''ya Avrupa''yla aynı yıllarda girmiştir; ama Osmanlı yönetimi matbaanın Müslüman nüfus yerine, gayr-i müslim nüfus arasında yaygınlaşmasına izin vermiştir. Çünkü matbaa, tıpkı Avrupa''da olduğu gibi öncelikle dînî metinlerin basılmasında, dolayısıyla din etrafında sürdürülen tartışmaların yayılmasında ve yaygınlaştırılmasında kullanılmıştır.
Matbaa, bir yandan Avrupa''nın millî devletlere, millî kültürlere, millî dillere ve millî kiliselere bölünmesinde, öte yandan da, Avrupalı ulus-devletler arasındaki hegemonya mücadelelerinin kızışmasında ve hatta Avrupa''nın iç savaşların eşiğine sürüklenmesinde birinci derecede rol oynamıştır.
Başka bir deyişle, matbaanın icadı Avrupa''nın siyasî olarak bütünleşmesini engellemiş, kapitalizmin azmanlaşmasına yol açacak bütün kavramları ve kurumları hazırlayıp yaygınlaştırarak Avrupa emperyalizminin ve sömürgeciliğinin yeni boyutlar kazanmasına neden olmuştur.
Matbaanın en önemli sonuçlarından biri, yazılı, sesli ve görüntülü kitle iletişim araçlarının, seküler kiliselere dönüşmesi, din-dışı kutsallıklar üretmesi, seküler ikonları yaygınlaştırmasıdır.
Modernliğin insanı ve hayatı sadece bu dünyaya, tek boyuta indirgemesi, dini hayattan uzaklaştırması, medyanın tam bu noktada dünyevî ve beşerî olanı dinselleştirmesine, kutsallaştırmasına, ayartıcı, baştan çıkarıcı din-dışı kutsallıklar üretmesine neden olmuş; bu da, Weber''in “demir kafes” olarak tarif ettiği modernliğin ürettiği “özgürlük kaybı” ve anlam krizi” gibi temel varoluşsal sorunların bastırılmasına, kitlelerin medyaların ürettiği imajlar ve sanal gerçekler tarafından ayartılmasına, anlamsızlaşan hayatın sahte ve baştan çıkarıcı fetişler ve ikonlar üzerinden din-dışı kutsallıklar tarafından çepeçevre kuşatılmasına neden olmuştur.
Peki, seküler kiliselere dönüşen ve medyatikleşen hayatımızın her alanını tıpkı bir din gibi tanımlayan medyalar dönüştürülemez mi? Cuma günkü yazıda, bunun nasıl mümkün olabileceğinin ipuçlarını veren Ülke-TV''deki Meksika Sınırı programı üzerinden tartışacağım ve göstereceğim.Ergenekon"un getirdikleri ve götürdükleri
Yusuf Kaplan
18/07/2008 Cuma
Ergenekon operasyonu konusunda yine ipin ucunu kaçırdığımız görülüyor: Bu operasyonun önemini gereğinden fazla abartıyoruz. Bazıları, Ergenekon operasyonunun bir milat olacağını bile söyleyebiliyorlar.
Her şeyden önce, Ergenekon operasyonu, acaba bütünüyle yerli bir iradenin ürünü mü? Ergenekon operasyonunu bir milat olup olmadığına karar verebilmek için bu operasyonun gerisindeki gerçek iradenin, gücün ve sâikin ne olduğunu çok iyi bilmemiz veya görebiliyor olmamız gerekiyor.
Ancak bu konuda karşımıza çıkan tablonun veya manzaranın bir hayli flu olduğunu gözlemliyoruz.
Tam bu noktada sorulması gereken soru şu burada: Ergenekon operasyonu, gerçekten yerli bir iradenin ürünü mü, talebi mi, sonucu mu; yoksa işin içinde başka, yabancı iradeler veya eller mi var?
Ben şahsen, bu operasyonun bütünüyle yerli bir iradenin ürünü olduğuna dair ciddî kuşkular taşıyorum. Bu operasyonun gerçekten de Türkiye''deki derin çete yapılanmasına büyük darbe vuracağı anlaşılıyor. İyi de darbeyi vuran kim? Benim kanaatim, darbeyi vuranın ABD olduğu yönünde. ABD''nin özellikle istihbarat aşamasında çok belirleyici rol oynadığını düşünüyorum.
Burada kafa karıştıran sorun tam da bundan sonra devreye giriyor: Türkiye''deki derin çete yapılanması, NATO-ürünü bir yapılanma değimliydi zaten? O hâlde, eğer Ergenekon operasyonunda da ABD''nin gözardı edilemeyecek bir rolü varsa, burada ortaya çıkan çelişkiyi nasıl açıklayacağız öyleyse?
Elbette ki şöyle açıklayacağız: ABD, şimdiye kadar ABD''ye çalışan bilumum Atatürkçü, Kemalist, solcu, ulusalcı, milliyetçi tipleri tasfiye ediyor. Yeni bir şebekeyle çalışmak istiyor. Sözümona İslâmcılarla çalışmak istiyor. İslâmcıları çok sevdiği için mi? Elbette ki, hayır! Ya peki, niçin? Başka seçeneği kalmadığı için.
ABD''nin böyle bir yola başvurmasının iki temel gerekçesi var: Birincisi başka seçeneği olmadığı veya kalmadığını çok iyi biliyor ABD; ikinci olarak da böylelikle islâmcıları kendi hâline bırakmak istemiyor ve ancak bu şekilde İslâmcıları kontrol altına alabileceğini ve önlerini kesebileceğini düşünüyor.
Ergenekon operasyonu yeni küresel süreçte hem Türkiye''nin Asya seçeneğini hem de İslâmî bir yörünge oluşturma seçeneğini iptal etmeyi amaçlıyor olabilir.
O yüzden bu operasyonla birlikte Türkiye elbette ki derin çetelerden kurtulmuş olacak ama bu kez yeniden ABD''nin kucağına oturmuş olacak: üstelik de bu kez küresel seçeneklerini terk etmeye zorlanarak yapmış olacak bütün bunları: Bu nedenle ne yapıp edip bu operasyonun yerli bir iradenin hâkim olacağı bir operasyona; köklü bir temizlik harekâtına dönüştürülmesinin yollarını araştırmamız gerekiyor: Aksi takdirde yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir açmazla ve trajediyle karşılaşmaktan kurtulamayabiliriz.Medeniyetler ve ne, nasıl, ve niçin soruları
Yusuf Kaplan
12/09/2008 Cuma
İnsanın varlığını anlamlı kılabileceği, varlığına anlam katabileceği üç temel soru vardır: Ne, nasıl ve niçin soruları.
Ne sorusu vücuda, mevcuda ve mevcûdiyete, yani varlığa, varlığın kaynağı olan hakîkate, hakîkatin kaynağı olan “asıl”a, aslî dinamiklere, Frenkçesiyle norm''a ilişkin bir sorudur. Ne sorusu, varlığın ve hakîkatin mâhiyetiyle, hayatıyla, hayat bulmasıyla irtibatlıdır.
Nasıl sorusu, varlığın / vücûdun varoluşuyla, varlığa gelişiyle, mevcut oluşuyla, mevcûdiyet kazanışıyla ve mevcûdiyetini sürdürüşüyle, irtibatlı bir sorudur. Nasıl sorusu, usûl''le, form''la ilgilidir, varlığın ve hakîkatin hayatiyet kazanmasının, hayat olmasının yollarını gösterir bize.
Ne sorusu, nitelikle; nasıl sorusu nicelikle ilgilidir: Ne sorusu, dil''le, etika''yla ilgilenir; nasıl sorusu ise, üst-dille, estetikayla.
Ne sorusu bize vasatı resmetmekte; nasıl sorusu ise vasıtayı keşfetmekte kılavuzluk eder. Aslolan mâhiyet''tir; ama mâhiyetin ne olduğunun, nasıl oluştuğunun, dolayısıyla hangi şartlar altında varolabildiğinin ya da yok olduğunun anlaşılabilmesi sürecinde, bir usûl sorusu olduğu için, nasıl sorusu ve usûl meselesi, asıl''ın asliyetinin ve husûsiyetlerinin vuzûha kavuşturulabilmesi çabasında asıl''ın kendisinden daha önemlidir.
Bu iki soru kipinin varlıklarını anlamlı kılan üçüncü aslî bir soru kipi daha var: Niçin sorusu. Niçin sorusu olmadan ve sorulmadan, ne ve nasıl soruları bir anlam ifade etmez ve işlevsizleşir. Ne sorusunun dil''le, nasıl sorusunun üstdil''le ilgili olduğunu söylemiştik. Niçin sorusu ise, hâl''le ilgilidir. Ne sorusu, vücûdu mevcût kılar; nasıl sorusu vicdanı tesis eder; niçin sorusu ise, vecd hâlini inşa eder. Ne sorusu, hiyerarşik açından en temel ve en esaslı sorudur.
Nasıl sorusu, temel''in temellerinin gün ışığına çıkarılması açısından ne sorusundan daha önemlidir. Nasıl sorusu olmadan ve sorulmadan, ne sorusuyla üretilen cevapların bir anlam ifade edebilmesi ve hayatiyet kazanabilmesi imkânsızdır. Niçin sorusu, ne ve nasıl sorularını aynı anda ihata ve ilzam eder. Ne sorusu, esas itibariyle bütün''le; nasıl sorusu sadece parça''yla; niçin sorusu ise hem bütün''le, hem de parça''yla ilgilidir.
Ne sorusu ontolojik olan''a ve alan''a, nasıl sorusu epistemolojik olan''a ve alan''a, niçin sorusu da fenomenolojik olan''a ve alan''a ilişkin sorulardır ve bu alanlara dâir sorular sorarlar. Özetle, ne sorusu “din”le; nasıl sorusu “medine”yle; niçin sorusu da “medeniyet”le ilgili eksen sorulardır.
Ne sorusu, kadîm medeniyet geleneklerinin (günümüzde olan Konfüçyan, Hindu, Tao, Şinto, Budist hikmet biçimlerinin) sordukları sorudur. Nasıl sorusu, pagan uygarlıkların (günümüzde neo-paganizm biçimleri kazanan seküler Batı uygarlığının) sorduğu tek esaslı sorudur. Niçin sorusu ise, vahiy medeniyetlerinin (günümüzde İslâm''ın) temel sorusudur.
Niçin ve nasıl sorularını sormayan, sadece ne sorusunu eksene alan bir medeniyet tecrübesi, statikleşmekten ve opaque''leşmekten, taşralı olmaya ve içine kapanarak yok olmaya mahkûm, sınırlı” bir “medeniyet” tecrübesi olmaktan kurtulamaz. Örneğin, kadîm medeniyet geleneklerinin, antropolojik kültürlere dönüşmesinin nedenleri burada gizlidir.
Sadece nasıl sorusuyla yetinmeye çalışan tecrübeler ise azmanlaşmaktan ve saldırganlaşmaktan başka bir şey üretemezler. Pagan uygarlık tecrübelerinin, sadece gücü, güç üreten araçları fetişleştirerek “araçsal akıl”a dayalı, azmanlaşmış bir insan tipi ve kaotik bir dünya resmi sunmasının nedenleri burada gizlidir.
Niçin sorusunu eksene alan medeniyetler ise, ne sorusunu dinamize ederler, salt nicelik sorusu olan nasıl sorusuna nitelik kazandırarak ne ve nasıl sorusunun insan, kâinât ve Tanrı açısından taşıdığı anlamları ifşa etme imkânları sunarlar. Gerçek anlamda bütün varlığı, hakîkati, Tanrı''yı, Kâinât''ı ihata edebilecek evrensel, dinamik ve hem içe, hem dışa dönük hakîkî ve tahkîkî medeniyet tecrübesini, niçin sorusunu eksene alan -vahye dayalı bir- medeniyet fikri ve tecrübesi üretebilir ancak.
Not: Bu yazı, bu ayki Kuşluk Vakti dergisinde yayımlanan “Medeniyet, Şiir ve Modern ''Türk'' Şiiri” başlıklı yazımın giriş bölümüdür.Sadece iç dinamikler mi?
Yusuf Kaplan
15/09/2008 Pazartesi
Türkiye''nin yaklaşık 200 yıldan bu yana sürüklendiği ve sürgit içinden çıkılmaz hâle geldiği gözlenen kaotik, belirsiz ve anormal siyasî, ekonomik ve kültürel ortam, Türkiye''de yaşanan olayları, sorunları, salt iç dinamiklerle anlamayı, anlamlandırabilmeyi ve açıklayabilmeyi zorlaştırıyor. "İç dinamikler"in oluşmasında, hem bizim yakın dönemde yaşadığımız değişim tecrübesinin nev-i şahsına münhasır özellikler taşımasının, hem de dünyada ve bölgemizde yaşanan olayların ve gelişmelerin oldukça belirleyici olduğunu ve bu gerçeğin aslâ gözardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Sözgelişi, bizim yaşadığımız modernleşme deneyimi, anlam haritalarımızı, medeniyet iddialarımızı olumsuzlayan, bu nedenle de Türkiye''de elitlerle toplumun kimliğinin, duyarlıklarının ve önceliklerinin farklılaşmasına, hatta yer yer elitlerle toplum arasında adı tam olarak konulmamış "anlamsız, yapay ve tehlikeli bir kavga"nın zuhur etmesine neden olan, anti-modern ve anti-demokratik pratikler ve kurumlardan oluşan tuhaf bir "modernleşme" deneyimi.
Türkiye''nin elbette ki Osmanlı''nın son dönemlerinden itibaren yenileşmesi gerekiyordu. Ama yüzyılların birikimi, deneyimi ve mücadelesiyle oluşan anlam haritalarımızı ve medeniyet dinamiklerimizi eksene alan bir yenileşme süreci olmalıydı bu.
Türk modernleşmesi konusunda çalışan sosyal bilimcilerin de hemfikir oldukları gibi, dünyada, özellikle de Batı toplumlarında yaşanan modernleşme tecrübeleri, bu toplumların kendi anlam haritalarını, kültürel dinamiklerini olumsuzlamaksızın, yoksaymaksızın geliştirilen modernleşme tecrübeleridir. Oysa Türkiye''de tam tersi ve son derece anormal, bütün sorunlarımızı anormalleştiren bir deneyim yaşanmıştır ve halen de bu anormal, irrasyonel tutum zorla sürdürülmeye çalışılmaktadır.
Türkiye, Çin, İran ve Afganistan''la birlikte sömürgeleştirilemeyen birkaç ülkeden biridir. Türkiye''nin sömürgeleştirilememesine rağmen, sömürgeci Batı ülkelerinin sömürgeleştirdikleri ülkelerde yaptıkları şeylerin Türkiye''de bizzat bizim elitlerimiz tarafından hem de daha şiddetli, radikal şekillerde yapılagelmiş olması da bizim karşı karşıya kaldığımız sorunların karmaşıklaşmasına, anormalleşmesine ve içinden çıkılmaz hâle gelmesine yol açan bir başka önemli faktördür. Türkiye''de elitlerin topluma, toplumun da elitlere karşı türlü takiyye biçimleri geliştirmekten kaçınmamasının nedenleri burada aranmalıdır.
Tanzimat döneminde yenilgi psikolojisi üzerine bina edilen savunmacı ve eklektik bir modernleşme projesi geliştirilmesi, Cumhuriyet döneminde ise bunun kültür ve medeniyet değiştirme projesine dönüştürülmesi, Türkiye''nin sorunlarını azmanlaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Bizim, insanın aynı anda hem iç, hem de dış dünyasını "tanzim" eden anlam haritalarımızın reddedilmesi, ama monteleme yöntemiyle zoraki olarak topluma dayatılan projelerin, zuhur eden boşluğu dolduramaması, toplumumuzun yeniden kültürümüzün ürünü olan anlam haritalarına sarılmaya başlamasına yol açmakta, bu da elitleri panik havasına sürüklemekte, sistemin yaşadığı meşruiyet, hegemonya ve özgüven krizini artırmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Topluma duyulan güvensizlik, iç dinamiklarin bastırılması ve ardından zuhur eden veya ettirilen yapay sorunlar, kavgalar ve anormal, hissi davranış biçimleri: Tam bir akıl tutulması yani.
Böylesi bir ortamda, Türkiye, hem dünyada yaşanan gelişmelere kulak tıkayan, hem de iç dinamikleri ıskalayan "hastalıklı bir organizma" görüntüsü veriyor.
Bu yüzden, Türkiye''de yaşanan sorunlara ilişkin olarak salt "iç dinamikler"den yola çıkılarak yapılan yorumlar, analizler ve saptamalar kaçınılmaz olarak hem eksik kalıyor; hem de bizi yer yer yanlış ve yanıltıcı sonuçlara, çözüm önerilerine götürebiliyor.
Bir yandan dünyanın sürgit küreselleştiği, küçüldüğü, zaman-mekan kavramlarının eski anlamlarını ve işlevlerini yitirmeye yüztuttuğu; öte yandansa Türkiye''de vuku bulan olayların önemli bir bölüğünün dış dinamiklerin ürünü olduğu gözönünde bulundurulunca, Türkiye''de yaşanan olayları, gelişmeleri, dışarıda yaşanan gelişmeleri gözardı ederek anlamlandırabilmek son derece zordur. [Bunun son örneği, Almanya''daki Deniz Feneri Derneği davasının Türkiye''yi bir haftadır meşgul ediyor olmasıdır.]
Not: Bu yazı, 10 yıl önce bu sütunda yayımlanmıştı…Toplum varoldukça, insan varolamayacak
Yusuf Kaplan
26/09/2008 Cuma
Yazının sonunda kuracağım kurucu ve putkırıcı cümleyi yazının başında kurayım isterseniz: Toplum varoldukça, insan varolamayacak. İnsanı varkılabilmek için, önce "toplum"u, toplum fikrini yok edebilmeliyiz.
Daha önceki bir kaç yazıda, kültürün kaos ürettiğini, kozmos fikrini yok ettiğini tartışmıştım. Ve sonra da kültür sözcüğünü lügatçemizden ve hayatımızdan çekip atamadığımız sürece kültürün hâkimiyetinin ürünü olana kaos ve katastroflar düzeneğinin cenderesinden ve cehenneminden kurtulamayacağımızı söylemiştim. Bu ve sonraki birkaç yazıda ise, toplum fikrini ve sözcüğünü dağarcığımızdan, lügatçelerimizden, sözlüklerimizden ve hayatımızdan çekip çıkaramadığımız, kaldırıp atamadığımız sürece, insanın insanca varolma şartlarını tesis ve temin edemeyeceğimizi söylüyorum.
Burada, bir tür putkırıcılık, kodkırıcılık ve mitkırıcılık işine soyunduğumu söylememe gerek yok: O yüzden, Toplum meselesini tartışmaya, ters bir köşeden, tanrıtanımazlık meselesinden başlamak istiyorum.
Tanrıtanımaz, gerçekten tanrıtanımaz biri midir; yoksa gerçek Tanrı''yı tanımaz biri mi? Tanrıtanımazın tanımadığı Tanrı, İlâhî Tanrı''dır: İnsanın dışında, insanüstü, tabiatüstü, zamanlar ve mekânlarüstü hakîkî, gerçek Tanrı''yı tanımaz tanrıtanımaz.
Ne yaman çelişki bu: Dikkat edin, tanrıtanımaz, Hakîkî Tanrı''yı tanımaz yalnızca; ama sahte tanrıları tanrı olarak tanımaktan, zamanla sahte tanrıları gerçek tanrı sanmaktan ve sonuçta da sahte tanrıların kulu ve kölesi olmaktan kurtulamaz. Hakîkî Tanrı''nın, yani İnâyet, Kudret ve Lütuf Sahibi tek Tanrı''nın, insanı vareden ve varlığından haberdâr eden Yüce Rabb''in dışındaki bütün tanrılar, yani bütün sahte tanrılar, tanrıtanımazın ya potansiyel ya da fiîlî tanrılarıdır.
Gerçekte tanrıtanımaz, sahtenin peşindedir. Sahte''yi hakîkat zanneder tanrıtanımaz. Hakîkat bir kez yok sayılınca, sahte, hakîkatin yerini alacaktır. Bütün sahteler, "hakikat benim, hakikat benim" yarışına girişecek, bundan kaçınamayacaktır.
Yani tanrıtanımaz, aslında hem sahte bir tanrıtanır''dır; hem de bir sahte-tanrı tanırdır. Tanrıtanımazlık, sahte''nin, hakîkî olan''ı altetmesidir ve onun kendisini hakîkî diye sahnelemesidir. Böylelikle tanrıtanımaz, dünyayı bir puthâneye dönüştürür.
O yüzden, bir şeyi yok etmek mi istiyorsunuz: Putlaştırın onu hemen. Çok geçmeden putlaştırdığınız şeyin her yerde hâzır ve nâzır olarak göründüğünü göreceksiniz; ama gördüğünüz şeyin sadece bir görüntüden ve kuruntudan ibaret olduğunu idrak etmekte biraz geç kalacaksınız tabiatıyla.
Çünkü gözünüz körleşmiş, zihniniz çalınmış, ruhunuz yok edilmiştir ikonlar tarafından: Zira ikon, önce insanın gözünü kör eder; sonra zihnini çalar; sonra da kaçınılmaz olarak ruhunu yok eder. "Tanrı''nın olmadığı bir yer"e ikonlar dolar, kolgezer orada: Sahte ikonlar; yapmacık tanrılar; yani türlü tuhaf tanrı karikatürleri. Artık herkes tanrılık taslamaya, ele geçirilen türlü tasmaları insanların boynuna takmaya başlar.
İkonlaştırma, bir tanrılaştırma, bir ilahlaştırma sürecidir. Sekülerleşme, ikonlaştırma çabalarının dölyatağıdır.
Toplum, sekülerliğin çocuğudur, icadıdır. Sosyoloji, sekülerliğin öncü keşif kolu ve meşrûlaştırım aracı olagelmiş ama sonunda postmodern sosyal teori''yle birlikte duvara toslamış ve ortada sosyoloji filan kalmamıştır.
İkonların, türlü tuhaf putların hayatımızın her alanında kolgezdiği bir dünyada yaşıyoruz. O yüzden her şeyi kolaylıkla ikonlaştırıyor ve putlaştırıyoruz. Ama bir şeyi ikonlaştırdıkça, tıpkı tanrıtanımaz gibi, o sahte''yi gerçekmiş gibi algılamaya ve bu sahte şeye hakîkat diye inanmaya başlıyoruz.
İşte toplum fikri, bu sahte-gerçeklerden biridir. Önceden, modernlikten yani sekülerlik çağından önce toplum diye bir şey yoktu. Toplum, nevzuhûr bir şeydir: Nevzuhûr olduğu için de huzur veren değil, huzur-bozan bir düzeneğe dönüşmekten kurtulamamıştır.
Bugün geldiğimiz noktada "toplum", insanı da, şehri de yutan; harabeleri, mezarları andıran ölü, ruhsuz, putperest kentler üreten patolojik bir fenomene, hatta insanî, tabiî, hakîkî ve yüce olan ne varsa hepsini önce unutan, unutturan, sonra da tastamam yutan bir "canavar"a dönüşmüştür. Bayram günü devam ediyoruz bu tartışmaya…Toplum"un yokediciliği, kardeşliğin varediciliği
Yusuf Kaplan
29/09/2008 Pazartesi
Önceki yazımda, "bir şeyi yok etmek istiyorsanız, putlaştırın onu yeter", demiştim. Toplum kavramı, modernlikle birlikte icat edilmiş yapay ve mekanik bir fenomendir. Sadece icat edilmekle kalınmamış, aynı zamanda putlaştırılmıştır toplum.
Toplum, olsa olsa bir sonuç olabilir ancak. Eğer sonuç değil de, her şeyin başı ve başlangıcı olarak kurgulanırsa, orada ve ortada toplum diye bir şey varolamaz.
Toplumun bir mekanizma olarak tasarlanıp sonra da icat edilmesi toplumun daha baştan varolamayacağının en temel, en önemli göstergesidir.
Toplum fikri, insan kardeşliği fikrine dayanmaz. Aksine ırk ve toprak kardeşliği ya da özdeşliği fikrine dayanır. Irk ve toprak kardeşliği fikri, daha baştan kendisiyle çelişen ve imkânsız bir fikirdir. Burada bir kardeşlikten olmasa bile bir birlikteliğinden sözedilebilir. Ancak ırk ve toprak birlikteliğiyle bir ülkede kalıcı, herkese, bütün farklılıklara ruh üfleyici müşterek bir ruh üretilebilir mi?
Üretilemez çünkü ruh, nitelik ifade eden bir "şey"dir; oysa ırk bir nitelik ifade etmez, nicelik ifade eder yalnızca.
Ama bir ırk kutsandığı ya da putlaştırıldığı zaman bir tür bir "ırk kardeşliği" icat edilebilir: Ancak ırk kardeşliği denen ve icat olunan, kurmaca ve sahte "kardeşlik türü"nün bir ruhu olmadığı için, ırk da, ırk bütünlüğü de, ırk bütünlüğü üzerinden üretilen ve icat edilen toplum da kutsanır ve putlaştırılır. Ve putlaştırıldığı andan itibaren varolma, kök salabilme, hayat sunabilme, insanca yaşanabilecek müşterek bir ruh varedebilme imkânlarını yitirir.
Toplum, ulus, ırk, vatandaşlık, toprak üzerine inşa edilen birliktelikler hakîkî, kanatlandırıcı, herkesi kardeş kılcı bir ruhtan yoksun oldukları için, en zor zamanlarda un ufak olmaktan, darmadağın olmaktan kurtulamazlar. Aslolan ırk, ulus, toplum gibi mekanik, dolayısıyla arızî birliktelikler kurmak değildir. Aslolan, kardeşlik ruhu müştereği ve müşterekliği gibi organik, dolayısıyla bütün farklı azalara da kucak açabilen, aslî bir yekvücutluk vücut buldurabilmektir.
İşte modernler bu yakıcı gerçeğin farkına vardıkları için, modernlik projesinin temelleriyle temelden çelişen bir işe soyunma iki yüzlülüğünden medet ummaktan başka bir şey yapamadılar: Modernler, bir yandan ruhu hayattan kovdular; ama öte yandan da bir ırk ruhu, bir toplum ruhu, bir ulus ruhu icat etmeye çalıştılar. Ve işe tersinden başladılar. O yüzden ırk ruhu, ulus ruhu, toplum ruhu diyerek icat ettikleri varlıklar en zor zamanlarda canavarlaşmaktan, canavara dönüşmekten kurtulamazlar: İşte bu nedenledir ki, bir nasyonal sosyalizm biçimi olan Nazizm, nasyonu çekilmiş bir sosyalizm biçimi olan komünizm tecrübeleri ve nasyonu simülatif olarak icat edilen Amerikan liberalizm biçimleri hep cennet vaat etmelerine rağmen, insanlığa cehennem armağan etmişlerdir.
İşte Ramazan ve Bayram, ırk fikrini de, ulus fikrini de, toplum fikrini de yıkan ve kardeşlik ruhu fikrini vareden hakîkî varoluş, varediş ve varkılış vasatları ve vasıtalarıdır.
Ruh, en zor zamanlarda gücünü ve kudretini gösterir. Oysa ırk, ulus, toplum en zor zamanlarda en zayıf yanlarını hemencecik dışa vururlar. Ve yapay bir güç ve kudret devşirebilmek için son kertede ruha başvurmaktan başka çıkar yol bulamazlar: Irk ruhu, ulus ruhu, toplum ruhu gibi kendilerine ait olmayan, kendilerinde varolmayan aslî bir fenomeni yedeklerine alarak bir ruh üretmeye çalışırlar; ama bu ruh sahte, yapay, icat edilmiş, kurmaca ve monteleme, yani dolaylı ve dolayımlanarak icat edilen bir ruh olduğu için kalıcı ve köksalıcı olamaz hiçbir zaman. Bu tür sahte ruhların en güçlü olduğu zamanlar, aynı zamanda en fazla canavarlaştıkları, canavarlaşma özellikleri gösterdikleri zamanlardır.
Ramazan ve Bayram, toplum, ulus ve ırk birlikteliklerinin ne kadar mekanik, zoraki ve yapay olduğunu, benzersiz bir kardeşlik ruhu, dayanışma ruhu, paylaşma ruhu üreterek gözler önüne serer.
Not: Bütün okuyucularımın ruh ve kardeşlik üreten Ramazan Bayramı''nı bütün kalbi duygularımla tebrik ediyorum.Çok kutuplu dünyayı ancak Türkiye kurabilir; fakat...
Yusuf Kaplan
6/10/2008 Pazartesi
Kapitalizm, 1929-30 krizinden sonraki en büyük krizini yaşıyor. Peki, kapitalist sistem çöküyor mu acaba? Bu kriz, çok kutuplu bir dünyanın habercisi olabilir mi?
Birinci sorunun da, ikinci sorunun da cevabı aynı aslında: Kapitalist sistem çökse de, aslında (seküler-kapitalist dünya sistemi) çökmeyecek ve bu sürecin sonunda en azından kısa ve orta vadede çok kutuplu bir dünya kurulamayacak.
Başka bir deyişle, kapitalist sistemin çökmesi, belki Amerikan yüzyılının ya da imparatorluğunun, hatta tek kutuplu dünya''nın görünüşte çöküşünü getirebilir. Ama bu durum, cârî durumu pek değiştirmez; seküler-kapitalist aktörleri değiştirir sadece. Burada sorulması gereken asıl soru şu: Kapitalizmin çöküşü, en azından kısa (25-50 yıllık) ve orta (50-100 yıllık) süreçte, kapitalizmin dışında, alternatif bir entelektüel, siyasî ve ekonomik paradigmaya dayalı küresel bir sistemin kurulması sonucunu doğurabilir mi acaba?
Her şeyden önce, biraz önce de değindiğim gibi, kapitalist sistem çökse de, seküler-kapitalist dünya sistemi çökmeyecek. Çünkü 1929-30 krizine benzer şartlar mevcut değil şu ânda: O zaman kapitalizmin bir alternatifi vardı: Sosyalizm. Bugün görünürde kapitalizmin alternatifi kalmadı. Daha doğrusu, kapitalizm alternatiflerini birer birer yok etti.
İşte bütün mesele de burada gizli: Kapitalizmin görünürde bir alternatifi yok. Kapitalizmin alternatiflerinin olmadığı ya da kalmadığı bir dünyada kurulacak çok kutuplu bir dünya, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünya olmayacak; bu, mevcut sistemin simülasyonu olacak sadece: Rusya''nın, Çin''in başını çekecekleri ikinci bir kutup da; ya da AB''nin başını çekeceği bir başka kutup da, kapitalizmin dışında, gerçek anlamda alternatif, yeni bir kutup olma özelliklerine hâiz değil çünkü.
Bu durumda, gerçek anlamda çok kutuplu dünyanın habercisi olabilecek tek seçenek var: İslâm dünyası. Ancak İslâm dünyası, şu ân, küresel kapitalist sisteme entegre olmak için çırpınan savruk ve sarsak bir görünüm arzediyor. Aslında ABD ve küresel sistemin diğer lordları, seküler-kapitalist sistemin önündeki tek alternatifin İslâm dünyasından (orta ve özellikle de uzun vadede) gelebilecek bir medeniyet sıçraması olduğunu çok iyi biliyorlar. O yüzden, yaklaşık çeyrek asırdır, İslâm''ı sekülerleştirerek ve terörle özdeşleştirilerek önce iddialarını ve itirazlarını yok etmek; sonra da alternatif bir medeniyet meydan okumasıyla birlikte geliştireceği tekliflerini büsbütün iptal etmek için İslâm''la postmodern yöntemlerle fiilen savaşıyorlar.
Seküler-kapitalist sistemin tek alternatifinin, (sistemin lordlarının doğrudan İslâm''ı hedef tahtasına yatırmalarından da açıkça görülebileceği gibi) İslâm''a dayalı yeni bir medeniyet sıçraması imkânı olduğunu görememek için ya kör olmak ya da seküler-kapitalist sistemin kölesi olmak gerekiyor galiba. Rusya''nın da, Çin''in de, Hindistan''ın da, Japonya''nın da seküler-kapitalist sistem tarafından u/yutulduğu bir dünyada paradigmatik anlamda çok kutuplu bir dünyanın kurulabilmesi ancak İslâm''ın tarih yapıcı ve tarih kurucu yeni bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesiyle mümkün olabilecek bir gerçektir. O yüzden, çeyrek asırdır bu sıçramayı önlemek için İslâm''la savaşıyorlar.
Bu medeniyet sıçramasını, gerek tarihî tecrübesi, gerek coğrafî konumu, gerek siyasî, ekonomik ve stratejik imkânları bakımından yalnızca Türkiye''nin başlatabileceğini çok iyi biliyor seküler-kapitalist sistemin lordları. Bu nedenle, yeni bir medeniyet sıçramasının yegâne esin ve besin kaynağı olan Osmanlı medeniyet idea''sının ve tatbikatının coğrafyası demek olan Balkanların, Kafkasların ve Ortadoğu''nun işgal edilmesiyle birlikte Türkiye kuşatılmış, Türkiye''nin etrafı ateş çemberiyle sarılmıştır. Fehmi Koru''nun telâffuz ettiği ve güme giden, "krizin Türkiye için fırsat olabileceği" tespiti işte bu anlamda hayatî önem taşıyor. Ama burası Türkiye tabiî: Seküler-Batılıların gönüllü acentalarının cirit attığı kendi-kendini sömürgeleştirmeyi marifet sanan palyaçolar ülkesi yani.
.Tek seçenek: Kardeşlik
Yusuf Kaplan
10/10/2008 Cuma
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli dönemeçlerinden birine girmek üzere: Bizim bin küsur yıllık Anadolu coğrafyası tarihimizde, yaşamadığımız bir sorunu ilk kez şimdi yaşamaya başladığımız gözleniyor: Müslüman bir halk, tarihinde ilk kez, etnik kimlik üzerinden sonu siyasî ve coğrafî kopuşun eşiğine varma tehlikesi barındıran bir krizle karşı karşıya.
Büyük bir imtihan bu. Bölünmenin, ayrışmanın, kopmanın ayak seslerini duyar gibiyim ben şahsen. Bin küsur yıl bu topraklarda birlikte yaşamış, birlikte üzülmüş, birlikte sevinmiş iki halk kesimi, etnik kimlik gibi son derece ilkel bir kimlik algısı üzerinden kardeş kavgasının eşiğine sürüklenmek üzere. Önce Kocaeli ve Bandırma''da yaşanan etnik sosyal itiş-kakış, dışlayıcılık, gerilim; sonra da ülkenin savunmasında görev yapan gencecik insanların sınır boylarında terör örgütünün saldırılarına kurban gitmeleri, çok ürpertici gelişmelerdir.
Medyanın bu olayları aktarış biçimi, bilerek veya bilmeyerek iki toplum kesimi arasındaki gerginliği tırmandıracak bir görünüm arzediyor. Bence bu konuda âcil önlemler alınmalıdır. Elbette ki, haber alma, haber verme yükümlülüğü engellenemez; ama ülkenin birliği, dirliği, bütünlüğü; sosyal barış ve kardeşlik ortamının bozulmasına yol açacak medya yayınlarına aslâ izin verilemez.
ABD tarafından kesinlikle desteklenen, AB tarafından verilen psikolojik, siyasî ve kurumsal desteğin apaşikâr olduğu bir psikolojik, askerî ve küresel ortamda tecrübesiz askerlerimizin yıllanmış, kaşarlanmış, canavarlaşmış, PKK teröristlerinin kucağına itilmeleri askerî açıdan büyük bir hatadır. Onyıllardır savaşan teröristlerle ancak özel eğitilmiş, profesyonel bir askerî sistem mücadele edebilir.
Medyada ve askerî düzenekte alınacak önlemlerle terörü yok etmek, etkisiz hâle getirmek imkânsızdır. Bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel bakımlardan gelişmesine, kalkınmasına dönük önlemler de aynı şekilde arızîdir; uzun vadede kalıcı çözümler üretemez.
Türkiye''de önüne gelen bölgeye yapılan yatırımların yetersiz olduğundan sözediyor. Bu doğru ve gerekli; ama aslâ yeterli değildir.
Bölgenin kalkınması, bölgenin daha fazla sekülerleşmesi ve dolayısıyla bölge halkının etnik kimliğinin daha fazla bilinçlenmesine ve kemikleşmesine yol açacaktır. Modernleşme ve kalkınma çabaları, bireysel, sosyal ve siyasî çıkar bilincinin gelişmesine yol açar. Bölgede kuru bir kalkınma projesinin kesinlikle geri tepeceğini şu âna kadar yaşadıklarımız çok açık ve net bir şekilde göstermeye yetiyor: Bölge halkının İslâmî duyarlıklarının aşındırılması; İslâm''ın irtica ile özdeşleştirilerek şeytanlaştırılması; bölgedeki insanlarımızın kardeşlik duygularının azalmasına ve etnik kimlik, ayrışma fikrilerinin ete kemiğe bürünmesine yol açıyor. Terörün tırmanmasının en temel nedeni, ancak İslâm''ın verebileceği, etnik kimlikleri ikinci plana iten kardeşlik duygusunun yok edilmiş olmasıdır.
İslâmî kimliği ve duyarlıkları bastırarak, bölge halkını daha fazla sekülerleştirmeye çalışarak büyük bir hata yapıyoruz; hatta büyük bir cinayet işliyoruz. Hiç düşünmüyoruz ki, bölge halkının İslâmî duyarlıkları aşındığı ölçüde etnik duyarlıkları kaçınılmaz olarak artıyor. Etnik duyarlığın ve kimliğin İslâmî kimliği bastırdığı bir yerde, hiçbir siyasî, kültürel, ekonomik çözüm önerisi bir işe yaramaz. Üstelik beklenenin tam tersi bir şekilde sonuç verir.
Çünkü İslâm kardeşliği fikrinin, İslâmî duyarlıkların aşındırılması ve böylelikle bölge halkının DTP gibi, PKK gibi laik, bölücü aktörlerin kucağına kolaylıkla itilmesine yol açıyor.
Oysa gerçek İslâm kardeşliği fikri; hem bölgede yaşanan siyasî, kültürel, sosyal adaletsizliklerin, haksızlıkların önüne geçecek, bu sorunları halledebilecek bir vicdan üretir; hem de bölge halkının ABD, AB gibi dış aktörlerin de, PKK gibi Marksist-Leninist örgütlerin de bölgeye ve ülkeye felâket getirmekten, Türkiye''yi kardeş kavgasının ve bölünmenin eğişine sürüklemekten başka bir şey öneremeyeceği konusunda yüksek ve asil bir şuur kazandırır. Ama biz toplumu birbirine bin küsur yıldır kenetleyen bu kardeşlik fikrinin kendi ellerimizle yok ettiğimizin farkında bile değiliz. Allah akıl fikir versin.
BAŞSAĞLIĞI:
İnsan Yayınları ve Külliyat Yayınları''nın sahibi, Türkiye''de nitelikli ve bizim medeniyet dinamiklerimze duyarlı yayıncılığın öncülerinden İlhan Akıncı Ağabey''in annesinin vefat ettiği haberini aldı. İlhan Ağabey''e başsağlığı ve sabır, merhumeye ise Allah''tan sabır diliyorum.
Kardeşlikten başka seçenek yok
Yusuf Kaplan
13/10/2008 Pazartesi
Önceki yazıda, Kürt meselesinin, ancak İslâm''ın verdiği kardeşlik ruhunu ve şuurunu özümseyebildiğimiz zaman çözümlenebileceğini vurgulamış ve seküler siyasî, ekonomik, sosyal ve askerî projelerin hiç birinin kalıcı olamayacağına, aksine sekülerliğin artmasının, İslâmî duyarlıkların bastırılmasına, bunun da, etnik duyarlıkların azmanlaşmasına, ayrılıkçılık, bölücülük gibi fikirlerin tabiî hâle gelmesine yol açtığına dikkat çekmiştim.
Yazıya gelen tepkiler, tespitlerimi doğruluyor. İki zıt tutumu yansıtan iki mesajı buraya alıyorum. Önce İslâmî duyarlıkların aşındırılmasının ne denli tehlikeli sonuçlar doğuracağını gösteren ve laikçiliği din gibi algılayan, hak, hukuk, adalet ilkelerinden yoksun, basiretsiz elitlerimize ibret olacak ürperticilikte bir mesaj yayınlıyorum. Bu mesaj, Londra''dan Rodin Amedi adlı Kürt kökenli birinden geliyor. Kısa ama gerçekten ürpertici bir mesaj bu:
"Sayin yusuf kaplan iblis,
Irkçı terorist devletin 85 yıldır Kürt''leri Türkleştirirken İslamlık
dindarlık ve sahteci kardeşliklere niye karşı cıkmadınız sayın
bay iblis? / Kürtler sizin şeytani niyetlerinizi çok iyi biliyor ve ona göre de
iğrenç politika ve katliamcılığınıza karşı haklı ve meşru bir savunma içinde bulunmaktadır... Fethullah şeytanı bile artik Kurdleri kandıramaz…"
İkinci mesaj ise, İslâmî duyarlıklar pekiştiği zaman etnik duyarlıkların nasıl kolaylıkla ikinci plana itilebildiğini gösteren gerçekten örnek bir müslüman tavrını yansıtıyor. "Kaygusuz" rumuzuyla yazan bu okuyucumun mesajı da şöyle:
"Öncelikle sizi kardeşliğimizin en öncelikli göstergelerinden biri olan Rabbimizin selamı ile selamlıyorum.
10 Ekim tarihli "Tek seçenek: Kardeşlik" başlıklı yazınızdaki çarpıcı tespitlerinizden "Doğu Kökenli (!)" ama müslüman bir kardeşiniz olarak etkilendiğimi ifade etmek isterim.
Ailemden aldığım "ancak ve ancak Müminler kardeştir," felsefesiyle yaşayan bir genç olarak; son dönemde iyice tırmandırılmaya çalışılan "etnik ayrımcılık" oyununu ibretle izliyorum.
Bu noktada bahse konu yazınızı okuyunca kendi kendime şunu sormadan edemedim: Ben inançsız birisi olsaydım, bu durumda nasıl davranırdım ve hangi yöne meylederdim 
Cevabım da şu şekilde oldu: Tabii ki inadına bu ırkçılık damarını depreştirmeye çalışanların oyununa gelir ve "Kürtçülük- Türkçülük...vs" basitliğine düşer ve kürtçülere meylederdim. Bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel bakımlardan gelişmesine, kalkınmasına dönük önlemlerin hiç birisi ben ve benim gibi düşünenleri durduramaz ve tatmin edemezdi.
Rabbime şükürler olsun ki Müslümanım ve yazınızda ifade ettiğiniz üzere bu oyunu bozacak olan yegane çarenin de "İslam kardeşliği" olduğunun bilincindeyim.
"Bölge halkının İslâmî duyarlıkları aşındığı ölçüde etnik duyarlıkları kaçınılmaz olarak artıyor. Etnik duyarlığın ve kimliğin İslâmî kimliği bastırdığı bir yerde, hiçbir siyasî, kültürel, ekonomik çözüm önerisi bir işe yaramaz, "şeklindeki düşüncenizi ruhumun derinliklerinde yaşayan birisi olarak bu düşüncemi sizinle paylaşmak istedim.
Tatminkar olan sadece ve sadece iman etmiş olmamız ve tüm inananları kardeş olarak görmemizdir. Mü''min olan bir Türk benim kardeşim iken, fasık olan bir Kürt asla ve asla benim kardeşim olamaz. Velev ki akrabam olsa dahi...."
Türkiye, bir imparatorluk bakiyesi bir ülke. O yüzden dünyanın pek az ülkesinde rastlanabilecek ölçüde fazla sayıda etnik kimlik var. Bu kadar etnik kimliğe rağmen bu toplumun kahir ekseriyeti müslümandır ve en büyük ortak paydası İslâm''dır.
Bu kadar etnik kimliğin olduğu bir toplumda toplumun en büyük ortak paydasını pekiştirmek yerine, bu ortak paydayı, din hâline getirdiğimiz laikçilik basiretsizliğiyle aşındırmaya devam ettiğimiz sürece, bu toplum, önümüzdeki süreçte tam bir balkanlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktan çok zor kurtulur.
İslâm, küresel sistem tarafından şeytanlaştırılıyor diye biz de İslâm''ı şeytanlaştırmaya, hayatımızdan uzaklaştırmaya devam edecek olursak, bu toplumun omurgası tuzla buz olur ve küresel güçlerin küresel hâkimiyetlerinin merkez üssü olan bir coğrafyada bulunduğumuz için, Türkiye kuşa kurda yem olmaktan kurtulamaz.
O yüzden Batılıların renginden, dilinden, dininden ötürü tarih boyunca milyonlarca insanı katlettikleri, yerlerinden ettikleri bir zaman diliminde, İslâm''ın bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyan, ötekileştirmeyen medeniyet tecrübesinin yeniden icat edilmesine dünyanın en fazla ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde, artık daha fazla vakit geçirmeden hiç olmazsa önce ülkemizde kardeşliği tesis etmek için kolları sıvamalıyız. Başka seçeneğimiz yok çünkü.
Frankfurt Nasihatnâmesi: İddianız yoksa, yoksunuz (1)
Yusuf Kaplan
24/10/2008 Cuma
Avrupa modernliğinin kurucu ülkeleri İngiltere, Fransa ve Almanya''da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren fuarcılık bir gelenek hâline gelmiş ve bu ülkeler arasındaki ekonomik, siyasî ve kültürel rekabetin küre ölçeğindeki başlıca motorlarından biri olarak köksalmıştır.
İşte Frankfurt Kitap Fuarı, Avrupa''nın kurucu aktörleri arasındaki bu rekabetin bir sonucu olarak doğmuştur ve dünyanın en büyük yayıncılık fuarıdır.
Frankfurt Kitap Fuarı, öncelikli olarak ticarî, dolayısıyla yazarlardan çok yayıncılarla ilgili bir etkinlik. Küre ölçekli devâsâ bir ticarî etkinliğin Almanya''nın Frankfurt kentinde gerçekleştirilmesi elbette ki oldukça anlamlıdır: Çünkü Frankfurt, sadece Almanya''nın değil, aynı zamanda Avrupa kapitalinin (sermayesinin) de kapitalidir (başkentidir).
Belki burada Londra''nın “City”sini (finans merkezini) dışarıda tutmak gerekebilir. Avrupa demek, Almanya demek olsa da, Londra''nın “City”si, cüssesi ve etki-gücü bakımından hâlâ Avrupa kapitalizminin “kapital”i ve İngilizlerin, yegâne sermayesidir.
Burada Alman modernliği ile İngiliz modernliği arasındaki farkı görebilmek de mümkün: Londra''nın “City”si, adı üstünde Londra''nın içindedir ama başlıbaşına bir adadır. City''de sadece kapitalin tapınakları vardır. Kültür de, kültürel kurumlar da yoktur. Çünkü İngilizler, sanayi devriminin öncüleridir.
New York''un Wall Street''i Londra''nın City''si örnek alınarak kurulmuştur ama Londra''da City''nin yanısıra bir de West End olarak adlandırılan bir kültür bölgesi vardır. New York''un Wall Street''i kapitalizmin merkezidir ve New York''un her şeyine damgasını vurmuş, rengini vermiştir.
Almanlar, çeşitli kentlerde büyük sanayi fuarları düzenlerler. Frankfurt, yayıncılık fuarına tahsis edilmiştir. Hem dünyanın en büyük kitap yayıncılığı fuarının, hem de Avrupa kapitalinin aynı kentte olması, bize Alman modernleşmesi ve Alman düşünce geleneği hakkında çok şey söyler: Amerikalılar, neo-kapitalizmin bayraktarlığını, İngilizler sanayi devriminin öncülüğünü yaparken, Almanlar, Avrupa''nın düşünce devriminin öncüsüdür. Unutmayalım ki, Almanların en büyük sanatçı, bilge ve düşünürlerinden Goethe, Frankfurtludur. Yine hem en güçlü kapitalizm eleştirisinin, hem de sosyalizmi çağdaşlaştırma çabalarının 20. yüzyıldaki en büyük girişimlerinden biri olan Adorno, Horkheimer ve Benjamin''in kurdukları Frankfurt Okulu da Frankfurt''un çocuğudur.
Almanlar, dünyanın en büyük kitap yayıncılığı fuarını Frankfurt''ta düzenlemekle, hem Avrupa kapitalizminin ve siyasetinin, hem de Avrupa düşüncesinin motoru olduklarını söylemiş oluyorlar.
Geçtiğimiz hafta, Frankfurt Kitap Fuarı''nın 60.sı gerçekleştirildi. Türkiye, fuarın onur konuğuydu. Bu, çok önemli bir hâdisedir. Bu başarının altında imzası olanları kutlamak gerekir.
Almanlar, dünyanın en büyük kültürel etkinliklerinden biri olan kitap yayıncılığı fuarını düzenlemekle Avrupa''nın ve dolayısıyla dünyanın entelektüel hayatının öncüsü olduklarını söylerlerken, biz böylesine önemli bir kültürel etkinliğin onur konuğu olarak dünyaya esaslı bir şey söyleyebildik mi acaba?
Ne yazık ki, hayır. Fuar, Türkiye açısından tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Gerek Türkiye adına fuarda yapılan konuşmalar, gerekse gerçekleştirilen etkinlikler seküler Türkiye''nin dünyaya söyleyebileceği hiçbir esaslı şey olmadığını gözler önüne serdi.
Orhan Pamuk, adeta bunu ispatlarcasına ilkel bir konuşma yaptı ve bir kabîle mantığıyla hareket ederek şikâyet etti durdu. Orhan Pamuk''un konuşmasını dinleyen Avrupalılar, içten içe gülmüşlerdir herhalde.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün Orhan Pamuk''un konuşması dolayısıyla savunmacı bir konuşma yapması ve dişe dokunur hiçbir şey söylememesi tam bir hayal kırıklığı yarattı. Oysa Abdullah Gül, “büyük doğu”nun çocuğuydu ve orada bilgece bir konuşma yaparak Türkiye''nin zengin medeniyet tecrübesi ve birikimi ile dünyaya esaslı şeyler verebileceğini söyleyebilirdi.
Frankfurt Kitap Fuarı, medeniyet iddiasını yitirmiş ve Avrupa''nın seküler kültürünün gönüllü misyonerliğini yapan bir Türkiye''nin dünyaya sunabileceği hiçbir şey olmadığını göstermiştir.
Fuar ve Almanya gözlemlerimi yazmaya devam edeceğim. Pazartesi günü Dinle Neyden filmine “gideceğiz”. Fuarda Dinle Neyden filmini izlettim ve Alman izleyicilerin bir kısmı filmi üç kez izledi. Demek ki, iddianız olduğu zaman, insanları koltuklarına kilitleyebiliyorsunuz.
SİNEMA-TV OKULU MÜJDESİ!
Birkaç hafta içinde, dünyanın önde gelen yönetmen ve akademisyenlerinin de ders verecekleri yeni bir Sinema-TV Okulu açıyoruz. Üstelik bu okul, bedava denecek kadar cüz''î bir ücret alacak öğrencilerinden. Bekleyin, yeniden-geliyoruz!Türkiye"nin Saadet"i: Kurtulmuş ve Medeniyet iddiası
Yusuf Kaplan
31/10/2008 Cuma
Bir yandan sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı veren ama öte yandan da sömürgecilerden daha acımasız, daha radikal bir sekülerleşme projesi başlatarak medeniyet iddialarını yitiren Türkiye, hem sürgit aynı sorunlarla boğuşmaktan, hem de bu sorunların kangrene dönüşmesini önlemekten kurtulamıyor bir tülü.
Medeniyet çapındaki iddialarını terkederek Batılıların gönüllü laiklik misyonerliğini üstlenmekle, Türkiye, Batılıların dünya üzerindeki hegemonyalarını pekiştirme girişimlerine taşeronluk yapan bir ülkeye dönüşmüş, böylelikle tarihte tatile çıkmış ve beklenmedik, hesapta kitapta olmayan büyük sorunlara gebe hâle gelmiştir.
Batılılar, modernlikle birlikte muazzam bir meydan okuma geliştirdiler. Ama bu meydan okuma bir medeniyet meydan okuması olmadı. Modernlik, sanıldığı gibi, bir medeniyet projesi değildi. Aksine medeniyet fikrini yok eden bir projeydi. Çünkü medeniyet fikri, kozmos fikrine, yani bütünlük, düzen ve uyum ilkelerine dayanır. Modernlik, kozmos fikrini yok etmiş; dolayısıyla bütünlük değil, parçalılık; düzen değil, kaos veya düzensizlik; uyum değil, çatışma üretmiştir.
O yüzden, modern / seküler ve kapitalist meydan okuma, hayatımızı daha anlamlı kılan, daha âdil, daha barışçıl, daha kapsamlı, kuşatıcı ve derinlikli bir medeniyet sıçraması sunmadı bize.
Aksine, hem iç, hem de dış düzlemde gerçekleşen çift yönlü bir saldırı üretti: İç düzlemdeki saldırı, felsefî ya da zihnî düzlemde gerçekleşti ve Tanrı''ya, Tabiat''a ve paradoksal olarak insana saldırı şeklinde tezahür etti.
Dış düzlemdeki saldırı ise, diğer kültürlere, medeniyetlere, dinlere ve toplumlara karşı sömürgecilik ve emperyalizm biçimlerini alan bir saldırı şeklinde gerçekleşti: İnsanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir saldırı biçimiydi bu: Mevcut bütün medeniyetleri 3 asır içinde ya yok etmiş; ya da fosilleştirmişti. Ayrıca Avrupa''daki büyük aktörlerin birbirlerini mahvetmeleriyle sonuçlanan tarihin iki büyük dünya savaşının altına imza atmıştı.
Burada, Batı tecrübesine karşı körükörüne bir önyargı ve düşmanlık geliştirmediğimi, medeniyetler üzerinde kafa yoran birinin başka medeniyet veya insanlık tecrübelerine önyargıyla ve düşmanca yaklaşmasının saçma bir şey olacağını söylemem bile gerekmiyor.
Buradan gelmek istediğim nokta şu: Seküler-kapitalist Batı meydan okuması, medeniyet sıçraması ve atılımı değildi/r. Buna rağmen, modern Batı''da düşünce, sanat ve bilim alanında ortaya konan birikimden yararlanmaktan hiçbir zaman kaçınamayız.
Ancak Türkiye, Batı ile kurduğu ilişkiyi Batı uygarlığından yararlanma ilkesi üzerine değil, hâkim güce teslim olma anlayışı üzerine kurdu. Tam bir yenilgi psikolojisiyle hareket ederek, hem kendi medeniyet iddialarını yok etti; hem de böyle yapmakla, Batı saldırısının önündeki en büyük engel olarak tarihten çekilmiş ve Batılıların dünya üzerindeki haksız hegemonyalarının önünü sonuna kadar açmış oldu.
Oysa medeniyet kurmuş hiç bir toplum, aslâ yenilgi psikolojisiyle hareket ederek ve hâkim uygarlık tecrübesinin gönüllü acentalığını veya köleliğini üstlenerek hem tarihte varlık gösteremez; hem de varlığını bile sürdüremez kolay kolay.
Şu ân geldiğimiz noktada, Türkiye, medeniyet iddialarını yitirmekle; yönünü yitirmiş, omurgası çökmüş, ufku daralmış, zihni körleşmiş, yapay kamplaşmalarla ve krizlerle vaziyeti idare etmeye çalışan ve bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak da karşı karşıya kaldığı sorunların sürgit kangrene dönüştüğü traji-komik bir duruma düşmüştür. Bin küsur yıldır yaşamadığımız etnik kimlik sorununun Türkiye''yi tam ortasından ikiye bölecek, sosyal düşmanlıklar üretecek ve siyasî kopuşlar doğuracak kadar tehlikeli bir boyut kazanması, buraya kadar yaptığım analizleri doğruluyor.
Bütün bunları, Numan Kurtulmuş''un Saadet Partisi''nin (SP) başına geçişini anlamlandırmak için yazdım: Millî Görüş hareketini gerçek anlamda bir medeniyet projesine dönüştürecek bir aktör, şu ân SP''nin Genel Başkanı olmuş durumda. Kurtulmuş, Türkiye''deki siyasetçilerde görülmeyen bir entelektüel derinliğe, özgüvene, ufka, samimiyete, dürüstlüğe, asalete ve tevazuya sahip bir siyasetçidir. Teşkilata ve finans kaynaklarına vaziyet edebildiği ve güçlü bir ekiple çalışabildiği ölçüde, Numan Kurtulmuş, Türkiye''nin gelecek on yılına damgasını vuracak ve medeniyet iddialarına sahip çıkarak Türkiye''ye çağ atlatabilecek uzun soluklu bir yürüyüşe öncülük edebilir. Kendisine ve ekibine başarılar diliyorum.
Frankfurt Nasihatnâmesi-2: Ne söylüyoruz dünyaya?
Yusuf Kaplan
3/11/2008 Pazartesi
Tarihi, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu öncü kuşaklar yapar: Tanzimat''tan bu yana bu tür kuşaklar çıkaramadık… Bizi sürgit tehlikeli sularda yüzdüren, gürültüyle patırtıyla işi kotaracağını sanan; ama geldiğimiz noktada, bizi, gemiyi tam bir dipsiz kuyunun önüne getirip bırakan, pergelini ve yönünü şaşırmış, iddialarını ve ruhunu haraç-mezat satmış, anafora yakalanmış bir dizi savrulmuşlar kuşağının peşine takılmış, tekinsiz, fırtınalı sularda oraya buraya sürüklenip duruyoruz…
Tam bir yok oluş mevsimi bizim yaşadığımız: Gemi batmak üzere… Ama biz, "bu hâl neyin nesi ve bu gemi nereye sürükleniyor böyle serseri mayın gibi?" diye soracağımıza, gemiyi sâhil-i selâmete çıkarmak için çaba göstereceğimize, gemiyi sâhil-i selâmete çıkaracak yegâne ruhu yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz! Ortalık toz duman. Zihnimiz allak bullak. Hâl böyleyken ve gemi, bir meçhule doğru yol alırken, birileri, sürekli olarak geminin rotasını değiştirmekle; birileri de, geminin altını oymakla meşgul hâlâ…
Attila İlhan, bu yaşadıklarımızı tam bir "curcuna" olarak tarif ederek, Tanzimat''tan bu yana ortaya çıkan kuşakların, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu öncü kuşaklar olamadığını şöyle tasvir etmişti: "Önüne gelenin rastgele meydana çıkıp pala salladığı böyle bir curcuna, bir anlamsızlıklar sirki olmaktan öteye gidemez, bizi de hiçbir yere götüremez."
Tanpınar''sa, yaşadıklarımızı, "kendini inkâr" olarak tarif etmiş ve Tanzimat-sonrası süreçte Türk aydınlarının yaşadıkları savrulmadan nasibini alan ama Fransa''da, bir Fransız''dan, hocası Sorel''in anlattıklarından hayatının dersini alarak silkinip kendine gelen Yahya Kemal''in yeni Türk edebiyatının kurulmasında neden kilit rol oynamaya başladığını şöyle açıklamıştı: "[Yahya Kemal''in] dışarı [Batı] ile olan münasebeti, Servet-i Fünuncularda olduğu gibi, kendimizi inkâr[a dayanmıyordu]. [Şiirde yeniliği],… dâima kendi mahrekinde bir değişme [olarak görüyordu]." (Yahya Kemal, Dergâh, 1982: 49-50).
Tanpınar, Tanzimat-sonrası süreçte hızla yaygınlık kazanan "kendini inkâr" çabalarının aksine, Yahya Kemâl''in, edebiyatımızın, sanatımızın, medeniyetimizin kurucu dinamiğinin İslâm olduğunu düşündüğünü şu tespitleriyle resmeder: Yahya Kemal''in, din''i, bir yandan, "cemiyetimizin en tabiî fonksiyonunda büyük ve tarihî yapıcı realitelerinden biri", öte yandan da, "şiirin büyük kaynaklarından biri" olarak gördüğünü (s. 50) tespit ettikten sonra, noktayı şöyle koymuştu: "Yahya Kemal, Müslümanlığı, halkımızın saf ruhunun hem yapıcısı, hem de en sahih aynası addediyordu." (s. 53).
Bütün bunların Frankfurt Kitap Fuarı''yla alakasına gelince… Bu fuar, Türkiye''nin dünyaya söyleyebileceklerini sunabilmesi için yakaladığımız ilk büyük fırsattı.
Peki, Türkiye, ne söyledi fuarda dünyaya? Türkiye''nin dünyaya söyleyeceği, sunacağı hiçbir esaslı şeyin olmadığını, ruhunu da, ruhunun aynasını da yitirdiğini söyledi. Türkiye''nin söylediği şeyin, Batılıların söylediklerini papağan gibi Türkiye''de bir kez daha tekrarlamaktan başka bir şey olmadığını ispatladı!
Abartıyor muyum? Elbette ki, hayır. Düşünsenize: Batı uygarlığının büyük bir felsefî kriz ve tıkanma yaşadığı, gezegenimizi yaşanılamaz bir kaoslar ve belirsizlikler arenasına dönüştürdüğü bir zaman diliminde, tam da dünyaya, hakkaniyetin, adaletin, başka kültürlere, dinlere ve medeniyetlere saygının en yüksek, en asil ve hâlâ aşılamamış örneklerini sunan bir medeniyetin çocukları olarak en esaslı şeyleri bizim söylememiz gerekirken, biz, "hayır, biz iddialarını çoktan yitirmiş, sadece size, Batılılara özenmeye çalışan bir hiçiz" demenin bir marifet olduğunu sanıyoruz.
Orhan Pamuk, yeteri kadar putlaştırdığımız Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Elif Şafak ve diğer bilumum üçüncü sınıf Batı özentili yazar çizer takımıyla biz dünyaya, "Ey dünyalılar, şiir böyle yazılır, roman böyle yazılır, sanat böyle yapılır", diyebileceğimiz özgün bir dil ve "dünyayı, içine yuvarlandığı çıkmazdan çıkaracak medeniyet fikri budur", diyebileceğimiz, bütün Batılıları heyecanlandıran ve onlara, "durun bir dakika, bu Türklerin söylediği çok esaslı bir şey var!" dedirten, bütün insanlığı kuşatıcı, kucaklayıcı, sarıp sarmalayıcı, kanatlandırıcı, yepyeni ufuklara, yolculuklara çıkarıcı bir medeniyet fikri ve fikriyatı sunduk, diyebilir miyiz? Neden diyemeyiz, daha da önemlisi, nasıl diyebiliriz, bir düşünün lütfen!
TÜYAP''TA NIETZSCHE VE ''68…
TÜYAP Kitap Fuarı''nda, Salı günü, saat 16.00-17.00 arasında Heybeliada Salonu''nda bütün ve gerçek yönleriyle Nietzsche''yi ve ''68 hareketinin neden bu kadar abartıldığını konuşacağız. Neden duyurmadın, demeyinAmerikan "derin devlet"inin zaferi
Yusuf Kaplan
7/11/2008 Cuma
The Guardian gazetesinden Jonathan Steele, "Şimdi Obama, terörle savaşı sona erdirdiğini ilan etmelidir" başlığını attığı ve Obama''nın ABD Başkanı seçilişini değerlendirdiği dünkü yazısında, "bugün, bir yandan sevinç günü; ama öte yandan da kâbus günü" diyor. The Guardian yazarının kâbus''tan kastettiği şey, Obama''nın başkan seçildiği gün, ABD''nin Afganistan''da sivillere düzenlediği bir hava saldırısında, 23 çocuğu ve 10 kadını katletmesi!
ABD''de bir "zenci"nin Başkanlık''a kadar gelmesi, dünya tarihi açısından değil, Amerikan tarihi ve Batı uygarlığı tarihi açısından tarihî bir hâdisedir. Bir "zenci"nin ABD''nin başkanlığına seçilmesinin, sadece ABD''de değil, bütün dünyada sevinçle karşılanmasının nedeni, dünyaya, tastamam orman kanunu''nun hâkim olduğu ilkel ve barbar bir zihniyetle çeki düzen veren Yahudilerin güdümündeki ve kontrolündeki neo-con''cu Bush çılgınlar taifesinin büyük bir hezimete uğramasıdır. Obama''nın başkan seçilmesi, daha 30-40 yıl öncesine kadar, zencilere handiyse "köpek" muamelesi yapan Amerika''nın, ırk-ilişkilerinde bir hayli mesafe katettiği anlamına gelebilir.
Ama Obama, ABD''de, zenci olduğu için başkan seçilmedi. Kaldı ki, babası zenci, annesi beyaz Amerikalı biri olan Obama''nın "zenciliği" de tartışılır. Kaldı ki, asıl mesele, deri meselesi değildir. Asıl mesele, zihniyet meselesidir: Obama, zihniyeti açısından devşirilmiş biridir: Tam bir beyaz Amerikalıdır.
Amerikalılar, Obama''yı bence üç temel nedenle başkan seçtiler: Birincisi, ülkeyi ekonomik olarak batıran, ABD''nin imajını bütün dünyada yerle bir eden, neo-con''cu çılgınların iktidarına son verecekti Amerikan halkı zaten.
İkinci neden, siyasî ve sosyolojikti: Amerika, bir ülke olarak siyasî ve sosyolojik olarak "dağılma"nın eşiğine gelmişti. Ciddî ciddî Amerika''dan kopmak için çalışan Hispanik''ler, uzunca bir süredir, oy kullanmıyorlardı; ama bu kez, oy kullandılar. Ekonomik krizin sosyal ve siyasî yansımaları, farklı etnik kesimler arasındaki ilişkileri bozmakla kalmamış, aynı zamanda, Amerikan halkını fena hâlde yoksullaştırmıştı: Bu da ABD''yi sosyal patlamalara gebe bir ülke hâline getirmişti.
Üçüncüsü de, yine ekonomik ve siyasî nedenlerle yakından ilintili bir başka sorun yaşanmaya başlamıştı ABD''de: 11 Eylül saldırılarından sonraki süreçte, ABD, ilk kez, birliğe ve bütünlüğe şiddetle ihtiyaç hisseden bir ülke hâline gelmişti.
İşte ABD''nin sözünü ettiğim üç temel alandaki sorunlarını bir şekilde hal yoluna koyabilmek için, siyahî bir babanın ve beyaz bir annenin melez çocuğu olan Obama gibi bir figürden daha iyi bir figür bulunamazdı. O yüzden melez Obama, hem ABD''yi yeniden birleştirebilecek; hem gittikçe yoksullaşan Amerikan halkının ekonomik sorunlarını bir şekilde halledebilecek, hem de iç ve dış politikada ABD''yi yıpratan içerdeki güçleri tasfiye edebilecek "bulunmaz hint kumaşı" gibi biriydi ABD için.
Sonuçta, ABD''de kazanan, zenciler veya Obama filan değil, Amerikan "derin devlet"idir. Unutmayalım: ABD''de iki güç sürekli çatışma hâlindedir: Yahudilerin kontrolünde ve güdümündeki neo-con''cu çılgınlarla; başkalarının değil, yalnızca ABD''nin çıkarlarını düşünen, çoklukla WASP''tan (Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestanlardan) oluşan "yerli aktörler". Elbette ki, neo-con''cular arasında da hatırı sayılır miktarda WASP var; ama bu "kişi" ve "güç"ler, Amerika''nın çıkarlarının büyük ölçüde Amerikan siyasetine, ekonomisine, medyasına ve akademyasına hâkim olan Yahudi''lerle işbirliği yapılmasıyla garanti altına alınacağını düşünüyorlar/dı.
Gelinen noktada, Yahudilerin güdümündeki neo-concu''ların çökertilmesinde, Amerikan derin devletinin yoğun çabalarının rol oynadığını düşünüyorum. Her taşın altında bir Yahudi parmağı aramaya kalkışacak kadar sığ biri değilim; sadece gözlerimizin önünde yaşanan somut bir gerçeğe dikkat çekiyorum: Neo-con''cuların başını çeken Dick Cheney''in Yahudi olduğunu, Bush döneminde Yahudilerin inanılmaz boyutlarda güçlendiklerini, Cheney ve şebekesinin Bush''u tam bir kukla gibi parmağında oynattığını nasıl olur da unutabiliriz ki?
Özetle, ABD derin devleti, ABD''yi felâketin eşiğine sürükleyen neo-concuları dize getirmeyi ve bunu da Obama gibi, birleştirici, toparlayıcı "melez" bir figür üzerinden gerçekleştirmeyi başarmıştır. Sonuç itibariyle, Obama, dünya üzerindeki ABD''nin haksız hâkimiyetini meşrûlaştırmaya yarayacak bir hayli kullanışlı ve gözboyayıcı bir "aparat"tan başka bir şey olmayacaktır.Hangi/si Atatürk? (1)
Yusuf Kaplan
10/11/2008 Pazartesi
Tabular, bu tabuları koyanların kendilerine güvenmediklerini gösterir. Tabular, korkular ve düşman icatlarıyla ayakta tutulabilir ancak; ve orada sapla saman birbirine karışır, insanların zihinleri allak bullak olur, yalan-dolan hükümfermâ olur, gerçekler hasıraltı edilir.
Tabular, sadece canlı cenazeler üretir; insanları tabutlaştırır ve ruhsuzlaştırır: Gözünü kör eder, zihnini tarumâr eder, vicdanını yok eder insanların. O yüzden tabular, (Sovyet tecrübesinde gördüğümüz gibi) bir gün yıkılmaya; korku ve düşman icatlarıyla çarpıtılan gerçekler, er ya da geç, gün ışığına çıkmaya mahkûmdur. Çünkü tabularla, yalanlar ve çarpıtmalarla yaşanamaz.
Şu ân Batı uygarlığı, kendi dışındaki bütün medeniyetleri ya yok ettiği; ya da fosilleştirerek etkisiz hâle getirdiği için, korkularla ve hayalî düşman icatlarıyla ayakta durabiliyor. Batı uygarlığının omurgasını oluşturan sekülerlik, en büyük tabu katına yükseltilmiştir. Seküler olmayan dünya tasavvurları, metafizik hakîkatler, ya seküler algılama biçimlerine göre tarif ediliyor ve böylelikle tanınamaz hâle getirilerek tahrif ve tahrip ediliyor; ya da yok sayılıyor.
Bu söylediklerime şöyle bir itiraz yöneltilebilir: Batı''da her şey eleştirilebiliyor; bu anlamda, Batı''da tabu diye bir şeyden sözetmek ne kadar mantıklı?
Evet Batı''da her şey eleştirilebiliyor ama hangi açıdan? İkincisi de, Batı''da tabu diye bir şey yok mu gerçekten?
Batı''da her şeyi eleştirebilirsiniz; ama tek bir açıdan eleştirebilirsiniz: Sadece hâkim yani seküler paradigmanın içinden. Hâkim paradigmanın dışına çıktığınız zaman, bırakınız eleştirebilmeyi, sizin varolabilmeniz, kendiniz olarak, nasıl inanıyorsanız öylece yaşayabilmeniz imkânsızlaşır: Çünkü hâkim paradigmanın dışına çıktığınız ândan itibaren marjinalleştirilirsiniz; gettolara mahkûm edilirsiniz; ötekileştirilir ve böylelikle etkisiz hâle getirilirsiniz; yani fosilleştirilirsiniz.
Türkiye''de, hâkim paradigmanın içinden de olsa eleştiremezsiniz; tabulara dokunamazsınız: Tabulara dokunduğunuz ân, "yanarsınız".
Peki, tabuların bu kadar sert şekiller alması, ancak "polisiye yöntemler"le koruma altına alınması, neyin göstergesidir? Elbette ki, Türkiye''deki tabuların zorla, tepeden dayatıldığının ve bu tabuları "polisiye yöntemler"le dayatanların kendilerine güvenlerinin olmadığının bir göstergesidir.
Yeri gelmişken söylemekte yarar var: İslâm''da tabu yoktur: Her şey tartışılabilir ve eleştirilebilir''dir. İslâm''da emirler ve yasaklar vardır; bunlara uyup uymamak kişinin özgür iradesine ve vicdanına bırakılmıştır. Yasaklar, insan hayatının, inancın, aklın, "mal"ın ve neslin tehlikeye girdiği durumlarda işletilir.
Bugün Atatürk''ün ölümünün üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, üretilen zoraki tabular nedeniyle kafamızdaki Atatürk portresi çok karışık. Solcuların, milliyetçilerin, Atatürkçülerin ve İslâmcıların Atatürk''ü, neredeyse taban tabana zıt! Ama solcuların da, milliyetçilerin de, Atatürkçülerin de, İslâmcıların da zihin kalıpları aynı! Buyurun buradan yakın!
Bugün size, Atatürk''ün Söylev ve Demeçleri başlıklı kitaptan (c. II, s. 140-141) bir hayli düşündürücü, belki de "ezber bozucu" bir alıntı yapacağım. Mustafa Kemal "Konya Gençleriyle Konuşma" başlığıyla aktarılan konuşmasında şunları söylemiş:
"…Bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyet-i azîme [büyük çoğunluk, yani halk] başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir. Bu iki sınıf arasında zıddıyet-i tâmme, muhalefet-i tâmme vardır. Münevveran, kitle-i asliyeyi kendi hedefine sevketmek ister; kitle-i halk ve avam ise bu sınıf-ı münevvere tâbi olmak istemez. O da başka bir istikamet tayinine çalışır. Sınıf-ı münevver, telkinle, irşadla kitle-i ekseriyeti kendi maksadına göre iknaa muvaffak olamayınca başka vasıtalara tevessül eder. Halka tahakküm ve tecebbüre [zor kullanmaya] başlar; halka istibdatta bulunmaya kalkar. Artık burada asıl tahlîlî noktaya geldik: Halkı, ne birinci usul ile, ne de tahakküm ve istibdat ile kendi hedefimize sürüklemeğe muvaffak olamadığımızı görüyoruz. Neden?"
Atatürk, sorduğu soruya kendisi cevap veriyor: Aydınlarla / elitlerle halk arasında bir uçurum olduğunu; elitlerin / aydınların fikirlerinin, "milletimizin ideal ve ruhuyla ilgisinin olmadığını"; bu dünyada esaslı şeyler yapabilmek için "asıl temeli kendi içimizden çıkarmak", "milletimizin tarihini, ruhunu, geleneğini sahih, salim ve dürüst bir nazarla görmek zorunda olduğumuzu" söylüyor.
Atatürk''ün söyledikleriyle bugün geldiğimiz nokta, taban tabana zıt bir görünüm arzediyor. Bu yaman çelişkiyi, Attila İlhan, "İnönü diktası"nın ve kapıkulu gibi çalışan yetersiz, yeteneksiz entelijansiyasının "cinayet"leriyle açıklamamız gerektiğini söylüyor.
Cuma günkü yazıda, bu önemli tartışmayı sürdüreceğiz…
Hangisi Atatürk? (2)
Yusuf Kaplan
14/11/2008 Cuma
Okuyuculardan gelen yoğun talep üzerine, önceki yazıda, Atatürk''ün Söylev ve Demeçleri başlıklı kitaptan yaptığım kısa alıntının tamamını buraya alıyorum. 20 Mart 1923 tarihinde gerçekleşen ve "Konya Gençleriyle Konuşma" başlığıyla yayımlanan konuşmasında Mustafa Kemal şunları söylemiş:
"…Bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyet-i azîme [büyük çoğunluk, yani halk] başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir. Bu iki sınıf arasında zıddıyet-i tâmme, muhalefet-i tâmme vardır. Münevveran, kitle-i asliyeyi kendi hedefine sevketmek ister; kitle-i halk ve avam ise bu sınıf-ı münevvere tâbi olmak istemez. O da başka bir istikamet tayinine çalışır. Sınıf-ı münevver, telkinle, irşadla kitle-i ekseriyeti kendi maksadına göre iknaa muvaffak olamayınca başka vasıtalara tevessül eder. Halka tahakküm ve tecebbüre [zor kullanmaya] başlar; halka istibdatta bulunmaya kalkar. Artık burada asıl tahlîlî noktaya geldik: Halkı, ne birinci usul ile, ne de tahakküm ve istibdat ile kendi hedefimize sürüklemeğe muvaffak olamadığımızı görüyoruz. Neden?"
"Arkadaşlar, bunda muvaffak olmak için münevver sınıfla halkın zihniyeti ve hedefi arasında tabiî bir intibak olmak lâzımdır. Yanı, sınıf-ı münevverin halka telkin edeceği mefkûreler [fikir ve hedefler] halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur? O münevverlerin telkinleri milletimizin ideal ve ruhundan alınmış mefkûreler midir?"
"Şüphesiz, hayır! Münevverlerimiz içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat, umumiyet itibariyle şu hatamız vardır ki, tetkikat ve tetebbuatımıza zemin olarak alelekser [çoğunlukla] kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi [geleneklerimizi], kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Münevverlerimiz belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır, lâkin kendimizi bilmeyiz."
Münevverlerimiz, milletimi en mesut millet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşlar, onu da aynen öyle yapalım der. Lâkin düşünmeliyiz ki, böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan şey, diğer millet için felâket olabilir. Aynı sebep ve şerait birini mesut ettiği halde, diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından [ilerlemesinden] istifade edelim; lâkin unutmayalım ki, asıl temeli, kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz."
"Milletimizin tarihini, ruhunu, geleneklerini sahih, salim, dürüst bir nazarla görmeliyiz. İtiraf edelim ki, hâlâ ve hâlâ münevveranımızın gençleri arasında halk ve avama tetabuk muhakkak değildir [aydınlarla halk arasında uyum, kesinlikle sağlanabilmiş değildir]. Memleketi kurtarmak için bu iki zihniyet arasındaki ayrılığı durdurmak, yürümeye başlamadan evvel, bu iki zihniyet arasındaki tetabuku tevlit etmek [uyumu sağlamak] lazımdır. Bunun için de biraz avam kitlesinin yürümesini tacil etmesi [hızlandırması], biraz da münevverlerin çok hızlı gitmesi lazımdır. Lâkin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak, daha çok ve daha ziyade münevverlere teveccüh eden [düşen] bir vazifedir." (s. 140-141).
Gördüğünüz gibi, Atatürk''ün söyledikleriyle bugün geldiğimiz nokta arasında hiçbir ilişki yok; aksine büyük bir çelişki var.
Burada Mustafa Kemal neredeyse tam bir "İslâmcı" gibi konuşuyor. Ayrıca Konyalı gençlerle yaptığı konuşmada söyledikleri, sadece o zamana ve bir defaya mahsus şeyler değil. Mustafa Kemal''in buna benzer çok sayıda beyanatı, konuşması var: Meselâ Atatürk, Sivas Kongresi sırasında bizzat kendisinin yayımladığı ve her sayısında bir yazısının yer aldığı İrade-i Milliyye gazetesinde, Anadolu''ya geçmesinin temel nedeninin "İstanbul''u (yani Osmanlı''yı) ve hilâfeti kurtarmak" olduğunu açık açık ve defalarca yazıyor.
Meclis açılırken Kur''ân hatimlerinin yanısıra Buhari-i Şerifler okunuyor! İşin şaka kaldırır yanı yok yani. Dahası Atatürk, hem Sahih-i Buhari''nin 12 ciltlik tercümesini, hem de İslâm dünyasının hâlâ aşılamaz düzeydeki 9 ciltlik tefsirini, Hak Dini ve Kur''ân Dili''ni yazdırıyor Elmalılı''ya. Hatta 1939 yılında, Atatürk''ün ölümünden bir yıl sonra, Harp Okulu''nu birincilikle bitiren öğrenciye Hak Dini ve Kur''ân Dili hediye olarak veriliyor!
Ama öte yandan da, Türkiye, Atatürk''ün söyledikleriyle (devrimler ve sonraki süreçte) taban taban zıt bir yol takip ediyor: Türkiye, medeniyet değiştiriyor, medeniyet iddialarını terk ediyor; Anadolu yarımadasına hapsoluyor ve medeniyet ufkunu, "emperyal vizyon"unu yok ediyor; böylelikle büyük bir ufuk daralması yaşıyor.
Atatürk''ün buraya alıntıladığım sözleri ile bugün geldiğimiz nokta arasındaki yaman çelişkiyi neyle ve nasıl açıklamak gerekiyor acaba?Çağ körleşmesi, Diriliş ufku ve varoluş yolculuğu (1)
Yusuf Kaplan
17/11/2008 Pazartesi
ABD''de patlak veren, Almanya, İngiltere, Rusya ve Çin''e de derinlemesine yayılan ekonomik kriz, seküler-kapitalist Batı uygarlığının 150 yıldır yaşadığı felsefî krizin zorunlu bir sonucu.
Kapitalist ekonomik sistem, seküler dünya tasavvurunun ürünüdür. Avrupa''da Kilise Hıristiyanlığı''nın Protestanlaşması, beraberinde “Protestan ahlâkı”yla birlikte, hem hayatın, hem de Hıristiyanlığın sekülerleşmesini de getirmiş ve sekülerleşen Protestan ahlâkı, kaçınılmaz olarak kapitalizmin neşvünemâ bulmasına zemin hazırlamıştır.
Şöyle söyleyelim: Pratik ahlâkın öncelenmesi (yani fizik gerçekliğin, yani bu dünyanın, yani araçların, yani bilim ve teknolojinin mutlaklaştırılması), kaçınılmaz olarak pratik ahlâkın pragmatik ahlâka dönüşmesine; bu da, çıkar''ın mutlaklaştırılmasına ve hayatın çatışma kavramı etrafında kurulmasına ve dönmesine yol açmıştır: Pratik ahlâkın pragma''ya yol vermesi ise kaçınılmaz olarak pragmanın pranga''ya dönüşmesiyle sonuçlanmıştır: Foucault''nun üretilen dünyayı “modernliğin hapishanesi” olarak tanımlaması; Weber''in, modernliği, “demir kafes” olarak tanımlaması ve anlam krizi ile özgürlük kaybı gibi iki esaslı soruna neden olduğundan sözetmesi, modernliğin omurgasını, ruhunu oluşturan seküler dünya tasavvurunun yaşadığı felsefî krizin telâffuzundan başka bir şey değildi/r.
Nitekim, ikinci sanayi devriminin yavaş yavaş palazlanmasıyla birlikte, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı uygarlığı yaşadığı felsefî krizi iliklerine kadar hissetmeye başlamıştır: Batı uygarlık tarihçilerinin Batı uygarlığının bu son dönemini veya evresini “bunalımlar çağı” olarak tarif etmeleri, o yüzden, boşuna değildir. 19. yüzyılın ikinci yarısı, aydınlanma çağı''nın, dolayısıyla modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesi üzerine karşı-aydınlanma ya da romantik çağ olarak adlandırılan bir çağdır: Felsefede, sanatta ve sosyal hayatta gözlenen yeni arayışlar, Batı uygarlığının felsefî, sanatsal, sosyal ve siyasî olarak büyük bir krizin eşiğine sürüklendiğini haber veren ve modernliğin çöküşünü ilan eden arayışlardır.
Ne var ki, bu arayışlar, modernliğin sonunu ilan etmekten başka esaslı bir çıkış yolu öneremediler: Sonuçta, ulus-devlet çöktü; Avrupa, iki büyük savaş yaşadı ve tarumar oldu; Avrupa''nın yerine, kısmen ulus-devlet ötesi bir örgütlenmeyi başaran, pragma''yı her şeyin başı ve kalkış noktası hâline getiren ABD yerleşti; Tanrı, hayattan kovuldu; kâinât tahrip edildi; gezegenimiz büyük saldırılara ve yıkımlara maruz bırakıldı; akıl, hapishaneye kapatıldı, din-dışı kutsallıklarda inanılmaz bir patlama yaşandı ve her alanda neo-paganizm biçimleri pıtrak gibi bitmeye başladı; toplum çözüldü, atomize oldu ve birey, fetişlerine ve dizginleyemediği ayartıcı arzularına ve hazlarına hızla kaçıverdi; sonuçta izafîleşme, tek esaslı felsefî söylem katına yükseldi.
İşte bütün bunlar, modernlik meydan okuması''yla birlikte, adına ayartıcı bir şekilde dünyayı “medenîleştirme süreci” denilerek dünyanın bütün mevcut medeniyetlerini ya yok eden ya da fosilleştiren, Heidegger''in deyişiyle varoluşa varoluşsal bir saldırı gerçekleştiren seküler-kapitalist tecrübenin aslında bütünlüğü esas alan medeniyet fikrini yok etmesinin kaçınılmaz sonuçlarıydı ve modern seküler Batı tecrübesinin, dünya üzerinde büyük bir hegemonya kurmasına rağmen, insanlığı, büyük bir varoluş, hakîkat, değerler ve bilgi bunalımının eşiğine sürüklemekten; dolayısıyla kültürel, siyasî ve ekonomik olarak tam bir tıkanmanın ve kaosun eşiğine getirmekten başka bir şey öneremediğinin yakıcı göstergeleridir.
Oysa izafîleşmenin felsefî temeli hâline geldiği bir “uygarlık”, hem kendisini, hem de dünyayı büyük bir bunalımın, kaosun ve çatışmanın eşiğine sürüklemekten başka bir şey yapamaz/dı. Bu bunalımdan çıkışın tek yolu var: İnsanlığa yeniden hakîkati, adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği hatırlatacak, bütünlük fikri''ne dayanan yeni bir medeniyet atılımı gerçekleştirmek. İşte bu atılımı gerçekleştirecek fikir, Bediüzzaman ve Sezai Karakoç tarafından Türkiye''de geliştirilmiştir.
Cumartesi günü Fatih Belediyesi, bir Sezai Karakoç sempozyumu düzenledi. Bu sempozyumda Sezai Karakoç''un medeniyet fikri/yatı, çeşitli yönleriyle tartışıldı.
Cuma günkü yazıda sempozyum dolayımında insanlığın nasıl zihinlerimizi ve vicdanlarımızı körleştirici bir çağ körleşmesi sorunu yaşadığını, bu çağ körleşmesinin, Bediüzzaman''la birlikte farkına varabilen ve nasıl aşılabileceğini gösteren iki önemli düşünürden biri olan üstad Sezai Karakoç''un medeniyet fikriyatının önümüze nasıl yepyeni bir ufuk ve koridor açtığını; bu diriliş ufkunun ve koridorunun nasıl esaslı bir varoluş yolculuğuna dönüştürülebileceğini göstermeye çalışacağım.
.Çağ körleşmesi, Diriliş ufku ve varoluş yolculuğu (2)
Yusuf Kaplan
21/11/2008 Cuma
İnsanlık tarihinde, daha önceki dönemlerde yaşanmayan; dünyada olup bitenleri de, kendi yaşadıklarımızı da anlamamızı zorlaştıran; algılama, görme ve bakış açılarımızı sakatlayan nevzuhûr bir durumla karşı karşıyayız: Tarihte ilk kez tek bir “uygarlık”ın, tek bir algılayış, duyuş ve yaşayış biçiminin, açık ve örtük kontrol ve kolonizasyon biçimleriyle bütün küre ölçeğinde hâkim kılındığı bir zaman diliminde oraya buraya sürükleniyoruz.
Yalnızca Batılıların zeitgeist''larının (zamanın ruhu''nun), seküler algılama, görme, bakış açısı ve yaşama biçimlerinin yaygınlaştırıldığı, başka zeitgeist''lara, medeniyetlere varolma ve hayat hakkı tanınmadığı dondurucu bir kış mevsimi bu. İşte bu durum, zamanı durmuştur; çünkü Batılıların ürettiği seküler algılama ve yaşama biçimleri, bütün dünyaya hâkim kılınmıştır. Artık farklı medeniyetler ve toplumlar, kendi zamanlarını yaşa/ya/mıyorlar; Batılıların ürettiği seküler zamanın, seküler algılama, duyuş ve yaşama biçimlerinin içine fırlatılmış gibiler sadece.
Bu durum, tarihi de donmuştur: Tarihi yalnızca Batılılar yapıyor. Batılıların dışındakiler, tarihi yapamadıkları, tarihte tatile çıktıkları, Batılıların yaptıkları seküler tarihin içinde kayboldukları, eritildikleri için oraya buraya sürüklenmekten başka bir şey yapamıyorlar.
Sonuçta, bütün dünyada tek bir zeitgeist''ın hâkim kılınması, zamanın durması, tarihin donması; Batı dışındaki medeniyetlerin ve toplumların, bu çağa, seküler algılama ve yaşama biçimlerine hapsolmalarına, dolayısıyla baştan çıkarıcı bir çağ körleşmesi sorunu yaşamalarına yol açıyor.
Sonuç, Batı dışındaki toplumların kendi tarihlerine, kendi sorunlarına bakarken bile yalnızca seküler / Batılı bakış açılarıyla bakıyor olmaları gibi bir “cinayet”in zuhur etmesidir. Bu, bir kendi-kendine intihar biçimidir: Çünkü siz kendi''niz değilseniz, sizin kendi dili''niz, kendi bakış açılarınız yoksa, yok olmuşsa, o zaman, siz de yoksunuz, yok olmuşsunuz, demektir: Sizin konuştuğunuz bir dil''iniz, baktığınız bir göz''ünüz, bakış açı''nız yoktur, yok olmuş, demektir.
Bu durumda, sizin varolduğunuzdan, tarihi sizin (de) yaptığınızdan, dünyaya sizin dil''inizle, sizin göz''ünüz ve bakış açınızla ürettiğiniz esaslı fikirler, sanat eserleri, hayat biçimleri, duyuş ve davranış modelleri sunabildiğinizden elbette ki, sözedilemez. Bu, sizin varolamadığınız; aksine yok olduğunuz, üstelik de bizzat kendi ellerinizle kendinizi yok etmek gibi bir garabeti ve cinayeti işlediğiniz anlamına gelir. Yaptığınız tek şey, Batılıların seküler zamanının içinde yaşadığınız için, Batılıların seküler algılama, varolma, duyma ve yaşama biçimlerini yeniden-üretmeniz ve meşrûlaştırmanızdan, dolayısıyla “körleşme”niz ve “köleleşmeniz”den ibarettir.
İşte üstad Sezai Karakoç, tam da bu çağ körleşmesine ve “köleleşme”sine karşı esaslı bir diriliş hamlesi başlatmıştır. Bizi metamorfoza uğratan, Batılıların gönüllü zihnî kölesi kılan bütün Batılı / seküler algılama biçimlerini yıkan, Cumhuriyet tarihimizin ilk düşünürüdür: Batılılaşmanın, sekülerleşmenin medeniyet iddialarımızı ve ruhumuzu yok ettiğini, bizi intiharın eşiğine sürüklediğini görmüş; bütün zamanları kucaklayabilen, bütün zamanları seferber edebilen, bütün zamanların çocuğu olabilen ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilen bir medeniyet ufku ve yolculuğu armağan etmiştir bize Sezai Karakoç.
Sezai Karakoç, Bediüzzaman ve Necip Fazıl''la birlikte, yaşadığımız Batılılaşma / sekülerleşme biçimlerine esaslı bir “semantik müdahale”de bulunmuş; bizi körleştiren ve “köleleştiren” seküler algı kapılarını kırarak, ilhamını Kur''ân''dan, Hz. Peygamber''den, İslâm düşünce ve sanat geleneğinden alan esaslı bir medeniyet yürüyüşü ve yolculuğu başlatmıştır.
Sezai Karakoç, kendi entelektüel tarihimizi yeniden başlatan, tarihi ve zamanı zihnî düzlemde yeniden harekete geçiren, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu bir çığır açmıştır. O yüzden, Sezai Karakoç, entelektüel tarihimizde, bize kendi zamanımızı yaşatan, kendi dilimizi kurdurtan, kendi bakış açılarımızı armağan eden, kendi medeniyet yolculuğumuzu yeniden hatırlatan ve başlatan bir milattır. Hatırlatmakta yarar var: Elbette ki, Bediüzzaman ve Necip Fazıl olmasaydı, Sezai Karakoç olmazdı.
Bize düşen şey, Sezai Karakoç''un ektiği diriliş tohumlarını, ilimde, düşüncede, sanatta ve hayatımızın bütün alanlarında derinlemesine ekerek ete kemiğe büründürecek esaslı, sarsılmaz ve savrulmaz bir varoluş yolculuğuna soyunmak, bunun için de, önce hakîkat medeniyetinin fikrî yemişlerini yeşertecek, sonra da bunu hayata geçirme “savaş”ı verecek öncü bir varoluş kuşağı yetiştirmektir.Çanlar, dünya sisteminin çöküşü için çalıyor
Yusuf Kaplan
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
YAZARLAR
İslâm"ın gücü ve Türkiye"nin “yük”ü
Yusuf Kaplan
9/01/2007 Salı
Tasada, kıvançta, dünya ve hayat tasavvurunda bütünleştirici yekvücût bir dünya anlamında, “İslâm dünyası” diye bir “yer” yok. Çünkü İslâm, bir medeniyet olarak tarihten çekilmiş durumda. Eğer İslâm, bir Yaratıcı, kâinât ve insan tasavvuru olarak; hayatı anlamlandıran bir varlık ve hakikat kaynağı olarak; ilim-düşünce, kültür-sanat ve dünya / hayat karşısında bir tavır geliştimek anlamında bir “siyaset” geleneği olarak kendisini medeniyet formunda yeniden üretebiliyor olsaydı, bir “İslâm dünyası”nın varlığından sözedebilmemiz mümkün olabilirdi.
Bir din, dolayısıyla kültür, dolayısıyla hayat-dünya tasavvuru, ancak bir mekân''da varolur (kevn); bir mekân''da tekevvün etme imkânı bulabilir. Bu mekân, öncelikli olarak şehir''dir. (Hz. Peygamber''in kendisini bir şehir olarak tarif etmesi bu bakımdan oldukça anlamlıdır ama bu başka bir yazının konusu). Eğer müslüman şehirlerimiz yoksa, İslâm''ın hayatımızı tanzim edebildiğinden sözetmemiz imkânsızlaşır. Mekân, bir “iskelet”tir, bedendir. Mekân''ın hayat ve hayatiyet kazanabilmesi için bir ruha ihtiyacı vardır. İşte o ruh, cemaat''tir.
Aslolan cemaat olabilmektir. Hedef, önce müslüman şahsiyetin, ardından cemaatin, sonra da mekân''ın inşası''dır. İslâm''daki bütün ibadetler, cemaati eksene alarak gerçekleştirilir: Bireysel olarak yapılan ibadetlerde de, her mümin, diğer müminlerin de aynı yükümlülüğü yerine getirdiğini tahayyül ederek ibadet eder.
Cemaat olma husûsiyetlerini yitirenler, cemiyet, ümmet ve medeniyet olma husûsiyet-lerini ve hassâsiyetlerini de, imkânlarını ve mekânlarını da yitirmekten kurtulamazlar. Bugün bir “İslâm dünyası”ndan sözedemeyişimizin nedenleri burada gizli.
Tek dünya var artık: Seküler Batı dünyası / uygarlığı. Batı uygarlığı, şimdi Amerikan modeliyle tüm dünyayı sekülerleştirmeye çalışıyor. Batılılar, dünya üzerindeki hegemonyalarını, daha mükemmel bir Tanrı, insan, kâinât, tabiat, hayat tasavvuruna sahip oldukları için başarmış değiller. Güç kullanarak, “tüm dünyayı” sömürgeleştirerek başarmış durumdalar.
Batı uygarlığının geliştirdiği seküler meydan okuma ve saldırı, başta Hıristiyanlık olmak üzere, İslâm''ın dışındaki bütün diğer dinleri ve kültürleri fosilleştirmiştir.
“İslâm dünyası” diye bir yer yok ama din, sadece müslüman toplumlarda tek geçer akçedir hâlâ. Bütün dinler sekülerizmin saldırısı sonucu ya yokolmuş, ya da fosilleştirilmiştir. Çin, Hindistan, Japonya, Singapur, Taylan, Kore gibi ülkelerde kapitalizmin bu kadar hızla yayılabilmesinin nedeni budur.
“İslâm dünyası”nda İslâm''ın tek geçer akçe olmadığı tek yer sadece Türkiye (ve Türk dünyasıdır). İslâm, elitler ve medya tarafından sadece Türkiye''de tu-kaka edilebiliyor. İslâm''ın kamusal (dolayısıyla siyasî, toplumsal, kültürel ve entellektüel) hayattan uzaklaştırıldığı ve bunun “savaş”ının verildiği tek yer Türkiye''dir. Bu da, elbette tesadüfî değildir.
Endonezya''dan Libya''ya, Suriye''den Mali''ye, Lübnan''dan Malezya''ya kadar gördüğüm en yakıcı gerçek şu: İslâm, bütün İslâm dünyasında tek sığınak, tek tutamak, tek dayanak. Seküler kesimler de, varlıklarını İslâm''a borçlular ve İslâm''ın tüm sömürü biçimlerine karşı özgürlük, onur, bağımsızlık, kişilik demek olduğunu onlar da kabul ediyorlar.
Batılıların İslâm''ı terörle özdeşleştirmelerinin nedeni, kapitalist / seküler saldırıya karşı direnen ve insanlığın umut kaynağı olan tek geçer akçenin İslâm olmasıdır. O yüzden, İslâm''ın bu gücünü topyekûn yok etmek; onun için de İslâm''ı sekülerleştirerek kamusal hayattan uzaklaştırıp bireysel alana hapsetmek için, müslümanların yeniden cemaat olmalarını, cemiyetler tesis etmelerini, medeniyet sıçraması geliştirmelerini önlemek kaygısıyla tarihin, yalanlara, numaralara dayalı en vahşî savaşını İslâm''a karşı büyük bir saldırı başlatarak veriyorlar.
İyi de, Türkiye''deki elitokrasinin Batılıların dümen suyundan giderek İslâm''ı hayattan uzaklaştırma çabalarına rağmen, dünyadaki müslümanların sadece Türkleri, bir gün “seküler yük”ten kurtularak, İslâm dünyasını seküler / kapitalist Batı''ya karşı yeniden ayağa kaldıracak yegâne aktör olarak görmelerinin nedeni ne peki?Felaket tellalı: Tapınma kaynağı
Yusuf Kaplan
23/01/2007 Salı
Gazete, Batı''da icat edildi. Modernliğin hem aracı / vasıtası, hem de aracısı (vasatı) olarak doğdu. Yazılı kültürün algılama ve ifade biçimleri, önce kitapla, daha sonra da, daha çok da gazeteyle yeniden-üretilmeye başlandı.
Modernliğin, en başat özelliği, fizik gerçekliği mutlaklaştırması, fizik ötesi gerçekliği ise, ya yok sayması ya da fizik gerçekliğin dar ve daraltıcı, sınırlı ve sınırlayıcı kavramlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmasıdır.
Fizik gerçeklik, adı üstünde, temporal''dir. Yani, belli bir zamanla ve mekânla kayıtlı, sınırlı bir gerçekliktir. Fizik gerçeklik, aynı zamanda, “temporary” yani geçici / arızî / izâfî bir gerçekliktir.
Sekülerlik, dünyevîlik demektir. Fizik gerçeklik de zaten dünyevî gerçeklik demektir. O yüzden, Batılı sosyal teorisyenler, sekülerliği bazen temporalite / zamansallık olarak da adlandırırlar. Tempo / hız, ne kadar artarsa, hayattan kaçarak hayata tutunma / kaçış imkânları da o kadar artar ve artırılmalıdır. Dolayısıyla, hız ve haz, sekülerliğin iki vazgeçilmez kay/n/ağıdır.
Modernlik, gerçekliği fizik gerçekliğe indirgemekle, insanın ufkunu daraltmıştır. Artık hayat, yalnızca bu dünyadan ibarettir (=modernlik); ne olacaksa, ne yapılacaksa, burada ve şimdi olmalı ve yapılmalıdır (=postmodernlik).
Görüldüğü gibi, modernlik insanın ufkunu ve varoluş serüvenini yalnızca bu dünyayla sınırlarken; postmodernlik, yalnızca bura ve şimdi ile sınırlar. Zamanı, tek bir zamana, geçmiş ve gelecek duygusu iptal edilmiş geniş/letilmiş bir zamana, yani bura''ya ve şimdi''ye indirger: Zaman, izafîdir artık. Her şey izâfîdir. Tanrı da, şeytan da, izâfîdir; gerçek de, gerçekdışı da; hakîkat de, yalan da izâfî. İzâfîleşme, tek mutlak varoluş biçimi; izâfilik ise, tek mutlak hakîkat ve tek geçerli din''dir artık. Öyleyse, her şey mübahtır (=anything goes).
Bütün bu çözümlemelerin gazeteyle ne ve nasıl bir ilişkisi var? Şöyle: Gazetenin ömrü 24 saattir; ikinci gün, üçüncü gün aynı gazeteyi satamazsınız; satmaya kalkışırsanız bir daha gazete çıkaramazsınız.
Yani gazetenin ufku, günlüktür. Gazete okuyan insanın ufku da günlüktür. Gazete dili, bu ufuksuzluk üzerine kurulmuştur.
Gazete, bu ufuksuzluk arızasının farkında olduğu için, başka bir çıkış yolu bulmuştur; tam da çağımıza özgü bir çıkış yolu bu: İmaj oluşturmak ve mit üretmek. İmaj da, mit de birer “maske”dir ve patlayıcı bomba gibidir.
Yani, akıl çağı artık sizlere ömür! Kaldı ki, akıl çağı diye bir şey var/olmamıştı ki zaten! Akıl çağı denen şey, Edgar Morin''in deyişiyle, aklamacılık (=seküler Batı''yı putlaştırmacılık) çağından başka bir şey değil/di!
Gazetenin omurgasını oluşturan haberin mantığı, dünyaya negatif bir gözle bakmaktır: En kötü olay, en iyi haberdir. İşte Hrant Dink cinayeti bunun en yakın örneğidir.
Gazete, aslında bir kıyamet habercisidir. Kıyamet ve cehennem, iki önemli kışkırtıcı metaforudur gazetenin ve gazeteciliğin. Gazete için, “başkaları, cehennemdir.” Sadece gazete için mi?
Kötülük, olumsuzluk, kıyamet ve felâket tellalılıdır gazete (ve bütün medyalar). İyi de neden?
Bunun nedeni / kökeni, seküler dünya tasavvurunun dünyayı, fizik gerçekliği mutlaklaştırmasında gizlidir. Batılı / seküler insan, ontolojik bir güvensizlik duygusu yaşadığı için, epistemolojik güvenlik alanlarını alabildiğine genişletme ve mutlaklaştırma ihtiyacı hissetmiştir: Tanrı inancını yitiren, insanı tanrısallaştıran Batılı / seküler insan, büyük bir yalnızlık, büyük bir ontolojik boşluk / hiçlik duygusu yaşar ve dünyayı, tabiatı, bilimi, teknolojiyi ve her şeyi kontrol ve kolonize ederek (yani epistemolojik güvenlik alanlarını genişleterek) yaşadığı ontolojik güvensizlik duygusunu bastırır.
Dolayısıyla gazete / ve bütün medyalar, artık çağdaş insanın, onsuz yapamayacağı, ona virüs gibi bulaşan epistemolojik güvenlik mekânı; Hegel''in deyişiyle, “modern insanın günlük ibadeti”dir.
Ne ibadet ama! Başkalarının felâketleri üzerinden (aslında kendine) tapınma biçimleri üretmek, ancak aklı aklamacılığa dönüştüren bir “dünya dini”nin ürünü olabilirdi!Solun yeni soluğu olarak H/rantizm (?)
Yusuf Kaplan
26/01/2007 Cuma
Hrant Dink''i katledenler, neye kastettiklerini biliyorlar. Bundan hiç kuşku duymuyorum. Ama Hrant Dink''in çok iğrenç bir şekilde öldürülmesi üzerine bu menfur cinayet üzerinden siyasal bir rant sağlama kaygısıyla hareket edenler, neye kastettiklerini biliyorlar mı peki?
Her şeyden önce, Hrant Dink''in kendisinin vasiyeti dolayısıyla cenazesinin bir şova, gösteriye alet edilmemesi konusunda gösterdiği duyarlığı takdirle kaşıladığımızı belirtmek durumundayız.
Buna rağmen, Hrant Dink''in cenazesinin siyasal bir rant sağlayacak bir araca dönüştürülmesi ne yazık ki, önelenemedi. Aksine, ancak cenazenin ve bir insan hayatının ulvîliğini anlayamayacak bir “ruhsuzluk” hâli ile malul olan Türkiye''deki sol-seküler çevreler, Hrant Dink cinayetini şov yapmak, hatta bu toplumun temel değerlerine, kutsallarına küfretmek için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmekte en küçük bir sıkıntı bile yaşamadılar.
Cenaze dolayısıyla taşınan “Hepimiz Hrant Dink''iz” ve “Hepimiz Ermeniyiz” başlıklı pankartlar, meseleyi ne kadar çığırından çıkardığımızı, ölçüyü ne kadar kaçırdığımızı göstermek için yeterliydi.
Televizyonlarda bol keseden atıp tutanlar, gazetelerde bir takım köşeleri işgal edenler, özellikle de “Hepimiz Ermeniyiz” pankartının, hem bu toplumu ne kadar rencide edeceğini, hem de aslında berbat bir milliyetçilik kışkırtması yaptığını kavramaktan gerçekten aciz kişiler mi/ydi?
Dahası, cinayet sonrasında özellikle sol-liberal-seküler çevrelerin Türkiye''de dînî azınlıklara, özellikle de Hıristiyanlara ne kadar eziyet edildiğini söyleyerek doğrudan topluma ve bu ülkeye çok rahat şekilde hakaretler yağdırmaları kimsenin gözünden kaçmadı. Oysa bu ülkede başka dinden olanlar değil, asıl müslüman çoğunluk eziyetlerle, yasaklarla hem de nefesi tıkanacak kadar büyük baskı ve sindirme operasyonlarına maruz kalıyor. Bunu ne zaman göreceğiz peki?
Bu ülkede, bir yalan uğruna, saçma sapan saplantılar ve paranoyalar adına müslümanlığın izleri silinmeye çalışılıyor; ama kimsenin kılı kıpırdamıyor hâlâ. Oysa bütün tarikatleri, bütün İslâmî cemaatleri bu ülkeden kovun, bu toplum bir anda çöker ve birbirini yer. İnanın bu toplum, toplum olma özelliğini kabiliyetini yitirir: Cinsel sapıklıklardan uyuşturucuya, yolsuzluklardan hırsızlıklara kadar seküler hayatın kaçınılmaz ürünü olan bütün çözülme ve dekadans biçimleri bu toplumun toplum olarak yaşamasını imkânsızlaştırır. Bunu göremiyor olmalıyız ki, hâlâ bu toplumda İslâm''ın sunduğu ne kadar değer ve kurum varsa yok etmek için elimizden gelen şeyi yapmakta hiç bir sakınca görmüyoruz. Yazık; çok yazık!
Birileri, Hran Dink''in cenazesi dolayısıyla bu ülkede gayr-ı müslimlere eziyet edildiğini söyleyip İslâm''a ve müslüman çoğunluğa karşı yapılan baskıları, yasakları görmüyor; üstüne üstlük bir de müslümanlığın bu toplumu her şeye rağmen ayakta tutan temel değerlerine saldırmayı, bu değerleri yok etmeyi kendisine vazife edinmekte bir sakınca görmüyorsa, orada durup derin derin düşünmek gerekiyor! Bu aşağılık kopleksiyle malul kişilerin bilmeleri gereken şey şu: İnsanlık tarihinde sadece müslüman toplumlar, gayr-ı müslimlere insanca yaşayabilme imkânları sunmuşlardır.
Ortada çok menfur ve iğrenç bir cinayet var. Ama bu cinayetin ve bu cinayet sonrasında yapılan yorumların Ermeni meselesinde bir millet olarak bizi ne kadar zor duruma sokacağını, bu milletin tarihte ortaya koyduğu adalet, hakkaniyet ve barış medeniyeti tecrübesini bir ânda yok saymakla sonuçlanacak ve uluslararası arenada zaten Türkiye üzerine çullanmak için fırsat kollayan emperyalistlerin işlerini ne kadar kolaylaştıracak çok ciddî bir cinayet olduğunu nasıl gözardı edebildiklerini anlamakta zorlanıyorum.
Türkiye''ye söyleyecek hiç bir şeyi ve uygulayacak hiç bir ciddî projesi olmayan sol-seküler hareketlerin Hrant Dink cinayetini ne kadar ilkel bir şekilde araçsallaştırdıklarını ve siyasal bir ranta çevirdiklerini hatırlamakla yetiniyor ve “Hepimiz Emeniyiz” diye sloganlar atan kişileri ve bu kişilere methiyeler dizerek toplumun temel dinamiklerini dinamitlemeyi yegane vazife olarak telakki edenleri kınıyorum.Omurga çökünce, Balkanlaşma kaçınılmaz
Yusuf Kaplan
2/02/2007 Cuma
George Orwell, “geçmişin bilgisine sahip olanlar, geleceğe de sahip olurlar” der.
Biz, geçmişini, dolayısıyla kendi''ni hakkıyla tanıyamayan tek ülke ve toplumuz. Kendimizi tanımadığımız için dünyayı da tanıyamıyoruz.
Çünkü pergelimizi şaşırmış durumdayız. Kendimize bile hâlâ çarpık, iyice çarpıtılmış / devşirilmiş Batı-merkezci gözlüklerle bakıyoruz. Kendi''ni tanıyamayan bir toplumdan dünyayı tanımasını beklemek olmayacak bir şeydir.
Bir sarhoşluk, bir anafora tutulmuşluk, bir savrulma hâli yaşıyoruz. Türkiye, fiilen Balkanlaşmadı (=bölünmedi) ama zihnen Balkanlaşmış durumda. Sekülerleşme süreciyle birlikte omurgamız çöktü; bu toplumun ortak paydası kalmadı. O yüzden, büyük bir boşluk oluştu ve her tür ideoloji, bu boşlukta çok rahat cirit atabiliyor.
Bu toplum, dünyaya esaslı bir medeniyet projesi ve iddiası sunmuş bir toplumdur. Ama bir asır gibi kısa bir süre içinde dünyada yalnızca Türkiye bu iddialarının hepsini kaybetti; tanınamayacak kadar yönünü, özgüvenini ve direnç noktalarını yitiren, kolaylıkla devşirilebilen ve zihinsel olarak balkanlaştırılabilen bir ülke hâline geldi.
Ahmet Hakan Coşkun, Türkiye''deki “yeni siyaset hattı”nın -İslâmî çevrelerde bile- “islâmî kaygılar” tarafından belirlenmediğini, artık iki kampın belirginleştiğini söylüyor. Ve şöyle diyor: “Bir taraf, ''AB karşıtı, millici, içe kapanmacı, ulusalcı'' kamptadır. Diğer taraf ise, ''AB yanlısı, özgürlükçü, dışa açık'' kamptadır.”
Kendisini, -örtük bir şekilde- “AB yanlısı, özgürlükçü, dışa açık” kampa dahil ederken, beni açık bir şekilde “AB karşıtı, millici, içe kapanmacı, ulusalcı” kampa dahil ediyor.
Ahmet Hakan''ın, pergel metaforundan, bütün zamanları seferber etmekten, bütün zamanları kendi çocuğu kılmaktan, bütün zamanların çocuğu olmaktan sözeden benim gibi birini içe kapanmacı bir kampa dahil etmesi, en hafif ifadeyle gülünecek bir şeydir. Oysa benim durduğum ve baktığım yer, Ahmet Hakan''ın kafasının basmadığı ve aslâ algılamayacağı bir dalga boyudur. Medeniyet iddiasından sözeden birinin içe kapanmacı olarak görülmesi sadece Ahmet Hakan gibi kafası karışık garabet kişilerin işi olabilir.
Oysa ben, Ahmet Cevdet Paşa gibi, bizim varlık nedenimizi ve omurgamızı İslâm''ın oluşturduğuna; bizim İslâm''ın sunduğu yaratıcı ruh ve kurucu iradeden ötürü bir çadırdan dünya-tarihsel bir medeniyet tecrübesi üretebildiğimize; modernleşme / sekülerleşme tarihimiz boyunca Türkiye''nin bu omurgasının içerden ve dışardan müdahalelerle çökertildiğine dikkat çekiyorum. Yönünü yitirmiş, omurgası ve ruhu çökertilmiş bir ülkenin bırakınız dünyaya ve tarihe özne olarak müdahale edebilmesini; 50-100 yıl içinde yok olmanın eşiğine sürükleneceğini göstermeye çalışıyorum.
Bütün laik / seküler ideolojiler, çıkarı, ben''i merkeze alırlar, dolayısıyla parçalayıcıdırlar. Türkiye''deki Türkçülük, Kürtçülük, Ermenicilik vesaire gibi milliyetçi-laik ideolojiler, Türkiye''yi içinden çıkamayacağı büyük bir kaosun ve balkanlaşmanın eşiğine sürükleyecektir.
Türkiye''nin etnik kimlikleri kaşıyan küresel / postmodern paradigma üzerinden üretilen laik / parçalayıcı bir ortama değil; bütün dinlere, etnisitelere nasılsalar öylece varolma hakkı tanıyan İslâm üzerinden dün başarıyla ürettiğimiz, yarın da bu tarihsel tecrübenin verdiği ruhla yeniden üretilebileceğimiz bütünleştirici yeni bir medeniyet iddiasına ve ufkuna ihtiyacı var.
Türkiye''deki mücadele, içe-kapanmacılık ve dışa-açılmacılık mücadelesi değildir. Görünen budur ama görünmeyen asıl mücadele, Türkiye''de İslâmî duyarlıkların aşındırılması ve zamanla Türkiye''nin medeniyet projesi gibi İslâmî iddialara dayalı bir omurgasının bırakılmamasıdır. Bu nedenle, büyük bir aymazlıkla sadece toplumun bütünü değil, İslâmî çevreler de fena halde seküleştirilmeye ve İslâmî duyarlıkları aşındırılmaya çalışılıyor.
Oysa sekülerlik üzerinden Türkiye''nin yeniden tarihe özne olarak müdahale etmesini mümkün kılabilecek bir proje üretilemeyeceği; bütün sekülerlik biçimlerinin, hem toplumun omurgasını çökertmekle, hem direnç noktalarını yok etmekle, hem de Türkiye''de tehlikeli Balkanlaşmış adacıklar üreterek Türkiye''yi anlamsız bir çatışmanın eşiğine sürüklemekle sonuçlanacağını artık görmemiz gerekiyor.Medyanın sultası: Körleşme ve tıkanma
Yusuf Kaplan
20/03/2007 Salı
Türkiye''de entelijansiya olmadığı için, entelijansiyadan doğan boşluğu gazeteciler dolduruyor. Burada “gazeteciler” derken, münhasıran bize özgü bir “yaratık”tan, hiç bir alanda uzmanlaşmamış, yalnızca bir köşeyi hasbelkader kapmış köşe yazarı tipinden sözediyorum. Türkiye''de gazeteciler, siyasetten kültüre, entellektüel hayattan toplum hayatına kadar ülke hayatının her alanında kesinlikle haketmedikleri ve aslâ taşımayacakları ölçüde ağırlık sahibiler. Bu, bu ülkenin geleceği açısından “kötümser” olmak için, gerekli ve yeterli bir nedendir.
Bir medya çağı''nda, münhasıran da hem medya üzerinden dünya üzerindeki hâkimiyetini sürdüren, hem de medyanın / araçların hâkim olduğu, akıl tutulmasıyla malul, araçsal aklın yönlendirdiği bir medya uygarlığı anlamında seküler Batı uygarlığının tüm dünyaya çeki düzen verdiği bir dünyada yaşadığımız doğru.
Ancak dünyada genelde medya, özelde ise gazeteciler, Türkiye''de olduğu kadar ülkenin kaderini, yönünü, ufkunu ve ruhunu belirleyebilecek bir konumda değildir. Çünkü bu çok tehlikeli bir şeydir.
Çok tehlikelidir, diyorum; çünkü gazeteciler, bir ülkenin kaderini, yönünü, ufkunu ve ruhunu belirleyebilecek entellektüel donanıma, derinliğe ve birikime sahip olan figürler değildir. Çünkü gazeteciliğin / medyanın kendisi, epistemolojik ve ontolojik bir ufuk daralmasıdır: Gazeteci / medya, aslî olan''la ilgilenmez; arızî olanla ilgilenir. Gazeteci / medya, fikirlerle değil; üstelik de yalnızca burada ve şimdi vukû bulan olaylarla / entrikalarla ilgilenir.
O yüzden medyanın magazinleşmesinden, popüler kültürün vulgerleşerek / bayağılaşarak hayatımızın her alanına nüfûz etmesinden yakınan kişiler, aslında, bu yakıcı gerçeğin pek farkında değiller. Genelde medyanın, özelde ise gazetecilerin yaptığı şey, bu ufuk daralmasının hem ürettiği, hem de pekiştirdiği ontolojik güvensizlik duygusunu aşmak için baştan çıkarıcı, ayartıcı, hayattan kaçırıcı, hayattan kaçırarak hayata tutundurucu yeni ontolojik ve epistemolojik güvenlik alanları açmaktır. Sadece televizyon''un evimizin en merkezî odasının en merkezî yerine yerleştirdiğimiz, herkesin “kâbe”si olarak yönümüzü kendisine çevirdiğimiz bir yeri işgal etmesi, bunun “küçük” bir göstergesidir.
Gazeteciler, bir olayı, kültürel, tarihsel, entellektüel süreçleriyle ve arkaplanlarıyla tasvir, tarif, tahlil, tefrik, tenkit ve sonra da hakîkaten bize takip edilesi bir yol ve yöntem teklif edebilecek, bir koridor ve ufuk açabilecek çapta, kapasitede, donanımda kişiler değildir.
Gazeteciler, yalnızca arızî olan''la, parça''yla, son durum''la ilgilenirler: Aslî olan''ı, bütün''ü ve bir olayın bütün yönlerini görebilecek ve kavrayabilecek zihinsel idrak, analiz ve eleştiri kabiliyetleri gelişkin kişiler değildir.
Batı uygarlığının, güç üreten araçların (bilimin, teknolojinin); amaçlardan, değerlerden, ahlâktan bağımsız / kopuk bir şekilde bir medya uygarlığı olması; bir uygarlığı var kılan bilim ve düşünce, kültür ve sanat ile duruş anlamında siyaset geleneğinden mahrum olduğu anlamına gelmiyor. Batı''da medyanın hâkimiyeti, bu hâkimiyetin üretilmesinde üstlendiği aracılık vazifesi, bir sonuçtur.
O yüzden, Batı uygarlığını felsefî anlamda medya uygarlığı olarak nitelendirsek bile, medya fiilen birinci güç değildir, dördüncü güçtür. Batı''da medyanın birinci güç olması, Batılıların dünya üzerindeki hegemonyalarını hem yeniden üretmek, hem de pekiştirmek anlamında sözkonusudur; Batı toplumları için/de sözkonusu değildir.
Oysa Türkiye''de medya, dördüncü kuvvet değil, birinci kuvvettir. Yani, medya bizim yaşadığımız yapay sorunların, tıkanmanın, körleşmenin, ufuk daralmasının bizatihî birincil nedeni konumuna yerleşmiştir ve bu konumu, kontrol edilemez bir şekilde güçlenmektedir. Ki bu, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Çünkü böyle bir konumlama, medyanın gücünü, hakın değil gücün medyasına dönüştümektedir. Halkın bu kadar hiçe sayılmasının, medyanın çıkar şebekesine ve çıkarperestlerin sopasına dönüşmesinin nedenleri burada gizlidir.
Savrulmamak ve güce tapınmamak için
Yusuf Kaplan
27/03/2007 Salı
İnsanlar ve toplumlar, büyük krizler yaşadıkları zamanlarda, özgüvenlerini yitirirler; savunma ve yenilgi psikolojileri geliştirirler: Özgüven kaybı, aşağılık kompleksleri ve azınlık psikolojileri üretir zamanla.
İşte bu ortam, hem insanların tutanacakları muhkem dayanakları yitirdikleri anlamına gelir; hem de insanları, güç aygıtlarını ve imkânlarını ellerinde bulunduran aktörlere, kişilere, gruplara, güçlere boyun eğmeye, onların ağızlarına bakmaya, onlar tarafından onaylanmak için her türlü kişiliksizliği sergilemekte hiç bir sakınca görmemeye sürükler.
Örnek... Laik Türkiye, kendine özgü yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini reddettiği / yitirdiği için, laik Batı karşısında onyıllardır bir eziklik, bir aşağılık, bir yenilgi kompleksiyle hareket ediyor. Batılı toplumların kendi açmazlarını hâl yoluna koymak amacıyla geliştirdikleri laik / seküler söylemi, tam bir köle-efendi mantığıyla, kraldan daha kralcı gibi hareket ederek Türkiye''ye aktarma savaşı/mı veriyor. Batı''ya, Batı''dan gelen her şeye ilkel bir kutsallık atfediyor; tapıyor adeta.
Oysa bu, laik Türkiye''nin, Batı''ya karşı yakıcı ve yıkıcı bir aşağılık kompleksiyle baktığı; aklını, özgür iradesini ve dolayısıyla özgüvenini yitirdiği anlamına gelir.
Türkiye''deki İslâmî çevreler de, Türkiye''deki laik / seküler çevrelere kaşı aynı azınlık / aşağılık psikolojisiyle bakıyorlar; onların onayını almak için kırk takla atıyorlar. Örneğin, İslâmcı bir yazarın, seküler aktörler tarafından onaylanmak için seküler çevrelerin dergi ve gazetelerinde yazı yazmak, yayınevlerinde kitaplarını yayımlatmak için çırpınıp durması...
İktidar, hem iktidardakini, hem de karşısındakini bozar, ayartır. Güç / iktidar, kişinin kendisinde ayartıcı bir güç vehmetmesine yol açar. İktidar dışındakilere ise, iktidara, sahip olduğundan daha fazla güç vehmettirir. İktidarın ve iktidardakilerin onayını almak için akla hayale gelmedik numaralar yapmakta, iktidarın onayını aldıklarında ise, kendi insanlarını ve geldikleri yeri hor görmekte hiç bir sakınca görmezler.
Türkiye''de siyasi hayatta da, ekonomik hayatta da, entelektüel hayatta da, kültürel hayatta da, medyatik hayatta da, iktidar, seküler çevreler ve güçlerdir. İslâmî çevrelerin seküler iktidar biçimleriyle ilişki biçimleri tedirgin edici, kişiliksizleştirici bir ilişki biçimidir. Örneğin, İslâmî çevrelere ait bir kurumda, seküler çevrelerden gelen birinin aldığı maaşın ve gördüğü alakanın, “mahallenin çocukları”ndan kat kat fazla olmasının nedeni, iktidarın / gücün kutsanması ve dolayısıyla azınlık psikolojisiyle hareket edilmesidir.
Oysa İslâm, biz biliyoruz ki, insanın bu tür kişilik bozukluklarını, çarpıklıkları ve güç / iktidar karşısındaki çarpılmışlık hâllerini ve durumlarını, ortadan kaldırabilme gücü ve imkânı sunan, Allah''tan başka hiç kimseye boyun eğdirmeyen yegâne dünya tasavvurudur.
(Bütün bunları yazarken, “iyi de sen kendin İslâmî çevrelerden farklı hareket edebiliyor musun?” diye soracak olanlar olabilir. Kendimden sözetmek zorunda kaldığım için özür dileyerek şunu söyleyeyim: Bugüne kadar, çalıştığım seküler kurumlara, “ben İslâmî kaygıları olan bir adamım; eğer benim bu kaygılarımdan ödün vermemi isteyecek olursanız beni boşuna çağırmayın” dedim. Hatta bir defasında, bir üniversitenin mütevelli heyeti başkanı ünlü biri, bana “eğer bu İslâmî kaygılarını ve o irticacı gazetede yazmayı bırakırsan seni buraya bir kaç yıl içinde dekan yaparız” deyince kapıyı suratına kapatarak odasından çıktığımı iyi hatırlıyorum. İslâmî çevrelerin krumlarında çalıştığım zamanlarda ise, herkesin hakkını sonuna kadar koruma mücadelesi verdiğimi, sonuç alamayamayacağımı gördüğüm zamanlarda ise oraları terkettiğimi bilenler biliyor.)
Şu ân, İslâmî söylemler, hem küresel konjonktür gereği, hem de ülkedeki iktidar konfigürasyonu gereği, bu ülkede şamar oğlanı durumunda. Ama işte tam da böylesi zamanlarda, durduğumuz yeri terketmemek ve hakikati ne pahasına olursa olsun, yılmadan, bıkmadan savunmak, satmamak ve tıpkı Kutlu Efendimiz gibi “bir elime güneşi, bir elime ayı bile verseniz ben bu davam''dan, iddiamdan vazgeçmem” diyebilmek zorunda değil miyiz?
Not: Cuma günkü yazım, internet sitelerinde polemik malzemesi yapılmış. O yüzden, bugün yazacağımı söylediğim yazıyı bugün yazmıyorum.
Perspektif körlüğü, üç dil ve üç okuma
Yusuf Kaplan
30/03/2007 Cuma
Modernlikten önce farklı medeniyetler aynı zaman dilimi içinde kendi “zeitgeist”larını üretiyorlar ve başka medeniyetlerin zeitgeist''larıyla ilişki kurabiliyorlardı. Ancak geldiğimiz noktada, dünyada tek bir zeitgeist (zamanın ruhu) var artık: Diğer medeniyetlerin zeitgeist''larını da iptal eden Batı uygarlığının zeitgeist''ı bu.
Bu, kaçınılmaz olarak Batılıları, herkesi kendilerine benzetme ve boyun eğdirme çabası içine girmeye itiyor: Batılılar, bütün dünyaya, ya bizim gibi olacaksınız (asimilasyon süreci); ya da yok olacaksınız (eliminasyon süreci) diyorlar! İnsanlığın başına bundan daha büyük bir belâ, bundan büyük bir felâket gelemez, gelmedi de!
Tek bir zeitgeist''ın bütün dünyada hâkim olması, özellikle Batı-dışı toplumlarda da Batılılar gibi seküler bakış, algılayış, duyuş, düşünüş ve yaşayış biçimlerinin hükümfermâ olmasına, dolayısıyla bütün insanlığın ayartıcı / yabancılaştırıcı bir perspektif körlüğü yaşamasına yol açıyor.
Burada yakıcı ve yıkıcı mesele şu: Mevcut zeitgeist''ı bütün boyutlarıyla ve ifade biçimleriyle (vasat ve vasıtlarıyla) tanımadan İslâm''la kuracağımız ilişki ve irtibat, İslâm''ın bizi dönüştürmesine ve harekete geçirmesine yol açmayacak; aksine mevcut / seküler zeitgeist''ın hem bilinç, hem “bilinçaltı” dünyamızı şekillendiren, hatta delik deşik eden bakış, algılayış, duyuş, düşünüş ve yaşayış biçimlerinden kurtulmadan, kendimizi ondan arındırmadan İslâm''la kuracağımız ilişki ve irtibat biçimi, bizim İslâm''ı dönüştürmemize yol açmakla sonuçlanacaktır.
O yüzden, önce mevcut perspektif körlüğünü aşmak zorundayız. Bunun için de, mevcut zeitgeist''ın dışına çıkabilecek bir düzlem''e çıkabilmemiz; bunu yapabilmek için de, mevcut zeitgeist''ın arkeolojisini / kazısını yaparak zihinsel haritasını çıkarmamız gerekiyor. İşte bundan sonra İslâm''la kuracağımız ilişki ve irtibat biçimi, bizim, hem İslâm''ın ifadesi olacak (=bir vasat inşa etmemizi sağlayacak); hem de İslâm''ı kendileri aracılığıyla ifade etmemizi (=vasıtalar / dil''ler geliştirmemizi) mümkün kılacaktır.
Hem vasatı, hem de vasıtaları inşa ettikten sonra yapacağımız üçüncü yolculuk, mevcut zeitgeist''a müdahale ederek, bu dünyaya, içinde yaşadığımız zamana kalıcı, hitap edici, nüfûz edici, ruh üfleyici bir üst-dil ve söylem geliştirmek olacak.
Benim, Batılı yazarlara sık sık gönderme yapmamın gerisinde yatan temel gerçek budur. Şu ân, dünyada tek bir zeitgesit var ve bu zeitgeist''ı batılılar üretiyorsa, benim bu zeitgeist''ın ürünü olan bu dünyayı çarpıtmadan anlayabilmemin yolu, Batılıların yaptığı oryantalizm hastalığına benzer bir oksidentalizm hastalığı üretmeMemden geçiyor. Önce, Batılılar, kendilerini nasıl görüyor ve tarif ediyorlarsa, bir anlam yüklemesi yapmadan, onları öylece görüp, tarif etmem gerekiyor.
İkinci aşamada, İslâm bu durumu nasıl görür ve tarif eder sorusu ekseninde mevcut zeitgeist''ı anlamlandıracak İslâmî bir dil kurmanın imkânları üzerinde kafa yormamız gerekiyor.
Üçüncü aşamada ise, bu okuma ve anlamlandırma işlemini yapan bensem, benim bizzat bu olup bitenleri tasvir, tarif, tahlil, tefrik, tenkit etmem, ardından da bir müslüman “yazar-çizer” olarak İslâmî bir tasavvur teklif etmem gerekiyor.
Özetle, dünyada tek bir zeitgeist''ın hâkim olması nedeniyle, bütün insanlığın her şeye Batılılar gibi bakmak zorunda bırakılmasının ürettiği perspektif körlüğünü aşamadığımız sürece bu dünyaya esaslı şeyler söyleyemeyiz. Dolayısıyla mevcut perspektif körlüğünü aşabilmek için de İslâmî bir vasat, İslâmî vasıtalar ve bunların yeniden üretilme sürecinden oluşan üç dil kuramadığımız ve bunun için de, önce mevcut zeitgesit''ı anlamlandıramadığımız, ardından müşterek bir İslâmî üst-dil ve söylem, son olarak da şahsen kendi yeteneklerimizin ürünü olan münferit bir üçüncü okuma ve inşa biçimi gelişiremediğimiz sürece, bu dünyaya esaslı şeyler söyleyebilmemizin, bütün insanlığın sorunlarını hâl yoluna koyma imkânları sunabilecek kuşatıcı ve kucaklayıcı bir medeniyet tasavvuru inşa edebilmemizin son derece zor olduğunu unutmayalım, diyorum.Askerlerin yanılgısı
Yusuf Kaplan
3/04/2007 Salı
Türkiye''de yazılı kültür''le yaratıcı ilişkiler kuramadık bir türlü. Hâlâ toplumun sorunlarına, duyarlıklarına, değerlerine zemin hazırlayan, bunları yeniden üretebilen gerçek anlamda bir gazete kurumu yok Türkiye''de.
Aslında Zaman gazetesi, Türkiye''nin bu anlamda en iyi gazetesi olabilecek bir “imkân” yakalamış durumda. Ama Türkiye''deki bir türlü yerine oturamayan ve sürekli dengesizlikler doğuran dengeler, Türkiye''nin gündemini “sarsabilecek” esaslı bir gazetecilik yapılmasını zorlaştırıyor.
Zaman gazetesi, Türkiye''nin siyasî, ekonomik, toplumsal, kültürel ve entellektüel gündemini belirleyebilecek bir eşiğe geldi; ama dengeler, Zaman gazetesinin ülkenin birincil (en temel, yeni ve sıcak) gündemlerini “belirleyebilmede” değil; daha çok “ikincil” (birazcık “eskimiş”) gündemlerini açıklığa kavuşturmakta önemli bir gazetecilik yapmasına imkân tanıyor yalnızca. Dengeleri gözetme kaygısı, gerçek dengelerin gözden çıkarılmasına neden olabiliyor.
Bunlar, haber dergiciliği için de geçerli. Türkiye''de Aksiyon dergisinin dışında haber, yorum, analiz yayımlama kaygısı güden istikrarlı bir dergi henüz yok. Bunun bir istisnası var: Alper Görmüş, Aktüel''in başına geçtiğinde, haber dergiciliğinin nasıl yapılabileceğini gösterdi. Ama Aktüel''deki başarısı, talihsiz bir “kaza”ya kurban gitti Alper Görmüş''ün.
Türkiye''deki en parlak “araştırmacı gazeteci”lerden biri olan Alper Görmüş, bir kaç aydır Nokta''da “sessiz bir devrim” gerçekleştiriyor. Önce “ikinci andıç” olayını açık etti Alper Görmüş''ün Nokta''sı. Bu hafta da, iki darbe girişimini. Başarısızlıkla sonuçlanan bu darbe girişimleriyle ilgili Nokta''nın yaptığı habercilik, basınımızda tam anlamıyla es geçildi. Her fırsatta Batı hayranlıklarını dillerine pelesenk eden Türkiye''deki yazılı ve görüntülü medyatörler, Batı''da herhangi bir ülkede bu tür darbe girişimlerini ifşa eden bir mecraya gösterilecek ilginin tam tersini gösterdi ve Nokta''nın ortaya çıkardığı darbe girişimlerine adeta bir darbe vururcasına es geçti. Olacak iş değil!
Deniz Kuvvetleri eski Komutanları''ndan Özden Örnek''in 1957''den itibaren tuttuğu günlüklerin Sarıkız ve Ayışığı adları verilen darbe hazırlıklarını günü gününe konu edinen 2003''ten sonraki bölümlerini yayımladı Nokta dergisi son sayısında.
Türkiye''de her kesimin kendine özgü “kutsal”ları var ve bu “kutsallar”, “bıçak sırtı dengeler” üzerinden korunmaya çalışılıyor. Dar çıkarlar etrafında örülen kutsallar bunlar. Bu toplumun büyük tarihî derinliğine, kültürel zenginliğine ve engin medeniyet tecrübesine dayanarak belirlenmiş ve şekillendirilmiş değil. Dışardan, Batı''dan ithal edilen; o yüzden de dayanaksız ve köksüz: Dayanaksız olduğu için dayanıksız; köksüz olduğu için köksalamıyor.
Askerlerin temel yanılgısı şu: Askerler, bir yandan Türkiye''nin ABD ve AB tarafından kuşatıldığından sözediyorlar ve hükümetin ABD ve AB ile kurduğu ilişkileri sert bir şekilde eleştiriyorlar ama Batılıların geliştirdikleri ve işgal ettiklerinde, sömürgeleştirdiklerinde uygulayackları sekülerleştirme projesini Batılılardan daha sert ve katı şekillerde uygulamaktan başka çıkar yol olmadığını savunabiliyorlar! Ne yaman çelişki böyle!
Oysa, sekülerliğin, hem dekandans''tan / kültürel ve ahlâkî çözülmeden ve çürümeden; hem de zihin ve ufuk daralmasından (yani benmerkezcilikten, hazcılıktan, hapçılıktan, dünyanın ve ülkenin sorunlarına yabancılaşmaktan, kayıtsızlaşmaktan) başka bir şey üretemeyeceği ispatlanmıştır.
Türkiye''nin, yeniden tarihin akışını değiştirebilecek büyük tarihî, kültürel ve medeniyet tecrübemizi hayata geçirerecek ortak bir akla, ortak bir rüyaya, ortak bir ideale doğru yürümesi gerekiyor. Oysa, sekülerlik, Türkiye''yi batıya her bakımdan bağımlı hâle getirmekten ve bizim ruhumuzu, ideallerimizi, rüyalarımızı yitirmemizle sonuçlanacak bir çıkmaz sokağın ve uçurumun eşiğine fırlatmaktan başka bir işe yaramıyor.
Bizim tarihimiz boyunca ürettiğimiz ve dünya tarihinin yapılmasında kilit roller oynamış, Selçuklu ve Osmanlı medeniyet tecrübeleriyle zirve yapan o büyük kültür, tarih ve medeniyet birikimini yok sayarak, şu ân bizim üzerimize geldikleri söylenen Batılıların bizi sekülerleştirerek köleleştirici ve bizim ruhumuzu yok edici seküler projelerini benimseyen bir ülkenin, bırakınız yeniden büyük bir tarihî yürüyüşe soyunabilmesini, varlığını sürdürebilmesi bile uzun vadede imkânsızdır.Çağ, İslâm ve Hz. Peygamber
Yusuf Kaplan
6/04/2007 Cuma
İslâm''ı anlamadan çağı, çağı anlamadan İslâm''ı, Hz. Peygamber''i anlamadan da hem İslâm''ı, hem de çağı anlayamayız.
İnsanlık tarihinde gelmiş gelmiş üç tür medeniyet tipi olduğunu gözlemliyoruz: Birincisi, fizik gerçekliği, dolayısıyla bu dünyayı mutlaklaştıran, insanın iç dünyasını (ruhunu, dolayısıyla vicdanını) imha eden pagan uygarlıklar; ki, Antik Yunan''dan Roma''ya, Avrupa''dan Amerika''ya kadar üretilen tecrübe, pagan uygarlık tecrübesidir.
İkinci tür medeniyet tipi ise, bugün, Konfüçyanizm, Hinduizm ve Budizm gibi doğu hikmet geleneklerinin temsil ettiği ve yalnızca fizik ötesi gerçekliği / insanın iç dünyasını eksene alan, fizik / dış gerçekliği ihmal eden medeniyet tipidir.
Üçüncü tür medeniyet tipi ise bugün yalnızca İslâm''ın temsil ettiği, varlığı ve hakikati parçalamadan, bir bütün olarak algılayan, dolayısıyla hem fizik / dış, hem de fizikötesi / iç gerçekliği aynı ânda mezceden vahiy medeniyetleri tipi''dir.
Pagan uygarlıklar, hikmet gelenekleriyle karşılaştıklarında, fizik gerçekliği, dolayısıyla insanı, dolyısıyla aklı mutlaklaştırdıkları, yani varlığı ve hakikati parçalı ve eksik algıladıkları için, diğer medeniyetlerle şiddete dayalı ilişki biçimleri geliştiriyorlar: Önce onları asimile etmeye / kendilerine benzetmeye, asimile edemedikleri zaman ise elimine / yok etmeye çalışıyorlar.
Hikmet gelenekleri bu dünyayı ihmal ettikleri için, pagan meydan okumaya karşı direnme ve cevap üretme biçimleri geliştiremiyorlar. Pagan meydan okumaya direnme ve cevap üretme iradesini yalnızca vahiy medeniyetleri geliştirebiliyor. Bugün İslâm''ın, dünyanın önündeki en büyük tehdit olarak konumlandırılmasının nedeni, pagan Batılıların da, hikmet geleneklerine dayanan doğuluların da varlığı ve hakikati bir bütün olarak anlama ve anlamlandırma imkân ve kabiliyetlerinden yoksun olmaları, dolayısıyla İslâm''ın önünün açılması durumunda İslâm''ın önünde hiç bir gücün duramayacağı ve bütün dünyanın potansiyel olarak hızla İslâmlaşabileceği gerçeğinin özellikle Batılılar tarafından kavranmış olmasıdır.
Özetle, varlığı ve hakikati yalnızca İslâm bir bütün olarak algılama imkânı sunduğu için, İslâm''ı anlamadan insanı da, çağımızı da anlayamayız.
Peki, İslâm''ı nasıl anlayacağız? İçinde yaşadığımız çağı anlayabildiğimiz zaman İslâm''ı anlayabiliriz ancak. Eğer içinde yaşadığımız çağı anlayamazsak, İslâm''ı da anlayamayacağımızı bilelim.
İki nedenden ötürü çağı anlamadan İslâm''ı anlamakta zorlandığımızı düşünüyorum: Birincisi, şu ân müslümanlar, İslâm''ın belirlemediği bir ortamda yaşıyorlar. İkincisi ve daha da önemlisi de, bugün içinde yaşadığımız dünyada bütün dünyanın kullandığı kavramları ve kurumları yalnızca Batılılar üretiyor.
Batı kültürünü çok iyi anlayamadığımız sürece, seküler Batı kültürünün hem bilinç, hem de bilinçaltı dünyamızı şekillendiren kodlarını çözüp, kendimizi bu seküler kültürün algılama ve yaşama biçimlerinden arındırmadan İslâm''la kuracağımız ilişki, mevcut seküler kavramlarla ve algılama biçimleriyle İslâm''ı anlama açmazından kurtaramadığımız bir anlama ve algılama biçimi olacaktır. Ve bu çaba, İslâm''ı anlamamızı zorlaştıracak ve biz istemesek bile, seküler algılama biçimlerinden kendimizi arındırmadan İslâm''ı anlamaya kalkıştığımız için, bu, yalnızca Batılı kavram ve algılama biçimleriyle gerçekleştirdiğimiz ve yalnızca hâkim Batı kültürünü yeniden üretecek ve pekiştirecek bir anlama ve algılama biçimi olacaktır.
Peki, içinde yaşadığımız çağı nasıl anlayacağız öyleyse? Hem çağı, hem de İslâm''ı anlayabilmemizin ve geleceğimize İslâmî bir renk verebilmemizin yolu, Hz. Peygamber''in hem vahiy öncesi, hem de vahiy sonrası hayatını bir bütün olarak anlayabilmekten geçiyor. Çünkü Hz. Peygamer''in vahiy öncesi hayatı, Hz. Peygamber''i bizim çağdaşımız kılıyor; vahiy sonrası hayatı ise, geleceğimiz kılıyor.
Peki, Hz. Peygamber''i nasıl anlayabileceğiz? Bu sorunun cevabını, bizzat Hz. Peygamber veriyor ve kendisini “şehir” (medinetü''l-ilm = ilim şehri) olarak tarif ediyor. Yani, Hz. Peygamber''i anlayabilmenin yolu, O''nu “şehir” olarak anlamaktan geçiyor. Salı günkü yazıda, Hz. Peygamber''i “şehir” olarak anlamanın ne demek olduğunu görelim...
Laikçi körleşmenin şiddeti
Yusuf Kaplan
13/04/2007 Cuma
Türkiye''nin sorunu sığlaşma, yüzeyselleşme, ikiyüzlüleşmedir: Batı''yla da, İslâm''la da kurduğumuz ilişki biçimi, ezberlenmiş klişelere ve sloganlara dayanan sığ, yüzeysel, iki yüzlü bir ilişki/sizlik biçimidir.
Batıcı / seküler, özellikle de laikçi çevrelere göre, İslâm, sadece bireysel bir inanç meselesidir. Oysa İslâm''ın kaynakları, hayatın her alanına müdahale etmek zorunda olduğunu söylüyor. Ama Türkiye''deki seküler ve laik/çi çevreler, tam tersini dayatıyorlar bize. Totaliter zihin böyle bir şey olsa gerek.
Peki, bütün seküler, özellikle de laikçi çevrelerin, İslâm''ın hayatımızı, siyaset, ekonomi, kültür, sanat, düşünce ve medeniyet anlayışımızı düzenleyemeyeceğini bize dayatırlarken, önerdikleri dişe dokunur bir şey var mı?
Önerdikleri şey, seküler, dolayısıyla Batılı bir dünya ve hayat algısıdır. İyi de kendilerinin seküler / Batılı dünya ve hayat algısına ilişkin sahip oldukları bilgileri nedir ve doğru mudur?
Batı''dan / sekülerlikten anladıkları, dinin hayata, siyasete, kültüre, sanata, düşünceye karışamayacağı dogma''sıdır: Buna göre, İslâm, hayattan, siyasette, kültürden, düşünceden, sanattan uzaklaştırılmalı; Allah''ın dini değil, kendi algıladıkları "din" topluma dayatılmalıdır. Bilim, her şeyin merkezine yerleştirilmelidir. İyi de hangi bilim? Newton''ın bilimi mi, Heisenberg''in bilimi mi, Einstein''ın, Planck''ın bilimi mi, yoksa Batlamyus''un bilimi mi? Hangisi? Çünkü bu bilim anlayışlarının zihinsel önermeleri birbiriyle uyuşmaz ki?
Bilimsel mantık, zamanla, mekânla kayıtlı bir mantıktır; geçicidir; değişir. Ama biz, bilimsel mantığı, değişmez, tartışılmaz, mutlak bir din katına yükseltiyoruz. Aklı çöp tenekesine atıyoruz. İlkel bir pozitivizmden başka bir şey değil bizim "bilim" anlayışımız.
Yani aklımızla, zihnimizle değil, duygularımızla ve hislerimizle, adeta iman edercesine yaklaşıyoruz bilime. Hiç bir şeyi anlayamayan çocuksu bir psikolojiyle.
İşin daha da ürkütücü boyutlar kazandığını da görüyoruz: Türkiye''deki laikçi ve ulusalcı çevreler, İslâm''ı gericilik, laikliği ise tartışılmaz bir din gibi kabul etmediğiniz sürece, size bu ülkede yaşama hakkınız olmadığını söyleyecek kadar şirretleşiyorlar. Max Weber''in modernlik için yaptığı "demir kafes" tanımlaması, aslında bizim laikçi / ulusalcı kesimler için "cuk oturan" bir tanımlama. Weber, daha önce de söylediğim gibi, modernliğin / demir kafesinin bir özgürlük kaybı ve anlam krizi ürettiğini söylüyordu.
Aslında asıl özgürlük kaybını ve anlam krizini hem de berbat bir şekilde biz yaşıyoruz. Laikçi ulusalcılar, bir yandan bağımsız bir Türkiye''den sözediyorlar; öte yandan da tam bir din hâline getirdikleri ve gerçekte bambaşka bir dinsizlik biçimine dönüşen dünyada eşi benzeri olmayan bir laiklik biçimini, "laiklik budur" diye bize dayatıyorlar.
Oysa bu tam bir körleşmedir. Laikliğimizin esin ve besin kaynağı olan Fransa''da bile orta dereceli okulların üçte birinin katolik okullarından oluştuğunu, bizde ise Kur''ân''ın eğitiminin değil, Kur''ân öğrenmenin 12-15 yaşına kadar çocuklarımıza resmen yasaklandığını gözönünde bulundurursanız, bizdeki laikçi-ulusalcılığın nasıl berbat bir körleşme ve "dinsizleşme" biçimine dönüştüğünü anlamakta zorlanmazsınız.
Laikçi-ulusalcılık tam bir körleşme ve bu toplumu demir bir kafese hapsetme biçimidir. Bir taraftan tam bağımsızlıktan sözedeceksiniz, öbür taraftan da laikçiliğin tek çıkar yol olduğunu söyleceksiniz! Laikçiliğin tek çıkar yol olarak görülmesinin, bu toplumu Batılıların karikatürü hâline getirdiğini ve zamanla bu toplumun büyük iddialarını, rüyalarını, ideallerini yok eden, sığ, ilkel ve bayağı arabesk ve eurobesk kültürün kıskacına hapsolan bir toplum ürettiğini göremeyecek ve bu iki ilkel kültürle bırakınız dünyaya esaslı şeyler söyleyebilmeyi, bu ülkenin önümüzdeki çeyre asırda yok olmanın eşiğine geleceğini göremeyeceksiniz! Zihinsel körleşme ve köleleşme değil de nedir bu?
Oysa körleşme olgusu, kaçınılmaz olarak iktidar ve çıkar çatışmalarını tetikliyor ve Türkiye''de farklı ideolojik ve siyasal kesimler arasında söylemsel ve fiîli şiddet biçimleri üretiyor. Bunun Türkiye''yi nereye sürükleyeceğini söylemek bile gerekmiyor!
Seküler kuşatma ve millet iradesi
Yusuf Kaplan
17/04/2007 Salı
Türkiye, hem içerden, hem de dışardan çift yönlü büyük bir seküler kuşatmayla karşı karşıyadır.
Emperyalizm ve sömürge savaşlarının dünyayı cehenneme çevirdiği bir zaman diliminde, Türkiye''ye dayatılan seküler kuşatmanın hedefi, bu topraklar üzerinde yaşama ve varolma iradesi göstermekte direnen bu milleti yok etmenin mümkün olmadığı anlaşılınca, her türlü ırk, dil, din ve renk farklılığını zenginlik olarak bünyesinde yaşatan yegane medeniyet tecrübesi üretebilmiş bu milletin ruhunu yok etmek olarak belirlenmiştir.
Modern Batı uygarlığı, insanlık tarihinin en çatışmacı ve bu yüzden de en kısa ömürlü uygarlığı olarak tarihteki yerini almak üzeredir. Modern Batı uygarlığının omurgasını, insanı tanrısallaştıran ve sonra da yok eden sekülerlik oluşturur. Seküler tasavvur, başkalarını ya kendisine benzemeye zorlar; ya da kendisine benzemediği, itaat etmediği zamansa yok etmek için savaşır onunla. Yeryüzünde seküler Batı uygarlığının küre ölçeğinde haksız ve hukuksuz bir hâkimiyet kurduğu 3-4 asırlık bir zaman diliminde 26 medeniyetten 16''sını fiilen yok etmesi, geri kalanını da fosilleştirmesi söylediklerimizi ispatlar.
Sömürgecilik ve emperyalizm çağlarını doğuran zaman dilimi içinde altın çağını yaşayan Osmanlı medeniyetinin seküler Batı uygarlığının başvurduğu sömürgeleştirme, emperyalizm, kendine benzetme ya da yok etme yollarına başvurmaması, kapitalist / seküler tasavvura direnmesi, Osmanlı''nın “insanlığın son adası” olarak görülmesini mümkün kılmıştır.
Osmanlı''nın sahip olduğu bu insanî, âdil ve herkese hayat ve varolma hakkı tanıyan güven verici ruh, Osmanlı''nın en son çökertilen medeniyet olmasının da nedenidir.
Osmanlı''nın durudurulması ile açık sömürgecilik döneminin sona ermesi aynı zaman dilimine denk gelir. Oryantalizm, münhasıran Osmanlı medeniyetini ve iddialarını içerden çökertmek için geliştirilmiştir. Batılılaşmacı geç dönem Osmanlı aydını ile Türkiye''nin, ruhunu yitiren seküler entelijansıyasının her şeye oryantalist, dolayısıyla Batıcı gözlüklerle bakması, hem oryantalizmin Osmanlı''yı durdurmak için geliştirildiği tezimizi, hem de Türkiye''nin çift yönlü bir seküler kuşatma altında olduğu tezimizi doğrulamaktadır.
Türkiye''yi bir toprak parçası olarak kurtardık ama seküler kuşatmaya bizzat kendimiz öncülük ederek bu milletin tarih yapan ruhunu yok ettik.
Seküler kuşatmanın dış ayağını oluşturan Batılılar, Türkiye''nin seküler yörüngenin dışına çıkmaması için yoğun çaba gösteriyorlar. Türkiye''nin AB üyeliğinin desteklenmesi gerektiğini söylüyorlar. Batılılar, Türkiye''nin yeniden İslâmî iddialara, ideallere ve idea''lara (fikirlere) dayalı bir medeniyet yürüyüşüne soyunmaması için, Türkiye''yi kendi hâline bırakmamak gerektiğini düşünüyorlar.
Seküler kuşatmanın iç ayağını oluşturan Türkiye''deki laik elitler ve kesimlerse, aynı şeyleri söyleyerek Türkiye''nin bağımsızlığını korumak için mücadele ettiklerini söylüyorlar! Ne yaman bir akıl tutulması ve ne ürkütücü bir çelişki bu böyle!
Türkiye''yi tam bir demir kafese kilitleyen, ülkede devlet-millet gerginliği üreten, ülkeyi yönetilemez hâle getiren bu akıl tutulmasının ve ürkütücü çelişkinin aşılabilmesinin yolu, milletin önünü tıkayan bariyerlerin aşılması ve millet iradesinin temsilcisi olan ve bir referandum yapıldığında da kesinkes milletin onayını kahir ekseriyetle alacak olan Tayyip Erdoğan''ın cumhurbaşkanı olmasından geçiyor.
Eski ABD Başkanı Clinton''dan Wolfowitz''e, İngiltere Başbakanı Blair''den Almanya Başbakanı Merkel''e kadar bütün Batılı liderlerin, başka bir medeniyet arayışına soyunmaMası için, Türkiye''nin kendi hâline bırakılmaması gerektiğini ve sekülerleşme sürecine son hızla devam etmesinin şart olduğunu söylemeleri, bu ülkede millet iradesinin ülkeye vaziyet etmesini istemeMelerinden kaynaklanıyor.
Cumhurbaşkanı Sezer''in Harp Akademileri''nde yaptığı veda konuşmasında “çoğunluğun diktatörlüğü”nden sözetmesi ise, bu ülkede millet iradesinin değil, dışardan beslenen seküler bir azınlık iradesinin hâkim olduğunun bir kez daha tespit ve teyit edilmesi anlamına geliyor.
Oysa, bu çift yönlü kuşatmayı yarmak zorundayız. Milletin, millet iradesinin önü açılırsa, ülkenin önü de açılır ve Türkiye''yi tıkayan bu çift yönlü kuşatma ancak böyle yarılabilir.İki millet tehlikesi
Yusuf Kaplan
20/04/2007 Cuma
Tandoğan''da düzenlenen “Cumhuriyet Mitingi”, Türkiye''de, benim bu sütunda daha önce dikkat çekmeye çalıştığım iki millet tehlikesinin, bu kez bizzat yabancı basın tarafından da görülmesine yol açtı. Eğer Türkiye, yaptığı tarihî yanlışlıkları göremez ve derhal terketmezse, bir sonraki kuşakla birlikte, iki milletten oluşan, gerçekten yaşanılması zor, cehennemi andıracak bir yere dönüşecektir. Bu, bu ülkenin fiilen bitmesi anlamına gelecek kadar tehlikeli bir süreçtir.
Ama Türkiye''deki laik elitler ve laik entelijansiya, bu tehlikeyi görebilecek entellektüel donanımdan da, bu tehlikeyi önleyebilecek tarih, kültür ve medeniyet bilincinden de çok uzaktır.
Elitlerin tepeden bu topluma dayattıkları kültür ve medeniyet değiştirme projesi, bu ülkede, önce İslâm''la, İslâm düşüncesi, sanatı, kültürü ve medeniyetiyle ilişkileri gerçekten sıfırlanmış bir elit ve entelijansıya oluşturdu. Ardından da, hem elitlerde, hem de toplumda hiç bir ülkede görülmeyen berbat, çocuksu, temelsiz, şekilci / nominalist bir Batı hayranlığı üretti.
Türkiye''nin önce kurumlarının İslâm''dan tümüyle arındırılarak sekülerleştirilmesi, sonra da toplumun topyekûn sekülerleştirilmeye çalışılması, (bu toplumun tarih yapmasını, adaletin, hakkaniyetin, barışın hâkim olduğu, farklı dinlere mensup insanların huzur içinde yaşadıkları büyük bir medeniyet tecrübesini üretmemizi mümkün kılan) temel değerlerimizin, anlam haritalarımızın eğitim sistemimizden, medya rejimimizden, sivil mimarimizden, gündelik hayatımızdan adım adım uzaklaştırılmaya çalışılması, bugün Türkiye''de ürkütücü bir kültürel şizofeninin, kimlik krizinin, bir anlam boşluğunun oluşmasına yol açmıştır.
Türkiye''de oluşan seküler kültür, Batı''da olduğu gibi, büyük sanatçıların, düşünürlerin yetişmesini mümkün kılan, sanatta, düşüncede, kültür hayatında birinci sınıf akımların, atılımların ve açılımların gerçekleştirilmesine imkân tanıyan bir atılım üretememiştir: Arabesk ve eurobesk şekiller alan vulger / bayağı bir kültür ve lümpen bir insan tipi üretmiştir.
Yaygınlaşan şey, milliyetçilik filan değildir. Küreselleşme, mikro milliyetçilikleri tetikliyor elbette. Ama bu sorunun görünen yüzüdür. Asıl sorun, sorunun görünmeyen yüzü, vulgerleşme ve lümpenleşmedir. Vulgerleşme ve lümpenleşme, kültürü çözüyor, anlamın içini boşaltıyor, sosyo-kültürel ve ekonomi-politik sorunların artmasıyla orantılı olarak da her türlü şiddet, uyuşturucu ve haz biçimlerini kışkırtıyor.
Türkiye''deki sekülerleşme projesi, bir yandan toplumun İslâm''dan, İslâmî ideallerden, iddialardan, rüyalardan hızla uzaklaşmasına yol açarak büyük bir anlam krizinin, kültürel ve entellektüel savrulmanın kök salmasına yol açarken; öte yandan da bu vulgerleşme ve lümpenleşme olgularının süratle her yere ve her şeye sirayet etmesine neden oluyor.
Sekülerleşme sürecinin Türkiye''yi getirdiği nokta, ürkütücüdür: Din, tu kaka edilmiş, aydınlar ve genç kuşağın hayatından çıkarılmıştır. Dil, sekülerleştirilmiş, böylelikle İslâmî ruhu yok edilmiş, felsefe yapılamayacak, bilim, düşünce, kültür üretilemeyecek kadar içi boşaltılmıştır dilin.
Genç kuşakların tarih, kültür ve medeniyet bilinci yok edilmiş, böylelikle berbat bir Batı hayranlığı, çıkarcılık, egoizm, hazcılık, kariyercilik, uyuşturucu ve şiddet düşkünlüğü genç kuşakların top ile pop arasında yuvarlanmasına neden olmuştur.
Sonuçta, laikliği din katına yükselten kentli, varlıklı, ülkenin kremasını oluşturan yeni bir sınıf t/üretilmiştir. Bu süreç böyle gittiği sürece, Türkiye, önümüzdeki çeyrek asırda, hatta bir kuşak sonra, iki milletin oluşacağı, şimdiye kadar yapay olarak icat edilen kavgaların o zaman gerçeğe dönüşeceği tehlikeli bir sürece sürüklenmiş olacaktır.
Oysa, bu toplumun varlık nedeni İslâm''dır. Eğer İslâm''ı bu toplumun hayatından tümüyle çekip alırsak, bu toplum ayakta bile duramaz; sadece kendi dünyevî / seküler çıkarları için çıkar çatışmalarının, sınıf çatışmalarının yaşandığı bir arenaya dönüşür. Bu, önce ruhu yok edilen bu milletin zamanla fiilen kendisinin de yok olmasına neden olacak, hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği, bu toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir. O yüzden ben uyarı görevimi yapıyorum.Amerika izlenimleri: Akademi, sistem ve kilise
Yusuf Kaplan
8/06/2007 Cuma
ABD, dünyanın en güçlü ülkesi. Bunu biliyoruz. İki haftalık Amerika ziyaretinde Amerika''nın gücüne ilişkin yaptığım gözlem özetle şöyle: Amerika''nın gücü, üç temel sacayağına dayanıyor: Birincisi, akademi ve Holywood''un başını çektiği popüler kültür endüstrisi. İkincisi, siyasî, ekonomik ve teknolojik sistem. Üçüncüsü de, kilise.
Dünyanın en gelişmiş, en üretken üniversiteleri Amerika''da. Şu ân Amerika''da üç bin civarında üniversite var. Bu üniversitelerin hepsi birinci sınıf üniversiteler değil; çoğu işe yaramaz. Ama yine de belli bir eğitim standardı ve kalitesi var.
Amerika''da New York, Washington ve Chicago''da çeşitli üniversiteleri gezme imkânı buldum. Özellikle Chicago Üniversitesi''ni ziyaret etmek istiyordum. Robert Nisbet ve Edward Shils''lerin kuruculuğunu yaptıkları, sosyal teorinin, kadîm düşünce geleneklerini de dikkate alan, şimdilerde yeni kuşaları ve temsilcileri yetişen, ilerde daha fazla keşfedileceğinden hiç kuşku duymadığım "Chicago Okulu"nu yerinde görmek ve bugüne kadar en mükemmel İslâm medeniyeti tarihi kitaplarından birini yazan Marshall Hodgson''ın ders verdiği üniversiteyi yerinde görmek için Chicago Üniversitesi''ni üniversitede Osmanlı tarihi doktorası yapan Abdurrahman kardeşimle gezdik. Onlara olan vefa ve saygı borcumu bu şekilde de olsa ödemek istedim açıkçası.
Chicago Üniversitesi, özellikle sosyal bilimlerde dünyanın en sayılı ve saygın üniversitelerinden biri. İlk bakışta 150-200 bin öğrencisi olan bir üniversiteyi andırıyor ve tipik Amerikan "kampüs" üniversitelerinden ayrılıyor. Ama Abdurrahman kardeşim üniversitenin 10 bin civarında öğrencisi olduğunu söyleyince gördüklerime inanamadım. Dev bir üniversite ama 10 bin öğrencisi var. Nedeni, Chicago Üniversitesi''nin "teaching" (yalnızca lisans eğitimi veren) değil, özellikle yüksek lisans eğitimi veren bir "research" / araştırma üniversitesi olması.
Üniversitenin çarpıcı bir başka özelliği de, üniversitenin kampüsünde üç büyük tarihî kilisenin ve nefis, estetik, şirin bir caminin bulunması. Ayrıca üniversitenin değişik binalarında namaz kılmak için küçük mescitler de var.
Bütün bunları görünce, bizim YÖK belâsının bu ülkeye ne kadar zarar verdiğini düşündüm ve kıyıda, köşede, koridor altlarında namaz kılmak zorunda kalan öğrencileri bile fişleyip "şişleyen" Türkiye''deki ilkel üniversite anlayışına bir kez daha kahrettim.
Akademisi güçlü olmayan, kendi kültür, tarih, düşünce, sanat ve medeniyet birikimini ıskalayan, öğrencilerini ve akademisyenlerini "irtica" yaftasıyla üniveriteden kapı dışarı eden Türkiye''yi nasıl berbat ve ürkütücü bir yabancılaşmanın ve yokolmanın beklediğini düşünmekten kendimi alamadım. (Popüler kültür endüstrisinin işleyişine, Amerikan toplumunu ve sistemini nasıl ayakta tuttuğuna ilişkin ayrıca bir yazı yazacağım; o yüzden bu konuyu geçiyorum).
Amerika''nın gücünün ikinci temel dayanağı, iyi kurulmuş, güçlü bir siyasî, ekonomik ve teknolojik sisteme sahip olması. Bu sistem, sağlam bir hukuk sistemi tarafından sıkı bir şekilde denetleniyor. Büyük yolsuzluklar, arızalar ve suistimaller bu demokratik hukuk sistemi tarafından kolaylıkla ve sert şekillerde cezalandırılıyor. O yüzden polis, çok güçlü Amerika''da. Yetkileri de aşırı denecek kadar fazla.
Amerika''daki en azından görünüşteki demokratik hukuk sisteminin çökmesi, Amerika''nın bir ânda büyük bir kaosun eşiğine sürüklenmesi için yeterli. Ekononimin gözle görülür bir şekilde çatırdaması, refah düzeyinin düşmesi, hukuk sisteminin çatırdamasına da neden olabilir Amerika''da.
Amerika''nın gücünü oluşturan üçlü sacayağının üçüncü ayağını kilise oluşturuyor. Amerika''da elbette ki Protestanlar çok güçlü. Hatta Protestanların tarihte "iktidar"ı ve "gücü" ellerine geçirdikleri en büyük ve belki de tek coğrafya Amerika. Her üç yüz-dört yüz metrede bir kilise var Amerika''da. Üstelik de bu kiliseler, âyinlerde dolup taşıyor. Ayrıca büyük ve tarihî kiliseler de Avrupa''da olduğu gibi bakımsız, kendi hâllerine terkedilmiş ve bomboş değiller.
Bütün bunlar birer sonuç. Peki neyin sonucu? Bu sorunun cevabını Salı günkü yazıda araştırmaya çalışalım.incognita"nın yeniden keşfi (mi?)
Yusuf Kaplan
12/06/2007 Salı
Önceki yazımda, ABD''nin, dünyanın en güçlü ülkesi olduğunu ve bunu, güçlü bir akademi / kültür, sistem ve kilise yapısına borçlu olduğunu söylemiş ama bunun bir bir sonuç olduğuna dikkat çekerek şöyle sormuştum: Peki, neyin sonucu bu?
Elbette ki, bu, ABD''nin, bütün kavramlarını ve kurumlarını (geliştirdiği bilim, düşünce, kültür, sanat ve siyaset gelenekleri yoluyla) yeniden üreten, şu ân yaşayan tek uygarlık tecrübesi olmasının sonucu. Avrupa tecrübesinin, Batı uygarlığının seküler temellerinin atılmasında, elbette ki, belirleyici bir rolü var; ama Batı uygarlığı demek, sadece Amerikan tecrübesi demek artık.
Düşünce, elbette ki, Avrupa''da üretiliyor hâlâ; ama Amerika''da öğretiliyor ve bütün dünyada da tüketiliyor. Sorulması gereken yakıcı şu burada: Eğer düşünce, hâlâ ABD''de üretilmiyorsa, nasıl oluyor da, Avrupa değil de, ABD, Batı uygarlığını büyük ölçüde tek başına temsil ediyor ve "yeniden-üretiyor", o hâlde?
Düşünce, Avrupa''da üretiliyor ama Avrupa tecrübesinden değil, Amerikan tecrübesinden yola çıkılarak üretiliyor: Baudrillard''dan Virilio''ya, Deleuze''den Lyotard''a kadar anlatılan hikâye, Avrupa''nın hikâyesi değil, Amerika''nın hikâyesi: Özne o çünkü.
Peki, düşüncenin Avrupa''lılarca üretilmesi ama Amerika''da hayata geçirilmesi ne anlam ifade ediyor ve bunun neden/ler/i ne/ler?
Antik Yunan pagan düşüncesi, spekülatif / teorik / nazarî bir düşünceydi; bu düşüncenin zirve noktasına ulaştığı ândan itibaren Antik Yunan / Helen tecrübesi çöktü. Antik Yunan düşüncesi, tatbikatına Antik Roma''da kavuşabildi.
Modern / seküler Avrupa düşüncesi, pratik bir düşünceydi; ama büyük ölçüde Avrupa''da değil, Amerika''da ("başarıyla") tatbik edilebildi. Modern düşünce, sekülerizmi kutsamıştı; o yüzden dogmatik bir düşünceydi ve Avrupa''da sadece büyük yıkımlara yol açtı; iki büyük dünya savaşıyla birlikte Avrupa''nın belirleyici bir özne olarak tarihten çekilmesine neden oldu.
Antik Yunan, Roma, Ortaçağlar ve modern Avrupa tecrübesinin hayata geçirilmesi, ABD''de mümkün olabildi. Bunun en temel nedenleri şunlardı: Birincisi, Amerika''nın bir "terra incognita" / "keşfedilmemiş bir kıta" olmasıydı: Amerika, Avrupa''daki kilise ile laikler arasındaki çatışmadan uzak, hafızasız "çorak bir ülke"ydi. ("Çorak Ülke"nin şairi T. S. Eliot, ABD''yi boşuna terketmemişti yani!) Püritenler, uçsuz bucaksız ve tabiî kaynaklar bakımından olağanüstü zengin Amerika kıtasında yeni bir dünya kurmayı başardılar. (Amerika''yı sömüren Avrupa ülkelerinin ekonomisi bir ânda altı kat büyümüş, patlama yapmıştı). Püritenlerin / protestanların karşısında, katolikler de, laikler de yoktu: Yalnızca zavallı yerliler / kızılderililer vardı.
İkincisi, Fransız Devrimi, kiliseyle kıyasıya savaşmış ve sonunda altetmişti kiliseyi. Ama Avrupa''da hem kiliseyle laikler, hem de türlü uluslar arasındaki çatışmalar, devrimin Avrupa''da tam anlamıyla köksalmasını önlemişti: Fransız Devrimi''nin anahtar kavramlarından biri, demokrasiydi; ama devrim, demokrasi değil, terör ve oligarşi / aydınlanmış despotizm üretebilmişti yalnızca.
İşte Amerikan Devrimi, kilise-laikler çatışması olmayan bir coğrafyada demokrasiyi her alanda başarıyla uygulayabilen bir tecrübe üretti: Avrupa''dakinin aksine, önceden zedelenmemiş, (kilise, siyaset, endüstri ve toplum aktörlerini temsil eden) gerçek kuvvetler ayrılığı fikri, Amerika''da tatbik edilebildi. Ayrıca, endüstrinin demokratikleş/tiril/mesi, Amerika''nın sahip olduğu zengin tabiî kaynakları endüstriyel kaynaklara dönüştürmekte rasyonel olarak kullanabilmesini, kapitalizmin sınır tanımaz bir şekilde büyümesini ve ABD''nin bir dünya gücü olarak tarih sahnesine çıkabilmesini mümkün kıldı.
Peki sonuç ne? ABD''de, şu ân insan da, halk da, demokrasi de sanallaşmış ve buharlaşmış durumda. O yüzden, İslâm, Amerika''da, eğer önü kesilmezse, her yerden daha fazla, daha hızlı yayılabilir ve daha iyi yaşanabilir, diye düşünüyorum; (ki bunun örneklerini anlatacağım).
Bu durumda, ABD''yi de Avrupa''nın kaderinin beklediğini söyleyebilir miyiz? Bu soruya, Cuma günkü yazıda, ABD, Romalılaştı mı, yoksa Bizanslaştı mı, sorusunu sorarak cevap arayacağız.
.
XXXXXXXXX
Çanlar, dünya sisteminin çöküşü için çalıyor
Yusuf Kaplan
5/01/2009 Pazartesi
Gazze''de yakın zamanların en büyük insanlık trajedilerinden biri yaşanıyor! Ama BM, AB, Arap Birliği gibi tam da bu tür durumlar için varolan uluslararası örgütlerin yöneticileri ürpertici, vicdansızca açıklamalar yapmaktan geri durmuyorlar!
BM toplanıyor, hiçbir karar almadan dağılıyor. Hatta BM Genel Sekreteri, toplantıdan önce, “yaptırım gücü olacak hiçbir karar alamayacaklarını” üzüntüyle açıklayarak toplantıya giriyor!
AB''nin dönem başkanı Çek Başbakanı, İsrail''in saldırısını “savunma savaşı” olarak nitelendirebiliyor! Arap Birliği yönetimi, yaptığı açıklamayla, bu örgütün ne kadar güdümlü ve absürd bir örgüt olduğunu bir kez daha ispat ediyor, dünya âleme rezil oluyor!
Dünyanın gözü önünde 1,5 milyon Gazzelinin İsrail''in karadan, havadan ve denizden giriştiği saldırılar karşısında BM''nin, AB''nin, Arap Birliği''nin hiçbir şey yapamaması, ama buna mukabil bir milyon kişinin katıldığı, Çağlayan''ın Çağlayan olalı ilk kez bu kadar büyük bir mitinge tanık olduğu İstanbul''da ve dünyanın dört bir tarafında yapılan, İsrail''i kınayan mitingler, mevcut dünya sisteminin çöküşünün, halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi çağrılarının en çarpıcı, en somut göstergelerinden biridir.
Çağlayan mitinginde de açıkça gözler önüne serildiği gibi, Filistin''deki savaş, Filistin ile İsrail arasında yaşanan lokal bir savaş değildir; bu savaş, insanın onurunun korunması çağrısında bulunan dünya halklarıyla, insanın onurunu ayaklar altına almakta hiçbir sakınca görmeyen açgözlü, sürgit azmanlaşan, dünyaya Darwinci orman kanunlarıyla çeki düzen vermeye kalkışan seküler-kapitalist dünya sistemi arasında yaşanan bir savaştır.
İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra kurulan dünya sistemi, BM''siyle, NATO''suyla, Dünya Bankası''yla, IMF''siyle, AB''siyle, güdümlü, iliştirilmiş küresel medya rejimiyle dünyaya orman kanunlarıyla çeki düzen vermeye çalıştığı ve haksızlığı, adaletsizliği, hukuksuzluğu, işgalleri, kriz politikalarını, böl-yönet stratejilerini, zayıf halkları birbirine düşürme şeytansı ve ilkel manevralarını eksene aldığı için felsefî olarak da, ahlâkî olarak da, siyasî olarak da çökmüştür! Hem de üzerinden yarım asır geçmeden çökmüştür. Seküler- kapitalist dünya sisteminin vicdanı yoktur; ilkeleri yoktur; insanlığa huzur ve barış armağan edecek kuşatıcı kurumları yoktur: Sadece lordlarının çıkarları vardır. Dünyanın beşte birini oluşturan nüfusuyla, dünyanın kaynaklarını sömürmekte, insanlığın geri kalan kısmını açlığa, yoksulluğa, hukuksuzluğa, çatışmalara mahkûm etmekte sakınca görmediği ve insanlığa insanca, hakça, sulh ve selâmetin hâkim olduğu bir dünya sunamadığı için çökmüştür!
İsrail''in 9-10 gündür, Gazze''de estirdiği terör havasına dünya sisteminin engel olmak şöyle dursun, destek vermesi, arka çıkması, seküler-kapitalist sisteminin iflasının bir göstergesidir!
Yeni bir dünya kurulmalıdır. Ve yeni bir dünya kurulacaktır. Çünkü dünya, bu azman, açgözlü, orman kanunları üzerine bina edilen, güçlü olanın istediğini yapabildiği seküler-kapitalist dünya sistemiyle sadece daha büyük felâketlerin eşiğine sürüklenecektir!
Seküler-totaliter ve dünya sisteminin kölesi Arap ülkelerinin liderleri Gazze''deki katliama seyirci kalırken, yaklaşık bir milyona yakın insanın sabahın erken saatlerinden itibaren İstanbul''da aynı coşku ve ruh ile gerçekleştirdiği Çağlayan mitingi, mitingde Erbakan''ın ve Saadet Partisi''nin yeni genel başkanı Numan Kurtulmuş''un yaptığı konuşmalar, yeni bir dünyanın dün olduğu gibi yarın da nasıl kurulacağını, hangi ilkeler üzerine kurulabileceğini, ruh-merkezi''nin, kök-merkezi''nin, merkez-üssü''nün neresi olduğunu apaşikâr bir şekilde göstermiştir. Yeni bir dünyanın, insanlığa din, dil, kültür ayırımı yapmadan gerçek anlamda yeniden sulh ve selâmeti armağan edecek evrensel bir medeniyetin nereden yükselebileceğini göstermiştir. Bu mitingin Saadet Partisi mitingine dönüştürülmemesi konusundaki duyarlılığından ötürü Numan Kurtulmuş yönetimi her türlü takdiri hak etmiştir.
Arap ülkelerinin kukla yönetimlerinin, antenlerini Washington''dan, Tel Aviv''den gelecek emirlere ayarladığı vakitlerde Başbakan Erdoğan''ın, Dışişleri Bakanı Babacan''ın ve İKÖ Genel Sekreteri Ekmeliddin İhsanoğlu''nun vakit kaybetmeden büyük bir diplomasi trafiği başlatmaları, bu çalışmalardan dikkate değer sonuçlar alınmasa da, yeni bir dünyanın kurulmasında neden Türkiye''nin kilit rol oynaması gereken ülke olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir.
Evet, dört bir taraftan kuşatılan ve ateş altında kalan Gazze''de çanlar, seküler-kapitalist dünya sisteminin sonu için çalıyor. Dünya sistemi bitmiştir ve yeni bir dünyanın kurulmasında, dün olduğu gibi yarın da Türkiye kilit rol oynayacaktır. Bunun için, artık ezberlerimizi bozarak, şimdiden orta ve uzun vadeli büyük projeler hazırlamak zorundayıİngiliz ethos"u ile Yahudi pathos"u çarpışıyor
Yusuf Kaplan
12/01/2009 Pazartesi
İsrail''in Filistin''de gerçekleştirdiği katliamla, Türkiye''deki Ergenekon operasyonu arasında bir ilişki var mı acaba?
Bu soru, ilk bakışta çok saçma bir soru gibi geliyor. Ama alakasız gibi görünen bu iki fenomen arasında “derin” ve yakıcı bir ilişki var. Nasıl mı? O hâlde buyurun yazıya…
* * *
Schumpeter, Marx ve Adorno''nun modernliğe ilişkin yaptıkları, “yaratıcı tahripkârlık” (creative destruction) tanımı, çağımıza rengini ve şeklini veren hâlet-i rûhiyeyi, bunun dayandığı ethos''u (=”dayanak / kalkış noktası”nı) ve bu ethos''un doğurduğu pathos''u (=trajediyi, acıyı, ıstırabı) çok iyi resmediyor.
Etik, estetik ve adalet duygusundan yoksun bir ethos ve pathos hâlinin hükümfermâ olduğu bir dünyada, darwinci orman kanunlarının hâkim olması kaçınılmazlaşır.
İşte orada görünenlerle gerçekler birbirine karışır: Bu ethos, güç devşirme, gücünü gösterme ve tahkim etme vahşîliği ile harekete geçilmesini icbar ettiği için, ortaya pathos hâlleri çıkar. Çıkar, güç ve çatışma ethos''unun oluşturduğu pathos hâlinin hükümfermâ olduğu durumlar, kriz durumlarına gebedir ve kriz durumları üreterek varlığını ve hâkimiyetini sürdürebilir ancak.
Görünüşe bakılırsa, Filistin''de İsrail ile Hamas çarpışıyor. Acaba gerçekte olan bu mu? Yine görünüşe bakılırsa, Türkiye''de Ergenekon operasyonu, Türkiye''de demokrasi yanlısı güçlerle demokrasiyi çökertmeye çalışan güçler arasında yaşanan bir hesaplaşmanın ürünüdür. Acaba olup bitenler gerçekte bundan mı ibarettir?
Bu soruların cevabını verebilmemiz için çağdaş dünyayı kuran ruhu ve hâkimiyet savaşı veren aktörleri çok iyi görebilmemiz gerekiyor.
Çağdaş dünyayı kuran ethos, pagan Roma''dan tevarüs edilen ve Braudel''in “askerî zorbalık düzeni” diye tarif ettiği ve İngilizlerin ürettiği güç, çıkar ve çatışma ethos''u ile, bu ethos''u daima bir karakter ve mizaç dekadansına dönüştüren Yahudi ruhu veya pathos''udur.
Bugün biz, dünya sisteminin aktörünün ABD olduğunu zannediyoruz. Görünüşe bakılırsa öyle. Ama gerçekte, ABD diye yaratıcı ruhu ve kurucu iradesi olan hakîkî bir aktör yoktur. ABD, icat edilmiş bir aktördür; sanaldır ve sahtedir. ABD, diye hakîkî bir aktörün varolabilmesi mümkün değildir; çünkü böyle bir şeyi mümkün kılabilecek bir kolektif şuura, şuuraltına, hafızaya ve tarihî derinliğe sahip değildir ABD.
Yani? Yanisi şu: ABD, İngilizlerin eseridir: Çıkar, güç ve çatışma''ya dayanan İngiliz ethos''unun üründür. Dünya sisteminin merkezinde, geride, en derindeki güçlerden biri İngilizler, diğeri ise Yahudilerdir.
ABD''yi kuranlar İngilizlerle Yahudilerdir. ABD diye bir millet yoktur. Kültürü, dili, dini, felsefesi, tarihi, hafızası olmayan bir millet, millet olabilir mi?
ABD''yi ABD yapanlar ve kendileriyle aynı ruha sahip olan Yahudilerin önünü açanlar İngilizlerdir. Ama bu, İngilizlerle Yahudilerin birbirlerini çok sevdikleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, İngilizlerle Yahudilerin, birbirlerinin karakterlerini, mizaçlarını, ruhlarını çok iyi tanıdıkları ve dünya üzerinde ancak güç ve iş birliği yaptıkları takdirde dünya sistemine çeki düzen verebileceklerini çok iyi anladıkları anlamına geliyor.
Yahudi şebekeleri kışkırtarak, kullanarak Osmanlı''yı çökertenler, Yahudi soykırımının şartlarını oluşturanlar ve Filistin''de İsrail devletini kurduranlar kimlerdi? Elbette ki, İngilizlerdi. Ayrıca ABD''yi Avrupa''ya yerleştirenler, Irak, Afganistan işgaline kışkırtanlar kimlerdi? Yine İngilizlerdi/r.
Şu ân dünya sistemi bir kriz yaşıyor ve bu krizin aşılmasında İngiliz ethos''u ile Yahudi pathos''u birbirleriyle savaşıyor: Aynı çıkar, güç ve çatışma ethos''una dayanan Yahudi ruhu, benmerkezi, kendine tapan bir ruh olduğu için özellikle ABD üzerinden devşirdiği küresel güçle, tam bir güç sarhoşu olmuş durumda.
İşte İngilizler, bunun ne denli büyük bir zaaf ve imkân olduğunu çok iyi biliyorlar o ürpertici serinkanlılıklarıyla ve Yahudileri, inanılmaz bir şekilde kışkırtıyorlar: Yahudilerin buna tav olmamaları, kendilerini inkâr etmeleri anlamına gelir elbette ki. Ama bu, Yahudilerin intiharıyla, yani Yahudilerin ABD üzerinde temerküz ettikleri siyasî, ekonomik, kültürel sermayenin ( “gücün”) bitirilmesiyle sonuçlanacak bir şeydir.
Peki, Ergenekon''da görünmeyen resim ne? Şu: Şimdiye kadar görünüşte Amerikalıların güdümünde olan Yahudiler, Türkiye''deki laikçi şebekeyi kontrol ediyordu. Şimdi laikçi şebeke, Fehmi Koru''nun çok iyi gördüğü gibi, Başbakan Erdoğan''a rağmen tasfiye ediliyor. Kimler tarafından? İngilizler tarafından. Kraliçe, âhir ömründe boşuna gelmedi Türkiye''ye. Peki, neden tasfiye ediliyor laikçi şebeke? Başlarına belâ almak istemedikleri için.
Nasıl yani? Artık yerim kalmadı. Bu sorunun cevabını Gerçek Hayat dergisinin bu hafta yayınlanacak sayısındaki yazımdan okuyabilirsiniz.
Laikçi şebeke: İngiliz-Yahudi kapışması
Yusuf Kaplan
16/01/2009 Cuma
Artık şundan emin olabiliriz: Bu ülkede, bu ülkenin derin tarihî tecrübesini, zengin medeniyet birikimini ve iddialarını özümseyerek toplumla aynı hedefe doğru yürüyen bir devlet yok. Türkiye''de uğruna bağımsızlık savaşı vererek "kurduğumuz" devlet, İngilizlerin marifetiyle ittihatçıların kalıntısı laikçi / devşirilmiş bir şebeke''nin kontrolüne geçti daha sonraları.
Ne idüğü belirsiz, bize esaslı bir "hayat-dünya" tasavvuru sunma imkânları neredeyse "sıfır" denecek kadar içi boş, kaba saba pozitivist, deist, zaman zaman ateist görünümler alan, İslâm''ı bu toplumun hayatından bütünüyle tasfiye etmeyi gâye edinen laikçilik ideolojisiyle, bu laikçi şebeke, akıl almaz gerekçelerle sadece bölgemizin değil, dünya tarihinin yapılmasında kilit roller oynamış zengin medeniyet tecrübemizi ve tarihî birikimimizi inkâr etmeye, hatta yok etmeye çalıştı bugüne kadar.
Bu, hiçbir milletin başına gelmemiş tarihin en büyük cinayetlerinden biridir. Çünkü hiçbir millet, bu kadar esaslı bir medeniyet tecrübesini, ruhunu ve iddialarını inkâr etmeye kalkışmaz; zira bu, çılgınca bir şeydir.
Kaldı ki, inkâr etmeye ve yok etmeye çalıştığımız medeniyet tecrübesi, iddiası ve ruhu, tam da küre ölçekli esaslı bir krizin yaşandığı bir dünyada, bize ve bütün insanlığa yeniden esaslı bir dinamizm, ruh ve heyecan verebilecek çapta adalete, hakka, hukuka, farklılıklara hayat hakkı tanıyan köklü bir özgüvene ve alçakgönüllülük duygusuna sahip, kanatlandırıcı ve herkese hayat bahşedici bir tecrübedir.
Dahası, dünyanın son dört asırda sömürgeci-emperyalist ve seküler-kapitalist Batı uygarlığı tarafından inanılmaz bir şekilde yağmalandığı, medeniyetlerin kökünün kazındığı, bizzat Batılı düşünürlerce bile "insan türünün kökünün kazınmasında Batı uygarlığıyla hiçbir medeniyetin boy ölçüşemeyeceği"nin itiraf edildiği bir uygarlığın açgözlülüğünün, dünya üzerinde hâkimiyet kurma kavgasının yüzmilyonlarca insanın yok edilmesine, katledilmesine yol açtığı bir zaman diliminde, bütün bu ilkelliklere ve barbarlıklara karşı "insanlığın son adası" olarak görülen insanlığın yüzakı bir medeniyet tecrübesi bizim inkâr etmeye ve yok etmeye çalıştığımız tecrübe. Türkiye''nin bu kendini inkâr girişimi, anlaşılabilecek bir şey değildir.
Batılıların dünya üzerinde hegemonya kurması ve üç asır gibi uzunca bir süre boyunca Osmanlı''yı Avrupa''dan ve tarihten silmek amacıyla geliştirdikleri politikaların sonuç vermesi ve sonuçta Osmanlı''nın gücünü ve zamanla bedenini de kaybetmesi üzerine, yenilmiş toplumlarda gözlenen bir hastalık bize de sirayet etti: Yenenleri yüceltme, maymun gibi taklit etme hastalığı ve özgüven kaybı.
Bu yenilgi psikolojisi, bir yandan kendimizi aşağılamamıza, öte yandan da, görünüşte galip görünen güçleri körü körüne yüceltme, mitleştirme ve putlaştırma patolojileri geliştirmemize yol açtı.
İşte bu yenilgi ve yüceltme patolojisinin oluşmasında, köksalmasında, bizzat devleti ele geçiren ve sömürgecilerin, özellikle önce İngilizlerin kapıkulu gibi hareket eden, daha sonra Yahudilerin güçlenmesiyle birlikte, kendi kökenlerini de hatırlayarak Yahudilerin dümen suyuna giren türedi, laikçi / devşirme şebeke büyük rol oynadı.
İşte şu ân, Türkiye''de bu laikçi şebeke tasfiye ediliyor: Bu şebekeyi tasfiye edenler ABD''de Yahudilerin gücüne darbe vurmak amacıyla ABD ekonomisini "çökerten" İngilizlerdir.
İngilizlerin hem ABD''de, hem de Türkiye''de Yahudi şebekelerine darbe vurmalarının nedeni, Yahudilerin küresel güçlerinin Yahudileri güç sarhoşu yapacak kadar kontrolden çıkmış olmasıdır.
İngilizlerin bu kadar gücü var mı, demeyin. Unutmayın: ABD''yi kuranlar ve Yahudileri ABD''ye yerleştirenler, Osmanlı''yı çökertenler, Osmanlı''nın çökertilmesinden ve dünya savaşlarından nemalananlar ilk bakışta ABD gibi görünüyor; ama gerçekte İngilizlerdir.
İngilizler, Yahudilerin bu kadar güçlenmesinin tehlikeli olduğunu ve dünyayı cehenneme çevireceğini düşünüyorlar. İsrail''in Filistin''de kan kusturmasının nedeni, İngilizlerin, Yahudilerin altını oyma girişimlerine bir cevaptır aynı zamanda.
Türkiye''deki Ergenekon operasyonun en gerisinde İngilizler var ve Yahudilerin güdümündeki laikçi şebekeyi tasfiye ediyor İngilizler. Eğer İngilizler, Türkiye''deki Yahudi-güdümlü laikçi şebekeyi tasfiye edebilirlerse, Türkiye üzerinden Ortadoğu''ya yavaş yavaş hâkim olma kavgası verecekler ve doğal olarak ABD''deki ekonomik çöküntü daha da derinleşecek.
Peki İngilizler, Türkiye''deki tasfiyeden ümit ettikleri sonucu elde edebilecekler mi? Yoksa bu kez Türkler, İngilizlere şaşırtıcı bir darbe mi vuracaklar? Bu sorunun cevabını Pazartesi günkü yazıda araştıralım.
Türkiye"nin önünü kim kesiyor?
Yusuf Kaplan
19/01/2009 Pazartesi
Bütün Batılı liderlerin yeri geldikçe tekrarladıkları bir söz var: "Türkiye, aslâ kendi hâline bırakılamaz." Peki, Türkiye, neden kendi hâline bırakılamayacak bir ülke olarak görülüyor? Nedeni şu: Türkiye, kendi hâline bırakıldığı ândan itibaren, tarihte tatilden eve dönerek kendine gelecek ve yeniden tarihe girmesini, tarihin akışını kendince şekillendirmesini mümkün kılacak bir yolculuğa soyunacak.
Çünkü bu, hem Türkiye üzerinde oynanan, hem de Türkiye''nin aslâ kayıtsız kalamayacağı medeniyet coğrafyasındaki oyunların bozulmaya başlamasıyla sonuçlanacak.O yüzden Türkiye, aslâ kendi hâline bırakılamayacak kadar kontrol altında tutulmaya ve yeniden tarihî rolünü oynaması önlenmeye çalışılan bir ülkedir. Bunun en son ve basit örneklerinden biri, İsrail saldırılarının başlaması üzerine Türkiye''nin başlattığı arabuluculuk atağının devre dışı bırakılması ve Fransa ile Mısır-Ürdün''ün hemen itiş-kakış devreye girdirilmesidir.
Türkiye''nin bu olayda devre dışı bırakılması, sanıldığı gibi ABD''nin değil, doğrudan İsrail''in ve ABD''ye her bakımdan çeki düzen veren Yahudi gücünün marifetleriyle sözkonusu olmuştur.
Türkiye''nin İsrail saldırıları nedeniyle devre dışı bırakılması, Türkiye''nin aslâ kendi başına bırakılmaması stratejisinin bir uzantısı ve kaçınılmaz sonucudur. Türkiye''nin kendi hâline bırakılmasını engelleyenler, sadece bu son olayda değil, genel olarak bölgeyle, Kafkaslarla, Balkanlarla ilişkili olaylarda da Batılılardan ziyade Yahudilerdir.
Bir başka göremediğimiz yakıcı gerçek de şudur: İsrail, şu ân diktatör ve laik Arap rejimlerini kontrol eden tek aktördür. Görünüşte, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi diktatör rejimler, ABD tarafından kontrol ediliyor gibi görünüyor. Ama gerçekte bu ülkeler, İsrail ve ABD''deki Yahudi gücü tarafından kontrol ediliyor.
Buradan geleceğim nokta şu: İsrail''in uzun vadede asıl korkulu rüyası, yeniden tarihî rolünü oynayabilecek bir Türkiye''nin belirmeye, tarih sahnesine çıkmaya başlamasıdır. Daha açık-seçik bir dille söylemek gerekirse: Türkiye''nin önündeki en büyük engel İsrail''dir. İsrail''in ürktüğü, korktuğu en önemli ülke de Türkiye''dir. Yani, İsrail ve ABD''deki Yahudi gücü, ne yapıp edip Türkiye''nin yeniden tarih yapabilecek, tarihî rolünü hatırlayıp oynayabilecek bir konuma gelmemesi için olağanüstü savaş veriyor.
Ergenekon soruşturması biraz daha derinleşecek olursa hepimizi şaşkına çevirecek yakıcı gerçek şu olacak: Türkiye''de ABD''nin parmağı olduğu sanılan bütün büyük operasyonların gerisinde, aslında İsrail''in ve ABD''deki Yahudi gücünün olduğu gün ışığına çıkacak: Darbelerden fâil-i meçhûl cinayetlere, Türk-Kürt çatışması gibi etnik, alevî-Sünnî çatışması gibi mezhep ve laik-antilaik çatışması gibi ideolojik / siyasî kutuplaşmalara ve yapay gerilimlere kadar bütün fesat ve nifak tohumlarının gerisinde İsrail''in ve ABD''deki Yahudi gücünün olduğu birer birer ortaya çıkacak. Tabiî bu operasyon aksatılmadan / engellenmeden sürdürülecek olursa…
Elbette ki, Türkiye''nin yeniden tarihî rol oynayabilecek kadar bölgesel ve küresel güç hâline gelmesini ABD de, AB de istemez. Ama bu konuda kesin olarak kararlı ve derinlikli stratejilere sahip tek aktör İsrail ile ABD''deki Yahudi gücü''dür. Bu bağlamda, AB''nin, özellikle de ABD''nin stratejilerini büyük ölçüde belirleyen güç de İsrail ve ABD''deki Yahudi gücü''dür. Bunun en somut göstergesi, ABD''nin Ortadoğu''ya ilişkin bütün stratejilerinin merkezinde İsrail ve İsrail''in çıkarları vardır ve belirleyici rol oynamaktadır.
İşte bu nedenledir ki, dünyada İslâm''ı terörle özdeşleştiren "terörle savaş" illüzyonunun mimarı Yahudi gücüdür. Türkiye''deki hükümeti "İslamofaşist" olarak nitelendiren ve özellikle de son birkaç yıldır Türkiye''yi karıştıran gerginliklerin mimarları da ABD''deki Yahudi gücü ve Türkiye''deki sözümona "ulusalcı" laikçi uydularıdır.
Soru şu: İsrail, Türkiye''den neden bu kadar ürküyor? Bunun nedeni kısaca şu: İsrail''in bölge üzerindeki büyük ölçekli kontrol ve kolonileştirme projelerini püskürtebilecek tek gerçek aktör yeniden tarihî rolünü oynamaya soyunacak bir Türkiye''dir.
Özetle, Türkiye''nin kendi hâline bırakılmamasının, sürekli olarak karıştırılmasının, yapay gerilimlerle ve çatışmalarla boğuşmaya mahkûm edilmesinin nedenlerini çok iyi görmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, kontrolden çıkan ve sarhoşa dönen Yahudi gücünün Türkiye''nin başına tahayyül edemeyeceğimiz çapta ve iğrençlikte çoraplar örmesinin önünü alamayabiliriz.
Dil"iniz yoksa elbette göremezsiniz!
Yusuf Kaplan
23/01/2009 Cuma
Türkiye''de, nasıl bir dünyada yaşadığımızı, içinde yaşadığımız ve Batılı seküler değerlerin, zihin kalıplarının ve anlam haritalarının şekillendirdiği dünyayı, bu dünyanın sorunlarını mikro ve makro düzlemlerde anlayıp, anlamlandırıp, tartışıp nasıl aşılabileceğine dâir bize derin bir entelektüel ufuk çizebilecek entelijansiyamız var mı?
Ne yazık ki, yok. Peki, neden yok?
Genelde Türkiye''nin kendisi, özelde ise, Türkiye''nin okumuş-yazmışları, bizi tastamam canlı bir cenazeye dönüştüren semantik intiharın kurbanları olduğu için Türkiye''de bize gönendirici, kanatlandırıcı, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu bir entelektüel ufuk çizebilecek entelijansiyamız yok.
Türkiye''de entelijansiya rolleri yapan figür, gerçekten acınası bir figür: Bir şeyi, bir olguyu tarif ve tasvir edebilecek, bihakkın görebilecek bir dil''den yoksun. Konuştuğunu sandığı dil, kendine ait değil; ithal, aparma ya da aşırma bir dil: Üstelik de, içi boşaltılarak ithal edilmiş, aparılmış, aşırılmış seküler bir dil. Zorlu bir tahkîkat sonrasında ulaşılmış, bizi hakîkate ulaştıracak, bize hakîkatin resimlerini çarpıtmadan, kompleksler geliştirmeden resmedebilecek hakîkî bir dil değil, taklîdî bir dil: O yüzden, Türk entelijansiyası bir durumu, bir olguyu tarif ve tasvir etmeye başladığı andan itibaren, palyaçoya dönüşüveriyor ve acı acı güldürüyor kendisine.
Beni acı acı güldüren bir yazısına denk geldim bir siyasetbilimi profesörünün. Özetle şöyle diyor bu sözümona siyasetbilimi profesörü arkadaş: "İslâm dünyasında çağımızda bilime, teknolojiye katkıda bulunan bir kişi çıktı mı, çıkabildi mi? Çıkmadı. Peki, İslâm dünyası deyince karşımızda nasıl bir manzara var bugün?: Kadınları recmeden, kırbaçlayan, terör olaylarıyla çalkalanan geri, ilkel bir dünya var."
Bütün bunların faturasını İslâm''a kesmeye çalışıyor ve bu yazıyı da Gazze''de günahsız bebeklerin, masum çocukların hunharca katledildiği bir zaman diliminde yazıyor bu siyasetbilimi profesörü. İyi de, neden acaba?
(Yine bir sosyal teori profesörü de geçtiğimiz haftalarda İslâm ve estetik konusunda bir kaç yazı yazmıştı. O yazılar, biraz daha kışkırtıcı ve bir parça düzeyliydi; ama aynı sığlık ve bakışı körleştiren oryantalist dil, o yazılara da hâkimdi. Bu yazılarda mutlaka dikkat çekilmesi gereken önemli konular var; o yüzden bu yazılar dolayımında bir şeyler yazacağım).
Burada savunmacı bir dil geliştirmek niyetinde değilim: Çünkü savunmacı dil, en az oryantalist dil kadar sığ ve zihni körleştirici bir dildir. Burada vurgulamak istediğim nokta, Türk entelijansiyasının ithal seküler dilinin ve bakış açısının, hem gerçekleri çarpık görmesine, hem de gerçeklerin gerçek niteliklerini görebilmesini engellemesine nasıl neden olduğu yakıcı gerçeği.
Öncelikli olarak, Türk entelijansiyası, kendisine bir perspektif kazandıran, gerçekleri çarpıtmadan, Kant''ın veya Kur''ân''ın farklı bağlamlarda da kullandıkları ifadeyle, gerçekleri "kendinde-şey" olarak, "nasılsalar öylece "görebilmesini, anlayıp anlamlandırabilmesini mümkün kılacak dilini yitirmiştir: Türk entelijansiyasının kullandığı dil, kendisinin bir parçası olduğunu söyleyebileceği kuşatıcı, kucaklayıcı bir medeniyet/in dili değil.
Heidegger, "dil, öznenin evidir" demişti. Biz, ne özneyiz, ne de bir "ev"imiz var. Dünyaya, olup bitenlere, başkalarının / egemenlerin perspektifleriyle / dilleriyle bakıyorsak, konuşan, üreten, dolayısıyla özne olan biz değiliz demektir: Bizim yaptığımız şey, başkalarının geliştirdiği dilleri, bakış açılarını kullanmaktan, dolayısıyla başka kültürleri, medeniyetleri, onların dillerini, bakış açılarını, hegemonyalarını bir kez daha yeniden üretmekten ve pekiştirmekten ibarettir.
Soru şu: İslâm dünyasının köklü bir medeniyet krizi yaşadığı, bilim, düşünce ve sanat üretmesini mümkün kılan paradigmalarını yitirdiği, dolayısıyla epistemolojik ve ontolojik özgürlüğünü de, özgünlüğünü de kaybettiği (özne olamadığı, sadece nesne olarak donakaldığı) bir yokoluş sürecinde, İslâm dünyasının bilime, düşünceye, sanata, teknolojiye katkı yapmasını beklemek büyücülerden medet ummak gibi bir şey değil midir? Kaba pozitivist bir dile / bakış''a sahip Türk entelijansiyası, işi, büyüyle (sözgelişi sürekli değişen bilimi mutlaklaştırarak, kutsayarak) filan götürüyor da farkında değil mi yoksa?
Dilini yitirdiği için "ev"ini, dolayısıyla o "ev"i korumasını, geliştirmesini mümkün kılacak referans sistemini sunan dinini ve medeniyetini de yitirdiğini göremeyen, idrak edemeyen, o yüzden, ezberlere, sloganlara, sığ yargılamalara mahkûm olan ve "körleşen" Türk entelijansiyası, bu sorduğum soruları anlayabilir mi acaba?
İç"e kapanmayla dış"a yamanma arasında...
Yusuf Kaplan
26/01/2009 Pazartesi
Bütün yaratıcı fikir, sanat, siyaset, kısacası medeniyet atılımlarının yegâne itici gücü, “temas” kavramı ve eylemidir. Temas''ın biri dâhilî, diğer hâricî olmak üzere iki temel boyutu vardır.
Dâhilî temâs, içe dönük bir oluş ve oluşum; hâricî temas ise dışa dönük bir varoluş ve varediş yolculuğudur. Dâhilî temas süreci, bir medeniyetin “mekke süreci”ni oluşturur; hâricî temas süreci ise, “medîne süreci”ni. Mekke süreci''nde münferit şahsiyet inşa edilir, müşterek şahsiyetin anlam haritaları çıkarılır; medine sürecinde ise müşterek şahsiyet yani “toplum” tesis edilir, medeniyetin yapıtaşları döşenir ve kürevî / üniversal şahsiyetin varoluş ve teşekkül alanları teşkîl edilir.
Dâhilî temas süreci, bir medeniyetin temellerini oluşturan yaratıcı bir ruh sunar, o medeniyetin aslî dinamiklerini yani temel normlarını şahsiyette vücut ve hayat buldurtur; asil / özgün bir şahsiyet inşa eder.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en belirgin özelliklerinden biri, hem kendini ifade etme kabiliyetine sahip olması, hem de kendini ifade etme kabiliyetine dair bir şuura mâlik olmasıdır. Aslî dinamiklerin ya da normların, sadece hayat bulması, hayatiyet kazanması için yeterli değildir; bir de hayat olması, hayatın kendisi olması, müşterek şahsiyetlerden teşekkül eden çok boyutlu, çok katmanlı, çok-fonksiyonlu bir hayat kurması, bir medîne teşekkül ettirmesi zarûrîdir.
İşte özelde bir fikir, sanat, siyaset teşebbüsünün, genelde ise medeniyet iddiasının hayata geçirilebilmesinin yegâne yolu, bunların nasıl hayata geçirilebileceği sorusuna vereceği cevapta gizlidir: Bu sorunun cevabı, aslî dinamiklere yani normlara hayatiyet kazandırabilme çabasında gizlidir. Bu da münferit şahsiyetin müşterek şahsiyete dönüşmesiyle, dolayısıyla medîne sürecinin hayata geçirilmesi imkân dâhiline girebilir.
Çünkü dâhilî temas süreci, meyvelerini hâricî temas sürecine dönüşebilme kabiliyetleri geliştirebildiği ölçüde verebilir. Bu da, dâhilî temas sürecinde oluşturulan aslî dinamiklerin veya normların, hâricî temas sürecinde kendilerini ifade edebilecek, dışa vurabilecek, dış dünyaya yansıtabilecek formlar ya da usûller geliştirebilmesiyle mümkündür.
Vahiy sadece münferit şahsiyet inşa etmekle sınırlı değildir; müşterek şahsiyeti de inşa eder ve kürevî bir şahsiyetin inşasının temellerini atar: O yüzden vahiy, Mekke döneminde bitmemiş, Medîne döneminde de sürmüştür.
Burada meselenin bugün bizi ilgilendiren püf noktası, vahyin mekke sürecinde aslî dinamikleri oluşturması, bu aslî dinamiklerin medîne sürecinde kendilerini münferit şahsiyetten müşterek şahsiyete yani topluma nasıl aktarılabileceği, yani kendini nasıl ifade edebileceği, dış dünyaya şekil verecek konuma nasıl geçebileceği meselesidir.
İşte bu hayatî sorunun cevabı, medîne sürecinin başlatılmasında ve bizatihî Hz. Peygamber''in üstlendiği mükellefiyette gizlidir: Kur''ân, mekke sürecinde insanı ilâhî şuurla tanıştırarak aslî dinamikleri yani normları belirlemiş, peygamberî şuur''la teçhiz edilen Hz. Peygamber ise münhasıran medîne sürecinde bu normları dış dünyaya aktararak bu normlara form kazandırmıştır. Peygamberî şuur, kendisinden sonraki tarihî süreçte, ilâhî şuurla irtibat kurabilmesini sağlayabilecek bir beşerî şuur kazandırmıştır insana.
Toparlarsak… Kur''ân asıl / norm, Hz. Peygamber usûl / form''dur. Kur''ân''ın aslî dinamiklerinin (dâhilî temas''ın) meyvelerini verebilmesi, ancak bu aslî dinamiklere / normlara form kazandırabilmekle (hâricî temas''la), bunun usûlünün ortaya konulmasıyla; yani hem insanın toplumla temas ve hayat bulmasıyla, hem de Müslümanların müslüman olmayan insanlarla ve toplumlarla teması her dâim diri ve canlı tutabilmeleriyle mümkündür.
Sadece dâhilî temas, bir medeniyetin kendi içine ve kendi üstüne kapanmasıyla, zamanla donması ve çürüyerek yok olmasıyla sonuçlanır. Dâhilî temasın ürettiği normların hayatiyet kazanabilmesi, hayatiyetini sürdürebilmesi ancak bu aslî dinamiklerin formlara bürünebilmesiyle, hâricî teması her dâim sürdürebilmesiyle mümkün olabilir; ki bu da bir usûl meselesidir.
İçine kapanan toplumlar, aslî dinamiklerini dondurmaktan ve kokuşturmaktan, sonra da dış''a yaranma / palyaçolaşma (çift yönlü temassızlık) biçimlerine dönüşen dış''a yamanma hâlleri geliştirerek yok olma sürecini tetikleyen metamorfoza uğrama patolojilerine maruz kalmaktan kurtulamazlar. Şu ân Türkiye''nin yaşadığı macera böylesi bir macera. Eğer yok olmak istemiyorsak, bu macera üzerinde biraz kafa patlatmamız gerekiyor.Tenzih"le teşbih"ten a/similasyona: Terkip kabiliyetinin yitirilişi
Yusuf Kaplan
30/01/2009 Cuma
Düşünce, terkip kabiliyetinin serpilip gelişebildiği vasatlarda vücut bulabilir. Bütün yaratıcı fikir, sanat ve siyaset atılımları, büyük terkip dehalarının veya girişimlerinin eseridir. Örnekse, İbn Sina böyle bir dehadır; Kant böyle bir dehâdır.
İnsanlığın, terkip kabiliyetini yitirdiğini bilmiyorum fark edebiliyor musunuz? Peki, nedeni ne bunun? Terkip kabiliyetinin yitirilmesinin en temel nedeni, tefrik (=ayırt etme, ayrıştırabilme) ve dolayısıyla tevhid (=bütünleştirebilme) kabiliyetlerinin yitirilmesidir.
Sorun, yalnızca tefrik kabiliyetinin yitirilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda, tevhid fikrinin yitirilmesiyle de doğrudan irtibatlıdır. Tevhid fikrinin olmadığı bir yerde, tefrik kabiliyetinin vücut bulabilmesinden sözedebilmek çok zordur. Çağımız, genel anlamda tevhid / bütünlük fikrinin, daha özel anlamda ise hakîkat''in tenzih / “ilâhî şuur” ve teşbih / “beşerî şuur” boyutlarının dengeli bir şekilde bihakkın tahakkuk etmesini sağlayan Tevhid fikrinin yitirildiği yegâne zaman dilimidir. Tevhid meselesi, bir başka yazının konusu; o yüzden değinmekle yetiniyorum sadece.
Peki, ne oldu da, nasıl oldu da, tefrik kabiliyetlerimizi yitirdik?
Şu ân, adına küreselleşme denen bir çağın mahkûmlarıyız: Mahkûmlarıyız diyorum; çünkü küreselleşme tecrübesi, coğrafyanın sona ermesiyle birlikte, aslında farklılıkların, daha kolaylıkla “görülebileceği” bir tecrübe olması gerekirken, aksine, bütün farklılıkların düzleştirildiği, belirsizleştirildiği, tektipleştirildiği asimile edici bir tecrübe üretiyor.
Oysa hakîkî bir küreselleşme tecrübesinin farklılıkları ortadan kaldırmak, düzleştirmek yerine, fark ettirmesi ve tattırabilmesi beklenir. Çünkü farklılığın tanınması ve korunması esastır: Hiçbir din, inanç ve felsefe biçimi, bizim hoşumuza gitmiyor diye yok edilemez. Zira farklılığa müdahale, bizzat fıtrata müdahaleyle özdeştir; ve bu, müslümanlar açısından Hücurat sûresindeki “li-teârefû” (farklılıkların farklılıklarının tanınması ve korunması) emr-i ilâhisinin hiçe sayılması anlamına gelir.
İşte bu nedenledir ki, Doğu''da Çin''e, Batı''da da Endülüs''e / İspanya''ya kadar uzanabildiği için, bütün tarihçiler tarafından gerçek anlamda ilk küresel tecrübe olarak kabul edilen İslâm medeniyeti tecrübesi, Hıristiyan, Yahudi, İslâm, Hindu, Budist, Zerdüşt vs gibi bütün farklı dînî geleneklerin ya da türlü felsefe veya din-dışı inanış biçimlerinin hem kendileri olarak varolabildikleri, hem de kendi ahlâk, toplum, hukuk ve felsefe sistemlerini geliştirebildikleri, farklılıkların tefrik edilebildiği, zenginlik olarak görülebildiği, vücut bulabildiği ve tadılabildiği derinlikli bir küreselleşme tecrübesi üretebilmişti.
Oysa şu ân yaşadığımız küreselleşme tecrübesi, farklılıkları düzleştiren, tektipleştiren ve asimile eden “ilkel” bir tecrübedir: Zira coğrafî bakımdan bir “ölçek genişlemesi” yaşıyoruz; ama zihnî bakımdan bir ufuk daralmasına mahkûm olmaktan da kurtaramıyoruz kendimizi.
Çünkü yaşadığımız çağdaş seküler küreselleşme tecrübesi, derinlikli bir felsefeden yoksun; aksine simülatif (sığ, sınırlı, sınırlayıcı ve hatta felsefî / zihnî anlamda boğucu, tek boyutlu) bir tecrübe. Küreselleşmenin kaynağını oluşturan seküler Batı düşüncesi, Tanrı, kâinât, insan, anlam gibi en temel varlık ve hakîkat sorunlarını, meselâ anlayamamış, çarpıtmış, sığlaştırmış ve karikatürize etmiştir. Bu simülatif algılama biçimi, ontolojik güvensizlik duygusunun zuhûr etmesine yol açmış, bu da epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesiyle (=kontrol ve kolonize etme güdüsünün ve araçlarının hükümranlığıyla) sonuçlanmıştır: Neticede insan, kendisine de, Tanrı''ya da, kâinâta da yabancılaşmış, asimile ve elimine olma tecrübesinin eşiğine yuvarlanıvermiştir.
Seküler, tek boyutlu Batı uygarlığının simülasyondan asimilasyona, oradan da kendisi dışındaki her şeyi elimine / yok edici bir şiddet tecrübesine dönüşmesinin nedeni, teşbih''i mantîkî sonuçlarına kadar götürmesidir. Doğu hikmet geleneklerinin tenzih''i mantîkî sonuçlarına kadar götürmesi nasıl bu geleneklerin tarihten kendiliklerinden çekilmeleriyle sonuçlanmışsa, seküler-pagan Batı tecrübesinin insanı tanrılaştırma çabasına yol açan teşbih''te ifrat''a sürüklenmesi, Batılı insanın hem kendisine, hem diğer insanlara, hem de tabiata zulmedecek kadar azmanlaşmasıyla sonuçlanmıştır.
Hakikatleri görecek “akleden kalb”in yitmesi, insanın tefrik kabiliyetlerini yok etmiş, bu da, yaratıcı fikir, sanat ve siyaset atılımlarının kaynağı olan terkip kabiliyetinin sırra kadem basmasına yol açmıştır. Sonuçta ortaya çıkan şey, Ernst Cassirer''in deyişiyle, “entellektüel merkezin kaybolması ve tam bir düşünce anarşisi” olmuştur. (An Essay on Man, s. 39).Maskeli Balo"nun Sonu ve Osmanlı Misyonu (mu?)
Yusuf Kaplan
2/02/2009 Pazartesi
Hissiyatlar düzleminden hassasiyetler düzlemine geçemediğimiz sürece, maskelerimizle vuruşma ilkelliğini devam ettirmekten, dolayısıyla Davos''ta yaşanan gerçek şeyi bir kez daha maskelemekten başka bir şey yapmış ol/a/mayacağımızı idrak edebilecek düzeyde değil bu ülkenin elitokrasisi.
Oysa Davos''ta yaşananlara hissiyatlar düzleminin aklımızı, zihnimizi, beynimizi körleştiren, kötürümleştiren, hatta köleleştiren yaralı bilincini hassasiyetler düzlemine çıkarak yarma cesareti gösterebilirsek karşımızda şaşırtıcı bir tablonun beliriverdiğini göreceğiz. Davos''ta tanık olduğumuz şey, aslında maskelerin düşmesi; bugüne kadar yaşadığımız şeyin ise, bizi, iddialarımızı yok olmanın eşiğine getiren ayartıcı bir maskeli balo olduğu gerçeğinin gün ışığına çıkmasıdır. Yani, yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunun ve yeni bir dünyanın gelişinin ayak sesleridir.
İnönü''nün, İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra "Amerikan kampı"na "girerken" söylediği sözü hepimiz iyi biliriz de, İnönü''nün sözünün bizi ne kadar hiçleştirdiğini, pasifize ettiğini, figüran konumuna ittiğini bir türlü düşün/e/meyiz nedense.
Evet, ne demişti İnönü: "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de orada yerini alır." Peki, ne demekti bu? Elbette ki, Osmanlı''nın durdurulması ve tarihten çekilmesi sonucunu doğuran Lozan Anlaşması''ndan sonra, bizim tarih kurucu değil, tarihi kuranların taşeronu yani figüranlık rolünü kabul ettiğimizin ikinci kez tescil edilmesiydi.
Yani, Osmanlı''yı çökerten emperyalist güçlerin Türkiye''yi daha doğmadan boğabilecekleri korkusu üzerine benimsediğimiz bir tarihten çekilme girişimiydi. Artık Türkiye''nin, medeniyet ve tarih kurucu iddialarından vazgeçerek maskelerle, maskeli balo vaziyetlerinde kaybolarak varlığını sürdürmeye karar verdiğinin bir kez daha ilanıydı.
Sömürgeci ve emperyalist Batı uygarlığının önündeki hem en büyük direnç kaynağı, hem de bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyabilen tek kuşatıcı ve kucaklayıcı medeniyet paradigmasına sahip yegâne "alternatif" güç olan Osmanlı''nın durdurulmasından sonra Türkiye''nin elitokrasisi ve entelijansiyası, Batılı sömürgecilerin sömürgeleştiremedikleri ama sömürgeleştirdiklerinde yapmaya bile cesaret edemeyecekleri tarih ve medeniyet kurucu iddialarımızı terk etmek, hatta yok etmek gibi bir kendi kendine intihar cinayetini işlemekte bir sakınca bile görmediler bugüne kadar.
Burada sorulması gereken yakıcı sorular var: Eğer Batılıların Türkiye''yi sömürgeleştirdiklerinde uygulayacakları, bizi iddialarımızdan uzaklaştırma projesini bizzat kendi ellerimizle uygulayacak idiysek, neden Batılılara karşı bağımsızlık savaşı verdik acaba? Peki, Türkiye, verdiği bağımsızlık savaşıyla diğer "ulus"lara örneklik ve öncülük etmedi mi? Elbette etti. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Ama Türkiye, hem bağımsızlık savaşı vermekle, hem de bağımsızlık savaşı verdiği emperyalistlerin seküler iddialarını benimseyerek kendi tarih kurucu medeniyet iddialarını terketmeye kalkışmakla, dünya tarihinde, hiçbir ülkenin yapmadığı bir şeyi de yapmış oldu: Kendi ayağına kurşun sıkmış oldu.
Ama geldiğimiz noktada, adaletin ve hakkaniyetin yegâne kalesi ve insanlığın son adası olarak kabul edilen Osmanlı misyonu ve ruhunun, Türkiye''nin yabancılaşmış, yolunu şaşırmış elitlerinin olanca şiddetiyle bastırma girişimlerine rağmen yok edilemeyeceği gün gibi ortaya çıkmıştır: İşte Davos''ta bizim daha düne kadar vilayetlerimiz olan Ortadoğu coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yaşanan sorunlara sadece ve bütün içtenliğimizle bizim sahip çıkabileceğimizi, dolayısıyla Osmanlı misyonunun ve ruhunun her hâl ve şartta adaletin ve asaletin yegâne adı, adresi ve kaynağı olduğu bütün dünyaya gösterilmiştir.
Başbakan Erdoğan''ın şımarık Şimon Peres''e vurduğu "siyasî tokat", esaslı bir "Osmanlı tokadı"dır ve hem Yahudilerin ve Batılıların, hem de maskeli balo vaziyetleriyle Batılıların figüranı rollerini oynayarak Türkiye''nin tarih kurucu rolünü yok etmeye çalışan monşerlerin ve avânelerinin maskelerini düşürmüş ve Türkiye''nin içine sürüklendiği maskeli balo vaziyetlerini ifşa etmiştir bu "tokat".
Burada asıl yakıcı soru şu: Birkaç aydan, hatta birkaç yıldan bu yana yaşadığımız dramatik hâdiselerin son perdesini oluşturan bu hâdise, Türkiye''yi tarih''te tatile çıkaran maskeli balo vaziyetlerinin sonu ve yeniden kurulan dünyanın şekillendirilmesinde kilit rol oynamamızı mümkün kılabilecek medeniyet iddiamızın bir başka adı olan Osmanlı ruhu ve misyonunun dünya tarihinin kurulmasında yeni şekillerde yeniden hayata ve harekete geçirilmesinin bir başlangıcı mı acaba?
Romantik" tarih algısı, zihnî körleşme ve "tarih" köleliği
Yusuf Kaplan
6/02/2009 Cuma
Türkiye''de iddia sahibi olan ve iddiasını bütün farklı iddialarla komplekssiz bir şekilde yüzleşmekten çekinmeksizin dillendirebilen derinlikli bir düşünür figürü olmadığı için fark edemediğimiz iki yakıcı gerçek var.
Birincisi şu: Türkiye''deki bütün ideolojik kesimlerin zihin kalıpları, kendi ve öteki algıları aynı, örtüşüyor. İkincisi de, bütün kesimler, bugün''de yaşamıyor, tarih''te yaşıyor; üstelik de "olmayan" bir tarihte. Sonra da yapay kamplar oluşturarak tuhaf meydan muharebelerine kışkırtılabiliyorlar kolaylıkla!
Laik, milliyetçi ve İslâmî bütün çevrelerin aynı zihin kalıplarına, aynı kendi ve öteki algılarına sahip olduğunu, en çarpıcı şekilde, tarih algılarında gözlemliyoruz: "Romantik" ve sığ bir tarih algısı bu. (Burada "romantizm"i Batı tarihinde karşı-aydınlanma hareketi olarak başlayan ve modernliğin sonunu getiren, felsefede ve başta şiir olmak üzere sanatın bütün türlerinde kendini gösteren romantik harekette gözlemlediğimiz asıl anlamında kullanmadığımı, zaten, Türkiye''de böyle bir romantizm algısının da pek olmadığını vurgulamak isterim).
Türkiye''deki laik çevreler, Batı''yı süblime eder / yüceltir, efsaneleştirir ve kendi tarih ve medeniyet tecrübemizi küçümserler: Ama Batıyı yüceltmeleri de, kendimizi küçümsemeleri de Batı''yı ve kendimizi çok iyi biliyor olmalarından kaynaklanmaz.
Türkiye''deki milliyetçi çevreler, bizim dışımızdaki dünyayla, örneğin Batı''yla pek fazla ilgili değildirler ve bizim tarih tecrübemize bakışları, büyük ölçüde tarih bilincinden yoksun, bizim tarih tecrübemizi mistifiye edici, süblime edici, bugün bize bir şey söylemeyen hamasî ve hayalî bir tarih algısına dayanır.
Türkiye''deki İslâmî çevrelerin İslâmî tarih tecrübesine bakışları, süblime edici; Batı''ya bakışları ise dışlayıcı ve yok sayıcıdır. Bu tarih algısı, İslâmî tarih tecrübesinin bugün bize ne söyleyebileceği sorusuna cevap verebilecek ve çağımızın ruhunu oluşturan, çağımızı her bakımdan şekillendiren paradigmaların yegâne üreticisi olan modern / postmodern Batı tecrübesinin neye tekabül ettiğini, zaaflarının ve imkânlarının neler olduğunu ve bu tecrübeden nasıl yararlanılabileceğini idrak etmekten çok uzak, savunmacı''" / "mazeretçi" bir tarih algısıdır.
Aynı dalga boylarında buluşuyor olmasına rağmen bütün kesimlerin sürgit inanılmaz, sathî, tabansız bir kutuplaşmanın eşiğine sürüklenmelerinin nedeni işte bu sığ, "romantik" tarih algısında gizlidir.
Bu sığlığın temel nedeni, bugüne ve geleceğe dâir esaslı şeyler söyleyebilecek, derinlikli, karşılığı olan bir tarih şuuruna sahip olamayışımızdır. İşte bu nedenle, hemen her iç ve dış sorunda bir anda kendimizi, yapay olarak zuhûr eden kampların mahpusları ve mahkûmları kılmakta bir sakınca görmüyoruz: Sakınca görmüyoruz; çünkü olup biten şeyleri gerçek boyutlarıyla görebilecek tarihî bir derinliğe, entelektüel bir ben-şuuruna sahip değiliz. Bu yakıcı ve yıkıcı mahrumiyet hâli, bizi en basit ama gerçekte yapay çatışma ortamlarının mahkûmları hâline getiriyor.
Bu eksiklik / mahrumiyet, bütün kesimlerde müştereken varolan bir başka fenomenin zuhûr etmesini de icbar ediyor. O da şu: Gerçekte, Türkiye''deki bütün kesimler, şimdi''de, bugün''de, bu zaman''da, bu çağ''da yaşamıyor. Geçmişte yaşıyor. Neredeyse bir buçuk asırdır, aynı sorunlar etrafında debelenip duruyoruz ve tarih algısının sığlığı, romantikliği, kaçınılmaz olarak zihnimizi körleştirdiği, dondurduğu için, her yeni gün aynı sorunların ateşli yandaşları veya karşıtları rollerini oynamaya kolaylıkla kışkırtılıyoruz. Böyle yapmakla, aslında kendimizi, tarih''e hapsettiğimizi, üstelik de olmayan bir tarihin köleleri hâline getirdiğimizi göremiyoruz bile.
Hepimiz, tarihin hapishanesine tıkılmış gibiyiz. Bizi, bugün yönlendirmiyor. Daha da önemlisi, hâl böyle olunca, bugünü bizim yönlendirmemiz gibi bir durum da sözkonusu olamıyor. Gerçekte bugünü de, bizi de tarih yönlendiriyor. Ama süblime edilmiş veya lime lime edilmiş sığ, romantik, karşılığı da, dünyada pek fazla eşi benzeri de olmayan tuhaf bir tarih bu; marazî bir tarih. Tarih yapan bir tarih değil.
Oysa bu sığ, romantik tarih algısı, bizi nesneleştiriyor, tarihi de yok ediyor; dolayısıyla zihnimizi körleştiriyor.
Önemli olan biziz: Ama bizim önem kazanabilmemiz, tarihi önemseyebilmemize bağlı. Onun için de, tarihi de, kendimizi de özneleştirecek, tarihi de kendimizi de statikleşmekten, kurtararak aktifleştirecek, dinamikleştirecek bir düzleme çıkabilmemiz gerekiyor.
Yokoluşun kaynağı: Cüz"î aklın, küllî aklı parçalaması
Yusuf Kaplan
13/02/2009 Cuma
Bütün insanlık olarak coğrafî, siyasî, ekonomik, kültürel ve entelektüel sınırların ortadan kalktığı bir tek-zamanlılık ve tek-mekânlılık çağında yaşıyoruz. Ancak medeniyetleri buluşturması ve birbirlerinden sinerjiler yaratacak şekillerde yararlanabilmelerini sağlaması beklenen zaman-mekân mesafesinin ortadan kalkması süreci, beklendiğinin aksi istikamette gerçekleşti ve zaman-mekân''da sıkışmayla, zihnî bir körleşmenin ve ufuk daralmasının zuhûr etmesiyle sonuçlandı.
Sınırları ortadan kaldıran süreç, insanlığı sınırsız, verimli ve ufuk açıcı bir müşterek zihnî ve varoluşsal yolculuğa çıkarmak yerine, hâkim Batı uygarlığının zamanına, tek ve sıkıştırılmış bir zamana (özellikle de medyalar vasıtasıyla dayatılan tek bir algılama, duyma, varolma ve yaşama biçimine) kapattı ve kilitledi.
Peki, bu kapatma ve kilitleme ameliyesinin dışında başka bir şey beklenebilir miydi? Kesinlikle beklenemezdi. Peki, neden? Şunun için: Socrates''ten sonraki süreçte kurulan Batı felsefesi, felsefeden çok daha kapsamlı bir varoluş alanına sahip olan düşünceyi ve dolayısıyla insanın ve diğer varlıkların varoluş serüvenini, sadece cüz''î akıl üzerinden anlama, anlamlandırma ve inşa etme çabasına indirgemişti. Eşyayı, varlığı, kâinâtı, Tanrı''yı bir bütün olarak idrak edebilmeyi bir şekilde mümkün kılan küllî akıl yok edilmişti.
Şehristânî''nin “hikmetin sütunları” diye tarif ettiği Socrates-öncesi dönemdeki antik Yunan filozoflarının düşünme faaliyetlerinde bir şekilde işleyen küllî akıl ve dolayısıyla varlığı, hakîkati, eşyayı, fizik ve fizikötesi gerçekliği bütünlüklü bir şekilde kavrama çabası, Socrates''le birlikte -daha önce de zikrettiğim gibi- Heidegger''in Nietzsche''den esinle söylediği gibi, “düşünceyi bitirmiş”, insana sadece bir “dünya resmi” sunarak, insanın zihnini ve varoluş serüvenini “çerçeveleyerek”, insanı Tanrı''dan, Kâinât''tan ve diğer varlıklardan koparan bir dünyaya kapatmıştır.
Sadece Müslümanların değil, bütün dünyanın yaşadığı yakıcı ve yıkıcı esaslı sorunların nedenleri işte burada gizlidir, yani meselenin püf noktası burasıdır. Eğer bu temel noktayı gözardı edersek, hem dünyanın neden büyük felâketlerle boğuştuğunu, hem de bu felâketleri nasıl aşabileceğimizi kesinlikle kavrayamayız.
Socrates''le birlikte temelleri atılan felsefî çaba, felsefenin hikmet''le irtibatını koparmış, dolayısıyla cüz''î aklı mutlaklaştırmış, küllî hakîkati parçalamış, insanı bu dünyaya hapseden sürecin temellerini atmıştır.
Mevlânâ, cüz''î akıl''ın “kabuk” olduğunu söyler ve cüz''î aklı, “başkasının işine burnunu sokan”, “insanın hakîkati keşfetmesine engel olan”, “insanı bağlayan, sınırlayan, körleştiren” bir akıl olduğuna dikkat çekerek, “bize, aklın Aklı üzerinde at gibi üz sürebilen bir sultan''lık konumu bahşeden öz gerek, öz” diyerek, küllî aklı yitirmenin insanın hakîkati bütün boyutlarıyla keşfetme imkânını yitirmesine yol açacağını hatırlatır.
Küllî Akıl''ın temel ve yegâne kaynağı Din''dir. İslâm''dan başka Küllî Akıl''ı yaratıcı şekillerde kullanabilecek kadar tenzîhî boyut (ilâhî olan''a açılabilme boyutu) ile teşbîhî boyutu (beşerî olanı harekete geçirebilme boyutunu) buluşturabilen başka bir din olmadığı için, İslâm, karşılaştığı bütün felsefe, düşünce ve din sistemlerini hem korumuş, onları yok etmemiş, onlar tarafından yok edilmemiş, hem de onlardan yararlanmasını bilmiştir.
İnsanlık tarihi boyunca, özelde felsefenin, genelde düşünce faaliyetinin ve varoluş serüveninin (dolayısıyla bütün bilimlerin) dinden arındırıldığı tek dönem, Socrates-sonrası antik Yunan''dan yola çıkan Rönesansla birlikte başlayan modern dönemdir.
.Konjonktürlerle nereye kadar?
Yusuf Kaplan
20/02/2009 Cuma
Yaklaşık iki asırdır sürgit konjonktürlerin saldırısına maruz kalıyoruz. Türkiye''nin konjonktürlere maruz kalması, bizim kendi kaderimizin belirlenmesinde bile belirleyici değil, belirlenen; idareye vaziyet edici değil, vaziyeti idare eden bir figür/an olmamıza yol açıyor.
Bir ülkenin konjonktürlerle vaziyeti idare ediyor olması, o ülkenin sürekli olarak dış müdahalelere açık hâle gelmesine zemin hazırlar.
Konjonktür, adı üstünde, sizin dışınızda oluşan bir durumun, bir oldu-bitti hâlidir çünkü. Bu nedenle, konjontürlere maruz kalan bir ülkenin gerçek anlamda bağımsız olduğundan, bağımsız hareket edebildiğinden sözedebilmek zordur.
Konjonktürlere maruz kalan ülkeler, başkaları tarafından bir yerlere doğru sürüklenirler; şoför değil, en fazla muavin olabilirler.
Konjonktürler, sürekli olarak olup-bittilerin zuhur etmesini, durumdan vazife çıkaran iç ve dış aktörlerin mantar gibi bitmesini kolaylaştırır. Ama sonuçta bu durum, bu ülkelere çok pahalıya patlar.
Sözgelişi Türkiye''deki askerî darbeler, olağanüstü hallerin, yani konjonktürlerin çocuğudur; bizim "çocuğumuz" değildir. O yüzden bütün askerî darbeler, küresel konjonktürlerin eseridir ve Türkiye''ye ağır bedeller ödetmişlerdir.
Türkiye''deki laikçi elitokrasi de, küresel konjonktürlerin çocuğudur: Ergenekon operasyonu, laikçilik oyunu oynayanların, küresel aktörlerin oluşturduğu konjonktürlerle Türkiye''nin kendi kaderini kendisinin belirlemesini nasıl engellediklerini gün ışığına çıkmıştır.
Bununla birlikte, Ergenekon operasyonunun Türkiye''de yeni bir konjonktür oluşturmayı amaçlayan yerli-yabancı aktörlerin çabalarının bir ürünü olduğundan kuşkulanmayı gerektirecek yeteri kadar veri var elimizde: Küresel sistemin fiilen çöktüğü, yeni bir dünyanın kurulma hazırlıklarının yapıldığı bir zaman diliminde, yeni bir dünyanın kurulmasında, tarihî derinliğini, zengin medeniyet tecrübesini harekete geçirdiği takdirde kilit rol oynayacak aktörlerden biri olan Türkiye''nin bu operasyonla önü kesiliyor olabilir.
Türkiye''nin yeni bir dünyanın kurulmasında oynaması gereken tarihî, tarih kurucu rolü yeniden oynayabilecek duruma gelmesi, ancak konjonktürlerin dayatmalarını görebilmesi ve püskürtebilmesiyle imkân dâhiline girebilir. Ergenekon operasyonu, eğer ülkede yapay gerilimler üretmeyecek, ülkedeki bütün kesimleri kucaklayabilecek ortak bir varoluş iradesinin oluşturulmasının sağlayabilecek ve küresel konjonktürlerin Türkiye''ye ödettikleri bedelin gün ışığına çıkmasına katkıda bulunacak şekilde kullanılabilirse, Türkiye, ulusalcılık, laikçilik kılıflarıyla Türkiye''nin altını oymaya çalışan, Türkiye''nin yeniden kurucu bir küresel aktör rolü oynamasını engellemek amacıyla Türkiye''yi karıştıran konjonktür-zâdelerin kirli emellerini fâş edebilir.
İşte ondan sonradır ki, Türkiye''nin gerçek aktörleri, sağcısıyla solcusuyla, İslâmcısıyla laikiyle Türkiye''nin kendi geleceğini kendisinin belirlemesini mümkün kılacak bir restorasyon sürecini başlatabilirler. Türkiye''de dürüst laik kesimlerin görmesi gereken yakıcı gerçek şudur: Türkiye''de laikliğin tartışılmaz hâle getirilmesi, konjonktürleri belirleyen küresel aktörlerin, Türkiye''yi daha kolay karıştırmalarına yol açıyor.
Laikçilik, omurgası, (bu toplumun bütün farklı etnik kimliklere mensup toplulukların müştereken gerçekleştirdikleri derin tarihî tecrübemizin yegâne kaynağı olan) Müslümanlık tarafından oluşturulan bir toplumda, etnik kimlikleri kışkırtan, ideolojik kamplaşmaları tetikleyen iki ucu keskin bir bıçak gibi işlev görüyor: Ergenekon operasyonunun gün ışığına çıkardığı gerçeklerden biri budur: Laiklik tartışılmaz bir konuma getirildiği zaman, iç ve dış çıkar çevrelerinin laikliği laikçiliğe dönüştürmelerini ve böylelikle kendi çıkarlarını ülkenin çıkarlarının önüne geçirerek, ülkeyi küresel konjonktürlerin saldırılarına hazır hâle getirmelerini kolaylaştırıyor.
Şunu unutmamak gerekiyor: Konjonktürler, kolaylıkla statükoların oluşmasına ve bu statükoların yeri ve zamanı geldiğinde yine kolaylıkla değiştirilmesine imkân tanıyan dengesiz, her türlü savrulmayı kışkırtan kaypak zeminlerdir. Ergenekon operasyonunun olumlu yanlarına rağmen, bir konjonktür dayatması olabileceği gerçeğini asla gözardı etmemek ve onun için kendi geleceğimizi kendimizin belirleyeceği muhkem zeminler oluşturmanın yollarını araştırmak zorundayız.
Küresel sistemin çöküş sinyalleri verdiği bir zaman diliminde, ülkemizin nasıl yeniden tarih kurucu bir rol üstlenebileceğini idrak eden bir entelektüel-siyasetçi olarak Mehmet Bekaroğlu''nun dönüşünün anlamını anlamlandırmaya çalışacaktım; ama gördüğünüz gibi yerim kalmadı. Bunu artık Pazartesi günkü yazıda yapmaya çalışalım…
İdeolojikleştirilen İslâm ve İslâmî entelijansiya
Yusuf Kaplan
27/02/2009 Cuma
Bütün siyasî, sosyal ve entelektüel İslâmî söylemlerin içine sürüklendikleri en büyük açmaz, genelde İslâm''ın ideolojikleştirilmesi, özelde ise siyasete indirgenmesidir. Oysa bu, İslâm''ın tabiatıyla ve vaatleriyle taban tabana çelişen, zıt bir durumdur.
Ancak bütün İslâmî söylemlerin, siyaseti söylemlerinin merkezine yerleştirmeleri, İslâmî söylemlerin veya hareketlerin, daha baştan hareket ve varoluş alanlarını daraltmıştır. Bu durum, İslâm''ın küresel özne konumuna yerleştiği bir zaman diliminde, bu hareketleri ve aktörlerini nesneleştirmiş, azınlık psikolojisiyle hareket eden, güce "tapınan" reaksiyoner hareketlere dönüştürmüştür.
Bu da kaçınılmaz olarak bu tür İslâmî oluşumların, sekülerleşmelerine, dolayısıyla müslüman toplumların varoluş ve hakîkat mücadelesini, çatışma ve çıkar, iktidar ve güç mücadelesi şeklinde tezahür eden son derece gayr-ı islâmî bir temel üzerinden kurmaları gibi bir sekülerleştirici açmazın tuzağına sürüklenmelerine neden olmaktadır.
İslâm dünyasındaki İslâmî söylemler ve hareketler, büyük ölçüde sömürgecilere karşı verilen bağımsızlık ve direniş mücadelelerinin ürünü oldukları için, bu hareketlerin reaksiyoner hareketlere dönüşmelerini bir ölçüde anlayabilmek mümkün. Ama sömürgecilik tecrübesi yaşamamasına rağmen Türkiye''deki bütün İslâmî söylemlerin ve oluşumların reaksiyoner hareketlere dönüşmelerini anlayabilmek gerçekten son derece zordur.
İslâmî söylemlerin bu açmazdan kurtulabilmeleri için, "taşıyıcı / şehirli bir sınıf"a ve "taşıyıcı öncü kuşak"a dayanması zorunludur. Bütün bunların gerçekleştirilebilmesinin tek şartı, siyasî hareketlerin bile sadece siyasî, dolayısıyla ideolojik hareketler olma açmazından ve tuzağından kurtulmaları ve gelecek vaat edecek entelektüel bir söylemi, söylemlerinin merkezine oturtabilmeleridir.
İslâmî söylemlerin omurgasını, reaksiyoner, ideolojikleştirilmiş bir İslâm anlayışının oluşturması da, İslâmî söylemlerden gelen AK Parti gibi oluşumların, tabanlarının omurgasını İslâmî kesimler oluşturmasına rağmen İslâmî bir entelektüel söylem geliştirmek yerine İslâmî olan her şeyle arasına bir şekilde bir mesafe koyması da sonuçta aynı kapıya çıkıyor: Bu durum, toplumun bütününü kucaklayabilecek bir derinliğe sahip olması gereken ama bu derinlikten yoksun olan İslâmî kesimleri de, toplumun bütününü de hızla sekülerleştiriyor.
Oysa bu durum, Türkiye''nin önündeki en esaslı, en köklü ve en güçlü entelektüel birikimin yeniden canlandırılması, formüle edilmesi ve hayata geçirilmesi gereken İslâmî dinamiklerin bizzat İslâmî söylemler ve kesimler tarafından dinamitlenmesinden ve buharlaştırılarak berhava edilmesinden başka bir işe yaramıyor.
Yakıcı gerçek şu: Türkiye''deki bütün laik söylemler, laik entelijansiyadan şu ya da bu şekilde yararlanmalarına rağmen, İslâmî söylemler, cemaatler, siyasî hareketler İslâmî entelijansiya ile nasıl bir ilişki kuracaklarına bile karar verebilmiş değiller hâlâ.
İşte Saadet Partisi''nin Numan Kurtulmuş''la birlikte girdiği yeni dönem, İslâmî entelijansiyanın birikimini, ülkenin siyasî, sosyal, kültürel, ekonomik, fikrî ve sanatsal geleceğinin şekillenmesinde aktive edeceğini gösteriyor gibi görünüyor. Numan Kurtulmuş''un genel başkan seçildikten sonra İstanbul Belediye başkanlığı adayı olarak da olsa Mehmet Bekaroğlu gibi yetkin bir entelektüeli ve siyasetçiyi yanına almakta tereddüt etmemesi, bu bakımdan az çok umutlu olmamıza imkân tanıyan bir adım olarak değerlendirilebilir.
Türkiye''de iyi kötü bir İslâmî entelijansiya oluşmuştur ve bu İslâmî entelijansiyanın fikrî birikimleri henüz siyasette yansımasını bulamamıştır. Saadet Partisi veya bir başka partinin, oluşumun, cemaatin İslâmî entelijansiyanın bu birikimini, İslâmî söylemi ideolojikleştirmeden / siyasallaştırmadan harekete ve hayata geçirme çabası, Türkiye''nin önümüzdeki süreçteki en dikkate değer ve ülkemizin geleceğinin şekillenmesinde en belirleyici girişiminin temellerini atacaktır.Kitabevi: Kaynaklara ve Öz-hayata dönüş
Yusuf Kaplan
2/03/2009 Pazartesi
Tanzimat, bir tereddüt hikâyesi olarak başladı; ama bu tereddüt ve kendinden şüphe, zamanla, Tanpınar''ın deyişiyle, “kendini inkâr” hikâyesine dönüşerek epistemolojik ve ontolojik kopuşla, kendi medeniyet dinamiklerimizle, ruhumuzla, iddialarımızla ve kaynaklarımızla ilişkilerimiz koparıp atmamızla sonuçlandı. Önce kendimize ait ne varsa her şeyi elimizin tersiyle ittik. Sonra da, reddettiğimiz, inkâr ettiğimiz şeylerin yerine onlarla boy ölçüşebilecek kalibrede ve çapta yeni ve esaslı şeyler ikame edemedik, kaçınılmaz olarak.
Tanpınar, kendimizi inkâr etmemizin ardından Batı''yla girdiğimiz ilişkilerin de son derece sığ ve sathî olmasının, Türk toplumunu bir zihniyet ikiliğinin eşiğine sürüklediğini söyler ve büyük bir varoluş imtihanıyla karşı karşıya kaldığımızı hatırlatarak, devam ve bütünlük fikri olarak tanımladığı medeniyet buhranının yol açtığı bu ikiliği aşmanın tek yolu olduğuna dikkat çeker: Yeniden kaynaklara dönmek…
Tanpınar, kaynaklara yeniden dönüşü hayata geçirmenin yolunun öncelikli olarak dil''de, sanat ve edebiyatla ortaya konacak yeni açılımlarda gizli olduğuna dikkat çeker: Yunus, Mevlânâ, Fuzûlî, Bâkî, Karacaoğlan, Nâilî, Sinan, Şeyh Galip, Itrî gibi öncü sanatçıların medeniyet dünyamızı, dilimizi, münhasıran da, şiir, mimarî, müzik ve edebiyat dilimizi ulaştırdıkları zirveyi özenle hatırlatarak, kaynaklara dönüşün nasıl gerçekleştirebileceğini, özetle şöyle formüle eder: Medeniyet birikimi ve ruhumuzla bütünleşmek ve bu birikimi, tâze bir ruh üfleyerek çağdaşlaştırmak: Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek. Yani kaynaklara dönmek ve kaynakları yeni ufuklara taşımak… Bütün bunları, Kitabevi Yayınları''nın (tel: 0212-511 21 43; e-mail: www.kitabevi.com.tr) Mustafa Tahralı''nın yetkin ve titiz editörlüğüyle, tartışmasız en mükemmel şerhlerden biri olan Avni Konuk''un 13 ciltlik Mesnevî Şerhi''nin yayınının tamamlanması dolayısıyla duyduğum sevinci ve heyecanı sizinle paylaşmak için yazdım.
Yazı hayatında pek çok genç arkadaşın elinden tutan, bu arkadaşların her tür sorunlarıyla yakından ilgilenen Kitabevi''nin sahibi Mehmet Varış, sessiz ve derinden gerçekleştirdiği bu Mesnevî şerhi yayınıyla bir devrime imza atmış oldu. Medeniyetimizin en önemli kaynaklarından birinin metninin en güzel şerhini, medeniyetimizin ruhunu, letafetini, kesafetini, inceliğini, güzelliğini en iyi ifade eden dilini iğrenç, primitif, köksüz ve soysuz uydurukça kelimelerle tahrif ve tahrip etme ucuzculuğuna gitmeden, sadeleştirmeden yayımlaması her tür takdirin üstündedir. Kaldı ki, Avni Konuk''un dili anlaşılabilir ve muhteşem bir dildir.
Kitabevi''nin kaynaklarımıza dönüş yolculuğu sadece Mesnevî şerhiyle sınırlı değil elbette. Sözgelişi, Cüneyt Köksal ve Murat Kaya''nın özenli çalışmalarıyla Elmalılı''nın makalelerini de o muhteşem diline dokunmadan yayımladı. Yine Kitabevi''nin neşrettiği, Cabirî''nin İslâm düşünce kaynaklarıyla kurduğu derin ilişkiden -problemli yanları da olsa- sarsıcı sonuçlar çıkaran Arap-İslâm aklıyla ilgili dört önemli kitap da düşünce kaynaklarımızla kurulacak ilişkide kilometre taşları olarak okunması gereken kitaplar arasındadır.
Kitabevi, halk kültürümüzle ilgili önemli kaynakları da yayımlıyor art arda. Sözgelişi, yüzyılların çilesiyle yoğrulan halk kültürümüzün, şiirimizin, manilerimizin yer aldığı neredeyse Türkiye''nin bütün bölgelerinin kurucu şehirlerinin Sivas''ın, Erzurum''un, Trabzon''un manilerini, halk şiirlerini doyurucu sunuşlarla yayın hayatımıza kazandırıyor Kitabevi.
Mehmet Varış''a, “bunları basmak, şu kriz ortamında çok riskli değil mi?” diye sorduğumda, “beyefendi, asıl evrensel olan, yerel olandır” diye cevap verince “Eyvallah” demekten başka bir şey bulamadım elbette.
Kitabevi''ni kaynaklarımızı, ruhunu, özünü, kokusunu, derinliğini yansıtan metinleri, dillerine dokunmadan entelektüel ve kültürel hayatımıza kazandırdığı için kutluyorum.Kriz ve sanat: Havf ve reca
Yusuf Kaplan
25/05/2009 Pazartesi
Kur''ân''da insanın azmanlaşabilen, eşref-i mahlûkât düzeyine de çıkabilecek, esfel-i sâfilîn''e de yuvarlanabilecek bir varlık olduğu hatırlatılarak, havf ve recâ arasında, medcezir hâlinde olması gerektiği öğretilir bize.
Medcezir olmadan hayat olmaz; hayatın, dolayısıyla şükrün, huzur ve sükûnetin kadri, kıymeti, değeri ve hayata kattığı derinlik bilinemez.
Aslında krizler, Allah''ın insanlara rahmetinin bir ifadesidir. Çünkü insan, unutan bir varlıktır. İnsana, hatırlama''yı hatırlatan; insanı daima müteyakkız, canlı, hayatta tutan; hayatın anlamını, bizatihî anlamın anlamını daima hatırlatan bir imkândır kriz.
Kriz, insanı rahatsız eder, rahatını kaçırır insanın. Rahatsız edilmeyen, rahatı kaçmayan, rahata alışan insan, başkalarını rahatsız etmekten, başkalarının rahatını kaçırmaktan rahatsızlık duymaz.
Kriz, insana, beşer olduğunu, beşerüstü bir varlık olmadığını ama beşerüstüyle irtibat hâlinde olduğu zaman insanlığını gerçekleştirebileceğini hatırlatır. Mülk''ün Allah''a ait olduğunu, dolayısıyla insanın melikliğe soyunmaması gerektiğini, yağmuru insanın yağdırmadığını, fırtınayı insanın estirmediğini, şimşekleri insanın çaktırmadığını, güneşi her gün hiç aksamaksızın insanın doğdurmadığını, baharı her dâim yeniden insanın getirmediğini hatırlatır.
Krizler, Allah''ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının insan hayatında aynı ânda tecellî ettiği müthiş imkânlardır: Rahmân''ın rahmetidir insanlara.
Kriz, insanın haddini, hudutlarını, sınırlılıklarını görmesine imkân tanır. Sınırlılığını fark ettiği andan itibaren ufku genişler insanın; her şey benim ve bana ait dediği andan itibaren ufku daralır, kalbi daralır, vicdanı sırra kadem basar: Dolayısıyla vicdan sahibi bir varlık, bütün imkânlarıyla ve zaaflarıyla vücûda gelemez. Yolculuğa, ufukları aşmaya ve başka ufuklarla buluşmaya çıkma melekelerini yitirir.
İnsan, ancak kriz zamanlarında, "nerede hata yaptım?" diye sorabilir; hatta hayata, varlığa, hakikate, insana dâir en esaslı soruları kriz zamanlarında sorma melekeleri edinir. Daha da önemlisi, insan, ancak kriz zamanlarında hatırlama yetisinin varlığını hatırlar ve soru sorabilme yetileri, hatırladığı ölçüde gelişir ve derinleşir.
Soru sormak, bir meselesi olmaya icbar eder insanı; meselesini gerçekleştirme yolculuğuna çıkarır ve meselesini tahakkuk ettirebilecek bir mesuliyetle donatır.
İşte bütün bu sınırları ve sınırlılıklarını görme, dolayısıyla önünde yürünecek uzun bir yol, keşfedilecek nice derin ve sırlı hakikatler olduğunu fark ve idrak etme, hatırlama, sual sorma, mesele sahibi olma, meselesine sahip çıkacak bir mesuliyetle donanma ameliyeleri sebebiyle, idrak kapılarının alabildiğine açıldığını, mevcut gerçekleri aşma imkânlarının beliriverdiğini fark eder: Farkı fark edebilme, farklılıkları tefrik edebilme kabiliyetlerinin geliştiğini, bütün algılama, duyma, sezinleme, hissetme, idrak etme yeteneklerini kullanabilecek bir düzleme çıktığını müşahede eder: İşte ancak bütün bu süreçlerden sonradır ki, insanın yaratıcılığı ve muhayyilesi alabildiğine engin ufuklara açılmasına imkân tanır insanın.
Sonuçta Allah''ın rahmetinin, cemâl sıfatının tecellî etmesine imkân tanıyan krizler, aslında, en büyük öğretmendir: İnsan, krizler vasıtasıyla her dâim öğrenme hâlindedir: Hayatın ne olduğunu, varlığın nasıl vücûda geldiğini, nasıl vicdana dönüştüğünü, vecd''e nasıl vâsıl olunacağını öğrenir. Krizler, insanı, tecrid etme, tefrik etme, terkip yapma, hakîkati bulma, hakîkat üzere olma yolculuğuna çıkarır ve hakîkati, hayatın hakîkatini keşfedebilme hislerini, idraklerini, kabiliyetlerini geliştirir insanın. Yani umudun kapılarını açar.
Hayatı krizden azade bir şekilde yaşayanlar, umudun ne olduğunu da, büyük krizler patlak verdiğinde ne yapacaklarını da bilemezler.
Medeniyetler için de krizler medeniyetlerin imkânlarını ve zaaflarını hatırlatan, zaaflarının derinliğini göstererek engin imkânlar geliştirmelerine imkân tanıyan ihsanlardır. İnsan, gerçek anlamda düşünmeye kriz zamanlarında başlar. Krizlerin fark edilmesi de, imkânlara dönüştürülebilmesi de, makulat, marifet ve mahsûsat kapıları alabildiğine açılan insanların sanat kabiliyetlerini harekete geçirmeye ve esaslı bir yolculuğa çıkmaya kışkırtır.Serseri mayın” ya da “püsküllü belâ”
Yusuf Kaplan
29/05/2009 Cuma
Kimi, nasıl ve ne zaman vuracağını; kimin başına ne tür “çoraplar öreceğini” kestiremezsiniz. Tam bir “püsküllü belâ”dır artık o. Atsanız atamazsınız, satsanız satamazsınız…
Güneydoğu''daki mayınlardan mı bahsediyorum? Tabiî ki, bilemediniz. Kimden bahsediyorum, öyleyse? Elbette ki, “serseri mayın”dan… Peki, kim bu “serseri mayın”? Şaşıracaksınız ama; “Türkiye” tabiî ki!
Türkiye''nin kendi elleriyle “kendi damarlarını keserek” kendisini “serseri mayın”a dönüştürdüğünü, “intihara kalkıştığını” ne kadar fark edebiliyoruz acaba?
Mayınları kimin temizleyeceği, mayın temizleme faslında ne tür abrakadabra oyunlarının oynandığı meselesinden daha yakıcı bir meseleden bahsediyorum. Mayın temizleme “iş”inin neden bir ânda içinden çıkılmaz bir hâl aldığını, tam bir yılan hikâyesine dönüştüğünü de ifşa eden hayatî bir meseleden. Sonuçta, Türkiye''yi “püsküllü belâ”ya dönüştüren bir traji-komediden.
Bölgeye mayınların döşenmesi, bizim “serseri mayın”lığımızın kaçınılmaz bir sonucu çünkü… Düşünsenize… “Mayını kime temizletsek?” vaziyetlerinden, “benim mayıncım, senin mayıncını temizler” vaziyetlerine gelmiş durumdayız!
Peki, komik bir durum mu bu? Hayır! Aksine, traji-komik!
Bölgeye mayınları bizim döşememiz, traji-komikliğin en basit faslı aslında. Asıl traji-komik fasıl, bütün bir Türkiye''nin “mayınlı arazi hali”ne dönüştürülmesidir: Bizim kendi ellerimizle, bir marifetmiş gibi, bizi biz yapan her şeyi “püsküllü belâ” olarak görüp, bizim tarih yapan bir aktörden tarihte tatil yapan bir figürana dönüşmemize yol açacak kadar bu toplumun yüzyılların birikimi, mücadelesi ile oluşturduğu kurucu değerlerini ve iradesini, yaratıcı ruhunu ve dinamiklerini sanki ülkeyi mayınlardan temizliyormuşçasına dinamitlemeye, temizlemeye kalkışmamızdır asıl traji-komik olan.
Atam yani Osmanlı, “insanlığın son adası” olarak görüyordu kendisini: Haklıydı böyle görmekte: Zira Batılılar, kendilerini uygar, kendileri dışındaki herkesi barbar olarak görerek ve -tıpkı bugün “dünyaya demokrasi getiriyoruz” diyerek istedikleri yeri işgal etmeye kalkışmaları gibi- dün “size uygarlık getiriyoruz” diyerek dünyayı parselleşmişler, medeniyetlerin kökünü kazımışlar, kendisi olarak, kendi inançları, ilkeleri, değerleri doğrultusunda yaşama ve varolma hakkını elinden alarak önce insan soyuna yapılabilecek en soysuz cinayetleri işlemişlerdi, şimdiyse birbirlerine girmek için birbirlerinin “arazi”lerini “mayınlamakla” meşguldüler: O nedenle Osmanlılar, dayandığı ahlâk / vicdan, adalet ve estetik ilkelerinin insan olmanın, bu dünyada insanca yaşamanın vazgeçilmez ilkeleri olduğunu bildikleri için, kendilerini insanlığın geleceği, “son ada”sı olarak görüyorlardı.
Atamın çocukları, neseplerini, sebepsiz yere, sudan bahanelerle inkâr ettiler: “Damarlarını kestiler”! Osmanlı atamın onca kan, onca gözyaşı dökerek bize ruh üflesin diye diktiği “anıtları”, “mayınlı arazi” ilan ettiler ve bütün izlerini silmeye yeltendiler!
Ama atamın kökünü kazıyan Batılılar / özellikle de İngilizler, tarihi yapanlar olarak tarihin nasıl yapıldığını bildikleri için, atamın neseplerini inkâr eden çocuklarının bir gün neseplerini ve düşüş sebeplerini hatırlayacaklarından emindiler: O yüzden Türkiye''ye hep kuşkuyla baktılar: Türkiye''yi, adına bu kez sekülerleşme denen ve dokunanı başkalaştıran, soysuzlaştıran, kişiliksizleştiren “mayınlı arazi”ye dönüştürdüler el altından; ama Türkiye hâlâ “püsküllü belâ”ydı: Ne yapacağı belli olmayan, “serseri mayın”ı andıran bir başbelâsı.
İşin asıl traji-komik tarafı, tam da burada gizli: Batılılar da, nesebini inkâr eden biz de, bizi biz yapan dinamikleri, yani “kendi”mizi “püsküllü belâ” olarak görüyorduk!
Biz Doğu''da kendi ellerimizle döşediğimiz mayını, “yamyamlardan yamyam beğenme” oyunu oynarcasına nasıl temizleteceğimiz meselesi üzerinde traji-komik şekillerde birbirimize gireduralım… Ama Türkiye''nin nasıl olup da aslâ kendi hâline bırakılmaması gereken bir “serseri mayın”a dönüştürüldüğü, kontrol altında tutulması gereken bir “püsküllü belâ” olarak görüldüğü ve bunun bize de benimsetildiği meselesi üzerinde de kafa patlatmaktan geri durmayalım lûtfen…Kamplaşma ve militanlaşma çağrısı!
Yusuf Kaplan
1/06/2009 Pazartesi
Türkiye, daha önce tanık olmadığımız tehlikeli bir kamplaşmanın eşiğine sürükleniyor. O yüzden, en temel konularda bile anlaşma, iletişim kurma zemini yavaş yavaş yok oluyor.
Kampın tarafları, gerçekliği de, karşılığı da olmayan saplantılarının militan taraftarları olma yönünde adım adım ilerliyorlar.
Demokrasinin askerî darbelerle askıya alındığı zamanlarda “demokrasi elden gidiyor” diye sokağa dökülmeyen ama darbecilere karşı başlatılan soruşturmadan ötürü traji-komik bir şekilde “demokrasi için” sokağa döküldüklerini söyleyecek kadar komikleşen tiyatroculardan bazıları, geçenlerde, bir televizyon programında, “laiklik için yeterince militanlaşılmadığı”ndan yakındılar ve “militanlaşmayanları” kınadılar…Bu tehlikeli militanlaşma çağrısına karşı “kafayı mı yediniz siz?” diye tepki veren olmamasına çok şaşırdım doğrusu!
Ayrıca bu tuhaf ve sığ tiyatroculardan biri, programda, hızını alamayarak, “belki ortada korkulacak somut bir durum yok; ama şüphelenilecek bir durum var; artık her şeyden şüphe ediyorum; şüphe etmemiz gerekir”(!) deyiverdi!
Gören de, “büyük Türk tiyatrocusu” değil de, şüpheyi sistematize ederek modern dünyayı kuran Descartes konuşuyor zannedecek!
Gerçekten, hasta bu adamlar! Medyanın bu tür hastalıklı kişileri “adam” diye ciddiye alıp çarşaf çarşaf yer vermesi akıl mantık alacak bir şey değil!
Militanlık yapacaklarına, sığ sloganlar atacaklarına, bu tiyatrocular, “dünyaya, neden, tiyatronun nasıl yapılabileceğini gösteren bir dil mi armağan etmeyi başaramadık?” diye sorsunlar kendi kendilerine!
Hayır! Ne gezer! Üstelik, irticanın ayak sesleri filan gibi vıcık vıcık sığlık ve ilkellik ifadesi kokan bir dille Türk tiyatrosunun bu dönemde yerli oyunlar sahnelemesinden şikâyet ediyorlar!
İnanılır gibi değil! Gerçekten hasta bu adamlar!
Hiç unutamadığım bir şey var: Yeri gelmişken sizinle de paylaşayım burada: 1980''li yılların başlarındaydı. O vakitler iki haftada bir yayımlanan Milliyet Sanat dergisi, 27 tiyatro yazarı, dramaturgu ve yönetmeniyle “Türk tiyatrosu, gelenekten yararlanmalı mı?” başlıklı bir soruşturma yapmıştı. İnanır mısınız, sözümona Türk tiyatrosunun en önde gelen temsilcilerinin katıldığı soruşturmaya biri (rahmetli Haldun Taner) hâriç, “Türk tiyatrosunun gelenekten yararlanması da ne demekmiş, tiyatronun gericilikle ne işi olurmuş!” vesaire türünden insanın tüylerini diken diken eden cevaplar vermişlerdi! İnanılır gibi değildi doğrusu!
Dünyanın hangi ülkesinde, kendi geleneksel tiyatrosundan, sanatlarından, estetiğinden, ifade biçimlerinden yararlanmayı “gericilik, irtica” olarak gören tiyatrocuları vardır? Böyle bir şeyi havsalanız alabiliyor mu?
Türk tiyatrosunun gelenekten yaralanmasını ya da Türk tiyatrosunda yerli eserlerin sahnelenmesini “gericilik! irtica!” naralarıyla reddeden tiyatrocular Türkiye''nin tiyatrocuları olabilir mi?
Dahası İslâm''dan, İslâm medeniyetinden, sanatından zırnık kadar anlamadıkları hâlde nefret eden, geleneksel Türk tiyatrosunun, dünya tiyatrosuna yaratıcı, özgün, imajinatif bir tiyatro dili armağan edebilecek zengin ve derinlikli bir tiyatro geleneği olduğundan bîhaber bu adamların, darbeciler yargılandığı için “demokrasi elden gidiyor!” diyerek sokaklara dökülmekle yaptıkları iş, traji-komik ve berbat bir sokak tiyatrosu değil de nedir ki, Allah aşkına!
Tiyatrocuların yaptığı “militanlaşma” çağrısı sadece tiyatrocularla sınırlı değil! Kamplarını kalın duvarlarla ören, toplumu, toplumun derin tarihini, medeniyet birikimini, kültürel dinamiklerini “irtica” olarak görerek “militanlaşma” çağrıları yapacak kadar ipin ucunu kaçıran beyinsizler, Türkiye''yi çok tehlikeli bir çıkmaz sokağın eşiğine yuvarladıklarını ne zaman görebilecekler acaba?Harem ağaları, hadımları ve köle psikolojisi
Yusuf Kaplan
15/06/2009 Pazartesi
Bu sütunda yıllardır Türkiye''nin temel sorununun temel sorununun ne olduğunu idrak edememesi olduğunu söyleyip duruyorum. Türkiye''nin temel sorunu, bu ülkenin tarih yapmasını mümkün kılan asil medeniyet iddialarını, ideallerini, ruhunu, rüyalarını yitirmesi; buna mukabil olarak, Türkiye''nin tarihte tatil yapmasına yol açan bir kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunmasıdır.
Bu yakıcı gerçeği görecek çapta imajinatif ve kişilikli bir entelijansiya olmadığı için, Türkiye, hiç beklenmedik zamanlarda beklenmedik sorunlarla boğuşmaktan kurtulamıyor bir türlü. O yüzden, geliştirdiğimiz davranış biçimi, vaziyeti kurtarmaktan öteye geçemiyor.
Oysa Türkiye gibi tarihin en büyük medeniyet tecrübelerinden birini üreten imparatorluğunu ve yaratıcı ruhunu -içerden ve dışarıdan çevrilen türlü abrakadabra numaralarıyla- yitiren bir ülkenin çocuklarının karşı karşıya kaldıkları sorunlara köklü bir medeniyet şuuruyla ve perspektifiyle yaklaşmaları beklenirdi.
Ancak Türkiye''de böylesine ufuk ve zihin açıcı bir perspektif aramak ne yazık ki, imkânsız. Çünkü Türkiye''nin yakın tarihi bizim bizzat yaptığımız bir tarih değil. Bize dayatılan bir tarihtir. Bu toplumun yeniden tarih yapmasını imkânsızlaştırmak amacıyla, uzunca bir süre beslenen, büyütülen ve imparatorluğun dört bir taraftan Avrupalılar tarafından kuşatıldığı bir zaman diliminde, bu en zor zamanda, bu yokoluş mevsiminde bu milletin canına okuyan gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim bir azınlığın dışarıdan (özellikle de İngilizlerden aldığı muazzam destekle) bu millete ölümcül darbeyi vurdukları bir tarihtir.
1908''den itibaren, bazı istisnâî durumlar hâriç, bu ülkeye bu ülkenin çocukları çeki düzen verememiştir. İşte bu tarihten itibaren bu ülkenin gerçek sahipleri / mâlikleri bu ülkeden, bu ülkenin kurumlarından kovulmuştur, (başörtülüler örneğinde yaşadığımız gibi) eğitim, ülkeyi yönetme gibi temel mülkiyet hakları ellerinden alınmıştır.
Bunun en tipik örneği bu ülkenin İstiklâl Marşı''nı yazan Mehmet Akif''tir. Bir ülkenin İstiklâl Marşı''nı yazmış şairine ülkesinde yaşayamayacak kadar hayatının zehir edilmesini, gece gündüz ciğeri beş para etmez hafiyelerle takip ettirilerek ölüm tehditleriyle karşı karşıya bırakılmasını, Çanakkale''yle birlikte başlayan İstiklâl Savaşı sürecinde ve sırasında bu ülkenin kefereye teslim edilmemesi için destansı bir mücadele veren asil çocuklarına bu ülkenin dar edilmesini, vaziyeti kurtarmak pahasına es geçtik bugüne kadar.
Ama bu ülkede ipleri ellerine geçiren azınlıklar, bu milletin bütün kutsallarını, bütün medeniyet iddialarını, bütün tarihî birikimlerini, “irtica!” numarasıyla yok etme mücadelesi vermekten bir saniye bile vazgeçmedi.
Türkiye''de bazı insanlar “artık Türkiye''de darbe olmaz” deyip duruyorlar. Ben “Türkiye''de artık bu saatten sonra darbe olmaz” diyen insanlara her zaman hep hayretler içinde kalarak baktım. Çünkü Türkiye, hiçbir zaman tam anlamıyla darbe ortamından çıkamamış, normal bir sürece girememiştir.
Seçimlerin yapılması, sivillerin işbaşına gelmesi, Türkiye''de normal bir sürecin yaşandığı izlenimi verdiriyor bize. Ama bütün bunların hepsi son kertede büyük bir illüzyondan ibaret.
Oysa bu durum, toplum olarak rehavete sürüklenmemizden, her şeyin normal olduğu yanılsamasına kapılmamızdan başka bir işe yaramıyor. Zira bu durum, Türkiye''nin temel varoluşsal meselelerini her defasında sürgit ertelememize ve zamanla unutmamıza yol açıyor.
Evet, seçimlerin yapılıyor, halkın seçtiği aktörlerin işbaşına geliyor olması yalnızca illüzyondan ibarettir. Bunun en önemli göstergeleri, çok partili siyasî hayata geçtiğimiz tarihten bu yana siyasî iktidarların, kimi zaman açık / askerî darbelerle, kimi zaman örtük / yargıya dayalı darbelerle, çoğu zamansa Türkiye''nin gerçek iktidarlarının kontrolünde olan medyalar tarafından önce yapay olarak üretilen, icat edilen, sonra da gerçeğe dönüştürülen ötekileştirmelerle, iç gerilimlerle eylemsel ve söylemsel şiddete maruz bırakılarak hadım edilmeleridir.
Bu ülkenin tarih şuuru, medeniyet iddiası, ufuk çizgisi, derinlikli kültürel değerleri, metamorfoza uğramış, sömürge-zihniyetli medyalar tarafından, eğitim sistemi tarafından her Allah''ın günü hadım edilirken, ellerine sopa geçirmiş aktörlerin zaman zaman “höööt!” diye efelenmelerinden şikâyet etmeye kalkışmak olsa olsa bir köle psikolojisi olsa gerek.Etnik bilinç mi, kardeşlik bilinci mi?
Yusuf Kaplan
10/08/2009 Pazartesi
Soru şu: Nasıl oldu da, Anadolu coğrafyasının Müslüman mayasını birlikte karan, bu topraklardan insanlığa ruh üfleyen, ahlâk âbidesi iki kavim birbirine düşürülmek istendi?
Üstünlüğün ırkta değil, takvada olduğuna inanan bir coğrafyanın çocuklarının, hangi ırka ait olarak yaratılmışlarsa o ırkın mensupları olarak yaratılmaları konusunda kendilerinin hiçbir dahli, iradesi ve müdahalesi olmadığı hâlde birbirlerine düşürülmeleri, üstünlüğün takva''da olduğu şaşmaz ölçüsünü yitirmelerinin kaçınılmaz bir sonucudur.
Hayatlarına takva''nın değil, fitnenin, ırk üstünlüğü fitnesinin çekidüzen verdiği toplumlar toplum olma özelliklerini, ümmetler de ümmet olma özelliklerini de yitirirler.
Bu ülkede yıllarca “ümmet” kavramı aşağılandı, hakir görüldü, itildi kakıldı. Bir imparatorluk bakiyesi ve onlarca etnik kimlikten oluşan, tek bir ırkın hâkimiyeti, üstünlüğü üzerine varkılınmaya çalışılan bir toplumda, etnik kimlikler üzerinden üstünlük ve varoluş mücadelesi verilmesinin kaçınılmaz olacağı ve bunun etnik çatışmaları, kardeş kavgalarını kışkırtacağı öngörülemedi.
Söylediğim şeyin ne kadar hayatî bir şey olduğunu anlayabilmek için sadece şu soruyu sorup üzerinde kafa patlatmanız yeterli: Acaba onlarca etnik kimlikten oluşan, dar bir zihnî coğrafyaya hapsolan bu etnik kimliklerin en genel, en sarsılmaz, en köklü ortak paydaları Müslümanlık olmasaydı şu ân bu topraklarda da, bu dünyada da yaşıyor olabilecek miydik acaba?
Gerçekten de, eğer böyle bir şey sözkonusu olmuş olsaydı, bu ülke çoktan kan gölüne dönüşmüş, çoktan birkaç parçaya bölünmüş olurdu.
Ama bu toplumun en temel, en genel, en köklü üst kimliği Müslümanlık olduğu içindir ki, ırk kimliği üzerinden verilen ve bu ülkeye pahalıya malolan “kavga” bir iç çatışmaya dönüşmedi. Halkımızın genetik kodlarına nüfûz eden müşterek müslüman kimliği, halkımızı, etnik kimlikler üzerinden birbirine düşme felâketinden koruyan sağlam bir basiretle ve ferasetle donattı.
Eğer Müslümanlık ortak paydası, bu toplumu her şeye rağmen birbirine bağlayan, kenetleyen bir tutkal olmamış olsaydı, Kürt kökenli annelerin şehit anneleriyle -tülbent gibi nezih bir sembolle- sarmaş dolaş olmaları, birbirlerini bağırlarına basmaları mümkün olabilir miydi?
İşte bu nedenledir ki, dünyanın başka yerlerindeki etnik çatışmalarda olduğu gibi, Türk ve Kürt halkları arasında, ırkçı ayırımcılık, düşmanlık ve nefret tohumları ekilememiştir.
Her ne sûretle olursa olsun, Türkiye, büyük bir sosyal çatışmanın, felâketin eşiğinden dönmek üzeredir: Eğer bu mesele daha fazla geciktirilmeden halledilemezse, Türkiye içindeki sekülerleşme biçimleri, etnik kimlikleri putlaştırma, toplumu etnik kimlikler üzerinden birbirine düşman etme felâketini sürgit kaşıdığı, kışkırttığı için, bu meselenin Türkiye''yi kardeş kavgasının, parçalanmanın eşiğine sürüklemesinin önüne geçmemiz gerçekten imkânsızlaşabilir.
Çünkü sekülerleşme biçimleri İslâmî kimliği, duyarlıkları, kardeşlik duygusunu sürgit aşındırmakta ve etnik kimlikleri, duyarlıkları ve birliktelikleri her geçen daha da kemikleştirmekte ve azmanlaştırmaktadır.
Etnik aidiyet biçimlerinin İslâmî aidiyet biçimlerinin önüne geçmesi demek, bu toplumu kendi ellerimizle içi ilkel ırkçılık ateşiyle doldurulan etnik bir barut fıçısının önüne fırlatmamız demektir.
Bir müslüman toplumda, farklı etnik toplulukların kendi dillerini konuşmalarından, kendi etnik kültürlerini yaşayıp yaşatmalarından, kendi dillerini, edebiyatlarını, geleneklerini geliştirmelerinden daha tabiî bir hak olabilir mi?!
Bu ülkenin tepeden zorla sekülerleştirilmesi, bu toplumun yüzyılların birikimi ve mücadelesiyle oluşturduğu daha köklü, daha kuşatıcı, daha kucaklayıcı değerlerini, anlam haritalarını, müştereklerini çözmekten, delik deşik etmekten, etnik kimlikleri kaşıyıp kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu yakıcı gerçeği görelim artık.
Ortaya çıkan şey, her bakımdan fitnenin, fücurun, çıkarcılığın, bencilliğin, etnik özellikleri öne çıkaran ilkel üstünlük biçimlerinin öne çıkması; buna mukabil, kardeşiliğin, dayanışmanın, paylaşmanın, her türlü zorluğa müştereken göğüs germenin yegâne ortak paydası olan ümmet bilincinin yok olması ve sonuçta etnik bilincin toplumda onarılması imkânsız zihnî, hissî, kültürel, sosyal ve siyasî fay hatlarının zuhur etmesidir.
İslâm ırka dayalı üstünlük biçimlerini şiddetle lanetlemiştir. Üstünlük hayırda yarışmak, Hakk''ın ve hakîkatin hayatımızda hakim kılınması için cehd etmek demek olan takvadadır.Bir asalaklar tarihi: Hırsızlık, yolsuzluk, komisyonculuk
Yusuf Kaplan
14/08/2009 Cuma
Ben, bir müslüman olarak, müslüman olduğunu söyleyen kişilerin nasıl olup da hırsızlık, yolsuzluk ve komisyonculuk yapabildiğine inanamıyorum gerçekten! Aklım, havsalam almıyor!
Allah''a, âhirete, hesap günü''ne inanan bir müslüman, nasıl olur da hırsızlık, yolsuzluk, komisyonculuk yapabilir? Tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz dikebilir? Haketmediği bir şeyi rahatlıkla midesine indirebilir? Harama el uzatabilir? Anlayamıyorum gerçekten!
Allah''a, âhirete, hesaba çekileceğine inanmayan bir kişinin, hırsızlık, yolsuzluk ve komisyonculuk gibi çirkefliklere bulaşmasını bir yere kadar anlıyorum: Adam “kitapsız” çünkü: Yolunu şaşırmış çünkü: Bu dünyaya, paraya-pula, “karıya-kıza” tapıyor; hevasının, şeytanın oyuncağı olmuş; egosunu, hazlarını, dünyevî çıkarlarını putlaştırıyor çünkü.
Ölçüleri yok; hakîkat ölçütü yok elinin altında çünkü. Sadece egosunun, hazlarının, çıkarlarının peşinde koşturduğu için, insan olma özelliklerini yitirmeye ramak kalmış çünkü. O yüzden başkalarını da yok etmekten, başkalarının hakkını, hukukunu da hiçe saymaktan kurtaramaz kendisini: “Başkaları cehennem”dir onun için artık çünkü.
Sosyal teoride “homo laikus” olarak tanımlanan bu tür bir insan tipi, vicdanının, kalbinin, merhamet duygusunun, paylaşma duygusunun yok olduğunu da göremez; kendisi dışındaki, kendisini ilgilendirmeyen hiçbir şeye de gerçek anlamda ilgi duyamaz.
Elbette ki, her insanın vicdanı, kalbi, merhamet duygusu vardır. Elbette ki, her insan, insanlığın katledilmesine, yok edilmesine, ayaklar altına alınmasına isyan eder. Ama kendi egosunu, çıkarını, hazlarını, fetişlerini merkeze alan bir hayat anlayışını benimseyen bir insanın vicdanı da, kalbi de, merhamet duygusu da, başka insanlara, başka varlıklara, tabiata hakîkaten hayat bahşedecek bir sahiciliğe, samimiyete, ferağata, diğergâmlığa, adalete, ahlâka, estetiğe hiçbir zaman ulaşamaz. Eğer ulaşmış olsaydı, dünyamızın son birkaç yüzyılda tanık olduğu felâketler, sömürgecilik ve emperyalizm cinayetleri yaşanmazdı.
Evet, “kitapsız” bir adamın, ruhunu, vicdanını, kalbini, merhamet duygusunu sığ egosunun, bencil hazlarının, ilkel çıkarlarının taleplerine boyun eğdiren bir adamın hırsızlık, yolsuzluk, komisyonculuk yapmasını anlayabiliyorum. Ama bir müslümanın, Allah inancı, ahiret inancı, hesap inancı olduğunu söyleyen bir müminin, hırsızlık, yolsuzluk ve komisyonculuk yapmasını, haramı tabiî bir şey hâline getirmesini, kul hakkına tecavüz etmesini normal, meşru bir şeymiş gibi görmesini, aşağılık bir mahlûkât gibi yaşayıp gitmesini, sonra da müslüman olduğunu söylemesini, daha da kötüsü İslâmî duyarlıklara ve duyargalara sahip olduğunu söylemeye kalkışmasını aslâ ve kat''â anlayamıyorum!
Çünkü mümin kişi, inanan kişidir; emîn / güvenilir kişidir; emanete aslâ hıyanet etmeyecek kişidir; emniyeti teminat altına alabilecek ontolojik düzleme geçebilmiş bir kişidir.
Ama Fahr-i Kâinât Efendimizin hadislerinde tarif ettiği bu mümin şahsiyet özelliklerinin hemen hepsinin hızla hayatımızdan çekilip gittiğini görüyorum.
Bedel ödeyemeyen; İslâm''a dolaysız, dolayımsız inanmayan; bu uğurda her türlü imtihanı göğüsleyemeyen; meşakkatli, zahmetli, uzun bir yola çıkmaya hüküm giyme cesareti gösteremeyen; aksine, harama kolaylıkla alışabilen, hırsızlığı, yolsuzluğu, komisyonculuğu kolaylıkla içselleştirebilen yığınlar, asalaktır ve her türlü felâkete müstehaktır.
Yakın tarihimiz hırsızlık, yolsuzluk ve komisyonculuk açısından üç evreden geçen bir asalaklar tarihidir: Birinci evre, sol-seküler asalakların; ikinci evre, sağ-seküler asalakların; son çeyrek asırlık evre ise, “dinci” asalakların “tepe tepe yiyicilik” tarihidir.
Hırsızlığa, yolsuzluğa, komisyonculuğa bulaşmayan, göz yummayan insanların “salak” olarak adlandırıldığı bir toplum, asalakların neden olduğu felâketlerden aslâ kurtulamaz.
Hırsızlığa, yolsuzluğa, komisyonculuğa “hayır!” diyemeyenler, haksızlığa, hukuksuzluğa, vicdansızlığa da “hayır!” diyemezler! “Hayır!” deme özelliklerini de, haksızlığa karşı yüce, asil başkaldırı husûsiyetlerini de, hassasiyetlerini de yitirirler. Ve köleleşirler!
O yüzden, zaman, ahlâk davası zamanı, asil bir dava ahlâkını içten içe besleme, yeşertme ve büyütme zamanıdır!
Rabbimiz şöyle buyurur çünkü: “Biz sizi imtihan ederiz. Ta ki sizden mücahid olanları bilelim.” (Muhammed Sûresi: 31).Selefîlik, tasavvuf ve Protestanlaşma tehlikesi (1)
Yusuf Kaplan
17/08/2009 Pazartesi
Medeniyet, (yeri geldikçe vurguladığım gibi), kısaca, bütünlük fikri''dir: Yaratıcı, kâinât ve insan''dan oluşan hakîkat tasavvurunun ontolojik hiyerarşik düzeninin yerli yerince, tersyüz edilmeden kavranması, idrak ve ifade edilebilmesi çabasıdır.
Bu anlamda, Türkçeye son derece yanlış bir şekilde "medeniyet" ya da uyduruk bir şekilde "uygarlık" olarak tercüme ettiğimiz sivilizasyon ise, modern / seküler algılama biçiminin hem ürünü, hem de yeniden ifade edicisi ve üreticisi, şiddete dayalı ve her bakımdan şiddet üreten bir "söylemsel pratik"tir.
Sivilizasyon, medeniyet gibi bütünlük -dolayısıyla denge ve düzen- fikrine dayanmaz; aksine, çatışma (Tanrı ile insan, ruh ile beden, türlü ırklar, etnisiteler ve entiteler arasında irtibatsızlık ve çatışma), düzensizlik ve dengesizlik (ifrat ile tefrit yani iki uç arasında gidip gelme), kısacası hakîkatin parçalı olarak, atomize edilerek algılanması, daha da kötüsü, "parça"nın, "bütün" katına yükseltilmesi (dolayısıyla "insan"ın, "akl"ın, "tabiat"ın, arzuların, hazların, fetişlerin) mutlaklaştırılması, kutsanması yani putlaştırılması fikrine dayanır.
O yüzden, "Batı medeniyeti" ifadesi yanlıştır. Batı, medeniyet olamaz; hiçbir zaman da olamamıştır.
Bütün dünya ölçeğinde Batılı, dolayısıyla parçalı, parçayı tanrılaştırıcı, -dolayısıyla indirgemeci, dolayısıyla hakîkat fikrinden yoksun- dolayısıyla varlığa ve hakîkate temelden saldıran agresif, tahakkümcü seküler / kapitalist Batı sivilizasyonunun kavramları, algılama ve varoluş biçimleri hâkim olduğu, hâkim kılındığı için, küresel bir medeniyet buhranıyla karşı karşıyadır insanlık. Bu küresel medeniyet buhranından Çinliler de, Hintliler de, Ruslar da, Avrupalılar da ve tabiî müslümanlar da nasiplerine düşeni alıyorlar kaçınılmaz olarak.
Batı sivilizasyonu, felsefî olarak İkinci Sanayi Devrimi''yle birlikte tarihinin en büyük krizini yaşamaya başlamıştır: Ancak "araçlar" (bilim, teknoloji ve askerî güç üreten bütün vasıtalar) üzerinde eşi görülmemiş bir hâkimiyet gerçekleştirmeyi başardığı için, Batı sivilizasyonunun yaşadığı felsefî bunalım, ayartıcı ve estetize edici yöntemlerle (özellikle de medyatik ayartmayla birlikte) gizleniyor, perdeleniyor ve dolayısıyla erteleniyor. Baudrillard, bu durumu, "aşırı bir şekilde şişmiş bir balon"a benzetiyor ve "bu balonun patlamasının ân meselesi" olduğunu söylüyordu.
Batı sivilizasyonunun, geri dönüşü imkânsız bir felsefî / zihnî krizin eşiğine sürüklendiğini özellikle Nietzsche görmüş ve "Batı uygarlığının bize söyleyebileceği tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceği gerçeğidir" demişti. Ardından Heidegger-sonrasında ortaya çıkan bütün büyük düşünürler, bu felsefî krize dikkat çekmişler, önce Tanrı''nın, ardından hakîkatin, insanın ve tabiatın yok ediliş sürecine yoğunlaştırmışlardı dikkatlerini.
Özetle, Batı sivilizasyonu, bizzat kendisi felsefî bir krizle karşı karşıyadır; bütün küre ölçeğine yayıldığı için de, bütün insanlığı büyük bir felsefî krizin, genelde ise medeniyet buhranının eşiğine fırlatmıştır.
İşte tam bu noktada, Batı sivilizasyonun bütün insanlığa yaşattığı bunalımı kavramamızı, anlamlandırabilmemizi ve aşabilmemizi mümkün kılabilecek zihnî / felsefî derinliğe ve enstrümanlara yalnızca İslâm''ın sahip olduğunu, İslâm''ın önünün kesilmeMesi hâlinde Batı sivilizasyonunun zaaflarının, yükselen bir İslâmî medeniyet dalgası ile kolaylıkla deşifre edilebileceğini, bütün bu sürecin, İslâm dünyasının, bir yandan köklü bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmeye, öte yandan da bu sıçramanın tabiî sonucu olarak Batı sivilizasyonunun haksız, hukuksuz ve agresif küresel hâkimiyetine önce entelektüel düzlemde, sonra da kaçınılmaz olarak siyasî, iktisadî ve kültürel düzlemde İslâm dünyasının hem itiraz edebileceğini, hem de adaletin, hakkaniyetin, ahlâkın, estetiğin hayata geçirilmesini mümkün kılacak, bütünlük fikrine dayalı bir medeniyet sıçramasının yalnızca İslâm dünyasından gelebileceğini gördüğü için, Batılılar, dışarıdan İslâm''ı tehdit olarak konumlandırma, içerden ise, sekülerleştirmek demek olan Protestanlaştırma projesini hayata geçirmekten başka seçenekleri olmadığına karar verdiler.
Cuma günkü yazıda selefîlik ve tasavvufun bu Protestanlaştırma sürecinde ne tür bir "katkı" sunmasının düşünüldüğünü göstermeye çalışacağımSelefîlik, tasavvuf ve Protestanlaşma tehlikesi (2)Yusuf Kaplan
21/08/2009 Cuma
Tarihi, karşılaştırmalı olarak okumak, hem tarihi, hem de günümüzü daha sağlıklı anlama ve anlamlandırma imkânları sunabilir önümüze.
Batı dünyasının yaşadığı en temel sorun, ontolojik güvensizlik sorunudur: İslâm dünyasının temel sorunu ise epistemolojik güvensizlik sorunu.
Batı''daki ontolojik güvensizlik sorunu, modernlikle birlikte Tanrı fikrinin yitirilmesi ve insanın Tanrı katına yükseltilmesinden kaynaklanan derinlikli bir yön ve anlam, varlık ve hakîkat bunalımının adıdır. Bu bunalım, epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesiyle örtülmeye çalışıldı.
Epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesi, temel varoluş, hakîkat ve anlam sorunlarını bastıracak, unutturacak kadar -önce modernlik sürecinde- doğa, bilim, teknoloji gibi güç üreten araçları kontrol ederek hayatı ve insanı kontrol ve kolonize etme biçimlerine sahip olma çabasıdır. Postmodern süreçte, bu çaba, yerini, örtük kontrol ve kolonizasyon girişimlerine terketti: Bu kez dış dünya değil, insanın iç dünyası, arzuları, hazları, içgüdüleri ayartıcı ve baştan çıkarıcı estetize yöntemlerle kontrol ve kolonize ediliyor.
Postmodern süreçte, medya, müzik ve eğlence endüstrisi, insanları hayattan kaçıran niteliksiz ve korunaksız sığınaklara, din-dışı tapınak alanlarına dönüştü.
İslâm dünyasında ontolojik güvensizlik sorunu yaşanmadı; İslâm''ın algılanması ve uygulanması meselesi etrafında yoğunlaşan epistemolojik bir bunalım, kaos ve belirsizlik yaşanıyor.
Batı''da omurga ve ruh çökerken, İslâm dünyasında İslâmî bünye sakatlandı, dil çözüldü.
En temel meselemiz, bu İslâmî bünyeyi yeniden sıhhatine kavuşturacak, hayata yeniden ruh üfleyecek İslâmî bir dilin geliştirilmesini mümkün kılacak zihnî bir silkinme iradesi ortaya koyabilmektir.
Batı''dan gelen modern meydan okuma, entelektüel bir derinleşme ve özgürleşme pratiği üretmedi. Aksine başka medeniyetlerin, dinlerin ve felsefelerin kendi entelektüel dinamizmlerini yok etmekle sonuçlandı: Sözgelişi, Aydınlanma devrimleri, bütün dünyaya tek tip / seküler bir insan, dünya ve Tanrı algısını evrensel algı olarak dayattı.
Batı dünyasının geliştirdiği bu saldırı, sömürgecilik ve emperyalizm tecrübeleriyle birlikte fiîlî bir saldırıya ve yıkıma dönüştü. Sonuçta dünyanın bütün coğrafyaları sömürgeleştirildi; doğal kaynakları ise Batılılar tarafından kontrol altına alındı.
İşte Batı''dan gelen ve insanlık tarihinin akışını durduran bu saldırıya, İslâm dünyasında iki tür tepki geliştirildi.
Birinci tepki, selefîlik reaksiyonu; ikinci tepki ise sufizm atraksiyonu şeklinde tezahür etti. Selefîlik, İslâm''ı dünyevî bir ideolojiye indirgeyen reaksiyoner, savunmacı ve yenilgi psikolojisine dayanan bir tepkiydi: Aksiyon ve fikre dayalı bir cevap üretme biçimi olmadığı için, modernliği yeniden üretmekle ve pekiştirmekle sonuçlandı.
Klasik selefîlik, bir reaksiyon hareketi olmaktan çok, her alanda kıblenin karartılmasına karşı geliştirilen sıhhatli bir arınma hareketiydi. Klasik temsilcisi İbn Teymiye olan bu hareket, sonunda, Gazâlî-Râzî geleneği çerçevesinde teşekkül eden, İslâm düşüncesini, antik Grek, Helenistik, Pers ve Hint “düşünce” geleneklerinin etkilerinden kurtarıp ilim, irfan ve hikmet sütunları üzerinde yükselen özgün İslâm düşünce geleneğinin oluşmasında gözardı edilemeyecek roller üstlenmişti.
Modern selefîlik, Kemal Ersözlü''nün tanımlamasıyla “selefsiz selefîlik”tir; İslâm düşünce geleneğiyle derin ilişki ve irtibat içinde olmaktan uzaktır; aksine modern, reaksiyoner ve algı biçimlerimizi ideolojikleştirici ve kötürümleştirici bir harekettir. Sonuçta bu hareketin, İslâm''ın derûnî idrak ve marifet dünyasını ıskalaması, İslâm''ı aydınlanmacı rasyonalist, sığ bir ideolojiye indirgemesi, İslâm''ın kozmolojik tasavvurunu kolaylıkla kozmografik alana hapsetmesi, kaçınılmaz olarak İslâm''ı Protestanlaştırma projesine su taşımasıyla sonuçlandı. Dünün radikal hareketlerinin bugünün postmodern söylemlerine mal bulmuş mağribi gibi sarılmalarının nedenleri burada gizli. Kaldı ki, bu hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü bu hareket İslâm''ı bir dönem “terakkici”, bir dönem “sosyalist”, bir dönem “liberal” söylemlere eklemlemekten başka bir şey yapamadı; yapamazdı da zaten.
Modern selefîliğin Protestanlaştırıcı rolü, şimdi sufizm''e biçilmeye çalışılıyor. Selefîlik reaksiyona dayanıyordu; tasavvuf ise türlü atraksiyonlara malzeme / meze yapılıyor. Sufizm meselesini de Pazartesi günkü yazıda müzakere edelim…Selefîlik, tasavvuf ve Protestanlaşma tehlikesi (3)
Yusuf Kaplan
24/08/2009 Pazartesi
Selefîlik ile sûfilik, müslüman hayat-dünyasının ve İslâm düşünce geleneğinin biri dışa açılan / zahirî, diğeri içe yönelen / batınî iki zıt kutbunu temsil eder. Her ne kadar burada “iki zıt kutup” ifadesini kullanıyor olsam da, selefîlik ile sûfilik, iki farklı ufkun sütunlarıdır aslında.
İşte bu nedenledir ki, selefî sûfiler de, sûfî selefîler de vardır ve hiç de azımsanmayacak miktardadır. Sahici selefîlikle sahih sûfîliği bağdaştıran âlimlerin başında İbn Teymiyye gelir.
Selefîlik, müslümanın dış dünyasını kirlerden arındırmakta, sûfilik ise iç dünyasını nurlandırmakta belirleyici roller oynar.
Selefîlik, düşünce, sanat ve benzeri hayal, hikmet ve marifet alanlarının dünyasından uzaktır. Oysa bu dünyalara açılan sonsuz ve doyumsuz kapıların anahtarı tasavvufta gizlidir.
Selefîlik, müslüman hayatının buhran geçirdiği, fesada uğradığı zamanlarda; sûfîlik ise daha çok İslâm düşüncesinin bunalımlarla karşı karşıya kaldığı dönemlerde, Müslümanlara münferit ve müşterek düzlemlerde yönlerini, aslî özelliklerini hatırlatırlar.
Bu söylediklerimiz, modern selefîlikle, postmodern sufizm için geçerli değildir. Modern selefîliğin kendisi bir kriz durumunun adıdır çünkü. Aynı şey postmodern sûfizm için de söylenebilir. Nasıl ki, modern selefîlik, “Kur''ân İslâm''ı” gibi Lutherci, rasyonalist, peygambersiz İslâm algılarından, kolaylıkla provoke olabilen türlü şiddet örgütlerine kadar pek çok uçuk-kaçık oluşumun dölyatağı olmuşsa; aynı şekilde postmodern sûfizm olarak adlandırdığım fenomen de, tasavvufun derûnî dünyasını delik deşik ederek new age''vârî ve İslâm''dan koparılan bir egzersiz, bir trans, bir transandantal meditasyon, bir yoga hareketinin kaynağına dönüşebilir.
O yüzden, tasavvuftan ziyade, postmodern duyarlıklar tarafından kolaylıkla kavranabilir ve yutulabilir bir sûfizm hareketinden sözediyorum.
Gerçekten de Batı''da, özellikle de Amerika''da İslâm''dan bağları kopartılan bir sufizm hareketi yeşertilmeye çalışılıyor. Buna teşne kişilerin, grupların olduğunu ben bizzat gördüm Batı''da.
Sufizm hareketiyle Taoizm, Hinduizm ve Budizm''in başına gelenler tasavvufun da başına gelirse, tasavvuf da tıpkı bu doğu hikmet gelenekleri gibi içi boşaltılarak bir “kişisel gelişim” sapmasına sos yapılabilir. Ve bu sos, Batı''dan bize, çok daha kolay, cazip ve hızla ambalajlanarak postalanabilir ve yalattırılabilir. Elbette ki, Budizm, Hinduizm ve Taoizm, fıkıh gibi güçlü ve köklü bir korunaklı sığınağa ve kontrol kaynağına sahip değiller. Tasavvuf, fıkıh gibi muhkem bir kaynağın denetimine her daim açık olan şeriat-tarikat-hakikat yolculuğunu eksene almak durumunda olduğu için, doğu dinlerinin başına gelenler İslâm''ın başına gelmeyebilir diye düşünebiliriz.
Ama böyle düşünmekle büyük bir yanılgıya düşeceğimizi hatırlatmak isterim. Postmodern izafileşmenin, haz ve hız tutkusunun, kırılgan ve uçucu duyarlıkların ve kimlik biçimlerinin hayatın her alanına hızla sirayet ettiği bir zaman diliminde, tasavvufa gösterilen ilginin artması son derece doğal. Ama bu ilginin arkasından tasavvufu postmodern söylemler ve duyarlıklar üzerinden dönüştürmek de aslâ yabana atılmaması gereken bir ihtimal.
Bir bütün olarak insanın kişiliğinin terbiye ve tezkiye işiyle hemhâl olan tasavvufun bir süre sonra diğer doğu gelenekleri gibi salt iç arınma, kişisel gelişim egzersizlerine dönüştürülmesinin önünü alamayabiliriz. (Bu, bu mesele etrafında geçen yıl Kayseri''de bir dost meclisinde konu edindiğimiz ve özellikle Dursun Çiçek kardeşimin dikkat çektiği, benim o zaman biraz daha iyimser baktığım bir tehlike. Ama şimdi yanıldığımı, Dursun Çiçek kardeşimin daha haklı olduğunu gözlemliyorum).
Tasavvufun bir bütün olarak idrak edilip tatbik edilebilmesi müslüman hayatının tam olarak hâkim olduğu bir vasatta mümkün olabilir. Gayr-ı İslâmî ortamlarda tasavvuf ancak zihnî bir ameliye olarak işleyebilir. Tasavvuf bir hâl hâli olduğu için, gayr-ı İslâmî bir vasat, tasavvufun ruhunu olduğu kadar, dayandığı dinin ruhunu da yitirmesine neden olabilir.
İslâm''ın iki temel hayat ve düşünce kaynağının hem birbirine düşman edileceği, hem de seküler hayata ve dünyaya eklemlenerek içeriksizleştirileceği, ruhu çalınarak kuşa çevrileceği çok tehlikeli bir protestanlaşma sorununun eşiğine doğru sürükleniyoruz. O yüzden, müteyakkız olmak zorundayız vesselâm.
.Osmanlı Ruhu"nun yeniden doğuşu küllerinden
Yusuf Kaplan
16/10/2009 Cuma
19. yüzyıl, Avrupa''da imparatorlukların çökmeye, ulus-devletlerin köksalmaya başladığı bir milliyetçilikler çağı''ydı: O yüzden romantizm, politikada olduğu kadar, düşüncede de, sanatta da başat akım''dı.
Öte yandan, 19. yüzyıl, pozitivizm''in, tabiat bilimlerinden sosyal bilimlere önce sirayet ettiği, sonra da tartışılmaya başlandığı bir karmaşıklıklar, bunalımlar, kaoslar ve yeni arayışlar çağıydı aynı zamanda.
Bu nedenle, 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başları, öncelikle sanatın bütün türlerinde ortaya çıkan modernizm''in, modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesine karşı bir başkaldırı başlattığı, modern zihin kalıplarının derinlemesine sorgulandığı, “yeni''nin şoku”nun hayatın her alanına nüfûz ettiği, Batı uygarlığının felsefî olarak kendi içine ve üstüne kapandığı, “dil oyunları”nın, eleştiri ruhunun damgasını vurduğu bir aralık''tı.
Sanatta, monolojik perspektif kırılmıştı: Bu, tanrılaştırılan insanın, hem insan/lığ/a, hem de yaşadığı dünyaya / tabiata ontolojik saldırı''sına gösterilen bir tepkiydi: Faustyen insan, yitirdiği ruhunu, bilinçaltı dünyasına dalarak aramaya koyulacaktı: Avrupa''da tam bir nihilizm ve yabancılaşma, sosyal kaos ve kültürel çözülme köksalıyordu.
Batı''da Kafkaesk “metamorfoz”, Ionesco''cu ve Beckett''çi “saçma”, Camus''cü “yabancılaşma” sanata, gündelik hayata, ulusal ve küresel siyasete sirayet etmekte gecikmeyecekti: Sonunda, benmerkezci reflekslerinden kurtulamayan Avrupalı ulus-devletler, ürpertici iki büyük dünya savaşıyla Avrupa''yı tarihin yapılmasında kilit rol oynayan bir aktör olmaktan uzaklaştırmayı başardılar! Avrupa, gücünün zirvesindeyken tarihten çekiliyordu! Tıpkı Büyük İskender''in Hind''e kadar uzanan Helen İmparatorluğu, tıpkı “dünya''yı, Roma olarak” görecek kadar büyüyen Roma İmparatorluğu gibi.
Osmanlı, milliyetçilikler çağı''nın hem romantik milliyetçilerinin, hem de pozitivist ulusalcılarının, medeniyet ufkunu yitirmelerinin kurbanı oldu: Bu biraz da kaçınılmazdı; çünkü milliyetçilik çağı, siyasî, iktisadî ve entelektüel devrimlerle çağın zeitgeist''ı / zamanın ruhu hâline gelmişti.
Sonunda Faustyen ruh, (hem Avrupa''da, hem de bizde) sahibini de yok eden Frankensteinvârî bir hayalete dönüşmüştü: Avrupa''ya, sömürgecilikler ve emperyalizmlerle dünya üzerinde hâkimiyet kurdurtan siyasî, iktisadî ve entelektüel yaratıcı güç, aynı zamanda, Avrupa''yı yıkacak dinamiği de taşıyordu bünyesinde. Kısaca seküler-kapitalizm diye tanımladığım bu bencil, benmerkezci, kibirli ruh, ruhunu da, bedenini de yok eden bir hayalete dönüşecekti.
Batı''yı “uygar”, Batı-dışı dünyayı da “barbar” olarak tanımlayan ve aşırı şişen bu abartılı-özgüven duygusu, Avrupa''nın gözünü karartmaya, ruhunu yok etmeye yetmişti çünkü.
Bu arada modern dünya tarihinin yapılmasında kilit rol oynayan Osmanlı medeniyeti de, gözü kararan, ruhu sırra kadem basan Avrupa''nın iki asır süren saldırısına dayanamadı ve “durduruldu” (Toynbee).
Ama Osmanlı bitmemiş, bitirilememişti/r: Bugün küresel sorunların merkezinde Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu''dan oluşan Osmanlı coğrafyası vardır: Bu coğrafyanın alacağı şekil, dünyanın alacağı şekli de belirleyecektir.
İşte Türkiye''nin gerçekleştirdiği açılımlar, Türkiye''deki elitokrasinin -nihayet!- yeni bir dünyanın kurulmasını, merkezinde Türkiye''nin bulunduğu Osmanlı coğrafyasının alacağı şeklin belirleyeceğini idrak etmeye başladığının göstergesidir.
Osmanlı coğrafyası, lime lime edilerek parçalanmıştı: Bu coğrafyayı yeniden toparlayacak güç, yeni kurulmakta olan dünyanın da motoru olacaktır: Bu güç, Avrupa ve ABD değil, Türkiye olabilir yalnızca.
Bunun yolu, Türkiye''nin, medeniyet ufkuna yeniden sahip çıkmasından geçiyor: Bu ufuk, önce Karadeniz İşbirliği Projesi, sonra da D-8 projesi ile ete kemiğe büründürülmüştür. Türkiye, bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyan, adalet, hakkaniyet, barış, hürriyet, dayanışma ve kardeşlik ilkelerini hayata geçirmemizi, Pax Ottomana düzen/eğ/i kurmamızı sağlayan Osmanlı ruhu ve misyonuyla donanarak, önce komşularıyla stratejik, iktisadî ve kültürel, sonra da askerî ve siyasî olarak bütünleşmeye doğru gidecek bir yolculuğa çıkarsa, yeni bir dünyanın kurulmasında yeniden kurucu rol üstlenebilir.
Küllerinden yeniden doğmakta olan Osmanlı medeniyet ruhunun dirilişi, daha âdil bir dünyanın / darüsselâm''ın yeniden gelişinin yegâne garantisidir.
O yüzden D-8 ıskalanmamalı, canlandırılmalı ve söyleyeceği esaslı hiçbir şey olmayan Yaşar Kemal''lerden ziyade, bize esaslı bir medeniyet ufku ve kanatlandırıcı bir diriliş ruhu armağan eden Sezai Karakoç''un kapısı çalınmalıdır!
Başbakan"a örtük mektup (1)
Yusuf Kaplan
26/10/2009 Pazartesi
Bendeniz, Başbakan''a, –veya Cumhurbaşkanı''na, Genelkurmay Başkanı''na– açık mektup yazacak tıynette, “hormonlu” biri değilim. Siyasete, bürokrasiye bulaşmaktan kaçınan, kendisini hasbelkader –bir medeniyet tasavvuru geliştirilmesi, öncü bir kuşak yetiştirilmesi gibi– daha kalıcı, daha uzun vadeli hedeflere kilitleyen birinin (pehhh!) böyle bir işe soyunması elbette olmayacak bir şey.
Bu satırları siyaseti, bürokrasiyi küçümsemek veya kötülemek için yazmıyorum. Aksine siyasette de, bürokraside de, hırsızlığa, yolsuzluğa, komisyonculuğa bulaşmamış, bulaşmayacak; ehliyetli ve liyakatli, yaratıcı ve ahlâklı kişilere en fazla ihtiyaç hissettiğimiz bir zaman diliminden geçiyoruz.
Burada söylemek istediğim şey şu: Türkiye''nin temel varoluş sorunlarının kalıcı çözüm formüllerini üretecek adres, siyaset de, bürokrasi de değil.
Türkiye''nin temel sorunu, varoluş sorunudur: Tarihin yeniden yapıldığı, dünyanın entelektüel, kültürel, siyasî haritaların yeniden çizildiği, Batı uygarlığının dünya üzerindeki üç yüzyıllık hâkimiyetinin hem başka kültürlere, medeniyetlere, dinlere hayat hakkı tanımadığı, hem de gezegenimizi, tabiatı alabildiğine tahrip ettiği, dünyayı büyük siyasî, ekonomik ve kültürel katastrofların, çıkmaz sokakların eşiğine sürüklediği, farklı kültürlere, medeniyetlere, dinlere mensup toplumları, halkları barış, adalet, hak, hukuk ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde nasıl birlikte yaşatabileceğinin yollarını, yöntemlerini bilemediğinin ve bulamadığının bütün çıplaklığıyla anlaşıldığı şu küresel kaos ortamında, Türkiye''nin, (dünya tarihinin yapılmasında kilit rol oynayan medeniyet iddialarını, rüyalarını ve ideallerini yeniden formüle ederek, çağdaşlaştırarak tıpkı pax Ottomona tecrübesiyle bütün dünyaya gösterdiğimiz gibi) dünyada adaletin, vicdanın, sulhün, selâmetin, hakkaniyetin, kardeşliğin yavaş yavaş hâkim olmaya başlamasının tek kurucu aktörü olmasını sağlayabilecek, geleceğin bölge ve dünya tarihinin şekillenmesinde kilit rol oynamamıza imkân tanıyabilecek bir zaman aralığından geçiyoruz.
Bölge ülkeleri de, büyük dünya güçleri de, ekonomik ve siyasî açıdan güçlenen, kültürel ve entelektüel açıdan rotasını bulan, medeniyet iddialarını, rüyalarını ve ideallerini yeniden formüle ederek, çağdaşlaştırarak uzun, zorlu bir yolculuğa çıkabilen bir Türkiye''nin orta (25-50 yıllık) ve uzun (50-100 yıllık) vadede dünya tarihinin akışını şekillendirebilecek en önemli aktörlerden biri hâline gelebileceğini çok iyi biliyorlar.
O yüzden Türkiye''nin yeniden varolmasının, yeniden tarihî bir rol oynamaya başlamasının, daha âdil, daha hakkaniyetli, daha barışçıl bir dünyanın inşasının yegâne şartı olduğunu bölge ülkeleri ve dünya güçleri kadar bizim idrak edemediğimizi görüyorum ve burada söylediklerim bize, pek çoklarına, özellikle de epistemolojik, zihnî olarak bağımsızlıklarını yitiren, her şeyi Batı''dan bekleyen metamorfoz yemiş, kendi kendini sömürgeleştirdiğinin farkında bile olamayan, özgüvenini yitirmiş, ufuk çizgisini kaybetmiş, Batı kültürünün gönüllü ajentası rolü oynamakta bir sakınca görmeyen, olmayan, olamayan Türk entelijansiyasına hayal gibi gelebilir.
“Sömürge aydını” rolü oynadığını bile idrak edemeyen bu kişilere sadece şunu hatırlatmakla yetineyim: Kendileri hayal kuramayanlar, başkalarının hayalleriyle yaşamaktan kurtulamazlar. Unutmayalım: 300 sene önce Amerika diye bir güç yoktu.
Batı uygarlığı, dünya üzerindeki hâkimiyetini güce, ruhsuz “araç”lara ve çatışmaya dayalı olarak kurduğu için, dünyayı büyük bir kaosun ve çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktı. Önümüzdeki süreçte, bu kaostan çıkışın yolunun, dünyanın tek sömürgeleştirilemeyen ve bin küsur yıldır dünya tarihinin belirlenmesinde kilit rol oynayan, o yüzden de, kolektif hafızası, kültürel genetik kodları, tarihî derinliği en sağlam “aktör” olan Türkiye''nin bu muazzam imkânlarını, yeni şekillerde hayata ve harekete geçirebilecek yaratıcı ruhla ve kurucu iradeyle donanarak tatilden eve dönüp yeniden tarihe girmesinden geçtiğini bütün dünya biliyor; ama biz bu yakıcı gerçeği göremiyoruz bile.
Bu örtük, serbest “mektubu”, medyanın İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı''na karşı neden saldırıya geçtiğini, İstanbul 2010''un Türkiye açısından neden hayatî önemi hâiz bir imkân olduğunu ve nihayet 2010''da bu çerçevede ne tür çığır açıcı çalışmalara, açılımlara imza attığımızı anlatmak için yazıyorum. Cuma günkü yazıda münhasıran bu konuyu kaleme alacağım…Omurgasız açılım ya da reaksiyondan aksiyona...
Yusuf Kaplan
30/10/2009 Cuma
Dünya, artık bildiğimiz dünya değil. Yakın bir gelecekte, bildiğimiz dünya, tarih olacak. Dünyadaki gelişmeleri, derin nefes alarak, bütün enlemleriyle ve boylamlarıyla yakından analiz ettiğimizde karşımıza çıkan tablo böyle.
Son yüzyıl büyük paradokslara sahne oldu: Bir yandan, Batı uygarlığının, iki büyük paylaşım savaşından sonra, Avrupa''nın yaklaşık 300 yıl süren "dünya düzeni"nin çöküşüne ve Amerikan tecrübesiyle birlikte ise dünya üzerinde kesin bir hâkimiyet kurduğuna tanık oldu dünyamız: Batı hâkimiyetinin, başka kültürlerin veya aktörlerin dünyanın şekillendirilmesinde neredeyse hiçbir rollerinin kalmadığı bir belirsizlikler süreci ürettiği, bu belirsizlikler ve kaos ortamı üzerinde/n hegemonyasını pekiştirdiği gözlendi.
Öte yandansa, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, önceden Batılıların sömürgesi olan bölgelerde pıtrak gibi biten irili-ufaklı sayısız "devlet", küçük-büyük temelsiz, dayanaksız, tarihsiz, icat edilmiş yüzlerce milliyetçilik ve etnisite zuhûr etti/rildi.
Görünüşe bakılırsa, Batı hâkimiyetinin, sömürgeciliğin sona ermesiyle birlikte, büyük sarsıntı geçirmesi gerekirdi. Ama gerçek, hiç de göründüğü gibi tezahür etmedi. Edemezdi; çünkü bu icat edilmiş yüzlerce etnik ve milliyetçilik tohumlarının ya da oluşumlarının gerçekte Batı dünyasının dışındaki toplumlarda hakîkî bir derinliği, tarihî-kültürel karşılığı ve temeli yoktu.
Dolayısıyla açık sömürgecilik dönemi bitti; ama kontrol ve kolonileştirme biçimleri yeni boyutlar ve görünümler kazandığı için, sömürgeciliğin bitmesiyle sözümona "siyasî bağımsızlık"larına kavuşan Batı dışındaki "ülke"lerin yeni kazandıkları kimliklerinin, teritoryal ve siyasî bağımsızlıklarının zihnî ve kültürel düzlemlerde de gerçek anlamda bağımsızlık biçimlerine dönüşmesi imkânsızlaştı.
Çünkü artık yeni, örtük sömürgecilik dönemine girilmişti: Batı uygarlığı, bütün dünyanın entelektüel, kültürel, siyasî, iktisadî kavramlarını ve kurumlarını da belirleyebilen tek aktör katına yükselmişti. Batı dünyasının dışındaki ülkelerde yeni bir süreç başlıyordu artık: Zihnî ve kültürel olarak kendi kendini sömürgeleştirme süreci. Bu süreci, en travmatik, en radikal, en yıkıcı şekillerde yaşayan ülkelerin başında bizim ülkemiz geliyordu.
Batı uygarlığının ürettiği küresel hâkimiyetin başka medeniyetlere hayat ve varoluş hakkı tanımaması, Batı kültürünün insan, eşya, doğa, hayat tasavvurlarının ayartıcı bir şekilde bütün dünyaya "aşılamaz, evrensel, çağdaş değerler" olarak sunulması, Batı dışındaki dünyada inanılmaz bir özgüven kaybının ve aşağılık duygusunun köksalmasına yol açtı.
Batı uygarlığının dünyaya kültür endüstrisinin medya, müzik, eğlence, spor, turizm gibi popüler kültür vasatlarıyla ve vasıtalarıyla gerçekleştirdiği kültürel ve zihnî kuşatmanın niteliği, insanın hayatına ne kattığı, ne kadar anlamlı ve derinlikli olduğu, Batı dışı dünyanın entelijansiyası tarafından derinlikli şekillerde sorgulanamadı bile.
Sadece iki zıt ama birbirini üreten bir tavır geliştirildi: Ya Batı''dan gelen bütün imgeler, fikirler, ikonlar, beğeniler, zevkler ve modeller körü körüne taklit edildi, tepe tepe tüketildi, medyalar, kültür endüstrileri vasıtasıyla Batı dışındaki halklara boca edildi; ya da Batı''dan gelen her şeye karşı körkütük bir reaksiyon üretildi. Yaratıcı, ufuk ve umut vaat edici, derinlikli ve kanatlandırıcı bir entelektüel, kültürel, siyasî ve sanatsal aksiyon üretilemedi. Aksiyonu hep Batılılar ürettiler.
Oysa tek hâkim kültür, Batı kültürü olduğu için ve böyle bir vasatta geliştirilen reaksiyon, bu vasatın içinden ve hiçbir bedel ödemeyi gerektirmeyen bir reaksiyon olduğu için sadece Batılıların ürettiği aksiyonu yeniden üretmekten, meşrûlaştırmaktan, hâkimiyet alanlarını ve aksiyon biçimlerini daha da genişletmekten ve geliştirmekten başka bir işe yaramadı, yaramıyor.
Yapılması gereken tek şey var/dı oysa: Aksiyon ortaya koymak: Başka bir dünyanın, medeniyet yolculuğunun, bambaşka bir insan ve hayat tasavvurunun mümkün olduğunu gösterecek çapta, derinlikte ve nitelikte kalıcı ve uzun vadeli bir dalga oluşturacak, çilesi çekilen, bedeli ödenen, hak edilerek kat edilen zorlu bir varoluş ve hakîkat yolculuğuna çıkmak…
Böyle bir yolculuk, yaratıcı bir ruhla ve kurucu iradeyle donanmakla, yani muhkem bir omurgaya sahip olmakla gerçekleştirilebilir ancak…
Not: "Başbakana örtük mektup" yazısının ikincisini yazmaktan vazgeçtiğimi hatırlatmak isterim.Tarihte üçüncü yürüyüşümüz ve Paradigma"nın gelişi
Yusuf Kaplan
6/11/2009 Cuma
Türkiye''nin “karın ağrıları”nın, “boyun ağrıları”nın, hazımsızlıklarının, yapay gerilimlerinin kökeninde, köklü, güçlü ve yaşayan bir düşünce birikiminin olmaması yatıyor.
Yakıcı bir paradoks var burada: Bir yandan, muazzam ve mütevazi bir medeniyetin çocuklarıyız; dünyanın adalet, hukuk ve vicdan sorunlarını hâl yoluna koyacak çapta bir medeniyetin. Ama öte yandan da, bu medeniyetle ilişkimiz, neredeyse sıfırlanmış gibi. Sanki tarihte, tarihin yapılmasında hiçbir rol oynamamış, dünyaya gözlerini yeni açmış bir çocuğu andırıyoruz: Hep birilerinin ağzına, sözüne, gözüne, hatta gözünün içine bakıp duruyoruz.
Gerçekten çıldırtıcı bir paradoks bu: Oysa böylesine muazzam ve muazzez bir medeniyet tecrübesinin yeniden diriltilmesi, fikrî temellerinin, önermelerinin şifrelenerek yeniden bütün insanlığa sunulması ancak bütün insanlığın sorunlarını kendi sorunları belleyen bu ülkenin çocuklarının, gönül, zihin ve eylem erlerinin üstlenebileceği, bir yükümlülük, bir mesuliyettir.
Elbette ki, böylesine aziz, azim ve asil bir mesuliyeti, ancak bir meselesi olanlar idrak edebilir, insanlığın, dünyamızın temel sorunlarına ilişkin esaslı sualler sormasını bilebilenler müdrik olabilir ve mükellefiyetlerini yerine getirebilirler.
Bu ülkenin çocukları olarak biz, dünya tarihinin yapılmasında iki esaslı büyük yürüyüş gerçekleştirdik, Asya steplerinden Avrupa''nın içlerine doğru yürüyerek. İlk yürüyüşümüz yıkıcı oldu. Selçuklu''nun rûhî, fikrî ve estetik birikimi üzerine bina edilen ikinci büyük (Osmanlı) yürüyüşümüz ise yapıcı, kanatlandırıcı ve herkese ruh üfleyici muazzez ve asil bir yürüyüştü.
Bu ikinci yürüyüşümüz, Avrupalıları tarihe ve eyleme kışkırttı. Avrupalılar, yeni kıtaları sömürgeleştirerek, Rönesans ve Reformasyon''la birlikte, bütün dünyayı kontrolleri altına aldılar; kendileri dışındaki medeniyetlere nefes bile aldırmadılar ve tarihi tek yanlı olarak durdurdular.
Durdurulanların başında biz geliyorduk. Geldiğimiz noktada, hâlâ durdurulduğumuzun farkında bile değiliz; patinaj yapmakla, kendimize ve Batı''ya ilişkin platonik aşk ve nefret hikâyeleri sahnelemekle, günümüzü gün etmekle meşgulüz çoklukla.
Ama bu gemi böyle yürümez. İşte karaya oturduğunu bile fark edemediğimiz bu “gemi”nin, her şeye rağmen, “yelkenler fora!” diyebileceğimiz limandan kalkış ve üçüncü yürüyüşe hazırlanma vakti gelip çattı.
Bu kez, bu üçüncü yürüyüşümüzle entelektüel olarak da dünyaya esaslı şeyler söyleyebilecek bir medeniyet sıçramasının gerçekleştirileceğine dair küçük de olsa bazı “işaretler” var.
Yaşadığımız sığ modernleşme / sekülerleşme deneyimi, bize tersinden de olsa çok şeyler öğretti, öğretiyor.
Dünyaya hâlâ çocuksu bir saflıkla ve sığlıkla bakan bu ülkenin metamorfoz yemiş entelijansıyası içinde, bir meselesi olan, mesuliyetlerini müdrik ve esaslı sualler sorabilen ayrıksı kişiler, yol açıcı öncü figürler, yeniden tarihe çıkabilmemiz için gerekli olan fikrî yapıtaşlarını adım adım döşüyorlar. (İslâm dünyasının en büyük çağdaş düşünürü Bediüzzaman''ın bu topraklardan çıkması, üçüncü yürüyüşümüzün ne''liği, niteliği hakkında yeteri kadar fikir veriyor olmalı).
Yayıncılık alanında bu tür zorlu ve netameli bir yolculuğa çıkmaya hüküm giyen öncü kişilerden biri Hüsamettin Arslan''dır. Özbeöz bu medeniyetin hamurunun ve ruhunun çocuğu olan Arslan, Paradigma Yayınları''yla (tel: 0212-526 81 52) değeri ancak bir sonraki kuşak tarafından anlaşılabilecek muazzam, zorlu bir entelektüel yolculuğa çıkmış durumda.
Paradigma, çağdaş düşüncenin en temel metinlerini, özenli bir Türkçe''yle, bizim medeniyet dilimizi eksene alarak düşünce hayatımıza kazandırıyor. Paradigma''nın “babası” Arslan, çağı tanımadan, çağrısı başka çağlara ulaşabilecek asil çağrılar gerçekleştirilemeyeceğinin farkında.
Paradigma''nın özellikle Kıta Avrupası felsefesi üzerinde yoğunlaşması isabetli, “stratejik” bir seçim: Felsefe, analitik felsefeden çok, kıta felsefesi demek çünkü. Anlamın, “hikmet” arayışının peşinde olan felsefe, kıta felsefesi. Biz bu çağdaş felsefeyle irtibatlarımızı güçlendirdikçe, bizim medeniyetimizin kurucu metinleriyle de, figürleriyle de daha doğrudan irtibat kurma imkânına kavuşabileceğiz. Çünkü o zaman -sözgelişi- İbn Arabî''nin Heidegger''le aslâ kıyaslanamayacak çaptaki farkını daha doğrudan idrak edebileceğiz.
Paradigma''nın kitaplarını Pazartesi günkü yazıda “ayrıntılı” olarak inceleyeceğim. Şimdilik şunu söylemekle yetineyim: Paradigma''nın kitaplarından birini bile kaçırmışsanız, çok şey kaybettiğinizi bilin, vesselâm.Bir Paradigma arayışı
Yusuf Kaplan
9/11/2009 Pazartesi
Dalga kıracak ve dalga kuracak güçlü bir fikrî birikim oluşturamadığımız sürece bizim bu dünyaya sanatta da, düşüncede de, siyasette de esaslı şeyler söyleyebilmemiz ve verebilmemiz mümkün değil.
Böylesine "büyük" bir çaba, ancak bu çabanın gerçekleştirilmesine uygun bir vasatın, müşterek bir duyarlığın tesis edilebilmesiyle imkân dâhiline girebilir.
Türkiye''de bu tür bir müşterek duyarlık ve bu duyarlığın canlılığını sürdürmesini, kendisini geliştirmesini mümkün kılabilecek bir vasat var mı?
Ne yazık ki, yok. Bu tür bir vasat, ancak medeniyet fikrinin varolduğu, varlığını, canlılığını, hayatiyetini her dâim sürdürebildiği zaman dilimlerinde gerçeğe dönüştürülebilir. Bugün bu tür bir vasata yalnızca Batı uygarlığı ve Batı uygarlığının farklı yorumlarının üretildiği havzalar sahiptir. O yüzden, çağımızda düşünce sadece Batı''da üretilen bir "şey"dir.
Bu gerçeği kabul etmek ve ona göre hareket etmek zorundayız. Başka bir ifadeyle, mevcut Batı düşüncesini tanıyamadığımız sürece, kendimize özgü özgün bir düşünce geleneği kurabilmemiz oldukça zordur.
En azından iki açıdan zordur bu: Birincisi, Batı düşüncesi, dünyanın her yerinde öğretilen tek düşünce geleneği ve düşünme biçimidir; çağı, çağdaş düşünceyi ve çağımızın sorunlarını tanıyabilmek için Batı düşüncesini tanımak zorundayız.
İkincisi de, bir medeniyetin, bir ülkenin kendi düşünce geleneğini hem kavrayabilmesi, hem de yeniden üretebilmesi için, bir yandan Batılı düşünme biçimlerini tanıyarak Batılı düşünme kalıplarından kendisini kurtarabilmesi, öte yandan da içinde yaşadığımız çağın temel sorunlarını anlamlandırabilecek, hâl yoluna koyabilecek kendi çağdaş kavramsal sistemini, kendine özgü dilini kurabilmesi şarttır.
Türkiye''de bu yakıcı gerçekleri kavrayarak yayıncılık yapan nitelikli birkaç yayınevinden biri Paradigma Yayınları''dır. Paradigma Yayınları (tel: 0212-526 81 52), çağdaş Batı düşüncesinin kıta Avrupası felsefesi "ayağı"nı bizim medeniyet dili ekseninde Türkçe''ye kazandırıyor.
İlk cildi yayımlanan Gadamer''in Hakîkat ve Yöntem''i bu çığır açıcı metinlerin başında geliyor. Yine Türkiye''de pek bilinmeyen cins düşünürlerden biri olan Paul Ricoeur''nun Yorumların Çatışması başlıklı 2 ciltlik kitabı da önemli metinlerden biri.
Yayınevinin kurucusu Hüsamettin Arslan''ın hazırladığı üç derleme kitap insanbilimlerinin imkânları ve sınırlılıkları konusunda yayımlanan en önemli metinlerden oluşuyor. Bu üç kitabın sadece başlıklarını verebileceğim burada: İnsan Bilimlerine Prolegomena: Dil, Gelenek ve Yorum. İkincisi, Hermeneutik ve Humaniter Disiplinler. Üçüncü kitap ise, Retorik, Hermeneutik ve Sosyal Bilimler: İnsan Bilimlerinde Retoriğe Giriş. Sosyal teoriyle uğraşan kişilerin kayıtsız kalamayacağı kitaplar bunlar.
Türkiye''de en iyi düşünce tarihi kitaplarını da Paradigma yayımlıyor: Sözgelişi, David West''in Kıta Avrupası Felsefesi''ne Giriş başlıklı kitap, çağdaş düşüncenin sorunlarını özlü bir şekilde özetleyen iyi bir çalışma. Türkçe''deki en kapsamlı düşünce tarihi metni de Paradigma''ya ait: W. T. Jones''un 5 ciltlik Batı Düşünce Tarihi çalışması, Batı düşünce geleneğini sosyal, kültürel ve siyasî arkaplanlarıyla anlatan en önemli ve özgün çalışmalardan biri.
Yine Ahmet Cevizci''nin hazırladığı Paradigma Felsefe Sözlüğü de, Türkçe''deki en kapsamlı ve en güvenilir felsefe sözlüğü.
Paradigma, Bernstein''ın Avrupa ve Amerika düşünce geleneklerini buluşturan Objektivizmin ve Rölativizmin Ötesi başlıklı kitabını da bastı. Bernstein''ın bu kitabını The Structuring of Social and Political Theory başlıklı kitabıyla birlikte -ama önce bu ikinci kitabı- okumak gerekiyor.
Propaganda Çağı ve Ellul''un Sözün Düşüşü başlıklı kitaplar, iletişim fenomeninin anlaşılması sürecindeki en temel metinler arasında yer alıyor.
Burada son olarak iki önemli Paradigma kitabını zikretmek istiyorum: Alanının klasiği olan Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil ile önceden sol kanadın öncülerinden olan sonra sağ kanadın fikir babalarından biri olarak kabul edilen Paul Johnson''ın Entellektüeller başlıklı kitabı Rousseau''dan Marx''a, Sartre''dan Brecht''e, Ibsen''den Russell''e kadar çağımızın belli başlı düşünür ve sanatçılarının portrelerini çiziyor enfes bir dille.
Paradigma''nın bazı kitaplarını ilerde ayrıntılı olarak tartışacağım. Hüsamettin Arslan''ı Paradigma''yla Türkiye''deki sığlığa meydan okuyan bu düzeyli ve derinlikli fikrî birikim oluşturma çabasından ötürü kutluyorum.
Felsefenin görünmeyen ve giril/e/meyen arka bahçesi
Yusuf Kaplan
13/11/2009 Cuma
Fikriyat olmadan tatbikat olmaz. Ama Türkiye''de olur. Olur; çünkü fikir de, fikriyat da yok Türkiye''de. O yüzden her şeyi tahrif ve tahrip eden hastalıklı, travmatik bir tatbikat var yalnızca.
Fikriyat olmadan tatbikat olmaz sözünü, felsefe olmadan hiçbir şey olmaz, hiçbir şey yapılamaz, diye de anlayabiliriz.
Eğer iyi bir felsefe birikimi; köklü, köklere inen, kabuktan kurtulup özlere ulaşan bir felsefe eğitimi; canlı, yaşayan bir felsefe dünyası olsaydı bu ülkede, tahribat da, tahrifat da olmazdı.
Ama hangi felsefe? Elbette ki, gerçek felsefe; hakîkî, her şeyi araştıran, soruşturan tahkîkî felsefe: Sual soran, meselesi olan, sual sorma mesuliyetlerini hayretle ve şevkle, zevkle ve vecdle yerine getiren bir felsefe.
O hâlde işe en başından başlayalım ve "felsefe nedir?" diye soralım; soralım da görelim nasıl bir tahrifat ve tahribatla karşı karşıya olduğumuzu.
Evet, felsefe nedir? Bu soruya en yanlış cevabı, felsefecilerin vereceğinden hiç şüpheniz olmasın.
Çünkü felsefe''nin kendisi de, tarihi de, her şey gibi, Aydınlanma düşüncesi tarafından silbaştan yeniden kodlanmış, yeniden yazılmıştır. Felsefenin gerek Aydınlanma öncesi Batı felsefe tarihlerindeki, gerekse diğer medeniyetlerin düşünce geleneklerindeki anlamları, derinliği, zenginliği yitip gitmiş, ruhu sırra kadem basmıştır.
En başta, Eflatun''un hikmet arayışı olarak, hakîkatin hatırlanma çabası diye tarif ettiği "felsefe"den eser bile kalmamıştır.
Batı düşüncesinin, biliminin ve estetiğinin "kurucu baba"sı olarak kabul edilen Aristo bile, bu metamorfoz''dan, kodlama''dan nasibini almıştır. Aristo, felsefeyi, dünyayı, eşyayı, insanı ve Tanrı''yı TANIMA çabası olarak tarif etmişti. Aristo''nun felsefeyi gökten yere, yukarı''dan aşağı''ya, fevkalade''den alelade''ye indirdiği, aleladeyi fevkaledeştirecek, fevkaladeyi aleladeleştirecek tarihî bir dönüşümün, insanı tanrılaştıran antroposantrik dünya tasavvurunun temellerini attığı doğru.
Ama hiç olmazsa, Aristo, felsefeyi, modernlikten -özellikle de Aydınlanma''dan- sonraki süreçte olduğu gibi, (Descartes gibi "tabiatın efendileri olacağız" diyerek) insana, dünyaya, eşyaya HKİMM olma gibi sapkınbir çaba olarak görmüyordu.
Antikitede felsefe, spekülatif felsefeydi; teorik yani nazarî felsefe; kâinâtın, insanın, Tanrı''nın ve hakîkatin hakîkatinin künhüne vâkıf olma kaygısı güden bir tür hikmet arayışıydı.
Bu tür bir hikmet arayışı çabasının izlerini kıta Avrupası felsefesinde de görmek mümkün bugün. Ama felsefenin "baba"sı olarak kabul edilen Thales''in izini sürdüğü, insanın ayağını güvenle basabileceği muhkem bir temel arayışı çabasının sözkonusu olduğu esaslı bir temel''den yoksun çağdaş Batı düşüncesi.
Çünkü felsefe bitti Batı''da. Wittgenstein, felsefenin bize (Batılılara) tarif yapılacak bir temel sunamadığını, sadece tasvir yapabilecek durumda olduğunu, o yüzden haddini bilmesi gerektiğini hatırlatarak felsefenin cenazesini çoktan kaldırdı.
Modern Batılılar, pratik dolayısıyla yararcı (önce utilitarian, sonra pragmatist) bir kaygıyla hareket ettikleri için felsefeyi bitirdiler Batı''da.
Yalnızca Batı''da mı? Keşke öyle olsaydı. Batı felsefelerinin tarifini de, tarihini de, bütün medeniyetlerdeki felsefelerin tariflerini de, tarihlerini de tersyüz ettiler; yeniden kodladılar ve tanınamaz hâle getirdiler. Sözgelişi bugün Budizm olarak bildiğimiz şey, 19. yüzyıl Romantizminin, ardından 20. yüzyıl karşı-kültür hareketinin şaşkın, bitkin new age kuşağının kodladığı, içini boşalttığı bir Budizm''dir. Budizm''in kendisiyle ilgisi yoktur.
Aydınlanma düşüncesi "sınırlı aklı"yla, sadece Batı hegemonyasını aklamakla sonuçlanan araçsal akla ve akıl tutulmasına kapı aralamış, felsefeyi de, düşünceyi de bitirmiştir. Bu arada hikmet arayışının aracısı aklın bütün algı kapılarını kapatmıştır insanlığın düşünce birikimlerine; insanlığın düşünce birikimlerini bu sınırlı aklıyla alabildiğine sınırlamış, aydınlanmacı aklın hapishanesine tıkamış ve boğmuştur.
Bu hapishanenin gönüllü ajentalarından biri, belki de birincisi, ne olup bittiğine dair de, kendisinin ne olduğuna, başına neler geldiğine dair de hiçbir köklü, derinlikli, kafa patlatılmış fikri olmayan metamorfoz yemiş Türk entelijansiyasıdır.
O yüzden Türkiye''de felsefe yoktur. Dünya felsefesi de yoktur, Batı felsefesi de, İslâm felsefesi de. Sadece Aydınlanmacı aklın posası çıkmış klişeleri dolaşımdadır.
Türkiye''de en güvenilir Batı felsefe tarihi İz Yayıncılık''tan yayımlanan Wilhelm Weischedel''in Felsefenin Arka Merdiveni başlıklı metindir. Felsefenin artık görünmeyen, girilemeyen arka bahçesini, gerçek mahiyetini ve hakikatini tanımadan felsefe de, fikriyat da, tatbikat da oluşturamayız vesselam. Weischedel''in kitabından yola çıkarak devam edeceğiz bu tartışmaya…
Bugün 179 ziyaretçi (638 klik) kişi burdaydı!
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Gel ey Osmanlı! Gel ve toparla, ruh üfle şu çivisi çıkmış dünyaya!
Yusuf Kaplan
8/01/2010 Cuma
Zorlu bir tarihî dönemeçten geçiyor medeniyet coğrafyamız… Zorlu ama zorunlu bir uyanış ve direniş, silkiniş ve diriliş sürecinden…
Yeniden insanlığın vicdanı olmaya aday olduğumuzun ipuçlarını, işaretlerini sunuyoruz bütün insanlığa, bütün dünyaya…
Filistin''e yardım eli uzatmaya giden insanlığın vicdanı inanmış yüreklerin, önlerine duvar gibi örülen uydu ve uyduruk Mısır rejiminin Firavun askerlerine karşı verdikleri, gösterdikleri el-Ariş''in kış mevsiminin tam orta yerinde soğuk, dondurucu kış gecesinde, sabaha kadar sürdürdükleri soylu direniş, köleleri, köle ruhlu uydu Arap rejimlerini korkuttu...
İnsanî Yardım Vakfı İHH''nın, efsaneleşen başkanı Bülent Yıldırım''ın soğukkanlı, soğukkanlı olduğu kadar da basiret, feraset dolu ve zekice öncülüğünde el-Ariş''te gerçekleştirilen derin varoluş ve kardeşlik ruhu, Batı kâbusunun İslâm dünyasının başına musallat ettiği uydu Arap rejimlerinin ne kadar uyduruk, ne kadar dayanıksız olduğunu göstermeye yetti.
Batı kâbusunun uydusu Mısır''ın firavun ruhlu ruhsuz “askerleri”, İHH''nın öncülüğünde dünyanın dört bir tarafından gelerek Gazze''li kardeşlerinin yardımlarına koşan diriliş ve direniş erlerinin gösterdikleri vicdan yürüyüşü karşısında şaşkına döndüler, dünyaya rezil kepaze oldular…
Uydu Mısır rejimi, kendi elleriyle ördüğü el-Ariş''teki duvara tosladı… Bu duvar da, İsrail''in Gazze''yi açık hapishaneye dönüştüren vahşî, barbar duvarı da yıkılacak bir gün… O gün yakındır artık…
El-Ariş''teki duvara toslayan sadece uydu Arap rejimleri değil… El-Ariş''te asıl duvara toslayan Batı emperyalizmidir… Bir taraftan demokrasi, insan hakları, özgürlükler nutukları atıp, öte taraftan da Osmanlı medeniyet coğrafyasında ihdas ettiği uyduruk uydu Arap rejimlerinin her ne pahasına olursa olsun yaşaması için olağanüstü çaba gösteren iki yüzlü Batı hegemonyasının nedenli vicdansız, ruhsuz ve vahşî emellere ve temellere dayandığı el-Ariş''teki direnişle bir kez daha deşifre edilmiş, beyaz maske düşmüştür…
El-Ariş''teki direniş, Afganistan''da, Irak''ta ve şimdi de Yemen''de İslâm dünyasına karşı sürdürülen küresel savaşa gösterilen bir isyandır… İsrail''in yarım asırdır Filistinlilere cehennem hayatı yaşatan vahşîliklerine bir isyandır… Batılı sömürgecilerin İslâm dünyasının tabiî kaynaklarını yağmalamalarına bir isyandır… Ve demokrasi, özgürlükler, insan hakları sloganıyla Batılıların dünyanın dört bir tarafında insanlığa karşı işledikleri cinayetlere, gerçekleştirdikleri işgallere ve saldırılara bir isyandır…
Arap dünyasının öndegelen Baasçı, Arap milliyetçisi yöneticileri bile, İslâm dünyasının toparlanmasının ancak yeni bir Osmanlı ruhu ve misyonuyla mümkün olacağına inanıyorlar… O yüzden, Başbakan Erdoğan''ın Davos''taki “one minute!” çıkışı ve ardından gerçekleştirilen vizelerin kaldırılması, ortak bakanlar kurulu toplantıları, yakın ticarî, kültürel ve siyasî işbirliği projeleri gibi somut adımlar, Türkiye''yi yeniden İslâm dünyasının vicdanı yapmaya yetti…
Sadece İslâm dünyasını mı? Elbette ki, hayır! Yüzyıllardır Batılı emperyalistlerin insanlıkdışı katliamlarına, yağmalamalarına, yıkımlarına, kültürel sömürgelik biçimlerine maruz kalan Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya ülkelerinin ve halklarının da vicdanı yaptı Türkiye''yi, Türkiye''nin dürüst, çaplı ve kucaklayıcı girişimleri…
Batı kâbusunun Asya''nın, Latin Amerika''nın ve Afrika''nın üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü sömürgecilik ve emperyalizm çağlarında Osmanlı medeniyeti, zor zamanda, o zorlu zamanda, çöküş asrında bile “insanlığın son adası” olduğunun bilincindeydi… O yüzden Afrika''da İngilizlere, Fransızlara direnen masum insanlara yardım elini uzatan Osmanlı olmuştu… Yine o yüzden toplumların kimyasını bozan, insanları hormonlaşmış yaratıklara dönüştüren “ölümcül” İngiliz sömürgeciliğine karşı taa İrlandaların imdadına koşan yine Osmanlı olmuştu…
Tarihin yeniden yazıldığı ve yapıldığı yepyeni bir şafağın arefesindeyiz… Arap dünyasında son 7-8 yıldan bu yana Osmanlı medeniyetiyle ilgili yayınlarda büyük bir patlama yaşanıyor… Ciltler dolusu kitaplar, birkaç sayıyla yetinilmeyen Osmanlı özel sayıları yayımlayan onlarca entelektüel, akademik dergi yayını… Gazete köşelerinde art arda yayımlanan Osmanlı medeniyetini, Osmanlı medeniyetinin etik, estetik ve adalet ilkelerinin kaynağı olan insanlığın vicdanı özniteliğini hatırlayan ve hatırlatan yazılar, araştırmalar…
Batı hegemonyasının kabusa dönüşüşüne ve Osmanlı''nın yepyeni bir ruhla, bedeli ağır ödenmiş bir hâlet-i ruhiye ile yeniden gelişine tanık oluyoruz… Evet insanlık “gel ey Osmanlı!” diyor artık… Gel ve toparla! Esaslı, kanatlandırıcı, herkese hayat ve varoluş imkânı sunan kalıcı bir ruh üfle şu çivisi çıkmış dünyaya!”
Doğrudan”, doğurgandır; “dolaylı”, dolandıran ve donduran (1)
Yusuf Kaplan
11/01/2010 Pazartesi
Ekrem Dumanlı''nın başlattığı ve Ömer Lekesiz ile İskender Pala''nın sürdürdüğü “Türkiye''nin kültür sorunu” tartışması ile İsmet Özel''in -yanlış yerlerde ve yanlış bir şekilde söylediği için- yanlış anlaşılan, hatta anlaşılmadığını gördüğüm ve bence kesinlikle önemsenmesi gereken “Türklük dolayımında” söyledikleri konusunda bir şeyler yazacaktım. Ama sevgili Dücane Cündioğlu kardeşimin gazetenin dünkü nüshasında yayımlanan “Resimli Kur''ân ve Sanat ve Edebiyat” başlıklı yazısında sözkonusu ettiği üç temel meseleyi tartışmanın hem daha öncelikli olduğunu, hem de diğer iki tartışmaya “giriş” işlevi göreceğini düşünüyorum.
Türkiye''de bizim kuşağımız içindeki en cins, en imajinatif genç düşünür tiplerinden biri Dücane Cündioğlu''dur. Sevgili Dücane kardeşimin düşünce üretme çabasıyla ilgili birkaç yazı yazmayı düşündüğümü kendisine de söylemiştim; ama bu yazıları yazabilecek bir “imkân” bulamadım henüz. Bu yazıları bir gün mutlaka yazacağımı hatırlatarak, onun yazısında dikkat çektiği üç temel noktayı tartışmak istiyorum.
Sevgili Dücane, sözkonusu yazısında antikiteden bu yana -Kilise Çağları da dâhil- Batılı zihnin “görsel”lik, dolayısıyla “doğrudan”lık / “dolayımsız”lık işlemi üzerinden; “Doğu”''nun, dolayısıyla -münhasıran- İslâm''ın / İslâm medeniyetinin zihin yapısının ise “işitsel”lik, sözlü kültür / “dolaylılık” üzerinden kurulduğunu ve işlediğini söylüyor.
Acaba öyle mi gerçekten? Bu mesele çok hayatî bir mesele. O yüzden burada tartışacağım birinci mesele bu.
İkinci olarak, Sevgili Dücane, yazısında, meseleyi sinemaya da getiriyor ve sinemanın da “görsel”, dolayısıyla “dolayımsızlık / doğrudanlık” üzerinden işleyen bir sanat türü olduğunu söylüyor. Hatta “sinema sanatı” diye bir ifade kullanıyor. Ki, normalde, hem “sinema sanatı” ifadesini kullanan, hem de sinemanın “görsellik” ve “doğrudanlık” üzerinden işlediğini söyleyen bir kişiye bir daha sinemayla ilgili bir şey yazmamasını öneririm ben; ama Sevgili Dücane kardeşimin film sanatıyla ilgili nefis yazıları olduğunu bildiğim için ona böyle bir öneride bulunmak istemem.
Tartışacağım üçüncü mesele ise, dünyayı, Doğu-Batı diye totolojik bir şekilde algılama meselesi. Sevgili Dücane''nin sözkonusu yazısında da bu yanlış ve yanıltıcı algılama biçimi hükmünü icra ediyor ne yazık ki…
Sevgili Dücane kardeşimin yazısının omurgasını oluşturan bu üç temel meseleyi, üçüncü meseleden başlayarak tartışmaya geçebiliriz şimdi…
* * *
Ama önce daha önce de zaman zaman dikkat çektiğim şu genel tespiti bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum: Türkiye''de Batı, “Doğu” / hikmet ve İslâm “düşünce”, dolayısıyla medeniyet geleneklerini bir bütün olarak kavrayabilecek entelijansiya yok. Türkiye''nin en temel, en yakıcı meselesi, çaplı, yaratıcı, ufuk ve çığır açıcı bir entelijansiyasının olmamasıdır. O yüzden köklü, iyi temellendirilmiş bir fikriyat olmadığı için de karşılaştığımız siyasî, ekonomik, kültürel, sanatsal ve düşünsel sorunların bihakkın, “efradını câmi'' ağyârını mâni” bir şekilde anlaşılmasında da, anlamlandırılmasında da, aşılabilmesinde de “kalıcı”, bariyerleri aşarak önümüze yepyeni koridorlar açacak mesafeler alamıyoruz.
O yüzden, farklı medeniyetlerinin zihin haritalarına ilişkin sahip olduğumuz fikirler külliyen yanlış…
* * *
Dünyayı, hâlâ “Doğu” ve “Batı” diye iki ayrı entite olarak algılıyor ve bütün argümanlarımızı, fikirlerimizi bu algılama biçimi üzerine kuruyoruz. Oysa -Sevgili Dücane''nin yazısında da üstelik de Hegelyen bir itki veya etkiyle serimlenen- bu algılama biçimi, hem yanlış, hem de yanıltıcı anakronikleşmiş oryantalist bir algılama biçimidir.
Sözgelişi, “Doğu” derken, Batı uygarlığının doğusunda kalan her şey ve her yer''i kastediyoruz. İşin daha kötüsü, İslâm''ı veya İslâm medeniyetini de “Doğu” diye adlandırmakta, hatta konumlandırmakta bir sakınca bile görmüyoruz.
Dikkat ederseniz burada tuhaf bir zihin kayması durumu sözkonusu: Bilerek veya bilmeyerek kendimizi veya bütün bir Asya kıtasını “Doğu” diye konumlandıran bizatihî biz değiliz aslında. Batılılar.
Oysa böyle yapmakla Batı''yı özneleştirmiş, kendimizi ise nesneleştirmiş oluyoruz. Sonuçta, konuşan, bu tür cümleleri kuran bizatihî biz olsak da, gerçekte bu konumlanma biçimi üzerinden cümle kurduğumuz için, aslında konuşan, cümle kuran biz olmuyoruz. Biz burada konuşlan/dırıl/an ve konuşturulan oluyoruz.
Bu açmazı aşabilmek için, esaslı bir medeniyet tipolojisi, morfolojisi ve felsefesi geliştirmemiz gerekiyor. Türkiye''de bu tür bir çabayı ilk kez ortaya koyabilmiş tek düşünür Sezai Karakoç''tur. 5 cilt olarak hazırladığım medeniyet tasavvuru kitabının bir cildinde bu mesele üzerinde ayrıntılı bir şekilde hasbe''l-kader kafa patlattığımı hatırlatarak yazının bu bölümüne nokta koyayım burada.Doğrudan”, doğurgandır; “dolaylı”, dolandıran ve donduran (2)
Yusuf Kaplan
15/01/2010 Cuma
Bizim kuşağımızın en yetkin düşünürlerinden sevgili Dücane Cündioğlu''nun “Resimli Kurân ve Sanat ve Edebiyat” başlıklı yazısı dolayımında başlattığım tartışmaya devam ediyoruz…
Sevgili Cündioğlu, yazısına, ümmîlik ile görsellik arasında birebir bir ilişki kurarak başlıyor ve 6. yüzyılda yaşayan Papa Gregorius Magnus''un “harfler okuma-yazma bilenler için neyse, resimler de okuma-yazma bilmeyenler için aynı şeydir” son derece sığ sözünden kalkarak, Avrupa''da Kilise''nin “Hıristiyanlık bilincini görselleştirdiği”, bunun gerekçesinin de “okuyarak öğrenmekten mahrum olan halkın bakarak öğrenmek” olduğu sonucuna varıyor. Ve ardından da, -haklı olarak- bu yönelimin, Greko-Romen bilincinin bir uzantısı olduğunu söylüyor.
Sevgili Cündioğlu, Sami geleneğin, Yahudiliğin, İslâm''ın, hatta bütün diğer “Doğu” geleneklerinin bilinç yapılarının görselliğe değil, işitselliğe / dolayımlılığa dayandığını öne sürüyor… Ve “hangi sinema?” diye bir soru sormadan, doğrudan sinema''nın görsel, dolayısıyla dolayımsız bir sanat türü olduğunu iddia ederek, yazısını resimli Kur''ân gibi çok sorunlu bir tartışmayla bitiriyor.
* * *
İmdi… Öncelikle, görsellik''le ümmîlik yani okuma-yazma bilmemek arasında nereye birebir bir ilişkinin krumak elbette ki yanlış. Bu iş bu kadar basit değil.
İkincisi ve daha da önemlisi, antikiteden itibaren Batı bilinci, “görsellik” üzerine mi kurulmuştur; yoksa “görmek” ve daha çok da “göstermek” kaygıları üzerine mi? Sevgili Dücane''nin “görsel bilinç” dediği şeyle, görme''yi ve gösterme''yi esas alan bilinç, aynı şeyler olarak görülebilir mi?
Elbette ki, hayır.
Hayır; çünkü görsellik sadece Batı uygarlığına özgü değildir; bütün medeniyetlerde görsellik, görselliğin farklı görünümleri mevcuttur. Sözgelişi, Çin medeniyeti, görselliğin, resim sanatı, operet, müzik ve tiyatro sanatları üzerinden zirveye çıktığı medeniyetlerden biridir. Yazısı, yazılı kültürü bile görseldir Çin medeniyetinin.
Ayrıca bilincin tarihini, görsel, yazılı ve işitsel kültür olarak tarif edenler sadece Batılılardır. Bu ayırım, başka medeniyetleri açıklamak için kullanılamaz.
Dolayısıyla Batı''da, heykelde, resimde, bütün plastik sanatlarda ve hatta edebiyatın diğer belli başlı türlerinde antikiteden 19. yüzyıla kadar görülen, bugün popüler kültüre de damgasını vuran şey, görselliği bir yığın dolayımlama süreçlerinden geçirerek göstermeci kaygıyla kullanan, logosentrizmin / mantık-merkezciliğin, dolayısıyla antroposantrizmin / insanın tanrılaştırılması sürecinin hâkim olduğu kontrol ve kolonize etme güdüsüdür. Yani ontolojik güvensizlik sorunu yaşayan Batılı insanın araçları –kontrol etmeyi- amaç katına yükselten, form''u norm hâline getiren epistemolojik (dolayısıyla yanılsatıcı) güvenlik alanlarını genişletme kaygısı, hatta histerisi.
Klasik Hollywood ya da popüler sinema, görüntülerle kurulur ve doğrudan değil, yeniden-sunuma, dolayısıyla dolayımlamaya, Aristocu mimesis / yansıtma algısına dayanır. Bu yanılsatıcı yüzeysel dolayımlayıcı diliyle izleyiciyi de, hakîkati de varetmek yerine, izleyiciyi de, hakîkati de sunulan logosentrik / “inandırıcı” (göstermeci) öyküler anlatan hareketli resimlerle sınırlayan ve yok eden gerçeklik yanılsaması ideolojisine üzerinden işleyen (ve izleyiciyi “işleten”) bir sinemadır.
Batı uygarlığı, vision''a (hakikatin remzi ve ifadesi olan “görüntü”ye) dayanmaz; division''a (bölmeli, profan, kategorik, parçalı ve parçalayıcı zihin yapısına) dayanır. Çünkü Batı uygarlığı, normla form arasındaki ilişkide form''u önceler; amacı değil, aracı öne çıkarır; zamanla, formu veya aracı norm veya araç katına yükseltir: Bir şeyleri forma dökmeye çalışır; istediği formu elde edemediği zaman, reforma başvurur; sonuçta norm''u deforme etmekten, dolayısıyla her bakımdan kaos üretmekten kurtulamaz. Çünkü vision, kozmos''a götürür; division, kaosa sürükler. Nietzsche''nin dekadans dediği şey, tam da budur işte.
Özetle, Batılı bilinç, “görsel bilinç” üzerine değil, “görme” ve “gösterme” kaygısını eksene alan, Sevgili Dücane''nin “görsellik” dediği şeyle handiyse hiçbir ilişkisi olmayan, çok daha başka, bambaşka bir olguya dayanan, işaret eden bir bilinç üzerine inşa edilmiştir. Sevgili Dücane''nin de çok iyi bildiği gibi, Grekçe''deki “düşünmek” fiili “idea” sözcüğüyle karşılanıyor ve “idea”, etimolojik olarak “görmek” anlamına geliyor; ve bu sözcük semantik olarak, felsefî olarak ise “göstermek” gibi “kör gözüne parmağım” şeklinde “ürpertici”, hatta varoluşsal şiddet üreten bir süreci tetikleyen bir anlam kazanıyor.
Heidegger''e “düşüncenin, Socrates''le birlikte bittiğini” söyleten şey de, Socrates''le birlikte yaşanan temel sorunun varlığa “varoluşsal bir saldırı”nın gerçekleştiğini söyleten şey de aslında tam da bu “göstermeci” zihin yapısı, dolayısıyla fizik gerçekliği doğrudan göstererek gerçekliğin görünen''den, gösterilenden ibaret olduğu, mimesis / taklit üzerinden representasyona / yeniden-sunuma, yanılsamaya, sığ dolayımlama biçimine dayalı, hakikati keşif sürecini donduran sahte bir gerçeklik algısıdır.
Bu önemli tartışmaya Pazartesi günü kaldığım yerden devam edeceğim…
Doğrudan”, doğurgandır; “dolaylı”, dolandıran ve donduran (3)
Yusuf Kaplan
18/01/2010 Pazartesi
Sevgili Dücane Cündioğlu, Batı bilincinin görsellik, müslüman bilincinin işitsellik üzerinden inşa edildiğini söylüyor. Bendeniz, acizane, bu yaklaşımın, kategorize edici, dualist ve sorunlu bir yaklaşım olduğunu; ve yalnızca Batılıların bu tür bir yaklaşımı benimsediklerini; dolayısıyla böylesi bir “zemin”de, “muhkem” bir “yer”e, yolculuğa çıkabilmemizin pek mümkün olmayacağını düşünüyorum…
* * *
Tıpkı çağımızda olduğu gibi büyük varoluş ve hakîkat krizi yaşanan zamanlarda, parça''dan bütün''e gidilemez: Böyle zamanlarda, bütün''ün izi sürülebilmelidir ki, parça''nın bütün''ü nasıl parçaladığı, her şeyi nasıl paramparça ettiği, her şeyi ve herkesi nasıl yerinden ettiği, yersiz yurtsuzlaştırdığı, “evsizleştirdiği fark edilebilsin, fark tefrik edilebilsin, firak sona erebilsin.
Kriz zamanlarında, varlık ve hakîkat, ancak üç varoluş, duruş, duyuş, algılayış ve yaşayış düzleminin eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak hayata ve harekete geçirilmesi hâlinde vücut bulabilir, vicdan olabilir, vecd''e giden kapıları sonuna kadar açabilir.
Eşya''ya, insana, varlığa, hakîkate bütüncül bakabilmenin üç farklı menzil''i, ilim, irfan ve hikmet menzilleridir. Bu menzillerden yalnızca birinden yola çıkarsak, yolda kalır, yaya kalır ve donakalırız.
İlim menzil''i bilgi''ye taalluk eder; irfan menzil''i bilme''ye; hikmet menzil''i ise bilince. İlim menzilinde, hakîkat, hayat bulur; irfan menzilinde hayat olur; hikmet menzilinde ise, hayat sunar herkese ve her şeye.
* * *
Pagan Batı uygarlığı, epistemoloji; “Doğu” hikmet gelenekleri fenomenoloji; vahiy medeniyeti ontoloji üzerinde/n yolculuğa çıkar/ır. Bu cümleyi, medeniyetimizin diliyle kurmamız gerekirse… Sünnet-i seniyye üç safhanın toplamından oluşuyor: Söz (Kavl, “mantık”-”akıl”), Fiil ve Hâl. Hâl böyle olunca, Batı uygarlığının söz-merkezli; “Doğu” hikmet geleneklerinin fiil merkezli; vahiy medeniyetlerinin hâl-merkezli olduğunu söyleyebiliriz.
Söz-merkezli gelenekler de, fiil-merkezli gelenekler de, sadece mevcut / yaratılmış üzerinden işler; biri (Batı), fizik gerçeklikte dondurur insanı ve yolculuğunu (fena''da fena); diğeri (“Doğu” hikmet gelenekleri) fizikötesi gerçeklikte “hiçliğe” ulaştırarak hayattan uzaklaştırır ve durdurur insanı (beka''da fena).
Vahiy geleneği ise, fiziği de, fizikötesini de eşzamanlı olarak hayata ve harekete geçirmesini mümkün kılacak Vücut (Yaratıcı''nın merkezinde olduğu Varlık) telakkisi üzerinde/n yolculuk yaptırır ve bütün menzilleri tattırır insana, varoluş ve hakîkati kavrayış yolculuğunda (cem makamı). Batı gibi kendisi dışındaki her şeyi yok etme ifratı; ya da hikmet gelenekleri gibi her şeyden yok olma, uzaklaşma tefriti üzerinden hakîkatten inhiraf biçimleri geliştirmez. Hakîkati bütün görünür-görünmez boyutlarıyla, hâlleriyle ve katmanlarıyla gösterir ve yaşatır insana.
* * *
Medeniyetlerin bilinç haritasını, Batılı kategorik / dualist / parçalı bir zihinle, ya görsel; ya da işitsel diye okumak hem basit/leştirici bir yaklaşım olur; hem de bizim kendimizi bu kategorik karşıtlıklardan / dualitelerden yola çıkarak tanıma ve tanımlama çabamız, kendimizi de, başka bilinç haritalarını da tanınamaz hâle getirebilir. Ve bu, son kertede, Batılı zihin algısını hem yeniden-üretmeye, hem de meşrûlaştırmaya götürür bizi.
Bizim geleneğimizde, bizzat Kur''ân''da da gördüğümüz gibi, görmek / basar ve işitmek / semî'', karşıt değil, birbirini bütünleyen, belki biri olmadan öteki de var/olamayan “üstdiller” olarak zikredilir.
Dolayısıyla görsellik ve işitsellik iki karşıt bilinç biçiminin kaynağı değildir. Görsellik de, işitsellik de, bütün medeniyetlerin, bilinç biçimlerinin kendilerine özgü şekillerde kullandıkları yansıtma / ifade biçimleridir; kavrama biçimleri değil. Kavrama / idrak biçimleri, akıl ve kalptir çünkü.
İki tür dil vardır: Birincisi, aslî dil; ikincisi sûretlerin, tecellîlerin, tezahürlerin dili. Birinci dil''e, yalnızca “dil” diyebiliriz; ikinci dile ise “üstdil”.
Batı uygarlığının dilinin vasıtası “akıl”dır; İslâm medeniyetinin dil''inin vasıtası ise kalp. Bu iki farklı bilinci üreten vasıtalar bunlardır; görsellik ya da işitsellik değil. Görsellik ve işitsellik, akıl veya kalp vasıtasıyla geliştirilen bilinçlerin hem ifadesi, hem de ifade edicisi olan üstdilin vasıtalarıdır.
Özetle, bütün medeniyetler, hem görselliği, hem de işitselliği kullanırlar; farklılık, bu üstdil vasıtalarını hangi medeniyetlerin, bilinç biçimlerinin, hangi değişik aralıklarda NASIL (dolayısıyla nerede ve niçin) kullandıkları meselesinde gizlidir.
Buradaki yakıcı sorun ise, bu üstdil vasıtalarının (formların), norm hâline getirilmiş olması tehlikesidir. Batı uygarlığının arızası, görselliği ve işitselliği / formları, norm hâline getirme açmazına sürüklenmesi; bu açmazın yol açtığı metafizik felâketle insanlığı varoluşsal bir saldırının ve yokoluş sürecinin taarruzuna maruz bırakmasıdır.
Cuma günü doğrudanlık / dolayımlılık meselesiyle devam ediyoruz…
NOT: Sezai Karakoç Belgeseli''nin galası, 15 Ocak diye söz verildiği için, o tarihte yapıldı. Belgeselde, ciddî eksiklikler var. Bu eksiklikler giderildikten sonra gösterilecek. Üstada yaraşır bir belgesele imza atacağımızdan kuşkunuz olmasın diye bu notu düşüyorum.Doğrudan", doğurgandır; "dolaylı", dolandıran ve donduran (4)
Yusuf Kaplan
22/01/2010 Cuma
Pazartesi gününden itibaren üç gün boyunca Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı, Suriye Kültür Bakanı ve Şam Büyükelçimiz tarafından açılan, değerli dost Mustafa Aksay''ın Mimar Sinan Fotoğraf Sergisi''nin ilk durağını oluşturan Şam-ı Şerif şehrindeydim.
Üçüncü Şam-ı Şerif ziyaretimin üçüncü gününde Londra''nın kitapçılar caddesi Charring Cross Road''u hatırlatan Şam''ın ünlü kitapçılar çarşısında bir kitapçıdan 400 dolarlık kitap ve dergi aldım. İlk defa tanıştığım Şerefli Şam kitapçısı Muhammed Zeki''ye, üzerimde verebileceğim sadece 100 dolar olduğunu, ancak 100 dolarlık kitap ve dergiyi seçmem gerektiğini söyledim. Muhammed Zeki, hâlâ etkisinden kurtulamadığım şöyle bir çözüm önerdi: “Bak Yusuf Kardeşim! Sen bu kitapların ve dergilerin hepsini alacaksın. Bana yalnızca telefonunu ver yeter; elindeki para sana lazım olabilir. Ne olur ne olmaz. Türkiye''ye gidince uygun bir zamanda irtibata geçersin bizimle.”
Yapay “sınırları” nasıl doğrudan aştığımızı / aşabileceğimizi gösteren ruh bu işte… İnanamadım yaşadıklarıma… Gerçekten inanılır gibi bir şey değil bu… Dahası, Muhammed Zeki, oğlu Üsame ile, seçtiğim kitapları ve dergileri kolilere yerleştirdi, yaklaşık 300 metre kadar taşıyarak beni bir taksiye bindirip tekrar işinin başına geçti.
Bu hâdise, önceki yazıda sözünü ettiğim, İslâmî gelenekte, dil''in kaynağının ve hakîkatinin tecelligâhının kalp olduğu gerçeğini enfes bir şekilde doğruluyor, sanıyorum.
Şerefli Şam şehrinde yaşadığım bu sıradışı hâdisenin konumuzla nasıl bir irtibatı var? Elbette ki, doğrudan ve tabiatıyla doğurgan…
Şöyle ki… Sanat''la hayat, üstdil''le dil, form''la norm arasında kopmaz bir irtibat vardır, olmalıdır. Eğer bu zorunlu, tabiî irtibat -çağımızda gözlendiği gibi- koparsa, işte o zaman, üstdil''in / form''un bizatihî dil / form hâline gelmesi, aracın amaç, niceliğin nitelik katına yükseltilmesi; dolayısıyla sanatın, üstdilin, aracın, formun putlaştırılması, sonuçta insanlığın semantik intiharın ve metafizik bir felâketin eşiğine sürüklenmesi önlenemez.
İslâmî gelenekte, norm''un / dil''in kaynağı vahiy; form''un / üstdil''in kaynağı ise Fahr-i Kâinât Efendimiz''dir. Vahiy, İslâm medeniyetinde, medeniyetlerin birinci eksenini oluşturan yaratıcı ruhu; Hz. Peygamber ise medeniyetlerin ikinci eksenini oluşturan kurucu irade''yi temsil eder: Vahiy, tenzîlî âyettir; Hz. Peygamber ise, kâinâtın özü ve özeti olan insanın en kâmil timsâli olması hasebiyle tekvînî âyet: Bizatihî Hz. Peygamberin söz, fiil ve hâl süreçlerinde tekvînî âyetin tenzîlî âyetle nasıl doğrudan ve doğurgan bir irtibata geçirilebileceği gösterilmiştir.
Vahiy, dolayısıyla tenzîlî âyet, ilâhî öz''e; Hz. Peygamber, dolayısıyla tekvînî âyet ise ilâhî söz''e taalluk eder. İlâhî öz''ün ilâhî söz olarak tahakkuk ettirilebilmesi, tekvînî âyetin (formların / üstdillerin), tenzîlî âyetle (normlarla, dil''le) dolaysız / doğrudan irtibat hâlinde olmasıyla imkân dâhiline girebilir; ve işte ancak o zaman normlar / diller, formlara / üstdillere ruh üfleyerek hayata ve hakîkate hayatiyet kazandırır.
Hâl böyle olunca, burada bilinci / şuuru oluşturan şey, görsellik, işitsellik gibi üstdil formları değil, tekvînî âyetin (üstdillerin, formların) tenzîlî âyetle (normlarla, aslî dillerle) dolaysız, doğrudan irtibat kurabilmesine doğrudan tavassut edebilecek kanatlandırıcı, ufuk ve çığır açıcı doğurgan bir “şiir” mertebesinin veya sürecinin iş/leti/liyor olabilmesidir.
Medeniyetlerin teşekkül süreçleri, vücut / varlık (tevhid /şiar), vicdan (tenzih / şuur) ve vecd (teşbih / şiir) mertebelerinden oluşur.
Bu “şiir” mertebesi, (önceki yazıda medeniyetlerin teşekkül süreçleri olarak zikrettiğim ilim, irfan ve hikmet safhalarıyla, Peygamberimizin sünneti demek olan söz, fiil ve hâl mertebeleri, Cibrîl (a) hadîsinde ise islâm (küçük “i” ile), iman ve ihsan süreçleri olarak serimlenen) ihsan / “güzellik” mertebesine denk geliyor.
Yalnızca medeniyetlerin eksenleri açısından değil, medeniyetlerin teşekkül süreçleri açısından da, Müslüman bilincini oluşturan şey, yine görsellik ya da işitsellik değil; şiar''ın / tenzîlî âyetin, şuura / tekvînî âyete doğrudan üflediği ruhla ses''e ve Rahman''ın nefes''ine inkılap edebilmesini sağlayacak “şey”, şiar ve şuur''la donanan”şiir” (vücut ve vicdan''la teçhiz olan vecd; islâm ve iman''la mücehhez olan ihsan; ilim ve irfan''la kuşanan hikmet) mertebesi veya sürecidir.
İşte hilâfet''in üstlenildiği bu mertebe, emanet''in üstlenildiği islâm''la (tenzîlî âyet''le), ubûdiyet''in tesis ve temin edildiği, emniyetin teminat altına alındığı iman (tekvînî âyet) süreciyle doğrudan / dolaysız irtibat kurulması hâlinde insana, varlığa ve hakîkate de, bunların hayat ve hayatiyet alanları olan tarihe, zamana, mekâna, dile ve üstdile de ilâhî öz''ün sözü olan Rahman''ın nefes''inin ses''ini nakşedebilir.
Sevgili Dücane Cündioğlu ile başlattığımız bu doğrudanlık-dolayımlılık tartışmasını, Şam-ı Şerif müşahedelerimi sizlerle paylaştıktan sonra sanatlar ve sinema üzerinden sürdürmek niyetindeyim…Ve “Sinan” yağıyordu Şam"a
Yusuf Kaplan
25/01/2010 Pazartesi
Yağmurun hiç yağmadığı bir hayat nasıl olurdu acaba, hiç düşündünüz mü? Yağmur deyip geçmeyin… Yağmur, Rahman''ın rahmet kanatlarını üzerimize gerdiği derûnî sesi ve nefesi… O yüzden, daha düne kadar, “yağmur yağıyor” denmezdi bizim ülkemizde de; tıpkı Suriye''de olduğu gibi “rahmet yağıyor” denirdi.
Gerçekten de yağmur, tıpkı hava gibi, toprak gibi hayatımızın fizik sınırlarını metafizik ufuklara taşıyan, bizim bu dünyada yalnız olmadığımızı, sahipsiz olmadığımızı hatırlatan Rahman''ın yüce rahmeti, hayatımıza hayat katan, can katan, ruh üfleyen “nefes”i değil mi?
Elbette ki, öyle; ama anlaşılan o ki, Rahman''ın “rahmet”ini değil, öfkesini ve gazabını hak edecek kadar ruhsuzlaştırdık hayatımızı… Sonuçta, ayağımızı bastığımız toprak, soluduğumuz hava, yağan yağmur olmasa, hayatımızı sürdüremeyeceğimizi bile düşünemez hâle geldik… Benliğimize, bedenimize, sürgit bönleşen ve berbatlaşan benlerimize, bencilce arzularımıza, hırslarımıza, iştihalarımıza yönelerek kendimizi terkettik; kendimizi terkettiğimiz için de etrafımızdaki dünyayı, insanları da unuttuk.
Oysa kendini, çevresiyle, içinde yaşadığı dünyayla, kâinâtla birlikte düşünemeyen insan, kendini de düşünemez… Hatta hiç düşünemez; düşünme kabiliyetlerini, melekelerini de yitirir. Düşünememek, düşmek demek aslında. Düşleyememek demek. Hayatını, zihnini ufuklara kapamak, kendi içine, kendi üstüne kapanmak demek yalnızca.
İşte Şam''a indiğimizde yağmur dinmiş, Rahman''ın rahmet nefesi her tarafı dinginleştirmişti. Rahman''ın nefesini ölümsüz bir ilâhî ses''e dönüştüren, taşa ruh üfleyen, medeniyet coğrafyamıza bu derûnî sesin kalıcı, hayat bahşedici izlerini nakşeden Mimar Sinan Fotoğraf Sergisi''ne geçebilirdik artık…
Yağmurun sesini dinleyin, ilâhî rahmetin her şeyi kuşattığını resmeden nağmelerini duyacaksınız… İşte biz henüz Şam''a ayak basmadan önce sona eren, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun nağmeleri, Sinan Sergisi''nin açıldığı ertesi gün tastamam Rahman''ın nefesinin rahmet sesine dönüştü ve bahardan yemişler sunan pırıl pırıl, apaydınlık ve sıcacık bir havaya büründürdü Şam-ı Şerif''i.
Değerli dost Mustafa Aksay''ın bütün bir Sinan mimarisini ölümsüzleştirdiği fotoğraf sergisine ilgi o kadar içten, o kadar yürektendi ki, sergiye katılan herkes, adalet, merhamet, etik ve estetiğin zirveye ulaştığı Osmanlı medeniyetinin estetik harikası tarihî Esad Paşa Külliyesi''nde, Sinan''ın uzun bir yolculuğa çıkmaya hüküm giyen derûnî medeniyet yolculuğunun yapıtaşlarını döşediği medeniyetimizin gökkubbesinin altında medeniyetimizin estetik, sanat, fikir ve hayat haritasını çıkaran Sinanlarla, Fuzûlîlerle, İbni Arabîlerle, Hâlid-i Bağdâdîlerle, Kerbelâ şehitleriyle, Salahaddinlerle, Zengi''lerle, Şam fatihi Halid bin Velid''lerle, Şam kabristanında yatan Şeriatîlerle buluşmuşçasına medeniyet coğrafyamızın entelektüel, kültürel, siyasî haritalarının önüne örülen kalın ama yapay duvarları nasıl da bir anda tuzla buz edecek kadar Sinan sergisinin duran zamana, tarihe ve mekâna inanılmaz bir hayat ve hayatiyet kazandırdığını iliklerine kadar hissetti...
Serginin açılışını yapan Devlet Bakanımız Hayatî Yazıcı da, Suriye Kültür Bakanı Riyad Nağsan Ağa da, Şam Büyükelçimiz de, kültür elçilerimiz Vehip Özdemir de, Sıddık Yıldırım da, Suriye''yle ilişkilerin bu kadar derinleşmesinin gerisindeki isimlerin başında gelen, gizli kahraman, yürek insanı Seyit Ahmet Arslan da, delişmen, kabına sığmayan, yüzlerce şiiri kusursuz, anında şakıyan, espri ve zeka küpü (bu yazının başlığının sahibi) eski Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül ile değerli eşi de, ve nihayet sergiye katılan bütün Şamlı yazarlar, sanatçılar ve halk da, Sinan Sergisi''yle, Sinan''ın, Şam''a nasıl da derûnî bir rahmet bahşedercesine medeniyetimizin entelektüel, kültürel ve siyasî coğrafyalarını, bir anda, hakîkat medeniyetinin gökkubbesinin altında herkesi yekvücut hâle getirdiğini, aynı ruhla donattığını gözleriyle gördüler, yürekleriyle hissettiler.
Ve medeniyetimizin Sinan mimarisinde enfes bir şekilde özetlenen herkese hayat hakkı tanıyan, her şeye hakkını veren, tabiatın bütün seslerine ve nefeslerine kulak kabartan ruhunun solmaz, pörsümez, eskimez, taptaze hikâyesinin yeniden gerçek olacağı günleri düşlediler; o günlerin hiç de uzak olmadığını düşündüler ve düşüncelerini, düşlerini birbirleriyle paylaştılar.
Gerçekten de o gün medeniyetimizin; özünü ve özetini eserlerine nakşeden, bütün medeniyet coğrafyamızı hakîkat bülbülünün her dâim şakımasını sağlayacak bir gül bahçesine dönüştüren her şeye ve herkese hayat bahşeden ruhu, kâinatın bütün seslerine kulak kabartan derûnî musikisi, renagarenk âhengi, eşsiz sesi ve Rahmânî nefesi demek olan Sinan yağıyordu Şerefli Şam''a ve selâm yolluyordu oradan kardeşleri İstanbul''a, Bağdat''a, Bosna''ya ve Horasan''a…Yeni Kıta Amerika"nın Keşfi Avrupa İçin Ne Anlam İfade Ettiyse...
Yusuf Kaplan
29/01/2010 Cuma
Önce Şam''da yakınlarda yaşanmış anlamlı bir anekdot aktarayım: Yaklaşık 10 kişilik bir Türk grubu, Şam''ın otantik mutfağıyla ünlü seçkin büyük lokantalarından birine girdiklerinde, lokanta sahibi, lokantada bulunan herkesi, 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet eder. Ve herkes hiç çekinmeden, homurdanmadan, aksine seve seve ayağa kalkarak lokantalarını “teşrif eden” Türk grubuna 1 dakikalık saygı duruşunda bulunur.
Bu bizzat yaşanmış anekdotu, Suriye''deki kültür elçilerimizden sevgili Sıddık Yıldırım kardeşim anlattı; Şam''a Şamlı yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyoncular ve işadamlarıyla, bağrında Şam''ın manevî ve tarihî mimarlarını barındıran Kasiyon Dağı''nın tepesinden, zirve noktasından doyasıya baktığımız, bol bol Humus-Trabzon esprileriyle kardeşliğimizi perçinlediğimiz, derinleştirdiğimiz, Şam semasına nakşettiğimiz nezih bir Şam lokantası akşamında…
Şundan kesinlikle emin olabilirsiniz: Bu tür anekdotlar, hâdiseler, el-ân Suriye''nin, Suudi Arabistan''ın, Körfez''deki Arap ülkelerinin, Mısır''dan Fas''a kadar Kuzey Afrika''daki Müslüman ülkelerin hepsinde de yaşanıyor… Ve Arap dünyasında sadece halklar değil, Marksist, milliyetçi ve tabiî İslâmcı aydınlar, sanatçılar, yazarlar ve düşünürler arasında da şöyle bir efsane dilden dile anlatılıyor, aktarılıyor: “Eğer Tayyip Erdoğan, Türkiye''de seçimi kaybedecek olursa, Suriye''de, Mısır''da, Fas''ta ve sözkonusu diğer ülkelerde adaylığını koysa, kesinkes başbakan seçilir.”
Bu elbette ki, olacak iş değil. Bunu da, yazının başında aktardığım anekdotu da, Türkiye''nin son yıllarda başta Suriye, Irak, Lübnan, Filistin ve diğer Arap ülkeleriyle gerçekleştirdiği derin ilişkilerin Arap dünyasında nasıl aksülamel bulduğunu göstermek için aktardım, sizlerle paylaştım.
Gerçekten de Türkiye, son birkaç yılda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün, Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ve münhasıran da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun kimi zaman ortaklaşa, kimi zaman kişisel gayretleriyle gerçekleştirdikleri dış politika açılımının, Türkiye''nin, dolayısıyla İslâm dünyasının dünyanın geleceğinin şekillenmesinde bizim tahmin edebileceğimizin çok ötesinde büyük ufuklara, atılımlara imkân tanıyabileceğini henüz bütün boyutlarıyla idrak edebilmiş durumda değiliz.
Yeni Kıta olarak adlandırılan Amerika''nın keşfi, Avrupa için ne anlam ifade etmiş ve ne tür bir fonksiyon icra etmişse, şu ân bizim için “yeni kıta” sayılabilecek, medeniyet iddialarımızı terkettiğimizden, yönümüzü, rotamızı yitirdiğimizden bu yana zoraki olarak “kayıp kıta” hâline getirmeye, unutmaya çalıştığımız İslâm dünyasının, münhasıran da Arap dünyasının keşfi aynı anlamı ifade ve benzer bir fonksiyonu icra edecek…
Bize gösterilen bu derin teveccühün, samîmî sevginin ve saygının yalnızca Türkiye''nin son yıllarda Arap dünyasıyla kurduğu derin, samîmî, dürüst ve sonuç alıcı ilişkilerin sonucu olduğunu düşünmek basit, yanıltıcı bir yaklaşım olur.
Çağımızın en büyük tarihçilerinden Fernand Braudel''in önemli bir tespiti var. Üstad, “Bir insanın, bir toplumun hayatındaki en uzun ömürlü şey, kolektif hafızadır” der. Bizim Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu''dan oluşan Osmanlı coğrafyasında yaptığımız tarih, kendiliğinden sona ermiş bir tarih değil; düvel-i muazzama denen İngilizlerin, Rusların, Fransızların ve İtalyanların uzun zamana yayılan saldırgan, sömürgeci, emperyalist stratejilerinin ve politikalarının ürünü olarak durdurulan, sonra da cumhuriyet döneminde unutturulan, yok sayılan, üstü örtülen, dünyanın büyük kaosların, katastrofların eşiğinden geçtiği şu dondurucu, boğucu, yok edici kış mevsiminden herkesi kanatlandırıcı, herkesi bağrına basıcı, herkese güller sunucu bir bahar mevsimine nasıl geçebileceğimizin köklü, asil ve hâlen taptaze ipuçlarını barındıran esaslı bir tarih; geleceğin tarihi bu; geleceğin tarihini şekillendirecek dinamikleri, barışı, adaleti, hakkaniyeti, vicdanı, ahlâkı, estetiği, kısacası anlam haritalarını yeniden bütün insanlığa sunabilecek ama inatla, ahmakça ve insafsızca üstü örtülmeye, bastırılmaya, yok sayılmaya çalışılan fakat hâlâ yaşayan, her gittiğimiz yerde bizimle dolaşan, bizim peşimizi bırakmayan, her yerde izleri, ruhu, dinamizmi karşımıza çıkan canlı, capcanlı bir tarih bu.
İslâm medeniyetinin yaşadığı birinci büyük krizi aşmamızı mümkün kılan medeniyet kurucu ve medeniyeti koruyucu küresel bir rol oynamamızı mümkün kılan, öncü, önaçıcı, önderlik edici köklü bir tecrübe… O yüzden, İslâm dünyasında attığımız her adım, bu tarihî tecrübenin içtenliği ve derinliğiyle doğru orantılı olarak kat be kat yankılanıyor
İstanbul"un Fütûhât-ı Şam"ı: Çağ/rı çağ/rı büyüyen çağlayanı
Yusuf Kaplan
5/02/2010 Cuma
“İşte şu kapıdan, Yedinci Kapı''dan, Şark Kapısı''ndan girmiş, şeref vermişti Halid b. Velid bana, ey Yüce Ağabey!” diyor Şerefli Şam… Sır kapısından, İstanbul''un sırrını da kendinde saklayan, sırdaşı Şam''ın esrarlı Bâb-ı Şark cephesinden…
Kime diyor? Elbette ki, Ağabey''i, Cankardeşi, ruh ikizi İstanbul''a… Şam-ı Şerif''te tam bir mükâşefeye, çift yönlü bir fethe dönüşen çok yönlü bir keşif gezisine çıktıklarında kardeşi Şerefli Şam''la…
Ama hüzünlü İstanbul… Düşünceli… Kendinde değil… “Hımmm, öyle mi?” diye karşılık veriyor, tepesinde sıra sıra cumbaların, kuş evlerinin dizildiği, avluda kuş seslerinin sessizliğin rengini derûnî bir Şam akşamında kuğu şarkısına dönüştürdüğü konaktan çevrilme Hevâlî Restoranı''na girdiğinde İstanbul…
Sabaha kadar, ayakta, yerinden hiç kımıldamadan cankardeşi Şam-ı Şerif''i “seyr”e dalıyor İstanbul… Şeyh-i Ekber''i, Hâlid-i Bağdâdî''yi, Salahaddin''i, Zengi''yi, Hz. Zeyneb''i, Rukiye''yi, Bilâl-i Habeşî''yi gece vaktinde ziyaret ediyor, turluyor ışık hızıyla, hiç bitmesin istediği bir fethe, bir keşfe koşarcasına… “Döndüğünde”, kendine geldiğinde, gözlerinin kan çanağına döndüğünü görüyor İstanbul, Şam''ın, o çok iyi tanıdığı derûnî sabah ezanıyla silkinip yatağından fırladığında kan ter içinde…
Şam semalarının davûdî ezan sesi, mukabele sesi ve nefesi, İstanbul''un selâtîn câmilerinden dalga dalga, sayha sayha göğe yükselen o sese, kendi sesine, kendi nefesine ne kadar da benziyor öyle!
Şam, büyülüyor… Sarsıyor… Kendine cezbediyor… Cezbeye getiriyor İstanbul''u…
Şam''ın büyüsü, cazibesi nereden geliyor acaba? Ne var burada Allah aşkına?
İstanbul''un ruhu var Şam''da… Mekke''nin ilâhî öz''ü ve Medîne''nin nebevî söz''üyle mayası karılan, yoğrulan, pişirilen, aşk ateşine dönüştürülen İstanbul''un ruhu… Üstü örtülmeye, yıkılmaya, yok edilmeye çalışılmasına rağmen, o eskimez, pörsümez, dipdiri, capcanlı ruhu… Çağ/rı çağ/rı büyüyen, bütün çağları aşan, bütün ağlardan taşan, bütün çağ/rı/larla buluşan bir çağlayan, bir küheylan ruhu…
Şam''da, Şam sokaklarında, duvarlarında, televizyonlarında, insanları arasında “Usta Sinan gelmiş, Koca İstanbul gelmiş, haberiniz var mı?” diye bir ses dolaşıyor, dalga dalga yayılıyor, Kasiyun Dağı''nın eteklerinden yankılanıyor bu ses bütün şehirde…
Ey İstanbul! Şam sokaklarında, Şam''lı insanlar arasında, çarşılarda, pazarlarda, tarihî, irfânî coğrafyalarda keşif seyahatine çıktığında, Şam''ın seni çağıran, “Ey İstanbul!” diye sana seslenen senin sesini ve nefesini soluduğunu görecek ve sen de solumaya, soluk alıp vermeye başlayacacaksın o zaman…
İyi bak ve ayağa kalk ey İstanbul! Şam senin için çoktan ayağa kalktı bile! Şam''a iyi bak! Şerefli Şam, seni konuşuyor, senden konuşuyor, sen''le konuşuyor, sen''le koşmak istiyor… “Sen olmasan koşamam” diyor… “Koşu bittiğinde de koşabilmem için seninle koşmam, senin de koşman, koşuna koşman gerek” diye haykırıyor sana…
İyi bak… Dön arkana derinden bak, göreceksin, duyacaksın, iliklerine kadar hissedeceksin, kardeşin Şerefli Şam''ın seni sana hatırlatan çağrısını, sesini ve nefesini ta yüreğinde, kalbinin en derin, en mutena köşelerinde… Dikkatli bak! Dikkat''le bak! Hakîkatle kuşanarak bak; göreceksin… Osmanlı ceddimizin, Vahideddin Sultan''ın, çocuklarının, çocuklarının çocuklarının sürgün yeri Tekke-i Süleymaniye''de, Selimiye''de, Esat Paşa Külliyesi''nde, Kasiyun Dağı''nın eteklerinde, Şeyh-i Ekber''in huzurunda, yanıbaşında, Şam''ı “koruyan”, senin “yeniden-gelişini” bekleyen, cihad erlerine, yürek erlerine, Anadolu erenlerine, Osmanlı şehidlerine ve şâhitlerine iyi bak!
Hamidiye Çarşısı, ne kadar da şirin bir şiir şöleni, ne kadar da şenlikli bir karşılama töreni sunuyor sana böyle!… Ya şu içeri açılan, içeride insana inşirah saçan çarşının ortasındaki apaydınlık, şirin mi şirin, serin mi serin, sâkin mi sâkin gerçekten şiir gibi mescid de neyin nesi öyle? Hay Allah! Ne kadar ince insanmış ecdad! Ne kadar da ince hamdedermiş şu Hâmid-i Sânî! Hamdini, nasıl da ince nakşedermiş taşa, toprağa, sokağa yani… Ne de olsa, Koca Sinan''ın çocuğu o… Evlad-ı fâtihanın, kâşifânın, mimarânın…
Peki, ya sen kimin çocuğusun, ey “İstanbul”''un çocuğu? Kimin?Trajedi"den pornografi"ye: Düşünce ölüm, düşünce ölür (3)
Yusuf Kaplan
19/03/2010 Cuma
Fahr-i Kâinât Efendimiz, bize, "ölmeden önce ölünüz" derken ne demek istiyordu acaba? Öte yandan, cins Alman düşünürü, Schopenhauer, "eğer ölüm olgusu var olmamış olsaydı; ne felsefe, ne de şiir varolabilirdi", derken ne kadar haklıydı peki?
* * *
İki kışkırtıcı soruyla devam edelim ölüm ve düşünce ilişkisini anlama yolculuğumuza: İsa-Mesih, Hıristiyan Tanrısı mıdır; yoksa bir Grek Tanrısı mı? Peki, İsa-Mesih, "mavi gözlü", "sarı saçlı", "uzun boylu" bir kişi midir gerçekten?
BBC''de, İsa-Mesih figürünün metamorfoza uğratılarak, nasıl "mavi-gözlü", "sarı saçlı" ve "uzun boylu" bir Avrupalıya dönüştürüldüğünü anlatan ürpertici bir belgesel izlemiştim.
Gerçekten de, icad edilen, yaratılan bir İsa-Mesih figürüyle karşı karşıyayız… Tastamam Grek tragedyalarından çıkmış bir figürle. İnsanlığın kurtuluşu için, kendini feda eden bir Grek tanrısıyla veya tragedya kahramanıyla sanki.
Bu icad edilen, adeta Grek tragedyalarından fırlayan İsa-Mesih figürünün, münhasıran resim ve heykel sanatlarıyla kitlelerin bilincine kazındığını (ve bu durumun, bugün insanlığın yaşadığı metafizik felâketin kökenini oluşturduğunu) nedense gözardı ediyoruz çoklukla.
O yüzden, kilise çağları boyunca resmedilen İsa-Mesih figürüne, hem estetik, hem de felsefî açından yakından bakmakta yarar var.
Resim sanatında İsa-Mesih''in bize doğrudan bakan ve kendini Özneleştiren konumu, onun Tanrı olarak kabul edilmesinin ve konumlandırılmasının bir sonucu. Fakat bu estetik işlem üzerinde, izi sürülmesi gereken yakıcı bir felsefî sorun var karşımızda: İsa Mesih''in bize Tanrı olarak Özneleştirilerek sunulması, epistemolojik düzlemde gerçekleşen bir şey, ontolojik düzlemde vukû bulan bir vâkıa değil.
Peki, ne anlama geliyor bu?
Burada -belki de farkında olunmadan- Tanrı''yı katleden estetik bir işlemle karşı karşıyayız: İsa-Mesih tablolarını üreten resim sanatının devreye girmesiyle birlikte, teoloji''nin teleolojik / amaç yüklü ve ontolojik tanrısının yerini, epistemolojinin araçsallaştırılan tanrısına terk edişine tanık oluyoruz.
Tanrı olarak İsa-Mesih figürü, epistemolojik bir nesneye indirgendiği andan itibaren, ilâhî özelliklerinden sıyrılıyor, beşerî özelliklerle donatılmış oluyor: "Tanrı", bizimle aynı düzleme ge/tiri/lmiş, bizden, "kullarından herhangi biri" gibi olmuş oluyor.
Böylelikle, resim sanatı, İsa-Mesih''i kolonize ediyor, epistemolojik (estetik, metamorfoza uğratılan, teolojik) bir "tüketim nesnesi" hâline getiriyor; neticede, ilâhî olan''la beşerî olan arasındaki mesafeleri ortadan kaldırıyor…
İşte "pornografi" tam da burada başlıyor: İnsan''la Tanrı arasında hiçbir fark kalmıyor. Tanrı, bize benzeyen, bizden biri olan bu dondurulmuş Grek Tanrısı imago''su resmiyle (sadece ayartarak korkutan ve korkulan, baştan çıkararak seven ve sevilen pornografik bir Tanrı-kul ilişkisinin üretildiği, modernlerin haklı olarak inanmakta zorluk çekecekleri, modernist düşünürlerin, sanatçıların başkaldırmaktan büyük haz duyacakları ve insanlığı zorunlu olarak nihilizmin eşiğine sürükleyecekleri) ilâhî özelliklerinden arındırılmış, uzaklaştırılmış inanılması zor bir varlığa, bir tür deccal''e dönüştürülüyor.
O yüzden, Nietzsche''den Karl Krauss''a, Picasso''dan Dali''ye, Breton''dan Artaud''ya, Beckett''ten Ionesco''ya ve bilumum postmodern sanatçı ve düşünürlere kadar yalnızca dystopia''ların, yani imkânsız ütopyaların ya da büsbütün anarşik, nihilist, absürd, Kafkaesk pathos''ların üretildiği metafizik bir felâketin gelişini haber veren bir düşünürler ve sanatçılar kuşağı silsilesinin şok edici başkaldırılarına tanık oluyoruz kaçınılmaz olarak.
Batı''daki resim sanatının seyrüseferini, gerek dayandığı estetik ilkeler ve felsefî temeller''le, gerekse ürettiği kemikleşmiş, köklü bilinç''le yol açtığı, uç verdiği, kışkırttığı, beslediği, dahası akladığı, meşrûlaştırdığı entellektüel, kültürel, siyasî ve sosyal sonuçları bakımından bir bütün olarak okuduğumuz zaman, İslâm''da, (perspektife dayalı, antroposantrik, insan bedenine, beşerî ve fizîkî olan''a ve alan''a hapsolan bir) resim sanatının neden gelişmediğini ve niçin gelişemeyeceğini daha iyi görebileceğimizi de zannediyorum.
Greklerde insan Tanrılaştırılmıştı; Kilise Hıristiyanlığıyla değişen bir şey olmadı; bu kez, Tanrı insanlaştırıldı. İnsanın Tanrılaştırılması da, Tanrı''nın insanlaştırılması da, Tanrı''nın öldürülmesi demekti; bu da, ölümün öldürülmesi elbette ki.
Ölümün öldürülmesi, kaçınılmaz olarak, düşüncenin ölümü, öldürülmesi anlamına gelecekti. Heidegger''e, "düşüncenin, Socrates''le birlikte bittiğini" söyleten şey de, "kaygı uyandıran zamanımızda, en kaygı verici olan, bizim hâlâ düşünmememizdir" dedirten şey de, işte bu metafizik felâket olsa gerekti, öyle değil mi? (SON)Tanrıtanımaz tanınmadan Tanrı tanınamaz
Yusuf Kaplan
22/03/2010 Pazartesi
Şaşırtıcı gelebilir ama gerçek şu: İnsan “tür”leri içinde, felsefî duruşları bakımından da, dünyaya karşı takındıkları tavır/lar bakımından da, dünyanın, insanın ve kâinâtın başına gelenler ve şu dünya hayatının geleceği bakımından da, gerek sordukları sorular, gerekse -belki de daha önemlisi de- soru soruyor olmaları açısından birbirine en yakın iki insan “tür”ünden sözetmek gerekecek olursa, bu iki insan türünün iman eden insan''la inkâr eden insan olduğunu söyleyebiliriz.
İnkâr eden insan''la iman eden insanı buluşturan ince, ince olduğu kadar da derince bir nokta var: İnkâr eden insan da, iman eden insan da, Allah''ın iradesine teslim olmaları bakımından “müslim”dir.
“Nasıl yani?”, diye soruyorsunuz, biliyorum… Şöyle: İman eden insan da, inkâr eden insan da iradelerini bilfiil ve bilhâl hayata ve harekete geçirme kaygısına sahip olduklarını gösterdikleri için, “müslim”dirler.
Buradaki kilit kavram, kaygı kavramı; kilit hâl ise, kaygı sahibi olma hâlidir.
Bihakkın mümin olan insan''ın da, gerçekten münkir olan insan''ın da en temel ortak özelliği, eşyanın isimlerini / hakikatlerini öğrenmelerine aracılık eden akıl ile, eşyanın isimlerini fiile dönüştürerek kuvveden fiile geçirmelerine aracılık eden irade kabiliyetlerini kullanabilecek kıvamda yaşıyor, varoluyor olmalarıdır. Akıl ve iradesini kullanan, kuvveden fiile, fiilden hâle dönüştüren insan, ister inansın, ister inkâr etsin “kul” olmuştur artık. Allah''ın kulu olma fikrini inkâr eden insan, bu inkârında ne kadar ileri giderse, kul olma''nın iki temel özelliğini, akıl ve irade kabiliyetlerini kullanarak bu inkâr fiilini yerine getirdiği için, “kul” olmanın eşiği diyebileceğimiz ilk mertebeyi o ölçüde ileri derecede veya ölçekte aşmış, ayağını basabileceği ilk noktaya ulaşmış olur.
Allah''a isyan eden insanın bu fiili, “kul” olarak yaratılma gereğinin bir ürünüdür. Çünkü insan, aynı zamanda, isyan edecek niteliklerle donatılmıştır.
Ama inkâr eden insan da, iman eden insan da, iman veya inkâr eylemlerini sonsuza kadar sürdüreceklerine dair bir garantiye sahip değildirler. Nice inkâr eden insan, sonradan iman etmiş veya bu dünyadan mümin olarak gitmiştir; nice iman eden insansa inkâr etmiş, bu dünyadan münkir olarak gitmiştir. Yani inkârın da, iman''ın da mutlak sûrette garantisi yoktur; bizim münkir ya da mümin olarak bu dünyadan gideceğimize dair elimizde herhangi bir garantiye, garanti belgesine sahip değiliz.
İyi ki sahip değiliz; o zaman, hayat manasını yitirir ve dururdu. O yüzden, Bediüzzaman, “cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değil” derken, bu gerçeği, münhasıran da, bu dünya hayatındaki insanın varoluş serüveninin anlamını özlü bir şekilde özetler.
Bu nedenle, “kul” olmak, ister mümin, isterse münkir olsun, insan için özgürleşmenin hem yegâne kaynağı, hem de tek garantisidir. Türkiye''de seküler çevrelerin “kul” kavramını “köleleşmek, iradeyi yok etmek” olarak algılamaları onların ne kadar sığ ve pejoratif bir zihin ve algılama yapısına sahip olduklarının çarpıcı bir göstergesi olarak görülebilir yalnızca.
Kul, ister inansın, ister inkâr etsin Allah''ın kendisine lutfettiği insan olma kabiliyetlerini hatırladığı, unutmadığı, kuvveden fiile, fiilden hâle dönüştürebildiği oranda özgürleşir. Ama bu eylem, Allah''ın iradesine tam teslim olan mümin kişide, Allah''ın dışındaki her tür varlığa, nesneye, fikre teslim olmak biçiminde değil, kul olduğu bilinciyle, onların yaratılış özelliklerine sonuna kadar riayet ederek eşyayı “teslim almak” biçiminde tezahür ederken; Allah''ın iradesini inkâr ederek aslında bu eylemiyle bile Allah''ın iradesine teslim olan ama bunu inkâr etmeye kalkışan, Allah''ın iradesini kendi iradesiyle inkâr ettiği ölçüde kendi iradesine teslim olan münkir kişide ise eşyaya, nesnelere, arzularına, zihninin ürünlerine şu ya da bu şekilde de olsa (ama kesinkes Allah''ın iradesinin dışındaki -başta kendi iradesi olmak üzere- diğer iradelere veya nesnelere) “teslim olmak” şeklinde tezahür eder.
Tanrıtanımaz psikanalist Lacan''ın, “Tanrı inancını yitiren insan, artık her şeyi tanrılaştırmaya başlayan bir insandır” şeklindeki tespiti, bu açıdan oldukça zihin açıcıdır.
Her şeyin Tanrılaştırılabildiği, Tanrı''nın tanınamaz hâle geldiği bir çağda yaşıyoruz. Tanrıtanımaz tanınmadan, Tanrı inancının ne demek olduğu gerçeğini tanımakta zorlanacağımızı idrak bile edebilmiş değiliz. O yüzden, inancı da, inkârı da unutmakla malul çağın insanının, Tanrı inancını neden yitirdiği konusunda enine boyuna kafa yormakla mükellefiz.Bu milletin yasa yapması yasak mı arkadaş?
Yusuf Kaplan
29/03/2010 Pazartesi
Bu millet ne kadar tasalansa, ne kadar yasa boğulsa yeridir; ne kadar kafasının tası atsa hakkıdır bu milletin: Hâlâ kendisinin, kendi irade ve taleplerine göre, kendi özelliklerine ve özlemlerine göre, kendi farklılıklarına ve derinliklerine göre kendi hayatını düzenleyebileceği, kendi imzasını, kendi adını taşıyan, kendine ait bir yasa yapması yasak bu milletin çünkü.
Kurduğum cümlenin fincancı katırlarını ürküteceğini biliyorum. Ben de bu cümleyi fincancı katırlarını az biraz olsun ürküteyim diye kuruyorum zaten. Zira hiç taktıkları yok milleti hâlâ! Tınmıyorlar bile!
Mevcut yasa yapma girişimlerinin, milletin kendi özelliklerini ve özlemlerini, irade ve taleplerini hiçe sayan, ülkeyi, tastamam baas rejimlerini, demir perde ülkelerinin milletin burnundan getiren zorba, dayatmacı sistemlerini andıran fâili cinayetlerin, saçma sapan yasakların, inanılmaz gerilimlerin, ardı arkası kesilmeyen yapay kavgaların arenası hâline getiren ilkel, zorba, zoraki, anakronik, barbar girişimler olduğunu göremiyor ya da görmemekte direniyor ülkenin kaderine haksız ve vicdansız yöntemlerle, keyiflerine göre hükmeden azgın azınlık.
O yüzden bu ülkede farklılıklara dün olduğu gibi bugün de, yarın da hayat hakkı tanıyabilmemiz, bütün farklılıkların kendilerini kendileri olarak ifade etmelerine imkân verebilmemiz ve topyekûn bu ülkenin parlak yarınlarını inşa edebilmemiz için, artık milletin özünü, özelliklerini, özlemlerini, beklentilerini dikkate alan bir yasa yapmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.
İşte bu nedenle, fincancı katırlarını ürkütmek ve milletin burnundan getirdiklerini hatırlatmak zorundayız birilerine.
“Aman fincancı katırlarını ürkütmeyelim” diye diye bugünlere gelmedik mi? “Sakın fincancı katırları ürkmesin”, dediğimiz içindir ki, bu ülkede birileri, küçük ve azgın bir azınlık bu ülkeyi babalarının tapulu arazisi, çiftliği gibi keyiflerine göre tepeden şekillendirme, yönlendirme, yön verme hakkını devredilemez, dokunulamaz, sorgulanamaz bir hak olarak görmüyorlar mı?
Bir ülkenin kaderine, o ülkenin kolektif hafızasını, tarihsel benini, derûnî ruhunu, zengin tarihini oluşturan milletin kendisi çeki düzen verebilir; meşruiyeti kendinden menkul, zorba, jakoben, tepeden inmeci, “ben yaptım oldu bitti”ci, saçma sapan yasaklarla milleti hayatından bezdirici, azgın bir azınlık değil.
Yasalar, millet içindir. Ve yasaları millet yapar. Milletin yapmadığı bir yasa, eninde sonunda milleti yasa boğar; burnundan getirir milletin, canına tak dedirtir, kafasının tasını attırır.
Yasa, milletle yapılan bir sözleşmedir. Sözleşme, milletin temel özelliklerinin, özlemlerinin, vazgeçilemez, devredilemez özgürlüklerinin ve haklarının özü ve özeti olmak zorundadır.
Ama Türkiye''de millet, bugüne kadar kendi yasasını kendisi yapamadı hiçbir zaman. Milletin temel özelliklerini, özlemlerini, devredilemez, vazgeçilemez özgürlüklerini ve haklarını hiçe sayan, eli sopalı, meşruiyeti kendinden menkul azgın bir azınlık milletin kendi yasasını yapmasına izin vermedi. Ve millete “yasa''n budur; bu yasaya uymak zorundasın; sana yasa masa yapmak yasak” denildi bugüne kadar. Ve milletin kendi yasasını kendisinin yapması yasaklandı zorba yasa/k/larla sürekli olarak.
Hâlâ millet yasa yapamaz, diyor birileri. Milletin kendi yasasını yapmasına izin verilemez, göz yumulamaz, diye bağırıp çağırıyorlar her Allah''ın günü.
Oysa Türkiye''de milletin yasa filan yaptığı yok. Yasada birkaç küçük değişiklik yapmaya çalışıyor Türkiye. Buna bile tahammülleri yok bu sömürge kafalı azgın azınlığın.
Türkiye, yasasını milletin yapmadığı, yapamadığı, yapmasına izin verilmeyen tek demir perde ülkesi olmayan demir perde ülkesi hâlâ!
İyi de, zulümle, zorbalıkla, dayatmayla, üstelik de milletin kendi yasasını kendisinin yapmasını yasaklamakla nereye kadar gidebilir ki bir ülke?
O yüzden fincancı katırlarını ürkütmek ve bir milletin kendi yasasını kendisinin yapmasının en tabiî hakkı olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak zorundayız vesselâm!Öncesiz; öncesiz olduğu için de sonrasız
Yusuf Kaplan
5/04/2010 Pazartesi
Modern Batı uygarlığı, bir "hümanizm" projesi olarak başladı. Sanıldığının aksine "hümanizm", insancıl bir dünyanın kurulması çabası değildir. Kilise çağları boyunca, iradesi, duyguları, aklı bastırılan insanın her türlü kilise otoritesine başkaldırması ve her türlü otorite, meşrûiyet ve hegemonya kaynağının Kilise''nin elinden alınarak insana devredilmesidir hümanizm.
Önceden bizzat tanrılaştırılan, Tanrı''nın rolünü Tanrı adına da olsa üstlenen, sorgulanamayan Kilise''nin bu tanrısal rolünün insanın eline geçmesi, dolayısıyla insanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi girişimidir.
Hümanizmle temelleri atılan modernite projesi, beklenildiği gibi, insanın, insanca bir dünya kurmasıyla sonuçlanmamıştır. Bizzat insanın kendisini bile yok etmiştir. Önce sanatta ve düşüncede modernizm hareketiyle başlayan, sonra da postmodern düşünürlerin, sanatçıların geliştirdikleri söylem, artık insanın ve her şeyin sonu fikrine dayalı, varlığa ve hakikate varoluşsal bir saldırıyla sonuçlanan, bu darboğazdan nasıl çıkılabileceğini gösteremeyen eylemsiz bir söylemdir. İnsanı opaque''leştiren / donduran, grotesk''in, pathos''un, estetize ayartıların ve yokoluş biçimlerinin eşiğine fırlatan bir bitiş ve yitiş noktası.
Modernite, sonunda insanı da, Tanrı fikrini de, tabiatın aşkınlığı fikrini de yok etti ve insanı, gezegenimizi, medeniyetleri geleceksizleştirdi. O yüzden, postmodern zaman da, postmodern mekân da, öncesizlik ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da sonrasızlık fikrine dayalı, geçmiş ve gelecek zaman duygusunun iptal edildiği, her şeyi genişletilmiş tek bir geniş zaman duygusuna hapseden, her şeyin mübah olarak algılandığı, bütün değerlerin değersizleştirildiği, bütün anlamların anlamsızlaştırıldığı, bütün hafızaların hafızasızlaştırıldığı, bütün eylemlerin, iradelerin ayartıcı, baştançıkarıcı söylemlerle ve eylemlerle sanallaştırıldığı bir zamansızlık ve mekânsızlık hâlidir. Bir yersizlik ve yurtsuzluk durumudur. Bir duyarsızlaşma, hissizleşme, insansızlaşma, vicdansızlaşma, niteliksizleşme, yüzeylere, yüzeyselliklere, niceliklere, araçlara, dizginlenemez arzulara, hazlara ve hız biçimlerine teslim, mahpus ve yok olma biçimidir.
Hümanizmle birlikte başlayan modern Batı uygarlığının seküler bir meydan okuma olması, düşüncede, sanatta ve hayatta yepyeni çiçeklenmelerin, zenginleşmelerin, derinleşmelerin, keşiflerin, mükâşefelerin, karşılıklı olarak vareden çok yönlü konuşmaların, buluşmaların yaşandığı bir fütûhat (açılımlar dizisi ve ufku) olmasını engellemiştir modernliğin.
Sekülerlik, modern Batı uygarlığının icat ettiği dinin adıdır: Tanrısı insan olan; varoluş alanı sadece bu dünyaya ayarlı; ufku burayla ve şimdiyle sınırlı; insanı, insanın varoluş mecrasını fizik dünyaya kilitleyerek tastamam bir yokoluş macerasına dönüştüren bir paganizm ve barbarlaşma biçimidir.
Sekülerleşme, insanın, başta kendisi olmak üzere, Tanrı''yla ve kâinât''la ilişkisini tersyüz ettiği için, insan, kaçınılmaz olarak ontolojik güvensizlik duygusu yaşamaya, Foucault''nun deyişiyle, "modernlik hapishanesi"ne hapsolmaya mahkum olmuş; bu dünyayı, dolayısıyla hayatı güç ve çıkar ilişkilerinin, dizginlenemez arzu ve haz biçimlerinin tatmin edildiği; insanın aşkın özelliklerini, vicdanını, duyarlıklarını aşındıran; insanın diğer insanlarla, varlıklarla ve kâinâtla ilişkilerini yalnızca kontrol ve kolonize etme güdüleri üzerine kuran ve sonuçta insanı da yok eden darwinyen bir barbarlıklar dünyasının, materyalist bir çatışmalar ve çıkarlar anaforunun ortasına fırlatmıştır.
Modernlik, bir unutma biçimiydi. İnsanın, kendisini ifade edebilmesi ve gerçekleştirebilmesi için, öncesini unutması gerekiyordu. Sonuçta, nevzuhûr bir varlık türü çıktı ortaya. Tarihte ilk defa, insanın tanrılaştığı, tanrılaştığı ölçüde de barbarlaştığı, vicdanını, duyarlıklarını yitirdiği, hayatı güç, çıkar ve haz ilişkileri arenasına dönüştüren zavallı bir varlık türü.
Öncesi yoktu bu insanın. Kendisinden önceki bütün insanlık birikimlerini ya yok etmişti; ya da dümdüz… Öncesi olmadığı, öncesiz olduğu için de, sonrasızlıkla malul şimdi. Buraya ve şimdiye, benine ve bedenine hapsolmuş durumda. Aslâ mutlaklaştırılamayacak ve ilahlaştırılamayacak hususiyetlerle yaratılan benini ve bedenini mutlaklaştırdığı için, insan, özne olma özelliklerini de yitirmiştir. Beninin ve bedeninin, dizginleyemediği arzularının, ayartılarının, barbarca dürtülerinin, ruhsuzlaşmış hâllerinin kulu ve kölesi olmaktan kurtulamıyor ve özneleşemiyor o yüzden.
İnsanın özneleşebilmesi, özgürleşebilmesi, yeniden varolabilmesi için, ontolojik güvensizlik duygusunu aşması gerekiyor. Bunun yolu ise, Tanrı, Kâinât ve bütüncül insan fikrinden oluşan büyük varlık zincirini hatırlayabilecek derinlikli bir yolculuğa çıkabilmesinden geçiyor.Kültürde yoksanız, yoksunuz
Yusuf Kaplan
12/04/2010 Pazartesi
Türkiye, sessiz ve derinden büyük bir kültürel yokoluşun, çölleşmenin, hatta intiharın eşiğine doğru sürükleniyor… Her şeyi, güç ve çıkar ilişkilerinin arenası demek olan siyasete indirgediğimiz, endekslediğimiz için, yaşadığımız kültürel yokoluşu, çölleşmeyi, intiharı göremiyoruz…
Hiç abartı filan yapmıyorum: Türkiye''nin kültürel genleri, kodları, anlam ve değerler haritası fenâ hâlde çözülüyor, tanınamayacak kadar tahrif ve tahrip ediliyor; ama hiçbir şey olmuyormuş gibi hareket ediyoruz… Ve kültürel alanı, kendilerinden başka kimseye geçit vermeyen, yalnızca köşe dönme iştihasıyla ve bu ülkenin kültürel kodlarını tahrip etme kaygısıyla hareket eden kültür magandalarına terk ediyoruz…
Eğer kültürel alanı boşlamamış olsaydık, bizim derinlikli ve incelikli kültürel kodlarımızı bize yeniden hatırlatan, hem dünyaya neler verebileceğimizi, hem de nasıl bir film dili geliştirebileceğimizi gösteren, dünyanın ayakta alkışladığı, Semih Kaplanoğlu''nun "Bal" filminin galasını yapacak para bulamaması gibi bizim için gerçekten yüzkarası bir duruma seyirci kalmazdık.
Eğer kültürel alanı terk etmemiş olsaydık, düşünce tarihinden, sanat tarihinden, estetikten zırnık kadar nasibi olmayan, fikir çilesinin ne demek olduğunu bilmeyen, sanatta büyük atılımlar yapma, çığır açma utkusunun ne tür köklü, derinlikli bir tutkunun ürünü olduğunu idrak edemeyecek kadar köşeyi dönmek gibi, üzerinde nefes alıp verdiği ülkenin kültürünü, değerlerini tarumar etmeyi bir marifet sanmak gibi ilkel dürtülerle hareket etmekten başka bir kaygısı, tasası olmayan kültür magandalarına kültür gibi bir ülkenin hayat-memat meselesi olan hayatî bir alanı terk etme aymazlığı göstermezdik…
Ve kültürümüzü dünyanın imrenebileceği, saygı duyabileceği, ayakta alkışlayabileceği, dolayısıyla taklitlerini üretmek için sıraya girebileceği, dünyaya Sinan ayarında, Yunus çapında, Mevlânâ enginliğinde, İbn Arabî derinliğinde, Merâğî, Itrî, Levnî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip kıratında büyük isimler armağan edebileceğimiz çaplı, fikir çilesi çeken, sanatla insanın ve dünyanın önüne yepyeni ufuklar, fütûhâtlar / açılımlar sunabilen çaplı, öncü ve çığır açıcı düşünürler, sanatçılar, dehâlar yetiştirme kaygısı ile hareket eder ve bunun için tez elden büyük bir kültürel seferberlik başlatırdık…
Çağımız, daha önce görülmediği kadar kültürün belirleyici olduğu bir çağdır. Kültür; medyadan siyasete, gündelik hayattan sanatın bütün türlerine kadar hayatın yönünü, akışını, ruhunu, rengini belirleyen tek alan katına yükselmiştir insanlık tarihinde ilk defa.
Bugün dünya üzerinde hâkim olan ülkeler, bu hâkimiyetlerini öncelikle sinemada, televizyonda, müzikte, kültürün diğer alanlarında ürettikleri ürünlere, bunun için yaptıkları büyük yatırımlara, attıkları adımlara ve atılımlara borçlular. Sözgelişi, son on yıldan bu yana, Amerikan ekonomisinin birinci sırasını, kültür endüstrisi işgal ediyor…
Dünyada savaşlar, sanıldığı gibi, artık silahlarla filan kazanılmıyor… Öncelikli olarak "kültürel silahlar"la yapılıyor ve kazanılıyor… Dünyaya çeki düzen vermek isteyen ülkeler, önce kitlelerin zihinlerini medya, müzik, spor ve sanat endüstrileri aracılığıyla kültürel olarak işgal ediyorlar; kodluyorlar; formatlıyorlar; uysallaştırıyorlar; ondan sonra siyasete, ekonomiye ve silaha sarıldıklarında sonuç alabilmeleri kolaylaşıyor…
Sözgelişi, Amerika, dünya üzerindeki hâkimiyetini, aslâ gelişmiş, smart-teknolojisinin ürünü silahlara sahip olmasına borçlu değil… High-tech smart teknolojiler de son kertede kültürde, bilişim kültüründe atılan adımların ürünü zaten… Bugün Amerika, dünya üzerindeki hâkimiyetini, öncelikli olarak bütün dünyadaki kitlelerin "aç kurt gibi" tüketmek için saldırdıkları, zihinleri, zevkleri, beğenileri önceden ona göre kodlanan, formatlanan, uyumlulaştırılan ve ayartılan Hollywood endüstrisinin film, dizi ve müzik ürünlerine borçlu… Dünya insanlarını kütleler hâlinde mankurtlaştıran, ayartıcı, baştançıkarıcı, popüler ve vulger Amerikan kültürünün açkurtlaştırıcı, bağımlılaştırıcı, köleleştirici, konformistleştirici kültür ürünlerine…
Siyaseten iktidar olmak ama kültürel olarak hiçbir varlık gösterememek nasıl bir çelişkidir, anlayabilmek zor gerçekten. Üstelik de bu ülkenin köklü, derinlikli medeniyet birikiminin temsilcisi olan ve sadece bu ülkeye değil, dünyaya ihtiyaç duyduğu temel değerleri, anlam haritalarını sunması gereken insanların, bu ülkenin kültür hayatını bütünüyle ıskalamaları, boş bırakmaları, kültürel alanı kültür magandalarına terk etmeleri hiçbir şekilde anlaşılabilecek bir şey değildir.
Unutmayalım: Kültürde varlık gösteremeyen hiçbir toplumun bu dünyada varlık gösterebilmesi, dahası varlığını sürdürebilmesi bile artık imkânsızlaşmıştır.Bir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak Hz. Peygamber (1)
Yusuf Kaplan
16/04/2010 Cuma
Önce rahatsız edici, sarsıcı, sizi söyleme (söz''e), eyleme (fiil''e) ve varoluşa (hâl''e) kışkırtıcı bir soru sormam gerekiyor: Müslümanlar, içinde yaşadığımız şu ayartıcı yok oluş çağında, doğrudan Kur''ân''a ve Sünnet''e gidebilirler mi?
Gidemezler. İçinde yaşadığımız yokoluş çağı, Müslümanların doğrudan Kur''ân''a ve Sünnet''e gitmelerine izin vermez, vermiyor, böyle gittiği sürece de vermeyecek.
Müslümanların doğrudan Kur''ân''a ve Sünnet''e gidebilmelerini imkânsızlaştıran -birbiriyle yakından irtibatlı- iki büyük bariyer var: Birincisi, içinde yaşadığımız çağ. İkincisi de bizatihî içinde bulunduğumuz durum.
İçinde yaşadığımız çağ, herkesi teslim alan bir çağ: Bilinç dünyamızı da, bilinçaltı dünyamızı da doğrudan şekillendiren itici güç, İslâm değil; aksine duyuş, düşünüş, algılayış, davranış ve yaşayış biçimlerimizi, bütün küre ölçeğinde hâkim kılınan seküler anlam haritalarına ve anlamlandırma pratiklerine göre kodlayan, formatlayan, bizi, bütün insanlığı kendisine, kendi zeitgeist''ına, kendi dünyasına kapatan Batı kültürüdür.
Bu durumu, çağa çeki düzen veren, rengini, ruhunu veren Batı kültürünün, bütün insanlığı teslim aldığı, bütün insanlığın kendine özgü özelliklerini yok ettiği, kendine benzettiği, tanınamaz hâle getirdiği bir çağ körleşmesi, çağ tutulması, yeni-sömürgeleşme biçimi olarak adlandırabileceğimizi daha önce bu sütunda tartışmıştım.
İnsanlık tarihinde, daha önceki hiçbir dönemde, kendinden başka her şeyi, herkesi yok sayıcı ve yok edici, böylesine ürpertici bir felâket yaşanmamıştır. İnsanlığa yapılan en büyük saldırı, Batı uygarlığı dışındaki bütün medeniyetlerin tarihî yürüyüşlerinin durdurularak seküler Batılı kodlar tarafından teslim alınması, kendilerine özgü anlam haritalarının yerle bir edilmesi, yerinden edilmesi ve dolayısıyla insanlığa verebilecekleri bütün değerli şeylerin tahrif ve tahrip edilmesidir.
Sonuçta, çağa hükmeden, çağa hükmedecek bütün araçları da geliştiren ve bu araçları, yeni bir sömürgeci mantıkla kendisi dışında başka hiçbir kültüre, dine, medeniyete hayat ve varoluş hakkı tanımayacak kadar barbar, köleleştirici, zihinleri körleştirici bir şekilde kullanan Batı uygarlığının kodlarının bütün insanlığı teslim aldığı bir yokoluş sürecinden sözediyoruz.
Bu çağ, sadece Müslümanların değil, Batı dışındaki bütün dinlerin, medeniyetlerin ve kültürlerin hapishanesine dönüşmüş ve başka dinlerin, medeniyetlerin kendi paradigmalarıyla doğrudan irtibat kurabilme imkânlarını ve “mekân”larını yok etmiştir. O yüzden, bugün Hinduzim''in, Konfüçyanizm''in, Budizm''in ve İslâm''ın Batılı, sekülerleştirilmiş kodlamalara, formatlamalara maruz kaldıkları için dünyaya özgün şeyler söyleyebilmeleri imkânsızlaşmıştır.
Çünkü bu dinler veya medeniyetler, önce açık sömürgecilik sürecinde fiilen durdurulmuş; sonra da şu ân içinden geçmekte olduğumuz örtük, ayartıcı, bu yüzden de açık sömürgecilikten daha tehlikeli bu yeni sömürgecilik sürecinde bu medeniyetlerin “dilleri”, kavramları, dünya tasavvurları sekülerleştirilerek, semantik bir intihara tabi tutulmuş; böylelikle bu dinler veya medeniyetler, kendi özgün, sahici “dillerini”, kavramlarını yitirdikleri için, kendilerini ifade etmeye giriştikleri her girişim, kısa devre yapmakta, kendilerini sadece sekülerleştirilmiş, içi ve ruhu boşaltılmış seküler bir dille ifade etmekten başka bir şey yapamamakta; böylelikle çağa teslim olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Bu yokoluş sürecinin tersine döndürülebilmesinin tek yolu var: Çağa teslim olmak yerine çağı teslim alabilmek…
Müslümanların içinde bulundukları durumun, önlerindeki ikinci büyük bariyer olduğunu söyledim. Müslümanlar, tıpkı diğer Batı-dışı medeniyetler gibi, maruz kaldıkları çağ körleşmesi nedeniyle ontolojik evsizlik ve epistemolojik yırtılma açmazıyla karşı karşıyalar.
Hem bilinç ve bilinçaltı dünyamızı teslim alan çağ körleşmesi, hem de iliklerimize kadar yaşadığımız ontolojik evsizlik ve epistemolojik yırtılma hâli, bizim doğrudan Kur''ân''a ve Sünnet''e gidebilmemizi imkânsızlaştırıyor: Çağa teslim olmak yerine çağı teslim alabilmenin; dolayısıyla ontolojik evsizliği ve epistemolojik yırtılmayı aşabilmenin yolu, tıpkı Efendimiz''in yaptığı gibi “ümmîleşmek”ten geçiyor.
Peki, “ümmîleşmek” ne demek? Fahr-i Kâinât olarak yaratılan Efendimiz''i (sav), bir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak görebilmek demek. Bizzat Kitabımız tarafından şâhit, mübeşşir ve nezîr sıfatlarıyla tavsif ve tarif edilen Hz. Peygamber''i anlayamadığımız sürece, çağı da, İslâm''ı da aslâ anlayamayacağımız gerçeğini anlayabilmek… Tıpkı İbn Teymiye''nin yaptığı gibi…
Bu meseleye pazartesi günü de devam ediyoruzBir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak Hz. Peygamber (2)
Yusuf Kaplan
19/04/2010 Pazartesi
Hepimiz bir “dünya”nın içine doğarız. Şu veya bu “dünya”nın içine doğuyor olmak bizim elimizde değil. Ama elimizde olan bir şey var: İçine doğduğumuz “dünya”daki varlıklarla irtibata geçmek, bu dünyaya çeki düzen vermek, bu dünyada herkese hayat sunacak şekilde hakikatin hâkim olmasını sağlamak… İşte bütün bunlar Allah''ın inayeti, takdiri ve lutfuyla bizim yed-i kudretimize (kudret elimize) verilmiştir.
Allah''ın insanı yaratması ve yalnızca insana eşyanın isimlerini (hakikati) öğretmesi, emanet etmesi; başka bir ifadeyle, varlığın ve hakikatin vücut buldurtulması ameliyesinin insana verilen emanet, ubûdiyet ve hilâfet yükümlülüklerini bizzat insanın bihakkın yerine getirmesiyle imkân dâhiline girdirilebilir olması … işte bu bütün bunlar, yaratışın ve yaratılışın bütün aşamalarında “estetik” bir işlemin cârî olduğunu, cereyan ettiğini gösteriyor bize.
Şöyle ki: Genelde yaratılışın ve varlığın tahakkuku, özelde ise hakîkatin vücuda gelebilmesi, hayat olabilmesi ve herkese, her şeye hayat sunabilmesi Allah''ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellî etmesiyle mümkün olabiliyor. Allah''ın Cemâl sıfatının, Celâl sıfatının bütün işlemlerini de içermesi, âyette de bizzat işaret edildiği üzere, “Allah''ın Rahmet''inin gazabını geçmesi, her şeyi ihata etmesi”, gerek yaratış ve yaratılış sürecinde, gerekse hakikatin hayat kazanması sürecinde, Allah''ın Sâni'' isminin hem bizzat kendi yaratmasında, hem de insanın yapıp ettiği her şeyde tezahür ettiğini gösteren alâmetlerdir. İlim de, âlem de, âlim de bu yaratış eyleminin meyveleri, nimetleridir.
“Allah güzeldir (cemîl''dir) ve güzeli sever” temel ilkesi mucibince, yaratma fiili de, yaratış süreci de, hakikatin vücut bulması, hayat sunması süreçleri de “estetik”tir ve Allah''ın Cemâl sıfatının tezahürüdür. Varlık ve hakikat ancak Allah''ın Cemâl sıfatının tecellî ettirilmesiyle vücut bulabilir ve hayatiyet kazanabilir. Allah''ın Cemâl sıfatının en mükemmel şekilde tecellî ettiği en kâmil varlık Fahr-i Kâinât olan Efendimiz (sav)dir.
İşte bu nedenledir ki, Efendimiz''in, hakikati, hayat buldurtması, hayat oldurtması ve hakikatin her şeye ve herkese hayat sunmasını sağlaması esas itibariyle hem estetik bir meseledir, hem de estetik bir işleme dayanarak gerçekleştirilmiştir.
Bütün bunları “şık cümleler kurmak”, “entelektüel hava atmak” filan gibi basit kaygılarla söyleyecek biri değilim ben. Bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Benim temel meselem, uykularımı alıp götüren asıl kaygı şu: Biz, İslâm''a nasıl yeniden hayatiyet kazandırabileceğiz? İslâm''ın bütün insanlığa yeniden hayat sunabilmesini, ruh üfleyebilmesini nasıl sağlayabileceğiz?
İçinde yaşadığımız çağın, bizi, hem bilinç, hem de bilinçaltı düzleminde teslim aldığını, dolayısıyla müslümanların İslâm''la, (Batı dışındaki bütün diğer dinlerin müntesiplerinin de kendi dinleriyle, medeniyet dünyalarıyla) doğrudan irtibat kurabilmelerini imkânsızlaştırdığını görebilecek zihnî bir ufuktan yoksun olduğumuzu bile idrak edebilecek düzeyde değiliz henüz.
Bu çağın körleştirdiği zihnimizi özgürlüğüne kavuşturabilmenin tek yolu, tıpkı Efendimiz''in “şâhit” sıfatının gereği olarak yaptığı gibi, içinde yaşadığımız çağı da, bütün beşerî çağları da tanıyarak, bütün beşerî çağlardan ve çağrılardan arınmaktan, özgürleşebilmekten, beşerî çağları ve çağrıları teslim alabilecek, aşabilecek bir varoluş düzlemine çıkabilmekten, kısacası “ümmîleşebilmek”ten geçiyor.
Burada söylemeye çalıştığım bir başka şey de, İslâm medeniyetinin varoluşsal bir kriz yaşamasına yol açan temel meselenin, İslâm düşüncesinin tarih boyunca tenzîhî boyutu önce çıkarması, teşbîhî boyutu gözardı etmesi gerçeği olduğuna dikkat çekmektir.
İşte bu açmazı aşabilmenin yolunun, tekvînî bir âyet olarak doğrudan Efendimiz''i, Efendimiz''in özelliklerini, İslâm''ı hayata geçiriş süreçlerini derinlikli bir bakışla kavrayabilmekten geçtiğini düşünüyorum.
Bunun için hem Efendimiz''i, hem de yükümlülüğünü yerine getiriş biçimini, estetik bir mesele olarak kavrayabilmemiz gerekiyor. İşte o zaman, İslâm düşüncesinin tarih boyunca yaşadığı açmazı da, yaşadığımız medeniyet krizini de nasıl aşabileceğimizi görebilmemizin imkân dâhiline girebileceğini düşünüyorum acizane.
O hâlde izini sürmemiz, üzerinde kafa patlatmamız gereken soru çok açık: Efendimiz''i ve yaptıklarını estetik bir mesele olarak görmek ne demek?
Yerim bitti; o yüzden asıl söyleyeceklerim, Cuma günkü yazıya kaldı… Ayrıca sinemada bu meselenin nasıl çarpıcı bir şekilde çözümlenebileceğini genelde İran sinemasının, özelde ise Semih Kaplanoğlu sinemasının zihin açıcı bir şekilde gözler önüne serdiğini de tartışacağımı hatırlatmak isterim…
Kur"ân"ın bize “konuşabilmesi” için...
Yusuf Kaplan
23/04/2010 Cuma
Çağı anlamadan İslâm''ı, Hz. Peygamber''i anlamadan ise çağı da, İslâm''ı da anlayamayacağımızı kavrayabilmiş değiliz. Bu yakıcı gerçeği kavrayamadığımız sürece, Kur''ân''la / İslâm''la doğrudan irtibat kuramayacağımızı idrak etmekten çok uzağız hâlâ.
Oysa, modernliğin geliştirdiği seküler meydan okumanın da katkısıyla zuhûr eden fetret dönemi''ndeki ontolojik evsizleşme ve epistemolojik kırılmanın, İslâm''la (ve diğer kültürlerle) sahici değil, simülatif / sahte, yapay, yüzeysel ilişkiler kurmamıza yol açması, bu medeniyet buhranı sürecinde Kur''ân''la ve İslâm''la ilişki kurma girişimlerinin geri tepmesi, tespitlerimi doğruluyor.
Meselemiz, Kur''ân''a ve Sünnet''e gidebilmek meselesi. Ama içinde yaşadığımız çağın kendine özgü açmazları, (bilinç ve bilinçaltı dünyamızın önüne ördüğü kalın duvarlar, bariyerler, henüz göremediğimiz devâsâ engeller) Kur''ân''a ve Sünnet''e gitme girişimlerimizin kısa devre yapmasına yol açıyor. Öyle ki, bu bağlamda yaptığımız çağrılar, Kur''ân''ın ve Sünnet''in çağrısıyla ilgisi olmayan, aksine, içinde yaşadığımız ve ne olduğunu, nelerden oluştuğunu, Kur''ân''a ve Sünnet''e gitme çabalarımızın önüne ne tür tersyüz edici bariyerler ördüğünü kavramakta zorlandığımız, çağın çağrıları aslında. Kur''ân ve Sünnet''in değil.Afgânî''den, Abduh''tan bu yana gelişen bütün İslâmcı hareketler, bizi görünüşte, “doğrudan” Kur''ân''a ve Sünnet''e çağırıyor; ama gerçekte Kur''ân''a ve Sünnet''e mi çağırıyor; yoksa farkında olmadan bizatihî çağın kendisine mi? Ne yazık ki, bizatihî içinde yaşadığımız çağ''a çağırıyor.
Gerçek bu; ama biz bu gerçeği görebilecek idrak, tefrik, tefekkür, tefhim, tedebbür, taakkul ve tezekkür kabiliyetlerinden yoksunuz.
Kur''ân ve Sünnet''e gitmeyi hedefleyen çağrı/ları/mızın dili, Kur''ân''ın ve Sünnet''in dili değil, aksine, çağın çağrısının dili: İslâmî bir dil değil, seküler bir dil.
Modernliğe reaksiyon olarak kurulan ama tam da reaksiyon olmasından ötürü, bizzat modernliğin geliştirdiği aksiyonun varolduğu, varlığını hayata kazıdığı seküler vasatın içinde, bu vasatın duyuş, düşünüş, algılayış, yaşayış ve zihin setleri tarafından belirlenerek vücut bulan, bu vasatı fark etmediği ve terk etmediği sürece de ne kadar reaksiyon gösterirse o kadar bu vasatın hem ifadesi, hem de ifade edicisi söylemlerin, formların ağlarına takılmaktan, dolayısıyla bu vasatta üretilen aksiyonu daha aktüel hâle getirmekten, yeniden-üretmekten ve sonuç itibariyle meşrûlaştırmaktan kurtulamadığını, kurtulamayacağını fark edemeyen reaksiyoner veya savunmacı modernist / seküler bir dil İslâmcı/lık/ların Kur''ân ve Sünnet çağrılarının dil/ler/i.
O yüzden, bizi bir yandan Kur''ân''a ve Sünnet''e çağırdığını iddia ediyor; öte yandan da geliştirdiği çağrının “modernizmin yegâne alternatifi İslâm''dır” gibi son derece marazî, şizofrenik, patetik bir dil kullandığını ve bu dilin bizi Kur''ân''a ve Sünnet''e değil, bizzat içinde yaşadığı çağa çağıran, içinde yaşadığı çağda hükümran olan seküler algılama ve varoluş vasatını bir kez daha -ama tersinden- yeniden üreten ve meşrûlaştıran bir dil olduğunu göremiyor.
Özetle… İçinde yaşadığımız çağın bütün insanlığın bilinç ve bilinçaltı dünyalarını belirleyen, şekillendiren ve yönlendiren tek zihin kalıbını ürettiğini, bu seküler zihin setlerinin başka bilinç ve bilinçaltı biçimlerini teslim alarak körleştirdiğini ve kararttığını; ağlarını bütün insanlığın bilinç ve bilinçaltı biçimlerini devre dışı bıraktıracak kadar ördüğünü görmemiz ve kendimizi bu çağın ağlarından özgürleştirebilmemiz, kurtarabilmemiz … bu çağın içine girerek dışına çıkabilmemiz, bu çağı aşabilmemiz gerekiyor…
Bu çağın dışına çıkabilmenin şartının önce bu çağı bütün yönleriyle tanıyabilmekten, sonra da bu çağdan arınarak bütün çağları seferber edecek; bizi bütün çağların çocuğu, tanığı ve tanıdığı konumuna yükseltecek; bizim bütün çağların çocuğu, tanığı ve tanıdığı olmamızı sağlayacak bir düzleme çıkarabilecek peygamberî solukla donanmaktan geçiyor… Tek kelimeyle, ümmîleşmekten yani.
Ümmîleşemediğimiz sürece, Kur''ân bize aslâ konuşamayacak; aksine, biz, Kur''ân''a, içinde yaşadığımız çağın bize giydirdiği (bütün insanlığı hapsettiği) zihin kalıplarıyla konuşmaktan ve bu zihin kalıplarını, Kur''ân''ı, kafamıza göre, marazî, seküler zihin setlerine göre konuşturacak şekilde kullanmaktan başka bir şey yapmış olmayacağız hiçbir zaman…
Not: “Bir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak Hz. Peygamber” başlıklı yazıların üçüncüsünü yazmadan önce önceki hafta Özgün Duruş''ta yayımlanan bu yazımı biraz değiştirerek yayımlamanın yararlı olacağını düşündüm.Suç ve “Ceza”: “Nisbet” estetiği
Yusuf Kaplan
26/04/2010 Pazartesi
İnsanın yeryüzüne gönderilmesi, iki anlamda bir indirilme''dir: Birinci anlamıyla, insan, yere indirilmiştir. İkinci anlamıyla ise, insan, Allah''ın ruhundan üfleyerek kendisine bir emanet tevdî ettiği belli bir görevle yeryüzüne gönderilmiştir.
İnsanın yaratılış ve varoluş süreçleri bir “gerilim” üzerine bina edilmiştir. Bu gerilim, öncelikli olarak insanın Yaratıcı''sından ayrılmasından kaynaklanan bir gerilimdir. Çünkü insan, isyan ederek, “sürgün” yemiştir, deyim yerindeyse…
Ama insanın “sürgün”ü, insanın “özgürleşme”sidir aynı zamanda… Ne ki, insan, görünüşte, potansiyel olarak, teoride özgürdür; ama gerçekte, pratikte her zaman özgürlüğünü bizatihî kendi arzularına, bencilliğine, zaaflarına teslim olarak kendinde, kendisiyle yitirebilecek kadar bıçak sırtında bir özgürlük sahibidir yalnızca: İnsanın özgürlüğü, mutlak bir özgürlük değildir yani: Her ân kendini kendi eliyle kaybedebilecek, özgürlüğünü kendi eliyle yok edebilecek niteliklere sahip, nisbî olarak özgür bir varlıktır.
Eğer kendisini, Yaratıcı''ya nisbet ederek, Yaratıcı''yla münasebet içinde olarak, Yaratıcı''ya mensup olarak varetme ve varolma yolculuğunun içinde bulursa, özgürlüğü elinin altından kayıp gitmez. Yok eğer kendisini, Yaratıcı''ya değil de, yaratılmış herhangi bir şeye nisbet ederek tarif eder, hayatını da ona göre idame ettirmeye çalışırsa, kendi “idam”ını / yok oluşunu hazırlar; özgürlüğünü yitirir bu “münasebetsiz” davranışından ötürü…
İnsanın “özgürleşme”si, “varolabilme”si demektir. İnsanın varoluşu ise, kendisini varedilenlere değil, Vareden''e bağlı ve bağımlı kıldığı zaman gerçekleşebilir. İnsan, kendisini, varedilmiş, yaratılmış herhangi bir şeye, nesneye, duruma, insana, kuruma vesaire bağlı ve bağımlı kılmaya kalkıştığı zaman, kendi olarak varolma imkânlarını ve “mekân”larını yitirmekten kurtulamaz…
Semih Kaplanoğlu''nun kendi sinemasını izah ederken, kendisiyle yapılan bir röportajda enfes bir şekilde ifade ettiği gibi, insan Yaratıcı''ya değil de, yaratılmışa yar olduğu zaman, varolamaz; aksine “varolma” imkânlarını yitirir.
Görüldüğü gibi insanın yaratılışı, yeryüzüne gönderilişi, yeryüzündeki hayatını sürdürüşü … bütünüyle estetiktir; estetik bir oluş ve varoluş yolculuğuna dayanır…
Burada estetiği, hem bediî, hem cemîl, hem ihsan, hem de “sanat” kavramlarının mânâ dünyalarını ihata edecek şekilde kullanıyorum.
İnsanın isyanından sonra “ceza” olarak yeryüzüne gönderilmesi, Allah''ın aynı anda Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellî ettiği bir yolculuğun gerçekleşmesidir: Allah, insana, yaratılış gâyesini, özelliklerini hatırlayabilecek nitelikler ihsan etmiştir. İnsan, Rabbini hatırladığı ölçüde kendini, kendi özelliklerini yitirmeyecek güzelliklerle, Rahman''ın Rahmet nefesiyle ve eliyle teçhiz edilmiştir.
İnsanın işlediği isyan suç''una Rahmet-i Rahman, iki anlamıyla da “ceza” ile mukabele etmiştir: Bilindiği gibi Arapça''da “ceza” sözcüğünün aynı anda iki zıt anlamı vardır: Birincisi, “cezalandırma”; ikincisi de, “ödüllendirme” anlamı.
Yani insan işlediği suçtan ötürü ebedî bir cezaya mahkum edilmemiş; Rahman''ın rahmet eliyle ve Cemâl sıfatının galebesiyle kul olmakla ödüllendirilmiştir. Yaratılan herhangi bir şeye değil, yalnızca Yaratıcı''ya kul olduğu zaman, insan, Allah''ın ruhundan üflediği, emanet ve hilâfet görevini yalnızca insan türüne yüklediği yükümlülüğünü yerine getirebilecek, gönderildiği yeryüzünde hakikati, adaleti, hakkaniyeti, sulhü ve selâmeti hâkim kılabilecektir.
İnsanın bütün bunları, kendi başına hareket ederek gerçeğe dönüştürebilmesi mümkün değildir. Tarih, insanın, kendisini “her şey” katına yükselttiği bütün zaman dilimlerinde, insanın kendisini sadece felâket dolu bir hayatın eşiğinde bulduğunu gösteriyor bize. İnsan, kendisini “her şey” katına yükselttiği andan itibaren hem kendi özgürlüğünü, hem de başkalarının özgürlüğünü ayaklar altına almaktan kurtulamıyor çünkü…
İşte Hz. Peygamber''in ayrıcalığı, hem elçi, hem de kul olmasıdır. Hz. Peygamber, en mükemmel kul olduğu içindir ki, kulun kullara, kurumlara, kurallara kul olmasının önünün nasıl tıkanabileceğini gösterebilmiştir bize. Bunu, ümmîleşerek, yani, kendisini yalnızca Yaratıcı''ya nisbet ederek, Yaratıcı ile münasebet kurarak, Yaratıcı''nın münasip gördüklerini varolabilmek için yegâne münasip hakikatler olarak ikame ederek gerçekleştirmiştir.
İnsanın kullara ve kul-yapımı kurumlara, kurallara ve putlara kul olmasının önüne geçilebilmesi sürecindeki en mükemmel timsal, Hz. Peygamber''in kendisi ve ortaya koyduğu misal''dir. Bu anlamda, insanın özgürleşmesinin tek garantisi bizatihî Hz. Peygamber''dir. O yüzden kâinâtın övüncü, kıvancı; âlemlerin rahmeti, dolayısıyla “yaşatıcısı” olarak tavsif edilmiştir.
Bu tartışmaya devam edeceğiz…
Türk Barış Düzeni"ne doğru... (1)
Yusuf Kaplan
7/06/2010 Pazartesi
Mavi Marmara gemisinin, Batılılar tarafından durdurulan tarihi denizden yürütmeyi başardığını söylemiştim.
Elbette ki, tarihin akışını bir gemiyle gerçekleştirilen başarılı bir “operasyon”a yüklemek son derece ucuzcu bir yaklaşım olur.
Benim burada altını çizmeye çalıştığım nokta şu: Mavi Marmara “operasyon”u, tarihin akışını değiştiren bir motor değil, bir kırılma ânına işaret eden dönüm noktalarından biridir.
Mavi Marmara hâdisesi, Türkiye ile İsrail ya da İsrail ile Araplar veya İsrail ile Filistinliler arasındaki gerilimin günyüzüne çıkmasından ibaret değildir. Çok daha köklü, çok daha büyük bir tarihî gerilimin gözle görülür bir niteliğe bürünmesidir bu: Bu hâdise, zorba, haksız, hukuksuz bir dünya düzeninin çöküşünün, daha âdil, daha barışçıl, hak ve hukuk ilkelerine dayanan yeni bir dünya''nın, yeni bir dünya düzeninin doğuşunun habercisidir: Bu yeni dünya düzeni''nin adı, Türk Barış Düzeni''dir…
Abartıyor muyum acaba? Aslâ…
Önce Türkiye''nin mevcut durumuna bakalım: Türkiye, mevcut hâliyle, kendi iç sorunlarını, kendi temel varoluşsal meselelerini kavrayabilmiş bir ülke olmaktan bile bir hayli uzak bir görünüm arzediyor… Gerçekten de, Türkiye, İslâm''la da, tarihî tecrübesiyle de, Batı dünyasıyla da ilişkilerini halledebilmiş, rayına oturtabilmiş değil… Türkiye''nin yönü, yeri, rotası, anlamı konusunda Türk elitokrasisi ve entelijansiyası arasında ürpertici bir kafa karışıklığı kolgeziyor…
Böyle bir ülkenin kurulmakta olan yeni dünya düzeninin kaptan köşküne geçeceğini söylemek, elbette ki, deli saçması bir şeydir…
İyi de, Türkiye, burada resmettiğim tablo''dan mı ibaret yalnızca? Eğer Türkiye''yi yalnızca Batılılaşan bir ülke olarak ya da yalnızca Ortadoğu ülkesi, Ortadoğu''nun lideri olarak görecek olursak, Türkiye''nin yeni bir dünya düzeninin kurulmasına öncülük edecek bir ülke konumuna yükseleceğini söylemek kesinlikle saçma olur/du…
Türkiye, ne yalnızca Batılılaşan, ne de yalnızca Ortadoğu''nun lideri olarak görülebilecek bir ülkedir… Türkiye, hem mevcut dünya düzeninin sürmesinin, hem de tarihe karışmasının imkânlarını elinde barındıran bir dünya aktörüdür… Gerek tarihî derinliği, gerek kültürel tecrübesinin zenginliği, gerekse stratejik konumunun belirleyiciliği açısından mevcut Türkiye''den çok daha büyük ve çok daha belirleyici bir ülkedir gerçek Türkiye…
Hâkim olmak, hükümran olmak tarihi yapmak için yeterli değildir. Tarih yapmayı, hâkim olmak, hükümran olmak olarak görenler, hâkim olmanın, hükümran olmanın bir neden, bir amaç, bir hedef değil, yalnızca bir sonuç olduğunu göremeyecek kadar tarihi insansızlaştıran zavallılardır…
Tarihin, yalnızca modernlikle birlikte, Batı hâkimiyetiyle birlikte, kapitalizmin hükümferma olmasıyla birlikte, hâkim olmak, hükümran olmak, her şeye hükmetmek olarak algılandığını unutmayalım…
Oysa İslâm, tarihi, insanın hükümran olduğu, hükmünü keyfine göre icra ettiği bir tür çatışma alanı olarak görmez, görmemiştir… İslâm, tarihi, insanın insanlığını, yükümlülüğünü, sorumluluklarını gerçekleştirebileceği bir varoluş ve varkılış alanı olarak görür; tarihi boyunca temelde böyle görmüştür…
O yüzdendir ki, yalnızca İslâm medeniyeti tarihinde başka dinlerden, inanç sistemlerinden, felsefelerden insanlar ve toplumlar, bir arada, adalete, hakkaniyete dayalı bir sulh düzeni içinde yaşayabilmişlerdir… Batı uygarlığı tarihi, başka dinlerin, kültürlerin, felsefelerin adalete, hakkaniyete, hukuka dayalı bir sulh düzeni içinde varolabildikleri bir tecrübe üretememiştir hiçbir zaman…
Pax Ottomana denen Osmanlı Dünya Düzeni, Pax Romana, Pax Americana gibi Braudel''in deyişiyle “silahlı barışa dayalı bir zorbalık düzeni” olmamış; sulhe dayalı, öncelikle gönülleri ve ruhları fetheden bir sulh düzeni olmuştur.
İşte Mavi Marmara gemisiyle gerçekleştirdiğimiz “operasyon”la yaptığımız şey, tarihte yaptığımız şeyin yeniden ete kemiğe bürünmesinden başka bir şey değildir: Bugün, şu ân itibariyle, tarihi, dünya tarihini bizim yaptığımızı bilin: Bugün, Batı ülkelerinin başkentlerinin sokaklarında zorbalara haykıran insanların kalpleri ve vicdanları da dâhil, bütün dünya ülkelerinin insanlarının kalplerinde, vicdanlarında taht kuran “şey” yalnızca biziz, biz…
Bunun ne denli muazzam ve muazzez bir şey olduğunu anlayabilmeniz için sadece şu soruyu sorun yeter: Acaba hangi sömürgeci Batı ülkesi, insanlığın kalbinde bu kadar içtenlikli, bu kadar derinlikli bir şekilde taht kurmayı başarabilmiştir?
Bu önemli tartışmaya devam edeceğiz…
Türk Barış Düzeni"ne doğru... (2)
Yusuf Kaplan
11/06/2010 Cuma
Birleşmiş Milletler''in (BM) İran''a yeni yaptırımlar getiren bir karar daha alması, zihinleri körleşmiş, sömürge kafasıyla hareket eden, Batı''ya karşı bön ve berbat bir aşağılık kompleksi duyan zavallı, acınası Türk entelijansıyasının adeta “bayram yapmasına” yol açtı…
Oysa BM''nin aldığı bu karara Türkiye''nin “hayır” oyu kullanması, Türkiye''nin gösterdiği onurlu, şahsiyetli, haysiyetli, ilkeli tavır ve kurduğu barış eksenli dil, yeniden şekillenmekte olan dünyanın hem itici gücünün kim/ler olabileceğini, hem de yeni bir dünyanın hangi ilkeler üzerinde yükselebileceğini bir kez daha gösteren önemli bir dönüm noktasına, kırılma anına işaret ediyor.
Bu karar, Soğuk Savaş''ın sona ermesinden sonra zoraki olarak icat edilen / dayatılan “yeni dünya düzeni” denen şeyin, çeyrek asırda tam anlamıyla düzensizlik ve yepyeni çatışma alanları ürettiğini, Türkiye''nin son üç-dört yıldan bu yana geliştirdiği çatışmaya, icat edilen krizlere ve gerilimlere, dolayısıyla kaba güce değil, bütün dünyada, barışın, işbirliğinin, gerçek özgürleşme koridorlarının açılmasına, hakkaniyetin, karşılıklı saygının ve işbirliğinin tesis edilmesine dayanan yeni bir dünyanın kurulmasının zorunlu olduğunu ve böylesi bir dünyanın kurulmasında orta ve uzun vadede en belirleyici, en güven verici, en güvenilir rolü Türkiye''nin oynayabileceğini bütün dünyaya bir kez daha göstermiştir.
BM''nin aldığı kararın, bütün dünyada Darwinyen ilkesizliklerin, gücü gücü yetene barbarlığının “sağduyu”, “uluslararası toplumun iradesi” olarak lanse edilmesi ve bunun da insanî, ahlâkî ve dünyada barışı, huzuru, adaleti, hakkaniyeti tesis edecek bir şeymiş gibi sunulmaya kalkışılması, insanlığın insanca bir hayat sürdürebilmesini imkânsızlaştıran ve insanlığı yepyeni haksızlıkların, çatışmaların, krizlerin eşiğine sürükleyen, insanlığa işgallerden, kaoslardan, kandan, gözyaşından, düzensizlikten başka bir şey sunmadığına bütün dünyanın tanık olduğu ürpertici bir haksızlık, hukuksuzluk, barbarlık düzeninin zoraki olarak devam ettirilmesi kaygısından başka bir anlam ifade etmiyor…
Bu karar, kısa vadede İran''ı cezalandırmayı amaçlıyor ama orta ve uzun vadede, insanlığın vicdanı olduğunu dürüst, ilkeli, barışçıl, dayanışmacı, adaleti, hakkaniyeti, hukuku eksene alan ve özellikle merkezinde bizim yer aldığımız dünyanın kaynaklarının bölge dışı güçler tarafından sömürülmesine zekice bir dille karşı çıkan, Asya''nın, Afrika''nın, Latin Amerika''nın halklarının kaderlerine -kendi hegemonyalarını pekiştirmek adına- keyiflerince çeki düzen verme ilkelliklerine karşı adaleti, hakkaniyeti, hukuku, bölgesel işbirliği projelerini öneren insanyüzlü, insan onurunu ve haysiyetini korumayı eksene alan politikalarıyla direnen Türkiye''nin önce bölgesel, sonra da zamanla küresel güç olma yolunda attığı emin adımları durdurmayı amaçlayan bir karardır…
Böylesi bir karardan ötürü, Başbakan Erdoğan''a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu''na mal bulmuş mağribi gibi saldıranların dünyaya kaba güçle, hukuksuzluklarla, işgallerle çeki düzen vermeye çalışan ve sadece haksızlık, hukuksuzluk, çatışma ve krizler üreten, miadını çoktan dolduran Batı hegemonyasının borazanlığını yapmaktan başka bir şey yapmadıklarını hatırlatmak isterim…
Güçlü olanın haklı ve hâkim olduğu sapkın Darwinyen ilkesizliğini zorla dayatmaya kalkışan bu küresel zorbalık düzenine karşı hakkaniyeti, hak ve hukuku, adalet ve barışı savunan, bu konuda bütün dünyada takdirle karşılanan adımlara öncülük etmeye başlayan hükümeti, Bediüzzaman''ın öğrencilerinden olduğunu zannettiğim Sinan Oğan''ın, Yalım Eralp''le aynı karenin içinde yer alarak Türkiye''yi bu zorba düzenin “emniyet sübapı” olmaya davet etmesi Bediüzzaman''ın kemiklerini sızlatacak bir savrulmanın, zihin kaymasının işaretidir.
Türkiye, bu karardan kısa vadede olumsuz etkilenebilir; ama bu haysiyetli duruşuyla, orta ve uzun vadede, barışın, adaletin, hakkaniyetin hâkim olacağı yeni bir dünyanın kurulmasında belirleyici bir aktör olduğunu dünyaya bir kez daha ispat etmiştir…
Batı''ya karşı edilgen, ezik, sömürge kafasıyla bakan Türk entelijansiyasına şunu hatırlatmakla yetiniyorum: Dünya, bu iki yüzlü, çatışmacı, yalnızca kaos ve kriz üreterek ayakta durabilen, darwinyen zorbalık düzenini daha fazla taşıyamaz… Bu düzeni zorla hâkim kılmaya çalışmak, dünyayı büyük çatışmaların, savaşların eşiğine sürüklemekle sonuçlanacaktır… İki dünya savaşı bunun çok çarpıcı iki göstergesidir…
Dünyanın, çatışmalara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, zorbalıklara değil, barışa, adalete, hak ve hukuka çağıran bir fikrin hayata geçirilmesine ihtiyacı var… Ve bu fikrin bayraktarı, kendisini Ortadoğu''ya da, Batı''ya hapsetmeyen, yeni bir dünya ekseninin kurulmasına öncülük edebileceğini gösteren tarihî derinliğe sahip, maceralardan kaçınan ama küre ölçekli iddiaları dillendiren ve adım adım hayata geçirme iradesi geliştirebilen asil, dürüst bir Türkiye''den başkası olmadığı, olmayacağı bu kararla bir kez daha gün ışığına çıkmıştır…Yeni bir dünya kuruluyor... Türkiye"nin "öncülüğü"yle...
Yusuf Kaplan
14/06/2010 Pazartesi
Türkiye gibi son iki bin yıllık dünya tarihinin yapılmasında kilit rol oynayan bir dünya aktörü''nün yaklaşık iki yüzyıllık bir yalpalamadan sonra yeniden dünya tarihinin yapılmasında kilit rol oynayacak merkezî ülkelerden biri hâline gelmesi kaçınılmazdı…
Bugün Türkiye''nin, hızla değişen dünya dengelerini şekillendirme potansiyeline sahip olduğunu anlamakta zorlanan ve anlamak istemeyen iki tür entelijansiya var ülkemizde: 100-150 yıl öncesine kadar bizimle birlikte dünya tarihini şekillendiren İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya gibi ülkelerde benzerine rastlanmayacak türden bir entelijansiya bu…
Neden yalnızca bizde var böylesine metamorfoz yemiş bir entelijansıya? Nedeni şu: Medeniyet kurucu ve tarih-yapıcı bir dünya aktörü olarak Türkiye''nin büyük bir medeniyet krizinin eşiğine sürüklenmesi… ve eksenini, iddialarını, rüyalarını, rotasını, dolayısıyla tarihsel derinliğini, medeniyet perspektifini ve entelektüel ufkunu yitirmesi…
Sonuçta, dünyanın sömürgeleştirilemeyen tek ülkesini, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunan yine dünyanın tek ülkesine dönüştürmesi...
Bu entelijansiya, Batı uygarlığını da, İslâm medeniyetini de, dünya tarihi içinde oynadığımız medeniyet kurucu, önaçıcı, öncülük yapıcı rolleri de bilemeyecek kadar özgüven kaybına uğrayan; derinlemesine tanıyamadığı, yalnızca nominal bir zihinle platonik bir aşk yaşamaya başladığı Batı uygarlığının posası çıkmış ürünlerine, görüntülerine, dış görünümüne, kabuğuna tuhaf bir aşağılık, eziklik kompleksiyle hayranlık duymaktan başkan bir şey yapamayan zihinsizleştirilmiş zihin hastalığıyla malul bir entelijansiyadır…
O yüzden son iki bin yıllık dünya tarihinde Asya''nın içlerinden Avrupa''nın içlerine kadar giden bir dünya aktörü olduğumuzu da; son bin yılda, Almanlar, Araplar, Farslarla birlikte dünya tarihinin yapılmasında kilit rol oynayan dünya aktörü olduğumuzu da; son beş yüz yılda, Almanlar, İngilizler, Fransızlar ve Ruslarla birlikte dünya tarihini şekillendiren beş dünya aktöründen biri olduğumuzu da; en önemlisi de, Avrupa''nın 1648 Westfalya Anlaşması''yla birlikte kurduğu "Avrupa Dünya Düzeni"nin İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra tarihe karıştığını, Avrupa''dan boşalan yeri doldurmaya soyunan Amerika''nın kurduğu Pax Americana düzeninin, tarihin tanık olduğu en sığ, en derinliksiz, en vulger ve en çatışmacı düzenlerinden biri olduğunu da; son bir yüzyıldan bu yana, merkezinde bizim yer aldığımız coğrafya üzerinden dünyanın geleceğinin şekillendirildiğini de; hasılı bu "belirsizlikler çağı"nda haritaların yeniden çizilmekte olduğu, egemenlik alanlarının ve yöntemlerinin yeniden tanımlandığı bir zaman diliminde, dünyanın geleceğinin şekillendirilmesinde Osmanlı''nın adalet, ahlak, estetik ilkelerini yeniden hayata geçirecek tarihî derinliğe, kültürel zenginliğe sahip barış ve sulh düzeninin anahtarlarının bizim elimizde olduğunu da göremeyen zavallı, acınası, zihin körlüğü ve zihnî sömürgeleşme yaşayan bu entelijansiya, hükümetin, pergel metaforundan hareketle, Türkiye''nin bu tarihî derinliğini harekete geçirerek dünyanın belli başlı havzalarına aynı anda açılan ufkunu, merkez ülke olma iradesini idrak edemiyor ve entellektüel zavallılığını, teslimiyetçiliğini, ufuk darlığını gözler önüne seren bir primitiflikle "Türkiye eksen değiştiriyor" diye arabesk ve eurobesk ağıtlar döktürmekten kendini alıkoyamıyor…
Özetle… İnönü''nün diyebileceği gibi, yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye de kurucu bir aktör olarak bu dünyadaki yerini alıyor…
ZORUNLU BİR AÇIKLAMA
TVNET dışındaki kanallara çıkmama ezberimi bozarak geçen gün TekeTek''e çıktım… Katılımcıların, ilkel, ırkçı Arap, İran vs düşmanlıklarına daha fazla dayanamadım ve çok da iyi bilmediğim hâlde, "bu kadar hakaret ediyorsunuz ama Suud Kralı, Türkiye''nin büyük bir ekonomik krizin eşiğine sürüklenmeye çalışıldığı bir sırada Türkiye''yi bu krizden kurtaracak bir girişimde bulundu. Küfür değil; teşekkür etmeliyiz" dedim. Arap havzasına ticarî olarak açıldığımızı, Arap sermayesinin Batı''dan Türkiye''ye akmasını başardığımızı biliyorum… Ama Suudların Türkiye''ye spesifik olarak nasıl yardım ettiklerini bilmiyorum. "Kralın uçakla nakit para getirdiği" iddiasını da Türk basınından okuduğumu söyledim zaten…
Özetle… Ben gazeteci-mazeteci değilim… Bu konu da kesin olarak bildiğim bir konu değil… Çok iyi bilmediğim, başkalarından okuduğum bir şeyi, yapılan hakarete dayanamadığım için gündeme ben getirmiş oldum… Yanlış zamanda, yanlış yerde, çok emin olmadığım bir şeyi gündeme getirerek, hiç istemediğim halde, absürd bir şekilde gündem oluşmasına yol açtığım için başta izleyiciler olmak üzere burada zan altında kalan bütün "taraflar"dan özür diliyorum…
Açıkçası ne olduğunu çok iyi bilmediğim, bu tür saçma sapan meselelerle gündeme gelmek istemem… Dahası, gündeme gelmek gibi bir derdim filan da yok benim… Ben daha esaslı, daha derinlikli, daha kalıcı fikrî kaygıları olan bir adamım vesselam……….
.Ek misin, eksen mi?
Yusuf Kaplan
18/06/2010 Cuma
Nesin sen? Sen misin? Sen''de misin? Sen''in; ben''inin, bencilliğinin önünde seni durmadan sendeleten bir engel mi? Ek misin, eksen mi?
* * *
Eksen, her şeyin, etrafında döndüğü "sen"… Sen sensen, sendeysen, sendelemezsin. Eksen sensindir çünkü. Sen, sensizsen, sende değilsen, sendelersin; istesen de istemesen de…
Sen; benliğini, bencilliğini durdurduğun; benini kötülüğü emreden nefsinin elinden kurtararak kendini bulduğun ve buldurduğun; hayatı yaşanır kılan, anlamlı kılan, zenginleştiren, başkalarının hayatlarıyla buluşturan, başkalarının hayatlarına hayat katan, ruh katan insanın kendini, benini, bedenini ve bencilliğini aşmasını mümkün kılan ruhun korunaklı hâle getirdiği, kötülüklerden arındırdığı, insanı ve hayatı aşkınlaştırdığı temel varoluş ve hakikat kaynakları demek olan gönlün, kalbin, yüreğin, cesaretin, metanetin, basiretin, ferasetin, vicdanın ve aklın kapıları hem içe hem dışa, hem kendine hem başkalarına, hem görünene hem görünmeyene enlemesine ve boylamasına bütün derinliğiyle, bütün yönlerden sonsuza dek açılabildiği zaman Sen olur. Sen''i bir gül bahçesine çevirir; cazibe merkezi hâline getirir benini, benliğini, bencilliğini aşan, Sana ulaşan; sen''le, ben''le, o''nunla buluşabilen, farklı dillerle konuşabilen seni aşan aşkın sen: İşte eksen.
İşte o zaman sen; sen, sen''de ve sen''le olabilirsin; ben, ben''de ve ben''le olabilirsin, o, on''da ve onunla olabilirsin… İşte o zaman eksenini bulur, eken olabilir, eksen olabilirsin; esen sert rüzgârların önünde dimdik duran bir siper olabilirsin; yıkıcı ve yok edici fırtınalara karşı insanı düşmekten kurtaran, düştüğünde tutup kaldıran bir "koruyucu kalkan", bir "kurucu hakan" olabilirsin…
Toprak olmuşsundur artık… Ekin''in kaynağı, eksen''in dayanağı… Toprak gibi dingin, kendinden eminsindir artık… Zamanını, tohumun toprağa düşeceği mevsimi, en güzel ânı beklemeye koyulmuşsundur… Zaman sendedir ve sana emanettir artık… Zamanla dost olmuşsundur… Zamanın en yakın dostu, yolunu gözleyen en metin, en güvenilir, en verimli can ve ruh yoldaşı, gönül arkadaşı… Zaman sensindir, sendedir, seninledir ve senin elindedir artık…
Eksen sensindir: Tohumunu toprağa istediğin zaman düşürebilir, ekinini istediğin zaman, olgunlaştığını hissettiğin ân toplayabilirsin… Sen, artık öylesine vazgeçilmez bir eksensindir ki, tohumunu toprağa düşürdüğün ândan itibaren ruhun vecde gelir, vicdanla dolar, su denen hayat kaynağının vücut bulmasına gelir sıra: Ruhunun varoluş sesi ve diriliş neşvesi buhar denen mayayı karar; arzdan semâya içten bir haber salar, muhkem bir rabıta kurar; buhar su olur, can katar toprağa / sana / ekinine…
Senin toprak olmanı da, tohumu toprağa düşürmeni de, toprağa düşen tohumun ekin vermesini sağlayan suyla buluşmanı da mümkün kılan şey, işte bu asil ruhtur… Ruh sahibi olmandır… Ruhunu kollaman, ruhun üzerinde titremen, ruhunu kirletmemen, ruhuna tecavüz etmemen ve ettirmemen, ruhunu yok etmemen ve ettirmemen, hasılı ruhunu kaybetmemendir… Ruhunu kaybettiğin ân, bir ek''sindir sadece; eksen değil… Yalnızca bir ek… bir fazlalık, parazit, sığıntı, süprüntü…
Ruhunu kaybettiğin ân, ekseninin kayması mukadderdir… Sen''in ben''ine, bencilliğine, bedenine teslim olması, toprağın kuruması, suyun çekilmesi, tohumun sırra kadem basması, seni terk etmesi, kısacası, sen''in yalnızca bir ek olman, oraya buraya eklenen, sürüklenen bir yedek parça olman, varolamaman, yok olman: tek kader…
O hâlde, "Türkiye eksen mi değiştiriyor?" diye sormadan, ürkmeden, ürkütmeden önce, aynana bir bak ve "eklenen miyim, beklenen mi?" "ek miyim, eksen mi?" diye soruver kendi kendine, öncelikle ve içtenlikle…
* * *
NOT: Birileri, internet ortamında, "hükümet yalakalığı" yaptığımı söyleyip duruyor… Ben ve yalakalık yapmak ha? Hadi ordan be adam!... Hükümetin, yeni bir dünya''nın kurulması ve Türkiye''nin bu süreçte üstlenebileceği kurucu roller konusunda daha bu hükümet ortada yokken bir hayli dişe dokunur şeyler yazdım…
İkincisi, bambaşka bir bağlamda söylediğim ve çarpıtılarak abartılan uyduruk bir iddiadan ötürü özür dilediğim için, "hükümeti zor bir durumdan kurtardığım(!)" söyleniyor ve çirkin hakaretler ediliyor… Ne yani, absürd bir iddia yüzünden hükümetin ve ülkenin kaosun eşiğine sürüklenmesine göz mü yummalıydım? Biraz insaf ve vicdan lütfen…
Trilyonlarca liranın üzerinde oturup da hâlâ evi-barkı olmayan, yetimin, kimsesizin hakkını yedirmeme mücadelesi veren, yolsuzlukla kıran kırana savaşan, "tepedeyken" tepesi attığı zaman ceketini alıp gitmekte bir ân bile tereddüt etmediği defalarca ispatlanan bir insana "yalaka, kişiliksiz" diye hakaret eden kişileri insafa ve aynaya davet ediyorum…Çıkış Yolu: Siyasallaşma Değil, İslâmîleşme
Yusuf Kaplan
21/06/2010 Pazartesi
Nietzsche, cins adamdı; son büyük düşünürdü… Modernliğin temel açmazının nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmak, sonuçları neden olarak görme yanlışlığı, yanılsaması üretmek olduğunu söylemişti…
Kürt meselesinde de biz, nedenlerle sonuçları birbirine karıştırdığımız için, bu meselenin nedenlerinin tespitinde ve nasıl çözümlenebileceği konusunda bugüne kadar hiçbir mesafe alamadığımız gibi, meselenin iyice içinden çıkılmaz hâl almasına, hatta tehlikeli boyutlar kazanmasına da engel olamadık…
* * *
En büyük yanılgımız, meselenin nedenlerinin de, çözüm yollarının da siyasette, siyasî yöntemlerde gizli olduğunu zannetmemiz… Bugün bu yanlışı, tartışılmaz bir doğruymuş gibi sürdürdüğümüz için, bu mesele kontrolden çıkacak boyutlar kazanmıştır. Türkiye''de entelijansiya olmadığı için, Kürt meselesinin siyasallaştırılmasının, siyasî yöntemlerle çözümlenmeye kalkışılmasının neden bizi bir yere götürmeyeceğini, aksine tam bir çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyeceğini kavrayamıyoruz…
Televizyonlarda gazeteciler, köşeciler ve emekli askerler cirit atmaya devam ettiği, hükümet de bunların sığ, ufuksuz, derinliksiz sözümona "fikir"lerine itibar etmeyi sürdürdüğü sürece, bu meselede hiçbir mesafe katedemeyeceğimizi, bu meselenin kangrene dönüşmesini, tehlikeli boyutlar kazanmasını önleyemeyeceğimizi buradan kalın harflerle, altını çizerek hatırlatma ihtiyacı hissediyorum…
* * *
Gerek askerî açıdan, gerekse siyasî açıdan geliştirilen bütün projelerin bu meselenin nedenlerini de, çözüm yollarını da kavramaktan uzak olduğu "demokratik açılım" gibi pek çok bakımdan sorunlu da olsa yine de iyi niyetli, kapsamlı bir projeden sonra bile terörün hızla tırmanma eğilimi göstermesiyle birlikte apaşikâr bir şekilde ortaya çıkmıştır…
Eğer meseleye, siyasetin terminolojileriyle ve yöntemleriyle yaklaşmayı sürdürürsek, bunun mantîkî sonucu, Türkiye''nin parçalanması ve etnik çatışmaların eşiğine sürüklenmesidir. Türkiye''nin başına gelebilecek en büyük felâket budur…
Oysa siyasetin terminolojisi ve yöntemleri bu meseleyi kavrayabilecek niteliklere ve derinliğe sahip değildir… Çünkü siyaset, güç ve çıkar ilişkilerini eksene alır ve yalnızca sonuçlarla ilgilenir, sonuçları neden olarak görür…
Türkiye''de Kürt meselesinin zuhur etmesinin nedenleri, işsizlik, gelir dağılımı dengesizliği, kültürel hakların yok sayılması olarak görüldü… Oysa bunlar neden değil, sonuçtur… Neyin sonucudur? Elbette ki, bölge halkının İslâmî duyarlıklarını aşındırmanın, sekülerleştirme girişimlerinin sonucudur…
Kültürel haklar verildiği, dil konusundaki saçma sapan engeller bir şekilde ortadan kaldırıldığı halde, PKK terörünün tırmanma eğilimi göstermesi, siyasî, dolayısıyla ekonomik çözüm yollarının yanlış olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor…
Bölge halkının İslâmî duyarlıkları aşındırılmak yerine pekiştirilmiş olsaydı, Kürt meselesi etnik bir mesele olarak karşımıza çıkmazdı… Ve Kürt halkını BDP, HADEP, DEHAP gibi laik partiler temsil edemezdi…
Laikçiliğin bu ülkenin bölünmesine neden olan en büyük siyasî proje olduğu bu meseleyle birlikte bir kez daha gün ışığına çıkmıştır… Bütün Kürt partiler laik partilerdir… PKK terör örgütü laik bir örgüttür; Kürt halkını daha da laikleştirmeyi hedeflemektedir… Kürt halkının daha da laikleştirilmesi demek, etnik kimliklerini ve duyarlıklarını İslâmî kimliklerinin ve duyarlıklarının önüne geçirmesi demektir… Bu da Türkiye''nin etnik çatışmanın eşiğine sürüklenmesi anlamına gelir…
İslâmî duyarlıkların başat ortak payda olduğu bir yerde, etnik kimliğin ve duyarlıkların öne çıkarılması imkânsızdır... Bölge halkının, etnik kimliğin öne çıkarılmasına, Türkiye''nin bölünmesine, teröre karşı çıkan tek kesimi, İslâmî duyarlıkları gelişkin kesimdir… Sözgelişi, Diyarbakır''a gidin, söylediğim şeyin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz…
Özetle, siyasî çözümler ve yöntemler, bölge halkının daha fazla sekülerleştirmekle, dolayısıyla etnik kimliği, duyarlıkları daha fazla pekiştirmekle sonuçlanacak son derece tehlikeli ve geri tepecek girişimlerdir… Bölge halkının etnik kimlik çatışmasının eşiğine sürüklenmesini de, diğer bölgelerde etnik Türk kimliğinin, dolayısıyla etnik husumetlerin, ayırımcılıkların öne çıkarılmasını da önleyecek yegâne yol ve yöntem, bölgenin ve bütün Türkiye''nin hızla İslâmî değerlerini güçlendirmektir…
Ancak bundan sonradır ki, bütün ülke genelinde çıkarı, çatışmayı, etnik ilkellikleri değil, kardeşliği, dayanışmayı, yardımlaşmayı, karşılıklı sevgi, muhabbet ve bütün zorluklara birlikte göğüs germe ilkelerini harekete ve hayata geçirerek Türkiye''de istikrarı, aynı medeniyet fikri ve iddiaları üzerinden aynı hedefe doğru yürüme idealini pratiğe geçirebilmemiz imkân dahiline girebilir…
İslâmîleşme süreçlerinin dışındaki bütün siyasî, ekonomik ve askerî girişimler, yalnızca etnik kimliklerin kışkırtılmasıyla, dolayısıyla etnik çatışmalara müsait zeminlerin oluşturulmasıyla sonuçlanacak, son derece tehlikeli girişimlerdir vesselam…Çıkış yolu, neden siyasallaşma değil de, İslâmîleşme?
Yusuf Kaplan
25/06/2010 Cuma
Terörün gencecik, masum çocuklarımızı, hayatlarının henüz baharındayken vurması, hepimizi büyük bir şoka girdirdi. Yüreğimizi dağladı.
Her ne sûretle olursa olsun, akl-ı selîmi elden bırakmamamız, metanetimizi yitirmememiz gerekiyor. Etnik terörün başka yerlerde başardığı şeyi, bu ülkede başaramadığı, etnik bir çatışmayı kışkırtamadığı da bir gerçek…
Ama Türkiye, etnik çatışmanın eşiğine sürüklenmeye çalışılıyor. Bu da bir gerçek. Türkiye''nin başına gelebilecek en büyük felâket, bize yakışmayan, bizim tarihimizde benzerlerine aslâ rastlamadığımız bir rezalet olur bu. Dünyaya farklı etnisitelere, dinlere, kültürlere, mensup toplulukların, toplumların nasıl adalet ve hakkaniyet, sulh ve selâmet düzeni içinde yaşayabileceğinin en mükemmel örneklerini vermiş asil bir medeniyetin çocuklarına bu yakışmaz…
Fakat gelen tehlikeyi de görmek ve ülkemizin etnik çatışmanın, kardeş kavgasının eşiğine sürüklenmesini önlemek için köklü, derinlikli, kalıcı ve radikal çözümler üzerinde kafa yormak zorundayız.
* * *
Bugüne kadar bu meseleye hiçbir kalıcılığı, sarıp sarmalayıcılığı olmayan miyop, ufku ve zihni darlaştırıcı yaklaşımlarla, kısa vadeli, vaziyeti kurtaracak, geçici çözüm önerileriyle yaklaştık. Siyasî, askerî, ekonomik çözüm önerilerinin hiç biri, bu meseleyi kökünden, derinlemesine kavrayabilecek nitelikte değildi. Olamazdı da zaten.
Bu meselenin, ufuk ve umut vadeden, kalıcı çözümler sunabilen derinlikli, köklü, kuşatıcı, kucaklayıcı, tarihsel ve kültürel derinliğimizi harekete geçiren bir yaklaşımla ele alınması durumunda hâl yoluna konulabilmesi mümkün yalnızca… Böyle bir yaklaşım var ve biz metamorfoz yemiş, tarih bilinci fena halde örselenmiş, zedelenmiş hatta yok edilmiş bir toplum olduğumuz için dün bizim tarih yapmamıza imkân tanıyan bu yaklaşımı gündemimize bile almıyoruz, alamıyoruz. Bu yaklaşımın adı, medeniyet perspektifidir.
* * *
Biz medeniyet perspektifini de, medeniyet iddialarını da yitirmiş bir toplumuz. Ama bu tür zor zamanlarda, hayat-memat meselesi olan sorunlarla kıran kırana boğuştuğumuz, varoluş sancısı yaşadığımız, kalıcı çıkış yolları arayışıyla karşı karşıya kaldığımız anlarda, örtülen, ötelenen, bastırılan gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmamız daha fazla mümkün olamayacağı için, ufkumuzu genişletecek, bizi silkeleyip kendimize getirecek, tarihsel derinliğimizi, kültürel zenginliğimizi yeniden hayata ve harekete geçirebilmemiz her zamanınkinden daha fazla imkân dâhiline girebilir.
* * *
Yaşadığımız en büyük travma, medeniyet değiştirme travmasıydı: Modernleşecek, sekülerleşecek, Batılılaşacaktık. "Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne" çıkacaktık. Bunların hepsinin retorik, içi boş sloganlar olduğunu henüz fark edemedik bile.
Ben''ini, ben idrakini, tarihsel derinliğini yitirmiş, kendi, dolayısıyla özne olamayan, özne olamadığı için de "konuşamayan", özgüvenini yitiren, başkalarının konuştuklarını, ürettiklerini, geliştirdiklerini burada tepe tepe tüketmeyi ve tükenmeyi çağdaşlaşmak sanan bir toplum, temel sorunlarının, yakıcı ve yıkıcı sorunlarının bile neler olduğunu, nereden kaynaklandığını görebilir mi/ydi?
Böylesi bir toplumun, etnik çatışma tehlikesi gibi bir yokoluş sürecinin eşiğine sürüklenmesi kaçınılmaz değil midir?
* * *
Oysa modernlik, indirgemecidir. Çatışmacıdır. Tahakkümcüdür. Parçalayıcıdır. Modernliğin ürünü olan siyaset, ekonomi ve militarizm gibi "araçlar" da güç, iktidar ve çıkar ilkeleri üzerinden işlediği için indirgemeci, çatışmacı, tahakkümcü, parçalayıcıdır ve yalnızca mekanik / gayr-ı insanî çözümler önerir; insanlığı felaketten felâkete sürükler… Örnek: iki büyük dünya savaşı…
* * *
Bizim organik / insanî çözümlere ihtiyacımız var. İşte medeniyet fikri, tarihte de ortaya koyduğumuz gibi, modernliğin, dolayısıyla siyasetin güç, çıkar ilişkilerinin, çatışmaya, tahakküme, parçalayarak hükmetmeye dayalı hükümranlık fikirlerinin aksine, insanın Tanrı''yla, kâinatla, tabiatla bütünleşmesini, farklılıkları Yaratıcı''nın insana bahşettiği bir ihsan, bir lütuf, bir zenginlik olarak görmesini sağlar.
Biz bu medeniyet fikrini, İslâm kardeşliği üzerinden 1400 yıldır hayata geçirmeyi başardık.
Bunu nasıl başardığımızı; siyasetin, ekonominin, militarizmin yegane araçları olduğu modern zihin kalıplarının, davranış biçimlerinin çatışmayı, gücü ve tahakkümü eksene alan mekanik ilişki biçimlerinin bizi neden bir çıkmaz sokağın eşiğine sürüklediğini; en önemlisi de İslâm kardeşliği fikrinin neden insanlık tarihinde gerçekleştirilmiş en muazzam, en mükemmel insan kardeşliği fikri ve bu kardeşlik fikrinin bir kalemde silinip atılamayacak esaslı, kuşatıcı, kucaklayıcı organik bir fikir olduğunu Pazartesi günkü yazıda ayrıntılı olarak, çarpıcı örneklerle ve alıntılarla göstermeye çalışacağım.Neden?
Yusuf Kaplan
28/06/2010 Pazartesi
Tek çıkış yolu, "İslâm kardeşliği" diye haykırıp duruyorum… "Ne kardeşliği be adam?" diye ateş ediliyor bütün cephelerden…
* * *
Kürt meselesinin ortaya çıkış nedenleri üzerinden etraflıca kafa yormadığımız sürece, bir arpa boyu bile yol alamayacağımızı göremeiyoruz…
* * *
Kürt meselesini, yalnızca sonuçları üzerinden, sürüklendiğimiz son durum, terörün her tür sözü bitiren, asıl gündemleri yok edici dili üzerinden konuşuyoruz… Böyle hareket ettiğimiz sürece, bu meseleyi hakkıyla, bütün boyutlarıyla konuşabileceğimizi, kalıcı çözüm yolları bulabileceğimizi düşünüyorsak, fena halde yanılıyoruz.
* * *
Meseleyi bütün yönleriyle, boyutlarıyla konuşabilmemizi mümkün kılacak bir dile ihtiyacımız var: Bu dil, bugüne kadar kullandığımız dillerin bize hiçbir şey söylemediği gerçeğinin kabul edilmesiyle ve bugüne kadar bu meselede bütün çevrelerin, tarafların sorumluluklarının bulunduğu gerçeğinden hareketle meseleyi en derin noktasından, en temelinden, ortaya çıkış nedenlerinden başlayarak kurulabilecek bir dildir.
Son nokta, son durum, sonuçlar üzerinden böylesine köklü, çok yönlü bir meseleyi aslâ konuşamayız: Meselenin nedenlerine, kökenlerine inmek zorundayız.
* * *
Bu meselenin temelinde iki temel neden gizli: Birinci neden, modernliğin meydan okumasına maruz kalmamız ve ardından medeniyet iddialarımızı ve ufkumuzu yitirmemizle; ikinci nedense, postmodern dalganın küreselleşmeye karşı lokal / etnik kimlikleri kışkırtan bir zemin oluşturmasıyla ilgili.
Modernlik, ulus-devletleri doğurdu: Ulus-devlet fikri, bütün farklılıkları aynîleştiren, bastıran ve düzleştiren "imkânsız" bir projeydi: Sömürgecilik ve emperyalizm biçimleri ve ardından insanlık tarihinin en ürpertici iki büyük dünya savaşından sonra ulus-devlet fikri çöktü.
İnsanlığı, özellikle de doğduğu coğrafyayı / Avrupa''yı büyük bir felâketin eşiğine fırlatan ulus-devlet fikrinin çöküşü, sahip olmayı, çıkarı ve her şeye hâkim olmayı eksene alan modernliğin bitmesi anlamına geliyordu: Sonunda, iki dünya savaşının ardından modernliğin cenazesi de toprağa gömülmüş oldu.
* * *
Türkiye''de modernlik ve ulus-devlet fikri, bütün farklılıklara, adalet ve hakkaniyet, sulh ve selâmet ilkeleri üzerinden nasıl hayat ve varoluş hakkı tanınabileceğinin en mükemmel örneklerini verdiğimiz medeniyetimizi ve iddialarımızı yitirmemizle sonuçladı: 30''a yakın etnik topluluğun yaşadığı bir "imparatorluk" bakiyesi olan Türkiye''nin İslâmî anlam haritaları paramparça edildi: Sekülerleşme, güç ve çıkar ilişkilerini meşrûlaştırdı; ruhumuzu delik deşik etti ve etnik aidiyet biçimlerinin yegâne aidiyet / üst-kimlik biçimi olarak neşvünema bulmasına son derece müsait bir zemin hazırladı.
* * *
1980''lerden sonra "yeni-zamanlar" denilen postmodern zamanlar, bir yandan küreselleşme biçimlerini tetiklerken, öte yandan yerelleşme / etnik aidiyet ve kimlik biçimlerini alabildiğine kışkırttı…İşte tam bu süreçte Türkiye, özellikle de 28 Şubat''la birlikte, kendi ayağına kurşun sıkan büyük bir yanlışlık yaptı, inanılmaz bir cinayet işledi: Kürt kardeşlerimizin de kardeşlik duygularının, bağlarının temelini oluşturan İslâmî duyarlıklarını yerle bir eden, adına "irticayla mücadele" denen, gerçekte küresel statükonun dayattığı bir "İslâm''la savaş" süreci başlattı: Bölge halkının İslâmî duyarlıkları yok edildi: Bu duyarlığın yegâne menbaı olan medreselere büyük darbe vuruldu; bölge halkının İslâmî önderleri, âlimleri derin devlet tarafından katledildi…
Sonuçta, İslâmî değerlerimizin gökkubbesi çöktü: Türkler de, Kürtler de bu çöküntünün enkazı altında kaldılar: Böylelikle etnik kimlik ve aidiyet biçimleri, İslâmî kimlik ve aidiyet biçimlerini bastırdı; bu da bu coğrafyanın bin yıldır varoluş mayası olan İslâm kardeşliği fikrini fena halde örseledi…
Türk sekülerleşmesinin bir başka adı olan bu modern ve postmodern statüko, bizi iki ateş arasında kalmaya mahkûm etti… Statikleştirdi… Zihnimizi kilitledi… Basiretimizi bağladı… Bizi birbirimize bağlayan, kenetleyen, aynı rüyaları büyütmemize imkân tanıyan İslâmî gökkubbemizi çökertti: İslâmî anlam haritalarımızı parçalayarak kardeşlik ruhumuzu yok etti…
* * *
Thomas Paine''nin deyişiyle "insan soyunun kökünü kazımakta kimsenin onların ellerine su dökemeyeceği kadar mâhir olan" Batılıların, dünyayı sömürgecilik ve emperyalizm barbarlığıyla kan gölüne çevirdikleri bir zaman diliminde, Toynbee''nin "Batılı ulus devletlerin, birbirleriyle kıran kıran boğuşmasına yol açan demokrasi fikrinden çok daha mükemmel bir bütünleşme, farklılıklara hayat hakkı sunma örneği" sunduğunu söylediği, binyıldır bu coğrafyanın ve hinterlandının yegâne hayat ve hayatiyet kaynağı olan "İslâm kardeşliği" diye haykırıp duruyorum… "Ne kardeşliği be adam?" diye ateş ediliyor bütün cephelerden…
İyi de, neden?
Etnik kimlik paganizmi
Yusuf Kaplan
2/07/2010 Cuma
"Ey Muvahhidler! Allah''tan başka hiç kimseye, hiçbir şeye ilâhî nitelikler atfetmeyin; sahte ve düzmece olan her şeyden yüz çevirip yalnızca Allah''a yönelin. Çünkü Allah''a şirk koşan kimse, gökten savrulup düşen kuşların didikleyip kapıştığı yahut fırtınaların uzak, ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer." (Hacc Sûresi: 31. âyet).
Paganizm / putperestlik, "kıtalar" dolaşıyor artık… İnsanlık, tarihi boyunca tanık olmadığı, her şeyi çözücü bir paganizm biçiminin pençesinde kıvranıyor…
Tarihteki paganizm biçimleri, masumane paganizm biçimleriydi. Oysa çağımızda paganizm, önceki paganizm biçimlerinden mahiyeti bakımından büsbütün ayrılan özellikler kazandı. Önceki paganizm biçimleri, dolaylı paganizm biçimleriydi: İnsanlar, tabiatı, yıldızları, güneşi, başka "nesne"leri doğrudan tanrılaştırmış değillerdi: Güneşe, aya, yıldızlara vs. tapanlar, aslında, bu "nesne"lere tapmıyorlardı; bu "nesne"lerin temsil ettiği, gerisindeki gizil güce tapıyorlardı.
Ama çağımızda, postmodern duyarlıkların her şeye nüfûz ettiği bu ayartıcı, baştançıkarıcı, estetize yokoluşlar mevsiminde, fetişleştirilen şeylerin doğrudan / bizatihî kendilerine tapılıyor adeta…
Modernlikle birlikte insan, her şeyin ölçüsü ve ölçütü, her şeyi belirleyen, yönlendiren, şekillendiren bir tür tanrı konumuna yerleştirildi…
Nietzsche''ye "Tanrı öldü" dedirten şey, işte bu modern sapmaydı; sadece Hıristiyan Tanrı''sının ontolojik ve teolojik anlamsızlıkları, açmazları, tutarsızlıkları değildi.
Bu gerçeğe, Camus''den Heidegger''e kadar çağdaş Batı düşüncesinin, sanatının öncü düşünürleri, sanatçıları açıkça dikkat çekmişlerdi. Çünkü Nietzsche, Tanrı''sını bulamayan bir "mümin"di aslında. Nietzsche''nin çığlığı, inanılacak nitelikte bir Tanrı fikrinin, tasavvurunun yitirildiği gerçeğine dikkat çeken bir çığlıktı.
Peter Gay, o imajinatif The Enlightenment başlıklı kitabında, bu süreci, "modern paganizmin yükselişi" olarak tarif eder.
Aydınlanma çağı, insanı ve aklını kutsamış, putlaştırmıştı. Beklendiğinin aksine özgürleştirmemişti: Tanrı inancını, Tanrı fikrini yok etmişti: Ontolojik güvensizlik duygusu yaşayan modern insan, çareyi, araçlara hâkim olarak epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmekte bulmuştu: Araçlara hâkim oldukça, kendine güveni artıyordu: Hâkim olduğu araçlar, önce tabiattı; sonra da tabiatı kullanarak geliştirdiği her tür tatbikat: bilim, teknoloji ve bilumum tahakküm kurma aygıtları.
Ama bu sahte bir güvendi: Çünkü insan, hâkim olduğu bu araçların mahkûmu olmaktan kendini kurtaramıyordu…
Modern paganizmin, her alana sirayet ettiğini görüyoruz: Sözgelişi, Marksist edebiyat eleştirmeni ve teorisyeni Terry Eagleton, "modern edebiyatın dinin yerini aldığını, dinin dilini kullandığını" hatırlatır bize.
Benzer gözlemleri bilimde de, felsefede de yapabiliyoruz: Öyle ki, Comte''la, Spencer''la birlikte, felsefe ile bilimin gayr-ı meşrû izdivacına tanık oluyoruz: Adına Pozitivizm dediğimiz bu izdivaç''tan "insanlık dini" olarak nitelendirilen, felsefeyi de, bilimi de, nihayetinde insanı da bitiren, Rimbaud''nun "cehennemde bir mevsim" olarak tasvir ve tarif ettiği bir yok oluş ve yok ediş sürecinin eşiğine yuvarlandı bütün insanlık; sadece Avrupa değil, bütün insanlık: Aydınlanma''nın ruhu, iki büyük dünya savaşında tuzla buz oldu.
Akıl tutuldu… İnsan yutuldu… Hakikat unutuldu…
Edgar Morin, Avrupa tarihini, "çatışmalar, çelişkiler, yıkımlar, yeniden-doğuşlar tarihi" olarak özetler Avrupa''yı Düşünmek başlıklı kitabında. Yıkımlarla sonuçlanan bütün yaratıcılıkların kökeninde, "akılcılığın aklamacılığa dönüşmesi" paradoksu yatıyordu: Akılcılık, yaratıcılığını, her şeyi ideolojikleştirerek aklamacılığa; ideolojikleştirdiği her şeyi ise dinselleştirerek yıkımcılığa dönüştürüyordu: Modern Avrupa''yı kuran ve yıkan, dinsel kutsallıklar atfedilen bu ideolojilerden biri ulusçuluk, diğeri de laiklik''ti Morin''e göre.
Türkiye, Avrupa''dan devşirdiği, üzerimizde son derece iğreti duran ve bizi inim inim inleten bu "deli gömlekleri"nin pençesinde kıvranıyor 150 yıldır: İdeolojikleştirilen, dinleştirilen, tanrılaştırılan ulusçuluk, 600 yıllık Osmanlı''nın çökertilmesinde kilit rol oynadı.
Şimdi, ulusçuluk fikrinin en tabiî gayr-i meşrû çocuğu etnik kimlik paganizmi, bu coğrafyanın insanlarını, önceden tanımadıkları, bilmedikleri yeni bir paganizm biçiminin pençesinde kıvrandırıyor…
Hayatı, hayatın anlamını, varoluşunu ve varoluş nedenlerini Türkçülük, Kürtçülük türünden etnik kimlik aklamacılığı gibi ilkel bir paganizm biçimi üzerinden tanımlamaya çalışarak, sonunda, bu ülkeyi barbar çatışmaların eşiğine sürüklediğini göremeyenleri, âyette silkeleyici bir şekilde ifade edildiği gibi "kurda kuşa yem olmamak" için, vakit geç olmadan akıllarını başlarına devşirmeye / hidayete davet ediyorum…İnanmak, "inkâr"la başlar
Yusuf Kaplan
5/07/2010 Pazartesi
Dünyaya, eşyaya bakışımızı değiştiren Picasso, 1945 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle demiş: "Hayır, evet''ten önce gelir."
Bu söz, yalnızca Picasso''nun neden büyük bir ressam, büyük bir sanatçı olduğunu açıklamaz; aynı zamanda, insan olmanın anlamını da, nasıl bir şey olduğunu da açıklar.
***
İnanmak, "inkâr"la başlar. "Hayır", diyebilmekle… İslâm akîdesinin temel direğini oluşturan kelime-i tevhid, "hayır"la, "lâ" ile başlar o yüzden: "Lâ ilâhe illallah / Allah''tan başka ilâh yoktur", akîde ilkemiz, bütün görünür görünmez putların; tanrılaştırılmaya, putlaştırılmaya çalışılan her şeyin reddedilmesiyle, inkâr edilmesiyle varedici, hayat bahşedici, insanı Allah''tan başka hiçbir güce, hiçbir şeye, hiçbir puta boyun eğmemeye davet edici, dolayısıyla insan onurunu yüceltici, insanı gerçek anlamda özgürleştirici bir varoluş, diriliş ve hayat ilkesidir.
"Hayır" denilebilen hiçbir yerde, insan, paganizm / putperestlik biçimlerinin esiri olmaz.
***
Allah, insana üç eşsiz kudret lutfetmiştir: Akıl, irade ve ruh. Paganizm, özellikle de çağdaş paganizm biçimleri, insanın aklını ve iradesini önce kötürümleştirir, sonra körleştirir, en sonunda da yok eder. İşte bu nedenledir ki, çağımızın insanı, arzularına, hazlarına, para''ya, kariyer''e, insanı bozan, insanın insanî özelliklerini tuzla buz eden her türlü iktidar biçimlerine kolaylıkla tav ve yem olabilmekte, aklını, iradesini ve ruhunu kolaylıkla yok edebilmektedir.
Peki nedir bu? Elbette ki, "yeni kabileler zamanı", yeni bir barbarlık biçimidir: Sadece kendini, kendi benini, kendi bedenini, kendi hazlarını, çıkarlarını düşünen insan, aklî melekelerini, irade gücünü, ruhunun insana hayat bahşeden derinliklerini yerle bir etmeyecek, delik deşik etmeyecek, dolayısıyla barbarlaşmayacak da ne yapacak/tı?
***
Çağımızı "inkârcılık çağı" olarak adlandırabilir miyiz? Hayır.
İçinde yaşadığımız çağı, bütün sekülerizm biçimlerinin dölyatağı işlevi gördüğü, din-dışı kutsallıklarda bir patlama yaşanan, insanın aklını, iradesini ve ruhunu dumura uğratan, insanı bencilliklerinin, fetişlerinin, hazlarının kulu ve kölesi kılan yeni paganizm çağı olarak adlandırabiliriz.
Çağımızın insanının, dizginlenemez arzularına, hazlarına, hızın insanın "kendi"ni unutmasına yol açan irrasyonel ayartıcılıklarına boyun eğerek bir akıl tutulması yaşaması; iradesini başka güçlerin iradesine, -örneğin özelde medyanın, kültür endüstrisinin, teknolojinin ürettiği teknik-iradelere, ya da Foucault''nun deyişiyle "teknolojik ben"lere- teslim etmesi ve nihayet Adalet Ağaoğlu''nun o enfes buluşuyla ürpertici bir "ruh üşümesi" yaşaması, tek kelimeyle "hayır" diyebilme yetilerini ve yeteneklerini kaybetmesi, içinde yaşadığımız çağın, yeni paganizm çağı olarak adlandırılması gerektiğini gösteriyor bize.
Aklını, iradesini ve ruhunu yitiren bir insan türü, insanaltı bir varlık türüne (dolayısıyla her tür haksızlığın, acımasızlığın, vicdansızlığın, sapkın şiddet ve ilişki biçimlerinin kolgezdiği pagan bir dünyanın insanı ayartan, ayartarak yok eden hayatsızlığına, ruhsuzluğuna mahkûm olan barbar bir insan türüne) dönüşmekten kurtulamaz.
Çağımızı yeni-paganizm çağı olarak adlandırmamızı mümkün kılan şey nedir peki? İnancın inkâr edilmesi, inancın, inanmanın hafife alınması, yok sayılması mı? Kesinlikle hayır. Hiç şüpheniz olmasın ki, inkâr''ın unutulmasıdır. İmanın unutulması değil, inkârın unutulması çağımızı paganizm çağı yapmaya yetmiştir.
Çünkü iman, inkârla başlar; "hayır" diyebilmekle; ama kalp ile tasdik ve dil ile ikrar''la gerçekleşir.
İnsanın her tür putu inkâr etmesinden sonra hakîkatine erilen, ulaşılan tevhid, insanın ve bütün varlıkların hayat ve varoluş haklarını; insanlar, kültürler ve diğer varlıklar arasındaki irtibatı, etkileşimi, bütün tahakküm biçimlerini yok ederek teminat altına alan bir hayat ve hakikat ilkesi hâline dönüşür.
Ama iman''a dönüşemeyen inkâr, insanı teslim alır ve yıkımla sonuçlanır.
Picasso, perspektif''in, insanın bakışını körleştiren, insanı tek-göz''e, tek bakış''a hapseden bir tür "paganizm" biçimi olduğunu kavramıştı; o yüzden insanın bakış açılarının genişleyebilmesi için perspektifin kırılması gerektiğini farketmiş ve perspektifi tuzla buz edebilmişti.
Tıpkı insanın bakışını kör eden, hayatını zehir eden paganizm yıkılmadığı, reddedilmediği, inkâr edilmediği sürece inanmanın bihakkın gerçekleşemeyeceğini idrak eden Hz. Peygamber (sav) gibi.12 Eylül"de yasaklanan millet aklanacak
Yusuf Kaplan
3/09/2010 Cuma
Türkiye, sosyal sözleşmesi olmayan, hatta öznesi olmayan ender ülkelerden biri. O yüzden Türkiye''de yapılan anayasalar, “baba” ve zorba yasa/k/cılar tarafından yapılmış ve millete de dayatılmıştır.
Aslına bakacak olursak, ilk defa milletin anayasa yapmasına olmasa bile, anayasa yapma iradesi göstermesine tanık olacağız 12 Eylül''de. Burada sözkonusu anayasa değişikliğinin görece küçük bir paket olması o kadar önemli değil. Asıl önemli olan şu: Millet, ilk defa içeriği veya kapsamı ne olursa olsun, anayasa konusunda kendisine sorulan bir özne hâline geliyor. Evet, ilk defa olan bir şey bu.
12 referandumu bir yana, gerçek anlamda Öznesi yok Türkiye''nin hâlâ. Siyaseten iktidar olmak, halkın yarıya yakınının oyunu alarak 8 yıl ülkeyi yönetmek, milletin devleti yönettiği anlamına gelmiyor. “Meclis” demek olan milletin ya da millet demek olan meclisin iradesi her şeyden önce üç kez askerî darbelerle bir gecede sona erdirildi bu ülkede. Bir kez de hadım edildi yine silah zoruyla ve zorbaca yöntemlerle.
Sivil ve sivil olmayan yüksek bürokrasiye yön veren irade, milletin iradesi değil, elitlerin / azınlıkların iradesidir. Bu azınlık ve dogmatik irade, milletin iradesinin temsil ve tenkil yeri olan meclis''in beynine ve zihnine zincir vurabiliyor.
Mesele sadece yargı değil. Mesele Türkiye''de milletin iradesinin çok daha genel anlamda ve kapsamlı olarak ipotek altına alınmış olmasıdır. Hem küçük bir azınlık tarafından.
Dünyanın hiçbir büyük ülkesinde küçük bir azınlık o ülkenin kaderiyle oynayacak konuma gelemez, gelmemiştir. Ama Türkiye''de gelebilmiştir. Koskoca bir medeniyet çökertildikten sonra, bu ülkenin yeniden tarih sahnesine çıkmasını mümkün kılacak medeniyet iddiaları yok edildi Türkiye''nin: Bunun için, din hadım edildi; dil, tanınamaz hâle getirildi; sekülerlik / neo-paganizm biçimleri bütün kesimlerde milletin tek vazgeçilmez dini hâline getirildi.
Türkiye''de milletin iradesini ipotek altına alan azınlık, bu milletin omurgasını oluşturan unsurların bir parçası değil. Hâriciye''de yoğunluklu olarak görülebileceği gibi Türk, Kürt, Çerkez, Arap değil; Balkan kökenli ergenekoncuların yoğunlukta olduğu bir şebeke bu. (Burada Balkan kökenli, tertemiz insanlarımızı, kardeşlerimizi rencide edecek bir şey söylemediğimi vurgulamak zorundayım. Irkçılığın, etnik ayırımcılığın her türlüsünü lanetliyorum).
Dünyanın hiçbir büyük, tarih yapmış ülkesinde, o ülkenin aslî unsurlarının devre dışı bırakılıp, ülkenin inanılmaz küçük bir azınlık tarafından her bakımdan kontrol altına alındığı başka bir ülke yok. Bu şebeke, yoğunluklu olarak masonlarla birlikte çalışıyor. Bu şebeke, Türkiye''nin bazı alevî-laik üst kesimlerini kolaylıkla markaja almayı başarmış durumda.
İnsanları etnik kimliklerinden ya da inançlarından ötürü kınıyor, yargılıyor filan değilim. Her ikisini yapmaktan da Allah''a sığınırım.
Ama dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmayan ama yalnızca bizde yaşanan ürpertici bir olguya dikkat çekiyorum: Bu ülkenin omurgasını oluşturan unsurların içinde yer almayan ve Türkiye''yi içerden çökertmeye çalışan bir şebekeden bahsediyorum: Bu şebekeye bugün Ergenekon şebekesi deniyor. Ama ergenekon''la sınırlı değil yalnızca. Taa Meşrutiyet yıllarına kadar gider bu şebekenin kökleri.
İşte bu şebeke devleti ele geçirdiği için, (devletin zaten ele geçirildiğini ifşa ve ilan edercesine, tam bir panik psikolojisiyle, “devleti ele geçirmeye çalışıyorlar” diye yaygara kopartıyor) meclisin milletin önünü açacak girişimlerinin hepsini tıkıyor, engelliyor veya etkisiz hâle getiriyor.
Bu ülkede milleti yasaklıyor. Bu ülkede yasaklanan şey, bütün çağrışımlarıyla, millet olmuştur. Milletin bu ülkenin geleceğinde -bürokrasisinde, askeriyesinde, hâriciyesinde vesaire- söz sahibi olması yasaklanmıştır. Hâlâ başartüsünün üniversiteye, kamu kurumlarına giremediği tek ve son komünist veya faşist ülke Türkiye''dir.
12 Eylül referandumu, milletin iradesinin önünü açacak... Milletin iradesi, gerçek anlamda idareye vaziyet edince, bu millet kendisiyle, birbiriyle uğraşmaktan, yapay, sahte sorunlarla boğuşturulmaktan, birbirine düşürülmekten kurtulacak, Türkiye ancak o zaman önüne bakabilecek ve Yeni Türkiye ancak ondan sonra ufukta görünmeye başlayacak.Tünelin sonu: Tanzimat"ın tanzimatı
Yusuf Kaplan
6/09/2010 Pazartesi
Türkiye, mini-anayasa referandumuyla birlikte, yeni bir dönemece giriyor. Vesayetçi, milleti hiçe sayan sistemi değiştireceği umuduyla anayasa değişikliğine olumlu bakıyor halk: "Yeter artık! İnin bu milletin sırtından!" diyor.
Millet, Türkiye''nin ne tür bir hengameden, savruluştan geçtiğini henüz idrak edebilmiş değil. Türkiye''nin Tanzimat''tan bu yana yaşadığı deneyimin ne olduğunu, Türkiye''nin temel sorununun ne olduğunu bilmiyor millet.
Daha da vahimi, Türkiye''deki entelijansiyanın 150 yıldan bu yana yaşadığımız savrulmanın, şizofreninin, travmanın, yapay çatışmaların ne olduğunu, bunların nedenlerini bile henüz idrak edememiş olması. Böyle bir entelijansiya, elbette ki entelijansiya değildir; endülüjans''tır, günahçıkarıcısı''dır; kapıkulu''dur sadece: Kapıları tutanların kulu.
Opportunizm, karakteri olmuş o yüzden. Hiçbir ilkesi, kutsalı yok.
Böyle bir insan kişisine entelijansiya denebilir mi?
Burada asıl konu edineceğim şey, entelijansiya konusu değil, entelijansiyanın konusu olması, kafa yorması gereken tanzimat''ın (nihâyet!) sonuna geldiğimizi haber veren son, kapanış, final perdesi.Türkiye, referandumla birlikte, en azından son yarım asrın cerahatlerini temizleyecek: Bu son yarım asrın nasıl olup da bu ülkede yaşanabildiğini de sorgulayacak, süzgeçten ve gözden geçirecek. Ve Türkiye''nin 1960''lı yıllarla birlikte içine sürüklendiği zihnî savrulmanın, yokoluşun kökenlerinin Tanzimat''a kadar izinin sürülebileceğini görecek.
Bir süreç mantığından baktığımız zaman, bu yaşananları önyargılı bir gözle değerlendirmeniz pek mümkün olmaz.
Şöyle bir tanımlama çerçevesi çizebiliriz: Tanzimat, bir kırılma ânı''ydı; Cumhuriyet, bu kırılmayı gerçeğe dönüştürerek bu milletin kaderini ve istikametini dönüştürme ânı. 1960 darbesiyle başlayan (ve Türkiye''nin Batı''ya ilk kez entelektüel olarak bilfiil açılmaya başladığı) süreç, tastamam bir savrulma ânı.
Tanzimat''la birlikte kendimizden şüphe etmeye ve kendimize olan güveni yitirmeye başladık. Ayağımızı bastığımız zeminin kaydığını hisseder olmuştuk. O yüzden hâkim psikolojimiz, savunma psikolojisiydi. Savunma psikolojisinin hâkim olduğu vasat''ın bizi götürüp fırlatacağı iki yer olabilirdi: Direniş ve inkâr. Biz ikisini de yaşadık iç içe. Tanzimat, bir açıdan bakıldığında, bir yokoluş sürecinin başlangıcı; bir başka açıdan bakıldığındaysa bir diriliş, bir varoluş sürecinin başlangıcı.
Yani ortada salt olumlu ya da salt olumsuz bakışlarla kavranamayacak kadar karmaşık ve zorlu bir süreç var yaşanan: Sözgelişi, bir yandan Avrupa edebiyatı, sanatı, düşüncesi ile doğrudan -iyi kötü- temasa geçiyoruz; öte yandan da kendi özsuyumuzla, kendi medeniyet dinamiklerimizle, öncülerimizle.
Tanzimat ve özellikle de ardından gelen Meşrûtiyet sürecindeki canlı, verimli ve dinamik düşünce, sanat ve edebiyatı hayatına bir daha kavuşamadık: Ne söylendiyse Meşrûtiyet''te söylendi aslında ve biz Cumhuriyet''le birlikte bu kez yenilgi psikolojisiyle hareket edip kendimizi inkâra kalkıştığımız için, Meşrûtiyet''te söylenenleri, yapılan tartışmaları ve ortaya konan entelektüel birikimi, elimizin tersiyle itiverdik. Ortada gerek İslâmcılar, gerek milliyetçiler, gerekse Batıcılar açısından olsun gerçekten çok büyük bir birikim vardı; ve yolunu, yönünü ve ruhunu yitirmiş her insan türünün yapacağı şeyi yaparak en yakınımızdaki bu muazzam birikimi inkâr etmeyi marifet sandık.
O yüzden 1960''lara gelinince, yaşadığımız inkâr süreci, bizi intihara sürükledi: 1960 darbesinden sonra Türkiye''deki entelijansiyanın bu ülkenin varlık nedenini, tarihsel derinliğini, kültürel, estetik, sanatsal birikimini, zenginliğini oluşturan yegâne kaynak olan İslâm''la ilişkileri sıfırlandı.
1970''li, ''80''li yıllardan itibaren yaşadığımız diriliş ve varoluş süreci, 2020''li, ''30''lu yıllarda kıvamını bulmaya başlayacak.
Bunun için önce kendimize gelmemiz gerekiyor: İşte anayasayı ilk kez benim, senin ve onun yani milletin yapacağına ilişkin engelleri de aşabileceğimizi gösteren ışık, tünelin ucundan beliriverdi: Tünelin sonu aydınlık görünüyor: Çünkü bu ülkede modern tarihimizde ilk defa millet, millet olduğunu bilfiil göreceği, yaşayacağı sürecin taşlarını bizzat kendisi döşeyecek artık.
Şehir olarak insan...
Yusuf Kaplan
24/09/2010 Cuma
…veya insan olarak şehir…
* * *
Çok iyi bilinen bir anekdottur: Yahya Kemal''e, "Ankara''nın nesini seviyorsunuz?" diye sorulunca, "İstanbul''a dönüşünü" diye cevap verir üstad.
Ben de, "İstanbul''un nesini seviyorsunuz?" diye sorulduğunda, "gecesini" diye cevap veriyorum.
* * *
Evet, İstanbul''un gecesini seviyorum; çünkü İstanbul''un gündüzü medeniyet kurucu ve başka medeniyetleri koruyucu bir şehir olarak İstanbul''da işlenen cinayetleri bütün ürperticiliğiyle, çirkinliğiyle, hatta bütün ilkelliğiyle gözler önüne seriyor. Hiç olmazsa, İstanbul''un gecesi, İstanbul''a yapılan ilkel saldırıları, cinayetleri, yıkımları gizliyor, örtüyor.
O yüzden bendeniz, tabiat, tarih ve insan zenginliği bakımından dünyada gerçekten eşi benzeri olmayan İstanbul gibi bir şehrin katledilmesine, her ân yeni katliamlarla bir kez daha öldürülmesine, yok edilmesine tahammül edemediğim için, İstanbul''un gecesine sığınıyorum.
Elbette ki, İstanbul''daki vulger, kaba-saba eurobesk dekadans kültür, büyük ölçüde Levantenlere ait bu yıkıcı, bize ait her şeyi tahrip edici kültür, İstanbul''un gecesini de birkaç kez katlediyor, ruhunu da yok ediyor durmamacasına, acımasızca. Ama gece, hiç olmazsa, bütün bu yıkımları örtüyor…
* * *
İnsan-ı kâmillerin, ermişlerin, bilge insanların, mütevazi şahsiyetlerin dölyatağı, yatağı, kaynağı olan bu güzîde ve güzelim şehir, her ân, her dakika bizden ne kadar şikâyet ediyor; tarihin tanık olduğu bütün tabiî güzellikleri, tarihî keşifleri, yolculukları, serüvenleri yüreğinde taşıyan, yüreğiyle taşıyan bu şehir, bize ne kadar kahrediyor, hiç düşünüyor muyuz acaba?
Rahmetli Turgut Cansever''in o tüyler ürpertici gözlemini hatırla/t/manın tam sırası: "Bir şehri çirkinleştirmek için, yıkmak için ancak bu kadar çaba gösterilebilirdi."
* * *
İstanbul''un yıkımı, elbette ki, salt yerel yöneticilerin ya da son yılların merkezî yönetimlerinin suçu değil. Daha mütareke yıllarında, Yahya Kemal, Yunan ve Latin kültürü hayranı olarak gittiği Paris''ten "silkinip kendine gelerek" "eve döndüğü" zaman, ellerinde mendillerle karış karış dolaşır İstanbul''u ve İstanbul''un nasıl harabeye çevrildiğini anlatır bize ürpererek: Aziz İstanbul, tastamam rezil İstanbul''a dönüşmüştür artık… Can çekişmektedir…
Yahya Kemal''in can çekişen İstanbul''u bugün çoktan katafalka konulmaya hazır, ölü, üstelik de kendi çocukları tarafından katledilmiş bir cenazeye dönüşmüş durumdadır.
* * *
Düşündükçe hafakanlar basıyor zihnimi: Nasıl olur da, dünyanın en güzel şehirlerini inşa etmiş bir medeniyetin çocukları, Balkanların sınır boylarından Macaristan''ın, İtalya''nın içlerine, Suriye''den taa Yemen''e kadar bugün hâlâ yaşayan, yaşatılan -San Rameo, Saraybosna, Üsküp, Cenova, Şam ve San''a gibi- bütün şehirlere can vermiş, ruh üflemiş İstanbul gibi dünyanın incisi bir şehri bu kadar katledebilirler, aklım, havsalam almıyor gerçekten!
Evet, dünyanın en güzel şehirlerini inşa etmiş bir medeniyetin çocukları, bugün bırakınız yeni şehirler inşa edebilmeyi, dünyanın en çirkin şehirlerine imza atan barbarlar olarak anılmayı çoktan hak etmiş durumdalar.
* * *
Neden, nasıl oldu da biz dünyanın en kötü şehirlerinde yaşamaya mahkûm ve mahpus olduk?
Şehir fikri''ni yitirdiğimiz için elbette. Şehir fikrini yitirdik; çünkü medeniyet fikrini ve iddialarımızı yitirdik.
Oysa bizim hayat-dünyamızda, anlam haritalarımızda, insan''la şehir / medine arasında, din''le medine ve medeniyet arasında doğrudan ve doğurgan, birbirini doğuran kopmaz bir irtibat vardır.
Her şeyden önce, Efendimiz (sav) bizatihî kendisini, "medine / şehir" olarak tarif eder: "İlmin şehri." İlim, içinde kendinizi bulmanızı, kendiniz olmanızı, başkalarıyla bütünleşmenizi, her şeyle hemhâl olmanızı ve başkalarına hayat sunmanızı mümkün kılacak bir âlem''de / vasat''ta hayat bulabilir ancak; işte o zaman, insana, eşyaya ve hayata ruh üfleyebilir: Kanatlandırıcı, aşkın bir varoluş, varediş ve varkılış ruhu.
Din, medine''de tebeddün edebilir; ete kemiğe bürünüp hayat pınarları sunabilir insana. Çünkü insan, şehrin çocuğudur: Hatta şehrin bizatihî kendisidir insan: Ya da şöyle söyleyelim: İnsan, küçük şehirdir; şehirse büyük insan. Şehir bitmişse, insan da biter; insan bitmişse, hayat da…
İnsana baktığınızda şehri, şehre baktığınızda da insanı görürsünüz. Bugün katledilmiş, mahvedilmiş İstanbul''a baktığınız zaman, ne görüyorsunuz, nasıl bir insan görüyorsunuz; düşünmekte fayda var, derim.
Şehirsiz insan, insansız şehir
Yusuf Kaplan
27/09/2010 Pazartesi
Paul Virilio, modern kentlerin "ölü mezarlıkları andırdığını" söylerken hiç de yabana atılmaması gereken bir tespitte bulunur.
Kentleşme, şehri öldürdü çünkü. Sadece şehri değil; insanı da.
Buradaki yakıcı paradoksu görüyor olmalısınız: Modernleşme, doğuşunu kentlere borçlu aslında: Kentleşme olmasaydı, modernleşme de olamazdı. Modernleşme, kentlerle varoldu; ama şehri de, şehrin tabiî çocuğu olan insanı da yok etti.
Burada kent ile şehri aynı anlamlara sahip bir fenomen olarak göremeyeceğimizi söylüyorum. Fakat Türkçe''de bu iki sözcüğü birbirinden ayrı anlamlarda kullanabilmemizi mümkün kılabilecek zengin ve karşılığı olan bir anlam dağarına ve haritasına sahip değiliz ne yazık ki.
Bunun öncelikli nedeni, kent''in bizim yaşadığımız derin bir tarihî tecrübenin ürünü olmaması: Kenti biz modernleşme serencamımızın bir sonucu olarak her şey gibi Batı''dan ithal ettik. O yüzden kent, Türkiye''de tutmadı; şehri de tuzla buz etti.
Peki, kent Batı''da tuttu mu peki? Tuttu ama insanı da yuttu bu arada. İnsansa kentte kendini de, kendi hakikatini de, hakikatin kendisini de unuttu tabiatıyla.
Modern kent, kalabalık yığınlardan oluşan insanın sürgün yeri gerçekte: İnsanın insan olabilmesi, kalabalıkların ortasındaki sürgün yerinde yitirdiği insanî özelliklerini hatırlayabilmesi için, kentten, kent sürgününden kurtulabilmesi şart.
Polis''ten metropolis''e, oradan megapolis''e kadar yaşadığı serüven, insanın kentin yerine yerli yerince yerleşebileceği yeni yerler, muhkem, sarsılmaz yerleşim alanları arayışına soyunmasına yol açtı: İşte adına sanal-kent veya sanal-âlem dediğimiz net-ro-polis, bu arayış çabasının bir sonucu.
Peki sanal-kent ya da net-ro-polis ne, nasıl bir yer? Kentin de öldüğü bir yer; yersiz-yurtsuzluk hâli. Bir kaçış mahalli. Kentin de, insanın da, hakikatin de, fizik gerçekliğin de buharlaştığı, sırra kadem bastığı bir göçebelik, tastamam bir göçüş, bir göçmüşlük labirenti.
Oysa şehir, bütün varlıkların, bütün hakikatlerin, bütün farklılıkların ve çeşitliklerin yaşanabildiği, tecrübe edilebildiği sürekli varoluş ve diriliş mekânı. Tanrı''nın müdahalesine her ân hazır, tabiatın yemişlerini devşirmeye her zaman hazırlıklı bir keşif ve mükâşefe aktörü: Şehir / medine, yalnızca Müslümanlara özgü bir varoluş, bir tekevvün mekânı.
Çünkü şehir / Medine, her şeyden önce peygamberlerin yurdu: Kutlu kitabımızda, bütün peygamberlerin şehirlere gönderildikleri açıkça vurgulanır: Çünkü şehir, âlemin, varlıklar âleminin özü ve özetidir: İnsan da, zübde-i âlemdir: lemin, kâinâtın, tabiatın ve bütün varlıkların dengesini korumak, sadece insanlar arasında, sadece inananlar arasında değil, bütün yaratılmışlar arasında mizanı, dengeyi, ölçüyü, adaleti temin ve tesis etmek ve teminat altına almakla mükellef kılınmıştır insan.
İnsan, varlıklar âleminin bir parçası olduğu ve varlıklar âleminde Allah''ın adaletini tesis etmekle yükümlü kılındığı için, insanın, inanan insanın başka insanlara da, başka varlıklara da, tabiata da zarar vermesi, diğer insanlar ve varlıklar üzerinde de, tabiat üzerinde de tahakküm kurması düşünülemez. İnsan bu yükümlülüğünü yerine getirdiği ölçüde hakîkî kul olur.
Bu nedenle Müslüman şehir, kendisine emanetin yüklendiği, emniyeti teminat altına almakla yükümlü kılındığı mesuliyetleri yerine getirdiği yer olabildiği ölçüde, insanı, inanmış insanı yansıtır: Tıpkı inanmış insan gibi, Müslüman şehir de mütevazidir; âdildir; güvenilirdir: O yüzden Müslümanların yurdu, darus''s-selâm olarak adlandırılır.
İşte bu nedenledir ki, bugüne kadar farklı dinlere, kültürlere ve inançlara mensup toplulukların bir arada, sulh ve bütünleşme ortamı içinde yaşayabildikleri şehirleri Müslümanlar inşa etmiştir yalnızca: Sözgelişi, Osmanlı İstanbul''unun, Kudüs''ün, Saraybosna''nın, Kurtuba''nın, Kahire''nin, Bağdat''ın ve Şam''ın benzerleri başka medeniyetlerde görülememiştir. Farklılıkların tecrübe dilebildiği, farklılıklardan yararlanılabilen, farklılıkların farklılıklarını zenginlik ve derinlik olarak sunabildikleri şehirler yalnızca Müslüman şehirler olmuştur.
Ancak bugün Müslüman şehirler ne yazık ki, varlıklarını, canlılıklarını sürdürebilecek bir medeniyet ruhuna, medeniyet bilincine ve medeniyet iddialarına sahip olmaktan uzak oldukları için can çekişiyorlar.
Özetle, yeniden Müslüman şehirler inşa edemediğimiz sürece, dünyaya insana dair hiçbir şey söyleyemeyeceğimizi bilelim, derim.
Avrupa"yı “biz” kurtarabiliriz ancak
Yusuf Kaplan
5/11/2010 Cuma
Sonunda Avrupalı düşünürler de bizim burada yılardır haykırdığımız yakıcı gerçekleri açıkça itiraf etmeye başladılar. Avrupalı düşünürlerden Alain Touraine, Habertürk gazetesinin gerçekleştirdiği, -bence- yılın röportajı''nda, özetle, “Avrupa çatırdıyor, adım adım çöküşün eşiğine doğru sürükleniyor. Avrupa''yı çöküşten ancak Türkiye kurtarabilir”, dedi. (Bunun gerçekleşebilmesi için, Türkiye''nin “ayak” ve zihin bağlarından kurtulması gerekiyor öncelikle; ama o sürece girdik elhamdülillah).
Touraine''in söyledikleri gereken ilgiyi görmedi Türk basınında. Bu ilgisizliğin gerisinde, Avrupa''yı, Batı''yı putlaştıran Türkiye''deki entelijansiyanın putlarının yıkılması, “suç ortaklığı”nın ifşa edilmesi korkusu yatıyor olsa gerek.
Gerçekten de Batı uygarlığı söyleyebileceği her şeyi söyledi ve “bitti”. Bu gerçeği büyük düşünür Nietzsche çok veciz bir şekilde şöyle ifade etmişti: “Avrupa''nın söyleyebileceği tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceği gerçeğidir.”
Avrupa, Heidegger''in ifadesiyle “bir akşam ülkesi”dir artık; güneş çoktan batmış, karanlık çoktan çökmüştür. Bu gerçeği Baudrillard da, İslâm''ın terörle özdeşleştirilerek insanlığın önünden uzaklaştırılması girişimlerine karşı, “oysa insanlığın önündeki tek seçeneği yok ediyoruz” diye ifade etmişti.
Batı uygarlığının, fikrî, siyasî, sosyal ve iktisadî bakımdan geldiği en iyi, en son nokta liberalizmdir: Liberalizmi insanlığın ulaştığı en mükemmel nokta, bir özgürleşme biçimi olarak sunmak, en iyimser ifadeyle safdilliktir.
Liberalizm, bir özgürleşme biçimi değildir; aksine bir özgürleşme yanılsaması, yanıltmacasıdır: Felsefî olarak zihnin, ahlâkî olarak davranışların ve değerlerin, sosyolojik olarak toplumu ayakta tutan anlam haritalarının ve kurumlarının, iktisadî olarak birey''den küre''ye kadar insanın, insanlığın iktisadî varoloş düzeninin ve düzeneklerinin tefessüh etmesidir.
Liberalizmin başarısı, gerçekte, insan''lık fikri''ni hiçe sayışının, yok edişinin katlanarak gerçeğe dönüşmesini garanti ediyor yalnızca: Liberalizmin ürettiği sosyal ve iktisadî refah toplumu, insanların hakikatten, anlamın dünyasından, içine sürüklendikleri felsefî, sosyal ve iktisadî anlamsızlık, hiçleş/tir/me kriziyle yüzleşmekten kaçış biçimlerini hem çoğaltıyor, hem de meşrulaştırıyor çünkü.
İnsanların iktisadî refaha ulaşmasıyla, daha mutlu, daha huzurlu, daha anlamlı bir hayat sürdürebilecekleri fikri, insanın varoluş hakikatinin ve hakikatin varkılış imkânlarının ve katmanlarının kavranamadığı, olgunlaşamayan, haddini bilemeyen, bencilleşen, kibrinden çatlayan ilkel ve barbar bir fikirdir: Sonuçta hayatın ruhsuzlaşması, insanların vicdanlarını yitirmeleri, bireysel, sosyal ve küresel ilişkilerin, erdem, hikmet, saygı, incelik gibi temel vazgeçilmez ilkeler üzerinden değil, çıkar ve güç ilişkileri, dolaylı, örtük kontrol ve kolonizasyon biçimleri üzerinden kurulmasına, bu da insanların olmak fikri yerine daha fazla sahip olmak, -daha fazla haz sahibi olmak, daha fazla güç ve servet sahibi olmak- gibi ilkel, pagan ve barbar dürtüler üzerinden kurulmasına yol açıyor.
Avrupa, kurtarılmayı bekliyor gerçekten. Sürüklendiği, girdiği cendereden, fasit daireden çıkarılmayı. Avrupa''da dışarıdan ve yüzeysel değil, içeriden ve derinlemesine yaptığınız bir keşif yolculuğu, bu çaresizliği size bütün derinliğiyle, yönleriyle ve boyutlarıyla gösterecektir. Ben Köln''den Amsterdam''a kadar yaptığım mini-Avrupa seyahatinde bu yakıcı gerçeği bir kez daha gördüm, bir Avrupa şehrinde, Londra''da 12 yıl yaşamış, soluk alıp vermiş biri olarak.
Sözünü ettiğim kaçısın, estetize yok oluşun en ürpertici mekânı Amsterdam: Amsterdam''da şehrin sokaklarında, uyuşturucunun serbestçe alınıp satılması, pornografik / cinsel uyuşturucunun serbestçe dolaşıma ve tüketime sunulması, insanların hakikatin yitirildiği, anlamın sırra kadem bastığı, ruhun hayaletlere dönüştüğü bir ortamda adına “özgürleşme” denilerek gerçekleştirilen liberalizmin kontrol ve kolonizasyon düzenini, düzeneğini ve yanıltmacasını nasıl da haz alarak, ayartarak sürdürebildiğinin ve meşrulaştırabildiğinin, insanı hakikat adına, insanlığın geleceği adına ürperten göstergeleri.
* * *
Almanya seyahatimiz sırasında bize eşlik eden, arabasını veren, her türlü yardımı yapmaktan çekinmeyen, orada e-mail adresime düşen e-mailinden sonra tanıştığımız ama kâlû-belâ''dan beri dost ve kardeş olduğumuzu gönülden hissettiğimiz, önaçıcı çalışmalara öncülük eden sevgili kardeşim Murat Kubat''a ve değerli eşi Nihal Hanım''a, Köln''den Yılmaz Gümüş ve “dâhi çocuk” İbrahim Bahçi kardeşlerime, Amsterdam''dan Abidin Tuncer ve değerli eşiyle Yardımeli Derneği''nin Avrupa temsilcisi Mustafa Bildirici kardeşlerime gösterdikleri kardeşlikleri, dostlukları ve “ev sahiplikleri” için içten teşekkürlerimi iletiyorum buradan. Önümüzdeki günlerde bu kardeşlerimle yaptığımız zihnî fetih, kalbî keşif yolculuklarını, bu güzel insanların Almanya''da, Avrupa''da yaptıkları gözdoldurucu, Avrupa insanının da önünü ve gönlünü -hakikate- açacak değerli çalışmalarını sizlerle paylaşacağım…
.Kültürel” açılım olmadan aslâ!
Yusuf Kaplan
8/11/2010 Pazartesi
Başbakan Erdoğan''ın başlattığı açılım politikaları, özellikle dışarıda büyük yankı uyandırıyor: Türkiye, tarihin yapılmasında kilit rol oynamamızı mümkün kılan medeniyet iddialarımızı ve kodlarımızı fark etmeye, keşfetmeye ve birer birer hayata geçirmeye başladığı andan itibaren, şimdiye kadar benimsediği teslimiyetçi, içe kapanan konumlanışı nedeniyle art arda zuhur ettirilen yapay ama bir süre sonra gerçek boyutlar kazanan icat edilmiş sorunlarla boğuşmasının bize tahmin bile edemeyeceğimiz ölçeklerde enerji, zaman ve özgüven kaybettirdiğini gördü ve savaşlarla, çatışmalarla, kaoslarla geçen karanlık bir yüzyıldan sonra yeniden kurulmakta olan bir dünyada kendisini yeniden özneleştirecek, yeniden tarihe çıkaracak, yeniden tarihin yapılmasında belirleyici bölgesel ve küresel roller oynayacak açılım projeleri başlattı.
Başbakan Erdoğan''a ve bu açılım stratejilerinin ve politikalarının belirlenmesinde kilit rol oynayan bakanlarımıza mevcut açılım girişimlerinin kısa devre yapmaması için artık daha fazla ihmal edilmemesi gereken asıl açılım ekseninin hayata geçirilmesinin hayatî önem arzettiğini hatırlatmak istiyorum: “Kültürel” açılım ekseni bu.
Ekonomik, kültürel ve siyasî sınırların anlamsızlaştığı ve ortadan kalktığı bir zaman diliminde, Kuzey Amerika, Avrupa ve Uzak Asya havzalarında müşterek ekonomik, kültürel, stratejik, askerî işbirliği projeleri geliştirildi, yaklaşık çeyrek asırsan bu yana. Sadece bizim medeniyet coğrafyamızda bu tür bölgesel ve küresel işbirliği projeleri gerçekleştirilemedi.
Bunun elbette çeşitli nedenleri vardı: Öncelikli olarak hâkim Batı uygarlığı, -özellikle de İngilizlerin marifetiyle- bizim medeniyet coğrafyamızı sömürgeleştirmiş, sömürgecilik sonrası dönemde bölgemizde -cetvellerle- yapay devletler -kabile devletleri- icat etmiş ve bu coğrafyanın bir daha müştereken ayağa kalkmaması için bu yapay devletlere uzaktan kumanda ettikleri uydu rejimler / aktörler dikmiş, bu uydu devletleri, sömürgecilik döneminin uzantısı seküler ve totaliter rejimlerin ve elitlerin insafına terk ederek, küre üzerindeki hâkimiyetini bizim medeniyet coğrafyamızın insan ve tabiat kaynaklarını ve zenginliklerini kontrol ederek sürdürebileceği bir düzen/ek kurmuştu.
Şu an bu düzen/ek çatırdamaya başladı; önümüzdeki 20-25 yıl içinde büsbütün altüst olacak. Amerikalılar ve İngilizler bu gerçeği gördükleri için Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu''dan oluşan Osmanlı coğrafyasını yeni yöntemlerle ve -adına ayartıcı ve yanıltıcı bir şekilde “istikrarı sağlamak” dedikleri- uydurma bir stratejiyle yeniden dizayn etmek ve kontrollerinden çıkarmamak için derinlemesine yerleşmeye başladılar bölgemize.
Türkiye, önce Refahyol hükümetiyle, ardından AK Parti hükümetleriyle birlikte bu küresel yeni-sömürgecilik girişimlerini püskürtecek, bölgenin makus talihini yenecek açılımları adım adım hayata geçirmeye başladı.
İşte bu açılımların derinlemesine kök salabilmesi ve kalıcılaşabilmesi için bundan sonra asla vakit geçirilmeden hayata geçirilmesi gereken eksen, “kültürel” eksendir: Burada asıl hayatî nokta şu: “Kültürel” eksen, stratejik, siyasî ve ekonomik eksenlerin hayat bulabilmesini, kök salabilmesini teminat altına alabilecek yegâne eksendir.
Çünkü bu açılım girişimlerinin harcı, temeli ve ruhu kültürel eksendir. Eğer gerçekleştirilen bu açılım girişimleri, kültürel eksenle desteklenmezse, kesinlikle kalıcı ve köksalıcı sonuçlar doğuramaz. Kaldı ki, müşterek medeniyet coğrafyasından sözediyoruz: Bin küsur yıldan fazla bir süredir aynı medeniyet coğrafyasını, aynı medeniyet iddialarını ve rüyalarını paylaşmış bir coğrafyanın, yeniden müşterek siyasî, stratejik, ekonomik, kültürel ve entelektüel hedefler çerçevesinde hareket etmemesi için hiçbir neden yoktur ve o yüzden bütün yapay duvarlar birer birer yıkılmak üzeredir.
İşte Türkiye, kendi medeniyet coğrafyasının kodlarını, dinamiklerini ve kaynaklarını yeniden hayata ve harekete geçirmeye başladığı andan itibaren Doğu''da Hindistan''dan Çin''e ve Japonya''ya, Malezya ve Endonezya''ya, Kuzey''de Rusya''ya, güneyde Afrika''nın içlerine ve Latin Amerika''ya, Batı''da da Avrupa''dan Amerika''ya kadar eksen genişletme girişimlerinden Davutoğlu''nun deyişiyle “çarpan etkisi” yapacak sonuçlar alabilir.
Cuma günkü yazıda “kültürel” eksenin en etkili ayağını oluşturan sinema ve televizyon endüstrisinin -bu hafta İTO''da yapılan önemli bir sinema sempozyumunda dile getirilen fikirler ve önerileri de tartışarak- nasıl yaratıcı şekillerde hayata ve harekete geçirilebileceğini göstermeye çalışacağım.
Unutmayalım: Türkiye, kendi medeniyet iddialarıyla donanarak pergel metaforu ışığında hem kendi medeniyet coğrafyasına, hem de bütün dünyaya açılabildiği zaman tarihte tatilden çıkıp, yeniden tarihin yapılmasında kilit rol oynayabilir ancak.Eski düzen bitti, bize yeni bir düzen lazım, cancağızım
Yusuf Kaplan
12/11/2010 Cuma
Eski dünyanın çökmekte olduğunu göremeyecek kadar körleşmiş durumda zihnimiz. Üstüne üstlük Türkiye''de çok güçlü bir Avrupa lobisi var. Yine aynı ölçüde güçlü bir Amerikan lobisi ve belki de ikisinden de güçlü bir İsrail lobisi var.
Ne zaman bu ülkelerin veya aktörlerin eskimiş düzenlerini daha da eskiten yeni bir adım atsa Türkiye, bu uzaktan kumandalı -kahir ekseriyeti Balkan kökenli- lobiler, feyad-u figânı basıyorlar hemen, Türkiye "elden gidiyor" diyerek…
Türkiye, imparatorluk bakiyesi etnik yapısıyla, ufuksuz, zihinleri donduran laikçi kafasıyla artık daha fazla gidemez: Gidemez çünkü bu kafa ve bu yapı, varlığını büyük ölçüde "eski-düzen"e borçlu.
"Eski-düzen"in sacayağını ABD, Avrupa ve İsrail oluşturuyor. Bu düzen, sosyalizmin çökmesinden sonra zorla, palyatif yöntemlerle ayakta durdurulmaya çalışıldı bugüne kadar: Ama artık bu düzenin böyle gidemeyeceği anlaşıldığı için, "eski-düzen"in ağababaları, dünyanın dört bir tarafını askerî olarak işgal ederek önceden-saldırı seçeneğini işletiyorlar.
Amerikalı stratejistlerin "pre-emtive strike" dedikleri bu "önceden-saldırı" seçeneği, "eski-düzen"in zorla, zorbalıkla ve zor kullanarak çöküş sürecini olabildiği ölçüde uzatmayı hedefleyen, tastamam bir panik ve yenilgi psikolojisi üzerine kurulmuş bir stratejiye dayanıyor.
Oysa insanlığın tarihî tecrübesine yakından baktığımızda, panik ve yenilgi psikolojisine dayanan stratejilerin, başarısızlığa mahkûm olmaktan kurtulamadıklarını görüyoruz.
"Eski-düzen"in aktörleri, dünyaya, dillerine pelesenk ettikleri gibi "insan haklarına, özgürlüğe, demokrasiye dayalı bir gelecek" vaat etmiyorlar: Tam tersine, deyim yerindeyse, "düzenbazlık" yapıyorlar yalnızca: İstedikleri yeri işgal ediyorlar, istedikleri ülkeleri içerideki uydu lobileri aracılığıyla karıştırmaya çalışıyorlar, istedikleri yerlerde, istedikleri ekonomik, kültürel, siyasî istikrarsızlıklar çıkarıyorlar…
Yaptıkları, yapabildikleri yalnızca bundan ibaret: Düzenbazlık.
Dünyanın neresine özgürlük, demokrasi, insan hakları götürdü bu "düzenbazlar"? Aksine, petrodolar Arap rejimleri örneğinde gördüğümüz gibi, totaliter, otoriter aktörlerle "işlerini götürdüler", "götürmeye" de devam ediyorlar el''an. Dahası yine Ortadoğu coğrafyasında gözlendiği gibi, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler yanlısı bütün kökten, tabandan, halklardan gelen talepleri yalnızca hiçe saymakla kalmadılar, bizzat ve bilfiil yok etmekten çekinmediler, çekinmiyorlar…
Kavramakta zorlandığımız yakıcı geçek tam da burada gizli işte: Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler söylemi, yeni-sömürgeciliğin öncü keşif kolundan başka bir şey değil. Latin Amerika''dan Uzak Asya''ya, İç Asya''dan Ortadoğu''ya ve Afrika''ya kadar yapılan tek şey bundan ibaret: Düzenbazlık. Düzeni, düzenbazlıkla koruma panik ve yenilgi psikolojisi.
Bu düzenin sonsuza dek böyle gideceğini düşünmek tarihi, tarihin nasıl işlediğini bilmemek demek. Tarih, artık merkezinde bizim bulunduğumuz coğrafya üzerinde işliyor ve yapılıyor. ABD, Amerika kıtasında olduğu için, Avrupa, Avrupa kıtasında olduğu için dünya üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürüyor değil: Aksine, eski düzenin lordları, şimdiye kadar kurdukları dünya düzenini, merkezinde bizim yer aldığımız coğrafyaya siyasî, kültürel, askerî, stratejik ve ekonomik olarak yerleştikleri için sürdürüyor/du.
Bu düzenin hâkimiyetini sürdürmesine sosyalist blok, sanıldığının aksine tahmin bile edemeyeceğimiz boyutlarda yardımcı oluyor, kapitalist düzenin değirmenine şaşırtıcı şekillerde su taşıyordu. Sosyalist blok çökünce takke düştü, kel göründü ve "maskeli balo vaziyetleri"nde olduğumuz suyüzüne çıkıverdi. Ve eski-düzenin, artık varlığını bile sürdüremeyeceği anlaşıldığı için panik psikolojileri geliştirdi bu düzenin lordları.
Avrupa, birliğe doğru gidiyor ama sütunları olmayan, dayanakları çöken bir birleşme bu. O yüzden özelde yeniden tarihî rolünü oynamaya soyunan Türkiye''den, genelde ise sınırlarını teker teker kaldırmaya, ortak bakanlar kurulu toplantıları yapmaya, derin ekonomik, siyasî, stratejik ve kültürel ilişkiler kurmaya başladığımız medeniyet coğrafyamızın, güçlenen, kendisiyle ve tarihî tecrübesiyle barışan, derin tarihî tecrübesinden aldığı özgüvenle içerideki ve dışarıdaki aşılmaz sanılan sınırları birer birer aşan Türkiye''nin öncülük ettiği ufka koşma yürüyüşünden fena halde ürküyorlar.
Dünyanın dengesi değişiyor ve yeni kurulmakta olan dünyanın parametreleri Rusya, Çin, Hindistan ve Türkiye gibi bölgesel aktörler tarafından yeniden belirleniyor.
Eski-düzenin dünyaya savaş, işgal ve gözyaşından başka bir şey veremediği gün ışığına çıktı. Ama bizim var: Dün olduğu gibi yarın da, yeni bir adalet ve vicdan, sulh ve selamet, barış ve hakça paylaşım düzeni sunabileceğimizin ipuçlarını sunduk bütün dünyaya…İnsanlığın önündeki en büyük tehdit: NATO
Yusuf Kaplan
22/11/2010 Pazartesi
NATO, münhasıran Atlantik ötesi bir gücün dünyaya nizamat vermesi için Soğuk Savaş şartlarında kurulmuş askerî ve stratejik bir örgüttür. Dünya, Atlantik''in ötesindeki bir güçten ibaret değildir; ama NATO kurulurken, art arda yaşanan iki büyük savaştan sonra oluşan vakum NATO''nun Atlantik ötesi bir güç tarafından de facto / fiîlî olarak kurulmasına fırsat vermiştir.
NATO''nun kuruluşu da, varoluşu ve varlığını sürdürüş gerekçeleri de, geleceği de sorunludur ve tartışmaya açıktır.
Yani NATO''nun esaslı bir meşrûiyet problemi vardır. Bugün tartışılması gereken asıl yakıcı sorun, NATO''nun varlığı ve meşrûiyeti olması gerekirken, NATO''nun dünyanın geleceğinin şekillendirilmesinde nasıl kilit rol oynayabileceği konuşulabilmektedir. Hele de Türkiye gibi özellikle de yakın dönemde ilkeli bir dış politika izleyen, uluslararası ilişkiler terminolojisine modern tarihte -belki de- ilk kez güvenilirlik, erdem, vicdan, ahlâk gibi kadîm metafizik kavramları girdiren bir ülkenin son Lizbon toplantısında takındığı tavırla, her bakımdan köklü, sorgulanması gereken bir kimlik krizi yaşayan ve meşrûiyeti tartışmaya açılması gereken NATO''nun meşrûlaşmasına yaptığı katkının hiç de küçümsenecek bir katkı olduğu sanılmasın.
NATO''nun varlık nedeninin neden tartışmalı ve meşrûiyet sorunuyla malul olduğu meselesi hakkında -nedendir bilinmez- pek üzerinde durulmayan bir iki temel meseleye dikkat çekmek gerekiyor.
Öncelikli olarak, NATO''nun kurulmasında İngilizlerin pek bilinmeyen bir rolleri vardır: NATO''nun “beyni” ya da “gizli el”i, dün de İngilizlerdi; bugün de İngilizlerdir. NATO''nun giriştiği her operasyonun gerisinde Amerikalıları lojistik, diplomatik, stratejik ve tabiî askerî olarak destekleyen, kışkırtan aktör hep İngiltere olagelmiştir: Son çeyrek asırda, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu''da (yani Osmanlı coğrafyasında) Amerika''nın NATO üzerinden gerçekleştirdiği operasyonların -çoğunlukla gerçek olmadığı daha sonra ortaya çıkan- gerekçelerinin üretilmesinde ve NATO operasyonlarının meşrûlaştırılmasında hep İngilizler belirleyici roller oynadılar ve nüfûz alanlarını -çaktırmadan- alabildiğine genişlettiler.
Unutmayalım: Amerikalılara NATO''yu kurdurtan ve ABD''yi Avrupa''ya müdahale etmeye kışkırtan kişi Churchill''dir. Churchill, Amerikalılara, “eğer Avrupa''ya müdahale etmezseniz, biz Avrupa''da birbirimizi yiyeceğiz, siz de dünya gücü olma fırsatını kaçırmış olacaksınız” diyerek NATO''nun kurulmasına ve ABD''nin Avrupa (gerçekte Osmanlı) coğrafyasına yerleşmesinde belirleyici rol oynadı.
Buradan da anlaşılabileceği gibi, NATO''nun kuruluşunun görünüşteki gerekçesi, iki paylaşım savaşıyla birlikte harab-u tûrâb olan Avrupa''nın -Anglo-Amerikan hegemonik çatısı altında- toparlanmasıdır. Ama asıl görünmeyen gerekçesi, Toynbee''nin “durduruldu” dediği Osmanlı medeniyetinin çocuklarının yeni bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesini nihâî olarak önlemektir.
Bunun için Türkiye, aslâ kendi hâline bırakılmamıştır; bugünden sonra da kendi hâline bırakılmak istenmiyor. O yüzden Türkiye, NATO''ya alınarak, enterne -dolayısıyla hadım- edilmeye çalışıldı.
Fakat evdeki hesabın çarşıdaki pazara -her zaman- uymadığı görülüyor: Öncelikli olarak, Türkiye''nin NATO''ya girmesi, Türkiye''nin tarihte tatil yapmasına yol açmışsa da, Türkiye''nin Batı''dan gelecek ölümcül, yok edici darbeyi savuşturmasına; bu arada zaman kazanmasına; en önemlisi de toparlanmasına ve şu geçtiğimiz süreçte gözlendiği gibi kendine gelerek, rotasını bularak dünyanın geleceğinin şekillendirilmesinde yeniden gözardı edilemeyecek bir güç, bir aktör konumuna yükselme sürecine girmesine de yol açmıştır.
O yüzden Türkiye, mevcudiyetiyle, NATO''nun tartışmalı varlığına meşrûiyet kazandıran bir rol oynuyor olsa da, aynı zamanda NATO''nun “serseri mayın”ı andıran gücünü ve stratejisini az biraz da olsa frenlemeye çalışıyor. Ancak bu arada Türkiye, kendi rolünün, yeniden tarihî bir yürüyüşe soyunma imkânlarının tehlikeye girme riskiyle karşı karşıya olduğunu da mutlaka göz önünde bulundurmalı.
Çünkü şu ân yeni bir dünya kuruluyor ve NATO, kurulmakta olan yeni dünyanın önündeki en büyük engeldir. Ve meşrûiyeti sadece kaba güce dayanmasından ötürü sorunlu olan ve bu nedenle istediği yeri, istediği gerekçeyle işgal eden bir “serseri mayın” gibi hareket eden NATO, dünyanın önündeki en büyük tehdittir.
Lizbon toplantısında NATO''nun Uzak Asya''yı tehdit olarak konumlandırması madalyonun görünen yüzüdür; madalyonun görünmeyen yüzünde, NATO''nun hedefinde, Türkiye''nin, enterne edilerek, yeni bir tarihî yürüyüşe soyunmasını önleme kaygısı gizlidir.
İnsaf yahu, insaf!
Yusuf Kaplan
26/11/2010 Cuma
Naipaul gibi İngilizlerin açıkça ajan provokatör olarak kullandığı üçüncü sınıf, pespaye bir yazarın Avrupa Yazarlar Parlamentosu''na davet edilmesi olacak iş değil. O yüzden medya üzerine gitti bu olayın haklı olarak ama insaf ve vicdan ölçülerini aşarak ve zaten dört bir taraftan çoklukla haksız ve maksatlı olarak topa tutulan 2010''a vurmak için bir fırsat olarak değerlendirdi bunu.
Bu arada 2010''un sinema direktörü olarak Mahpeyker gibi aslâ tasvip etmediğim, desteklemediğim rezalet bir film üzerinden meselenin iç yüzü bilinmeden beni de yıpratmaya dönük bir yayın faaliyetine girişildiğini gözlemliyorum.
"Naipaul skandalı" dolayısıyla çoğunlukla haklı ve doğru argümanlar çerçevesinde Yeni Şafak''ta iki yazar -Akif Emre ile Salih Tuna- konuyu sütunlarına taşıdı.
Akif Emre''nin benim de öteden beri sıklıkla dillendirdiğim, İslâmî entelijansiyasidaki kişilik ve zihin kayması sorununu enfes bir şekilde özetlediği yazısında isim vermeden Mahpeyker rezaleti üzerinden okuyucuda beni de yerden yere vurduğu bu dekadant kişilerin içine dahil ettiği izlenimi oluşturan ve bu iğrenç karenin içine yerleştirdiği sonucu doğuran sözkonusu yazısı ve ardından Salih Tuna''nın münasebetsiz (?) ve yalan yanlış sözleri benim sigortalarımın atmasına yetti. Dengem bozuldu. Uykularım kaçtı.
Benim böylesi bir şeye sessiz kalmam elbette ki mümkün değil. Gelen e-maillere ve telefonlara cevap yetiştirmekle uğraşıyorum üç gündür. Mahpeyker meselesiyle ilgili bir açıklama yapmam farz oldu artık.
Öncelikli olarak ben Mahpeyker''le ilgili almam gereken önlemleri fazlasıyla risk alarak aldım zaten. Bunu -Akif Emre dahil- bilenler biliyor.
Benim Mahpeyker gibi rezil bir filmi onaylamam mümkün mü? Benim kontrolümün dışında bu film gösterime girdi ve Allah''ın yardımıyla gişede battı çok şükür.
Proje sahipleri, filmin kopyesini, bütün ısrarlarımıza rağmen son gün gönderdiler bana. Filmi görünce neye uğradığımı şaşırdım. Galasını protesto ettim; bakan ve diğer zevatın galaya gitmemelerini söyledim. Proje sahibini derhal ofise çağırdım ve yapması gerekenleri bir bir ilettim kendisine. Ama yapmadığı anlaşılınca parasını ödemedim, ödemeyeceğim. Ayrıca filmin Avrupa''da gösterimleri vardı; iptal ettim ve 2010 logolarını çıkarttırdım.
Ben kontrolümün dışında gelişen bu olaydan hemen sonra istifamı verdim ama kabul edilmedi: "Bu kadar güzel iş çıktı; kendine haksızlık etme; bu sorunu bir şekilde hallederiz" denildi. O yüzden açıklama yapmadım şimdiye kadar.
Ben 2010''da İstanbul''un -özellikle Osmanlı- medeniyet birikiminin yeniden icat edilmesiyle birlikte dünyanın karşı karşıya kaldığı en temel sorunları çözebilecek şifreleri barındırdığını ve bu şifreleri deşifre edecek estetik değeri yüksek, film dili geliştirecek, parlak ve yeni kuşakların önünü açacak birinci sınıf projeler yapmak için, bana ayrılan bütçenin 10 katından fazlasını alacak kadar inanılmaz bir mücadele verdim. Hiç kimsenin vermeyi göze alamayacağı, yorucu bir mücadele. Bu arada bu tür kurumlarda görülebilecek komisyonculuk, rüşvetçilik ve yolsuzlukla da, ilkel bürokrasiyle de kıran kırana savaştım.
Sonuçta, ortaya çok esaslı, nitelikli, bütün dünyada takdir edilecek, çaplı projeler çıktı. Bu filmler, yarın televizyonlarda gösterildiğinde 2010''da yüzümüzü ağartacak dünya çapında işlerin yapıldığını herkes görecek ve o zaman beni ve Şekip Bey''i yıpratmaya çalışanlar ne diyecek merak ediyorum doğrusu…
2010, baştan yanlış kuruldu. Üç kez yönetim değişti. Son yönetimin bazı dengeleri de gözeterek yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştığını söyleyebilirim. 2010''u ve Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç''i vurmaya çalışanların çoğunun nedensiz olmadığını bilin derim.
Bu satırları, "şakşakçılık" ve "midesinden bağlılık" olarak yaftalayacak kişiler çıkabilir. Ama bilenler bilir, ben hiçbir yere "midesinden bağlı" olmadım. Paradan nefret eden biriyim ben. Aldığım parayı arkadaşlarımla paylaşmaktan çekinmem. O yüzden kirada oturuyorum hâlâ. Ayrıca İlkelerime uymayan hiçbir yerde bir saniye bile kalmadım. Eğer Şekip Bey''in ve bakanımız Hayati Yazıcı''nın aktif desteği olmasaydı ben 2010''da bir gün bile durmazdım.
Şekip Bey''in özellikle idari birimde tertemiz, ehliyetli bir ekip kurduğunu da vurgulamak isterim. Burada Maliye Direktörü Osman İnce''yi özellikle anmam gerekiyor. Yolsuzluklara geçit vermiyor Osman Bey. Proje Takip Direktörü Erkan Bey, İdari Direktör Emre Kaçar, Satınalma Müdürü Faruk Şenel, Personel Direktörü Süleyman Dinçer kardeşlerim, 2010''daki bütün iyi ve çaplı işlerin gizli kahramanlarıdır.
2010''da şimdiye kadar sinemada yapılmayan işler yapıldı. Hadi takdir edilmeyi bir tarafa bırakalım, bilip bilmeden tekdir edilmek insanın kanına dokunuyor gerçekten. Eğer benim yerimde bir solcu arkadaş olsaydı, şu an Türkiye''de yere göğe sığdırılmazdı. Ama benim bu tür derdim olmadı hiçbir zaman. Ben yaptığım işi hep Allah rızası için, ülkem için, ülkemin garip insanları, gelecek kuşakları için ve ideolojik kesimler arasında adaleti özenle gözeterek yaptım. Ve mahlûk bilmezse Hâlık bilir, dedim.
Hiçbir yerde yapılan bütün işler mükemmel olmuyor; böyle bir şey eşyanın doğasına aykırı zaten; fakat ben bütün işlerin birinci sınıf olması için çok çaba sarfettim ve bunu da büyük ölçüde başardık. Ama -bütün çabalarıma rağmen ortaya çıkan- Mahpeyker rezaletinin hâlâ uykularımı kaçırdığını ve izleyen herkesten özür dilediğimi de bilin isterim.Entelektüel sefalete ve yetimin parasının peşkeş çekilmesine göz yumamam
Yusuf Kaplan
29/11/2010 Pazartesi
Mahkeyper gibi hiçbir estetik değeri olmayan, izleyiciyi ayartarak köşeyi dönmek amacıyla pespaye Hollywood konvansiyonlarında çekilen sıradan, gerek senaryosu, gerek rejisi, gerek sanat yönetimi, gerekse montajı bakımından dökülen bir piyasa filmine destek vermediğimi, veremeyeceğimi açıkladığım için filmin senaristi ve proje sahibi Avni Özgürel, "dinci bu adam, sinemadan anlamaz, o yüzden padişahın sevişme sahnesinden ötürü filme saldırıyor" demeye gedirerek -özür dilerim ama- tastamam "şark kurnazlığı"nı andıran bir tavırla hedef saptırıcı açıklamalarla beni yıpratmaya çalışıyor.
Bu Mahkeyper rezaletine şimdiye kadar değinme ihtiyacı hissetmedim bu sütunda. Çünkü filmle ilgili yapılması gerekenleri yapmış, alınması geren önemleri 2010 Ajansı''nda, kurum içinde üstelik de çok büyük risk alarak almıştım zaten.
Ayrıca filmi hiçbir şekilde desteklemediğim ve onaylamadığım hâlde, film gösterimdeyken izleyiciyi ayartmayı, sömürmeyi düşünmeyecek kadar da centilmence hareket ettim ve film gösterimden kalkıncaya kadar sabrettim, bekledim.
Ama olay -benim dahlim dışında- birdenbire patlayınca kamuoyunu aydınlatmayı bir ahlâkî sorumluluk olarak gördüm.
Özgürel''e Yakışmıyor
Avni Özgürel, benim yaptığım açıklamalar üzerine son derece yakışıksız bir "vurun abalıya" kampanyası başlattı aleyhimde. Avni Özgürel, benim Türkiye''de sinemadan gerçekten anlayan bir kaç kişiden biri olduğumu, Londra''da televizyon ve sinema alanında master ve doktora eğitimi aldığımı, Oxford University Press gibi saygın bir yayınevinden dünyanın önde gelen film akademsiyenleriyle dünya sineması konusunda devasâ bir kitap yayımladığımızı, bir sinema okulu kurduğumu, Bilgi Üniversitesi''nde 9 yıl lisans ve yüksek lisans düzeyinde film teorisi, dünya sineması dersleri verdiğimi, çok sayıda yüksek lisans tezi hazırlattığımı ve Kültür Bakanlığı film destekleme kurulunda kendi projeleri dahil Mahmut Fazıl Coşkun, Hüseyin Karabey, Serkan Acar, Nuri Bilge Ceylan, Atilla Taşdiken ve Semih Kaplanoğlu gibi Türk sinemasının genç ve orta kuşak parlak yönetmenlerinin filmlerinin desteklenmesinde önemli rolüm olduğunu, televizyon kurduğumu, genç bir televizyoncular ve sinemacılar kuşağı yetiştirmek için nasıl çaba gösterdiğimi bilen biri olduğu hâlde, köşe yazarı olduğu Radikal gazetesine, benim "dinci, sinemadan anlamaz, hödük bir kişi" olduğum izlenimi oluşturmayı hedefleyen hedef saptıran, vurun abalıya dedirtecek türden açıklamalar yapmaktan çekinmiyor.
"Padişah Sevişir mi Hiç? Padişah Sevişmiş, Para Yok" başlığıyla pimitif ve provatif bir başlıkla yap/tır/ılan bu haber, Yeni Radikal''in büründüğü tabloid kalıba ruhen de nasıl da kolayca girdiğini gösteren tastamam entelektüel sefalet örneği bir haber. Üstelik de yalnızca Avni Özgürel''in yalan yanlış, hedef saptırıcı açıklamalarına yer verilmiş haberde. Bu haber, başka gazetelere ve sitelere de ulaşmış anında, nasıl olmuşsa.
Avni Özgürel''in yaptığı şey, fikir namusu açısından gerçekten çok çirkin. Hiç yakıştıramadım kendisine.
"Estetik Düzeyi Yüksek Filmler"
Oysa ben, bütün proje sahiplerine "burası ticari bir kurum değil. Gişe sorunu diye bir sorunumuz yok. Parayı karşılıksız veriyoruz. O yüzden ticari, pespaye Hollywood konvansiyonlarında film istemiyorum. Estetik düzeyi yüksek, film dili geliştirecek, geleceğe kalacak ve dünyada ses getirecek nitelikte, çapta filmler istiyorum" dedim defalarca.
Şimdiye kadar yaptığımız projeler çoklukla böylesi bir düzeyi yakalamış filmler oldu. Sözgelişi, "Hat: Bir Medeniyet Çizgisi", bir başyapıt. Japonya''dan Kanada''ya kadar yapımcılar peşine düştü filmin. "Aziz İstanbul" başlıklı filmimiz yine bir başyapıt. "İstanbul''un Şehirleri" başlıklı dev projemiz tam üç kıtadaki 33 şehirde İstanbul''un izlerini ve ruhunu arayan dev bir proje. Yine "Saatler İstanbul''u Gösterdiğinde" başlıklı filmimiz, Kurtuba''dan Venedik''e kadar 9 Avrupa kentiyle İstanbul''un sanatsal, kültürel ve entelektüel alışverişini anlatan nefis bir çalışma. "Payitaht" projesi, 7 bölümde bir medeniyet kurucu şehir olan İstanbul''un medeniyet birikimini kültür, sanat, siyaset, düşünce, gündelik hayat gibi temel özellikleriyle beyaz perdeye aktaran enfes bir eser. "Divanyolu" başlıklı projemiz, Sultanahmet çevresinde Osmanlı İstanbul''unda sanatın, düşüncenin ve hayatın kalbini resmeden çaplı bir film. "Bir Medeniyet Rüyası", "Ustalar, Alimler ve Sultanlar", "Sekiz Ülke, Sekiz Yönetmen ve Sekiz Sinan", "Kültürel Farklılığın Renkleri" gibi estetik değeri yüksek, bütün dünyada ses getirecek belgeseller Aralık ayında görücüye çıkacak.
Ayrıca "Unutma Beni" başlıklı, aralarında Aida Begiç gibi parlak yönetmenlerin olduğu 6 ülkeden 6 yönetmenin İstanbul''unu anlattığı nefis bir uzun metraj projemiz, senaryosunu Ayşe Şasa''nın yazdığı 16. yüzyıl İstanbul''unu eksen alan "Şenlikname: Bir İstanbul Masalı" gibi toplam 7 önemli uzun metraj filmimiz var.
"İdeolojik Ayrım Yapmadım"
Bu projeleri hazırlarken hiçbir ideolojik ayırım da gözetmedim. Son derece adil davrandım. Erden Kıral''dan Mesut Uçakan''a, Mahmuf Fazıl Coşkun''dan Hüseyin Aydemir''e, Ali Özgentürk''ten Hüseyin Karabey''e, İsmail Güneş''ten Serkan Acar''a kadar bütün farklı kesimlerin öncü, yetenekli yönetmenlerine 2010''un kapılarını açtım.
Üç kıtayı 2010''un film dekoru yaptık bu süreçte. Çind''den İspanya''ya, Kırım''dan Libya''ya kadar. Bir medeniyet kurucu ve medeniyetleri koruyucu bir şehir olarak İstanbul''un dünyaya neler söyleyebileceğinin izini sürdük bütün projelerde.
Bütün bunlara rağmen, Avni Özgürel''in, beni çok iyi tanıdığı halde, "dinci, sinemadan anlamaz bu adam" imajı oluşturmaya çalışması, gerçekten çok çirkin. Benim tek taktığım şeyin "öpüşme sahnesi" olduğunu söyleyip durması, hiç yakışmıyor kendisine. Oysa benim kaygımın, öncelikli olarak estetik değeri yüksek, piyasa filmi olmayacak, film dili kuracak dünya çapında filmler yapmak olduğunu, "Poetika"sı güçlü bir filmin, "polika"sı da güçlü bir film olacağını ama Mahpeyker''in böyle bir film olmadığını kendisine defalarca söyledim. Fakat o yine de hedef saptırmaya devam ediyor.
"Yapım Sürecinde de Sorumluluklarından Kaçındı"
Aynı yöntemi, filmin yapım sürecinde de sergiledi Avni Bey. Film, gala tarihinden en az iki ay önce bitmesine rağmen, bütün ısrarlarımıza rağmen filmin kopyesini getirmedi bana. "Teknik işlemler bitmedi, iki gün sonra, üç gün sonra veririz" diyerek beni oyaladı. Ama bu süreçte bitmedi henüz diyerek bana kopyesini göndermediği filmin benden habersiz basın galası yaptı!
Ve bana son gün göndertti. Öyle anlaşılıyor ki, filmi yine bana göstermeden galasını yapacaktı. Son gün benden para istedi; ben de "ayıp değil mi, benim görmediğim ve yarın galasını yapacağınız filmin parasını nasıl isteyebiliyorsunuz?" deyince o gün hemen göndertti.
Atatürk''ü Sübyancı Olarak Sunabilir misiniz?
"Öpüşme sahnesi" dediği şey de öpüşme sahnesi filan değil. Düpedüz Osmanlı padişahını sübyancı olarak resmeden ve senaryoda olmayan bir sahne.
Soruyorum şimdi: Siz Atatürk''ü, İnönü''yü, Ecevit''i, Demirel''i , Erdoğan''ı , Mevlânâ''yı, Yunus''u, Sinan''ı vesaire önüne gelen çocuğa sarkıntılık eden, önüne gelen kadına –çok afedersiniz "atlayan" pespaye bir adam olarak resmedebilir misiniz? Böyle bir şeyin özgürlükle ne alakası var? Pespayeliğin adı ne zamandan beri özgürlük oldu? Avni Özgürel''e yakışıyor mu bütün bunlar? Ayrıca siz bir Godard, Tarkovsky, bir Vertov, bir Peter Greenaway, bir Brakage, bir David Lynch, bir Jim Jarmuch, bir Haneke, bir Ozu, bir Kurosoawa filmi mi çektiniz de böyle veryansın edip, bol keseden atıp duruyosunuz?
Son derece oryantalist, karakterleri "hapishane kaçkını" modalitesinde sunan, rejisi, kurgusu, sanat yönetimi dökülen ve yarın dünyada gösterildiğinde de bu ülkenin tarihini, kişiliklerini aşağılayıcı, utanç verici bir filme ben nasıl destek olabilirdim ki? Avni Bey''e "böyle bir şey benim kendimle çelişkiye düşmem, kendimi inkar etmem anlamına gelir" dediğimde "Yusuf Hoca, ben bu filmi yakarım yine senin başını yere eğdirmem" dedi bana, defalarca. Ama ortaya çıkan film, hiçbir estetik değeri olmayan, sıradan, pespaye ve içerik açısından da gerçekten bir Türk''ün yapamayacağı kadar utanç verici bir film. Bu nedenle olsa gerek, Avni Bey, hedef saptırma, vurun abalıya çirkinliğine başvuruyor.
Avni Özgürel, filmin snopsisini, senaryosunu, desteklediğimi, setine gittiğimi söylüyor. Elbette destekledim. Desteklemeseydim, projesini kabul eder miydim? Çünkü senaryo, iyi bir senaryo. Ama ortaya çıkan filmle senaryo arasında pek çok bakımından hiçbir alaka yok. Sözkonusu sahne senaryoda yok mesela. Ayrıca elimde 5 kişilik ekibimden uzman arkadaşların izleme ve değerlendirme raporları da var. 18 Ekim 2010 tarihli bu raporda da, sözünü ettiğim noktalar, senaryoyla film arasındaki çelişkiler, filmin bütün ısrarlara rağmen gönderilmediğine ilişkin bilgiler ayrıntılı olarak vurgulanıyor.
Sonuç olarak ben, dışarıdan ahkâm kesmek yerine elimi taşın altına koydum. Ve zor şartlarda, yolsuzluklarla ve bürokrasiyle kıran kırana mücadele ederek, estetik değeri yüksek, bütün dünyada ses getirecek filmlere imza attım. Benden hiç kimse, entelektüel ve estetik sefalet örneği çalışmalara yetimin, kimsesizin, garip gurabanın parasını babamın malıymış gibi peşkeş çekmemi, çarçur etmemi beklemesin. Benden önceki dönemden kalan, yapıldığında kıyametler koparacak, inanılmaz gerginliklerin, tartışmaların yaşanmasına yol açacak türden 400 civarında çakma projeyi reddettim. Araya bilip bilmeden giren bakanlara, devlet ricaline filan da gerekli cevabı en sert şekilde verdim vesselam.Dromokratik-nihilist totaliterlik, siber-terörizm ve Wikileaks: Oyuna gelmeyin, oyuna gelin
Yusuf Kaplan
3/12/2010 Cuma
Wikileaks fenomenini anlama ve anlamlandırma konusunda Türkiye''de tam bir entelektüel sefaletin, sığlaşmanın ve çölleşmenin yaşandığı gözleniyor.
Türk entelijansiyasının Wikileaks fenomenini efradını câmî, ağyarını mânî bir şekilde anlayabilmesi için, öncelikli olarak çağının tanığı ve tanıdığı olması gerekiyor. Bunun önşartı da kendi olabilmekten, yani varolabilmekten geçer. Kendi olamayanların varolabildiklerinden ve varlığı anlayıp anlamlandırabildiklerinden sözetmek elbette ki ham hayalden ibarettir.
Daha önce de söylemiştim: Her çağ, kendi ağ''larını örer, bağ''larını kurar. Eğer kişi, bu ağların bağlarıyla bağlı kalırsa yalnızca ağdaş olmaya mahkûm olur; yok eğer ağlarının bağlarını çözerek başka çağlara açılabilirse çağdaş olabilir, çağının tanıdığı ve tanıdığı biri katına yükselebilir ve bizi yeni çağların eşiğine taşıyabilir ancak.
Wikileaks fenomeni nedir, nasıl anlamak gerekir bu fenomeni öyleyse?
Yazının başlığına dikkatle bakılacak olursa, Wikileaks fenomeninin özlü bir tanımının yapıldığı görülecektir. Ortada yeni bir durum yok; mevcut durumun yeni bir tezahürü var. İçinde yaşadığımız çağın bizi içine sürüklediği veya çektiği bir ağ yani.
İçinde yaşadığımız çağ, bir katastroflar, felâketler ve şoklar çağı. Modern çağ ile postmodern çağı buluşturan kilit kavram, katastrof kavramı. Katastrof, modern durum için de, postmodern durum için de anormal değil, normal bir durum. Modernler de, postmodernler de, "katastrofla yaşamayı öğrenmek zorundayız" diyegeldiler hep.
Nitekim, Thomas Hobbes, modern devleti, "trafik polisi" metaforuyla açıklıyordu ünlü Leviathan''ında. Hannah Arendt de, biraz daha ileri giderek, ilerleme ile katastrofun bir madalyonun iki yüzü olduğunu söylüyordu The Origins of Totatlitarianism başlıklı öncü çalışmasında. Ve nihayet Walter Benjamin, modernliğin yıkıcılığına dikkat çekiyordu "On the Concept of History" başlıklı önemli makalesinde.
Modernliğin katastrofa, felâkete ve şoklara dayanarak varlığını sürdürebilme durumu, yalnızca düşünürlerin metinlerinde tasvir edilmez. Aynı zamanda çağdaş resim sanatının büyük sanatçılarının tablolarında da resmedilir. Gericault, Goya ve Picasso gibi ressamların tablolarına damgasını vuran fenomen tam da bu fenomendir.
Modernlik, katastrof kavramı üzerinden işleyen mevcudiyetini, hız ve hareket saplantısı üzerinden meşrûlaştırıyordu. Postmodernlikle birlikte, modernliğin hız ve hareket kavramlarına dayanan siyaset teolojisine haz veya ayartı kavramı eklenmiş ve postmodern siyaset teolojisi, teslisine kavuşmuştur böylelikle.
Modern katastrof teorisi ve siyaset teolojisi, maddî dünyanın, fizik gerçekliğin, zâhirî olan''ın, dolayısıyla kıtaların, ülkelerin ve insanların kontrol ve kolonizasyonuyla Batı uygarlığının hâkimiyetini sürdürmesine aracılık ediyordu.
Postmodern süreçte, bu durum handiyse tersine döndü. Bu kez, postmodern katastrof teorisinin ve siyaset teolojisinin hız, hareket ve haz veya ayartı üçlemesini / teslisini hayata geçirerek fizik gerçekliğin değil, görünmeyen, sanal gerçekliğin; kıtaların ve ülkelerin değil, insanların duygu, bilinçaltı ve arzularının kontrol ve kolonizasyonu üzerinden Batı uygarlığının hâkimiyetini sürdürdüğünü gözlemliyoruz.
Wikileaks fenomenini bihakkın anlamamızı mümkün kılabilecek teorik bir çözümleme yapan çağımızın en cins düşünürlerinden Paul Virilio, Nietzsche ve Heidegger''in negativite felsefelerinden kalkarak Aziz Pavlus''un İsa-Mesih''in çarmıha gerilmesiyle bedenini / kendini yok etmek suretiyle insanlığın kurtuluşuna aracılık ettiği söylenen apolaliptik Hıristiyan siyaset teolojisini seküler bir apokalitik kurtuluş teorisine dönüştürür: Ve postmodern çağda yaşanan, "dünyanın çölleşmesi" olarak tanımladığı, medyanın, teritoryal bünyeyi / bedeni; yüksek hız ve yeni iletişim biçimlerinin kenti parçalayarak sosyal bünyeyi / bedeni; sanal gerçekliğin insanı her tür manipülasyona açık bir şifreye dönüştürerek insan bedenini yok ettiğini söylediği katastrofların, köklü bir eleştirel muhayyilenin devreye girdirilmesiyle aşılabileceğini öne sürer.Ulvi Alacakaptan''ın çok esprili bir sloganı vardır: Oyuna gelmeyin "oyun"a gelin, der Ulvi Ağabey. İkinci "oyun" sözcüğündeki tırnak işaretlerini kaldırırsak Wikileaks fenomeniyle birlikte yaşadığımız katastrofu anlama konusunda biraz mesafe katedebiliriz diye düşünüyorum: Artık demokrasinin değil dromokrasinin yani hızın ve ayartının hâkim olduğu; medyatik kuşatmayla birlikte üretilen totaliterliğin ürünü siber terörizmin her şeyi allak bullak eden; insanları, insanlığın en temel varoşsal sorunları konusunda duyarsızlaşmaya, kayıtsızlaşmaya iten bir nihilizmin eşiğine sürüklediği şaşırtıcı, şoke edici bir oyun''la ve ayartıcı bir küresel sahne''yle karşı karşıyayız.
Peki bu durumda, biz de, "katastroflarla yaşamasını öğreneceğiz" mi diyeceğiz; yoksa, Allah''ın Celal sıfatından ziyade, "rahmetin gazabımı geçti" buyruğuyla özetlenen ilahî hakîkatini dikkate alarak Allah''ın Cemâl sıfatının tecellî edeceği yepyeni bir dünya mı önereceğiz insanlığa?Wikileaks, çağla yüzleştirdi hepimizi
Yusuf Kaplan
6/12/2010 Pazartesi
Wikileaks fenomeni, bizi, bütün insanlığı, zamandaş ve mekândaş kıldı: İnsanlık, belki de ilk kez, aynı çağın içine "düştü"; çağı, bütün enlemleriyle ve boylamlarıyla, bütün içlemleriyle ve kaplamlarıyla, bütün duyarlıklarıyla ve duyargalarıyla dünyayla buluşturdu: Bütün insanlık, aynı zamanın, aynı mekânın, kısacası aynı çağın bütün görünür görünmez tezahürleriyle tanıştı ve ç/ağdaş oldu.
İçinde yaşadığımız çağın bir belirsizlikler, bir tanımlanamazlıklar, bir kaos, katastrof ve "kompleksite" çağı olduğunu küre ölçeğinde hep birlikte hissetmeye başladık eşzamanlı olarak.
İçinden geçmekte olduğumuz çağ, kaostan sekülerleştirilmiş bir kozmos, düzensizlikten bir sanal düzen çıkarma çağı.
Peki, seküler bir zeitgeist''ın / zamanın ruhu''nun hükümferma olduğu bir "dünya"da vücut bulan bir kaostan kozmos çıkar mı?
Elbette ki çıkmaz. Çünkü kozmos, esas itibariyle fizikötesine uzanan boyutları olan derûnî, "sınırsız" bir varoluş alanıdır. Ama neo-paganizm biçimlerine dönüşen, din-dışı kutsallıklarda patlama yaşanmasına yol açan yeni-sekürlerizm biçimlerinin ve ayartıcı neo-barok formlarının bilimi de, düşünceyi de, sanatı da ve sahici din''in bütün ilkelerini ve hakikatlerini de bulanıklaştırdığı, buharlaştırdığı, kısa devre yaptırdığı ve "patlattığı" bir çağda zuhur eden düzenin kozmos üretebilmesi elbette ki olacak iş değil. O yüzden ortaya çıkarılan kozmos''u dolayısıyla düzen''i ancak kozmolojinin kozmografyaya dönüştürülmesi fenomeninin sonucu olan bir tür sekülerleştirilmiş kozmos olarak adlandırıyoruz.
Virilio''nun fizik gerçekliği bile buharlaştıran ve bizi her tür manipülasyona açık bir sanal gerçekliğe teslim eden bir dünyanın tam orta yerinde yaşamaya, varolma mücadelesi vermeye mahkûm ettiğini söylediği çağımızın kaçınılmaz bir gerçekliği ve göstereni işlevi gören Wikileaks fenomeni konusunda şaşkınlık yaşamamız son derece doğal. Oysa, daha ne Wikileaks''ler göreceğiz yarın!
Wikileaks fenomeni, bizi çağla yüzleştirdi: İçinden geçmekte olduğumuz çağın ağlarıyla, bağlarıyla ve en önemlisi de bağlam''ıyla burun buruna getirdi: Nietzsche''den, Heidegger''den itibaren varlığa varoluşsal bir saldırıya, Wittgenstein''dan itibaren hayat üzerinde bütün derinliğiyle ve boyutlarıyla düşünmeyi ıskalamanın faturası olarak "dil oyunları"na (bu kez "ileri teknoloji"nin marifetlerine) mahkûm olduğumuzu; Foucault''dan itibaren "öznenin ölümü"ne, Baudrillard''dan itibaren "toplumsal''ın iptali"ne ve "yeni barbarlıklar çağı"nın zuhuruna maruz kaldığımızı; daha da geriye gidersek, Weber''den itibaren, modernliğin bizi içine fırlattığını haykırdığı "demir kafes"te köklü bir "özgürlük kaybı" ve "anlam krizi" açmazıyla boğuştuğumuzu; yine Virilio''nun ve Zizek''in deyişiyle "çölleşen bir dünyada" varolma savaşı/mı verdiğimizi görmemizi mümkün kılacak bir fenomen Wikileaks fenomeni.
İçine sürüklendiğimiz, içinde de oraya buraya doğru sürüklendiğimiz, nereye, niçin sürüklendiğimizi bilemediğimiz çağımızın, bu belirsizlikler ve katastroflar çağının, Aristo''dan -hatta bilebildiğimiz insanlık tarihinin başlangıçlarından- itibaren insanlığın, varlığın ve varoluşun varlık nedeni, kaynağı ve varedicisi Tanrı fikrini yitirdiğimiz; tabiatı delik deşik ettiğimiz; toplum gibi, aile gibi birlikte yaşama formlarını yerle bir ettiğimiz; bizatihî insanın kendisini yok ettiğimiz bir dünyanın, bir uygarlığın sonunu ve insanların daha insanca yaşayabilecekleri yeni bir dünyanın, yeni bir medeniyetin kurulma imkânlarını, şartlarını arayış sürecinin başlangıcını veya başlangıçlarını haber veren bir durumla karşı karşıya bıraktığı, bizi buna kışkırtan, zorlayan, yine cins düşünür Virilio''nun deyişiyle "estetize yöntemlerle, ayartıcı araçlarla gerçekleştirilen bir yokoluşlar" çağı olduğunu düşünmeye başlamamızı mümkün kılabilecek çapta bir fenomen Wikileaks fenomeni.
O yüzden, kendileri, işlerinin doğası gereği bize esaslı bir şeyler söyleyen değil, en iyisi, söylenenler üzerinde bir şeyler söyleyen, genelde de söylenenleri aktarmaktan, tercüme etmekten öte bir entelektüel ufukları, derinlikleri ve özellikleri olmayan gazetecilere bırakırsak bu Wikileaks fenomenini anlamla ve anlamlandırma çabasını, o zaman boşuna çabalar ve çağla yüzleşmişken çağın türlü yüzlerini, yüzsüzlüklerini, imkânlarını ve zaaflarını konuşma imkânını iptal ve berhava etmiş oluruz.
NOT: Hürriyet''in ciddiye aldığım tek entelektüel kaygı sahibi yazarı Hadi Uluengin, NATO ve Türkiye''nin konumu konusunda yazdığım bir yazı dolayısıyla tam üç yazı "döktürdü"! Ve benim konuyla ilgili olarak söylediklerimi, "hezeyan" olarak niteledi. Uluengin''e yalnızca şunu hatırlatmak isterim: Benim gerek o yazıdaki, gerekse bütün yazılarımdaki durduğum yeri, geniş medeniyet perspektifini anlamadan, söylediklerimi, kendi "dar" ve "sığ" perspektifiyle anlaması elbette ki zor/du Uluengin''in. O yüzden birkaç cümlede, bilemediniz bir yazıda söyleyebileceklerini ancak üç yazıda söyleyebildi! Bu da son derece doğal; çünkü ilk gençlik yıllarımızın o kült Cumhuriyet yazarı yok artık. O da, deyim yerindeyse, "kült''lükten hatta ''komünist''likten konformistliğe sıçrayan" tür''lere dönüştü, ne de olsa!
Bugün 260 ziyaretçi (458 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 399 ziyaretçi (677 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|