Şu sıralarda Haşhaşîlik hakkında ne bulursam okuyorum. Son olarak Bernard Lewis’in Haşhaşîler ve Corci Zeydan’ın Selahaddin Eyyubi ve Haşhaşîler adlı kitaplarını okudum ve sizler için bazı notlar aldım. Corci Zeydan’ınki bir roman… Tabii DİA İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddeler ve Selçukluların Haşhaşîlerle mücadelesi hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için başta Osman Turan’ın Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti adlı eseri olmak üzere Selçuklu tarihi üzerine yazılmış eserler...
Haşhaşîliğin kurucusu Hasan Sabbah’ın kendini çok iyi yetiştirmiş bir âlim olduğu biliniyor. Onun Alamut kalesine yerleşince kadar yaşadığı maceralı hayat hakkında ansiklopedilerde ayrıntılı bilgi bulmak mümkün. Ömer Hayyam ve Selçuklu Veziri Nizamülmülk’le medrese arkadaşı olduğuna dair popüler kültüre de mal olan rivayetler doğru değildir. Nizamülk’le Hasan Sabbah’ın doğum tarihleri karşılaştırılırsa, medrese arkadaşı olmalarının imkânsızlığı ortaya çıkar.
Yazdıklarından bir Türk düşmanı olduğu hemen fark edilen Amin Maalouf, Semerkant adlı romanında bu üçlü hakkındaki uydurma rivayetleri kullanarak Nizamülmülk’ün Hasan Sabbah’a bir istihbarat örgütü kurdurduğu, bu örgütün Haşhaşîn örgütüne dönüştüğü yalanını uydurmuştur.
***
Gerçek şudur: Haşhaşîler, başından itibaren İslâm düşmanlarına karşı değil, Müslümanlara ve Müslüman devletlere karşı mücadele etmişlerdir. Yakın hedefleri, faaliyetlerini rahatlıkla yürütebilecekleri kaleleri -kimin hâkimiyetinde olursa olsun- ele geçirip birer üs haline getirmek, uzun vadeli hedefleri ise İslâm birliğini büyük ölçüde sağlayan ve Sünniliğin samimi ve güçlü hamisi olan Selçuklu Devleti’ni yıkmaktı.
Bu gerçeğe işaret eden Bernard Lewis, Haşhaşîlerin Haçlılarla birkaç defa çatışmak zorunda kalmışlarsa da onlarla mücadele etmek için özel gayret göstermediklerini söyler. Tam aksine, Haşhaşîler, faaliyetlerini daha rahat yürütebilmeleri için son derece müsait bir zemin hazırlayan Haçlılarla işbirliğinden kaçınmamışlardır. Yüzlerce önemli Müslüman devlet adamı hançerleyerek katleden Batınî fedaileri, yani Haşhaşîlerin suikast düzenlediği Haçlı sayısı birkaç kişiden ibarettir.
Bu ihanet, Müslümanların hafızasından asırlar boyunca hiç silinmedi.
***
Haşhaşîlerin ne kadar tehlikeli olduklarını ilk sezen, Selçuklu veziri Nizamülmülk’tü. Meşhur Siyasetname’sindeki şu cümleler, bugün yaşadıklarımıza da ışık tutmaktadır:
“Selçuk devletine ve hususiyle cihanın efendisine (Sultan Melikşah’a) yaptığım hizmetler malûmdur. Her devirde ve ülkede hükümdarlara karşı âsiler çıkmıştır. Lâkin hiçbir Rafizî mezhebi Batınîler kadar meş’ûm olamaz. Zira onların gayesi İslâmiyet’i ve bu devleti fesada vermektir; kulaklarını ve gözle rini sesin çıkmasına ve bir hadisenin zuhuruna dikmişlerdir (…) Bu sahtekârlar Müslümanlık iddiasında görünürler; lâkin hiçbir düşman Muhammed’in dini ve sultanın devleti için onlar kadar tehlikeli ve korkunç değildir. Ben öldükten sonra büyük ve mümtaz insanları kuyulara attıkları, davul sesleriyle kulakları çınlattıkları ve sırlarını açığa vurdukları zaman bu sözlerim hatırlanacak ve bu felâket gününde sultan bütün bu söylediklerimde haklı olduğumu görecektir.”
Nizamülmülk, Nihâvend yakınlarındaki bir köyde, 14 Haziran 1092 tarihinde Ebû Tâhir-i Erranî isimli bir Batınî fedaisi tarafından öldürüldü.
***
Cinayetlerini her zaman hançerle işleyen fedailer nasıl adamlardır? Bernard Lewis’in naklettiğine göre, İmparator Frederick Barbarossa’nın 1175’te Mısır ve Suriye’ye gönderdiği bir elçi, raporunda, Haşhaşîlerin müstahkem kalelerinde, küçük yaşlarından itibaren ailelerinden ayrı yetiştirmek üzere alıkoydukları köylü erkek çocuklarını barındırdıklarını yazmış. Buluğ çağından yetişkinliğe kadar aralık sız süren eğitimleri boyunca bu çocuklara pek çok yabancı dil öğretiliyormuş. İtaat ettikleri ve emirleri gözü kapalı yerine getirdikleri takdirde “tanrılar tanrısı” reis lerinin kendilerine cennetin güzelliklerini bahşedeceğini inandırılan bu çocuklar, en ufak itaatsizliğin ölümle cezalandırılacağını da biliyorlarmış. Elçi şöyle devam ediyor:
“Bu çocuklar, eğitime alındıkları andan bi rini öldürmek üzere efendilerinin huzuruna çıkana dek, ho calarından başka kimseyi ne görürler ne de sözünü işitirler. Efendilerinin huzuruna çıktıkları vakit efendi onlara, cenne te kabulün anahtarı olan emirlerine itaat edip etmeyeceklerini sorar. Çocuklar da, kendilerine öğretilenleri harfiyen ye rine getirerek, bir an bile duraksamadan, huşu içerisinde efendinin ayaklarına kapanıp, emirlerine amade oldukları cevabını verirler. Bu andan itibaren efendi, her birine altın bir hançer teslim eder ve sıradaki kurban kim ise onun üze rine gönderir.”
***
Brocardus isimli bir Alman papaz da, 1332 yılında kutsal toprakları yeniden ele geçirmek için planlar yapan Fransa kralı VI. Philip’i uyarmak için bir risale kaleme alır. Bu risalede Haşhaşîlerden özellikle sakınılmasını tavsiye eden rahip, gözlerini kan bürümüş fedailerin en masum insanları bile gözlerini kırpmadan öldürdüklerini, yaşamanın da, ölümün de umurlarında olmadığını söyledikten sonra şöyle devam eder:
“Şeytan misali, farklı farklı milletlerin ve halkların jestlerini, kılık kıyafetlerini, dillerini, âdetlerini, hal ve tavırlarını taklit ederek kendilerini iyilik melekleri olarak gösterirler; böylece, kuzu postuna bürünmüş kurt gibi, bir kez açık vermeye görsünler, sonları ölüm olur (…) Âdetlerine ya da taşıdıkları başka herhangi bir işarete bakılarak nasıl tanınacaklarını anlatamam, zira bu tür şeyler bana da başkalarına olduğu denli yabancı; kimliklerinin isimlerinden nasıl anlaşılacağını da söyleyemem, çünkü meslekleri öylesine bayağı ve herkes onlardan öylesine iğreniyor ki, hepsi kendi ismini elinden geldiğince gizli tutuyor. Benim tavsiyem odur ki, kralımız en basit bir hizmet için bile, yeri yurdu, soyu sopu, ismi cismi hakkında en ufak bir belirsizlik olan kimseyi yanına yaklaştırmasın.”
Mehmed Akif ne diyor: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”
.11/08/2016 00:26
23 Mayıs 1919 Sultanahmet 7 Ağustos 2016 Yenikapı
Yenikapı’da 7 Ağustos Pazar günü gerçekleştirilen göz kamaştıcı “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”nin sadece askerî bir dikta rejimi kurmak için darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ’yü lânetelemek amacıyla yapıldığını düşünmek yanlıştır. Maşerî vicdan, derin tarihî tecrübesinden beslenen bir sezişle, yapılan saldırının aslında “küresel” bir saldırı olduğunu, ihanet şebekesinin de taşeron olarak kullanıldığını fark ederek kıyam etmiştir. Milyonların, bütün fikir ayrılıklarını, farklılıkları paranteze alarak Yenikapı’ya akın akın koşmasını, tek ses, tek yürek halinde “hürriyet ve istiklâl”ine sahip çıkmasını başka türlü açıklamak zordur.
“Demokrasi ve Şehitler Mitingi”, tarihimizde sadece İzmir’in işgali üzerine ilki 23 Mayıs 1919’da gerçekleştirilen Sultanahmet mitingleriyle kıyaslanabilir. Ayağa kalkan aynı maşerî vicdan, canlanan aynı ruh ve dünyaya verilen mesaj aynı mesajdı. Her birine yaklaşık yüz elli - iki yüz bin kişinin katıldığı Sultanahmet mitingilerinin büyüklüğü ve anlamı, İstanbul’un o tarihte bir milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip olduğu düşünülecek olursa daha iyi anlaşılır.
***
Belli siyasî ve sosyal amaçlarla yapılan, bazan önemli bir olaya dikkati çekmek, bazan da olumsuz bir gelişmeyi protesto etmek için düzenlenen, isteyen herkesin katılabileceği, saldırı ve çatışma amacı taşımayan meydan toplantılarına miting deniyor. Dilimize İngilizceden geçen miting (meeting) kelimesini İkinci Meşrutiyet yıllarından beri kullanıyoruz. Bu anlamda meydan toplantılarının yapılabilmesi için elbette toplantı, gösteri ve ifade hürriyetinin bulunması şarttır.
Monarşiler, totaliter ve otoriter rejimler, bırakın büyük halk kitlelerini harekete geçiren mitingleri, üç beş kişinin bir araya gelmesinden bile rahatsız olur. Rahmetli Turgut Cansever, Fransız İhtilâli’nin sokaktan gelen önderleri ortadan kalktıktan sonra Fransa’ya hâkim olan Napolyon Bonapart’ın ihanetten ve halk hareketlerinden korktuğu için kendine göre bir Paris planı çizdirdiğinden söz ederdi. Planın esası geniş caddelerin yuvarlak meydanlarda birleştirmekti. Bir topçu subayı olan Bonapart, Turgut Bey’e göre, bu bulvarların iki tarafındaki apartmanlarda yaşayan halkın herhangi bir sebeple sokaklara dökülmesi halinde yuvarlak meydanlara yerleştireceği topçu bataryalarını kullanacak, kalabalıkları rahatça püskürtebilecekti.
Bizde de İkinci Meşrutiyet’ten önce büyük halk kitlelerinin katıldığı miting niteliğinde gösterilerin yapılması mümkün değildi. Talebe-i Ulûm’un, yani medrese talebelerinin zaman zaman yaptıkları gösteri ve isyanları miting olarak kabul etmek mümkün değildir. Halkın da katıldığı bazı kitle hareketleri ise miting değil, isyan niteliği taşıyordu.
***
İkinci Meşrutiyet, 23 Temmuz 1908 tarihinde, Manastır’da, Harp Okulu Ders Nazırı Binbaşı Vehip Bey’in daha sonra Hürriyet adı verilen meydanda toplanan halka verdiği “Ya Kanun-ı Esasî, ya Ölüm” nutkuyla başlar. Ertesi gün gazetelerde yayımlanan “Teblîgât-ı Resmiyye” ile halkın da haberdar olduğu Meşrutiyet, sadece bir gazete ve mecmua enflasyonuna değil, miting çılgınlığına da yol açmıştı. Bu mitingler üzerine, Yücel Aktar’ın İkinci Meşrutiyet Dönemi Öğrenci Olayları (1990) adlı çalışması dışında kapsamlı bir çalışma yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.
Balkan Harbi öncesinde de İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen ve Ahmed Muhtar Paşa hükümetini tereddüde düşürüp harbe kışkırtan mitingler, ülkeyi bir felakete sürüklenmişti. İsmail Hami Danişmend, İttihatçıların bu mitinglerle işbaşındaki hükümeti (Büyük Kabine’yi) harbe sokup başarısızlığa uğratarak düşürmeyi planladıklarını iddia eder.
Mahmud Muhtar Paşa, Maziye Bir Nazar adlı hatıratında, Balkan Harbi öncesinde sokaklara dökülerek “Harp isteriz!” diye bağırıp çağıran İttihatçılardan söz ederken şöyle bir dipnot düşmüştür: “Her sınıf halktan oluşmuş bulunan bu güruhun mühim bir kısmını, maalesef bazen bu nevi nümayişlere, demagoglar elinde ihtiras âleti olabilen darülfünun gençleri teşkil ediyordu. Ne zaman ki bu harp iştihalılarının hemen silâhaltına alınıp hududa gönderilmeleri kabine kararıyla Harbiye Nezareti’ne tebliğ edildi, ‘Mehmetçikler şehid, biz gazi!’ diye düşündükleri anlaşılan sokak kahramanları her biri bir hâminin, bir velinin şefaatiyle Nâzım Paşa’nın müsamahasına sığınarak kurtulmuşlardı.”
***
“Harp Mitingleri”, her mitingin maşerî vicdanın sesini ve taleplerini yansıtmadığını, bazı güçlerin kalabalıkları yönlendirip kışkırtarak belli bir amaca ulaşmak için kullanabileceklerini gösteriyor. Gezi Parkı kalkışması da böyle bir denemeydi.
Sultanahmet, Fatih ve Üsküdar’da 1919 Mayısında yapılan, Halide Edip Adıvar, Mehmed Emin Yurdakul, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi devrin tanınmış şair, yazar ve hatiplerinin heyecanlı nutuklar söyledikleri mitingler ise beka endişesine kapılan millî ruhun galeyanı ve Millî Mücadele’nin ateşleyicisiydi.
Aynı ruh, 7 Ağustos’ta Yenikapı’da uyandı.
Sultanahmet Mitingi’nden bir kare. Arkada soldaki Firuzağa Camii, sağda karşıdaki kubbeli bina ise günümüzde Türk Edebiyatı Vakfı tarafından kullanılan Cevri Kalfa Mektebi’dir.
Sultanahmet Mitingi’ne davet
İstanbul halkını, 23 Mayıs 1919 Cuma günü Sultanahmet’te düzenlenen mitinge davet etmek için bir el ilanı batırılmıştı. Bu ilanın metni şudur:
Müslüman!
Önümüzdeki Cuma günü resmi dua günüdür. Yevm-i mezkûrda Fâtih, Sutanahmed, Bâyezid Camilerinde Cuma namazından sonra Müslüman ve Türk yurdlarının halâsı için dua edilecektir. Vatanının seven her Müslüman’ın bu içtimalarda bulunması vecîbe-i dîniyyedir. Camilerde, evlerde tazarru et! Duadan sonra Allah’a yükselen kalbinle Sultanahmed’e bütün Türk ve Müslümanların koşacağı büyük ve umumi içtimaa gel! Sevgili vatanın parçalanıyor. Öldürücü felâketler yağıyor. Camilerini, mukaddesatını çiğneyecekler. Gözlerini aç, dindaşlarını, milletini düşün! İzmir facialarını öğren! Anadolu senden kararını bekliyor. Haksızlıklara karşı feryâd et! Âlemin vicdanına hitap eden heyecanlarınla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanının imdâdına koş!
Bu mitingde kurtarıcı kararlarını ver ve halâsın için çalışmağa yemin et!
Müslüman
Sultanahmet Mitingi’ne davet için dağıtılan el ilanı.
.14/08/2016 01:00
Osmanlı’nın paralel yapıları
15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından malum yapı hakkında ortaya saçılan bilgilerin ve birbiri ardınca gelen itirafların aklı başında herkesi hayret ve dehşete düşürdüğünden eminim. Bu bilgiler, tarihî tecrübenin ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor. Cumhuriyet devrinde geçmişle bugün arasına çekilen kalın duvarlar sayesinde beyaz bir sayfa açıldığı zannedilerek tarihin derinliklerinden gelen bütün problemlerin yok edildiği hüsnüzannı, bu problemleri çok ağır bir biçimde yeniden yaşanmasına yol açtı.
Eğer devleti yönetenler, “paralel devlet” yapılanmasının yeni bir vakıa olmadığını, Osmanlı tarihi boyunca böyle yapılarla mücadele edildiğini, daha da önemlisi derin sosyolojik meselelerin yok farz edilmekle yok olmayacağını bilselerdi, bugün yaşadıklarımızı yaşamayacaktık.
***
En önemli amacı Selçuklu hâkimiyetine son vermek olan Haşhaşîliğin temelindeki Batınî İslâm yorumu, farklı çehrelere bürünerek sürekli problem üretmiş ve devletin zayıfladığı zamanları kollayarak harekete geçmiştir. Babaîler ve Şeyh Bedreddin isyanları gibi…
Siyasî ihtirası sınır tanımayan Şeyh Bedreddin, Fetret Devri’nde, yani şehzadeler birbiriyle kavga ederken güç kazanarak taraftar toplamış ve ilk fırsatta başkaldırmıştı. Osmanlı yöneticileri bu isyan yüzünden sonraki yüzyıllarda son derece ihtiyatlı davranmış, tarikatların devlet içinde devlet gibi hareket etmelerini önleyecek tedbirler almışlardır. Sultan II. Murad’ın, Ankara civarında hızla çoğalan ve etkinleşen Bayramîlerin devletin başına bela olabilecekleri yolunda söylentiler çıkması üzerine Hacı Bayram Veli’yi Ankara’ya getirttiği, kendisiyle görüştükten sonra söylenenlerin doğru olmadığı kanaatine vararak hürmet ve iltifatla geri gönderdiği bilinmektedir.
***
Fetret döneminde Hurufîlerin de Anadolu ve Balkanlar’a nüfuz ettiklerini, birtakım tarikatlara intisap ederek kendilerini gizlediklerini, Çelebi Mehmed ve II. Murad devirlerinde halkın yanı sıra bazı yöneticileri bile etkileyerek şaşılacak sayıda taraftar kazandıklarını, II. Mehmed’in ilk saltanat döneminde de saraya sızarak genç padişahı avuçlarının içine aldıklarını unutmamak gerekir. Amaçlarından biri de Yeniçeriler arasında taraftar kazanmak (yani orduya hâkim olmak), Mehdici bir anlayış olan Hurufîliği devletin resmî mezhebi haline getirerek iktidarı ele geçirmekti. Halkın “veli” olarak kabul ettiği Mahmud Paşa’nın zamanında müdahalesiyle tehlike bertaraf edilmişse de, gizlenmeyi çok iyi başaran Hurufîlerin faaliyetlerine devam ettikleri bilinen bir gerçektir.
II. Mehmed (Fatih), şeyhlere ve tarikat erbabına karşı hürmette kusur etmemiş, onların nüfuzundan faydalanmışsa da (Hacı Bayram’ın halifelerinden Akşemseddin’le ilişkisini düşününüz) halkı etkilemelerinden her zaman endişe etmiş, tarikatların birer iktidar odağı olarak öne çıkmalarına izin vermemiştir. Onun bu ihtiyatlı politikası, iktidara yürürken Halvetîlerin ciddi desteğini alan II. Bayezid döneminde sürdürülemedi. Cem Sultan’ı destekleyen Şeyh Vefa ile Bayezid’i destekleyen Cemal-i Halvetî arasındaki mücadele romanlara konu olacak kadar heyecan vericidir.
***
Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Bıçakçı Ömer Dede’nin izinden giden Bayramî Melâmîleri de tasavvuf tarihinin en şaşırtıcı sufi topluluklarından biridir. Osmanlı düzenine ve resmi ideolojisine muhalif bir hareket olarak şekillenen ve Vahdet-i Vücud doktrini en aşırı şekilde yorumlayarak bir çeşit panteizmi (Vahdet-i Mevcud) benimseyen Melâmîler, Kanuni devrinden itibaren sıkı takibata uğramışlardır. Hurufîlikle de irtibatları olan Melâmîler de onlar gibi zamanla çeşitli tarikatlara nüfuz ettiler.
Melâmîlerin siyasî amaçlarının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler adlı çok önemli eserinde bu topluluğun Osmanlı iktidarının meşruiyetini sorgulamasını “kutup” anlayışına bağlar.
Sahibü’z-zaman ve sahibü’l-vakt de denilen Melâmî kutuplarında Allah’ın zuhur ettiğine inanılıyordu. Velayet teorisine göre, kutuplar kâinatın yönetiminden sorumlu idiler; yani kâinatı Allah adına yönetiyorlardı. Sahibü’z-zaman, Ahmet Yaşar Ocak’ın ifadesiyle, “aşağıdan yukarıya doğru, sayıları giderek azalmak suretiyle bir mertebeler silsilesi meydana getiren ‘veliler piramidi’nin tepe noktasındaki şahsiyet”ti.
Allah’ın bu âlemi yönetmek üzere ilahi yetkilerle donattığı, insan görünümündeki bu insanüstü varlık, yani Melâmî kutbu, yalnız manevi değil, özellikle dünyevî otoriteyi de ele alarak adaleti hâkim kılacaktı. Ahmed Yaşar Ocak, “Böylece,” diyor, “kutbun hem dinî, hem de dünyevî (daha doğrusu siyasî) olmak üzere iki misyonuna işaret olunduğu görülmektedir ki, işte Melâmîlerin Osmanlı iktidarına neden karşı çıktıkları sorusunun cevabı da burada yatmaktadır. Çünkü Melâmîleri bu inançlarının tabii sevkiyle Osmanlı sultanlarının hem dinî, hem dünyevî otoritesinin gayrı meşru olduğunu düşünmekte, dünyayı yönetmesi gereken asıl otoritenin de kendi kutupları olduğuna inanmaktadırlar.”
Okuyucularıma bu anlayışın çok tanıdık geldiğini biliyorum.
***
Melâmîliliğin Kanuni devrinden itibaren ciddi takibata uğradığını söylemiştim. İsmail Maşukî ve Hamza Bâlî gibi çok önemli Melâmî kutupları idam edilmişlerdir. Hamza Bali’nin Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin fetvasıyla 1561 yılında idamından sonra kendilerini Hamzavî diye isimlendiren ikinci devre Melâmîlerinin özellikle İsmail Maşuki’den sonra gizliliği (lâmekânîliği, gaybîliği, muhtefîliği) tercih ettiklerini kaydetmekte fayda vardır. Bir Melâmî-Hamzavî kutbu olarak yıllarca faaliyette bulunan Hacı Ali Bey’in İdrîs-i Muhtefî olduğunu müritleri dışında kimse öğrenememişti. Devrin birçok ünlü şahsiyetini, hatta devlet adamını kendisine bağlayan Hacı Ali Bey, köşe bucak arandığı halde sonuna kadar gizli kalmayı başarmıştı.
***
Şunu unutmamakta fayda vardır: Osmanlı yönetimi, tarikatların devleti tehdit edecek paralel iktidar odakları haline gelmemesi için mücadele eder, tedbirler alırken asla tasavvuf ve tarikatları yasaklamak yoluna gitmemiş, Tanzimat’tan sonra da Meclis-i Meşayih’i kurarak tarikatları etkili bir şekilde denetlemeye başlamıştı. Çünkü yasaklandığı takdirde yer altına çekilip faaliyetlerini gizlice yürüteceklerini, bunun daha tehlikeli olduğunu biliyorlardı. Görünen tehlikeyle mücadele etmek kolaydır. Göremediğiniz tehlikenin nereden, ne zaman ve nasıl saldırıya geçeceğini bilemezsiniz.
O halde çözümün ilk şartı düşünce, ifade, inanç ve örgütlenme hürriyeti, yani demokrasidir.
.17/08/2016 22:29
Tarikatlar ve siyaset
Geçen pazar günü yayımlanan “Osmanlı’nın Paralel Yapıları” başlıklı yazımın bazı dostlarımı üzdüğünü öğrendim. Maksadım, Osmanlı dünya görüşünü şekillendiren, kültür ve estetiğinin oluşmasında son derece önemli bir rol oynayan tasavvufu ve tarikatları eleştirmek değildi. Bu iki kurumu geriye doğru tarihimizden söküp atmak mümkün olsaydı geriye ne kalırdı, bilmiyorum. Tarikatlar, aynı zamanda ikincil eğitim kurumları olarak faaliyet gösteren, müntesiplerine âdab ve erkân öğreten, rahatlıkla “sivil toplum kuruluşu” olarak ele alınabilecek kurumlardı.
Ne demek istediğimi kısaca şöyle açıklayabilirim: Bazen aşırı güçlenen tarikatlar, bu gücü kullanmak isteyenlerin iştahını kabartmış olabilir. Şeyh Bedreddin isyanından ağzı yanan Osmanlı Devleti, bu sebeple son derece müteyakkız davranarak devlete meydan okuyabilecek iktidar odaklarının ortaya çıkmasını önlemek için tedbirler almış, ancak bu tedbirleri -Vak’a-i Hayriye’den sonra Bektaşi tekkelerinin kapatılması dışında- hiçbir zaman topyekûn yasaklama noktasına varmamıştır. Bu önemli bir tarihî tecrübedir. Modern Türkiye bu tecrübeden istifade etmeliydi; edemediği için yer altına çekilen tarikatlar, bu kritik süreçte geleneklerini kaybedip büsbütün yozlaşarak günümüze ulaştılar ve problem kaynağı haline geldiler.
***
Sadece önemli bir iktisat ve kültür tarihçisi değil, Süheyl Ünver, Sabri Ülgener, Hasan Âli Yücel, Abdülbaki Gölpınarlı ve Raif Yelkenci hakkındaki eserleriyle aynı zamanda seçkin bir biyograf olduğunu ispat eden Ahmet Güner Sayar hocamız, iki gün önce telefon etti ve söz konusu yazıda Şeyh Bedreddin hakkında kullandığım “siyasî ihtirası sınır tanımayan” ifadesini doğru bulmadığını, isyanı büyük bir âlim, fakih ve mutasavvıf olan Bedreddin’in değil, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in başlattıklarını söyledi. Bu iki elebaşının Şeyh Bedreddin’in müritleri olduğu bilinen bir gerçektir. Son zamanlarda isyanın Bedreddin’in arzusuyla gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda tartışmaların bulunduğunu biliyorum. Aziz hocamız, bu konuda bir çalışma yapmakta olduğunu söyledi. Bu çalışmayı merakla beklediğimi bilmesini isterim.
Melamîlik meselesine özel bir ilgisi ve çalışmaları bulunan Ahmet Güner Sayar hocamız, bu konuda yazdıklarıma da itiraz etti. Aslında, Melamîlerin siyasî ajandaları olduğu görüşünün tartışmalı olduğunu belirterek Ahmet Yaşar Ocak’ın yaklaşımından söz etmiştim. Amacım da “kutup (gavs), kutbul’l-aktab” kavramlarının mahiyeti hakkında fikir vermekti. Çünkü son zamanlarda televizyonlarda konuşan bazı itirafçılar tarafından Pensilvanya’daki zatın kendini “kutbu’l-aktab” olarak gördüğünden söz ediliyor.
“Kutub” kavramının sadece Melamîliğe has olmadığını, tarikatların birçoğunda bu kavramın merkezî bir yer işgal ettiğini belirterek Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Melamiyye” maddesinden bir paragrafı okuyucularımla paylaşmak istiyorum:
***
“Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalarda Bayramî Melamîlerinin kutub anlayışının temelini oluşturan vahdet-i vücud meselesi vahdet-i mevcud (panteizm) olarak yorumlanmış, kutub kavramı da manevi-metafizik bağlamından koparılıp dünyevî-siyasî alana taşınmış, böylece kutbu temsil eden ve tarikatın irşad makamında bulunan kutubların siyasî iktidara karşı mehdîci (mesiyanik) hareketlerin liderleri oldukları iddiasının fikrî zemini hazırlanmıştır. Ancak ‘Kıble- i hakiki ve Ka’be-i ma’nevî’ olduğuna inanılan kutbun ve Allah’tan başka her şeyi gönüllerinden çıkarmakla yükümlü olan Bayramî-Melamî dervişlerinin dünyevî iktidara yönelik girişimde bulunduklarını kabul etmek oldukça zordur. Öte yandan kutubların, mehdilik iddiasıyla siyasî iktidara karşı hareket başlattıkları veya başlatacakları gerekçesiyle değil, zındıklık ve ilhad suçlamasıyla idam edildikleri bilinmektedir. Böyle bir suçlamayı gerektirecek en önemli sebeplerden birinin, İsmail Ma’şuki ile ilgili şahitlerin ifadeleri dikkate alındığında özellikle vahdet-i vücud meselesinin cahil müridler tarafından yanlış anlaşılması ve mahiyetini iyi anlayamadıkları bu telakkileri tartışarak halk arasında kargaşa ve fitneye sebep olmalarıdır denilebilir.”
***
Bazı tarikatların siyasetle 19. yüzyılda daha fazla ilgilenmeye başladıklarını biliyoruz. Mesela Itrî, Şeyh Galib ve Dede Efendi gibi büyük sanatkârların yetiştiği feyizli bir ocak olan Yenikapı Mevlevihanesi, Osman Selahaddin Dede’nin meşihatinde Sultan Abdülaziz muhaliflerinin toplandıkları merkezlerden biri hâline gelmiş, hatta Abdülaziz’in hal’inde rol oynadığı iddia edilmiştir. Midhat ve Keçecizade Fuad Paşaların yakın dostları olan Osman Selahaddin Dede, bu yüzden Sultan II. Abdülhamid devrinde sürekli göz hapsindeydi ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin faaliyetleri sıkı bir şekilde takip ediliyordu.
Vak’a-i Hayriye’den sonra tamamı kapatılsa da Nakşi kisvesi altında faaliyetlerine devam eden Bektaşi tekkeleri de, Tanzimat’tan sonra, daha liberal bir ortam sunduğu için, Sünniliğin katı kurallarından sıkılan, Avrupa’da alkollü içkilere alışmış serbest düşünüşlü alafranga aydınlara daha cazip gelmeye başlamıştı. Bektaşiliğin Jön Türk hareketine kolayca nüfuz edebilmesi bu niteliğiyle açıklanabilir. II. Abdülhamid’i devirerek daha liberal bir rejim kurulmasına sıcak baktıkları için Jön Türk hareketine destek vermiş, hatta Mason localarıyla ilişki içine girmişlerdi. Talat Paşa, Rıza Tevfik ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin hem Bektaşi, hem Mason oldukları biliniyor.
***
Aslında meşru zeminlerde hareket ediyorsa, hiçbir kurum siyasetle ilgilendiği için suçlandırılamaz. Tarikat ve cemaatlerin de siyasete ilgi duymaları normaldir. Ancak meşru kanalları kullanarak iktidara talip olmak yerine, FETÖ gibi gizli ve paralel bir devlet inşa etmeye kalkışan yapılara hiçbir devlet izin vermez.
‘Gitgide artıyor yalnızlığımız’
Karşı karşıya bulunduğumuz büyük saldırının “küresel” nitelik taşıdığı, Türkiye demokrasisine yarım ağız destek açıklamalarının çok geç yapılmasından, hiçbir liderin ülkemize geçmiş olsun ziyaretine gelmemesinden, Avrupa ve ABD basınında çıkan akıl almaz yazılardan, Körfez ülkelerinin bile “abi”lerinden korktukları için derin bir sessizliği gömülmüş olmalarından anlaşılıyor. Avrupa kamuoyu da tarihten gelen hazımsızlıklar yüzünden Türkiye aleyhine kışkırtılmaya hazır. Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Gitgide artıyor yalnızlığımız!”
***
Bu sebeple, medyamız, lehimize yapılmış tek tük açıklamaları büyüterek ve -minnet duygularıyla- veriyor. Dünkü gazetelerde, Türkiye’nin demokrasi mücadelesine Elton John’dan sonra bir destek de Belçika asıllı Kanada vatandaşı Lara Fabian’dan geldiğine dair bir haber vardı. 24 Ağustos’taki konseri öncesinde sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Ruhu yaralı bu güzel ulusa küçük bir katkı” ifadesini kullanan ünlü şarkıcı, EXPO 2016 Antalya yetkililerine bunu mümkün kıldıkları için teşekkür bile etmiş.
Birçok şarkıcı darbe teşebbüsü dolayısıyla konserlerini iptal ettiklerini bildirirken, EXPO 2016 kapsamında, 9 Eylül’de bir konser verecek olan İngiliz şarkıcı Sir Elton John da “Türkiye’deki darbe girişiminin demokrasi ve özgürlük ortamını bozmaya yönelik olduğunu vurgulayarak konserini büyük bir zevkle gerçekleştireceğini” bir mektupla bildirmişti.
Bu sevinçli haberleri okurken ister istemez geçen asrın başlarında Pierre Loti’ye duyduğumuz minnettarlığı düşündüm.
Yüz yıl önce de bugün olduğu gibi yapayalnızdık; Avrupa gazetelerinde her gün çıkan ve dünya kamuoyunu aleyhimizde kışkırtan yalan haberler karşısında çaresizdik. Gerçekleri dünyaya haykırarak bizi savunan tek isim vardı: Pierre Loti.
İstanbul’da tadına vardığı Türk tarzı hayata ve Avrupa toplumlarıyla rahatça mukayese edebildiği Türk toplumunun iyiliğine ve saflığına hayran olan Loti, durup dururken Trablusgarp’a saldıran İtalyanları şiddetle eleştirmiş, sadece İtalya’nın değil, bütün Hıristiyan Avrupa’nın Müslümanları “avlanmasına izin verilen hayvanlar” gibi gördüğünü, ancak Türkiye’nin kendisine böyle davranılmasına asla izin vermeyeceğini, mağrur ve kahraman ordusuyla topraklarını sonuna kadar savunacağını haykırmıştı. Oğlu Trablusgarp’ta ölen bir İtalyan annenin sitemli mektubuna verdiği cevap çok anlamlıdır:
“En derin saygı hislerimle savaş meydanlarında can veren bir askerin annesine söylemek isterim ki, Trablusgarp’ı eğer Fransızlar almış olsalardı, onları da aynı şekilde protesto ederdim. Hatta şunu ilâve edeyim ki, böyle emperyalist bir savaşta ölen oğlum olsaydı protestom hiç şüphesiz çok daha şiddetli, çok daha isyan dolu olurdu.”
***
Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi ve Millî Mücadele yıllarında da Avrupa’da lehimize yükselen tek ses Loti’nin sesiydi. O tarihlerde kendilerini aşağılanmış, çaresiz ve yalnız hisseden Türk aydınları, Loti’yi bir yetim psikolojisiyle kucakladılar. Özellikle 1919 yılı sonlarında, ülkesindeki sansüre rağmen bastırıp el altından dağıttırdığı Türkiye lehindeki broşürler, işgal altındaki İstanbul’a ulaşınca çok büyük bir heyecan uyandırmıştı.
Bu fotoğraf, Türk gazeteci ve yazarlarının Pierre Loti’ye minnet duygularını ifade etmek için verdikleri bir ziyafet öncesinde çekilmiştir. Oturanların soldan ikincisi Süleyman Nazif, beşincisi Loti’dir.
Veliahd Abdülmecid Efendi himayesinde ve Abdülhak Hâmid’in fahrî başkanlığında kurulan Pierre Loti Cemiyeti, Türk aydınlarının Avrupa’da bizim haklarımızı savunan bu cesur dosta duydukları sevginin ve minnettarlığın bir ifadesidir. Devrin hemen bütün tanınmış şair ve yazarlarının üye olduğu bu cemiyetin ilk -ve muhtemelen son- işi, bir “Piyer Loti Günü” düzenlemek oldu. 23 Ocak 1920 tarihinde, Darülfünun Konferans Salonu’nda yapılan ve muhteşem bir gösteriye dönüşen bu toplantıda, eski Musul, Basra ve Bağdat valisi şair Süleyman Nazif’in yaptığı konuşma, bağımsızlık mücadelemizin hemen başında ruhları tutuşturan bir kıvılcım olmuştu.
***
Süleyman Nazif, “Pierre Loti Hitabesi” diye meşhur olan ve Malta’ya sürülmesine yol açan bu konuşmasında, Türklüğün İslâm tarihindeki rolünün çok abartıldığı yolunda bir haber yazan Times muhabirinin iddialarını eleştirirken, Osmanlı Devleti’nin Kanunî tarafından çizilen güneydoğu sınırlarının Basra vilâyetinde bittiğini ve bayrağımızın burada Birinci Dünya Harbi’nin dördüncü ayına kadar dalgalandığını hatırlatarak Şam’da dinlediği çok anlamlı bir şarkıdan söz etmiştir. Sadeleştirerek naklediyorum:
Lara Fabian
“Basra’nın düşüşünün ardından söylenmiş şarkılardan birisini iki sene evvel Şam’da dinledim. Hânendeler de, sâzendeler de Arap idiler. Neşîdeyi okur ve çalarlarken hepsinin seslerinde giryan titreyişler, gözlerinde yaşlar vardı. Şarkı ‘İmşi Basra imşi’ yani ‘Yürü Basra yürü’ diye başlıyor ve öyle bitiyordu. İlk parçasının hâtırımda kalan meali işte: ‘Yürü Basra yürü! Osmanlılar buradan gideli, ben çocuğu Şatt’a düşmüş anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü! Onlar sana gelmezse, sen onlara yürü!”
***
Maalesef, oralara gidip düzeni (nizâm-ı âlemi) sağlayacak bir Osmanlı artık yoktu; artık pax-Ottomana’nın rüyasını görmek bile mümkün değildi. 20. yüzyılın başlarında yaşanan felâketin bir benzeri aynı coğrafyada yüz yıl sonra da yaşanıyor. Ve mazlum Suriyeliler, Nazif’in Şam’da dinlediği şarkıda söylendiği gibi bize geliyorlar, biz onlara gidemediğimiz için...
Osmanlı bakiyesi Türkiye, Ortadoğu’da nihaî hedefine varmak isteyen emperyalizmin önünde tek engel olarak görüldüğü için küresel bir saldırıyla karşı karşıyadır.
O hâlde 15 Temmuz’dan sonra sağlanan birlik ve dayanışma ruhunu asla kaybetmemek, birilerinin devlet içinde devlet kurmasına mani olmak için tarihî tecrübeden de istifade ederek devlet gibi devlet olmak ve bütün imkânlarımızı seferber ederek Pierre Loti’leri, Sir Elton John’ları, Lara Fabian’ları çoğaltmak zorundayız.
.24/08/2016 21:00
Dergiler hâlâ ‘hür tefekkürün kalesi’ mi?
Önümde çeşit çeşit edebiyat dergileri, düşünüyorum. Bana mı öyle geliyor bilmem, hiçbirinin ruhu yok; birçoğunda çıkmış olmak için çıkıyormuş gibi bir hava var. Bazılarında teknolojik imkânlar fazlasıyla abartılı kullanıldığı için “görsellik” muhtevanın önüne geçmiş görünüyor. Ancak bu tespitler dergiciliğin önemini yitirdiği anlamına gelmez.
Bir zamanlar edebî ekollerin doğmasına yol açan, sadece kültür hayatını değil, siyaseti bile etkileyen edebiyat dergilerinin çağı geçmiş olsa da dergisiz bir sanat, edebiyat ve düşünce hayatı tasavvur edemem. Dergiler, yeni nesilleri içten içe ve derinden derine besleyip şekillendiren vahalardır.
***
Şu gerçeğin de unutulmaması gerektiğini düşünüyorum: Bir sanat ve edebiyat dergisinin arkasında bir grup, bir cemaat, banka, vakıf vb. yoksa uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Her şeye rağmen ayakta durmaya çalışan edebiyat dergilerini birkaç fedakâr insanın sürüklediğini, en köklü dergilerin bile her an kepenklerini kapatabileceğini söylersem, mübalağa ettiğimi zannetmeyiniz.
Edebiyat dergilerini yönetenlerin, derginin hemen her işiyle uğraşmak zorunda oldukları için editörlük vazifesini istenen ölçüde yerine getiremedikleri, yani edebiyatla uğraşmak isteyen gençlerle yeterince ilgilenip onları yönlendiremedikleri bir gerçektir.
***
Yeri gelmişken editörlük kurumu hakkında düşündüklerimi de ifade etmek istiyorum. Türk yayıncılığında editörlük ciddi bir problemdir. Editör istihdam eden yayınevlerinde bile bu hizmetin doğru dürüst verildiği söylenemez. Editör olarak görev yapanlara o kadar çok iş yüklenmektedir ki, bırakın yazarlara ve şairlere yol göstermeyi, akıl hocalığı yapmayı, onlarla iletişim kuracak zaman bile bulmaları zor. Piyasada editör olarak görünenlerin akıl hocalığı yapacak seviyede olup olmadıkları ayrı bir konudur.
Dergiler için de aynı şeyler söylenebilir. Bizde özellikle edebiyat dergileri bir veya iki kişinin fedakârlıkları sayesinde yaşar; editör istihdam etmeleri imkânsızdır. Dergi yöneticisi aynı zamanda hem yazar, hem editör, hem musahhih, hem tasarımcı, hatta hem de paketleyici ve dağıtımcıdır. Bir süre sonra yorgunluk ve bıkkınlık, dergiyi asıl mânâsında yönetip gündeme hâkim olma kaygısını gölgeler; her sayı gelen yazı ve şiirlerle -neşredilmeye değer olup olmadıklarına bakmaksızın- doldurulmaya başlanır.
“Hür tefekkürün kalesi” olmaları beklenen dergilerin çoğu sonunda bu hazin akıbeti yaşarlar. Ortak bir dil ve duyarlığın oluşmamasının en önemli sebeplerinden biri budur.
***
Dergiler bir yandan bünyelerinde bir araya getirdikleri şair ve yazarlarla ortak bir dil ve duruş geliştirirken, idarehanelerini de mübtedilerin, yani edebiyatla yeni yeni ilgilenmeye başlamış meraklıların yetiştikleri bir çeşit mektep veya dergâha dönüştürürlerdi. Dergi idarehanelerinin ne kadar feyizli mekânlar olduğunu buralarda yetişerek şair ve yazar kimliği kazanmış kişilerin hatıratlarından okuyoruz. İdarehaneye hiç uğramamış bile olsa, bir dergide imzasıyla görünen birçok edebiyat adamının takip ettiği yolu o dergi şekillendirmiştir. Böyle dergilerden alınan sembolik telif ücretlerinin bile ne kadar önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu bilenler bilir.
Günümüzde telif ücreti ödeyebilen edebiyat dergisi de yok gibidir; ödeyebilen dergilerin arkasında, mutlaka, sizden nasıl bir dergi istediğini daha baştan söyleyen bir finans kaynağı vardır. Finansal bağımlılık, “hür tefekkür”ün önündeki en büyük engeldir.
Türkiye’de 1980 sonrasının edebiyat tarihini yazacak olanlar, dünün edebiyat tarihçileri gibi Servet-i Fünun, Genç Kalemler, Dergâh, Meş’ale, Varlık, Kültür Haftası, Büyük Doğu, Pazar Postası, Hisar gibi önemli dergilerden, bu dergiler etrafında toplanan şairlerden, yazarlardan ve onların etkilerinden söz edemeyecekler.
Elbette bugünkü dergi tirajlarıyla basım ve dağıtım masraflarını karşılamak mümkün değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın fikir ve kültür hayatının nefes alıp verdiği edebiyat dergilerine yeterince destek olmuyor. Dergilerin Bakanlıkça ciddiye alındığına dair bir işaret de görmüyorum. Türkiye’de binlerce kütüphane var; bu kütüphaneler için rüşdünü ispat etmiş dergilere -yayın politikalarına asla müdahale etmeden- abone olunsa, bu dergiler hiç değilse ayakta durmayı başarırlar.
***
Dergilerin çokluğu, sanat, edebiyat ve düşünce hayatındaki canlılığa işarettir. İyi bir derginin kapanması, kültür hayatımızda bir damarın tıkandığı anlamına gelir. Bu, aslında bir çeşit örtülü sansürdür.
Edebiyat okuyucuları dergilerine sahip çıkmalıdırlar. En ufak bir krizde dergi almaktan vazgeçen, üç beş paket sigara parası tutan yıllık abonelerini yenilemeyerek krizi atlatacaklarını zanneden bir okuyucu, zaten iyi okuyucu değildir. Dergi ve kitap, Türkiye’de ilk vazgeçilen “meta”dır maalesef.
.28/08/2016 00:28
Yahya Kemal’e göre Türklüğün timsali: Yavuz
Bu köşedeki ilk yazılarımdan birini Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde son tabliyenin yerleştirilmesi vesilesiyle yazmış, böyle büyük projeleri kısa sürede hayata geçirebilecek güce ulaştığımız için gurur duyduğumu ifade etmiştim. Bu yazıda da bu köprüye ismi verilen Yavuz Sultan Selim’den söz etmek istiyorum.
Yavuz’un Doğu seferi sırasında yaşananlar tartışmalı olsa da, Alevi kardeşlerimizin hassasiyetleri dolayısıyla Asya’yı Avrupa’ya bağlayan üçüncü köprüye başka bir isim verilebilirdi. Doğrusu benim kalbimden geçen Evliya Çelebi’nin ismiydi. Ama artık karar verilmiştir ve anladığım kadarıyla bu karardan dönüş söz konusu değildir.
Yavuz dönemi, tarihimizde son derece önemli bir dönüm noktasıdır; asıl amacı İslâm dünyasını birleştirmek olan ve bunun için ciddi adımlar atan Yavuz’un sekiz yıl süren kısa saltanatında başardığı iş gerçekten büyüktür. Bu sebeple onun hayatının ve zaferlerinin anlatıldığı Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda Selimnâme yazılmıştır. Tanzimat’tan sonra Namık Kemal’in Evrâk-ı Perîşan adlı eserindeki Yavuz biyografisi bu geleneğin bir devamı sayılabilir. Gelenek, Cumhuriyet döneminde de Yahya Kemal’in terkib-i bend tarzında yazdığı Selimnâme’yle devam eder.
***
Yahya Kemal’in Selimnâme’si “Başlayış 1514”, “Sefer 1514”, “Çaldıran 1514”, “Toplayış 1515”, “Mercidabık 1516”, “Ridaniye 1517”, “Rıhlet 1520” başlıklarını taşıyan yedi bentten oluşuyordu. İlk bent, ilk defa 1949 yılı başlarında Şadırvan dergisinde şöyle bir not düşülerek yayımlandı: “Büyük şairin Yavuz’un bir seferi için o devir üslûbunu kullanarak yazmakta olduğu büyük şiirden bir parçayı ele geçirdik. Yazılarını bekleyen okuyucularımıza sunuyoruz.” Eserin tamamı yedi yıl kadar sonra (1956 yılında) Hürriyet gazetesinde yayımlandı ve şairin Eski Şiirin Rüzgârıyla adlı eserinde yer aldı.
Terkib-i bend formuna da yepyeni bir soluk getiren Selimnâme, Yahya Kemal’in eski tarzda yazdığı şiirlerin en kusursuzlarından biridir. Ahmet Hamdi Tanpınar, özellikle ilk iki bendi eşsiz bulurdu. Nihad Sami Banarlı ise Selimnâme’nin, “İleri bir Batı şiiri kültürüyle ve klasik Türk şiirinden süzülmüş zengin dil ve sanat değerleriyle taşacak kadar dolu bir şair olan Yahya Kemal, eğer zamanımızda değil de, böyle müstesna bir şiir malzemesiyle Çaldıran asırlarında yaşasaydı, bu azim Türk zaferini nasıl terennüm ederdi?” sorusuna mükemmel bir cevap teşkil ettiği düşüncesindedir.
Yahya Kemal’in bazı dostları, mesela İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa İnan, çok sevdikleri Selimnâme’yi başından sonuna kadar ezbere okuyabiliyorlardı.
***
Yahya Kemal bir Yavuz hayranıydı. Onun Topkapı Sarayı haremindeki odasını İstanbul’un en ruhlu mekânlarından biri olarak tasvir ve bu sade odadan hareketle “cihan padişahı”nın karakterini tahlil ettiği “İki Fıkra” başlıklı yazısındaki şu cümleleri dikkat çekicidir:
“Bu oda bir inziva yeriydi, penceresi küçük bir bahçeye bakıyordu. Bir basamak yüksekliğinde bir sofası vardı. İki küçük kapısı diğer dairelere yol veriyordu. Selim burada oturuyormuş. Evet belliydi, onun odası. Şarkın güneşli ufuklarını her taraftan sarmış olan Selim burada dinleniyordu; bir yastığa biraz dayanır, yorgunluğunu alır, gözlerini kapar, uyuklar gibi, o ruhanî seferber, burada otururmuş. Burada iken zannettim ki Selim’in hayaleti bu sofada yine öyle oturuyor ve dışarıda kapıda zenci bir seyisin yanında beyaz bir at bekliyor!”
Yahya Kemal’e göre, Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşan’da onun Türklüğü temsil ettiğini bir evliya sezişiyle sezmişti. II. Philippe nasıl İspanyolluğu, I. François nasıl Fransızlığı, Frederick Barberossa nasıl Cermenliği, Korkunç İvan nasıl Rusluğu diğer krallardan daha fazla temsil ediyorlarsa, Selim de Türklüğü öyle temsil ediyordu. Ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asılan Yavuz Sultan Selim portresi, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle bu mânâyı hâizdi.”
***
Yahya Kemal, aynı yazıda, bir “millî timsal” olarak gözlerimizi kamaştıran Selim’i Harem’deki günlük yaşayışı içinde sade bir insan olarak da anlamaya çalışmak gerektiğini söyler ve Tacü’t-Tevârih yazarı Hoca Saadeddin Efendi’den onunla ilgili iki anekdot nakleder. Hoca Saadeddin, Selim’in nedimi olan Hasan Can’ın oğludur ve babasından onun hakkında çok şey dinlemiştir. Yahya Kemal şöyle devam ediyor:
“Hoca’nın fıkralarından anlaşılıyor ki, Selim bizim bildiğimizden başkadır. Yavuz lâkabına çok aşırı mânâ veren tarih müfessirlerinin çizdikleri cellâdâne tasvire hiç benzemez. Selim hususi hayatında çok iyi, çok halim, çok müsamahakârdır. Doğrudan doğruya devletin bünyesine taallûk etmeyen hatalara kızmaz ve gülümser.”
***
Aynı zamanda kudretli bir şair olan Yavuz, Farsça bir gazelinin matla beytinde şöyle diyordu: “Bu seferler, bu at koşturmalar beyhude değil! Biz gönülleri toplu bulundurmak için böyle perişan oluyoruz.”
Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de gönülleri bir araya getirmesini, bir barış köprüsü olmasını diliyorum. Hayırlı olsun.
NOT. Yavuz hakkında son araştırmalara dayanan en doğru bilgiler, Prof. Dr. Feridun Emecen’in Yavuz Sultan Selim adlı kitabındadır. Bu önemli kitabın genişletilmiş ve güncellenmiş yeni baskısı Kapı Yayınları arasında çıktı. Meraklı okuyucularıma tavsiye ederim.
Yahya Kemal’in ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asıldığından söz ettiği, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle” Yavuz’un karakterini yansıttığını iddia ettiği portre, bu meşhur portre olsa gerektir. Ancak ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bu portrede Yavuz’un tasvir edilip edilmediği tartışmalıdır. Portrede görülen küpe, Yavuz’un hiçbir minyatüründe yoktur. Kutbeddin Haydar’ın müritleri kulaklarına küpe (mengüş) takarlardı ve Şah İsmail, Kutbeddin Haydar’ın müridiydi. Süsten, gösterişten hoşlanmayan Yavuz’un boynundaki inci gerdanlık ve başındaki taç da şüphe uyandırıyor. Sarık da hiçbir Osmanlı padişahında görmediğimiz türden bir sarıktır. Rahmetli Nezih Uzel, yıllar önce Antika dergisinde bu meseleyi gündeme getirmiş ve söz konusu portrenin Şah İsmail portresi olduğunu iddia etmişti.
Asya’yı Avrupa’ya bağlayan ilk köprü, M.Ö. 499-449 yılları arasında cereyan eden Pers-Yunan savaşları sırasında Pers Kralı Dârâ (I. Darius) tarafından gemiler iki yaka arasında birleştirilmek suretiyle kurulmuş ve Pers ordusu bu geçici köprüden geçmişti. Yukarıda, bu geçişi tasvir eden bir kabartma görülüyor. Dârâ’nın oğlu Serhas da aynı şekilde Çanakkale Boğazı’nda bir köprü kurdu. Serhas, ilk denemede başarısız olunduğu için denizi döverek cezalandırmıştı.
.31/08/2016 21:26
Eylül düşünceleri
Ahmet Hamdi Tanpınar, bir şiirine “Ne güzel geçti bütün yaz” mısrasıyla başlar. Ben de bu yazıya, bu güzel mısrada ifade edilen duygularla başlamak isterdim. Ne var ki geçirdiğimiz yazın özellikle son iki ayında yaşadıklarımızı “Ne kötü geçti bütün yaz” sözüyle bile tarif etmek mümkün değil. “Kâbus gibi geçti” dersem, meramımı azçok ifade etmiş olurum. En sevdiğim mevsime bu kâbusun üzerimizden atamadığımız -ve galiba uzun süre atamayacağımız- ürpertileriyle girdik.
***
Kötü yaşanmış yazların ardından gelen sonbaharlarda hüzün daha derinden hissediliyor. Sonbaharın eski sözlüğümüzdeki adı “hazan”dı ve hazan, hüzün mevsimiydi. Aslında birçok şair, sonbaharın tabiata en az bahar kadar yakıştığını fark etmişlerdir. Bazı şehirlere, mesela İstanbul’a en yakışan mevsimin sonbahar olduğu söylenebilir. Recaizâde Mahmud Ekrem Bey bu düşüncededir, fakat o da sonbaharın hüzün mevsimi olduğu yolundaki yaygın inanca katılır ve bir şiirinde tabiatın eylül girince hüzne boğulduğunu söyler.
Ekrem Bey’in hassasiyeti, onu üstad bilen Servet-i Fünuncu şair ve yazarlara aynen geçmiş, böylece divan şairlerinin gözde mevsimi olan baharın yerini Servet-i Fünun’da sonbahar almıştı. Sadece bir hüzün, hastalık, ze val, çürüme ve ümitsizlik mevsimi olarak algılanan sonbahar, mesela Tevfik Fikret’in “Âveng-i Şühûr” adlı şiirinde veremli genç bir kızın ölürken yüzünde dolaşan hüzünlü gülüşe benzetilir. Şair bu ağlatan benzerliği ve sonba harı çok sevmektedir. Cenab Şahabeddin de “veremli kız me lâli”nden kurtulamaz; Ahmet Hâşim’in “Türkçede ilk hakiki tabiat şiiri, ilk sonbahar şiiri” olarak gördüğü “Temâşâ-yı Hazan”da sonbahar rüzgârının veremli bir kız gibi uzun uzun öksür düğünü, tabiatın âdeta baştanbaşa büyük bir çocuk hastahanesine döndüğünü söyler.
Sonbaharda sadece ölümün rengini, yani sarıyı algılayan Servet-i Fünuncu şairlerin duyarlığı, bu edebiyatın ne sir cephesindeki önemli isimlerinden olan Mehmed Rauf’un Eylül’ünde romanlaşacaktır.
***
İstanbul’da sonbaharı hem inkıraz hüznüyle, hem de bütün güzelliğiyle en iyi hisseden şair Ahmet Hâşim’dir. Suyun yakuta döndüğü “Sonbahar” şiiri, her köşesinden yeşilliklerin köpürdüğü eski İstanbul’un dar sokaklarındaki sonbahar manzaralarını düşündürür. Haşim’in ikisi “Sonbahar”, biri “Hazan” adını taşıyan üç sonbahar şiiri vardır; ancak “Merdiven” şiirinde de, eminim, bir İstanbul sonbaharının güneş rengi yapraklarla bezenmiş ünlü merdivenlerinden birindeki hâtırası yaşamaktadır.
***
İstanbul’a has sonbaharı iyi hisseden şairlerden biri de Yahya Kemal’di. Gerçi onun sonbaharı da hüzünle yüklüdür; fakat “Sonbahar” şiirinde Fikret’in veya Cenab Şahabeddin’inki gibi marazî de ğil, bilgece bir hüzün hissedilir. Bu güzel şiirde, deniz ve dağın dağdağayla uğuldadığı, günlerin hazinleşip gecelerin uhrevîleştiği teşrinlerde (ekim ve kasım aylarında) iliklere işleyen bir hüzün anlatılmaktadır: “Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere / Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.”
“Akşam Musikisi” şiirinde ise “Tenha yolun ortasında rüzgâr / Teşrin yapraklarıyla oynar” mısralarıyla nefis bir sonbahar manzarası çizen Yahya Kemal, “Mevsimler” şiirinde biten yazla birlikte, sonbaharın tellerinden derin bir keder musikisi başladığını söyler. “Düşünce” şiirinde ise “Bitsin hayırlısıyle bu beyhûde sonbahar!” diyerek uzun süren ihtiyarlığın yarattığı bıkkınlıktan söz ederse de, “Eylül Sonu”nda kanaatini değiştirir ve İstanbul’un bir semtini bile yeterince tadıp yaşayabilmek için bir ömrün yetmeyeceğini söyler. Eski tarzda yazdığı, sonbaharda yaprakların dökülüşünü çok iyi duyuran rindâne “Hazan Gazeli”nde ise, yirminci yüzyıldan XVI. yüzyıla, şair Bâkî’ye selâm gönderir; çünkü sonbaharı hissedişleri birbirine çok benzer.
***
Yahya Kemal’in düşünüş biçimini ve estetiğini daha farklı bir düzlemde devam ettiren Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir kitabına almadığı ilk “Sonbahar” şiirinde, sade bir Türkçeyle ve hece vezniyle yazmış olmasına rağmen Servet-i Fünuncu şairlerin “veremli hasta” imajını kullanmıştır. Daha Hâşimane ve daha plastik bir şiir olan ikinci “Sonbahar” şiirinde ise Servet-i Fünun sarısı ile Hâşim’in “güneş rengi”ni durgun havuzda birleştirmişti.
Durgun havuzları işlesin, bırak
Yaprakların güneş ve ölüm rengi
Sen kalbini dinle, ufuklara bak
Sonbaharla ilgili asıl düşüncelerini “Sonbahar Türküsü” adlı nefis yazısında anlatan Tanpınar için, güneşin hafifçe akik rengine döndüğü ve gökyüzünün ıslak bir göz gibi insana baktığı bu mevsim, İstanbul’un asıl mevsimidir. Zaman denilen sihirbaz, güneşi, suyu, rüzgârı ve ağaçların hüznünü birbirine ayarlayınca, şehir, sanki kendini eşyaya bakınca sadece ruhunun hüzünlü akislerini gören bir ressamın mahir ellerine bırakır. Bütün hünerlerini kullanarak kızarttığı yapraklara küçük bir şafak manzarası veren bu ressam, “saatleri billûr bir yuvarlakta seyredilen kavsikuzahlı (gökkuşağı) akisler gibi renk ve büyü ile doldurur, eşyanın çizgilerine mahzun ve şuurlu bir tebessüm sindirir, kâinatımıza bütün bir sanat duygusu, bir şair içliliği katar.”
***
Geçen yazların ardından “Ne güzel geçti bütün yaz” diyebileceğimiz ve sonbaharları Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar gibi bütün güzellikleriyle hissedip yaşayabileceğimiz zamanların çok uzak olmadığından eminim.
.4/09/2016 00:57
Sivas’ta Selçuklu’yu düşünmek
Yakın tarih hakkında birazcık bilgisi olanlar, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas’ta gerçekleştirilen kongrenin ne kadar önemli bir hadise olduğunu bilirler. Milli Mücadele’nin istikametini belirleyen bu büyük buluşma, Sivas’ta her yıl törenlerle kutlanır. Beş yıldan beri de, bu törenler kapsamında “Sivas Kitap Günleri” adıyla bir de fuar düzenleniyor.
Her yıl daha zengin ve daha canlı bir etkinliğe dönüşen ve bir şölen havasında yaşanan Sivas Kitap Günleri’ne bu yıl konuşmacı olarak ben de davetliydim. Hayatımın yirmi yılını kuşatan, hâlâ rüyalarımda ahşap evlerle çevrili dar sokaklarında ve hoş kokulu çarşılarında dolaştığım Sivas’ta, dostlarla buluşmanın ve Buruciye Medresesi’ni tıka basa dolduran seçkin bir topluluğa hitap etmenin verdiği mutluluğu tarif edemem.
30 Ekim akşamı, Abdi Ağa Konağı’nda özlediğim Sivas yemeklerinden tadıp otelime yerleştikten sonra ilk işim Kent Meydanı’na koşmak olmuştu. Hava çok güzeldi. Selçuklu devrinden kalma Darüşşifa, Çifteminareli Medrese ve Buruciye Medresesi’yle Osmanlı devrinden kalma Kale Camii’nin kuşattığı meydana kurulmuş fuar alanında, beklediğimin çok ötesinde canlı, meraklı bir okuyucu kitlesiyle karşılaştım. Fuara katılan yayınevlerinin stantlarında görev yapanların yüzleri gülüyordu.
***
Sivas’a her gidişimde yaptığım gibi, ilk fırsatta kendimi sokaklara atıp derin bir hüzünle birkaç saat tek başıma gezindim. 1970 öncesi Sivas’ında dolaşırken hangi yolları kullanıyorsam, her seferinde o yolları ararım; daha doğrusu beni ayaklarım çocukluğumu ve ilk gençliğimi yaşadığım şehrin hafızamdaki coğrafyasına dolaştırır. Ne var ki, bırakın sokakları, mahalleler bile bütünüyle yok olmuş. Son evler de, o evlerle bütünleştikleri için yıkılmasına izin vermeyen yaşlılar göçüp gittikten sonra yerlerini dörder beşer katlı apartmanlara terk etti. Bizim ev gibi... Yaşadığım evler, koşup oynadığım sokaklar, dallarına tırmandığım ağaçlar sırra kadem basmış. Sanal bir geçmişte yaşamış gibiyim. Şehrin hafızamdaki coğrafyası artık kayıp bir coğrafya...
Kadir Üredi, Şehrin Ahşap Zamanı adlı eserinde, artık bir beton cehennemine dönüşen Sivas’ın bir zamanlar Safranbolu, Kütahya, Amasya gibi nefis bir ahşap dokuya sahip olduğunu anlatır. Aziz dostlarım, Haluk Çağdaş –ki Sivas’ın kelimenin asıl mânâsında hâfızasıdır- Mehmet Şarkışla, İbrahim Yasak ve Alim Yıldız, Buruciye’de 1 Eylül günü yapılan “Kitabın Şehri Şehrin Kitabı” adlı panelde Sivas’ın yaşadığı bu büyük değişmeyi anlattılar.
Sivas Kent Meydanı… Sulda Buruciye Medresesi, ortada Sivas’taki nadir Osmanlı eserlerinden biri olan Kale Camii, arkada Çifteminare ve karşısında Darüşşifa… Konik kubbeli mekan, I. İzzeddin Keykuvus’un türbesidir. Arka planda ise apartmanlardan oluşan modern Sivas… (Sivas İl Kültür Müdürlüğü Arşivi).
Hayat Ağacı dergisinde fotoğraflardan hareketle nefis şehir yazıları kaleme alan Haluk Çağdaş’ın Şehir İklimi ve Bahçesinden Geçtiklerim adlarını taşıyan iki harika kitabı var. Mehmet Şarkışla’nın Sivas’ı ve genel olarak şehir meselesini ele aldığı Şehir Mersiyesi, Alim Yıldız’ın Seyrimde Bir Şehre Vardım, İbrahim Yasak’ın da Sultanşehir’den Birkaç Sima ve Şehir Defteri adlı kitapları, Sivas tarihini ve kültürüne büyük bir katkı niteliğini taşıyor.
Panelde, Sivas’ın en güzel anlatan yazarlardan biri olan Kadir Üredi’nin eksikliği hissediliyordu. Bir Şehrin Beş Hali ve Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim adlı iki kitabı daha bulunan Kadir Bey’in evinden çıkamayacak kadar hasta olduğunu öğrenerek üzüldüm.
***
Sivas, son otuz yılda, yeni kurulmuş, tarihsiz ve kişiliksiz şehirlere benzedi. Selçuklu devrinden kalma Ulucami’si, Gökmedrese’si, Çifteminaresi’si, Darüşşifa’sı, Buruciye’si, Osmanlı devrinden kalma bir cami, birkaç han, hamam ve köprü olmasa, Sivas’ta bin yıldır yaşadığımızı ispat etmekte zorlanabilirdik. Hâlbuki Sivas, bir dış kalesi, iki iç kalesi ve muhteşem abideleriyle eşsiz ve çok gelişmiş bir şehirdi. Rahmetli Prof. Dr. Osman Turan’ın “Selçuklular Zamanında Sivas Şehri” başlıklı bir makalesi vardır. Bundan yedi yüz küsur yıl önce bir ticaret merkezi ve milletlerarası bir transit şehri olan Sivas’ın nüfusu o tarihlerde bile yüz binden fazlaymış.
***
Sivas’ta oturduğumuz ilk evlerden biri Çifteminare, Darüşşifa, Buruciye medreselerinin bulunduğu bölgeye çok yakındı. Darüşşifa’nın yıkık duvarlarında ve karanlık, kirletilmiş hücrelerinde saklambaç ve benzeri oyunlar oynardık. Ne kadar bakımsızdı, ne kadar ihmal edilmişti! Sultan I. İzzeddin Keykavus’un türbesindeki çinilerin bugüne nasıl ulaşabildiğine hâlâ hayret ederim. Selçuklu tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olan İzzeddin’nin bir macera romanına benzeyen hayatını yerim olsaydı da, uzun uzun anlatsaydım. Babası I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in amcası II. Rükneddin Süleymanşah’a yenilmesi üzerine Konya’dan nasıl kaçtıklarını, Bizans İstanbul’undaki hayatlarını, daha sonra oradan kaçışlarını, kardeşi Alaeddin Keykubat’la taht mücadelesini yahut Sivas’ta yapılan muhteşem düğününü...
Sivas’ın hiçbir iz bırakmadan yok olan mahallelerinden biri, İmaret Mahallesi…
I. İzzeddin Keykavus, genç yaşında veremden ölmüş ve Sivas’taki Darüşşifa’sının avlusuna bitişik olarak kendisi için yaptırdığı kümbete gömülmüştür. Sandukasındaki Farsça dörtlük de kendisine aittir. Bu dörtlük Yazıcıoğlu tarafından Türkçeye şöyle tercüme edilmiş: “Bu cihanı ki terk edüp gittik / Rencini dilde berk edüp gittik / Şimden sonra nevbet erdi size / Nitekim evvel ermiş idi bize.”
***
Ne zaman Sivas’a gitsem, Selçuklu tarihinin ihmal edildiğini düşünmeye başlarım. Sadece Selçuklu tarihinin mi? Anadolu’nun Osmanlı öncesinde de çok zengin ve renkli bir tarihi vardır. Mesela Sivas’ta saltanatını ilan ederek bir devlet kuran şair ve âlim Kadı Burhaneddin Ahmed’i merak eden kaç kişi vardır? Bu yılın aynı zamanda “Kadı Burhaneddin Yılı olduğunu” duymuş muydunuz?
Ebedi uykusunu Sivas’ta uyuyan bu büyük adamdan gelecek hafta söz edeceğim.
NOT: Sivas Kongresi’nin yapıldığı, günümüzde Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi olarak hizmet veren ve restorasyonu tamamlanan binanın açılışı bugün yapılacak.
.1/09/2016 00:24
Kurbana dair birkaç yorum
Kur’an-ı Kerim’de ve Tevrat’ta bazı farklarla anlatılan Hz. İbrahim ve oğlu kıssasını sanırım bilmeyen yoktur. Hz. İbrahim, rüyasında oğlunu boğazladığını görür. İlâhî bir emirdir bu: “Vaktaki bu suretle ikisi de Allah’ın emrine râm oldular. İbrahim onu alnı üzerine yıktı. Biz ona ‘Ya İbrahim, rüyana sadakat gösterdin. Şüphesiz ki biz iyi hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız’ diye nida ettik. Hakikat bu apaçık ve kat’î bir imtihandı. Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.” (Saffât Suresi, 101-106).)
İbrahim peygamberin ilâhî emri gerçekleştirmek gayesiyle oğlunu kurban etmek istemesi trajik bir durum olarak görülebilir. Fakat başlangıçta zorunlu gibi görünen bir sonuç, ilâhî bir lütufla zorunlu olmaktan çıktığı için trajik durum doğmaz. Bazı yorumculara göre, yüksek bir değeri gerçekleştirirken başka bir yüksek değeri yok eden ve bu yüzden suçlu duruma düşen kahramanın durumu “trajik”tir. Böyle bir duruma düşen kahraman aslında ahlâkî bir eylem içindedir. Hâlbuki Kierkegaard’ın açık bir şekilde gösterdiği gibi, İbrahim peygamberin oğlunu kurban etmek istemesi, ahlâkı aşan bir fiildir. Mesele bu kadarla da bitmez; imtihanı başardığı için kendisine son anda verilen “büyük kurbanlık fidye”, yüksek bir değer gerçekleşirken bir başka yüksek değerin yok olmasını önlemiştir. Hâlbuki trajik kahraman her halükârda suç işlemek durumundadır.
***
Eğer büyük kurbanlık fidye verilmeyip de İbrahim peygamber oğlunu gerçekten boğazlasaydı, trajik bir durum ortaya çıkar mıydı?
İlâhî bir emir olmayıp da İbrahim peygamber imanını kendiliğinden ispat etmeye kalkışsaydı, o zaman belki kendisine büyük kurbanlık fidye verilmeyecek ve gerçekten suçlu duruma düştüğü için trajik bir durum ortaya çıkmış olacaktı. Fakat ilahî emir vaki olup da oğlunu gerçekten boğazlasaydı, Allah kötüyü emretmeyeceği için, suçlu duruma düşmeyecekti. Ama oğlunu çok seven bir baba oğlu için şüphesiz acı çekecekti. Nitekim bu acıyı kurbanlık fidye gönderilinceye kadar çekmiştir.
***
Yukarıda Sören Kirgegaard’dan söz ettim. Varoluşçu felsefenin önemli temsilcilerinden olan bu Danimarkalı filozof, Korku ve Titreyiş adlı eserinde bu kıssayı da analiz eder. Bir vaizin kilisede anlattığı kıssayı, İbrahim’in “Allah’ı, sahip olduğu ‘en iyi şey’i, yani oğlunu feda edecek kadar sevdiği” argümanı üzerine dayandırdığını -ki genellikle öyle yaparlarmış- farzeden Kirkegaard, “Ya vaizi dinleyenlerden biri anlattıklarının etkisi altında kalır da evine gidince aynı gerekçeyle İbrahim’in yaptığını yaparsa?” sorusunu sorar. Cevap: Adam ya idam edilir yahut tımarhaneye tıkılır.
İbrahim peygamber oğlunu gerçekten boğazlamış olsaydı, Kierkegaard’a göre, hukuk ve ahlâk açısından cinayet işlemiş olacaktı; hâlbuki din açısından bakıldığında, yaptığı iş, Allah’a duyduğu sevginin büyüklüğünü kanıtlamak için ilâhî bir emri yerine getirip oğlunu kurban etmekten ibarettir. “İşte, diyor Danimarkalı filozof, dehşet bu tezattadır ve kilise vaizinin aklına bile getirmediği bu tezat hesaba katılmadıkça İbrahim anlaşılamaz.”
Kierkegaard, daha sonra trajikomik yanılmalara yol açmaması için, kendini vaizin yerine koyarak, bu kıssayı nasıl anlatabileceği üzerinde kafa yoruyor. Mesela, diyor, İbrahim’in sahip olduğu Allah korkusunun büyüklüğünü, ne kadar mümin ve elçi olarak seçilmeye ne kadar lâyık bir insan olduğunu göstermekle başlar, sonra İshak’ı ne kadar sevdiğini anlatırdım. Öyle anlatırdım ki, Danimarka krallığının içinde hiçbir baba kendi oğlunu o kadar sevdiğini iddia edemez, dolayısıyla kurban etmeyi düşünemezdi.
***
Bu konuda hiçbir yorumun Kierkegaard’ı tatmin etmediğini söylemeliyim. İbrahim kıssası üzerinde düşündüğü zaman, neredeyse kendini kaybeden filozof şöyle devam ediyor:
“Her defasında İbrahim’in hayatının özü olan o muazzam paradoks gözümün önüne geliyor, her defasında geriliyorum ve düşüncem, bütün tutkusuna rağmen kıl payı ileri gitmiyor (...) Dünyada büyük ve asil diye hayranlık duyulan şeylerin yabancısı değilim, ruhum bunlarla bir bağ kuruyor. O kahramanların benim dâvâm yolunda mücadele ettiklerine bütün kalbimle inanıyorum (...) Kendimi bu kahramanların yerine koyuyorum, ama İbrahim’in yerinde kendimi düşünemiyorum; yükseldikçe düşüyorum.”
Daha sonra, Moria dağına gidip oğlunu kurban etmekle kendisinin görevlendirildiğini farz eden Kierkegaard nasıl davranacağını ve görevi yerine getirdiği takdirde yaptığı işin nasıl karşılanabileceğini düşünmeye başlıyor. Doğrusu, vardığı açık seçik bir sonuç yok. İbrahim peygamberin fiilini aklı ve ahlâkı aşan bir fiil olarak görüyor ve anlamaya çalışıyor, o kadar.
***
Kurban hakkında dikkate değer bir yorum da sıradışı bir İranlı düşünür olan Ali Şeriati’nin Hacc adlı kitabındadır.
Şeriati, kurbanın daha ulvi bir makama, aşka ve sorumlulukların yerine getirilmesine engel teşkil eden her şeyden azade olunan bir iradeye yükseliş olduğunu, bunun için insanın İbrahim İsmail’i ne kadar seviyorsa o kadar sevdiği bir şeyi kurban etmesi gerektiğini söylüyor:
“Senin hürriyetinden çalan, görevlerini yerine getirmene mani olan, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı bahaneler bulmana yol açan (…) ne varsa, hepsi onun işaretleridir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’ini Mina’da kurban etmen gerekir.”
***
İlgi çekici bir kurban yorumu da rahmetli Turgut Cansever’den gelmişti. Kendisiyle yıllar önce, galiba bir Kurban Bayramı sonrasında “Tutumlu Kent” konulu bir röportaj yapmıştım. Hoca, sorularımdan birini cevaplandırırken şunları söylemişti:
“Geçenlerde kurban meselesi üzerinde düşünürken, kurban kesmeyi, insanı insan olarak kurtarmak için yapılacak fedakârlığın sembolü olarak görmek gerektiğini fark ettim. Bu önemli; yani insanı hiçbir şekilde feda etmemek gerekiyor. İnsanı kurban etmemek için koyunu kurban etmek nasıl çok önemli bir genel davranışı ortaya koyuyorsa, bugün de insanı kurban etmemek için yeri geldiğinde mesela otomobili kurban etmeyi düşünmek gerekir tutumlu kent için...”
***
Peki, ben bunları niçin anlatıyorum? İnsanların kurbanı sadece fakirlere taze et dağıtıp sevap kazanma eylemi olarak gördükleri, arkasındaki derin felsefeyi düşünmeye (akletmeye) hiç yanaşmadıkları endişesine kapıldığım için... Belki de yılda bir kere kurban kesmemizin istenmesi, bizi “apaçık ve kat’î bir imtihan” üzerinde düşündürmek içindir. Ne dersiniz?
Kurban Bayramı’nın İslâm âlemine ve bütün insanlığa barış ve huzur getirmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
.14/09/2016 20:24
Mehmed Âkif, Yahya Kemal’i tanır mıydı?
Yahya Kemal, Mehmed Âkif’le tanışıp tanışmadıkları yolundaki bir soruya “Tanışmayız” diye cevap vermişti. Aynı nesle mensup olmadıkları gibi, şiir anlayışları, dünya görüşleri ve yaşama tarzları birbirinden çok farklı olduğu için tanıştırılmamış olmaları şaşırtıcı değil. Ancak bu, hiç aynı mekânlarda bulunmadıkları anlamını gelmez. Âkif, 1920 yılında Veliahd Abdülmecid Efendi himayesinde kurulan, idare heyetinde Yahya Kemal’in de yer aldığı Piyer Loti Cemiyeti’nin şeref heyeti üyelerinden biriydi. En azından bu cemiyetin kuruluş çalışmaları sırasında karşılaşmış olabilirler.
Yahya Kemal, Mütareke döneminde İleri gazetesinde neşredilen “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı ünlü yazısını İstiklâl Marşı’nın bir mısraı ile noktalamıştı: “İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki, dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar: ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.” Bu yazının çıktığı tarihte (4 Mayıs 1921), İstiklâl Marşı henüz birkaç aylık millî marştı.
Yahya Kemal’in Tevhîd-i Efkâr’da çıkan yazıları da Sebilürreşad çevresinde dikkatle takip ediliyordu. “Ezansız Semtler” başlıklı yazısı ve bu yazı vesilesiyle bir asker annesinin Yahya Kemal’e gönderdiği mektup, Sebilürreşad’ın Mayıs 1338 (1922) tarihli 501. sayısında -hiç şüphesiz Âkif’in izniyle- iktibas edilmişti. Yazının altında mecmua tarafından Yahya Kemal’in övüldüğü uzunca bir not vardır.
Âkif, son toplantısını 21 Mayıs 1923’te yapan Birinci Meclis’te Burdur mebusu olarak yer alıyordu. Temmuz 1923’te Urfa mebusu seçilen Yahya Kemal ise İkinci Meclis’te görev yapmıştır. Bu bakımdan Meclis’te bir araya gelemedikleri gibi, bu tarihten sonra karşılaşmaları da imkânsızdı; çünkü Âkif 1924 yılında Mısır’a gitmişti.
O günlerde Âkif aleyhindeki havaya Yahya Kemal’in de kapıldığı düşünülebilir. Ancak bu konuda hiçbir bilgi ve belgeye sahip değiliz. Sadece Cahit Tanyol, “Ölümünden Sonra Yahya Kemal” başlıklı yazısında “Mehmet Âkif’i hiç sevmezdi. Onun İslâm idealinden ve medrese zihniyetinden nefret ederdi,” diyor. Tanyol’un Âkif’e duyduğu düşmanlığı Yahya Kemal’e de yakıştırdığını zannediyorum, çünkü Reşat Beyatlı, Mustafa Baydar’a ağabeyini anlatırken, “Mehmed Âkif’i dahi büyük bir hiss-i ta’zim ile karşıladığını yakinen bilirim,” demiştir. Belki de söz konusu yazısında yazdıklarını unutan Tanyol, “Ölüm Karşısında Yahya Kemal” başlıklı yazısında da “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, “Hayal Şehir”, “Koca Mustâpaşa”, “Atik Valde’den İnen Sokakta” gibi şiirlerinin henüz tamamlanmadığı yıllarda, Yahya Kemal’i ziyarete gittikçe, yatağının yanındaki küçük masada iki değişmez konuk gördüğünü söyler: Safahat ve Târîh-i Cevdet.
Âkif’le tanışıp tanışmadığı yolundaki soruya Yahya Kemal’in verdiği cevabın tamamı şöyledir: “Tanışmayız, ama Mısır’dan döndüğü zaman benim için güzel şeyler söylemiş.”
Bu bilgi, Âkif’in Mısır’da Yahya Kemal’i az çok takip ettiğini gösteriyor. Süleyman Nazif, Fuad Şemsi İnan ve Mahir İz gibi bazı müşterek dostları vardı ve muhtemelen onlar vasıtasıyla Yahya Kemal’in çalışmalarından haberdar oluyordu. Mahir İz’e gönderdiği bir mektuptaki şu cümle dikkat çekicidir: “Gülme komşuna gelir başına! Meşhur Yahya Kemal gibi felek bizi de kıt’acı etti. Dört yılda on iki mısra! Ne ise Allah beterinden esirgesin.”
Yahya Kemal, Orhan Şaik Gökyay’ın anlattığına göre, bir gün Atik-Valide ziyaretinden dönerken müşterek dostlarından biriyle karşılaşmış, sohbet sırasında söz şiire ve Âkif’e intikal edince şunları söylemiştir:
“Eğer Âkif benim duyduğum İslâm’ın şevkini, hüznünü duymuş olsaydı başka türlü olurdu. O İslâm’ın yükselişini, akaidini terennüm etti. Şiir, Atik Valide’nin iftar saatidir. O zat teslim etti bunu. ‘Evet, Âkif’in bu tarafı noksandır,’ dedi. O İslâm’ın sefaletini anlatmıştır, yani sosyaldir.”
Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” şiirinde Âkif tesirini arayanlar da olmuştur. Bu iddia abartılı sayılabilir; ancak eldeki bilgiler, Yahya Kemal’in Safahat şairine bigâne kalmadığını gösteriyor. Orhan Şaik Gökyay’ın yazdığını göre, “El-Uksur’da” şiirini beğeniyor, özellikle bu şiirin “Bu noktadan ne müheyyic fezaya doğru nazar” mısraıyla başlayan bölümünü çok güzel buluyordu. Yine Gökyay’a göre, Âkif’ten şu mısraları beğenirdi: “Hani sînende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın”; “Bugün bir yemyeşil va’dî yarın bir kıpkızıl gülşen”; “Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır”; “Gülümsüyor suyu kırbayla dolduran fellâh/ Gülümsüyor bunu ömründe görmemiş seyyâh.”
Yahya Kemal iki yazısında da Âkif hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmuştur. Dergâh mecmuasında çıkan “Vezinler” başlıklı yazısında, onu Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin’le birlikte anarak ilk ikisinin nesre yaklaştırdıkları şiiri Âkif’in sonunda söz haline koyduğunu söyler. Aynı yazının başka bir yerinde de şu cümleler yer almaktadır:
“Türklerde aruz, Türkçe’nin asıl yerli zevkini asırlarca mühimsemedikten sonra, birdenbire Tevfik Fikret’in ağzıyla sokakta ve evde konuştuğumuz gibi konuşmaya başladı, sonra onun felsefede muarızı olduğu derecede sanatta muakkibi olan Mehmed Âkif Bey’in elinde büsbütün yumuşadı.”
Cumhuriyet Arşivi’nde son zamanlarda bulunan belgelerden anlaşıldığına göre, Yahya Kemal, Âkif’in resmi ilgiden mahrum cenaze törenine mimlenmeyi göze alarak katılmıştı.
İki şaire de Cenab-ı Hak’tan rahmet niyaz ediyorum.
NOT. 2016, Âkif’in vefatının 80. yılıdır, unutmayalım.
.17/09/2016 21:59
Eski bir tartışmanın düşündürdükleri
Yolunuz Cağaloğlu’na düşerse, Çatalçeşme Sokağı’na da uğrayınız ve Molla Fenari Camii’nin tam karşısındaki dört katlı kâgir binaya özel bir dikkatle bakınız. Giriş kapısının üzerinde şöyle bir kitabe göreceksiniz: “İctihad Evi 1910-Idjtihad 1904”
Ne zaman önünden geçsem, bir zamanlar Celâl Nuri (İleri), Kılıçzade Hakkı, Rıza Tevfik, Cenab Şahabeddin ve Süleyman Nazif gibi ünlü yazarlarının girip çıktıklarını düşünerek heyecanlandığım bu bina Abdullah Cevdet’in evi ve Tanzimat’tan sonraki temel düşünce akımlarından Batıcılığın yayın organı olarak 1904-1932 yılları arasında 358 sayı çıkan İctihad mecmuasının idarehanesidir. Keşke Türkçülük ve İslâmcılık akımlarının yayın organları olan Türk Yurdu ve Sıratımüstakim mecmualarının idarehaneleri de günümüze ulaşmış olsaydı.
***
İctihad’dan niçin mi bahsediyorum? En az Abdullah Cevdet kadar sıkı bir Batıcı olan Celâl Nuri’nin Ocak 1914 tarihli 88. sayıda yayımlanan ve İctihad okuyucularını şaşkına çeviren yazısını hatırladığım için... “Şîme-i Husûmet” başlığını taşıyan bu yazıda, emperyalist Batı’ya karşı husumet beslemek gerektiği, kalbinde düşmanına karşı sönmez bir husumet beslemeyen bir milletin esarete mahkûm olduğu ifade ediliyordu. O hâlde kendini İslâm âlemine karşı beslediği düşmanlıkla (yani Öteki’yle) tarif eden Avrupa’ya karşı bizim de “şîme”miz husumet olmalıydı.
Celâl Nuri, Arapça bir kelime olan ve “huy, tabiat, karakter” gibi anlamlara gelen “şîme” kelimesini çok özel bir anlamda kullanmıştı; “Avrupa’ya düşmanlığı tabiatımızın bir parçası haline getirmeliyiz,” demek istiyordu. Düşmana düşman olmak, Celâl Nuri’ye göre, meziyetlerin en güzeli, vazifelerin en mükemmeli, İslâmî farzların en mukaddesi, hukukun en önemli kaidesi, kısacası bir “seciyye-i necîbe” idi.
***
Abdullah Cevdet, daha öneki yazılarında da emperyalist ve yayılmacı Avrupa’yı eleştiren ve ezilen, sömürülen Hıristiyan halkların da içinde yer aldığı bir “İttihad-ı İslâm” fikrini savunan Celâl Nuri’nin bu makalesini yayımlamıştı, ama hiç de onun gibi düşünmüyordu. Nitekim bir sonraki sayıda aziz dostuna “Şîme-i Muhabbet” başlığını taşıyan bir makaleyle sert cevap verdi. İctihad, her ne kadar “serbest bir kürsü” ise de, benimsediği temel anlayış husumet değil, muhabbetti. Zaten İslâm dünyasının başına ne gelmişse husumetten gelmişti.
Celal Nuri’nin Victor Hugo ve Lord Byron’u Türk düşmanı oldukları için “aleyhi’l-la’ne” (lanet onun üzerine olsun) diye anmasından da çok rahatsız olduğu anlaşılan Abdullah Cevdet’e göre, Avrupa, hakkımızda ne düşünürse düşünsün, bizim hocamızdı; onu sevmek, ilmi, ilerlemeyi, kısacası medeniyeti sevmek demekti. İnsan sevmediği birinin en pahalı hediyesini bile kabul etmek istemez, fakat sevdiğine “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken” demez miydi?
Güçlünün haklı olmaya ihtiyacının bulunmadığını, yeryüzünde ikinci bir medeniyetten söz edilemeyeceğine göre, bu medeniyeti gülüyle de dikeniyle de kabul etmek zorunda olduğumuzu iddia eden Abdullah Cevdet’e göre, karşılıksız “muhabbet”ten başka yolumuz yoktu.
Avrupa’nın kahrı da hoştu, lütfu da...
***
Bu yazı üzerine İctihad’la yollarını ayıran Celâl Nuri, Abdullah Cevdet’e “Abdullah Cevdet öldü!” cümlesiyle başlayan yirmi dört sayfalık bir risaleyle cevap verdi: Müslümanlara, Türklere Hakaret, Düşmanlara Riayet ve Muhabbet. “Bu yazının altında bir Yunan Eteryası reisinin imzasını görmek isterdim, ne yazık ki sabık bir hürriyet mücahidinin ismini buluyorum,” diyen Celal Nuri, bütün iddialarını tek tek cevaplandırdığı Abdullah Cevdet’in kendini bir Osmanlı gibi hissetmediğini, dolayısıyla Türkiye’yi terk etmesi gerektiğini söylüyordu.
Celal Nuri Bey
Celâl Nuri’nin risalesi Abdullah Cevdet’in taraftarlarını çok rahatsız etmiş, o tarihte Server Bedi imzasını kullanan İlhami Safa (Peyami Safa’nın ağabeyi) tarafından Zavallı Celâl Nuri Bey: Şîme-i Husumet mi, Şîme-i Muhabbet mi? adlı risaleyle cevap verilmişti. Bu risalede görüşlerine yer verilen Rıza Tevfik, Ahmet Refik (Altınay), Celâl Sâhir (Erozan), Ali Kâmi (Akyüz) ve Midhat Cemal (Kuntay), Abdullah Cevdet’i haklı bulmuş, Celâl Nuri’yi şovenizmle suçlayarak Avrupa’ya husumet ilan etmenin akıllıca olmadığını ileri sürmüşlerdi.
Abdullah Cevdet
Ömer Seyfeddin’in Yirminci Asırda Zekâ mecmuasında yayımlanan “Şîmeler” adlı ironik hikâyesinde alay ettiği “Şîmeler” tartışması bir süre devam etmiştir. “Dinim kinimdir” sözü meşhur olan Süleyman Nazif, bu tartışmada Celâl Nuri’nin yanında yer almış ve bir mektubunda Abdullah Cevdet’e şöyle seslenmişti:
“Yerde, gökte, cennette, cehennemde, her nerede olursam olayım, sâr-ı mukaddesin tatmin olunacağı güne kadar bütün kan ve toprak kardeşlerime gayz u kin tavsiye edeceğim. Oğluma ve onun evlâd ü ahfâdına da vasiyyet-i müebbedem budur ve bu olacak!”
***
“Şîmeler” tartışmasını Der Spiegel dergisinin Türkiye özel sayısı ve bu sayının her milimetre karesinden düşmanlık akan kapağıyla ilgili yazı ve yorumları okurken hatırladım. Türkiye’nin küresel bir düşmanlık ve saldırıyla karşı karşıya olduğu bir gerçektir. Bu düşmanlığa karşı Abdullah Cevdet gibi “muhabbet”le karşılık vererek teslim bayrağını çekmek mi yoksa Celâl Nuri gibi husumet ilan ederek savaşmak mı gerekiyor?
Ne “şîme-i husumet”, ne “şîme-i muhabbet”... Doğru olan, bana sorarsanız, “şîme-i metanet ve feraset”tir.
NOT. “Şîmeler” tartışması hakkında geniş bilgi Prof. Dr. Tufan Ş. Buzpınar’ın “İlmi Araştırmalar” dergisi Divan’ın 2005 tarihli 19. sayısındaki “Öteki Üzerinden Hesaplaşma: Celâl Nuri ve Abdullah Cevdet’in Avrupa Tartışmaları Hakkında Bir Değerlendirme” başlıklı makalesinden edinilebilir. Abdullah Cevdet hakkında sağlıklı bilgi edinmek isteyenler de Şükrü Hanioğlu’nun Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet ve Dönemi (1981) adlı eserini okumalıdırlar.
.21/09/2016 20:44
‘II. Abdülhamid döneminde halifelik ve Araplar’
TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nca düzenlenen ve dört gün sürecek olan “Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi Sempozyumu”, Dolmabahçe Sarayı’nda bugün başlıyor. Bu vesileyle, pazar günkü yazımın sonuna iliştirdiğim notta “Şîmeler” tartışması hakkındaki makalesine işaret ettiğim Prof. Dr. Tufan Ş. Buzpınar’ın Hilafet ve Saltanat (Alfa Yayınları, Haziran 2016) adlı kitabından söz etmek istiyorum.
Tufan Bey, Abdülhamid dönemi, Suriye’den Hicaz’a uzanan geniş bölgedeki Osmanlı yönetimi, Osmanlı devrinde Filistin ve Osmanlı hilafeti meseleleri üzerinde çok sayıda makale kaleme almış seçkin bir tarihçidir. Bu meseleler üzerine Osmanlı ve İngiliz arşiv kaynaklarına dayanarak yazdığı, bazıları milletlerarası akademik dergilerde yayımlanmış makalelerini bir araya getirdiği kitabının alt başlığı da şöyle: “II. Abdülhamid Döneminde Halifelik ve Araplar”.
***
Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışından kısa bir zaman sonra 93 Harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi çıkmış, ağır bir yenilgiye uğradığımız bu harpte kolumuz kanadımız kırılmıştı. Kanun-ı Esasi’nin askıya alınmasına da yol açan bu savaşın ve sonrasının bizde hak ettiği akademik ilgiyi görmediğini düşünen ve söz konusu kitaptaki makalelerin hemen tamamını bu eksikliği hissederek yazdığını söyleyen Tufan Bey, Abdülhamid döneminin henüz bilinmeyenlerle dolu olduğu kanaatini taşıyor ve diyor ki:
“Dönemin ileri gelen devlet adamları -buna padişahı özellikle hukuk, din ve siyaset alanlarında etkilediği düşünülen Ahmed Cevdet Paşa dâhil- hakkında ciddi biyografilerin ortaya çıkmaması, uluslararası ilişkilerin ilgili devletlerin arşivleri incelenerek yazılmaması, diplomatik tarihçiliğin nerede ise emekleme döneminde kalması gibi eksiklikler dönem hakkında yapılacak genel değerlendirmeleri zorlaştırmaktadır.”
***
Kitabın “II. Abdülhamid, İslâm ve Araplar” başlıklı “Giriş” bölümü, Abdülhamid’in İslâm siyasetine duyduğu ilginin sebepleri ve Araplarla ilişkileri konusunda kapsamlı bir analiz niteliği taşıyor. Osmanlı hilafetinin geleceği açısından Arap topraklarının mutlaka Osmanlı yönetiminde kalması gerektiğini düşünen Abdülhamid, bunun için Arapların Osmanlı yönetimine entegre olmasını ve kabiliyetli Arapların yönetimde giderek daha fazla görev almasını istiyordu. Ne var ki bunun kolay olmadığını çabuk anlamıştı.
Tufan Bey, kitabının diğer bölümlerinde, Abdülhamid’in bu hedefine ulaşmaya çalışırken karşılaştığı zorluklar hakkında tespitlerde bulunuyor. “Hilafet Tartışmaları” başlığını taşıyan ve dört önemli makaleden oluşan birinci bölümde, hilafet tartışmalarının 18. ve 19. yüzyıllar itibarıyla hangi zaman dilimlerinde yoğunlaştığı, tartışmaların hangi unsurları ihtiva ettiği, bu tartışmalar sırasında yeni fikir ve yaklaşımların getirilip getirilmediği, Osmanlı hilafetine muhalefetin ortaya çıkışı gibi meselelerin ele alınıyor. Bu bölümde Tufan Bey’in vurguladığı önemli bir hususa kısa bir iktibasla işaret etmek istiyorum:
“Avrupa’nın büyük devletlerinin sömürgecilik iştahlarının en kabarık olduğu ve Müslümanların en yoğun olarak sömürgeleştirildikleri bu dönemde Abdülhamid’in hilafeti iç ve dış siyasetin önemli bir enstrümanı olarak devreye sokması dâhili ve harici muhaliflerinin de bu makama karşı tavır almalarıyla denk düşmüştür.”
***
Hilafeti elde tutabilmek için Arap eşrafı ve din adamlarıyla iyi ilişkiler kurmaya çalışan Abdülhamid, iktidarının ilk yıllarından itibaren Şeyh Zafir, Ebülhüda Sayyadi ve Hadramutlu Seyyid Fazl Paşa gibi önemli isimlerle ilgilenmiş, onlara İstanbul’da çeşitli imkânlar sağlamıştı. Padişahın Araplarla temas kurmasında sınırlı da olsa etkili olan bu şahsiyetler hakkında Tufan Bey’in yazdığı kapsamlı makaleler, Hilafet ve Saltanat’ın ikinci bölümünü teşkil ediyor. Bu makalelerin bu ilgi çekici şahsiyetler hakkında Türkçede arşiv belgelerine dayanılarak yazılmış en sağlam metinler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Hilafet ve Saltanat’ın “Suriye” başlığını taşıyan üçüncü bölümde beş makale var: “Cevdet Paşa ve Arap Dünyası” “Osmanlı Suriye’sinde Türk Aleyhtarı İlanlar ve Bunlara Karşı Tepkiler”, “Suriye’de Cezayirliler”, “1882-83 İngiltere’nin Mısır’ı İşgalinin Suriye’ye Etkisi” ve “Suriyelilerin Meşrutiyet Algılamaları Üzerine Notlar”. Kitabın “Filistin” başlıklı dördüncü ve son bölümünde ise, Abdülhamid döneminde Filistin’e Yahudi göçü meselesi, 19. yüzyılda bölgedeki İngiliz misyonerlik faaliyetleri ve Filistin meselesinde İngiltere’nin rolü üzerine odaklanılmış.
***
Tufan Bey’in ifade ettiği gibi, Suriye, Haremeyn’e giden hac güzergâhında vazgeçilmez bir toplanma merkeziydi ve Müslümanlar için önemli ziyaretgâhları barındırıyordu. Bu sebeple II. Abdülhamid dönemi Arap politikalarının en belirgin uygulama alanlarından biri oldu. Yenileşme dönemi reformları da öncelikli olarak uygulandığı için arzulanan entegrasyon belli ölçüde burada gerçekleşmişti. Şam, Arap şehirleri içinde İstanbul’la ilişkileri en sıkı olandı.
Bugün dünya gündeminin ilk sırasında yer alan ve ciddi problemlerin kaynağı haline gelen Suriye, Türkiye için dün olduğundan daha az önemli değil. Bu bakımdan Hilafet ve Saltanat, Suriye ve elbette genel olarak Ortadoğu meselesinin tarihî arka planı hakkında sağlıklı bilgi edinmek için mutlaka okunması gereken kitaplardan biridir.
.25/09/2016 02:07
Sultan Abdülhamid ‘alaturka’ sevmezdi
TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen “Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi Sempozyumu” çerçevesinde iki de sergi açıldı. Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda “Sultan II. Abdülhamid ve Döneminden İzler”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu fuayesinde de “Yıldız Arşivlerinden Sultan II. Abdülhamid Han ve Dönemi Fotoğraf Sergisi”... Sultan Abdülhamid’in günlük hayatına, zevklerine, ilgi alanlarına ışık tutan bu önemli sergileri, özellikle Muayede Salonu’ndaki 225 tarihi objenin yer aldığı sergiyi İstanbul’da oturan okuyucularıma özellikle tavsiye ederim; çünkü böyle bir imkânı bir daha bulamayabilirler.
***
Abdülhamid’in marangozluğa, resim, fotoğraf ve çini sanatlarına duyduğu büyük ilgiyi çok iyi yansıtan bu sergilerde musikiyle ilişkisini yansıtan herhangi bir obje ilişmedi gözüme. Şehzadeliğinde kardeşi V. Murad’la birlikte, Saray’da görev yapan iki İtalyan’dan, Callisto Guatelli (Guatelli Paşa) ile Augusto Lombardi’den (Miralay Lombardi Bey) musiki dersleri alan Abdülhamid, eskilerin daha çok “alaturka” dedikleri Türk musikisini sevmezdi.

Dolmabahçe Sarayı'ndaki 'Sultan II. Abdülhamid ve Döneminden İzler' sergisinden bir görüntü
V. Murad’ın Batı musikisinde beste yapacak derecede ilerlediği biliniyor; Abdülhamid ise öyle anlaşılıyor ki, sadece musiki zevki edinmiş ve iyi bir dinleyici olarak yetişmiş. Musikide tercihinin Batı’dan yana olduğu, çocuklarının Batı musikisi eğitimi almaları için özel bir gayret göstermiş olmasından da anlaşılıyor. Ayşe Sultan, hatıratında, babasının şehzadelerine Avrupa’dan piyano getirttiğini, Saray’a İtalyan ve Fransız musiki hocaları aldığını, bunlardan biri olan Alexandre Efendi’nin kendisine hoca tayin edildiğini söyler. Şu cümleleri dikkat çekicidir:
“Huzurunda piyano çaldırır, dinler, yanlışlarımızı düzeltir, tempolara dikkat eder, ‘Böyle çalınmaz, tekrar ediniz,’ derdi. Alafranga musikiyi alaturkaya tercih eder di. ‘Alaturka güzeldir ama daima gam verir. Alafranga değişiktir. Neşe verir. Piyanoda alaturka dinlenmez. Kendine mahsus alaturka sazlarla çalınmalıdır,’ derdi.”
Hacı Arif Bey
Ziya Şakir de Son Posta gazetesinde 1931 yılında yayımlanan “Abdülhamid’in Son Günleri” başlıklı tefrikasında, onun şu sözlerini nakletmiştir: “Alaturka dediğiniz makamlar Türklere ait değildir. Yunanlardan, Acemlerden, Araplardan alınmıştır.”
Bu görüşlerin, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları’nda dile getirdiği görüşlere benzediği eminim dikkatinizden kaçmamıştır.
***
Bu bilgileri edindikten sonra siz olsanız, “Acaba Sultan Abdülhamid, Türk musikisinin o devirde tanınmış isimlerine hiç ilgi göstermemiş mi?” diye sormaz mısınız? Mesela Hacı Ârif Bey...
Abdülhamid, tahta çıktığı tarihte Zincirlikuyu’da münzevi hayatı yaşayan Hacı Ârif Bey’i Muzıka-yı Hümayun’a almak mecburiyetinde kaldı, çünkü İran elçisi Muhsin Han, onu Tahran Sarayı’na davet etmişti. Abdülhamid, babası Abdülmecid ve amcası Abdülaziz dönemlerinde Saray’da cariyelerle aşk maceraları yaşamış, üstelik huzurlarında eserlerini icra ettiği hanedan kadınlarını yakından tanımış birinin yabancı bir devletin hizmetine girmesine izin veremezdi. Bu sebeple onun Muzıka-yı Hümayun’a düşük bir rütbeyle devam etmesini emretti.
Tanburi Cemil Bey
Hacı Ârif Bey, bu aşağılamanın intikamını, bir gün yeni şarkılarını dinlemek isteyen padişahın huzuruna hastalık bahanesiyle çıkmayarak almak istemiş, derhal gelmesi için irade tekrarlanınca, “Sanatta irade-i hümayun olmaz!” diyerek daveti reddetmişti. Hatta küçük bir şehzadeyken kucağında gezdirdiği padişahın bir keresinde üstünü ıslattığını söyleyen Ârif Bey, bu yüzden Muzıka-yı Hümayun’daki odasında süresiz olarak hapsedildi.
Elli gün boyunca odasından çıkamayan Ârif Bey, Nihavend makamından bir şarkı besteleyerek Rifat Bey’den padişaha okumasını rica etmiş, bunun üzerine affedilerek miralay rütbesine yükseltilmişti.
***
Abdülhamid döneminde şöhretinin zirvesine ulaşmış sanatkârlardan biri de Tanburi Cemil Bey’di. Mesut Cemil, babasının hayatını anlattığı eserinde, Cemil’in şöhretinin saraya aksedecek derecede arttığı yıllarda, otuz üç yıllık saltanat devrinin yarısını idrak etmiş olan padişahın onu hiç arayıp sormadığını söyler.
Çağdaşı bütün aydınlar gibi Abdülhamid’den nefret eden Mesut Cemil, daha sonra musiki meraklısı şehzadelerin, sultanların, saray damatlarının ve Cemil hayranı devlet adamlarının -onun “kurbüssultan” (padişah yakınında) olma kâbusunu ve bir irade ile Muzıka-i Hümayun’a alınmaktan ne kadar korktuğunu bildikleri için- Saray’dan âdeta sakladıklarını anlatmıştır.
Ancak Cemil padişahın dikkatinden sonuna kadar kaçırılamamış olmalı ki, bir gün Sineklibakkal’daki evinin kapısına bir hünkâr çavuşu dayanır. Ama Cemil evde yoktur ve nerede olduğunu kimse bilmemektedir. Uzun aramalar sonunda bir dostunun evinde bulunup Saray’a götürülerek padişahın huzuruna çıkarılan Cemil korkudan bayılacak haldedir. Hâlbuki padişahın Cemil Bey’den tanbur ve kemençe dinlemek dışında istediği bir şey yoktur.
Huzurda iki saat kadar kalan Cemil, bir paravananın arkasında oturan padişaha önce kemençe ile Marş-ı Sultanî’yi, daha sonra tanburla kendisinin bravour parçası olan o nefis Tahirbuselik Peşrevi’ni çalmış; tanbur ve yaylı tanburla taksimler yapmış fakat bilhassa yaylı tanburla taksimi esnasında kulağına “teessür-i şahaneyi mucip olduğu” fısıldandığı için taksimi toparlayıp kesmek zorunda kalmış.
Cemil Bey, kemençesine “Fatma Hanım!” dedirterek, ninni söyleterek, bekçiyi ‘Yangın var!’ diye bağırtıp itfaiye borularını taklit ederek resitalini bitirdikten sonra yüklüce bir ihsanla evine bırakılmış.
***
Mesut Cemil, babasının huzura çağrılmasını ve daha sonra cereyan edenleri, Abdülhamid’i ne kadar mümkünse o kadar küçülterek anlatır ve bizi onun musikiden aslında hiç anlamadığına inandırmaya çalışır. Bu, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra “mahlu” padişah hakkında genel yaklaşımdır.
Az kalsın unutuyordum; Cemil Bey, hiç sevmediği, hatta amcası Refik Bey’i zehirleterek öldürttüğüne inandığı Abdülhamid’in ihsanıyla evinin bahçesine kendisi için özel bir oda yaptırmış ve orada çalışmaya, dostlarını orada ağırlama başlamıştı
.28/09/2016 20:52
Boris Johnson’a ve dedesine dair
İngiltere’nin dağınık sarı saçlı Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la görüşürken dört beş ay önce onun aleyhinde yazdığı şiiri düşünerek utanmış mıdır dersiniz?
Bence gerek Tayyip Bey, gerekse görüştüğü diğer devlet adamları söz konusu şiirden hiç söz etmeyerek hem ince bir diplomasi dersi, hem de en anlamlı cevabı vermiş, hâl diliyle demişlerdir ki: “Ey Boris Johnson, senin yazdığın küfürname, bizim için ‘Bekkoza Kekbozeden gelse acep mi kartal’... ”
Boris Johnson’ın büyük dedesi Ali Kemal, kendince saçma bulduğu fikirlerle alay etmek için bu tekerlemeyi sık sık kullanırmış. Dışişleri Bakanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek zorunda kalan Johnson’a birisi şu kadim hikmeti keşke hatırlatsaydı: “Bir sözü söylemeden önce iyi düşün. Söylemediğin sürece ona sen hâkimsin; söyledikten sonra o sana hâkim olur!”
***
Boris Johnson’un ziyareti sebebiyle Ali Kemal’in ismi yine sık sık zikredildi; çünkü İngiliz eşi Winifred Brun’dan doğan oğlu Osman, Boris’in dedesidir. Çeşitli vesilelerle gündeme getirilerek uzun uzadıya tartışılan Ali Kemal, Jön Türk hareketinin içinde yer almış olmakla beraber, uygulamalarını beğenmediği İttihat ve Terakki yönetimine karşı etkili muhalefetiyle tanınan bir gazeteci ve aydındı. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, Millî Mücadele’yi yürüten kadroyu da İttihatçıların bir uzantısı olarak gördüğü için muhalefetine aynı şiddetle devam etmişti. Bu yüzden zafer kazanıldıktan sonra Tokatlıyan Oteli’ndeki berberde tıraş olurken kaçırılıp İzmit’e götürüldü ve orada Nurettin Paşa tarafından sorgulandıktan sonra linç ettirildi (1922).
Yahya Kemal, “muhalefet etmek için yaratılmış, nev’i şahsına mahsus” bir adam olarak gördüğü Ali Kemal’le Paris’te tanışıp dost olmuş, hatta İstanbul’a döndükten sonra onun çıkarmaya başladığı Peyam gazetesinin yazı kadrosunda Yakup Kadri’yle birlikte yer almıştı. Ancak bir süre sonra Ziya Gökalp’la tanışıp İttihat ve Terakki’ye yanaşması yüzünden aralarına soğukluk girecek, Mütareke devrinde de yolları büsbütün ayrılacaktır.
***
Yahya Kemal, Siyasî ve Edeb î Portreler adlı eserindeki “Ali Kemal” portresinde, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı günlerde ziyaret ettiğini ve artık gazeteciliğe dönüp başını belâya sokmak istemediğini söyleyen eski dostuna şu tavsiyelerde bulunduğunu söyler:
“Büyük bir adam olmak için fırsat ayağına gelmiştir. Himaye edecek kimsesi kalmamış olan Türklüğü müdafaa etmek için ortaya atılırsan yâr u ağyâr nazarında muazzam bir şahsiyet olursun. İttihat ve Terakki’ye yine istediğin gibi söv. Lâkin milletin civanmert bir dâvâcısı ol; etrafında büyük bir ekseriyet bulacaksın! Kendine yepyeni bir ufuk aç. İtilâfçı anâsırından hayır görmedin, yine görmeyeceksin, onlarla şimdiden görüşmemeye dikkat et! Türklüğün sevkitabiisi halinde âteşîn bir milliyetçiliğin başlaması zaruridir, sen gazetende bu cereyanın alemdârı ol!”
Ali Kemal, Yahya Kemal’in bu sözlerinden etkilenmiş, hatta artık gazetecilik etmeyeceğini söyleyerek “Edersem sen beni sansür et, seni harfiyen dinleyeceğime söz veriyorum,” demiştir. Ne var ki çok geçmeden Sabah gazetesinin başyazarlığını üstlenerek Anadolu’da devam eden Millî Mücadele’ye karşı haşin bir muhalefete başlar. Bir gün ziyaretine gelerek Büyükada’da verdiği sözü hatırlatan Yahya Kemal’le bu yüzden aralarında şiddetli bir tartışma çıkmıştır. O tarihten sonra Ali Kemal’in hedefindeki isimlerden biri de Yahya Kemal’dir.
***
“Ali Kemal” portresinin satır araları iyi okunduğu takdirde, Yahya Kemal’in bu eski dostu hakkındaki duygularının bir hayli karışık olduğu fark edilir. Paris’te başlayan ve yaklaşık on dört yıl süren güzel bir dostluğu noktalamak ikisini de çok zor gelmiş olmalıdır. Yahya Kemal, söz konusu portrede, Ali Kemal’in yakışıklılığından, sportmenliğinden, güzel gülüşünden, eski şiire vukufundan, Türkçeyi kullanmadaki maharetinden, rahat, hızlı ve hatasız yazışından övgüyle söz eder. Onun hiç anlamadığı tarafı, “millîliklerimize birçok milliyetperverlerden fazla âşina olan bu adamın kendini nefsaniyetinin galeyanlarına kaptırarak” Türk milliyetperverliğinden nefret etmesidir.
Ali Kemal’i son defa basın müşaviri olarak yer aldığı murahhas heyetiyle birlikte Lozan’a giderken uğradığı İzmit’te, köprübaşındaki darağacında gören Yahya Kemal, o anda hissettiklerinden ne yazık ki söz etmemiştir. Bu konuyla ilgili olarak Muhtar Tevfikoğlu’na anlattığı hâtıralarında da, Ali Kemal’in muhakeme edilmeden linç ettirilmesini tasvip etmediğini hissettirmekle beraber asıl duygularını dikkatle gizlediği görülür. Ancak özel sohbetlerinde Ali Kemal hakkındaki asıl kanaatini şöyle ifade ettiği bilinmektedir:
“Ali Kemal’in vatana ihanet ettiği ileri sürülemez. Uğradığı akıbet mizacına ve millet ekseriyetine muhalif bir ictihadda inat ve ısrar etmesindendir.”
***
Falih Rıfkı Atay da aynı görüşteydi. Çankaya’daki şu cümlelerine dikkatinizi çekmek isterim:
“Ali Kemal parasız ölmüştür ve yabancı uşaklığı yapacak bir mizaçta da değildi. Ali Kemal bir Tanzimatçıdır. Ne istiklalci, ne de milliyetçidir. Fakat huyu suyu ahlakı, üslûb ile zamanının tam bir ‘millî’si, o günkü toplumun yetiştirdiği normal bir insan tipi idi. Ona göre Osmanlı devleti ancak düvel-i muazzamanın himayesi altında yaşayabilir (…) Ali Kemal bu yüzden Mütareke’de amansız İttihatçı düşmanlığı yapacaktı. Bir İttihatçı isyanı saydığı yahut nasıl olsa öyle bir rejime varacağı için Kuva-yı Milliye’nin de hasmı olacaktı.” (Çankaya, İstanbul 1969, s. 140-141)
***
Ali Kemal, aslında geç de olsa hatasını anlayıp milletinden özür dilemiş, daha önemlisi, fırsatı ve imkânı olduğu hâlde kaçmamıştı. Refik Hâlid Karay ve Rıza Tevfik gibi kaçsaydı, muhtemelen o da 150’likler listesine girecek ve sonunda affedilip yurda dönecekti. Bilindiği gibi, oğlu Zeki Kuneralp, Türkiye Cumhuriyeti’nin Hariciye’sine intisap etti ve büyükelçiliğe kadar yükseldi.
Boris Johnson, Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaretinde kuzeninin bir hariciyeci olarak bu koridorlarda gezindiğini söylerken dedesi Osman’ın baba bir kardeşi Zeki Kuneralp’ten söz ediyordu.
Not: Bekkoz Beykoz’un, Kekboze de Gebze’nin eski söylenişidir.
.02/10/2016 02:22
‘Aylar bize hep Muharrem oldu’
Bugün 1 Muharrem 1438, yani Hicrî yılbaşı... Yeni yılın İslâm âlemi ve bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Dinî takvim olarak hâlâ kullandığımız Hicrî Takvim, bilindiği gibi, ay yılı esasına dayandığı için 354 gündür; bu sebeple “sene-i devriye”ler mevsimler arasında dolaşır durur. Ahmet Haşim, bu takvimin Müslümanlarda yarattığı farklı zaman idrakini meşhur yazısında “Müslüman Saati” diye adlandırmıştı. Takvim ve saat sisteminde yapılan değişiklik, dünyaya bakışımızda, hayat tarzımızda ve zaman idrakimizde köklü bir değişmeyi, daha doğrusu değişme arzu ve iradesini ifade ediyordu.
***
Hicrî Takvim, hiç şüphesiz kusurlu bir takvimdi; yıl 354 gün olduğu için her otuz üç yılda, bir malî yılın kaybolmasına yol açardı. Ciddi buhranlara yol açan bu kayıp yıla eskiler Sıvış Yılı demişlerdir. 18. yüzyıl sonlarında, malî krize karşı alınan tedbirlere bağlı olarak Sıvış Yılı’ndan da faydalanmak isteyen devlet, hazinenin zarara uğradığı gerekçesiyle malî işlerde başlangıç tarihi olarak yine Hicret’in esas alındığı güneş yılını kabul etti (1790). Artık ödemeler güneş yılına göre yapılıyor ve bunun için yeni ay isimleri gerekiyordu.
O tarihte Suriye civarında kullanılmakta olan Rumî takvimden Süryanice ay isimleri alındı. Âzer, Nisan, Eyar, Haziran, Temmuz, Âb, Eylül, Tişrin (Teşrîn-i Evvel, Teşrîn-i Sânî) ve Kânun (Kânun-ı Evvel, Kânun-ı Sânî). Fakat nedense Âzer, Eyar ve Âb adlarını beğenilmediği için onların yerine Lâtince Mart, Mayıs ve Ağustos tercih edildi. Mart adı, Mars’tan, May(ıs) da bereket tanrıçası Miai’dan gelir. Ağustos malûm...
***
Rumî takvimi kabul ettikten sonra zamanı iki türlü saymaya başlamıştık. Aradaki on bir günlük fark çok ciddi karışıklıklara yol açıyordu, ama zaman içinde onun da bir kültürü oluştu. İnsanlardan mesela şöyle cümleler duyulabiliyordu: “Filan sene-i hicriyenin martında filan yere gitmiştim!”
Avrupa ile ilişkilerimiz, daha sonra Gregoryen (Efrencî) takvimin kullanılmasını zorunlu kılınca işler büsbütün karıştı. Hicrî, Rumî ve Efrencî takvimler birlikte kullanılıyor, periyodiklerde üç takvime göre belirlenmiş tarihler ayrı ayrı yer alıyordu. Rumî yılbaşının 1 Ocak’a alındığı 1918 yılında ise tuhaf bir durum ortaya çıktı: Birinci Kânun anlamına gelen Kânun-ı Evvel yılın son ayı, İkinci Kânun anlamına gelen Kânun-ı Sânî yılın ilk ayı olmuştu. Birinci Kânun/İlk Kânun ve İkinci Kânun/Son Kânun şekillerinde de kullanılan bu ay adları, 1930’larda Aralık ve Ocak şeklinde Türkçeleştirildi. Ocak, Süryanice Kânun’un Türkçesidir (Kânun’un kâ hecesi ince okunur).

Kânun-ı Evvel’e hangi gerekçeyle Aralık adının verildiğini bilmiyorum. Belki eski yıl ile yeni yıl arasında, yani aralıkta kaldığı için... Teşrîn-i Evvel’e ekmek fiilinden yapılan Ekim adı yakışıyor. Arapça menşeli bir kelime olan ve Teşrîn-i Sâni yerine kabul edilen Kasım, zaten halk takviminde kullanılıyordu. 8 Kasım’da başlayıp Hıdırellez’e, yani 6 Mayıs’a kadar devam eden döneme Kasım denirdi. Eskiler Ekim ve Kasım’dan “Teşrinler” diye söz ederlerdi. Teşrin, sesindeki güzellik ve ahenk sebebiyle bazı şairlerce çok sevilen bir kelimedir. Yahya Kemal’in mısralarını hatırlayınız:
Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.
***
Temmuz isminin de Süryanice’den alındığını söylemiştim. Bu isim, Sümer mitolojisinde tanrıça İnanna ile evlenerek Uruk’un ilk kralı olan çobanın isminden geliyormuş: Dumuzi... İbraniceye Tammuz şeklinde geçen Dumuzi, Adonis şekline girerek Yunancalaşmış ve mitolojinin önemli kahramanlarından birinin ismi olmuş. Şubat, Nisan, Haziran ve Eylül adları da muhtemelen mitolojik tasavvurlarla ilişkilidir. Bu arada Şubat ayının kısalığından dolayı halk takviminde Gücük diye adlandırıldığını hatırlatmak isterim. Abrul (veya Abril) de denilen Nisan ise berekettir; tabiata yeniden hayat veren nisan bulutu (ebr-i Nisan) bereketin sembolü sayılır. Eski inanışa göre bu ay yağan yağmurdan istiridyelerin (sadef) karnına düşenler inciye, yılanların ağzına düşenlerse zehire dönüşürmüş.
Ayların edebiyatımızdaki yansımaları ayrı bir bahistir. Tevfik Fikret’in bütün aylarla ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirdiği “Âveng-i Şühûr” (Ayların Hevengi) isimli uzun manzumesini hatırlatarak geçiyorum.
***
Söze Muharrem’le başlamıştık; İslâm’da, savunma amacıyla yapılanlar dışında savaşmanın haram kılındığı dört aydan biri olan Muharrem’in sözlük anlamı şudur: “haram kılınan, yasaklanan, kutsal olan, saygı duyulan”... İslâm dünyasında bugün bu yasağa kimsenin aldırmadığını söylesem, herhâlde yanlış bir şey söylemiş olmam. Hz. Hüseyin ve aile fertleri de 10 Muharrem 61’de (M. 680) Kerbelâ’da –yasak çiğnenerek- şehit edildikleri için ayrı bir anlam kazanan Muharrem’de bütün Müslümanlar derin bir hüzne kapılır, peygamber torununun uğradığı zulmü lanetlerler.
Mehmed Âkif, 12 Rebîülevvel 1331 (19 Şubat 1913) gecesi hüzünlenmiş, kısa, fakat okuyanların yüreklerini dağlayan bir şiir yazmıştı. Peygamberimize hitaben yazılan ve “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” ismini taşıyan bu şiirde, sonuncusu Balkan Harbi mağlubiyeti olmak üzere, İslâm âleminin son asırlarda yaşadığı felaketlerden şöyle şikâyet ediliyordu:
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allâh için, ey Nebiyy-i ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
İslam âleminin bugünkü durumu bu şiirin yazıldığı tarihteki durumundan pek farklı değil. O halde Âkif’in duası bugün de aynı heyecanla tekrarlanması gereken bir duadır.
NOT. Muharrem’le başlayan Arabî aylar şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cemeziyelevvel, Cemaziyelâhir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce... Bu aylardan Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Receb haram aylarıdır.
12 Rebîülevvel ise Hz. Muhammed’in doğduğu tarihtir.
.5/10/2016 23:51
Hoca Ali Rıza, Süheyl Ünver ve Ahmet Yakupoğlu
Biz, muhteşem bir mirasın üzerinde oturan, fakat bu mirasın büyüklüğüne nisbetle küçük ve fakir bir ülke, ruhunu ve içinden geldiği me deniyetin dilini unutmuş, anahtarlarını kaybetmiş bir toplumuz. Bu yüzden çok zaman yapmaya çalışırken yıkıyor, düzeltmeye çalışırken bozuyoruz.
Hoca Ali Rıza, Boğaz sırtlarında bir kır kahvesi manzarası üzerinde çalışırken.
Olabilecekleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren fark eden ve kalemine, fırçasına, fotoğraf maki nesine sarılan bir avuç aydın, bu mirası kayda geçirmek, hiç olmazsa görüntü olarak kurtarmak için insanüstü bir gayretle çalıştı. Ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza bunlardan biriydi.
***
Hayatı boyunca İstanbul’un tarihî ve tabii güzelliklerini yağlıboya, suluboya, karakalem gibi çeşitli tek niklerle bıkıp usanmadan tuvaline aktaran Hoca Ali Rıza’nın en büyük arzusu, milletinin hayatına kendi ifadesiyle “sadık ve hakiki tercüman” olmaktı. Bunun için İstanbul’un sokaklarını, evlerini, mescitlerini, çeşmelerini, servili mezarlıklarını, Boğaz’ı ve Boğaz sırtlarındaki benzersiz manzaraları, mehtaplı geceleri, karakteristik ağaçları, özellikle çok sevdiği fıstık çamlarını, kır kahvelerini, kahve içlerini, günlük hayatta kullanılan eşyaları, resmin diline bir fotoğraf makinesi sadakatiyle aktardı.
Hoca Ali Rıza’nın sanatı, aslın da memleketin güzelliklerini küçümsenip aşağılayanlara efendice bir meydan okuyuştu. Yanından hiç eksik etmediği kalemleri, fırçaları ve boyalarıyla sürekli resim yaparak İstanbul’un yakında kaybolacağını hissettiği güzelliklerini ve değerlerini Üsküdar penceresinden bakarak ölümsüzleştirdi.
***
Aslında bir hekim olan A. Süheyl Ünver, Hoca Ali Rıza’nın talebesiydi; İstanbul’un her göz tarafından fark edilemeyen ince güzelliklerini görmeyi ondan öğrenmiş, atalar mirasına musallat edilmiş “kör kazma”yı tutan elleri bağırıp çağırarak değil, yazıp çizerek protesto etmeye başlamıştı. Bu çabasını sadece İstanbul’da değil, zengin kültür mirasına sahip Anadolu şehirlerinde de sürdüren Süheyl Ünver’in yolu 1941 yılında Kütahya’ya da düştü ve burada, Vâhit Paşa Kütüphane sindeki yazmalar üzerinde çalışırken resme çok kabiliyetli bir gençle tanıştı. Çaldığı bütün kapılar yüzüne kapandığı için derin bir hayal kırıklığı yaşayan bu gencin çok istediği Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmesini sağladı ve ona kendi ideallerini de aşıladı. Bu genç, ismi daha sonra Kütahya ile adeta özdeşleşecek olan Ahmet Yakupoğlu’ydu.
***
Güzel Sanatlar Akademisi’nde okurken bir yandan da A. Süheyl Ünver hocadan tezhip ve minyatür dersleri alan Ahmet Yakupoğlu, önemli bir ressam ve seçkin bir meşk zincirinin güçlü halkalarından biri olan neyzen Halil Dikmen’den de ney meşk etti. Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki atölye hocası Feyhaman Duran ise aynı zamanda hattat ve çağdaşlarının birçoğunun aksine, içinden geldiğimiz dünyadan kopmamış, yerli tarafı ağır basan bir ressamdı.
Feyhaman Duran, Süheyl Ünver’nin portresini yapıyor.
Ahmet Yakupoğlu, Akademi’den mezun olduktan sonra, soluğu Avrupa’da değil, köklerinin bağlı olduğu Kütahya’da aldı ve hocası Feyhaman Duran’ın tavsiyesiyle Kütahya resimleri yapmaya başladı; çünkü şehrin dokusunun hızla yok olmakta olduğunun farkındaydı. Bu yüzden sanatta yeni eğilimleri, yeni arayışları bir çeşit lüks sayarak modem resim akımlarından hiçbirine iltifat etmedi, bıkıp usanmadan sevgili Kütahya’sını resmetti; hocası Süheyl Ünver’in ve onun hocası Üsküdarlı Hoca Ali Rıza’nın İstanbul’da yaptıklarını yapıyordu; bir fotoğraf makinesi sadakatiyle, fakat bütün sevgisini, heyecanını ve samimiyetini renkçi paletinde yoğurarak elde ettiği eşsiz lirizmi tuvallerine aktararak, tam kırk yıl...
***
Yıllar önce evini ziyaret ettiğimde, duvarlarını süsleyen yüzlerce tablo, bana Kütahya’nın geçmişine açılmış yüzlerce küçük pencere gibi görünmüştü. Yakupoğlu, 1940’lann sonlarında başladığı ve sağlığı elverdiği sürece devam ettiği bu büyük çalışmayla, Kütahya’nın çoğu muhtemelen tarihe karışmış olan sokaklarını, camilerini, evlerini, çeşmelerini, hanlarını, hamamlarını ağaçlarını, dağlarını, derelerini ve yağlıboya tablolar halinde süre ırmağından çekip aldı. Kütahya, bütün şehirlerimiz gibi betonarmeye teslim olmanın arefesinde, Ahmet Yakupoğlu’nun fırçasıyla ölümsüzleştirildi de denebilir. Onun yaptığı, görünüşleri kurtarmaya çalışmanın ötesinde bir şey; sufiyane bir sezişle görünüşlerin arkasına geçerek şehrin ruhunu, yaşanmışlığını, derinliğini yansıtmaktı. Bu tuvallerde tek bir motorlu vasıta yok, beton yok, gürültü yok... Sanatın dünyasında, zamanın pençesinden kurtarılmış asude bir şehir; içimizi ısıtan zarif ahşap evler, ağaçlar, çiçekler, dağlar, sular...
Bu zengin koleksiyondan seçme eserler, Türk Petrol Vakfı tarafından 1991 yılında Rengârenk Kütahya adıyla nefis bir albüm olarak yayımlanmıştı. Hemen başında yer alan kitap çapındaki metin, Yakupoğlu’nun aynı zamanda hiç de yabana atılamayacak bir kalem erbabı olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
***
Ahmet Yakupoğlu’nun tek gayesi, hiç şüphesiz, Kütahya’yı sadece görüntü olarak kurtarmak değil, bütün hüviyetiyle geleceğe aktarmaktı. Nitekim Demirkapı diye bilinen Vacidiye Medresesi’nin müze olarak düzenlenmesini sağlayarak bu müzede dört yıl görev yaptı. Yelice Dağı eteklerindeki yirmi bin dönümden fazla arazinin çam korusu haline getirilmesi için verdiği örnek mücadele de kayda değerdir.
Ahmet Yakupoğlu, Boğaz’da resim yaparken.
Ahmet Yakupoğlu, Kütahya için savaştı; çünkü Kütahya’nın bir parçası, yani yerlisiydi. Bir şehrin yerlisi kalmamışsa, o şehrin kültürünü ve kendine has atmosferini koruyacak kimse de kalmamış demektir.
***
Hayatının son birkaç yılında yatağa mahkûm yaşayan bu değerli kültür adamı ve sanatkâr, geçen pazar günü son nefesini verirken, eminim, Kütahya’nın ve çok sevdiği Boğaziçi’nin tuvallerine yansıyan güzellikleri göz kapaklarının arkasında bir sinema şeridi gibi akıyordu.
Aziz Ahmet Ağabeye Cenab-ı Hak’tan rahmet, yakınlarına ve dostlarına baş sağlığı diliyorum.
.09/10/2016 01:44
Sahaflara ve sahaf festivallerine dair
Kitap kurtlarının haberdar olduğundan eminim; Üsküdar Belediyesi’nce bu yıl üçüncüsü düzenlenen Sahaf Festivali dün Üsküdar sahilinde açıldı. Beyoğlu Belediyesi’nce on yıldan beri düzenlenen Sahaf Festivali ise 24 Ekim’de, yani Üsküdar Sahaf Festivali’nin hemen ardından Taksim Meydanı’nda başlayacak. Birkaç yıldır İstanbul dışından sahafların da katıldıkları bu festivaller meraklıların yıl boyunca heyecanla bekledikleri şölenlere dönüştü.
***
Arzu edilen, eski kitapların, gazete ve dergilerin kokusunu duymak isteyenlerin yılda bir veya birkaç defa Sahaf Festivali’ne uğramak yerine, bu festivallerde zenginliklerinin çok küçük bir kısmını gösterebilen sahafların aynı zamanda birer kültür mahfili olarak hizmet veren dükkânlarına da zaman zaman uğramalarıdır.
Sahaf dükkânları, sadece eskilerin “mecânin-i kütüb” dedikleri “kitap delileri” için değil, merak duygusu gelişmiş herkes için sürprizlerle dolu mekânlardır. Bir bakarsınız, kapak resmiyle bütün çocukluğunuzu önünüze seren bir ders veya masal kitabı, bir bakarsınız yıllardır arayıp da bulamadığınız bir kitap karşınızda muzip muzip gülümsüyor! Hiç aramadığınız halde işinize çok yaracak bir belge, bir dergi koleksiyonundan ayrı düşmüş bir veya birkaç sayı, belki bir fotoğrafla karşılaşırsınız. Her biri bir zamanlar birilerince okunmuş, ceplerde taşınmış, hatta belki yastık altlarında saklamış kitaplar, kitaplar... Dikkatle bakarsanız, göz izlerini bile görebilirsiniz. Geçmiş zamanı giyinmiş her obje -eğer dilinden anlıyorsanız- size derin hikmetler söyler.
***
Sahaf dükkânlarında çıkılan keşif yolculuklarının zevkini bilenler ve sahaflar isterler ki, bu zevki mürekkep yalamış herkes ucundan kıyısından tatsın! Özellikle sosyal bilimlerle, tarihle, edebiyatla, sanatla vb. ilgilenen gençler, bir meselenin peşine düşmenin; geçmiş zamanları kurcalayarak bir problemi çözmenin; bir hadisenin arka planına nüfuz ve belki bir hayatı yeniden inşa etmenin; herkes tarafından bilinmeyenlere, daha doğrusu birilerinin bilinmesini istemediği bilgilere vâkıf olmanın ne kadar zevkli, ne kadar heyecan verici olduğunu, insanı nasıl ayrıcalıklı hâle getirdiğini bilseler, sahaf dükkânlarından ayrılmazlardı.
***
Sahaf dükkânlarının aynı zamanda birer kültür mahfili olduklarını söyledim ya… Birkaç ay önce Akşam gazetesinin 1930’larda çıkmış nüshalarını tararken Sahaflar Çarşısı’ndan Hacı Rıza adında bir sahafla yapılmış bir röportaja rastladım. Bu röportajın dikkatimi çeken bir bölümünü aziz okuyucularımla paylaşmak istiyorum:
“Akşamüstü olmaz mı? Zamanın üdebası, şuarası bizim dükkâna toplanırdı. Evvela biçimli zarif sakalı ile Recaizade Ekrem gelirdi. Arkasından Maarif Nazırı Münif Paşa, sonra Ali Emiri Efendi, Faik Reşad, son zamanlarda Veled Çelebi... Evliya Çelebi’yi tercüme eden Macar müsteşriki Karaçon... Hep toplanırlar. Gayet az ışıklı bir idare kandilinin ziyasında ne münakaşalar başlardı. Ne münakaşalar... Ne sanat ve edebiyat münakaşaları... Hatta bu münakaşalar bazan o derece uzardı ki, akşam ezanı okunur, ezanla beraber Sahaflar Çarşısı’nın kapıları kapanırdı. Fakat hâlâ münakaşa bitmezdi. En zarif sözler bu münakaşalar esnasında söylenir, en güzel nükteler bu münakaşalar arasında sarf edilirdi. Bir gün Sahaflar Çarşısı’nda çocuk denecek derecede küçük bir genç peyda oldu. Dehşetli kitap tiryakisi... Her dükkândan nadide kitapları sorar. Hepimiz ona hayret ederiz. Öyle kitaplar sorar ki o eserleri ancak saçlı sakallı yaşlı başlı mütefekkirler arar. Merak ettik. Bu gencin adı Fuad’dı. Köprülüzade Fuad...” (H.F., “Hey Gidi Sahaflar Çarşısı Hey”, Akşam, 27 Mart 1937)
Sahaf Hacı Rıza’nın Köprülüzade Fuad dediği, eserleriyle hala aşılmaz bir dağ gibi duran Fuat Köprülü’dür. İstanbul Darülfünunu Türk Edebiyatı müderrisliğine tayin edildiğinde 23 yaşındaydı. 1918 yılında yayımlanan o muhteşem eserini, Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’ı da muhtemelen o tarihte yazmaya başlamıştı. Sahhaf Rıza, sözlerine Köprülü’nün Vefa Lisesi öğrencisiyken her akşam mutlaka Sahaflar Çarşısı’ndan geçtiğini, elindeki avucundakini kitaba verdiğini söylüyor ve ekliyor: “Hâlâ da öyledir ya... O aradığı bir kitabı bulamazsa, alamazsa mutlaka hasta olur.”
***
Şaşırtıcı olan, Sahaf Hacı Rıza’nın 1937 yılında yapılmış bu röportajda Sahaflar Çarşısı’nın eski çarşı olmadığından yakınmasıdır. Aslında Beyazıt’taki bu çarşının 1980’lere kadar eskilerin tabiriyle “şaşaa”sını koruduğuna ben de şahidim.
İlim adamlarının, yazarların ve her çeşidinden kitap meraklısının haftada birkaç defa uğradığı, zaman içinde kendine has gelenekleri teşekkül etmiş, kitaptan gerçekten anlayan ve araştırmacılara yol gösteren deryadil kültür adamlarının sahaflık ettiği, kapısından girer girmez sizi tarihin ve kültürün derinliklerine çeken bu güzel çarşı, maalesef, 1980’lerden itibaren yavaş yavaş çehre değiştirerek daha çok yeni yayınların, üniversiteye hazırlık kitaplarının ve kırtasiye malzemelerinin satıldığı, sahaf denebilecek birkaç dükkânla idare eden bir kitapçılar çarşısı haline geldi.
Sahaflığın merkezi artık Beyazıt değil, Beyoğlu ve Kadıköy’dür. Bu semtlerde faaliyet gösteren sahaflar, severek yaptıkları işin sadece ticarî bir faaliyet değil, aynı zamanda önemli bir kültür hizmeti olduğunun biliyorlar.
***
Sahaf Festivalleri, sahaflık kültürünü bu kültürle irtibat kurma potansiyeli taşıyan meraklıların ayağına götürmesi ve sahaf dükkânlarının yolunu göstermesi bakımından çok önemli… Belki festival mekânlarına geçerken şöyle bir uğrayıp etkilenen gençler arasından birkaç Fuat Köprülü çıkar, kim bilir...
Sevgili gençler, haydi, Üsküdar sahilinde kitaplar sizi bekliyor.
Kadıköy’de, kitap kurtlarının uğrak yerlerinden biri olan Babil Sahaf’ta, hakiki bir “bibliyofil” olan İsmail Kara’yla birlikte kitaplara dalmışız. Biraz sonra yeni kitap kurtları damlayacak ve derin bir sohbete dalacağız.
.
‘Sanatta gelenek, gelenekte sanat’
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi tarafından Ümraniye Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen “Sanatta Gelenek Gelenekte Sanat” konulu sempozyum dün başladı, bugün Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Kandilli’deki binasında devam ediyor. Dün Uğur Derman hocamızın yönettiği açılış oturumunda aziz dostlarım Turan Koç ve Savaş Barkçın’la birlikteydim. Sempozyuma konu olan bu hayatî meseleye farklı açılardan yaklaşarak görüşlerimizi açıkladık. İzninizle, bu oturumda yaptığım konuşmayı kısaca özetlemek istiyorum.
***
Eğer mağlûpsanız, ya galibe tapar, ona benzemeye çalışırsınız yahut kendi içinize kapanırsınız. Kendi içine kapanmak, ‘bozgunda fetih rüyası’ görmek şeklinde de tezahür edebilir; hele zengin bir tarihin ve kültürün içinden geliyorsanız, mağlûbiyeti asla hazmedemez, kendinizi daha rahat hissedeceğiniz muhteşem zafer devirlerine kaçarsınız.
Kendimizi daha rahat hissedeceğimiz geçmiş, aslında icat ettiğimiz, sadece iyilik ve güzelliklerden oluşan steril bir geçmiştir. Bu hayalî geçmişte oyalandığımız takdirde, akışı gittikçe hızlanan tarihin dışında kalabiliriz. Geçmişi yok saymak, paranteze almak gerektiğini söylemek istemiyorum. Geçmişe tapınmak kadar, onu yok saymak da tehlikelidir; yok saydığınız takdirde, “geçmişin hayaleti” hiç ummadığımız zamanlarda ve şartlarda karşınıza çıkarak sizi hazırlıksız yakalayıp çok zor durumlarda bırakabilir.
Türkiye, tarihinin bir döneminde geçmişin yok sayılması, yok saymaktan da öte, bütün maddî ve manevî tezahürleriyle yok edilmek istenmesi -ki bu belli ölçüde başarılmıştır- yüzünden bugün ciddi problemlerle karşı karşıyadır. Osmanlı geçmişimizin idealize edilip yüceltilmesi, yani geçmişe tapınma da bu yok sayışın dramatik neticelerinden biri olarak görülebilir.
***
Üzerinde oturduğumuz kültürden niçin kaçmak veya kurtulmak istedik? Bu zor sorunun cevabı ayrı bir tartışmanın konusudur. Bu yazıda sadece şu hususu kaydetmekle yetineceğim: Yönetici zümre ve entelijansiya, Avrupa’nın bizi geri püskürten ekonomik ve teknolojik üstünlüğüyle sosyal ve kültürel organizasyonu arasında deterministik bir ilişki kurmuş, mesela suçu toplumu uyuşturduğunu düşündükleri eski musikiye yüklemiş, tiyatromuz, operamız, polifonik müziğimiz olursa, yazıyı sağdan sola değil de, soldan sağa doğru yazarsak, eski binaları yıkıp düz caddeler açarak eğri büğrü sokaklardan kurtulursak ilerleyeceğimizi zannetmişlerdir. Bunun tabii sonucu, “mani-i terakki” olduğu düşünülen bütün değerlerden -çok zaman vandalizm ölçülerine varan- bir kurtulma gayretidir.

Bu vandalizmin ciddi bir tepki ve öfke yaratması kaçınılmazdı; önceleri yer altında barınmaya çalışan bu tepki, yer üstüne çıkma imkânı bulduğunda, elinde kalanların yaratıcılığın kaybetmiş bir medeniyetin külleri olduğunu fark edemedi ve bu küllere perestiş etti.
***
Küllere tapınmak değil, ateşi canlı tutmak, tarih şuurudur. Tarih şuuru, geçmişin aslında geçmemiş olduğunun farkına varmak, daha açık bir ifadeyle, geçmişin hal’de mündemiç olduğunu bilmektir. “Geçmişin hal içinde varlığını hissetmek, sınırsızı sınırlı olanda, yani bugünde bulmak bir şairi yahut yazarı gelenekçi yapar” diyor T. S. Eliot.
Tarih şuuru, muhteşem zaferlerden dem vurmak, mefahirden söz etmek, geçmişte kalan her şeyin iyi, doğru ve güzel olduğunu zannetmek değildir. Geçmişi tekrarlayarak gelenekçi olunmaz. Aslolan, Tanpınar’ın ifadesiyle “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”tir. Geleneğin içinde yetişmiş büyük bir âlim olan Elmalılı Hamdi Yazır da “Beka içinde yenilenme, yenilenme içinde beka” diyordu. “Beka”yı gelenek diye tercüme edebilirsiniz.
***
Bu açıdan bakılırsa, aslında muhafazakârlık yeniden üretmek, yaşar hâle getirmek, geçmişi çağın şuuruna tercüme etmek demektir. Muhafaza etmeyi, bir şeyleri ileride kullanmak üzere derin dondurucuya koymak diye anlamamak gerekir. O zaman “Neleri muhafaza edelim?” sorusuyla karşılaşmak kaçınılmazdır. Şunları muhafaza edelim, şunları etmeyelim diye bir liste tanzim edilemez; edilmek istenirse, bu bir çeşit mühendislik olur. Biz bu mânâda mühendisliğin en aşırılarını yaşadığımız için bugün bir yığın problemle boğuşuyoruz.
Neyin muhafaza edileceğini ve edilemeyeceğini hayatın şartları ve zamanın ruhu belirler. Ben geçmişi donmuş bir hâlde, olduğu gibi korumaya çalışanlara değil, onu yaratıcı bir hamleyle geleceğe taşıyanlara, geleceğimiz için besleyici bir kaynak haline getirme gayreti gösterenlere muhafazakâr diyorum.
***
Bu süreç, hiç şüphesiz, bizdeki gibi kültürden dramatik kopuşlar ve travmalar yaşamamış toplumlarda sağlıklı işleyebilir. İçinden geldiğimiz kültür, yaratıcılığını sürdürerek kendini yeniden üretme imkân ve şartlarını kaybettiği için kafalarımız çok karışık. Kısacası, trajik bir durumla baş etmek zorundayız. Bizim olduğunu zannettiğimiz kültür, aslında artık bizim olmayan, anlam dünyasını kaybederek dışına ve uzağına düştüğümüz, bu yüzden içi boşalmış formlarıyla avunduğumuz bir kültürdür.
Peki, bu kültür ve gelenekle yeniden bağlantı kurmak mümkün mü? Mümkün elbette. Hiçbir kültür büsbütün yok olmaz. Bizim kültürümüz işte burada, kütüphane raflarında, arşiv depolarında, mimari eserlerde, şehir dokularında, hatta mezarlıklarda... Eğer bu kültürün dilini öğrenip şifrelerini çözerek derinliklerine nüfuz edebilirseniz, onu yeniden üretebilirsiniz.
***
Geleneği yaşatıp gelecek nesillere aktarmak isteyen muhafazakârların davranışı elbette saygıya değerdir. Onlar olmasa, bir bilgi ve buna bağlı duyuş tarzı büsbütün yok olacak, yani daha da fakirleşeceğiz. Bunun hiç de istenen bir durum değil. Ancak gelenek diye icat edilmiş bir geçmişe kapanarak karşı meydan okuma imkânsızdır. Keşif ve yeniden inşa sürecinin yaratıcı olabilmesi için içinde yaşadığımız çağı iyi okumak, neler yapılıp edildiğini çok iyi bilmek şarttır. Aksi takdirde geleneğin ateşini canlandırmak mümkün değil. Çünkü Gustav Mahler’in dediği gibi, “Gelenek küllere tapınmak değil, ateşi canlı tutmaktır.”
.
.16/10/2016 02:53
Maymuncuk kelimeler
Süleyman Nazif, Paris’te kendisine “Nazif, dünyada senden alçak adam yoktur!” diye hakaret eden bir Jön Türk’ü, hayatında eline kalemden başka silah almamış olmasına rağmen mübarezeye, yani düelloya davet eder. Böyle bir tepki beklemeyen adam, Nazif’in usta bir silahşor olduğunu zannederek düello etmektense tarziye vermek istediğini bildirir. Nazif, şahitler huzurunda kendisinden af dileyen adama der ki: “Bana tecavüzünü affettim, fakat yazdığın mektupta dünya kelimesini vav’la yazmak suretiyle imlâya tecavüzünü imkânı yok affetmem!”
Nazif hakkında yazan hemen herkes, onun Türkçe konusunda ne kadar hassas olduğundan söz etmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısını okumuştum; yazdıklarının Nazif tarafından okunabileceğini, hata yaptıkları takdirde onun zehirli oklarına hedef olabileceklerini düşünerek çok titiz davrandıklarını söylüyordu. “Kara Bir Gün” yazarı mezarından kalkıp bir saatliğine herhangi bir televizyonun karşısına geçse, eminim, dehşete kapılarak hop oturup hop kalkar, özellikle bazı kelimelerin “maymuncuk” gibi kullanıldığını ve her birinin onlarca kelimeyi ve deyimi Türkçeden kovduğunu fark ettiğinde herhâlde çıldırırdı.
***
Son zamanlarda televizyonlarda kulağıma çalınan bazı maymuncuk kelimeler beni de çıldırtıyor. Mesela üretmek ve tüketmek fiilleri... Ekmek de üretiyorlar, fikir de; araba da üretiyorlar, sevgi de... Sanat üretiyorlar, bilim üretiyorlar, tepki üretiyorlar, düşmanlık üretiyorlar, üretiyorlar... Bu fiilin dokuz on defa kullanıldığı kısacık köşe yazıları okudum. Hele tüketmek... İnsanlar yemiyor, içmiyor, okumuyor, dinlemiyor, sadece tüketiyor ve “Tüketiniz!” diyorlar. Televizyonda yemek, içmek fiillerini kullanan neredeyse kalmadı. Onlarca fiilin yerine iki tane fiil...
Kulak tırmalayıcı kelimelerden biri de aslında yeteri kadar, epey, bir hayli anlamına gelen oldukça’dır. Sunucular, spikerler, muhabirler vb. bu kelimeyi öyle durumlar için kullanıyorlar ki, istediğiniz gibi mânâ verebilirsiniz. Mesela çıkıp bir sunucu “Rahmi Koç oldukça zengin,” diyebilir, hiç şaşırmayın. Bu durumda Rahmi Bey’in çok zengin olduğunu bildiğiniz için kelimeyi “Herhâlde çok zengin demek istedi,” diye tercüme edebilirsiniz. Peki, “Filancanın sergisi oldukça beğenildi!” denirse ne anlamamız gerekir? Sergi az mı beğenildi, çok mu beğenildi? Oldukça artık maymuncuk bir kelimedir, aynı anlama gelen kelimelerle birlikte çok, olağanüstü, fevkalâde gibi kelimeleri de Türkçeden kovmak üzeredir.
Yoğun kelimesinin de kesif, kıvamlı, çok, fazla, ağır, sıkışık gibi kelimelerin yerine kullanılmasına alıştık. Ama artık şöyle cümleler de kurulabiliyor: “Ali Bey bugün çok yoğun...” Yoğun hazretleri böylece meşgul’ün tahtına da kurulmuş bulunuyor.
Ha, haber dilinde bir de aktarmak fili var: Nakletti, söyledi, ifade etti, bildirdi, açıkladı vb. demiyor, aktardı diyorlar. Aktarmak hepsinin yerine geçmiş bulunuyor. Yeni maymuncuğumuz oldu, gözümüz aydın!
***
Peki, son üç dört ay içinde an itibariyle ifadesinin şaşırtıcı bir hızla yaygınlaştığını fark ettiniz mi? Türkçesi, şu an itibariyle veya şu andan itibaren’dir. Teşrifleriyle onurlandırmak, sürdürmeye devam etmek gibi komiklikler ayrı bir bahis. Hele kerliferli adamlar muhattap, Devlet-i Âliye, akl-ı selim davranmak demiyorlar mı, ifrit oluyorum. Muhattap’ın doğrusu muhatap’tır. Osmanlı Devleti’ne Devlet-i Aliyye denir, Aliyye’nin A’sı kısa okunur ve tabii akl-ı selimle davranılır.
Bunları yazarken uzun zamandır olmak fiilinin de yanlış kullanıldığını hatırladım. “Filanca tahliye oldu” cümlesi yanlıştır; “tahliye olundu” demek gerekir.
Her zaman, daima veya sürekli olarak anlamında kullanılan her daim lâfı da tuhafıma gidiyor. Bir de özgeçmiş var; TDK tarafından otobiyografi yerine uydurulan bu kelimeyi, dikkat ediniz, bakalım, asıl mânâsında kullanana rastlayacak mısınız? Sunucular, spikerler, ancormanlar vb. dinleyiciye veya seyirciye takdim ettikleri kişilerin özgeçmişlerini okuyorlar.
***
Öteden beri kullanılan maymuncuk kelimeler hakkında yıllar önce defalarca yazmıştım. Mesela sorun... Mesele, dert, sıkıntı, hatta zaman zaman buhran yerine kullanılan bu “sözcük”, onca Türkçe kelimenin canına okurken probleme güç yetirememiştir. Esasen aydınların “sorun”u daha çok Arapça ve Farsça menşeli kelimelerle idi. Nitekim öztürkçe olduğu öne sürülen bazı kelimeler Fransızcalarına benzetilerek uyduruldu: Okul (ecole), genel (generale), egemenlik (hegemonie), onur (honneur) vb. Fransızca ve İngilizce menşeli kelimelerle hiçbir zaman ciddi bir biçimde mücadele edilmemiş olması mânidardır. Bereket versin mânidar kelimesi “zamanlama mânidar” kalıbında yaşıyor. Ama aynı kökten gelen manevinin tahtına moral hazretleri oturdu. Türkiye’de “manevi değerler” deyince gerici, “moral değerler” deyince ilerici olunuyor. Ahlâka uygun bir öztürkçe kelime türetilemediği için şimdilik etikle idare ediyoruz. Sağtöre pek tutmadı çünkü.
***
Başka mı? Çook... Mesela neden... Artık “Uçaklar sis yüzünden kalkamadı” diye yazan bir gazeteci bulamazsınız; “sis nedeniyle” derseniz, çağdaşlığınız ve ilericiliğiniz kanıtlanmış olur. “Filancanın doğumunun beşinci yıldönümü münasebetiyle” derseniz çok ayıp; “... yıldönümü nedeniyle” demelisiniz. “Bu vesileyle”, “bundan ötürü”, “bundan dolayı” yerine hep “bu nedenle”... Yani, sebep, vesile, âmil, yüzünden, ötürü, dolayısıyla, münasebetiyle, vesilesiyle... Hepsi sizlere ömür!
Güzelim ömür de tu kaka kelimelerden biri, çünkü aslı Arapça “ömr”. Onun yerine yaşam diyeceksiniz. Uydurma kelimelerin en münasebetsizlerinden biri. Bu kelimeyle sevdiğiniz birine “hayatım” diyebilir misiniz? Tabii bu arada “hayat memat meselesi”, “ömrüne bereket” gibi deyimler de sırra kadem basmıştır. Ya “Sizlere ömür!” yerine ne diyeceğiz? “Sizlere yaşam” mı?
***
Sözün özü, Türkçeyi elbirliğiyle daraltıyor, fakirleştiriyoruz. Hâlbuki dilimiz dünyanın en zengin dillerinden biri. 310 bin kelimeye ulaşan ve TİKA tarafından on cilt olarak yeniden neşredilen Büyük Türkçe Sözlük’ün yazarı Yaşar Çağbayır’a araştırma dalında Necip Fâzıl Ödülü, bu fakirleşmeye meydan okuduğu için verildi.
.19/10/2016 23:43
Firâk-ı Irak
Pazar günkü yazımda Süleyman Nazif’ten söz ederken, son günlerde gündemimize yeniden bütün ağırlığıyla yerleşen Irak meselesi dolayısıyla onun Firâk-ı Irak adlı eserini hatırladım.
Nazif, iyi bir şair, üslûpçu bir yazar, gür sesli bir hatip ve nüktedan bir devlet adamıydı. “Kara Bir Gün” başlıklı yazısıyla işgalcilere karşı sesini ilk yükselten o oldu ve “Piyer Loti Hitabesi”yle Millî Mücadele ruhunu ateşledi. Irak elimizden çıkınca en samimi gözyaşlarını o dökmüştü. Basra, Musul ve Bağdat’ta valilik de yapmış bir şair ve yazar olan Nazif’in gözyaşları, bu küçük, fakat dopdolu kitabında akmaya devam ediyor.
***
Firâk-ı Irak, Nazif’in annesine hitaben yazdığı kısa bir yazıyla başlar. “Senden çok bedbaht oğlun” diye imzaladığı bu yazıyı “Keşke ben yalnız senin öksüzün olsaydım ve yalnız senin öksüzün olarak kırk sene evvel ölseydim de böyle yetim-i vatan ve yetim-i tarih kalmasaydım!” diye noktalayan Nazif, “Eyvah” isimli kıt’asında, İslam’ın değerleri tahrif edildiği için peygamberimizin temiz ruhunun göklerde gözyaşı döktüğünü ve İmam-ı Azam’ın ictihat ufuklarında (yani Bağdat’ta) ezanla çanın savaştığını söylüyor. 16 Mayıs 1917 tarihini taşıyan “Hüseyn-i Mazlûm’a” isimli kıt’asında ise peygamberimizin “iki gözünün ışığı” Hüseyin’in şehit edilerek mübarek başının gövdesinden ayrıldığını söyledikten sonra diyor ki: “Bugün de -İslâm’ın kötü talihine bak ki- senin meşhedini düşmana verip beni vatandan ayırdı.”
***
Firâk-ı Irak, Nazif’in Bağdat’ı ve bütün Irak’ı kaybettiğimiz için Dicle’yle dertleştiği “Dicle ve Ben” isimli uzun şiiriyle devam ediyor. Kaybedilen kutsal bir vatan parçasının ardından gözyaşı dökmüş herkesin duygularına tercüman olan bu şiirde, o çok yıldızlı ve ihtişamlı gecelerini düşünerek özlediği Dicle’ye “Bu dünyada sensiz kalacaksak öteki dünyada cenneti istemeyiz!” diye hitap eden Nazif’in şiirinden birkaç kıtayı sadeleştirerek sunuyorum:
“O senin darmadağın ufkunda hıçkıran, ruhumuzdur ey Bağdat! Aynı kucağa sığınarak birlikte, geçen asırları yâd etmek istiyor. İhmalimiz yüzünden elimizde dört yüz yıl boyunca gizli bir yara gibi kanadın. Biz senin de kıymetini bilmedik; millî derdimizin budur sebebi! (…) Dicle, Bağdat’a ninniler söyle, o senin henüz memedeki çocuğundur. Bunu tarihe sor, unuttunsa! O ki sonsuza dek övüneceğin yurdundur (…) Çöllerinde yüz bin genç yatıyor: Bağdat’a kurban oldular hepsi. Onların sıcak kanı acaba can yakıcı bir af vesilesi olmaz mı?”
***
“Yâr-ı Nâim” (Uyuyan Sevgili) isimli şiirinde de kaybettiğimiz Bağdat için gözyaşı döken Süleyman Nazif, bu şiirinin ilk kıtalarında şöyle diyor (nesre çevirerek naklediyorum):
“Nedir çehrende o an be an kararan? Beni gördüğün o rüya korkuttu! O karanlık, ölümlü uykundan, söyle Bağdat, hala uyanmadın mı? Ufuk ağardı, güneş doğmak üzere; belki her yer yine çiçek bahçesine döner, belki bu güzellikleri tadarken, akşam alevlenen elem de söner. Eminim bu mateme benzeyen ayrılık geçecek, yine cennet şehir olacaksın! Eminim, ah, fakat dost ve düşman önünde, ey Bağdat, hurmalıklarını emel ve duygularının düşmanına çiğnetip durma!”

Nazif, aynı şiirin son iki kıt’asında da Kanuni Sultan Süleyman’a şöyle sesleniyor:
“Ey Fuzulî’nin kasidesinde övdüğü seçkin fatih, bu acı veren ayrılık devri geçici mi, sen söyle ey büyük sultan, yoksa ebedî mi bu facia? Mazimiz utanç içinde yüzünü örtmüş; geleceğimiz ise korkusundan gizleniyor!”
***
Süleyman Nazif, “Ey Fuzulî, bugün belaların sığınağı olan türben, eminim, bizsiz kederler içinde ağlıyor. Biz ayrılık derdine düşmüş öyle zavallılarız ki, evimiz ve mezarımız vatan da olsa garibiz, tarihin yetimiyiz” kıt’asıyla başlayan “Diyâr-ı Fuzulî” isimli şiirinde de büyük şair Fuzulî ile dertleşmiştir. “Fuzûlî-i Bağdadî’den Nef’î-i Erzurumî’ye” isimli bir sonraki şiir ise nazım-nesir karışımı bir metindir. Erzurum’un Ruslar tarafından işgali vesilesiyle, Bağdatlı Fuzulî’nin Erzurumlu Nef’î’ye anlattığı, ebedî âlemde şairlerin ruhları arasında cereyan eden bir muhavere şeklinde yazılmış bu uzun ve iç yakıcı metinden Pazar günü söz etmek istiyorum.

Firâk-ı Irak, kaybettiğimiz Basra için yazılmış ağıt niteliğinde iki kıt’anın ardından oğlunun Balkan Harbi’nde kaybetmiş bir baba olan Ahmet Rasim’e ithaf edilmiş “Şehidin Babası” isimli hikâye ile devam ediyor. Bu hikâyede, Birinci Dünya Harbi sırasında Irak cephesinde şehit olan oğlunun öldüğüne bir türlü inanmayan ve son anına kadar dönmesini bekleyen bir babanın dramı anlatılır.
***
Kaybedilen topraklar için yazılmış “Sübhâneke yâ Muhavvile’l-Ahvâl” başlıklı bir mensure ve Endülüs için yazılmış bir şiirle sona eren Firâk-ı Irak, şu günlerde okunması gereken bir kitapçıktır.
Bu vesileyle büyük vatanseveri rahmet ve minnetle anıyor ve 4 Ocak 2017 tarihinin merhumun 90. ölüm yıldönümü olduğunu ilgililere hatırlatıyorum.

Nurettin Albayrak da göçtü
Nurettin Albayrak, ömrünü halk edebiyatına adamış ve çok sayıda makaleye ve yirmi beş civarında kitaba imza atmış değerli bir kültür ve edebiyat adamıydı. Özellikle Ansiklopedik Halk Edebiyatı Sözlüğü (2004), Türkiye Türkçesinde Atasözleri (2009) ve Açıklamalı Yunus Emre Sözlüğü (2014) adlı eserleri çok önemlidir. Geçen Haziran ayında da Tanpınar’ın Türküsü adlı kitabı yayımlanmıştı. “Tanpınar’dan Anadolu’nun Yazılmamış Romanlarına” alt başlığını taşıyan bu kitapta, Tanpınar’ın halk musikisiyle ilişkisi derinliğine incelenip araştırılıyor. Kendisiyle bu kitap üzerinde çalıştığı sırada sık sık Tanpınar ve türküler hakkında konuşurduk. 29 Mayıs Üniversitesi’nde Orhan Okay hocamızla paylaştığı odada kitaplara gömülüp sürekli çalışırdı. Son zamanlarda rahatsız olduğundan söz ediliyordu, fakat hiç kimse hastalığının ciddiyetinden söz etmemişti. Geçen cumartesi günü telefonuma bir mesaj düştü: “Nurettin Albayrak vefat etti!” Ne kadar üzüldüğümü tahmin edemezsiniz. Ertesi gün toprağa verilen aziz dostuma Allah’tan rahmet, ailesine ve dostlarına başsağlığı diliyorum.
.26/10/2016 23:44
Fuzulî’den Nef’î’ye
Geçen Perşembe günü Süleyman Nazif’in Firâk-ı Irak adlı eserini hatırlatmış ve bu eserde yer alan “Fuzûlî-i Bağdadî’den Nef’î-i Erzurumî’ye” başlıklı iç yakıcı yazısını gelecek yazıda ele alacağımı ifade etmiştim.
Zilkade 1335 (Ağustos-Eylül 1917) tarihini taşıyan bu metin, Bağdatlı Fuzulî’nin dilinden Erzurumlu şair Nef’î’ye hitaben yazılmıştır. Fuzulî, metnin hemen başındaki dört kıtalık şiirde, ebediyet âleminde birden derin bir sarsıntı hissettiğini, feleklere korku ve keder içinde neler olduğunu sorup da “Erzurum düştü!” cevabını alınca huzurunun kaçtığını söyledikten sonra şöyle devam ediyor:
“O şaşkınlık ve keder anlarında ağlaya ağlaya seni düşündüm. Ben de seninkine benzer bir kederle ölürken sesimde Irak’ın kalbi titriyordu. Kahraman Erzurum halkı İslâm’ın canlı bir kalesiydi; onun hatırası sonsuza kadar yaşayacak. Hak yolunda kadın erkek, çoluk çocuk binlerce şehit verdi. Şimdi her harap ovada bir ordu gömülü ve dağlar muazzam bir mezarlık.”
***
Nazif, bu şiirin ardından “Nef’î, ey benim ruhumdan doğan asil oğlum! Şimdi seninle biraz söyleşmek istiyorum. Önce senin buraya, bu ölümsüzler ülkesine gelişini anlatayım,” diye söze başlar ve ebediyet âleminde, inanmış şairlerin peygamberimizin şairi Hassan bin Sâbit’in etrafına toplanıp kendi dilleriyle Selahaddin-i Eyyûbi, Gazneli Mahmud ve Yavuz Sultan Selim’e kasideler söyledikleri bir andan söz eder. Meşhur kasidesi dolayısıyla peygamberimizin hırkasını hediye ettiği Ka’b bin Züheyr, birden bu kasideyi ilk okuyuşunda hissettiğine benzer bir heyecanla titrer ve der ki:
“Öbür dünyada üzerinde yaşadığım yıldız, ben buraya geldikten sonra kendi güneşinin etrafında bin defadan fazla döndü. Bununla beraber, inanmış şairlerden hangisinin başına bir hal gelse ben burada titreyip sarsılır, azap duyarım. Fakat bu seferki hâleti hiçbir zaman hissetmedim. O tövbe etmiş şair Mütenebbi eşkıya tarafından parçalanırken bile bu kadar sarsılmamıştım. Acaba fani âlemin ufuklarından atılan okların şu anda hangisine hedef oluyoruz?”
Tam o sırada, Nef’î görünür; kanlı başını iki eliyle havaya kaldırmış, ağlayıp inleyerek Dergâh-ı İlahi’yi aramaktadır. İranlı şairler Enverî ve Örfî, “Âh, o... Büyük şair Nef’î... Osmanlı padişahlarının zaferlerini terennüm ettiği mısraları yeryüzünden aksederken biz ruhlar heyecandan yerimizde duramazdık!” derler. Bütün ölümsüzler derin bir üzüntüye kapılmıştır.
Nazif, masum olduğuna inandığı Nef’î’yi idam ettiren IV. Murad’ı Allah’a şikâyet edişini manzum olarak yazmıştır. Bu üç kıtalık şikâyetnamenin son kıtasını sadeleştirerek sunuyorum.
Sana geldim şehit ve yapayalnız
Söyle ey Kur’an’ı indiren Yaradan
Söyle, yazdığım onca kasideye
Yakışır mıydı böyle bir ihsan?
Metnin devamını, Süleyman Nazif’in anlatımıyla ama mümkün olduğunca sadeleştirerek paylaşmak istiyorum.
H H H
Bu sözlerin ruhlar âleminde bir gürültü, bir feryat koparttı ey Nef’î! Kur’ân’a inanan her şair seninle beraber, IV. Murâd’dan senin masum kanının hesabını soruyordu.
Burada gece yok, gündüz yok. Aradan ne kadar zaman geçti, bilmem. Seni Dergâh-ı Mevlâ’ya yönelmiş, dua ederken gördüm. Biz duayı yalnız fanilerden beklerken senin bu hâlin hepimizi şaşırtıyordu. Sözlerini can kulağıyla dinledim. Vecd içinde şöyle diyordun:
“İlâhî! Murad’ı affet, lütuf ve kereminle ondan razı ol! Benim kanım ona bin kere helâl olsun, o, eğer beni öldürttüğü için günahkâr ise, işte bütün amellerimin yazılı olduğu nâme, o günahı benim hesabıma kaydet. Ben eğer haksız olarak idam edilmiş olmakla sevaba girmişsem, bu sevabı sen onun amel defterine geçir yâ Rabbi! Beni affet! O yalancı dünyanın kendi gibi yalancı teessürlerine kapılarak bir zaman ondan sana şikâyet etmiştim. Günah ve suçumu affet İlâhî!
Sen böyle söylüyordun Nef’î! Hâlindeki bu değişmeye çok hayret ettim. O dakikadaki şevk ve şükranının sebebini sen, yine kendi ifadenle “Hem döner, hem eşkini eyler safasından revân” tavrında ölümsüzlere anlatırken diyordun ki:
“Sultan Murad, o benim büyük padişahım, Bağdat’ı nihayet geri aldı. Bakınız işte İmâm-ı Azam’ın türbesini tavaf ederek İslâm’a zafer diliyor. Şeyhülislâm şair Yahya Efendi de padişahın arkasında, hürmetle el bağlamış, gözlerinden mübarek çehresiyle aksakalına incilerden daha güzel yaşlar dökülüyor. Bakınız, işte Dicle, işte Fırat... Irak’ın bu iki hayat kaynağı da şimdi şevkle, şükranla ağlıyor. Yetim Irak, yetim Bağdat, ezelî babasına kavuştu. Keşke bin canım daha olsaydı da onları da verseydim! O vakit ben buraya şikâyet ederek değil şükrederek, titreyerek değil raks ederek gelirdim.”
Âh ey Nef’î! Bu sözlerin hepimizi vecde getirdi. Ve her taraftan bir şükran ve dua velvelesi yükseldi. Beklediğimiz kıyamet başka bir şekilde kopmuştu. Kur’ân’a inanan şairler, Hassan bin Sâbit’i imam ederek Allah’ın huzuruna yöneldiler ve kabul sözü alıncaya kadar Sultan Murad için Allah’tan gözyaşlarıyla af ve merhamet dilediler.
Şimdi, ey şair, sen de, ben de yetimiz; senin ve benim gibi birçok iman ehli de vatanın ve tarihin yetimidir. Benim Bağdat’ım da senin Erzurum’un gibi din düşmanları elinde inliyor.
Dicle’ye bak, dalgalarından, “Muhammed’in temiz ruhu gökte ağlıyor. Bozdular İslâm’ın bütün değerlerini. İmâm-ı Azam’ın içtihat ufuklarında şimdi çan, şerefli ezanla çarpışıyor!” feryadı buralara kadar aksediyor.
Allahu Ekber!
Fırat’ı dinle! Onun da dalgalarından “Ey Resul’ün iki gözünün nûru, ey Hüseyin, mübarek başın şehadetinle gövdenden ayrılıp gitti. İslâm’ın talihine bak ki bugün de meşhedini düşmana verip vatandan ayrı düşmüş bir yetime benzetti,” feryadı buralardan bile işitiliyor.
Allahu Ekber!
Ey Nef’î, ey benim ruhumdan doğan oğlum!. Biz şimdi her ikimiz aynı kaderi ve aynı derdi paylaşıyoruz. Gel, seninle beraber Sultan Murad’ın mübarek huzuruna yüz sürelim. O hamiyetli padişah bize hem delil olsun, hem şefaatçi.
Senin Erzurum’unla benim Bağdat’ımın burçlarında İslâm’ın hâkimiyet sancağının galibiyetle dalgalanacağı güne kadar bize düşen görev ağlayıp yalvarmaktır, biz bu görevi yerine getirirken Arş-ı A’lâ secdelerimizle titresin!
NOT. Meraklı okuyucularım, bu metinde geçen şairler hakkında internetten DİA İslam Ansiklopedisi’ne girerek geniş bilgi edinebilirler.
.29/10/2016 19:58
‘Tarihim, şerefim, her şeyim...’
Koleksiyoncular, çok saygı duyduğum insanlardır. İnsanlığın birikimi onlar sayesinde yok olmadan gelecek nesillere aktarılır. Koleksiyonculuğu sadece bir biriktirme iştihası olarak görenler yanılırlar. Unutmamak gerekir ki müzeler, koleksiyonlardan doğdu.
Her nesnenin koleksiyonu yapılabilir. En sıradan nesnelerin bile biriktirilip tasnif edildiği takdirde, kültür ve medeniyet tarihine ciddi katkılarda bulunan bir değer haline geldiği görülecektir. Zaman içinde çoğalan nesnelerin tasnifi ve korunması bilgi, emek, sabır, itina ve tabii maddi imkân gerektirir. Araştırma heyecanı taşımayanlar iyi koleksiyoncu olamazlar. Her gerçek koleksiyoncu, aynı zamanda ciddi bir araştırmacıdır; işe bilgisiz başlasa bile, zamanla biriktirdiği nesnenin seçkin, hatta belki de tek uzmanı hâline gelir. Haluk Perk, bunlardan biri... Onun merakı bayrak... Eşi Özlem Berk’le birlikte “bayrak” temalı nefis bir koleksiyon vücuda getirmiş. Bu koleksiyondan seçme parçalar, şu sıralarda Zeytinburnu Kültür ve sanat Merkezi’nde sergileniyor.
Küratörlüğünü M. Lütfi Şen’in yaptığı, nefis bir katalogla da taçlandırılan serginin başlığı şöyle: “15 Temmuz’a Saygı: Hâkimiyet-i Milliye Timsali Bayrak”
***
M. Lütfi Şen, sergi kataloğu için yazdığı kısa metinde, milletimizin 15 Temmuz’da dünya tarihinde benzeri görülmemiş, bir kahramanlıkla kendi hâkimiyetine sahip çıktığını, hainler tarafından gasp edilen ağır silahların, tankların ve uçakların karşısına sadece ellerindeki ay yıldızlı bayraklarıyla çıktığını hatırlattıktan sonra şöyle diyor:
“Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde kültür sezonu, 15 Temmuz’da canlarını mallarını vatanı için hiçe sayan şehitlerimize ve gazilerimize saygı ve şükranımızın ifadesi olarak ‘Hâkimiyet-i Milliye Timsali Bayrak’ sergisi ile açılıyor. Proje kapsamında ay yıldızın Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e devlet eliyle ve sivil olarak kullandığı alanları araştırdık. Resmi anlamda okul şahadetnamesinden (diploma) nüfus cüzdanına değişik alan ve zaman örneklerinden bir özet hazırladık. Sivil kullanıma gelince bu konunun sınırının olmadığını gördük. Aslında bu durum bize ay yıldızın niçin millet ve devletin bekasının yegâne temsilcisi olduğunu da anlatmış oldu. Öyle ki milletimiz tarih boyunca dokunduğu her şeye, yazdığı her kâğıda, işlediği her materyale ve dolayısıyla gönlüne ay yıldızı kazımış. Sergide tarihin farklı dönemlerine ait çeyiz sandığından at gözlüğüne, defter cildinden kolye malzemesine, Kur’an muhafazasından sabun kalıbına kadar, aklınıza gelebilecek hemen hemen her şeyin ay yıldızla bezenmiş örneklerine rastladık.”
***
Evet, bayrak bir timsaldir; bayrağa sahip çıkmak, onun temsil ettiği değerlere sahip çıkmak anlamına gelir. Nedir bu değerler? Arif Nihat Asya “Bayrak” şiirinde “Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim” diyor. Her şey... Bizi biz yapan bütün değerler bayrağımızla temsil edilmektedir. Eğer arkasında bu değerler yoksa, bayrak nihayet bir bez parçasıdır ve uğrunda ölmeye değmez!
Bayrak deyince hemen herkesin aklına Arif Nihat Asya’nın milli bayramların vazgeçilmezi olan “Bayrak” şiiri gelir. Bu şiirin hoş bir yazılış hikâyesi vardır: Arif Nihat’ın Adana Erkek Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliği sırasında, Milli Eğitim Müdürlüğü’nden, şehrin tarihî bayrağı kurtuluş gününde Saat Kulesi’yle Ulucami’nin minaresi arasına çekilirken günün “anlam ve önem”ine uygun bir şiir okunması yolunda yazılı bir emir gelir. Bunun üzerine talebelerinden birkaçını az bilinen bir bayrak şiiri bulmaları için görevlendiren Arif Nihat, istediği gibi bir şiir gelmeyince oturup “Bayrak” şiirini yazar ve bu şiir ilk defa 5 Ocak günü okunur. Garip bir tecelli; aziz şairin ölüm günü de 5 Ocak’tır, 5 Ocak 1975...
Millî duygularımızın taşıp köpürdüğü ilk gençlik yıllarımızda Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” ve “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” isimli şiirlerini okur ve dinlerken çok heyecanlanırdık. Yanlış hatırlamıyorsam Münif Fehim imzasını taşıyan “Türk Bayrağının Doğuşu” tablosu da göğsümüzü gurur ve heyecanla kabartırdı. Geceleyin bir savaş meydanı, şehitlerin küçük bir göl haline gelmiş kanları ve gökteki ay yıldızın bu kan gölüne akseden görüntüsü... Çok hoş bir yorum, ama sadece bir yorum...
Bugünkü bayrağımızın unsurları, yani al renk, beyaz hilal ve yıldız, ayrı ayrı çok eskilere uzanır. Ancak üzerinde beyaz ay-yıldız bulunan al bayrak, 19. yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanmış ve Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine intikal etmiştir. Bayrağımızın bugünkü şekli, 29 Mayıs 1936 tarihinde TBMM’de kabul edilen 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanunu’yla belirlendi.
***
Osmanlı devrinde kullanılan bayraklar hakkında Topkapı Sarayı ve Deniz Müzelerindeki bayraklar ve yazma albümler birinci dereceden kaynaklardır. Miralay Ali Bey tarafından bu kaynaklardan faydalanılarak yazılan ilk önemli makale Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nın 46, 47 ve 48. sayılarında yayımlamıştı: “Sancağımız ve Ay Yıldız Nakşı”. Merhum A. Süheyl Ünver’in de 1929 yılında Şehremaneti Mecmuası’nın 63-64. sayılarında çıkan ve ayrıbasımı da yapılan “Türk Bayrağı” konulu bir makalesi vardır.
Rıza Nur l’Historie du Croissant, Revue de Turcologie (1933) adlı eserinde meseleyi daha geniş bir biçimde ele alır. Fevzi Kurtoğlu’nun Türk Bayrağı ve Ay Yıldız (1938) isimli eseri ise, Köprülü tarafından eleştirilmişse de, bayrağımız hakkındaki ilk önemli ve kapsamlı araştırmadır. İslâm Ansiklopedisi’nin Fransızca baskısında Jean Deny’nin, Türkçe baskısında da Fuat Köprülü’nün “Bayrak” maddeleri ise hâlâ aşılamamış önemli araştırmalardır.
***
Süheyl Ünver’in söz konusu makalesinde hoş bir ayrıntıya rastlamıştım. Bayrağımızdaki yıldız, Zühre (Venüs, Çobanyıldızı) imiş ve İlm-i Nücum’da hilalle yıldızın buluşması hayır ve saadete işaret sayılırmış. Bu kutlu buluşmanın ebediyete kadar devam devam etmesini diliyorum. Büyük Âkif’in dediği gibi,
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
NOT. “15 Temmuz’a Saygı: Hâkimiyet-i Milliye Timsali Bayrak” sergisi Zeytinburnu kültür ve Sanat Merkezi’nde 15 Kasım’a açık.
.02/11/2016 23:52
Eskiyen dil ve geçmişini kaybeden edebiyat
Bizde hemen her edebiyat neslinin farklı bir Türkçeyle yazdığını, bu yüzden edebî eserlerin hızla eskiyip okunamaz hâle geldiğini hiç düşündünüz mü? Bu sebeple hak ettiği ilgiyi görmemiş, görse bile dili eskitildiği için bir süre sonra unutulmuş kim bilir kaç yazar var? Aslında bunlara isimleri en çok ortalıkta en fazla gezinenler de dâhil edilebilir. Ahmet Haşim’in şiirlerinden zevk alabilecek kaç kişi gösterebilirsiniz? Hüseyin Rahmi’yi okuyan var mı? Reşat Nuri Güntekin’in romanlarının hak ettikleri ilgili gördüğüne inanıyor musunuz? Kaç üniversite mezunu, Çalıkuşu ve Yaprak Dökümü’nden fazlasını söyleyebilir? Herhangi bir lise mezunu sözlüğe bakmadan Orhan Veli’yi okuyabilir mi?
Türkiye’de düşünce ve kültür hayatı, buna bağlı olarak edebiyat sonu gelmeyen bir “geçmişsizleştirme” ameliyesine tabi tutulmaktadır. Bana sorarsanız, iyimser bir yaklaşımla, 1950 öncesi bizim kayıp hazinemizdir ve kâşiflerini beklemektedir.
***
Yukarıda ifade ettiğim kaygıyı duyan yayınevleri, edebiyatımızın klasikleri sayılması gereken yazarların eserlerini -yeni nesillerce de okunsun diye- sadeleştirerek neşrediyorlardı. Son zamanlarda bu uygulamadan vazgeçilmiş gibi görünüyor.
Sadeleştirilmiş bir metin, artık başka bir metindir. Mesela Refik Hâlid’in sadeleştirilmiş eserlerini okursanız, Refik Hâlid’i okumuş olmazsınız. Bir yazar üslûbuyla vardır; üslûp yazarın dile ilâve ettiği hususi renktir, zenginliktir. Sadeleştirmeyi yapan kişilerin ehil olup olmaması o kadar önemli değil. Tabii ehil olmayan kişiler, işi faciaya dönüştürüyorlar. Bir zamanlar, sadeleştirme yapılırken metne gelişigüzel ilaveler yapılır, hatta zaman zaman bazı ifadelerin ideolojik mülâhazalarla çıkarılırdı.
Dil bakımından eskidiğini düşündüğünüz metinlerin genç nesillerce anlaşılmasını mı istiyorsunuz, sayfa altlarına dipnotlar düşerek gerekli açıklamaları yaparsınız. Eski kelimelerin karşılıklarının parantez açılarak metnin içinde verilmesini okumayı zorlaştırdığı için doğru bulmuyorum.
***
Yayıncılar, dili anlaşılmayan kitapların ticarî olmadığını söylüyorlar. Kendi açılarından elbette haklıdırlar. Ama ticarî kaygılarla edebî eserleri tahrip etmek hiç ahlakî değildir. “Ne yapılmalıdır?” sorusunun cevabına gelince: Genç nesillerin kelime hazinelerini hiç değilse Cumhuriyet devrinde yazılmış eserleri okuyup anlayabilmelerini sağlayacak bir Türkçe eğitiminin şartlarını ve imkânlarını hazırlamak gerekir. Ve daha da önemlisi, üç-beş yüz kelimelik bir dağarcıkla yapılan bir okumanın hiçbir fayda sağlamayacağını öğretmek...
Sözünü özü: Türkçeyi sürekli tasfiye yoluyla ilkel bir kabile dili derekesine indirirseniz olacağı budur.
Türkçenin hızla değişmesi, liselerde edebiyatımızın geçmişinden arındırılması şeklinde özetlenebilecek bir eğilimin doğmasına yol açmıştır. Edebiyat tarihi bugünden başlayarak geriye doğru öğretilmesi gerektiğini savunanlar var. Aslında bu görüş, edebiyatımızın geçmişini yok saymanın başka bir ifadesidir.
Bu metod uygulandığı takdirde süreç, daha doğrusu sebep-sonuç ilişkisi nasıl anlatılacaktır? Tanzimat’ı anlamadan Servet-i Fünun’u, Servet-i Fünun’u anlamadan Fecr-i Âti’yi, Meşrutiyet devrini bilmeden Cumhuriyet devri edebiyatını anlamak ve anlatmak hiç kolay değildir.
Lise müfredatı, edebiyatımızın geçmişi kronolojik sırayla içine almalı, Türk diline ve kültürüne katkıları tescil edilmiş, ortak kabul görmüş, daha doğrusu millete mal olmuş, değeri hakkında kimsenin şüphesi ve itirazı bulunmayan şairler ve yazarların önemli eserleri okutulmalıdır. Aşağı yukarı beş yüz yıl, bütün duygularımızı, düşüncelerimizi, aşklarımızı, ümitlerimizi, acılarımızı ifade ettiğimiz divan edebiyatının da uygun bir metod bulunarak, yani öğrenciler için kâbus haline getirilmeden tanıtılıp sevdirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu, kültürde devamlılık için şarttır.
Derkenar
‘Feryâdıma imdâd edecek yok!’
Geçenlerde Şehnaz makamında eserler dinliyordum. Rahmetli Bekir Sıdkı Sezgin, “Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok”’a başlayınca tepeden tırnağa ürperdim. Sözleri Şair Nigâr Hanım’a, bestesi Tanburi Cemil Bey’e ait olan bu şarkıdaki müthiş feryat, bana sorarsanız, Nigâr Hanım ve Cemil Bey’in değil, medeniyetimizin feryadıdır. Lütfen internette bulup dinleyiniz ve bu yıl vefatının 100. yılı dolayısıyla çeşitli toplantılar ve konserlerle anılan Cemil Bey’e bir Fatiha gönderiniz.
.05/11/2016 19:27
'Bütün bal arıda kaldı'
Zaman zaman dilime bir mısra yahut beyit takılır, kendi kendime tekrarlar dururum. Bazan günlerce sürer bu. Dört beş gündür Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Yeter ki gün eksilmesin penceremden” mısraıyla geziyorum. Önceki gün odamda pencerenin önündeki koltuğa gömülüp sokağı seyrederek ne yazacağımı düşünürken bu mısra dudaklarımda yeniden belirdi. Tek başına okunduğunda yaşama sevincini ifade ediyor gibi görünse de, aslında kısa bir ölüm şiirinin son mısraı...
Ölümü bir fikr-i sabit haline getiren ve kırk altı yaşında, hem de üç yıla yakın bir süre meflûç bir hâlde yattıktan sonra Viyana’daki bir hastahanede hayata veda eden bu has şairin ölüm tarihini hatırlayamayınca internete girip Wikipedia’ya baktım: 13 Ekim 1956... “Aaa,” dedim kendi kendime, “geçen ayın 12’si meğerse Cahit Sıtkı’nın ölümünün tam 60. yılıymış. Kimse hatırlamadı zavallıyı! İdeolojik bir duruşu olsaydı, kavga şiirleri yazsaydı, yani siperlerimizi onun şiirleriyle de tahkim ediyor olsaydık, mutlaka hatırlardık!”
***
Aslında Cahit Sıtkı’nın ideolojisi yok değildi, fakat bunu şiirlerine pek yansıtmamıştır. Sadece “Bir Şey” şiirinde “en yavuz evlâdı bu memleketin” dediği Nâzım ağabeyinin hapislerde çürütülmesine üzüldüğünü söylediği için Peyami Safa’nın öfkesini üzerine çekmişti.
İşin tuhafı, Cahit Sıtkı’yı keşfeden ve 1932 yılı sonlarında Cumhuriyet gazetesinde birbiri ardınca üç yazıyla onu edebî kamuoyuna takdim eden Peyami Safa idi. Nurullah Ataç’ın “Sizin şiire istidadınız yok, bu sevdadan vazgeçiniz!” diyerek geri çevirdiği şiir dosyasında, Peyami Safa, güçlü bir şairin doğmakta olduğunu fark etmişti.
Cahit Sıtkı Tarancı, kardeşi Nihâl Erkmenoğlu ile.
Peyami Safa, genel bir değerlendirme niteliği taşıyan “Bugünkü Türk Şiiri” başlıklı ilk yazısında, en yeni Türk şiirinin bile gerçek şiir âlemine açılan kapının çok uzağında durduğunu, ancak mevcut şartların yepyeni bir Türk felsefe kafasının ve kendi geçmişinden de, Avrupa’dan da medet ummayan yeni ve büyük bir şiirin doğması için son derece müsait olduğunu iddia ediyordu. Bu yazının son cümleleri dikkat çekicidir:
“Bize bu yolda bir şiirin ümidini veren ve kendisinde bir deha tomurcuğu sezdiğimiz genç ve yeni bir imzadan gelecek makalemde bahsedeceğim. Kendisinde henüz bu yeni şiir müdrikesinin tam bir teşekkülü yoktur; fakat en büyük ümitlerin bile hızını kesmeyecek kadar kuvvetli vaitleri vardır. Cep defterinize kaydetmeniz için bu ismi şimdiden söyleyebilirim: Cahit Sıtkı.”
***
Peyami Safa, bu yazısında, Türk şiirinde gerçek bir devrim yaptığına inanan yakın arkadaşı Nâzım Hikmet’in adını zikretmediği gibi şiir anlayışını da üzeri kapalı olarak eleştirmiş, aralarındaki -zamanla büyük kavgaya dönüşen- soğukluk muhtemelen bu yazıdan sonra başlamıştı.
O tarihte yirmi iki yaşında bir Mülkiye öğrencisi olan Cahit Sıtkı’ya şöhretin kapılarını aralayan Peyami Safa, onun ilk şiirlerinin Semih Lütfi Kitabevi tarafından kitap olarak yayımlanmasını da sağladı. Cahit Sıtkı, Ömrümde Sükût (1933) ismini verdiği bu kitabını Peyami Safa’ya ithaf ettiği gibi, Peyami Safa Hayatı ve Eserleri (1940) biyografik bir eser de yazmıştır.
***
Bu sıcak dostluk, 1940’larda yavaş yavaş soğumaya başlayacaktır. 1944 sonlarında Ankara’ya, giden ve Anadolu Ajansı’nda mütercim olarak çalışmaya başlayan Cahit Sıtkı, burada yepyeni bir çevre edinerek Peyami Safa ile yollarını ayırır. CHP’nin açtığı şiir yarışmasında kendisine birincilik ve büyük bir şöhret kazandıran “Otuz Beş Yaş” şiirindeki “Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir” mısraında bu kopuşa ima vardır.
Peyami Safa, on beş yıl süren bir dostluğa son vererek yeni edindiği sol çevrede bohem hayatına dalan ve zayıf bünyesini hızla çürüten Cahit Sıtkı’nın bu durumuna çok üzülmüştür. Yukarıda sözünü ettiğim şiiri okuduktan sonra eski dostunu defterden büsbütün silecek, onun genç yaşta ölümü vesilesiyle yazdığı ve hatıralarını anlattığı yazılarında da öfkesini şu cümlelerle teskin edecektir:
“Cahit Sıtkı mahdut bir lise kültürü içinde kalmış, Galatasaray’dan çıktıktan sonra da Fransızca birkaç edebî kitaptan başka bir şey okumamış, Marksist telkinlerden kurtulacak kadar esaslı bilgilerden mahrum, pasif mizaçlı bir şairdi. Eğer mahud şiiri, onun gibi toy anlayış sahiplerine mahsus romantik bir feveran ânının mahsulü değilse, vücudundan senelerce evvel idrakinin ölmüş olmasına iki kat acırım.”
***
Cahit Sıtkı, hiç şüphesiz yaratılıştan şairdi, fakat ilk şiirlerinde Peyami Safa’nın ipuçlarını gördüğü büyük şiire ulaşamadı. Çok güzel bir şiir olan “Sanatkârın Ölümü”nü ben her zaman acı bir itiraf olarak okumuşumdur:
Gitti gelmez bahar yeli;
Şarkılar yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli;
Anahtar Tanrı’da kaldı.
Geldi çattı en son ölmek.
Ne bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor güneşte petek;
Bütün bal arıda kaldı.
.9/11/2016 22:07
Mecidî’nin filmi ve Peygamberimizin görselleştirilmesi
İranlı yönetmen Mecid Mecidî’nin Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi adlı filmini, aleyhinde yazılan yazıları okuduktan sonra ben de seyrettim. Çok beğendiğim bir yönetmen olan Mecidî’nin Hollyvood tarzında bir film yaptığını öğrenince çok şaşırmıştım ve bu filmi hayal kırıklığını uğramaktan endişe ettiğim için seyretmek istemiyordum. Doğrusu korktuğum başıma gelmedi; yer yer gözlerim yaşaracak derecede etkilendiğim usta işi bir film... Ancak eleştirilerin de etkili olduğu, koca salonda başörtülü beş on kadın dışında seyircinin bulunmamasından anlaşılıyordu. Eskiden özellikle Anadolu’da dinî temalı yerli filmler gösterime girdiğinde sinema salonları günlerce dolup taşardı.
***
Anladığım kadarıyla, Mecidî’nin filmine yönelik eleştiriler iki temel meselede odaklanıyor: Birincisi, peygamberimizin, büyük sahabilerin göz ardı edildiği filmde Şia duyarlığıyla anlatılmış olmasıdır. Üstelik bu, Mecidî’nin kafasındaki trilojinin ilk filmidir ve çekmeyi planladığı diğer iki filmde, peygamberimiz muhtemelen bir aktör tarafından canlandırılacaktır.
İkinci önemli mesele ise, peygamberimizin görselleştirilmesi... Eleştirmenlere göre, filmde efendimizin yüzü hiç gösterilmemişse de, bebeklik döneminde çıplak elleri ve ayakları görünüyor. Onu büyüdükten sonra da çeşitli açılardan görüyoruz. Bu, asırlar boyunca Resulullah’ı görselleştirmekten özenle kaçınan Müslümanların itikadına bir saldırı anlamı taşımaktadır ve tehlike bir sürecin başlangıcıdır.
***
Bu eleştirilerdeki hassasiyetlere katılmamak mümkün değil. Ancak bir Şii yönetmenden peygamberimizi Sünni bakışıyla, Sünni bir yönetmen de Şii bakışıyla anlatması beklenemez. Görselleştirilme meselesine gelince: İslâm tarihinde böyle bir çaba hiç yokmuş gibi konuşmak doğru değildir.
Peygamberimizin yüzünün açık çizildiği minyatürler bile var. Ancak yaygın uygulama, kendisinin ve yakınlarının yüzünü bir nikâb ile örtmektir. En ilgi çekici minyatürler, Sultan III. Murad’ın emriyle Erzurumlu Darîr’in Siyer-i Nebî’si için yapılmıştı. III. Mehmed devrinde tamamlanabilen bu altı ciltlik abidevî eserdeki yüzlerce minyatürde peygamberimizin hayatı ve mucizeleri devrin resim diliyle anlatılmıştır. Eserin beşinci cildi maalesef kayıp... Birinci, ikinci ve altıncı ciltler Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir. Üçüncü cildin New York’a, dördüncü cildin Dublin’e nasıl gittiğini Allah bilir!
***
Siyer-i Nebi’deki nefis minyatürlerden birinde peygamberimizin bebekliğinde sütannesi tarafından emzirilişi tasvir edilmiştir. Bebeğin ve yeşil elbise giymiş annesi Âmine Hatun’un yüzleri beyaz peçeyle örtülüdür. Ancak Halime Hatun’la Mekkeli kadınların yüzleri açıktır. Bir başka resimde Hıra Dağı’nda ilahi sesler duyan peygamberimiz bembeyaz elbiseler içinde peçeli olarak tasvir edilir. Yüzleri açık melekler gökte bulutların ardından onu seyretmektedirler. Miracın tasvir edildiği bir minyatürde de gövdesi at, başı insan, kuyruğu tavus kuşu kuyruğu şeklinde tasavvur edilen Burak’a binmiş, Cebrail’in rehberliğinde ve kanatlı meleklerin eşliğinde semavi yolculuğunu yapmaktadır. Bu resimde peygamberimiz yeşil bir elbise giymiştir, peçesi ve sarığı ise beyazdır. Başka bir minyatürde peygamberimizin, kızı Hz. Fatıma’yı yeğeni Hz. Ali’yle evlendirişi tasvir edilmiştir. Minyatürde Hz. Ali’nin yüzü açıktır.
Bütün minyatürlerde peygamberimizin başının nurdan bir hâle ile çevrelenmiş olduğun, ashabın, diğer peygamberlerin ve meleklerin yüzlerinin açık çizildiğini de kaydetmeliyim.
***
Halk tipi taşbaskısı kitaplarda farklı bir tasvir anlayışı vardır. Özellikle çok okunan bir eser olan Muhammediye’lerde peygamberimizin hayatıyla ilgili resimlere rastlanır. Bu resimlerde insan figürü hiç kullanılmamıştır; mekânlar resmedilir, bu mekânlarda yer alan insanlar sembolik işaretlerle gösterilir. Bu sayfada göreceğiniz resimde, peygamberimizin müşrikler tarafından kuşatılan Hane-i Saadet’i Hz. Ebubekir’le birlikte görünmeden nasıl terk ettiği tasvir edilmiştir. Resimde müşrikler küçük siyah halkalar, onların arasından geçen peygamber efendimizle Hz. Ebubekir ise beyaz halkalarla temsil edilir. İnsanların hiç gösterilmediği Muhammediyeler de vardır. Mesela 1305 tarihli Muhammediye’de, Kâbe tasviri dışında hiçbir şeklin ve figürün bulunmadığı bir resmin altında şu yazılıdır: “Ashâb-ı kirâmın Ka’be-i Şerif’te müctemi olduklarıdır.”
***
Bu örnekler, Osmanlı geleneğinde dinî şahsiyetlerin görselleştirilmesi konusunda katı bir anlayışın bulunmadığını, ancak halkın ulaşabileceği eserlerde kutsallık atfedilen figürlerin birer ikona dönüştürülebileceği endişesinin var olduğunu gösterir. Bu titizliğin sinema filmlerinde de gösterilmesinde fayda vardır. Merhum Mustafa Akkad’ın Çağrı’sında böyle bir hassasiyet vardı. Ancak onda da peygamberimizin amcası Hz. Hamza kanlı ve canlı bir şekilde görünür. Bu yüzden ne zaman onun adı zikredilse gözlerimde hâlâ müteveffa Anthony Quinn’in karakteristik çehresi beliriyor.
.12/11/2016 20:19
‘Çok satanlar’ın show alanları
TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle hazırlanan 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, Büyükçekmece’deki Fuar ve Kongre Merkezi’nde açıldı. Bu yılın onur yazarı felsefeci Ionna Kuçuradi, tema “Felsefe ve İnsan”, onur konuğu ise Almanya imiş. Fuara “Sözcüklerin Etkisi-Worte Bewegen” sloganı ve otuz yayıneviyle katılan Almanya’dan aralarında Türk asıllıların da bulunduğu yazarlar gelmiş. Ayrıca yarın Türk ve Alman yayıncıları buluşacaklarmış. Aynı gün “Almanya’da Yayıncılık Trendleri”, “Çocuk Yayıncılığı”, “Okumanın Geleceği” ve “Bağımsız Yayıncılık” konularında paneller de varmış. Aynı şirket tarafından düzenlenen 26. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı’nın Kitap Fuarı’yla eşzamanlı gerçekleştirildiğini de unutmayalım.
***
Eylül ve Ekim aylarını TÜYAP Kitap Fuarı’na hazırlanarak geçiren yayınevlerinin tatlı telaşı nihayet sona erdi. Bazı yayıncılar fuarlar için harcadıkları zamanın kendilerine birkaç kitaba mal olduğunu söyleseler de, yılda en az bir fuara katılıp ürünlerini toplu olarak sergilemek ve yüz yüze gelme imkânı buldukları okuyucularının nabzını tutmak istiyorlar. Herkes nesi varsa standlarında göz alıcı bir biçimde sergiliyor. Bu yönüyle, kitap fuarlarının yayıncılar, yazarlar ve okuyucular için bir çeşit “ritüel” haline geldiği söylenebilir.
Bir şenlik havasında geçen ve yazarları imza günlerinde okuyucularıyla buluştururken, panel, açıkoturum ve konferans gibi yan faaliyetlerle renklendirilen kitap fuarlarının faydası inkâr edilemez. En azından yılın belli bir döneminde kitabın ve yayıncılık sektöründe yaşanan problemlerin medyanın gündeminde azçok yer alması sağlanıyor. Gazetelerde, radyo ve televizyonlarda görüp merak saikiyle bir hafta sonunu kitap fuarlarında değerlendirmek isteyen insanlar kitap kokusuyla tanışıyorlar. Birçok insan belki de kitap denen nesneyle asıl mânâsında fuarlarda tanışıyor. Ciddi okuyucular, hayran oldukları yazarları görüp yüzyüze görüşme ve imzalı kitap edinme imkânı buluyorlar. Ama…
***
Bu parlak görüntünün arkasındaki gerçeğe gelince: Türkiye’nin şartlarını bilmeyen bir yabancı, TÜYAP Kitap Fuarı’na gösterilen ilgiye bakarak halkımızın çok okuduğunu zannedebilir. Hâlbuki istisnalar dışında, baskı adetleri bin-iki bin arasında değişiyor ve kitapların çoğu ilk baskıda kalıyor. Birçok yayınevi aslında fuarlarda çok kitap sattıklarından değil, stoklarından hiç değilse bir kısmını nakde çevirdikleri için memnuniyet ifade ediyorlar. Herkes biliyor ki, fuar ziyaretçilerinin dörtte üçünden fazlası sadece seyirci…
Yıllar önce, TÜYAP Kitap Fuarı ziyaretçilerini kendine göre tasnif etmiştim: Konuşma yapmak, imza gününe katılmak veya kitaplarının satılıp satılmadığını kontrol etmek için gelen yazarlar; binlerce kitabı bir arada görebilmek, basılı kâğıt kokusunu daha kesif bir biçimde hissedebilmek için bir hafta boyunca fuar alanını mekân tutan gerçek kitapseverler; kitap okumanın önemini bilmekle beraber meşguliyetlerinin çokluğu yüzünden okuyamayan ve her yıl birkaç fuar gezerek aldıkları üç beş kitapla günah çıkaranlar; fuar süresince cafe’de oturup selüloz kokusunu teneffüs eden parasız entelektüel adayları; öğretmenlerinin tavsiyesiyle gelen öğrenciler; sırf katalog toplayanlar; merak saikiyle şöyle bir uğrayıp binlerce kitaba hayretle bakarak “Bunları kim okuyacak?” diye düşünen sade vatandaşlar; medyadan etkilenerek şan olsun diye bir yığın kitap alıp yıl boyunca hiçbirinin kapağını açmayanlar; nerede sabah orada akşamcılar ve araklayıcılar...
Seyirci diye nitelendirdiğim insanlar arasında maddî imkânsızlık yüzünden kitap alamayanların, standları gezerken sahip olamadıkları kitaplara bakarak iç geçirenlerin bulunduğundan eminim. Kitap araklayıcılarına bile, eğer gerçekten okumak için araklıyorlarsa, saygı duyarım. Aslında bu fuarların gerçek kitapseverler (bibliyofiller) için de büyük ölçüde seyirlik olduğu söylenebilir. Çünkü onlar aradıkları kitaba her zaman ve her şartta ulaşırlar.
***
Kitap fuarlarının önemli fonksiyonlarından biri de, yazarları okuyucularıyla buluşturmasıdır. Bu buluşmayı faydalı ve gerekli görüyorum; ancak bazı yazarlar için imza günü bir çeşit kâbustur; görücüye çıkmış gibi sıkılır, bunalırlar. Bazıları da sinek avlamak endişesiyle kaçınırlar imza günlerinden. Hakikaten elde kalem oturup kitap imzalatacak birilerini beklemek çok incitici ve bunaltıcıdır. Bazı okuyucular, yazarları tezgâhtar zannederek sosyal medyadan tanıdıkları yazarların kitaplarını bile soruyorlar.
Son zamanlarda, kitap fuarlarında, sosyal medya ile alışverişi olmayanların isimlerini bile duymadıkları genç yazarların kitap imzaladıkları standların önünde, diğer popüler yazarları bile şaşırtan upuzun kuyruklar oluşurken çok önemli yazarların standları eşe dosta birkaç kitap imzalandıktan sonra acıklı bir sessizliğe gömülüyor. Sözün kısası, kitap fuarları medyatik popüler yazarlarla sosyal medya yazarlarının show alanlarına dönüşmüş durumdadır.
Önümüzdeki yıllarda gerçek yazarlar kitap fuarlardan tamamen çekilirlerse kimse şaşırmasın.
.17/11/2016 00:35
‘Kevserî Mecmuası’ artık efsane değil
Divanyolu’nda yolum düştüğünde acelem yoksa mutlaka II. Mahmud’un türbesine de uğrar, bu türbede yatanların ruhlarına birer Fâtiha okurum. Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid’in yanı sıra, bu üç padişahın eşleri, oğulları ve kızları da burada yatarlar.
Türbenin bulunduğu mekân, aslında II. Mahmud’un ablası Küçük Esma Sultan’ın kışlık sarayının bahçesiydi. Zamanla Tanzimat ileri gelenlerinin defnedildikleri bir kübera mezarlığına, Frenkçe tabirle bir çeşit pantheon’a dönüşen bu bahçede yatan önemli adamlar saymakla bitmez. Sadece türbe bitişiğindeki adada Abdülhak Hâmid’in dedesi Hekimbaşı Abdülhak Molla, ismi Fethipaşa Korusu’nda yaşayan Fethi Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey’in babası Edhem Paşa, Hamdullah Suphi’nin babası Suphi Paşa ve dedesi Abdurrahman Sami Paşa gibi onlarca Tanzimat vezirinin yattığını söylersem, ne demek istediğimi daha iyi anlatmış olurum.
***
Geçenlerde yolum yine Divanyolu’na düştü, yeterince vaktim olduğu için türbeye de uğradım. Her biri bir sanat eseri niteliği taşıyan ve kitabeleri büyük hattatlar tarafından yazılmış olan mezarlar arasında dolaşırken Yesarîzade Necib Ahmed Paşa’nın kabrini görünce öteden beri yazmayı düşündüğüm, fakat bir türlü elimin değmediği bir konuyu hatırladım. Önce isterseniz kitabeyi birlikte okuyalım:
“Hüve’l-Bâkî. Mâbeyn-i Hümâyun ve hademe-i hâssa-i şâhâne ve Muzıka ferîkân-ı kirâmından iken irtihâl-i dâr-ı bekâ eyleyen Yesarîzade Necib Ahmed Paşa’nın ruhiçün Fâtiha. 23 Cemâziyelâhir 1300.”
Kevserî Mecmuası’ndan Seçmeler albümünün kapağı.
Kitabeden de anlaşılacağı üzere, II. Mahmud devrinin büyük Talik hattatı Yesarîzade Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin oğlu olan Necib Ahmed Paşa, Muzıka-yı Hümayun’da ferik (korgeneral) rütbesiyle görev yaparken 1 Mayıs 1883 tarihinde vefat etmiş. Enderun’dan yetişen Necib Ahmed Paşa, burada musikimizi çok iyi öğrenmiş, fakat Saray’da Muzıka-yı Hümayun kurulunca Enderun’dan çıkarılıp bu kuruluşta görevlendirilmişti.
Muzıka-yı Hümayun’da Donizetti Paşa ve diğer Avrupalı musikişinaslardan Batı Musikisi öğrenip flüt, piyano ve keman gibi batı sazları çalmaya başlayan Necip Ahmed Bey hızla yükselmiş, Türk musikisine tutkun olan Abdülaziz tarafından Saray’dan uzaklaştırılmışsa da Batı Musikisi’ne taraftar olan Abdülhamid tarafından rütbesi iade edildiği gibi hem Muzıkay-ı Hümâyûn kumandanı, hem de Mâbeyn-i Hümâyûn feriki yapılmıştı. 1876 yılından 1909 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin millî marşı olarak çalınan Hamidiye Marşı’nı o bestelemiştir.
Necip Ahmed Paşa, Yılmaz Öztuna’ya göre Türkiye’de Batı Musi kisi’nin gerçek kurucularındandı.
Necib Ahmed Paşa
Necib Ahmed Paşa aynı zamanda seçkin bir koleksiyonerdi; yaşadığı devre kadar gelen Türk Musikisi repertuarını büyük büyük paralar harcayarak notaya aldırmış, böylece muhteşem bir mirasın yok olmasını önlemişti. Eserlerin notaya kusursuz alınmış olması bakımından Türk Musiki koleksiyonlarının en önemlisi olan bu zengin koleksiyon, ne yazık ki Paşa’nın ölümünden sonra dağılmıştır. Bir kısmı Hüseyin Sadettin Arel’e, bir kısmı da Rauf Yekta Bey’e intikal eden bu koleksiyonun önemli parçalarından biri de musiki çevrelerinde Kevserî Mecmuası adıyla bilinen yazmadır.
Bir Mevlevi dervişi olan Mustafa Kevserî (Nâyî Ali), Kantemiroğlu Edvarı’ndaki peşrev ve saz semailerini kopya etmiş, ancak bununla yetinmeyip mecmuada bulunmayan peşrev ve saz semailerini Ebced notasıyla yazarak esere eklemişti. Necip Ahmed Paşa’nın veresesinden Rauf Yekta Bey’e intikal eden ve uzun süre araştırmacılara kapalı kaldığı için adeta bir efsaneye dönüşen bu yazmanın bir mikrofilm kopyası, Mehmet Uğur Ekinci tarafından tespit edilerek müzikolojiye kazandırıldı. Milli Kütüphane Mikrofilm Arşivi’nde Kitab-ı Musikar adıyla kayıtlı olduğu için bugüne kadar fark edilmeyen Kevserî Mecmuası’nın musiki tarihimiz ve müzikoloji açısından değeri tartışılamaz. Ekinci’nin Pan Yayınları tarafından yayımlanan Kevserî Mecmuası, 18. Yüzyıl Saz Müziği Külliyatı adlı eseri, bu yazmadaki zenginlikleri gün ışığına çıkarmıştır. Eugenie Popescu-Judetz’in aynı yayınevi tarafından yayımlanan Kevserî Mecmuası isimli çalışması da önemlidir.
***
Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi (OMAR), bu yıl III. Uluslararası Yazı Okulu çalışmalarında Kevserî Mecmuası’nı tema olarak seçmiş ve bu çalışmayı 9 Eylül’de bir konserle taçlandırmıştı. Bu konserde Kevserî Mecmuası’ndan seçilen, daha önce hiç icra edilmemiş yirmi saz eseri şimdi iki CD’den oluşan bir albüm olarak elimizin altında. Saz heyeti, OMAR Yaz Okulu’nda hocalık eden seçkin sanatkârlardan oluşuyor: Sadreddin Özçimi (ney), Göksel Baktagir (kanun), Yurdal Tokcan (ud), Fahreddin Yarkın (kudüm–daire), Derya Türkan (klasik kemençe) ve Murat Aydemir (tanbur)… Bu isimleri bilenlerin, Kevserî Mecmuası’ndan Seçmeler/18. Yüzyıl ve Öncesinden Meçhul Saz Eserleri adlı albümün değerini daha iyi takdir ederler.
Bu çalışmalarda OMAR’ın müdürü ve İcra Heyeti şefi Gönül Paçacı Tunçay’ın katkılarını kaydetmezsen hak-nâşinaslık yapmış olurum.
***
Necip Ahmed Paşa’nın kabri başında bunları düşündüm işte. OMAR’ın albümünü yeni dinlediğim için Kavserî Mustafa Efendi’nin kayıt altına aldığı 18. yüzyılın ve öncesinin sesleri hâlâ kulaklarımdaydı.
Necib Ahmed Paşa’nın II. Mahmud Türbesi bahçesindeki kabri.
.20/11/2016 03:01
Lodos Paşa
“İstanbul’un iki mevsimi vardır,” derler, “Lodos ve poyraz!”
Nefis bir lodos baharının ardından gelen poyrazla hava buz kesmişti; meteoroloji raporlarına göre yeniden lodosluyormuş. Eyvah!
“Eyvah” diyorum, çünkü kış ortasında yalancı baharlar yaşatan sıcak lodos, kimine mutluluk bahşederken, benim gibi nanemollaları da “lodos balığı”na çevirip perişan eder. Migrenimiz mi tutmaz, midemiz mi azmaz, uykularımız mı kaçmaz? Eskiden İstanbul’da lodoslu havalarda hâkimlerin yanlış kararlar vermelerini önlemek için mahkemelerin tatil edildiği söylenir. Ne rivayetin ne derece doğru olduğunu bilmiyorum.
Lodoslu havalar, bünyeleri sağlam olanlar içinse bazan lezzettir. Dedim ya, kış ortasında bahar, ohh, keyif kekâ... Ama lodos çatıları uçuracak kadar şiddetli esiyorsa denizi kudurtur, vapurlar çalışmaz. Adalar’da yaşayanların vay hâline…
Dilimize Yunancadan geçmiş lodos; aslı “nόtos”muş galiba. Fakat artık Türkçenin damgasını yiyip öz malımız hâline gelmiş. Eski İstanbullular lodosu yön ismi olarak bile kullanırlardı. Pencereleri lodosa, yani güneye bakan odalar daha sıcak olduğu için bebeklere yahut yaşlılara ayrılırdı.
***
İstanbul’un tarihine, sanatına, iklimine ve hayat tarzına dair son derece isabetli teşhisleri bulunan Ahmet Hamdi Tanpınar, “Lodosa, Sise ve Lüfere” dair başlıklı o nefis yazısında “Lodos İstanbul’un hem âfeti, hem de lezzetidir. Her mevsimde, emsalsiz bir kuyumcu yahut çok kıskanç veya belâlı bir âşık gibi ortaya çıkar,” dedikten “emsalsiz kuyumcu” halini şöyle tasvir eder:
“Bir aydır İstanbullunun hayatı, altını, gümüşü, her cins kıymetli taşı, firuze ve zümrüdü, mineyi hiç esirgemeyen, israf edercesine kullanan bu eski ustanın (yani lodosun, B.A.) atölyesinde Hürrem Sultan’ın mücevherleri gibi dövülüyor ve işleniyor. Bu eski ve marifetli âşık, daha birkaç hafta evvel o kadar hırpaladığı, yerden yere çaldığı, âdeta dört bir tarafa dağıttığı sevgilisini durmadan süslüyor, güzelleştiriyor. İstanbul bu sevginin ve okşamanın altında mesut, hatta biraz baygın, gülüyor, geriniyor, bir kat daha güzelleşiyor, bazan silkinip mevsimlerin ve saatlerin raksını yapıyor, bazan da geçen hafta olduğu gibi, ağır süslerinin ve bakışlarının pırıltısını bir çeşit can sıkıntısında, uyku mahmurluğunda kısıyor ve külleştiriyor.”
***
İstanbul’da yaşama sanatına vâkıf yazarlardan biri olan Refik Halid Karay’ın lodos hakkında yazdıklarıyla Tanpınar’ın yazdıkları arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. “Sonbaharı Pek Severim” başlıklı yazısında, bu mevsime duyduğu sevginin sebeplerinden biri olarak lodoslu havalarda güneşin batışındaki eşsiz güzelliği gösteren bu söz ustasının tasviri de şöyle:
“İstanbul’un lodos gurupları eleğimsağmaların süslenip püslenip uzun etekli elbiselerini giyerek geldikleri bir randevu yeridir. Orada dünyanın en baygın ve uçucu veya en coşkun çılgın renklerini sarmaş dolaş, alt alta üst üste birbirlerine sokulup kucaklarında erirken, kızarır, buğulanırken, renkten renge girer, süzülüp serpilirken görebilirsiniz. Bakarsınız, göğün bir tarafına hafif dumanlı bir mürdüm eriği morluğu sürülmüştür; bu morluk gittikçe açılır, şekerci camekânlarında elektrik ışığına tutulmuş kavanozlardaki reçeller gibi, âdeta çekirdeklerini gösterecek kadar şeffaflaşır, ayrıca rayihalı bir şurup içinde yüzüyor hissini verir. Karşısında yutkunmayanlara, parmaklarını bandırıp ağızlarına götürmek arzusuna kapılmayanlara şaşacağım gelir.”
Lodoslu havalardaki gurup vakitlerinin güzelliğine Tanpınar da Huzur romanında temas etmiştir:
“Üsküdar açıkları, lodoslu akşamın suda kurulmuş malikânesi olmağa başlamıştı. Sanki Kızkulesi’nden Marmara açıklarına kadar denizin altına, su tabakalarının arasına yer yer iyi dövülmüş bir yığın mücevher parıltısından geçirilmiş bakır levhalar döşenmişti. Bazen bu bakır levhalar suyun üstünde yüzüyor, adeta mücevher sallar yapıyor, bazen da primitif ressamlarda, mağfiretin timsali ışığın kaynaştığı derinlikler gibi hasretle, bir hakikate yükseliş arzusu ile dolu, büyük ve kıpkırmızı uçurumlar açıyordu.”
***
Arkasından genellikle yağış geldiği için “Lodosun gözü yaşlıdır” derler. Kar yığınlarını silip süpürdüğü için “Kar tüccarı” denildiğini de işitmiştim. Keçecizâde Fuad Paşa, Paris’te “Sizde kar nasıl temizlenir?” diye soran birine, “Bizim bir Lodos Paşa’mız vardır, ona havale ederiz, halleder!” diye cevap vermiş. Ama bazan Lodos Paşa işi ağırdan alırmış. O zaman lodos duasına çıkıldığını Mehmed Âkif’in “Berlin Hatıraları”ndan öğrendim. Üstad özetle diyor ki:
Bizim memlekete kar bir düştü mü zor kalkar; halk çaresiz kalınca Lodos duasına çıkılması teklif edilir, çıkılır da... Sonunda Cenab-ı Hak lodosu gönderir göndermesine, fakat ondan da bıkılır, çünkü sokaklarda öyle çamur yığınları peyda olur ki, çok tehlikelidir. Bu sefer de “Aman don olsa!” derler.
***
Yeri gelmişken, Türkçede bir zamanlar sebatsız, yanardöner insanlar için “lodos poyraz” tabirinin kullanıldığını da hatırlatmak isterim. Bir de “lodosçu” vardır. Lodosla çalkanan denizlerde, dalgalar sahile bir şeyler taşıyıp durur. Bunları tırmıkla karıştırıp buldukları değerli şeylerle geçinenlere “lodosçu” denirdi. Hüsrev Hatemi’nin “Ey Ezel Lodosçusu! Al eline tırmığını” mısraıyla başlayan ve şiir kitaplarından birine ismini veren bir şiiri vardır: “Lodosçu”.
Orhan Veli’yi unuttuğumu zannetmeyiniz; o güzel “İstanbul’u Dinliyorum” şiirindeki mısraları lodoslar dindikten sonra mutlaka mırıldanırım:
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı
.24/11/2016 02:27
Ben öğretmenim!
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü... Hayata öğretmen olarak atılmış ve on yıl kadar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni olarak görev yapmış bir yazarım. Yirmi yıl kadar önce yine bir Öğretmenler Günü vesilesiyle tecrübelerime dayanarak kaleme aldığım bir yazıda, Milli Eğitim’in ve öğretmenlerin problemlerini dile getirmeye çalışmıştım. Bu yazının bazı bölümlerini sizinle paylaşmak istiyorum. Yazının kutusunda ise Milli Eğitim’i çok iyi bilen bir öğretmen dostumun sözünü ettiğim problemlerin çözülüp çözülmediğine dair tespitlerini bulacaksanız. Öyle anlaşılıyor ki, son yirmi yılda Milli Eğitim’imiz bir hayli mesafe almış.
Bu vesileyle bütün öğretmen kardeşlerimi saygıyla selamlıyor ve söz konusu yazıdan seçtiğim bölümleri arz ediyorum:
***
Ben öğretmenim; belki çok istediğim için, belki de hiç istemeden girdim bu mesleğe, ama sonuçta öğretmenim; devlet baba bilgi çağına hazırlansın diye en değerli varlığını, ülkemin çocuklarını bana emanet etti. Bundan gurur duyuyorum; ama biliyorum ki -çünkü ben öğretmeni- gelecek bir kurtlar sofrasından başka bir şey değil. Kendimi donanımsız, korumasız ve çaresiz hissediyorum. Bana emanet edilmiş o cıvıl cıvıl, o zeki bakışlı çocuklar için üzülüyor ve korkuyorum. Sorumluluklarımı yerine getirememe endişesi içimde dönüp duran bir ateş topu; onlara lâyık oldukları seviyede bir eğitim verme imkânından mahrum olduğumu biliyorum, çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir.
Kafam karmakarışık; sağlıklı düşünemiyorum; biliyorum ki öğretmenlik gibi “ulvî” bir mesleğe sahip olanların paradan başka bir şey düşünemez hâle gelmesi çok fena, çok ayıp! Ama üniversitede okuyan oğlumun harçlığını gönderemedim; lisedeki kızımın mantosu küçüldü, yenisini alamıyorum. Mantonun parasız alınamayacağını biliyorum; çünkü ben öğretmenim. Uykularım kaçıyor; hani derler ya, doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Aybaşı yaklaştı, ev sahibim kira bekler, istemez geciktirilmesini. Daha da kötüsü, yeni yıl yaklaşıyor; biliyorum ki yüzde bilmem kaç zam isteyecek; biliyorum, çünkü ben öğretmenim.
Evden kaçarcasına çıkıyorum, fakat ayaklarım beynimin emirlerine itaat etmek istemiyor; bazan bir anda yok olmayı, un ufak olup rüzgâra karışarak zerrelerimin bir daha bir araya gelmeyecek şekilde dört yana dağılmasını arzuluyorum. Hâlbuki güzel okulumda öğrencilerim bekliyor beni; güzel dediğime bakmayın siz; şu sevimsiz devlet okullarından biri işte. Kupkuru bir bahçeden geçiyorsunuz. Sahi siz hiç bahçesinde ağaç ve çiçek olan devlet okulu gördünüz mü?
Ve okul binası... Kaloriferleri yanmıyor, yansa bile ısıtmıyor. Kömür almak yahut delinen kazanı tamir ettirmek için para yok; ödenek gelmemiş! Koridorlarda koşuşturan çocukların kaldırdığı toz genzimi yakıyor. Yeterli müstahdem kadrosu verilmediği için yapılan temizlik her zaman üstün körü. Ve bir gürültü, bir patırtı... Altı saat dersim var; hazırlıksız olduğumu biliyorum; çünkü ben öğretmenim.
***
Branşımla ilgili yeni yayınları takip edemediğim için yıllar var ki kendimi yenileyemedim. Kitaplar ateş pahası! Ödüm patlıyor, öğrencilerimden biri cevabını bilmediğim bir soru soracak diye; hâlbuki bilmem gerekir, çünkü ben öğretmenim.
Birazdan ziller çalacak ve sınıflara dağılacağız, yetmişer kişilik sınıflara. Yıl boyunca adlarını bile öğrenemediğimiz öğrencilerimize yıllardır anlattıklarımızı, üzerine hiçbir şey ilave etmeden yine anlatacağız. Ziller durmadan çalacak; gireceğiz, çıkacağız, gireceğiz, çıkacağız; hiçbir şey değişmeyecek. Ne kadar çırpınırsak çırpınalım, sokakların ve televizyonların çoktan okulların yerine geçtiğini anlama nın aza bını yaşayacağız; bilmedikleri kelimelerin kullanılmasını itiraz eden çocuklarımızın üç yüz kelimelik “sorun yok, “kahretsin” ve “vaauvvv”lu Türkçeleriyle kahrolacağız.
Üçer öğrencinin oturduğu sıraları neredeyse karatahtaya dayanmış bir sınıftayım şimdi; yetmiş çocuğa kırk beş dakika boyunca hâkim olmak ve dikkatlerini anlatacağım derse çekmek zorundayım. İlkokul birinci sınıftan itibaren, eğitimin hiçbir aşamasında alması gerekeni almamış yetmiş çocuğa o sınıfta alması gerekeni vermeye çalışacağım. Aslında bunun imkânsız olduğunu biliyorum; biliyorum, çünkü ben öğretmenim.
***
Sonra öğrettiğimi zannettiğim bilgilerden sorumlu tutarak yazılı imtihanlar yapacağım. İmtihan kâğıtları dağlar gibi yığılacak; geceler boyu hayal kırıklıkları içinde okuyacağım, okuyacağım! Ve göreceğim ki, Kadeş Savaşı’nı, Amazon nehrinin debisini, Alp Dağları’nın yüksekliğini, kurbağanın iç organlarını ezberletmeye çalışırken doğru bir cümlenin nasıl kurulacağını öğretmeyi unutmuşum, unutmuşuz. Okuduğum her kâğıdın emeklerimin boşa gittiğini gösteren ibret belgeleri olduğunu gördükçe dünyalar başıma yıkılacak.
İyi öğrencilerim varsa, bileceğim ki -çünkü ben öğretmenim, bilmem gerekir- onları aslında ben yetiştirmedim! Dişlerim nasıl birbirine kenetlenmesin? Nasıl çarpmasın kalbim? Ve benim öğrencilerim, benim veremediklerimi almak için kurslara, dershanelere, özel öğretmenlere kucak dolusu paralar verecekler. Veremeyen sürünecek!
Aman Yarabbi, neler öğretiyorum çocuklara? Bilgiye ulaşmanın yollarını, sistemli çalışmayı, metodik düşünmeyi öğretecek yerde, kafalarını, hiç kimsenin hiçbirini kü tüphanesinde muhafaza etmeyi düşünmediği kötü yazılmış, kötü basılmış sevimsiz ders kitaplarındaki sıradan -belki de çoğunun hükmü kalmamış- ansiklopedik bilgilerle dolduru yorum. Tarih şuuru vermek yerine, kronoloji ezberletiyor, mesela Roma tarihini öğretmeye çalışırken yaşadığı çevrenin tarihinden ve kültüründen koparıyorum; çevre şuuru kazandırmak yerine yüzölçümleri, yükseklikler, uzunluklarla gencecik kafaları serseme çeviriyorum. Peki niçin? Test soruları elde etmek için!
***
Hükümetler değiştikçe yüreğim ağzıma geliyor; çünkü her yeni bakanın eğitim meselesini ne kadar iyi bildiğini isbat etmek istediğini ve kolları sıvayıp bozuk sistemi büsbütün işlemez hâle getirdiğini biliyorum; çünkü ben öğretmenim! Bildiğim bir şey daha var; birilerinin çocuklarımızın düşünen kafalar olarak yetişmelerini asla istemediği...
24 Kasım’ların gelmesini istemiyorum hiç. O yaldızlanmış samimiyetsiz laflara nasıl dayanılır? Susun politikacılar, atın maskelerinizi; oynamaktan bıkmadınız mı? Sen de sus köşe yazarı! Her yıl 24 Kasım’da sözü mona beni övmek için aynı parlak kelimelerle aynı yaldızlı cümleleri kurduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun?
Biliyorum, çünkü ben öğretmenim!
Bugünkü durum
1. Maaşlar kısmen iyileştirildi. Öğretmenlerin alım gücü nisbeten arttı.
2. Okulların fizikî durumu ciddi bir şekilde iyileştirildi. Bahçe düzenlemeleri, kapalı spor salonları ile konferasns salonu gibi unsurlar yapıldı.
3. Temizlik hususunda, belediyelerin, İŞKUR gibi kurumların katkısı var. Müstahdem meselesi tam manasıyla çözülemedi. Eskiye göre nisbeten durum daha iyidir.
4. Kitaba ve bilgiye ulaşım eskiye göre daha hızlı ve kolay, ayrıca öğrencilerin ders kitabı ücretsiz verilmektedir. Ders kitaplarının muhtevası hususunda tenkidler yapılabilir.
5. FATİH Projesi olarak isimlendirilen proje ile internet üzerinden bilgiye ulaşım anında ve hızlı bir şekilde temin edilmeye başlandı. Sakıncaları olmakla birlikte tabletler öğrenciye verildi.
6. Sınıflar artık 30-35 öğrenci ortalamasına sahiptir. Sıralar artık 2’şerli oturuluyor.
7. Dijital tahtalar ile eski kara tahta düzeni nispeten iyileştirildi.
8. Dersaneler kapandı. Milli Eğitim hafta sonları kendi bünyesinde kurslar düzenliyor.
9. Test imtihanı feceatı devam etmektedir
10. Çocukların günlük kullandığı kelime hazinesi 50-100 kelimeyi geçmemektedir. Dolayısıyla argo hâkimiyeti ve internet ağzı istiklalini ilan etmiştir.
11. Maddî ve fizikî şartlar iyileşmiştir. Ancak, dağılan aile birliği sorunlu nesilleri ortaya koymaktadır. Millî ve manevi değerlere aidiyet zayıflamıştır.
12. Okul Aile Birliği adı altında hem öğretmenlere hem de eğitime müdahale edilmektedir.
.27/11/2016 02:04
‘Yangın vaaar!’
Hafta başında Bayrampaşa’da çıkan ve hızla büyüyen yangınla ilgili haberleri okurken eski ahşap İstanbul’u defalarca yakıp kül eden büyük yangınları ve bu yangınların muhteşem bir medeniyet birikimini nasıl yok ettiğini düşündüm. Çok şükür, en yeni teknolojileri kullanan, disiplinli çok başarılı bir itfaiye teşkilatımız var; yangınlara derhal müdahale ederek büyük felaketler yaşanmasını önlüyor. Ama her yangın, ister büyük olsun ister küçük, müdahale edilinceye kadar cana değilse mala ve bir daha asla yerine konulamayacak değerlere zarar verebiliyor.
***
Birkaç hafta önce eski İstanbul yangınları hakkında uzunca bir makale yazdım; yakında çıkacak Bir Ateşpâre Bin Yangın isimli kitabımın son bölümünde yer alacak. Bu makalede, yangınlarda kütüphanelerini ve çok değerli koleksiyonlarını kaybetmiş bazı edebiyat ve fikir adamlarından da bahsettim. İsterseniz, birkaç örnek verebilirim:
İbnülemin Mahmud Kemal’in Mercan’daki konağı iki defa yanmıştı. Yangına “kızıl bayram” diyen çapulcuların da derhal harekete geçip yağmaya koyulduklarını unutmamak gerekir. “Bizim konak yangın ve yağma gibi talihsizliklere uğramasaydı, şimdikilerle birlikte büyük bir müzeyi rahatlıkla donatabilirdi,” diyen İbnülemin’in ne demek istediğini, İstanbul Üniversitesi’ne bağışladıkları hakkında fikri olanlar daha iyi anlarlar.
Şair Nigâr Hanım’ın Rumelihisarı’ndaki yalısında 1920’lerin başında çıkan yangın da fotoğrafları günümüze ulaşan bir dizi nefis yalıyı silip süpürmüştü. Bu yalılarda kim bilir neler yandı! Abdüllhak Şinasi Hisar’ın ailesine ait olan yalının aynı yangında içindeki kütüphane, yazılacak eserlere dair notlar, defterler, değerli eşyalar ve hatıralarla birlikte kül olduğunu biliyoruz. Şair ve bestekâr Leyla (Saz) Hanım ise Bostancı’da özene bezene yaptırdığı –projesi oğlu Mimar Vedad Bey’e ait olan- köşkünün yanışını gözyaşları içinde seyretmek zorunda kalmıştı. Çok sayıda yayımlanmamış şiirini ve bestelerinin notalarını da köşküyle birlikte kaybeden Leyla Hanım, mesnevi tarzında yazdığı “Yanan Köşkümün Yâdı” isimli uzun manzumesinde yaşadığı büyük üzüntüyü anlatır.
Bir örnek daha: Veled Çelebi İzbudak’ın da Bahariye’deki evi, çok değerli yazmaların bulunduğu kütüphanesi ve o sırada üzerinde çalışmakta olduğu Türk diline dair eseri 18 Mayıs 1898 Perşembe günü çıkan yangında kül olmuştu.
***
Yangın dedim de... Ülkemizin yakılıp yıkılıp kültür mirasımızın yağmalanacağı asıl büyük yangını 15 Temmuz’da son anda önledik. Ama İslâm dünyasının çok büyük bir kısmı uzun bir zamandan beri korkunç bir yangın yeri... Mensup olduğumuz medeniyetin sembol şehirleri bir bir yok ediliyor. Afganistan’daki şehirler, Bağdat, Şam, Kerkük, Musul, Halep...
Binlerce insanın hayatını kaybettiği güzelim Halep neredeyse bütünüyle bir harabe yığınına dönmüş durumda. Bu arada bu şehirlerdeki zenginliklerin nasıl yağmalandığı ve nerelere taşındığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. 2003’te yağmalanan Bağdat Müzesi, Mezopotamya’da kurulmuş kadim medeniyetlerin büyüklüğünü ve zenginliğini yansıtan muhteşem bir müzeydi. Yağma sonrasındaki içler acısı görüntüleri hatırlıyor musunuz, bilmem. Bağdat’taki Millî Kütüphane ile Musul Üniversitesi Kütüphanesi de yağmalanıp tahrip edilmişti.
Bu korkunç yağmanın asıl sorumluları, hiç şüphesiz, yağmaladıkları eserlerin değerini bildikleri bile şüpheli olan çapulcular değil, tedbir almamak suretiyle teşvik eden ABD ve İngiltere’ydi. Muhtemelen dışarı kaçırılan binlerce eser, şimdi bu ülkelerdeki müzelerin depolarındadır.
15 Temmuz darbe teşebbüsü başarılı olsaydı, aynı felaket bizim de başımıza gelecekti.
***
İslâm dünyası, belki de Moğol istilasından sonraki en büyük felaketini yaşıyor. Günümüzde yaşanan barbarlık, Bağdat’ta ne kadar medeniyet eseri varsa yakıp yıkan ve yüz binlerce nadide kitabı Dicle’ye atan Moğolların barbarlığından daha korkunç... İslâm medeniyetini Haçlı seferleriyle yok etmeyi başaramayan Batı, öfkesini Endülüs’ten çıkarmış, bu öfke Müslümanlar İspanya’dan çıkarıldıktan sonra bile dinmemişti. Kardinal Ximenes’in emriyle Gırnata’nın Babürremle meydanında on binlerce nadide kitap yakılarak inanılmaz zenginlikte bir bilgi birikimini yok edilmesi başka nasıl açıklanabilir? Hâlbuki Endülüs, yaklaşık sekiz asır boyunca insanlığa benzeri görülmemiş bir ‘birlikte yaşama’ tecrübesi armağan etmişti.
Osmanlı tecrübesi de öyle... İstanbul’un, dolayısıyla imparatorluğun çok kültürlülüğü kaçınılamayan fiilî bir durum değil, şuurlu bir tercihti. 16. yüzyılda bir Alman sefaret heyetiyle birlikte İstanbul’a gelen Protestan teolog Stephan Gearlach’ın Kanunî’ye atfettiği sözler bu gerçeği ifade etmektedir: “Çiçekler ne kadar çok renkli olursa o kadar güzeldir, İstanbul tabiattaki renk renk çiçekler gibidir, işte beyaz ve yeşil renkli sarıklarıyla Türkler ve Müslümanlar, beyaz, kırmızı, mavi karışımı serpuşlarıyla Ermeniler, mavi renkleriyle Rumlar, sarı serpuşlarıyla Yahudiler... Hepsi tabiattaki çiçekler gibi bin bir renk!”
Endülüs’te İslâm, farklı dinler ve mezheplerden insanları sekiz asır boyunca bir arada yaşatmıştı. Katolik İspanyolların kovdukları Müslümanlar ve Yahudiler, kendilerine Osmanlı topraklarında ilticagâh bulabildiler. Osmanlı’nın Balkanlar’da gerçekleştirdiği kısmî Avrupa Birliği ise, diğer Avrupa ülkeleri burunlarını sokuncaya kadar asırlarca ayakta kalmıştı. Bugünkü Avrupa Birliği işi elli küsur yılda çatırdamaya başladı.
***
Girdikleri her yeri yangın yerine çevirip yağmalayan ve kötülük tohumları eken Amerika ve Avrupa’nın başkentlerindeki karar vericiler, cehenneme çevirdikleri ülkelerde yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olduklarını hiç düşünüyorlar mı acaba? Düşünüyorsa yataklarında nasıl rahat uyuyabiliyorlar, aklım almıyor.
Sağırlaşmamış kulaklar belki duyar diye “Yangın vaaar!” diye haykırmaktan başka ne yapabiliriz?
.04/12/2016 03:15
‘Âlemde ziyâ kalmasa halk etmelisin, halk!’
Mehmed Âkif ve Muhammed İkbal... İlk isimleri aynı, ikisi de kendi ülkelerinin hürriyet ve bağımsızlık şairi, ikisi de coşkun ruhlu, korkusuz birer mümin... Doğum ve ölüm tarihleri de birbirine çok yakındır. İkbal 1877’de doğup 1938’de irtihal etmiş. Âkif’inki malum: 1873-1936.
Âkif, İkbal’in eserlerini ilk defa Millî Mücadele yıllarının Ankara’sında okumuş ve haberleşebilme ümidiyle ona Safahat’ını göndermiştir. Sebilürreşad idarehanesinde kendisini ziyaret eden Hindistanlı Müslümanlara emanet ettiği Safahat’ın İkbal’e ulaşmadığı anlaşılıyor. Çünkü bir süre sonra Hindistan’dan gönderilen Peyâm-ı Meşrık ve Esrâr-ı Hûdî imzasızdır. İkbal, hiç şüphesiz Âkif’in imzalayıp gönderdiği Safahat eline ulaşmış olsaydı aynı şekilde mukabele eder, yani eserlerini birkaç cümle yazıp imzalayarak gönderirdi.

Mehmed Âkif, Mısır’dan bir dostuna yazdığı 8 Mart 1341 tarihli mektupta, söz konusu eserlerin, Safahat’ını İkbal’e vermek üzere emanet ettiği Hintlilerden gelmiş olabileceğini söyledikten sonra belli belirsiz bir sitemle, “Şairin kendi tarafından İstanbul’a gönderilseydi, elbet baş tarafında imzası, iki üç kelime yazısı bulunurdu. Ne ise, üzümü ye de bağını sorma derler,” diyor.
***
İkbal, Türkçe bilmediğine göre, Safahat’ı okuyamaz, dolayısıyla Âkif’in İslâm dünyasının temel meseleleri hakkında ne düşündüğünü anlayamazdı. Eğer okuyabilseydi, başta çalışma hakkındaki fikirleri ve “devamlı faaliyet hâlindeki insan” ideali olmak üzere, birçok meseleye aynı açıdan baktıklarını, aynı sancıları yaşadıklarını ve aşağı yukarı aynı şeyleri söylediklerini hayretle görecekti. Mesela ikisi de tasavvufa karşı olmamakla beraber Vahdet-i Vücud görüşünü benimsemiyor, bu görüşün Müslümanları meskenete sevk ettiğini düşünüyorlardı.
İkbal, Vahdet-i Vücud doktrini etrafında, benliğin ilahî varlıkta yok edilmesinden söz eden geleneğe karşı koyduğu şahsiyet (hûdî) felsefesine Mevlânâ’nın eserlerinde temel aramıştı. Câvidname’de anlattığı semavi yolculukta kendisine rehber edindiği Mevlânâ’nın hayatı sürekli bir irtifa, bir yükseliş olarak ifade ettiği görüşleri İkbal’in düşünce sisteminde önemli bir yere sahiptir.
Âkif ise Mevlânâ’yı Safahat’ta bir kere anmıştır, o da Mesnevi’den çalışmanın önemine işaret eden bir hikâyeciği nakletmek için... Evi bakımsızlıktan harabeye dönen bir adam, her gün “Haber vermeden sakın yıkılma, sonra çoluk çocuk hâlimiz ne olur!” diye yalvarır, fakat onarım için bir türlü harekete geçmez, sadece çatlakları çamurla doldururmuş. Böyle yıllar geçmiş ve bir gün ev çöküvermiş. Adam, çökmekle kalma yıp çocuklarını da yutan evinin karşısında ağlayıp dövünerek “Sakın haber vermeden yıkılma demedim mi!” diye takazaya başlayınca enkaz dile gelip demiş ki: “Behey nâdan, haber vermek için ne zaman ağzımı açtımsa çamurla doldurmadın mı?”
***
İkbal, İbnü’l-Arabî etkisi altında Vahdet-i Vücudcu bir Allah ve aşk anlayışını terennüm eden ve zirvesini Hâfız’da bulan edebiyat aleyhinde çok sert mısralar yazmıştır. Hâfız’ın sürekli sekr (mistik sarhoşluk) hâlinde bulunduğunu, hâlbuki ashab ve diğer büyüklerin sahv (mistik ayıklık) hâlinde hareket ettiklerini düşünen ve mücahede yerine “dostun yolunda şehid olmak isteyen” bir edebiyatı tam bir inhitat ve inkıraz ve “yok etmeye çağıran Siren’in sesi”olarak gören İkbal, bir şiirinde şöyle diyordu:
Hareketle varılır hayat cevherine;
Hayatın kanunudur yaratma şevki.
Kalk ve yeni bir dünya yarat!
Ateşlere bürün İbrahim gibi.
Razı olmak bu bahtsız dünyaya
Kalkansız kalmaktır savaş alanında.
***
Âkif de Süleymaniye Kürsüsü’nde, hem Hâfız’a, hem de onun Divan’ını bir çeşit fetva kitabı gibi kullanan ve tasavvuf kisvesi altında “mey ü mahbub” edebiyatı yapan şairlere şiddetle hücum etmiştir. Onun şairi Şirazlı Hâfız değil, Şirazlı Şeyh Sâdî’dir. Sâdî’den bir hikâye anlatarak başladığı “Durmayalım” adlı şiirinde İkbal’inkine benzer bir hareket felsefesiyle karşılaşırız. “Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrarına” mısraıyla başlayan bölümde, insanlığın geleceğe doğru fevç fevç aktığını, bereket dolu bu nehrin ahengine uymadan enginlere açılmanın mümkün olmadığını, İslâm âleminin uyanmadığı takdirde “menzil-i maksûd”a varamayacağını söyledikten sonra sadece insanlığın değil, yerde ve gökte bütün varlıkların sürekli faaliyet hâlinde bulunduğunu söylüyor ve “Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!” diyordu.
Hakkın Sesleri’ndeki şu mısra ise insanın yaratıcılığını vurgulaması bakımından, İkbal’in zikretti ğimiz şiirindeki fikirlerinin veciz bir özeti gibidir:
Âlemde ziyâ kalmasa halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!
***
Aziz okuyucularım, merhum Mehmed Âkif’ten niçin söz ettiğimi tahmin etmiş olmalılar. İçinde bulunduğumuz yıl büyük şairin vefatının 80. yılıdır. 27 Aralık da ölüm yıldönümü... Bu sebeple birkaç yazı daha yazmak niyetindeyim.
.15/12/2016 02:52
İki fazilet kahramanı: Âkif ve Abbas Halim
Abbas Halim Paşa, kardeşi Said Halim Paşa’dan üç yaş küçüktü. O da Avrupa’da çok iyi bir eğitim almış, geniş ufuklu, derin bir edebiyat, resim ve musiki kültürüne sahip, daha da önemlisi sanatkârları koruyup kollayan hayırsever bir prensti. Ressam Feyhaman Duran ve Fikret Mualla’nın Avrupa’da eğitim görmelerini sağlamış, matematikçi Mehmet Nadir’i maddi olarak desteklemişti. Dostu ve vekilharcı Fuad Şemsi Bey vasıtasıyla resimlerini satın alarak himaye ettiği ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza da yakın dostlarından biriydi.
Hidiv Tevfik Paşa’nın kızı Hatice Abbas’la evli olan Abbas Halim Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in son yıllarında devlet hizmetine girerek Şura-yı Devlet âzâsı olmuş, ağabeyi Said Halim Paşa’nın sadareti sırasında bir yıl kadar Bursa valiliği yaptıktan sonra Nafia Nazırlığına getirilmişti. Bu görevi yüzünden İstanbul işgal edildikten sonra İngilizler tarafından savaş kabinesinin bazı nâzırları, bazı mebuslar ve fikir adamlarıyla birlikte yargılandı, mahkeme sonuçlanmadan diğerleriyle birlikte Malta’ya sürüldü (1919).
***
Malta’dan kurtulduktan sonra Said Halim Paşa’yla birlikte gönderildikleri Roma’ya yerleşen Abbas Halim Paşa, ağabeyinin altı ay kadar sonra şehit edilmesi üzerine cenazeyi alarak İstanbul’a dönmüş ve yaz aylarını İstanbul’da, kış aylarını Mısır’da geçirmeye başlamıştı. Kızlarına özel edebiyat dersleri veren Mehmed Âkif’le Meşrutiyet yıllarında başladığı dostluğu devam ediyordu. Bu sıradan bir dostluk değil, âdeta bir “ezelden âşina”lıktı; birbirlerini anlıyor ve çok iyi anlaşıyorlardı. Zevkleri, dünya görüşleri, hayata bakış tarzları birdi. Aralarındaki en önemli fark: Âkif fakir bir şairdi, Abbas Halim Paşa Karun gibi zengin bir prens... Eşref Edib’e gore ikisi de birer fazilet kahramanı... Biri her türlü mahrumiyete, diğeri maddî zenginliğe karşı göğüs gererek bir anlamda aynı mücadeleyi vermişlerdi.
Abbas Paşa’nın “Zenginlik serkeş bir ata benzer, sahibinin ufak bir gafletini yahut münasebetsiz bir hareketini sezecek olsa derhal yere çarpar,” dediği söylenir. Birinci Dünya Harbi yıllarında herkes gibi onun sofrasında da mısır ekmeği ve bulgur pilavı bulunurdu; bir gün İaşe’den gönderilen bir çuval şekerle francalayı geri göndermişti. Zor durumda kalanlara yardım etmekten zevk duyar, iyilik yapamadığı günler âdeta kederlenirdi. Tanıdık, tanımadık, Müslim, gayrı Müslim, bir adamın hakikaten sıkıntıda bulunduğundan söz edilince birkaç saat sonra adamın kapısı çalınıp imdadına yetişilmiş olurdu.
***
Abbas Halim Paşa, ağabeyi Said Halim Paşa gibi, Avrupa’yı da içinde yaşayarak yakından tanımış ve İslâm’ı en üst seviyede idrak etmiş güçlü bir entelektüel, büyük bir bilge, samimi bir Müslümandı. Âkif’le başbaşa kaldığı zamanlar fikirlerini anlatmaya başlardı; anlattıkça coşar, coştukça inceleşir ve derinleşirdi; bilirdi ki dilini Âkif’ten başkası anlayamaz.
Abbas Halim Paşa, Giza piramitleri ve sfenksin önünde dostlarıyla. Sol baştaki devede Abbas Halim Paşa, yanında Mehmed Âkif.
Ne var ki bu dostluğun asıl mahiyetini bilmeyenler, Âkif’in zengin Prens’le bu kadar yakın olmasını yadırgarlardı. Fatin Gökmen ve Midhat Cemal Kuntay, tereddüt ve endişelerini açık açık ifade etmiş; “Servet faziletin kanseridir”, “Mısırlılar insanlara servetlerinin tepesinden bakarlar! Aksırıkları kanundur, öksürükleri âyet” gibi sözler söylemişlerdi. Paşa’yla servetinden ötürü değil, güzel ahlâkını, yaşayış tarzını, dünyaya bakışını, İslâm ve medeniyet anlayışını beğendiği için dost olan Âkif, arkadaşlarını zaman zaman yanlış düşündüklerini göstermek için Paşa’ya götürüyordu. Nitekim Fatin Hoca, “Âkif ne zaman olsa bir Abbas Halim bulur, fakat ben bir Âkif bulamam. Âkif benim için bir talihtir,” diyen Paşa’nın Âkif’e karşı minnettarlık hisleriyle dolu olduğunu fark edince, “Senin Paşan benim zenginler hakkındaki hükmümü bozdu!” itirafında bulunmuştu.
***
Âkif, ilk defa 1923 kışını Abbas Halim Paşa’yla birlikte geçirdiği Kahire’ye 1925 sonbaharında dönmemek üzere gitmiş, 1936 ortalarına kadar orada yaşamıştı. Bir vatan şairi olarak yurdundan ve bir İstanbul çocuğu olarak İstanbul’dan bu kadar uzun bir süre ayrı kalmanın ona ne kadar büyük bir acı verdiğini tahmin etmek zor değildir. Aslında Âkif, Mısır’da yaşamış sayılmaz; Hilvan’da on yıl sürecek bir inzivaya girmiştir, demek daha doğrudur. Yazları İstanbul’da geçirmeye devam eden koruyucusu Abbas Halim Paşa’ya hitaben yazdığı ve İstanbul hasretini bütün samimiyetiyle dile getirdiği “Bir Ariza” isimli manzumesinde, saba rüzgârından, yolu kuzeye düşerse Heybeli’ye de uğramasını rica eder.
Ressam Feyhana Duran’ın fırçasından Abbas Halim Paşa.
Bir İstanbul çocuğu olan Âkif, Mısır’a onca yıl Abbas Halim Paşa’nın varlığı sayesinde tahammül edebilmiştir. Onun öleceğini anladığında ve ölümünden sonra neler hissettiğini ölüm döşeğinde Eşref Edib’e uzun uzun anlatmıştır. Sadece Mısır değil, sanki bütün dünya boşalmış, yapayalnız kalmıştır. Gölgeler’deki kıta’lardan birinde, hissettiği derin yalnızlığı şöyle anlatır: “Hepsi göçmüş, hani, yoldaşlarının hiçbiri yok!/Sen mi kaldın yalınız kafileden böyle uzak?/Postu sermekse meramın yola, serdirmezler;/Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak!”
Âkif, bu kıt’ayı söylediği sırada, ölümünü karaciğerlerinde taşıdığını ve yakında kafileye katılacağını henüz bilmiyordu.
İzninizle bu konuya Pazar günü devam edeceğim.
NOT. Geçen cumartesi gecesi Beşiktaş’ta emniyet güçlerimize yapılan menfur saldırıyı şiddetle lanetliyor, aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa, bütün milletimize başsağlığı diliyorum.
.18/12/2016 03:00
Mehmed Âkif’in son günleri
Perşembe yazımda Mehmed Âkif’in Kahire’de Abbas Halim Paşa’yı kaybettikten sonraki ruh halinden söz etmiştim. Muhtemelen kendi hastalığının ilk belirtilerini de o sıralarda hissetmeye başlamış, sonunda doktorların tavsiyesine uyarak hava değişimi amacıyla Cebel-i Lübnan’a gitmişti. Ne var ki, 1935 Temmuz’unda yaptığı bu seyahat işe yaramadı.
Dostlarına zaman zaman Mısır’da artık çok sıkıldığını ve memleketinden uzakta ölmekten korktuğunu söyleyen Âkif, esasen Paşa’nın vefatından sonra buralarda duramayacağını anlamış, yavaş yavaş “pılıyı pırtıyı toplamaya” başlamıştı. Artık vaktinin azaldığını da hissediyordu; bir fotoğrafı yazdığı kısa manzumede bir an önce öteki taraftaki dostlarına kavuşmayı arzuladığını açıkça ifade etmişti:
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, İlâhî bir avuç toprağını!
***
1936 yılının 17 Haziranında Galata rıhtımına yanaşan vapurun Mısır’dan getirdiği, bir zamanların o pehlivan yapılı şairi değil, bir “canlı cenaze”ydi ve orada kendisini bekleyen dostlarını derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama Âkif, her şeye rağmen, on yıldır gözünde tüten sevgili İstanbul’una kavuştuğu için çok memnun görünüyordu, heyecan içindeydi, gözlerinden yaşlar akıyordu.
Âkif’in vefatından bir yıl kadar önce, Mısır’da Prens Hasan’ın kızları tarafından çekilen fotoğrafı. Bu fotoğrafın arkasındaki kıt’anın son mısraı şöyledir: “Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak!”
Âkif, Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Abbas Hanımefendi’nin Maçka’daki evinde üç gün misafir edildi. Bir zamanlar edebiyat dersleri verdiği Emin Abbas’la Mısır’dayken mektuplaştıklarını biliyoruz. Mesela Hilvan’dan yazdığı 12 Mayıs 1935 tarihli mektubundaki ifadelerinden, daha önceki mektuplarında hanımefendiye İstanbul’un mutlaka gezilip görülecek yerlerinden bahsettiği anlaşılıyor. Derin İstanbul hasretini de yansıtan bu mektupta diyor ki:
“Bilmem arz ettiğim noktaları evvelce dolaşmış mı idiniz?” Çok niyaz ederim: Gümüşsuyu Tekkesi’nin bulunduğu tepeden Haliç’i kuş bakışı bir seyredin: O ne âlem, o ne rengârenk bir sahne-i temaşa! Eminim hayran olacaksınız hanımefendimiz. Sağ olmalı idim de İstanbul’u size kulunuz gezdirmeli idim. İçinde doğup büyüdüğüm bu aziz yurdun dağlarını, tepelerini, ormanlarını, çayırlarını, hülasa bütün köşelerini, bucaklarını öyle zannederim, kulunuz kadar bilen pek az kimse bulunur.”
***
Âkif, Emine Abbas Hanımefendi’ye İstanbul’u gezdiremedi. Çünkü üç gün sonra Nişantaşı Sağlık Yurdu’na nakledilmiş ve hastalığına kesin teşhis burada yapılan tetkikler sonucunda konulmuştu: Siroz... Evet, Mısır’da uzun süre yaşamış yabancılarda sıkça görüldüğü söylenen bu kötü hastalık, koca şairin karaciğerlerine de yerleşmişti.
Âkif, Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda yirmi gün kaldıktan sonra Mısır Apartmanı’nda Fuad Şemsi Bey tarafından en iyi şekilde bakılması için bütün şartların hazırlandığı daireye nakledildi. Abbas Halim Paşa’ya ait olan bu kışlık konak, 1910 yılında yaptırılmıştı ve bir süredir Âkif’in yakın dostlarından olan Fuad Şemsi Bey yönetiminde daire daire kiraya veriliyordu.
Âkif, vefatından kısa bir zaman önce hasta yatağında.
Birkaç hafta sonra, Said Halim Paşa’nın oğlu Prens Halim Bey’in Alemdağı’ndaki çiftliğine davet ettiği Âkif, hayalindeki inzivagâha benzeyen bu çiftlikte, Âsım’ın ikinci kitabını, Millî Mücadele’yi ve Veda Haccı’nı yazmak istiyordu, ama sağlığı izi vermedi. Eşref Edib’in anlattığına göre Prens Halim (Türkkan), Âkif’e bir babaya gösterilebilecek derecede yüksek bir ihtimam ve şefkat gösteriyordu. Otomobilini on beş günde bir karnında ve ciğerlerinde biriken suları aldırmak için hastahaneye gitmek zorunda olan bu baba dostuna tahsis etmişti.
Prens Halim, dedesi Abdülhalim Paşa, babası Said Halim Paşa ve amcası Abbas Halim Paşa gibi güzel sanatlara düşkün bir entelektüeldi; Yılmaz Öztuna’nın yazdığına göre çok iyi tanbur, keman, kemençe ve viyolonsel çalardı. Onun dostluğunun Âkif’i bu tarafıyla da cezbettiği muhakkaktır.
***
Alemdağı’ndaki çiftlikte üç ay ağırlanan Âkif, havaların soğuması ve hastalığının ağırlaşması üzerine tekrar Mısır Apartmanı’na yerleştirilmiş, burada 27 Aralık 1936 Pazar günü, saat 19.45’te son nefesini vererek kafileye yetişmişti.
Derkenar
“Marifet iltifata tabidir”
Başlıktaki söz, Muallim Naci’nin Musa b. Ebü’l-Gazan yahut Hamiyyet (1299) isimli manzum eserinden alınmış bir beytin ilk mısraıdır. Sahipsiz bir kelam-ı kibar olarak kullanılan bu beytin “Müşterisiz meta zayidir” şeklindeki ikinci mısraı genellikle yanlış yazılıp okunur.
Naci, Endülüs Emevilerinin son kumandanı Musa b. Ebü’l-Gazan’ın savaşlarını ve şehadetini anlattığı mesnevi formundaki bu eserinde, Endülüs’ün yükselişinden söz ederken ilim ve sanatın nerede rağbet görürse orada gelişip serpileceğini, tembellikle ilmin asla bir araya gelemeyeceğini, esasen ilmin kendi değerini bilenleri sezdiğini ifade ettikten sonra, ilim, sanat ve edebiyatın yükselmesi için padişahların iltifatına, yani devlet devlet desteğine muhtaç olduğunu söyler. Çünkü marifet iltifata tabi, müşterisiz meta zayidir:
Nerde âsâr-ı rağbet olsa ıyân
Olur ol sûya ma’rifet pûyân
Müctemi’dir hemîşe rağbet ü ilm
İctima’ eylemez atâlet ü ilm
Kendi kadrin bilenleri o sezer
Kâhilistanda ma’rifet ne gezer
Hünerin irtikâsına her ân
Şarttır iltifât-ı padişehân
Ma’rifet iltifâta tâ’bîdir
Müşterîsiz meta’ za’yîdi
.22/12/2016 02:59
Yüz yıl önce neler oldu?
Sizin tercüman-ı celadetiniz olup a’daya tevcih-i hitap ederek kanlı dillerini âfaka gürleye gürleye gösteren toplarınızın ‘Döneceksiniz!’ diyen kasemleri dün şu sevahilimize çökmüş siyah bulutları aks etmiş muğber gölgeleri dağıttı. O şarapneller ebhara saçılmış birer iklil-i zafer oldu. İşte bugün o sular bir vatanperver kalbi kadar pâk ve münezzehtir. Evlatları üzerine eğilmiş müşfik valideler gibi memleketimizin toprağını kucaklayarak harp eden sizleri beden-i millet olan vatanın düşmandan tathiri ile imanın pek yüksek mertebesini kazanmış olduğunuzu ispat ettiniz. Mesut ve mübarek uyuyunuz.”
Bu cümleler, peygamberimizin torunlarından büyük bestekâr, udî ve çelist Şerif Muhyiddin Targan’ın 7 Şubat 1331 (20 Şubat 1916) tarihinde Tanin gazetesinde yayımlanan “Çanakkale Guzat ve Şühedasına” başlıklı yazısındandır. “Arıburnu’nda Kanlıtepe saha-i harbini ziyaret ettiğim esnadaki duygularım” alt başlığını taşıyan bu yazıyı ve tam yüz yıl önce yaşananlara dair yüzlerce yazı, haber ve fotoğrafı görmek istiyorsanız, İBB Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’ndeki sergiyi gezmelisiniz. Serginin başlığı şöyle:
“Havadis 1916-Yüz Yıl Önce”.
***
İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’na bağlı Atatürk Kitaplığı’nın seçkin uzmanları, 2012 yılından beri, 2013 hariç, her yıl süreli yayınları tarayarak “Havâdis” başlığı altında, yüz yıl önce yaşananları çarpıcı bir şekilde yansıtan sergiler düzenliyor ve bu sergileri harika kataloglarla taçlandırıyorlar. Özenle taranan gazete ve dergiler şunlar: Tasvîr-i Efkâr, Tanin, İkdam, Sebilürreşad, Sabah, Tercüman-ı Hakikat, Hande, Servet-i Fünun, Donanma Mecmuası, Harp Mecmuası Illlüstrated Zeitung...
1916, Birinci Dünya Harbi’nin bütün cephelerde şiddetle devam ettiği çok zor bir yıldır. Sergiyi gezerken, bu büyük savaşta aynı anda on cephede savaştığımızı düşünerek ürperdim. Odadan odaya geçerken bir ara kendimi savaşın tam ortasında hissettiğimi söyleyebilirim. Tarihimizin bu en kritik döneminde neler yaşandığı, sanat galerisine dönüştürülmüş bir mekân olan Maksem’de her cephe için ayrılan odada sergilenen dokümanlar sayesinde daha iyi anlaşılıyor: Çanakkale, Kafkas, Trablusgarp, Irak-İran, Hicaz-Yemen, Filistin-Sina-Kanal, Galiçya, Makedonya, Romanya cepheleri...
***
Maksem’de, Genel Giriş Odası’yla başlayan “Havâdis” sergisi için on altı oda tahsis edilmiş. Bu odaların onunda tek tek cepheler, üçünde 100. yıldönümü münasebetiyle Kûtü’l-Amâre zaferi yansıtılıyor. İki odada savaş sırasındaki sosyal meselelere dair haber, yazı ve fotoğraflara yer verilmiş. On altıncı odada ise, 1916 yılı şehitleriyle 15 Temmuz 2016 şehitleri bir arada...
Ağırlıklı olarak Atatürk Kitaplığı Arşivi kullanılarak hazırlanan bu etkileyici sergiyi aziz okuyucularıma hararetle tavsiye ediyorum.
***
Yeri gelmişken, Atatürk Kitaplığı’nın son yıllarda büyük hamleler gerçekleştirdiğini ifade etmek isterim. Okuyucularına yirmi dört saat hizmet veren bu kütüphane, sahaf ve koleksiyoncuların yanı sıra müzayedelerden ve ailelerden nadir eser ve şahsî arşivleri satın alarak arşiv ve koleksiyonları sürekli zenginleştiriyor. Kütüphane ve Müzeler Müdürü Ramazan Minder’in verdiği bilgiye göre, 2016 yılında 150 bine yakın nadir eser (yazma, Arap harfli matbu eser, harita, kartpostal, afiş ve yabancı dilde kitap vb.) satın alındı. Lübnanlı bir koleksiyoncudan satın alınarak Atatürk Kitaplığı’na kazandırılan altmış üç bin kartpostal bunlar arasında ayrı bir önem taşıyor. Osmanlı coğrafyasının Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerini yansıtan bu kartpostallardan yapılacak özenli bir seçmenin albüm olarak yayımlanmasını umuyoruz.
Atatürk Kitaplığı’nın hamleleri anlatmakla bitecek gibi değil. En iyisi siz 31 Ocak 2017 tarihine kadar açık kalacak olan “Havâdis” sergisini geziniz; çıkarken bu serginin -geliri Mehmetçik Vakfı’na bağışlanacak olan- kataloğunu satın alınız ve Ramazan Minder’in “Kültürel Mirasımızın Hafızası Olarak Atatürk Kitaplığı” başlıklı yazını okuyunuz.
Derkenar
Özpekel’in “Sünûhat”ı
Mevlevilerin “Mukabele” ismini verdikleri sema törenleri sırasında çalınıp okunan musiki eserlerine Âyin-i Şerif denir. Güfteleri Mevlânâ’nın şiirlerinden seçilen ve dört Selâm’dan oluşan âyinler, eski musikimizin geniş soluklu ve en muhteşem eserleridir.
17. yüzyıla kadar mukabelelerde icra edilen ve “Beste-i Kadîm” olarak bilinen Hüseynî, Dügâh ve Pençgâh makamlarındaki üç âyinin kimler tarafından ve ne zaman bestelendiği bilinmiyor. Bestekârı bilinen ilk âyin, Köçek Mustafa Dede’nin Bayâtî Âyin’idir. Onu Itrî’nin Segâh Âyin’i takip eder.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi’ndeki “Âyin-i Şerif” maddesinde, yüz otuz iki Âyin-i Şerif tespit ettiğini söylüyor. On altısı unutulan bu âyinlerin yarısına yakını yirminci yüzyılda bestelenmiş. Sadece Hüseyin Sadettin Arel’in çeşitli makamlarda elli bir âyini var. Halil Can Şevkefza, Necdet Tanlak Neveser, Zeki Atkoşar Acemkürdi, İsmet Doğru Hicaz ve Sûznâk, Doğan Ergin Ferahnak Aşiran, Cinuçen Tanrıkorur da Bayati Araban ve Zavil Aşiran makamlarında âyinler bestelemişler.
Ayin-i Şerif bestekârları kervanına son katılan bestekâr, Osman Nuri Özpekel’dir. “Sünûhat” ismini taşıyan ve iki CD’den oluşan yeni albümünün birinci CD’sinde Revnaknüma makamındaki Âyin-i Şerif’i, ikincisinde ise ilahileri yer alıyor. Bugüne kadar çok sayıda şarkı ve ilahi, hatta kendisinin tertip ettiği Nur-Efza makamında bir de klasik takım besteleyen Özpekel’in Âyin-i Şerif’ini birkaç defa büyük bir heyecanla dinledim. Aziz dostumun “Sünûhat”ını, yani içe doğuşlarını “müktesabat”ıyla birleştirerek bestelediği bu eserin Yenikapı veya Galata Mevlevihanesi’nde gerçekleştirilecek bir Mukabele’de okunmasını dört gözle bekliyorum.
.25/12/2016 00:48
Kitabevi, capcanlı bir kültür merkeziydi
Ne zaman Cağaloğlu’na çıksam, yolumu Çatalçeşme Sokağı’ndaki Kitabevi’ne mutlaka düşürürdüm. Köşeyi döner dönmez puro kokusu duyarsam anlardım ki, dostum ve hemşehrim Mehmet Varış yerindedir. Kendini Türk kültürüne adayan bu sevimli Sivaslı, hemen her uğrayışımda matbaadan yeni çıkmış birkaç kitap uzatırdı. Bunlar mutlaka siyasî tarih, kültür tarihi, edebiyat gibi, Türkoloji’nin herhangi bir dalında yazılmış, başka yayınevlerinin basmaya kolay kolay yanaşmayacakları, müşterisi az, fakat son derece önemli akademik kitaplardır.
Kurulduğu tarihten itibaren tercihini Türkoloji’den yana yapmış bir yayınevi olan ve yedi yüz civarında kitap çıkaran Kitabevi’nin bu alanda başlı başına bir kütüphane yarattığını söyleyebilirim. Mehmet Varış’ın özel merakı olan tematik kitaplar da Kitabevi’nin karakteristik yayınlarıdır. Önemlice bir kısmını Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’nin hazırladığı, herkesin kolayca ulaşamayacağı metinlerin bir araya getirildiği bu kitaplar arasında neler yok ki? Ekmek Kitabı, Yemek Kitabı, Tuz Kitabı, Mum Kitabı, Ayakkabı Kitabı, Ayna Kitabı, Saç Kitabı, Fal Kitabı, Temizlik Kitabı, Yemek Kitabı, Ehlikeyfin Kitabı, Tütün Kitabı, Yağmur Duası Kitabı...
***
Mehmet Varış hakkında “İstanbullu olmayı başarmış bir Sivaslı” dedim; ama Sivaslılığını hiç unutmadığını da belirtmeliyim. Bir vefa borcu olarak bir “Sivas Kitaplığı” serisi planlayıp güzel kitaplar yayımlamıştı. Yayın listesinde harika İstanbul kitapları da var. Mesela Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı ve Sadri Sema’nın Eski İstanbul Hâtıraları okumaya doyamadığım “baba” kitaplardır. Bu iki kitabı Kitabevi’nin müdavimlerinden Ali Şükrü Çoruk, Basiretçi Ali Efendi’nin İstanbul Mektupları’nı da Nuri Sağlam hazırlanmıştı. Eski İstanbul ve İstanbul kültürü hakkında bulunmaz kaynaklar olan bu kitapları her zaman elimin altında tutarım. Merhum Ahmed Avni Konuk’un on üç ciltlik Mesnevi-i Şerif Şerhi, Hüseyin Vassaf’ın beş ciltlik Sefine-i Evliya’sı, dört ciltlik Aşçı Dede’nin Hatıraları... Hangi birini yazacağımı bilemiyorum.
Sözünü ettiğim bu kitapların dillerine dokunulmadığını özellikle kaydetmek isterim. Mesela Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in kitabı... 1970’lerde Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından kısaltılıp sadeleştirilerek Tercüman 1001 Temel Eser dizisinde Bir Zamanlar İstanbul adıyla yayımlanan bu yazıların aslında başlı başına bir hazine olduğunu Ali Şükrü Çoruk tarafından diline ve üslûbuna dokunulmaksızın eksiksiz olarak yayımlanınca anlamıştım. Mütareke yıllarının muhalif gazeteleri olan Alemdar ve Peyâm-ı Sabah’ta, Mütareke’den sonra da Millî Mecmua’da ve Vatan gazetesinde tefrika edilmiş, kültür tarihimiz açısından büyük önem taşıdıkları başlıklarından belli olan İstanbul yazıları... En iyisi bir an önce edinip okumaya başlayınız, bana hak vereceksiniz.
***
Bu kitaplar, Kitabevi’nde derin ve tatlı sohbetlere de konu olurdu. Kitabevi, yolu Cağaloğlu ve Sultanahmet taraflarına düşen akademisyenlerin, yazarçizer takımının ve kitap kurtlarının uğramadan geçemedikleri, hemen her akşamüzeri lezzetli sohbetlerin yapıldığı bir mekândı dersem, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Ne zaman başınızı kapısından içeri uzatsanız bunlardan birkaçını Cemalettin Efendi’nin demleyip ikram ettiği lezzetli çayları yudumlayarak derin bir sohbete dalmış görebilirdiniz. Bu çaylar, Cumartesi günleri Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın getirdiği simitlere ve Varış’ın özel peynirlerine refakat ederdi. Ramazan aylarında da mütevazı iftarlara...
Kitabevi’nde bir sohbet ânı… Soldan sağa: Prof. Dr. Turan Koç, Osmanlı iktisat tarihçisi Mehmet Genç, Kitabevi’nin demirbaş müdavimlerinden İhsan Ayal ve Osmanlı tarihçisi Prof. Hans Georg Mayer…
Kitabevi’nin müdavimleri çoktu; bunlardan bir kısmı demirbaştı, bir kısmı da uzak semtlerde oturdukları için Cağlaoğlu’na yolları düştükçe uğramadan edemeyenler... Yabancı Türkologlarla da Kitabevi’nde sık sık karşılaşmak mümkündü.
Demirbaşlarla diğer müdavimlerin bir araya geldiği günlerde Kitabevi’ndeki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Bu sohbetler sırasında kitap almak için veya başka vesilelerle içeri girenlerin çıkarken ayaklarının geri geri gittiğine, bazılarının sevdikleri yazarları görünce kitaplarından birer nüsha alıp imzalattıklarına defalarca şahit olmuşumdur.
Velhasıl, Kitabevi çaydanlığı ocakta sürekli tüten, kendiliğinden oluşmuş capcanlı bir kültür merkeziydi.
***
Bu yazıyı geçmiş zaman sigasıyla yazdığımı fark etmiş olmalısınız. Çünkü Kitabevi, sahibi mekânın kirasını ödemeyecek duruma geldiği için kapandı. Hafta başında uğradığımda bütün raflardaki kitapların indirilip depoya taşınmak üzere kolilere doldurulduğunu görünce derin bir üzüntüye kapıldım. Bundan sonra faaliyetine küçük bir büroda yayınevi olarak devam edeceğini öğrendiğim Kitabevi, artık hatıralarımızda yaşayacak.
Kapanan her kitabevi, kültür hayatımızda tıkanan bir damar demektir. Hele Kitabevi gibi bir buluşma noktasıysa... Böyle mekânlar kolay oluşmuyor.
.29/12/2016 02:54
Köprüler ve tüneller
Nahid Sırrı Örik’in hakkı yeterince teslim edilmemiş çok önemli bir yazar olduğunu düşünenlerdenim. Birkaç yıl önce Türk Tarih Kurumu’nun Bağlarbaşı’ndaki satış merkezinde kitapları gözden geçirirken onun İstanbul hakkındaki gazete yazılarının bir araya getirildiği küçük bir kitap gözüme ilişmiş, hemen satın alıp ilk fırsatta okumuştum.
Geçenlerde bu kitabı yeniden karıştırırken “İstanbul ve Asma Köprü” başlıklı kısa bir yazı dikkatimi çekti. Tanin gazetesinin 22 Temmuz 1945 tarihli sayısında yayımlanan bu yazıda, Nahid Sırrı, bir zamanlar Üsküdar’la Sarayburnu arasına bir asma köprü yapılacağından söz edildiğini hatırlatıyor ve “İstanbul’un eşsiz çehresi için böyle bir bayındırlık eserinin arz etmiş olduğu tehlikeden şehrimizi doğrusu Allah korumuş!” dedikten sonra şöyle devam ediyor:
“En kıymetli servetimizi teşkil eden İstanbul’un güzelliği üzerine hassas ve kıskanç bir kalple eğilen her Türk, onun misilsiz hatlarındaki ahenge yapılacak hiçbir tecavüze müsaade etmemelidir. Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasına kalın cüssesiyle sokularak bu iki binayı ezmeye kalkan Adliye Sarayı’nın yanışına pek de matem tutmamış olduğumu itiraf edeceğim. Hâlbuki Sarayburnu ile Üsküdar arasındaki köprü, İstanbul ufukları için hiçbir yangının gideremeyeceği bir felaket olurdu.”
***
Nahid Sırrı, bu fikirlerini ifade ettikten sonra, Galata ve Unkapanı köprülerinin de bir gün yerlerini geniş birer tünele terk ederek ortadan kaldırılmalarını yıllardan beri içten içe dilediğini söylüyor. Nasıl Boğaziçi’nin iki kıyısı arasında bir köprü düşünemiyorsak, Nahid Sırrı’ya göre, Haliç için de düşünmemeli, mevcut köprüleri kaldırarak demir ve beton medeniyetinin kaba eserlerini mümkün olduğu kadar gizlemeli, “geceleri son asrın bütün ışıklarını tutuşturmakla beraber, bütün sahillere eski çağların saffetli çehresini vermeli, bunları, birbirlerine ulaşamamanın kederi içinde uzak ve hasretli gibi göstermeliyiz.”
O sıralarda fethin 500. yılının nasıl kutlanacağı konuşulup tartışıldığı için Nahid Sırrı, yazısını şu cümlelerle tamamlıyor:
“Bu beş yüzüncü yılın tes’idinden sonra imzalanacak ikinci bir program, şehrimizi semtlere ve daha doğrusu şehirlere ayıran denizleri tünellerle aşarak köprüleri kaldırmak dâvasını da ele alamaz mı? Asma köprüyü ise bir daha hiç kimse teklif bile edememelidir.”
***
Nahid Sırrı’nın yazısını okurken “Ah Nahid Sırrı Bey, ah!” dedim kendi kendime, “Sen dünyaya veda ettikten sonra İstanbul’da neler oldu, neler!”
18 Ocak 1960 tarihinde hayata veda eden Nahid Sırrı, 1950’lerde, bir süredir 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ismini taşıyan birinci Boğaziçi Köprüsü’yle ilgili tartışmaları ve teşebbüsleri takip etmiş olmalıdır. Bu tartışmalar sırasında bir şeyler yazıp yazmadığını bilmiyorum. Birinci köprünün yapıldığını görecek kadar yaşamadığı için gözlerinin arkasında köprüsüz Boğaziçi’nin resmini beraberinde götürdü. Eğer öteki dünyadan bu dünyada olup bitenleri takip etme imkânı varsa, İstanbul’un nüfusu sürekli arttığı için zamanla ikinci ve üçüncü köprülerin de yapıldığını öğrenince çok mutsuz olduğunu tahmin edebiliriz. Marmaray ve Avrasya tünelleri onu biraz teselli etmiş olmalıdır. Belki de buruk bir sevinçle, “Hah,” demiştir, “benim hayal ettiğim işte bunlardı!”
***
Avrasya Tüneli’nin açılışının hemen ardından, Nahid Sırrı’yı öteki tarafta sevindirdiğini tahmin ettiğim bir olay daha gerçekleşti. 1992 yılından beri Balat-Hasköy arasında hizmet veren, ancak Haliç’te sirkülasyonu ve gemi trafiğini engellediği için 2012 yılında trafiğe kapatılarak orta bölümü sökülen tarihî Galata Köprüsü kaldırıldı ve Tuzla’da bir tersaneye götürüldü.
Galata Köprüsü’nün kaldırılmış olması, hiç şüphesiz Nahid Sırrı’yı sevindirmiştir; ama duyduğu bu sevincin de “nâ-tamam” olduğu muhakkak... Çünkü Eminönü ile Karaköy arasında eskisine göre çok çirkin bir köprü var; Unkapanı-Azapkapı arasındaki köprü yerli yerinde; üstelik bunlara iki de kardeş gelmiş: Haliç Köprüsü ve Haliç Metro Köprüsü...
***
Eski Galata Köprüsü’nün tamir edildikten sonra nasıl değerlendirileceğine Büyükşehir Belediyesi karar verecekmiş. İnşallah doğru bir karar olur. 1912’den 1992’ye kadar tam seksen yıl İstanbul halkına hizmet veren ve kaç neslin hâtıralarına yerleşen bu köprü, eğer bir Şehir Müzesi kurulacaksa, bu müzede teşhir edilmek üzere özenle muhafaza edilmelidir.
Galata Köprüsü, İstanbul’u seven yabancılar için de çok özel bir değer taşıyordu; 1992 yılında yandığında bir İtalyan yazarının ağıt niteliğindeki yazısının tercümesini Tercüman gazetesinin kültür sayfasında yayımlamıştım.

Bu konu galiba bir yazı daha gerektiriyor. 2017’ye eski Galata Köprüsü’nden geçerek girmek istiyor ve tabii yeni yılınızın hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
NOT 1. İstanbul Yazıları (2011), Nahid Sırrı Örik hakkında akademik çalışmaları bulunan Bahriye Çeri tarafından derlenip yayına hazırlanmıştır.
NOT 2. Nahid Sırrı Örik’in Üsküdar’la Sarayburnu arasında yapılmadığı için sevindiği köprü, meşhur işadamı Nuri Demirağ’ın projesiydi. Demirağ, Ahırkapı’yla Salacak arasına inşa edilmesi düşünülen bu köprü için San Francisco’daki asma köprüyü yapan firmayla anlaşmıştı. Atatürk’ün de benimsediği projenin o tarihte Bayındırlık Bakanı olan Ali Çetinkaya tarafından engellendiği söylenir.
.
XXXXXXXXXXXXXXXXX
‘Çölde Av’ ve Said Halim Paşa
Birkaç gün önce Yeniköy’deki Said Halim Paşa Yalısı’nın selamlık bölümünde tören salonunun bir duvarını boydan boya kaplayan 5.65 x 7.76 ebadındaki çok figürlü “Çölde Av” tablosunun Millî Saraylar Resim Müzesi’ne taşındığı, eminim, sanata ve kültür tarihine ilgi duyanların dikkatinden kaçmamıştır.
Bu haber verilirken kullanılan bilgiler o kadar itinasız ki, insan neresini düzelteceğini şaşırıyor. Söz konusu tablonun oryantalist ressam Félix Auguste Clément tarafından yapıldığı doğru. Ancak bu tabloyu Mısır’a 1862 yılında giden Clément’e 1849 yılında ölen Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından yaptırılmış olması imkânsız. “Çölde Av” tablosunun yapıldığı tarihte (1865) Mısır hıdivi İsmail Paşa’ydı. Bir haberde de Clément’ten Said Halim Paşa’nın hem yakın dostu hem de av arkadaşı olarak söz ediliyor. Sanatçı, 1868 yılında ülkesine, yani Fransa’ya dönmüş. 1865 yılında doğan Said Halim Paşa o tarihte üç yaşındadır, nasıl av arkadaşı olabilirler? Clément’in İstanbul’a geldiğine dair hiçbir kayda rastlamadık. O halde yalının iç mimarı da olamaz.
Üç dört gün öncesine kadar tören salonunda bir duvarını “Çölde Av” tablosunun süslediği Said Halim Paşa Yalısı, 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış; kesin inşa tarihi belli değil. Mimarı Petraki Adamanti ve ilk sahibi Düzoğulları ailesidir. Daha sonra Logofetler’e intikal eden yalı, özellikle Sultan Abdülaziz devrinde İstanbul’a adeta bir kültür çıkarması yapan Mehmed Ali Paşa hanedanından Abdülhalim Paşa’nın mülkiyetine geçmişti.
***
Abdülhalim Paşa ve oğlu Said Halim Paşa’nın onarım sırasında önemli değişiklikler yaptırdıkları yalıyı kendi zevklerine göre tefriş ettirdikleri muhakkaktır. Bu arada Kahire’den kimin siparişiyle yapıldığını bilemeyeceğimiz “Çölde Av” tablosunu da getirttikleri, devasa boyutlardaki bu tablonun rahatlıkla taşınıp yalıya sokulabildiğine göre rulo haline getirilebilir bez veya muşamba gibi bir malzemeye yapıldığı anlaşılıyor.
Said Halim Paşa Yalısı’ndaki Clément imzalı tek tablonun “Çölde Av” olmadığını, sanatçının belki de çöl hayatını yansıtan bir tablo serisi yaptığını ve bunlardan en az ikisinin İstanbul’a getirimdiği zannediyorum. Feylesof Rıza Tevfik, bir yazısında, Prens’e felsefe dersleri verdiği için haftada üç gün gittiği ve geceleri de kaldığı yalının kabul odasını süsleyen yağlıboya bir tablodan söz eder; engin ve dümdüz bir çölün ortasında pek açık sarı bir hecin devesine binmiş silahlı bir bedevinin tasvir edildiği büyücek bir tablo... “Bu tabloyu yapan Fransız artist,” diyor Rıza Tevfik, “kızgın güneş ziyası altında gözler kamaştıran boş fezanın, havanın ve ince kum sahrasının rengini, ıssızlığını ve korkunç vahşetini o kadar muvaffakiyetle ifade etmiştir ki, tabloya baktıkça ben Boğaziçi’nin en dilber noktasında bulunduğumu unutmamak için ara sıra etrafıma da bir göz gezdiriyordum.”
Rıza Tevfik’e göre, söz konusu tabloda, ressam, güneşi göstermeden tabloyu ışığa boğarak çölde zeval vaktini tasvir etmişti. Bedevi ve devesinin kuma düşen gölgesi güneşin varlığına işaret ediyordu. “Çölde Av” tablosunda da güneş gösterilmemiş, fakat yaydığı ışık iyi tasvir edilmiştir. Feylesof’un ifadesiyle, ressam iki tabloda da “Arabistan çöllerinin takriben zevali saat bir sularında arz ettiği hali ve manzarayı tasvir etmek istemiş ve cidden muvaffak olmuştur.” (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Sanat ve Estetik Yazıları, haz. Abdullah Uçman, Dergâh Yayınları, İstanbul 2018, s. 157-159).
***
Rıza Tevfik’in tasvir ettiği tablonun akıbeti hakkında bir bilgim yok. Belki özel bir koleksiyonu süslüyor, belki yalının 1995 yılında geçirdiği yangında yanıp kül olmuştur. Yalı 2004 yılında bir turizm şirketine kiralandıktan sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Yıldız Sarayı depolarına taşınan eserler arasında da olabilir.
Yangın dâhil, başına gelmedik felaket kalmayan Said Halim Paşa Yalısı, sadece siyasî tarihimizin değil, kültür tarihimizin de önemli mekânlarından biridir. Rıza Tevfik, söz konusu yazısında Said Halim Paşa hakkında, “güzel sanatlarda pek iyi bir anlayışı, doğru görüşü ve fıtrî bir zarafeti vardı. Bilhassa musikide, resimde, heykeltıraşlıkta ve şiirde zevki müsellemdi,” diyor. Aynı zamanda önemli bir mütefekkir olan Paşa’nın özellikle musikide, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in ifadesiyle “malûmat-ı kâmilesi vardı”, çok iyi ud ve tanbur çalardı. Esasen, musiki sevgisi babasından itibaren ailesinin alâmet-i farikası haline gelmişti. Halim Paşa’nın çok zengin bir nota koleksiyonu vücuda getirmek için büyük paralar harcadığını, mesela Mâye Faslı’ndan iki beste ve iki semai olmak üzere dört parça eseri notaya aldırmak için 500 altını hiç tereddüt etmeden ödediğini biliyoruz.
Said Halim Paşa Yalısı, 19. yüzyılın sonlarından itibaren eski musikimizin nefes alıp verdiği mekânlardan bir olmuştur. Refii Cevat Ulunay, bir yazısında “Burası Türkiye’nin ve Türk musikisinin bir akademisi idi. İstanbul’un en büyük üstadları burada toplanırlar; muazzam salonda âvizelerden süzülen ziyalar nur şelâleleri gibi denize dökülür. Yalının önün hanımiğnesi kayıklar, piyadeler, kiklerle dolar. Nedim ve Üsküdarlı Fuat Beyler, Hacı Kerametler, Hafız İsmailler arkadaki koruda bülbülleri çatlatırlar, setreli ağalar büyük gümüş tepsilerde rıhtıma yanaşan yüzlerce kayığa dondurmalar, şerbetler ikram ederlerdi,” diyor.
Abdülhak Şinasi Hisar’ın ballandıra ballandıra anlattığı Boğaziçi mehtap safalarını ihya eden de Said Halim Paşa’ydı.
***
“Çölde Av” tablosunun Millî Saraylar Resim Müzesi’ne taşınarak korumaya alınmış olması doğru bir karardır. Bakanlık, Said Halim Paşa Yalısı’nı keşke zamanında sembolik bir bedelle kırk dokuz yıllığına bir şirkete kiralamak yerine Kavalalı hanedanının kültürel dünyasını yansıtan bir müzeye dönüştürseydi ve “Çölde Av” tablosu yerinde kalsaydı daha doğru olurdu.
.9/02/2019 23:22
Sultanahmet Camii’nden Mehmed Âkif Müzesi’ne
Geçen hafta Cemal Reşit Rey’in Cumhuriyet gazetesinde, 11 Kasım 1963 tarihinde yayımlanan “Atatürk ve Müzik” başlıklı yazısından bazı ilgi çekici anekdotlar nakletmiştim. Bu hafta da aynı yazının ibretlik bir pasajını paylaşmak istiyorum. Rey, 1926 Ağustos’unda Maarif Vekili Necati Bey tarafından toplanan Sanayi-i Nefise Encümeni (Güzel Sanatlar Kurulu) toplantısına kendisini de davet ettiğini belirttikten sonra şöyle devam eder:
“Bu encümenimizin reisi rahmetli Namık İsmail ile rahmetli Çallı İbrahim, Necati Bey’e bir dilekçe sundular. Bu dilekçede ressamların eserlerini teşhir edecek bir galeriden mahrum bulunduğu belirtiliyor ve hükümetten bu iş için bir mahal isteniyordu. İstenilen mahal ne idi biliyor musunuz? Sultanahmet Camii... Ancak ilave ediliyordu ki, camide yukarıdan gelen ışığın az oluşu resimlerin en iyi şerait altında teşhirine mâni idi. Bunun için kubbede delikler açılması teklif edilmişti. Necati Bey muvafakatini vermek üzere iken rahmetli Mimar Kemaleddin Bey’in pür-hiddet yerinden kalkarak söylediği sözlerden sonra bu karardan vazgeçildi. Sanat inkılaplarında isabetli kararların alınmasının ne kadar zor olduğunu o gün unutulmaz şekilde anladım.”
Yıllarca Devlet Güzel Sanatlar Akademisi müdürlüğü yapan Namık İsmail ve Çallı İbrahim hiç şüphesiz önemli ressamlardır ve eminim, kendi eserlerinden herhangi birine müdahale edilmeye kalkışılsa kıyameti koparırlar, dünyayı müdahale etmeye kalkışanın başına yıkarlardı. Peki, bu iki sanatçı, Mimar Sinan’ın seçkin talebelerinden Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yekpare bir pırlantaya benzeyen eserini, Sultanahmet Camii’ni sanat galerisine dönüştürmek bir yana, kubbelerinde delikler açmayı nasıl isteyebilmişlerdir?
Ya o toplantıda Mimar Kemaleddin Bey olmasaydı? Bu ülkede o tarihten bu yana yaşanacak tartışma ve kavgaları düşünebiliyor musunuz?
Mimar Kemaleddin ve Ernst A. Egli
Sanayi-i Nefise Encümeni’nin toplantısından bir yıl kadar sonra, Maarif Vekâleti, modern okullar yapımı için danışman mimar olarak Avusturya asıllı İsviçreli mimar Ernst A. Egli’yi davet eder. Ankara’ya “bir modern mimari peygamberi edasıyla” gelen Egli’ye yaptırılan ilk iş, o tarihte Gazi Terbiye Enstitüsü binasıyla meşgul olan büyük mimar Kemaleddin Bey’i hırpalatmak olur. Mimar Sedat Çetintaş’ın ifadesiyle, “sanat ve teknik bahsinde Kemaleddin’e ulaşamayacak durumda” olan Egli, Gazi Terbiye projesine eleştiriler yağdırmaya başlar.
Kendi değerlerini küçümseyen ve öteden beri yabancı uzmanlara düşkün olan bürokrasi, Egli’nin eleştirilerini benimseyecek ve Kemaleddin Bey’i projede onun teklifleri doğrultusunda tadilata zorlayacaktır. Kemaleddin Bey’in önünde iki yol vardır: Ya bırakıp gitmek yahut projesini Egli’nin teklif ettiği yönde tadil ederek tamamlamak... Eserini, büsbütün Egli’ye bırakmak istemeyen Kemaleddin Bey ikinci yolu tercih eder.
Egli’nin muhtemelen kendine yer açmak amacıyla yönelttiği haksız eleştiriler yüzünden çok üzülen Kemaleddin Bey’in acı acı gözyaşı döktüğü söylenir. Çok kısa bir süre sonra beyin kanaması geçirerek genç yaşında ölmesinde bu üzüntünün rolü var mıdır, Allah bilir!
Necati Bey, Sultanahmet Camii’nin sanat galerisine dönüştürülmesine mâni olan Kemaleddin Bey’den intikam almış olabilir mi? Ne dersiniz?
Bizde ilk sanat galerileri
Peki, iki ressam Mustafa Necati Bey’e niçin bir sanat galerisi yaptırılmasını istememiş de Sultanahmet Camii’ne kıymaya kalkışmışlardır? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. İnsanlar nedense bazı devirlerde tuhaf bir akıl tutulması yaşıyorlar.
Her neyse... O yıllarda sanatçıların eserlerini teşhir edebilecekleri sanat galerilerine ihtiyaç duydukları bir gerçek... İstanbul’da ilk sergi 1873 yılında ressam Şeker Ahmed Paşa tarafından Sultanahmet’teki Mekteb-i Sanayi’de açılmıştı. Sanatçılar, daha sonraki yıllarda eserlerini Galatasaray Yurdu’nda ve Galatasaray Lisesi’nde sergilediler. Bu sergilere onun için “Galatasaray Sergileri” denir. D Grubu ressamlarının 1933 yılındaki ilk sergilerinin mekânı Narmanlı Hanı’ndaki Mimoza Şapka Mağazası’ydı.
Bizde ilk sanat galerisi seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar tarafından 1947 yılında, Beyoğlu’nda bir apartmanın küçük bir odasında açılmıştı. Bu kısa ömürlü galeriyi bir zamanların ünlü seslendirme sanatçısı Adalet Cimcoz’un -nam-ı diğer Fitne-Fücur- Maya Sanat Galerisi takip eder. O da çok yaşamadı. Sonra? Devletimiz ve özel sektörümüz 1970’lere kadar tek bir sanat galerisi bile açmayı başaramamıştır. Sanat lafı herkesin ağzında sakız olmasına rağmen...
Galeri Nev’de bir sergi
Bunları geçenlerde Mısır Apartmanı’nın dördüncü katındaki Galeri Nev’de, Murat Morova’nın “Cosmic Lette” isimli etkileyici sergisini gezerken düşündüm. Kaynağını İslâm’ın heterodoks yorumundan alarak kendine has sembolik bir dil inşa eden Morova, “makrokozmosdan mikrokosmosa varan evrensel bütünlüğü döngüsel zaman etrafında” hikâyeleştirdiğini söylüyor. Bütün resimler birbiriyle ilişkili... Leonardo da Vinci’nin anatomi çizimlerinden Nicolas de Nicolay’ın doğulu derviş gravürlerine, Caspar David Friedrich ve Alman romantik peyzajlarından Hoca Ali Rıza’nın desenlerine, zengin bir atıflar dünyasına sahip olan Morova, tasavvufun düşünce dünyasını ve estetik normlarını Batı sembolleri ve estetik dünyasıyla buluşturmuş.
Mehmed Âkif Müzesi
Son bir not: Mısır Apartmanı’nda Galeri Nev’in hemen karşısındaki daire, Mehmet Âkif Müzesi yapılmak amacıyla kamulaştırılan daire imiş. Fakat açılışı yapıldıktan sonra bir daha uğrayan olmamış. Müzenin açıldığını duyarak ziyarete gelen vatandaşlar şaşkın bir halde geri dönüyorlarmış. Benden söylemesi...
.16/02/2019 23:23
Çayın musikiyle buluştuğu mekân: Çaynağme
Refik Halit Karay titiz bir çay tiryakisiydi. “Çay Belası” başlıklı nefis yazısında, alafranga pişmiş renksiz ve çeşnisiz çaya değil, semaverde demlenmiş koyu ve kızıl çaya bayıldığını söyler. “Hem de kendi eliyle yapmak ve kıvamına gelinceye kadar karşısında kaynar suyun höpürtüsünü dinleyerek yutkunmak şartıyla...” Semaverin kaynadığı sıcak bir oda kadar huzur verici bir mekân düşünemeyen hazret, böyle bir odada buğulara gömülüp fincanın lezzetine kavuştuğu vakit nâtıkasının açıldığını, neşesinin taştığını, hoşsohbet, mültefit ve iyimser bir adam haline geldiğini, yaşamaktan müthiş bir zevk aldığını, ille dışarıda şıpırtılı, puslu veya fırtınalı, keskin bir hava varsa zevkinin büsbütün arttığını söyler. Peki, Refik Halit’e göre iyi çay nasıl demlenir ve nasıl içilmelidir?
“Çay ihtimamla pişmezse, ağır ağır, rahat rahat içilmezse hiçbir kıymeti kalmaz. Çay, bol elbiseler içinde, rahat minderlerde, gayet lâubali bir tarzda içilmek şartile dünyanın en lezzetli içkisidir, fakat suyu berrak, rengi âteşîn, fincanı billûr, şekeri az, râyihası hafif olmalıdır. Yazık ki çay içen milyonlarca halkın pek azı bu esaslara riayet eder. Çay pişirmeyi basit görenler aldanırlar ve aldandıkları içindir ki iyi çay içmeğe muvaffak olamazlar. Suyu ılık bir âdi porselen ibriğe haşlanıvermiş olan çay, yani alelumum içtiğimiz çay ne taamsız, ne fena bir çaydır; bunu çay namına yutanlara acımalı ve çay gibi nefis bir nesneyi o hâle sokanlara da kızmalıdır.”
***
Refik Halit, kahveyi de çok severdi, fakat dostlarından Ahmet Haşim’in tiryakisi olduğu tek içecek vardı: Çay. Haşim, çay demlemeyi bir sanat, içmeyi de başlı başına bir zevk, hatta bir çeşit tören haline getirenlerdendi. Japon estetikçisi Okakuro Kakuzo’nun Çayname adlı zarif kitabını keşfeden odur. Bir yazısında okuyucularına tanıttığı bu kitabın “Çiçekler” ve “Çay Odası” bölümlerini Türkçeye de çevirmiştir. Tamamı dilimize Ali Saha Delilbaşı tarafından kazandırılan ve 1944 yılında neşredilen Çayname’de, çayın Japonya’da özel bir mezhebe, felsefî bir sisteme ve estetiğe nasıl vücut verdiği anlatılır.
Dostları, başka bir yazısında da çay içerek ve Çin’e dair kitaplar okuyarak Çinkârî hayallere daldığını anlatan Haşim’in ince bir zevk ve büyük bir titizlikle demleyip Çin piyâlelerinde ikram ettiği çayları yudumlayarak penceresinin önünde birlikte geçirdikleri akşam saatlerini hiç unutmamışlardır. Ruşen Eşref, meşhur mülâkatını yaparken Piyâle şairinin yeşil masasının üzerinde bir semaver kaynıyor ve çaydanlık ince emziğinden hafif dumanlarla nefis bir çay kokusu üfürüyordu. Yahya Kemal’in “Ric’at” şiirinde sevgilisini anlattığını bilmeseydim, “Çini bir kâsede bir Çin çayı içmekteydi” mısraında Haşim’i tarif ettiğini söyleyebilirdim.
Haşim, mavi nakışlı Çin kâselerinde ateş renkli çaylarını yudumlarken niçin şiir yazdığını da “Ben bu Çin kâsesinde neden çay içiyorsam, şiiri de onun için yazıyorum. Sırf bir lezzet meselesi!” diye açıklamıştı. Belki de “Piyale” şiirindeki “Ateş doludur tutma yanarsın” dediği gül renkli piyale, çay piyalesiydi. Fakir hayatına anlam katan güzelliklerden biri olduğu için çay saatine çok önem verirdi. Bir gün çayı iyi demleyemeyen bir arkadaşını çocuk azarlar gibi azarlamış, başka bir gün de iyi bir çay bulabilmek için doktoru Nuri Fehmi’yi Beyoğlu sokaklarında saatlerce yürütmüştü.
***
İyi çay bulmak hakikaten önemli. Lüks kafelerde, hatta beş yıldızlı otellerin lobilerinde bile çok zaman özensizce hazırlanıp bayat bayat servis edilen çayların haysiyetsizliğini tarif edecek kelime bulamıyorum. Sadece çay mı? Kahve de öyle! Refik Halit ve Ahmet Haşim günümüzde yaşasalardı, emin olunuz çok mutsuz olurlardı. Çünkü onların kahve pişirmeyi ve çay demlemeyi sanat haline getirmiş çayhane ve kahvehaneleri vardı. Ahmet Rasim, Şehzadebaşı’ndaki kahvesinin duvarına “Benim çayım lezzetli ve tatlıdır, çünkü sevgilinin dudağı gibi lâl rengindedir” anlamındaki Farsça beyti çerçeveletip asan Hacı Reşid’i anlata anlata bitiremez.
Eski tiryakiler çayda üç şart ararlardı: Leb-renk, leb-sûz ve leb-rîz... Yani bardak ağzına kadar dudak renginde ve dudağı yakacak sıcaklıkta çayla dolu olmalı. Aslında dördüncü bir şart daha vardır: Cam bardak... Haşim, çinkârî porselen fincan zevkiyle klasik çay tiryakilerden ayrılırdı.
***
Eğer Üsküdar’da, metro durağının hemen arkasındaki Çaynağme’ye yolunuz düştüyse, bunları niçin yazdığımı tahmin etmiş olabilirsiniz. İsminde çay ve nağme kelimeleri birleştiren bu kafe, hayır kafe demek doğru değil, bu çayhane, Boğaziçi Üniversitesi mezunu olmakla beraber hayatını çaya adayıp çay sanatını Refik Halit ve Ahmet Haşim gibi titiz tiryakileri hoşnut edecek bir seviyeye yükselten Asaf Osman tarafından açıldı. İki katlı, ikinci katında harika bir Boğaz manzarasını seyrederek çeşit çeşit çayları tadabileceğiniz nezih bir mekân...
“Aşkı ve muhabbeti demleyen” Çaynağme, ismindeki nağmeyi Asaf Osman’ın diğer sevdasından, eski musikimizle yaşadığı sevdadan alıyor. Mesela özenle seçilmiş ve ihtimamla demlenmiş Karadeniz çayının adı Rast, Seylan çayının adı Acemaşiran, Darjeeling çayının adı Saba, Assam çayının adı Segâh, yeşil çayın adı Evic… Siyah çayın her biri bir makamın adını taşıyan farklı harmanları da var. Mesela Hicaz’da tarçın parçaları, Dilkeşhaveran’da portakal kabukları, Muhayyer Sünbüle’de vanilya... Benim çok sevdiğim bir makam olan Bestenigar ise, siyah çay, süt, tarçın, zencefil ve benzeri bitkilerden oluşan bir harman…
Asaf Osman’ın Çaynağme’sinde çayla birlikte minik kurabiyeler de ikram ediliyor. Bu kurabiyelere de “Proust’u Madlen Kurabiyesi” ismi verilmiş. Biliyorsunuz, Marcel Proust, bir Madlen kurabiyesini yumuşatmak çayına batırınca gözünde bütün bir geçmiş zaman canlanır ve bir roman serisi doğar. Çaynağme’nin çaylarında isim olarak karşınıza çıkan makamlarda saz eserlerini dinlerken de -kurabiyeler olmasa bile- bir geçmiş zaman rüyasına dalıyorsunuz. Gece vakti ikinci katında çayınızı yudumlarken Boğaz’ı seyrediyorsanız, zannediyorsunuz ki “Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde…”
Sizi bilmem ama, ben, Asaf Osman gibi müteşebbis, yeni fikirleri ve fantezileri olan insanları çok seviyor ve takdir ediyorum. Onlar hayatımıza yeni renkler katıyorlar.
.23/02/2019 22:50
‘Medeniyetimizin musikisinden ayrı kalmayın!’
Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bugün saat 11.30’da Mehmet Güntekin yönetiminde “Esâtîz-i Elhan” isimli bir konser veriyor. “Musiki Üstatları” anlamına gelen “Esâtîz-i Elhan”ın eski musikimizle azçok ilişkisi olanlara hemen büyük müzikolog ve bestekâr Rauf Yekta Bey’i hatırlattığından eminim.
Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celâleddin Dede’den tanbur, aynı mevlevihanenin neyzenbaşısı Cemal Dede ile Aziz Dede’den ney öğrenen Rauf Yekta Bey, Zekâi Dede ve Bolâhenk Nuri Bey’den klasik repertuarı meşk etmiştir. Ancak çalışmalarını musiki tarihi ve nazariyatı üzerinde teksif ettiği için bestekârlık ve icracılığı ikinci planda kalır. Çok genç yaşta mükemmel bir şekilde öğrendiği Arapça, Farsça ve Fransızca sayesinde derin bir musiki bilgisi edinen ve geçen yüzyılın başlarında çıkan Şehbal, Yeni Mecmua, Hâle ve Nota gibi dergilerde çok sayıda makalesi yayımlanan Rauf Yekta Bey, musikimizin temel kaynaklarına derinliğine vâkıftı. Lavignac’ın Encyclopedie de la Musique’i için de “La Musique Turque” maddesini o yazmıştır. Eski musikimiz hakkında yazılmış ilk ilmî metin olan bu madde değerini hâlâ koruyor.
***
Rauf Yekta Bey, büyük bestekârlar hakkında da kapsamlı metinler yazmaya da karar vermişti. Bunlardan ancak beşini yazabilmiş, üçünü neşredebilmiştir: Hoca Zekâi Dede Efendi (1902), Hoca Abdülkadir Meragî (1902) ve Dede Efendi (1924). Safiyüddin ve Hacı Arif Bey cüzlerinin niçin basılmadığını kendisi şöyle anlatıyor:
“O tarihte bir taraftan Encümen-i Teftişiyye ve Muayene nâmı verilen sansür heyetinden müsveddelerin basımı için izin almaktaki zorluklar, diğer taraftan bu gibi telif eserlere okuyucular tarafından gösterilen rağbetin azlığı hevesimi kırmış ve daha doğrusu eserin basımına devam etmekliğime maddî imkân bırakmamıştı.”
Basılabilen -yukarıda isimlerini zikrettiğim üç cüz- musikimizin büyük bestekârları hakkında yazılmış ilk önemli metinlerdir. Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu, bugün işte bu bestekârların Rast, Hicazkâr, Hicaz, Nevâ ve Uşşak makamlarında seçkin eserlerini seslendirecek. Bu eserler arasında Meragî’nin meşhur “Haydarname”siyle Dede Efendi’nin eşsiz “Rast Kâr-ı Nev”i de bulunuyor
Konserde, yaşayan en önemli tanburilerimizden biri olan Murat Aydemir’in Rauf Yekta Bey’den seslendireceği Mahur Peşrev’in ardından Hüseyin Kıyak, Anıl Yurttaş ve Aybige Demir Okan’dan Dede Efendi ve Zekâi Dede’nin nefis şarkılarını dinleyeceğiz. Keşke siz de bizimle olsaydınız.
***
Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun bugünkü konserinde solist olarak da yer alacak olan Hüseyin Kıyak, asıl mesleği edebiyat öğretmenliği olmakla beraber kendini musikiye vakfetmiş çok genç, çok titiz bir araştırmacıdır ve musikimiz hakkında bir hayli yayını vardır. Bunlardan son ikisini çok önemsiyorum. Yüzyıllık Metinlerle Tanburi Cemil Bey (2016) isimli birinci kitapta, Cemil Bey hakkında geçen yüzyılın başlarından itibaren yazılmış yazılar tozlu gazete ve mecmua koleksiyonları bir bir taranarak bir araya getirilmiştir. Bunun nasıl büyük bir sabır ve emek işi olduğunu, böyle bir işe soyunmamış olanlar bilemezler.
Gelmiş geçmiş en büyük tanburilerimizden biri olan Cemil Bey gramofon devrine yetiştiği için icralarının büyük bir kısmı günümüze ulaşmıştır ve bu musikimiz açısından büyük bir şanstır. Ancak musiki dahil, zengin kültürümüzün mahfuz olduğu yazılı metinlerin çok büyük bir kısmı alfabe engeli yüzünden hâlâ ulaşılamaz haldedir. Bu hazineden istifade edebilmek için eski harfleri bilmek de yetmez; eski dile ve kültüre vâkıf, hiç olmazsa aşina olmak gerekir. Bir misal: Ahmet Rasim’in kitaplaşmamış yazılarının -ki çok büyük bir kısmı İstanbul inanılmaz zenginlikteki kültürünü yansıtır- künyeleri ve birer ikişer cümlelik özetleri iki büyük cilde ancak sığmıştır. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin eski müdürlerinden rahmetli Muzaffer Gökman’ın hazırladığı Ahmet Rasim bibliyografyasını inceleyiniz, göreceksiniz. Bütün bunların gün ışığına çıkması için Hüseyin Kıyak gibi bilgili, meraklı ve çalışkan gençlere ihtiyaç var.
***
Hüseyin Kıyak, Cemil Bey hakkındaki yazıları toparlayıp yeni harflere çevirerek musiki tarih ve kültürümüze hakikaten büyük bir hizmette bulunmuş, daha sonra Mesut Cemil’in yazılarının peşine düşmüştür. Mesut Cemil, Tanburi Cemil Bey’in oğludur; babası gibi tanbur virtüözü, babası gibi kedici, radyocu, Türkçeyi fevkalade güzel konuşan bir spiker ve üslûp sahibi bir yazar… Onun kaleminden çıkma Tanburi Cemil’in Hayatı (1947), biyografi edebiyatımızın seçkin örneklerinden biridir. Hüseyin Kıyak’ın bu bu çiçeği burnundaki çalışması da Mızrabı, Yayı ve Kalemiyle Mesud Cemil (2019) adını taşıyor.
İki kitap da Kubbealtı Neşriyatı tarafından yayımlandı ve ikisinin de tasarımı Ersu Pekin’e ait. Bu kitaplardaki güzel yazıları okuyup baba-oğul iki büyük virtüözün dünyasında gezinirken aynı zamanda kitap mimarisinin nefis örneklerini temaşa ediyorsunuz.
***
“Esâtîz-i Elhan” program broşürünün sonunda Türk Musiki Vakfı’nın logosu kullanılmış; altında şöyle bir motto var:
“Medeniyetimizin musikisinden ayrı kalmayın!”

Esâtîz-i Elhan’ın Dede Efendi cüzünün iç kapağı. Dede Efendi isminin altındaki satırda “Bu sahifede muharririn mührü bulunmayan nüshalar sahte olduğundan bayii kanunen mes’uldür” yazıyor. Bizdeki nüsha mühürsüz olduğuna göre korsan nüshalardan biri olsa gerek. Korsan yayıncılık demek ki yeni bir iş kolu değil.
.02/03/2019 22:36
İbrahim Müteferrika casus muydu?
Kemal Beydilli, “Matbaa tarihimiz,” diyor, “daha önce yazılanları tekrarlama ve yerleşmiş bütün yanlışlıkları göz ardı ederek, ortalıkta dolaşan bilgileri yeni araştırmalara yönelmeden ve usanmadan tekrarlama tarihidir.”
Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishane ve Mühendishane Matbaası (1995) gibi son derece önemli eserlere imza atan aziz hocamız, Osmanlı ve Avrupa tarihi, diplomatik ilişkiler, sefirler ve sefaretnameleri, ıslahat teşebbüsleri, yenileşme ve yeniden yapılanma gibi konularda büyük bir uzmandır. Kısa bir süre önce neşredilen İki İbrahim-Müteferrika ve Halefi (Kronik Yayınları) isimli eserinde yepyeni bilgilere ulaştığı gibi, bir meselenin nasıl incelenmesi gerektiğini de gösteriyor.
Çalışma tarzını tarif etmek için en uygun tarifi “kılı kırk yarmak” tabirinde bulduğum Beydilli hoca, bu hacim itibarıyla küçük, fakat muhteva itibariyle dolgun eserinde İbrahim Müteferrika hakkında bilinenleri tekrarlamaksızın hemen her kaynakta farklı gösterilen ölüm tarihine odaklanıyor. Herhangi biri için anlamsız gelebilecek bu tecessüs, Müteferrika’nın ölüm tarihini (1747) kesin olarak tespit edilmesi bir yana, yepyeni bilgilere ulaşılmasını da sağlıyor.
***
Bu bilgilerin ne olduğuna geçmeden önce, Beydilli hocanın matbaanın geç geldiği ve bunun sebepleri konusundaki abes tartışmaya iltifat etmediğini belirtmekte fayda görüyorum. 18. yüzyıl Osmanlı toplumunda okuryazarlık oranı çok düşük olduğu için matbaaya ihtiyaç hissedilmediğini, esasen ulemanın ve medrese talebelerinin müstensihler tarafından çoğaltılan gerekli kitaplarla yeterince donatıldıklarını söyleyen Beydilli hocadan Müteferrika’nın matbaasında basılan kitapların elle çoğaltılanlar kadar pahalı olduğunu da öğreniyoruz. Daha da önemlisi, basılan eserlere talebin çok düşük olmasıdır. Nitekim evlatlığı ve halefi Kadı İbrahim’in terekesinde yüz adet satılamamış Vankulu Lügati görünüyor.
Müteferrika, Kadı İbrahim ve Biraderleri ve Raşid Efendi matbaalarının uzun ömürlü, dolayısıyla etkili olmadıkları için unutuldukları, bu sebeple matbaanın ilk defa III. Selim devrinde açıldığına dair kayıtların bulunmasından da anlaşılıyor.
Bir gerçek daha: Müteferrika matbaası Patrona Halil isyanından yara almadan kurtulmuştur ve bu matbaaya karşı kasıtlı bir tepkiden söz edilemez. İsyana altı bin civarında müstensihin katıldığı ve matbaayla birlikte Kâğıthane’deki kâğıt imalathanesini de tahrip ettikleri iddiası da doğru değildir. Beydilli hoca, 1679’da İstanbul’a gelen Marsigli’nin gözlemlerine dayanarak o tarihte kâğıt imalathanesinin yerinde bir bez imalathanesinin faaliyet gösterdiğini söylüyor.
***
Beydilli hocaya göre, İbrahim Müteferrika’nın 1746 yılında öldüğü bilgisi, Joseph von Hammer’in Osmanlı Tarihi’nden yayılan yanlış bir bilgidir. Bu eserin sekizinci cildinde, İstanbul’daki Avusturya elçisi Penkler’in bir raporu kaynak gösterilir. Hammer, 23 Mart 1747’de ölen Comte de Bonneval’den, yani Humbaracı Ahmed Paşa’dan söz ederken evlatlığı Milanolu mühtedi Süleyman’ın ondan boşalan Humbaracı ocağının başına getirildiğini, aynı şekilde bir yıl önce ölen Macar mühtedisi Büyük İbrahim’in yerine de oğlu Küçük İbrahim’in geçerek matbaayı yönetmeye başladığını söyler. Bizim Kadı İbrahim diye bildiğimiz halefi Küçük İbrahim’in yıllarca divan tercümanı kâtipliği yaptığı da Beydilli hoca tarafından kesin olarak tespit edilmiştir.
Hammer, Müteferrika ile ilgili bilgilere kaynak olarak Penkler’in Haziran 1746 tarihli raporunu göstermektedir. Beydilli hoca, bu raporda asıl ilgi çekici hususa özellikle dikkatimizi çekiyor: İbrahim Mütferrika’nın ismi şifre koduyla (rakamlı hurufat) verilmiş, üzerine “İbrahim Effendi” kaydı düşülmüştür. Burada Mütferrika’nın Penkler’e “mahremane” olarak Divan-ı Hümayun’dan bilgiler ilettiği ifade edilmektedir. Şifre kodu ise 601.801 ve 601.104.801...
Sadece İbrahim Müteferrika’nın değil, evlatlığı ve adaşı Kadı İbrahim, Humbaracı Ahmed Paşa ve onun evlatlığı Süleyman’ın da Avrupa ülkeleri elçilerine Divan’dan haberler taşıyan bir casusluk şebekesinin içinde yer aldıklarını tespit eden Beydilli Hoca’ya kulak verelim:
“Süleyman’ın Küçük İbrahim ile yakın dostluğu ve iş birliği vardır. ‘Süleyman ve Küçük İbrahim Bonneval’e dair haberleri Penkler’e iletirler’ kaydı bu yakınlığın ve faaliyetlerinin boyutunu aksettirir. 1756 tarihli başka bir kayıtta Hammer İstanbul elçisi Schwachheim’ın raporundan hareketle (…) Pîrīzâde Osman Molla’nın verdiği bir ziyafette Küçük İbrahim ve Süleyman’ın da hazır bulunduğundan bahseder ve Bonneval’in ölümü üzerine geçen 12 sene zarfında bunların hâlâ Avrupa elçileriyle Divân arasındaki irtibatın temininde rol aldıklarına dikkat çeker. Osman Molla da bir ticaret antlaşması peşinde koşan Danimarka elçisi Gähler tarafından para gücü ile kullanılmaktaydı. Osmanlı, Fransız ve Sicilyateyn olmak üzere ‘üç mutfaktan karın doyuran’ Bonneval ve Penkler’e mahremâne haberler sızdıran Müteferrika gibi bunların yakınları olarak Küçük İbrahim ve Süleyman da muhbirlik hizmetlerinden maddȋ olarak istifade etmekteydiler. Bu ikisi ayrıca, Bonneval ve Müteferrika’nın yaptıklarını ve yazdıklarını da Penkler’e bildirmekteydiler.”
***
Evet, Kemal Beydilli hocamızda Türk modernleşmesinde önemli roller oynadıkları düşünülen İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmed Paşa gibi mühtedilerin aynı zamanda etkili birer casus oluklarını öğrendik. Kim bilir, yaşadıkça daha neler öğreneceğiz!
.09/03/2019 23:12
Şehir, şiir ve İstanbul
Ömer Erdem’in İstanbul’a ilan-ı aşk ettiği yeni şiir kitabı aşağı yukarı bir aydır çalışma masamda; bunaldıkça açıp bir İstanbul şiiri okuyorum, içim açılıyor. Dünden bugüne İstanbul’a sevdalı bütün şairlerin ses verdikleri bu güzel şiirleri okurken şairiyle birlikte İstanbul’u köşe bucak geziyor ve neşideler terennüm ediyoruz. Kitap boyunca “bir buhurdan gibi tüten” İstanbul sevgisi, bu şehrin bizi zaman zaman kaçıp başka yerlere sığınmaya zorlayan çirkinliklerini, hoyratlıklarını bile görünmez kılıyor.
Ömer Erdem’in İstanbul’la ilişkisi, modern şairlerin bir çoğununkinden farklı. Sevgisini Attila İlhan gibi “sana taptık ulan!” diye ifade etmiyor, “canım canım can çiçeğim” diyor. Halbuki modern şehir, şairleri kendine çeken büyüsünü kaotik yapısından alır. Paris, modern şiirin babası Baudelaire için hem cennet, hem cehennemdi; ona hem sıkıntı verirdi, hem zevk... Şer Çiçekleri şairi, 1869 yılında yazdığı “Spleen” adlı şiirinin son mısraında Paris’le ilgili bu karmaşık duygularını “Seviyorum seni rezil başkent!” mısraıyla özetlemişti.
Şer Çiçekleri’nin ilk bölümü olan “Paris Tabloları”, modern şairin ve şiirin şehirle ilişkisinin alfabesidir. “Manzara” şiirinde oturduğu çatı katından güzel Paris’i seyrederken hissettiği derin yaşama sevincini anlatan Baudelaire, “Akşamın Alacakanlığında” şiirinde de şehrin öteki yüzünden, her türlü günahın işlendiği, alkolün, uyuşturucunun ve fuhşun karanlık Paris’inden söz ediyordu. Sefih ve derbeder Baudelaire için Paris her iki çehresiyle de büyülüydü.
Sadece eserlerini 1860’tan sonra veren Fransız şairlerini değil, bütün dünya şiirini derinden etkileyen Baudelaire’in yarattığı rüzgâr, geçen asrın başlarında hâlâ esiyordu. 1903 yılında genç bir şair olarak Paris’e kaçan Yahya Kemal, Fransızcayı öğrenip bir süre romantik şairleri okuduktan sonra kendi tabiriyle “koyu Baudelaire-perest” olmuş ve Şer Çiçekleri’nin sun’i cennetinde onun gibi yaşamaya çalışmıştı. Nitekim “Eski Paris” şiirinde, Birinci Dünya Harbi öncesinin Paris’indeki edebiyat ortamını ve bu ortamda yazılan şiiri Verlaine absentinin Baudelaire afyonuna karıştığı “bir sihirli haz” olarak tarif etmiştir.
Daha sonra, başka şairleri tanıyıp başka vadilere kaysa da, kalbinde “o şi’rin çiçekleri”nin hiç solmadığını söyleyen Yahya Kemal, İstanbul’a, Paris’te edindiği alışkanlıklarının yanı sıra, Baudelaire ve Verlaine’den öğrendiği şehri yürüyerek tanıma zevkini getirmişti. Fakat İstanbul, Paris değildi; dolayısıyla Baudelaire’in Paris’in karanlık yüzüne bakarken hissettikleri hissedilemezdi.
***
Şer Çiçekleri’nin sun’î cennetini İstanbul’da keyfince yaşayamayan Yahya Kemal, bir süre sonra, bu şehrin güzelliklerini ve derunî hayatını keşfeder gibi oldu. Artık İstanbul’u yürüyerek geziyor ve Baudelaire’in çatı katından Paris’i seyretmesi gibi, o da surlardan ve tepelerden İstanbul’a bakıyordu. Baudelaire’in Paris’i “rezil”, Yahya Kemal’in İstanbul’u “aziz”di. Üstelik “Sis” şiirinde bütün kinini, öfkesini, hayal kırıklıklarını İstanbul’un yüzüne adeta tüküren Tevfik Fikret’e ciddi itirazları vardı. Fikret, “Rücu” şiirinde aslında İstanbul’a yağdırdığı lanetlerden hiç de rücu etmiş sayılmaz. İstanbul’u seviyor olsa bile, bu sevgisinin zerresini bile şiirlerine sızdırmamıştır.
Fikret, hayatı boyunca İstanbul’dan dışarı adım atmamış bir şair olarak derya içinde deryayı bilmeyen balığa benziyordu. Modern şehirleri görüp bedbaht olmaktan korktuğu için Avrupa’ya gitmek istememişti; Pierre Loti’yi muhtemelen asıl İstanbul’u sevdiği için sevmiyordu. Taşralı Yahya Kemal ise, tam aksine, İstanbul’u Avrupa’dan döndükten sonra sevdi, hem de çok sevdi. Dünyaya ikinci defa gelmek mümkün olsa ve bir yıldız kendisine malikane olarak verilse, bu iltifata bigane kalacağını ve İstanbul’a döneceğini söylüyordu. Ömer Erdem de “insan dünyaya istanbul’u sevmek için gelir” diyor ve aynı şiirde Yahya Kemal’i şöyle anıyor:
yahya kemal rüyasında
sünbül efendiye diz çöktü
bir kubbe gibi büyüdü başı
şiir en çok onu severdi
***
Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal’in İstanbul’a “bir ferdiyetin adesesinden, bir dâüssılaya benzeyen sevgiden ve bir tefekkürün arasından” baktığını belirttikten sonra, bir şehrin şiire bu tarzda mal oluşunun Baudelaire’le başladığını söyler. Fikret’in şiirlerinde Baudelaire’i okuduğuna dair en küçük bir emare yoktur.
İstanbul’u Baudelarie’ci bir hassasiyetle, tam bir metropolis olarak algılayan ve bunu şiirlerine taşıyan şair Necip Fâzıl’dır. Paris’te Yahya Kemal gibi Baudelaire şiirinin tesirinde kalan Necip Fâzıl’ın ilk dönem şiirlerinde, İstanbul, artık içinde kötülükleri de besleyen bir rezil metropolistir. Fakat İstanbul’a asıl mânâsında Baudelaire’ci bir bakış için Attila İlhan’ı ve onun “İstanbul Ağrısı” şiirini beklemek gerekecektir. “Sana taptık ulan - unuttun mu- sana taptık” mısraları, “Seviyorum seni rezil başkent” mısraının tercümesi gibidir.
Modern şiir, modern şehrin şiiridir. Şehir-şair ilişkisinin modern dünyada bir aşk-nefret ilişkisi olduğu da söylenebilir. Şair şehirle çekişe çekişe sevişir; şehirden nefret ettiğini, tabiatı ve kır hayatını özlediğini söylerken bile aslında şehre ilân-ı aşk etmektedir. Hayır, Ömer Erdem İstanbul’la çekişmiyor, ona zarar verenlerle çekişiyor ve kitabının birinci bölümünün son şiirinde İstanbul’a şöyle yakarıyor:
istanbul gel beni eteğinden atma
istanbul gel beni sensiz bırakma
……
istanbul bu son dileğim
bana bir mezar ver
.16/03/2019 23:01
Hamdullah Suphi’nin hitabesi
2015 yılından beri bu köşede çıkan yazılarımı gözden geçirdim; 18 Mart Çanakkale zaferinin her yıldönümünde bir şeyler yazmışım. 2015’te “Çanakkale, Truva ve Fatih” başlıklı yazımda Çanakkale zaferini Troyalıların Yunanlılara karşı kahramanca direnişine benzetenlerden söz ettikten sonra Celal Nuri’nin ilgi çekici bir yazısını özetlemişim. 2016 yılında Leyla Saz’ın oğlu Yusuf Razi Bey’in Çanakkale cephesinde gördüklerini anlattığı yazısından hareketle bir topçu bataryasının kumandanı olan Haydar Bey’in inanılmaz kahramanlığını ve Nâzım Hikmet’in küçük dayısı Mehmed Ali Bey’le birlikte nasıl şehit düştüğünü anlatmışım. 2017’de Haluk Nihat Pepeyi’nin bir destan denemesi olan Çanakkale isimli eserini, geçen yıl da Mehmed Âkif’in Çanakkale şehitleri için kelimelerle ördüğü muhteşem abideyi ve İstiklal Marşı’nı hazırlayan şartları ele almışım.
Bu yıl da geleneği bozmamak için ne yazacağımı düşünürken, İstiklâl Marşı’nın yazılmasına vesile olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Çanakkale Şehitleri’ne hitaben söylediği bir hitabeden hiç bahsetmediğimi hatırladım. Hamdullah Suphi, 1915 Temmuz’unda, cephede neler yaşandığını görüp kamuoyuna kendi sanatlarının diliyle anlatsınlar diye Arıburnu ve Seddülbahir’e götürülen yazar ve sanatçılardan biriydi. Edebiyatın Çanakkale’yle İmtihanı (2015) isimli kitabımı yazarken yazdıklarını esas almıştım.
***
Çanakkale’de kazanılan büyük zafere rağmen Birinci Dünya Harbi’nden müttefiklerimizle birlikte mağlup çıktık. Ardından yaşananları anlatmak, malumu ilam etmek olacaktır. Mütareke’nin imzalanmasından sonra, bir vesileyle Hamburg’a giden Hamdullah Suphi, 1919 Mayıs’ında bir İngiliz subayının nezaret ettiği Akdeniz Vapuru’yla İstanbul’a dönmek üzere yola çıkar. Vapurda ayrıca bin civarında Türk öğrenci ve işçi vardır. Miralay Talât Bey isminde bir Türk subayı da Berlin Türk Sefareti tarafından bu seferin düzenini sağlamakla görevlendirilmiştir.
Bu dönüşü Dağ Yolu I (Türk Ocağı Hars Heyeti Neşriyatı, İstanbul 1928) isimli eserinde anlatan Hamdullah Suphi, Çanakkale açıklarında vatan sahillerini görünce heyecanlandığını ve Boğaz’dan içeri girerken oradaki şehitliklerde yatanlara “hürmet ve takdis”lerini göstermeyi bir vazife addettiğini, bu sebeple gençleri vapurun arka güvertesinde toplantıya davet ettiğini söylüyor. Kısa bir hitabe ile düşüncelerimi anlattığı gençlerin bu teklifi “hararetle ve heyecanla” kabul etmeleri üzerine hemen orada teşkil ettiği küçük bir heyetle birlikte vapurun sevk ve idaresiyle görevli olanları ziyaret eder ve taleplerini iletir.
Vapur Boğaz’da ilerlerken vatana dönen gençlerin heyecanı artmaktadır. Nihayet taleplerini ilettikleri görevliler, İngiliz subayından izin istemek gerektiğini söylerler. İngiliz subayı, İstanbul’un işgal altında olduğunu, gerekirse orada hesap vereceklerini söylese de gençlerin coşkun teessüründen etkilenerek engel olmaya kalkışmadığı anlaşılıyor. Bir süre sonra heyetin talebi doğrultusunda vapur istikametini Çanakkale sahillerine doğru değiştirir ve vapurdakilerin seslerinin şehitliklerden kolayca işitilebileceği bir noktada durur.
Hamdullah Suphi, vapur durduktan sonra ön ve arka güverteler arasında uzanan köprüden şu hitabeyi irad etmiştir:
***
Aziz şehitlerimiz!
Gözlerimiz yaşla dolu, kalbimiz muhabbet ve hürmetinizle dolu, karşınıza geldik. Sizden mahcubuz. Siz gözlerinizi, Türk vatanına kazandırdığınız emsalsiz bir zafer üzerine kapadınız. Günahkâr olan bizleriz. Biz, kazandırdığınız zaferi hitama erdirmeyi bilmeyenler, günahkârız, mücrimiz.
Burada kemikleriniz kayalardan örülmüş sarp, yalçın dağlar gibi bir âbide kurdu. Eseriniz, yüzlerce, binlerce sene buradan gelip geçenleri hayretle, hürmetle düşündürecektir.
Ne yazık ki, karşı sahillerde, sıra sıra dizilmiş İngiliz çadırlarını seyrediyorsunuz. Dünyayı üstümüze saldırtarak, nihayet muvaffak olmayı bilen mağluplarınız, azamet ve mehabetinizin huzurunda, ruhlarınızın temaşasına aslâ lâyık olmayan küstah bir levha teşkil etmişler.
Vatan kapılarından içeri girerken, istikbalin bütün tarihi üzerinde tesiri devam edecek olan şu mübarek topraklarınızdan kuvvet ve ilham aldık. Başlarımızın üstümde bugün dongun bir musibet havası var. Fakat beni işitiniz, işitiniz! Ümitsiz değiliz. Çünkü sizin gibi şehitleri olan bir milletin evlâdıyız. İnanınız, tâ içimizden duyarak size söylüyoruz. Sizin muzaffer şehitliklerinizi esir bir vatanın toprakları kuşatmayacaktır.
Aziz şehitlerimiz,
Bedbaht Türk vatanının ufukları üstünde bir gün hayır sabahı doğarsa, biliniz ki o sabah, sizin genç ve kızıl kanlarınızın coşa coşa aktığı bu ufukların üstün den tulû’ edecektir. Size minnettarız, size borçluyuz. İstilâya uğrayan vatana dönen bu gençler, karışınızda el bağlayan bu gözleri yaşlı kardeşleriniz, bedbaht ana vatana karşı vazifelerini yaparak size borçlarını ödeyeceklerdir.
Aziz şehitlerimiz,
Ruhlarımızı, hâtıranızın güzelliği, ulviyeti içinde yıkadık, i’lâ ettik. Biz de sizi işittik ve size yemin ediyoruz. Sizden aldıklarımızı memlekete karşı son vazifelerimizi yaparak ödeyeceğiz.
Sevgili şehitlerimiz,
Benim lisanımda kadın ve erkek, bütün muzdarip kardeşlerinizin lisanı birleşerek söylüyorum: Vazifemize gidiyoruz. Size lâyık olmaya çalışacağız. Sevgili şehitlerimiz, aziz şehitlerimiz...
***
Hamdullah Suphi’nin hitap ettiği Çanakkale şehitlerinin binlercesi de binlerce kilometre uzaktan gelerek o güne kadar belki adını bile duymadıkları bir ülkenin halkına karşı savaşan Anzakların, yani Avustralya ve Yeni Zelandalı askerlerin kurşunlarıyla can vermişlerdi. Savaştan sonra, ülkemize saldırıp kanımızı dökmüş olmalarına rağmen bağrımıza bastığımız ve her yıl ülkemize gelip şafak ayinleri yapmalarına izin verdiğimiz Yeni Zelandalılardan asla beklenmeyecek bir saldırı önceki gün bu ülkenin Christchurch şehrinde gerçekleşti. İki camide cuma namazını kılmakta olan masum Müslümanlar otomatik silahlarla taranarak alçakça katledildi. Böylesine aşağılık bir eylemi tarif edecek bir kelime bulamıyorum. Lânet, lânet, lânet...
Yeni Zelanda’da şehitlik mertebesine ulaşanlara Allah’tan rahmet ve bütün İslâm âlemine başsağlığı diliyorum.
.23/03/2019 23:11
Bolayır’da iki türbe
Geçen hafta 18 Mart zaferi vesilesiyle düzenlenen bir programa katılmak üzere Çanakkale’ye giderken dostlarımla birlikte Bolayır’a da uğradım, Rumeli Fâtihi Süleyman Paşa ve Namık Kemal türbelerini ziyaret ederek ruhlarına birer Fatiha okudum.
Gelibolu yarımadasına geçmeyi başararak ilk fetih hareketlerini gerçekleştirdiği için “Rumeli Fâtihi” olarak tanınan Süleyman Paşa, Orhan Gazi’nin büyük oğluydu ve Osmanlı kaynaklarına göre, Bolayır’la Seyitgazi arasında av peşinde koşarken kapaklanan atının altında kalarak ölmüş (1357), haberi alır almaz Bolayır’a gelen babası tarafından buraya gömdürülerek üzerine bir türbe yaptırılmıştı.
***
Ali Ekrem Bolayır, babası Namık Kemal’in Gelibolu mutasarrıflığı sırasında Ebüzziya Tevfik’le birlikte Bolayır’a gelip çok sevdiği Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaret ettiğini ve “Öldüğüm zaman beni buraya gömseler!” dediğini söyler. Namık Kemal bir süre sonra Sakız’da vefat edince Ebüzziya onun vasiyet mahiyetindeki bu sözünü hatırlayarak Sultan II. Abdülhamid’e bildirmiş, padişah da bu müzmin muhalifinin Sakız’da defnedildiği yerden alınarak Bolayır’a getirilmesini ve Süleyman Paşa’nın yanı başına defnedilmesini irade etmiştir.
Şaşırtıcı olan, bu türbenin projesinin amatör bir ressam ve mimar olan Tevfik Fikret tarafından yapılmasıdır. Altı mermer sütun üzerine yerleştirilmiş küçük bir kubbe, sütunlar arasında demir şebekeler, mermerden yapılmış ve üzerine bir puşide oyulmuş sanatkârane bir sanduka...
Kubbesi ve sütunları muhtemelen 1894 depreminde yıkılan Namık Kemal türbesi, müttefiklerin Süleyman Paşa türbesini hedef alarak yaptıkları bombardımanda da epeyi zarar görmüştü.
***
Müttefikler, muazzam donanmalarıyla Çanakkale’ye saldırdıklarında Süleyman Paşa türbesini özel olarak hedef almışlardır. Bu savaş, aynı zamanda bir semboller savaşıydı. Harp Mecmuası’nın Şubat 1331 tarihli 5. sayısında Süleyman Paşa türbesi ve camiinin düşman gülleleriyle tahrip edilmiş halini gösteren fotoğraflar vardır. Bu sebeple Çanakkale’ye sevk edilen askerler mutlaka Bolayır’a uğrar, iki türbeyi de ziyaret ederek vatan topraklarını kanlarının son damlasına kadar savunma ve intikam sözü verir, hatta bu sözlerini Süleyman Paşa’nın ve Namık Kemal’in mermer lâhitlerine yazarlardı.
1915 Temmuz’unda, izlenimlerini yazsınlar diye Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini ziyaret etmeleri sağlanan şair ve yazarlar da bu iki türbeyi ziyaret etmişlerdi. Heyette yer alan Hamdullah Suphi Tanıröver’in İkdam gazetesinde bu ziyaret hakkında yazdığı notlarda şöyle bir cümle vardır: “Bizden evvel geçen asker ziyaretçiler lâhitlerin mermerleri üstüne kendi kalemlerile ‘İntikamınızı alacağız, sevgili şehzademiz, sevgili babamız!’ diye yazmışlardı.” Aynı geziyle ilgili izlenimlerini Turan gazetesinde yazan Ali Canib Yöntem de Namık Kemal’in kabrinin mermerlerine oradan geçen neferlerin yazdıklarından iki örneği nakletmiştir. Biri Menemenli Hüseyin isminde bir nefere ait: “Ey Türk şairi, senin ve memleketinin intikamını almaya gidiyoruz!” Diğerini ise Kastamonulu Hâfız Mehmed yazmış: “Hürriyet şehidi Namık Kemal’in mezarında zafer için yemin ediyorum.”
Aşağı yukarı aynı tarihlerde cepheye intikal eden ve bir ay sonra şehit düşen Mülâzım-ı sani İbrahim Naci Bey’in günlüğüne yazdığı 1 Haziran 1915 tarihli notlarındaki şu cümleler daha dikkat çekicidir: “Süleyman Paşa ve Kemal Bey’in mübarek kabirlerinin bulunduğu bu yerin kudsiyeti ne kadar büyüktü. Sonra vaktiyle Türk kahramanlığı, büyüklüğü ile titreyen bu yerler şimdi ne felâketler ne küçük düşürücü hadiseler yaşamıştı. Cesaret ve adaletleriyle şan veren ecdadımızın haşmetiyle dolu bu topraklar daha dün Bulgarların uğursuz ve kirli ayaklarıyla ne kadar çiğnenmiş, kim bilir ne kadar ağlamıştı.”
***
Bolayır’daki türbeleri ziyaret ederken bütün bunları düşündüm. Bana sorarsanız, bu türbeler, taşıdıkları sembolik anlama yaraşır bir özen ve dikkatle korunmuyor. Hele çevresinin görüntüsü hiç hoş değil. Gözlerinizi çirkin yapılaşmadan hemen kaçırıp muhteşem Saroz Körfezi’nde dinlendirmek ihtiyacı hissediyorsunuz. Süleyman Paşa Türbesi çok kötü restore edilmiş. Eski fotoğraflarda türbenin bitişiğinde küçük bir cami görünüyor. Müttefik bombardımanında bu camiin minaresinin gövdesinde de derin bir yara açılmıştı.
Namık Kemal’in türbesinin mermer sütunları da arka tarafta boylu boyunca yatıyor. Bu türbenin eski fotoğraflarından hareketle ayağa kaldırılması çok mu zordur? Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın Bolayır’la özel olarak ilgilenmesi gerektiğine inanıyorum.

.30/03/2019 23:11
Amanvermez Avni’nin maceraları
İlk gençlik çağımda bir hayli Mike Hammer okumuştum, çoğunu Kemal Tahir ve Afif Yesari’nin yazdığını bilmeden... Sherlock Holmes ve Hercule Poirat’nun maceralarına da bayılırdım. Hâlâ iyi polisiye roman bulursam okurum. Geçen hafta da bizim Amanvermez Avni’nin maceralarını takıldım. Türklerin Sherlock Holmes’ü Amanvermez Avni, hayatı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Ebüssüreyya Sami adında bir yazarın yarattığı, polisiye vakaları bilek ve siyah gücüyle değil, zekâsıyla çözen ve tıpkı Holmes gibi kılıktan kılığa giren genç bir polis hafiyesidir. Arif adında, Holmes’ün arkadaşı Dr. Watson gibi becerikli bir yardımcısı da vardır.
***
Polisiye roman Avrupa’da çok zengin bir geçmişe sahip. Bu konuda doyurucu bilgi edinmek isteyenler, Erol Üyepazarcı’nın Korkmayınız Mister Sherlock Holmes adlı iki ciltlik kitabına müracaat etmelidirler. “Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü (1881-2006)” alt başlığını taşıyan bu harika kitabın birinci bölümünde, polisiye romanın ne olduğu, niçin yazıldığı, nasıl bir ihtiyacı karşıladığı, polisiye edebiyatının dünyada nasıl ortaya çıktığı ve nasıl geliştiği anlatılır, sonraki bölümlerde ise Türkiye’de telif ve tercüme polisiye romanın heyecan verici macerası...
Erol Bey’in tespitlerine göre, 1881-1908 yılları arasında Türkçeye elli beş polisiye roman çevrilmiştir. 1908’den sonra, İkinci Meşrutiyet’in sağladığı hürriyet ortamında, bütün yayınlarda olduğu gibi polisiye roman tercümelerinde de büyük bir artış olur, Dime novel’lerden Scherlock Holmes ve Arsene Lupin gibi klasiklere kadar yüzlerce polisiye tercüme edilir. Bu arada Türk yazarları da bu türe ilgi göstermeye başlarlar. İlk telif polisiye roman olan Esrâr-ı Cinâyât Ahmed Midhat Efendi’nin imzasını taşımaktadır. Onu Fazlı Necip’in romanları takip eder. 1908’e kadar yerli polisiye romanda pek fazla bir ilerleme sağlandığı söylenemez. 1913 yılında Ebülbehzat adında bir yazarın Beyoğlu Cinâyâtı, dizinin ilk kitabı tutmadığı için devam etmemiştir. Ancak aynı tarihte Ebüssüreyya Sami’nin on kitaplık Türklerin Sherlock Holmes’ü Amanvermez Avni serisi büyük bir başarı kazanacaktır.
***
Erol Bey, polisiye romanın tarihiyle ilgilenmekle yetinmemiş, bugünün okuyucusunu polisiyeye emek vermiş eski yazarlarımızın eserleriyle buluşturmak için de kolları sıvamıştır. Peyami Safa’nın -nam-ı değer Server Bedi- Cingöz Recai serilerinin ardından Ebüssüreyya Sami’nin on hikâyeden (novella) oluşan Amanvermez Avni’lerini de sadeleştirerek tek cilt halinde yayına hazırladı. Yeni baskısı Ötüken Neşriyat tarafından zevkli bir kapak ve tasarımla yapılan eserin başında, Erol Bey’in Ebüssüreyya hakkında bulabildiği bütün bilgileri bir araya getirerek yazdığı bir metin yer alıyor. Sabah, İkdam, Tarik gibi gazetelerle Musavver Malumat’ta yazarlık ve yöneticilik yaptığı anlaşılan Ebüssüreyya 1868 yılında doğmuş, fakat nerede ve ne zaman öldüğü bilinmiyor. Erol Bey’in tespitlerine göre, 1930’larda mahiyetini bilmediğimiz bir görevle Amasya’daymış, o kadar.
1913-1914 yıllarında yayımlanan Amanvermez Avni hikâyeleri okuyucular tarafından çok beğenilmiş ve yeni baskıları yapılmış. Hatta daha sonra Amanvermez Sabri ve Amanvermez Ali gibi yeni dizilerin ortaya çıktığını söyleyen Erol Bey, Amanvermez Avni serisinin niçin çok tutulduğunu, Ebüssüreyya’nın “Yanmış Adam” hikâyesinin başında yer alan açıklamasını aktararak cevaplandırıyor:
“Sherlock Holmes, Nat Pinkerton, Nick Carter, Lecoq Harry gibi Batı’nın zabıta yaşamında harikalar yarattıkları söylenilen fevkalade zeki kişilere ait öykülerin ne kadar merakla okunduğunu gördükçe Doğu ülkelerinin de bu gibi zekâlardan yoksun olmadığını kanıtlayacak, bugüne kadar saklı kalmış doğru belgelerin yayınlanmasını ulusal ve vatani görevlerden saydım. Amerikalı bir Nat Pinkerton’un, Parisli bir Lecoq’un ellerinde var olan çok sayıdaki maddi araçlara dayanan başarılarını ısrarla alkışlayan okuyucular, hiç şüphe etmem ki bütün süregiden mahrumiyetleri içinde, yalnız sahip olduğu Doğu zekâsını kullanarak kazanan bir Türk polisini daha çok beğeneceklerdir.”
Erol Bey, Amanvermez Avni hakkında Zafer Toprak’ın yorumunu da önemsiyor. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarından mağlubiyetle çıktığımız için halk hiç olmazsa hayal dünyasında bu mağlubiyetleri telafi etmek istiyor, kumandanların kahramanlıklarından ziyade, kendi mahallesinden kahramanların, kendi günlük hayatından kesitler de sunan hikâyelerini arıyordu. Amanvermez Avni böyle bir kahramandı.
***
Önceki gece son ikisini okuyup bitirdiğim ve kurguları bakımında da başarılı bulduğum Amanvermez Avni hikâyelerinin en sevdiğim tarafı, beni Abdülhamid devri İstanbul’unda semt semt, sokak sokak gezdirmesi oldu. O yılların İstanbul’una dair başka hiçbir kaynakta bulunmayacak bilgiler edindim. Öyle anlaşılıyor ki, Ebüssürayya, İstanbul’u, özellikle Beyoğlu civarını ve devrin zaptiye teşkilatının işleyişini çok iyi biliyordu.
Amanvermez Avni hikâyelerinin ilki olan “Yanmış Adam”ın Selçuk Yüksel tarafından oyunlaştılıp sahneye konulduğunu, şu sıralarda Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde oynanmakta olduğunu da hatırlatmak isterim.
Türklerin Sherlock Holmes’ü Amanvermez Avni’yi polisiye meraklılarına tavsiye ve aziz üstadımız Erol Üyepazarcı’yı tebrik ediyorum.

NOT. Bugün yapılmakta olan mahalli idare seçimlerinin milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum
.06/04/2019 23:31
Osmanlı’nın kuruluş coğrafyasında bir keşif gezisi
Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezi (ANAMED) tarafından geçen mayıs ayında açılan “Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi” sergisinin kapandığını düşünerek üzülüyordum; çok istediğim halde fırsat bulup gezemediğim bu serginin 5 Mayıs’a kadar uzatıldığını öğrenince kendime izin verdim. Aylar var ki İstiklâl Caddesi’ne çıktığım yok. Aslında Üsküdar’dan Taksim’e Marmaray ve metroyla kısa sürede gitmek mümkün. Ama ben motorla Kabataş’a, tramvayla Karaköy’e, oradan da Tünel metrosuna binerek İstiklâl’e çıktım. Doğrusu pek özlemişim. Hayır, İstiklâl Caddesi’ni değil, bu güzergâhı... Evet, sonunda ANAMED’deki sergiyi gezdim.
***
Devlet-i Aliyye’nin son yüzyılında hanedanın kuruluş devrine ve başta Söğüt, Bilecik ve Bursa olmak üzere kuruluş coğrafyasına özel bir ilgi duyduğunu, hatta şehzadelere Ertuğrul, Osman ve Orhan gibi isimler verilmeye başlandığını biliyoruz. Bu ilgi edebiyata da yansımış, Muallim Nâci tarafından “Gazi Ertuğrul Bey” isimli uzun ve destansı bir manzume yazılarak Sultan Abdülhamid’e takdim edilmişti. Manzumenin en ilgi çekici tarafı, Mehmed Emin Yurdakul’dan beş yıl önce “Ben ki bir Türk’üm unutmam Caber’i” mısraıyla Türklüğü güçlü bir şekilde vurgulanmış olmasıydı.
Abdülhamid, “Gazi Ertuğrul Bey” manzumesini çok beğenmiş olmalı ki, Nâci’ye “Tarih-nüvis-i Selâtin-i Âl-i Osman” unvanını vermiş, o da bu görevi en iyi şekilde yerine getirebilmek için 1892 Eylül’ünde yakın dostlarından şair Şeyh Vasfi’yle birlikte Bursa’ya, oradan da Söğüt ve Bilecik’e giderek incelemelerde bulunmuş ve notlar almıştır. Nâci, ne yazık ki, Ertuğrul Gazi’nin hayatını kaleme aldıktan kısa bir süre sonra vefat etiği için hayalindeki eseri yazamadı. ANAMED’deki sergiyi gezerken, ister istemez “Sultan Abdülhamid’in Naci’ye tarih-nüvislik görevini vermesi, bu sergide anlatılan geziyi planlamasına yol açan düşünce ve hassasiyetin başka bir neticesi olsa gerek!” diye düşündüm.
***
Sultan II. Abdülhamid, 1886 yılında devrin önemli ressam ve fotoğrafçılarından bir ekip kurar. Hoca Ali Rıza, Sururili Ahmed Emin, Ahmet Şekûr ve Mehmed Emin Beylerden oluşan ekibin görevi, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa’nın yanı sıra Yenişehir, İznik, Söğüt ve Bozüyük gibi ilk yerleşim yerlerini belgelemektir (Bu sergi sayesinde bugüne kadar “Servili” diye bildiğimiz ressam Ahmed Emin Bey’in “Sururili” olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz). Bu seçkin ekip, çok zor şartlarda bölgeyi gezmiş, karakalem çizimlerle ve fotoğraflarla tarihî yapıları ve bölgede yaşayan Yörükleri belgelemişlerdir. Hepsi tek tek paspartulanan ve altlarına Türkçe ve Fransızca açıklamalar yazılan fotoğraflar, yerleşim yerleri, mimari eserler ve peyzaj hakkında çok önemli bilgiler ihtiva ediyor.
Sergide, keşif gezisi rotasındaki dramatik manzaraları, abideleri ve bölge sakinlerini, özellikle çevrede yaşayan Yörük aşiretlerini yansıtan orijinal fotoğraflara bakarken kendimi bir an 19. yüzyıla doğru zamanda yolculuğa çıkmış gibi hissettim.
Muhtemelen Almanlar tarafından yapılacak Anadolu demiryolu için bir ön keşif niteliği taşıyan bu önemli gezide yüz civarında fotoğraf çekilir, Yıldız Sarayı Kütüphanesi için on bir gösterişli albüm hazırlanır ve üç albüm de Sultan Abdülhamid tarafından Almanya Şönsölyesi Otto von Bismarc’a hediye olarak gönderilir. Bismarc’ın özel kütüphanesindeki albümler yıllar sonra elden çıkarılacak ve 2017 yılında yapılan bir müzayedede satın alınıp Türkiye’ye getirilerek Ömer M. Koç Koleksiyonu’na eklenecektir. Küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, Ahmet Ersoy ve Deniz Türker’in üstlendiği, tasarımını ise Yeşim Demir Pröhl’ün yaptığı “Tarihin Merkezine Seyahat” sergisinde bu albümler merkeze alınmıştır. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgi ve belgelerle daha da zenginleştirilen sergide, ziyaretçilere Fransız Gaumont Pathé arşivinden Bursa’nın bilinen ilk video görüntülerini de sunuluyor. Bahattin Öztuncay ve Özge Ertem tarafından hazırlanan ve sergiyle aynı ismi taşıyan kitapta ise Selim Deringil, Ahmet Ersoy, Berin Gölönü, Reşat Kasaba, Sinan Kuneralp, T.G. Otte, Beatrice St. Laurent ve Deniz Türker’in makalelerine yer verilmiş.
“Tarihin Merkezine Seyahat” sergisini Osmanlı tarihine ve fotoğrafa ilgi duyanların kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum. Az kalsın unutuyordum; sergideki fotoğraflardan birinde, keşif gezisi ekibini gençlik halleriyle görmek mümkün. Ben özellikle Hoca Ali Rıza merhumu görünce çok sevindim.

.13/04/2019 23:29
Kemal Karpat ve ‘Türk Demokrasi Tarihi’
Geçen ay kaybettiğimiz Kemal Karpat Hoca hakkında bir şey yazamadım. Haftada bir yazınca gündemden kopmak kaçınılmaz. Büyük bir tarihçi ve siyaset bilimci olan merhum benim hayatıma 1970’lerin sonlarında Türk Demokrasi Tarihi’yle girmişti. Taha Akyol’un tavsiyesiyle okuduğum bu kitaptan Türk toplumunun demokrasiyle çetin imtihanı hakkında çok şey öğrenmiştim.
Yakın zamanlarda Timaş Yayınevi tarafından yeni baskısı yapılan Türk Demokrasi Tarihi, Karpat Hoca’nın aslında İngilizce yazdığı, 1959 yılında Princeton Üniversitesi tarafından yayımlanan bir kitabının Türkçe tercümesidir. Bu önemli eserinde, Türkiye’yi çok partili sisteme geçişe zorlayan süreçleri ve yeni sistemin getirdiklerini enine boyuna tahlil eden Karpat Hoca’nın meselelere o yıllarda herkesten nasıl farklı baktığını ve ne kadar doğru tespitlerde bulunduğunu görerek hayret etmiştim. Bu kitabı erken okumuş olmanın çok faydasını gördüğümü söyleyebilirim.
***
Türk Demokrasi Tarihi’yle önsözü, değeri hakkında önemli ipuçları veriyor ve okuyucusunu bir an önce tamamını okumaya icbar ediyordu. Bu kitabın bir fikir isyanından doğduğunu söyleyen Hoca’nın şu cümlelerine öncelikle dikkatinizi çekmek isterim:
“Bu isyan bir yandan bazı Batılı bilgin ve yazarların Türkiye ve Türk meselelerini gereğiyle değerlendirmeden sübjektif fikir yürütmelerine karşıdır. Bunların birçoğu Türkiye’yi tarihî rolünü oynamış, modernleşmenin yarı yolunda takatini tüketmiş, varlığını büyük devletlerin yanına sığınmakla koruyabilen bir ülke olarak görmektedirler. Hâlbuki biz Türkiye’nin sonsuz kuvvet kaynaklarına sahip olduğuna bütün varlığımızla inanmaktayız.”
Karpat Hoca, fikir isyanının sadece Türkiye hakkında böyle düşünen yabancılara karşı değil, aynı zamanda Türk fikir hayatını etkileyen ve kendilerine “aydın” diyen üç grup okumuşa karşı olduğunu söylüyordu. Birinci grup, kendini “ilerici” diye tanımlayan, toplumdan tamamen ayrı düşmüş, “edindikleri bilgiyi sanki insanüstü kaynaklardan geliyormuş gibi kendilerini halktan üstün ilan etmek için bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyen” aydınlardan oluşur. Bunlar “Türk toplumunun meselelerini yabancıların gözleriyle görüp, yabancıların Türk toplumu hakkında besledikleri yanlış görüşleri ve olumsuz duyguları çabucak kabullenerek bunları çeşitli parlak isimler altında kendi fikir mahsulleri imiş gibi yaparlar. Bunlar, yarı müstemleke kültürünün en canlı misalleridir.”
İkinci gruptaki aydınların da çağımızın yarattığı sosyal, ekonomik ve kültürel ihtiyaçları yok sayarak tarihin romantik hayalleri içinde yaşayan ve değişmeye inanmayan “mukaddesatçı” ve “ırkçı” aydınlarla bunların tam karşısında gibi görünen oportünist maddiyatçılardan oluştuğunu düşünen Karpat Hoca’ya göre üçüncü grup, belli bir ideolojiyi bütünüyle kabul ettiğimiz takdirde bütün meselelerin toptan çözülebileceğini zanneden ve kendi dar görüşleriyle bağdaşmayan her düşünceyi hiç tartışmadan reddeden Marksist aydınlardı.
***
Bu eleştiriler, hiç şüphesiz, Türkiye’nin meselelerine bütün bu aydın gruplarından farklı bakmak gibi bir iddiayı ihtiva ediyor. Karpat Hoca’nın gerek Türk Demokrasi Tarihi’yle, gerekse daha sonra yayımlanan ve kendisine milletlerarası çapta şöhret ve itibar kazandıran ufuk açıcı eserleriyle bu büyük iddianın hakkını verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Türkçe yayımlanan, yerim dar olduğu için isimlerini zikredemediğim kitapları bile onun ilgi alanları ve yaklaşım tarzı hakkına fikir vermeye yeter.
Karpat Hoca’nın daha sonra Edebiyat ve Toplum, İslam’ın Siyasallaşması, Balkanlarda Osmanlı Mirası gibi başka kitaplarını da okudum. Tabii, Emin Tanrıyar’ın onunla yaptığı ve Dağı Delen Irmak adıyla neşrettiği nehir söyleşiyi de... Bu uzun söyleşide Karpat Hoca’nın bir ilim adamı olarak kendini var edebilmek için verdiği büyük mücadeleyi, yaşadığı sıkıntıları, hayallerini, hayal kırıklıklarını öğrenmiş ve kendimi ona daha yakın hissetmeye başlamıştım. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.
Derkenar

SEÇKİN BİR MÜZİK TOPLULUĞU: İSTANBUL SAZENDELERİ
Geçen perşembe gecesi Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde İstanbul Sazendeleri’nin 20. yıl konserini dinledim. Üsküdar Belediyesi’nin kültür etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve tam iki buçuk saat süren konser, Tanburi Cemil Bey’in o nefis “Çeçen Kızı”yla başlayıp grubun kurucusu Kanuni Göksel Baktagir ve Udi Yurdal Tokcan’ın eserleriyle devam etti. Büyük bir kısmı enstrümantal eserlerden oluşan ve salonu tıklım tıklım dolduran dinleyicileri adeta büyüleyen bu harika konserin İzzet Kızıl, Nedim Nalbantoğlu, Turay Dinleyen, Sumru Ağıryürüyen, Şennur Dinleyen, Sibil Paktorosoğlu, Eda Karaytuğ gibi büyük sürprizleri de vardı.
Musikimizin sözlü eserlerini her zaman her yerde dinlemek mümkün. Ancak saz eserleri, konserlerde genellikle tadımlık olarak sunulur. Eskiler nedense saz eseri bestelemekte biraz nazlı davranmış, sözlü eserlere ağırlık vermişlerdir. Hâlbuki çoğu bin defa çiğnenmiş lâfların tekrarından ve “laf salatası” olmaktan öteye geçemeyen güfteler, son derece mücerret bir sanat olan musikinin tesir sahasını daraltmakta ve dinleyenleri belli bir anlama şartlandırmaktadır. Bu sebeple enstrümantal eserler besteleyen Göksel Baktagir, Yurdal Tokcan, Murat Salim Tokaç gibi sanatkârları her zaman destekledim.
Göksel Baktagir, konsere başlamadan önce rahmetli Tanburi Necdet Yaşar’ın hayallerinden birinin sadece enstrümantal eserler icra eden bir topluluk kurmak olduğunu, kendisinin İstanbul Sazendeleri topluluğunu kurarak onun bu hayalini gerçekleştirdiğini söyledi. Bu seçkin topluluğun her biri sazını yenmiş büyük bir sanatkâr olan üyeleri şunlar: Göksel Baktagir (kanun), Yurdal Tokcan (ud), Emrullah Şengüller (viyolonsel), Selim Güler (klasik kemençe), Eyüp Hamiş (üflemeli çalgılar), Baki Kemancı (keman), Bülent Elmas (perküsyon), Oray Yay (perküsyon).
Dünyada neredeyse konser vermediği ülke kalmayan İstanbul Sazendeleri’nin konserlerine “çılgın kemancı” Nedim Nalbantoğlu’yla perküsyon sanatçıları İzzet Kızıl ve Yinon Muallem gibi çok önemli isimler de katılıyor. Perşembe gecesi dinlediğimiz konserde İzzet Kızıl’ın perküsyon solosuyla iki büyük kemancının, Nedim Nalbantoğlu ve Turay Dinleyen’in olağanüstü düetleri salonu ayağa kaldırdı. Sözün kısası, harika bir konser dinledik.
Kuruluşunun 20. yılını kutlamakta olan İstanbul Sazendeleri’nin tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
.20/04/2019 23:23
Vefatının 20. yılında Erol Akyavaş
Miraçname ressamı Erol Akyavaş “dâr-ı beka”ya göçeli tam yirmi yıl olmuş. Geçen cuma akşamı dostları İstanbul Modern’de bir araya gelerek büyük sanatkârı andılar.
Daha dünmüş gibi hatırlıyorum, 1997 yazında bir gün telefonum çaldı, Erol ağabey arıyordu, doktorların geçmeyen öksürüğünden şüphelendiklerini, bu sebeple sağlık sigortasının bulunduğu Amerika’ya gideceğini söyledi. Beni aramasının sebebi o sırada birlikte çalıştığımız bir projeydi. Ona tanıştığımız günlerde Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ından söz etmiştim. Büyük dayısı Abdülbaki Gölpınarlı’nın neşrettiği Hüsn ü Aşk’ı bulup okudu, çok etkilendi ve Miraçname gibi bir baskı serisi için hazırlanmaya başladı. Metnini de ben yazacaktım.
Ne yazık ki, büyük sanatkâr çok nâdir görülen ve tedavisi mümkün olmayan bir kanser türüne yakalanmıştı. Amerika’da bütün tedavi usulleri denendiği halde ancak bir yıl yaşayabildi. Kendisini 19 Nisan 1999 Salı günü kaybetmiş, restorasyonuna maddi katkıda bulunduğu Kızıltoprak Zühtü Paşa Camii’nde kıldığımız cenaze namazından sonra Kanlıca’da toprağa vermiştik.
***
Erol Akyavaş’ın önemini 1987 yılında Galeri Nev’de sergilediği Miraçname sersini gördükten sonra fark etmiştim. 1989’da Tercüman gazetesini ziyaretinde Rauf Tamer’in odasında tanıştık, hemen o gün kendisiyle bir röportaj yaptım. Dostluğumuz böyle başladı. Sonraki çalışmalarını çok yakından takip ettim ve hakkında birçok yazı yazdım. Portreler yazmaya başladığımda aklıma gelen ilk isim de Erol Akyavaş olmuştu. Savaş sırasında (1995) Bosna seyahatine birlikte çıktık; “Utanıyorum, O Halde Varım” adlı projesinden ilk bana bahsetti.
Akyavaş’ın asıl mesleği mimarlıktı; fakat sonunda ilk göz ağrısı olan resimde karar kılmış, ilk sergisiyle New York Modern Sanat Müzesi’ne girmeyi başardığı gibi, aynı müzenin 1963 yılında hazırladığı, çeşitli sanat merkezlerinde tekrarlanan “Modern Resmin Tarihi” sergisinde temsil edilen tek Türk ressamı olmuştu.
Ressamlığının yanı sıra, geniş kültürü, mizah yüklü konuşma üslûbu ve kendine has argosuyla sohbetine doyulamaz bir hayat adamıydı. Yaklaşık otuz yıl Amerika’da yaşadığı halde, ayaklarını kendi ülkesinin topraklarına sağlam bir şekilde basardı; içinden geldiği medeniyetin değerlerine yönelerek yepyeni sentezlere ulaşmıştı. Modernliğin yabancılaştırıcı ve dayanılmaz baskısına rağmen, geleneğin vazgeçilmez değerlerini sanat yoluyla yeniden hayatımızın bir parçası hâline getirmeye çalışan Akyavaş’ın yapmak istediği, modernleşme tarihimizde örneği pek az bulunan, içinden geldiğimiz dünyanın estetik tercihlerini de büyük ölçüde belirleyen tasavvufu modern resmin araçlarını ve imkânlarını kullanarak yeniden okumaktı. Kendisiyle 1989 ekiminde yaptığım röportajda “Bir ömür boyu Miraçname yapabilirim,” demişti. Bir ömür boyu Miraçname yapmadı ama, verdiği eserle hep aynı istikametteydi: Kerbela, Gazzâli, Kimya-yı Saadet, Hallâc-ı Mansur’un Pasyonu, Fermanlar, Hazreti Ali resimleri, Fihi Mafih, İkonoklastlar için İkonalar...
***
İslâm tasavvufu ve sanatıyla içli dışlılık, Erol Akyavaş’ı ister istemez tasvir yasağı meselesine götürmüştü. Ancak entelektüel birikimi, üç semavi dinde de var olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan bu yasağı basit bir resim ve heykel yasağı olarak değil, daha temel bir ilke olarak kavramasını sağladı. Yaşadığı son derece heyecan verici resim macerasının sonunda bir çeşit bilgeliğe ulaşmıştı. İkonoklastlar İçin İkonalar dizisi, sanatla bilgeliğin buluştuğu benzersiz bir çalışmadır. Para temasını işlediği bu seride, bir yandan antik sikkelerde beliren suretleriyle putlaştırılmış tiranları, dolayısıyla tiranlığı, totalitarizmi; bir yandan da para fikri etrafında maddeciliği ve maddeci Batı dünyasını yargılıyor ve “tasvir yasağı” meselesine yeni bir yorum getiriyordu, Tasvir yasağı eğer genel bir “putlaştırma” yasağı olarak anlaşılırsa, bütün zamanlar için geçerli bir evrensel ilkeye ulaşılabilirdi.

İkonoklastlar için İkonalar dizisi, bu yeniden okuma çabasının bir ürünüdür. Lamine edilmiş saydam bloklar içinde antik sikke diaları, üstüste harfler, şekiller ve sıcak renklerle elde edilen ışıltılı dünyada erirken, seyredenlere çarpıcı mesajlar ileten dokuz parçalık bir seri...
Erol Akyavaş, modern bir ressam olarak, kendi çağının içinden ve problemleri arasından geleneğe bakarken, bu problemlere en doğru cevabı, sanattan politikaya kadar her alanda karşımıza çıkan putlaştırma eğilimine ve eylemlerine karşı dikkatli olmaya davet eden Tevhid ilkesinde bulmuştu. Bu olağanüstü seri, aynı zamanda, sanat eserine kutsallık (dolayısıyla dokunulmazlık) atfederek onu adeta putlaştıran ve farkına varmadan sanatı dinin yerine ikame edenlere verilmiş bir cevaptı.
Büyük sanatkârı saygıyla anıyorum.
Derkenar
CEMAL TOY'UN 'YİTİK ZAMAN'I
Kendi kabuklarını kırmaya çalışarak var olmayan çalışan bazı genç ressamlarla tanıştırdığım rahmetli Erol Akyavaş, Cemal Toy’un resimleriyle ilgilenmiş ve “Bu çocukta gelecek var!” demişti. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olan Toy, şimdi olgun bir ressam. Şu sıralarda Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Yitik Zaman” isimli bir sergisi var. Küratörlüğünü M. Lütfi Şen’in yaptığı, 1 Mayıs’a kadar açık kalacak olan bu nefis sergiyi sanatseverlerin kaçırmamalarını tavsiye ediyorum.
.27/04/2019 23:12
‘Lâlezarın dîdesi rûşen’
Hollanda’ya ilk gidişimde görmek istediğim ilk yer Keukenhof olmuştu. Bu muhteşem çiçek bahçesinde kendimi bir an Osmanlı tarihinin Lâle Devri’nde hissettiğimi hatırlıyorum. Renk renk sümbüllerle zenginleştirilmiş lâle tarhlarının, ağaçların ve göletlerin arasında gezinirken şair Nedim’i düşünmeyen, özellikle kırmızı lâle tarhlarının ateşinde onun şiirini hissetmeyen okumuş yazmış bir Türk düşünülebilir mi? Ben, hançer gibi yapraklarının arasından başlarını uzatıp işveler gösteren Hollanda lâlele rinde atalarımın zevk dünyalarına dair ipuçları bulmuştum.
Türkistan’da, Tiyenşan dağlarının kuzey yamaçlarında yabani bir çiçek olarak güneşe başlarını uzatan lâlenin kültür hayatında yer alışına dair ilk izler, Kazakistan’da yapılan arkeolojik kazılarda bulundu. Bu da bizi göçebe atalarımızın baharı müjdeleyen bu çiçeği çok sevdiklerini, ona özel anlamlar yüklediklerini ve soğanlarını, iklim şartları yüzünden yahut başka sebeplerle yurtlarını terk ederken yanlarına aldıklarını düşündürüyor.
Lâle, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hind’e, Selçuklularla İran ve Anadolu’ya gelmişti. Horasan ve İran coğrafyasına yayılıp bahçeleri tutuşturarak ortak kültürün malı haline gelen lâle, İran şiirinde, önce Hayyam, Hâfız ve Sâdi gibi şairlerin gazel ve rubailerinde boy gösterdi; rengi ve şekli dolayısıyla genellikle ateşe, şarap dolu kadehe ve sevgilinin yanağına benzetiliyordu.
***
Ve bir gün Anadolu’nun kapısı, atalarımıza, Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın 1071 yılında kazandığı zaferle birlikte bir daha kapanmamak üzere açıldı. Artık Anadolu, İç Asya’dan kopan Türk boylarını bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Büyük Selçuklu Devleti’nin bir uzantısı olarak kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, çok sayıda kültürün yeşerdiği bu bereketli coğrafyada, yepyeni bir kültür sentezi yarattı. Doğu Roma’nın İkonium’u Konya’ya dönüşerek başkent olmuş, benzersiz sanat eserleriyle donatılan Anadolu, farklı kültürlerin, inançların bir arada yaşayabildiği bir cazibe merkezi haline gelmişti.
Ne Romalılar biliyordu lâleyi ne Bizanslılar... Bugüne kadar herhangi bir Bizans kalıntısında -paralarda, mimari eserlerde vb.- lâleye benzer bir motife rastlanmamıştır. Bu demektir ki, lâle 11 veya 12. yüzyılda İran yoluyla Anadolu’ya geçti.
Elimizde yeterince belge bulunmadığı için bu çiçeğin Selçuklu devrinde sanat ve edebiyata nasıl yansıdığı hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak Konya’da Kılıçaslan tarafından yaptırılan Alaeddin Köşkü’nün bugün Berlin İslâm Müzesi’nde korunan çinilerinden birinde, iki saraylının arasına resmedilmiş lâle figürü, bu çiçeğin süsleme programlarında yer aldığını gösterir. Karatay Medresesi’nin pencerelerini içeriden çevreleyen çinilerde de lâleye benzer motifler görülmektedir. İbn Bibi, Alaeddin Keykubad’ın Beyşehir gölü kıyısındaki yazlık sarayı Kubâdâbâd’ın bahçelerinden şöyle söz etmiştir: “Cennet gibi güzel bir dağ eteği! Yoksa gök oranın toprağım amber mi saçmış? Yer yeşillikten firuze renginde; lâleden üzerine sanki kan lekeleri serpilmiş!”
Lâle, Mevlânâ’nın gazellerinde de sık sık arzıendam eder. Divan-ı Kebir’de, “Can hep o lâle bahçesinden söz açmaktadır” diyen Mevlânâ, hiç şüphesiz, Kubâdâbâd Sarayı’ndakine benzeyen Selçuklu lâlezarlarından söz ediyor, başka bir şiirinde de dıştan bakınca kırmızı bir neş’e gibi görünen çemen lâlesinin açılmasını -içindeki gizli siyah renkten dolayı- tebessümlerin en bedbahtı olarak yorumluyordu.
***
Osmanlı devrinin ilk devirlerinde, şiire utana sıkıla giren lâleye 15. yüzyıl şairlerinden Necati Bey’e göre, taşradan geldiği için zavallı ve çaresiz görünen bu çiçeğin diğer çiçekler tarafından gül devri sohbetine alınmamıştı. Ama lâle sıkılganlığını üzerinde çabuk attı ve zaman zaman gülün saltanatını tehdit etti. Dindarlar ve tabiata sufiyane bir tecessüs ve heyecanla bakanlar, lâle kelimesinde İsm-i Celâl’i okumaya başlamışlardı. Çiçekler hakkında Mîyârü’l-Ezhar isimli önemli bir eseri bulunan Tabib Mehmed Aşkî’ye göre, lâle rütbesinin yüksekliğini, “cevâhir-i hurûf”la, yani “Allah” lafzındaki harflerle yazılmasına borçluydu. Bir şiirinde, eğer İsm-i Celâl, isminde zuhur etmeseydi, lâleye bu kadar rağbet gösterilemezdi diyor.
Başta İstanbul olmak üzere, bütün önemli Osmanlı şehirlerinde sadece lâle değil, sünbül, gül, karanfil ve zerrin gibi çiçeklerin de çok sayıda merak lısı vardı. Osmanlı kültürünün klasik ölçülerini bulduğu XVI. yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka sirayet etmişti. Saray bahçeleri için imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle ve sünbül soğanları ısmarlandığını gösteren fermanlar vardır. Saray dışından meraklı lar da bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyorlardı. Çiçek artık günlük hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Bir çiçek meraklısı olan Şeyhülislam Ebussuud Efendi, yeni bir lâle türü elde etmiş ve “Nur-ı Adn” (Cennetin Nuru) ismini vermişti.
***
Lâle, aşağı yukarı dört buçuk asır önce İstanbul’dan Avrupa’ya doğru heyecanlı bir yolculuğa çıktı. Alman elçisi olmakla beraber Hollanda’yı da temsil eden Ogier Ghislain de Busbeck 1554 yılında geldiği İstanbul’dan Avusturya’da yaşayan dostu Carolus Clusius’a gönderdiği lâle soğanlarının dokularında Türkistan bozkırlarının tadı tuzu, Anadolu coğrafyasının havası, suyu ve toprağı vardı.
Birkaç gün önce Karar’da, Konya’daki uzsuz bucaksız lâle bahçelerinin fotoğraflarını görünce bunları düşündüm ve şu sıralarda tabiatta yaşanan lâle, erguvan ve mor salkım şenliğine okuyucularımın dikkatini çekmek istedim: İşte, siyasetin yarattığı gerginliklerden hiç değilse belli bir süre kurtulmak için harika bir fırsat... Şair Nedim ne demişti: “Lâlezarın dîdesi rûşen…”
.04/05/2019 23:19
Minareler ve Ramazan
Büyük Çamlıca Camii, geçen cuma günü görkemli bir törenle açıldı. Cemaati bol ve hayırlı, uğurlu olsun. Temeli altı yıl önce atılan bu dev cami, İstanbul’da altı minareli ikinci camidir. Dört minareli kaç cami var, bilmiyorum.
Bir gün minare hakkında neler bildiğimi anlamak için hafızamı yoklayınca çok az bilgiye sahip olduğumu anlamış ve bir şeyler okumuştum. Minare, Müslümanları ibadete çağırmak amacıyla okunan ezanın her yerden işitilmesi için yeksek bir yere duyulan ihtiyaçtan doğan bir dinî mimari formudur. Hz. Bilâl-i Habeşî, Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında “Üstüvane” (silindir) denilen özel bir yere iple tırmanarak ezan okurmuş. Medine’de ezan okunan başka yüksek yerler de vardı.
Bugün anladığımız manada ilk minareler, Amr b. As’ın Fustat’ta yaptırdığı, fakat bitiremediği camiin köşelerine I. Muaviye’nin Mısır valisi Mesleme tarafından yaptırılan minarelerdir. Müslümanların hâkim oldukları bölgelerde, zamanla o bölgelerin coğrafî ve kültürel şartlarına, mimari geleneklerine göre taş, tuğla, ahşap gibi malzemeler kullanılarak değişik üslûplarda ve formlarda minareler yapılmaya başlandı. En zarif ve kusursuz formunu Osmanlı mimarlarının elinde kazanan minareler, İslâm tarihinin ilk asırlarından itibaren Müslüman şehirlerinin kimliğini yansıtan vazgeçilmez yapılar haline gelmişti.
Dilciler, minare (menar) kelimesinin Arapça nur kelimesiyle ilişkilendirir, “ışık yakılan yer” anlamına geldiğini söylerler. Osmanlı devrinde şerefeler kandillerle donatılarak minare kelimesinin bu anlamına da işaret edilmiştir, denebilir.
***
Tam teşekküllü bir minare, temelden yukarı doğru kürsü, pabuç, gövde, şerefe, petek, külah ve alem bölümlerinden oluşur. Temelden gövdeye geçişi sağlayan kaideler, Selçuklu minarelerinde genellikle asıl binanın beden duvarlarına gizlenirdi. Osmanlı mimarisinde bu usul bir süre devam ettirildikten sonra terk edildi. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kaidesi beden duvarına kısmen bitişik yahut bütünüyle bağımsız minareler yapıldı. Selçuklular da Osmanlılar da minare yapımında tuğlayı tercih ettikleri zamanlarda bile, kaideyi, tezyinata daha elverişli olduğu için taştan yapmışlardır. Tuğlayı tercih eden Selçukluların sırlı ve sırsız tuğlaları kullanarak hendesi şekillerle bezedikleri minareler birer şaheserdir.
Osmanlı mimarisinde en gelişmiş formunu bulan minare kaideleri, yani kürsüler kübik, silindirik ve çokgen prizma formlarında olabilirdi. Papuç kürsüyle gövde arasındaki geçişi sağlar. Gövde, pabuçla müezzinlerin ezan okudukları şerefe arasındaki bölümdür. Şerefe kelimesinin Arapçada burç anlamındaki şürfe kelimesinden geldiği söylenir. Alt tarafı çok zaman nefis mukarnaslarla bezenen çıkmalar üzerindeki korkuluklu bölümler olan şerefelerin kapıları kıbleye açılır.
Şerefeyle külah arasında yer alan ve silueti tamamlayarak minarenin daha güzel görünmesini sağlayan bölümün adı petektir. Petek Osmanlı minarelerinde ahşap çatılı ve kurşun kaplamalı külahı taşır. Külahlar ve tepelerindeki alemler de Osmanlı minarelerine has bir inceliktir. Selçuklular külah yapmaz, peteğin üzerini küçük bir kubbeyle örterek minareyi tamamlarlardı. Osmanlılar da 18. yüzyılda ortalarından itibaren bazı camilerin minarelerinde külah yapmamışlardır.
H H H
Osmanlı geleneğinde camiler genellikle tek minareli ve minareler tek şerefeli olurdu. Birden fazla minare ve şerefe, hanedan mensupları tarafından yaptırılan ve selâtin camileri diye adlandırılan camilerde olabilirdi. Sultanahmet Camii’nde altıya yükselen minare sayısı, daha sonra yapılan selâtin camilerinde ikiyi geçmemiştir. İkinci minareye mahya kurabilmek için ihtiyaç duyuluyordu.
Sedat Çetintaş’ın bir yazısından öğrendim: Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktası olan Edirne Üç Şerefeli Cami, bizde minare sayısının dörde çıkarıldığı ilk cami imiş. Üç şerefe, ilk defa, kesme taş işçiliğinin harikaları olan bu farklı yükseklik ve şekillerdeki minarelerde uygulanmış. Sinan’ın Selimiye’yi yaptığı tarihe kadar, en yüksek minareler de Üç Şerefeli Cami’deymiş. Ayrıca her üç şerefeye tek minare gövdesi içinden ayrı ayrı yollarla çıkılıyormuş. Bu inanılmaz mahareti ancak Mimar Sinan tam yüz yirmi yedi yıl sonra Selimiye minarelerinin yalnız ikisinde göstermiş.
Günümüzde cami mimarisinin en problemli kısmının minareler olduğunu, bir minare ve şerefe enflasyonu yaşandığını, camilerin yükseklikleriyle minarelerin yükseklikleri arasında hiçbir nisbet gözetilmediğini söylemeye gerek var mı? Bu topraklara o eski zarif, ölçülü, şehre kimlik ve güzellik kazandıran ve her biri bir sanat şaheseri olan minareleri sanki başkaları yapmıştır. Artık hiçbir müezzinin çıkma zahmetine katlanmadığı şerefelerin de bir anlamı kalmamış gibi görünüyor. Yine de, işittiğime göre, Anadolu’da yeni camiler inşa edilirken “Benim şerefime de bir şerefe yapılsın!” diyerek minarelere ilave şerefe yaptıranlar varmış.
Her neyse... Bütün minareler bu geceden itibaren kandillerle donatılacak ve birden fazla minaresi olan camilerde kurulan mahyalar yanmaya başlayacak. Çünkü yarın on bir ayın sultanı mübarek Ramazan başlıyor.
Bu yazıyı da Mehmed Âkif merhumun Ramazanlarda dilimden düşürmediğim duasıyla bitirmek istiyorum:
Yâ Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise;
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se.
.11/05/2019 20:01
Ekrem Amca ve ‘Kalem Güzelleri’
Bilenler bilir; yakınları merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’den hep “Ekrem Amca” diye söz ederler. Ben Ekrem Amca’yı şahsen tanıma şerefine erenlerdenim, fakat onu bütün hususiyetleriyle tasvir edebilecek kadar ünsiyetim olmadı. Bununla beraber yazdıklarının çoğunu okumuş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ekrem Amca, unutulmaması, unutturulmaması gereken örnek bir şahsiyettir. Onun için 1994 yılında düzenlenmesine vesile olduğum bir anma toplantısında “Bir Uçbeyi: Ekrem Hakkı Ayverdi” başlığını kullanmıştım. Bugün hâlâ “kültürümüz”den söz edebiliyorsak, hiç şüpheniz olmasın, bunu Ekrem Amca gibi uçbeylerine borçluyuz.
***
Mühendis Mektebi’nden (İTÜ) 1920’de mezun olan Ekrem Amca, İstanbul Belediyesi’ndeki kısa memuriyetinden sonra müteahhit olarak iş hayatına atılmış, başarılı da olmuştu. Gerçi bu döneminde de çok sayıda eski eserin restorasyonunu gerçekleştirmişti, fakat müteahhitlik tabiatına aykırı olmalı ki, 1950’lerin başlarında âni bir karar bütün işlerini tasfiye ederek kendini Osmanlı mimarisi hakkındaki araştırmalarına verdi; ve ilk büyük eseri olan Fatih Devri Mimarisi’ni fethin 500. yıldönümüne yetiştirdi. Elbette bu kadarla kalmayacak, daha önceki devirleri de inceleyerek Osmanlı mimarisi hakkındaki çalışmalarını dev bir külliyata dönüştürecekti. Önce Osmanlı Mimarisinin İlk Devri (1966) isimli eserini yazdı. Onu Osmanlı Mimarisinde Çelebi ve II. Sultan Murad Devri (1972) ile Fatih Devri Mimarisi’nin ikinci ve üçüncü ciltleri takip etti.
Böylece ilk eserini Osmanlı Devleti’nin başlangıcından Fatih Devri sonuna kadar, tam iki yüz elli yıllık devreyi içine alacak şekilde genişleten Ekrem Amca’nın en büyük hayali ise Türkiye’nin sınırları dışında, özellikle “Avrupa-i Osmânî”de kalmış Türk eserlerini, bütünüyle yok olmadan önce tespit etmekti.
Sonunda büyük kararını veren Ekrem Amca, atalarının at koşturduğu toprakları yeniden fethetmek istercesine çalışmaya koyuldu; 1975 ve 1976 yıllarında peşpeşe çıktığı iki uzun seyahatte, imparatorluk coğrafyasının yaklaşık 550 bin kilometrekarelik bölümünü kendi imkanlarıyla gezerek Osmanlı’dan kalan mimari eserleri tek tek inceledi. Elde ettiği bilgi, belge ve fotoğraflara Türkiye’deki arşiv çalışmalarının sonuçlarını da ekleyerek dört ciltlik âbidevî eserini yazdı: Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri (1979-1983). Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutluk’taki Osmanlı-Türk izlerinin envanteri niteliğini taşıyan bu dev eser, aslında bir insanın ömrüne sığamayacak cesamettedir; yani ancak Ekrem Amca gibi bir uçbeyinin, tarihimize ve kültürümüze derin bir aşkla bağlı olanların yapabileceği bir iş…
***
Ekrem Amca’nın İstanbul sevgisi ayrı bir bahistir. Osmanlı devrinden günümüze ulaşmayı başaran en küçük kalıntının bile mutlaka korunması gerektiğine ve bu olağanüstü şehrin güzelliğine halel getirecek her türlü müdahaleye karşı olan Ekrem Amca, birçok meselede muhafazakâr Türk aydınlarından farklı düşünürdü. Mesela Boğaz Köprüsü’nün yapılmasına muhalifti. Bu konuda 1950’lerde yayımlanmış “Asma Köprü Yapmak İstanbul’a İhanettir”, “Boğaz’a Demir Halka Geçirmek Günah Olur”, “Boğaz Köprüsü Meselesi” ve “Boğaz Tüneli” başlıklı yazıları vardır.
Ekrem Amca köprüyü ekonomik bulmuyor, ayrıca köprüyle Boğaz’ın güzelliğinin “gayr-ı kabil-i tamir bir şekilde” tahrip edilmiş olacağına inanıyordu. Boğaz’a köprü değil, tünel yapılmalıydı; tünel hem İstanbul’un estetiğine zarar vermeyecek, hem daha ucuza mal olacak, dahası, mesafeyi kısaltacaktı. Üstelik tünelin ömrü, Ekrem Amca’ya göre, köprü gibi senelerle değil, asırlarla hesap edilirdi. Nahid Sırrı Örik’in de Ekrem Amca gibi düşündüğünü bu köşede daha önce yazmıştım.
Ekrem Amca bu görüşünü sonuna kadar korudu mu, bilmiyorum. Galiba “hüyrülhalef”i Aydın Yüksel Bey’den duymuştum. Köprü yapılınca ‘Fena da olmadı!’ demiş.
***
Sadece bir araştırmacı kimliğiyle değil, bir restoratör ve koleksiyoncu olarak da kültürümüzün korunması ve geleceğe aktarılması yolunda büyük hizmetleri bulunan Ekrem Amca’nın sahip olduğu hat ve yazma eser koleksiyonunun zenginliği hakkında fikir edinmek isteyenler, şu sıralarda Yıldız Holding’in Çamlıca Seminer ve Sergi Salonu’ndaki “Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Kalem Güzelleri” sergisine yollarını düşürmeleri gerekiyor. Küratörlüğünü Uğur Derman hocamızla Dr. Şebnem Eryavuz’un birlikte yaptıkları sergide, 16-20. yüzyıllar arasında yaşamış Şeyh Hamdullah, Ahmed Karahisarî, Hafız Osman, Mahmud Celaleddin, Sami Efendi, Mehmed Şevki Efendi, Aziz Efendi gibi büyük hattatların eserlerinin yanı sıra kullandıkları çeşitli alet ve malzemeler (toplam 92 parça) yer alıyor.
Ramazan boyunca açık kalacak olan sergiyi bütün sanatseverlere tavsiye ediyor, aziz Ekrem Amca’yı doğumunun 120. yılında rahmet ve minnetle anıyorum.
.18/05/2019 22:12
Müzik, politika ve çağdaşlık
Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu söylerler. Öyle hadiseler yaşıyoruz ki, bu söze inanasım geliyor.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıkışlarının 100. yılı dolayısıyla Samsun Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen “Yeniden Doğuş” operasının Haliç Kongre Merkezi’ndeki dünya prömiyerine katılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı, eski başbakan ve TBMM başkanlarından Binali Yıldırım salona girer girmez seyircilerin bir kısmı tarafından dakikalarca “Her Şey Çok Güzel Olacak” ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganları atılarak protesto edilmiş.
Bu tatsız haber, bana ister istemez 28 Şubat günlerinin bunaltıcı atmosferini hatırlattı. 1997 yılında, 14. Ankara Müzik Festivali’nin açılış konserinde de Refah-Yol hükümetinin Kültür Bakanı yuhalanmıştı. O tarihte bu davranışın sadece edebe değil, icra edilen müziğin ruhuna da aykırı olduğunu yazmıştım. Böyle görgüsüzlüklerin “çağdaşlık” zannedilmesi galiba sadece bizim “çakma” seçkinlere has bir garabettir.
Bence 28 Şubat ruhunun hortlatılmak istendiğini çok açık bir şeklinde gösteren bu görgüsüzlüğü yapanlar Binali Bey’e değil, rakibi Ekrem Bey’e kötülük etmişlerdir. Nitekim meselenin vahametini fark eden Ekrem Bey, önceki gün bu protestoyu tasvip etmediğine dair bir açıklama yapmak ihtiyacını hissetti.
***
Çok sesli müziği resmî ideolojinin olmazsa olmazı haline getirip topluma dayatan zihniyet, en büyük zararı politik çekişmelere alet edilmesine sebep olduğu bu müziğe verdiğinin hâlâ farkında değil. Defalarca yazdım, Batı müziği, devlet ve seçkinler tarafından dayatılmamış ol saydı, belki Türk müziğinin imkânlarından da yararlanarak topluma nüfuz edebileceği bir kanal bulabilecek, dolayısıyla konser salonları Batı müzi ğini dinlemeleri gerektiğine inandıkları için dinlermiş gibi yapanlar tarafından değil, gerçekten severek dinleyenlerce doldurulacaktı. Açıkçası, dayatmaya karşı gös terilen tepki ve direniş, Türkiye’de klasik Batı mü ziğini, top lumla göbek bağlarını koparmış çok küçük bir azınlığa mahkûm etmiştir. Bu arada Türk müziği de -eğitim kurumlarından kovulması, hatta bir ara radyolarda icrasının yasaklanması bir yana- her vesileyle aşağılanmış, bu amansız saldırıya karşı kendini çaresizce korumaya çalışırken aynı zamanda yozlaşmıştır.
Kısaca özetlemeye çalıştığım bu sarsıcı süreç hakkında ayrıntılı bilgi edinmek ve sağlıklı bir değerlendirme okumak isteyenler genç bir akademisyen olan Güneş Ayas’ın çok önemli bulduğum Musiki İnkılâbı’nın Sosyolojisi: Klasik Türk Müziği Geleneğinde Süreklilik ve Değişim (2014) ve Müziği Boğan Gürültü: İdeolojinin Kıskacındaki Musiki (2018) isimli kitaplarını okumalıdırlar.
Güneş Ayas, çeşitli zamanlarda yazdığı makaleleri, sempozyumlara sunduğu bildirileri vb. bir araya getirdiği Müziği Boğan Gürültü’nün önsözünde şu dikkate değer tespitte bulunmuş:
“Osmanlı müziğinin problem haline gelmesi, bir yönüyle modernleşme sürecinde dinin problem haline gelmesine benzer. Din, modernlik öncesinde, gündelik hayatın kendiliğinden akışı içinde pek sorgulanmaksızın yaşanan bir tecrübeyken, zamanla hem dindarlar hem de dindar olmayanlar açısından üzerinde tartışılan bir problem haline geldi. Yaşanan din geri çekilerek tartışılan, savunulan, çürütülen din ön plana çıktı. Osmanlı Türk müziği de benzer bir şekilde, aynı süreçte, çoğu zaman müziğin kendisiyle hiç ilgisi olmayan siyasal gündemlere hizmet eden bir ideolojik tartışma konusu haline geldi. Öyle dönemler oldu ki, bu müzik, icracıları ve dinleyicileriyle değil, savunucuları ve düşmanlarıyla anılır oldu. Bu müzikle hemen hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile, onun kaderi hakkında fikir yürütecek yetkiyi kendilerinde buldular, son derece iddialı yazılar yazdılar. Müzik hakkında yapılan ideolojik tartışmaların gürültüsü müziğin kendisini bastırdı. İdeolojinin kıskacında müziğin sesi duyulmaz oldu.”
***
Toplum mühendisleri dini hayatımızdan kovmada niçin başarısız oldularsa, kökleri çok derinlere uzanan musikide umdukları dönüşümü de o sebeple başaramadılar. Ekrem Bey’in Binali Bey’e yapılan saygısızlığı doğru bulmadığını “Cuma namazı çıkışı” açıklaması size de çok anlamlı gelmiyor mu?
Zorlamalar, dayatmalar olmasaydı, zaten Türk musikisi de kendi içine kapanmak yerine yeni yollar aramak, yeni şartlara uyum sağlamak için Batı müziğinin imkânlarından da yararlanmak yollarını arayacaktı. Güneş Ayas’ın şu dikkati de çok önemlidir: “Türk müziğinin merkezdeki yerinin sarsılması, tam da paradoksal bir şekilde, ideolojik meşruiyetini kazanmaya başladığı 1950’lerden sonra gerçekleşti. Çünkü bu aşamada gerçekten de artık daha derinden işleyen sosyolojik süreçler söz konusuydu.”
Sizi bilmem ama, “Yeniden Doğuş Operası”nı seyredenlerin bu zevki kendileriyle paylaşmak için gelen Binali Bey’i protesto etmeleri bana hem çok gülünç hem de anakronik görünüyor.
MUSİKİYE DAİR BİRKAÇ KİTAP
Söz müzikten açılmışken bana gönderilen müzik konulu bazı kitapları da meraklılarına duyurmak istiyorum. Eski musikimizde temel öğretim metodu olan meşk konusunda yazılmış en önemli kitap olan Aşk Olmadan Meşk Olmaz: Geleneksel Osmanlı/Türk Müziğinde Öğretim ve İntikal (Yapı Kredi Yayınları) isimli kitabının yedinci baskısı bir hayli genişletilmiş olarak çıktı. Gönül Paçacı da ilk baskısı İstanbul 2010 Kültür Başkenti Yayınları arasında çıkan Neşriyât-ı Mûsıki: Osmanlı Müziğini Okumak isimli kitabını yeni ilavelerle zenginleştirdi ve bu çok önemli çalışma, Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından iki cilt halinde ve çok özenli bir şekilde yayımlandı. Serhan Bali’nin Müzikte Romantik Dönem Bestecileri isimli eseri de aynı yayınevi tarafından okuyucuyla buluşturuldu. Ahmet Say’ın Müzik Tarihi (Islık Yayınları) ve Selman Benlioğlu’nun “III. Selim ve II. Mahmud Dönemlerinde Mûsikînin Himayesi” alt başlığını taşıyan Saray ve Mûsikî (Dergâh Yayınları) isimli eserinden de aziz okuyucularımı haberdar etmek isterim.
.25/05/2019 20:35
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ramazan davulu
İki yıl önce bu köşede davul hakkında yazmış, eğer müminleri sahur vakti davulla uyandırma geleneği yaşatılacaksa belediyelerin bu işi sıkı bir nizama bağlamaları, her aklına esenin eline bir davul alıp sokaklara çıkmasını ve üç dört günde bir haraç toplar gibi kapılara dayanmasını önlemeleri gerektiğini ifade etmiştim. Ramazan davulunun çok yerli bir gelenek olduğu doğrudur. Ama şunu unutmamak gerekir ki, “eski mahalle sisteminde mahalleli davulcusunu tanırdı (çünkü genellikle mahallenin bekçisi çalardı davulu); günümüzde bu mümkün olmadığı için kapılarımıza davulcu olduklarını iddia ederek dayanıp para isteyenler kimlerdir, bilmiyoruz. Üstelik her seferinde başka bir davulcu (!) çıkıyor karşımıza. Sözün kısası, mevcut uygulama istismara açık, hatta çok tehlikeli...”

***
Geçenlerde, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ramazan ve Ramazan gelenekleri hakkında neler yazılıp çizilmiş diye bilgisayarımın başına geçtim, Atatürk Kitaplığı’nın internet sitesinde Süreli Yayınlar bölümüne girip gelişigüzel bir yıl seçtim: 1926. Ramazan’ın o yıl hangi ayın hangi gününde başladığını tespit ettikten sonra Cumhuriyet gazetesinin 15 Mart 1926 tarihli nüshasını indirdim. Mahya şeklinde düzenlenmiş manşette celî sülüsle “Safa geldin mübarek Ramazan” ibaresi okunuyor. Manşetin hemen solunda “Ramazan Müjdecisi” başlığının altında bir fotoğraf: Çocuk yaşta ve şapkalı (yani modern) bir davulcu ve çevresinde toplanmış şapkalı çocuklar… Fotoğrafın altında şu başlık yer alıyor: “Dün, asırlardan beri hiç dinmeyen gürültüsüyle Ramazan’ı müjdeleyen davul.”
Yazının ilk cümlesinde “Ramazan-ı mübarek”lerini tebrik ettiği okuyucularını üçüncü sayfaya yönlendiren gazetedeki bu imzasız yazıdan o yıl ilk defa Ramazan’ın başlangıcının ilmî usullerle tespit edildiğini anlıyoruz:
“İşte elhamdülillah, baskın şeklinde gelmeyen bir Ramazan! Şimdiye kadar her Ramazan, her bayram mutlaka burnunun ucunu görmeyen bir adam semada hilâli ararken ya fazla uzamış kaşını, ya tersine dönmüş kirpiğini hilâl zanneder, sonra da iki yalancı şahit bulur, koca bir memleketin Ramazan’ını, bayramını altüst ederdi. Bu sene ilk defadır ki Ramazan-ı mübareki muntazam bir surette günü saati belli olarak idrak ediyoruz.”
Mahalle bekçilerine üniforma giydirildiğini ve Ahmed Cevdet (İkdamcı?) gibi şedit davul düşmanlarının bulunduğunu da öğrendiğimiz bu kısa ve ilgi çekici yazı şöyle devam ediyor:
“Mübarek şehr-i sıyamı ber-mutad toplar ve davullar, halkımıza müjdelediler. Çocuklar her seneki gibi davulcunun peşinden ‘Ramazan geldi, hoş geldi!’ nidasıyla koşuştular. Mamafih mübarek hoş mu geldi, boş mu geldi, onu çocuklar değil, ancak babalar takdir edebilirler. Üstadımız Ahmed Cevdet Bey -ki davulun her nedense baş düşmanıdır- elbette telsiz telefon dururken davul ile ilanına fena halde hiddet etmiştir. Bizim mahalledeki davulu artık ihtiyar bekçi değil, genç bir çocuk çalıyordu. Bekçiler yeni üniformalarını giydikten sonra davul çalmaya tenezzül etmiyorlar, demektir. İşte Ahmed Cevdet Bey’i memnun edecek bir yenilik. Muhterem karilerimizin mesud bir Ramazan geçirmelerinin temenni ederiz.”
***
Cumhuriyet’in üçüncü sayfasında “Ramazan Sohbeti” başlıklı bir de köşe açılmış. Köşenin yazarı Server Bedi, nam-ı diğer Peyami Safa, “Oruçlu musunuz? Eyvah, öyle ise birbirimizi anlamak biraz güççe olacak,” cümlesiyle başlayan “Oruç Keyfi” başlıklı ilk sohbetinde, Ramazan’ın ilk günlerinde oruca başlayanların açlık ve susuzlukla imtihanını mizahî bir dille anlatmış. Sohbetin bir bölümünü izninizle iktibas etmek istiyorum:
“Acıktınız mı? İftara daha vakit mi var? Mesela edebî bir makale okuyorsunuz, oradaki ‘nefis kitap’ terkibi sizde ‘nefis bir kebab’ın hayalini canlandırır; ‘tatlı bir hatıra’ terkibinin sizde uyandıracağı hatıra da kaymaklı bir baklavanın veya herhangi bir tatlının lezzetinden ibaret olacaktır. Hatta gazete hurufatının şekilleri bile gözünüzde me’kûlâttan (yiyeceklerden) bir nesne şeklini alır. Mesela ‘!’ler (ünlem işaretleri) bize cigara böreklerini, ‘he’ler yuvarlak cızbız köftelerini, ‘kaf’lar kulplu birer çorba kasesini hatırlatabilir. ‘Kürek’ kelimesini çörek veya börek şeklinde okumanız da mümkündür.”
***
“Oruç Keyfi” yazısını “O halde ey muhterem oruçlu kariler! Deminden beri ben ne söylüyorum, ne yazıyorum, farkında mısınız? Eminim ki değilsiniz; çünkü ben de kalemimden çıkan şeylerin farkında değilim!” diye bitiren Server Bedi’nin bir sonraki Ramazan Sohbeti’ni merak edip Cumhuriyet’in 16 Mart 1926 tarihli nüshasını da indirdim. Başlık: “Davul”.
Server Bedi, belli ki gazetenin önceki nüshasında davul hakkında yazılanlardan pek hoşlanmamış. Sohbetine, bizde hükümet adına konuşacak en güçlü hatibin davul olduğunu söyleyerek başlayan Server Bedi, “Eskilere ait her şeyi parçalayan inkılâb, bir şu davulun derisini patlatamadı,” diyor ve şunları söylüyor:
“Madem ki davul ahali ile hükümet arasında bir vasıta-i beyan olmak vazifesini henüz terk etmemişti, bari mahalle bekçilerine biraz usul, biraz tempo, biraz musiki öğretilse de şöyle ahenkli bir şey dinlemiş olsak! Vakıa bazı bekçilerin elleri tokmak vurmaya pek yatkındır, adeta alaturka darülelhanda uzun müddet ders görmüşler gibi kaideye muvafık davul çalanlar vardır; fakat ekserisi silkelemekle davul çalmak arasında bir fark olduğunu asla kabul etmeden tokmağı deriye habire yapıştırırlar (...) Odanızda rahat rahat oturuyorsunuz. Birdenbire sokakta bir gümbürtü. Havada şişkin ve kalın in’ikaslar yapan seciyesiz, kof bir ses: Davul! Vahşi bir hayvanın çığlıklarından daha mânasız bir sesle kulağınızın dibinde haykırıp duruyor (…) Asrî kulakların bu an’anevî konseri dinlemeye tahammülleri yoktur. Gelin şu davulu müzelerimizden birinin duvarına Sultan Osman yadigârı olarak asalım. Anlamayana davul zurna az gelirmiş. Ne yapalım, biz anlamıyoruz. Eskilere hiç olmazsa davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş; Bizce, kaç fersah uzağa giderse gitsin, davul sesi, asrî samiaların hazmedeceği tatlı bir nağme değildir. Cazbanddaki davul müstesna!”
***
Ramazan davulu etrafındaki gürültü sonraki yıllarda daha da artacak, davulun gümbürtüsünü bile bastıracaktır.
Yorum sizin.
.15/06/2019 22:37
Marseyyez ve biz
Konya’da, Türkiye’nin Fransa’yı 2-0 yendiği millî maçta bazı tribünlerdeki seyirciler Fransız Millî Marşı’nı ıslıklamışlar. Bu davranışı aklı başında hiç kimsenin tasvip ettiğini zannetmiyorum. Bayrak ve millî marş gibi sembollere -hangi ülkeye ait olursa olsun- saygı göstermek gerekir. Ancak kutsal kitabımız parçalanıp yerlere fırlatılırken, bayrağımız orada burada yakılıp yırtılırken, millî takımımız hakarete uğrarken kılları kıpırdamayanların Fransa’dan ezikçe özür dileme kuyruğuna girmiş olmalarını da aklım almıyor.
***
Bu vesileyle Fransız millî marşı La Marseillaise’in bizim siyaset ve kültür tarihimizde özel bir yerinin bulunduğunu hatırlatmak isterim. Fransa’da monarşiyi iade etmek üzere ordularını sınıra yığan Prusya’nın müttefiki Avusturya’ya karşı savaş ilân edildiği haberi Strazburg’a ulaştığında bütün şehri müthiş bir heyecan dalgası sarmış ve 25 Nisan 1792 gününü 26 Nisan’a bağlayan gece, istihkâm yüzbaşısı Rouget de Lisle tarafından bir vatan ve hürriyet şarkısı bestelenmişti. Sözleri de adı geçen yüzbaşıya ait olan bu şarkı çok kısa sürede yayılmış, vatan sevgisi ve cumhuriyet idealinin şarkısı olmuştu.
10 Ağustos 1792 tarihinde kral ve kraliçenin tahttan indirildiği Tuilerie Sarayı baskınında önemli rol oynayan Marsilya taburu tarafından yayıldığı için önce Hymne des Marseillaise, daha sonra da La Marseillaise diye adlandırılan bu şarkı, vatan ve hürriyet gibi kavramları sevmeyen kralları rahatsız ediyordu. Osmanlı ülkesinde ise ertesi yıl çalınıp söylenmeye başlanmıştı. Fransızca bilen Osmanlılar La Marseillaise’i ve Fransa tarihinde oynadığı rolü elbette biliyorlardı. Ebüzziya Tevfik, Namık Kemal’in coştuğu zamanlarda çok sevdiği ve tamamını ezbere bildiği La Marseilllaise’i bestecisini kıskandıracak bir eda ve azametli bir sesle okuduğunu anlatır.
Sadece Namık Kemal değil, hürriyet isteyen ve “istibdad”a karşı mücadele ettiğini düşünen bütün aydınlar için La Marseilllaise’in çok özel bir anlamı vardı. Bu yüzden, bu marşı Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul’un işgalinde rol alan Fransız birliklerinden dinlemek onları derinden yaralamıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler isimli romanında, Cemal’in Babıâli Yokuşu’nda süngü takmış bir Fransız kıtasının La Marseilllaise’i söyleyerek yürüdüğünü görünce söylediği şu cümleler bu yaralanmışlığı çok iyi ifade eder:
“Daha Babıâli yokuşunda, süngü takmış bir Fransız kıtasının, başlarında mahut Marsaillaise, muntazam bir yürüyüşle yukarıya doğru çıktığını gördüm. Bu ihtilâl ve insanlık türküsü bir işgal müfrezesine hiç yakışmıyordu. İçim garip bir isyanla dolu ters yüzü döndüm ve bir tramvaya atladım. Fakat bindiğim tramvay onlara Çarşıkapı’da yetişti. Bu sefer La Madelon, Madelon’i, dinlemeye mecbur kaldım. Sonradan yaptıkları harp edebiyatında o kadar adı geçen bu türkü tüylerimi diken diken etti. Bunlar haddizatında belki güzel şeylerdi. Fakat benim İstanbul’umda ne işleri vardı? Biz harbe girmekle hata ettikse, onlar bu muameleyi yaparak bu hatayı devam ettirmeli miydiler?”
Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu’nda, elleri kelepçeli olarak Bekirağa Bölüğü’nden alınıp başka bir cezaevine götürülen Kâmil Bey de aynı marş kulağına çalınınca çok incinecektir:
“Önünden geçtikleri büyük taş binanın açık pencerelerinden çeşitli çalgıların el alıştırma sesleri geliyordu. Bir gün Harp Divanı’ndayken Marseyyez’i duyar gibi olarak irkilmiş, odaya dönünce Ramiz Efendi’ye sorup burada Fransız işgal kuvvetleri mızıkacılarının oturduğunu öğrenmişti. Marseyyez’e daldı. Bu dalgınlıkla araba durağında araba bulunmamasına da, meydanı dolduran kalabalığa da pek aldırmadı (…) Gardiyan İbrahim bir boş araba yakalayıp gelene kadar Kâmil Bey’in kafasında Marseyyez’in ‘Liberté liberté chérie’ mısraı bozuk bir plak gibi, bir dostça, bir düşmanca, bir yiğitçe, bir kancıkça döndü durdu.”
***
Namık Kemal, La Marseilllaise’in sadece askeri düşmana karşı savaşmaya teşvik eden kıt’asını tercüme ederek “Hürriyet” makalesinde kullanmıştı. Vatan Yahut Silistre’deki “İşte adû karşıda hâzır silah” mısraıyla başlayan meşhur şiiri de bu marştan esintiler taşıyordu.
İlk defa ilk Jön Türklerden Suphi Paşazade Ayetullah Bey tarafından 1870 yılında tamamı tercüme edilerek Terakki gazetesinde yayımlanan La Marseilllaise’e bildiğim kadarıyla devletten tepki gelmemiştir. Ancak Osmanlı Devleti’nin millî bir devlet değil, bir imparatorluk olduğunu unutmamak gereki millî r. Törenlerde çalınıp söylenecek marşlar bestekârlara ısmarlanıyor ve bunlar tahtta hangi padişah varsa onun ismine izafe ediliyordu. Donizetti Paşa’nın Mecidiye Marşı, Dikran Cuhaciyan ve Rifat Beyler’in Hamidiye marşları, İtalo Selvelli’nin Reşadiye Marşı gibi. Guatelli Paşa’nın Osmaniye Marşı da bunlara ilave edilebilir.
Bizde Millî Marş ihtiyacı, ilk defa Millî Mücadele sırasında şiddetle hissedilmiş ve 1920 sonlarında, “askeri şevk lendirecek” bir millî marş yazılması için yarışma açılmıştı. İsmet Paşa’nın Maarif Vekili Rıza Nur’dan bizzat La Marseilllaise’e benzeyen bir marş istediğini biliyoruz. Yarışmadan sonuç alınmayınca millî marşımızı Mehmed Âkif’in yazmasını sağlayan daha sonraki Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver), La Marseilllaise’i ilk defa tam olarak tercüme eden Ayetullah Bey’in en küçük kardeşiydi.
***
Evet, bir hürriyet şarkısı olarak doğan La Marseilllaise, başta Namık Kemal olmak üzere bizim hürriyetperverleri yıllarca coşturmuştu, ama Fransızların sömürgeleştirdiği ülkelerin halklarını bu marşı söyleyerek “esir”leştirdiğini de unutmamak gerekir.
.22/06/2019 22:52
‘Lüferi tanımayan İstanbullu olamaz’
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı isimli kitabını okudunuz mu? Osmanlı devri İstanbul kültürü hakkında yazılanlar arasında müstesna bir yere sahip olan bu nefis kitap, mahalle hayatından saray hayatına, doğum âdetlerinden Ramazan ve bayram geleneklerine, kahvelerinden tekkelerine, insan tiplerinden halk inançlarına kadar İstanbul deyince aklımıza gelen her şeye dair bilgilerle doludur.
Balıkhane Nâzırlığı yaptığı için balık türleri, İstanbul’da balıkçılık ve balık kültürü hakkında inanılmaz zenginlikte bilgiye sahip olan Ali Rıza Bey’in (1842-1928) kitabında balıkların ve balıkçılığın anlatıldığı “Balık Musahabeleri” başlıklı uzun bölüm de bir harikadır.
***
Lüferin İstanbul için ne anlama geldiğini (Lüferi tanımayan İstanbullu olamaz!) Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları’ndaki iki yazısından öğrenmiştim, ama lüfer avının bir zamanlar Boğaziçi’nde mehtap safaları gibi başlı başına bir eğlence, hatta bir çeşit “ritüel” olduğunu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unu, “Lodosa, Sise ve Lüfere Dair” başlıklı yazısını ve Balıkhane Nâzırı’nın kitabını okuduktan sonra fark ettim.
Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’nda, lüfer avcılarının özellikle Kanlıca Körfezi’ni tercih ettikleri anlatılır. O koca körfez mehtaplı gecelerde kayık ve sandallarla dolar, eğer balık çıkıyorsa, herkes derin bir sessizlik içinde oltasına takılacak lüferi beklemeye koyulurmuş. Balık çıkmıyorsa şarkıların, gazellerin ayyuka çıktığını anlatan Ali Rıza Bey, “O ne eğlencelerdi!” diyor.
Cabir Vada da Boğaziçi Konuşuyor adlı kitabında, lüfer avının, eski ismi Bahai Körfezi olan Kanlıca Körfezi’nde temmuz ayının mehtaplı gecelerinde başladığını, havaların iyi gitmesi halinde kasım ortalarına kadar devam ettiğini söyler. Lüfer meraklıları, yakamoz olmadığı için mehtaplı geceleri tercih eder, mehtapsız gecelerde ise yakamozu kesmek için sandalın küpeştesinden denize kandiller sarkıtırlarmış.
Mehtapsız gecelerde lüfer avına çıkmış kayık ve sandallarda yakılan kandillerin “ışık operası”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı büyüleyen sahnelerdendir. Bunun için Huzur romanında kahramanları Mümtaz, Nuran ve Nuran’ın dayısı Tevfik Bey’i geceleri lüfer avına çıkarır. “Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz’ı tatmak için yeni bir vesile verdi. Lüfer, Boğaz’ın belki en cazip eğlencesidir” cümleleriyle başlayan bu bölüm romanın en lezzetli bölümlerindendir. Kısacık bir iktibas:
***
“Beylerbeyi’nden ve Kabataş’tan başlayarak Telli Tabya’ya ve Kavaklar’a kadar iki kıyı boyunca uzanan, akıntı ağızlarında kümelenen bu aydınlık eğlence, bilhassa mehtapsız gecelerde yer yer küçük şehrayinler yapar (…). Nuran, kayık ışıklarının siyah, mor kadifelerde mahpus elmaslar gibi parıldadığı sulara, biraz ötede bir yeni balıkçı kümesiyle kırılmak üzere onların bittiği yerde başlayan o şeffaf karanlığa, vapur dalgalarından, küçük çalkantılardan, bu aydınlık yüklü gölgenin bin türlü akisle size doğru yükselişine, sizi alıp götürecekmiş gibi etrafı sarmasına, velhasıl döşemeleri çok cilalı renkli ve ışıklı bir sarayda (…) yaşanıyormuş hissini veren bu lüfer gecelerine çocukluğundan beri bayılırdı.”
Cabir Vada’nın anlattığına göre, zevk sahibi amatör balıkçılar, sandallarına mangallarını da alır, tuttukları lüferleri oracıkta temizleyerek ızgaraya atarlarmış. Sultan Abdülaziz, Ahmed Vefik Paşa, Said Halim Paşa ve Ahmed Midhat Efendi gibi lüfer meraklısı bir hayli ünlü şahsiyet varmış. Balıkhane Nazırı, Sultan Abdülaziz’in bir lüfer gecesi, Recaizade Mahmud Ekrem Bey’in babası Recai Efendi’ye yaptığı şakayı ballandıra ballandıra anlatır. Merak edenler ya Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’nı bulamazlarsa Küre Yayınları arasında yeni çıkan Lüfer: Boğaziçi Şehrayini isimli kitabı okumalıdırlar.
***
Bu yazıyı yazmamın sebebi Ruhi Güler tarafından hazırlanan, lüfer ve lüfer avcılığı hakkında yazılmış, İstanbul kültürünün az bilinen bir tarafını bütün incelikleriyle yansıtan yazıların bir araya getirildiği Lüfer: Boğaziçi Şehrayini’dir. Ahmed Midhat Efendi’den Ahmed Rasim’e, Karekin Deveciyan’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Burhan Felek’ten Sermet Muhtar Alus’a, Eşref Şefik’ten Yaşar Kemal’e, Ragıp Akyavaş’tan Haluk Dursun’a ve fakire kadar onlarca yazarın kaleminden çıkmış lüfer yazılarından oluşan, özenle hazırlanmış bir kitap... Ruhi Güler’in yazdığı “İstanbul Balığı? Meşgale, Lezzet, Kültür” başlıklı ilk yazı ise bu kitapta bir araya getirilen bütün yazılardan süzülmüş önemli bir metin…
***
Bu yazıyı Ruhi Güler’in söz konusu yazısının sonuç bölümünden kısa bir iktibasla noktalamak istiyorum:
“Lüfer merakı İstanbul’a, özellikle de Boğaziçi’ne ait bir tutkudur. Herhalde dünya üzerinde lüfere dair bu tutkunun muadilini bulmak zordur. Yüzyıllar içerisinde balıklar Boğaziçi’nden Marmara’ya doğru akarken İstanbulluların bigâne kalmaları şaşırtıcı olurdu. Boğaziçi’nde yaşayıp da balığı dışarıdan alanlara ‘Balıklar akar, alıklar bakar’ denildiği Eşref Şefik anlatır. Dolayısıyla şehrinizin içinden bir deniz akıp geçiyorsa bu ilahî iltiması sadece seyretmekle yetinemezsiniz.”
Not. Asaf Muammer’in Boğaziçi Balık Kültürü (2015) isimli kitabı da Ruhi Güler tarafından yayına hazırlandı ve Küre tarafından yayımlandı. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı (2007) ise Ali Şükrü Çoruk tarafından dili sadeleştirilmeden aktarıldı ve Kitabevi Yayınları tarafından yayımlandı.
.29/06/2019 22:56
Nâzım’ın şehit büyük dedesi
Yıllar önce yazdığım bir yazıda Nâzım Hikmet’in anne tarafından büyük dedesi olan Mustafa Celâleddin Paşa’nın Müslüman olmadan önceki soyadı hakkında farklı kaynaklardaki farklı bilgileri tek tek göstererek hayretimi ifade etmiştim: Verzanski, Borjenski, Borzenski ve Borzecki...
Vâlâ Nureddin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti’de Borjenski imlasını kullanmış. Nâzım’ın bir şiirinde de öyle: “Uykusuz geceleri Borjenski’nin/benimkilere benzer olmalı.” Memet Fuat, Nâzım’la ilgili iki kitabında da Borzenski imlasını kullanıyor. İlber Ortaylı’ya sorarsanız, Borzecki... Ali Engin Oba “Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümünde Mustafa Celâlettin Paşa’nın Eski ve Yeni Türkler Adlı Eserinin Türk Milliyetçiliğinin Oluşmasında Etkisinin Değerlendirilmesi” başlıklı makalesinde Borzecki’yi tercih etmiş. Polonyalı yazar Latka da öyle... Başka birçok kaynakta Verzanski imlasına rastlayabilirsiniz.
Ben, söz konusu yazımda Ali Engin Oba ve Latka’nın anlattıklarının doğru kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştim. Haluk Oral da Borzecki imlasını kullanıyor. İki yıl önce bu köşede “Nâzım’a Göre Yahya Kemal ve Âkif” başlıklı yazımda Haluk Oral’ın bir matematik profesörü olmasına rağmen edebiyata çok özel bir ilgi duyduğunu, eski kitap ve belgeleri okuyabilmek için inanılmaz bir gayretle, en zor el yazılarını bile okuyacak derecede Osmanlıca öğrendiğini, sahaflardan çıkmayan yaman bir kitap kurdu, belge avcısı ve edebiyat arkeoloğu olduğunu yazmıştım. Bir İmzanın Peşinden (2003), Şiir Hikâyeleri (2008) ve Bir Roman Kahramanı Orhan Veli (2015) isimli kitaplarının ardından yazdığı Nâzım Hikmet’in Yolculuğu’nda da yıllardır özenle toplandığı orijinal belgeleri ustaca değerlendirmiş.
***
Borzecki’nin Türkiye’ye nasıl geldiği konusunda da rivayet muhtelif. Vâlâ Nureddin’e sorarsanız, Nâzım’ın büyük dedesi Slav ırkından değil, bir Gagavuz Türküydü; daha Polonya’dayken Türkçeyi bütün lehçeleriyle bilen bir Türkolog, askerî mühendis ve topografya ressamıydı; bir gruba katılıp Türkiye’ye gelmiş, Müslüman olarak Osmanlı ordusunda görev almıştı.
Kemal Sülker, bin küsur sayfalık Nâzım Hikmet biyografisinde Vâlâ Nureddin’in yazdıklarını gözü kapalı aktarır. Memet Fuat ise, Nâzım Hikmet biyografisinde, bir Alman gemisinde miçoluk yapan Konstantin Borzenski adlı Polonyalı çocuğun, gemisi İstanbul’a geldiğinde, kendisine çok kötü davranıldığı için denize atlayıp yüzerek karaya çıktığını ve Sadrazam Âli Paşa tarafından himaye edilerek Mühendishane-i Hümayun’da okutulduğunu söylüyor. Aynı yazarın A’dan Z’ye Nâzım Hikmet’te anlattığı hikâye daha başka: Polonyalı soylu bir ailenin çocuğu olan Borzenski, 1848 devriminden sonra bir grup “ilerici”yle birlikte ülkesinden kaçıp Osmanlı Devleti’ne sığınmak zorunda kalmış.

İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ndaki anlatışından, “Borzecki”nin Kossuth’la birlikte Osmanlılara sığındığı sonucu çıkıyor. Bilindiği gibi, Macar halkı, 1848 yılında, Kossuth liderliğinde Avusturya’ya karşı başkaldırmış, başarısızlıkla sonuçlanan bu isyanın ardından başta Kossuth olmak üzere, on altı bin kişi Tuna nehrini aşarak Osmanlı Devleti’ne sığınmıştı.

Ali Engin Oba’nın yukarıda ismini zikrettiğim makalesinde anlattıkları daha başka: Borzecki 1848 devriminden sonra Fransa’ya kaçıp Paris Harp Okulu’na girmiş; dostlarının birçoğunun Osmanlı Devleti’ne iltica ettiği haberini alınca okulunu terk edip İstanbul’a gelmiş.
***
Polonyalı yazar Latka’nın Lehistan’dan Gelen Şehit Mustafa Celâlettin Paşa/ Konstanty Borzecky (1987) isimli kitabı, orijinal kaynaklara dayanılarak yazıldığı için daha güvenilirdir. Genç Borzecki, Prusya hükümetinden pasaport almayı başarır, subay olma hayaliyle Fransa’ya giderse de Fransız ordusunun o sırada subaya ihtiyacı olmadığı için bu hayali gerçekleşmez. Osmanlı Devleti’nin bütün Polonyalı mültecileri ülkesine kabul ettiğini duyunca 1849 yılında İstanbul’a gelir. Henüz yirmi üç yaşındadır. Hayatını idame ettirebilmek için Osmanlı ordusuna katılmaktan başka çaresi yoktur; bunun tek yolu da Müslüman olmaktır. Hiç tereddüt etmeden Müslümanlığı kabul eder ve devrin şeyhülislamı tarafından verilen Mustafa Celâleddin ismiyle Osmanlı ordusunda hizmete başlar.
Latka’nın görüşlerini benimseyen Haluk Oral’ın anlatımı ise şöyle özetlenebilir: Polonya’da köklü bir aileye mensup olan ve 1826 yılında dünyaya gelen Konstanty Borzecki, Rusya ile Prusya arasında paylaşılan ülkesinin bağımsızlık hareketine katıldığı için hapse atılmış, kurtulduktan sonra bir yolunu bulup gittiği Fransa’da orduya katılmak istemiş, kabul edilmeyince Osmanlı Devleti’ne sığınmayı karar vermiş. Çünkü o sıralarda Sultan Abdülmecid’in Osmanlı’ya sığınmış Polonyalı mültecileri isteyen Rusya’ya verdiği cevap Fransız gazetelerinde yayımlanmıştır: “Tahtımdan vazgeçerim, fakat zîr-i himayeme iltica eden biçareleri düşmanlarına teslim etmem!”
***
Aynı zamanda iyi bir ressam ve haritacı olan Borzecki, İstanbul’a gelerek Osmanlı Devleti’ne sığınacak, Müslüman olarak Mustafa Celâleddin ismini alacak, paşalığa kadar yükseldiği orduda çok önemli görevler üstlenecek, Kırım Harbi’nde iki defa yaralanacak, Erkân-ı Harbiye Mirlivası Ömer Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlendikten sonra tam anlamıyla bir Türk ve Müslüman hayatı yaşamaya başlayacak ve Karadağ isyanın bastırmak için Derviş Paşa maiyetinde katıldığı savaşta ağır bir şekilde yaralanarak şehit olacaktır.
Nâzım’ın baba tarafından dedesi Nâzım Paşa ve annesi Ayşe Celile Hanım’n anne tarafından büyük dedesi Müşir Mehmed Ali Paşa da son derece önemli şahsiyetlerdir. Gelecek hafta, Haluk Oral’ın İş Bankası Kültür Yayınları’nca yayımlanan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu’nda bu paşalar hakkında anlattıklarından söz edeceğim.
.06/07/2019 22:20
Nâzım Hikmet’in dedeleri
Geçen hafta, Haluk Oral’ın kısa bir süre önce çıkan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli yeni kitabı vesilesiyle Nâzım’ın anne tarafından büyük dedesi Mustafa Celâleddin Paşa’dan söz etmiştim. Nâzım’ın annesi Ayşe Celile Hanım’n anne tarafından dedesi Müşir Mehmed Ali Paşa da son derece önemli bir şahsiyetti.
Memet Fuat, Nâzım Hikmet biyografisinde, bir Alman gemisinde miçoluk yapan Konstantin Borzenski adlı Polonyalı çocuğun, gemisi İstanbul’a geldiğinde, kendisine çok kötü davranıldığı için denize atlayıp yüzerek karaya çıktığını ve Sadrazam Âli Paşa tarafından himaye edilerek Mühendishane-i Hümayun’da okutulduğunu söyler. O çocuk, Konstantin Borzenski (doğrusu Konstanty Borzecki) değil, 1827 yılında Almanya’nın Magdeburg şehrinde doğan Ludwig Karl Friedrich Detroit’tir. Haluk Oral, kitabının birinci bölümünde, Müslüman olarak Mehmed Ali ismini alan bu Alman gencinin macerasını uzun uzun anlatıyor.
Âli Paşa’nın himayesinde Mekteb-i Harbiye’yi bitirdikten sonra çok önemli görevler üstlenen, Berlin Kongresi’nde de Osmanlı Devleti’nin temsil eden Mehmed Ali Paşa, bu kongrede imzalanan anlaşmayla Karadağ’a bırakılmak zorunda kalınan topraklar yüzünden Arnavutların düşmanlığı kazanmış ve 1878 yılında Arnavut isyancılar tarafından şehit edilmişti.
***
Haluk Oral, Müşir Mehmed Ali Paşa şehit edildikten kısa bir süre sonra Yeni Zelanda’da onun hayat hikâyesinin anlatıldığı bir makalenin yayımlandığından söz ediyor. Bu makalede anlatıldığına göre, Mehmed Ali Paşa, Berlin Kongresi sırasında kongre üyelerine “Eriha’nın Gülü” isimli Almanca şiirini okumuştur. Oral, kitabında Almanca orijinalini ve tercümesini verdiği bu şiirle Nâzım’ın “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” isimli şiiri arasındaki şaşırtıcı benzerliğe dikkatimizi çekiyor ve Nâzım’ın büyük dedesinin bu şiirini okumuş olma ihtimalinin bulunmadığını söyledikten sonra, “Anlaşılan,” diyor, “Mehmed Ali Paşa’nın ‘Eriha’nın Gülü’ kırk yıl sonra yeniden doğmuştu.”
Eriha’nın Gülü (The Rose of Jericho), susuz kaldığında yapraklarını kapatıp yuvarlak, kuru bir ot görüntüsüne bürünen, fakat aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, suyu bulduğunda yeşerip hayata dönen bir çöl bitkisiymiş.
Mehmed Ali Paşa’dan söz edip de kızlarından ve damatlarından söz etmemek olmaz. Paşa’nın Hayriye, Leyla, Zekiye ve Adeviye isimlerinde dört kızı vardı. Sultan II. Abdülhamid’in emriyle üçü paşalık rütbesine kadar yükselecek olan genç subaylarla evlendirildiler. Zekiye’nin kocası İsmail Fâzıl Paşa, bu evlilikten doğan çocuklardan biri de Ali Fuat Cebesoy’dur. Hayriye Hanım, Hüseyin Hüsnü Paşa’yla evliydi; Mehmet Ali Aybar torunlarıdır. Leyla Hanım ise, Mustafa Celaleddin Paşa’nın oğlu Hasan Enver’le evlendirilmişti. Hasan Enver Paşa, Ayşe Celile Hanım’ın babası, Nâzım Hikmet’in dedesidir.
***
Nâzım Hikmet’in hece vezniyle yazdığı “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” isimli şiiri Yahya Kemal tarafından düzeltildikten sonra Yeni Mecmua’da yayımlanmıştı. Aynı vezinle ve aynı duyarlıkla kaleme aldığı “Mevlânâ” şiiri de -gün ışığına ilk defa Aralık 1920 tarihinde Birinci Kitap’ta çıkarsa da- aynı tarihlerde yazılmış olsa gerek. Nâzım’ın Mevlânâ’ya duyduğu ilgiyi, baba tarafından dedesi Mehmed Nâzım Paşa’nın Mevleviliğine bağlamak mümkündür.
Osmanlı Devleti’nin son Selânik valisi Mehmed Nâzım Paşa, din ve tasavvuf konulu eserlerinde hatırı sayılır bir âlim, Muhataba ve Yek-Âvâz isimli eserlerinde de şair olarak karşımıza çıkar. Bu münevver Osmanlı paşası, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Muallim Nâci gibi Tanzimat devri şairleriyle yakın dostluklar kurmuş, hatta Ziya Paşa’nın Adana valiliği sırasında mektupçuluğunu yapmıştır. “Mevlevileriz” redifli manzumesi gibi yer yer Şeyh Galib’i hatırlatan şiirleri, onun, dolayısıyla ailesinin nasıl bir kültür ikliminde yaşadığına dair önemli ipuçlarıdır. Haluk Oral da Nâzım’ın Ekber Babayev’le bir sohbetinde söylediklerini naklederek dedesinin tesirine işaret ediyor: “Büyükbabam Mevlevi Nâzım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde babamın edebiyata ilgisizliğine bakmaksızın şiir baş köşedeydi.”
Merak eden okuyucularım, Nâzım’ın “Ben de mürîdinim işte Mevlânâ” dediği “Mevlânâ” şiirini internette bulabilirler.

Müşir Mehmed Ali Paşa, L’Illustration dergisinin 6 Ekim 1877 tarihli sayısının kapağında.
***
Mehmed Nâzım Paşa’nın beş kıtadan oluşan, kıta sonlarında “Be biz Osmanlılarız bizde çok arslan bulunur” mısraının tekrar edildiği hamasi bir muhammesi de vardır. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını okuyanlar, bu romanın başında epigraf olarak kullanılan “Be biz Osmanlılarız, bizde çok insan bulunur” mısraını hatırlayacaklardır.

Nâzım Hikmet’in dedesi Mehmed Nâzım Paşa’nın gençliği. Nâzım Paşa, çile çıkararak dede ünvanını kazanmış bir Mevlevi idi.
Kemal Tahir, belki de Nâzım’dan duyduğu bu mısradaki “arslan” kelimesini “insan” olarak hatırlamış olsa gerek. İlk defa Vakit gazetesinin 4 Haziran 1292 (16 Haziran 1876) tarihli sayısında yayımlanan, Haluk Oral’ın tamamını aktardığı bu manzumenin üçüncü kıtasıyla bu yazıyı noktalamak istiyorum:
Gelin ey ehl-i vatan can verelim nâm alalım
Dâr-ı ukbâya şehâdetle gidip kâm alalım
Kılıcı destimize her seher ü şâm alalım
Gösterip kendimizi âleme bir nâm alalım
Be biz Osmanlılarız bizde çok arslan bulunur
.13/07/2019 22:44
Halep’ten İstanbul’a bir sanat galerisi
Geçen cumartesi günü Ürdünlü genç ressam Fadi Haddadin’in Koşuyolu’ndaki Kelimat Sanat Galerisi’nde açılışı yapılan “Kırmızı Yaz” isimli sergisini gezdim. “Ne anlatıyor?” sorusunu bütünüyle anlamsız kılarak duygularınızı ve hayal gücünüzü harekete geçirmeye davet eden bir sergi... O andaki ruh halinize göre, bu soyut suluboya ve yağlıboya tablolarda Fadi’nin yaşadığı coğrafyadaki kaosu ve sanatçının isyanını da hissedebiliyorsunuz, kaotik renkler ve şekiller arasından sızan yaşama sevincini ve geleceğe dair yeşeren ümitleri de... Başka bir ruh haliyle baktığınızda, aşkın bin bir halinin anlatıldığını bile düşünebilirsiniz. İlk bakışta birbirinin tekrar gibi görünen, fakat bence geleneğin tenevvü (çeşitleme) anlayışını yansıtan tablolarda ben eşyanın arka planına nüfuz etme çabasını da hissettim.
***
“Kırmızı Yaz” sergisinin açıldığı Kelimat, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak gibi Ortadoğu ülkelerinden sanatçılarla Türk sanatçılarının buluşmasını ve iletişime geçmesini sağlayan bir sanat galerisi... Aslında hazin bir macerası var Kelimat’ın. Çok önemli bir koleksiyoncu ve yayıncı olan Adnan Al-Ahmad tarafından 2000 yılında, Halep’te, tarihî bir bölge olan Bağdat İstasyonu mahallesinde kurulmuş. Kısa sürede Halep’te, ressam, şair, yazarların devam ettikleri bir kültür ve sanat merkezine dönüşen Kelimat, yüz elliden fazla sergi, seminer ve resital düzenlediği gibi, Adonis ve Nizar Kabbani gibi çok önemli Arap şair ve yazarlarının eserlerini de yayımlamış.
Bir manifesto niteliği taşıyan “Sanatın Evrenselliği” başlıklı kısa yazısında dikkate değer görüşler serdeden, mesela geleneksel kültürün dünyayı bugünkü gerçekliğiyle görmemize engel olduğunu söyledikten sonra, “Atalarımızın sanatını pekiştirmek için hevesli olmamızda bir sakınca yoktur. Fakat öte yandan kendi hikâyelerimizi, yaşadığımız yerleri, hafızamızı ve şiirlerimizin resmini modern yaratıcılık yöntemi ve çağın kültür ve özgürlüğü ile yapmalıyız,” diyen Al-Ahmad, mesleğini hiç icra etmemiş bir hukukçu, Arap ülkelerinin yanı sıra Paris ve Londra gibi Avrupa başkentlerinde açtığı sergilerle çok sayıda Arap ve Arap olmayan sanatçıyı dünyaya tanıtmış, dünya sanat çevrelerinde tanınan ve saygı gören bir koleksiyoner ve galericidir.

***
Kelimat, bir aile projesi olarak doğar ve gelişir. Ne var ki çok geçmeden Suriye’de iç savaş patlak verecek ve muhteşem Halep’in neredeyse bütünüyle yok olmasına yol açan bu korkunç savaş, Al-Ahmad’ın faaliyetlerine devam etmesini de imkânsız hale getirecektir. Bu yüzden 2014 yılında galerisini İstanbul’a taşıyan ve önce bir süre Şişli’de, ardından Ümraniye Canpark alışveriş merkezinde, daha sonra Kuzguncuk’ta faaliyet gösteren Kelimat, kısa bir süre önce, Koşuyolu’nda, Kâtip Salih Sokağı’nda beş katlı bir binaya taşındı. Türkiye geldikten sonra değerli bir sanat ve kültür adamı olan Hüseyin Emiroğlu’yla ortaklık kuran ve sadece Ortadoğulu sanatçılarla değil, Türkiye’den sanatçılarla da sergiler düzenleyen Al-Ahmad, 2016 ve 2017 yıllarında “Contemprorary İstanbul” sanat fuarına katıldı.
Kelimat’ın Koşuyolu’ndaki merkezinde açılan ilk sergi “Kavşak 3” ismini taşıyordu ve Ortadoğulu sanatçılarla Türkiye’den genç sanatçılar bir araya getirilmişti. Aynı mekânda Türkiye’den Ertuğrul Berberbeoğlu isimli genç sanatçı da Kâbe’yi ve tavafı çağdaş sanatın diliyle anlattığı çarpıcı resimlerden oluşan “Tavaf” isimli sergisiyle sanatseverlerin karşısına çıktı.
Gençlere özel bir önem veren Adnan Al-Ahmad, Türkiye’nin en büyük zenginliğinin gençler olduğunu ve kendisinin öteden beri gençler için çalıştığını söylüyor.

Hüseyin Emiroğlu ve Adnan Al-Ahmad... Önde yere yayılmış olan tablo, Adnan Bey’in kızı Zeyn’in imzasını taşıyor. Picasso’nun Guernica’sına göndermede bulunulan tabloda harabeye dönmüş Halep’e bir çeşit ağıttır.
***
Fadi Haddadin’in sergisini gezerken Kelimat ve Adnan Al-Ahmad hakkında bilgi veren Hüseyin Emiroğlu, ileride daha büyük bir mekâna geçmek istediklerini ve içinde bulunduğumuz kültür merkezinde küçük de olsa bir art brut (ham sanat) müzesi açacaklarını söyledi. Hiç sanat eğitimi almamış amatörler ve ruh hastaları tarafından yapılan tabii, zorlamasız eserlere İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra art brut ismi verilmiş ve ilk art brüt müzesi Lozan’da açılmıştı. Dünyada halen dokuz art brüt müzesi varmış. Kelimat’ın koleksiyonunda çok önemsedikleri art brüt sanatçısı Esma Ekiz’in eserlerinin yanı sıra, Irak, Suriye ve Türkiye’den pek çok art brüt eseri bulunuyor.
Emiroğlu, Arapça konuşan dünyada çok önemli ve itibarlı bir kültür ve sanat adamı olan Adnan Al-Ahmad’ın yerleşmek için Türkiye’yi tercih etmesinin çok önemli olduğunu, bir an önce Türkiye vatandaşlığına kabul edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, “Biliyor musunuz,” dedi, “şu anda Adnan Bey’in yasal olarak seyahat hakkı yok. İstanbul dışına çıkamıyor ve izin almadan Ankara’ya bile gidemiyor. Bu çok büyük bir problem bizim için. Hâlbuki yurt dışında çok önemli bağlantıları var, oralara gidip temas kurabilse birçok projeyi hayata geçirebileceğiz. Türk sanatçıları için mesela Ürdün, Katar, Bahreyn ve Tunus’tan teklifler alıyoruz. Türk sanatçılarının dünya sanat pazarına arz edilebilmesi için Adnan Bey’in yurt dışına gidip gelebilmesi lâzım.”
Kurslara devam ederek Türkçe öğrenen ve rahatça konuşabilen Adnan Bey ise İstanbul’un benzersiz bir kavşak noktası olduğunu ve Kelimat’ı Türkiye taşıyarak bir kültür köprüsü inşası inşa etmek istediğini söyledi: “Siz Türkler ve biz Araplar beş yüz yıl bir arada yaşadık. Araya sınırlar girdiği için kopukluklar yaşanmış olsa da ortak noktalarımız çok. Ben Türkiye’yi, özellikle İstanbul’u bir kavşak olarak görüyorum. Ortadoğu’yla dünyanın, Doğu’yla Batı’nın buluştuğu bir kavşak... Bu kültür tekerini çok acil bir şekilde Türkiye’den dünyaya döndürmemiz gerekir. Hiçbir Türk bir sanatçısı, hiçbir Türk yazarı yerel kalmamalıdır.”
***
Evet, İstanbul’da, Türkiye ile Arap dünyası arasında bir köprü kurmak ve İstanbul’dan bütün dünyaya açılmak isteyen Kelimat adında bir sanat galerisi var. Sanatçılara ve sanatseverlere duyururum.
NOT 1. Yarın 15 Temmuz darbe teşebbüsünün üçüncü yıldönümü. Bu darbeye herhangi bir şekilde katılan hainleri bir defa daha lanetliyor, aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Cenab-ı Hak, aziz milletimize bir daha böyle bir felaket yaşatmasın.
NOT 2. Mehmed Şevket Eygi ağabeyin önceki gece vefat ettiğini dün sabah öğrendim ve çok üzüldüm. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Merhumla ilgili düşüncelerimi gelecek pazar günü anlatmaya çalışacağım
.20/07/2019 23:12
Bir estet ve koleksiyoner olarak Şevket Eygi
Geçen hafta dünya hayatına veda Mehmet Şevket Eygi, fikirleri, zevkleri, tercihleri, konuşma ve yazma üslûbu, öfkeleri, hatta kılık kıyafetiyle mensup olduğu camiada kimseye benzemeyen, daha da önemlisi düşündüklerini hiç çekinmeden dile getirebilen “nev’i şahsına mahsus” bir entelektüeldi. Karadeniz Ereğlisi’nde orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip kendini yedi yaşında eskilerin kısaca Mekteb-i Sultanî dedikleri Galatasaray Lisesi’nde bulmuştu. Rahmetli Ahmet Yüksel Özemre gibi, o da “Gassaray”ın nâdir dindar öğrencilerinden biriydi; fakat kültürünü borçlu olduğu lisesine asla toz kondurmaz, ne öğrendiyse bu lisede öğrendiği söylerdi. Kendisiyle yaptığım uzun bir röportajda etkilendiği “İstanbul beyefendisi” hocalarından söz etmişti.
Şevket ağabey, tam on iki yıl yatılı olarak -ama Cemal Süreya’nın zannettiği gibi parasız yatılı değil- okuduğu Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Mülkiye’ye, yani A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmiş, bu fakültenin diplomasi bölümünü başarıyla bitirmişti. Ancak dindar bir Mülkiyeli olarak tanındığı için hariciye bürokrasisinde de dahiliye bürokrasisinde de yer bulabilmesi o yıllarda imkânsız denecek kadar zordu. Bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Fransızca mütercimi olarak çalıştıktan sonra basın dünyasına adım attı.
***
Benim tanıdığım Şevket Eygi, D. Mehmet Doğan’ın geçen hafta köşesinde anlattığı gazeteci Şevket Eygi değil, 1974 yılında sürgünden döndükten sonra hayatını bütünüyle kültüre, sanata, kitaba adamış, estetik derdi taşıyan, İstanbul’u devasa bir köye, hatta mezraya dönüştürdüğünü düşündüğü halka şehirliliğin ne olduğunu, nasıl İstanbullu olunabileceğini anlatmaya çalışan bir münevverdi. Kendisiyle şahsen 1985 yılında tanışmıştık. Taha Akyol Bey’le birlikte onu bir akşam Sultanahmet’teki evinde ziyaret ettiğimizi ve gazetecilik tecrübelerini dinlediğimizi hatırlıyorum. Daha sonra zaman zaman Enderun Kitabevi’nde karşılaştık; bu kitabevinin müdavimleri onun yeni satın aldığı nâdir kitapları herkesi imrendirerek çantasından çıkarışını çok iyi hatırlarlar.
Bedir Yayınları’nın da kurucusu ve sahibi olan Şevket ağabey yayıncılıkta pek başarılı sayılmazdı, ama yaman bir kitap kurduydu; muazzam yazma ve eski harfli kitap koleksiyonuyla hat koleksiyonunu Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kurulan kütüphaneye bağışladı. Unutmadan, İstanbul’da hangi esnaf lokantalarında ağız tadıyla yemek yenileceğini, nerelerden ucuz ve kaliteli giyecekler satın alınabileceğini çok iyi bildiğini de kaydetmeliyim.
***
Yukarıda Şevket ağabeyle bir röportaj yaptığımdan söz ettim. “Mehmet Şevket Eygi ile Ortaköy’den Sultanahmet’e” başlığını taşıyan bu röportajı İSAM’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle birlikte hayata geçirdiği on ciltlik Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi’nin onuncu cildi için yapmış, İstanbul’la ilgili hatıra ve düşüncelerini anlattırmıştım. Tabii, her zamanki gibi İstanbul kültürünün ve İstanbullu tipinin yok olmasından yakınmış, özellikle İstanbul terbiyesinin inceliklerinden söz ederken anlattığı bir hadise beni hem güldürmüş hem düşündürmüştü.
Galatasaray’da okurken ortaokul ikinci sınıfta tarih hocaları eski Osmanlı nâzırlarından Raşid Bey’miş. Bu değerli hoca bir gün güzel güzel ders anlatırken birden kürsüden inip kapıya yönelmiş. Öğrenciler arkasından “Hocam niçin gidiyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” diye bağırmışlar. Raşid Bey durmuş, elini sınıfa doğru uzatıp “Ben buraya Galatasaray efendilerine ders vermeye geliyorum, tulumbacılarla işim yoktur!” demiş. Meğerse arka sıralarda oturan çocuklardan biri parmaklarını çıtlatıp duruyormuş. Parmak çıtlatmanın, İstanbul görgüsüne göre çok ayıp olduğunu o zaman öğrendiğini söyleyen Şevket ağabey, sanat, estetik ve şehirlilik meselelerine ciddiyetle ne zaman ilgi duymaya başladığını şöyle anlatmıştı:
“Açık konuşayım: Kırsal kesimden gelmiş, çok mahcup, biraz içine kapanık bir genç olduğum için bu sanat, estetik meseleleriyle çok erken meşgul olamadım. Fakat 1974’te altı senelik bir sürgünden sonra Türkiye’ye tekrar döndüğüm vakit, artık gazetecilik yapamıyordum. İki günlük gazete sahibiydim, ikisi de batmış. Yazılarımı basacak doğru dürüst bir yer de yok. Yavaş yavaş sanat meseleleriyle ilgilenmeye başladım. Kültür ve bilhassa güzel sanatlar konusunda çok kötü bir durumda olduğumuzu şimdi aynelyakîn görüyorum. Bir kere, sanat denince, sadece edebî eserler, mimarî eserler hatıra gelmesin. İnsanların da bir kısmı sanat eseri gibidir. Kibar bir insan, bir üstat yahut bir kahraman, aynı zamanda bir estetik konusudur. Şimdi bunların yokluğunu çok hissediyorum. Meselâ Nurettin Topçu Bey’in -her konuda aynı şekilde düşünmüyorduk ama- bir fazilet abidesi olduğunu her geçen gün biraz daha iyi anlıyorum. Şimdi bir Ali Fuat Başgil olsa da hiç değilse senede bir kere ziyaretine gidebilsem. Bir Mahir Bey olsa da senede bir kere sohbetine gidebilsem.”
Şevket Evgi ile Sultanahmet’eki evinde
***
“Aziz İstanbul”a derin bir nostaljiyle bağlı olan Şevket ağabey, Demokrat Parti döneminde, imar adı altında yapılan büyük tahribatı da samimiyetle eleştirir, “Elbette çürük çarık binalar yıkılacak, molozlar kaldırılacaktı. Ama yıkılmaması gereken binlerce binayı da yıktılar. Ne için? Çünkü bunlar vandal...” derdi. Evet, İstanbul ihmal edilmişti, salaş bir şehir haline gelmişti, sokakları kışın çamurlu, yazın tozluydu, kaldırımlar düzgün değildi, fakat...
“Fakat şehir şehirdi efendim, bir ‘hayal şehir’di İstanbul. Güzelliği uzaktan bakılarak anlaşılırdı. Bugünkü değişiklik şudur: Artık İstanbul’un güzelliğini gündüzleri göremiyorsunuz. Geceleyin karanlık bastığı vakit, ışıklardan yine güzel bir şey görünüyor. Fakat gündüzleyin bu betonlar, bu çirkin binalar, şehrin siluetini katleden bu gökdelenler...”
Şevket ağabeyin bu sözlerini, onun muhafazakârlığı sadece dindarlık olarak algılayan bir muhafazakâr olmadığını anlatmak için naklediyorum. Dedim ya, o mensup olduğu camiada kimseye benzemeyen, bu yüzden pek de anlaşılmayan bir entelektüeldi. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.
.27/07/2019 23:22
Yine Ali Kemal
Ali Kemal ismi, torunun oğlu Boris Johnson’un maceraları dolayısıyla son zamanlarda sık sık gündeme geliyor. On dört yıl önce de (2005) Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Şehit Gazeteciler” listesinde yer aldığı için günlerce ateşli tartışmalara konu olmuştu. Gazete okuyucuları artık çiçeği burnundaki İngiltere başbakanının bir “Osmanlı torunu” olduğunu çok iyi biliyorlar. Peki, Ali Kemal?
Ali Kemal (1867-1922), İttihat ve Terakki yönetimine amansız muhalefetiyle ünlü bir gazeteciydi. Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Millî Mücadele’yi yürüten kadroyu da İttihatçıların bir uzantısı olarak gördüğü için muhalefetine aynı şiddetle devam etmişti. Bu yüzden zafer kazanıldıktan sonra Tokatlıyan Oteli’ndeki berberde tıraş olurken kaçırıldı, Ankara’ya götürülürken İzmit’te Nurettin Paşa tarafından sorgulandıktan sonra linç ettirildi. Lozan’a gitmek için yola çıkan ve İzmit’e uğrayan heyetin Ali Kemal’i köprü başında asılmış görünce çok rahatsız oldukları, İsmet Paşa’nın bu yargısız infaz dolayısıyla rahatsızlığını açıkça ifade ettiği bilinmektedir.
Birçokları gibi, Ali Kemal de Anadolu’da yürütülen mücadelenin başarıya ulaşamayacağına, tam aksine, bu mücadelenin işleri daha da zora sokup badirenin atlatılmasını imkânsız hâle getireceğine inanmıştı. Mücadele silahla değil, siyasetle yürütülmeli, hilâfet ve saltanat muhafaza edilmeliydi. Anadolu’daki oluşumun bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başlaması, üstelik Bolşeviklerle ilişki kurması onu büsbütün işkillendirmişti. İttihatçılara dinmeyen öfkesi, inatçılığı ve dik başlılığı, olup bitenleri sağlıklı bir şekilde değerlendirmesine engel oluyordu.
***
Yahya Kemal, “muhalefet için yaratılmış” bir adam olarak gördüğü Ali Kemal’le Paris’te tanışıp yakın dostluk kurmuştu. İzmit’te, darağacında görmek talihsizliğine uğradığı eski dostunu bir yazısında uzun uzun anlatmıştır. Bu yazıdan anlaşılan şu ki, Ali Kemal sadece bir gazeteci ve siyasetçi değil, aynı zamanda seçkin bir kültür adamıydı. Yıllarca Londra ve Paris’te yaşadığı için Batı’yı, yerliliğini hiç kaybetmediği için de mensup olduğu dünyanın kültürünü iyi bilirdi; mesela divan şiirine derinliğine vâkıftı. Türkçeyi hatasız kullandığı ve çok rahat yazdığı onu tanıyanların ortak kanaatidir. Fahri Celâl Göktulga’nın ifadesiyle, “berrak, dibindeki çakıl taşlarını ve ışık oyunlarını” gösteren bir üslûba sahip olduğu için yazıları çok etkili oluyor, Anadolu’da canlarını dişlerine takmış savaşan insanları çileden çıkarıyordu. Kendine has bir mizahı ve ironisi de vardı: Sünepe, zibidi, düttürü Leyla gibi sıfatlardan ve “Bekkoza Kekbozeden gelse acep mi kartal” gibi tuhaf tekerlemelerden çok hoşlanırdı.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ali Kemal’i de ilgi çekicidir: “Farfara, konuşkan, hâfızası kuvvetli, fakat daima insicamsız...”
Yahya Kemal’in anlattığına göre, yazmasının yasaklandığı Birinci Dünya Harbi yıllarında kendini bütünüyle kitaplara vermiş ve çok okumuştu. Daha da önemlisi, kayınpederi Tophane Müşiri Zeki Paşa’dan kalan kitaplarla haşir neşir olurken nâdir yazmaları toplamaya merak sarıp Sahaflar Çarşısı’na dadanmış ve kısa zamanda seçkin bir koleksiyona sahip olmuş bir bibliyofildi. Bu arada bir Türkçe lügat yazıyordu. Millî Mücadele’ye aynı gerekçelerle muhalefet etmiş bir aydın olan Cenab Şahabeddin’in de son yıllarında bir lügat yazmaya kalkışması şaşırtıcı bir tesadüftür.

***
Yahya Kemal, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı günlerde, Ali Kemal’i Büyükada’daki köşkünde ziyaret ettiğini ve sohbet sırasında artık gazeteciliğe dönüp başını belâya sokmak istemediğini söyleyen eski dostuna şu tavsiyelerde bulunduğunu söyler:
“Büyük bir adam olmak için fırsat ayağına gelmiştir. Himaye edecek kimsesi kalmamış olan Türklüğü müdafaa etmek için ortaya atılırsan yâr u ağyar nazarında muazzam bir şahsiyet olursun. Kendine yepyeni bir ufuk aç. Türklüğün sevkıtabiisi halinde âteşîn bir milliyetçiliğin başlaması zaruridir, sen gazetende bu cereyanın alemdarı ol!”
O gün Yahya Kemal’e hak veren Ali Kemal, çok geçmeden Sabah gazetesinin başyazarlığını üstlenerek Kuva-yı Milliye’ye karşı haşin bir muhalefete başlar; öyle bir muhalefettir ki bu, Yahya Kemal’i bile defterden siliverir. Bir yazısında ondan “Kuva-yı Milliye şair-i müstemendi, üstâde-i râh-ı ser-bülendi ve Mustafa Kemal’in Yakup Kadri ile beraber en samimi, en ucuz perestişkârı hazret-i Yahya” diye alaylı bir dille söz etmişti. Dergâh ve Akşam gibi Anadolu taraftarı dergi ve gazeteler için de “lâhana yaprakları” diyordu.
Yahya Kemal, eski dostunun bütün hatalarına rağmen vatana ihanet ettiği kanaatinde değildi. Özel sohbetlerinden birinde söylediği şu söz kayıtlara geçmiştir: “Onun uğradığı akıbet mizacına ve millet ekseriyetine muhalif bir ictihadda inat ve ısrar etmesindendir.”
Falih Rıfkı Atay da Ali Kemal’in amansız İttihatçı düşmanlığından ve Anadolu’daki mücadeleyi bir İttihatçı isyanı olarak gördüğü ve bu mücadelede başarılı olunsa bile öyle bir rejime varacağına inandığı için Kuva-yı Milliye’ye düşmanlık ettiğini söyler. Şu cümlesi dikkat çekicidir: “Ali Kemal parasız ölmüştür ve yabancı uşaklığı yapacak bir mizaçta da değildi.” (Çankaya, 1969, s. 140-141)
***
Şunu unutmamak gerekir ki, Ali Kemal, geç de olsa hatasını anlamış, milletinden özür dilemişti. Daha da önemlisi, fırsatı ve imkânı olduğu halde kaçmadı. Refik Halit ve Rıza Tevfik gibi kaçsaydı, muhtemelen o da 150’likler listesine girecek ve sonunda affedilip yurda dönecekti. Oğlu Zeki Kuneralp, Türkiye Cumhuriyeti’nin Hariciye’sine intisap etmiş ve büyükelçiliğe kadar yükselmişti. Zeki Kuneralp’in Madrid’de büyükelçilik görevi sırasında makam aracının ASALA tarafından saldırıya uğradığını ve karısı Necla Hanım’ın şehit olduğunu da unutmamak gerekir.
Bugünün kavgalarını geçmişe taşımaktan vazgeçmek, tarihte olup bitmiş hadiseleri soğukkanlı bir şekilde ve anlamaya çalışarak değerlendirmek zorundayız.
Boris Johnson’un Osmanlı torunu olmasına gelince… Bize bir faydasının dokunmayacağından emin olabilirsiniz.
.03/08/2019 23:19
Bir kitap kurdundan Namık Kemal biyografisi
Midhat Cemal Kuntay, bir gün, üzerinde çalıştığı biyografilerden biri için belge ve bilgi almak üzere önemli bir eğitimci ve hakiki bir kitap kurdu olan İhsan Sungu’yu ziyaret eder. Muhteşem kütüphanesi dillere destan olan Maarif Vekâleti Müsteşarı, kitapları büyük bir heyecanla gözden geçiren dostuna bir ara bir Lehçe-i Osmanî uzatır. Aslında her kütüphanede bulunabilecek bu kitabı bir kitap kurdunun nazarında farklı kılan, müellifi Ahmet Vefik Paşa tarafından Fransızca kelimelerin küçük kâğıtlara yazılarak lügatteki karşılıklarının yanına yapıştırılmış olmasıdır. Adeta kendinden geçen Midhat Cemal’in yüzünde nasıl bir kıskançlık ifadesi belirmiştir ki, İhsan Sungu, “Kabul ederseniz takdim edeyim!” demek mecburiyetinde kalır.
Midhat Cemal -çok utanmıştır- o günden sonra kitap merakının bibliyomanlık noktasına varmaması için kendisini dizginlediğini söylese de kitaplarla dostluğu ömrünün sonuna kadar sürmüş, ölümünden sonra varislerinin Sahhaflar’da haraç mezat sattıracağı zengin ve seçkin bir kütüphane kurmuştu. Bu kütüphanenin aynı zamanda biyografik eserlerini yazarken kullandığı kitapları ve belgeleri ihtiva ettiği düşünülürse ne kadar önemli bir zenginliğin yok edildiğini anlamak kolaylaşır.
***
Midhat Cemal, bizde modern biyografinin ilk büyük temsilcisi sayılabilir. Son zamanlarda değişik yayınevleri tarafından yeni baskıları yapılan Mehmed Âkif biyografisi gerek kurgusu gerekse üslûbuyla daha önce yazılmış biyografilerin hiçbirine benzemez; şairin hayatı, yaşadığı çağın şartları içinde çevresini de kuşatacak şekilde ustalıkla anlatılırken, büyük bir sanatkâr ve ahlâk adamı olarak ruh dünyasına da derinliğine nüfuz edilir.
Mehmet Âkif biyografisinde daha ziyade şahsî bilgi ve gözlemlerine dayanan Midhat Cemal, bunun ardından hazırlıklarına başladığı Namık Kemal biyografisini bütünüyle belgelere dayanarak yazmaya karar verir; kendi ifadesiyle “vesikaların Namık Kemal’i”ni yazacaktır. Bunun için “vatan şairi”nin hayattaki bütün akrabalarına ve arkadaşlarına müracaat ederek belge toplamaya ve çalışmaya başlar. “Devrinin İnsanları ve Olayları Arasında” alt başlığını taşıyan Namık Kemal biyografisinin altı yüz küsur sayfalık ilk cildi Maarif Vekâleti tarafından 1944 yılında yayımlanır. Eserde her ne kadar belgeler konuşturulmuşsa da üslûp, kuru bir akademisyen üslûbu değil, Üç İstanbul gibi çok önemli bir romana imza atmış bir edebiyat adamının şiirin de imbiğinden geçmiş, başkasının asla kullanamayacağı renkli ve çok hususi üslûbudur.

Midhat Cemal Kuntay, Narmanlı Apartmanı’ndaki dairesinde eşi Naile Hanım ve oğlu Vedat’la birlikte.
Midhat Cemal’in bu arada, muhtemelen Namık Kemal biyografisi üzerinde çalışırken topladığı belge ve bilgilerden hareketle Sarıklı İhtilalci Ali Suavi’yi yazdığını unutmamak gerekir. Bu eser, Namık Kemal’in mütemmimi olarak görülebilir.
Namık Kemal’in 1857 yılında Sofya’dan İstanbul’a gelişiyle 1870 yılında Paris’ten dönüşü arasındaki on üç yıllık dönemi kapsayan birinci cildi, 1949 yılında yayımlanan ikinci cildin birinci kısmı takip eder. Bu cilt, Avrupa’dan dönen Namık Kemal’in İbret gazetesi macerası, Gelibolu mutasarrıflığı, önce Rodos’a, daha sonra Magosa’ya sürülmesi ve hapis hayatı anlatıldıktan sonra, V. Murad’ın tahta çıkması üzerine İstanbul’a dönüşüyle son bulur. İkinci cildin ikinci kısmı tam yedi yıl sonra, yani Midhat Cemal’in öldüğü yıl (1956) yayımlanabilecektir: V. Murad’ın kısa saltanatı, II. Abdülhamid dönemi, bu dönemde yapılan Kanun-ı Esasi hazırlıkları, yorucu bir çalışmanın ardından gelen hapishane günleri, Midilli sürgünlüğü ve mutasarrıflığı, ardından Rodos...
Midhat Cemal, ikinci cildin ikinci kısmını görebilmiş midir, bilmiyorum. Bu arada Tevfik Fikret ve Sadullah Paşa biyografilerini yazmak için ciddi hazırlıklar yaptığına göre, gecikme kendisinden değil, 1950 seçimlerinden sonra el değiştiren Maarif Vekâleti’nden kaynaklanıyor olmalıdır.
H H H
Evet, basımı tam on dört yılda tamamlanan ve hâlâ değerini koruyan bu önemli biyografide, sadece Namık Kemal değil, yakın çevresi de anlatılmaktadır. Ziya Paşa’dan Ali Suavi’ye, Ebüzziya Tevfik’e kadar Tanzimat devrinin fikrî ve edebî dünyasına damgasını vurmuş bütün aydınlarla tanışır, kendinizi İmparatorluğun “en uzun yüzyıl”ında Yeni Osmanlılar’ın arasında hissedersiniz. Bir yığın belge ve fotoğraf cabası...
Aşağı yukarı yarım asır önce tükenen Namık Kemal biyografisi, kitap kurtlarının sahip olmak için can attıkları, yana yakıla aradıkları, uzun zamandır kitap müzayedelerine bile düşmeyen bir eserdi. Kütüphanesinde bu eseri gördüğüm arkadaşlar, benim de gözlerimde, İhsan Sungu’nun kütüphanesinde Lehçe-i Osmanî’yi incelerken Midhat Cemal’in gözlerinde beliren kıskançlık parıltılarının bir benzerini fark etmiş olabilirler.
Orijinaline maalesef sahip olamadığım için fotokopisini edindiğim Namık Kemal biyografisinin Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından 2010 yılında tıpkıbasımı yapılmıştı. Birkaç ay önce de Midhat Cemal Külliyatı’nı yayımlamaya başlayan Alfa Yayınları tarafından yeniden dizilerek tek cilt halinde basıldı. Artık isteyen herkes bu önemli esere ulaşabilecek.
Not 1 Alfa, Midhat Cemal’in bütün eserlerini külliyat olarak yayımlıyor. Kapı Yayınları’nın ise Midhat Cemal’in önemli kaynaklarından birini, Ebüzziya Tevfik Bey’in Yeni Osmanlılar Tarihi’ni bastığını duyurmak isterim. Ebüzziya’nın eseri Yakup Öztürk tarafından diline fazla dokunulmadan yayına hazırlandı.
Not 2. Alfa Yayınları’nın editörü keşke Namık Kemal biyografisine bir indeks yaptırmış olsaydı. Özellikle araştırma türünden hacimli kitaplarda şahıs isimleriyle sınırlı olmayan kapsamlı indeksler bulunması şarttır. Eserin ilk baskısında da indeks bulunmuyordu. 1963 yılında Namık Kemal biyografisi için Olcay Önertoy tarafından kapsamlı bir “Şahıs ve Eser Adları” indeksi hazırlanmış ve bu indeks Ankara Üniversitesi DTCF Yayınları’nca müstakil bir kitap olarak yayımlanmıştı.
Cağaloğlu’ndan Mahmutpaşa’ya
İnsan rahata çabuk alışıyor. Vakit kazanmak için açıldığı tarihten beri Marmaray’ı kullanıyorum. Halbuki vapurla yolculuk daha güzel, daha insanî... Üstelik deniz havası alıyor, daha da önemlisi İstanbul’da yaşadığınızı hissediyorsunuz. Birkaç gün önce Sultanahmet taraflarında işlerimi tamamladıktan sonra akşamüzeri Marmaray’a yönelmiştim ki, kendi kendime “Niçin vapurla dönmüyorsun? Böyle giderse vapur zevkini büsbütün kaybedeceksin! Hem şimdi Marmaray vagonlarında yolcular balık istifidir!” dedim ve Ankara Caddesi’ne yöneldim. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin önüne geldiğimde dönüşü daha zevkli hale getirmek için yolumu uzatmak istedim ve Türkocağı Caddesi’ne saptım.
Mütareke devrinde, işgal kuvvetlerinin baskısından kurtulmak için sürekli mekân değiştirmek zorunda kalan Türk Ocağı, sonunda şimdi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti binasının işgal ettiği yerdeki konağa sığınmıştı. Bu sebeple, 1934’te İstanbul Şehir Rehberi’ni hazırlarken muhtemelen Osman Nuri Ergin’in Türkocağı ismini verdiği caddenin sağ köşesinde de İran Konsolosluğu yükseliyor. Biraz ilerlerseniz sağda Mimar Aléxandre Vallaury’nin eseri olan ve 19. yüzyılın sonunda Osmanlı borçlarını tasfiye etmek amacıyla kurulan Düyun-ı Umumiye teşkilatı tarafından yaptırılan binayı göreceksiniz. Osmanlı’nın yarı sömürge haline gelişini temsil eden ve 1933 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ne verilen bu binayı dört beş ay önce Tarık Buğra için düzenlenen bir programa konuşmacı olarak davet edilince gezme imkânı bulmuştum.
***
Peki, şimdi İran Konsolosluğu ve İstanbul Erkek Lisesi binalarının işgal ettiği geniş alanda daha önce ne vardı? Visconte di Cicala adında bir İtalyan korsanının oğlu olan ve Cerbe Savaşı’nda babasıyla birlikte esir edildikten sonra Saray’a alınıp yetiştirilen, silahtarlık, yeniçeri ağalığı, kaptan-ı deryalık gibi önemli görevlerin ardından sadrazamlığa kadar yükselen Cigalazade (Cağaloğlu) Sinan Paşa’nın muhteşem sarayı... Topkapı Sarayı’na yakınlığı dolayısıyla vezir sarayları ve muhteşem konaklarla bezeli olan bu bölgeyi hayalinizde yeniden inşa edebilirsiniz.
Sinan Paşa’nın Cağaloğlu Sarayı diye şöhret bulan sarayı 1660 yılında İstanbul’un dörtte üçünü küle çeviren Ayazmakapısı yangınında yanıp yok olmuş, fakat adı kalmış yadigâr... Sarayın geniş arsasına Sinan Paşa’nın iki kız torunu tarafından yaptırılan ve halk arasında Çifte Saraylar diye bilinen iki büyük saray da aynı akıbete uğramış, 1826 yılında, Hocapaşa yangınında yok olmuştur.
***
Türkocağı Caddesi’ne aslında biraz da Merkez-i Umumî’nin ne halde olduğunu görmek için sapmıştım. Merkez-i Umumî mi? İstanbul Erkek Lisesi’ni biraz geçtikten sonra solda, İttihat ve Terakki’nin on yıllık iktidarında genel merkez olarak kullandığı meşhur ahşap konak, nâm-ı diğer Kırmızı Konak...
Kırmızı Konak, 1924’ten sonra da elli yıl boyunca Cumhuriyet gazetesini barındırdı. Yer darlığı çekmeye başlayınca bahçesine yaptırdığı sevimsiz bir betonarme binaya geçen Cumhuriyet, depo olarak kullandığı tarihî konağı Şişli’ye taşındıktan sonra boşaltarak kendi kaderine terk etmişti. Önce çatısı çöken, daha sonra yağmurlar yüzünden merdivenleri çürüdüğü için üst katlarına çıkılamaz hale gelen Kırmızı Konak, bir gün yıkılırsa etrafa zarar vermesin diye yüksek bir perdeyle çevrilerek sözüm ona korumaya alınmıştı. Şimdiyse yerinde yeller esiyor. İttihat ve Terakki’nin on yıl boyunca devleti yönettiği Merkez-i Umumî’nin nasıl bir bina olduğunu merak ediyorsanız, avucunuzu yalarsınız. Galiba bir iş adamı tarafından satın alınıp yıktırılmış; aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek ve otel olarak işletilecekmiş.
Önceleri kırmızı aşı boyası dolayısıyla “Kırmızı Konak” diye anılan, rengi soldukça ismi de “Pembe Konak”a dönüşen Merkez-i Umumî’nin Yunus Nadi’nin mülkiyetine nasıl geçtiğini bilmiyorum. Bilinen o ki, Yunus Nadi, Atatürk’ün arzusu üzerine 1924 yılında Cumhuriyet gazetesini çıkarmaya, bu binayı da gazetenin merkezi olarak kullanmaya başlamıştı.
Sadece siyasî tarihimiz açısından değil, edebiyat ve basın tarihimiz açısından da büyük önem taşıyan Kırmızı Konak’ta bir zamanlar neler yaşanmış olabileceğini rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Merkez-i Umumî olarak kullanıldığı zamanlarda bile, Ziya Gökalp’ın bir düşünür, bir kültür ve edebiyat adamı olarak çalıştığı ve alt katında ünlü Yeni Mecmua’yı çıkardığı Kırmızı Konak’a altmış küsur yıl boyunca kimlerin girip çıktığını bir düşünün!
Birinci derecede önemli tarihî bir yapı olduğu halde, Nadi ailesinin isteksizliği yüzünden tescil edilemeyen Kırmızı Konak korunmalı, İttihat ve Terakki Müzesi’ne dönüştürülmeli ve bu müzeyi ziyaret edenler imparatorluğun acıklı yıkılış macerasını adım adım izleyebilmeliydi.
***
Yoluma “tarifsiz kederler içinde” devam ettim. Kısa bir süre sonra baktım, sağda Vakıflar tarafından restore ettirilmekte olan küçük bir cami, Hoca Kasım Günani Camii... Fetihten yüz yıl kadar sonra yapılan ve kısa, tek şerefeli güzel bir minaresi bulunan bu camiyi etrafı çevrili olduğu için yakından görme imkânı bulamadım. Hemen karısındaki Rüstempaşa Medresesi adamakıllı restore edilmiş. Cağaloğlu Sinan Paşa’nın önü, bu medreseyi yaptıran “Kehle-i İkbal” Rüstem Paşa’nın, dolayısıyla Mihrimah Sultan’ın torunuyla evlendikten sonra açılmıştı.
Güzelim Rüstempaşa Medresesi’nin çevresinde öylesine çirkin bir yapılaşma var ki insanı itiyor; oradan hemen uzaklaşmak istiyorsunuz. Birkaç fotoğraf çektikten sonra yokuşu inerek “cıvıl Mahmutpaşa”nın bayram öncesi kalabalığına karıştım, Mısır Çarşısı, Yenicami, Üsküdar İskelesi ve vapur... Oh be, dünya varmış!
Aziz okuyucularımın Kurban Bayramı’nı kutluyor, mübarek bayram günlerinin İslâm âlemine barış ve huzur getirmesini temenni ediyorum.
.17/08/2019 23:08
Edebiyatımızın tavlacıları
Asıl mesleği mali müşavirlik olmakla beraber hayatını Mehmed Âkif’e adamış bir dostum var: Mehmet Rüyan Soydan… Yıllardır merhumun fotoğraflarını, mektuplarını, özel eşyalarını, onun hakkında yazılmış kitapları, makaleleri vb. toplar. Koleksiyonunda yok, yok! Daha da önemlisi, aziz dostumun çok zaman büyük paralar ödeyerek bir araya getirdiği bu malzemeyi, Âkif hakkında çalışma yapan ve yapmak isteyen herkese cömertçe kullandırtmasıdır. İki ay kadar önce, yöneticilerinden olduğu Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nca yayımlanan Âkif Salnamesi I’i tanıtmak amacıyla yapılacak toplantısının davetiyesindeki fotoğrafı görünce, “Aaa,” dedim, “Rüyan Bey yeni bir Âkif fotoğrafı satın almış!” Hemen telefona sarıldım; beş on dakika sonra bu şaşırtıcı fotoğrafın dijital kopyası inbox’ıma düştü.
Sol taraftan fazla ışık aldığı için fotoğraftaki kişilerden biri hayal meyal seçiliyor; ama bu kişinin ud virtüözü ve bestekâr Şerif Muhyiddin Targan olduğunu biliyoruz. Karşısındaki kişi ise Sinop’ta mutasarrıflık yapmış Hüseyin Nahid adında bir zat ve önlerinde sedaf kakmalı bir tavla...Fotoğrafın çekildiği anda oyuna kısa bir ara verilmiş; Hüseyin Nahid Bey “Mahalle Kahvesi” şairine belki de tavlada ne kadar usta olduğunu anlatıyor. Âkif’in yüzünde tatlı bir tebessüm... Bu, galiba onun tek mütebessim fotoğrafı... Diğer fotoğraflarının hepsinde hüzünlü bir ifade vardır.
Bu fotoğrafa bakıp da Âkif’in “Mahalle Kahvesi” manzumesini hatırlamamak mümkün mü? Pislik ve tembellik yuvası olan salaş mahalle kahvelerinin şedid bir muhalifi olan Âkif’in bu bir zamanlar bu kahvelerde bir hayli vakit geçirdiğini ustaca tasvirlerinden anlıyoruz. Kahvehaneleri mekân tutmuş tavlacı, domineci ve iskambilcilerin özel argolarını dahi bilen ve manzumesinde kullanan Âkif’in iyi bir tavla oyuncusu olduğundan da eminim. Esasen Âkif’in nezih, insanların sosyalleşmesini sağlayan, temiz ve aydınlık kahvehanelere muhalif olmadığı Berlin’de götürüldüğü kahvehaneleri büyük bir hayret ve heyecanla tasvir etmesinden anlaşılıyor. İstanbul’da da özellikle Şehzadebaşı’nda devam ettiği kahvehaneler vardı.
***
Pers hükümdarı Nerdşîr tarafından icad edildiği için İranlıların “nerdşir”, kısaca “nerd” dedikleri tavla İslam dünyasında büyük bir hızla yayılmıştı. Nerdşir’in icat ettiği ve eskilerin “Küşad” dedikleri, günümüzde de yaygın olarak oynanan tavla, düz tavladır. Araplar tarafından “Kamer” ve “Mübtecel”, Türkler tarafından da “Osmanlı”, “Tokat” ve “Esir” isimleri verilen tavla oyunları icat edilmişti. İran’da bir ara “Gülistan” ve “Gülbahar” adları verilen yeni tavla oyunları yaygınlaşmıştı. “Gülbahar” bizde de meraklılar tarafından oynanmıştı ve hâlâ oynanmaktadır. Belgeler, tavla ve satrancın Osmanlı kahvehanelerinde yüzyıllardır oynandığını gösteriyor. Okuryazar takımının devam ettiği kahvelerde satranç, mahalle kahvelerinde ise daha ziyade tavla oynandığı söylenebilir.
Tavla aslında çok sevilen bir oyun olmasına rağmen satrançla mukayese edilerek küçümsenmiştir. Osmanlı padişahlarının çoğu satranç oynarlardı. Belki tavla oynamayı seven padişahlar da vardı, ancak bu konuda herhangi bir kayda rastlamadık. Tavlanın -okuryazar takımınca küçümsense de- genellikle bilindiği ve sevilerek oynandığı, divan şairlerinin zaman zaman tavla terimlerini kullanmalarından anlaşılıyor. Şeyh Galib’in de tavla bildiği ve oynadığı divanındaki atıflardan anlaşılmaktadır.
Şerif Muhyiddin Targan ve Nahid Bey tavla oynuyorlar, Âkif ise yüzünde tatlı bir tebessümle onları seyrediyor.
Edebiyat tarihimizin en yaman tavlacısı Namık Kemal’dir; Magosa sürgünlüğü sırasında merak sardığı bu oyuna bir oturdu mu yedi sekiz parti oynamadan kalkmazmış. Rodos’ta sürgünde bulunan Ebüzziya Tevfik Bey ve arkadaşları ise Küşad’a göre çok zor ve karmaşık bir oyun olan Osmanlı’da usta imişler. Ahmet Midhat Efendi, damadı Muallim Naci ile sık sık bozasına ve bıldırcınına tavla oynarmış. Sami Paşazade Sezai Bey’in mahir bir tavlacı olduğu, çok oynadığı, bu merakı eleştirildiği zaman “Ne yapayım, ilham geliyor! İlhamı öldürmek için tavla oynuyorum!” dediği söylenir. Ahmet Haşim de Kadıköy sahilindeki Acem’in Kahvesi’nde kim olduğunu bilmeyen sıradan kahvehane arkadaşlarıyla tavla oynayıp dedikodu ederken nargilesini fokurdatırdı.
Mehmed Âkif’in Âsım isimli eserini ithaf ettiği aziz dostu Fuad Şemsi İnan’ın tavlacılığı da çok meşhurdu ve İstinye’deki yalısında misafirlerine “ders vermek”ten büyük zevk alırdı. Yahya Kemal’le tavla oynarken çekilmiş bir de fotoğrafı vardır. Bu fotoğrafta, Faruk Nafiz ve kim olduklarını bilmediğim üç kişi bu iddialı partiyi seyrediyorlar. Mahir İz, bir gün Abbas Halim Paşa’nın kızı Prenses Emine Hanım tarafından Fuad Şemsi, Yahya Kemal, Fâzıl Ahmed ve Faruk Nâfiz’le beraber Büyükada’ya davet edildiğini, Anadolu Kulübü’ne uğrayıp Midhat Cemal’i de aldıktan sonra köşke geçtiklerini anlatır. Tavla meraklıları hemen oyuna dalarlar, Fuad Şemsi Bey, bilmediğimiz bir sebeple Midhat Cemal’i oyun sırasında istihfaf ve istiskale başlamıştır.

Yahya Kemal, Fuad Şemsi İnan’la heyecanlı bir tavla partisinde. Seyircileri arasında Faruk Nafiz Çamlıbel de var.
***
Tavla meraklısı olan Midhat Cemal’in hayatın gerçeklerini tavla terimleriyle anlattığı “Tavla” adlı uzun bir şiiri vardır. Nâzım Hikmet de Orhan Selim müstearıyla yazdığı yazılardan birinde tavlayla satrancı karşılaştırır. Tavlayı satrancın yanında çocuk oyuncağı gibi gören Nâzım’ın yazısından bir zamanlar bir tavla adabının da bulunduğunu anlıyoruz. Bu kısa ve özlü yazının ilk paragrafları, bu yazıyla birlikte takdim ettiğim fotoğraflardaki oyunların nasıl oyunlar oluğunu hakkında fikir veriyor:
“Benim çocukluğumda tavla ihtiyarların oyunuydu. Karşılıklı tavlanın başına geçerler, her gelen zar için kafiyeli bir nükte savurarak, Acem halılarındaki servi nakışlarına benzeyen sedefli hanelerin üstünde pulları bir şarkı gibi dolaştırıp keyfederlerdi. Şimdi tavla gençlerin oyunu olmuş. Haneler sedef oymalarını kaybetmişler, pullar kübikleşmiş ve tavlanın ortasında bir şarkı değil, bir uçak filosu bombardımanı gibi dolaşıyorlar.”

ÂKİF SALNÂMESİ I
Mehmed Akif Fikir ve Sanat Vakfı tarafından bu yıl birincisi yayımlanan Âkif Salnâmesi, Âkif hakkında yazılmış çok yeni bilgiler ihtiva eden yazılar, belgeler ve fotoğraflarla dolu. Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Mehmet Rüyan Soydan, Turgay Anar, Ömer Hakan Özalp, İbrahim Öztürkçü, Tahsin Yıldırım, Bahtiyar Aslan ve Vahdettin Işık’ın yazılarıyla katkıda bulundukları, tasarımıyla da dikkati çeken emek mahsulü bir yayın… İkincisinin hazırlıklarına şu günlerde başlanan bu güzel “salnâme”yi Âkif severlere hararetle tavsiye ediyorum. (bilgi@mehmetakifvakfi.org.tr)
.24/08/2019 23:18
Çağdaş Evliya Çelebi’mizi kaybettik
İstanbul’da güneşin batışı en iyi nereden seyredilir? En iyi nerede, hangi ayda bülbül dinleyebilirsiniz? Saka kuşundan tatlı nağmeler dinlemek için hangi mevsimde nereye gitmeli? Segâh akşam ezanı hangi camide okunur? Kuru fasulyenin, enginarın, kıkırdaklı bamyanın, yoğurdun, böreğin vb. iyisi nerede yenebilir? Erguvan ve mor salkım seyri için en uygun yerler nerelerdir? Nerelerde hangi anıt ağaçlar vardır? Kaç tane çınar, kaç tane erguvan, kaç tane çitlembik, kaç tane karadut vb? Kısacası, İstanbul’un gözden ırak mekânları, kendine has ağaçları, çiçekleri, kuşları, suları, yemekleri, sebzeleri, meyveleri, tatlıları gibi, İstanbullu ve fakat İstanbul’da yaşama sanatına vâkıf birinden öğrenilebilecek ayrıntıları bilen bir dostum vardı, artık yok.
Hafta başında, Malazgirt’ten Erciş’e giderken bir trafik kazasında hayata veda eden Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Haluk Dursun’dan söz ediyorum. Vefatından bir gün önce akşamüzeri aramış, Türkiye’nin önemli liselerinden seçilmiş öğrencilerin katıldığı “Anadolu Tarih ve Kültür Birliği” projesinin Kars programına davet etmişti. Bu ayın sonunda Kars’ta buluşacak, oradan Sarıkamış’a geçecek, gençlerle Anadolu’yu, tarihimizi, kültürümüzü konuşacaktık. Telefonda projesini ve gençlerin bu projeye nasıl büyük hevesle katıldıklarını, daha önce gittikleri Çanakkale, Samsun, Erzurum, Sivas, Amasya, Mardin ve Van’da neler yaptıklarını telefonda bitmek bilmeyen heyecanıyla uzun uzun anlatmış, katkıda bulunmamı istemişti. “Hay hay,” demiştim, “Sen istersin de hayır der miyim?”

Haluk Dursun’la 2005 yılında Japonya’ya gitmiştik. Bu fotoğraf Kiyoto’da çekilmişti.
***
Haluk Dursun, sadece İstanbul’a değil, Osmanlı kültür coğrafyasının her köşesine aşkla bağlı modern bir Evliya Çelebi’ydi. Bir zamanlar hâkim olduğumuz Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’da gezmediği, görmediği yer yoktu. Oralarda bir turist gibi değil, içinden geldiğimiz tarihi yeniden keşfe çıkmış bir tarihçi ve çok yönlü bir kültür adamı olarak gezer, izlenimlerini fotoğraf ve yazıyla ebedileştirirdi. Seyahat izlenimlerinin bir kısmını Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları isimli kitabında bir araya getirmişti. Haluk -ayağımızı bastığımız ve sonsuza kadar güç alacağımız Anadolu bir yana- Osmanlı coğrafyasında özellikle Balkanlara ve Balkanları temsil eden Tuna’ya kara sevdalıydı. Tuna’nın iki yakasında adımlamadığı bölge kalmamış ve bu sevdasını Tuna Güzellemesi isimli bir kitapla taçlandırmıştı. Dicle, Fırat, Aras, Zapsuyu, Kızılırmak, hatta Nil, Sirderya, Amuderya... Bu nehirlerin hepsi onun nazarında birer Tuna’ydı. 1883 yılında, Dicle’nin coşkun sularını seyrederken Tuna’yı hatırlayan Muallim Nâci’nin o güzel “Dicle” şiirindeki “Taşkınlığın arttıkça Tuna hayalimde coşmaya başlıyor ve gözümde gittikçe Tunalaşıyorsun” anlamına gelen şu nefis mısralar, bana sorarsanız, Tuna’nın Haluk’un sözlüğünde ne anlama geldiğini de açıklıyor:
Feyezânın tezâyüd ettikçe
Tuna cûş eyliyor hayâlimde
Tunalaştın gözümde gittikçe

Bu fotoğrafı, Haluk’un Ayasofya Müzesi olduğu sıralarda düzenlediği bir programda çekmiştim.
***
Halûk’un İstanbul sevdasını hatırlatarak söz başlamıştım. Onun sevdası “Ah nerede o eski İstanbul?” yakınmalarıyla başlayanlarınkinden çok farklıydı. Eski İstanbul nostaljisini reddederdi Haluk, çünkü ona göre ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun, yaşayan İstanbul hâlâ benzersiz güzelliklere ve zenginliklere sahipti. Yeter ki bilinerek gezilsin... Her fırsatta Fransızların L’art de livre (yaşama sanatı) ve L’art de genre (yaşama üslûbu) tabirlerini ve Avrupa şehirleri hakkında yazılan kitaplara mutlaka “L’art de livre” isminin verildiğini hatırlatırdı. Paris’te Yaşama Sanatı, Londra’da Yaşama Sanatı gibi. Bizde ise böyle kitaplar hep “Gezi Rehberi” gibi isimler taşır. Halbuki bir şehri sıradan bir turist gibi gezmek başka, bilerek, hissederek, tadına vararak gezmek başkadır. İkincisi bir çeşit sanat... Haluk bir flanör (şehir gezgini) olarak gezdiği İstanbul’un farkına varılmayan inceliklerini, güzelliklerini, zenginliklerini anlattığı yazılarından oluşan kitabına İstanbul’da Yaşama Sanatı ismini vermişti. Şu cümleler onundur:
“Bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi fark edemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemeyip oradaki yaşama sanatını gerektiği gibi icra ve tatbik edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirde yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.”
Haluk, Paris’ten şehirde yaşama sanatını öğrenmiş bir flanör olarak dönen ve meşhur şiirinde “Yaşamıştır derim en hoş ve güzel rüyada / Sen çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan” diyen Yahya Kemal’i çok severdi. Bir Anadolu çocuğu olan Haluk, belki de İstanbul sevdasını ve Tuna hasretini Yahya Kemal’i okuyarak edinmişti.
***
Şehirde yaşama sanatı üzerine düşünüp yazdıkları Haluk’u “şehirlilik” meselesi üzerinde yoğunlaştırmıştı. Tarihi şehirlerimizin ancak o şehirlerde yaşama sanatını idrak edebilmiş, yani “şehirli” olabilmiş sakinleri tarafından korunabileceğine inanırdı. Kelimenin asıl manasında şehirli olduklarını düşündüğü aydınları gençlere tanıtarak şehirlilik şuuru yaratmak amacıyla “Beş Şehirli” isimli bir projeyi hayata geçirmişti. Niyeti bu projeyi yeni isimlerle devam ettirmekti. Gerçek bir “şehirli” olduğuna inandığı koleksiyoner Nuri Arlasez hakkında bir kitap yazmaya beni teşvik eden odur.
Bir ara Ayasofya’da ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde başkan olarak da görev yapan Haluk’un bu müzelerde başardıkları ayrı bir yazının konusu olabilir.
Haluk, gençlere de çok emek vermişti. Yetiştirdiği gençlerin onun bıraktığı büyük boşluğu dolduracaklarından, misyonunu devam ettireceklerinden eminim.
Çok sevdiği memleketinde, Hereke’de toprağa emanet edilen aziz dostuma Allah’ta rahmet, ailesine ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın.
.XXX
.7/09/2019 20:42
Sarıkamış’ta neler düşündüm?
Geçen hafta bu köşeyi maalesef boş bıraktım. Haluk Dursun’un vefatından bir gün önce beni de davet ettiği, ne yazık ki onun aziz hatırasını yad etme toplantısına dönüşen “çalıştay”a katılmak üzere Kars’a gitmiştim; program o kadar doluydu ki bir kenara çekilip yazımı yazacak fırsat bulamadım.
Program süresince aziz dostumun büyük emek verdiği “Anadolu Kültür ve Tarih Birliği” projesi çerçevesinde muhtelif şehirlerden seçerek bir araya getirdiği ve Anadolu’yu adım adım gezdirerek vatan coğrafyasını tanımalarını, tarih şuuru kazanmalarını sağladığı her biri bir ateş parçası olan liseli gençleri tanıdım. Birikimleri, kelime hazineleri ve hitabetleriyle standartların çok üstünde performans gösteren bu gençlerle gururlandım, ülkemizin geleceğine dair ümitlerim tazelendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu heyecan verici projeyi daha da ileri götürerek devam ettireceğine, Haluk Dursun’un gözlerini arkada bırakmayacağına inanmak istiyorum.
***
30 Eylül Cuma günü Harakani Havalimanı’ndan Sarıkamış’a, ertesi gün Ani harabelerini gezdikten sonra Kars’a geçtik. İlk defa 1960’ların sonlarında gittiğim ve ağabeyimin görevi dolayısıyla lojman olarak kullandığı Ruslardan kalma taş evlerinden birinde üç beş gün kaldığım Sarıkamış’a aşağı yukarı elli yıl sonra tekrar gitmiş olmaktan büyük heyecan duyduğumu söylemeliyim. Çünkü dedem Kafkasya cephesinde savaşmış ve geri dönememiş. Babamın babaannesinin oğluna yazdığı, fakat belki de şehadet haberini aldığı için gönderemediği bir mektupta adresi kayıtlıydı: “5. Kolordu, 11. Kafkas Fırkası, 33. Kafkas Alayı, 52. Tabur, 1. Bölük, Çarkçı (yahut Çarıkçı) Hacı Hüseyin...”
İki Germanofil askerin, Harbiye Nâzırı Enver Paşa’yla Harbiye’den sınıf arkadaşı Hafız Hakkı Paşa’nın -ki ikisi de dâmad-ı şehriyarîdir- tecrübeli komutanların itirazlarına rağmen başlattıkları, on binlerce askerimizin Allahuekber dağlarında donarak şehit olmalarına yol açan Sarıkamış harekâtı hakkında epeyi okudum; bu harekâtı 9, 10 ve 11. Kolordular gerçekleştirmişti. Peki, dedemin yer aldığı 5. Kolordu’nun görevi ne idi? Şimdi şu sorunun cevabını arıyorum: Dedem cephede şehit mi oldu, tifüse mi yenildi yoksa esir düşüp yabancı diyarlarda mı kaldı?
Sarıkamış’ta ziyaret ettiğimiz iki şehitlikte görevliler tarafından anlatılanları dinlerken buz gibi bir rüzgâr esiyor ve henüz ağustos ayında olmamıza rağmen benim gibi İstanbul’un sıcağından çıkıp gelenleri ısırıp duruyordu. Bundan yüz küsur yıl önce Sarıkamış’ın azgın kışında yazlık kıyafetleriyle cepheye sürülen gencecik askerlerin halini düşündüm, gözlerim yaşardı. Isınmak amacıyla birbirine sokulup donanlar da vardı, ayakta adeta buzdan heykel kesilenler de... Babam henüz anne karnındayken askere alınan ve açık sarı saçlı, yakışıklı bir delikanlı olduğu söylenen dedem de belki onlar gibi bir köşede donup kalmıştı.
***
Harbiye Nezareti bu büyük felaketi uzun süre kamuoyundan gizlemiş, hatta bir ara Enver Paşa bir basın bildirisiyle zaferini bile ilan etmişti. Mehmed Âkif, ilk defa Sebilürreşad’ın 14 Ocak 1915 tarihli 322. sayısında yayımlanan şiirini muhtemelen bu bildirinin uyandırdığı sevinçle yazdı. Daha sonra Beşinci Safahat’ta ilk şiir olarak yer alan bu isimsiz şiirde, Balkan Harbi’nin yaraları sarılmadan kendimizi bir dünya harbi cehenneminin içinde bulmuş olmamızdan acı acı şikâyet eden Âkif, daha sonra “Lâkin bu cehennem onu yıldırdı mı? Aslâ!” der ve cephelerde kahramanca mücadele eden orduları uzun uzun över. Sarıkamış’ta neler olup bittiğinden henüz haberi yoktur.
Korkunç gerçek neden sonra öğrenilince, bu sefer Tevfik Fikret, hasta yatağında, “Harb-i Mukaddes” isimli bir şiir yazar ve içindeki bütün zehri adeta kusar. O tarihte kimsenin yayımlamaya cesaret edemeyeceği bu şiiri gün ışığına çıkaran Sabiha Sertel’dir. 1939 yılında Yeni Sabah gazetesiyle Tan gazetesi arasında cereyan eden kavgada Fikretçiliğin bayraktarlığını yapan Sertel, bu kavga sırasında Fikret’in eşi Nâzıma Hanım’la yakınlık kurmuş, muhtemelen söz konusu şiiri ve bu şiirin bir yönüyle Âkif’e cevap olarak yazıldığı bilgisini ondan almıştı.
Sertel’e göre, Âkif’in şiirinde açıkça savaş kışkırtıcılığı yapılıyordu. Halbuki Âkif, “Ey bunca zamandır bizi te’dib eden Allah!” mısraıyla başlayan şiirini yazdığı tarihte savaş çoktan başlamıştı; önlemesinin mümkün olmadığı bir savaşta vatansever ve sorumluluk duygusuna sahip bir şair olarak ölüm-kalım mücadelesi veren askerlere ümit ve cesaret aşılayacak şiirler yazmaktan başka ne yapabilirdi?
Fikret’in savaş muhalifliği hiç şüphesiz saygıya değer bir tavır, savaşın sorumluluğunu taşıyanlara kükremesi alkışlanası bir cesaretti. Fakat aklı başında hiç kimsenin istemediği bir savaş başladıktan sonra, Âkif gibi, onun da cephede savaşanlara şiiriyle manevi destek vermesi beklenirdi. Halbuki Fikret, “Harb-i Mukaddes” şiirinde şehitlerden “lâşe” diye söz ediyordu:
Cennette imiş hep babalar, bekleyedursun,
öksüzleri girdâb-ı sefâlette kudursun.
Cennette değil, lâşesi yalçın kayalarda
mahvoldu bütün; dipdiri kurtlar yedi karda…
Cennette değil, parçalamış na’şını itler.
Fikret’in cennete gitmediklerini, karlı dağlarda aç itlere ve kurtlara yem olduklarını söylediği şehitler için Sarıkamış’ta yapılan abidelerse içler acısı... Ziyaret ettiğimiz ilk şehitlik nispeten bakımlıydı. Yukarı Sarıkamış Şehitliği’ndeki abide ise bölgeye has taşlar kullanılarak obelisk formunda 1957 yılında yapılmış. Kitabesi hariç, o tarihten sonra sanki hiç insan eli değmemiş bir abide... Adi bir beyaz mermer plakaya çok kötü bir kaligrafiyle yazılmış Türkçesi bozuk kitabenin harfleri yakın zamanlarda siyah yağlıboya kenarlara taşırılarak güya boyanmış. Çevre düzeni ise berbat mı berbat... Edebiyat ve hamaset bol, fakat otuz küsur bin şehidimizin acı hatıralarını sanat değeri de taşıyan güzel bir abideyle ebedileştirmeye gelince, ortada kimse yok.
Sarıkamış Tarihi Alan Başkanlığı için kümbet formu kullanılarak yapılan kompleks de bana kitsch gibi göründü. Fetih Suresi kümbetlere kuşak yazısı olarak acemi bir hattata binanın nispetleriyle hiç de uyumlu olmayan ölçülerde yazdırılmış, eski yazının tabiatına uygun olarak en sağdaki yapıdan başlatılması gerekirken en soldakinden başlatılmış. İnanılır gibi değil.
Yazıyı çok uzattığımın farkındayım. Aziz şehitlerimizi ve bu coğrafyanın nasıl vatanlaştığını gençlere öğretmeye çalışan Haluk Dursun’u rahmete anıyorum.
.14/09/2019 22:10
İki yeni çağdaş sanat müzesi
Geçen cumartesi gecesi Odunpazarı Modern Müze’nin salonlarında gezinirken dokuz yıl önce Roma’da gazeteci olarak açılışına katıldığım MAXXI’yi düşündüm. Projesi Arap asıllı ünlü mimar Zaha Hadid’e ait olan ve on yılda zor tamamlanan bu müzenin ismi “modern” ve “art” (sanat) kelimelerinin baş harflerine 21’in Romen rakamlarıyla karşılığı olan XXI harflerini eklenmek suretiyle elde edilmişti. Eskişehir’de doğup büyümüş bir işadamı olan Erol Tabanca’nın çağdaş sanat eserlerinden oluşan muhteşem koleksiyonu için yaptırdığı müzenin kısa adı ise OMM.
Rahmetli Turgut Cansever’in “primadonna” dediği cinsten bir mimar olan Zaha, projesinde, her santimetrekaresinden tarih fışkıran Roma’nın tarihî dokusuyla çatışmayı göze almıştı. Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates (KKAA) tarafından tasarlanan OMM ise sıradışılığına rağmen Odunpazarı’nın kimliğine saygıda kusur etmeyen, hem bölgenin ismiyle hem de ahşap dokusuyla ince ilişkilerin kurulduğu sıcak bir yapı... Projelerinde ahşap, taş ve kâğıt gibi tabii malzemelere ağırlık vermesiyle tanınan KKAA’in, felsefesini “Tabiatla mimariyi, bina ve bulunduğu yer arasında güçlü bir bağ kurarak harmanlamak” diye özetlediğini açılışta yapılan konuşmalardan öğrendik.
***
Asıl mesleği mimarlık olan ve çağdaş sanatla on beş yıl önce ilgilenmeye başlayan Erol Tabanca, sadece bu kısa sürede oluşturduğu muhteşem koleksiyonuyla değil, mimarisiyle de öne çıkacak bir müze kurma hayalini çok değil dört yıl kadar önce kurmaya başlamış ve bu hayal Kengo Kuma’yla yollarının kesişmesi üzerine gerçeğe dönüşmüş. OMM Vakfı’nın mütevelli heyetinde yer alan ressam Hüsamettin Koçan’ın ifadesiyle, Eskişehir’de doğmuş, oradan dünyaya açılmayı başarmış bir işadamı olan Erol Tabanca’nın birikimini doğduğu toprağa taşımış olması alkışlanması gereken bir tercihtir. 4500 metrekarelik bir alana sahip olan OMM’da çeşitli sergi alanları, sanat ve kültür faaliyetlerinin yürütülebileceği mekânlar, kafe ve bir müze dükkânı bulunuyor.
Erol Tabanca, müze tanıtım kitabı için eşi İdil Hanım’ın kendisiyle yaptığı röportajda, ilham kaynağının Frank Gehry tarafından İspanya’nın Bilbao şehrinde yapılan ve 1997 yılında açılan Guggenheim Müzesi olduğunu söylüyor. Amacı, Guggenheim’ın Bilbao ve çevresini turizm alanında öne çıkan bir cazibe merkezi haline getirmesi gibi, OMM’un da Odunpazarı’nı ve Eskişehir’i dünyaya tanıtması... Erol Bey, kendisi de mimar olmasına rağmen dünyaca tanınmış bir mimarlık ofisiyle çalışmış olmasını bu amaca bağlıyor.
OMM’da açılan “Vuslat” isimli ilk sergiye gelince: Küratörlüğü, Galeri Nev’in sahibi Haldun Dostoğlu’nun yaptığı, 1950’lerden günümüze çağdaş Türk sanatının önemli temsilcilerinden doksan civarında seçme eserin yer aldığı bu sergiyle, yanlış anlamadıysam, Erol Bey’in koleksiyonunu taşıdığı memleketi Eskişehir’le yeniden buluşmasına atıfta bulunuluyor.
***
Bizde müzeler için genellikle başka amaçlarla tasarlanmış binalar kullanılır. OMM’u mevcut müzelerden farklı kılan özelliklerden biri de müze olarak tasarlanıp inşa edilmiş olmasıdır. Arter’in Dolapdere’de açılışı geçen pazartesi günü, yani OMM’un açılışından iki gün sonra yapılan yeni binası da öyle...
2005 yılında Vehbi Koç Vakfı Kültür Sanat Danışmanı ve Arter Kurucu Direktörü Melih Fereli tarafından belirlenen strateji çerçevesinde 2007 yılında harekete geçilerek çağdaş sanat alanında “uluslararası bir koleksiyon” oluşturuldu ve bin üç yüz küsur eserden oluşan zengin koleksiyon Arter’in yeni binasında sergilerle ve dijital erişim imkanları kullanılarak sanatseverlerin dikkatine sunuldu. Arter’in sergiler programının da belkemiğini oluşturan bu koleksiyon, aynı zamanda dünyanın önde gelen sanat kurumlarına ödünç verilerek farklı coğrafyalarda da sergilenebilecek.
Arter Koleksiyonu, 1960’lardan günümüze çağdaş sanatın farklı tavır ve pratiklerini yansıtan resim, heykel, fotoğraf, video, film, enstalasyon (yerleştirme), ses, ışık ve performans gibi çeşitli mecralarda üretilmiş eserlerden oluşuyor. Ancak müze kurulurken gözetilen amaç, sadece çağdaş sanat eserlerini bünyesinden toplayıp “koruyucu ve yaratıcı yaklaşımlarla yorumlayarak” sergilemek değil; aynı zamanda yeni eserlerin üretimini teşvik etmek ve bunun için gerekli imkânları sağlamak…
Arter, kapılarını ziyaretçilerine koleksiyonundan seçilmiş eserlerden oluşan “Saat Kaç” ve “Kelimeler Pek Gereksiz” isimli grup sergilerinin yanı sıra Altan Gürman kişisel sergisi, Rosa Barbara’nın “Gizli Konferans” isimli enstalasyonu ve Ayşe Erkmen’in “Beyazımtırak” isimli retrospektif sergisiyle açtı. İnci Furni’nin “Bir An İçin Durdu” ve Céleste Boursier Mougenot’nun “forada, v2” sergileri de açılış sergileri arasında yer alıyor.
***
Arter’in Koç ailesine ait, uzun yıllar otomobil servisi olarak kullanılan binasının yerine yapılan yeni binası, İngiltere’den Grimshaw Architects’in imzasını taşıyor. Çevresiyle güçlü bağlar kurmak suretiyle bir sosyal ve kültürel buluşma noktası haline gelmesi için “açıklık” ve “akışkanlık” kavramları merkeze alınarak tasarlanan, yani İstanbul’la ve mahalleyle dialog halinde olması sağlanan binada sergi mekânları da birbiriyle sıkı bir diyalog halinde. Müze yetkilileri mimari yapıda ve programlamada “karşılaşma” ve “diyalog” kavramlarına da çok önem verdiklerini söylüyorlar.

Eskişehir’e ve Dolapdere’ye yolu düşen sanatseverlerin bu iki müzeyi gezmelerini tavsiye ediyorum. Çağdaş sanat, dünyaya açılmanın kestirme yollarından biri… Ama bir ayağımızı da bu topraklara sağlam basmak şartıyla…
NOT. Diyarbakır’da, çocukları dağa kaçırılan annelerin derin acısını yüreğimde hissediyor, cesur direnişlerini sonuna kadar destekliyor ve hasretlerinin bir an önce dinmesini diliyorum.
.21/09/2019 22:23
Muhafazakârlar ve tiyatro
İBB Kültür Daire Başkanlığı Necip Fâzıl’ın “Reis Bey”, Mustafa Kutlu’nun “Mavi Kuş” ve İskender Pala’nın “Aşk Bir Zamanlar” isimli oyunlarını Şehir Tiyatroları’nın 2019-2020 mevsimi repertuarından çıkarmış. Gerekçe: İsrafı önlemek... Üç isim de “muhafazakâr” camiadan olmasaydı, bu gerekçeye belki inanabilirdik. Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyası sırasında söylediklerine bakarak bazı şeylerin değişebileceğine inananların, daha doğrusu belediyeyi onun yöneteceğini zannedenlerin ümitleri boşa çıkacak gibi görünüyor.
Recep Tayyip Erdoğan, 1994 yılında Refah Partisi’nin adayı olarak girdiği seçimden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak çıkınca CHP’li başkanın arkasında bıraktığı devâsâ problemlerden ziyade Şehir Tiyatroları’yla nasıl başa çıkacağını merak etmeye başlamıştım. Çünkü bizde tiyatro başından beri ideolojik dönüştürme açısından en kullanışlı vasıtalardan biri olarak görülmüştür. Tek Parti döneminde Halkevleri ve Halk Odaları’nın ülkenin en ücra köşelerine kadar götürdüğü tiyatro sayesinde, “devrimci” seçkinlerin gelecek projesine uygun olarak üretilen yeni geçmişin halka benimsetilebileceği zannedilmiştir. Çünkü Batıcı seçkinler, halkın yaşanan gerçekle sanatın gerçeğini birbirinden ayıramayacağı, dolayısıyla tiyatroda ne verilirse kabul edeceği inancını taşıyorlardı.
***
Aslına bakılırsa, seçkinlerin tiyatrodan beklentileri sadece Cumhuriyet devrine has değildir. Tanzimat’tan sonra, tiyatro meselemiz halledildiği takdirde bütün meselelerimiz sona erecekmiş gibi bir hava yayılmış, her gösteride bir dizi ritüele sahne olan tiyatro ve konser salonları çağdaş “mabet”ler ve halkın “adam” edildiği mekânlar olarak görülmüştür. Türkiye’de tiyatroya damgasını vurmuş öncü şahsiyetlerden olan Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Âdâbı isimli broşürü bu bakımdan çarpıcı bir belgedir. “Eğlence yeri” değil, “büyüklerin mektebi” olan tiyatroya mümkün mertebe temiz elbiseler giyilip gürültüsüzce oturulur, “Perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra, perde kapanıncaya kadar artık bir kelime bile konuşulmadan yalnız eser dinlenir.” Çünkü “Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkârlarına gösterdiği alâka ile ölçülür.”
Kelimenin tam mânâsıyla bir Tek Parti devri adamı olan Muhsin Ertuğrul, dayattığı bu “âdâb” ile, halkı, oyunu beğense de beğenmese de sessizce seyredip sonunda alkışlamak zorunda olan pasif bir seyirci konumuna düşürmüştü. Beğenmemek yasak! Sahnede ne söyleniyorsa doğrudur, ne veriliyorsa alacak ve alkışlayacaksın!
Resmî kültür politikasının vazgeçilmez unsurlarından biri olan opera ve bale için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bu kurumlara yöneltilebilecek herhangi bir eleştiri, hassas bir noktaya iğne batırılmışçasına, şaşırtıcı bir öfke ve tepkiyle karşılanacaktır. Yazdığınız operanın konusunu Avrupa tarihinden alabilirsiniz. Alkış hazırdır. Osmanlı tarihinden alınmış herhangi bir hadiseyi yahut evliya menkıbelerini vb. işlerseniz, siyasî şartlar gerektiriyorsa “kerhen” sahnelenebilir, ama defterden silinmeyi göze alabilmelisiniz. “IV. Murat” ve “Karyağdı Hatun” gibi operalar yazdığı için rahmetli Okan Demiriş’in yaşadığı sıkıntıları kendisinden defalarca dinlemiştim.
HHH
Türk tiyatrocuları yabancı oyunlara bir başka tutkuyla bağlıdırlar. Birbirlerine “rol gereği” yabancı adlarla hitap ederken ayrı bir haz duyar, yerli yazarları ve oyunları genellikle “banal” bulurlar. Yerli bir oyunun sahnelenebilmesi için, yerli değerlerin aşağılanması gizli birinci şarttır. Tarık Buğra’nın hürriyet ve bağımsızlık için 1956 yılında kıyam eden Macar halkına bir saygı duruşu niteliği taşıyan “Ayakta Durmak İstiyorum” isimli oyunu Devlet Tiyatroları tarafından sahneye konulunca bir eleştirmen “Devlet Tiyatrosu ırkçı ve Turancı bir eser oynuyor!” diye yaygara koparmış, Kenter Tiyatrosu ise aynı yazarın “Akümülatörlü Radyo” isimli oyununu repertuarına aldığı halde, sol çevrelerin baskısı yüzünde sahnelemeye cesaret edememişti.
Tarık Buğra’nın “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı” ve Necip Fâzıl’ın “Bir Adam Yaratmak” isimli oyunlarını emirle sahneye koymak zorunda kalan bir yönetmenin bu oyunlarla ilgili broşürlerde günah çıkarırcasına ve bir yerlerden özür dilercesine yazdıklarını da çok iyi hatırlıyorum: “Neden bu tür tartışmalı, çetrefil, su götürür, üstelik şaibeli oyunlar hep bana veriliyor acaba?” Bu cümle, bir psikolojiyi ve bir zihniyeti anlamak bakımından çok çok önemlidir. Aynı yönetmen, Necip Fâzıl’ın oyununu nasıl acımasızca budadığını, mistik muhtevasından nasıl uzaklaştırdığını da övünerek yazmıştı.
***
Bir tiyatro, hitap ettiği toplumu dönüştürmek amacıyla kurulmuşsa, ondan yıkmaya çalıştığı değerleri sahnesine taşıması beklenebilir mi? Muhafazakâr bir yazarsanız ve yazdığınız oyunlarda kendi tarihinize, kültürünüze, değerlerinize olumlu yaklaşıyorsanız yandınız! Yazdıklarınızın sahneye konulma şansı hemen hiç yoktur, isterseniz ağzınızla kuş tutun!
Evet, Necip Fâzıl, Mustafa Kutlu ve İskender Pala’nın oyunları repertuardan çıkarılmış. Emin olun, hiç şaşırmadım.
.12/10/2019 22:28
İsveç Akademisi’nden bir skandal daha
Edebiyat gündemini takip edenler hemen hatırlayacaklardır: Geçen yıl, İsveç Akademisi’nin fonlarını kullanarak kültürel bir projeyi yürüten Fransız fotoğrafçı Jean-Claude Arnault, on sekiz kadın tarafından cinsel tacizle suçlanmıştı. Akademi üyelerinden yazar Katarine Frostenson’un eşi olan Arnault’nun bu ahlaksızlığı birkaç defa da İsveç Akademisi binalarında yaptığı iddia ediliyordu. Bu büyük bir skandal, başkan dahil beş üyenin istifasına yol açmış, Akademi’nin kamuoyunda güven ve itibar kaybına uğradığı gerekçesiyle Edebiyat Ödülü’nün bir sonraki yıl verilmesi kararlaştırılmıştı. Öyle de yapıldı; geçen perşembe günü İsveç Akademisi’nden yapılan açıklamaya göre, 2018 Nobel Edebiyat Ödülü, Polonyalı yazar Olga Tokarczuk’a, 2019 ödülü de Avusturyalı Peter Handke’ye verildi.
***
İsveç Akademisi, bana sorarsanız, 2019 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Peter Handke’ye vererek yeni bir skandala daha imzasını atmış bulunuyor. Aslında önemli bir yazar olan Handke, Türkçeye Tuna, Sava, Morava ve Drina’ya Yolculuk ya da Sırbistan’a Adalet isimli kitabında soykırıma uğrayanların Müslüman Boşnaklar değil Sırplar olduğunu iddia etmiş, bu akıllara ziyan iddia kültür ve edebiyat çevrelerinde büyük bir tepki ve öfkeyle karşılanmıştı.
Handke, kitabını 1995 yılında, yani savaşın son yılında Sırbistan’a yaptığı yolculuğun ardından yazmış. Aynı yıl ben de kalabalık bir yazar, sanatçı ve gazeteci grubuyla Bosna’ya gitmiş, o cennet gibi ülkenin nasıl bir felakete uğradığını gözlerimle görmüştüm. “Bütün Sırpları aynı kefeye koymamak lazım; olup bitenden rahatsız olan, vicdan azabı duyan Sırplar da vardı!” demeyi anlarım; fakat bir yazarın Bosna’da üç yüz bine yakın insanın hayatını kaybettiği, binlerce kadının tecavüze uğradığı bu çirkin savaşta Sırplara adaletsizlik yapıldığını iddia edebildiğini anlayamam. Belki de biz Bosna’da gözyaşları dökerek olup bitenleri anlamaya çalışırken, o, Sırp faşistleriyle kadeh tokuşturuyor ve daha sonra Miloseviç ve Radovan Karadziç gibi insan kasapları tarafından göğsünün madalyalarla donatılmasını sağlayacak kitabı için notlar alıyordu. Bu kitabı, büyük bir tepkiyle karşılaşacağını bile bile yazmıştı. Kitabın girişindeki şu cümleler nasıl izah edilebilir, bilmiyorum:
“Ben aynanın arkasına doğru çekiliyordum; çıkan her makale, her yorum, her analiz ile daha da bilinmeyen, bu yüzden de araştırılması gereken ya da hiç değilse görülmeye değer bir ülke olan Sırbistan’a yolculuk yapmaya itiliyordum. Ve şimdi ‘Ah, bak işte Sırp yandaşı’ ya da ‘Ah Yugoslav hayranı!’ diyen olursa, bundan sonrasını okumasa da olur.”
***
Peter Handke, söz konusu kitabında iddialarına güç kazandırmak için Boşnak yönetmen Emir Kusturica’ya atıfta bulunur ve bu yönetmeni ülkesine ve kendi halkına karşı işlenen insanlık suçları karşısında sessiz kaldığı için eleştirenlere hakaret eder. Kusturica, 1996 yılında İstanbul sinemalarında da gösterilen “Underground” isimli filminde sözüm ona tarafsız gibi görünerek Sırp taraftarlığı yapıyordu. Esasen 1995 Ağustos’unda Bosna’ya yaptığımız –yukarıda sözünü ettiğim- seyahat sırasında bazı Boşnak aydınlara “Babam İş Gezisinde” isimli filmini beğenerek seyrettiğim Kusturica hakkında ne düşündüklerini sormuştum. Çünkü, yirminci yüzyılın en büyük insanlı dramlarından biri yaşanırken, her gün yüzlerce soydaşı hunharca katledilir, mensup olduğu kültür acımasızca tahrip edilirken, ismini dünya kamuoyunun çok iyi bildiği bu Boşnak yönetmenden hiç ses çıkmaması tuhafıma gidiyordu. Tuzla, Mostar ve Travnik’te konuştuğum bütün Boşnak aydınlar, Kusturica hakkında aklımdan hiç istemeden geçirdiklerimi maalesef doğrulamışlardı. Ilımlılar onun için “Sırp taraftarı!” demekle yetiniyorlardı. Ancak birçokları çekinmeden “hain” olduğunu söylemiş ve üzerinde daha fazla konuşmaya lüzum görmemişlerdi.
***
Handke, haklı olduğunu kendince ispat etmek için Kusturica’ya atıfta bulunsa da iddiaları vicdan sahibi yüzlerce Avrupalı aydın tarafından öfke ve nefretle karşılanmış ve çok eleştirilmişti. Bu yüzden kendi kabuğuna çekilen, daha doğru bir ifadeyle, kendini kendi açtığı kuyuya gömen ve unutulmaya yüz tutan Avusturyalı yazar Nobel Edebiyat Ödülü’yle İsveç kuyusundan çıkarıldı. İsveç Akademisi şimdi birçok önemli yazar tarafından etik körlükle suçlanıyor. Evet, etik körlük…
Akademi, Bosna’daki üç yüz bine yakın insanın ölümüne sebep olan ve on binlerce kadına tecavüz edenleri alkışlayan bir yazarı ödüllendirerek kendi tacizcisini de bir bakıma aklamış olmuyor mu?
.19/10/2019 23:11
Zihinsel engellilerin masal dünyası
Odunpazarı Modern Müze’nin açılışında birçok sanatçıyla tanışma imkânı bulmuştum. Bunlardan biri halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sağlık Dairesi Başkanlığı Engelliler Müdürlüğünde görev yapan, kendi atölyesinde de sanat çalışmalarını yürüten Engin Beyaz’dı.
Ferdi sergilerinin yanı sıra yüze yakın karma sergiye katılan ve çok sayıda eseri çeşitli koleksiyonlardan yer alan Beyaz, aynı zamanda Engelliler Müdürlüğünün merkezlerinde eğitim almakta olan sekiz yüz civarında engellinin sanatla ilişki kurarak kendilerini ifade etmelerini sağlayan öğretmenlerden biri ve üretilen eserlerin etkileyici bir şekilde kamuoyuna sunulmasını sağlayan bir küratör…

İlk olarak 2011 yılında 12. İstanbul Bienali’nin ‘Paralel Etkinlikler’i kapsamında ‘Zihinsel Engelliler Çağdaş Sanatla Buluşuyor’ adlı serginin küratörlüğünü yapan Engin Beyaz, 16. İstanbul Bienali’nin devam ettiği şu günlerde, Taksim’deki Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde ‘Zihinsel Engelliler Çağdaş Sanat Sergisi’yle, bienale katılan yerli ve yabancı sanatçılara adeta meydan okuyor.

Sergiye meşhur masalın kahramanı dünya güzeli Rapunzel’in hapsedildiği kulenin penceresinden sarkıttığı uzun saçlarını aralayarak giriyor ve kendinizi adeta rengarenk bir masal dünyasının içinde buluyorsunuz. İstanbul’da yaşayan ve Engelliler Müdürlüğünün merkezlerinde eğitim gören farklı engelli gruplarından öğrencilerin resimden heykele, ebrudan seramiğe, Video Art’tan enstalasyona, bir yıl boyunca çalışarak ortaya koydukları ve çoğunda atık malzemeleri kullandıkları eserler hakikaten göz kamaştırıyor.
Engin Beyaz, bu ay sonuna kadar açık kalacak olan bu sergiye basının ilgi göstermediğini, bu yüzden ziyaretçi sayısının sınırlı olduğunu, fakat bienale katılan sanatçıların zaman zaman uğradıklarını, engelli sanatçıların eserlerini görünce çok etkilendiklerini söyledi. Ben de sergiyi gezerken ister istemez Şeyh Galib’in ‘Kendine hoşça bak, sen âlemin özü, bütün varlıkların gözbebeği olan insansın’ anlamındaki beytini düşündüm. Eğer ruhlarına nüfuz edilebilirse, sıradan zannettiğimiz insanların, hatta ‘zihinsel engelliler’in bile iç dünyalarındaki zenginlikler rahatlıkla keşfedilebilir. Fedakâr hocalarının gayreti ve sevgiyle yaklaşmaları sayesinde kendilerini sanatın diliyle ifade etmeyi başaran engelli kardeşlerimizin bütün duyguları, hayalleri, arzuları, heyecanları ve yaşama sevinçleri eserlerine ışıl ışıl yansımış.

Amaçlarının engellilerle toplum arasındaki her türlü mesafeyi kaldırmak ve her türlü ayrıma son vermek olduğunu söyleyen Engin Beyaz, “Vermekte olduğumuz eğitimle engelli öğrencilerimizin dünyalarını zenginleştirirken fizikî ve sosyal becerilerini de artırıyoruz” diyor ve ekliyor: “Biliyor ve inanıyoruz ki fırsat verildiğinde engelli bireyler, kendi zihnî ve hissî potansiyellerini sanat olarak ortaya koyabilecek, engelleri sanatla yoluyla aşabilecekler. Sergimiz, bu inancın çok güzel ve etkileyici sonuçlarından biri.”
Engin Beyaz, serginin farklı bir yönüne de dikkatimizi çekiyor:
“Engelli öğrencilerimizin atık malzemelerden yapmış oldukları eserler 16. İstanbul Bienali’nin ‘Yedinci Kıta’ temasına uygun olarak insan faaliyetlerinin tabiata, tabii hayata vermiş olduğu zararı ve tüketim kültürünü de eleştirerek geri dönüşüm meselesini gündeme getiriyor. Ekolojik problemlere ve aşırı tüketime toplumun dikkatini çekmek amacıyla atık malzemeleri değerlendirerek üretilmiş eserler, aynı zamanda günümüzün en ciddi problemlerinden birine engelli gözüyle farklı bir bakış ve bir uyarıdır. Bu sergi hem eserlerin estetik değeri hem de vermiş olduğu mesajlarla ziyaretçilerini düşündürecek, şaşırtacak ve herhalde onlara bir şeyler katacaktır.”
Aziz okuyucularıma, geçmişte Taksim’e ve civarına su dağıtan Maksem’in deposu olan ve restore edildiğinden beri önemli sergilere ev sahipliği yapan Cumhuriyet Sanat Galerisi’ne ay sonuna kadar yollarını düşürmesini tavsiye ederim. Pişman olmayacaklar.
NOT: Geçen Cuma günü kaybettiğimiz değerli yazar ve fikir adamı Nuri Pakdil’e Allah’tan rahmet, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı diliyorum.
.26/10/2019 22:28
Uğur Derman’ın bereketli ömrü
Ahmet Hamdi Tanpınar, yanlış hatırlamıyorsam Beş Şehir’de bir vesileyle “Şark hasedi”nden söz eder. Eskilerin tabiriyle bir “devr-i kadim efendisi” olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal hakkında okurken bu tabirde doğruluk payının bulunduğunu düşünmeye başlamıştım. Hiç şüphesiz eserleriyle kültürümüze çok büyük katkılarda bulunan İbnülemin, devrin gelecek vaadeden genç şairlerinden Midhat Cemal Kuntay’ın Mehmed Âkif’e duyduğu hayranlığı kıskandığı için ikisini de defterden sildiği söylenir. Âkif, çok sevdiği hocası Temiz Tahir Efendi’nin oğlu ve çocukluk arkadaşıydı.
“Şark hasedi” hakkında şaşırtıcı bir hadiseyi de Uğur Derman Bey anlatıyor. Kütüphanesini İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamaya karar veren İbnülemin, bu bağışı ölümünden sonra gerçekleşmek üzere 1949 yılında bir noterlikte tescil ettirir. Bir süre sonra da A. Süheyl Ünver olağanüstü zenginlikteki arşivini ve iki bin civarında kitabını müdürü ve hocası olduğu Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’ne bağışlayacaktır. Uğur Bey’in ifadesiyle “bu hayra matuf teşebbüslerin sadece zatına mahsus olduğunu” zanneden İbnülemin, bu bağıştan haberdar olunca öylesine öfkelenir ki, hiç üşenmez, oturup uzun bir manzum hicviye döşenir; çünkü o, bağışını kendisinden evvel “kuvveden fiile” çıkarmıştır. Merhum Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından Uğur Bey’e emanet edilen, Süheyl Bey’in hayattayken muhtemelen haberdar olmadığı bu hicviyeden anlaşıldığına göre, İbnülemin, tarihî malzemelerden oluşan bu arşive “hazine-i evrak” değil “arşiv” denilmesine de hayli içerlemiştir.

Hakkını teslim etmiş olmak için söz konusu hicviyesinin çok başarılı ve zekice olduğunu da kaydetmeliyim.
***
İbnülemin’in hicviyesine merek edenler, Uğur Derman Bey’in Ömrümün Bereketi isimli eserinin ikinci cildinde yer alan “İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in Manzum Öfkesi” başlıklı yazısını okumalıdırlar. Üçüncü cildi de Kubbealtı Neşriyatı tarafından kısa bir süre önce neşredilen Ömrümün Bereketi, ağırlıklı olarak hat sanatının tarihi ve zengin kültürüne dair yazılardan oluşuyor.
Sadece hat sanatı hakkında değil, kültürümüzün hemen her alanında ustalıkla kalem oynatan Uğur Bey, Mahir İz, Celâl Ökten, Fuat Şemsi İnan, Necati Lugal, Sıtkı Karababa, Yusuf Cemil Ararat, A. Süheyl Ünver ve Necmeddin Okyay gibi bu kültürü en üst seviyede temsil eden son Osmanlılarla tanışmış, onlardan feyiz almış, bazılarının da talebesi olmuştu. Özellikle Hezarfen Necmeddin Okyay, ona Osmanlı estetik dünyasının kapılarını ardına kadar açmıştır. Bunun ne kadar büyük bir şans olduğunu ayrıca belirtmeye gerek var mı? Bayrağı onlardan devralarak yok olmaya yüz tutmuş bir kültürü gelecek nesillere taşımaya çalışan fedakâr insanlar arasında Uğur Bey’in hakikaten hususi bir yeri vardır.
Hat sanatı hakkındaki ilk yazısını Hattat Macit Ayral’ın vefatı üzerine 1961 yılında merhum Süheyl Ünver’in teşvik ve ısrarı üzerine yazan ve onun “Kardeşim, Macid Bey’i öyle bir yazmışsın ki, hani benim için de yazar mı acaba diye, ölesim geldi!” iltifatı üzerine yazı hayatına devam etme cesaretini gösteren Uğur Bey’in o tarihten beri çeşitli yayın organlarında çıkmış olan yazıları artık herkes için ulaşılabilir oldu. Son derece kaliteli fotoğraflarla bezenen Ömrümün Bereketi’nin okuyucuya Ersu Pekin’in tasarımı ve Mas Matbaası baskısıyla sunulduğunu söylersem, sanırım, nasıl bir eserden söz ettiğimi daha iyi anlatmış olurum.
Ömrümün Bereketi, zengin ve renkli muhtevası bir yana, tasarımı ve baskısıyla başlıbaşına bir sanat eseri olarak kütüphanelerimizin en mutena köşelerinde muhafaze edilmeyi hak eden, yeni ciltlerini merakla beklediğimiz bir kitap…
***
Ömrümün Bereketi 3’te her biri büyük emek verilerek yazılmış yirmi beş makale var. Bunlardan birkaçını sadece başlık olarak zikretmek istiyorum: “Hafız Osman’ın Hat Tarihimizdeki Yeri ve Yetiştirdikleri”, “Kanuni Devrinde Yazı Sanatımız”, “Yazı Sanatının Eski Matbaacılığıma Akisleri”, “Mimar Sinan’ın Eserlerinde Hat Sanatı”, “Selçuklu’dan Günümüze Celi Sülüs Hattının Gelişimi”, “Osmanlı Kaynaklarındaki Bosnalı Hattatlar”, “Şevket Rado ve Hat Sanatı”, “Bursa Ulucami’i Yazılarına Dair”…
Sevgili Uğur Ağabeye uzun ve bereketi sürekli artan bir ömür diliyorum
.02/11/2019 23:08
Şiirlerinin aynasında Goethe ve Schiller
Yahya Kemal 1912 yılında Paris’ten birkaç mısra ve muhtelif şiir projeleriyle döndükten sonra, Tanpınar’ın ifadesiyle, ilk işi Yakup Kadri ve Ahmet Hâşim dışındaki şöhretlerle mücadeleye başlamak oldu. “Yollar”, “Zulmet”, “O Belde” gibi bir nesli derinden etkileyen şiirlerini yayımlamış şöhretli bir şair olan Hâşim’le muhtemelen müşterek dostları Yakup Kadri vasıtasıyla tanışmış ve ona bir gün Sirkeci’de bir lokantada şiir anlayışını uzun uzun açıklamıştı. Bu buluşmayı ve sonuçlarını Cahit Tanyol’a anlatan Yahya Kemal, Hâşim’in “Piyâle Mukaddimesi”ni o gün anlattıklarının tesiriyle yazdığı iddiasındadır. Eğer bu iddia Haşim’in kullağına gittiyse çok öfkelendiği tahmin edilebilir.
İlk günlerdeki samimi görüşmelere rağmen, şiir anlayışları birbirinden çok farklı oludğu için iki şairin yıldızları hiç barışmamıştır. Yakup Kadri’nin ifadesiyle, “Yahya Kemal bir edebî sistemle onun karşısına çıkıverdiği zaman, Hâşim’in gözleri yerinden uğramış ‘Azizim bu adam şiiri hendeseye sokmak istiyor!’ diye bağırmıştı.” Tanpınar’ın şu tespiti, Hâşim’in hayretini çok iyi açıklamaktadır: “Kabilesinden ayrılmış bir primitif gibi küçük çığlıklarla, merkezinin kendisi olduğu bütün bir kozmik âlemi yaratmaya çalışıyordu.”

Yahya Kemal de kurduğu âlemin merkezinde yer almak ve asla ortak istemeyen bir şairdi. Hâşim’le Dergâh mecmuasında buluştukları doğrudur, ama Tanpınar, Dergâhçı gençler olarak onunla ve Yahya Kemal’le ayrı ayrı saatlerde buluştuklarını söyler. Şiir anlayışlarının farklılığı bir yana, ikisi de sohbeti monolog haline dönüştürüp meclisin câzibe merkezinde bulunmayı seven adamlardır. Daha da önemlisi, Hâşim’in Göl Saatleri isimli şiir kitabı Dergâh tarafından yayımlanmış olmasına rağmen Yahya Kemal tarafından adeta görmezden gelinir. Açıkçası Yahya Kemal, Hâşim’in şairliğini pek ciddiye almıyor, “Nesir yazsa daha iyi bir şey yapmış olur!” diyordu. Bu söz, şiirlerinin değeri hakkında başkalarınca verilen hükümlerden çok etkilenen Hâşim’i çok incitmiş olmalıdır. Lâf getirip götüren müşterek bazı ahbapları yüzünden bu incinmişlik zamanla düşmanlığa dönüşecek ve birbirlerini her vesileyle çekiştirip duracaklardır.
Ernst Rietschel’in Goethe ve Schiller dostluğunu yansıtan meşhur heykeli. Weimar Tiyatrosu’nun önündeki bu heykel, 4 Eylül 1857 tarihinde açılmıştır
***
Yahya Kemal’le Haşim arasındaki bu çekişme ve gizli mücadeleyi Senail Özkan’ın Katharina Mommsen’den çevirdiği, kısa bir süre önce Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan Şiirlerinin Aynasında Schiller ve Goethe isimli kitabın hemen başındaki şu cümleleri okuyunca hatırladım:
“Aynı zamanda yaşayan iki büyük şairin dostane birlikteliği tarihte çok nadir görülmüştür. Büyük sanatkârlar daha çok birlikte olmaktan kaçınırlar; çünkü birlikte hareket etmek çözülemeyen ihtilafları da beraberinde getirebilirdi. Schiller ve Goethe arasındaki gerçek karşılaşma, her ikisinin hayat boyu komşu kalmayıp bilakis çifte heykellerinin sembolize ettiği üzere, dost bir ‘ikili’ olmaları eşi ve benzeri bulunmayan bir şeydir. Hiç şüphesiz bunun tamamıyla özel şartları mevcuttu.”
Mommsen’in anlattığına göre, Schiller ve Goethe, aralarındaki su sızmaz dostluğu antik çağın dostluk mitleriyle, mesela Castor ve Pollux yahut Orest ile Pylades arasındaki dostlukla mukayese ediyorlardı, bu yüzden Schiller’in hastalanarak genç yaşında ölümü Goethe için büyük bir darbe olmuştu. Schiller de öleceğini hissedince, gençlik çağından beri arzuladığı ve Goethe’de bulduğu bu büyük dostluğu sona erdireceği için ölümü olduğundan daha feci bir gerçek olarak görmeye başlamıştı. Gençliğinde yazdığı “Dostluk” isimli şiirinde şöyle diyordu:
Ne mutlu! Ne mutlu! Seni buldum,
Milyonların arasından seni seçtim,
Milyonlar arasından benimsen sen.
Bırak şu koca kaos sallasın dünyayı,
Sarsıversin harmanlmasın atomları;
Ebedi kalplerimiz birbirine sığınsın.
Katharina Momsen şöyle devam ediyor: “Schiller’in alışılmışın dışındaki dost hasreti, 1794 yılında şair ve insan olarak çağdaşlarının fevkinde olan Goethe ile yanyana gelince gerçekleşecekti. Her şeyin ötesinde Schiller, Goethe ile olan dostluğunu bin yıllık hasretin gerçekleşmiş olmasının verdiği bir mutluluk olarak hissetmiştir (…) Bu şekilde kader, Schiller’in uzun zamandır beyhude ümit ettiği dostluk ittifakı rüyasını gerçekleştirmiş oluyordu. Bu dostluk ittifakını o, bütün hayatının en hayırlı olayı olarak görüyordu.”
Schiller-Goethe dostluğu, Katharina Mommsen’in kitabında, kapsamlı “Giriş”in ardından bütün yönleriyle ele alınıyor ve Ernst Ritschel tarafından bir heykelle ebedileştirilen bu dostluğun iki şairin eserlerine nasıl yansıdığı uzun uzun anlatılıyor.
Senail Özkan tarafından başarıyla tercüme edilen bu önemli eseri bütün edebiyatseverlere tavsiye ediyorum.
***
Bu yazının başında Yahya Kemal’le Hâşim’in niçin Goethe ile Schiller gibi dost olamadıklarından söz etmiştim. Yanlış anlaşılmasın, ikisi de merkezde kendileri olmak şartıyla dostluğa önem vermiş ve samimi dostlar edinmişlerdi. Özellikle Yahya Kemal’in –daha önce bu köşede çıkan bir yazımda anlattığım- dostluk anlayışı dikkat çekicidir. Canının çok sıkkın olduğu bir gün Bebek’te dostlarıyla otururken bir ara neş’esi yerine gelir ve coşar: “Yarın huzûr-u Rabbü’l-âlemîne çıkıca soracaklar: Ne yaptın? Diyeceğim ki, işte şiirlerim, işte dostlarım!”
.09/11/2019 23:23
Edebiyata adanmış bir ömür
Geçenlerde masamda hayli kabarık bir kargo paketi buldum, içinden üç kitap çıktı: Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Tiyatrosu: Şinasi’den Turan Oflazoğlu’na ve Halide Edip Adıvar... İki hafta önce Uğur Derman ağabeyin Ömrümün Bereketi isim eserinden söz etmiştim; bunlar da İnci Enginün hocamızın ömrünün bereketi... Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi’nin ısrarıyla çeşitli dergilerde, sempozyum kitaplarında vb. yıllardır dağınık olarak bekleyen yazılarını toplayıp konularına göre tasnif eden İnci hocamız, edebiyat öğrenimi görenlere ve her meslekten edebiyat severlere bir hazine sunuyor.
***
İnci Enginün’ün son derece titiz ve çalışkan bir edebiyat tarihçisi ve münekkidi olduğunu, onu yakından tanıyan herkes bilir ve takdir eder. Hocası merhum Mehmet Kaplan’dan devraldığı disiplinli ve metodik çalışma alışkanlığı sayesinde kültürümüze kazandırdığı eserler hakikaten göz kamaştırıcıdır. Eğer İnci Enginün olmasaydı mesela Abdülhak Hâmid belki de eserlerini sadece üç beş uzmanın okuduğu bir şair olarak kalacaktı. Halbuki onun sabırlı çalışması sayesinde, bugün Abdülhak Hâmid külliyatı eksiksiz olarak elimizin altındadır. İnci Enginün’ün yakın arkadaşı Prof. Dr. Zeynep Kerman’la birlikte, Ahmet Hâşim’in bütün şiirlerini ve nesirlerini dört cilt halinde yayımlayarak ikinci bahar yaşamasını sağladıklarını da unutmamak gerekir.
Tanzimat Devrinde Shakespeare (1979) isimli doktora teziyle karşılaştırmalı edebiyatın bizdeki ilk önemli eserini veren İnci Enginün’ün doçentlik tezi de Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi’dir (1978). Bu tez basıldıktan sonra da Sinekli Bakkal yazarının yakasını bırakmayan hocamızın çeşitli vesilelerle yazdığı, yeni çıkan kitabında bir araya getirilen onlarca makalesi, ileride kapsamlı bir Halide Edib biyografisi yazmak isteyenlerin işlerini çok kolaylaştıracaktır.
İnci Enginün
İnci Enginün, makalelerinin bir kısmını Dergâh Yayınları tarafından ilk baskısı 1983, genişletilmiş ikinci baskısı 1991 yılında yapılan Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları adlı kitabında bir araya getirmişti. Birinci bölümünde kişiler ve eserler, ikinci bölümünde kaynaklar ve temalar üzerine yazılmış makalelerin yer aldığı bu kitabı, 1991 yılında aynı yayınevi tarafından neşredilen Mukayeseli Edebiyat takip etti. Türkiye’de henüz bağımsızlığını kazanamamış bir disiplin olan mukayeseli edebiyat metotlarının yetkin bir şekilde uygulandığı makalelerden oluşan bu kitap, İnci Enginün’ün bir edebiyat tarihçisi olarak başarısını ve geniş ufkunu gösterir. 2000 yılında çıkan Araştırmalar ve Belgeler isimli muhalled kitabı da modern edebiyatımızın geçmişinden bugününe önemli meselelerini, kişilerini ve temalarını ele aldığı makalelerden oluşur. Hepsi, görev icabı değil, severek, zevk alınarak yazılmış metinlerdir. Eserin belgeler kısmı, olağanüstü gayretler ve yıllar süren yazışmalar sonucunda elde edilmiş, edebiyat tarihimizin birçok karanlık bölgesine küçük ışıklar düşüren, bin bir emekle yeni harflere aktarılmış mektuplardan oluşuyor; Abdülhak Hâmid, Halide Edip, Süleyman Nazif, Yakup Kadri, Ali Ekrem Bolayır, Mehmet Kaplan, Cahit Külebi gibi şair ve yazarların mektupları yahut kendilerine yazılmış mektuplar...
Araştırmalar ve Belgeler’i, çeşitli dergilerde çıkmış deneme eleştirilerden oluşan Bir Sığınak Olarak Kitap ve Edebiyat (2001) takip etti. Bu kitabın ismi, bence, İnci Enginün’ün hayat tarzını ve felsefesini çok iyi yansıtmaktadır.
2001 yılında yine Dergâh tarafından neşredilen Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ve 2006 yılında çıkan Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923) isimli kitapları, İnci Enginün’ün zengin birikimini yansıtan ve Tanzimat’tan günümüze Türk Edebiyatı tarihi niteliği taşıyan büyük çalışmalardır. Özellikle ikincisinin, edebiyata adanmış bir ömrün hâsılası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
***
İnci Enginün’ün katkıda bulunduğu bazı eserler de bugün kütüphanelerimizde büyük bir boşluğu dolduruyor. Zeynep Kerman’la birlikte hazırladığı beş ciltlik Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi (2011) “antoloji” kavramının hakkını veren dev bir çalışmadır. Devrin Yazarlarının Kalemiyle Millî Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal (1981), Atatürk Devri Fikir Hayatı (1981) ve Atatürk Devri Edebiyatı (1981) adlarını taşıyan ikişer ciltlik antolojiler de öyle... İnci Enginün, 1984 yılında neşredilen Cenab Şahabeddin’in Bütün Şiirleri’ni de Mehmet Kaplan, Birol Emil, Nejat Birinci ve Abdullah Uçman’la birlikte hazırlamıştı.

Tanpınar’ın günlüklerini de Zeynep Kerman’la birlikte uzun ve zahmetli bir çalışma sonunda zengin notlar ekleyerek Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa (2008) ismiyle neşreden İnci Enginün, Edebiyat Fakültesi’nde talebesi olduğu bu büyük yazar hakkındaki bütün yazılarını bir araya getirmiş oldu. Kitaplarına girmemiş daha çok sayıda makalesinin bulunduğunu tahmin ediyorum. Bütün bunlar, sevgili hocamızın bir edebiyat tarihçisi olarak ne kadar büyük işler yaptığını gösteriyor.
Kısa bir süre önce kız kardeşi Prof. Dr. Mine Enginün’ü kaybeden ve üzüntülü günler yaşayan sevgili hocamıza uzun bir ömür diliyor, kendisinden daha nice eserler bekliyoruz.
.23/11/2019 23:11
‘Huzur’ yetmiş yaşında
Geçenlerde dostlarla sohbet ederken Huzur’dan söz açılınca bu önemli romanın yazılışından bu yana tam yetmiş yıl geçmiş olduğunu fark ettik ve önemli şahsiyetleri doğum ve ölüm yıldönümlerinde nasıl hatırlayıp anıyorsak bazı eserlerin de gündeme getirilebileceği üzerinde konuştuk. Bir dostumuz, Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu romanının da ilk baskısının 1949 yılında, yani yetmiş yıl önce yapıldığını hatırlattı. Bu şu demek: 2019 yılı, iki büyük romanının doğuşunun tam yetmişinci yılı…
Genç okuyucularımız Tanpınar’ın bugünkü popülerliğine bakarak Huzur’un yayımlandığı tarihte kapışıldığını zannedebilirler. Hayır, Huzur’un ilk baskısı 1970’lere kadar piyasada rahatlıkla bulunabiliyordu, çünkü tükenmemişti. İlk baskısı 1961 yılında yapılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü de öyle. Kütüphanemdeki nüshayı 1974 yılında Babıâli yokuşundaki bir kitapçıdan satın almıştım, Sahaflar Çarşısı’ndan değil.
***
Tanpınar, hali tavrı, kılığı kıyafeti yüzünden ciddiye alınmayan, “Kırtipil” lakabı takılarak alay edilen bir yazardı. Cemil Meriç, bir zamanlar onun eserlerine dikkatle eğildiğini ve kendisiyle tanışmak isteyince bazı müşterek dostlarının “Yok canım, salağın biridir, sen sevmezsin, rahatsız eder seni!” dediklerini yazar. Kendisi de dışarıdan bakanlara “gülünç bir havada” göründüğü, bunun sebebinin sürekli tezatlar içinde yaşaması olduğu ve “sükût suikasti”ne uğradığı kanaatindeydi.
Bana sorarsanız, Tanpınar’ın görmezden gelinmesi ne tezatlar içinde yaşamasındandı ne de kılıksızlığındanı; yazdıkları devrin ana eğilimlerine ters düşüyordu, bütün mesele bu.
Hayatımızdan sökülüp atılmak istenen değerlerin çoğuna çağdaşlarından çok farklı bir gözle bakan Tanpınar, önceleri radikal bir Batıcı iken 1932 yılından sonra “kendisi için tefsir ettiği” bir Şark’ta yaşamaya, Emir Sultan, Şeyh Hamdullah, Fuzuli, Baki, Yesarizade, Şeyh Galibe, Itri, Dede Efendi gibi isimlerden dem vurmaya, Tanzimat’tan beri hayatımıza hâkim olan kültür ikiliğini ve devamsızlığı -sancılarını bizzat yaşayan bir aydın olarak- ciddi bir biçimde sorgulamaya başlamıştı. Hasan Âli Yücel, Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç gibi, devlet ideolojisinin hem yapıcıları hem de en hararetli savunucuları olan yakın arkadaşları, onun çoğu düşüncelerini bir çeşit fantezi olarak gördükleri için pek tehlikeli görmüyorlardı. Çünkü o bir kavga adamı değildi; mesela Türk musikisi klasiklerini Radyoevi’ne gidip stüdyoya kapanarak saatlerce dinleyecek kadar sevdiği halde, hiçbir zaman alaturka-alafranga kavgasında taraf olmamıştı. Çünkü ciddi tereddütleri vardı ve “Debussy’yi, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak, bu bizim talihimiz” diyordu.
Dostları Tanpınar’ı -fikirlerine katılmasalar da- aralarından uzaklaştırmak yerine kontrollerinde tutmayı daha akıllıca gördüler; hatta Avrupa’ya gönderdiler, milletvekili yaptılar. Zaaflarının farkındaydılar. Onu, “Kırtipil” lâkabında ifadesini bulan açık bir aşağılamayla gülünüp geçilecek zavallı bir adam olarak koruyup kolladılar. En yakın dostu Sabahattin Eyüboğlu, Tanpınar hakkındaki tek yazısını ölümünden sonra yazmıştı.
***
Aslında Tanpınar başından beri hem kendi değerinin hem de en yakın dostları tarafından bile ciddiye alınmadığının farkındaydı. Günlüğünde Türkçeyi, hece veznini ve Türk tarzı duyuşu daha ilerilere götürmek istediğini ve yapacak çok işi olduğunu ifade ederek şöyle yakınmıştır: “Varsın sussunlar, varsın okumasınlar, beğenmesinler, hayatlarına getirdiğim şeyin farkında olmadan, satıhtan beni tanısınlar, Bursa şiirimle iktifa etsinler. Varsın en aptal şiirleri okusun(lar), gazeteler bana boykot yapsın. Ben yine işime devam edeceğim.”

İşine devam etti, Mahur Beste’yi, Beş Şehir’i, Huzur’u, Sahnenin Dışındakiler’i, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü vb. yazdı, fakat hep yok sayıldı. Bu nisyan ölümünden sonra da devam etmiştir. Gerçi İstanbul Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde ciddi bir biçimde okunuyor, tartışılıyordu. Prof. Dr. Mehmet Kaplan Tanpınar’ın Şiir Dünyası (1963) adlı eserini ve “Bir Şairin Romanı: Huzur” başlıklı makalesini çoktan yayımlamıştı. Talebeleri ise daha sonra makale ve mektuplarını titiz bir şekilde derleyip yayımladılar. Fakat bu önemli çalışmalar üniversite çevresinin dışına pek taşmadığı için yeterince etkili olamamıştı.
Bazı aydınların dikkatlerini Tanpınar’a yöneltmeleri, Huzur’un ikinci baskısının 1969 yılında, yani elli yıl önce, Tercüman 1001 Temel Eser dizisinin ikinci kitabı olarak çıkmasından sonradır. Özellikle Selahattin Hilav’ın Yeni Ortam gazetesinde çıkan “Tanpınar Üzerine Notlar”ı ve Hilmi Yavuz’un bu yazıya cevap niteliği taşıyan “Tanpınar’ın Solculuğu Efsanesi” başlıklı eleştirisi, sağdan ve soldan birçok aydının bu büyük yazarı keşfetmelerini sağladı. Aslında çok tuhaf bir durumdu bu; sanki birisi düğmeye basmış, birden herkes Tanpınarcı kesilmişti. Tanpınar üzerinde konuşmak artık bir çeşit modaydı.
Tanpınar’ın eserleri, o tarihten bu yana okunup tartışılıyor ve sürekli yeni baskıları yapılıyor. İki medeniyet arasında bocalayan, kişilikleri tam ortadan ikiye bölünmüş bir aydın neslinin yaşadığı dramı ve büyük bir “huzur”suzluğu anlatan bu roman, aynı zamanda, içinden geldiğimiz ve uzunca bir süredir sırtımızda ağır bir yük gibi taşıdığımız medeniyete içeriden bir bakıştı.
Aslında Tanpınar’ın yaşadığı ve anlatmaya çalıştığı huzursuzluğu öteden beri bütün Türk aydınlarının yaşadığı söylenebilir, farkında olsalar da olmasalar da... Huzur yazarı yıllar sonra cinin şişeden çıkmasına yol açmıştı.
.07/12/2019 23:25
Gerçek vatanseverlik
Ben rahmetli Turgut Cansever Hocadan dinlemiştim; o da Varşova imar planını hazırlayan Prof. Skibniewsky’den dinlemiş. Almanlardan sonra Rusların işgal ettiği Varşova’da halk iki yıl boyunca sadece kaleyi yeniden inşa etmek için çalışmış. Bu kalede ahşap bir mahalle varmış; Varşovalılar bir Alman bombardımanı sırasında çıkan yangında bu mahalleyi oluşturan tarihî binaları kurtarmak için insanüstü bir gayret göstermişler; hatta gençler bazı parçaları üzerlerine yatarak vücutlarıyla söndürmüşler. Sığınaklarda muhafaza edilen bu parçalar yüzünden insanlara yer kalmamış. Ve savaştan sonraki iki yıl içinde Varşova kalesi kurtarılan parçalarla yeniden inşa edilmiş.
Cansever Hoca, bu hadiseyi anlattıktan sonra “Kuru laflara karnımız tok,” demişti, “Bir insan yaşadığı şehri, yaşadığı ülkeyi böyle sever!”
Sadece Polonyalılar mı? 1946 yılında, savaş biter bitmez, birbiriyle savaşmış Batı Avrupa ülkeleri bir araya gelip yıkılmış bütün tarihî şehirleri eskisi gibi yeniden inşa etmişlerdi. Çünkü iki büyük tehlikeyle karşı karşıya olduklarını biliyorlardı: Sovyetler’in askerî ve ideolojik, Amerika’nın kültürel ekonomik baskısı... Avrupalılar, bu iki büyük tehlikenin arasında yok olmamak için şehirlerinde ne kadar kıymet varsa hepsini korumaya karar verdikleri için, Avrupa Birliği’nin ilk adımı sayılan Avrupa Konseyi’nin yaptığı ilk iş, savaşta tahribata uğramış Avrupa şehirlerini ve tarihî abideleri ihya etmek oldu. Bir de bizi düşününüz!
***
Tarihe karşı sorumluluk tarih şuurunun, çevreye karşı sorumluluk vatan sevgisinin ve vatandaşlık şuurunun ifadesidir. Yaşadığı ülkeyi gerçekten seven insan, onu korumak için özel bir gayret ve dikkat gösterir. Yanan her ağaçla birlikte yanar, kırılan her kitabeyle birlikte kırılır, yıkılan her abideyle birlikte yıkılır. Çünkü atalarımız onlarla birlikte yapılmışlardır. Hacı Bayram Veli’nin meşhur beyti, tasavvufî mânâsı dışında düşünülürse, bir coğrafyanın vatan oluş sürecini veciz bir biçimde açıklamaktadır.
Nagehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde
Üç kuruş için tarihî eser mafyasına taşeronluk edip mezar taşlarını, tarihî abidelerin çinilerini veya kitabelerini acımasızca söküp satan alçaklar mı dersiniz; ormanlık alanlarda sigarasını söndürmeden atan yahut piknik ateşini olduğu gibi bırakarak cehennem olup giden ahmaklar mı dersiniz; arabalarında yedikleri meyvelerin kabuklarını, içtikleri meşrubatın kutularını caddeye atan, uluorta tükürüp sümküren, otoyollarda refüjlerin arkasını çöplüğe çeviren görgüsüzler mi dersiniz; ağzı var dili yok hayvancıklara eziyet eden manyaklar mı dersiniz... Şimdi de zavallı kadınlara, kızlara musallat olan psikopatlar türedi. Bu tiplerle her yerde, her zaman karşılaşmak mümkün. Sorsanız, çoğu kapı gibi üniversite diplomalarını bile gösterirler.
Onlar, kanı, kemiği, etiyle bu toprakları vatan yapan insanların torunları olamazlar. Onlar tabiatı âdeta mukaddes bilip -bırakın insanlara kıymayı- bitkiler dahil her türlü canlıya saygıyla yaklaşan, yani “Yaradılmışı hoş gör Yaradan’dan ötürü” diyen Yunusların dilini unutmuş kara cahillerdir.
***
Budizm ve Taoizm gibi Uzakdoğu dinlerinden semavî dinlere kadar bütün inanç sistemlerinde tabiat insanı Mutlak Varlık’a götüren bir semboller dünyasıdır. Ağacından çiçeğine böceğine, kurdundan kuşuna, taşından toprağına, her şey ondan bir işaret sayılır. Kur’an’da bu işaretlere “âyet” denilmiş ve insanları sürekli olarak âyetlere bakıp düşünmeye davet edilmişlerdir. Tabiat bütün dinlerde kutsaldır, dinlerin özellikle mistik yorumlarında Mutlak Varlık’ın tezahürü olarak görülmektedir. Bu bakımdan en yüksek seviyedeki canlıdan maddenin en süflîsine kadar, tabiattaki her şey saygıya değerdir, asla incitilmemeli, tahrip edilmemelidir.
Atalarımız çevreye bu anlayışla yaklaşır, şehirlerini bile bu hassasiyetle kurarlardı. Eski şehirlerimizin dokularına bakın, şimdiki beton yığınları gibi tabiata tecavüz eden tek bir bina göremezsiniz. Yeşillikler arasında yükselen insanî ölçekteki yapılar, tabiata ilâve edilmiş bir şey gibi değil, onun herhangi bir parçası gibidirler.
***
Evet, bilgisizlik, saygısızlık, sorumsuzluk ve dikkatsizlik, bütün bunların sonucunda kirlenen çevre, yaşanmaz hale gelen şehirler ve yakılan ormanlar, sadece insanları üzmüyor, inanıyorum ki, Allah’ın da gücüne gidiyor. Lütfen, çocuklarımızın ve onların çocuklarının da yaşayacağı ülkeyi daha fazla tahrip etmeyelim. Biraz sevgi, biraz dikkat yeter.
.14/12/2019 23:44
Popüler roman okur muydunuz?
Çocukluğumda masal ve çizgi roman okumaya bayılırdım, fakat ortaokul yıllarında Aptullah Ziya Kozanoğlu’nu keşfedince bu kitaplardan zevk alamaz olmuştum. Kozanoğlu’ndan okuduğum ilk roman Kızıl Tuğ’dur. Elime nasıl geçtiğini hatırlamadığım bu romandan hafızamda kalan sadece kahramanının tuhaf ismidir: Otsukarcı. Yanlış hatırlamıyorsam 1990’larda, okuduğum Türkiye Yayınevi baskısının (1944) bir kopyasını Sahaflar’da bulup satın almış, fakat zihnimde bıraktığı güzel tadı kaybetmek endişesiyle tekrar okumamıştım.
Hayal dünyama bir ateş gibi düşen Kızıl Tuğ, beni Kozanoğlu’nun isimlerini hiç unutmadığım diğer romanlarına götürdü. Kolsuz Kahraman, Gültekin, Atlı Han, Savcı Bey, Sencivanoğlu, Fatih Feneri, Türk Korsanları… Bu kitapları -derslerime çalışmama mâni olduklarını zannederek roman okumamı istemeyen babamın öfkesini üzerime çekmemek için- o sevimsiz ders kitaplarının arasına koyarak okurdum. Özellikle Barbaros Hayrettin Paşa, ağabeyi Oruç Reis ve Turgut Reis gibi büyük denizcileri anlattığı Türk Korsanları’ndan o kadar etkilenmiştim ki, “orta üç”teyken bir korsan romanı yazmaya kalkışmış, iki koca defter doldurmuştum, henüz hiç deniz görmediğim halde... Artık bir tarihî roman tiryakisiydim.

***
Kozanoğlu’dan sonra M. Turhan Tan, Oğuz Özdeş, Bekir Büyükarkın ve Ragıp Şevki Yeşim gibi yazarların tarihi romanlarını da okudum, fakat Feridun Fazıl Tülbentçi ve Reşat Ekrem Koçu’yu keşfedince hepsinin pabucu dama atıldı. Tülbentçi’nin Osmanoğulları, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor ve Kanuni Sultan Süleyman isimli romanlarının bana tarih okuma zevkini kazandırdığını söyleyebilirim. Kanuni ile oğlu Şehzade Bayezid’in birbirlerine gönderdikleri manzum mektupları gözyaşları içinde ilk defa onun romanında okumuş ve tamamını ezberlemiştim.

O yıllarda popüler olan başka yazarlardan romanlar da okudum. Mesela Esat Mahmut Karakurt’un Allahaısmarladık’ını unutamam. Kerime Nadir’i daha çok kadınlar ve genç kızlar okurdu.
Bu romanların ideolojik muhtevası başka bir konu… Ama en azından bana okuma zevki ve alışkanlığı kazandırdıkları bir gerçektir. Nitekim bir süre sonra Türk ve Batı edebiyatının klasiklerine geçerek popüler tarihî roman defterini kapamıştım.
***
Bunları niçin mi anlatıyorum? Erol Üyepazarcı’nın iki haftadır elimden bırakamadığım Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstenmeyenler isimli bin küsur sayfalık yeni kitabını okuduğum için… İki ciltten oluşan ve okuyucuya zarif bir kutu içinde takdim edilen kitabın alt başlığı, muhtevası hakkında açık bir fikir veriyor: “Türkiye’de Popüler Romanın İlk Yüzyılının Öyküsü (1875-1975)”.
Kendisini “bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yalpalayan iflah olmaz bir kitap çokseveri” diye tarif eden Üyepazarcı üstadımızın bundan önce de Korkmayınız Mister Sherlock Holmes isimli muhteşem eseriyle Türkiye’de polisiye romanın tarihini anlattığını hatırlatmak isterim. İğneyle kuyu kazarcasına toplanan bilgilerle inşa edilmiş kitaplardan söz ediyorum. Bu kitapları yazabilmek için ayrıca eski ve yeni harfli yüzlerce romanı satır satır okumuş olmak gerektiğini hatırlatmaya gerek var mı? Bırakın okumayı, sahaf dostlarımızın gayretleri olmasa, bu kitaplardan bazılarına ulaşmak bile son derece müşkül, hatta imkânsızdır. Bu akıl almaz gayrete verilecek en uygun isim şudur: “Edebiyat arkeolojisi”…
“Popüler Roman Dedikleri” başlıklı birinci bölümde popüler romanın ne olduğunu, popüler kültürle ilişkisini ve tefrika roman meselesini ele alan Erol Bey, popüler roman yazarlarını, onları aşağılayan ve eserlerini küçümseyen “edebiyat gardiyanı” eleştirmenlere karşı son derece mantıklı gerekçelerle savunuyor. Kitabını, bu romancıları “anlayışla ve deyim yerindeyse şefkatle, hatta merhametle değerlendiren” dört eleştirmene ve Haldun Taner’e ithaf etmesinin sebebi bu.
Kitabı elime alır almaz ilk işim, romanlarını çocukluğumda okuduğum tarihî roman yazarlarıyla ilgili bölümleri okumak oldu. Neler öğrendim, neler… Erol Bey, o kadar çok romancı ve romandan söz ediyor ki, sadece isimlerini zikretmek bile bu yazının sınırlarını çok aşar. Mebrure Sami Alevok gibi bazı yazarların yaşadıkları hayatlar bile başlı başına birer roman…
Üyepazarcı, bir zamanlar çok popüler olsalar da çoğu unutulmuş yazarların hayat hikâyelerini ayrıntılı bir şekilde anlattığı gibi, her bölümün sonunda, ele alınan dönemde yayımlanmış bütün çeviri ve telef romanların listelerini de vermiş, daha da önemlisi, bütün bu romancıları ve eserlerini incelerken değer yargılarını paranteze alarak ne kadar mümkünse o kadar objektif davranmıştır. Kendisi amacının yazarların ideolojilerini tartışmak değil, Türkiye'deki popüler romanın gelişimini anlatmak olduğunu söylüyor. Doğru olan da budur.
On yıla yakın bir çalışmanın ve olağanüstü bir emeğin ürünü olan “Türkiye’de Popüler Romanın İlk Yüzyılının Öyküsü”, edebiyat tarihimizin büyük bir boşluğunu hakkıyla doldurmuştur ve bundan sonra sadece küçük katkılarda bulunmak mümkündür.
Erol Bey’i ve eserini özenle basarak bu büyük emeğin hakkını veren Oğlak Yayıncılık’ı da tebrik ediyorum.
.21/12/2019 23:04
Behçet Necatigil ve divan şiiri
Nurullah Ataç, Batı medeniyetine girebilmemiz için divan şiiri dahil bütün değerlerimizi terk ederek Greko-Latin köklerine bağlanmamız gerektiğine inandığı halde has şiir okumak istediği zaman divanlara başvururdu. Bu şiirin sesiyle öylesine yoğrulmuştu ki, kafasıyla karşı olduğu halde, gönlüyle ona bağlıydı. Okuruma Mektuplar’ındaki bir yazısında, “Biz yaşlılar da siz gençler de ondan daha büsbütün ayrılmadık, onun sesi bize yabancı gelmiyor; o sesi duyar duymaz içimizdeki şiir teli titremeye başlıyor,” diyordu. Divan Edebiyatı Beyanındadır isimli kitabında eski şiirimizi insafsızca eleştiren Abdülbaki Gölpınarlı’ya ilk itiraz sesi ondan yükselmişti.
Bu hususta Nurullah Ataç yalnız değildir. “Şi’r-i kadim”in bir meşale gibi elden ele devredilerek kıyamete kadar yaşayacağına inanan Yahya Kemal, modern Fransız şiiri ölçü alındığı takdirde, mesela Yenişehirli Avni Bey’i saf şiire Tevfik Fikret’ten daha yakın, dolayısıyla daha modern bulurdu. Ahmet Hamdi Tanpınar da “Eski Şiir” başlıklı yazısında, “Eski şiirin tadı gittikçe beni daha fazla sarıyor. O kadar ki divanlardan ayrı geçirdiğim zamana acıyacağım geliyor. Bir zamanlar ben de onu kâh yaşa ve kâh etrafımdaki havaya uyarak ihmal etmiştim; şimdi içimde onu her şeklinde daha mütekâmil ve yüksek bulmağa çalışan bir taraf var,” diyor.
Hasan Âli Yücel bile, devlet işlerinden uzaklaşıp kendi kendisiyle başbaşa kaldığı zaman Âlî mahlasıyla Fuzuli tarzında gazeller yazarak bir divan oluşturmuştu. Kızı rahmetli Canan Eronat, ne yazık ki bu divanın yayımlanmasına izin vermedi. Cemal Kurnaz, Âlî Divanı’nı incelemiş ve 1995 yılında düzenlediğim “Şeyh Galib Sempozyumu”na bu konuda bir bildiri sunmuştu.
***
Şair olarak bütün gayreti, eski şairler gibi şiiri yoğun bir söyleyişe, mükemmel bir istife ulaşmak, kelimelerin çağrışımlarıyla arka planda geometriler kurmak olan ve bu amaçla divan şiirinden çok yararlanan Behçet Necatigil’i de unutmamak gerekir.
Turgut Uyar ve İlhan Berk gibi İkinci Yeni şairlerinin sadece biçime dayalı denemelerinin aksine divan şairlerindeki şiir disiplinine önem veren Necatigil’in dikkate değer düşünceleri vardı. Modern Batı şairleri eski Yunan ve Hıristiyan mitoslarından faydalanıyorlarsa, biz de kendi mitos ve menkıbelerimize yönelmeliydik. Divan şairlerinin sürekli atıfta bulundukları tasavvufi menkıbelerin ve Kısas-ı Enbiya’nın baştan sona istiareler dünyası olduğunu, şairlerin de şiir okuyucularının da köklere inebilmek için bunları bilmeleri gerektiğini, esasen efsaneler olmadan şiir yazılamayacağını düşünen Necatigil, “Şiir ne yana yönelirse yönelsin, geçmişten tam kopamaz. Eski motif ve imgeleri de değerlendirmek, onlarla da beslenmek zorundadır. Kendimize, yani eski yüzümüze gözgü (ayna) olmamız, kendimize özgü olmamızı kolaylaştırır,” diyordu.
***
Necatigil’in eski şiirden yararlanmak bir yana, eski tarzda şiirler de yazdığını ve bu şiirlerle dost meclislerini renklendirdiğini yeni öğrendim. Ayşe Sarısayın ve Şaban Özdemir’in yayına hazırladıkları Dost Meclislerinde Kasideler isimli kitapta yer alan kaside ve gazeller, biraz da eğlenip şakalaşmak amacıyla yazılmış bile olsa, Necatigil’in eski şiirle haşir neşir olduğunu ve rahatlıkla kalem oynatacak derecede ustalaştığını gösteriyor.
Behçet Necatigil’in kızı Ayşe Sarısayın, annesinin ölümünden sonra evini boşaltırken bulduğu kutularda sayısız belgeyle karşılaşır. En büyük sürpriz ise babasının eski harflerle yazdığı gazel ve kaside tarzında şiirlerdir. “Kasidelerin bunca yıl saklı kalmasının en önemli nedeni, hemen hepsinin eski yazı olması ve ne yazık ki ailede eski yazı okuyabilen kimsenin bulunmamasıydı,” diyen Ayşe Sarısayın, çevrimyazı ve notlandırma işi Şaban Özdemir’in üstlendiğini, kendisinin de bu manzumelerde isimleri geçen kişiler hakkında ablasının da yardımıyla bildikleri yazdığını söylüyor. Kitap bu yönüyle Necatigil’in çevresi hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

Ayşa Sarısayın çok değerli bir yazardır; babasından kalanları, birçoklarınca yapılanın aksine çöpe atmamış, Şaban Özdemir’in yardımıyla edebiyat tarihimize ve kültürümüze kazandırmıştır. Bu hassasiyete ve şuura sahip olmayan nice “evlat”ların dedelerinden, babalarından kalan nice değerli evrakı çöpe attıkları, hatta yaktıkları düşünülürse neleri kaybetmiş olabileceğimiz daha iyi anlaşılır.
***
Bu yazıyı noktalamadan önce şunu söylemek isterim: Divan şiiri, hiçbir edebî geleneğe nasip olmayan beş yüz yıllık geçmişiyle gerçekten büyük bir şiirdir. Tanzimat’tan sonraki şairler, kendilerini, âdeta gök kubbe altında söyleyecek söz bırakmayan divan şairleriyle devamlı hesaplaşmak zorunda hissetmiş, onların büyüklüğü altında ezildikleri için kolay yolu tercih edip bu büyüklüğü inkâra kalkışmışlardı. Yakın zamanlara kadar divan şiiriyle herhangi bir şekilde -inkâr etmek için bile olsa- alışverişe girmeyen şair yoktu.
Divan şiiriyle artık Edebiyat Fakültelerinin “Eski Türk Edebiyatı” kürsülerindeki uzmanlar ve bir avuç meraklı dışında ilgilenen yok gibi. Artık alfabe engelinden söz edilemez, çünkü bütün önemli şairlerin divanları yeni harflerle yayımlandı. Ama dil engelini aşmak ve bu şiirin arkasındaki dünyaya nüfuz etmek özel bir gayret ister.
Sözün kısası, beş yüz yıllık muhteşem bir şiir birikimini artık bir gizli hazine (genc-i mahfî) olarak görmek gerekiyor. Bu hazinenin kapılarını açacak anahtarlara sahip olanlar halis inciler devşirebilirler. Esasen Nâbî asırlarca evvel bugünleri görerek “rest”ini çekmişti:
Egerçi köhne meta’ız revâcımız yoktur
Revâca da o kadar ihtiyâcımız
.28/12/2019 22:11
‘Sefiller’i yeniden okurken
İKİ hafta önceki yazımda, çocukluğumda okuduğum popüler tarih romanlarından kısaca söz etmiş, söz konusu yazıyı Erol Üyepazarcı üstadın popüler romanlar ve romancılarla ilgili kitabı vesilesiyle yazdığım için bir ara Michel Zevaco’nun tadına doyulmaz romanlarının tiryakisi olduğumu söyleme ihtiyacı hissetmemiştim. Öylesine tiryakiydim ki, Baron Haussmann öncesi Paris’in sokaklarında hayalen gezebiliyordum. Ama Victor Hugo’nun Sefiller’ini okuyunca Zevaco gözümden düştü. Okuduğum Sefiller tercümesinin suyunun suyu olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Şu sıralarda Birsel Uzma tarafından yapılan eksiksiz tercümeyi (Oğlak Yayınları) vakit buldukça tadını çıkara çıkara okuyorum. İki cilt, 1746 sayfa... İş Bankası Kültür Yayınları da Volkan Yalçıntoklu’nun tam tercümesini yayımlamış.
***
Geçenlerde rahmetli dostum Halil Açıkgöz’ün Cemil Meriç İle Sohbetler’ini yeniden gözden geçirirken Sefiller’i okumak için Fransızca öğrendiğine dair yazdıkları dikkatimi çekti. Hugo’nun eserlerinin otuz bin sayfa tuttuğunu, Fransızcayı çok iyi bilen birinin bu külliyatı bir yılda ancak okuyabileceğini, anlayabilmek için tarih coğrafya, edebiyat ve felsefe bilmek gerektiğini söyledikten sonra bir şiirinin (“Asırların Efsanesi”) tercümesi için altı ay, Hernani tercümesi için tam iki buçuk yıl çalıştığını söylüyordu.
Kütüphanemde, Cemil Meriç’in dilimize manzum olarak çevirdiği, Millî Eğitim Bakanlığı Fransız Klasikleri dizisinde 1956 yılında yayımlanan Hernani’nin Ubeyt Ülgen adında birine imzaladığı bir nüshası var. Yıllar önce bir sahaftan satın alıp okumuştum. Başarılı manzum tercüme deyince akıllara hemen Sabri Esat Siyavuşgil’in çevirdiği Cyrano de Bergerac gelir, ama Cemil Meriç’in Hernani’si de harikadır.
Her neyse, Cemil Meriç meğerse Hernani’den sonra Sefiller’i de tercüme etmek istemiş ve Millî Eğitim Bakanlığı’na teklif etmiş. Diyor ki:
“Sefiller’in bende dört ayrı baskısı var, ikisi şerhli, notludur. Ciddi olarak tedkik etmek lazım. ‘Paris’in karnı’ diye bir tabir geçer. Argo tabirler var, namütenahi. Ansiklopedi gibi. Altmış yaşında yazmıştır. Hâlâ tam olarak anlayan yoktur. Ben bile anlayabildiğimi zannetmiyorum. Sefiller’i üç dilde okuduğum halde. Vekalet sonunda razı oldu Sefiller’in tercümesine. Giriş’te dört satır var. Bir hafta uğraştım, Türkçe veremedim. Ve yazdım, ‘Yapamayacağım tercümeyi’ dedim.”
***
BİZİMKİLER Victor Hugo’yla Sefiller’in yayımlandığı 1862 yılında ilgilenmeyle başlamışlar. Prof. Dr. Zeynep Kerman hocamızın doktora tezi, 1862-1910 yılları arasında Hugo’dan yapılmış tercümelere dairdir. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi tarafından 1978 yılında yayımlanmış. Bu önemli kitapta anlatıldığına göre, Türk okuyucuları Hugo’yu Sefiller’in yayımlanıp dokuz dile birden çevrilmesi dolayısıyla tanımışlardır. Aynı yıl bu romanın geniş bir özeti Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis’te “Mağdûrîn Hikâyesi” adıyla tefrika edilir.
Sefiller, Yusuf Kâmil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği Telemak sayılmazsa, Türk okuyucusunun tanıyıp okuduğu ilk Batı romanıdır. On yıl kadar sonra da Beşir Fu ad tarafından Hugo hakkında kapsamlı bir araştırma yazılacak ve basında yankılar uyandıracaktır.
***
HUGO’nun şiirleri de büyük bir ilgiyle okunmuş, manzum ve mensur birçok tercüme yapılmıştı. En önemli şiirlerinden biri olan “Asırların Efsanesi”nin eskilerce tercüme edilip edilmediği bilmiyorum. Cemil Meriç, bu kitaba ismini veren şiiri manzum olarak tercüme etmiştir ki, hakikaten etkileyicidir. Halil Açıkgöz’ün sohbetlerinden birinde, “Türkiye’de ‘Asırların Efsanesi’ni okuyup anlayacak adam çok azdır. Çok dikkatle okusaydı, belki Tanpınar anlardı. Korkunç bir şey bu,” diyor.
Cemil Meriç’in ilgi çekici görüşleri var: Rıza Tevfik’in Abdülhak Hâmid hakkındaki kalın kitabında sadece Hâmid yoktur. Üstada göre, Feylosof, Hâmid’deki Hugo tesiri konusunda fazla ısrar etse de bu büyük şairden asıl etkilenen şairler Fikret ve Mehmed Âkif’ti.
***
SONRA Yahya Kemal’in Hugo hakkında ne düşündüğüne dair bir şeyler yazdığımı hatırladım ve yıllar önce kaleme aldığım Yahya Kemal Ansiklopedisi’deki Victor Hugo maddesine baktım. Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım isimli eserinde, Hugo’nun kaba saba taraflarını aştıktan sonra onun asıl şiiri olan Asırların Efsanesi’nde uzun süre kaldığından söz etmiş. Bu kitaptaki “Sedir Ağacı” şiirine özel bir ilgi duyan Yahya Kemal, bu şiirin “Nouveaux venus, laissez la nature tranquille” şeklindeki son mısraını, Vehbi Eralp’ın ifadesiyle, “ağzına yuvarlak bir şekil verip sesini yükselterek” sık sık tekrarlarmış.

Yahya Kemal’in babasına gönderdiği bir kartpostalda Victor Hugo
“Le Cèdre” (Sedir Ağacı) şiirinde anlatılanlar kısaca şöyle özetlenebilir:

Cemil Meriç’in Hernani tercümesinin kapağı
Hz. Ömer, uzun asâsıyla Cidde yakınlarında, Kızıldeniz kıyılarında dolaşıyordu. Oradan Pathmos adasında, çıplak bir tepenin eteğindeki kumlarda, kızgın güneş altında uyuyan Havari Yuhanna’yı gördü ve oradaki bir sedir ağacına parmağıyla dokunarak “Haydi, Adalar Denizi’ndeki Pathmos’da uyuyan Yuhanna’yı gölgele!” dedi.

Zeynep Kerman’ın
doktora tezi
Ağaç köklerini ve gövdesini çekip alarak bir kuş gibi uçtu Pathmos adasına gidip Yuhanna’nın başına dikildi. Biraz sonra Aziz Yuhanna uyanıp da yanında sediri görünce, “Ağaç ne yapıyorsun sen burada? Bir saatte filizlenip boy atıp bu hâle gelmekte niçin acele ettin? İlâhî düzende böyle sürat olmaz! Allah her işin yavaş yavaş olmasını ister” diyerek ağaca verip veriştirir. Ağaç oraya Hz. Ömer’in emriyle geldiğini söyleyince, Yuhanna, yüzünü güneye dönüp haykırır: “Nouveaux venus, laissez la nature tranquille” (Yeniler! Tabiatı rahat bırakınız!”)
***
SİZ ne dersiniz, bilmiyorum; Victor Hugo, bu müthiş uyarıyı Hz. Ömer’e, dolayısıyla İslâm medeniyetine değil, kendi medeniyetine yapsaydı daha doğru olmaz mıydı?
NOT 1. Yahya Kemal’in çok kısa özetlediği “Sedir Ağacı” şiirinin geniş bir özetini gönderen aziz dostum Cemal Aydın’a teşekkür borçluyum.
NOT 2. Cenab-ı Hak’tan yeni yılda bütün insanlık için barış, huzur ve refah niyaz ediyorum.
.4/01/2020 23:17
Erol Güngör, Yahya Kemal ve musiki
Bu sıralarda rahmetli Erol Güngör’ün biyografisini yazmakla meşgulüm. Yakından tanıdığım ve birçok sohbetine katılma imkânı bulduğum, beni ve benim neslimden birçoklarını eserleri ve yazılarıyla besleyen bu büyük ilim ve tefekkür adamı “opus magnum”unu yazamadan çok genç yaşta hayata veda etmişti (24 Nisan 1983).
Erol Güngör’ün biyografisini yazmak demek, benim neslimin gençliğinde yaşadığı 1960-1980 arasındaki “korkunç yıllar”ı yeniden yaşamak demektir. 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp irili ufaklı darbelerle devam eden, özellikle ikinci on yılında ilan edilmemiş bir iç savaşın yaşandığı ve 12 Eylül 1980 darbesinin noktaladığı çetin bir yirmi yıldan söz ediyorum. Erol Güngör, hemen bütün eserlerini bu yirmi yılda yazmıştı.
* * *
Mümtaz Turhan’ın rahle-i tedrisinden geçen Erol Güngör, asıl sahası sosyal psikoloji olmakla beraber başta sosyoloji olmak üzere bu sahayla ilişkili bütün disiplinlerde geniş bilgi sahibi ve hocasının aksine, üniversite dışındaki kültür muhitleri ve çeşitli toplum kesimleriyle ilişki kurmak suretiyle akademizmin dar sınırlarını aşmış sıra dışı bir ilim adamıydı. Yine de hocasının koyduğu sınırlar yüzünden edebiyat ve sanata duyduğu büyük hevesin kursağında kaldığını düşünenlerdenim.
İlmin mahiyeti konusunda meslektaşlarından çok farklı düşünen Erol Bey, etrafımızda yaşanan veya içinde yaşadığımız gerçekleri ortaya çıkarmak bakımından sanatkârla ilim adamı arasındaki tek farkın metot farkı olduğu, sanatın -ilimden farklı olarak- hadiseleri ancak sezgiyle kavranabilecek derinlikleriyle verdiği kanaatindeydi, “Biz orada insan hayatımızın aksini bulur, kendimizi seyrederiz,” diyordu.
Bunları Erol Güngör’ün biyografisini yazarken edebiyat ve diğer sanatlarla ilişkisine özel bir önem verdiğimi anlatmak için yazıyorum.
* * *
Biyografisini yazdığım şahsiyetlerin musikiyle kurduğu ilişkiyi anlamak için de özel bir gayret gösteririm. Bu yazıda Erol Bey’in bu tarafından söz etmek istiyorum. Beyazıt’taki meşhur Marmara Kıraathanesi’nin müdavimlerince iyi tanınan rahmetli Ali İhsan Yurd, kendisiyle yapılan bir röportajda Erol Güngör’ün geniş bir musiki kültürüne sahip olduğunu, makamları rahatça birbirinden ayırabildiğini, hatta biraz da tanbur çaldığını söyler. Ancak tanbur çaldığı iddiası ailesi tarafından doğrulanmadı. Bildiğimiz, Münir Nureddin Selçuk’un Şan Sineması’ndaki meşhur konserlerine gittiği, hatta Şerif Muhyiddin-Safiye Ayla çiftinin evlerinde düzenledikleri müzikli toplantılara da birkaç defa katıldığıdır.
Erol Güngör, ayrılmaz bir ikili teşkil ettikleri Mehmet Genç hocamızla da klasik Batı müziği, özellikle Wagner dinlermiş. Bir Wagner tutkunu olan Mehmet Genç, Halit Ziya’nın Mehmet Rauf’a Batı musikisini sevdirmesi gibi, Erol Güngör’e bu zevkini aşılamaya çalışmış olsa gerek. Yazılarımı okuduğunu bildiğim aziz hocamın ne diyeceğini doğrusu çok merak ediyorum. Amerika’da Colorado Üniversitesi’nde çalışırken de Joan Baez ve Bob Dylan dinleyen Erol Bey, zaman zaman farklı müzik türlerini dinlemiş olsa da kültür ve medeniyet anlayışının tabii bir sonucu olarak Türk Musikisi’ne çok özel ilgi duyuyordu. Bir röportajda, musiki konusunda sorulan bir soruya verdiği cevapta o değil de Tanpınar konuşuyor gibidir:
“Musiki bir millî kültürün özünü teşkil eder, bu yüzden de bir kültürden diğerine aktarılması en zor olan unsurlardan biridir. Nitekim Türk müziğinin aleyhinde bulunanlar hep şu veya bu şekilde Türk kültürünün dışında yetişenler arasından çıkıyor. Bunların aleyhtarlığı sanat endişesinden değil, Batılı olma veya Batılı görünme heveskârlığından doğuyor. Ben Batılı müzikologlar arasında bizim klasik müziğimizi değersiz bulan tek kişiye rastlamadım. Sanattan anlayan bir kimse zaten ya Türk müziği yahut Batı müziği diye dogmatik bir tercih yapmaz. Meseleleri böyle siyah-beyaz tercihi hâlinde ele alanlara psikolojide biz ‘kapalı zihin’ adını veriyoruz.”

* * *
Erol Güngör’ün Yahya Kemal’in eserlerini okuduğu ve onun eski musikimizle ilişkisini iyi bildiği de yazılarındaki bazı atıflardan anlaşılıyor. Aynı röportajda, “istikbali Türk kültürünün istikbaline bağlı olan” musikimizin millî kültür devam ettikçe yaşayacağını, nitekim bu musiki okullarda ve radyoda yasaklanınca Türk kültürünün henüz kırılamayan gücü sayesinde yaşamaya devam ettiğini ve Yahya Kemal’in “Çok insan anlayamaz eski musikimizden – Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” mısralarının musikimizle milliyetimiz arasındaki münasebeti çok güzel ifade ettiğini söylemişti.
İskender Öksüz Bey, bir yazısında Töre dergisini Ankara’ya taşımadan önce Erol Güngör, Dündar Taşer ve Emine Işınsu’yla birlikte İstanbul’da sık sık gezintilere çıktıklarını ve zaman zaman geceleri Erenköy’de Yahya Kemal’in bir zamanlar devam ettiği sahil lokantasına gittiklerini anlatır. Yahya Kemal’in oturduğu masa, az sonra gelecekmiş gibi korunmuştur, yanındaki duvarda da fotoğrafı asılı durmaktadır. Bir gün bu lokantadaki sohbette, Erol Güngör, Yahya Kemal’in Nevakâr’ı tekrar tekrar dinleyişini anlatır, başka bir gün de İskender Öksüz’e bir Nevakâr uzunçaları hediye eder.
İskender Öksüz’ün biraz üzeri kapalı naklettiği Nevakâr’ı tekrar tekrar dinleme hadisesini Ahmet Hamdi Tanpınar “Yahya Kemal ve Türk Musikisi” yazısında anlatmıştır. O halde Erol Bey, Tanpınar’ı okumuştu. Ama bu başka bir bahis...
* * *
Erol Bey, bir yazısında “Itrî” şiirine atıfta bulunduktan sonra yaygın tabirle “çarpıcı” bir tespitte bulunur: “Yahya Kemal Itrî’den bahsederken mânâlı şeyler söylüyordu; biz bugün Itrî’yi överken boş lâf ediyoruz, çünkü onu duymak ve anlamaktan çok uzağız.”
.11/01/2020 23:46
Kitap dostları ve düşmanları
Bu köşede Necip Asım Yazıksız’ın Kitap isimli kitabından söz edip etmediğimi hatırlamıyorum. Etmiş olsam bile “et-tekrâru ahsen velev kâne yüz seksen”.
İlk baskısı 1893 yılında yapılan bu güzel kitap, Türker Acaroğlu tarafından sadeleştirilerek yayına hazırlanmış ve bir yayınevi tarafından kuruluşunun 10. yılı dolayısıyla özel bir tasarımla yayımlanmıştı. Fakat o kadar okuma hatası vardı ve o kadar kötü sadeleştirilmişti ki, İsmail Kara dayanamayıp “Yazıksız’ın Kitabına Yazık Edildi” diye bir eleştiri yazdı.
İsmail Kara’nın yazısından Kitab’ı yeniden hazırlayıp yayımlamak gerektiği sonucu çıkıyordu. Bu temenni karşılığını yıllar sonra bulmuş, Kitap, Ali Yıldız tarafından diline dokunulmadan, fakat bazı kelime, kavram ve terkipler sayfa altlarında açıklanmak suretiyle yeni harflere aktarılmış ve Büyüyen Ay Yayınları tarafından yayımlanmıştı.
* * *
Bu yazıyı Necip Asım’ın Kitap’ını bir kere daha tanıtmış olmak için yazmıyorum. Niyetim “Muhibbân-ı Kütüb” (Kitapseverler) ve “Mecânîn-i Kütüb” (Kitap Delileri) bölümlerinde anlatılanları hatırlatmak...
Yatakta kitap okumanın kitapseverlik raconunda yeri olmadığını ben Necip Asım’ın eserinden öğrenmiştim. Hakiki kitapseverler, sayfa kenarlarına haşiye yazmayı da doğru bulmazlarmış, ama bu ilkenin doğruluğundan emin değilim; kurşunkalemle sayfa kenarlarına kitabın canını acıtmadan notlar almak faydalıdır. Nitekim sahaflarda haşiyeli kitaplar daha yüksek fiyatlara alıcı buluyor.
Başka? Kitap kurtları acemi mücellitlerden ve yıpranmış ucuz ciltlerden hiç hazzetmez, sayfaları kolay çevirmek için parmak ıslatanlardan nefret ederlermiş. Ben de sahaflardan kitap alırken sayfaların üst kısımlarının uçlarında tükürük lekesi fark edersem, sahip olmayı çok arzuladığım bir kitap bile olsa, satın almaktan vazgeçerim. Kitapların açık bırakılmaması, açık haldeyken birbirinin üzerine konulmaması, okurken sigara içilmemesi, kitap arasında çiçek miçek kurutulmaması, çeşitli kitapların bir arada ciltlenmemesi, tozlarının kirli paçavralarla alınmaması, içlerindeki şekil, harita, illüstrasyon ve fotoğrafların asla çıkarılmaması da kitapseverliğin başlangıç ilkeleriymiş.
Bu ilkeleri benimsemiş “muhibbân-ı kütüb”, Frenkçe tabiriyle bibliyofiller, Necip Âsım Bey’in ifadesiyle “tetebbu ve tahassus”, yani incelemek ve ihtisas sahibi olmak için kitap edinirler. “Mecânîn-i kütüb” (bibliyomanlar) ise sadece toplar ve sahip olmanın hazzını yaşarlar. Kitap deliliği çok ileri noktalara varabilen bir hastalıktır. Necip Asım Bey, Astre adında bir kontun okuma yazma bilmediği halde elli iki bin beş yüz kitap topladığından söz eder. Don Vensant adında bir kitap delisi ise, çok istediği bir kitabı mezatta alamadığı için arkadaşını çekip vurmuş. Bazı meraklılar terekeye bile sevinir, yani kıskandıkları bibliyofil veya bibliyomanlardan birinin ölüp kitaplarının satışa çıkarılmasından mutlu olurlarmış.
Bibliolatry ise kitaba tapınmayı ifade eden bir terim. Bazıları bilgilerin iki kapak arasına girince kudsiyet, dolayısıyla dokunulmazlık kazandığını zanneder, “Kitapta öyle yazıyor!” derler ya…

Biblio-kleptomaniac’lar, yani kitap hırsızları ayrı bir bahis. Bir İngiliz lordu kitap hırsızlığıyla meşhurmuş; bir keresinde bir şatodan yazma bir İncil çalarken yakalanmış ve iki yıl hapse mahkûm edilmiş. Bizde de kitap meraklılarının isimlerini çok iyi bildiği, kütüphanelerini “yürütme” kitaplarla kurmuş usta hırsızların bulunduğunu kaydetmekle yetiniyorum. Kütüphanelerden ödünç aldıkları kitapları asla iade etmeyen meşhurlar da var.
* * *
İnsanların kitapla ilişki biçimleri bunlarla sınırlı değil. Kitap saklayanlar, kitap yakanlar ve kitap yırtanlar (biblioklast’lar) da vardır. Kitap yakmanın tarihinden daha önce bir yazımda söz ettiğimi hatırlıyorum. Necib Asım’ın Kitap’ında da bu konuda bir hayli malumat bulabilirsiniz. Biblioklastlara gelince... Kütüphanelerde çalışanlar, bu hastaların bıraktıkları izlerle çok sık karşılaşırlar. Not almaya üşenip gazete, dergi ve kitap sayfalarını yırtarak veya jiletleyip alarak başkalarının faydalanmasına mani olanlar da az değildir.
Son günlerde kitap yırtma hastalığının bir başka çeşidinin orta çıktığı kulağıma çalındı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde, önceki dönemde yayımlanmış bazı kitapların, kim tarafından yazıldığı, hazırlandığı, tasarlandığı, hangi tarihte ve nerede basıldığı, kaçıncı baskı olduğu, basıldığı yer gibi bilgilerin yer aldığı jenerik sayfaları yırtılarak, yani kimliksizleştirilerek gelişigüzel dağıtıldığı söyleniyor. İnanmıyorum; ama doğruysa, bunun bibliyofobinin, yani kitap korkusu ve düşmanlığının bir başka tezahürü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Yetkililer lütfen bu söylentinin doğru olmadığını açıklasınlar.
Sevgili okuyucularım için yeni yılda bol kitaplı günler diliyorum.
.18/01/2020 23:22
‘İşgal günlerinde İstanbul’
Eskilerin “meşâhîr-i meçhûle” dedikleri, bir zamanlar hayli şöhret sahibi olmakla beraber zamanla unutulmuş değerli adamlar vardır. Hakkı Süha Gezgin bunlardan biri...Yıllar önce onun Yeni Mecmua’da 1940’larda neşredilmiş edebî portreleriyle Aydabir mecmuasını 1950’lerde bezeyen musikişinas portrelerini bir araya getirerek Edebî Portreler adıyla kitaplaştırmış, tabii bu vesileyle hayatını da biraz kurcalamıştım.
Hakkı Tarık Us’un çıkardığı Vakit gazetesinde de yıllarca sütun yazarlığı yaptığı için “Vakit Muharriri” diye tanınan ve İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak birkaç nesli derinden etkileyen Hakkı Süha, aynı zamanda Neyzen Emin Efendi’den meşk etmiş kudretli bir neyzendi ve Beşiktaş’ta, Şair Nedim Sokağı’ndaki evi zor zamanlarda musikimizin nefes alıp verdiği mekânlardan biri oldu. Alaeddin Yavaşca üstadımız, Hakkı Süha’nın hem İstanbul Erkek Lisesi’nden talebesi hem de musikişinas olarak evinin müdavimlerinden biriydi. Tarık Buğra’nın hiç unutamadığı edebiyat öğretmeni de Hakkı Süha’dır.
Yazı hayatına Genç Kalemler mecmuasında şiirle başlayan ve gazeteciliğe başladıktan sonra nesre yönelen Hakkı Süha’nın 1915 yılında Karargâh-ı Umumi İstihbarat Şubesi tarafından gördüklerini kendi sanatlarının diliyle halka anlatsınlar diye Çanakkale cephesine davet edilerek Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini gezen ediplerden biri olduğunu da hatırlatmakla yetiniyorum.
* * *
Mütareke yıllarında yakın dostu Hakkı Tarık Us’un çıkardığı Vakit gazetesinde çalışırken yazılarından bazılarında da sonradan “Gezgin” diye Türkçeleştirip soyadı olarak alacağı “Seyyah” müstearını kullanan Hakkı Süha’nın iç karartıcı işgal günlerinde İstanbul’u köşe bucak gezerek günlük hayata dair yazılar yazdığını bilmiyorduk.
Çok dikkatli ve çalışkan bir akademisyen olan Nuri Sağlam, bu değerli yazarın Vakit gazetesinde Hakkı Süha, H.S. ve Seyyah imzalarıyla yazdığı, 81’i “İstanbul Hayatı” başlığı altında neşredilmiş olan 137 yazısını bir araya getirdi ve İşgal Günlerinde İstanbul ismiyle kitaplaştırdı. “1920’lerden Cumhuriyet’e İstanbul’un Toplumsal Tarihi” alt başlığını taşıyan kitabı okurken Hakkı Süha’yla birlikte İstanbul sokaklarında köşe bucak dolaşıyor, camilerden tekkelere, kahvehanelerden Şehzadebaşı ve Beyoğlu’ndaki eğlence mekânlarına, kahvehanelerden meyhanelere, musiki mahfillerinden edebiyat çevrelerine dolaşmadık yer bırakmıyor, her kesimden İstanbullularla, hatta Beyaz Ruslar gibi yabancılarla vb. görüşüyor, Halit Ziya Uşaklıgil, Neyzen Tevfik, Ahmet Rasim gibi şöhretlerle mülâkatlar yapıyorsunuz.
* * *
Hakkı Süha’nın izlenimlerini Vakit gazetesinin okuyucularıyla paylaşmak için hiç şüphesiz “tarifsiz kederler içinde” dolaştığı işgal İstanbul’unun tam bir çöküntü halini yaşadığını ayrıca belirtmeye gerek yok. Yazıları okurken bunu derinden hissediyorsunuz. Nuri Sağlam da önsözünde, aşağı yukarı dört buçuk yıl süren işgal yıllarında günlük hayatta ahengin nasıl bozulduğunu, halkın büyük çoğunluğunun açlık ve sefalet pençesinde nasıl kıvrandığı ve buna bağlı olarak ahlakî değerlerde yaşanan yıpranmayı çok iyi anlatmış.
Bu 578 sayfalık kitapta öylesine canlı hayat sahneleri anlatılıyor ki, 1920’lerin İstanbul’una adeta tayy-ı zaman ediyorsunuz. Ne yazık ki bu yazıda hepsinden söz etmeye imkân yok. “Seyyah”ın sadece kültür hayatımızın nefes alıp verdiği mekânlardan biri olan Sahaflar Çarşısı’nın o yıllardaki acıklı vaziyetini yansıtan gözlemlerinden kısacık bir bölümü altftaki kutuda bulacaksınız.
* * *
1957 yılında emekli olan ve şaşırtıcı bir hızla unutulan Hakkı Süha Gezgin, son yıllarında yakalandığı kanserden kurtulamamış, 7 Kasım 1963’te hayata veda etmişti. Bu vesileyle bu büyük yazı emektarının hatırasını saygıyla yâd ediyor ve Kapı Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturulan İşgal Günlerinde İstanbul’u yakın tarihimize meraklı bütün okuyucularıma hararetle tavsiye ediyorum.
Sahaflar arasında
Kim derdi ki bir gün gelip bu irfan edebiyat meşheri, içinde abur cubur satılan bir pazar yerine terk-i mevki edecektir.
Dün oranın ihtiyarlarıyla görüşmek için kalktım Bayezid’e gittim. Umumi Kütüphane’nin önünde bir müddet güvercinlerin gürültülü uçuşlarını, seri baş sallayışlarıyla yem toplamalarını seyrettikten sonra ağır ağır sağıma saptım. İlk dükkân, artık büsbütün kütüphane, sahaf çeşnisini kaybetmişti. Biraz ötede bir köfteciye kalbolmuş bir tanesini hüzünle seyrettim.
Nihayet bir üçüncüsü karşısında durdum. İçeride ak sarıklı bir zat oturmuş fasulye ayıklıyordu. Güvercin yuvalarını andıran bölmeli raflarda tozlu ciltler sıralanmış, sağlı sollu kitap yığınlarıyla dükkân pek daralmıştı. Orta yerde bazı yerleri delinmiş bir keçe üzerinde kül dolu bir sac mangal vardı. Dükkânın dış tarafına isabet eden kısımda ağız tarafları örülmüş pirinç, fasulye, nohut ve mercimek çuvalları sıralanmıştı. Boynundan bir sicim parçasıyla asılmış iki zeytinyağı şişesi rüzgâra tabi sallanıp duruyordu.
Bulunamayacağını bildiğim halde “Baba,” dedim, “Nef’î Divanı bulunur mu?”
İhtiyar döndü, biraz karışık sakal ve bıyıkları arasında kaybolmuş ince ve kansız dudaklarını zarif bir tebessümle bükerek:
“Oğlum,” dedi, “kitapçılıktan geçeli çok oldu. Bulgurculuktan ne hayır?”
Ellerinin müphem bir işaretiyle rafları ve kitap setlerini göstererek:
“Ne bunları alacak para ne de anlayacak kafa kaldı. Nef’î Divanı’nı ne yapacaksın?
……..
Oğlum, çarşıyı görüyorsun işte. Burasına artık Sahaflar Arası demek gülünç olur. Kırk sene evvel burası memleketin irfan ve zarafet erbabını cezbeden bir yerdi (…) Bir o maziye bak bir de şu hale bak… Kahtlık, yalnız buğdaya değil memleketin zekâsına, kabiliyetine de çöktü. O kadar ki kitapçılık bizlere ecdattan intikal etmiş bir meşgale olduğu halde işte bugün fasulye ve bulgur satmakla nafakamızı tedarikte çalışıyoruz. Bir aydan beri bir kitap satmadığıma yemin etsem başım ağrımaz. Mesleğim müsait olsa idi senin Nef’î Divanı’nı istediğin zaman kahkahalarla gülecektim. Senin karnın tok galiba…” (s. 147-149)
.25/01/2020 23:35
‘Zelzele verme Yârab’
Deprem kendini unutturmamaya kararlı görünüyor. Önceki akşam Elazığ’da yaşanan ve çok geniş bir alanı etkileyen depremin acı bilançosu olarak bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda yirmi iki can kaybından ve yüzlerce yaralıdan söz ediliyordu. Çok tehlikeli fay hatlarının geçtiği bu coğrafya bizim kaderimizdir. Bunu bilerek yaşamak ve sağlam zeminlere sağlam binalar yapmaktan başka çare yok.
1999 Marmara depremi felaketi bütün dehşetiyle yaşanırken devrin cumhurbaşkanı, yanlış hatırlamıyorsam, “Ne yapalım, altımız çürük!” gibi bir laf etmişti, ben de “Üstümüz daha çürük!” diye yazmıştım. Bu konuda o kadar çok yazdık ki, artık ne yazarsak yazalım, kendimizi tekrar etmiş oluruz. Eskiler “Kellim kellim lâ yenfâ!” demişler. Yine de bir hayli mesafe aldığımız söylenebilir. Marmara depreminde utanç verici bir acze düşen devlet, son depremlerde hızla organize olarak en azından geç müdahalenin yaratacağı acı sonuçların önüne geçmeyi başarıyor.
* * *
Depremler, Marmara depremini yaşamış olanları ister istemez daha fazla etkiliyor; başkalarını bilmem, ama ben o anları tekrar yaşıyormuşum gibi sarsılıyorum. Gece üç sularıydı; evde yalnızdım. Bir şeyler yazıp biraz da okuduktan sonra yatmıştım; fakat içtiğim iki aspirine rağmen başım ağrıyordu ve içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı, bir türlü uyuyamıyordum. Ansızın şiddetli bir uğultu/gürültü yükseldi; alttan korkunç bir güç oturduğum dev apartmanı sanki yukarı kaldırıp bırakmıştı. Bu arada şangırtılar duydum, patır patır bir şeyler döküldü; her yerden çatırtılar geliyordu. Açık balkon kapısının sövelerine sıkı sıkı tutundum, fakat o halde bile ayakta zor duruyordum. Sanki binanın bütün eklem yerleri birbirinden ayrılıyordu.
Ne müthiş anlardı Yarabbi! Aslında deprem sürelerinin saniyelerle ölçüldüğünü biliyordum, fakat öyle anlarda insan, saniyenin bile aslında ne kadar uzun bir zaman olduğunu dehşet içinde idrak ediyor. Ve insan olarak aslında ne kadar güçsüz, savunmasız ve zavallı olduğumuzu... İçimden “Galiba Turgut Cansever hocanın beklediği ve İstanbul’u yerle bir etmesinden korktuğu için ilgileri ümitsizce uyarmaya çalıştığı deprem bu!” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
Bana hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelen ilk şok geçtikten sonra elektrikler söndü ve her yer zifirî karanlığa gömüldü. Sakin olmalıydım; kendimi toplamaya çalıştım; kibritlerin ve çakmakların durduğu yerleri hatırlamam ve rahat hareket edebilmek için bir mum bulmam gerekiyordu. Kütüphaneden dökülen kitaplara ve biblo, çerçeve vb. gibi ıvır zıvıra çarpa takıla ilerleyerek el yordamıyla bir çakmak buldum, fakat lânet olası yanmıyordu. Sonunda bir kibrite ulaştım ve onun yardımıyla bir mum bulup yaktım, alelacele giyindim, cep telefonu gibi gerekli şeyleri yanıma alarak dışarı çıktım.
* * *
İnsanlar, gözleri dehşetten dışarı uğramış bir halde, gecelikleri, pijamalarıyla sokağa fırlamışlardı. Kimi yalınayak, kimi terliğinin tekini giymeye fırsat bulabilmiş. Ağlayanlar, baygınlık geçirenler, dualar okuyanlar, bu arada sakin bir şekilde depreme felsefî ve metafizik yorumlar getirenler bile vardı. Bazı köşelerde insan öbekleri oluşmuş, radyolardan bu büyük depremle ilgili ilk haberleri bekliyorlardı.
Artçıları birbiri ardınca gelen depremin merkez üssü acaba neresiydi? Şimdi nerelerde kim bilir nasıl büyük trajediler yaşanıyordu?
Sokak, birkaç dakika içinde, cep telefonlarıyla yakınlarını bulmaya çalışanların, geceyi geçirmek için emniyetli yer arayanların ve hemen arabalarına atlayıp açık alanlara veya akrabalarının durumunu öğrenmek için oraya buraya ulaşma çabasındaki insanların telâşından anababa gününe dönmüştü. Bir çocuk elinde muhabbet kuşu kafesiyle babasının arkasından koşuyordu. Cesur olanlar, evlerine girip ailelerinin geceyi rahat geçirebilmesi için yatak, yorgan, battaniye gibi şeyler indirdiler. Bütün emniyetli köşeler insanlarla dolmuştu; çocuklar ve yaşlılar kendilerinden geçmiş uyuyor, yetişkinler ya hararetli bir şekilde depremi yorumluyor yahut cep telefonlarından bir türlü düşmeyen numaralara ulaşmaya çalışıyorlardı. Orada burada namaz kılanlar da vardı.
Bir süre sonra eve girdim, her ihtimale karşı taşınabilir bilgisayarımı alıp otoparktaki arabamın bagajına koyduktan sonra oturduğum sokağı ve civar sokakları dolaştım. Çok şükür, hasar görmüş hiçbir bina yoktu. Çok geçmeden radyolar ilk haberleri vermeye başladılar. Önce depremin büyüklüğünün 6 civarında olduğuna dair haberler geçilmiş, ancak daha sonra Richter ölçeğine göre 7.4 olduğu açıklanmıştı. Bu olağanüstü büyüklükte bir depremdi ve merkez üssü neresiyse orada korkunç bir felâkete yol açmış olabilirdi.
Saatler ilerledikçe felâketin büyüklüğü anlaşılmıştı. Ertesi gün gazeteci olarak Yalova’ya gitmiş, kırk beş saniye içinde neler olabileceğini görerek dehşete kapılmıştım. Sözün bittiği yerdeydim! Nüfusumuzun çok büyük bir kısmının yaşadığı Marmara Bölgesi’nde rutin bir şekilde akan hayat, pazartesiyi salıya bağlayan gece, saat üçü iki geçe başlayan kırk beş saniyelik bir sarsıntıyla altüst olmuş ve ne kadar süreceğini kimsenin kestiremediği bir olağanüstü dönem başlamıştı.
* * *
Eski yazılarımdan birinde, eğer İstanbul’un bir şuuraltı varsa, orada beslediği en büyük korku deprem korkusudur demiştim. İstanbullular, bu büyük korku yüzünden yangını göze alıp sonuna kadar ahşap evler yapmakta ısrar etmişlerdir. Keçecizâde İzzet Molla, geçen 19. yüzyılın başlarında Antep ve Halep’i yerle bir eden büyük deprem üzerine yazdığı kıt’ada, eski İstanbulluların deprem korkusunu çok iyi anlatmıştı. “İstanbullular, bu yıl Antep ve Halep yere geçince yangına razı oldular. Her birinin eteği tutuştu, dediler ki: Bize yangın yeter, deprem verme Yarabbi,” diye bugünkü Türkçeye çevirebileceğimiz kıt’a şudur:
Oldu İstanbul ahâlîsi harîka razı,
Yere geçtikçe bu yıl şehr-i Ayıntâb u Haleb.
Tutuşup her birinin dâmen-i sabrı, didiler:
Bize yangın yetişir, zelzele verme Yârab.
Yangınlar, modern teknoloji sayesinde artık büyük bir tehlike olmaktan çıktı; ama depremleri ne haber verecek bir teknoloji var, ne önleyecek...
Cenab-ı Hak’tan başından belanın hiç eksik olmadığı bu sabırlı millete bir daha böyle bir felaket yaşatmamasını niyaz ediyorum. Geçmiş olsun.
.01/02/2020 23:34
Topladığı kitapları satmayan sahaf
Sahaflık, sahaflar, kitapseverlik ve meşhur kitap kurtları hakkında yazmaktan ayrı bir zevk duyarım. Bu köşede zaman zaman bu konulara girdiğimi sevgili okuyucularım bilirler. Birkaç hafta önce Hakkı Süha Gezgin’in Mütareke Devri’nde Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın nasıl acıklı bir çöküşü yaşadığına dair yazdıklarını nakletmiştim. Daha önceki yazılarımdan birinde insan-kitap ilişkisinin çeşitli tezahürlerinden, başka birinde de Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun bir yazısından hareketle Cumhuriyet’in ilk yıllarında sahaflığın ve sahafların nasıl görüldüğünden söz ettiğimi hatırlarsınız.
Sahaflar Çarşısı’nın, Cumhuriyet tarihi boyunca 1928 öncesine açılan zaman tünellerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Nizamettin Nazif, bu tünelin kapatılmasını istiyordu. Ama her şeye rağmen sahaflar ve sahaflık yaşamaya devam etti ve Sahaflar Çarşısı eski canlılığını zamanla yeniden kazandı. İlim adamlarının, yazarların ve her çeşidinden kitap meraklısının haftada birkaç defa uğradığı, zaman içinde kendine has gelenekleri teşekkül etmiş, kitaptan iyi anlayan, araştırmacılara yol gösteren ve nadide kitapları yüksek fiyatlarla satarak çok para kazanmayı değil, makul fiyatlarla ehline satarak ilim dünyasına kazandırmayı tercih eden deryadil kültür adamlarının sahaflık ettiği, kapısından girer girmez sizi tarihin ve kültürün derinliklerine çeken otantik bir çarşıydı bu.
* * *
Üzeri asmalar ve morsalkımlarla örtülmüş, iki tarafında kilimli, postlu ve minderli küçük ahşap dükkânların sıralandığı dar bir sokak düşünün. Ressam Münif Fehim, bir tablosunda İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın bu sokaktan geçişini tasvir etmiş, Ahmet Hamdi Tanpınar ise Huzur romanının hemen başında kahramanı Mümtaz’ı eskilerin “Sahaflar içi” dedikleri bu sokaktan geçirtmişti: “Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızî bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi.”
Hikmet Feridun Es de Beyazıt Meydanı’nın zengin dekorunda en renkli mekânın Sahaflar Çarşısı olduğunu söyler ve şöyle devam eder: “Mini mini, dar ve kısa sokak, İstanbul’un çehresindeki en önemli çizgilerden biri idi. Eylülden sonra çarşının üstünü kapayan asmanın üzümleri olgunlaşıp irileşirdi. Başınıza değecekmiş gibi dizi dizi salkımların, tozlu asma yapraklarının altından ve koyu gölgenin içinden geçerdiniz.”
Beyazıt Meydanı’nı Kapalıçarşı’ya bağlayan en kısa yol olduğu için her gün binlerce insanın geçtiği Sahaflar içindeki ahşap “dükkânçe-i sahhaf”lar, buradan geçen hemen herkese ister istemez bu çarşının günün birinde yanıp gideceğini düşündürürdü. Şevket Rado, bir yazısında “Gazete koleksiyonları karıştırılsa Sahaflar Çarşısı’nı yangından korumak üzere tedbir alınmasını tavsiye eden kim bilir kaç yazı bulunur” diyordu.
* * *
Ve korkulan oldu, Münif Fehim’in tablosunda ve birkaç fotoğrafta hâlâ nefes alıp eski Sahaflar Çarşısı, 1950 yılında çıkan bir yangında yok oldu. Devrin gazetelerindeki haberlere göre, yangın 6 Ocak gecesi saat 19.30’da Saatçi İbrahim Efendi’nin Çadırcılar Caddesi’ne açılan kapının yanındaki dükkânında çıkmış ve on beş dükkân tamamen, beş dükkân ise kısmen yanmıştı. Bunlardan sadece üçü sahaf dükkânıydı, ama o dükkânlarda kim bilir ne zenginlikler vardı. Divanü Lügati’t-Türk’ü Ali Emirî Efendi keşfetmediğini, bu değerli eserin döne dolaşa Saatçi İbrahim Efendi’nin dükkânında karar kıldığını farzediniz. Yanan kitaplar arasında Kaşgarlı’nın eseri gibi değerli ve ünik yazmaların bulunmadığını kim söyleyebilir?
Bana bu yazıyı yazdıran, eski gazete koleksiyonlarını tararken dikkatimi çeken bir yazıda Saatçi İsmail Efendi hakkında anlatılanlardır. Devrin gazetelerinde yangının çıktığı 4 numaralı dükkânın saatçi dükkânı olduğundan söz edilir. Bu bilgi hatası, dükkân sahibinin Saatçi İbrahim adıyla tanınan bir sahaf olmasından kaynaklanır.

Yangının ardından çarşıyı gezen S. G., Sahaf Raif Yelkenci’nin çarşı dışındaki dükkânında yangın hakkında konuşulurken o tarihte yetmiş beş yaşında olan Saatçi İbrahim Efendi’nin sahaflık macerasını da öğrenerek okuyucularıyla paylaşmıştır.
Yazıda anlatıldığına göre, kitaplarla kırk yıl kadar önce tanışan ve çok geçmeden bir kitap kurduna dönüşen İbrahim Efendi, saatçilikten vazgeçerek sahaflığa başlamış; fakat kitaplarını o kadar severmiş ki, hiçbirini satmaya kıyamazmış. Aranan kitaplar kendisinde varsa bile “Yok!” der, ısrar edilirse istenen kitabı çıkarıp gösterdikten sonra yüksek fiyatlar söyleyerek müşterilerini kaçırırmış. Bir seferinde iş inada binmiş, müşteri fiyatı kabul ederek kitabı almak isteyince, Saatçi İbrahim Efendi, “Evlâdım kusura bakma,” demiş, “ben bu kitabı henüz okumadım. Okuyayım da inşallah birkaç ay sonra sana satarım.”
S.G., Sahaf Raif Efendi’ye “İbrahim Efendi’nin dükkânında kıymetli eserler var mı idi?” diye sorduğunu ve şu cevabı aldığını söyler: “Vallahi bilinmez ki efendim. O, kitaplarını kimsenin karıştırmasına da müsaade etmezdi.”
* * *
Kıssadan hisse: Kitapları hapsederek ulaşılamaz hale getirmeyi kültür cinayeti olarak görenlerdenim. Günümüzde de nadir kitapları ve belgeleri toplayıp koleksiyonlar oluşturan zengin koleksiyonerler var. Bunları bir kısmı, hem satın aldıkları kitapları hapsediyor hem de piyasayı haddinden fazla yükselterek bu kitaplara asıl ihtiyaç duyanları çaresiz bırakıyorlar.
.08/02/2020 23:01
Kendini çocuklara adayan adam
Yıllar önce Mustafa Ruhi Şirin’i anlattığım bir yazıya şöyle başlamıştım: “Soyadını Mustafa kadar hak etmiş başka birini tanımıyorum; ömrünü çocuklara adamış, onlar için şiirler, hikâyeler yazmış, radyo programları yapmış, yıllık yayımlamış ve vakıf kurmuş ‘Şirin’ bir Karadenizli...”
Mustafa geleceğimiz olan çocuklar için yüreciği sürekli çarpan, onların sevgisiz kalmamaları, haklarının korunması ve iyi yetişmeleri için çırpınan, bunun için çalmadık bırakmayan bir adamdır. Evet, şiirindir, ama ne zaman bir haksızlıkla karşılaşsa gözleri ateş saçmaya ve alnı pençe pençe kızarmaya başlar. Mücadelecidir. Çocuk Vakfı’nın kurmak ve bu vakfa çok amaçlı bir bina yapmak için verdiği mücadelenin yakın şahitlerindenim.
Elinden gelse bütün dünya çocuklarını tek tek kucaklamak, onlara güzel dünyalar bağışlamak isteyen yüce gönüllü bir dosttan söz ediyorum.
***
Sadece çocukların değil, çocuklar için bir şeyler yapmış herkesin dostudur Mustafa. Yüzlerce hikâye kitabıyla birkaç nesli besleyen Kemalettin Tuğcu, o güzelim şiir kitabı Çocuk ve Allah’ı yazdığı için Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Cahit Zarifoğlu unutulmasını hiç istemediği isimlerdir. Kemaletin Tuğcu’ya -belki de bu değerli yazar uzun hayatını bir engelli olarak yaşamış olması dolayısıyla- özel bir sevgisi vardır. Onun için hazırladığı armağan kitap, kısa bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Anma ve Armağan Kitaplar” serisinde yayımlandı. Çocukluğunda bol bol Kemalettin Tuğcu okumuş yazarlarca kaleme alınmış yazılardan oluşan harika bir kitap...
Kemalettin Tuğcu, on üç yaşında başlayan yazı hayatı boyunca henüz yayımlanmamış ve yayınevlerinde kaybolmuş olanlarla birlikte tam 476 kitap yazmış ve “çocuklara okumayı sevdirmiş” velut bir yazardır. Ben çocukluğumda üç beş kitabından fazlasını okumadım; belki elime geçmemiştir de ondan. Fakat bütün çocukluğunu onun kitaplarını okuyarak yaşayanların bulunduğunu biliyorum.
Mustafa Ruhu Şirin, armağan kitaba yazdığı sunuş yazısında, Tuğcu’nun ağırlıklı olarak engellilik, duygusallık ve melodram ekseninde yazmış bir yazar olduğu için eleştirildiğini, hatta “duygu sömürüsü” yapmakla suçlandığını belirttikten sonra bu eleştirilerin onun yaşadığı dönem dikkate alınmadan yapıldığını söylüyor. Şirin’e göre, bir dönem yazarı olarak Kemalettin Tuğcu, soyut aile ve çocuk tipleri yerine sosyal gerçeklikle birebir örtüşen aileleri ve çocukları anlattı. Onun ilgi alanına girenler, İstanbul’un kenar mahallerinde yaşayan fakir, öksüz ve engelli çocuklarla köy çocuklarıydı. Hayalî kahramanları değil, hayata tutunmaya çalışan gerçek çocuk tiplerini yazmayı tercih ediyordu.
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, armağan kitaptaki yazısında ilkokul öğretmeninin Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını beğenmeyenlerden olduğunu söylüyor. Fakat o, iki arkadaşıyla Tuğcularını değiş tokuş eder, ertesi gün kimin hangi sayfada ağladığını ve niçin ağladığını konuşurlarmış. “Ağlayarak arındığımızı düşünürdük herhalde,” diye devam ediyor Barbarosoğlu, “Kirli dünyanın renklerini içimizden gözyaşlarıyla söküp attığımızı... Çünkü Kemalettin Tuğcu, iyi olursak her şeyin bir gün iyi olacağına inandırmıştı bizi. Evet ona inanırdık.”
***
Armağan kitapta kimler yok ki... Keşke bütün isimleri tek tek zikretsem ve yazılarından kısaca söz edebilseydim. Bun imkân yok. Bir de çok değerli bir psikiyatr olan Kemal Sayar’ın çocukluğunda Tuğcu külliyatını nasıl yutar gibi okuduğunu anlattığı yazısından kısa bir bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:
“Bana öyle geliyor ki Tuğcu kitaplarının dünyası bize iyinin ve kötünün ne olduğuna dair net bir harita sunuyordu. Kötüyü ve iyiyi hemen teşhis edip kötülerden tiksinebileceğiniz ve iyiyle de kolayca özdeşi kurabileceğiniz metinler. Bir alt metin olarak da zorluklara direnç ve umut tütüyordu bu satırlardan. O çağlar kötüye kötü diyebileceğimiz çağlardı. Bugün iyi diye bildiğimiz adamların ruhunu bir bakıyorsunuz kötülük bürümüş, iyiliğin ve kötülüğün o kadar keskin sınır ve ayrımları yok. Modern çağ kötülüğü yaygınlaştırarak onu bir hayatta kalma stratejisi olarak pazarlamayı başardı.”

***
Mustafa’nın bir ay kadar önce de postadan dört kitabı çıkageldi. Uçan At Yayınları tarafından yayımlanan, kapakları ve iç düzenleriyle özenli dört yeni kitap... “Masalların doğası korunabilir mi? Masallar yenilenebilir ve yeni bir masal edebiyatına dönüştürülebilir mi?” gibi sorulara cevapların arandığı Bir Nehrin Kaybolmayan Akışı isimli kitap “Türk Masalının Yeniden Doğuşu” alt başlığını taşıyor. “Masal Kültürü Yazıları”nı da Masal Atlası isimli kitabında bir araya getiren Mustafa’nın diğer iki kitabının isimleri şöyle:
Çocuk, Çocukluk ve Çocuk Edebiyatı.
Çocuk ve Hayat Çemberi.
Mustafa Ruhi Şirin gibi kendini bir meseleye adamış insanlara büyük saygı duyuyorum.
.23/02/2020 00:23
‘Dünya Farabî yılı’
Birleşmiş Milletler, büyük bir ilim adamı ve kudretli bir filozof olan Farabî’nin doğumunun 1150. yıldönümü dolayısıyla 2020 yılını ‘Dünya Farabî Yılı’ olarak ilan etmiş.
Bu haber bana ister istemez İbn Sina’nın ölümünün 900. yılı dolayısıyla 1937 yılında yapılan törenlere dair okuduklarımı hatırlattı. O yıl ve daha sonrasında İbn Sina üzerine bir hekim ve tıp tarihçisi olarak en çok yazıp çizen rahmetli A. Süheyl Ünver olmuştu. Bu sebeple, hekim dostlarından Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil, ona öteki dünyadan gönderilmiş gibi, İbn Sina ağzından bir mektup yazdı. 1956 yılında Tıp Yolunda Yılbaşı isimli yıllıkta yayımlanan -yıllar önce başka bir yazımda da söz ettiğim- bu mektup çok hoştur.
* * *
İbn Sina, mektubuna, yaşadığı devirde şehirden şehire koştuğunu, bazan saraylarda ağırlandığını, bazan hapishanelerde çile doldurduğunu, bazan da kimliğini gizleyerek hayatını sürdürmek zorunda kaldığını, bu yüzden kendisine düşen görevleri tamamlayamadan dünyadan ayrıldığını anlatıyordu. Dokuz yüz yıllık bir unutulmuşluktan sonra hatırlanıp sevgiyle ve hayırla yâd edilmiş olmaktan memnundu, fakat Türkiye’de Türk, İran’da Fars, Arap ülkelerinde Arap ilan edilmiş olmaktan, yani eserleri ve fikirlerinden çok etnik kimliğinin öne çıkarılmak istenmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade etmekten de geri durmamış, Süheyl Ünver’i ve onun şahsında Türk ilim âlemini şöyle iğnelemişti:
“Bundan on dokuz sene evvel İstanbul’da 900. senem için merasim yapıldı. Güzel, büyük kitaplar bastırdınız, hele sizin o candan yazılarınız ne samimidir. Derken son senelerde arka arkaya Bağdat’ta Arap âlemi, Tahran’da İranlılar ölüm senemi törenlediler. Ben Türk, Arap ve İranlı olarak ilân edildim. Siz bana o kadar bağlısınız ki, fırsatı kaçırmadınız; yanınıza başka profesör arkadaşlar aldınız, Araplarla Araplığımı, İranlılarla Farslığımı kutladınız (…) Gerçi ben intikal ettikten sonra unutulmuş değilim. Kitaplarım Garp ve Hıristiyan âleminde asırlarca okundu, ama böyle merasimli, hatıralı kutlamaları ancak sizler yaptınız. Doğrusu bir millete mensup ilân edilmek bizim yaşadığımız devirde âdet değildi. Biz din ve mezhep ile anılırdık. Öyle ki kendim imla ederek yazdırdığım hâl tercümemde, ailemin ırkını değil, dinini söyledim.”
En fazla yüz elli senelik bir düşünüşün, yani milliyetçiliğin ve ulus-devlet anlayışının bin sene öncesine teşmil edilemeyeceğini, bunun bir çeşit anakronizm olduğunu Kazancıgil vasıtasıyla söyleyen İbn Sina, “Acaba,” diye soruyordu, “bundan sonra başka bir millete de izafe edilecek miyim?” Aslında kendisi seyahatlerden, ilticalardan, ölüm tehdit ve korkularından tasarruf edebildiği zamanlarda ezel-ebed, zaman-mekân, cevher-âraz gibi konularda düşünüp yazmış; bir hekim ve hakîm (filozof) olarak sezebildiği hakikatleri belli bir kavme değil, bütün insanlığa göstermeye çalışmıştı.
İbn Sina, bunları yazdıktan sonra, imalı bir dille, felsefî sistemi hakkında Batı’da yapılmış ciddi çalışmaları hatırlatarak son yirmi beş yılda kendisi hakkında cilt cilt kitaplar yayımlayan Goichon ve Gardet’ye hayranlığını ifade ediyor ve özellikle eserlerinde kullandığı felsefî terimler üzerine Goichon’un yazdıklarına dikkatimizi çekiyordu. Bunlardan biri, Aristo ve kendisi tarafından kullanılan felsefî terimlerin mukayeseli lügatidir. Böylece satır aralarında asıl milliyetçiliğin kendisini bir milliyete izafe ederek değil, ilimle, mesela yabancı felsefe terimlerine doğru Türkçe karşılıklar bulunarak yapılabileceğini söylemeye çalışıyordu.
* * *
Bu arada, tıp hakkındaki Kanun adlı eserini beş senelik çalışmayla ve şaşılacak bir sadakatle tercüme eden bir Osmanlı tabibini, Tokatlı Mustafa Efendi’yi çok takdir ettiğini sözlerine ekleyen İbn Sina, kendisi hakkında İstanbul kütüphanelerine müracaat edilmeden ilmî tedkik yapılamayacağını, buna rağmen en önemli çalışmaların Cumhuriyet Türkiye’sinde değil, Avrupa’da yapıldığını hatırlatmıştı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında “ulus devlet” inşa edilirken neredeyse Türk ilan edilmedik kişi ve kavim kalmamıştı. Bu gayretin Yunan mitolojisine ve eski Mısır dinine kadar uzandığını söylemekle iktifa ediyorum. İranlıların Fars, Arapların Arap, bizimkilerin Türk olduğunu iddia ettikleri İbn Sina’nın milliyetini bilmiyoruz. Esasen, Kazancılgil’in ağzından İbn Sina’nın dediği gibi, onlar için böyle meseleler yoktu. Ancak Farabî’ye gönül rahatlığıyla Türk diyebiliriz. Çünkü tam ismi Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluk el-Farabî et-Türkî’dir ve hayatının sonuna kadar Türk kıyafetiyle gezmiştir.
Ortaçağ Avrupa’sında Alfarabius diye anılan, kaynakların kısa boylu, köse sakallı, zayıf bünyeli, şöhretten, gösterişten kaçınan ve maddi servete değer vermeyen bir adam olarak anlattığı Farabî hiç evlenmemiş, hayatını ilim ve felsefeye adamış, İbn Sina, İbn Rüşd, İbnü’l-Heysem, Harizmî ve daha birçok Müslüman âlim gibi dünya ilim ve tefekkür tarihine mal olmuştu.
Üniversitelerimiz bakalım Dünya Farabî Yılı’nda neler yapacak?
.1/03/2020 00:09
Karanlık ve aydınlık
Geçen gecelerden birinde, Salacak sahilinden tarihî yarımadayı kim bilir kaçıncı defa doya seyrettim. Siz ne dersiniz, bilmiyorum; İstanbul, geceleri daha güzel; gecenin karanlığı bütün çirkinlikleri örtüyor ve şehri bir masal ülkesine dönüştürerek şiire kapılar aralıyor.
Modern aydınlatma araçları ne kadar güçlü olursa olsun, gecenin saltanatı tartışılamaz. Geceler, dolayısıyla karanlık olmasaydı ışığın değeri anlaşılabilir miydi?
Işık her devirde doğruyu, hakikati, gerçeği, iyiyi ve güzeli temsil etmiştir; bütün mukaddes kitaplarda karanlıklardan aydınlığa (zulmetten nura) çıkış mecazıyla hakikate erişme süreci dile getirilir. Bu mecaz üzerine felsefî sistemler bile kurulmuştur: Eflatun’un felsefesini özetleyen ünlü mağara istiaresini hatırlayınız. İnsanları bir mağarada güneşe arkalarını dönmüş esirlere benzeten Eflatun, duvara akseden gölgeleri gerçek zanneden esirlerin geriye dönüp bakmaları halinde, önce gözleri kamaşsa da ışığa alışınca gerçeği bütün açıklığıyla göreceklerini söyler.
İslâm felsefe tarihinde Şahabeddin Sühreverdi tarafından kurulan İşrakîlik de bir “ışık” felsefesidir. İşrak güneşin doğması, yani hakikat ışığının doğrudan doğruya açılması mânâsına gelir. Aslına bakılırsa bütün felsefeler, doktrinler, ideolojiler vb. kendilerini dünyayı aydınlatacak ışıklar olarak takdim ettiler. Bu açıdan bakıldığında, birinin ışığı diğerinin karanlığına dönüşebiliyor. Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü”ndeki güneş, milyonları karanlığa boğan komünizmdi.
* * *
Sadece dinler ve felsefeler mi? Bütün dünya edebiyatında ışık gerçeği, karanlık ise bâtılı, kötülüğü, gizli kapaklılığı, yeraltını temsil eder. Şiir kitaplarını gelişigüzel karıştırınız, ışık ve karanlıkla ilgili bir yığın imaj ve tasavvur bulacaksınız. Hiçbir şair mutlak karanlığa methiye söylememiştir. Mehmed Âkif “Âlemde ziya kalmasa halk etmelisin halk!” der. Tevfik Fikret, oğlu Halûk’u “Bize bol bol ziya kucakla getir” diyerek Avrupa’ya göndermiştir.
Mecazlarda ifadesini bulan karanlıkla gerçek karanlığı birbirinden ayırmak gerekir. Mutlak karanlık hayatın yokluğu anlamına gelir. Asıl mânâsında karanlık aydınlığın öteki yüzüdür ve bakmasını bilenler, karanlıkta da eşsiz güzellikler, parıltılar, ışıltılar görebilirler. Akşam saatlerine ve geceye tutkun bir şair olan Ahmet Haşim yıldızların karanlık suda yer yer çakan parıltısına hayrandı:
Suda yıldızların parıltısıdır
Bu karanlıkta bazı bazı çakan
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Karanlıkların Tadı” başlıklı yazısında aydınlığı ve vuzuhu herkes gibi sevdiğini, ancak gölgesini aydınlıkta bile yanında gezdiren insanoğlunun yarı tarafının karanlık ve esrarengiz bir gayrışuur olduğunu söyler. Sözünü ettiği, “hayatı bir çırpıda ilga eden” mutlak karanlık değil, “muhitimizi birdenbire sanki kesif su tabakaları arasından sızan aydınlıkta yekpareliğe bulanmış bir denizi altına çeviren şüpheli bir karanlık, hatta daha iyisi, ışığı âdeta dışarıdan idare edilen bir karanlıktır.”
Bu cümlelerinde adeta Haşim’in yukarıdaki mısralarını tefsir eden Tanpınar, daha sonra karanlık geceye şu nefis methiyeyi söyler:
“Yumuşak ve munis gece, büyük ve engin karanlık, seni ne kadar methetsem azdır. Sen tehlikenin ve vehmin annesi olduğun kadar, tesellinin, hülyanın ve şiirin de cömert kaynağısın. Senin her şeyi silen, çizgileri ilga eden ve şekilleri yumuşatan eteklerin hayatımıza yayılınca ne mucizeler, neler olmaz ki... Sen büyük ve mukadderata hâkim ellerinle aydınlığın meş’alesini zamanın hudutlarına çarparak söndürünce her imkânsız rüya tahakkuk eder, ölüler dirilir, eşya bir vahdete mal olur ve insanlar hakiki hüviyetlerini bularak kendi kendileri olurlar.”
* * *
Şiirin, aşkın, hayallerin ve rüyaların yurdu olan gecelerin karanlığı, gündüzün aydınlığı kadar hayatın kendisidir. Evet, karanlık olmasaydı ışığın değerini bilemezdik. Refik Halid, “Geceye Kaside”sinde, “Senin üzerine ışıktan tohum atılır, şuleden başaklar, şuadan ağaçlar yetişir. Boşluklarda ziya hasat ederiz. Gözlerimizin nimeti, ruhumuzun gıdası da sen olursun,” dedikten sonra şöyle devam eder: “Seni görmeseydik yıldızlar hakkında fikrimiz olabilir miydi? Yıldızlar ki tarhlarının papatyalarıdır, ay ki bahçende yüzen bir nur havuzudur, şimşekler ki sahralarının taşmasıyla kuruması bir olan icazkâr selleridir ve bunların hepsi de ışık ve hararetten yapılmış, ele avuca sığmaz, havsalaya girmez esrarengiz süsler, sihirlerdir. Işığı yaşatan sensin. Seni bilmeseydik, ateşin sıcağını duyardık, fakat şiirini nereden anlayacaktık?”
Uzayıp giden bu kasideyi okuduktan sonra “Neler gördü bu şeb bîdâr olanlar” diyen şairin ne demek istediğini anlamak daha kolaydır.
* * *
Geçen perşembe gecesi Regaib gecesiydi. Bu mübarek geceyi uçaklardan attıkları bombalarla matem gecesine çeviren ve mazlumları korumaktan başka amaçları olmayan gencecik askerlerimizi hayattan koparan alçakları şiddetle lanetliyor, aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve milletimize sabır ve başsağlığı diliyorum.
.08/03/2020 00:06
‘Bayrak şairi’
Arif Nihat Asya, 1928 yılı başlarında Adana Erkek Lisesi muallim muavinliğine, altı ay kadar sonra da aynı şehirdeki Erkek Muallim Mektebi’nin edebiyat muallimliğine tayin edilir. Dil devrimi henüz yapılmadığı için o yıllarda öğretmenler hâlâ muallimdir ve özellikle edebiyat muallimlerine millî bayramlarda ve kurtuluş günlerinde önemli görevler düşmektedir. Adana’nın kurtuluş günü 5 Ocak 1922’dir ve valilikçe bu önemli günün kutlanması için gönderilen genelge doğrultusunda Erkek Muallim Mektebi’nde de bir tören düzenlenecektir.
Adana Erkek Muallim Mektebi’nde de edebiyat muallimi Arif Nihat Bey (soyadı kanunu henüz çıkmamıştır) birkaç öğrencisini -muhtemelen biraz kitap karıştırıp araştırma alışkanlığı kazansınlar diye- 5 Ocak’ın ruhuna uygun güzel bir şiir bulmakla görevlendirir. Bu mektepte Eylül 1928-Aralık 1931 tarihleri arasında görev yaptığına, yıl 1929, 1930 yahut 1931 olmalı... Ne var ki öğrenciler 4 Ocak günü, bütün aramalarına rağmen okunacak seviyede bir şiir bulamadıklarını söylerler. İş başa düşmüştür; o gece sabaha kadar uyumayan Arif Nihat, benim neslim dâhil, birkaç neslin ilkokul sıralarında ezberlediği “Bayrak” şiirini yazar. O yıllarda henüz “kızıl” kelimesi kirletilmediği için “Ey göklerin beyaz ve kızıl süsü” diye başlayan şu meşhur şiir...
Arif Nihat, “Bayrak” şiirini törende okuması için ses tonunu ve şiir okuyuşunu çok beğendiği bir öğrencisini seçer. Bu öğrenci çok sonraları tanınmış bir opera sanatçısı olan, hatta Türkiye’de operanın asıl kurucusu olarak tanınan Aydın Gün’dür. Dinleyenleri heyecanlandıran ve çok beğenilen şiirin kim tarafından yazıldığı merak edilmektedir. Aydın Gün, hocası tarafından sıkı sıkı tembihlendiği için susarsa da Halkevi’nde düzenlenen bir baloda “Bayrak” şiiri tekrar okutulup çılgınca alkışlandıktan sonra ısrarlara dayanamaz, şairin kimliğini açıklamak zorunda kalır. Arif Nihat, artık “Bayrak Şairi”dir.
Aslında Arif Nihat Asya’nın bütün şiirlerini “Bayrak” şiirinin tefsiri olarak okumak mümkün. Son günlerde tuhaf bir tartışmaya konu olan “Şehitler tepesi boş değil” mısraının geçtiği “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” şiiri dâhil...
“Bayrak Şairi”, 1940’larda Millî Şef rejimiyle didiştiği, soğuk savaş yıllarında da milliyetçi ve muhafazakâr kimliği dolayısıyla kültürel iktidar odaklarına ters düştüğü için görmezden gelinen, ona asıl sahip çıkması gerekenlerin de hamasetin ötesine geçip doğru dürüst değerlendiremedikleri, sözün kısası hakkıyla anlaşılamamış büyük bir şairdir. Hâkim şiir temayüllerine itibar etmeyip kendi şiirine sadık kaldığı için -yakın çevresi dışında- gözlerden ırak bir şiir macerası yaşayan ve aruzu da, heceyi de, serbest vezni de büyük bir ustalıkla kullanan Arif Nihat, kim ne derse desin, çok zengin -ve anlaşılır- şiiri, ince ve mizaha yatkın zekâsı, bütün incelikleriyle kullanmayı başardığı Türkçesiyle edebiyatımızda çok özel bir yerin sahibidir.
Arif Nihat, nesirleri dâhil, bütün yazdıklarında, Türkçe’nin yapısındaki incelikleri ve mizah/nükte imkânlarını araştıran bir dil kuyumcusudur. Şiirlerinin çoğu, kolayca söylenivermiş gibi görünse de zor yazılır şiirlerdir. Usta işi rubaileri ve tarih düşürmedeki maharetiyle doğrudan geleneğe bağlayabileceğimiz bir şair olan Arif Nihat’ın şiirimizin zengin birikimini bütünüyle tevarüs etmiş bir şair olduğunu, özellikle eski kelimelerin zengin ses imkânlarından ve çağrışımlarından faydalanarak çok özel bir imaj ve ses dünyası kurduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Sesini sonuna kadar korumayı, şiirlerinde hangi vezni kullanırsa kullansın, kendisi olarak kalmayı başarmış bir şair olan Arif Nihat, bütün değerlerimize aynı hassasiyet ve titizlikle yaklaşmış, keskin zekâsı, şair sezgisi ve Osmanlı zarafetiyle, bizim farkına bile varamadığımız güzellikleri, incelikleri keşfetmiş, en azından devamlı bir keşif gayreti içinde olmuştur. Onun özellikle Osmanlı Devleti ve medeniyetine bakışında Yahya Kemal’in devamını görmek mümkündür. Fakat sosyal meselelerimize, sefilliklerimize, acılarımıza, komplekslerimize daha gerçekçi yaklaşır.
Hakiki şiir ve hakiki mizah, dilin dehasından başka hiçbir şey değildir ve bütün iyi şairler dilin içinden kendi dillerini bulup çıkarabilenlerdir. Ârif Nihat Asya bunlardan biridir ve yeniden keşfedilmeyi beklemektedir. O, sadece millî heyecanın kabardığı zamanlarda değil, her zaman hatırlanması gereken şairlerdendir.
* * *
Hayatı bir dramla başlayan ve geçim sıkıntıları, hayal kırıklıklarıyla dolu yetmiş yıllık ömrünü Türkiye’nin en zor zamanlarında yaşayan Arif Nihat Asya, son yıllarda birkaç defa kalp krizi geçirmiş, 1974 yılının sonlarında tekrar hastalanıp hastahaneye yatırılmıştı. Çok sevdiği karısı Servet Hanım, onun bu dünyadaki son gününü (5 Ocak 1975) şöyle anlatmıştır:
“Arif, ‘Bugün 5 Ocak mı?’ diye sordu. 5 Ocaklarda çok duygulanırdı. Çünkü 5 Ocak 1922’de Adana düşman istilasından kurtulmuştu. Ve Arif o meşhur şiirini bir 5 Ocak gününde yazıp bitirmişti ve şiir ilk defa bir 5 Ocak gününde Aydın Gün tarafından büyük kalabalıklar önünde okunmuştu. ‘Evet, 5 Ocak!’ dedim. Duygulandı. Daldı gitti.”
5 Ocak 2020, Arif Nihat Asya’nın vefatının 45. yıldönümüydü. Büyük şairin, “Şehitler tepesi boş değil!” mısraının bir siyasî lider tarafından yanlış anlaşılarak polemik konusu haline getirilmesi üzerine hatırlanmış olması ne acı!
.15/03/2020 00:05
İspanyol Gribi’nden Coronavirüs’e
Birkaç aydır coronavirüs’le yatıp kalkıyoruz. Bu virüsün yol açtığı, Çin’in Vuhan şehrinde başlayan ve birçok ülkenin önemsemeyip zamanında gerekli tedbirleri almaması yüzünden küresel bir probleme dönüşen salgın, 1918 yılında başgösteren İspanyol Gribi’ne benziyor. Birinci Dünya Harbi sırasında Amerika’da başlayıp Avrupa’ya gönderilen askerler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılan İspanyol Gribi, milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı. Sağlık sistemimizin oturmuşluğu ve hükümetin tam zamanında meselenin vahametini ve aciliyetini fark ederek aldığı tedbirler sayesinde en az zararla atlatacağımızı ümit ettiğimiz bu hastalık insanlığın canını çok acıtacağı benziyor.
Coronavirüs salgını, İspanyol Gribi’nden sonra dünyanın yaşadığı pandemi niteliği taşıyan ilk salgın. Osmanlı coğrafyasına da Avrupa’dan geçen ve daha çok “İspanyol Nezlesi” ismiyle bilinen bu hastalığın bizde kaç kişinin hayatına mal olduğunu gösteren rakamlara maalesef sahip değiliz. Bu konuda Adıyaman Üniversitesi’nden Murat Yolun’un “İspanyol Gribinin Dünya ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri” konulu yüksek lisans tezi arşiv kaynakları da kullanıldığı için önemlidir. Cemal Paşa, Dr. Abdülkadir Noyan ve Liman von Sanders Paşa’nın hatırat kitapları da önemli kaynaklardır.
Yolun’un tespitlerine göre, İspanyol Gribi, Osmanlı coğrafyasına da savaş şartlarında üç ayrı dalga halinde saldırmış ve çok can almıştı. Coronavirüs’ün aksine, daha çok gençleri hedef alan bu salgına karşı yönetim tarafından modern tıbbın gerektirdiği -okulların kapatılması, hastalarla yakın temastan kaçınılmasının tavsiye edilmesi gibi- tedbirler mevcut imkânlar ölçüsünde almışsa da, halkın bu tedbirlere pek fazla itibar etmediğini Hüseyin Rahmi’nin Hakka Sığındık-İşitilmedik Bir Vak’a isimli romanında anlattıklarından biliyoruz.
* * *
Aktüaliteyi romanlarına şaşılası bir maharetle yansıtan Hüseyin Rahmi’nin polisiye tarafı ağır basan romanında İspanyol Gribi’nin İstanbul’da kol gezdiği günlere gideriz. Roman, İspanyol Gribi’nin yangın gibi evden eve saldırarak her birinden üç dört can aldığı günlerde başlar. Halk, doktorların yakın temastan kaçınılması yolundaki tavsiyelerini ciddiye almamakta, hatta hangi evde hastalık başlarsa konu komşu orada düğün varmış gibi “geçmiş olsun”a koşup “Dostuk bugünlerde belli olur!” diyerek hastaya güya hizmet etmekte, hatta bardağından su içmekte, koynuna girecekmişçesine yatağına sokulmaktadırlar. Bunun çok tehlikeli olduğunu söyleyenlere verdikleri cevap, Hüseyin Rahmi’nin Türkçesiyle şöyledir:
“Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş. Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allah’tan… Rabbimin takdiri ne ise o olur. Hekimler ne bilirmiş? Kelin medarı olsa kendi başına olur. Onlar ölmeyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz. O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider, ona şirk koşmuş gibi olur.”
Hüseyin Rahmi, “Seksen hekimin tavsiyelerini bir kocakarının bu tandırname sözleri hükümsüz bırakıyordu,” diye devam eder. Hoşkadem tarafında büyük bir konakta oturan Hacı Ferhad Efendi, tehlikenin farkında olduğu için kendince tedbirler almış, misafir kabul etmediği gibi ev halkını da misafirliğe gitmelerini ve misafir kabul etmelerini kesinlikle yasaklamıştır. Ne var ki büyük ve küçük hanımlardan damat beylere, aşçısından işçisine kadar bütün ev halkı onu değil tandır allâmesi kocakarıların laflarını ciddiye alarak bildiklerini okurlar.
Romanın asıl konusu İspanyol Gribi değil, bu gribin yarattığı korkudan ve batıl inançlardan yararlanıp birkaç zenginden para sızdırarak bir arkadaşının sokağa düşen çocuklarını kurtarmaya çalışan, yoksul, fakat zeki ve iyi niyetli bir genç yazarın, Nüzhet Ulvi’nin ustaca kurguladığı bir dolandırıcılıktır. Bunun için halkın ermiş gözüyle baktığı Abdal Veli adında bir meczup kullanılır. İlk mektup, Ferhad Efendi’nin komşusu Hafız İshak’a gönderilir. Eğer verilen adrese üç yüz lira teslim edilmezse İspanyol nezlesi onun evine de uğrayarak oğlu, gelini ve torununu alacaktır. Bu, dün gece Abdal Veli’ye birdenbire malum olmuştur. İstenen para fakirlere dağıtılacaktır.
Mektupta, paranın ne zaman nereye getirileceği, uyulması gereken şartlar, bu şartlara uyulmadığı takdirde neler olabileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Hafız İshak Efendi, mektuptan komşusu Hacı Ferhad Efendi’ye söz eder. Ferhad Efendi, bunun bir dolandırıcılık olduğunu söylerse de çok geçmeden kendisi de aynı mektuptan alacak ve istenen beş yüz lirayı tıpış tıpış götürüp teslim edecektir.
* * *
Bildiğim kadarıyla dünya edebiyatında salgın hastalıkların ele alındığı iki roman var: Albert Camus’nün Veba’sı ve Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ı... Özellikle Camus’nün romanında veba salgınının başlayışı, gelişmesi ve yarattığı travma büyük bir ustalıkla anlatılır. Marquez’in romanı ise, kolera salgınının ortalığı kasıp kavurduğu günlerde yaşanan ihtiraslı bir aşk hikâyesidir. Hüseyin Rahmi’nin Mütareke devrinde yazdığı ilk roman olan Hakka Sığındık da arka planında bir salgın hastalık anlatıldığı için bu romanlarla birlikte ele alınabilir.
İspanyol Gribi, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda da İstanbul’u yiyip bitirenler arasında sayılmaktadır:
Biz ke İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi.
Edebiyat ve hastalık ilişkisinin son derece önemli bir araştırma konusu olduğunu, bu konuda Selçuk Çıkla’nın Edebiyat ve Hastalık (Kapı Yayınları, 2016) isimli dikkat değer bir kitabının bulunduğunu hatırlatmak isterim.
* * *
Birinci Dünya Harbi’nin tahmin edilenden daha erken bitmesinin sebeplerinden biri olarak gösterilen İspanyol Gribi pandemisi, dünya çapında elli milyondan fazla insanın ölümüne yol açmıştı. Osmanlı coğrafyasında ne kadar insanın bu hastalığa yakalandığı ve hayatını kaybettiği konusunda kesin bir rakam yok. Murat Tolun’un tespitlerine göre, payitaht İstanbul’da altı bine yakın insanın hayatını kaybettiği düşünülecek olursa, bütün ülkede kaç kişinin hayatına mal olduğu az çok tahmin edilebilir. Coronavirüs salgınında ise şimdiye kadar beş vak’a tespit edildi. Bu beş hastanın bir an önce sağlığına kavuşmasını ve bütün insanlığın bu beladan en kısa zamanda kurtulmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
.22/03/2020 00:02
‘Cancağzım’ Ömer Seyfeddin
İnsanlık tarihinin büyük felaketlerinden birini yaşıyoruz. Ne kadar süreceğini, çaresinin ne zaman bulunacağını hiç kimsenin kestiremediği bir felaket...
Devlet kurumlarınca alınan kararlara uymak, doktorların tavsiyelerine kulak vermek, ümitsizliğe ve paniğe kapılmamak, dayanışma duygusunu canlı tutmak, bencillik etmemek ve Allah’a yakarmaktan yapabileceğimiz bir şey yok.
Göz kamaştırıcı teknolojik gelişmeler gerçekleştiren çağdaş medeniyetin bir virüs karşısında düştüğü çaresizlik, acziyet bütün insanlığı derin derin düşündürmelidir. Demek ki hidrojen ve atom bombalarınızın, gelişmiş silah sistemlerinizin, savaş uçaklarınızın, tanklarınızın, toplarınızın işe yaramayacağı saldırılarla karşılaşmak da mümkünmüş. Evet, coronavirüs saldırısı, dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olacak gibi görünüyor. Umarım daha barışçı, sömürünün sona erdiği, kıt kaynakların daha âdil paylaşıldığı bir dünyaya uyanırız.
***
Yaşadığımız bu büyük kriz hakkında yazabileceklerim, biliyorum, malumu ilamdan öteye geçmeyecek. İzniniz olursa sözü yine edebiyata intikal ettirmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, 6 Mart, Ömer Seyfeddin’in ölümünün 100. yılıydı. Balkanlar’da komitacılara karşı verdiği mücadeleden, Balkan Harbi’nden, esaretten ve 1918-1920 yılları arasında dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribinden sağ salim kurtulup doktorların fark edemediği şeker hastalığından hayatını kaybeden Ömer Seyfeddin’in şanssızlığı -onu anmak için planlanan bütün törenlerin ister istemez iptal edildiği düşünülünce- insanın içini acıtıyor.
Gönen’de, 11 Mart 1884 tarihinde dünyaya gelen bu büyük hikâyeci hayata veda ettiğinde 36 yaşındaydı. Kısacık ömrüne ve yaşadığı devrin olağanüstü şartlarına rağmen edebî mirası göz kamaştırıcıdır. Bana sorarsanız, Ömer Seyfeddin’in hikâyelerini okumadan özellikle Balkan Harbi öncesinden Mütareke devrine uzanan yirmi yılı derinliğine hissetmek ve anlamak zordur.
Son derece zeki, neşeli, nüktedan ve eskilerin tabiriyle “meclis-ârâ” bir yazar olan dostlarına her zaman “Cancağzım” diye hitap eden Ömer Seyfeddin hakkında Hakkı Süha Gezgin, “Başkalarını gıdıklayan keskin zekâsıyla ortalığı sarsar, güldüre güldüre aşinalarını kırıp geçirirdi,” dedikten sonra şöyle devam eder: “Ama onu böyle hiffete sevk eden derin, marazî bir ızdıraptı ve öyle sanıyorum ki Ömer, biraz da o iç yarasındaki acıyı unutmak için neş’e kloroformunu kullanıyordu.”
****
Birçok edebiyat dergisinin Ömer Seyfeddin’i ölümünün 100. yılında ihmal etmediğini, etmeyeceğini tahmin ediyorum. Türk Edebiyatı dergisinin Mart 2020 sayısında yer alan Ömer Seyfeddin dosyasında Nazım H. Polat, Hülya Argunşah, Muharrem Dayanç, M. İsa Yeşil, Tamer Kütükçü, Tahsin Yıldırım ve Muhammed Hüküm’ün yazıları var. Bu yazarlardan Hülya Argunşah’ın bir Ömer Seyfeddin uzmanı olduğunu ve bütün eserlerini külliyat hainde yayına hazırladığını hatırlatmak isterim. Nazım H. Polat da Ömer Seyfeddin’in bütün nesirlerini (fıkralar, makaleler, mektuplar ve çeviriler) tek ciltte bir araya getirmişti. TDK tarafından yayımlanan bu kitap bütün meraklılarının kütüphanelerinde bulundurması gereken önemli bir çalışmadır.
Ömer Seyfeddin hakkında ilk kapsamlı çalışma Tahir Alangu imzasını taşır. Ülkücü Bir Yazarın Romanı ismini taşıyan bu çalışmanın biyografi yazarlığımızda önemli bir merhale olduğu kanaatini taşıyorum. Necati Mert’in “İslamcı, Milliyetçi, Modernist Bir Yazar” alt başlığını taşıyan Ömer Seyfettin isimli kitabını da meraklılara tavsiye ederim.

Türk Edebiyatı dergisinin Ömer Seyfeddin dosyasında M. İsa Yeşil, “Ali Canip’in Kaleminden Ömer Seyfettin’in Son Günleri”ni yazmış. Selanik’te, Genç Kalemler dergisinde yolları kesişen Ömer Seyfeddin ve Ali Canip Yöntem, “Yeni Lisan” hareketini birlikte başlatmış ve isimlerini edebiyat tarihimize ayrılmaz bir ikili olarak yazdırmışlardır. Ali Canip, meğerse aziz dostunun son günlerini anlattığı bir günlük tutmuş. Yarın mecmuasında 1922 yılında yayımlanan bu günlükten İsa Yeşil’in aktardığı bölümler, tıbbın o yıllardaki aczini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Ömer Seyfeddin’in bir başka dostunun, Hıfzı Tevfik Gönensay’ın Vakit gazetesinde, 17 Mart 1336 (1920) tarihinde yayımlanan “Ömer Seyfeddin” başlıklı yazısından da bu büyük yazarın yanlış teşhis ve tedavi yüzünden göz göre göre ölüme gittiği anlaşılıyor:
“Son günlerde ‘Sıhhat! Ah, sıhhat!’ diye tahassür çektiği sıhhatini kaybederek yatağa düştüğü zaman hekimler asıl hastalığını anlayamadılar. Nevralgie dediler, değildi. Beyin romatizması dediler, tahakkuk etmedi. Ve benim pek sevdiğim zavallı Ömerciğim öldükten sonra yapılan teşrihten anladılar ki o sadece şeker hastalığından ölmüştü. Ne kadar garip bir tecellidir ki doktorlardan daima korkan bu şeker hastasına hekimlerimiz son dakikaya kadar mandalin ve portakal vermekten vazgeçmemişlerdi.”
Daha da kötüsü, Ömer Seyfeddin’in ölümünden sonra bir süre kimse ilgilenmediği için cesedinin Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından -muhtemelen kimin cesedi olduğu bilinmediği için- kadavra olarak kullanılmış, kesilip biçilmiş olmasıdır. Bu işlem sırasında çekilen ve zavallı yazarı teşrih masasında çırılçıplak gösteren fotoğraf gazetelerde yayımlandıktan sonra bu büyük ihmal ve vurdumduymazlık fark edilir, fakat iş işten geçmiştir.
***
Ömer Seyfeddin’i vefatının 100. yılında rahmetle anıyor, yaşadığımız şu zor zamanların da bir an önce sona ermesini niyaz ediyorum.
.29/03/2020 00:18
Refik Hâlid’in ev güzellemesi
On-on beş gündür bütün yetkililer ve aklı başında herkes haklı olarak halkımıza “Evde kal!” diyor.
Özellikle hiçbir belirti göstermeyen taşıyıcılardan bulaşan korona virüsünden korunmanın ve yayılmasını önlemenin en kestirme yolu yakın temastan kaçınmak ve “sosyal izolasyon”... Çağrıya ne kadar uyulursa bu belayı başımızdan o kadar çabuk savacağız.
Elbette hürriyetimizin kısıtlanması arzu edilir bir şey değil. Ama böyle zor zamanlarda fedakârlık ve dayanışma şarttır. Zorlukların üstesinden hep birlikte geleceğiz. On dokuzuncu yüzyılın önemli şairlerinden Enderunlu Vâsıf’ın “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner,” diye başlayan meşhur bir beyti vardır. Bu hüner, insana yaşanması muhtemel başka felaketlere karşı bağışıklık kazandırır. Beytin ikinci mısraı da şöyledir: “Gam ü şadî-i felek böyle gelür böyle gider!” (Feleğin sevinci ve üzüntüsü böyle gelir, böyle gider).
***
Bir süre ev kapanmak, eğer evimizde bizi kaçmaya zorlayan bir huzursuzluk varsa, kendi kendimizle hesaplaşarak bu huzursuzluğun kaynağını bulmak, evi yeniden ocağı tüten sıcak bir yuva haline getirmek ve zorluklara birlikte göğüs germek için bir fırsattır. Evlerini sevenler için zaten evde kalmanın çok büyük bir problem teşkil edeceğini zannetmiyorum.
“Evde kal!” çağrısı, Refik Hâlid severlere, edebiyatımızın bu en evcil yazarının “Evde Kalmak Zevki” başlıklı yazısını hatırlatmış olmalıdır. Bir nüfus sayımı dolayısıyla sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi üzerine kaleme aldığı yazının hemen başında, “Medeni insan için dışarıda eğlenmesini bildiği kadar evinde hoşça vakit geçirme yolunu bulmak, ikisinin de zevkini çıkarmak lâzımdır,” diyen sevimli yazar, “Misafir gelip çan çan etmeden, kitap ve gazete üzerine kapanmadan evde saatler nasıl geçer?” diyenlere şu cevabı verir: “Bunların hiçbiri olmasa da ev hayatı ufak tefek meşguliyet icatlarıyla gene keyiflidir; hatta misafirsiz, oyunsuz, kağıtsız, kitapsız bilhassa radyosuz daha keyiflidir.”
Refik Hâlid, elbette, bir günlük bir yasaktan söz ediyor. Ama hayatta olsaydı bugün de aynı şeyleri yazacağından eminim. Söz konusu yazısından gazete ve kitaba bile ihtiyaç hissetmeyecek kadar el becerilerine (yemek pişirmek, ufak tefek tamir işleri vb.) sahip olduğu anlaşılan Refik Hâlid’in evde hoşça vakit geçirebilmek için neler yapılabileceğine dair yazdıklarını anlatmak bu köşenin sınırlarını çok aşar. Ben, izninizle “Evde Kalmak Zevki”nin nefis bir “ev güzellemesi” olan son bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum:
***
“Evini candan sevmeyen, galiba yurdunu da gönülden benimseyemez; evinde sıkılanın memleketinde eğlenebilmesi şüphelidir. Hatta bana öyle gelir ki evinden hazzedemeyen adam belli başlı dünya saadetlerinden birini henüz tadamamıştır. Bazan insanın odasında elini bir şey sürmeden, bir şey düşünmeden, güzel bir kır manzarası karşısında bulunuyormuş kadar keyif duyduğu bile olur. Kendisini yuvasında hissetmenin kalbe emniyet veren bir hususi zevki vardır; hatta her saadet gibi bununda elden gittiği zaman kıymeti daha derinden anlaşılır. Başından mahpusluk ve gurbet maceraları geçenler bilirler: Hürriyet, yurt ve ev hasreti birbirlerinden ayırt edilemeyen kaybedilmiş tek saadettir.
“Ev, yatı mektebindeki çocuk için ananın, gençlikte ve olgunlukta sevgilinin, ihtiyarlıkta yatağının bulunduğu yer olmak itibariyle tahassürle anılar, can atılan bir hayal mihrabıdır; muhabbetimizin dalgaları gökleri aşarak o merkeze koşar, orada ses verir. Yalnız şu var ki evi, hangi iklimde ve ne seviyede olursa olsun, sevimli şekle sokabilmeli, şefkatli hale getirebilmelidir. Bazı evler bilirim, bütün debdebesine rağmen nursuz, hareketsiz, albenisizdir. Orada avize ışığı bana zeytinyağı kandili kadar sıkıntı, kalorifer tezek ocağı kadar bulantı verir. Halılar tabut şalları gibi kasvet verici, gümüş çatal bıçak takımları operatör aletleri gibi tüyler ürpertici görünür.
“Zira evi güler yüzlü, sıcak, sokulgan yapan eşya değildir, oturanların gustosu, daha doğrusu ruhudur. Ruh kadar bir eve sinen, akseden, nakşolan ne vardır? Hiç tanımadığım bir aile yuvasına gireyim, şöyle etrafıma bir göz atayım, evin perisini yoklayayım, size o karı kocanın istikbaline dair, ele bakan kâğıt açan falcıdan çok doğru malumat verebilirim. Ruh tahlili sadece hanımın yeşil gözlerine, beyin nazlı sözlerine bakılarak yapılmaz, evlerin de tetkike değer gözleri, manalı sözleri vardır ve bunlar anlayana hiç de yalan söylemezler.
“Türkçede izdivaç etmeye evlenmek denmesi ne hoştur. Evinden sıkılan, yuvasından bıçak bucak kaçandan, erkek veya kadın, şüphe ediniz. Akşamüstü işinden dönüşte ayakları geri geri giden ve yaldı beş dakika gecikmeyi nimet bilen erkek, çoğu defa kadın yüzünden yüzü gülmemiş bir bahtsız demektir. Düşününüz ki ancak evciller iyi birer ana ve babadırlar.”
***
Refik Hâlid’in tespiti çok doğru; ev hasreti, hürriyet ve yurt hasretinden ayırt edilemez. Aslında ev ve yurt eşanlamlı kelimelerdir. Göktürk Kitabeleri’nde “eb” şeklinde yazılan ev kelimesi çadır şeklinde bir harfle gösterilir. Göçebe atalarımızın evleri olan çadırlara yurt denir ve yurt aynı zamanda vatan anlamına gelirdi.
Evet, evlerimizde kalalım ve atalarımız gibi “Bu da geçer yahu!” diyerek alınan tedbirlerin bir an önce sonuç vermesini sabırla bekleyelim. Kapandığımız yer, kendi evimizde bile olsa, hürriyetimizin kısıtlanması can sıkıcı; ama hürriyetin kıymetini, hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu fark etmek için de bir fırsat...
.5/04/2020 00:04
Korona Günleri’nde okumak
Kültür ve Turizm Bakanlığı, bugün akşam sona erecek olan 56. Kütüphane Haftası vesilesiyle hem Covid-19’a karşı verilen mücadeleye dikkat çekmek hem de eve kapanma günlerinde geniş kesimlerin kitapla tanışmasını sağlamak için sanat, edebiyat ve ilim dünyasından muhtelif isimlere kısa sosyal medya videoları çekti. İsabetli bir karar…
Faydalı olacağından eminim. Peki, kitap okumak isteyen, fakat evlerinde fazla kitap bulunmayanlar ne yapacaklar? Belli yaş grupların sokağa çıkmalarının yasaklanması, kütüphaneler, büyük kitapçıların faaliyet gösterdiği AVM’ler ve kitapçılar da kapalı olduğuna göre, kitap temin etmenin tek yolu şu günlerde internet...
Bazı yayıncılarla konuştum, yayıncılık sektöründe internet yoluyla satışların bir hayli arttığını, karantina uzarsa daha da artabileceğini söylediler. Ama elbette bu zor günlerin en kısa zamanda sona ermesi en büyük temennimiz…
Para vererek satın aldığım ilk kitap tek formadan ibaret bir Ali Baba ve Kırk Haramiler’di; yedi yaşındaydım ve ödediğim para bayram harçlığımın tamamıydı. O tarihten sonra harçlıklarımı hep kitaba yatırmışımdır. Sonraki yıllarda da kazancımın hatırı sayılır bir kısmını...
Birkaç yıl önce bu köşede yayımlanan “Hiç” başlıklı yazımda kısaca anlattığım okuma maceramı kılavuzsuz yaşadım. Okuma macerası nasıl yaşanırsa yaşansın, insan sonunda asıl istikametini buluyor. İlkokul yıllarında masal kitaplarını, o yıllarda çocuklar arasında popüler olan çizgi romanları, ortaokul ve lise yıllarında ulaşabildiğim bütün Türk ve dünya klasiklerini okudum.
Okuma zevki zamanla öyle noktalara varıyor ki, ilgi alanınıza giren her şeyi okumak için çılgın bir arzu duymaya başlıyorsunuz. “Hiç” yazısında kütüphane ve kitabevlerinin beni ürkütmeye başladığından söz etmiştim. Hâlâ öyle... Vitrinlerde ve raflarda renk renk, boy boy, yeni ve eski, okunması gereken yüzlerce kitabı gördükçe canım fena halde sıkılıyor, ümitsizliğe kapılıyorum. Okumaya asla zaman bulamayacağım o güzelim kitaplardaki zenginliklerden mahrumiyet üzüyor ben.
***
Dahası var: Özellikle gençlik yıllarımda okuduğum için “Nasıl olsa okudum!” diye bir daha dönmediğim klasikleri de yeniden okuma ihtiyacını şiddetle hissediyorum. “Hiç” yazısında şöyle bir paragraf vardı:
“Masamın üzeri ve kütüphanemdeki rafların ön kısımları, çoğu yazarları tarafından güzel cümleler yazılarak imzalanmış yeni kitaplarla dolu. İlk fırsatta -ve mutlaka- okumak niyetiyle ayırdığım kitaplar bile bazan yeni kitaplar tarafından geriye itilerek unutturuluyor. Bunlar dışında, eskiden okuduğum halde çeşitli sebeplerle yeniden okumak ihtiyacını hissettiğim bir yığın klasik var. Şehnâme’yi, Kelile ve Dimne’yi, Füsûsü’l-Hikem’i, Mesnevi’yi, Bostan ve Gülistan’ı, İliada ve Odisseia’yı, Don Kişot’u, Shakespeare, Dostoyevski ve Tolstoy külliyatlarını, Cyrano de Bergerac’ı, Hernani’yi, Sefiller’i ve daha nicelerini yeniden ve tadını çıkara çıkara okumak istiyorum.”
Bu köşede birkaç ay önce Hugo’nun Sefiller’ini yeniden okumaya başladığımı yazmıştım. İlk defa yirmili yaşlarımda okuduğum bu romanın bin yedi yüz küsur sayfalık tam tercümesi bana bir ay boyunca heyecanlı saatler yaşattı. (Hüseyin Rahmi’nin yine bu köşede iki hafta önce söz ettiğim Hakka Sığındık isimli romanının finaliyle Sefiller’in finalinin birbirine çok benzediğini de yeni fark ettim).
Evet, Korona Günleri, yeniden okumak istediğim kitaplara gömülmemi sağladı. Lise yıllarında, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları Bilim Eserleri Serisi’nde yayımlanan Tanrılar, Mezarlar, Bilginler (1964) isimli kitabı da okumuştum. Asıl ismi Kurt W. Marek olan C.W. Ceram’ın yazdığı, Hayrullah Örs’ün tercüme ettiği bu kitap roman tadında bir arkeoloji tarihidir. Tadı damağımda kaldığı için yirmi küsur yıl önce Remzi Kitabevi tarafından yapılan baskısını temin etmiş, yeniden okumak niyetiyle kitaplığımın görünür bir köşesine koymuştum. Dilini birilerinin güya sadeleştirerek berbat ettiği bu güzel kitap ve devamı niteliğindeki Tanrıların Vatanı Anadolu meğerse Korona Günleri’ni bekliyormuş.
Ceram’ın hikâyelerini anlattığı arkeolojik kazıların -ve yağmanın- çok büyük bir kısmı Osmanlı coğrafyasında yapılmıştır. İkinci kitapta da olarak Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve Hitit medeniyetinin keşfi anlatılır.
***
İyi kitapların ne büyük emeklerle vücuda geldiğini, kitap yazmış veya yazmayı denemiş olan herkes bilir. Bana sorarsanız, bütün iyi kitaplar, satır aralarına da nüfuz edilerek birkaç defa okunmayı hak etmişlerdir. Birkaç defa diyorum; çünkü hiçbir iyi kitap aslında kendini ilk okunuşta bütünüyle ele vermez.
Evet, fırsatı ganimet bilip yeniden okumak istediğim kitapları sıraya koydum. İlk sıralarda Tolstoy’un Harp ve Sulh’unun tam tercümesiyle Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı var. Mesnevi elimden hiç düşmüyor. Belki şaşıracaksanız, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en az üç defa okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de bir defa daha okumak niyetindeyim. Size de tavsiye ederim.
.26/04/2020 00:24
‘Merhaba mahzûn Ramazan’
Sultan III. Ahmed, Ayasofya ile Bâb-ı Hümâyun arasına yaptırdığı çeşme için bir tarih düşürür ve şairlere bu mısradan hareketle birer kaside yazmalarını emreder: “Han Ahmed’e eyle dua aç besmeleyle iç suyu” (1141 (1728-29).
Devrin şairleri derhal kaleme kâğıda sarılırlar; ne var ki “suyu”, yeterli kafiye bulmak bakımından son derece elverişsizdir. Seyyid Vehbi, söz konusu mısraı basit bir takdim-tehirle “Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua” şeklinde değiştirerek problemi çözer ve kısa sürede üstâdâne bir tarih manzumesi yazar. “Dua” kelimesine istemediğiniz kadar kafiye bulabilirsiniz. Vehbi’nin manzumesi çeşmeye bizzat padişahın hattıyla hâkkedilir.
***
Peki, tarih düşürmek ne demek? Bu soruya cevap verebilmek için önce ebced hesabından kısaca söz etmek gerekir. Çocukluğunda elifba öğrenmek için cami hocalarına gidenler, “ebced, hevvez, hutti...” diye başlayan tekerlemeyi hatırlarlar. Bu tekerlemedeki anlamsız kelimeler, Arap alfabesinin farklı bir sıralanışıdır; ilk dokuz harfe 1’den 9’a, ikinci dokuz harfe 10’dan 90’a, sonraki on harfe de 100’den 1000’e, sayısal değerler izafe edilmiştir. Mesela benim ismimin sayısal değeri şöyledir: b: 2, ş (şın): 300, i (ye): 10, r (rı): 200, toplam 512.
Bu basit açıklama, Ebced’in sadece mahiyeti hakkında bir fikir verebilir; eski kültürümüzü açacak anahtarlardan biri olan Ebced hesabı ve bu hesabın kullanıldığı tarih düşürme sanatı, kendine has incelikleri bulunan bir bilgi dalıdır.
***
Ebced hesabı, özellikle Osmanlı Türklerince yaygın olarak kullanılırdı; cami, medrese, kütüphane, çeşme, hastahane, kışla, şadırvan, çeşme, köprü ve mezar taşı kitabelerinin çoğunda ebced hesabıyla tarihler vardır. Sadece kitabeler mi? Ölüm, doğum, evlenme, hatta sakal bırakma gibi insan hayatının önemli merhaleleri için de tarih düşürmek yaygın bir gelenekti. Bazı meraklılar, çocuklarının isimlerini bile ebced hesabıyla doğum tarihini veren kelimelerden seçerlerdi. Divanların çoğunda “Tarihler” bölümü vardır. Son derece zekice ve muzipçe düşürülmüş tarihlerin yanında, Sürurî’nin Şeyh Galib’in ölümüne düşürdüğü “Geçdi Galib Dede candan yâhû” tarihi gibi, mücevher güzelliğinde olanlara da sık sık rastlanır.
Kur’an-ı Kerim’de bile bazı önemli hadiselere ebced hesabıyla işaret edildiğine inanılırdı. Mesela İstanbul’un fetih tarihini (857/1453) veren “beldetün tayyibetün” ibaresi, Sebe’ Suresi’nin 15. âyetinden alınmıştır.
***
İsmail Yakıt’ın Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme isimli kitabı bu konudaki önemli çalışmalardan biridir. Yakıt, ebced hesabını bütün yönleriyle ele aldığı eserinin bir bölümünde de nükteli tarihleri bir araya getirmiştir. Mesela Kel Memiş adında birinin ölümüne şöyle bir tarih düşürülmüş: “Kel Memiş gelmemişe döndü cihâna sad hayf.” Tarih düşürmedeki maharetiyle tanınan Sürurî’nin nükteli tarihlerde de eline su dökecek şair yoktu. Nuh adında birinin ölümüne “Âh ömr-i Nûh’u tûfân-ı ecel kıldı tamâm” (1205) diye tarih düşürmüştü. Şerbetçi Emin’in ölümüne düşürdüğü tarihte de bu zatın mesleğine telmih vardı: “İçdi Şerbetçi Emin cür’a-i ke’s-i mevti” (1211).
Necmeddin Okyay merhumun 1936 yılında ölen Pire Mehmed adındaki bir dostu için düşürdüğü tarih de çok hoştur: “Zıpladı gitdi Pire âhirete.” Hikmet adında bir şairin veba salgınında ölen Ömer Efendi için düşürdüğü tarihteki inceliğe de dikkatinizi çekmek istiyorum: “Ömr-i Ömer Efendi’yi etdi vebâ hebâ” (1227).

Fatih Özkafa’nın “Mübarek Ramazan” istifi. Mustafa Kara’nın tarih kıt’ası altta, rik’ayla yazılmıştır.
***
Harf-rakam ilişkisinin kadim zamanlardan beri var olduğunu, mesela Romen rakamları dediğimiz rakamların aslında birer harf olduğunu unutmamak gerekir. Eski Yunan harflerinin de Fenike ve Arap alfabelerinde olduğu gibi sayısal karşılıkları vardı. Bu konularda da geniş bilgi edinmek isteyenler, Yakıt hocanın kitabına başvurabilirler. Ebced’in astroloji gibi gizli ilimlerle ve şifreleme sistemleriyle ilişkisi ayrı bir bahistir.

Mehmed Özçay’ın “Merhaba mahzun Ramazan” istifi.
Cumhuriyet’ten sonra Abdülbaki Gölpınarlı, Necmeddin Okyay, Ali Nihad Tarlan, Ârif Nihat Asya, Mahir İz gibi üstadlar tarafından devam ettirilen tarih düşürme geleneği günümüzde de Uğur Derman, Mustafa Tahralı, İsmail Yakıt (Yakut), İskender Pala ve Mustafa Kara gibi, eski kültürümüzü çok iyi bilen isimler tarafından yaşatılmaktadır.
Bu yazıyı niçin yazdığıma gelince: Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Mustafa Kara, şu bunaltıcı karantina günlerinde idrak ettiğimiz Ramazan’ın mahzunluğunu vurguladığı bir tarih kıt’ası yazdı. İki seçkin hattatımız (Mehmet Özçay ve Fatih Özkafa) tarafından nefis istiflere dönüştürülen bu kıt’a şöyle:
Sahurda mahmûr Ramazan
İftarda makbûl Ramazan
Çıktı on iki er dedi:
“Merhaba mahzûn Ramazan”
1441 (2020)
Not: Geçen hafta bu köşede sizinle paylaştığım “Bu korona da geçer yâhû” istifinin Hattat Mehmed Arif Vural’a ait olduğunu öğrendim. Aziz dostumu tebrik ediyorum.
.10/05/2020 00:21
Eski dergilerde keşfe çıkmak
Korona günlerinde yaptığım işlerden biri de kütüphanemdeki eski dergileri yeniden gözden geçirmek... Yeni dergileri muhafaza edemiyorum, ama 1930-1960 yılları arasında neşredilmiş dergilere özel merakım var; kütüphanem bu yönüyle bir hayli zengindir.
Önceki gün Necip Fâzıl’ın 1936 yılında çıkardığı Ağaç dergisinin 18 Nisan 1936 tarihli 6. sayısındaki “Kitap-Mecmua-Gazete” sayfasında “Bir İzah” başlıklı kısa yazı dikkatimi çekti. Yazı şöyle başlıyor:
“Kurun gazetesinin Necip Fâzıl’a atfen neşrettiği anket dürüst değildir. Kendisine müracaat eden anketçiden Necip Fâzıl işinin çokluğunu bahane ederek mazur görülmesini istemiş ve bu zat tanıdığı bir kimse olduğu için sırf onun şahsına hitap niyetiyle ve şaka kasdile sual maddelerinin kenarlarına birtakım alaylı mütalâalar karalamıştır.”
Yazının devamından, anketi yapan kişinin önce Necip Fâzıl’la hayalî ve gayrı ciddi bir mülâkat yaparak 1 Nisan şakası niyetine neşrettiği, bir hafta sonra da şairin şaka niyetine verdiği cevapları okuyucularıyla “ciddi gibi göstererek” paylaştığı anlaşılıyor. Siz olsanız, bu ne anketiymiş, Necip Fâzıl ne cevap vermiş, anketçi nasıl bir mülâkat uydurmuş diye merak etmez misiniz? Derhal Atatürk Kitaplığı’nın dijital arşivinden Kurun gazetesinin 1 Nisan 1936 tarihli sayısına ulaştım. Birinci sayfada sağda “Gençlerle Başbaşa” başlıklı bir anket... Reşat Enis’in cevaplarının yer aldığı sütunda küçük bir kutuda okuyucu “Necip Fâzıl Ne Diyor?” sorusuyla beşinci sayfaya yönlendirilmiş. Beşinci sayfada yer alan Osman Cemal (Kaygılı) imzalı hayalî -ve aşağılama amaçlı- mülâkatta mesela “Eskilerden en çok kimi beğenirsin?” sorusuna Necip Fâzıl’ın cevabı şöyle:
“Vallahi monşer, eğer benden riyakârlık beklemez ve gerçekten kanaatimi olduğu gibi söylememi istersen ben eskilerden ebcet hesabile tarih söyleyenleri pek beğenirim ve mesela bunlardan Fuzuli’ye bayılırım. Fuzuli öyle ince bir sanatkardır ki tarih söylemekte onun kadar mükemmelini görmedik. İşte onun Kel Memiş isimli birinin ölümü için söylediği bir tarih size: ‘Kel Memiş gelmemişe döndü cihana sad hayf!’ Görüyorsun ya Fuzuli bir tek mısrada ne hüner, ne sanat, ne incelik göstermiş! Kel Memiş’le gelmemişi yan yana getirip böyle şedövr bir mısra ortaya çıkarmak her babayiğidin, hatta son zamanların ben sonra en yüksek şairi sayılan Nâzım Hikmet’in bile kârı değildir.”
***
Gazeteyi geriye doğru tarayınca 20 Mart’ta ilan edilen anketin Beş Hececiler’den sonra yetişen şairler neslini tanıtmak amacıyla düzenlendiğini öğrendim. Meğerse Basın Genel Direktörlüğü tarafından bir Fransızca Türk şiiri antolojisi neşredilmiş ve bu antoloji etrafında küçük bir kıyamet kopmuş. Bu tartışmalar sırasında Beş Hececiler kendilerinden sonra ciddiye alınacak yeni bir nesil yetişmediğini iddia etmişler. Kurun gazetesi de nisan sonlarına kadar devam eden ve yeni tartışmalara yol açtığı anlaşılan bir anket düzenlemiş. 21 Mart’ta Nâzım Hikmet’in cevaplarıyla başlayan ankette, o yıllarda eser veren bütün şairlerin ve bazı yazarların görüşleri alınmış.
Kurun, Osman Cemal’in Necip Fâzıl’ı öfkelendiren hayalî anketini neşrettikten bir hafta sonra da şairin -kendi iddiasına göre neşredilmemesi kaydıyla- verdiği cevapları muhtemelen şairin gösterdiği tepkiye bir karşılık olmak üzere kamuoyuna duyurma yoluna gitmiş. Sorular ve Necip Fâzıl’ın cevapları şöyle:
- Hececiler, kendilerinden sonra edebî bir nesil gelmediğini iddia ediyor ve eserleri nerede diye soruyorlar. Ne dersiniz?
- Ne geldiyse kendilerinden sonra geldi.
- Dünkü ve bugünkü edebiyatımız hakkında düşünceleriniz?
- Tanzimat’tan bugüne kadar hâlis ve hakiki edebiyat yoktur.
- Sanat hayatınızda ne yapmak istiyorsunuz?
- Allah bilir!
- Eskilerden ve yenilerden beğendikleriniz?
- Eskilerden Hazreti Adem’i, yenilerden Hazreti Hızır’ı!
- En çok beğendiğiniz şiir?
- Yoktur!
***
Önceki gün gözden geçirdiğim dergilerden biri de Peyami Safa’nın 1950’lerde çıkardığı Türk Düşüncesi... Maalesef tamamını edinemediğim bu derginin bendeki sayılarından biri de Mayıs 1959 tarihli “İrtica” özel sayısıdır.
O sıralarda da irtica yaygaraları ortalığı sardığı için “irtica”, “inkılâp”, “muhafazakârlık” ve “yobazlık” kavramlarını adamakıllı tarif etmek ihtiyacını hisseden Peyami Safa, “İrtica nedir?” başlıklı yazısında irticaın genel olarak “geriye doğru hareket” mânâsına geldiğini hatırlattıktan sonra (ki buna göre geriye doğru bütün hareketler irticadır), her canlı varlığın kendini koruma içgüdüsü bulunduğunu söylüyor. Özetle diyor ki:
Her şuurlu varlık hafıza vasıtasıyla kendini unutmaktan kurtulur ve kendini tanır. Alışkanlıkları vasıtasıyla kendi kendini tesis eder ve varlık kategorileri arasındaki yerine yerleştirir. Fertler için hâfıza ne ise, cemiyetler için tarih ve gelenekler odur. Tarihini kaybeden millet hâfızasını ve şuurunu kaybetmiştir. Bunun için muhafazakârlık tarihçi ve gelenekçidir. Cemiyetin geçirdiği zaruri inkılapların geçmişe ait değerleri yok etmemesini ister ve toplumun ölçüsüz değişmeye karşı mukavemetini temsil eder. Yani muhafazakârı (ve Muhafazakâr Parti’si) olmayan bir toplum düşünülemez. Ancak cemiyetin benliği ferdinki gibi hareketli bir vahdettir, ilerlemenin vahdetidir, sürekliliktir. Olduğu yerde kalan bir benlik değildir. Muhafazakârlık eskiyi muhafaza eder, fakat yeniyi tepmez; teptiği zaman irtica olur.
İleri memleketlerde muhafazakârlarla mürteciler ve mürtecilerle yobazlar arasındaki farka dikkat edilir. Aynı ölçüde, geçmişin düşmanı olmayan inkılâpçılarla düşmanı olan inkılâpçılar arasındaki farkın da şuuru vardır. Hakiki muhafazakâr inkılap düşmanı olmadığı gibi, hakiki inkılapçı da tarih ve gelenek düşmanı değildir.
İrtica kavramı kaypak ve bulanıktır. Belirli bir gerçeği karşılaması için sınırlandırılması gerekir. Uluorta kullanılan “irtica”, “inkılâp”, “devrim” kelimeleri hiçbir şey ifade etmez ve zihinleri karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.
***
Evet, eski mevkutelerde, yani gazete ve dergilerde keşfe çıkmak çok zevkli ve verimlidir. Hiçbir keşif gezisinden eliniz boş dönmezsiniz.
.17/05/2020 00:08
Zonaro’nun hatıralarını okurken
Korona günlerinde okuduğum kitaplar arasında hatıratlar önemli bir yer tutuyor.
Daha önce bölük pörçük okuduğum bazı hatıratları başucuma yığdım. Bunlardan biri de Fausto Zonaro’nun Türkçeye Turan Alptekin ve Lotte Romano tarafından çevrilen, çeşitli vesilelerle bazı bölümlerini okuduğum hatıratı: Abdülhamid’in Hükümdarlığında Yirmi Yıl: Fausto Zonaro’nun Hatıraları ve Eserleri (YKY, 2008).
Hatırat okumak hiç şüphesiz çok zevklidir; fakat birçok hatıratın kendini savunmak, haklı çıkmak, sorumluluktan kurtulmak, daha açık bir ifadeyle açıklamaktan ziyade saklamak amacıyla yazıldığı unutulmamalıdır. Yaşadıklarını dev aynasına bakarak yazdığı izlenimini verenler de vardır, merkezde durup her şey kendi etrafında cereyan ediyormuş gibi yazanlar da... Aynı hadise muhtelif hatırat kitaplarında farklı şekillerde anlatılmış olabilir. Bunun küçük bir örneğine Zonaro’nun hatıratını okurken şahit oldum.
***
Sultan II. Abdülhamid, bir gün saray ressamı Fausto Zonaro’yu Yıldız’a çağırtır. Başkatip Tahsin Paşa’nın odasında Mahmud Şevket Paşa’yla karşılaşan Zonaro, uzun bir bekleyişten sonra ikisinin de aynı amaçla davet edildiklerini öğrenecektir. Padişah, Ortaköy yamacındaki bir köşkün elden geçirilerek bir eski eserler müzesi olarak düzenlenmesini arzu etmektedir. Mahmud Şevket Paşa, projeyi organize edip disiplini sağlayacak, Zonaro da estetikten sorumlu yönetici olacaktır. Aslında müze için yeni bir bina yapılması ve bunun için mimarlar arasında bir yarışma açılması düşünülmektedir, fakat şimdilik söz konusu köşk kullanılacaktır.

Zonaro’nun anlattıklarını okuyunca ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza’dan da söz etmiş olabileceğini düşünerek heyecanlandım, çünkü bu büyük ressamın Esliha-i Atika Müzesi’ni kurmak üzere teşkil edilen komisyonda yer aldığını biliyordum. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Çünkü Zonaro söz konusu komisyondan şöyle söz ediyordu: “Bir komisyon kuruldu. Bir albay, bir binbaşı, iki yüzbaşı ve iki topçu teğmen; her biri özel bir görevden, biri fotoğraf çalışmalarından, öbürü silahların tasnif edilmesinden ve kataloğun hazırlanmasından, bir üçüncü de silahların temizlenip parlatılmasından sorumluydu.”

***
Zonaro’nun yazdıklarını okurken Esliha Müzesi’nden Bahriye ressamı Hüsnü Tengüz’ün Müge Kılıçkaya tarafından yayına hazırlanan Sanat Hayatım (2005) isimli hatıratında da bahsedildiğini hatırladım ve kütüphanemin geniş raflarında arkalı önlü dizilmiş kitaplar arasında güç bela bularak bu müzeyle ilgili bölümü yeniden okudum. Zonaro’nun “Ortaköy yamacındaki köşk” dediği, meğerse Yıldız Çini Fabrikası civarındaki Feridiye köşküymüş ve komisyon Mahmut Şevket Paşa reisliğinde şu isimlerden oluşuyormuş: Zonaro, Zekai Paşa, Ali Rıza Bey, Topçu Sami, Ahmet Ziya Bey, Necmi Bey ve Hüsnü Bey.
Komisyon gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra çalışmaya başlar. Zonaro, komisyon üyelerinden dördünün (Zekai Paşa, Üsküdarlı Hoca Ali Rıza, Ahmet Ziya Akbulut ve Hüsnü Tengüz) önemli ressamlar olduklarını hiç şüphesiz biliyordu; hatta çalışmalar sırasında bir gün Hoca Ali Rıza ve Hüsnü Tengüz’ün karakalem portrelerini yapmıştı. Fakat bırakın onların bu yönlerine işaret etmeyi, isimlerini bile zikretmemiş ve işleri sanki sadece kendisi yürütüyormuş gibi anlatmıştır. Mesela müzeye konulacak eski silahların nasıl toparlandığını şöyle anlatıyor:
“İstanbul’da göz kamaştırıcı zırhlarla dolu birkaç devlet deposuna, rutubetli ve karanlık yeraltlarına ve Aya İrini’nin büyük silah mahzenine girildi. Arabalar dolduruldu ve ne varsa Yıldız’a taşındı. Burada o göz kamaştırıcı zırhları anlatmaya kalkışmayacağım. En değişik arabesk üslupta bezenmiş pirinç miğferler, en eski dönemlerden her çeşit kılıç ve kalkan, mızraklar, ancak iki elle tutulabilen uzun palalar ve bütün o kusursuz zırh parçaları, aylar ve aylar boyunca benim için çok ilgi çekici bir çalışma oldu. Yapım mühründen halis Toledo kılıcını tanıyabildiğimde de büyük mutluluk duydum. Elimden ne çok haçlı kılıcı geçti.”
Hüsnü Tengüz ise el yazısıyla orijinali Deniz Müzesi’nde muhafaza edilen hatıratında “Ressam-ı Hazret-i Şehriyarî”nin nasıl çalıştığından şöyle söz eder: “Zonaro’nun müzenin kuruluşunda bir hizmeti olmuyordu. Haftada iki gün geliyor, bazen boya takımlarını önüne koyarak resim yaptırdığımız oluyordu.”
Esliha Müzesi çalışmaları yürütülürken Sultan II. Abdülhamid’den bir ferman daha sadır olur: Majesteleri İtalya Kralına armağan edilmek üzere silahlar seçilecek ve bunlar güzelce sandıklanarak İtalya’ya gönderilecektir. Zonaro en güzel ve az bulunur yirmiden fazla zırh parçası seçtiğini ve sandıklara kendisinin özel bir dikkatle seçtiği silahlardan başkasının konulmadığını söylüyor. Aynı konuda Hüsnü Tengüz’ün anlattıkları ise şöyle:
“İtalya kralına hediye edilmek üzere kıymetli silahların her çeşidinden birer tane ayrılmasına emir çıkmıştı. Ekserisi Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği, Çerkez hükümdarlara ait olan bu silahlardan bir kısmının bu suretle elden çıkarılmasına çok üzülmüştük. Bir cins silahtan dört taneden fazla olanları ayırmak suretiyle bir takım sandıklanarak gönderilmişti.”
***
Zonaro’nun anlattıklarından Esliha Müzesi binası için açılan proje yarışmasını Mimar Vedat (Tek) Bey’in kazandığını, fakat muhtemelen maliyetin yüksekliği yüzünden iradenin bir türlü çıkmadığını öğreniyoruz. Hüsnü Tengüz ise Yıldız’daki bomba hadisesinin (15 Temmuz 1905) ardından Esliha Müzesi komisyonunun lağvedildiğini ve saraydan çıkarıldıklarını söylüyor. Sermet Muhtar Alus da bir yazısında Sultan Abdülhamid’in Esliha Müzesi’nin Maçka Kışlası önüne yapılmasını emrettiğinden, fakat tam işe başlanmak üzereyken komisyonun lağvedildiğinden, bir süre sonra söz konusu köşkteki “model müze”nin de kapandığından söz eder.
Öyle anlaşılıyor ki, bu teşebbüsün yegâne neticesi, İtalya Kralı’nın koleksiyonunu zenginleştirmek olmuştur.
.24/05/2020 00:23
Eski bir bayram yazısı
Hayatını çocuklara adamış değerli bir şair ve yazar olan Mustafa Ruhi Şirin, bayram vesilesiyle kurucusu ve başkanı olduğu Çocuk Vakfı adına şöyle bir mesaj yayımladı: “Zaman adalet, merhamet ve kardeşlik zamanı. İmkânı olan herkesi en yakınındaki yoksul aile ve çocuklara destek vermeye davet ediyoruz.”
Kovid 19 salgını yüzünden sokağa çıkma yasağı uygulandığı için bugün başlayan Ramazan Bayramı’nda sadece yoksul çocuklar değil, bütün çocuklar mahzun... Belki bayramlık elbiselerini giyecekler, fakat hiçbiri babalarıyla bayram namazına gidemeyecek, sokağa çıkamayacak, koşup oynayamayacak, eğer ayrı yaşıyorlarsa dedelerinin, ninelerinin ellerini öpüp bayram harçlığı alamayacak, kısacası bayram edemeyecekler.
Türkçenin güzel tabirlerinden biridir “bayram etmek”; her türlü sevincimizi ifade etmek için bu tabiri kullanırız. Lezzetli bir yemek yiyince midemiz, bir güzellik görünce gözümüz, güzel bir ses işitince kulaklarımız bayram eder. Ama bu bayram hepimiz için sevinçten ziyade hüzünle dolu... Üstelik birileri ağız tadımızı büsbütün bozmaya, yani bayramımızı zehir etmeye karar vermişler. Tam bayrama girerken, İzmir’de merkezî ezan sistemine sızıp camilerden aynı anda Çav Bella marşını çalarak yaraya tuz biber ekenlerden söz ediyorum. Polisimizin bu saygısızlığı yapan densizleri en kısa sürede yakalayarak adalete teslim edeceğinden eminim.
Yazarlık hayatım boyunca o kadar çok bayram yazısı yazdım ki ne yazsam daha önce yazdıklarını tekrar etmiş olacağım. Bu sebeple tam on yıl önce yazdığım “Lâtilokum” başlıklı yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum:
***
Haftada bir yazıyorsanız ve yazı gününüz bayrama denk gelmişse başka konu aranır mı? İyi ama, ne yazabilirim ki? Geçen yıllarda yazdığım bayram yazılarına baktım, söyleyebileceğim her şeyi söylemişim. En iyisi, dedim, eskilere bir göz atmak! Onlar günlük hayata daha fazla girer, aklınıza gelebilecek her konuda lezzetli fıkralar, denemeler yazarlardı. Mesela Refik Halid’e bakabilirdim.
İnkılâp Kitabevi, bu büyük yazarın bütün eserlerini yeniden -ve sadeleştirmeksizin- yayımlamaya başladığı için kısa da olsa bir yazıya niyetleniyordum. Fırsat bu fırsattı; hemen kroniklerini bir araya getirdiği kitaplarını hızlı bir şekilde gözden geçirdim ve Bir Avuç Saçma’da “Bayramlar Arasında Bir Mukayese” başlıklı yazısına rastladım. Hazret, bu yazısında iki dinî bayramı karşılaştırarak tercihini “Şeker Bayramı” dediği Ramazan Bayramı’ndan yana koymuş; çocukluğundan beri “kan manzarasile et kokusundan” hiç hazzetmez, Şeker Bayramlarına ise bayılırmış.
Refik Halid, Ramazan Bayramı’na ısrarla “Şeker Bayramı” diyenlerden. Birkaç yıl önce bu bayramın ismi konusunda basında hararetli bir tartışma yaşanmış, hatta yanlış hatırlamıyorsam, işgüzar bir köşe yazarı üşenmeyip meslektaşlarını “Ramazancı”, “Şekerci” ve “orta yolcu” tasnif etmişti. O zaman, bu çeşitliliği kavga konusu değil, Türkçenin ve kültürümüzün bir zenginliği saymak gerektiğini, benim neslimin ikisine de aşina olduğunu yazmıştım. Bildiğim kadarıyla, bayram ziyaretine gelenlere öncelikle şeker ve tatlı ikram edilerek bir bakıma yıl boyunca “ağız tadı” temennisinde bulunulduğu için Ramazan Bayramı’na halk arasında bu isim verilmiştir. Zaten bizde hemen herkesin çocukluğunda yaşadığı bayramlar şekerle özdeşleşmiştir. Bayram deyince benim gözlerimde de rengârenk horoz şekerleri canlanır.
Ne diyordum? Refik Halid, söz konusu yazısında, bir Kurban Bayramı sabahını uzun uzun tasvir ettikten sonra “Hâlbuki Şeker bayramlarına bayılırdım!” diyerek sözü çocukluğunun Şeker Bayramlarını getiriyor:
“Gözlerimi açar açmaz hususi olarak benim için yaptırılan şekerleme kutusunu elime uzatırlardı. Bu ya kadife kaplı, sırma şeritli yahut da atlas üzerine yağlıboya resimli, cici, nefis, şık bir şeydi. Sarı, parlak madenden mini mini anahtarı, saat kurulacağı kadar da küçük bir kilidi vardı. Heyecanla açardım. Bazan fondan dizisi, bazan gelin serpmesi, bazan kayısı şekerlemesi yüzüme güler, gözlerime sevinç ışığı, gönlüme saadet çırpıntısı dolardı. Ah o lâtilokumlar (...) Sonra İstanbul’un minimini, bembeyaz, sert ve gevrek badem şekerleri... Çocuk aklile bunları düşününüz, bir de kavurma tenceresini veya yahni sahanını... Elbette şeker bayramını tercih ederdiniz!”
Fondan, gelin serpmesi, kayısı şekerlemesi, lâtilokum... Sizin de gözlerinizde şekerci vitrinleri ve içlerindeki renk renk şekerlerle ışıldayan kavanozlar canlandı mı? Başkasını bilmem ama, bana hep şekerci vitrinlerindeki kavanozlardan bayram sevinci taşıyormuş gibi gelir. Hele o cânım akide şekerleri...
Refik Halid’in yazısından yukarıdaki bölümü iktibas ederken aklıma takıldı; acaba günümüz gençlerinden kaçı bu “lâtilokum” kelimesini duymuştur? Ve kaç kişi lâtilokumun “lokum”un babası olduğunu bilir? “Râhatü’l-hulküm”ün de büyükbaba olduğunu herhalde etimolojiyle ilgilenenler dışında bilen kalmamıştır. “Boğazı rahatlatan şey” anlamındaki Arapça “râhatü’l-hulküm” sözü Türkçede zamanla “lâtilokum”a dönüşmüş, o da kısalıp “lokum” olmuş. Fakat Refik Halid gibi Türkçeye hususi bir itina gösteren bazı yazarlar kelimenin “latilokum” halini de severek kullanırlardı. “Ah o lâtilokumlar!” cümlesi sizce sadece lokumun değil, kelimenin de lezzetini hissettirmiyor mu?
Burada bir parantez açarak her dilin bir mucize olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu mucizenin sırlarına bütünüyle vâkıf olmak, yani tarihin karanlık devirlerinden başlayarak nasıl oluştuğunu, nasıl ve nerelerden beslenip şekillendiğini, nasıl kıvama erdiğini bütünüyle anlamak imkânsızdır. Cahilce müdahaleler ve tasfiye girişimleri, yani dilin genetiğiyle oynamak, bu oluşum sürecinde kazandığı incelik ve zenginlikleri, daha da kötüsü, ruhunu yok edebilir. Misal mi istiyorsunuz? İşte bugünkü Türkçe! Renksiz, lezzetsiz, derinliksiz... Refik Halid’in eserlerinde bir zamanlar yapıldığı gibi, gelişigüzel sadeleştirmeler de aynı şekilde metnin ruhunu yok etmektedir.
Parantezi kapatıyor ve diyorum ki, lokumun her çeşidini severim; fakat benim favorim akide şekeridir. Kavanoz ve şekerliklerde nadide mücevherler gibi ışıldayan bu leziz tatlının hikâyesini de anlatmak isterdim, fakat yerim kalmadı. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ndeki “Akide Şekeri” maddesini ve aziz dostumuz Haluk Dursun’un kısa bir süre önce yeni baskısı yapılan İstanbul’da Yaşama Sanatı adlı kitabındaki “Akidenin Sırrı” yazısını okumanızı tavsiye ederim.
Malik Aksel'in bayram yerlerini tasvir ettiği suluboya çalışması.
Bütün okuyucularımın İyd-i Fıtr’ını, Ramazan ve Şeker Bayramını tebrik ediyor, hiç eksilmeyecek bir ağız tadı diliyorum.
NOT. Bu vesileyle isimlerini andığım Refik Halid, Reşat Ekrem ve sevgili dostum Haluk Dursun’a Cenab-ı Hak’tan rahmet niyaz ediyorum
.31/05/2020 00:26
Whittemore, Ayasofya ve Kazasker’in levhaları
Charles King adında Amerikalı bir profesörün “Modern İstanbul’un Doğuşu” alt başlığını taşıyan Pera Palas’ta Geceyarısı (2019) isimli kitabını okuyorum.
Çok iyi yazılmış ve dilimize başarıyla tercüme edilmiş bir kitap... Ağırlıklı olarak İstanbul’un iki savaş arasında yaşadığı büyük dönüşümü anlatan yazardan çok şey öğrendim. Mesela 1932 yılında Ayasofya’daki Bizans mozaiklerini ortaya çıkarmasına izin verilen Thomas Whittemore’un kim olduğunu... İstanbul’a özel bir görevle geldiğinden şüphe etmediğim bu Amerikalıdan Yıldıray Oğur da üç dört yıl önce bir yazısında söz etmişti.
Whittemore, Tuft Üniversitesi’nin İngilizce bölümünden mezun olmuş, Harvard’da lisanüstü sanat ve sanat tarihi derslerine girmiş ve bir arkadaşı vasıtasıyla “estet” diye bilinen bir erkek topluluğuna katılmış. Kitabının “Kutsal Bilgelik” bölümünde çarpıcı bir Whittemore portresi çizen King, bu topluluğa mensup olan müzmin bekârların her birinin Yankee aksanıyla konuşan bir tür Oscar Wilde olduğunu ve o çağda bunun ne anlama geldiğini herkesin bildiğini söylüyor.
Whittemore’un 1890’larda Amerika’da kendini Bizans’a adayan öncü gruba dâhil olduğunu da King’in kitabından öğrendim. Ancak hazret Münih’te, 1910 yılında açılan muhteşem İslâm Sanatları Sergisini gezdikten sonra Yakındoğu’nun zengin İslâm mirasıyla da ilgilenmeye başlamış. Aslında -Mısır’da yapılan bir kazıda asistan olarak çalışmışlığı sayılmazsa- sanat tarihi ve arkeolojiyle ilgili herhangi bir derecesi ve tecrübesi yokmuş. Ama İstanbul’da mülteci Beyaz Ruslara yardım ederken bile “bölgenin çok katmanlı mirasına ilgisi hiç azalmamış.”
1920’lerin başında Bolşevik ordusundan kaçarak İstanbul’a sığınan Beyaz Ruslar için vakıflar, hayır dernekleri, yetimhaneler vb. kurulmasına öncülük eden ve bunları Pera Palas’taki süitinden yöneten Whittemore, King’in anlattığına göre, işgal kuvvetleri komutanlarıyla da Osmanlı yöneticileriyle de rahatça görüşebiliyormuş.
***
Savaştan sonra Bizans Enstitüsü’nü kurup Paris, Boston ve İstanbul’daki “derme çatma şubeleri” vasıtasıyla para toplamaya başladığına göre, Whittemore’un Bizans mirasına duyduğu ilgi ağır basıyordu ve Ankara’dan kurduğu Enstitü’nün antetli kâğıtlarıyla Ayasofya’da çalışma izni istemişti.
Whittemore’un o tarihte milletvekili olan Müze Müdürü Halil Edhem Bey’i etkilediği ve istediği izni hiçbir zorlukla karşılaşmadan aldığı anlaşılıyor. Bu teşebbüs, hem devletin dinle bağlarını koparma projesini hayata geçirmek hem de dün Anadolu’ya işgal ederek korkunç bir katliama imza atan Yunanistan’la sıcak ilişkiler kurabilmek için bulunmaz bir fırsattı. King, “parlak bir düşünce” diyor. Whittemore’a mozaik araştırması için verilen izin, Ayasofya’nın müze dönüştürülme sürecinin başlangıcıydı.

Ayasofya’da Bizans mozaiklerinin, daha doğrusu ikonaların ortaya çıkarılması, fethi ve hâkimiyetimizi temsil eden bu “fethiye” camiinin ibadete kapatılacağı anlamına geliyordu, çünkü tasvirlerin bulunduğu mekânda artık namaz kılınamazdı ve bunun büyük bir tepkiye yol açması kaçınılmazdı. İstanbul basınında çıkan bazı eleştiriler ilme hürmetsizlik diye damgalanmış ve Whittemore da büyük âlim diye pazarlanmıştı. Nadir Nadi, Cumhuriyet gazetesindeki “Ayasofya’nın Mozayıkları: İlme Hürmet Lâzımdır” (sayı 3062, 14 Teşrinisani 1932) başlıklı yazısında, o tarihte milletvekili olan Halil Edhem Bey’in koluna yapışarak söylediklerini naklediyordu:
“Muhabiriniz bugün beni buldu ve Cumhuriyet’ten aldığı talimata tevfikan bazı gazeteler tarafından etrafında o kadar münasebetsiz dedikodular yapılmış ve yapılmakta olan Ayasofya mozayıkları hakkındaki fikirlerimi istedi. Hakikat-i halde bu mozayıkların temizlenip ortaya çıkarılmasına hususi maksatlar atfolunması kadar çirkin bir harekete nadir tesadüf olunur. İlim namına bundan şahsan müteezzi olduğum için Cumhuriyet karilerine vaziyetin hakiki mahiyetini izah etmeği bir vazife bildim.”

Kazasker’in levhaları indirildikten sonra duvara dayalı olarak duruyor. Arka plandaki kapının yüksekliğiyle karşılaştırılınca levhaların cesameti daha iyi anlaşılmaktadır.
Nedir Nadir, bütün eleştirileri “demagoji” diye niteleyen Halil Edhem’in sözlerini naklettikten sonra kendi görüşlerini açıklıyor. Diyor ki:
“Amerikalı âlim Whittemore, Ayasofya’nın mozayıklarını meydana çıkarmak için bittabi Cumhuriyet hükümetimizin müsadesile para ve emek sarf ederek çalışıp duruyor. Heyecanlı haberler vermek gayretini güden bazı meslektaşlar bunda dinî maksatlar olduğu ifşa ve ilana koyularak umumun -hem hangi umumun?- dikkatini kendi üzerlerine celbetmek hevesine düşmüşler. Bunlara nazaran güya muhterem âlim mozayıkları temizleyip ortaya çıkarmakta Hıristiyanlık fikirlerinden ve hislerinden mülhem bulunuyormuş. Orası pek malum değildir. Fakat şüphesiz tarihin en kıymetli eserlerinden olan bu mozayıkların vaktile badana edilerek kapatılmış bulunması İslâm dini namına ihtiyar edilen çok kaba bir taassup eseri idi. Burası aşikâr bir hakikattir.”

***
Whittemore’un Ayasofya’ya girdikten sonra yaptığı ilk iş, büyük hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eserleri olan “Allah”, “Muhammed”, “Ebubekir”, “Ömer”, “Osman”, “Ali”, “Hasan”, “Hüseyin” levhalarını yerlerinden saygısızca indirip duvarlardan birine dayamak olmuştu. Aslında Whittemore’un ve ona izin verenlerin Ayasofya’dan atmak istedikleri bu devasa levhalar -kapılardan çıkarılamadığı, parçalamaya da cesaret edilemediği için- yıllarca duvara dayalı olarak bekletildi.
Bizans Enstitüsü’nün sırf ilim ve sanat aşkıyla kurulduğunu zanneden veya öyle olduğunu kabul etmeyi amaçlarına daha uygun görenler, Whittemore’u da kamuoyuna büyük âlim diye lanse ediyorlardı. Nadir Nadi’nin söz konusu başyazısının çıktığı sayıda “Bunlar artık dinî değil, yalnız ilmî mahiyeti haiz yüksek kıymetli eserlerdir,” spotuyla verilen “Ayasofya Mozayıkları” başlıklı haberde Halil Edhem’in Whittemore’le çektirdiği bir fotoğrafa da kullanılmıştı. O zaman, “Peki, Kazasker Mustafa İzzet’in levhaları yüksek kıymette eserler değil mi? Onları niçin atmak istiyorsunuz?” diye soran olmuş muydu, bilmiyorum.
***
Peyami Safa, 1959 yılında “Ayasofya minarelerinden ezan sesleri kesilince, Ortaçağ artığı ihtiraslar kabarmağa başladı” diye yazmıştı. Zira Avrupa, özellikle Bizans kültürüyle ilgilenen kurum ve kişiler, Ayasofya’nın müze haline getirilmesini de yeterli bulmuyordu. 1950’lerde UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyesi olan Peyami Safa, söz konusu yazısında, bir ara başta UNESCO olmak üzere, bazı milletler arası kültür kuruluşlar vasıtasıyla Ayasofya civarında bir “cité historiquè” yapılmak istendiğini, fakat bunu millî komisyonda reddettirmeyi başardığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Fakat merkez ısrar ediyordu. Bu teşebbüse muvazi olarak bir de Ayasofya ve civarını Vatikan gibi serbest ve müstakil bir bölge halinde Patrikhane’ye bağlı bir ruhanî merkez şekline sokma gayretleri devam etmektedir.”
NOT. Charles King’in kitabı Ayşe Anadol tarafından dilimize çevrildi ve Alfa Yayınları Tarih Dizisi’nde yayımlandı.
.7/06/2020 00:38
Minyatür deyip geçmeyiniz
Dublin’deki Chester Beatty Library’de, bu kütüphaneye nasıl ve ne zaman intikal ettiğini bilmediğimiz bir albümde harika bir kahvehane minyatürü vardır. Kahve ve kahvehaneler hakkında yazan her araştırmacının mutlaka söz ettiği bu minyatürde, muhtemelen, 16. yüzyılda Tahtakale’de açılan kahvehanelerden biri tasvir edilmektedir.
Vak’anüvis Peçevî İbrahim Efendi, İstanbul’da ilk kahvehanenin açılış tarihi olarak 1554’ü verir. Bu tarih, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adlarında iki Arap kahvecinin İstanbul’a gelip Tahtakale’de kahvehane açtıkları tarihtir. Şems’in daha önce geldiği ve ayrı ayrı kahvehaneler açtıklarına dair kayıtlar da bulunuyor. Bu yeni mekânlar çok geçmeden keyiflerine düşkün okuryazar takımının uğrak yeri hâline gelir. Kimi kitaplarla meşgul olmakta, kimi tavla, mangala veya satranç oynamakta, şairler de birbirine yeni yazdıkları gazelleri okumakta, kısacası “iki akçe” kahve parası vererek hoşça vakit geçirmektedirler. Azledilmiş kadılar ve müderrislerle açıkta kalmış devlet adamlarının çok rağbet ettikleri kahvehanelere zamanla mevki ve makam sahipleri de gelip gitmeye başlayınca oturacak yer bulunamaz olur.
Chester Beatty’deki minyatür, o tarihte yeni açılan kahvehanelerin bütün bu fonksiyonlarını bir arada gösteriyor olması bakımından son derece önemli bir belgedir. Ralph S. Hattox ve Ulla Heise’in kahvehanelerin toplumda nasıl bir ihtiyacı karşıladığı sorusuna cevap veren bir belge olarak okudukları bu minyatürden çok daha fazla bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu Cem Behar’dan öğrendik. Altta, sol taraftaki müzisyenlere odaklanan Cem Bey’in “Tarz-ı Osmanî” musikinin nasıl oluştuğuna dair yepyeni bir tez geliştirdiğini söylersem şaşırmayınız.
Bu teze geçmeden önce, “Tarz-ı Osmanî” minyatür sanatının şaşılacak ölçüde gerçekçi olduğunu, minyatürlerden hareketle Osmanlı hayat tarzı, mekânlar, kılık kıyafet, günlük eşya vb. hakkında son derece sağlam bilgiler edinilebileceğini hatırlatmak isterim.
* * *
Rahmetli Süheyl Ünver, “Herkesin bir mesleği, bir de meşgalesi olmalıdır; o meşgale bütün kültürümüzdür” derdi. “Cem Behar seçkin bir ekonomisttir, meşgalesi ise kültürümüz” diyemiyorum, çünkü kültürümüzün özellikle musiki bahsi onun hayatında bir meşgale olmanın çok ötesine geçmiş, asıl mesleğini de aşan bir ihtisasa dönüşmüştür. Türk musikisi üzerine yazdığı kitapların sayısı yanlış saymadıysam on’dan fazla; hepsi ciddi araştırmaların ürünü olan ve yeni yaklaşımlar getiren kitaplar... Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan son kitabı da öyle. İsminde Ahmet Kutsi Tecer’in meşhur çocuk şiirine ironik bir atıfta bulunuluyor: Orada Bir Musiki Var Uzakta. (Ocak 2020). Kitabın alt başlığı ise şöyle: “XVI. Yüzyıl İstanbul’unda Osmanlı/Türk Musıki Geleneğinin Oluşumu”.
Türk musikisinin oluşumu meselesine aynı zamanda bir ekonomist ve şehir tarihi üzerinde yoğunlaşmış bir sosyal tarihçi olarak geniş bir perspektiften bakan Cem Behar, İmparatorluk başkentinde, yani İstanbul’da “tarz-ı Osmanî” musikinin oluşmasında yeni siyasî, sosyal ve ekonomik şartların rolünü irdeliyor. Hareket noktası ise kitabın kapağında yer alan ve yirmi beş sayfalık altıncı bölümde enine boyuna analiz edilen söz konusu minyatür... Bu, öyle sanıyorum ki tek bir minyatür hakkında bugüne kadar yazılmış en kapsamlı analizdir.
* * *
Cem Behar’ın yeni kitabında savunulan tez kısaca şöyle özetlenebilir: Osmanlı hanedanının tevarüs ettiği ve İstanbul’a taşınan Saray ve seçkin kesim musikisi, Herat, Tebriz ve Bağdat gibi şehirlerde Timurlu, İlhanlı ve Selçuklu saraylarında icra edilen musiki idi. Saray ve ekâbir tarafından himaye edilen bu musiki profesyonel sanatkârlar tarafından icra ediliyor, sözlü eserlerde de ağırlıklı olarak Farsça kullanılıyordu. Esasen Doğu’ya yapılan seferlerden dönüşlerde İstanbul’a çok sayıda musikişinas getirilmiş, bazı musikişinaslar ise hususi olarak davet edilmişti. Ne var ki bu Farisi musiki İstanbul’da talep yaratamadığı için uzun süre tutunamadı. Çünkü 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’a akan kırsal kesimin musikisi kahvehanelerde icra edilerek popülerlik kazanmaya başlamıştı. Seçkinler tarafından “avamî” bulunsa da bu musikinin İstanbul’da dönüştürücü bir rol oynadığı, sözlü eserlerde ise Farsçanın yerini Türkçenin almaya başladığı güfte mecmualarından da anlaşılmaktadır. Cem Behar diyor ki:
“On altıncı yüzyılda ‘avam’ın İstanbul’da musıki üretim ve icrasına yoğun bir biçimde katılmasıyla bu musiki damarı ile ‘seçkin’ damar arasındaki örtüşme ve geçişkenlikler (ki bunların çok sayıda örneğine her devirde rastlanıyor) devamlılık kazanmış ve Osmanlı/Türk musıkisinin esas niteliklerini belirler hale gelmiştir (...) Şehre göçen ‘çevre’ musiki kültürü burada karşılaştığı ‘merkez’ musiki kültüründen bazı teknik öğeler (makam, usul vb.) alıp onları kendi dil, güfte, üslûp ve çalgılarıyla bir araya getirip mezcetmiştir. Burada hiç değilse sürecin ilk başlarında ‘kemiyet keyfiyete galebe çalar’. Yani musiki kültürünün içinden geçmekte olduğu eksen değiştirme sürecinde bir süre niceliğin niteliğin önüne geçmesi olağan karşılanmalıdır.”
Bugün Klasik Türk Musikisi dediğimiz “Tarz-ı Osmanî” musiki böyle teşekkül etmiştir. Şiir ve resmimizin de benzer süreçlerden geçtiği rahatlıkla söylenebilir.
* * *
Cem Behar’ın 250 küsur sayfalık kitabında anlattıklarını ve tezini dayandırdığı bütün argümanları bir tanıtma yazısında özetlemek elbette mümkün değil. Kısaca diyebilirim ki, Cem Behar, Hüseyin Sadettin Arel’in yarım asır önce sorduğu “Türk Musikisi Kimindir?” sorusuna çok kapsamlı ve ayağı yere basan bir cevap vermiştir. İlk olarak Ziya Gökalp tarafından ortaya atılan, Cumhuriyet devrinde de musiki inkılâbını yapanların tepe tepe kullandıkları iddialar Cem Behar’ın bu kitabıyla tarihin çöp sepetine atılmıştır.
.14/06/2020 00:12
Sultanahmet Camii ve Mimar Kemaleddin Bey
Rahmetli Turgut Cansever’le tanıştıktan sonraki ziyaretlerimden birinde söz dönüp dolaşıp Sultanahmet Camii’ne gelince, “Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu camiin sanat galerisi yapılmak istendiğinde dair bir şeyler okumuştum, fakat nerede okuduğumu hatırlamıyorum,” demişti.
Aradan epeyi zaman geçti. Bir gün bir kitabı ararken kütüphanemin kuytu bir köşesinde, fi tarihinde bir sahaftan satın alıp unuttuğum Filarmoni dergisinin sayıları gözüme ilişti. Gelişigüzel karıştırırken 112. sayıda 11 Kasım 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinden iktibas edilmiş “Atatürk’ten Anılar” başlığını taşıyan bir yazı gördüm. Cemal Reşit Rasim diye de bir imza... Yazıyı okuyunca “Hah, işte buldum!” dediğimi hatırlıyorum. Ama Cemal Reşit Rasim ismini hiç duymamıştım. Bu, olsa olsa Cemal Reşit Rey’dir diye düşündüm, ama teyid etmeliydim. Araştırdım, tahminim doğruydu; adamlar imzayı yanlış naklettikleri gibi yazının başlığını da değiştirmişlerdi. “Atatürk müzisyen değildi; müzikte fazla bilgisi olduğunu zannetmiyorum,” cümlesiyle başlayan bu yazının gazetedeki başlığı “Atatürk ve Müzik”ti.
Cansever Hoca’nın Sultanahmet Camii’nin galeri yapılmak istendiğine dair yazıyı Cumhuriyet’te okuduğu anlaşılıyordu. 1990’ların başıydı. Hemen oturup “Sultanahmet Camii Nasıl Kurtuldu?” başlıklı bir yazı kaleme almış, bu yazıyı daha sonra bir kitabımda değerlendirmiştim. Değerli bir kompozitör olan ve bugün ismi bir konser salonunda yaşatılan Cemal Reşit Rey, “musiki inkılâbı”yla ilgili hatıralarını anlattıktan sonra şunları yazıyordu:
“1926 Ağustos’unda Maarif Vekili Necati Bey, bir Sanayi-i Nefise Encümeni toplamıştı. Bu encümene beni de davet etti. İşte o encümende alınan kararla mekteplerden alaturka musiki tedrisatı kaldırıldı. Böyle isabetli kararların yanında fazla cüretkâranelerinin de alınmasına ramak kaldığına şahit oldum. Bu encümenimizin reisi rahmetli Namık İsmail ile rahmetli Çallı İbrahim, Necati Bey’e bir dilekçe sundular. Bu dilekçede ressamların eserlerini teşhir edecek bir galeriden mahrum bulunduğu belirtiliyor ve hükümetten bu iş için bir mahal isteniyordu. İstenilen mahal neydi biliyor musunuz? Sultanahmet Camii... Ancak ilâve ediliyordu ki, camide yukarıdan gelen ışığın az oluşu resimlerin iyi şerâit altında teşhirine mâni idi. Bunun için kubbede delik açılması teklif edilmişti. Necati Bey muvafakatini vermek üzere iken, rahmetli Mimar Kemaleddin Bey’in pür-hiddet yerinden kalkarak söylediği sözlerden sonra bu karardan vazgeçildi. Sanat inkılâplarında isabetli kararların alınmasının ne kadar zor olduğunu o gün unutulmaz şekilde anladım.”
* * *
Sultanahmet Camii’nin sanat galerisi haline getirilmiş, üstelik Namık İsmail ve Çallı İbrahim’in “nü”leri daha iyi görünsün diye kubbesinde kocaman bir delik açılmış olduğunu düşünün! Hadi birinci teklifi anlayışla karşılayalım; adamlar inançsızdır, mabetlerin lüzumuna inanmamaktadırlar, onların mabetleri sanat galerileri, konser salonları vs.dir, diyelim. Peki, iki sanatçı, Sultanahmet Camii gibi bir sanat eserinin kubbesinde delik açılmasını nasıl isteyebilmişlerdir? Kendileri tablolarından herhangi birine herhangi birinin müdahale etmesine razı olurlar mıydı?
Günümüzde hiçbir sanatçının -dinî inançlara sahip olsun olmasın- böyle bir uygulamayı tasvip edeceğine ihtimal vermiyorum.
Sanayi-i Nefise Encümeni’nde Mimar Kemaleddin Bey olmasaydı yahut Kemaleddin Bey de Namık İsmail ve Çallı İbrahim gibi düşünüyor olsaydı ve Sultanahmet Camii kubbesinden delikler açılıp sanat galerisine dönüştürülseydi ne olurdu? Bunu tahmin etmek zor değil! Toplumun bir kesimi, 1950 yılından başlayarak -50’den önce ses çıkarmak her babayiğidin kârı değildi- her gün değilse üç beş günde bir “Kubbedeki delikler kapatılsın, Sultanahmet ibadete açılsın!” diye haykırıyor olurdu. Ve her haykırışta laiklik elden gider, ülke karanlığa gömülürdü! Hatta belki de Yunanlılar “Aslında Sultanahmet Osmanlı değil, Bizans eseridir! Hain Osmanlılar, Ayasofya gibi onu da cami yaptılar!” iddiasında bulunur, bizim ilericilerle birlikte, ibadete açılmasını isteyen gericilere savaş açarlardı. Alın size hiç yoktan bir kavga...
Ayasofya’nın önce Amerikalı Thomas Whittemore’a emanet edilmesi, daha sonra müzeye dönüştürülmesi Sanayi-i Nefise Encümeni gibi bir komisyonda tartışılarak alınmış bir karar değil, bir oldubittidir. Tartışılmış olsaydı, belki Kemaleddin Bey gibi aklıselim sahibi bir üyenin itirazı dikkate alınır, yıllarca içten içe kanadıktan sonra 1950’lerde açılıp sürekli kaşınan yarayla uğraşıyor olmazdık.
* * *
Bazan kendime “Acaba Mimar Kemaleddin Bey’in Sultanahmet Camii’ni galeriyle dönüştürme projesine engel olduğu için mi Ankara istiskale uğradı?” diye sormadan edemiyorum. Bu suali niçin sorduğuma gelince:
Maarif Vekâleti, 1927 yılında modern okul yapımı için danışman mimar olarak Avusturya asıllı İsviçreli mimar Ernst A. Egli’yi davet eder. Ankara’ya “bir modern mimari peygamberi edasıyla” gelen Egli’ye yaptırılan ilk iş, o tarihte Gazi Terbiye Enstitüsü binasını tamamlamaya çalışan Mimar Kemaleddin Bey’i hırpalatmak olur. Sedat Çetintaş’ın ifadesiyle, “sanat ve teknik bahsinde Kemaleddin’e ulaşamayacak durumda” olan Egli, Gazi Terbiye projesine eleştiriler yağdırmaya başlar.
Kendi değerlerini küçümseyen ve öteden beri yabancı uzmanlara düşkün olan bürokrasi, Egli’nin eleştirilerini benimseyecek ve Kemaleddin Bey’i projede onun teklifleri doğrultusunda tadilata zorlayacaktır. Kemaleddin Bey’in önünde iki yol vardır: Ya bırakıp gitmek yahut projesini Egli’nin teklif ettiği yönde tadil ederek tamamlamak... Eserini, büsbütün Egli’ye bırakmak istemeyen Kemaleddin Bey ikinci yolu tercih eder.
Egli’nin muhtemelen kendine yer açmak amacıyla yönelttiği haksız eleştiriler yüzünden çok üzülen Kemaleddin Bey’in acı acı gözyaşı döktüğü söylenir. Aynı yıl beyin kanaması geçirerek hayata veda etmesi de belki yaşadığı bu derin üzüntünün bir neticesiydi.
CHP Milletvekili İbrahim Kaboğlu’nun “Hatta Sultanahmet Camii de müze yapılmalıdır!” dediğini duyunca işte bunları hatırladım
.21/06/2020 00:21
Sayıların büyülü dünyası
Bazı kitapları yıllar önce okuduğum halde yeniden okumak ihtiyacını hissediyor, fakat vakit bulamıyordum. Pandemi yüzünden yaşamak zorunda kaldığımız karantina günleri bu bakımdan bulunmaz bir fırsattı. Yeniden okuduğum bazı kitaplardan bu köşede zaman zaman söz ediyorum. Kanuni devrinde Avusturya elçisi olarak İstanbul’a gelen Ogier Ghiselin de Busbecq’in dilimize Hüseyin Cahit Yalçın tarafından kazandırılan ve 1939 yılında yayımlanan Türk Mektupları’nı aşağı yukarı otuz yıl önce okumuştum, iki hafta kadar önce aklıma esti, birkaç günde ikinci defa okudum. Bu eser beni yine yıllar önce okuduğum başka bir kitaba götürdü. Nasıl mı?
Busbecq’in anlattığına göre, İstanbul’da, bir kuşa eziyet ettiği için şikâyet üzerine kadı huzuruna çıkarılan Venedikli bir kuyumcu, Venedik balyosunun müdahalesiyle ağır bir cezadan son anda -şikâyetçi Müslümanların itirazlarına rağmen- kurtulur. Okuyucularının “Acaip, Türkler bu kadar Fisagor taraftarı mıdır ki nazarlarında her hayvan mukaddes olsun ve hiç hayvan eti yemesinler?” diye sorabileceğini düşünen Busbecq şöyle devam eder:
“Hayır. Bilâkis önlerine konacak kızarmış yahut kaynamış etlerden hiçbirini reddetmezler. Koyun, kasap dükkânı için yaratılmıştır, derler. Fakat kimsenin hayvana işkence etmesine ve onun çektiği azaptan zevk almasına tahammül etmezler. Nağmeleriyle bütün kırları dolduran küçük kuşları birtakım Türkler hiçbir zaman öldürmeye kail olmazlar. Hatta onları kafeste beslemeye bile rıza göstermezler.”
Busbecq, atalarımızın hayvan sevgisini anlatırken Fisagor’dan (Pythagoras) şu sebeple söz ediyor: Fisagorcular, ruh göçüne, yani ruhun bedenden ayrıldıktan sonra insan veya hayvan bedenlerinden birine girerek yeniden doğduğuna inanır, bu yüzden et yemezler. Fisagor’un sayılarla ilgili spekülasyonlarına dayanan bir inançtır bu.
* * *
Türk Mektupları’nın yukarıda söz ettiğim hadiseyi anlattığı sayfalarını okurken Annemarie Schimmel’in 1990’lerde okuduğum Sayıların Esrarı (The Mysteryi of Numbers) isimli kitabını hatırladım. Kütüphanemde iki ayrı tercümesi var; biri Sayıların Esrarı, diğeri Sayıların Gizemi diye çevrilmiş. Her neyse... Türk Mektupları’nı bitirdikten sonra bu kitabın sayfaları arasında sayıların göz kamaştırıcı dünyasında uzun bir yolculuğa çıktım.
Schimmel, nümeroloji ve sayı büyüsünün insanlığı asırlar boyunca cezbettiğini belirterek “Sayılar sadece mekânı ve zamanı soyut formüller içinde sınırlandırma ve belirleme yapmazlar, ayrıca yıldızlar ve diğer tabii fenomenler arasındaki ilişkinin esrarlı sisteminin de parçalarıdır” diyor.
Sayılarla dış dünya arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğunu farzeden Fisagorcular, dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan mistik ve okkült faaliyetlere zemin hazırlamışlardır. İslâm dünyasında sayıların Fisagorcu anlamda kullanımı sekizinci yüzyılda Cabir b. Hayyan’la başlar. Daha sonra bazı batınî mezhepler, özellikle İhvanü’s-safa, Fisagorcu telakkileri gerçek kabul ederek felsefelerinin merkezine yerleştirdiler. Gazzali sayılara ve harflere çeşitli batınî mânâlar yükleyerek bunlardan dinî ve şer’î hükümler çıkaran Bâtıniye’yi sapıklıkla ve akıl noksanlığıyla itham etmişse de İbn Arabî’yle birlikte bu kabil fikirler Sünni dünyada da yaygın bir biçimde kabul görmüştür. Fisagorcular gibi harflerle varlıklar arasında sıkı bir ilişki bulunduğuna inanan İbn Arabî, harflerin sayılara dönüştürülebilir olması -ki ebced hesabı buna dayanır- dolayısıyla bu fikirlere sisteminde önemli bir yer verdi.
Kabbala, yani Yahudi mistisizmi de sayılara özel bir önem atfediyordu. Sayıların esrarlı kullanımlarından söz eden nümeroloji bilimi, İslâm dünyasına da Batı dünyasına da bu iki koldan, yani Fisagorcu felsefe ve Kabbala vasıtasıyla girdi. Günümüzde de sayılarla ilgili olarak yaygın bir şekilde karşımıza çıkan inançlar ve spekülasyonlar bu iki kaynaktan doğmuştur.
* * *
Fisagorcu düşüncede 1 (bir) aslında gerçek bir sayı değildir, fakat bütün sayıların başlangıcı ve temeli kabul edilmiştir. Bu niteliğiyle Müslüman mistiklerin Tevhid’i ve Tevhid’in aşırı bir yorumu olan Vahdet-i Vücud anlayışını izah ederken kullandıkları harika bir enstrümandı. Allah isminin ve Arap alfabesinin ilk harfi olan elif’in sayı olarak değeri 1’dir ve 1, Allah’ın, kutuplara ayrılmamış varoluşun sembolüdür. 2 ise şüpheyi, ayrışmayı, bölünmeyi ifade eder. Bu, tasavvufî mânada kullanıldığında ilahî birlikten ayrılmak demekti. Yani 2 sayısı yaratılış âlemiyle ilgili bir sayı idi; yaradılış sürecinde var olmuştu.
3, ilk gerçek ve geometrik şekil meydana getiren ilk sayıdır. 2’nin bölerek sebep olduğu zararı telafi eder. 4 maddî düzenin, 5 hayatın ve sevginin sayısıdır. Eril 3 ile dişil 2’nin birleşimi olan 5, erkekle dişinin birliğini ifade etmektedir. 5, İslâm’da da son derece önemlidir; çünkü İslâm’ın beş şartı vardır, günde beş vakit namaz kılınır ve farz, sünnet, mübah, mekruh ve haram olmak üzere beş kategori vardır. Yaratılmış âlemin mükemmel sayısı olan 6 ise 1, 2 ve 3’ün hem toplamıyla hem çarpımıyla elde edilebilir.
Schimmel, çok eski zamanlardan beri insanoğlunu büyüleyen 7’nin bilgeliğin sütunları olduğunu söylüyor. Bütün dinlerde ve kültürlerde büyük önem taşıyan 7’nin İslâm kültüründeki yeri başlı başına bir kitaba konu olacak kadar geniş ve zengindir. Uğurlu sayılan 8 için de aynı şeyler söylenebilir. 9, özellikle İslâm öncesi Türk kültüründe önemliydi. 10, tamlık ve mükemmelliği ifade eder. Çokluk, bu sayıda, daha yüksek bir seviyede birliğe tekrar dönmektir. Yani çokluktan çıkan birliktir.
* * *
100’e kadar bütün sayıların, 100’den sonra da 10.000’e kadar belli başlı sayıların sembolik anlamları üzerinden duran Schimmel, haklı olarak, sayı sembolizminin son derece renkli olduğunu ve sayıları yorumlayarak farklı kültürler arasındaki şaşırtıcı benzerliklerin keşfedilebileceğini söylüyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde, mesela trafik ışıklarının neden üç safhası bulunduğunu, neden bazı insanların mesela araba plakaları için özel uğurlu sayılar seçtiklerini, neden bugün bile 13 korkusunun (triskaidekaphobia) yaygın olduğunu anlıyorsunuz.
Schimmel, gerçekten büyük bir âlime, yani ilim kadını... Evet, okumaya devam...
.28/06/2020 00:35
Gentile Bellini’nin bakışıyla Fâtih
İBB Belediyesi, isabetli bir karar vererek Gentile Bellini’nin Fâtih’i genç bir şehzadeyle birlikte tasvir ettiği portreyi satın aldı. Christie’s tarafından Londra’da müzayedeye çıkarılan tablo için 770 bin sterlin ödendiği söyleniyor.
Fâtih’in İtalya’da gelişmekte olan resim sanatına, özellikle portreciliğe derin bir ilgi duyduğu bir gerçektir. “Fâtih’in Çocukluk Defteri” diye bilinen defter gerçekten ona aitse, bu merakı çok erken başlamış demektir. Nitekim fetihten sekiz yıl sonra, 1461 yılında, Rimini valisine bir mektup göndererek Pisanello’nun öğrencisi Matteo de Pasti’den resim ve heykel konusunda yararlanmak istediğini bildirmişti. Matteo yola çıkar, ancak casus olduğu gerekçesiyle Venedikliler tarafından tutuklandığı için İstanbul’a ulaşamaz. Pisanello’nun başka bir öğrencisi, Constanzo da Ferrera, muhtemelen 1477-78 yıllarında Napolili Ferdinand tarafından İstanbul’a gönderilmiş ve bu sanatçı tarafından Fâtih için bronz madalyonlar hazırlanmıştı.
* * *
Rönesans döneminin önemli ressamlarından olan Bellini’nin İstanbul’a geldiği belgelerle sabit. 1479 yılında Venediklilerle yapılan anlaşmanın ardından yarı resmî elçi olarak Venedik’e giden bir Yahudi tacir, Doj Pietro Mocenigo’ya Fâtih’ten bir mektup götürür. Mektupta Fâtih’in torunlarının İstanbul’da yapılacak sünnet düğününe davet edilen Doj’dan ayrıca insan tasvirleri yapabilen iyi bir ressam, bir heykeltıraş ve bir bronz dökümcüsü göndermesi rica edilmektedir (1 Ağustos 1479). Venedikli sanatçılara gösterilen bu teveccühten çok memnun olan Doj, beş yıldan beri sarayında çalışan Gentile Bellini’yi İstanbul’a göndermeye karar verir.
Doj’un verdiği vazifeyi kabul eden, fakat heykeltıraş ve bronz dökümcüsü bulamayan Bellini, 3 Eylül 1479 tarihinde iki yardımcısı ve dışarıdan bulduğu iki sanatkârla birlikte bir kalyona binerek yola çıkar ve eylül sonlarında İstanbul’a ulaşır. Osmanlı’nın yeni payitahtında çok iyi karşılanan ressam, Venedik elçisi tarafından Fâtih’e takdim edilmiş ve yeni sarayda, yani bugün Topkapı Sarayı dediğimiz Saray-ı Cedid’de itibarlı bir misafir olarak ağırlanmıştır.
Franz Babinger’e göre, Fâtih, Bellini’den sadece kendisini ve çevresindekilerin portrelerini yapmasını değil, sarayının duvarlarını fresklerle bezemesini de istemişti. Fırsat buldukça İstanbul’da gezerek çeşitli abidelerin krokilerini ve insan tiplerini de çizen Bellini’nin British Museum’da korunan bir albümde bazı desenleri vardır; mesela oturmuş hâlde tasvir edilen bir yeniçeri, bir Türk kadını, yaşlı bir Türk, bir şehzade, aralarında iki yeniçerinin de bulunduğu bir grup insan, çeşitli kadın tiplerinin ve kıyafetlerinin tasvir edildiği bir eskiz... Bellini, bunlardan başka Theodisius Sütunu’nun bir resmini yapmış, Arkadius Sütunu’ndan da Arkadius’un Gotlara karşı kazandığı zaferlerin tasvir edildiği kabartmaların resimlerini on sekiz levha hâlinde çizmişti. Bu resimler 17. yüzyılda Fransa’ya ulaşır ve on sekiz levha hâlinde gravür olarak basılır.
* * *
Bellini’nin İstanbul’daki faaliyetleri ve Fâtih’le ilişkisi hakkında tek kaynak, Giovanni Maria Angiolello’nun yazdıklarıdır. Eğriboz seferinde esir alınan ve İstanbul’a getirildikten sonra Şehzade Mustafa’nın hizmetine verilen Venedikli Angiolello, Fâtih’in bahçeleri ve resimleri çok sevdiğini, bu sebeple bir mektup yazarak Venedik’ten getirttiği Bellini’den Venedik’in ve sevdiği bazı kişilerin resimlerini yapmasını istediğini söyler.
Angiolello, Bellini tarafından İstanbul’da birçok güzel tablo yapıldığını ve hepsinin saraya konulduğunu, bu tabloların daha sonra Sultan Bayezid tarafından pazarda sattırıldığını anlatıyor. Bu tablolardan en meşhurunun, yani Fâtih portresinin -20 Kasım 1480 tarihini taşır- Venedik’e götürüldüğü, 1877-1880 yılları arasında İstanbul’da İngiltere sefiri olarak görev yapmış bir İngiliz olan Henri Layard tarafından satın alındığı, onun ölümünden sonra karısı tarafından Londra’ya götürülerek National Gallery’ye hediye edildiği biliniyor. Bu portre, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıldönümünde İstanbul’a da getirilmiş ve Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde 7-13 Aralık 1999 tarihleri arasında sergilenmişti.
Bellini’nin diğer Fâtih portresi, İBB tarafından satın alınan portredir. Bu portrede Fâtih’in karşısındaki gencin şehzadelerden biri olabileceği iddia edilmiştir. İlber Ortaylı ve Nurhan Atasoy hocalarımız Şehzade Cem olduğunu söylemişler. Ancak Bellini’nin İstanbul’da bulunduğu tarihte Şehzade Mustafa çoktan ölmüş bulunuyordu. Bayezid vali olarak Amasya’da, Cem de Konya’daydı. Bu genç eğer Cem’se ona çok benzeyen biri, Franz Babinger’in tahminine göre, Bosna-Hersek kralının Fâtih’in sarayına gönderdiği oğlu İshak modellik etmiş olabilir. Ayrıca -yanlış hatırlamıyorsam- Cem’in gözleri mavi olduğu kayıtlara geçmiştir. Tabloda ise kahverengi gibi görünüyor.
* * *
Bellini’ye izafe edilen ve National Gallery’deki portreye çok benzeyen başka bir Fâtih portresi de 1933 yılında Moskova’dan Paris’e kaçan Zacharij Byrtschanski adında bir Rus tarafından Amerikalı bir koleksiyonere satılmıştır. Bir Çar sarayından çıktığı tahmin edilen 21x16 cm. boyutlarındaki bu portrenin diğer portreden en önemli farkı, sarığın ucunun padişahın omuzlarına kadar sarkması, yani taylasanlı olmasıdır. Bu sebeple, sonraki yıllarda Bellini’nin portresi esas alınarak başka bir ressam tarafından yapılmış olabileceğini söyleyenler vardır.
Sözün kısası, Bellini’nin Fâtih portrelerinden birinin artık İstanbul’da olması son derece sevindiricidir. Bu, söz konusu portrenin aşağı yukarı beş yüz kırk yıl sonra yapıldığı şehre döndüğü anlamına geliyor
.05/07/2020 00:13
Temmuz düşünceleri
Sosyal medya bataklığından hep uzak durdum. Hiç kullanmadığım resmî bir twitter hesabım var, o kadar. Bir ara eşin dostun tavsiyesiyle bir facebook hesabı da edindim, fakat yürütemedim. Çünkü buna vaktim yok. Dijital platformları çok kullananlar asıl işlerine ne kadar vakit ayırabiliyorlar, bilmiyorum. Bazı siyasî liderlerimiz bile sosyal medyayı aktif olarak kullandıkları gibi Netflix dizilerini de seyrediyorlarmış. Aşk olsun vallahi!
Başkalarını bilmem, ama ben zamanın ne kadar değerli olduğunu, yapacak ciddi işleri olanlar için yirmi dört saatin bile yetmeyeceğini idrak edeli çok oluyor. Bu yüzden son günlerde bastıran ve verimli çalışmamı engelleyen rutubetli temmuz sıcaklarından çok şikâyetçiyim. Temmuz ve ağustos aylarını sevdiğimi söyleyemem; benim mevsimlerim ilkbahar ve sonbahardır. Kışı da kışın kışlığını bildiği bölgelerde severim, bu taraflarda değil.
Geçenlerde Nurullah Ataç’ın Günce’sine bir vesileyle yeniden göz atarken 18 Temmuz 1954 tarihinde yazdıkları dikkatimi çekti. Hazret kendine has Türkçeyle şunları yazmış:
“Uzun sürdü, sert oldu bu yılın kışı da onun için sıcaklardan yakınmıyayım diyorum. Ama olmuyor işte (...) Ne çıkar havaların sıcak olmasından? Evet, rahat gezilmiyor sokaklarda, gölgeden çıktınız mı beyninize bir yumruk yemiş gibi oluyorsunuz, bin güçlükle uyuyorsunuz geceleri, sabahleyin uyanınca da ter içindesiniz, yorgunsunuz. Doğru bütün bunlar. Gene de ne çıkar? Biliyorsunuz ki geçicidir, güz gelecek, kış gelecek, üşüyeceksiniz de arayacaksınız bu yakıcı sıcağı...”
* * *
Bizim eskiler ısınma imkânları kıt olduğu için kışı, bunaltıcı sıcaklar ve rutubet yüzünden de yazı pek sevmez, daha ziyade bahara neşideler söylerlerdi. Nesib bölümünde baharın tasvir edildiği kasideler, yani bahariyeler bol, yazdan şikâyet edilen temmuziye ve iç karartıcı kış tasvirlerinin yapıldığı şitaiyeler sayılıdır. Sonbaharı da pek sevdikleri söylenemez. Hazan, çürümeyi, yok oluşu temsil ettiği için hüzün vericidir. Sonbahar duyguları edebiyatımızın modernleşme döneminde de hüzün yüklüydü. Mehmed Rauf’un Eylül’ünü düşününüz.
Servet-i Fünun edebiyatı, mevsimlerle ilgili duyguların çeşitli şekillerde ifade edilmesi bakımından hayli zengindir. Tevfik Fikret, Âveng-i Şühûr (Ayların Hevengi) isimli uzun manzumesinde aylarla ilgili duygu ve düşüncelerini anlatır. Rumi takvimde yılın ilk ayı olan martta donuk bakışlı ve soğuk çehreli kış, Fikret’e göre, kararsızdır, hem gitmek ister hem istemez; örter, açar, bakar, yine örter bulutları. Onun bu şaşkınlığı ve nazlanışı yüzünden zavallı kuşlar serseme döner; aldanarak açılan çiçekler ise aynı anda hem sevinci hem hüznü yaşarlar. Nisan, çiçekli bir dala konmuş kanatlı bir hülyaya benzer; sarı bir nilüferin dudağından doğmuştur. Mayıs, saf, şuh ve sevdalı bir köylü kızıdır; çiçekler onun gülüşünden serpilen parlak renklerdir. Haziran, Fikret’te altın başaklı tarlasının bir kenarını bezeyen ağaçların altında hayale dalmış mutlu bir çiftçi, temmuz ise tarlada mavi yeldirmesinin yenlerine alnını silerek yorgun argın gezinen köylü kadın imajı uyandırır. Ağustos mevsimin son nefesidir. Ya Eylül? Fikret bu ayı ölmek üzere olan bir genç kızın son deminde güzel yüzünde dolaşan hüzünlü gülümsemeye benzetir.
Fikret’in teşrinleri, yani ekim ve kasım aylarını anlattığı bölümlerde derin bir ümitsizlik duygusu hissedilir. Aralıkta her yer beyaz... Toprağın cesedi, kefeni andıran yekpare beyazlığın altında titremektedir. Ocak, Fikret’te aç ve yoksul insanları temsil eder; yine kar vardır ve işte iki zavallı, yoksulluğun iki timsali gibi, çatlamış elleriyle karıştırdıkları çöplükte yiyecek arıyorlar. Şubatta kar, son kanat çırpınışlarıyla uyuyan toprağa ümit yağdırmakta ve akan seller dağların göğsünü parçalamaktadır, vb.
* * *
Âveng-i Şühûr’un yazıldığı tarihte ekim, kasım, aralık ve ocak kelimeleri ay isimleri olarak kullanılmıyordu. Ay yılını esas alan Hicrî takvimin yarattığı bazı zorluklar sebebiyle 18. yüzyıl sonlarında, malî işlerde güneş yılı kabul edilmişti. Bunun için yeni ay isimleri gerekiyordu. O tarihte Suriye civarında kullanılmakta olan Rumî Takvim’den Süryanice ay isimleri alındı. Âzer, nisan, eyar, haziran, temmuz, âb, eylül, tişrin (teşrîn-i evvel, teşrîn-i sânî) ve kânun (kânun-ı evvel, kânun-ı sânî). Fakat nedense Âzer, Eyar ve Âb adlarını beğenmeyip onların yerine Lâtince mart, mayıs ve ağustos’u tercih ettiler. Böylece zamanı iki türlü saymaya başlamıştık. Avrupa ile ilişkilerimiz, daha sonra Gregoryen takvimin kullanılmasını zorunlu kılınca işler daha da karıştı. Hicrî, Rumî ve Efrencî birlikte kullanılıyor, periodiklerde üç takvime göre belirlenmiş tarihler ayrı ayrı yer alıyordu.
Rumî yılbaşının 1 Ocak’a alındığı 1918 yılında ise tuhaf bir durum ortaya çıktı: Birinci kânun anlamına gelen kânun-ı evvel yılın son ayı, ikinci kânun anlamına gelen kânun-ı sânî yılın ilk ayı olmuştu. Zaman zaman birinci kânun, ilk kânun ve ikinci kânun, son kânun şekillerinde de kullanılan bu ay adları, 1930’larda aralık ve ocak şeklinde Türkçeleştirildi. Ocak, Süryanice kânun’un Türkçesidir. Kânun-ı evvel’e hangi gerekçeyle aralık isminin verildiğini bilmiyorum. Ekim yapılan teşrîn-ı evvel’e ekim adı yakışıyor doğrusu. Arapça menşeli bir kelime olan ve teşrîn-i sâni yerine kabul edilen kasım, zaten halk takviminde kullanılıyordu. 8 Kasım’da başlayıp Hıdırellez’e, yani 6 Mayıs’a kadar devam eden döneme Kasım denirdi.
* * *
Divan şairlerince yazılan temmuziyeler, Süryanice’den alınan temmuz isminin yaz aylarını ifade etmek üzere Rumî takvimin kabulünden önce de kullanıldığını gösteriyor. Temmuz menşe itibariyle Sümercedir. Dumuzi, Sümer mitolojisinde tanrıça İnanna ile evlenen ve Uruk’un ilk kralı olan çobanın adıdır. İbranice ve Süryaniceye tammuz şeklinde geçen dumuzi, Yunancada Adonis’e dönüşerek mitolojinin önemli kahramanlarından biri olur.
Refik Halid’e göre “ayların yamanı” olan temmuz ayı “tarih itibariyle bir bakıma pek sakar, başka bakıma pek uğurlu, şakaya pek gelmez, omuz silkip geçilemez, ‘Adam sen de...’ denilemez bir aydır.” Daha sonra temmuzda yaşanmış önemli hadiseleri sıralayan (mesela Rumi 10, Miladi 23 Temmuz) Refik Halid, bu hoş yazısını şöyle noktalar:
“Temmuza güveniniz.
Temmuzdan çekininiz.
Temmuz cana can katabilir, canı cehenneme de yollayabilir.
Temmuz hem Cebrail’dir nübüvvet getirir, hem Azrail’dir, son nefesi alıp götürür ve çok defa da İsrafil meşhur ‘sûr’unu temmuzda öttürür.”
Hainane bir kalkışmanın destanlara yaraşır bir direnişle akamete uğratıldığı 15 Temmuz’u düşünüyorum da Refik Halid’e yerden göğe hak veriyorum.
Not: Sevgili dostumuz İrfan Çiftçi, bir kalp krizi sonucu genç yaşta hayata veda etti. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine ve dostlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.
.12/07/2020 00:06
Demokrat Parti ve Ayasofya
Ayasofya’nın önce ibadete kapatılması, bir süre sonra adı konulmamış bir Bizans Müzesi olarak ziyaret açılması maşeri vicdanda büyük bir yara açmıştı.
1930’ların şartlarında ifade edilemeyen büyük tepki, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra önce ürkek bir üslûpla, fakat fethin 500. yılını kutlama hazırlıkları başlayınca yüksek sesle ifade edilmeye başlandı. Ayasofya’nın ibadete açılması bütün milliyetçi ve muhafazakârların ortak talebiydi.
Merhum Altan Deliorman’ın anlattığına göre, fetih kutlamalarının yapılacağı 29 Mayıs 1953 günü, atlanmış gençlerin Ayasofya’yı ele geçirmesi yolunda -Nihal Atsız’ın da dahil olduğu- cüretkâr bir plan bile yapılmıştı. Milliyetçiler Derneği’nin faal üyelerinden biri olan ve sıralarda Milliyetçiler Federasyonu’nda başkanlık görevini yürüten Avukat Bekir Berk’in Komünizme Karşı Mücadele dergisinde yayımlanan kısa yazısı ise çiçeği burnunda hükümete Ayasofya konusunda verilmiş bir ültimatom gibiydi; “Fâtih’in ruhunu şâd edeceğinize ve ona lâyık evlâtlar olduğunuzu ispat edeceğinize inanan, Türk’ün tarihine hürmetin yeni bir delilini vermenizi bekleyen, geçmişin maneviyata taarruz teşkil eden hallerini tasvip etmeyeceğinize kani olan Türk çocuklarını hayal kırıklığına uğratmayacağınızı ümit ediyoruz.”
Bu yazının yayımlandığı sayıda, “Fâtih Sultan Mehmet Han Konuşuyor” başlığını taşıyan başmakale Fâtih’in dilinden yazılmıştı. Rumeli Hisarı’nın üzerinde Protestanların nâkusu çalınıp Ayasofya minareleri susturulduğu için torunlarına içerleyen padişah, “Heyhat bana, heyhat asil evlâdıma! Bu şehri görmek istemem artık!” diye öfkeleniyordu. Aynı sayıda İstanbul Fethi Derneği Başkanı İsmail Hami Danişmend’in de bir yazısına yer verilmişti. Danişmend, Ayasofya’nın bir İslâm mâbedi olmanın ötesinde, fethi temsil eden en büyük “millî ve tarihî âbide” olduğunu, böyle bir timsali müze hâlinde bırakmanın tarihi hiçe saymak anlamına geleceğini söylüyordu. “Beş yüzüncü yıldönümünde hiç olmazsa bu hata tashih edilerek milletin hakkı millete ve tarihin hakkı tarihe iade edilmeli” diyen Danişmend’in şu cümleleri dikkat çekiciydi:
“Bundan Müslümanlar kadar Hıristiyanlar da müteessirdir. Hatta Papalık makamının o zaman İstanbul mümessilliğinde bulunan Kardinal Roncalli bu teessürünü Reşit Saffet Atabinen’e anlatırken, Ayasofya’yı müze şeklinde görmektense İslâm mabedi şeklinde görmeyi tercih ettiğinden bahsetmiştir.”
***
Ne var ki 19 Şubat 1952’de NATO’ya girince Sovyetler Birliği tarafından ciddi bir şekilde tehdit edilen Türkiye, o sıralarda kendi bölgesinde yeni savunma sistemleri arayışına girerek Yunanistan’la ilişkileri geliştirmenin yollarını aramaya başlamıştı; dış politikada çok hareketli günler yaşanıyor, karşılıklı olarak en üst seviyede yapılan ziyaretlerle Türk-Yunan ilişkilerinde beklenmedik bir bahar havası estiriliyordu. 23 Şubat 1953’te Ankara’da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması, Balkanlar’da kurulması düşünülen ittifak için önemli bir adım olacaktı. Bu ittifakı çok ciddiye alan Demokrat Parti hükümeti, bu sebeple Kıbrıs’taki kışkırtmalarına göz yumduğu Yunanistan’ı 500. yıl kutlamalarıyla darıltmak da istemiyordu. Ayasofya’yı yeniden ibadete açmaksa -hükümete göre- asla düşünülemeyecek bir şeydi ve Türk Milliyetçiler Derneği’nden çıkan çatlak sesler mutlaka susturulmalıydı.
Ayasofya’nın ibadet açılmasını isteyen Türk Milliyetçiler Derneği’nin -ki yetmiş üç şubeye sahip yaygın bir teşkilattı- kapatılıp bütün mallarına el konulması bu gelişmelerle ilgiliydi. Başbakan Menderes, bir konuşmasında Osman Yüksel Serdengeçti’nin bir yazısını okuyarak komünistlerin çeşitli maskeler altında faaliyet gösterebileceklerini, bunlardan birinin de mukaddesatçılık olduğunu bile söylemişti.
***
500. yıl kutlamalarını organize etmesi için kurulan İstanbul Fethi Derneği’ne gelince: Özellikle başkan İsmail Hami Danişmend üzerinde, ciddi bir baskı uygulanıyor ve “yakın, uzak dostlarımızı rencide edecek gösterilerden ictinab” edilmesi, açıkçası, kutlama hazırlıklarını ağırdan alması isteniyordu. Esasen bütçesi kısılarak hiçbir iş yapamaz hale getirilmişti. Merasim yapılacaktı, ama bunun sıcak ilişkilere girdiğimiz Yunanlı dostlarımızı rahatsız etmeyecek, şaşaasız ve hiçbir siyasî mesaj taşımayan bir merasim olması gerekirdi.
Hükümetin bu yaklaşımı, milliyetçi kesimlerde büyük bir tepki ve hayal kırıklığına yol açmıştı. Beş Yüzüncü Yıl’ı kutlamaktan vazgeçmek, kendini Bizans’ın mirasçısı olarak gören minnacık Yunanistan’ın bu komik iddialarına ve hayallerine cesaret vermek demekti.
Hükümet şiddetli tepkilere rağmen kararlı görünüyordu; kutlama törenleri abartılmayacaktı. Bunun için İstanbul Fethi Derneği’nin yönetimini, özellikle başkanını değiştirmek gerekirdi. Plan, derneğin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın başkanlığında yapılan genel kurulunda, Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği üyesi gençlerin engelleme çabalarına rağmen uygulamaya konuldu (Mart 1953). Gökay, derneğin Ana Nizamnamesi’nin birinci maddesine dayanarak genel kurula başkanlık etmiş ve hükümetin istediği değişikliği gerçekleştirmişti.
***
Ayasofya’nın ibadete açılması, sonraki yıllarda da Türk sağının belli başlı meselelerinden biri olmuştur. Peyami Safa da Büyük Doğu’da yayımlanan bir yazısında bu meseleyi ele almış (20 Mart 1959) ve dergi yönetimi bu yazının altına şu notu düşmüştü: “Üstad Peyami Safa’nın bu kadar berrak bir anlayış ve derin bir fikir hazakatiyle deştiği bu dava baş meselelerimizden biridir ve en yakın zamanda meselelerimizin baş köşesine yerleşecektir.”
Büyük Doğu dergisinin 10 Nisan 1959 tarihli 6. sayısında Ayasofya’nın ibadete açılması meselesini kapak konusu olarak işleyen Necip Fâzıl, bu davanın peşini hiç bırakmayacaktır.
Evet, bütün milliyetçi ve muhafazakârların bir hayali daha gerçekleşti. İnşallah hayırlara vesile olur.
Not: Yazmakta olduğum bir kitaba daha fazla vakit ayırabilmek için birkaç hafta izninizi istiyorum. Tekrar buluşmak ümidiyle...
.09/08/2020 00:11
‘Kıyamet Şafağında Aşk’
Hint bilgelerinden bir grup, Büzürcmihr’in faziletlerine dair konuşuyorlardı.
Fakat sonunda onun için de bir kusur buldular. Dediler ki: “Çok düşünerek konuşuyor, bu yüzden onu dinleyenler sözün sonunu beklerken sıkılıyorlar.” Büzürcmihr, aleyhinde söylenen bu söz kulağına gidince demiş ki: “Ne söyleyeyim diye düşünmek, niçin söyledim diye pişman olmaktan daha iyidir!”
Önünü arkasını düşünmeden konuşan yahut twitler atan, sonra “öyle demek istemedim”li lâflarla bin dereden su getirenlerin acıklı vaziyetlerine şahit oldukça Şirazlı Şeyh Sâdi’nin Gülistan’ındaki bu minik hikâyeyi hatırlarım. Türkçeye birçok tercümesi bulunan ve Bostan’la birlikte eski rüşdiyelerde bir çeşit ahlâk kitabı olarak okutulan Gülistan, bütün Batı dillerine de çevrilmiş ve sevilerek okunmuştur.
***
Seçkin Osmanlı aydınları çok iyi Arapça ve Farsça bilirlerdi. Sohbetlerde Arap ve İran şairlerinden bol bol söz edilir, bir punduna getirip Hâfız’dan bir beyit okumak, Şirazlı Şeyh Sâdî’den bir kıssa nakletmek sohbetlerin tuzu biberi olurdu. Osmanlı aydınları, şiirlerini ezbere bildikleri ve asla yabancı görmedikleri Sâdi, Hâfız, Urfî, Hayyam, İmru’l-Kays, İbn Fârız, Mütenebbî, El-Maarrî gibi büyük Arap ve Fars şairlerinden mizaçlarına veya dünya görüşlerine daha yakın gördükleri bir veya birkaçını özel bir ilgiyle okurlardı. Mesela Yahya Kemal’in rindane mizacı Hâfız ve Ömer Hayyam’a yönelmişti. Özellikle Ömer Hayyam’a öylesine hayrandı ki, rubailerini dilimize “Hayyam bunları Türkçe söyleseydi nasıl söylerdi?” sorusundan hareketle çevirdi.
Mehmed Âkif ise Yahya Kemal’in hayran olduğu Hayyam’ı pek önemsemezdi; onun şairi, “Bizim Şark’ımızın rûh-ı kemâli” dediği Sâdi idi; Gülistan’daki sekiz on beyitlik herhangi bir manzumeyi bile Firdevsî’nin altmış bin beyitlik Şehnâme’sinden daha üstün görürdü. “Sâdi” başlıklı yazısında Gülistan’ın önemini idadiyi bitirdikten sonra fark ettiğini, ondan bazı hikâyeleri ve beyitleri hatırladıkça o zamana kadar yabancısı bulunduğu bir neşve duymaya başladığını söyler. Aradan üç beş yıl geçince eserin büyüklüğünü takdir edecek seviyeye gelmiş, Ziya Paşa’nın Harâbât Mukaddimesi’ndeki “Bir kimse okursa Bûstân’ı - Anlar o zaman nedir cihânı” tavsiyesine uyarak Bostan’ı da defalarca okumuştur. Bu eserin çoğu birkaç beyitten oluşan kısa hikâyelerindeki “sırr-ı san’at” üzerinde çok düşünen Âkif’in vardığı sonuç şu:
“Demek ki büyük hikmetler göstermek için uzun uzun vak’alar tertip etmeğe lüzum yokmuş. Her gün görülen, her gün görüldüğü için hiç nazar-ı dikkati celbetmeyen hadiseler namütenahi mevzular teşkil edebilirmiş.”
***
Bütün bunları, geçenlerde kargodan çıkagelen Sâdi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi isimli kitabı okurken düşündüm. İsmail Hakkı Yılmaz tarafından dilimize kazandırılan ve Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından neşredilen bu dikkate değer kitabın yazarı Homa Katouzian.
Katouzian’ın anlattığına göre, geçen yüzyılın ortalarına kadar bütün zamanların en büyük İranlı şairi olarak kabul edilen Sâdi, İran’da, Birinci Dünya Harbi’nden sonraki kaos ortamında bazı aydınlar tarafından ağır bir şekilde eleştirilmeye başlanmış. Ülkenin başına gelen bütün kötülüklerin sorumlusu olarak kötü eğitimin yol açtığı ahlakî yozlaşmadan söz ediyor, özellikle Şeyh Sâdi’yi suçluyor, buna karşılık Firdevsi’yi göklere çıkarıyorlarmış. 1940 yılında Sadi Külliyatı’nı neşreden Ali Furuğî’nin külliyatın giriş bölümündeki dizginsiz övgüleri Sâdi nefretini körüklemiş. 1960’larda Sadi’nin insanlık tarihinin en büyük şairi değilse de en büyüklerinden biri olduğunu savunan bir hareket doğmuş. Bu hareketin etkisiyle nefret ve düşmanlıkta azalma görülmüşse de, Sadi, İranlı aydınlar arasında hâlâ tartışılıyormuş.
Homa Katouzian, bütün bu tartışmaları özetledikten sonra kitabının giriş bölümünü şöyle noktalıyor:
“Tıpkı 19. yüzyılda Hayyam’ın olduğu gibi, bugün da Batı kamuoyunda Rumî’nin popüler olduğu ve Hâfız’ın klasik Fars edebiyatını inceleyen Batı araştırmacıların ilgisini hâlâ çektiği bir dönemde, gelecekte neler olacağını şimdiden kestirmek zor görünmektedir. Ancak bu gerçeğe ve eski şanını yitirmiş olmasına karşın, Sâdi, memleketinde ve genel olarak da dünyada hâlâ keşfedilmemiş bir hazine olma özelliğini korumaktadır.”
Ben de Bostan ve Gülistan’ın hâlâ okunası kitaplar oldukları kanaatindeyim. Bu iki kitapta, yazımın başında iktibas ettiğim hikâye gibi, günümüzün meselelerine de ışık tutacak hikmet yüklü yüzlerce kısa hikâye vardır.
Katouzian’ın kitabından Sâdi’nin aynı zamanda güçlü bir aşk şairi olduğunu da öğrendim. Bu yazıyı, büyük şairin “Kıyamet Şafağında Aşk” isimli nefis şiiriyle noktalamak istiyorum:
Son nefesimde seni arzulayacak
Senin bastığın toprak olmak ümidiyle can vereceğim
Kıyametin şafağında gözlerimiz açılınca
Gözlerim seni arayacak, seninle konuşacağım
İki cihanın güzellikleri orada toplandığında
Senin kölen olarak sana bakıyor olacağım
Yokluk dünyasında bin yıl uyusam da
Senin saçlarının kokusuyla uyanacağım
Ne cennetten bahsedecek ne gülünü koklayacağım
Hurilerin cemaline değil senin yanına koşacağım
İçmeyeceğin cennet sakilerinin sunduğu kevserden
Bâdeye hacet yok, senin yüzünün mesti olacağım
NOT. Bostan ve Gülistan’nın yeni tercümeleri birkaç yıl önce Kapı Yayınları tarafından “Ölümsüz Klasikler” serisinde yayımlandı.
.16/08/2020 00:08
Osmanlı-Türk Rönesansı ve Sinan
Suphi Saatçi, 1946 yılında Kerkük’te doğmuş, ilk ve orta öğrenimini bu kadim Türk şehrinde tamamladıktan sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nden mezun olmuş değerli bir mimar ve özellikle Mimar Sinan üzerine uzmanlaşmış bir mimarlık tarihçisidir. Uzmanlık alanlarından biri de Kerkük ve Irak’ta Türk kültürü...
“Kerkük Kenti ve Ev Mimarisi” konulu doktora tezini, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Restorasyon Ana Bilim Dalı’nda tamamladıktan sonra göreve başladığı Mimar Sinan Üniversitesi’nde 2002 yılında profesörlüğe yükselen Suphi Saatçi, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı Kerkük’ü hiç unutmamıştır. Kitaplarından birinin ismi onda Kerkük hasretinin hiç bitmeyeceğini ifade eder: Hasretin Adı Kerkük (2004). Şiirle de uğraşan ve bir şiir kitabına Başımın Tacı Kerkük (2014) ismini veren Suphi Bey’in Irak Türklüğünün tarihi, kültürü ve dramı hakkında yayımlanmış -görebildiğim kadarıyla- on altı kitabı var.
* * *
Aziz okuyucularıma Suphi Saatçi’yi hatırlatmamın sebebi, Marmara Belediyeler Birliği tarafından kısa bir süre önce yayımlanan Marmara’nın Mimarı Sinan isimli yeni eseridir. Bu büyük mimar hakkındaki ilk eseri Mimar Sinan ismiyle 1987 yılında yayımlanan Suphi Bey’in Sinan’ı ele aldığı diğer eserleri şunlar: Mimar Sinan’ın Yapılarındaki Kitabeler (1988), Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan (1989), Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan (2005), Sinan Atlası (2015).

Mimar Sinan, 15 ve 16. yüzyıllarda yaşanan Türk Rönesans’ını taçlandıran dehadır. “Rönesans” terimini özellikle kullanıyorum. Walter G. Andrews, “Bastırılmış Rönesans” başlıklı önemli makalesinin ilk cümlesine dikkatinizi çekmek isterim: “Yaklaşık 1453’ten 1625’e dek süren uzun 16. yüzyılda Osmanlı Türk kültüründe, Avrupa kültüründeki -çoğunlukla ‘Rönesans’ diye adlandırılan- daha genel gelişmeye paralellik gösteren muazzam bir gelişme yaşandı.” Rönesans terimini Avrupa’nın kültürel üstünlüğü iddiasına güç kazandırmak için Avrupa merkezci tarih yazımının icat ettiği bir efsane olduğunu söyleyen düşünürler var. Mesela Jack Goody, Avrupa merkezci tarihçiliğe köklü eleştiriler getirdiği, Türkçeye de çevrilen Tarih Hırsızlığı isimli muhteşem eserinde, dünyanın diğer bölgelerinde Batılı tarihçilerce yok sayılan Rönesans niteliğindeki uyanışlardan uzun uzun söz eder.
Aynı yüzyıllarda Türkistan ve Hindistan coğrafyalarında kurulan Timurlu ve Babürlü devletlerinin de son derece parlak bir medeniyet çağı yaşadıklarını unutmamak gerekir.
Evet, Osmanlı-Türk Rönesansı Mimar Sinan’la zirvesine ulaşmıştır. Suphi Saatçi’nin ifadesiyle, “Mimarlık sanatının hem estetik hem strüktürel mükemmeliyetinin zirvesinde Osmanlı mimarisinin klasik çağını belirleyen ve sistemleştiren Mimar Sinan oturur. Doğulu olmakla beraber Batı’nın da akılcı çözümlerini özümseyen ve bunları ayıklayarak yalınlaştıran Sinan, cami mimarisinde büyük bir ufuk açmış, erişilmesi mümkün olmayan bir performans göstermiştir. Doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden, Sasani’den, Bizans’tan, Akdeniz’den, nereden olursa olsun, Sinan etkilendiği sanatlardan yararlanmış, bunları Osmanlı mimari geleneği içinde yoğurarak yeni, taze ve akılcı çözümlerle daha da yalınlaştırmıştır.”

* * *
Acem Ali’nin 1538 yılında ölümü üzerine mimarbaşı olan Sinan, Haseki ve Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Külliyeleriyle başlayıp vefat ettiği 1588 yılına kadar yarım asır devam eden bu görevi sırasında, başta İstanbul olmak üzere bütün imparatorluk coğrafyasında yüzlerce esere imza atarak başlı başına bir estetik inşa etti. Eski eserlerin onarımından suyollarının inşasına, cadde ve sokakların düzenine kadar İstanbul’un bütün imar işlerini Hassa Mimarlar Ocağı’nda yetiştirdiği mimar ve kalfalarla birlikte yürüterek sanat tarihçilerinin “Sinan Çağı” dedikleri bir döneme ve tabii İstanbul’a damgasını vuran Sinan, sadece abidevî eserlerini değil, mahalle ölçeğindeki küçük mescitleri, çeşmeleri, köprüleri de, çevreyle, tabiatla ve İslâmî hayat tarzıyla uyum içinde, dünyanın sonraki nesillerin de hakkı olduğunu bilerek, gelişmeye açık bir mimari anlayışıyla meydana getirmişti.
Bu tespitler, İstanbul estetiğinin temel ilkelerinin büyük ölçüde Sinan tarafından belirlendiği anlamına gelmektedir. Kubbe-mekân ilişkilerinin en ideal formunu, “zengin ve geniş programlı kompozisyonun hassas dengesini” bulduğu bu estetik ondan sonra da en az yüz yıl belirleyici oldu. Beylikler çağının kararsız fakat çeşnisi bol denemeleriyle diğer İslâm ülkelerinde bir türlü çıkış yolu bulamayan mahalli arayışların sadece Sinan estetiğinde en akılcı çözüme ulaştığı sanat tarihçilerinin genel kanaatidir. Suphi Bey’e göre, “gördüğü hiçbir mimari detayı reddetmeyen Sinan, amacına uygun olanları almış, bir kısmını ayıklamış, bir kısmını daha da geliştirmiş, akılcı ve mantıklı çözümler üreterek her şeyi daha mükemmel noktalara götürmüştür. Bununla birlikte Sinan, ne Sasani, ne Bizans, ne de Akdenizli olmuştur. O, Osmanlı-Türk mimarlık geleneğinin özgün oluşumunu ortaya koymuş ve mensup olduğu toplumun kültür ve geleneğinin temsilcisi olabilmiştir.”
Suphi Bey, bunları söyledikten sonra Doğan Kuban’ın dikkate değer bir cümlesini iktibas ediyor: “Osmanlı mimarisi bir Bizans Rönesans’ı değildi. Sinan’ın mimarisi, İslâm dünyasında, kendine özgü jeopolitik koşullarda, yeniçağa ulaşan tek toplumun mimarisidir.”
* * *
Suphi Saatçi’nin çok özel bir tasarımla ve Türkçe-İngilizce olarak yayımlanan yeni eseri, Sinan’ın hayatı, eserleri ve sanatının değerlendirildiği iki yüz sayfalık metin ve bütün eserlerinin yer aldığı, günümüze ulaşan eserlerin fotoğraflarını da görebileceğimiz açıklamalı bir katalogdan oluşuyor.
Aziz Suphi Saatçi’yi ve bu güzel eseri kültür dünyamıza kazandıran Marmara Belediyeler Birliği’ni tebrik ediyorum.
.23/08/2020 00:12
Sedat Anar’ın santuru
Santuru galiba ilk defa Ruhi Ayangil’den dinlemiştim. Kanuna benzeyen ve tellerine özel çubuklarla (zahme) vurulmak suretiyle çalınan bu kadim sazın kendine has bir tınısı vardır ve dinleyenlerde mistik duygular uyandırır. Musiki tarihimizde Ali Ufkî Bey’den sonra Santurî Edhem Bey, Ziya Santur, Zühtü Bardakoğlu, Hüsnü Tüzüner ve Ruhi Ayangil dışında öne çıkmış santurî yok. Ancak son zamanlarda sokak müzisyenlerinin santura özel bir ilgi gösterdiklerini biliyoruz. Sokak müzisyeni deyip geçmemek lazım. İçlerinde Sedat Anar gibi gerçekten hem icracı hem bestekâr olarak büyük başarılara imza atmış olanlar var.
İlk defa Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı’nda dinlediğim ve çok sevdiğim Sedat Anar’ın 1988 yılında Halfeti’de başlayan renkli ve mücadelelerle dolu hayatını öğrenmek için Sokaknâme: Bir Sokak Müzisyeninin Kaleminden (İletişim Yayınları, 2018) isimli kitabı okunmalıdır. Bu kitabı okuduktan sonra Ankara ve İstanbul sokaklarında, metro istasyonlarında vb. sanatlarını icra ederek geçinmeye çalışan sokak müzisyenlerine başka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz.
Sedat Anar’a göre, Fatih Akın’ın 2006 yılında gösterime giren İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek isimli filminde sokak müzisyenliğine yapılan vurgu hem sokak müziğinin hem de “çok güçlü sesiyle münhasıran sokak için yaratılmış” bir saz olan santurun tanınıp yaygınlaşmasını sağlar. Siyasiyabend, Kara Güneş, Alatav, Light in Babylon, Samsara İstanbul ve Masala gibi sokak gruplarının vazgeçilmez çalgısı artık santurdur.

* * *
Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nü üçüncü sınıfta terk ederek Ankara sokaklarında 2007’den itibaren hem mafyayla hem de işgüzar belediye zabıtalarıyla amansız bir mücadele vererek tam sekiz yıl sokak müzisyenliği yapan Sedat Anar, maddi problemlerine rağmen, Doğu çalgılarını, özellikle santuru daha iyi öğrenmek amacıyla sık sık İran’a gitmiş ve önemli santurîlerle çalışarak bu sazda kendine has bir üslûp geliştirmeyi başarmıştır. Belâgat isimli ilk albümünü 2013 yılında çıkaran Anar’ın diğer albümleri şunlar: A’mâk-ı Hayal (Kalan Müzik, 2014), Âşık Ölmez: Yunus’un İzinden (Kalan Müzik, 2015), Çağırıram Dost (Kalan Müzik, 2015), Ehl-i Beyt Besteleri (Ahenk Müzik, 2016 -Türkiye Yazarlar Birliği 2016 Yılın Müzisyeni Ödülü-), Ayrı Dilden Aynı Gönülden (Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2016), Osman Kemali Baba Besteleri (Ahenk Müzik, 2017), Suyun Ayak Sesi (Ahenk Müzik, 2018), Santur (Kalan müzik, 2019).
Bu albümlerin isimleri, Sedat Anar’ın tasavvufa çok özel bir ilgi duyduğunu gösteriyor. Sadece Türkçe değil, “Âşık Garip Coğrafyası”nda kullanılan diğer dillerde de şarkılar söyleyen Anar’ın albümlerinden birinin ismindeki mesaja da dikkatinizi çekmek isterim: Ayrı Dilden Aynı Gönülden.

* * *
Sokaknâme isimli kitabıyla aynı zamanda iyi bir yazar olarak karşımıza çıkan Sedat Anar’ın hayatına yepyeni bir anlam kazandıran santuru çalmakla yetinmediğini Beykoz Belediyesi tarafından kısa bir süre önce yayımlanan Santurnâme adlı kitabından anlıyoruz. “Geçmişten Günümüze Santurun Hikâyesi” alt başlığını taşıyan ve bol “görsel” kullanılan bu kitabı okuyarak santurun kadim zamanlara uzanan tarihini, meşhur santurîleri, santurun yapısını ve tekniğini, sokak müzisyenliğindeki yerini, Türk ve İran edebiyatlarındaki yansımalarını öğrenmek mümkün. Santur meraklıları, Anar’ın kitabında zengin bir santur bibliyografyası bulacak, Türkiye, İran, Hindistan ve Amerika’da yayımlanmış santur albümleri hakkında da bilgi edinecekler.
Musikiye ilgi duyan okuyucularıma Sedat Anar’ın isimlerini zikrettiğim kitaplarını ve albümlerini tavsiye ediyorum.

DOĞALGAZ MÜJDESİ VE KARİYE CAMİİ
Karadeniz’de üç yüz yirmi milyar metreküplük bir doğalgaz kaynağı keşfedildiği müjdesi, hakikaten bu ülkeyi seven herkesi sevince boğdu ve gelecekle ilgili ümitlerimizi canlandırdı. Türkiye’nin asıl mânasında “tam bağımsız” bir ülke olmasının önündeki en büyük engel olan enerji bağımlılığından kurtuluşumuzun ilk adımı olması bakımından tarihî bir önem taşıyan bu keşifte imzası bulunan herkesi tebrik ediyor, devamının gelmesini bütün kalbimle temenni ediyorum.

Bu büyük müjdenin gölgede bıraktığı önemli bir haber de Kariye Camii’nin yeniden ibadete açılmasıydı. 1948 yılında bir Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülen Kariye, Bizans döneminde Khora ismini taşıyordu ve mozaiklerle, fresko resimlerle bezenerek Hz. İsa’ya adanmış bir kiliseydi. Fetihten sonra, Sultan II. Bayezid devrinde Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilinceye kadar kullanılmadı. İsmi, Semavi Bey’in verdiği bilgiye göre, yerleşim yerinin dışını, taşrayı ifade ediyordu. Atalarımız aynı anlama gelmek üzere Karye kelimesini bu kiliseden dönüştürülmüş camiye isim olarak uygun gördüler. Karye, köy anlamına gelmektedir.
Kariye’nin camiye çevrilmesi dolayısıyla televizyonlarda verilen haberlerde bazı spikerler kelimenin ilk hecesini uzun, bazıları kısa telaffuz ediyorlar. Eğer Kariye gerçekten karye’den geliyorsa kısa okumak gerekir. Eski İstanbul haritalarına baktım; kaf, ayın, rı, ye ve he harfleriyle yazılmış: Ka’riye. Ayın harfini telaffuz edemediğimiz için ilk hece uzun okunabilir. Kısacası bana iki telaffuz da yanlış değil gibi geliyor.
Bu kısa yazıyı merhum Semavi Eyice’nin DİA İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Kariye Camii maddesindeki şu cümlelere dikkatinizi çekerek noktalamak istiyorum:
“Bu tarihî eserin 450 yıldan beri cami olarak kullanıldığı düşünülmeksizin içindeki bütün teberrükât eşyası kaldırılmış, ahşap minber Zeyrek Kilise Camii’ne taşınıp buranın orta bölümüne konulmuştur. Bizans Enstitüsü, binayı restore ettikten ve mimari bakımdan etraflı bir incelemesini yaptıktan sonra Kariye Camii Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açılmıştır.

