
Mart 1924’te Medreseler kapatılıp Hilâfet lağvedildikten sonra, henüz yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin rejimini Avrupaî tarza çevirmek çok daha kolaylaşmış oldu. Nitekim, bu tarihten sonra peşpeşe yapılan inkılâpların hemen tamamı, çeşitli Avrupa ülkelerinden olduğu gibi, yani hiç gümrüksüz bir şekilde ithal edilmeye başlandı. Bu da, haliyle milletin iç bünyesinde birtakım huzursuzlukların çıkmasına sebebiyet verdi. Zira, bu millet bin yıldır Müslüman olduğu halde, Avrupa’dan transfer edilen şeylerin İslâm örf, adet ve gelenekleriyle bir alâkası yoktu. Aksine, her bakımdan zıtlıklar, ayrılıklar, aykırılıklar söz konusuydu. Her ne ise…
Şimdi, o tarihten sonraki yılbaşılarında yaşanan bazı gelişmelere kısa kısa bakmaya çalışalım.
*
1925’teki yılbaşı gecesi ve gününde, Türkiye’de bazı ilkler yaşandı. Meselâ, özellikle büyük şehirlerde ilk defa Avrupaî tarzda “Yılbaşı Baloları” düzenlendi.
Balo gösterilerinde, ayrıca çok sayıda kişinin şapka giymesi, son derece dikkat çekici oldu. Çünkü, yıl sonunda resmileşecek olan Şapka Kanunu henüz gündemde dahi yoktu. Kastamonu, İnebolu taraflarına yapılacak olan şapka çıkarmasına daha 7-8 ay vardı. Demek ki, el altından mesele aylar öncesinden pişirilmeye başlanmış.
*
1926’da, 1 Ocak’tan itibaren takvim değişikliği yapılarak, Avrupaî takvim ve saat uygulaması esas alınmaya başlandı.
Yakın tarihteki teknik gelişmelerin bir özeti şudur:
Osmanlı'da takvim, başlangıçta Hicrî'ydi; bilâhare resmiyette Rumî'ye geçildi ve 1 Mart tarihi "mâlî yılbaşı" olarak kabul edildi.
1917'de ise, Rumî ile Milâdî takvim arasındaki ay ve gün farkı kaldırılarak yeni bir uygulamaya geçildi. Bu uygulamaya, 1 Ocak 1926 tarihi itibariyle son verilerek, halen resmiyette kullanılmakta olan Gregoryen Milâdî takvime geçiş yapılmış oldu.
Rumî ile Milâdî takvim çevirisi yapanların, söz konusu tarihler (1917-26) için aradaki 9 yıllık farklı uygulamayı dikkate almaları gerekiyor. Aksi halde, takvim çevirilerinde 13 günlük hata payı kaçınılmaz olur.
*
1929 yılı 1 Ocak gününden itibaren, Lâtin harfleri için olağanüstü, yahut olağan dışı bir uygulamaya geçildi. Bir taraftan, yeni alfabeyi öğretmek için Millet Mektepleri açılırken, bir taraftan da Arabî harflerin kullanılmasına yeni yasaklar, yeni müeyyideler getirildi.
Bu konudaki gelişmelerin bir özeti de şudur:
Evet, 1 Ocak 1929’dan itibaren, Arapça ve Osmanlıca harflerin kullanılmasına, Türkiye'nin her yerinde kesin yasaklar getirildi, dolayısıyla cezalar uygulanmaya başlandı.
Bu yasakla paralel olarak, bundan böyle mektup, dilekçe, kitap, dergi, gazete, dükkân levhaları, otomobil plâkaları, sokak isimleri, çeşme kitabelerine varıncaya kadar her türlü yazının Lâtin harfleriyle yazılması mecburiyeti getirildi.
Kur'ân harflerinin yasaklandığı ve Lâtin harfleri mecburiyetinin getirildiği aynı gün, Lâtin alfabesini öğretmek ve eğitimin bitiminde sertifika vermek üzere muhtelif merkezlerde açılan Millet Mektepleri’ne ağırlık verilmeye başlandı.
Gariptir ki, bütün bu işleri birinci derecede takip edecek olan genç (35 yaşında) Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati, yine aynı gün içinde sedyeden düşüp apandisitinin patlaması sonucu hastanede öldü: 1 Ocak 1929.
Harf inkılâbının yükünü omuzlayan bakanlığın görev ve sorumluluğu, bir müddet için (Şubat sonuna kadar) Başbakan İsmet Paşa’ya verildi.
.
Sinan’ın talebesi: Mimar Sedefkâr

Altı minaresi ve muhteşem mimarisiyle bütün insanlık âleminin hayranlık duyduğu meşhur Sultanahmet Camii’nin temeli 4 Ocak 1610 tarihinde atıldı. Tamamlanması 7 sene sürdü; 9 Haziran 1617’de de ibadete açıldı.
Evet, sadece Müslümanların değil, bütün dünya mimarlarının ve pek tabiî turistlerin dikkatini çekerek, görenleri hayranlık içinde bırakan İstanbul’daki bu Caminin mimarı ise, Sedefkâr Mehmed Ağadır. (Kısa biyografisi aşağıda.)
Klâsik Osmanlı mimarisinin pek orijinal bir eseri olan bu mâbed, 6 minare ile inşa edilen ilk ve tek camidir.
Bulunduğu yer, eski İstanbul’un da önemli diğer bazı eserleri ile çevrilidir. Manzarası, bilhassa denizden görünümü harikulâde güzelliktedir. Bu manzara, siluetiyle birlikte çoğu kez ve çoğu yerde İstanbul’u da temsil eder.
Caminin hariçteki bir namı ise “Mavi Cami”dir. Özellikle Avrupalılar, muhteşem mabedi bu isimle yâdeder.
Eserin asıl ismi, Sultan I. Ahmet Camii’dir. Mimarı olan Sedefkâr Mehmet Ağa ise, dünyaca meşhûr Mimar Sinan’ın talebesidir.
Mimar Mehmet Ağa, Caminin dışı gibi iç mekânını da adeta bir kuyumcu titizliği ile donatıp süslemiş, türlü renk ve şekillerle bir güzel dekore etmiş.
1609-1616 yılları arasında inşa edilen caminin esas girişi Roma devrinden kalan Meydan/Hipodrom tarafındadır. İç mekân ise, bir bütün halindedir. Ana ve yan kubbeler, geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 büyük sütun üzerinde yükselir.
Caminin iç duvarları, sayısı 20.000’i aşan harika İznik çinileri ile süslüdür. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya ile kaplıdır.
Toplam 260 pencerenin aydınlattığı iç mekânın üstünü örten büyük kubbe 23.5 metre çapında ve 43 metre yüksekliğindedir.
Küçük büyük bütün kubbeler ve minarelerin üstleri kurşunla kaplıdır; bunların uçlarındaki alemler ise altın kaplamalı olup bakırdan yapılmış.
Dört asırdan fazla bir zamandır dimdik ayakta duran Sultanahmet Camii’ni, dün olduğu gibi bugün de dünyanın dört bir yanından gelerek ziyaret eden hayranları var.
Duyulan ihtiyaç sebebiyle, ayrıca özellikle yaz ayları bu camiyi değişik dillerde tanıtan ses ve ışık gösterileri yapılıyor. Gösteri programı, akşam namazını müteakiben başlıyor.
Sedefkâr Mehmed Ağa kimdir?
Doğum yeri ve tarihi hakkında bilgi olmamakla beraber, Kanûnî Sultan Süleyman zamanında 1563 senesinde Rumeli’den devşirme olarak getirildiğine dair bazı kayıtlar var.
Bir müddet Su Nâzırı makamında vazife yaptıktan sonra, 1606’da Mimarbaşı olarak tayin edildi. İşte, Sultanahmed’i inşa ettiğinde, aynı zamanda Mimarbaşı makamında bulunuyordu.
Mimar Sinan’ın yetiştirdiği en önemli mimarlardan biri olan Mehmed Ağa’nın muhtelif şehirlerde camiden medreseye, çeşmeden köprüye birçok eseri mevcut.
1617’de İstanbul’da vefat etti.
Allah rahmet eylesin.
.
Süleyman Nazif ve Arif Nihat


Bugün, rahmetle andığımız iki mühim şairin vefat yıl dönümleri: Şair Süleyman Nazif, 5 Ocak 1927’de vefâtı. Meşhur şair ve edebiyatçı Arif Nihat Asya ise, 1975 senesi 5 Ocak gününde vefat etti.
Şimdi, sırasıyla bu iki şahsiyeti biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Süleyman Nazif
1870 Diyarbekir doğumlu olan Süleyman Nazif, şair, tarihçi Diyarbekirli Said Paşa’nın oğlu, şair Ali Faik Ozansoy’un da büyük kardeşidir.
Süleyman Nazif, İstanbul’daki İngiliz işgali sebebiyle 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat isimli gazetede yazdığı “Kara bir gün” başlıklı yazısı, onun hem şöhretini parlattı, hem de bilâhare Malta’ya sürgün edilmesine sebep teşkil etmiş oldu.
İşte Süleyman Nazif’in Hadisât gazetesinde çıkan “Kara bir gün” başlıklı yazısından bazı bölümler:
“Fransız generalinin dün şehrimize vürûdu (gelişi) münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız (azınlıklar) tarafından icra olunan nümâyiş (gösteri) Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde müebbeden kanayacak bir cerihâ (yara) açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve idbârımız (talihsizliğimiz) şevk ve ikbâle münkalib olsa (yerini neşeye bıraksa) yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü evlâd ve ahfâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terk edeceğiz.
“...Mevcûdiyet-i millîye ve lisâniyyelerini bizim ulûvv-i cenâbımıza (gönlümüzün yüceliğine) medyûn (borçlu) olan bir kısım halkın (azınlıkların) hây û hûy-ı şemâteti (şamata çığlıkları) ile matem-i muazzezimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük. Buna müstehâk değil idik diyemeyiz. Müstehak olmasaydık, bu felâkete dûçâr olmazdık.
“Her kavmin sehâif-i hayatında (hayat safhalarında) birçok ikbâl ve idbâr sahifeleri vardır. Fransa Kralı I. Fransuva’yı Şarl Ken’in mahbesinden kurtarmış ve koca Viyana şehrini kerrât ile sarmış bir ümmetin defter-i mukadderâtında böyle bir satr-ı elîm (çok acı bir satır) de mestûr imiş. Her hâl, mütehavvildir (değişkendir). Arapların güzel bir sözü var: ‘Isbir, feinne’d-dehre lá yesbir.’ Yani: ‘Sen sabret. Çünkü, nasıl olsa zaman sabretmez; değişir’ derler.”
Arif Nihat Asya
1904 İstanbul Çatalca doğumlu olan Arif Nihat, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra 1928, Anadolu’nun muhtelif beldelerinde uzun yıllar muallimlik yaptı: Adana, Malatya, Edirne, Tarsus, Ankara ve nihayet Kıbrıs.
1950’de Demokrat Parti saflarında siyasete atıldı. 1957’de siyaseti bırakarak tekrar edebiyat öğretmenliğine döndü. 1962’de emekliye ayrıldıktan sonra ise, Yeni İstanbul ve Babıali’de Sabah isimli gazetelerde edebî yazılar yazmaya başladı.
Meslek hayatı boyunca aruzla şiirler ve rubailer yazdı. Bunları beş cilt halinde neşretti.
“Rubaiyyat-ı Arif, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Duâlar ve Âminler” önemli eserleri arasında yer alır.
Arif Nihat Asya’nın ayrıca çok meşhur olan Fetih Marşı isimli bir şiiri var.
O şiiri iktibas ile bitirelim:
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek
Dağlardan çektirilen kalyonlar çekilecek
Elde sensin dilde sen, gönüldesin baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan.
.
Hakkı Ağabeyden hatıralar


Uzun müddet aynı muhitte ikamet ettiğimiz ve yıllarca aynı imanî derslere birlikte iştirak ettiğimiz müstakim Nur Talebelerinden Erzincanlı Hakkı Yavuztürk Ağabey, 5 Ocak 2007’de vefat etti, 6 Ocak günü de Eyüpsultan Kabristanı’ndaki istirahatgâhına tevdi edildi. Cenâb-ı Hak ona rahmet eylesin ve ebeden razı olsun.
“Son Şahitler”den olması hasebiyle, kendisinden çokça istifade ettiğimizi hemen başta ifade edelim. Zira, kendisiyle iki türlü bir komşuluğumuz vardı. İkimizin hem evi, hem işyeri de birbirine çok yakındı.
Ayrıca, gazetemizin Cağaloğlu’daki merkezine sıklıkla gelirdi. Dolayısıyla, haftada birkaç kez görüşme, sohbet etme fırsatımız oluyordu.
Bilvesile, ara ara kendisinden dinleyip not aldığımız hatıralardan bir demet sunmak istiyoruz. İnşallah, ruhuna gidecek Fatiha ve hayır duâlarına da bir vesile olur.
Taze kan ihtiyacı
Öncelikle, kendisini çok güldüren bir espri ile başlamak istiyorum.
Hakkı Ağabey, vefatından 5-6 sene evvel açık kalp ameliyatı olmuştu. Ameliyat esnasında taze kana ihtiyaç vardı. İkimizin kan grubu aynı idi. Aynı kan grubundan 2-3 kişiyi daha bulup birlikte hastaneye gittik. Kan verdik, sağ-sâlim döndük.
İyileştikten sonra ziyaretine gittim. Bize duâ etti.
Kendisi halis Nur Talebesi idi. Kardeşi olan eski MSB Zeki Yavuztürk’ün ise, Türkçü ve MHP’li diye biliyordum. Sohbet esnasında, kendisine şöyle bir lâtife ile takıldım: Hakkı Ağabey, kardeşiniz Zeki Beyle görüştüğünüzde kendisine deyin ki “Kardeşim Zeki, biz Türk’üz, tamam; ama, şu an damarlarımda Kürt kanı dolaşıyor.”
Hakkı Ağabey, bu espriye o kadar güldü ki, ameliyat dikişlerinin patlamasından korktuk.
Bahtiyar bir talebe
1934 Erzincan Kemaliye doğumlu olan Hakkı Yavuztürk, yurdun muhtelif yerlerinde fedakârane hizmetlerde bulunmuş bir sağlık memuruydu.
Risâle–i Nur'u okuması ve Nur Talebeleriyle tanışması, talebelik hayatının geçtiği İstanbul'da 1952 senesinde nasip olur. Ayrıca, 1960'a kadar Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle de mükerrer defa görüşme bahtiyarlığını yaşar.
Bu sebeple, kendisi hem "saff-ı evvel"den bahtiyar bir talebe, hem de bilhassa İstanbul'daki Nur hizmetinin çekirdeğini teşkil eden heyetin içinde bulunmuş bir öncü kahramandır.
Hakkı Ağabey, İstanbul'da teksir, matbuat ve neşriyat hizmetlerinde bilfiil çalıştığı gibi, burada "Nur'un ilk medresesi" hüviyetini kazanmış olan Kirazlı Mescit Sokağı’ndaki meşhûr "Süleymaniye dershanesi"nin hizmete açılmasında da en aktif rolü oynamıştır.
Mescidi temizleyen sâliha kadın
Hakkı Ağabey, bir hatırasını da bize şöyle anlattı: Yıllar önceki bir bayram namazı için Bayezit Camii’ndeyim. İmam efendi minbere çıkıp hutbeyi okurken, Siyer-i Nebevî'den şöyle bir vak'ayı nakletti: “Medine'de bir ihtiyare kadın, Peygamberimizin (asm) sabah namazlarını kılmış olduğu mescidin temizliğini yapıyormuş. O kadın, hergün daha namaz vakti girmeden gelir, etrafı süpürüp temizler ve çıkıp gidermiş. Bir müddet sonra onu göremeyen Peygamberimiz (asm) nerede olduğunu sordu. O sâliha kadının vefat ettiği haberini aldı. Hz. Resûl-i Ekrem (asm), hemen o gün sabah namazından sonra kabristana gidip, o kadına mezarı başında duâ eder ve ayrıca bir kez daha cenaze namazını bizzat kendisi kıldırır."
Hakkı Ağabey, bu mevzuyu hiç unutmaz ve aradan bir zaman geçtikten sonra imam efendiye giderek bu rivayetin yer aldığı kaynağı öğrenmek istediğini söyler.
Namazdan sonra birlikte caminin kütüphanesine giderler. İmam efendi kütüphane raflarından eski ve kalınca bir kitabı alarak, o bahsin geçtiği yeri göstermek ister. Aciptir ki, söz konusu bahis, imam efendinin kendi eliyle o koca kitabı ilk açtığı sayfada karşılarına çıkar.
Dolayısıyla, ikisi de meseleye daha bir ehemmiyetle eğilerek bakar ve bir kez daha okurlar.
Hakkı Ağabey, "Bu hatırayı şunun için anlatmak istedim" diyerek devam etti: "İhlâsla, sebatla ve sadâkatla yapılan bir hizmetin, ne kadar küçük ve basit gibi görünse de, aslında ne derece büyük ve ehemmiyetli olduğunu nazara verdiği için, bu rivâyeti kaynağını da bilerek hep anlatmaya çalıştım."
.
Reşid Paşa ve Bâbıâli Yangını

Aslında günün en önemli tarihî hadisesi, Demokrat Parti’nin kuruluşudur. Fakat, bu konuyu geçen sene enine boyuna yazdığımız için, şimdilik kısaca hatırlatıp diğer konulara geçelim.
7 Ocak 1946’nın kısa terihçesi şudur:
Türkiye’nin çok partili sisteme geçme kararının ardından, CHP’den atılan veya istifa ederek ayrılan bir grup milletvekili, eski İktisat Vekili ve Başvekillerden Celâl Bayar’ın liderliğinde Demokrat Parti’yi resmen kurma başvurusunda bulundu.
Daha evvel, isimlerini “Dörtlü Takrir” ile duyuran ve DP’nin kuruluşunda yer alan diğer milletvekilleri şunlar: Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ve Adnan Menderes.
Koca Reşid Paşa
Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhane Hatt-ı Şerifi'nin ilân edilmesinde en etkili rolü oynayan Mustafa Reşid Paşa, 7 Ocak 1958’de vazife başında iken vefat etti. Yerine meşhûr Âli Paşa tâyin edildi.
Bilhassa Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) iken seyahat ettiği Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmelerden ziyadesiyle etkilenen Reşid Paşa, Osmanlı'nın girdiği duraklama haline gönlü razı olmayarak, bir dizi reformların yapılması için büyük çaba gösterdi.
Evet, Osmanlı, kelimenin tam anlamıyla bir duraklama dönemine girmiş ve kendi sistemiyle, kendi imkânlarıyla bu girdaptan bir türlü çıkamıyordu. Öyle ki, koca Ordu-yu Hümâyun, Mısır Valisi'nin ordusuna mağlûp düşecek (1939 Nizip Bozgunu) bir vaziyet arz ediyordu.
Mevcut gidişatı tasvip etmek veya buna kanaat etmek olacak şey değildi.
II. Mahmud'un öldüğü ve Sultan Abdülmecid'in tahta çıktığı aynı sene içinde ilân edilen Tanzimat (düzenleme, reorganizasyon), aslında monarşiden meşrûtiyete geçişin de ilk tetikleyici faktörlerinden biri oldu.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki, Tanzimat'a karşı gelen veya bunca yıl sonra bu hareketi şiddetle tenkit edenlerin gösterdiği, yahut ortaya koymuş olduğu ciddiye alınabilir herhangi bir alternatifleri yoktur. Bütün hata, kusur ve eksiklerine rağmen, hürriyet, meşrûtiyet ve Kànun-i Esâsî gibi, Tanzimat'ın ilân edilmesi de kaçınılmaz derece gerekliydi. En büyük hata, olsa olsa bu gelişmelerin yeterince tatbik sahasına konulamamasıdır.
Bâbıâli Yangını
Bugün İstanbul Vilayet Merkezi olarak hizmet gören Osmanlı Devleti’nin Hükümet Merkezi "Babıâli"de 7 Ocak 1911’de büyük bir yangın vak'ası yaşandı. Yangının iki-üç gün kadar devam ettiği rivâyet edilir.
Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı dışındaki bütün daireler (Şûrâ, Dahiliye, Mektubçu, Teşrifatçı, Beylikçi, Sadâret Kalemi, Vak'anüvis...) tamamen yandı.
Aslında bu yedinci Babıâli yangınıydı. Daha evvelki yangınlar, 1740, 1755, 1808, 1826, 1839 ve 1878 senelerinde yaşanmıştı.
Aynı yerde bu kadar yangın vak'asının yaşanmış olması, hiç şüphesiz sabotaj ihtimalini kuvvetlendiriyor. Zira, burası 1700'lü yılların başlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olmuş, devletin ehemmiyetli bütün evrakı burada muhafazaya çalışılmıştır.
Gariptir ki, Sultan II. Abdülhamid'in devleti Yıldız Sarayı’ndan idare ettiği ve mühim evrakları burada muhafazaya çalıştığı dönemde, yani 33 yıl müddetle Babıâli'de herhangi bir yangın vak'asına rastlanmıyor.
Yine gariptir ki, bunca Babıâli yangınlarına rağmen, devletin resmî evrakları ciddî ölçüde herhangi bir zarar görmedi. Zira, önemli evrakların hemen tamamı, binanın alt katında inşa edilmiş olan "hususî mahzenler"de muhafaza ediliyordu.
Lâzım olan vesikalar, mesai saatlerinde ilgili dairelere getirtiliyor, işi bittiğinde ise derhal yerlerine götürülüyordu. Kısmen de olsa yanıp giden evraklar ise, kasten veya ihmal ile yerlerine götürülmeyip, ilgili dairelerde bırakılanlar olmuştur.
Bu da gösteriyor ki, Osmanlı'nın adeta mükemmel şekilde işleyen bir arşiv sistemi, bir evrak/vesika teşkilâtı varmış: Bina yanıp kül olsa bile, yine de "evrak-ı mühimme"nin zarar görmeyeceği sağlam bir mekanizma...
.
Wilson Prensipleri

Umumî seçimler sonrasında gerginliğin giderek arttığı ve son günlerde bu gerginliğin dünyayı tedirgin edecek boyutlara çıktığı ABD’nin 103 yıl önceki tarihinden bir sayfa açmak istiyoruz: Wilson Prensipleri sayfası.
8 Ocak 1918’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Temsilciler Meclisi ve Senato'nun müşterek toplantısında, Avrupa'da başlayıp dünyaya yayılan Büyük Dünya Savaşı sonrasında kalıcı barışın sağlanması için, kendi adıyla anılacak olan 14 maddelik prensipler paketini beyan etti.
*
1814’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın dördüncü yılında (1918), savaşa katılan hemen bütün devletler yorgun ve bitap düşmüştü. Bu halsizliğe paralel olarak, savaşın içindeki milletlerde de, savaştan nefret ve barışa hasret yönünde gelişen duyguları kabardıkça kabarmıştı.
İşte, tam bu esnada, savaşa sonradan katılan Amerika Birleşik Devletleri tarafından ortaya yeni bir formül atıldı. 14 maddeden müteşekkil bu formülün adı "Wilson Prensipleri"ydi: Maddelerin özünde ise, milletlerin huzuru, barışı ve ülkelerin bağımsızlığı vurgulanıyordu.
8 Ocak 1918 günü, bu prensipler Başkan Wilson tarafından asıl maksadını taşıyan bir mesajla birlikte ABD Kongresi’ne gönderildi.
Maddeler tek tek kongrede okundu ve genel kabul gördü. Ancak, bazı hususlar eksik veya yetersiz bulundu. Bunun üzerine, Başkan Wilson 11 Şubat'ta prensipler manzumesini 27 maddeye çıkartarak, buna nihaî bir şekil verdi. Aynı gün yaptığı açıklamasında "Devletlerin yeni topraklar alamayacakları; savaş tazminatı ve cezaî tazminat alınamayacağı; milletlerin kendi geleceklerini kendi iradeleriyle ortaya koyması" yönündeki prensip ve görüşlerine açıklık kazandırmış oldu.
İşte, tarihe geçen o prensiplerin bir özeti:
1– Barış antlaşmaları açık ve şeffaf biçimde yapılmalı, gizli antlaşmalar terk edilmeli.
2– Karasuları dışındaki denizlerde dolaşım, savaşta ve barışta hür olmalı.
3– Milletler arasındaki iktisadî engeller kaldırılmalı ve serbest ticarete izin verilmeli.
4– Milletler, iç güvenliği sağlamaya yetecek miktarın dışında silâhlanmaya gitmemeli. Bunun için garantiler verilmeli.
5– Bağımsızlık yolu açılmalı ve sömürge topraklarında yaşayan halklara kendi kaderini belirleme hakkı verilmeli.
6– Rusya topraklarındaki yabancı birlikler ayrılmalı ve devletlerin de yardımı ile Rusya'ya kendi gelişimini sağlama imkânı verilmelidir.
7– Almanya, işgal ettiği Belçika topraklarını boşaltmalı ve burada savaş öncesi durum yeniden tesis edilmeli.
8– Almanya, işgal ettiği Fransız topraklarını derhal boşaltmalı.
9– İtalya'nın sınırları millî esaslara uygun olarak yeniden düzenlenmeli.
10– Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarına kendi kaderini tayin hakkı sağlamalı.
11– Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı ve Sırbistan'a denize açılma imkânı verilmeli.
12– Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısmına istiklâl hakkı tanınmalı. Çanakkale Boğazı, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu husus garanti altına alınmalı.
13– Bağımsız bir Polonya kurulmalı ve Baltık Denizi’ne açılmalı.
14– Büyük–küçük, bütün devletlere siyasî bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına alma imkânını sağlamak maksadıyla, milletler arası bir teşkilât kurulmalı. (Bu son madde, BM'nin teşkiline giden yolu açmaya yöneliktir.)
*
Savaşa katılan devletler arasında barış görüşmelerinin başlamasını tetikleyen Wilson Prensipleri, etkisini ilk etapta Avrupa devletleri arasında gösterdi.
Almanya ile Fransa ve İngiltere arasındaki barış görüşmelerinde, bu prensiplerin çok büyük rol oynadığını kabul etmek gerek.
Osmanlı Devleti ise, Wilson Prensiplerine ilk başta sıcak bakmadı. Ancak, 1918 yılı sonlarına doğru hem yalnız, hem de çaresiz kaldığını görerek, bizzat kendisi harekete geçerek bu prensipler çerçevesinde hasımlarıyla bir barış görüşmesi talebinde bulundu.
İşte, 30 Ekim 1918'de yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması, bu talebin bir neticesi oldu.
.
Liderperest akıllar ne durumda?

Doların dünyadaki etki gücü bir yana, çarpıcı diğer bazı örneklere bakalım:
7 Aralık 1941’deki Pearl Harbor Saldırısının rövanşı, II. Dünya Savaşı’nı bitiren Hiroşima ile Nagazaki’ye atom bombasının atılması oldu.
11 Eylül 2001’deki İkiz Kule saldırısının intikamı, Afganistan ile Irak’ın mahvedilmesi ile alındı.
Bu iki hadisenin de dünya dengesindeki etkileri hâlâ sona ermemişken, geçen hafta Washington’daki meşhûr Kongre Binası’nda yaşanan şok gelişmelerin, hem ABD’yi, hem de diğer dünya ülkelerini derinden etkileyeceğini söylemek mübalâğa olmaz.
Trump’ın şahsında patlak veren ve yan etkileri zincirleme şekilde devam edip giden gelişmelerin nerelere kadar sirayet edeceği, hangi raddeye varacağı şimdilik kestirilemiyor.
Bununla beraber, Trump ve yakın ekibi ile ilgili radikal bazı gelişmelerin olacağına dair ortak bir kanaat hasıl olmuş durumda.
*
Bu hadise vesilesiyle, bizim nazara vermek istediğimiz bir husus şudur:
Sâbık Başkan D. Trump, popülist bir yönetici olarak parladı. Radikal kararlar aldı. Şov yaparak bazı önemli imzalar attı. Atılan bu imzalardan biri de, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasıyla ilgiydi.
Trump, Kudüs’ü İsrail’in resmî başkenti olarak tanımakla kalmadı, imzadan sonra, bunun çok gecikmiş bir karar olduğunu söyledi. Hemen ardından, Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği'nin de en kısa zamanda Kudüs'e taşınacağını açıkladı.
Bu gelişmelerin ardından, zaten istikrarsız durumdaki Ortadoğu coğrafyası, daha da huzursuz bir hale geldi. Ama, bütün İslâm dünyasındaki memnuniyetsizlik hali Trump’ın umurunda bile olmadı.
*
Amerika içinde Trump’a bağlı olan saldırganların arasında siyahîlere pek rastlanılmadı. Neredeyse tamamı beyaz ve ırkçılık eğilimi olan liderperest fanatikler. Liderlerinin kışkırtmasıyla da, Beyaz Saray’ı bastılar, ortalığı yıkıp viraneye çevirdiler.
Kışkırtmanın böyle bir netice doğuracağı belki de tahmin edilmiyordu; ama oldu. Hem de bütün dünyayı hayretler içinde bırakırcasına…
Peki devamında neler oldu?
Kısaca söylemek gerekirse: Popülist Trump’ın kırk yıllık karizması bir günde çizildi. Hem de çok fena şekilde çizildi. Öyle ki, bir daha eski itibarına dönemeyecek derecede derin yaralar aldı. Hatta, kendi partisinden olan siyasilerin de bir kısmı ona cephe aldı.
Özetle, hem ülkesinde rezil oldu, hem de dünya insanlarının nazarındaki itibarı yerlerde sürünecek bir hale geldi.
*
Temenni ederiz ki, bizdeki liderperest kimseler de Trump’ın şahsında meydana gelen şoke edici gelişmelerden gereken dersleri çıkarır ve akıllarını başlarına devşirerek daha dikkatli davranmaya çalışırlar. Dahası, kendileri gibi düşünmeyenleri hışımla dışlayıp ötekileştirme siyasetini gütmezler.
Tabiî, burada kastettiğimiz çizgide hareket edebilmeleri, akıllarının başlarında, muhakemelerinin de yerinde olması gerekiyor. Doğrusu, bu noktaya gelindiğinden henüz emin olamıyoruz. Zira, mağrurane bir şekilde liderperestlik hissiyatlı hareketler tam gaz devam ediyor.
Evet, öyle gururla, hırçınlıkla, öyle insanlara tepeden bakmakla, günümüz dünyasında şerefli bir yere varamıyorsunuz. Çünkü, zaman şahıs zamanı değil; belki, şahs-ı manevî zamanı. Yani, heyet ve ekip halinde, fikir ve misyon çizgisinde çalışma, hizmet etme zamanı.
.
Kardinal şapkası mı, Osmanlı sarığı mı?

Bizans İmparatoru Konstantin Draganez, muhtemel Osmanlı saldırısına karşı bir tedbir olarak, 12 Ocak 1452’de Ayasofya mabedinde Patrik (Ortodoks) ile Papalık (Katolik) taraftarlarını bir araya getirerek bir ortak âyin yapılmasını istedi.
Ancak, ne yaptıysa da bu gayesinde muvaffak olamadı. Gerek halktan ve gerekse kendi ülkesinin ruhbanlarından tepki aldı. Hatta, açıktan açığa “İstanbul’da Kardinal (Lâtin) serpuşunu görmektense, Osmanlı sarığını görmeyi tercih” edenlerin olduğunu gördü.
Bu durum karşısında hayal kırıklığı yaşayan İmparator Draganez, derdine deva olacak hiçbir netice alamadan geri adım atmak mecburiyetinde kaldı.
Bizans halkının ve hatta din adamlarının Latinlere karşı duyduğu bu şiddetli alerjinin iki önemli sebebi vardı.
Birincisi, dinî ve mezhebî ayrılık; İkincisi ise, daha evvel Bizans’ın merkezin İstanbul’da (Kostantiniye) yaşanan çok kanlı ve büyük talanlı “Latin işgali”nin bir türlü silinemeyen izleri, lekeleri, etkileri…
*
Avrupa’daki Latin Katolikler, vaktiyle Selçuklu’ya karşı Bizans’ı korumak için İstanbul’a gelmişlerdi. Ancak, şehrin güzellik ve debdebesi karşısında meftun olup, Müslümanlarla savaşmak yerine burayı işgal etmeyi tercih ettiler.
İstanbul’daki bu Latin işgali, 1200’lü yılların hemen başlarında yaşandı. Bizans’ın orta yerinde, bu suretle bir Latin Krallığı kuruldu. İstanbul’un bütün güzelliklerini yakıp yıkan, önemli bir kısmını da yağma eden bu işgal dönemi, 1260’lara kadar devam etti.
Bizans hanedanı ise, bu zaman zarfında, Gürcü yakınlarından da yardım alarak Trabzon’a gittiler ve orada Pontus Rum Krallığını kurdular.
Rumlara ait bu her iki devlet de, sonunda Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından fethedildi.
Gitti Çakmak, geldi Orbay
TürkiyeCumhuriyeti tarihindeki ilklerden biri de 12 Ocak 1944’te yaşandı. O gün, 55 yıllık asker ve 22 yıldır aralıksız şekilde Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten Fevzi Paşa “yaş haddinden” emekliye sevk edildiği için, makamını halefi Kâzım Orbay’a devretmek durumunda kaldı.
Dolayısıyla, TC Genelkurmay Başkanlığı makamı dairesinde, ilk kez bir devir-teslim hadisesi yaşanmış oldu.
1922’den beri bu makamda bulunan ve bunca yıl memlekette yaşanan direnişleri, başında bulunduğu askerin müdahalesiyle bastıran Fevzi Paşanın, esasında ne M. Kemal’e, ne de İsmet Paşaya herhangi bir muhalefeti vardı. Tam bir itaatle onlara bağlılığını ispat etmişti.
Meselâ, M. Kemal’in imza attığı inkılâplardan hiçbirine karşı gelmediği gibi, bunların tatbikata konulması safhasında da askerin gücünü sonuna kadar kullanmaktan çekinmedi.
Aynı uyumlu ve itaatkâr Fevzi Paşa, M. Kemal’in ölümünden bir sonraki gün ise, bu kez ağırlığını M. Kemal’in bir yıl önce dışlamış olduğu İsmet’ten yana koyar. Meclis’in etrafını silâhlı askerler ile çevirir ve mebuslar tarafından İsmet Paşanın ikinci cumhurbaşkanı olmasını “zor”la temin eder.
Bu iki paşa arasındaki samimiyet ve muhabbet, 4-5yıl kadar daha devam eder. Aralarında baş gösteren zıtlaşma ise, işte bu tarihte, yani 1944’ün hemen başında başlar.
22 yıllık Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bir türlü emekli olmak ve bu makamdan ayrılmak istemez. Ne var ki, İsmet Paşa kararlıdır. Üstelik, cenâh-ı askeriye, komutanları olan Fevzi Paşadan ziyade onun söylediklerine itibar ediyor.
Çaresiz kalan ve kendisi için bir tek çıkış yolu bulamayan Fevzi Paşa, ister istemez emekli olmayı kabul eder. Artık, yeni Genelkurmay Başkanı Org. Kâzım Orbay’dır. Onun görevi ise, Vali Tandoğan’ın 1946’da intihar etmesiyle son bulur. Çünkü, hadise ile iltisaklıdır.
.
Sürü psikozundan kurtulma zamanı

Yoksa, uçurumdan aşağı peşpeşe atlayarak telef olan koyun sürüsünden bir farkları kalmaz.
Trump’ın başına gelenler, onun arkasından sürüklenerek gidenleri nasıl etkileyeceği henüz belli değil; ancak, aklı başında olan herkesin, kendine buradan bir ders çıkarması lâzım. Aksi halde, beterin beterini yaşamaları kaçınılmaz hale gelir.
*
Evet, ne yazık ki, sürü psikolojisinin hâkim olduğu yerlerde sorgulama yapılamaz, muhakeme yürütülemez; liderler tarafından sarf edilen sözler de mihenge vurulamaz.
Yapılan her şey, söylenen her söz tahkiksiz, yani sorgusuz-suâlsiz bir şekilde hemen kabul edilir. Kabul etmeyenler için, önceden tasarlanmış dârağaçları, engizisyon sehpaları var, bunların kof kafalarının içinde.
Vakıa şu ki: Despotlar veya despotik yapılanmalar, muhalif hiçbir fikre tahammül göstermez. Yapıcı da olsa, eleştiriye fırsat tanımaz.
Despotlar ile onların tetikçi ve yalaka takımı, zaman içinde kendilerini çekiç gibi, balyoz gibi görmeye başlar. Kendilerini çekiç gibi zannedince de, karşılarındaki herkesi çivi gibi görme garabetine düşerler. Bu durumda, artık varın gerisini siz düşünün...
Oysa, siyasî ve sosyal hiçbir dairede, aklî muhakemenin önüne herhangi bir engel konulmamalı, sorgulamaya yasak getirilmemeli. Tam aksine, insanî duygu ve kabiliyetleri terakkiye doğru kamçılayan bu hasletlere işlerlik kazandırılmalı.
Aksi halde, toplu yanılmalar, toptan şevksizlikler, moralsizlikler kaçınılmaz hale gelir.
*
Öte yandan, sürü psikolojisinin hâkim olduğu yerlerde de, zaman zaman maddî büyük eserlerin vücuda getirilmesi pekâlâ mümkündür.
Meselâ, komünist ve faşist hükümetlerin yapmış olduğu öyle ihtişamlı, debdebeli eserler var ki, seyredince hayret etmemek, bazen de hayran kalmamak elde değil. Keza, büyük orduları teşkil etmede ve savaş sanayiini kurmada da durum aynı. Meselenin bu maddî tarafı, bahsimizden hariçtir.
Biz, daha ziyade işin zihnî, fikrî ve manevî anlayış cihetine dikkat nazarlarını çekmek istiyoruz. Meselâ, şöyle ki: Kitleler karşısında hata yapanların söz ve davranışları neden yerinde ve zamanında sorgulanmıyor? Kendi hatalarının binlerce hataya dönüştüğü—yalan ve itiraflarla da—görüldüğü halde, aynı sorgusuzluk, aynı muhakemesizlik ve dahi aynı sorumsuzluk vaziyeti, niçin hâlâ devam edip gidiyor?
Bunları düşünmek, sorgulamak, mihenge vurmak, masaya yatırmak gerekmez mi? Dünyayı velveleye veren bunca tarrakadan sonra, vakti gelmedi mi hâlâ?
GÜNÜN TARİHİ: 13 Ocak 1920
Sultanahmet Mitingi
Millî Mücadele Hareketini destekleyen tanınmış bir grup aydın, 13 Ocak 1920’de bu meydanda düzenlenen mitingte hamasî konuşmalar yaptı.
Son sekiz ay içinde tam dört kez protesto mitinginin düzenlendiği Sultanahmet Meydanı’ndaki meşhûr konuşmacıların arasında şu isimleri saymak mümkün: Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Rıza Nur, Selim Sırrı Tarcan, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Şükûfe Nihal Başar ve Madam Jeannine isimli bir Fransız kadın.
Bu heyecanlı mitinglerin yankısı, Anadolu’daki camilerde okunan hutbelere kadar tesir etti.
Sultanahmet Mitingi denince, akla ilk gelen isim Halide Edip Hanım. Kendisi, kürsüde ağlayıp ağlatarak katılımcı kalabalıklarla birlikte şu meâldeki yemini okuduğu rivâyet edilir: “Türkiye’nin istiklâl ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağımıza, yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediyoruz.
.
Cemal Paşa’nın Kanal Harekâtı

Yaygın tâbirle "Üç İttihatçı"dan biri olan Cemal Paşa, emrindeki 25 bin kişilik bir kuvvetle Kanal (Süveyş Kanalı) Seferini başlattı: 14 Ocak 1915.
Birinci Dünya Harbi’nin en şiddetli günleri yaşanıyordu. Bahriye Nazırlığı yanında Filistin-Suriye hattındaki 4. Ordu Komutanlığını da üstlenen Cemal Paşa, Mısır'ı işgale hazırlanan İngilizler'e karşı mücadele vermek için, kendince bir plan geliştirdi. Bu plana göre, Süveyş Kanalı kontrol altına alınacak ve işgalcilerin Mısır'ı ele geçirmesi engellenecek idi.
Bu maksatla Osmanlı Ordusu 14/15 Ocak gecesi Gazze-Birussebi bölgesinde toplanarak ileri yürüyüşe geçti.
4. Orduya bağlı birlikler, çok büyük zahmet ve müşkilâtla, nihayet Şubat ayı başında Timsah Gölü ile Acı Göl arasındaki bölgeden Kanal'a doğru taarruza geçti.
Beş tabur kadar Osmanlı askeri, kıyıya indikten sonra “Dumbaz” denilen çelik kaplı teknelerle karşı kıyıya doğru ilerlemeye başladı. Ancak, İngiliz kuvvetleri şiddetli bir ateşle karşı koydu. O Dumbazların çoğu battı.
Bu arada, kıyıya ulaşabilen 600 kadar asker şehit oldu veya İngilizlere esir düştü.
3 Şubat 1915 sabahı gün ağardıktan sonra harekât sahasında bulunan Cemal Paşa, verilen ağır kayıp karşısında şaşkına döndü ve bu şartlarda Süveyş Kanalı'nı ele geçirmenin mümkün olmadığını anladı. Derhal kuvvetlere geri çekilmesi emrini verdi.
Cemal Paşa, bölgede kaldığı savaşın son günlerine kadar da, askerî yönden ciddî bir varlık gösteremedi. Kayıp üstüne kayıplar yaşandı.
En ağır kayıplar ise, savaşın son haftalarında yaşandı. Bölge, İngiliz ve Fransız birliklerine âdeta peşkeş sûretiyle terk edildi.
Zira, buradaki İttihatçı paşalar, Araplar'dan bir an evvel kopmak istiyorlardı. Ne yazık ki, bu kopma süreci içinde, on binlerce Osmanlı askeri de heder edildi.
Sarıkamış kar altında; yüreğimiz kor altında
“Sarıkamış Fâciası”nın üzerinden 106 sene geçti. Acısı ise, yüreklerimizde hâlâ taptaze duruyor.
Yaklaşık 90 bin askerimizin bulunduğu Kafkas Cephesi’nin en kritik mevkii olan Sarıkamış’ta, 1915 senesinin bilhassa 14/15 Ocak gecesinde, eksi kırklara (-40) kadar varan şiddetli soğuklar sebebiyle, binlerce Mehmetçiğin donarak şehit olduğu anlaşıldı.
Muhtelif kaynaklara göre, en az 18, en çok 90 bin (Genelkurmay Harp Dairesine göre 30-40 bin civarında) askerimizin şehit olması sebebiyle, bu elim hadise “Sarıkamış Fâciası” ismiyle anılıyor.
Esasen, şehit sayısı ne olursa olsun, orada yaşananlar meselenin ehemmiyetini azaltmıyor, küçültmüyor. Aynı hakikat, Çanakkale Savaşı için de geçerli. Mühim olan, vakıayı olduğu gibi dosdoğru bir şekilde yansıtmaktır.
Bu iki cephede yaşanan hadiselerin çarpıtılarak veya abartılarak yansıtılmasının öncelikli sebebi, İttihatçılar ve özellikle Enver Paşa hakkındaki peşin hükümlü fikir ve kanaatlerdir. Kimisi kökten hain ilân etmiş onu, kimisi de düşmana karşı merdane şekilde çarpışan birer kahraman olarak görmüş. Abartılı rakamların ve ifrat ile tefrit arasındaki yaklaşımların asıl sebebi de budur.
Oysa, dahilde çok kötü ve tarafgir bir politika izleyen İttihatçılar'ın çoğu, hariçteki düşmana karşı canla, başla çalıştı. Dönme ve masonik kesimin dışında kalanların, herhangi bir ihaneti söz konusu değil.
Kaldı ki, o hengâmede düşman kuvvete taraf olurcasına İttihat-Terakki hükümetine karşı takınılan yıpratıcı bir muhalefet hareketi vardı ki, bu da yine saldırgan ve istilâcı kuvvetlerin hesabına geçiyordu. Üstad Bediüzzaman tâbiriyle bunlar "sefil" takımından kimselerdi.
.
Sarıkamış üzerinden Enver Beye düşmanlık

Kafkas Cephesi’nin Sarıkamış ve çevresindeki yüksek dağlarda Rus kuvvetleriyle savaşa hazırlanan Osmanlı Ordusu’nda bulunan 90 bin civarındaki askerin, açlık, salgın hastalık ve dondurucu soğuklar sebebiyle, on binlerce sayıda kayıp verdiği ve düşman kuvvetleriyle savaşamayacak bir vaziyete düştüğü hususu, nihayet 15 Ocak 1915’te kesinlik kazanmış oldu.
Kış şartlarına göre ordunun ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılayacak olan elbise, ayakkabı, çadır ve bilumum lojistik maddelerini Almanya’dan getiren gemilerin Zonguldak açıklarında Rus torpidoları tarafından batırılması sonucu, Sarıkamış’taki birlikler düşmanla hiç savaşmadan söz konusu ağır şartlara yenik düştü.
Evet, Sarıkamış Fâciası hakkındaki bilgi ve kanaatleri kasten saptırmanın şimdiye kadar karanlıkta bıraktığı bu önemli sebebin iklim ve coğrafî şartlarını şöylece özetlemek mümkün:
Kış şartlarına göre yeterince hazırlanamadan cepheye giden, gitmek durumunda kalan Osmanlı askerleri, özellikle o sene çok şiddetli geçen soğuklar sebebiyle kırıldı. Ama, mevcut şartlara hazırlıklı şekilde gelen Rus ordusu da orada büyük telefat verdi. Soğuk ve karlı havaya nisbeten alışık olan Rus birliklerinden yaklaşık 30 bin kadar asker aynı bölgede donarak öldü.
Ne var ki, bu önemli husus çoğu zaman es geçiliyor, yahut hiç nazara verilmeden hadise hakkında ahkâm kesiliyor. Bundan da anlaşılıyor ki, peşin hükümlü yaklaşımlar sebebiyle, Sarıkamış Fâciası hakkındaki bilgi karmaşası bir müddet daha devam edecek.
Öte yandan, söz konusu ağır şartları hemen hiç nazara almadan, hatta hiç araştırma gereğini dahi duymadan, bütün suç ve günahı Enver Paşa’ya yükleyenler var. Tabiî, bunun da önemli bir sebebi var; biraz da onun üzerinde durmaya çalışalım.
*
Evet, bu tarihi hadise hakkında yüz yılı aşkın süredir yaşanan zihnî kargaşanın bir sebebi de, bazı çevrelerin Enver Paşa hakkındaki tutum ve telâkkilerinden kaynaklanıyor.
Zira, gerek Sarıkamış ve gerekse Çanakkale hadiselerinin yaşandığı dönemde, fiilen Başkomutan mevkiinde olan kişi Enver Paşa’dır.
Onunla aynı yaşta ve aynı meslekte olup, hayatları boyunca rekabet halinde bulunmuş olan M. Kemal ile araları hiç iyi olmamış; dahası, ikisi daima çekişe gelmişlerdir.
Bu rekabetkârane çekişme haline, hemen bütün kaynaklarda rastlamak mümkün.
İşte, bu rekabet ve çekişme sebebiyledir ki, Sarıkamış'ın bütün günahı, üstelik abartılı bir şekilde Enver Paşa’ya yüklenmeye çalışılırken, aynı hadiseden bir ay kadar sonra kazanılan Çanakkale Zaferi’nde ise, Enver Paşa adeta yok sayılıyor. Aksine, M. Kemal herkesin önüne konuluyor. Oysa ki, M. Kemal henüz Albay rütbesinde olup, 18 Mart Zaferi’ne kadar o diyarda dahi değildir.
Halbuki, Ordu Kumandanı ve Padişah Vekili olan Enver Paşa, her iki hadise esnasında da aynı kişidir ve aynı mevkinin, aynı yetki ve sorumluluğun sahibidir.
*
Son bir notu da, M. Kemal’in bilgisi dahilinde Çankaya (F. R. Atay) isimli kitapta yer alan bir anekdottan aktaralım. Bu kitapta aynen şu ifadeler yer alıyor:
Doktor Nazım ve bir nüfuzlu İttihatçı aralarında konuşmakta imişler. Enver Paşa birdenbire içeri girince susmuşlar. Başkumandan merakla:
- Her hâlde bana dair bir şeyden bahs ediyordunuz. Söyleyin bana, demiş.
- Mustafa Kemal'in niçin terfi ettirilmediğini konuşuyorduk, cevabını vermişler. Enver:
- İşte, demiş ve cebinden Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal’in generallik rütbesine çıkaran tezkeresini göstermiş.
Sonra şunu ilâve etmiş (Enver Paşa):
- Ama biliniz ki, onu (M. Kemal’i) paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.
(Age, s: 39)
.
Meclis’in hafife alınması hayra alâmet değil


Bozuk İttihatçıların hükmettiği Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Sultan Reşad'ın da fermânıyla 18 Ocak 1912’de feshedilerek kapatıldı. Aynı anda, üç ay sonra yeni seçimlerin yapılmasına karar verildi.
Ne var ki, 18 Nisan 1912’de toplanan yeni Meclis, 5 Ağustos günü tekrar feshedildi. Ardından, savaş gerginliği sebebiyle sıkıyönetim (Örfî İdare) ilân edildi.
İş bununla da kalmadı, (Birinci) Balkan Harbi gerekçe gösterilerek, yeni bir seçim yapılması cihetine de gidilmedi. Bu sebeple, siyasî gerilim hiç eksik olmadığı gibi, giderek tırmanma eğilimine girdi.
*
Daha evvelden gizli bir cemiyet iken, Meşrûtiyet sayesinde partileşen ve iktidara gelen İttihat-Terakki, zamanla kendi varlık sebebi olan Meclis’i küçümsemeye ve hafife almaya başladı.
Cemiyetçilikten particiliğe, oradan da komiteciliğe dönüşen İttihatçılar, Meclis-i Mebusan’ın, kendi ellerinde adeta oyuncak gibi olmasını istiyorlardı. Aksi halde, darbe, muhtıra, kumpas, tedhiş ve tetikçilik gibi insanlık dışı yollara başvurma cihetine gidiyorlardı.
Meclis’in bu şekilde hafife alınması, elbette ki hayra alâmet değildi ve nitekim olmadığı da anlaşıldı: Savaşlar adeta kesintisiz şekilde birbirini takip etti; tâ ki, İttihatçılar, hem kendilerinin, hem de devletin sonunu getirinceye kadar.
*
Balkan Savaşlarının acısı devam ederken, arada Babıali Baskını gerçekleştirildi. 23 Ocak 1913.
(NOT: Bu konu, ayrıca araştırılmaya değer. İttihatçı subaylar ile Halaskâran-ı Zabitan denilen sâbık Sultan Abdülhamid taraftarları arasına giren siyasî anlaşmazlık, zamanla askeriyeyi zehirlemeye başladı.)
Her ne ise… Babıali Baskını’ndan sonra iktidarı bir daha ele geçiren İttihatçılar, ülkenin mukadderatını tek parti sultasının altına sokma cihetine gitti.
1914'te yapılan genel seçimlere de, ne yazık ki bu atmosfer içinde gidildi. Vatandaşlar, sadece İttihatçı olanları seçip Meclis'e gönderebildi.
Bu tarihte yapılan seçimler, 1923 sonrası Türkiye'si için de bir nevi örnek teşkil etmiş oldu.
*
II. Meşrûtiyet döneminin ilk seçimleri 1908 yılı sonlarında yapıldı. Meclis-i Mebusan, 4 Aralık günü açıldı.
1908'deki genel ve 1911'deki kısmî (ara) seçimlerde, seçmenlerin birinci tercihi İttihat-Terakki, ikinci tercihi ise Ahrar Fırkası idi.
Buna rağmen, rakip ve rekabetten hiç hazzetmeyen İttihatçılar, türlü dalâvere ve komitacılık faaliyetleriyle, iktidarı daima ellerinde tutmaya çalıştılar.
Aslında, İttihatçılar arasında doğru dürüst bir devlet adamı yoktu. Ancak, onlar zorbalık metodunu iyi kullanmasını bildikleri için, hükümetleri, hatta padişahı dahi hep tesir ve baskı altında tutmayı başardılar.
Koca Osmanlı devleti, yaklaşık on yıl müddetle (1908-1918) adeta İttihatçıların elinde oyuncak oldu.
Dahilde devletçilik oyunu oynamaktan geri durmayan İttihatçılar, özellikle İkinci Balkan Harbi ile Birinci Dünya Harbi esnasında, dış güçlere karşı canla başla çalıştılar. Diğer vahim hatalarının yanında, onların bu özelliklerini de belirtmekte fayda var.
.
Meclisi işgal provası

Başını İngilizler’in çektiği İstanbul'daki İşgal Kuvvetleri Yüksek Komiserliği tarafından, son Osmanlı Meclisi’nin henüz yeni teşkil olunan son kabinesini tehdit eden mağrurâne bir açıklamada bulundu.
Evet, fokur fokur tehdit kokan bu açıklamada, yeni kurulan kabinede yer alan Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa’nın da istifası isteniyordu.
Ne yazık ki, adı geçen paşaların istifası hemen ertesi gün götürülüp Yüksek Komiserliğe takdim edildi.
Bu vahim durum, sözde iç güvenliği sağlamak için gelenlerin, iç siyasette de adım adım işgal provasında hangi merhaleye geldiklerinin bir göstergesidir aslında.
Nitekim, bir sonraki adımda (16 Mart baskınları) bütün İstanbul fiilen işgal edilmiş oldu.
*
İşte, son derece kritik ve bir o kadar da gergin geçen bu dönemdeki gelişmelerin seyrini aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün.
3 Ekim 1919'da Damat Ferit Paşa’nın istifası üzerine, yeni kabineyi kurmakla Ali Rıza Paşa görevlendirildi. Yeni Sadrâzam, kurmuş olduğu yeni kabineyi Anadolu'daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin taleplerini de dikkate alarak şekillendirdi.
*
Ali Rıza Paşa kabinesi kurulur kurulmaz, 9 Ekim 1919'da yayınlanan bir kararname ile Meclis-i Mebusan seçimlerinin en kısa zamanda yapılacağı açıklandı.
*
Yeni mebuslar, Anadolu'nun her tarafında bulunan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin isteği doğrultusunda belirlendi. Zira, ortada fevkalâde (işgal, istilâ, savaş...) bir hâl vardı ve tam anlamıyla demokratik bir seçim yapılamıyordu.
*
Seçimlerin ardından yeniden açılan Meclis-i Mebusan, 252 mebusla ilk toplantısını 12 Ocak 1920'de yaptı. 19 Ocak'ta ise, yine Ali Rıza Paşa’nın sadâretinde son Osmanlı hükümeti kuruldu. İşgalciler ise, yeni Meclis'i beğenmedikleri gibi, yeni kabineyi de kabullenmediler ve sert bir nota ile müdahale ettiler. Ama ne yazık ki, onlara bir ölçüde boyun eğilmiş oldu.
*
28 Ocak'ta yeni bir toplantı yapan son Meclis-i Mebusan, esasları Anadolu'daki Millî Kuvvetler tarafından belirlenmiş olan "Misak-ı Millî"yi bir "ahd-i millî" ile kabul etti.
*
Meclis'in bu tavrı ve alınan kararın 17 Şubat'ta bütün dünyaya ilân edilmesi, işgal kuvvetlerini şiddetle rahatsız etti, onları âdeta çileden çıkarttı. Bu sebeple, fiilî müdahale için fırsat kollamaya başladılar.
*
16 Mart'ta kanlı bir baskın ile İstanbul'u fiilen işgal eden ecnebi kuvvetleri, Meclis'i, Sadâreti, Saray'ı, Matbuat ile Postahane'ye varıncaya kadar devletin bütün kurum ve kuruluşlarını zalimane bir baskı ile abluka ve denetim altına aldı.
*
Bu arada yakalanan bazı mebuslar tutuklanıp Malta'ya sürgün edilirken, canlarını kurtarabilenler ise, Heyet-i Temsiliyenin faaliyette olduğu Ankara'nın yolunu tuttular.
*
Ankara'da 23 Nisan 1920'de teşkil olunan ve Cuma namazından sonra açılışı yapılan yeni Meclis'teki mebus sayısı 115'tir. Bu sayı peyderpey yükselerek fiilen 200'leri buldu.
.
Maraş’ta yakılan meşâle: “Ya istiklâl, ya ölüm!”

Millî Mücadele döneminde işgalci güçlere karşı kahramanlık destanını yazan merkezlerden biri de, hiç şüphesiz ki Maraş’tır. Zaten, bu vasfından dolayıdır ki ismi Kahramanmaraş şeklinde tâçlandırılmış oldu.
Şimdi, tam yüz sene evvel bu diyârda yaşanmış olan destânın detaylarına bakalım.
*
Evet, Maraş'ta işgalci Fransız kuvvetlerine karşı, 20 Ocak 1920'de hemen umum halkın iştirak etmiş olduğu şiddetli ve kararlı bir direniş mücadelesi başladı.
Maraş sancağında (kaza-vilayet arası), aslında mücadele meşâlesi daha evvel de yakılmıştı. Ancak, halkı büsbütün çileden çıkartan ve topyekûn bir mücadelenin fitilini ateşlemeye sebep olan yeni bazı gelişmeler yaşandı. Şöyle ki:
Bölgedeki işgal kuvvetleri komutanı, bir gün önce Maraş Mutasarrıfına (sancak yöneticisi) bir tebliğ göndererek, bundan böyle Maraş'ta guvernör (üst yönetici) olarak bir Fransız binbaşının görev alacağını ve şehrin birinci derecedeki sorumlusunun da o komutan olacağını bildirdi.
Bu tebliği duyan halk, birden galeyana gelir. Fransız boyunduruğu altında yaşamak istemeyen Maraşlılar, "Ya ölüm, ya istiklâl" diyerek dillere destan olacak bir mücadeleye girişti.
Maraş'ın hemen her tarafında şiddetli çarpışmalar yaşandı. Eli silâh tutan hemen her vatandaş işgalcilere karşı koymayı, bir vatan ve nâmus borcu saydı.
Bu şanlı direniş karşısında daha fazla dayanamayan ve günden güne geri çekilmeye başlayan Fransızlar, nihayet 12 Şubat 1920'de işgale son vererek Maraş'ı bütünüyle terk ettiler.
*
Maraş'ın işgal müddeti, yaklaşık bir sene kadar devam etti. Şehir, 22 Şubat 1919'da önce İngilizlerin işgaline uğradı. Ancak, İngiliz kuvvetleri içinde sömürge ülkelerden getirtilen Müslüman askerlerin de bulunmasından dolayı, bölge halkına fazla baskı yapılamadı, dolayısıyla işgalde muvaffak olunamadı. İngilizler, her nedense, bölgedeki kuvvetlerini Musul'a doğru kaydırmayı tercih edip gittiler.
30 Ekim 1919'da ise, bu kez Fransız birlikleri gelerek Maraş'ı işgale kalkıştılar.
Civar köy ve şehirlerdeki Ermeni çetecilerden de kuvvet alan ve müşterek hareket eden Fransızlar, Müslüman ahaliye karşı zalimâne baskılar uygulamaya giriştiler.
Bu durum, halkın hamiyet duygusunu kamçıladı. Sütçü İmam (1878-1922) isimli kahraman mücahid, 31 Ekim günü düşmana ilk kurşunu sıkarak, büyük bir cesaretlilik örneğini sergiledi.
Bir Cuma günü, kale burcundaki ay-yıldızlı bayrağın indirilerek yerine işgal bayrağının dikilmesi manzarası karşısında, imam efendi, bu durumda Cuma namazının kılınamayacağını söyledi. Bunun üzerine galeyana gelen halk, camiden çıktığı gibi, hiç tereddüt dahi etmeden kaleye doğru hücuma geçti. Oradan işgalcilerin bayrağını indiren kahramanlar, yerine tekrar ay-yıldızlı bayrağı diktiler.
Böylelikle, kahraman Maraş’ta, artık hiçbir şekilde durdurulamayan, bastırılamayan ve zafere kadar da devam edecek olan çetin bir direniş hareketi başlatılmış oldu.
Bundan tam yüz yıl önce orada kahramanlık destanını yazan umum şehit ve gazilerimize binler rahmet duâlarını gönderiyoruz.
.
Sultan I. Abdülhamid Devri

Sultan Abdülhamid denince, çoğu kimsenin aklında son kudretli padişah gelir. Oysa, Osmanlı padişahları arasında iki tane Abülhamid var ki, onlardan birincisinin bugün Osmanlı tahtına çıkış yıl dönümüdür.
Sultan I. Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan III. Mustafa’nın vefatı üzerine, 21 Ocak 1774’te Devleti fevkalâde buhranlı bir döneminde 49 yaşında iken tahta çıktı.
Ülkenin nasıl da feci bir buhran içinde olduğuna dair, Sultan III. Mustafa’nın şu hazin mısraları, adeta o günlere şahitlik ediyor:
Yıkıluptur bu cihân, sanma ki bizde düzele;
Devleti, çarh-ı deni verdi kamu mübtezele.
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hazele;
İşimiz kaldı heman merhamet-i Lemyezel’e.
Devlete-millete büyük hizmetlerde bulunmuş olan o sultanlara Allah’tan rahmet dileyerek, asıl konumuz olan her iki Abdülhamid’e dair mukayeseli kısa bazı bilgiler aktarmaya çalışalım.
*
Evet, Sultan II. Abdülhamid'i bilmeyen, tanımayan tarihe meraklı olanlardan hemen hiç yok gibi.
Özetle söylemek gerekirse, Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıl (1876-1909) padişahlık yaptığı, I. ve II. Meşrûtiyet hareketinin onun devr-i saltanatında vuku bulduğu, hafif istibtad siyaseti güttüğü, 31 Mart Vak'asından (Nisan 1909) sonra tahttan uzaklaştırılarak Selânik'e gönderildiği, 1912-18 yıllarında ise Beylerbeyi Sarayı’nda mahpus edildiği, ona kimileri tarafından Ulu Hakan, kimileri tarafından da Kızıl Sultan denildiği gibi hususlar, hemen herkes tarafından az-çok biliniyor.
Ancak, aynı durumun Sultan Birinci Abdülhamid için de geçerli olduğunu söylemek mümkün değil.
Hemen herkesin "II. Abdülhamid"den dolayı ayrıca bir tane de "I. Abdülhamid" olması gerektiğini akıl edebiliyor olmasına rağmen, 15 yıl padişahlık yapan Birinci Abdülhamid hakkında mâlumat sahibi olanlar yine de çok az…
Bu durumda, I. Abdülhamid’i kısa da olsa günümüz insanına tanıtmakta fayda var.
*
Mart 1725'te, yani Lâle Devri’nin en şaaşalı günlerinde dünyaya gelen Sultan Birinci Abdülhamid, 1789'da, yani Büyük Fransız İhtilâli’nden üç ay kadar evvel vefat etti.
Sultan III. Ahmed'in oğlu ve Sultan III. Mustafa'nın kardeşi olan I. Abdülhamid, Osmanlı-Rus savaşının mağlûbiyetle neticelenmesi sebebiyle ve bilhassa Ruslar tarafından Özi Kalesi’ndeki 25 bin Osmanlı askerinin şehit edildiği haberini alması üzerine, kederinden önce felç geçirdi; devleti bu haliyle de dört ay kadar idare ettikten sonra hayata gözlerini yumdu.
Gariptir ki, benzer bir âkıbet ondan önceki padişah, yani büyük biraderi Sultan III. Mustafa'nın da başına gelmişti. 1774'te yaklaşık yedi yıl süren Osmanlı-Rus savaşının mağlûbiyetle neticelenmesi üzerine inme (felç) geçirdi ve ardından vefat etti.
İşte, III. Mustafa'nın vefat tarihi ile I. Abdülhamid'in tahta geliş tarihi tam da bugüne, yani 21 Ocak (1774) gününe tevâfuk ediyor.
*
Sultan I. Abdülhamid, tahta geçtikten sonra, devlet kurumlarının eskimiş ve yıpranmış olduğunu gördüğü için, birtakım tecdid, yani yenileme faaliyetlerine girişti. Yeniçeri Ocağını islaha çalıştı, nâhak yere alınan maaşları kesti, donanmaya yeni bir çehre kazandırdı, ayrıca Sür'at Topçuları Ocağını kurdu, Avrupa standartlarında bir askerî mühendislik okulunu açtı ve bu meyanda daha başka siyasî ve askerî bazı yenilikler yapmaya gayret etti.
Ne var ki, hedefine tam vâsıl olamadı. Meselâ, onun yenilik yanlısı politikaları yürüten Sadrazam Halil Hamit Paşa, menfaati bozulanlar tarafından öylesine bir şikâyet yağmuruna tutuldu ki, onu fedâ etmeye ve hatta gözden çıkarmaya bile mecbur kaldı.
Sadrâzamını idam ile cezalandırması ise, onun gücünü daha zayıflattı ve yenilik faaliyetlerinin başarısız kalmasını netice verdi.
.
Halidîler 93 Harbinde

Rumî takvime göre “93 Harbi” olarak da bilinen meşhûr Osmanlı-Rus Harbi’nin en kritik günlerinde harekete geçen İngiliz savaş filosu, 25 Ocak 1878’de Çanakkale Boğazı girişine gelerek demir attı. Niyeti, boğazı geçip Marmara’ya gitmekti.
Osmanlı hükümeti, bu durumu ihtiyatla karşıladı. Ne var ki, Rus ordusu Edirne’yi geçerek tâ Ayastefanos’a kadar gelip karargâh kurmuştu.
Genç padişah Sultan II. Abdülhamid’in bu en zor günlerinin hikâyesi ile Halidîlerin o dönemde sergilemiş olduğu kahramanlık destanını birlikte sunmaya çalışalım.
*
24 Nisan 1877’de başlayan ve 9 ay boyunca bütün şiddetiyle devam eden Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi), 1878 yılı Ocak ayı sonlarında bir derece hız kesti.
Bunun en önemli sebebi, o günlerde savaşın seyrini değiştiren iki önemli gelişme yaşanmış olmasıydı.
Bunlardan biri İngiliz hükümetinin müdahalesi, diğeri ise Halidîler olarak bilinen Mevlânâ Halid-i Bağdadî’nin mürid ve talebelerinin (İngilizlere de güvenmeyerek) Ruslara karşı fikren ve fiilen cihada başlamaları.
İngilizler, Ege Denizi’ndeki savaş filosunu güya Rus tehlikesine karşı Marmara’ya geçirmek istiyordu. Zira, Rus kuvvetlerinin Edirne’yi işgal ederek İstanbul’u da tehdit etmeye başlaması üzerine İngiliz hükümeti telâşa kapıldı. Aynı telâşla, Ege’deki savaş filosunu 25 Ocak günü Çanakkale Boğazı önlerine gönderdi.
Gelişmeleri endişe ile takip eden Osmanlı hükümeti, İngiliz filosunun Boğaz’dan geçmesine hemen müsaade etmez. Orada bir müddet beklemesini ister.
Ne var ki, Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikolas, Edirne’de durmaz ve İstanbul’a doğru ilerlemeye devam eder. Hatta, bir fırka askerini Osmanlı payitahtına (Hatta Hilâfet merkezine) sokma teşebbüsünde bulunur.
Bu tehlikenin yaklaşması sebebiyle, Sultan II. Abdülhamid’in emriyle İngiliz filosunun Marmara’ya giriş yapmasına izin verilir. Adalar civarına kadar ilerleyen İngiliz filosunun İstanbul limanına girmesi engellenerek, Mudanya’ya doğru yönlendirilir. Burada üs kuran yedi parçalık zırhlı savaş filosu, Osmanlı’nın başkentine yönelik muhtemel bir Rus saldırısı tehlikesine karşılık, orada bekletilir.
Bu politikayı İngilizlere verilmiş bir imtiyaz olarak gören Ruslar ise, Edirne’den hareketle Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelir ve burada bir askerî karargâh kurar. Zor duruma düşen Osmanlı hükümeti, Ruslar’la anlaşmak üzere Edirne’ye diplomatlarını gönderir. Burada iki taraf arasında bir ateşkes antlaşması (Edirne Mütarekesi, 31 Ocak 1878) imzalanır.
Osmanlı hükümeti, yine tehlikeyi hafifletip zaman kazanmak için, barış görüşmeleri atağını başlatır. Yeşilköy Ön Barış Antlaşması (Ayastefanos Mukaddimat-ı Sulhiyye, 3 Mart) bu maksatla imzalanır. Çok ağır şartları ihtiva eden bu antlaşmayı, Temmuz ayında imzalanan Berlin Sulh Muahedesi takip eder.
Halidîler, canla-başla çalıştı
Osmanlı-Rus Harbi’nin şiddetlenmesi üzerine teyakkuza geçen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin talebeleri, zaman zaman tekke ve medrese eğitimine ara vererek, harbe iştirak ederler.
Bağdat gibi İstanbul ve Anadolu’nun pekçok yerinde mensupları bulunan Halidî tarikatının en önde gelen mürşid ve müderrislerinden biri, hiç şüphesiz ki, Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretleridir. (1813-1893)
Ruslar’a karşı, bir ara Kafkas Cephesi’nde çarpıştı. Savaş duraklayınca, İstanbul’a gelip tekke ve medrese hizmetine devam etti.
Savaşın tekrar şiddetlenmesi ve Hilâfet merkezi İstanbul’un da işgal tehlikesi altına girmesi üzerine, Gümüşhânevî Hazretleri, talebelerini de teşkilâtlandırarak var güçleriyle Ruslar’a karşı hem fikren, hem de fiilen cihada girişti.
Ruslar, hem Avrupa’da Bismark’ın gayretiyle başlatılan diplomatik ataklar, hem de Halidîye mensubu gönüllü cihad erlerinin cansiperane müdafaaları karşısında duraklamak zorunda kaldı. Berlin’deki barış masasına oturmaya mecbur oldu. İki devlet arasındaki barış görüşmeleri, 13 Temmuz’da Berlin’de atılan imzalarla nihayet buldu.
Osmanlı tarihinde “Küçük kıyâmet” diye de anılan 93 Harbi, böylelikle sona ermiş ve “İslâmın nurunu perdelemeye çalışan kara bulutlar” nisbeten dağılmış oldu.
.
Karabekir’in günlük notları

İstiklâl Harbi’nin cesur kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı görevini sürdürmekte iken, 26 Ocak 1948’de Ankara'da vefat etti. Ölüm sebebi, ânî kalp krizi.
Karabekir'den boşalan Meclis Başkanlığına ise, selefiyle benzer vasıflar taşıyan Ali Fuat Cebesoy getirildi.
Bu iki kumandanın ortak bir kaderi şudur: 1923'ten sonra Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile araları açıldı ve bir daha yıldızları barışmadı. Bu iki komutan, 1926’da kumpas İzmir Suikastı sebebiyle sevk edildikleri İstiklâl Mahkemesi’nde idam edilmekten de kıl payı kurtulmuşlardı.
M. Kemal’in ancak ölümünden sonra tekrar siyasete ve Ankara’ya gelebilen Karabekir, 1939 seçimlerinde milletvekili olarak 15 yıl sonra tekrar Meclis’te görev aldı.
Günün tarihi dolayısıyla ve özellikle Karabekir Paşa’nın vefat yıl dönümü vesilesiyle, onun büyük bir dikkat ve ihtimamla tuttuğu günlük notlarından bazı iktibaslarda bulunmak istiyoruz.
Mezarı Ankara'daki Devlet Mezarlığı’nda olan Karabekir’in, Yapı-Kredi Yayınları arasında iki büyük cilt halinde basılan günlük notlarının bir kısmı aşağıdaki gibidir.
*
13 Nisan 1919: Sabahleyin Boğaz’dan çıktık. Hava rüzgârlı ve bulutlu. Büyükdere’de İngiliz bayrağı çırpınıyor.
17 Nisan 1919: Samsun’a vardık. Hafif bir rüzgâr. ...Samsun’da bir Hint (sömürge) bölüğü, limanda bir İngiliz torpido ve muhribi var. Rumlar kırk-ellişer kişilik çete halinde fenalık yapıyorlarmış.
19 Nisan 1919: Trabzon. Sabahtan evvel sakit ve lâtif bir havada Trabzon’a vardık. Yeni vali Galip Beyle görüştük. Trabzon Muhafaza-ı Hukuk Cemiyeti’nde dedim ki: “…Bugün iş Mehmet’in süngüsünün ucundadır. Ben ve ordum bu uğurda öleceğiz ve kuvvetle milletin hakkını alacağız. İstanbul’daki İtilâf donanması bugün bostanlardaki korkuluk gibidir. Ermenileri ise, bir hamlede ezmek hiçtir.” Bu fikrim belediye reisine ve bazılarına hüsn-i tesir etti ve bu esasta çalışmaya başladılar.
21 Mayıs 1919: Mustafa Kemal'den ilk şifre: Neden Samsun'a çıkmış? Neden Samsun'da vakit geçiriyor? "Memuriyeti kabul ettim" diyor. Neden daha evvel etmedi? Bu memuriyet nedir? Padişah ve Ferit Paşa'nın birer nefer gibi hizmet edeceğiz diye gazetelerde beyannameleri vardı. Kemal Paşa'yı mukavemet için mi gönderdiler. "Fahrî Yaver-i Padişahî" dediğine nazaran, Padişah tarafından bir vazifedar mı idi?
10 Temmuz 1919: Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi'ne alınıp alınmaması münakaşası ve benim reyim ile alınmasının kabulü.
23 Temmuz 1919: Erzurum Kongresi'nin resmî küşadı. Kemal Paşa üniforma ve kordonuyla giriyor, kürsüye çıkıyor. Gümüşhane murahhası (delegesi) Zeki Bey "Paşa! Evvelâ üniformayı ve kordonunu at, ondan sonra kürsüye gel! Millî kuvvet, askerî tahakküm şekline girmesin" diyor.
19 Ekim 1922: M. Kemal’e, (Lozan'daki) Sulh Konferansı’na Saltanatı lağv ve Hilâfeti Âl-i Osman’da bırakmak sûretiyle ve Türk milliyetçiliğiyle gitmekliğimizin faydalarını anlattım.
M. Kemal “Sulh heyetimize baş murahhas (delege) olarak seni gönderemem. Çünkü, sen kafanla hareket edersin. İsmet Paşa’yı göndereceğim. Çünkü, o sözümden çıkmaz” dedi.
8 Aralık 1923: İsmet’in İstiklâl Mahkemeleri ile işe başlamasına esef ettim.
18 Aralık 1923: İstiklâl Mahkemeleri’nin ve şahısların fena tesir ettiğini, eğer hüsn-i iade edilmezlerle eski hafiyelik devrinin başlayacağını söyledim.
14 Ocak 1923: Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş, Tan gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi: “Muhalifler matbaa yapıyor da siz hâlâ uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı!” Dedim: “Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur?”
1 Ağustos 1926: Mesele, İstiklâl Mahkemeleri’nin terörüdür. Yarın kimin tevkif edileceği meçhul... Gözyaşı, elemli dövünmeler, kalplerin kanaması... Ömrümüz terörle mi geçecektir? Cumhuriyet, her dimağda munis, cazip, feyiz-nâk bir kelime olmalıdır. Yoksa dehşet, korkunç, hürriyet-i şahsiyeyi tehlikeye kor, bir umacı gibi yeni neslin zihniyetine nakş olunmamalıdır.
.
Köy Enstitüleri tarihin mezarlığına defnedildi

Aktif şekilde on beş yıl kadar faaliyet gösteren ve 17 Nisan 1940 tarihinde resmî kuruluşu tamamlanan meşhûr Köy Enstitüleri, 27 Ocak 1954’te resmen kapatılmış oldu.
Şu kadarı var ki, Köy Enstitüleri’nin fiilî noktada marjinal hızını kaybederek kapanma sürecine girmesi, 1950’den de öncesine dayanır. Menfi tarafı iyiden iyiye ağır bastığı herkes tarafından görülmesi sebebiyle, hiçbir parti bu okulları savunmayı göze alamadı. Öyle ki, muhallefetteki Halk Partisi dahi kendi eseri olan bu eğitim kuruluşuna sahip çıkamaz hale geldi.
Bir noktayı daha nazara vererek, Köy Enstitüleri’nin serencamına öyle geçelim.
O da şudur: Menfi ve şer olarak görülen bir şey, bütünüyle ve her yönüyle şer ve menfi olmayabiliyor. İçinde bazı iyilikleri, güzellikleri de barındırabiliyor. Bu sebeple, Köy Enstitüleri’nin bazı iyi taraflarının olması, zihinleri bulandırmamalı.
Hani, şöyle muhkem bir söz var: Her dalâlet fırkasının içinde de, bir dâne-i hakikat bulunabilir. İşte Köy Enstitüleri de o hesap.
*
Köy Enstitüleri, faal olduğu yıllar içinde, yekûn 17 binden fazla köy öğretmeni yetiştirip mezun etti. (Bir çok menfi örnek yanında, bir müsbet bâbında ifade edelim: Eflânili Merhum Mustafa Sungur da, o mezunlardan biridir.)
Zamanla sayısı 20’yi geçen bu okulların en meşhûr olanı, Ankara'nın yanı başında kurulan Hasanoğlan Köy Enstitüsü’dür. Diğerleri ise, Türkiye'nin muhtelif bölgelerinde, özellikle demiryoluna yakın köylerde tesis edildi.
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, Köy Enstitüleri hakkında toptancı bir yaklaşımla değerlendirme yapmak doğru olmaz. Zira, bu okulların çok fenâ yönleri yanında bazı faydaları da görülmüştür. Meselâ, köy çocuklarının zaten içinde bulundukları tarım ve ziraat sahasında hem teorik, hem de pratikte daha bilinçli şekilde yetiştirilmeleri, köylülerin de bunları örnek alarak daha modern ve kaliteli üretim yapmaya yönelmeleri, nisbî bir fayda sağlamıştır.
Buna mukabil, dinî, ahlâkî ve kültürel sahada özden sapma, hatta sapıklık derecesindeki yaşantılara meydan verme şeklinde görülebilecek öyle uygulamalar olmuştur ki, cidden tam bir yüzkarası niteliğinde.
Zaten, bu okulların kapatılmasında en büyük gerekçe de bu olmuştur ki, ilk on yıllık sürenin ardından, bu enstitüleri açtıranlar dahi yaptıklarını savunamaz bir duruma gelmişlerdir.
Meselâ, Anadolu köy çocuklarının müzikte en yatkın oldukları saz ve kaval çalmayı ve bu çalgılar eşliğinde halk müziğini geliştirmek yerine, bu çocuklar daha çok Avrupaî tarzı yansıtan mandolin ve akardeon çalmaya zorlanmışlardır.
Beterin beteri ise, ekseriyeti yatılı olan Köy Enstitüleri’ndeki kız ve erkek öğrencilerin karma eğitime tabi tutulması ve bu gençlerin yine bozulmuş Avrupa’nın ahlâk normlarını bile zorlayan din dışı bir hayata alıştırılmaya çalışılması olmuştur.
Neticede, muhalefet partisinin bile artık savunamaz hale geldiği Köy Enstitüleri, 1954'te resmen kapatılarak tarihe karışmış oldu.
*
Köy Enstitüleri’nin kurucu babası olarak bilinen şahıs, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’dir. Bu konuda ondan bahsetmemek olmaz.
Tam 8,5 sene süreyle Millî Eğitim Bakanlığı makamını işgal eden Yücel, fikren ve itikaden Mustafa Kemal'e olduğu kadar, İsmet Paşa’ya da bağlıydı ve onları âdeta taparcasına severdi.
Nitekim, bu bağlılığını eğitim sahasındaki icraatleriyle, bilhassa büyük tartışmalara yol açan Köy Enstitüleri’ni kurup işletmesiyle ispat ettiğini, yine bizzat kendisi ifade ediyor.
Hem İsmetçi, hem de katı bir Kemalist olan Şair Yücel’in en dikkat çekici özelliğini onun şu mısralarında görmek mümkün:
Ben bir Türk'üm; soyum-ırkım uludur
Göğsüm millet sevgisiyle doludur
Tuttuğum yol Atatürk'ün yoludur
Hep o yoldan yürümektir dileğim
Böyle doğdum, Cumhuriyetçiyim ben
Hem halkçıyım, hem milliyetçiyim ben
İnkılâpçı, laik, devletçiyim ben
Her birini bir okla göstereyim
Bu Altı Ok Kemalizmin özüdür
Altısı da Anayasa sözüdür
Atatürk ki milletinin gözüdür
Bu inançla yüceliğe ereyim
.
Baba ile oğulun sır ölümü

Sultan Abdulaziz'in büyük oğlu veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, 1 Şubat 1916’da kendi evinde tek kol bileği kesilmiş hâlde ölü olarak bulundu.
O günün resmî makamları, bu şüpheli ölümün “intihar” olduğunu duyurdu. Ne var ki, bu manadaki resmî açıklama pek inandırıcı olmadı. Bunun önemli sebepleri vardı. Birinci sebep olarak da, veliaht İzzeddin Efendi’nin babası olan Sultan Abdülaziz’in de benzer bir akıbetle vefat etmiş olmasıdır. Hatta öyle ki, 1876'da tahttan indirildiği için intihar ettiği söylenen Sultan Abdülaziz’in daha sonra (mahkeme kayıtları dahil) gayet vahşice ve zalimce katledildiği toplum nazarında da umumî bir kanaat halini aldı.
Ama şöyle, ama böyle, netice itibariyle, baba ile oğul benzer bir âkıbetle gitmiş oldular. Allah ikisine de rahmet ve mağfiret eylesin.
Bu mukaddimeden sonra, şimdi asıl günün tarihine dönelim.
*
Hem şehzâde (padişahın oğlu), hem de veliaht (saltanat adayı, namzedi) olan Yusuf İzzeddin'in şüpheli bir şekilde vefat etmesi, tam 40 yıl önceki bir tartışmayı tekrar gündeme taşımış oldu: "İntihar mı, yoksa cinayet mi?" tartışması.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Yusuf İzzeddin Efendi’nin babası Sultan Abdulaziz Han, 1876 senesi 30 Mayıs'ında bir askerî darbe sonucu tahttan indirilmiş ve 4 Haziran günü de intihar süsü verilerek (her iki bileği kesilerek) aslında katledilmiş idi.
Bilâhare yapılan tıbbî tetkik ve adlî araştırmalar neticesinde, bir kimsenin aynı anda her iki kol bileğini kesemeyeceği hükmüne varıldı ve cinayete bulaşanlara muhtelif cezalar verildi.
İşte, Yusuf İzzeddin Efendi’nin ölümü de babasının durumuyla benzerlik arz ettiği için, haklı olarak aynı şüphelerin doğmasına sebebiyet verdi. Şekil bakımından aradaki tek fark, kol bileklerinden sadece bir tanesinin kesilmiş olması.
59 yaşında vefat eden veliahtın cenaze namazı, pek büyük bir cemaatle Ayasofya Camii'nde kılındı ve naaşı da babası ile annesinin medfun bulunduğu II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.
*
Sultan Abdülaziz Hanın büyük oğlu olan şehzade veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, 1857’de İstanbul’da doğdu. Sarayda özel eğitim görerek yetiştirildi. 1867’de henüz 10 yaşındayken babasıyla birlikte Avrupa seyahatine katıldı.
Babasının 1876'da tahttan indirilip katledilmesi, hemen ardından annesine revâ görülen çirkin muamele, onun ruh âlemi üzerinde yıkıcı tesirler bıraktı. Bu sebeple, kendisi de her an öldürülme endişesi içinde yaşadı.
Sultan II. Abdülhamid, 1909 Nisan'ında tahttan indirilince, yerine Sultan Reşâd geçti. Yûsuf İzzeddîn Efendi de, aynı anda veliaht (sultan adayı) olarak îlân edildi.
1910 ve 1912’de olmak üzere iki kez Avrupa seyahatinde bulundu. 1913’te Bulgar işgalinden kurtulan Edirne’yi ziyâret etti. Edirne'de halkın coşkun tezahüratıyla karşılandı.
1915'te Birinci Dünya Harbi’nin endişe verici gidişatını görünce, bir ateşkesin sağlanabilmesi maksadıyla Viyana’ya gidip geldi.
Yine aynı sene içinde, alevlerin göğe yükseldiği Çanakkale Cephesi’ne giderek incelemelerde bulundu, cephedeki askerlere moral vermeye çalıştı.
Bu tarihten sonra Yusuf İzzeddin Efendi’ye "istikbâlin sultanı" gözüyle bakılıyordu.
Kendisi de böylesi bir beklenti içindeydi. Ancak, babasının başına gelenleri hatırladıkça, evhama düşüyor ve devlet kademesindeki herkese şüpheyle yaklaşıyordu.
Öyle ki, kendisine bir fenalık yapılmaması için, yetkili şahıslardan yazılı–sözlü yemin ve senetler beklediği yönündeki söylentiler bile yayılmaya başladı.
İşte, tam da böylesi bir hengâmenin yaşandığı esnada, Zincirlikuyu'daki köşkünün harem odasında, tek bileği kesilmiş ve kan kaybından ölmüş bir halde bulundu.
Bu fecî ölüm hadisesi, I. Dünya Savaşı’nın hayhuyu içinde her ne kadar unutturulmaya çalışıldı ise de, "insanlığın vicdanı" olan tarih unutmadı.
Evet, aradan yüz küsur yıllık bir süre geçmiş olmasına rağmen, hadisenin mahiyeti hâlâ meçhûl durumda. Zira, diğer benzerleri gibi bu ölüm vak'ası üzerinde de o meşhûr "derin devletin" koyu gölgesi var.
Şunu dileyerek bitirelim: "Kalmasın Allah'ım, bu âlemde bir hakikat nihân."
.
Darbeci Nuseyrilerin Hama Katliâmı

Osmanlı’dan sonra daha çok ecnebilerin hâkimiyeti altında kalan Suriye’de Şubat 1966’da bir askerî darbe yaşandı. Darbe ile işbaşına gelen Sosyalist Baas rejimi yöneticileri, 2 Şubat 1982’de Hama şehrinde çok zalimane bir katliâma imza attı.
Şehirdeki Sünnî “Müslüman Kardeşler”in üzerine havadan ve karadan peşpeşe bombalar yağdırıldı. Ayrıca, yakalananlar hiç bekletilmeden idam edildi.
Günlerce süren bu mezâlim neticesinde, yaklaşık 25 bin Sünnî Müslüman katledildi. Üstelik, bunların tamamı kendi vatandaşları idi.
Bilvesile, şimdi bu ülkedeki son 50-60 yıllık gelişmelerin kısacık bir seyrine bakalım.
*
Güney komşumuz olan ve halen iç savaş halinde bulunan Suriye'nin yakın tarihi, ardı ardına yaşanan darbelerle doludur.
Bilhassa 1946-66 yılları arasında vuku bulan askerî darbeler, bugünkü "Esed Hanedanı"nın ülkedeki hâkimiyetini daha da katılaştırmayı netice vermiştir.
Hafız Esad'ı Suriye'nin tek rakipsiz diktatörü haline getiren son darbe, 23 Şubat 1966'da gerçekleştirildi.
Esed/Esat Hanedanı, Şiî/Batınî fırkasından olup, Hz. Ali'ye (kv) kutsiyet izafe eden, hatta onu Hz. Muhammed'den (asm) üstün tutan rijid bir mezhebe bağlıdır.
Günümüzde "Numeyrî" de denilen Nuseyrî mezhebinin bağlıları, sayı itibariyle Suriye'de azınlık (nüfusun 1/4'ü) durumunda.
Ne var ki, bu azgın azınlık, dış dünyadan (ecnebilerden) da almış olduğu siyasî ve askerî destek sayesinde, çoğunluğu teşkil eden Sünnilere galebe çalarak iktidara geldi.
Zaman içinde Dürzîlerin desteğini de alan Esad iktidarı, yaklaşık 55 yıldır kesintisiz şekilde sürdürdükleri iktidarları döneminde, ayrıca darbeler devrinde bile nadir görülen dehşetli katliâmlara imza attı.
İhvan ile Nuseyrî kavgası
O tarihlerde merkezi Mısır'da bulunan İhvân-ı Müslimîn Cemiyetinin Suriye kolu, 1970'li yılların başlarından itibaren Nuseyrî rejimine karşı siyasî, ideolojik ve hatta örgütsel muhalefete başladılar. Yer yer şiddete başvurdular ve silâhlı eylemlerde bulundular. Bu durum, onları Esat rejimiyle kan dâvâlı bir hale getirdi.
İhvân-ı Müslimîn'in en kalabalık ve en çok teşkilândığı yer, Suriye'nin Hama şehriydi.
Onların burada güç kazanmasından ve ülke çapında bir ayaklanmayı organize etmesinden endişe eden Hafız Esad, üzerlerine ateş yağdırarak katliâm yapma yolunu seçti.
İşte, bu noktadan hareketle, 2 Şubat 1982'de Hama şehrindeki Sünnî Müslüman Kardeşlerin (dolayısıyla halkın) üzerine havadan ve karadan bombalar yağdırıldı. Ayrıca, yakalananlar da anında idam edildi.
Günlerce sürüp giden bu mezalimin bilânçosu bilinmiyor. Suriye devleti de, bugüne kadar herhangi bir resmî açıklamada bulunmadı.
Uluslar arası kuruluşların rakamları ise, birbirini tutmuyor. En kuvvetli tahminlere göre, en az 25 bin Müslümanın orada katledildiği şeklindedir.
Bu korkunç katliâmdan sonra, İhvân-ı Müslimînin Suriye'deki varlığı ve kuvveti büyük çapta sindirilmiş oldu.
.
Gizli Lozan’da “dinsizlik” sözü verildi

20 Kasım 1922'de başlayan ilk Lozan görüşmeleri, göstermelik birtakım gerekçelerle 4 Şubat 1923'te aniden kesiliverdi. Kesilmenin zahiri gerekçesi ile hakikî gerekçe birbirinden farklıdır.
Kesintiden hemen sonra, gerek içerde ve gerekse dışarıdan, İslâmiyetin Türkiye’de nasıl yok edileceğinin plân ve programı devreye sokuldu.
Nitekim, 1924 senesinin hemen başlarında başlayan dahildeki ilk büyük icraat, Hilâfetin kaldırılması, Medreselerin kapatılması, Şeriyye Vekâletinin lağvedilmesi oldu. Sonrasında gerçekleştirilen inkılâplar da, din ve mukaddesatı fert, aile ve toplum hayatından bütünüyle söküp atma hedefine yönelik olarak tatbik sahasına konuldu.
Sergilenen icraatler bu meyanda ve bu istikamette kendini açıkça gösterdiği gibi, Lozan ile ilgili gelişmeleri baştan sonra yakından takip eden Rıza Nur, Rauf Orbay ve Kâzım Karabekir Paşa’nın kayda geçip yazdıkları da, yine aynı yönde birbirini teyit ve tasdik etmektedir. Öyle ki, İsmet Paşa’nın kendisi bile, Karabekir’e İslâmdan ayrılmaya karar verdiklerini itiraf etmeye mecbur kalıyor. (Bkz: İlgili tarihli Günlükler)
Şimdi de, hadisenin gelişme seyrine kısaca bakalım.
*
Ankara’da teşkil olunan Yeni Türkiye Hükûmeti adına ilk diplomatik anlaşmayı (Gümrü Ant. 3 Aralık 1920) gerçekleştiren Kâzım Karabekir, o tarihten iki yıl sonra ise, bu kez Lozan’a gidecek heyetin başında olmak ister. Bu yöndeki düşüncesini aktardığı M. Kemal’den “cevab-ı red” alır.
Aynı yöndeki niyetin içine giren bir başka isim daha var: O tarihte Başbakan konumunda (30 Ekim 1918’de de Mondros Mütarekesi’ni imzalayan Osmanlı Heyeti Başkanı) olan Rauf Orbay. O da, tıpkı Karabekir Paşa gibi red cevabı alır.
M. Kemal, Millî Mücadele kahramanı, İstiklâl gazisi ve aynı zamanda diplomat olan bu iki mümtaz şahsiyete verdiği gerekçeli cevap aynıdır: “Sulh heyetimize baş murahhas (heyet başkanı) olarak (Lozan’a) seni gönderemem. Çünkü, sen kafanla hareket edersin. İsmet Paşayı göndereceğim. Çünkü, o sözümden çıkmaz.”
İsmet Paşa, Haim Naum aracılığı ile ‘Hilâfeti kaldırma‘ sözünü verdi
Şimdi, bu iki İstiklâl kahramanının kayda geçen ifadelerini aktaralım.
Karabekir Paşa anlatıyor:
“16 Ağustos’ta (1923) İsmet Paşa ile gö- rüştüm. Ona 18 Temmuz’da Teşkilât-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız ‘İslâm terakkiye mani midir?’ münakaşasını ve Gazi M. Kemal’in yakın zamanlara kadar her yerde İslâm dinini, Kur’ân’ı ve Hilâfeti medh û senâ ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda Hutbe dahi okuduğu halde, dün gece Heyet-i İlmiye’de Peygamberimiz ve Kur’ân hakkında hatır ve hayâle gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım. Ve bu tehlikeli havanın ‘Lozan’dan geldiği’ hakkındaki kanaatin umumî olduğunu da söyledim.
“İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilâf Devletleri’ne karşı harp ettikleri ve mağlûp oldukları halde, istiklâllerini muhafaza etmiş olmaları, Hıristıyan olduklarından, bize istiklâl verilmemesi de İslâm olduğumuzdan ileri geldiğini söyledi. Ayrıca, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da, İslâm kaldıkça müstemlekeci (sömürgeci) devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklâlimizin de daima tehlikede kalacağını, bana anlattı. Ben de bu fikre iştirak etmediğimi, bir dizi mütalâaya dayanarak söyledim.
(Uğur Mumcu; Kâzım Karabekir Anlatıyor, s. 95-96)
*
Türkiye'de en üst seviyede askerî ve siyasî görevlerde (Bakanlık, Başbakanlık, Meclis İkinci Başkanlığı...) bulunmuş olan “Hamidiye Kahramanı” Rauf Orbay da, Lozan ile ilgili gelişmeler hakkında, şunları söyler: "İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan Yahudi Hahambaşı Haim Naum’un telkinleriyle, Hilâfetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu."
(Feridun Kandemir; Hatıraları ile Rauf Orbay, s. 97)
.
Milliyetçi Hareket, Fevzi Paşa'nın eseri

Ne var ki, bu siyasî hareketin kökü, kökeni ve evveliyatı, çok daha eski tarihlere dayanıyor. Dahası, bugünkü Cumhur İttifakında yer alan her iki ortağın da ilk kuruluş tarihi aynıdır.
Şimdi,1948’den bu yana zaman zaman birleşip ayrılan bu iki(z) partinin ilk teşekkül ve gelişme seyrine kısaca bakmaya çalışalım.
*
ÖZETLE: Fevzi Paşa(nın "Fahrî Başkan"lığında kurulan (19 Temmuz 1948) Millet Partisi’nin mahkeme kararıyla kapatılması üzerine, 9 Şubat 1954'te Cumhuriyetçi Millet Partisi kuruldu.
1958'de, Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Türkiye Köylü Partisi’nin birleşmesi sonucu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi teşkil edildi. Parti Başkanlığına da Osman Bölükbaşı getirildi. Bir başka 9 Şubat'ta (1969) ise, bu parti bir kez daha isim ve lider değiştirerek, Alparslan Türkeş Başkanlığı’nda Milliyetçi Hareket Partisi ismini aldı.
*
Evet, gerek fikir, gerek kadro ve gerekse siyasî yapıları itibariyle 1948-1954 yılları arasında faaliyet gösteren ve “Mareşalin Partisi” olarak da bilinen Millet Partisi’nin (MP) devamı veya benzeri mahiyetini taşıyan iki önemli partiden söz etmek istiyoruz.
Bunlardan biri, İslâm Demokrat Parti (İDP), diğeri de Cumhuriyetçi Millet Partisidir.
Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP), 9 Şubat 1954 tarihinde kuruldu. Bu parti, 12 gün önce mahkemece kapatılan MP’nin devamı mahiyetinde ve 2 Mayıs’ta yapılacak olan genel seçimlere katılması için çarçabuk bir şekilde teşkil edildi.
Üstad Bediüzzaman’ın tabiriyle de “Milletçiler” hareketinin devamı ve fakat “Türkçü kolu”nu temsil eden CMP’nin başına ise, meşhûr hatip MP Kırşehir milletvekili Osman Bölükbaşı getirildi. 14 Mayıs 1954 seçimlerine katılan CMP, oyların yüzde 4,8'ini alarak toplam 5 milletvekili çıkardı. 1957 seçimlerinde ise, oy oranı yüzde 7’in üzerine çıktığı halde Meclis’teki sandalye sayısı 4’de düştü.
Bu parti, 16 Ekim 1958'de Türkiye Köylü Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ismini aldı. 1969’da tekrar isim değişikliğine giden ve bugünkü Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ismini alan bu siyasî hareketin başına o tarihte emekli Albay Alparslan Türkeş getirildi.
Türkeş, 1960 Darbesi’nin en aktif “sağcı Türkçü” subaylarından biri olup darbenin “solcu” kanadı tarafından 14 arkadaşıyla birlikte diskalifiye edilmiş ve “mecburi vazife” ile bir müddet yurt dışına, Hindistan Delhi’ye gönderilmişti.
*
Evet, zaman içinde muhtelif isimler altında faaliyet gösteren MHP’nin temsil etmiş olduğu siyasî hareket, gerçekte 1948’de kurulan Millet Partisi’ne (MP) dayanıyor. MP, o tarihte “Dindar Türkçü Mareşal” diye bilinen Fevzi Çakmak’ın fahri başkanlığında kuruldu.
Fiiliyatta, Demokrat Partiyi ortadan ikiye bölerek 1948’de Meclis’te grup kuran MP’in yukarıda serencamını anlattığımız “Türkçü kanadı” gibi, ayrıca bir de dindar, yani “İslâmcı kanadı” vardı.
Şimdi, biraz da MP’nin bu diğer versiyonundan bahsedelim: 22 yıl müddetle hiç kesintisiz şekilde Genelkurmay Başkanlığı yaparak M. Kemal ve İsmet Paşa’nın bir dediğini iki etmeyen Mareşal Fevzi Çakmak, 1944’te “yaş haddi”nden emekliye sevk edilince siyasete atıldı. 1946’daki seçimlerde, önce DP listesinden bağımsız milletvekili seçildi.
1948’de ise DP’yi ortadan ikiye bölerek MP’nin başına geçti. Nisan 1950’de ölünce, “laiklikten dâvâlı” olan partisi de erime sürecine girdi.
Mahkeme devam ederken, bu partinin en ateşli destekçilerinden biri olan Necip Fazıl, 1951 Haziran’ında “Büyük Doğu Partisi”ni kurmaya niyetlendiğini açıkladı.
Elini daha çabuk tutan aynı siyasî kulvarın bir başka şöhreti Cevat Rifat Atilhan, aynı sene içinde “İslâm Demokrat Partisi”ni (İDP) kurarak “Siyasî İslâm Hareketi”nin başına geçti.
1952’de patlak veren Malatya Hadisesi (Hüseyin Üzmez’in gazeteci Yalman’ı vurması), bu partinin kadrosu ile Büyük Doğucuların üzerine yıkılarak İDP kapatıldı.
MP’nin “dindar kanadı” olan İDP’nin siyasî çizgisi, 1969’da Erbakan’ın başını çektiği “Bağımsızlar Hareketi”, 1972’den sonra MSP, 1980’lerde RP ve 2000’li yıllarda ise AKP ile günümüze kadar devam edegeldi. (İDP için bkz: Celil Bozkurt’un tez çalışması; Doğu Kütüphanesi Yayınları.
.
Sultan Abdülhamid ve Hareket Ordusu

Siyasî iktidar, kendini o kudretli padişahın siyasetine, başındaki lider de kendini onun şahsına nisbet ettiğine göre, Sultan II. Abdülhamid’in vefat yıl dönümünde başka gündem maddeleri bizim için abes kaçardı. Üstelik, bu durum neredeyse 15-20 senedir böyle.
O halde, biz de şimdiye kadar yazıp söylediklerimizi aynen ibraz etmek durumundayız. Buyrun.
*
Sultan II. Mahmud'un torunu ve Sultan Abdülmecid'in oğlu olarak 1842'de dünyaya gelen Sultan II. Abdülhamid, 1876 senesinde padişah oldu. Bir tevâfuk eseri olarak, 76 yaşında iken 10 Şubat 1918’de vefat etti.
Onun tahta geçtiği 1876 senesi, Osmanlı Saltanatı açısından da son derece önemli, hatta bazı hususlarda dönüm noktası teşkil eden bir tarihtir.
*
Sultan II. Abdülhamid, Meclis'teki bazı nahoş hallerden duyduğu rahatsızlık ve bilhassa 1877'de patlak veren "93 Harbi" sebebiyle, Meclis'i kapattı ve Meşrûtiyet sistemini askıya aldı.
Meşrûtî sistem, bütün mücadelelere rağmen, tam 30 yıl müddetle askıda kaldı. Temmuz 1908'de, Meşrûtiyet, hürriyetle birlikte yeniden ilân edildi.
Herşey yoluna girdi, herşey güzel bir seyir takip ediyor derken, âniden bir kargaşa başladı ki, bunun hakikî mahiyeti hâlâ vuzûha kavuşmuş değil.
13 Nisan 1909'da İstanbul'u kana bulayan ve sokakları, meydanları kaotik bir atmosfere döndüren "31 Mart Vak'ası", dehşet verici bir cuntacı darbeye bahane teşkil edip zemin hazırlamış oldu. "Hareket Ordusu" ismini alan ve bambaşka bir şekle bürünen Selânik merkezli 3. Ordu, gözünü tam mânâsıyla karartmış bir şekilde İstanbul üzerine yürüdü.
Bu ordunun kurmay kadrosundaki subayların tamamı Selânik kökenliydi. Meclis Başkanı Talat Paşa, bu orduya mebusların bağlılığını bildirdi ve orduyu şehir merkezine dâvet etti.
Aynı esnada sıkıyönetim ilân edildi. Askerî mahkeme kuruldu. Ahrarlar ile İttihad-ı Muhammedî mensupları tutuklanarak bu mahkemeye sevk edildi.
Neticede, mazlûmlardan onlarca kişi idam edilirken, yüzlercesi de çeşitli ağır cezalara çarptırıldı.
*
İstanbul üzerine emirsiz ve izinsiz şekilde gelen Hareket Ordusu’na karşı koymak için, Sultan Abdülhamid'in elinde yeterince asker ve mühimmat vardı.
Bilhassa, İstanbul'un ve saltanatın güvenliğini korumak için kışlalarda tutulan tâlimli Avcı Taburları ile Padişahın "Hassa Ordusu", yer yer çapul sürüsünü andıran Hareket Ordusuna rahatlıkla karşı koyabilir, onun ileri harekâtını pekâlâ durdurabilirdi.
Sultan Abdülhamid ise, kuvvetle karşı koyma yolunu tercih etmedi ve olup bitenleri adeta bir teslimiyet içinde tâkip etti. Yani, fiilî mânâda herhangi bir harekette bulunmadığı gibi, bulunma niyet ve teşebbüslerine dahi muhalefet etti. Tarih kaynaklarına ve şimdiye kadar yapılan yorumlara göre, Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu’na karşı gelmemesi ve elindeki askerî kuvvetle mukabele cihetine gitmemesinin birinci ve en büyük gerekçesi şudur: "Askeri birbirine kırdırtmamak ve kardeş kanı akıtmamak..."
Oysa, saltanat ve hakimiyet gerçeği, normalde rekabet, iştirak, ortaklık, müdahale ve mukabil harekete izin vermez. Demek ki, işin içinde başka bir iş daha vardı.
Şair Rıza Tevfik, "Sultan Abdülhamid'in ruhaniyetinden istimdat" ile yazdığı o meşhûr şiirin bir kıt'asında, Hareket Ordusu’nu alkışlayanları "Deccal'a zil çalan böyle milletin" diyerek, hem bir tılsımı fâş etmiş oluyor, hem de alkışa devam edenlerin ıslâhını gayr-ı kàbil gördüğünü beyan ediyor.
Eldeki bilgiler, Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu’na niçin mukabele etmediği sorusuna tatminkâr bir cevap teşkil etmediği için, bu meselenin mutlaka başka mânevî sebepleri vardır diye düşünüyoruz: Evliya derecesindeki şefkatli Sultan, Şazeli şeyhi kanalıyla aldığı manevî muhabere gereğince, Hareket Ordusu’na karşı kuvvet kullanma cihetine gitmiyor.
*
Âhirzamanın dehşetli şahısları ile kuvvet ve siyaset yoluyla mukabele edilmemesini tavsiye eden kudsî rivâyetler, diyebiliriz ki, kati’iyyet derecesinde vardır ve de sahihtir.
Nitekim, 1923'te Ankara'dan ayrılmaya karar veren Üstad Bediüzzaman, bu ayrılmanın sebebini soran yeğeni Abdurrahman'a şu cevabı veriyor: "Bak evlâdım! Kudsî rivâyetlerde, 'O dehşetli şahsın zamanına yetiştiğinizde, ona karşı kuvvetle ve siyasetle mukabele etmeyin’ diye tavsiye ediliyor. Çünkü, o bu cihetiyle galiptir, yani daha kuvvetlidir."
(Yeni Asya, 15 Ocak 2007)
.
Demirel ve AP’yi görmezden gelmek ne demek?

Muhtemelen sizin de dikkatinizi çekmiştir. Sayın Erdoğan, zaman zaman eski partilerin ismini zikredip sıralar. Ancak, Adalet Partisi’nin ismini zinhar telâffuz etmez. Bilerek ve gayet belirgin bir şekilde bu partinin ismini es geçmeyi tercih eder.
Aynı şekilde, değişik vesilelerle eski parti liderlerinin ismini de zikreder. Burada da, özellikle Süleyman Demirel’in ismini es geçerek zikretmemeye azamî dikkat gösterir. Kim ne derse desin, bu da besbelli şekilde kendini gösteriyor.
Adalet Partisi’ne ve uzun müddet Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı makamında bulunmuş olan AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e karşı artık nasıl bir duygu ve düşünce içindeyse…
Oysa, gerek Adalet Partisi ve gerekse onun lideri olan Demirel, bu vatana çok büyük hizmetlerde bulundukları halde, defalarca anti-demok- ratik muamelelere mâruz kaldılar. Dolayısıyla, demokrasinin güçlenmesinden yana olduğunu söyleyenlerin, bütün bunları görmezden gelmesi, adeta yok sayması anlaşılır gibi değil.
Bu girizgâhtan sonra, şimdi de bundan tam 60 yıl önce bugün kurulmuş olan Adalet Partisi’nin serencamını dikkat nazarlarına sunmaya çalışalım.
*
11 Şubat 1961’de kurulan Adalet Partisi, 12 Eylül (1980) Darbecileri tarafından cebren kapatıldı.
Bugünkü siyasî iktidar mensuplarının da kin ve düşmanlıkları sebebiyle hiç hayırla anmadıkları, neredeyse yok hükmünde saydıkları Adalet Partisi (AP), aslında 27 Mayıs (1960) Darbecileri tarafından cebren kapatılmış olan Demokrat Parti’nin yerine kuruldu.
Adalet Partisi’nin Genel Başkanlığına, vaktiyle darbecilerin gadrine uğramış olan Org. Ragıp Gümüşpala getirildi. Fakat ne gariptir ki, bu partinin kuruluşundan sadece iki gün sonra, yani 13 Şubat 1961’de Yeni Türkiye Partisi (YTP) kuruldu. Bu partinin başında da, 1957’de DP’nin oylarını bölen Hürriyet Partisi kadrosu vardı. YTP’nin kurulmasındaki asıl maksat ise, kitleleri şaşırtmak ve Demokrat Parti tabanını bölerek, AP’nin tek başına iktidara gelmesini engellemekti.
Bu sinsî maksat, maalesef bir derece hasıl oldu; aynı yıl içinde yapılan seçimlerde, ortaya darmadağınık bir tablo çıktı. Şöyle ki: Demokrat oyların bölünmesiyle, CHP birinci, AP ikinci parti olarak Meclis’te temsil edildi. Böylelikle, Türkiye siyaseti, ilk defa olarak bir koalisyon hükümetinin kurulmasına sahne oldu.
*
YTP, hiç şüphesiz ki cuntacıların emrinde ve onların isteği doğrultusunda siyasete atılmışlardı. Partinin başkanı Ekrem Alican, ileride bu gerçeği şu sözlerle itiraf edecekti: “Benim parti kurmaya niyetim yoktu. Sayın Cumhurbaşkanı Gürsel (montaj darbeci başı), bir gün beni çağırdı ve parti kurmamı istedi. Aksi halde, ya Millet Partisi’nin ya da Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olabileceğini, bunun ise beklenmeyen durumlar meydana getirebileceğini söyledi. Partiyi kurduktan sonra da, müracaat eden herkesi partime almak zorunda kaldım.” (Hilmi Tutar; Türk Siyasetinde Sancılı Yıllar, s: 37)
*
Adalet Partisi’ni, kapatılan DP’nin devamı ve misyon çizgisinde gören Nur Talebelerinin hemen tamamı, 1961’den tâ 1979’a kadar yapılan bütün seçimlerde AP’ye teveccüh gösterip destek verdi. 1980 Darbesi’nden sonra ise, bazı Nur gruplarının, gayet açık bir şekilde yaşanmış olan bu idealist çizgiden uzaklaşması, doğrusu pek düşündürücü bir nokta.
*
Evet, bazıları görmek ve göstermek istemese de, Demokrasi tarihimizin en istikrarlı dönemlerinden biri 1950-60 yılları olduğu gibi, bir diğeri ise hiç şüphesiz 1965-71 yılları arasındaki dönemdir.
Darbe sonrası ilk seçimde (1961) cuntacıların destek ve teşvikiyle siyaset meydanına atılan ve öncelikli hedefleri Demokratların (AP) önünü kesmek olan Millet Partisi ile Yeni Türkiye Partisi, 1965 seçimlerinde bir adım olsun ileri gidemediler. Hatta, gerileyerek hezimete uğradılar.
Demokrat oylar bölünmeyince de, Adalet Partisi, 1965 seçimlerinde oyların yüzde elliden fazlasını alarak tek başına iktidara geldi. Aynı durumun, 1969 seçimlerinde de önemli ölçüde sağlandığı görüldü. AP, yine yüzde elliye yakın oy desteği alarak tek başına iktidar oldu.
Ne var ki, 1969 seçimlerinden sonra, siyasî istikrarı bozmaya yönelik unsurlar boy vermeye başladı. Bir yandan da, sahneye yeni aktörler çıktı: AP’den ihraç edilen Necmettin Erbakan, Konya’dan bağımsız aday oldu ve bağımsızlar hareketinin başına geçti. Seçilip Meclis’e girdikten bir süre sonra da, yeni kurulan Millî Nizam Partisi’nin başına getirildi.
Demokrat misyonun, Halkçılardan daha fena, daha zararlı olduğunu iddia eden Erbakan ve siyasetteki yol arkadaşları, demokrasi tarihimizin hiçbir döneminde “oyların bölünmesi endişesi” gibi bir endişeyi taşımadılar. Hemen her seçim devresinde, AP’yi var gücüyle bölüp zaafa uğratmaya çalıştılar.
Aynı çizgide siyaset yapanlar, dün olduğu gibi bugün de benzer bir tutum ve davranış içindeler. AP ve Demirel ismini hiç telâffuz etmemelerinin öncelikli sebebi dahi budur.
.
Troçki’nin Kemalist dostları

Komünizmi dünyaya yayma ve dindizliği bütün insanlığın başına geçirme noktasında, Lenin ile Stalin’den bile ileride olan Yahudi asıllı Lev Troçki, 12 Şubat 1929 tarihinde Türkiye’ye sürgün olarak gelip yerleşti. O tarihte komünist diktatör Stalin’in hışmına uğramaktan çekinen dünya siyasetçileri onu kabul etmeye yanaşmaz iken, Türkiye’deki Kemalist dostları onu adeta bağrına basarak kabul etti. Zira, her iki tarafın da ortak noktası din ve İslâmiyet düşmanlığı idi. Hep birlikte Komünist Bolşevikliği dünyanın başına saracaklardı. Kendilerince, “Gökteki kuvveti yere indirecekler”di.
Stalin tarafından 20 Şubat 1932’de Sovyet Rusya vatandaşlığından atıldığında da İstanbul’da olan Troçki, 1933 yılı Temmuz’unda Fransa’ya gitti. Fransa’da ve akabinde gittiği Norveç’te ikişer yıl ikamet eden Troçki, Ocak 1937’de Meksika’ya sığındı ve ölüm tarihine (1940) kadar da orada kaldı.
Şimdi, o dönemin söz konusu gelişmelerini biraz daha yakından takibe çalışalım.
*
Darbe, günün birinde mutlaka döner kendi çocuklarını yer. Diktatörler ise, kendilerine rakip tanımazlar. Rakip olacak kişilerle ölümüne kavga ederler; birbirinin canına okurlar. İşte, Stalin ile Troçki arasında yaşananlar da aynen o hesap kabilinden sayılacak gelişmelerdir.
Şöyle ki: Bolşevik Parti’nin Politbüro üyesi, Kızıl Ordunun kurucusu ve aynı zamanda komutanı olan Troçki, Lenin’den sonra (1924) J. Stalin ile hiç uyum sağlayamadı. Aralarında gitgide tırmanan siyasî rekabet ve zıtlaşma, yaklaşık 4-5 yıl sonra artık alenî şekilde bir iç çatışmaya dönüştü. Biri diğerini ezerek rakibine diz çöktürmeye yöneldi.
Stalin, komünizmin Sovyet Rusya ile sınırlı kalmasına da bir cihette kanaat getirebiliyordu.
Troçki ise, bununla asla yetinmiyor ve dinsizlik mânâsındaki komünist rejimin bütün dünyaya yayılması gerektiğini savunuyordu. Dolayısıyla, takip etmiş olduğu siyasî ve diplomatik stratejiyi de ona göre şekillendirmeye çalışıyordu.
Lenin’den sonra “ikinci adam” şöhretine sahip görünen Troçki, Sovyet Rusya Devlet Başkanı Josef Stalin ile giriştiği siyasî mücadeleyi nihayet 1928’de kaybetti.
Bu gelişmeden sonra, Troçki’nin üzerindeki resmî sıfat ve görevlerin tamamı geri alındı. Stalin, bununla da yetinmeyip onun hudut haricine sürgün edilmesini istedi.
Ne var ki, Troçki’yi hiçbir ülke kabul etmeye yanaşmadı. Tabiî, bir tek “Kemalist Türkiye” hariç.
Bu dehşetli Yahudi, nihayet Mustafa Kemal’in özel dâvetiyle 1929’da Türkiye’ye geldi ve Marmara Denizi içinde yer alan Büyükada’ya yerleştirildi.
Bu korunaklı adada, kendisine özel olarak tahsis edilen bir evde, kızı ve torunu ile yerleşen Troçki, dünyaya yaymak istediği temel fikirlerini (Troçkizm’i) de burada kaleme aldı ve dosyalarını yayına hazır hale getirdi.
Esesen, bu tarihlerde Türkiye’de hükümfermâ olan Kemalizm ile Troçkizm arasında “itikadî” anlamda tam bir paralellik vardı. Zira, bütün hayatını din ve mukaddesatla mücadele ederek geçiren her iki cenahtaki aktörlerin de temel gayesi şuydu: “İktidarı, gökyüzünden yeryüzüne indirmek.”
*
Troçki, Marksist teorisyenlerin başında yer aldığı gibi, Ekim 1917’deki Bolşevik İhtilâlinin de en gaddar, en hunhar liderlerinden biridir. Öyle ki, kendine muhalif gördüğü kimselerden bir, ya da birkaçını öldürtmediği gün, yani kan dökmediği bir gün başını yastığa koyamadığı rivâyet edilir. Stalin, onun bu halini de yakînen bildiği için, bir an evvel ondan kurtulmak istiyordu.
Troçki’ye göre, bir sosyalist devlet, tek başına kapitalist güçlerin baskısına direnemezdi. O, bu sebeple, sosyalizmin tek bir ülke ile sınırlı kalmasının doğru olmadığı fikrini savunuyordu.
Bundan dolayıdır ki, Troçki, dinî değerleri bütünüyle hayattan dışlayan bu rejimin, adım adım bütün dünyaya yayılması ve bütün insanlığa mal edilmesi gerektiği şeklindeki temel görüşünü hayatının sonuna kadar savundu.
Esasen, Türkiye’deki Kemalistlerin onu çok sevmesinin ve en zor zamanda ona sahip çıkmasının öncelikli sebebi de Troçki’nin işte bu din düşmanlığı özelliği olmuştur
.
Afganistan’daki dahilî ihtilâf, Kızıl Ordu’nun işgalinden beter

Tehlike hariçten gelirse, onun def edilmesi, karşı konulması kolaydır. Tehlike içeriden geldiğinde ise, yapılacak işler fevkalâde zorlaşıyor. Çünkü, kurt gövdenin içine girmiş oluyor. Bu sebeple, mukavemet alabildiğine güçleşiyor.
Bir atasözünde de der ki: Açık yara, adamı öldürmez; asıl, gizli yara öldürür.
Evet, açık yara nisbeten daha kolay tedavi edilir. Ama, içerden gelişen bir mikrobik hastalık, kişiyi ölüme daha çabuk götürebiliyor.
Şimdi, bütün sözlerin ders verdiği ibretli tabloları, kardeş Afganistan tablosu üzerinde değerlendirmeye çalışalım.
*
Yıllarca Afganistan topraklarını kana bulayan Sovyet Kızılordusu’na ait son birlikler, 15 Şubat 1989 gününden itibaren çekilmeye başladı. Böylelikle, 9 yıldır devam eden Sovyet işgali sona ermiş oldu.
1979 yılı Aralık ayı sonlarından itibaren süren bu dokuz yıllık savaş esnasında 15 bin civarında Kızılordu'ya mensup askerin ölmesine karşılık, Müslüman Afganlıların kaybı ise, bir milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Bu arada, milyonlarca Afganlının da muhaceret ile çeşitli ülkelere perişaniyet içinde göç ettikleri tesbit edildi. Muhacirlerin önemli bir kısmı, işgalden sonra ülkelerine geri döndüler. Bir kısmı ise, hiç dönmedi, dönemedi, dönemiyor...
*
Çarlık rejiminin yıkılmasından (1917) sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine (SSCB) dönüşen Rusya, esas aldığı komünizm felsefesini var gücüyle hakim olduğu coğrafyaya ve hatta bütün dünyaya yaymaya çalıştı.
Komünizm, yeni rejimin ana felsefesi haline getirmekle de yetinmeyen Rusya, dünyanın en yıkıcı gücü haline getirmiş olduğu Kızılordu'yu da aynı rejimin emrine soktu, hatta esiri haline getirdi denilebilir.
Kızılordu'ya mensup askerlerin çoğunluğunu "ailesi belirsiz" kimseler teşkil ediyordu. Fuhşiyat, devlet eliyle işlendiğinden, nesebi belirsiz kişilerin sayısı günden güne artıyordu. Yetiştirme Yurtlarına alınan bu çocuklar, büyüdüklerinde orduya alınıyordu. Ordudaki en ahlâksız ve en acımasız askerler, bu kesimin içinden çıkıyordu.
Kızılordu, zaman içinde bölge ve dünya için büyük bir tehdit ve tehlike haline geldi.
Sovyetler içindeki cumhuriyetler, Kızılordu korkusu sebebiyle bağımsızlık hareketine teşebbüs edemiyorlardı.
Aynı korku belâsıyla, komşu ve bölge ülkeleri de Rusya'ya karşı pasif duruma, alttan alma ve hatta bir şekilde uzlaşma cihetine gitmeyi tercih ediyordu.
Bir yandan küfre dayanan kuvvetli bir fikir ve felsefe, bir yandan da dünyaya korku salan bir Kızılordu... Rusya, bu iki kuvvete dayanarak tam yetmiş sene boyunca dünyanın iki süper gücünden biri olma şansına sahip oldu.
*
Ne var ki, bu müthiş kuvvet ve servet, 1979 yılı sonlarında başlayan Afganistan işgaliyle birlikte çatır çatır yıkılmaya başladı.
O tarihlerde nüfusu 17 milyon (şimdi 32 milyon) civarında olan Afgan halkı, en ağır silâhlarla havadan ve karadan saldırıya geçen Kızıl Ordu’ya karşı, şanlı bir direniş hareketi sergiledi.
Çeşit çeşit etnik unsurdan gelen Afganlılar, ölümden korkmadılar. Haricî saldırıya karşı nisbeten birleştiler ve birlik halinde mücadele ettiler.
Silâhları ilkel, mühimmatları azdı. Ancak, azimliydiler, dirayetliydiler. Topraklarını da, nâmuslarını da çiğnetmediler, Kızıllara.
Sonunda, mücadeleyi başardılar. Kızıl Ordu’nun dişini, pençesini kırdılar Afganistan dağlarında. Zalim ve ahlâksız komünistlere geri adım attırdılar.
Afganistan'da atılan bu geri adım, aynı zamanda Kızılordu için sonun başlangıcı oldu.
Rusya, glasnost (açıklık) ve perestroikaya (yeniden yapılanma) gitmek zorunda kaldı.
Dolayısıyla, Afganistan işgalinin sonuna doğru SSCB'nin de sonu geldi. Kızılordu ile birlikte siyasî anlamdaki komünizm de çöktü.
İşin en acıklı ve düşündürücü bir tarafı ise şudur: İşgalden vazgeçen Rusya, SSCB'nin dağılmasına rağmen, toparlanma ve kendi içinde yeni bir birlik kurma cihetine giderken, Afgan halkı ise ihtilâfa düşüp birbirlerini kırmaya yöneldiler.
İhtilâfı devam ettirmeleri ve ittihadı sağlayamamaları sebebiyle, kader-i İlâhî, onları yeni bir işgal (ABD) musîbetiyle karşı karşıya getirdi.
Afganistan'ın kurtuluşu, hür ve bağımsız bir hale gelmesi, şüphe yok ki onların İslâm kardeşliği içinde birlik, beraberlik hali yaşamasına bağlıdır. Ne var ki, o hale gelmeleri yakın vadede mümkün görünmüyor. Kızıl Ordu’ya karşı 9 yıl mücadele vererek muzaffer oldular; kendi aralarında ise, 29 yıldır kanlı bir boğuşma halini yaşıyorlar. Allah onlara feraset versin, şuur ve basiretlerini açtırsın.
.
“Kanlı Pazar”ın sağı-solu

Serapa bir tezgâh olan ilk büyük sağ-sol görüntülü çatışma, 16 Şubat 1969’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda yaşandı.
Yakın tarihimizin kayıtlarına "Kanlı Pazar" ismiyle geçen bu vahşiyane hadisede iki genç bıçak darbesiyle öldürülürken, yüzden fazla kişinin de çeşitli yerlerinden yaralandığı tesbit edildi.
*
Söz konusu anarşik olayların boy vermeye başladığı 1969 senesi, aynı zamanda seçim yılıydı.
1960'da darbe ile devrilen Demokratlar, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi ismiyle tek başına iktidara geldi. Dört yıl sonra yapılacak olan 1969 seçimlerinde de neticenin pek değişmeyeceği ve Demokrat iktidarın aynen devam edeceği az-çok anlaşılmış durumdaydı.
Bu durumu hazmedemeyen cuntacılar ile ihanet odakları, ne yapıp edip bir hadise icat etmeye ve ülkeyi bir kaosa doğru sürüklemeye karar vermiş olsalar gerek. Haliyle, onlara malzeme gerek, darbe için ciddî gerekçe lâzım.
Ne yapıp ettiler, önce, bu vatanın evlâtlarını sağ ve sol diye iki cepheye ayırdılar. Ardından, onları her vesileyle çatıştırmaya sevk ettiler. (Gerçekte ve temelde, böyle bir ayrım söz konusu dahi değildir. Olsaydı şayet, sadece bir döneme mahsus kalmaz, devam ederdir. Her ne ise…)
İşte, bu meyanda yaşanan ilk en büyük çatışma, 16 Şubat 1969'ta meydana geldi.
Şubat ayının ikinci Pazar günüydü. Devrimci-solcu geçinen cepheye mensup onlarca gençlik örgütü söz birliği içinde Türkiye'ye gelen ABD'nin 6. Filosunu protesto etmek için gösteri yapacaklardı.
Buna mukabil, kendilerini sağcı-milliyetçi addeden gruplar da harekete geçerek, ABD'yi protesto edenleri protesto etmeye, hatta gösterilere engel olmaya karar verdiler.
Dikkatlice baktığımızda, her iki tarafta da Kemalistlerin olduğunu görürüz.
Meselâ, solcu gruplar, yapacakları protesto gösterisini "Amerikan Emperyalizmine Karşı Mustafa Kemal Mitingi" şeklinde isimlendirdiler.
Başını "Komünizmle Mücadele Derneği"nin çektiği sağcı gruplar ise, solculara karşı "Müslüman Türkiye" sloganlarıyla saldırma plânını hazırladılar.
Solcular, açıktan M. Kemal ismini kullanırlarken, Komünizmle Mücadele Derneği'ne yardım eden kesimlerin başında yine Kemalistler geliyordu.
Dolayısıyla, hem sağda, hem de solda mevzilenmiş olan Kemalist odaklar, bu vatanın genç evlâtlarını karşı karşıya getirmişler ve ülkeyi bir kaosa doğru sürüklemeyi başarmışlardı.
*
Ne yazık ki, gizliden yürütülen o sinsi planlı kardeş kavgası hiç kesilmeden devam etti.
El altından bu tür kışkırtmaları yapanlar, bir sene sonra nihayet darbenin olgunlaştığına kanaat getirerek daha aktif şekilde harekete geçtiler.
Önce, 1971’de General Madanoğlu liderliğindeki 9 Mart Cuntası darbe planını hazırladı. Cunta üyeleriyle birçok gizli görüşmeler yaptı. Ancak, MİT ajanı Mahir Kaynak sayesinde planları deşifre olunca, hareketleri başarıya ulaşmadı ve cunta dağıldı.
Eş zamanlı olarak harekete geçen diğer cunta ise, emir-komuta zinciri içinde 12 Mart'ta (1971) hükümete muhtıra verdi.
Muhtıracılar, hükümet istifa etmezse "kardeş kavgası"nın durmayacağını, dolayısıyla iktidarı silâh zoruyla devirmek mecburiyetinde kalacaklarını da açıkça deklare ettiler.
Görülüyor ki, sağ veya sol Kemalist odaklar, yakın tarihimizde yaşanan bütün darbe ve muhtıra öncesinde türlü planlar yapmışlar, kışkırtmada bulunmuşlar ve demokratik sistemi başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni ardına koymamışlar.
Dikkatle incelendiğinde, 12 Eylül Cuntası da aynı plan ve kumpaslarla hazırlanan gerekçeleri ileri sürerek darbe yaptı. Darbecilerin en büyük vebali ise, akıttıkları masum kanı dışında, ülkeyi topyekûn geriye doğru götürmeleridir.
.
Gitti yerli-millî Mecelle, geldi ecnebi-ithal kanunlar

Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından 17 Şubat 1926’da Meclis Genel Kurulu’na sunulan tercüme edilmiş İsviçre Medenî Kànunu, aynı gün "Türk Medenî Kànunu" ismiyle oylanarak aynen kabul edildi.
Böylelikle, İslâm hukukuna göre hazırlanmış olup Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet'e intikal eden elli yıllık Mecelle, bütünüyle yürürlükten kaldırılmış oldu.
Noktası virgülüne tercüme edilen İsviçre kanunlarına Türk Medeni Kanunu denilmesi, apayrı bir utanç ve garabet eseri olsa gerek. Artık neresi Türkse bunun...
*
Osmanlı Devleti’nin son döneminde (1870'li yıllar), İslâm hukukuna dayalı olarak ilmî bir heyet tarafından hazırlanan 1851 maddeden müteşekkil "medenî kànunlar mecmuası" Mecelle, böylelikle tarihin tozlu raflarına kaldırılmış oldu.
Adına "Türk Medenî Kànunu" denilen bu yeni kànunlar ise, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, aslında "İsviçre Medenî Kànunu"ndan başka bir şey değildi.
Buna göre, yerli malı terk edilerek, yerine ithal malı olan ecnebi kànunlar kabul ve tatbik edilmeye başlanmış oldu.
İşte bakın, o tarihte Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, başlattıkları hukuk sisteminin yenilenmesi kararını—kendilerince—zaruretini şu sözlerle açıklıyordu: "Türk ihtilâlinin kararı, Batı medenîyetini kayıtsız şartsız şekilde kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkacak olanlar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdur. Bu prensip bakımından, kànunlarımızı olduğu gibi Batıdan almak zorundayız."
Devrin hükümeti (3. İnönü hükümeti) adına ortaya konulan bu görüş istikametinde çalışmalara başlandı.
Bu meyanda, önce bir komisyon kuruldu. Komisyon üyeleri tarafından Batılı ülkelerin medenî kànunları incelendi. Aralarından İsviçre Medenî Kànunu esas alındı.
İsviçre'de 1912'de yürürlüğe giren bu kànun, güyâ dilinin basitliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile düzeni öngörmesi ve hâkime takdir yetkisi vermesi sebebiyle benimsendi.
1926'da tam da 26 kişilik komisyonun hazırlamış olduğu yeni kànun tasarısı, Meclis Adalet Komisyonu’nda hiçbir değişikliğe uğramadan kabul edildikten sonra, bakanlar kurulunda da görüşülerek aynen kabul edildi.
Bu gelişmelerin ardından, tasarının görüşülmesi sırası Meclis'e geldi.
Genel Kurul görüşmelerinde ise, tasarının madde madde ele alınması teklif edildi. Ancak Adalet Bakanı Bozkurt, bu kànunların bir bütün olduğunu, dolayısıyla paket halinde görüşülmesi gerektiğini söyledi.
Tasarı, kısa bir görüşmeden sonra, 17 Şubat 1926'da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan yeni kànun, 6 ay sonra, yani 4 Ekim 1926'da uygulamaya konuldu.
*
Ciltlenmiş kànunlar mecmuası anlamına gelen ve asıl ismi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye olan Osmanlı medenî hukuk kitabı olan Mecelle, aslında halen hayattadır ve zaten canlıdır, yani hayattârdır.
Yani, Mecelle'nin bundan 95 yıl evvel kâğıt üzerinde geçersiz sayılmasıyla, hakikatte geçersiz olmadı. Bazı hükümleriyle, pekçok insan kendi hayatında halen de amel etmeye devam ediyor.
Zira, ondaki hükümler, İslâm hukukundan ve kâinattaki İlâhî nizamdan alınmadır.
Dolayısıyla, tazeliğini ve geçerliliğini aynen koruyor.
İşte, bunlardan söze ve yazıya dönüştürülmüş hayatî bazı maddeler:
* Beraat-ı zimmet asıldır. (Yani, insanın suçsuzluğu asıldır, esastır. Tâ ki, iddia edilen suçluluk durumu ispat edilinceye kadar.)
* Zararın def'i, faydanın celbinden evlâdır. (Yani, bir zararın ortadan kaldırılması işini, faydanın celbi işine tercih edilmeli.)
* Ezmanın teğayyürü ile ahkâm teğayyür eder. (Yani, zamanın ve şartların değişmesiyle, gerekçeli hükümler de değişir.)
* Ehven–i şerreyn ihtiyar olunur. (Yani, iki şerden daha hafif, daha zararsız olan tercih edilmeli.)
*
Kimi Avrupalı düşünür ve hukukçuların şu kanaati paylaştıkları rivâyet edilir: Dünya tarihinin iki büyük hukuk projesi yapıldı.
Ne gariptir ki, bunların ikisi de İstanbul'a nasip oldu: Birisi meşhûr Roma Hukuku, diğeri ise Mecelle'dir.
.
Timur, Bayezid ve Bediüzzaman

Timur İmparatorluğu'nun kurucusu Emir Timur, rakibi ve muarızı olan Yıldırım Bayezid’den iki yıl sonra bugün, yani 18 Şubat 1405’te Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Sultan Bayezid (8 Mart 1403’te) vefat ettiğinde 43, Emir Timur ise 68 yaşındaydı. Timur, 200 bin kişilik bir orduyla Çin seferine çıkma hazırlığı yaptığı esnada vefat etti.
Timuroğullarının son hükümdarı Mirza Bediüzzaman, aynı zamanda Emir Timur’un neslindendir. İmam-ı Rabbânî, Mektubat isimli eserinde bahsetmiş olduğu zât işte budur.
Meşhûr Bediüzzaman-ı Hamedanî ise, Mirza Bediüzzaman’dan yaklaşık beş asır evvel yaşamıştır.
Babasının ismi Mirza olan Bediüzzaman Said Nursî, tarihte meşhûr olmuş Bediüzzamanlar’ın üçüncüsüdür.
*
Emir Timur, 1401-1402 yıllarında Suriye ve Anadolu üzerine büyük akınlar yaptı. Pekçok yerler zaptetti.
1402 yazında Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara'ya doğru hareket etti. Ankara'nın Çubuk Ovası’nda Osmanlı kuvvetleriyle yaşanan savaşta galip geldi.
Sultan Bayezid'i mağlûp eden Timur, onu esir alarak beraberinde götürdü. (Bu kahra fazla dayanamayan Yıldırım Han, esaretinin 8. ayında vefat etti.)
Timur, ayrıca Osmanlı topraklarının önemli bir kısmını hâkimiyeti altına aldı. Tâ İzmir'e kadar uzandı.
Böylelikle, Ege Denizi sâhilinden tâ Çin Seddine kadar olan pek büyük bir coğrafyaya hükmetmeye başladı.
Sıra Çin seferine gelmişti. Ancak, ömrü buna kifâyet etmedi. Sefer hazırlığı esnasında, eceliyle vefat etti.
*
Timur'dan sonra tahta geçen oğullarının hiçbiri, babalarının ülkesini aynı kudret ve bütünlük içinde koruyamadı. İmparatorluk, oğullar arasında parçalara ayrıldı. Miranşah ve Şahruh gibi. Yönetim ayrı ayrı devletler şeklinde devam etti... Ana gövdeyi teşkil eden Timurlu Hükümdarlığı 1506'da sona erince, bu hanedanın hâkimiyeti de tarihte bir başka şekil almış oldu. Aynı hanedana mensup Zahireddin Babür'ün Hindistan'da kurmuş olduğu Hint–Türk İmparatorluğu daha uzun yıllar ayakta kalmaya devam etti.
*
Timur ve oğulları, Çağatay Türkçesiyle konuşur ve yazardı... Bu arada, Timur'un oğulları ve torunları arasında tarihte iz bırakan, büyük şan ve şöhrete sahip olan bazı şahsiyetler var ki, bu vesileyle onlardan da kısaca söz edelim.
Şahruh:
Devleti 1405-47 yılları arasında yönetti. Tebriz ve Horasan bölgesini ülkesine katmakla şöhreti ziyadeleşti. Osmanlılarla iyi geçinmeye çalıştı.
Hüseyin Baykara:
1430–1505 yıllarında yaşadı. Hem devlet adamı, hem de şair bir şahsiyetti. Meşhûr Ali Şîr Nevai ile Molla Cami, onun kurmuş olduğu meclisin has şahsiyetleri idi.
Ulûğ Bey:
Timur'un torunu, Hüseyin Baykara'nın oğludur. 1393–1449 yılları arasında yaşadı. Matematikçi ve astronom bir hükümdardı.
Mirza Bediüzzaman:
Babası Hüseyin Baykara gibi âlim ve şair bir şahsiyettir. Timur oğullarının son hükümdarıdır. Özbeklere yenildikten sonra Şah İsmail’e sığındı ve onun yanında altı yıl kadar kaldı. Daha sonra, tıpkı İdris–i Bitlisî gibi oradan ayrılıp İstanbul'a geldi. Yavuz Sultan Selim'e misafir oldu.
Mirza Bediüzzaman'ın atası Timur, vaktiyle Sultan Bayezid'i vaktiyle esir almıştı. Ancak Sultan Selim, Timur'un torununa büyük hürmet gösterdi, ona hakan muamelesi yaptı ve yanı başında kurmuş olduğu bir tahta onu oturttu.
İmâm–ı Rabbânî'nin Mektubat isimli eserinde, nasihat yüklü iki mektupla hitap etmiş olduğu Mirza Bediüzzaman, işte bu mümtaz şahsiyet olup 12 Ağustos 1515'te henüz 46 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Eyüpsultan’da.
.
İsyandan habersiz Şeyh Said ve Said Nursî

İki hafta kadar önce, yani 11 Şubat’ta (1925) başlayan Şeyh Said Hadisesi, 24 Şubat itibariyle bölgede genişlemeye başladı. Hükûmet kuvvetleriyle silâhlı çatışmaya giren Şeyh Said taraftarları, Elazığ ve çevresindeki bazı mıntıkalarda hâkim duruma geçti.
Bu gelişme üzerine, bölgeye daha fazla sayıda asker sevk edilmesine karar verildi. Elazığ, Diyarbakır ve Bingöl’e kadar yayılan kanlı boğuşma neticesinde her iki taraftan da yüzlerce, bazı rivâyetlere göre binlerce vatan evlâdı cânından oldu.
*
Şunu özellikle ifade edelim ki, bir silâhlı direniş için uzun süredir çalışma yapan Şeyh Said’in bizzat kendisi “isyan” (kıyâm, ayaklanma) startını vermiş değildir. Dahası, kendisi söz konusu ilk çatışma bölgesinde bile değildir.
11 Şubat günü hadise patlak verdiğinde, Şeyh Said, Bingöl’ün Genç kırsalı taraflarında idi. O zamanlar telefon vs. imkânı da olmadığından dolayı, hadiseden ancak 2-3 gün kadar sonra haberdar olmuştur.
Hani belki çok trajikomik bir ifade olacak, ama şunu cümleyi kurmak yerinde olur: Şeyh Said’in kendisi, “Şeyh Said İsyanı”ndan iki-üç gün sonra haberdar olmuştur.
Demek ki, birileri olayı provoke etmiştir. Ok yaydan çıktıktan sonra da, isyan kanlı bir şekilde bastırılıncaya kadar, kimse meselenin ne olduğunu, nasıl başladığını, hatta niçin başladığını dahi düşünmemiş, yahut ihata edememiş, dolayısıyla gelişmelerin önüne geçilememiştir.
*
Önemli bir diğer nokta, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde gerginlik ve huzursuzluk gitgide artarken, ikisi de aynı coğrafyada bulunan Şeyh Said’in tutumu ile Said Nursî’nin duruşu arasında görülen farklılıklardır. Şüphesiz, aralarındaki en büyük fark, içtihad noktasında temerküz ediyor.
Bu meseleyi de, özet olarak şu şekilde hikâye etmek mümkün:
1925 yılı Haziran ayı sonlarında Diyarbakır’da idam edilen Şeyh Said, lâkabından da anlaşıldığı gibi, Şeyh ve müritleri olan bir zât idi. Nakşibendi tarîkatının bölgedeki halifesiydi. Aynı zamanda âlim olup binlerle talebeleri ve müritleri vardı.
Dolayısıyla, kuvvetli dinî itikad sahibi ve bölgede mânevî lider pozisyonunda bir şahsiyet idi.
Yeni Türkiye’nin Avrupalılaşması karşısında hiddete gelen Şeyh Said, mevcut rejime karşı şiddeti de içine alan bir muhalefet hareketinin başına geçti.
Aynı tarihlerde, hiç şüphesiz Üstad Bediüzzaman da rejim muhalifi idi. Ancak, Bediüzzaman’ın muhalefeti fiilî ve siyasî değil, müsbet harekete dayanan fikrî ve ilmî bir karakter arz ediyordu.
Üstad Bediüzzaman, kendi içtihadına göre bu müsbet metotla ve uzun vadeli bir hizmet tarzı ile yoluna devam ederken, Şeyh Said ise, silâhlı bir kıyâmı kaçınılmaz bir yol olarak gören farklı bir içtihadı tercih etti.
Nitekim, aynı içtihadın bir gereği olarak Şark Vilâyetlerinde nüfûz ve kuvvet sahibi olarak bilinen hemen bütün ileri gelenlere “dinî fetvâ”yı da ihtivâ eden bir dâvetnâme gönderdi.
İşte, “Kıyâma dâvet” mahiyetine bürünen ve aslı Arapça olan o mektubun Türkçe sûreti: “Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedî’nin (sav) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, Kur’ân’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı (Abdülmecid Efendi) sürdükleri için, gayr-ı meşrû olan bu idarenin yıkılmasının, bütün İslâmlar üzerinde farzdır. Cumhuriyetin başında olanların ve Cumhuriyete tâbi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı Garrâ-ı Ahmediye’ye göre helâl olduğu, birçok ulemâ ve meşâyihin istişaresi ile kararlaştırılmıştır.” (M. Şerif Fırat; Doğu İlleri ve Varto Tarihi.)
*
Demek ki, Şeyh Said ile Said Nursî arasında pek mühim bir “içtihat farkı” var. Biri kılıçla harb ederken, diğeri kalemle tenvir ve irşad yolunu seçti.
Ayrıca, Üstad Bediüzzaman’ın içtihadına göre, dahilde kuvvet kullanılmaz. Kuvvet kullanıldığında ise, mâsum canların yanması ve kardeş kanının akıtılması kaçınılmaz olacaktır. Buna ise, din-i İslâm cevaz vermez.
Elhâsıl: Şeyh Said, kılıçla harbetti ve kaybetti. Kalemle cihad yolunu seçen Üstad Bediüzzaman ise, milyonların imanını kurtarmaya hizmet etti.
.
Darbecilere Nasır Darbesi

1952’de kanlı bir darbe sonucu işbaşına gelen General Muhammed Necib, aynı ekipten arkadaşı Cemal Nasır'ın organize ettiği bir başka darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı.
Yani, darbeciler birbirine ikinci bir darbe yaptı ve malûm gerçek bir kez daha tahakkuk etti: Darbe, önce kendi evlâtlarını yer.
*
Darbe sonrasında (önce başbakan, ardından cumhurbaşkanı olarak) yönetimin başına geçen Cemal Abdünnasır, ölüm tarihi olan 1970 senesine kadar bu makamda kaldı.
Bu 16 senelik süre zarfında başta "Müslüman Kardeşler" olmak üzere siyasî muhaliflerine kan kusturan Nasır, Mısır'ı tam bir "sosyalist dikta" rejimi ile yönetmeye çalıştı.
Biraz Arap milliyetçiliği, biraz sosyalistlik, biraz komitacılık, biraz diktacılıktan mürekkep olan bu Nasırcılık hareketi, yönetim tarzı olarak tam bir "arabesk"e bürünmüş oldu.
*
Süveyş Kanalı'nın hizmete geçtiği tâ 1869'dan itibaren Mısır üzerindeki emelleri artan ve iştahı kabaran İngiltere hükümeti, her fırsattan istifade ile bu güzelim coğrafyaya nüfuz etmeye ve burada söz sahibi olmaya çalıştı.
Bölgeye kademeli olarak asker-sivil takviye birlikleri gönderen İngiltere, ilk olarak 1882'de Mısır'ı işgal etti. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı sene ise, burayı sömürge bir ülke haline getirdi.
Türkiye ile kaderi benzeşen Mısır, İngilizlere karşı başlatmış olduğu bağımsızlık savaşını 1922'de—kısmen de olsa— başardı. Kavalalı Hanedanına mensup I. Fuad Mısır kralı oldu. Krallığı tam 14 sene sürdü.
*
Bu zaman zarfında, önemli bir başka gelişme yaşandı. O da şu: 1928'de, Hasan el-Bennâ tarafından İhvan-ı Müslimin denilen "Müslüman Kardeşler Teşkilâtı" kuruldu. (El-Bennâ, 1949'da düzenlenen bir sûikast sonucu şehid edildi. 1966'da da teşkilâtın mühim bir diğer şahsiyeti olan Seyyid Kutup idam edildi.)
Kral Fuad'ın 1936'da vefat etmesi üzerine, yerine oğlu Faruk geçti.
1949'da, bizdeki İttihatçı Komitesine benzer bir komite kuruldu. İsmi "Hür Subaylar Hareketi Komitesi."
İşte, bu komitenin tertibi ile, Ocak 1952'de Kahire'de pek çok insanın ölümüne yol açan İngiliz aleyhtarı gösteriler yapıldı.
Gösterilerin şiddetlenmesi üzerine, Kral Faruk tahttan çekilerek yerine oğlunu getirtmek istediyse de, bunda muvaffak olamadı.
Hür Subaylar, daha baskın davrandı ve kraliyet sistemine son vererek, idareyi ele geçirdi. Hemen ardından Cumhuriyet ilân edildi.
*
İşte, Cumhuriyet’in ilanı üzerinden henüz iki yıllık bir süre geçmemişti ki, darbe üstüne bir darbe daha yapıldı ve Mısır'da uzun yıllar sürecek bir "Nasırcılık" dönemi başlamış oldu.
Mısır, sözde cumhuriyet olmuştu; ancak, krallıktan beter bir diktatörlükle idare ediliyordu. (Aynen, bizdeki Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra yaşanan gelişmelere benzer tarzda.)
Ne yazık ki, Mısır’daki dikta alışkanlığı hâlen de sona ermiş değil. Zira, aradan neredeyse yetmiş senelik bir zaman dilimi geçmiş olmasına rağmen, seçimler bir türlü hür ve tam demokratik bir vasatta yapılabilmiş değil.
Dileriz, mukadderatı Türkiye ile çok yönlü benzeşen kardeş Mısır halkı, tez zamanda tamamen hür, şeffaf, âdil ve demokratik bir cumhuriyete dönüşme şansına kavuşur
.
Çeyrek asır sonra 28 Şubat

Aradan geçen bunca zamana rağmen, sürecin-vetirenin müsebbipleri, azmettiricileri ve bilhassa arka plân bilgileri üzerinde hâlâ bir konsensus sağlanabilmiş değil. Maalesef ki, yakın vadede bu hadisenin mahiyeti hakkında müşterek bir fikrin ortaya çıkması da zor görünüyor. Herkes kendi penceresinden bakarak meseleyi değerlendirip yorumlamaya çalışıyor. Mecburiyetle, şimdilik biz de aynısını yapmak durumundayız.
*
Evet, aradan 25 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, 1997’deki "28 Şubat Hadisesi" üzerinde birbirinden farklı değerlendirmeler yapılmaya devam ediliyor. Dünden bugüne vâki savunmaların hızı kesilirken, başkasını eleştirmenin dozu ise daha da yükselmiş gibi. Kendini değil de, başkasını eleştirmek kolay tabiî...
O dönemin vitrindeki aktörleri ise, darmadağınık ve paramparça olmuş durumdalar. 27 Mayıs ve 12 Eylül cuntacıları kadar olsun, yakınlıkları, müştereklikleri bulunmuyor. Her biri suçu, günahı bir başkasına fatura etmekle meşgul.
Bununla beraber, "28 Şubat"ın henüz "bilinmeyen", yahut henüz "görünmeyen" bazı noktaları da bulunduğu anlaşılıyor. MGK'daki konuşmaların çoğu, zaten bilinemiyor; bunları öğrenmeye daha çok zaman var gibi görünüyor. Dolayısıyla, ortalığı objektif değerlendirmelerden ziyade, tarafgir değerlendirmeler kaplıyor.
Vakıa, meydanda o uğursuz günlerin sayısız mağduru var. Kezâ, o dönemin dayatmaları neticesi, siyasî, idarî, hukukî, sosyal ve ekonomik alanda birçok acılar, dramlar, krizler yaşandı.
Aciptir ki, kimse çıkıp da o dönemde yaşanan mağduriyetlerin faturasının az bir parçasını olsun yüklenme cihetine gitmiyor. Bir taraf diğerini itham ederek "Bütün bunlar sizin yüzünüzden çıktı" demeyi tercih ediyor. Bundan dolayı da, mağduriyetlerin asıl fâil ve müessir sebepleri üzerinde, umumî kabul görecek ciddî, sağlıklı ve objektif bir analiz yapılamıyor.
O halde, şimdilik biz de herhangi bir analiz yapmak yerine, daha çok SEBEP-SONUÇ perspektifinden bakarak, "28 Şubat"ın siyasî sonucu üzerinde kısaca durmaya çalışalım.
*
Hemen herkesin kabul ettiği (en azından reddetmediği) bir realite var ki, o da şudur: "Eğer 28 Şubat süreci yaşanmasaydı, muhtemelen AKP diye bir parti ortaya çıkmayacak, çıksa bile açık ara önde bir iktidar partisi olamayacak ve Tayyip Erdoğan da bu partinin başkanı olarak yüzde 50’ler civarında bir oy nisbetiyle Başbakan ve daha sonra Cumhurbaşkanı olamayacaktı. Demek ki, bu süreç en fazla Erdoğan ve partisine yaradı."
Evet, AKP iktidarının "28 Şubat"ın bir siyasî meyvesi veya sonucu olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Bunun gerekçesini de şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Erdoğan, henüz belediye başkanı iken, şiddetli bir haksızlıkla gadre uğradı. Ona hapishaneyi reva gören 28 Şubat Süreci ise, onun mağduriyetini daha da belirgin hale getirmiş oldu. Bu mağdur siyasetçi, o süreçten itibaren tabanda görülmedik bir destek ve teveccühe mazhar oldu. Daha hapiste iken, kuracakları yeni siyasî hareketin stratejisini belirledi. Zaten, gerekli taban ve altyapı şartları da hazır hale gelmiş durumdaydı.
2. "28 Şubat" mağduru olan Erdoğan'ın bizzat kendisi de, "28 Şubat gerginliği"ne yol açan, yahut sebep sayılan o radikal söylem ve üslûp tarzını büyük çapta değiştirmeye başladı. "Millî görüş gömleğini çıkardık" dedi. Dinî veya İslâmî bir parti olmadıklarını defalarca tekrarladı. Hatta, uzun müddet Ayasofya ve başörtüsü meselesinin bile gündemlerinde olmadığı üzerine basa basa söylendi.
3. Hem "28 Şubat süreci"nin mağduru olan, hem bu sürece karşı hiç dikleşmemeye dikkat eden, hem de bu sürecin tetikleyicisi olarak addedilen siyasî üslûp ve davranışlardan uzak durmaya çalışan AKP lideri Erdoğan'ı destekleyen seçmen kitlesinin gerekçesi ise farklıydı: Meselâ, kimi mağdur olduğu için ona taraftar olurken, kimi de eski tarzını terk ederek "28 Şubatçılar"la takışmadığı, yani o sürecin mantalitesiyle hesaplaşmaktan veya kavga etmekten kaçındığı için Erdoğan'ın partisine destek verdi.
Özetin özeti:
* Eski Erdoğan ve yakın arkadaşları, bir cihette "28 Şubat süreci"nin SEBEBİ sayılır iken, yeni Erdoğan'ın yeni siyasî oluşumu (AKP) ise, aynı sürecin bir NETİCESİ halini aldı.
* Hiçbir gerekçe, 28 Şubat sürecinde yaşanan dehşetli kıyım ve yıkımları haklı kılamaz, mâzur veya mâsum gösteremez.
* Parti kapatmaların çare olmadığı ve milletin hiçbir problemini halletmediği âyân-beyân anlaşıldı. Biri kapatılsa, aynı kulvarda bir başka parti kurulur. O halde, partiyi kapatmak yerine, burada da "suçun şahsiliği" prensibi ile hareket edilmesi gerekiyor.
.
Nefs-i emmâre ikidir

Öyle ki, kişi sağlam bir iman ve itikada sahip olduğu halde, söz konusu ikinci, gizli ve gayet sinsî olan nefs-i emmâre, o mü’min kimseyi gayet günahkâr bir hayat olan kâfirlerin hayatını yaşamaya özendirip zorlayabiliyor.
Şüphesiz, bu hâlin pek mühim bir hikmeti var. Hizmetli hallerin en güzel izahı ise, bildiğim kadarıyla sadece Risâle-i Nur’da var. Bundan dolayıdır ki, Nur Risaleleri’ni okumamış bazı büyük veliler bile, ikinci nefs-i emmarenin mahiyetini bilmediklerinden, zaman zaman hayret ve taaccüp içinde kalmışlar; bazen de, bunalım geçirecek derecede sıkılıp daralmışlardır.
Madem ki, bu meselenin tezirli izahı Nur Risaleleri’nde var, o halde biz de o bahislere doğru fikrî manada bir seyahate çıkalım.
*
Evet, iman ve hidayet dairesi içine girenleri günah noktasında en fazla zorlayan damarın kaynağı, başta da ifade ettiğimiz gibi "ikinci nefs-i emmâre"ye gidip dayanıyor.
Birinci nefs-i emmâre, kişiyi imân ve irşad dairesine girip girmeme noktasında zorluyor. Kişiyi, içinde bulunduğu dinden-imandan soğutup dünyaya sevk etmeye, günah deryasında daldırmaya, yahut dalâlet vâdisine doğru sürüklemeye çalışıyor.
Cüz'î iradenin sarfından sonra devreye giren Cenâb-ı Hakk'ın küllî iradesiyle nefs-i emmâresini yenen ve hidâyete mazhar olan insan, bu kez ikinci bir nefs-i emmârenin daha şedit olan hile ve desiseleriyle karşı karşıya geliyor.
İşte, bu ikinci nefs-i emmâredir ki, bir mü'mini inandıklarını yaşamamaya, hatta inandıklarının tam tersi bir istikamete sevk etmeye çalışıyor.
Üstelik, silâhları daha kuvvetli, mühimmatları daha tesirlidir, bu ikinci nefs-i emmârenin...
Birinci nefs-i emmâre, imana gelip teslim olurken (mutmainne iken), bütün silâh ve edevâtını damarlarda, asablarda, sinir sisteminde yerleşik durumda olan "ikinci nefs-i emmâre"ye devredip öyle gidiyor.
Üzeri kamufleli olan bu korkunç silâh ve mühimmat ise, inanan kimsenin bünyesi içinde âhir ömre kadar varlığını muhafaza ediyor. Üstelik, çoğu kez akıl ve iradeyi bile dinlemeyerek hükmünü icra etmeye çalışıyor.
İşte, zamanımızın en dehşet verici hâlini yansıtan bu vaziyet, mü'minleri müthiş bir sıkıntı, azap ve ıztırabın cenderesine sevk ediyor.
Kişi, hayretler içinde kendi kendini sorgulamaya başlıyor: "Fesübhanallah! Ben ki, bütün iman rükünlerine inanan ve kendimi her türlü günahlardan sakınan bir insanım. Nasıl oluyor da, imansızların hayatına özeniyorum, onların din ve ahlâk dışı yaşayış tarzlarına meyletmeye çalışıyorum?"
İşte bu durum, aslında birincisinden daha şiddetli olan ikinci nefs-i emmârenin varlığından haber veriyor. Çoğu kimse, bu vakıanın farkında olmadığı veya mahiyetini bilmediği için, bocalayıp duruyor. Öyle ki, eskiden bazı büyük zâtlar dahi düştükleri bu durumdan şekvâ etmişlerdir.
İşte, aşağıda okuyacağınız iktibaslar, hem bu hususun, hem de tâ başından beri nazara vermeye çalıştığımız sıkıntının hem teşhis, hem tedâvisi noktasında muazzam bilgileri ihtivâ ediyor.
Buyrun, Nur âlemine doğru bir seyahat-ı fikriyeye birlikte çıkalım: "Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâp eder, fakat silâhlarını ve cihâzâtını âsâba devreder. Âsab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür.
“Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emrâz-ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zatlardaki, nefs-i emmâre değil, belki âsâba devredilen (ikinci) nefs-i emmârenin vazifesidir." (Mektubat: 316)
"Ben bir zaman enaniyetini bırakmış ve nefs-i emmâresi kalmamış büyük evliyadan şiddetli bir surette nefs-i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra katî bildim ki: Âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için, nefs-i emmârenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder." (Şuâlar: 293)
"Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın.
"Bu acip asırda dehşetli bir aşılamak ve şırıngayla hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmâre ittifak edip öyle seyyiata, öyle günahlara severek giriyor. Kâinatı hiddete getiriyor." (Kastamonu Lâhikası: 180)
Kâinatı hiddete getirecek günahlara giren imân ehlinin, bu dehşetli vaziyetten kurtulmasının çare ve çıkış formülleri üzerinde dururken, duâ ile bize inayet edecek olan Rabbimize iltica etmeyi de unutmamalı.
.
Düşünün ki ne haldeyiz…

Bir tarihçi ve aynı zamanda bir gazeteci olarak gördüğümüz ve tesbit ettiğimiz acı gerçek şudur: Günümüz şartları itibariyle, cemiyet olarak tarihte emsâli, eşi-benzeri görülmedik derecede sarsıcı, hatta yıkıcı maddî-mânevî tehlikelerle karşı karşıya bulunmaktayız.
İşte, bu dehşetli tablonun tesbiti için düşünülmesi gereken bazı noktalar:
• Düşünün ki, beşer tarihinde işlenmiş hemen bütün günahlar, bu zamanda def’aten işleniyor.
• Düşünün ki, mâzide kavimlerin helâk olmasına sebebiyet veren azim günahlar, bu devirde, üstelik İslâm cemiyeti içinde de aynen işlenebiliyor.
• Düşünün ki, insanlık tarihinin hiçbir devresinde, günümüzdeki kadar bir “boşanma patlaması” hiç yaşanmadı.
*
Eskiden, Avrupa gibi gayr-ı müslimlerin yaşadığı diyârda “evliliklerin azalması, boşanmaların çoğalması” vak’asından söz edilirdi. Bu sosyal felâket, gitgide İslâm toplumunu da etkisi altına almaya başladı.
Çeşitli sebepler, yahut bahanelerle, bugün dindar ve muhafazakâr çevrelerde de ailedeki çatlağın büyüdüğünü, boşanmaların arttığını, ayrılmalar sebebiyle çocukların perişan olduğunu esefle görmekteyiz.
Ailesinde ve yakın çevresinde, bu felâketi yaşamayan, yahut benzer hadiselere şahitlik etmeyen kimse kaldı mı acaba?
*
Aslında, herkesin görüp yaşadığı dert belli. Lâkin, devâyı bilen az, hem de çok az.
Devâyı bilenler de, tedâvide bulunma noktasında büyük ölçüde zaafa düşüyorlar. Öfkeyi yatıştırmaya, tarafları barıştırıp kaynaştırmaya güç yetiremiyorlar.
Zira, dünyevî meyiller, arzular, alışkanlıklar ağır basıyor.
Görenek belâsı, almış başını gidiyor. Kanaat gibi hazinenin farkına varılamıyor.
Keza, herşeyin çaresi gibi zannedilen siyaset kurumunun, maalesef manevî sıkıntılara çare olamadığı, bilâkis sıkıntıyı arttırdığı görülüyor.
Öte yandan, medyatik mevkuteler, telefon, televizyon, internet gibi medeniyet harikalarının çoğalması ve bu sebeple kontrolün sağlanamaması yüzünden, aile fertlerinin harama, günaha, yanlış yollara girmesini alabildiğine kolaylaştırmış durumda.
Kolaylaştırmak bir yana, gayr-i ahlâkî hayat tarzları düpedüz özendiriliyor, teşvik ediliyor.
Bu durumda, aile yapısı çatırdamaz da ne olur...
*
Her şeyden önce, muzır manileri azaltma, mümkünse tümüyle ortadan kaldırma, hiç olmazsa kontrol altına alma cihetine gitmeli. Ancak, bu da yetmez.
Şiddetli sarsıntılara karşı, zemini sağlam tutmalı, temeli sağlam atmalı. Yani: Çocuk dünyaya geldiği andan itibaren, onu İslâm ahlâkına uygun bir terbiye dairesinde yetiştirmeli.
Dinî, imanı, mukaddesatı sevdirmeli. Sadece sözle anlatarak değil, özellikle yaşayarak, örnek teşkil ederek sevdirmeli. O çocuk, sevdiği şeyleri, büyüdükçe kendi iradesiyle öğrenmeye çalışır.
*
İlk on beş yaş dediğimiz ilk öğrenme safhasında da, ebeveyne düşen mühim vazifeler var: Bilhassa, şuurlu imân derslerini vermek ve müştereken paylaşmak.
Şayet, bu İslâmî terbiye on beş yaşına kadar tatbik edilmezse, ondan sonra iş zorlaşıyor. Öyle ki, on beşten sonra, gayr-ı müslim birini Müslüman etmek kadar iş müşkilleşiyor.
Bir başka tehlike ise, asosyallik durumlar....
Çocuk gibi aile de çevresiz, yani yalnız başına olmaz. Herkes ve her aile, yakınlarıyla, hassaten çocuklar yaşıtları ve emsâlleriyle uyumlu bir iletişim, bir diyalog hali içinde bulunmalı. Tâ, ihtiyaç durumunda yardım alabilsin, yahut ona yardım edilebilsin.
Temel eğitimi güzel ahlâk ve kuvvetli bir şuur dairesinde alan çocuklar ve gençler, büyüdüklerinde elbette ki, sağlam bir evlilik ve mutlu bir aile kurmada daha şanslı, daha başarılı, daha avantajlı olurlar.
İleride ruhî bunalımlara ve bilhassa ailevî sarsıntılara mâruz kalmamak için, işi tâ başından itibaren sıkı tutmalı. Aynı şekilde tembelliğe, rehavete düşmeden, kesintisiz bir dikkat ve teyakkuz hali içinde olmalı.
Çünkü, bu hayatî mesele fevkalâde büyük önem arz ediyor; hatta, günümüzde bundan daha mühim bir mesele yoktur denilecek kadar hayatî ve zarûrî.
.
Niğbolu kahramanı kahrından öldü


Osmanlı’nın “Yıldırım” lâkabıyla anılan hükümdarı Sultan Bayezid, aynı zamanda 25 Eylül 1396’da kesin zafer ile neticelenen Niğbolu Savaşı’nın kahraman kumandanıdır.
İşte, Haçlı dünyasının ordularına diz çöktüren ve ellerindeki Niğbolu’yı sür’atli bir hareketle fetheden o kahraman kumandan, ne yazık ki, 28 Temmuz 1402’de Ankara’daki Çubuk Ovası’nda Timur’un kuvvetlerine mağlûp olup ellerine esir düştü. Aynı şekilde, ordusu da perişan halde geri çekilerek mağlûbiyeti kabul etti. Daha acısı, Osmanlı’da on yılı aşkın bir fetret devri yaşandı.
Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Hâna, esaret hayatı çok ağır geldi. Öyle ki, esaretin kahrına bir sene bile dayanamayarak, henüz 40’lı yaşlarında iken 8 Mart 1403’te vefât etti.
Esaret hayatı ile ilgili olarak nakledilen son derece trajik bazı hikâyeler var ki, burada o konuya girmemiz icap etmiyor.
*
Osmanlı İmparatorluğu ile Timur İmparatorluğu arasında o devirde ciddî bir hâkimiyet mücadelesi vardı. Diğer gerekçeler ise, aslında zahirî sebeplerden ibaretti.
Timur ile Bayezid arasında savaş öncesinde mektuplar teati edildi. Karşılıklı olarak cevaplandırılan bu mektuplarda çok ağır sözler ve hakaretler yer alıyor. Birbirini zalimlikle, hatta yer yer kâfirlikle itham edecek kadar ileri gittiler. Oysa, her ikisi de Türk ve Müslüman kimlikli olarak biliniyorlardı.
Zamanla, tahkir ve tezyifin ötesinde, ayrıca birbirlerine gözdağı verip yekdiğerini korkutmaya da giriştiler.
Mektuplaşmalardan ve diplomatik görüşmelerden müsbet bir netice alınamayınca, iki tarafın kuvvetleri nihayet Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldi. Ne yazık ki, orada da mukadder âkıbet kaçınılmaz oldu.
*
Ankara Çubuk Savaşı’nda, Timur’un ordusu yekûn 140 bin askerden müteşekkil idi. Buna mukabil, Niğbolu Fatihi Yıldırım Bayezid’in kuvvetleri ise yaklaşık 85 bin kadardı.
Karşılıklı kuvvet dengeleri arasında uçurum kadar bir fark olduğu gibi, savaş esnasında Timur’un tarafına meyleden bazı Anadolu beylikleri olduğu da rivâyet ediliyor.
Neticede, Osmanlı ordusu kesin mağlûbiyete uğradı ve Sultan Bayezid de Timur’a esir düştü.
Esaret hayatında çokça kederlenip kahırlanan Bayezid Hân, yaklaşık yedi-sekiz ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Kaderin cilvesine bakın ki, Emir Timur da Sultan Bayezid’den iki yıl kadar sonra vefat etti. Böylelikle, asıl hesaplaşmaları Mahkeme-i Kübrâ’ya kalmış oldu.
Dünyada ise, nadir de olsa, zaman zaman böyle kahredici muharebe örnekleri tekerrür etti, ne yazık ki…
.
Al bir cuntayı, vur diğerine

Türkiye’de cuntalar, muhtıralar ve darbeler dönemi inşallah kapanmıştır. Bütün bu mel’anetlerin siyaset sahnesinde cirit attığı hareketlenmeler, daha çok 1960-80 yılları arasındaki dönemi kapsıyor: 1960’ta 27 Mayıs Darbesi, 1971’de 9 Mart Cuntası ile 12 Mart Muhtırası ve nihayet 1980’deki 12 Eylül Darbesi…
Bunların arasında, günün tarihi vesilesiyle 9 Mart Cuntasının mahiyetini nazara vermeye çalışalım. MİT ajanı Mahir Kaynak’ın önünü kestiği ve mahkemede deşifre etmek durumunda kaldığı bu 9 Mart Madanoğlu Cuntası’nın hikâyesinden önce, 9 Mart 1971’de neler olduğunu şöyle ana başlıklar halinde sıralamaya çalışalım:
1. 19 Adalet Partili, Süleyman Demirel’in Başbakanlıktan çekilmesi için bir muhtıra hazırladı.
2. Başsavcılık, Erbakan Başkanlığındaki Millî Nizam Partisi’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
3. Güvenlik kuvvetlerinin denetimi altındaki ODTÜ’de, Mütevelli Heyeti tarafından Akademik Konseyi’nin feshedilmesi üzerine, Rektör Erdal İnönü görevinden istifa etti.
4. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın başkanlığında toplanan Yüksek Komuta Konseyi tarafından “Olayları önlemede hükümetin yetersiz kaldığı” ifade edildi ve Başbakanın istifası istendi.
*
27 Mayıs Darbesi’nden de sâbıkalı olan Korgeneral Cemal Madanoğlu, 9 Mart 1971’de hükümet ve parlamentoya karşı bir darbe girişiminde bulundu.
Ne var ki, bu darbe teşebbüsüyle ilgili istihbarî bilgilerin hem Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a, hem de I. Ordu Komutanı Faik Türün’e zamanında bildirilmesi sebebiyle, bu hareket daha teşebbüs safhasında iken akamete uğratıldı.
Darbe teşebbüsü 9 Mart’a göre planlandığı için, bu hareketin ismi de tarihin kayıtlarına “9 Mart Cuntası” şeklinde geçti.
*
9 Mart Cuntasını başarısız kılan en önemli faktörlerden biri de, ordu üst kademesinde âniden ortaya çıkan “12 Mart Cuntası” idi.
12 Mart 1971’de kuvvet komutanlarının siyasî iktidarı hedef alan muhtırası, hem mevcut hükümetin, hem de darbe plânlayan cuntanın sonunu getirmiş oldu:
Başbakan Süleyman Demirel, o gün hükümetin istifasını açıkladı. 9 Mart Cuntası aktörlerine ise, bilâhare göstermelik bazı cezaların verilmesiyle iktifa edildi.
12 Mart Muhtırası sonrasında, Türkiye, kapkara bir “ara rejim” dönemi yaşadı.
Muhtıracılar—medya ve Cumhurbaşkanlığı kanalıyla—hükümetin istifa etmemesi halinde, silâh zoruyla darbe yapacaklarını ve yönetime el koyacaklarını açık bir dille deklare ettiler.
Hükümet, şayet aynı gün istifa etmemiş olsaydı, Meclis iradesinin süngüleneceği ve 13 Mart 1971’de Türkiye’nin bir kanlı darbeye daha sahne olacağı kuvvetle muhtemel idi.
Süleyman Demirel, parlamento yolunu açık tutmak ve böylesi bir kanlı müdahaleye mahal vermemek için akşama doğru Cumhurbaşkanlığına istifasını sunmak durumunda kaldı.
Neden akşama doğru?
Çünkü, Başbakan ve Bakanlar Heyeti, hükümete muhtıra veren askerî cunta üyelerini emekliye sevk etme veya ordudan arttırma niyetine girdiği halde, nihaî imza sahibi olan Cumhurbaşkanına bir türlü ulaşamadı, yahut ulaşmasına imkân-fırsat verilmedi. CB Cevdet Sunay, Demirel’in saatlerce tekrarlanan telefonlarına bir türlü çıkmadı, yahut çıkartılmadı. Çaresiz, kabinenin istifası cihetine gidildi.
.
İstanbul ve Anadolu’yu işgal toplantısı

Birinci Dünya Harbinde “İtilâf Devletleri” diye anılan galip devletlerin dışişleri bakanları, 10 Mart 1920'de Londra'da toplandı. Toplantıda, öncelikle İstanbul'un işgal edilmesi ve Kuvâ-yı Millîye öncülerinin de tutuklanması yönünde alınan bir karara imza atıldı.
Bu işgal ve tutuklama işinin başını İngiltere çekiyordu. Ayrıca, Fransa, İtalya ve Yunanistan, Büyük Britanya'nın emir ve komutasında hareket etmeyi kabul ediyordu.
Söz konusu toplantıda dikkat çeken bir başka nokta, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan Yunanistan'ın da zirveye katılması oldu. Yunanistan Başbakanı Venizelos, toplantıda İstanbul'un yanı sıra Anadolu topraklarının da işgal edilmesi gerektiğini savunuyordu.
Maksatta anlaşmaya varan işgal güçleri, aldıkları kararı aynı gün İstanbul'daki İtilâf Devletleri Temsilcilerine bildirdiler.
Londra'nın kararını görüşmek üzere toplanan İstanbul'daki işgal güçlerinin (İngiltere, Fransa, İtalya) temsilcileri, aynı doğrultuda yeni kararlara imza attılar.
Bu dehşetli kararların listesini maddeler halinde şöylece özetlemek mümkün:
1. İstanbul, 16 Mart 1920 günü sabahın erken saatlerinden itibaren fiilen işgal edilecek.
2. Müttefik askerî makamları tarafından, işgalin gerektirdiği bütün tedbirler alınacak.
3. Harbiye ve Bahriye Nezaretlerinin işgali ile her türlü haberleşmeleri kontrol altına alınacak.
4. Posta, telgraf ve telefon hizmetleri kontrol altına alınacak.
5. Hükümet ve Meclisin bütün faaliyeti kontrolümüz altında tutulacak.
6. Osmanlı polisi de sıkı kontrol altında tutulacak ve kamu düzeninin gerektirdiği bütün emir ve talimat, sadece komiserliğimize bağlı askerî makamlar tarafından verilebilecek.
*
Yukarıdaki kararlar, tam bir gizlilik içinde alındı. Ertesi sabah da, derhal uygulamaya geçildi.
İlk iş olarak bir karakolumuza kanlı baskın yapıldı. 16 Mart (1920) sabahı erken saatte Şehzadebaşı'ndaki Mızıka Karakolu’na baskın düzenleyen işgal kuvvetleri, burada altı askerimizi şehit ettikten ve 16'sını da yaraladıktan sonra, İstanbul'un tamamını işgal altına aldı.
Bu arada, yine 15 Mart günü işgalciler tarafından alınan bir kararla, 150 kadar asker-sivil Osmanlı aydını hakkında tevkif kararı çıkartıldı.
18 Mart günü son toplantısını yapan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, işgal müddetince çalışmasına ara verme kararı aldı.
Aynı anda harekete geçen işgal güçleri, bazı mebusları da tevkif ederek “sürgün edilecekler” listesine dahil etti. Bunların arasında Rauf Orbay, Kara Vasıf, Esat Işık Paşa gibi isimler de vardı..
Hakkında sürgün kararı çıkartılanlar, 21 Mart 1920’de gemiyle Malta Adası’na götürüldüler.
*
İstanbul'daki bu alenî işgal hareketinden hükümet, Meclis, basın-yayın, haberleşme gibi, ülkenin kalbi ve can damarı hükmündeki bütün kurum ve kuruluşlar da nasibini aldı.
Bu arada, işgal kuvvetlerine yakalanmadan kaçmayı başaran mebusların çoğu Ankara'nın yolunu tuttu.
İstanbul hükûmeti, çok zalimane yöntemlerle sürdürülen işgal hareketine karşı sessiz-suskun kalmayı tercih ederken, Anadolu'da (Ankara) kurulan Millî Meclis ise, yapılan işgale var gücüyle karşı koyma kararlılığını gösterdi.
*
Osmanlı askerini silâhlardan arındırarak hükümet merkezi olan İstanbul'u işgale niyetlenen ecnebi komiserliği, maksadına kavuşmak için bahaneler arıyordu. Nihayet, aradıkları bir bahane ortaya çıktı. Kilikya (Çukurova: Adana-Tarsus) bölgesinden İstanbul'a ulaştırılan bir uydurma habere göre, Müslümanlar oradaki Ermenileri öldürüyorlarmış.
Yüksek Komiserlik, hadiseyi tahkik etme gereğini dahi görmeden, gelen uydurma habere itibar etti ve İstanbul'un fiilî işgaline karar verdi.
Oysa, gerçek durum bunun tam tersine idi. Kilikya bölgesindeki Fransız askerlerinden kuvvet ve cesaret alan Ermeni çetecileri, pür silâh harekete geçmiş, silâhsız Müslüman ahaliyi kırıp öldürmeye koyulmuştu.
Nitekim, aynı gün, yani Londra'da işgal plânının yapıldığı 15 Mart 1920 günü, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı tarafından Fransa Yüksek Komiserliği’ne yazılan yazıda, Kilikya Bölgesi’nde caniyane faaliyet gösteren Ermeni militanlarına karşı tedbir alınması isteniyordu.
NOT: Bu dilekçe, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bünyesinde muhafaza edilen "Başbakanlık Osmanlı Arşivleri" belgeleri arasında bulunmaktadır. (Bkz: BOA. HR. SYS. 2556–2/53)
.
Rusya’da değişim; IMF’ye üyelik

Günün tarihi itibariyle, önümüzde iki farklı konu duruyor: Biri, Rusya’nın komünizmden kurtulma çabası; diğeri ise Türkiye’nin IMF macerası.
Şimdi, sırasıyla bu tarihi gelişmelerin kısaca seyrine bakalım.
*
Yaklaşık yetmiş sene süreyle koca Rusya'yı kıskacına alan ve neredeyse dünyanın yarısını etkisi altına alan Komünizmin kızıl alevleri, M. Gorbaçov'un işbaşına gelmesiyle (11 Mart 1985) birlikte sönmeye yüz tuttu.
Çernenko'nun ölümü üzerine, hem sosyalist rejimli Sovyet Rusya'nın, hem de bu sisteme bağlı devletler topluluğuna hükmeden Komünist Partinin başına geçen Mihail Gorbaçov, bölge ve dünya tarihi açısından yeni bir dönemin açılmasına öncülük etti.
Gorbaçov, 11 Mart 1985'ten tâ 24 Ağustos, 1991'e kadar altı yıllık süreçte, Rusya'da çok önemli mevki ve makamlarda bulundu.
Onun bu zaman zarfında gerçekleştirmiş olduğu en büyük icraatı, ülke genelinde perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) adını verdiği reformist politikaları başarıyla tahakkuk ettirmesiydi.
Gerçi, zaman zaman bir hayli zorlandı. Hatta, isyan ve darbe teşebbüsleriyle karşı karşıya kaldığı da oldu.
Ancak, idealinden hiç dönmedi. Geri adım atmadı ve komünist rejimi sonlandırmada muvaffak oldu.
Esasen, Rusya'nın, milleti hemen her yönüyle perişan edip devleti çökme noktasına getiren komünist rejimden kurtulmaktan başka çaresi de kalmamıştı.
Gorbaçov ve yakın adamları da bu realiteyi gördü ve gereğini yapma cihetine gitti.
Komünistlerin yetmiş senedir Rusya'da örmüş oldukları "demir perde"nin yırtılmaya yüz tutmasıyla birlikte, benzer rejimlerle ayakta durmaya çalışan diğer ülkelerde de sancılanma başladı.
Komünist rejimin, Rusya'nın ardından dünyanın sair ülkelerinde de patır patır yıkılması, çok gürültülü ve baş döndürücü bir hızla gerçekleşti.
Türkiye’nin IMF mâcerası
Türkiye’nin kısa adı IMF olan BM’ye bağlı Uluslararası Para Fonu ile mâcerası 11 Mart 1947’de başladı.
Türkiye, o gün itibariyle merkezi ABD'de bulunan bu finansal teşkilâta üye oldu.
IMF, üye ülkelere kısa vadeli "para kredisi", Dünya Bankası ise uzun vadeli yatırım kredisi yardımında bulunmak maksadıyla kuruldu. Haklarında başka türlü düşünce ve yorumların da bulunduğu bu kuruluşların, üye ülkelere avantajı kadar dezavatajı da var. Önemli olan husus, onlarla kurulan münasebetlerin dengeli ve dikkatli bir şekilde yürütülebilmesidir.
*
Bu iki müessesenin kurulması yönündeki ilk tasarlama İkinci Dünya Savaşı’nın en sarsıcı dönemi olan 1944 yılına gidip dayanır.
ABD'nin öncülüğünde toplanan 44 ülkenin temsilcisi, savaş sebebiyle dengesi bozulan dünya piyasalarını disipline etmek ve yardıma muhtaç ülkelere belli prensipler dahilinde para ve yatırım desteğini sağlamak maksadıyla iki ana müessesenin kurulmasına karar verildi.
Bunlardan biri Dünya Bankası olarak bilinen Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), diğeri ise Milletlerarası Para Fonu (IMF) diye bilinen meşhûr kuruluş. Bu iki kuruluşun faaliyete başlaması ise, ancak 1947 senesinde mümkün olabildi.
Türkiye'nin de aynı sene içinde tam üyelik sıfatıyla dahil olduğu bu iki büyük müessesenin yardım fonları, ilk etapta ekonomisi bozulan ve şehirleri harabeye dönen bazı Avrupa ülkeleri oldu.
.
Büyük mağduriyetler

En son diyeceklerimizi, en başta söyleyerek devam edelim: Allah, hiçbir mağdurun hakkını gaddara bırakmasın ve bırakmaz. Allah, hiçbir mazlumun hakkını-hukukunu zalimin yanına bırakmasın ve bırakmaz inşallah.
Şüphesiz ki, mağduriyetler de çeşit çeşittir. Büyüğü var, küçüğü var; umumî olanı var, hususî olanı var, ayrıca… Bunların içinde demokrasiye, siyasî gidişata ve meşrû iktidara silâh yoluyla ve kan dökerek yapılan darbeler, gerçekte en büyük mağduriyetlere sebebiyet veriyor. Zira, hem ülkenin uzun yıllara dayanan kazanımlarına darbe vurulmuş oluyor, hem de milyonlarca seçmen vatandaşın iradesi ayaklar altına alınarak değersizleştirilmiş oluyor.
*
Bu hatırlatmaların ardından, asıl konumuzla bağlantılı olarak özet mahiyetinde bir bilgiyi takdim ederek, meselenin detayına girelim.
Şöyle ki: 27 Mayıs (1960) Darbesi gibi, 12 Mart (1971) Muhtırası ile 12 Eylül (1980) Darbesi de, Türkiye’de hayat-memat mücadelesi veren “Demokrat misyon” siyasetine çok ağır darbeler vurdu. Bununla da kalmayıp, misyonun temsilcilerini de mağdur ve mazlum bir duruma düşürdü.
Demek ki, en büyük kitlesel mağduriyet, aslında bu cephede yaşanmış oluyor. Peki, insanlarımız bunu ne ölçüde görüp sahip çıkıyor? Dahası, mağduriyetler için mücadele eden kişi ve çevreler, söz konusu siyasî mağduriyetleri ne kadar ciddiye alıp önemsiyor? Bunları kendine ne kadar dert ediniyor?
Evet, kanaatimce, kişinin bu noktadaki samimiyet ve ciddiyeti de bu soruların cevabında yatıyor.
Şimdi, yakın tarihte yaşanmış olan zorbalıklara ve zorbaların sebebiyet verdiği mağduriyetlere kısaca bakmaya çalışalım.
*
Bugün, yakın tarihteki “12 Mart Muhtırası”nın 50. yıl dönümü. 1971’in 12 Mart’ında, bir askerî cunta tarafından, seçimle işbaşına gelmiş olan Adalet Partisi’ne karşı muhtıra verilerek hükümetten çekilmesi istendi. Aksi halde, kanlı bir darbe ile devrilecekleri tehdidinde bulunuldu.
İşte, bu ve benzeri müdahaleler bize açıkça gösteriyor ki, yakın tarihimizin en büyük siyasî mağduru Hürriyetçi (Ahrar) Demokratlardır.
*
31 Mart Vak’asına (1909) kadar iki defa kısa ömürlü hükümet kuran Ahrâr-ı Osmaniye Fırkası, bozuk İttihatçılar tarafından ve fakat Hareket Ordusu marifetiyle iktidardan devrildi. Yönetim kadrosunun çoğu asıldı, geri kalanlar da Sinop Hapishanesi’nde adeta ölüme terk edilerek tüketildi... Meşrûtiyet idaresi, böylelikle yerini bir “şiddetli istibdat”a bırakmış oldu.
*
1946’dan sonra yeniden dirilen Hürriyetçi Demokrat misyon, on yıllık iktidarının ardından, bu kez hem sivil, hem de ordu içindeki halkçı-ırkçı ittifakı ile devrilerek, tek başına iktidar olmalarının önüne geçilmeye çalışıldı.
Ne var ki, 1960'taki kanlı 27 Mayıs Darbesi dahi, 12 Eylül Darbesi kadar dehşetli bir siyasî tahribat ve parçalanmışlık haline yol açamadı.
Evet, Demokratlara karşı yapılan 1960 darbesinin siyasî etkileri 1965'e kadar kısmen de olsa devam etti. 1965'te yapılan genel seçimlerde ise, Demokratlar yeniden toparlandı, güçbirliği yaptı ve DP'nin yerine kurulan AP'yi tek başına iktidara getirdi.
*
1971'in 9 Mart'ında ordu içinde darbe hazırlığı yapan bir cuntanın varlığı ortaya çıktı. Emir-komuta zinciri dışında gelişen "9 Mart Cuntası"nın deşifre edilmesi, ne yazık ki, tehlikenin bertaraf edilmesine yetmedi.
12 Mart'ta ise, bu kez emir-komuta hiyerarşisine uydurulmuş bir cunta hareketi ortaya çıktı ve bu cunta, milletin hür iradesiyle iktidara gelmiş olan Adalet Partisi hükümetini hedef alan çok sert bir muhtıra verdi.
*
Türkiye, 1973 seçimlerinden başlamak üzere tâ 1980 darbesine kadar hep azınlık ve koalisyon hükümetleri ile idare edildi. Siyasette ihtilâf ve bölünmelerin gitgide şiddetlendiği 1977 seçimlerinde ise, CHP, oyların yüzde 42'sini aldı.
Bu tarihten iki yıl sonra, yani 14 Ekim 1979'da Türkiye bir "ara seçim" gerçeğini yaşadı ki, dillere destan bir hadiseydi. Yeniden toparlanan Demokratlar (AP), genel oyların yüzde elliden fazlasını alarak tek başına bir azınlık hükümeti kurmaya muvaffak oldu.
Bir genel seçim olması halinde, Demokrat misyon temsilcisi Adâlet Partisi'nin bir kez daha tek başına iktidara gelmesine garanti gözüyle bakılıyordu ki, bundan ürken ve telâşa kapılan müfsit cereyanlar, yeniden darbe hazırlıklarına başladı ve nihayet 1980 (12 Eylül) Darbesi’ni gerçekleştirmiş oldu.
“Demokrasiyi yeniden rayına oturtmak” vaadinde bulunan cuntacılar, ne yazık ki “Demokrat misyon” hareketini öldürme plânlarını bir bir devreye soktu. Fikir, misyon, prensipler siyasetini bitirip, şahıs merkezli yapılanmaları palazlandırdı.
İşte, bu gayet münafıkane bir tuzaktı, bir cendere idi ve Türkiye siyaseti bu cendereden hâlâ çıkabilmiş değil.
.
Tarihin dönüm noktası: 16 Mart

Osmanlı’ya karşı “İngiliz siyaseti”ni takip etmekte birleşip mutabık kalan Rusya ile İngiltere, 1877’de Osmanlı ile birlikte taze Meşrûtiyeti de bitirmek için harekete geçtiler. “Küçük Kıyamet” diye de isimlendiren “93 Harbi”ni Osmanlı’nın başına saran bu iki devlet, kırk seneden fazla bir süreyle, yani tâ 1920’nin 16 Mart tarihine kadar müşterek saldırıda bulundular. 16 Mart 1920’de ise, hem bizim, hem de onlar açısından tarihin dönüm noktasına gelinmiş oldu.
Detaylarını aşağıda okuyacağınız bir yıl sonraki 16 Mart’ta ise, iki düşman müttefik devletin Türkiye politikası büyük çapta ayrıştığı, hatta birbiriyle zıtlaştığı gerçeği açıkça görülmeye başlandı.
Şimdi, sırasıyla yakın tarihimizin bu iki 16 Mart günlerindeki gelişmelere bakalım.
İstanbul’un fiilî işgali
Mondros Mütarekesi’ni müteakiben, İstanbul’a önce İngiliz işgal kuvvetleri girdi. Hemen ardından Fransız ve İtalyan işgal birlikleri.
Ardı ardına gelen bu karanlık günlerin en koyu günü ise, 16 Mart 1920’de yaşandı.
O günün sabahı Şehzâdebaşı'ndaki Mızıka Karakolu’na silâhlı baskın düzenleyen işgalci İngiliz kuvvetleri tarafından, henüz yataklarında bulunan askerlerimiz süngülendi; 6’sı şehit edilip 15’i de ağır şekilde yaralandılar.
Yine aynı gün, İstanbul fiilen işgal edildi. Saray, Meclis, hükûmet, askeriye ve sâir bürokratik işleyiş, hemen tamamıyla işgal kuvvetlerinin kontrolü ve denetimi altına girmiş oldu.
İşte, bütün bu hadiselerin yaşandığı 16 Mart, Süleyman Nazif’in daha evvel yazmış olduğu “Kara Bir Gün”ün de ötesinde, İstanbul ve Türkiye için tam “Kapkara bir gün” mahiyetine ve mâtemine bürünmüş oldu.
Bu vesileyle, yine de Süleyman Nazif’in o meşhûr yazısını hatırlamakta ve bir kısmını iktibâsen burada takdim etmekte fayda var.
İşte, Şair Süleyman Nazif’in 9 Şubat 1919 tarihli Hadisât Gazetesi’nde çıkan o yazısından bazı bölümler:
“Fransız generalinin dün şehrimize vürûdu (gelişi) münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız (azınlıklar) tarafından icra olunan nümâyiş (gösteri) Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde müebbeden kanayacak bir cerihâ (yara) açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve idbârımız (talihsizliğimiz) şevk ve ikbâle münkalib olsa (yerini neşeye bıraksa) yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü evlâd ve ahfâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terk edeceğiz.
“Biz buna müstehâk değil idik diyemeyiz. Müstehak olmasaydık, bu felâkete dûçâr olmazdık.
“Her kavmin sehâif-i hayatında (hayat safhalarında) birçok ikbâl ve idbâr sahifeleri vardır. Fransa Kralı I. Fransuva’yı Şarlken’in mahbesinden kurtarmış ve koca Viyana şehrini kerrât ile sarmış bir ümmetin defter-i mukadderâtında böyle bir satr-ı elîm (çok acı bir satır) de mestûr imiş. Her hâl, mütehavvildir (değişkendir). Arapların güzel bir sözü var: ‘Isbir, feinne’d-dehre lá yesbir.’ Yani: ‘Sen sabret. Çünkü, nasıl olsa zaman sabretmez; değişir’ derler.”
Moskova Antlaşması
Yukarıdaki kanlı işgalden tam bir sene sonra, yani 16 Mart 1921'de ise, Moskova'da biraraya gelen Ankara hükûmeti ile Rus hükûmeti temsilcileri arasında "Moskova Antlaşması" parafe edildi.
Bu antlaşmaya göre, Türkiye Kafkasya'da Rusya'nın işini zorlaştıracak teşebbüslerde bulunmayacak, buna mukabil Yunan ve İngiliz kuvvetleriyle mücadele eden Ankara hükûmetine her türlü para, silâh ve mühimmat yardımı yapılacak.
İşte, bu antlaşmadan hemen sonra Rusya'dan Trabzon limanına altın para ile birlikte gemiler dolusu silâh ve mühimmat sevkiyatı gerçekleştirildi.
Bu silâhlar savaşta, paralar ise asker ve memur maaşının ödenmesinde kullanıldı.
Moskova Antlaşmasını gerçekleştiren Rus heyetinin başında Dışişleri Bakanı Çiçerin ve ekibi vardı. Türkiye delagasyonu ise şu isimler idi: Bekir Sami Bey, Ali Fuat Paşa, Dr. Rıza Nur ve Yusuf Kemal Bey.
Kars Antlaşması
Moskova Antlaşması’nı pekiştiren ve Kafkasya'daki diğer hükûmetlerin iştirakini de sağlayarak Türkiye'nin Şark sınırlarını kesin hatlarıyla belirleyen bir başka antlaşma da aynı yıl içinde Kars'ta yapıldı. Kars'ta 13 Ekim 1921'de imzalanan bu antlaşmaya Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Sovyet Rusya'nın temsilcileri de katılmak sûretiyle imza koymuşlardır.
.
İlk Meşrûtî Meclis

Bizdeki ilk demokratikleşme süreci-vetiresi üzerinden 154 yıl geçti. Aradan bir buçuk asırlık bir zaman geçtiği halde, demokrasimiz, maalesef hâlâ özürlü, hâlâ kör-topal bir şekilde ilerlemeye, geleceğe doğru yürümeye devam ediyor.
Her şeyden önce, halkın-milletin-seçmenin iradesine saygı duyulması lâzım. Millî irade üzerinde keyfice muamelelerden kaçınılması lâzım..
Ama, hür iradeye en çok saygı duyması gerekenler bile, o nezaketten, o anlayıştan ne yazık ki pek uzak görünüyorlar.
Yine de ümidi kesmek yok, karamsarlık içine düşmek yok. Ümitsizlik kabul görmüş olsaydı şayet, bugün gelinen seviyenin bile fersah fersah gerisinde olmuş olacaktık.
Dolayısıyla, buna da şükür diyor ve fakat “mevcuda iktifa” etmemeyi hayatî derecede önemli görüyoruz.
Bu girizgâhtan sonra, şimdi de bundan yüz elli dört yıl önce bugün açılan ilk Osmanı Parlamentosu ile ilgili tarihi gelişmelere bakalım.
*
Bugünkü karşılığı “Demokrasi” olan Meşrûtiyetin 23 Aralık 1876’da ilân edilmesinden sonra teşkil edilen ilk Osmanlı Meclis-i Mebûsânı (Millet Meclisi), 19 Mart 1877’de açıldı ve normal çalışmalarına fiilen başlamış oldu.
Meclis'in açılışı vesilesiyle geniş iştirakli bir merasim yapıldı. Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen merasimde, ecnebi temsilciler de hazır bulundu.
Yeni teşkil edilen Mabusan Meclisi’nin ilk başkanlığını Ahmed Vefik Paşa yaptı. (NOT: Çok yakın bir tarihte vefat eden İBB adaylarından Ahmet Vefik Alp, bu zatın torunlarından biridir.)
*
Anayasanın (Kànun-i Esasî) kabulü ve Meşrûtiyetin ilânı bu tarihten yaklaşık üç ay kadar evvel gerçekleştirilmişti. Bu süre zarfında parlamentonun teşkili için gerekli hazırlıklar yapıldı.
Yeni rejimin adı "meşrûtî monarşi" idi. Dolayısıyla, yapılacak olan düzenlemeler de buna göre dizayn edilecekti. Ön hazırlık olarak, iki ayrı Meclis binası ihdas edildi. Çünkü, yeni sistem iki meclis tarzında işleyecekti: Biri Meclis-i Mebûsân, diğeri ise Senato manasında Meclis-i Âyân. Bu ikisine birden Meclis-i Umumî denildi. Nihayet, iş seçimlerin fiilî şekilde yapılması aşamasına geldi.
*
19 Mart’tan itibaren çalışmalarına başlayan ilk Meclis-i Mebusanın üyeleri, geçici bir talimatla vilayet, sancak ve kazaların idâre meclisi üyeleri arasından seçildi. İstanbul için ise, ayrı bir seçim tarzı uygulandı.
Mebusan Meclisi'ne 115 üye seçildi. Bunların 70'ten fazlası Müslüman, geri kalanı ise gayr-ı müslim temsilciler idi.
Bu meclis, 28 Haziran 1877’de çalışmalarını tamamlayarak dağıldı.
Aynı seçim usûlüyle teşkil edilen ikinci Meclis-i Mebusan ise, 13 Aralık 1877’de toplandı. "93 Harbi"nin (1877 Osmanlı-Rus Savaşı) getirdiği sıkıntılar sebep gösterilerek 14 Şubat 1878’de tâtil edildi.
İşte bu tatil, ne yazık ki çok uzun sürdü. Öyle ki, Mebûsân Meclisi'nin yeniden teşkili tam otuz sene sonra mümkün olabildi.
*
Osmanlı Anayasası olan Kànun-i Esasî gereği, Mebusan Meclisi ile birlikte Ayan Meclisi’nin de teşkil edilmesi gerekiyordu. Bu meclisin üye sayısı daha azdı. 25-30 kişi kadar.
Meclisin üyeleri, daha çok elit tabakadan, yani seçkinler heyetinden müteşekkil idi. Bir nev'î senatörlük vazifesi görmekte idiler.
Osmanlıdaki bu ilk demokrasi denemesi, ne yazık ki iç ve dış gelişmelerin tazyikatı altında can çekişme noktasına geldi. Padişah Sultan II. Abdülhamid, ülkenin mâruz kaldığı çetin şartları gerekçe göstererek Meşrûtiyeti askıya aldı. Askı süresi, maalesef 30 yıl kadar sürdü.
.
Arap Birliği ve Bayar’ın tahliyesi

Günün tarihinde iki vak’a var: Biri Arap Birliğinin kuruluşu; diğeri ise, Celal Bayar’ın tahliyesi ve hemen ardından yeniden tutuklanması.
Şimdi, kronolojik sıraya göre bu iki gelişmenin seyrine bakalım.
Arap Birliği’nin kuruluşu
Merkezi Mısır'ın başkenti Kahire'de bulunan Arap Birliği, 22 Mart 1945'te kuruldu.
Üye sayısı bugün itibariyle 22'ye çıkan bu birlik, ilk başta şu 7 üye ülke tarafından kuruldu: Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Yemen.
Daha sonraki yıllarda, birliğe katılan diğer üye ülkelerin isimleri şöyle: Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Cibuti, Fas, Filistin, Katar, Komor, Kuveyt, Libya, Moritanya, Somali, Sudan, Tunus, Umman.
Arapların kendi aralarında bu çapta ilk kez teşkil etmiş oldukları bu siyasî birliğin yeterince aktif olduğu, inisiyatif kullandığı ve yabancı tesiri altında kalmaksızın Araplara hizmet ettiği söylenemez.
Buna rağmen, yine de varlığı yokluğundan evlâdır denilebilir... Evvelâ, bu birliğin ortaya çıkış şartlarına bakmak gerekiyor.
Arap Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında kuruluyor.
1945'e gelindiğinde, Avrupa'nın sömürgeci gaddar devletleri, altı yıldır devam eden beşer tarihinin bu en dehşetli savaşında, büyük kayıplar vermiş, takattan düşmüş, dolayısıyla sömürgeler (müstemleke) üzerindeki kontrol ve hâkimiyetini kaybetme noktasına gelmişlerdi.
Nitekim, bu tarihe kadar sömürge durumundaki Arap (ve diğer İslâm) ülkelerinin çoğu, 1945'ten itibaren bağımsızlıklarına kavuştular.
Ne var ki, bu durumlarına yine de tam bağımsızlık denemezdi. Arap ve sair Müslüman ülkeler, İkinci Dünya Harbi’nden sonra ecnebilerin tahakküm ve tasallutundan tam da kurtulma sürecinden geçerlerken, ne acıdır ki, bu kez kendi içlerinden çıkan diktatörlerin tahakküm ve istibdatları altına girdiler.
Bu dahilî diktatörler de, maalesef yine ecnebilerin kukla ve oyuncağı olma durumundan kurtulamadıkları için, elde edilen başarı "yarı bağımsızlık"tan öteye gidemedi, gidemiyor.
İşte Arap Birliği’ni oluşturan genel tablo ortada: Üye ülkelerin hemen tamamı, kralların ve kraliyetten de beter totaliter rejimlerin baskısı altında bulunuyor.
Bu da, hem dahilî sıkıntıların devamına, hem de haricî saldırıların celbine sebebiyet veriyor.
Hariçteki ecnebi devletler, otoriter despotları oyuna getirmede ve başında bulundukları ülkelerin kaynaklarından sinsice yararlanma plânını tatbik etmede pek mahirdirler.
Libya halkı, şu an itibariyle, barbar yöneticiler ile vahşi saldırganların ayakları altında can ve mal telefatına maruz kalmış durumda. Tıpkı, Müslüman Irak halkının sekiz sene evvel düştükleri durum gibi..
Irak, 19 Mart 2003'te işgal güçlerinin saldırısına mâruz kalmıştı; Libya ise, tam da sekiz sene sonra aynı gün (19 Mart 2011) benzer mahiyetteki bir saldırıya mâruz kaldı.
Irak ve Libya'daki tablolar arasında, şaşırtıcı gelen daha başka benzerlikler de var.
Celal Bayar’ın yeniden tutuklanması
Kayseri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 22 Mart 1963’te şartlı tahliye edildi. Ancak, 28 Mart’ta yeniden tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Yassıada’daki yargılanmaların ardından (Eylül 1961) idama mahkûm edilen Celal Bayar, yaş haddinden (65’in üstünde olmasından) dolayı, cezası müebbet hapse çevrilerek Kayseri Hapishanesi’ne gönderildi.
İleri yaşından dolayı, bazı sağlık sorunları belirmeye başladı. 22 Mart 1963’te “altı aylığına” tahliye edildi. Ancak, onun siyasî muhtevalı bazı sözler sarf ettiği gerekçesiyle, 5-6 gün sonra tekrar tutuklandı.
1964 yılında sağlık problemleri tekrar nükseden Bayar, bir kez daha tahliye edildi. 1966’da ise, devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından affedilerek tam serbest bırakıldı.
.
Düğüm, Ali Şükrü Bey cinayetinde

Sebebine gelince… Şuna inanıyoruz ki, yeni Türkiye’nin karanlıkta kalan hemen bütün hadiselerinin iç yüzünü aydınlatabilmenin yolu, ilk başlarda işlenen bu ilk cinayetin bihakkın aydınlatılmasıyla ancak mümkün hale gelebilir.
Bu sebeple, buradan bir kez daha, açıkça ve yüksek sesle ilân ediyoruz ki: Lozan görüşmelerinin bütün hararetiyle devam ettiği günlerde işlenen Ali Şükrü Bey cinayetinin perde arkası aydınlatılmadıkça, aşağıda madde madde sıralamış olduğumuz yakın tarihin belli başlı hadiselerinin de perde gerisi aydınlatılamaz, vüzuha kavuşturulamaz. İşte, o hadiselerden birkaç misal:
BİR: Çerkez Ethem hadisesi aydınlatılamaz.
Gerçi, Çerkez Ethem hadisesi o tarihten iki sene kadar evvel yaşanmıştı. Ancak, hiç şüphe yok ki, Ali Şükrü Beyin muarızları ile Çerkez Ethem'in muarızları aynı kafanın, aynı anlayışın mensuplarıydı. Ethem Bey şayet 1921 yılı başlarında hudut haricine çıkmasaydı, onun âkıbeti de Şükrü Beyden pek farklı olmayacaktı.
İKİ: Topal Osman hadisesi aydınlatılamaz.
Şurası muhakkak ki, Topal Osman'ın Ali Şükrü Beye karşı geçmiş günlere dayanan muhalefet yahut husûmeti, onun vücudunu ortadan kaldırmayı gerektirecek raddeye varmış değildi. Biri Giresunlu, diğeri Trabzonlu olan bu iki hemşehri, aynı zamanda "millî dâvâ" arkadaşıydı. Demek ki, birileri Osman Ağayı tesirli bir sûrette gizlice kışkırtarak onu can yoldaşının can düşmanı haline getirdi, onu katil yaptı ve hemen ardından onun da vücudunu ortadan kaldırttı. Böylelikle, cinayetin izi ve adresi karartılmış oldu.
ÜÇ: İzmir Sûikastı gerekçesiyle idam edilen Ziya Hurşit hadisesi aydınlatılamaz. Dolayısıyla, kumpaslı sûikast senaryosu da aydınlatılamaz.
Ali Şükrü Bey gibi, Ziya Hurşit de "Lazistan" mebusuydu. Meclis'teki "Lozan gizli görüşmeleri"nde müşterek hareket ediyordu. Eş zamanlı olarak Ali Şükrü Beyin ortadan kaybolması ve katil zanlısı Topal Osman'ın ifadesi alınmadan alelacele öldürülmesi onu hiddete getirmişti. Meclis'te şöyle diyordu: "Topal Osman'ı muhakeme etmeden vuran ve her ihtimale karşı kafasını gövdesinden ayıranlar hek kim ise, Ali Şükrü Bey cinayetinin azmettiricileri de onlardır. Zira, cinayetin izini bilerek kaybettirdiler."
Bu düşüncelerin sahibi olan Ziya Bey, "İzmir Sûikastı"nın başta gelen faili ithamıyla İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı ve idam edildi.
DÖRT: Halid Paşa cinayeti aydınlatılamaz.
İstiklâl Harbi kahramanlarından olan Ardahan mebusu (Deli) Halid Paşa, 1925 yılı başlarında Meclis binasının içinde vurularak öldürüldü. Onu vuran kişi, Ali Şükrü Beyin de muhalifi olan Ali Çetinkaya'dır. Bu şahıs, aynı zamanda Ziya Hurşit'i idam ettiren İstiklâl Mahkemesi’nin başkanıdır.
BEŞ: Mehmed Âkif'in neden vatanını terk ettiği hakkıyla izah edilemez.
İstiklâl Marşı şairi, aynı zamanda Meclis'te mebus olan Mehmed Âkif, Bahriye Kurmay Binbaşısı Ali Şükrü Beyle hem aile dostu, hem ev komşusu, hem de Ankara'ya birlikte gelen iki samimî arkadaş idi. Şükrü Beyin katledilmesinden sonra Meclis'ten soğuyan ve İstanbul'a gelen M. Âkif, aynı sene içinde Kahire'ye gitti ve ömrünün geri kalan kısmını orada geçirdi.
ALTI: Meclis'teki ilk muhalefet hareketinin neden bastırıldığı ve muhaliflerin niçin susturularak siyasetten dışlandığı lâyık-ı veçhiyle izah edilemez.
Başta, Ali Şükrü Beyin arkadaşları olan Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey ve Nureddin Paşa olmak üzere, 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın özellikle yönetim kademesindeki şahsiyetler (Karabekir, Bele, Cebesoy, Adıvar...) bu meyanda zikredilebilir.
YEDİ: Bediüzzaman Said Nursî'nin, "en kara bir hava" hissederek bir-iki ay sonra Ankara'dan niçin ayrıldığı hususu hakkıyla izah edilemez.
Üstad Bediüzzaman ile Ali Şükrü Bey, iki samimî dost idiler. İçkinin yasaklanmasında fikrî müştereklikleri bulunduğu gibi, neşriyat sahasında da müşterek çalışmaları vardı. Üstad'ın bazı eserleri, Şükrü Bey’in Tan Matbaası’nda basıldı.
SEKİZ: Lozan Konferansı’nın içyüzü hakkıyla aydınlatılamaz.
Zira, o günlerde Meclis'te defalarca "gizli celse" yapıldı. İsmet Paşa yandaşları ile Ali Şükrü Bey, görüşme safhasında defalarca karşı karşıya geldi. Zaman zaman sert tartışmalar, hatta tehdit yüklü sataşmalar yaşandı.
DOKUZ: Daha sonraları vuku bulan sûikastlar ve kanlı darbelerin mahiyeti anlaşılamaz.
Çünkü, vesayetçi zihniyetinin farklı bir sese, yahut bir başka siyasî temayüle tahammülü yoktur. Bunlar göründüğü anda, en sert şekilde bastırılmaktan çekinilmedi. Ali Şükrü Bey cinayetiyle başlayan istibdat halkaları, yıllar yılı zincirleme devam etti ve defalarca demokrasinin canına okundu. Hürriyet ve demokrasimiz, hâlâ tam ve güvenilir şekilde koruma altında değildir. Yani, tarihteki benzer tehlikelere maruz kalmaktan hâlâ mahfuz değildir. Bunu, 15 Temmuz Hadisesi ve devamındaki gelişmelerle bir kez daha görmüş olduk.
.
Lüleburgaz’dan II. Lozan’a

Trakya'da Lüleburgaz Kongresi
Merkezi Edirne'de bulunan Trakya-Paşaeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetine (kuruluşu 2 Aralık 1918) bağlı 77 delegenin iştirak ettiği Lüleburgaz Kongresi başladı: 31 Mart 1920.
2 Nisan'a kadar devam eden ve ecnebilerin Trakya Bölgesi hakkındaki hesaplarını altüst eden bu kongrede, ayrıca mutlak sûrette uyulması gereken bir dizi kararlar alındı.
I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşan’ın da iştirak etmiş olduğu Kongrenin bitiminde alınan hayatî kararları şu şekilde özetlemek mümkün:
"Trakya, Türk ve Müslüman ahali ile iskân edilmiş olup ırkî, tarihî, siyasî ve iktisadî sebeplere ve bütün devletlerce kabul edilmiş olan milliyet ve adâlet esaslarına göre Türkiye'nin hakimiyetinde kalmalıdır. Bu temel hak ve hukuka yönelik vâki olacak her türlü işgal ve ihtilâl harekâtına karşı mukavemet gösterilecek ve müdafaa yapılacaktır... Ayrıca, Trakya mebusları ile kolordu komutanı, bu heyetin tabiî âzasıdır. Fevkalâde hallerde, bu heyet yeniden kongre toplama selâhiyet ve kudretine sahiptir."
*
Trakya Bölgesi, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) sonra birkaç kez işgale uğramış, sırasıyla Fransız ve Yunan kuvvetleri arasında el değiştirmiş ve nihayet hamiyetperverlerin gayrete gelmesiyle bilumum ecnebi taarruz ve tahakkümünden kurtulabilmiştir.
Düşman askerinin bu bölgeden tamamen çekilmesi, 22 Ekim 1922 tarihine kadar devam etmiştir.
II. Lozan Süreci
Londra'da toplanan İtilâf Devletleri (Türkiye karşıtı) temsilcileri, Ankara hükümetine cevap vererek Lozan'da kesintiye uğrayan görüşmeleri sürdürme kararı aldı: 31 Mart 1923.
22 Kasım 1922'de başlayan I. Lozan Konferansı, 4 Şubat 1923'te kesilmiş ve herhangi bir ant- laşma yapılamadan görüşmelere ara verilmişti.
Aradan 34 günlük bir süre geçtikten sonra, yeni bir barış metni (sulh planı) hazırlayan Ankara Hükümeti, bunu yani 8 Mart günü İstanbul'da bulunan İtilâf Devletleri temsilcilerine verdi. Karşı taraf ise, Türkiye'nin teklifine 23 gün sonra cevap verdi.
I. Lozan Konferansı’yla ilgili olarak, Millet Meclisi'nde 20 Şubat–8 Mart tarihleri arasında mükerrer görüşmeler (gizli celse) yapıldı.
Görüşmelerde hararetli, hatta zaman zaman kırıcı tartışmalar yaşandı.
Meclis'teki vekiller, tam anlamıyla iki gruba ayrıldı: Bunları Ali Şükrü Bey ve Hüseyin Avni Beyin başını çektiği grup ile M. Kemal ve İsmet Paşa’nın başını çektiği grup şeklinde isimlendirmek mümkün.
Bir de bu grupların, özellikle birinci grubun arkasında tetikçiler, yalakalar, gözdağcılar ve "kraldan fazla kralcı"lar vardı.
Fikrî ve siyasî atmosfer, ağırlaştıkça ağırlaşıyordu.
8 Mart'tan sonra, birinci grubun adamları, ikinci grubun adamlarını korkutmaya, sindirmeye, hatta tasfiye etmeye koyuldu.
Muhalif grubun liderlerinden Ali Şükrü Bey, bir siyasî tertip sonucu vurularak şehit edildi. Böylelikle, muhalif sesler kıstırılıp susturulmuş oldu.
Gerilim dozu alabildiğine yüksek bu cinayet hadisesinin hemen ardından ise, Birinci Meclis'in feshedilerek yeni bir seçime gidilmesi çalışmalarına başlandı.
Nitekim, Londra'dan gelen "II. Lozan Konferansı başlasın" haberinin Ankara'ya ulaştığı aynı günün ertesinde, Meclis'in yenilenmesi, yani genel seçim yapılması kararı alındı.
Ne gariptir ki, seçim kararı katakulliye getirildi ve birinci gruptakilerin hemen tamamı seçilecekler listesinden tasfiye edildi.
Yine ne tuhaftır ki, hemen bütün ordu komutanları milletvekili adayı gösterilerek listelerin birinci sıralarına alındı.
İşte, Lozan görüşmelerini başlatacak olan İtilâf Devletleri, meğerse Türkiye'de bu gelişmelerin yaşanmasını bekliyormuş ki, bundan sonra olacaklara da tam kanaat getirdikten sonra Lozan Konferansı İkinci Celse Görüşmelerini başlatma kararı aldı.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Lozan Konferansı’nın biri görünen, diğeri ise görünmeyen iki yüzü varmış.
İşte, bu ikiyüzlülüğün katmerli bir versiyonu bizdeki Millet Meclisi'nin çatısı altında boy göstermiştir ki, ecnebilerden de okkalı bir aferin almayı hak edebilmişler.
.
İttihad-ı Muhammedî nedir, ne değildir?

Kurucuları arasında Süheyl Paşa, Derviş Vahdeti, Şeyh Mehmed Sadık, Ferik Rıza, Seyyid Müslim, Muhammed Efganî, Tevfik Efendi ve Üstad Bediüzzaman'ın da bulunduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti, 5 Nisan 1909'da kuruldu.
Cemiyetin kuruluşu, Ayasofya Camii’nde okunan Mevlid-i Şerif ile geniş kitlelere de ilân edilmiş oldu.
Camide okutulan Mevlidin yanı sıra, gün boyunca, ayrıca dinî muhtevalı konuşmalar yapıldı ve tesirli vaazlar verildi.
Ayasofya Camii, bütün gün adeta bir “mane- vî merasim” programına sahne oldu. Ekseriyetini medrese talebelerinin teşkil etmiş olduğu yaklaşık 50 bin kişinin aynı gün içinde gelip ziyaret ettiği Ayasofya’da konuşma yapanlardan biri de Bediüzzaman Said Nursî idi.
Üstad Bediüzzaman, müezzin mahfilinden yaklaşık iki saat boyunca ayakta durarak cemaate hitap etti: Bu hitabesinde, umum millete, cemiyetin mahiyet ve maksadını anlatmaya çalıştı.
*
İttihad-ı Muhammedi’nin bu şekilde şahlanışı, din düşmanlarını, bilhassa Selânikli komitacıları fena halde ürküttü. Zındıklar, o müsbet havayı bulandırmak, şu hayırlı gelişmeleri sabote etmek ve gölgelemek için hemen harekete geçtiler.
Nitekim, cemiyetin kurulduğu ve Ayasofya'da Mevlid-i Şerifin okutulduğu günün hemen bir gün sonrasında (6 Nisan), Serbestî Gazetesi’nin başyazarı Hasan Fehmi Bey, İstanbul’un orta yerinde bir sûikast sonucu katledildi.
Cinayeti işleyenlerin komitacı İttihatçılar olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. Ancak, yine de fail meçhûldü ve öyle de kaldı.
Bir hafta sonra ise, mahiyeti yine hâlâ meçhûl ve alaca karanlıkta kalan pek büyük bir hadise yaşandı: 31 Mart Vak'ası. (13 Nisan 1909)
*
İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin hedef-i maksadını, tıpkı Ayasofya'daki konuşmasında olduğu gibi, daha sonra kaleme aldığı Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserinde de dile getiren Üstad Bediüzzaman, kendi ifade ve üslûb-u beyanına göre bunu şu şekilde tarif ve tavzih eder: İttihad-ı Muhammedi'nin reisi Hz. Peygamber'dir (asm) Bu ittihadın merkezi Mekke, kulüpleri cami, medrese ve tekkelerdir. Neşriyat unsurları bütün dinî kitap, gazete ve dergilerdir. Âzâ kayıt defteri Levh-i Mahfuzdur. Müntesipleri gelmiş ve gelecek bütün Müslümanlardır. Mesleği, herkesin kendi nefsiyle mücadele etmek, yani İslâmiyeti yaşamak ve başkalarına da anlatmaktır. Nizamnâmesi Sünnet-i Nebeviye, tüzüğü Cenâb-ı Allah'ın emir ve yasaklarıdır. Silâhı ise, kat'i delillerdir.
*
İttihad-ı Muhammedi’nin ne olup ne olmadığına dair, ayrıca şöyle bir özetleme yapmak mümkün:
Umum İslâm milletlerinin içtimaî ve ahlâkî hayatını tanzim eden Kur'ân-ı Azimüşşân'ın getirdiği hükümlerin kıyâmete kadar devam etmesi yolunda çalışmak, bu maksatla Müslümanların faaliyetlerini geliştirmek, onları birleştirmeye çalışmak, aralarında meşvereti tesis ve muhafaza etmek, onları ibadete, Sünnet–i Seniyyeye ittibaa sevk etmek, keza umum Müslümanları dış saldırılara karşı korumak ve Meşrûtiyet dairesinde faaliyette bulunan bütün partilere destek olurken, içtimaî düzeni bozan, tehdit edenlerin ise karşısında durmak…
Evet, meselenin özü ve özeti bundan ibarettir.
Demek ki, bazılarının bir asrı aşkın süredir karalamaya çalıştığı gibi, İttihad-ı Muhammedî, siyasî bir cemiyet falan olmadığı gibi, haşa ki, irticaî faaliyetleri hedefleyen bir teşekkül de değildir.
.
Fikirde mağlup düşen zorbalar

İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin kuruluşundan sadece bir gün sonra, yani 6 Nisan (1909) günü İstanbul’u sarsan bir siyasî cinayet işlendi: Serbestî gazetesi sahibi ve aynı zamanda başyazarı olan Hasan Fehmi Bey, üstelik Galata Köprüsü’nün üzerinde vurularak katledildi.
Ne var ki, iş bununla da kalmadı. Bir süre sonra, adeta sürek avı gibi, İttihatçılara muhalif olarak daha başka şahsiyetler de ardı sıra vurularak seri cinayetlere imza atıldı.
Şimdi, hayalen o döneme gidelim ve gelişmeleri biraz daha yakından görmeye çalışalım.
*
Evveliyatı tâ 1865'lere kadar gidip dayanan Yeni Osmanlılar'ın devamı mahiyetinde ortaya çıkan ve kısa sürede ismi etrafa yayılan Jön Türkler hareketinin mensupları, zaman içinde fikren ve siyaseten iki ana eksen etrafında toplanmaya başladı:
1. İttihat ve Terakki Cemiyeti. Yani İttihatçılar.
2. Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti. Yani Ahrarlar.
İbrahim Temo, İshak Sükûtî, Dr. Abdullah Cevdet gibi şaibeli ve dine muarız isimlerin fikrî cihetiyle öncülük ettiği İttihat ve Terakki, asıl kuvvetini halktan değil, daha çok tıbbiye ağırlıklı askerî kanattan alıyordu. Karakterinde olan cunta, cinayet ve komitacılık oyunu, onların vazgeçilmez bir alışkanlığıydı. Balkan Komitacıları, Makedonya Komitacıları gibi isimlerle şöhret bulmuşlardı. Bununla beraber, zaman içinde kimi muteber isimler bu cemiyete dahil oldu: Enver ve Niyazî Beyler gibi...
İttihatçılar, yapılan hemen her kongre neticesinde kısmî kadro değişikliği yaşadı. Ancak, yine de partinin ana karakteri pek değişmedi. Bunlar, işbaşına geldikleri veya ülkeye hükmettikleri 1908-1918 tarihleri arasında on yıllık süreçte, memleketi düçâr ettikleri harp belâsı dışında, ayrıca muhalif gördükleri kimselere yönelik olarak da sayısız cinayete imza attılar.
*
Daha önce Jön Türkler hareketi içinde yer alan, ancak 1902'de diktacı ve merkeziyetçi anlayıştan uzaklaşarak, hürriyetçi fikirleri ağır bastığı için tüzel kişiliklerini "Ahrar" şeklinde ilân eden bu hareketin fikrî öncülüğünü Prens Sabahaddin Bey yaptı.
Zaman içinde, bu hareketin içine Ferruh Bey, Hasan Fehmi, Mizancı Murat Bey gibi parlak, mutedil fikir, edebiyat ve neşriyat adamları da dahil oldu.
1908'de yapılan ilk seçimde, Sadrazam Kâmil Paşa bu partinin listesinden mebusluk için aday oldu. Ahrardan olan kimseler, 31 Mart Vak'asının yaşandığı tarihe kadar da hükûmette faal durumdaydılar. Ne var ki, hükûmetteki icraatleri pek kısa sürdü. Türlü entrikalarla devrildiler ve çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Üstad Bediüzzaman, 1950'lerde kaleme aldığı bir mektubunda şunları ifade eder: "Eskiden Ahrarlar iki defa başa geçtiği halde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihad-ı Muhammedî (asm) efradının çoklarını astılar." (Emirdağ Lâhikası: 271)
*
Meşrûtiyetin ilân edilmesi yolunda müşterek hareket eden İttihatçılar ile Ahrarlar arasında, esasında çok derin fikir ayrılıkları vardı.
Bu ayrılık noktaları, tâ 1902 ve 1907 yıllarındaki kongrelerde iyice su yüzüne çıktı, ancak yine de iş kopma raddesine gelmedi.
Ne zaman ki, hürriyet ve ardından Meşrûtiyet ilân edildi (Temmuz 1908) ülke genel seçim sürecine girdi, işte o zaman bu iki eğilim arasında da çetin bir mücadele başladı.
İttihatçılar, komitacılık tabiatlarının gereği, ülke genelinde adeta terör estirerek 1908 seçimlerini kazandılar. Ahrar-ı Osmaniye Fırkası’ndan aday olanlar ise, İstanbul dahil, ülkenin hiçbir bölgesinden mebus çıkaramadılar. Buna rağmen, gerek Ayan Meclisi’nde, gerek bağımsız mebuslardan, gerek sivil hayatta ve gerekse bürokraside yetişmiş devlet adamlarının çoğu Ahrar'a meyilli idiler. Bu sebeple, seçimden sonra kurulan hükûmetlerde Ahrarlarla aynı fikirde olanlar yer alarak işbaşına geldiler. Ahrarlar'ın ayrıca güçlü bir medya desteği vardı. Mizan Gazetesi, Serbestî Gazetesi, Sada-yı Millet ve son olarak Volkan Gazetesi de İttihatçılar aleyhindeki neşriyat kervânına katıldı.
İttihatçılar, bu durumdan son derece rahatsız oldular. Hükûmetin kendi emirleri altında olmasını istiyorlardı. Fikirde zayıf duruma düşen İttihatçı komitacılar, işi şiddete dökme ve silâhlı mücadele yöntemiyle netice alma yoluna girdiler. Komitacıların ilk cinayet vak'ası Hasan Fehmi hadisesi oldu. Faili meçhul gibi görünen bu cinayet, halkın ekseriyeti tarafından İttihatçılara mal edildi. Bundan dolayı da, Hasan Fehmi Beyin cenaze merasimi İttihatçılar aleyhinde çok büyük bir gösteriye sahne oldu.
İttihatçı darbeciler, Hasan Fehmi'den sonra da cinayet işlemeye devam etti. Kendilerine muhalif gördükleri diğer gazete yazarlarından Ahmet Samim ve Zeki Bey gibi tanınmış şahsiyetleri de katlettiler. Böylelikle hava gerildikçe gerildi ve 13 Nisan'da o kanlı, nümâyişli, ardı karanlık, kaotik "31 Mart Vak'ası" patlak verdi.
.
Tugay Camii’ne de darbe


Isparta'daki Er Eğitim Tugayı Camii’nin temel atma merasimine (12 Nisan 1957) iştirak eden Bediüzzaman Said Nursî, Besmele ve duâlarla temele ilk harcı koydu. Bu mabedin temel duvarları yükselip tam şekillenmeye başlamış idi ki, 27 Mayıs Darbesi vuku buldu.
Demokrat iktidarını deviren bir cuntacı ihtilâl, hemen her şeye aynı darbe mantığıyla yaklaştı. Bu cümleden olarak, Isparta’daki Tugay Camii'ne de kendince bir darbe vurdu ve henüz subasmanı seviyesinde olan inşaatı durdurdu.
Tugay Cami için ayrılan yer, halen boş vaziyette duruyor. Aradan 60 yıldan fazla bir zaman geçti. Bakalım, bu mübarek ve müstesna temelli mâbedin inşasına başlanacak mı ve ne zaman başlanacak… Biz ümidimizi korumaya devam edelim.
*
1957 yılı başlarında, Isparta’daki Tugay Komutanlığı kışlasında bir caminin yapılmasına karar veriliyor. İş temel atma safhasına gelince, Isparta İmam-Hatip Okulu hocaları, gelip Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ne bunu bir müjde olarak hem haber veriyorlar, hem de kendisini temel atma merasimine dâvet ediyorlar. Üstad Bediüzzaman, hocaları kırmıyor ve “Tamam, o gün geliriz inşallah” diyerek, merasime iştirak edeceğini söylüyor.
Bilebildiğimiz kadarıyla, Bediüzzaman Hazretleri’nin katılmış olduğu iki temel atma merasimi var. Bunlardan birincisi, Van Gölü kenarında, Edremit yakınlarındaki Medresetüzzehra’nın inşaatidir. Bunun tarihi, muhtemelen 1914 senesidir. İnşaat için 20 bin banknot tahsisat ayrılmış, ancak ilk başta sadece bin lirası valiliğin emrine gönderilmişti. Bu parayla da, binanın temeli atıldı; ancak, kısa bir süre sonra Birinci Dünya Harbi’nin patlak vermesiyle inşaat durduruldu ve daha sonra da başka manialar sebebiyle bu hayırlı işin devamı getirilemedi. İnşallah günün birinde o hizmet yeniden ihya edilmeye çalışılır.
İkinci temel atma hadisesi ise, işte asıl konumuz olan Isparta Tugay Camii’dir. Buna da, o meşûm askerî darbe sekte vurmuş oldu.
Üstad Bediüzzaman'ın talebelerinden Kore gazisi Bayram Yüksel, söz konusu o temel atma hadisesinin canlı şahitlerinden biridir. Merhum Yüksel, hatıralarında o günleri kendi ifadesiyle şöyle anlatır:
"Bir gün, Üstadımızla Barla'ya gidecektik. Zübeyir Ağabey de vardı. Şoför de Mahmut Çalışkan idi.
"Isparta İmam-Hatip Okulu'nda Kur'ân Hocası ve Kesikbaş Camii’nde imamlık yapan Hafız Feyzi Efendi Üstadımıza geldi. Tugay Camii temelinin atılacağını, Üstadımızın da gelmesini rica etti. Barla'ya hareket etmek üzereyken, Üstadımız Hafız Feyzi'yi kıramadı. 'Peki gideceğiz' dedi.
"Isparta'nın ileri gelenleri hep oradaydı. Üstadımız da kalabalığın içine girdi. Tugayın subayları Üstada bakıyorlardı. Çünkü hiç böyle bir zat görmemişlerdi. Kılık-kıyafeti şeair-i İslâmiyeyi gösteriyordu. Elinde şemsiyesi, gözünde güneş gözlüğü vardı. Biz de Zübeyir Ağabey ve Mahmut Çalışkan ile Üstadımızın arkasındaydık.
"Bütün nazarlar Üstadımızın üzerindeydi. Herkes birbirine 'Bu zat kim?' diye soruyordu. Bir yüzbaşı koşarak bir sandalye getirdi ve 'Buyurun efendim, oturunuz' dedi. Üstad da kendisine teşekkür ederek oturdu.
"Tugay komutanı çok güzel bir konuşma yaptı. Üstadımız da dinledi. Konuşması bittikten sonra Tugay Komutanı Üstadımızı işaret ederek, 'Hoca Efendi camiye harcı koysun' dedi. Üstadımıza Zübeyir Ağabey malayı doldurdu, verdi. Üstad 'Bismillah' dedi ve harcı attı. Bizler de Üstadımızın arkasındaydık. Tugay Komutanı Feyzi Fırat Bey, Üstadımıza ve Isparta halkına teşekkür etti. Ondan sonra birçok subay Üstada karşı hürmetle alâkadar oldu.
"Biz Isparta ve Barla'ya giderken, Üstadımız subaylara ve erlere daima eliyle selâm verirdi. Hattâ, Isparta'nın içinde orduevi vardı, oradan geçerken Üstadımız subayları gördüğünde daima onları selâmlardı. Onlar da Üstadın selâmını ayağa kalkarak alırlardı.
"Üstadımız askerleri çok sever, fazla alâkadar olurdu. Tugay Camii’nin yapılmasını çok arzu ediyordu ve çok memnun olmuştu. Cami temeli kalkmaya başladı. Maalesef 27 Mayıs ihtilâli oldu ve cami kaldı. Yeri hâlâ boş duruyor." (Son Şahitler-III: 91)
.
Darbecilerin plânları ve piyonları

Meşrûtî monarşi türü bir sistemin kurulmasını isteyen Yeni Osmanlıların (Jön Türkler) arasına sızan ve zamanla kuvvet bularak meydana çıkan komitacı bir gürûh vardı ki, işi gücü daima fitne-fesat çıkarmak olmuştur.
Fırsat buldukça, kan dökmekten, cinayet işlemekten ve meşrû iktidarları devirmekten çekinmeyen bu Balkan Komitacıları, Meşrûtiyetin ilânıyla birlikte sinsî faaliyetlerine hız vermeye başladılar.
Bu faaliyetler serisinin ilki ve belki de en büyüğü, 13-23 Nisan 1909'da sergilendi.
13 Nisan 1909'da (31 Mart Vak'ası) İstanbul'u kanlı bir kargaşanın içine sürükleyen iç ve dış ihanet odakları, eş zamanlı olarak Selânik merkezli olarak da adına "Hareket Ordusu" denilen bir çapulcular sürüsü teşkil etmeye koyuldu.
Evet, İstanbul'da kanlı boğuşmanın yaşandığı aynı gün, İttihatçılara bağlı Balkan komitacılarından müteşekkil Hareket Ordusu’nun evvelâ "kurmay kadrosu" teşkil edildi.
Bunun ardından ise, bir hafta müddetle asker toplandı ve bir yandan da İstanbul'daki kontrolden çıkan isyanın devam etmesine el altından destek sağlandı.
Bütün bu ihanet ve mel'ânet planlarını yapanların başında gelenler ise, hiç şüphesiz İttihat-Terakki Komitası içinde bulunan ve zamanla bu teşkilâtı ele geçiren Yahudi, mason ve dönmelerdi. Bunlar Türkçülük/Turancılık propagandası yapmalarına rağmen, gerçekte Türk, hatta Türk dostu dahi değillerdi.
Maksatları Türk'e düşman kazandırmak olan Türk ve İslâm düşmanlarıydı.
Nitekim, çalışmalarını öylesine sinsice ve ustalıkla sürdürdüler ki, zamanla maksatlarına önemli ölçüde ulaşmış oldular.
İşte, 1909 senesinin 13-23 Nisan tarihlerindeki faaliyetleri...
Bizzat aynı komitenin el altından kışkırtıcı rol oynadığı 31 Mart olayları bahane edildi ve bu esnada toplanan askerlerle 23 Nisan günü İstanbul'a baskın yapıldı.
Hükümet merkezi İstanbul'a giren Hareket Ordusu, ilk iş olarak hükümeti devirdi ve bir sıkıyönetim ilân ettirdi.
Dört gün sonra (27 Nisan) ise, 33 yıllık padişah Sultan II. Abdülhamid'i tahttan indirdiler.
Sultan'a hall emrini bildiren ve onu Selânik'e mecburî ikamete mecbur eden heyetin başında, ne yazık ki yine bir Selânik Yahudisi vardı: Emanuel Karaso.
*
Padişah devrildikten sonra, sıra dindarların ve muhalif siyasilerin cezalandırılmasına geldi.
Sıkıyönetim mahkemesinde yargılanan yüzlerce mâsum insanların pek azı kurtulabildi. Tanınmış mümtaz şahsiyetlerden kırktan fazlası darağacına gönderildi, geri kalanlar da en ağır cezalara çarptırıldı.
Neticede, kendilerine muhalif görünen bütün hareketler bastırıldı, bütün sesler susturulmaya çalışıldı. Elleri kanlı komitacı zalimler, sadece bir tek sesi susturamadılar: Bediüzzaman Molla Said'in sesini… Dâvâsı gibi metodu da hakka dayanan bu sesin sahibini, ne o zamanki, ne daha sonraki zalimler susturabildi.
*
Meşrûtiyet zamanında komitacı İttihatçılık damarı kabardıkça kabaran gürûhun, Cumhuriyet döneminde de benzer ve bazan daha şiddetli tavırlar sergilediğini görmekteyiz.
Tamamını anlatmak yerine, sadece bir sene arayla 13 Nisan günlerinde yaşanan iki hadiseyi hatırlatmakla iktifa edelim.
Birincisi: 13 Nisan 1924
Eski İttihatçıların bakiyesi olan ve ülkeyi tek parti zihniyetiyle idare eden CHP hükümeti eski İttihatçılardan bazılarının tüm aile efradına para yardımı ile maaş bağlanmasına karar verdi.
Aileleri devletten para yardımı alacak olan eski İttihatçılardan bir kısmının ismi şöyle: Talat ve Cemal Paşa, Reşat Paşa, Mahmut Şevket Paşa, Hikmet Bey.
İkincisi: 13 Nisan 1925
İttihatçılarla ve onların fikrî takipçisi olan Halkçılarla yollarını ayıran Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin evleri, İstanbul Emniyeti tarafından didik didik arandı.
İşte, tıpkı komitacı İttihatçılar gibi onların bakiyesi olan Halkçılar da kendisine muhalif gördüğü fikir ve harekete hayat hakkı tanımamıştır.
Yakın tarihimiz, işte böyle ibretli vak'alarla doludur.
.
Adana’da Taşnak-Hınçak terörü

İstanbul'daki "31 Mart Vak'ası"ndan sadece bir gün sonra (14 Nisan 1909) Adana'da yaşanan ve kısa aralıklarla birkaç kez tekrarlanan kanlı hadiseler zinciri, yakın tarihimizin kayıtlarına "Adana Vak'ası" olarak geçti.
Adana'daki kanlı hadiseler, o bölgedeki Müslümanlarla gayr-ı Müslim kesimden olan Ermeniler arasında yaşandı.
14 Nisan ile 27 Nisan günleri arasındaki 13 günlük süre içinde iki taraf arasında en az üç kez tekrarlanan bu iç çatışma esnasında, binlerce insanın kanı döküldü.
Muhtelif kaynaklarda yazıldığı kadarıyla, Müslümanların kaybı 2000'den az iken, Ermenilerin kaybı ise 5000'den fazla olduğu anlaşılıyor. (Cemal Paşanın "Hatırat"ı gibi bazı kaynaklar, Ermenilerin kaybını 15 binden fazla gösteriyor.)
Anlaşılamayan ve alaca karanlıkta kalan husus ise, bu kanlı hadiselerin patlak vermesine kim veya kimlerin sebebiyet verdiğidir.
Kanaat hasıl eden bir nokta şudur ki: Adana'daki hadiselerin İstanbul'daki "31 Mart Vak'ası"yla bir şekilde irtibatı var. Dolayısıyla, birinin aydınlatılması halinde, diğerinin de aydınlığa kavuşacağı ihtimali kuvvetlidir.
Önemli bir bilgi notu da şudur:
Hadiselerin patlak verdiği gün, Ermenilerin "Paskalya Bayramı"dır. O gün itibariyle, pek çok Hıristiyan misyoner de Adana'ya gelmiş olup mühim toplantılara iştirak etmişlerdir.
*
Adana merkez ve yakın çevresini kan-revan içinde bıraktıran hadiselerin içinde, oldum olası komitecilikle uğraşan ve Avrupa devletlerinden daima destek gören başta Taşnak ve Hınçak olmak üzere, Ermeniler adına hareket eden tedhiş ve terör örgütlerinin parmağı olduğu âşikârdır. Bunlar, Osmanlı devlet merkezinin alabildiğine sancılı olduğu bir zamanda, kendi halklarını kışkırtmaya ve Avrupa himayesinde bölgede bir "Kilikya Hükümeti" ihdas etme niyet ve teşebbüsünde bulundular.
Esasında, sonradan kışkırtmalı olduğu anlaşılan hemen bütün "Ermeni patırdısı"nın arka plânında, daima bir "Avrupa müdahalesi" düşünülmüş, hatta planlanmıştır.
Bu planın tahakkuk safhası, daha çok Birinci Dünya Harbi esnasında Rusya ile Kafkasya Cephesinde yapılan savaşlarda görülmüştür.
Ermeni çeteciler, Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler'den on binlercesini ayaklandırmış ve hariçten bize saldıran Rus kuvvetlerine iştirak ettirmiştir. Eğer Ermeni çetecilerin alenî yardımı, desteği ve kılavuzluğu sayesinde olmasaydı, Rus orduları Anadolu'nun Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bu derece rahat ilerleyemezlerdi.
*
İttihatçı hükümet, Adana'daki kanlı hadiseleri yatıştırmak, tedbir almak ve suçluların cezalandırılmasını temin etmek maksadıyla, meşhûr Cemal Paşa’yı buraya vali olarak tayin etti.
O tarihlerde, İttihatçılar ile Ermeni grupların arası iyi görünüyordu. Siyaseten de, hemen her safhada birbirini kollayıp destek veriyorlardı. Öyle ki, Ermeniler, Hareket Ordusu’na da kuvvetleriyle destek verdiler. Ermenilerle İttihatçıların müşterek hareketliliği, I. Dünya Savaşı öncesine kadar da devam etti.
İşte, bu iki cenahın birbirine çok yakın olduğu bir atmosferde Adana'ya giden Cemal Paşa, derhal bir Divân-ı Harb-i Örfî (Sıkıyönetim Mahkemesi) teşkil ettirdi.
Kanlı hadiselerde dahli veya tesiri bulunan kimseler tesbit edilip mahkemeye çıkarıldılar.
Fakat, ne tuhaftır ki, tıpkı İstanbul'daki aynı isimli mahkemede olduğu gibi, suçlu bulunan ve idam edilenlerin hemen tamamı dindar Müslümanlar oldu.
Netice itibariyle, sadece bir tek Ermeniye mukabil tam 47 Müslüman idam edildi.
Bu hususlarla ilgili bilgiler, gerek Talat ve gerekse Cemal Paşa’nın "Hatırât"ında yer aldığı gibi, ayrıca o dönemde gazetecilikle iştigal eden tarihçi-yazar İsmail Hami Danişmend'in eserlerinde de ayrıntılı şekilde yer almaktadır. (Osmanlı Tarihi Kronolojisi-IV: 74)
Kaderin garip bir cilvesi şudur ki: Vaktiyle Ermenileri memnun etmek için elliye yakın Müslümanın idam edilmesine sebebiyet veren Talat ve Cemal Paşa, gün geldi yine ters düştükleri Ermeni teröristlerin nâmert kurşunlarıyla gurbet elde can verdiler.
*
Adana gibi daha başka yerlerde de yaşanan kanlı boğuşmaların biriktirmiş olduğu kin ve adâvetin şiddeti, bilhassa I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, adeta bütün vahâmetiyle açığa çıktı ve kendini alenen göstermiş oldu.
Bu talihsiz hadiselerin açtığı yaralar, ne yazık ki yüz yıldan fazla bir zamandır bir türlü kapanmadı, yahut kapatılamadı.
Ancak, ne yapıp edip, asırlardır birbiriyle komşu olarak yaşayan Ermenilerle Müslümanları barıştırmalı, barış içinde yaşamalarını temin etmeli. Başka türlü arayışlar, taraflara şimdiye kadar zarardan başka hiçbir fayda vermedi; bundan sonra da vermeyeceğini herkesin bilmesi gerekir.
.
Meşrûtiyet diye geldiler; hürriyet ve meşrûtiyetin canına okudular

31 Mart Vak'ası, bir yönüyle gitgide baskıcı bir rejimle ülkeyi yönetmeye çalışan İttihat-Terakki hükümetine yönelik bir infial ve öfke patlaması şeklinde tezahür etti. En azından görüntü böyle...
Zabitlerini (komutanlarını) bulundukları kışlaya hapsederek başlarındaki çavuşlarla birlikte sokaklara ve meydana taşan Avcı Taburlarına bağlı askerler, İttihatçılara muhalif halk ve bir kısım medrese talebeleriyle birlikte nümayiş ile yürüyüşe geçtiler.
Meclis ve hükümet merkezinin de bulunduğu Cağaloğlu, Sultanahmet ve Ayasofya taraflarını işgal eden sergerde kalabalık, ilgili-ilgisiz birçok kişinin kanını döktü. Öyle ki, yanlışlıkla bir milletvekilini de hançerleyip öldürdüler.
Bu arada, İttihatçılara lânet okuyanların yanı sıra "Yaşasın Şeriat!" diye ortalıkta nâra atanlar oldu.
*
Kargaşanın had safhaya çıktığı bu ortamda, canını kurtarmak isteyen İttihatçıların ileri gelenleri, korkudan köşe bucak saklanmak mecburiyetinde kaldı.
İşte, o İttihatçılardan biri de, ileriki yıllarda İstanbul'da vali ve belediye başkanlığı da yapacak olan İsmail Canbulat idi.
Bir yolunu bularak Selânik'teki İttihat-Terakki Cemiyeti merkezine bir telgraf çeken İsmail Canbulat (Haşiye), telgrafta tarihe geçen şu tabiri kullandı: "Meşrûtiyet mahvoldu."
İşte bu söz, zaten bir bahane arayışında olan İttihatçı komitacıları harekete geçirmeye yetti.
13-23 Nisan tarihleri arasında öbek öbek toplanan ve yekûnu kırk bin kişiyi bulan Selânik merkezli Hareket Ordusu, bir gün sonra İstanbul'a girdi ve lokal çaptaki bazı kanlı müsademeden sonra, İstanbul’un ve dolayısıyla ülkenin idaresini ele geçirmiş oldu.
Üç gün sonra (27 Nisan) ise, Padişahı tahttan indiren ve akabinde Yıldız Sarayı’nı yağma ettiren, aynı zamanda muhtelif noktalarda kurduğu darağaçları ile etrafa korku ve dehşet veren İttihatçı komitacılar, aslında nâzik hürriyete ve nâzenin meşrûtiyete en büyük darbeyi vurmuş oldular.
*
Sözde, "mahvedilen meşrûtiyet"i kurtarmak için harekete geçen entrikacı İttihatçılar, neticede yaşanan kargaşayı bahane ederek kanlı bir darbe yaptı ve meşrûtiyet sistemini de felce uğratarak tam bir istibdat idaresini kurmuş oldu.
Netice itibariyle şunu söylemek mümkün: 31 Mart Vak'ası, kimin işine yaradıysa ve kim bu kargaşayı kendi menfaati için fırsat telâkki ettiyse, meşrûtiyeti mahveden de, dökülen kanların en büyük günahkârı da odur. Yani, bu hadisede delilden çok âkibete bakarak tahlil ve değerlendirmede bulunmak gerekiyor.
İsmail Canbulat, 1926’da İzmir Suikastı dâvâsında idamla yargılanırken.
..................
HAŞİYE: Meşrûtiyet döneminin en sıkı İttihatçılarından biri olan İsmail Canbulat, Cumhuriyetin ilk yıllarında da M. Kemal'in gözde adamlarından biriydi. Hatta, 1923'te İstanbul milletvekili sıfatıyla yeni Meclis'te görev aldı. Ne var ki, iki sene sonra kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına girdikten sonra, M. Kemal ile araları bozuldu. Dostluğun yerini intikam duyguları aldı. 1926'daki İzmir Sûikastına adı karıştırılan Canbulat, sevk edildiği İstiklâl Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırıldı
.
Önce Türkçülük, ardından Kürtçülük hortladı

Evet, bundan yüz küsûr sene evvel İslâm dünyasında ve bilhassa Ortadoğu coğrafyasında tesirli olmaya başlayan Avrupa patentli "Frengî illeti", öncelikli olarak Türklerle Arapların arasını açmayı hedefledi.
Bu illeti kullananlar, bir yandan Osmanlı aydınlarına "Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü" dedirtiyor, bir yandan da casuslar vasıtasıyla Arapları Osmanlı'dan koparmaya ve kendilerine yakınlaştırmaya gayret ediyordu.
Ne yazık ki, bu gayretlerinde bir ölçüde muvaffak oldular. Osmanlı aydınlarının yüzünü Batı'ya, sırtını ise Araplara döndürdüler. Sonra da, "Türkleri sırtından" vurdurmayı başardılar: Sırtını döneni vurmak, elbette ki daha kolaydı.
Araplarla düşmanlıkta başarı sağlandıktan sonra, sıra başka düşmanlıkları tetiklemeye gelmişti. Sırada Müslüman Kürtler vardı.
*
Türkiye'de 1910'lardan itibaren Türk olmayanların fikriyatı öncülüğünde Türkçülük hareketleri başladı.
Yahudî, mason ve dönmelerin tesiri altına giren bozuk İttihatçılar, ülkede bir "Türkleştirme politikası"nı başlattılar. Türk Ocaklarının kurulmasına ve faaliyetlerinin yaygınlaştırılmasına alenen destek ve kuvvet verdiler.
Bu ocakların hücûm okları ise, ağırlıklı şekilde Kürt vatandaşların üzerine doğru yönlendirildi. Haliyle bu durum bir "aksülamel" meydana getirdi.
Aksülamelin kurbanı olan bazı Kürt aydınları da harekete geçti ve 1918'de ilk siyasî Kürt teşkilâtını kurdu: Kürt Teali Cemiyeti.
Bu cemiyetin en aktif aktörlerinden olan Celadet Bedirhan'ın tâbiriyle, "İtiraf edeyim ki, Türk Ocakları ne kadar Türkçü yetiştirdiyse, o kadar da Kürtçü yetiştirdi." (M. Kemal'e Mektup, s. 22.)
Esasında, son yüz sene içinde insanlarımızın huzurunu kaçıran, onları tarifsiz acılara gark eden bu "menfi milliyetçilik" illetinin kaynağı dahilde değil, kesin olarak hariçtedir. Yani, bozulmuş "İkinci Avrupa"dır.
Fakat, ne yazık ki, fitnenin âleti haline gelen bir kısım gafil insanlar, bu illete sahip çıktılar, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Sonradan da birbirinin gözünü oymaya çalıştılar.
Nice teessüfler olsun ki, aynı fitne ateşi bizden can almaya, yürek yakmaya devam ediyor.
*
Bu tür fitnelerin önüne nasıl geçileceği, yakıcı fitne ateşinin nasıl söndürüleceği aslında bellidir.
Asr-ı Saadetteki muhacir-ensar yardımlaşma ve dayanışması, bunun en güzel, en çarpıcı örneğidir. Kezâ, Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve etrafındaki sâdık, halis, fedâkâr talebeleri ve ihvanlarının durumu, bu zamana mahsus bir başka örnektir.
İşte, bugün için Türkiye'de yaşayan hemen bütün Türkler ve Kürtler, bir bakıma muhacir ve ensar konumunda bulunuyor. Hemen herkes, şu ya da bu sebepten dolayı doğduğu yerin dışında, yani bir başka şehirde, kasabada, köyde yaşıyor.
Ve bu insanlar birbirine düşman edilmek, vurdurulup kırdırılmak isteniyor. Fitne odakları bu fecî oyunu oynamak istiyor.
Oyunu bozmanın yolu ise, evet ensar ruhuna sahip olmaktan geçiyor. Bu ruh ve anlayışa sahip olanlar, düşman gibi gösterilmek istenen kardeşine hiç tereddüt göstermeden sahip çıkmak, onu savunmak ve ona her bakımdan yardımcı olmak durumundadır.
Ensar ruhunu benimsemek, böylesi bir fedakârlıkta bulunmayı gerektiriyor. Evet, Türk ve Kürt kardeşler, kendilerini değil, yekdiğerini savunacak ki, fitnekârların hevesleri kursaklarına hapsolsun.
*
Bediüzzaman diyor ki:
Ey efendiler!
Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış. Ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur’âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan, bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakîki ve civanmert bin Türk gençlerini işhad (şahit) edebilirim. (Tarihçe-i Hayat, s. 202)
.
Kars’ın hüzünlü hikâyesi

19 Nisan 1919’da Ermenilerin işgaline uğrayan serhat şehri Kars’ın, yakın geçmişte kırk yılı aşan süreli çok hazin bir hikâyesi var.
Bilhassa 18 Nisan 1877 ile 13 Ekim 1921 arasındaki yılları içine alan gel-gitlerle dolu hüzünlü hikâyesini kısaca anlatmaya çalışalım.
*
Kafkaslar’ın en stratejik şehri olan Kars ve çevresinde yaşayan insanlarımızın başına, yakın tarihlerde adeta gelmedik sıkıntı, belâ, musîbet kalmadı...
Yukarıda tarihini belirttiğimiz dönemde, Kars vilayetimiz, iki büyük kanlı işgal hadisesine sahne oldu.
Birinci işgal, Rus orduları tarafından 18 Nisan 1877’de gerçekleştirildi. İkinci işgal ise, 19 Nisan 1919’da İngilizler’in kışkırtmasıyla Ermeni çeteciler tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Şimdi, bu iki vahim hadisenin kısaca gelişme seyrine bakalım.
*
Birçok kez tekerrür eden Osmanlı-Rus Savaşları’nın en büyük ve en dehşetlisi, 1877-78 yıllarında yaşanan meşhûr "93 Harbi"dir.
Bu savaş, ismini Rumî takvimden alıyor: Savaşın yaşandığı tarih, Rumî takvime göre 1293 senesidir.
Harbin başlangıç tarihi, yukarıda da belirttiğimiz gibi 18 Nisan 1877 olarak kayıtlara geçmiş. Harbin bitiş tarihi ise, 31 Ocak 1878'de imzalanan Edirne Mütarekesi olarak biliniyor.
Bu mütarekeyi (ateşkes) 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması, onu da 13 Temmuz 1878'de Almanya'da imzalanan Berlin Antlaşması takip etti.
Osmanlı Devleti, bu savaşta tarihinin en ağır yenilgisini yaşadı.
Dolayısıyla, gerek insan kaybı ve nüfus göçü itibariyle, gerek toprak kaybı ve tazminat borcu itibariyle ve gerekse dahilî siyasetine (Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi...) yapılan dış müdahaleler itibariyle, menfî neticeleri günümüze kadar yansıyan son derece ağır bir faturayı ödemeye mahkûm olduğumuzun adıdır, 93 Harbi.
*
Ruslar’dan gizlice yardım alan, İngilizler’den ise alenî destek ve teşvik gören Ermeni çeteleri, 19 Nisan 1919'da Kars ve çevresini işgal ettiler. Oysa, Millî Mücadele’nin ilk şanlı direniş hareketlerinden birisi burada sergilenmişti.
Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, yani 5 Kasım 1918'de "Kars Millî İslâm Şûrâsı Merkez-i Umumisi" teşkil edildi. Bu şûrânın şubeleri ise, başta Ardahan olmak üzere yakın merkezlerde de hızla teşekkül ettirildi.
Yaklaşık altı ay müddetle bu bölgeyi Rus, Ermeni, Gürcü ve İngiliz işgalcilerine karşı korumaya çalışan Kars Millî İslâm Şûrâsı, Nisan 1919'dan itibaren dayanılmaz derecede sıkıntılı günler geçirmeye başladı.
Devlet ve hükûmet merkezinden buraya hiçbir yardım yapılamıyordu. Etraf, bütünüyle işgalci güçler tarafından kuşatılmış durumdaydı.
Şark Cephesine (15. Kolordu) gönderilen Kâzım Karabekir, 19 Nisan'da Trabzon'a ancak ulaşabildi. (30 Nisan'da Erzurum'a doğru hareket ediliyor. Uzun süren çalışmaların ardından, işgalcilere karşı taarruz harekâtı başlatılıyor.)
13 Nisan 1919'da Kars ve çevresinin idaresini ele geçirdiğini duyuran İngiliz işgal kuvvetleri, Millî İslâm Şûrâsı merkezine de baskın düzenleyerek 12 kişiyi tutuklattı.
Tutuklananlar önce Batum'a, ardından Malta Adası’na sürgün edildiler. Ardından, Müslüman nüfusa yönelik katliâmlar başladı.
Sahipsiz, çaresiz ve imkânsız duruma düşen Kars çevresindeki Müslümanlar, 19 Nisan'da başlayan Ermeni istilâsına da teslim olmak durumunda kaldı. Ermeniler, hem Ruslar'dan cesaret, hem de İngilizlerden kuvvet alarak, her tarafta katliâma giriştiler.
Bu arada, Hıristiyan Gürcüler de, aynı yöntemlerle Ardahan ve Posof'u ele geçirerek, onlar da savunmasız ve perişan durumda kalan Müslüman halka kan kusturmaya başladılar.
Böylelikle Kars, Ardahan ve çevresinde aylarca sürecek olan kanlı işgal süreci başlamış oldu.
Bölgenin işgali, Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Millî Kuvvetler’in 30 Ekim 1920 tarihinde gerçekleştirdiği püskürtme harekâtına kadar devam etti. Ayyıldızlı bayrak, Kars Kalesi’ne Besmele-i Şerife ile o gün yeniden çekildi
.
Pakistan’ın Muhammed İkbal’i

İşte, Pakistan'ın millî şairi olarak kabul edilen Muhammed İkbâl’in bugün vefat yıl dönümü. Büyük İkbâl, 1938 senesinin 21 Nisan'ında Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Onun altmış beş yıllık ömrünün çoğu, hürriyet ve bağımsızlık mücadelesi ile geçti. Şiirlerinde de, aynen bu ruh ve şuuru hep canlı tutmaya çalıştı.
Zira, onun yaşadığı dönem itibariyle, Hindistan Müslümanları—bütün Hint kıt'asındaki topluluklar gibi—İngiliz sömürgesi altındaydı.
İkbâl, sömürge zihniyetini yerden yere vuran, hürriyet ve istiklâlin kudsiyetini dem ve damarlara işleyen şiirler yazarak, büyük bir uyanış hareketinin şairi oldu.
*
Aynı zamanda âlim bir şahsiyet olan Muhammed İkbâl, birçok yönüyle millî şairimiz Mehmet Âkif'le benzeşiyorlar.
Garip bir tevâfuk ki, doğum tarihleri aynı olduğu gibi, isimleri ile vefat tarihleri de birbirine çok yakın görünüyor.
Her ikisi de 1873 senesinde dünyaya geldi. Vefat tarihleri itibariyle, arada sadece iki sene gibi küçük bir fark var: M. Âkif 1936’da, M. İkbâl ise 1938'de dâr–ı bekàya irtihal eyledi.
Bu iki büyük şairin yüreklerde heyecan ve coşku meydana getiren ortak özellikleri ise, bilhassa Müslümanların hürriyet ve istiklâliyetini en yüksek bir sadâ ile haykırmalarıdır.
Bu yönleriyle de, milyonların gönlünde taht kurup yerleştiler.
Allah, her ikisine de rahmet ve mağfiret eylesin.
Konuya, Muhammed İkbâl'in şiirinden yapılan kısacık bir tercüme ile nokta koyalım.
*
Âsuman, fecrin ışıklarıyla nurlanacak
Ve, gecenin karanlığı hızla kalkacak
Iztırap çeken ihvanlar gelip birlik olacak
Meltem ve çiçekler mutlu yolda buluşacak
Gözyaşlarım, şebnem gibi parıldayan melodiler getirecek
Bu bahçenin her goncası kaderimle şekillenecek
Kalpler, gönüllü secdelerini hatırlayacak
Başlar, Kâbe'nin kudsî toprağına yeniden değecek
..........................................
Ve, bu bahçe Allah'ın Cennetinin şarkısı ile dolacak
.
Uygurlara sistematik işkence

23 Nisan 2008 tarihli Uygurların maruz kaldığı Çin zulmüne dair yazımızın geniş bir özetini sizlere takdim ediyoruz:
Yer, Fatih Belediyesine ait Topkapı'daki Sosyal Tesisler. İsmi Ahat, kimlik bilgileri bizde mahfuz Uygur asıllı bir kardeşimizle sohbet ediyoruz.
Ailesinin bir kısmı halen Doğu Türkistan'da olan Ahat kardeşimiz öyle şeyler anlattı ki, inanın tüylerimiz diken diken oldu. Bilhassa, Çin hükümetinin Uygur asıllı kadınlara yönelik uyguladığı şiddetli baskı ve işkence yöntemlerini anlatırken, kelimelerin adeta boğazımıza dizildiğini, boğum boğum olduğunu fark ettik. Sohbetimizi ancak yutkuna yutkuna sürdürebildik. Bu hale, bizimle aynı masayı paylaşan yetkililer ve ilgililer de şahit oldu.
Toplantının ardından çıkıp gazete merkezine geldiğimizde ise, yine aynı konuyla ilgili olarak Mazlumder tarafından yapılan bir açıklamanın tesiriyle sarsıldık.
Şimdi, önce Mazlumder'in, ardından Ahat kardeşimizin birbirini teyid eden açıklamalarının bir hülâsasını sizlere yansıtmaya çalışalım.
Mazlumderin açıklaması şöyle: "Çin yönetiminin, 1949'dan beri Doğu Türkistan halkına uyguladığı zulüm ve baskı politikası şiddetlenerek devam ediyor... Son olarak, 23 Mart 2008'de bu gayr–ı insanî uygulamalarını protesto etmek için yapılan yürüyüşe katıldıkları gerekçesiyle 600 kadar Uygur kadını gözaltına alınmış ve âdil yargılama haklarından mahrum bir şekilde hapsedilmişlerdir. Türlü işkencelere mâruz kalan bu kadınlara yönelik olarak, yargısız infazlar yapılıyor. Çin yönetimini, insan haklarına aykırı bu baskıcı politikalarından vazgeçmeye dâvet ediyoruz."
Durum hakikaten vahim. Üstelik bu vahâmet, sadece bir gün içinde yapılan zulmün bilânçosunu gösteriyor. Çin'de halen 2000'den fazla tutuklu, ancak âkıbeti meçhûl Müslüman Uygur kadını var.
*
Ahat kardeşimizden dinelip, ayrıca başka kaynaklardan da araştırarak teyid ettirdiğimiz Çin'deki Müslüman Uygurlar ile ilgili acı gerçek, özet olarak şudur:
Bugün yirmi milyondan fazla Müslüman Türk nüfusunun yaşamakta olduğu Doğu Türkistan halkının kaderi, 93 Harbinde (1877-78) büyük yara alan Osmanlı ülkesinin kaderiyle büyük benzerlik arz ediyor.
Zira, Çinlilerin Müslümanlara yönelik zalimane baskıları özellikle o tarihten sonra büsbütün şiddetlenmeye başladı. Osmanlı, kendi başının derdine düştüğü için, daha evvel kurulmuş olan münasebetleri devam ettiremedi.
Osmanlı'nın yıkılmasından sonra iyice yalnızlaşan ve bir bakıma sahipsiz kalan Türkistan'daki Müslüman ahali, bir müddet sonra başlayan komünist istilâ hareketleriyle, bu kez tarihin en korkunç mezâlimine maruz kaldı.
Mao'nun 1 Ekim 1949 tarihi itibariyle Pekin'deki Tiananmen Meydanı’ndan Çin Halk Cumhuriyeti kurduğunu ilân etmesiyle birlikte, sözde özerk hale getirilen Uygur Bölgesi için de karanlığın en koyu devresi başlamış oldu.
Komünist yönetim, Müslüman Uygurların ağırlıkta olduğu Doğu Türkistan halkının her şeyine el attı ve her türlü nimetini gasp ve garet etmeye başladı.
Bu coğrafya, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, Cenâb-ı Hakk'ın türlü nimetlerle bezemiş olduğu bir yerdir: Başta petrol olmak üzere, kömür, tuz, doğal gaz, uranyum, demir, volfram ve altın madeni bol miktarda bulunmakta, ancak bunların çoğu Çin yönetimi tarafından adeta talan edilip götürülmektedir.
Müslüman halkın eğitim hakkından nüfus planlama hakkına kadar, siyasî varlığından tarım politikalarına kadar hemen herşeyine müdahale eden, acımasızca baskılar uygulayan Çin hükümeti, şimdi de bilhassa kadınlara yönelik insanlık dışı baskılara yönelmiş durumda. Evli kadınlara üç çocuktan fazlasını yasaklıyor ve en ufak bir bahaneyle Uygur kadınlarını tutuklatarak hapishanelere sevk ediyor.
Şu anda 2000'den fazla Uygur kadınının hapiste, zindanda, gözlem altında veya meçhûl yerlerde tutulduğuna dair bilgiler var. Ayrıca, bu mâsumlara ne yapılacağı ve âkıbetlerinin ne olacağı da bilinmiyor. Yani, duyulan endişe hat safhada.
Zira, merkezi yönetim, siyasî ve sosyal alanda olduğu gibi, hukukta da kendi halkına başka, Müslüman halka başka türlü muamelelerde bulunuyor.
Netice itibariyle, Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan'da yüz kızartan ve insanlıkla bağdaştırılması mümkün olmayan bir zulüm ve baskı rejimi uygulanıyor.
Bu hal, sûret-i kat'iyyede kabul edilmemeli. O halde, Çinlilerle anladıkları dilden konuşmalı, onlara tesirli bir ders vermeli. Meselâ, onların mallarına karşı ambargo, boykot, müeyyide, ağır gümrük vergisi, vs… Tıpkı, 1909'da Bosna'yı işgal eden Avusturya'ya karşı ülke genelinde uygulanan boykotajlar gibi…
Evet, Müslüman Türkler'e yıllardır "Çin işkencesi"ni revâ gören zalimlere, şöyle esaslı bir ekonomik ders vermenin zamanı geldi, hatta geçti bile.
.
Nükleer kıyamet kazası

Bilânçosu hâlâ tam olarak bilinmeyen bu nükleer felâketten milyonlarca insan etkilendi. Yüz binden fazla insan öldü, yüz binlerce kişi yaralanıp sakatlandı, milyonlarca kişi de bu fâcianın yol açtığı sebeplerle hastalandı, yahut yıllar sonra hastalanma riski altına girdi.
*
Çernobil kadar tehlike arz eden nükleer santrallere, bugün dünyanın hemen her yerinde rastlamak mümkün. Bunları bir kıyâmet alâmeti şeklinde düşünmek mümkün.
Evet, bir hadisenin büyüklüğü ve ehemmiyeti, o hadisenin zamana ve mekâna olan etkisiyle ölçülür. Eskiler bunu "zamanda tesir, mekânda şümûl" diye târif etmişler.
Yani, meydana gelen bir hadise, ileriye dönük olarak ne kadar çok seneyi ve ne kadar geniş bir coğrafyayı etkisi altına alıyorsa, o hadisenin mahiyeti de o derece büyük ve ehemmiyetli olarak kabul edilir. Bu açıdan bakıldığında, nükleer patlamaları "büyük hadiseler" kategorisi sıralamasında liste başı maddeler arasında görmek mümkün.
*
Nükleer enerji, ister reaktörlerin bulunduğu yerde patlasın, isterse havadan atılarak patlatılsın, netice değişmiyor. Yani, her iki halde de müthiş tahribat yapıyor, patladığı yerde adeta canlı namına birşey bırakmıyor, hayatı bütünüyle söndürüyor.
1945'te Hiroşima ve Nagazaki'de patlatılan atom bombaları ile 26 Nisan 1986'da Çernobil'de patlayan nükleer reaktörlerin hasıl ettiği neticeler gibi...
*
Bu patlamalar, bir yönüyle kıyâmet habercisi gibi. Kıyâmetin alâmetlerinden söz eden rivâyetlerde, ayrıca "Duhan'ın çıkışı"ndan bahsedilmiş. Duman anlamına gelen "Duhan"ı bazı âlimler, kıyamete yakın vakitte ortalığı kaplayacak ve toplu ölümlere sebebiyet verecek zehirli gaz, toz, duman şeklinde yorumlamışlar.
Bu tarz yorumlar ise, öldürücü nükleer gazlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
1945'teki patlamalarda yüz binlerce insan öldü. 1986'daki nükleer felâketten milyonlarca insan zarar gördü. 2011’de Japonya'daki zelzele sebebiyle bir nükleer santralde meydana gelen patlama, bütün dünyayı endişelendirdi.
*
Çernobil felâketinin üzerinden tam tamına 35 yıl geçti. Ancak, bu patlamanın bölge ve dünya çapındaki zararlı etkileri hâlen devam ediyor.
Bir de düşünün ki, bugün dünyada en az Çernobil kadar potansiyel tehlike arz eden yüzlerce nükleer santral var. Bunların bir şekilde patlaması halinde, hiç tereddütsüz kıyametin kopması derecesinde bir felâket yaşanacak ve yeryüzünde hayat bitmiş olacak.
Meselâ, İkinci Dünya Savaşı gibi bir çılgınlık hali zuhur ederse, nükleer silâhların kullanılması ve enerji maksatlı nükleer santrallerin saldırıya uğraması kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.
*
Ukrayna'nın Çernobil kentindeki Nükleer Reaktöründe 25/26 Nisan 1986 gecesi meydana gelen nükleer kaza, 20. asrın en büyük ve en tehlikeli kazası olarak tarihe geçti.
Patlama sonucu etrafa yayılan radyasyon miktarı normalin 100 bin katına kadar çıktı.
İlk etapta, bölgeden 135 bin kişi tahliye edildi. (Bu sayı daha sonra 400 bine çıktı.)
Patlama bölgesi havadan kum ve toprakla örtülmeye çalışıldı. Ancak, yine de radyoaktif maddenin etrafa ve havaya yayılmasına engel olunamadı. Kıyameti hatırlatan bu nükleer felâket, sadece Ukrayna’da 125 bin kişinin ölümüne ve sayısız insanın yaralanmasına, yahut sakatlanmasına yol açtı.
*
Bu kaza, uzmanlar tarafından gece yarısı yapılan bir deney esnasında yaşandı.
Kaza sonrası yaşanan korku ve endişe haliyle bütün dünyayı etkiledi.
Zira, yaşanan patlamayla etrafa yayılan nükleer reaksiyon (radyasyon), çeşitli sebeplerle çok daha geniş bir coğrafyayı etkisi altına aldı. Havaya yayılan radyoaktif parçacıklar, rüzgâr ve bulutlar vasıtasıyla dünyanın başka yerlerine de yayılma istidadı gösterdi.
Yağmur bulutlarıyla yere düşen radyoaktif parçacıkların, insanlara, hayvanlara olduğu kadar, bitkilere de zarar verdiği, dolayısıyla, yediğimiz–içtiğimiz ne varsa, hepsinde birtakım yan etkilerin bulunabileceği kuvvetli ihtimal dahilinde.
Düşünün ki, sadece Çernobil'deki nükleer santralın 4. Reaktöründe meydana gelen patlamayla insanlık ve canlı hayatı bu derece bir risk ve tehlike altında kalabiliyorsa, acaba dünyadaki diğer santrallerin patlaması halinde neler olabilir?
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, böyle bir durumda, hiç şüphesiz, ortaya kıyâmeti andıran bir manzara, hatta bir netice hasıl olabilir.
.
Sultan Abdülhamid düşerken…

Türkiye, tarihinin dönüm noktalarından birini 1909 Nisan’ında yaşadı: 31 Mart Vakası’nın patlak verdiği 13 Nisan’da, İstanbul sokaklarında “Şeriat isteriz! Yaşasın şeriat!” nidâları yükselirken, Meclis’in hall kararıyla Sultan Abdülhamid’in tahttan indirildiği 27 Nisan günü ise, aynı sokaklardan bu kez “Kahrolsun Abdülhamid! Kahrolsun şeriat!” sesleri yükselmeye başladı.
Yani, iki hafta ara ile, İstanbul iki farklı atmosferin havasını yaşamış oldu.
Şimdi, hayalen o günlere giderek kısa bir analiz yapmaya çalışalım.
*
Evet, Osmanlı Hanedanının son kudretli padişahı Sultan II. Abdülhamid Han, bundan tam 112 sene önce bugün (27 Nisan 1909) tahttan indirilerek 33 yıllık saltanatına son verildi.
Padişahı tahttan indirenler, görünürde "vatanperver" İttihatçılardı. Ne var ki, bu görüntünün arka planında Selânikli Yahudiler ile Yahudilikten dönme Sabetaycılar bulunuyordu.
Nitekim, ülke yönetimini silâh zoruyla ele geçiren Hareket Ordusunun bir diğer ismi "Selânik Ordusu" olduğu gibi, Meclis'ten çıkan "Padişahı hall kararı"nı tebliğe giden heyetin başındaki kişi de Selânik mebusu Yahudi asıllı Emanuel Karasso'dur.
*
Burada "evlâd-ı fatihân"dan olan Selânikli Müslümanları tenzih ederek ifade edelim ki, Selânik kökenli açık ve gizli Yahudiler, çevirdikleri dolaplarla hem İttihatçıların içinde bulunan Müslüman unsurları kandırarak oyuna getirmişler, hem de vaktiyle kendilerini himaye eden Osmanlı'ya en büyük ihaneti yapmışlardır.
Şurası bir gerçektir ki, son anda başa monte edilen Mahmut Şevket Paşa hariç, Hareket Ordusu’nun gerek kurmay kadrosu ve gerekse komuta kademesindeki subayların hemen tamamı Selânik kökenli olup, ekseriyet itibariyle Dönme ve Sabetaist kimselerdir.
İşte, efendisine ihanet eden bu vahşi nankörler, Sultan Abdülhamid'i devirmekle de kalmayıp, devletin askerî, siyasî, ticarî ve hatta bürok- ratik kademelerinin hemen bütün kilit noktalarına Selânikli dönmeleri yerleştirerek, aslında ülkenin idaresini de ele geçirmiş oldular.
Bediüzzaman Hazretleri, bu tarihî hadiseyi "Tebeddül-ü saltanat", yani, saltanatın el ve yer değiştirmesi şeklinde tâbir ederek, bunu milletimizin başına gelen 33 yıllık (1909-1942) helâket ve felâket silsilesinin ilk halkası şeklinde yorumlar. (Bkz: "Karadağ'ın bir meyvesi" başlıklı mektup.)
*
Öte yandan, Sultan Abdülhamid'in hürriyet ve meşrûtiyetten hazzetmediği, Meclis-i Mebusan'la çalışmak istemediği ve hatta Kànun-u Esâsî ile amel etmeye yanaşmadığı de bir vakıa. Ancak, buna rağmen Sultan Abdülhamid'in Temmuz 1908'den itibaren farklı bir noktaya geldiği ve yukarıdaki unsurların tamamını kabullenerek bunlara işlerlik kazandırmaya başladığı açıkça görünmektedir.
Yani, 1909'un Nisan ayı başlarına kadar Sultan Abdülhamid kaynaklı ortada ciddî hiçbir probleme rastlanılmamakta, üstelik her şey yoluna girmiş gibi görünmekte.
Bu gidişattan asıl rahatsız olanların ise, Sabetaycıların da içinde kümelendiği İttihatçı komitacılar olduğunu, geçen zaman ve yaşanan hadiseler ortaya çıkardı. Bu kesimin teşkil ettiği Hareket Ordusu, sözde İstanbul'a gelip isyanı bastıracak, tehlikeye giren hürriyet ve meşrûtiyeti kurtaracaktı. Ama ne gezer...
Bunlar, bilâkis var olan hürriyetleri de kıskaca alıp meşrûtiyetin canına okudular. Eski mutlâkıyet dönemine bile rahmet okutan şiddetli bir istibdat yönetimini yürürlüğe soktular ve bu sayede zalimane iktidarlarını sürdürmeye çalıştılar.
*
Son iki nokta:
Birincisi, Cumhuriyet tarihin ilk çeyreğinde sürdürülen tek parti rejiminin savunucuları, Sultan Abdülhamid’i deviren eski İttihatçıların bakıyesi idi. Daha sonraki darbe ve muhtıraların arkasında yine bunlar var.
İkincisi, yakın tarihte (2007’de) yapılan ve e-muhtıra olarak isimlendirilen vak’anın, Sultan Abdülhamid’in devrildiği yıl dönümüne (27 Nisan’a) denk getirilmesi, bir tesadüf olmasa gerektir. Bir asır öncesine göre, netice burada tam tersi oldu.
.
Cuntacıların darbe hazırlığı

1950 ve 1954 seçimlerinin ardından yapılan 1957 seçimlerinde de başarısız olup iktidar ümidini kaybeden İnönü cephesi, bu kez tutumunu alabildiğine sertleştirerek, kelimenin tam anlamıyla yıkıcı bir muhalefete başladı.
Aynı cümleden olarak, hem üniversite kadroları, hem de askeriyedeki bazı cuntacı subaylarla gizliden temas kurarak, DP iktidarını yıpratma kampanyasını başlattı.
Ana muhalefet cephesinin lideri İsmet Paşa, gittiği hemen her yerde, iktidar yanlısı vatandaşları tahrik edici söz ve hareketlerde bulunmaktan geri durmadı. Öyle ki, birçok yerde yaralanmalarla neticelenen çatışmalar yaşandı.
Bu arada, çoğu İnönü yanlısı olan medyanın iktidar partisine gözdağı veren yayınları da had safhaya çıktı. Meselâ, muhalefetin ağzından çıkan “Zalimleri yıkmak için gereken cesaret bizim ordumuzda ve gençliğimizde vardır” şeklindeki sloganları açıktan açığa kullanmaya yöneldi. İsmet Paşa, böylelikle ordu ve üniversite ile birlikte medyayı da yedeğine almada büyük ölçüde başarılı oldu.
İşte, bütün bu gelişmeler, adım adım yaklaşmakta olan kanlı darbenin aslında ayak sesleriydi.
*
Darbeden bir ay kadar evvel, öğrencileri tahrik etmeye yönelik hazırlanan yeni bir plan devreye sokuldu.
Bu plana göre 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan üniversite talebeleri “Kahrolsun hükûmet, Menderes istifa” sloganlarını atmaya başladı.
Önce, devreye polisler girdi. Ancak, gerginlik yatışmadı, çatışma daha da hızlandı. Ardından, bir askerî birlik getirtildi. Askerler ile öğrenciler tam karşı karşıya gelmişti ki, aniden hiç umulmadık bir gelişme yaşandı. İki taraf birbirine sarmaş-dolaş oldular.
4000 civarındaki üniversite öğrencisi, var güçleriyle “Yaşasın ordu! Yaşasın Türk askeri” diye sloganlar atmaya başladı. İki taraf arasında hiçbir sürtüşme dahi yaşanmadan ayrıldılar.
Biraz sonra ise, tekrar Bayezid Meydanı’nda toplanan göstericilerle polisler arasında gerilim yaşandı. Patlatılan silâh sesleri arasında gürültü had safhaya ulaştı.
Bu hengâmede, Turan Emeksiz ismindeki bir Orman Fakültesi öğrencisinin polis kurşunu ile öldüğü iddia edildi.
Ondan sonra da iş tamamen kontrolden çıktı. Eylemler ve protesto gösterileri daha da artmaya başladı. Nihayet, bir ay sonra, şartları iyice olgunlaştırılan o kanlı darbe gerçekleştirilmiş oldu.
*
Üstad Bediüzzaman, darbeyi hissediyor
Bediüzzaman Hazretleri, vefatına yakın günlerde, yaklaşan dehşetli darbeyi bir şekilde hissetmiş, bundan endişe duymuş, Dr. Tahsin Tola başkanlığındaki bir heyetle bu endişesini Namık Gedik’e iletmiş ve bunun önüne geçilmesi için de Ayasofya’yı yeniden ibadete açmalarını istemiştir.
Zira, Ayasofya açılsaydı, cuntacılar darbe yapmayı göze alamazlardı. Darbelerine herhangi bir kılıf uyduramazlardı.
Heyetle yapılan görüşme esnasında, Namık Gedik, bir askerî darbenin yapılacağına hiç ihtimal vermediğini söylüyor.
*
Öte yandan, bayıltılıncaya kadar işkence çektirilen ve 30 Mayıs (1960) gecesi Harp Okulu penceresinden aşağıya atılarak vahşice katledilen Namık Gedik’in başına gelen bu feci âkibeti hissetmişcesine ondan sitayişle bahseden Üstad Bediüzzaman, bir mektubunda ismini tam üç defa zikretmek sûretiyle, bir cihetiyle onu adeta ibrâ etmiş oluyor.
Emirdağ Lâhikası isimli eserinin sonlarında Adnan Menderes ile Tevfik İleri’ye iki kez atıfta bulunan Bediüzzaman, “İslâmiyete ciddî taraftar” dediği Namık Gedik’in ismini ise, hem üçüncü kez zikrediyor, hem de Ayasofya Camii’nin yeniden ibadete açılması için bilhassa kendisiyle görüşmek istediğini beyan ediyor.
Bu vesileyle, aynı eserde geçen darbe endişesine dair bir başka ifadeyi de iktibas etmekte fayda var. Son mektuplarından birinde, şunları söylüyor Üstad Bediüzzaman:
“Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet namına telâş ediyorum. (Age, s. 387)
.
Allah’ın kılıcı” olan zalimler


“Zâlim, yeryüzünde Allah’ın kılıcıdır. Allah onunla (başkalarından) intikâm alır. Sonra (döner), ondan intikâmını alır.” (Keşfu’l-Hafâ; 2:64)
Tam 23 yıl boyunca İtalya'nın yönetiminde söz ve sorumluluk sahibi olan faşist lider Benito Mussolini, bizzat kendi halkı tarafından linç edilerek öldürüldü. (29 Nisan 1945) Ölü veya ölüm derecesinde iken, hanımı ile birlikte ayağından (başaşağı) asıldığı da rivâyet ediliyor.
Gerçek olan şu ki, savaşın (II. Dünya S.) birinci derecedeki suçlusu olarak ilân edilen Mussolini'nin âkıbeti pek fecî olmuştur. Yegâne müttefikinin fecî âkıbetini haber alan Alman diktatör Adolf Hitler de, hemen bir gün sonra hanımıyla birlikte zehir içerek intihar eder.
*
Bu iki diktatörden birinin linç edilerek, diğerinin ise zehir içerek ölümlü hale gelmesiyle, II. Dünya Savaşı da bitme sürecine girmiş oldu. Geriye ise, insanlık tarihinin en dehşetli manzarası kaldı: Harabeye dönen koca şehirler, milyonlarca aç, yaralı, sakat, perişan vaziyetteki insan ve bir tahmine göre asker–sivil yüz milyona yakın can kaybı...
Evvelki savaşın aksine olarak, İslâm âlemi bu dehşet saçan kanlı arenanın dışında kaldı. Avrupa'da ve sair yerlerdeki gayr–ı müslim topluluklar ise, Birinci Dünya Savaşı’nın belki on katı kadar telefat verdiler ve maddeten de zarar–ziyana uğradılar.
*
II. Dünya Savaşı, dünya ve insanlık tarihinin en kanlı ve en yıkıcı hadisesi olarak kayıtlara geçti. Yaklaşık 6 sene süren (1939-45) bu savaşa aktif şekilde katılan büyük ülkeler iki blok halinde karşı karşıya geldiler. Bir tarafta Almanya, İtalya ve savaşa sonradan katılan Japonya vardı. Diğer tarafta ise, İngiltere, Rusya (SSCB), Fransa, Polonya ve yine sonradan savaşa katılan ABD vardı.
Bu ülkelerin hemen tamamı, sömürgeciydi. Sömürgeleri de, tâ 1945'e kadar çoğunluk itibariyle Müslüman topluluklardı.
O korkunç savaşta ise, bu sömürgeci devletlerin belleri kırıldı. Yani, galibin de mağlûp olanın da kaybı büyük oldu. Bunlar, büyük savaştan önce sömürge sahasını daha da genişletme ve etkinleştirme hesapları yaparken, kendilerini bir anda ateş ve barut gayyası içinde buldular.
Savaşın ilk yıllarında Almanya'dan öylesine şiddetli darbeler yediler ki, neye uğradıklarını şaşırdılar.
*
Savaşın 3. yılında (Aralık 1941) Almanya'nın müttefiki olan Japonya'nın Pearl Harbor'daki ABD kuvvetlerini vurması ve bu iki büyük devletin de karşılıklı olarak fiilen savaşa katılmasıyla birlikte, gelişmelerin seyri peyderpey değişmeye başladı.
Son olarak, ABD hava kuvvetleri tarafından Japon adalarına üç gün arayla (6–9 Ağustos 1945) atılan atom bombaları, savaşa nokta konulmasına sebebiyet verdi.
250 bin insanın ölümüne yol açan bu hadiseden sonra, Japonya kayıtsız şartsız teslim olduğunu ilân etti.
.
Çanakkale’de II. zafere doğru


Çanakkale’de ikinci safha olan kara savaşları, Nisan ayının (1915) sonlarında başladı. İşgal kuvvetlerinin 25 Nisan günü Anzak Koyunda yapmış olduğu çıkarma harekâtının ardından, çatışma gitgide genişledi ve nihayet bütün Gelibolu’ya yayıldı.
Boğazda kazanılan zaferden sonra, Çanakkale’deki kara savaşları da kazanıldı. Lâkin, bu kısım için belirlenmiş bir “zafer günü” yoktur.
Bilinen ve çeşitli etkinliklerle her yıl kutlanan tek zafer günü 18 Mart tarihidir.
Bu tarihte bölgede dahi olmayan Mustafa Kemal’in deniz muharebeleri kısmına da dahil edilmeye çalışılması, tarihi hakikatlerin çarpıtılmasından başka bir şey değildir.
Sadece bir tek durum tesbiti noktasında bunu ifade etme gereğini duyuyoruz: Evet, gayet net ve açık bir gerçektir ki, zafer tarihi olan 18 Mart günü, Çanakkale Boğaz Zaferinde M. Kemal’in olmadığı, dolayısıyla tarih kayıtları itibariyle de onun bu zaferin kazanılmasına dahil edilemeyeceği bir tarihtir.
Zira, M. Kemal’in bölgeye intikali, zaferden tam tamına beş gün sonra olup, tarih itibariyle 23 Mart 1915’tir. Ne var ki, sırf onu da dahil etmek için, 2015’teki 100. yıl kutlamaları için 24 Nisan gibi bir tarih değişikliği cihetine gidildiğine dair kuvvetli zanlar, tahminler ve kanaatler var.
Gerçi, yüzde yüz yalan yere evvelki yıllarda da aynı yola tevessül ediliyordu. Fakat, tarihin gerçek akışını bilenlerin nazarında bu durum pek sakil kaçıyordu ve orta yerde kabak gibi sırıtıyordu.
Muhtemelen, bu tarz uydurmasyona daha fazla katlanamadılar ki, yüz yıllık kutlama geleneğinde bir değişiklik yapılarak, zafer programının 36 günlük bir tehirle icra edilmesine karar verilmiş oldu. Her ne ise...
Şimdi, o günlerde yaşanan gelişmelerin seyrine şöyle kısacık bir nazar gezdirelim.
*
Haftalarca bütün kuvvetiyle yüklendikleri Çanakkale Boğazını geçemeyen müttefik işgal kuvvetleri, bölgeyi yine de terk edip gitmediler. Ege açıklarında bekleyip, yeni bir taarruz plânı yaptılar.
Nihayet, 25 Nisan günü Gelibolu Yarımadasına asker çıkararak kara harekâtını başlatmış oldular.
Gerek deniz ve gerekse kara savaşlarında yurdumuza karşı taarruza geçen düşman birliklerinin başını İngilizler çekiyordu. Bundan dolayı denilebilir ki, Çanakkale Cephesi’ndeki savaş, İngilizler'in Çanakkale'ye gelmesiyle başlar ve yine İngilizler'in Çanakkale'den ayrılmasıyla sona erer.
Gariptir ki, Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1918 yılı Kasım'ında güvenlik maksadıyla Çanakkale Boğazı’nı geçen ve hemen ardından İstanbul Boğazını kontrol altına alan ve bu bahane ile İstanbul'u işgal eden müttefik kuvvetlerin başında yine İngiliz askeri ve donanması bulunuyordu.
*
Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, 1915 Mart'ında Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen ve geçemeyeceğini anlayan İngiltere liderliğindeki müttefik kuvvetleri, asıl hedefleri olan İstanbul üzerindeki emellerinden vazgeçmediler. Şanslarını bu kez karada denemeye giriştiler. Karaya 70 bin kişilik bir karma (İngiliz, Fransız, Anzak...) askerî kuvvet çıkarttılar.
25 Nisan günü başlayan Gelibolu kara savaşlarında, taraflar arasında bilhassa Nisan’ın son günlerinde çok şiddetli çarpışmalar yaşandı.
Osmanlı tarafı, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı yüksek bir moral gücü elde etmişti.
Düşman taarruzu karşısında, Çanakkale'de 5. Ordu teşkil edilmiş ve başına da Alman asıllı general Liman Von Sanders getirilmişti.
Bu "küçücük kara parçası"nda, zaman zaman göğüs göğüse çarpışmalar yaşanıyordu. Taarruzlar, Ağustos ayında had safhaya çıktı. Kasım ayına gelindiğinde ise, düşman taarruzu gevşemeye ve gerilemeye başladı.
1916 yılı Ocak ayında, düşman askerinin hemen tamamı Gelibolu mıntıkasından ayrılarak, mağlûbiyet içinde yurdumuzu terk etti.
.
Fatih’in ölüm(lü) seferi

Yeni bir sefer için yola çıkan Fatih Sultan Mehmed, Gebze yakınlarında hastalanarak, 3 Mayıs 1481’de rahmet-i Rahman’a kavuştu.
Her ne kadar zehirlenerek katledildiği şeklinde rivâyetler varsa da, bu tür bir iddiayı doğrulatacak delillere rastlanılmış değil.
Padişahın hangi maksatla ve ne tarafa doğru sefere çıktığı tam olarak bilinemiyor. Zira, Fatih'in bizzat kendisi çıkmış olduğu bu son seferin hedef ve maksadını özellikle gizli tutmuş, bilinmesini istememiş.
Vefat ettiğinde, 50. yaşına henüz yeni girmişti. Dünyadan gidişi bir cihette erken sayılıyordu. Fakat, ömrünün son otuz yılını öylesine çetin savaşlarda geçirmişti ki, bedeni bir hayli yıpranmış, yorgun düşmüştü.
Buna rağmen, son nefesini yine bir sefer yolculuğu esnasında verdi.
Sultan Fatih'in vefatı, bir müddet gizli tutuldu. Sebep, devletin dirlik ve düzeninin zarar görmemesi, şehzadeler arasında bir saltanat kavgasının yaşanmaması.
Fakat, ne yazık ki bu kavga kaçınılmaz oldu. Bayezid ile Cem arasında uzun süren kanlı bir saltanat mücadelesi vuku buldu.
*
Fatih Sultan Mehmed'in üç erkek evlâdı vardı: Mustafa, Bayezid ve Cem. Mustafa, erken yaşta vefat ettiği için, geriye büyük kardeş Bayezid ile Cem kalmıştı. İkisinin de anneleri ayrı idi.
Sultan Fatih vefat ettiği esnada büyük oğlu Şehzade Bayezid Amasya'da, küçük oğlu Cem ise Konya'da vali olarak bulunuyordu.
Babalarının vefat haberi, her iki şehzadeye de ayrı kollardan ulaştırıldı. İşin garibi, hem Bayezid'e, hem de Cem'e padişah ilân edildikleri şeklinde gizli/açık bilgiler gönderildi.
Böyle olunca da, hâkimiyet mücadelesi kaçınılmaz hale geldi.
Şehzade Bayezid'e "devlet erkânı" imzasıyla ve alenî şekilde bilgi gönderilerek saltanat merkezine âcilen gelmesi istendi.
Şehzade Cem'e ise, sadece Fatih'in son Sadrıâzamı Karamanî Mehmet Paşa tarafından, o da gizli tutulmak kaydıyla yazılı bilgi gönderilerek, gelip tahta geçmesi istendi.
Bu iki zıt yönlü talep, koca Osmanlı Devletini bir büyük badirenin eşiğine getirdi.
Devlet erkânı ile askerî cenahın (Yeniçeri) söz birliği ettiği kararın aksine hareket eden Sadrazam Mehmet Paşa’nın gizli oyunu fark edilir edilmez, hemen aynı gece içinde konağına baskın yapılarak öldürüldü.
Ardından, İstanbul'a doğru harekete geçecek olan şehzadelerin gelmesi için birtakım hazırlık çalışmalarına başlandı: Bu çalışmalardan biri Sultan Bayezid'i merasimle karşılamak; diğeri ise, Sultan Cem'i kuvvet yoluyla durdurmak şeklinde oldu.
Gariptir ki, Osmanlı devlet erkânı, bir yandan kardeşler arasındaki saltanat kavgasına hazırlanırken, bir yandan da Fatih Sultan Mehmed için yapılacak olan cenaze merasimi hazırlıklarıyla meşguldü.
*
Fatih'in naaşı, günler süren gizlilik hali ve ardından yapılan cenaze merasimi ardından, Fatih Camii haziresine defnedildi.
Kardeşler arasındaki mücadele ise, aralıklı şekilde yıllar yılı devam etti. Her defasında mağlûp düşen Cem Sultan, sonunda yurdu terk etmek ve Haçlı kuvvetlerine sığınmak durumunda kaldı.
Acaba hür ve serbest miyiz?
Bugün günlerden “Dünya Basın Özgürlüğü Günü” imiş...
20 Aralık 1993 tarihli Birleşmiş Mİlletler Genel Kurulu toplantısında, her yıl 3 Mayıs gününün dünya çapında bu maksatla anılmasına karar verilmiş.
Karar, elbette iyi, hoş, güzel... Ama, bunun daha çok kâğıt üstünde kalıyor olması, aynı şekilde hüzün verici.
BM’de 26 yıl önce alınan “Basın Hürriyeti”ne dair şu mübarek karar, sanki Türkiye’ye hiç uğramamış, yahut teğet geçmiş gibi...
Elli yıllık bir basın kuruluşunun çalışanı ve fiilen kırk yıllık bir basın mensubu olarak, kendimi(zi) kesinlikle “hür ve serbest” görmüyor ve hissetmiyoruz. Bilhassa son yirmi senede “kazanılmış haklar”da daha bir geriye gittiğimizi yaşayarak görüyoruz.
Durum-vaziyet, ne yazık ki öyle...
.
Eyüp Sultan’ın tevafuklu vefatı
