Murtazâ Efendi
Murtazâ Efendi, İstanbul’da yaşamış velîlerdendir. Küçük yaşta gördüğü kuvvetli tahsilden sonra devlet kademelerinde görev yaptı. 1733’te Tophâne Nâzırı, 1734’te Tersâne Emîni oldu. Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerine bağlanıp yüksek derecelere kavuştu. 1747’de Rûznâme-i evvel iken vefât etmesi üzerine, Eyüp sırtlarında yaptırdığı Kaşgârî Dergâhı’na denize bakan duvar içine defnedildi.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce oğluna şöyle vasiyet etti:
“Ey akıllı oğlum! Harâmların süsüne, yaldızına sakın aldanma ve çabuk geçen, tükenen lezzetlerine kapılma! Bütün hareketlerinin, duruşlarının, gidişlerinin, İslâmiyyete uygun olmasına çok dikkat et! Onun ışıkları altında yaşamaya çalış! Her şeyden önce, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiği, kitâblarında yazdığı i’tikâdı öğrenmek ve îmânını buna göre düzeltmek lâzımdır. Ondan sonra, fıkıh ahkâmını öğrenmeli, farzları yapmaya sarılmalı, helâle, harâma dikkat etmelidir. Farzların yanında, nâfile ibâdetlerin, hiç kıymeti yoktur. Zamânımızın Müslümânları, farzları bırakıp, nâfile ibâdetlere sarılıyor, nâfile ibâdetleri yapmaya ehemmiyyet verip, farzları, meselâ beş vakit namâz kılmayı, Ramezân-ı şerîf ayında, oruç tutmayı, zekât vermeyi, uşur vermeyi, borç ödemeyi, helâli, harâmları öğrenmeyi ve kadınların, kızların sokağa çıkarken, başlarını, sarkan saçlarını, kollarını, bacaklarını örtmelerini ehemmiyyetsiz görüyorlar...
Olur olmaz yerlere birçok para sarf ediyorlar da, bir kuruş zekâtı bir Müslümâna vermeyi benimsemiyorlar. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, bir kuruş zekâtı yerine vermek, binlerle lira sadaka vermekten, kat kat dahâ sevâbdır. Zekât vermek, Allahü teâlânın emrini yapmaktır. Sadaka ve hayrâtın çoğu ise, şöhret, hürmet ve nefsin şehvetlerini kazanmak için olur.
GÖSTERİŞTEN UZAK DUR!
Farzlar yapılırken araya riyâ, gösteriş karışmaz. Nâfile ibâdetlerde ise, gösteriş çok olur. Bunun içindir ki, zekâtı, âşikâre vermek lâzımdır. Bu sûretle insan iftirâdan kurtulur. Nâfile sadakayı, gizli vermelidir ki, kabûl ihtimâli fazla olur. Sözün özü şudur ki, dünyânın zararından kurtulabilmek için, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmaktan başka çâre yoktur. Dünyâ zevklerini büsbütün bırakamayanların, hiç olmazsa, hükmen terk etmesi, ya’nî dünyâyı terk etmiş sayılmaları lâzımdır. Bunun için de, her sözü ve her işi İslâmiyyete uygun yapmalıdır.”
.
Molla Hayâlî
Molla Hayâlî, Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yetişen Hanefî mezhebi âlim ve velîlerindendir. İznikli olup 1448 (H.852) senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. 1481 (H.886) senesinde 33 yaşında vefât etti...
Molla Hayâlî, Akâid-i Nesefiyye’nin şerhine yaptığı Şerh-i Akâid Hâşiyesi kitabı ile meşhur oldu. Bu kitapta buyuruyor ki:
“Müslümânların bilmesi, öğrenmesi lâzım olan bilgilere (Ulûm-i islâmiyye) Müslümânlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farzdır. Kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubâhdır. İslâm bilgileri, başlıca iki büyük kısma ayrılır: Birincisi (Ulûm-i nakliyye)dir. Bunlara (Din bilgileri) de denir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, (Edille-i şer’ıyye) denilen dört kaynaktan meydâna çıkarmıştır. Din bilgileri de ikiye ayrılır: Zâhirî ilimler ve bâtınî ilimler. Birincilere (Fıkıh bilgileri) veyâ (Ahkâm-ı islâmiyye), ikincilere (Tesavvuf bilgileri) veyâ (Ma’rifet) denir. Ahkâm-ı islâmiyye, mürşidlerden ve fıkıh kitâblarından öğrenilir. Ma’rifet, kalblere, mürşidlerin kalblerinden akar, gelir.
İslâm bilgilerinin ikinci kısmı (Ulûm-i akliyye)dir. Canlıları öğretene (Ulûm-i tıbbiyye), cansızları öğretene (Ulûm-i hikemiyye) denir. Semâları, yıldızları öğretene (Ulûm-i felekiyye), Erd bilgilerine (Ulûm-i tabî’ıyye) demişlerdir. Ulûm-i akliyye, matematik, mantık ve tecrübî bilgilerdir. Bunlar, his organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe ve hesâb edilerek elde edilir. Bu bilgiler, din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların tatbîk edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzûmludurlar. Bunlar, zamânla artar, değişir, ilerler. Bunun içindir ki, (Tekmîl-i sınâ’ât, telâhuk-ı efkâr iledir) buyurulmuştur. Bunun ma’nâsı (San’atın, fennin, tekniğin ilerlemesi, fikirlerin, deneylerin birbirlerine eklenmesi ile olur) demektir...
“DİNDE REFORM OLMAZ!”
Nakil yolu ile edinilen bilgiler, ya’nî din bilgileri çok yüksektir. Aklın, insan dimâğı gücünün dışında ve üstündedir. Bunlar, hiçbir zamânda, kimse tarafından değiştirilemez. Dinde reform olmaz sözünün ma’nâsı da budur. Akıl ile elde edilen bilgileri, İslâmiyyet yasaklamamış, sınırlamamış, ancak, bunların nakil bilgileri ile birlikte öğrenilmesini ve sonuçlarının ahkâm-ı islâmiyyeye uygun, insanlara faydalı olarak kullanılmasını, zulüm, işkence, felâket vâsıtası yapılmamasını emretmiştir...”
.
Muîdzâde Mehmed Efendi
Muîdzâde Mehmed Efendi, Osmanlı âlim ve velîlerinden olup, Maraş’ın Bektût oğulları ailesindendir. Bunun için bir nisbeti de “Bektûtî”dir. 1516 (H.922) senesinde Eshâb-ı Kehf’in beldesi olan Tarsus’ta doğdu. 1575 (H.983) senesinde Kudüs kâdısı iken vefât etti. O sırada bulunan Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden ve fazîlet sâhibi yüksek zâtların meşhûrlarından idi.
Muîdzâde Mehmed Efendi vefatından kısa bir zaman önce
buyurdu ki:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun. Yasak ettiğim harâmlardan sakın, vera’ sâhibi olursun. Verdiğim rızka kanâat eyle, insanların en ganîsi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın.)
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlar vera’ ve zühd sâhibleridir).
Büyük âlimlerden ba’zısı buyurdu ki, (Bir kimse, şu on şeyi, kendine farz bilmedikce, tam vera’ sâhibi olmaz: Gıybet etmemeli. Mü’minlere sû-i zan etmemeli, kötü bilmemeli. Kimse ile alay etmemeli. Yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı. Doğru söylemeli. Kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın, kendisine yaptığı ihsânları, ni’metleri düşünmeli. Malını halâl yere harcedip, harâmlara vermemeli. Nefsi, keyfi için, mevkı’ makâm istemeyip, buraları insanlara hizmet yeri bilmeli. Beş vakit namâzı vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı. Yâ Rabbî! Bizlere ihsân etdiğin nûru, hidâyeti arttır. Bizi afv et! Sen her şeyi yapabilirsin.)
BÜYÜK Nİ’MET!..
Bütün günâhlara tevbe etmek nasîb olur ve vera’ ile takvâ [ya’nî harâmların ve şüpheli olanların hepsinden sakınmak] müyesser olursa, büyük ni’met, yüksek devlet ele geçmiş olur. Bu, ele geçmezse, ba’zı günâhlara tevbe etmek ve ba’zı harâmlara vera’ eylemek de ni’mettir. Bu ba’zıların bereket ve nûrları, belki hepsine sirâyet eder de, bütün günâhlara tevbe etmeye ve tam vera’ sâhibi olmaya yol açar. (Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini elden kaçırmamalıdır) buyuruldu. Yâ Rabbî, bize beğendiğin şeyleri yapmak nasîb eyle!
.
Muhyiddîn-i İskilibî
Muhyiddîn-i İskilibî hazretleri, büyük velîlerden olup, Şeyhulislâm Ebüssü’ûd Efendinin babasıdır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1514 (H.920) senesinde İskilip’te vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resulullah Efendimiz “sallallahü aleyhi vesellem” kabir ve kıyâmet hâllerinden, Haşirden [kabirden kalkınca arasât meydânında toplanmak] ve Neşirden [hesâbdan sonra Cennete, Cehenneme dağılmak], Cennetten, Cehennemden haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur. Âhırete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi, îmânın şartıdır. Âhıreti inkâr eden, Allahü teâlâyı inkâr etmiş gibi, kâfirdir.
Kabir azâbı ve kabrin sıkması vardır. Buna inanmayan kâfir olmaz. Bid’at sâhibi olur. Çünkü, meşhûr olan hadîslere inanmamış olur. [Bunlar, bu hadîslerin, doğru hadîs olmasında şüphe etdikleri için, kabir azâbına inanmıyor. Hadîs olduklarını kabûl etselerdi, inanırlardı. Bundan dolayı, kâfir olmuyor, yalnız Ehl-i sünnetten ayrılmış oluyorlar. Hâlbuki, hadîs olsa da, olmasa da, kabir azâbına inanmam. Akıl ve tecrübe, bunu kabûl etmiyor, diyen kâfir olur. Şimdi böyle inanmayanlar, kâfir oluyor.] Kabir azâbı en çok, dünyâda üstüne idrâr sıçratanlara ve Müslümânlar arasında söz taşıyanlara olacaktır.
Kıyâmet günü vardır. O gün, elbette gelecekdir. O gün, gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kur’ân-ı kerîm, bunları haber veriyor ve Müslümânların bütün fırkaları, buna inanıyor. Buna inanmayan kâfir olur. Birtakım hayâlî şeylerle, inkârını güzel gösterse de, ilmi ve fenni araya katıp, câhilleri aldatsa da, yine kâfirdir. Kıyâmette, bütün mahlûklar, yok olup, tekrâr yaratılacak, herkes mezârdan kalkacaktır. Allahü teâlâ çürümüş toz olmuş kemikleri yine diriltecekdir...
O GÜN TERÂZİ KURULACAK
O gün, terâzî kurulacak, herkesin hesap defterleri uçarak, iyilere sağ taraflarından, fenâlara sol taraflarından gelecektir. Cehennem üzerindeki sırât köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, Cehennemlikler, Cehenneme düşecektir. Bu bildirdiklerimiz, olmayacak şeyler değildir. Resulullah Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiğinden, hemen kabûl etmek, inanmak lâzımdır. Hayâle kapılarak şüpheye düşmemelidir.”
.
Bosnalı Tevfîk Efendi
Mehmed Tevfîk Efendi, 1785 (H.1200) senesinde Bosna’da doğdu. Kuşadalı İbrâhim Efendinin talebelerindendir. 1866 (H.1283) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Bosnalı Tevfîk Efendi, talebesi olan Erzurumlu Hüseyin Rûhî’ye yazdığı mektupta buyuruyor ki:
“Mürşid-i kâmil, insanları Allahü teâlâya ulaştıran ve ilimde yüksek mertebelere yükselten kişidir. Ayın parlaması güneşten kaynaklanır. Gerçek ay, kalb ve rûhumuzdur. Güneş ise mürşid-i kâmilin kalbidir. Dünyâya çok rağbet ettiğimizden kalbimiz karardığı için, mürşid-i kâmili göremez olduk. Onlar bu âlemde her zaman vardır.
Ey yavrum! Sen de bizim gibi durup dinlenmek bilmeyen bir yolculuğa koyulmuşsun. Bu dünyânın fâni ve basit hayâtı seni aldatıp azdırmasın. Mağrûr olma. Böyle yaparsan, hasret ve pişmanlık günü olan kıyâmet gününde mahzun, ürkek ve müflis olarak dolaşırsın.
Ey mes’ûd ve bahtiyâr kardeşim! Mademki, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzûsundasın, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esâsı, bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine ve kitâblarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalısınız. Seher vakti, [ya’nî gecelerin sonunda] kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istigfâr etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir) hadîs-i şerîfini unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhıreti [se’âdet-i ebediyyeyi] isteyenlerin dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır...”
“İŞLERİNDE SADIK OL!..”
Bosnalı Tevfîk Efendi, vefatından önce oğluna yaptığı vasiyette buyurdu ki: “Ey âşık ve sâdık oğlum! Niyetinde, amelinde ve ibâdetinde sıdka, doğruluğa yapış. Bu ihlâsın, samîmiyetin îcâbıdır. İhlâs, kulun işlerinin ve tavırlarının Allah için olmasıdır. Eğer kulun işlerine, nefsin arzularından, lezzetlerinden bir şey karışırsa sıdk, doğruluk bozulur. Böyle kimseye işlerinde ve hareketlerinde yalancı demek uygun olur. Sıdkın derecelerinin sonu yoktur. Kul işlerinin bazısında sâdık olup bazısında olmayabilir. Eğer bütün işlerinde sadık olursa ona ‘sıddîk’, pek doğru denir.”
.
Muhammed Ezherî
Muhammed Ezherî hazretleri, Cezâyir’deki evliyânın büyüklerindendir. 1714 (H.1126) senesinde Cezâyir’de doğdu. 1793 (H.1208) senesinde aynı yerde vefât etti. Muhammed Ezherî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve uzvunda bozukluk olunca, o hastalığı gidermek ve o bozukluğu düzeltmek için, o kadar uğraşır da, kalb hastalığı kendisini sonsuz ölüme ve bitmez tükenmez azâblara sürüklediği hâlde, bu korkunç hastalıktan kurtulmayı hiç düşünmemektedir ve onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır... Kalbin hasta olması demek, Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmuş olmasıdır. Eğer, kalbin bu tutulmasını hastalık bilmezse, çok alçak kimsedir. Eğer bilir de, aldırış etmezse, çok pistir. Bu hastalığı anlamak için, (Akl-i mu’âd) lâzımdır. (Akl-ı me’âş), kısa görüşlü olduğundan, ancak, görünüşe bakar. Akl-i me’âş, dünyanın geçici lezzetlerine bakarak, kalb âfetlerini hastalık bile saymadığı gibi, akl-i mu’âd da, âhirette verilecek sevaplara bakarak, bedendeki bozuklukları, hastalık saymaz. Akl-i me’âş, kısa görüşlü, akl-i mu’âd keskin görüşlüdür. Akl-i mu’âd, Peygamberlerde ve evliyâda bulunur. Akl-i me’âşı, mala düşkün olanlar, dünyaya bağlı olanlar beğenir. Aradaki farkı düşünmelidir. Akl-i mu’âdı kuvvetlendiren şeyler, ölümü düşünmek, âhırette olacak şeyleri öğrenmek ve âhıret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikte bulunmaktır. Bedenin hastalığı, ahkâm-ı şer’ıyyenin yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi, kalb hastalığı da, İslâmiyete uymayı güçleştirmektedir... Şûrâ sûresi, onüçüncü âyetinde meâlen, (Müslüman olmalarını istemekliğin, kâfirlere çok güç gelmektedir) buyuruldu.
“İNSAN, ZAYIF YARATILDI”
Görünen uzvların kuvvetten düşmesi, ibâdeti güçleştirdiği gibi, kalbde îmanın zayıflaması da güçleştirmektedir. Yoksa, İslâmiyetin her emrinde kolaylık vardır. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor) ve Nisâ sûresinin yirmiyedinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, emirlerinin hafîf olmasını diledi. Çünkü, insanlar zayıf yaratıldı) buyuruldu. Bu iki âyet-i kerime de, sözümüzü isbât etmektedir. Bunun için, bu hastalığı gidermek çok lâzımdır. Bunun mütehassısı olan hakîmlere sığınmak farz-ı ayndır...”
.
Molla Yegân
Molla Yegân hazretleri, Osmanlı devrinde yetişen büyük veli ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Molla Yegân diye meşhûr oldu. Aslen Aydınlı idi. Çocukluğu Aydın’da geçti. Oradaki âlimlerden öğrenebileceği bilgilere sâhib olduktan sonra Bursa’ya gitti, Molla Fenârî’den ilim öğrenip icâzet aldı. Bursa’da çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Molla Fenârî’nin vefâtından sonra, başmüderris ve Bursa kâdısı oldu. 1453 (H.857) târihinde Bursa’da vefât etti. Bugün mezarından eser yoktur.
Molla Yegân hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
Dört halîfenin birbirinden yükseklikleri, hilâfetleri sırası iledir. Çünkü, doğru yolda olan âlimlerin hepsi diyor ki, (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra, insanların en üstünü, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleridir. Ondan sonra, Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh” hazretleridir). Efdâl olmak, ya’nî üstünlük, bu fakîre göre fazîleti, meziyyeti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce îmâna gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve cânını tehlikelere atmaktır. Ya’nî dinde, sonra gelenlere, üstâd olmaktır. Sonra gelenler, her şeyi, öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi, Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinde toplanmışdır... Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtına yakın, buyurdu ki: (Bana malını, cânını, Ebû Bekr kadar çok fedâ eden, başkası yoktur. Eğer, dost edinseydim, elbette Ebû Bekr’i dost edinirdim.)
Bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Eğer gelseydi, elbette Ömer Peygamber olurdu). Emîr [Alî] “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Ebû Bekr ile Ömer’den, her biri, bu ümmetin en yükseğidir. Beni onlardan üstün tutan, iftirâcıdır. İftirâ edenler dövüldüğü gibi, onu döverim.)
“EMÎR HAKLI İDİ; FAKAT!..”
Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan fikir ayrılıklarını, iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıkları, nefsin arzûları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden değildi. Çünkü, bütün bunlar nefs-i emmârenin kötülükleridir. Onların nefsleri ise, insanların en iyisinin “aleyhi ve aleyhimüssalevât” sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu. Şu kadar var ki, Emîrin “radıyallahü anh” hilâfeti zamânında olan muhârebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılanlar, hatâ etti. Fakat, ictihâd hatâsı olduğundan, bir şey denemez. Nerede kaldı ki, fâsık denilsin!”
.
Selîm Fetihpûrî
Selîm Fetihpûrî hazretleri, Hindistan’ın meşhur velîlerindendir. 1492 (H.897) senesinde doğdu. Soyu evliyânın meşhurlarından Fudayl bin İyâd hazretleri ile Genc-i Şeker hazretlerine dayanır. Çeştiyye yolunda kemâle ermiştir. Zamânın hükümdârı Ekber Şahın çocuğu olmuyordu. Selîm Fetihpûrî hazretlerine gelip, duâ istedi. Onun duası ile Ekber Şahın bir oğlu doğdu. Selîm Fetihpûrî hazretleri ona Selîm ismini koydu. Ekber Şah, doğru yoldan ayrılıp; “Dîni İlâhî” diye sapık bir yol kurdu. Ehl-i sünnet âlimleri sapık fikirlerine cevap verdi. Fakat âlimlere ve Müslümanlara çok zulüm ve işkence yaptı. Sonunda şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanıp öldü. Yerine oğlu Selîm Cihangîr pâdişâh oldu. Babasının kurduğu sapık yolu tamâmen ortadan kaldırdı. İmam-ı Rabbani ve oğlu Muhammed Masum hazretlerine talebe olup, Ehl-i sünnet îtikâdının her yere yayılmasına vesîle oldu.
Selîm Fetihpûrî hazretleri 1571 (H.979)de vefât etti. Fetihpûr şehrindeki türbesindedir. Vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde, tevekkül hakkında buyurdu ki:
Huzeyfe-i Mer’aşî, İbrâhîm-i Edhem’e hizmet ederdi. Sebebini sorduklarında, şunları anlattı: “Mekke’ye giderken çok acıkmıştık. Kûfe’ye gelince, açlıktan yürüyemez oldum. “Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın?” dedi. “Evet!” dedim. Hokka, kalem, kâğıt istedi. Bulup getirdim. Besmele ve “Her şeyde, her hâlde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi veren sensin! Sana her ân hamd ve şükrederim. Seni bir ân unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım. İlk üçü, benim vazîfemdir. Elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekliyorum” yazıp, bana verdi ve “Dışarı git ve Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın adama bu kâğıdı ver!” dedi...
“BUNU KİM YAZDI?”
Dışarı çıktım. İlk olarak, deve üstünde biri ile karşılaştım. Kâğıdı ona verdim. Okudu, ağlamaya başladı. “Bunu kim yazdı?” dedi. “Câmide birisi” dedim. Bana bir kese altın verdi. İçinde altmış dînâr vardı. Bunun kim olduğunu sonradan, etrâftakilere sordum. Hristiyandır, dediler. İbrâhîm-i Edhem’e bunları anlattım. “Keseye elini sürme! Sâhibi şimdi gelir” buyurdu. Az sonra, o Hristiyan geldi. İbrâhîm’in ayaklarına düşüp, öptü. Müslümân oldu...
Îmânı kuvvetlendirmek için, böyle nâdir olayları okumak lâzımd
.
Muhyiddîn-i Dûstî
Muhyiddîn-i Dûstî hazretleri, Seyyid Cemâleddîn Muhammed Ezherî’nin halîfelerindendir. İran’da, Hazar Denizinin güneybatı sâhili boyunca uzanan Geylân bölgesinde yetişti. 1360 (H.762) senesinde yine Geylân bölgesinde bulunan İsâr köyünde vefât etti.
Muhyiddîn-i Dûstî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık îcâbıdır. İyilik edenlere hürmet edilir. Ni’met sâhibleri, büyük bilinir. O hâlde, her ni’metin hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya şükr etmek, insanlık îcâbıdır. Aklın lüzûm gösterdiği bir vazîfe, bir borçtur. Fakat, Allahü teâlâ, her ayıp ve kusûrdan uzak, insanlar ise, ayıp kirlerine ve noksanlık lekelerine bulaşmış olduğundan, Onunla hiç münâsebetleri, alâkaları yoktur. Onu nasıl büyük bileceklerini, nasıl şükredeceklerini anlayamazlar. Ona karşı söylenmesini güzel sandıkları şeyler, Ona çirkin gelebilir. Onu büyültmek, hürmet etmek sandıkları, hakâret ve küçültmek olabilir. Ona hürmet ve şükür şekilleri, yine Ondan bildirilmedikçe, Ona lâyık olacağına güvenilemez ve Onun kabûl edeceği bir ibâdet olamaz. Çünkü, insanların hamd etmeleri, Ona belki hakâret olur. İşte, Onun tarafından bildirilen, ta’zîm, hürmet ve şükür şekli, Peygamberlerin bildirdikleri dinlerdir. Ona kalb ile yapılacak hürmetler, dinde bildirilmiş, dil ile yapılacak şükürler, orada gösterilmiştir. Her uzvun yapacağı işleri, açık ve geniş olarak, beyân buyurmuşlardır...
İ’TİKÂD VE AMEL...
Allahü teâlânın bildirdiği her din, iki kısımdır: İ’tikâd ve amel. Ya’nî îmân ve ahkâm. Bunlardan i’tikâd, her dinde aynıdır. İ’tikâd, dînin aslı ve temelidir. Din ağacının gövdesidir. Amel ise, ağacın dalları, yaprakları gibidir. [Eski dinlerde bildirilmiş olan i’tikâdlar zamânla bozulmuştur. Şimdi doğru i’tikâd, yalnız İslâm dîninin bildirdiği i’tikâddır. Bu doğru] İ’tikâdı olmayan, Cehennemden kurtulamaz. Kıyâmette azâbdan kurtulmasına imkân yokdur. Ameli olmayanların kurtulması umulur. Bunların işi, Allahü teâlânın irâdesine kalmış olup, isterse afv eder, isterse, günâhları kadar azâb ederek, sonra Cehennemden çıkarır. Cehennemde ebedî kalmak, İslâm dîninin bildirdiği doğru i’tikâdı olmayanlar, ya’nî, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslâm dîninden olan şeylere inanmayanlar içindir...”
.
Muharrem Efendi
Muharrem Efendi, Zile’de yetişmiş âlim ve velîlerdendir. Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin kardeşi ve Halvetî büyüklerinden Abdülmecîd Şirvânî’nin halîfesidir. 1591’de Zile’de vefât etmiş olup kabri de bu ilçededir. Çok tanınıp okunan Molla Câmi Hâşiyesi yanında Menâkıb-ül-Eimmet-is-Selâse alâ Mezhebi Ehl-is-Sünnet-i vel-Cemâat adlı eseri vardır. Ayrıca Molla Câmi’nin Nefehât-ül-Üns’ünü de Arapçaya çevirmiştir...
Muharrem Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Alî “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Ebû Bekr “radıyallahü anh” doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Günâh işleyen biri, pişmân olur, abdest alıp namâz kılar ve günâhı için istigfâr ederse, Allahü teâlâ, o günâhı elbette afv eder. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günâh işler veyâ kendine zulmeder, sonra pişmân olup, Allahü teâlâya istigfâr ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli ve afv ve magfiret edici bulur, buyurmakdadır) dedi. Bir hadîs-i şerîfde, (Müsevvifler helâk oldu) buyurdu. Ya’nî, ileride tevbe ederim diyenler, tevbeyi geciktirenler ziyân etti.
Lokman Hakîm oğluna nasîhat ederek, “Oğlum, tevbeyi yarına bırakma! Çünkü, ölüm ânsızın gelip yakalar” dedi. İmâm-ı Mücâhid buyuruyor ki: “Her sabâh ve akşam tevbe etmeyen kimse, kendine zulm eder.” Abdüllah ibni Mubârek buyurdu ki: “Harâm olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten dahâ sevâbdır.”
BİRİNCİ VAZİFE: NAMAZ!..
Büyük âlimlerden ba’zısı buyurdu ki: “Bir kimse, şu on şeyi, kendine farz bilmedikçe, tam vera sâhibi olmaz: Gîbet etmemeli. Mü’minlere sû-i zan etmemeli, kötü bilmemeli. Kimse ile alay etmemeli. Yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı. Doğru söylemeli. Kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın, kendisine yaptığı ihsânları, ni’metleri düşünmeli. Malını helâl yere harcayıp, harâmlara vermemeli. Nefsi, keyfi için, mevki makâm istemeyip, buraları insanlara hizmet yeri bilmeli. Beş vakit namâzı vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı...
.
Mehmed Kâmil Efendi
Mehmed Kâmil Efendi, İstanbul velîlerindendir. 1824 (H.1240) senesi Edremit yakınında Ayvacık kazâsında doğdu. 1911 (H.1330) senesi İstanbul’da vefât etti. Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin halifelerinden Yâkûb Han’a talebe oldu.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Ma’sûm Fârûkî hazretleri buyurdu ki: Cehennemden kurtulmak ve se’âdet-i ebediyyeye kavuşmak, Peygamberlere tâbi olmaya bağlıdır. Bu yolun gayrısı dalâlet yoludur, şeytânların yoludur. Abdüllah ibni Mes’ûd radıyallahü anhümâ buyuruyor ki: Bir gün Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz bize bir doğru çizgi çizdi ve (Bu, insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan doğru yoldur) buyurdu. Sonra, bu hattın iki tarafına, balık kılçığı gibi, eğik çizgiler çizip, (Bunlar da, şeytânların saptırdığı yollardır) buyurdu. O hâlde, bir kimse, Peygamberlere tâbi olmadan, doğru yolda yürümek isterse, muhakkak eğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse, istidrâcdır. Ya’nî, sonu zarar ve ziyândır...
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri buyurdu ki: Kalbe gelen bütün keşifleri, hâlleri bize verseler, fakat kalbimizi Ehl-i sünnet i’tikâdı ile süslemeseler, kendimi mahv olmuş ve hâlimi harâb bilirim. Bütün harâblıkları, felâketleri üzerime yığsalar, lâkin kalbimi Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdı ile şereflendirseler, hiç üzülmem...
Evliyâya hâsıl olan hâller, keşifler, eğer Peygamber efendimize tâbi olmakla berâber ise, nûr üstüne nûr olur ve İslâmiyyetin incelikleri, esrârı hâsıl olmaya başlar. Sahâbe-i kirâmın hepsi ve Selef-i sâlihîn ve Meşâyıh-ı müstakîm-ül ahvâl, böyle idi...
FİTNEYE SEBEP OLMADAN!..
Emr-i ma’rûf iki sûret ile yapılır: Birincisi, söz, yazı ve her nevi yayın vâsıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, âdetlere, kanûnlara dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebep olabilir. İkinci yol, hâl ile, İslâmın güzel ahlâkına uyarak, nümûne olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanûnlara uymak, vergilerini, borçlarını ödemek, en tesîrli, en faydalı nasîhat yapmak olur. Bunun içindir ki, (lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır) demişlerdir...”
Muhammed Çelebi Sultan
Muhammed Çelebi Sultan, Anadolu’yu aydınlatan meşhûr velilerdendir. Eğirdir’de doğdu ve 1494 (H.900) de orada vefat etti. Babası, Pîrî Halîfe Sultandır. Seyyid olup nesebi yirmi üçüncü batında hazret-i Hüseyin’e ulaşır. Babası Pîrî Halîfe Sultan, mânevî bir işâret üzerine genç yaştayken İran’ın Hoy şehrinden, hocası Şeyhülislâm Berdeî hazretleriyle birlikte Anadolu’ya göçmüştür. Anadolu’ya gelince, büyük bir mürşid-i kâmil olan hocası Şeyhülislâm Berdeî’nin kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Muhammed Çelebi Sultan doğmuştur.
Muhammed Çelebi Sultan hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Yavrum! Dünyada kalmak zamanı pek azdır. Bu kısa zamanın çoğu da boş yere geçmiş bulunuyor. Pek azı kalmıştır. Âhıret zamanı ise sonsuzdur. Orada başa gelecek şeyler, bu birkaç günlük işlere bağlıdır. Bundan sonra, yâ sonsuz nîmetler, zevkler veya bitmez tükenmez azâblar, acılar vardır. Muhbir-i sâdık, yâni hep doğru söyleyici, bunları haber vermiştir. Elbette olacaklardır. Aklı olan kimsenin, durmadan çalışması lâzımdır. Yavrum! Ömrün en kıymetli zamanları, boş yere geçti. Allahü teâlânın düşmanı olan nefsin isteklerini yapmakla tükendi. Şimdi, ömrün en kıymetsiz, başarısız zamanı kaldı. Artık, bununla da, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaz, kuvvetli zamanda elden kaçırılanı, kuvvetsiz, kıymetsiz zamanda yakalayamaz isek ve az bir emekle ve kısa bir sıkıntı ile, sonsuz rahat ve nîmetlere kavuşmaz isek ve sayısız çirkin işlerimizi, az bir iyi işle örtmez isek, yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzuruna ne yüzle çıkabiliriz? Oraya ne özür ve bahâne götürebiliriz? Bu gaflet uykusu ne vakte kadar sürecek. Gaflet pamuğu kulaklarda ne kadar kalacak? Bir gün, gözlerden perdeyi kaldıracaklar. Kulaklardan gaflet pamuğunu çıkaracaklar. Fakat, faydası olmayacak. O zaman pişmanlıktan, utanmaktan başka yapılacak şey olmayacak...
ÖLÜM GELMEDEN!..
Ölüm gelmeden önce, yapacak işi bilmeli. Yüzü ak olarak, Allahü teâlâyı özleyerek cân vermelidir. Önce, îtikadı düzeltmek lâzımdır. Dinden olduğu tevâtür yolu ile, yâni çok kimselerin söylemesi ile zarûrî olarak bilinen şeylere inanmak elbette lâzımdır. Bundan sonra, fıkıh kitaplarında yazılı olan şeyleri öğrenmek ve yapmak zarûrîdir. Bundan sonra da, tasavvuf yolunda ilerlemek gelir...
Şeyh Mehmed Efendi
Şeyh Mehmed Efendi, Evliyânın büyüklerindendir. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Evliyânın meşhûrlarından Akşemseddîn’in oğlu Fadlullah Efendinin hizmet ve sohbetlerinde yetişip kemâle gelen Şeyh Mehmed Efendi, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim ve velî bir zât oldu.
Şeyh Mehmed hazretleri vefatından kısa bir zaman önce oğluna vasiyet olarak buyurdu ki:
“Yavrum! Gençlikte, nefsin arzûları, insanı kapladığı gibi, ilm öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zamân da gençliktir. Gençlikte, şehvetin, asabiyyetin kapladığı ânlarda, İslâmiyyetin bir emrini yerine getirmek, ihtiyârlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur. [Hele başka mâniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip yapılan ibâdetin sevâbı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir.] Çünkü, mâniler karşısında, ibâdeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibâdetlerin, şânını, şerefini göklere çıkarır. Mâni olmayarak, kolay yapılan ibâdetler, aşağıda kalır. Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden dahâ üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler arasında ibâdet ediyor. Melekler ise, mâni olmadan emre itâat ediyor...
Harb zamânında, askerin kıymeti artar ve muhârebede ufak bir hizmetleri, sulh zamânındaki büyük gayretlerinden dahâ kıymetli olur. Gençlik arzûları, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsin ve şeytânın sevdiği şeylerdir. İslâmiyyete uygun şeyler ise, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Allahü teâlânın düşmanlarını sevindirip, bütün ni’metleri veren, hakîkî sâhibi gazaba getirmek, akıllı ve zekî insanların yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, hepimize akla uygun hareketler nasîb edip, nefse, şeytâna ve din düşmanlarının sözlerine ve yazılarına aldanmaktan muhâfaza buyursun!
“MÜJDELER OLSUN!..”
Hele dinsizlerin, Müslümânlarla alay edenlerin çoğaldığı, Müslümân evlâdlarını dinden çıkaran propagandaların yayıldığı zamânda yapılan az bir ibâdete, doğru olmak şartı ile, kat kat çok sevâb verilecektir. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Ey Eshâbım! Siz öyle bir zamânda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinden onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız, helâk olursunuz, Cehenneme gidersiniz! Bir zamân gelecek ki, o zamânın mü’minleri, emirlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden kurtulurlar. O zamânda îmânı olanlara müjdeler olsun!)”
Bahâeddîn et-Tavilî
Muhammed Bahâeddîn et-Tavilî hazeretleri, Irak velîlerindendir. Osman et-Tavilî hazretlerinin en büyük oğlu ve halîfesidir. 1836 (H.1252) senesinde Tavila’da doğdu. 1881 (H.1298) senesinde aynı yerde vefât etti.
Muhammed Bahâeddîn et-Tavilî, vefatından kısa bir zaman önce talebelerine buyurdu ki:
“Namâz, İslâm dîninin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibâdet etmeleri için, namâzı farz etti. Hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namâz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namâz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu.
Namâz, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Hadîs-i şerîfde, (Namâz kılmayanın, İslâmdan nasîbi yoktur!) buyuruldu. Yine bir Hadîs-i şerîfte, (İnsan ile küfür arasındaki fark, namâzı terk etmektir!) buyuruldu. Bunun ma’nâsı, (İnsan ile küfür, ayrı ayrı iki varlıktır. İkisini birleştiren yol, namâz kılmamaktır. Aralarından, namâz kılmamak kalkınca, ya’nî bir insan namâz kılarsa, bu insan ile küfür arasında yol kalmaz. İkisi birbiri ile birleşmez. Bunun ma’nâsı (Küfür bir özelliktir. Kendi kendine bulunmaz. Ba’zı insanda bulunur. Küfür bulunan insanda namâz kılmamak vardır. Küfür bulunmayan insanda namâz kılmamak yoktur. Küfür bulunan insan ile küfür bulunmayan insan arasındaki fark, namâz kılıp kılmamaktır) demektir.
Bu hadîs-i şerîf, (İnsan ile ölüm arasındaki fark, nefes almamaktır) sözüne benzemektedir. Ölüm bulunan insan nefes almaz. Ölüm bulunmayan insanda nefes almamak yoktur. Nefes almamak bulunan insanın ölü olduğu anlaşılır.
KÜÇÜKLÜĞÜNÜ ANLAMAK!..
Bu hadîs-i şerîf, namâz kılmaka tembellik edenleri şiddetle korkutmaktadır. Namâz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek, Onun karşısında kendi küçüklüğünü anlamaktır. Bunu anlayan kimse, hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapamaz. Nefsine uyanın namâzı sahîh olsa da, bu meyvelerini veremez. Her gün beş kerre, Rabbinin huzûrunda olduğuna niyyet eden kimsenin kalbi ihlâs ile dolar. Namâzda yapılması emr olunan her hareket, kalbe ve bedene fâideler sağlamakdadır. Câmilerde cemâat ile namâz kılmak, Müslümânların kalblerini birbirlerine bağlar. Birbirlerinin kardeşleri olduklarını anlarlar...”
Molla Ayas hazretleri
Molla Ayas hazretleri, Fâtih Sultan Mehmed Hânın ilk hocalarındandır. On beşinci asrın ikinci yarısında Bursa’da vefât edip, Zeynîler Kabristanına defnedildiği tahmin edilmektedir...
Molla Ayas hazretleri vefatından kısa bir zaman önce bir dersinde buyurdu ki:
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yaptığı ve kaçındığı şeyler iki kısmdır: Birisi, ibâdet olarak yaptığı ve kaçındığı şeylerdir. Her Müslümânın bunlara tâbi olması lâzımdır. Bunlara uymayan şeyler bid’attir. İkincisi, âdet olarak ya’nî, bulundukları şehrin ve o memleketlerdeki insanların yapmakta oldukları şeylerdir. Bunları da beğenmeyen, çirkin diyen, kâfir olur. Fakat, bunları yapmak, mecbûrî değildir. Bunlara uymayan şey, bid’at değildir. Bunları yapıp yapmamak, memleketlerin ve insanların âdetlerine bağlıdır. Mubâh kısmındandırlar. Din ile bağlılıkları yoktur. Her memleketin âdeti, başka başkadır. Hattâ, bir memleketin âdeti, zamânla değişir.
Meşrû’ât, ya’nî ibâdetler, ya’nî Müslümânlara yapılması emr olunan şeyler, dört kısımdır: Farz, vâcib, sünnet, nâfile. Allahü teâlânın açık olarak bildirdiği emrlerine (Farz) denir. Açık olmayıp, zan ederek anlaşılan emrlerine (Vâcib) denir. Farz veyâ vâcib olmayıp, Resûlullah efendimizin kendiliğinden emrettiği veyâ yaptığı ibâdetlere (Sünnet) denir. Bunları devâmlı yaparak, nâdiren terk etmiş ve terk edenlere bir şey dememiş ise, (Sünnet-i hüdâ) veyâ (Müekked sünnet) denir. Bunlar, İslâm dîninin şi’ârıdır. Ya’nî, bu dîne mahsûsturlar. Başka dinlerde yokturlar...
EDÂ, KAZÂ VE NÂFİLE...
Vâcibleri terk edeni görünce, terk etmesine mâni olurdu. Kendisi ara sıra terk etmiş ise, (Sünnet-i gayr-ı müekkede) denir. Müekked sünneti, özürsüz olarak devâmlı terk etmek mekrûh olur. Küçük günâh olur. Allahü teâlâ, bütün ibâdetlere sevâb vereceğini vadetti. Söz verdi. Fakat, ibâdete sevâb verilmesi için, niyyet etmek lâzımdır. Niyyet, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek demektir. [Bu üç kısm ibâdeti belli zemânlarda yapmaya (Edâ etmek) denir. Zamânında yapmayıp, zamân geçtikten sonra yapmaya (Kazâ etmek) denir. Edâ veyâ kazâ etdikten sonra, kendiliğinden tekrâr yapmaya (Nâfile ibâdet) denir. Farzları ve vâcibleri nâfile olarak yapmak, müekked sünnetleri yapmaktan dahâ çok sevâb olur...”
Muhammed bin Ali Mâzerî
Muhammed bin Ali Mâzerî hazretleri, Mâlikî mezhebi Hadîs, kelâm, fıkıh âlimlerindendir. 1061’de Tunus’ta Mehdiyye şehrinde doğdu. 1141 yılında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önceki bir dersinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, Cuma gününü Müslümânlara mahsûs kılmıştır. Cuma sûresi sonundaki âyet-i kerîmede meâlen; (Ey îmân etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezânı okunduğu zamân, hutbe dinlemek ve Cuma namâzı kılmak için câmiye koşunuz. Alışverişi bırakınız! Cuma namâzı ve hutbe, size, başka işlerinizden dahâ faydalıdır. Cuma namâzını kıldıktan sonra, câmiden çıkar, dünyâ işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hâtırlayınız ki, kurtulabilesiniz!) buyuruldu.
Namâzdan sonra, isteyen işine gider çalışır. İsteyen câmide kalıp, namâz, Kur’ân-ı kerîm, duâ ile meşgûl olur. Namâz vakti alışveriş sahîhdir. Fakat, günâhtır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Bir Müslümân, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namâzına giderse, bir haftalık günâhları afv olur ve her adımı için sevâb verilir.) Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve aşûre gününden dahâ kıymetlidir. Cuma, dünyâda ve Cennetde mü’minlerin bayramıdır.)
Bir hadîs-i şerîfte, (Cuma günlerinde bir ân vardır ki, mü’minin o ânda ettiği duâ reddolmaz) buyuruldu. Ba’zıları, bu ân, ikindi ile akşam ezânları arasındadır, dedi. Fârisî (Tergîb-üs-salât) kitâbındaki hadîs-i şerîfde buyuruldu ki:
(Cuma günü sabâh namâzından önce, üç kerre Estağfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyelkayyûme ve etûbü ileyh okuyanın, kendinin ve anasının ve babasının bütün günâhları afv olur). [Kul haklarını ve kazâya kalan farzları ödemek ve harâmlardan vazgeçmek şartdır.]
NAMAZDAN SONRA...
Bir hadîs-i şerîfte, (Cuma namâzından sonra, yedi defa İhlâs ve Mu’avvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta, kazâdan, belâdan ve kötü işlerden korur) buyurdu.
Cuma günü yapılan ibâdetlere en az, iki kat sevâb verilir. Cum’a günü işlenen günâhlar da, iki kat yazılır. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Cumartesi günleri Yahûdîlere, pazar günleri Nasârâya verildiği gibi, Cuma günü, Müslümânlara verildi. Bugün, Müslümânlara hayır, bereket, iyilik vardır.)”
Muhammed Cân
Muhammed Cân, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin halifelerindendir. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden icâzet alınca Hicaz’a gitti. Muhammed Cân’ın yüksek hâlleri, Sultan Abdülmecîd Hanın annesinin kulağına varınca, Vâlide Sultan onun için Mekke-i mükerremede, dergâh yapılmasını emretti. Bu dergâh yapılınca, Muhammed Cân, talebelerini yetiştirmeye burada devâm etti. 1849 (H.1266) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti...
Muhammed Cân, talebelerine çoğu zaman İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabını okuturdu. Vefatından kısa bir zaman önce şu mektubu okuyorlardı:
“Allahü teâlâ, abes, faydasız hiçbir şey yaratmaz. Askerin, ordunun vazîfesi, devleti kuvvetlendirmektir. Bu parlak dînin yayılması, devletin yardımı ile olur. (İslâmiyyet kılınçların altındadır) buyuruldu. Bu kıymetli iş, duâ askerine de ihsân edilmiştir. Duâcılar, fakîr, muhtâc ve hep sıkıntı içinde yaşayan kimselerdir.
Devletin kuvvetlenmesi için yardım yapılması iki türlü olur: Birincisi, maddî sebeblerle olur. Bu da, asker ile, ordu ile yapılır. Bunların hepsi meydânda olan, görülen yardımlardır.
Yardımın ikincisi, hakîkî yardım olup, sebepleri yaratan tarafından yapılmakdadır. İmrân sûresinin yüzyirmialtıncı âyetinde ve Enfâl sûresinde meâlen, (Yardım, ancak ve yalnız Allah’tandır) buyuruldu. Bu yardıma, duâ ordusu vâsıtası ile kavuşulur. Duâ ordusunun askerleri, herkesten aşağı ve kalbleri kırık olduğu için, gazâ ordusu askerinden dahâ ileri oldu. Sebepleri geride bırakarak, bunların yaratıcısı ile ilgi kurdu. Bundan başka, duâ, kazâyı, belâyı defeder. Resûlullah Efendimiz (Kazâ, ancak ve yalnız duâ ile durdurulur) buyurdu. Kılınç, cihâd kazâyı durduramaz. Görülüyor ki, duâ ordusunun askerleri, kuvvetsiz ve kırık oldukları hâlde, gazâ ordusunun askerinden dahâ ehemmiyyetlidir...
“ONLARIN RÛHU GİBİDİR!”
Duâ ordusunun askerleri, gazâ ordusu askerlerinin rûhu gibidir. Gazâ ordusunun askerleri, onların kalıpları, bedenleridir. O hâlde, gazâ ordusunun askeri, duâ ordusu olmadıkça, iş başaramaz. Çünkü, rûhsuz bedene hiçbir yardımın ve kuvvetin fâidesi olmaz. Bunun içindir ki, Resûlullah Efendimiz gazâlarında ve sıkıntılı zamânlarında, muhâcirlerin fakîrleri hürmetine Allahü teâlâdan yardım dilerdi. Askeri, ordusu olduğu hâlde, muhâcirlerin fakîrlerini vesîle ederek duâ ederdi...”
Buhârâlı Mehmed Efendi
Mehmed Efendi, aslen Buhârâlı olup, İstanbul’a gelmiştir. Daha sonra Tuna beldesinde Silistre’ye yerleşti. Orada üstün ahlâkı ve güzel halleriyle çok sevildi. 1591 (H.1000)’de vefât etti...
Bu mübarek zatın da kıymetli nasihatleri vardır. Vefatından kısa bir zaman önce sevdiklerine şu nasihati yaptı:
“Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydâna çıkarırsa, yüz şehîd sevâbı kazanır. Yâ bir farzı veyâ vâcibi meydâna çıkarmanın sevâbı ne kadar çok olur! O hâlde, namâzda, ta’dîl-i erkâna dikkat etmelidir. Ya’nî, rükü’da ve secdelerde ve kavmede ve celsede tumânînet bulduktan, ya’nî her âzâ hareketsiz oldukdan sonra biraz durmalıdır ki, Hanefî âlimlerinin çoğu, buna vâcib demiştir. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Şâfi’î [ve Mâlik] ise, farz demişdir. Ba’zı Hanefî âlimleri de sünnet demişlerdir. Müslümânların çoğu, bunu yapmıyor. Bu bir ameli meydâna çıkarana, Allah yolunda harb edip cânını veren yüz şehîd sevâbından çok sevâb verilir. Ahkâm-ı şer’ıyyeden hepsi de böyledir. Ya’nî helâl, harâm, mekrûh, farz, vâcib ve sünnetlerden birini öğretip, gereğini yaptıran, böyle sevâb kazanır...
Bir kimseden sebepsiz, zor ile haksız olarak alınan bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüzlerle lira sadaka vermekten, kat kat dahâ sevâbdır. Bir kimse, Peygamberlerin yapdığı ibâdetleri yapsa, fakat, üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, Cennete giremeyeceği bildirilmiştir. Hülâsa, zâhiri, ya’nî bütün a’zâları ahkâm-ı şer’ıyyeyi yapmakla bezedikden sonra bâtına teveccüh etmeli, böylece, yapılan ameli gafletten uzak tutmalıdır. Kalbin imdâdı olmadan âzânın ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmakla bezenmesi çok güçtür. Âlimler, böyle olur, şöyle olmaz diye fetvâ verirler. Bunları yapmak ise, Allah adamlarının işidir.
DOĞRU YOLDAN SAPANLAR
Kalbin temizlenmesine, nûrlanmasına çalışmak, her âzânın, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmasına sebep olur. Yalnız kalb ile uğraşıp, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmayan mülhiddir. Doğru yoldan sapıktır. Böyle kimselerin kalblerinde ve rûhlarında bir şeyler hâsıl olması, istidrâcdır. Ya’nî, onları derece derece, yavaş yavaş Cehennemin derinliklerine indirirler. Kalbde ve rûhda hâsıl olan şeylerin doğru ve iyi olmasına alâmet, bütün âzâların ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmakla süslenmesidir. Doğru yol, kurtuluş yolu, işte budur! Allahü teâlâ, hepimizi bu doğru yoldan ayırmasın! Âmîn.”
Mevlânâ Seyyid Hasan
Mevlânâ Seyyid Hasan, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerindendir. On beşinci asrın sonlarında yaşadı. Küçük bir çocukken babası onu Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetine götürdü. Küçük Hasan odaya girdiğinde, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın yanında duran balı görünce hemen ona koştu ve yemeye başladı. Hâce Ubeydullah gülümseyerek durumu seyretti ve Küçük Hasan’a; “Yavrum senin ismin ne?” diye sordu. Bal yemekle meşgûl olan Mevlânâ Hasan; “Bal” cevâbını verdi. Hâce Ubeydullah bu cevaptan çok hoşlandı ve; “Kâbiliyeti, yeteneği çok kuvvetli. Zîrâ küçücük bir bal lezzetini almakla ona kendisini öyle verdi ki, onun sevgisinde eridi ve kendisini o zannetti. Başka bir şey tadınca, onda da öyle olacak” buyurdu.
Mevlânâ Hasan hazreteleri vefatından kısa bir zaman önce kendisinden nasihat isteyen bir gence şunları buyurdu:
“Kardeşim! İnsanları dünyaya, yalnız yiyip içmek için ve giyinip süslenmek için göndermediler. İstediklerimizi toplamak, sevdiğimiz şeylerle keyiflenmek ve oynayıp zevklenmek için yaratılmadık. İnsanların yaratılması, Allahü teâlâya karşı aşağılığını, gücü yetmezliğini, muhtaç, zavallı olduğunu göstermeleri içindir. Kulluk da, bu demektir. Fakat, bu kulluk, Muhammed aleyhisselâmın İslâmiyetinin izin verdiği gibi olmalıdır. Yoksa, Müslüman olmayanların yaptıkları riyâzetler, mücâhedeler, bu parlak İslâmiyete uygun olmadığı için, zarar ve ziyândan başka sonu olmaz. Pişman olmaktan, üzülmekten başka bir şey kazandırmaz...
Ehl-i sünnet vel-cemaat denilen doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak îtikadı düzelttikten sonra, ibâdetleri yapmakla berâber, kalbi Allahü teâlânın zikri ile süslemelidir.
KURTULMANIN İLÂCI!..
Tasavvuf yolunun büyüklerinden alınan vazîfeyi sık sık tekrarlamalıdır. Bu büyüklerin yolunda, sonda ele geçecek olanlar başlangıçta yerleştirilmiştir. Bunların bağları, başkalarının bağlarından çok üstündür. Kısa görüşlü olanlar, inansa da, inanmasa da, bu böyledir. Maksadımız, dostları teşvîktir. İnanmayanlara bir diyeceğimiz yoktur...
Sözün kısası şudur ki; âhırette kurtulmak, çok zikretmeye bağlıdır. Enfâl sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen, (Allahü teâlâyı çok zikrediniz ki kurtulasınız!) buyuruldu. Bunun için, çok zikretmek lâzımdır. Buna mani olan her şeyi düşman bilmelidir. Âhırette kurtulmanın ilâcı, işte budur...”
Molla Hüsrev hazretleri
Molla Hüsrev hazretleri, Üçüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır... Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev’i çok takdîr ederdi. Ondan bahsettiği zaman; “Zamânımızın Ebû Hanîfesidir” diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi...
Molla Hüsrev 1480 (H.885) senesinde İstanbul’da vefât etti. Namazı Fâtih Câmiinde kılındıktan sonra Bursa’ya götürülüp, Emir Sultan’ın kabrinin doğusunda kendi yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Dünyâ ve âhirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nâil olması, ancak doğru îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmak ve sâlih amel işlemekledir...
Kalbde doğru îmânın bulunmasına alâmet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsûs olan ve kâfirlik alâmeti olan şeyleri yapmamaktır. Çünki İslâm ile küfür, birbirinin aksidir, zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini hakâret ve kötülemek olur. Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini Müslümân zanneder. Kelime-i tevhîdi söyleyip, inanıyorum der. Namâz kılar ve her ibâdeti yapar. Hâlbuki, bilmez ki, böyle çirkin hareketleri, onun îmânını ve İslâmını temelinden götürür...
Allahü teâlâ Peygamber efendimizi, Peygamberlerin sonuncusu ve doğru yolu gösterici olarak gönderdi. O’ndan sonra da O’nun ümmetinden büyük âlimler yarattı. Bu âlimler de, O’nun bildirdiklerini, insanların anlayacakları bir şekilde îzâh ettiler. Allahü teâlâ, bu âlimlerden dört mezheb imâmını seçti. Bu büyüklerin ihtilâfını rahmet kıldı. Diğer fıkıh âlimleri de bu âlimlerin mezheblerine göre fetvâ verdiler.
“BU DÎNİN KANDİLİ!..”
Allahü teâlâ, bu büyük âlimler arasında da, en büyük imâm ve yüksek himmet sâhibi, ümmetin ve dînin kandili İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit’i seçti. Onun yaptığı hizmet sebebiyle, Allahü teâlâ onun makâmını Cennet’in en yüksek derecesinden eylesin. Şüphesiz ki, Ebû Hanîfe’nin dînî hükümlere dâir bildirdiği şeyler, dalgaları birbirlerine çarpan bir deniz, hattâ sapıklığın karanlığını gideren parlak bir kandildir.
Selîm el-Mesûtî
Selîm el-Mesûtî, Lübnan evliyâsının meşhurlarından olup 1832 (H.1248) senesinde Şam’da doğdu. Vefât senesi belli değildir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden, büyük İslâm âlimi İbn-i Âbidîn’in talebelerinden Abdulganî Meydânî hazretlerinden ilim öğrendi. Seyyid Fehim Arvâsî ve İbn-i Âbidîn hazretlerinin talebesi olan büyük âlim Yûsuf Nebhânî şöyle anlatır:
“1905 (H. 1323) senesinde Beyrut’ta evimde otururken Şeyh Selîm el-Mesûtî hazretleri evime geldi. Defalarca elini öptüm. Meşâyih’ten ne almışsa o feyzleri bana aktarıp icâzet verdi. Ayrıca bana Yâsîn-i şerîf sûresini dünya ve âhiret hayırlarına kavuşmam için, her iki cihanda şerlerden korunmam için okumak üzere icâzet verdi. Kendisi her şey için bu sûreyi okurdu. Hastalıklar için bu sûreyi okumak şifadır. Eceli gelen hastalara faydası ise ölümü kolaylaştırır...”
Selîm el-Mesûtî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Bir insandan gelen zararı önlemeyip buna sabretmek, tevekküldür ve iyidir. Sûre-i Ahzâbda, (Kâfirlerin ve münâfıkların zararlarına, işkencelerine karşılıkda bulunma! Ben onların cezâsını veririm. Onlardan korunmak, kurtulmak için Allahü teâlâya tevekkül et!) meâlindeki âyet-i kerîme bunu bildiriyor.
Akrep, yılan, yırtıcı hayvânların zarar vermesini önlemek lâzımdır. Tevekkülü bozmaz. [Mikropların hastalık yapmasına sabretmemeli, bunları her sûretle menetmelidir. Mikroplu hastalığa yakalanınca, antiseptik ilâçları, antibiyotikleri, (penicilin ve benzerleri) kullanmalıdır.]
Düşmandan sakınmak için silâh taşıyan bir kimse, kuvvetine ve silâhına güvenmezse, tevekkül etmiş olur. Kapıyı kilitlemelidir. Fakat kilide güvenmemelidir. Nitekim, hırsızlar, çok kilitleri kırmıştır.
KAZÂYA RÂZI OLURSA!..
Tevekkül edenin alâmeti şudur ki; evine gelip, eşyânın çalındığını görünce üzülmez. Allahü teâlâ, böyle takdîr etmiş deyip, kazâya râzı olur. Kapıya kilit takarken, (Yâ Rabbî! Bu kilidi, senin kazânı değişdirmek için değil, senin emrine, âdetine uymak için takıyorum. Yâ Rabbî! Eğer malıma, birini musallat edersen, senin takdîrine râzıyım! Bu malı, benim için mi yarattın, yoksa başkası için yaratıp, bende emânet olarak mı bıraktın bilemem) diye kalbinden geçirmelidir. Bir kimse, kapısını kilitleyip gider ve gelince, eşyânın çalınmış olduğunu görüp de üzülürse, tevekkül sâhibi olmadığını anlamalıdır...”
Mevlânâ Hayreddîn
Mevlânâ Hayreddîn Etrâdî, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerindendir. On beşinci asrın sonlarına doğru yaşadı... Bu mübarek zat, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Dünyayı terk etmek demek, kalbin onu sevmemesi, ona düşkün olmaması, kıymet vermemesi demektir. Ona düşkün olmamak da, varlığı ile yokluğu müsâvî olmaktır. İnsanın böyle olabilmesi için, Allah adamlarının yanında yetişmesi lâzımdır. Bu büyüklerden biri ele geçerse kıymetini bilmeli, onların emirlerini yapmaya, canla başla sarılmalıdır. Hadis-i şerifte, (El-mer’ü me’a men ehabbe) buyuruldu ki, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) demektir. Bu büyükleri seven, onlarla berâber olur. Onlarla berâber olan, şakî olmaktan [küfürden ve günah işlemekten] korunmuş olur.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahü teâlâyı zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler. ‘Buraya geliniz, buraya geliniz’ derler. Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teâlâ, meleklere sorarak: ‘Kullarımı nasıl buldunuz’ buyurur? ‘Yâ Rabbî! Sana hamd ve senâ ediyorlar ve senin büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan ve kusurlardan temiz olduğunu söylüyorlar’ derler. ‘Onlar, beni gördüler mi?’ buyurur? ‘Hayır görmediler’ derler. ‘Görselerdi, nasıl olurlardı?’ buyurur? ‘Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbîh ederlerdi ve daha çok tekbîr söylerlerdi’ derler. ‘Onlar, benden ne istiyorlar?’ buyurur? ‘Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar’ derler. ‘Onlar, Cenneti gördüler mi?’ buyurur? ‘Görmediler’ derler. ‘Görselerdi, nasıl olurlardı?’ buyurur. ‘Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar’ derler. ‘Onlar Cehennemi gördüler mi?’ buyurur. ‘Hayır görmediler’ derler. ‘Görselerdi, nasıl olurlardı?’ buyurur. ‘Görselerdi, daha çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna daha çok sarılırlardı’ derler.
“HEPSİNİ AFFEYLEDİM!”
Allahü teâlâ, meleklere, ‘Şâhit olunuz ki, onların hepsini affeyledim’ buyurur. ‘Yâ Rabbî! O zikredenlerin yanında, filan kimse zik-retmek için gelmemişti. Dünya çıkarı için gelmişti’ derler. ‘Onlar benim misafirlerimdir. Beni zikredenlerle berâberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler’ buyurur.)“
Molla Arab hazretleri
Molla Arab hazretleri, Bursa’da yaşayan velî ve İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Antakya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. “Antakî” nisbesiyle bilinir. Arab lisanını iyi bildiği ve Haleb’den Bursa’ya geldiği için Molla Arab diye şöhret buldu. 1532 (H.938) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’nın kıble tarafında, dağa yaslanmış kendi adıyla anılan mahallededir...
Haleb’de üç yıl kadar vaaz, hadîs ve tefsîr ile meşgûl oldu. Bid’at ehli ve bozuk fırkaların zararlarını anlattı. Safevîler ona çeşitli düşmanlıklarda bulunduklarından İstanbul’a geldi. Yavuz Sultan Selîm Hanı, şiirlerle cihâda teşvik eyledi. Çaldıran seferine katılıp, askere vaaz ederek cesâret verdi. Muhârebede duâ eder, Pâdişâh âmin derdi. 1526 senesinde Kânûnî Sultan Süleymân Han ile de Engürüs seferine katılıp, zafer için yaptığı duâları kabûl oldu...
Molla Arab hazretleri vefatından kısa bir zaman önce kendisinden nasihat isteyen bir gence buyurdu ki:
“Yavrum! Bu dünyaya düşkün olanlar, mal, para peşinde koşanlar, büyük bir belâya yakalanmışlardır. Büyük bir derde tutulmuşlardır. Çünkü, bu dünyada bulunan, Allahü teâlânın beğenmedikleri şeyler ve her pislikten daha kötü olan pislikler, bu kimselere güzel görünmektedir. Sevimli sanılmaktadır. Necâseti yaldızlamak, zehri şekerle kaplamak gibidir. Allahü teâlâ insanlara akıl verdi. Akla bu alçak dünyanın kötülüğünü anlattı. Allahü teâlânın beğenmediği şeylerin çirkinliğini gösterdi. Bunun için, âlimler buyurdu ki: (Bir kimse, öldükten sonra, malının zamanın en akıllı olanına verilmesini vasiyet etse, zâhide vermek lâzımdır. Çünkü zâhid, dünyaya düşkün değildir. Onun dünyaya kıymet vermemesi, aklının çok olduğunu gösterir...)
ŞAŞMAZ İKİ ŞÂHİT!..
Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, yalnız akıl şâhidini vermekle kalmadı. İkinci ve naklî şâhit olarak da Peygamberleri verdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberleri ile, bu bozuk malın içyüzünü kullarına bildirdi... Şaşmaz, doğru olan bu iki şâhit var iken, bir kimse, şeker sanarak zehir yerse ve altına kavuşacağım diyerek necâseti avuçlarsa, elbette çok alçaklık yapmış olur. Çok pis olduğunu göstermiş olur. Peygamberlere inanmamıştır. Müslüman olduğunu söylese de, münâfık olur. Onun Müslüman görünmesi, âhırette fayda vermez.
Miskâlî Efendi
Miskâlî Efendi, Bursa velîlerindendir. 1608 (H.1017) senesinde vefât etti. Gençliğinde işi gücü mızıka denilen bir çalgıyı çalmaktı. Sonradan tövbe edip tasavvufa yöneldi. Tasavvufta kemâle erdikten sonra Bursa’da ikâmet etti...
Miskâlî Efendi, sohbetlerinde büyük mürşidi Şah-ı Nakşibend hazretlerinden ve Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinden bahseder, onlardan nakiller yapardı. Vefatına yakın buyurdu ki:
“Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri buyuruyor ki: (Ahvâl ve mevâcîdi bize verseler, fakat, Ehl-i sünnet vel-cemaat îtikatını içimize yerleştirmeseler, kendimi mahv olmuş bilirim. Eğer, Ehl-i sünnet vel-cemaat îtikatını verseler, ahvâl ve mevâcîd hiç vermeseler, hiç üzülmem.) Bundan başka, bu yolda, nihâyette kavuşulacak şeyleri, başlangıçta tattırırlar. Bunun için, daha ilk adımda, başkalarının, en son kavuşacaklarını ele geçirirler. Arada yalnız icmâl ve tafsîl bakımından fark olur. Yâni topluca, kısa ve açık, geniş olmak farkı vardır. Bu yol, Eshâb-ı kirâmın yoludur. Çünkü, Resûlullahın daha ilk sohbetinde öyle şeyler kazanmışlardır ki, ümmet arasındaki velîlerin, bunlara, en sonda kavuştukları bilinmemektedir. Bunun içindir ki, Tâbiînin en üstünü olan Veysel Karânî, Hazreti Hamza’nın kâtili olan Vahşî’nin, Resûlullahın bir kerecik sohbetinde bulunmakla yükseldiği mertebeye yetişememiştir. Çünkü sohbetin fazîleti, bütün fazîletlerin ve kemâllerin üstündedir. Çünkü, onların îmanları, görerek kuvvetlenmiştir. Bu nîmet, başkalarına nasip olmamıştır. Bunun içindir ki, bunların bir avuç arpa sadaka vermekle kazandıkları dereceler, başkalarının dağ kadar altın vererek kazandıkları dereceden kat kat daha yüksektir.
HEPSİNİ SEVMELİYİZ...
Eshâb-ı kirâmın hepsinin yüksekliği böyledir. Hepsini büyük bilmemiz lâzımdır. Hepsine iyi gözle bakmalı, hepsini sevmeli, övmeliyiz. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın hepsi âdildir. İslâmiyeti bildirmekte, hepsi ortaktır. Birinin bildirdiği, ötekinin bildirdiğinden daha kıymetli değildir. Kur’an-ı kerimi onlar topladı. Âyet-i kerimeler, her birinin adaletine güvenerek, hepsinden, birer ikişer alınarak, bir araya getirildi. Bir kimse, Eshâb-ı kirâmdan birini kötülerse, bu sözü Kur’an-ı kerime dokunur. Çünkü, birkaç âyet-i kerime, ondan alınmış olabilir. Bu büyüklerin aralarında olan çekişmelerin, muhârebelerin iyi sebeplerle yapıldığını söylemeliyiz. Nefse uymakla, kin ve inat ile olmadığına inanmalıyız...
Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed
Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed, Hindistan’da yetişen büyük velîlerden. Babası ilimler hazînesi meşhûr Kâdı Nizâmüddîn Bedahşî’dir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1634 (H.1043) senesinde vefât etti. Kabri, Delhi’de Hâce Bâkî-billah hazretlerinin türbesinin yanındadır. Hazret-i Hâce Muhammed Bâkî-billâh’ın önde gelen talebelerindendir. 1584 senesinde takdîr-i ilâhî ile Hindistan sultânının vâlilerinden oldu. Fakat sonra makam ve mevkii münâsebetiyle kalbi sıkılıp, fakirlerin, velîlerin sohbetlerini arzu eder oldu. Dâimâ yalnızlığı ve bir köşeye çekilmeyi isterdi... O günlerde Hâce Muhammed Bâkî-billah’ın sohbetleriyle şereflenerek kalbinden dünyâ ve makam sevgisini çıkarıp, Bâkî-billah hazretlerine talebe oldu. Zenginlik perdesini yırtıp, İbrâhim Edhem gibi eski bir elbise giyerek, vâliliği, zenginliği, makam ve îtibârı bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyüklüğünü herkesten iyi bilirdi.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed’e yazdığı (Birinci cild, 207. mektubunda) buyuruyor ki:
“Herhâlde uzakta kalan bu kardeşlerinizi unuttuğunuz anlaşılıyor. Evet, yakında bulunmanın, kalplerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki, hiçbir velî bir Sahâbînin derecesine yükselemez. Veysel Karânî, o kadar şânı yüce olduğu hâlde, Resûlullah efendimizi hiç görmediği için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Abdullah bin Mübârek hazretlerinden soruldu ki;
-Hazret-i Muâviye ile Ömer bin Abdülazîz’den hangisi daha yüksektir? Cevâb olarak buyurdu ki:
-Muâviye, Resûlullah efendimizin yanında giderken atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den kat kat daha yüksektir!..
“KURTULMANIN ÇARESİ!..”
Hepimiz iyiyiz. Allahü teâlâya bunun için, belki bütün nîmetleri için hamd ve şükürler olsun. Nîmetlerinin en büyüğü olan, Müslüman yaptığı için ve mahlûkların en iyisinin yolunda bulundurduğu için, ne kadar çok hamd edilse yine azdır. Çünkü O’nun yolunda bulunmak, iyiliklerin başı, kurtulmanın çâresi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin kapısıdır. Allahü teâlâ Peygamberlerin en üstünü hürmetine bizleri ve sizleri her zaman bu yolda bulundursun. Âmîn. Fârisî mısrâ tercümesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Meyân Mîr hazretleri
Meyân Mîr hazretleri, Hindistan velîlerinden olup, Hazret-i Ömer’in soyundandır. İran’ın Süstan şehrinde 1550 (H.957) senesinde doğdu. 1635 (H.1045)te vefât etti. Kabri Lahor yakınlarında Haşimpur’dadır.
Sekiz yaşından îtibâren Lahor’da ikâmet eden Meyân Mîr hazretleri, tasavvufta Kâdiriyye yolunda aslen Sustanlı olan Şeyh Hızır’ın sohbetlerinde ve hizmetinde kemâle erdi. Ayrıca Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı.
Meyân Mîr hazretleri vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Vaazların özü ve nasihatlerin kıymetlisi, Allah adamları ile buluşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. Allah adamı olmak ve İslâmiyete yapışmak da, Müslümanların çeşitli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemaatin doğru yoluna sarılmaya bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi olmadıkça, saadete kavuşulamaz. Akıl sahipleri, ilim adamları ve Evliyânın keşifleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bildirmektedirler. Yanlışlık olamaz...
Bu büyüklerin doğru yolundan hardal dânesi kadar, pek az ayrılmış olan bir kimse ile arkadaşlık etmeyi, öldürücü zehir bilmelidir. Onunla konuşmayı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allah’tan korkmayan ilim adamları, hangi fırkadan olursa olsun din hırsızlarıdır. Bunlarla konuşmaktan, arkadaşlık etmekten de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler, bu azılı din düşmanlığı, hep böyle kimselerin bıraktıkları kötülüktür. Dünyalık ele geçirmek için, dînin yıkılmasına yardım ettiler. Bekara sûresinin onaltıncı âyet-i kerimesinde meâlen, (Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alışverişlerinde bir şey kazanamadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, bunları bildirmektedir.
İBLÎSİN SEVİNCİ!..
İblîsin rahat, sevinçli oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir zat, “Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?” deyince, “Bu zamanın kötü din adamları, benim işimi çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar” demişti.
Biliyorsunuz ki, bu fakir, söyleyerek ve yazarak, iyi kimselerle konuşmanın önemini anlatmaya uğraşıyorum. Kötü kimselerle arkadaşlıktan kaçınmasını tekrar tekrar bildirmekten usanmıyorum. Çünkü, işin temeli bu ikisidir...”
Mevlânâ Ebû Saîd
Mevlânâ Ebû Saîd Evbehî, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerindendir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. On beşinci asrın sonlarında yaşamıştır. Mevlânâ Ebû Saîd, Hâce Ubeydullah’ın sohbetlerinde kemâle geldikten sonra hocasından icazet, diploma alarak, insanlara doğru yolu anlatmaya çalıştı. Ömrünün sonuna kadar talebe yetiştirmekle meşgûl oldu. Vefatına yakın talebelerine şu vasiyeti yaptı:
“Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevap versin! Âmîn. Kıyâmette Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. Onların yolunda gidenlere (Sünnî) denir. Resûlullahın ve Eshâbının yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kitaptan, yâni Kur’an-ı kerimden ve Sünnetten, yâni hadis-i şeriflerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin, Kitaptan ve Sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünkü her bid’at sahibi, yâni her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile, Kitaptan ve Sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini gölgelemeye, küçültmeye kalkışıyor. Demek ki, Kitaptan ve Sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır...
İTİKADI DÜZELTTİKTEN SONRA...
İtikadı düzelttikten sonra helâl, haram, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekruh olan şeyleri de fıkıh kitaplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. Allah korusun, îtikat edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmette, Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. Îtikat doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de affolunabilir. Eğer affolunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli, îtikadı düzeltmektir. Hocam Ubeydüllah-i Ahrâr buyurdu ki: Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel cemaat îtikatını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikadı ile süsleseler hiç üzülmem...
Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i sünnet îtikatından ayırmasın! İnsanların efendisi hürmetine duâmızı kabûl buyursun! Âmîn!
Merzûk Sârifî hazretleri
Merzûk Sârifî hazretleri, Yemen’in Zebid şehrinde yetişen evliyânın büyüklerindendir. 1222 (H.619) senesinde vefât etti. Vefatından bir müddet evvel bir talebesine buyurdu ki:
“Allahü teâlânın nîmetlerinin en kıymetlisi, bütün emirlerinde kolaylık göstermesidir. İslâmiyetin bütün isteklerinde tam kolaylık gözetilmiştir. Meselâ yirmidört saat içinde, yalnız on yedi rekât namaz kılmayı emir buyurmuştur. Bunun hepsi, bir saat sürmez. Bunu kılarken de, en kolay olanı okumayı kabûl etmektedir. Ayakta kılamayanın, oturarak kılmasına izin vermiştir. Oturarak kılamayan, yatarak kılabilir. Rükü’ ve secdeleri yapamayan, îmâ ile, işaret ile kılabilir demiştir...
Abdest almak için su kullanamıyana, toprak ile teyemmüm etmesine izin vermiştir. Zekât için de, malın yalnız kırkta birini fakirlere ayırmıştır. Bunu da, yalnız ticâret eşyasından ve çayırda parasız otlayan, dört ayaklı hayvanlardan emretmiştir... Ömründe bir kere hac etmeyi farz etmiştir. Bu da yalnız, yol parası olanlara ve yol tehlikesiz olduğu zaman farz olmaktadır...
Sayılamıyacak kadar çok şeyleri helâl etmiş, izin vermiştir. Yiyecek, içecek ve kumaşlardan çoğunu mubâh etmiş, pek azını haram kılmıştır. Haram etmesi de, kullarının iyiliği için olmuştur. Acı, zararlı, kötü olan şarabı yasak etti ise de, buna karşılık çeşit çeşit tatlı, güzel kokulu, faydalı şerbetleri mubâh etmiştir. Meyve suları, tarçın, karanfil ve çiçek suları hep helâldir. Bunların hepsi faydalıdır. Acı, yakıcı, keskin ve aklı giderici ve çok tehlikeli olan bir şey, o güzel kokulu şerbetlere benzeyebilir mi? Onun haram olması ve Allahü teâlânın beğenmemesi, bunların ise helâl olup, Allahü teâlânın râzı olması da ayrıca bir farktır.
İnsâfsız, taş yürekli bir kimse, bu kadar çok kolaylığı, güç ve ağır yük görürse, kalbinin bozuk olduğunu göstermiş olur. Ruhunun hasta olduğu, kafadan sakat olduğu anlaşılır.
KALBİ HASTA OLANLAR!..
Birçok işler vardır ki, sağlam, normal insanlar bunları kolay yaptığı hâlde, hasta kimselere güç gelir. Kalbin hasta, bozuk olması demek, Peygamberlerin getirdikleri bilgilere, tâm inanmaması demektir. İnanmaları, görünüştedir. İçten inanmış değildir. Gönülden inanmanın alâmeti vardır. Bu alâmet, İslâmiyetin emirlerine sarılmaktır. İslâmiyeti beğenmeyenlerin, ona uymak istemeyenlerin Müslüman olduklarını söylemelerine inanılmaz. Bunlara (münâfık) denir...”
Hasîb Dürrî Efendi
Hasîb Dürrî Efendi, Gâziantep velîlerindendir. 1848 (H. 1264) senesinde doğdu. Abdullah-ı Dehlevî silsilesinden Ali Âkif Efendinye talebe oldu. 1913 (H.1332) senesinde vefât etti.
Hasîb Dürrî Efendi vefatından kısa bir zaman önce, kendisine; “İslâm memleketlerinde dünyâya gelen Müslümân çocukları, ana, babasından, komşularından, hocalarından görerek, öğrenerek Müslümân oluyor. Başka memleketlerdeki kâfir çocukları ise, kâfir olarak yetişdirilip, Müslümânlıktan mahrûm ediliyor. Bunlar da İslâm terbiyesi ile yetişdirilseydi, Müslümân olur, Cennete giderlerdi. Böyle yetişenlerin Cehenneme gitmesi haksızlık olmaz mı?” diye bir sual sordular. Cevap olarak buyurdu ki:
“Adâlet ile ihsânı karıştırmamalıdır. Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlası ile yapmıştır. Yanî âkıl ve bâliğ olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmayacakdır. Âkıl ve bâliğ olduktan, yanî evlenecek çağa geldikten sonra, Muhammed aleyhisselâmın dînini duymadan ölen kâfirlere de azâb yapmayacaktır. Bunlar, İslâm dînini, Cenneti, Cehennemi işittikten sonra, merak etmez, öğrenmez ise, inât edip inanmazsa, o zamân azâb göreceklerdir...
Âkıl ve bâliğ olanlar, ana babanın, muhîtin yapmış oldukları eski tesîrlerin altında kalmaz. Eğer kalsaydı, senelerden beri İslâm memleketlerinde, İslâm terbiyesi altında yetişen yüzbinlerle Müslümân evlâdı, İslâm düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanmaz, dinsiz, mürted ve hattâ din düşmanı olmazdı. Bunlar, âkıl ve bâliğ olduktan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ, hoca, hâfız olduktan sonra, dinden çıkmakta, hattâ din düşmanı olmakta, hattâ din düşmanlığında önderlik yapmaktadırlar... Bu pek acı misâller, ana baba terbiyesinin tesîrinin devâmlı olmadığını açıkça göstermekdedir...
İHSÂN VE ZULÜM!..
Diğer taraftan, birçok kâfirlerin, ilm, fen adamlarının Müslümân olduğunu görüyoruz. Pek az olsa da, dînini değiştirmeyenlerin bulunması, ana terbiyesinin tesîrinin, ba’zan da devâmlı olduğunu gösteriyor denirse, bir çocuğun Müslümân evlâdı olması, İslâm terbiyesi ile yetişmesi, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Kâfir çocuklarına bu ihsânı yapmıyor. Fakat, kimseye ihsân yapmaya mecbûr değildir. İhsân yapmamak zulüm olmaz. İhsân ettiği kimseler kâfir olursa, bunların cezâsı, azâbı da, kat kat ziyâde olacaktır...”
Mehmed Emîn Efendi
Mehmed Emîn Efendi, Doğu Anadolu’da yetişen evliyânın meşhurlarından olup seyyiddir. 1854 (H.1270) senesinde Yukarı Doğubâyezîd’de doğdu. 1914 (H.1332)de yine orada vefât etti. Seyyid Mehmed Emîn Efendi devamlı olarak Mektubat-ı İmam-ı Rabbani’yi okurdu. Vefatından kısa bir zaman önce şu mektubu okumuştu:
“Allahü teâlâya karşı aşağı, küçüklük düşüncesi içinde olmamız, her şeyi Ondan beklememiz, kalbi kırık, hep yalvarıcı ve Ona sığınıcı olmamız, kulluk vazîfelerini yapmamız, İslâmiyetin dışına taşmamamız ve sünnet-i seniyyeye sıkı sarılmamız lâzımdır. Hayrlı işler yaparken niyetlerimizi düzeltmeliyiz. Kalblerimizi, dünyaya düşkün olmaktan kurtarmalıyız. Her uzvumuz İslâmiyete teslim olmalıdır. Ayıplarımızı görüp, günahlarımızın çokluğunu düşünüp, Allahü teâlânın intikâm almasından korkmalıyız. İyiliklerimizi az görmeli, günahlarımız az olsa da, çok bilmeliyiz. Şöhret sahibi olmaktan, insanlar arasında iyi tanınmaktan çok korkmalı, titremeliyiz. Peygamberimiz;
(Din veya dünya işlerinde iyi tanınarak parmakla gösterilmek, bir kimseye zarar olarak yetişir. Bu zarardan ancak Allahü teâlânın koruduğu kurtulabilir) buyurdu. İnsân, niyeti ve işleri, ne kadar hâlis ve iyi olsa da, kendini kusurlu ve kabahatli bilmelidir...
Dîne yaptığı hizmetlere, İslâmiyeti kuvvetlendirmesine ve insanların doğru yola gelmelerine sebep olmasına güvenmemeli ve bunlarla övünmemelidir. Bu güzel işleri, kâfirler ve fâcirler de yapabilir. Resûlullah, (Çok olur ki, Allahü teâlâ bu dînini fâcir kimse ile kuvvetlendirir) buyurdu...
GÜNAHLARIN BAŞI!..
Kalbe gelen her sıkıntı ve karartı, tevbe, istigfâr ve pişmanlık ile ve Allahü teâlâya sığınarak, kolayca giderilebilir. Fakat, bu alçak dünya için gelen karartı, leke, kalbi büsbütün karartır, harap eder. Bunu temizlemek çok güç olur. Resûlullahın, (Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır) hadis-i şerifi çok doğrudur. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, dünyaya düşkün olmaktan kurtarsın! Dünyaya düşkün olanları sevmekten ve onlarla arkadaşlık etmekten, düşüp kalkmaktan korusun! Çünkü o, öldürücü zehirdir ve iyi olmaz bir hastalıktır ve büyük belâdır ve bulaşıcı hastalıktır...”
.
İbrâhim Sıdkı Efendi
İbrâhim Sıdkı Efendi, Kıbrıs velîlerindendir. On dokuzuncu asırda yaşadı. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Tahsil için Anadolu’ya gelip zamânın âlimlerinden ilim öğrenen İbrâhim Efendi, tahsîlini tamamladıktan sonra Kıbrıs’a döndü. İslâmiyetin Kıbrıs topraklarında yayılması için çok gayret gösterdi. Cömert, güler yüzlü, mütevâzı bir zâttı. Çok talebe yetiştirdi. İbrâhim Sıdkı Efendi, Kıbrıs Baf kasabasındaki câminin bahçesinde medfundur.
İbrâhim Sıdkı Efendi, vefâtından bir müddet evvel buyurdu ki:
“Daha fazlasını ödemesi şartı ile, ödünç vermek fâizdir. Yâni böyle olan sözleşme haramdır. Haram anlaşma ile, ele geçen malın hepsi haram olur. Meselâ, oniki lira ödemesi şartı ile, on lira ödünç verilse, alınan oniki liranın hepsi haram olur. Fâiz ile ödünç vermek ve almak haram olduğu, Kur’an-ı kerimde açıkça bildirilmiştir.
İhtiyâcı olanın da, olmayanın da, fâizle, ödünç alması haramdır. İhtiyâcı olana, fâiz haram olmaz demek, Kur’an-ı kerimin emrini değiştirmek olur. Fâiz ile ödünç almak için, her ihtiyaç özür olsaydı, fâizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü, fâiz ödemeyi, ancak ihtiyacı olan kabûl eder. İhtiyâcı olmayan kimse, açıktan para vermek istemez. Allahü teâlânın, bu yasak emri, yersiz lüzûmsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabına, böyle iftirâ edilemez. Abes, yersiz, bir şey bulunması düşünülemez. Her ihtiyacı olanın fâiz ile para alması câiz diye, bir ân düşünsek, ihtiyaç da, bir nevi zarûrettir. Zarûretin dereceleri vardır. Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özür, ihtiyaç sanılarak, fâizle para almak câiz ve helâl olur demek, bir Müslümana yakışmaz. Böyle belâya yakalanmış olanlara, emr-i mâruf ve nehy-i anil-münker yaparak, doğru yolu göstermek lâzımdır...
HER İHTİYAÇ ÖZÜR DEĞİLDİR
Verâ sahipleri, ruhsat, izin verilen şeyleri yapmamış, herkese, azîmet yolunu göstermişlerdir. Her ihtiyaç, özür sayılırsa, fâizin haram olacağı yer kalmaz. Fâizin haram edilmesi abes, lüzûmsuz bir emrolur. Oruç, yemin kefareti niyeti ile de, fakirleri doyurmak için, fâiz ile borç almak câiz değildir. Fakir doyuramayan, oruç tutar. İslâmiyete uymak ile, az bir takvânın bereketi ile, Allahü teâlâ, insanın ihtiyacını kolaylıkla giderir. Allahü teâlâ, takvâ sahiplerini sıkıntılardan kurtarır...”
Mehmed Behâeddîn Efendi
Muhammed Kudsî Bozkırî hazretlerinin oğlu olan Mehmed Behâeddîn Efendi 1831’de doğmuştur. Uzun müddet Konya Bekir Sami Paşa Medresesinde müderrislik yaptı. 1906 yılında vefât etti. Türbesi Konya’dadır...
Mehmed Behâeddîn Efendi vefatından bir müddet evvel talebelerine buyurdu ki:
“Muhammed aleyhisselâma tâm ve kusursuz tâbi olabilmek için, Onu tâm ve kusursuz sevmek lâzımdır. Tâm ve olgun sevginin alâmeti de, Onun düşmanlarını düşman bilmektir. İslâmiyeti beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete (Müdâhene), yâni gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin dîvânesi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıt şeyin muhabbeti bir kalbde, bir arada yerleşemez. Cem’-i zıddeyn muhâldir. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı Îcap eder. İşi elden kaçırmadan, iyi düşünmelidir. Elden gitmiş olanlar da kurtarılabilir. Yarın iş elden çıkınca, pişmanlıktan başka ele bir şey geçmez.
Bu dünya malları, mülkleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhırette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyada iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer dünya ve âhıretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olarak geçirilirse, saadet-i ebediyye, sonsuz necât, kurtuluş umulur. Yoksa, Ona tâbi olmadıkça, her şey hiçtir. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik burada kalır, âhırette ele bir şey geçmez.
Resûlullaha uymak şerefine kavuşmak için, dünyada olan her şeyden yüz çevirmek lâzım olmaz. Böyle yapmak çok zor olur. Eğer, farz olan zekât verilir ise, dünya mallarının hepsi terk edilmiş demek olur. Böylece insan dünyanın zararından kurtulmuş olur. Çünkü, bir malın zekâtı verilince, o mal zarardan kurtulur. Demek ki, dünya malını zarardan korumak için ilâç, o malın zekâtını vermektir...
ÂLİMLERİN KIYMETİNİ BİLMELİ
Demek ki, aklı olan, her işini İslâmiyete uygun yapmak için çok çalışmalıdır. Âlimlerin, sâlihlerin kıymetlerini bilmeli, onlara saygı göstermeli, edebli davranmalıdır. İslâmiyetin yayılması için, elinden geleni yapmalıdır. Nefslerinin istekleri ardı sıra koşanları, bid’at sahiplerini adam yerine koymamalı, onları kıymetsiz, aşağı tutmalıdır. Bid’at sahibine kıymet veren, İslâmiyeti yıkmaya yardım etmiş olur...”
Mahrûk Efendi
Mahrûk Efendi, İstanbul velîlerinden olup asıl ismi Abdüllatif’tir. “Mahrûkî” de denildi. İstanbul’da doğdu. 1597 (H.1006) târihinde yüz yaşını geçmiş olarak vefât etti. Şeyh Vefâ hazretleri yakınına defnedildi. Hocalarının silsilesi Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî’ye ulaşır. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
“Dünya ile âhıret, bir arada bulunamaz. Âhıreti kazanmak için, dünyayı terk etmek lâzımdır. Yâni, dünyaya düşkün olmamak lâzımdır. Dünya, Allahü teâlânın beğenmediği, yasak ettiği şeyler demektir. Dünyayı terk etmek iki türlüdür: Birincisi, mubâh olan şeylerin hepsini de terk edip, yalnız yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî lâzım olan mubâhları kullanmaktır. Dünyayı böyle terk etmek çok kıymetli ve çok faydalı ise de, çok güçtür.
Dünyayı terk etmenin ikincisi, haram olan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak ve yalnız mubâhları kullanmaktır. Dünyayı böyle terk etmek de, hele bu zamanda, çok kıymetlidir. Hiç olmazsa, bu ikinci şekle göre dünyayı terk etmelidir. Allahü teâlânın haram dediği, yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır...
Allahü teâlânın mubâh ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Haram ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubâhlardaki fayda ve lezzet haramlardakinden kat kat ziyâdedir. Mubâh işleyenleri Allahü teâlâ sever. Haram işleyenleri sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahü teâlâyı gücendirmeyi elbette istemez. Hem de, zararlı olan bir lezzeti haram edince, bu lezzette olan zararsız birçok başka şeyleri mubâh eylemiştir. Allahü teâlâ, bizi ve sizleri, bu yüce İslâm dîninin sahibinin gösterdiği doğru yoldan ayırmasın!
DİN VE İMAN HIRSIZLARI!..
Helâli, haramı, ibâdetlerin nasıl yapılacağını, nelere inanılacağını, her türedi, yalancı kimseye sormamalıdır. Kendi aklı ile, görüşü ile, düşüncesi ile konuşan kimse, din adamı değil, din, îman hırsızıdır. Müslümanların îmanlarını çalar. Bunlar, İslâmiyete açıkça saldıran kâfirlerden daha zararlı ve daha kötüdür. Bunların sözlerine, kitaplarına, mecmû’alarına aldanmamalıdır...”
Mahrûk Efendi, bir gece yatarken üzerine ateş düştü ve çok yaşlı olması dolayısıyla bunu def edemedi ve mübârek vücutları yaralandı. Ertesi gün de vefât etti...
Seyyid Mahmûd Hayrani
Mahmûd Hayrani hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleriyle aynı devirde yaşamış büyük velîlerdendir. Peygamber efendimizin temiz soyundan olup seyyiddir. Hayâtı genel olarak Konya Akşehir’de bulunan dergâhında geçmiştir. 1268 yılında vefât etmiştir. Türbesi Akşehir’de Seyyid Mahallesinde, Sultan Dağının etekleri üzerindedir.
Mahmûd Hayrani hazretleri vefât etmeden kısa bir zaman önce kendisinden nasihat isteyen bir zata buyurdu ki:
“Ey mağrûr zengin! Dünyânın çabuk geçip, gidici malı, parası, seni aldatmasın! Bunlar, senden önce, başkalarının idi. Senden sonra da, başkasının olacak. Cehennemin şiddetli azâbını düşün! Zekâtını ayırıp vermediğin o mal, uşrunu vermediğin o buğday, hakîkatde zehirdir. Malın hakîkî sâhibi, Allahü teâlâdır. Zenginler, Onun vekîlleri, me’mûrları, fakîrler de, âilesi, akrabâsı demektir. Vekîllerin, Allahü teâlânın borcunu fakîrlere vermesi lâzımdır. Zerre kadar iyilik eden iyiliğini bulacaktır. Ha-dîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, iyilik edenlere, karşılığını elbette verecektir) buyuruldu. Haşr sûresi, dokuzuncu âyet-i kerîmede, (Zekâtını veren, elbette kurtulacaktır) müjdelendi...
Kıyâmete ve Cehennem azâbına inanan zenginlerin, mallarının zekâtını, tarla mahsûllerinin, meyvelerin uşrunu vererek, bu azâblardan kurtulmaları lâzımdır. Hadîs-i şerîfte, (Zekât vererek, malınızı zarardan koruyunuz!) buyuruyor.
Ey gaflet şerâbının serhoşu! Dünyânın zevk ve safâsı peşinde, dahâ ne kadar koşacaksın? Bu kıymetli ömrü harâmdan, helâlden mal yığmakta, ne zamâna kadar ziyân edeceksin? İslâmiyyetin emir ve yasaklarına aldırış etmezsin! Azrâîl aleyhisselâmın gelip cânını zorla alacağı, ecel arslanı pençesini sana takacağı, can verme acılarının başına geleceği, şeytânın, îmânını çalmak için kastedeceği, dostlarının, vah vah öldü, siz sağ olun, diye evlâdına taziye edecekleri vakti düşün!..
“ÖYLE BİR?İYİLİK?ET?Kİ!..”
Düşün, kabir ve âhıret suâllerine ne cevâb hâzırladın? Kendine acı! Suâle çekileceksin. Hâlbuki, verecek cevâbın yok. Cehenneme girersen, ateşine dayanamazsın. Kendine ve herkese öyle iyilik et ki, başkası iyilik yapınca, sen yaptın sansınlar. Kendine ve kimseye kötülük etme ki, başkası bir fenâlık yapınca, sen yaptın sanmasınlar...”
.
Maksûd Dede
Maksûd Dede, Halvetî yolu büyüklerindendir. Tokat’ta doğdu. 1562 (H.970) târihinde günümüzde Yunanistan sınırları içinde bulunan Serez’de vefât etti...
Maksûd Dede, Sünbül Sinân hazretlerinin sohbetlerinde kemâle gelip, olgunlaştı. Ümmî idi, lâkin gönlü mânevî ilimlerle dolmuştu. Hocası onu hak yolun bilgilerini öğretmesi için Rumeli’ye gönderdi. Maksûd Dede sonradan Serez’e yerleşti...
Maksûd Dede vefatından kısa bir zaman önce yaptığı vasiyetlerde buyurdu ki:
“Bir kimsenin Müslüman olmasına alâmet, İslâm düşmanlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, Tevbe sûresi yirmisekizinci [28] âyetinde kâfirlere (Neces) yâni pis dedi. Doksanbeşinci [95] âyetinde de (Rics) buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümanların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmanlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifâ beklemek ve hele onlar vâsıtası ile duâ ve ibâdet etmek boşuna uğraşmaktır. Mümin sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Kâfirlerin duâları ancak dalâlettedir) buyuruldu. Yâni, İslâm düşmanlarının duâları kabûl olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan duâları Allahü teâlâ hiçbir zaman kabûl etmez. Böyle duâların Müslümanlara faydası olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, duâ ederken, putlarını, Allahın düşmanlarını araya korlar. Onlardan duâ beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır...
“RÂZI OLDUK, SEVİNDİK...”
Müslümanlık demek, Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin râzı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahü teâlânın râzı olduğu şeyden daha kıymetli ne olabilir? Allahü teâlânın Rabbimiz olmasına ve İslâmiyetin dînimiz olmasına ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberimiz olmasına râzı olduk, sevindik. Peygamberlerin efendisi olan Muhammed hurmetine beni Müslüman olarak yaşat ve Müslüman olarak öldür yâ Rabbî!”
İbrâhim Tennûrî hazretleri
İbrâhim Tennûrî hazretlerinin Sivaslıdır. Akşemseddîn hazretlerinin talebesidir. Hocası Akşemseddîn’le birlikte İstanbul’un fethinde de bulunduğu rivâyet edilmiştir. 1482 (H.887) senesinde Kayseri’de vefât etti...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kimyâ-i saadet kitabı ilim kısmında buyuruyor ki: Her müminin, en önce, Ehl-i sünnet îtikatını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan sonra, iki şey öğrenmesi lâzım olur. Biri kalb için olan, ikincisi beden için lâzım olan bilgidir. Beden için olan bilgi de ikidir. Biri yapacağı emirler, ikincisi sakınacağı yasaklardır. Emirleri öğrenmek şöyle olur: Sabah vakti, yeni Müslüman olan kimsenin, öğle vakti gelince abdestin ve namazın farzlarını öğrenmesi, hemen farz olur. Sünnetlerini öğrenmesi de sünnet olur. Akşam olunca, akşâm namazının üç rekât olduğunu öğrenmesi farz olur. Ramazan gelince, orucun farzlarını öğrenmesi farz olur. Zengin olunca, bir sene sonra, zekâtı öğrenmesi farz olur. Haccı öğrenmesi, hacca gideceği zaman farz olur. İşte, her şeyi zamanı gelince öğrenmesi farz-ı ayn olur. Meselâ evlenmek istediği zaman, nikâh bilgilerini, kadın, erkek haklarını, kadınların özür hâllerini öğrenmesi farz olur. Bir sanata, ticârete başlayınca, bunlardaki emir ve yasakları, fâizi öğrenmesi lâzım olur. Hangi sanata başlayacaksa zamanın ona âid fen bilgilerini de mektepte öğrenmesi farz olur. (Herkese kendi sanatını okuması, öğrenmesi farz olur. Başka sanat bilgilerini öğrenmesi farz olmaz.)
HARAMLARI ÖĞRENMEK...
Haramları öğrenmek de, herkese başka türlü farz olur. Meselâ, erkeklerin ipek giydiği bir yerde bulunanların, ipek giymenin haram olduğunu öğrenmesi ve bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi farz olur. Ehl-i sünnet îtikatını kısaca öğrenmek ve iyi ve kötü huyları öğrenmek, farz-ı ayndır. Yâni, herkesin öğrenmesi farzdır. Abdesti, guslü, namazı ve orucu ve haramları da, her Müslümanın öğrenmesi farz-ı ayndır. Cenâze namazını, ölüye hizmeti ve sanat ve ticâret bilgilerini (ve bugünün silâhlarını yapmak ve kullanmak için, fen bilgilerini iyi) öğrenmek farz-ı kifâyedir. Yâni lâzım olan kimselerin öğrenmesi farz olup, başkalarına farz olmaz.”
Mahrez bin Halef
|
Mahrez bin Halef hazretleri, Tunus’ta yetişen velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 953 senesinde doğdu. Tunus ve çevresindeki şehirlerde Ehl-i sünnet îtikâdını öğretti. 1032 yılında râfızîler tarafından şehîd edildi.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
|
“Dünya ve âhıret saadetlerine, rahatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünya ve âhıretin efendisi, mahlûkların en üstünü, en kıymetlisi olan Muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. O yüce Peygambere ve Onun temiz Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine en iyi duâlar ve en üstün selâmlar olsun! Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı İslâmiyyeye yâni İslâmiyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeye çalışmaktır. Çünkü İslâm ile küfür birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıt şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. Kur’an-ı kerimde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sahibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dînine ve Müslümanlara saldıran] kâfirlerle cihâd etmeyi, onlara karşı sert davranmayı emrediyor. İslâma izzet vermek, kıymetini arttırmak için, küfrü ve kâfirleri yâni İslâm dînine ve Müslümanlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır...
Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün düşmanları ile [Müslümanlara gerici diyenler ile] düşüp kalkmak, onlarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşidli zararlara sebep olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emirlerini yapamaz. Küfre sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazîfeleri yapmaya sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür.
“ONLARLA ARKADAŞLIK ETME!.”
Allahü teâlânın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman olmaya kadar sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslüman olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümanlığı, îmanı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefslerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!..”
.
Mahmûd Çelebi
Mahmûd Çelebi, Seyyid Ahmed Buhârî’nin yetiştirdiği büyük velîlerdendir. Mevlânâ Kırîmî’nin evlatlığıdır. Seyyid Emîr Ahmed Buhârî’nin talebesidir. 1531 (H.938) senesinde İstanbul’da Edirnekapı semtinde vefât etti...
Mahmûd Çelebi vefâtından kısa bir zaman önce oğluna yaptığı nasihatte buyurdu ki:
“Akıllı oğlum! Allahü teâlânın sevmediği bu dünyanın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allahü teâlâya bağlamak sermâyesini elden kaçırmamalıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyayı ele geçirmek için âhıreti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak alçaklık ve ahmaklıktır. Dünya ile âhıret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalbde toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez. Bu iki zıddan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, feda et! Âhıret azâbı sonsuzdur. Dünyada olanlar çok azdır. Allahü teâlâ, dünyayı sevmez, âhıreti sever. Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idaresini Allahü teâlâya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allahü teâlâya bırakmalıdır...
Dünyaya düşkün olanlarla arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehirle öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. Onlarla görüşmekten, arslandan kaçar gibi, hattâ daha çok kaçmalıdır. Arslan insanın yalnız cânını alır. Bu da, âhırette faydalı olur. Dünyaya düşkün olanlarla berâber olmak ise, insanı sonsuz felakete ve zarara sürükler. Onlarla konuşmaktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten ve onları görmekten sakınmalıdır. Sahih olan hadis-i şerifte, (Zengine, zenginliği için alçaklık gösterenin dîninin üçte ikisi gider) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makamları için midir, yoksa değil midir? İyi düşünmek lâzımdır. Malları, mevkileri için olduğunda hiç şüphe yoktur. Bunun sonu da, dînin üçte ikisinin gitmesidir. Artık Müslümanlık nerede, kurtuluş nerededir?
“AĞIR YAZIYORUM; ÇÜNKÜ!..”
Yağlı lokmaların ve uygunsuz kimselerle düşüp kalkmanın, bu yavrunun kalbinde vaazları dinlemeye ve nasihatleri düşünmeye yer bırakmadığını bildiğim için, bu kadar ağır ve sıkı yazıyorum. Hafîf sözlerle, yumuşak kelimelerle uyanmayacağını biliyorum. Sakın! Onların sohbetinden sakın! Onları görmekten sakın! Allahü teâlâ yardımcın olsun! Allahü teâlâ, bizi ve sizi, râzı olmadığı, beğenmediği şeylerden kurtarsın!..”
Kılıçlı Ali Efendi
Kılıçlı Ali Efendi, Kayseri âlimlerindendir. Halk arasında “Kılıçlı Hoca” ve ilmine izâfeten “Büyük Hoca” olarak tanınır. Medresede öğrenciyken, arkadaşları arasında oynanan kılıç-kalkan oyununda, bir arkadaşını kazâen yaralaması üzerine “Kılıçlı“ adıyla anıldı. 1917 (H.1336) senesinde Kayseri’ye bağlı Şıhlı köyünde vefât etti.
Kılıçlı Ali Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Cenâb-ı Hak, hepimizi, dünya ve âhıretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâya tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü cenâb-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünya lezzetlerinden ve bütün âhıret nîmetlerinden daha üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır ve insânlık şerefi ve meziyyeti, Onun İslâmiyetine uymaktır. Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, kat kat daha kıymetlidir. Çünkü (Kaylûle etmek) yâni öğleden önce biraz yatmak, âdet-i şerifesi idi...
İslâmiyetin emri ile fakire verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzusu ile, dağ kadar altın sadaka vermekten daha eftaldir.
Emîr-ül-müminin Ömer, bir sabah namazını cemaat ile kıldıktan sonra, cemaate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Eshâbı dediler ki: (Geceleri sabaha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku bastırmıştır). Emîr-ül-müminin buyurdu ki: (Keşke bütün gece uyuyup da, sabah namazını cemaat ile kılsaydı, daha iyi olurdu).
DÜNYANIN KIYMETİ NEDİR Kİ!
İslâmiyetten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefslerini körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyada birkaç menfaatten ibâret kalır. Hâlbuki, dünyanın hepsinin kıymeti ve önemi nedir ki, bunun birkaçının îtibar olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten daha çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslâmiyete tâbi olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Bâzan bir saatlik çalışmaları, yüzbinlerle senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, İslâmiyete uygun olan amel, Hak teâlânın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir...”
Kıbrıslı Hafız Ali Efendi
Hafız Ali Efendi, Kıbrıs’ta yetişen velîlerdendir. 1846 (H.1262) senesinde Kıbrıs’ın Limasol şehrinde doğdu. Derslerinde Ehl-i sünnet îtikâdını, Eshâb-ı kirâm sevgisini, dört büyük halîfeyi üstün bilmenin ehemmiyetini anlatırdı. Ehl-i beyte derin bir muhabbet besler; “Onları sevip tâbi olanlar kurtulmuştur” derdi. Hafız Ali Efendi 1926 (H.1345) senesinde Kıbrıs’ın Baf kasabasında vefât etti. Hocası İbrâhim Sıdkı Efendinin yanına defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Hadis-i şerifte, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz;
(İki kelime vardır. Söylemesi çok kolaydır. Terâzîde çok ağır gelirler. Allahü teâlâ, bu iki kelimeyi çok sever. Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm) buyurdu. Çok kısa olduğu için, bunu söylemenin çok kolay olduğu meydandadır. Fakat, terâzîde çok ağır olmaları ve Allahü teâlâya çok sevgili olmaları şöyledir ki, birinci kelimesi, Allahü teâlâyı, Ona yakışmayan her şeyden ve mahlûkların alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve taktîs etmektedir. Uzaklaştırmaktadır. Son kelimesi, bütün kemâl sıfatlarının ve güzel şü’ûnların Onda bulunduğunu bildirmektedir. Üstünlükler ve ihsânlar sahibi olduğu gösterilmektedir. Birinci ve sonuncu kelimeler, istigrâk ile, [yâni her şeyi içine alarak] birbirine izâfet edilmiş, bağlanmıştır. Bu iki kelimenin böyle sağlanması, bütün tenzîhlerin ve taktîslerin ve bütün kemâllerin ve cemâllerin Onda bulunduğunu göstermektedir. Baştaki iki kelime, bütün tenzîhleri ve taktîsleri Ona getirmekte, bütün kemâl ve cemâl sıfatlarının Onda olduğunu bildirmektedir. Sondaki iki kelime de, bütün tenzîhlerin ve taktîslerin ve azametin ve kibriyânın Onda olduğunu bildirmektedir. Bu kelimenin bütünü Onda hiçbir noksânlığın bulunmaması, ancak azametinden ve kibriyâsından ileri geldiğini göstermektedir. Bundan dolayı, bu iki kelime terâzîde çok ağır gelmekte ve Rahmâna çok sevgili olmaktadır.
TEVBENİN ANAHTARI!..
Bundan başka, tesbîh, yâni (Sübhânallah) demek, tevbenin anahtarıdır, hattâ özüdür. Bunun için, tesbîh etmek günâhların yok olmasına ve kötülüklerin afv olmasına sebeb olur. Bundan dolayı da, terâzîde çok ağır gelir. Hasenât kefesini doldurur. Rahmâna da sevgili olur. Çünkü Allahü teâlâ, affetmeyi sever...”
.
İbrâhim Şirvânî hazretleri
İbrâhim Şirvânî hazretleri, Azerbaycanda doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 1462 (H.867) târihinde hacca giderken Tebük’te vefât etti. Oraya defnedildi. Vefayından önce oğluna buyurdu ki:
“Yavrum! Bu dünya, imtihan yeridir. Dünyanın görünüşü, yalancı yaldızlarla süslüdür. Kötü kadına benzer. Yüzünü saçlar, kaşlar, ben ile boyamışlardır. Görünüşü tatlıdır. Tâze, güzel, körpe sanılır. Fakat aslında, güzel koku sürülmüş bir ölü gibidir. Sanki bir leştir ve böcekler, akrebler dolu bir çöplüktür. Su gibi görünen bir serâbdır. Zehirlenmiş şeker gibidir. Aslı haraptır, elde kalmaz. Kendini sevenlere, arkasına takılanlara, hiç acımayıp, en kötü şeyleri yapar. Ona tutulan akılsızdır, büyülenmiştir. Âşıkları delidir, aldatılmıştır. Onun görünüşüne aldanan, sonsuz felakete düşer. Tadına, güzelliğine bakan nihâyetsiz pişmanlık çeker. Server-i kâinât, Habîb-i Rabbil’âlemîn buyurdu ki: (Dünya ile âhıret birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz. Birini râzı edersen, öteki gücenir.)
Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünya, nedir biliyor musun? Dünya, seni, Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyler demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi, Allahü teâlâyı unutturacak kadar aşırı olursa, dünya olur. Çalgılar, oyunlar, (Mâlâ-yâni) ile, yâni faydasız, boş şeylerle vakit geçirmek, [kumarlar, kötü arkadaş, kötü filmler, mecmû’a ve romanlar], hep bunun için dünya demektir. Âhırete faydası olmayan ilimler, dersler de, hep dünyadır.
“HANGİ BABAYİĞİT DİNLER!..”
Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkânsızdır. Âhıreti kazanmak isteyenin, dünyadan vazgeçmesi lâzımdır. Bu zamanda, dünyayı tamamen terk etmek, kolay değildir. Hiç olmazsa, hükmen terk etmek, yâni terk etmiş sayılmak lâzımdır. Bu da, her işte İslâmiyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta İslâmiyete uymak lâzımdır. İslâmiyete uymakla ziynetlenen bir kimse, dünyanın zararından kurtulmuş olur ve âhıreti kazanır. Dünyayı, böyle hükmen de terk edemeyen kimse, münâfık demektir. Îmanlı olduğunu söylemesi, âhırette kendisini kurtaramaz. Yalnız dünyada, malını ve cânını korur. Dünyanın bu kadar gösterişli hâli, hademesi, hizmetçileri, tatlı yemekleri, çeşidli şerbetleri, süslü, câzibeli elbiseleri ve nice zevkleri karşısında, hangi babayiğit, hangi bahtiyar kimse, bu doğru söze kulak verip dinler?”
Balıkesirli Lütfullah Efendi
Lütfullah Efendi, Balıkesir’de doğdu. Çeşitli medreselerde ders gördükten sonra Ankara’ya gidip Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine talebe oldu. Kısa zamanda yetişti ve hocası tarafından hilâfetle tekrar Balıkesir’e gönderildi. Burada 1404 yılından 1421’deki vefâtına kadar halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı...
Lütfullah Efendi vefatına yakın buyurdu ki:
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin, en büyük mu’cizesi Kur’ân-ı kerîmdir. Kıyâmete kadar bâkî kalacakdır. İnsanların dilinde okunacak ve sahîfelerde yazılı duracaktır. Hattâ Kur’ân-ı kerîm bir değil binlerce mu’cizedir. Onun en kısa bir sûresinde, meselâ Kevser sûresinde sayısız mu’cizeler vardır. Bütün insanlar birleşseler, Arabların belîğleri bir araya gelip yardımlaşsalar, bir âyet-i kerîmesini söylemekten âcizdirler. Kur’ân-ı kerîm, fesâhat ve belâgatta o kadar yüksektir ki, Arab kabîlelerinin bütün fasîhleri ve belîğleri onun benzerini söylemeye güç yetiremezler...
Kur’ân-ı kerîmin îcâzından biri de nazmının şâmil olduğu haberlerdir. Geçmiş asırlarda ve beldelerde, geçmiş ümmetlerin vak’alarını ve dinlerindeki hükümleri bildirmesidir. Ehl-i kitâbın âlimleri, ömürlerini bunları araştırmak ve öğrenmek için harcamışlar ve tam olarak öğrenememişlerdir. Ehl-i kitâb âlimlerinin Resûlullah Efendimize gelerek görüşüp, konuştukları ma’lûmdur. Çok kerre ehl-i kitâb âlimleri, Resûlullaha suâl sorarlardı ve suâllerini cevâblandıran âyet-i kerîmeler nâzil olurdu. Hepsi tasdîk ederler, inkâr etmeye mecâlleri kalmazdı.
Kur’ân-ı kerîm, gayba âid ve gelecekte olacak hâdiseleri bildirmesi bakımından da mu’cizedir. Bunlardan bir kısmı vâki’ olmuştur. Bir kısmı da şübhesiz vukû’ bulacaktır.
“ONUN KORUYUCUSU BİZİZ!”
Kur’ân-ı kerîmin mu’cize yönlerinden biri de kıyâmete kadar korunmasıdır. Allahü teâlâ [Hicr sûresi 9. âyetinde meâlen] (Doğrusu, kitâbı [Kur’ân-ı kerîmi] Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz) buyurdu.
Kur’ân-ı kerîm, tahrîf edilmeden ve değişdirilmeden gelmiştir. Nice mülhidler ve zındıklar ve bilhâssa Karâmıta fırkası onu değiştirmek için uğraşmışlardır. Bir kelimesini ve bir harfini dahî değişdirememişlerdir. Kıyâmete kadar da değiştirilemeyecektir.
Kutbüddîn İznîkî hazretleri
Kutbüddîn İznîkî hazretleri, evliyânın önde gelenlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. Tebriz, Meraga ve Şirvan’da yaşadı. 1415 (H.818) târihinde İznik’te vefât etti. 1418’de vefât ettiği de rivâyet edilmektedir...
Kutbüddîn İznîkî hazretleri evliyânın büyüklerinden Muhammed Harezmî hazretlerinin talebesi idi. Onun sohbetlerinde yetişip kemâle geldi, olgunlaştı. Kutbüddîn İznîkî’nin oğlu Muhammed bin Kutbüddîn İznîkî de derin âlim idi. Yazdığı Mızraklı İlmihal, Osmanlı devletinde temel dini kitaplardandı.
Kutbüddîn İznîkî vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize, evliyâyı ve âlimleri sevmeyi nasîb etti, gönlümüzü onlara bağladı. Peygamberlerin en üstününe selâmlar olsun ki, O, Resûllerin imâmı ve hem de sonuncusudur. O, Muhammed Mustafâ’dır ki, dünyâda ümîdimiz O’nadır, âhırette O’ndan şefâat umarız. O’nun yüksek mertebede olan Ehl-i beytine ve Eshâbına selâm olsun! Onlara uyanlar hidâyet üzeredirler. Bütün evliyâya ve âlimlere uyanlar, İslâmiyetin hem zâhiri hem de bâtını üzere dururlar. Gerçek tâlibler ki, dâimâ halvette ve hem ibâdette dururlar. Mü’minler ve sâlihler ki, gece-gündüz Hak yardımıyla Hak yolunda ve tâatte dururlar.
Ey kardeşim! Bir kişinin senin katında hâceti (ihtiyâcı) olsa, sen onu bitirirsen, Allahü teâlâ senin yetmiş türlü dünyâ ve âhıret hâcetini giderir.
ALLAH’TAN KORKMAK!..
Eğer bir kişi bütün yer ehli kadar ibâdet etse ve bütün gök ehli kadar tâat etse, îmânı Ehl-i sünnete uygun değilse kabûl olmaz. Zîrâ amelin kabûl olunması ve îmânın dürüst olması, takvânın şartıdır. Takvâ, Allahtan korkmaktır. Allahı bilmeyince, O’nun azametini ve celâlini anlamayınca, Allahtan korkmak hâsıl olmaz. Dînin ve îmânın aslı ve ilmin temeli, Allahü teâlâyı bilmek ve birliğini kalb ile tasdîk etmektir. Şöyle ola ki, eğer başını kesseler ve bütün varlığını alsalar râzı olasın; Allahü teâlânın birliğini gönülden çıkarmayasın...”
Seyyid Celâl Buhârî
Seyyid Celâl Buhârî hazretleri, Hindistan evliyâsının büyüklerindendir. 1307 (H.707) yılında doğdu, 1383 (H.785) yılında Gücerât’ın Ahmedâbâd şehrinde vefât etti. Hocası Nasıruddîn Mahmûd, Nizâmüddîn Evliyâ’nın halîfesiydi...
Seyyid Celâl Buhârî hazretleri vefatından bir müddet evvel kendisinden nasihat isteyen bir zata buyurdu ki:
“Müslümanların bir araya gelmesi, yâ istifâde etmek veya fayda vermek içindir. Bu ikisinden biri bulunmayan topluluğun hiç kıymeti yoktur. Din büyüklerinin yanına boş olarak gelmelidir ki, dolmuş olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsânda bulunması için, boş olduğunu bildirmek lâzımdır. Böylece feyz, ihsân yolu açılır. Dolu gelmek, daha doldurarak dönmek iyi olmaz. Çok dolmak, doyduktan sonra, daha almak hastalıktan başka bir şey yapmaz.
Ey mes’ûd kardeşim! Bize ve size her şeyden önce lâzım olan, îtikadı Kitaba ve sünnete uygun olarak düzeltmektir. Doğru yolun âlimlerinin Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak îtikat etmek lâzımdır. Çünkü, Kitaptan ve Sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünkü her bid’at sahibi, [türedi reformcular] ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.
İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer’ıyyeyi öğrenmektir. Yâni helâli, haramı, farzı, vâcibi öğrenmektir.
Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmaktır.
Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tasavvuf büyüklerine mahsûstur...
DÖRT TEMEL VAZİFE!..
Îtikatı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer’iyyeyi öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzelmedikçe de, ibâdetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte yapılmadıkça, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikte yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkça, geriye kalan her şey lüzûmsuzdur ve faydasızdır...”
Karahisârî Abdürrahîm Efendi
Doğum tarihi ve hayatı hakkında fazla bilgi bulunamayan Abdürrahîm Efendi, Akşemseddîn hazretlerinin talebesi ve halîfesidir. İstanbul’un fethinde bulunmuş, sonra hocasıyla berâber Göynük’e gitmiştir. Türbesi Afyonkarahisar’dadır. Vefatından kısa bir zaman önce bir gence nasihat olarak buyurdu ki:
“İnsan ömrünün en iyi zamanı olan, gençlik günlerinde, işlerin en iyisi ve faydalısı olan, sahibin, yaratanın emirlerini yapmaya, Ona ibâdet etmeye çalışmalı, İslâmiyetin yasak ettiği haramlardan, şüphelilerden sakınmalıdır. Beş vakit namazı cemaat ile kılmayı elden kaçırmamalıdır. Nisap miktârı ticâret malı olan Müslümanların, bir sene sonra zekât vermeleri emrolunmuştur. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu, kullarına çok acıdığı için, yirmidört saat içinde ibâdete, yalnız beş vakit ayırmış, ticâret eşyasından ve çayırda otlayan dört ayaklı hayvanlardan, tâm veya yaklaşık olarak ancak, kırkta birini fakirlere vermeyi emir buyurmuştur. Birkaç şeyi haram edip, çok şeyi mubâh etmiş, izin vermiştir. O hâlde, yirmidört saatte bir saat tutmayan bir zamanı, Allahü teâlânın emrini yapmak için ayırmamak ve zengin olup da, malın kırkta birini Müslümanların fakirlerine vermemek ve sayılamayacak kadar çok olan, mubâhları bırakıp da, haram ve şüpheli olana uzanmak, ne büyük inat, ne derece insâfsızlık olur...
Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytanlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele pekçok sevap verilir. İhtiyârlıkta dünya zevkleri azalıp, güç kuvvet gidip, arzulara kavuşmak imkânı ve ümitleri kalmadığı zamanda, pişmanlıktan, âh etmekten başka bir şey olmaz. Çok kimselere bu pişmanlık zamanı da, nasip olmaz...
“DOSTLARIMDAN AYRILINIZ”
Peygamberimizin haber verdiği sonsuz azâblar, çeşitli acılar, elbette olacak, herkes cezâsını bulacaktır. İnsan ve cin şeytanları, bugün, Allahü teâlânın affını, merhametini ileri sürerek aldatmakta, ibâdetleri yaptırmayıp, günahlara sürüklemektedir. Hâlbuki, iyi bilmeli ki, bu dünya, imtihan yeridir. Bunun için, burada dostlarla düşmanları karıştırmışlar, hepsine merhamet etmişlerdir. Hâlbuki, kıyâmette, düşmanları, dostlardan ayıracaklardır. Nitekim, Yasîn sûresinde, (Ey kâfirler, bugün, dostlarımdan ayrılınız!) meâlindeki âyet-i kerime, bunu haber vermektedir...”
İbrâhim Medenî hazretleri
İbrâhim Medenî hazretleri Boyabat’ta doğdu. İstanbul’da ilim tahsîli yaptı. Sonra Medîne-i münevvereye gitti ve orada yerleşti. 1601 (H.1010) senesinde Medîne’de vefât etti...
İbrâhim Medenî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, Peygamberler vâsıtası ile, insanlara, sonsuz kurtuluş yolunu göstermiş ve sonsuz azâbdan kurtarmıştır. Eğer Peygamberlerin mübârek vücûdları olmasaydı, Allahü teâlâ, zâtını ve sıfatlarını kimseye bildirmezdi. Kimsenin, Allahü teâlâdan haberi olmazdı. Kimse Ona yol bulamazdı. Allahü teâlânın emirleri ve yasakları bilinemezdi. Allahü teâlâ ganîdir. Yâni hiçbir şeye muhtaç değildir. İnsanlara acıdığı için, insanlara iyilik ederek, emir ve yasakları göndermiştir. Emirlerin ve yasakların faydaları insanlaradır. Allahü teâlâya hiç faydaları yoktur. Allahü teâlânın, bunlara ihtiyacı yoktur...
Bütün Peygamberlerin dinlerinin aslı, temeli birdir. Başka başka değildir. Hep aynı şeyi söylemişlerdir... Allahü teâlâ, bir vakit, o vaktin insanları için, zamanlarına ve hâllerine uygun emirleri, bir ülül’azm Peygambere göndermiş ve o insanların, buna uymalarını emir buyurmuştur. Birçok sebepler, faydalar için, Allahü teâlâ, ahkâm-ı şer’iyyede değişiklikler yapmaktadır. Çok defa, din sahibi, aynı bir Peygambere, başka başka zamanlarda, birbirine uymayan emirler göndermiştir. Yâni, önceki emirleri, sonradan neshetmiş, değiştirmiştir.
“İBÂDET ANCAK O’NA YAPILIR”
Bütün Peygamberlerin, söz birliği ile söylediği hiç değişmeyen sözlerden biri, Allahü teâlâdan başka, bir şeye ibâdet etmemek, Allahü teâlâya şerîk, ortak yapmamaktır. Mahlûklardan bazısını, başkalarına rab, mâbut yapmamaktır. Bu sözü, yalnız Peygamberler söylemiştir. Onların yolunda gidenlerden başka, hiç kimse bu devletle şereflenmemiştir. Peygamberlerden başkaları, bu sözü söylememiştir. Peygamberlere inanmayanlardan bir kısmı, Allahü teâlânın bir olduğunu söylemişse de, bunlar, yâ Müslümanlardan işiterek söylemiş veya varlığı lâzım olan, birdir, demiştir. İbâdet olunacak, yalnız Odur dememişlerdir. Hâlbuki Müslümanlar hem varlığı lâzım olan, hem de ibâdet olunmaya hakkı olan birdir, demektedir. (Lâ ilâhe illallah) demek, ibâdet olunacak, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur. İbâdet ancak Ona yapılır, demektir...”
Abdullah bin Ebî Zeyd
Abdullah bin Ebî Zeyd hazretleri, 922 yılında İspanya’nın (Endülüs) Nefza şehrinde doğdu. Daha sonra Afrikiyye’ye (Tunus) gelerek Kayrevân’a yerleşti ve “Kayrevânî” nisbesiyle meşhûr oldu. Kuzey Batı Afrika’da Mâlikî mezhebini, yetiştirdiği talebeleri ve yazdığı kitaplarıyla yaygın hale getirdiği için “Mâlik-üs-Sagîr” lakabıyla tanındı. 996’da Kayrevân’da vefât edip oraya defnedildi...
Abdullah bin Ebî Zeyd hazretleri buyurdu ki:
“Güzel huylu olmaya çalışın. Bu hususta Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki: (Sarı sabır maddesi balı bozduğu gibi, kızgınlık da îmanı bozar.)
[Beyhekî ve Ebû Nu’aymın bildirdikleri] hadis-i şerifte, (Allah için aşağı gönüllü olanı, Allahü teâlâ yükseltir. Bu, kendini küçük görür. Fakat, insanların gözünde büyüktür. Bir kimse, kendini başkalarından üstün tutarsa, Allahü teâlâ onu alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Kendini yalnız kendisi büyük görür. Hattâ köpekten, domuzdan daha aşağı görünür) buyuruldu.
[Ebû Ya’lânın bildirdiği] hadis-i şerifte, (Bir kimse, dilini tutarsa, Allahü teâlâ onun utanacak şeylerini örter. Gazabını tutarsa, kıyâmet günü Allahü teâlâ azâbını ondan çeker. Bir kimse, Allahü teâlâya yalvarırsa, kabûl eder) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte, (Bir Müslüman din kardeşinin ırzına veya malına saldırırsa, malın, paranın geçmez olduğu gün gelmeden önce, onunla helâllaşsın! [Helâllaşmazsa] iyi amelleri varsa, hakkı ödeninceye kadar bu amellerinden alınır. İyi amelleri yoksa, hak sahibinin günahları buna yükletilir) buyurdu.
“MÜFLİS KİMDİR?”
Bir hadis-i şerifte, (Müflis kimdir, biliyor musunuz?) buyurdu. “Bizim bildiğimiz müflis, parası, malı olmayan kimsedir” dediler. (Ümmetimden müflis şu kimsedir ki, kıyâmet günü namazları ile, oruçları ile ve zekâtları ile gelir. Fakat, kimisine sövmüştür. Kiminin malını almıştır. Kiminin kanını akıtmıştır. Kimini dövmüştür. Hepsine bunun sevaplarından verilir. Haklarını ödemeden önce sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları alınarak buna yüklenir. Sonra Cehenneme atılır) buyurdu.
Allahü teâlâ bizi ve sizi, hep doğru söyleyenin haber verdiği bu hadis-i şeriflere uymakla şereflendirsin!..”
Kâsım Halîfe
Kâsım Halîfe hazretleri, büyük velî Alâeddîn Ali Semerkandî hazretlerinin halîfesi olup, on beşinci yüzyılda yaşamıştır. Kabri Konya Meram’daki eski Yaka Bağlarının yakınında bulunan câmi yanındadır...
Kâsım Halîfe hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Herkese karşı yumuşak huylu olun. Çünkü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdu ki: (Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.)
Hazreti Âişe’ye buyurdu ki: (Yumuşak davran! Sertlikten ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliğini giderir.)
Hadis-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur.)
(İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır.)
(Kendisine yumuşaklık verilen [müslüman] kimseye dünya ve âhıret iyilikleri verilmiştir.)
(Hayâ, îmandandır. Îmanı olan Cennettedir. Fuhuş, kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir.)
(Cehenneme girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösteren [bir müslüman]dir.)
(Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, burnuna yuları takılmış deve gibidir. Yürütmek istenirse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine oturtmak istenirse, hayvan oraya oturur.)
(Kızdığı zaman istediğini yapabilecek [müslüman] bir kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır: Cennette istediğin yere git, der.)
“KIZMA, SİNİRLENME!..”
(Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zayıftırlar, güçleri yetmez. Bir şey yapmak için yemin ederlerse, Allahü teâlâ, bu [müslüman]ların yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler.)
(Bir kimse ayakta iken kızarsa, otursun. Oturmakla geçmezse yatsın!)
Bir kimse Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizden nasihat istedi, (Kızma, sinirlenme!) buyurdu. Birkaç kere sordu, hepsine de (Kızma, sinirlenme!) buyurdu...”
Kâsım Aynî Efendi
Kâsım Efendi, Anteb’in meşhur velîlerindendir. “Îneci Kâsım” denilmekle de meşhurdur. 1562 (H.970) senesinde Haleb’de vefât etti. Orada medfûndur. Mısır’da Şeyh Emîr Ahmed Hayâlî hazretlerine talebe oldu. Sohbetlerinde bulunup feyz aldı. Tasavvufta yetişip kemâle erdi...
Kânûnî Sultan Süleymân, Emîr Ahmed Hayâlî hazretlerini İstanbul’a dâvet etmişti. Giderken Haleb’e uğradı. Haleb’de onu sevenler huzûruna koşup; “Efendim bize nasîhat etmesi, rehberlik yapması için talebelerinizden birini burada bırakma lütfunda bulunsanız, olmaz mı?” dediler. Bu arzularını kabûl edip, kendisine halîfelik verdiği Kâsım Efendiyi orada halkı irşâd ile vazifelendirdi. Haleb’de insanlara rehberlik yapmakla meşgûl oldu.
Kâsım Aynî Efendi vefatından kısa bir müddet evvel buyurdu ki:
“Dünya hayatı çok kısadır. Âhıretin azâbları pek acı ve sonsuzdur. İleriyi gören akıl sahiplerinin, hazırlıklı olması lâzımdır. Dünyanın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. İnsanın şerefi ve kıymeti dünyalıkla ölçülse idi, dünyalığı çok olan kâfirlerin herkesten daha kıymetli ve daha üstün olmaları lâzım gelirdi. Dünyanın görünüşüne aldanmak akılsızlıktır, ahmaklıktır. Birkaç günlük zamanı büyük nîmet bilerek, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya çalışmalıdır. Allahü teâlânın kullarına ihsân, iyilik etmelidir. Kıyâmette azâblardan kurtulmak için, iki büyük temel vardır: Birisi, Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, saygı göstermektir. İkincisi, Allahü teâlânın kullarına, yarattıklarına şefkat, iyilik etmektir. Hep doğru söyleyici olan Resulullah sallallahü aleyhi ve selem Efendimiz her ne söyledi ise, hepsi doğrudur. Şaka, eğlence, sayıklama sözler değildir. Tavşan gibi gözü açık uyku ne kadar sürecek! Bu uykunun sonu rezil, rüsvâ olmak ve eli boş, mahrum kalmaktır...
“BİZE DÖNMEYECEK MİSİNİZ?”
Mü’minûn sûresinin yüzonbeşinci âyetinde meâlen, (Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattım sanıyorsunuz. Bize dönmeyecek misiniz zannediyorsunuz?) buyuruldu. Her ne kadar, böyle sözleri dinleyecek hâlde olmadığınızı biliyorum. Gençsiniz. İçiniz kaynıyor. Dünya nîmetleri içindesiniz. Herkese sözünüz geçiyor. Her istediğinizi yapabiliyorsunuz. Fakat, size acıdığımız için, iyilik etmek istediğimiz için söylüyoruz. Elinizden bir şey kaçmış değildir. Tevbe edilecek, Allahü teâlâya yalvaracak zamandır...”
.
İbn-i Kavvâm hazretleri
İbn-i Kavvâm hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 1188 (H.584) senesinde Irak’ta Meşhed-i Sıffîn’de doğdu. Limni şehrine giderek orada ilim öğrendi. 1259 (H.658) senesinde Haleb’e yakın olan Alem köyünde vefât etti. Vasıyeti gereği, on iki sene sonra Şam’da Kâsiyûn Dağındaki kabristana nakledilip oraya defnedildi...
İbn-i Kavvâm hazretleri sohbetlerinde ekseri fıkıh ahkamını öğretirdi. Vefatından önceki son dersinde buyurdu ki:
“Beş vakit namâzın farzlarını cemâat ile kılmak, erkeklere Hanefî, Şâfi’î ve Mâlikîde sünnettir. Cemâat ile kılmak vâcibdir diyenler de çoktur. Irâk âlimlerine göre, vâcibi özürsüz bir kerre bile terk etmek günâh olur. Terk etmeyi âdet ederse, söz birliği ile günâh olur. Sünneti terk ise, günâh olmaz. Bir câmide cemâati kaçıran kimsenin, başka câmide araması müstehabdır. Cuma ve bayram namâzlarında ise şarttır. Nâfile namâzları cemâat ile kılmak mekrûhtur. Beş vakit namâzda, bir kişi de cemâat olarak yetişir.
Hastanın, felçlinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemeyen ihtiyârın ve âmânın cemâate gitmesi lâzım değildir. Yardımcıları, nakil vâsıtaları olsa da, lâzım değildir. Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık da, özürdür. Çok rüzgâr, yalnız gece özür olur. Hırsız ve başka sebeple malı gitmek korkusu, fakîr olanın alacaklısından korkusu, canı ve malı için zâlimden korkusu, abdest sıkıştırması, yolcunun nakil vâsıtasını kaçırmak korkusu, hastaya bakmak, imrendiği yemeği kaçırmak korkusu, fıkıh bilgisini öğrenmeyi kaçırmak korkusu, cemâate gitmemek için özürdür.
DAHA ÜSTÜN VARKEN!..
İmâmın bid’at sâhibi olduğunu veyâ abdestin, guslün, namâzın şartlarını gözetmediğini bilmek de özürdür. Bu şartları daha çok bilenin ve gözetenin, başkalarından önce imâm seçilmesi lâzımdır. Bundan sonra, tecvîd ile okuyan seçilir. Hâfız olması şart değildir. Bunlar birkaç kişi ise, vera sâhibi olan seçilir. Vera, şüphelilerden kaçınmak demektir. Bundan sonra, yaşı çok olan seçilir. Bundan sonra, sıra ile, huyu, yüzü, nesebi, sesi, elbisesi güzel olan seçilir. Bunlar birkaç kişi ise, aralarından malı, mevkisi çok olan seçilir. Bunlar da benziyor ise, mukîm müsâfire imâm olur. Seçimde uyuşulmazsa, çoğunluğun seçtiği imâm olur. Dahâ üstünü varken, başkası seçilirse, çirkin olur. Fakat, günâh olmaz.”
.
Abdurrahmân Efendi
Şeyhîzâde Abdurrahmân Efendi, Gelibolulu Süleymân efendinin torunudur. “Dâmâd” adı ile meşhûrdur. Rumeli kâdî-askeri idi. 1078 [m. 1668] de vefât etdi. (Mecma’ul-enhür) adındaki (Mültekâ şerhı) meşhûrdur. (Mecma’ul-enhür)ün ikinci cildinde diyor ki:
“Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem (Yabancı kadınların, yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir) buyurdu. Nûr sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Ey Resûlüm! Mü’minlere söyle, harâma bakmasınlar ve avret yerlerini harâmdan korusunlar! Îmânı olan kadınlara da söyle, harâma bakmasınlar ve avret yerlerini harâm işlemekten korusunlar!) buyuruldu.
Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyuruldu: (Komşu kadına ve arkadaşların kadınlarına şehvet ile bakmak, yabancı kadınlara bakmaktan on kat dahâ günâhtır. Evli kadınlara bakmak, kızlara bakmaktan bin kat dahâ çok günâhtır. Zinâ günâhları da böyledir.)
(Üç şey, göze cilâ verir: Yeşilliğe, akar suya ve güzel yüze bakmak) ve (Üç şey gözü kuvvetlendirir: Sürme çekmek, yeşilliğe ve güzel yüze bakmak) hadîs-i şerîfleri, bakması helâl olan kimselere bakmanın fâidesini bildirmekdedir. Yoksa, yabancı kadınlara, kızlara bakmak, gözü za’îfletir ve kalbi karartır.
Hâkim, Beyhekî ve Ebû Dâvüd bildiriyorlar ki: Ebû Ümâme radıyallahü anhın bildirdiği hadîs-i merfû’da, (Yabancı bir kızı görüp de, Allahü teâlânın azâbından korkarak, başını ondan çeviren kimseye Allahü teâlâ ibâdetlerin tadını duyurur) buyuruldu...
Bir hadîs-i şerîfte, (Allah için yapılan cihâdda düşmanı gözleyen veyâ Allah korkusundan ağlayan veyâ harâmlara bakmayan gözler, kıyâmette Cehennem ateşini görmeyeceklerdir) buyuruldu.
İLİMDEN ÖNCE EDEP!..
Yedi veyâ on yaşında olan gösterişli kızlar ve onbeş yaşını dolduran veyâ bâliga olan bütün kızlar, kadın hükmündedir.
Kadınların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları ve yabancı erkeklere, lüzûmsuz yere, seslerini duyurmaları, erkeklere şarkı söylemeleri, plâk ile, film ile de duyurmaları, Kur’ân-ı kerîm, mevlid, ezân okuyarak duyurmaları büyük günâhdır...”
Şeyhîzâde, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki: “Biz bir âlime gittiğimizde, bize göre, ondan edep ve terbiyeyi öğrenmek, onun ilminden istifâde etmekten önce gelirdi.”
.
Şâhî Mûytâb hazretleri
Şâhî Mûytâb hazretleri, Hindistan’da Bedâyûn şehrinde yetişen evliyânın büyüklerindendir. On ikinci asrın sonları ile on üçüncü asrın başlarında yaşamıştır. Kâdı Hamîdüddîn Nâgûrî’nin derslerinde yetişti. İlim öğrenmekteki aşk ve gayreti ile kısa zamanda yetişip, büyük âlimlerden, zamânında bulunan evliyânın önde gelenlerinden oldu... Bu mübarek zat buyurdu ki:
“Bu zemânınız fırsattır. Fırsat da, büyük ni’mettir. Sıhhat ile ve üzüntüsüz geçen vakitler, bulunmaz ganîmettir. Her sâati Allahü teâlâyı zikr etmek ile geçirmelidir. Resûlullaha uygun olan her iş, hattâ alışveriş bile zikr olur. O hâlde, her hareketin, her duruşun, Resûlullaha uygun olması lâzımdır. Böylece, hepsi zikr olur. (Zikr) demek, gafleti tard etmektir. Ya’nî, Allahü teâlâyı hâtırlamakdır. İnsan her hareketinde, her işinde, Allahü teâlânın emrini ve yasağını gözetince, emir ve yasakların sâhibini unutmaktan kurtulur ve dâima zikr etmiş olur...
Haccın hakîkatı Müslümanlardan büyük bir topluluğun bir araya gelmesidir. Öyle bir vakitte bir araya gelirler ki, o vakitte peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve sâlihler gibi Allahü teâlânın nîmetlerine kavuşmuş olanların hallerini hatırlarlar. Hac ibâdetinin yapıldığı mukaddes yerler görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır. Hac zamânı, Müslümanlar birbirlerinden istifâde ederler. Aynı zamanda hac meşakkatli bir yolculuk olduğu için, büyük bir gayret îcâb ettirir. Nasıl yeni îmânla şereflenen bir kimsenin daha önceki günahları siliniyorsa, ihlâsla yapılan ve kabûl olan hac da günahlar için keffârettir.”
Şâhî Mûytâb hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“HER MAHLUK MUHTAÇTIR!”
“İnsan demek, muhtaç demektir. Değil insanlar, her mahlûk muhtaçtır. Hattâ, insanın iyiliği, güzelliği, muhtaç olmasından ileri gelmektedir. İnsanın kulluk yapması, gönlü kırık olması, hep bu ihtiyâcındandır. İnsan muhtaç olmasaydı, âsî, taşkın, azgın olurdu... Mahlûklara gönül bağlamaktan kurtulmuş olan fakîrler, sebeblere yapışmaya muhtaç oldukları zamân, bu ihtiyaçlarını, sebeplerin sâhibine, yaratıcısına söylerler. Sebeplere kavuşunca, Ondan bilirler. Gönderen de O, göndermeyen de O derler. Allahü teâlâ, birçok düzenler ve fâideler olması için, her şeyi sebeble yaratmaktadır. İyiliğe sebeb olanlara iyi, kötülüğe vâsıta olanlara kötü demiştir...”
.
Karabaş Ali Efendi
Karabaş Ali Efendi 1611 (H.1020) senesi Arapgir’de doğdu. Tahsilini burada tamamladıktan sonra Kastamonu vilâyetine hicret edip, burada Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerine talebe oldu. Onun sohbetlerinde yetişip velîlik makamlarına yükseldi. Sonra İstanbul’a geldi ve Üsküdar’daki Mehmed Paşa Câmiinde vaaz ve nasîhatlerde bulundu. Sultan Dördüncü Mehmed Han da vaazlarına gelirdi ve vaazın başından sonuna kadar gözyaşları dökerdi...
Ali Efendi, 1685 (H.1097) senesi hac yolunda, Mısır’a üç konak mesâfede Kal’a-i Nahl denilen yerde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önceki vaazında buyurdu ki:
“İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran yarar şey, namazdır. Peygamberimiz, (Namaz dînin direğidir. Namaz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namazı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur... İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namaz, doğru namaz değildir. Görünüşte namazdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır. Sonsuz ihsân sahibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir. Namazları cemaat ile ve huşû’ ve hudû’ ile kılmalıdır. Çünkü, insanı dünyada ve âhırette felaketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namazdır. Mü’minûn sûresi başındaki âyet-i kerimede meâlen, (Müminler herhâlde kurtulacaktır. Onlar, namazlarını huşû’ ile kılanlardır) buyuruldu...
GENÇLERİN İBÂDETİ KIYMETLİ
Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat daha çok olur. Düşman saldırdığı zaman, askerin ufak bir iş görmesi, pekçok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için daha kıymetlidir. Çünkü, nefslerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet etmek istememesine karşı gelmektedirler. Eshâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din düşmanları arasından çıktıkları için şerefli oldular. Peygamberimiz bir hadis-i şerifte, (Fitnenin, fesatın çoğaldığı zamanda ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu. Görülüyor ki, din düşmanlarının güçlük çıkarması, ibâdetlerin şerefini arttırmakta, sevabı kat kat çoğalmaktadır. Zarar yapmak istemeleri, Müslümanlar için faydalı olmaktadır...”
.
Kanadıkırıkzâde Mustafa Efendi
Kanadıkırıkzâde Mustafa Efendi, kıymetli âlim ve velîler yetiştirmiş bir aileden olup eski Maraş Müftîsidir. 1918 yılında vefât etti. Kabri, Kahramanmaraş’ta Şâzibey Câmii bahçesindedir...
Mustafa Efendi vefatından kısa bir zaman önce bir vaazında buyurdu ki:
“Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydâna çıkarırsa, yüz şehîd sevâbı kazanır. Yâ bir farzı veyâ vâcibi meydâna çıkarmanın sevâbı ne kadar çok olur! O hâlde, namâzda, ta’dîl-i erkâna dikkat etmelidir. Ya’nî, rükü’da ve secdelerde ve kavmede ve celsede tumânînet bulduktan, ya’nî her azâ hareketsiz oldukdan sonra biraz durmalıdır ki, Hanefî âlimlerinin çoğu, buna vâcib demiştir. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Şâfi’î ve Mâlik ise, farz demiştir. Bazı Hanefî âlimleri de sünnet demişlerdir. Müslümânların çoğu, bunu yapmıyor. Bu bir ameli meydâna çıkarana, Allah yolunda harb edip cânını veren yüz şehîd sevâbından çok sevâb verilir. Ahkâm-ı şer’iyyeden hepsi de böyledir. Yanî helâl, harâm, mekrûh, farz, vâcib ve sünnetlerden birini öğretip, gereğini yaptıran, böyle sevâb kazanır...
Bir kimseden sebebsiz, zor ile haksız olarak alınan bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüzlerle lira sadaka vermekten, kat kat dahâ sevâbdır. Bir kimse, Peygamberlerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vesselâm” yaptığı ibâdetleri yapsa, fakat, üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, Cennete giremiyeceği bildirilmiştir...
“KURTULUŞ YOLU BUDUR!”
Hülâsa, zâhiri, yanî bütün azâları ahkâm-ı şer’ıyyeyi yapmakla bezedikten sonra bâtına teveccüh etmeli, böylece, yapılan ameli gafletten uzak tutmalıdır. Kalbin imdâdı olmadan azânın ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmakla bezenmesi çok güçtür. Âlimler, böyle olur, şöyle olmaz diye fetvâ verirler. Bunları yapmak ise, Allah adamlarının işidir. Kalbin temizlenmesine, nûrlanmasına çalışmak, her azânın, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmasına sebeb olur. Yalnız kalb ile uğraşıp, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmayan mülhiddir. Doğru yoldan sapıktır. Böyle kimselerin kalblerinde ve rûhlarında bir şeyler hâsıl olması, istidrâcdır. Yanî, onları derece derece, yavaş yavaş Cehennemin derinliklerine indirirler. Kalbde ve rûhta hâsıl olan şeylerin doğru ve iyi olmasına alâmet, bütün azânın ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmakla süslenmesidir. Doğru yol, kurtuluş yolu, işte budur!..”
.
Emîr Cihângir Semnânî
Emîr Cihângir Semnânî hazretleri, Hindistan’ın büyük velîlerinden olup seyyiddir. 1405 (H.808) senesinde vefât etti. Kabri Cunpûr’un Keçûnce köyündedir...
Aslen Türkistan’ın Semnân beldesinden olan Semnânî, Emîr Seyyid Ali Hemedânî ile berâber seyahat ederlerdi. Sonunda yolu Hindistan’a düştü. Keşf ve kerâmet sâhibi olmasına rağmen, Şeyh Alâ-ül-Hak’ın talebeleri arasına katıldı. Bu zâtın yanında, sohbet ve hizmetinde bulunmakla, daha yüksek makam ve hâllere kavuştu. Hakîkat ve tevhîd ilmine dâir çok yüksek mânâlı sözleri vardır.
Semnânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İlâç üç türlüdür: Birinci kısım ilâçların te’sîri, fâidesi kat’îdir, meydândadır. Ekmeğin açlığı, suyun susuzluğu gidermesi böyledir. Fâidesi kat’î olan ilâçları kullanmak farzdır. Te’sîri kat’î olan sebeblere yapışmak vâcib, bunları kullanmayıp zarar görmek ise günâhtır. Yangını su ile söndürmek de böyledir. Te’sîri muhakkak olan ilâçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır ve harâmdır. İkinci kısım ilâçların te’sîri kat’î olmadığı gibi, zan ile de değildir. Fâide ihtimâli vardır. Efsûn ya’nî, fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur’ân-ı kerîmden olmayan, ma’nâsız yazılar kullanmak ve ateşle dağlamak ve fal bakarak, uğurlu sanarak kullanılan şeyler böyledir. Üçüncü kısım ilâçlar, birinci ve ikinci kısım arasında olanlardır. Bunların fâideleri kat’î değilse de, fazla zan olunur. Damardan kan alma, deriden hacâmat yapmak, müshil almak, te’sîrleri şübheli olan ilâcı kullanmak böyledir. Bunları kullanmamak, harâm değildir. Çok kimseler için, bunları kullanmak dahâ iyidir. Ba’zan da, kullanmamak dahâ iyi olur.
“İLAÇ KULLANIN!..”
Tevekkül etmek için, bunları terk etmek lâzım değildir. Çünkü Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ey Allahın kulları! İlâç kullanın!) buyurdu. Bir kerre de, (Her hastalığın ilâcı vardır. Yalnız ölüme çâre yoktur) buyurdu. İlâç, kazâ ve kaderi değişdirir mi dediklerinde, (Kazâ ve kader, insana ilâcı kullandırır) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Bütün Meleklerden işittim ki, ümmetine söyle, hacâmat yaptırsınlar. Ya’nî kan aldırsınlar dediler) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Arabî ayın onyedinci veyâ ondokuzuncu veyâ yirmibirinci günleri hacâmat olunuz ki, kan artarsa [ya’nî tansiyon yükselirse], ölüme sebeb olur) buyurdu...”
.
Muhammed Zühdi Efendi
Muhammed Zühdi Efendi, Selahaddîn-i Uşâkî hazretlerinin halîfesidir. Hocası tarafından İstanbul’dan Nazilli’ye, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmek üzere gönderildi. 1806 yılında vefât etti...
Zühdi Efendi, vefatına yakın talebelerine buyurdu ki:
“Gavs-i samedânî seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri (Gunyet-üt-tâlibîn) kitâbında, uzun uzadıya emr-i ma’rûfu anlatıyor. Bir yerinde diyor ki: (Bir kimse, bir günâh işleyeni görüp de menedince, kendine zarar gelmek ihtimâli bulunduğu zamân, acabâ menetmesi câiz olur mu? Bize kalırsa olur. Hattâ çok kıymetli olur. Allahü teâlâ için kâfirlerle cihâd etmek gibi sevâb verilir. Hele zâlim hükûmet adamları elinden mazlûmu kurtarmak ve memleketi kâfirlik kapladığı bir zamânda îmânı izhâr için olunca, böyle zamânlarda, nehy-i münker yapılmasını ulemâ da söylüyor) buyuruyor. Evliyânın büyükleri, sofiyyenin imâmları, emr-i ma’rûfu ve nehy-i münkeri terk edici olsalardı, kitâblarında bunları yazarlar mı ve bu derece mübâlağa ederler mi idi?
Yine Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyuruyor ki: Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere ve akla uygun şeylere (Ma’rûf), bunlara uymayan şeylere (Münker) denir. Bunun beheri iki kısımdır. Birinci kısım ma’rûf ve münkerler meydânda olup, âlim olan ve olmayan bunları bilir. Beş vakit namâz kılmak, Ramazân-ı şerîf ayında oruç tutmak, zekât vermek, hac etmek gibi şeylerin farz olduğu (Ma’rûf) ve zinâ, alkollü içkilerin içilmesi, hırsızlık, yankesicilik, fâiz alıp vermek, başkasının malını gasbetmek ve bunlar gibi şeylerin harâm olduğu (Münker)dir. Bunları her mü’minin emr ve nehy etmesi lâzımdır. İkinci kısmı, yalnız âlimler bilir. Allahü teâlâ için, ne gibi şeylere ve nasıl inanmak lâzım olduğu gibi. Bu kısmda olanları, âlimler emir ve nehyeder. Eğer bir âlim, bunları bildirdi ise, âlim olmayanın da, gücü yeterse, bildirmesi câiz olur...
EHL-İ BİD’ATLE MÜNAKAŞA ETME!
Münkerin ikinci kısmı, dahâ ziyâde îmânda, i’tikâdda olan bozukluklardır. Her mü’minin Ehl-i sünnet i’tikâdına yapışması, bozuk îmândan, ya’nî dalâletden, i’tikâdda bid’atden kaçınması lâzımdır. Din bilgilerinde âlim olmayan kimse, bid’at sâhibleri ile münâkaşa etmemeli, onlardan uzaklaşmalı, selâm vermemelidir. Bayramlarda, sevinçli zamânlarda ziyâretlerine gitmemeli, cenâzelerine namâz kılmamalı, onlara acımamalıdır. İ’tikâdları bozuk olduğu için, onları sevmemeyi ibâdet bilmelidir...”
.
İbrâhim Kabâdî hazretleri
İbrâhim Kabâdî hazretleri, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin akrabâlarındandır. 1446 (H.850) târihinde hac dönüşü Mısır’da vefât etti. Vefât ettiklerinde yaşı yüzü geçmişti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Sonsuz kurtuluşa kavuşabilmek için, üç şey, muhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs... İlim de, iki kısımdır: Birisi yapılacak şeyleri öğrenmektir ki, bunları öğreten ilme (Fıkh ilmi) denir. İkincisi, îtikat edilecek, kalb ile inanılacak şeylerin bilgisidir ki, bunları bildiren ilme (İlm-i kelâm) denir. İlm-i kelâmda Ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığı bilgiler vardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bu âlimlerdir. Bunlara uymayan, Cehenneme girmekten kurtulamaz. Bu büyüklerin bildirdiği îtikattan kıl ucu kadar ayrılmanın, büyük tehlike olduğu, Evliyânın keşfi ve kalblerine gelen ilhâm ile de anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimali yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine uyanlara, onların yolunda bulunanlara müjdeler olsun. Onlara uymayanlara, yollarından sapanlara, onların bilgilerini beğenmeyenlere ve aralarından ayrılanlara, yazıklar olsun! Ayrıldılar, başkalarını da saptırdılar. Müminlerin Cennette Allahü teâlâyı göreceklerine inanmayanlar oldu. Kıyâmet günü, iyilerin, günahlılara şefaat edeceklerine inanmayanlar oldu. Eshâb-ı kirâmın kıymetini ve yüksekliğini anlamayanlar ve Ehl-i beyt-i Resûlü sevmeyenler oldu.
“BİNEN KURTULUR!..”
Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki: (Eshâb-ı kirâm kendileri arasında, en yükseği, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu söz birliği ile söylemiştir). Ehl-i sünnet âlimlerinden, Eshâb-ı kirâm üzerindeki bilgisi çok kuvvetli olan, imam-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfi’î, buyuruyor ki: (Fahr-i âlem âhıreti şereflendirdiği zaman, Eshâb-ı kirâm, aradı, taradı, yeryüzünde Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîktan daha üstün birini bulamadı. Onu halîfe yapıp emrine girdiler). Bu söz, Hazreti Ebû
Bekr-i Sıddîkın, Sahâbenin en üstünü olduğunda, müttefik olduklarını göstermektedir. Yâni Eshâb-ı kirâmın en yükseği olduğunda icmâ-i ümmet bulunduğunu göstermektedir. İcmâ’-i ümmet ise senettir, şüphe olamaz.
Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmeyen boğulur) hadis-i şerifi yetişir..
.
Aşçı Dede hazretleri
Aşçı Dede hazretleri 1828 (H.1244) senesinde İstanbul’da Kandilli’de doğdu. Erzincan’da, Vehbi Hayyât’ın (Terzi Baba) halîfesi olan Hacı Fehmi Efendi’ye talebe oldu ve yüksek derecelere kavuştu. Talebe yetiştirmek için icazet alarak İstanbul’a döndü. Bir hac seferinde Medîne’de vefât ettiği ve orada defnedildiği nakledilmiştir.
Aşçı Dede hazretleri sohbetlerinde, büyük üstadı İmamı-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabını okurdu. Vefatından kısa bir zaman önce şu mektubu okuyordu:
“İnsanların nefs-i emmâresi mevki almak, başa geçmek sevdâsındadır. Onun bütün arzusu, şef olmak, herkesin, kendisine boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtaç olmasını, başkasının emri altına girmesini istemez. Nefsin bu arzuları, ilah olmak, mâbut olmak, herkesin kendine tapınmasını istemek demektir. Allahü teâlâya şerîk, ortak olmayı istemektir. Hattâ nefis, o kadar alçaktır ki, ortaklığa râzı olmayıp, âmir, hâkim, yalnız kendi olsun, her şey, yalnız onun emri ile olsun ister. Hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Nefsine düşmanlık et! Çünkü nefsin, benim düşmanımdır.) Demek oluyor ki, nefsi kuvvetlendirmek, onun, mal, mevki, rütbe, herkesin üstünde olmak, herkesi aşağı görmek gibi isteklerini yapmak, Allahü teâlânın bu düşmanına yardım ve onu kuvvetlendirmek olur ki, bunun ne kadar feci, korkunç bir suç olduğunu anlamalıdır. Allahü teâlâ, hadis-i kudsîde buyuruyor ki: (Büyüklük, üstünlük, bana mahsûstur. Bu ikisinde, bana ortak olmak isteyen, büyük düşmanımdır. Hiç acımadan, onu Cehennem ateşine atarım.)
RİYÂZET VE MÜCÂHEDE
Allahü teâlânın düşmanı olan nefse yardım eden de, elbette Allahın düşmanı olur. Peygamberimiz, fakirlikle övünmüştür. Çünkü, fakirlik, nefsin isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez. Burnunu kırar. Peygamberlerin gönderilmesi ve İslâmiyetin emirleri, yasakları, hep, nefsi kırmak, ezmek içindir. Onun taşkınca isteklerini önlemek içindir. İslâmiyete uyuldukça, nefsin istekleri azalır. Bunun içindir ki, İslâmiyetin bir emrini yapmak, nefsin isteklerini yok etmekte, kendi düşüncesi ile yapılan binlerle senelik riyâzet ve mücâhededen daha kuvvetli te’sîr etmektedir. [(Riyâzet), nefsin isteklerini yapmamak, (Mücâhede), nefsle uğraşmaktır. Nefsin istemediği şeyleri yapmaktır].
.
İbn-i Ârif hazretleri
İbn-i Ârif hazretleri, Endülüs evliyâsının büyüklerinden olup Kırâat ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 1088 (H.481) senesinde doğdu. 1142 (H.536) senesinde Fas’ın Merrakeş şehrinde vefât etti. Çok kerametleri görülmüştür. Talebesi Ebû Abdullah Gazâlî anlatır:?“Bir?gün?hocam?İbn-i?Ârif’in huzûrundan dışarı çıktım. Boş bir arâzide yürümeye başladım. Gördüğüm her ağaç, yaklaştığım her ot dile gelip bana;
-Beni kopar! Ben filan hastalığa iyi gelirim. Filanca hastalığın şifâsı bendedir, demekteydi. Bu hâle hayret ettim. Geri dönüp durumu hocama anlattım. Bana;
-Biz seni böyle diyesin diye mi terbiye ettik. Allahü teâlâ takdîr etmedikçe, hiçbir şey sana fayda ve zarar veremez. Sana fayda veririz diyen otların ve ağaçların sana bir faydası oldu mu? buyurdu.
-Efendim! Tövbe ettim, dedim. Devâm ederek;
-Hak teâlâ seni imtihan etmiştir. Ben sana Allahü teâlânın yolunu gösterdim. Seni O’ndan başkasına ısmarlamadım. Eğer gerçekten tövbe ettiysen, geri dön, o ağaç ve otlar sana söz söylemezler, buyurdu.
Geri dönüp, ot ve ağaçların yanından geçtim. Hiç bir kelime işitmedim. Allahü teâlâya şükredip, hocamın huzûruna gelerek durumu arz ettiğimde;
-Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, sana kendi yolunda bulunmayı nasîb etti. Seni, bir kısım insanlar gibi yanlış yollara saptırmadı, buyurdu.”
İbn-i Ârif hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“SEN OLMASAYDIN!..”
“Muhammed Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, mahbûb-i Rabbil’âlemîndir. Ya’nî Allahü teâlânın sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, sevgiliye verilir. Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise, her zamânda, her memlekette, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir... Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yoktur. Allahü teâlânın, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurdu
Muhammed aleyhissalâtü vesselâma tâm ve kusûrsuz tâbi olabilmek için, Onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Bunun alâmeti de, Onun düşmanlarını düşman bilmek, Onu beğenmeyenleri sevmemektir...”
.
Hüsâmeddîn Pârisâ hazretleri
Hüsâmeddîn Pârisâ, Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin yüksek talebelerinden ve halîfelerindendir. Hal tercümesi hakkında fazla bilgi bulunmayan Hüsâmeddîn Pârisâ, dokuzuncu asrın ikinci yarısında vefât etti. Kabri Belh şehrindedir. Kıymetli sohbetleri vardır. Bir sohbetinde buyurdu ki:
“Bu dünyâda, her mahlûkta, her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de kahr, gadab sıfatı tecellî, zuhûr etmektedir. Su, insanların, hayvanların ve nebâtâtın yaşamaları için, temizlik için, yemek, ilâç yapmak için lâzım olduğu gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmaktadır... Her ilâç, bir derde devâ olduğu hâlde, fazlası zararlı olmaktadır. Her şey de böyledir. Nefs de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları ve âhıret için cihâd sevâbı kazanmaları içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice fâideler için yarattı... Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse hâkim olup, zararlı arzûlarını önlemeleri için, akıl da yarattı... Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin fâideli, iyi ve hangi şeylerin zararlı, fenâ olduklarını ve nefsin bütün arzûlarının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini, Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalb de, aklın bildirdiğini ihtiyâr ederse, ya’nî tercîh ederse, nefsin arzûlarını yapmayı irâde etmez...
“CİHÂD-I EKBER”
Kalbin, iyiden, kötüden birini ihtiyâr ve irâde etmesine (Kesb) denir. İnsanın hareket organları, beyine, beyin de kalbine tâbidir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalb, beyin vâsıtası ile his organlarından ve rûh vâsıtası ile taraf-ı ilâhîden ve akıldan, melekten, hâfızadan, nefsten ve şeytândan gelen te’sîrlerin toplandığı bir merkezdir. Kalb, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz ni’metlere kavuşmalarına mâni olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefs ile (Cihâd-ı ekber) olur. Allahü teâlâ, cihâd edenlere, Cennette yüksek dereceler vereceğini bildiriyor...”
Hüsâmeddîn Pârisâ vefatına yakın buyurdu ki:
“Yemeğe ve her hayırlı işe başlarken Besmele okumak lâzımdır. Terk olunmamalıdır. Her hayırlı işe Besmele ile başlamak, gafleti giderip, Allahü teâlâyı hatırlamaya vesîledir...”
.
Hübeyret-ül-Basrî hazretleri
Hübeyret-ül-Basrî hazretleri, Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretlerinin halîfelerinin ileri gelenlerindendir. Hakkındaki bilgiler çok azdır. 900 (H.287) yılında vefât etti. Hocası Huzeyfetü’l-Mer’âşî ile bir beldeye gittiklerinde, başlarından geçen hâdiseyi şöyle anlatır:
“Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri, kendisini karşılamak için toplanan halkı görünce, Allah korkusundan ağlamaya başladı. Yanına biri gelip;
-Ey üstâd! Niçin bu kadar ağlayıp sızlayıp, sıkıntı çekmektesin? Yoksa Allahü teâlânın, Rahîm, Kerîm, Gafûr olduğunu bilmiyor musun? dedi.
Huzeyfe hazretleri de;
-Allahü teâlâ, bir fırka Cennet’te, bir fırka Cehennem’dedir buyuruyor. Ben acabâ, bunların hangisindeyim. Bunu bilmediğim için ağlıyorum, buyurdu. Soran kimse;
-Senin kendinin ne olduğundan haberin yok, nasıl başkalarına yol gösterirsin? dedi. Huzeyfetü’l-Mer’âşî, bu söz üzerine kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiği zaman orada bulunan herkesin duyduğu, gâibten bir ses geldi: Ses;
(Ey Huzeyfe! Biz seni dost edindik, kıyâmet günü seni Cennetlikler arasına koyacağız) diyordu. Bu müjdeyle orada bulunan üç yüz kadar kâfir Müslüman olup, Huzeyfe hazretlerine talebe oldular...”
Hübeyret-ül-Basrî hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
BİD’AT EHLİ İLE KONUŞMAK!..
“İyi biliniz ki, bid’at sahibi ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten, kat kat daha fenadır. Yetmişiki türlü bid’at sahibi vardır. Bunların içinden en kötüsü, Peygamberimizin Eshâbına düşmanlık edenlerdir... Kur’an-ı kerimi ve İslâmiyeti bizlere bildiren, Eshâb-ı kirâmdır. Onlardan biri kötü olursa, Kur’an-ı kerim, sağlam olmaz. İslâmiyete güven kalmaz. Kur’an-ı kerimi, Osman topladı. Osman için, dil uzatılırsa, Kur’an-ı kerime dil uzatılmış olur. Zındıkların böyle îtikatlarından Allahü teâlâya sığınırız! Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar, muharebeler, nefslerine uyarak değildi. Onların mübârek nefsleri, insanların en iyisinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri cilâlayan sözlerini dinlemekle, tezkiye bulmuş, emmârelikten kurtulmuştu. Nefslerinde, İslâmiyete uymayan istek kalmamıştı. Şu kadar biliyoruz ki, Emîr haklı idi, Ona karşı duranlar hatâ etti. Fakat, bu hatâları, ictihâdda yanılma idi. İctihâd hatâsı, fısk, günah değildir. Hattâ, ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü, ictihâdda hatâ edene de, bir sevap vardır...”
.
İmâm-ı Nevevî hazretleri
İmâm-ı Nevevî, Şâfiî âlimlerinin ve evliyâ-i kirâmın büyüklerindendir. Çok kerâmetleri görülmüştür. İsmi Yahyâ bin Şeref’tir. 1233 (H.631)de Şam’ın güneyindeki Nevâ kasabasında doğdu. 1277 (H.676) yılında vefât etti...
İmâm-ı Nevevî, vefatından kısa bir zaman önce Memlûk Sultanı Baybars’a yazdığı bir mektupta özetle şöyle buyurdu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamdolsun. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve âline salât ve selâm olsun. Daha önce size bir mektup yazmıştık. Cevâbınız sert oldu. Allahü teâlâ ihtiyaç hâsıl olunca, emir sâhiplerinin yanında lüzumlu îzâhlarda bulunmayı vâcib kıldı ve Âl-i İmrân sûresi yüz seksen yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: (Vaktiyle Allahü teâlâ, kendilerine kitâb verilenlerden şöyle temînât almıştı; ‘Celâlim hakkı için, kitâblarımda olanı, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.’ Onlar ise söz ve temînâtı sırtlarının arkasına attılar. Böylece karşılığında biraz para aldılar. Bu ne kötü alış veriştir!..)
Önceki ve bu mektupta yazdıklarımızın hepsi, hem size, hem de halka nasîhattır. Bu nasîhatlerde kınanacak hiçbir şey yoktur. Halka yumuşak muâmelede bulunmayı, şefkat göstermeyi, Ehl-i sünnet yolunu ve Resûlullah’a tâbi olmayı sevdiğinizi bildiğimiz için, size bu nasîhatleri yaptık.
Bizim nasîhatimiz sebebiyle, halkı ve ulemâyı tehdit etmenize gelince, böyle şeyler sizin adâlet ve hilminize muvâfık değildir. Müslümanların zayıfları ve güçsüzleri, sultana nasîhatten başka ne yapabilir. Halbuki, onlar nasıl nasîhat edileceğini de bilmemektedirler.
“BENİ, NASİHATTEN ALIKOYMAZ”
Şahsıma gelince, gerek tehdid ve gerekse tehdidin de ötesinde herhangi bir durum, Allahü teâlânın izni ile, bana zarar vermez ve nasîhatten alıkoymaz. Çünkü ben ve benim durumumda olanlar, sultana nasîhat etmemizin vâcib olduğuna inanıyoruz. Bir vâcibi îfâ ederken, başıma gelecek şey, Allahü teâlânın katında benim için hayırlıdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem nerede olursak olalım, hakkı söylememizi, Allahü teâlânın rızâsı yolunda kınayanın kınamasından korkmamamızı emretmiştir. Biz, dünyâ ve âhirette size faydalı olacak işleri yaparak devamlı hayırlara vesîle olup, kıyâmete kadar hayırla yâd edilmenizi, bu sebeple ebediyyen Cennet’te kalmanızı istiyoruz. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketleri Peygamber efendimiz üzerine olsun!..”
.
İmâm-ı Nevevî hazretleri
İmâm-ı Nevevî, Şâfiî âlimlerinin ve evliyâ-i kirâmın büyüklerindendir. Çok kerâmetleri görülmüştür. İsmi Yahyâ bin Şeref’tir. 1233 (H.631)de Şam’ın güneyindeki Nevâ kasabasında doğdu. 1277 (H.676) yılında vefât etti...
İmâm-ı Nevevî, vefatından kısa bir zaman önce Memlûk Sultanı Baybars’a yazdığı bir mektupta özetle şöyle buyurdu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamdolsun. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve âline salât ve selâm olsun. Daha önce size bir mektup yazmıştık. Cevâbınız sert oldu. Allahü teâlâ ihtiyaç hâsıl olunca, emir sâhiplerinin yanında lüzumlu îzâhlarda bulunmayı vâcib kıldı ve Âl-i İmrân sûresi yüz seksen yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: (Vaktiyle Allahü teâlâ, kendilerine kitâb verilenlerden şöyle temînât almıştı; ‘Celâlim hakkı için, kitâblarımda olanı, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.’ Onlar ise söz ve temînâtı sırtlarının arkasına attılar. Böylece karşılığında biraz para aldılar. Bu ne kötü alış veriştir!..)
Önceki ve bu mektupta yazdıklarımızın hepsi, hem size, hem de halka nasîhattır. Bu nasîhatlerde kınanacak hiçbir şey yoktur. Halka yumuşak muâmelede bulunmayı, şefkat göstermeyi, Ehl-i sünnet yolunu ve Resûlullah’a tâbi olmayı sevdiğinizi bildiğimiz için, size bu nasîhatleri yaptık.
Bizim nasîhatimiz sebebiyle, halkı ve ulemâyı tehdit etmenize gelince, böyle şeyler sizin adâlet ve hilminize muvâfık değildir. Müslümanların zayıfları ve güçsüzleri, sultana nasîhatten başka ne yapabilir. Halbuki, onlar nasıl nasîhat edileceğini de bilmemektedirler.
“BENİ, NASİHATTEN ALIKOYMAZ”
Şahsıma gelince, gerek tehdid ve gerekse tehdidin de ötesinde herhangi bir durum, Allahü teâlânın izni ile, bana zarar vermez ve nasîhatten alıkoymaz. Çünkü ben ve benim durumumda olanlar, sultana nasîhat etmemizin vâcib olduğuna inanıyoruz. Bir vâcibi îfâ ederken, başıma gelecek şey, Allahü teâlânın katında benim için hayırlıdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem nerede olursak olalım, hakkı söylememizi, Allahü teâlânın rızâsı yolunda kınayanın kınamasından korkmamamızı emretmiştir. Biz, dünyâ ve âhirette size faydalı olacak işleri yaparak devamlı hayırlara vesîle olup, kıyâmete kadar hayırla yâd edilmenizi, bu sebeple ebediyyen Cennet’te kalmanızı istiyoruz. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketleri Peygamber efendimiz üzerine olsun!..
.
Muhammed Nesâvî hazretleri
Muhammed Nesâvî hazretleri, Özbekistan’ın Nesâ kasabasındandır. Onuncu asırda yaşamıştır. Ebû Osman Hayrî ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbetlerinde bulundu ve onlardan ders aldı. Mârifet ehlinin imâmı idi. Himmeti yüksek ve kerâmetleri açık bir âlim idi.
Şöyle anlatılır: “Bir gün aklına bir suâl geldi. Düşündü taşındı, buna bir türlü cevap bulamadı. Bu suâlin cevâbını hoca Ebû Osman Hayrî’den başka kimse halledemez dedi. Bulunduğu yerden suâline cevap almak için Nişâbur’a gitti. Suâlinin cevâbını alıncaya kadar yolda hiçbir şey yemedi ve içmedi.”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlânın kulundan râzı olmasının alâmeti nedir?” diye sorulunca, buyurdu ki: “İbâdetlerin tatlı ve rahat, günahların zehir ve ağır gelmesidir.”
“Cömert, cömertliğini küçük görmedikçe ve onu kabûl edeni kendinden üstün görmedikçe sofi olamaz.”
“Fakirlerle sohbet eden kimse, onlarla; sırrın selâmeti, nefsin cömertliği, gönlün genişliği, nîmetlerle mihnetin kabûlü husûsunda sohbet etsin.”
“Fakirlerin en fakiri, kendisini ganî edecek kimseye (Allahü teâlâya) ulaşamayan (hidâyet bulamayan)dır.”
“İyilik ve mürüvvet, dînin muhâfızı, insanın koruyucusu, müminin bekçisidir.”
“Allahü teâlâya sevap umarak veya azâbından korkarak hizmet eden, tamahını ve hasisliğini ortaya koyar. Kulun efendisine bir bedel (menfaat) karşılığı hizmet etmesi ne kötü şeydir.”
“HEY! SANA NE OLUYOR?!.”
“Bu yolun başlangıcında iken, nefsin âfetlerini görür ve onun gizlendiği yerleri bilir vaziyete gelmiştim. Ona karşı kalbimde dâimî sûrette bir kin vardı. Bir gün boğazımdan tilki yavrusunun çıkardığı ses gibi bir şey çıktı. Allahü teâlâ beni, onu tanır hâle getirdi. Anladım ki o, nefstir, ayaklarımın altına aldım, çiğnemeye başladım, ama her tekme atışımda daha da büyüyordu. Ona; ‘Hey sana ne oluyor, her şey döğmek ve sıkıntı çekmekle helâk oluyor. Sen ise daha da fazlalaşıyorsun?’ dedim. Bana dedi ki: Benim yaratılışım terstir. Bir şeye sıkıntı ve üzüntü veren bir şey, bana rahat ve zevk verir. Diğer şeylere rahatlık temin eden bir şey, bana meşakkat getirir.”
Muhammed Nesâvî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Mürüvvet; dînini korumak ve nefsini tanımak, müminlere hürmet etmek, kendi kusurlarını görmektir.”
.
Necmeddîn İmâd hazretleri
Necmeddîn İmâd hazretleri, on ikinci ve on üçüncü asırlarda Anadolu’da yaşayan velîlerdendir. 1224 (H.621) senesinde vefât etmiştir. Kabri Kayseri’nin Kalenderhâne Serçeoğlu Mahallesinde ve Hüseyin Bey Hamamı karşısındadır...
Necmeddîn İmâd hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsanların üzmelerine dayanmak lâzımdır. Akrabânın incitmelerine sabretmekten başka yapılacak şey yoktur. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” emir olarak, Ahkâf sûresinde, (Peygamberlerden Ulül’azm olanların sabrettikleri gibi Sen de sabret! Onlara azâb verilmesi için duâ etmekte acele eyleme!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi gönderdi.
Sıkıntıların gelmeleri, görünüşte çok acı ise de, bunların ni’met oldukları umulur. Bu dünyânın en kıymetli sermâyesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünyâ sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musîbetlerdir. Bu tatlı ni’metleri, acı ilâçlarla kaplamışlar, bununla imtihân yolunu açık tutmuşlardır. Saâdetli, akllı olanlar, bunların içine yerleştirilmiş olan tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur. Hasta olanlar, onun tadını duyamaz. Kalbin hasta olması, Ondan başkasına gönül vermesidir. Saâdet sâhibleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar...
Dostlara dünyâ sıkıntılarının ve belâların gelmesi, bunların günâhlarının afv olması için keffârettirler. Yalvararak, ağlayarak ve sığınarak, kırık kalb ile Allahü teâlâdan afv ve âfiyet dilemelidir. Duânın kabûl olunduğu anlaşılıncaya ve fitneler kalmayıncaya kadar, böyle duâ etmelidir. Dostlarınız ve iyiliğinizi isteyen sevenleriniz de, sizin için duâ etmekte iseler de, dertlinin kendisinin yalvarması dahâ yerinde olur...
TAM SEVGİ BÖYLE OLUR!..
Sözün doğrusu şudur ki, sevgiliden gelen her şeyi, gülerek, sevinerek karşılamak lâzımdır. Ondan gelenlerin hepsi tatlı gelmelidir. Sevgilinin sert davranması, aşağılaması, ikrâm, ihsân ve yükseltmek gibi olmalıdır. Hattâ, kendi nefsinin böyle isteklerinden dahâ tatlı olmalıdır. Seven böyle olmazsa, sevgisi tâm olmaz. Hattâ, seviyorum demesi, yalancılık olur...
.
Hucvîrî hazretleri
Hucvîrî hazretleri, Sultan Gazneli Mahmûd zamânında 1009 (H.400) senesinde Afganistan’da, Gazne’de doğdu. 1072 (H.465) senesinde Lâhor’da vefat etti. Kıymetli eserler yazdı. Hadîs ilminde de söz sâhibi idi. Bir eserinde buyuruyor ki:
“Mükellef olan, ya’nî âkıl ve bâlig olan insanın namâz kılarken açması veyâ her zamân başkasına göstermesi ve başkasının bakması harâm olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, hicretin üçüncü senesinde gelen, (Ahzâb) ve beşinci senesinde gelen (Nûr) sûrelerinde emr olundu. Hanefî ve Şâfiî mezheblerinde erkeklerin, namâz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır. Şâfiîde göbek, hanefîde diz avrettir. Buraları açık olarak kılınan namâz sahîh olmaz. Namâz kılarken, vücûdun diğer kısımlarını, kolları, başı örtmek ve uzun cübbe ve entâri yoksa, çorap giymek erkeklere sünnettir. Açık kılmaları mekrûhtur...
Kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namâz için hanefîde avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen kıymetli kitâblar çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları câiz olur. Fakat, kitâbların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namâzlık veyâ geniş baş örtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, dahâ iyi olur. Kadınların ayakları namâzda avret değildir diyen varsa da, bu âlimler de, namâzda örtmesi sünnet, açması mekrûhtur dedi. Sarkan saçın da, ayak gibi olduğu muteber kitaplarda yazılıdır...”
Hucvîrî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
EBEDÎ FELÂKETE DÜŞENLER
“Kendini ve Rabbini unutup, lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanının süsü ile, palanı ile, otu ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. Çölde yalnız kalıp, helâk olur. İnsan da, ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünyâ ziynetlerine aldanır, âhıret hâzırlığı yapmazsa, ebedî felâkete sürüklenir. Dünyâ sevgisi âhırete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü, kalb onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Dünyâ ile âhıret, Doğu ile Batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur...”
.
Osmanlı âlimlerinden Hocazâde
Hocazâde, Fâtih Sultan Mehmed devri Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden. İsmi Mustafa olup, “Hocazâde” ismiyle meşhurdur. Bursa’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesine, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Semân Medresesine müderris tâyin edildi. İstanbul’da Fâtih Sultan Mehmed’in emriyle Tehâfüt-ül-Felâsife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kâdılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine tâyin edildi. Fâtih Sultan Mehmed vefât edinceye kadar İznik’te kaldı. Sultan İkinci Bâyezîd tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultâniye Medresesine müderris tâyin edildi. Orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bâyezîd’in emriyle Şerh-i Mevâkıf adlı esere bir hâşiye yazdı. 1488 (H.893) senesinde vefât eden Hocazâde, Bursa’da Emir Sultan Medreseleri karşısına defnedildi.
Hocazâde hazretleri (Şerh-i Mevâkıf), beşyüzkırkbirinci sahîfesinde diyor ki:
(Kâdî Ebû Bekr “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki: Allahü teâlâya yakışmaz ma’nâ çıkmayan, Ona yakışan isim söylenebilir. Çoğunluk ise, belli doksandokuz isimden başkası söylenemez dedi). Bundan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâya (Tanrı) demeğe izin yoktur. Ya’nî tanrı demek günâh olur. Allah ismini kullanmak istemeyip, bunun yerine, tanrı demek veyâ doksandokuz isimden birini bile kullanmak istemek, çok büyük ve çirkin suç olur.
DÜŞMANLIĞA SEBEP OLUR!..
Kur’ân-ı kerîmde, (Benim ismim Allah’tır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibâdet ediniz. Allah diye yalvarınız!) meâlinde müteaddid âyet-i kerîmeler vardır. Ona, Onun istediği ismi söylemeyip de, kâfirlerin, Onun en sevmediği ma’bûdlarına koydukları tanrı ismi ile Onu çağırmak, ne kadar yanlış ve ne büyük inâd olduğu meydândadır. Meselâ, bir hükümdâr, emri altında bulunan kimselere: (Benim ismim Ahmed’dir. Beni, Ahmed diye çağırınız!) dese, onlar da, (Hayır efendim. Bizim canımız sana Ahmed demek istemiyor. Taş veyâ kurd, köpek veyâhud en aşağı, büyük düşmânının ismi ile çağırmak istiyoruz) deseler ve öyle çağırsalar, nasıl çok kızarsa, Allah ismi yerine, Onun emretmediği, hattâ düşmanı olduğu tanrı ismini söyleyerek ezân okumak ve ibâdet etmek, Allahü teâlâyı gadaba getirir, düşmanlığa sebeb olur.
.
Şeyh Mahmûd hazretleri
Şeyh Mahmûd hazretleri, Horasan’dan Anadolu’ya İslâmiyeti yaymak için gelen velîlerdendir. Kabri Tokat’ın Pazar ilçesinin, Erkilet Mahallesinde Tekke Câmii bahçesinde olup ziyâret edilmektedir.
Şeyh Mahmûd hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kesb, yaşamak için lâzım olan malları helâlden kazanmaya çalışmak demektir. Kendine, evlâdına ve ıyâline ve borçlarını ödemeye lâzım olanları kesb etmek farzdır. Bunun için çalışan sevâb kazanır. Özürsüz terk edene azâb yapılacaktır. Kendilerine nafaka verilmesi vâcib olanlara (ıyâl) denir. Borç ödemek farzdır. Ödeyemeden vefât edenin, ödemek niyyeti varsa, günâhlı olmaz. Hadîs-i şerîfte, (Beş vakit namâzı kıldıktan sonra, çalışıp helâl kazanmak, her Müslümâna farzdır) buyuruldu. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hepsi, çalışıp kazanmışlardır. Çalışmayıp, câmide oturarak, Allaha tevekkül ediyorum diyene inanmamalıdır. Bu, çalışmayı terk ettiği için, günâh işlemektedir. Sâlih değil, fâsıktır. Bunun kalbi, Allahü teâlâya değil, kulların mallarına bağlıdır. Önce sebebe yapışmak, sonra bu sebebin te’sîrini Allahü teâlâdan beklemek emrolundu. Muhtâc olduğu malı kazandıktan sonra, fazla çalışmayıp, ibâdet etmek câizdir. Bunun için, çalışmayıp ibâdet edene sû-i zan ve tecessüs etmemelidir. İkisi de harâmdır. İhtiyâçtan fazla çalışıp, kazandıklarını, senelerce saklamak mubâhdır. Saklamayıp hayra, hasenâta sarf etmek müstehabdır...
Görülüyor ki, ehlinin ve ıyâlinin nafakalarını ve borçlarını ödemek için çalışıp, helâl kazanmak, nâfile ibâdetleri yapmaktan kat kat dahâ sevâbdır. Hadîs-i şerîfte, (Eshâbım için fakîrlik saâdettir. Âhır zemândaki ümmetim için, zenginlik saâdettir) buyuruldu.
ZENGİNLİK Nİ’METİ...
Çoluk çocuğunun ihtiyâçlarını te’min için ve fukarâya yardım ve İslâmiyyete hizmet için, çalışıp helâl mal kazanmak, çok iyidir. Süleymân aleyhisselâm ve emîr-ül-mü’minîn Osmân ve Abdürrahmân bin Avf ve Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları çok zengin idiler. Bu zenginlikleri, Allahü teâlâ indindeki derecelerinin azalmasına sebep olmadı. Fukarâ-yı sâbirîn ve agniyâyı şâkirînden hangisinin efdal olduğu ihtilâflıdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” fakîrliği ihtiyâr etmişti. Fakîrlik, ibâdete ve hizmete mâni olursa, tâ’at yapmaya kuvvet hâsıl etmek için, zengin olmak efdaldir. Böyle zenginlik büyük ni’mettir...”
.
Kutbüddîn Münevver hazretleri
Kutbüddîn Münevver, Sultân-ül-meşâyıh Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ hazretlerinin talebelerindendir. 1359 (H.760) senesinde Hindistan’da Hânsî şehrinde vefât etti. Baba ve dedelerinin bulunduğu türbededir...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İbâdetler on kısımdır. Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir. O hâlde, mü’minler helâl kazanmaya çalışmalıdır. Harâmdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Harâmı, helâli, şübhelileri ve fâizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.
Ömer “radıyallahü anh” buyuruyor ki: (Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz! Allahü teâlâ, gökten para yağdırmaz).
Büyüklerden birine sordular ki: “Özü sözü doğru olan tüccâr mı, yoksa geceleri nemâz kılan, gündüzleri oruç tutan âbid mi yüksektir?” (Emîn olan tüccâr dahâ kıymetlidir. Çünkü, şeytânla her sâat cihâd etmektedir. Şeytân, alışta, verişte, tartmada onu aldatmaya uğraşmakta, o ise Allahü teâlânın emrini, rızâsını gözetmektedir) dedi.
İmâm-ı Ahmed ibni Hanbelden “rahmetullahi aleyh” sordular ki: “Her gün sabâhtan akşama kadar câmide ibâdet edip ‘Allahü teâlâ, benim rızkımı nereden olsa gönderir’ diyen bir kimse nasıl bir adamdır?” Cevâbında buyurdu ki: (Bu kimse câhildir. İslâmiyyetten haberi yoktur. Çünkü, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ benim rızkımı, süngümün ucuna koymuştur). Ya’nî rızkım, İslâm dînine ve Müslümânlara saldıran kâfirlerle harb etmekle gelmektedir... Görülüyor ki, harbde düşmandan alınan ganîmet ve sulhde, harbe hâzırlananların aldıkları ücret helâl rızıktır.
“BU KADAR SIKINTI NİYE?..”
İmâm-ı Evzâî, İbrâhîm Edhem’i “rahmetullahi aleyhimâ” gördü ki, sırtında bir yığın odun götürüyor. “Niçin bu kadar sıkıntı çekiyorsun? Kardeşlerin, seni hiçbir şeye muhtâc bırakmıyor” dedi. İbrâhîm Edhem “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki:
-Öyle söyleme, hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Helâl kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vâcib olur).
Îsâ “aleyhisselâm” birine, (Ne iş yapıyorsun?) dedi. “İbâdetle vakit geçiriyorum” deyince, (Nereden yiyip geçiniyorsun?) buyurdu. “Her şeyimi kardeşim veriyor” deyince, (O hâlde, kardeşin senden dahâ kıymetli ibâdet yapmaktadır) buyurdu.
Fakîhzade Lütfullah Efendi
Fakîhzade Lütfullah Efendi, büyük velî Emir Sultan hazretlerinin üçüncü halîfesidir. Fakîh Abdullah Efendi isminde bir zâtın oğludur. Karaman’da doğdu. 1488 (H.894) senesinde Bursa’da vefât etti...
Lütfullah Efendi vefatına yakın buyurdu ki:
“İslâm dîninin bildirdiği emirlere ve yasaklara (Ahkâm-ı şer’ıyye) veya (Şeriat) denir. Ahkâm-ı şer’ıyye sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, haram, mekruh, müfsid... Farz odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân buyurmuş ola. Ve buyurduğu şüphesiz delîl ile, belli olmuş ola. Yâni âyet-i kerimeden açıkça anlaşılmış ola. İnanmayan, önem vermeyen kâfir ola. Îman, Kur’an, abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi...
Farz dahî üç nev’dir: Farz-ı dâim, farz-ı muvakkat, farz-ı alel-kifâye, Farz-ı dâim (âmentü billâhi)yi sonuna kadar ezberleyip ve mânasını bilip ve inanıp, dâimî îtikat etmeye derler. Farz-ı muvakkat, amelin vakti geldikte, işlediğimiz farz olan amellere derler. Beş vakit namaz kılmak ve Ramazan-ı şerif ayında oruç tutmak ve sanatına ve ticâretine lâzım olan din ve fen bilgilerini öğrenmek gibi. Farz-ı alel-kifâye, onu, elli kişiden veya yüz kişiden biri işlese, sâirlerden sâkıt olur. Verilen selâmın cevabını söylemek gibi. Ve cenâze namazı kılmak gibi...
Vâcib odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân buyurmuş ola. Buyurduğu, şüpheli delîl ile belli olmuş ola. Vâcib olduğuna inanmayan, kâfir olmaz. Lâkin, işlemeyen, Cehennem azâbına lâyık olur. Meselâ, vitr namazında, kunût duâsını okumak ve secde âyeti okununca, (Secde-i tilâvet) yapmak gibi...
“SÜNNET DAHÎ ÜÇ NEV’DİR”
Ve dahî sünnet, onu, Resûlullah hazretleri, bir kere veya iki kere terk etmiş ola. Terk edene, azâb olmaz. Lâkin, özürsüz ve devamlı terk eden, itâba ve sevabından mahrum olmaya lâyık olur. Meselâ, misvâk isti’mâl etmek, ezan ve ikâmet gibi. Sünnet dahî üç nev’dir: Sünnet-i müekkede, sünnet-i gayri müekkede, sünnet-i alel-kifâye.
Sünnet-i müekkede olanlar, sabah namazının sünneti ve öğle namazının evvel ve son sünnetleri ve akşam namazının sünneti ve yatsı namazının son sünneti gibi...
Sünnet-i gayri müekkede olanlar, ikindinin sünneti ve yatsı namazının evvel sünneti. Bunlar çok kere terk olunursa, bir şey lâzım gelmez. Özrsüz olarak büsbütün terk olunursa, itâba ve şefaatten mahrum olmaya sebep olur...”
.
Lâmiî Çelebi
Lâmiî Çelebi, Osmanlılar zamânında yetişmiş âlim ve velîlerdendir. Asıl ismi Mahmûd’dur. Lâmiî Çelebi diye meşhur oldu. 1472 (H.877) de Bursa’da doğdu, 1531 (H.938) senesinde vefât etti. Seyyid Emîr Ahmed Buhârî hazretlerinin talebesidir...
Lâmiî Çelebi birçok kitabı Türkçeye tercüme etti. Bunlardan Şevâhid-ün-Nübüvve meşhurdur. Bu kitapta buyuruluyor ki:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzünün güzelliği kemâlde ve mübârek a’zâlarının tenâsübü i’tidâlde idi. Sözleri tatlı idi. Her hareketi ve duruşu, davranışları ve işleri o şekilde idi ki, dahâ güzeli düşünülemezdi. Nitekim bu husûs birçok hadîs-i şerîf ile sâbit olmuştur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vasfları şöyle bildirilmişdir:
Orta boylu, gâyet kemâl ve i’tidâl üzere idi. Yanına uzun boylu birisi gelse, ondan uzun görünürdü. Konuştuğu zamân mübârek dişleri arasından nûr saçılırdı. Mübârek yüzü ayın ondördünden dahâ parlaktı. Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” bir gün evinde bir şey kaybetmişti. Aradı, karanlıkta bulamadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” eve teşrîf edince, mübârek alnında parlayan nûr, odayı aydınlattı. Hazret-i Âişe kaybetdiği şeyi buldu.
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek vücûdu çok temiz idi. Teri nezîh ve kokusu çok güzeldi. Enes “radıyallahü anh” şöyle demiştir:
-Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kokusu gibi hiçbir güzel koku görmedim. Mübârek kokusu ne miske, ne de anbere benzerdi. Resûlullah ile müsâfehâ eden kimsenin, o gün elinin güzel kokusu gitmezdi. Mübârek elini hangi çocuğun başına sürse, o çocuk diğer çocuklardan güzel kokusu ile fark edilirdi...
EN GÜZEL KOKU...
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün hazret-i Enes’in evinde uyumuştu. Hava sıcak olduğundan terlemişti. Hazret-i Enes’in annesi, Resûlullahın inci gibi ter dânelerini bir şişeye topladı. Resûlullah bunu ne yapacaksın diye sordu. Bunları güzel kokulara karıştırıyorum. Hiçbir koku ondan dahâ güzel kokmuyor, dedi.
İmâm-ı Buhârî “rahmetullahi aleyh” (Târîh-i Kebîr) adlı eserinde şöyle yazmıştır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir yoldan geçse, ondan sonra, o yoldan geçenler, Resûlullahın oradan geçtiğini güzel kokusundan bilirlerdi.
.
Küçük Emir Şimşir Baba
Şimşir Baba, İstanbul evliyasındandır. Asıl ismi İbrâhim’dir. Küçük Emir diye meşhur olmuştur. İran’da doğup, ülkesinde Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı yapılan zulümler sebebiyle İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da çeşitli medreselerde müderrislik yapmış olup en son Eyyûb Sultan Camii Kebîr Medresesinde görevli iken 1528’de vefât etmiştir. Kabri Eyyûb Sultan Camii’nin sol tarafında ihâta duvarı dibindedir...
Şimşir Baba vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Îman demek, Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna inanmaktır. Allahü teâlâ, Ona emirlerini ve yasaklarını Arabî olarak Vahyetmiştir. Yâni bir melek vâsıtası ile bildirmiş, O da bunların hepsini insanlara anlatmıştır. Allahü teâlânın Arabî olarak bildirdiklerine (Kur’an-ı kerim) denir. Kur’an-ı kerimin hepsi yazılı kitaba (Mıshaf) denir. Kur’an-ı kerim, Muhammed aleyhisselâmın sözü değildir. Allah kelâmıdır. Kur’an-ı kerimde bildirilenlerin hepsine (İslâmiyet) denir. Hepsine inanan insana (Mümin) ve (Müslüman) denir. Birini bile beğenmemeye, îmansızlık, yâni (Küfür) denir. Kıyâmete, cinnin, meleklerin var olduklarına, Âdem Peygamberin, bütün insanların babası olduğuna ve ilk Peygamber olduğuna inanmak, yalnız kalb ile olur. Bunlara, (Îtikat) ve (Akâid) bilgileri denir. Beden ile ve kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeylere ise, hem inanmak, hem de yapmak veya sakınmak lâzımdır. Bunlara inanmak da îman olur. Bunları yapmak ve sakınmak, (İbâdet) olur...
SÂLİHLER CENNETTEDİR
İbâdetlerin, vazîfe olduğuna inanmayan, önem vermeyen (Kâfir) olur. Bunlara inanıp da, yapmayan kâfir olmaz. Buna (Fâsık) denir. İslâm bilgilerine îman edip de, elinden geldiği kadar yapan mümine, (Sâlih Müslüman) denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için, şeriate uyan ve bir mürşidi seven Müslümana (Sâlih) denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (Ârif) veya (Velî) denir. Başkalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan Velîye (Mürşid) denir. Bu mübârek, seçilmiş insanların hepsine (Sâdık) denir. Bunların hepsi sâlihdir. Sâlih mümin Cehenneme hiç gitmeyecektir. Kâfir, muhakkak Cehenneme gidecektir. Cehennemden hiç çıkmayacak, sonsuz azâb görecektir...”
.
Hidâyetullah Erbilî hazretleri
Hidâyetullah Erbilî hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerindendir. Irak’ta bulunan Şehrezûr beldesine yakın Erbîl beldesinden idi...
Bu mübarek zat, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın resûlüdür. Âdemoğullarının seyyidi, efendisidir. Kıyâmet gününde, kendisine uyarak Cehennemden kurtulanların en cömerdidir. Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünya yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu, güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yoktur. Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce, O şefaat edecektir. En önce, Onun şefaati kabûl olacaktır. Cennet kapısını önce O çalacaktır. Kapı, Ona hemen açılacaktır. (Livâ-i hamd) denilen bayrak, Onun elinde bulunacaktır. Âdem ve Onun zamanından kıyâmete kadar gelen her mümin, bu bayrak altında bulunacaktır...
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“ÖVÜNMEK İÇİN SÖYLEMİYORUM”
(Peygamberlerin sonuncusuyum, öğünmüyorum. Ben Abdullahın oğlu Muhammedim. Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyisinde yarattı. Allahü teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabîlelere [cemaatlere] ayırdı. Beni en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemaati evlere ayırdı. Beni, en iyi evden [yâni âileden] dünyaya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi âiledenim. Kıyâmette, herkes sustuğu zaman, ben söyleyeceğim. Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefaat ediciyim. Kimsede Ümit kalmadığı bir zamanda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Livâ-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayrlısı, en cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyâmet günü, Peygamberlerin imamı, hatîbi ve hepsine şefaat edici benim. Bunları övünmek için söylemiyorum.)”
.
Molla Hayreddîn Halil
Molla Hayreddîn Halil hazretleri, Kastamonu-Küre’de medfun âlim ve velîlerin büyüklerindendir. Ataları, Moğolların İslâm ülkelerini istilâsı dolayısıyla Anadolu’ya gelmiştir. 1475 (H.879) senesinde vefât etti.
Molla Hayreddîn, vefatından kısa bir zaman önce sohbetinden buyurdu ki:
“Allahü teâlâ hazretleri, Âl-i İmrân sûresi 17’nci âyet-i kerîmesinde meâlen (Sabredenler) buyurdu. Ya’nî Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem ki, tâat etmek üzerine ve müşriklerin cefâlarına sabretti. (Sâdık olurlar) buyurulması, ya’nî o kimseler ki, sırda [gizlide] ve âlâniyyede [açıkta] doğru olurlar, Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü teâlâ anh içindir. Meâl-i şerîfi (Devâmlı itâ’at edenler) olan âyet-i kerîmede bahsedilenler, devâm üzere Allahü teâlâ hazretlerine mutî’ olan kimselerdir. Ömer bin Hattâb radıyallahü teâlâ anh içindir. Meâl-i şerîfi (İnfâk edenler) olan âyet-i kerîmede anlatılan kimseler, Allahü teâlâ yolunda infâk ederler, ya’nî malını dağıtırlar, buyurulması, malını Allah yolunda dağıtan Osmân bin Affân radıyallahü teâlâ anh içindir. Meâl-i şerîfi (Seher vakitlerinde istigfâr edenler) olan âyet-i kerîmede bahsedilen kimseler, seher vaktinde istigfâr ederler. Aliyyül Mürtedâ kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh içindir...
“O KİMSELER Kİ...”
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri Âl-i İmrân sûresi 134’üncü âyet-i kerîmesinde meâlen (O kimseler ki infâk ederler, sürûr ve sıkıntılı hâllerinde) buyurdu. Her zamân, mübârek eli sehâvetten [cömertlikten] ve fakîrlere yardımdan geri kalmayan, Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh içindir. (Gadablarını içine atanlar) meâlindeki âyet-i kerîmede kastedilen o kimseler, aslâ kendi nefsi için gadablanmayan, kızacağı zamân kendini tutanlardır. Ömer ibnül Hattâb radıyallahü teâlâ anh ki, kendisi için gadaba gelmezdi. Geldiği takdîrde gadabını tutardı. Bu âyet-i kerîme hazret-i Ömer içindir. (İnsanları afv ederler) meâlindeki âyet-i kerîmede buyurulan o kimselerdir ki, intikâma kâdir oldukları hâlde insanları afv ederler. Ya’nî hazret-i Osmân bin Affân radıyallahü teâlâ anh ki, dâimâ suçluları hatâ ve sehv etseler de afv eder, onlara ikrâmda bulunurdu. Bu âyet-i kerîme hazret-i Osmân içindir. (Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, ihsân edicileri sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Aliyyül Mürtedâ radıyallahü teâlâ anh içindir.
.
Ahmed Hamevî hazretleri
Ahmed Hamevî hazretleri, seyyiddir. Hanefî fıkh âlimidir. Mısır’da müderris [profesör] idi. 1098 [m. 1686]’de vefât etti. Çok sayıda kitâb yazmışdır. (Uyûn-ül-besâir) ismindeki (Eşbâh) şerhi çok kıymetlidir.
“Uyûn-ül-besâir”de diyor ki: “Çocuğa ilm öğretenlere, iyilik yaptıranlara çok sevâb verilir. Çocuk, büyüklere imâm olamaz. Bir kimse, bir çocuğa imâm olunca, cemâ’at sevâbı hâsıl olur. Ezân okuması sahîh ise de, mekrûhtur. Farz-ı kifâyeyi yapması ile, büyüklerden sâkıt olmaz. Bir şeyi yapması için çocuğa izin vermek câizdir. Çocuğun izinli olduğunu ve getirdiği şeyin hediyye olduğunu söylemesi kabûl edilir. Sattığı şeyi, izinli olduğunu sorup anladıktan sonra, almak câiz olur. Çocuğun [başkasının malından] getirdiği hediyyeyi ve sadakayı almak da böyledir. Çocuğun izinli olduğunda şüphe edilirse, araştırmak lâzım olur...
Öğrenmesi için çocuğa Kur’ân-ı kerîm vermek câiz olur. Kız çocuğun küpe için kulağını delmek câizdir. Çocuğa gelen hediyyeyi, çocuğa zarûrî lâzım değilse, yalnız fakîr olan anası babası yiyebilir. [Başka fakîrlere de yediremezler.] Ana baba fakîr değil, fakat kendilerinde bulunmayan bir şey ise, yiyebilirler ve kıymetini çocuğa öderler. Anaya babaya hediyye etmek niyyeti ile getirilen şeyi, kıymetsiz olduğunu bildirmek için, çocuğa hediyye diyerek verilirse, anaya babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler.
Akıllı çocuk, alışverişe ve zekât vermeye vekîl yapılabilir. İzinli olsa dahî kefîl olamaz. Çocuğun selâmına cevâb vermek vâcib olur. Çocuğa selâm vermek câizdir. Besmele ile kestiği yenir...
Çocuğun anasından, babasından izinsiz herhangi bir sefere çıkması câiz değildir. Ananın babanın, günâh olmayan emirlerine itâ’at etmesi farz-ı ayndır. Hadîs-i şerîfte, (Ananın, babanın yüzüne merhamet ile bakana, makbûl hac sevâbı verilir) buyuruldu...
FAKİR OĞLUNU EVLENDİRMELİ!..
Fakîr oğlunu da evlendirmek babaya vâcibdir. Çocuğun malını ona harc etmeye, babası veyâ dedesi velî olur. Anası olmaz. Anası, kendi yanında kalan çocuğun ihtiyâcını onun parası ile satın alabilir.”
Ahmed Hamevî hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
“Yâ Rabbî! Bu varlıkta, hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın!”
.
Ahmed Muhtar Efendi
Hasîrîzâde Ahmed Muhtar Efendi, İstanbul velîlerindendir. 1820 (H.1236)’de doğdu. 1901 (H.1319) senesinde vefât etti. Sütlüce’de medfundur... Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
“İşin temeli kalbdir. Kalb, Allahü teâlâdan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin, yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, yalnız hiç faydası olmaz. Kalbin selâmet bulması ve Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye düşkün olmaması lâzımdır. Yâni her yapılan şey, O emrettiği, O beğendiği için yapılmalı. Onun râzı olmadığı her şeyden kaçınmalıdır. Her şey Onun için olmalıdır. Hem, kalb selâmeti, hem de bedenin sâlih işler yapması, birlikte lâzımdır. Beden sâlih ameller yapmaksızın, kalbim selâmettedir, [kalbim temizdir, sen kalbe bak] demek bâtıldır, boştur. Kendini aldatmaktır. Bu dünyada, bedensiz ruh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günahlardan kaçınmadan, kalb, temiz olmaz. Zamanımızın birçok dinsizleri, sapıkları, ibâdet yapmayıp, kalblerinin selâmette olduğunu, hattâ keşif sahibi olduklarını söyleyip, saf Müslümanları aldatıyor. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberinin sadakası olarak, hepimizi böyle sapıklara inanmaktan korusun! Âmîn...”
Hasîrîzâde Ahmed Muhtar Efendi, vefatından kısa bir zaman önce sohbetinde buyurdu ki:
DİN ÂLİMLERİ...
“Dünyaya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdâsında olmayan din âlimleri, âhıret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekîlleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyâmet günü, bunların mürekkebi, Allahü teâlâ için cânını veren şehitlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir. (Âlimlerin uykusu ibâdettir) hadis-i şerifinde medh edilen, bunlardır. Âhıretteki sonsuz nîmetlerin güzelliğini anlayan, dünyanın çirkinliğini ve kötülüğünü gören, âhıretin ebedî, dünyanın ise fânî geçip tükenici olduğunu bilen onlardır. Bunun için kalıcı olmayan, çabuk değişen ve biten şeylere bakmayıp, bâkî olana, hiç bozulmayan ve bitmeyen güzelliklere sarılmışlardır. Âhıretin büyüklüğünü anlayabilmek, Allahü teâlânın sonsuz büyüklüğünü görebilmekle olur. Âhıretin büyüklüğünü anlayan da, dünyaya hiç kıymet vermez...”
.
Muhammed Hıfnî hazretleri
Muhammed Hıfnî hazretleri, Mısır’ın meşhûr velîlerindendir. 1690 (H.1101) senesinde doğdu. 1767 (H.1181)’de Kâhire’de vefât etti. Asrının ilmiyle amel eden büyük âlimi ve meşhûr bir velîsi idi...
Muhammed Hıfnî, bir sohbetinde buyurdu ki:
“Müslümânlar, Allahü teâlânın yasak ettiği, zararlı şeyleri almaz, kullanmaz, dinlemez, okumaz ve bakmaz. Kimseye kötülük yapmaz. Kendine zarar verene karşılık yapmaz. Sabreder. Ona tatlı dil ile, güler yüz ile nasîhat verir. Müslümânlar, Allahü teâlânın emrettiği iyi şeyleri öğrenmek, öğretmek ve yapmak için uğraşır. Fen bilgilerini kâfirlerde de araştırır. Târîh boyunca, insanlığın üstün bir varlık olduğunu düşünemeyenler, İslâm dînine düşmanlık etmiş, gençleri aldatmaya uğraşmış ve hiç ummadıkları bir zamânda yıkılıp, o, sımsıkı sarıldıkları dünyâ zevklerini bırakmış, Cehenneme gitmişlerdir. Çoğunun ismi unutulmuş, nâm ve nişanları kalmamış, fakat İslâm güneşi nûrunu dünyâya yaymaya devâm etmiştir.
Kâfirler, dünyânın dışı tatlı, içi acı olan ve dışı yaldızlı, içi zehirli olan ve başlangıcı hoş, sonu boş olan rahatlığına ve güzelliğine sarılıyor. Müslümânlar, Kur’ân-ı kerîmin emirlerine, ya’nî Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluna sarılmalı ve bu ışıklı yolda ilerlemeye durmadan çalışmalıdır. Dinde sonradan meydâna çıkan, din düşmanları, (Dinde reformcular) tarafından ve câhil, ahmak kimseler tarafından uydurulan, bid’atlerden sakınmalıdır. Peygamber efendimiz, (Bid’at sâhibi olanlara hürmet eden, dirilerini ve ölülerini medheden, bunları büyük bilen, dîn-i islâmı yıkmaya, dünyâdan kaldırmaya yardım etmiş olur) buyuruyor.
“BİD’AT SÂHİBİNDEN KAÇ!..”
Muhammed Hıfnî hazretleri, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Bid’at sâhibini üstün tutan, dînin yıkılmasına yardım etmiş olur. Kim bid’at ehline güler yüz gösterirse, dîni hafife almış olur. Bid’at ehlinin cenâzesine katılan, ayrılıncaya kadar Allahü teâlânın gazâbından kurtulamaz. Gayr-i müslim ile yemek yerim, fakat bid’at ehliyle sofraya oturmam. Bid’at ehli ile aramda demirden bir kale olması, bana çok sevimli gelir. Bid’at sâhibine buğzeden kimsenin ameli az da olsa, Allahü teâlâ onu affeder... Bid’at ehlinden yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ îmân ile doldurur. Bid’at ehlini hakîr gören kimsenin, Allahü teâlâ Cennet’te derecesini yüz derece yükseltir. Ebediyyen bid’at sâhibi olma!
.
Hasan Sekr Dımaşkî
Hasan Sekr Dımaşkî, Şam’da yetişen evliyâdandır. 1889 (H.1307) senesinde vefât etti. Şeyh Zeyd Câferî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. İlim, edep ve güzel haller sâhibi bir zât idi. Kerâmetleri görüldü...
Hasan Sekr Dımaşkî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Âlimlerin dünyayı sevmesi ve ona düşkün olması, güzel yüzlerine siyah leke gibidir. Böyle olan ilim adamlarının, insanlara faydası olur ise de, kendilerine olmaz. Dîni kuvvetlendirmek, İslâmiyeti yaymak şerefi, bunlara âit ise de, bâzan kâfir ve fâsık da, bu işi yapar. Nitekim, Peygamberlerin efendisi kötü kimselerin de, dîni kuvvetlendireceğini haber vermiş ve (Allahü teâlâ bu dîni, fâcir kimselerle de, elbette kuvvetlendirir) buyurmuştur...
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyâmet gününde, en şiddetli azâb görecek kimse, Allahü teâlânın kendi ilminden, kendisini faydalandırmadığı âlimdir.) Allahü teâlânın kıymet verdiği ve her şeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevki kapmaya ve başa geçmeye vesîle edenlere, bu ilim zararlı olmaz mı? Hâlbuki, dünyaya düşkün olmak, Allahü teâlânın hiç sevmediği bir şeydir...
Ders vermek, vaaz etmek ve dînî yazı, kitap, mecmûa çıkarmak, ancak, Allah rızası için olduğu vakit ve mevki, mal ve şöhret kazanmak için olmadığı zaman faydalı olur. Böyle hâlis, temiz düşünmenin alâmeti de, dünyaya düşkün olmamaktır. Bu belâya düşmüş, dünyayı seven din adamları, hakîkatte dünya adamlarıdır. Kötü âlimler bunlardır. İnsanların en alçağı bunlardır. Din, îman hırsızları bunlardır. Hâlbuki bunlar, kendilerini din adamı, âhiret adamı ve insanların en iyisi sanır ve tanıtır...
“ONLAR, ŞEYTAN OLMUŞTUR!”
Sûre-i Mücâdelede, (Onlar, kendilerini Müslüman sanıyor. Onlar son derece yalancıdır. Şeytan onlara musallat olmuştur. Allahü teâlâyı hâtırlamaz ve ismini ağızlarına almazlar. Şeytana uymuşlar, şeytan olmuşlardır. Biliniz ki, şeytana uyanlar ziyân etti. Ebedî saadeti bırakıp sonsuz azâba atıldı) meâlindeki âyet-i kerime bunlar içindir.
Büyüklerden biri şeytanı boş oturuyor, insanları aldatmakla uğraşmıyor görüp, sebebini sorar. Şeytan cevap olarak, (Zamanın din adamı geçinen, kötü âlimleri, insanları yoldan çıkarmakta, bana o kadar yardım ediyor ki, bu mühim işi yapmama lüzûm kalmıyor) demiştir...”
.
Seyyid Ahmed-i Kebîr
Seyyid Ahmed-i Kebîr, Anadolu velîlerinden olup 18. asırda yaşamıştır. Hocalarından Abdülmelik Harnûtî ona şöyle vasiyet etmiştir:
“Ey Ahmed! Başkalarına iltifât edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüphelerden kurtulmayanın, dünyâ düşüncelerinin ve nefsinin arzuları peşinde olanın, felâha, kurtuluşa kavuşması düşünülemez. Bir kimse kendi kusûrunu ve noksanını bilmiyorsa, onun bütün zamânı da noksan geçer.”
Tasavvufta yetişip yükselen Ahmed-i Kebîr, kâmil bir velî olduktan sonra irşâd faâliyetine başladı. Bu maksatla Amasya’ya gidip yerleşti. Çok kıymetli hizmetler yapmıştır. Sonra Ladik’te yerleşip orada vefat etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Ra’d sûresindeki, (Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitâb, Ondadır) meâlindeki âyet-i kerîmede, Levh-i mahfûz bildirilmekdedir. Ümm-ül-kitâb, ezelî olan kelâm-ı ilâhînin ismidir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamânlı değildir. Ya’nî burada zamân yazılı değildir. Allahü teâlâdan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfûzda ise, değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece birine ölümüne yakın, iyi işler yaptırıp, son nefeste îmân ile gönderir. Başkasına kötü amel işletip, îmânsız gönderir.
“KALBİMİ DÎNİNDE SABİT KIL”
Bunun için, Resûlullah efendimiz her zemân, (Allahümme, yâ mukallibelkulûb, sebbit kalbî, alâ dînik) duâsını okurdu [ki; Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sâbit kıl, ya’nî dîninden döndürme, ayırma! demektir]. Eshâb-ı kirâm bunu işitince;
-Yâ Resûlallah! Sen de, dönmekten korkuyor musun? dediklerinde;
-Mekr-i ilâhîden, beni kim te’mîn eder? buyurdu. Çünkü, hadîs-i kudsîde; (İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalbleri, dilediği gibi çevirir) buyurulmuştur. Ya’nî, Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir. Levh-i mahfûza ilk olarak, (Benden başka Allah yoktur. Muhammed benim resûlümdür ve habîbimdir ve her şey benim mahlûkumdur. Her şeyin Rabbiyim, Hâlıkıyım) yazıldı. Sonra, Peygamberleri (salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în) ve kıyâmete kadar gelecek insanların iyileri, sa’îd olarak, kötüleri de, şakî olarak yazıldı...”
.
Hasan Feyzi Efendi
Hasan Feyzi Efendi, on dokuzuncu yüzyılda yaşayıp, Denizli civarında halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatan din büyüklerindendir. 1885 yılında vefât etmiştir. Türbesi Denizli’nin Kuşpınarı Mahallesinde kendi yaptırdığı câminin yanındadır.
Hasan Feyzi Efendi sohbetlerinde daima İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubat kitabından okurdu. Vefatından önceki son sohbetinde şunları şöyledi:
“İnsanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturacak işler, farzlar ve nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nâfilelerin hiç kıymeti yoktur... Nâfile işler, farzları gözetmek ile ve haramlardan, mekruhlardan sakınmak ile birlikte yapılırsa, elbette daha güzel, çok güzel olur. Fakat böyle olmazsa, pek zararlı olur. Meselâ zekât olarak bir dank [yâni bir dirhemin dörtte birini ki, bir gram gümüş demektir] bir Müslüman fakire vermek, nâfile olarak dağlar kadar altın sadaka vermekten, hayrât, hasenât ve yardımlar yapmaktan kat kat daha iyidir, kat kat daha çok sevaptır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi gözetmek, meselâ, akrabâdan bir fakire vermek de, nâfile iyiliklerden kat kat daha faydalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece namazı sevabını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır. Çünkü, hanefî mezhebindeki imamlara göre yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak mekruhtur. Sözlerinden de, (Kerâhet-i tahrîmiyye) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, yatsı namazını gece yarısına kadar kılmak mubâh demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekruh olur buyurmuşlardır... Mubâhın karşılığı olan mekruh ise, tahrîmen mekruhtur.
YATSIYI GECİKTİRMEK!..
Şâfi’î mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak câiz değildir. Bunun içindir ki, gece namazı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve cemiyyet elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitir namazını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitir namazını gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. Böylece, hem vitr namazı müstehab olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namazı kılmak ve seher vaktinde uyanık bulunmak nîmetlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işten vazgeçmek ve geçmiş namazları kaza etmek lâzımdır...”
.
Hacı Torun Efendi
Hacı Torun Efendi, Kayseri evliyâsındandır. 1799 (H.1214) târihinde doğdu. Asıl adı Muhammed Sâlih’tir. Medrese tahsilini Kayseri’de tamamladı. Bir aralık hacca da giden Hacı Torun Efendi, gidiş ve dönüşlerinde Mekke, Medîne ve Şam gibi Osmanlı vilâyetlerindeki âlimlerle karşılaşmış ve onlarla ilmî sohbetlerde bulunmuştur... Bir vaazında buyurdu ki:
“Allahü teâlâ zâtı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep var idi ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda yokluk olamaz. Çünkü, Onun varlığı lâzımdır. Ya’nî (Vâcib-ül vücûd)dur. O makâmda, yokluk olamaz. Allahü teâlâ birdir. Ya’nî şerîki, benzeri yoktur. Vâcib-ül vücûd olmakta ve ülûhiyyette ve ibâdet olunmaya hakkı olmakta ortağı yoktur. Ortağı olmak için, Allahü teâlânın kâfî olmaması, müstakil olmaması lâzımdır. Bunlar ise kusûrdur, noksanlıktır. Vücûb ve ülûhiyyet için noksanlık olamaz. O kâfîdir, müstakildir. Ya’nî kendi kendinedir. O hâlde şerîke, ortağa lüzûm yoktur...
Görülüyor ki, şerîki olduğunu düşünmek, ortaklardan her birinin noksan olacağını gösteriyor. Ya’nî şerîk bulunmasını düşünmek, şerîk bulunamayacağını meydâna çıkarıyor. Demek ki, Allahü teâlânın şerîki yoktur. Ya’nî birdir.
Allahü teâlânın kâmil, noksan olmayan sıfatları vardır. Bunlara (Ülûhiyyet sıfatları) denir. Bunlar, hayât [diri olmak], ilim [bilmek], sem’ [işitmek], basar [görmek], kudret [gücü yetmek], irâde [istemek], kelâm [söylemek] ve tekvîn [yaratmak]tır. Bu sekiz sıfata, (Sıfât-ı sübûtiyye) ve (Sıfât-ı hakîkiyye) denir. Bu sıfatları da kadîmdir. Ya’nî, sonradan olma değildir. Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildirmekdedir. (Allahü teâlâ, onların çalışmalarını meşkûr eylesin!)”
BEŞ?VAKİT?EZANDA...
Hacı Torun Efendi, 1885 (H.1302) yılında Kayseri’de vefât etti ve Hunad Câmii şerîfinin içinde hazırlanan makamda medfundur. Vefatından biraz önce, şu beyti söyledi ve kabir taşına yazılmasını vasiyet etti:
“Îzâ kâle’l-Müezzinü fi’l-hamsi eşhedü/Ve nahnü nücîbu fi’l-Kubûrî ve neşhedü.”
Manası: “Müezzin beş vakit ezanda; ‘Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine ve Peygamber efendimizin O’nun resûlü olduğuna şehâdet ederim’ dediğinde biz de mezarda olduğumuz halde cevap verir ve şehâdet ederiz.”
.
Osman Nûri Efendi
Osman Nûri Efendi, İzmir’de doğdu. On dokuzuncu asrın sonlarında yine aynı yerde vefât etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. 1861 (H.1277) senesinde Mekke-i mükerremeye varıp, haccını îfâ etti. Orada yıllarca insanlara doğru yolu gösterip, ibâdet etmekle meşgûl oldu. Sonra İzmir’e döndü. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Hadis-i şerifte, Müslümanların yetmişüç fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu yetmişüç fırkadan her biri, İslâmiyete uyduğunu iddiâ etmektedir. Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Mü’minûn sûresi, ellidördüncü [54] ve Rûm sûresi otuzikinci âyetinde meâlen, (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu çeşidli fırkalar arasında kurtulacak olan birinin alâmetini, işaretini, Peygamberimiz şöyle bildirmektedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshâbımın gittiği yolda bulunanlardır.) İslâmiyetin sahibi kendini söyledikten sonra, Eshâb-ı kirâmı da, söylemesine lüzûm olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshâbımın gittiği yoldur) demektir. Nitekim Nisâ sûresi, yetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Resûlüme itaat eden, elbette Allahü teâlâya itaat etmiştir) buyuruldu. Resûle itaat, Hak teâlâya itaat demektir. Ona uymamak, Allahü teâlâya isyândır. Allahü teâlâya itaatin, Resûlüne itaatten başka olduğunu sananlar için nâzil olan, Nisâ sûresinin, (Allahü teâlânın yolu ile, Resûlünün yolunu birbirinden ayırmak istiyorlar. Senin söylediklerinin bazısına inanırız, bazısına inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol açmak istiyorlar. Bunlar, elbette kâfirdir) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyeti, bunların kâfir olduklarını bildiriyor.
İSYAN ETMİŞ OLUYORLAR!..
Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmeyip de, Peygambere uyduğunu söyleyen, yanılıyor. Ona uymuş değil, isyân etmiş oluyor. Böyle yol tutan, kıyâmette kurtulamayacaktır...
Eshâb-ı kirâmın yolunda giden, hiç şüphe yok ki, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Allahü teâlâ, bu fırkanın yorulmadan, yılmadan çalışan büyüklerine, bol bol mükâfat versin! Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. Çünkü, Peygamberimizin Eshâbına dil uzatan, bunlara uymaktan, elbette mahrumdur.”
.
İsmâil Şirvânî hazretleri
İsmâil Şirvânî hazretleri, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin yetiştirdiği büyük velîlerdendir. Anadolu’da Bitlis’e bağlı Şirvân’dandır. 1533 (H.940) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti...
İsmâil Şirvânî hazretleri vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
“Dünyada felaketlerden, âhırette azâbdan kurtulmak için, iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden, en büyüğü, daha lüzûmlusu, ikincisidir ki, (Verâ) ve (Takvâ) denir. Resûlullahın yanında, birisinin çok ibâdet ettiğini, çok uğraştığını söylediler. Birisinin de, yasak edilen şeylerden çok sakındığını söylediklerinde, (Hiçbir şey, verâ gibi olamaz!) buyurdu. Yâni, yasaklardan sakınmak, daha kıymetlidir buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Dîninizin direği verâdır) buyurdu. İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, verâ sâyesindedir ve terakkî etmeleri, yükselmeleri bu sâyededir. Melekler de, emirlere itaat etmektedir. Hâlbuki melekler, terakkî edemiyor. O hâlde, verâa sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden daha lüzûmludur...
İslâmiyette en kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Verâ ve takvâ, haramlardan kaçınmak demektir. Haramlardan tamamen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh, yâni İslâmiyetin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan, bir gün uçuruma düşebilir...
HARAMDAN KAÇINMALI...
Mubâhların fazlasından tamamen kaçınabilmek, her vakit ve hele bu zamanda, hemen hemen mümkün değildir. Hiç olmazsa, haramlardan kaçınmalı, mubâhların fazlasından da elden geldiği kadar sakınmaya çalışmalıdır. Mubâhlar, lüzûmundan fazla işlendikte, pişman olup tevbe etmelidir. Bu işleri, haram işlemeye başlangıç bilmelidir. Allahü teâlâya sığınmalı ve yalvarmalıdır. Bu pişmanlık, tevbe ve yalvarmak, belki mubâhların fazlasından büsbütün sakınmak yerine geçerek, böyle işlerin âfetinden, zararından korur. Büyüklerden biri (Günah işleyenlerin, boynunu bükmesi, bana, ibâdet edenlerin göğsünü kabartmasından daha iyi geliyor) buyurdu.”
.
Hüsâmeddîn Mültânî
Hüsâmeddîn Mültânî hazretleri, Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi belli değildir. Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın sohbetlerinde bulunarak yetişti. Hüsâmeddîn Mültânî hazretlerinin hocası Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ, bu yüksek talebesine bir nasîhatinde buyurdu ki:
“Evliyâlık yolunda bulunanların meşgûliyeti şu altı şeydir: 1) Nefsin arzularını kırıp, kötülüklerini yok etmek. 2) Devamlı abdestli bulunmak. 3) Çok oruç tutmak. 4) Söylediği bütün sözler doğru olmak. Hak teâlânın zikri olmayan sözü söylemeyip sükût etmek. 5) Kendisini, mânevî olarak terbiye edip yetiştiren hocasını düşünmek, ona bağlılığı devamlı artması ve devamlı olarak Allahü teâlâyı zikretmek. 6) Hak teâlâyı düşünmekten başka her hâtırayı, kalbe gelen düşünceyi söküp atmak...
İşin temeli kalbdir. Kalb, Allahü teâlâdan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin, yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, yalnız hiç faydası olmaz. Kalbin selâmet bulması da ve Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye düşkün olmaması da lâzımdır... Hem, kalb selâmeti, hem de bedenin sâlih işler yapması, birlikte lâzımdır. Beden sâlih ameller yapmaksızın, kalbim selâmettedir, [kalbim temizdir, sen kalbe bak] demek bâtıldır, boştur. Kendini aldatmaktır. Bu dünyada, bedensiz ruh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günahlardan kaçınmadan, kalb, temiz olmaz. Zamanımızın birçok dinsizleri, sapıkları, ibâdet yapmayıp, kalblerinin selâmette olduğunu, hattâ keşif sahibi olduklarını söyleyip, saf Müslümanları aldatıyor. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberinin sadakası olarak, hepimizi böyle sapıklara inanmaktan korusun! Âmîn...”
“DÜNYAYI TERK ET!..”
Hüsâmeddîn Mültânî, Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ’dan icâzet ve hilâfet almakla şereflendiği zaman, hocasından nasîhat etmesini istedi. O da üç defâ; “Dünyâyı terk, dünyâyı terk, dünyâyı terk” buyurdu. Sonra da; “Kırda bir yere gidip orada yalnız kalmayı tercih etme! Şehirde insanlar arasında bulun ki, senden istifâde etsinler ve insanlardan bir şey bekleme” dedi.
Bundan sonra Gücerât (Ahmedâbâd) beldesine giden Hüsâmeddîn Mültânî, orada insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl olup, 1334 (H.735) senesinde bu şehirde vefât etti.
.
Hacı Şerîf Zendenî
Hacı Şerîf Zendenî hazretleri, Afganistan evliyasındandır. 1215 (H. 612) senesinde, Çeşt şehrinde yüz yirmi yaşında vefât etti. Keşif ve kerâmetler sâhibi bir mürşid idi. Hâce Mevdûd Çeştî hazretlerinin talebesi ve halîfesidir...
Hacı Şerîf Zendenî, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık îcâbıdır. İyilik edenlere hürmet edilir. Ni’met sâhipleri, büyük bilinir. O hâlde, her ni’metin hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya şükretmek, insanlık îcâbıdır. Aklın lüzûm gösterdiği bir vazîfe, bir borçtur. Fakat, Allahü teâlâ, her ayıp ve kusûrdan uzak, insanlar ise, ayıp kirlerine ve noksanlık lekelerine bulaşmış olduğundan, Onunla hiç münâsebetleri, alâkaları yoktur. Onu nasıl büyük bileceklerini, nasıl şükredeceklerini anlayamazlar. Ona karşı söylenmesini güzel sandıkları şeyler, Ona çirkin gelebilir... Ona hürmet ve şükür şekilleri, yine Ondan bildirilmedikçe, Ona lâyık olacağına güvenilemez ve Onun kabûl edeceği bir ibâdet olamaz. Çünkü, insanların hamd etmeleri, Ona belki hakâret olur. İşte, Onun tarafından bildirilen, ta’zîm, hürmet ve şükür şekli, Peygamberlerin (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) bildirdikleri dinlerdir. Ona kalb ile yapılacak hürmetler, dinde bildirilmiş, dil ile yapılacak şükürler, orada gösterilmiştir. Her uzvun yapacağı işleri, açık ve geniş olarak, beyân buyurmuşlardır. O hâlde, Allahü teâlâya inanmak ile ve kalbin ve bedenin yapması ile şükretmek, ancak dîne uymakla olur...
İ’TİKÂD VE AMEL...
Allahü teâlânın bildirdiği her din, iki kısımdır: İ’tikâd ve amel. Ya’nî îmân ve ahkâm. Bunlardan i’tikâd, her dinde aynıdır. İ’tikâd, dînin aslı ve temelidir. Din ağacının gövdesidir. Amel ise, ağacın dalları, yaprakları gibidir. Eski dinlerde bildirilmiş olan i’tikâdlar zamânla bozulmuştur. Şimdi doğru i’tikâd, yalnız İslâm dîninin bildirdiği i’tikâddır. Bu doğru İ’tikâdı olmayan, Cehennemden kurtulamaz. Kıyâmette azâbdan kurtulmasına imkân yoktur. Ameli olmayanların kurtulması umulur. Bunların işi, Allahü teâlânın irâdesine kalmış olup, isterse afv eder, isterse, günâhları kadar azâb ederek, sonra Cehennemden çıkarır. Cehennemde ebedî kalmak, İslâm dîninin bildirdiği doğru i’tikâdı olmayanlar, ya’nî, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslâm dîninden olan şeylere inanmayanlar içindir...
.
Hasan Ebû Halâve
Hasan Ebû Halâve hazretleri Kudüs’teki evliyânın büyüklerindendir. Gazze’de doğdu. 1892 (H.1310) senesinde Kudüs’te vefât etti. Çok kerâmetleri görüldü...
Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır:
Bir gün Hasan Ebû Halâve hazretlerine bir derdimi anlattım. “Bu gece uyumadan önce; ‘Yâ Nûr! Yâ Nûr!’ diye çok oku ve uyuyuncaya kadar devâm et” buyurdu. Ben de buyurduğu gibi yaptım. Aradan çok geçmeden o sıkıntıdan kurtuldum...
Hasan Ebû Halâve hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Bu dünya âhiretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışta bulunan, toprak gibi yetiştirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan faydalanmayanlara ve amel, ibâdet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun! Toprak gibi yetiştirici kuvveti işletmemek, oraya bir şey ekmemekle veya zararlı, zehirli tohum ekmekle olur. Bu ikincisinin zararı, bozukluğu, birincisinden kat kat daha çoktur. Zehirli bozuk tohum ekmek, dîni, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının kitaplarından [mecmû’alarından] okumaktır. Çünkü, din câhilleri, nefsine uyar, keyfi peşinde koşar. Dîni, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini azdırır ve kalbini karartır. Çünkü, din câhilleri, din dersi verirken [din kitabı yazarken], İslâmiyete uygun olmayanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl anlatmak lâzım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de câhil yetiştirir. Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, [başka ilim kollarında söz sahibi olmakla, fen ve sanat şubelerinde ihtisas kazanmakla] insan din adamı olamaz, [din kitabı yazamaz] ve din bilgisi veremez.
RÛHLARI TEDAVÎ EDER!..
Bir din âlimi, gençlere din öğreteceği zaman, bunlara önce, dinsizler, İslâm düşmanları [ve câhil din adamları] tarafından şırınga edilen, yanlış propagandaları, iftirâları anlayıp, onların temiz ve körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen ruhlarını tedâvî eder. Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, İslâmiyeti ve meziyyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve menlerindeki hikmetleri, incelikleri ve insanlığı saadete ulaştırdığını, onlara yerleştirir. Böylece gençlerin ruh bahçelerinde dertlere devâ, ruhlara gıdâ olan nefis çiçekler yetişir. Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır...
.
Hacı Ramazan Efendi
Meşhurların Son Sözleri
Pazartesi, 03 Ekim 2011
|
Kastamonulu Hacı Ramazan Efendi, Osmanlılar zamânında yetişen velîlerdendir. 1514 (H. 920) senesinde İstanbul’da vefât etti...
Bu mübarek zatın sohbetlerine devlet erkanı da katılırdı. Bir sohbetinde buyurdu ki:
|
Devamını oku...
Ömer Fuadi hazretleri
Meşhurların Son Sözleri
Pazar, 02 Ekim 2011
Ömer Fuadi, Kastamonu’da yetişen büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kurduğu Şâbâniyye yoluna mensuptur. 1559 (H.966) senesinde Kastamonu’da doğdu. 1636 (H.1046) senesinde vefât etti. Kabri Şâbân-ı Velî Türbesi içindedir.
Ömer Fuadi hazretleri bir sohbetinde buyurdu ki:
Devamını oku...
Mevlânâ Kâsım Ali
Meşhurların Son Sözleri
Cumartesi, 01 Ekim 2011
Mevlânâ Kâsım Ali Bedahşî, Hindistan’da yetişen büyük velîlerdendir. Mevlânâ Kâsım Ali önceleri Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebelerinden idi. Hâce hazretleri, onun terbiyesini, mânevî olarak yetişmesini, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle etmiş, o da Mevlânâ’nın yetişmesi için çok gayret etmiştir. İmâm-ı Rabbânî, Bâkî-billah hazretlerine gönderdiği bir mektupta Mevlânâ’nın hâlini şöyle anlatır: “Mevlânâ Kâsım’ın hâli daha iyidir. Hâllere gark oluyor ve kendini unutuyor. Adımını bütün cezbe makamlarından yukarıya attı...”
Devamını oku...
Mahdûmzâde ebül-Kâsım
Meşhurların Son Sözleri
Cuma, 30 Eylül 2011
Mahdûmzâde ebü’l-Kâsım, Hindistan’da yetişen büyük velîlerdendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu olan Kayyûm-i zamân Muhammed Sibgatullah hazretlerinin ilk oğlu, Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin de torunudur. 1645 (H.1055) senesinde doğdu. 1671 (H.1082) senesinde vefât etti...
Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin üç cildlik Mektûbât kitabında bu torununa yazılmış mektuplar vardır. İkinci cild, 123’üncü mektup, bu mektuplardan biridir. Burada buyruluyor ki:
.
Hacı Ahmed Efendi
Hacı Ahmed Efendi Malatya’da yaşayan velîlerdendir. Aslen Medîneli olup, âilesi Şam’a göç etti. Ahmed Efendi Şam’da doğdu ve burada zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. Sonra Harput sancağında ikâmete tâbi tutuldu. Ahmed Efendi burada evlenerek, Harput’a yerleşti. Sonra Malatya’ya göçtü...
Hacı Ahmed Efendi Malatya Medreselerinde ders verdi ve Ulu Câmide imamlık yaptı. 1884 (H. 1301) senesinde 60 yaşlarında vefât etti. Battalgâzi ilçesinde imâmlık yaptığı câminin mihrâbı önündeki mezarlığa defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce Ulu Câmi’deki bir vaazında buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr eden Odur. Doğru tefsîr kitâbı da, Onun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmeyerek, istirâhatlerini fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitâblarını yazmışlardır. (Beydâvî) tefsîri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsîr kitâblarını da anlayabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmdir. Ana ilmlerden biri, (Tefsîr) ilmidir. Bu ilmlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitâbları vardır. Bugün kullanılan ba’zı Arabî kelimeler, fıkıh ilminde başka ma’nâya, tefsîr ilminde ise dahâ başka ma’nâya gelmektedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur’ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka ma’nâlar bildirmekdedir. Bu geniş ilmleri bilmeyenlerin, bugünkü Arabcaya göre, yapdıkları Kur’ân tercümeleri, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsından bambaşka bir şey oluyor. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsından, mezâyâsından, rumûzundan, işâretlerinden, herkes îmânının kuvveti kadar, bir şey anlayabilir...
“TEFSİR, NÛRUN ANAHTARIDIR”
Tefsîr, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsîr, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsîr kitâbları, bu nûrun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydâna çıkdığı gibi, o tefsîrleri okumakla, kalbe bu nûr doğar. Seksen ilmi iyi bilenler, tefsîrleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşidli derecedeki insanlara göre, binlerle kitâb yazmışlardır. (Mevâkib), (Tibyân) ve (Ebülleys) gibi, Türkçe kıymetli tefsîrler, bu kitâblardandır...
.
Yûnus Şeybânî
Yûnus eş-Şeybânî hazretleri, Mardin’de yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Âlim, kâmil, sâlih, kerâmetler sâhibi bir zât idi. 1222 (H.619) senesinde vefât etti.
Şöyle anlatılır:
Sevdiklerinden bâzıları, bir yere gitmek için izin istediler. Yûnus Şeybânî hazretleri, içlerinden birine; “Gittiğin yerden hanımın için bir kefen al” dedi. O kişinin hanımı, sıhhat ve âfiyette idi ve herhangi bir rahatsızlığı yoktu. “Efendim, hanımım için bir kefen almam pek iyi olmaz” dedi. O zaman Yûnus Şeybânî; “Zararı olmaz, alırsanız iyi olur” buyurdular. Nihâyet kâfile yola çıktı. Günler sonra geri döndüklerinde, o kişiye hanımının az önce vefât ettiği haberini verdiler. O da getirdiği kefen ile onu defnetti...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Uygunsuz bir sözü terk etmek, nefse bir gün oruç tutmaktan daha ağır gelir. Ben, çok sıcak bir günde, insanları çekiştirmemeyi, insanlar hakkında uygunsuz sözler söylememeyi, o gün oruç tutmak ile mukâyese ettim. O sıcak havada oruç tutmanın dili tutmaktan daha kolay geldiğini gördüm.”
“Verâ; şüpheli şeylerin hepsini terk edip, her an nefsini hesâba çekmektir.”
“Bir tek tesbihi veya tehlili, yâni, Allahü teâlânın bütün ayıp ve kusurlardan uzak olduğunu, kendisinden başka ibâdet olunmaya lâyık ilâh bulunmadığını bildiren ‘Sübhânallah’ ve ‘Lâ ilâhe illallah’ ulvî kelimelerini bilerek ve inanarak okumayı, dünyâdan ve dünyâda bulunan her şeyden daha hayırlı ve bereketli bilmeyen kimse, dünyâyı âhirete tercih edenlerdendir.”
DOĞRU?TÜCCAR...
“Doğru tüccar, yalnız ibadetle meşgul olup çok ibâdet edenden daha makbuldür. Çünkü o ölçerken, tartarken, alırken, verirken hep şeytan ile mücâdele halindedir.”
“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır!”
“İçinde harâm olanın, yâni harâm yiyenin namazını Allahü teâlâ kabul etmez.”
“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”
“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey onun için Allahü teâlâdan mağfiret diler.”
Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Dünyâ hayatından kaybettiğim hiçbir şeye üzülmem. Yalnız secde edemeden geçirdiğim vakitlerime üzülürüm.”
.
Hâce Muhammed Çeştî
Hâce Muhammed Çeştî hazretleri, zühd ve verâ sâhibi idi. 1020 (H.411) yılında Afganistan’da, Çeşt şehrinde vefât etti. Zâhirî ve bâtınî ilimleri Hızır aleyhisselâmdan öğrendi. Tesirli nasihatleri vardır. Vefatına yakın buyurdu ki:
Küfürden ve bid’atden başka günâhlar ikiye ayrılır: Birinci kısım, Allahü teâlâ ile kul arasında olan günâhlardır. İçki içmek, namâz kılmamak ve bunlar gibi. Bu günâhların, büyüğünden ve küçüğünden, çok sakınmalıdır. Resûlullah “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir zerrecik [ya’nî çok az] bir günâhtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibâdetleri toplamından dahâ iyidir.) Günâhların hepsi, Allahü teâlânın emrini yapmamak olduğundan, büyüktür. Fakat, ba’zısı, ba’zısına göre küçük görünür... Tevbe edilmeyen herhangi bir günâhtan Allahü teâlâ intikâm alabilir. Çünkü, Allahü teâlânın gadabı, günâhlar içinde saklıdır... Yüzbin sene ibâdet eden makbûl bir kulunu, bir günâh için, sonsuz olarak reddedebilir ve hiçbir şeyden çekinmez. Bunu Kur’ân-ı kerîm bildiriyor ve ikiyüzbin sene itâ’at eden iblîsin [şeytânın], kibredip, secde etmediği için, ebedî mel’ûn olduğunu, haber veriyor. Yeryüzünde halîfesi olan, Âdem aleyhisselâmın oğlunu, bir adam öldürdüğü için, ebedî tard eyledi. Mûsâ “aleyhisselâm” zamânında, Bel’am bin Bâûrâ (İsm-i a’zam)ı biliyordu. Her duâsı kabûl olurdu. İlmi ve ibâdeti, o derecede idi ki, sözlerini yazıp istifâde etmek için, ikibin kişi hokka, kalem ile yanında bulunurdu. Bu Bel’am, Allahü teâlânın bir harâmına, az bir meylettiği için, îmânsız gitti. (Onun gibiler köpek gibidir) diye dillerde kaldı...
GÜNAH İŞLEMEKTEN? KORKMALI!
Kârûn, Mûsâ aleyhisselâmın akrabâsı idi. Mûsâ “aleyhisselâm” buna hayır duâ edip ve kimyâ ilmi öğretip, o kadar zengin olmuştu ki, yalnız hazînelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı. Birkaç kuruş zekât vermediği için, bütün malı ile birlikte, yer altına sokuldu...
Sa’lebe, sahâbe arasında çok zâhid idi. Çok ibâdet ederdi. Câmiden çıkmazdı. Bir kerre sözünde durmadığı için, sahâbîlik şerefine kavuşamadı, îmânsız gitti. Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” onun için duâ etmemesi emr olundu. Allahü teâlâ, nice kimselerden, bir günâh sebebi ile, böyle intikâm almıştır. O hâlde, her mü’minin günâh işlemekten çok korkması lâzımdır..
.
Yûsuf Sinâneddîn Sîneçâk
Yûsuf Sinâneddîn hazretleri, on altıncı yüzyılda İstanbul’da yaşamış olan evliyâdandır. Asrındaki Mevleviyye yolu büyüklerinden olan Yûsuf Sinâneddîn hazretleri Rumeli’deki Vardar Yenicesi’ndendir. 1546 (H.953) senesinde İstanbul’da vefât etti. Sohbetlerinde Mesnevî’yi çok okurdu. İşte o güzel sözlerden bir demet:
*Çocuk oyuna öyle bir dalar ki gece olduğunu fark etmez bile. Hatta eşyalarını çalsalar onu da fark etmez. ‘Dünya hayatı oyundur’ sözünü iyi düşün.
*Ölmeden önce ölen birini görmek dilersen Hazreti Ebubekr’e bak.
*İki görmek şaşı gözün işidir. Yoksa evvel de aynıdır ahir de. Batın da aynıdır Zahir de...
* Dünya pazarının sermayesi altındır. Öte âlemin sermayesi ise; aşk ve ıslak iki göz.
*Yücelere daha fazla bela gelir. Çünkü Sevgili, güzellere daha çok cilve eder.
*Nefis atının kuyruğu şehvettir. Ona tapan, geri geri gider. Şehvetini kesersen yeni bir yöne arzu duyarsın. Ağaç dalları yamuk yumuk yetişirse uygun yerlerden budarlar da doğru sürer dallar. Şehvetini sürekli buda ki, beden ağacın güzel dallar yaysın.
*Define yıkık yerlere saklanır. Sakın ola fakir ve dertlilerin kalbini kırma, ahlarını alma.
*Söz, dinleyene göre söylenir. Terzi elbiseyi bedene göre biçer.
*Zarar etmek istemezsen, işin önüne gözünü kapa da sonuna bak.
*Varlık elde etmek için yokluk gerek.
*Mimar ev yapmak için boş arsa arar. Marangoz ahşap işi yapmak için ham tahta arar. Saka su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler var.
*Beden hastalanınca sana ilaç aratır. İyileşti mi şeytanlık aratır.
*Tatlı sözlü cahil dostun sözüne kanma. O yıllanmış zehire benzer.
“HEPSİ HAYAL, YA GERÇEK!..”
*Hiçbir şey olmayan bir şey, hiçbir şey olmayan bir şeye âşık olmuş, hiç var olmamış, hiç var olmamışın yolunu kesmiştir. Hepsi hayal. Ya gerçek?!..
*Dertten şikâyeti kes. O seni yokluk hazinesine götüren bir attır.
*Zikir fikri titretir, harekete geçirir. Zikri fikrine güneş yap.
*Kabul edilmek ya da reddedilmekle aklını meşgul etme. Sen emredileni yap yasaklanandan kaç o kadar!..
Yûsuf Sinâneddîn hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Ölmedikçe can çekişme bitmez. Merdivenler bitmeden dama çıkılmaz...”
.
Hâce İbrâhim
Hâce İbrâhim; Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin on ikincisi olan Ali Râmitenî hazretlerinin ikinci oğludur. Buhârâ’da Râmiten kasabasında doğup büyüdü. 1382 (H.784) senesinde Harezm’de vefât etti.
Hâce İbrâhim de babası gibi pekçok talebe yetiştirdi. Vefatında kısa bir zaman önce yaptığı sohbette buyurdu ki:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki:
(Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümânlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mes’ûl olacaksınız). Bir kerre de buyurdu ki:
(Çok Müslümân evlâdı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gideceklerdir. Çünkü, bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünyâ işleri arkasında koşup, evlâdlarına Müslümânlığı ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da, benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler, Cehenneme gideceklerdir). Yine buyurdu ki:
(Çocuklarına Kur’ân-ı kerîm öğretenlere veyâ Kur’ân-ı kerîm hocasına gönderenlere, öğretilen Kur’ânın her harfi için, on kerre Kâ’be-i mu’azzama ziyâreti sevâbı verilir ve kıyâmet günü, başına devlet tâcı konur. Bütün insanlar görüp imrenir). Yine buyurdu ki: (Bir Müslümânın evlâdı ibâdet edince, kazandığı sevâb kadar, babasına da verilir. Bir kimse, çocuğuna fısk, günâh öğretirse, bu çocuk ne kadar günâh işlerse, babasına da o kadar günâh yazılır).
DENİZ YANINDA BİR DAMLA
Yine bir hadîs-i şerîfte, (Zevcesinin ve çocuklarının haklarını îfâ etmeyenin namâzları, oruçları kabûl olmaz) buyuruldu.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Birbirinize Müslümânlığı öğretiniz. Emr-i ma’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve duâlarınızı kabûl etmez). Ve buyurdu ki: (Bütün ibâdetlere verilen sevâb, Allah yolunda gazâya verilen sevâba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazânın sevâbı da, emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker sevâbı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)
.
Mahmûd Zengenî hazretleri
Mahmûd Zengenî hazretleri, Kuzey Irak velîlerindendir. Bâbâniyye sülâlesindendir. 1717 (H.1130) târihinde Karadağ’da doğdu. 1800 (H.1215) târihinde Kerkük’te vefât etti...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Fesadın altı sebebi vardır: 1) Âhiret işindeki niyetin zayıflığı, 2) Bedenin şeytana esir olması, 3) Ecelin yakın olmasına rağmen uzun emelin gâlip gelmesi, 4) Kulun rızâsını Allahü teâlânın rızâsından önde tutmak, 5) Hevâ ve hevese uyup sünneti terk etmek, 6) Önce geçenlerin iyiliklerini söylemeyip kusurlarını araştırmak.”
“Ben hiçbir zaman mîdemi doyurmadım. Çünkü ne zaman mîdemi dolduracak olsam, ya günaha düşerim veya günah işleme arzusuna kapılırım.”
Şöyle anlatır: “Benî İsrâil’de yedi yüz sene Allahü teâlâya ibâdet eden bir âbid dâimâ; ‘Yâ Rabbî! Senin rızânı isterim!’ diyordu. O sırada peygamber olan Danyal aleyhisselâma vahiy geldi ki; (O âbide söyle, eğer göktekilerin ve yerdekilerin ibâdetini yapsa, yeri Cehennem’dir!..) Danyal aleyhisselâm bunu o âbide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve; ‘Ey Rabbimin hükmü! Ne hoşsun! Onun kazâsı hoş geldin!’ dedi. Sonra da; ‘Ey Allah’ın peygamberi! Yedi yüz yıl Hakk’ın rızâsını istedim. Onun mülkünde kendimi sivrisinekten aşağı kabûl ettim. Şimdi, Cehennem’in odunu olmaya lâyık olduğumu ve Onun rızâsının bunda bulunduğunu, yâni Cehennem’e gideceğimi anladım. Artık O’nun rızâsı olan yeri ister oldum’ dedi. Yine vahiy geldi ki: (Ey Danyal! O kuluma söyle, o benden râzı olunca, ben de ondan râzıyım. Onu Cennet ve Cemâlime lâyık eyledim.)”
KENDİNİ?HESABA?ÇEK!..
“Kul hangi sebeple Cennet’e girer?” diye sorduklarında; “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek” buyurdu.
“Allah korkusunun alâmeti nedir?” denilince; “Bu korkunun, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır” cevâbını verdi.
Mahmûd Zengenî hazretleri, vefatına yakın, “Kulun ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?” diye sorduklarında; “Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabûl ettiği zaman” cevâbını verdi.
.
.
Hâce Evliyâ-i Kebîr
Hâce Evliyâ-i Kebîr hazretleri, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin yetiştirdiği evliyânın büyüklerindendir. Aslen Buhârâlıdır. On üçüncü asrın ortalarında vefât etmiş olup, kabri Buhârâ yakınlarında Hakrîz Hisârında Ayyâr Burcu yakınındadır...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce kendisinden nasihat isteyen birine şöyle buyurdu:
“Ey mes’ûd ve bahtiyâr kardeşim! Mademki, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzûsundasın, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünki, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esâsı, bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine ve kitâblarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalısınız. Seher vakti, [ya’nî gecelerin sonunda] kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istigfâr etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir) hadîs-i şerîfini unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhıreti [se’âdet-i ebediyyeyi] isteyenlerin dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.
NAMAZ DİNİN DİREĞİDİR...
İyi biliniz ki, namâz, dînin direğidir. Namâz kılan bir insan, dînini doğrultmuş olur. Namâz kılmayanın, dîni yıkılır. Namâzları, müstehab zamânlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitâblarında bildirilmiştir. Namâzları cemâ’at ile kılmalı ve birinci tekbîri imâm ile birlikte almaya çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır... Bunlardan biri yapılmazsa, mâtem tutmalıdır. Kâmil bir Müslümân, namâza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhırete girer. Çünkü, dünyâda Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur. Eğer nasîb olursa, o da zılle, gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhıret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namâzda, âhırete girerek, burada nasîb olan devletten hisse alır...
Allahü teâlânın Peygamberi “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir mü’min namâz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûriler onu karşılar. Bu hâl, namâz bitinceye kadar devâm eder.)
.
Habîb-i Râî hazretleri
Habîb-i Râî hazretleri Tâbiînin büyüklerindendir. Sekizinci yüzyılda Bağdât’ta yaşamıştır. Koyun otlattığı için “Râî” diye tanınmıştır. Râî, “çoban” demektir. Bahreyn’de doğdu. 748 (H.130) senesinde Bağdât’ta vefât etti. Eshâb-ı kirâmdan (aleyhimürrıdvân) Selmân-ı Fârisî’nin sohbetinde bulunmakla şereflendi...
Habîb-i Râî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce, kendisinden nasihat isteyen bir gence buyurdu ki:
Yavrum! Gençlikte, nefsin arzûları, insanı kapladığı gibi, ilm öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zamân da gençliktir. Gençlikte, şehvetin, asabiyyetin kapladığı ânlarda, İslâmiyyetin bir emrini yerine getirmek, ihtiyârlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur. Hele başka mâniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip yapılan ibâdetin sevâbı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü, mâniler karşısında, ibâdeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibâdetlerin, şânını, şerefini göklere çıkarır. Mâni olmayarak, kolay yapılan ibâdetler, aşağıda kalır. Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden dahâ üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler arasında ibâdet ediyor. Melekler ise, mâni olmadan emre itâat ediyor...
Gençlik arzûları, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsin ve şeytânın sevdiği şeylerdir. İslâmiyyete uygun şeyler ise, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Allahü teâlânın düşmanlarını sevindirip, bütün ni’metleri veren, hakîkî sâhibi gazaba getirmek, akllı ve zekî insanların yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, hepimize akla uygun hareketler nasîb edip, nefse, şeytâna ve din düşmanlarının sözlerine ve yazılarına aldanmakdan muhâfaza buyursun!..
KAT?KAT?SEVAPLAR...
Hele dinsizlerin, Müslümânlarla alay edenlerin çoğaldığı, Müslimân evlâdlarını dinden çıkaran propagandaların yayıldığı zamânda yapılan az bir ibâdete, doğru olmak şartı ile, kat kat çok sevâb verilecekdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ey Eshâbım! Siz öyle bir zamânda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinden onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız, helâk olursunuz, Cehenneme gidersiniz! Bir zamân gelecek ki, o zamânın mü’minleri, emirlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden kurtulurlar. O zamânda îmânı olanlara müjdeler olsun!)
.
Ahmed Bezzâr hazretleri
Ahmed Bezzâr hazretleri, hadîs âlimlerindendir. 292 [m. 905] de Filistin’de Remle kasabasında vefât etti. (Müsned) kitâbı meşhûrdur. Bu kitaptaki hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kul birtakım yararlı iş yapmaktayken hastalanacak olsa, Allah tebâreke ve teâlâ, meleklerine şöyle emreder: Kuluma, sağ iken yapmakta olduğu işin karşılığında alacağı sevabın aynısını yazınız!” Bir rivayette şöyle dendi: “Kuluma, sağlam iken yapmaya başladığı o işinin tam sevabını yazınız!”
“Allahü tealâ, her hastalığa bir ilâç yaptı. Hastalık kendi ilâcına rastlarsa, Allahü tealânın izniyle yok olur.”
“Şüphe yok ki Allah, ölüm ve ihtiyarlık dışında, hiçbir hastalığı ilâçsız yaratmadı. Onun için sizlere inek sütlerini tavsiye ederim. Zira o, (sütüne) her bitkiden karıştırır.”
“Sabahleyin kalkıp, üç sefer ‘Allahın kusursuz sözlerine (Kur’an’a) sığınırım’ diye dua eden, akşama kadar ona akrep dokunmaz. Aynı duayı akşam olunca da yaparsa akrep ona sabaha kadar zarar veremez.”
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir hastayı sormaya geldiğinde ona şöyle dua ederdi:
“Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider. Gerçek şifa veren, şifandan başka hiçbir şifa bulunmayan sen, bu hastaya öyle bir şifa ver ki hastalıktan geriye bir şey kalmasın.”
Resûlullah efendimiz yine buyurdu ki: “Mümin, kendi kendini alçaltmamalıdır!” Bu söz üzerine şöyle soruldu: “Mümin kendi kendini nasıl alçaltabilir?” Buyurdu ki: “Gücünün yetmeyeceği belâları istemeye kalkarak.”
İSTİĞFAR VE SADAKA...
Ensârdan bir kişi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, bir çocukla asla rızıklandırılmadım, (evlât tadını tatmadım) hiçbir çocuğum yok!” deyince, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ona: “Allah’tan çok çok af dilemekten ve rızıklandığın şeylerden bol bol sadaka vermekten seni alıkoyan ne vardır?!.” dedi. Bu şahıs, ondan sonra bol sadaka veriyor ve Allah’tan çok af diliyordu. Derken yedi tane oğlu olmuştu...
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kendisini Allah’ın af edeceğini bilen, affa kavuşmuştur.”
Ahmed Bezzâr hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
“Nisâ sûresi yetmişdokuzuncu âyet-i kerimesinde meâlen, (Her güzel, her iyi şey, sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebeb oluyor) buyuruldu.”
.
Habîb Ömerî Karamânî
Habîb Ömerî Karamânî hazretleri, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. Niğdelidir. Sultan Rükneddîn Medresesinde müderris idi. Daha çok ilim tahsîl etmek ve mânevî feyizlere kavuşmak arzusuyla İran taraflarına gitti. Orada bulunan Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin dergâhına gidip talebe oldu. Sonra hocasından izin alarak Anadolu’ya geri döndü. Amasya’da çok talebe yetiştirdi. 1496 (H.902) senesinde Amasya’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde şunları anlattı:
Günâhlarına tevbe etmek, herkese farz-ı ayndır. Hiç kimse tevbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsi tevbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed “aleyhi ve aleyhimüssalevât” buyuruyor ki: (Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kerre istigfâr ediyorum).
Yapılan günâhda, kul hakkı bulunmayıp, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa, böyle günâhlara tevbe etmek, pişmân olmakla, istigfâr okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, Ondan afv dilemekle olur. Farzlardan birini özrsüz terk etti ise, tevbe için, bunlarla birlikde, o farzı da yapmak lâzımdır. Günâhta kul hakkı da varsa, buna tevbe için, kul hakkını hemen ödemek, onunla halâllaşmak, ona iyilik ve duâ etmek de lâzımdır. Mal sâhibi, hakkı olan ölmüş ise, ona duâ, istigfâr edip çocuklarına, vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, fakîrlere, miskînlere sadaka verip, sevâbını hak sâhibine ve eziyyet yapılana niyyet etmelidir.
“ALLAHÜ TEALA MERHAMETLİDİR”
Alî “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Ebû Bekr “radıyallahü anh” doğru sözlüdür. Ondan işittim ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Günâh işleyen biri, pişmân olur, abdest alıp namâz kılar ve günâhı için istigfâr ederse, Allahü teâlâ, o günâhı elbette afv eder. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: ‘Biri günâh işler veyâ kendine zulm eder, sonra pişmân olup, Allahü teâlâya istigfâr ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli ve afv ve magfiret edici bulur’ buyurmakdadır) dedi.
Yâ Rabbî! Kendimize zulm etdik. Bize acımaz, afv etmezsen, hâlimiz pek fenâ olur.
.
Muhammed Itrîs hazretleri
Kâmil ve mükemmil bir velî olan Muhammed Itrîs, büyük velî İbrâhim Desûkî hazretlerinin kardeşidir. On ikinci yüzyılın sonlarıyla on üçüncü yüzyılın başlarında yaşamıştır. Kabri, Kahire’dedir.
Bu mübarek zatın da kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:
“Her kusurdan münezzeh olan Rabbim! Dostlarını, evliyânı öyle yaptın ki, onları bulan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor.”
“Hanımının eziyet ve sıkıntı vermesine sabreden kimseye, Allahü teâlâ, Eyyûb aleyhisselâma verilen sevaptan verir.”
“Bu vücûd binâsının direğini yıkmamak ve iyiliklerini atmamak lâzımdır. Devamlı olan âhireti, geçici olan dünyâdan daha çok seven, akıllıdır. Nûru parlar, müjdeleri görünür. Böylece o, bu dünyâya kızarak yüzünü bundan çevirir. Bu dünyâya iltifât etmez, gönül vermez. Dünyâyı vatan ve mesken edinmez.”
“Mahbûbundan, sevdiğinden karşılık bekleyen ve ondan maksadını, dileğini isteyen sâdık bir seven değildir. Çünkü muhib, seven, elinde olanı sevgilisi için verendir, sevdiğinde olanı almak isteyen değil.”
“Ey evliyâsına heybet elbisesini giydiren! Onlar, izzetinle azîz olmuşlardır. Sen, zikredicilerden önce zikredicisin! Sen, kulların sana yönelmesinden evvel ihsân edicisin. İstiyenlerin istemesinden önce veren cömertsin. Vehhâbsın, çok hîbe edicisin. Sonra, bize hîbe ettiklerinle sana geliyoruz.”
“Nîmetlerin çokluğu, seni, onların şükrünü yapmaktan alıkoymasın.”
“Bir Müslüman, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ne kadar dikkat edip tatbik ediyorsa, Allahü teâlâ da onu o derece azîz eder. Diğer Müslümanların kalbine de onun sevgisini verir.”
“Sâdık kimseyi ya üzerine farz olan bir ibâdeti yaparken veya nâfile bir ibâdetle meşgûl olurken görürsün. Bunun dışında başka bir halde göremezsin.”
RIZIK İÇİN ENDİŞE ETME!
“İlmin tamamı iki şeyden ibârettir: 1) Allahü teâlânın, ezelde, senin için takdir ettiği rızık için endişe etme. 2) Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet eyle.”
“Başkasına el açacak duruma düşmek, Müslümana yakışmaz.”
“Bir kimse, baş olma sevdâsına kapılırsa, artık ibâdetten, ihlâstan sıyrıldı demektir.”
Muhammed Itrîs hazretleri, vefatından önce buyurdu ki:
“İyi insanların, bütün varlığı ile bağlı olduğu murâdı, maksadı, Allahü teâlâ olmalıdır. Doğru, sâdık, kimselerle arkadaş olmalıdır. Açlık, iyi insanın gıdâsı, ibâdet rûhunun süsüdür.”
.
Habîb-i Acemî hazretleri
Habîb-i Acemî hazretleri, aslen Acem’dir (İranlıdır). 738 (H.120)’de vefât etti... Önceleri çok zengindi. Fâizle para verirdi. Sonra pişman oldu. Bir cumâ günü Hasan-ı Basrî’nin evinin yolunu tuttu... Onun elini öptü ve tövbe-i nasûh eyleyerek talebelerinden oldu. Önceki yaptıklarına çok pişman oldu. Şehrin her tarafına tellâllar çıkararak;
“Her kimin Habîb’e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı fâizleri de geri dağıtacaktır!” diye îlân ettirdi. Servetinin hepsini fakirlere dağıttı...
“Her kimin Habîb’e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı fâizleri de geri dağıtacaktır!” diye îlân ettirdi. Servetinin hepsini fakirlere dağıttı...
Günün birinde bir kimse geldi. Dağıtacak malı kalmadığından, üzerindeki gömleği gelen kimseye verdi. Sonra Fırat Nehrinin kenarında bir kulübe yapıp orada ibâdetle meşgûl oldu.
Habîb-i Acemî hazretleri, vefat etmesine yakın, kendisinden nasihat isteyenlere buyurdu ki:
Zikir demek, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmak demektir. Zikr, yalnız (Kelime-i tevhîdi) söylemek ve tekrâr tekrâr (Allah) demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, zikir olur. O hâlde, İslâmiyyetin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak, hep zikirdir. İslâmiyyetin emrlerini gözeterek yapılan alışveriş zikirdir. İslâmiyyete uygun olarak yapılan nikâh, talâk [boşanma] zikir olur. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sâhibi hep hâtırlanmaktadır. Yanî gaflet gitmektedir.
ÇABUK?KAVUŞTURAN?ZİKİR
Şu kadar var ki, Allahü teâlânın isimleri ve sıfatları ile yapılan zikir, çabuk tesîr eder ve sevgisini hâsıl eder ve çabuk kavuşturur. Emirlere, yasaklara yapışmakla hâsıl olan zikir, böyle değildir. Bununla berâber, böyle zikirlerden bazısının da, çabuk netîce verdiği, pek az olarak görülmüştür... Bundan başka, isim ve sıfat ile yapılan zikir, İslâmiyyete uymakla olan zikre sebep olur. Çünkü, dînin sâhibini tam sevmedikçe, her işte İslâmiyyeti gözetmek çok güç olur. Tam muhabbeti elde etmek için de, isim ve sıfatla olan zikir lâzımdır. O hâlde, İslâmiyyete uyarak zikir ile şereflenmek için, önce isim ve sıfatla olan zikir lâzımdır. Evet, cenâb-ı Hakkın lütfu ve ihsânı ayrıdır. Hiç sebep olmadan, dilediğini, dilediğine ihsân eder.
.
Muhammed bin Ebû Verd
Büyük velî Muhammed bin Ebû Verd, evliyânın meşhûrlarından Cüneyd-i Bağdâdî’nin, akrabâsı olup, sohbetinde bulunmuştur. 876 (H.263) senesinde Bağdat’ta vefât etti... İlmi ile amel eden, fazîletli ve kıymetli bir zât olan Muhammed bin Ebû Verd’in hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Gaflet iki kısımdır. Biri rahmetten gaflet. Diğeri, gelecek olan azâbdan, cezâdan gaflet. Rahmetten gaflet, yükselmeyi engeller. Cezâdan gaflet ibâdetten alıkor. Gafletten kurtulan yükselir.”
“Allahü teâlânın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olan kimse evliyâdır.”
“Cennette ağlayan bir adam bulunur. Ona, niçin ağlıyorsun denir. O şöyle cevap verir: Ben Allahü teâlânın yolunda öldürüldüm. Şehîdlik o kadar güzel ki, tekrar dünyâya döndürülüp, üç defâ daha şehîd olmayı arzu ediyorum. Fakat daha fazla şehîd olamadığım için ağlıyorum.”
“Âhir zamanda öyle âlimler gelecek ki, herkesi zühde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmek) dâvet edecekler. Fakat kendileri zühdden uzak olacaklar, insanları korkutacaklar, fakat kendilerinde korkudan hiçbir iz bulunmayacak; insanların, makam mevki sâhiplerinden uzak kalmalarını isteyecekler, fakat kendileri onlardan ayrılmayacaklar; sözleri ile dünyâyı kötüleyecekler, fakat zenginlere yaklaşacaklar, yoksul ve fakirlerden uzak kalacaklar. Kadınların erkeklere karşı gelmesi gibi, bildiklerine aykırı hareket edecekler, yakınlarını başkalarının yanında görseler, darılacaklardır. Böyle âlimler, kötü ve Allahü teâlânın sevmediği âlimlerdir.”
“Kuşlar ve yerde bulunan haşereler, cumâ günü buluşurlar, birbirlerine selâm vererek bugün iyi gündür derler.”
İLİM MECLİSİNDE BULUNMAK...
“İlim meclisinde bulunmanın sevâbı çoktur. İnsanlar buralarda bulunmanın değerini bilmiyorlar. Eğer böyle toplantılardaki sevâbı bilmiş olsalardı, oraya girmek için birbirlerini öldürmeye kalkışırlardı. Herkes işini gücünü bırakıp oraya koşardı.”
“Bir kimse dünyâya düşkün olmazsa, insanlar onu sever. Kalbinden dünyâ sevgisini çıkaran kimseyi ise melekler sever.”
Muhammed bin Ebû Verd, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “İnsanları şu iki husus felâkete sürükler. Biri, farzları bırakıp, nâfilelerle uğraşmak ve böylece farzları kaçırmak. İkincisi, kalbin gaflete dalıp, âzâların yaptığı işin farkında olmaması.”
.
Göncüzâde Kâsım Efendi
Göncüzâde Kâsım Efendi 1761 (H.1175) yılında Kayseri’de doğdu. 1842 (H.1258) yılında yine orada vefât etti. Hunad Câmi-i şerîfi içindeki husûsî kabrine defnedildi.
Tahsilini tamamladıktan sonra Kayseri’de ilim öğretmeye başlayınca, ders halkası bir anda yüzlerce talebe ile doldu. Şöhreti kısa bir süre içinde bütün Anadolu şehirlerine yayıldı. Âlimler arasında “Kâsım Allâme” unvânıyla şöhret kazandı. Derslerinde Hanefi fıkhına ağırlık verir ve namazın ehemmiyetinden sık sık bahsederdi. Vefatından kısa bir zaman önceki vaazında şunları anlattı:
Sahîhayn ismi verilen, dîn-i islâmın iki temel kitâbında [(Buhârî) ve (Müslim)de], Câbir bin Abdullah’ın “radıyallahü anh” bildirdiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kerre bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?) diye sordu. Hayır, yâ Resûlallah! dedik. (İşte, beş vakit namâzı kılanların da, böyle küçük günâhları afv olunur) buyurdu. Bazı câhiller, bu hadîs-i şerîfi işitince, o hâlde, hem namâz kılarım, hem de istediğim gibi, keyif sürerim. Nasıl olsa günâhlarım afv olur, diyor. Böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü, şartları ile, edebleri ile kılınıp, kabûl olan bir namâz, günâhları döker. Sonra, küçük günâhları afv olsa bile, küçük günâh işlemeye devâm etmek, ısrâr etmek, büyük günâh olur. Büyük günâh işlemeye ısrâr etmek de, küfre sebeb olur...
ÂLİMLERİN SÖZ BİRLİĞİ VAR...
Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile buyurdular ki: (İbâdetler îmândan parça değildir). Yalnız, namâzda söz birliği olmadı. Fıkıh imâmlarından imâm-ı Ahmed ibni Hanbel, İshâk ibni Râheveyh, Abdullah ibni Mübârek ve dahâ birçok büyük âlimler, bir namâzı amden, ya’nî bile bile kılmayan kimse, kâfir olur, dedi. O hâlde, ey din kardeşim, bir namâzını kaçırma ve gevşek kılma, seve seve kıl! Allahü teâlâ kıyâmet günü, bu âlimlerin ictihâdlarına göre cezâ verirse, ne yaparsın?
“Tefsîr-i Mugnî”de diyor ki: “Büyüklerden biri şeytâna dedi ki, senin gibi mel’ûn olmak istiyorum, ne yapayım? İblîs sevinip, benim gibi olmak istersen, namâza ehemmiyyet verme ve doğru, yalan, her şeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et! dedi. O kimse de, hiçbir namâzı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim, dedi.”
.
Niğdeli Misâlî Baba
Misâlî Baba, Niğde’de yetişen meşhûr velîlerdendir. On yedinci asırda yaşamıştır. Osmanlı Sultanlarından Dördüncü Murâd Hanla görüşmüştür. Bağdât seferi sırasında ziyâretine gelen Sultana kış mevsiminde koynundan, açılmış tâze bir gül çıkarıp vermesi sebebiyle, “Gül Baba” lakabı ile de anılmıştır. Kabri, Niğde’nin dokuz kilometre kuzeyinde bulunan Güllüce köyündedir...
Misâlî Baba buyurdu ki:
“Sözü ve hareketleri ile sana Allahü teâlâyı ve âhireti hatırlatmayan kimse ile arkadaş olma.”
“Nefsinden râzı olmayan câhil bir kimse ile arkadaş olmak, nefsinden râzı ve memnun olan bir âlim ile arkadaşlık etmekten daha hayırlıdır. Çünkü nefs, dâimâ insanın kötülüğünü ister. Ondan nasıl râzı olunabilir.”
“Faydalı ilim; aydınlığı, gönül ve kalbe yayar, kalbdeki perdeleri kaldırır.”
“Amellerin en hayırlısı, onunla birlikte Allah korkusu meydana gelendir.”
“Allahü teâlâ bir kuluna hayır murâd ederse, ona sâlih ve ihtiyar zâtlara hizmet etmeyi, onların istedikleri işleri yapmayı, hayır yollarına girmeyi ve bu hayırları görmeyi nasîb eder.”
“Kula lâzım olan şey, sünnete uygun olarak kulluğa yapışmak ve onun yolunda yürümektir.”
“Faydasız ilim, sâhibine faydadan çok zarar verir.”
“Bir kimsenin gözünde nefsinin değeri olursa, ona işlediği günâh basit gelir.”
“İlim ile meşgûl ol. Bütün Müslümanlara hürmet et. Günlerini boş geçirme. İnsanların arasında garib ol. İlim ve Müslümanlara hürmet ile meşgûl olman, Allahü teâlânın emirlerinden sana bir hissedir.”
“Kim bir şeyin ona faydalı veya zararlı olduğunu bilmezse, cehâletini ortaya koyar.”
TERBİYE Mİ İHSÂN MI?..
“İnsanı terbiye etmek, ona ihsânda bulunmaktan daha hayırlıdır.”
“Halkın karşısındaki îtibar ve mevkiini bir tarafa atıverenin, dünyâdan ve dünyâ ehlinden yüz çevirmesi gâyet kolay olur.”
“Emirleri hafif tutmak, o emri veren âmiri az tanımaktan ileri gelir. Eğer kul, emir veren, âmir olan Allahü teâlâyı tam hakkı ile tanırsa, emirlerini hafif görmez.”
Misâlî Baba, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Kalbin ilâcı beştir: Kur’ân-ı kerîm okumak ve Mushaf-ı şerife bakmak, mîdeyi boş tutmak, gece kalkıp ibâdet etmek, seher vaktinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle berâber bulunmaktır.”
.
Gavsî Ahmed Dede
Gavsî Ahmed Dede, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tasavvuftaki yolu olan Mevleviyye’ye mensuptur. Büyük velî Ahmed-i Bîcân hazretlerinin torunlarındandır. 1697 (H.1109) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Galata Mevlevîhânesi bahçesindedir...
Gavsî Ahmed Dede, Mevleviyye yolunu bozanları, ney çalıp raks edenleri hiç tasvip etmemiş, ömrünün sonuna kadar bunların yanlış olduğunu anlatmıştır. Vefatından kısa bir zaman önce de şunları söyledi:
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri tasavvuf deryâsına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasîhatleri bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarîkat kurucusu değildir. Yeni usûller ve ibâdet şekilleri ihdâs etmemiştir. Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerinden olan Celâleddîn-i Rûmî, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi. İlk Mevlevînin bestelenmesi, ney, rebap, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan törenler ve âyinler, Mevlânâ hazretlerinin yaşadığı devirden 3-4 asır sonradır. Onun Mesnevî’sinde geçen ‘ney’ kelimesi, bâzı kimseler tarafından çalgı âleti olan ney şeklinde düşünülüp anlaşıldığı için, yanlış olarak, kendisinin ney çalıp dinlediği sanılmıştır!
Mesnevî’sine her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlânâ Câmî’nin kitabıdır. Bu kitapta, Mevlânâ Câmî hazretleri buyuruyor ki: “Mesnevî’nin birinci beytinde [Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor] ney, İslâm dîninde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü teâlânın rızâsını aramaktadır...
NEY “YOK” DEMEKTİR!..
Ney, Fârisî dilinde, yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden, Allahü teâlânın ahlâkı, sıfatları ve kemâlâtı zâhir olmaktadır. Neyin üçüncü mânâsı, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kasdedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhâmı iledir.”
Ney çalmak, ilâhi okumak, oynamak, zıplamak şöyle dursun, Celâleddîn-i Rûmî (kuddise sirruh), yüksek sesle zikir bile yapmazdı...
.
Üsküplü Lütfullah Efendi
Üsküplü Lütfullah Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd zamânında Üsküp’te yaşamış büyük velîlerdendir. Üsküp dağlarında zâhidâne, her şeyden uzak, tek başına bir hayat yaşarken vefât etti. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Amelinin semeresini dünyâda görmek, âhirette makbûl olmaya işârettir. Allahü teâlâ katındaki kadrini, değerini bilmek istersen, seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”
“Âriflerin Allahü teâlâdan dileği, O’na hakîkî kulluk yapabilmek ve Allahü teâlânın emirlerini yerine getirebilmektir.”
“Âlemin dışı güzel, içi ibrettir. Nefs, dışının güzelliğine, kalb, içinin ibretlerine bakar.”
“İhtiyâcını sakın O’ndan başkasından isteme! Sana gelen, O’ndan gelir. O’ndan başkasından nasıl istenir ki? O’ndan başkası kendi ihtiyâcını gideremezken, kendisinden isteyenin ihtiyâcını nasıl görsün, istediğini versin?”
“Ne kadar şaşılsa yeridir ki, bir kimse, ayrılmayacağı şeyden kaçıyor ve onunla kalmayacak olan dünyâyı istiyor. Gözleri kör değilse de, sînesindeki kalb kördür.”
“Kalbin ölü olmasının alâmetlerinden biri, insanın kaçırdığı iyiliklere üzülmemesi ve yaptığı kötülüklere pişmân olmamasıdır.”
“Eğer adâletle muâmele olunursan, küçük günahlardan bile helâk olursun. Allahü teâlâ ihsân ile muâmele ederse, büyük günâhın da olsa kurtulursun.”
“Zulmet nefsin askeri, ordusu olduğu gibi, nûr da kalblerin askeridir. Allahü teâlâ bir kuluna yardım etmek isteyince, nûr askerleri ile imdâd edip, zulmetten onu uzak eder.”
“Nîmetlere şükretmeyen, elden çıkmalarına çalışmış olur. Nîmetlere şükreden, onları en kuvvetli bağlarla bağlamış olur.”
“NEFSE AĞIR GELENİ YAP!”
“İki iş arasında durakladığın, iki şey arasını ayıramadığın zaman, hangisinin nefse daha ağır geldiğine dikkat et ve onu yap. Çünkü nefse ağır gelen, ancak doğru, hak olandır.”
“Senin ibâdetinin O’na faydası olmadığı gibi, isyânının da hiçbir zararı yoktur. İbâdetleri, iyilikleri emir, günah ve kötülükleri yasak etmesi, hep senin içindir.”
“İlimde esas, Allah korkusudur. İlmin yanında korku olursa, bu ilmin sana faydası vardır. Yoksa o ilim, senin için noksanlık ve vebâl olur.”
“Boynu büken, ihtiyaç duyuran kusur, büyüklük ve kibir veren ibâdetten iyidir.”
Lütfullah Efendi, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Yâ Rabbî! Sen ihsânını kesmezken, senden başkasından nasıl bir şey istenir?”
.
Fethullah-ı Mûsulî hazretleri
Fethullah-ı Mûsulî hazretleri, Peygamber efendimizin soyundan olup aslen Musulludur. Urfa vâlisi Ali Paşanın damadı olan Dârendeli Hüseyin Paşanın ricasıyla Dârende’ye yerleşen Fethullah-ı Mûsulî’nin kabri, Dârende eski şehir kabristanındaki türbesindedir...
Fethullah-ı Mûsulî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, habîbi Muhammed aleyhisselamda toplamıştır. Meselâ, insanların en güzel yüzlüsü ve gâyet nûrânî benizlisi idi. Mübârek yüzü, kırmızı ile karışık beyâz olup, ay gibi nûrlanırdı. Sözleri gâyet tatlı olup, gönülleri alır, rûhları cezbederdi. Aklı o kadar çoktu ki, Arabistân yarımadasında, sert, inatçı insanlar arasında gelip, çok güzel idâre ederek ve cefâlarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itâ’ate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp Müslümân oldu ve dîn-i islâm yolunda babalarına ve oğullarına karşı harb etti. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıttı. Hâlbuki, böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsânı, ikrâmı, o kadar çoktu ki, herkesi hayrân bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve Müslümân olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zamân, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusûr görülmemiştir...
EN BÜYÜK MU’CİZESİ
Kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiç yazı yazmamış iken ve seyâhat etmeyen ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında hâsıl olmuş iken, Tevrât’ta ve İncîl’de ve bütün başka kitâblarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hâllerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini hüccet ve burhânlar söyleyerek susturdu. En büyük mu’cize olarak Kur’ân-ı kerîmi ortaya koydu ki, altıbinikiyüzotuzaltı âyetinden biri gibi söyleyemezsiniz diye meydân okuduğu hâlde, kimse, bu kadar seneden beri, dünyânın her tarafında bütün İslâm düşmanları el ele vererek, mallar, servetler dökerek uğraştıkları hâlde, söyleyemedi. Hele o zemân, Arablarda, şiir, edebiyyât, fesâhat ve belâgat, her şeyden ileri gidip en güvendikleri başarıları olduğu hâlde, Kur’ân-ı kerîm karşısında, bir şey söyleyemediler.
.
Kemal Ümmî hazretleri
Kemal Ümmî hazretleri, Anadolu velîlerindendir. On beşinci asrın başlarında Niğde’de doğdu. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Kabri Niğde’de Yenice Mahallesindedir. Şeyh Muhammed Bahaeddîn-i Erzincânî’nin halîfelerindendir. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“İnsanlardan gelen sıkıntılara sabretmeyen, onlara karşılık vermeyi terk etmeyen kimse sabırlı sayılmaz.”
“İki işten, nefsine ağır geleni yap! Çünkü, hak olan iş, nefse ağır gelir. Vâcibleri yapmakta gevşek davranıp, nâfile hayrâtı yapmaya çalışmak, nefsin isteklerine uymak alâmetlerindendir.”
“Allahü teâlâ, her uzva vefâyı lâzım kıldı. Kalbin vefâsı; dünyâ ile meşgûl olmaması, hîle ve hased yapmamasıdır. Dilin vefâsı; gıybet etmemesi, yalan söylememesi, lüzumsuz boş şeyler konuşmamasıdır. Âzâların vefâsı; günah olan yerlere gitmemesi, Müslüman kardeşine eziyet etmemesidir.”
“Büyüklük, Allahü teâlâya mahsustur. İnsan, benliğini, küçüklük ve aşağılık toprağına gömmelidir. Çünkü gömülmeden bitenin, doğması ve büyümesi düşünülemez.”
“Gönlünde günahlar ve dünyâ sevgisi olanın, kalbi nasıl parlar? Yahut, nefs-i emmârenin arzularına göre hareket eden, Allahü teâlânın rızâsını nasıl kazanır? Gaflet ve günahlardan temizlenmeden, Allahü teâlânın huzûruna girmeyi nasıl ister? Çirkin işlerinden tövbe etmeyen, ince sırları anlamayı nasıl umar?”
“Her fırsat ve boş zamanlarda amel yapıp tâat üzere olmak, seni, nefsin hîlelerinden alıkoyar.”
“Her günah, dalgınlık ve şehvetin aslı, nefsini beğenmektir. Her tâat uyanıklık ve iffetin esası, nefsini beğenmemektir.”
“Kendinde bulunan gizli ayıpları araştırman, bilmediğin gâip şeyleri araştırmandan daha iyidir.”
“Allahü teâlâ, bâzılarını kendi hizmetinde bulundurur. Bâzılarına kendi muhabbetini verir. Her ikisine de imdâd-ı ilâhî gelmiştir. Bunlar, Rabbinin ihsânıdır.”
“HER SORULANA CEVAP VEREN!..”
“Her sorulana cevap verenin, açıkça görülen her şeyi yorumlayanın, karşısındakilerin hâlini hesâb etmeden her ilmi açıklayanın bu hareketleri, câhil olduğunu gösterir.”
Kemal Ümmî hazretleri, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Âhiret, mümin kullara mükâfat verme yeri olarak yapılmıştır. Çünkü bu dünyâ, onlara yapılacak ihsânlara müsâit değildir. Çünkü mümin kulların değeri, mükâfâtlarının fâni olan bir yerde verilmesinden üstündür.”
.
Fethullah Evdehî hazretleri
Fethullah Evdehî hazretleri, Hindistan’da yetişen İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerindendir. İmâm-ı Rabbânî’nin babası Abdülehad hazretlerinin hocası olan Abdülkuddûs bin Abdullah, Fethullah Evdehî hazretlerinin talebesidir...
Fethullah Evdehî hazretlerinin sohbetleri çok kalabalık olurdu. Zamanın devlet adamları da sohbetlere gelirdi. Vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Allahü teâlânın feyizleri, ni’metleri, ihsânları, ya’nî iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlâd, rızık, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları kabûlde, alabilmekte ve ba’zılarını da almamak sûretiyle, insanlardadır. Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinde meâlen:
(Allahü teâlâ, kullarına zulm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulm ve işkence ediyorlar) buyurulmuştur.
Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakda iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır. Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir...
KUR’ÂN-I KERÎMDE BİLDİRİLDİ
Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden dahâ çok acıdığı için, dünyânın her tarafındaki, her insanın, her âilenin, her cemiyetin ve milletin her zamânda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lâzım geleceğini, dünyâda ve
âhırette râhat etmeleri ve se’âdet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lâzım geldiğini, Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. İnsanların, âhıretteki ni’metlere nâil olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünyâ ni’metleri içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünyâ için çalışmalarının karşılığını vermekdedir. Yalnız dünyâ için çalışanlara verdiği dünyâlıklar hakîkatte azâb ve felâket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile, istidrâc olarak, ya’nî Allahü teâlânın aldatarak, ni’met şeklinde gösterdiği musîbetlerdir.
.
Kanadıkırıkzade Ali Efendi
Kanadıkırıkzade Ali Efendi, Maraş evliyasındandır. Doğum yeri ve yılı hakkında bilgi bulunamayan Ali Efendi, küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlamış, Kayseri ve İstanbul’da çeşitli hocalardan ders almıştır. Daha sonra Mısır’a gidip kıymetli âlim ve velîlerden ders alan Ali Efendi, Yavuz Sultan Selîm’in Mısır’ı fethinde orada idi. Yavuz Sultan Selîm Han, ilminin yüksekliğini işittiği Ali Efendi ile görüşüp onu Maraş Müftiliğine tâyin etti. Bu vazifede iken birçok âlimin yetişmesine de vesile olan Ali Efendi, vefât edince Hayrullah Mahallesi Orman Caddesi üzerinde bulunan Şâzibey Câmii bahçesine defnedildi...
Ali Efendi vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Haramlardan ve bilhassa yabancı kadınlarla halvetten çok sakının. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Yabancı kadınların, yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir) buyurdu.
Nûr sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Ey Resûlüm! Mü’minlere söyle, harâma bakmasınlar ve avret yerlerini harâmdan korusunlar! Îmânı olan kadınlara da söyle, harâma bakmasınlar ve avret yerlerini harâm işlemekden korusunlar!) buyuruldu...
Bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: (Komşu kadına ve arkadaşların kadınlarına şehvet ile bakmak, yabancı kadınlara bakmaktan on kat dahâ günâhtır. Evli kadınlara bakmak, kızlara bakmaktan bin kat dahâ çok günâhtır. Zinâ günâhları da böyledir).
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Üç şey, göze cilâ verir: Yeşilliğe, akar suya ve güzel yüze bakmak) ve (Üç şey gözü kuvvetlendirir. Sürme çekmek, yeşilliğe ve güzel yüze bakmak.)
ATEŞ GÖRMEYECEK GÖZLER!
Bu hadîs-i şerîfler, bakması helâl olan kimselere bakmanın fâidesini bildirmekdedir. Yoksa, yabancı kadınlara, kızlara bakmak, gözü zaîfletir ve kalbi karartır. Hâkim, Beyhekî ve Ebû Dâvüd bildiriyorlar ki: Ebû Ümâmenin “radıyallahü anh” bildirdiği hadîs-i merfû’da, (Yabancı bir kızı görüp de, Allahü teâlânın azâbından korkarak, başını ondan çeviren kimseye Allahü teâlâ ibâdetlerin tadını duyurur) buyuruldu. İlk görmesi affolunur. Bir hadîs-i şerîfte, (Allah için yapılan cihâdda düşmanı gözleyen veyâ Allah korkusundan ağlayan veyâ harâmlara bakmayan gözler, kıyâmette Cehennem ateşini görmeyeceklerdir) buyuruldu...
.
Evhadüddîn Kirmânî hazretleri
Evhadüddîn Kirmânî hazretleri, Anadolu’da yaşamış olan velî ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. İran’ın Kirman bölgesinden olduğu anlaşılmaktadır. 1237 (H.635) târihinde Konya’da vefât etti.
Evhadüddîn Kirmânî de talebesi Ahî Evren ile birlikte 1205 yıllarında Anadolu’ya geldi. Muhyiddîn-i Arabî, Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi zamânın büyükleriyle görüştü. Konya’ya yerleşti. Kendisi için kurulan dergâhta dersler verip talebe yetiştirdi. Evhadüddîn Kirmânî’nin en büyük talebelerinden birisi Sadreddîn Konevî’ydi.
Bu mübarek zat, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Sûre-i Haşrin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün getirdiği emirleri alınız, itaat ediniz! Nehy, men, yasak ettiği şeylerden sakınınız!) buyuruldu. Görülüyor ki, dünyada felaketlerden, âhırette azâbdan kurtulmak için, iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden, en büyüğü, daha lüzûmlusu, ikincisidir ki, (Verâ) ve (Takvâ) denir. Resûlullahın yanında, birisinin çok ibâdet ettiğini, çok uğraştığını söylediler. Birisinin de, yasak edilen şeylerden çok sakındığını söylediklerinde, (Hiçbir şey, verâ gibi olamaz!) buyurdu. Yâni, yasaklardan sakınmak, daha kıymetlidir buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Dîninizin direği verâdır) buyurdu. İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, verâ sâyesindedir ve terakkî etmeleri, yükselmeleri bu sâyededir. Melekler de, emirlere itaat etmektedir. Hâlbuki melekler, terakkî edemiyor. O hâlde, verâa sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden daha lüzûmludur.
“EN KIYMETLİ ŞEY TAKVADIR”
İslâmiyette en kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Verâ ve takvâ, haramlardan kaçınmak demektir. Haramlardan tamamen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh, yâni İslâmiyetin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan, bir gün uçuruma düşebilir.
Verâ ve takvâyı tâm yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret miktârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir...”
.
İbn-i Vefâ hazretleri
İbn-i Vefâ hazretleri, 1358 (H.759) senesinde Kâhire’de doğdu. 1404 (H.807) de Ravda’da vefât etti. Mısır evliyasının en meşhurlarındandır. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Dünyâ dertlerine tutulmuş din kardeşini tedbirsizlikle suçlayıp, kınama. Çünkü o, ya mazlumdur; Allahü teâlâ sonunda onu kurtaracaktır veya günah işlemiştir, başına gelen musîbetler günâhına keffârettir. Yâhut da Allahü teâlâ, yüksek derecelere ve makamlara
ulaştırmak için onu dünyâ dertlerine mübtelâ kılmıştır.”
“Dünyânın zevkleri ve lezzetleri boştur. Bunlara kavuşmak için dînini dünyâya değişenler, dîninden tâviz verenler, rüşvet vererek çerçöp satın almaya çalışmış sayılırlar. Hazret-i Ömer bir gün yanındaki eshâbı ile giderken, onları görüp çöplüğün yanında uzun müddet eğledi. Kokusundan rahatsız olup; ‘Bizi neden burada eğliyorsunuz?’ dediklerinde, hazret-i Ömer çöplüğü göstererek; ‘İnsanların kavga ederek elde etmek istedikleri dünyâ (yâni haram ve mekruhlar) işte budur’ buyurdu.”
“Dîni dünyâ isteklerine âlet eden, herkesin îmânını bozan kötü din adamı İblîs’ten daha zararlıdır. Çünkü, şeytan vesvese verdiği için, mümin bir kimse onun düşman olduğunu bilir. İblîs’in isyân etmiş, sapıtmış bir düşman olduğunu aslâ unutmaz. İblîs’e uyduğu takdirde âsî bir kul olacağını anlar, günâhına derhâl tövbe eder. Rabbinden af diler. Kötü din adamı olan ulemâ-i sû’ ise, hak ile bâtılı karıştırarak, hevâ ve heveslerine, nefslerinin arzusuna göre hüküm verirler. Böylece doğru yoldan ayrılırlar. Kendilerine uyanların da yaptıkları boşa gider. İyilik yaptıklarını zannettikleri hâlde dalâlete düşerler. Kötü din adamlarından Allah’a sığın ve onlarla bir arada bulunmaktan sakın! Sâdık, iyi ve sağlam din âlimleriyle birlikte bulun.”
“HÜSN-İ ZAN SÂHİBİ OL!..”
“Başkasının sözlerini ve hâllerini iyiye tevil etmek mümkün ise, kötü tevil yapmayacak ve hücûm edenlerin hücûmunu delîlsiz kabûl etmeyecek kadar hüsn-i zan ve iyi düşünce sâhibi ol.”
“Bir zâlime kalben meyleden kimseyi fitne ateşi sarar. Böyle kimse, ancak Allahü teâlânın yardımı ile kurtulur.”
İbn-i Vefâ hazretleri vefatından evvel buyurdu ki:
“Allahü teâlâ kimin kalbini kendi sevgisi ile doldurursa, onun kalbi başka bir şeyle meşgûl olmaz. Çünkü o, görünüşte halkla, iç hali ile de Allahü teâlâ iledir...”
.
Bolulu Himmet Efendi
Bolulu Himmet Efendi Bolu’nun Gice köyündendir. 1683 (H.1095) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Üsküdar’da Bezcizâde Efendi türbesinde, hocasının yanındadır. İlk tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Burada Hüsâmeddîn Uşşâkî hazretlerine rastladı. Onun tedrisinde yetiştikten sonra Kâsım Paşa Câmiinde vaaz ve nasîhat etmeye başladı.
Himmet Efendi, bir vaazında buyurdu ki: “Bütün insanlığın seyyidi, en üstünü olan, Muhammed aleyhiselama inanan, Onun yolunda giden kimse, elbette ümmetlerin en iyisi olur. Âl-i İmrân sûresinin, (Siz ümmetlerin, din sahiplerinin en hayırlısı, en iyisisiniz!) meâlindeki yüzonuncu âyeti bunlara müjdedir. Ona inanmayan, Onu anlayamıyan, kendileri gibi sanan, insanların en kötüsüdür. Tevbe sûresinin, (Vahşî, kalbleri katı câhiller, sana inanmaz. Daha çok münâfıktırlar) meâlindeki doksansekizinci âyeti bunları göstermektedir. Dünyanın bugünkü hâlinde, Onun sünnet-i seniyyesine [yâni İslâmiyete] uymakla şereflendirilenler, ne kadar bahtiyârdır. Onun dînine inanan, Ona ümmet olanın, az bir iyiliğine kat kat sevap verilir. Eshâb-ı Kehf, [yâni Tarsus’taki mağarada bulunan yedi kişi] bir güzel iş yapmakla, yüksek derecelere kavuştu. Bu işleri de, din düşmanları, her tarafı kapladığı vakit, kalblerindeki îmanı korumak için, başka yere hicret etmeleri idi. Bugün, Ona îman edip, az bir ibâdet yapmak, sanki düşman saldırıp, her tarafı kapladığı zamanda, askerin, az bir hareketinin çok kıymetli olmasına benzer. Sulh zamanında, askerin, bundan kat kat fazla çalışması, böyle kıymetli olamaz.
Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın mahbûbu olduğu için, Onun izinde giden, mahbûbluk derecesine yükselir. Çünkü, muhib [yâni âşık], sevgilisinin ahlâkını, alâmetlerini kimde görürse, onu da sever. Ona uymayanların hâlini, bundan anlamalı!..”
Himmet Efendinin hikmet dolu şiirleri vardır. Vefatından kısa bir zaman önce şu şiiri söylemiştir:
Azığın var mı yola gitmeye
Döşeğin hazır mı varıp yatmaya
Ejderler gibi dem çekip yutmaya
Yerler ağzın açtı haberin var mı?
Mâsiyet yükünü aldın boynuna,
Hiç ölüm korkusu gelmez aynına
Felek birkaç arşın bezi eğnine
Yakasız don biçti haberin var mı?
Derviş Himmet senden evvel gelenler,
Kimisi kul, kimi sultan olanlar,
Dünyâ benim mülküm deyip yelenler
Ecel câmın içti haberin var mı?
.
Hâşimî Emîr Osman
Hâşimî Emîr Osmanhazretleri, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. 1513 (H.919) senesinde Sivas’ta doğdu. 1594 (H.1003) senesinde İstanbul’da vefât etti. İstanbul’un Kasımpaşa semtinde bulunan dergâhının bahçesine defnedildi...
Küçük yaşta ilim öğrenmek için İstanbul’a gelen Hâşimî Emîr Osman, Sahn-ı semân medreselerinde ilim tahsîl etti. Kırklareli’nin Vize kazasına giderek Şeyh Alâüddîn Ali Efendi’ye talebe oldu ve tasavvufta yüksek derecelere kavuştu.
Hâşimî Emir Osman Efendinin şiir şeklinde söylediği nasihat dolu sözlerinden bir demet:
“Aklı başında bir insan isen, bir lokma ekmek için alçak dünyaya baş eğip muhtac olma. Git, değirmen gibi, sen de ekmeğini taştan çıkar. Alnının teriyle kazan ve kimseye minnet etme!”
“Zamânımızın insanlarının işi gücü dâimâ halka, yakınlarına ve kardeşlerine kötülük ve eziyet çektirmekten ibârettir. Hattâ kusursuz ve en iyi kalbli bir insan bile olsan seni de hazret-i Yûsuf gibi kuyuya atmaya kalkışırlar.”
“Dünyâya tâlib olan insanlardan dünyâlık istemeye utanmıyor musun? Siz dünyâlığı, dünyâyı yed-i kudretinde tutan Allahü teâlâdan isteyiniz.”
“Yediğiniz ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocuğunun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat ediniz.”
“Münâkaşaya oturmak, fayda kapılarını kapatır.”
“Allahü teâlâ dünyâyı yarattı. Dünyâ üzerinde âlimler ve câhiller yarattı. İlmin en fazîletlisi, kendisiyle amel edilen ilimdir. İlmin ancak kendisiyle amel olunanı delildir. Amelin doğru olanı hâriç, diğer kısmı hebâ olmuştur. Amelin sahîh olması için de çok şart vardır.”
“BİD’AT EHLİYLE OTURMA!..”
“Bid’at ehli ile oturana, hikmet verilmez. Bid’at ehli ile oturanın üzerine lânet inmesinden korkarım. Kim bid’at ehlini severse, Allahü teâlâ onun amelini yok eder ve kalbinden İslâm nûrunu çıkarır.”
“Bid’at ehli olanlar, başlarını ve vücûdlarını toprakta gizleyip, kuyruklarını açıkta tutan ve yaklaşanı sokan akrebler gibidirler. İnsanlar arasında gizlenmiştirler, yanlarına yaklaşanı bid’ate düşürürler, bid’at yayarlar.”
Hâşimî Emîr Osmanhazretleri, vefatından önce oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç. Yine gitmezse, her hâli iyi bilen Allahü teâlâya yalvarmaya, sızlanmaya başla!..”
.
Eskici Mehmed Dede
Eskici Mehmed Dede on altıncı yüzyılın sonunda ve on yedinci yüzyılın başında yaşamıştır. Pamuklu bez ticâretiyle meşgûl olduğu için “Eskici” diye meşhûr oldu. Aslen Amasyalı olup, 1619 (H.1028) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Abdülmü’min Efendi Câmii bahçesindedir...
İlk tahsîlini memleketi olan Amasya’da gördükten sonra, Bursa’ya gelen Mehmed Efendi, ilk zamanlar pamuklu dokuma ticâretiyle meşgûl oldu. Hoş sohbeti ve güzel ahlâkıyla insanların gönüllerini almaya gayret etti. Birçok halleri ve kerâmetleri görüldü. Zamânın Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin kâdılığı ve dünyânın debdebesini bırakıp Üftâde hazretlerine talebe olmasına Eskici Mehmed Dede vesîle olmuştur...
Bu mübarek zat, vefatına yakın şöyle vasiyet etti:
“Kıymetli oğlum! Mubâhların fazlasından sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar kullanmalısın. Bunları da, Allahü teâlâya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın. Meselâ, bir şey yerken, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek için kuvvetlenmeye, giyinirken avret yerini örtmeye ve soğuktan, sıcaktan korunmaya niyet etmeli ve her mubâh için gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubâhları, zarûret miktârı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu nîmet ele geçmezse, mubâhlardan dışarı çıkmamalı, haram ve şüphelilere taşmamalıdır.
PEK ÇOK ŞEY MUBAHTIR...
Allahü teâlâ kullarına çok merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle zevklenmeye izin vermiştir. Pekçok şeyleri mubâh etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, Allahü teâlâya karşı, ne kadar edebsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubâhlarda da yaratmıştır. Helâl olan çeşit çeşit nîmetlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin râzı olmasından daha büyük zevk olur mu? Bir kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük cefâ, sıkıntı olur mu? Cennette Allahü teâlânın râzı olması, Cennet nîmetlerinin hepsinden daha tatlıdır. Cehennemdekilerden Allahü teâlânın râzı olmaması, Cehennem azâblarından daha acıdır...
.
Harputlu Hacı Ömer Efendi
Harputlu Hacı Ömer Efendi 1800 (H.1215) yılında Harput’un Germiri köyünde doğdu. Kayseri’de yerleşti ve 1878 (H.1295) yılında orada vefât etti. (Kabri Hunad Câmii şerîfi içerisindedir.) 1830 târihine kadar Harput’ta oturarak yüksek medreselerde ilim tahsîline çalıştı. Bu târihte Ayıntab’a (Gaziantep) ve bir sene sonra da Kayseri’ye gitti. Burada talebe yetiştirmeye başladı.
Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
(Tefsîr-i Mugnî’de diyor ki: “Büyüklerden biri şeytâna dedi ki, senin gibi mel’ûn olmak istiyorum, ne yapayım? İblîs sevinip, benim gibi olmak istersen, namâza ehemmiyyet verme ve doğru, yalan, her şeye yemîn et, yani çok yemîn et! dedi. O kimse de, hiçbir namâzı bırakmayacağım ve artık yemîn etmeyeceğim” dedi).
(Kurretül’uyûn) kitâbındaki hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Namâzı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ on beş sıkıntı verir. Bunlardan altısı dünyâda, üçü ölüm zamânında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir.
Dünyâda olan altı azâblar:
1- Namâz kılmayanın ömründe bereket olmaz. 2- Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendinde kalmaz. 3- Hiçbir iyiliğine sevâb verilmez. [Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, farzları vaktinde kılmayanların sünnetleri kabûl olmaz. Yani sünnetlerine sevâb verilmez.] 4- Duâları kabûl olmaz. 5- Onu kimse sevmez. 6- Müslümânların iyi duâlarının buna fâidesi olmaz.
Ölürken çekeceği azâblar:
1- Zelîl, kötü, çirkin can verir. 2- Aç olarak ölür. 3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.
Kabirde çekeceği acılar: 1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer. 2- Kabri ateşle doldurulur. Gece, gündüz onu yakar. 3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünyâ yılanlarına benzemez. Her gün, her namâz vaktinde onu sokar. Bir ân bırakmaz.
Kıyâmette çekeceği azâblar:
1- Cehenneme sürükleyen azâb melekleri yanından ayrılmaz. 2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar. 3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.)
TALEBELERİNE İŞARET VERDİ!
Harputlu Hacı Ömer Efendi, vefâtından kısa bir zaman önce mübârek Mîrâc gecesinde talebeleri ile sohbet ederken, onlara kendisinin böyle mübârek bir gecede Rabbine kavuşacağı işâretini verdi. Gerçekten de bu konuşmadan kısa bir zaman sonra 1878 (H.1295) yılının Mîrac gecesinde vefât etti...
.
Elvân Çelebi
Elvân Çelebi, meşhur şâir, târihçi Âşık Paşa’nın oğludur. Kabri, Çorum-Mecidözü, Elvân Çelebi köyündeki zâviyesinin yanındadır...
Bu mübarek zat bir sohbetinde buyurdu ki:
“Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır ve insânlık şerefi ve meziyyeti, Onun İslâmiyyetine uymaktır.
Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, kat kat dahâ kıymetlidir. Çünkü (Kaylûle etmek) yanî öğleden önce biraz yatmak, âdet-i şerîfesi idi. Meselâ, Onun dîninin emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun yolunda bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan dahâ kıymetlidir. İslâmiyyetin emri ile fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar altın sadaka vermekten dahâ efdaldir. Emîr-ül-müminîn Ömer radıyallahü anh, bir sabâh namâzını cemâat ile kıldıktan sonra, cemâate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu. Eshâbı dediler ki: (Geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku basdırmıştır). Emîr-ül-müminîn buyurdu ki: (Keşke bütün gece uyuyup da, sabâh namâzını cemâat ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefslerini ve kötü arzûlarını körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfeatten ibâret kalır. Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyyeti nedir ki, bunun birkaçının itibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten dahâ çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslâmiyyete tâbi olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur...
“BÜTÜN FESÂDLARIN BAŞI”
İslâmiyyete uymayan şeylerin hiçbirisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevâb verilir mi? Belki cezâya sebeb olur. Bu incelik, dünyâ işlerinde de vardır. Biraz düşünülürse anlaşılır. O hâlde, seâdet-i ebediyyeyi ele geçirten sermâye, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) dînine yapışmaktır. Bütün zarar ve fesâdların başı, İslâmiyyetten ayrılmaktır.”
.
Sertarîkzâde Emin Efendi
Sertarîkzâde Mehmed Emin Efendi, Nûreddîn Cerrâhî hazretlerinin halîfelerindendir. Şeyh Abdullah-ı Sivâsi hazretlerinin de oğludur. 1687 yılında doğdu. Çeşitli hocalardan ders aldıktan sonra Nûreddîn Cerrâhî hazretleri vâsıtasıyla yüksek derecelere kavuştu. Hocasının izni ile Eyüp Nişancası’nda kurduğu Sertarîkzâde dergâhının şeyhliği yanında Fâtih Medreselerinde müderrislik yaptı. 1761 yılında vefât etti. Kabri Eyüp Nişancası’ndaki dergâhındadır...
Emin Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Şübhe edilen altını, ateşle muâyene ettikleri gibi, Allahü teâlâ, insanları derd ile, belâ ile imtihân eder. Bazısı, belâ ateşinden hâlis olarak çıkar. Bazısı da, bozuk olarak çıkar.) Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî hazretleri, hastalara ilâç verir, kendisi ise kullanmazdı. Hastalığa sabrederek, oturarak kılınan namâz, sağlam olanın, ayakta kıldığı namâzdan dahâ kıymetlidir, derdi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Sıtma hastalığı, insanın günâhlarının hepsini temizler. Dolu tanesinde toz olmadığı gibi, sıtmalının günâhı kalmaz.) Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: (Hasta olup, musîbete, felâkete uğrayıp da, günâhları affolacağı için sevinmeyen kimse, âlim değildir). Mûsâ aleyhisselâm, bir hastayı görüp: (Yâ Rabbî! Bu kuluna merhamet et!) dedikte, Allahü teâlâ: (Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günâhlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla artıracağım) buyurdu...
“ÂFİYET HASTALIKTA OLUR!”
Allahü teâlâ, acıdığı kullarını dert ile, hastalık ile, gafletten uyandırır. Nitekim, bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Mü’minlerde, üç şeyden biri bulunur: Kıllet yanî fakîrlik, illet yanî hastalık, zillet, yanî i’tibârsızlık.) Sıhhat, günâh işlemeye sebep olur. Âfiyet hastalıkta olur. Alî radıyallahü anh, bir kalabalığı eğlence içinde görüp sordukda, bugün bayramımızdır dediler. Günâh işlemediğimiz günler de, bizim bayramımızdır buyurdu. Büyüklerden biri, rast geldiği birine, nasılsın dedikde, âfiyetdeyim dedi. O da, âfiyetde olduğun, günâh işlemediğin gündür. Günâh işlemekden dahâ tehlikeli hastalık yoktur buyurdu...”
.
Siraceddin Şirvânî hazretleri
Siraceddin Şirvânî hazretleri, Azerbaycan’da, Şirvân vilâyetinde 1782 (H.1197) senesinde doğdu. Tahsilini tamamladıktan sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin huzûruna giderek ona talebe oldu. 1817 senesinde icâzet ve emir verilmesi üzerine Şirvan’a döndü. Rusların Kafkasları istilâsı üzerine, Amasya’ya gidip, orada 1847 (H.1264) senesinde çıkan kolera salgınından bir ramazan ayında vefât etti. Vefatından evvel oğluna buyurdu ki:
“Kıymetli oğlum! Mubâhların fazlasından sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar kullanmalısın. Bunları da, Allahü teâlâya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın. Meselâ, bir şey yerken, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek için kuvvetlenmeye, giyinirken avret yerini örtmeye ve soğuktan, sıcaktan korunmaya niyet etmeli ve her mubâh için [ve ders çalışırken böyle] gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubâhları, zarûret miktârı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu nîmet ele geçmezse, mubâhlardan dışarı çıkmamalı, haram ve şüphelilere taşmamalıdır. Allahü teâlâ kullarına çok merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle zevklenmeye izin vermiştir. Pekçok şeyleri mubâh etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, Allahü teâlâya karşı, ne kadar edebsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubâhlarda da yaratmıştır...
Helâl olan çeşit çeşit nîmetlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin râzı olmasından daha büyük zevk olur mu? Bir kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük cefâ, sıkıntı olur mu? Cennette Allahü teâlânın râzı olması, Cennet nîmetlerinin hepsinden daha tatlıdır. Cehennemdekilerden Allahü teâlânın râzı olmaması, Cehennem azâblarından daha acıdır...
“BİZ, BAŞIBOŞ DEĞİLİZ!”
Biz kuluz. Sahibimizin emrindeyiz. Başıboş değiliz. Her istediğimizi yapmaya serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akıl sahibi olalım! Kıyâmet günü utanmaktan, pişman olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanç zamanıdır. Mert olan, bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da, rahat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz...”
.
Mahmûd Sûfî hazretleri
Mahmûd Sûfî hazretleri, Kuzey Irak’ta yetişen büyük velîlerdendir. 1624 (H.1033) senesinde doğdu. 1673 (H.1084) senesi Musul’da vefât etti...
Mahmûd Sûfî hazretleri vefatından önce buyurdu ki:
“Mübârek ramazan ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zâtından gelmektedir ve Onun şü’ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her kusur, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana gelen her güzel şey, Allahü teâlâdan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir) buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmaktadır. Kur’an-ı kerim, bu kelâm şânının hakîkatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübârek ayın, Kur’an-ı kerim ile tâm bağlılığı vardır. Çünkü, Kur’an-ı kerimde bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur’an-ı kerim bu ayda nâzil oldu... Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazan ayı da, kabuğu gibidir...
SAHURDA VE İFTARDA HURMA
Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem efendimiz hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adalet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda her şeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yenince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan her şey, insana da aktarılmış olur...
O Server, (Müminin sahûrunun hurma ile olması ne güzeldir) buyurdu. Bu da belki, hurma insanın dokularına karışınca, insanın hakîkatini tamamladığı içindir. Oruçlu iken, böyle şey olmadığı için, bunun karşılığı olarak sahûrda hurma yemenin güzel olduğunu bildirmiştir...”
.
Hoca Sâdeddîn Efendi
Hoca Sâdeddîn Efendi Yirmi ikinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. Babası Hasan Can, Yavuz Sultan Selîm’in has nedîmi ve yakını idi. Sâdeddîn Efendi 1536 (H.943) yılında Kânûnî Sultan Süleymân devrinde İstanbul’da dünyâya geldi. Sultan Üçüncü Murâd Hân ve Sultan Üçüncü Mehmed Hân’a hocalık yaptığı için Hâce-i sultânî (Sultan Hocası) ve Reîs-ül-ulemâ unvânları verildi. Bu iki padişah zamanında şeyhülislâmlık yaptı.
Kânûnî Sultan Süleymân Hânın vefâtından 30 yıl geçtiği hâlde, hiçbir pâdişâh ordusuna bizzât başkomutanlık etmemişti. Hoca Sâdeddîn Efendinin teşviki ile 21 Haziran 1596 târihinde yanında Hoca Sâdeddîn Efendi de olduğu hâlde, 100.000 kişilik bir ordu ile İstanbul’dan hareket eden Sultan Üçüncü Mehmed, Eğri Kalesini alarak Haçova Savaşını kazandı ve büyük bir zaferle döndü.
Hoca Sâdeddîn Efendi 1599 (H.1008) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce, bir ramazan vaazında buyurdu ki:
“Mübârek ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nâfile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftâr verenin günahları affolur. Cehennemden âzâd olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafîfleten, onların ibâdet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur. Cehennemden âzâd olur...
BU AYI FIRSAT BİLMELİDİR
Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. [Bu ayı fırsat bilmelidir.] Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, âhıreti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur’an-ı kerim, ramazanda indi. Kadir gecesi, bu aydadır...
Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, âzâd olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübârek ayda Onun şânına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin râzı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin! Âmîn...”
.
Hamdûn Kassâr hazretleri
Hamdûn Kassâr evliyânın büyüklerinden olup, vecîz sözleri, tatlı ve tesirlidir. 884 (H.271)’te Nişâbûr’da vefât edip, Hîre ismindeki kabristanda defnolundu.
Bu mübarek zat, buyurdu ki:
“Geçmiş büyüklerin ahlâk ve yaşayışlarını inceleyen, kendi kusurlarını anlar ve büyüklerden geri kalma sebeplerini öğrenir. Eshâb-ı kirâmın, Selef-i sâlihînin, velîlerin hayat hikâyelerini okumak, iyi huylu olmaya sebeb olur.”
“Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin bir şeyi, başka birinde görürsen ifşâ etme.”
“Bir sarhoşla karşılaşırsan, ona buğzetme, kötü söyleme, çünkü, o duruma sen de düşebilirsin.”
“Size iki şey tavsiye ediyorum; 1) Âlimlerle sohbet edin, 2) Câhillerden uzaklaşın.”
“Cömertlik kadar güzel, cimrilik kadar çirkin bir huy bilmiyorum.”
“İçinden çıkamadığınız mevzûlarda, âlimlere gidip sorunuz. Onlardan istifâde edebilmeniz için; kendinizi hiç kabûl edip, câhil olduğunuzu söyleyerek, samîmiyet, tertemiz bir kalb ve edeb ile gitmeniz lâzımdır.”
“Âlim, ilmi onunla amel etmek, ilme uymak için öğrenir. Sözü dinlenilen ve yaşayışı büyüklerin yaşayışına uygun olan kimsedir. Âlimler huşû sâhibidirler. Süsleri verâ ve takvâ, sözleri Allahü teâlâyı zikir ve O’nun emir ve yasaklarını insanlara bildirmek, susmaları Allahü teâlânın nîmetlerini tefekkürdür. İnsanlara çok nasihat ederler. İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmazlar. Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirirler. Hepsi âhirete yarayan işlerle meşgûl olurlar.”
GAFLET NEDİR?..
Hamdûn Kassâr hazretleri, gafleti şöyle târif etmiştir: “Kulun Rabbini unutup, O’nun rızâsını aramayı bırakıp, nefsinin esiri olmasıdır. Dünyâ için süslenen kendisine bir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen kimselere, insanlara karşı gösteriş yapmasıdır. Böyle kimseden daha aşağı kimse yoktur. Dünyâyı gözünde küçültmezsen, dünyâ ehli gözünde küçülmez. İnsan gücü yettiği kadar kendi kusurlarını görmeye çalışırsa, kendini beğenme belâsından kurtulur.”
Vefatından kısa bir zaman önce Hamdûn Kassâr hazretlerine; “Tevekkül nedir?” diye sorulunca; “On bin dinar paran olsa bir dinar da borcun olsa bu borcun üzerinde kalmasından ölmeden önce emin olmamandır. Aynı şekilde on bin dinar borcun olsa, bunu ödeyecek hiçbir şey de bırakmasan, Allahü teâlânın o borcunu ödeyecek bir vesile vermesinden ümid kesmemendir” buyurdu.
.
Hakîm Senâî hazretleri
Hakîm Senâî hazretleri, Afganistan velîlerdendir. 1071 (H.464) senesi Gazne’de doğdu. 1140 (H.535) senesi Gazne’de vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir.
Hakîm Senâî, memleketi olan Gazne’de, iyi bir tahsil gördü. Zamânının âlimlerinden okuyup üstün bir dereceye yükseldi. Şâirlik kâbiliyeti sebebiyle çeşitli dillerde şiirler söyledi. Bir ara sultanın hizmetinde bulundu. Şöhreti kısa zamanda her yere yayıldı. Birçok yerler dolaştı. Neticede Gazne’den Horasan’a geldiğinde evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî hazretlerinin sohbetlerine katılıp talebesi olmakla şereflendi. Mânevî olgunluklara ve velîlik makamlarına kavuştu.
Hikmet dolu şiirlerinden bazı mısralar:
“Bedenin selâmeti, sıhhati, az yemek; rûhun selâmeti, sıhhati, günâhları terk etmekte; dînin selâmeti, sıhhati ise Peygamber efendimize salât (hayır duâlar) getirmektir.”
“Muhabbet edene muhabbet edilir. Seven sevilir. Unutmayan unutulmaz.”
“Büyükleri tanıyan bir zâtın merhametinden, cömertliğinden, yumuşaklığından, güzel ahlâkından herkes istifâde etmelidir.”
“Malının çokluğu dillere destan olan Kârûn bile, malının hayrını, faydasını göremedi. Nihâyet toprak altında yok olup gitti.”
“Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”
“Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır.”
“Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.”
“BİLGİSİZLİK ÖLÜMDÜR!..”
“Bilgisizlik ölümdür. Allahü teâlâ ilim verdikçe canlanma başlar. Her bilgi bir vebâldir. Bu vebâlden kurtulmak amel etmekle mümkün olur. Her amel fayda vermez. Fayda vermesi Allahü teâlâ için yapılmaya bağlıdır. İhlâs elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.”
“Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz. Böylece bu hayrın meyvelerinden istifâde edersiniz.”
“Tövbe, Müslüman olsun olmasın, her akıllı kimsenin ihtiyâcı olan bir şeydir. Bir iş yapan ve onun kötü olduğunu gören herkesin pişman olup, tövbe etmesi vâcib olur. Tövbe etmezse kendine zulüm etmiş olur.”
Hakîm Senâî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Kıyamet gününe hazırlanın, çünkü gidişiniz Allahü teâlâyadır.”
Hacı Hıdır Efgân
Hacı Hıdır Efgân, Hindistan’ın büyük velîlerindendir. Aslen Afganistanlıdır. Serhend’e bağlı Behlülpûr kasabasında doğdu. Behlülpûr’da 1625 (H. 1035) senesinde vefât edip, orada defnedildi.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenen Hacı Hıdır Efgân, kısa zaman içinde feyz alıp yükseldi ve tasavvuf derecelerini geçti. Kasabadan sık sık İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek dergâhlarına gelir, sohbetleriyle şereflenir ve tekrar dönerdi...
Mektubatın 1. Cildinde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Hacı Hıdır Efgân’a yazdığı cevabi mektubu:
“Kıymetli mektubunuz geldi. İçindekiler anlaşıldı. İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahü teâlânın en büyük nîmetlerindendir. Hele namazın tadını duymak, nihâyete yetişmeyenlere nasîb olmaz. Hele farz namazların tadını almak, ancak onlara mahsûstur. Çünkü nihâyete yaklaşanlara nâfile namazların tadını tattırırlar. Nihayette ise yalnız farz namazların tadı duyulur. Nâfile namazlar zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanç bilinir...
Namazların hepsinde hâsıl olan lezzetten, nefse bir pay yoktur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekte, feryâd etmektedir. Yâ Rabbî! Bu ne büyük rütbedir!..
İyi biliniz ki, dünyâda namazın rütbesi, derecesi, âhirette, Allahü teâlâyı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahü teâlâya en yakın bulunduğu zaman, namaz kıldığı zamandır. Âhirette en yakın olduğu zaman da, rüyet yâni Allahü teâlâyı gördüğü zamandır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namaz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asıl maksad namaz kılmaktır. Saâdet-i ebediyye ve sonsuz nîmetlere kavuşmanızı dilerim...”
“ONLARA GİDİYORUM...”
Hacı Hıdır Efgân, Behlülpûr kasabasında bulunduğu sırada, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin vefât ettiği haberini duydu. Bu haber üzerine içli gözyaşları dökerek Serhend’e gitti. Bu gelişinde yanık ve tatlı sesiyle ezân okudu. Ezân sesini duyan İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebe ve sevenleri toplanıp, o büyük velînin vefât ettiği gün gibi bir gün yaşadılar...
Hacı Hıdır Efgân, çok sevdiği
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin vefatından sonra onun hasretiyle devamlı yandı ve birkaç sene sonra vefat etti. Vefat etmeden önce buyurdu ki:
“Hocamın olmadığı bir dünyada bizim ne işimiz var? Onlara kavuşmaya gidiyorum...”
.
Emir Gilân-ı Vâşî hazretleri
Emir Gilân-ı Vâşî hazretleri, Buhârâ’nın büyük velîlerindendir. On dördüncü asırda yaşadı ve bu asrın sonlarında vefât etti... Seyyid Emir Külâl hazretlerinin talebelerindendir. Emir Külâl hazretlerinin vefâtından sonra, talebelerin terbiye ve tahsîli işi ile meşgul olmaya başladı. Sohbetleri çok kıymetlidir. Vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyâda mü’minlere ve kâfirlere, herkese birlikte yetiştiği ve herkesin çalışmasına ve iyiliklerine dünyâda karşılığını verdiği hâlde, âhırette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. Nitekim Hûd sûresi, onbeşinci âyetinde meâlen, (Görüşleri kısa, akılları eksik olanlar, âhıreti düşünmeyip her iyiliği, şöhret, mevki ve hürmet gibi dünyâ râhatlıklarını ve lezzetlerini kazanmak için yapıyor. Bu yaptıklarının karşılıklarını dünyâda kendilerine tamâmen verir, umduklarından birini esirgemeyiz. Bunların âhıretteki kazançları, yalnız Cehennem ateşidir. Çünkü, iyiliklerinin karşılıklarını almışlardır. Alacakları yalnız, bozuk niyyetlerinin karşılığı olan, Cehennem ateşi kalmıştır. Hırs ve şehvetleri için, gösteriş için yaptıkları iyilikleri âhırette kendilerine yaramayacak, bunları Cehennemden kurtaramayacaktır) buyuruldu.
DÜNYA ZEVKLERİNİN ARKASINDA
İsrâ sûresinde, onsekizinci âyetinde meâlen, (Görüşleri ve akılları, bu dünyâ çerçevesine sıkışmış olanlar, âhıreti bırakarak dünyânın çabuk geçici zevklerinin arkasından koşuyor. Gece gündüz düşündükleri ve sıkıntılara katlanarak özledikleri bu ni’metlerden, dilediğimizi, istediklerimize kolaylıkla ve bol bol veririz. Fakat, bunlara böylece iyilik etmiyoruz. Cehennem azâbını hâzırlıyoruz. Bunlar âhırette rahmetten uzaklaştırılıp, kötü bir hâlde, Cehenneme sürükleneceklerdir. Her biri çabuk biten ve arkasından sıkıntılar ve felâketler bırakan bu dünyâ lezzetlerine bağlanmayıp da, vadettiğim sonsuz ve hakîkî ve hiç değişmeyen âhıret ni’metlerini isteyerek, gösterdiğim ve beğendiğim iyilikleri yapanlara gelince, bunlar, Kur’ân-ı kerîmde bildirdiğim yolda yürüdükleri için, bütün iyiliklerini beğeniriz. Dünyâda, hem dünyânın âşıklarına, hem de sözlerime inanıp emirlerimi yapanlara istediklerini veririz. Kimseyi umduğundan mahrûm bırakmayız. Ni’metlerimizi hepsine serperiz. Senin Rabbinin ni’metlerinin yetişmediği kimse yoktur) buyuruldu...
.
Ahmed Müstegânimî hazretleri
Ahmed Müstegânimî Cezâyir’de yetişen büyük velîlerdendir. 1874 (H.1291) senesi Müstegânim şehrinde doğdu. 1934 (H.1353) senesinde aynı yerde vefât etti...
Sohbetlerinde Eshâb-ı kirâmın üstünlüğünü sık sık anlatırdı. Vefatından kısa bir zaman önce şunları anlattı:
Sahâbî kime denir: Âlimlerin çoğuna göre, kadın veya erkek, çocuk veya büyük bir Müslüman, Resûlullah efendimizi çok az da olsa, bir kere görürse, kör olan, bir kere konuşursa ve îman ile vefât ederse, buna sahâbî denir. Kâfir iken görüp de, Resûlullahın vefâtından sonra îmana gelen veya Müslüman iken görüp, sonra mürted olan, sahâbî değildir. Sahâbî olduktan sonra mürted olup, Resûlullahın vefâtından sonra, tekrar îmana gelen, sahâbî olur. Resûlullah Cin sınıfına da Peygamber olduğu için, Cin de, sahâbî olur. Birkaç sahâbîye (Eshâb-ı kirâm) veya (Sahâbe) denir.
Eshâb-ı kirâmın üstünlüğü: (Mevâhib-i ledünniyye) kitabında deniliyor ki: Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra, bütün yaradılmışların en üstünü, Eshâb-ı kirâmdır. Eshâb-ı kirâmın her biri, bu ümmetin hepsinden daha üstündürler. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanan herkese, yâni her Müslümana, hangi ırktan, hangi memleketten olursa olsun, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti denir. Biz Müslümanlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetiyiz. Her ne kadar, bir hadis-i şerifte, (Ümmetim yağmur gibi hayrlıdır. Önce gelenler mi, sonra gelenler mi daha hayırlıdır bilinemez) buyuruldu ise de, sevabın çok olması, daha üstün olmayı göstermez. Çünkü, Resûlullahı görmek gibi üstünlük olamaz...
“BUNLAR HAVÂRÎLERDEN ÜSTÜN!”
Eshâb-ı kirâm, Şâm’ı fethettikleri zaman, Hristiyanlar bunları görünce, güzel hâllerine şaştılar ve ‘bunlar Îsâ aleyhisselâmın eshâbı olan Havârîlerden daha üstündürler’ dediler ve bunu söylerken yemin ettiler. Düşmanın da şâhit olduğu bir üstünlüğe kim ne diyebilir?
Akâid kitaplarında, söz birliği ile deniliyor ki: “Eshâb-ı kirâmın her birini büyük ve üstün bilmek, hepsine iyi gözle bakmak, her birinin âdil ve sâlih olduğuna inanmak lâzımdır. Hiçbirine dil uzatmamak, lânet etmemek, düşmanlık etmemek ve bir kısmını sevmek için başka Sahâbîlere düşman olmaktan sakınmak lâzımdır. Bir kısmına düşmanlık ederek, söğerek, kötüleyerek, başka kısmın sevilmiş olacağını sanmaktan kaçınmalıdır. Böyle olduğu kesin vesikalarla, kuvvetli senetlerle isbât edilmiştir.”
.
Bitlisli Edhem Baba
Edhem Baba 1804 (H.1219) senesi Bitlis’te doğdu. 1886 (H. 1304) senesinde İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazı Fâtih Câmiinde kılınıp Edirnekapı Kabristanına götürülürken Kabakulak Dergâhı bahçesine defnedildi. Kabakulak Dergâhı Karagümrük’te Vatan Caddesi yönünde iki yüz metre içeride Kabakulak sokaktadır.
Edhem Baba, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bir kul Kur’ân-ı kerîmi hatmederse, melekler onun iki gözü arasını öperler.”
“Kişi gazabını yenmedikçe, takvâ sâhibi olamaz.”
“Kim Allahü teâlâdan dünyâyı isterse, Allahü teâlâ da onun dünyâda uzun zaman kalmasını ister.”
“Ana ve babanın evlatlarına duâları, bir peygamberin ümmetine olan duâsı gibidir.”
“Verâ, şüphelilerden temizlenmek ve her an nefisle muhâsebe etmektir.”
“Kötü insanlarla arkadaşlık yapmak, hayırlı insanlara sû-i zana, kötü düşünmeye sebeb olur.”
“Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini karartır.”
“Akıllı kimse, hayrı ve şerri bilen kimse değildir. Akıllı kimse hayrı gördüğünde ona tâbi olan, şerri gördüğünde ondan kaçınan kimsedir.”
“Ölümü hatırladığın zaman, dünyânın güzelliği ve şehvetleri senden gider.”
“Kötülüklerini gizlediğin gibi iyiliklerini de gizle.”
“Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın doğmadı. Öyle ise şu anı değerlendirmek için amele sarıl.”
“YAZIK O KİMSEYE Kİ!..”
Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Sahîfelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?”
“Şaşarım o adamın aklına ki din kardeşini arkasından çekiştirir de yüzüne gelince ona sevgi gösterir, hemen onu övmeye başlar. Kim insanların şeref ve haysiyetiyle oynadığı halde, Allahü teâlânın kendisini sevdiğini iddiâ ederse, şüphesiz o bir yalancıdır. Çünkü o bir şeytandır. Şeytan ise Allahü teâlânın düşmanıdır.”
“Amellerin kıymetlisi üç tânedir: Birincisi mal az olduğunda da cömert olabilmektir. İkincisi, tenhâda da verâ sâhibi olabilmek yâni haramlardan kaçınabilmektir. Üçüncüsü, kendisinden korkulan ve bir şeyler umulan kimsenin huzûrunda da hakkı söyleyebilmektir.
.
Hasan bin Ali Askerî
Hasan bin Ali Askerî hazretleri, “Oniki İmâm”ın on birincisidir. İmâm-ı Ali Nakî’nin oğludur. 846 (H.232) senesinde Medîne-i münevverede doğdu. 874 (H.261) senesinde Bağdat’ta vefât etti. Kabri Bağdat yakınlarındaki Samarra’da babasının türbesindedir...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ lütfederek, kerem ederek, acıyarak, kullarına çok şeyleri mubâh etmiş, izin vermiştir. Rûhu hasta, kalbi bozuk olduğu için, mubâhlarla doymayıp, bitmez tükenmez mubâhları bırakarak, ahkâm-ı islâmiyyenin hudûdundan dışarı taşanlar, şüpheli ve harâmlara uzananlar, ne kadar bedbaht ve zavallıdır. Ahkâm-ı islâmiyyenin hudûdunu gözetmek, buradan dışarı taşmamak lâzımdır. Âdet üzere, alışkanlık ile namâz kılan ve oruç tutan çoktur. Fakat, ahkâm-ı islâmiyyenin hudûdunu gözeten, harâm ve şüphelilere düşmemeye dikkat eden pek azdır. Doğru ve hâlis ibâdet edenleri, âdet üzere, bozuk ibâdet edenlerden ayıran fark, Allahü teâlânın emrlerini gözetmektir. Çünkü, namâz ve orucun hâlisi de, bozuğu da görünüşte berâberdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki: (Dîninizin direği, temeli vera’dır.) Bir hadîs-i şerîfte, (Hiçbir şey vera’ gibi olamaz) buyurdu. Nûr sûresi, otuzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tevbe ediniz! Tevbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurulmuştur. Yirmisekizinci cüz’ sonundaki, Tahrîm sûresi, sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ey îmân eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Hâlis tevbe edin! Ya’nî tevbenizi bozmayın! Böyle tevbe edince, Rabbiniz, sizi belki afv eder ve ağaçlarının, köşklerinin altından [önünden] sular akan Cennetlere sokar) buyurmuştur. En’âm sûresi, yüzyirminci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Açık olsun, gizli olsun günâhlardan sakınınız!) buyurmuştur...
TEVBE ETMEK FARZDIR!..
Günâhlarına tevbe etmek, herkese farz-ı ayndır. Hiç kimse tevbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsi tevbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed “aleyhi ve aleyhimüssalevât” buyuruyor ki: (Kalbimde [envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan] perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kerre istigfâr ediyorum.)
.
Hasan Adlî Efendi
Hasan Adlî Efendi, İstanbul evliyasındandır. Rumeli’de İştib kasabasında doğdu. İlk tahsîlini babasının yanında yaptı. Tahsil hayâtına devâm etmek için İstanbul’a gitti. Zamânın meşhûr âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine devâm etti. Zâhirî ilimleri Kemâleddîn Taşköprüzâde’den öğrendi. Germiyanlı Yâkup Efendinin talebesi olup tasavvuf yoluna girdi. 1617 (H.1026) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kocamustafapaşa Zâviyesine defnedildi.
Hasan Adlî Efendi vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Dünyâ zıll-i zâildir. Ona güvenen nâdimdir. O seninle kalsa da, sen onunla kalmazsın. Dünyâdan çıkmadan önce, kalbinden dünyâ sevgisini çıkar. Dünyâ lezzetlerine aldanmayan, Cennet ni’metlerine kavuşur. İki âlemde azîz ve muhterem olur. Dünyâ harâbdır. Şerbetleri serâbdır. Ni’metleri zehirli, safâları kederlidir. Bedenleri yıpratır. Emelleri arttırır. Kendini kovalayandan kaçar. Kaçanı kovalar. Dünyâ bala, içine düşenler de sineğe benzer. Ni’metleri geçici, hâlleri değişicidir. Dünyâya ve buna düşkün olanlara inanılmaz. Çünkü, bunlarda vefâ ve safâ bulunmaz. Fânî olanın sevgisini kalbinden çıkar ki, bâkî olanı alasın.
“DÜNYA ÇÖPLÜK GİBİDİR”
Kendini bilen kişinin bu dünyâya düşkün olmasına şaşılır. Şakîler dünyâya sarılır. Sa’îdler bâkî olana sarılır...
Bedeninle dünyâda ol, kalbinle âhıreti bul! Nefsin arzûlarını terk eden pâk olur, âfetlerden selâmet bulur. Allahü teâlânın râzı olmadığını terk edene, Allahü teâlâ ondan iyisini ihsân eder. Dünyâyı anlayan, onun sıkıntılarından üzülmez. Dünyâyı anlayan, ondan sakınır. Ondan sakınan, nefsini tanır. Nefsini tanıyan, Rabbini bulur. Mevlâsına hizmet edene, dünyâ hizmetçi olur. Dünyâ insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar. Kaçarsan, seni kovalar. Dünyâ, âşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara, ni’met yeridir. İbâdet edenlere kazanç yeridir. İbret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selâmet yeridir. Ana rahmine nisbetle, Cennet gibidir. Âhırete nisbetle çöplük gibidir...
Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra fâidesi olanlar, dünyâdan sayılmaz. Âhıretten sayılırlar. Çünkü dünyâ, âhıret için tarladır..
.
Osman Hârûnî hazretleri
Osman Hârûnî, Hindistan’ın büyük velîlerindendir. On ikinci yüzyılda yaşadı. İran’ın Nişâbur şehrine bağlı Hârûn isimli beldede 1116 (H.510) senesinde doğdu. 1220 (H.617) senesinde, hac için gittiği Mekke-i mükerremede vefât etti...
Osman Hârûnî, Hâce Hacı Şerîf Zendenî’den edep ve ilim öğrendi. Osman Hârûnî, ilk defâ hocasının huzûruna gelip tövbe edince, hocası ona; “Şu dört şeyi terk etmelisin: 1) Dünyâyı ve dünyâ ehlini, 2) Arzularını ve hırslarını, 3) Nefsin neyi hatırlayıp isterse onu, 4) Allahü teâlâyı zikretmek için, gece uykuyu...” buyurdu.
Osman Hârûnî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Muhammed Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mahbûb-i Rabbil’âlemîndir. Yanî Allahü teâlânın sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, sevgiliye verilir. Her Peygamber, kendi zemânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zamânda, her memlekette, yanî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu, güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yoktur. Allahü teâlâ, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurdu.
TAM TABİ OLMAK İÇİN
Muhammed aleyhissalâtü vesselâma tâm ve kusûrsuz tâbi olabilmek için, Onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Bunun alâmeti de, Onun düşmanlarını düşman bilmek, Onu beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete müdâhene, yanî gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin dîvânesi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıt şeyin muhabbeti bir kalbde, bir arada yerleşemez. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı îcâb eder.
Bu dünyâ nimetleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhırette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyâda iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayât, eğer dünyâ ve âhıretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olarak geçirilirse, se’âdet-i ebediyye, sonsuz necât, kurtuluş umulur. Yoksa Ona tâbi olmadıkça, her şey, hiçtir. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik, burada kalır, âhırette ele bir şey geçmez
.
Emîr Hayâlî Çelebi
Emîr Hayâlî Çelebi Mısır’da yetişen evliyâ ve şâirlerden olur, Meşhûr velî İbrâhim Gülşenî hazretlerinin oğlu ve halîfesidir. 1485 (H.890) senesinde Tebriz’de doğdu. 1569 (H.977) senesinde Mısır’da vefât etti.
Emîr Hayâlî Çelebi, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Dîn-i islâmın temeli, îmânı, farzları ve harâmları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zamân, İslâmiyyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, Müslümânlara (Emr-i ma’rûf) yapmayı emrediyor. Yanî, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz diyor ve (Nehy-i anilmünker) emrediyor. Yanî, yasak ettiğim harâmları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, diyor.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: (Birbirinize Müslümânlığı öğretiniz. Emr-i ma’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve duâlarınızı kabûl etmez.)
Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümânlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mes’ûl olacaksınız). Bir kere de buyurdu ki: (Çok Müslümân evlâdı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gideceklerdir. Çünkü, bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünyâ işleri arkasında koşup, evlâdlarına Müslümânlığı ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da, benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler, Cehenneme gideceklerdir.)
ZEVCE VE ÇOCUK HAKKI
Yine buyurdu ki: (Çocuklarına Kur’ân-ı kerîm öğretenlere veyâ Kur’ân-ı kerîm hocasına gönderenlere, öğretilen Kur’ânın her harfi için, on kerre Kâ’be-i mu’azzama ziyâreti sevâbı verilir ve kıyâmet günü, başına devlet tâcı konur. Bütün insanlar görüp imrenir)...
İbni Âbidîn namâzın mekrûhları sonunda buyuruyor ki: (Kendinin yapması harâm olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, harâm işlemiş olur. Oğluna ipek elbise giydiren, altın takan ve içki içiren, kıbleye karşı abdest bozduran, kıbleye ayak uzatmasına sebeb olan kimse, günâh işlemiş olur). (Mürşid-ün-nisâ)daki hadîs-i şerîfte, (Zevcesinin ve çocuklarının haklarını îfâ etmeyenin namâzları, oruçları kabûl olmaz) buyuruldu.”
.
Emîr-i Çin Osman Efendi
Şeyh Osman Efendi, Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerindendir. 1240 (H.638) yılında Yozgat-Osmanpaşa’da vefât etti...
Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerine Çin’den bir heyet gelerek kendilerine İslam dinini öğretecek bir hoca göndermelerini istedi. O da Şeyh Osman Efendi’yi gönderdi. Bu sebeple “Emîr-i Çin” adıyla meşhur oldu...
Şeyh Osman Efendi hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Ey kardeşim! Hayâtın sona ermeden, kefene bürünmeden önce haramlardan uzaklaş, takvâya sarıl. İnsanı lekeleyen şeyleri terk et. Farzları, vâcibleri ve sünnetleri yaparak kendini süsle. Hep Allahü teâlâ ile berâber ol. Allahü teâlâyı anmayı azığın yap. Düşman nefsinden ve arzu ettiğin dünyânın süsünden sakın. Allah adamları ile berâber ol. Onların meclislerinde bulun ve yolunda ol. Sıkıntıdan kurtulursun.”
“Ortaya çıkarılan her bid’at, önce az bir şeyle başlatılır. Sanki hakka, doğruya benzer, buna dalan aldanır. Artık ondan kurtulamaz, iş büyür. Böylece bozuk bir yola girmiş olur. Bu iş dinden çıkmasına kadar uzanabilir. Zamânın insanlarının söylediklerine iyi bak. Acele etme. Âlimlerden işitmediğin ve onların nakletmediği bir işe dalma.”
“Doğru yoldan ayrılmak iki türlüdür. Birincisi; iyi niyetli olduğu halde, yanlış iş yapan ve haktan ayrılan, ayağı kayan kimseye uymak. Bu, insanı helâk eder. İkincisi; hakka karşı inatçı olmak ve kendinden önce geçen sâlih, müttekî kimselere muhâlefet etmek. Böyle yapan kimse sapık ve saptırıcıdır. Böyle kimse, ümmet arasında şeytan gibidir. Kimsenin ona aldanmaması için, onun hâlini insanlara bildirmek lâzımdır.”
“İHANET ETMİŞ OLUR!..”
“Müslümanın din husûsunda nasîhati gizlemesi, yapmaması helâl olmaz. Kim nasîhati yapmazsa, Müslümanlara hîle yapmış olur. Müslümanlara hîle yapan, dîne hîle yapmış olur. Dîne hîle yapan da, Allahü teâlâya, Resûlullah efendimize ve müminlere ihânet etmiş olur.”
Şeyh Osman Efendi, vefatından önce buyurdu ki:
“Ölüm ânında üç çeşit söz söylenir: Bâzılarına, ey Allah’ın kulu, sana Allah’ın rızâsını ve Cennet’ini müjdelerim, denir. Bâzılarına, ey Allah’ın kulu, sana cezânı çektikten sonra Cennet’e gideceğini müjdelerim, denir. Bâzılarına da, ey Allah’ın düşmanı, sana Allahü teâlânın gazâbını ve Cehennem’ini bildiririm, denilir.
.
Tokatlı Edhem Çelebi
Edhem Çelebi 1301 yılında Tokat’ta doğdu. Küçük yaştan îtibâren dayısı olan büyük velî Acepşir hazretlerinden ders almaya başladı. Ondan aldığı ilim ve feyzlerle kemâle erdi. 1350’de Zile’de vefât etti. Kabri, Zile’de Mûsâ Fakîh türbesindedir. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce sevdiklerine buyurdu ki:
“İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran yarar şey, namâzdır. Peygamber efendimiz (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namâzı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaşdırır) buyuruldu. İnsanı kötülüklerden uzaklaşdırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşte namâzdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz, ‘Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır’ buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir...
KORKULU YERDEKİ İBADET
Namâzları cemâat ile ve huşû ve hudû ile kılmalıdır. Çünkü, insanı dünyâda ve âhırette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Müminûn sûresi başındaki âyet-i kerîmede meâlen, (Müminler herhâlde kurtulacaktır. Onlar, namâzlarını huşû ile kılanlardır) buyuruldu. Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zamân, askerin ufak bir iş görmesi, pekçok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için dahâ kıymetlidir. Çünkü, nefslerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet etmek istememesine karşı gelmektedirler. Eshâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din düşmanları arasından çıktıkları için şerefli oldular. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte, (Fitnenin, fesâdın çoğaldığı zamânda ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu...
Amân, amân kötü arkadaşlardan kaçınız! İnsanın dînine, îmânına saldıran tatlı dilli, güler yüzlü korkunç düşmanlara aldanmamak için, çok uyanık olunuz...”
.
Abdülhalîm Çelebi
Abdülhalîm Çelebi, Bâyezîd-i Velî ve Yavuz Sultan Selîm devri Osmanlı âlimlerindendir. Kastamonulu olup, doğum târihi bilinmemektedir. 1516 (H.922) senesinde, Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte gittiği Mısır Seferi dönüşünde, Şam’da vefât etti. Orada, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde buyurdu ki:
“Sahîhayn ismi verilen, dîn-i islâmın iki temel kitâbında (Buhârî) ve (Müslim)de, Câbir bin Abdüllah hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah Efendimiz: (Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kerre bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?) diye sordu. ‘Hayır, yâ Resûlallah!’ dedik. (İşte, beş vakit namâzı kılanların da, böyle küçük günâhları afv olunur) buyurdu... Ba’zı câhiller, bu hadîs-i şerîfi işitince, ‘O hâlde, hem namâz kılarım, hem de istediğim gibi, keyif sürerim. Nasıl olsa günâhlarım afv olur’ diyor. Böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü, şartları ile, edebleri ile kılınıp, kabûl olan bir namâz, günâhları döker. Sonra, küçük günâhları afv olsa bile, küçük günâh işlemeye devâm etmek, ısrâr etmek, büyük günâh olur. Büyük günâh işlemeye ısrâr etmek de, küfre sebeb olur. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh buyurdu ki: ‘Beş namâz vakitleri gelince, melekler der ki: Ey Âdemoğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hâzırlanmış olan ateşi namâz kılarak söndürünüz...
Hadîs imâmları, söz birliği ile bildiriyor ki: (Bir nemâzı vaktinde amden kılmayan, ya’nî nemâz vakti geçerken, nemâz kılmadığı için üzülmeyen, kâfir olur veyâ ölürken îmânsız gider. Yâ namâzı, hâtırına bile getirmeyenler, nemâzı vazîfe tanımayanlar ne olur?).
“SENİN GİBİ OLMAK İSTİYORUM!”
Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile buyurdular ki: (İbâdetler îmândan parça değildir). Yalnız, namâzda söz birliği olmadı. Fıkıh imâmları, bir namâzı amden, ya’nî bile bile kılmayan kimse, kâfir olur, dedi. O hâlde, ey din kardeşim, bir namâzını kaçırma ve gevşek kılma, seve seve kıl!..
Büyüklerden biri şeytâna dedi ki: ‘Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum, ne yapayım?’ İblîs sevinip, ‘Benim gibi olmak istersen, namâza ehemmiyyet verme ve doğru, yalan, her şeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!’ dedi. O kimse de, ‘Hiçbir namâzı bırakmayacağım ve artık yemîn etmeyeceğim’ dedi.”
.
Osmanlı âlimlerinden Hakîm Çelebi
Hakîm Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. İznik’te doğdu. Bursa’da, Çivizâde’den ilim öğrendi. Emir Ahmed Buhâri hazretlerinin dergâhında Mahmûd ve Lâmiî Çelebilerin derslerinde bulunup tasavvufta ilerledi. Bursa’ya yerleşip kendi adını taşıyan tekkede halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Sonra İstanbul’a yerleşti. 1566’da İstanbul’da vefât etti. Kabri, Ebül-Vefâ Türbesinin girişinde sağdadır...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce yaptığı sohbette, talebelerine şu vasiyette bulundu:
“İ’tikâdı (Îmânı) düzelttikten sonra, fıkıh ilminin bildirdiği ibâdetleri yapmak, yani İslâmiyyetin emirlerini yapmak, yasak ettiklerinden kaçınmak lâzımdır. Beş vakit namâzı, üşenmeden, gevşeklik yapmadan, şartlarına ve ta’dîl-i erkâna dikkat ederek, kılmalıdır. Nisâb mikdârı malı ve parası olan, zekât vermelidir.
Kıymetli ömrü, lüzûmsuz mubâhlara bile harcamamalıdır. Harâm ile geçirmemek, elbette lâzımdır...
Gıybet etmemelidir. Gıybet harâmdır. Gıybet, bir Müslümânın veyâ zimmînin gizli bir kusûrunu, arkasından söylemektir... Nemîme, yani Müslümânlar arasında söz taşımamalıdır. Bu iki günâhı işleyenlere çeşitli azâblar yapılacağı bildirilmişdir. Yalan söylemek ve iftirâ etmek de harâmdır, sakınmak lâzımdır. Cezâları çok ağırdır.
Müslümânların ayıplarını örtmek, gizli günâhlarını yaymamak ve kusûrlarını affetmek çok sevâbdır. Küçüklere, emri altında bulunanlara, fakîrlere merhamet etmelidir. Kusûrlarını yüzlerine vurmamalıdır. Olur olmaz sebeblerle o zavallıları incitmemeli, dövmemeli ve sövmemelidir.
“FİTNEYE SEBEP OLMAMALI”
Hiç kimsenin dînine, malına, canına, şerefine, nâmûsuna saldırmamalı, herkese ve hükümete olan borçları ödemelidir. Rüşvet almak ve vermek harâmdır. Yalnız zâlimin zulmünden kurtulmak için ve ikrâh edilince vermek rüşvet olmaz. Fakat, bunu almak da harâm olur. Herkes, kendi kusûrlarını görmeli, Allahü teâlâya karşı yaptığı kabâhatleri düşünmelidir. Allahü teâlânın, kendisine cezâ vermekde acele etmediğini, rızkını kesmediğini bilmelidir. Ananın, babanın, hükümetin, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun emirlerine itâ’at etmeli, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olmayanlara isyân etmemeli, karşı gelmemeli, fitneye sebeb olmamalıdır...”
.
Konyalı velîlerden Bostan Çelebi
Bostan Çelebi, Konya’da yetişen velîlerdendir. 1647 (H.1057)’de doğdu. 1706 (H.1118)de orada vefât etti. Mev-levî şeyhlerindendir. Dergahında taliplere ders verir ve Mesnevi okuturdu. Okuttuğu Mesnevi’den bazı kısımlar:
*Cömertlik; şehvet ve lezzetleri terk etmektir. Şehvet yüzünden düşen kalkamaz, hiç unutma.
*İhlasa eren kurtulur. Hiçbir ekmek tekrar buğday olmaz, hiçbir ayna tekrar teneke olmaz. Öyleyse ihlas makamına ermeye bakmak. Erdin mi geri inmezsin korkma.
*Güzele eş olan kurtuldu. Kara odun ateşe eş oldu aydınlık geldi. Ölmüş buğday (ekmek) cana eş oldu hayat geldi.
*Bedene hangi huy galip ise hüküm onundur. Maden içinde altın fazla ise altın sayılır, bakır fazla ise bakır sayılır. Sevabın fazla olsun ki; mümin diye hüküm verilsin.
*Dost, altın gibidir, bela da ateşe benzer. Halis altın ateş içinde saf hale gelir.
*Gaybı bilen Allah’ın has kulları kalb casusudur. Has bilgi almak istersen o casuslarla irtibata geç.
*Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatlı uçulmaz zaten.
*Tevbe de elde değildir. O nasip ederse tevbe edersin.
*Cemaate dost ol. Kervan kalabalık ise eşkıyanın cesareti kırılır.
“NANKÖRLÜK MÜ EDECEKSİN?”
* Lokman iyi bir köle idi. Efendisi onda bereket sezdi de her yemeği önce ona verir sonra onun artığını yerdi. Bir gün karpuz aldı efendisi ve lokmana yollamadı, onu huzuruna çağırdı. ‘Lokman al karpuz ye’ dedi bir dilim verdi. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi ‘Bunu da ben yiyeyim’ dedi. Isırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi ‘Lokman bu karpuz zehir gibi acı, nasıl yedin, niye demedin bize?’ dedi. Lokman ‘Efendim, bana bugüne değin öyle çok ihsan ettiniz ki, bu karpuz acı diyemezdim. Bu, edebe ters olur, size nankörlük olurdu’ dedi... Hak’tan gelen belaları acı karpuz bil. Sana ne nimetler verdi. Acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı?..
Bostan Çelebi’yi çekemeyenler, vefatına yakın günlerde kendisine çok sıkıntı verdiler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Sen işini Allahü teâlâya havâle et, bırak ve gönlünü hoş tut, râhat ol. Çünkü hasmın sana acımazsa Allahü teâlâ acır.”
.
Ebû Ubeyd el-Busrî
Ebû Ubeyd el-Busrî hazretleri, Şam’da yetişen âlimlerin ve evliyânın meşhurlarındandır. Busr köyünden olup, oraya nisbetle Busrî denilmiştir. 859 (H.245) senesinde vefât etti. Ebû Türâb Nahşebî, Ahmed bin Yahyâ Celâ, Ebû Saîd-i Harrâz ve daha birçok evliyâ ve âlimden ilim öğrendi ve sohbetlerinde yetişti. Tasavvufta kemâl derecelerine kavuşup, evliyânın büyüklerinden oldu.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kul mânevî yönden yüksek mertebelere erişip kemâle gelince, artık ona, belâ ve sıkıntılar nîmet şeklinde görünür. Çünkü, onun Allahü teâlâya olan muhabbet ve sevgisi o kadar fazladır ki, artık O’ndan gelen her şey, ona güzel ve tatlı gelir.”
“İnsanın kazançlı olmasının esâsı, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir.”
“Kişi, kendi benliğinden sıyrılıp, Hak ile berâber olursa, o zaman kulluk makâmına kavuşur. Kul olabilmek pek yüksek bir makamdır.”
“Gerçek tevekkül sâhibi, her şeyi Allahü teâlâdan bekler, başkasına eziyet ve sıkıntı vermez. Başına gelen belâ ve musîbetlerden dolayı kimseden şikâyetçi olmaz. Mahrum kaldığı şeyler sebebiyle de kimseyi kötülemez. Çünkü o, hayrın da, şerrin de, Allahü teâlâdan olduğuna îmân etmiştir.”
“ÂLİMLERLE BERABER OL!..”
“İnsanda huzûr ve sevinç, şu üç şeyle hâsıl olur: Birincisi; kişi Allahü teâlâya ibâdet edip, beğendiği işleri yaptığı zaman duyduğu sevinç ve rahatlık. İkincisi; kalbini Allahü teâlâdan başka her şeyden sıyırıp, sâdece Allahü teâlâ ile berâber kılmak. Üçüncüsü; Allahü teâlâdan başka şeyler hakkında konuşmayı bırakıp, Allahü teâlâyı anmaktan hâsıl olan tatlılık ve sevinç. Allahü teâlânın anılması sebebiyle meydana gelen neşe ve sevincin alâmeti üç şeydir: Birincisi; kulun dâima, tâat yâni Allahü teâlânın beğendiği şeyler üzere olması. İkincisi; dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan uzak kalması. Üçüncüsü; yaptıkları ibâdet ve tâatlerde, sâdece Allahü teâlânın rızâsını gözetmesi. İnsanların da görmesi ve bilmesi düşüncesinden kurtulması.”
Ebû Ubeyd el-Busrî hazretlerine, vefatına yakın “Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?” diye sordular; “Âlimlerle berâber olur, câhillerden uzak durur, amel ve zikre devâm edersen, Allahü teâlâya kavuşursun” buyurdu.
.
Ahmed Harrâr hazretleri
Ahmed Harrâr hazretleri mîlâdî on birinci asırda Mısır’da yaşamıştır... Tasavvufta kemâle ermiş, keşif ehli olmuş ve pekçok şeyleri müşâhede etmiştir. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Mısır’da bulunduğum sırada Kurafe yolundan geçerek evden mescide gider gelirdim. Gece vakti çıktığımda bende korkuyla karışık bir ürperti olurdu. Allahü teâlâ gözümden perdeyi kaldırıp bana kabirdeki mevtânın hâllerini görmeyi nasîb etti. Nîmet ve azâb içinde olan ölülerin hâllerini de görürdüm.”
Ahmed Harrâr hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Her zaman nefsini suçlamayıp, ona muhâlefet etmeyen aldanmıştır. Nefsine rızâ gözüyle bakan mahvolmuştur.”
“Allah korkusu, kalpte bulunan bir meşâleden ibâret olup, hayır ve şer nâmına kalpte bulunan her şey, ancak onunla görülebilir.”
“Üzerinde dâimâ Allahü teâlânın lütfunu gören kimsenin mahvolmayacağı ümid edilir.”
“İbâdet ve amel sâhibi için en fazîletli şey, Allahü teâlânın huzûrundaki murâkabe hâlidir.”
“Allahü teâlâya güvenip kendini zengin bilmek ne hoştur. Bir nâmerde dayanıp kendini zengin bilmek ise ne fenâdır.”
“Kulluk, kulun zînetidir. Kulluğu terk eden süsten mahrûm kalır.”
“Zehir ölümün habercisi olduğu gibi, günahlar da küfrün habercisidir.”
SALİHLERLE SOHBET VE HİZMET
“Gönlünde tevâzûun, alçak gönüllülüğün bulunmasını isteyen bir kimsenin, sâlihlerin sohbetinde bulunması ve onlara hizmetten ayrılmaması lâzım gelir.”
“İşlenen kusur ve kabahatlerden ötürü her zaman gönlü kırık olmak lâzımdır.”
“Mürüvvet, insafı yerine getirmek ve hiç kimseden intikâm almayı istememektir.”
“Her kim söz, iş ve hâllerini Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun yapmaz ve günahlarından dolayı kendini suçlamazsa, onu velîler sınıfından saymazlar.”
Ahmed Harrâr hazretleri, vefat edeceği zaman şöyle dua etti:
“Ey yardımcıların en iyisi! Ey ümitsizlerin sığınağı! Yâ Erhamerrâhimîn! Ey günâhları örten merhâmeti bol Allah’ım! Habîbin, sevgili Peygamberin hürmeti için ve bütün peygamberlerin, meleklerin, peygamberinin Eshâbının ve Tâbiînin hürmetleri için, günâhı çok olan bizlere acı! Suçlarımızı affeyle!”
.
İmâm-ı Busayrî hazretleri
İmâm-ı Busayrî hazretleri, 1212 (H.609) senesinde Mısır’da Busayr şehrinde doğdu. 1295 (H.695) senesinde Mısır’da İskenderiyye şehrinde vefât etti. Cenazesi Kahire’ye getirilip Kurâfe Kabristanında, İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin yanına defnolundu...
İmâm-ı Busayrî hazretlerine, ömrünün sonuna doğru felç hastalığı geldiğinden, bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Allahü teâlâya, hastalığına şifâ vermesi için Resûlullah’ı vesîle edip çok duâ eyledi. İnsanların en üstünü olan Peygamberimizi öven meşhûr kasîdesini hazırladı. Rüyâda Resûl-i ekreme okudu, çok beğendiler, hoşlarına gitti. Üzerlerinde bulunan mübârek hırkasını çıkarıp, İmâm-ı Busayrî’ye giydirdiler. Bedeninin felçli yerlerini mübârek eli ile sığadılar. Uyanınca, vücûdu sıhhate kavuşmuş idi. Ayrıca Peygamber efendimizin rüyâda giydirdiği hırka-i seâdet de üzerinde idi. Bunun için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde denildi. “Bürde” hırka, palto demektir.
İşte o Kasîde-i Bürde’den bir kısım:
Selem ağaçlarının bulunduğu yerdeki,
Peygamber dostlarını yâd mı ağlatan seni?
Medîne rüzgârı mı, söyle seni ağlatan?
Gece çakan şimşek mi yoksa İdem dağından?
Gözlerine ne oldu, dur dedikçe akmakta?
Kendine gel dedikçe, kalbin coşup yanmakta?
Hazret-i Muhammed’in, kerem yağmurlarından,
Bir damla almak ister, bilcümle peygamberân.
Zâhirî ve bâtınî, rûhânî ve cismânî,
Varlıkların hepsinden O’dur Hakk’a sevgili.
Hudutsuzdur zâtının fazîlet ve kemâli,
Mümkün değil anlatmak, dil ile kemâlini.
Eğer Resûlullah’ın cümle mûcizeleri,
Büyüklüğünü dile getirebilse idi,
Mübârek isimleri anıldığı zamanda,
Hep çürümüş kemikler dirilirdi bir anda.
Tâkatımız üstünde, bize yük yüklemedi.
Baş ve göz üzeredir, emir ve nehiyleri.
Hakîkî değerini, anlatmaktan âciziz.
Bu yönüyle övmekten, yeğdir sükût etmemiz.
Peygamber efendimiz, güneş gibidir bilin,
Ondan ziyâ bulmakta nücûm-ı resûllerin.
Allah O’nu ahlâkta, tezyîn edip yarattı.
Güzel huy, güler yüzle, bezemiştir zâtını.
Latîf yaratılmıştır gül ve çiçek misâli,
Parlak ve şereflidir, ayın on dördü gibi.
Himmetli ve gayretli o Nebî zaman kadar,
O’nun cömertliğinde, damladır okyanuslar.
Mübârek bedenini, kucaklayan toprağın,
Kokusu misk-ü anber gibi hoştur, inanın.
Ne mutlu o toprağı, koklayıp öpenlere,
O mübârek kokuyu sîneye çekenlere.
.
Ebû Süleymân Dârânî
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri Şam’da yetişen büyük velîlerdendir. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. 820 (H.205) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri, Dâran köyündedir...
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, “Zühd nedir?” diye soranlara; “Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz” buyurdu.
Dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda da; “Dünyâya bağlanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider” buyurdu.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur’ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. O da gence; “Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?” diye sordu.
“SAKIN BENİ KINAMA!..”
Genç dedi ki: “Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: ‘Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın...’ Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir...”
Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Fakat rüyada gördüğü nimetlere bir an önce kavuşma aşkıyla yanıyordu. Bu yüzden fazla yaşamadı, ayrıldıktan kısa bir zaman sonra vefat etti. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; “Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?” diye nefsini azarladı...
.
Ebû Said Baccî hazretleri
Ebû Said Baccî hazretleri, Tunus’ta yetişen meşhûr bir velîdir. 1156’da Tunus’ta, Bacce şehrinde doğdu. İlk tahsilini burada gördükten sonra Tunus şehrine gitti. Tahsilini tamamladıktan sonra ilmiyle meşhûr olup, tanındı. 1206’da hacca gitti. Mekke’de üç sene kalıp oradan Şam’a, sonra da tekrar Tunus’a geldi. 1231 yılında vefât etti. Kartacena’da defnedildi...
Ebû Said Baccî, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Nefis, bir ateş gibidir. Yanar durur. Bir yandan söndürülse de başka taraftan parlar. Nefis hep böyledir. Bir taraftan yola getirilse, öbür yandan kötü iz yine görünür. Nefse uymaktan kurtulmak, dünyâ nîmetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefis, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür.”
“Allahü teâlâyı anmak, O’nunla berâber olmak ve O’na ibâdet etmek husûsunda gayretli olunuz. Eğer bunu kendi kendinize başaramıyorsanız, O’nunla berâber olmak ve O’na ibâdet etmek husûsunda başarılı olan kimselerle yâni velîlerle sohbet ediniz, birlikte olunuz. Bunların sohbetindeki bereket ve feyz, sizi azîz ve celîl olan Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“Gaflet, gaflet ehlinin işi olduğu gibi, dünyâya önem vermek ve ona bel bağlayarak îmâr etmek de gaflet ehlinin işidir. Ancak her dünyâya çalışan gaflet ehli sayılmaz. Dünyâ ehli bir sanat ehlidir. Bir sanat ehli, yaptığı sanatla kullara faydalı olmayı niyetine almalıdır. İş böyle olunca, ona gaflet ehli denmez. Ancak dünyâya gönül verip, onu elinde toplamak isterse, dünyâ ehli olur ve gaflet ehli sayılır. Yaptığı sanatla kullara faydalı olmayı niyetine alan kimse, hem dünyâyı hem de âhireti îmâr etmiş olur.”
“BU KAPIDAN GEÇMEYEN...”
“Hakîkî irfân sâhibi makbûl bir zâta tâbi olarak peşinden bir adım gitmen, kendi boş arzunla, nefsine uyarak ve güyâ hak yol zannederek, kendine göre tuttuğun yolda yüz bin fersah yürümenden daha faydalı ve daha hayırlıdır.”
“Kulu, Allahü teâlâya yaklaştıran en iyi vesîle, kulun her hâlükârda dâimî sûrette O’na ihtiyaç duyması, bütün işlerde sünnet-i seniyyeye dört elle sarılması ve gıdâyı helâl yoldan temin etmesidir”
Ebû Said Baccî hazretleri vefatında evvel buyurdu ki:
“Ölüm, âhiret kapılarından bir kapıdır. Bu kapıdan geçmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz...”
.
Câfer-i Sâdık Ayderûsî
Câfer-i Sâdık Ayderûsî hazretleri Yemen’de yetişen büyük velîlerdendir. Seyyid bir âileye mensub olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır. 1588 (H.997) senesi Terîm şehrinde doğdu. 1653 (H.1064) senesi Hindistan’da Bendersûre şehrinde vefât etti...
Ayderûsî hazretleri, Hind diyârına gitmek, oradaki evliyâ ve âlimlerle görüşmek istiyordu. Zîrâ orada akrabâlarından birçok kimse vardı. Nitekim arzusuna kavuştu; Hindistan’a gitti ve Bendersûre şehrinde amcası Şerîf Muhammed’i ziyâret etti. Sohbetlerinden istifâde etti. Kısa bir zaman sonra orada vefat etti.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bize ulaştı ki: Kıyâmet gününde, yeniden dirilme esnâsında yer yarıldığı zaman insanlar başlarında duran iki koruyucu muhâfızı görürler. O muhâfızlar dünyâda iken iyi ameller işleyen kimseye derler ki:
-Ey Allahü teâlânın velî kulu! Bugün korkma ve hüzünlenme. Sana vâdolunduğun Cennet’i müjdeliyoruz. Biz senin dünyâda ve âhirette dostlarınız. Sana müjdeliyoruz ki, bugün, şimdiye kadar görmediğin sana zarar vermeyen fakat senden başkaları için olan dehşet verici bir hâdiseyle karşılaşacaksın.”
“Mûsâ aleyhisselâm kavmine nasîhat ettiği sırada, kavmi arasından bir kişi, göğsünü açmak için gömleğini yırtıyordu. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahyederek buyurdu ki: (O gömleğini parçalayan kimseye kalbini bana göstermek için gömleğini yırtmamasını söyle.) [Yâni benim onun kalbinden geçenleri bilmem için gömleğini yırtması gerekmez.]”
RAHMET VE MERHAMET...
“Allahü teâlâ nazar buyurduğu kuluna rahmet ve merhamet eder. Eğer Cehennem ehline de nazar buyursaydı, onlara da rahmet ederdi. Fakat Cehennem ehline nazar etmemeyi takdir buyurdu.”
“Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya ilticâ edip; ‘Yâ Rabbî! Senin rızâna kavuşmanın alâmeti nedir?’ dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: Sizin başınıza hayırlı olanlarınızı getirirsem, bu, rızâma ermiş olmanızın alâmetidir. Sizin başınıza şerli olanları getirirsem, bu, gazâbımın alâmetidir.”
Câfer-i Sâdık Ayderûsî hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Dünyâda Allahü teâlânın sevdikleriyle berâber bulunmak ve cemâatle namaz kılmaktan daha lezzetli bir şey kalmadı.”
.
Ahmedü Bamba hazretleri
Ahmedü Bamba, Batı Afrikalı bir âlimdir. O, henüz 9 yaşındayken, bölge Fransızlar tarafından işgâl edildi. Babası da âilesini alarak Rip’te Porokhane köyüne yerleşti. Bu sırada Fransızlara karşı cihâd hareketini başlatmış bulunan Maba Diakhu burada idi. Beraberce Fransızlara karşı mücadele ettiler. Ahmedü Bamba bir yandan da ilimde yükseldi. Saint Louis’e giderek Kâdiriyyenin halîfesi El-Hâc Kamara’ya bağlandı. Sonra bu hocasının işaretiyle meşhûr Kâdirî şeyhi Sidya’nın sohbetlerine kavuşmak üzere Moritanya’ya gitti... Şeyh Sidya’dan tasavvuf, akâid, Mâlikî fıkhı ve Sahîh-i Buhârî okudu...
Ahmedü Bamba Senegal’e döndüğünde, Fransızlarla savaş kızışmıştı. Ancak Ahmedü Bamba hocasının tavsiyesi ile harbe girmek yerine talebe yetiştirmeye kararlı idi. Bu sebeple büyük merkezlerden uzak kalmaya dikkat ederek, Darau-Marnane adıyla bir köy kurdu. Etrafında toplanan talebe halkasının burada da artması sömürge yönetimini iyice rahatsız etti. Müridlerini dağıtması için kendisine baskı yapılmaya başlandı. Bu istekleri reddetmesi üzerine 1895’te tutuklanarak Saint Louis’e götürüldü. Oradan Gabon’a sürüldü...
İKİ TEHLİKEYE DİKKAT ÇEKTİ
Mayombe Adasında uzun yıllar Hristiyanlaştırılmış halk arasında sürgün yaşayan Ahmedü Bamba, bu sırada pekçok eser kaleme aldı. 1902’de serbest bırakıldı ise de ertesi yıl yeniden tutuklandı. Bu defâ Moritanya’ya sürüldü. Fransız otoriteleri Ahmedü Bamba’nın, siyâsî olaylarla ilgisi bulunmadığına inandılar ve bu sebeple Birinci Dünyâ Savaşı öncesinde kendisini serbest bıraktıkları gibi, din işleriyle ilgili şûrâ meclisinin üyeliğine tâyin ettiler. Ayrıca kendisini Legion d’Honneor nişânıyla taltif ettiler ise de, Ahmedü Bamba bunu kabûl etmedi. Ahmedü Bamba hazretleri hayatının son döneminde pekçok köyde ve şehir merkezlerinde dergâh ve zâviyeler kurarak ilim yayma işiyle meşgûl oldu.
19 Temmuz 1927’de vefât eden Ahmedü Bamba hazretleri Tûbâ köyünde defnedildi. Vefatı sırasında talebelerine şu vasiyeti yaptı: “Mezhepsizlik ve Vehhâbîlik gibi Ehl-i sünnet olmıyan yolların ortaya çıktığı bu devirde, her işinizde Ehl-i sünnet istikâmetinden ayrılmayın!..”
.
Ebû İshâk İbrâhim bin el-Müvelled
Ebû İshâk hazretleri, Suriye’de yetişen velîlerdendir. 953 (H.342) senesinde vefât etti...
Bu mübarek zat, zamânının âlimlerinden İslami ilimleri öğrendi. Cüneyd-i Bağdâdî ve zamanın büyük âlim ve velîlerin ilim meclisleri ve sohbetlerinde bulundu...
Ebû İshâk İbrâhim, ihlâs ile Allahü teâlânın rızâsını düşünerek ibâdet ederdi. İhlâs ile ilgili olarak buyurdu ki:
“Yapılan ibâdetin tadı, ihlâs iledir. İhlâs ile yapılan ibâdet, kalbe, rûha rahatlık ve lezzet verir. Ucb, kendini ve amelini beğenmek durumu olursa bu tad kalmaz.”
“Bir kimse Allahü teâlânın emir ve yasaklarından birini nefsi için yaparsa, o ameli ya kabûl olunur veya kabûl olunmaz. Ama, o ameli yapmaya kalkarken Allah için niyet ederse, o amelin kabûl olunacağı muhakkaktır.”
“Allahü teâlânın Zümer sûresi 54. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Başınıza azap gelip çatmadan [tövbe edip] Rabbinize dönün. O’na hâlis ibâdet edin, sonra kurtulamazsınız) buyurduğunu ve Allahü teâlâya kavuşacak yolu bildiği halde, O’ndan başkası ile meşgûl olana çok taaccüb edip şaşarım.”
Ebû İshâk İbrâhim bin el-Müvelled, hadîs ilminde de yüksek idi. Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini rivâyet etti:
“Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hazret-i Ebû Hüreyre’ye buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Verâ sâhibi ol! İnsanların en âbidi olursun. Kanâat sâhibi ol! İnsanların en çok şükredeni olursun. Kendin için istediğini, insanlar için de iste! Kâmil mümin olursun. Sana komşu olanlarla iyi komşuluk yap! Hakîkî Müslüman olursun. Gülmeyi azalt! Şüphesiz ki çok gülmek kalbi öldürür.)”
“BABAN SAĞ MI EVLÂDIM?”
Birisi kendisinden nasihat istemişti. Ona; “Baban sağ mı!” diye sordu. O da; “Vefât etti” dedi. Bunun üzerine; “Evlâdım! İyi bil ki babasının vefâtından sonra başkalarının nasihatlerine muhtaç birine hiçbir nasihat fayda vermez” buyurdu.
Allahü teâlâya itâat etmenin lüzumundan anlatır kendinden misâl verirdi. “Ben Allahü teâlâya karşı itâatsizlik ettiğimi merkebimin ve hizmetçimin huyundan ve bana itâatsizlik etmesinden anlarım.”
Ebû İshâk İbrâhim hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki: “Sözünü (hesâbını vereceği) amelinden sayan bir kimse kendisini ilgilendiren hususlar dışında pek az konuşur.”
.
Meczubların Reisi: Hasan Baba
Hasan Baba, 1800’lü senelerin sonunda İstanbul’da yaşamış meczub velilerdendi ve zamanında bütün “meczubların reisi” gibi idi. Kimseden on para almaz... Yanındaki meczublarla ne yer, ne yapar kimse bilmezdi. Daima Edirnekapı semtine gittiği için orada oturduğu zannolunurdu. Kendisine bir şey sorulduğu zaman yanlış kafiyeli cümlelerle cevap verirdi. Ve ehemmiyet verdiği mes’ele olursa “yazın” der ve sözlerini yazdırırdı...
Hasan Baba’nın kerametleri çoktur... Köpeklere “Gelin!” diye emir verdiği vakit, civarda ne kadar köpek varsa akın akın yanına gelir, o da onlara küfe ile ekmek getirir, doğrar ve yedirirmiş. Hiçbir köpek diğerinin yiyeceğine el uzatmazmış... Bir gün nasıl bir köpeğin ağzındaki lokmayı diğer bir köpek kapmış. Köpekçi Hasan Baba hemen köpeğin kulaklarını çekerek;
“Yolsuzsun üç gün huzuruma çıkmayacaksın” diye tekdir etmiş. O vakit bu işe tesadüfen şahit olan oradaki sıra kasaplardan meraklı bir kasap da köpeğe boya ile derhal bir marka vurarak;
“Bakalım hakikaten üç gün bu köpek huzura gelmeyecek mi?” diye dikkat etmiş. Cezalı köpek hakikaten üç gün ağacın dibinde yatmış, diğer köpekler ekmeklerini yedikleri halde onların yanına dahi yaklaşmamış, nihayet dördüncü gün o da Hasan Baba’nın yanına gelerek nasibini almış.
BİR BAYRAM GÜNÜ...
Hasan Baba bir bayram günü Fatih Camiinde namazdan evvel elinde bir tasavvuf kitabı olduğu halde derse çıkıyor. Cami-i Şerif, mükellef insanlarla dolu. Çıt yok... Hasan Baba ise elindeki kitabın sahifelerini gayet ağır bir şekilde çeviriyor. Bu iş tam bir saat sürüyor. Nihayet kitabın son sahifesini de çevirdikten sonra yüksek sesle:
- “Ey cemaat. Ders âşık karibe okutulacaktı. Buradakiler ise hepsi garip. Onun için ders ahirete kaldı” diyerek bir fatiha çekiyor.
Hasan Baba’nın “karib” kelimesinden kastettiği mana Hakk’a yakınlık “garib” ise Hak’tan uzaklaşmıştır. Bunları söylemekle, vefat edeceğini bildiriyor. Nitekim birkaç gün sonra vefat eder.
Hasan Baba’nın kabri Edirnekapı Mezarlığında Savaklar-Otakçıbaşı Sokaktadır...
.
Abdülcelîl Çelebi
Abdülcelîl Çelebi, Mısır’da yetişen velîlerdendir. On yedinci yüzyılda yaşamıştır. Kahire’deki Mevlevi dergahında taliplere Mesnevi okutur ve sohbet ederdi. Mesnevi’den anlattı ki:
* Tamah, kulağa bir şey duyurmaz. Garez, göze perde olur.
* Âleme tamah edersen, öte âlemi duyacak ne kulağın, ne de görecek gözün olur.
* Ömrün, altın kesesine benzer; gece-gündüz de para sayan adama.
* Eski ve tecrübe görmüş akıl; sana yeni bir baht bağışlar.
* Kibir-hırs ve şehvet kokusu, söz söylerken ağzında soğan gibi kokar. O koku yüzünden duan reddedilir. O kalp, o koku ile içini dışına vurur.
* Kötü yaratılışlı kişi Allah’a yalvaramasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma, Firavun’un başı bir kez bile ağrımadı.
* Dert; Allah’ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir.
* İhtiyatsızlık, tedbirsizlik; pişmanlıktır.
* İyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın.
* Sohbet var; keskin kılıca benzer, bostanı, ekini kış gibi keser biçer. Sohbet var; ilkbahar gibidir, her tarafı yapar, sayısız meyveler bitirir.
* Tedbir ve ihtiyat bastonun yoksa, bari gözü gören birine tutun.
* Bir dertlinin dert ve elemini dinlemek ona verilecek en büyük hediyedir.
* Tereddüt, hapis ve zindandır. Ruhu çeker de bir yana yönelmesine engel olur.
* Acı; tatlı dudakların tesiri ile tatlılaşır. Diken, gül bahçesi nedeni ile gönül çeker hale gelir.
* Kılavuzsuz yola gidene iki günlük mesafe yüz yıl olur.
* Sabır; sıkıntıların anahtarıdır.
* Hırs sahibi, mahrumdur.
* Dosttan gelen bir cefa; yabancının üç yüz bin cefasından daha ağırdır.
* İnsanların uğradıkları bela ve mihnet, dikkâtli bakarsan alışmadıkları şeyden meydana gelir.
* Ya doğru ol, doğruluğunu göster; yahut sus da merhamete eriş.
Abdülcelîl Çelebi, Abdülcemîl Çelebi’ye icâzet vererek yerine geçirdi. Kendisi de sıla-i rahm için memleketine gitmek üzere bütün talebeleri ve sevdikleri ile helâllaştıktan bir süre sonra vefât etti...
.
Ahmed Kuddûsî hazretleri
Ahmed Kuddûsî, 1769 (H.1183) senesinde Niğde’nin Bor kazâsında doğdu. Küçük yaşta babasından ders almaya başladı. Ahrâriyye yolunun edebini babasından öğrendi. Tasavvufi şiirler yazdı. Bunları Divan’ında topladı...
1786 senesinde babası vefât edince, ilâhî bir işâret üzerine Turhal’a giden bu mübarek zat, daha sonra hac farîzasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti. 1807 ve 1810 senelerinde Osmanlı-Rus savaşlarına katıldı. Kuddûsî hazretlerini tanıyan biri; “Zamânımızın büyük velîsi Ahmed Kuddûsî’dir” deyince, kendisi İstanbul’a dâvet edildi. İstanbul’da birkaç defa Padişahın huzuruna davet edildi. Bir gün sultan, huzûrunda bulunanlara; “Şu avucumda gizlediğim şeyi tahmin etmenizi istiyorum” dedi. Herkes bir şey söylediyse de kimse bilemedi. Bir köşede oturan Ahmed Kuddûsî’ye; “Siz de bir tahminde bulunun” dediler. Ahmed Kuddûsî de; “Yedi iklim ve yedi deryâyı gezdim. Bir balığı, yavrusunu arar gördüm” dedi. Meğerse pâdişâhın avucunda küçük bir balık varmış.
Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî’ye tâzim ve ikrâmda bulunularak, sarayda kalması teklif edildi. Fakat o; “Ben âciz bir kulum, burada kalsam dünyâ imtihânından berât edemem” buyurdu ve kalmayı kabûl etmedi. Bir süre İstanbul’da kalan Ahmed Kuddûsî, Bor’a döndü. 1849 (H. 1265) senesinde Bor’da vefât etti. Vasiyeti üzerine Eski Mezarlık’a defnedildi. Ahmed Kuddûsî hazretlerinin vasiyetnâmesi şöyledir:
“BENİM İÇİN AĞLAMAYIN!”
“Ey evlâdım, eşim, akrabâ-i taallukatım! Size vasiyet ederim ki: Allahü teâlâya ve Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâat edesiniz, benim için ağlamayasınız. Gece vefât edersem, gasl edip sabah namazının akabinde birkaç komşu ile cenâze namazımı kılıp, Eski Mezâr’da uygun bir yere defnedin. Halka zahmet olmasın...
Beni medhetmeyin. Zîrâ kabirde bu söylenilen sıfatlar sende var mıydı diye melekler sorarlar. Hemen duâ ve istigfâr edin. Kur’ân-ı kerîm ve tevhîd okuyup, rûhuma hediye edersiniz. Kitaplarımı okuyup, nasîhat alasınız. İnşâallah bana ve size faydalı olur. Beni seven talebelerim; evlâdıma nasîhat, hüsn-i nazar ve terbiye etsinler. Nasîhatte esrâr ve çok faydalar vardır. Zikr ederken Allahü teâlânın emrine yapışmak niyeti ile etmelidir...”
.
Ebû İmrân hazretleri
Ebû İmrân hazretleri Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretlerinin beşinci batından dedesidir. Mısır’da Sa’îd-i Mısır adlı bölgenin aşağı kısmında ve Nil Nehrinin batı sâhilinde bulunan Behensâ beldesindendir. Ebû Midyen et-Tilmsânî hazretlerinin huzûrunda yetişerek, üstün derecelere, yüksek makamlara kavuşan Ebû İmrân, kendisi gibi yetişen bâzı arkadaşları ile birlikte, hocaları Ebû Midyen tarafından, insanları irşâd etmek, onlara saâdet yolunu göstermek üzere, Mısır’da değişik beldelere gönderildi
Allahü teâlânın izni ile hocasının sesini duyar ve cevap verirdi. Yine talebelerinden birisi bir sıkıntıya düşüp ondan yardım istese, ona seslense, o talebesinin hâlini anlar, sesini duyar, bir senelik mesâfede de bulunsa, Allahü teâlânın izni ile derhâl imdâdına yetişirdi...
Ebû İmrân Mûsâ hazretleri burada, aşk ve şevk ile uzun yıllar hizmet etti. Birçok kimse ondan ilim öğrenip, istifâde ettiler. Hocası Ebû Midyen’in işâret ettiği gibi, o beldede vefât etti. Kabri oradadır. Bir sohbetinde; “İnsanların en hayırlısı, haklı olsa bile, karşısındakine sen haklısın diyebilendir” buyurdu.
“Aklı olan kimse, ihtiyâcı olduğu kadar konuşur, fazlasından vazgeçer. Kim kendine konuşmayı âdet edinmişse, ne kadar sussa yine konuşan kimselerden sayılır.”
İslâm dîninin emirlerine uyma ve yasaklarından sakınma husûsunda da şöyle buyurdu: “Kim kitaba yâni Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnetine tâbi olursa ve bir de bütün işlerinde Eshâb-ı kirâma uyarsa, sevab alma işinde hemen hemen Eshâb-ı kirâm ile bir olur. Eshâb-ı kirâmın üstünlüğü Peygamber efendimizi görmüş olmaları sebebiyledir.
“İBÂDETİNE GÜVENME!..”
“Yaptığı ibâdetine güvenmek, Allahü teâlânın ihsânını unutmaktandır.”
“Allahü teâlânın verdiği nîmetleri, yaptığınız ibâdetlerin karşılığı olarak bilenlerden olmayın” derdi.
Bir gün kendisine; “En kötü huy nedir?” dediler. O; “En kötü huy; takdir edilene, karşı durmaktır. Ezelde takdir edileni, arzu ve duâ ile değiştirmeyi istemektir” buyurdu.
“Utanan kişinin alnından dökülen terler, ondaki fazîletin eseridir.”
Ebû İmrân hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Cehennem ehli için azapların en şiddetlisi, Cennet nîmetlerinden mahrum olmaktır. Bu mahrum olmanın sıkıntısı, onlara azapların hepsinden daha acı gelir.
.
Câfer-i Sâdık hazretleri
Câfer-i Sâdık hazretleri, Hazret-i Ali’nin torunlarındandır ve “Oniki İmâm”ın altıncısıdır. Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerindendir. “Silsile-i aliyye”nin dördüncüsüdür. Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
“Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”
“Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.”
“Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin.”
“Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez.”
“Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah’a okunan salevâtı yazarlar.”
“Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:
1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak. 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi de olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.”
İTİRAZCI ADAMIN SONU!
Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; “Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?” dedi. Câfer-i Sâdık’ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: “Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin.”
Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü...
.
Amasyalı Bayram Efendi
Amasyalı Bayram Efendi, Merzifon’da doğdu. Küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Tahsîlini tamamlayıp ilimde yükseldikten sonra Amasya müftülüğüne ve Sultan Bâyezîd Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Müslümanların müşkillerini halledip talebe yetiştirdi... Medîne-i münevvere, Trablusşam, Sofya, Konya ve Kayseri kâdılığı yaptı. 1709 (H.1121) senesinde Konya’ya giderken Eskişehir’de vefât etti...
Bayram Efendi, vaaz ve derslerinde ilmihal bilgilerinden anlatır, avamın ihtiyacı, evvela fıkıh bilgilerini öğrenmektir, buyururdu. Vefatından kısa bir zaman önce vaazında şunları anlattı:
“Bugün Hristiyanların kiliselerinde ve Yahûdîlerin havralarında, kalblerin, rûhların değil de, yalnız nefslerin, düşüncelerin birleşdirilmesine çalışılmaktadır. Dînî vecîbeler olarak da, eski din adamlarının koydukları ve her zamân, her yerde başka olan şeyler öğretilmekdedir. Bunun için, kiliseler, havralar, bir ma’bed değil, bir politika, bir konferans yeri olup, insanları uyuşturarak, liderlerin, şeflerin arzû ve düşüncelerine sürüklemektedirler...
DİN CAHİLLERİNİN ZARARI!..
Câmilerde de, din adamları arasına sızarak, böyle siyâset ve kazanç gâyesi ile konuşan her zamân görülmüştür. Bunlar, İslâm âlimlerinin kitâblarını okumamış, mezhebsizlerin, sapık kimselerin bozuk kitâblarına aldanmış din câhili (Yobaz)lardır. İslâmiyyetin îcâblarını öğretmek ve yaptırmak şöyle dursun, kendileri bile öğrenememiş zavallı kimselerdir. Bunlar, doğru dürüst abdest ve gusül almasını, şartlarına uygun ve ihlâs ile namâz kılmasını bilmeyen câhil kimseler olup, her asırda Müslümânları şaşırtmışlar, İslâmiyyete ve millete zararlı olmuşlardır. Kürsülerde yaldızlı sözlerle, heyecânlı hikâyelerle konuşarak, dinleyicileri köksüz ve geçici bir te’sîr altına alabilen birer hatîb, konferanscı olmuşlardır. Zalim idârecilerin ve kiliselerin sözcüleri gibi, geçici heyecân vererek dindârları aldatmışlardır. Âlimlerimiz bunlara din adamı değil, din ve îmân hırsızı, (Yobaz) demişlerdir. İslâm âlimlerinin kitâblarından anlatan ve sözleri, hâlleri, işleri, bu kitâblara uygun olan hakîkî din adamları, İslâmiyyeti bunların zararlarından korumuşlardır...”
.
Ebû Câfer el-Meczûm
Ebû Câfer el-Meczûm, cüzzamlı bir deri altına gizlenmiş, Allahü teâlânın sevgili bir kulu idi. Her hâlinde Allahü teâlâya şükreder ve O’ndan gelen her şeyi severdi. Hattâ sevgiliden gelen musîbetleri ve belâları, nîmetlerinden daha çok severdi. Gittiği pekçok yerden kovulur, bazıları onu görünce tiksinerek bakardı. Fakat tanıyanlar, onunla görüşmek, bir teveccühüne kavuşmak, bir duâsını almak için gayret ederlerdi. Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” (Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, gittikleri kapılardan kovulurlar. Fakat Allahü teâlâya yemîn etseler, Allahü teâlâ o şeyi yaratır) hadîs-i şerîfi, kendisinde tecellî etmişti...
O dâimâ kalbi kırık, gönlü mahzûn ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûldü. Duâsının kabûlü, darda olan pek çok kimselere yardımı, teveccühünün kuvvetli ve keskin olmasıyla meşhûr olmuştu...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde şöyle nasîhat ederdi:
“Ey Âdemoğlu! Kendi kendine ne kadar insafsız davranıyorsun. Hayâtın boyunca, her gün dünyâ ile meşgûl olursun, onun geçici ve aldatıcı güzellikleri ile oyalanırsın. Fakat her gün bâkî olan, hakîkî saâdet ve sonsuz nîmetler yeri olan Cennet’e dâvet olunursun. Cennet’e hiç îtibâr etmezsin. Dünyâyı bir tarafa itip, âhirete yönelmedin. Hiç olmazsa ikisini aynı seviyede tutup ona göre hareket etseydin. Sen ise âhireti sanki unutmuş gibisin.”
ECİR VE SEVAPTAN ÖNCE...
“Yaptığın bütün ibâdetlerde gâyen, sâdece kendisine ibâdet ettiğin Allahü teâlâya yakınlık olsun. Hattâ bu gâye, ecir ve sevaptan daha önce olmalı. Allahü teâlâya yakın olmak nîmeti ele geçince, öyle sevaplar, öyle ecirler gelir ki, anlamak, hesâb etmek mümkün olmaz.”
“Amelin ve ilmin hâlis olanını iste! Hâlis niyetle Allahü teâlâya ibâdet ederken, insanlık hâli bâzı kusûrların olursa, onlar için de derhâl tövbe et!”
Ebû Câfer el-Meczûm hazretleri, on birinci asır ortalarında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Sen, şu anda bulunduğun dünyâda ebedî kalacak değilsin. Bâkî, sonsuz olan âhiret yurduna da henüz ulaşmış değilsin. Bu hâl karşısında sana düşen, kendisine çok yakın olduğun, senin her hâlini gören, duyan ve bilen zâta (Allahü teâlâya) yönelmektir.”
.
Ebû Bekr el-Ferrâ hazretleri
Ebû Bekr el-Ferrâ hazretleri Nişâbur’da yetişen velîlerin büyüklerindendir. Onuncu yüzyılda yaşamıştır. 980 (H.370) senesinde Nişâbur’da vefât etti.
Bu mübarek zat, vaaz ve nasîhatle, insanların kurtuluşu için gayret etti. Sohbetlerinde büyüklere hürmet etmenin ve ana-babanın rızâsını almanın ehemmiyeti üzerinde çok dururdu...
Evliyâdan olan Ammû-ı Hirevî rahmetullahi aleyh şöyle anlatır:
Bir zaman bir cemâatle, (nafile) hacca gitmek üzere yola çıktık. Nişâbur’a vardığımızda, ben Ebû Bekr el-Ferrâ ile görüşmek istedim. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verip; “Nerelisin?” diye sordu. “Heratlıyım” dedim. “Nereye gidiyorsun?” dedi. “Hacca gidiyorum?” deyince; “Baban hayatta mı?” diye sordu. “Evet” dedim. Geri dön ve onun rızâsını al” buyurdu. Ben; “Acaba eve dönmesem mi?” diye düşündüm. Ertesi gün tekrar huzûruna vardığımda bana; “Ahdini bozdun” dedi. O hâlime tövbe ettim. “Söylediğinize uygun hareket edeceğim” deyince, bana teveccüh ettiler ve duâ buyurdular. Eğer kendisini görmeyip, duâ ve teveccühlerine kavuşmasaydım, tasavvuf yolunda ilerleyemezdim.”
Ebû Bekr el-Ferrâ hazretleri, emr-i mârûf yaparken dikkat edilecek hususlarla ilgili olarak şöyle buyurdu:
“Emr-i mârûf ve nehy-i münker yapmanın (iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırmanın) şartları vardır. İlk önce kendi nefsinden başlamak, söylediğini ve vesikalarını çok iyi bilmek ve doğacak sıkıntılara sabretmektir.”
ALLAH’TAN?ÇOK?KORKANLAR!..
Ebû Bekr el-Ferrâ hazretlerine; “Ebrâr kimdir?” diye sorulunca; “Allahü teâlâdan çok korkanlardır” buyurdu. İnsanların, günahlarını az da olsa çok görmeleri, iyiliklerini çok da olsa az görmeleri gerektiğini bildirerek; “İyiliklerini gizlemen, kötülüklerini açıklamandan daha makbuldür. Sen böylece kurtuluşa erebilirsin” buyurdu.
Ömrünü, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda harcayan Ebû Bekr el-Ferrâ, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kişinin ameli, o işi yapmaya verdiği ehemmiyet miktârınca, o ameli işlerken olan kusurlarına üzülmesi miktârınca ve işlediği amelin sünnet-i seniyyeye uygun olması için olan gayreti miktârınca sahîh ve makbul olur...”
.
Şamlı Berk hazretleri
Berk hazretleri Şam velîlerinin büyüklerindendir. On ikinci asrın sonlarında vefât etti. Zamânında bulunan tasavvuf büyüklerinin önde gelenlerinden idi. Kendi hâlinde yaşar, sıkıntıda olanların yardımına koşardı...
Bir gün, Şam kâdısı hayvanına binmiş bir yerden geçiyordu. Baktı ki, Berk hazretleri ileride bir yerde ayakta duruyor. Önünde bir hırka ve elinde de kalın, büyük bir sopa var. Çok hiddetli bir şekilde, elindeki sopayla o hırkaya hücûm ediyor ve sopayla vuruyordu. Her vuruşunda, hırkadan kan fışkırıyor, çıkan kanlar etrâfa yayılıyordu. Kendinden geçmiş bir hâlde, arada bir “Allah!” diye haykırarak, sanki harb meydanında imiş gibi o hırkayı dövüyordu. Bu hâli dikkat ve hayretle seyreden kâdı efendi, hayvanından indi. Yerde, bir miktar daha Berk hazretlerini seyretti. Bir zaman sonra Berk hazretleri o hâlden ayrılıp, normal (zâhir) hâline gelince, “Efendim! Bu ne hâldir?” dedi. Berk hazretleri cevâbında şöyle anlattı:
“Şu anda Mensûre vak’ası meydana geldi. Müslümanlarla kâfirler harb ediyorlardı. Müslümanlara yardım ettim. Allahü teâlânın izni ile Müslümanlar gâlib, kâfirler zelîl ve perişân oldular. Bu gördüğün kanlar, kâfirlerin kanıdır...” dedi.
SİLAH OLAN SOPA!..
Berk hazretlerinin bu sözlerini hayretle dinleyen kâdı efendi, hâdisenin târihini, saatini not edip ayrıldı. Aradan bir zaman geçtikten sonra, bu hâdisenin haberi geldi. Hâdisede bulunanlardan bir grup kâdının huzûruna gelip, “Harbin şiddetli ânında, havada bir kimse görüldü. Elinde büyük bir sopa vardı. O sopa ile düşmanların başlarına vuruyor, vurdukça da kan fışkırıyordu. O kimsenin sıfatları da şöyle idi...” diyerek Berk hazretlerini tarif ettiler.
Berk hazretleri vefat etmeden evvel oğluna şu nasihati yaptı:
“Ey oğul, Rabbine karşı muâmeleni, davranışını Resûlullah efendimizin Allahü teâlâya karşı muâmelesi, davranışı gibi yap. Allahü teâlâ senin edebini Resûlullah’ın edebi içerisinde bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Beni Rabbim terbiye etti. Benim terbiyemi güzel yaptı.) O halde Rabbine karşı davranışlarında Resûlullah’ın edebine uy. Rabbine karşı Resûlullah efendimiz gibi ol. Ondan gelen şeylere rızâ, hoşnutluk göster. İtirâz etme.”
.
Ebû Ahmed Çeştî hazretleri
Büyük velî Ebû Ahmed Çeştî hazretleri, 873 (H.260) senesinde Afganistan’da dünyâya geldi. Büyük bir dikkat ve ihtimâm ile yetiştirildi. Kıymetli hocalardan din ve fen ilimlerini öğrendi. Ebû Ahmed’in sohbetinde bulunanlar, maddî ve mânevî hastalıklardan şifâ bulurdu...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanoğlu dünyâya etten bir kanat ile gelir. Üstünde çeşit çeşit nîmetlerin bulunduğu yükseklikler, altta ise Cehennem ateşi vardır. İnsanoğlu bu kanadını iyi besleyip, damarlarını iyi kuvvetlendirmeli ki, kanat zayıf olup, vazîfesini yapamayacak hâle gelmesin ve sâhibini ateşe düşürmesin.”
“Allahü teâlâ bir kulu için hayır murâd edince, onun kalbine hakîkî ilimleri yerleştirir.”
“Kur’ân-ı kerîmi hakîkî olarak dinleyebilmenin, böylece onun mânevî lezzetinden haz alabilmenin ilk mertebelerinden birisi, fânî olan mahlûkların hepsini, gözünden ve gönlünden silmektir.”
“Bir talebe, kendisine ilim ve edeb öğreten ve hakîkî âlim olan hocasına edep ve muhabbetle nazar edip bakınca, hak yoluna girmiş olur.”
“Mahlûklar arasında hîlekârlık, düzenbazlık olmadığı zaman, Allahü teâlânın tevfîk, yardım ve başarı ihsânları yağmur misâli yağmaya başlar.”
“Allahü teâlâyı tanıyan âriflerin, dünyâya düşkün olanlardan kaçıp, onlardan uzaklaşmaları, onların üzerinde dünyâ cîfesinin pis kokusu duyulup, etrâfı rahatsız ettiği içindir.”
“GÖZLER DÖRT KISIMDIR”
“Bakış durumlarına göre gözler dört kısımdır. Birincisi; peygamberlerin gözleridir ki, görüşü kuvvetli ve keskindir. Tesirini ilk bakışta gösterir. Bu gözlerin sıhhati tamdır. İkincisi; velî zâtların gözü olup, bunların da sıhhatleri tam olmakla berâber görüşleri birinci kısımdakiler kadar kuvvetli değildir. Üçüncüsü; müminlerden gâfil olanların gözüdür ki, görünüşte var olduğu hissedilir ve görülür. Fakat görüşü zayıftır, tesir etmez. Yâni perdelidir. Dördüncüsü ise; kâfirlerin gözü olup, kördür ve hiçbir hakîkati göremezler.”
Ebû Ahmed Çeştî 965 (H.355) senesinde Çeşt’te vefât etti. Vefatından evvel buyurdu ki:
“Evliyâ, bütün gizliliğine ve tanınmamasına rağmen bir lamba gibidir. Etrâfını aydınlatır. İnsanlar, kendilerine gelen birçok faydalı şeyin onun sebebi ve hürmetine geldiğini anlayamazlar. Bunun böyle olduğunu, çoğu zaman velînin kendisi bile bilmez.”
.
Ebû Ahmed Çeştî hazretleri
Büyük velî Ebû Ahmed Çeştî hazretleri, 873 (H.260) senesinde Afganistan’da dünyâya geldi. Büyük bir dikkat ve ihtimâm ile yetiştirildi. Kıymetli hocalardan din ve fen ilimlerini öğrendi. Ebû Ahmed’in sohbetinde bulunanlar, maddî ve mânevî hastalıklardan şifâ bulurdu...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanoğlu dünyâya etten bir kanat ile gelir. Üstünde çeşit çeşit nîmetlerin bulunduğu yükseklikler, altta ise Cehennem ateşi vardır. İnsanoğlu bu kanadını iyi besleyip, damarlarını iyi kuvvetlendirmeli ki, kanat zayıf olup, vazîfesini yapamayacak hâle gelmesin ve sâhibini ateşe düşürmesin.”
“Allahü teâlâ bir kulu için hayır murâd edince, onun kalbine hakîkî ilimleri yerleştirir.”
“Kur’ân-ı kerîmi hakîkî olarak dinleyebilmenin, böylece onun mânevî lezzetinden haz alabilmenin ilk mertebelerinden birisi, fânî olan mahlûkların hepsini, gözünden ve gönlünden silmektir.”
“Bir talebe, kendisine ilim ve edeb öğreten ve hakîkî âlim olan hocasına edep ve muhabbetle nazar edip bakınca, hak yoluna girmiş olur.”
“Mahlûklar arasında hîlekârlık, düzenbazlık olmadığı zaman, Allahü teâlânın tevfîk, yardım ve başarı ihsânları yağmur misâli yağmaya başlar.”
“Allahü teâlâyı tanıyan âriflerin, dünyâya düşkün olanlardan kaçıp, onlardan uzaklaşmaları, onların üzerinde dünyâ cîfesinin pis kokusu duyulup, etrâfı rahatsız ettiği içindir.”
“GÖZLER DÖRT KISIMDIR”
“Bakış durumlarına göre gözler dört kısımdır. Birincisi; peygamberlerin gözleridir ki, görüşü kuvvetli ve keskindir. Tesirini ilk bakışta gösterir. Bu gözlerin sıhhati tamdır. İkincisi; velî zâtların gözü olup, bunların da sıhhatleri tam olmakla berâber görüşleri birinci kısımdakiler kadar kuvvetli değildir. Üçüncüsü; müminlerden gâfil olanların gözüdür ki, görünüşte var olduğu hissedilir ve görülür. Fakat görüşü zayıftır, tesir etmez. Yâni perdelidir. Dördüncüsü ise; kâfirlerin gözü olup, kördür ve hiçbir hakîkati göremezler.”
Ebû Ahmed Çeştî 965 (H.355) senesinde Çeşt’te vefât etti. Vefatından evvel buyurdu ki:
“Evliyâ, bütün gizliliğine ve tanınmamasına rağmen bir lamba gibidir. Etrâfını aydınlatır. İnsanlar, kendilerine gelen birçok faydalı şeyin onun sebebi ve hürmetine geldiğini anlayamazlar. Bunun böyle olduğunu, çoğu zaman velînin kendisi bile bilmez.
.
Ebû Abdullah Nibâcî
Ebû Abdullah Nibâcî hazretleri Basra’da doğmuştur. Hicrî üçüncü asrın ilk yarısında vefât ettiği tahmin edilmektedir. Evliyânın meşhurlarından Zünnûn-i Mısrî ve diğer büyük zâtlarla görüşüp sohbet etmiştir...
Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
“Hür insana edepli olmak ne güzel yakışır.”
“İbâdetin esâsı üçtür: Allahü teâlânın hükümlerinin hepsini kabûl et, O’nun yanında kıymeti olmayan bir şey yapma, O’ndan başkasından bir şey isteme.”
“Her şeyin bir yardımcısı vardır, dînin hizmetkârı da edeptir.”
“Rızkını Allah’a havâle edip, yalnız O’ndan bekleyenin ahlâkı güzelleşir, harcarken cömert olmak ona zor gelmez, namazda dünyâ malı için vesveseye düşmez.”
“Allahü teâlâdan gelen şeyleri, nîmetleri ve kendisinden Allahü teâlânın neyi istediğini bilmeyen kimse, kalbini perdelemiş olur. Kim nefsinin isteklerine kavuşmak için acele ederse, iyiliklere kavuşma yollarını keser. Kim nefsinin her istediğini yer ve bunların peşine düşerse, o kimsenin başına çeşitli belâlar gelir. Allahü teâlâyı unutmak, O’ndan gâfil olmak, Cehennem’e girmekten daha şiddetli bir haldir. Allahü teâlâdan başka şeyleri anmak, onlardan bahsetmek kalpte kasvete, katılığa sebeb olur. Şeytan; ‘Kim bana karşı kendini benim tuzağımdan kurtardığını zannederse, ben onu ucub ile yâni kendini beğenmekle tuzağıma düşürürüm’ demiştir.”
Ebû Abdullah Nibâcî vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
MÜMİNİN BEŞ HASLETİ
“Müminin bilmesi gereken beş haslet vardır ki, şunlardır: Birincisi, Allahü teâlâyı bilmek, tanımak, mârifetullah. İkincisi, hakkı, hukûku tanımak, gözetmek. Üçüncüsü, yapılan işte, amelde ihlâslı olmak, sırf Allah için yapmak. Dördüncüsü, sünnet ile amel etmek, sünnete uymak. Beşincisi, helal yemek. Eğer Allahü teâlâyı bilir fakat hakka, hukûka riâyet etmezse, bu bilmesinden bir fayda elde edemez. İhlâsla amel, iş yapmazsa tanıması, bilmesi ona yine fayda vermez. Sünnete uymazsa ve helal yemezse, yine Allahü teâlâyı bilmesinden fayda elde edemez. Eğer yediği helalden olursa kalbinde bir safâ, temizlik hâsıl olur. Bu temizlik ile dünyâ ve âhiret işlerini görür. Eğer yediği şüpheli ise yediği şüpheli şeyin mikdârı kadar da işleri şüpheli olur. Yediği haramdan olursa, onun dünyâ ve âhiret işleri karanlık olur. İnsanlar böyle bir kimseyi gözü görüyor diye vasıflandırsalar bile aslında o kördür. Tövbe edinceye kadar da bu mânevî körlükten kurtulamaz.”
.
Büyük şair Hafız-ı Şirazi
Hafız-ı Şirazi Büyük İslam şairidir. Asıl adı Şemseddin bin Kemaleddin’dir. 1318 (H. 720)’de İran’da, Şiraz’da doğdu. Küçük yaşta Kur’an-ı kerim okumayı öğrendi. Çeşitli kıraatlara göre okuduğu rivayet edilir. Tefsir ve nahv ilmiyle meşgul olmuş, Mevakıf adlı eseri iyice incelemiş ve zamanının medrese tahsilini tamamlamıştır. Yazdığı şiirler, Seyid Kasım Envar tarafından toplanmış ve Divan halinde basılmıştır. Şiirlerinde Allahü tealaya, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem, evliyaya ve İslamiyete karşı duyduğu derin muhabbet ve sevgiyi halisane bir dil ile anlatmıştır. Divan çeşitli dillere çevrilmiştir. Türkçeye de çevirilmiş ve şerhleri yapılmıştır.
Hafız-ı Şirazi, Timur Han ile görüşmüştür. Bu hususta şöyle bir hikâye nakledilmiştir:
Timur Han, Şiraz halkına altından kalkamayacakları yeni vergiler salmıştı. Şirazlılar, Hafız-ı Şirazi’yi vergilerin azaltılması için Timur Hana gönderdiler. Timur Han da, Hafız-ı Şirazi’nin şu beytini okur:
Eger ân Türk-i Şirâzî bedest âred dil-i mârâ/Behâl-i hindûyeş bahşem, Semerkand ü Buhârâ-râ...“Eğer o Şirazlı Türk güzeli gönlümüzü tutsak ederse; yanağındaki siyah ben için Semerkand ve Buhara’yı bağışlardım...”
Sonra der ki; “Sen ki sevgilisinin yüzündeki bir ben için Semerkand ve Buhara’yı bağışlayacak kadar zenginsin de/Ya nice yoksulluktan söz eder ve saldığımız vergiyi ödemezsin?!.” Hafız’ın Timur Han’a cevabı müthiştir:
“İşte ey Han’ım, bu ölçüsüz cömertliğimiz yüzünden, vere vere bu hallere düştük!.”
GECE YAPILAN DUA...
Divan’ındaki bir Farisi beyit şöyledir: “Dilâ be sûz ki sûz-i tû kârhâ be küned/Niyâz-ı nîm-şebî def-i sed belâ be küned” (Gönül yan, senin yanışın nice işler halleder/Gece yarısı bir dua nice yüz belayı defeder...)
Bu büyük İslam şairi doğduğu yer olan ve şiirlerinde çok methettiği Şiraz’da 1389 (H. 791)’da vefat etti ve oraya defnedildi. Daha sonra kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırılmıştır. Vefatına yakın söylediği bir beyt şöyledir:
“Mâ hâsili hûd der seri hemhâne nihadîm/Mahsûl-ü duâ der reh-i cânâne nihadîm” (Biz her şeyimizi aşk yolunda bağışladık/Duadan elimize geçeni sevgiliye bağışladık...)
.
Halepli velî Ebû Bekr Efendi
Ebû Bekr Efendi, Halep bölgesinde yetişen velîlerdendir. 1500 senelerinde dünyaya geldi. Babası Halep’te bir câmide müezzinlik yapan sâlih bir zât idi. Zamânın âlimlerinden ve velîlerinden ders alarak kemâle geldi. Küçük-büyük herkese Allahü teâlânın rızâsı için nasihat etmeye başladı. Âlimlerden, sâlihlerden ve devlet adamlarından birçoğu sohbetlerine gelirdi. Bir ara Şam’a gitti. Orada Muhammed Zağbî ile görüştü. Muhammed Zağbî, dünyâ sevgisini kalbinden çıkarmasını tavsiye etti. O da dünyâlık neyi varsa fakirlere dağıttı. Çok talebe yetiştirdi.
Ebû Bekr Efendi sohbetlerinde buyurdu ki:
“Velîlerden bir zât, Şarkta Allahü teâlânın dînine âit bir şey konuşsa, garbda bir kimse o velînin sözlerini duyup kabûl etse ve bunlara tâbi olup, uysa, nasîbi kadar o velînin nûrundan istifâde eder. Aradaki uzaklık istifâdeye mâni olmaz.”
“Âlimler ve velîler, dünyâ hayâtında hakîkî hâlleri ile zuhûr eyleyip meydana çıkmazlar. Ancak ilmî hüviyeti ile zuhûr eyler. Ama Allahü teâlâ, âhirette onları hakîkî hâllerinde gösterecektir.”
“Kendisinden ilim ve edeb öğrendiğin üstâda hizmet, babaya hizmetten önce gelir. Çünkü baba, senin, bu birkaç günlük keder ve sıkıntı âlemine gelmene vesîle oldu. O kıymetli üstâd ise, seni safâ âlemine, yüce âleme yükseltmekte, ebedî saâdetine vesîle olmaktadır.”
EN BÜYÜK NİMETLERDEN!..
“Allahü teâlânın, kullarına ihsân ettiği nîmetlerin en büyüklerinden birisi, aralarında irfân sâhibi velî bir zâtı bulundurmasıdır. İsterse insanlar onu tanımasınlar ve bilmesinler.”
“Âriflerden bir zâtın yanında ve sohbetinde bir an bulunmanın faydası, babanın terbiyesinden, öğretmenin zâhirî meseleleri öğretmesinden çok daha fazladır. Onun bir anlık terbiyesi, öbürlerinin yirmi yıllık terbiyesinden daha fazla ve daha tesirlidir. Çünkü onlar dış görünüşü terbiye etmeye uğraşırlar. Ârif zât ise, insanın bâtınını, rûh yapısını terbiye eder, yetiştirir.”
Ebû Bekr Efendi, 1583 (H.991) senesinde vefât etti. Vefatından az bir zaman önce buyurdu ki:
“Senin, az amel, nûrlu ve parlak bir kalb ile Allahü teâlânın huzûruna çıkman; çok amel, fakat nûrsuz bir kalb ile çıkmandan daha hayırlıdır.”
.
Ebû Ali Fârmedî hazretleri
Ebû Ali Fârmedî hazretleri tasavvuf yolunda “Silsile-i aliyye” denilen meşhûr velîlerden olup, bu âlimlerin yedincisidir. İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. 1042 (H.433) senesinde doğdu. Horasan’da yaşadı. 1085 (H.478)’de vefât etti. Kabri, Tûs yâni Meşhed şehrindedir.
Bu mübarek zatın nasihatleri pek tesirli idi. Selçuklu Devletinin meşhur veziri Nizâm-ül-mülk ve zamânın devlet erkânı kendisine çok hürmet ederdi...
Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemâle gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur.
Ebû Ali Fârmedî hazretleri anlatır:
“Bir gün hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hamamda gusül abdesti alıyordu. Sormadan ve istemedikleri halde, kuyudan bir kova su çıkarıp hamamın havuzuna boşalttım. O anda hakîkaten bu miktâr suya olan ihtiyaçlarını bilmiyordum. Sonra öğrendim. Hamamdan çıkınca;
-Hamamın havuzuna su boşaltan kimdi? diye sordu. “Niçin yaptın?” diyeceğinden korktum. Şaşırdım. Nihâyet; “Ben idim” dedim.
-Ey Ebû Ali! Ebü’l-Kâsım’ın yetmiş senede elde ettiği dereceleri, sen bir kova su ile kazandın. Allah senden râzı olsun, buyurdu. Bir müddet daha hocamın huzûrunda bulunarak, nefsimin terbiyesi ile meşgûl oldum. Birçok mârifetlere kavuştum...”
ŞAYET GÜZEL HUYLUYSAN!..
Ebû Ali Fârmedî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir yolculuğumuz sırasında bir dağa yaklaşmıştık. Bu sırada önümüze çok büyük bir yılan çıktı. Hepimiz korktuk ve kaçıştık. Ebû Saîd hazretleri de orada idi. Atından inip o koca yılana yaklaştı. Ben Şeyh hazretlerinin yanında idim. Yılan onun önünde başını yerlere sürerek saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Ebû Saîd hazretleri yılana hitâb ederek; “Zahmet etmişsin” dedi. Sonra yılan dağa doğru uzaklaşıp gitti. Bu hâdise üzerine Ebû Saîd hazretlerine bu ne haldir, diye sorduk. Dedi ki: “Bu dağda bulunduğum sırada birkaç yıl bu yılanla aynı yerde bulunduk. Bizim buradan geçmekte olduğumuzu anlayınca gelip dostluğunu tâzeledi. Ahdin güzelliği îmândandır. Güzel huylu olana karşı her şey güzel huylu olur. Nitekim İbrâhim aleyhisselâm güzel huylu idi. Ateş de ona güzel huylu oldu. Onu yakmadı.”
Ebû Ali Fârmedî vefatına yakın buyurdu ki: “Talebe, hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi, söylediğini kalbinden de reddetmemelidir.”
.
Ebû Affân Osman el-Yemenî
Ebû Affân Osman hazretleri, on dördüncü asırda yaşayan fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 1374 (H.776) senesinde vefât etti. Zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl eden Ebû Affân Osman el-Yemenî, fıkıh ilminde yüksek âlim oldu...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde daima fıkıh bilgisi üzerinde dururdu. Vefatından kısa bir zaman önce de şöyle anlatmıştı:
“Namazda huşû ve hudû, bütün âzâların hareketsiz kalıp tevâzu hâlinde bulunması ve kalbin de Allahü teâlâdan korku üzere olması demektir. Hadîs-i şerîfte; (Kalbin hazır olmadığı namaza Allahü teâlâ bakmaz) buyruluyor. Hazret-i Ali namaz için kalktığı zaman, vücûdunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişirdi ve; ‘Yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkları emânetin zamânı geldi’ derdi. Süfyân-ı Sevrî de; ‘Namazı huşû ile kılmayanın, namazı doğru olmaz’ derdi.
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; (En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir) buyurdu. ‘Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namazından nasıl çalar?’ diye sordular. (Namazın rükûunu ve secdelerini tamam yapmamakla) buyurdu. Bir defâ da; (Rükûda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını, Allahü teâlâ kabûl etmez) buyurdular. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir kimseyi namaz kılarken, rükûunu ve secdelerini tamam yapmadığını görüp; (Sen namazlarını böyle kıldığın için, Muhammed’in [aleyhisselâtü vesselâm] dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun?) buyurdu. Yine; (Sizlerden biriniz, namaz kılarken, rükûdan sonra tamam kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça, namazı tamam olmaz) buyurdu. Bir kere de; (İki secde arasında dik oturmadıkça, namazınız tamam olmaz) buyurdu.
ÇOK DİKKAT ETMELİDİR!..
Bir gün Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem birini namaz kılarken, rükûdan kalkınca dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp; (Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü sana, benim ümmetimden demezler) buyurdu. Bir kere de; (Altmış sene, bütün namazlarını kılıp da, hiçbir namazı kabûl olmayan kimse, rükû ve secdelerini tamam yapmayan kimsedir) buyurdu.
Bunun için namazda tumânînete ve tâdîl-i erkâna dikkat etmelidir...”
.
Ebû Abdullah Merrakûşî
Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, 1210 (H.607) yılında doğdu. Aslen Cezayir’deki Tilemsan şehrindendir. 1284 (H.683) yılında Kâhire’de vefât etti. Küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Tilemsan ve Merrakeş’teki âlimlerden ders aldıktan sonra ilmini ilerletmek üzere İskenderiye’ye gitti. Çeşitli âlimlerden ilim tahsîl etti. Mâlikî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim ve zamânın imâmı oldu. Tasavvufta ince bilgilere, yüksek derecelere kavuştu. Sohbetleri, birçok talebeyi tasavvufta yüksek derecelere kavuşturdu.
Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetlerinde şöyle buyurdu:
“Bütün mahlûklara her ni’meti, iyilikleri veren yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyi var eden, var olmak ni’metini veren Odur. Her ân, varlıkta durduran da Odur. Kâmil, iyi sıfatlar, insanlara, Onun rahmeti ile, acıması ile verildi. Hayât, ilm, sem’, basar, kudret ve kelâm sıfatlarımız hep Ondandır. Sayılamayan ni’metleri hep O vermektedir. İnsanları sıkıntıdan kurtaran Odur. Duâları kabûl eden, belâlardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Razzaktır ki, kullarının rızklarını, günâhlarından dolayı kesmiyor. Affı ve merhameti o kadar boldur ki, günâh işleyenlerin yüz karalarını meydâna çıkarmıyor. Hilmi o kadar çoktur ki, kullarının cezâlarını vermekte acele etmiyor. Öyle bir ihsân sâhibidir ki, kerem ve ihsânlarını dost ve düşman, herkese saçıyor.
Nİ’METLERİN EN ŞEREFLİSİ
Bütün ni’metlerinin en şereflisi, en kıymetlisi, en üstünü olarak da, kullarına Müslümânlığı açıkça bildiriyor ve beğendiği yolu gösteriyor. Mahlûkların en iyisine uyarak seâdet-i ebediyyeye kavuşmayı emir buyuruyor. İşte, Onun ni’metleri, ihsânları Güneş’ten dahâ açık ve Ay’dan dahâ âşikârdır...
Başkalarından gelen ni’metleri de gönderen Odur. Başkalarının ihsân etmesi, bir emânetçinin, birisine emânet vermesi gibidir. Başkasından bir şey istemek, fakîrden bir şey beklemektir. Câhil de, bunu âlim gibi bilir. Kalın kafalı da, zekî kimse gibi anlar.
İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık îcâbıdır. İyilik edenlere hürmet edilir. Ni’met sâhibleri, büyük bilinir. O hâlde, her ni’metin hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya şükr etmek, insanlık îcâbıdır...”
.
Derviş Muhammed hazretleri
Derviş Muhammed hazretleri, Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmincisidir. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1562 (H.970) senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat, rûh ilimlerinde mütehassıs idi. Büyük âlim ve kâmil bir velî olan dayısı Kâdı Muhammed Zâhid’in derslerinde yetişti. Dayısına talebe olmadan önce, on beş sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücâdele etmiş ve insanlardan uzak yaşamıştı. Bir gün ellerini açıp, âcizliğini ve çâresizliğini Allahü teâlâya yalvararak arz etmişti. Âniden Hızır aleyhisselâm gelip; “Eğer sabır ve kanâat istiyorsan, Muhammed Zâhid’in hizmet ve sohbetine kavuşmakta acele et. O sana sabır ve kanâati öğretir” buyurdu.
Hemen Muhammed Zâhid’in yüksek huzûruna varıp, orada ilim tahsîl etti. Güzel terbiye görüp, kemâle geldi. Hocasının vefâtından sonra yerine geçip, Semerkand’da, doğru yoldan ayrılanlarla ve dîne sonradan sokulan bid’atlerle uğraştı. Bid’atleri yok etti. Çok velî yetiştirdi. Bunların en büyüğü, oğlu Hâce Muhammed İmkenegî’dir.
Derviş Muhammed hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Büyük Üstadımız Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya kerâhatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir...
“LOKMALARINA DİKKAT ET!..”
Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû ve hudû hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlayarak yemeği pişirmek ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir talebesine;
-Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır, buyurmuştur. Talebesi araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir...”
.
Mısırlı velî Ebû Abdullah Câvpâre
Ebû Abdullah Câvpâre hazretleri Mısır evliyâsının büyüklerindendir. Hicri Dördüncü asrın ortalarında vefât etti.
Şeyh Ebû Bekr-i Zekkâk-ı Mısrî hazretlerinin sohbetinde kemâle geldi...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki: “Tevekkül, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem hâli; kesb, çalışıp kazanmak da, O’nun sünnetidir. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allahü teâlâ onun kalbini hikmet nûruyla doldurur. Allahü teâlâ her istediğinde ona kâfi gelir, onu sevdiği her şeye kavuşturur... Allahü teâlâya tevekkül etmek farzdır. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Mâide sûresi 23. âyetinde meâlen; (Eğer gerçek müminlerseniz, Allahü teâlâya tevekkül ediniz) buyuruyor.”
“Yalancı kerem sâhibi, riyâkâr huylu olan kimselerle dostluk etmekten kendini uzak tut ve hakîkî dostlar olan Allah adamlarıyla berâber yaşa. Eğer kerem sâhibi gibi görünen kimselerle berâber bulunursan, hakîkî dostlardan uzaklaşır, onlarla ülfet, yakınlık ve muhabbeti kesersin. Eğer riyâkâr, kötü huylu kimselerden usanır, dostluğunu kesersen; helâk olmaktan kurtulur, yüksek makamlara ulaştırılırsın. Bu hal sende hâsıl olduğu zaman, senin için büyük bir kıymet de hâsıl olur ve sen kıymetlenirsin (çünkü, Allahü teâlânın velî kulları, hakîkî dostlarıyla berâber bulunanlar, bir gün onlardan olurlar).”
“Velî, dilinin çok tatlı olması, ahlâkının güzel olması, özür dileyenlerin özrünü kabûl etmesi, ister iyi ister kötü olsun, bütün mahlûkâta tam bir şefkat ve merhametle, acımasıyla anlaşılır.”
“HERKES NEYİ SEVERSE!..”
“Mümin kulların kalbleri, evliyânın kalblerinin gölgeleri altındadır. Evliyânın kalbleri, enbiyânın kalblerinin gölgesi altındadır. Enbiyânın kalbleri de, Allahü teâlânın inâyet ve yardım nûrları altındadır.”
Ebû Abdullah Câvpâre hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki: “Herkes neyi severse onun zikrini çok eder. Allah’ı seven Allah’ı, Resûlullah’ı sallallahü aleyhi ve sellem seven O’nu, evliyâyı seven evliyâyı çok zikreder, anar. Yâni hiç hatırından çıkarmaz. Nitekim çocuklarını, hanımını, tarlasını, bağını, bahçesini, parasını seven bunları hiç gönlünden çıkarmadığı gibi. Herkes kalbini yoklarsa kimi çok sevdiğini anlar. Herkes sevdiği ne emrettiyse onu cânı gibi yerine getirir. Bâzısını yapar, bâzısını yapmazsa sevgisi az, hiç tutmazsa sevmediği anlaşılır...”
.
Dizdarzâde Ahmed Efendi
Dizdarzâde Ahmed Efendi Osmanlı devri âlim ve velîlerindendir. Karaman’da doğup yetişti. Müderrislik yapıyordu. 1596’da ayrıldı. Bir müddet Diyarbakır’da mal müfettişliği yaptıktan sonra tasavvufa yöneldi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinden hilâfet aldı. Daha sonra Edirne’ye gidip yerleşti. Yaptırdığı câmide vaaz verip medresede de talebe yetiştirdi. 1623 yılında vefât etti...
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki: “Eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet’e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet’e tam uyuyorsa âhiret ehlidir.
Dizdarzâde Ahmed Efendi vefatından evvel buyurdu ki:
“Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü teâlânın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur...
GÜL BENİZLER SOLACAK!..
Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır...”
.
Bekr Fersânî hazretleri
Bekr Fersânî hazretleri evliyânın meşhûrlarındandır. 1301 (H.700) senesinde vefât etti. Kabri Yemânî beldesinde olup ziyâret edilmektedir. Kavmi olan Fersânîler, gasbedilmiş arâzilere yerleşmişlerdi. Bu sebeple helâl lokma bulmak için uzak yerlere gitmek zorunda kalıyordu. Âilesini geçindirecek kadar helâl kazanç sağlardı. Haramlardan son derece sakınır, şüpheli bir şeye düşmemek için çok gayret gösterirdi.
Bekr Fersânî hazretleri, zamânının meşhur âlimlerinden ilim öğrenip bilhassa fıkıh ilminde büyük âlim oldu. Devrinin meşhûr fıkıh âlimlerinden Mûsâ el-Hamîlî, İbrâhim eş-Şeybânî gibi âlimlerle devamlı görüşürdü...
Bekr Fersânî hazretleri, vefatına yakın, günahlar içinde yüzen kavmi olan Fersânîlere şu nasihatleri yaptı:
“Ey gaflet uykusuna dalmışlar! Artık uykudan uyanınız. Şimdi uyuyacak zaman değildir. Ey kerîm olan Allahü teâlâdan yüz çevirenler! Siz O’ndan yüz çevirip haddi aşıyorsunuz. Allahü teâlânın sayısız nîmetleri içindesiniz. Dünyânın parasına, malına, mülküne kalbinizi bağlamayın. Bir gün gelip, her şey yok olup, elinizden çıkacak. Ancak Allahü teâlâ ve O’nun sevdiği, beğendiği ameller kalacaktır...
“O AZGIN FİR’AVNLAR NEREDE?”
Ovalara ve çöllere sığmayan orduları olan nerede o azgın, taşkın Fir’avnlar? Nerede o gelmiş geçmiş krallar, hükümdarlar? Nerede onların medhedicileri? Nerede onların siyah bayrakları ve sancakları? Nerede o dünyânın doğusuna ve batısına sâhib olan İskender? Nerede ilim irfân sâhipleri? Nerede vefâlı dostlar, kardeşler, yakınlar? Onların yaşadıkları yerleri gez gör ve onlardan haber sor. Netîcede hepsinin öldükleri haberini alırsın. Ümmetlerden nicesi toprak altında olup, kalbleri de hasret ile doludur. Onlar himâye, koruma altında idi. Onlar ve yaşadıkları vakitler de ölüp gitti. Zaman, esef ederek onlar için ağlamakta ve yaşlar dökmektedir. Dün onların hepsi evlerinde yaşamakta idi. Bugün ise, toprak altında kemik ve toz yığını hâlindedirler. Günâhı çok yapıyorsunuz. Halbuki istiğfârı çok yapmalısınız. Çünkü, insan âhirette, amel defterinde iki satır arasında istiğfâr görünce çok sevinir. Dünyâ durdukça salât ve selâm, Muhammed aleyhisselâmın ve âlinin üzerine olsun...”
.
Cihangirli Hasan Efendi
Cihangirli Hasan Efendi İstanbul velîlerindendir. 1512 (H.970) senesi Harput şehrinin Perçih köyünde doğdu. 1663 (H.1074) senesinde İstanbul Cihangir’de vefât etti. Cihangir Câmii yakınına defnedildi...
Hasan Efendi tahsîlini ilim ve velîler yurdu olan Harput’ta yaptı. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. 1591 senesi Bursa’ya hicret etti. Orada evliyânın büyüklerinden Halvetî şeyhi Yâkup Fânî hazretlerine talebe oldu. Hasan Efendi o ilim güneşinin mânevî feyzlerinden istifâde edip, tasavvuf ilminde yüksek makamlar elde etti. 1656 senesi Şevvâl ayında İstanbul’a gelip Eyüp Sultan hazretlerinin medfûn bulunduğu Eyüb semtindeki Baba Haydar Nakşibendî Dergâhına yerleşti. Sonra Tophâne semtinde Cihangir Câmiinde ders ve vaaz vermeye başladı. Pek çok kimse onun nasîhatlerinden istifâde edip talebesi oldu.
Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak. 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.”
“Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.”
“NAMAZ, YAKINLIKTIR!..”
“Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.”
“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”
“Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir.”
Cihangirli Hasan Efendi vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.”
.
Cemâleddîn Hansevî hazretleri
Cemâleddîn Hansevî hazretleri Hindistan’da yetişen velîlerdendir. Hanefî mezhebine göre fetvâ verir, câmide hatîblik yaparak Müslümanlara vaaz ve nasîhatlarde bulunurdu. Ferîdüddîn Genc-i Şeker ile tanışınca, her şeyi terk etti. Dili söylemez, eli tutmaz, ayağı gitmez oldu. O şeker hazînesinin elinde işlenip, maddî ve mânevî olgunluğa kavuştu. Üstün derecelere yükseldi. Genc-i Şeker’in sevgi ve muhabbetine mazhar oldu. Genc-i Şeker; “Cemâl, cemâlimizdir” buyururdu...
Cemâleddîn Hansevî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur. Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak, eğer şer görürse onu örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamaktır. Mîdenin şükrü, ilim ve hilm ile dolu olmak; ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir. Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur.”
“Tasavvuf; kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylar ile doldurmak demektir. Kalbi ıslâh etmek, her şeyden daha önemlidir. Çünkü kalp, bedende emrine itâat edilen ve her hükmü yerine getirilen bir hükümdâr gibidir. Vücûddaki uzuvlar onun emri altındaki hizmetçilerdir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu (et parçası) kalbdir.” Yâni bu yürek denilen, et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenip iyi ahlâk ile süslenmek demektir.”
“O, BAĞIŞLANDI” DEDİLER!..
Cemâleddîn Hansevî, on üçüncü asrın başlarında Hansi kasabasında vefât etti. Bugün ziyâret mahalli olan türbesine defnedildi. Vefat etmeden kısa bir zaman önce şöyle dua etti:
“Allah’ım! Bizi öyle bir rızıkla rızıklandır ki, onun vâsıtasıyla sana çok şükür edebilelim. Yâ Rabbî! Her an her yerde sana muhtâcız.”
Vefâtından sonra kendisini rüyâda gördüler. Hâlini sordular. “Beni kabre koydukları zaman, iki azap meleği geldi. Arkalarından iki melek daha geldi. ‘O, akşam namazından sonra kıldığı iki rekat namaz ve farz namazdan sonra okuduğu Âyet-el-kürsî hürmetine bağışlandı’ dediler” buyurdu.
.
Bekkâr Rahîbî hazretleri
Bekkâr Rahîbî hazretleri Şam evliyâsındandır. Şam’ın Menzil-ül-Ketife denilen bölgesine yakın Rahîbe köyünde doğdu. Bu yüzden buraya nisbetle “Rahîbî” denildi. 1656 (H.1067) senesinde Şam’da vefât etti...
Bekkâr Rahîbî, Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada bâzı velîler ile sohbet ediyordu. Birden; “Osmanlı sadrâzamı Kemânkeş Kara Mustafa Paşa öldürüldü. Sadâret mührü, Rüstem Paşanın torunu ve Şam Nâibi olan Semih Mehmed Paşaya verildi” dedi. Bu haberi orada bulunanlardan öğrenen bir zât kabulde tereddüd etti. Şam’a gidince araştırdı. Gerçekten sadâret mührünün, durumu haber aldığı gün gelmiş olduğunu öğrendi. Sonra o zât, Şeyh Bekkâr’ın Şam’dan ayrılıp ayrılmadığını sordu. “Onu görmedik. Şam’dan ayrılalı epey zaman oldu” dediler.
Karaçelebizâde isminde bir zât, Kâdı olarak Mekke-i mükerremeye gitmek üzere Şam’a gelmişti. Bu sırada Bekkâr Rahîbî onu ziyâret etti. Ona; “Bir müddet sonra Şam kâdısı olarak tâyin edileceksin. Bu yüzden Mekke-i mükerremeye gitmemeni tavsiye ederim” dedi. O gün Şam kâdısı olarak tâyin olduğu emri geldi. Karaçelebizâde, Mekke-i mükerremeye gitmeyip Şam’da göreve başladı.
Bekkâr Rahîbî hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:
“MÜRÜVVET SAHİBİYSEN!..”
“Mürüvvet, arkadaşının hatâ ve kusurlarını bilmezlikten gelmektir.”
“Tövbe için bir özür olmaz. Bütün günâhkâr kullara ve âsilere tövbe farzdır. Yaptıkları ister büyük, ister küçük günah olsun.”
“Tasavvuf, kulun her vakitte, o vakit için en iyi olan şey ile meşgûl olmasıdır.”
“İlim iticidir. Allah korkusu sevk edicidir. Nefs ise itâatsizdir, serkeştir. Murâdını eksiksiz eline geçirmen için, nefs atını ilim siyâsetiyle idâre et. Korku ile tehdîd ederek sür!”
“Muhabbet rızâya, rızâ da muhabbete dâhildir. Rızâsız muhabbet, muhabbetsiz rızâ olmaz. Çünkü insan ancak sevdiğine râzı olur, râzı olduğunu sever.”
Bekkâr Rahîbî hazretleri, vefatından bir müddet evvel buyurdu ki:
“Ölümden korkuyor ve hazırlığımız yok diyorsak ne duruyoruz? Ne yapacaksak bir ân önce yapalım. Yarın, vakit, fırsat elverir mi, bunu bilmiyoruz. Giden günler sermâye-i ömürden gidiyor. Sonra bu sermâye âniden tükenir de haberimiz bile olmaz!”
Mısırlı velî Ali Şevnî
Ali Şevnî hazretleri, Mısır velîlerinden olup Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretlerinin hocalarındandır. 1537 (H.944) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kâdiriyye Medresesinin kapısında bulunan Kubbe-i mücâvereye defnedildi...
Vefâtından sonra Abdülvehhâb-ı Şa’rânî rüyâsında Ali Şevnî’yi gördü. Kabri çok genişti. Üzerinde ipekten yeşil bir yorgan vardı. İki buçuk sene sonra tekrar rüyâsında gördü. Ona; “Beni ört, çünkü çıplağım!” dedi. O gece oğlu vefât etti. Oğlunu Ali Şevnî’nin yanına defnettiler. Defin esnâsında Nûreddîn Şevnî’nin kabrinin bir kısmı açılmıştı. Ali Şevnî’nin bedeninin, toprak üzerinde çıplak durduğunu gördü. Kefeni çürümüştü. Fakat bedeni, nasıl defnedilmişse o hâlde duruyordu. Hâlâ sırtından kan damlıyordu. Onun üzerini bir bez ile örttüler...
Ali Şevnî hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce oğluna şöyle buyurdu:
“Ey oğul! Sana sadâkat, bağlılık iddiasında bulunanların, yaptıkları iyilikleri başına kaktıklarını görürsün. Çünkü sadâkat ve bağlılık adına yaptıkları az bir iyilik karşılığında ağır, pek fazla bir hizmet ve karşılık beklerler, çok şey ümid ederler. Bu ümitlerine bir defa olsun müsaade etmezsen derhal, gösterdikleri sevgi, sadâkat ve bağlılıklarını bırakırlar. Çok defa onların isteklerinden yakanı kurtaramaz, arzularının hâsıl olması yolunda boşuna dînini ve şerefini fedâ etmiş, yüz suyu dökmüş olursun...
“NEFSİN SİLAHI TOKLUKTUR!”
Ey oğul! Herkese bilhassa sana karşı olanlara yumuşaklık, alçak gönüllülük, güler yüzlülük ile davranmaya gayret et. Sana, Rabbinden alıkoyan dünyalığa makam ve mevkiye kalbinin meyletmemesini tavsiye ederim. Çünkü nefs, hevâ, nefsin arzu ve istekleri, şeytan ve dünya, insanın dört düşmanı olup, herbirine karşı kullanılacak harb âletleri vardır. Nefsin silahı tokluk, hapishanesi açlıktır. Hevânın silahı, çok konuşmak; sükût, konuşmamak ise, onun zindanıdır. Dünyânın silahı insanlarla fazla berâber olmak, onlar arasında fazla bulunmak, çâresi yalnızlık ve onlardan uzak kalmaktır. Şeytanın silâhı gaflet yâni Allahü teâlâyı unutmak; ona karşı tedbîr, Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamak, O’nun büyüklüğünü düşünmektir. Zikir, Allahü teâlâya kavuşmakta en kısa yoldur...”
.
Hacı Bayram-ı Velî ve Akbıyık Sultan
Akbıyık Sultan, İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed devrinde yaşayan büyük velîlerdendir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin sohbetinde yetişti. Onun feyz ve bereketi ile kemâle erişti.
Akbıyık Sultan bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer taraftan İkinci Murâd Han’ın Haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine de katıldı. Gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi. Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple bir gün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Akbıyık Sultan’a;
“Evlâdım Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol” buyurdu. Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan;
“Hocam! Peygamber efendimiz; (Dünyâ, âhiretin tarlasıdır) buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?” dedi. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra;
“Evlâdım! Mâdemki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terk et!” buyurdu...
YİNE HOCASINA DÖNDÜ...
Akbıyık Sultan’ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiçbir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiçbir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu... Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu...
Akbıyık Sultan ömrünün son yıllarını Bursa’da talebe yetiştirmek, zikir, tâat ve ibâdetle meşgûl olmak ve yine fakir fukaraya yardımda bulunmak sûretiyle geçirdi. 1455 (H.860)’de âhirete göçtü. Arkasında pekçok hayır müesseseleri bıraktı.
Vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olmayın. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur...”
.
Cerrahzâde Muslihiddîn Efendi
Cerrahzâde Muslihiddîn Efendi, Osmanlı âlimlerinden ve meşhûr velîlerdendir. 1495 (H.901)’de Edirne’de doğdu. 1575 (H.983) senesinde vefât etti. Kabri, Edirne’de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir...
GÜZEL AHLÂKLI OLMAK...
Cerrahzâde Muslihiddîn Efendi, vefatından kısa bir zaman önce talebelerine buyurdu ki:
“Bol bol istigfâr etmenizi tavsiye ederim. Beş vakit namazdan ve ders okuttuktan sonra ve seher vakitlerinde bizim için de duâ ediniz. Dâimâ takvâ üzere olunuz. Her nerede olursanız, Allahü teâlânın dînine uygun yaşayın. Mâlûmunuzdur ki, takvânın üç mertebesi vardır. A’lâ, evsat ve ednâ, yâni en yüksek, orta ve aşağı mertebedir. Akıl sâhibi, ednâ mertebede olmak istemez. En azından orta mertebede bulunmaya çalışır. Hattâ a’lâ mertebesine ulaşmayı gâye edinir ve ulaşır. Zâten kıymetli ve lezzetli olanı da bu mertebedir. Bu mertebeye ulaşmak ise, ancak kalbi kötü huy ve işlerden tamâmen arındırıp sıyırmak, ilim, irfân ve güzel ahlâklı olmak, dâimâ Allahü teâlânın rızâsını gözetmekle elde edilebilir. Bu kıymetli işleri yapabilmek, kalpten Allahü teâlânın zikri, muhabbeti ve rızâsı dışındaki şeyleri çıkarmakla müyesser olabilir. Bunun için de Allahü teâlâyı zikre ihlâs ile devâm etmek, gece-gündüz her hâlde O’nun zikri ile meşgûl olmak lâzımdır. Bunun usûlünü size öğretmiştik. Ayrıca, zâhir ve bâtında Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmına ve selef-i sâlihîne uymak, yâni Ehl-i sünnet vel-cemâat yoluna; îtikâd, ibâdet, ahlâk ve her hususta sarılmak lâzımdır...
NASÎHATLERİN ÖZÜ...
Bu nasîhatim, mûteber kitablardaki nasîhatlerin özü ve hülâsasıdır. Tarîkat-ı Muhammediyye kitabında ve İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerinde uzun yazılı olup, hakîkî tasavvuf ehlinin, Allah adamlarının mübârek eser ve risâlelerinde de ifâde ve beyân buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak bereketini bizlere ihsân eylesin. Nûrları ile kalbimizi münevver eylesin. Bu nasîhatim ile sizleri, ahbâbımı ve sâir Müslümanları nasîblendirip, faydalandırsın. Habîb-i ekremi hürmetine bu duâmı kabûl buyursun. Âmîn!”
.
Celâleddîn Ebû Yezîd Pürânî
Celâleddîn Ebû Yezîd Pürânî hazretleri, Horasan evliyasındandır. 1457 (H.862) senesinde vefât etti. Kabri Püran’dadır. Önce din ilimlerini öğrenip, bu hususta yetişti. Tasavvufta kemâle erip, üstün hâllere kavuştu. Zâhirüddîn Halvetî’nin sohbetlerinde bulundu.
Bu mübarek zat, insanlarla münâsebetinde ve yaşayışında dâimâ dînin koyduğu ölçülere uyardı. Vaktinin çoğunu ibâdetle geçirirdi. Bunun dışında kalan vakitlerde Müslümanların işlerini görürdü. Her kimin bir sıkıntısı olsa, hemen yardımına koşar bu hususta büyük bir gayretle işini görür, sıkıntıdan kurtararak duâsını alırdı. O işin halledilmesi için her kime mürâcaat edilmesi gerekirse bunu yapar ve işi halletmeye, Müslüman kardeşini sıkıntıdan kurtarmaya çalışırdı. Nasîhatleri ve vaazları çok tesirli idi. İnsanlara dînin emirlerine uymaları ve yasakladıklarından sakınmaları husûsunda çok nasîhat ederdi. Onun ağzından çıkan sözler bilinse ve daha önce duyulmuş olsa da dinleyenlere o söylediği zaman bambaşka bir tesiri vardı...
Celâleddîn Ebû Yezîd Pürânî hazretleri sohbetlerinde buyurdular ki:
“Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”
“KENDİNİ AYIPLA!..”
“Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.”
“Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.”
Celâleddîn hazretleri vefatına yakın buyurdular ki:
“Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!..”
.
Endülüslü velî: Bekâ bin Mahled
|
Bekâ bin Mahled hazretleri, Endülüs’te yetişen velîlerdendir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Zamânın âlimlerinden ilim tahsîl etti. Tasavvuf, hadîs ve tefsîr ilimlerinde söz sâhibi oldu. 986 (H.376) senesinde vefât etti.
|
Bekâ bin Mahled’in duâsı makbul idi. Bir gün yanına bir kadın geldi; “Oğlum esir düştü. Onu kurtaracak elimde bir imkânım yok” dedi. Bekâ bin Mahled; “Sen git. Onun durumuyla Allahü teâlânın izniyle ilgilenirim” buyurdu. Sonra başını öne eğip Allahü teâlâya duâ etti. Bir müddet sonra kadın, oğlu ile geldi. Oğlu, başından geçenleri şöyle anlattı:
“Rum memleketlerinden birine esir düştüm. Bir işle meşgûl iken elimdeki kelepçe çözüldü ve yere düştü. Görevliler, demir zinciri tekrar bağladılar. Fakat biraz sonra kelepçe tekrar çözülüp düştü. Bu durumdan şaşkına dönen vazîfeliler, papazlarını çağırdılar, durumu onlara anlattılar. Bunları dinleyen papazlar;
-Onu salıverin. Allah’ın sevgili bir kulu onun için duâ etmiş, ne yapsanız faydasız, dediler. Bunun üzerine, bana yiyecek verip salıverdiler. Ben de memleketime döndüm...”
Bekâ bin Mahled hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Hüzün pâdişâhtır. Bir yere yerleşince oraya başka bir şeyin yerleşmesine râzı olmaz.”
“Sabır susmaktır. Susmak sabırdandır. Konuşan, susandan daha fazla verâ sâhibi olamaz. Şu var ki, âlim kişi bir yerde konuşur bir yerde susar.”
EZİYETLERE SABRETMEK!..
“Emri mârûf ve nehy-i anil-münker yapmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için, eziyetlere sabretmek gerekir.”
“İnsanlar arasında tanınmak isteyen, âhiretin tadını alamaz.”
“Şöhreti seven kimse, Allah’tan korkmaz.”
“Övülmekten hoşlanmak kadar ahmaklık düşünülemez.”
“Rabbinin huzûrunda, O’nun yüce divânında, korkarak, titreyip ürpererek, boyun bükerek hayâ ile dur. Kalbin devamlı Allahü teâlâ ile meşgûl olsun. Böyle olursan gafletten ve nefsinin bütün kötülüklerinden kurtulursun. Allahü teâlâya yakın olur, huzûr, sürûra ve mânevî lezzetlere kavuşursun. Şeytan sana musallat olup, üstünlük kuramaz.”
Bekâ bin Mahled hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Ömür geçiyor. Gâfil olmayın. Ömrü, Allahü teâlânın zikri ile kıymetlendirin.”
.
Ali Yeşrûtî hazretleri
Ali Yeşrûtî hazretleri Şam’daki evliyânın büyüklerindendir. Çok kimse onun sebebiyle hak yolu bulup hidâyete kavuştu. 1897 (H.1315) senesinde (günümüzde İsrail’de bulunan) Akka’da vefât etti. Dergâhı bahçesine defnedildi...
Tasavvuftaki silsilesi, hocası vâsıtasıyla Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine ulaşan Ali Yeşrûtî hazretlerinin yolunun esâsı; “Gizli ve âşikâr ve her yerde her durumda Allahü teâlâdan korku hâlinde olmak, her işinde Peygamber efendimizin ve eshabının gösterdiği yola uyup bid’atlerden sakınmak, bollukta ve darlıkta kimseden bir şey beklememek, aza ve çoğa râzı olmak, sevinçli ve kederli günlerde Cenâb-ı hakka sığınmak”tan ibâretti...
Ali Yeşrûtî hazretleri vefatında kısa bir zaman önce talebelerine şöyle buyurdu:
“Yolumuzun üstadı Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: Yolumuzun esâsı beş şeydir: 1) Gizli ve âşikâr, her hâlükârda Allahü teâlâdan korku hâlinde olmak. 2) Her hal ve ibâdetinde, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâbının (radıyallahü anhüm) gösterdiği doğru yola uyup, bid’at ve sapıklıklardan sakınmak. 3) Bollukta ve darlıkta, insanlardan bir şey beklememek. 4) Aza ve çoğa râzı olmak. 5) Sevinçli veya kederli günlerde cenâb-ı Hakk’a sığınmak.”
SOHBET ARKADAŞI...
“Bizim yolumuzda olan talebe, din kardeşlerini, arkadaşlarını, son derece merhametle gözetmeli, onlara son derece hürmet etmelidir. İçlerinden birini kendisine sohbet arkadaşı seçmeli, bu arkadaş, gaflete düştüğünde, seni uyandırmalı, ibâdette tembelliğe düştüğünde seni heveslendirmeli, âciz kaldığın yerde sana yardım etmeli ve sen doğru yoldan kaydıkça seni doğru yola çekmeli. Sana nasihat vermeli, kötü harekette bulunduğunda veya bir günah işlediğinde sana uymayıp vazgeçirebilecek vasıflarda olmalıdır. Arkadaşlarına gelebilecek eziyetlere mâni olmalısın. Güzel ahlâk edinip, şefkat ve merhamet üzere bulunmalısın. Hak teâlâya, itâat ve ibâdeti, bu yola hizmeti gözetmeli ve buna sımsıkı sarılmalısın. Lüzumsuz şeylerle gözü meşgûl edip, gönlü dağıtmamalısın. Zîrâ bu, insandaki şehvet kuvvetini arttırır.”
“Biz Hak’la olunca, mahlûktan hiçbirini görmeyiz. İnsanlık îcâbı baksak bile, onlar güneş ışığında dalgalanan havadaki ince toz gibi görünür. Dikkatle baksan bir şey bulamazsın.”
.
Ahmed bin Zeyd hazretleri
Ahmed bin Zeyd hazretleri, Yemenli Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi ve evliyadandır. 1390 (H.793) senesinde bid’at ehli tarafından şehîd edildi...
Ahmed bin Zeyd, yaşayışı ile çevresindeki insanlara tam bir örnek idi. Bütün işi ve maksadı Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimizden naklen bildirdiği îmân ve ibâdet bilgilerini, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak, insanlara anlatıp öğretmek idi. Din ile alâkası olmayan iş ve davranışların, bid’atlerin dîne sokulmaması için çok gayret gösterirdi...
Bu mübarek zatın bulunduğu bölgede bid’at fırkalarından Zeydîler çok yaygın ve hâkim idiler. İnsanların Sünnet-i seniyyeye yapışmalarını, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmeleri ve öğrendikleri doğru bilgilere göre amel etmeleri, bid’atlerden ve bid’at ehlinden sakınmalarını gâyet güzel anlatan bir kitap yazmıştı. Bu kitabı yazması sebebiyle bid’at ehli ona düşmanlık besledi. Bid’at ehlinden olan Muhammed bin Ali Mehdevî adında bir vâli kalabalık bir askerle birlikte, Ahmed bin Zeyd’in bulunduğu yere geldi. Ahmed bin Zeyd’in evine hücûm etti. Herhangi bir karşılıkta bulunmadıkları hâlde, Ahmed bin Zeyd’i, oğlu Ebû Bekr’i, çoluk-çocuğunu ve onu sevenlerden bir kısmını şehîd ettiler...
Ahmed bin Zeyd hazretlerini şehid ettikten sonra Vâlinin âkıbeti çok kötü oldu... Bir gün katıra binmişti. Katır, yolda giderken birdenbire ürküp, vâliyi üzerinden yere attı. Vâlinin ayaklarından birisi üzengiye takılıp kaldı. Katır, koştukça koşuyordu. Vâliyi de yerde sürükleyerek götürüyordu. Bir müddet katırı kimse yakalayamadı. Ancak büyük bir çabadan sonra yakalayabildiler. Ona, katırın niçin ürküp kaçtığı sorulduğunda, şöyle anlattı:
“ONLAR, CEZALARINI GÖRECEKLER”
“Âniden Ahmed bin Zeyd’i gördüm. Katırın karşısına çıkıp, eliyle katıra işâret etti. Bunun üzerine katır birdenbire süratle kaçmaya başladı ve beni üzerinden düşürdü...”
Vâli yaralı hâlde bir müddet yattı ve sonra öldü. Bu hâdise Ahmed bin Zeyd hazretlerinin şehit edilmesinden bir ay kadar sonra vukû buldu.
Âlimlerden bir zât, Ahmed bin Zeyd’i şehîd edildikten sonra rüyâsında bu zâtın elinde bir kâğıt üzerinde şöyle bir beyit yazılı olduğunu görmüş:
“Günler bizim lehimize dönünce, onların da aleyhinde olan günler gelecek (cezâlarını görecekler).”
Muhammed Dehlevî hazretleri
Muhammed Dehlevî hazretleri Hindistan’da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerindendir. Aslen Mekkeli olup seyyiddir. Dedeleri Mekke-i mükerreme şerîflerinden idi. Oradan Delhi’ye göç ederek Serhend’e yerleştiler. Muhammed Dehlevî hazretleri, Delhi şehrinde yaşayıp yetişti. Çerâğ-ı Dehlevî Nasîruddîn Mahmûd’un sohbetlerinde kemâle geldi. Bu zâtın en büyük talebelerinden ve halîfelerinden oldu. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuştu. Seyyid Muhammed Dehlevî 1486 (H.891) senesinde Delhi’de vefât etti. Vefâtında yüz yaşını geçmiş idi. Serhend’de bulunan türbesi tanınıp ziyâret edilmektedir.
Muhammed Dehlevî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bir velîde, iki çeşit nûr bulunur. Birincisi; rahmet ve şefkat nûru olup, bu nûrla, evliyâlık yolunda bulunmaya müsâid olanları kendisine cezbeder, çeker. İkincisi ise; feyz, izzet ve kahr nûru olup, bu nûrla da, Allah yolunda bulunmaktan uzak, taşkın kimseleri kendisinden uzaklaştırır.”
“Kulun ilmi arttıkça, ilim talebi, daha çok öğrenmek arzu ve ihtiyâcı da artar. Himmeti de yükselir. Çünkü kişi, cehâlet hâlinde, sâdece ilim öğrenmeyi, daha çok ilim sâhibi olmayı ister ve buna kendisini çok muhtaç hisseder. İlmin çok dereceleri vardır. Onun sonu yoktur.”
ZÂHİRÎ VE BÂTINÎ ÂLİMLER...
“Âlimler, zâhirî ve bâtınî âlimler olarak ikiye ayrılır. Zâhirî âlim; ilmi arttıkça, zuhûru, ortaya çıkması, tanınması artan kimsedir. Fakat bâtınî âlim bunun zıddıdır. O gizlidir. Mânâlar âleminde ilerledikçe, kendisi, kendisini ve ilmini anlamaktan, idrâk etmekten âciz kalır. İlmi de kendisi ile birlikte gizlidir. Zâhirde, görünüşte onun ilminin ve kendi hâlinin bir belirtisi olmaz. Ancak ehli olanlar tarafından tanınabilirler.”
“İnsanlar iki kısımdır. Birinci kısım, dünyâ ile uğraşanlar olup, onu îmâr etmeye çalışır. Onun yolunun esâsı dünyâ ile uğraşmaktır. İkinci kısım insanlar ise, mânâ âlemi ile, mânevî işlerle uğraşan kimseler olup, bunlar, matlûba (Allahü teâlâya) kavuşmak, O’nu istemek arzusuyla yanarlar. Bütün gayretleri bunun içindir.”
Muhammed Dehlevî hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kalbin tam bir ihlâs ile ‘Lâ ilâhe illallah’ diyerek bir defâ Allahü teâlâya yönelmesi, Allahü teâlâdan gâfil olarak yapılan yer dolusu ibâdetten hayırlıdır.”
.
Cârullah Veliyyüddîn Efendi
Cârullah Veliyyüddîn Efendi, Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 1659 (H.1069) senesinde -bugün Yunanistan sınırları dâhilinde bulunan- Yenişehir’de doğdu. 1738 (H.1151) senesinde İstanbul’da vefât etti...
Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin talebelerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin sohbetleriyle de şereflenen Cârullah Veliyyüddîn Efendi, Fâtih civârında bir medrese ve bir kütüphâne yaptırdı. 1738 yılında İstanbul’da vefât eden bu mübarek zat, yaptırdığı medrese ve kütüphâneden ibâret olan külliyesinin bahçesine defnedildi. Vefatına kadar talebelerine fıkıh ilmini, tasavvufun incelikleriyle birleştirerek öğretti. Vefat etmeden bir gün evvel talebelerine şunları anlatmıştı:
Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri, iyi sebeblerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıkları, nefsin arzûları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden değildi. Çünkü, bütün bunlar nefs-i emmârenin kötülükleridir. Onların nefsleri ise, insanların en iyisinin “aleyhi ve aleyhimüssalevât” sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu. Şu kadar var ki, Emîr’in “radıyallahü anh” hilâfeti zamânında olan muhârebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılanlar, hatâ etti. Fakat, ictihâd hatâsı olduğundan, bir sey denemez. Nerede kaldı ki, fâsık denilsin!
“ONLARIN HEPSİ ÂDİL İDİ”
Onların hepsi âdil idi. Her birinin verdiği haber, makbûl idi. Emîr’e uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muhârebeler, itimâdın gitmesine sebeb olmamıştır. O hâlde, hepsini sevmek lâzımdır. Çünkü, onları sevmek, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgisinden dolayıdır. Onları sevmemekten, herhangi birine düşmanlık etmekten çok sakınmalıdır. Çünkü, onlara düşmanlık, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” düşmanlık olur. O büyükleri ta’zîm etmek, hürmet etmek, insanların en iyisini ta’zîm etmek, hürmet etmektir. Onlara hurmetsizlik, tahkîr etmek, Onu tahkîr olur. İnsanların en iyisinin “aleyhissalâtü vesselâm” sohbetini, sözlerini ta’zîm etmek, kıymet vermek için Eshâb-ı kirâmın hepsine ta’zîm etmek, kıymet vermek lâzımdır...
Câfer-i Sâdık hazretleri
Câfer-i Sâdık hazretleri, “Oniki İmâm”ın altıncısı ve Hazret-i Ali’nin torunlarındandır. Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerinden olup, tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür.
Bu mübarek zata bir gün; “Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?” diye sordular. Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.”
“Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!”
“Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.”
“Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.”
“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”
“Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet miktarınca indirir.”
“BEN DE ‘ÂMİN’ DEDİM!..”
İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan bir şey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi... Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; “Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder” buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; “Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin” dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.
Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; “Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!” diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti..
.
Tâbiînin büyüklerinden: El-Müzenî
Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretleri Tâbiînin büyüklerindendir. 726 (H.108) senesinde vefât etti...
Bekr bin Abdullah el-Müzenî, bir cumâ günü vaaza gittiği câmide cemâat oldukça kalabalıktı. Vaazında bir ara; “Bana, câmide bulunanların en hayırlısı ve iyisi sorulsaydı, insanlara en çok nasîhat eden, emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil münker yapan, iyiliği emredip, kötülükten nehyedeni, alıkoyanı arar bulur ve onu gösterirdim.” Yine, bana; “İnsanların en şerlisi, kötüsü kimdir?” diye sorulsaydı, insanları en çok aldatanı bulur, onu gösterirdim” dedi.
Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretleri, hac farîzasını yerine getirmek için Mekke’ye gitti. Arafat’ta vakfeye durduğu sırada kendi kendine; “Bunlar arasında ben olmasaydım, Allahü teâlânın hepsini bağışlayacağını ümid ederdim” dedi...
Bu mübarek zat, yaşlı bir kimseyi görünce, bu benden daha hayırlı, daha iyidir. Çünkü o, yaşça benden büyüktür. Bu sebeple, daha fazla ibâdet yapmıştır. Bir genci gördüğü zaman, ben ondan daha fazla günâh işledim. O ise, yaşı küçük olması sebebiyle, daha az günâh işlemiştir, derdi.
ADAM, DAHA DA İLERİ GİTTİ!..
Birisi Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretlerine kötü sözler söyledi. O da hiç cevap vermeyip, sükût ile karşıladı. Adam bu sefer, daha da ileri gitti. Daha kötü sözler söyledi. Bunun üzerine, Bekr bin Abdullah hazretlerine, “Niçin ona cevap vermiyorsun, suskun duruyorsun. Baksana neler söylüyor” denilince; “Ben onun hakkında, kötü bir şey bilmiyorum ki, ona karşılık ve cevap vereyim. Hem, onun hakkında yalan yere, olmayan şeyleri söyleyip, atıp tutmam da bana helâl değildir” dedi.
Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretleri, gelen geçeni rahatsız etmemesi için, damının oluğunu bahçe tarafına yapar, yola akıtmazdı. İnsanların incinmesini istemez ve kimseyi rahatsız edecek bir iş yapmazdı.
Ölüm hastalığı sırasında Bekr bin Abdullah el-Müzenî başını kaldırıp; “Nefsini Allahü teâlâya tâat, Allahü teâlânın beğendiği şeyler için alıştıran, Allahü teâlâya isyân, emirlerini yapmaması için onu zorlayan kula Allahü teâlâ merhâmet etsin” buyurdu.
Ebû Türâb-ı Nahşebî
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri, büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. 859 (H.245) senesinde Basra’da vefât etti. Bu mübarek zat, bir sohbeti sırasında buyurdu ki:
“Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah’ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O’nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur.”
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu:
“Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; (Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın...) [Enfâl sûresi: 47] buyurdu.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur’ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler. Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz” buyurdu...
“BU NASIL OLUYOR?..”
Ebû Türâb Nahşebî’nin bir talebesi vardı. Allahü teâlâya olan muhabbetinin çokluğundan, her gün yüzlerce defa kendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine; “Sen Bâyezîd-i görsen daha çok derecelere kavuşurdun” dedi ve o talebe ile beraber Bâyezîd’in yanına geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe düşüp vefât etti. Bunun üzerine Ebû Turâb Nahşebî dedi ki: “Yâ Bâyezîd, bu talebe öyle idi ki, Allahü teâlânın aşkı ile kendisinde bâzı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defâ görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor?” Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: “O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşâhedesi, kalp gözü ile görmez kendi makâmı kadar idi. Beni gördüğü anda, müşâhedesi benim makâmım kadar oldu. Lâkin o kimse buna tâkat getiremeyip, can verdi.”
.
Ahmed Şemseddîn Marmaravî
Ahmed Şemseddîn Marmaravî hazretleri, 1435 (H.839) yılında Akhisar’ın Gölmarmara kasabasında doğdu. 1504 (H.910) yılında sonsuzluk âlemine göçtü. Türbesi Manisa’dadır...
Şâh İsmâil, Ehl-i sünnet îtikâdını yıkmak için harekete geçmişti. Bu gâye ile Anadolu’ya “dâî” adı verilen halîfeler göndermiş, sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. Zamanın pâdişâhı Bayezîd-i Velî (İkinci Bayezîd) sahte tarîkatlerin ayıklanarak kapatılmasını istedi. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn hazretlerini Manisa’dan İstanbul’a dâvet etti. Mübarek, Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti. O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten menedildiler.
Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle “Yiğitbaşı” lakabı verildi.
KALBDEKİ HEVÂ AĞACI!..
Ahmed Şemseddîn Marmaravî hazretleri vefat ederken talebelerine şu nasihatte bulundu:
“İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir tarafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördüncüsü nefse, beşincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen dalın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kötülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlardan üstün olmak, onları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yöneleninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve isteklerin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süslenir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur.”
.
Behâeddîn Kışlakî hazretleri
|
Behâeddîn Kışlakî hazretleri Buhârâ’da yetişen hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Buhârâ yakınlarında bulunan Kışlak köyünde doğdu. Buraya nisbetle Kışlakî denilmiştir. Doğum ve vefât târihleri tespit edilemeyen Kışlakî, sekizinci asırda yaşadı. Dokuzuncu asrın başlarında vefât ettiği bilinmektedir.
Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, tasavvuf yolunun daha başında iken, Mevlânâ Behâeddîn Kışlakî’yi gördü. Bundan sonra onun sohbet ve hizmetine can atar oldu. Kışlakî hazretleri, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’yi daha ilk gördüğünde; “Sen öyle yükseklerde uçacak bir kuşsun” buyurdu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri talebelerine Behâeddîn Kışlakî hazretlerinin hâllerinden bahsederdi...
|
Behâeddîn Kışlakî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda bulunan talebe; hâllerini kontrol etmeli, Allahü teâlânın rızâsından başka her şeyi gönlünden uzak tutmalı, insanlarla fazla görüşmemeli, Allahü teâlâyı anmaktan ve hatırlamaktan bir an uzak kalmamalıdır. Zikre kendisini alıştırmalıdır. Böyle bir alışkanlığı zikir ile yakınlığı yoksa, Allahü teâlânın sevgisine kavuşamaz.”
“Bedenin selâmeti, sıhhati, az yemek; rûhun selâmeti, sıhhati, günâhları terk etmekte; dînin selâmeti, sıhhati ise Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimize salât (hayır duâlar) getirmektir.”
“Bir kalpte Allahü teâlâya olan aşk ateşi yok ise, o kalp ölü bir leş eti gibidir. Ama aşk ateşi varsa, o kalp, zât-ı ilahînin ve nîmetlerinin aynası hâline gelir.”
GERÇEKTEN TEVEKKÜL ETMEK!
“İnsanlardan biri, Allahü teâlâya tevekkül ettim, diyor. Halbuki Allahü teâlâya karşı yalan söylüyor. Gerçekten Allahü teâlâya tevekkül etseydi, O’nun, hakkındaki muâmelesine de râzı olurdu.”
“Dünyâ ve âhirette elem ve kederlerden kurtumak isteyenler, kötü ahlâk sâhipleriyle görüşmemelidir.”
“İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma.”
“Nefsim için en güvendiğim amelim, Peygamber efendimizin Eshâbına sevgi ve hürmetimdir.”
“Böbürlenmen, kendi ibâdetini çok, başkasınınkini az görmendir.”
Behâeddîn Kışlakî hazretleri, vefat etmeden evvel buyurdu ki: “Âdemoğlunu dünyâda tâkib eden musîbetlerin başında, sevdiklerinden ayrılması gelir.”
.
Herkese karşı edebli olmak!..
Derviş Ahmed Semerkandî hazretleri, on dördüncü asrın sonlarında Mâverâünnehr bölgesinde yetişen âlimlerden ve evliyânın büyüklerindendir. Zâhirî ilimlerde Zeynüddîn-i Hafî’nin derslerinde yetişip, kalb ilimlerinde ve tasavvuf yolunda da Hâce Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerine devâm etmekle ilerledi.
Zeynüddîn-i Hafî, Derviş Ahmed’i çok sever, himâye eder, yetişmesi için husûsî ihtimam ve îtinâ gösterirdi. Ahmed Semerkandî, burada zâhirî ilimleri tahsîl ederken, diğer taraftan Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerini kaçırmamaya gayret ederdi. Bir zarûret, mecbûriyet sebebiyle sohbete gidemezse, hocasının sohbet ve hizmetlerinden mahrum kaldığı için çok üzülürdü. Bu acı ve üzüntülerini, Fârisî bir mektubunda yana yakıla, uzun uzun anlatır. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri ile de görüşüp, onun da mânevî feyz ve bereketlerine kavuşan Derviş Ahmed, Hirat’ta bir câmide vaaz ederdi. Hitâbeti kuvvetli, sözleri hikmetli idi. İnce mânâlardan, tasavvufî hakîkatlardan anlatırdı. Derin meseleler üzerinde konuşurdu. Vefatından kısa bir zaman önceki sohbetinde şunları buyurdu:
BAŞA GELEN HÂLLER!..
“Bir kimse, sâhibi olan Allahü teâlâyı bırakır, O’ndan başka birine kalb gözünü çevirip, ona bakar ve ona gönül verirse, başına şu üç şey gelir: 1. Kalbinde, ilâhî nûrları müşâhede etmesine, hakkı ve hakîkati görmesine mâni olan perde hâsıl olur. 2. Kalbini hangi sebeple mahlûklara kaptırdığına dâir hesâba çekilir. 3. Allahü teâlâdan başka bir şeye gönül verdiği ve niyeti bozuk olduğu için azap görür.”
“Eğer, insanlar velî zâtların kadrini, kıymetini bilip iyice anlayacak derecede olsalardı, herkes karşılaştığı bütün insanlara karşı edebli olurdu. Çünkü, görünüş îtibâriyle velî de bizim gibi bir insandır ve karşılaştığımız bir kimse de, Allahü teâlânın bir velî kulu olabilir. Velî, şekil ve şemâil bakımından, giyinip kuşanma bakımından ve diğer birçok beşerî sıfatlarla, öteki insanlardan farklı olmayan bir kimse gibi görünür. Hâlbuki, haddizâtında o, diğer insanlardan tamâmen farklı, apayrı bir insandır. Her ân gönlü Allahü teâlâ iledir ve O’nun muhabbeti ile yanmaktadır. İşte velînin asıl hâlini bildiren bu husûsiyetini, ancak onun gibi olanlar anlar. Diğer insanlar ise, onu kendileri gibi bir kimse zannederler.”
.
Bir orduya yeten pilav!..
Dede Molla hazretleri, Orta Anadolu’da yetişen velîlerdendir. Hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selîm Hanın pâdişâhlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya’nın Çumra ilçesindedir...
Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu bu zâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunu fark etmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyreden Sultan; “Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır’a gidiyormuş” der. “Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner.” dedikten sonra işine devam eder. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; “Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı?” der. Bunun üzerine pişmekte olan aşı işâret ederek; “Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!” der. Pâdişâh; “İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister” deyince; “İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!” diye söyler. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın Allah adamlarından olduğunu anlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsını alır ve ordusuna ilerle emrini verir...
“EN KÂRLI ZAMAN GENÇLİKTİR”
Dede Molla hazretleri vefatından önce oğluna şu nasihati yaptı:
“Yavrum! Gençlikte, nefsin arzûları, insanı kapladığı gibi, ilm öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zamân da gençliktir. Gençlikte, şehvetin, asabiyetin kapladığı ânlarda, İslâmiyyetin bir emrini yerine getirmek, ihtiyârlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur. Hele başka mâniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip yapılan ibâdetin sevâbı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü, mâniler karşısında, ibâdeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibâdetlerin, şânını, şerefini göklere çıkarır. Mâni olmayarak, kolay yapılan ibâdetler, aşağıda kalır. Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden dahâ üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler arasında ibâdet ediyor. Melekler ise, mâni olmadan emre itâ’at ediyor...
.
Ebedî saâdetin anahtarı!..
Şeyh Dahmel bin Abdullah, Yemen’de yetişen evliyânın büyüklerinden olup doğum târihi belli değildir. Yemen’in Sahban beldesinde doğdu. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenerek yetişti. Talebe yetiştirmek ve insanlara doğru yolu anlatmak için icâzet (diploma) aldı. Ömrünü bu minval üzere geçiren Dahmel bin Abdullah, 1203 (H.600) senesinden sonra vefât etti...
Sultan Tuğtekin Yemenlilerin topraklarının bir kısmını zorla almak istedi. Arâzi sâhipleri topraklarının ellerinden gitmesinden dolayı çok üzüldüler. Durumlarını arz etmek üzere Dahmel bin Abdullah’ın yanına geldiler. Şeyh Dahmel yanında bâzı sâlih kimselerle berâber bir mescitte ibâdetle meşguldü. Durum arz edilince mescidden çıkıp; “Yâ Rabbî! Müslümanları zâlim sultanın elinden kurtar” diye yalvardı. Bir süre sonra da; “Dileğimiz yerine geldi. Sultan harb meydanında vuruşma için er istemeğe çıktığı sırada etraftan gelen oklarla öldü” dedi. Orada bulunanlar daha sonra Sultanın Şeyh Dahmel’in dediği gibi öldüğünü öğrendiler.
Şeyh Dahmel hazretleri, sohbetlerinden buyurdu ki:
İYİLİK?ÜÇ?ŞEYLE?TAMAM?OLUR
“İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek. 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek. 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.”
“Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur.”
“Üç şey vardır ki, Müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulmedeni affetmek. 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.”
“İntikam alıp da sonunda pişman olmaktansa, affedip de pişman olmak benim için daha sevimlidir.”
“Allahü teâlâya âşık olanlar, insanı O’ndan uzaklaştıran her şeyden uzak olup, alâkalarını keserler.”
“İlim, Allahü teâlâyı tanımaya ve O’na itâat etmeye vesîle olduğu için, ilim öğrenmek büyük ibâdettir.”
Şeyh Dahmel hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Sâlihlerle sohbette berâber olup, onlarla sohbet ediniz. Onlar, dünyâ hazîneleridir. Onlarla berâber olmak, ebedî saâdetin anahtarıdır.”
Mîdesi dolu olanlar!..
Câfer Mekkî hazretleri Mekke-i mükerremede doğdu. 1721 (H.1134) senesinde orada vefât etti. Şeyh Muhammed Velîdî ile aynı zamanda yaşadı. Her ikisi de âlim, kâmil, sâlih ve velî kişilerdi.
Câfer Mekkî, hârikulâde hâller sâhibi idi. Ona çok kerre gaybdan rızk gelirdi. Yanındakiler bunu açıkça görürlerdi. Onun bir seccâdesi vardı. Her zaman üzerine oturur, sohbet ederdi. Hizmetçileri ihtiyaç için para istediklerinde, alacakları şeyleri sorar, o kadar parayı seccâde altından alır onlara verirdi. Başka zaman hizmetçiler seccâdenin altına baktıklarında bir şey bulamazlardı.
Bu mübarek zat, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Eğer Allahü teâlâya tâatta bulunamazsanız, hiç olmazsa oruç tutun. Karnınızı aç tutmaya ve acı çekmeye önem verin. Çünkü oruç tutmaktan daha iyi bir tâat yoktur. Peygamber ve velîlerin kalplerinden hikmet pınarları, açlık ve oruç bereketi ile fışkırmıştır. Allahü teâlâya ulaştıracak oruçtan daha iyi bir binek yoktur. Oruç ehlinin duâlarına karşılık verilir ve kabûl edilir. Orucun Allahü teâlâ katında büyük değer ve önemi vardır. Oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Bir kimse bütün kulluk vazîfelerini yerine getirse, fakat mîdesini doldursa hiçbir yere ulaşamaz. Orucu gereğince tutsa, başka kulluk vazîfelerinde kusur olsa bile, yine bir yere erişir... Oruca yavaş yavaş alışmak gerekir ki, sıhhate ziyan gelmesin, insanı işten alıkoymasın...
MAL BÜYÜK NİMETTİR...
Mal büyük bir nîmettir. Malı isrâf, Allahü teâlânın nîmetini hakîr görmek, nîmete kıymet vermemek, nîmeti elden kaçırmak, kısaca küfrân-ı nîmet etmek, yâni şük-retmemek olur. Bu ise, nîmeti verenin düşman muâmelesi yapmasına, azarlamasına ve azâb etmesine sebeb olacak büyük bir suçtur. Nîmetin kıymeti bilinmeyince, hakkı gözetilmeyince elden gider. Şükredilince ve hakkı gözetilince elde kalır ve artar...
İsrâf çok kötü bir huydur. Çirkinliği meydandadır. Kalbi, durmayıp karartan, kemiren, tehlikeli bir hastalıktır. Tedâvisi pek güçtür. Bu sıfat kalbi kaplamadan önce, gidermek ve bu felâketten kurtulmak için bütün ilâçlarına baş vurup uğraşmalıdır. Kurtarması için, cenâb-ı Hakka yalvarmalı, duâ etmelidir. Allahü teâlâ, çalışana, her güçlüğü kolaylaştırır. O, sığınılacak, güvenilecek, biricik yardımcı ve kurtarıcıdır...”
Şehîd Hacere Hanım
Hacere Hanım, Hindistan’da yetişen hanım velîlerdendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin neslindendir. Büyük âlim Ebü’l-Hayr Fârûkî’nin hanımı olup, Şeyh Hüseyin Efendinin kızıdır. 1867 (H.1284) senesinde doğdu. Babasından ilim öğrendi. Ev işlerinde çok mâhirdi. Allahü teâlâ ona olgun bir akıl ihsân etmişti. Çokça ibâdet ederdi. Vakitlerini Allahü teâlânın zikri ile geçirmekte olup, zamânının bir tânesi idi. Her gün Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimize salâtü selâmları ihtivâ eden delâil-i hayrât ve daha başka çeşitli zikirleri, kocası Ebül-Hayr ile berâber okurdu. Ramazan hâricinde çok nâfile oruç tutardı...
Ebü’l-Hayr hazretleri bir gün çocuklarına; “Vâlideniz yüksek makamlara kavuşmuştur. Bâtın halleri çok iyidir” buyurdu. Kadınları yetiştirme işi tamâmen ona verilmişti. Vefatına kadar buna devam etti. Pakistan’ın Kuetta şehrinde 1935 (H.1354) senesinde büyük bir zelzele oldu. Binlerce insan bu zelzelede şehîd oldu. Hacere Hâtun da şehîd olanlar arasında idi...
Hacere Hanım, vefatından bir gün evvel hanımlara İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin şu mektubunu okumuştu:
“Allahü teâlâya hamd ederiz. Onun Peygamberine sallallahü aleyhi ve sellem duâ ve selâm ederiz. Oğlum! Sülûk konaklarını ve cezbe makâmlarını geçtikten sonra, anlaşıldı ki, seyr ve sülûkdan maksad, yanî tesavvuf yolculuğundan maksad, ihlâs makâmına varmaktır. İhlâs makâmına kavuşabilmek için, enfüsî ve âfâkî mabûdlara tapınmakdan kurtulmak lâzımdır. İhlâs, İslâmiyyetin üç kısmından birisidir. Çünkü, İslâmiyyet üç kısımdır: İlim, amel ve ihlâs...
TARÎKAT VE HAKÎKAT...
Görülüyor ki, tarîkat ve hakîkat, İslâmiyyetin bir kısmı olan, ihlâsı elde etmeye yarar, yanî İslâmiyyetin yardımcısıdır. Sözün doğrusu da budur. Ne yazık ki herkes bunu anlayamıyor. Rüyâlar ile, hayâller ile aldanarak kanâat ediyorlar. Çocuk gibi, ceviz meviz ile vakit geçiriyorlar. Böyle kimselerin, İslâmiyyetin üstünlüğünden, inceliğinden ne haberi olur? Tarîkatin ve hakîkatin ne olduğunu nasıl bilirler? İslâmiyyeti cevizin kabuğu gibi bir örtü sanıp, cevizin özü, tarîkattir, hakîkattir derler. İşin içyüzünü görememişler, aşktan, zevkten işittikleri, ezberledikleri sözlerle avunurlar. Ahvâl ve makâmlara kavuşmak için can atarlar. Bunları bir şey sanırlar. Allahü teâlâ bunlara, doğru yolu görmek nasîb etsin. Bize ve size ve bütün sâlih kullarına selâmet versin! Âmîn...
.
İnsanların en akıllısı!..
Bahşî hazretleri, Haleb’de yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerindendir. 1628 (H.1038) senesinde doğdu. İlim tahsîli için Şam’a gitti. Halvetiyye yolunda yetişti. Tasavvufun sırlarına ve inceliklerine vâkıf oldu. 1675 senesinde Anadolu’ya geldi. Edirne’de bir müddet kaldı. Sonra İstanbul’a geldi. Vezîr-i âzam Fâzıl Mustafa Paşa’nın, Muhammed Bahşî’ye karşı husûsî muhabbeti vardı... Bir müddet vazîfe yaptıktan sonra hac vazîfesini îfâ etmek için mübârek beldelere giden Muhammed Bahşî, 1687 yılında orada vefât etti. Vefatından kısa zaman evvel bir sohbetinde buyurdu ki:
“Hep iyilik yapın. Zîrâ yapılan iyilikler, işlenen kötülükleri yok eder. Sonunda dünyâdan ayrılacağınız için, kendinizi ondan ayrılmış kabûl ediniz. Bir gün mutlaka tadacağınız için ölümü tatmış gibi olunuz. Bir gün âhiret âlemine göçüp, oraya yerleşeceksiniz. O halde şimdi kendinizi oraya gidip yerleşmiş tasavvur ediniz. Zâten bütün insanların varacağı son durak burasıdır...
HAZIRLIKSIZ YOLA ÇIKAN!..
Her insan yolculuğa çıkacağı zaman mutlaka hazırlık yapar. Yolculukta lüzumlu eşyâlarını yanına alır. Sıcağa karşı korunmak için gölgeliğini, yemek içmek için azığını, soğuğa karşı elbiselerini ve yorganını temin eder, öyle yola çıkar. Sefere, hazırlıklarını yaparak çıkan kimseye gıpta edilir. Hazırlıksız yola çıkan pişman olur. Çünkü, yola çıkıp, güneş altında kalınca, gölgelenecek bir şey bulamaz. Güneşin sıcağı altında nice sıkıntılarla karşılaşır. Susadığı zaman, susuzluğunu gidereceği bir su bulamaz. Soğukla karşılaştığında üzerine alacak bir şeyi yoktur. İşte böyle kimsenin, o sıkıntılı halde iken, hazırlıksız yola çıktığına ne kadar çok pişman olacağını siz düşünün. Bu sıkıntı dünyâdadır. Dünyânın sıkıntısı geçicidir. İnsan bir gün sıkıntı ile karşılaşır. Öbür gün, o sıkıntıdan kurtulabilir. Fakat ya âhiretin devamlı olan dayanılmaz acı ve ızdıraplarına yakalanırsak, hâlimiz nice olur? Bu bakımdan insanların en akıllısı, sonsuzluk âlemi, gerçek vatan olan, âhiret için iyi hazırlanandır. Dehşeti tüyler ürperten kıyâmet gününde, Allahü teâlâ kimi Arş’ının gölgesi altında gölgelendirirse o kimseyi, o gün güneşin sıcaklığı aslâ rahatsız etmez. Oradaki sıkıntılardan kurtulur.”
.
Hazreti Hızır kimlerle görüşür?
Ali Nebtitî hazretleri Mısır evliyâsının büyüklerindendir. 1495 (H.901) senesinde, Mısır’da vefât etti. Dergâhının yanına defnedildi.
Bu mübarek zat, her yıl Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere halkına elbise, hubûbât ve şeker dağıtırdı. Verdiği şeylerin gizli tutulmasını ve verdiğini hiç kimseye bildirmemelerini isterdi. Birisi, onun verdiğini birine anlatsa, bir daha ona bir şey vermezdi. Kendi malını, talebelerine gelen hediyelere karıştırırdı. Sanki onların içinde kendi malı yokmuş gibi onları talebelerine taksim ederdi. Hızır aleyhisselâm ile görüşürdü. Sohbetlerinde buyururdu ki:
“Aklın âfeti, devamlı ve lüzumsuz çekişme yapmasıdır. Îmânın âfeti, inkârdır. Amelin âfeti, tembelliktir. İlmin âfeti, iddiâ sâhibi olmaktır. Sevginin âfeti, şehvet yolunu tutmasıdır. Tevâzûnun âfeti, tahkîr olunacak derecede kendini aşağı tutmaktır. Sabrın âfeti, Allahü teâlâdan başkasına şikâyette bulunmaktır. Zenginliğin âfeti, hırstır. Azizliğin, büyüklüğün âfeti, böbürlenmektir. Cömertliğin âfeti, israftır. Arkadaşlığın âfeti kavgadır. Anlayışın âfeti, münâkaşadır. Allahü teâlâya duâ etmenin âfeti, baş olmaya meyilli olmaktır. Zulmün âfeti, yayılmasıdır. Adâletin âfeti, intikam hâlini almasıdır. Hürriyetin âfeti, sınırları aşmaktır...”
PASLANAN GÖNÜLLER!..
“Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O’nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O’ndan gâfil olmamakla mümkündür.”
“Zenginliği aradım; ilimde buldum. Övülmeyi aradım; fakirlikte buldum. Âfiyeti günahsız olmayı aradım; zühdde, şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte buldum. Kolay hesâbı aradım, susmakta buldum. Rahat ve huzûru aradım; vermekte, cömertlikte buldum.”
Ali Nebtitî hazretleri, vefat etmesine yakın buyurdu ki: “Hızır aleyhisselâm, kendisinde üç haslet bulunan kimse ile görüşür. Eğer bu üç haslet yok ise, meleklerin ibâdetini yapsa bile onunla görüşmez. Üç haslet şunlardır: Birincisi; kişinin her haliyle sünnet-i seniyyeye uyması. İkincisi; kalbinde Müslümanlara karşı kin, düşmanlık, hased ve diğer kötülükleri beslememesi. Üçüncüsü; dünyâya düşkün olmamasıdır.
.
Mümin câhil olmaz!..
Dârendeli Hilmi Efendi, Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin telebesidir. 1916 yılında Maraş’ta vefât etti. Kabr-i şerîfi, Şeyh Âdil mezarlığındadır...
Çok cömert olan Dârendeli Hilmi Efendi, evine gelen hediyelerin tamâmını fakirlere dağıtırdı. Bir gün yeğeni; “Amca gelenin hepsini dağıtıyorsun” dediğinde; “Oğlum dağıtmazsan gelmez” demiştir. Bir vaazında insanlara şöyle nasîhat etti:
“Allahü teâlâyı, farzları, haramları, namazla alâkalı meseleleri bilmeyen, gerçek mümin olamaz. Demek ki mümin câhil olmaz. Bildiği ile amel etmeyen câhil demektir. Bildiğiyle amel edene cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ kazancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir...”
Muhammed Hilmi Efendi, malın faydalı mı zararlı mı olduğu yolunda soru soran bir kimseye: “Mal yılana benzer. Hem zehiri hem de panzehiri vardır. Eğer insan fayda ve zararını bilirse o yılanın şerrinden kurtulur. Malın faydası; şahsına, çocuklarına, hanımına isrâf etmeden sarf etmek, geri kalanı da hac, cihâd, dîn-i İslâmı yayma, câmi yaptırma ve fakirlere vermekle olur.”
Dârendeli Hilmi Efendinin kalplere şifâ olan sözlerinden bâzıları şunlardır:
“KUZEYE DOĞRU HACCA GİDİLMEZ!”
“Cehennem yoluna düşüp de Cennet arzu eden kimsenin hâli, kuzeye gidip hacca gidiyorum diyenin hâline benzer.”
“Fen ilimleri, sâlih ile fâsık arasında müşterektir. Müslüman, kâfir herkes öğrenebilir ve hem öğretmiş olduğu ilmi geri almak lâzım gelse alamaz. Nitekim sanatkârın hâli böyledir. Fakat İslâmiyetin emir ve yasaklarından birine muhâlefette ısrar edici olsa dînî ilimlerden bir şey kazanamaz. Tasavvuf yolunda edindiği dereceler ise talebenin hocasına ters düşmesi ile elinden alınır ve sanki hiç görmemiş, okumamış gibi olur. İşte dînî ilimler ile fen ilimlerinin farkı budur.”
Dârendeli Hilmi Efendi, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
“Tasavvuf ehliyim diyenlere bakarız. Eğer sözlerinde ve amellerinde İslâmiyete muhâlif hâller görülmezse onlara muhabbet ederiz. Eğer İslâmiyet’e aykırı hâlleri görülürse kendilerine tenbih ederiz. Dînin doğru olan hükümlerini bildiririz. Bozuk yollarını terk ederlerse iyi olur. Terk etmezlerse kendilerini sevmeyiz.”
İlk matbaa ve Beşir Ağa
Hacı Beşir Ağa, Osmanlı dârüsseâde ağası olup Ahmed Yekdest hazretlerinin talebelerindendir. Ahmed Yekdest de, Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin yetiştirdiği yedi bin mürşid-i kâmilden biridir. Önce saray hazînedârı oldu. Kıbrıs’a, Mısır’a ve oradan da Hicaz’a gönderilerek şeyhül-haremeyn vazîfesi verildi. Bu vazîfesi sırasında Mekke-i mükerremede bulunan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin derslerine ve sohbetlerine katıldı. Ondan pek çok feyz alıp tasavvufta yükseldi. Duâlarına mazhar oldu. 1717 senesinde İstanbul’a çağrılarak dârüsseâde ağalığına tâyin edildi ve ölümüne kadar tam otuz sene bu vazifeyi ifa etti...
Beşir Ağa, İstanbul’un çeşitli semtlerinde câmi, medrese, tekke, çeşme ve kütüphâne yaptırmıştır. Ayrıca ilk matbaanın kurulmasında mühim rolü vardır. İbrâhim Müteferrika, İstanbul’da ilk matbaayı açtığı gibi, ilk kâğıt fabrikasının da Yalova’da açılmasına gayret etti. Bu fabrika için en uygun yer Beşir Ağa’nın Yalova’daki çiftliği idi. Çiftliğini bu iş için seve seve vakfeden Beşir Ağa, fabrikanın kurulmasından çok kısa bir zaman sonra 1746 (H.1159) yılında vefât etti. Kabri, Eyyüb Sultan Türbesindedir. Vefat etmesine yakın, yanında bulunanlara, hocasının hocası olan Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin şu mektubunu okuyordu:
“SÂLİH KULLARI SEVMELİSİNİZ”
“Ey mes’ûd ve bahtiyâr kardesim! Mâdemki, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzûsundasın, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esâsı, bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine ve kitâblarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz... Sâlihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir) hadîs-i serîfini unutmayınız! Sunu, iyi biliniz ki, âhıreti [se’âdet-i ebediyyeyi] isteyenlerin dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.
İyi biliniz ki, namâz, dînin direğidir. Namâz kılan bir insan, dînini doğrultmuş olur. Namâz kılmayanın, dîni yıkılır. Nemâzları, müstehab zemânlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkh kitâblarında bildirilmiştir...”
Azap tuzağına düşenler!..
Ebü’l-Hasan Bekrî hazretleri Mısır’da yetişen velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Doğum târihi ve yeri belli değildir. 1545 (H.952) senesinde Kâhire’de vefât etti. İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabri civârına defnedildi.
Ebü’l-Hasan Bekrî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Ey Âdemoğlu! Allahü teâlânın rahmetinden öyle ümitli ol ki, bu ümidin seni, Allahü teâlânın mekrinden emin kılmasın. Eğer bundan emin olursan, günâhları işler, Allahü teâlânın gazâbına uğrarsın. Yine Allahü teâlâdan öyle kork ki, bu korku O’nun rahmetinden ümidini kestirmesin. Ne kadar günahkâr olursan ol, yine de Allahü teâlânın rahmet ve merhametinden ümidli ol. Tövbe ederek Allah’a dön.”
“Kişi, Müslüman kardeşlerine tevazû etmesiyle, onların hürmet ve saygısını kazanır.”
“Allahü teâlâ, mümin kulunun işinde sonunun hayır olmasını murâd ettiği zaman, ona biraz acı ve sıkıntı tattırır.”
“Kim gülerek günâh işlerse, ağlayarak Cehennem’e girer.”
“Bir kimsenin, sanki o işe memurmuş gibi, durmadan halkın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu hâliyle azap tuzağına tutulduğunu biliniz.”
“İsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevap getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü söylemekten sakın. Bu söz, Müslüman kardeşine kötü zanda bulunmandır.”
“Bir kimsenin tamâhı, dünyâ lezzetlerini haram yollardan araması ve gazâbı öfkesi iyice azalmadıkça müttakî, Allahü teâlâdan korkan olamaz.”
“Bir kimsenin cimrilik huyu ile öfke duygusu körelmedikçe, müttakî sınıfına geçemez.”
“BİZ SANA MUHTÂCIZ...”
Ebü’l-Hasan Bekrî hazretleri vefatından önce şöyle dua etti:
“Allah’ım! Bize rahmet hazînelerinden birini aç. Rahmetinden sonra bize dünyâ ve âhirette hiç azâb etme. Allah’ım! O geniş ihsânından bize helâl ve temiz rızık ihsân et. Rızık verdikten sonra bizi, senden başkasına muhtaç eyleme, Allah’ım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl rızka, ihsânına karşı şükrümüzü artır. Biz sana muhtâcız. Senin yardımın ve ihsânın ile ancak başkasına muhtâc olmaktan kurtuluruz.”
İlk konak beşik, son konak kabir
Aydî Baba, Gâziantep velîlerindendir. 1812 (H.1227) senesinde Antep’te doğdu. İlk tahsîline bu vilâyette başlayan Aydî Baba sonra, ilim öğrenmek için, Halep, Kayseri ve İstanbul’a gitti. İlim tahsîlini tamamlayınca memleketine dönüşünde Kayseri Medresesinde bir süre müderrislik yaptı. Bir arkadaşı ile berâber İstanbul’a seyâhate gitti. İstanbul’da Kuşadalı İbrâhim Efendiye talebe oldu ve ondan icâzet, diploma aldı. İstanbul dönüşünde İki Şerefeli Câmide imâmlık yapmaya başladı. Evinin bir bölümünü tekke hâline getirerek insanlara doğru yolu anlattı.
Aydî Baba, Allahü teâlânın aşkı ile çok güzel şiirler söyledi. Fakat cezbe hâlinde söylediği bâzı sözleri ve davranışları yüzünden tenkitlere uğradı. Bir ara Birecik’e sürgün edildi. Sonra tekrar Antep’e geldi. Dönüşünden kısa bir süre içinde 1865 (H.1282)’te Antep’te vefât etti. Eski Mezarlığa defnedildi ise de kabri sonraları kurulan Yeni Mezarlığa nakledildi.
Aydî Baba’nın, hocasının vefâtı üzerine yazdığı mersiye şöyledir:
“Şeyhim bekâya gitti ben kaldım ağlayu ağlayu/Aktıkça kan bu dîdeden sildim ağlayu ağlayu/Geldi dil deryâsı cûşa, döndüm ol demek bî-hûşa/İhtiyârsız başım taşa, çaldım ağlayu ağlayu/Arttı derdim âh ile, göz kan döker dilhâh ile/Ser-tâ-kadem eyvâh ile, doldum ağlayu ağlayu/Yandı dil nâr-i furkata, sabrolunmaz bu hasrete/Şimdi deryây-i hayrete, daldım ağlayu ağlayu/Cismim yanar bu nâr ile, gönlüm dolar bu zâr ile/Bağrım fırak-i yâr ile deldim ağlayu ağlayu/Boynum eğüp sünbül gibi feryâd edip bülbül gibi/Aydî iken ben gül gibi, soldum ağlayu ağlayu...”
HAKÎKİ VATAN...
Aydî Baba, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Şunu iyi bilin ki, insanlar bu âlemde yolculuk halindedirler. Onların ilk konakları beşik, sonuncusu ise kabirdir. Hakîkî vatan, ya Cennet veya Cehennem’dir. İnsanın ömrü, sefer mesâfesini teşkil eder. Yıllar konak yerleri, aylar fersahlar, günler kilometreler, nefesler metrelerdir. Yapmış olduğu iyilik, tâat ve ibâdetler azığıdır. Ömrünün en kıymetli sermâyesi vakitleridir. Şehveti ve şehevî arzuları, yolunu kesen eşkıyâdır. Kazancı ve kârı; Cennet’i ve oradaki ebedî nîmetleri elde etmek, Allahü teâlânın rızâsına ve cemâline mazhar olmaktır. Zarar ise; Cehennem’de çeşitli azaplara mâruz kalmak, Allahü teâlânın rahmet ve cemâlinden uzaklaşmaktır...”
.
Gerçek kardeşliğin icâbı!
Şeyh bin Abdullah hazretleri, Yemen’de yetişen meşhûr fıkıh âlimlerinden ve evliyânın tanınmışlarındandır. 1513 (H.919) senesinde Terîm şehrinde doğdu. 1582 (H.990)de vefât etti. İyi bir çevrede yetişti. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. İlk bilgileri babasından okudu ve güzel bir edeble yetişti. Bundan sonra San’a’ya gidip âlimlerden ilim öğrendi. Buradan da hac yapmak için babası ile birlikte Mekke’ye gitti. Sonra babası ile birlikte Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmek üzere Medîne-i münevvereye gittiler. Büyük bir aşk ve muhabbet içinde ziyâret ettiler. Mübârek türbesine girmekle şereflendiler. İçeriye girdikleri sırada bir hâl kapladı. Kendinden geçip yere düştü ve bayıldı. O sırada çok yüksek hâllere kavuştu...
Şeyh bin Abdullah hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Zikr meclisleri, Allahü teâlânın helâl ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir.”
“Büyüklerimizden birisi, hatâ ve noksanlarını avucunun içine yazar, avucuna bakıp, hatâ ve noksanlarını görüp hatırlayınca, eli titrerdi.”
“Kişi, hesâbının mükemmel bir şekilde olabilmesi için, tanıdıklarının yanında hesâba çekilir.”
“Bir kimse herhangi bir yerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte bulunursa, o kimse öldüğü zaman o yer onun için ağlar ve kıyâmet gününde, ona kendi üzerinde ibâdet ve tâatte bulunduğuna dâir şâhidlik eder.”
“İKİ KARDEŞİNİN ARASINI BUL”
“Şu üç husus, gerçek kardeşliğin îcâblarındandır: Birincisi, hasta oldukları zaman, birbirini ziyâret etmek. Sıkışıp, daraldıkları zaman birbirine yardımcı olmak. Bir şeyi unuttukları zaman birbirlerine hatırlatmak.”
“Bir mil uzakta da olsa, hasta bir kardeşini ziyâret et. İki mil uzakta da olsa, git, iki kardeşinin arasını bul, onları barıştır. Üç mil uzakta bile olsa, yürü, Allahü teâlânın rızâsı için sevdiğin bir kardeşini ziyâret et.”
“Cehennem’in yedi kapısı vardır. Bunlardan en pis kokan, ateşi en şiddetli olan, haram olduğunu bildikten sonra zinâ yapanlara âid olandır.”
Şeyh bin Abdullah hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
“Ahirete göç etme vaktim geldi. En güvendiğim amel olarak ilim öğretmemi, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını insanlara anlatmamı görüyorum.”
.
Canavar terbiyecisi gibi!..
Ali bin Meymûn hazretleri Evliyânın meşhurlarındandır. 1450 (H.854) senesinde Afrika’nın Fimâre bölgesinde doğdu. İlim tahsîli için, gençliğinde Endülüs’e ve Fas’a gitti. Sonra hacca gitti ve Sûriye’ye dönerek Şam’da yerleşti. Sultan İkinci Bâyezîd Han devrinde Anadolu’ya geldi. Altı sene Bursa’da kaldıktan sonra Suriye’ye geri döndü. 1511 (H.917) senesinde Şam’da vefât etti...
KÖLE OLDUĞUNU İDRÂK ETMEK!
Ali bin Meymûn hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Mârifet; Allahü teâlânın Rubûbiyyetinin yâni kemâl sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan uzaklığının kemâlde olduğunu, kendi nefsinin O’nun kölesi bulunduğunu idrâk etmek, O’nun her şeyin sâhibi olduğunu, her şeyin O’nunla var ve kâim olduğunu, her şeyin O’na döneceğini ve bütün mahlûkların rızkının O’na âid olduğunu bilmek demektir.”
“Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder” sözünün mânâsı şudur ki: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi hâline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.”
“Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir.”
ARAYA ÖYLE BİR DELİL KOYUN Kİ!..
“Duânızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler.”
“İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.”
“Halkı hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!..”
“Görmeden evlenmenin sonu, elem ve kederdir.”
Ali bin Meymûn hazretleri vefat etmeden bir müddet önce buyurdu ki:
“Hâlinin onda dokuzu susmak, biri de konuşmak olsun.”
Eli kalem tutanlar...
Ahmed Halebî hazretleri Suriye’deki evliyânın büyüklerindendir... Doğum ve vefât târihi kaynaklarda belirtilmemektedir. 1710 (H.1122) senesinde Şam’a gelmişdir. Buradan anlaşıldığı üzere, on sekizinci asrın ilk çeyreğinde vefât etmiştir.
SAÇINA AK DÜŞTÜĞÜ HÂLDE...
Ahmed Halebî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bir kimsenin, evlenip kırk yaşına geldiği, saçına ak düştüğü, hacca gidip Beytullah’ı ziyâret ettiği halde, hâlâ aklını başına toplamaması, vakitlerini oyun ve günah olan şeylerle geçirmesi ne kadar çirkindir.”
“Beş vakit namazını kılan, efendisine (kocasına) itâat eden, her işinde Allahü teâlânın rızâsını gözeten, insanları gıybetle çekiştirip dedi-kodu yapmaktan, koğuculuktan dilini koruyan, kanâat sâhibi olup dünyâ malına meyletmeyen ve musîbetlere karşı sabreden bir kadın, hakîkaten çok iyi bir kadındır.”
Şeyh Mustafa El-Bekrî şöyle anlatır:
Bir grup cemâat ile Ahmed Halebî hazretlerini ziyaretine gittim. Bu sırada elim kalem tutardı. Bâzı kasîdelerim ve mensûr yazılarım vardı. Bana dönerek; “Allahü teâlâ bir kimseye gerek nazm gerekse nesir yazma kâbiliyeti verdiği zaman, o kimsenin bunlardan dolayı büyüklenmemesi, kalbini bunlarla meşgûl etmemesi gerekir. Böyle hâller ve düşünceler meydana gelirse, onları yakmalı ve parçalamalıdır. Çünkü Allahü teâlânın katında, daha yüksek derecede ve kıymette olanları vardır” buyurdu. Bu sözleri duyduktan sonra müsâade alıp huzurdan ayrıldım. Yazdığım kasîdeleri ve tertib ettiğim yazıların hepsini parça parça ettim. Bu sohbetten çok istifâde ettim. Bu sohbet bana yetti, sonra bir daha Ahmed Halebî hazretlerinin huzûruna kavuşmak nasîb olmadı. Çünkü insanların arasına çıkmıyordu...
KALBE GELEN DÜŞÜNCELER...
Onun yanına devamlı gidip gelen fazîlet sâhibi bir zât şöyle anlattı:
Bir gün onun huzûruna gitmiştim. O sırada; “Ey efendim! Niçin namazdan alıkoyan düşünceler insanın hâtırına geliyor? Bu hususta ne dersiniz?” diye sordum. “İnsan, namaz kılarken Allahü teâlâdan gâfil olmazsa, ne türlü olursa olsun, kalbine gelen düşünceler yok olur” buyurdu.
Vefatından kısa bir zaman önce dünyevî bir ihtiyaç için onun yanına gitmiştim. Yanına vardığımda; “Senin şöyle bir ihtiyâcın var. İki veya üç gün sonra giderilecek inşallah” buyurdu. Dediği gibi üç gün sonra ihtiyâcım giderildi.
.
İnsanları yanından uzaklaştırdı!
Ali Kazvânî hazretleri, Osmanlı devrinde Suriye’de yaşayan velîlerdendir. 1483 (H.888) senesinde Suriye’nin Hama şehrinde doğdu. 1548 (H.955) senesinde hac farîzasını yerine getirdikten sonra, Peygamber efendimizi ziyâret için Medîne’ye giderken, Mekke-i mükerreme ile Tâif arasında vefât etti...
KENDİSİNİ GİZLERDİ!..
Ali Kazvânî, Mekke-i mükerremede büyük âlim Abdülvehhâb-ı Şa’rânî ile görüşüp sohbette bulundu.
Bu mübarek zat, insanlar arasında makamını gizlerdi. Bir sohbet esnâsında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye şöyle dedi:
“Burası, Mekke-i mükerreme. Allahü teâlânın beldesidir. Kim burada iyi hâl ile görünürse, insanlar onun yanına koşuşur. Onu Allahü teâlâ ile berâber olmaktan alıkoyarlar. İşte bu sebepten, Mekke-i mükerremeye girdiğim zaman, dünyâyı seven birisi olarak göründüm, onlardan sadaka istedim. Onlar da, bu, dünyâyı seven birisi deyip, benden uzaklaştılar. Ben de, daha fazla Rabbime ibâdet etme imkânı buldum.”
Ali Kazvânî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O’ndan başkasında sükûn ve râhat bulamaz.”
“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“AHMAĞIN İLTİFATINA ALDANMA!”
“Ahmak olanların sana çok iltifatkâr davranması ve düşünmeden cevap vermesi seni aldatmasın.”
“Akıl ile berâber ruh, insanı âhirete, nefsin hevâ ve hevesine muhâlefet etmeye dâvet eder.”
“Allahü teâlâ hepimizi, yaptığımız iyi ameller ile gururlanmaktan muhâfaza etsin.”
“Akıl ile hevâ, yâni nefsin boş arzû ve istekleri, birbirinin zıddıdır. Aklın yardımcısı tevfîk (Allahü teâlânın yardımı), hevânın dostu ise yardımsız bırakılmaktır. Nefs bu ikisinin (akıl ve hevânın) arasındadır. Hangisi gâlib gelirse ona tâbi olur.”
“Dînin edeblerine riâyet etmeden, yolunun kâmil olduğunu iddiâ edenin delîli yoktur.”
“Kendisini fazla medheden kimse, başkasını da aynı derecede kötüler. Başkasını fazla kötüleyen, kendisini fazla medheder.”
Ali Kazvânî hazretleri vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı taleb ve O’nun rızâsını isteme husûsunda samîmî ve doğru olan, insanların kendisini terk etmelerine aldırmaz!”
Farzları yapmak...
Ahmed Kâdirî hazretleri, 1514 (H.920) senesinde Şam’da doğdu. 1596 (H.1005) senesinde vefât etti. İlk tahsîlini velî bir zât olan babasının yanında yaptı. Ahlâkı ve huyu çok güzeldi. Açık kerâmetleri görüldü. Herkesten hürmet ve saygı görürdü.
“YERİNİZDEN AYRILMAYIN”
Emîr Seyfeddîn Kılıç Medresesine yerleşen bu mübarek zat, medreseyi tâmir ettirdi. Bahçesine bir sebil yaptırdı. Sebilin kitâbesinde; “Bu sebil Ahmed’indir. Hiçbir şey Allahü teâlâya gizli değildir. Âfiyetle bu sudan iç, şifâ olsun” yazılıdır...
Ahmed Kâdirî hazretleri, bir gün Şam Valisi Hüsrev Paşayı ziyârete gitti ve; “Bugün başınıza bir şey gelmesinden korkarım. Yerinizden kat’iyyen ayrılmayınız!” buyurdu. Hüsrev Paşa buna ehemmiyet vermeyip, o gün dışarı çıktı. Atına binip bir tarafa yöneldi. Çok hızlı giden atı, bir anda tökezledi. Üzerindeki Hüsrev Paşa, bir kaya üzerine düşüp, bir tarafı kırıldı. Baygın bir durumda evine getirdiler. Uzun zaman tedâvî gördü ve iyileşti. Bir daha âlimlerin sözlerinden ve îkazlarından çıkmamaya dikkat etti...
Ahmed Kâdirî, kaybolan bir şeyin bulunması için, şu duâyı okurdu:
“Allahümme yâ mu’tî min gayri talebin ve yâ Râzıkan min gayri sebebin redde aleyye mâ zehebe.”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde hep büyük zatlardan nakiller yaparak anlatırdı. Buyurdu ki:
“İlim isteyen ilk önce nefsini kötü ahlâk ve huylardan temizlemelidir. Çünkü ilim öğrenmek, kalbi îmar etmekle olur. Âzâların vazîfesi olan namaz, nasıl necâsetten temizlenmeden olmuyorsa, kalbin ilim ile tâmiri de, ancak kalbi her türlü kötü sıfat ve vasıflardan, fena huylardan temizledikten sonra olur... Dünyâ meşgûliyetlerinden alâkayı kesmelidir. Zîrâ dünyâ meşgalesi insanı ilimden alıkoyar. İnsan bir anda iki şeyle meşgûl olamaz...”
“ÂFİYET BÜYÜK NÎMETTİR”
Ahmed Kâdirî hazretleri vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Âfiyet büyük bir nîmettir. Emeli, arzu ve istekleri kısa yapmak lâzımdır. Makam, mevki kapmak için yarış etmek gibi hırs yoktur. İnsanın, hevâ ve arzularına uyması, kendisine büyük bir zulümdür. Farzları yapmak gibi tâat yoktur. Günahı küçük görmek gibi musîbet yoktur.”
Sünnet ve cemâat üzere olmak...
Behâeddîn Meczûb el-Kâdirî hazretleri, Mısır’da yetişen meczûb (Allahü teâlânın sevgisi ile kendinden geçmiş olan) velîlerdendir. Doğum târihi ve yeri tesbit edilememiştir. 1514 veya 1516 (H.922) senesinde Mısır’da vefât etti. Nasihatleri tesirli bir zat idi...
“ON HASLET KİMDE VARSA!..”
Behâeddîn Meczûb el-Kâdirî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
Eshâb-ı kirâm, (aleyhimürrıdvân) dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bir kişinin sünnet ve cemâat, üzere olduğu ne zaman (ne ile) bilinir?” Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki:
“Şu on haslet kendisinde mevcut ise (o kişinin Ehl-i sünnet ve cemâat üzere olduğu) bilinir: 1) Cemâati terk etmez, 2) Eshâbımı söz ile kötülemez, sövmez. 3) Bu ümmete (Müslüman ümmete) kılıçla karşı çıkmaz. Kılıç çekmez. 4) Kaderi tekzîb etmez (kadere inanır), 5) Îmânda şüphe etmez, 6) Allahü teâlânın dîninde münâzaa (îtirâz, münâkaşa) etmez, 7) Ehl-i kıble olarak ölen kimsenin cenâze namazını kılmayı terk etmez, Tevhîd ehli bir kimseye günahı sebebi ile (büyük bir günah işlese bile) kâfir demez, 9) Seferde ve hazerde (mukim ve yolcu iken) mest üzerine meshi terk etmez, 10) İyi veya günahkâr olan imâmın arkasında namaz kılar ve cemâati terk etmez. Bu hasletlerden birisini terk eden, sünnet ve cemâati terk etmiş olur.”
“ONUN YERİ CENNETTİR!..”
Gerek hadîs-i şerîfler ile bildirilen, gerek din imâmlarımız tarafından Ehl-i sünnetin şiârı olarak, Selef-i sâlihînden bize ulaşan bu on haslete sâhip kimsenin, Ehl-i sünnet ve cemâatten olduğu anlaşılır. “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah“ diyen kimsenin, erkek olsun kadın olsun, iyi olsun kötü olsun, mümin olduğu kabûl edilir. Ona kız verilir ve onunla evlenilir. Ona müminlerden mîrâs düşer. Onun mîrâsı da müminlere düşer. Ona müminlere âit hükümler tatbik edilir. Vefât ettiği zaman cenâze namazı kılınır. Müminlerin kabristanına defnolunur... Eğer Kelime-i şehâdeti kalbi ile de tasdîk ederek gönülden söyleyip ve bu hal üzere Allahü teâlâya kavuşmuş ise, onun yeri Cennet’tir. Eğer kalpten söylememiş ise, münâfık olur. Zâhire göre şehâdet söylediği için, onu müminlerin ahkâmına tâbi tutarlar. Eğer nifak üzere Allahü teâlânın huzûruna varırsa, onun yeri dereke-i esfel (Cehennem’in en aşağı derecesi) olur...
Gariplerin sığınağı...
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri Mısır evliyasının en büyüklerindendir. 1118 (H.512) senesinde Betâih’te doğdu. 1182 (H.578) senesinde vefât etti. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir...
MERHAMET DERYASI...
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri, hayvanlara karşı da çok merhametli idi... Bir gün paltosunun eteğinde, evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca kedinin yattığı yeri kesti. O hâliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki, kesildiği yer hiç belli değildi...
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerine, sıkıntı içinde dertli, ihtiyâcı olanlar gelirler, ondan duâ isterlerdi. Ayrıca ihtiyaçlarının karşılanması için kendisine gelenlere, mürekkep kullanmadan, parmağıyla kâğıda bâzı şeyler yazıp verirdi. Allahü teâlânın izniyle hâcetleri, istekleri hâsıl olurdu...
Bir kimse Seyyid hazretlerine hâcetinin hâsıl olması için geldi. O da parmağıyla yazdığı bir kâğıdı ona verdi. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra o kimse, tecrübe için aynı kâğıdı tekrar getirip, Seyyid hazretlerine hâcetini anlatıp; “Efendim! Bu kâğıda bir duâ yazar mısınız?” dedi. O da; “Bu kâğıda daha önce bir kerre yazı yazılmış. Bir daha yazarsak, yazılar birbirine karışır, okunmaz hâl alır” buyurdular.
“BU DÜNYÂ FÂNÎDİR...”
Fıkıh âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ, Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyâret için Ümmü Ubeyde kasabasına gitti. Seyyid hazretleri, binlerce kişiye câmide vâzü nasîhat veriyordu. Nasîhat ederken, cemâat arasındaki âlimler, kendisine pekçok suâller sordular. Sorulan suâller pek zor, anlaşılması ve cevaplarını vermek güçtü. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında en ince teferruâtına kadar açıklıyordu. Ne kadar sorulduysa, hepsine cevap verdi. Yûsuf Ebû Zekeriyyâ dayanamayarak, suâl soranlara;
“Yeter artık. Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap verileceğini anladınız” dedi. Bu söz üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî, tebessüm edip; “Ey Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar” buyurdular. “Bu dünyâ fânîdir” buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde heyecâna kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefât etti. Orada hazır bulunanlar içinden, ibâdetlerini tam yapmayan binlerce kimse tövbe edip doğru yola geldi.
.
Kalbin anahtarı!..
Ahmed Hammâmî hazretleri, büyük velîlerdendir. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1608 (H.1017) senesinde Halep’te vefât etti. Bir meclis kurup, insanlara, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bıkmadan anlattı. Her sınıftan insan gelerek derslerini dinleyip istifâde ettiler. Şöyle anlatılır:
“KANDİLİN YAĞI BİTTİ!..”
“Hocası Ebü’l-Vefâ Alvânî, Ahmed Hammâmî’ye, mescidin kandillerine yağ koyması için, içinde yağ olan odanın anahtarlarını vermişti. Ahmed Hammâmî de, kandillerdeki yağ bittikçe, ihtiyaç mikdârı yağı Besmele ile koyardı. Uzun zaman bu vazîfeyi sürdürdü. Bir gün çekemeyen biri; ‘Ahmed bu vazifeyi yapamıyor’ diyerek hocasına şikâyette bulundu. Bunu işiten Ahmed Hammâmî, hocasına gidip, bu vazîfeden affedilmesini arz etti ve odanın anahtarını teslim etti... Aradan bir hafta geçti. O hasetçi kimse yağın bittiğini söyledi. Ebü’l-Vefâ; ‘Sübhânallah! Bereket Ahmed’in elinde idi. Anahtarlar onda olsaydı, o yağ senelerce yeterdi’ buyurdu.”
Ahmed Hammâmî hazretleri, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
“Kim hesapsız Cennet’e girmek isterse, vakitlerini Allahü teâlânın beğendiği şeylerle geçirsin. Kim âhirette, hasenât kefesinin ağır gelmesini isterse, vakitlerinin çoğunu ibâdet ve tâatle geçirsin. Kim sâlih bir amel işler, sonra da günâh işlerse, onun durumu tehlikelidir. Fakat ümit kesilmiş de değildir. Af, Allahü teâlânın keremindendir. Umulur ki, Allahü teâlâ onu affeder.
Zannetmeyin ki, güneşin ve ayın seyrinden maksat, sıralı ve düzenli bir hesaptır. Gölgenin, nûrun ve yıldızların yaratılmasından maksat, sâdece insanların dünyâ işlerinde yardımcı olmak içindir. Bilakis insanların, vakitlerini ve zamanlarını onlar vâsıtasıyla bilip, âhiret ticâreti ve tâatlerle meşgûl olmaları içindir...
“DİL, ŞÜKRETMEK İÇİNDİR!”
Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur’ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san’atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir.
Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da secde kâbiliyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebilirdi.
Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu?..”
.
Kabir ehlinden istifâde etmek!..
Ali Ferâhî hazretleri, meşhûr velîlerdendir. On dördüncü asırda yaşamış olup, doğum ve vefât târihleri belli değildir. Babası Ferre şehri vâlisi idi. Tasavvufta evliyânın meşhûrlarından Şeyh Rükneddîn Alâüddevle’nin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip kemâl buldu...
“BANA ŞEFÂAT ET!” DEMEK
Ali Ferâhî hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
“Çok kimse kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. ‘Ölü yardım yapamaz’ diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hâtırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yâhut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek; ‘Ey Allahın velîsi, bana şefâat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsân etmesi için vâsıta ol’ demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesîledir, sebeptir. O da fânîdir, hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’tan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehâb olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lâzımdır...
KİMİNE DUÂ, KİMİNDEN YARDIM...
Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-i ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Bir şeye vâsıta, sebeb olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur. Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır...
Resûlullah efendimiz kabir ziyâret ederken, mevtâya selâm verirdi. Mevtâdan bir şey istemeyi hiç yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman bilir ve inanır...”
Genç şehîd: Ahmedullah
Ahmedullah hazretleri; evliyânın büyüklerinden meşhûr İslâm âlimi Muhammed Senâullah-ı Pânipütî hazretlerinin büyük oğludur. Hazret-i Osman’ın soyundandır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1784 (H.1198) de Hindistan’da, Pânipût’ta vefât etti...
BABASINDAN ÖNCE VEFAT ETTİ
Ahmedullah hazretleri, önce babasından ve diğer âlimlerden ilim öğrendi. Bu hususta büyük gayretler gösterdi. Tasavvufta Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişti. Kalbin temizlenmesinde ve insanın olgunlaşmasında büyük tesiri ve faydası olan “Lâ ilâhe illallah” zikrini çok yapardı. Tasavvufta kemâle erdikten sonra, hocası ona icâzet vererek insanlara rehberlik etmekle vazîfelendirdi. İnsanların, Peygamber efendimizden naklen bildirilen ve doğru îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdını öğrenmelerine ve dînin emirlerine uymalarına vesîle olmuştur. Bu hususlarda rehberlik yapmıştır...
Babası Senâullah-ı Pânipütî büyük bir tefsîr âlimi olup Tefsîr-i Mazherî adında on cildlik çok kıymetli bir eseri vardır. Oğlu Ahmedullah kendisinden önce vefât etmiştir. Vefât ettiğinde 30 yaşında idi. Bu hususta şöyle buyurmuştur: “Oğlum öleli otuz sene oldu. Bu oğlumu çok severdim. Allahü teâlâ sevdiği kullarına gayretinin çokluğundan, gönüllerinde kendi muhabbetinden başka sevgi bulundurmayı istemez. Bunun için bu oğlumu dünyâdan aldı. Kalbimde Allah sevgisinden başka sevgi bırakmadı.”
“NE MUTLU BANA Kİ...”
Hocası Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretleri Ahmedullah’a yazdığı bir mektubunda şöyle buyurmuştur: “Bugüne kadar size teveccühde kusur olmadı. Bundan sonra da olmayacaktır. Her gün ilerlemektesiniz. Kemâlât-ı risâletin tecellîleri zaman zaman görünüyor. Sabah ve akşam irşâd halkası yapmanıza çok sevindim. Ümidim arttı. Allahü teâlâ iki cihân futûhatı ihsân eylesin.”
Ahmedullah hazretleri, çok kuvvetli ve cesur idi. Kafirlerle cihâd etmiştir. Bir defâsında bir grup eşkıyâ, hizmetçisini çevirip eşyâsını almıştı. Durum arz edilince peşlerinden gidip yirmi atlı eşkıyâyı yenerek eşyâları geri almıştır. Fakat bu hadiseden sonra düşmanları bir fırsatını kollayıp onu tenha bir yerde kıstırdılar ve şehid ettiler. Şehid olurken şöyle dedi:
“Ne mutlu bana, büyüklerime kavuşuyorum...”
.
Kendinden geçmiş bir âşık!..
Şeyh Âşık Efendi, Edirne’de yaşamış büyük velîlerdendir. İbrâhim Gülşenî hazretlerinin halîfesidir. Edirne yakınlarındaki Âhûr köyünde doğdu. Hasan Sezâi Dergâhında talebe yetiştirirken, 1567 (H.975) senesinde vefât etti. Zâviyenin yakınına defnedildi...
MISIR’IN FETHİNE KATILDI
Şeyh Âşık Efendi, önce bir müddet ilim öğrendi. Daha sonra Yavuz Sultan Selîm Han ile berâber Mısır’ın fethine gitti. Orada, İbrâhim Gülşenî hazretlerinin meclisine katıldı. Burada Şeyh Kerîm ile konuşurlarken, İbrâhim Gülşenî kulağına bir kere “Hû” deyip ona teveccüh eyleyince, kalbini tamâmen ona bağladı. O nefesin tesiriyle, kalbine aşk ateşi, Allahü teâlânın sevgisi düştü. Bir süre kendinden geçmiş bir hâlde Mısır’da gezinip durdu... Daha sonra, Edirneli hacılar, hac dönüşü Mısır’a uğradılar. İbrâhim Gülşenî hazretlerinden, Edirne’ye halkı irşâd etmek, doğru yolu göstermek için bir talebesini göndermesini ricâ ettiler. İbrâhim Gülşenî hazretleri; “Hemşehriniz Âşık Efendi’yi gönderelim” dedi. Hemen Âşık Efendi’yi çağırttı. Teveccühleriyle yüksek mânevî makamlara kavuşturup, icâzet verdi ve Edirne’ye gönderdi...
Şeyh Âşık Efendi ömrü boyunca iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktan geri durmadı... Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Hazret-i Ali buyurdu ki: ‘Doğru bildiğini söylemek, susmaktan daha hayırlıdır. Günahkâr insanlara günah ve haramların kötülüğünü anlatmamak, iyilik değildir.’ Kötü bir işi yapanı o işten sakındırmak, ibâdetlerin en fazîletlisidir. Bir kimse bilmeyen birine yol gösterse, o da onun irşâdıyla hidâyete erse, yol gösteren kişi de, hidâyete kavuşan kimsenin sevâbı ve fazîleti kadar sevap kazanır...
“DİNİN DİREĞİ NASÎHATTİR”
Dînin direği nasîhattir. Bu sebeple Allahü teâlânın kullarına nasîhat etmeli ve yumuşak davranmalıdır. Eğer söz tutmazlarsa onlara yumuşaklıkla hakîkati anlatmaya devâm etmelidir. Zîrâ Peygamber efendimiz; (Ümmetimden bir tâife, [topluluk] hak üzerine mücâdele etmekte, kıyâmete kadar gâlib olarak devâm edecektir) buyurmuştur. Nasîhat edince fitne çıkma durumu varsa, bu hayırlı işten vazgeçilir. Nasîhati, kabûl edenlere, dinleyenlere yapmak gerekir...”
Şeyh Âşık Efendi, vefat etmesine yakın, devamlı söylediği şu beyti okudu:
“Ser-i kûya ki sehv ile n’ola basma kadem âşık?/Ser-ü-pây fikrin etmez, n’eylesin hem mest hem âşık?” (Sevgilinin bulunduğu yere yanlışlıkla gelmekten ne çıkar? Çünkü o kendinden geçmiş bir âşık olduğu için baş ve ayak düşüncesinde değildir.)
Hakîkî üstünlük...
Ârif-i Rivegerî hazretleri Silsile-i aliyye büyüklerinin onuncusudur. Buhârâ’ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyâya geldi. Doğum târihi 1067 (H.560) olarak rivâyet edilmekte ise de kesin bilinmemektedir. Çok uzun bir ömür yaşadıktan sonra 1315 (H.715) târihinde vefât etti...
İLK DERSTE ÖĞRENDİKLERİ
Küçük yaşta medrese tahsîline başlayan Ârif-i Rivegerî, zekâ ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile ilmî mertebeleri hızla geçti. Bu esnâda zamânın kutbu Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri ile tanıştı. Derhâl kendisine bağlandı, vefâtına kadar hiç ayrılmadı...
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi: “Hak yolcusu bir sâlik, talebe, vaktinin, zamânının değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler bir bir geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şâyet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu şükür gerektiren bir hâl bilmeli. ‘Allahıma şükürler olsun’ demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telâfî etme yoluna gitmeli, yüce Yaradana nefsânî mâzeretini bildirip ondan bağışlanmasını dilemelidir...”
Ârif-i Rivegerî, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin hayatlarında yüksek hizmet ve huzûruna devâm ile meşhûr olup pekçok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefâtından sonra onun yerine; Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inâyet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf eyledi. Pekçoğunun hidâyete ve evliyâlık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesîle oldu. Zamânının bir tânesi idi...
ONU VESÎLE EDEREK...
Ârif-i Rivegerî hazretlerinin kabri Riveger’dedir. Ziyâret edenler, onun feyz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duâlar kabûl olmaktadır. Vefatından kısa bir zaman önce yaptığı sohbetine buyurdu ki:
“Cenâb-ı Hak bizleri, hepimizi dünyâ ve âhiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resûlullah efendimize tâbi olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü cenâb-ı Hak, O’na tâbi olmayı, O’na uymayı çok sever. O’na uymanın ufak bir zerresi bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhiret nîmetlerinden daha üstündür. Hakîkî üstünlük, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır...”
Hizmet uğruna...
Arabgirli Ömer Baba, Malatya’nın Arabgir ilçesindendir. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. 1900’lü senelerin başında Arabgir’de vefat etti. Büyük velîlerden “Terzi Baba” lakabıyla bilinen Muhammed Vehbî Hayyât Erzincânî hazretlerinin talebelerindendir. Arabgir’de insanlara rehberlik etmesi için hocası tarafından vazîfelendirilmiştir...
“BİR ÇARE BUL ÖMER BABA!”
Arabgirli Ömer Baba, önceleri çok zengindi ve bir paşanın kız kardeşi ile evliydi. Her şeyini dîn-i İslâm uğruna, hizmet için harcadı. Kendisi fakir bir hâle düştü. Geçimini sağlamak için çalıştırdığı bir değirmeni vardı. Değirmenini çalıştırdığı sıralarda, bir gün su kesik olduğundan değirmen taşı dönmez. Buğday öğütmek isteyenler, çâresiz suyun gelmesini beklerler. Uzun zaman su gelmeyince buğday sâhipleri:
“Baba ekmek yok, çocuklar aç. Bize bir çâre bul!” derler. Bunun üzerine değirmenin koca taşının yanına yaklaşır. Allahü teâlâya yalvarıp, eliyle dönmesini işâret ederek taşa doğru üfürür. Koca taş, onun kerâmetiyle birdenbire gürültülü bir sesle dönmeye başlar. Buğdayları öğütür. Bu kerâmeti karşısında halk onu sever, hürmet gösterir. Sözlerini sohbetlerini can kulağıyla dinler...
Arabgirli Ömer Baba vefat etmeden kısa bir zaman önce sohbetinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimizin yolu tevhîd, birlik ve muhabbet yoludur. Onun için birçok âlim ve evliyâullah; “İnsanı doğru yoldan ayıran, sapıklığa götüren yollardan çok sakınınız. Biliniz ki, orta yol daha hayırlıdır” demişlerdir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de bu konuda; “Herkes gücü yettiği kadar, hak yoldan ayrılmadan çok sakınıp, sırât-ı müstekîm üzere olmalıdır” buyurmuştur.
SIRÂT-I MÜSTEKÎM...
Fahreddîn-i Râzî de sırât-ı müstekîmi tefsîr ederken buyuruyor ki: “Allahü teâlâ niçin sırât-ı müstekîm buyurdu da sebîl-i müstekîm buyurmadı. Çünkü sırât lafzı, Cehennem’deki sırâtla ilgilidir. Öyle ki, insan bu dünyâda olan sırâtta, korku ve ümid üzere bulunmalıdır...”
Bir kısım müfessirler de “Sırât ikidir; biri dünyevî, dünyâ ile, diğeri uhrevî, âhiretle ilgilidir. Dünyâda olan sırât; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîminde ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerinde buyurduklarını Ehl-i sünnet âlimlerinin tefsîr ederek bildirdiği doğru yoldur. Uhrevî, âhiretle ilgili sırât ise, hadîs-i şerîflerde bildirildiği gibi bütün insanların üzerine sevk edildiği, Cehennem üzerine kurulan kıldan ince, kılıçtan keskin, köprüdür...
Şerefli bir hayat için...
Midillili Ali Efendi, evliyânın meşhurlarındandır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1574 (H.982)’te vefât etti. İlim öğrenmek ve tasavvufta yetişmek için çok gayret gösterdi. Tasavvufta kemâle erdikten sonra kendi evini dergâh yapıp insanlara rehberlik yaptı...
“ORTA HÂL ÜZERE OLUN!”
Midillili Ali Efendi, bir gün sohbeti sırasında talebelerine şöyle buyurdu: “Şam’da Kırklar Makâmı denilen yerde, Peygamber efendimiz, dört büyük halîfe ile bütün velîler toplandı. Hızır aleyhisselâm, Peygamber efendimize; ‘Sultan Süleymân vefât edip yerine Selîm Han tahta çıktı’ dedi, diye bildirdi. Birkaç gün sona Ali Efendinin işâret ettiği gibi Sultan vefât etti, yerine Selîm Han tahta çıktı...”
Ali Efendi, vefat etmeden kısa bir zaman önce talebelerine şöyle nasîhat etti:
“Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve isrâftan son derece sakının. İsrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi îtibâr bulamaz. Sakın dünyânın parlaklığına, câzibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hîlelerine aldanma. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır. Çünkü dünyânın sağı solu belli olmaz. Bakarsın bâzan suda ateş parçası olsun ister. Bâzan insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. Böylece insan, boyundan büyük işlere girer de helâk olur gider. Eğer kadere, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. Yok, imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz, ümidinizi, tehlikeli bir şey üzerine binâ etmiş, kurmuş olursunuz...
“GENÇLİĞİNİN KIYMETİNİ BİL!”
İnsanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer. İnsanların temenniden başka sermâyeleri yoktur... İnsan, genç-liğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her ânını değerlendirmelidir. Sonra, âh gençliğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım, diye pişmanlık duyulur. Onun için, gençliğin, insana emânet olduğunun farkında, idrâkinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir! Ömürler, yolculuktan başka bir şey değildir...
Âhiret yolculuğunun çok yakın olduğunu, hatırınızdan aslâ çıkarmayınız. Âhiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü, her girişin bir çıkışı vardır. Bu dünyâya geldiğimiz gibi, bir gün bu dünyâdan ayrılacağız...”
Gariplerin sığınağı...
Alevî bin Abdullah hazretleri Hadramut (Güney Yemen) evliyâsının büyüklerindendir. Seyyid olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır. Yemen’de Hadramut’un Terîm kasabasında yaşayıp, zamanla çeşitli yerlere yayılmış olan “Aleviyye” adıyla meşhûr Seyyidler âilesinin ceddi, atasıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. 993 (H.383) senesi Hadramut’un Sümel köyünde vefât etti. Kabri ziyâret yeridir.
DERTLİLERİN DERT ORTAĞI
Alevî bin Abdullah; duâsı kabûl olanlardan idi. Kendisinden duâ isteyen murâdına kavuşurdu. Bilhassa hasta ve dertliler sıhhat bulurdu. Çok zengindi. Senenin mahsûlü toplandığı zaman, önceki seneden kalan bütün malları tasadduk eder, fakirlere dağıtır; “Bu, bunun şükrüdür” buyururdu.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kulluk beş kısımdır: Birincisi ten kulluğudur. Bu, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. İkincisi; nefs kulluğudur. Bu kulluk, nefsi terbiye etmek, ıslâh etmek, mücâhede ve nefsin istemediği şeyleri yapmak, riyâzet çekip nefsin istediği şeyleri yapmamaktır. Üçüncüsü; Gönül kulluğudur. Bu ise, dünyâdan ve dünyâda bulunan şeylerden yüz çevirip, âhirete yönelmektir. Âhirete yarar iş yapmaktır. Dördüncüsü; sır kulluğudur. Bu, her şeyi bırakıp, tamâmen Allahü teâlâya dönüp, O’nun rızâsını kazanmaktır. Beşincisi; can kulluğu. Bu kulluk, müşâhedeye ermek için kendini Allah yoluna vermekle olur...”
“Mânevî huzûra ermek ve bu yolda ilerlemek için dört şey lâzımdır. 1. Az yemek, 2. Az uyumak, 3. Halka az karışmak, 4. Allahü teâlâyı çok zikretmek.”
“SAKIN KALP KIRMA!..”
“Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O’nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O’ndan gâfil olmamakla mümkündür.”
“Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”
“Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır.”
“Gariplere merhamet etmek, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garip görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.”
Alevî bin Abdullah, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.”
Yaratılan en pis kokulu şey!
Ali Semerkandî hazretleri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde, Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde yaşayan büyük velîlerdendir. Dedeleri Türkistan’da Semerkand şehrindendi. 1320 (H.720) senesinde doğdu. 1457 (H.862) târihinde Çamlıdere’de vefât etti...
RESÛLULLAHIN MÂNEVÎ EVLÂDI
Ali Semerkandî hazretleri, tahsîlini tamamladıktan sonra, Mekke-i mükerremeye gitti. Kâbe-i muazzamada yıllarca imâmlık yaptı. Mânevî bir işâret ile Medîne-i münevvereye geldi. Orada Resûlullah efendimizin mübârek türbelerinde yedi sene kadar türbedârlık hizmetinde bulundu. Bir gün rüyâsında, Peygamber efendimizin kerîmeleri Fâtımâ vâlidemizi gördü. Rüyâda; “Yâ Ali! Resûlullah’ın huzûruna git. Seni mânevî evlatlığa kabûl buyuracak!” dedi. Ali Semerkandî uyanınca, hemen Resûlullah’ın mübârek huzûruna koştu. Mübârek kabrinin karşısına geçip, diz üzerinde edeble oturdu. Başını önüne eğerek, murâkabe hâlinde beklemeye başladı. Bir müddet sonra Ravda-i mutahharadan Resûlullah efendimizin; “Buyur yâ Ali! Seni mânevî evlâdım olarak kabûl ettim. Kıyâmete kadar bu mûcizem bâkî kalsın. Yâ Ali! Öyle bir beldeye git ki, fakirlikleri sebebiyle beni ziyâret edemeyen ümmetim, seni ziyâret etsinler. Sen benim evlâdım olduğun için, sana yapılan ziyâreti bana yapılmış gibi kabûl ederim” mübârek sözlerini işitti. Hemen yola çıkarak, Ankara’nın Çamlıdere havâlisine geldi. (Çamlıdere’nin eski ismi Şeyhler olup, bu zâta izâfeten verilmişti.)
Çamlıdere’ye bir derviş kıyâfetinde gelen Ali Semerkandî, oradaki insanların çok fakir olduğunu görerek, işâret buyurulan yerin burası olduğunu mânevî keşf ile anladı. Buradaki insanların irşâdı için çalıştı...
Ali Semerkandî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“NEFSİ TANIYAN ÇOK AZDIR!..”
“Kulluk esâsının birincisi, nefsi tanımaktır. Halbuki onu tanıyan çok azdır. Onu tanımak şöyle dursun, varlığını kabûl edenler dahi kıymetli kimseler olarak kabûl edilir. Allahü teâlâ, nefsten daha ahmak, daha çirkin ve ondan daha pis kokulu bir şey yaratmadı. İrfan sâhipleri için, ondan daha dar bir zindan düşünülemez. Nefsini tanıyabilen, her tarafı emin olan, tehlikelerden korunmuş bir kal’aya sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak istemeyen için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Onu anlamadan, mârifet sâhibi olunmaz.
Suya düşen defter!..
Ali İsfehânî hazretleri Basra’da yaşamış olan evliyânın meşhûrlarındandır. Onuncu asrın başlarında yaşamış olup doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Tasavvufta Muhammed bin Yûsuf Bennân’ın sohbetlerinde yetişti. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“ÇOK MU ÜZÜLDÜN?..”
“Sehl-i Tüsterî’nin talebeleri onun hâllerini ve sohbetlerini naklederlerdi. Ben de onun sohbetlerinden nakledilen şeyleri yazardım. Bir gün dere kenarında abdest alırken notlarım suya düştü, buna çok üzüldüm. O gece Sehl-i Tüsterî’yi rüyâda gördüm. Bana;
-Ey mübârek! Defterinin suya düşmesi sebebiyle çok mu üzüldün? O sözlere olan muhabbetinin hakkını, Allahü teâlânın hakkını ve dostlarının hakkını yerine getirmek için onlarda yazılı olan şekilde amel etmez misin? buyurdu. Ben de;
-Bu arzuya tâkat yoktur, dedim... Biz böyle konuşurken, Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâmdan bir cemâatle teşrif ettiler. Resûlullah efendimiz bana bakıp, tebessüm ederek;
“-Bu tâifeye ve sözlerine muhabbet, hakîkattir” buyurdu. Sehl-i Tüsterî;
-Estağfirullah yâ Resûlallah! dedi. Peygamber efendimiz tebessüm etti. Bu hâlin sevinci içerisinde uyandım...
Ali İsfehânî hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Nefsimizin alıştığı zevklerine erişmek için bizi şeklen olan bir pişmanlıkla aldatıp duruyor. Nefis düşmandır. Düşman sözüyle hareket etmek akıl işi değildir.”
“ONLARI MÜKELLEF TUTTUM!”
“Cebrâil aleyhisselâm dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; ‘Benim kıldığım namaz gibi bir namaz kılan var mı?’ diye düşündü. Bunun üzerine Allahü teâlâ; ‘Muhammed ümmetinin her türlü kusurla, noksanla kıldıkları iki rekat namaz, ind-i ilâhîde, senin kıldığın bu iki rekat namazdan daha çok hayırlı ve makbûldür. Çünkü sana, böyle bir namaz kıl diye emretmedim. Onlara emrettim ve mükellef tuttum. Onların emre uymaları sebebiyle kıldıkları ve kılacakları namaz bana çok sevimli ve makbûldür’ buyurdu. İşte emre uymak böyle büyük bir şereftir.”
Ali İsfehânî hazretleri vefatından evvel yanındakilere şu vasiyette bulundu:
“Şunları asla hatırınızdan çıkarmayınız; Kalp üç şeyle hayat bulur: 1) Dünyâyı sevmemek, 2) Allahü teâlâyı çok zikretmek, 3) Allahü teâlâya yakın olmak. Kalp dört şeyle ölür: 1) Nefsin arzû ve isteklerini yapmak, 2) Şeytana uymak, 3- Dünyâya dalmak; âhireti, ölümü unutmak, 4- Kötü düşüncelere sâhib olmak.”
Sabırla kavuşulan nimet...
Ahmed Yekdest Cüryânî hazretleri, Muhammed Ma’sûm hazretlerinin yetiştirdiği yedi bin mürşid-i kâmilden biridir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1707’de Mekke’de vefât etti...
ACI ÜSTÜNE ACI!..
Ahmed Cüryânî, ticâret için Cüryân’dan Hindistan’a gidiyordu. Yolda çoluk-çocuğunun tâûn (veba) hastalığından vefât ettiklerini haber aldı. Bu acı haberin etkisinde iken kervan eşkıyâ baskınına uğradı. Şakîler kervandakilerin bütün mallarını aldılar. Ahmed Cüryânî’nin mallarını aldıktan sonra sol elini bileğinden kestiler. Kendisine bu sebeple “tek elli” manasına “Yekdest” denildi...
Ahmed Cüryânî bütün bu sıkıntılara rağmen Rabbini zikrediyor ve sabrediyordu. Bu sabrı sebebiyle o gece rüyâsında Serhend’e gitmesi tavsiye olundu. Bu mânevî işâret üzerine Hindistan’ın Serhend şehrine geldi. Orada ikinci bin yılın yenileyicisi büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sûm hazretlerini tanıyıp ona talebe oldu. On bir sene hocasının yanından ayrılmayıp ona hizmetle şereflendi. Hocasının sevgi ve iltifâtlarına kavuştu. Sohbetlerinin bereketi ile tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi. Bundan sonra insanlara doğru yolu göstermek üzere Mekke’ye gönderildi. Mekke’de otuz dokuz sene bu vazîfeyi gördükten sonra orada vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce Resûlullah efendimizin kabrini ziyâret için Medine-i Münevvere’ye gitti ve yanındakilere şunları söyledi:
“O DERYÂDAN FEYZ ALIR...”
“Resûlullah efendimizin kabrini ziyâret eden kimse, dünyâ işlerini ve bu ziyâretle alâkalı olmayan her şeyi kalbinden çıkarır. Bunun için gayret gösterir. Bu gayrete, kalbinde, Resûl aleyhisselâmdan istimdâd, yardım isteme hâli meydana gelinceye kadar devâm eder... Mümkün olan nisbette kalbini uygunsuz düşüncelerden temizlemeye gayret ederek ve o huzurda bulunmaya layık olmadığını düşünerek, mahzûn bir gönülle, Resûlullah efendimizin af ve merhametlerinin genişliğinden ümitli olarak, O’nun kabr-i şerîfinde bizim bilmediğimiz bir hayat ile diri olduğunu, ziyâretine gelenleri, ziyâretçinin derecesi, hâli ve kalbine göre tanıyıp, yardım ettiğini ve daha bunun gibi şeyleri düşünerek ziyâret eder. Muhabbet ve bağlılığı nisbetinde o deryâdan feyz alır... İki cihân saâdetine kavuşmanın, ancak ve yalnız dünyâ ve âhiretin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlı olduğunu düşünerek, her hâlinde O’nun sünnet-i seniyyesine uymaya çalışı
.
Amellerin tohumu, yenilen lokmadır!..
Alâüddevle Ahmed bin Muhammed Semnânî hazretleri tefsîr, kırâat, hadîs, fıkıh ve tasavvuf âlimi ve Horasan’da yetişen velîlerin meşhurlarındandır. 1261 (H.659) senesinde Horasan’da Semnân şehrinde doğdu. 1336 (H.736) senesinde vefât etti. Sûfiâbâd şehrinde medfundur. Zehebî diyor ki:
“FAKİR BABASI” BİR ZÂT İDİ...
“Alâüddevle Semnânî, çok yüksek bir âlim idi. Birçok ilimleri kendisinde toplamıştı. Çok Kur’ân-ı kerîm okurdu. Vakûr ve heybetli idi. İnsanlara söylediği sözler çok tesirli olurdu. Görünüşü huy ve davranışları ile tabîatından asâlet sâhibi bir zât olduğu belliydi. Nefsine başkalarını tercih eden isâr sâhibi idi. Kazandığının hepsini fakirlere sadaka veren iyilikleri çok bir zât idi. Tefsîr, tasavvuf ve diğer ilimlere dâir eserleri ve kıymetli şiirleri vardır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın meşhûrlarından olan Hâce Ali Râmitenî hazretleri ile mektuplaşırlardı...”
Alâüddevle Semnânî hazretleri buyurdu ki:
“Eğer bir kimse, boş oturur, hiçbir iş yapmaz, bu yaptığına da, ‘Zühd, dünyâyı terk etmek’ adını koyarsa, onun yaptığı şeytana tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Hiçbir faydalı iş yapmayarak, ömrünü boşa harcayandan daha hayırsız bir kimse yoktur.”
“İnsan vücûdunda amellerin tohumu, yenilen lokmadır. Bir kimse lokmayı gaflet içinde yerse, lokma helâlden de olsa, insanların ondan fayda görmesi mümkün değildir.”
“Tasavvuf; Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeyi ve fazla uykuyu terk etmektir.”
İNSANLIK SIFATLARI...
“Bir kimse velîlik mertebesine ulaşsa, onun üzerine Hak teâlânın bir perde örtmemesi, onu halkın gözünden gizlememesi mümkün değildir. (Evliyâm kubbelerim altında saklıdır. Onları benden gayrısı tanıyamaz) hadîs-i kudsînin mânâsı da budur. Burada bildirilen ‘kubbeler’ beşeriyet sıfatlarıdır. Pamuktan ve başka maddelerden dokunmuş perde değildir. İnsanlık sıfatları öyle bir şeydir ki, o velîde, Hak teâlâ hazretleri açık bir kusûr kılar veya bir hünerini ayıp sûretinde gösterir. ‘Onu Allah’tan başka kimse tanıyamaz’ demek, ‘İçi, ilâhî irâde nûru ile dolu olmayan kimseler, o velîyi anlayamaz’ demektir. Ancak o nûr ile nûrlanan kimseler anlayabilir.”
Alâüddevle Semnânî hazretleri vefatından evvel buyurdu ki:
“Daima tevbe ediniz. Tevbe; geçmişte yapılan günâh ve hatâya pişmân olmak ve onu, ondan sonra terk etmektir.”
Nîmete şükür, belâya sabır...
Alâeddîn Ali Esved hazretleri Osmanlı fıkıh âlimlerindendir. “Kara Hoca” diye meşhûr oldu. Afyonkarahisar taraflarından olduğu için “Karahisârî” nisbet edildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1397 (H.800)’de İznik’te vefât etti...
İZNİK MEDRESESİ MÜDERRİSİ...
İlk tahsîlini memleketi olan Karahisar’da yapan Alâeddîn Ali, daha sonra İznik şehrini fetheden Osmanlı Sultanı Orhan Gâzi tarafından kendisine İznik’teki bir câmide hatîblik vazifesi verildi. Oradan da İznik Medresesi Müderrisliğine getirildi...
Alâeddîn Esved hazretleri burada yıllarca Osmanlı ülkesinin, dört bir yanından gelen talebelere ilim öğretti. İçlerinden Şemseddîn Fenârî gibi şeyhülislâmlar yetişti. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 1397 yılında İznik’te vefât etti. İznik Şerefzâde Mahallesindeki türbesinde medfûndur...
Alâeddîn Ali Esved hazretleri, vefat etmeden evvel talebelerine şu nasihatte bulundu:
“Her işe Besmele ile başla. Temiz ol, dâim iyiliği âdet edin. Tembel olma, namaza önem ver. Nîmete şükr, belâya sabret. Dünyânın mutluluğuna mağrûr olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefâ etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma. Misvâkı başkasıyla berâber kullanmak uygun olmaz. Çok uyumak kazancın azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti tilâvet kıl, Kur’ân-ı kerîm oku. Kendini başkalarına medhetme. Nâmahreme bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp, virân eyleme. Edebli, mütevâzı ve cömerd ol...
“YÜKSEK İLMİNE ALDANMA!”
İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurûra kapılan kimse, mârifet sâhibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sâhipti. Mantık yürütmek sûretiyle, ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu iddiâ etti. Halbuki meleklere hocalık yapıyordu. Sonunda kendi nefsinin üstün olduğunu söyleyip kibirlendi. Böylece Allahü teâlânın gadabına uğradı ve lânete müstehak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu...
İyi ibâdetlerine, yüksek ilmine aldanma. Çünkü Bel’âm-ı Baûrâ ve Bersisa, en çok ibâdet edenlerdendiler. Fakat sonunda, nefs ve şeytana uyarak dünyâya bağlandılar. Âhiretlerini ziyân ettiler. Rezîl rüsvâ oldular.
Kişinin kadrinin ve kıymetinin varlığı, mihnetlere, belâ ve musîbetlere sıkıntılara sabretmesiyle ortaya çıkar... Belâ günlerinde, belâ geldiğinde Eyyûb aleyhisselâmın kulluğu iyi bir kulluktur...”
Kalb katılığının ilacı!..
Ahmed Diyobendî hazretleri, Hindistan’da yetişen velîlerdendir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Sehârenpûr’a yakın Diyobend şehrinde doğdu. Serhend şehrine giderek İmâm-ı Rabbânî hazretlerine talebe oldu. İhlâsı sebebiyle İmâm-ı Rabbânî’nin iltifat ve merhametine kavuştu...
“İKİSİ DE EVLİYÂLIK HÂLİDİR”
Ahmed Diyobendî, insanlara doğru yolu anlatmak için hilâfet aldığı ilk zamanlarda hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine şöyle bir mektup yazdı:
“Bendeniz kendimde hiçbir mânevî hâl ve kemâl bulmuyorum. İki kişiye zikir ile ilgili bir vazîfe vermiştik. Onlarda birçok hâller görüldü.”
Bunun üzerine İmâm-ı Rabbânî şu cevabı yazdı:
“Mektûbunuzda; kendimde bu yolun büyüklerine âit hâller, ilimler ve mârifetlerden bir şey bulamıyorum. Bununla berâber iki kişiye bu yolu öğrettim. Onlarda bunun tesirleri, garip hâller görüldü. Bunun sebebi nedir? diye yazıyorsunuz. Bil ki, o iki kişide görülen hâller, sizin hâllerinizin aksetmesiyle meydana gelmiştir. Sizin hâlleriniz onların istidâd aynasında görülmüştür. İlim sâhipleri oldukları için kendi hâllerini bilmişlerdir. Maksat bu hâllerin hâsıl olmasıdır. Bu hâlleri bilmek de ayrı bir devlet ve nîmettir. Bâzısına bu ilmi verirler, bâzısına vermezler. Bununla berâber her ikisi de evliyâlık hâlidir. Allahü teâlâya yakın olmakta eşittirler.”
Ahmed Diyobendî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“İlim tahsîl etmek, sırf Allahü teâlâya itâatı ve âdâbı öğrenmek içindir.”
“Çok günah ve dünyâ sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyâdan soğuyarak ve günahları terk ederek tedâvî ediniz.”
“Hak teâlâ bir insanı, gaflet içinde bulunmak ve taş kalbli olmaktan daha beter bir şeyle imtihân etmemiştir.”
“Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.”
AĞLAMANIN EN İYİSİ!..
“Ağlamanın en güzeli ve iyisi, İslâma uygun olmayan amellerle geçirilen ömür için kulun ağlamasıdır.”
“Bir konuda tereddütte kalıp doğrusunu kestiremediğiniz vakit, nefsin arzusuna aykırı olan hangisi ise onu tercih edin. Çünkü işin doğrusu, nefsânî arzulara karşı çıkmaktır.”
Ahmed Diyobendî hazretleri vefat etmeden bir müddet önce buyurdu ki:
“Dünyâya sevgi ve arzuyla bakanın kalbinden, Allahü teâlâ zühd ve yakîn nûrunu söküp atar.”
Her hayırlı amel zikirdir...
Abdülvehhâb Müttekî hazretleri Hindistan’da yetişen meşhûr velîlerdendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1592 (H.1000) senesinden sonra Mekke’de vefât etmiştir... Abdülvehhâb Müttekî, babasının ve annesinin vefâtından sonra küçük yaşta kendini ilme verdi...
HÂFIZASI ÇOK KUVVETLİ İDİ
İlim öğrenmek için şehir şehir dolaşan Abdülvehhâb Müttekî, daha sonra Mekke-i mükerremeye gitti. Büyük hadîs âlimi ve evliyânın meşhurlarından olan Şeyh Ali Müttekî hazretlerine talebe oldu. Tasavvufta yetişip kemâle erdi. Hadis ilminde büyük bir âlim oldu. Ali Müttekî hazretlerine on iki yıl hizmet etti. Hocası 1567 senesinde vefât edince, ona vekâlet etti...
Bu mübarek zatın hâfızası çok kuvvetli olup, öğrendiğini uzun yıllar unutmazdı. Kâmus lügati ezberinde idi. Fıkıh ve hadîs ilminde de böyle idi. Senelerce Harem-i şerîfte bu ilimlerin dersini verdi... Abdülvehhâb Müttekî hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki:
“İlim gıdâ gibidir. Ona bir zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir.”
Kendisine dediler ki: “Tâlibin devamlı zikirde olması lâzımdır, diyorlar. Bu nasıl olur?” Buyurdu ki:
“Hayırlı amelle meşgûl olan, dâimâ zikirdedir. Namaz kılmak zikirdir. Kur’ân okumak zikirdir. Din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı amel zikirdir.”
“Selef-i sâlihînin yolu, çeşit çeşit iyi işleri yapmak, ahlâkını güzelleştirmek ve ilmi yaymaktı.”
“ECEL, ANSIZIN GELİR!..”
Bir gün istidrâcdan yani, Müslüman olmayanlarda ve bid’at ehlinde görülen havada uçmak, su üstünde yürümek gibi hâllerden söz açılmıştı. Buyurdu ki:
“Fâsıklara ve bid’at sâhiplerine de bir kuvvet verilir ve onunla avâmın kalblerini çekebilirler. Dinde sağlam olmayanları yoldan çıkarırlar.”
Abdülvehhâb Müttekî hazretleri, vefat etmeden evvel şu hadis-i şerîfi okudu:
“Kütüb-i Sittede yazılı şu hadis-i şerifi Enes bin Malik (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yere bir çizgi çizdi ve: (Bu, insanı temsil eder) buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: (Bu da ecelini temsil eder) buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra (Bu da emeldir) dedi ve ilave etti: (İşte insan daha böyle iken [yani emeline kavuşmadan] ona daha yakın olan [eceli] ansızın geliverir.)”
Mücahede ve riyâzet!..
Âdem-i Bennûrî hazretleri, Hindistan’ın büyük velîlerinden olup, seyyiddir. Doğum târihi bilinmemektedir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek huzur ve sohbetlerinde yetişip icâzet almakla şereflendikten sonra Bennûr’a gitti. Vefat edeceği sene, Peygamber efendimizin ve Beytullah’ın aşkıyla yanmakta idi. Harameyn-i şerîfeyne, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye doğru yola çıktı...
Âdem-i Bennûrî hazretleri, hacdan sonra Medîne-i münevvereye gidince, Kabr-i Nebevî’yi ziyâretinde, Peygamber efendimiz onun selâmını aldı ve pek az kimseye nasîb olan müsâfeha etmek şerefine kavuştu. Ziyâretten sonra, memleketine dönmek üzere ayrılmak istediği zaman, Resûlullah efendimizden saâdet müjdesi aldı. Kendisine hitâben; “Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!” buyuruldu. Bunun üzerine orada kaldı ve 1644 (H.1054) senesinde vefat etti.
Bu mübarek zat, vefatından evvel yanındaki talebelerine nasihat olarak buyurdu ki:
“Allahü teâlânın evliyâsı, yemek, içmek ve uyku ile, başkasının hakkında konuşmakla, birisine vurmakla bu makâma kavuşmadı. Ancak mücahede (nefsin istemediği şeyleri yapmak) ve riyâzet (nefsin arzularını yapmamak) çekmekle kavuştu...
“HÂRİKALAR DA GÖRSEN!..”
Edebini, edeb öğreten hocadan almayan, kendisine uyanları yanlış yola götürür. En küçük bid’atten bile kaçınmayandan, zararı dokunmasın diye siz ondan kaçın. İlimden yalnız konuşma ile yetinen ve hakîkati ile sıfatlanmayan helâk olur. İbâdet yaparken, fıkhın gereğini yerine getirmeyen ibâdet yapmış sayılmaz. Fıkıh bilgisi öğrenirken verâ sâhibi olmayan aldanır. Kendisine lazım olan işleri yapansa kurtulur. Elinden hârikalar zuhûr eden birini görürseniz, hemen o hâline aldanmayın. Hak teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmasını görünceye kadar dikkatli olun. İyi ahlâk; herkese sevdiği şeye göre muâmele etmektir. Konuşurken, otururken hiç kimseye yabancılık çektirmemektir. Mârifet ehli ile otururken, huzûr içinde bulunmaktır. Gâye bu zâtlardan istifâde ise, bundan başka yolu yoktur...
Kalbin mânevî hastalıklardan muhâfazası için şunlara dikkat etmek lazımdır: 1. Ahlâkı güzel olanlarla oturmak, 2. Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm etmek, 3. Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devâm etmek, 5. Seher vaktinde Allahü teâlâya yalvarmak, istiğfâr etmek. (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini istemek.)”
.
Unutulmamak istiyorsan!..
Ahmed Ayderûsî hazretleri büyük velîlerdendir. 1482 (H.887) senesi Yemen’de doğdu. 1516 (H.922) senesi Aden’de vefât etti. Âlim ve velî bir zât olan babasından okuyup icâzet, diploma aldı. Kalp ilimlerinde yükseldi. İnsanlara doğru yolu, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını göstermekle meşgûl oldu...
“ÜÇ ŞEY VARDIR Kİ...”
Ahmed Ayderûsî hazretleri, derslerinde, talebelere fıkıh öğretmeye gayret ederdi... Bir talebesi nasîhat istediğinde rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfi bildirdi:
“Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bulur. Birincisi, bir kimseye Allah ve Resûlü, başkalarından daha sevgili olmak. İkincisi, bir kimse sevdiğini Allah için sevmek. Üçüncüsü, bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmek.”
Bir dersinde de buyurdu ki:
“Bu dünyâ kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü teâlâya bağla. Sana bu kâfidir. Dünyâ mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünyâda senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Diyelim ki en sonunda ölüm vardır ve bu can ölüm yolunu tutacaktır. O hâlde ister taht üzerinde can vermişsin, ister toprak üzerinde ne fark eder? Adının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim, hüner, mârifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan, arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”
RÛH VE CESED BİRLİKTE...
Ahmed Ayderûsî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Mevtâları iyi veya kötü hâlde görmek, cenâb-ı Hakk’ın bâzı kullarına ihsân ettiği bir keşf ve kerâmettir. Dirilere müjde vermek, onlara doğru yolu göstermek veya ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek, daha çok rüyâda olmaktadır. Uyanık iken görenler de vardır. Evliyâ ve hâl sâhipleri için kerâmettir. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Ölülerin illiyyîndeki veya siccîndeki rûhları, ara sıra, yâni Allahü teâlâ dileyince, mezarlarındaki cesedlerine iâde olunurlar. En çok cumâ geceleri böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nîmetlere kavuşur. Azap görecekler, azâb olurlar. Rûhlar, illiyyînde veya siccînde iken cesed olmaksızın da, nîmetlenir ve azap çekerler. Kabirde ise, rûh ve cesed birlikte nîmetlenir. Yâhut azaplanır...”
.
En lüzumlu olan şey!.
Ahmed Âsım Antâkî, evliyânın meşhûrlarındandır. Antakya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Âilesi Antakya eşrâfından îtibâr edilen kimselerdi. 853 (H.239) senesinde vefât etti...
EN FAYDALI KORKU!..
Ebû Süleymân-ı Dârânî’nin sohbetlerinde kemâle gelen Ahmed Âsım Antâkî, Tebe-i tâbiîn neslinden olup, Fudayl bin Iyâd gibi zamânının en büyük velîleri ile görüştü.
Bu mübarek zat, vefat etmeden bir müddet önce şöyle nasihatte bulundu:
“Ey kardeşlerim! En faydalı korku, insanı günahlardan, Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden alıkoyan, âhiret işlerinin elden çıkması ile üzüntüye sevk eden; kalan ömrü ve son nefesindeki durumu hakkında düşünmeye sevk eden korkudur.
En faydalı ümit, sâlih amel yapmayı kolaylaştırandır. Hak olan iş, insanlara adâletle muâmele, insanın kendisi için istemediğini başkaları için de istememesi, kendisinden aşağıda olanın hak olan sözünü kabûl etmesidir.
En faydalı hayâ, hoşuna giden bir şeyi Allahü teâlâdan isteyip, sonra da O’nun rızâsına uygun olmayan işi yapmamaktır.
En faydalı şükür, yapılan günahları Allahü teâlânın setredip (gizleyip) hiçbir kuluna bildirmediğini, bilmektir...
En faydalı zenginlik, fakirlik ve fakirlik korkusunu gideren şeydir. En güzel fakirlik, sabredip, durumundan şikâyette bulunmadan, sebeblere yapışıp, elinden geldiği kadar çalışıp, Allahü teâlâdan gelen her şeye rızâ ve hoşnutluk göstermektir.
En üstün sebât ve azim, fırsatlar doğup, herkesin gaflet içerisinde bulunduğu, dünyâ işlerine dalıp, âhireti unuttuğu zaman, gevşekliği, sonra yaparım demeyi bırakıp, dünya ve âhirete yarar işler yapmaktır.
EN KIYMETLİ SABIR!..
En kıymetli sabır, nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkarken, tahammüllü ve dayanıklı olmak, bu hususta en ufak bir fütur ve gevşeklik, âcizlik göstermemektir.
En faydalı tevâzu, kibri ve gadabı (kızmayı) giderenidir. En kıymetli söz, hakka uygun olanıdır. En zararlı söz, konuşulmaması daha hayırlı olanıdır.
En lüzumlu olan şey, Allahü teâlânın emrettiği farzları, ana-babayı, çoluk çocuğunu gözetip, onların geçimlerini temin edip, Allahü teâlânın emirlerini öğretip kulluk vazîfelerini yerine getirmelerini sağlamaktır...”
.
Âlimin kıymeti ve şerefi...
Abdullah Efendi, 1733 (H. 1146) senesinde Ahıska’da dünyâya geldi. Ahıska şimdi Gürcistan’da olup, o zamanlar Osmanlı memleketi idi... Erzurum, Şam ve Kahire’de Tahsîlini tamamladıktan sonra, 1761 senesinde İstanbul’a geldi. Bir taraftan öğrendiği yüksek ilimleri öğretmeye, bir taraftan da kıymetli ve faydalı eserler telif etmeye başladı...
Ahıskalı Abdullah Efendi derslerinde şöyle buyururdu:
“İlim ve ilim sâhiplerinin kadri ve kıymeti Allahü teâlânın katında yüksektir. İnsanlar arasında ise şerefi büyüktür. İnsan ve cinlerin tabiatında olanlara hürmet yerleştirilmiştir. İlim, insanları cehâletten irfân derecesine ulaştırır. Ebedî saâdete ve devlete kavuşmakta sağlam bir ip, Cehennem’e düşmekten kurtulmakta güvenilir bir vâsıtadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: ‘Allahü teâlâdan kullar içinde ancak âlimler korkar.’ (Fâtır sûresi: 28) Hadîs-i şerîfte de buyruldu ki: (Melekler ilim tâlibine, ondan râzı oldukları için kanatlarını gererler.)
Fıkıh âlimi Ebü’l-Leys Semerkandî buyurdu ki: “Âlimle berâber oturup, onun anlattıklarından bir şey hâtırında tutamayan kimse için böyle olmasına rağmen yedi fayda vardır: 1. İlim öğrenenlerin fazîletine kavuşur. 2. Âlimin meclisinde bulunduğu müddetçe günahlardan korunmuş olur. 3. Evinden ilim öğrenmek için çıktığı zaman üzerine rahmet iner. 4- İlim meclisine oturduğunda meclise inen rahmetten o da nasibini alır. 5. Orada anlatılanları dinledikçe, kendisine sevap yazılır. 6. Dersi dinler de anlayamadığı zaman üzülür, gamlanır, kalbi kırık olur. Bu hâli Allahü teâlânın hadîs-i kutsîde; (Ben, benim için kalbi kırık olanların yanındayım) buyurduklarından olmasına vesîle olur. 7. Âlimin üstün, fâsıkın, günâh işleyenlerin aşağı tutulduğunu görüp kalbini fısktan, günâh ve kötü şeylerden çevirir.”
NİYETİNİ DÜZELTEMESE DE!..
Ahıskalı Abdullah Efendi, 1813 (H. 1228) senesinde Üsküdar’da vefât etti. Karacaahmed Mezarlığının Söğütlüçeşme tarafında medfûndur. Vefatına yakın günlerde talebelerine şöyle buyurdu:
“İnsan niyetini düzeltemese de, ilim öğrenmek, terk etmekten daha fazîletlidir. Çünkü ilim öğrenince, o ilmin onun niyetini düzeltmesi umulur. Bâzı âlimler şöyle buyurdu: Biz ilk önce ilmi Allah rızâsını niyet ederek öğrenmedik. Fakat ilim bu hâlimizi kabûl etmedi. Onu, Allah için öğrenmemize vesîle oldu.”
.
En güzel nasîhatçı!..
Abdüsselâm bin Meşîş hazretleri Fas evliyâsından olup, Şaziliyye yolunun kurucusu Ebü’l-Hasan Şâzilî’nin hocasıdır. Hazret-i Hasan’ın soyundan olduğu için “Şerif”tir ve kendisine “Hasenî” de denilmiştir...
“ALLAHÜ TEALADAN KORK!..”
Abdüsselâm bin Meşîş hazretlerine bir gün, talebesi Ebü’l-Hasan Şâzilî; “Efendim, bana vasiyette bulunur musunuz?” deyince şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâdan kork. İnsanlardan sakın. Dilini insanların boş sözlerinden koru. Kalbini onların kötü düşüncelerinden muhâfaza et. Âzâlarını gözet ve onları harama düşmekten, günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlar ise, onları o vazîfede kullan. Allahü teâlânın farz kıldığı işleri zamânında yap. Böyle yaparsan, Allahü teâlânın hıfz u himâye ve korumasında olursun. Allahü teâlânın sana emrettiği işleri yaparsan, verâ sâhibi (haramlardan sakınan) olursun. Şöyle duâ et: Yâ Rabbî! Senden alıkoyan her şeyden beni koru. İnsanların şerlerinden beni muhâfaza et. Senin rızân ile kalbimi zenginleştir. Sen her şeye kâdirsin...”
Yine biri ona; “Efendim! Bana bâzı vazîfeler verseniz de onlarla meşgul olsam” dedi. Ona da şöyle buyurdu:
“Farzları yerine getir, mâsiyetleri, günahları terk et. Kalbini dünyâyı istemekten, kadın ve makam sevgisinden, nefsin arzu ve isteklerinden koru. Allahü teâlânın sana verdiği ile kanâat et. Allahü teâlânın beğendiği bir şeye kavuşursan şükret.”
“DÜNYA KİRİNDEN TEMİZLEN!”
Muhammed bin Ebû Tevâcîn peygamberlik iddiâsında bulununca, inzivâyı, yalnız bir köşede kendi hâlinde yaşamayı bırakıp, onunla mücâdele etti ve 1228 (H. 625) senesinde şehîd oldu. “Şehîd Kutub” diye meşhûr oldu. Benî Arûs mıntıkasındaki Cebelialem denilen yere defnedildi...
Abdüsselâm bin Meşîş hazretleri, vefat etmeden evvel talebelerine şu nasihati yaptı:
“Dünyâ kirinden temizlen. Arzu ve isteklerine meylettiğin zaman onu tövbe ile düzelt. Allahü teâlânın sevgisine yapış. Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur. Sevaba kavuşamayacağın yere ayağını koyma. Günah işlemeyeceğin yere otur. Başka yere oturma. Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmakta yardım isteyeceğin kimseden başkası ile oturup kalkma. En güzel nasîhatçı seni Mevlâ’ya sevk edendir. Kendisi hatırlanınca, Allahü teâlâyı hatırlatanlarla berâber ol.”
Yozgatlı Hacı Ahmed Efendi
Yozgatlı Hacı Ahmed Efendi büyük velîlerdendir. Babası eşraftan Süleyman Efendidir. İlk tahsilini o zamanki medreselerde yapmış ve Arabî, Farisî lisanlarını da öğrendikten sonra kendisinde bir tasavvuf aşkı belirmiştir. O zamanlarda Pîr-i Sanî lakabını alan Çankırı’nın Çerkeş kasabasındaki Halvetî şeyhi Mehmed Mustafa hazretlerine intisâb ederek, hilâfet almıştır.
ÇOK SEYAHAT ETTİ...
Şeyh Efendi icazetini verdikten sonra onu seyahatle vazifelendirdi. Hacı Ahmed Efendi “Terkiya” mahlasını alarak seyahatlerine başladı. Şiirlerinde de bu mahlası kullanmıştır. Mısır, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Hindistan’a kadar gittiği rivâyet olunmuştur...
Bağdat’ta Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin dergâhında bir müddet kaldı. Seyahatleri sırasında birçok zevâtla görüştü. Yaşı altmışa yaklaşmış olduğu hâlde İstanbul’a geldi ve Sivas vâlisi iken kendisine intisab eden, zamanın Maârif Nâzırı (Milli Eğitim Bakanı) Münib Paşa’da misâfir kaldı. İstanbul’da kaldığı müddetçe Münib Paşa vâsıtası ile Padişah Abdülmecid Han ile de görüşmüşlerdir...
İstanbul’dan ayrılacağı zaman veda ziyâretinde Sultan Beşinci Murad’ın annesi Şevkefzâ Hanımefendi kendisine Yozgat’ta câmi ve tekke yaptırması için 1500 altın hediye etmiş ise de Şeyh Efendi kabul etmeyerek İstanbul’dan ayrılmıştır... Kastamonu’da Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin türbesini ve Çerkeş’te de Şeyh Mehmed Mustafa hazretlerini ziyâret ettikten sonra Yozgat’a 1834 (H.1250) târihinde döndü...
İKİ CAMİ ARASI DOLDU!..
Şeyh Hacı Ahmed Efendi 1897 (H.1252) yılında 123 yaşında Yozgat’ta vefât etmiş olup, câmisinin yanındaki türbesine defnedilmiştir. Cenâzesine o kadar gelen olmuştur ki namazının kılındığı Çapanoğlu’nun büyük câmisinden kendi câmisine kadar ancak elden ele verilerek götürülebilmiştir.
Şiirleriyle meşhur olan Yozgatlı Hacı Ahmed Efendi, vefat etmeden kısa bir zaman önce şu şiiri söylemişti:
“Ezelden ben aşkla yana geldim/Cemalin şemine pervâne geldim/İçüb vahdet şerâbından/Aşkla ben mestâne geldim.
Arayı arayı mürşidim buldum/Dergâhına yüzlerim sürdüm/Rızay-ı İlâhîyi mürşidimde buldum/Hak’la ezel devrâna geldim.
Yavaş yavaş basar idib/İncinmesün karıncalar/Basdığım hem taş idi/Hak’dan ezel ihsâna geldim.”
Sâdık talebe nasıl olur?
Abdüllâtif Kudsî hazretleri 1384 (H.786) senesinde Kudüs’te doğdu. Babasından ve başkalarından İslâmî ilimleri okudu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra, Horasan’dan hac yolculuğuna giderken Kudüs’ü ziyâret eden, Zeyniyye yolunun önderi Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin sohbetlerine devam etti. Hac dönüşü Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri Kudüs’e uğrayıp Abdüllatîf’i yanına aldı. Birlikte Horasan’a gittiler. Sonra Câm şehrine gidip evliyânın büyüklerinden Ahmed Nâmık-ı Câmî hazretlerinin sohbetinde bulundu ve olgunlaşıp kemâle geldi. Bunun üzerine Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri kendisine icâzetnâme verip irşâdla vazîfelendirdi...
“ZEYNÎLER MAHALLESİ”NDE...
Abdüllatîf Kudsî hazretleri daha sonra Bursa’ya geldi. Bursa’da câmi ve Zeynîler Dergâhı adıyla meşhur dergâh inşâ edip talebe yetiştirmeye başladı. Vefâtına kadar kurduğu dergâhta talebe yetiştiren Abdüllatîf hazretleri 1452 (H.856) senesinde vefât etti. Abdüllatîf Kudsî hazretlerinin dergâhının olduğu ve defnedildiği bu muhît “Zeynîler Mahallesi” adını aldı...
Abdüllâtif Kudsî hazretlerine bir gün; “Sâdık, iyi bir mürid (talebe) nasıl olmalıdır?” diye soruldu. Cevap olarak buyurdu ki:
“Hocasının huzûrunda iddiâ sâhibi olmamalı, makam ve rütbe için kendisinden bahsetmemeli, yabancı kadınlarla bir yerde yalnız kalmamalı, hocasından hiçbir şeyi gizlememeli, izinsiz sohbet meclislerine katılmamalı, tamamen teslim olmalı, şüpheye düştüğü konularda Kur’ân-ı kerîmin Kehf sûresindeki Mûsâ aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm kıssasını hatırlamalıdır...”
YOL GÖSTERİCİNİN SOHBETİ...
Abdüllâtif Kudsî hazretlerine, vefatına yakın günlerde; “Mürşid, yol gösteren zâtın sohbeti nasıl olmalıdır?” denilince de şöyle buyurdu:
“Onun birbirinden farklı üç sohbeti olmalıdır: Birincisi; halkla sohbetidir. Bu sohbetlerde Müslümanların dînî bilgilerini öğrenmeleri için onlara ibâdet ve muâmelât, alışveriş, bilgilerinden bahsetmelidir. İkincisi; dostlar ve sevgililerle olan sohbettir. Bunda daha ziyâde tasavvuf ile hallenmiş olanlara zikir, murâkabe, halvet, riyâzet, mücâhede gibi mevzûlar anlatılır. Üçüncüsü; talebelerle tek tek sohbet şekli olup, onların eksik ve noksanlıkları işaret edilip, hal çâreleri gösterilir.”
Âlimi ziyâretten maksat...
Abdürrahîm İstahrî hazretleri İran evliyasındandır. Hicrî dördüncü asrın ilk yarısında yaşamıştır. İlim için, Hicaz, Irak, Şam ve başka yerlere seyahatler yaptı. Ruveym bin Ahmed, Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî ve başka büyük zâtlarla görüşüp kendilerinden ilim öğrendi...
KURTULUŞ YOLU BULAMAZSA!..
Abdürrahîm İstahrî, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Her Müslümânın ibâdet yaparken ve harâmdan sakınırken, kendi mezhebi âlimlerinin, (Fetvâ böyledir), (En iyisi budur), (En doğru söz budur) gibi bildirdiklerine uyması lâzımdır. Kendi arzûsu ile yaptığı bir şey, buna uymasına mâni olur ve bu mâni olmanın önlenmesinde (harac), meşakkat bulunursa, kendi mezhebinde doğru olduğu bildirilen başka bir söze uyması lâzımdır. Meselâ, ödünç verdiğinin senedine ödeme târîhi koymak harâmdır. Fâiz olur. Fakat başkasına havâle edilmek yolu ile, ikisinin de belli târîhte ödemeleri câiz olur. Böyle de yapamazsa, Hanefî mezhebinde bulunan kimse, Hanefî mezhebindeki âlimlerin fetvâ olarak seçilmemiş za’îf sözlerine uyarak, işini görür. Böyle kurtuluş yolu da bulamazsa, diğer üç mezhebden birini taklîd ederek, ya’nî bir mezhebe uyarak o işi yapar. Hanefî mezhebinin âlimleri, bu kimsenin başka mezhebi taklîd etmesinin vâcib olduğunu bildiriyor. Belli bir hâdise ile karşılaşılınca, bunun nasıl yapılacağı sorulur. Bu iş hakkında, bir müctehidin sözü biliniyorsa, o işi bu söze uyarak yapmak vâcib olur demektedir... Görülüyor ki, başka mezhebi taklîd etmesi vâcib olmaktadır.”
SÂLİHLERİN KABRİNE YAKINLIK!..
“Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; (Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz) buyurdu.”
“Allahü teâlânın velî kullarını her gün, iki günde bir kere görmek bırakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile.”
Vefat etmesine yakın hastalığında, kendisini ziyarete gelenlere buyurdu ki:
“Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksat, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk’a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir.”
Tövbesinde sebat eden...
Abdülazîz Debbağ hazretleri Fas’ta yaşayan evliyânın büyüklerindendir. Soyu hazret-i Ali efendimize dayanmakta olup hem şerîf, hem de seyyiddir. 1679 (H.1090) senesinde Fas’ta doğdu. 1720 (H.1132) senesinde doğduğu yerde vefat etti...
“İLÂHİ MÂRİFETE KAVUŞAMAZ”
Zamanın sultanı Abdülazîz Debbağ hazretlerine çok hürmet eder ve sık sık sohbetinde bulunurdu. Bu mübarek zat, sohbetlerinde talebelerine şöyle buyururdu:
“İnsanlar, varlık âleminin efendisi Muhammed aleyhisselâmı tanımadıkça, ilâhî mârifete kavuşamaz. Hocasını bilmedikçe, varlık âleminin efendisini tanımaz. Kendi nazarında insanları ölü gibi kabûl etmedikçe, hocasını bilemez.”
“Firdevs Cennetinde, bu dünyâda işitilen veya işitilmeyen bütün nîmetler mevcuttur. Cennetin ırmakları, Firdevs Cennetinden kaynayıp çıkar. Bir ırmaktan su, bal, süt ve şarab olmak üzere dört türlü meşrûbât akar. Nasıl gökkuşağındaki renkler birbirine karışmadan durursa bu dört meşrûbât da birbirine karışmadan akar. Bu ırmaklar müminin isteğine göre akar. Hangisini isterse o akar ve onu içer. Bütün bunlar, Allahü teâlânın irâdesiyle olmaktadır.”
“Allahü teâlâya itâat edip, emirlerini yerine getiren, O’nu zikrediyor demektir. O’nun verdiği emirlere göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin, ne kadar Kur’ân-ı kerîm okursa okusun, zikir etmiyor sayılır.”
“İnsanların en çok ibâdet edeni, kalbini günahla yaralayıp, sonra tövbe eden ve bir daha yapmayan, hatâlı işlerini her hatırladığında, iyi amellerini az ve eksik bulandır.”
“ONUN İÇİN ECİR YOKTUR”
“Ebû Hüreyre radıyallahü anh rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize gelerek: ‘Yâ Resûlallah! Dünyâlık elde etmek gâyesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?’ diye sordu. Resûlullah efendimiz; ‘Onun için ecir (sevap) yoktur’ buyurdular. Ebû Hüreyre bu durumu Eshâb-ı kirâm arasında anlatınca onlar; ‘Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın’ dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullah efendimizin yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz üç kerre; ‘Onun için ecir yoktur’ buyurdular.”
Abdülazîz Debbağ hazretleri, vefat ederken Yûnus sûresi 62. âyetini okudu. Bu âyet-i kerimenin meâli:
“Ey Allah’ın sevgili kulları! Sizin için bir korku yoktur. Siz mahzûn da edilmezsiniz.”
İmân nasıl kâmil olur!..
Abdullah bin Hâzır hazretleri, evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimidir. Evliyâullahdan Yûsuf bin Hüseyin’in dayısı ve Zünnûn-i Mısrî’nin arkadaşıdır. İran’ın Rey şehrinde doğmuş ve orada vefât etmiştir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Hicrî dördüncü asırda vefât etmiştir...
“BİR NASÎHAT İSTİYORUM”
Abdullah bin Hâzır hazretleri, tasavvufta büyük derecelere kavuşmuş, pek çok velî yetiştirmiştir. Yûsuf bin Hüseyin şöyle anlatır:
“Mısır’a Zünnûn-i Mısrî’nin yanına gittikten sonra, Rey şehrine dönüyordum. Bağdâd’a vardım. Dayım Abdullah bin Hâzır orada idi. Hacca gidecekmiş, yanına gittim:
-Nereden geldin? diye sordu:
-Mısır’dan gelip, Rey’e gidiyorum. Bir nasîhat etmenizi isterim, dedim. Buyurdu ki:
-Kabûl etmezsin!
-Ederim, dedim. O yine,
-Kabûl etmezsin! buyurdu. Ben tekrar;
-Belki kabûl ederim, dedim. Yine;
-Biliyorum kabûl etmezsin! buyurdu.
-İhtimâl ki kabûl ederim, dedim. Buyurdu ki:
-Gece olduğunda git Zünnûn-i Mısrî’den ne yazmış isen, hepsini Dicle’ye bırak.
-Bir düşüneyim, dedim. O gece düşünce bastı ve hiç uyuyamadım. Gönlüm bir türlü râzı olmadı. Ertesi gün gidip;
-Gönlüm bu işe râzı olmadı, dedim.
-Zâten ben sana kabûl etmeyeceğini söylemiştim, buyurdu.
-Bir şey daha söyler misiniz? dediğimde;
-Onu da kabûl etmezsin, buyurdular.
-Kabûl ederim, diye ısrar ettim. Bu sefer;
-Rey şehrine gittiğinde, ben Zünnûn-i Mısrî’yi gördüm deme, buyurdular. Dedim ki:
-Bu dediğiniz iş zordur. Buyurdu ki:
“FELAKETİNE SEBEP OLACAK!”
-Sana, senin için gâyet lüzumlu olan bir şey söyleyeceğim. Sen, insanları kendine hürmet ettirmek, onlardan menfaatlenmek için Zünnûn-i Mısrî’den bahsetmek istiyorsun. Bu ise senin felaketine sebep olacak. Şimdi git, ister sözümü dinle, istersen bildiğini yap!..
Abdullah bin Hâzır hazretlerine, vefatına yakın, insanın îmânının nasıl kâmil olacağı sorulduğunda, Ahmed bin Hanbel tarîkıyla rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfle, cevab verdi:
“Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de sevmedikçe, îmânı kâmil olmaz.”
.
İşlerinde orta yolu tut!..
Abdurrahmân Mağribî hazretleri, Fas’ta yaşamış olan büyük velîlerdendir. Hazret-i Hasan soyundan olup, şerîflerdendir. 1614 (H.1023) senesinde Mağrib’de (Fas) doğdu. 1674 (H.1085)’de vefât etti. Küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Bulunduğu yerdeki âlimlerden okudu. Evliyânın sohbetlerinde kemâle geldi. Osmanlı Sultanı dördüncü Murâd Han ile görüştü. Sohbetlerinde sık sık, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabından şu nasihatleri okurdu:
“BABANA İTAAT ET!”
“Ey oğul! Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk gö-revini gereği gibi yap. Haram kıldığı şeylerden mümkün olduğu nisbette kaçın. Allah’ın saadete uzanan yolundan ayrılma. Hayatını düzene sokan emirlerini sakın ihmal etme ki, yaşayışın sıhhat bulsun, gözlerin aydın olsun. Çünkü gizli ve kapalı hiçbir şey Allah’tan gizli ve kapalı değildir.
Ey oğul! Senin hayatına renk katmak için güzel belgeler koydum. Onları korur ve dediklerime kulak verir, günlük yaşayışını ona uydurursan hükümdarların gözleri ve gönülleri sana karşı ilgiyle dolup taşacaktır. O halde şu anda da, bundan sonra da babana itaat et!
Ey oğul! Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın. Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılarını açar.
“HALKA TEPEDEN BAKMA!”
Ey oğul! Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapılma. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sıfatla bahsedilir.
Ey oğul! Dostuna da düşmanına da hoşnutluk göster. Başkasına eza ve cefa etmekten kendini alıkoy ve bunu onlardan korkup ürktüğün için de yapma. Sadece iyi bir huy olduğunu düşünerek öyle davran.
Ey oğul! Bütün işlerinde orta yolu tut. Çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Az konuş. Karşılaştığın her Müslümana selâm ver.
Ey oğul! Ölçülü adımlarla yürü, ayaklarını yerde sürükleyerek yürüme. Sağa sola baka baka yürüme. Etrafı rahatsız ederek, başını şunun bunun kapısına doğru döndürme...”
Abdurrahmân Mağribî hazretleri, vefat etmeden önce buyurdu ki:
“Güzel huylu olun! Yumuşak söz büyüklerin ahlâkındandır...”
Şükrün esası...
Abdullah-ı Şüttârî hazretleri, Hindistan evliyâsındandır. Doğum târihi ve yeri belli değildir. Büyük âlim Şihâbüddîn Sühreverdî’nin torunlarındandır. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Hadis âlimidir...
“ACELE ETMEK NEDİR?”
Abdullah-ı Şüttârî hazretlerine bir dersinde; duânın kabûl edilmesi, hayır ve misâfire ikrâmdan soruldu. O zaman şu hadîs-i şerîfleri okudu:
“Kul günâh veya kat’-ı rahm (sılayı rahmi terk) dâvâsında bulunmadıkça ve acele etmedikçe duâsı kabul edilir.” Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, acele etmek nedir?” diye sorunca; “Duâ ettim de kabul edildiğini görmedim der ve o anda vazgeçerek duâyı bırakır” buyurdular.
Bir kimse Peygamber efendimize suâl edip “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Elinden ve dilinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir” buyurdu.
“İşlerin en hayırlısı, çok aşırı veya eksik olmayıp, orta mertebede olanıdır.”
“Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse ya hayır işlesin, yahud sussun. Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse, komşusuna ikrâm etsin. Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse, misâfirine ikrâm etsin.”
“Her kim ki helâlden kazandığı mal ile Allahü teâlânın rızâsı için hac etse, anasından doğduğu gün gibi günahsız olur.”
SEVGİYE DELİL VE ALÂMET
Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize; “Ben seni seviyorum” deyince; “Fakirlik için bir elbise hazırla” buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; “Ben Allahü teâlâyı seviyorum” deyince; “Belâ için elbise hazırla” buyurdu.
İnsanları Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya çağıran bir rehber olan Abdullah-ı Şüttârî 1428 (H.832)’de vefât etti. Kabri, Mend kalesindedir. Vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“Şükrün esası, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir.”
.
İşlerinde orta yolu tut!..
Abdurrahmân Mağribî hazretleri, Fas’ta yaşamış olan büyük velîlerdendir. Hazret-i Hasan soyundan olup, şerîflerdendir. 1614 (H.1023) senesinde Mağrib’de (Fas) doğdu. 1674 (H.1085)’de vefât etti. Küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Bulunduğu yerdeki âlimlerden okudu. Evliyânın sohbetlerinde kemâle geldi. Osmanlı Sultanı dördüncü Murâd Han ile görüştü. Sohbetlerinde sık sık, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabından şu nasihatleri okurdu:
“BABANA İTAAT ET!”
“Ey oğul! Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk gö-revini gereği gibi yap. Haram kıldığı şeylerden mümkün olduğu nisbette kaçın. Allah’ın saadete uzanan yolundan ayrılma. Hayatını düzene sokan emirlerini sakın ihmal etme ki, yaşayışın sıhhat bulsun, gözlerin aydın olsun. Çünkü gizli ve kapalı hiçbir şey Allah’tan gizli ve kapalı değildir.
Ey oğul! Senin hayatına renk katmak için güzel belgeler koydum. Onları korur ve dediklerime kulak verir, günlük yaşayışını ona uydurursan hükümdarların gözleri ve gönülleri sana karşı ilgiyle dolup taşacaktır. O halde şu anda da, bundan sonra da babana itaat et!
Ey oğul! Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın. Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılarını açar.
“HALKA TEPEDEN BAKMA!”
Ey oğul! Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapılma. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sıfatla bahsedilir.
Ey oğul! Dostuna da düşmanına da hoşnutluk göster. Başkasına eza ve cefa etmekten kendini alıkoy ve bunu onlardan korkup ürktüğün için de yapma. Sadece iyi bir huy olduğunu düşünerek öyle davran.
Ey oğul! Bütün işlerinde orta yolu tut. Çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Az konuş. Karşılaştığın her Müslümana selâm ver.
Ey oğul! Ölçülü adımlarla yürü, ayaklarını yerde sürükleyerek yürüme. Sağa sola baka baka yürüme. Etrafı rahatsız ederek, başını şunun bunun kapısına doğru döndürme...”
Abdurrahmân Mağribî hazretleri, vefat etmeden önce buyurdu ki:
“Güzel huylu olun! Yumuşak söz büyüklerin ahlâkındandır..
Sözlerin büyüğü, büyüklerin sözüdür
Hâce Abdullah-i İmâmî, Mâverâünnehr’de yetişen âlimlerin büyüklerindendir. Hicrî dokuzuncu asırda yaşamıştır. Silsile-i aliyye büyüklerinden Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin talebelerindendir. Sünnet-i seniyyeye yapışmada ve dînin emirlerini yerine getirmede çok gayretli ve ihtiyâtlıydı. Çok kerâmetleri görüldü...
“OLGUNLUK BUDUR!..”
Hâce Abdullah-i İmâmî, Alâeddîn-i Attâr’ın sohbetine ilk kavuştuğu zaman, hocası ona şu meâlde bir beyit okudu: “Senden eser kalmasın; olgunluk budur./Kendini vahdette yok eyle; kavuşmak budur./(Sözlerin büyüğü, büyüklerin sözüdür./O büyüklerin sözünde Rabbânî tesir vardır.”
Hâce Abdullah-i İmâmî bu beyti işittikten sonra, bütün gayretini ilim öğrenmeye ve öğrendiklerine uymaya çalıştı. Bulunduğu yolun edeblerine uymaya çok dikkat ederdi. Çok cömert ve mütevâzı idi. Seyyidlerin yükseklerinden birinin ısrâr ve teşvîkiyle, Alâeddîn-i Attâr’ın yolunu anlatan gâyet güzel bir risâle yazdı.
Sohbetlerinde hep hocasından bahseder, ondan duyduklarını anlatırdı. Vefatına kadar böyle devam etti. Vefatından kısa bir zaman önce talebelerine, mürşidi Alâeddîn-i Attâr hazretlerinden iştittiği şu nasihatleri anlattı:
“Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vazgeçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terk etmelidir. Bunun çâresi şöyledir: Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terk edemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; ‘Bu elbise falan kimsenindir’ diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi.”
HAKÎKÎ GAYEYE ERMEK...
“Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir.”
“Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya.”
Eshâb-ı kirâm düşmanlığı!..
Abdülazîz Dehlevî hazretleri, Hindistan evliyâsının büyüklerinden Şah Veliyyullah Dehlevî hazretlerinin oğludur. 1746 (H.1159) senesinde Delhi’de doğdu. Hindistan’da İngiliz yönetimine karşı hürriyet meşalesini yakarak “Sirâc-ül-Hind” lakabıyla tanındı. 1824 (H.1239) senesinde doğduğu yer olan Delhi’de vefât etti. Babasının yanına defnedildi.
RAHMANİYYE’YE MÜDERRİS OLDU
Abdülazîz Dehlevî hazretleri, Meşhur hadîs, kelâm âlimi ve Nakşibendî yolunun büyüğü olan babasından edeb öğrendi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. On bir yaşında iken babasının vazîfelendirdiği hocalardan okudu. Abdülazîz Dehlevî 1762 senesinde babasının vefâtı üzerine Rahmaniyye Medresesinde ders vermeye başladı. Büyük evliyâ Abdullah-ı Dehlevî talebelerini hadîs ilmini tahsil etmeleri için Abdülazîz-i Dehlevî’ye gönderdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin en büyük talebesi maddî ve manevî ilimler hazinesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri de Abdülazîz-i Dehlevî’den hadîs ilminde icazet (diploma) aldılar.
Abdülazîz Dehlevî hazretleri, bir vaazında şöyle buyurdu: “Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu, kavuştuğu düşünülmezse haramdır. Yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeb ile yarattığı, o kulun da bir sebeb olduğu düşünülürse câiz olur. Peygamberler ve evliyâ da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur.”
“TUTARSIZ ŞEYLER SÖYLÜYORLAR!”
“Memleketimizde, Eshâb-ı kirâm düşmanlığı o kadar yayıldı ki, içerisinde bir ikisi bu bozuk yolda olmayan ev pek nâdirdi. Bu bozuk yolda olanların çoğu târih ilminden, kendi asıllarından, babalarının ve dedelerinin doğru yolundan habersiz kimselerdi. Bunlar, meclislerde Ehl-i sünnet Müslümanlarla münâzara ettiklerinde, tutarsız şeyler söylüyorlardı. Doğruyu görmelerine vesîle olmak ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için bu kitablar yazıldı.”
Abdülazîz Dehlevî hazretleri, vefatından evvel kendisine “İslâm âleminde görülen kötülüklerin başlıca sebebi nedir?” denildiğinde; “İslâm âleminde görülen kötülüklerin başlıca sebebi Müslümanların İslâmiyetten uzaklaşmalarıdır.” Kurtuluşun nerede olduğu sorulduğunda ise; “İslâma uymakta, bid’atleri terk etmekte” buyurdu.
.
Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker
Abdülmu’tî Efendi, Hicaz evliyasındandır. On beşinci asırda Mekke-i mükerreme büyükleri arasında “Şeyh-ül-Harem” lakabıyla, kerâmet ve hâlleriyle de Müslümanlar arasında meşhûr oldu. İnsanlara faideli nasihatler yapardı. Vefatına yakın yaptığı nasihatlerde buyurdu ki:
“TASAVVUFUN BAŞI İLİMDİR”
“Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe yâni Allahü teâlânın lutf ve ihsânı olan mânevî ilimdir. İlim, murâdı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhibe, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan, daha yoldadır. Sona varmış olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, murâdına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdâbını gözetmekle meşgûldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme hâlindedir. Sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra kavuşmuş hâldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremezler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından uzak kalma mertebesindedir. Orta mertebede olan, murâda kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. Sona ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkta ve genişlikte eşittir. Yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onda, dünyevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhiri, görünüşü halk; bâtını, gizli yönü de Hak iledir.
ALLAH İÇİN SEVMEK...
Allahü teâlâ için sevmek, O’nun için buğzetmek, îmânın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker iyiliği emredip kötülükten alıkoyma, herkese, imkânı nisbetinde lâzımdır. İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalıdır. Kazanç, ticâret ve sanat mübahtır. Kişi mecbur kalırsa, başkasından bir şey isteyebilir. Zengin kimsenin istemesi doğru değildir. Rızâ gösterilen fakirlik, zenginlikten üstündür. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz fakirliği tercih etti. Peygamber efendimize yeryüzünün hazînelerinin anahtarı arz edildiği zaman, Cebrâil aleyhisselâm fakirliği işâret etti. Yine Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize tevâzu etmesini de işâret etti. Bu sebeple Resûl-i ekrem; ‘Yâ Rabbî! Bir gün aç, bir gün tok olmayı istiyorum. Acıktığım zaman sana yalvarırım, doyduğum zaman sana hamd eder, seni anarım’ buyurdu...”
.
Halîfenin acı sonu!..
Süfyân-ı Sevrî hazretleri 713 (H.95) senesinde Kûfe’de doğdu. 778 (H.161)’de Basra’da vefât etti. Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir. Mahlûklara karşı çok şefkatliydi. Bir gün elinde bulunan bir ekmekten hem kendisinin yediğini, hem de yanında bulunan köpeğe yedirdiğini gördüler. “Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye soranlara; “Sabaha kadar beni bekliyor, ben de namaz kılıyorum” cevâbını verdi.
“BU ALTINLAR HELÂLDİR”
Birisi Süfyân-ı Sevrî hazretlerine iki altın gönderdi ve; “Babam sizin dostlarınızdan ve talebelerinizden idi. Bu iki altın, onun bana mirâs bıraktığı helâl paradandır. Lütfen kabûl ediniz” dedi. Süfyân-ı Sevrî altınları çocuğuna verip geri götürmesini emretti ve; “Onun babasıyla olan dostluğum ve muhabbetim Allah içindi” dedi. Çocuğu, altınları iâde edip gelince, babasına; “Ey babacığım! Bizim bu paraya ihtiyâcımız vardı” deyince; “Ey oğlum! Sen yemeyi, içmeyi düşünüyorsun. Ben, Allah için olan muhabbeti verip de, kıyâmette zararını göreceğim dünyâ sevgisini düşünüyorum” buyurdu...
Süfyân-ı Sevrî hazretleri bir defâsında, devrin halîfesiyle namaz kılıyordu. Halîfe namaz kılarken sakalıyla oynuyordu. Süfyân hazretleri namazdan sonra;
“Ey Halîfe! Namaz kılarken lüzumsuz hareket yapılmaz. Yarın kıyâmet günü böyle kıldığın namazları paçavra gibi yüzüne çarparlar” buyurunca, Halîfe;
“Biraz yavaş konuş etraftakiler duyacaklar” dedi. Süfyân hazretleri;
DARAĞACININ KURULDUĞU GÜN!
“Eğer, böyle önemli bir meseleyi izâh etmezsem, dînin emrini yerine getirmemiş olurum. Bu ise bana yakışmaz” buyurdu. Bu söz hâlîfeye çok acı geldi. Halîfe, kendisine başkalarının da söz söyleyememesi için darağacının kurulmasını ve âleme ibret olması için asılmasını emretti. Darağacının kurulduğu gün, Süfyân hazretlerinin yanında Fudayl bin İyâd ve Süfyân bin Uyeyne olduğu halde uyuyordu. Bu iki büyük, onun asılacağını öğrenmişlerdi. Birbirlerine;
“Asılacağını uyanıncaya kadar bildirmeyelim” derken işitti ve; “Ne konuşuyorsunuz?” buyurunca, durumu Süfyân-ı Sevrî’ye anlattılar. O da;
“Ben yaşamaya hevesli biri değilim. Fakat, yapmam lâzım gelen (âhirete müteallik) işler var” buyurdu. Gözleri dolu dolu oldu ve; “Ey Allah’ım! Onları şiddetli bir cezâya çarptır!” diye duâ etti. Daha duâsı biter bitmez sarayın kubbesi çöktü. Halîfe Câfer ve adamları altında kalarak can verdi. O iki büyük zât; “Bu kadar çabuk kabûl olunan bir duâ bilmiyoruz” dediler.
.
Bol yalancı şahitli bir dâvâ
Abdülhamîd Nûbânî hazretleri Kudüs âlimlerindendir. On dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında yaşamıştır. Kudüs’ün kuzeyinde Mezâri köyünde meşhur bir âiledendir. Yûsuf Nebhânî hazretleri 1887 senesinde Lazkiye’de Cezâ Mahkemesi reisi iken bizzat onun kerâmetlerine şâhid olmuştur. Aşağıdaki hadiseyi Yûsuf Nebhânî anlatmıştır:
BİR HRİSTİYAN ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ!
“Lazkiye’de Cezâ Mahkemesi reisi idim, bir Hristiyan öldürülmüştü. Dâvâ mahkemeye intikâl etti. Maktulün akrabâsı ve diğer Hristiyanlar kâtil olarak, köyün ileri gelen Müslümanlarından birini gösterdiler. O kişi derhal tutuklandı ve savcı bu Müslüman için müebbet hapis istiyordu. Halbuki o Müslüman suçsuzdu. Birçok yalancı şâhit buldular. Hâdisenin ortaya çıkışından îtibâren gelen haberlerden bunun kesin olarak yalan ve iftirâ olduğunu iyi anladım. Fakat Hristiyan yalancı şahitler çok olduğu için o Müslümanı kurtarmam çok zordu. Çünkü benimle beraber hüküm veren dört hakim daha vardı...
Mahkeme günü bu işin kolay olması için Ehl-i Nevbet denilen zamânın evliyâsından yardım istedim. ‘Ey Allahü teâlânın sevgili kulları! Ey Ehl-i Nevbet! Bu zor dâvâya bir nazar buyurun...’ diye yalvardım...
Şâhitlere işlenen suçun ne zaman ve nasıl meydana geldiğini, cinâyetin nasıl bir âletle işlendiğini, orada kimlerin hazır bulunduğunu ve daha başka sualler sordum. Şâhitlerin bunların hepsini bilmesi mümkün değildi. Hepsi de yalnız cinâyetin nasıl işlendiği ile ilgili aynı cevâbı veriyorlardı o kadar. Sonra sualler çoğaldıkça birbirinden çok farklı şeyler söylüyorlardı. Hepsi de tutarsız cevaplar vermeye başlayınca, şâhitlerin yalancı oldukları açıkça ortaya çıkmış, mahkeme heyetinin şüphesi kalmamıştı. Bu sebeple mahkemeye son verdim. Üyelerle görüşüp suçlu görünen Müslümanın berâat ve serbest bırakılmasına, mazlûm olduğuna söz birliği ile karar verdik...
“SANA YARDIM EDEN KİMDİ?”
Kısa bir zaman sonra Şeyh Abdülhamîd hazretlerini ziyaret için Beyrut’a gittim. Ona mahkeme ile ilgili bir şey söylemeden bana: ‘Sana mahkemede yardım eden Ehl-i Nevbet kimdi biliyor musun?’ buyurdular. Bundan anladım ki o, bu zamanın kutublarından idi...”
Abdülhamîd Nûbânî hazretleri vefatından evvel buyurdu ki:
“Ölümden sonra neler göreceğinizi, başınıza gelecekleri bilseydiniz, isteyerek ne yemek yiyebilir ne de su içebilirdiniz.”
.
Şeytanın sevdiği kimse!..
Abdurrahmân el-Kayravânî hazretleri, On üçüncü yüzyılda Kuzey Afrika’da yetişen velîlerden ve Mâlikî mezhebi âlimlerindendir. 1208 (H. 605) senesinde Tunus’un Kayravân şehrinde doğdu, 1300 (H. 699) senesinde yine orada vefât etti...
NAMAZI VAKTİNDE KILMAYAN!..
Bu mübarek zat, küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Hadîs, fıkıh ve târih ilimleri ile aklî ilimlerde mütehassıs oldu. Derslerinde fıkha çok ehemmiyet verirdi. Bir dersinde buyurdu ki:
“Hadîs imâmları, söz birliği ile bildiriyor ki: (Bir namâzı vaktinde amden kılmayan, yanî namâz vakti geçerken, namâz kılmadığı için üzülmeyen, kâfir olur veyâ ölürken îmânsız gider. Yâ namâzı, hâtırına bile getirmeyenler, namâzı vazîfe tanımayanlar ne olur?) Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile buyurdular ki: (İbâdetler îmândan parça değildir). Yalnız, namâzda söz birliği olmadı. Fıkıh imâmlarından İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel, İshak ibni Râheveyh, Abdüllah ibni Mubârek, İbrâhîm Nehâî, Hakem bin Uteybe, Eyyûb Sahtiyânî, Dâvüd Tâî, Ebû Bekr ibni Şeybe, Zübeyr bin Harb, dahâ birçok büyük âlim, bir namâzı amden, yanî bile bile kılmayan kimse kâfir olur, dedi. O hâlde, ey din kardeşim, bir namâzını kaçırma ve seve seve kıl! Allahü teâlâ kıyâmet günü, bu âlimlerin ictihâdlarına göre cezâ verirse, ne yaparsın?
Büyüklerden biri şeytâna dedi ki: “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum, ne yapayım?” İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namâza ehemmiyet verme ve doğru, yalan, her şeye yemîn et, yanî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namâzı bırakmayacağım ve artık yemîn etmeyeceğim” dedi.
DAĞDA BİR ÇUKURA KONUR!..
Hanbelî mezhebinde, bir namâzı özürsüz kılmayan, mürted gibi katl olunur ve yıkanmaz. Kefenlenmez ve namâzı kılınmaz. Müslümânların mezârlığına gömülmez ve mezârı belli edilmez. Dağda bir çukura konur. Maliki ve Şâfi’î mezheblerinde, namâz kılmamakta ısrâr eden, mürted olmaz ise de, cezâsı katldir. Allahü teâlâ, Müslümân olmayanlara namâz kılmasını, oruç tutmasını emr etmemiştir. Bunlar, Allahü teâlânın emirlerini almakla şereflenmemişlerdir. Namâz kılmadığı için, oruç tutmadığı için bunlara bir cezâ verilmez. Bunlar, yalnız küfrün cezâsı olan Cehennemi hak etmişlerdir.”
Abdurrahmân el-Kayravânî hazretleri vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“İnsanın beklediklerinden, ölümden daha hayırlısı yoktur...”
.
Hastalığa sabredenler!..
|
İskilipli Abdülbâkî Efendi Anadolu evliyasındandır. Çorum’un İskilip ilçesindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra İstanbul’a giderek tanınmış ilim adamlarından din ve fen ilimlerini tahsîl etti. Bu sırada gözlerine bir hastalık gelerek bir gözü görmez oldu...
|
“GÜNÜN, DEVEN GİBİDİR!..”
O günlerde, Kastamonu’da Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerini işitti. İstanbul’dan kalkarak Kastamonu yoluna düştü. Abdülbâki Efendi yıllarca Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâhında hizmet etti. Ondan tam icazet aldı. Çok talebe yetiştirdi. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Günün deven gibidir. Başını tutarsan, yahut bağlarsan, bedeni sana tâbi olur. Yani sabahleyin taat, ibâdet ve bir hayır işlersen, günün sonu da öyle gelir.”
“Şüphesiz malının iki ortağı vardır. Biri semavi âfetler, diğeri de vârisler. Şu hâlde eğer malından nasibi en az olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allahü teâlânın yolunda sarf et.”
“Yalnızlık kötü arkadaşla bulunmaktan iyidir, iyi arkadaşla beraber olmak da yalnızlıktan iyidir.”
“Hastaya durumu sorulduğunda, hâlini önce hayırla, hamd ve şükürle söyleyip sonra derdini anlatırsa, halinden şikâyet etmiş sayılmaz. O, hastalığa sabır edenlerdendir, şikâyet edenlerden değildir.”
“Söylediğiniz her sözü Allah rızası için söyleyiniz, Allah rızası için olmayınca da söylemeyiniz.”
MEMLEKETİNDE VEFAT ETTİ...
Abdülbâki Efendi memleketini ve talebelerini görmek için gittiği İskilip’te hastalanarak 1589 (H.997)’da vefât etti. Kabri İskilip’tedir. Vefatına yakın buyurdu ki:
“Kabrin azabından ve dehşetinden kurtulmak için gecenin karanlığında namaz kılınız. Mahşer günü güneşin şiddetli sıcağından kurtulmak için oruç tutunuz. Kıyâmet gününün çetin zorluklarından kurtulmak için mallarınızdan (zekât) sadaka veriniz. Haccı yapınız. Hayır söyleyip, kötü sözlerden sakınınız. Kıyâmette her sözünüzden hesaba çekilirsiniz. Dünyayı, ahireti kazanacak bir yer olarak değerlendiriniz. Helâl olan şeyleri arayınız. Mallarınızı üçe ayırıp, bir kısmı ile çoluk çocuğunuza helâl yiyecek temin ediniz, bir kısmını sadaka olarak veriniz, diğer kısmını da size faydalı olan şeylere harcayınız.”
.
En çok ibadet eden!..
Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerindendir. Hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Bağdad’da yaşamıştır. Mevlânâ Hâlid hazretleri, Seyyid Abdülgafûr’a çok iltifatlarda bulunurdu...
Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:
FARZ NAMAZIN SEVABI...
“Eğer sizden biriniz, iki rekât nafile namazın sevabını bilse idi, onu dağlardan daha büyük görürdü. Farz namazlara gelince, artık onun sevabını ifade etmek (açıklamak) mümkün değildir.”
“Kerâmet sahibi bir zâtı yalancılıkla itham eden; en büyük yalancıdır.”
“Allahü teâlâya itaat edip, emirlerini yerine getiren, Onu zikir ediyor demektir. Onun verdiği emirlere göre hareket etmiyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin, ne kadar Kur’ân-ı kerîm okursa okusun, zikir etmiyor sayılır.”
“İnsanların en çok ibâdet edeni, kalbini günahla yaralayıp, sonra tövbe eden ve bir daha yapmayan, hatalı işlerini her hatırladıkta, iyi amellerini az ve eksik bulandır.”
“Dünyâ hayatından kaybettiğim hiçbir şeye üzülmem. Yalnız secde edemeden geçirdiğim vakitlerime üzülürüm.”
“Bir kimse bir bid’at ortaya çıkarırsa onunla harb ederim.”
“Allahü teâlâya şükür yapılmasına vesîle olan dünyâlık insana zarar vermez.”
“Bir sözü anlamayacak kimseye söyleme! Çünkü o söz, ona zararlı olup, fayda vermez.”
“KALBLERİNDEN ÇIKMAYACAĞIM!..”
“Allahü teâlâ, şeytana la’net edip, ona kıyâmet gününü gösterdi. Şeytan; Yâ Rabbi! İzzetin hakkı için, rûh kendilerinde bulunduğu müddetçe insanların kalbinden çıkmayacağım, dedi. Allahü teâlâ bu söze karşılık, izzetimin hakkı için ben de, onlarda rûh bulunduğu müddetçe tevbe etmelerine engel olmam. Her zaman tevbe edebilirler, vaadinde bulundu.”
“Sana, din kardeşinden istemediğin bir şey ulaşırsa, onun için bir özür ara. Bir mazeret bulamazsan, kendi kendine, belki benim bilmediğim bir durum vardır, de.”
“Bir insanın günahları çok ise ve o da iyilikten bahsetse, onunla iyiliğin arasında bir deniz kadar uzaklık vardır.”
“Zikr meclisleri, Allahü teâlânın helâl ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir.”
Vefatına yakın buyurdu ki: “Kişi, hesabının mükemmel bir şekilde olabilmesi için, tanıdıklarının yanında hesaba çekilir.”
.
Yabancıdan uzlet et, dosttan değil!
Büyük velî Abdülhâdî Bedevânî hazretleri Hindistan’ın Bedâyun şehrinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1631 (H.1041) senesi Bedâyûn’da vefat etti. Kabri ziyâret mahallidir...
BAĞLILIĞIN MÜKÂFÂTI!..
Abdülhâdî Bedevânî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle kısa zamanda onun terbiyesinde olgunlaştı ve evliyalık makamlarına yükseldi. Bağlılığının mükâfâtı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden icâzet, diploma alıp insanlara Allahü teâlânın beğendiği yolu öğretmekle vazîfelendirildi. Sonra memleketi olan Bedâyûn’a döndü... Ömrünün sonuna doğru hocasına gönderdiği bir mektup karşılığında hocası İmâm-ı Rabbânî hazretleri de ona cevâbî bir mektub gönderdi. Özetle şöyle buyuruyordu:
“Allahü teâlâya hamd olsun! Sevgili Peygamberine, Âline ve Eshâbına salâtü selâm olsun. Doğru yolda olanlara duâlar olsun! Kıymetli kardeşimin güzel mektubu geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, ayrılık günlerinin uzaması, muhabbeti ve ihlâsı sarsmamış. Bununla berâber, buraya gelseydiniz daha iyi olurdu. (El hayru fî mâ sanaallahü teâlâ!) Yâni Allahü teâlânın yaptığında hayır vardır. İnsanlar arasından ayrılmak, uzlet etmek istiyorsunuz. Evet, uzlet, dostlara yakın başkalarına uzak olmak sıddîkların aradığı şeydir. Mübârek olsun. Uzleti isteyiniz. Bir köşeye çekiliniz. Fakat, Müslümanların haklarını gözetmeyi elden kaçırmayınız! Fârisî mısra tercümesi:
Yabancıdan uzlet et, kaç, dosttan değil!
ŞÖHRET ÂFETTİR!..
Talebe arkadaşları ile sohbet etmek, bu yolun sünnet-i müekkedesidir. Hâce Behâeddîn Nakşibend-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: ‘Bizim yolumuzun temeli sohbettir!’ Uzlette şöhret vardır. Şöhret de, âfettir. Sohbet buyrulması, talebe arkadaşları ile birlikte olmaktır. Başkaları ile sohbet edilmez. Çünkü, birbirinde fâni olmak, yâni başkalarını unutmak, sohbetin şartıdır. Bu da, uygun arkadaşla olabilir.
.....
Önce doğru bir niyet lâzımdır. Dünyâ çıkarlarından bir şeyi düşünerek, uzleti kirletmemelidir. Allahü teâlâyı zikir için, kalbi toparlamaktan ve dünyânın bitmez tükenmez işlerinden uzaklaşmaktan başka şey düşünmemelidir. Niyetin doğru olmasına çok dikkat etmelidir. Niyetin içinde, nefsin bir arzûsu gizlenmiş olmamasına dikkat etmelidir. Niyetin doğru olması için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Böylece tam niyet yapılabilir...”
Bu mektubu talebelerine okuduktan kısa bir zaman sonra da vefat etti.
Öfkeyle fırlatılan yastık!..
Abdülkâdir Geylânî hazretleri evliyanın en büyüklerindendir. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine “Gavs-ül-A’zam; En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususta onun vekîlidir... Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı.
“BENİ VESÎLE EDİN!..”
Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyurdu ki:
“Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. ‘Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine’ diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.”
“Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiçbir talebemin rûhunu tövbesiz alma.”
Kendisinden; duânın kabûl edilmesi, hayır ve misâfire ikrâmdan soruldu. O zaman şu hadîs-i şerîfleri okudu:
“Kul günâh veya kat’-ı rahm (sılayı rahmi terk) dâvâsında bulunmadıkça ve acele etmedikçe duâsı kabul edilir.” Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, acele etmek nedir?” diye sorunca; “Duâ ettim de kabul edildiğini görmedim der ve o anda vazgeçerek duâyı bırakır” buyurdular. Bir kimse Peygamber efendimize suâl edip; “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Elinden ve dilinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir” buyurdu.
“Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse ya hayır işlesin, yahud sussun. Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse, komşusuna ikrâm etsin. Her kim Allah’a ve âhiret gününe îmân ederse, misâfirine ikrâm etsin.”
“BANA ŞEFÂATÇI OLACAK”
Abdülkâdir Geylânî hazretleri, dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; “Falanca kimse ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur” diye konuşuldu ve bu arada; “Ben derece bakımından Yûnus aleyhisselâmı geçtim” dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü. Yaslandığı yastığı yere doğru attı. Gidip baktıklarında adamın öldüğünü gördüler. Vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak görüldü. “Nasılsın?” diye sorulduğunda; “Şeyh Abdülkâdir hem Allahü teâlânın, hem Yûnus aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için, Allahü teâlâ beni affetti. Yûnus aleyhisselâm hakkında söylediğim o söz sebebiyle hesaba çekmedi” dedi.
İhtiyârlık herkese nasîb olmaz
Abdülhamîd Şirvânî hazretleri, aslen Kafkasyalıdır... İlim tahsili için, İstanbul ve Mısır gibi, zamânın ilim merkezi olan yerlere giderek büyük âlimlerin sohbetlerinde bulundu. Sonra Mekke-i mükerremeye gitti...
“BİZ, BAŞIBOŞ DEĞİLİZ”
1856 (H.1278) senesinde, İmam-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından, büyük velî Ahmed Saîd-i Fârûkî hazretleri, İngiliz işgalinden sonra Hindistan’dan hicret ederek Mekke-i mükerremeye gelmişti. Abdülhamîd Şirvânî, talebelere ders okutmayı terk edip, kendisini yetiştirmesi için Ahmed Saîd’in sohbetlerine koştu. Onun pekçok iltifât ve teveccühlerine mazhar oldu...
Abdülhamîd Şirvânî, ömrünün sonuna kadar Mekke-i mükerremede ders verdi. 1882-3 (H.1300) senesinde, vefat etmeden kısa bir zaman önce hasta yatağında, talebelerine, İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubat kitabından şu mektubu okuyordu:
“Biz kuluz. Sâhibimizin emrindeyiz. Başıboş değiliz. Her istediğimizi yapmaya serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akl sâhibi olalım! Kıyâmet günü utanmaktan, pişmân olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanç zamânıdır. Mert olan, bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık herkese nasîb olmaz. Nasîb olsa da, râhat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zemânında, yarar iş yapılamaz. Bugün, her vaziyet elverişli iken, ananın babanın varlığı büyük nimet iken, geçim derdi olmayıp fırsat elde iken, güç kuvvet yerinde iken, hangi özür ile, hangi sebeble, bugünün işi yarına bırakılabilir?..
Gençlik zamânında, insanı üç din düşmanı olan, nefis, şeytân ve kötü insanlar aldatmaya uğraşmakdadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet pek kıymetli olur. İhtiyârlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz.
“GAFLET UYKUSUNDAN UYAN!”
Ey Oğlum! Gaflet uykusundan uyanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın emrlerini yapmamak, iki sebebden ileri gelir: Ya Allahü teâlânın emrlerine, yasaklarına inanılmamışdır. Ya da Allahü teâlânın emrlerine ehemmiyyet vermemekdir. Bu emrlerin büyüklüğünü, mevki, kumanda sâhibi kimselerin büyüklüğünden aşağı görmekdir. Her iki sebeb ile de, ibâdet etmemenin şenâatini, çirkinliğini düşünmemiz lâzımdır.”
.
Hayrın en iyisi şerrin en fenası!
Abdurrahmân Becelî hazretleri, Tâbiîn devri velîlerindendir. Doğum târihi ve yeri belli değildir. Sahâbînin büyüklerinden ilim öğrendi ve birçoğundan hadîs-i şerîf nakletti. 718 (H.100) senesinde vefât etti...
SABIR, ÜÇ ÇEŞİTTİR!..
Bu mübarek zat, hemen ölecekmiş gibi dünyâya rağbet etmez, vaktini ilim, ibâdet ve hayır işleriyle geçirirdi. Devamlı ihrâm ile dolaşırdı. Kendisine nasılsın diye soranlara; “Eğer iyi bir kul olabilirsek, bize ne mutlu, yok eğer günahkâr isek pek bayağı ve bedbahtız” buyururdu...
Abdurrahmân Becelî hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kıyâmet günü Cennete ilk davet edilecek olanlar her halükârda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”
“Sabır üç çeşittir. Birincisi farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek. Bunun üç yüz derece sevabı vardır. İkincisi harâmlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma hususunda sabır. Bunun altı yüz derece sevabı vardır. Üçüncüsü ilk sarsıntıda, musîbetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun dokuz yüz derece fazileti vardır.”
“Çarşıya erken girip, son çıkanlardan olma! Zira bu vakitler, şeytanın çoğalıp yayıldığı zamanlardır. Aksi halde şeytanın oyuncağı olursun!”
“Çok ağlayın! Ağlayamazsanız, ağlamaklı bir halde bulunun. Eğer hakikati bilseydiniz, sesiniz kesilinceye kadar ağlar ve beliniz kırılıncaya kadar namaz kılardınız.”
“Müzevvirlik (ara bozuculuk) ve iki dostun arasını açmak, Allahü teâlânın gazabına sebep olur.”
DUA EDERKEN!..
“Duâ yapılırken, mânevî bir zevk veriyorsa, kabul olacak demektir.”
Bir gün kendisine, “Şerrin en fenası ve hayrın en iyisi hangisidir?” dediler. Buyurdu ki: “Hayrın en iyisi doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin de en fenası yalan söz, fena kalb ve itaat etmeyen hanımdır.”
“Bir kadının varlıklı zamanında kocasının yüzüne gülmesi, fakat yokluğu zamanında ona hıyanette bulunması, Cehennemlik olduğunun alâmetidir.”
Cemâcim vak’asında iki Müslüman ordu karşı karşıya geldi. Abdurrahmân Becelî, Haccâc-ı Zalim’e; “İnsanları öldürme konusunda ileri gitme” buyurdu. Haccâc bu nasîhate kızarak; “Senin kanınla yeryüzünü sulayacağım” deyince Abdurrahmân Becelî; “Yerin altındakiler üstündekilerden daha çoktur” buyurdu. Bunun üzerine Haccâc, bu mübarek zatı şehid etti.
.
En pis kokan kapı!..
Şeyh Abdülhay Celvetî hazretleri, Anadolu’da yetişen evliyâdandır. Edirne’de doğdu. Babası Celvetiyye tarîkatı şeyhlerinden Saçlu İbrâhim Efendidir... Babasının Edirne Selîmiye Câmii vâizi iken 1660’ta vefâtı üzerine, bu câminin vâizliğine ve tekke şeyhliğine tâyin edildi. 1686’da İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmed Paşa Zâviyesine, iki sene burada kaldıktan sonra, Eminönü Yeni Câmi vâizliğine getirildi. 1691’de Aziz Mahmûd Hüdâî Tekkesine şeyh olarak tâyin edildi. Bu vazîfesinde ömrünün sonuna kadar kaldı. 1705 (H.1117) senesinde vefât etti. Aziz Mahmûd Hüdâî Tekkesinin yakınında Halil Paşa Türbesine, Halil Paşazâde Mahmûd Beyin yanına defnedildi...
GERÇEK KARDEŞLİĞİN İCÂBI
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Şu üç husûs, gerçek kardeşliğin icâblarındandır: Birincisi, hasta oldukları zaman, birbirini ziyâret etmek. Sıkışıp, daraldıkları zaman birbirine yardımcı olmak. Bir şeyi unuttukları zaman birbirlerine hatırlatmak.”
“Muhakkak ki her şeyin bir kestirme (yakın) yolu vardır. Cennetin kestirme yolu da cihâd yapmaktır.”
“En güvendiğim amelim olarak ilim öğretmemi, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını insanlara anlatmamı görüyorum.”
“Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan en pis kokan, ateşi en şiddetli olan, haram olduğunu bildikten sonra zinâ yapanlara ait olandır.”
“Her insanın amelinin, en üstünü, efendisi vardır. Benim amelimin en üstünü, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamamdır, Allahü teâlâyı anmak, kalbin cilâsıdır.”
ÖNCEKİLER VE SONRAKİLER...
“Gaflete dalan, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ve ahireti unutan insanlar arasında Rabbini ananların hâli, Allah yolunda savaşanların hâline benzer. Allahü teâlâyı ananlar arasında, dünyâya dalanların hali, savaş meydanından kaçanların hâli gibidir.”
“Sizden öncekiler, âhiret işleriyle uğraşıp, sadece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise bugün hep dünyâ işiyle uğraşıyor, eğer zaman kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz.”
Şeyh Abdülhay Celvetî hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
“Biri gelip, Ka’b-ül-Ahbâr hazretlerine ‘İlâcı, tedavisi olmayan hastalık nedir?’ diye sordu. Cevabında ‘ölümdür’ buyurdu...
.
Sıddıklara gaflet gelmeseydi!
|
Abdülkâdir Dücânî hazretleri, Kudüs bölgesinde yetişen evliyânın büyüklerindendir. 1809 (H.1224) senesinde Yafa’ya bağlı Beyt-i Dücan köyünde doğdu. 1877 (H. 1294) senesinde vefât etti...
|
ÇOK CÖMERT BİR ZAT İDİ
Abdülkâdir Dücânî, insanlara dînin emir ve yasaklarını anlatmak için köy köy dolaşırdı. Sohbetinde bulunan insanları büyük bir ferahlık ve sevinç kaplardı. Çok cömert idi. Müslümanlara hizmet etmeyi, onların din ve dünyâ işlerini yapmayı vazîfe bilirdi. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Kimin bende bitecek, benim yapacağım bir işi olursa, bir kâğıda yazsın ve bana göndersin. Çünkü ben Müslümanın yüzünde dilencilik zilletini görmek istemiyorum. Zira lütuf ne kadar büyük olursa olsun, istemek ondan daha ağırdır.”
“Yanımda gıybet yapan benim arkadaşım olamaz!..”
“Kıyâmet günü birtakım insanlar, dünyâda yazdıkları uygunsuz şeyler için; ‘ne olurdu kalemlerimiz ateş olsaydı da ellerimizi dokunduramaz ve yazamaz olsaydık’ diyecekler.”
“Helak olan bir kimsenin nasıl helak olduğuna hayret etmem. Fakat saâdete kavuşup, kurtulan bir kimsenin nasıl kurtulabildiğine hayret ederim. İyi biliniz ki; Allahü teâlâ bir kuluna, imân ile rûhunu teslim etmekten, imân ile ölmekten daha büyük bir ni’met vermemiştir.”
“Kalbin doğruluğu amellerin doğruluğu iledir. Amellerin doğruluğu da niyetin doğruluğu iledir.”
“Allah’ım, ihlâs ile yapmış olduğum her amelim için senden afv ve magfiret dilerim. Çünkü ben yalnız senin rızânı istiyorum.”
“Allah’ım bizden râzı olmasan da affet. Çünkü efendi, kölesinden râzı olmasa da affeder.”
“İNSANLAR HATA İÇİNDEDİR!..”
“İnsanların pek çoğu hatâ içindedir. Bu halleriyle hatalarını unutup, başkalarının hatalarını anlatan ve onlarla uğraşan da yine kendileridir.”
“İnsana verilen şeyler içerisinde akıldan daha kıymetlisi yoktur”
“Dâima şerefli olmalısın, insanlara ihtiyâç arz etmedikçe şerefini ve iyiliğini muhafaza etmiş olursun.”
“Sıddıkların kalbine gaflet gelmeseydi kendilerine Allahü teâlâdan gelen tecellilere dayanamaz, can verirlerdi.”
Abdülkâdir Dücânî hazretleri vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“Günahkârlara karşı nefsinde merhamet duymayan kimse, hiç olmazsa onların lehine (onlar için) tevbe ve istigfar ile duâ etsin. Zira yeryüzündekilere Allahü teâlâdan magfiret dilemek meleklerin ahlâkındandır.”
Kimde Allah korkusu varsa!..
Sâbit bin Eslem el-Benânî hazretleri Tâbiînin büyüklerindendir. Hadîs ilminde sika, emîn, güvenilir ve îtimâd edilir bir âlimdir. Basra’nın en büyük âlim ve râvilerindendir. Nasihatleri meşhurdur. Buyurdu ki:
GÜNAHI ÇOK OLSA DA!..
“Allahü teâlânın anıldığı yere dağlar kadar günah ile girseler, çıktıkları zaman üzerlerinde zerre kadar bir günah kalmaz (kul hakkı dışında).”
“Mümin, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda durur. Allahü teâlâ ona: “Ey kulum! Sen, dünyâda bana ibâdet eden kullarımla berâber ibâdet ediyor muydun?” diye sorunca, o mümin; “Evet, onlarla birlikte ben de ibâdet ediyordum yâ Rabbî!” der. Yine Allahü teâlâ; “Ey kulum, dünyâda iken bana duâ edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla beraber, sen de yalvarıp beni andın mı?” diye suâl buyurur. O mümin yine; “Evet yâ Rabbî!” diye cevap verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “İzzetim hakkı için, beni zikredip, andığın her yerde ben de seni andım. Nerede duâ edip yalvardınsa, o duânı kabûl ettim” buyurur.”
“Kim Allahü teâlâdan korkarsa, Allahü teâlâ, güçlük sırasında ona bir çıkış yolu gösterir. Ona, ummadığı yerden rızık gönderir.”
“Bir kimsenin, ölümü çok hatırlaması, amellerinde kendisini gösterir.”
“BEN O’NU ANINCA...”
Sâbit-i Benânî sâlih zâtlardan birisi için şöyle buyurdu: “Bir gün bu zât, arkadaşlarına; ‘Rabbimin beni andığı zamanı biliyorum’ dedi. Arkadaşları buna hayret ettiler. ‘Pekâlâ, bu nasıl olur?’ dediler. O da; ‘Ben, Allahü teâlâyı andığım zaman. Çünkü Allahü teâlâ, kul kendisini anınca, O da, kulunu anacağını bildiriyor’ dedi. O sâlih zât, tekrar arkadaşlarına; ‘Ben duâ ettiğim zaman, Allahü teâlânın duâmı kabûl ettiğini bilirim’ dedi. Arkadaşları, buna da hayret edip, nasıl bildiğini sordular. Onlara bunu; ‘Duâ ederken kalbimde bir korku, vücûdumda ürperti, gönlümde bir açılma ve ferahlık olduğu zaman, duâmın kabûl edildiğini anlarım’ diye açıkladı.”
Hastalığında, Sâbit bin Eslem hazretlerinin ziyâretine gittiler. Yanındakilere bir şeyler anlatıyordu. Ziyâretçiler, huzûruna girip oturunca; “Sevgili kardeşlerim! Önceki gibi, namazlarımı (ayakta) kılamıyor, (nafile) oruç tutamıyor, Allahü teâlâyı (çok) zikredemiyorum” dedi ve şöyle duâ etti:
“Allah’ım! Bu üç şeyi istediğim gibi yapamadığım zaman, beni bu dünyâda bir saat bile bırakma!”
Ölümü gerçekten tanımak!..
Abdülkâdir Berzencî hazretleri, Hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyiddir. Kuzey Irak’ta yaşamıştır. Zamânının usûlüne göre ilim öğrendikten sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde ve hizmetinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlık makamına ulaştı. Hocası ona irşâd yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda hilâfet ve icâzet verdi...
“BANA HİZMET EDENE HİZMETÇİ OL”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!”
“Allahü teâlâ insanlara çok iyilikler ve hayırlar gönderiyor. Fakat bunları gören azdır.”
“Öldükten sonra, kendisi yüzünden ceza ve mükâfat göreceğiniz amellerinizi ıslâh edip, düzeltiniz.”
“Yaratmak Allahü teâlâya mahsûstur. İyilikte bulunana teşekkür edilir. Bütün iyiliklerin sahibi Allahü teâlâdır. Öyleyse O’na şükür, kulluk vazîfesidir.”
“Hakiki, hayat öldükten sonra başlar. Dünyâ hayatı, hayâl ve geçicidir. Âhiret hayatı ise devamlıdır.”
“Allahü teâlânın afvı ile Cehennemden kurtulursunuz. Rahmeti ile Cennete girersiniz. Amellerinize göre mertebeniz ve dereceniz olur.”
“Allahü teâlânın beğendiği işleri yaparken mütevâzı ve alçak gönüllü olunuz.”
“EĞER MÜNÂFIK OLSAYDIN!..”
Birisi gelip, ona “Ben münâfık olmaktan korkuyorum” diye endişe ettiğini söyledi. O da cevâbında “Eğer münâfık olsaydın, bundan korkmazdın” dedi.
“Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, ‘Mâşallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ (ya’nî, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur) desin!”
“Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebatı (sebze) çok yesin!”
“Namaz, her takvâ sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.”
“Ana-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet miktarınca indirir.”
Abdülkâdir Berzencî hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki: “Ölümü gerçekten tanımış bir kimseye, dünyâ belâ ve musîbetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir.”
.
Susmaktan güzel haslet yoktur
Molla Abdülkerîm Efendi, Osmanlı?şeyhülislâmlarından ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Sırp asıllı idi. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H. 900) senesinde Edirne’de vefât etti. Sultan İkinci Murâd Hanın beylerinden Mehmed Ağa tarafından, esir edilen Hristiyan çocukları arasında Osmanlı başşehrine geldi. Yapılan zekâ testinde ilk derecelere girdi. Bunun üzerine Mehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed Çelebiye (Fâtih) hediye edildi. Abdülkerîm adını aldı.
MOLLA GÜRÂNÎ’DEN SONRA...
Sarayda İslâm terbiyesine göre yetiştirilen Abdülkerîm’e Türkçe öğretildi. Arapça ve Farsçaya vâkıf oldu. Fetihten sonra, İstanbul’da açılan medreselerden birine, daha sonra da Sahn-ı Semân medreselerine müderris tâyin edildi. Pekçok talebe yetiştirdi... 1488’de Molla Gürânî’nin vefâtından sonra şeyhülislâm oldu. 1495 senesinde vefât edinceye kadar bu vazifede kaldı. Edirne’de Sultan Câmii yakınında yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin bahçesinde defnedildi...
Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır:
Bir gün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin” dedi. Sonra; “Molla Abdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?” diye sordum. Mahmûd Paşa; “Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu” dedi.
EN ÜSTÜN AZIK!..
Molla Abdülkerîm Efendi, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Takvâdan (Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan) daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel haslet yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.”
“Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.”
“Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak perişanlık ve düşüncesizliktir.”
“İnsan; nefs, şeytan, münâfık gibi üç düşmanla karşı karşıyadır ve bunlardan kurtulmak çok güçtür.”
Molla Abdülkerîm Efendi, vefatına yakın buyurdu ki:
“(Nefsini bilen Rabbini bilir) hadîs-i şerîfinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.”
Cehennemliklerin beş duâsı!..
Muhammed bin Ka’b el-Kurazî, Tabiîn devrinin meşhûrlarından ve büyüklerindendir. Hicretin 40’ıncı (m. 660) senesinde Hazreti Ali’nin hilâfetinin sonlarında doğdu. Sonra Kûfe’ye yerleşti. Tekrar Medine’ye geldi. 90 (m. 708) senesinde Medine-i münevvere’de vefât etmiştir... Bizzat Abdullah İbn-i Abbâs’tan ve Abdullah İbn-i Ömer’den tefsîr dersi almıştır...
“BİZİ, İKİ DEFA ÖLDÜRDÜN!”
Muhammed bin Ka’b buyuruyor ki:
“Cehennemliklerin beş duâsı vardır. Allahü teâlâ dördüne icâbet eder. Beşincisinde, artık konuşamazlar...
Birincide, Mü’min sûresi 11’inci âyetinde bildirilen: “Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün. İki defa da dirilttin, işte günahlarımızı itiraf ettik. Fakat şöyle bir çıkmaya yol var mı?” diye yalvardıklarında, Allahü teâlâ cevap olarak 12’nci âyet-i kerîmede, “Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah’a duâ edildiği vakit, siz küfrettiniz. Eğer O’na bir eş ortak katılırsa, tasdik ediyordunuz. Artık hüküm, O çok yüce, büyük olan Allah’ındır” buyurur.
İkinci defa, Secde sûresi 12’nci âyetinde bildirilen: “Ey Rabbimiz, gördük, işittik. Şimdi bizi dünyâya geri çevir de, güzel amelde bulunalım!” deyince, kendilerine cevap olarak, İbrâhim sûresi 44’üncü âyetinde “Halbuki daha evvel siz dünyâda kendinize, hiçbir zeval yoktur diye yemin etmediniz miydi?” buyurur.
Üçüncü defa; Fâtır sûresi 37’nci âyetinde bildirilen: “Ey Rabbimiz, bizi çıkar! Yaptıklarımızdan bambaşka bir amel yapacağız” deyince, Allahü teâlâ cevap olarak, “Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul edebileceği kadar ömür vermedik mi? Size âzâp ile korkutan bir Peygamber de gelmişti. Şimdi, tadın o azabı! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur” buyurur.
“BİZ, ZALİMLERDENİZ!..”
Dördüncü defa, Mü’minûn sûresi 106-107’nci âyetlerinde bildirilen: “Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galebe çalmıştı. Biz, doğru yoldan sapanlar güruhu idik. Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer yine küfre dönersek, artık hiç şüphesiz ki, biz zâlimlerdeniz” diye yalvarınca, Allahü teâlâ da verdiği cevapta, Mü’minûn sûresi 108’inci âyetinde “Yıkılıp gidin içerisine! Bana söylemeyin” buyurur. Artık bundan sonra, konuşamayacaklar ki, bu en şiddetli azaptır!..
Muhammed bin Ka’b hazretleri vefatına yakın günlerde buyurdu ki: “Uyuyacağın zaman sağ tarafa ve kıbleye dönmüş olarak, yatılır. Çünkü, uyku bir çeşit ölümdür.”
.
Seyyidleri seven kimse...
Katâde bin Nu’man (radıyallahü anh) Eshâb-ı kirâmdan olup Evs kabilesinden ve Ensârın ileri gelenlerindendir. 24 (m. 644) tarihinde 65 yaşında vefât etti. Namazını Hazreti Ömer (radıyallahü anh) kıldırdı...
GÖZÜNE OK SAPLANDI!..
Katâde hazretleri, Akabe, Bedir, Uhud ve diğer savaşlarda bulundu. Eshâb-ı kirâmdan Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) şöyle bildiriyor:
“Uhud Harbi sırasında Resûlullah Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) hücum eden müşriklere karşı vücudunu siper eden Katâde’nin gözüne bir ok isabet etti. Çıkan gözünü eline alarak Resûlullah Efendimizin huzuruna gelip: “Yâ Resûlallah! Benim çok sevdiğim bir hanımım var. Beni bu halde görürse hoş karşılamayabilir” deyince, Resûlullah Efendimiz Katâde hazretlerinin elinden gözü alıp çıktığı yere koydu, eskisi gibi sağlam oldu. Peygamberimizin mû’cizesiyle görmeye başladı. Hatta bu gözü diğer gözünden daha iyi görürdü...
Katâde hazretleri bir gece karanlıkta yatsı namazına giderken yolda Resûlullah Efendimize rastladı. Peygamber Efendimiz, O’na, “Katâde, sen misin?” diye sordu. Katâde de, “Evet, Yâ Resûlallah” dedi. Resûlullah Efendimiz “Dönüşte bana uğra!” buyurdu. Namazdan sonra uğradığında Resûlullah Efendimiz O’na bir hurma dalı verdi. O günden sonra Katâde hazretleri gece bir yere giderken yanında o hurma dalını taşıyınca ondan etrafa ışık yayılır, çevresini aydınlatırdı...
Katâde hazretleri buyurdu ki:
“Elbise, servet, güzellik ve ilim gibi nimetler kendisine verilip de tevazu etmesini bilmeyenlerin bu varlıkları kıyâmet günü kendilerine vebaldir.”
“Bir kimse seyyidleri ve âlimleri severse, o kimse çok günahkâr bile olsa, Allahü teâlâ o kimseye pek çok ihsanlarda bulunur.”
“SOHBET, BÜYÜK NİMETTİR”
“Kanaatkâr olup, elini ve dilini kötülükten muhafaza edip, evinde oturan kimseye Allahü teâlâ merhamet etsin. Allahü teâlânın sevdikleriyle görüşmek onların sohbetlerine katılmak büyük bir nimettir. Kim bu nimete kavuşmuş olarak ölürse, şüphesiz Allahü teâlânın ihsanlarına ve Cennetine kavuşur ve orada sevdikleriyle beraber olur.”
“Allahü teâlâ, Cenneti nefslerinize karşılık kıldı. Nefsinizi, Cennet dururken, başka şeylere satmayınız.”
Katâde hazretleri, vefat etmesine yakın buyurdu ki: “Kabir âzâbı üç şeyden meydana gelir. Bunun üçte biri gıybet, diğer üçte biri nemime (söz taşıma), diğer üçte biri de idrardan sakınmamaktır.
Sâlih insanların kabri!..
Refî’ bin Mihran hazretleri, Tâbiînin büyüklerindendir. 93 (m. 711) senesinde vefât etti... Güzel ve çok fâideli hoş sözleri vardır. Tâbiîn arasında seçkin bir yeri vardı. Aralarında, Kureyşlilerin de bulunduğu toplulukta, Abdullah ibn-i Abbas hazretleri onu yanına oturtur “İşte ilim, insanın şerefini böyle kat kat artırır” buyururdu...
“KİBİRLİ, İLİM ÖĞRENEMEZ!”
Refî’ bin Mihran hazretleri buyurdu ki:
“Kibirli olan ilim öğrenemez.”
“Bir âlimden ilim almak için, günlerce yol yürürdüm. O zâtın yanına vardığım zaman, onda ilk aradığım, namazını doğru ve şartlarına uygun kılıp kılmadığı olurdu. Eğer, şartlarına uygun kılarsa, yanında kalır, ondan ilim öğrenirdim. Bu şekilde bulmazsam yanında kalmaz ondan ilim almazdım.”
“Allahü teâlânın insanı Müslüman olmakla şereflendirmesi, arzu ve isteklerinden koruması büyük ni’metlerdendir.”
“Müslümanlığı öğreniniz. Öğrenince de ondan yüz çevirmeyiniz. Doğru yola yapışınız. Bu yol, Müslümanlıktır. Müslümanlıkta sağa sola sapmayınız. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun gökteki yıldızlar gibi olan Eshâbının yoluna yapışınız. Arzu ve isteklerinizden çok sakınınız. Arzu ve istekler aranızda düşmanlık ve kin meydana getirir.”
“BUNA AZAB EDEMEZSİNİZ!”
Refî’ bin Mihran hazretleri, vefat etmeden bir müddet önce buyurdu ki:
“Sâlih insan kabre konur. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi âmelleri etrafını sarar. Azâb melekleri geldiğinde karşılarına namaz çıkar. Onlara;
-Bu şahıs, ayakları ile Allahü teâlânın huzurunda durdu, namaz kıldı. Buna azab edemezsiniz! der. Sonra baş tarafından gelirler, bu defa, oruç karşılarına çıkar;
-Bu baş, Allah için oruç tuttu, burada azab edemezsiniz, der. Vücudun diğer kısımlarına gittiklerinde, hac ve cihad gibi ibâdetler karşılarına çıkarlar. Ellerine geldiklerinde eller;
-Allahü teâlânın rızâsı için bu eller sadaka vermiştir. Onun için azab edemezsiniz, derler...
Bütün bu durum karşısında azab melekleri;
-Mademki, dünyâda sâlih ve temiz bir kişi olarak yaşadın, güzel bir şekilde öldün, burada müsterih ol, rahat yat, derler. Sonra rahmet melekleri gelir Cennetten ışık, yatak ve giyecek getirirler. Kabrini gözün görebildiği kadar genişletirler. Kabrini aydınlatırlar. Kıyâmete kadar kabri aydınlık kalır.”
.
Nimet içerisindeki hasta!..
Şeddâd bin Evs hazretleri, Ensârın büyüklerindendir. 58 (m. 697)’de, yetmişbeş yaşında Kudüs’te vefât etti. Yaşı küçük olduğu için, Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) gazâlarına katılamadığı söylenir. Asr-ı saâdetten sonra Şam’da, Filistin’de, Beyt-ül-Mukaddes’te ve Humus’ta bulundu.
“GÜNAHLARINDAN TEMİZLENİR!..”
Ebû Eş’as es-Sağanî şöyle rivâyet eder: “Şam Câmi-i şerîfine gitmiştim. Orada Şeddâd bin Evs hazretleri ile karşılaştım. Bir yere gidecekti. Nereye gideceğini, sordum. Hasta bir arkadaşını ziyâret edeceğini söyledi. Ben de kendileriyle gelebileceğimi söyledim ve beraber gittik. Oraya varınca, hastaya, durumunun nasıl olduğunu sordular. Hasta, nimet içerisinde olduğunu söyledi. Bunun üzerine, Şeddâd hazretleri şöyle buyurdu:
-Günahlarının affedildiğini sana müjdelerim. Çünkü, Resûlullah Efendimiz efendimiz, (Allahü teâlâ buyurur ki: “Mü’min olan kullarımdan birini imtihan ettiğim zaman, o bu imtihanı hamd ile karşılarsa, yatağından anasından doğduğu günkü gibi, günahlarından temizlenmiş olarak kalkar)”
Şeddâd bin Evs (radıyallahü anh) Peygamber efendimiz ve Eshâb’ın büyüklerinden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bildirdiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Allahım! Sen, benim Rabbimsin. Ben de senin kulunum. Beni sen yarattın. Ben sana gücümün yettiği kadar verdiğim söz üzerindeyim. Yaptığım kötülüklerden sana sığınırım. Bana ihsân ettiğin ni’metini sana itiraf ediyorum. Günâhımı da sana itiraf ediyorum. Günâhımı bağışla. Çünkü günâhları ancak sen bağışlarsın. Yaptığım şeyin kötülüğünden sana sığınırım.”
“İYİ GEÇİNMEK AKLIN YARISIDIR”
“Tevbe, günâhı temizler. İyilikler, kötülükleri yok eder. Kul, rahatlık zamanında Rabbini zikrederse, Allahü teâlâ, onu belâdan kurtarır.”
“Siz, Allahü teâlâdan, korkarak, amel yapınız. Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Allahü teâlâya mutlaka kavuşacaksınız. Kim, zerre miktarı hayır (iyilik) işlerse, onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar (kötülük) yaparsa onun karşılığını da görür.”
Şeddâd bin Evs hazretleri vefatına yakın buyurdu ki: “Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz, iktisat eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır, insanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.
.
Dört Seyfeddîn!..
Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin meşhur talebelerinden olan Seyfeddîn Menârî, o zamanda bulunan himmet ehli velîlerden idi. Bir defâsında şöyle anlattı:
SÂLİHLERİN ZİYARETE GELMESİ
“Eğer insan sıhhatte iken, kalb huzûruna varamayacak ve ondan bir meleke elde edemeyecek olursa, hastalık vaktinde kuvvetler eksilmeye başlayınca huzûru bulmak son derece zor olur. Sâlihlerin böyle hastaları ziyârete gelmesi, hastaya rûhânî bir kuvvet kazandırmak içindir...”
Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin, Seyfeddîn isminde dört talebesi vardı. Bunlar; Seyfeddîn Menârî, Seyfeddîn Hoşkan, Seyfeddîn Bâlâhâne ve Seyfeddîn Zerdar idi. Fakat bunlardan biri mahbûb (sevilen), biri makbûl, biri makhûr (kahra uğramış) ve biri de merdûd (kovulmuş) idi. Yukarıda bahsettiğimiz Seyfeddîn Menârî, mahbûb (sevilen) olanı idi.
Seyfeddîn Zerdar; başlangıçta, Şâh-ı Nakşibend hazretlerini severdi. Ticâretle uğraşır, bütün zamânını para kazanmaya sarf ederdi. Bu sebeple kendisinde hasislik alâmetleri başgöstermişti. Bir gün Şâh-ı Nakşibend hazretlerini, talebeleri ile berâber evine yemeğe dâvet etti. Şâh-ı Nakşibend hazretleri dâimâ yemeğin sonunda tatlı veya meyve yerlerdi. Meyvesiz veya tatlısız ziyâfetlere ise, latîfe ederek; “Bu ziyâfetin demi yok” derdi. O gün de yemek yenilip, yemeğin sonunda tatlı veya meyve gelmeyince; Seyfeddîn’e latîfe yollu; “Verdiğin yemek demsiz oldu” buyurdu. Bu söz Seyfeddîn’e çok ağır geldi. İçinden; “Bu kadar ikramda bulunduk. Tatlı olmasa ne olur?” diye geçirdi. Kalbinde Şâh-ı Nakşibend hazretlerine karşı bir soğukluk meydana geldi. Bu hâl, Şâh-ı Nakşibend hazretlerine de mâlûm olunca, üzüldü ve hep parayı hesâb eden bu Seyfeddîn’e; “Nasıl, on iki bin altın sermâyen olsa yeter mi?” buyurdu.
SOHBETE GELMEZ OLDU!..
Meğer, Seyfeddîn’in bütün maksadı, on iki bin altın sermâye sâhibi olmak imiş. Bundan sonra Seyfeddîn de dünyâ menfaatleri hırsına düşüp, sohbetlere gelmez oldu... Bir gün bu Seyfeddîn’i bir kervan ile giderken, konakladıkları çimenlik ve yeşillik üzerinde yuvarlanırken görmüşler. Dünyâ malına düşkün olmak hâli onu o kadar kaplamış ki, hem yuvarlanıyor, hem de; “Oh! Oh! Birisine bağlanmamak ne tatlı, ne tatlı!” diye bağırıyormuş. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri: “Bu Seyfeddîn ne nasîbsiz kimseymiş. Hâce Behâüddîn gibi bir zâtın sohbetlerinden ayrılıyor da, bundan zevk alıyor. Böylelerine yazıklar olsun!” buyurdu.
Gaflet içinde olanlar!..
Abdûla’lâ bin Abdila’lâ, büyük hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi kesin olarak belli değildir. Basra’da yaşadığı, anlaşılmaktadır. 189 (m. 804) yılında vefât etmiştir.
CEHENNEM KORKUSU!..
Abdûla’lâ hazretleri, ilmiyle âmil bir zat idi. Buyurdu ki: “Kime bir ilim verilir de bu ilim O’na (Allah korkusundan) ağlama huyunu kazandırmazsa, o bu ilmin faydasını göremez.”
Mis’âr bin Kedâm hazretleri diyor ki: “Abdûla’lâ Cehennemden çok korkardı. Gözyaşları içinde secdeye kapanır ve şöyle duâ ederdi: Yâ Rabbi! Düşmanlarının nefretini arttırdığın gibi senin için olan huşûmuzu (korkumuzu) arttır. Sana secde eden yüzümüzü Cehennemde ateş ile örtme.”
Abdûla’lâ hazretleri sohbetlerinde buyurdu ki: “İnsanlar bir araya gelseler ve Allahü teâlâdan, Cennetten, Cehennemden konuşmadan ayrılsalar melekler derler ki: Ey insanlar büyük gaflet içindesiniz...”
Yine buyurdu ki: “Cennet ve Cehennem, Âdemoğlundan bir şeyler duymak için Ona yaklaşırlar. Şayet insan Cenneti isterse, Cennet ‘Yâ Rabbi! Onu isteğine kavuştur’ der. Şayet Cehennemden sakınırsa, Cehennem de, ‘Yâ Rabbi! Onu ateşten muhafaza et’ diye duâ ederler.”
Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
SÂLİH KULLAR İÇİN...
“Sâlih kullarım için, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir kimsenin aklına gelmeyen ni’metler hazırladım.”
“Meclislerinde (bulundukları yerde) Allahü teâlâ’yı zikreden bir topluluğu, Allahü teâlânın rahmeti kaplar. Onları melekler sarıp kuşatır. Allahü teâlâ onları, nezdindekilerin yanında över.”
“Bütün çocuklar Müslümanlığa elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hristiyan, Yahûdi ve dinsiz yapar.”
“Bir kişilik yiyecek, iki kişiye, iki kişilik yiyecek, dört kişiye, dört kişilik yiyecek, sekiz kişiye yeter.”
“Kim Allahü teâlânın kitabını (Kur’ân-ı kerîmi) öğrenir, sonra içindeki emir ve yasaklara uyarsa, Allahü teâlâ, onu dünyâda hidâyete erdirir. Kıyâmet gününde onu kötü hesap vermekten muhafaza buyurur.”
Abdûla’lâ hazretleri vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“İki şey var ki, beni dünyâ zevklerine dalmaktan alıkoyuyor. Bunlar ölümü hatırlamak ve Allahü teâlânın dâima huzûrunda bulunmaktır.”
.
En çok korkulacak şey!..
Saîd bin Müseyyib, Tâbiîn devrinde Medine’de yetişen yedi büyük âlimden biridir. Bunlara “fukahâ-i seb’a” denirdi. Bunlar Tâbiîn içinde, kendilerine en çok sual sorulan ve en çok fetvâ veren âlimlerdi.
“ALLAH’TAN KORKAN KİMSE...”
Saîd bin Müseyyib Hicrî 15 (m. 636) yılında Hazreti Ömer’in (radıyallahü anh) hilâfetinden iki sene sonra doğdu. Hazreti Osman’ın (radıyallahü anh) hilâfeti gençlik yıllarıydı. 91 (m. 710) yılında Medine’de vefât etti... Hadîs iliminde derin bir âlimdir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ikisi şöyle:
“Allahü teâlâdan korkan kimse, kuvvetli olarak yaşar ve memleketinde emîn olarak dolaşır.”
“Ümmetimden ilk kaldırılan şey, emanettir. Onlarda kalanların sonuncusu ise namazdır. Fakat nice namaz kılanlar vardır ki, onlarda hayır yoktur.”
Bu mübarek zatın da hikmet dolu sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Dünyâyı toplayan bir kimsenin niyyeti, dînini korumak, yakınlarına bakmak, ibâdet için kuvvet kazanmak değilse, onda hayır yoktur.”
“Bana göre, en çok korkulacak şey, kadınlardır. Şeytan bir adamı, başka yollardan aldatamayınca, ona kadın ile yaklaşmaya çalışır.”
“Gıybet hakkını helâl et” diyenlere; “Onu ben haram etmedim ki, helâl edeyim, Onu haram eden Allahü teâlâdır. Sonuna kadar da haramdır” derdi.
“SÂDIK DOST BUL!..”
Saîd İbn-i Müseyyib bildirdi ki: Dindar dost aramayı teşvik etmek üzere Hazreti Ömer şöyle buyurmuştur: “Sâdık dost bul ve onların arasında yaşa! Dürüst ve samimi arkadaşlar, genişlikte süs ve ziynet; darlıkta yedek sermâyedirler. Dostunun sana düşen işini güzelce gör ki, lüzumunda sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emîn olanları seç. Emîn olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme, ifşa ederler. İşlerini, Allahtan korkanlara danış ve onlarla istişâre et.”
“Hazreti Ali ile Medine Kabristanına geldik. Selâm verip, (Halinizi bize bildirir misiniz? Yoksa biz mi hâlimizi haber verelim) dedi. Bir ses işittik (Ve aleykesselâm yâ Emîr-el-mü’minîn. Bizden sonra olanları sen söyle!) dedi.”
Saîd bin Müseyyib, vefatına yakın buyurdu ki:
“İnsanların hepsi Allahü teâlânın muhafazası altındadır. O, insanlar için bir şey dilerse, buna kimse mâni olamaz.”
.
İnsanı şerefli kılan!..
Abdurrahmân Buceyremî Osmanlı Devletinin son asrında Filistin’de yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Mısır’ın Buceyrem köyünde doğdu. Sonraları Hayfa’nın Tantura köyüne yerleşti ve burada insanlara doğru yolu anlattı. Hayfa bölgesinde büyüklüğü ve kerâmetleri ile meşhûr oldu. 1850 yılından sonra vefât etti. Kabri Tantûra köyündedir...
HUMMADAN ESER KALMADI!
Yûsuf Nebhânî’nin babası İsmâil Nebhânî humma (sıtma) hastalığına yakalandı. Tantûra’ya, Abdurrahmân Buceyremî’den hastalıktan kurtulmak için duâ istemeye gitti. Huzûruna girip elini öptü ve durumunu arz etti. Abdurrahmân Buceyremî; “Sen odanın kapısından içeri girerken, o hastalık da senden geçti. Seninle beraber odaya girmedi” buyurdu. Gerçekten onda hummadan hiçbir eser kalmamıştı. Elini öpüp huzûrundan sevinçle ayrıldı.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak. 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.”
“Üç şey vardır ki, Müslümanları çok azîz, şerefli eder: 1. Kendisine zulmedeni affetmek. 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.”
“ÂLİMLER ÜÇ KISIMDIR”
“Âlimler üç kısımdır: Bir kısmı, ilmi ile amel eder, insanlar da onun ilmiyle amel ederler. Diğer bir kısmı, ilmi ile amel eder, fakat insanlar onun ilmiyle amel etmez. Başka bir kısmı da ilmiyle kendisi amel etmediği gibi insanlar da amel etmez.“
“Kalbinde Allah korkusu çok az olan, dünyâ sevgisi bulunan, haramlardan sakınmayan, âlim olduğunu söylerse şaşılır.”
“Tövbe eden insan, dünyâda ne zaman günâhlarını hatırlasa, o günâhlar, gözünün önüne geldikçe, çok pişmanlık duyar ve onu niçin yaptım diye üzülür.”
“İnsanın, bir günâhı terk etmek için gayret göstermesi, iyilik ve hayır yapmaktan daha fâidelidir.”
Abdurrahmân Buceyremî hazretleri vefatına yakın buyurdu ki:
“Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da mârifete, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz.”
.
Kûfe Kadısı Ebû Bürde
Ebû Bürde hazretleri, Tâbiînden meşhûr hadîs ve fıkıh âlimidir. Babası Eshâb-ı kirâmdan Ebî Mûsâ el-Eş’arî’dir. Gençliği sırasında kendisine Ebû Şeyh İbn-ül-Gark tarafından iki hırka giydirilmesi sebebiyle künyesine “Ebû Bürde” denildi ve böylece meşhûr oldu. Doğum târihi bilinmemektedir. 103 (m. 721) senesinde vefât etti...
ŞEYTANIN ATTIĞI DÜĞÜM!..
Ebû Bürde Kûfe’de kadılık yapmıştır. İlmî faaliyeti ve kadılığı sırasında üstün meziyetleriyle ve hizmetleriyle tanınmıştır. O’nun rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almıştır.
Ebû Bürde hazretlerinin hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Şeytan, insanların kalbine düğümler atar. Birbirlerine selâm verirlerse, bu düğüm çözülür, yok olup, gider. Selâm vermezlerse, o düğüm olduğu gibi kalır.”
“Âhiretle ilgili amel (iş) insanın gönlüne rahatlık ve huzûr verir. Allah için olmayıp, âhirette fâide temin etmeyen dünyâ işi ise, insana gam ve keder verir, huzûrsuz eder.”
“Hastanın sahibi, hastasını o halde görmeyi istemediği gibi, Allahü teâlâ da kulunu günah üzere görmekten hoşnud olmaz.”
“Birisi, sâlih kimselerle oturup kalkar, onlarla beraber olurdu. Daha sonra onlarla oturup kalkmayı terk edip, onlardan ayrıldı. Gece rüyasında ona: Bak! Sen onları terk ettin. Fakat senden sonra onlar yetmiş defa magfiret olundu (bağışlandı) dendi.”
“Babanın hayatta iken görüştüğü kimse ile görüş ve ziyâretine git. Çünkü, babanın dostunu ziyâret etmen, babanı kabrinde ziyâret yapman gibidir.”
“Din kardeşlerinden bir cefa görürsen, bil ki bu, yaptığın bir hatâdan dolayıdır. Derhal Allahü teâlâya dön ve tövbe et. Ayrıca, bir sevgi görecek olursan, Allahü teâlâya olan tâatından (Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaktan) hasıl olduğunu bil ve şükr et.”
“AZAP TUZAĞI”NA DÜŞENLER
“Bir kimsenin, sanki o işe memurmuş gibi, durmadan halkın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu hâliyle azap tuzağına tutulduğunu biliniz.”
“İsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevâb getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü söylemekten sakın. Bu söz, Müslüman kardeşine kötü zanda bulunmandır.”
Ebû Bürde hazretleri, vefat etmesine yakın günlerde buyurdu ki:
“İyi amellerim arasında en değerlisini, sâlih bir zâta olan sevgimi buluyorum.”
.
Yemenli velî Ahmed bin Alevî
Ahmed bin Alevî, Yemen evliyâsının büyüklerindendir. Evlad-ı Resul olanlara Anadolu’da “seyyid” denildiği gibi, Yemen’de de “alevî” denir. Doğum târihi belli değildir. 1565 (H.973)’te Yemen’in Terîm şehrinde vefât etti. Kabri Zenbil Kabristanındadır...
YEMENİN YEDİ MERTEBESİ...
Ahmed bin Alevî, az yer az içerdi. Gıdâsı çoğunlukla sütten ibâretti. Bâzan birkaç gün yalnız bir hurma kâfi gelirdi. Helâl lokma yemeye çok dikkat ederdi.
Talebelerinden biri; “Efendim sizden yemek yeme arzusu nasıl gitti? Siz gençliğinizde yerdiniz” diye sordu. O da; “Gençliğimden sonra zamanla öyle bir hâl meydana geldi. Nasıl şu gördüğün duvarın bir şeye arzusu yok, bende de tıpkı onun gibi yemek arzusu kalmadı” dedi ve şöyle buyurdu:
“Âlimler buyurdular ki: Yemenin yedi mertebesi vardır. Birincisi yaşayacak kadar yemek; ikincisi, farz namazı kılacak ve farz olan orucu tutacak kadar yemek. Bu iki mertebe yemek farzdır. Üçüncüsü, nâfile olan namazı ve nafile orucu tutabilecek kadar yemek. Bu kadar yemek müstehabdır... Dördüncüsü, çalışıp kazanmaya kuvvet sağlamak için yemek. Bu dînin beğendiği tokluktur. Beşincisi, midenin üçte birini dolduracak kadar yemek. Altıncısı, midenin üçte birinden fazlasına doldurulan yemek olup, mekruhtur. Çok yiyince insanda ağırlık ve uyku meydana gelir. Yedincisi, zarar verecek derecede çok yemek aşırı doymak. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Her hastalığın aslı çok yemek yemedir) Bu haramdır.”
Ahmed bin Alevî, vefat etmeden evvel talebelerine yaptığı vasiyetinde buyurdu ki:
EN TEHLİKELİ GÜNAH!..
“En güzel hasletlere kavuşmak için; Allahü teâlâya, onun ve nefsin şerrinden koruması için devamlı yalvarmalıdır. En tehlikeli günah, kişinin Allahü teâlâ ve Resûlünün bildirdiği şekilde değil de, kendi kafasına göre, ‘böyle yaparsam, Allahü teâlâ benden râzı olur’ deyip, Allah ve Resûlünün emirlerine muhalif olan bir işi yapmasıdır. Bu bakımdan Resûlullah’ın bildirdiği şekilde ibâdet ve tâatte bulunmak lâzımdır. Bu da İslâmiyeti öğrenmekle mümkündür. Dînini lâzım olduğu kadar öğrenmeyen kimse, dînî vazîfelerini yaparken kendi kafasına göre dînini yaşamaktan kurtulamaz. Bu ise, insanı, huzûr-ı ilâhide mes’ûl olmaya götürür.
Nefsin kötülüklerine, mâni olmak, onun arzu ve isteklerini yerine getirmeme ve bunlarla mücâdele husûsunda Allahü teâlâdan yardım istemeli, azâbından korkarak, sevâbını ve mükâfatını umarak, muhtaç olduğunu düşünerek, O’nu hatırlamalıdır.”
İran Fatihi: Sa'd bin Ebî Vakkâs
Sa’d bin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh) hazretleri, Cennetle müjdelenen on sahâbeden biridir. Ömer (radıyallahü anh) onu İran üzerine sefere tayin etti. Arka arkaya yaptığı bütün savaşları kazanarak İran’ı fethetti. Başkentleri olan Medâyin’i zaptetti..
KÛFE ŞEHRİNİ O KURDU!..
Kadsiye zaferinden sonra bir müddet Medâyin’de kalan Hazreti Sa’d, şehrin havasının ve suyunun askerlere iyi gelmediğini görünce, Kûfe şehrini kurdu ve şehre ilk vâli tayin edildi...
Abdülmelik bin Umeyr, Câbir bin Semûre’den (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etmektedir:
“Kûfe ahâlisi Hazreti Ömer’e, Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas’ı (radıyallahü anhüma) şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hazreti Ömer onu vazîfeden aldı ve yerine Ammâr bin Yâser’i (radıyallahü anh) tayin etti. Kûfeliler şikâyeti o kadar ileri götürmüşlerdi ki, namaz kılmasını bile bilmiyor, demişlerdi. Hazreti Ömer, Hazreti Sa’d’a bir haberci gönderip onu yanına davet etti. Geldiğinde “Yâ Ebâ İshâk, bu adamlar senin namaz kılmayı bilmediğini iddia ediyorlar. Sen bu husûsta ne dersin?” diye sordu. Hazreti Sa’d cevabında; “Vallahi ben onlara Resûlullah Efendimizin namazına benzer namaz kıldırıp ondan hiçbir şey eksiltmiyorum. Yatsı namazını kıldırırken ilk iki rekâtte daha çok kıyamda dururum. Son iki rekâtta da az dururum” buyurdu. Hazreti Ömer, “Bizim de zâten senin hakkındaki zannımız böyle idi” buyurdu...
Hazreti Ömer, bu meseleyi tahkîk için müfettişler gönderdi. Bunlar kime sordularsa hep onun hakkında hayırlı şeyler söylediler. Nihâyet Benû Abs’e ait bir mescide girip yine aynı şeyleri sordular, doğru söylemeleri için de yemin verdirdiler.
“DUASI BANA İSABET ETTİ”
Bunun üzerine Ebû Sa’de künyesiyle bilinen Üsâme bin Katade ayağa kalktı ve;
“Mademki bize yemin verdin, Sa’d, İslâm askerinin başına geçip harb etmez, ganimet taksiminde eşit davranmaz. Hüküm verirken adâletli davranmaz” dedi. Bunun üzerine Hazreti Sa’d;
“Vallahi ben de üç şeyle duâ edeceğim: Yâ Rabbî senin bu kulun yalancı ise; riya ile halk görsün ve duysun diye söylediyse, ömrünü uzat, fakirliğini çoğalt ve onu fitnelere uğrat!..”
Daha sonraları o adama hâlinden sorulduğu zaman “İhtiyarlamış, fitneye düşmüş bir pîr-i fânî’yim, Hazreti Sa’d’in duâsı bana isâbet etti” derdi.
Abdülmelik bin Umeyr “Sonraları onu ben de gördüm. Yaşlanmaktan kaşları gözlerinin üzerine sarkmış olduğu hâlde yolda kızlara sataşırdı ve bu halde iken öldü” diye haber vermiştir.
At hırsızının tövbesi!..
Abdullah-ı İlâhî, Şah-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yolunu Buhârâ’da Ubeydullah-i Ahrâr’dan alarak Anadolu’ya ilk olarak getirip yayan velîdir... Selanik yakınlarındaki Vardar Yenicesi’nde 1491 yılında vefat etti. ...
“ONUN HÂLİ NASIL OLDU?”
Abdullah-ı İlâhî’nin sohbetleri çok tesirli ve faydalı olurdu. Yaşının ilerlediği ve vefatının yaklaştığı senede, bir gün sohbette söz, çalışmak ve gayretten açılmıştı ve; “İnsan çalışıp, gayret göstermedikçe olgunlaşamaz ve bir mertebeye ulaşamaz” buyurmuştu. Bu sırada sohbetinde bulunan bir âlim, bu sözleri işitince, “at hırsızı kıssası” diye bilinen bir hâdiseyi hatırladı. “Peki onun hâli nasıl oldu?” diye düşündü. Abdullah-ı İlâhî, o âlimin kalbinden geçen düşünceleri kerâmetiyle anlayıp, ona doğru dönerek hâdiseyi şöyle anlattı:
“Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle hebâ ederdi. Bir defâsında da, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsının atını çalmak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarı yarılıp, içeriye bir nûr yayıldı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözüktü. Hırsız bu hâli görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlendi. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sırada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nûr gözüktü. Bu nûr arasında da, o zamânın kutbu, en büyük velîsi olan ev sâhibi çıktı. Öncekiler onu görünce hürmet göstererek selâm verdiler. Ev sâhibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; ‘Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi tâyin edeceğiz? Size arz etmek istedik’ dediler... Atların sâhibi olan zât; ‘Onun yerine, at hırsızını tayin ettik’ dedi. Soran iki zât da evliyâ olup ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. At hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin, gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik ederek kucakladılar. Atların sâhibi ve zamânın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşlarının cenâzesini kaldırmaya gittiler...” Abdullah-ı İlâhî, sohbetinde bulunanlara bunu anlattıktan sonra şöyle dedi:
ÖYLE PİŞMAN OLDU Kİ!..
“At hırsızı, kurtuluş yolu kalmadığını kesinlikle anlayınca, at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün kalbiyle pişmân olup, o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki, işlediği kötü işlerden gönlü temizleniverdi. Allahü teâlâya yönelip riyâzet çeken kimseler, onun o anda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.
.
Yetmiş çeşit özür kapısı!..
Ebû Amr bin A’lâ, meşhûr yedi kırâat imâmından üçüncüsüdür. Tâbiînden olup, Basra dil mektebinin kurucusudur. Kur’ân-ı kerîm ve Arabî ilimlerde zamanının en âlimi idi. Dünyâya hiç kıymet vermezdi. 70 (m. 689) senesinde Mekke’de doğdu. Basra’da yaşadı. 154 (m. 770) senesinde Şam’a giderken Kûfe’de vefât etti...
HAKİKİ DOST NASIL OLUR
Ebû Amr bin A’lâ, Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân hazretlerinden ba’zılarından ve Tâbiînin büyüklerinden ders almıştır. Kırâat, nahv ve edebiyat ilimlerinde birçok âlim yetiştirdi. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“İlmin evvelinde susmak, sonra güzel suâl sormak, sonra güzel anlatmak, sonra da öğrendiklerini ehli arasında yaymak ne güzeldir.”
“Sen bir kişi ile arkadaş olduğun zaman bazı husûsları yerine getirmen gerekir. Beraber olduğunuzda, şayet onun nalınlarının ipi kopar ve o bunları düzeltip bağlayıncaya kadar sen onu beklemezsen, sen arkadaşlık hukukuna riâyet etmemiş olursun ki, sen, bu hâlinle dost olamazsın. Yine, senin arkadaşın bir ihtiyâç için bir yerde oturduğunda, o işini bitirinceye kadar onu beklemezsen sen yine hakiki dost sayılmazsın.”
“Allahü teâlâ, mü’min kulunun işinin sonunun hayır olmasını murad ettiği zaman, ona biraz acı ve sıkıntı tattırır.”
“Günâhı çok yapıyorsunuz. Halbuki istigfarı çok yapmalısınız. Çünkü, insan, âhirette, amel defterinde iki satır arasında istigfar görünce çok sevinir.”
“Beş kimsenin sohbetinden, ya’nî beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan ya’nî aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca (düşünce) seni harcar. Beşincisi fâsıktan ya’nî günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”
GÜLEREK GÜNAH İŞLEYEN!..
“Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfar edin, hatâda ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfara devam etsin.”
“Bir mü’min kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa!..”
Ebû Amr bin A’lâ, vefatına yakın buyurdu ki:
“Kim gülerek günâh işlerse, ağlayarak Cehenneme girer.”
.
Uzun emelli kul olmak!..
Muâfî bin İmrân hazretleri, büyük bir hadîs âlimidir. 185 (m. 701) târihinde vefât etti. Hadîs öğrenmek için uzak memleketlere yolculuk yaptı. Süfyân-ı Sevrî’nin yanında kaldı. Ondan ilim aldı. Onun terbiyesinde yetişti...
“BENİ MESCİDE ALMADILAR!”
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatıyor: Sırrî-yi Sekatî’den duydum. Buyurdu ki:
“Bişr bin Haris denen bir zât, cuma günü gelip mescide girmişti. Kapıcılar onu dilenci zannederek, içeri almadılar. Kovdular. Bunun üzerine Bişr bin Haris, kenarda, bir kubbenin altında oturup ağlamaya başladı. Bu sırada yanına Muâfî bin İmrân geldi.
-Sana ne oldu da ağlıyorsun, dedi.
-Mescide girecektim, beni içeri almadılar, deyince,
-Üzüldün, değil mi? dedi. O da;
-Evet, diye cevap verdi. Muâfî bin İmrân;
-Süfyân-ı Sevrî hazretlerinden duydum: Mü’min, her taraftan ona belâ ve musîbet gelinceye kadar, imânın hakîkatine eremez buyurdu, dedi...”
Muâfî bin İmrân hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ikisi:
Evzâî’den, o da Katâde bin Enes’ten rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Bid’at sahipleri yaratılmışların en şerlilerindendir.”
İbn-i Umâre’den rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz “Siz aranızdaki zaîflerinizin duâ ve ihlâslarıyla, Allahü teâlânın yardımına kavuşuyorsunuz” buyurdu.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Uzun emele dalan bir kul, üzerindeki kul borçlarını unutur ve tövbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız.”
DİN KARDEŞİNİN DEĞERİ...
“Bir din kardeşiyle karşılaşmak, maldan ve çoluk çocuktan daha hayırlıdır (iyidir).”
“Her an kusur ve günahları çoğalan, kabahatleri yenilenen bir kul, nasıl olur da üzülmez.”
“Kul, dünyâdaki her ânından kıyâmette hesaba (sorguya) çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allahü teâlâyı anmadığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.”
“Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi: Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, âkıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi. Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”
“Halkın bize verdiği her şeyi kabûl etseydik kıymetimiz kalmazdı.”
Muâfî bin İmrân hazretleri, vefatından bir müddet evvel buyurdu ki:
“Her nefs, dünyâdan susuz olarak gidecektir. Ancak Allahü teâlâyı zikreden kullar bundan müstesnadır.”
.
İlim taleb etmek!..
Abdullah-ı İsfehânî hazretleri, İran’da yetişen evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarındandır. Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî’nin üç büyük talebesinden biridir. 1321 (H.721) vefât etmiştir. Şam’a ve başka yerlere gidip oralarda bulunan âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de birçok kimse istifâde etti...
ÎMÂNI KORUMAK İÇİN...
Abdullah-ı İsfehânî, Mısır’a giderek Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin sohbet ve hizmeti ile şereflenerek, tasavvufta yetişti. Hocasının vefâtından sonra oralarda duramayıp, Mekke-i mükerremeye giderek orada yerleşti ve vefâtına kadar orada ikâmet etti...
Abdullah-ı İsfehânî hazretleri, vefatına yakın kendisinden nasîhat isteyenlere buyurdu ki:
“İlmi, ibâdete zarar gelmemesi için taleb ediniz. İbâdeti de, ilme zarar gelmemesi için isteyiniz. Kulun hakkı, ancak bu ikisiyle meşgûl olmasıdır. Akıllı kimse, îmânını korumak için, Allahü teâlânın emir ve yasaklarında gevşeklik göstermez ve sâlih amellerde kusûr etmez. Allahü teâlânın, mü’minlerin kalblerine verdiği îmân, tabîat ve hevâ zulmetiyle perdelenmiştir. Bunun açılması için perdeleri ortadan kaldıracak şeye ihtiyaç vardır. Allahü teâlâ, sâlih amellerle îmânı kuvvetlendirmek için, emir ve yasak, va’d ve vaîdlerde bulunmuştur. Kökü, yakîn toprağında bitmeyen, dalları amellerle meydana gelmeyen her îmân, Azrail aleyhisselâm can almaya geldiği zamandaki şiddetli korkular karşısında sâbit kalamaz. Böyle kişinin, sonunda îmânsız ölmesinden korkulur. Bu da ancak son nefeste ve ölüm korkuları zuhûr ettiği zaman belli olan bir durumdur. Bu hâl meydana geldiğinde, çok az insan îmânında sebât eder. Onun için akıllı kimsenin, sâlih amellerin faydasına kavuşması, Ehl-i sünnet îtikâdında olması lâzımdır. Güzel ahlâk sâhibi olmalıdır. Farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Kim Kitâb ve sünnet ilmiyle, Selef-i sâlihîn ve Ehl-i sünnet yoluna göre îtikâdını düzeltmezse, çalışmaları zâyi olur. Gayreti boşa gider...
İLM-İ HÂL BİLGİSİ...
Bir iş, ancak emrolunduğu şekilde yapılırsa, ibâdet olur. Bu da ancak ilimle bilinir. Peygamber efendimiz; (İlim öğrenmek, her kadın ve erkek Müslümana farzdır) buyurdu. Bu, sâhibinin îmânını, tevhîdini, amelini sahîh kılan, mutlaka bilmesi lâzım olan ilim, ilm-i hâl bilgisidir. İnsanı tevhîde ulaştırmayan her ilim bâtıldır.
.
Mârifetin hakîkati!..
Ahmed bin Ebû Verd, evliyânın büyüklerindendir. Bağdât’ta doğup büyümüş ve orada yetişmiştir. Mîlâdî dokuzuncu asrın ikinci yarısında vefât ettiği tahmin edilmektedir. Muhammed bin Ebû Verd’in kardeşi olup, ikisi de zamanlarının meşhûr velîlerindendir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin yakınlarından olup, onun, Sırrî-yi Sekatî’nin, Hâris-i Muhâsibî’nin, Bişr-i Hafî’nin ve Ebü’l-Feth el-Hammâl’ın sohbetinde bulunmuş, tasavvufta yetişip, yükselmiştir.
“ÜÇ ŞEY VARDIR Kİ...”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Üç şey vardır ki, bunlar bir velî kulda arttıkça, güzel hâlleri artar:
1. Makâmı yükseldikçe, tevâzusu artar. 2. Malı çoğaldıkça, cömertliği artar. 3. Ömrü uzadıkça, hizmeti artar.”
“Velîler, şunlara riâyet sebebiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuştu. Din büyüklerinin kapısından ayrılmamak, muhâlefeti, karşı gelmeyi terk etmek, hizmetlerde mâhir ve gayretli olmak, musibetlere sabretmek.”
“Gaflet uykusundan daha ağır uyku yoktur. Şehvetten kuvvetli esaret yoktur. Gaflet ağırlığı olmasaydı. Şehvet gâlip gelmezdi.”
“Yoksullara hizmet eden, şu üç şeyle mükâfatlandırılır. Tevâzu, edep güzelliği, cömertlik.”
“İnsanların Allahü teâlâya en yakın olanı, güzel huylara en çok sâhip olanıdır.”
“Fakirliğindeki izzeti ve dervişliğindeki şerefi gizli tut. Yâni halka ben fakirim diyerek sırrını açığa vurma. Çünkü fakirlik Allahü teâlânın iyi bir ihsânı ve ikrâmıdır.”
“Kalp, birtakım kaplardan ibârettir. Allahü teâlânın sevgisiyle dolduğu zaman, nûrun fazlası diğer uzuvlara yansır. Bâtılla dolduğu zaman da, ondaki karanlık diğer organlara geçer.”
GERÇEK ARKADAŞ!..
“İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.”
“İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lâzımdır. İlim, rivâyet, kuru mâlûmât ve bilgi çokluğu değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”
“Kulun kalbini ıslâh etmesi, düzeltmesi için, iyilerle berâber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla berâber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.”
“Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız.”
“Mârifetin hakîkati, Allahü teâlâyı kalb ile sevmek, dil ile anmak ve Allahü teâlâdan başka her şeyden ümidini kesmektir.”
Ahmed bin Ebû Verd, vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kibir taşıyan kafada akıla rastlayamazsınız.”
.
Altın mı kıymetli, nasihat mi?..
Bilâl bin Sa’d, Tâbiînden âlim, vaiz, kâri (Kur’ân-ı kerîm hâfızı) bir zâttır. Şam’da 120 (m. 737) senesinde vefât etti... Bu mübarek zatın çok kerameti görüldü... Bir sene yağmur yağmıyordu. Halk ile yağmur duâsına çıktılar. İnsanlara karşı, “Ey insanlar! Hepiniz günahkâr olduğunuzu itiraf eder misiniz?” diye sordu. Onlar, “Evet, hepimiz günahkârız. Çok günâhlarımız var. Hepsine tövbe ettik” dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâya şöyle duâ etti:
“GÜNAHLARIMIZI İTİRAF ETTİK!”
“Yâ Rabbi! Kur’ân-ı kerîmde, (İhsân edip doğru söyleyenlerin duâlarını kabûl ederim) buyuruyorsun. Biz, çok günâhlarımızın bulunduğunu itiraf edip, doğruyu söyledik ve tövbe ettik. Bizi affet ve bize yağmur ihsân et!” Biraz sonra yağmur yağmaya başladı.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden biri şöyle:
Bir gün “Yâ Resûlallah! İnsanların en hayırlıları kimlerdir? diye sordular. Buyurdu ki: “Ben ve benim zamanımdaki Müslümanlardır.” “Yâ Resûlallah! Bunlardan sonra kimlerdir?” diye sordular. Buyurdu ki: “İkinci asırda bulunan Müslümanlar.” “Yâ Resûlallah! Onlardan sonra insanların en hayırlıları kimlerdir?” dediler. Buyurdu ki: “Üçüncü asırda bulunan Müslümanlardır.” “Yâ Resûlallah! Bunlardan sonra kimlerdir?” dediler. Buyurdu ki: “Onlardan sonra gelenler, istenmediği halde yemin eden, şâhidlikte bulunan ve yerine getirmedikleri şeyler için teminatta bulunanlardır.”
Bilâl bin Sa’d’ın hikmetli sözlerinden ba’zıları:
AÇIKTAN İŞLENEN GÜNAH!..
“Günâhlar gizli olarak işlenirse bunun zararı, günâhı işleyenleredir. Lâkin açıktan işleniyor ve buna da mâni olunmuyorsa, bunun zararı herkesedir.”
“Allahü teâlâ bize, haramlardan, şüphelilerden, hattâ şüphelilere düşmemek için ihtiyâtlı olup, mubahların çoğundan sakınmayı emrediyor. Biz ise, aşırı derecede dünyâyı sever, ona bağlanırız. Bu ise günâh olarak bize yeter.”
“Sana Allahü teâlânın emirlerini hatırlatan, nasîhat eden bir kardeşin, sana altın hediyye edenden daha hayırlıdır. Böyle bir kardeşini bulduğun zaman (Ey kardeşim! Bende bir kusur var mıdır? Lütfen bana bildir de düzeltmeye çalışayım) demelidir.“
“Bir kimse Müslümanım dediği zaman Allahü teâlâ onun ameline bakmadan bırakmaz. Amel ettiği vakit vera’ına (şüphelilerden sakınmasına) bakar. Vera’ sahibi olunca da niyetine bakar. Niyeti de hâlis (Allah rızâsı için) ise, artık diğer kusurlarını Allahü teâlâ düzeltir.”
.
Kûfe'nin en büyük âlimi...
Ebû İshâk es-Sebîî, Tâbiînin büyüklerindendir. Sebî, Kûfe’de bir mahallenin ismidir. Ebû İshâk, o mahalleden olduğu için bu isim verilmiştir. 33 (m. 653) senesinde Hazreti Osman’ın hilâfeti zamanında doğup, 127 (m. 744) yılında vefât etti...
ÜÇ GÜNDE HATMEDERDİ...
Ebû İshâk hazretleri, zamanında Kûfe’nin en büyük âlimi idi. Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) zamanına yetişti. O’nu hutbe okurken gördü ve dinledi. Arkasında Cum’a namazı kıldı. Gördüğünde Hazreti Ali’nin saçı ve sakalı beyazdı. Yetmiş veya seksen Sahâbe’den (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîf rivâyet etti.
Ebû İshâk hazretleri, Ebû Abdurrahmân Selemî ve Esved bin Yezîd’in huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîmi her üç günde hatmederdi. Geceleri çok ibâdet ederdi. Gündüzleri de oruç tutardı. Çok sâlih bir zât idi.
Ebû İshâk hazretlerinin rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:
Enes bin Mâlik’den rivâyet etti: “Kimin yanında ismim söylenirse, bana salât okusun. Çünkü bana salât okuyana Allahü teâlâ on salât (rahmet) eder.”
Şakik bin Seleme’den rivâyet etti. Resûlullah Efendimize bir kadın geldi. Yanında iki çocuk vardı. Peygamber efendimizden bir şey istedi. Resûlullah Efendimiz ona üç hurma verdi. Kadın çocuklarına birer tane verdi. Çocuklar, bunları yiyip, bitirince annelerine baktılar. Kadın kalan bir hurmayı da ikiye bölüp yarısını birine, yarısını diğerine verdi. Bu manzarayı gören Resûlullah Efendimiz;
“Allahü teâlâ, çocuklarına merhameti sebebiyle, o kadına merhamet etsin” buyurdular.
“SİZİ İHTİYARLAMIŞ GÖRÜYORUM”
İkrime’den rivâyet etti: “Ebû Bekir (radıyallahü anh) Resûlullah Efendimize ‘Yâ Resûlallah! Sizi ihtiyârlamış görüyorum’ deyince, Resûlullah Efendimiz;
(Evet, beni; Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme ve İze-ş-Şems’ü Küvvirat [et-Tekvîr] sûreleri ihtiyârlattı) buyurdular.”
Berâ bin Azîb’den (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Resûlullah Efendimiz yumuşak bir elbise giymişlerdi. Eshâb-ı kirâm, bu elbisenin yumuşaklığını çok beğenmişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz;
(Bu elbisenin yumuşaklığı çok mu hoşunuza gitti? Fakat Sa’d bin Muaz’ın Cennetteki mendilleri, bundan daha iyi ve daha yumuşaktır) buyurdular.”
Ebû İshâk es-Sebiî hazretleri, vefat etmeden bir müddet evvel buyurdu ki:
“İbâdet maksadı dışında fıkıh öğrenenlere, şüphelilerle haramları helâl göstermeye uğraşanlara yazıklar olsun.”
.
Günahı küçük görme!..
Ahmed Âsım Antâkî, evliyânın meşhûrlarındandır. Antakya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Âilesi Antakya eşrâfından olup, îtibâr edilen kimselerdi. 853 (H.239) senesinde vefât etti...
EN FAYDALI KORKU!
Ahmed Âsım Antâkî, Ebû Süleymân-ı Dârânî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. Fudayl bin Iyâd gibi zamânının en büyük velîleri ile görüştü.
Bu mübarek zat, kendisinden nasihat isteyenlere buyurdu ki:
“Ey kardeşlerim! En faydalı korku, insanı günahlardan, Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden alıkoyan, âhiret işlerinin elden çıkması ile üzüntüye sevk eden; kalan ömrü ve son nefesindeki durumu hakkında düşünmeye sevk eden korkudur. En faydalı ümit, sâlih amel yapmayı kolaylaştırandır. Hak olan iş, insanlara adâletle muâmele, insanın kendisi için istemediğini başkaları için de istememesi, kendisinden aşağıda olanın hak olan sözünü kabûl etmesidir. En faydalı, doğru söz, Allahü teâlânın rızâsı için nefsinin ayıplarını kabûl ve tasdik etmektir. En faydalı ihlâs, riyâdan ve gösterişten kurtulmaktır. En faydalı hayâ, hoşuna giden bir şeyi Allahü teâlâdan isteyip, sonra da O’nun rızâsına uygun olmayan işi yapmamaktır. En faydalı şükür, yapılan günahları Allahü teâlânın setredip (gizleyip) hiçbir kuluna bildirmediğini, bilmektir.
En faydalı tevâzu, kibri ve gadabı (kızmayı) giderenidir. En kıymetli söz, hakka uygun olanıdır. En zararlı söz, konuşulmaması daha hayırlı olanıdır. En lüzumlu olan şey, Allahü teâlânın emrettiği farzları, ana-babayı, çoluk çocuğunu gözetip, onların geçimlerini temin edip, Allahü teâlânın emirlerini öğretip kulluk vazîfelerini yerine getirmelerini sağlamaktır. En faydalı ilim, cehâleti, kötülükleri giderip, Allahü teâlânın büyüklüğünü ve yüce kudretini anlamaya, böylece O’na kulluğun bir vazîfesi olduğunu öğretip, âhirete hazırlanmaya vesile olanıdır. En üstün cihad (mücâdele, savaş) hakkı kabûl etmeye alıştırabilmek için, nefsle yapılan mücâdeledir...”
“MAKAM HIRSINA KAPILMA!”
Ahmed Âsım Antâkî hazretleri vefat etmeden bir müddet önce buyurdu ki:
“Âfiyet (sıhhat ve iyi durum) büyük bir nîmettir. Emeli, arzu ve istekleri kısa yapmak lâzımdır. Makam, mevki kapmak için yarış etmek gibi hırs yoktur. İnsanın, hevâ ve arzularına uyması, kendisine büyük bir zulümdür. Farzları yapmak gibi tâat yoktur. Günahı küçük görmek gibi musîbet yoktur.”
.
Dertlere deva tesbih!..
Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî hazretleri, Arabistan Yarımadasının Hadramût bölgesinde yetişen velîlerdendir. Terîm’de doğdu. 1560 (H.968) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri Zenbil Kabristanındadır...
FAKİR BABASIYDI...
Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî, ilim ve fazîlet yönüyle yüksek derece ve güzel ahlâk sâhibiydi. Devlet adamları kendisine çok iltifât ederlerdi. Mal ve mevkiini Müslümanların hizmetine vermişti. İlmiyle amel eden âlimlere çok ikrâm ve ihsânlarda bulunurdu. Fakir, yetim ve kimsesizlere elinde olanları tasadduk edip verirdi. Talebelerini yetiştirmek ve terbiye etmek husûsunda özel ihtisâs sâhibiydi. Onları tatlı dil ve güler yüzle terbiye ederdi.
Şeyh Sâlih Ömer bin Zeyd şöyle nakleder:
“Memleketimden, kendime saâdet yolunu gösterecek bir rehber aramak üzere çıktım. Terîm’e vardığım zaman beni Şeyh Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî’ye götürdüler. O zâtın hizmetinde bulundum, bir müddet sohbetinde kalıp istifâde ettim. Beni kendine o derece bağladığından başkasına gidecek hâlim kalmadı. Hocam devamlı zikir ile meşgûl olur. Bâzan zikrin verdiği hal sebebiyle kendinden geçerdi. Çoğu kere “Allah” dediği zaman elindeki tesbih tanelerinden her biri dört parçaya bölünürdü. O parçalardan birisi bir kimseye isâbet ederse ona elem verirdi. Huzûrunda bulunanlar kırılan parçaları toplarlar, yaraların tedâvîsi için kullanırlardı...
“BU SENİN ZEVCENDİR!..”
Ahmed bin Hüseyin bin Abdullah Ayderûsî’nin pek çok kerâmeti meşhûr olmuştu. Seyyid Ahmed bin Şeyhu’l-Ayderûs babasını ziyâret için Hindistan yolculuğuna çıkacağı sırada Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî’ye vedâ için gelince, söz arasında kızı Fâtıma’nın ismi geçti. Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî ona; “Bu senin zevcendir” buyurdu. Halbuki Fâtıma Hâtun bir başkasıyla evliydi...
Ahmed bin Şeyh Ayderûs Hindistan’a gidip babasını ziyâret etti ve Terîm’e döndü. Kocası vefât etmiş olan Fâtıma Hâtunla evlendi. Böylece Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî’nin kerâmeti ortaya çıktı...
Talebelerinden Sa’îd bin Sâlim bin Şevvaf hocasına; “Benim ölümümün memleketimde olmasını temennî ediyorum” dedi. Ahmed bin Hüseyin Ayderûsî talebesine buyurdu ki: “Sen Mişkâs adı verilen mahaldeki Verdetü Mesic’de vefât edeceksin.” O talebesi, denilen yerde vefât etti.
.
Fas'tan doğan güneş!..
Hazret-i Hasan’ın soyundan yâni şerîflerden olan Ahmed bin İdrîs hazretleri, çok kerâmeti görülen bir velî idi. Onun en büyük kerâmeti uyanık hâlde iken de Resûlullah efendimizi görmesi ve O’ndan şifâhen salevât-ı şerîfeleri öğrenmesiydi. Kendisi şöyle anlatır:
HAZRETİ HIZIR’DAN ÖĞRENDİ
Bir defâsında Resûlullah efendimizi gördüm. Yanında Hızır aleyhisselâm da vardı. Peygamber efendimiz Hızır aleyhisselâma, bana Şâziliyye yolunun dersini (edebini) öğretmesini emrettiler. O da bana Resûlullah’ın huzûrunda nasıl olunacağını öğrettiler. Daha sonra Peygamber efendimiz, Hızır aleyhisselâma sevâbı daha çok olan zikir, salevât ve istigfârları öğretmesini buyurdu. O zaman Hızır aleyhisselâm; “Onlar hangileridir yâ Resûlallah?” diye suâl etti. Peygamber efendimiz; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah fî külli lemhatin ve nefesin adede mâ vese’ahü ilmüllah...” diye üç defâ, sonra da; “Külillâhümme innî es’elüke bi nûr-i vechillah-il-azîm.” Sonra da; “Estagfirullah el-azîm el-kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Gaffâr-üz-zünûb. Yâ zel-celâli vel-ikrâm” diye buyurdular. Sonra da Peygamber efendimiz bana; “Ey Ahmed! Yer ve göğün hazînelerini sana verdim. O da bu zikir, salevât ve istiğfârdır” buyurdular. Çok iltifât ve teveccühlere mazhar oldum.
AZRAİL ALEYHİSSELAMDAN MÜJDE
Ahmed bin İdrîs’in talebelerinden biri, Mekke-i mükerremede vefât etti. Onu Muallâ Kabristanına defnettiler. Defin esnâsında orada bulunan keşf sâhibi bir talebe, Azrâil aleyhisselâmın Cennet’ten bir yaygı ve büyük kandiller getirdiğini ve kabri göz alabildiğine genişlettiğini gördü. Bu hâle gıpta edip; “Keşke, öldüğümde benim için de Rabbim böyle bir ikrâmda bulunsa” dedi. O zaman Azrâil aleyhisselâm; “Sizden her biriniz, Allahü teâlânın sevgili kulu olan hocanız Ahmed bin İdrîs’in devamlı okumuş olduğu salevât-ı şerîfeler bereketiyle böyle ikrâm ve ihsânlara kavuşacaksınız. Bu talebe, vefat ederken hocanızın okuduğu şu salevât-ı şerîfeyi okudu” buyurdu. O büyük salevât da şöyledir: “Allahümme innî es’elüke bi nûri vechillahil azîm. Ellezî melee erkân’el azîm bi kadri azameti zâtillahil azîm fî külli lemhatin ve nefesin adede mâfî ilmillahil azîm salâten dâimeten bi devâmillahil azîm. Ta’zîmen li hakkıke yâ Mevlânâ yâ Muhammed yâ zel hulukil azîm ve sellim aleyhi ve alâ âlihî mislü zâlike vecma’ beynî ve beynehû kemâ. Cema’te beyner’rûh-ı ven-nefsi zâhiren ve bâtınen yakazaten ve menâmen. Vec’alhü yâ Rabbi rûhan lezzâtî min cemî’il vücûhi fid-dünyâ kablel âhira yâ Azîm.”
.
Unutmayan, unutulmaz!..
Alevî bin Muhammed, Yemen’de yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve selem) soyundandır. Evlâd-ı Resul olanlara, İslam dünyasında, her beldede değişik isimler verilmiştir. Anadolu’da Seyyid (Efendi) denilir. Türkistan’da Emir, Yemen ve güney Arabistan’da Alevî (Hazreti Ali’nin soyundan demektir), başka yerlerde Resûlî, Nebevî (peygamber soyundan), Hüseynî (Hüseyin soyundan), Fâtımî (Fâtıma soyundan) ve daha birçok değişik isimler ile çağırılırlar.
ÇOK KERAMETİ GÖRÜLDÜ...
Alevî bin Muhammed, 1752 (H.1116) senesi Zilhicce ayının yirmi üçüncü Cumartesi gecesi Yemen’in Terîm şehrinde doğdu. On beş yaşında âilesiyle birlikte Hindistan’ın güneybatı sâhil beldelerinden Milibar’a hicret etti. Orasını vatan edinip zâhirî ve bâtınî (kalb) ilimlerinde olgunlaştı. Hindistan halkını senelerce irşâd etti. Hak olan doğru yolu gösterdi, îmân bilgilerini aşıladı. Çok kerâmetleri görüldü...
Alevî hazretlerinin bulundukları Milibar’da Tâûn hastalığı görülmüştü. Halk, Seyyid hazretlerine gelip hallerini bildirince;
“İnşâallah selâmet buluruz” diyerek duâ ettiler. Allahü teâlânın izniyle hastalık o beldeden kalktı.
Bir gün Alevî hazretleri ikindi namazını edâ için mescide gitmişti. Orada başka fazîletli kimseler de vardı. Namazdan sonra câmiden çıkarken Milibar köylerinden olan dört kişi, memleketlerindeki bir hastalıktan bahsedince, Alevî hazretleri;
“Memleketlerinize dönün. İnşâallah şifâ bulursunuz” diyerek hastalığın kalkacağını söylediler. Buyurdukları gibi oldu.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanlar dört kısımdır. Birincisi bilir, fakat bildiğini bilmez. Bu kimse uykudadır, onu uyandırmak lâzımdır. İkincisi bilir, bildiğini de bilir. Bu âlimdir ona uyunuz. Üçüncüsü bilmez, fakat bilmediğini bilir. Bunun irşâda, yetiştirilmeye ihtiyâcı vardır. Buna bilmediğini öğretiniz. Dördüncüsü bilmez, bilmediğini de bilmez. Bu câhildir, onu terk ediniz.”
“SEVEN, SEVİLİR”
“Muhabbet edene muhabbet edilir. Seven sevilir. Unutmayan, unutulmaz...”
1844 (H.1260) senesinde Milibar’da vefât etti. Tirnehali şehrinde defnedildi. Kabri üzerine büyük bir türbe binâ edilmiştir. Kabri başında gece gündüz devamlı Kur’ân-ı kerîm okunur. Vefâtından sonra da çok kerâmetleri görülmüştür. Vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“Ömür geçiyor. Gâfil olmayın. Ömrü, Allahü teâlânın zikri ile kıymetlendirin.”
.
Ebû İshâk el-Fezârî
Ebû İshâk el-Fezârî hazretleri, İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Kûfe’de doğdu. Şam’a geldi ve orada hadîs ilmini öğrendi. İmâm-ı Evzâî’nin sohbetlerine devam etti. Beyrut ve civarında bulundu. Sonra Bağdâd’a gitti...
USTURLAB âLETİNİ KEŞFETTİ
Halife Hârun Reşîd Ebû İshâk hazretlerine çok iltifât ve ikrâmlarda bulundu. Bağdâd’da bir müddet kaldıktan sonra, Mopsuestia şehrine yerleşti ve 185 senesinde vefât ederek oraya defnedildi. (Mopsuestia, Adana yakınlarındadır. Türklerin Anadolu’yu fethinden sonra Misis adını almış, zamanımızda Yakapınar olarak değiştirilmiştir.)
İslâm âleminde, namaz vakitlerini anlamaya yarayan “usturlab” âletini ilk yapan ve kullanan zât, Ebû İshâk el-Fezârî hazretleridir.
İmâm-ı Fezârî’den gelen bir rivâyete göre, İmâm-ı Hasen bin Ali’ye (radıyallahü anhüma) soruldu ki:
“Sen Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bulundun. Bize, ondan duyduğun bir şeyi söyle de bereketlenelim.” Hasen (radıyallahü anh) buyurdu ki:
-Resûlullah Efendimizden işittim buyurdu ki: (Seni şüpheye düşüren her şeyi terk et. Çünkü şer, şüphelidir. Hayır ise rahatlıktır, saâdettir.) O’ndan beş vakit namazı ve her namazdan sonra okuduğum şu duâyı da öğrendim: (Yâ Rabbi! Hidayete erdirdiklerinle beraber beni de hidâyete erdir. Âfiyet verdiklerinle beraber bana da âfiyet ver. Yüzlerini hayra çevirdiğin kimselerle beraber benim de yüzümü hayra çevir, ihsân edip, bana verdiğin her şeyi mübârek eyle. Takdîr ettiğin şerlerden beni muhafaza eyle. Sen her şeye hükmedersin. Lâkin sana hiçbir şey hükmedemez. Sana hamd ederim, ta’zîm ederim Allahım.)
“ÇOCUKLARI ÖLDÜRMEYİN!”
Ebû İshâk el-Fezârî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden biri şöyle:
Bir muharebe esnasında, kargaşalıkta müşrik çocuklarından ba’zıları telef olmuştu. Bu durum Peygamber efendimize ulaşınca, “Çocukları öldürmeyin!” diye üç defa tekrarladılar. Bir kimse, “Yâ Resûlallah! Onlar, müşriklerin çocukları değiller mi?” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Sizin en iyileriniz dahi müşriklerin çocukları değiller mi idi? Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra onu anaları, babaları, Yahûdi ve Hristiyan yapar.”
Ebû İshâk el-Fezârî hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
“Bir ni’mete kavuşan kimse (Elhamdülillahi alâ külli hâl) duâsını okursa, o ni’mete şükretmiş olur. Bir musibetle karşılaşınca bu duâyı okursa, o musîbete sabretmiş olur.
.
Kânûnî'nin Sârbânbaşı...
Ahmed Sârbân, Hacı Bayram-ı Velî hazretleri yolunun mensuplarındandır. Tekirdağ’ın Hayrabolu kazasında doğdu. Doğum târihi belli olmayıp, 1545 (H.952)’de yine aynı şehirde vefât etti. Hayrabolu’da adına yaptırılan dergâhın hazîresine defnedildi.
Bir ara yeniçeri ocağında 26. ortayı meydana getiren Deveci ortasına kaydoldu. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın Irakeyn seferine Sârbânbaşı (devecibaşı) olarak katıldığından bu lakapla tanındı. Seferden sonra Bayramiyye yoluna girerek tasavufta yüksek derecelere kavuştu. Talebeler yetiştirdi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“GARİPLERE MERHAMET ET!”
“Gariblere merhamet etmek, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.”
“Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.”
“Arkadaşlık çok ince bir şeydir. Onu korumazsan zarar gelebilir. Dâimâ kızgınlığın zamânında kendine sâhip olarak onu koru ki, sana haksızlık eden gelip, senden özür dilesin. Olan ile yetin. Fazlasını arama. Akadaşının kusuruna bakma.”
Ahmed Sârbân hazretlerinin çok huysuz ve geçimsiz bir hanımı vardı. Ömrünün sonuna kadar onun eziyetlerine katlandı. Efendisini görmeye gelenlere içeriden; “Siz bu heriften ne meded umuyor ve ne hayır bekliyorsunuz. Sizin işiniz yok mu?” diyerek bağırırdı. Vefatına yakın bir gün Şeyhin talebeleri hem bu durumu düşünüyor hem de birbirleriyle şöyle konuşuyorlardı. “Acaba nasıl oluyor da Şeyhimiz böyle bir hanımla yaşayabiliyor, bir arada geçinebiliyor?” Onların bu düşüncelerini anlayan Şeyh hazretleri şu cevâbı verdi:
“İŞTE BU KADAR!..”
“Dostlarım! Allahü teala bize manevi dereceler ihsan ettiyse, bu huysuz hanıma sabrettiğim içindir. Mesele sizin zannettiğiniz gibi değildir. Benim böyle bir kadına tahammül etmem, nefsânî bir hevesten değildir. Bu bizim talebelerimize verdiğimiz bir derstir. Maksat, çirkin huylu insanlarla da iyi geçinmektir. Sizin elinizdeyse nefsinizi içinizden atın bana öyle gelin. İşte bu kadar...” Bunları söyledikten birkaç gün sonra vefât etti. Doğum yeri olan Hayrabolu’da adına yaptırılan dergahının hazîresine defnedildi.
Ahmed Sârbân hazretlerinin hanımı, beyinin kıymetini vefâtından sonra anladı. Şeyh hazretlerinin mezar taşına bir yastık gibi başını koyarak gece-gündüz; “Ah ah! Yazık çok yazık ki, ben senin kadrini, kıymetini bilemedim” diyerek ağlardı...
.
Şekle değil manaya bak!..
Ali Behçet Efendi, Anadolu’da yetişen velîlerdendir. Konya ulemâsından Ebû Bekr Efendinin oğludur. 1727 (H.1140) senesinde doğdu. Karamanlı Abdullah Efendi ve meşhûr âlim Abdüssamed Efendiden icazet aldıktan sonra Bursa’ya, oradan İstanbul’a gitti. Sultan Üçüncü Selîm’in Üsküdar’da ihyâ ettiği Selîmiye Câmii yanındaki dergâhta tefsîr, hadîs, Mesnevî-i Şerîf ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubât’ını okuturdu. Mesnevi’den okuduğu bazı beyitler: “Sen insan bedenini insanın kendisi sanmadasın. Oysa bu beden ruhun elbisesinden başka nedir ki? Hiç insanın değeri giydiği elbiseyle ölçülür mü? Değer ya da değersizlik onun ruhuyla ilgilidir, bedeniyle değil. O halde sen gözünü ten elbisesinden çek de o libasın içindekine dikkat et. Şekle değil manaya bak. Eğer şekilce benzerlik insan olmaya yetseydi iyi de kötü de bir olurdu...”
“GÖNLÜN TERAZİSİ KIRIKTIR!”
“Canlı balık için deniz hayat, kara ise ölümdür. Ama kâğıda bir balık resmi yapsan onun ne denizden haberi olur, ne karadan. Bunların benzerliği sadece şekilden ibarettir. İnsanların kimisi de yalnız kalıp insanıdır. Dışarıdan bakınca onların gözü kulağı, dili dudağı var sanırsın. Gerçekteyse kalıbın burnu yoktur ki iyilikten bir koku alsın, kulağı ve gözü yoktur ki hayırlı sözleri işitsin, güzeli görsün. O gönlün terazisi kırıktır; bu yüzden iyilikle kötülüğün farkını tartamaz...”
“Güneş ortalığı aydınlatmışken mum yakmaya kalkmak ortalığa ‘ben körüm’ diye bağırmaktan başka nedir. Güneşin parlaklığından yarasaya ne fayda. O körlüğü kendine değil güneşe hamletmeye kalkar. Ey vahiy güneşi doğmuşken akıl mumuyla aydınlanmaya kalkan yarasa tabiatlı! Güneşin ışığında kusur yok; kusur senin gözlerinde...”
“TALEP EDENLERDEN OL!”
Ali Behçet Efendinin, vefatına yakın halifesi İbrâhim Hayrânî Efendiye yazdığı mektup şöyledir:
“Benim sevgili, insâniyetli ve iyiliksever oğlum! Göndermiş olduğunuz mektup elimize geçti ve çok memnun olduk. Ey oğlum! Dersimizden uzak olmayasınız. Bir an Allahü teâlâyı anmak, Süleymân aleyhisselâmın mülkünden daha iyidir, ifâdesini hâtırından çıkarmayınız. Oğul, dâimâ talep edenlerden ol. Mübârek gecelerde Allahü teâlâya yalvarıp yakarmayı fazlaca yaparsanız, isâbetli olur. Zîrâ Allahü teâlâ kulunun yalvarmasını sever. Bu, Allah adamlarının yoludur.” Sonra yerine İbrâhim Hayrânî Efendiyi bırakıp 1822 (H.1238) senesinde vefât etti ve Selimiye’deki dergâhın bahçesine defnedildi.
.
Kûfe müftîsi Habîb bin Ebî Sabit
Habîb bin Ebî Sabit hazretleri, İmâm-ı a’zam hazretlerinin hocası Hammâd bin Süleymân’dan önce Kûfe müftîsi idi. Çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan ba’zıları şunlardır:
SABREDEN MÜ’MİNİN FAZİLETİ
“İnsanlar arasına katılıp onların ezalarına uğrayan ve bu ezalara sabreden bir mü’min, insanlar arasına girmeyen, onların eziyetleriyle karşılaşmayan ve bu konuda sabredecek bir mes’elesi bulunmayan kimseden efdaldir, üstündür.”
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında biri öldürülmüştü ve kim tarafından öldürüldüğü bilinmiyordu. Bu durum Peygamberimize arz edildi. Resûlullah Efendimiz Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! Aranızda biri öldürülüyor, fakat katili bilinmiyor. Şayet göktekiler ve yerdekiler, Müslüman birinin öldürülmesi üzerinde toplansalar, şüphesiz hepsi azâb olunur.”
Ali (radıyallahü anh) şöyle bildiriyor: “Resûlullah Efendimiz Bedir harbinde bana ve Hazreti Ebû Bekir’e buyurdu ki: “Sizin ikinizden birinizin sağında Cebrâil aleyhisselâm, diğerinin solunda da Mikâil ve İsrafil aleyhisselâm olmak üzere büyük melekler hazır olup ordunun önünde bulunurlar.”
“Bir Müslüman, Allahü teâlânın emrettiği şekilde abdestini tamamlar ve sonra beş vakit namazını kılarsa, onlar arasındaki günahlarına keffâret olur.”
TÖVBEDEN GELEN KOKU!..
“Kıyâmet gününde tövbe, en güzel bir sûrette ve en güzel bir koku ile getirilir. Kokusunu ancak mü’min olanlar duyar. Kâfirler, (Yazıklar olsun bizlere! Müslümanlar bu güzel kokuyu duyuyorlar da, biz onu duyamıyoruz) derler. Tövbe, kâfirlerle konuşur ve onlara: “Siz beni dünyâda kabûl etseydiniz, şimdi güzel kokuyu duyardınız” der. Kâfir de; “Biz şimdi kabûl ediyoruz?” der. O anda gökten bir melek şöyle nidâ eder: (Dünyâyı ve içinde bulunan altını, gümüşü ve diğer şeyleri getirseniz, sizden tövbe kabûl olunmaz) Tövbe ve melekler, onlardan uzaklaşır. Sonra Cehennemde vazîfeli melekler gelir. Kendisinde güzel koku olan kimseye dokunmazlar. Şayet kötü koku gelirse, onu Cehenneme atarlar.”
Resûlullah Efendimiz Hazreti Ebû Zer’e (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Ey Ebû Zer! İnsanlara müjdele ki, kim (Lâ ilâhe illallah) derse, Cennete girer.”
Habîb bin Ebî Sabit, vefatına yakın buyurdu ki:
“Başını Allah için secdeye koyan kimse, kibirlenmekten (büyüklenmekten) uzak olur.”
.
İlyâs ve Elyesa aleyhisselâm
İlyâs aleyhisselâm, İsrâiloğullarını Allahü teâlâya imâna ve ibâdete çağırdı. Onu dinlemediler, hattâ memleketlerinden kovdular. Ba’l adındaki puta tapmaya ısrarla devâm ettiler. Allahü teâlâ onlar üzerine belâ ve musibet gönderdi. Çeşitli sıkıntılarla cezâlandırıldılar. Yiyecek bulamaz oldular. Sonunda İlyâs aleyhisselâmı bulup, nasihatini dinlediler. İmân ettikleri için, üzerlerinden belâlar ve musibetler kaldırıldı...
KÜFÜRDE ISRAR ETTİLER!..
Bir müddet sonra, tekrar dinden dönüp puta tapmaya ve çeşitli günahları işlemeye başladılar. Küfürde ısrâr edip, imân etmeye bir türlü yanaşmadılar...
İlyâs aleyhisselâm, Allahü teâlânın izniyle Ba’lbek’te yaşayan bu kabile arasından ayrılıp gitti. Başka beldelerde yaşayanları, Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Bu dâvetleri sırasında uğradığı bir belde halkı tarafından çok sevilip, orada kalması istendi. Bunun üzerine bir müddet kaldı. Bu sırada ihtiyar bir kadının evinde misâfir olmuştu. Bu kadın Elyesa aleyhisselâmın annesiydi. Elyesa aleyhisselâm, o sırada genç olup hastaydı. Ona duâ etti, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. İlyâs aleyhisselâmdan sonra Elyesa aleyhisselâm, Allahü teâlâ tarafından peygamber olarak görevlendirildi...
Elyesa aleyhisselâm, İsrâiloğullarının ıslâhı için uğraştı, tebliğ vazifesi yaptı. Azgınlık ve taşkınlıklarını günden güne arttıran bu kavim, Allahü teâlânın kendilerine gönderdiği kitâbın gösterdiği yoldan ayrıldı... Allahü teâla üzerlerine Asûr devletini musallat kıldı. Esir olup zelil ve perişan bir hayat sürmeye başladılar...
“BU İŞE BEN KEFİLİM!..”
Elyesâ aleyhisselâmın eceli gelip vefâtı yaklaşınca Allahü teâlâ rûhunu kabz edeceğini vahiyle bildirdi ve “Mülkünü, İsrâiloğullarından gece sabaha kadar ibâdet eden, namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hüküm edecek birine ver” buyurdu.
Hazreti Elyesâ da, kendisine verilen emri İsrâiloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp: “Bu işe ben kefil olurum, üzerime alırım” dedi. Hazreti Elyesâ, o gence; “Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var, sen otur” dedi. Sonra ikinci defâ aynı teklifi yaptı. O genç, yine “Kefil olurum” dedi. Üçüncü defâ aynı teklif tekrarlanınca cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine Elyesâ aleyhisselâm, onu, yerine halife bıraktı. Bu genç, Bişr idi. Bu sebeple o gence “Zülkifl” lakâbı verildi.
.
İlliyyîndeki ve siccîndeki rûhlar!..
Abdullah Yâfiî, on dördüncü asırda Yemen’de yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyâdandır. 1298 (H.698) senesinde Aden şehrinde doğdu, 1367 (H.768)’de Mekke’de vefât etti...
“KEŞİF VE KERAMET”
İmâm-ı Yâfiî hazretleri bir sohbetinde evliyânın kerâmetiyle ilgili olarak kendisine soru soran talebelerine şöyle buyurdu:
“Allahü teâlânın yardımı ile derim ki, evliyâda kerâmetlerin zuhûru, meydana gelmesi, aklen câiz ve naklen vâkidir. Aklen câiz olması: Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Kerâmetler de, mûcizeler kâbilinden mümkün olan şeylerdir.
Kerâmetlerin vukûu naklen sâbittir; bu husus, Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde ve haberlerde bildirilmiştir. Kur’ân-ı kerîmde, Âl-i İmrân sûresi otuz yedinci âyetinde hazret-i Meryem hakkında meâlen; “Bunun üzerine Rabbi, Meryem’i güzel bir kabûl ile kabûl buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ Peygamberi de ona kefîl (himâyesine me’mur) kıldı. Zekeriyyâ ne zaman Meryem’in bulunduğu mihrâba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. [Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?] dedi. O da; [Bu, Allah tarafından gönderiliyor. Şüphe yok ki, Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır] dedi” buyurulmuştur. Zekeriyyâ aleyhisselâm, yazın hazret-i Meryem’in yanında kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi buluyordu. Yine Kur’ân-ı kerîmde, Meryem sûresi yirmi beşinci âyetinde hazret-i Meryem hakkında meâlen; “Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş tâze hurmalar dökülsün” buyurulmuştur. Bu tâze hurma, zamânının dışında oluyordu.
Yine Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğlu Mûsâ’yı Nil Nehrine bir sepet içinde bırakması ilhâm olunmuştur. Ayrıca Eshâb-ı Kehf’in kıssası, köpeğin onlarla konuşması gibi hayret verici hâdiseler ve daha başkaları, kerâmetlerin naklen delilidir. Bütün buraya kadar zikredilenler, peygamber değil velîlerdendir.”
RÛH VE CESET BİRLİKTE!..
İmâm-ı Yâfiî hazretleri vefatına yakın günlerde bir sohbetinde buyurdu ki:
“Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Ölülerin illiyyîndeki veya siccîndeki rûhları, ara sıra, yâni Allahü teâlâ dileyince, mezarlarındaki cesetlerine iâde olunurlar. En çok cumâ geceleri böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nîmetlere kavuşur. Azap görecekler, azâb olurlar. Rûhlar, illiyyînde veya siccînde iken ceset olmaksızın da, nîmetlenir ve azap çekerler. Kabirde ise, rûh ve ceset birlikte nîmetlenir. Yâhut azaplanır.”
.
İlimlerin en faydalısı...
Abdurrahmân bin Mehdî hazretleri, evliyanın büyüklerinden ve hadîs âlimlerindendir. 752 (H.135) senesinde Basra’da doğdu. 813 (H.198) senesinde aynı yerde vefât etti. Tahsîline Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekle başladı. Sonra devrin büyük âlimlerinin vaaz meclislerine devâm etti...
“İLMİ GİZLEMEYİNİZ!..”
Bu mübarek zat, insanlara sık sık nasîhatlerde bulunur ve buyururdu ki:
“İlim husûsunda birbirinize faydalı olunuz. Birbirinizden ilmi gizlemeyiniz. (İlimdeki hıyânet, maldaki hıyânetten daha kötüdür) hadîs-i şerîfini kendinize rehber edininiz.”
“Bir kimse, ilim bakımından kendinden üstün bir kimse ile karşılaşınca, bunu fırsat ve ganîmet bilmelidir. Çünkü onun ilminden istifâde eder. Kendi dengi birisi ile karşılaşınca, onunla müzâkere eder ve birbirlerinden faydalanırlar. Kendisinden aşağı bir kimse ile karşılaşınca, ona tevâzu gösterir ve bir şeyler öğretir. Her işittiğini söyleyen, istisnâî ve şâz (kaide dışı) meselelere göre konuşup anlatan kimseler, ilimde yüksek mertebeye erişemezler.”
“Ehl-i sünnet vel-cemaat îtikâdına sarıl. Ehl-i bid’at ile oturup kalkma. Onların yanına gitmek, onlara kıymet vermek olur.”
“Müminde, küfürden sonra, yalandan daha kötü bir haslet yoktur. Çünkü yalan en şiddetli nifak alâmetidir.”
“Nefsinin ayıplarını, kusurlarını görmeyen kimse, azıp doğru yoldan ayrılır.”
“Dünyâda haram, günah olan işlerle meşgûl olan kimseler, herkesin yanında zelîl olur, aşağılanır.”
“İlimlerin en faydalısı, kulluk vazîfesi ile ilgili hükümleri öğrenmektir. Ve yine ilimlerin en yükseği tevhîd ilmi olup, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgileri öğrenmektir.”
“TÂLİB, KİMSEYE YÜK OLMAZ”
“Müminin dünyâya bakışı öyledir ki, dünyâdaki zevk ve sefâya bakar, arkasında Cehennem’i görür. Meşakkate, hizmete bakar, arkasında Cennet’i görür. Yâni müminin nazarı dünyâya takılmaz.”
“Bu işin (âhiret yolculuğunun) mihveri Allah’ın muhabbetidir.”
“Seni Mevlâdan alıkoydu ise, dünyâ bir çöp de olsa dünyâdır.”
“İslâmiyet baştan başa mes’ûliyet ve mükellefiyettir. Ondan kaçamayız.”
“Tâlib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kimsedir.”
Abdurrahmân bin Mehdî hazretleri zaman zaman; “Kabrinde mü’min olarak yatana gıpta ederim, onun gibi olmak isterim” derdi. Vefat edeceği zaman da böyle söyleyerek son nefesini verdi
.
Kabir ehlinden istifâde!..
Abdülhakîm-i Siyalkûtî hazretleri, Hindistan velîlerinden ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 1657 (H.1067) senesinde Hindistan’ın Siyalkût şehrinde vefât etti... Bu mübarek zat, İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile Mevlânâ Kemâleddîn-i Kişmîrî’nin derslerinde bulundu. Fıkıh, kelâm ve daha birçok naklî ilimlerde yüksek derecelere kavuştu... “BU SEVGİLİ KULUNUN HATIRINA”
Abdülhakîm-i Siyalkûtî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce kabir ziyâreti hakkında bir soru sorulunca buyurdu ki:
“Çok kimse kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. ‘Ölü yardım yapamaz’ diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. ‘Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hâtırı ve hürmeti için bana da ver’ demektedir. Yâhut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek; ‘Ey Allahın velîsi, bana şefâat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsân etmesi için vâsıta ol’ demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesîledir, sebeptir. O da fânîdir, hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’tan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehâb olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lâzımdır...
Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır...
“ÂRİFLERE DİL UZATILMAZ!”
Evet bir câhil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, cezâ da vermelidir. Fakat bunu ileri sürerek, İslâm âlimlerine, âriflere dil uzatılmaz. Çünkü, Resûlullah efendimiz kabir ziyâret ederken, mevtâya selâm verirdi. Mevtâdan bir şey istemeyi hiç yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman bilir ve inanır.”
Avâmın ve havâsın tövbesi
Ali el-Masîsî, Şam evliyâsındandır. Masisâ kasabasında dünyaya geldi. İbrâhim Edhem hazretleriyle görüşüp sohbetlerinde bulundu. Bilhassa hadîs ilminde güvenilir bir âlim olarak anılır. Kendisinden birçok zât, hadîs-i şerîf rivâyet etti...
“BİD’AT EHLİ İLE OTURMA!”
Bu mübarek zatın çok kerametleri görülmüştür. Çok ibâdet ederdi. Gece yatağını hazırladıkları vakit, yalnız kalınca;
“Ey yatak! Sen rahat ve hoş bir şeysin. Ama ben senin üzerinde yatmam!” dedikten sonra, sabaha kadar ibâdet ederdi.
Buyurdu ki: “Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur. Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak, eğer şer görürse onu örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamaktır. Mîdenin şükrü, ilim ve hilm ile dolu olmak; ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir. Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur.”
“Bid’at ehli ile oturana, hikmet verilmez. Bid’at ehli ile oturanın üzerine lânet inmesinden korkarım. Kim bid’at ehlini severse, Allahü teâlâ onun amelini yok eder ve kalbinden İslâm nûrunu çıkarır.”
“Tövbe iki çeşittir. Biri avâmın tövbesi, biri de seçilmişlerin tövbesidir. Avâmın tövbesi günâhlardan tövbedir. Seçil-mişlerin tövbesi gafletten tövbedir. Avâm ile havâsın, seçilmişlerin tövbelerinde fark vardır. Avâm, günahlardan ve kötülüklerden tövbe eder. Havâs ise bunları zâten işlemez. Fakat onların tövbesi yanılmaktan, gaflete düşmekten ve yaptığı ibâdet ve tâatı sebebiyle kendini beğenme korkusundan tövbedir.
“ÖYLE ÜMİTLİ OL Kİ!..”
“Ey Âdemoğlu! Allahü teâlânın rahmetinden öyle ümitli ol ki, bu ümidin seni, Allahü teâlânın mekrinden emin kılmasın. Eğer bundan emin olursan, günâhları işler, Allahü teâlânın gazâbına uğrarsın. Yine Allahü teâlâdan öyle kork ki, bu korku O’nun rahmetinden ümidini kestirmesin. Ne kadar günahkâr olursan ol, yine de Allahü teâlânın rahmet ve merhametinden ümidli ol. Tövbe ederek Allah’a dön. Günâhı çok yapıyorsunuz. Halbuki istiğfârı çok yapmalısınız. Çünkü, insan âhirette, amel defterinde iki satır arasında istiğfâr görünce çok sevinir.”
Ali el-Masîsî hazretleri, hayâtının sonlarına doğru; “Kırk yıldır beni üzen tek şey, sabahın olmasıdır” buyurdu. O, gece ibâdetine doyamadan sabah oluyordu. 822 (H.207) yılında Masisa’da vefât etti. Oraya defnedildi.
.
Adadaki putperest!..
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri, Tebe-i tâbiînden olup, Basra’da yaşamıştır. 805 (H. 189) senesinde vefât etmiştir. Kıymetli nasihatleri vardır...
“SİZ KİME TAPARSINIZ?”
Abdülvâhid bin Zeyd, bizzat yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır:
Bir defâsında deniz yolculuğuna çıkmıştık. Bindiğimiz gemi fırtınaya tutuldu. Sonunda dalgalar bizi bir adaya sürükledi. İnip dolaşmaya başladık. Puta tapan bir adama rastladım. “Neden bu puta tapıyorsun. Bu ne fayda ne de zarar verir!” dedim.
“Siz kime taparsınız?” diye sorunca; “Her şeyi yaratan, her şeye kâdir olan Allahü teâlâya ibâdet ederiz” dedim. “Bunu size kim bildirdi?” dedi,
“Allahü teâlâ bize kerîm bir peygamber gönderdi, o bildirdi” dedim.
“O peygamber nerededir?” dedi, “Bize Allahü teâlânın gönderdiği dîni bildirip, tebliğ vazîfesini tamamladıktan sonra vefât etti. Allahü teâlâya kavuştu” dedim.
“Ondan hiçbir alâmet kaldı mı?” dedi, “Evet O, Allahü teâlâdan bir kitap getirdi. Bizim yanımızdadır” dedim. Aramızda geçen bu konuşmadan sonra:
“O kitâbı bana gösterin” deyince Kur’ân-ı kerîmi ona gösterdim. “Ben bunu okumasını bilmiyorum” dedi. Sonra açıp bir sûre okudum. Ben okudukça o ağladı. Sûreyi bitirince; “Lâyık olan şudur ki, kimse bu kelâmın sâhibine âsi olmasın!” diyerek hemen Müslüman oldu...
Ona Kur’ân-ı kerîmden birkaç sûreyi ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrettik.
O gece yatsı namazını kıldık. Yatma zamânı gelince O yatmadı ve sabaha kadar ibâdet etti. Talebelerime; “Bu yeni Müslüman oldu. Aramızda biraz para toplayıp verelim de sıkıntı çekmesin” dedim. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir?” dedi. “Bunu al, kendine nafaka alırsın, sıkıntı çekmezsin” dedim. “La ilâhe illallah. Ben daha önce bu adada iken, puta tapardım. Allahü teâlâyı bilmezdim, fakat O beni zayi etmedi, korudu. Şimdi ise O’nu tanıyorum. Beni hiç zâyi eder mi?” dedi...
“ÂHİRET SAADETİ NE GÜZELDİR”
Üç gün sonra onun hastalanıp yatağa düştüğünü haber aldım. Hemen yanına koştum. “Bir isteğin var mıdır?” dedim. Benim ihtiyâcımı, her ihtiyacı gideren Allahü teâlâ karşıladı” dedi.
Bu görüşmemizden bir gün sonra da vefât etti. O gece onu rüyâmda bir bahçe içinde gördüm. Yanında da bir hûri vardı. Meâlen; “... Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: Sabrettiğiniz için, size selâm olsun! Âhiret saâdeti ne güzeldir!” (Ra’d sûresi: 23-24) buyrulan âyet-i kerîmeyi okuyordu...
.
İlk konak beşik, son konak kabirdir
Ahıskalı Abdullah Efendi, Anadolu evliyâsındandır. 1733 (H. 1146) senesinde Ahıska’nın Özgür nâhiyesine bağlı Urpala köyünde dünyâya geldi. Ahıska şimdi Gürcistan’da olup, o zamanlar Osmanlı memleketi idi...
EN KIYMETLİ SERMAYE...
Mısır ve Şam’da tahsilini tamamlayıp, 1761 senesinde İstanbul’a gelen Abdullah Efendi, bir taraftan öğrendiği yüksek ilimleri ilim âşıklarına öğretmeye, bir taraftan da kıymetli ve faydalı eserler telif etmeye başladı. Ayasofya medresesinde ders verdi. Bir ara Hacca giderek bir müddet mukaddes topraklarda kaldı, sonra tekrar İstanbul’a döndü. 1813 (H. 1228) senesinde Üsküdar’da vefât etti. Karacaahmed mezarlığının Söğütlüçeşme tarafında medfûndur. Vefatından kısa bir zaman önce talebelerine şöyle buyurdu:
“Şunu iyi bilin ki, insanlar bu âlemde yolculuk hâlindedirler. Onların ilk konakları beşik, sonuncusu ise kabirdir. Hakîkî vatan, ya Cennet veya Cehennem’dir. İnsanın ömrü, sefer mesâfesini teşkil eder. Yıllar konak yerleri, aylar fersahlar, günler kilometreler, nefesler metrelerdir. Yapmış olduğu iyilik, tâat ve ibâdetler azığıdır. Ömrünün en kıymetli sermâyesi vakitleridir. Şehveti ve şehevî arzuları, yolunu kesen eşkıyâdır. Kazancı ve kârı; Cennet’i ve oradaki ebedî nîmetleri elde etmek, Allahü teâlânın rızâsına ve cemâline mazhar olmaktır. Zarar ise; Cehennem’de çeşitli azaplara mâruz kalmak, Allahü teâlânın rahmet ve cemâlinden uzaklaşmaktır. Kim hesapsız Cennet’e girmek isterse, vakitlerini Allahü teâlânın beğendiği şeylerle geçirsin. Kim âhirette, hasenât kefesinin ağır gelmesini isterse, vakitlerinin çoğunu ibâdet ve tâatla geçirsin. Kim sâlih bir amel işler, sonra da günâh işlerse, onun durumu tehlikelidir. Fakat ümit kesilmiş de değildir. Af, Allahü teâlânın keremindendir. Umulur ki, Allahü teâlâ onu affeder...”
İLİM ÖĞRENMENİN FAZÎLETİ
“İnsan niyetini düzeltemese de, ilim öğrenmek, terk etmekten daha fazîletlidir. Çünkü ilim öğrenince, o ilmin onun niyetini düzeltmesi umulur. Mücâhid rahmetullahi aleyh buyurdu ki: ‘Biz ilim öğrenirken niyetimiz tam olarak düzgün değildi. Sonra Allahü teâlâ bize niyetimizi düzeltmeyi nasîb etti.’ Yine bâzı âlimler şöyle buyurdu: Biz ilk önce ilmi Allah rızâsını niyet ederek öğrenmedik. Fakat ilim bu hâlimizi kabûl etmedi. Onu, Allah için öğrenmemize vesîle oldu.”
.
Âlimin ölümü, büyük musîbettir
|
Ahmed bin Muhammed Hânî el-Esrem, hadîs hâfızı, büyük velî ve âlimlerdendir. 873 (H.260) târihinden sonra vefât etti. Ahmed bin Hanbel’in talebesidir. Ondan çok meseleler nakletti. Bunları mevzularına göre yazdı. Talebelerine yaptığı nasihatlerinde buyurdu ki:
|
“KEFARET OLMASI İÇİN..”
“Hocam Ahmed bin Hanbel’in, meclisten kalktığı zaman ‘Sübhânekellahümme ve bihamdike...’ dediğini işitir, devâmını anlayamazdım. Sadece dudaklarının hareketini görürdüm. Fakat zannediyorum, mecliste yapılan hatâlara kefâret olması için Resûlullah efendimizden rivayet edilen şu mübârek sözleri söylüyordu:
(Sübhânekellahümme ve bihamdike, eşhedü enlâ ilâhe illâ ente, estagfirüke ve etûbu ileyke.)”
Ahmed el-Esrem sohbetlerinde büyüklerden bahseder, insanların istifade etmesi için nakiller yapardı. Şöyle nakletmiştir:
“Abdullah ibni Mes’ûd buyurdu: Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine tâbi olunuz. Resûlullah efendimizin zamânında ve onun dört halîfesi zamanlarında bulunmayıp, dinde sonradan meydana çıkarılan ve ibâdet olarak yapılan, her türlü söz, iş ve usûl olan bid’atleri yapmayınız. Her bid’at, dalâlet ve sapıklıktır.”
Ebû Mûsâ: “Allahü teâlânın ilim verdiği kimse, onu, insanlara öğretsin. Fakat, bilmediği şeyi söylemekten sakınsın. Yoksa, kendisini ilgilendirmeyen bir şeye karışmış olur, dinden çıkar.”
Rebî bin Haysem: “Kişi bilmediği halde bu haramdır, bu menedilmiştir demekten sakınsın. O zaman Allahü teâlâ ona, ‘yalan söyledin’ buyurur.”
“FAZLA SÖZDE FİTNE VARDIR”
Ahmed bin Muhammed Hânî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce bir zâta yazdığı mektupta şöyle demiştir:
“Allahü teâlâ bizi ve sizi her türlü tehlikeden, her çeşit şüpheden muhâfaza buyursun. Yine bize ve size, geçen büyüklerimizin ve âlimlerimizin yolunda gitmek nasîb eylesin. Dâimâ Allahü teâlânın nîmetleri içerisindeyiz. Allahü teâlâdan, bu nîmetlerini daha da artırmasını, rızâsına kavuşmamız için bize yardımını dileriz. Fazla sözde fitne vardır. Sükûtta genişlik ve rahatlık vardır. Kişi ihtiyâcına göre konuşmalıdır.
Âlimin ölümü, büyük bir musîbettir. Şeytan ve onun yardımcıları, Allahü teâlânın ve Müslümanların düşmanlarıdır. Şeytan ve yardımcıları, Müslümanlar için birçok fitneler hazırlarlar. Maksatlarına erişebilmek için âlimlerin yok olmasını beklerler. Çünkü, âlim, onların bâtıl işlerine ve yardımcılarına mâni olmaktadır.”
.
Dünyanın oğulları!..
Ebû Abdullah Cavpâre, Mısır’da yaşamış evliyânın büyüklerindendir. Aslen İranlı idi. “Sofî” lakabıyla tanındı. Doğum ve vefât târihleri ve yerleri bilinmemektedir. Dördüncü asrın ortalarında vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“KİM TEVEKKÜL EDERSE”
“Tevekkül, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem hâli; kesb, çalışıp kazanmak da, O’nun sünnetidir. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allahü teâlâ onun kalbini hikmet nûruyla doldurur. Allahü teâlâ her istediğinde ona kâfi gelir, onu sevdiği her şeye kavuşturur.”
“Yalancı kerem sâhibi, riyâkâr huylu olan kimselerle dostluk etmekten kendini uzak tut ve hakîkî dostlar olan Allah adamlarıyla berâber yaşa. Eğer kerem sâhibi gibi görünen kimselerle berâber bulunursan, hakîkî dostlardan uzaklaşır, onlarla ülfet, yakınlık ve muhabbeti kesersin. Eğer riyâkâr, kötü huylu kimselerden usanır, dostluğunu kesersen; helâk olmaktan kurtulur, yüksek makamlara ulaştırılırsın. Bu hal sende hâsıl olduğu zaman, senin için büyük bir kıymet de hâsıl olur ve sen kıymetlenirsin (çünkü, Allahü teâlânın velî kulları, hakîkî dostlarıyla berâber bulunanlar, bir gün onlardan olurlar).”
“Minnet sâhibinin ihtiyâcını görmek, dostluğun anahtarıdır.”
“Kişinin aklı, hilmi ve yumuşaklığı, cömertliği, ayıplarını örter. Her hâlinde doğru olması, onu kuvvetli kılar.”
“Allahü teâlâ bir kimseye iyilik ile muâmele ederse, ondan kerâmetler zuhûr eder.”
“Kalpten riyâ hastalığı, ihlâs; yalan hastalığı ise, doğruluk nûru ile giderilip tedâvî olunur. Kim nefsinin arzu ve isteklerine muhâlefet eder karşı çıkarsa, Allahü teâlâ onu, ünsiyet, dostluk ve muhabbet makâmına kavuşturur.”
“VELÎ NASIL TANINIR?”
Kendisine; “Velî halk içinde nasıl tanınır? Alâmetleri nelerdir?” diye sorulunca, evliyânın, Allahü teâlânın dostlarının alâmetlerini şöyle bildirdi: “Velî, dilinin çok tatlı olması, ahlâkının güzel olması, özür dileyenlerin özrünü kabûl etmesi, ister iyi ister kötü olsun, bütün mahlûkâta tam bir şefkat ve merhametle, acımasıyla anlaşılır.”
Ebû Abdullah Cavpâre, vefatına yakın buyurdu ki: “Dünyanın oğullarına (dünyâ malı, mevkii, şan, şöhret, para, çocuk vs.) karşı zâhid olmak, onlara kıymet vermeyip terk etmek; akıllı kişinin şânındandır. Çünkü onlar kendisini meşgûl eder, Allahü teâlâyı zikirden alıkor. Kendisi, din ve dünyâ işlerinin düzgün olmasını istediği halde, dünyâ oğulları öyle değildir.”
.
Kurtuluşun alâmeti!..
Ebû Abdullah el-Hâkan, Bağdât evliyâsının büyüklerindenir. İsminden Türk asıllı olduğu anlaşılmaktadır. Bağdât’ta yerleşti. Zamânının büyüklerinden ders aldı. Ebû Abdullah bin Hafif’le sohbet etti. 892 (H. 279) yılında vefât etti...
“O MÜMİNLER Kİ!..”
Bu mübarek zat, dünyâya hiç kıymet vermez, eline geçeni fakirlere dağıtırdı. İnsanlardan bir şey istemez, hâcet ve ihtiyâcını Allahü teâlâdan beklerdi. Bir gün, sohbeti sırasında namazın mâhiyeti ve huşû içerisinde bulunmanın önemini bildirerek şöyle buyurdu:
“Namazda huşû, namaz kılanın kurtuluşunun alâmetidir. Nitekim Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresi başında; “Muhakkak ki, müminler kurtuluşa erdiler. O müminler ki, namazlarında huşû (tevâzu ve korku) sâhipleridir” buyurmaktadır. Peygamber efendimiz de buyurdu ki: “Bir Müslüman doğru olarak ve huşû ile iki rekat namaz kılınca, geçmiş günahları affolur.” Yâni, Allahü teâlâ onun küçük günahlarının hepsini affeder. Huşûu terk etmek ise, münâfıklık alâmetidir ve kalbin harâb olmasıdır. Nitekim Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresi 117. âyetinde meâlen; “Gerçek şudur ki: Allah’tan başkasına tapınan kâfirler, felâha, kurtuluşa kavuşamazlar” buyurmaktadır.
Namazda huşû ve hudû: Bütün âzâların hareketsiz kalıp tevâzu hâlinde bulunması ve kalbin de Allahü teâlâdan korku üzere olması demektir. Hadîs-i şerîfte; “Kalbin hazır olmadığı namaza Allahü teâlâ bakmaz” buyruluyor.
“NAMAZA DİKKAT EDİN!..”
Bir mümin, namazını güzel kılar, rükû ve secdelerini tamam yaparsa, namaz sevinir ve nûrlu olur. Melekler, o namazı göğe çıkarır. O namaz, namazı kılmış olana, iyi duâ eder ve sen beni kusurlu olmaktan koruduğun gibi, Allahü teâlâ da, seni muhâfaza etsin, der. Namaz güzel kılınmazsa, siyah olur. Melekler o namazdan iğrenir. Göğe götürmezler. O namaz, kılmış olana, fenâ duâ eder. “Sen beni zâyi eylediğin, kötü hâle soktuğun gibi, Allahü teâlâ da seni zâyi eylesin” der.
O halde, namazları tamam kılmaya çalışmalı, tâdîl-i erkânı yapmalı, rükûu, secdeleri, kavmeyi yâni rükûdan kalkıp dikilmeyi ve celseyi yâni iki secde arasında oturmayı iyi yapmalıdır. Başkalarının da kusurlarını görünce söylemelidir. Din kardeşlerinin namazlarını tamam kılmalarına yardım etmelidir. Tumânînet ve tâdîl-i erkânın yapılmasına çığır açmalıdır.”
Ebû Abdullah el-Hâkan hazretliru, vefat ederken de yanındakilere namazın ehemmiyetini hatırlattı ve “Aman! Namaza dikkat edin” buyurdu.
.
Cömertlik ve cimrilik...
Ali bin Abdullah bin Abbas, Tâbiînin büyüklerindir. Eshâb-ı kiramın fakihlerinden Abdullah ibn-i Abbas (radıyallahü anhüma) hazretlerinin oğludur. Dedesi, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve selem) amcacı Abbas’dır (radıyallahü anh). 660 (H.40) senesinde doğdu. Hazret-i Ali onu kucağına aldı ve; “İsmini Ali, künyesini Ebü’l-Hasan koydum!” buyurdu. 736 (H.118) senesinde Suriye hac yolu üzerindeki Humeyme şehrinde vefât etti...
“KİM, BİRİNİ TESELLİ EDERSE...”
Ali bin Abdullah babasından, Ebû Hüreyre, Abdullah ibni Ömer ve Ebû Saîd-i Hudrî’den pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları:
“Kim müsibete uğramış birini teselli ederse, onun o dert sebebiyle kazandığı sevap kadar sevap kazanır.”
“Kişi malı, hanımı ve çocuğuyla imtihan edilir.”
“Daha vakti var, ileride yaparım, demek, şeytanın mü’minlerin kalplerine bıraktığı bir vesvesedir.”
“Yağmurların çoğalıp bitkilerin (ürünlerin) az, Kur’an okuyanların çok olup dini bilenlerin az, idarecilerin sayısının artıp, güven duyulanların ise kıt olması kıyametin yaklaştığının delillerindendir.”
“Ümmetimin bana en yakın olanları, bana en çok salevat getirenleridir.”
“Birbirinize karşı mütevazı olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin.”
“Allah, bir mesleği olup mesleğinde maharetli ve uzman olan kulunu sever.”
“İYİLİK YAP, KÖTÜLÜKTEN SAKIN”
“İyiliği yap, kötülükten de sakın. Yanlarından kalktığında, halkın senin hakkında söylemelerinden hoşlanacağın şeyleri gözet ve onları yerine getir. Yanlarından kalktığında halkın senin hakkında söylemelerinden hoşlanmayacağın şeylere ise, dikkat et ve onları yapmaktan da sakın.”
“Verdiği rızıklarla beslediği için, Allahü teâlâyı seviniz. Allahü teâlâyı sevdiğiniz için beni seviniz. Beni sevdiğiniz için, Ehl-i beytimi seviniz.”
“Cömert, malında olan Allah’ın haklarını ödeyendir. Cimri, malındaki Allah’ın haklarını yerine getirmeyen; Rabbinin verdiğinden, Rabbine karşı nekeslik (cimrilik) edendir.”
Vefat etmesine yakın en son şu hadis-i şerifi okudu:
“Kim istiğfâra iyi sarılırsa, Allahü teâlâ, onu her türlü keder ve sıkıntıda bir ferahlık ve rahatlık, darlık zamânında ise, çıkış ihsân eder. Onu, kendisine yetecek şekilde rızıklandırır.”
.
Sâdece dil ile tövbe etmek!
Ebû Abdullah Seczî, dokuzuncu asırda (hicrî üçüncü asırda) Horasan diyârında yetişen velîlerdendir. Horasan’ın Sicistan veya Secz şehrindendir. Evliyânın büyüklerinden Ebû Hafs Haddâd ve Abdullah bin Menâzil ile görüşüp, sohbet etmiştir...
|
“BENİM İÇİN HAYIR OLUR!”
Ebû Abdullah Seczî, dünyâya ve dünyâ malına aslâ düşkünlük göstermezdi. Tasavvufta yüksek hallere gark olmuştu... Bir gün sevenlerinden biri; “Bir dinar param var onu sana vermek istiyorum. Ne dersiniz?” deyince; “Eğer onu bana verecek olursan senin için iyi olur. Vermezsen benim için hayır olur. Sen bilirsin” diye cevap verdi.
“Neden sofîler gibi hırka giymiyorsun?” diye sorulunca; “Hırka giymek fütüvvet sâhibi yiğit kimselere yakışır. Fütüvvet ehlinden olmayan kimselerin böyle şeyler giymesi nifak alâmetidir. Fütüvvet yükünün altına girmeden, fütüvvet ehli gibi gözükmek yakışmaz” dedi. “Peki o halde fütüvvet nedir?” diye sorulunca; “Fütüvvet, kendini kusurlu, insanları mâzur görmektir. Kendini noksan, başkalarını tam görmektir. İnsanların iyisi olsun kötüsü olsun hepsine merhamet ve şefkat nazarıyla bakmaktır. Fütüvvetin en yüksek derecesi ise hiçbir zaman halk seni Hak’tan alıkoymaması, perde olmamasıdır.” buyurdu.
Talebelerine ve dostlarına en faydalı işin sâlih kimselerle, iyi insanlarla görüşüp sohbet etmek, arkadaşlık kurmak olduğunu söylerdi. Ahlâk ve davranış bakımından sâlih, iyi kimselere uymak lâzım olduğunu önemle tavsiye ederdi. Ayrıca velîlerin kabirlerini ziyâreti, arkadaş ve dostlara hizmeti tavsiye ederdi. Kendi günahlarının tamâmen bağışlandığına kanâat getirmeyen kimsenin herhangi bir günahı sebebiyle başkasını kınamasını doğru bulmazdı. Kişinin ise kendi günahlarının tamâmen bağışlandığını bilemeyeceğine göre, başkalarını kınama husûsunda hiç konuşmaması gerektiğini belirtirdi.
“EVLİYÂNIN ALÂMETİ ÜÇTÜR”
Buyurdu ki: “Evliyânın alâmeti üçtür: Birincisi, derecesi yükseldikçe, tevâzusu, alçak gönüllülüğü artar. İkincisi, elinde imkân bulunduğu halde dünyâya değer vermez, düşkün olmaz. Üçüncüsü, intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı davranarak intikam almaz.”
Ebû Abdullah Seczî hazretleri vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Âzâlarıyla ve kalbiyle günâh işleyip de, sâdece dili ile tövbe eden, âzâsını ve kalbini günahlardan uzak tutmayan kimse ne kötü kuldur.”
|
| |
Toplam Görüntülenme: 1260
.
Meşhurların Son Sözleri
Ahmed Raûfî hazretleri, İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden ve seyyiddir. 1653 (H.1063) senesinde İstanbul’da doğdu. Asrının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Sultan Üçüncü Osman kendisini sık sık ziyâret edip duâsını alırdı...
“SUSMAK HİKMETTİR!”
Ahmed Raûfî, çok konuşmasını, lüzumsuz söz söylemesini sevmezdi. Bu hususla ilgili olarak şunları naklederdi:
“Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Susmak hikmettir. Onu yapan azdır. Hikmet insanı cehâletten ve sefâhatten koruyan faydalı bir şeydir.) Hazreti Ebû Bekir, kendisini konuşmaktan menetmesi için ağzına taş koyardı. Dilin tehlikesi büyüktür. Âfeti çoktur. Susmakla bunlardan kurtulunur. Lokman Hakim oğluna dedi ki: ‘Konuşmak gümüş ise susmak altındır.’ Hadîs-i şerîfte; (Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanan ya hayır söylesin yâhut sussun) buyuruldu...”
“Sâlih müslümanlar, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet ve belâlara sabrederler, aza kanâat ederler. Allahü teâlâdan başkasından korkmazlar ve kimseden bir şey beklemezler. Ancak Allahü teâlâdan isterler. İnsana, yüksek makamları veren, aşağı düşüren azîz ve zelîl edenin Allahü teâlâ olduğunu bilirler. Sâlih Müslümanlar, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine tam uyarlar. Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar. Öfkelerini tutarlar, şehvetlerini yenerler. Nefslerinin arzularını yapmazlar. Allahü teâlâyı unutturacak bütün engelleri ortadan kaldırarak, hep O’nunla berâber olmaya bakarlar. Böylece nefslerini al-çaltıp, ruhlarını yükseltirler.
“NEFSE EN ZOR GELEN ŞEY!..”
Nefse, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine rızâ göstermek kadar zor gelen bir şey yoktur. Çünkü, kadere râzı olmak, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğmek, nefsin isteklerine zıttır. Nefs bunları istemez. Saâdete kavuşmak, nefsin rızâsını terk edip, Allahü teâlânın rızâsına koşmakla mümkündür. Saâdete kavuşanlara müjdeler olsun.”
Ahmed Raûfî hazretleri, 1757 (H.1171) senesinde Üsküdar’da vefât etti ve Koca Sinan Paşa Câmii bahçesine defnedildi. Vefat etmeden evvel buyurdu ki: “Bilgisizlik ölümdür. Allahü teâlâ ilim verdikçe canlanma başlar. Her bilgi bir vebâldir. Bu vebâlden kurtulmak amel etmekle mümkün olur. Her amel fayda vermez. Fayda vermesi Allahü teâlâ için yapılmaya bağlıdır. İhlâs elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.”
.
Kâdı Alâeddîn Konevî
Alâeddîn Konevî hazretleri, evliyânın büyüklerinden ve fıkıh, kelâm, tefsîr, usûl ve edebiyât âlimidir. 1270 (H.668) senesinde Konya’da doğdu. 1328 (H.728)’de Şam’da kâdılık vazifesindeyken vefât etti...
Alâeddîn Konevî, talebelerine, Kur’ân-ı kerîme tâzim etmek, hürmet göstermek için şu hususlara dikkat edilmesi gerektiğini bildirdi:
KUR’ÂN-I KERÎM OKURKEN...
“Kur’ân-ı kerîm okumadan önce dişleri misvâklamak, ağzı temizlemek, güzel koku sürünmek, güzel elbise giymek, geceleyin sesli, gündüz gizli okumak sûretiyle Kur’ân-ı kerîme hürmet gösteriniz. Kur’ân-ı kerîm okurken, birisinin sözü ile okumayı kesmeyiniz. Kur’ân-ı kerîm okurken sesi güzelleştirmeli ve mahzun olarak okumalıdır. Şarkı, türkü okur gibi tegannî ile okumamalıdır.”
Alâeddîn Konevî hazretleri her hareketini Peygamber efendimize uydurmaya çalışırdı. O, Resûlullah efendimize uymak, O’na hürmet göstermek için şu hususları talebelerine şart koşmuştur:
“1. Resûlullah’ın mübârek isimleri geçtikçe salat ve selâm getirmek. 2. Resûlullah efendimiz ziyâret edildiğinde kabr-i şerîfinin yanında sesi yükseltmemek. 3. Resûlullah’ın haremi olan Medîne-i münevvereye tâzim ve hürmette bulunmak, orada yasaklanan şeylerden (veya günah işlemekten) sakınmak ve Medîne-i münevvere ehline ikrâmda bulunmak. 4. Resûlullah efendimizin mübârek sözlerinden ve işlerinden bildirilen bir şeyi, O’nun şânını hafife alacak bir şey ile mukâbele etmemek. Mesela Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem falanca şeyi severdi denince, hâlbuki ben onu sevmem dememek. 5. Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîf kitaplarının üzerine, başka herhangi bir kitap veya herhangi bir ev eşyâsı koymamak. 6. Allahü teâlânın ism-i şerîfi veya Resûlullah efendimizin mübârek isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı atmamak. Böyle kâğıtlar yırtılmaz. İslâm harfleri ile yazılı olan kâğıtlara da hürmet etmek lâzımdır. Bunları temiz bir beze sardıktan sonra çiğnenmeyecek yerde toprağa gömmek veya yakmak lâzımdır.”
“ÖLÜMDEN KORKUYORSAN!..”
Alâeddîn Konevî hazretleri 1327’de Şam’da kâdılık mevkiine getirildi. 1328’de vefâtına kadar adâletle hükmetti. Kendisi hak, iffet ve temizlik husûsunda çok dikkatli davranırdı.
Alâeddîn Konevî hazretleri vefat etmeden evvel buyurdu ki:
“Ölümden korkuyor ve hazırlığımız yok diyorsak ne duruyoruz? Ne yapacaksak bir ân önce yapalım. Yarın, vakit, fırsat elverir mi, bunu bilmiyoruz. Giden günler sermâye-i ömürden gidiyor. Sonra bu sermâye âniden tükenir de haberimiz bile olmaz!
.
Günâh üstüne günah!..
Ali bin Beşşâr hazretleri, Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi ve büyük velilerdendir. 925 (H.313) senesinde Ürdün’de bulunan Akabe’de vefât etti. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
TERBİYE KAMÇISI!..
“Günahlardan sakınan kimseler, nefsleri üzerinden, terbiye kamçısını kaldırmazlar. Allahü teâlanın râzı olduğu işler için nefslerini zorlarlar. Onlar, mal ve mülkü Allahü teâlânın rızâsı için vermekten çekinmezler.”
“Allahü teâlâya isyânkâr olup, günahlara dalan kimsenin, Allahü teâlânın verdiği cezâları çok görmesi münâsip değildir.”
Ona, “Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?” diye sordular. “Gizli günah işlediğin gibi, gizli tâatte (Allahü teâlânın beğendiği şeyler) bulunursun. Nihâyet kalbin, ibadet ve tâatlere doğru meyleder. Bu hâl, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya doğru gittiğinin alâmetidir” buyurdu.
Bir zât, Ali bin Beşşâr’ın yanına gitmişti. Üzerinde yünden bir cübbe vardı. Ali bin Beşşâr kendisine, “Kalbini mi güzelleştirdin, yoksa bedenini mi?” diye sordu. Sonra; “En önemli olan, kalbin güzelleştirilmesi ve temizliğidir” diye buyurdu.
“Sırf makam sâhibi olmak ve biliyor desinler için birkaç mesele öğrenip, insanlara fetvâ vermeye kalkışmak, ne kadar ayıptır.”
“Allah yolunda nefsi ile yürümek isteyen, daha ilk adımında hatâ etmiş demektir. Nefsini terk edip de ihlâs ile her şeyde Allahü teâlânın rızâsını düşünerek yola çıkarsa, Allahü teâlâ ona, kendisine kavuşturacak rehberi tanıtır.”
“Yemin ederim ki helâk olanlar kalplerinde zenginlik sevgisi taşıdıkları için helâk olurlar.”
“SIDDÎKLARDAN DA OLSA!..”
“Bir kimse, görünüş îtibariyle sıddîklar mertebesinde de olsa, bir göz açıp kapayacak kadar zaman, kalbi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere meylederse, o kimse ilerleyemez.”
“Allahü teâlânın, kendisine kâfi olduğunu bilmeyen kimseyi, Allahü teâlâ mahlûklara muhtâc eder.”
“Bir kimsenin bir günâh işledikten sonra tekrar günah işlemesi, ilk günâhın cezâsıdır. Bir sevap işledikten sonra tekrar sevab işlemek de, birinci sevabın karşılığı, mükâfâtıdır.”
Ali bin Beşşâr, vefatına yakın buyurdu ki:
“Şu dört haslet kişinin kemâline alâmettir: Kalbi dünyâ sevgisinden kurtarıp, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmak. Sonunda, hesâba çekilmeyi gerektirecek şeyleri terk etmek, hâli hafîf ve yumuşak olmak. Dünyâlık biriktirmeyi azaltmak.”
.
Baba Tâhir Uryân
Baba Tâhir Uryân, İran’da yetişen şâir ve velîlerdendir. Onuncu yüzyılın sonu ve on birinci yüzyılın başında yaşadı. İran’ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri Hemedan’dadır...
Baba Tâhir Uryân’ın hayâtı hakkında verilen bilgiler çok az olup, daha çok kerâmetleri hakkında kıssalar nakledilmektedir.
Selçuklu Devletinin kurucusu Tuğrul Bey de Hemedan’a geldiği zaman, onunla sohbet etti ve duâsını kazanmayı büyük nîmet bildi. Baba Tâhir, Sultana; “Ey Türk! Allah’ın kulları ile ne yapacaksın?” diye sorunca, Sultan; “Siz ne emrederseniz onu yapacağım” dedi. Baba Tâhir; “Muhakkak Allah adâlet ve ihsân yapmayı buyurur.” (Nahl sûresi: 90) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak; “Allahü teâlânın buyurduklarını yap” dedi. Sultan Tuğrul Bey ağlayarak; “Öyle yaparım” dedi.
|
Baba Tâhir, Sultanın elini tuttu ve; “Benden bunu kabûl et” dedi. Sultan da; “Ettim” dedi. Baba Tâhir parmağında bulunan ve yıllarca taktığı yüzüğünü parmağından çıkararak Sultanın parmağına taktı ve; “Âdil ol!” dedi. Sultan katıldığı her savaşta o yüzüğü parmağına takardı.
Zâhirî ilimlerde âlim, tasavvufta yetişmiş bir velî olan Baba Tâhir Uryân, beyitlerinde dünyânın geçiciliğini şöyle açıklıyor:
Dünyâ sofradır, insanlarsa misâfirdir
Bugün lâle görülür, yarın da hâzân olur.
Karanlık bir çukurun adın kabir koyarlar
Bana derler ki budur senin evin.
Dünyâ malının hepsi yanmalıdır
Dünyâ malından yüz çevirmelidir
Bugün yüreğinde olan derd ile gamı
Mahşer günü için toplamalısın...
Baba Tâhir Uryân hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce şu şiiri söyledi:
Ne mutlu onlara ki cân ile vücûdu fark
etmezler.
Candan cânânı, cânândan cânı ayrı
bilmezler.
Onun derdine alışırlar, aylarca yıllarca,
Fakat kendi dertlerine bir çâre bulmazlar.
Âşık olan herkes cânından korkmaz,
Âşık kütük ve zindandan korkmaz.
Âşıkın gönlü aç bir kurdun heyheyinden,
Korkmadığı gibi hiçbir şeyden korkmaz.
Yâ Rabbî! Gönlümün feryâdına yetiş,
Kimsesizler kimsesi sensin, ben kimsesiz kaldım.
Herkes diyor ki Tâhir’in kimsesi yoktur,
Allah benim yardımcımdır, başkasına ne hâcet.
Ben ne alışveriş fikrindeyim ne de kâr,
Yüreğimde ne iyilik ne de varlık
düşüncesi var.
Çeşme başı, su kenarı istemem,
Çünkü her gözüm binlerce akan nehir...
|
| |
.XXXXXXXXXXXX
Mütercim Âsım Efendi
Mütercim Âsım Efendi hazretleri, Lügat, kelâm, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi olup Antep’de doğdu. 1236 (m. 1820) senesinde Üsküdar’da vefât etti. “Okyanus Lügati” eseri ile meşhur oldu. Ahmed Âsım Efendi’nin “Emâli kasidesi” üzerine yazmış olduğu “Merâh-ül-me’âlî fî şerh-il-Emâlî” adlı eserinden seçmeler:
Allahü teâlâ vâcib-ül-vücûd ve hakîkî ma’bûd ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Vücûdu kendindendir (zâtı ile kâimdir). Yanî varlığının devamı için başka bir varlığa muhtaç değildir. Her üstünlük, her kemâl sıfat O’nundur. O’nda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına fâideli olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde hikmetler, fâideler, lütuflar, ihsânlar vardır. Dünyâ âleminde ve âhiret âleminde bulunan her şeyi maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden ancak Allahü teâlâdır. Hiçbirinde hiçbir değişiklik olmaz. Fakat mahlûklara ta’alluk bakımından her biri çoktur. Bir sıfatın mahlûklara ta’alluku, etkisi bakımından çok olması, bunun basit olmasına zarar vermez.
Allahü teâlânın sıfât-ı zâtıyyesi altıdır. Bunlar, Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhalefetün lil-havâdis ve Kıyâm-binefsihî’dir.
Subûti sıfatları ise sekiz tane olup, Hayat, ilim, Semi’, Basar, Kudret, Kelâm, irâde ve Tekvîn’dir.
Allahü teâlâ dilemezse kimse kâfir olamaz ve kimse isyan edemez. Küfrü ve günahları diler ise de bunlardan râzı değildir.
Allahü teâlânın zâti sıfatları, zâtı gibi ezelî ve ebedîdir. Yanî sonsuz olarak vardırlar. Mukaddestirler. Mahlûkların sıfatları gibi değildirler. Akıl ile, zan ile, dünyâdakilere benzetilerek anlaşılamazlar. Allahü teâlânın sekiz sıfât-ı subûtiyesi, zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir. Yanî sıfatları kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir. Allahü teâlânın sekiz sıfatından her biri basittir, bir hâldedir. Allahü teâlâ madde değildir. Cisim değildir. Sayılı değildir, ölçülemez. Hesâb edilmez. O’nda değişiklik olmaz. Mekânlı değildir. Zamanlı değildir. Öncesi sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, O’nun hiçbir şeyini anlayamaz.
Kur’ân-ı kerîm Allahü teâlânın kelâmıdır. Hadîs (sonradan olmuş) ve mahlûk (yaratılmış) değildir. Allahü teâlânın zâtı ile kâimdir. Allahü teâlâ zâtında ve sıfatlarında, yaratmış olduğu şeylere benzemez...
Arabzâde Ârif Efendi
Arabzâde Ârif Efendi, doksanyedinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1151 (m. 1738) senesinde İstanbul’da doğdu. 1241 (m. 1825) senesinde vefât etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Îmânı gideren sözler: Bir kimse, bilerek küfrü gerektiren bir söz söylese, onun îmânı gider ve imansız olur. Eğer bir kimse küfrü gerektiren sözü başkalarını güldürmek için söylerse, hem o, hem de gülenler imansız olur. Îmânı gideren sözler üç kısımdır. Bir kısmı; hatâ ile söylenip, küfrü gerektirmeyen, fakat böyle söyleyenin tövbe ve istiğfar etmesi gerekenlerdir. Bir kısmı; ihtilaflı olup, âlimlerden bazısına göre küfrü gerektirip bazısına göre küfrü gerektirmeyenlerdir. Böyle bir sözü söyleyenin ihtiyâten nikâhını ve îmânını tazelemesi, tövbe etmesi ve bu sözünden dönmesi gerekir. Bir kısmı da; söz birliği ile küfür olan sözlerdir. Böyle bir sözü söyleyen kimse, haccetmiş ise haccını iade etmesi gerekir. Ailesi ile de nikâhsız olur. Bu durumda olan bir kimse, Kelime-i şehâdeti söylese, fakat söylediği o küfrü gerektiren sözden dönmezse, küfür üzere olması ondan kalkmaz.
Küfür tehlikesinden korunmak isteyen, şu duâyı sabah ve akşam okusun: “Allahümme innî e’ûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estegfiruke limâ lâ a’lemü.”
Allahü teâlânın zâtı, sıfatları ve fiilleri ile alâkalı küfrü gerektiren husûslar: Allahü teâlâyı şânına lâyık olmayan bir şeyle vasfetmek, Allahü teâlânın isimleri veya emirleri ile alay etmek, Allahü teâlânın va’dini veya va’îdini inkâr etmek küfürdür. Kur’ân-ı kerîmin âyet-i kerîmelerinden birisini inkâr etmek veya onunla alay etmek küfürdür. Def ve eğlence âletlerinin vuruşuna göre Kur’ân-ı kerîm okumak küfürdür. Ölçüp tartarken, “Fakat insanlara, (verilmek üzere) ölçtükleri, yahut tarttıkları zaman eksiltirler” meâlindeki Mutaffifîn sûresinin 1. âyet-i kerîmesini alay eder gibi okumak küfürdür. Haram bir yiyeceği yerken, Besmele çekmek küfürdür, içki içerken ve ondan başka dinen haram olan şeyi yerken, içerken Besmele çekmek küfürdür. Alay ederek ezan okumak küfürdür. Bir kimse, küçük veya büyük günah işler de, birisi ona; “Allahü teâlâdan, işlediğin bu günahtan dolayı af ve mağfiret dile” derse, o da onun bu sözünü hafife alarak; “Ne yaptım ki istiğfar edeyim” derse imansız olur. Kim bir peygamberi inkâr eder veya onu herhangi bir şeyle ayıplarsa veya onun sünnetlerinden birisini beğenmezse küfre girer. Din imamlarını aşağı görerek, onları küçültücü ifadelerle anmak küfürdür...
Ankaralı Mehmed Emin Efendi
Mehmed Emin Efendi rahmetullahi aleyh, Osmanlı şeyhülislâmlarının kırkdördüncüsü ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1028 (m. 1619) senesinde Ankara’da doğdu. 1098 (m. 1687) senesinde İstanbul’da vefât etti. “Fetâv’el-Ankaraviyye” kitabında buyuruyor ki:
Kabirde Münker ve Nekîr adında iki meleğin suâl sorması haktır. Onlar iki melek olup, meyyit kabre konduğu zaman, meyyitin yanına gelirler, onu doğru olarak oturturlar. Rabbin kim? Peygamberin kim? Dînin ne? gibi sorular sorarlar. Kabir azâbı haktır. Allahü teâlâ Mü’min sûresinin kırkaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Fir’avn’a ve adamlarına, her sabah ve akşam gidecekleri Cehennem ateşi gösterilir. Kıyâmet koptuğu gün de; “Fir’avn kavmini en şiddetli azâba sokun” denilecektir” buyuruyor. Yani, kıyâmet gününden önce onlar ateşe arz olunurlar. Bu ise, kabir azâbından başkası değildir.
Kıyâmet günü haktır. Ona îmân etmek farzdır. Mîzân haktır. Onun iki kefesi ve bir dili vardır. Onda, Allahü teâlânın kudreti ile, O’nun dilediği şekilde ameller tartılır. Mîzân’ın büyüklüğü, gökler ve yer tabakaları kadardır. Cehennemden kurtulanların sevâbları, Cehennemliklerin ise günahları ağır gelir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor:
“Kıyâmet gününde amellerin tartılması haktır. Kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar kurtulamayanlardır” (A’râf; 8-9). Kıyâmet gününde kitapların (amel defterlerinin) okunması haktır, insanlar, bu husûsta kıyâmet günü farklıdırlar. Bir kısmına amel defteri sağ taraftan, bir kısmına sol taraftan, bir kısmına da arka taraftan verilir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor:
“Biz azîm-üş-şân, insan için sahîfesi açılmış olarak kendisine vâsıl olan kitâb ihraç ederiz.”(İsrâ-13) “İşte o vakit, kitabı sağ eline verilmiş olan kimse, [Gelin kitabımı okuyun] der” (Hâkka-19) “Kitabı sol eline verilmiş olan ise; [Eyvah! Keşke kitabım verilmeseydi] der” (Hâkka-25)
Kıyâmet gününde insanların durumları birbirinden farklıdır. Bir kısmının hesabı çetin olur. Bir kısmının hesabında müsamaha olunur. Bir kısmı hesâbsız Cennete girer. Bir kısmı hesâbsız Cehenneme girer. O gün kabahatler ve sırlar ortaya çıkar. Allahü teâlâ, Tarık sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “O gün (kıyâmet günü), bütün sırlar Aşikâr olur” buyuruyor...
Altıparmak Mehmed Efendi
Altıparmak Mehmed Efendi, Osmanlı devleti zamanında yetişen hadîs âlimlerindendir. 1033 (m. 1623) senesinde Mısır’da vefât etti. “Me’âric-ün-nübüvve” tercümesinden bazı bölümler:
Allahü teâlâ, âyet-i kerimede meâlen; “Ben yeryüzüne halîfe halk ediciyim” buyurdu. Melekler; “Yâ Rabbî yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökenleri mi yaratacaksın?” dediler. Cenâb-ı Hak; “Sizin bilmediğinizi ben bilirim” buyurdu. Melekler pişman oldular. Gadâb-ı ilâhiden korktuklarından, her gün Arş’ı tavaf edip, ağlayıp sızlayarak yine O’na sığınırlardı. Hak teâlâ onlardan hoşnud olup, hâllerine acıdı ve; “Ey meleklerim! Sizler mağfiretimi ister misiniz?” buyurdu. Melekler; “İsteriz yâ Rabbî! Biz bilmediğimiz işe karıştık. Affedip gadabından bizi emin eyle” dediler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Arş’ın altında bir nehir vardır. Ondan abdest alın.” Melekler o nehirden abdest aldılar. Allahü teâlâ onlara: “Sübhâneke Allahümme vebihamdike eşhedü enlâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etûbü ileyke, duasını okuyun” buyurdu. Melekler; “Yâ Rabbî! Bu amelin sevâbı nedir?” diye sordular. Allahü teâlâ; “Ellerin, ayakların, yüzlerin işlediği ve bilcümle bütün günahları, onunla affedip, temizlerim” buyurdu. Melekler; “Ey Rabbimiz! Bu ihsan bize mi mahsustur. Yoksa her kim bu ameli işlese mağfiretin ile müşerref olur mu?” dediler. Cenâb-ı Hak: “Bu amel, ümmet-i Muhammed’e mahsustur. Bu ümmetten bir kimse çok günahkâr olsa, abdest aldığı gibi, onu bütün günahlarından temizlerim ve Cennetime sokarım” buyurdu...
Nakl olunur ki:
Cebrâil aleyhisselâm yaratıldığı zaman kendine baktı. Hüsn-i cemâlinin ve nûrâniliğinin şükrânesi olarak iki rek’at namaz kıldı. Namazı otuzbin senede edâ edip, dedi ki: “Yâ Rabbî! Benim gibi amel eden kulun var mıdır?” Allahü teâlâdan şu hitab geldi: “Yâ Cebrail! Ahir zamanda bir taife gelir. Az zamanda iki rek’at namaz kılarlar. Kalb meşguliyeti ve çok eksiklerle kıldıkları o iki rek’at namazı, senin kıldığınla değiş!” Cebrail aleyhisselâm; “Böyle ise nasıl değişeyim?” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: “Senin hiçbir ihtiyâcın ve hiçbir mânin yok iken ibâdet ediyorsun. Bu kolaydır. Fakat onlar zayıf bünyeleri ile birçok mâniler ile ibâdet ederler. Bir taraftan çoluk-çocuk, bir taraftan mal toplama fikri, diğer taraftan da düşman ve şeytan ile cihâd ederler. Bütün bunları dinlemeyip namazlarını edâ ederler. Bunların sevabının fazla olması, ihsânıma ve hikmetime uygundur.”
Nûreddîn Şevnî
Nûreddîn Şevnî hazretleri, evliyânın büyüklerindendir. 944 (m. 1537) senesinde Mısır’da vefât etti. Resûl-i ekreme (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) çok salevât okurdu. Çok kerâmetleri görüldü. Âlim, kâmil, zâhid olup, takvâ ve vera sahibi bir zât idi. Vefatından kısa bir zaman evvel şöyle vasiyet etti:
Evlâdıma, arkadaşlarıma ve cümle din kardeşlerime vasiyetim, kalblerini güzel ahlâkla donatmaları, belâlara, mihnet ve sıkıntılara, hastalık ve diğer musibetlere sabırla katlanmaları, metanetsizlik göstermemeleridir.
Kalblerini güzel ahlâkla bezesinler, donatsınlar. Yani ahlâk nûru ile yıkasınlar, Cennet ipekleri ile döşesinler, takvâ yorganı ile örtünsünler, helâl yastığı ile yaslansınlar, sabır sofrasını yaysınlar. Nitekim Resûlullah efendimiz; (Cümle ilmin başı sabır, yarısı îmândır) buyurmuştur. İnsan, müptelâ olduğu belâya sabretmeli, tövbe ve istiğfarda bulunmalıdır. Musibete uğrayan kişi, uğradığı musibet yüzünden kahırlansa, yüzü değişip ağlasa bile, kimseye şikâyet etmeyip saçını sakalını yolmazsa, yine sabır sevâbına kavuşur.
Hazreti Ebû Bekr’in dişi tam bir sene boyunca bütün şiddeti ile ağrıdı. Sıkıntısını Allahü teâlânın hiçbir kuluna bildirmedi. Bir yıldan sonra Allahü teâlâ, Cebrâil (aleyhisselam) vasıtasıyla Muhammed aleyhisselâma bildirdi. Peygamber efendimiz, Hazreti Ebû Bekr’e; (Sen bir yıldır diş ağrısı çekermişsin. Şimdi Rabbim bana bildirdi. Niçin bana bildirmedin? Sana bir ilâç yapsa idik) buyurdu. Ebû Bekr (radıyallahü anh); “O’ndan gelen bir şeyi başkasına söylemeye utandım” dedi.
Musibete düçâr olunca, hâlini başkasına şikâyet etmeyip, kendisini bundan menedenlere, sevâbları, âhirette sayısız olarak verilir. Resûlullah efendimiz; (Bir kimsenin malına veya canına bir belâ isâbet etse, onu gizleyip kimseye şikâyet etmese, o kimseyi bağışlamak, Allahü teâlânın üzerine vâcib mertebesinde olur) buyurdu.
Sabır, her ibâdetin ve her günahtan kaçınmanın aslıdır. Hâsseten günâha başlamaktan alıkoyar. Evlâdım ve din kardeşlerim tevfîz eyleyip, bütün işlerini Allahü teâlâya ısmarlayalar. Herkesin işlerini gören, arzu ettikleri murâdlarına kavuşturan O’dur. Onlara bir şeyi veren de vermeyen de ancak O’dur. Allahü teâlâdan sonu belirli olmayan bir şey istendiği zaman; “Yâ Rabbî! Hayır ise müyesser et” demelidir. Zira hayrı olmayan bir şeyin yokluğu, varlığından hayırlıdır...
.
Ali bin Sehl İsfehanî
Ali bin Sehl İsfehanî rahmetullahi aleyh, evliyânın büyüklerindendir. İran’da, İsfehân’da dünyaya geldi. Filistin’de Remle’de otururdu. 261 (m. 874)’de İsfehân’da vefât etti. Cüneyd-i Bağdadî gibi büyük zatlarla görüştü.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir.”
“Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O’ndan başkasında sükûn bulamaz.”
“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“Ahmak olanların sana çok iltifâtkâr davranması ve düşünmeden cevap vermesi seni aldatmasın.”
“Akıl ile beraber rûh, insanı âhirete, nefsin hevâ ve hevesine muhalefet etmeye davet eder.”
“Allahü teâlâ hepimizi yaptığımız iyi ameller ile gurûrlanmaktan muhafaza etsin.”
“Akıl ile hevâ (boş arzu, istek) birbirinin zıddıdır. Aklın yardımcısı tevfîk (Allahü teâlânın yardımı), hevânın dostu ise yardımsız bırakılmaktır. Nefs bu ikisinin (akıl ve hevânın) arasındadır. Hangisi gâlib gelirse ona tâbi olur.”
“Zenginliği aradım. İlimde buldum. Övülmeyi aradım. Fakîrlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”
“Kim kalbini anlayışlı kılarsa, o kalb dünyâdan ve dünyâda olan şeylerden yüz çevirir. Kim kalbini cehâlette bırakırsa, o kalb aldatıcı ve geçici zevklere tâbi olur.”
“Kim kulların ayıbını örterse, Allah da kıyamette onun günahını örter.”
“Mümine sert bakmak, gıybet, kalb kırmak ve su-i zan kul hakkıdır.”
“Gıybetten kurtulmanın tek yolu, hak sahibinden helâllik dilemektir.”
“Bir anne oğlunu namaza kaldırmıyorsa, onu kendi eliyle cehenneme atıyor demektir.”
“Beş şeyin kıymetini bilin; doğru imân, ehl-i sünnet olmak, evliyayı tanımak, dine hizmet, sâliha bir zevce.”
“Doğrunun yayılması yokuş çıkmak gibidir. Şer ise sel gibi çabuk yayılır.”
“Herkes misafirini kendine göre ağırlar. Allahü teâlâ da evine gelenleri şânına lâyık şekilde ağırlar.”
İbn-i kazvînî
İbn-i kazvînî hazretleri, evliyânın meşhûrlarından ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 360 (m. 971) senesinde doğdu. 442 (m. 1050) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel iyi huylu olmak hakkında buyurdu ki:
İyi huylu olmak için ve iyi ahlâkını muhâfaza edebilmek için, sâlih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık etmelidir. İnsanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir. Kötü huylu ile arkadaşlık etmemelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibi olur) buyuruldu. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmaktan ve münâkaşa etmekten sakınmalıdır. İlim öğrenmeli ve faydalı işler yapmalıdır. İyi huyların faydaları ve haramların zararları ve Cehennemdeki azâbları, hep hâtırlanmalıdır. Mâl, mevki arkasında koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamıştır. Mâlı, mevkii hayır için arayan ve hayır işlerde kullanan, rahata, huzura kavuşmuştur. Mal, mevki gaye olmamalı, hayra vâsıta olmalıdır. Mal, mevki, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada bâkî değildir. Dünya zevklerine daldıkça, dertler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
(İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmette yüksek derecelere kavuşur.)
(İbâdetlerin en kolayı ve çok faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.)
(Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine götürür. Bâzan küfre götürür.)
(Güzel ahlâkı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim). [Semavî dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları tamamlamak için gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa, başka kimseye lüzûm yoktur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra, Peygamber gelmeyecektir.]
(İyi huylu olan, dünya ve âhiret saadetlerine kavuşur.) [Çünkü iyi huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları, vazîfeleri îfâ eder.]
(Sûreti ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
(Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmaktır). [İyi huylu kimse, kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına, haysiyyetine, bedenine zarar vereni affeder.]
.
Ebü’l-Kâsım Debbûsî
Ebü’l-Kâsım Debbûsî rahmetullahi aleyh, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Buhârâ ve Semerkand arasında kalan Debbûsiyye köyündendir. Zeynel Âbidîn bin Ali hazretlerinin en küçük oğlu Hüseyin’in soyundandır. Bağdad’da 487 (m. 1094) senesinde vefât etti. Bir talebesine buyurdu ki:
“Bir akıl, başka bir akılla birleşirse, kötü iş işlemekten, kötü söz söylemekten kurtulur. Fakat nefs başka bir nefsle dost olursa, cüz’î akıl işsiz güçsüz kalır, bir iş göremez olur. Yalnız kaldığın ve danışacak bir akıl sahibi bulamadığın için, ümitsizliğe düşersen hakîkat güneşine mensup bir dostun, bir mürşidin gölgesi altına girersin. Yürü, çabucak kendine bir Hak dostu ara; böyle yaparsan Allah senin dostun olur, yardımcın olur.”
“Evlâdım; her kimi Allah tâlibi (Allah’ı isteyen) görürsen, onun dostu ol! Allah’ı isteyenlerin, Allah dostu olanların komşusu olursan, sen de Hakk’ı isteyenlerden olursun, onların sâyesinde sen de nefis savaşını kazanırsın. Bu dünyada kurulan dostlukların da nefsânî gayeler için olmaması gerekir. Şayet dostluk nefsânî ise bunlar âhirette düşmanlığa dönüşecektir...
Bütün bunların yanında dostluk kadar, dostluğu muhafaza etmek, yâni dostluk ölçüleri içinde yaşamak da çok önemlidir. Büyüklerimiz buyurmuşlar ki:
“Dostlarla konuşurken, çok dikkatli ve ihtiyatlı hareket etmelidir. Çünkü söz vardır, keskin kılıç gibidir; dostluğu keser, öldürür. Kalbde tedavisi imkânsız yaralar açar. Kalb bahçesindeki yeşillikleri, sevgi çiçeklerini kış mevsimi gibi öldürür. Bir söz de vardır, ilkbahar mevsimi gibidir. Her tarafı süsler, güzelleştirir; sayısız yararlar sağlar.”
Ed-Debbûsî hazretleri vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki: “Ey insanoğlu, sana nasihatim şu olsun. Hayatın boyunca iyilik üzere ol. İmânı, İslâmı öğren ve öğret. Hem kendine, hem başkalarına iyilik et, yardımcı ol. Çünkü bir gün gelecek, sen de ölecek, bu dünyâdan ayrılacak, âhirete gideceksin. Zenginlik hâlinde iyilik yapmayan, Allahü teâlânın ihsân ettiği mal ve beden zenginliğini yerinde kullanmayan, bunların elden gitmesi hâlinde, şüphesiz çok pişmanlık çekecektir, İşte, Allahü teâlânın sana verdiği bu sıhhat ve zenginlik hâlinde, O’nun rızâsı olan işlere koş. Bu hâlini ganîmet bil. Vakit geçirmeden, kendin için ve başkaları için emrolunanları yap. Zîrâ, ileride çok zor günler gelecektir. Âhirette ise, dünyâda iken yaptıkların karşına çıkacaktır.”
Ali Taberî
Ali Taberî hazretleri, Şafiî mezhebindeki tefsîr, hadîs, fıkıh ve kelâm âlimlerinin büyüklerinden olup, İmâm-ı Eş’arî’nin üstün talebelerindendir. 380 (m. 990) yılları civarında vefât etmiştir.
Ali Taberî hazretleri, bir dersinde buyurdu ki:
(Lâ ilâhe illallah!) Yanî ülûhiyyete, ma’bûdiyyete hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır. Şerîki, ortağı, benzeri yoktur. Vâcib-ül-vücûddur, varlığı, elbette lâzımdır. Noksânlık ve yaratılmak sıfatları, alâmetleri, Onda yoktur. (Ma’bûd), ibâdet olunan şey demektir. (İbâdet), kulluk etmek, tapınmak, yani hudû’ ve tezellüldür. Yani, kendini aşağılamak, alçaltmak demektir.
Bütün kemâlât, yükseklikler, iyilikler kendisinde bulunan, hiçbir noksânlığı olmayan ve her şey, var olmak için ve varlıkta kalabilmek için, O’na muhtâç olan ve kendisi hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtâç olmayan ve herkese fâide ve zarâr yalnız Ondan gelen ve Onun izni ve emri olmadıkça, hiçbir şeyin, hiçbir şeye zarar ve iyilik yapamayacağı, Ondan başka her şeyin önü ve sonu yokluk olup, hep var olan bir kimseye ancak ibâdet olunur. İbâdet, yalnız böyle bir kimsenin hakkıdır. Allahü teâlâdan başka, böyle bir kimse yoktur ve olamaz.
Bu yüksek sıfatlar başkasında da var dersek, Ona, başkası denilemez. Başka olmak için, farklı olmak lâzımdır. Böyle bir başkasını, ondan farklı, ayrı düşünürsek, ülûhiyyet ve ma’bûdluk şartları, bu ikincisinde noksân olur. Ülûhiyyet ve ma’bûdluk hakkı olamaz. Çünkü, bunun, birinciden ayrı olması için, ma’bûdluk sıfatlarından birinin, bunda bulunmaması lâzımdır. Bunun için de, noksân olmuş olur. Bu ikincisinin, kemâl sıfatlarını tamâm kabûl edip de, ayrılık olmak için, noksân sıfatlardan bir tânesini kendisinde bırakırsak, yine kendisi kusûrlu olmuş olur. Meselâ, her şey Ona muhtâç olmasa, muhtâç olmayanların ibâdet etmesi niçin lâzım olur? Eğer, bir işte, bir şeye muhtâç olursa, yine noksânlık olur. Eğer her şeye iyilik ve zarar Ondan olmasa, Ona ne lüzûm olur. İbâdete neden lâyık olur? Eğer, Onun izni, haberi olmadan, bir kimse, bir şeye iyilik ve zarar yapabilirse, Ona yine lüzûm kalmaz. İbâdet olunmaya hakkı olmaz. Bütün kâmil sıfatları kendinde toplayan, ancak bir olmak, şerîki, ortağı bulunmamak lâzımdır. İbâdete hakkı olan, yalnız bir olmak lâzımdır. O da bir olan, Allahü teâlâdır.
Ali Taberî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce şu şiiri söyledi:
“Zaman kötü zamandır./İnsanlar ona uydu./Bütün kerîmler gitti./Nefsim pişmanlık duydu./Cömertlikten sorunca,/Cevapları yok oldu.
Ebü’l-Hasen Fezârî
Ebü’l-Hasen Fezârî rahmetullahi aleyh, Endülüs’te yetişen âlimlerdendir. 557 (m. 1162) senesinde Gırnâta’da vefât etti. Vefatına yakın bir dersinde buyurdu ki:
Abdullah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Bedir gazâsında, Ramazân-ı mübârekin onyedinci Cum’a günü idi. Ben de hâzır idim. Benden âciz kimse yoktu. Lâkin Ebû Cehil’in başını ben kesip getirdim. İki asker birbirine erişti. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, Resûlullah Efendimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u şerîfinde gördük. Hazret-i Sıddîk kendi oğlunu kâfirler safında gördü. Gayret ve hamiyyet-i dîniyyesi galebe gelip, din gayreti ile ortaya çıkıp, “Yâ Resûlallah bana izin ver, tâ kâfirler ile muhârebe edeyim. Onların kalblerine vurayım. Oğlumun başını kendi elim ile keseyim” dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Yâ Ebâ Bekr! Harbe katılma. Benim yanımda, gözüm ve kulağım gibi olduğunu bilmiyor musun” buyurup, hazret-i Ebû Bekr’i; Allahü teâlânın selâmını ve kelâmını işiten mübârek kulaklarına ve Allahü teâlâyı bilmediğimiz şekilde gören mübârek gözlerine benzettiler. Server-i âlem Resûl-i ekrem hazretlerinin mübârek başlarından kadem-i şerîflerine kadar her bir âzâsı güzel idi. Velâkin mübârek gözleri ve kulakları cümle âzâlarından dahâ güzel idi. Doğudan batıya bütün Müslümânlar, muvâfık ve muhâlif hepsi bilirler ki, Resûlullah çok kere, kulağından ve gözünden dolayı duâ buyurmuştur. (Ey benim Allahım! Beni kulağım ve gözüm ile fâidelendir. Benim gözümü ve kulağımı benden sonra ümmetime mîrâs bırak.) Allahü teâlâ bu iki duâya icâbet etmiştir. Resûl-i ekrem hazretlerini hayâtta Ebû Bekr ile fâidelendirmiştir. Vefâtlarından sonra, Ebû Bekr’i mîrâs tutucu halîfe etmiştir. Bu iki duâ, o iki duâya benzer ki, Ebû Bekr hazretlerine buyurmuşlar idi: (Allahü teâlâ, sana, hayâtımda ve vefâtımdan sonra, benim tarafımdan en iyi karşılıklar versin!) Bu duâların tamâmını Allahü teâlâ kabûl buyurmuştur. Zîrâ, İslâm dîni önce ve sonra, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri ile karâr tuttu.
Mâlik bin Enes, Ebû Hüreyre’den “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir ki: Resûlullah buyurmuştur: (Eğer Ebû Bekr olmasa idi, Allahü teâlâ hazretlerine ibâdet olunmaz idi.) Önce kimse Müslümânlığa gelmezdi. Sonra da kimse Müslümânlık üzere kalmaz idi. Her kim ki, o İslâm dînine geldi; ki Allahü teâlânın tevfîki ile geliyordu. Lâkin Ebû Bekr hazretlerinin İslâma gelmesi bunlara sebeb idi. İyi düşünürsen, istersen, bu sözlerin doğru olduğunu anlarsın, bilirsin.
Ali bin Muhammed
Ali bin Muhammed hazretleri, Şafiî mezhebi âlimlerindendir. Aynı zamanda edîb idi. 401 (m. 1010) senesinde Buhârâ’da vefât etti.
Bu mübarek zatın hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Kişide îmân, ihlâs ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.”
“İnsanın her işinde ölçülü hareket etmesi, büyüklerini memnun eder.”
“Allahü teâlâ, nice günah işlemiş kimselere yardım etti Onları iyi hâle getirdi. Fakat, dininin yolunu tıkamak, ona zarar vermek isteyenlere karşı ise Cebbardır. Onlara ceza vermeye gücü yeter.”
“Kişinin dünyâ malını arttırmaya çalışması, kendisi için bir noksanlık ve onun kârı, kazancı ise, hayır olmayıp hüsrandır.”
“Ey sonu harâb olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemîn olsun ki, bu çalışma; harâb olacak ömür için tamirden başka bir şey değil de nedir?”
“Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zira, mal-mülk sevincinin neticesi hüzün ve kederdir. Ağlayıp sızlamaktır.”
“Gönlünü, dünyânın gelip geçici, yaldızlı şeylerine kaptırma, onun sefâsı kederdir. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâya ibâdet etmekten uzaklaştırır.”
“İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnut ve râzı etmeyi isteyerek, herkese iyilik et. İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ve hatâlarını görmeyici ol”
“Ey İnsanoğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün azâlarını O’nun yolunda kullan. Elin, ayağın, gözün, kulağın, itaatten çıkarsa; tekrar Allahü teâlânın ve O’nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğret ve yaptırmaya çalış.”
“Ey şu anda sevinç içerisinde olan zâlim kişi! Sen gaflet uykusunda bulunmaktasın. Bir gün gelir zulmün cezası verilir. Sevinç ve neşeni devamlı kalır sanma. Şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana ceza, üzüntü ve sıkıntı veren zaman gelecektir.”
“Ey İnsanoğlu! Körpe ve taze olan şu gençliğinle gurûrlanma. Her şeye gücünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, nice gençler saçı ağarmadan bu dünyâdan ayrılıp gittiler. Genç ve taze bir fidanken göçtüler. Farzet ki, gençlik, sahibine birtakım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyârın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlencesi olacak şeylerden başka değildir.”
.
Alâüddîn Buhârî
Alâüddîn Buhârî rahmetullahi aleyh, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 779 (m. 1377) senesinde, İran taraflarında doğdu. 841 (m. 1438) senesinde Şam’da, Müzze denilen yerde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
Evliyânın rûhâniyetleri, cismâniyetlerinden daha kuvvetlidir. Bunun için aynı zamanda çeşitli yerlerde bulunmaktadırlar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bir hadîs-i şerîfte; (Cennete her kapıdan girecekler vardır. Her kapı bunları kendisine çağıracaktır) buyurduğunda, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk; “Sekiz kapının hepsinden birden giren olur mu yâ Resûlallah?” dedi. Resûlullah Efendimiz; (Umarım ki, sen onlardan olursun) buyurdu. Çünkü, insanın rûhu “âlem-i emr”deki asıl mertebesine gidip gelme gücünü kazanınca, insan bir anda çeşitli yerlerde görünebilir, insan ölünce, rûhunun dünyâ ile ilgisi azalacağından, daha kuvvetli olur. Bir anda çeşitli yerlerde görülmesi kolay olur. Velîlerin öldükten sonra, sayılamayacak kadar çok kerâmetleri görülmüştür. Âlimler bunları, söz birliği ile bildirmişlerdir. Meselâ, “Rûh-ül-kuds” kitabında, Ebû Abdullah İşbilî’nin kerâmetleri yazılıdır. Bir gece, Ebü’l-Kâsım bin Hamdin ismindeki kimsenin İmâm-ı Gazâlî’yi reddeden, kötüleyen bir kitabı okurken, gözleri kör oldu. Hemen secde edip yalvardı. Bu kitabı hiç okumayacağına yemîn etti. Allahü teâlâ kabûl buyurup görmek ihsân eyledi. Bu da, İmâm-ı Gazâlî’nin öldükten sonra olan bir kerâmetini göstermektedir. Eshâb-ı Kirâmdan Âsım “radıyallahü anh” hiçbir müşrike dokunmamak için ve hiçbir müşrikin de kendisine dokunmaması için, Allahü teâlâya söz vermiş idi. Kâfirler kendisini şehîd edince, yanına yaklaşmak istediler. Cenâb-ı Hak, arılar göndererek Âsım’ı korudu. Arılar o kadar çoktu ki, yanına yaklaşamadılar. Bu Hazreti Âsım’a ölümünden sonra ihsân edilen kerâmet idi... Eshâb-ı Kirâmdan Hubeyb’i “radıyallahü anh”, kâfirler yakaladı. Muhammed yalancıdır dersen seni bırakırız. Böyle söylemezsen öldürürüz dediler. “Muhammed aleyhisselâmın mübârek ayağına bir diken batmaması için, canımı feda ederim” buyurdu. Şehîd ettiler. Birkaç sahâbi gece gelip, şehidin ipini kestiler. Yere düştü. Yerde göremediler. Nereye gittiğini anlayamadılar.
Hanzala ismindeki sahâbî, Resûlullah Efendimiz ile gazâya gitmek için acele etti. Gusül abdesti almaya vakit bulamadı. Şehîd oldu. Kendisini melekler yıkadı. Bunun için, “Gasîl-ül-Melâike” adı ile meşhûr oldu...
Mevlânâ Safiyyüddîn
Mevlânâ Safiyyüddîn hazretleri, evliyânın büyüklerinden olup Hüseyn Vâ’iz-i Kâşifî’nin oğludur. 867 (m. 1462) senesinde Afganistan’da Hirat’ta doğdu. 939 (m. 1533) senesinde orada vefât etti. Reşehât kitabı çok kıymetlidir. 1291 (m. 1874) senesinde İstanbul’da yapılan baskısı sonunda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin Arabî “İrâde-i cüz’iyye” kitabı ve kenarında, yine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin “Rabıta” risalesi ve yine onun “Âdâb-ı tarikat” risalesinin Türkçesi ve Fârisî “Silsile-i âliyye”si vardır. Reşehât tercümesinin bu baskısı bir hazînedir. Eline geçip okuyan, dünyânın en talihli insanlarından sayılmaktadır. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir olan Abdühakîm Efendi; “Reşehât okumak, insanın ihlâsını arttır” buyurdu. Reşehât ayn-ül-hayât kitabından bazı kısımlar:
“Evliyânın mübârek sözleri, Muhammed aleyhisselâmın peygamberlik hakîkatinden yayılmış olan nûrlardır. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere ta’zim ve hürmet lâzım olduğu gibi, evliyânın sözlerine de edeb ve hürmet ile tazim etmek lâzımdır.”
“Bir kimse, evvelki ve sonraki ilimleri tahsil etmiş olsa, son nefesinde o ilim o kimseye yardımcı olmayıp, bütün malûmat, hafızasından idrâkinden gider. Yiğitlik ve ganîmet odur ki, hiç olmazsa her gün bir miktar, bir köşeye oturup, Allahü teâlâyı tefekkür etmek, O’nu zikretmek lâzımdır. Allahü teâlânın zikri, kalbde meleke hâline gelmelidir ki, son nefeste O’nu hatırlasın ve o zamanki sıkıntıdan kurtulsun.”
“İnsanlar ihmalkârlık ve tembelliklerinden dolayı; (yarın şu hayırlı işi işleyelim) derler. Düşünmezler ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlediler ki, yarın ne işliyecekler?”
“Tasavvuf yolu ve bu yolun büyükleri o kadar kıymetlidirler ki, bunlara tâbi ve talebe olan dervişlerden birinin ismi bir duvarda yazılı olsa, o duvarın yanından, ceketini düğmeleyerek ve edeble geçmek lâzımdır.”
“Kişinin kıymeti, tasavvuf yolunun yüksek hakîkatlerini anladığı kadardır.”
“Sözün güzeli odur ki, dinleyen, o sözün güzelliği ile kendinden geçer. Böylesine güzel söz de, Allahü teâlânın velî kullarının sözleridir.”
“Her ân Allahü teâlâyı hatırlamak ve anmak bir kazma gibidir ki, o kazma ile gönül yolunda bulunan dikenlerin (kalbe gelen lüzumsuz ve uygunsuz düşüncelerin) kökünü kazırlar. Böylece bu yolda ilerlemek için mâni kalmaz.”
Ali İdrîsî
Ali İdrîsî rahmetullahi aleyh, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin talebelerinden Ali Heytî’den tasavvuf öğrendi. 619 (m. 1222) senesinde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İyi din adamları, hakîki din âlimleri, dünyâ nimetlerinden vazgeçmişlerdir. Dîni yaymaktan ve dîni kuvvetlendirmekten başka şey düşünmezler. Dünyâya düşkün olan kötü din adamları, dünyâ ve dünyâ nimetleri arkasında koşarlar. Bunlarla arkadaşlık etmek zararlıdır. Kötülükleri herkese bulaşır.”
“Rüyâlar güvenilecek şey değildir. Uyanık iken ele geçen kıymetlidir.”
“Gençlik zamanında dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhıret nimetlerinin en üstünüdür.
“Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyâmet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!”
“Âyet-i kerîmede; [Vallâhu basîrun=Allah onların ne yaptıklarını görmektedir] buyuruldu. Allahü teâlâ her şeyi gördüğü hâlde (insanlar) çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bilseler, vazgeçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânın görmesine inanmıyorlar, yâhud onun görmesine kıymet vermiyorlar, îmânı olana her ikisi de yakışmaz.”
“Velîlerin hiçbiri, Sahâbî mertebesine çıkamaz.”
“Allahü teâlânın hayırlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!”
“Her işi, dînini seven ve kayıran, doğru âlimlerin kitaplarından öğrenmelidir.”
“İyi kimselerle arkadaşlık kurmalı, kötü kimselerle arkadaşlıktan kaçınmalıdır.”
“Mâlâya’nî (boş şeyler) ile vakit geçirmek, Allahü teâlâdan uzaklaşmaya işârettir.”
“İhlâs ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibâdetler gibi kazanç (sevâb) hâsıl eder.”
“Her ibâdeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanlara hakkını ödemeye titizlikle çalışmalıdır.”
“Dünyânın vefasızlıkta eşi yoktur, dünyâyı isteyenler de alçaklıkta ve cimrilikte meşhûrdur. Azîz ömrünü, bu vefasızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun.”
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce talebelerine şu vasiyeti yaptı:
“Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyunla ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.”
Ali bin Âsım el-Vâsıtî
Ali bin Âsım el-Vâsıtî hazretleri, hadîs hafızlarındandır. 105 (m. 723) senesinde doğup, 201 (m. 816) târihinde Bağdâd’da vefât etti. Vâsıt şehrindendir. Fakat Bağdâd’da yerleşti. Rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:
Muaz radıyallahu anh anlatıyor: Bir gün Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ya Resulallah, beni cennete sokacak ve ateşten uzaklaştıracak amel ile haberdar et” diye arz ettim. Buyurdular ki:
“Elbette sen büyük bir işten sordun. Hakikaten o (büyük iş), Allah’ın kendisine kolaylık yarattığı kimse için kolaydır: Allah’ı tanıyıp O’na ibadet edersin ve hiçbir şeyi O’na eş koşmazsın. Namazı ikame edersin, ta’dil-i erkan üzere kılarsın. Zekatı müstehaklarına verirsin. Ramazan orucunu tutarsın. Beyt-i Muazzama’yı tavaf edersin. Hayır kapıları üzerine sana yol göstermeyeyim mi? Oruç kalkandır. Sadaka, su ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür. Ve gecenin ortasında kılınan namaz insanı kurtarır” buyurarak sonra Secde suresi’nden (O mü’minlerin yanları yataklarından uzaklaşmış olduğu halde (azabından) korkarak (ve sevabını) umarak Rablerine yalvarırlar. Bir de onlara vermiş olduğumuz rızıktan muayyen bir cüz’ünü (Allah yolunda) harcarlar. (Habibim!) İşledikleri amel sebebiyle yaptıklarına karşılık gizlenen ve onlar için nice göz aydınlatan ve sevindiren mükafatları, hiçbir nefs bilemez.) (Secde/ 16-17) mealindeki ayeti tilavet etti. Sonra “İşin başını, direğini ve zirvesini sana göstermeyeyim mi?” buyurdu. Ben: “Evet ya Resulalallah, buyrun” dedim. “İşin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır” buyurdu. “Bunların hepsinin en kuvvetlisini, dayanağıyla seni haberdar etmeyeyim mi?” buyurdu. “Evet ya Nebiyyallah!” dedim. Bunun üzerine dilini tuttu ve akabinde “Aleyhinde olan bunu tut” buyurdu. Bunun üzerine ben “Ya Nebiyyallah! Ve hakikaten biz, konuştuğumuz şeylerle muahaze olunuyoruz öyle mi?” dedim; “Ey Muaz! İnsanları yüzleri yahud burunları üstüne, dillerinin mahsullerinden başkası düşürür mü?” buyurdu.
Dünya sevgisi hakkındaki hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:
(Mes’ûd o kimsedir ki, dünyâ onu terk etmezden önce, o dünyâyı terk etmiştir.)
(Arzûsu âhiret olup, âhiret için çalışana, Allahü teâlâ dünyâyı hizmetçi yapar.)
(Yalnız dünyâ için çalışana, yalnız kaderinde olan kadar gelir. İşleri karışık, üzüntüsü çok olur.)
(Dünyâ sizin için yaratıldı. Siz de âhiret için yaratıldınız! Âhirette ise, Cennetten ve Cehennem ateşinden başka yer yoktur.)
Ebü’l-Hasen Nuaymî
Ebü’l-Hasen Nuaymî hazretleri, Bağdad’da yetişen kelâm ve hadîs âlimlerindendir. 423 (m. 1032) senesi Zilka’de ayında vefât etti. Vefatına yakın bir dersinde ilim hakkında buyurdu ki:
İlmin başka şeylere üstünlüğü, iki şey sebebiyledir. Birincisi, ilmin bizzat kendisi tatlı ve lezzetlidir, ikincisi ve en önemlisi de; ilim, insanı âhiret saadetine götürür ve Allahü teâlâya yaklaştırır. İnsanlar için en önemli ve en kıymetli şey, âhirette ebedî saadete kavuşabilmektir. En faziletli şey ise, âhirette ebedî saadete ulaştıran şeydir. İlim, insanı âhirette saadete ulaştırdığı için, en hayırlı amel olmaktadır. Allahü teâlâ, bilmeyenin, bilenden sormasını emretti. Âlime de, câhile güzel bir şekilde cevap vermesini emretti ve şöyle buyurdu: “İsteyeni de azarlama” (Duhâ-10). Resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ kıyâmet günü, bildiği hâlde sustuğu için, âlime azâb eder. Câhile de, câhil olduğu hâlde sorarak cehlini gidermediği, sorup öğrenmediği için azâb eder” buyuruyor. Ebû Zer’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “İlim meclisine gelmek, bin rek’at nafile namaz kılmaktan, bin hastayı ziyâret etmekten, bin cenâzede bulunmaktan daha hayırlıdır” buyurunca, Eshâb-ı Kirâm “Yâ Resûlallah! Kur’ân-ı kerîm okumaktan da mı daha hayırlıdır?” diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; “Kur’ân-ı kerîm, ancak ilim ile fayda verir” buyurdu.
Feth-el-Mûsulî: “Hasta bir kimse, yemekten, içmekten ve ilâçtan menedildiği zaman ölür, değil mi?” diye sorunca, yanındakiler “Evet” dediler. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Kalb, üç gün ilim ve hikmetten alıkonulunca ölür.”
Kalbin gıdası ilim ve hikmet iledir. Kalb bunlarla canlı kalır, ilimden nasîbini almayan kalb hasta olur. Fakat insan bunun farkına varamaz. Çünkü, o dünyâyı sevdiği ve onunla meşgûl olduğu için, ilimden nasîbini almayı düşünecek fırsatı bile bulamaz. Nitekim, harb zamanında fazla heyecan, korku ve endişeden dolayı, yaranın acısı duyulamaz. İnsanlar, ölüm gelince her şeyi anlayacaklar, pişman olacaklar. Fakat bu pişmanlık fayda vermeyecektir. İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar. Ebüdderdâ (radıyallahü anh): “Ya âlim ol, ya talebe, yahut dinleyici ol! Bunların hâricinde olma Yoksa helak olursun” buyurmuştur.
Hazreti Ömer buyurdu ki: “Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini oruçla geçiren bin âbidin ölümü, bir âlimin ölümünden daha hafif kalır.”
Azizzâde Ali Efendi
Azizzâde Ali Efendi rahmetullahi aleyh, Osmanlı devletinde yetişen büyük âlimlerdendir. Kanunî Sultan Süleymân Hân devrinde 930 (m. 1523) senesinde İstanbul’da doğdu. 980 (m. 1572) senesinde Haleb Medresesinde Müderris iken vefât etti. Vefatına yakın bir dersinde buyurdu ki:
“İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe ve talebeleri, fıkıh ilminde başkalarından önce gelmektedirler. Temel kaynaklardan meseleleri önce onlar çıkarmışlar, bu husûsta çok çalışmışlardır. Fıkıh ilminde onların dereceleri pekçok yüksektir. Onlar Kitâb ve Sünnet ilminde, Allahü teâlânın emirlerine, yasaklarına ve büyüklere uymakta, Rabbânî âlim idiler. Hükümleri önce Kitâb’dan, sonra Sünnet’ten, sonra İcmâ’dan ve daha sonra da Kıyâs’tan alma husûsunda Eshâb-ı Kirâmın ve Tabiînin yoluna yapışırlardı. Hükümleri çıkartırken nefslerinden bir şey ortaya koymaz, o büyüklerin yoluna zerre kadar muhalefet etmezlerdi. Bazı kimselerin İmâm-ı Azam ve eshâbı hakkında, ileri geri konuşarak; “Onlar, hadîs ilminde âlim değillerdi. Kendi görüşlerine göre hüküm verirlerdi. Karşılaştıkları bir hadîs-i şerîf, kendi görüşlerine uygun ise alır, değilse reddederlerdi. Kendi görüşlerini hadîs-i şerîfe tercih ederlerdi. Onların, hadîs-i şerîf ilminde zayıf olduklarını, hatta, kendi görüşlerini hadîs-i şerîflere tercih ettiklerini zannetmek, onların büyüklüğünü anlayamamış olan zavallıların işidir. Onların, helâli ve haramı bilmekte, şer’î delîllerden manâlar çıkarmakta dereceleri o kadar yüksek ve dikkatleri o kadar keskin idi ki, onlar gibi böyle derin manâlara nüfuz edemeyenler, onları kendi görüşlerine göre hüküm veriyorlar zannetmişlerdir. Hâlbuki İmâm-ı Şafiî hazretleri; “Fıkıh öğrenmek isteyen kimse, Ebû Hanîfe’nin kitaplarına sarılsın. Ben Ebû Hanîfe’ye yetişseydim, onun meclisinden ayrılmazdım” buyurdu.
Abdullah bin Mübârek’e;
“İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve talebelerinin, sünneti seniyyeye uymadıkları söyleniyor. Bunlar için ne dersiniz?” diye suâl edildiğinde, buyurdu ki:
“Sübhânallah! Böyle olmak şöyle dursun, Ebû Hanîfe sünnet-i seniyyeye uymak, o yoldan kıl payı ayrılmamak için bütün gücüyle gayret edip çalıştı. Hâl böyle iken, o büyük zât ve talebeleri hakkında böyle uygunsuz lâflar nasıl söylenebilir? Sünnet-i seniyyeye düşman olanlar, nefislerine, arzu ve hevâlarına tâbi olup, Kitâb ve Sünneti terk edenlerdir.”
.
Ebü'l-Hasen Endülüsî
Ebü’l-Hasen hazretleri, Endülüs’te (İspanya) yetişen tefsîr, hadîs ve kelâm âlimlerindendir. Meriyye (Merida) şehrinden olup, 440 (m. 1048) senesinde doğdu. Lizbon kadısı Ebû Ömer bin Abdülberr’in icâzet verdiği büyük âlimlerdendir. 532 (m. 1137) senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
(Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebinin âlimleri, (Kaza) ve (Kader) bilgisini şöyle anlattılar: İnsanların hayırdan ve şerden yaptıkları bütün işleri, Allahü teâlânın takdîri ve irâdesi ile hâsıl olmaktadır. (Takdîr), halk, îcâd etmek, yaratmaktır. Allahü teâlâdan başka, hâlık, mûcid, yaratıcı yoktur. Allahü teâlâ, (Sâffât) sûresinin 96. âyetinde meâlen, (Sizi ve bütün yaptıklarınızı, Allah yaratıyor) buyurdu. (Mu’tezile) fırkası, câhil ve ahmak oldukları için, kaza ve kaderi inkâr ettiler. İnsan işini, kendi kudreti ve ihtiyârı [seçmesi] ile yapar dediler. İnsan, kendi işini yaratır zannettiler. [Bunlara (Kaderiyye) fırkası da denir. ] Ehl-i sünnet âlimleri, (Mecûsîler [ateşe tapanlar], Kaderiyye kadar alçak değildir. Bunlar bir şerîke inanıyor. Kaderiyye ise, sayısız şerîklere inanmaktadır) dedi. Hayrı ve şerri, Hak teâlâ yaratıyor ise de, yapılan işlerde, kulların irâde ve ihtiyârlarının da tesîri vardır. Evvelâ, insan irâdesini kullanır. Sonra, buna uygun olarak, Hak teâlâ da irâde ederse [isterse], bu işi halk eder, yaratır. Kulun irâde etmesine (Kesb) denir. İnsanın yaptığı işi yaratan, Allahü teâlâdır, kesb eden, kuldur. (Onun izni olmadan, hiçbir şey hareket edemez!) sözü halk etmek bakımındandır.
(Cebriyye) fırkası, kulda irâde ve ihtiyâr [seçmek] yoktur dedi. İnsan, işini yapmaya mecbûrdur dedi. İnsanların iş yapmaları, rüzgârdan yaprakların sallanması gibidir dedi. Hattâ, işi insan yaptı demedi. İşleri yapan Allah’tır dedi. Bu sözleri Kur’an-ı kerime inanmamaktır. (Allahü teâlânın emirlerini yapana sevap verilir. Fakat, haram işleyenlere azâb yapılmaz. Kâfirler ve âsîler Mâzurdur. Bunlara suâl ve azâb yoktur. Çünkü, işleri yapan Allahü teâlâdır. Bunlar, mecbûrdurlar) diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Allahü teâlâ, Sâffât sûresinin 24. âyetinde, (Onları hesap mahallinde durdurun! Hesap olunacaklardır) ve Hicr sûresinin 93. âyetinde, (Rabbin hakkı için, onların hepsine işlediklerini suâl ederiz) buyuruldu. Bu habîslerin îtikatları akla da uygun değildir. Elin titremesi başkadır. İsteyerek oynatması başkadır...
.
İbn-i Neciyye
İbn-i Neciyye rahmetullahi aleyh, Hanbelî tefsîr ve fıkıh âlimlerindendir. 508 (m. 1114) senesinde Şam’da doğdu. Sonra Mısır’a gidip yerleşti. 600 (m. 1203) senesinde Mısır’da vefât etti.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
Hasen-i Basrî’ye “Yâ Ebâ Sa’îd! Sen başkasından duymadığımız şeyler söylüyorsun. Bunları nereden öğrendin?” diye sorduklarında, “Huzeyfet-ül-Yemânî’den” dedi. Huzeyfe’ye de aynı şekilde, “Sahabenin hiçbirinden duymadıklarımızı senden dinliyoruz. Bunları nereden öğrendin?” diye sorduklarında Huzeyfe (radıyallahü anh), “Resûlullahtan öğrendim. Resûlullah bunları yalnız bana öğretti” diyerek şöyle devam ederdi: “Herkes, Resûlullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), hayırdan ve en faziletli amelin hangisi olduğunu soruyorlardı. Ben ise, şerden, amellerin âfetinden ve amelleri bozan şeylerden soruyordum. Çünkü bilirim ki, fenâlığı bilmeyen, iyiliği de bilmez. Bunun için Resûl-i ekrem de bunları bana öğretti.
Hazreti Ömer, Huzeyfe’ye (radıyallahü anh) kendisinin durumunu sorunca, “Sende nifaktan eser yok” dedi.
Hazreti Ömer bir cenâzeye çağırıldığı zaman, eğer orada hazreti Huzeyfe varsa, o cenâzenin namazını kılardı. Yoksa orayı terk ederdi. Huzeyfe için, “sır sâhibi” derlerdi.
Kul, namaz ve orucun, kendisinden muaf tutulacağı bir dereceye ulaşamaz. (Böyle bir derece yoktur.) Peygamber efendimiz, Kur’ân-ı kerîmin zâhir, açık manâsını bildirdi. Zâhir manâyı bırakıp, bâtın (iç, öz) manâ uydurmak küfürdür. Zındıklık olur. Günahları önemsememek, haramlara değer vermemek, dînin emirleriyle alay etmek de küfürdür. Allahü teâlâdan ümidini kesmek, yahut herhalde ondan emîn olmak da küfürdür. Kâhinin, gaibden verdiği haber üzerine tasdik küfürdür. Sağ olanların ölülere duâsında, ölüler için faydalar vardır.
Allahü teâlâ duâları kabûl eder. İstenileni verir. Resûlullahın bildirdiği kıyâmet alâmetlerinden; Deccâl, Dâbbet-ül-ard, Ye’cûc ve Me’cûc, Îsâ aleyhisselâmın gökten inmesi, Güneş’in batıdan doğması ve benzeri şeylerden haber verdikleri haktır, olacaktır. Müctehid, ictihâdında doğruyu bulur veya bulamaz. İnsanlardan olan resûller, meleklerin resûllerinden üstündür. Meleklerin resûlleri, yani Peygamberleri, Müslümanların avamından üstündür. Müslümanların avamı ise, meleklerin avamından üstündür. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir...
Ahmed Nâşirî
Ahmed Nâşirî hazretleri, kâdı ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 742 (m. 1341) senesinde doğdu. 815 (m. 1412) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
Tirmizî, Hâkim ve Beyhekî, Abdullah İbni Abbâs’dan haber verdiler ki; Eshâb-ı Kirâmdan birkaçı, bir yere çadır kurmuşlardı. Burada bir kabir bulunduğunu bilmiyorlardı. Çadırda, Mülk sûresinin okunduğu işitildi. Bitirince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz çadıra geldi. Kendisine söylediklerinde; “Bu sûre-i şerîfe insanı kabir azâbından korur” buyurdu. Ebü’l-Kâsım-ı Sa’dî diyor ki: Meyyitin kabirde okuduğunu bu hadîs-i şerîf isbât etmektedir. Çünkü Abdullah İbni Ömer de bir yere çadır kurmuştu. Çadırda Kur’ân-ı kerîm sesi işitti. Resûlullah Efendimize haber verdi. Bu sözü tasdik buyurdu.
Hadîs âlimlerinden Zeyneddîn bin Receb diyor ki: “Allahü teâlâ dilediği kuluna, kabirde sâlih işler yapmayı ihsân eder. İnsan ölünce, amel ve ibâdet yapmak vazîfesi biter. Kabirdeki ibâdete sevâb verilmez. Fakat, Allahü teâlânın ismini söylemekle ve ibâdet etmekle zevklenir. Melekler ve Cennette olanlar da böyledirler. İbâdet yapmaktan lezzet duyarlar. Çünkü zikir ve ibâdet, rûhu temiz olanlar için en tatlı şeydir. Rûhu hasta olanlar, bunun tadını duyamaz.”
Ebûl’l-Hasen bin Berâ’ bildiriyor ki: Mezarcı İbrâhim adında biri; “Bir mezar kazmıştım. Mezardan ve kerpiç parçalarından misk kokusu duydum. Kabre baktım bir ihtiyâr oturmuş Kur’ân-ı kerîm okuyordu” dedi. Muhammed bin İshâk ibni Mende, Âsım-ı Sekâtî’den haber veriyor ki: “Belh şehrinde bir kabir kazdık. Yanındaki kabrin içi göründü. İçeride yeşil kefenli bir ihtiyâr, elinde Kur’ân-ı kerîm okuyordu.” Bütün bunlar, vefât ettikten sonra da velîlerin kerâmetlerinin kesilmeyeceğine delâlet eder. Evliyânın hayatlarındaki tasarrufları, kerâmetlerinden sayılır. Bu da, şüphesiz her zaman ve çok olmuştur. Bunu ancak, inatçılar inkâr eder. Tâcüddîn-i Sübkî diyor ki: “Evliyânın vefâtlarından sonra kerâmetleri kesilmez. Velîlerin, hayatlarındaki ve vefâtlarından sonraki tasarrufları, ancak Allahü teâlânın izni ve irâdesi ile olur. Cenâb-ı Hak, onlara ikramda bulunmuştur. Bazan ilham ile, bazan uykuda, bazan duâları ile, bazan işleriyle, bazan da ihtiyârsız, maksatsız ve istemeksizin, hattâ bazan da baliğ olmayan çocuklardan da kerâmet hâsıl olur. Hayatlarında ve ölümlerinden sonra, evliyâyı vesile etmek caiz olur. Onların vesile olması, kudret-i ilâhi ile mümkündür.”
Seyyid Ahmed Hamevî
Seyyid Ahmed Hamevî rahmetullahi aleyh, Hanefî mezhebi fıkıh âlimi ve “Uyûn-ül-besâir” ismindeki meşhûr fıkıh kitabının sahibidir. 1098 (m. 1686) senesinde vefât etti. “Uyûn-ül-besâir”de buyuruyor ki:
“Çocuğa hiçbir ibâdet, hattâ, Hanefîde zekât da farz değildir. Hiçbir şey haram değildir. Aklı olunca, îmân etmesi vâcib olur denildi. Toprağı varsa, öşür veya haraç vermesi lâzımdır. Fâsid olmayan ibâdetlerinin sevâblarına kavuşur. Çocuğa ilim öğretenlere, iyilik yaptıranlara çok sevâb verilir. Büyüklere imâm olamaz. Bir kimse, bir çocuğa imâm olunca, cemâat sevâbı hâsıl olur...
Çocuk, sultan, yani devlet reîsi olabilir ise de, milleti idâre için bir vâli tayin eder. İzin verilince dâvâ açabilir ve yemîni kabûl edilir. Ezan okuması sahîh ise de, mekruhtur. Farz-ı kifâyeyi yapması ile, büyüklerden sakıt olmaz. Bir şeyi yapması için çocuğa izin vermek caizdir. Çocuğun izinli olduğunu ve getirdiği şeyin hediye olduğunu söylemesi kabûl edilir. Sattığı şeyi, izinli olduğunu sorup anladıktan sonra, almak caiz olur. Çocuğun (başkasının malından) getirdiği hediyeyi ve sadakayı almak da böyledir. Çocuğun izinli olduğunda şüphe edilirse araştırmak lâzım olur.
Öğrenmesi için çocuğa Kur’ân-ı kerîm vermek caiz olur. Kız çocuğunun kulağını küpe için delmek caizdir. Çocuğa gelen hediyeyi, çocuğa zarurî lâzım değilse, yalnız fakîr olan anası-babası yiyebilir. (Başka fakirlere de yediremezler). Ana-baba fakîr değil, fakat kendilerinde bulunmayan bir şey ise, yiyebilirler ve kıymetini çocuğa öderler. Anaya-babaya hediye etmek niyeti ile getirilen şey, kıymetsiz olduğunu bildirmek için, çocuğa hediye diyerek verilirse, anaya-babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler...
Akıllı çocuk, alış-verişe ve zekât vermeye vekîl yapılabilir, izinli olsa dahî kefil olamaz. Çocuğun selâmına cevâp vermek vâcib olur. Çocuğa selâm vermek caizdir. Besmele ile kestiği yenir. Küçük kız, mahrem olmayan emîn kimse ile sefere çıkabilir. Çocuğa tehlikeli iş yaptırınca çocuk ölürse, yaptıran diyetini öder. Çocuk çukura, suya düşüp ölürse, ana-babası cezalanmaz. Elinden düşürüp ölürse, keffâret lâzım olur ki, altmış gün oruç tutar. Çocuğun ana-babasından izinsiz herhangi bir sefere çıkması caiz değildir. Ana-babanın, günah olmayan emirlerine itaat etmesi farz-ı ayndır...”
Ebü’l-Abbas el-Mukrî
Ebü’l-Abbas el-Mukrî hazretleri, tefsîr âlimlerindendir. Fıkıh, kırâat, nahiv ve edebiyat ilimlerinde de âlim idi. 756 (m. 1355) senesinde Kâhire’de vefât etti. Tefsirinde buyuruyor ki:
Bekara sûresi 253’üncü âyet-i kerîmede meâlen (Bu Peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özellikler ile diğerlerinden üstün kıldık...) buyurmuştur. [Emânet, sıdk, teblîğ, adâlet, ismet, fetânet, emnül-azl sıfatlarının bütün Peygamberlerde bulunduğuna inanmak lâzımdır.] Nitekim Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şöyle buyurmuşdur: (Peygamberler arasında ayırım yapmayınız!) Ancak biz, Peygamberimizin dahâ fazîletli olduğunu biliriz. Çünkü Onun, diğer Peygamberlerden fazîletli olduğu nâss ile, yani âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile sâbittir. Hadîs-i şerîfte şöyle bildirilmiştir: (Ben, Âdemoğullarının seyyidiyim, öğünmüyorum!) (Ben önce ve sonra gelenlerin en kerîmiyim, övünmüyorum!) Hazret-i Muhammed hâtemün nebiyyîn [Son Peygamber olarak] ve Seyyidil mürselîn [Bütün resûllerin en üstünü olarak], âlemlere rahmet ve kıyâmet gününün şefa’âtcisidir. Nitekim bu husûs âyet-i kerîme ile sâbit olmuştur. Allahü teâlâ [Ahzâb sûresi 40’ıncı âyetinde meâlen] (Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allahın resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur.) ve [Enbiyâ sûresi 107’nci âyetinde meâlen] (Ey Resûlüm! Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!) buyurmuştur.
Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderilmiştir. Onun dîninin gönderilmesi ile bütün dinler nesh olmuş, yürürlükten kaldırılmıştır. Ona Kur’ân-ı kerîm gönderilince, diğer semâvi kitaplar nesh edilmiş, hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. [Bu kitaplar, dahâ önce insanlar tarafından tahrîf edilmiş, bozulmuş idi. Bugün aslı üzere Tevrât ve İncîl yoktur. Olsa bile, nesh edilmiş olduğundan makbûl değildir.] Onun gönderilmesi ile Peygamberlik son buldu. Ondan sonra Peygamber gelmeyecektir. Onun dîne davetinden başka, diğer davetler merdûddur, kabûl olunmaz. Zîrâ İslâm dîni Onun gelmesi ile ve O hayâtta iken kemâle erdirilmiştir. Nitekim; [Mâide sûresi 3’üncü âyetinde meâlen], (Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim) buyurulması bu husûsu bildirmektedir. (Güzel ahlâkı temâmlamak için gönderildim) buyurulan hadîs-i şerîf de, bunu gösteren açık bir şâhiddir. O hâlde, kemâl üzerine fazla söylemek noksanlıktır.
İbn-i Sabûnî
İbn-i Sabûnî (Sabuncuoğlu) rahmetullahi aleyh, hadis âlimlerindendir. Şam’da, 676 (m. 1278) senesinde doğdu. Sonra Kâhire’ye yerleşti. 731 (m. 1330) senesinde vefât etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
“Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Belâ istemeyiniz!”
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her zaman ‘Allahümme, yâ mukallibelkulûb, sebbit kalbî, alâ dînik’ duâsını okurdu.”
“Kader, tedbîr ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur.”
“Kazâ-i muallakı, hiçbir şey değiştirmez. Yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsân, iyilik arttırır.”
“Bir Müslümân, kendisine istediği bir iyiliği, başka bir Müslümân için de istemezse ve bir Müslümân, kendisine gelecek bir kötülüğü istemediği hâlde, o kötülüğü başka bir Müslümân için isterse, onun îmânı tâm değildir.”
“Bir kimse, bütün ömrünce, Cehennem ateşine götürecek günâhlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak, Cennete gider.”
“Resûlullah Rebî’ bin Suûd’un evine geldi. Evde, küçük kızlar def çalıyordu ve şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı [çalgıyı] bırakıp, Resûlullahı medhetmeğe başladılar. Beni söylemeyiniz! [Önce okuduğunuza devâm ediniz!] Beni medhetmek [mevlid, ilâhî okumak] ibâdettir. Def [çalgı] çalarken, eğlence, oyun arasında ibâdet câiz değildir buyurdu.”
“Âhir zamânda, câhil din adamları ve fâsık hâfızlar çoğalır.”
“Öyle zamân gelecektir ki, o zamânın din adamları, eşek leşinden dahâ çok bozulmuş, kokmuş olacaklardır.”
“Resûlullah kıyâmet alâmetlerini sayarken buyurdu ki: Hâkimler rüşvet alarak haksız karâr verir. Adam öldürmek çoğalır. Gençler, ana babalarını, hısım akrabâlarını aramaz, saymaz olur. Kur’ân-ı kerîm mizmârdan, yani çalgı âletlerinden okunur. Tecvîd ile, güzel okuyanları, dine uyan hâfızları dinlemeyip, mûsikî ile şarkı gibi okuyanları dinlerler.”
“Bir zamân gelir ki, Müslimânlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. İslamiyeti bırakıp, kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur’ân-ı kerîmi mizmârlardan, yanî çalgılardan, şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyif için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere hiç sevâp verilmez. Allahü teâlâ bunlara lanet eder. Azâb verir!”
Ebû Abbas Eşnâî
Ebû Abbas Eşnâî rahmetullahi aleyh, hadîs, tefsîr ve kırâat âlimidir. 307 (m. 919) yılanda vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir dersinde buyurdu ki:
Kur’an-ı kerim mucizdir. Yâni, Onun gibi söz kimse söyleyemez. Arabistân’ın meşhûr şairleri uğraşmışlar, benzerini söyleyememişlerdir. (Tûr) sûresinin otuzdördüncü âyetinde meâlen, (Öyle ise, bir benzerini söyleyiniz!) ve (Hûd) sûresinin onüçüncü âyetinde, meâlen, (Onlara söyle ki, kendimden söylediğimi sandığınız bu Kur’anın sûreleri gibi, on sûre de siz söyleyiniz!) ve (Bekara) sûresinin yirmiüçüncü âyetinde, meâlen, (Kulumuza [yâni Muhammed aleyhisselâma] gönderdiğimiz Kur’anda, [yâni bizim gönderdiğimizde] şüphe ediyorsanız, siz de Ona benzer bir sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için bütün güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz!) buyurulmuştur...
O zaman, Arablar şiire çok kıymet verirdi. Aralarında çeşitli şairler yetişti. Kur’an-ı kerime benzer kısa bir sûre söyleyebilmek için, el ele verdiler. Çok uğraştılar. Hazırladıkları şiirleri, Muhammed aleyhisselâma götürecekleri zaman, Kur’an-ı kerimden bir sûre ile karşılaştırdılar. Sûredeki belâgati iyi anladıkları için, kendi sözlerinden kendileri utandılar. Resûlullaha götüremediler. Din adamları, Kur’an-ı kerimin îcazını başka başka bildirdiler. Çok kimse, Kur’an-ı kerimin nazmı garîb, üslûbu acîbdir. Arab şairlerinin nazmlarına, üslûblarına benzemediği için mucizdir dediler. Sûrelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesir kısmlar da böyledir. Âyetlerin aralıkları, onların Sec’leri gibidir. [Sec’, nesirde, cümle sonlarının kafiye şeklinde birbirlerine uygun olmalarına denir.] Bunları Kur’an-ı kerimdeki gibi yapamadılar. Arabcayı iyi bilen kimse, Kur’an-ı kerimin îcazını açıkça anlar. Bazıları, îcaz, gaybdan haber vermesidir, dedi. Meselâ, (Rûm) sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Onlar gâlib geldiler ise de, on seneye varmadan mağlup olacaklardır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Rum kayseri Heraklius’un on seneden az zamanda, İrân şâhı Husrev Perviz ordusuna gâlib geleceğini önceden haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur. Bazı âlimlere göre, Kur’an-ı kerimin îcazı, çok uzun ve tekrarlı olduğu hâlde, hiçbir yerinde ihtilâf, uygunsuzluk bulunmamasıdır. Bunun içindir ki, (Nisâ) sûresinin seksenbirinci âyetinde meâlen, (Bu Kur’an, Allahdan başkasının sözü olsaydı, içinde çok uygunsuzluklar bulurlardı) buyuruldu.
Şihâbüddîn Hamevî
Şihâbüddîn Hamevî hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Suriye'de, Hama'da dünyaya geldi. 791 (m. 1389) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir zata buyurdu ki:
Nasihatlerin hülâsası, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Tâat demek ve ibâdet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demektir. Yâni, bütün sözlerini ve hareketlerini Onun emirlerine ve nehylerine uydurmak demektir. Yâni her söylediğin ve her yaptığın ve söylememen ve yapmaman, hep Onun emri ile olmaktır. Şunu iyi bil ki, ibâdet şeklinde yaptığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibâdet olmaz, belki günah olur. Eğer namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyân etmektir. Hâlbuki, oruç bir ibâdettir. Fakat, emir ile olmadığından günah oldu... Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Hâlbuki namaz bir ibâdettir. Fakat, emir ile olmayınca isyân oluyor... Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı âilesi olan bir kız ile her türlü oyun ve latîfeler yapması ibâdettir, yâni sevaptır. Bunun sevabı hadis-i şerif ile bildirilmektedir. Hâlbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevaptır...
Görülüyor ki, ibâdet demek, yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değildir. İbâdet demek, İslâmiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, İslâmiyete uygun olunca, ibâdet olurlar. O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini İslâmiyete uydur! Çünkü, kim olursa olsun, İslâmiyete uymayan ilimler ve çalışmalar, doğru yoldan sapmaktır ve Allahü teâlâdan uzaklaşmaya sebep olurlar. Peygamberimiz işte bunun için, eskiden kalma ilimleri ve âdetleri neshetti, değiştirdi. O hâlde, İslâmiyetin müsâadesi olmadan ağzını açmamak lâzımdır ve iyi bil ki, senin öğrendiğin ilimlerle Allah yolunda gidilemez.
Şunu da bil ki, bu yol, kendilerine sôfi, yâni tarîkatçi ismini vererek, tarîkat büyüklerinin yolunda olduklarını iddiâ eden câhillerin, mânâlarını anlamadıkları, İslâmiyete uymayan sözleri ile de gidilemez. Bu yolda ancak, nefis ile mücâdele edenler gidebilir. Nefsin arzularını, şehvetlerini İslâmiyetin dışına taşırmamak lâzımdır. Lâf ile gidilmez. İslâmiyette yeri olmayan sözler ve ilimler ve şehvet ile karışmış gâfil kalb, şekâvet ve felaket alâmetleridir...
İbn-i Millî Necmeddîn
İbn-i Millî Necmeddîn rahmetullahi aleyh, Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 617 (m. 1220) yılında Lübnan’da Ba’lebek’te dünyâya geldi. 699 (m. 1300) yılında Bağdad’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kul, abdeste başlarken, Allah rızâsı için misvak kullanmalı, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetini yerine getirmelidir. Bu işe riya, gösteriş, menfaat karıştırmamalıdır. Ağzını misvak ile zâhiren temizlediği gibi, gıybet, yalan, dedikodu, sövmek, yalan yere yemin etmek, iftira, haram yemek, yalancı şahitlik yapmak, fazla konuşmak gibi durumlardan koruyarak, manevî bakımdan da temizlenmelidir. Misvak kullanmak, dünyâda birçok fâideye sebep olduğu gibi, âhırette de yüksek derecelere kavuşmaya vesiledir.
Kul, abdestle, sâdece, Rabbine ibâdet etmeyi, O’nun huzûrunda abdestli olarak O’na münâcaatta bulunmayı niyet etmelidir. En iyi şekilde tahâretlenmeli, bütün edeblerine riâyet ederek, yasaklardan kaçınarak, mekrûh ve bid’atlerden sakınarak abdest almalı ve hep abdestli bulunmalıdır. Kul devamlı abdestli olursa, namaza karşı tembellikte bulunmaz. Namaz için câmiye gidip, cemâatle namazını kılar. Allahü teâlânın hıfzında, korunmasında olur. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Abdest mü’minin silâhıdır. Abdest ile bedeni temizlediği gibi, tövbe ile de içini temizlemelidir. Zîrâ Allahü teâlâ, abdesti, bedenin zâhiri için, tövbeyi de bâtın için temizleyici kıldı.” İnsan, abdest almayı emreden, Mâide sûresinin 6. âyet-i kerîmesiyle zâhirini temizlemeye memur olduğu gibi, Tahrîm sûresi 8. âyet-i kerîmesinde bildirilen, “Allahü teâlâya tövbe-i nasûh ile tövbe ediniz!” meâlindeki emri ile de bâtınını temizlemeye memurdur.” Hasen bin Ali (radıyallahü anh), namaz için abdest almaya hazırlandığı zaman, rengi değişirdi. Sebebi sorulduğunda, “Allahü teâlânın huzûruna (namaza) duracağım. Onun için böyle oluyorum” buyururdu. Mescidin kapısına geldiğinde de başını kaldırır ve “İlâhî! Ben senin kulunum. Senin kapına geldim. Ey ihsân sahibi! Günahkâr olarak geldim. Sen ihsân sahibi, ben ise günahkârım. Sen bizim iyi olanlarımıza, kötü olanlarımızın kabahatlerini hoş görmesini ve düzeltmesini emrettin. Sen ihsân sahibisin. Ben ise günahkâr. Ey kerîm olan Rabbim! Senin indinde güzel olanların hürmetine kabahatlerimi affet!” diye münâcaatta bulunurdu. Bundan sonra mescide girerdi.
.
Ebû Sa'd Mâlinî
Ebû Sa’d Mâlinî hazretleri, hadîs âlimlerindendir. Afganistan’ın Herât şehrinden olup, doğum târihi hakkında bir bilgi yoktur. Çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. 412 (m. 1021) senesinde Mısır’da vefât etti. Buyurdu ki:
Muâz bin Cebel radıyallahü anh buyuruyor ki: “İlim öğreniniz. Zîrâ ilim öğretmek hasenedir. İlim talebi ibâdettir, ilim müzâkeresi tesbihtir, ilim öğrenmek için çalışmak, gayret etmek cihâddır. İlmi bilmeyene öğretmek sadakadır, ilmi ehline vermek kurbettir, ibâdettir, ilim, Cennet ehlinin meş’alesidir. Yalnızlıkta en iyi arkadaş, gurbette en iyi dost, halvette (yalnızlıkta) en iyi konuşucu, sırlarda en iyi yol gösterici, zorlukta en iyi yardımcı, dostlara zînet, düşmana karşı silâh, ölüm ânında doğruyu gösteren yardımcı, kabirde arkadaş, kıyâmette şefaatçi, Cennete götürücüdür. Allahü teâlâ bazılarını ilim ile yüceltir (yükseltir). Onları hayırlara vesile eder, dinde kendilerine ve eserlerine i’timâd edilen imamlar ve işlerinde kendilerine uyulan kimselerden yapar. Kerem sahibi olan Allahü teâlâdan dileriz ki, ilim ve anlayış ile bizi rızıklandırsın, bizi ebrârın menziline ulaştırsın ve âlimler ile beraber haşretsin. Onların şefaati ile Cennete girmemizi nasîb eylesin. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; (Âlimler, sultanlarla görüşmedikçe, dünyâya dalmadıkça, Allahü teâlânın kulları üzerinde emînidirler. Eğer sultanlarla görüşüp ve dünyâya dalarlarsa, Resûlullah efendimize ihânet etmiş olurlar. Bunlardan uzaklaşınız ve onları sakındırınız!)
Resûlullah efendimiz yine bir defasında; “Bilmeyen kimselere veyl (yazıklar) olsun” buyurdular. Bundan sonra da yedi defa; “Bildiği ile amel etmeyenlere de yazıklar olsun” diye tekrar ettiler. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ağaçların çoğu meyve vermez. Meyvelerin hepsi tayyib (tatlı, temiz, yenebilir) değildir. Âlimlerin de hepsi mürşid (yol gösterici), ilimlerin hepsi fâideli değildir.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Câhil yetmiş defa mağfiret olunur. Âlim bir defa bile mağfiret olunmaz (Çünkü âlim, bildiği hâlde günah işlemiştir.)”
“Kıyâmet günü insanlardan azâbı en şiddetli olanı, Allahü teâlânın ilmi ile ona fayda vermediği kimsedir.”
“Âhir zamanda, câhil âbidler, fâsık âlimler bulunacaktır.”
“İlmi arttığı hâlde zühdü artmayan kimsenin, Allahü teâlâdan uzaklığı artmıştır.”
Ahmed bin Harb
Ahmed bin Harb rahmetullahi aleyh, evliyânın büyüklerindendir. Faziletleri ve büyüklüğü herkes tarafından bilinir ve kabûl edilirdi. Yahyâ bin Muâz-ı Râzî vefât ettiğinde, başının, Ahmed bin Harb’in ayaklarının ucuna gelecek şekilde defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ahmed bin Harb, Süfyân bin Uyeyne ve başka zâtların sohbetlerinde bulunup ilim öğrendi. Kendisinden İmâm-ı Nesâî rivâyette bulundu. 234 (m. 848) târihinde vefât etti.
Ahmed bin Harb bir gün tefekküre teşvik ve alıştırmak için çocuklarından birine dedi ki:
“Yavrum! Bir şeye ihtiyâcın olursa, şu köşede bir delik var. Oraya git. Orada Allahü teâlâya, ‘Yâ Rabbî! İhtiyâcım olan falan şeyi bana ihsân et’ diye duâ et!” Çocuk “Peki efendim. Bundan sonra bildirdiğiniz gibi yapacağım” dedi. Ahmed bin Harb evdekilere de, ‘Bunun isteğini, kendisi görmeden şu deliğe koyuverin’ diye tenbîh etti. Bu hâl bir müddet böyle devam etti. Çocuk arzu ettiği şeyleri bu delikten alıyordu... Bir gün evde kimse yok iken, çocuk âdeti üzere, deliğin yanına gidip yemek istedi. Allahü teâlânın izniyle o delikten yemeği alıp yerken ev halkı eve gelip durumu görünce, bu yemeği nereden aldığını sordular. Çocuk, ‘Her zamanki aldığım yerden’ dedi. Bunun üzerine Ahmed bin Harb, çocukta hakîki tevekkülün teşekkül ettiğini anladı.
Ahmed bin Harb buyuruyor ki: “Bir kimse, evlendiği, kırk yaşına geldiği, saçına ak düştüğü hâlde ve hacca gidip Beytullah’ı ziyâret ettiği halde hâlâ aklını başına toplamaması, vakitlerini; oyun ve günah olan şeylerle geçirmesi ne kadar çirkindir.”
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Yeryüzü iki sınıf kimseye çok hayret eder. Birisi, ölümden gâfil olarak, yatağını, karyolasını süsleyip uykuya yatan kimsedir ki, yeryüzü kendi hâl lisanı ile o kimseye şöyle, der: ‘Ey insan! Şu nâzik bedenin, yataksız olarak arada bir perde bulunmadan, bende uzun müddet kalacak ve çürüyecek. Bunu niçin düşünmüyorsun?’ Yeryüzünün kendisine hayret ettiği ikinci kimse de, ufak bir arazi parçası yüzünden kardeşi ile hasım olan kimsedir ki, yeryüzü, kendi hâl lisanı ile o kimseye: ‘Ey insan! Münâkaşasını yaptığınız bu yerin sizden önceki sahiblerinin nerede olduklarını niye düşünmüyorsun?’ der... Bizlere ne kadar şaşılır ve hayret edilir ki, gölge denilince hemen güneşin varlığı aklımıza gelir de, Cennet denilince akla Cehennemin geleceği ve ondan korunmak çâreleri düşünüleceği yerde, yine de ondan gâfil oluruz.”
.
Ebû Bekr Dîneverî
Ebû Bekr Dîneverî hazretleri, Bağdad’da yetişen Hanbelî âlimlerindendir. 532 (m. 1138) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
Bir kimse (Hastam iyi olursa veyâ şu işim hâsıl olursa, sevâbı [Seyyidet Nefîse] hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veyâ bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kur’ân-ı kerîm okunup veyâ koyun kesip, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlanmakta, onun şefâati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifâ vermekte, kazâyı, belâyı gidermektedir...
Eski Yunan felsefecilerine göre, eşyâyı tanımak için, bunların görüntülerinin, his organları üzerinde hâsıl olması lâzımdır. İnsan ölüp, rûh bedenden ayrılınca, his organları çalışmıyor ve çürüyüp yok oluyor. Eşyâyı tanımak imkânsız oluyor. Bir şeyin hâsıl olması için lâzım olan şart yok olunca, o şey de hâsıl olmaz diyorlar. Onlara deriz ki, eşyâyı tanımak için, his organları şart değildir. Çünkü, eşyânın tanınmaları, histe de, rûhda da, onların sûretlerinin, görüntülerinin hâsıl olması ile değildir. Bundan başka, görüntü, his organlarında hâsıl olmaksızın, doğruca rûhda hâsıl olamaz demek, mesnetsiz, kuru bir iddiâ olur. İslâm inancına göre, rûhta, bedenden ayrıldıktan sonra, yeni bir anlayış, dirilerin hâllerini ve bilhâssa dünyâda iken tanımış oldukları kimselerin hâllerini anlamak kuvveti hâsıl olmaktadır. Bundan dolayı velîlerin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” kabirlerini ziyâret etmek ve onların mübârek rûhlarından istigâse etmek, yani yardım dilemek ile, iyiliklere kavuşulmakta ve zarârlardan kurtulmak nasîb olmaktadır.
Rûhun, bedenden ayrıldıkdan sonra, bedenle ve bedenin bulunduğu toprakla alâkası, ilgisi vardır. Bir kimse, bu toprağı ziyâret eder ve velînin rûhuna teveccüh ederse, ikisinin rûhları buluşurlar ve birbirlerinden fâidelenirler. İnsanın rûhu, bedenden ayrılıp, dünyâ ilgisinden kurtulunca, melekler âlemine, kudsî makâmlara gider. O âleme mahsûs kuvvetler kendinde hâsıl olur. Birçok şeyler yapabilirler. İnsan hocasını rüyâda görüp, bilmediklerini sorup öğreniyor. Rûhu olgun, nefsi pâk ve tesîri kuvvetli bir velînin kabri yanına gidip, bir zamân durulur ve o toprakdaki velî düşünülür ise, rûhu o toprağa bağlanır. Meyyitin rûhu da, bu toprağa bağlı olduğu için gelen insanın rûhu ile velînin rûhu buluşmuş olurlar. Bu iki rûh, karşılıklı iki ayna gibi olur. Her birinde olan kemâlât, ötekine akseder, yansır. İkisi de çok fâidelenir.
Ahmed Taberî
Ahmed Taberî rahmetullahi aleyh, Şafiî fıkıh âlimi, vâiz ve hatîbdir. İran’da Taberistan’da doğdu ve orada ilim tahsil etti. Ömrünün sonuna doğru Tarsus’a göç etti. Orada 335 (m. 946) yılında vefât etti. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman evvel nefsini hesaba çekerek buyurdu ki:
Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nîmetlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennete ve Cehenneme inanmıyorsan, bâri ölümü inkâr etme! Bu nîmet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddiâ ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Hâlbuki, senden daha ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, şu kâtile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği hâlde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu?
Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne mâlûm? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tâyîn etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ânsızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha büyük ahmaklık olur mu? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, kâfirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve hayâsızsın ki, Onun görmesine önem vermiyorsun! O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü teâlânın sana kızmayacağından nasıl emîn oluyorsun! Eğer Onun azâbını hafîf görüyorsan, parmağını aleve tut! Yâhut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yâhut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamıyacağını anla! Yok eğer, dünyada yaptıklarına cezâ vermeyecek sanıyorsan, Kur’an-ı kerime ve yüzyirmidörtbinden ziyâde Peygambere inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin yüzyirmiikinci âyetinde meâlen, (Günah işleyen, cezâsını çekecektir) buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Şeyh-ül-Hızâmiyye
Şeyh-ül-Hızâmiyye hazretleri, Hanbelî fıkıh âlimidir. 657 (m. 1259) senesinde Irak’ta Vâsıt şehrinde doğdu. İlim öğrenmek için birçok şehirleri dolaştı. Mısır’a, sonra Şam’a gitti. 711 (m. 1311) senesinde Şam’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
Bid’at, sünnete [yâni, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği din bilgilerine] muhâlif olan, ters düşen, îtikat, amel ve sözler demektir. Allahü teâlâ, kullarını kendisine ibâdet etmek için yarattı. İbâdet, züll ve zillet demektir. Yâni, insanın Rabbine, mâbuduna, hakîr olduğunu, âciz, muhtaç olduğunu göstermesidir. Bu da, her aklın, nefsin ve âdetlerin güzel ve çirkin dediklerine uymayıp, Rabbin güzel ve çirkin dediklerine teslim olmak ve Rabbin gönderdiği Kitaba ve Peygamberlere inanmak ve bunlara tâbi olmak demektir. Bir insan, bir işi, Rabbinin izin verdiğini düşünmeden, kendi görüşü ile yaparsa, Ona kulluk yapmamış, Müslümanlığın îcâbını yerine getirmemiş olur. Bu iş, îtikatta, inanmakta ise ve inanılması lâzım olduğu söz birliği ile bildirilmiş olan şeylerden ise, bu inanışı (Küfre sebep olan Bid’at) olur. Bu iş, îtikatta olmayıp da, yalnız dinden olan sözde ve işte kalırsa, fısk, büyük günah olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, dinde olmayan bir şey meydana çıkarırsa, bu şey reddolunur.) Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, dinden olmayan bir îtikat, bir söz, bir iş, bir hâl ortaya çıkarılır ve bunun din ve ibâdet olduğuna inanılırsa, yâhut İslâmiyetin bildirmiş olduklarında bir ziyâdelik veya noksanlık yapılırsa ve bunu yapmakta sevap beklenirse, bu yenilikler, değişiklikler, (Bid’at) olur. İslâmiyete uyulmamış, ona îman edilmemiş olur.
Dinde, ibâdette olmayıp, âdette olan yenilikler, yâni yapılırken sevap beklenilmeyen değişiklikler bid’at olmaz. Meselâ, yemekte, içmekte, binme ve taşıma vâsıtalarında, binâlarda yapılan yenilikleri, değişiklikleri dînimiz reddetmez. Enes bin Mâlik, bir gün ağlıyordu. Sebebi sorulduğunda, “Resûlullahtan öğrendiğim ibâdetlerden, değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı. Şimdi, bunun da elden gittiğini görüyor, bunun için ağlıyorum” dedi. Yâni, şimdiki insanların çoğu, namazın şartlarını, vâciblerini, sünnetlerini, müstehablarını yerine getirmiyor, mekruhlarından, müfsidlerinden, bid’atlerinden sakınmıyorlar. Onun için ağlıyorum dedi...
İbn-i Habbâz
İbn-i Habbâz hazretleri, fıkıh, nahiv ve ferâiz âlimidir. Kuzey Irak’taki Erbil’de doğdu. 639 (m. 1241) senesinde Musul’da vefât etti. Buyurdu ki:
Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermâyeyi, kârdan ve zarardan ayırmalıdır. Sermâye farzlardır. Kâr da, sünnetler ve nâfilelerdir. Ziyân ise, günahlardır. Her mubâhı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı bir şey yaptı ise, tazmîn ettirmeli, ödetmelidir. Fakat, insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işlediğinde, odasına bir kum koysa, birkaç sene içinde oda kum ile dolardı. Eğer, omuzlarımızdaki kâtib melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lâzım gelirdi. Hâlbuki, gaflet ile, çeşitli düşünceler ile, birkaç sübhânallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terâzîde sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır! İşte, Hazreti Ömer, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!)... Hazreti Enes diyor ki: Ömer’i gördüm, kendi kendine diyordu ki: (Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, emîr-ül-müminin diyorlar. Yâ Allahü teâlâdan kork veya Onun azâbına hazırlan!)
Nefis ile hesap yapıp, kusurlarını görüp, cezâ verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubâhlara baktırmamalı. Her azaya böyle cezâ vermelidir. Cüneyd-i Bağdâdî diyor ki: (İbnil Kezîtî, bir gece cünüb oldu. Gusletmeye kalkarken, nefsi tembellik etti ve hava soğuk, hasta olursun, sabret, yarın hamama git dedi. Entâri ile gusletmeye yemin eyledi. Öyle yaptı ve Allahü teâlânın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezâsı budur, dedi.
Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup, cezâ olarak serin su içmemeye yemin etti ve içmedi... Ebû Talha bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rekât kıldığını şaşırdı. Nefsine cezâ olarak, bağı fakirlere sadaka verdi... Mâlik bin Abdüllah-il Hes’amî diyor ki: Rebâhül Kaysî gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine: Ey boşboğaz! Senin neyine lâzım ki, başkasının yatmasına karışırsın. Ahdım olsun ki, bir sene başını yastığa koymayacaksın, diyordu...
İbn-i Tullâye
İbn-i Tullâye rahmetullahi aleyh, Hanbelî âlimlerindendir. 460 (m. 1068)’de doğdu. 548 (m. 1153) yılında vefât etti. Kitabında şöyle nakleder:
Hendek Savaşında, Kureyşliler perîşan ve mağlûb oldular. Ebû Süfyân Kureyş’ten bir cemâat ile oturmuş konuşuyordu. Diyordu ki: “İçinizde kimse yok mudur? Fırsat kollayarak Muhammed’den öcümüzü alsın. Çünkü, Muhammed pazarlarda dolaşıyormuş ve yalnız başına sahrâlara gidiyormuş. Halkı dîne davet ile meşgûl olduğu için, kimsenin hâlinden haberi yokmuş...” Ebû Süfyân’ın bu sözleri üzerine bir köylü, onun yanına gidip, “Eğer beni desteklersen bu işi ben yaparım. Yolları iyi bilirim ve gâyet keskin bir hançerim var” dedi. Ebû Süfyân ona yol azığını ve ne lâzımsa verdi. Aralarında bunu hiç kimseye söylememek üzere sözleştiler...
O köylü yola çıkıp, altı günde Medîne’ye ulaştı. Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâmdan bir cemâat ile sohbet ediyordu. Uzaktan o köylünün geldiğini görünce, “Bu kimsenin kötü bir düşüncesi var! Fakat, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturmaz” buyurdu. Köylü kimse yaklaşınca, “Abdülmuttalib’in oğlu nerede?” diye sordu. Resûlullah, “Abdülmuttalib’in oğlu benim” dedi. Bir haber söyleyecekmiş gibi Resûlullaha yaklaşmak istedi. Eshâb-ı kirâmdan Üseyyid bin Hudayr o kimseyi tutup çekti ve “Uzak dur ey mel’un!” dedi. Eliyle belini yokladı. Kaftânının altında hançeri olduğunu gördü. Adamın Resûlullaha suikast için geldiği anlaşılınca, adam Resûlullahın ayaklarına kapanıp, “Beni bağışla!” diye yalvarmaya başladı. Resûlullah o kimseye “Doğruyu söyle, doğruyu söylemen menfaatinedir. Yalan söyleme. Allahü teâlâ senin düşünceni bana bildirdi” buyurdu. Bunun üzerine adam emân diledi ve hâdiseyi aynen anlatdı. Resûlullah, onu Üseyyid bin Hudayr’a teslîm etti. Ertesi gün o kimseyi çağırdı ve “Sana emân verdim. Dilediğin yere gidebilirsin. İstersen bundan dahâ iyi bir iş söyleyeyim” buyurdu. O köylü kimse “O iş nedir?” dedi. “Allahü teâlânın bir olduğuna ve benim Onun Resûlü olduğuma şehâdet etmendir” buyurdu. O kimse, Kelime-i şehâdet söyledikten sonra dedi ki: “Ben kimseden korkmaz, kılıçtan ve oktan sakınmazdım. Ne zemân ki sizi gördüm, bilmem bana ne oldu da, aklım başımdan gitti. Siz benim yapmak istediğim düşüncelerimi bildiniz. Hâlbuki size bunu önceden kimse haber vermemişti. Anladım ki size bunları bildiren ve sizi koruyan Rahmân olan Allah’tır. Ebû Süfyân’ın tâifesi şeytânın tâifesidir.”
Ebü’l-Abbâs Vâsıtî
Ebü’l-Abbâs Vâsıtî hazretleri, fıkıh âlimi olup, 476 (m. 1083)’de doğdu. Bağdad’a yerleşip orada hadîs-i şerîf öğrenmekle meşgûl oldu. 552 (m. 1157) senesinde vefât etti. Kitabında şöyle nakleder:
İslâmiyette ibâdet yapmak için, niyetin büyük önemi vardır. Yapılan her işin İslâmiyete uygun olup olmadığı, niyet ile anlaşılır. Niyet o kadar mühimdir ki, İslâmiyetin emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbûl olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, âhiret menfaati için yapılınca, ibâdet hâlini alıyor. Mümin, zevcesinin ağzına götürdüğü lokmada bile sevap kazanıyor. Bu hadis-i şerifi göz önüne alarak, düşüncesini temizleyen ve niyetini düzelten bir kimse, yemekte, içmekte ve her türlü dünya işlerinde âhiret faydasını gözeterek, sevap kazanmak fırsatını elden kaçırmaz. İnsanlar bütün işlerinde, hattâ ibâdetlerinde, dünya menfaati, maddî kazanç aramaya alıştırılırsa, menfaatperestlik hâsıl olur. Hâlbuki İslâmiyet, nefslerin böyle kötü isteklerini yatıştırmayı, maddîcilikten fedakârlık etmeyi, menfaati hakîr görmeyi, ahlâkın ve ruhun temizlenmesini, yükselmesini istemektedir. İslâmiyete uymanın, ibâdet etmenin, dünya menfaatleri üzerine kurulmayacağı, akıl sahipleri için pek meydanda olan bir hakîkattir. Böyle olduğunu aşağıdaki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler de, ayrıca göstermektedir:
Şûrâ sûresinin yirminci âyet-i kerimesinde meâlen, (Âhıreti kazanmak için çalışanların kazançlarını arttırırız. Dünya menfaati için çalışanlara da, ondan veririz. Fakat, âhirette bunların eline bir şey geçmiyecektir) buyuruldu. İsrâ sûresinin onsekizinci ve ondokuzuncu âyet-i kerimelerinde meâlen, (Menfaatleri ve lezzetleri çabuk geçen, tükenen dünyayı isteyenlerden, dilediğimize, istediğimizi veririz. Âhiret menfaatleri için çalışan müminlerin mükâfâtları boldur) buyuruldu. Hûd sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Dünyada yaşamayı ve eğlenmeyi isteyenlerin çalışmalarının karşılığını bol bol veririz. Bir şeyi esirgemeyiz. Bunlara âhirette yalnız Cehennem ateşi verilecektir. Emekleri âhirette boşa gider. Yalnız dünya için yaptıkları işlerine, âhirette bir karşılık hâsıl olmaz) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte; (Allahü teâlâdan başkası için her kim ne işledi ise, karşılığını ondan istesin, denilecektir) buyuruldu.
İbn-i Berhân
İbn-i Berhân rahmetullahi aleyh, Şafiî âlimlerindendir. 479 (m. 1087) senesinde Bağdad’da doğdu. Fıkıh ve usûl ilimlerinde derin bir âlimdir. Kıymetli kitapları vardır. 520 (m. 1126) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce talebelerine şunları vasiyet etti:
Allahü teâlâya yemin ederim ki, Îsâ aleyhisselâmın İncîlinde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk suâl soracaktır. Birincisi, (Ey kulum! Yaşadığın kadar hep dünya için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, haram ettiklerimden kaçındın mı?) Yalnız ilim kâfî olup, ibâdete lüzûm olmasaydı, her gece sabaha karşı, (Duâ eden, istiyen yok mu? Vereyim. Tevbe eden yok mu? Affedeyim) buyurulmaz idi.
Bir gün Peygamber Efendimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzurunda sahâbeden Abdullah ibni Ömer’i medhettiler. (İyi insandır, teheccüd namazı, [yâni gece namazı] kılsaydı, daha iyi olurdu) buyurdu.
Yine bir gün Eshâbdan birine: (Çok uyuma!.. Geceleri çok uyumak, insanı kıyâmette muhtaç eder) buyurdu. Cân-ü gönülden çalışmak, Allahü teâlânın düşmanı olan nefse şiddetle karşı koyup, onu ezmek lâzımdır ve her an kendini mezarda bilip, ona göre hazırlanmalıdır. Senden evvel gidenler, hep sana, onlara ne zaman ve ne hâlde kavuşacağına bakıyorlar. Aklını başına topla da, oraya sermâyesiz gitme! Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: İnsanın vücûdu, ya kuş kafesine benzer ki, açılınca kuş uçup kurtulur veya hayvanın ahırına benzer ki, açılınca hayvan yük çekmeye, zahmete sokulur. Düşün! Bakalım sen bunlardan hangisisin? Kuş kafesi isen, (Rabbine kavuş) sesini işitince uçup yükselirsin. Nitekim hadis-i şerifte, (Sa’d bin Muâz’ın ölümü sebebiyle Arş titredi) buyuruldu. Eğer Allah korusun, ahıra benziyorsan, yâni Allahü teâlânın, (Başlarına gelecekleri düşünmediklerinden, hayvanlara benzerler, hattâ daha aşağıdırlar) buyurduğu kimselerden isen, hiç şüphe etme ki, hâneden hâviyeye, yâni doğru Cehenneme gidersin. Hasen-i Basrî hazretleri, bir gün eline bir bardak soğuk şerbet almıştı. Birdenbire bayılarak bardak elinden düştü. Kendisine gelince, sebebini sordular: Cehennemde yananların, Cennetteki arkadaşlarına seslenerek: (İçtiğiniz Cennet sularından bize biraz veriniz) dedikleri hâtırıma geldi, korkudan aklım kaçtı, dedi.
Ahmed Mekvî
Ahmed Mekvî hazretleri, Mâlikî fıkıh âlimidir. 334 (m. 936) yılında Endülüs’te (İspanya) İşbiliyye (Sevilla) şehrinde doğdu. 401 (m. 1010) yılında Kurtuba’da (Cordoba) vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce oğluna şunları vasiyet etti:
Allahü teâlânın emrettiği, beğendiği iyi şeyleri yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine kavuşamazsın. Bir âyet-i kerimede meâlen, (İnsan yalnız çalışmakla ve ibâdet yapmakla saadete kavuşur) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, sonra başka âyet ile değiştirildi, diyen olursa; böyle söyleyen değişsin, yıkılsın. Eğer bu âyet değiştirildi dersen, diğer âyetlere ne diyeceksin? Bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahın rahmetine kavuşmak isteyenler, emirlerini yapsınlar) buyuruldu. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Dünyada yapılanların karşılıklarını göreceklerdir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Îman edip, ibâdet yapanlar ve haramlardan kaçanlar, elbette Cennetlere girecek, nîmetlere kavuşacaklardır) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Cennet yalnız îman edip, ibâdet edenler içindir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahü teâlâya ve Onun Peygamberlerine itaat edenler, âhirette Peygamberlere ve sıddîklara ve şehitlere ve sâlihlere verilen nîmetlere ortak olacaklardır) buyuruldu.
Peygamberimiz hadis-i şerifte, (Müslümanlık beş şey üzerine kurulmuştur: Birincisi, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna inanmak, ikincisi her gün beş vakit namaz kılmak, üçüncüsü, senede bir kere malının kırkta birini Müslüman fakirlere zekât olarak vermek, dördüncüsü, Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak, beşincisi, Mekke-i mükerremeye giderek, ömründe bir kere hac etmek) buyurdu.
İnanmakla ve söylemekle îman hâsıl oluyor, ibâdet etmekle kemâle gelip cilâlanıyor. Ehl-i sünnetin reîsi, dîn-i islâmın en büyük âlimi imam-ı a’zam Ebû Hanîfe [80-150 Bağdâd’da] vasiyetnâmesinde buyuruyor ki: “Îman, dil ile söylemek ve kalb ile inanmaktır.”
Amelin lâzım olduğunu gösteren daha sayabildiğin kadar vesikalar vardır. Fakat ne yapayım ki sen uykudasın! Eğer bu sözümden, (Şu hâlde insanlar amelleri için Cennete girecek, Allahü teâlânın rahmetiyle, ihsâniyle girmeyecekmiş) dersen, sözlerimi anlamamış olursun. Demek istiyorum ki, insan Allahın lütfu, ihsânı ile Cennete girecektir. Fakat itaat ve ibâdet yaparak rahmete kavuşmaya hazırlanmaz ve lâyık olmazsa Allahın lütfu ve rahmeti ona gelmez...
İbn-üş-Şeyh Ebi Ömer
İbn-üş-Şeyh Ebi Ömer rahmetullahi aleyh, hadîs ve fıkıh âlimidir. 651 (m. 1253) senesinde Kudüs’te doğdu. 689 (m. 1290) senesinde Şam’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Îman, yâni Allahü teâlânın birliği akîdesi, bütün semavî dinlerde başka başka olmayıp, hepsi, tevhîd esası üzerine kurulmuştur. Dinlerin aralarındaki fark, sâdece ibâdet bilgilerindedir. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan seksen sene geçinceye kadar, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akîdesinde, aslâ bir ihtilâf ve çekişme olmamıştır. Bütün havârîler ve onlara tâbi olanlar ve tebe’-i tâbileri, İncîl’de açıkça bildirilmiş olan Allahü teâlânın birliği akîdesi üzere yaşamış ve öylece de vefât etmişlerdir. İlk yazılan üç İncîl’in hiçbirinde (teslîs), yâni Hıristiyanlardaki “baba, oğul, ruh-ül kuds” üçlü inancına dâir tek bir harf dahî yoktu. Sonra Yuhannâ’ya nisbet edilen dördüncü İncîl, Yunanca olarak ortaya çıktı. Bu İncîl’de, Yunan felsefecilerinden Eflâtûn’un fikri olan üç (uknûm) [üç asl, esas varlık] ihtivâ eden ibâreler görüldü. O zaman, İskenderiyye mekteplerinde, Yunan filozoflarının Ravâkıyyûn ve işrâkıyyûn felsefeleri ve sözleri üzerine münâzara ve mücâdele devam ediyordu. Ravâkıyyûn: Mîlâddan üç asır önce Atina’da Yunan filozofu Zenon tarafından kurulan bir felsefe mesleğidir. İşrâkıyyûn: Pisagor tarafından kurulan felsefe mesleğidir. Eflâtûn taraftârı kimseler, Yuhannâ İncîli’nin revaç bulmasını istediler. Ancak o zamana kadar, Îsâ aleyhisselâmın dîninde hâşâ (Allah üçtür) diye bir söz işitilmediğinden, Îsâ aleyhisselâmın dînine inananlar, bunu kabûl etmeyip, şiddet ile reddettiler. Böylece, Îsâ aleyhisselâmın dînine inananlar, iki kısma ayrıldı. Aralarında pek çok münâzara ve muhârebeler oldu.
Hristiyanların takvimine göre, İsa aleyhisselamdan 325 sene sonra Birinci Kostantin zamanında, İznik’te toplanan ruhban cemiyeti, Îsâ aleyhisselâmın dîninin esası olan tevhîdi [Allahü teâlânın birliğini] terk ettiler. Eflâtûn taraftârı olan Büyük Kostantin’in baskısı ile üç uknûm fikrini, yâni “baba, oğul, ruhül-kuds” akîdesini [inancını] kabûl ettiler. O günden sonra, teslîs akîdesi her tarafa yayılmaya başladı. Îsâ aleyhisselâmın dînine inanan hakîkî müminler, dağılarak perîşan oldular. Böylece, Eflâtûn’un felsefesi meydana çıkıp, Îsâ aleyhisselâmın dîni terk olundu. Bu dîne inanan hakîkî müminler ise, gizlendiler. Az zaman sonra, bunlardan da hiç kimse kalmadı...
Celâleddîn Deşnâvî
Celâleddîn Deşnâvî hazretleri, fıkıh âlimidir. 615 (m. 1218) yılında Mısır’da Deşna’da doğdu. 697 (m. 1298) yılında Kûs’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bütün Müslümanlar Eshâb-ı kiramı çok sevmeli ve hiçbirine dil uzatmamalıdır. Çünki Allahü teala onları Kur’ân-ı keriminde methetmiştir. A’raf ve Hicr sûrelerinde meâlen, (Biz azîmüşşân, onların kalblerindeki kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Enfâl sûresinde, Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine meâlen buyuruyor ki: (Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar kâfîdir) ki, o vakit, Sahâbe-i kiram pek az idi. Âyet-i kerimenin mânasına iyi dikkat edilirse, Sahâbe-i kiramın büyüklüğü ve derecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme kâfî oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki: Hakîkatte ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşte onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzûm ve ihtiyaç kalmaz...
Fetih sûresinde, cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki: (Ağaç altında sana bî’at eden, [yâni emirlerini kayıtsız şartsız yapmaya söz veren] müminlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kiram idi (ve onlara Sekîne, [yâni tumânînet, kalblerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir fetih ve zafer ile sevaplandıracağını müjdeliyor.) Hudeybiye anlaşmasında, Sidre yâhut Sümre ağacının altında yapılan söz vermeye işarettir.
Fetih sûresinin diğer âyet-i kerimesinde, (Sana bî’at edenler) yâni seninle gazâ ve cihâdda bulunup, dîn-i islâmın neşrinde, kullarıma nasihat vermekte ve doğru yolu göstermekte berâber olacaklarını ahd ve vaat edenler, (Allah celle şânühû ile mübâye’a, [yâni vaat] etmiş olurlar) buyurdu. Diğer âyet-i kerimede meâlen, (Onlar Allahü teâlâyı severler. Allahü teâlâ da onları sever) buyurdu. Görülüyor ki, Sahâbe-i kiramın hepsi Allahü teâlânın muhabbetine ve mahbûbiyyetine mazhar olmuştur. Tevbe sûresinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden olup, Muhâcirîn denilen Sahâbe-i kiram ile, Medîne-i münevvere ehâlîsi olan Ensârdan ve onlara iyilikte tâbi olanlardan, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar) buyuruyor.
.
Ahîzâde Hüseyin Efendi
Ahîzâde Hüseyin Efendi rahmetullahi aleyh, Osmanlı şeyhülislâmlarının yirmisekizincisidir. 980 (m. 1572) senesinde İstanbul’da doğdu. 1043 (m. 1633) senesinde deniz yolu ile hacca giderken, yolda vefât etti ve deniz kenarına defnedildi. Bu mübarek zat buyurdu ki:
İmam-ı Muhammed Gazâlî (Kimyâ-i saadet) ismindeki kitabında buyuruyor ki:
Enbiyâ sûresi, kırkyedinci âyetinde meâlen, (Kıyâmet günü terâzî kuracağım. O gün, kimseye zulmedilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, terâzîye koyacağım. Herkesin hesabını yapmaya yetişirim) buyurdu. Bunu haber verdi ki, herkes dünyada kendi hesabına baksın. Peygamber Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münâcât eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticârette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirâhat eder ve mubâh olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez).
İkinci halîfe, Ömer-ül-Fârûk buyurdu ki: Hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz! Allahü teâlâ, meâlen buyurdu ki: (Şehvetlerinizi, [yâni nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşınız ve bu cihâdda sebât ediniz, dayanınız!) Bunun içindir ki, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefis ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticâretin kazancı Cennettir. Ziyânı da Cehennemdir. Yâni kârı, ebedî saadet, ziyânı da, sonsuz felakettir. Bunlar nefslerini, ticâretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile, önce şartnâme yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir. Nihâyet hesaplaşılıp, hıyânet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefsleri ile, bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar: Şirket kurmak, onu murâkabe edip gözetmek, muhâsebe, yani hesaplaşmak, mu’âkabet yani cezâlandırmak, mücâhede yani onunla uğraşmak ve muâtebet yani onu azarlamaktır...
Ahîzâde Hüseyin Efendi vefatından kısa bir zaman önce şu beyitleri söylemiştir:
“Ben öldüm kaldı göğnüm sende, dâğ-ı firkatin tende/Zarurî ayrılık düştü senin sende, benim bende./Dedim olsun yoluna pâdişâhım câme-i ten/Eskidir dedi gülüp nâz ile, ol goncadihen./Vuslata bâr rızâ vermez ise olma melûl,/Durma ey âşık-ı Şûrîde hemân üstüne öl.”
Muhyiddîn Acemî
Muhyiddîn Acemî hazretleri, Osmanlı âlimlerindendir. Sultan İkinci Bâyezîd devrinde yaşamıştır. Edirne’de vefât etti. Molla Gürânî’nin ders halkasında yetişenlerdendir. Seyyid Şerîf Cürcânî’nin Sadr-uş-Şeri’a adlı eserin şehîdlik babına yazdığı risalede buyuruyor ki:
Şehid, kendisine şahitlik yapılmış, Cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş anlamındadır. Şahit manası da vardır. Çünkü Allah katında, ölü değil diridir. Şehid olmak için Müslüman olmak şarttır. Gayri müslim nasıl ölürse ölsün veya öldürülsün şehid olmaz...
Şehid olmak büyük nimettir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şehid kabir azabından emindir.) (Deniz savaşında şehid olanların, bütün günahları, hatta kul hakları da affolur.) (Şehid, yakınlarından 70 kişiye şefaat eder.) (Şehid, ölüm acısı duymaz, kabirde üzülmez, kıyametin dehşeti, hesab, mizan, sırat onu rahatsız etmez, doğruca Cennete gider.) (Karada şehid olanın borçları ve emanetleri hariç, bütün günahları affolur. Denizde, suda boğularak ölen şehidin ise, borç ve emanetleri de dahil bütün günahları affolur.) (5 vakit namaz kılana, her gün için bin şehid sevabı verilir.) (İlim öğrenirken ölen şehiddir.)
(Allahü teâlâdan, ihlasla şehidlik isteyen, yatağında ölse de şehid olur.) (Âşık olup, aşkını gizleyip ve iffetini koruyup ölen şehid olur.) (Abdestli yatıp da ölen şehiddir.) (Suda boğulan, yangında ölen, garip, kimsesiz olarak ölen, zehirli hayvan sokarak ölen, iç hastalıklarından ölen, duvar ve enkaz altında kalarak ölen, kocasını kıskandığını gizleyen kadın, kendinin, din kardeşinin ve komşunun malını savunurken öldürülen, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparken öldürülen kimse şehiddir.) (Hamile iken, doğumda veya lohusa iken ölen kadın şehiddir.)
(Cuma günü veya gecesi ölen, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) (Her gece, Yasin okumaya devam eden kimse, şehid olarak ölür.) (Ümmetimin arasında fitne, fesat yayıldığı zaman, sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır.) (Terk edilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana, yüz şehid sevabı vardır.) (Misafir, bir müminin evine girince, onunla bin bereket ve bin rahmet girer. O ev halkının günahları, denizlerdeki köpüklerden ve ağaçlardaki yapraklardan daha çok olsa da affolur. Her birine bin şehid sevabı verilir. Misafirin yediği her lokma için bir hac ve umre sevabı yazılır ve onlar için Cennette bir şehir inşa edilir.)
Seyyid Âbid Çelebi
Seyyid Âbid Çelebi rahmetullahi aleyh Yavuz Sultan Selim Hân devri âlimlerindendir. 931 (m. 1524) senesinde Kırım’da Kefe şehrinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın, kullarının nasıl olmasını istediği Kur’an-ı kerimde ne güzel açıklanmaktadır: Furkan sûresinin 63-69. âyet-i kerimelerinde meâlen, (Rahmânın [yâni kullarına acıması çok olan Allahü teâlânın fazîletli] kulları, yeryüzünde gönül alçaklığı ve vakâr ile yürürler. Câhiller kendilerine sataştığı zaman onlara, (sağlık, esenlik size) gibi güzel sözler söyleyerek doğruluk ve tatlılıkla günahtan sakınırlar. Onlar, Rableri için, secde ve kıyâm ederek gecelerler. Onlar (Rabbimiz Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Doğrusu Onun azâbı devamlı ve acıdır, orası şüphesiz ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır) derler. Onlar sarf ettikleri zaman, ne isrâf, ne de cimrilik ederler, ikisi ortası bir yol tutarlar ve kimsenin hakkını kesmezler. Onlar Allaha ortak koşmazlar. Allahın haram ettiği cana kıyıp, kimseyi öldürmezler. Zinâ etmezler). Ve 72-74. âyetlerinde, (Yalan yere şehâdet etmezler. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Böyle faydasız veya güçle yapılan bir işe tesâdüfen karışacak olurlarsa, yüz çevirip vakârla uzaklaşırlar. Kendilerine Allahın âyetleri hâtırlatıldığı zaman, körler ve sağırlar gibi görmezlik, dinlemezlik etmezler. Onlar, (Yâ Rabbî, bize zevcelerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzü aydınlatacak sâlih kişiler ihsân et! Bizi, Allaha karşı gelmekten sakınanlara önder yap! diye yalvarırlar) buyurulmuştur...
Bundan başka, Sâf sûresinin ikinci ve üçüncü âyetlerinde meâlen, (Ey îman edenler! Yapmadığınız bir şeyi niçin söylersiniz? Yapamadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük öfkeye sebep olur) buyurulmuştur ki, bu da, bir insanın yapamayacağı bir şeyi vaat etmesinin, onu Allah katında kötü kişi yapacağını göstermektedir.
Hakîkî Müslüman, ibâdetini tam yapar. Allahü teâlâya olan şükrân borcunu öder. İbâdetini, büyük bir arzu, istek, sevgi ile yapar. Allahü teâlâdan korkmak demek, Onu çok sevmek demektir. İnsan, nasıl çok sevdiği bir kimsenin üzülmesini istemez ve onu üzeceğim diye korkarsa, Allahü teâlâya ibâdet de, Ona olan sevgimizi ispatlayacak bir şekilde yapılmalıdır. Allahü teâlânın bize verdiği nîmetler o kadar çoktur ki, Ona olan şükrân borcumuzu ancak, Onu çok severek ve Ona candan ibâdet ederek ödemeye çalışmalıyız...
Takıyyüddîn Makdisî
Takıyyüddîn Makdisî hazretleri, hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. Filistin ahâlisinden olduğu için “Makdisî” nisbet edildi. 679 (m. 1280) yılında vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ hazretleri arzı [yeryüzünü] benim için cem etti [küçülttü]. Ben yeryüzünün doğusunu batısını gördüm. Muhakkak benim ümmetimin mülkü arzdan bana gösterilen yere kadar yayılacakdır. Bana kırmızı ve beyâz olmak üzere iki hazîne verildi.)
(Ben Rabbimden, ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini, eğer İslâm beldesinde kıtlık vâki olursa, az bir yerde olsun; istedim. Ve ırzlarına dokunmamaları için, nefslerinden başka düşman musallat etmemesini, istedim. Rabbim bana buyurdu ki: Yâ Muhammed! Muhakkak ben bir hükmetsem, elbette o reddolunmaz. Ben sana, ümmetin için vaad verdim ki, onları umûmî kıtlık ile helâk etmem. Onlar üzerine nefislerinden gayri, nefislerine dokunmasınlar diye düşman musallat etmem. Onlar birbiri arasında muhârebe ederlerse, onların düşmanları, onların kendileridir. Bazısı bazısını helâk eder. Bazısı bazısını esîr eder.)
Amr bin Kays “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet edilmiştir: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Biz dünyâya gelmekte âhirleriz [sondayız]. Kıyâmet gününde, Cennete girmekte ve sâir fazîletlerde sâbıklarız [öndeyiz]. Söyleyeceğim sözler ile övünmüyorum. İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullahtır ve ben Habîbullahım. Kıyâmet günü Livâ-i hamd benim elimdedir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana vaad etti, ümmetimin şânında ve onları üç şeyden halâs etti. Umûmî kıtlıktan, düşmanın tamâmen helâk etmesinden, dalâlet üzerine birleşmelerinden korudu.)
Bilâl bin Hâris-el Müzenî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmiştir: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Bir kimse, benim terk edilmiş veyâ unutulmuş sünnetlerimden bir sünnetimi, meselâ cemâat ile namâz kılmak gibi, bayram namâzı gibi, Kur’ân-ı azîm-üş-şânı kırâat etmek gibi ve ilim tahsîli gibi, ihyâ etse, o kimseye, onunla amel edenlerin ecri kadar onların ecirlerinden bir şey noksan olmaksızın, ecir verilir. Bir kimse, bid’at, dalâlet çıkarsa, o kimseye, onunla amel edenlerin günahı kadar günah yazılır.)
Abdürrahmân bin Muhammed
Abdürrahmân bin Muhammed rahmetullahi aleyh, Cezayir’deki Tilmsân’da yetişen İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Seyyid, yani Peygamber Efendimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” soyundan olup, 929 (m. 1523) senesinde doğdu. 1011 (m. 1602) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde buyurdu ki:
(Mümin) ve (Müslim) ve (Müslüman) demek, Allahü teâlâ tarafından, Muhammed aleyhisselâm vâsıtası ile, insanlara bildirilmiş ve İslâm memleketlerine yayılmış din bilgilerine inanan, kabûl eden kimse demektir. Bu bilgiler Kur’an-ı kerimde ve binlerce hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Bu bilgileri, Eshâb-ı kirâm Peygamberimizden işitmiş, (Selef-i sâlihîn) de, yâni Eshâb-ı kirâmdan sonra, ikinci ve üçüncü asırlarda [yüzyıllarda] gelen İslâm âlimleri de, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya bu işitenlerden işiterek kitaplarına yazmışlardır. Sonra gelen İslâm âlimleri, Selef-i sâlihînin kitaplarındaki bilgileri başka başka açıklamışlar, birbirlerinden ayrılmışlar, mânâları açık bildirilmemiş, inanılması lâzım bilgilerde, yetmişüç ayrı fırka meydana gelmiştir. Bunlardan yalnız bir fırkası, bu açıklamaları yaparken, kendi düşüncelerini, görüşlerini karıştırmamış, bir değişiklik ve ekleme yapmamışlardır. Bu doğru îmanlı fırkaya (Ehl-i sünnet) veya (Sünnî) denir.
(Müslüman) olmak için, inanılması lâzım gelen bilgiler, yalnız inanılacak altı şey değildir. Meşhûr olan (Farz)ların yapılmasının lâzım olduğuna ve (Haram)ları yapmamak, bunlardan sakınmak lâzım olduğuna inanmak da, Müslüman olmak için lâzımdır. Farzları yapmanın ve haramlardan sakınmanın birinci vazîfe olduğunu kabûl etmeyen kimsenin îmanı gider. (Mürted) olur. Kabûl edip de, nefsine ve fena arkadaşlara uyarak farzlardan bir veya birkaçını yapmayan yâhut bir veya birkaç haram işleyen kimse, Müslümandır. Fakat, kusurlu, kabahatli Müslümandır. Böyle Müslümana (Fâsık) denir. Farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya (İbâdet) yapmak denir. İbâdet yapmaya çalışan ve ibâdette kusuru olunca, hemen tevbe eden Müslümana (Sâlih) denir. Şimdi, hür memleketlerde oturup da, îman edilecek altı şeyi ve meşhûr olan farzları ve haramları bilmemek özr değildir. Öğrenmemek büyük günahtır. Kısa olarak öğrenmek ve çocuklarına öğretmek lâzımdır. Önem vermediği için öğrenmezse, kâfir olur...
İbn-i Hallâl
İbn-i Hallâl hazretleri, Şâfiî mezhebi fıkıh, tefsîr ve kırâat âlimlerindendir. 773 (m. 1371) senesinde doğdu. 836 (m. 1433) senesinde Cizre’de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Ehl-i sünnet fırkası, iş ve ibâdet bakımından dört (Mezhep)e ayrılmıştır: Birincisi, (Hanefî mezhebi) olup, imam-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit mezhebidir. İkincisi, (Mâlikî mezhebi) olup, imam-ı Mâlik bin Enes mezhebidir. Üçüncüsü, (Şâfi’î mezhebi) olup, imam-ı Muhammed bin İdrîs Şâfi’î mezhebidir. Dördüncüsü (Hanbelî mezhebi) olup, Ahmed ibni Hanbel mezhebidir. Bu dört mezhep, îtikatça, birbirinden ayrı değildir. Hepsi Ehl-i sünnet fırkasında olup, îmanları, inanışları, dinlerinin temeli birdir. İslâm milletinde bu dört imam; büyük, herkesçe kabûl edilmiş, inanılır müctehidlerdir. Yalnız iş bakımından, bazı ufak şeylerde ayrılmışlardır. Şöyle ki: Allahü teâlâ ve Peygamberi, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hâli güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek lâzım olur. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, (Müctehid) denir. Müctehidin, bir işin nasıl yapılacağını anlamak için, son gayreti ile uğraşarak görüşüne, doğruya en yakın zannına göre amel etmesi, kendine ve ona uyanlara vâcib olur. Yâni, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, böyle yapmayı emretmektedir.
Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz. Sevap olur. Uğraşmasının sevabını kazanır. Çünkü, insana gücü, kuvveti yettiği kadar çalışması emrolundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevap verilir. Doğruyu bulursa, on sevap verilir.
Eshâb-ı kirâmın hepsi büyük âlim, yâni müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihâd yapabilecek büyük âlim çok idi. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezhep kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhepten başka mezhebe uymadı...
Taşköprüzâde Halîl Efendi
Taşköprüzâde Halîl Efendi rahmetullahi aleyh, Fâtih Sultan Mehmed Hân devri Osmanlı âlimlerindendir. 879 (m. 1475)’de Kastamonu’nun Küre kasabasında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel, Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevat-ı şerife okumanın fazileti hakkında buyurdu ki:
Allahü teâlâ, kullarına bu rûhanî irtibâtı elde etmenin yolunu gösterdi. Bunun için onlara, Resûlüne salât ve selâm okumalarını emreyledi. Böylece, kulların okudukları bu salât ve selâmlar, onların Resûlullaha ma’nen yönelmelerine, kalblerini O’na rabtetmelerine (bağlamalarına) vesile olacak, nefislerinin kemâle erdirilmesi husûsunda Resûlullahtan istimdâd etmeleri (yardım istemeleri) sebebiyle, Resûlullah ile bu rûhanî irtibâtı elde edebileceklerdir. Yoksa Resûlullahın, insanların kendisine salât ve selâm okumalarına, onların duâlarına ihtiyâcı yoktur. Çünkü, Allahü teâlâdan gelen tecelliler ve Rabbanî ma’rifetlerin nûrları O’nda doğmaktadır. Şüphesiz, Allahü teâlânın O’na salât buyurması sebebiyle, ümmetinin salât okumasına ihtiyâcı yoktur ve onların salatından müstağnidir. O en yüksek ve kâmil rahmetlerle, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuştur. Ancak, ümmeti O’na okudukları salâtlarla kendileri istifâde etmekte, Resûlullahtan feyze kavuşmaktadırlar...
Salât-ü selâm, kalb huzûru ve muhabbetle okunmalı, manâsını düşünmelidir. Böyle okunan salât ve selâm manevî olarak Resûlullaha yönelmeyi, O’nu düşünmeyi ve kalbi O’na bağlamayı hâsıl eder. Fakat, salât ve selâm okuyan kimse cehl ve gaflet içerisinde, nefsinin arzu ve isteklerine uymuş, ne söylediğinin farkında olmayan, hangi meydanda dolaştığını bilmeyen, kalbini Resûlullah efendimizden tarafa vermeyen, sâdece dili salât okuyup, zihni bundan habersiz bir hâlde olmamalıdır. Böyle kimseler, Resûlullahtan kavuşmak istedikleri feyzlere kavuşamazlar.
Fakat, Resûlullaha salât-ü selâmı yukarıda bahsettiğimiz şekilde okurken manevî olarak Resûlullaha yöneldiğimiz ve hatırımızda, hayâlimizde Resûlullahı tasavvur ettiğimiz zaman, arada sevgi ve bağlılık meydana gelmektedir. Çünkü bağlılık, bu ikisinden ibârettir. “Allahü teâlâ ve melekleri Resûlullaha salat ve selâm ederler. Ey mü’minler! O’na siz de salât ve selâm edin” meâlindeki Ahzâb sûresi 56. âyet-i kerîmesi, lâzımî olarak sünnet-i seniyyede bu bağlanma şeklinin mevcût olduğuna ve Müslümanların onunla emrolunduğuna delâlet etmektedir.
Abdülvehhâb Sa’lebî
Abdülvehhâb Sa’lebî rahmetullahi aleyh, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 362 (m. 973) senesinde Bağdad’da doğdu. 422 (m. 1031) senesinde Mısır’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
(Saadet), Cennetlik olmak demektir. (Şekâvet), Cehennemlik olmak demektir. Saadet ve Şekâvet, Allahü teâlânın iki hazînesi gibidir. Birinci hazînenin anahtarı, tâat ve ibâdettir. İkinci hazînenin anahtarı, mâsıyyet yâni günahlardır. Allahü teâlâ, her insanın Sa’îd veya Şakî olacağını ezelde biliyordu. Bu bilgisine (Kader) denir. [Buna alın yazısı diyoruz. ] Sa’îd olacağı ezelde bilinen kimse, Allahü teâlâya itaat eder. Ezelde, Şakî olacağı bilinen kimse, hep günah işler. Dünyada herkes, Sa’îd veya Şakî olduğunu, amelinden anlayabilir. Âhireti düşünen din âlimleri, herkesin Sa’îd veya Şakî olduğunu böylece anlar. Dünyaya dalmış olan din adamı ise, bunu bilmez. Her izzet ve her nîmet, Allahü teâlâya, ihlâs ile itaat ve ibâdet etmektedir. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hâsıl olur. Herkese dert ve belâ, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itaat yolundan gelmektedir.
Onun, insanların îman etmelerine, ibâdet yapmalarına ihtiyacı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin Ona hiç zararı olmaz. Mahlûklarına Onun hiç ihtiyacı yoktur. İlmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden îman ve tâat doğmakta, cehilden de küfür ve günah hâsıl olmaktadır. Tâat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır!..
Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdîr, hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç tâat yapmamış olan bir Müslümanı, Allahü teâlâ, dilerse affeder. Bekara sûresinin otuzuncu âyetinde, Melekler, meâlen, (Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde, (Onlar fesat çıkarmazlar) demedi. (Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu. (Lâyık olmayanları lâyık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelîl olanları azîz ederim) buyurdu. Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalblerindeki îmana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. Îmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuşturur, ebedî olan lütfum ile hepsini okşarım, buyurdu.
Abdülvasi Dimetokî
Abdülvasi Dimetokî hazretleri, Osmanlılar zamanında yetişen fıkıh âlimlerindendir. Günümüzde Yunanistan’da bulunan Dimetoka’da doğdu. 944 (m. 1537) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bir kimse, İslâmın bu beş şartından birini inkâr ederse, yâni inanmaz, kabûl etmezse, yâhut alay eder, saygı göstermezse, ne’ûzübillah, kâfir olur. Bunlar gibi, helâl ve haram olduğu, açık olarak ve söz birliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabûl etmeyen, yâni helâle haram diyen veya harama helâl diyen de kâfir olur. Dinde zarûrî mâlûm olan, yâni, İslâm memleketinde yaşayan câhillerin bile işittiği, bildiği, din bilgilerinden birini inkâr eden, beğenmeyen, kâfir olur. Meselâ, domuz eti yemek, alkollü içki içmek, kumar oynamak ve kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları haramdır. Yâni, Allahü teâlâ, bunları yasak etmiştir.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, İslâmiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Her gün hakîkî tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günah ve küfür, muhakkak affolur. Tevbe etmezse, dünyada ve Cehennemde, azâbını, yâni cezâsını çeker. (Ben Müslümanım) diyen kimsenin, îmanın ve İslâmın şartlarını ve dört mezhebin icmâ’ı, yâni söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve önem vermesi lâzımdır. Bilmemesi özür değildir. Yâni, bilip de inanmamak gibidir.
Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhepte de avrettir. İcmâ’ ile olmayan, yâni diğer üç mezhepten birine göre avret olmayan bir yerini, önem vermeyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yâni uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir.
Yalan söylemek, dedikodu, gıybet, iftirâ, hırsızlık, hile, hıyânet, kalb kırmak, fitne çıkarmak, başkasının malını ondan izinsiz kullanmak, işçinin ücretini vermemek, kanunlara, hükûmetin emirlerine karşı gelmek, vergileri ödememek de günahtır. Bunları kâfirlere karşı da, kâfir memleketlerinde de yapmak haramdır. Câhillerin bilemeyeceği kadar meşhûr ve zarûrî olmayan şeyleri câhillerin bilmemesi küfür olmaz. Fısk, yâni günah olur.
Abdülvâhid bin ebi’l-Kâsım
Abdülvâhid bin ebi’l-Kâsım Kureyşî hazretleri, hadîs, kırâat ve Şafiî fıkıh âlimi olup, büyük âlim Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinin oğludur. 418 (m. 1027) yılında doğdu. 494 (m. 1101) yılında İran’da Nişâbûr’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) mescide girdiğinde, bazı kimselerin kahkaha ile güldüğünü görünce, onlara şöyle buyurdu: “Ne bu hâliniz? Eğer ağız tadını bozan ölümü, çok düşünseydiniz, sizi bu hâlde görmezdim. Ümitleri kıran ölümü çok düşünün. Zira kabir, her gün muhakkak şu sözleri söyler: ‘Ben gurbet ve ayrılık eviyim. Ben, yalnızlık ve toprak eviyim. Bana gelenleri toprak ediciyim. Ben, kurt ve böcek eviyim. Bana gelen ölüler kurtlanır, böceklere yem olur.’ Bir mümin kulun cenâzesi gömüldüğü zaman kabir ona; ‘Hoş geldin, sefâlar getirdin. Üzerimde yürüyenlerin arasında en çok sevdiğim sendin. Bugün benim himâyemdesin. Pek yakında sana yapılan iyilikleri göreceksin’ der ve Allahü teâlâ kabri ona gözünün alabildiği yere kadar genişletir. Cennetten bir kapı açılır. Fâcir ve kâfir bir kul defnedilince de kabir ona; ‘Sana burada ne geniş yer var, ne de rahatlık. Üzerimde yürüyenlerin arasında en sevmediğim sendin. Biraz sonra seni bana bırakıp gittiklerinde, benimle yalnız kalınca, göreceksin sana ne işkenceler yapacağım’ der ve hemen kabir daralmaya başlar. Kabir o kadar daralır ki, kaburga kemikleri birbirine girer. Ona azap etmek için, yetmiş büyük yılan gönderilir. Eğer onun bir tanesi dünyâda olsa, nefesinden çıkan zehirin etkisinden, yeryüzünde hiçbir şey yetişmez, işte o yılanlar, kıyâmet gününde hesaba çekilinceye kadar, ona azâb ederler. Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
“Müslümanın, Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp ‘Elhamdülillah’ diyene, ‘Yerhamükellah’ diyerek cevap vermek.”
“Yâ Rabbî! Kim sana îmân eder, benim, senin Resûlün olduğuma şehâdet ederse, ona, sana kavuşmayı sevdir, ölümü kolaylaştır, dünyâ yükünü hafiflet. Kim de sana inanmaz, benim, senin elçin olduğumu kabûl etmezse, ona, sana kavuşmayı sevdirme, ölümü zorlaştır, dünyâ yükünü ağırlaştır.”
.
Abdülmün’îm Harrânî
Abdülmün’îm Harrânî rahmetullahi aleyh Urfa’da Harran’da yetişen fıkıh âlimlerindendir. Hanbelî mezhebinde yüksek bir fakîh olarak yetişmiş olup, vâizlik yapardı. 601 (m. 1204)’de Bağdad’da vefât etti. Vefatına yakın bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâya şükretmek için, Muhammed aleyhisselâma uymak lâzımdır. Onun yoluna (İslâmiyet) denir. Muhammed aleyhisselâma uyan kimseye (Müslüman) denir. Allahü teâlâya şükretmeye, yâni Muhammed aleyhisselâma uymaya (İbâdet etmek) denir.
İslâm bilgileri iki kısmdır: Din bilgileri ve fen bilgileri. Din bilgileri de ikiye ayrılır: 1- Kalb ile îtikad edilmesi, yâni inanılması lâzım olan bilgilerdir. Bu ilimlere (Üsûl-i din) veya (Îman) bilgileri denir. 2- Beden ile veya kalb ile yapılacak, ibâdet bilgileridir. Bunlara (Fürû-i din) veya (Ahkâm-ı islâmiyye) yâhut (Şeriat) bilgileri denir.
Dört mezhepten birine göre ibâdet yapanlar, günah yaparlarsa veya ibâdetlerinde kusur ederlerse, Allahü teâlâ, bunları, dilerse affeder, Cehenneme hiç sokmaz. Dilerse, günahları kadar, azâb eder ise de, yine azâbdan kurtulacaklardır. Dinde zarûrî mâlûm olan, yâni câhillerin bile işitmiş olduğu, açık bilgilerden birine bile inanmayanlar, Cehennemde sonsuz azâb göreceklerdir. Bunlara (Kâfir) denir. Kâfirler, Kitaplı ve Kitapsız olmak üzere ikiye ayrılır. Müslüman evladı iken, sonradan dinden çıkarak kâfir olana, (Mürted) denir. Mürted, Mülhid, Zındık, Mecûsî, Putperest, eski Yunan felsefecileri, Münâfık, yetmişiki fırkadan taşkınlık edip kâfir olanlar, Berehmen, Budist, Bâtınî, İbâhî ve Dürzî denilen kimseler, hep Kitapsız kâfirdirler. Hıristiyanların ve Yahudilerin, gökten inen ve sonradan değiştirilip bozulan (Tevrât) ve (İncîl) kitaplarına inananları Kitaplı kâfirdir. Bunlar, herhangi bir mahlûkta (Ülûhiyyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa, (Müşrik) olur. Allahü teâlânın (Sıfât-i zâtiyye)sine ve (Sıfât-i sübûtiyye)sine (Ülûhiyyet sıfatları) denir.
Kitaplı veya Kitapsız herhangi bir kâfir, Müslüman olursa, Cehenneme girmekten kurtulur. Hiç günahsız temiz bir Müslüman olur. Fakat, (Sünnî) bir Müslüman olması lâzımdır. Sünnî olmak demek, Ehl-i sünnet âlimlerinden birinin kitabını okuyup, öğrenip, îmanının, sözlerinin ve işlerinin buna uygun olması demektir...
Abdülmuttalib bin Fadl
Abdülmuttalib bin Fadl hazretleri, Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Belh’de, 539 (m. 1144) yılında doğdu. Haleb’de 616 (m. 1219) yılında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir dersinde buyurdu ki:
Hibe, hediye vermek, karşılıksız temlîk, bağışlamak demektir. Küçük çocuğa verilen hediyeyi, kendisi, anası veya velîsi alabilir. Taksîmi mümkün olmayan malı hibe etmek câizdir. Mal hibe olunur. Menfaat hibe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yâni kullanılmasını hibe etmeye (Âriyet) denir. Bu mal, kullananın elinde emânet olur. Evi, oturmak için âriyet vermek câizdir.
Taksîmi mümkün olan malın parçası taksîmden sonra hibe olunur. Binânın parçası, ağaçtaki meyve ve tarladaki ekin böyledir. İki kişinin ortaklaşa mâlik oldukları bir malı meselâ bir evi, bir kişiye hibe etmeleri câizdir. Bir kişinin bir malı iki veya daha fazla kişiye hibe etmesi câiz olmaz. Taksîmi mümkün ise, ayırıp, parçalarını herbirine ayrı ayrı vermelidir. Bunun için, bağışın yardım kurumuna değil, kurumun başkanına yapılması lâzımdır. Bağış, hükmî şahsa değil, hakîkî şahsa verilince, sahih olur.
Bir malın iki fakire sadaka verilmesi câizdir. Fakire hibe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen, hibe olur. Mahrem akrabâsı veya nikâhlısı olmayan kimseye hibe edilen malı geri almak câizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve teslim alınmış ise, verilen şey çoğalmış ise yâhut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise, geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebâtın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin miktârının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mani olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmeyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. Hibeyi alanın verdiği makbûz karşılık olur. Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hibe etmek câizdir. Karşılığı teslim almadan önce herhangi biri vazgeçebilir. Teslim alındıktan sonra, ancak ikisinin rızası ile vazgeçilebilir.
Birisine, (Ölünceye kadar evimde otur!) demek câizdir. Ölünce ev, sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. (Evimde otur. Birimiz ölünce, ev kalanın olsun!) demek bâtıldır. Birbirinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbî) denildi. Mülk sahibi olmayı ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir...
Abdülmelik bin Habîb
Abdülmelik bin Habîb rahmetullahi aleyh, fıkıh ve edebiyat âlimlerinden olup, 174 (m. 790) senesinde doğdu. Endülüs’te Kurtuba’ya (Cordoba) gitti. 238 (m. 852) yılında orada vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce talebelerine şu nasihatlerde bulundu:
Hasta kardeşlerinizi ziyaret ediniz. Peygamber Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buna çok önem vermiştir. Bir hastanın üç hâli vardır: 1- Bir melek gelerek ağzının tadını alır.
2- Bir melek de kuvvetini alır. 3- Bir melek de gelip günahlarını alır. Hasta iyi olunca, ağzının tadını alan melek, yavaş yavaş geriye verir. Kuvvetini alan melek de, geriye verir. Günahlarını alan meleğe gelince, bu, Allahü teâlâya sorar. “Bu günahı ne yapayım?” Allahü teâlâ buyurur ki: (Benim rahmetim gazabıma sebkat etmiştir. Binâenaleyh, hasta kulumun günahını affeyledim!) Hastalık, derd, keder, günahları götürmez. Bu acılara sabretmek, günahları götürür.
Übeyyübni Ka’b diyor ki:
Peygamber Efendimizin yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) buyurunca, “cin çarpması” dedi. (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi geldi. Resûlullah, şu âyetleri okuyup, hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı: Fâtiha, Bekara sûresi başından dört âyet, (Ve ilâhüküm)den başlayarak, (Ya’kılûn)e kadar, iki 163 ve 164. âyetleri, Âyetel-kürsî, (Hâlidûn)e kadar, Bekara sûresi sonundaki (Lillahi)den başlayan üç âyet, (Âl-i İmrân) sûresinin (Şehidallahü) ile başlayan tek onsekizinci âyeti, (A’râf) sûresinin (İnne-Rabbeküm) ile başlayan tek ellidördüncü âyeti, (Müminûn) sûresinin (Fe-tealallahü) ile başlayan tek yüzonaltıncı âyeti, Cin sûresinin (Ve ennehu teâlâ) ile başlayan tek üçüncü âyeti, Sâffât sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin sonunda (Hüvallâhü) ile başlayan üç âyet, (İhlâs) ve (Mu’avvizeteyn) sûreleri...
Her insana elinden geldiği kadar iyilik et! Müslümanların ilim öğrenmelerine ve ibâdetlerine yardım et! En büyük yardım, onlara Ehl-i sünnet îtikatını, helâlleri, haramları, farzları öğretmek ve hâtırlatmaktır. Bunları Allah rızası için yap! Peygamber Efendimiz buyurdu ki: (Allahü teâlâya Cebrâîl aleyhisselâm gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri ve mürtedleri, Allah için kötü bilmedikçe, hiçbir ibâdetiniz, hayrat ve hasenâtınız kabûl olmaz!)
Abdülkerîm Râzî
Abdülkerîm Râzî, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin yetiştirdiği fıkıh âlimlerindendir. (Afganistan’da) Hirat’ta yaşardı. Fâris’te (İran’da) 522 (m. 1128) senesinde vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Âlemlerin yaratıcısı Allahü teâlâdır. O birdir. “Hay” diri, “Alîm” bilici, “Kâdir” gücü yetici, “Mürîd” dileyici, “Semî’” işitici, “Basîr” görücü ve “Mütekellim” söyleyici, “Hâlık” yaratıcıdır. Dünyâ âleminde ve âhiret âleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. Her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi O’dur. O’nun hâkimi, âmiri, üstünü yoktur, diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat O’nundur. O’nda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lütuflar, ihsânlar vardır. Hiçbir şey onun ilminden ve kudretinden dışarı çıkamaz. Allahü teâlâ üzerinden, gece, gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmayacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir. O’nda hiçbir değişiklik, başkalaşmak olmaz...
Allahü teâlâyı mü’minler, Cennette, cemâl sıfatı ile görecektir. Kâfirler, bundan mahrûm kalacaklardır. Allahü teâlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ madde değildir. Cisim değildir. (Element değildir. Karışım, bileşik değildir.) Sayılı değildir, ölçülmez. Hesâb edilmez. O’nda değişiklik olmaz. Mekânlı değildir, öncesi, sonrası, önü, arkası, altı, üstü, sağı, solu yoktur. Bunun için insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, O’nun hiçbir şeyini anlayamaz. O’nun nasıl görüleceğini de kavrayamaz...
Abdülkerîm Râzî hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki: “İlâhî! Herkesi sıkıntıdan kurtaran yalnız sensin. Bizi dünyâda ve âhirette sıkıntıda bırakma! Muhtaçlara, her şeyi gönderen, yalnız sensin! Dünyâda ve âhirette hayırlı, faydalı olan şeyleri, bize gönder! Dünyâda ve âhirette, bizi kimseye muhtaç bırakma! Âmin.”
Ebü'l-Ferec Harrânî
Ebü'l-Ferec Harrânî rahmetullahi aleyh, hadîs ve fıkıh âlimidir. 564 (m. 1169) yılında Urfa yakınlarında Harran'da doğdu. 634 (m. 1236) yılında aynı yerde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:
"Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, ilim öğrenmek maksadıyla yola çıkan bir kimseye, Allahü teâlâ Cennete giden bir kapıyı açar. Melekler, onun için kanatlarını yayarlar. Ona gökteki melekler ve denizdeki balıklar duâ ederler. Âlimin, âbide üstünlüğü, gökteki dolunayın en küçük yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak altın ve gümüş para bırakmazlar. Fakat ilim bırakırlar. Böyle olunca, ilmi olan, bu mirastan hissesini almış olur. Bir âlimin ölümü, telâfi edilmeyen bir felâket, kapatılamayan bir gediktir. O, batan bir yıldız gibidir. Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden daha ehvendir."
"Kul, abdest alırken ağzına su verdiği zaman, ağzından günahları çıkar. Burnuna su verdiğinde, günâhları burnundan çıkar. Yüzünü yıkadığı zaman, göz kapaklarının altına kadar, yüzündeki bütün günahları çıkar. Ellerini yıkadığı zaman el tırnaklarının altına varıncaya kadar ellerindeki bütün günahlar çıkar. Başını mesh ettiği zaman kulakları da dâhil, başından bütün günahları çıkar. Ayaklarını yıkadığı zaman, ayak tırnaklarının altı dahil, ayaklarındaki bütün günahları çıkar, sonra onun câmiye gidiş ve orada kılmış olduğu namazın sevâbı ayrıca kendisine verilir."
"Şunları yapıncaya kadar hiçbirinizin namazı tam olmaz: Allahü teâlânın emrettiği şekilde eksiksiz abdest alır, yüzünü ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkar, başını mesh eder ve topuklarıyla birlikte ayaklarını yıkar, sonra sırasıyla 'Allahü ekber' der. Allahü teâlâya hamd ve tazimde bulunur (Sübhâneke duâsını ve Fâtiha'yı) ve Allahü teâlânın müsâade ettiği ve kolayına gelen Kur'ân-ı kerîmin bir yerinden okur. Tekbîr alır ve rükû'a gider, ellerini diz kapaklarına koyar. Öyle ki, kendisini salarak hareketsiz olur. 'Semi'allahü limen hamideh' diyerek iyice doğrulduktan sonra, tekbîr alarak secdeye varır. Alnını yere koyar. Secdede kendisini tamamen bırakır ve sakin olur. Tekrar tekbîr alır ve secdeden başını kaldırır, rahatça oturarak belini
Abdülkâdir Çelebi
Abdülkâdir Çelebi hazeretleri, Osmanlı şeyhulislâmlarının onikincisidir. Ispartalı (Hâmidli) Mehmed Efendi’nin oğludur. Bu sebeple “Abdülkâdir-i Hâmidî” diye de bilinir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Isparta’da doğdu. 955 (m. 1548) senesinde, Bursa’da 70 yaşını geçmiş olarak vefât etti. Kendi yaptırdığı mescid ve medresenin bahçesinde Mûsâ Baba kabrinin yanına defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce bir dersinde buyurdu ki:
İffet, kişiyi her türlü rezillikten koruyan bir haslettir. El, ayak ve diğer âzâyı her türlü zarardan korur. Bu haslet, mürüvvetin ve güzel ahlâkın en üstünüdür. Malıyla kötülük yapmayan, emri altında olanlara adâletle muâmele eden, kıyâmet gününde ebrâr (sâlih kimseler) ile beraber diriltilir, denildi. Nefsini günah işlemekten korumayan (iffetli olmayan), his organları olan beş duyu organını günahtan koruyamaz. Beş duyu organını günahtan koruyamayan, emri altında olan yardımcılarını günah işlemekten koruyamaz. Onlar ki, idârecinin en yakınlarıdır. Dolayısıyla emri altındaki insanlar da günahtan korunmamış olurlar. İdâreci olan kişi iffet sahibi olup, kendini ve âzâsını günahtan koruduğu zaman, bütün memleket işleri yoluna girer. Âhırette de, o idâreci kişinin dünyâdaki iffeti sebebiyle işlediği hayır, hasenatı ve sultanlığı devam eder.
Âzânın iffetli olması demek; meselâ gözün harama bakmaması ve kendisine yasak olan şeyleri terk etmesidir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte, “Harama bakmak İblîs’in (şeytanın) zehirli oklarından bir oktur. Kim Allahü teâlâdan korkarak onu terk ederse, Hak teâlâ ona, tadını hemen kalbinde duyacağı bir îman verir” buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîfte, “Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ, ona bir ibadet sevâbı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar” buyuruldu.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kim gözünü harama bakmaktan korursa, Allahü teâlâ ona âhirette istediği kadar hûrî kızı verir. Başkasının evinde ne olup ne olmadığını araştıran kimse, kıyâmet günü âmâ olarak haşr olunur.”
İnsanların kötü sözlerini dinlememeli, gıybetten, söz taşımaktan, zararlı şeyleri dinlemekten sakınıp, bunlardan korunmalıdır...
Abdülhamîd Trablûsî
Abdülhamîd Trablûsî rahmetullahi aleyh, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup, 606 (m. 1210) senesinde Libya’da Trablus’ta doğdu. 684 (m. 1285)’te Tunus’ta vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatına yakın, bir dersinde buyurdu ki:
Resûl, kendisine Allahü teâlâ tarafından vahiy yolu ile yeni bir din gönderilen Peygamberdir. Bu din ile Allahü teâlâya nasıl ibâdet edileceğini bildiren, her asırda gelen Peygamberlere Nebî denir. Peygamberliğini bildirdikten sonra, îmân etmeyenlerle cihâd etmesi emrolunan Peygamberlere “Ülül’azm” denir. [Âdem, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâ aleyhimüssalâtü vesselâm ülül’azm Peygamberlerdir.] Nebî ve Resûllerden bazıları dahâ üstündür. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde; [Bekara sûresi 253’üncü âyet-i kerîmede meâlen] (Bu Peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özellikler ile diğerlerinden üstün kıldık...) buyurmuştur.
Peygamberlerden bazısının bazısından üstün kılınması, marifet ve tâat husûsundadır. Bazı âlimler; cömertlik ve ahlâk bakımından, bazıları ise hilm ve hilkattendir, demişlerdir. Yine âlimlerden bir kısmı, bu üstünlük, sözüne güvenirlik ve tevekkül bakımından demişlerdir. Bir kısmı da nefsin hîlelerini ve şeytânın vesveselerini bilmek bakımındandır, demişlerdir. Fakat, Peygamberler hakkında bu bakımdan fazîletlidir diye tayîn etmek meşrû değildir. [Emânet, sıdk, teblîg, adâlet, ismet, fetânet, emnül-azl sıfatlarının bütün Peygamberlerde bulunduğuna inanmak lâzımdır.] Nitekim Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şöyle buyurmuştur:
(Peygamberler arasında ayırım yapmayınız!)
Ancak biz, Peygamber efendimizin dahâ fazîletli olduğunu biliriz. Çünkü Onun, diğer Peygamberlerden fazîletli olduğu nâss ile, yanî âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile sâbittir. Hadîs-i şerîfte şöyle bildirilmişdir:
(Ben, Âdemoğullarının seyyidiyim, öğünmüyorum!) Hazret-i Muhammed “aleyhi minessalevâti efdalühâ ve minettehiyyâtü ekmelühâ” hâtemün nebiyyîn [Son Peygamber olarak] ve Seyyidil mürselîn [Bütün resûllerin en üstünü olarak], âlemlere rahmet ve kıyâmet gününün şefaâtçisidir. Nitekim bu husûs âyet-i kerîme ile sâbit olmuştur. Allahü teâlâ [Enbiyâ sûresi 107’nci âyetinde meâlen] (Ey Resûlüm! Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!) buyurmuştur...
Abdülgaffâr Kazvînî
Abdülgaffâr Kazvînî hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İran’da Kazvin şehrinde doğdu. Kıymetli eserleri vardır. 665 (m. 1266) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir Cuma vaazında buyurdu ki:
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü geldiği için sevinen bir mümine, kıyâmete kadar her gün, o kadar sevap verilir ki, adedini Allahü teâlâ bilir.) Bir hadis-i şerifte, (Cuma günü vefât eden müminlere şehid sevabı verilir ve kabir azâbından onu korurlar) buyuruldu.
Cuma gününün edebleri vardır. Bunlardan bazıları: Cumayı perşembeden karşılamalıdır. Meselâ, yeni ve temiz elbiseyi hazırlamalı, işleri bitirip Cumayı ibâdetle geçirmeye gayret etmeli. Perşembe ikindiden sonra tesbîh ve istiğfar eylemeli. Cuma günü, Cuma namazı için gusül abdesti almalıdır. Bu gusül hakkında çok hadis-i şerif olduğundan, farz diyenler de vardır. Başı tıraş etmeli. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmeli ve beyaz giymeli.
Cuma namazına mümkün olduğu kadar erken gitmeli. İlk Müslümanlar, çok sevap kazanmak için Cuma namazına, karanlıkta câmiye giderlerdi. Ön safa geçmek için, cemaatin omuzlarından aşmamalıdır. Câmide namaz kılanın önünden geçmemeli. Duvar veya direk arkasından dolaşmalıdır. Erken gidip birinci safta yer almalıdır. Hatîb efendi minbere çıktıktan sonra hiçbir şey söylememeli, ezanı da tekrarlamamalıdır. Konuşana işaretle bile cevap vermemelidir. Hatîb efendinin de konuşması ve hutbeden başka şeyler söylemesi haram olduğu gibi, hutbe de, fâsid olur. Hutbe bozulduğu için Cuma namazı da kabûl olmaz.
Peygamberimiz buyurdu ki: (Hutbe, iki rekât namaz demektir.) Hutbeyi, kısa kesmek sünnettir. Uzatmak mekruhtur. Hutbede dört halîfenin ismlerini yüksek sesle okumak Ehl-i sünnet alâmetidir, okumak istemeyenden kaçmalıdır. Namazdan sonra, Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yedi kere okumalıdır. Cuma günü duânın kabûl olduğu vakti aramalı, bunun için hep ibâdet etmelidir. Cuma günü çok salevât-ı şerife getirmelidir. Kur’an-ı kerim ve Kehf sûresini okumalıdır. Az veya çok sadaka vermelidir. Ana-babayı veya bunların ve sâlih Müslümanların ve evliyânın kabirlerini ziyâret etmelidir...
Abdülazîz Nesefî
Abdülazîz Nesefî rahmetullahi aleyh, Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Aslen Kûfelidir. 533 (m. 1138) yılında vefât etti. Kitabında buyuruyor ki:
Hanefî mezhebinde, namazın sünnetleri şunlardır:
Misvâk kullanmak. İftitâh tekbîrinde ve vitrin kunût tekbîrinde, erkekler ellerini kulaklarına, hanımlar omuz berâberine kaldırmak. İftitâh ve kunût tekbîrlerinde, avuçlarını kıbleye teveccüh ettirmek. Kıyâmda sağ elin baş ve ince parmaklarını sol elin bileğine bağlamak. Hâtunlar, sağ elini sol elinin üzerine koymak. Erkekler göbeğinin altına ve hâtunlar göğsü berâberinde bağlamak. Her namazın evvelki rekâtında -imam olsun, cemaat olsun, yalnız olsun- (Sübhâneke) okumak. İmâm ve yalnız kılan, her evvelki rekâtta, Sübhânekeden sonra, E’ûzü okumak. Kezâlik imam ve yalnız kılan, cümle rekâtlarda, Fâtiha-i şerifenin evvelinde, Besmele-i şerife okumak. İmâm (Veled-dâllîn) dedikte, imam ve cemaat ve yalnız kılan, kendisi Fâtiha-i şerifeyi bitirince, -yavaşcacık- [âmîn] demek. Kıyâmdan rükû’a inerken tekbîr almak. Rükûda ellerini dizlerinin üzerine koyup, parmaklarını açmak. Rükû’da üç kere (Sübhâne rabbiyel’azîm) demek. Rükû’da beli ile başı bir hizâda olmak. İmâm ve yalnız kılan, rükûdan kalkarken, (Semi’allahü limen hamideh) demek. Cemaat ile ve yalnız kılan, rükû’dan kalktıktan sonra, (Rabbenâ lekelhamd) demek. Kıyâmdan secdeye inerken, (Allahü ekber) demek.
Secdede üç kere (Sübhâne rabbiyela’lâ) demek. Birinci secdeden kalkarken, (Allahü ekber) demek. İnerken, (Allahü ekber) demek. Secdede, el parmaklarını bitiştirmek. Erkekler secdede dizlerini yere koyup, uyluklarını karnından ayırmak ve hâtunlar uyluklarını karnına yapıştırmak. İkinci secdeden kalkarken, (Allahü ekber) demek. Erkekler, sağ ayağını dikip, sol ayağının üzerine oturmak.
Kâde-i ahîrede, salevât duâsını okumak. Sağına ve soluna selâm verirken, baş çevirmek. Tehiyyâtta, elleri dizlerinin ucuna berâber tutup, parmaklarını kendi hâline bırakmak. Secdede ellerini ve ayak parmaklarını kıbleye çevirmek. Secdeye vardığında, ellerini kulaklarının hizâsında tutmak.
Yedi âza üzerine, secde yapmak. Dört rekât olan farzların son rekâtlarında yalnız Fâtiha-i şerife okumak. Sünnet-i şerife üzere, ezan-ı Muhammedî okumak. Cemaat ile olsun veya yalnız olsun, farzlarda erkekler ikâmet eylemek.
Abdülazîz Dârekî
Abdülazîz Dârekî hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 284 (m.896)’de İran’da İsfehân’da doğdu ve fıkıh ilmini öğrendi. Sonra Bağdâd’a gelip yerleşti. 375 (m. 985)’de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Muhammed Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri insanların hepsine ve cinne gönderilmiş hak Peygamberdir. Dîninin hükmü, kıyâmete kadar bâkîdir. Dîni, evvel gelen ve geçen Peygamberlerin bazı hükümlerini neshetmiştir, değiştirmiştir. Şimdi eski dinlerle amel etmek câiz değildir. Hâtem-ül-Enbiyâdır. Ondan sonra hiç Peygamber gelmeyecektir. Şefaati, kebâir ve sagâir ehlinin cümlesine şâmildir. Vâlidesinden dünyaya gelince sünnet olmuş görüldü. Teri, misk gibi kokardı. Güzel koku yerine isti’mâl edilirdi. Mübârek bedeni beyaz ve nûrânî idi. Gölgesi, aslâ yere düşmezdi. Önündekileri gördüğü gibi, ardındakileri dahî görürdü. Mübârek ayağı kuma bassa, iz olmaz ve taşa bassa, iz olurdu. Mübârek bedenine, ezâ veren hayvanlardan hiçbiri konmazdı. Her nereye gitmek murâd eylese, Onun nûr-i pâki, kendinden evvel varır idi. Her kimin yanında dursa, mübârek boyu, dört parmak kadar yüksek görünür idi. Peygamber olduğu bildirilmeden önce sefer ve seyâhatlerinde, bir ak bulut hiçbir zaman üzerinden eksik olmamıştır. Salât-ı evvâbîn ve kuşluk ve teheccüd namazları, kendisine vâcib idi. Bize sünnet oldu. Teyemmüm ile namaz kılmak, ancak, Onun dînine mahsûstur. Doğduğu zaman, secde etti. Onun vücûd-i pâki dünyaya gelmezden evvel, şeytanlar göklere çıkarlardı. Vücûd-i pâki, dünyaya geldikten sonra, şeyâtîn göklere çıkamaz oldu. Hazreti Âdem’e kadar bütün babaları mümin ve iyi insanlar idi. Mübârek nûru, hepsinin alnında parlıyordu.
Mübârek parmaklarından sular akmıştır. O sudan, Eshâb-ı kirâm içtiler ve kırbalarını doldurdular. Mübârek parmağı ile, Ay’a işaret edip, ikiye bölündüğü gibi, birçok mucizâtı vardır.
Muhammed Mustafâ hazretleri, Arab’dır. Arab, güzel demektir. Arabistân’da doğup büyüyenlere, oranın havası, suyu ile yetişenlere Arab denir. Arablar beyaz buğday renklidir. Benî Hâşimden, Kureyş kabîlesindendir. Kırk yaşında iken, Peygamber olduğu bildirildi. Kamerî sene hesabı ile altmışüç, şemsî sene hesabı ile altmışbir yaşında, dâr-ı fenadan dâr-ı bekâya intikâl etmiştir. Medînede, vefât ettiği odaya defnedilmiştir...
.
Abdüssamed Vâ'iz-i Sûfî
Abdüssamed Vâ'iz-i Sûfî rahmetullahi aleyh, hadîs, tasavvuf ve Şafiî fıkıh âlimidir. Bağdâd'da oturur, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerle meşgûl olurdu. 397 (m. 1006) yılında vefât etti. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
"Üç mescidden başkasına ziyaret maksadıyla yola çıkılmaz: Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ. "
"Bir adam bir yere girmek için üç kere izin ister, ona izin verilmezse geri dönmelidir."
"Hayırdan ancak hayır çıkar, hayırdan ancak hayır gelir. Hayır ancak hayır getirir, fakat hayrı hakkından alan berekete nâil olur, hayrı haksız yoldan alan bereketten mahrum olur. "
"Kalpler dört çeşittir; temiz ve nurlu kalpler; perdeli ve karanlık kalpler; çarpık kalpler; karışık kalpler. Temiz kalpler mü'minlerin kalbidir; iman bu kalplerin çorağıdır. Perdeli ve karanlık kalpler kâfirlerin kalpleridir. Çarpık kalpler münâfıkların kalpleridir; bunlar hakkı tanır, fakat onu inkâr ederler. Karışık kalpler içinde hem iman hem nifak bulunan kalplerdir; bu kalplerde kan da var, irin de var. Bunların hangisi galebe çalarsa o kalp de, o hal ve mâhiyeti alır. "
"Dünya yemyeşil ve tatlıdır. Cenâb-ı Hak, sizi dünyaya halife yapıyor. Sizin ne yapacağınıza bakıyor, Allah'tan sakının dünyadan korkun. İnsanların en hayırlısı, kolay kolay kızmayan, çabuk uyum sağlayandır. İnsanların en fenası çabuk kızan ve uyum sağlamayandır. Gaddarlığın en büyüğü bir yöneticinin emri altındakilere zulmetmesidir. Hakkı bilen bir kimse, sakın insanlardan korkarak ve çekinerek hakkı söylemekten çekinmesin. Cihadın en faziletlisi zâlim bir hükümdar karşısında söylenen sözdür."
"Birtakım yöneticiler türeyecek, onların etrafını birtakım adamlar saracak, bunlar zulmedecekler, yalan söyleyecekler. Bunların yanına giren, onların yalanlarına inanan, onlara zulümlerinde yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. Bunlara karışmayın, bunların yalanlarına inanmayın; bunların zulümlerine yardım etmeyen kimse benden, ben de ondanım."
"Allahtan kork, takvâya devam et, bir kimse senden bildiği bir kusurdan dolayı seni ayıplarsa, sen de bildiğin bir kusurdan dolayı onu ayıplamaya kalkışma, günâhı onun, sevâbı ise senin olur. Ve kimseye kötü söz söyleme."
"Şeytanın, insanın gözüne çekecek sürmesi, kötü söz söyletmek için ağzına koyup yalatacağı şeyi, koklatmak için burnuna sürecek kokusu vardır. Ağzına süreceği; yalan, burnuna çektireceği; gazâb, gözüne süreceği; uykudur."
.
Debbâğ Abdurrahman
Debbâğ Abdurrahman hazretleri, Tunus’un Kayravan şehrinde yetişen Hadîs, fıkıh, tasavvuf ve târih âlimlerindendir. 605 (m. 1208) senesinde Kayravan’da doğdu. 699 (m. 1300) senesinde aynı yerde vefât etti.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanın ilme olan ihtiyâcı, yemeye, içmeye olan ihtiyâcından daha fazladır.”
“Kim, Kur’ân-ı kerîm mahlûktur (yaratılmıştır) derse, onun arkasında namaz kılma, onunla yolda beraber olma.”
“Ehl-i Sünnet vel-Cemaat itikadına sarıl. Ehl-i Bid’at ile oturup kalkma. Onların yanına gitmek, onlara kıymet vermek olur.”
“Mü’minde, küfürden sonra, yalandan daha kötü bir haslet yoktur. Çünkü yalan en şiddetli bir nifak alâmetidir.”
“Dinine bağlı olmayan bir kimse ile arkadaşlık etmek hakkında ne dersin?” diye sorulunca, “Böyle kişilerle beraber olma, çünkü o, sana pis veya haram bir şey yedirebilir” buyurdu. Yine, ölümü isteyen kimse hakkında sorulunca, “Dinine zarar geleceği korkusundan, ölümü istemekte bir mahzur yoktur. Fakat, yoksulluk, ihtiyâç, eziyet ve buna benzer şeylerden, dolayı ölüm temenni edilmez.”
“Lokman Hakîm oğluna buyurdu ki: Ey oğul! İyi meclisleri seç. Allahü teâlâ’nın ism-i şerîfinin anıldığı bir meclisi, bir topluluğu görürsen oraya otur. Eğer âlim isen, oradakiler senin ilminden faydalanırlar. Eğer, âlim değilsen, oradakiler, sana bir şeyler öğretir. Eğer, Allahü teâlâ oraya rahmetini ihsân ederse, orada bulunanlarla beraber sana da isâbet eder. Ey oğul; Allahü teâlânın anılmadığı yerden uzaklaş. Oraya oturma. Çünkü, sen âlim isen, oradakiler senin ilminden istifâde etmezler. Âlim değilsen, cehâletini daha da arttırırlar. Bildiklerini de unutursun. Eğer Allahü teâlâ, oradakilere azâbını gönderirse, onlarla beraber sana da isâbet eder. İnsanların kanlarını döken kimseye gıpta etme. Çünkü Allahü teâlânın nezdinde, onu da öldürecek birisi vardır.”
“Ben nefsimden râzı değilim. Çünkü o kendi ayıpları ile değil de başkasının ayıpları ile uğraşıyor. İnsanların şaşılacak halleri vardır. Başkalarının günahlarından korkarlar, fakat kendi günahlarından sanki emîn gibidirler.”
Ömer bin Abdülazîz, ömrünün sonlarına doğru Abdulhamid bin Abdurrahmân’a yazdığı bir mektûbunda şöyle buyurdu:
“İslâmda, adâlet ve ihsân çok mühim bir mes’eledir. Kendi nefsine çok dikkat et Ona Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaptır. Şunu iyi bil ki, günahın küçüğü yoktur. Sakın bu günah küçüktür diye onu hafif görme
.
Debbâğ Abdurrahman
Debbâğ Abdurrahman hazretleri, Tunus’un Kayravan şehrinde yetişen Hadîs, fıkıh, tasavvuf ve târih âlimlerindendir. 605 (m. 1208) senesinde Kayravan’da doğdu. 699 (m. 1300) senesinde aynı yerde vefât etti.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanın ilme olan ihtiyâcı, yemeye, içmeye olan ihtiyâcından daha fazladır.”
“Kim, Kur’ân-ı kerîm mahlûktur (yaratılmıştır) derse, onun arkasında namaz kılma, onunla yolda beraber olma.”
“Ehl-i Sünnet vel-Cemaat itikadına sarıl. Ehl-i Bid’at ile oturup kalkma. Onların yanına gitmek, onlara kıymet vermek olur.”
“Mü’minde, küfürden sonra, yalandan daha kötü bir haslet yoktur. Çünkü yalan en şiddetli bir nifak alâmetidir.”
“Dinine bağlı olmayan bir kimse ile arkadaşlık etmek hakkında ne dersin?” diye sorulunca, “Böyle kişilerle beraber olma, çünkü o, sana pis veya haram bir şey yedirebilir” buyurdu. Yine, ölümü isteyen kimse hakkında sorulunca, “Dinine zarar geleceği korkusundan, ölümü istemekte bir mahzur yoktur. Fakat, yoksulluk, ihtiyâç, eziyet ve buna benzer şeylerden, dolayı ölüm temenni edilmez.”
“Lokman Hakîm oğluna buyurdu ki: Ey oğul! İyi meclisleri seç. Allahü teâlâ’nın ism-i şerîfinin anıldığı bir meclisi, bir topluluğu görürsen oraya otur. Eğer âlim isen, oradakiler senin ilminden faydalanırlar. Eğer, âlim değilsen, oradakiler, sana bir şeyler öğretir. Eğer, Allahü teâlâ oraya rahmetini ihsân ederse, orada bulunanlarla beraber sana da isâbet eder. Ey oğul; Allahü teâlânın anılmadığı yerden uzaklaş. Oraya oturma. Çünkü, sen âlim isen, oradakiler senin ilminden istifâde etmezler. Âlim değilsen, cehâletini daha da arttırırlar. Bildiklerini de unutursun. Eğer Allahü teâlâ, oradakilere azâbını gönderirse, onlarla beraber sana da isâbet eder. İnsanların kanlarını döken kimseye gıpta etme. Çünkü Allahü teâlânın nezdinde, onu da öldürecek birisi vardır.”
“Ben nefsimden râzı değilim. Çünkü o kendi ayıpları ile değil de başkasının ayıpları ile uğraşıyor. İnsanların şaşılacak halleri vardır. Başkalarının günahlarından korkarlar, fakat kendi günahlarından sanki emîn gibidirler.”
Ömer bin Abdülazîz, ömrünün sonlarına doğru Abdulhamid bin Abdurrahmân’a yazdığı bir mektûbunda şöyle buyurdu:
“İslâmda, adâlet ve ihsân çok mühim bir mes’eledir. Kendi nefsine çok dikkat et Ona Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaptır. Şunu iyi bil ki, günahın küçüğü yoktur. Sakın bu günah küçüktür diye onu hafif görme
İbn-i Hübeyş
İbn-i Hübeyş rahmetullahi aleyh, Endülüs’te (İspanya) yetişen hadîs âlimlerinden olup, Endülüs-Meriyye’de (Merida) 504 (m. 1111) senesinde doğdu. 584 (m. 1188) senesinde Mürsiyye’de (Murcia) vefât etti. Kitabında naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kim Allahü teâlânın kitabını (Kur’ân-ı kerîmi) öğrenir, sonra içindeki emir ve yasaklara uyarsa, Allahü teâlâ, onu dünyâda hidâyete erdirir. Kıyâmet gününde onu kötü hesap vermekten muhafaza buyurur.” “Kul şu yedi âzâ üzerine secde eder: Yüzü, iki avucu, iki dizi, iki ayağı.”
“Peygamber efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) sağ ve sol taraflarına selâm verirken, mübârek yanakları görününceye kadar başlarını çevirirlerdi.”
“Sadaka verip, sonra vazgeçenin durumu, kusup, sonra onu yiyen köpeğin durumu gibidir.”
“Peygamber efendimiz kırık bardaktan içmeyi yasaklamıştır.”
“Kim sabah olunca, üç kere (Bismillâhillezî lâ yedurru measmihî şey’ün filardı velâ fissemâ’ ve hüvessemîulalîm) derse akşama kadar başına bir belâ gelmez. Akşamleyin okursa, sabaha kadar başına musîbet gelmez.”
“Âlimin, âbide üstünlüğü, dolunay halindeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.”
“Kim yatsıyı cemaatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi, sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur.”
“Bir kimse Allahü teâlâya îmân edip, namazını kılar, zekâtını verir, Ramazan orucunu tutarsa, Allahü teâlâ ona Cenneti ihsân eder.”
“Cennet yüz derecedir. İki derece arası yerle gök arası kadardır. Allahü teâlâdan Firdevs’i dileyiniz. Çünkü o Cennetin ortasıdır. Onun üstünde, Allahü teâlânın Arş’ı vardır. Nehirler oradan fışkırır.”
“Cimrilik ve korkaklık insanda bulunan kötü huylardandır.”
Resûlullah’a, ne zaman Peygamber olduğu soruldu. “Âdem, rûh ile cesed arasında iken” buyurdular.
“Kim cenâzeye tâbi olur, onun namazını kılarsa, onun için bir kırat ecir vardır. Kim, onun defninde bulunursa, ona iki kırat ecir vardır.” Eshâb-ı kiram “Yâ Resûlallah, iki kırat nedir?” diye sordular. Peygamber efendimiz “Onların en küçüğü Uhud Dağı kadardır” buyurdular.
Abdurrahmân bin Me’mûn
Abdurrahmân bin Me’mûn en-Nişabûrî hazretleri, Şafiî mezhebindeki âlimlerin büyüklerindendir. 426 (m. 1035) senesinde İran-Nişâbûr’da doğdu. Bağdad’daki Nizâmiyye Medresesi fıkıh müderrisliğine tayin edildi. Bu vazîfede iken 478 (m. 1086)’de Bağdad’da vefât etti. Vefatında kısa bir zaman önce bir dersinde buyurdu ki:
Sıfât-ı zâtiyye beştir: Bunlara (Ülûhiyyet sıfatları) denir.
1- Kıdem, Allahü azîm-üş-şânın varlığının evveli olmamak.
2- Bekâ, Allahü azîm-üş-şânın varlığının âhirı olmamak. Naklen delîl, Allahü teâlânın Hadîd sûresinde, üçüncü âyet-i kerimesidir.
3- Kıyâm bi-nefsihi, Allahü azîm-üş-şân, zâtında ve sıfatlarında ve ef’âlinde, kimseye muhtac olmamak. Naklen delîl, Muhammed sûresinin son âyet-i kerimesidir.
4- Muhâlefetü lil-havâdis, Allahü azîm-üş-şân zâtında ve sıfâtında, kimseye benzememek. Naklen delîl, Allahü teâlânın Şûrâ sûresindeki onbirinci âyet-i kerimesidir.
5- Vahdâniyyet, Allahü azîm-üş-şânın, zâtında ve sıfatında ve ef’âlinde şerîki ve nazîri yoktur. Naklen delîl, Allahü teâlânın İhlâs sûresindeki birinci âyet-i kerimesidir.
Sıfât-ı sübûtiyye sekizdir:
1- Hayat, Allahü azîm-üş-şân, diri olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın Bekara sûresindeki ikiyüzellibeşinci âyet-i kerimesinin baş kısmıdır.
2- İlim, Allahü azîm-üş-şânın bilmesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın Haşr sûresindeki yirmiikinci âyet-i kerimesidir.
3- Sem’, Allahü azîm-üş-şânın işitmesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın İsrâ sûresindeki birinci âyet-i kerimesidir.
4- Basar, Allahü azîm-üş-şânın görmesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın yine İsrâ sûresindeki birinci âyet-i kerimesidir.
5- İrâde, Allahü azîm-üş-şânın dilemesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın İbrâhîm sûresindeki yirmiyedinci âyet-i kerimesidir.
6- Kudret, Allahü azîm-üş-şânın her şeye gücünün yetmesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın İmrân sûresindeki yüzaltmışbeşinci âyet-i kerimesidir.
7- Kelâm, Allahü azîm-üş-şânın söylemesi olmak. Naklen delîl, Allahü teâlânın Nisâ sûresindeki yüzaltmışdördüncü âyet-i kerimesidir.
8- Tekvîn, Allahü azîm-üş-şân hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden Odur. Naklen delîl, Allahü teâlânın Zümer sûresindeki altmışikinci âyet-i kerimesidir.
Abdurrahîm bin Muhammed
Abdurrahîm bin Muhammed el-Musulî hazretleri, fıkıh ve hadîs âlimidir. 598 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu. 671 (m. 1272) senesinde Bağdad’da vefât etti. Vefatından bir müddet önce bir dersinde buyurdu ki:
Bir kimse cuma günleri çok salevât-ı şerife getirirse, Hak teâlâ o kimsenin yüz hâcetini revâ kılar, bunun otuzu dünya, yetmişi âhiret hâcetidir. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
(Her kim günde yüz defa salevât-ı şerife okursa, kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arş’ın gölgesi altında benimle berâberdir. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerife getirirse, rahmet melekleri onun günahlarının affolması için duâ ve istiğfar ederler.)
Çoluk çocuğunuza ve akrabânıza verdiğiniz şeyler, sadaka yerine geçecekler. Ebû Emâme’nin, Resûlullahtan rivayet ettiği hadis-i şerifte;
(Ehline ve akrabâsına ihsân etmekten büyük derece ne olabilir?) buyuruldu. Önce, ehline, evladına helâl yedirmeli, helâl giydirmeli, sonra artan paranın zekâtını, ondan sonra da sadaka vermelidir. Susamış kimseye su vermek de çok sevaptır. Peygamberimiz efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma sordu: Yeryüzüne insen ne iş yapardın? Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Rabbî! Yapacağım amel, sence mâlûmdur. Dört şey yapardım: 1- Susamış kimselere su verirdim. 2- Çoluk çocuğu fazla olana yardım ederdim. 3- İki dargın arasını bulurdum. 4- Müslümanların ayıplarını kapatırdım.)
Her zaman çok iyilik yapınız! Hak teâlâ hazretleri hayırlı iş yapan kullarını çok sever. Resûlullah buyurdu ki: (Bir kimse bir fakire bir lokma taâm verse, lokma o kimseye beş şey ile müjde eder: 1- Bir tâne idim, beni çoğalttın. 2- Ben küçük iken, beni büyülttün. 3- Düşman iken, beni dost eyledin. 4- Fânî, yok olmak üzere iken, beni bâkî, sonsuz kalıcı eyledin. 5- Şimdiye kadar sen beni muhâfaza ederdin. Bundan sonra ben seni muhâfaza ederim.)
Sadaka ve zekât vermekle mal eksilmez, artar. Ebû Hüreyre hazretleri, Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şöyle işittim, diyor: (İnsanlar tasadduk ettiği şeyi, Allah rızası için verirse, Hak teâlâ hazretlerine verilmiş gibi sayılır ki, mukâbilinde bin sevap, [diğer bir rivayete göre iki bin sevap] alır.)
Abdullah er-Razî
Abdullah er-Razî rahmetullahi aleyh evliyânın büyüklerinden olup, İran-Nişâbûr’da doğmuş ve orada yetişmiştir. Çok hadîs-i şerîf ezberlemiş olup, hadîs ilminde kuvvetli bir âlimdir. 310 (m. 922) senesinde vefât etmiştir.
Abdullah er-Râzî hazretleri, “Kusurlarını bilen insanlar, neden doğru yola dönmezler?” şeklindeki bir soruya şu cevâbı verdi:
“Çünkü onlar ilimleriyle övünüyorlar. Fakat ilimleriyle amel etmiyorlar, zâhirle uğraşıyorlar. Bâtının edebleri ile meşgûl olmuyorlar. Bunun için Allahü teâlâ bunların gözlerini kör etti. Doğruyu göremez hâle getirdi. Duygularını ibâdetten aldı. Bundan dolayı yanlış yola bağlanıp kaldılar.”
Abdullah er-Râzî buyurdu ki:
“Ârif, ibâdet ve amelinde, kulun rızâ ve beğenmesini değil, yalnız Allahü teâlânın rızâsını düşünür.”
“Hâlinden şikâyet ve gönül darlığı, ma’rifetin azlığından gelir.”
“Kullar arzularına, ancak Allahü teâlânın ihsaniyle kavuşabilirler.”
“Kulların en aşağısı, namazını ve tesbihini kendi gözünde büyülten, yaptığı ibâdetler sebebiyle, Allahü teâlâ katında kıymeti olduğunu zanneden kimsedir. Eğer Allahü teâlânın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) işlerinin bile ne kadar zor olduğu görülürdü. Nasıl böyle olmasın ki, Peygamberlerin en üstünü ve Allahü teâlâya en yakın olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bile, Allahü teâlânın rahmetinin kendisini örttüğünü buyurmuşlardır.”
“Kulluğun en güzeli, Allahü teâlânın verdiği ni’metler karşısında, şükretmeye âciz olduğunu bilmesidir.”
“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emîn olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu hâlin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işte başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatadan daha büyüktür. İşleyeceğin bir yanlış işin fırsatını kaçırınca, üzüntü duyarsın. Halbuki bu üzüntün, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ seni dâima görmektedir. Bu görüş kalbini titretmez. Bu halin, yaptığın hatâdan daha fenâdır...“
Bir zât, vefatına yakın Abdullah er-Râzî’ye “Bana bir duâ öğret de okuyayım” deyince; ona şu duâyı okumasını söyledi: “Ey Allahım! Bize ma’rifetin hakîkatini ihsân et! Seninle aramızdaki hareketlerimizi, emirlerine göre düzeltmemizi sağla! Sana hüsn-i zanda bulunmamızı ve her iki âlemde bizi sana yaklaştıracak amelleri yapmamızı nasîb et!
Muhammed bin Abdullah
Muhammed bin Abdullah rahmetullahi aleyh, Yemen evliyâsının büyüklerindendir. 743 (m. 1342)’de Hadramût’ta Türeym denilen yerde vefât etti. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
Ali Rodbârî hazretleri bir şiirinde: “Her uzvumun bir dili olsa, bununla, verdiğin ni’metler için (Rabbim) sana şükretsem, bu benim şükrümün çok olmasından ziyâde, senin ni’met ve ihsânının arttığını gösterir. Çünkü, ni’metlerine şükretmeyi nasîb etmen de bir ni’mettir” buyurdu.
Ebû Eyyûb hazretleri buyurdu ki: “Tevekkül, bedeni kulluğa, kalbi Allaha çevirmek ve yetecek kadar rızka râzı olmaktır.”
İbn-i Mesrûk: “Tevekkül, tecelli eden kadere ve hükme teslim ve râzı olmaktır” buyurdu.
Zünnûn-i Mısrî hazretleri: “Rızâ, kaderin tecellileri, acıları karşısında, kalbin sürûr içinde olmasıdır” buyurdu.
Büyüklerden biri: “Zikir, gafletten kurtulmaktır. Gafleti ortadan kaldırdığın zaman sussan da zikirdir” buyurmuştur.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri: “Muhabbet, kalbin meylidir” buyurdu. Bu sözün mânâsı; Muhabbet: Kulun kalbinin, tekellüfsüz (zorlamadan) Allahü teâlâya ve O’na âit olan şeylere yönelmesidir. Bir başka zât, “Muhabbet muvafakattir” buyurdu. Bu sözün mânâsı: Allahü teâlânın emrettiği şeylere itaat etmek, menettiği şeyleri terk etmek, hükmüne ve takdîrine râzı olmak demektir. Bir başka zât da, “Muhabbet; sevdiğin her şeyini, sevdiğine feda etmendir” buyurmuştur.
Sehl-i Tüsterî hazretleri buyurdu ki: “Kim Allahü teâlâyı severse, hayat onun yaşadığı hayattır.” Bu sözün mânâsı; böyle yaşayanın hayatı hoş olur. Çünkü, ister sıkıntı, ister ferahlık olsun, sevgiliden gelen her şey sevene lezzet verir demektir. “Kim Allahü teâlâyı severse, O’nun için hayat yaşamak değildir.”
Bu sözün mânâsı da; Rabbini seven, dâima Rabbine kavuşmak ister. Bunun ızdırabını çeker. Böylece bu dertle hayat ona tatlı olmaz.
Bir büyük zât da buyurdu ki: “Allahü teâlânın kulunu sevmesi, başka şeyle meşgûl olmayacak derecede, onu kendine mübtelâ kılmasıdır.”
Şiblî hazretlerine “zühd nedir?” diye sorduklarında “Eğer dünyânın Allah indinde sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire bir yudum su bile içirmezdi” buyurulan hadîs-i şerîfe işâret ederek, “Yazık size, dünyâda bir sivrisineğin kanadından daha kıymetli ne var ki, ondan zühd edilsin?” buyurdu.
İbn-i Ziyâd
Abdullah bin Muhammed el-Fakîh hazretleri, Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 238 (m. 852) senesinde Nişâbûr’da doğdu. “İbn-i Ziyâd” adıyla meşhûr oldu. Nişâbûr âlimlerindendir. Buradan Irak, Şam, Mısır şehirlerine giderek ilim tahsil etti. Son olarak Bağdâd’a yerleşti. 324 (m. 936) senesinde vefât etti. Kûfe’ye yakın bir yere defnedildi. Vefatına yakın buyurdu ki:
İkrime bin Ebî Cehl (radıyallahü anh) ile birlikte Yemen’de mürtedlere karşı savaşan, Eshâb-ı kiramdan Garafe bin Haris (radıyallahü anh) anlatır:
Mısır’da Mendukûn adında bir Hristiyanı İslâmiyete davet ettim. Fakat adam, Resûlullah efendimiz hakkında kötü sözler söyledi. Ben de onu dövdüm. Vâli Amr bin Âs (radıyallahü anh) hâdiseyi duyunca beni çağırıp; “Biz onlarla andlaşma yapıp, emniyette olduklarını bildirmedik mi?” dedi. Ben de “Onlara, herhalde Resûlullah efendimiz hakkında kötü sözler söylesinler diye eman verilmedi. Benim bildiğim, kiliselerine dokunmayacağımıza, ibâdetlerine karışmayacağımıza altından kalkamayacakları mükellefiyetler yüklemeyeceğimize, onlara düşman saldırdığında koruyacağımıza, kendi aralarında diledikleri gibi karar verebileceklerine, bizim kanunlarımıza uymak isteyenler hakkında Allah ve Resûlullah efendimizin emrettiği gibi hüküm vereceğimize, arzu etmezlerse mecbûr etmeyeceğimize söz verdik” dedim. Amr İbni Âs da “Evet doğru söyledin” dedi.
Vâsıl bin Atâ ve onun izinde yani Mu’tezilî bozuk fırkasında bulunanlar; “İnsan, istekli hareketlerini kendi yaratır, insan, iyi kötü bütün işlerini kendi yaratıyor. Allahü teâlâ, şerleri, günahları, küfrü yaratır demek doğru değildir. Bu sözler, O’nu kötülemektir. Çünkü, zulmü yaratan zâlimdir. Allahü teâlâ zâlim olamaz” diyorlar. Bunların sözleri yanlıştır. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır, insan mahlûk olduğu gibi, küfrü, îmânı ibâdeti ve isyanı da mahlûktur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Saffât sûresi doksanaltıncı âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ sizi yarattı ve yaptığınız işleri de yaratmaktadır” buyurdu. Beydâvî hazretleri bu âyetin tefsîrini yaparken; “İşler, insanın fiili, hareketi ile olduğu için, insanın işi olur. Fakat, hareket kuvvetini veren, iş için lâzım olan şeyleri yaratan Allahü teâlâdır” demektedir. Mu’tezile, herkes kendi işinin halikıdır dediği için, ‘bu ümmetin Mecûsîleri’ olmuştur. Ehl-i sünnet. Halik birdir diyor
İmâm-ı Begâvî
İmâm-ı Begâvî rahmetullahi aleyh, Hadîs imamlarındandır. Aslen Bağdadlıdır. 214 (m. 829) yılında doğdu. Hadîs ilminde hafızlık derecesine ulaşmış olup, yüzbin hadîs-i şerîfi sened ve râvileriyle ezbere okurdu. Yüzüç yaşında 317 (m. 929) yılında vefât etti. Kitaplarında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Övmek ve övülmekten uzak durun. Çünkü o, kişiyi manen boğazlamaktır.”
“Müslüman din kardeşini gördüğünde yer açması, onun görevidir.”
“Sizden biriniz bir topluluğa vardığında selam versin. Ayrılırken de selam versin. Bu ikinci selam da, birincisi kadar önemlidir.”
“Günahlar rızkı azaltmaz. Sevaplar da rızkı çoğaltmaz. Duayı terk etmek ise günahtır.”
“İnsanlara layık oldukları değeri verin.”
“En üstün sadaka, aç bir canlıyı doyurmaktır.”
“Biriniz elinde bir fidan olduğu sırada kıyamet kopacak olsa, onu dikmeye gücü yeterse, diksin.”
“Allah, helal kazanç yolunda kulunu yorgun görmeyi sever.”
“Kim ki, güneş batıdan doğmadıkça tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder.”
“Benden sonra bana inanan Müslümanlar hakkında şu 3 şeyden korkuyorum: Onları idare edenlerin zulme sapmalarından. Yıldızların (burçların) hayatlarına etkisi olduğuna inanmalarından. Kaderi inkâr etmelerinden.”
“Bir kul Kur’anı baştan sona okuyup hatmederse, 60 bin melek, onun için dua eder.”
“Kul bir günah işler. Ama onunla cennete girer. Bu şöyle olur: İşlediği günah devamlı hatırındadır. Ondan her hatırladıkça tövbe edip kaçınır. Böylece o günah sebebiyle Cennete girer.”
“Kulun konuşmalarında inşaallah demesi, imanının mükemmelliğindendir.”
“Kul namaza durduğunda, bütün günahları getirilir, başı ve omuzları üzerine konulur. Rüku ve secdeye gittikçe dökülür, o insandan ayrılır.”
“Hastalık bir kamçıdır. Allah onunla yeryüzünde kullarını terbiye eder.”
“Kim ilim öğrenmeye çalışırsa, bu onun geçmiş bütün günahlarının silinmesine sebep olur.”
“En faziletli sadaka, bir Müslümanın ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmesidir.”
Abdullah bin İbrâhim Habrî
Abdullah bin İbrâhim Habrî hazretleri, hadîs, lügat, edebiyat, ferâiz, matematik ve Şafiî fıkıh âlimidir. İran’da Şîrâz’da doğdu. 476 (m. 1083) yılında Bağdad’da vefât etti. Kitabında nakleder ki:
“Elif! Lâm! Mîm! Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” meâlindeki (Rûm-1-4) âyet-i kerîmeleri inince, müşrikler Ebû Bekr’e (radıyallahü anh) gelip: “Arkadaşın Muhammed, Rumların İranlıları yeneceğini iddia ediyor ne dersin?” diye sordular. O da, “Allahın Resûlü doğru söylemiştir” diye karşılık verdi. Müşrikler bu defa: “Bizimle bahse girer misin?” deyip, Hazreti Ebû Bekr’le bahse girdiler. Fakat, müddet dolduğu hâlde Rumlar İranlıları yenemediler. Rumlar galip gelmeden, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu durumdan haberdar oldu. Hazreti Ebû Bekr’e “Niçin böyle bir bahse giriştin?” buyurdu. O da, “Allah ve Resûlünü tasdîk etmek için” diye cevap verdi. Resûlullah da “Onlarla yeniden bahse gir, ortaya konanı arttır ve zamanı da birkaç yıl daha uzat” buyurdu...
Hazreti Ebû Bekr de, müşriklerle görüşüp; “Yeniden bahse var mısınız?” deyince, sevinerek ‘Evet varız’ dediler. Anlaşılan sene gelmeden Rumlar galip geldi. İranlıları yenip Medâin’e girdiler. Hazreti Ebû Bekr de bahsi kazanıp, müşriklerin vadettiklerini aldı. Müslümanların fakirlerine sadaka olarak dağıttı.
Hazreti Ali radıyallahü anh anlatır:
Yemen’den bir grup insan Resûlullah efendimize gelip: “Bize dinimizi öğretecek, aramızda Allahın kitabı ile hüküm verecek bir heyet gönder” dediler. Resûlullah da “Ali, Yemen halkına git. Onlara İslâmı ve sünnetlerimi öğret. Aralarında Allahın kitabı ile hüküm ver” buyurdu. Ben; “Yâ Resûlallah, Yemen halkı çok câhildir. Bana altından kalkamayacağım mes’eleler getirebilirler” dedim. Resûlullah mübârek elleriyle göğsüme vurarak! “Git! Allah kalbine ilham ederek, lisânını yanlış söylemekten korur” buyurdu. Resûlullah bu sözü söylediği günden bugüne kadar, iki kişi arasında verdiğim hükümlerden hiçbirinde şüpheye düşmedim...
Abdullah bin Amr hazretleri anlatır: Resûlullah akşam namazını kıldırınca, cemâat dağılıp bir kısmı evine gitti. Bir kısmı da yatsı namazını beklemek için, mescidde kaldı. Resûlullah daha sonra mescide gelip onları görünce, şöyle buyurdu: “Rabbiniz semâ kapılarından birini açtı. Sizinle meleklere karşı iftihar ediyor. Kullarım, bir vaktin namazını kıldılar, şimdi de diğer vakti bekliyorlar buyuruyor.”
Abdullah bin Ebî Bekr
Abdullah bin Ebî Bekr el-Harbî rahmetullahi aleyh, Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 605 (m. 1208) senesinde doğdu. 681 (m. 1282) senesinde vefât etti. Birçok eserler yazdı. Bir sohbetinde buyuruyor ki:
İki şeyi unutmamalı, Allahü teâlâyı, bir de ölümü. Ölmek, asıl hayatın, ebedi hayatın başlangıcıdır. İnanmayanların dediği gibi kaybolmak, yok olmak değildir. Mümin ölümden korkmaz. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ölüm dostu dosta, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan bir köprüdür) buyuruyor. Kim sevgiliye kavuşmak istemez ki? Yeter ki Onu, sevgili kabul etsin.
Ölüm haktır. Bir şey mutlaka olacaksa, kesin olacaksa onu olmuş bilmeli. Çünkü ölüm gelecektir. Onun için en huzurlu, en mesut insan ölümü hatırlayandır. Ölüm frendir. Yani koşanın hızını kesen, yuvarlananı durduran ve insana düşünme payı veren, ancak ölümdür. Bir iki dakika düşünmek bile yeterlidir; çünkü insanın nefsi hep ister, bu bana yeter demez. Ne verirsen biraz daha ister. Cenab-ı Hak insanın nefsini ‘Heyula’ diye bir hayvana benzetiyor. Bu hayvan, doymak bilmeyen bir mahlûkmuş, ne yese doymazmış. Allahü teâlâ hadis-i kudside buyuruyor ki:
(Nefsine düşmanlık et! Çünkü nefsin, benim düşmanımdır.)
Allahü teâlânın benim düşmanım dediği nefse dost olan, nasıl Allah’ın dostu olabilir ki! İkisinden biri dostumuz; ya Allah, ya nefsimiz. Tam zıt, yani geceyle gündüz gibi... Ya Allah’ın dostu olacağız yahut Onun düşmanım dediği nefsimizin dostu olacağız. Allah’ın dostuysak, Allah’ın dostlarıyla beraberiz demektir. Nefsimizin dostuysak, onun dostlarıyla beraberiz demektir. Nefsimizin dostlarıysa, Allah’ın düşmanları olup, düşmanlık yapıyorlar. Nerede düşmanlık yapıyorlar? Cenâb-ı Hak yediriyor, içiriyor, her şeyi veriyor. Hadi Allah’a bir teşekkür et denince, ben etmem diyor. Allah muhafaza etsin! Bir köylü gelip, (Ya Rasûlallah, İslam dini nedir?) diye sorunca ona buyurdu ki:
(Bu din, Allahü teâlânın bütün emirlerine ve yasaklarına hürmet etmektir, kabul etmektir, beğenmek ve Onun yarattığı her canlıya şefkatli olmaktır, merhametli olmaktır.)
Herkese merhamet şekli farklıdır. Kâfire merhamet, dinimizi doğru anlatan bir kitap vermek, dinimizden bahsetmektir. Acıma hissi budur. Yoksa hiç kimseye kızmaya hakkımız yoktur. Kızmak bize yakışmaz. Kızılacak birisi varsa, o da ancak nefsimiz olabilir, çünkü Allah ona düşmandır...
Abdullah bin Muhammed
Abdullah bin Muhammed bin Asker hazretleri, hadîs âlimidir. 672 (m. 1273) senesinde Suriye’de doğdu. 739 (m. 1338) senesinde Dımeşk’ta vefât etti. Kendi eliyle eserler yazdı. Bir şiirinde özetle şöyle demektedir: “Hayâtımın güzelliklerine, onlardan ayrılırken veda ettim. Şimdi gözlerim ağlamakta, kalbim yanmaktadır. Hayâtımın günleri heder olup gitti. Ancak geriye hayâller kaldı.”
Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Din kardeşinin arzu ettiği yemeği kendisine yediren kimsenin günahları bağışlanır. Din kardeşini sevindiren, Allahı sevindirmiş olur.”
“Muhakkak ki insan, güzel ahlâkı sayesinde, gündüz oruçlu, gece ibâdet edici olanların derecesine yükselir.”
“Evlenen kimse, dîninin yarısını korumuş olur. Artık diğer yarısında da Allaha karşı gelmekten sakınsın.”
“İki çocuğu ölen kimse, Cehennem ateşine karşı duvardan bir perde ile siperlenmiş olur.”
“Kadını, sırf malı ve güzelliği dolayısıyla alan kimse, malından da güzelliğinden de mahrûm olur. Fakat dindarlığı için bir kadın ile evlenen kimseye, Allahü teâlâ malı da güzelliği de nasîb eder.”
“Her kimin kız çocuğu olur da onu terbiye eder ve terbiyesini güzel eder, gıda verir ve gıdasını güzel verir ve Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metlerden ona da bolluk gösterirse, o kız çocuğu onun için bereket ve Cehennemden kurtarıp Cennete girmesi için bir kolaylık vesîlesi olur.”
“Lâ ilahe illallah söyleyip, bu Kelime-i tayyibe üzere vefât eden Cennete girer. Allah için bir gün oruç tutup, bu minval üzere vefât ederse Cennete girer. Allah için sadaka verip ömrü bunun üzerine biten Cennete girer.”
“ONLARDAN İSTİFADE EDİN”
“Yaşadığımız günlerde Rabbinizin nefhaları (rahmet dağıtması) vardır. Onlardan istifâde edin. Cum’a günü de bu günlerden biridir.”
“Gizli sadaka Allahın gadabını söndürür.”
“Helâl (nafaka) taleb etmek, farz üzerine farzdır.”
“Gıybet eden ve dinleyen, günahta ortaktırlar.”
“Memleketler, Allahü teâlânın yarattığı yerler, insanlar da Allahü teâlânın kullarıdır. Nerede huzûr, bulursan orada otur ve Allahü teâlâya hamd eyle.”
Abdullah Şârmesâhî
Abdullah Şârmesâhî hazretleri, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 589 (m. 1193) senesinde Mısır’da doğdu. 669 (m. 1271) senesinde orada vefât etti. Bu mübarek zat, vefatına yakın bir sohbetinde buyurdu ki:
Hazreti Ömer şöyle rivâyet etti: Öyle bir gün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan birkaçımız, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O vakit, ay doğar gibi bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Resûlullahın huzûrunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı. Ellerini Resûl-i ekrem efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu. Resûlullaha sorarak, “Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti, Müslümanlığı anlat?” dedi. Resûl-i ekrem buyurdu ki:
“İslâmın şartlarından birincisi, Kelime-i şehâdet getirmektir. Kelime-i şehâdet getirmek demek, “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûluh” söylemektir. Yani âkil ve bâliğ olan ve konuşabilen kimsenin, yerde ve gökte, Ondan başka ibadet edilmeye hakkı olan ve tapılmaya lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakikî mabûd, ancak Allahü teâlâdır. Abdullah’ın oğlu Muhammed adındaki zât-ı âli, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür. Yani Peygamberidir. İkincisi: Şartlarına ve farzlarına uygun olarak, her gün beş kerre namaz kılmaktır. Üçüncüsü: Malın zekâtını vermektir. Dördüncüsü: Ramazân-ı şerîf ayında, her gün oruç tutmaktır. Beşincisi: Gücü yetenin, ömründe bir kerre hac etmesidir.” O zât, Resûlullahtan bu cevapları işitince, “Doğru söyledin yâ Resûlallah!” dedi ve yine sorarak; “Yâ Resûlallah! İmânın ne olduğunu da bana bildir?” dedi. Resûlullah da îmânın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:
“Önce, Allahü teâlâya inanmaktır. Îmânın altı temelinden ikincisi; onun meleklerine inanmaktır. Üçüncüsü; Allahü teâlânın indirdiği kitaplarına inanmaktır. Dördüncüsü; Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmaktır. Beşincisi; Âhiret gününe inanmaktır. Altıncısı; kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.” Sonra o zât tekrar sordu: “İhsân nedir?” Resûlullah buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etmendir? Şayet sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” O zât, “Doğru söyledin” dedi ve “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Resûlullah da buyurdular ki:
“Ben, onu sorandan daha çok bilici değilim.” Daha sonra, o zât-ı şerîf ayrıldı ve gitti. O zaman Resûlullah buyurdular ki:
“Bu gelen kimdir bilir misiniz? Bu Cebrâil’dir. Size dîninizi öğretmek için geldi.”
Ahmed Zühdü Paşa
Ahmed Zühdü Paşa (rahmetullahi aleyh) Seyyiddir. Maârif nâzırı idi. 1319 [m. 1901] da vefât etti. (Mecmûa-i Zühdiyye) fıkıh kitâbının başındaki yazıda buyuruyor ki:
Fıkıh kelimesi, Arabçada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, yani dördüncü bâbdan olunca bilmek, anlamak demektir. Beşinci bâbdan olunca, İslâmiyeti bilmek, anlamak demektir. Ahkâm-ı İslâmiyyeyi bilen âlimlere (Fakîh) denir. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Bu ilme (Ahkâm-ı islâmiyye) de denir. Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ-ı ümmetten ve kıyâstan meydâna gelmektedir. Eshâb-ı kirâmın veyâ bunlardan sonra gelen müctehidlerin söz birliğine (İcmâ-ı ümmet) denir. Kur’ân-ı kerîmden veyâ hadîs-i şerîflerden veyâ icmâ-ı ümmetten çıkarılan ahkâm-ı islâmiyyeye (Kıyâs-ı fukahâ) denir. Bir işin, helâl veyâ harâm olduğu, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlaşılmazsa, bu iş, bilinen başka bir işe benzetilir. Böyle benzetmeye (Kıyâs) denir. Kıyâs yapmak için, o işi helâl veyâ harâm yapan sebebin, birinci işte de bulunması lâzımdır. Bunu da, ictihâd derecesine yükselmiş âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” anlayabilir.
Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır: 1- İbâdât olup, beşe ayrılır: Namâz, oruç, zekât, hac, cihâd. 2- Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve dahâ nice dalları vardır. 3- Muâmelât olup, alışveriş, kirâ, şirketler, fâiz, mirâs... gibi birçok bölümleri vardır. 4- Ukûbât, yani cezâlar olup, başlıca beşe ayrılmakdadır. Kısâs, sirkat, zinâ, kazf, riddet, yani mürted olmak cezâlarıdır. Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her Müslümâna farzdır. Münâkehât ve muâmelât kısımlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yani, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Tefsîr, hadîs ve kelâm ilmlerinden sonra, en şerefli ilim, fıkıh ilmidir.
Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, fıkhın ve fıkıh âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” şerefini göstermeye kâfidir:
(Allahü teâlâ, bir kuluna iyilik etmek isterse, onu fakîh yapar). (Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir). (Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakîh olandır). (Şeytâna karşı bir fakîh, bin âbidden [İbâdet çok yapandan] dahâ kuvvetlidir). (Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkıh bilgisidir).
Bedreddîn Zerkeşî
Ebû Abdullah Bedreddîn Zerkeşî hazretleri, Şâfiî fıkıh âlimidir. 745 [m. 1344] senesinde doğdu, 794 [m. 1391] de Mısır’da vefât etti. (Ukûd-ül-cemân fî-vefiyyât-il-a’yan) adlı kitabı meşhurdur. Bu kitaptan bir menkıbe:
Vahşi, Hamza’nın (radıyallahü anhüma) Bedir gazâsında öldürdüğü Tu’ayme’nin birâderinin oğlu olan Cübeyr bin Mut’imin kölesi idi. Habeşli olduğu için, el ile ok atmakta usta idi. Uhud gazâsında, Cübeyr buna, (Hamzâ’yı öldürürsen âzâd ol!) demişti. Hind de, babasının ve amcasının intikâmı için, Vahşî’ye mükâfât vadetmişti...
Hamza (radıyallahü anh) sekiz kâfiri öldürüp, saldırırken, Vahşî okunu atarak şehit etti. Sonra, ciğerini çıkarıp Hind’e götürdü. Hind sevinip ciğeri çiğnedi. Üzerindeki zînetlerin hepsini Vahşî’ye verdi. Hind’in bu çirkin, canavarca işi, İslâm dînine olan düşmanlığından değil idi. Hamza, Bedir’de bunun babası Utbe ile amcası Şeybe’yi öldürmüştü. Bunların ve kardeşi Velîd’in intikâmını almak için, bu işi yaptı.
Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedildiği gün, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş’in hepsini af buyurdu. Yalnız on kişinin adını söyleyip, bunları gören öldürsün buyurdu. Hind ile Vahşî, bunlar arasında idi. Vahşî, Mekke’den kaçtı. Bir zaman uzak yerlerde kaldı. Sonra pişman olup, Medîne’de mescide gelip, selâm verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), selâmını aldı. Vahşî, (Yâ Resûlallah! Bir kimse Allaha ve Resûlüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günah işlese, sonra pişman olup temiz îman etse, Resûlullahı canından çok sevici olarak, huzuruna gelse, bunun cezâsı nedir?) dedi. Resûlullah (Îman eden, pişman olan affolur. Bizim kardeşimiz olur) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Ben îman ettim. Pişman oldum. Allahü teâlâyı ve Onun Resûlünü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim) dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Vahşî adını işitince, Hamza’nın parçalanmış hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. (Git, seni gözüm görmesin!) buyurdu. Vahşî, öldürüleceğini anlayarak kapıya yürüdü. Eshâb-ı kirâm kılınca sarılmış işaret bekliyordu. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Allahü teâlâ buyurdu ki: (Ey sevgili Peygamberim! O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet!) Herkes, öldürün emrini beklerken, (Kardeşinizi çağırınız!) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Vahşîye (affolduğunu) müjde eyledi. (Fakat, seni görünce dayanamıyorum. Üzülüyorum. Bana görünme!) buyurdu. Resûlullahı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcûb, başı önünde yaşadı...
Abdürreşîd Velvâlicî
Abdürreşîd Velvâlicî hazretleri, 467 senesinde İran’da, Bedahşân’ın Velvâlic kasabasında doğdu ve 540 [m. 1146]’da vefât etti. Semerkand’da kâdı idi. Fetvâları vardır. Fıkıh kitabı olan Velvâlciyye’de şöyle buyuruyor:
Cuma namâzı onaltı rekattir. Bunun iki rekatini kılmak her erkeğe farz-ı ayndır. İnanmayan, ehemmiyyet vermeyen kâfir olur. Öğle namâzından dahâ kuvvetli farzdır.
Her şehirde, birkaç câmide Cuma namâzı kılınabilir. Fakat, Hanefî mezhebinin bazı âlimleri ve üç mezhebin de çoğunluğu, bir câmiden fazla Cuma kılınmaz dedi. Şehir olduğu şüpheli olan yerde de, Cumanın kabûl olması şüpheli olacağından, Cuma namâzının son sünneti ile vaktin sünneti arasında (Âhır zuhur), yanî (Son öğle) namâzı kılmaya niyet ederek, ayrıca dört rekat kılmalıdır. Bu dört rekati kılarken, niyete (Üzerime farz olan) diye eklemelidir. Fakat, (Edâsı, yani kılması farz olan) dememelidir. Çünkü, öğle namâzı, öğle vakti farz olursa da, hemen kılmak farz olmaz. İkindiye, dört rekat kılacak zamân kalınca edâsı farz olur. Edâsı dahâ önce farz olmaz. Cuma namâzı kabûl olmadı ise, bu dört rekat, (Edâsı farz olan) deyince Cuma günü öğle farzı olmaz. Bir gün önceki öğle farzı olur. Onu da, Perşembe günü kılmış olduğundan, nâfile olur. (Üzerime farz olan âhır zuhur) deyince, Cuma gününün öğle farzı yerine geçer. Fakat, Cuma nemâzı kabûl olmuş ise, öğle farzı da kılınmış olacağından, bu dört rekat nâfile olur. Çünkü, farz niyeti ile sünnet kılınır. Kazâ namâzı var ise, bunu kılmış olmaz...
Cuma namâzı kabûl olunca, öğle namâzı sâkıt olur denirse, Perşembe günkü öğleye niyet edilmiş olur ve yine nâfile namâz olur. Evvelce kılamadığı öğle namâzı varsa, bunu kazâ etmiş olmaz. (Üzerime son farz olan kılmadığım öğle namâzını kılmaya) niyet edilirse, Cuma kabûl olmuş ise, bu namâz, kazâ namâzı yerine geçer ki, böyle niyet uygundur. Kazâsı olmayan, âhır zuhurun dört rekatinde de zamm-ı sûre okumalıdır. Cuma namâzı kabûl olmayıp, öğlenin farzı yerine geçerse, farzda sûre okumak zarar vermez. Kazâya kalmış öğle namâzı olan kimse, sûre okumaz. Çünkü, Cuma kabûl olmazsa, öğlenin farzı yerine geçer. Kabûl olmuş ise, kazâ yerine geçer.
Mekke-i mükerremenin Minâ köyünde, hac zamânı Cuma kılınır. Çünkü, o zamân, şehir hâlini alır ve vâlî veyâ Mekke emîri de bulunur. Hâcılara kolaylık olmak için Minâ’da, bayram namâzı affedilmiştir.
Ahî Çelebi
Ahî Çelebi “rahmetullahi aleyh” Osmanlı âlimlerindendir. Tokatlıdır. Aksarây ile Topkapı arasında Ahîzâde Câmii’ni yaptırdı. 905 [m. 1499] senesinde vefât etti. “Hediyyet-ül-mehdiyyîn” kitabında buyuruyor ki:
Kâfirler ve bazı günahkâr mü’minler için kabirde azâb, müttekî mü’minler için nimet ve mükâfat haktır. Münker ve Nekîr ismindeki meleklerin suâl sorması haktır. Haşır ve neşir haktır. Kirâmen kâtibîn isimli meleklerin, kulların amellerini yazdıkları defterlerin, mü’minlere sağ taraflarından, kâfirlere ise, sol ve arka taraflarından verilmesi ve amelleri sebebi ile hesaba çekilmeleri haktır. Kevser havuzu haktır. Sırat köprüsünden geçmek haktır. Cennet ve Cehennem haktır. Âzâların kullar hakkında şâhidlik yapacakları haktır.
Allahü teâlâ, kendisine şirk (ortak) koşulmasını af ve mağfiret etmez. Bundan başka küçük ve büyük günah sahiplerinden dilediğini af ve mağfiret eder. Kulun işlediği küçük günahtan dolayı azâb görmesi, büyük günah işleyenin de, o büyük günâhı helâl saymadı ise affa uğraması caizdir. Günâhı helâl saymak küfürdür.
Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), evliyânın, âlimlerin ve zühd sahibi kimselerin şefaat etmeleri haktır ve gerçektir. Tövbesiz bile vefât etseler, büyük günah işlemiş olan mü’minler ebediyyen (sonsuz) Cehennemde kalmaz.
Öldürülen bir kimse eceli ile ölmüştür. Peygamberlerin gönderilmesinin hikmeti, mü’minleri Cennet ve sevâb ile müjdelemek, kâfirleri ise Cehennem ve azâb ile korkutmaktır. Allahü teâlâ, Peygamberlerini mucizelerle teyid eder (Onlara yardım eder). Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm, sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâmdır. Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine uyarlar. Erkek ve dişi değildirler. Allahü teâlâ, kullarına peygamberleri vasıtasıyla kitaplar gönderdi. Bu kitaplarında, farzları, vâcibleri, yasak kıldığı şeyleri, güzel vaadlerini ve acı azablarını bildirdi.
Hiçbir velî, Peygamberin derecesine ulaşamaz. Velînin kerâmeti haktır. Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra insanların en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anhdır. Sonra insanların en üstünü Hazreti Ömer radıyallahü anhdır. Sonra Osmân-ı zinnûreyn radıyallahü anh gelir. Sonra Hazreti Ali insanların en üstünüdür. Onların hilâfeti de bu tertip üzeredir.
Ahmed Tahâvî
Ahmed Tahâvî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimidir. 238’de Mısır’da dünyaya geldi, 321 [m. 933]’de orada vefât etti. “Ehl-i sünnet vel-cemâat” kitabının baş kısmında, itikâd ile alâkalı şöyle buyuruyor:
“Allahü teâlâ birdir. O’nun ortağı ve benzeri yoktur. O, her şeye kâdirdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Başlangıcı ve nihâyeti (sonu) yoktur. Sâdece O’nun dilediği olur. Yarattığı şeylere ihtiyâç duymadan yaratan ve yarattıklarının rızkını güçlüğe düşmeden verendir. Allahü teâlânın, yaratıcı ve terbiye edici sıfatı vardır. O, mahlûkâtı ilm-i ezelîsine muvaffik olarak yaratmıştır. Mahlûkâtın kaderini tayin etmiş, onlar için belli ölçüler koymuştur ve ecellerini de tayin etmiştir. Her şey O’nun kudreti ve dilemesi ile meydana gelir. Olup bitenler hakkında, ancak Allahü teâlânın dilemesi geçerlidir. O’nun dilediğinden başka, kulların hiçbir irâdesi yoktur. Allahü teâlânın, insanlar için dilediği olur, dilemediği ise olmaz. Kur‘ân-ı kerîm Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlâ, onu vahiy sûretiyle Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdi.
Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir. Allah kelâmıdır. Kim Kur’ân-ı kerîmi dinler ve dinlediği Kur’ânın insan sözü olduğunu iddia ederse, küfre girmiş olur.
Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın seçkin kulu, üstün nebîsi ve kendisinin râzı olduğu resûlüdür. Resûlullah efendimiz, Peygamberlerin sonuncusu, müttekîlerin imâmı, peygamberlerin önderi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisidir. O’nun Peygamberliğinden sonra ortaya atılacak olan her çeşit peygamberlik dâvâsı, sapıklık ve nefsin arzusuna uymaktan ibârettir. Îmân; dil ile ikrâr, kalb ile tasdîkten ibârettir. Îmân tektir, îmân sahipleri eşittirler. Gerçekte mü’minlerin arasındaki üstünlük ise; takvâ, Allahü teâlâya karşı gelmekten korkmak, nefsânî arzulara uymamak ve daha lâyık olana sımsıkı bağlanmak sûretiyle elde edilir. Mü’minlerin hepsi, Allahü teâlânın dostudur. Allah katında en değerlileri ise; daha itaatkâr olanları ve Kur’ân-ı kerîme en çok uyanlarıdır.
Kaza ve kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan birisidir. Allahü teâlâ bu bilgiyi, en yakın meleklerine ve şeriat sahibi Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryadır. Kimsenin bu denize dalması, kaderden konuşması caiz değildir. Kaza ve kaderden konuşmaktan ve bu husûsta düşünmekten çok sakınınız. Allahü teâlâ, ondan konuşmayı yasakladı...”
Ebülfeth Şihristânî
Ebülfeth Şihristânî hazretleri, fıkıh ve kelâm âlimidir. 479 [m. 1086] senesinde Horâsân’da dünyaya geldi, 548 [m. 1154]’de Bağdâd’da vefât etti. Yetmişüç İslâm fırkasını geniş anlatan “Milel-nihal” kitabında buyuruyor ki:
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benî-İsrâîl, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Nasârâ da yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.” Eshâb-ı Kirâm, bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduklarında, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın yolunda olan Ehl-i sünnet ve cemâattir” buyurdu.
“Helak olan fırkalar; Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın i’tikâdı üzere olmayanlardır. Bunlardan itikâdı küfre varanlar, Cehennemde diğer kâfirler gibi devamlı kalıcıdırlar. Bu sapık fırkalardan itikâdı küfre varmayanlar, diğer günahkârlar gibi Cehennemde yanarlar, fakat devamlı kalıcı değildirler.”
“Halk arasında olan ilk şüphe, şeytanın ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphe, insanlardan bazılarına sirayet etti. Bu şüpheler, Ehl-i bid’at ve dalâlet için yol oldu.”
“Rivâyet olundu ki: Şeytan, Âdem aleyhisselâma secde ile emr olunup, o bundan imtina ettikten sonra, melekler ile onun arasında bir konuşma oldu. O zaman Allahü teâlâ vahy edip buyurdu ki: “Ona (şeytana) deyiniz ki, ben bütün yaratılmışların Rabbiyim. Sen, Rabbine teslim olmuş değilsin. Eğer sâdık olsaydın, Rabbine karşı gelmez, niçin, neden demezdin. Benden başka ilâh yoktur. Yaptıklarımdan suâl olunmam. Fakat yaratılmışlar (mahlûkât) suâl olunurlar.”
“İnsanoğlu arasındaki her şüphe, şeytân-i racîmin vesvesesindendir. Bütün şüpheler ondan çıktı. Ehl-i bid’at ve dalâlet onun yolunda yürüdüler. Bu ümmetin bütün şüpheleri de, Resûlullahın zamanındaki münâfıkların şüphelerinden meydana geldi. Zîrâ , Resûlullah efendimizin emir ve nehyinde hükmüne râzı olmazlardı. Suâl sorulmaması istenen husûslardan sorarlar, fitne çıkarırlardı. Münâfıkların hâlleri, Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde ve siyer kitaplarında uzun ve açık zikredilmiştir.”
“Din; tâat ve inkiyâd (bağlılık) manâsınadır. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin 18. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Muhakkak, Allah indinde makbûl din İslâmdır) buyurdu. Din, ceza manâsına gelir. Din, hesâb manâsına gelir. Mütedeyyin; itaat eden Müslüman kişi olup, hesaba ve cezaya boyun eğendir.”
Şemseddîn Timurtâşî
Şemseddîn Timurtâşî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 923 (m. 1517) senesinde Filistin’de doğdu. 1004 [m. 1595]’de Gazze’de vefât etti. Vikaye kitabında buyuruyor ki:
Dînimizde, îmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır. Namâz dînin direğidir. Namâz ibâdetlerin en üstünüdür. İslâmın ikinci şartıdır. Arabîde namâza (Salât) denir. Salât, aslında duâ, rahmet ve istigfar demektir. Namâzda, bu üç mânânın hepsi bulunduğu için, salât denilmiştir. Allahü teâlânın en çok beğendiği ve tekrâr tekrâr emrettiği şey, beş vakit namâzdır. Allahü teâlânın, Müslümânlara îmân ettikten sonra en önemli emri, namâz kılmaktır. Dînimizde ilk emredilen farz da namâzdır. Kıyâmette de, îmândan sonra ilk soru namâzdan olacaktır. Beş vakit namâzın hesâbını veren, bütün sıkıntı ve imtihânlardan kurtulup, sonsuz kurtuluşa kavuşur. Cehennem ateşinden kurtulmak ve Cennete kavuşmak, namâzı doğru kılmaya bağlıdır.
Doğru namâz için önce kusûrsuz bir abdest almalı, gevşeklik göstermeden namâza başlamalıdır. Namâzdaki her hareketi en iyi şekilde yapmaya uğraşmalıdır. İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran hayırlı amel, namâzdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar).
Namâzı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı pis, çirkin ve yasak işleri işlemekten korur) buyuruldu. İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşte namâzdır...
Namâzları cemâat ile kılmalıdır. Cemâat ile kılmak, yalnız kılmaktan dahâ çok sevâbdır. Namâzda her uzvun tevâzu göstermesi ve kalbin de, Allahü teâlâdan korku üzere olması lâzımdır. İnsanı dünyâda ve âhirette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresinin başında meâlen, (Mü’minler herhâlde kurtulacaktır. Onlar, namâzlarını huşû ile kılandır) buyurdu. Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zaman, askerin ufak bir iş görmesi, pek çok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için dahâ kıymetlidir. Çünkü, nefslerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet yapmama isteğine karşı gelmektedirler...
Süleymân bin Cezâ
Süleymân bin Cezâ hazretleri, birçok kitâptan ve en çok hüccet-ül-islâm imâm-ı Gazâlî’nin kitaplarından toplayarak hâzırladığı (Ey Oğul) ilm-i hâl kitâbını 960 [m. 1552] senesinde yazmıştır. Çok kıymetlidir. Ey Oğul ilmihâl kitabının baş tarafı şöyledir:
Elhamdü lillahi Rabbil âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’în.
Ey Oğul! Senin için, üçyüzaltmış hadis-i şerif, kırktört haber ve dînimizin direği olan namazın yedi şartı, beş rüknü, yedi vâcibi ve ondört sünneti, yirmibeş müstehabı ve ondört müfsidini, hanefî mezhebi âlimlerinin kitaplarından toplayıp, sana beyan ettim. Bunlarla amel edip, feyz-ü necâta dahil olasın!
Bil ki, bindoksan âdâbı sen ve senin gibi Müslüman evlatları için topladım. Bunlar ile amel edersen, sana yeter. Eğer tembellik eder de Allahü teâlâya âsî olur, bunları terk edersen, dünyada esaret ve rezâlete, âhirette azâba düçâr olursun. Bunlarla amel edip, din kardeşlerine de tavsiye edersen, senin için faydası olur. Sana hayır duâ ederler. Hak teâlâ, duâlarını kabûl eder. Zîrâ kul, kulun duâsı ile affolunur.
Ey Oğul! [Namazın ve] bütün ibâdetlerin kabûl olmaları için, önce insanın Ehl-i sünnet îtikatında olması ve ibâdetlerin sahih olmaları, sonra, ihlâs ile yapılmaları ve insanın üzerinde kul hakkı bulunmaması şarttır. Hadis-i şeriflerde, (Yâ Sa’d! Duânın kabûl olması için helâlden ye! Bir lokma haram yiyenin, kırk gün ibâdetleri kabûl olmaz) [Yâni sevap verilmez] ve (Haram cilbâb ile, yâni gömlek ile kılınan namaz kabûl olmaz) ve (Üzerinde haramdan cilbâb bulunan kimsenin ibâdetlerini Allahü teâlâ kabûl etmez) ve (Gayrimüslime zulmedenden, Kıyâmet günü, onun hakkını ben isteyeceğim) ve (Kâfir dahî olsa, mazlumun duâsı reddolmaz) buyuruldu.
O hâlde, ey Müslüman! İbâdetlerinin kabûl olmasını istiyorsan, hırsızlık etme! Hîle ve hıyânet yapma! İşçinin ücretini, teri kurumadan önce ver! Kiraladığın malı, umûmî yerleri tahrip etme! Borcunu çabuk ve tamam öde! Dâr-ül-harbde, yâni kâfir memleketlerinde de ve kâfirlere karşı da, bu haklara riâyet eyle! Fitneyi uyandırma! Fitne çıkarmak, ortalığı karıştırmak, felakete sebep olmaktır, haramdır. Müslümanlığın güzel ahlâkını herkes senden öğrensin. Hakîkî Müslüman hem İslâmiyete uyar, günah işlemez, hem de, kanûnlara uyar, suç işlemez. Fitne çıkarmaz. Hiçbir mahlûka zarar vermez...
Alî bin Abdullah Semhûdî
“Yâ Rabbî! Resûlünü vesîle edenlerin tevbesini kabûl edeceğine söz verdin. Ben de, yüce Peygamberinin huzûrunda senden af diliyorum.”
Alî bin Abdullah Semhûdî hazretleri, 844 [m. 1440] senesinde Mısır’da dünyaya geldi; 911 [m. 1506]’de Medîne’de vefât etti. Çok kitâp yazdı. “Hülâsa-tül-vefâ” kitâbında buyuruyor ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duâlar kabûl olduğundan, Müslümânların halîfesi, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Medîne’de kıtlık olunca, Abbâs bin Abdül Muttalib’i “radıyallahü teâlâ anh” vesîle edinerek yağmur duâsına çıktı ve “Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberini vesîle yaparak duâ ederiz! Resûlünün muhterem amcası hürmetine, senden yağmur isteriz! Duâmızı kabûl buyur!” demiştir.
Abbâsî halîfelerinin ikincisi Ebû Cafer Mensûr, Mescid-i Nebevî içinde İmâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ” ile konuşuyorlardı.
-Ey Mensûr! Burası Mescid-i saâdettir! Hafîf sesle söyle! Hak teâlâ, Hucurât sûresinde meâlen, (Sesinizi Resûlullahın sesinden dahâ yüksek yapmayınız!) buyurarak bir cemâati azarlamıştır. (Resûlullahın yanında hafîf sesle konuşanlar) âyet-i kerîmesi ile de, hafîf konuşanları övmüştür. Resûlullaha, öldükten sonra saygı göstermek, sağ iken saygı göstermek gibidir dedi. Mensûr, boynunu bükerek;
-Yâ Ebâ Abdullah! Kıbleye karşı mı durmalı, yoksa Kabr-i saâdete karşı mı durmalı dedi. İmâm-ı Mâlik hazretleri;
-Resûlullahtan yüzünü çevirme! Kıyâmet gününün şefâatçısı olan o yüce Peygamber, kıyâmet günü, senin ve baban Âdem aleyhisselâmın kurtulması için vesîle olacaktır. Kabr-i saâdete dönerek ve Resûlullahın mübârek rûhuna sarılarak şefâat dilemelisin! Nisâ sûresinde altmışüçüncü âyetinde meâlen, (Nefslerine zulmedenler, sana gelip, Allahü teâlâdan af dilerse ve Resûlüm de, onlar için af dilerse, Allahü teâlâyı, tevbeleri kabûl edici ve merhamet edici bulurlar) buyuruyor. Bu âyet-i kerîme, Resûlullahı vesîle edenlerin tevbelerinin kabûl olunacağını söz vermektedir dedi.
Bunun üzerine, Mensûr, olduğu yerden kalkıp, Hücre-i saâdet önünde durdu. (Yâ Rabbî! Bu âyet-i kerîmede, Resûlünü vesîle edenlerin tevbesini kabûl edeceğine söz verdin. Ben de, yüce Peygamberinin yüksek huzûruna gelip senden af diliyorum. Kendisi sağ iken af dileyip af buyurduğun kulların gibi, beni de affeyle! Yâ Rabbî! Nebiyyür-rahme olan yüce Peygamberini vesîle edinerek sana yalvarıyorum. Ey Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm! Sana tevessül ederek, Rabbime yalvardım. Yâ Rabbî! O yüce Peygamberi bana şefâatçı eyle!) diyerek duâ eyledi.
Ebû İshâk-ı Sa’lebî
Ebû İshâk-ı Sa’lebî hazretleri, İran’da yetişen büyüklerdendir. Tefsîr, kırâat, hadîs, târih, Arab dili ve edebiyatı ilimlerinde büyük bir âlimdir. Vâiz idi. “Keşf ve Beyân” adında büyük bir tefsîr kitabının sahibidir. Çok hadîs-i şerîf ezberlemiştir. 427 (m. 1035) senesinde, Nişâbûr’da vefât etti. Ebû İshâk-ı Sa’lebî’nin tefsîrinden seçmeler:
Bekâra sûresi ikiyüzseksenaltıncı “Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin musîbetler gibi bize ağır yük yükleme” meâlindeki âyetin tefsîrinde diyor ki:
Eyyûb aleyhisselâma, bu uzun belâ içerisinde, sana en zor ne geldi? diye sorduklarında: “Düşmanların serzenişi (başa kakması) her şeyden daha zordur” buyurdu. Bu konuda başka tefsîrler de yazıyor: Yûsuf aleyhisselâmı, kardeşleri kuyuya attıkları zaman, kuyunun dibinde taş vardı. Mübârek dizi o taşa geldi O kadar canı yandı ki, kardeşlerinin cefasından ve babasının ayrılığından daha zor oldu Bütün, gece, onun ağrısından inledi. Seher vakti olunca, Allahü teâlâ acısını durdurdu. Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm gönderiyor ve ‘Bu derin kuyunun dibinde, bu elem ve acı ile nasılsın?’ diye soruyor” dedi. Bundan sonra Cebrâil aleyhisselâm; “Ey Yûsuf! Duâ et, ne arzu ediyorsan dile, Rabbin Sana verecek” dedi. Ey Cebrâil, benim için sen duâ et dedi. Cebrâil aleyhisselâm onun için duâ etti ve o da âmin dedi. Sonra, ey Cebrâil, ben duâ edeyim, sen âmin söyle dedi. Ellerini kaldırıp, duâ etti. Ve hazreti Cebrâil âmin dedi. Yâ Rabbî, bu seher vaktinde bana şifâ gönderdiğin gibi, dünyânın sonuna kadar, bütün hastalara, seher vaktinde şifa gönder” dedi. Allahü teâlâ, duâsını kabûl buyurdu. Bunun için, bir hasta ne kadar hasta olsa da, seher vaktinde rahatlar. Bu, Yûsuf aleyhisselâmın duâsı bereketi iledir...
Allahü teâlâ, Bekâra sûresi yüzellibeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, “Ey mü’minler! (İtaatkârı, asi olandan ayırd etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltmekle, and olsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde; İmâm-ı Şafiî’den rivâyetle buyurdu ki: “Bu âyet-i kerîmedeki korku; Allah korkusu, açlık; Ramazân-ı şerîf orucu, mal noksanlığı; zekât ve sadaka vermek, can ise; hastalık, hayvan ve çocuğun ölmesidir...
.
Sadeddîn Cebâvî
Sadeddîn Cebâvî hazretleri, "Sadî" tarîkatinin reîsidir. Şâm'da, Havran ile Kudüs arasında Cebâ kasabasındandır. Üç vâsıta ile Ebû Medyen-i Magribîden feyz almıştır. 700 [m. 1300] senesinde vefât etmiştir. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kelime-i Tevhidi çok söyleyiniz. Ebû Ya'lâ hazretlerinin Hazreti Ebû Bekir'den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte, Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: "Lâ ilâhe illallah' demeniz ve istiğfâr etmeniz lâzımdır. O halde bu ikisini çokça söyleyiniz. Zira şeytan diyor ki: 'Günah işlemek zevkini insanların kalbine atmak suretiyle onları helâk ederim. Onlar ise, Lâ ilâhe illallah (kelime-i tevhîdi) ve istiğfar ile beni helâk ederler. Bundan dolayı ben de, bu hâli gördüğüm vakit, onların heveslerini uyandırıp nefsânî arzuları ile bana uyanları helâk ederim. Halbuki onlar, hidâyet yolunda olduklarını zannederler."
'Mâsivânın (Allah'tan gayri nefsin putlaştırdığı her şeyin) boynunu 'Lâ ilâhe' (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur) kılıcıyla vurmadıkça, 'İllallâh' (Ancak Allah vardır) köşküne kavuşamazsın.'
Nefis azgınlık, inat, ahdi bozmak ve fesatçılık (verdiği sözde durmamak ve bozgunculuk etmek) makamında bulunduğu sürece, kelime-i tevhîdi sıkça tekrar ederek imanı yenilemek gerekir.
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: 'İmanınızı lâ ilâhe illallah kelâmı ile yenileyiniz.' Hatta bu kelimenin her zaman tekrar edilmesi lâzımdır. Çünkü nefs-i emmâre, devamlı olarak habâset (kötülük-fenalık) makamındadır. Yine bu kelimenin faziletiyle ilgili olarak Peygamber Efendimiz'den şu haber naklolunmuştur: 'Yeryüzü ve gökler terazinin bir kefesine, bu mübârek kelime de diğer kefesine konulsa, elbette bu kelime ağır gelirdi.'
BİR MİLYON DERECE!..
Ömer radıyallâhü anh anlatıyor: Resûlullah Efendimiz buyurdular ki:
(Kim çarşıya girince, 'Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr' temcid kelimelerini okursa, Allah ona bir milyon sevap yazar, bir milyon günahını affeder ve mertebesini de bir milyon derece yüceltir.)
Bu duâyı kendimiz ihmâl etmediğimiz gibi, çoluk-çocuğumuza, yakınlarımıza, konu-komşumuza da mutlaka öğretmeliyiz. Bunun ehemmiyetini onlara da anlatmalıyız. "
.
Nüzhet Efendi
Nüzhet Efendi, Maârif mektûpçusu idi. 1244’te İstanbul’da doğdu ve 1304 [m. 1886] senesinde, Sivas’ta vefât etti. Bu mübarek zat, Hristiyanlara cevâp olan (İzhâr-ul hak) kitabında buyuruyor ki:
İslâm îtikadına göre, bütün Peygamberler mâsumdurlar. Yalan söylemekten, hîle yapmaktan berîdirler. Allahü teâlâ, kudret-i ilâhiyyesi ile, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerileceği sırada, Yahudilerin gözüne, onu haber veren şahsı Îsâ aleyhisselâm şeklinde göstermiş ve onu çarmıha germişlerdir. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı hemen semaya yükseltmiştir. Nisâ sûresinin yüzelliyedinci âyetinde meâlen: (Hâlbuki onlar, Îsâ’yı öldürmediler ve onu asmadılar, lâkin başkası onun şekline sokuldu [onu astılar]) buyurulmuştur. Âl-i imrân sûresinin ellibeşinci âyetinde meâlen: ([Hâtırla ki] Allahü teâlâ, Îsâ’ya, muhakkak ben seni yerden [en mükemmel şekilde] alıp, meleklerin makamına yükselteceğim [dedi]) buyurulmuştur. Papazlar, bu âyet-i kerimenin Nisâ sûresinin yüzelliyedinci âyet-i kerimesini nakz ettiğini söylüyorlar. Âl-i imrân sûresinin ellibeşinci âyetindeki, (Müteveffîke) lâfzını Îsâ aleyhisselâmın vefât etmiş olduğuna delîl getirmek istiyorlar. Hâlbuki, bu lâfzın sıfat olduğunu, (Müteveffîke) yâni seni öldüreceğim manasına olmadığını düşünmezler. Yâni bu âyet-i kerimenin meâli, (Ben seni öldürürüm ve yükseltirim) demek değil, (Ben senin şanına lâyık olanı yaparım, meleklerin makamına yükseltirim) demektir. Allahü teâlâ dilerse yükseltir. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı yükseltmeyi dilemiş ve yükseltmiştir. Yahudiler tarafından öldürülmesini dilememiş ve çarmıha başkasını gerdirmiş, Onu öldürtmemiştir. Bunun için, bazı tefsîr âlimleri “rahimehümullahü teâlâ” (teveffî) kelimesine (almak) manasını verip, (Yahudilerin katlinden hıfz etmek için, yerden seni kâmilen alır kabz ederim) meâli ile tevil etmişlerdir...
HAZRETİ ÎSÂ İNSANDIR
Ne gariptir ki, Hristiyan fırkaları Îsâ aleyhisselâma, (Allahın oğlu) ve (Aynen Allah) dedikleri hâlde, Onun öldürüldüğünü ve asıldığını kabûl ederler. İslâm dîni, Îsâ aleyhisselâmın bir insan ve bir Peygamber olduğunu bildirmiş iken, Onun için yapılan böyle iftirâları reddeder. Ayrıca, Onun kıymetini artırarak, semaya yükseltildiğini ve Yahudilerin, (Onu öldürdük ve idam ettik) şeklindeki düşüncelerinin bâtıl, iftirâ olduğunu bildirir. Îsâ aleyhisselâm için Müslümanların bu îtikadı ile Hristiyanların îtikatlarından hangisinin, O yüce Peygamberin şerefine lâyık olduğunu sorarız!..
.
Ömer Nesefî
Ömer Nesefî hazretleri, hadîs ve kelâm âlimlerinin büyüklerindendir. 461 (m. 1069)’de İran’ın Nesef kasabasında doğdu. “Mecma’ul-ulûm” kitabında Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebini anlatırken buyuruyor ki:
Allahü teâlânın bütün sıfatlarının ezelî ve ebedî olduğuna inanmalıdır. Nasıl olduğunu araştırmamalı, düşünmemelidir. İşleri Allahü teâlânın irâde ve takdîri ile bilmeli, kulluk vazîfelerinden el çekmemelidir. Resûlullahın (aleyhisselâm) Eshâbının (radıyallahü anhüm) hepsini sevmeli ve Ehl-i beytine dil uzatmamalıdır. Ne kadar iyi olunursa olunsun, Allahü teâlâdan korkmalı, ne kadar günahkâr olunursa olunsun, Allahü teâlâdan ümid kesmemelidir. Bunların yanı sıra şu on şeye inanmak, Ehl-i sünnet olmanın şartlarıdır: 1- Kur’ân-ı kerîmin Allahü teâlânın kelâmı olduğuna inanmalıdır. 2- Kendi imânında şüphe etmemelidir. 3- Resûlullahın (aleyhisselâm) Eshâbından hiçbirine dil uzatmamalı ve kötülememelidir. Peygamber efendimizden sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’i (radıyallahü anh) hak halîfe bilmelidir. Ondan sonra Ömer-ül-Fârûk’u (radıyallahü anh), sonra Osmân-ı Zinnûreyn’i (radıyallahü anh), sonra Ali bin Ebî Tâlib’i (radıyallahü anh) sırası ile hak halîfe bilmelidir. Eshâb-ı Kirâmdan hiçbirine düşman olmamalı ve saygısızlıkta bulunmamalıdır. Çünkü onlara düşmanlık edenin îmânlarının gitme tehlikesi vardır. Nitekim Ebû Ali Dekkak (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Her insanın üçyüzaltmış damarı vardır. Eğer üçyüzellidokuz damarı Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmına (radıyallahü anhüm) muhabbet, bir tanesi Peygamber efendimizin (aleyhisselâm) Eshâbından birine düşmanlık, sevgisizlik üzere bulunsa, ölüm zamanında emir gelir ve canını o bir damardan alırlar. Bunun bozukluğu sebebiyle dünyâdan imansız gider.” Allahü teâlâ bizi bundan korusun. O hâlde Eshâb-ı Kirâma düşman olmaktan çok sakınmak lâzımdır. 4- Mü’minlerin âhirette Allahü teâlâyı göreceklerine inanmalıdır.
İSYAN ETMEMELİ!..
5- Devlet reîsine isyan etmemeli, onun veya tayin ettiği kimsenin arkasında Cum’a namazı kılmanın hak olduğunu bilmeli ve devlet başkanına duâ etmelidir. 6- Her Müslümanın arkasında namaz kılmalıdır. (Ancak Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayan, haramlardan sakınmayan, reformcu, bozuk i’tikâdlı birisine namazda uymak doğru değildir.) 7- Müslümanın cenâze namazının kılınacağını hak bilmelidir. 8- Bir Müslümana günah işlemekle kâfir oldu dememelidir. 9- Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabûl etmelidir. 10- İyilik ve kötülüğün, Allahü teâlânın takdîri ile olduğuna inanmalıdır.
Mehmed Münîb Efendi
Mehmed Münîb Efendi, Antep’lidir. 1768 [1182]’de İstanbul’a geldi. Anadolu Kâdîaskeri oldu. (Siyer-i kebîr) şerhini Türkçeye tercüme etmiştir. 1238 [m. 1823] senesinde Aydın’a bağlı Güzelhisâr’da vefât etti. Siyer-i kebir şerhinde buyuruyor ki:
Hadis-i şeriflerde, (Emire isyan eden kimseye Cennet haramdır) ve (Adil ve zalim, her emirin emri altında cihad ediniz) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan cihad, başka ülkelerdeki düşman olan kâfirlerle, devlet olarak savaşmak demektir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bozuk bir işi düzeltemediğiniz zaman, sabrediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir.) Bu hadis-i şerif, kanunlara karşı gelmeyi, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emretmektedir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Cihadın en kıymetlisi, zalim sultan yanında, doğru yolu gösteren bir söz söylemektir.) Âlimlerin, gücü yettiği kadar hükümet memurlarına, emri maruf yapması gerekir. Fakat emri maruf yaparken, fitne çıkmamasına çok dikkat etmelidir! Zalimlere karşı gelmemeli, onlarla münakaşa etmemelidir! Mesela, namaz kılmamak, en büyük günahlardandır. Âmir, kumandan, kâfir ve zalim olup, emri altında olana “Namaz kılma” derse, “Baş üstüne, kılmam” demeli, senin yanında kılmam demeyi düşünmelidir! Çünkü fitne çıkarmak, yani Müslümanların ezilmelerine sebep olmak haramdır. O zalimin yanından ayrılınca, namazı hemen kılmalıdır! Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan etmek ahmaklıktır. Kendini tehlikeye atmak olur. Bu ise, haramdır...
Kâfir ülkelerinde misafir olan Müslümanın da, kâfirlerin mallarına, canlarına ve ırzlarına dokunması caiz değildir. Kâfirlerin gönüllerini hoş ederek, onlardan istifade etmek caizdir. Dar-ül-islamda yaşayan zimmi kâfirlerin ve misafir gelen harbi kâfirlerin, yani turistlerin ve tüccarların haklarını gözetmek, Müslümanların haklarını gözetmekten daha mühimdir. Bunlara saldırmak, hatta bunları gıybet etmek, çekiştirmek bile Müslümanlara saldırmaktan daha kötüdür.
Sultanın, kendi aklı ile, arzusu ile verdiği emirlerine itaat etmek vacip olmaz. Fakat sultan zalim ise, eziyet ve işkence ediyorsa, onun Allahü teâlânın hükümlerine uymayan emir ve yasaklarına da uymak gerekir. Hele, itaat etmeyenleri öldürüyorsa, kendini tehlikeye atmak, kimseye caiz olmaz.
Muhammed Rebhâmî
Muhammed Rebhâmî hazretleri, Hindistan’da yetişen fıkıh âlimlerindendir. Hicri dokuzuncu asrın sonlarında vefât etti. En büyük eseri olan, Rıyâd-ün-nâsıhîn”de buyuruyor ki:
İbn-i Cevzî, “El-muğnî” ismindeki tefsîrinde buyuruyor ki: “Ebû Bekr Sıddîk (radıyallahü anh) buyurdu ki: Beş namaz vakti gelince, melekler der ki: “Ey Âdemoğulları kalkınız! İnsanları yakmak için hazırlanmış olan ateşi namaz kılarak söndürünüz.” Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anhüma) diyor ki: Resûl-i ekremden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim. Buyurdu ki: (Namaz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.)
Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil idi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Hırsızlardan biri kaçtı. Hiratlı bir demirci, Nişâbûr’a gitmişti. Bir zaman sonra, evine dönüp gece giderken, bunu yakaladılar. Hırsızlarla beraber, vâliye çıkardılar. Vâli; “Hapis edin!” dedi. Demirci hapishânede abdest alıp namaz kıldı. Ellerini uzatıp; “Yâ Rabbî! Günâhım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın. Yâ Rabbî! Beni kurtar!” diye duâ etti...
Vâli, o gece rüyâda dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyandı. Hemen abdest alıp, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar, o dört kimsenin, tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde, bir mazlûmun âhı bulunduğunu anladı. Hemen o gece, hapishâne müdürünü çağırıp; “Bir mazlûm kalmış mı?” dedi. Müdür; “Bunu bilemem. Yalnız, biri namaz kılıp, çok duâ ediyor. Gözyaşları döküyor” deyince, onu getirtti. Hâlini sorup anladı. Özür dileyip; “Hakkını helâl et ve bin gümüş hediyemi kabûl et ve herhangi bir arzun olunca hana gel!” diye rica etti. Demirci; “Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabûl ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelmem” dedi. Vâli; “Niçin?” diye sorunca şu cevabı verdi:
“Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına götürmekliğim kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla, beni nice sıkıntıdan kurtardı. Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da, başkasına sığınırım? Rabbim, nihâyeti olmayan rahmet hazînesinin kapısını açmış, sonsuz ihsân sofrasını, herkese yaymış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de, vermedi? istemesini bilmezsen alamazsın. Huzûruna edeble çıkmazsan, rahmetine kavuşamazsın.
.
Esad Efendi
Esad Efendi, Seyyiddir. “Sahhâflarşeyhizâde” diye meşhurdur. 1264 [m. 1848] senesinde vefât etmiştir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerindendi. (Üss-i zafer) târîh kitâbı çok kıymetlidir. Başka eserleri de vardır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Seyyid Esad Efendiye yazdığı Arabî mektûbun bir kısmı şöyledir:
“Sıhhatte olduğunuzu bildiren mektûbunuz geldi. İnkârcıların çok olmasına rağmen, bu yolda ve sünnet-i seniyye üzere sebatınızı, devamınızı ifâde etmeniz bizi sevindirdi. Bu sebeple Allahü teâlâya tekrar tekrar hamd ettim. Hakkulyakîn sırlarından habersiz olan bazılarının, evliyâya kalben bağlanmayı bid’at saydıkları, aslı ve esâsı olmadığını iddia ettikleri, bu fakirin kulağına geldi. Hakîkat asla onların dedikleri gibi değildir. Bilâkis kalben bağlılık Müceddidiyye yolunun mühim bir esâsıdır. Hattâ o, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine tam bir şekilde yapıştıktan sonra, maksûda kavuşturacak yolların en büyüğüdür. Büyüklerimizden bazısı tasavvuf yoluna kavuşmak için, sâdece kalb ile bağlılıkla yetinmemişlerdir. Fenâ-fillah mertebesinin başlangıcı olan hocada fâni olmaya en çabuk ve kolay götüren yol olduğunu kesin bir şekilde ifâde etmişlerdir.
Tasavvuf yolunun büyüklerinden, Hâce Ahrâr diye bilinen, Şeyh Ubeydullah-i Ahrâr şöyle buyurdu: “Sâdıklarla beraber olmak Kur’ân-ı kerîmde emrolunmuştur. Onlarla beraber olmak, hem sûreten hem de manen olur... Bu husûs, ehlince malum ve meşhûrdur. Reşahât kitabında, tafsilatlı olarak yazılmıştır. Sanıyorum, kalben bağlanmayı kabûl etmeyenler, onu ıstılâh manası ile düşünmediler. Eğer bu husûsu ıstılâh manası (tasavvuftaki manası) ile düşünselerdi, onu inkâr etmezlerdi. Çünkü tasavvufta kalben bağlılık, talebenin edeb üzere olması ve hocasının huzûrunda olduğu gibi, gıyabında da ondan feyz alması için, sûretini çok hatırında tutmakla fenâ-fillah mertebesinde olan hocasının rûhâniyetinden yardım istemektir.
TAM BİR HUZUR İÇİN...
Talebe hocasının sûretini hatırına getirmek sûretiyle tam bir huzûra kavuşur ve kalbi nûrlanır. Bu sebeple kötü işlerden sakınır. Kalben bağlılığın bu manada inkârı düşünülemez. Bunu ancak Allahü teâlânın, alnını hüsran ile mühürlediği kimselerden başkası inkâr etmez. Bu şekilde saadette mahrûm olmaktan ve gazâba uğramaktan Allahü teâlâya sığınım
.
Alâüddîn-i Semerkandî
Alâüddîn-i Semerkandî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 539 (m. 1144) yılında Buhârâ’da vefât etti. Meşhur “Tuhfet-ül-fukahâ” kitabında, “Sular” bahsinde uyruruyor ki:
Saman çöpünü sürükleyen suya, akıcı su denir. Eni on zirâ [Bugünkü ölçülerle 4.8 metre], boyu da on zirâ olan kare şeklindeki havuza (büyük havuz) denir ki, sathı [alanı] yüz zirâkaredir. [Bugünkü ölçülerle yirmiüç metrekare] Derinliğin az olması zarar vermez. Bir kimse, bir çukurdan bir yol açarak, çukurdaki su, bu yolda akarken, bundan abdest alsa, müstamel suyu bir yerde toplansa, buradan da yol açıp akıtılsa, akan su ile başkası abdest alsa ve su yine bir yerde toplansa, yine yol açılsa, böylece hepsinin abdesti kabûl olur. Necâset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur. Bu misâlde, müstamel su, necis kabûl edilmiştir. İçine devâmlı su akan ve devâmlı taşan [veya içinden devamlı su alıp, iki alış arası, su hareketsiz kalacak kadar uzamayan] küçük havuz ve hamam kurnası, akarsu demektir. Bunların her tarafından abdest alınır. Müstamel suyun üstten taşması lâzımdır. Dipdeki delikten akarsa, akarsu gibi olmaz. Havuzun çok küçük olup, müstamel suyun hepsinin akıp gidebilmesi şart değildir. Havuzun yüzü, buz tutmuş ise, buzu delince su buza değmiyor ise, havuzdaki suyun yüzüdür. Eğer değiyor ise, delikteki suyun yüzü demektir. Necis suya, temiz su gelip, karşı taraftan taşarsa, eseri kalmayan tarafları temiz olur. İçindeki kadar su taşınca, hepsi temiz olur. Taşan su, necâset eseri görülmedikçe temizdir. Leğen, kova gibi kaplar da böyledir. Meselâ necis kova, doldurulur ve taşarsa necâsetin üç eserinden biri görülmeyince su da, kova da temiz olur.
MÂ-İ MÜSTAMEL...
(Mâ-i müstamel), yani abdestte veyâ gusülde kullanılan yahut kurbet olarak kullanılan su, meselâ, yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamakta kullanılan su, yıkanan uzuvdan ayrılınca necis olur. Bazı âlimlere göre, başka uzva, elbiseye, yere düştükten sonra necis olur. İlk düştüğü yeri kirletmez. Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır.
Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veyâ temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hattâ, su az ise, buna necâset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusledilir. Hamama giren kimse, kurnayı veya havuzu dolu görse, içine necâset b
İmam-ı Mücâhid
İmam-ı Mücâhid hazretleri, Tabiînin en meşhûr âlimlerindendir. 24 (m. 645) senesinde doğdu. 104 (m. 723)’de Mekke’de namaz kıldığı bir sırada secdede iken vefât etti. Tefsîrde imamdır denilmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Dünyâda garîb gibi veya yola çıkacak yolcu gibi ol.”
“Şüphesiz ki, Allahü teâlâ, namazı Peygamberiniz Muhammed aleyhisselâmın dilinden yolcuya iki rek’at, mukîm olana da dört rek’at olarak farz kıldı.” (öğle, ikindi ve yatsı namazının farzları)
“Cebrâil aleyhisselam bana komşuluk hakkından o kadar bahsetti ki, komşunun komşuya vâris olacağını zannettim.”
“Dünya metâının (ni’metlerinin) en hayırlısı sâliha bir hanımdır.”
“Kıyâmet günü insana dört şey sorulur; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle nasıl amel ettiğinden, bedenini nerede yıprattığından ve malını nereden kazanıp nereye harcadığından.”
Mücâhid bin Cebr hazretlerinin hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Allah için birbirlerini seven Müslümanlar bir araya gelip, güleryüz ve tatlı sözle konuştukları zaman, ağaçların kuruyan yapraklarının rüzgârda döküldüğü gibi günahları dökülür.”
“Cehennemlikler, Cehennemde öyle şiddetli uyuz hastalığına yakalanırlar ki, bütün etleri kemiklerinden sıyrılır. Bunlara ‘bu hastalıktan rahatsız oluyor musunuz’ diye sorulunca, ‘evet’ derler. ‘İşte bu azâb dünyâda mü’minlere yaptığınız eziyetin ve verdiğiniz sıkıntının cezasıdır’ denilir.”
Bu mübarek zatın, Abdullah İbn-i Abbâs’tan naklettiği bir nasîhat de şöyledir:
“MÜNAKAŞA ETME!”
“Sana lâzım olmayan ve faydası dokunmayan şeyleri konuşma, çünkü bu boş bir iştir. Üstelik zararından da emîn değilsin. Yeri gelmedikçe lüzumlu olan sözü de söyleme. Çok kerre faydalı söz yerini bulmaz da boşa söylenmiş olur. Ne yumuşak huylu kimseyle, ne nefsine uyan kimseyle, ne de ahmakla münâkaşa etme. Münâkaşa edersen, yumuşak huylu kimse sana kalbinden buğz eder. Ahmak âdi kimselerle münâkaşa edersen, onlar da sana dil ile eziyet ederler. Tanıdığın bir kimse yanından ayrılınca seni nasıl anmasını istersen, sen onu öyle an.”
“Bir mü’min kalbini Allahü teâlâya bağlarsa, Allahü teâlâ insanları ona yardımcı eder.”
“Her sabah ve akşam tövbe etmeyen kimse, kendine zulmeder.”
Muhammed Kurtubî
Muhammed Kurtubî hazretleri, müfessirlerin (tefsîr âlimlerinin) büyüklerindendir. Aslen İspanya’nın Kurtuba (Cordoba) şehrindendir. 671 (m. 1272) târihinde Mısır’da vefât etti. “Tezkire bi umûril-âhıre” adlı eserde buyuruyor ki:
Ölüm hâli: Dünyâdaki ölümü yaklaştığı vakit, insanın yanına dört melek gelir. Bunların biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından, biri sağ elinden, biri de sol elinden çekerler. Çok defa, rûhu gargara hâline gelmezden evvel, “Âlemi melekûti”yi görmeye başlar... Ölüm hâlindeki fâcir kimse, rûhunu, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zanneder. Rûh çekilirken, İblîs, yardımcılarını o kimseye musallat eder. Ona derler ki: “Ey filan! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçtik. Sen Yahudi veya Nasrânî (Hıristiyan) dîninde olarak öl. Bu din, Allah indinde makbûl olan hak dindir.” O zamanda cenâb-ı Hakkın şaşırmasını dilediği kimse şaşırır, işte bu; “Ey bizim Rabbimiz! Dünyada iken bize îmân verdiğin gibi, ölürken de kalblerimizi şaşırtma” meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin sekizinci âyet-i kerîmesinin haber verdiği hâldir. Bu konu ile ilgili bir kıssa şöyledir:
Zamanın birinde yaşayan bir râhib, sara hastalığına yakalanan kimseleri tedâvi ediyordu. Bir gün zamanın hükümdarının kızı hastalandı. Hükümdâr, kızını o rahibe gönderdi. Kız manastırda tedâvi olurken, mel’ûn şeytan gelerek rahibe; “Sen bu kızla zinâ et. Çünkü bu kız şuurunu kaybetmiş” diye vesvese vererek, rahibi zinâya sürükledi. Muradına kavuşan şeytan, daha sonra rahibe yine; “Senin yaptığın bu çirkin işin kız farkına vardı. Halkın arasında seni rezîl ve rüsvâ etmesinden korkulur. En iyisi sen kızı öldür ve şu kum yığınlarının içine gömüver. Hükümdârın adamları gelince onlara; ‘Hükümdârın kızı iyileşti ve gitti’ dersin” diye talimât verdi...
ŞEYTANA SECDE ETTİ!..
Râhib, şeytanın isteklerini yeise kapılarak yerine getirdi. Kızı öldürüp, şeytanın gösterdiği kum yığınının içine gömdü. Bu arada şeytân, hemen hükümdârın yanına giderek, durum böyle böyle oldu. Râhib, kızın iyileşip gitti derse, ona inanma oradaki kum yığınını kazdır. Kızının cesedini bulursun, dedi. Hükümdâr şeytanın dediklerini yapınca, kızının cesediyle karşılaştı. Rahibin öldürülmesi için emir verdi. Tam râhib idâm edileceği sırada, şeytan onun yanına gelerek; “Ey Râhib! Bana secde edersen seni bu durumdan kurtarırım” dedi. Râhib onun sözlerine kanarak şeytana secde etti. Şeytan onu kurtaramayarak, bırakıp gitti...
İmâm-ı Kisâî
İmâm-ı Kisâî hazretleri, meşhûr yedi kırâat imamından yedincisidir. Tebe-i tabiîndendir. 189 (m. 805) târihinde İran’da, Rey yakınlarında vefât etti. Buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa bakarak okumaktır) buyuruldu. Yine bir hadîs-i şerîfte, (Namâzda okunan Kur’ân, namâz dışında okunan Kur’ândan dahâ hayırlıdır) buyuruldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Namâzda ayakta iken okunan Kur’ânın her harfi için yüz sevâp verilir. Namâz dışında abdestli okuyunca, her harfi için yirmibeş sevâp verilir. Abdestsiz okuyunca, on sevâp verilir. Yürürken ve iş yaparken okuyunca, dahâ az sevâp verilir. Mânâsını düşünerek bir âyet okumak, başka şey düşünerek, bütün Kur’ânı hatmetmekten dahâ çok sevâptır. Kur’ân-ı kerîmi, güzel ses ile, Allah’tan korkarak ve hüzün ile okumalıdır. Sûre veyâ âyet okumaya başlarken Eûzü okumak vâciptir. Fâtiha okumaya başlarken Besmele okumak da vâciptir. Diğer sûrelere başlarken Besmele okumak sünnettir.) Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Kur’ân-ı kerîmi tecvîd bilgisine uyarak okuyunca, her harfine yirmi sevâp verilir. Tecvîde uymazsa, on sevâp verilir). Bir âyeti ezberledikden sonra unutmak, en büyük günâhlardandır. (Kur’ân-ı kerîm okunan evden, Arş’a kadar nûr yükselir) hadîs-i şerîftir. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Kur’ân okunan eve, bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytânlar oradan kaçar). Kur’ân-ı kerîmi dinlemek çok sevâptır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanın dinlediği bir âyet, kıyâmette kendine nûr olur) buyuruldu...
Kur’ân-ı kerîmi kırk günde hatmetmek, yanî başından sonuna kadar okumak müstehâptır. Üç günden önce hatmetmek câiz değildir. Hatim sonunda yapılan duâ kabûl olur. Hatim duâsında bulunmaya çalışmalıdır. Hatim bitince, yeniden hatme başlamak niyeti ile Fâtiha okumalıdır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanların en iyisi, hatmi bitirince, yeniden başlıyandır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okuyanın ana-babası kâfir olsalar bile, azâpları hafîfler) buyuruldu.
ŞEYTAN REZİL OLUR!..
Hadîs-i şerîflerde, (Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimseye altmış bin melek hayır duâ eder) ve (Hatim duâsı yapılan yerde bulunan, ganîmet dağılırken bulunan kimse gibidir. Hatme başlanan yerde bulunan, cihâd eden kimse gibidir. İkisinde de bulunan, iki sevâba da kavuşur ve şeytânı rezîl eder) buyuruldu.
.
Ubeydullah bin Hüseyin
Ubeydullah bin Hüseyin Kerhî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. [260] senesindedoğdu, 340 [m. 952]’ta Bağdâd’da vefât etti. Muhtasar kitabında buyuruyor ki:
Cenaze sâhiplerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, taziye etmek, yanî, başın sağ olsun demek gibi, sabır tavsiye etmek müstehaptır. Taziye için, (A’zamallahü ecrek ve ahsene azâek ve gafere limeyyitik) denir ki, (Allahü teâlâ, sevâbını, dereceni arttırsın ve güzel sabretmeni nasîp eylesin ve meyyitinin günâhlarını affeylesin) demektir. Musîbetlere, elemlere sevâb olmaz. Bunlara sabretmeye sevâb verilir. Fakat, elemlere sabredilmese de, günâhların affına sebep olurlar. Hastalık da musîbettir. Meyyit sâhibinin, taziye için, üç günden az, bir yerde bulunması câiz ise de, câmide beklemesi ve kadınların hiçbir yerde beklemeleri câiz değildir. Definden sonra duâ edilir. Sessiz olarak Kur’ân-ı kerîm okunur. Yüksek sesle okumak mekrûhtur. Sonra cemâat ve meyyit sâhibi, işleri başına dağılmalıdır. Üç günden sonra taziye yapmak mekrûhtur. Ancak uzakta olanlar ve yakın olup da, geç haber alanlar için mekrûh olmaz.
Cenâze çıkan eve komşuların ve yakında oturan akrabânın, bir gün ve gecelik yemek göndermeleri müstehaptır. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid’attir...
Birinci, üçüncü, yedinci, kırkıncı ve elliüçüncü gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup yemek vermek mekrûhtur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmaktadır. Bu bid’atler yapılırken, araya nice harâmlar da karışmaktadır. Bunların yapılmasını vasiyet etmek de bâtıldır. Dinlenmez ve günâhtır.
KABİR AZÂBI...
Hadîs-i şerîflerde, (Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe yâhut Cehennem çukurlarından bir çukurdur) ve (Kabir azâbından Allaha sığınırız) ve (Üzerinize idrâr sıçratmayınız! Çok kimseye kabir azâbı bundan olacaktır) ve (Meyyit, ehlinin, evlâdının ağlamalarından azâp duyar) buyuruldu. Resûlullah efendimiz, iki kabir yanında durup, (Bunlardan biri, idrâr sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise, Müslümânlar arasında söz taşıdığı için, kabir azâbı çekiyorlar) buyurdu. Ölürken kaç yaşında olursa olsun, Cennette erkekler de, kadınlar da, hep otuzüç yaşında olacaktır.
İmâm-ı Kastalânî
İmâm-ı Kastalânî hazretleri, Şâfiî âlimlerindendir. 821 [m. 1418] senesinde dünyaya geldi, 923 [m. 1517]’de Mısır’da vefât etti. Çok kitâp yazdı. “Mevâhib-i ledünniyye”si meşhurdur. Bu kitabında Peygamber efendimizin faziletlerini şöyle bildirir:
Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zamânda, her memlekette, yani dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu, güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yoktur...
Canlılar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratıldı. Hak teâlâ (Her şeyi senin için yarattım, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Ona salevat okumak âyet-i kerime ile bildirildi. Kelime-i şehadette, ezanda, ikamette, namazdaki teşehhüdde, birçok dualarda ve Cennette Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur. Allahü teâlâ, Onu kendisine habib [sevgili] yaptı, herkesten daha çok sevdi. Kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her ilmi, her üstünlüğü verdi. Her yerde her zaman mübarek kalbi hep Allahü teâlâ ile idi. Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, ya Musa, ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor.
Namazda otururken, (Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) okuyarak, Ona selam vermek emrolundu. Namazda, başka bir Peygambere böyle söylemek caiz olmadı. Her peygamber kendi milletine, o ise her millete gönderilmiştir. Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, fakat ona yapılan iftiralara Allahü teâlâ cevap verdi.
İsmi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram idi. Mübarek hanımları müminlerin anneleri idi ve onlarla evlenmek başkalarına haram edildi.
EN ÜSTÜN ÜMMET...
Sözü çok vecizdi. Az kelime ile çok şey anlatırdı. Eshabının hepsi, peygamberler hariç, bütün insanlardan üstündür. Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür. Onun mübarek ismini taşıyan mümin Cennete girer. Onu ve ehl-i beytini sevmek farzdır. Hazret-i Azrail, içeri girmek için izin istedi. Başka hiç kimseden izin istemedi. Kabrinin toprağı, her yerden ve Kâbe’den daha kıymetlidir...
.
Kâdî Iyâd
Kâdî Iyâd hazretleri, hadîs âlimidir. [476] senesinde Fas’ın Septe şehrinde doğdu, 544 [m. 1150]’de Marrâkeş’te vefât etti. (Şifâ-i Şerif) kitâbı pek kıymetlidir. Şifâ-i Şerif kitabından, bazı salevat-ı şerifeler:
“Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Kim bu salevatı okursa benim şefaatim ona vacib olur: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve enzilhül münzelel mukarrebe indeke yevmel kıyâmeti.”
“Peygamber Efendimiz buyurdular ki: Her kim bana salevat verirse sonunda şunu okusun: Allâhümme enzilhül mak’adel mukarrebe ındeke yevmel kıyâmeti.”
“Peygamber Efendimiz buyurdular ki; Bu salevatı çok okuyunuz: Allâhümme salli alennebiyyil ümmiyyi ve ezvâcihî ümmühâtil mü’minîne ve zürriyyetihî ve ehli beytihî kemâ salleyte alâ İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.”
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) her ne zaman salevat-ı şerife okuyacak olsa önce şu âyet-i kerimeyi okur ve arkasından da aşağıdaki salevatı söylerdi: Bismillâhirrahmânirrahîm “İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alennebiyyi; Yâ eyyühellezîne âmenû, sallû aleyhi ve sellimû teslîme. Lebbeyk, Allâhümme ve se’adeyk salevâtullâhil berrir Rahîm, vel melâiketil mukarrabîn, vennebiyyin vessıddîkın veşşühedâi vessâlihîn. Vemâ sebbaha leke şey’ün Yâ Rabbel âlemîn. Alâ seyyidinâ Muhammed İbn-i Abdullah, Hatemennebiyyin ve Seyyidil mürselîn ve İmâmil müttekîn ve Resûl-i Rabbil âlemîn. Eşşâhidil beşîriddâî ileyke bi iznike essirâcil münîr ve aleyhisselâm ve eimmeti ehli beytihî rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn.”
“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve zürriyyetihî ve ehli beytihî ve eshârihi ve eşyâihî ve muhibbîhi ve ümmetihî ve aleynâ meahüm ecmaîn.”
“ONA İKRAM ET!”
Ebubekir Sıddık (radıyallahü anh)’dan rivayetle: Peygamber Efendimiz sağ tarafına oturmuşlardı, bu esnada kapıdan birisi girdi ve Efendimiz bu zâtı benimle kendi arasına oturttu. Adam gittikten sonra buyurdu ki; “Bu kişi bana şu şekilde salevat verir, onun için ona ikrâm et: [Allâhümme salli alâ Muhammedin kemâ hüve ehlühû, Allâhümme salli alâ Muhammedin kemâ tuhibbü ve terdâ lehû.]”
Peygamber Efendimiz buyurdular ki; “Bir kimse bana günde yüz kere şu sûretle salevat verirse, inşallah ahirette Rabbimin önünde o kimseye şefaat eylerim:
Allâhümme salli alâ rûhi Muhammedin fil ervâh ve salli alâ cesedi Muhammedin fil ecsâd ve salli alâ kabri Muhammedin fil kubûr.”
Lütfullah bin Ömer
Lütfullah bin Ömer İtkanî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. [685] senesinde dünyaya geldi, 758 [m. 1356]’de Kâhire’de vefât etti. (Gâyet-ül-beyân) adındaki (Hidâye) şerhi meşhûrdur. Bu kitâbında diyor ki:
İbadetlere bir şey ilave etmek bid’attir, büyük günahtır. Dinimiz noksan değildir. Hâşâ Allahü teâlâ veya Peygamber efendimiz dinde bir şeyi eksik bırakmış da, daha iyisini biz mi yapacağız? İbadete bid’at karıştırmak, Allahü teâlânın dininde noksanlık bulmak, koyduğu hükümleri beğenmemek, dini değiştirmek olur. Mesela akşam namazının farzını 3 rekat yerine, daha fazla ibadet etmek için, 4 rekat kılmak bid’attir. 3 yerine de geçmez, namaz hiç kabul olmaz. Tesbihleri 33 yerine, çok sevap olsun diye 40 defa veya daha fazla çekmek bid’at olur. Halbuki hiç tesbih çekilmeden gidilse günah olmaz. Bazı bid’atler:
İnce çoraba veya çıplak ayağa mesh etmek. Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak. Sünnet ile farz namaz arasında dua etmek. Namaz kılıp, duadan sonra şükür secdesi yapmak. Namazlardan sonra imam ile, eli göğse koyarak selamlaşmak. Camide her namazdan sonra müsâfeha etmek. Vaazdan sonra, cenazede yüksek sesle dua etmek. Mezar taşı üzerine âyet-i kerime, şiir, methiye vs. yazmak. Aşure günü aşure pişirmeyi ibadet sanmak. Bir kabirden başka bir yere nakledilirken tekrar cenaze namazı kılmak. Eshab-ı kiramdan herhangi birini kötülemek. Cenazede yüksek sesle tekbir getirmek, ilâhi okumak. Cenaze namazından sonra konuşma yapmak. Ölü evinden helva vs. dağıtmak. Ölünün 3, 7, 40, 52 veya 53’üncü günlerini yapmak. Kabir azabına inanmamak. Yatırlara mum yakmak.
Mirac mucizesinin Kudüs’ten sonrasına inanmamak. Kısa sakala sünnet demek. Cennette, Allahü teâlânın görüleceğine inanmamak, Eshab-ı kirama veya fâsık Müslümanlara bile lanet etmek. Namaza başlarken yalnız dil ile niyet etmek bid’attir. Kalb ile niyet şarttır.
MEZAR TAŞINA RESİM YAPMAK!
Kur’anı, zikirleri, tekbirleri müzikle veya ney çalarak okumak bid’attir, tasavvuf müziği de bid’attir. Ücretle Kur’an okumak bid’attir. Vaazdan sonra toplanarak yüksek sesle dua yapmak, Mübarek gecelerde, camilerde fazla ışık yakmak bid’attir. Cenaze olduğunu bildirmek için, minarelerde salât okumak, mezar taşlarına resim koymak, Fatiha ve methiye yazmak bid’attir. Türbe veya camilerde tavaf eder gibi dönmek bid’attir...
.
İbrâhim bin Şeybân
İbrâhim bin Şeybân hazretleri, evliyânın büyüklerinden olup, İran’ın Kazvin şehrindendir. 337 (m. 949)’de vefât etti. Medîne-i Münevvereye uğrayıp, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret ederek, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diye selâm verir, kabr-i şerîften “Ve aleyküm selâm ey İbn-i Şeybân” sesini duyardı. Kendisi anlattı:
“Nefsime muhalefet etmek için, doyasıya çorba içmeyeceğime söz vermiştim. Şam’da bulunuyordum. Bir gün, bir tabak çorba getirdiler. Çorbayı içtim ve çarşıya çıktım. Bir dükkânın önünde içki küpleri gördüm. Dükkân sahibi, ‘Bu içki küplerine niçin bakıyorsunuz?’ deyince, ona nasîhat vermeye karar verdim. Önce küplerden içkiyi yere boşaltmaya başladım. Beni, devletin bu işle vazîfeli memuru sandığı için bir şey diyemedi. Nasîhat vermeye başlayınca beni tanıdı. Elindeki değnekle vurmaya başladı. O sırada, oradan geçmekte olan Abdullah Magribî hazretleri aramıza girip, o kimseyi teskin etti. Bana dönerek ‘Niçin sana vurdu?’ diye sordu. Ben de, ‘Doyasıya yediğim bir mercimek çorbasına karşılık, yirmi kadar sopa vurdu’ deyince, ‘Geçmiş olsun, yine ucuz kurtuldun’ dedi.”
Yine buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, Müslümanlara âhirette vereceklerine karşılık olmak üzere, dünyâda iki şeyi ihsân etmiştir. Bunlardan birincisi; Cennete bedel olması için câmilerde bulunmak. İkincisi; Allahü teâlânın dîdârına karşılık, mü’minlerin yüzlerine muhabbetle bakmak.”
Oğluna nasîhatinde, “Helal yemek ye, fakîrlere ve gariplere, hizmet etme imkânı bulduğun herkese hizmette fark gözetme. Bu husûsta herkesi kendinden üstün bil.”
“Allahü teâlâ, insanlara ihlâsı anlatıp, kendisi tatbik etmeyen kimsenin perdesini, herkesin arasında yırtar ve onun içyüzünü meydana çıkarır.”
“Sefîl (aşağılık) kimse, Allahtan korkmayan ve O’na âsî olandır. Yine en sefil kimse, her şeyi bedel ile, karşılık ile veren, verdiği her şeyden menfaat bekleyen ve verdiğini başa kakan kimsedir.”
BÜYÜKLERE KARŞI EDEP!..
“Büyüklere karşı edebi, saygıyı terk eden kimse, kendisini insanlar arasında rezil edecek iddialara kapılır.”
“Evliyâlık yolunda bulunan bir kimsenin gerilemesine, hattâ helakine sebeb olan şey, dünyâ ehlinin hâline meyletmesidir.”
Babasından rivâyetle buyurdu ki: “Zâhirî edebler için, ilim öğren. Bâtınî edebler için de, vera ve takvâ (haram ve şüphelilerden sakınmak) ile amel eyle. Seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şeyden uzak dur.”
İbn-i Nüceym
Zeynelâbidîn ibn-i Nüceym-i Mısrî hazretleri [926] senesinde dünyaya geldi ve 970 [m. 1562] senesinde Mısır’da vefât etti. Hanefî fıkh âlimidir. (Eşbâh), (Zeyniyye), (Kebâir) kitâpları ve üsûl-i fıkıhtan (Menâr) şerhi meşhûrdur. (Kenz) kitâbını şerhederek (Bahr-ür-râık) adını vermiştir. İbn-i Nüceym hazretleri Eşbah isimli fıkıh kitabında buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, adâlet yapmak emrettiği gibi, ihsân etmeyi de emrediyor. A’râf sûresi, ellibeşinci âyetinde meâlen, (İhsân edenlere, elbette rahmetim çok yakındır) buyuruldu. Yalnız adâlet yapanlar, dinde sermâyelerini kurtarmış olur. Amma kâr, ihsân edenleredir. Aklı olan, âhiret kârını hiç kaçırır mı? İhsân, emredilmeyen iyiliği yapmaktır. Îsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmaktır. İnsana lâzım olan şeylerde îsâr yapılır.
Müşterî, fazla ihtiyâcı olduğu için, çok para vermeye râzı olsa bile, çok kâr istememelidir. Sırrî Sekâtî’nin “kuddise sirruh” dükkânı vardı. Yüzde beşten ziyâde kâr istemezdi. Bir kerre, altmış altınlık bâdem içi almıştı. Bâdem fiyâtı ansızın yükseldi. Dellâl, bâdem satmak için geldi. Altmışüç altına sat dedi. Dellâl, bugün, bu kadar bâdemi, doksan altına alıyorlar deyince, ben yüzde beşten fazla kâr almamaya karâr verdim. Karârımı değiştirmem buyurdu. Dellâl da, ben de senin malını aşağı fiyâtla satamam dedi ve satmadı. O da, yüksek fiyâtla satmaya râzı olmadı. Bâdemler satılamadı. İşte ihsân böyle olur... Muhammed bin Münkedir, din büyüklerindendi. Mağazası vardı. Çeşitli kumaş satıyordu. Kimisinin zirâı [günümüzde bir zirâ’ 0,48 metredir] beş altın, kimisinin, on altın idi. Bir gün, kendisi yok iken, çırağı, bir köylüye, beş altınlık kumaşı, on altına sattı. Kendi gelip, haber alınca, akşama kadar köylüyü arattırdı. Köylüyü görünce, bu kumaş beş altından ziyâde etmez dedi. Köylü, ben bunu, seve seve aldım deyince, ben kendime uygun görmediğimi din kardeşime de uygun görmem. Yâ satıştan vazgeç, yâhut beş altını geri al, yâhut da gel, on altınlık kumaştan vereyim buyurdu. Köylü beş altını geri aldı.
“BU MERT KİMDİR?”
Sonra, birisine, bu mert kimdir diye sordu. Muhammed bin Münkedir dediler. Bu ismi duyunca “Sübhânallah! Bu, öyle kimsedir ki, çölde susuz kalınca yağmur duâsına çıkıp, onun adını söylediğimiz zamân rahmet yağıyor” dedi.
Büyüklerimiz az kârla, çok iş yapar, bunu dahâ bereketli bulurlardı...
.”
İbn-i Melek
İbn-i Melek (Abdüllatif Efendi) hazretleri, İzmir’in Tire kazasında medfun bulunan büyük İslam âlimidir. (Menar Şerhi) kitabı meşhurdur. Timur Han Anadolu’yu işgal ettiğinde Tire’ye de gelmişti. Bu sırada yanında bulunan Seyyid Şerif Cürcânî hazretleri, İbn-i Melek ile görüşmüş ve onun ilimdeki yüksekliğine hayran kaldığını söylemişti.
İbn-i Melek hazretlerinin asıl adı Abdüllatif Efendi idi. İbn-i Melek olarak çağırılmasının rivayeti şu şekilde anlatılmaktadır:
Babası Abdülaziz Efendi Hacca giderken, eşini hamile olarak bırakmış ve hanımına; “Karnındaki çocuğu Allah’a emanet edip gidiyorum” demiş. Döndüğünde hanımının bir gün önce öldüğünü ve çocuğunun da anasının karnında defnedildiğini öğrenmiş. Bunun üzerine; “Ben evladımı Allah’a emanet ettim. Onu Allahü teala korumuştur” diyerek hanımının mezarını açtırmış ve bebeği, sağ elinin küçük parmağını emer halde görmüşlerdir. Çıkarıp babasına vermişler. Babası hemen şükür secdesine kapanınca kulağına bir ses gelmiş: “Sen, çocuğunu bize emanet ettin, biz de koruduk. Eğer hanımını da bize emanet etseydin, onu da sağ salim bulurdun...”
Bundan ötürü, Meleklerin kendisini koruduğuna inandıklarından, “Melekoğlu” manasına gelen “İbn-i Melek” adını vermişlerdir...
İbn-i Melek hazretleri, Menâr şerhinde diyor ki:
Kıyas; bir şeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkıhta, nasstan anlaşılmayan bir şeyin hükmünü, bu şeye benzeyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir...
İctihad; âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, manaları açıkça anlaşılmayanları, açıkça bildirilen diğer hükümlere kıyas ederek, benzeterek, bunlardan çıkarılan yeni hükümlere ictihad denir. Kıyas, yani ictihad yapabilecek derin âlimlere “Müctehid” denir. Bu benzetme işine “İctihad” denir. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin “Mezheb”i denir.
İctihad, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihadda yanılmak da güna değildir...
İCTİHAD ETMEK...
Nahl suresinin, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) mealindeki 44. âyet-i kerimesi ile Nisa suresinin, (Allah’ın kitabına ve Resulün hadislerine müracaat edin) mealindeki 59. âyet-i kerimesi ictihad etmeyi bildiriyor. Allahü teâlâ, müctehidin hükmünü kabul ediyor. Bir müctehide, kesin olarak hata etti diyen, hüküm olarak onu kabul eden Allah’a hata isnat etmiş gibi olur...
Kemâleddîn ibni Hümâm
Kemâleddîn ibni Hümâm hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. Aslen Sivaslıdır. 790 [m. 1388] senesinde doğdu, 861 [m. 1456]’de Kahire’de vefât etti. (Hidâye) şerhi olan (Feth-ul kadîr) kitâbı ve (Tahrîr) kitâbı çok kıymetlidir. Feth-ul kadîr kitâbında buyuruyor ki:
Ayakta duramayan veya zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rüku için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbir alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Secde için yere eğilemeyen hasta, 25 cm’den yüksek olmayan, sert bir şey üzerine secde eder. Alnında yara olan, yalnız burnu ile, burnunda yara olan da, yalnız alnı ile secde eder. Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya böyle sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile, yere oturarak ima ile kılar. Yani rüku için biraz eğilir. Secde için, rükudan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrimen mekruhtur...
Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mani olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup ima ile kılması caiz değildir.
Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rüku ve secdeleri, başı ile ima eder. Böyle de ima edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semavi bir sebep ile, yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, beşten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lazımdır.
AYAKLARINI SARKITMAK...
Hastanın yatakta veya sandalyede, ayaklarını sarkıtarak oturup, ima ile kılması caiz değildir. Hasta, yerde veya uzunluğu kıble istikametinde olan bir çekyat üstünde, kıbleye karşı oturarak kılar. Yere oturunca kalkamazsa, sandalye, koltuk veya yatak üzerine oturur, ayaklarını bir sehpanın üstüne koyarak ima ile kılar.
Kemâleddîn ibni Hümâm
Kemâleddîn ibni Hümâm hazretleri, Hanefî fıkıh âlimlerindendir. Aslen Sivaslıdır. 790 [m. 1388] senesinde doğdu, 861 [m. 1456]’de Kahire’de vefât etti. (Hidâye) şerhi olan (Feth-ul kadîr) kitâbı ve (Tahrîr) kitâbı çok kıymetlidir. Feth-ul kadîr kitâbında buyuruyor ki:
Ayakta duramayan veya zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rüku için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbir alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Secde için yere eğilemeyen hasta, 25 cm’den yüksek olmayan, sert bir şey üzerine secde eder. Alnında yara olan, yalnız burnu ile, burnunda yara olan da, yalnız alnı ile secde eder. Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya böyle sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile, yere oturarak ima ile kılar. Yani rüku için biraz eğilir. Secde için, rükudan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrimen mekruhtur...
Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mani olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup ima ile kılması caiz değildir.
Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rüku ve secdeleri, başı ile ima eder. Böyle de ima edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semavi bir sebep ile, yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, beşten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lazımdır.
AYAKLARINI SARKITMAK...
Hastanın yatakta veya sandalyede, ayaklarını sarkıtarak oturup, ima ile kılması caiz değildir. Hasta, yerde veya uzunluğu kıble istikametinde olan bir çekyat üstünde, kıbleye karşı oturarak kılar. Yere oturunca kalkamazsa, sandalye, koltuk veya yatak üzerine oturur, ayaklarını bir sehpanın üstüne koyarak ima ile kılar.
.
İbni Hacer-i Mekkî
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, Mekke-i Mükerreme’nin büyük âlimi ve Şâfiî fukahâsından idi. 899 [m. 1494]’da tevellüd, 974 [m. 1566] senesinde Mekke’de vefât etti. (Zevâcir) kitabında diyor ki:
Bakâra sûresi yüzseksensekizinci âyetinde meâlen, (Ey müminler! Birbirinizin mallarını bâtıl yoldan yemeyiniz!) buyuruldu. Bâtıl yol, fâiz, kumar, gasp, sirkat, hîle, hıyânet, yalancı şâhitlik, yalan yemin ederek aldatmaktır. Hadis-i şeriflerde, (Helâl yiyen, farzları yapıp, haramlardan sakınan ve insanlara zarar vermeyen bir Müslüman Cennete gidecektir) ve (Haram ile beslenen beden, ateşte yanar) ve (Şerrinden, zararından emîn olunmayan kimsenin, dîni, namazları, zekâtları, kendisine fayda vermez) ve (Üzerindeki elbisesi haramdan gelmiş olan adamın namazları kabûl olmaz) buyuruldu.
Yine bir hadis-i şerifte, (Hîleli mal satan, bizden değildir. Gideceği yer Cehennemdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Çok namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, fakat dili ile komşularını incitenin gideceği yer Cehennemdir) buyuruldu. Kâfir olan komşuyu da incitmemek, ona da iyilik yapmak, ihsân etmek lâzımdır.
Hadis-i şeriflerde, (Sulh zamanında bir kâfiri haksız öldüren, Cennete girmeyecektir) ve (İki Müslüman, dünya çıkarları için döğüşünce, ölen de öldüren de Cehenneme gidecektir) ve (İnsanlara zulmeden, Kıyâmette bunun azâbını çekecektir) buyuruldu. Gayri müslimlere zulüm yapmak da böyledir.
Yine hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Üç kimsenin duâsı muhakkak kabûl olur: Mazlumun, misafirin ve ana babanın) ve (Kâfir olsa da, mazlumun bedduâsı reddedilmez) ve (Kâfir olan arkadaşını öldüren de bizden değildir) ve (Günahlar içinde, azâbı en çabuk verilecek olanı, hükümetine isyân etmektir.)
Zevâcir’in doksanbirinci sayfada diyor ki: (Buhârî’deki hadis-i kudsîde, [Allahü teâlâ buyurdu ki: Evliyâmdan birine düşmanlık eden benimle harp etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanları ona farz ettiğim şeylerdir. Kulum nâfile ibâdetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki, onu çok severim ve her istediğini veririm] buyuruldu.) Doksanbeşinci sayfasındaki hadis-i şerifte, (Bir kimse bana salevât okursa, bana bildirilir. Ben de ona duâ ederim) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Bir Müslüman bana selâm verince, ruhum bedenime gelir. Selâmına cevap veririm. Peygamberler mezarlarında diridirler) buyuruldu.
Ebûbekr ibn-i Ebî Şeybe
Ebûbekr ibn-i Ebî Şeybe hazretleri, hadîs âlimidir. Musannef ve Müsned ismindeki kitapları meşhurdur. 235 (m.849) senesinde Kûfe’de vefat etmiştir. Kitabında yer alan hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebu Hureyre’den radıyallahü anh rivayet edilmiştir: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bana emretti: ‘Mescid-i şerifin suffesini mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yı muhacirîni davet et!’ Ben dahi onları topladım. Hepimizin önüne bir kâse yemek konuldu. Biz istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idiyse yine öyle dolu kaldı.”
“Bir kadın, bir çocuğu Resul-i Ekremin yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı; konuşmuyordu, aptaldı. Resul-i Ekrem bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi, ‘Çocuğa içirsin’ buyurdu. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın (insanların akıllıları) fevkine çıktı.”
“Sizden öncekilerden bir zat vardı. Karada Allahü teâlâya kırk sene ibâdet etti. Sonra: ‘Yâ Rabbi, denizde ibadet etmek istiyorum’ dedi. Bir topluluğa rastgeldi, gemilerine binmek istedi, onlar da onu bindirdiler. Gemileri Allahü teâlânın istediği kadar gitti. Sonra, suyun kenarındaki bir ağacın yanında durdu. O zat, dedi ki: ‘Beni bu ağacın üstüne bırakın!’ Onlar da onu bıraktılar ve gemilerine binerek oradan ayrıldılar. O zat orada ibadetine senelerce devam etti... Bu arada bir melek daima onunla beraber bulunurdu ve onun ibadetlerini göğe yükseltirdi. Bir defasında, onun yüksek derecelere kavuşmasına sebep olan zikirleri söyleyip Arş’ın yüksekliklerine çıkmak istedi. Fakat söyleyemedi. Anladı ki bu onun bir hatâsının neticesidir. Sonra o zatın yanına gitti. Kendisine şefaat etmesini istedi. O zat namaz kıldı, dua etti ve ruhunu o meleğin almasını istedi ki; ölüm meleğinden ona daha kolay olsun.
“RUHUMU HEMEN AL!”
Eceli geldiği zaman o melek ona geldi ve; ‘Daha evvel senin şefaatini benim hakkımda kabul ettiği gibi Rabbimden benim şefaatimi senin için kabul etmesini ve benim senin ruhunu almamı istedim... İstediğin zaman senin ruhunu alırım’ dedi. O zat da hemen secdeye kapandı ve; ‘Yâ Rabbi sana şükürler olsun, ruhumu hemen al’ dedi. Sonra gözünden bir damla yaş aktı ve son nefesini verdi...”
Ebûbekr ibn-i Ebî Şeybe hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Allâhü teâlâdan faydalı ilim isteyiniz. Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınınız.”
Ali bin Halef
Ali bin Halef hazretleri, Endülüs’te (İspanya’da) yaşamış olan Mâlikî âlimlerindendir. “İbn-i Battal” ismiyle meşhur olmuştur. 1057 [h.449] senesinde Belensiye’de (Valencia) vefât etti. (Buhârî)yi şerh etmiştir. Kitabında yer alan bazı Hadis-i şerifler:
(Kocanın hanımı üzerindeki hakkı, benim sizin üzerinizdeki hakkım gibidir. O halde kocasının hakkını gözetmeyen, Allahü teâlânın hakkını gözetmemiş olur.)
Bir gün Hazret-i Fatıma, ağlayarak babasının huzuruna geldi. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Ya Fatıma, niçin ağlıyorsun?
- Kasıtsız söylediğim bir sözden Ali bana kızdı. Özür diledim. Fakat onu üzdüğüm için ağlıyorum.
- Kızım, bilmez misin, Allahü teâlânın rızası kocanın rızasına bağlıdır. Ne mutlu o kadına ki daima kocasının rızasını arar, kocası ondan razı olur. Kadınlar için en üstün ibadet, kocasına itaattir. Erkek, hanımından razı olunca, o kadın istediği kapıdan Cennete girmeye hak kazanır. Kocasını üzen kadın, onu razı edinceye kadar, Allahü teâlânın lanetinde olur.)
(Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!)
(Şu altı şeyi yapanın Cennete girmesine kefilim: Doğru konuşan, verdiği sözü yerine getiren, emanete riayet eden, namusunu koruyan, gözlerini haramdan sakınan, ellerini kötülükten çeken.)
(Gözün zinası [harama] bakmak, kulağın zinası [haram şeyleri]dinlemektir.)
(İnsan, elindeki ihtiyacına yeterken, kendini azdıracak olan daha fazla mal ister. Aza kanaat etmez, çok ile de doymaz. Ey insanoğlu, vücudun afiyette ve günlük ihtiyacın mevcut olarak sabahlarsan, artık bu sana kâfi gelir.)
(Ey insanlar, rızkınızı güzel yollardan arayın! Herkes takdir edilenden fazla rızka kavuşamaz. Takdir edilen rızka kavuşup onu yemedikçe de dünyadan göçmez. İstemese de rızkı kendine verilir.)
BUNLARA RUHSAT YOKTUR!
Ali bin Halef hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Dikkat ediniz, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki: (Üç şeyin zıddını yapmaya kesinlikle ruhsat yoktur: Kâfir olsun, Müslüman olsun, ana babaya iyilik yapmak; ister Müslümana, ister kâfire karşı olsun, verilen sözde durmak; Emaneti, sahibi ister müslim olsun, ister gayr-i müslim; sahibine teslim etmek.)
.
Muhammed Husrî
Muhammed Husrî hazretleri, Irak’ta yetişen büyük evliyadandır. Basra’da doğdu. Hanbeli idi. 371 [m. 981] senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Günah işleyince, hemen tevbe etmelidir. Gizli işlenen günahın tevbesi gizli olur. Açık işlenmiş günahın tevbesi açık olur. Tevbeyi geciktirmemelidir. (Kiramen kâtibîn) melekleri, günahı hemen yazmaz. Tevbe edilirse, hiç yazılmaz. Tevbe edilmezse yazarlar. Câfer bin Sinân buyurdu ki: (Günaha tevbe etmemek, bu günahı yapmaktan daha fenadır). Hemen tevbe etmeyen de, ölmeden önce tevbe etmelidir. Verâ ve takvâyı elden bırakmamalıdır. (Takvâ) açıkça yasak edilmiş olan şeyleri, (Verâ) şüpheli şeyleri yapmamaktır. Yasak edilenlerden sakınmak, emrolunanları yapmaktan daha faydalıdır. Büyüklerimiz buyurdu ki: (İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat, yalnız sıddîklar, iyiler, günahtan sakınır.) Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzuruna kavuşanlar, verâ ve zühd sahipleridir) buyuruldu...
Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.) Yine hadis-i şerifte, (Helâl olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın, Kur’an-ı kerimde helâl ettiği şeyler helâldir. Kur’an-ı kerimde bildirmediği şeyleri affeder) buyuruldu. Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı. Kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer, fazla çarparsa yapmamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalb sâkin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!). Îmanı olan, büyük günaha düşmemek için, küçük günahtan kaçar.
İSTİĞFÂR EYLE!..
Bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu bilmelidir. Allahü teâlânın emirlerini tam yapamadığını düşünmelidir. Ebû Muhammed Abdüllah bin Menâzil buyurdu ki: “Allahü teâlâ çeşitli ibâdetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfâr etmeyi buyurdu. İstiğfârı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve magfiret dilemesi lâzım oldu.”
.
Hüsâmeddîn-i Râzî
Hüsâmeddîn-i Râzî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimidir. Adı, Alî bin Ahmed’dir. 598 [m. 1203] senesinde Şâm’da vefât etti. Kitabında buyuruyor ki:
Cenâze namâzı ve gasli ve techîzi, tekfîni, defni, farz-ı kifâyedir. Bir kısım Müslümanlar bu farzı ifa ederlerse, diğerlerinden sakıt olur. Techîz, tekfîn ve namâzı çabuk yapmak mendûbdur. Fakat, cenâze namâzını çabuk kılmak için, sünnetin terk edileceğini hiçbir âlim bildirmemiştir. Bunun için, cenâze namâzı kılınacağı zaman, câmilerde tesbîhleri terk etmemelidir. Cenâze namâzını acele kılmak vâcip olduğu için tesbîhleri terk ediyoruz diyenler yanılıyorlar. Cenâze namâzını acele kılmak vâcip değildir, müstehabdır. Cenâze namâzını, cemâat çok olsun diyerek bekletmek mekrûh olduğu hâlde, cemâat çok olmak için, cenâzeyi sâatlerce bekletip, sonra acele etmek vâcib diyerek, Âyetel kürsîyi ve namâz tesbîhlerini terk etmek pek yanlıştır. Bu yanlış âdeti ortadan kaldırarak, cenâze olunca da Âyetel kürsîyi ve tesbîhleri okuyan müezzin efendilere müjdeler olsun...
Kırkıncı gün burnu düşmesi, elliüç üncü gecesi çürümeye başlaması ve bu gecelerde mevlid okutmalı gibi sözler doğru değildir. Ölülere Kur’ân-ı kerîm okumak, sadaka vermek, duâ etmek gibi yardımları yapmak için, elliüçüncü gecesini beklememeli, birinci günü yaparak, imdâdına bir ân önce yetişmelidir. Bu yardımları, yedinci, kırkıncı, elliüçüncü gecelere bırakmak, boğulmak üzere olan birine, biraz bekle yardıma birkaç gün sonra geleceğim, demeye benzer.
Meyyiti câmi içine koyup namâzını kılmak Hanefî ve Mâlikî mezheblerinde harâmdır. Cenâze dışarıda, cemâatin bir kısmı câmide olursa, mekrûh olmaz diyenler varsa da, böyle de kılmak harâm olur. Cemâat de dışarıda kılmalıdır. Çünkü, câmiler beş vakit namâz kılmak için ve buna bağlı olan sünnet ve nâfile [ve kazâ] namâzları kılmak için ve okumak, vaaz, ders için yapılmıştır. Yağmur, fırtına ve hastalık gibi özürlerle, cenâze namâzı câmide kılınabilir. Fakat, cenâze câmiye sokulamaz...
“HASTALIĞIN NEDİR?”
Anasız ve babasız esîr alınan çocuk veyâ anası, babası ile alınıp da ana, babasından biri İslâma gelen veya akıllı, yani yedi yaşında olarak kendi îmâna gelen çocuk ölünce, namâzı kılınır. Bir kâfirin îmâna gelmesi için, Kelime-i şehâdeti tâm söylemesi ve îmânın altı şartını [ya’nî Âmentü...yü] işitince inanması lâzımdır...
Hüsâmeddîn-i Râzî hazretleri, ömrünün sonlarında hastalanmıştı. Bir doktor geldi ve; “Hastalığın nedir?” dedi. “Vücûd gidince, hastalık da gider” buyurdu.
Seyyid Hasan Hulusi
Sûfizade Seyyid Hasan Hulusi, Samsun’un Çarşamba kazası müftüsü idi. Türkçe (Mecma’ul-âdâb) kitâbı meşhûrdur. Bu eserde; Müslümanların uyması gereken adabı muaşeret (görgü ve nezaket) kuralları ve ibadetlerin adabları yer almaktadır. Bu eserde buyuruluyor ki:
Konuşurken kendine zarar verecek sözleri söylemekten kaçınmak lazımdır. Mesela: “Şu sözde yalanım yoktur. Eğer yalan söylersem gözlerim kör olsun, yahud buradan sağ-salim kalkmayayım” gibi sözlerden kaçınmalıdır. Çünkü; “Bela dilden gelir” buyurulmuştur. Derler ki: Hazreti Yakub çocuklarına “Onu bir kurdun yemesinden korkarım” dediği için, sözü reddedilmeyip Yusuf aleyhisselam hakkındaki olay meydana gelmiştir.
Bir hadis-i şerife göre dişi ağrıyanlar, parmaklarını ağrıyan dişlerinin üzerine koyarak bu âyet-i kerîmeyi okumalıdır: “Hüvellezî enşeeküm ve ceale leküm-üs-sem’a vel-ebsara vel-ef’ideh kalîlen mâ teşkürûn.” (Mülk suresi 23)
Hazreti İsa, yolda bir domuz gördü ve ona; “Selametle git” buyurdular. Havariyyun, kendilerinden domuza bu şekilde iltifat etmelerinin sebebini sorduklarında:
-Dilim, kötü sözlere alışmasın diye söyledim, buyurdu.
Pirinçli yemekler yenildiğinde, Fahri âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize salevat-ı şerîfe getirmelidir. Zira, pirinç ve gül, nur-u Muhammedi’den halk olunmuşlardır.
Elbise, besmeleyle sağ taraftan başlanarak giyilir. Çıkarırken de soldan başlanır. Elbise giyince Cenab-ı Hakka şükretmelidir. Elbise ne zaman çıkarılırsa, besmele ile dürülmelidir. Dürülmeyen elbiseyi şeytan giyer ve o elbise çabuk eskir, fenalığa sebep olur. Bir kimse elbisesini çıkarırken, elbisesi ona lisan-ı hâl ile: Sen beni gece süsle, ben de seni gündüz süsleyeyim, der. Elbisenin gece süsü, onu dürmektir.
BİR LOKMA DEYİP GEÇME!..
Ekmeğe tazim etmelidir. Zira, bir lokmanın 360 hizmetkârı vardır ki, birincisinin Mikail aleyhisselam ve sonuncusunun da ekmeği pişiren kimse olduğu rivayet olunmuştur.
Sofra üzerine dökülen ekmek kırıntılarını toplayıp yemelidir. Nitekim hadisi şerifte: Bir kimse, sofra üzerine dökülen ekmek kırıntılarını yerse, geçimi genişler ve evladına da âfiyet ihsan olunur, buyurulmuştur...
Sûfizade Seyyid Hasan Hulusi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kendinden yaşlı Müslümanları görünce: Bu kimse, benden üstündür. Cenabı Hakka benden fazla ibadet etmiştir, demeli ve daha genç olanları görünce de: Bu kimse de benden üstündür. Cenab-ı Hakka daha az isyan etmiştir, demek suretiyle nefsini daima başkalarından noksan tutmalıdır.”
İbrâhîm Halebî
İbrâhîm Halebî hazretleri, Osmanlı devletinde yetişmiş meşhur fıkıh âlimidir. [866]’da Haleb’de tevellüd ve 956 [m. 1549] da vefât etti. (Halebî) kitâbı meşhûrdur. “Halebî-yi kebîr” kitabından seçmeler:
“Bir kimsenin özürsüz, sağlam iken kılmadığı namazları, hasta ve özürlü iken kaza etmesi caizdir.”
“Dişler arasında yemek artığı kalıp, altı yıkanamazsa, gusül caiz olur. Çünkü, su akıcı olup, bu artıkların altına sızar. Fakat bu artıklar, çiğnenerek katılaşmış ise, gusül abdesti caiz olmaz. Doğrusu da budur. Çünkü, su, bunun altına sızmaz. Bunda zarûret ve haraç da yoktur.”
“Secdeye yatarken, kamîs, yanî entari ve pantolon paçalarını yukarı çekmek mekrûhtur ve bunları yukarı çekip, kıvırıp da namaza durmak da mekrûhdur.”
“Rükû’da sünnetlerden birisi de, topuk kemiklerini birbirine bitiştirmektir.”
“Ayakkabılarını arkada bırakarak namaz kılmak mekrûhtur.”
“Mahalle mescidinde, cemâat az olsa dahi, namazı burada kılmak, cemâati çok olan büyük câmide kılmaktan efdâldir. Mahalle câmiindeki cemâati kaçıranın, başka câmideki cemâate gitmesi efdâldir. Başka câmi cemâatine yetişemezse, yalnız kılmak için, mahalle mescidini tercih etmek efdâldir. Mahalle mescidinde İmâm, müezzin bulunmazsa, cemâatten biri bu vazîfeyi yapar. Başka câmiye gitmezler. Mahalle mescidinin İmâmı, yatsı namazını, beyazlığın kaybolmasını beklemeyip, daha erken, güneşin battığı yerde kırmızılık kaybolunca kılarsa, bununla birlikte erken kılmayıp, beyazlığın da kaybolmasını bekleyip, yalnız kılmak efdâldir. Mahallenin imâmı fısk ile meşhûr ise, yani büyük günah işliyorsa, başka mescidin cemâatine gitmelidir. Çünkü, mekrûhtan sakınmak, sünnet işlemekten daha önce gelir.”
“Elhân ederek, mûsikî perdelerine uyarak tegannî eden İmâm arkasında kılınan namazı iade etmek (yeniden kılmak) lâzımdır.”
“KADIN AVRETTİR”
“Hür kadının avuç içinden ve yüzünden ve ayaklarından başka bütün vücûdu avrettir. Çünkü, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); (Kadın avrettir. Açık olarak çıkarsa, şeytan gözlerini çok açarak ona bakar) buyurdu. Ayaklarına avret diyenler de oldu. Allahü teâlâ, Nûr sûresinde meâlen; (Müslüman kadınlar, zînetlerini göstermesinler! İş yaparken zarurî açılanlar günah olmaz. Baş örtülerini yakalarına kadar örtsünler. [Böylece, saçları, kulakları ve göğüsleri iyi örtülsün]) buyurdu...“
Abdullah bin Amr bin As
Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anh) Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Amr bin Âs’ın (radıyallahü anh) oğludur. Babasından önce imân etmekle şereflendi. Bedir ve Uhud harbinden başka bütün harplerde Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) yanında bulunmuştur. İlk iki harbe, yaşının küçük olması sebebiyle katılamadı. Eshâb-ı kirâmdan en çok hadîs-i şerîf rivâyet edenlerdendir. Abdullah bin Amr hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bazıları şunlardır:
“İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.”
“Dünyada adaleti gözetenler, kıyâmette, böyle davranmalarının mükafatı olarak inciden minber üzerinde otururlar.”
“İnsanlara merhamet edene, Allahü teâlâ merhamet eder.”
“Cebrâil bana komşu haklarından o kadar çok bahsetti ki, komşunun komşuya mirasçı olacağını zannettim.”
“Kalbinde kibrin zerresi bulunan, Cennete giremez.”
Resûlullah’a (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) “Amellerin en efdali hangisidir” diye soruldu. Buyurdu ki: “Fakirlere yemek yedirmek, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermektir.”
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delil ve kurtuluş olur. O’na devam etmeyenler kıyâmet günü perişan olurlar.”
“Cehennemden uzaklaşıp, Cennet’e girmek isteyen son nefeste kelime-i şehâdet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.”
“Sadakanın en faziletlisi, iki dargın kimsenin arasını bulmaktır.”
“Dört sıfata sahip olduktan sonra dünyâdan başka bir şey kazanamadığına ehemmiyet verme! Bunlar, emaneti muhafaza etmek, sözün doğrusunu söylemek, güzel huylu olmak, afif olmak.”
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz, israfsız ve tekebbürsüz (kibirsiz) giyininiz. Cenâb-ı Hak ni’metlerinin kul üzerinde görülmesini ister.”
“Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.”
Abdullah bin Amr bin As, 100 yaşında iken 65 (m. 684) yılında Şam’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce kendisine, “Ölünce mü’minlerin ruhları nerededir?” diye sorulduğunda buyurdu ki:
“Arşın gölgesinde, beyaz kuşların kursağında asılıdır. Kâfirlerin ruhları da yedi kat yerin dibindedir.”
Ali Echürî
Ali Echürî hazretleri, Mısır’daki Mâlikî âlimlerinin büyüklerindendir. [967]’de tevellüd, 1066 [m. 1656] senesinde vefât etti. Bir eserinde buyuruyor ki:
Müslümanın namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının da bakması haram olan yerlerine Avret yeri denir. Namaz dışında da, avret yerini, kendinden ve başkasından örtmek farzdır.
Kadınların, namaz dışında, yalnız iken, diz ve göbek arasını örtmesi farz olup, sırtını ve karnını örtmesi vacib, başka yerlerini örtmesi edeptir...
Kadınların birbirlerine avret yeri, erkeğin erkeğe avret yeri gibidir. Müslüman kadının, gayrimüslim ve fâsık kadınların ve dinsiz amca ve dayının yanında örtünmesi üç mezhepte farzdır, Hanbeli’de caizdir.
Müslüman kadınların birbirine olan avret yeri ile gayri müslim kadınlara karşı olan avret yeri farklıdır. Müslüman kadınların birbirlerine avret yeri, erkeğin erkeğe avret yeri gibidir. Yani diz ile göbek arasıdır. Gayri müslim kadın yabancı erkek gibidir. Müslüman kadının, yabancı erkek, kâfir, mürted veya fâsık kadın yanında da örtünmesi farzdır. Onların yanında saçlarını ve kollarını açmak zorunda kalınca, Hanbeli mezhebini taklit etmesi gerekir. Hanbeli mezhebinde, kâfir kadınlarının karşısında örtünmek gerekmez. Sadece diz ile göbek arasını kapatmaları yeter.
Maliki ve Hanbeli’de erkeğin avret yeri yalnız seveteyndir. Hanefi ve Şafii’de ise göbek ile diz arasıdır. Hanefi’de diz; Şafii’de ise göbek avrettir. Hanbeli’nin farklı yönü şöyledir: Erkeğin erkeğe avret yeri, diz ile göbek arası değil, sadece seveteyn, yani sadece iki avret mahallidir. Kadının kadına avret yeri diğer mezhepler gibi, diz ile göbek arasıdır. Ancak diğer mezheplerden farklı olarak, kâfir kadınlarına da, göbek ile diz arası hariç, diğer yerlerini göstermesi caizdir. Diğer üç mezhepte caiz değildir.
HÜRMET-İ MÜSÂHERE
Hürmet-i müsahere, ana baba ile olduğu gibi yabancı insanlarla da olur. Mesela yabancı bir kadına şehvetle dokunmak, yanlışlıkla bile olsa, hürmet-i müsahereye sebep olur. Yani o kadının anası ile ve kızları ile o erkeğin evlenmesi Hanefi ve Hanbeli’ye göre haramdır. Bir kız da, bir erkeğe şehvetle dokunsa, o erkeğin babası ve oğlu ile evlenmesi haram olur. Şafii ve Maliki’de hürmet-i müsahere yoktur.
Ali Echürî hazretleri, vefâtına yakın buyurdu ki: “Evliyânın sözü yerini bulur.”
Ebül-Bekâ
Ebül-Bekâ, Şeyhülislâm idi. 1387 (h.789)’de doğdu, 1450 (h. 854) senesinde vefât etti. Çok kitap yazdı. “Menâkıb-ül-İmâm-il-a’zam” kitabında buyuruyor ki:
İmâm-ı Azam, kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli beş defa hac yaptı. Son haccında Kâbe-i muazzama içine girip burada iki rekat namaz kıldı. Namazda bütün Kur’ân-ı kerîmi okudu. Sonra ağlayarak, “Yâ Rabbi! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!” diyerek duâ etti. O anda bir ses işitildi ki; “Ey Ebû Hanîfe, sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyâmete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim” buyuruldu...
Küfe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı. İmâm-ı Azam, bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle (koyunun yedi sene yaşadığını bildiği için), yedi sene koyun eti yemedi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi...
Komşusu bir genç vardı. Her gece içki içer, eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Bir gün zaptiyeler onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmâm-ı Azam, “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu” deyince bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmâm-ı Azam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayağa kalkıp hürmetle karşıladı. Buraya teşrîfinizin sebebi nedir? dedi. O da hâdiseyi anlatınca, vâli: “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zât-ı âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfi idi” dedi ve o genci serbest bıraktı. İmâm-ı Azam o gence, “Bak biz seni unutmuyoruz” diyerek ona bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, İmâm-ı Azam’ın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim olarak yetişti...
O KADAR DERİN İDİ Kİ!..
İmâm-ı Azamın Kur’ân-ı kerîme vukûfiyyeti (onu anlaması, bilmesi) o kadar derin idi ki, bir defasında bir iş için evinden çıkıp atına binmek üzere iken, bir kadın gelip suâl sordu. Bir an düşünüp kadına, “Kur’ân-ı kerîmi baştan sona kadar düşündüm. Senin suâlinin cevâbı Kur’ân-ı kerîmde açıkça yok. İstersen biraz bekle, ben hemen geleceğim senin suâlinin cevâbını veririm” dedi. Sonra gelip gerekli cevâbı verdi.
Ebül-Bekâ hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur.”
Abdülganî Meydânî
Abdülganî Meydânî hazretleri, İbni Âbidîn hazretlerinin talebesi olup, 1274 [m. 1857] senesinde vefât etmiştir. (El-lübâb fî Şerhil-kitab) ismindeki Kudûrî şerhi meşhûrdur. Bu eserde buyuruluyor ki:
Mükellef olan, yanî âkıl ve bâliğ olan insanın namâz kılarken açması veyâ her zamân başkasına göstermesi ve başkasının bakması harâm olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, hicretin üçüncü senesinde gelen, (Ahzâb) ve beşinci senesinde gelen (Nûr) sûrelerinde emr olundu.
Hanefî ve Şâfi’î mezheblerinde erkeklerin, namâz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır. Şâfi’îde göbek, hanefîde diz avrettir. Buraları açık olarak kılınan namâz sahîh olmaz. Namâz kılarken, vücûdun diğer kısımlarını, [kolları, başı] örtmek erkeklere sünnettir. Açık kılmaları mekrûhtur. Hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namâz için hanefîde avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen kıymetli kitaplar çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları câiz olur. Fakat, kitâpların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namâzlık veyâ geniş baş örtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, dahâ iyi olur. Kadınların ayakları namâzda avret değildir diyen de varsa da, bu âlimler de, namâzda örtmesi sünnet, açması mekrûhtur dedi. Erkeğin veyâ kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namâz bozulur. Azı açılırsa bozulmaz. Namâzı mekrûh olur. Meselâ, ayağının dörtde biri açık olan kadının namâzı sahîh olmaz. Kendisi açarsa hemen bozulur. Hocam İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, (Redd-ül-muhtâr)da buyuruyor ki:
“Avret yerini örtmek, namâzda da, namâz dışında da farzdır. Yalnız iken kılarken de, örtmek farzdır. Evde yalnız iken, başı açık dolaşabilir. Yalnız iken avret yeri, ancak özür ile açılabilir.”
ÂLİMLERİN MUHKEM DUVARI!..
Abdülganî Meydânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bırakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybedersin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muhkem duvarına tutunarak yürü.”
Ahmed Cevdet Pâşa
Ahmed Cevdet Pâşa 1238 [m. 1823] de Bulgaristan’da, Rusçuk yakınlarındaki Lofça kasabasında dünyaya geldi. 1312 [m. 1894] senesinde vefât etti. (Mecelle) adındaki kitâbı hâzırlamakla, İslâmiyete büyük hizmet etmiştir. “Ma’lûmât-i nâfi’a” kitâbında şöyle yazıyor:
Ehl-i sünnet fırkası, ibâdet bakımından dört (Mezhep)e ayrılmıştır: Birincisi, (Hanefî mezhebi) olup, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Numân bin Sâbit mezhebidir. İkincisi, (Mâlikî mezhebi) olup, İmam-ı Mâlik bin Enes mezhebidir. Üçüncüsü, (Şâfi’î mezhebi) olup, imam-ı Muhammed bin İdrîs Şâfi’î mezhebidir. Dördüncüsü (Hanbelî mezhebi) olup, Ahmed ibni Hanbel mezhebidir. Bu dört mezhep, îtikatça, birbirinden ayrı değildir. Hepsi Ehl-i sünnet fırkasında olup, îmanları, inanışları, dinlerinin temeli birdir. İslâm milletinde bu dört imam; büyük, herkesçe kabûl edilmiş, inanılır müctehidlerdir. Yalnız şeriat yâni iş bakımından, bazı ufak şeylerde ayrılmışlardır...
Bu dört mezhebin hâli, bir şehir ahâlîsinin hâline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanûnda bulunmazsa, o şehrin eşrâfı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanûnun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bâzen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tâmîr ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanûnun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefî mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine benzer. Bazıları ise kanûnun ifâdesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şâfi’î mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanûnun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbelî mezhebine benzer...
DOĞRUYU BULANA MÜKÂFÂT
İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanûna uygun olduğunu söyler. Kanûnun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanûndan ayrılmaları, kanûnu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanûna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükâfât alır. İşte dört mezhebin hâli de böyledir...
Burhâneddîn-i Merginânî
Burhâneddîn-i Merginânî hazretleri, Özbekistan-Merginân’da doğdu. 593 [m. 1197] senesinde Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Çok kitap yazdı. Bunlardan (Hidâye) ve (Tecnîs) en meşhûrlarıdır.
(Hidâye) fıkıh kitâbında diyor ki:
Bir kimsenin, namâz, oruç ve sadaka gibi bütün ibâdetlerinin sevâbını başkasına hediye etmesi câizdir. Kendi sevâbından hiç azalmadan, bütün mü’minlere de sevâbı erişir. Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre, namâz ve Kur’ân-ı kerîm okumak gibi yalnız beden ile yapılan ibâdetlerin sevâbı da, böyle hediyye edilebilir. Farz ve nâfile ibâdetlerin sevâbı, ölülere ve dirilere gönderilebilir. İbâdeti yaparken, sevâbını başkasına niyet etmek câiz olduğu gibi, ibâdeti kendi için yapıp, sonra sevâbını başkasına hediye etmek de câizdir. Sevâp, hediye edilenlere taksîm edilmeksizin, her birine bütünü kadar erişir. Her çeşit ibâdetin sevâbı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek rûhuna da gönderilebilir. Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” için umre yapardı. Hâlbuki, bunu vasiyet etmemişti. İbnis-Serrâc, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” için onbinden fazla hatim okumuştu. Mübârek rûhu için kurban kesmişti. Bu hediyyelerle derecesi ve şerefi artar denildi.
Bedir gazâsında, dokuzyüzü aşan kâfir ordusundan, yetmişi öldürülmüştü. Bunlardan yirmidördü, bir leş çukuruna atıldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üç gün sonra çukur başına geldi. Birkaçının ismini sayarak, (Rabbinizin ve Onun Resûlünün bildirdikleri azâblara kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin vadettiği zafere kavuştum) buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” bunu işitince: “Yâ Resûlallah! Cansız ölülere neden söylüyorsun?” dedi. (Sözlerimi siz onlardan dahâ iyi işitici değilsiniz! Fakat onlar cevap veremez) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, ölülerin diriler gibi işittiğini, fakat cevap veremediklerini gösteriyor.
DAHA ÇOK RÜYÂDA GÖRÜLÜR
Merginânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Mevtâları iyi veya kötü hâlde görmek, cenâb-ı Hakk’ın bâzı kullarına ihsân ettiği bir keşif ve kerâmettir. Dirilere müjde vermek, onlara doğru yolu göstermek veya ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek, daha çok rüyâda olmaktadır. Uyanık iken görenler de vardır. Evliyâ ve hâl sâhipleri için kerâmettir.”
Ali Cürcânî
Ali Cürcânî hazretleri, Şâfiî fıkıh ve tefsîr âlimidir. 392 [m. 1001] senesinde İran’da bulunan Cürcân’da vefât etti. Rey şehrinde kâdî idi. Ali Cürcânî tefsîrinde şöyle yazmaktadır:
İslâmiyetten evvel, Arablar, Receb veyâ Muharrem aylarında harb edebilmek için, ayların yerini değiştirir, ileri veyâ geri alırlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hicretin onuncu senesinde, doksanbin Müslümân ile Vedâ Haccı yaptığı zamân: (Ey Eshâbım! Haccı tam zamânında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamândaki gibidir!) buyurdu. Abdullah’ın evlendiği sene, ayların yeri değişik idi. Receb ayı, Cemâzil-âhır yerinde idi. Yanî bir ay ileride idi. O hâlde, nûr-i Nübüvvetin, Âmine “rahmetullahi teâlâ aleyhâ” validemize intikâli, şimdiki Cemâzil-âhır ayındadır. Regâib gecesinde değildir.
***
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kıyâmete kadar evlâdı da güzel ve beyâzdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı da, beyâz ve güzel idi. Osmân “radıyallahü anh” beyâz, sarışın idi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem, Bizans İmparatoru Heraklius hükûmetine gönderdiği sefîri Dıhye-i Kelbî çok güzel olup, İstanbul sokaklarında gezerken, yüzünü görmek için, Rum kızları sokaklara çıkardı. Cebrâîl “aleyhisselâm” çok defa Dıhye “radıyallahü anh” şeklinde gelirdi.
Mısır, Şâm, Afrika, Sicilya ve İspanya yerlileri Arab değildir. Arablar, İslâmiyyeti dünyâya yaymak için, Arabistân yarımadasından çıkarak buralara geldiklerinden, bugün buralarda da mevcûttur. Fakat, bugün bu memleketlerin hiçbirinin ahâlisini Arab diye ismlendirmek doğru olmaz. Mısır ahâlîsi esmerdir. Habeşistân ahâlîsi siyâhtır. Bunlara Habeş denir. Zengibâr ahâlîsine zencî denir. Bunlar da siyâhtır. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâsını, Arabları sevmek ve saymak ibâdettir. Onları her Müslümân sever. Çeşitli İslam memleketlerine misâfir gelen siyâh fellâhlar, Habeşler, zencîler, hürmet ve ikrâm olunmak için, kendilerini, Arab diye tanıtmış, Müslümânlar da, sözlerine inanıp bunları sevmişlerdir. Çünkü, bu sevgide siyâh, beyâz ayırımı yoktur.
KURTULUŞ VESÎLESİ...
Ali Cürcânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Bizden önceki büyüklerimizden duydum: Sünnete sarılmak, insanın dünyâ ve âhirette kurtuluşuna vesîledir. İlmi yaşatmak din ve dünyâ işlerinin iyi olmasını temin eder. İlim giderse, din ve dünyâ da gider. Her şeyin nizam ve intizâmı bozulur.”
Akkermânî Mehmed Efendi
Akkermânî Mehmed Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. Karadeniz sâhilinde, şimdi Ukrayna’ya ait olan Akkermân şehrinde doğdu. Çok kitâp yazdı. Bunlardan biri olan “İrâde-i cüz’iyye” risâlesinde buyuruyor ki:
Dehr sûresindeki, (Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzû edersiniz!) meâlindeki âyet-i kerîmeden, Ebül-Hasen-i Eş’arî imâmımız “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Allahü teâlâ, sizin istemenizi dilemedikçe, bir şey isteyemezsiniz!) mânâsını anlamışdır. Yanî, Allahü teâlâ dilemedikçe, kul, irâde-i cüz’iyyesini kullanamaz demiştir. Eş’arî mezhebine göre, kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakta mecbûr oluyor. Çünkü, Allahü teâlâ, bir kimsenin bir şey yapmaya irâde-i cüz’iyyesini kullanmasını dileyince, o kimse irâde etmeye, istemeye mecbûr olur. İrâde-i cüz’iyye, mevcûd ve mahlûk oluyor. Böyle olunca, şeytân, insana: Ey kul! Niçin zahmet çekersin? Allahü teâlâ bir işini istemezse, sen o işi irâde edemezsin! derse, şeytâna cevap verilemez. Kul fâil-i muhtâr olmaz. İbâdetlerine sevap, kötülüklerine azap vermeye sebep bulunmaz. Kul, Allahü teâlânın dilediğini dilemekte, o işin yapılmasına, âlet olmaktadır.
Ebû Mansûr Mâtürîdî “rahmetullahi teâlâ aleyh” İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” anladığını açıklayarak buyurdu ki: (İrâde-i cüz’iyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz. İrâde-i cüz’iyye, kullarda bir hâldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbûr değildir). Bu mezhebe göre şeytâna: İrâde, bende bir hâldir. İyiliğe kullanırsam, Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz, diye cevâp verilir. Allahü teâlânın, kul irâde etmeden de, yaratması câiz ise de, ihtiyârî olan işleri yaratmaya, kulların kalblerinin ihtiyâr ve irâde etmesini sebep kılmıştır.
İHTİYÂR VE İRÂDE...
İrâde-i cüz’iyyemizin sebeb olması da, Allahü teâlânın irâdesi iledir. Kul, bir iş yapmayı ihtiyâr ve irâde edince, yani tercîh edip dileyince, Allahü teâlâ da, o işi irâde ederse o işi yaratır. Kul ihtiyâr ve irâde etmezse, ihtiyârî olan o işi yaratmaz.
Şu hâlde, kul irâde-i cüz’iyyesini ibâdete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibâdeti yaratır. Eğer günâhlara sarf ederse, günâhları yaratır...
Abdullah bin Zeyd
Abdullah bin Zeyd hazretleri, Tâbi’înin büyüklerindendir. Ensârdan Zeyd bin Erkam’ın “radıyallahü anh” oğludur. Babası, küçük olduğundan Uhud gazâsına götürülmemiş, diğer gazâların hepsinde hâzır bulunmuştu. 61 [m. 680] senesinde Kûfede vefât etmişti. Vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Peygamber efendimiz hicretin, onbirinci senesinde, âhireti teşrîf buyurduktan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîk halîfe oldu. Hicretin onüçüncü senesinde, altmışüç yaşında vefât etti. Bundan sonra Ömer-ül-Fârûk halîfe oldu. Yirmiüçüncü senede, altmışüç yaşında şehit edildi. Bundan sonra, Osman Zinnûreyn halîfe oldu. Otuzbeş senesinde, sekseniki yaşında şehit edildi. Sonra Ali halîfe oldu. Hicretin kırkıncı senesinde altmışüç yaşında şehit edildi. Bu dört halîfeye, (Hulefâ-i râşidîn) denir. Zaman-ı saadette, (Şeriat) yâni (Ahkâm-ı İslâmiyye) tamam icrâ edilip, her taraf, hak, adalet ve hürriyet ile nûrlandığı gibi, bunların zamanında da öyle idi. Ahkâm-ı şer’ıyye kusursuz olarak yapılıyordu. Bu dört halîfe, Eshâb-ı kirâmın hepsinden üstündür. Kendi aralarındaki üstünlükleri, hilâfetleri sırasına göredir.
Ebû Bekr zamanında, Müslümanlar, Arabistân yarımadasından dışarı çıktı. Yarımadada hâsıl olan karışıklıkları düzeltti. Mürtedlerin terbiyesi ile uğraştı. Resûl-i ekrem efendimiz âhıreti teşrîf buyurunca, yarımadada karışıklıklar çıktı. Ebû Bekr bunları düzeltip, vakt-i saadette olduğu gibi, birlik te’mîn etti. Ömer halîfe olunca, bir hutbe okuyup:
“Ey Resûlün Eshâbı! Arabistân, ancak sizin atlarınıza arpa yetiştirebilir. Hâlbuki Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine, yeryüzünün her tarafında, yer, memleket vereceğini, Habîbine vadetmiştir. Hani, bu vadedilen memleketleri zapt ederek, dünyada ganîmete, âhirette gazâ ve şehitlik rütbesine nâil olmak isteyen erler nerede? Din uğruna can ve baş feda ederek, vatanlarını bırakıp, Allahü teâlânın kullarını zâlimlerin pençelerinden kurtaracak gâzîler nerede?” diyerek Eshâb-ı kirâmı cihâda ve gazâya teşvîk buyurdu. İşte İslâm memleketlerinin, üç kıta boyunca, hızla genişlemesine, milyonlarca insanın küfürden kurtulmalarına sebep, Hazreti Ömer’in bu nutkudur. Bu nutuk üzerine, Eshâb-ı kirâm ölünceye kadar cihâd ve gazâ etmeye ahd ve ittifâk etti. Halîfenin gösterdiği şekilde ordular kurulup, Ehl-i islâm, yerlerini, yurtlarını terk ile Arabistândan çıkıp, her tarafa yayıldı..
Ziyâeddîn Bernî
Ziyâeddîn Bernî hazretleri, Hindistan’ın meşhûr velîlerinden olup, Hâce Nizâmüddîn-i Evliyânın talebesidir. Hocasına yakın olmak nîmetine kavuşan seçilmişlerdendi. Gıyâspûr şehrinde otururdu. 1285 (H.684) senesi civârında doğup, 1357 (H.758)de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman buyurdu ki:
Allahü teâlâ ve Peygamberi, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. [Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hâli güç olurdu. ] Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek lâzım olur. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, (Müctehid) denir. Müctehidin, bir işin nasıl yapılacağını anlamak için, son gayreti ile uğraşarak görüşüne, doğruya en yakın zannına göre amel etmesi, kendine ve ona uyanlara vâcib olur. Yâni, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, böyle yapmayı emretmektedir...
Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz. Sevap olur. Uğraşmasının sevabını kazanır. Çünkü, insana gücü, kuvveti yettiği kadar çalışması emrolundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevap verilir. Doğruyu bulursa, on sevap verilir. Eshâb-ı kirâmın hepsi büyük âlim, yâni müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihâd yapabilecek büyük âlim çok idi. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezhep kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhepten başka mezhebe uymadı...
ÎTİKADLARI AYNI...
Dört mezhebin îtikadı bir olduğundan, birbirine yanlış demez, bid’at sahibi, sapık bilmezler. Doğru yol, bu dört mezheptedir deyip, her biri kendi mezhebinin doğru olmak ihtimali daha çoktur bilir. İctihâd ile anlaşılan işlerde, İslâmiyetin açık emri bulunmadığı için, bir adamın mezhebi yanlış olup da, diğer üç mezhepten birisinin doğru olmak ihtimali var ise de, herkes (Benim mezhebim doğrudur, yanlış olmak ihtimali de vardır ve diğer üç mezhep yanlıştır, doğru olmak ihtimali de vardır) demelidir. Böylece, haraç, sıkıntı olmadıkça, bir işi bir mezhebe göre, başka bir işi de başka mezhebe göre yaparak, dört mezhebi karıştırmak câiz olmaz...
Zâkirzâde Abdullah Efendi
Büyük velîlerden Zâkirzâde Abdullah Efendi’nin doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1657 (H.1068) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Üsküdar’daki Miskinler Kabristanındadır...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullahtan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelen din bilgileri, ikiye ayrılır: Beden bilgileri ve kalb bilgileri. Beden bilgilerini, yani kalb ile inanılması ve yapılması ve beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan îmân ve ibâdet bilgilerinin hepsini Eshâbının hepsine teblîğ etmek, öğretmek vazîfesi idi. Bunları bizzât ve bilvâsıta bildirdi. Ma’rifet ve tasavvuf denilen kalb bilgileri ise, güneş şuâları gibi, mübârek kalbinden her ân etrâfa yayılıyordu. Bunlara (Nûr) ve (Feyz) denir. Her Sahâbî, kendi kalbine gelen feyzlerden [akanlardan] kendi istidâdı, kâbiliyyeti kadarının hepsine hemen kavuştu. Kavuştukları nûrlar, ihlâslarının çabuk ve çok artmasına sebep oldu...
Beden bilgileri (Edille-i şer’ıyye) denilen dört kaynaktan öğrenilmiş, fıkıh kitapları vâsıtası ile bizlere gelmiştir. Resûlullaha uymak isteyenlerin, fıkıh kitaplarının bildirdiği ve mürşid-i kâmilin söylediği gibi ibâdet etmeleri lâzımdır. Kalb bilgileri ise, bizlere evliyânın kalbleri vâsıtası ile gelmiştir. Resûlullahın mübârek kalbinden bu bilgileri almak isteyenin, bir velînin yanında bulunarak, bunun kalbinden alması lâzımdır. Velî, insanın kalbi ile, Resûlullahın mübârek kalbi arasında, bir vâsıtadır, yoldur.
OKUMAKLA KAVUŞULMAZ!..
Kalb bilgilerine, tasavvuf kitaplarını okumakla kavuşulamaz. Bu bilgileri sunan menba, âriflerin kalbleridir. Her Sahâbî de, Resûlullahtan aldıkları, beden ve kalb bilgilerini, isteyen Müslümânlara bildirdiler. Dahâ sonra gelen Müslümânlar da, beden bilgilerini fıkıh kitaplarından, kalb bilgilerini, evliyânın kalblerinden aldılar. (Ben, beden bilgilerini, doğruca Resûlullahın sözlerinden, yani hadîs-i şerîflerden öğreneceğim) diyenler, hadîs-i şerîfleri yanlış anlayarak, nefsin ve şeytânın tuzaklarına düştükleri gibi, (Ben kalb bilgilerini doğruca Resûlullahın kalbinden alacağım) diyenler de, nefsin ve şeytânın tuzaklarına düşmüşlerdir. Beden bilgilerinin, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerinden veyâ kitâblarından, kalb bilgilerinin de, bu âlimlerin, hayâtta olanlarının kalblerinden, vefâtlarından sonra da, rûhlarından alınması lâzımdı
Yûsuf Bahri Efendi
Yûsuf Bahri Efendi, Vezirköprü’de doğdu. Tahsil hayâtına Samsun Sıbyan Mektebinde başladı. Sonra Amasya’ya giderek, buradaki medresede ilim öğrendi. İlim tahsiline devâm etmek için İstanbul’a gitti. Pâdişâhın kâtiplerinden Süleymân Feyzi Paşa, Çorum’da yaptırdığı medreseye Yûsuf Bahri Efendiyi müderris tâyin etti. Ömrünün sonuna kadar bu medresede talebe yetiştirdi ve 1825 (H.1241) senesinde Çorum’da vefât etti.
Yûsuf Bahri Efendi bir sohbetinde buyurdu ki:
“Âlemin sonsuz olamayacağını anlattığımız gibi düşünürsek, değişmeyen yaratıcının kadîm olması, sonsuz var olması lâzımdır. Bunun için, hiç değişmeyen sonsuz var olan bir yaratıcı vardır. Bu hiç değişmeyen bir yaratıcının ismi ‘Allah’tır. Allahü teâlâ, kendini tanıtmak için, insanlara Peygamberler göndermişdir. Son ve en üstün Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâmın hayâtını, üstünlüklerini, doğru yazılmış kitaplardan okuyan anlayışlı ve insâflı bir kimse, Allahü teâlânın var olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğunu hemen anlar. Seve seve Müslümân olur. Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna ve Peygamberlerinin en üstünü olduğuna ve bunun her sözünün doğru, faydalı olduğuna inanmaya (Îmân etmek) ve (Müslümân olmak) denir. Böyle inanan kimseye (Mü’min) ve (Müslümân) denir. Muhammed aleyhisselâmın sözlerine (Hadîs-i şerîf) denir. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık olarak bildirilenlerden birine bile inanmayana (Kâfir) denir. Asılları Hak teâlânın kelâmı olan ve sonradan değiştirilip, birer târîh kitâbı hâline çevrilmiş bulunan, Tevrât, Zebûr ve İncîl’i, Allah kelâmı zanneden kâfirlere (Ehl-i kitap), kitaplı kâfir denir...”
Yûsuf Bahri Efendi, vefatından kısa bir zaman önce bir talebesine buyurdu ki:
YİRMİBEŞ İSTİGFAR OKUYAN...
Hadîs-i şerîfte, (Bir kimse, mü’minler için, her gün yirmibeş kere, istigfâr okursa, Allahü teâlâ, bu kimsenin kalbinden gıl ve hasedi çıkarır. İsmi, Ebdâl isimleri arasına yazılır. Ona, bütün mü’minler adedince, sevâb yazılır. Kıyâmet günü, bütün mü’minler: Yâ Rabbî, bu kulun bizim için, istigfâr okurdu. Sen de onu affeyle! derler) buyuruldu. [“Gıl”, hile demektir. “Ebdâl”, evliyâdan bir sınıfın ismidir.]
Her gün (Allahümmagfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîne vel-mü’minât vel-müslimîne vel-müslimât el-ahyâ-i minhüm vel-emvât bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn) okumalıdır.
Yâkût-i Arşî
Yâkût-i Arşî hazretleri, Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin talebelerinin büyüğü olup, Habeşistanlıdır. 1307 (H. 707) senesinde Mısır’da İskenderiyye şehrinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce, tâûndan (veba) ölen oğlu için buyurdu ki:
Evlâd, Allahü teâlânın büyük bir ihsânıdır. Yaşadıkları müddetçe, insan, çok faydalarını görür. Ölümleri de, sevâb kazanmaya, yükselmeye sebeb olur. Büyük âlim, Nevevî “rahmetullahi aleyh” (Hilyet-ül-ebrâr) ismindeki kitâbında diyor ki:
(Abdüllah ibni Zübeyr “radıyallahü anhümâ” halîfe iken, tâûn hastalığı oldu. Bu tâûnda, Enes bin Mâlik’in “radıyallahü anh” seksenüç çocuğu öldü. Kendisi, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” hizmetçisi idi ve bereket, bolluk için duâsını almıştı. Bu tâûnda, Abdurrahmân bin Ebû Bekr Sıddîkin “radıyallahü anhümâ” kırk çocuğu ölmüştü). İnsanların en iyisi, en kıymetlisi olan Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvân” böyle yapılınca, bizler gibi günâhı çok olanlar, hesâba dâhil olur mu? Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Tâûn, eski ümmetlere, azâb olarak gönderildi. Bu ümmet için şehîd olmaya sebebdir). Doğrusu, bu vebâda ölenler, şaşılacak bir huzûr, Allahü teâlâya teveccüh içinde ölüyor. Bu belâ gününde, insan, bu mübârek cemâate karışmaya hevesleniyor. Onlarla birlikte, dünyâdan ayrılıp, âhirete gitmeye özeniyor. Tâûn belâsı, bu ümmete gazab, azâb gibi görünmekte ise de, içyüzü rahmettir. Bu şehîdlerin hâline dikkat olunduğu zamân, şaşılacak hâller, anlaşılamayan işler görülüyor. Böyle ikrâmlar, yalnız Allah için cânını fedâ edenlere mahsûstur.
Ölmemek için, vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak büyük günâhtır. Muhârebede, düşmân karşısından kaçmak gibidir. Vebâ bulunan yerden kaçmayıp sabreden kimse, ölünce, şehîdlerin sevâbına kavuşur. Kabir sıkıntısı çekmez. Sabreden kimse, ölmezse, gâzîler sevâbına kavuşur...
KABİR HAYATI...
Kabirdeki hayât, bir bakımdan, dünyâ hayâtına benzediği için, meyyit terakkî eder, derecesi yükselir. Kabir hayâtı, insanlara göre değişir. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, kabrlerinde namâz kılar buyuruldu. Kabir hayâtı, şaşılacak bir şeydir. Cennetin tavanı, Arş’tır. Fakat, kabir de, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Akıl gözü bunu göremiyor. Kabirdeki şaşılacak şeyler, başka bir gözle görülüyor...
Veli Dede
Veli Dede, Edirne evliyâsındandır. On altıncı yüzyılda yaşamıştır. Vefât ettiğinde, Sabuni Mahallesinde, Lari Câmii karşısındaki kendi adıyla anılan dergâhının bahçesine defnedilmiştir.
Veli Dede sohbetlerinde buyurdu ki:
“Şeytan, yüzbinlerce câhile karşı göğüs gerebilir. Onlara karşı üstünlük kazanabilir. Onlarla alay eder. Hattâ onları istediği tarafa çekebilir. Fakat âlime karşı bunu yapamaz. Onun karşısında çok güç durumlarda kalır.”
Yakınlarından birisine şunları tavsiye etti: “Yemeğe besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm) ile başla. Sonunda Allahü teâlâya, verdiği nîmetinden dolayı hamdet (Elhamdülillah, de.) Senden, bildiğin bir şey sorulursa, söyle. Eğer bilmiyorsan, bilmiyorum, de. Sana sorulursa cevap ver ve konuş, yoksa sükût et.”
“Münâfığın özelliklerinden ikisi, övülmeyi sevmek, zemmedilmekten, yerilmekten hoşlanmamaktır.”
Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma şöyle vahyetti: “Ey Dâvûd! Biliyor musun, kullarımdan kimin günâhını bağışlamayı severim?” diye buyurdu. Dâvûd aleyhisselâm; “Onlar kimdir, yâ Rabbî?” dedi. Allahü teâlâ; “Günahlarını hatırladığı zaman, içi titreyenlerdir” buyurdu.
“İnsanın dîni için en faydalı ahlâk, dünyâya rağbet etmemesi, en kötüsü de, hevâya, arzu ve isteklere uymasıdır. Hevâya uymanın bir kısmı; malı, makâmı ve herkes yanında medhedilmeyi sevmektir. Malı ve rütbeyi seven kimse, harâmlara düşer. Harâmları yapan, Allahü teâlâyı gazablandırır. Allahü teâlâyı gazablandıran kimse, helâk olur.”
“Şu üç şey zulümdür: Kendisinden yukarıdakilere karşı gelip, emirlerini yerine getirmemek. Kendinden aşağıdakilere güç ve kuvvet kullanarak haksızlık yapmak. Zâlimlere yardım etmek.”
“Münâfığın alâmeti üçtür: Yalnız olduğu zaman tembeldir. Yanında birisi olduğu zaman, çalışkandır. Bütün işlerinde övülmeyi çok sever.”
HASETÇİNİN ALAMETLERİ....
“Hasetçinin yâni başkalarını çekememenin alâmeti de üçtür. Hased ettiği kimse, yanında yoksa, gıybetini eder. Yanında bulunduğu zaman dalkavukluk yapar. Onun başına bir belâ geldiği zaman sevinir.”
“Tembelin alâmeti üçtür: Gevşektir. İhmâlkârdır. Vakitlerini zâyi eder. Hattâ günaha bile girer.”
Veli Dede, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Bir kitapta okudum: İstişâre etmeyen pişman olur. Kendisini başkalarına muhtaç görmeyen, kendi bildiği gibi hareket eder.”
Ukayl el-Münbecî
Ukayl el-Münbecî hazretleri, Şam’ın büyük velîlerindendir. On ikinci asırda yaşadı. Suriye’de, Münbec denilen yerde medfûndur. Çok kerametleri görülmüştür.
Ukayl el-Münbecî, bir gün sefer hazırlığını yapıp evinden çıktığında, kendisini uğurlamak için bekleyen büyük bir topluluğu ve talebelerini gördü ve; “Bak senin için ayakta bekliyorlar” diye içinden geçirdi. Sonra da ağlamaya başlayıp şu meâldeki şiiri söyledi:
“Sizi sevmekte ben haddimi aştım. İnandım ki, sizin sebebinizle ben merhamet olunurum. Büyükleri seven, seven kerîm olmasa bile, onları sevmek sebebi ile ikrâma kavuşur.”
Bu mübarek zatın hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Bir kimse kendisi için üstünlük iddiâ eder veya söz söylemekte ileri giderse, o mârifet sâhibi olamaz ve Allahü teâlâyı tanıyamaz.”
Sık sık Allahü teâlâdan korkmanın ehemmiyetini bildirirdi. Bu sebeple;
“Allahü teâlâdan korkmak, her işin başıdır. Fakat bu herkeste başkadır” buyurdu.
“Yol ikidir: Ciddiyet, sıkıntıya tahammül. Bir de haddi aşmamak ve beklemektir.”
“İddiâcı, her şeyde kendini ileri sürer ve gösterir. Böyle kişilerden sakınmak lâzımdır.”
“Nefsinin arzu ve istekleriyle mücâdele eden kimse, Allahü teâlâya karşı irfân sâhibi olur. Kalben, halktan kurtulursan, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş, bir olduğunu yakîn olarak anlamış olursun.”
Ukayl hazretleri, bir gün Münbec’de bir dağ kenarındaydı. Yanında da sâlih, temiz kimselerden müteşekkil bir topluluk vardı. Bunlardan biri, “Sâdık bir kul olmanın alâmeti nedir?” diye sordu. Ukayl el-Münbecî de; “Sâdık bir kul, bu dağa hareket et dese, hareket eder” buyurdu. O esnâda dağ sallanmaya başladı.
ZAMANININ EN ÜSTÜNÜ
Yine oradakilerden biri; “Tasarruf sâhibi olmanın alâmeti nedir?” diye sorunca; “Karadaki hayvanlar, denizdeki balıklar toplansınlar dese, derhal toplanırlar” buyurdu. Daha sözünü bitirmeden dağdan hayvanlar inmeye başladı. Balıkçılar da, Fırat’ın çeşit çeşit balıkla dolduğunu haber verdiler. Onlardan biri tekrar; “Zamânın en üstünü olmanın alâmeti nedir?” diye sordu. Ukayl hazretleri buna da; “Ayağını şu kayaya vursa, pınarlar fışkırır” der demez, oradaki kayadan sular fışkırdı ve sonra tekrar eski hâline döndü.
Ukayl el-Münbecî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsanların iyi taraflarını görmeli, günahlarını araştırmamalıdır.”
Tokatlı İshak Zencânî
İshak Zencânî hazretleri, Tokatlı âlim ve velîlerindendir. On yedinci asırda yaşamıştır. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han ve İkinci Süleymân Han devrini görmüştür.
İshak Zencânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Üç türlü (Şehîd) vardır: 1- Cünüb, hâiz olmayan, âkıl ve bâlig bir Müslümân, zulüm ile, haksız olarak, vurucu veyâ kesici vâsıtalarla öldürülünce ve harbde din düşmanları ile, Allah için cihâd ederken, düşman tarafından, sulhta âsîler, yol kesiciler, şehir eşkıyâları, gece hırsız tarafından, herhangi bir vâsıta ile öldürülünce, hemen ölürlerse veyâ Müslümânların ve ehl-i zimmetin cânlarını, mallarını korumak için olan çarpışma yerinde bulunan ölü üzerinde yara, kan akması gibi öldürülme alâmetleri görülürse veyâ şehirde öldürülmüş bulunup, kâtili bilinir ve kısâs yapılması lâzım gelirse, bunlara (Dünyâ ve âhıret şehîdi) ve (Tâm şehîd) denir.
2- Allah rızâsı için cihâd yapmaya niyyet etmeyip, dünyâ kazancı için harb eden, yalnız (Dünyâ şehîdi) olur.
3- Allah için olan cihâdın hâzırlığı talîmlerinde ölürse, zulüm ile öldürülünce veyâ cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsız savaşında yaralanınca, hemen ölmez, bir namâz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veyâ başka yere götürülüp orada ölürse veyâ cünüb, hâiz iseler, yalnız (Âhiret şehîdi) olurlar.
KİMLER ÂHİRET ŞEHÎDİ OLUR?
Boğularak, yanarak, garîb, kimsesiz olarak, duvâr ve enkâz altında kalarak ölenler ve ishâlden, tâûndan [sârî hastalıklardan], lohusalıkta, sara hastalığında, Cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve âşık olup, aşkını, iffetini, nâmûsunu saklarken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızâsı için müezzinlik yaparken, İslâmiyyete uygun ticâret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibâdet yapmaları için çalışırken vefât edenler, her gün yirmibeş kerre (Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba’d-el-mevt) okuyanlar, Duhâ yanî kuşluk namâzı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, ölüm hastalığında, kırk kerre (Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn) okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, gıdâ maddeleri getirip ucuza satanlar, her sabâh veyâ akşam devâmlı olarak üç kerre (E’ûzü billâhissemî’il’alîmi mineş-şeytânirracîm) ile (Haşr) sûresinin sonunu [Hüvallahüllezî...yi] okuyanlar (Âhiret şehîdi) olurlar...
Muhammed Taflâtî
Taflâtî hazretleri, Hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Fas taraflarında doğdu. 1777 (H.1191) senesinde Kudüs’te vefât etti.
Muhammed Taflâtî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bir kimsenin ölümünde hayır yok ise, hayâtında da hayır yoktur. Allahü teâlâya kavuşturduğu için, mevt (ölüm) sevilir. Sevdiğim adamın kalmasını da severim. Ölmesini de severim. Dost dosta kavuşmak istemez mi? Azrâîl “aleyhisselâm”, İbrâhîm aleyhisselâmdan rûhunu almak için izin isteyince, (Dost, dostun cânını alır mı?) dedi. Allahü teâlâ, Azrâîl “aleyhisselâm” ile haber gönderip, (Dost dosta kavuşmakdan kaçınır mı?) buyurunca, (Yâ Rabbî! Rûhumu hemen al!) diye duâ etti...
Allahü teâlânın emirlerine uyan bir mü’mine, ölümden dahâ sevinçli bir şey olmaz. Allahü teâlâya kavuşmayı seven mü’min, mevti ister. Mevt, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Kavuşmak şevki, büyük ve yüksek derecedir. Bu dereceye yükselen mü’min, mevtin gecikmesini istemez. Rabbine iştiyâkından dolayı, Ona kavuşmayı, Onu görmeyi sever. Cenneti seven ve ona hâzırlanan insan mevti sever. Çünkü, mevt olmayınca, Cennete girilmez.
Bir kimsenin îmân ile öleceği son nefeste belli olur. Bir insan, bu devlete kavuşunca, Allahü teâlânın ihsânları başlar. Bu ânda, elbette sevinir. Saâdet sâhibi o kimsedir ki, Azrâîl “aleyhisselâm” gelip, (Korkma, Erhamürrâhimîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük devlete erişiyorsun!) der. Böyle kimseye, bundan dahâ şerefli bir gün yoktur. Bu dünyâ, bir konaktır. O cihâna bakınca zindândır. Bu geçici varlık, bir görünüştür. Gölge gibi, yavaş yavaş çekilmekte, geçip gitmektedir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar). Dünyâ hayâtı, rüyâ gibidir. Mevt uyandırıp, rüyâ bitecek, hakîkî hayât başlayacaktır. Müslümânın ölümü, hayâttır. Hem de, sonsuz hayât!
CAN VERMEK ACISI!..
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh”, Azrâîl aleyhisselâmı görünce; (Çabuk gel, cânım çabuk gel. Beni Rabbime çabuk kavuştur!) demiştir.
Cân vermek acısı, dünyâ acılarının hepsinden dahâ acıdır. Fakat, âhiret azâblarının hepsinden dahâ hafîftir. Mü’min, rûhunu teslîm edeceği vakit, rahmet meleklerini, Cennet hûrilerini görüp, onların zevki ile, cân verme acısını duymaz. Rûhu, tereyağından kıl çeker gibi, kolay çıkar. Ni’metlere kavuşur...
Ebü’l Hüseyin Şirvânî
Ebü’l Hüseyin Şirvânî hazretleri, Azerbaycan velîlerdendir. Şirvan’da doğdu. Onuncu asrın ortalarında vefât etti. İlim öğrenmek için çok yerleri dolaştı. Mısır’da yerleşti. Sonra Mekke-i mükerremeye gitti. Vefâtına kadar orada ikâmet etti. Ömrünün sonlarına doğru felç oldu. Eli ayağı tutmaz, ayağa kalkamazdı. Fakat, müezzinin namaz için ikâmet okumaya başladığı andan, namazını bitirdiği âna kadar olan zamanda ve sohbet esnâsında çok sağlam olur, hiçbir şeyi kalmazdı. Bu zamanlar hâricinde, yine felçli hâle dönerdi. Mekke-i mükerreme’de vefât etti. Vefât ettiğinde 124 yaşlarındaydı...
Kendisine; “Tasavvuf nedir?” diye sordular. “Hakîkî din âlimlerinden birine bağlanıp, ona teslim olmak. Onun feyz ve bereketlerinden istifâde etmek. Kimseye karışmayıp, kendi hâlinde insanlardan ayrı yaşamaktır” buyurdu.
Bir gün de buyurdu ki: “Sıddîkların, yükseldikçe istedikleri bir şey vardır ki, o da riyâset muhabbetidir. (Şefâat makâmı)” Saîd-i Fergânî buyurdu ki: “Buradaki “riyâset muhabbeti” insanların başına geçmek arzusu değildir. Zâten, evliyâlık yolunda bulunmanın ilk şartı, bunu terk etmektir. Nerede kaldı ki, en sonda hâsıl olan şey “riyâset muhabbeti” olsun. Bu ifâdeden murâd; Allahü teâlânın indinde, evliyâyı sevenler için şefâat makâmı taleb etmektir.”
Ebü’l-Hüseyin eş-Şirvânî buyurdu ki:
“İzzet ve şerefi, Allahü teâlânın dînine uygun olmayan hâllerde arayan kimseyi, Allahü teâlâ, hor-hakîr ve zelîl eder.”
“Fakirler dünyâ ve âhirette her bakımdan rahattırlar.”
“Tasavvuf yolunda bulunmak; gönül, kalb hâlidir. Dil ile bâzı şeyleri söylemek kâfi değildir.”
“Bâzı kimseler vardır ki velîdirler. Büyük zâtlar bu kimselere bakınca, tasavvuftaki makamlarını görürler. O kimsenin ise, bunların hiçbirinden haberi olmaz.”
AN, BU ANDIR!..
“Velî, içinde bulunduğu ânı değerlendirmek için çırpınır. Diğer vakitleri kıymetlendirmek için çalışsa, içinde bulunduğu vakti harcamış olur. İleriki vakte kavuşacağı da, zâten belli değildir. Bunun için gerçek velî, her an, içinde bulunduğu ânı değerlendirir. Böylece bütün ömrü kıymetli olur.”
Ebü’l-Hüseyin eş-Şirvânî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Dîne uymakta gevşek davrananlarla berâber olmaktan, son derece sakınmalıdır. Onlar, insanın felâketine sebep olurlar.”
Muhlis Baba
Muhlis Baba, Osmanlı Devletinin kuruluş devri velîlerindendir. Aslen Karamanlıdır. Osman Gâzi ile berâber birçok gazâlara katılmıştır. Kabri Bilecik’te, Şeyh Edebâli türbesindedir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerîmde, Mutaffifîn sûresi, birinci âyetinde meâlen, (Verirken noksân, alırken fazla ölçenlere acı azâblar yapacağım) buyuruldu. Büyüklerimiz, her aldıklarını biraz noksân, verdiklerini de, biraz fazla ölçerdi. Bu az fark, Cehennem ile aramızda perdedir derlerdi. Bunu, tam doğru ölçememek korkusundan yaparlardı. Yedi kat yer ve yedi kat gökler genişliğinde olan Cenneti, birkaç kuruşa satanlar ne kadar ahmaktır ve birkaç arpa tânesi için, Cehennem azâbı ile müjdelenenler ne kadar ahmaktır, buyururlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her ne satın alsaydı, parasını biraz fazla verirdi. Fudayl bin İyâd “rahmetullahi teâlâ aleyh”, oğlunu, bir şey satın alıp, vereceği altının kirlerini temizlerken görünce, (Ey oğlum! Bu yaptığın iş, sana iki nâfile hacdan ve iki umreden dahâ fâidelidir) buyurdu. Büyüklerimiz buyuruyor ki: Fâsıkların en kötüsü, alırken çok, satarken az ölçenlerdir. Manifaturacılardan, kumaşı alırken gevşek, satarken gergin tutup ölçenler de böyledir. Kemiğini, âdetten fazla koyan kasaplar da böyledir. Hubûbât içine toz toprak karıştırıp satan köylüler de böyledir. Malın iyisi ile kötüsünü karıştırıp, hepsini iyi diye satan pazarcılar da böyledir. Bunların hepsini yapmak harâmdır. Vel-hâsıl, alışverişte herkese karşı doğru hareket etmek vâcibdir. Hattâ, kendine söylenmesini istemediği sözü başkalarına söylememelidir. Böyle harâmlardan kurtulmak için de, kendini, din kardeşinden üstün görmemek lâzımdır. Bunu da, herkesin yapması güçtür. Bunun için Allahü teâlâ, (Hepiniz Cehennemden geçeceksiniz!) buyuruyor. Ammâ, herkes Allahü teâlâdan korkusuna göre, oradan çabuk veyâ geç kurtulacakdır...
MALI METHETMEK...
Satılan malı, olduğundan aşırı methetmemelidir. Çünkü, hem yalan söylemiş, hem aldatmış, hem de zulmetmiş olur. Hattâ, doğru olarak da, müşterînin bildiği şeyi söylememelidir. Çünkü, bu da faydasız söz olur. Kıyâmet günü her sözden suâl olunacaktır. Beyhûde söyleyenler, hiç özür bulamayacakdır...
Yemîn ile satmaya gelince, yalan yere yemîn etmek harâmdır. Yani büyük günâhtır. Doğru yemîn ederse, az bir şey için Allahü teâlânın ismini söylemek saygısızlık olur...
Şeyh Hâlid Cezerî
Şeyh Hâlid hazretleri, Cizre’de doğdu. 1839 (H.1255) senesinde vefât etti. Türbesi Şirnas’ın Basret köyünün karşısındaki kabristandadır. İlim tahsiline Cizre’de başladı. Sonra, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin sohbetinde kemâle erdi. İnsanları irşad için icâzet aldı. Memleketine zâhir ve bâtın ilminde yetişmiş kıymetli bir âlim olarak döndü. Bir müddet Cizre’de insanlara dîni öğretmekle, vaaz ve nasihatle meşgul oldu.
Hâlid Cezerî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Büyü yapılmış olan kimse, (Mevâhib-i ledünniyye) tercemesi ikinci cildi, yüzseksenyedinci [187] sayfadaki âyet-i kerîmeleri ve duâları ve Arabî (Teshîl-ül-menâfi’) sonundaki (Âyât-i hırz)ı sabâh ve ikindi namâzlarından sonra, yedi gün birer kerre okur ve boynuna asarsa, şifâ bulur. Bir miktâr suya, (Âyet-el-kürsî) ve (İhlâs) ve (Mu’avvizeteyn) okumalı. Büyülenmiş kimse bundan üç yudum içmeli, kalan ile gusül abdesti almalıdır. Şifâ bulur.
(Mekâtîb-i şerîfe)nin doksanaltıncı mektûbunda diyor ki, (Hâcetlere kavuşmak için, iki rek’at nemâz kılıp, sevâbını “Silsile-i aliyye”nin rûhlarına hediyye etmeli, bunların hürmeti için diyerek duâ etmelidir).
Mevlânâ Muhammed Osmân Sâhib “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fevâid-i Osmâniyye) kitâbının yüzüçüncü sayfası sonunda buyuruyor ki:
(Sihir ve cadı, yani büyü âfetlerinden kurtulmak için, üç kerre Salevât-ı şerîfe okumalı, sonra yedi Fâtiha, yedi Âyet-el-kürsî, yedi Kâfirûn sûresi, yedi İhlâs-ı şerîf, yedi Felak ve yedi Nâs sûreleri okuyup kendi üzerine veyâ hasta üzerine üflemelidir. Bunları tekrâr okuyup, büyülenmiş olanın odasına, yatağına, evin her yerine, bağçesine üflemelidir. İnşâallahü teâlâ, büyüden halâs olur. Bütün hastalıklar için de iyidir.
VESÎLE EDEREK...
Tarlaya bereket gelmesi için, mahsûlün uşrunu vermeli, sonra Eshâb-ı Kehf’in (Yemlîhâ, Mekselînâ, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefeştatayyûş) isimleri dört kâğıda yazılıp, ayrı ayrı sarılıp, tarlanın ayak basmayan dört köşesine gömülmelidir.
Sabâh ve yatsı namâzlarından sonra büyük âlimlerin [Silsile-i aliyyenin] ismlerini, sonra Fâtiha-i şerîfeyi okuyarak rûhlarına gönderip, onları vesîle ederek yapılan duânın kabûl olduğu tecribe edilmişdir.)
Ehl-i Bedrin ismleri ile tevessül, şifâ ve bereket verdiği, Kabânî’nin (Esmâ-i Ehl-i Bedr) kitâbında yazılıdır.
.
Şâh Muhammed Çelebi
Şâh Muhammed Çelebi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin neslindendir. Zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Kânûnî Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesine; “Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi’nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz” dedi ve Şâh Muhammed Çelebi’ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur’ân-ı kerîmin hakîkatlerini anlatmaya çalıştı. 1570 (H.978) senesinde İstanbul’da vefât etti. Âbid Çelebi Mescidi bahçesinde defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, hayy, alîm, kadîr ve mütekellim olarak ve sonsuz zamânlarda, hep hâzır ve nâzırdır. Hayât, ilim, kudret ve kelâm sıfatları zamânsız ve mekânsız olduğu gibi, hâzır ve nâzır olması da, zamân ile ve mekân ile değildir. Allahü teâlânın sıfatlarının hepsi böyledir. Böylece, hiçbir şey, Onun gibi değildir. Allahü teâlânın sıfatları, hep vardır. Önleri ve sonları, yokluk değildir. Meselâ, hâzırdır ve bu hâzır olmaktan önce, gâib değil idi. Bundan sonra, bir hayâtsızlık, yani ölüm, câhillik olmayacağı gibi, gâib olmak da, olmaz. Çünkü sıfatları da, kendi gibi ezelî ve ebedîdir. Yani, hep vardır. Hiçbir kimsenin sıfatları, Onun sıfatlarına benzemez.
Melekler ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve evliyânın rûhları ve sâlih mü’minlerin rûhları, her kim nerede ve ne zamânda ve her ne hâlde çağırırsa, orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselâmın, sıkıntıda olanların imdâdına yetişmesi böyledir. Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinin her birine, hele ölüm zamânında, imdâda yetişmesi de böyledir. Azrâil aleyhisselâm, rûh [cân] almak için her ânda, her yere gelmesi de, böyledir.
“HÂZIR OLMAK” NE DEMEK?
Her Mürşid-i kâmilin, talebesine yetişmesi de böyledir ki, bunlar zamânlı ve mekânlıdır. Ezelî ve ebedî olarak değildir. Devâmlı da değildir. Hâzır olmalarından önce, yok idiler. Bir zamân sonra da, oradan tekrâr yok olurlar. Allahü teâlânın hâzır olması ile, rûhların hâzır olması arasında çok fark vardır. Allahü teâlânın hâzır olması gibi, kimse hâzır değildir. Allahü teâlânın sıfatlarının hepsi de böyledir. Ne bir melek, ne bir nebî ve ne de resûl ve velî ve sâlih, cenâb-ı Hakkın hiçbir sıfatına ortak değildir...
Seyyid Hasan Berzencî
Seyyid Hasan Berzencî hazretleri, Kuzey Irak’ta yetişen evliyâdandır. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. 1677 (H.1088) târihinde Nûdî köyünde doğdu. 1743 (H.1156) târihinde Gelezer’de vefât etti.
Seyyid Hasan hazretleri çok cesur ve gayretliydi. Vefatından kısa bir zaman önce, Acem Şâhı, ordusuyla Musul’a yönelmişti. Nâdir Şâh burada nüfûz sâhibi vilâyetin önde gelenlerini öğrenmek istedi. Kendisine Seyyid Hasan hazretlerini söylediler. Şah bunun üzerine ona mektup yazdı. Şâhın mektubu özetle şöyleydi:
“Fazîletli Seyyid Hasan hazretlerine... Maksâdım dedeniz Câfer-i Sâdık’ın yolunu yaymaktır. Ecdâdınızı seviyorum. Bize katılmanız en lüzumlu bir iş olur. Mektubum size ulaşır ulaşmaz bize geliniz. Sizi görmekle bereketlenmiş oluruz. Aksi halde öfke ve gadâbımı çekmiş olursunuz. Vesselâm...”
Bu mektuba Seyyid Hasan şu cevâbı yazdı:
“Mektûbunuzu aldım. Ecdâdımı (dedelerimi) sevdiğinizi söylüyorsunuz. Bu sevginizle berâber, Eshâb-ı kirâmdan bâzısına düşmanlık edip etmediğinizi bilmiyorum. Şâyet Eshâb-ı kirâmdan bâzısına düşmanlık ediyorsanız, ecdâdıma olan sevginiz kıyâmet günü size fayda vermeyecek, belki azâba ve hesâba çekilmenize sebeb olacaktır. Hedefinizin İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın rahmetullahi aleyh mezhebini yaymak olduğuna dâir sözünüze gelince; o, Tâbiînin ve müctehidlerin en büyüklerinden olmakla berâber, talebeleri kalmadığı için, mezhebi tedvîn edilmemiş, derlenip toplanamamıştır. Tedvîn edildiğini bilseydik, onun neslinden geldiğimiz için, mezhebine tâbi olurduk... Oraya gelmemizi istiyorsunuz. Fakat gelecek durumda değilim. Ancak size bâzı tavsiyelerde bulunacağım. Bunlara uyarsanız kurtulur, rahat edersiniz:
“OSMANLI’YLA HARB ETME!”
“1) Osmanlı sultanları ile harb etme. Çünkü ehl-i keşf (kalb gözü açık olan evliyâ) onlarda başkalarında olmayan husûsiyetlerin bulunduğunu, kıyâmete yakın zamâna kadar (veya uzun zaman) yaşayacaklarını bildirdiler. 2) Musul’u tahrîb etmeyi, halkı ile harb etmeyi düşünüyorsun. Bunu yapma. Çünkü ordunun yok olmasına sebeb olur. Ecel gelmeden önce tövbe ve istiğfârda acele et. Çünkü bâzı akrabâların seni öldürmek istemektedir. Doğru yolda gidenlere selâm olsun...”
Acem Şâhı, Seyyid Hasan hazretlerinin nasîhatlerini dinlemeyince, onun buyurdukları aynen ortaya çıktı. Şah hezimete uğradı ve çok geçmeden de akrabâları tarafından öldürüldü...
Muhammed bin Yûsuf
Muhammed bin Yûsuf İsfehânî, Tebe-i tabiînin âlim ve râvilerindendir. Aslen İsfehânlıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. 188 (m. 804)’de otuz yaşlarında iken vefât etti. Ali bin Ezher anlatır:
Muhammed bin Yûsuf hazretleri bir ara Mesise’ye geldi. O sıralarda Ebû İshâk hazretleri vefât etmişti. Bizden O’nun kabrini sordu. Kabrinin başına gittik. Kur’ân-ı kerîm okuyup duâ ettikten sonra, Ebû İshâk el-Fezârî hazretlerinin kabrinin bitişiğindeki boş yeri göstererek “Burası bir Müslümana ne güzel kabir olur” buyurdu. Biz burasını kendisi için temenni ettiğini anladık. Mesise’ye geri döndük. Kısa bir müddet sonra hastalandı ve oniki-onüç gün sonra vefât etti. Biz de O’nun işâret ettiği Ebû İshâk hazretlerinin yanındaki boş yere defnettik...
Saîd bin Gaffar’a hitaben buyurdu ki: “Ey Saîd, en kıymetli vaktin olan şu ânını, en kıymetli şeyle değerlendir.” Dostlarına: “Bu zaman fazîleti arama zamanı değil, bilakis kurtuluşu arama zamanıdır” buyurdular.
Kardeşi Zürâre’ye yazdığı mektupta; “Ey kardeşim! İşittim ki, ticârete başlamışsın. Bilmiş ol ki, senden önceki bütün tüccârlar ölmüşlerdir. Vesselâm” buyurup, altına şöyle not düştüler: “Ey kardeşim Zürâre! Allahü teâlâdan kork ve ona itaat et! O’nun azâbını unutma! O’nun azâbına kimse karşı koyamaz. Şartlarına sahip olunca hacca git! Zîrâ hadîs-i şerîfte Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, (Her kim ki, helâlden kazandığı mal ile Allahü teâlânın rızâsı için hac etse, anasından doğduğu gün gibi günahsız olur) buyurdu.”
Bir sohbetlerinde; “Şu gördüğünüz arazilerin hepsini iki kuruş karşılığında bana verseler hiç sevinmem. Zîrâ bu dünyâdaki bütün mal ve mülk geçicidir. Yok olmaya mahkûmdur. Biz öleceğiz, malımız ve mülkümüz dünyâda kalacaktır” buyurdular.
“EY, ZEVK VE SEFA SÜRENLER!..”
Mekke yolunda, Abdurrahmân bin Ömer’in elinden tutup buyurdular ki: “Ey Abdurrahmân! Sen zevk ve keyfiyle uğraşanların kapıları önünden geçtiğinde onlara ‘O yüksek köşkleri ve kaleleri yaptıranlar hani, bu muhteşem köşk ve muazzam kalelerde sizden önce zevk ve sefâ sürenler, bütün dünyâ bizimdir diyenler nerede?’ diye sor. Muhakkak ki, onların hepsi ölüp gittiler. Sen, çok ibâdet edenlerin yanlarına varırsan onlara, ‘Ey âbidler! Ölüm vaktiniz gelip, âhirete göçtüğünüz zaman, istirahatin en güzeli sizin içindir’ dersin.”
Kîsûdirâz-ı Dehlevî
Kîsûdirâz-ı Dehlevî hazretleri, Hindistan’da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerindendir. İsmi, Muhammed bin Yûsuf’tur. Hazret-i Hasen evlâdından (torunlarından) olup “Şerîf”tir. Sekizinci asrın sonlarında vefât etti.
Bu mübarek zat, “Çerâğ-ı Delhî” olarak bilinen Nasîreddîn-i Mahmûd hazretlerinin halîfelerinin en önde gelenlerindendir. Bunun için hocası olan Nasîreddîn hazretleri; “Kîsûdirâz’ın kim ki müridi oldu.
Vallahi hılâf yoktur, aşk ve muhabbet buldu” demiştir.
Kîsûdirâz-ı Dehlevî hazretleri, hocası Çerâğ-ı Delhî’nin 757 (m. 1356) senesinde vefâtından sonra, Delhî’den Dekken’e gidip, orada yerleşti. Birçok talebe yetiştirdi. Talebelerinden Muhammed isminde birisi, hocası Kîsûdirâz’ın sözlerini toplayıp, “Cevâmi’ul-kelîm” isimli bir melfûzât (sözler) kitabı meydana getirdi. Kîsûdirâz Muhammed bin Yûsuf hazretlerinin buyurduğu kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:
“Münâzarada, söz Eshâb-ı Kirâm efendilerimizin üstünlükleri mevzûuna gelince hiç söz söyleyemem. Söz esnasında farkında olmadan kullanacağım uygunsuz bir kelime ile, o büyüklerden birini incitmekten korkarım. Onlar hakkında kalbimdeki i’tikâd şöyledir ki: İstisnasız Eshâb-ı Kirâmın hepsi, temiz, seçilmiş ve yüksek zâtlardır, içlerinden hiçbirisine dil uzatılmaz. En üstünleri Hulefâ-i Râşidîn’dir. Bunların da üstünlükleri halifelik sıralarına göre; Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’dir (radıyallahü anhüm).”
YAŞAMAK MI ÖLMEK Mİ?..
“Âlimler ihtilâf ettiler ki; ‘Müslümana ölüm mü daha iyidir, yoksa yaşamak mı?’ Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir ama, Resûlullah efendimizin devr-i saâdetlerinde bir Müslüman için yaşamak daha iyi idi. Ondan sonra ise ölüm iyidir.”
“Eğer iyi bir saatte, kalb, Allahü teâlâ ile olursa, işte o Cennetlik bir iştir. Severek bir güzele bakmak bir zaman/Üstündür ömür boyu bir pâdişâh olmaktan.”
“Bir Müslüman ne yaparsa yapsın; tövbe edip, bir daha o hatâlara bakmazsa, ilâhi rahmetten nasîbsiz kalmaz. Aksini düşünürsem utanırım. Böyle aksi bir düşünce Allahü teâlânın rahmetini küçümsemek olur.”
“Zenginlik, takvâ ve iyilik üzerinde yardımlaşmaya ne güzel bir vesiledir!”
Ebû Bekr es-Sûlî
Ebû Bekr es-Sûlî hazretleri, Basra âlimlerindendir. Aslen Bağdâdlıdır. Hadîs-i şerîf rivâyetinde de bulunan Es-Sûlî, Basra’da 335 (m. 947) yılında vefât etmiştir. Atâ’nın, Câbir’den (radıyallahü anh) şu hadîs-i şerîf rivâyetini nakletmektedir:
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) oğlu İbrâhîm vefât ettiğinde güneş tutuldu. Peygamber efendimiz de kalkıp altı rek’at namaz kıldı. Namazı bitince, güneş ortaya çıktı. Vefâtı için güneş tutuldu dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Ay ve Güneş, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren iki mahlûktur. Kimsenin ölmesi ve kalması ile tutulmazlar. Onları görünce Allahü teâlâyı hatırlayınız. Böyle bir tutulma gördüğünüz zaman, Güneş ve Ay ortaya çıkıncaya kadar namaz kılınız.”
Rivâyet ettiği diğer bir hadîs-i şerîflerinde ise Peygamber efendimiz: “Bir kimse Ramazan orucunu tutar ve ona ilâveten Şevval’den de altı gün oruç tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi olur” buyurdular.
BEREKETLENMEK İÇİN....
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyurdu ki: Medine’de, mescidde dikili bir odun vardı. Resûlullah hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Minber yapılınca, direğin yanına gitmedi. Odundan ağlama seslerini, bütün cemâat işittiler. Minberden inip, direğe sarıldı. Sesi kesildi. “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlayacaktı” buyurdu.
Resûlullah efendimiz, çok kerre süt teyzesi olan Hazreti Ümmü Süleym’in (radıyallahü anhâ) evine teşrîf eder ve orada istirahat ederlerdi... Bir gün, istirahat için uyudukları bir sırada, mübârek alınları terlemişti. Ümmü Süleym (radıyallahü anhâ), mübârek alınlarının terini silmeye başladıkları zaman uyandılar ve ona sordular: “Yâ Ümmü Süleym! Ne yapıyorsun?” Cevâbında: “Yâ Resûlallah, bereket için alnınızın terini mendille alıyorum, bunu saklayacağım.” Hazreti Ümmü Süleym (radıyallahü anhâ), Resûlullahın mübârek terini, böyle mendil ile toplar ve bunu bir şişe içinde saklardı.
Enes bin Mâlik buyurdu ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiğinde, Ensâr ile Muhacirini kardeş yaptı. Hazreti Ali’ye de, “Sen benim, ben de senin kardeşinim” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’i de aralarında kardeş yaptı...
İbn-ül-Hüzhib
İbn-ül-Hüzhib hazretleri, Ahmed İbni Hanbel’in “Müsned” kitabının râvilerindendir. 355 (m. 966)’de Bağdad’da doğdu. 444 (m. 1052)’de vefât etti. Bildirdiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
Allahü teâlâ, Ramazân-ı şerîfin her gününde, Cehenneme gitmesi gereken bir milyon kişiyi azâd eder. Ramazân-ı şerîfin son günü olunca, hepsinin toplamı kadarını mağfiret eder. Kadir gecesi olunca, Allahü teâlâ, Cebrâil’e, melekler topluluğu ile, yanlarında yeşil bir sancakla yeryüzüne inmelerini emreder. Sancağı Kâ’be-i muazzamanın üzerine dikerler. Cebrâil’in bin kanadı vardır. Bunlardan ikisini yalnız Kadir gecesi açar. Bunları açınca, doğudan batıya bütün dünyâyı kuşatır. Cebrâil, meleklere; bu gece, her ayakta durana, oturana, namaz kılana sabaha kadar selâm vermelerini, onlarla müsâfeha etmelerini, yaptıkları duâlara âmin demelerini buyurur. Fecir doğunca, Cebrâil; ey melekler topluluğu, haydi gidelim der. Melekler; “Ey Cebrâil! Allahü teâlâ, Muhammed’in Müslüman ümmetinin işleri hakkında ne hüküm eyledi?” diye sorarlar. O da; “Allahü teâlâ, bu gece onlara nazar eyledi ve bütün günahlarını affeyledi. Yalnız dört sınıfı affetmedi” der. Eshâb-ı Kirâm;
“Yâ Resûlallah bu dört sınıf kimlerdir?” diye sorduklarında;
“İçki içmeye devam edenler, babasına-annesine karşı gelenler, sıla-i Rahmi terk edenler ve mü’min olmaktan ümidini kesenlerdir” buyurup, şöyle devam etti: “Sonra Fıtır bayramı gecesi olur. Buna mükâfat gecesi ismi verilir. Bayram sabahı olunca, Allahü teâlâ, meleklere, Müslümanların bulundukları şehirlere inmelerini ve köşe başlarında durmalarını emreder. Sonra insanlar ve cinlerden başka bütün mahlûkatın duyabileceği bir sesle bir münâdî; “Ey Muhammed ümmeti! Çok ihsân eden ve büyük günahları bağışlayan Rabbimizin huzûruna çıkınız” diye seslenir.
RIZÂ VE MAĞFİRET...
Bayram namazı için Müslümanlar câmiye geldiklerinde, Allahü teâlâ; “Ey melekler, verilen işi tamamen yapan işçinin karşılığı nedir?” buyurur. Onlar da; “Ey Allahımız, ey Rabbimiz, onların karşılığı, mükâfatı, ücretlerini tam vermektir” derler. Allahü teâlâ da; “Ey meleklerim, ben ki Allahım, sizi şâhid tutuyorum. Şâhid olun ki, Ramazân-ı şerîfteki oruç ve namazlarına ücret olarak, kendi rızâmı ve mağfiretimi verdim” buyurur...
.
Seyyid Emir Burhân
Emir Burhân, Silsile-i aliyye büyüklerinden biri olan Seyyid Emîr Külâl (Gilâl) hazretlerinin büyük oğludur. On altıncı asırda yaşamıştır. Emîr Burhân’ın hocası, Behâeddîn Buhârî hazretleridir. Babası Seyyid Emîr Külâl onun hakkında; “Bu çocuk bizim burhânımız, delîlimizdir” buyurmuştur. Onun yetiştirilmesi için, talebesi Behâeddîn Buhârî hazretlerini vazifelendirmiştir. Seyyid Emîr Külâl hazretleri, Behâeddîn Buhârî hazretlerine şöyle buyurmuştur:
“Bir üstâd, çırağını yetiştirerek kemâl derecesine ulaştırsa, ister ki, kendi eserini çırağında görsün ve çalışmalarının neticesinde onun yetişmiş olduğuna şâhid olsun. Şâyet bir yanlışlık görürse, düzeltsin. İşte oğlum Burhân, şimdiye kadar tasavvufta eğitilmedi. Onun yetiştirilmesi işini üzerinize alın da, eserinizi görüp, itminân elde ettiğinize dâir bana güven gelsin.”
Behâeddîn Buhârî hocasının bu emri üzerine Emîr Burhân’ın bâtınına teveccüh edip, murâkabeye daldı. Fakat hocasının huzûrunda edebe riâyet ederek, tasarrufunu kesik kesik devâm ettirerek, arada bir durakladı. Seyyid Emîr Külâl hazretleri; “Ara vermeden tasarruf etmeye devâm et” buyurdu. Bunun üzerine aralıksız tasarrufa devâm etti. Emir Burhân, birdenbire değişip, tasavvuf hallerine daldı. Bundan sonra yolu açılıp, tasavvufta yükseldi.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Gerçekten din kardeşi olan kimsenin güzel ahlâka ve beğenilen hasletlere sâhib olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasîhat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkîr eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü teâlâya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhâlefet eder. Şeytanla mücâdele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tahammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musîbetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musîbete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Cemâate devâm eder. Emri altında bulunanlara nasîhat eder. Dâimâ âhireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyâmet gününde rüsvâ, rezil olmaktan korkar. Allahü teâlânın fazlından ve ihsânından ümit kesmez.”
Habib bin Ebî Sâbit
Habib bin Ebî Sâbit hazretleri, Tabiînin meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Kûfe’de doğup büyüdü. 119 (m. 737) târihinde vefât etti. Çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında biri öldürülmüştü ve kim tarafından öldürüldüğü bilinmiyordu. Bu durum Peygamberimize arz edildi. Resûlullah efendimiz Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra buyurdu ki:
“Ey insanlar! Aranızda biri öldürülüyor, fakat katili bilinmiyor. Şayet göktekiler ve yerdekiler, Müslüman birinin öldürülmesi üzerinde toplansalar, şüphesiz hepsi azâb olunur.”
“İnsanlar arasına katılıp onların ezalarına uğrayan ve bu ezalara sabreden bir mü’min, insanlar arasına girmeyen, onların eziyetleriyle karşılaşmayan ve bu konuda sabredecek bir meselesi bulunmayan kimseden efdaldir, üstündür.”
Hazreti Ali (radıyallahü anh), şöyle bildiriyor: “Resûlullah Bedir harbinde bana ve Hazreti Ebû Bekir’e buyurdu ki: Sizin ikinizden birinizin sağında Cebrâil aleyhisselâm, diğerinin solunda da Mikâil ve İsrafil aleyhisselâm olmak üzere büyük melekler hazır olup ordunun önünde bulunurlar.”
Resûlullah efendimize birisi gelip cihada gitmek için izin istedi. Ona: “Senin annen ve baban sağ mıdır?” diye sordu. O kişi “Evet, yâ Resûlallah!” deyince, “Onların yanında otur ve hizmet et!” buyurdu. Başka bir rivâyette de “Onların yanında kalıp hizmet ederek cihad sevâbına kavuş!” buyurdu.
“Bir kimse, Ramazan-ı şerîfin başından sonuna kadar cemâatle (teravih) namazı kılarsa, Kadir gecesinden nasîbini alır.”
“Bir Müslüman, Allahü teâlânın emrettiği şekilde abdestini tamamlar ve sonra beş vakit namazını kılarsa, onlar arasındaki günahlarına keffâret olur.”
TÖVBENİN KOKUSU!..
“Kıyâmet gününde tövbe, en güzel bir sûrette ve en güzel bir koku ile getirilir. Kokusunu ancak mü’min olanlar duyar. Kâfirler, ‘Yazıklar olsun bizlere! Müslümanlar bu güzel kokuyu duyuyorlar da, biz onu duyamıyoruz’ derler. Tövbe, kâfirlerle konuşur ve onlara; ‘Siz beni dünyâda kabûl etseydiniz, şimdi güzel kokuyu duyardınız’ der. Kâfir de; ‘Biz şimdi kabûl ediyoruz?’ der. O anda gökten bir melek şöyle nidâ eder: ‘Dünyâyı ve içinde bulunan altını, gümüşü ve diğer şeyleri getirseniz, sizden tövbe kabûl olunmaz.’ Tövbe ve melekler, onlardan uzaklaşır. Sonra Cehennemde vazîfeli melekler gelir. Kendisinde güzel koku olan kimseye dokunmazlar. Şayet kötü koku gelirse, onu Cehenneme atarlar.”
Seyyid Ahmed Sünnetî
Seyyid Ahmed Sünnetî, on beşinci yüzyılda Kastamonu’da yetişen evliyânın büyüklerinden olup, Halvetî tarîkatının Şâbân-ı Velî hazretlerinden önceki Pîri ve Şâbân-ı Velî Dergâhının da ilk bânisidir. 1459 yılında vefât ettiği tahmin edilen Seyyid Ahmed Sünnetî hazretlerinin kabri, Kastamonu’dadır.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kazâ, kaderin husûsî bir kısmıdır. Kader, anbara doldurulmuş buğday gibidir. Kazâ ise, onu ölçerek vermek gibidir. Ömer “radıyallahü anh”, Şâma geldi. Şehirde vebâ hastalığı olduğunu işitince, şehre girmedi. Allahü teâlânın kazâsından kaçıyor musun? dediklerinde, Allahü teâlânın kazâsından, kaderine kaçıyorum buyurdu ki, kader, kazâ şeklini almadıkça değişebilir. [Kader, maaş bordrosu gibidir. Kazâ ise, bu maaşın dağıtılmasıdır.] İbni Esîr dedi ki: Kazâ ve kader, birbirinden ayrılmaz, çünkü, kader temel gibi, kazâ da üstündeki binâ gibidir). Kader kelimesinde diyor ki: (Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kazâ, kaderde bulunan şeyleri, zamânı gelince yaratmasıdır)].
İmâm-ı Gazâlî, (İhyâ-ül’ulûm) kitâbında buyurdu ki: (Kazâ-i mu’allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duâsı kabûl olursa, o kazâ değişir). Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Kader, tedbîr ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur). Duânın belâyı defetmesi de, kazâ ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine [ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıdâ maddelerini yakıp harâret meydâna gelmesine] sebeb olduğu gibi, duâ da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebebdir. Bir hadîs-i şerîfte, (Kazâ-i mu’allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsân, iyilik arttırır) buyuruldu.
ECEL BİR AN GECİKMEZ
Allahü teâlânın takdîrinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazâdır. Bir kimseye takdîr edilen belâ, kazâ-i mu’allak ise, yani, o kimsenin duâ etmesi de, takdîr edilmiş ise, duâ eder, kabûl olunca, belâyı önler. (Ecel-i kazâ)yı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, (Ecel-i müsemmâ) değişmez. Ecel-i kazâ denilen, meselâ, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yâhut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdîr edilmesi gibidir. Vakit tamâm olunca, eceli bir ân gecikmez...
Ebû Nuaym el-Hâfız
Ebû Nuaym el-Hâfız, hadîs âlimlerindendir. 130 (m. 748) senesinde Kûfe’de doğup, 219 (m. 834) târihinde vefât etti. İmâm-ı Buhârî ve Müslim’in hocalarındandır. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Azrail (aleyhisselam) insan sûretine girerek Süleymân’a (aleyhisselam) uğradı ve orada bulunan bir adama dikkatle baktı. Adam da bunu fark etti. Azrail (aleyhisselam) gidince, adam Süleymân’a (aleyhisselam) kim olduğunu sordu. Azrail (aleyhisselam) olduğunu anlayınca;
-Bu, beni alacak gibi bakışla, bana, bakıverdi. Ben, bundan korkuyorum, dedi. Süleymân (aleyhisselam)
-Ne yapmamı istiyorsun? deyince, adam;
-Beni rüzgâr ile Hindistan’ın öteki kenarına attır, dedi. Süleymân (aleyhisselam) da dediğini yaptı. Bir müddet sonra Azrail (aleyhisselam) ile karşılaşınca, önceki bakışının sebebini kendisine sordu. Azrail (aleyhisselam);
-Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra adamın rûhunu kabza memur iken adamı burada gördüğüme şaşarak, ona baktım” dedi...
“Ramazan ayında yapılan ibâdetler, gelecek ramazana kadar, hac zamanında yapılan ibâdetler, gelecek hac zamanına kadar, cemâatle kılınan cuma namazı gelecek cumaya kadar, cemaatle kılınan vakit namazı da ondan sonraki vakit namazına kadar işlenen günahlara keffarettir. Ama büyük günah işlememek şartıyla!”
“Sizin bu dünyâda kullandığınız ateş, Cehennem ateşinin yetmişte biri kadardır. Cehennemin ateşi iki defa denize daldırılıp çıkartılmış olsa yine ondan istifâde edemezsiniz. Denize iki defa daldırılmış olmasına rağmen sıcaklığı o derece fazla olur ki, yine ondan faydalanılamaz.”
“ÂSİLER NİÇİN KORKMUYOR?”
“İçinizde Allahü teâlâya âsi olanlar, işledikleri o çirkin işlerin isli bir duman olup yüzlerine çökeceğinden, mahşer günü halkın önünde başlarına böyle bir hâl geleceğinden niçin korkmuyorlar?”
“Şüphesiz ki meyyit (ölü), kabrini ziyâret edeni tanır. Kabri başında durduğu müddetçe onunla ünsiyet (dostluk) eder.”
“Kim annesinin ve babasının veya ikisinden birinin kabrini ziyâret eder de, kabirleri başında Yâsîn sûresini okursa, Allahü teâlâ her harfi için, okuyan kimseyi yetmiş defa mağfiret, eder.”
“Dünyâda iken tanıdığı kimsenin kabrini ziyâret edeni, kabirde yatan tanır ve (selâmına) cevap verir.”
Pirebi Sultan
Pirebi Sultan, Konya velîlerinden olup, Nasreddîn Hoca’nın arkadaşı olduğu rivâyet edilmektedir. Kabri, Konya Sanat Enstitüsünün güneyinde kendi adıyla anılan câminin avlusundadır. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, bütün insanlara, îmân etmelerini emretti. İnsanlar arasından dilediklerine merhamet edip, bunların akla uyarak îmân etmelerini nasîb eyledi. Bu kullarının kalblerini îmân ile doldurdu. (Yûnus) sûresinin yirmibeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ kullarını, selâmet, saâdet yeri olan Cennetine davet ediyor. Dilediğini bu yola kavuşturur) buyuruldu. Akl-ı selîm sâhibi olan, bu mes’ûd insanlara (Sâbikûn) denir. Peygamberler, evliyâlar, mezheb imâmları ve bütün müctehidler böyledirler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Akıllarına uymayıp, Allahü teâlânın davetini kabûl etmeyenlerden, dilediklerini kendi taşkın, azgın hâllerinde bırakmakta, dilediklerini de, yine ihsân ederek, dilediği zamânda hidâyete kavuşdurmakta, kalblerini îmân ile doldurmaktadır. Kendi hâllerinde bıraktıklarından, gafletten uyanarak doğru yolu arayanları da, merhamet ederek hidâyete kavuşturacağını vadetmektedir...
İslâmiyyeti işitmeyen çok kimse vardır ki, akl-ı selîmleri olduğu için, bozulmuş, uydurulmuş dinlerin adamlarına aldanmamışlar, astronomide ve fen bilgilerinde ve bilhâssa tıp ilminde gördükleri nizâmlı hâdiselerin birbirlerine bağlantılarını düşünerek, hilkatin sırlarını, bu hesaplı düzenin hakîkatini anlamak istemişlerdir. Bunlar yine akl-ı selîmleri sâyesinde, İslâmiyyetin bildirdiği güzel ahlâkın birçoğunu bulup, Müslümân gibi yaşamış, kendilerine ve başkalarına faydalı olmuşlardır. Allahü teâlânın, (Ankebût) sûresinde vadettiği üzere, bunları îmân etmeye sebep olan rehberlere, kitaplara kavuşturacağı, (Rûh-ul-beyân) tefsîrinde, altıncı cüz son âyetinde yazılıdır...
“O’NUN GÜCÜ SONSUZDUR”
Böyle tâlihli mes’ud bir kimse anlar ki, her şeyi halk eden, yaratan, yok olmaktan, zarârlardan koruyan bir Allah vardır. Allah her şeyi görür, bilir, işitir. Her şeye gücü yeter. Gücü, kuvveti sonsuzdur. Her şeyi, eceli, zamânı gelince yok etmektedir. İnsanları tekrâr dirilteceğini, hesâba çekeceğini, îmân etmiş olanlara Cennette sonsuz ni’metler vereceğini, îmânı olmayanları, kâfirleri Cehennemde sonsuz yakacağını bildiriyor. Onun yapmak istediğini kimse durduramaz.
Abd bin Ahmed Hirevî
Abd bin Ahmed Hirevî hazretleri, hadîs, kelâm ve Mâlikî fıkıh âlimidir. Endülüs’te (İspanya) 355 (m. 966) yılında doğdu. 434 (m. 1043) yılında Mekke’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Cennet, Ramazan ayı için senenin başından sonuna kadar süslenir. Şehr-i Ramazanın ilk gecesi olduğunda Arş’ın altından bir rüzgâr esip, Cennetin ağaç ve yapraklarını sallar. Hûr-i ayn, bu hâli görüp,
‘Yâ Rabbi! Şu ayda sana ibâdetle meşgûl olan kullarından bize eş nasîb eyle. Bizimle onların ve onlarla bizim gözlerimizi aydın eyle’ derler. Allahü teâlâ Ramazan-ı şerîfte oruçlu olan her bir kuluna:
(Çadırlarında saklı hûrîler vardır) âyet-i kerîmesiyle övülüp anlatılan ve inciden çadırlar içinde saklı bulunan hûr-i ayndan bir zevceyi eş olarak verir. O hûr-i ayndan her birinin üzerinde yetmiş türlü hulle vardır. Hepsi de ayrı ayrı renktedir. Her biri, inci ile süslü yakuttan bir sedir üzerindedir. O sedirde kalın ipek kumaştan ve atlastan yetmiş yatak ve her yatakta da bir yastık vardır. Her birine hizmet edecek yetmiş bin, zevci için de ayrıca yetmiş bin hizmetçi vardır. Her hizmetçinin elinde, altın kâse içinde bir çeşit yemek vardır. Cennettekiler her birinden ayrı lezzet alırlar. Zevci için de o kadar vardır. Zevcinde, yakutla süslü altından iki bilezik vardır. İşte kavuşulacak bu inâyet ve ihsânlar, o kimsenin Ramazanda işlediği sevâblardan ayrı olarak, her günün orucu içindir...”
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, kıyâmet günü kulunu çağırır ve şöyle buyurur:
“BANA DUA ETTİN Mİ?”
‘Ben, bana duâ edin, duânızı kabûl edeyim dedim. Sen bana hiç duâ ettin mi?’ Kul:
‘Evet duâ ettim’ cevâbını verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ:
‘Bilmiyor musun, senin başına, istemediğin şeylerden şu şu işler gelmişti de, sen bana duâ etmiştin. Ben de senin o duânı kabûl edip, istediğini vermiştim’ buyurur. Kul:
‘Evet yâ Rabbî!” der. Tekrâr Allahü teâlâ:
‘Sen bana şu şu husûsta duâ etmiştin. Ben de o isteğini yerine getirmemiştim. Senin o duânı Cennete saklamıştım’ buyurur. Bunun üzerine kul:
‘Keşke dünyada hiçbir duâm kabûl olmasaydı’ der.”
Pîr Tevekkül
Pîr Tevekkül hazretleri, Sinop’ta yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. İlim tahsîli için Afganistan’da, Hirat’a gitti. Orada Şeyh Pîr Mîrim Halvetî hazretlerini tanıdı ve ona talebe oldu ve kısa zamanda ilim ve edeb öğrenip, hocasından icâzet, diploma aldı ve onun önde gelen talebelerinden oldu. Sonra hocalarıyla birlikte Anadolu’ya geldiler. Hocası onu insanlara hak yolun bilgilerini öğretmek üzere Sinop’a gönderdi. 1433 (H.837) senesinde Sinop’ta vefât etti.
Pîr Tevekkül hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İslâm dîni, Allahü teâlânın, Cebrâîl ismindeki melek vâsıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların, dünyâda ve âhırette rahat ve mes’ûd olmalarını sağlayan, üsûl ve kâidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyyetin içindedir. Eski dinlerin, görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslâmiyyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabûl edeceği esâslardan ve ahlâktan ibârettir. Yaratılışında kusûrsuz olanlar, onu reddetmez ve nefret etmez. İslâmiyyetin içinde hiçbir zarâr yoktur. İslâmiyyetin dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz... İslâmiyyet, insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını, kardeşçe yaşamalarını, memleketleri imâr, insanları terfîh etmeyi emreylemekte, Allahü teâlânın emirlerine saygı göstermeyi ve mahlûklara merhameti, toprağını, bayrağını sevmeyi, kanûnlara itâat etmeyi, vergilerini vaktinde ve dürüst olarak ödemeyi istemektedir. Her mahlûka karşı mesûliyyet taşımaktadır. Nefsin temizlenmesini temîn etmekte, kötü huyları, iyi huylardan ayırmaktadır. İyi huylu olmayı emredip, kötü huyları, şiddet ile ret ve yasak eder. Gayr-ı müslim vatandaşlarla, bid’at sâhibleri ile ve başka mezhebden olanlar ile iyi geçinmeyi, her cihetten iffeti ve hayâyı emreder...
HAK VE MESULİYETLER...
Fertlerin, evlâdın, âilenin ve milletlerin haklarını ve vazîfelerini öğretmekte, dirilere, geçmişlere, geleceklere, herkese karşı bir hak ve mesûliyyet gözetmektedir. Başka dinler, böyle değildir. Başka dinlerin hepsi bozulmuş, ilâhî hükümler yerine, insan kafasından çıkan fikirler, düşünceler yer almıştır. Bunun için, lâyetegayyer olamamış, ilerleyen, değişen hayât karşısında, şekiller ve ölü kelimeler hâlinde kalmışlardır...
Ebû Bekr es-Sayrafî
Ebû Bekr es-Sayrafî hazretleri, Şafiî mezhebindeki hadîs, fıkıh, usul-i hadîs, usul-i fıkıh âlimlerinden olup, 330 (m. 941) târihinde, Mısır’da vefât etti. Naklettiği Hadîs-i şeriflerden bazıları:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Yâ Resûlallah! Kıyâmet günü senin şefaatinle insanların en mes’ûdu kim olacak?” diye sordum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Yâ Ebâ Hüreyre, bunu bana senden başka kimse sormadı. Ancak sen sordun. Kıyâmet gününde halk içinde şefaatime en çok kavuşacak kimse, kalbinden hâlis olarak ‘La ilahe illallah’ diyendir.”
“En faziletli zikir, ‘La ilahe illallah’, en faziletli duâ ‘Elhamdülillah’tır.”
“Her kim; Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh olmadığına, yalnız Allahü teâlânın var olduğuna, O’nun şeriki olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun kulu ve Resûlü olduğuna, Îsâ aleyhisselâmın da Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğuna, Meryem(in rahmin)e bırakılan, kelimesi ve Allahü teâlâ tarafından (hayat verilen) bir rûh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna, şehâdet ederse, hangi amel üzere olursa olsun Allahü teâlâ onu Cennete kor.”
“Kim, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şehâdet ederse, Allahü teâlâ ona Cehennemi haram kılar.”
Resûlullah efendimiz; “Bakıyyât-ı sâlihâtı çok söyleyiniz” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm); “Bakıyyât-ı sâlihât nedir, yâ Resûlallah?” diye sordular. Resûlullah efendimiz; “Tekbîr, tehlîl, tesbih, elhamdülillah, lâ havle velâ kuvvete illâ billah’tır” buyurdu.
“Cennetin Reyyân isminde bir kapısı vardır. Buradan ancak oruç tutanlar girecektir.”
“Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazîfe bilir ve orucun sevâbını Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur.”
KIYMETLİ BEŞ GECE
“Kim şu beş geceyi ihyâ ederse, Cennet ona vâcibdir. (Bu beş gece): Tevriye, Arefe, Kurban Bayramı, Ramazân-ı şerîf Bayramı ve Şa’bân’ın onbeşinci geceleridir.”
“Kim kardeşinin ihtiyâcını görmek için yürürse, onun için on sene i’tikâftan daha hayırlıdır. Kim bir gün Allahü teâlânın rızâsı için i’tikâf ederse; Allahü teâlâ, onunla Cehennem ateşi arasında üç hendek kor. Her bir hendek iki ufuk arasından daha geniştir.”
“Kim benim kabrimi ziyâret ederse, ona şefaatim vâcib olur.”
.
Şeyh Ulemâ
Şeyh Ulemâ, Selçuklular devrinde yaşamış olup hayâtı hakkında geniş bilgi yoktur. Konya’nın Işkalaman Mahallesindeki târihî mezarlıkta bulunan türbesinin kitâbesinde “Şeyh-Fakîh” gibi üstün vasıflarla anlatılmaktadır. Şeyh Ulemâ hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Zikrederek, kalblerinin yükünü hafîfletenlerin yolunda olunuz!) buyuruldu. Bunun için, [Allaha, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, kalbin mahlûklara olan bağlantılarını kesmek, onu dünyâ zevklerine düşkün olmaktan kurtarmak lâzımdır. Kalbi kurtarmak için de, zikirden dahâ faydalı bir ilaç yoktur, demişlerdir.]
Tasavvuf ehlinde meşhûr olan simâ ve raks iki nevidir: Birincisi, kalbin ve nefsin fânî olmasından sonra, cemâl veyâ celâl sıfatlarının tecellîsinde hâsıl olur ki, bunda aklın ve nefsin müdâhalesi yoktur. İkincisi, bazı câhil ve gâfil tarîkatçıların, noksan akıllarına ve azgın nefislerine uyarak, bağırmaları ve zıplamalarıdır. (Biz, bunları yapmayız) buyurdu.
Ra’d sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Biliniz ki kalbler, ancak Allahı zikretmekle itmînâna kavuşur) buyuruldu. İtmînân, sükûn, râhat demektir. Harf-i cerli olan zikir kelimesinin fiilden evvel söylenmesi, hasrı ifâde eder. Yani, itmînâna ancak, yalnız zikir ile kavuşulur denildi. Zikir, hâtırlamak demektir. Allahü teâlâyı hâtırlamak, Onun ismini söylemekle veyâ çok sevdiği bir velîsini görmekle olur. Çünkü, hadîs-i şerîfte, (Onlar görüldüğü vakit, Allah hâtırlanır) buyuruldu. İsmini işitirken, söylerken, başka şey düşünülebilir. Onu hâtırlamak şüpheli olur. Onu devâmlı hâtırlamak için, her gün binlerce söylemek lâzım olur. Evliyâyı severek, inanarak görünce, muhakkak hâtırlanacağı müjdelendi.
KALB İLE GÖRMEK!..
Görmek göz ile olduğu gibi, velînin şeklini, sûretini, kalbine, hayâline getirmekle de, görmüş gibi olup, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebep olur. Böyle, kalb ile görmeye (Râbıta) denir ki, kalbi, Allahü teâlâdan başka şeyleri sevmekten, onları düşünmekten kurtaran vâsıtadır. Yukarıdaki âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerîfte bildirilen temiz kalbe, ihlâsa kavuşturan yoldur. Evet, İslâmiyyete yapışmak, yani emirleri yapmak ve harâmlardan sakınmak, insanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşturur ise de, bunları ihlâs ile yapmak şarttır. Hem İslâmiyyete uymalı, hem de, ihlâs elde etmelidir.
Ârif Hikmet Bey
Ârif Hikmet Bey, Yüzbeşinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1201 (m. 1786) senesinde İstanbul’da doğdu. 1275 (m. 1858) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Bu mübarek zat, buyurdu ki:
“Ramazan orucu, bir seneden diğer seneye kadar, şeytanın insan vücûduna giriş yollarını kapatmak için emrolunmuştur. Eğer oruçlu, orucu kusursuz olarak eda ederse, şeytan ona vesvese ve diğer hilelerle zarar veremez.”
“Kulun haccının kabûlü ve üzerine rızâ hil’ati konmasının alâmeti, hacdan Muhammed aleyhisselâmın ahlâkı ile dönmesi, hemen hiç günâha yaklaşmaması, kendini Allahü teâlânın hiçbir mahlûkundan yüksek görmemesi ve ölünceye kadar, dünyâ işlerinden hiçbirisine dalmaması, zahmet etmemesidir. Haccının kabûl olmadığının alâmeti ise, hacdan dönüşte evvelki hâli üzere bulunmasıdır.”
“Mescidler, Allahü teâlânın huzûr meclisleridir. Allahü teâlânın huzûrunda cemâatten önce gidip oturmak, hiçbir suç ve günah işlemeyen, günahtan uzak veya yaptıklarına pişman olarak kesin tövbe etmiş, velâyet mertebesine kavuşmuş, amellerini gizli tutan, Hak teâlâ tövbelerini kabûl etmiş olan bâtınî keşif sahibi gibi, ancak Allahü teâlâya yakın olanların işidir.”
“Bir şey yapmak istiyorsan, sana yakışanı yap. İnsanlar, bir şey vermediğin için seni cimrilikle itham etmesinler, bu yüzden sana karşı çıkmalarına meydan verme. Çünkü velî olmanın şartlarından biri de şudur Bu gibileri, yanlarında bin dinar olsa da bunu bir fakire verseler, verdikleri paranın onların nazarındaki kıymeti, toprak üzerinde bulunan bir çakıl taşından daha kıymetsizdir.”
“Ramazan orucu tam bir aydır. Ya yirmidokuz gün veya otuz gün olur. Oruç; Hazreti Âdem’in, Cennetteki ağacın meyvesinden koparıp yemesinin kefaretidir. Hak teâlâ, buna kefâret olarak oruç tutmasını emretmiştir.”
MÜ’MİN KARDEŞİNİ UNUTMA!
“Şayet biriniz kendisini ilâhî huzûrda hissederse, yalnız kendi nefsi için duâ etmemeli, başkası için de himmet ve çabasını esirgememelidir. Yapacağı duâların çoğu, mü’min kardeşleri için de olmalıdır.”
“Farz, vâcib gibi dini her emir, Allahü teâlâ ile birlikte bulunmaya vesiledir. Günah, mekrûh gibi nehyedilenler ise, Allahü teâlâ ile kul arasında birer perdedirler.”
“Ramazân-ı şerîfin son on gününde, gece ibadetinden geri kalmayınız. Hattâ bütün Ramazan gecelerini ibâdetle geçiriniz. Çünkü Kadir gecesi bu aydadır.”
Mehmed Ruhî Dede
Mehmed Ruhî Dede, Mevlevî yolu büyüklerindendir. İstanbul Galata Mevlevîhânesinde on iki yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1814’te vefât etmiştir. Kabri Galata Mevlevîhânesinde İsmâil Rusûhî türbesindedir. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kadının ev işlerini yapması, zevcine teberru ve ihsândır. Çok sevaptır. Yapmazsa, günâha girmez. Zevc, bunları zevcesine zorla yaptıramaz. Kadın tutup yaptırması lâzımdır. Kadın, zevcine karşı bu ihsânını esirgememeli, erkek de, zevcesine nafakadan fazla ihsânlarda bulunmalıdır. Allahü teâlâ ihsân edenleri çok sever. Resûlullah efendimizin zamânından bugüne kadar, Müslümân kadınları zevclerine bu ihsânı yapmışlardır...
İslâmiyyette kadın, ev içinde de, evin dışında da çalışmaya, para kazanmaya mecbûr değildir. Evli ise kocası, evli değil ise babası, babası yoksa veyâ fakîr ise, zengin olan yakın akrabâsı çalışıp, kadına lâzım olan her şeyi getirmeye mecbûrdur. Kimsesi olmayan kadına, (Beyt-ül-mâl) denilen, devletin yardım sandığı bakar. İslâmiyyette, karı koca arasında, hayât mücâdelesi, yani para kazanmak, müşterek değildir. Erkek kadını tarlada, fabrikada, velhâsıl hiçbir yerde çalışmaya zorlayamaz. Kadın isterse ve erkeği izin verirse, yabancı erkekler arasına karışmadan, kadın işi olan yerlerde çalışabilir. Fakat, kazandığı kadının olur. Erkek, ondan zorla bir şey alamaz. Kadının kendi ihtiyaçlarını kendisinin alması için de, onu zorlayamaz. İslâmiyyetin kadına böyle hak tanıması ve onu erkeklerin elinde esir, oyuncak olmaktan koruması, Allahü teâlânın kadına çok kıymet verdiğini göstermektedir...
RIZIK DEĞİŞMEZ!..
Kadın da, erkek de, para kazanmak için harâm işlememelidir ve hiçbir namâzı kaçırmamalıdır. Ezelde ayrılmış olan rızık değişmez. Aynı rızık, helâlden isteyene helâl yoldan gelir. Harâm işleyerek isteyene de, harâm yoldan gelir. Harâm işleyerek kazanmamalı demek, boş oturmalı, çalışmamalı demek değildir. Helâl yoldan çalışıp kazanmalı demektir. Harâm yoldan kazanan, hem büyük günâhları işlemiş olur, hem de kazandıklarının hayrını görmez. Kazandıkları, hekîme, hâkime ve düşmanlarına gider ve günâh işlemekte kullanılır, insanı felâkete sürükler. Kazançları şüpheli olan, hediyeleşmeli ve ödünç almalı, aldıklarını kullanmalıdır. Hediye ve ödünç gelen şeyler helâldir.
.
Ahmed Makdisî
Ahmed Makdisî hazretleri, Hadîs, kırâat ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 647 (m. 1249) senesinde Kudüs yakınlarında Kaysûn’da doğdu. 728 (m. 1328) târihinde Kudüs’te vefât etti. Buyurdu ki:
Bir hadîs-i kudsîde meâlen buyuruldu ki: “Âdemoğlunun yapmış olduğu haseneye (iyiliğe), on mislinden yediyüz misline kadar karşılık veririm. Ancak oruç bundan müstesnadır. Oruç benim içindir. Onun karşılığını ben veririm. Zira kulum, benim için yemesini ve içmesini terk etmiştir. Oruç kalkandır. Oruçlu için iki ferahlık vardır. Birisi iftar ettiğinde, diğeri de kıyâmet günü Rabbine kavuştuğu andadır.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazîfe bilir ve orucun sevâbını Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları aff olur.”
“Cennetin, Reyyan adında bir kapısı vardır. Buradan ancak oruç tutanlar girecektir.”
“Cennet, seneden seneye Ramazân-ı şerîfin gelmesi ile süslenir. Ramazanın ilk gecesi olunca, Arş’ın altından Mesire isminde bir rüzgâr eser. Cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine vurur. Cennet kapısının halkalarını sallar. Bunlardan hiçbir zaman, hiçbir kimsenin duymadığı çok güzel sesler duyulur. Cennet hûrîleri köşklere çıkarlar. Burçlar arasında dururlar. Sonra, ‘Allahü teâlâdan, bizi isteyecek kimse yok mudur?’ derler. Sonra (Cennet meleklerinin reîsi olan Rıdvan’a) ‘Ey Rıdvan! Bu hangi gecedir!’ derler. Rıdvan, ‘Evet, bu gece Ramazân-ı şerîfin ilk gecesidir ki, Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden oruç tutanlar için Cennet kapılarını bu gece açar’ der.
“CENNET KAPILARINI AÇ!”
Allahü teâlâ da, ‘Ey Rıdvan! Cennet kapılarını aç! Ey Mâlik! (Cehennem meleklerinin reîsi) Cehennem kapılarını, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden oruç tutanlara kapa! Ey Cebrâil! Yeryüzüne in! Şeytanları bağla, zincire vur, denizlere sür. Habîbimin ümmetinin oruçlarını bozmasınlar’ buyurur ve bir münâdînin, Ramazân-ı şerîfin her gecesinde; ‘İsteyen yok mudur? Vereyim. Mağfiret dileyen yok mu? Mağfiret edeyim. Tövbe eden yok mu? Tövbesini kabûl edeyim’ diye nidâ etmesini emir buyurur...”
“Her kim Ramazan orucunu tutar, haramdan ve iftiradan kaçınırsa, Allahü teâlâ ondan râzı olur ve ona Cennetleri vâcib kılar.”
“Oruçluya helâl olan şeylerin en hayırlısı, misvaktır.”
“Kur’ânın yollarını misvak ile temizleyiniz.”
.
Hâlid Zibârî
Şeyh Hâlid Zibârî hazretleri, Şırnak velîlerindendir. 1826 (H.1242) senesinde doğdu. Babası Şeyh Hüseyin Efendi, Diyarbakır’da medfûndur. 1863 (H.1280) senesinde insanlara nasîhat için Cizre’ye gittiği sırada hastalandı. Oradan Basret köyüne getirildi. Bir iki gün sonra kırk iki yaşında vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Nazar değmesi haktır. Yani, göz değmesi doğrudur. Bazı kimseler, bir şeye bakıp, beğendiği zamân, gözlerinden çıkan şuâ zararlı olup canlı ve cansız, her şeyin bozulmasına sebep oluyor. Bunun misâlleri çoktur. Fen, belki bir gün, bu şuâları ve tesîrlerini anlayabilecektir. Nazarı değen kimse, hattâ herkes, beğendiği bir şeyi görünce (Mâşâallah) demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez.
Nazar değen veyâ korkan çocuk için kurşun dökmek câizdir. Göz değen kimseye, Peygamber efendimizin bildirdiği şu ta’vîzi okumalıdır: (E’ûzü bi-kelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânın ve hâmmatin ve min şerri külli aynin lâmmetin). Bu ta’vîz her sabâh ve akşam üç def’a okunup kendi üzerine veyâ yanındakilerin üzerine üflenirse, göz değmesinden ve şeytânların ve hayvanların zararından korur). Bir kimseye okurken, E’ûzü yerine (Ü’îzüke) denir. İki kişiye okurken (Ü’îzü-kümâ) denir. İkiden fazla kimseye okurken, (Ü’îzü-küm) demelidir.]
Nazar değmemek için tarlaya kemik, hayvân kafası koymak câizdir. Bakan kimse, önce bunu görüp tarlayı sonra görür. Nazar değen kimseye şifâ için (Âyet-el-kürsî), (Fâtiha), (Mu’avvizeteyn) ve (Nûn sûresi)nin sonunu okumak muhakkak iyi geldiği, muteber kitaplarda yazılıdır. Duâların en kıymetlisi ve faydalısı (Fâtiha) sûresidir. (Tefsîr-i Mazherî) son sayfasında diyor ki: (İbni Mâcede yazılı, hazret-i Alî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (İlaçların en iyisi Kur’ân-ı kerîmdir) buyuruldu. Hastaya okunursa, hastalığı hafîfler). Eceli gelmemiş ise, iyi olur. Eceli gelmiş ise, rûhunu teslîm etmesi kolay olur...
SIKINTIYI GİDERMEK İÇİN
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gam, gussa, sıkıntıyı gidermek için, (Lâ ilâhe illallâhül’azîm-ül-halîm lâ ilâhe illallâhü Rabbül-Arş-il’azîm lâ ilâhe illallahü Rabbüs-semâvâti ve Rabbül-Erdı Rabbül’Arş-il-kerîm) okurdu. (Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil’ aliyyil’azîm) okumak, sinir hastalığına ve bütün hastalıklara iyi geldiğini Enes bin Mâlik haber vermiştir.
Abdullah bin Ahmed
Hazreti Abdullah, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin oğlu olup, hadîs hafızlarındandır. 213 (m. 828) senesinde doğup, 290 (m. 903) senesinde vefât etti. Babasının terbiyesinde yetişmiştir.
Abdullah bin Ahmed bin Hanbel hazretlerinin bildirdiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
Babam, Ebû Hüreyre’den şu hadîs-i şerîfi bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Ramazan ayı gelince, rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” Ben bunu duyunca babama; “Fakat, Ramazan olduğu halde insanlar sara hastalığına yakalanmaktadır. Bu nasıl oluyor?” diye sordum. Bunun üzerine, babam bana; “Hadîs-i şerîf böyledir. Bu husûsta artık konuşma” dedi. Sonra yine Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) şu hadîs-i şerîfi nakletti. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Bir kimse Ramazan-ı şerîf orucunu, inanarak ve sevâbını Allahü teâlâdan umarak tutarsa, geçmiş günahları af ve mağfiret olur” buyurdu.
“ÂHİRETTE NE YAPACAĞIM?”
Usâme bin Zeyd anlatır: Resûlullah efendimiz Benî Mustalak kabilesi üzerine yapılan seferden döndüğünde, Abdullah bin Übey’in oğlu, münâfıkların başı olan babasına karşı kılıcını çekip “Muhammed insanların en şereflisi, en üstünü, ben ise en adîsi, en alçağıyım demedikçe, vallahi bu kılıcı kınına koymam” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Übey: “Vay Allah’ın belâsı vay! Muhammed insanların en şereflisi, en yükseği, ben ise, en âdisi, en alçağıyım” dedi. Resûlullah efendimiz bu hâdiseyi duyunca tebessüm edip, onun hareketini takdîr buyurdular.
Abdullah ibni Abbâs (radıyallahüa anh) anlatır: Peygamber efendimize mübârek Eshâbından biri gelerek “Ya Resûlallah! Seni o kadar çok seviyorum ki, aklıma gelince sizi hemen gelip görmezsem, canım çıkacak gibi oluyor. Gelip seni görüyorum. Fakat ben âhirette ne yapacağım. Eğer Cennete girersem, muhakkak senden aşağı mertebelerde olacağım. Senden ayrılmak ise, bana çok zor gelecek. Ben Cennette de seninle olmak istiyorum” dedi. Resûlullah efendimiz hiçbir cevap vermedi. Daha sonra bu husûsta Allahü teâlâ Nisa sûresi altmışdokuzuncu âyet-i kerîmesini nâzil edip meâlen şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâ ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine ni’metler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır...” Resûlullah efendimiz hemen o zâtı çağırarak, bu âyet-i kerîmeyi okuyarak müjdeledi
.
Şâh Muhammed Bedahşî
Şâh Muhammed Bedahşî hazretleri, Hindistan’ın meşhûr velîlerindendir. 1582 (H.990) senesinde Afganistan’da, Bedahşan bölgesinde doğdu. İlk tahsilini Belh’de yaptı. Sonra Hindistan’a geldi. Tasavvufta Şeyh Miyânmir’in sohbetlerinde bulunarak Kâdirî yolunda kemâle erdi. Kısa zamanda yükselip üstün hallere kavuştu. 1661 (H.1072) senesinde vefât etti.
Bedahşî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tâbi’înin büyüklerinden Nâfi buyurdu ki: Abdullah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” ile berâber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Abdullah, kulaklarını parmakları ile kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. “Ney sesi daha işitiliyor mu?” dedi. “Hayır işitilmiyor” dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. “Resûlullah ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ de böyle yapmıştı” dedi. Nâfi, sonra dedi ki: Ben o zamân çocuk idim. Bundan anlaşılıyor ki, Nâfi’ye kulaklarını kapamasını emretmemesi, çocuk olduğu için idi. Yoksa, ney sesi dinlemek tahrîmen mekrûh olmayıp tenzîhen mekrûh olduğu için, Abdüllah vera ve takvâsı sebebi ile kulaklarını kapattı demek doğru değildir. Nâfi, böyle yanlış anlaşılmaması için, çocuk olduğunu bildirdi.
DÜĞÜNDE TEF ÇALMAK...
Müzik perdelerine uydurmak için, Kur’ân-ı kerimin kelimeleri değiştirilmekte, mânâları bozulmaktadır. İnsanlar, nağmenin kulaklara ve nefse olan tesîrine kapılıp, tekbîrin mânâsı ve kalbe ve rûha olan tesîri gayb olmuştur. Kur’ân-ı kerîmi güzel ses ile ve tecvîd ile okumalıdır. Bu vakit tesîri ve sevâbı çok olur...
Vaaz ve hikmet bulunan şiir dinlemek câizdir. Çalgı olarak, yalnız kadınların düğünlerde tef çalması câizdir. Fakat, erkek kadın bir arada bulunmamalıdır. Fısk, içki meclislerinde ve kızları oynatarak çalgı çalmak ve bunu dinlemek harâmdır. Hadîs-i şerîfte yasak edilen, böyle çalınan çalgılardır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çobanın kavalını işitince, parmakları ile mübârek kulaklarını kapadı ise de, yanında bulunan Abdullah bin Ömer’e kulaklarını kapamasını emretmedi. Bu da, geçerken duymanın harâm olmadığını göstermekdedir.
Çalgıyı, içki, oyun ve kadın bulunan yerlerde keyif için çalmak harâmdır. Düğünlerde tef çalmak hadîs-i şerîfte emredildi. Bu emrin erkeklere de şâmil olması esahdır. Harbde, hac yolunda ve askerlikte davul ve benzeri âletleri çalmak câizdir...
.
Hafîdzâde Sâdık Efendi
Hafîdzâde Sâdık Efendi, 1230 [m. 1815] senesinde vefât etti. (Nevâdir-i fıkhiyye) kitâbı meşhûrdur. Bu kitabında buyuruyor ki:
Ramazan günü oruç tutmak büyük nimettir. Bu nimetten mahrum kalmamalı, oruç tutmayı ganimet bilmelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz.) Başka zaman ömür boyu oruç tutulsa Ramazanda tutulan bir orucun sevabına kavuşulmaz. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahü teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle Cehennem ateşinden 70 yıl uzak tutar.)
Kaza ve nafile oruçları Receb, Şaban ve diğer aylarda tutmakta mahzur yoktur, fakat kaza oruçlarını, mazeretsiz geciktirmemek iyi olur! Bu aylarda kaza orucu tutan, bu aylarda nafileye verilecek sevablara da kavuşur...
Receb veya Şaban aylarında oruç tutarken, kazası olan, (İlk kazaya kalan Ramazan orucumu tutmaya) diye niyet eder. Kaza yoksa bile, kaza orucu tutmak yine caizdir. Şaban ayının son gününe, yevm-i şek denir; şüpheli gün demektir. Bu günde oruç tutmanın, mekruh, caiz ve caiz olmayan durumları vardır. Ramazan orucunu karşılamak gerektiğini sanıp Şabanın son günü oruç tutmak da mekruhtur. Hıristiyanlara benzememek için, Şabanın son günü oruç tutmanın mekruh olduğunu bildiren âlimler de vardır...
Niyetsiz oruç sahih olmaz. Kaza etmek gerekir. Ancak bunun gibi istisnai durumlarda, ibadeti kurtarmak için, zayıf da olsa başka kavil veya diğer hak mezheplerde bir çaresi varsa, o taklit edilerek ibadet kurtarılır. Hanefî mezhebindeki müctehid imamlardan İmam-ı Züfer’e göre, niyetsiz oruç sahihtir. Bu imama göre, niyet unutulmuşsa veya herhangi bir sebeple niyet edilmemişse, o gün orucu bozan bir şey de yapılmadıysa, oruç tutulmuş olur. Böyle zaruri durumlarda İmam-ı Züfer’in kavliyle amel edilir.
İBÂDETİ KURTARMAK İÇİN!..
Niyetsiz oruç sahih olmaz. Kaza etmek gerekir. Ancak bunun gibi istisnai durumlarda, ibadeti kurtarmak için, zayıf da olsa başka kavil veya diğer hak mezheplerde bir çaresi varsa, o taklit edilerek ibadet kurtarılır. Hanefî mezhebindeki müctehid imamlardan İmam-ı Züfer’e göre, niyetsiz oruç sahihtir. Bu imama göre, niyet unutulmuşsa veya herhangi bir sebeple niyet edilmemişse, o gün orucu bozan bir şey de yapılmadıysa, oruç tutulmuş olur. Böyle zaruri durumlarda İmam-ı Züfer’in kavliyle amel edilir...
.
Seyyid Ahmed Şevki
Seyyid Ahmed Şevki Nakşibendî, evliyânın büyüklerinden Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin halîfesidir. 1785’te İstanbul’da vefât etti. Unkapanı’nda Zeyrek yokuşunda hocası Mehmed Emin Tokâdî’nin yanına defnedildi.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Haramlardan kaçınmak, iki türlüdür: Birinci kısmı, yalnız Allahü teâlânın haklarına dokunan günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlûkların hakları da bulunan günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, daha mühimdir. Allahü teâlâ, hiçbir şeye muhtaç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise, pekçok şeye muhtaç oldukları gibi, hasîs ve alçaktır. Resûlullah buyurdu ki: (Üzerinde kul hakkı olan, mahlûkların malına, ırzına dokunan, ölmeden önce helâlleşsin, ödesin! Zîrâ o gün altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınacak, sevapları olmazsa, hak sahibinin günahları, buna yüklenecektir.)”
“Gençlik zamanında, insanı üç din düşmanı olan, nefis, şeytan ve kötü insanlar aldatmaya uğraşmaktadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet pek kıymetli olur. İhtiyârlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz. Düşman hücûm ettiği zaman, askerin ufak bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zamanında yapılan büyük talimlerin, manevraların, bu kadar kıymeti olmaz.”
“Müslümanların zerre kadar îmanı olanların hepsi sonunda hattâ, çok zaman Cehennemde kaldıktan sonra bile, merhamete kavuşacaktır. Fakat rahmete kavuşabilmek için, ölürken îman ile gitmek şarttır. Hâlbuki, günahları işlemekle kalb kararınca ve Allahü teâlânın emirlerine ve haramlarına önem verilmeyince, son nefeste îman nûru, sönmeden nasıl geçebilir?”
Seyyid Ahmed Şevki hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
SONSUZ SAADETE KAVUŞMAK...
“Allahü teâlâ, insanların dünyada rahat, huzur içinde yaşamalarını, âhirette de sonsuz saadete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, saadete sebep olan faydalı şeyleri emretti. Felakete sebep olan, zararlı şeyleri yasak etti. Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın, inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veya bilmeyerek, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Faydalı ilâcı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Kur’an-ı kerime uyarak, âhirette sonsuz saadete kavuşabilmek için ise, buna, inanarak, uymak lâzımdır.”
Nasr bin İbrâhim
Nasr bin İbrâhim Mukaddesî hazretleri, Şâm’da yaşamış olan hadîs ve Şâfiî reîsül-ulemâsı idi. 490 [m. 1097] senesinde vefât etti. (Hucce) kitâbı meşhûrdur. Çok âlim, müttekî idi. Kitabında bildirdiği oruç tutmak hakkındaki Hadis-i Şeriflerden bazıları:
(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır Cehennem kapıları kapanır şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) (Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip sevabını da Allahü teâlâdan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.)
(Ramazan bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda günahları bağışlar duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan bu ayda rahmetten mahrum kalır.)
(Ramazan-ı şerif ayı geldiği zaman Allahü teâlâ meleklere müminlere istiğfar etmelerini emreder.) (Farz namaz sonraki namaza kadar; Cuma sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) (Peş peşe üç gün oruç tutabilenin Ramazan orucunu tutması gerekir.)
(Ramazan orucu farz teravih sünnettir. Bu ayda oruç tutup gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) (Bu aya Ramazan denmesinin sebebi günahları yakıp erittiği içindir.) (Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) (Ramazanın başı rahmet ortası mağfiret sonu ise Cehennemden kurtuluştur.) (İslam kelime-i şehadet getirmek namaz kılmak zekat vermek Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) (Cennetteki güzel köşkler sözü hoş selamı çok yemek yediren oruca devam eden ve gece namazı kılan kimselere verilir.)
“BEN ORUÇLUYUM” DEYİN!..
(Bilhassa oruçlu iken çirkin kötü söz söylemeyin! Birisi size sataşırsa ona “Ben oruçluyum” deyin!) (Gerçek oruç sadece yiyip içmeyi değil boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.) (Allahü teâlânın gözlerin görmediği kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına ancak oruçlular oturur.) (Allah yolunda bir gün oruç tutanın yüzünü Allahü teâlâ yetmiş yıl ateşten uzaklaştırır.) (Temizlik imanın yarısı oruç da sabrın yarısıdır.) (Oruçlu iken ölene kıyamete kadar oruç tutmuş gibi sevap yazılır.) (Oruç, şehveti keser.
Şeyh Sinân Efendi
Şeyh Sinân Efendi, Manisa evliyâsındandır. 1450 yılında vefât etmiş olup, hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Türbesi Manisa’nın Alaşehir ilçesinde kendi adıyla anılan câminin yanındadır.
Şeyh Sinân Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Her sabâh şöyle niyyet etmelidir ki: Kendisinin ve evlâd ve âilesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya râhat ve temiz ibâdet edebilmek, âhiret yolunda yürüyebilmek için, işime gidiyorum demelidir. O gün Müslümânlara iyilik, yardım ve nasîhat, emr-i ma’rûf, nehy-i münker yapmayı, kalbinden geçirmelidir. Namâzda kusûr edenlere, günâh işleyenlere,
emr-i ma’rûf yapmalı, onlara göz yummamalıdır. Böyle niyyet edenin her işi, ibâdet olur.
En az, binlerle insan çalışmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaşayamayacağını düşünmelidir. Meselâ, çiftçi, fırıncı, dokumacı, demirci, iplikçi ve dahâ nice sanatkârlar, hep onun için çalışıyor. O hepsine muhtaçtır. Herkes onun için çalışıp, ona hâzırlayıp da, onun boş oturması, kimseye faydalı olmaması doğru olur mu? Bu dünyâda herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lâzımdır. Her Müslümân böyle düşünmelidir. Vazîfesine başlarken, “Müslümân kardeşlerime yardım etmek, onları râhat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim işimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceğim” demelidir.
Her Müslümân iyi bilsin ki, bütün sanatlar, farz-ı kifâyedir. Bunu düşünerek, bir sanata yapışmak, ibâdet etmek olur. İster kitaplı kâfirler keşfetsin, ister kitapsız kâfirler bulsun, her sanatı öğrenmek ve hele, harb vâsıtalarını en modern, en ileri şekilde yapmaya çalışmak farzdır. Bu vâsıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, dersleri mekteplerde, bu niyyet ile okutmak ve okumak hep ibâdet olur...
İNSANLARA FAYDALI OLMALI
O hâlde, her Müslümân, farz olduğunu düşünerek, vazîfesini yapmalıdır. İş görürken niyyetin doğru olmasına alâmet, insanlara faydalı olan bir meslek, bir sanat seçmektir. Yani, öyle bir iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, Müslümânlar sıkıntı çekerdi. O hâlde, keyif, oyun ve benzerlerine, sanat dense de ve harâm işleyenlere sanatkâr ismi verilse de, bunları yapmak ibâdet olmaz. Hattâ, harâm olmayan, mubâh olan, fakat insanlara lüzûmlu olmayan sanatlerı seçmemelidir...
Ebû Ahmed Ebdal Çeştî
Ebû Ahmed Ebdal Çeştî hazretleri, evliyânın büyüklerinden Ebû İshâk Çeştî hazretlerinin en büyük talebelerindendir. 260 (m. 873) senesinde doğdu. 355 (m. 965)’de vefât etti.
Ebû Ahmed Ebdal Çeştî, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Başkalarının sevgisine ve medh etmelerine kavuşmak için, dünya işleri ile, onlara iyilik yapmak, riyâ olur. İbâdet ile olan riyâ bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riyâ, hepsinden daha fenadır. İbâdet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riyâ olmaz. Yağmur duâsına çıkmak böyledir. İstihâre yapmak da, böyledir. Ücret ile imamlık, hatîblik, muallimlik yapmak, sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibâdet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticâret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbâdet niyeti hiç bulunmazsa riyâ olurlar. İbâdet niyeti çok olursa, sevap hâsıl olur. İbâdetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvîk etmek niyeti ile olursa, yine riyâ olmaz ve çok sevap olur...
Ramazan orucunu tutmakta riyâ olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hâsıl olan riyânın zararı olmaz. Riyâ ile yapılan farzlar sahih olur. İbâdet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile, kurban kesmek câiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek câiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazâdan gelen için ve gelen emîri, reîsi karşılamak için kesilen hayvan leş olur. Kesmesi ve yemesi haram olur...
Riyâdan korkarak ibâdeti terk etmek câiz değildir. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riyâ olur. Din adamlarının, temiz, kıymetli elbise giymeleri lâzımdır. Bunun için, imamların, cuma ve bayram günleri ziynetli elbise giymeleri sünnettir. Şöhret için vaaz vermek, nasihat etmek, kitap yazmak da riyâ olur.
RİYÂ HARAMDIR...
Vaaz, emr-i mâruf ve nehy-i münker demektir. Münâkaşa etmek, başkalarından üstün görünmek ve övünmek için ilim öğrenmek de, riyâ olur. Dünyalık elde etmek, yâni mal, mevki elde etmek için ilim öğrenmek de, riyâ olur. Riyâ haramdır. Allahü teâlâ için olan ilim, Allahü teâlâdan korkmayı artırır. Kendi ayıplarını görmeye sebep olur. Şeytanın aldatmasına mani olur.
Şeyh İsmâil Rûmî
Şeyh İsmâil Rûmî hazretleri, Osmanlılar zamanında yetişen velîlerden olup, Kâdiriyye yolu büyüklerindendir. Kastamonu’nun Tosya ilçesine bağlı Bansa köyünde dünyâya geldi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1631 (H.1041) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Şeyh İsmâil Rûmî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bütün ibâdetlerin kabûl olması, helâl lokmaya bağlıdır. Hadîs âlimi Ahmed bin Abdüllah İsfehânî diyor ki: (Büyüklerden çoğu buyurdu ki: İbâdetler on kısımdır. Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir). O hâlde, müminler helâl kazanmaya çalışmalıdır. Harâmdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdu ki: (Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibâdetleri kabûl eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki: Ey Peygamberlerim! Helâl yiyiniz ve sâlih, iyi işler yapınız! Müminlere de emretti ki, ey îmân edenler! Sizlere verdiğim rızklardan helâl olanları yiyiniz!)
Resûl “aleyhisselâm” sözüne devâm ederek buyurdu ki: (Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. “Yâ Rabbî!” diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği harâm, içtiği harâm, gıdâsı hep harâm. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?) Yani harâm yiyenin duâsı kabûl olmaz buyurdu. İşte harâmı, helâli, şüphelileri ve fâizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.
Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Alışveriş, yani ticâret ilmini bilmeyen fâiz yer. İmâm-ı Begavî, (Mesâbîh) kitâbında bildiriyor ki: Gasîl-ül-melâike adı ile şereflenmiş olan Hanzala’nın oğlu Abdullah “radıyallahü anhümâ” dedi ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bile bile bir dirhem gümüş değerinde fâiz yemek, otuz zinâdan dahâ çok günâhtır.)
ÇALIŞMAK RIZKI ARTIRMAZ!
Kesb, malı arttırır. Fakat, rızkı artırmaz. Rızık, mukadderdir. İnsanlar (Müşevveş-üz-zihn) yaratıldığı için, kesb etmek emrolundu. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla berâber, çalışmak lâzımdır. Çünkü, ef’âl-i ilâhiyye, sebepler altında tecellî eder. Âdet-i ilâhiyye böyledir. Fakat, bazan, denenilen sebep elde edilir de, fiil hâsıl olmayabilir. Yâhud, sebepsiz de, hâsıl olabilir...
.
Ahmed bin Ömer
Ahmed bin Ömer hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 249 (m. 863) yılında doğdu. 306 (m. 918) senesinde vefât etti. Kabri Bağdâd’dadır.
Bu mübarek zat, Ramazân-ı şerîfin faziletini anlatırken buyuruyor ki:
Kul, Ramazân-ı şerîfin gelmesi ile ferahlanmalı ve onu ganîmet bilmelidir. Bu aya tazim ve hürmette bulunmalıdır. Ramazan ayını oruçla, sadaka ile günahlara tövbe ile, amellerde ihlâs ile geçirmelidir. Kullara zulmetmekten kaçınmalı, yalandan, gıybetten, dedikodudan, iftiradan, harama bakmaktan, şarkı, türkü dinlemekten uzaklaşmalıdır. Midesini, haram ve şüpheli yemekten, kalbini hasedden, kin ve düşmanlıktan, sâir uzuvlarını hatâlardan korumalı, bütün azaları ile oruç tutmalıdır. Tâat ve hasenata devam etmeli, hayırlı işler yapmaya koşmalıdır. Kişi bunlara riâyet ederek orucunu tutunca;
“Oruç tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur” hadîs-i şerîfinde bildirilen kimselerden olmaz.
Oruç tutan kimse, aile efradına nafakasını bol bol verir. Emri altındakilere yumuşak davranır. Helâlden kazanır. Alışverişte insanların haklarını gözetir, ölçüsünü, tartısını doğru tartar, insanların arasını bulur. Dargınları barıştırır. Borcu olanlara borçlarını öder. Gücü yetiyorsa, mescidleri mamur eder. Çok namaz kılar, sadaka verir. Çok hayır ve hasenatta bulunur. Malında, Allahü teâlânın başkaları için hak kılmış olduğu şeyleri, hak sahiplerine verir. Akrabasına ziyârette bulunur. Bu ayda yapılan iyiliklere kat kat sevâb verildiğini (ve bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasîb olacağını) bildiği için, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya ve daha çok iyilik ve ihsânda bulunmaya bilhassa gayret eder. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
“Ramazan ayında verilen bir sadaka, başka aylarda verilen bin sadakadan daha hayırlıdır.”
KORKU VE ÜMİT...
Oruç tutan kimse, lâyık-ı veçhile oruç tutamadığını ve dolayısıyle orucunun kabûl edilmeyeceğinden korkmalı, fakat, Allahü teâlânın lütfu ile merhameti ile kabûl edeceğini de ümit etmelidir. Huşû ile, Allahü teâlânın rızâsı için, âhiret nimetlerine kavuşmak için amel etmeli, helâlinden kazandığı temiz rızık ile iftar etmelidir...
.
Abdurrahmân Ebü’l-Vefâ
Abdurrahmân Ebü’l-Vefâ hazretleri, on sekizinci yüzyıl Irak velîlerinden olup, Osman et-Tavilî hazretlerinin ikinci oğludur. 1837 (H.1253) senesinde doğdu. 1868 (H.1285) senesinde vefât etti...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İslâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, kendi zamânlarına kadar olan fen bilgilerini okuyup ve seksen bilgiyi iyi öğrendikten sonra, İslâmiyyetin gösterdiği yolda, kalblerini açarak, nefslerini temizleyerek, aklın erişemediği bilgilerde de doğruyu bulmuşlar, hakîkate varmışlardır. İslâm âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur. Felsefeciler, yanılıcı olan aklın esîri, mahkûmu kimselerdir. Bunlar tecrübe etmeyip, akıl ile söylediklerinde ve deneyleri açıklarken vehimlerine kapıldıkları zamânlarda aldanıyor, zararlı oluyorlar. Bunun için ve aklın üstüne çıkamadıkları için, bunlar, İslâm âlimi gibi yüksek olamaz.
AKIL, GÖZ VE IŞIK...
Aklı olmayan delidir. Aklını kullanmayan sefîhtir. Akla uygun iş yapmamak sefâhettir. Aklı az olan da ahmaktır. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kur’ân-ı kerîmin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslâm âlimleridir. O hâlde, İslâmiyyette felsefe yoktur, İslâm felsefesi, İslâm filozofu yoktur. Felsefenin üstünde olan İslâm ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslâm âlimleri vardır.
Akıl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Yani insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme âletimizden faydalanmamız için, güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nûru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veyâ gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat, bunların güneşe kabâhat bulmaya hakları olmaz.
Aklımız da, yalnız başına maneviyyâtı, faydalı, zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan faydalanmamız için, Peygamberleri, İslâmiyyet ışığını yarattı. Peygamberler, dünyâda ve âhirette râhat etmek yolunu bildirmeseydi, aklımız bulamaz, işe yaramazdı...
.
Abdülazîz bin Delf
Abdülazîz bin Delf hazretleri, Bağdad’da yetişen Hanbelî mezhebindeki kırâat ve hadîs âlimlerindendir. 552 (m. 1157) senesinde doğdu. 637 (m. 1239) senesinde vefât etti. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
“Din kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, ona iyi şeyleri öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, yabancı kimselere aradığı yeri göstermek, sokakları; taş, diken, kemik ve benzerleri gibi çirkin, pis ve zararlı şeyleri temizlemek, başkalarına su vermek hep sadakadır.”
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri “Cennette öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir” buyurdular. Ebû Mâlik-il-Eş’ arî: “Böyle köşkler kimlere verilecektir?” deyince; “Tatlı sözlü, eli açık ve herkesin uyuduğu zaman, Allahü teâlânın kudretini, büyüklüğünü düşünen ve O’na yalvaranlara verilecektir” buyurdu.
“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazân-ı şerîfde beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir:
1. Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü’minlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç azâb etmez.
2. İftar zamanında oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir.
3. Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.
4. Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhirette vermek için, Ramazân-ı şerîfte Cennette yer tayin eder.
5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruç tutan mü’minlerin hepsini affeder.”
HER SECDE İÇİN BİR AĞAÇ!
“Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, gök kapıları açılır. Hiçbir kapı kapalı kalmaz. Ramazân-ı şerîfin son gecesine kadar böyle kalır. Ramazân-ı şerîfin her gecesinde teravih kılana, Allahü teâlâ, her secdesi için binbeşyüz sevâb yazar. Onun için Cennette kırmızı yakuttan bir ev yaptırılır. Bu evin altmış bin kapısı olur. Her kapının yakutla süslü altın köşkü olur. Mü’min bir kimse, Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutarsa, bütün günahları mağfiret olur. Ramazân-ı şerîfin her gününün orucunun üstünlüğü, sevâbı böyledir. Her gün, onun için yetmiş bin melek, sabah namazından akşam güneş batıncaya kadar af ve mağfiret isterler. Bu ayın gece ve gündüzündeki her bir secde için, Cennette bir ağaç dikilir. O kadar büyüktür ki, bir atlı, bu ağacın gölgesinin bir başından bir başına beş yüz senede ulaşır.”
.
Şâh Ebü’l-Meâlî
Şâh Ebü’l-Meâlî hazretleri, Hindistan’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Seyyid olup Kâdiriyye yolunda kemâle ermiştir. 1514 (H.920) senesinde doğdu. Kabri, Hindistan’da Lahor şehrindedir. 1615 (H.1024) senesinde vefât etti.
Şâh Ebü’l-Meâlî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Harâm karışmamış olan tegannî, sâlih insanın temiz kalbine, rûhuna tatlı geldiği gibi, harâm karışmış olan müzik de, fâsıkların nefslerine tatlı gelir. Onlar, bunların, bunlar da onların müziklerinden zevk almazlar, sıkılırlar. Çünkü kalbe, rûha lezzet veren şey, nefse sıkıntı verir. Nefse tatlı gelen şey, temiz kalblere sıkıntı verir. Bunun içindir ki, kâfirlerin, fâsıkların Cennet hayâtı yaşadıkları yerler, Müslümânlara, sâlihlere zindan olur. (Dünyâ, [yani harâmların bulunduğu yerler, fısk meclisleri] mü’mine zindan, kâfire ise Cennettir) hadîsi değişmez bir hakîkattir. Bu hakîkati göz önüne alarak, herkes kendi kalbinin nasıl olduğunu kolayca anlayabilir.
Çok kimsenin nefsi, küfür alâmetlerini kullanmakla ve harâmları işlemekle kuvvet bulup, kalbi ve rûhu örttüğünden, nağme nefse tesir edip azdırmaktadır. Rûhun, kalbin sıfatları mağlûb olduğundan, müteessir olmamaktadırlar. Nefsin duyduğu lezzet, kalbin, rûhun lezzeti sanılmaktadır. Nağmeden bazı hayvanlar da lezzet almaktadır.
Sûre-i Lokmandaki (Lehvelhadîs) âyet-i kerîmesinin, mûsikînin men’i için olduğunu, tefsîrler bildirmektedir. Tefsîrlerde, bu âyet-i kerîme şöyle tefsîr ediliyor:
“ACI AZAPLARI MÜJDELE!..”
(Bazı insanlar, dedikodu yaparak, yalan hikâyeler, romanlar söyleyerek ve yazarak ve para ile şarkıcı kadınlar tutup herkese ses nağmeleri dinleterek, Kur’ân-ı kerîm dinlemelerine, farzları, harâmları okuyup öğrenmelerine ve namâz kılmalarına mâni olmaya, yani gençleri İslâmiyyetten uzaklaştırmaya çalışıyor ve Müslümânlarla ve Allahü teâlânın emirleri ile, alay ediyorlar. İslâmiyyete gerilik, Müslümânlara da, anormal insan, ibtidâî, örümcek kafalı, hasta adam ve gerici gibi isimler takıyorlar. Bunlara, Allahü teâlânın emirleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözleri söylenince, kendilerine bir süs vererek, kibirle, gurûrla yüzlerini çevirerek, bu söylenenleri hiç duymuyormuş gibi aldırış etmezler. Onlara Cehennem ateşini, çok acı azapları müjdele!)
.
Yûsuf Ayyâd
Yûsuf Ayyâd hazretleri, Kırâat, hadîs ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 505 (m. 1111) yılında, Endülüs’te (İspanya) Rey (Raiyo) isimli beldede doğdu. Belensiye’de (Valencia) yerleşti. 575 (m. 1180) yılında şehîd edildi...
Yûsuf Ayyâd hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Allahü teâlânın veli kulları, karanlıklarda etrâfı aydınlatan ve doğru yolu gösteren kılavuzlardır. Abdullah bin Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) anlatıyor. Hazreti Ömer; Muâz bin Cebel’in (radıyallahü anhüma) yanına uğramıştı. Onu ağlar buldu. “Yâ Muâz, seni ağlatan nedir?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi:
-Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) duydum: (Allahü teâlânın en çok sevdiği kullar, müttekî ve gizli kalmış olanlarıdır. Bunlar, ortada görünmedikleri zaman aranmazlar. Herkes onu gördüğü zaman da, onun kim olduğunu tanımazlar. Onlar, insanlara doğru yolu gösteren rehberler ve ilim kandilleridir) buyurdu...
Iyâd bin Ganem’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: (Ümmetim içerisinde birtakım seçilmiş kimseler vardır ki, zâhiren Allahü teâlânın rahmetinin genişliğinden dolayı gülerler. Fakat, azâbının şiddetli olduğunu bildikleri için de içlerinden ağlarlar. Onlar, dâima Allahü teâlâyı anarlar. Allahü teâlâya ümîd ederek ve korkarak yalvarırlar. Onlar, insanlara ağır yük olmazlar. Fakat, kendi nefslerine fazla yük olurlar. Yeryüzünde kibirlenmeden vekarla yürürler. Onlarda ibâdetlerin izi belli olur. Onların bedenleri yerdedir, fakat gözleri semâdadır. Ayakları yerde, kalbleri semâdadır. Rûhları dünyada, akılları âhırettedir. Onların kabirleri dünyâda, makamları Rablerinin nezdindedir. Onlar, Allahü teâlâya karşı kulluk vazîfelerini, geciktirmeden, zamanında yaparlar. Bu vazîfeleri, eksiksiz yapmaya çalışırlar.)
ALLAHÜ TEALANIN HAS KULLARI
Câbir bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz: “Allahü teâlânın bazı hâs kulları vardır ki, onlara Cennetinde yüksek makamlar verir. Onlar, insanların en akıllılarıdır” buyurdu. Biz, “Yâ Resûlallah! Onlar insanların en akıllıları nasıl oldular?” diye sorduk. “Onlar, Allahü teâlânın râzı olduğu şeylere koşuşurlar. Dünyânın fuzûli işlerine ve dünyâ malına ve onun çeşit çeşit ni’metlerine rağbet etmezler. Bunlar, onlar için kıymetsizdir. Onlar, az olana sabrederler. Uzun bir rahata kavuşurlar” buyurdular.
.
Selâhaddîn Zerkûb
Selâhaddîn Zerkûb, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin önde gelen talebelerindendir. Önceleri Mevlânâ’nın hocası olan Seyyid Burhâneddîn Tirmizî’nin talebesi idi. Kuyumculuk yapardı... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bir gün Konya’nın kuyumcular çarşısından geçerken, bir kuyumcu dükkânından gelen çekiç seslerinden çok etkilendi. Her çekicin vuruluşunda çıkan seslerin, “Allah! Allah!” dediğini müşâhede etti. Bu sesler, eşi bulunmaz bir haz ve dükkânın sâhibine karşı kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl etti.
Kapının önünden Mevlânâ hazretlerinin geçmekte olduğunu gören kuyumcu Selâhaddîn ve çırakları, onu hürmetle selâmladılar. Mevlânâ, dükkâna merhametle teveccüh ettiğinde, dükkândaki bütün eşyâlar altın oldu. Bu durumu hayretle gören Selâhaddîn, dükkânındaki bütün malzemeyi, âletleri, çıraklarına ve fakirlere dağıtıp Mevlânâ’nın peşinden gitti. Ona talebe olmayı, dünyâ servetlerinden üstün gördü. Huzûra vardığında hazreti Mevlânâ onu talebeliğe kabûl etti...
Bu mübarek zat buyurdu ki:
“Allahü teâlâdan korkanların gıdâsı, Allahü teâlâdan ümidini kesmemektir.”
“Ağzıma lüzumsuz bir lokma koyduğum zaman, oradan lüzumsuz bir söz çıkar.
“Bir konuda tereddütte kalıp doğrusunu kestiremediğiniz vakit, nefsin arzusuna aykırı olan hangisi ise onu tercih edin. Çünkü işin doğrusu, nefsânî arzulara karşı çıkmaktır.”
“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti zikri (her işte O’nun emrine uymayı) sevmektir.”
Şükredenlerin hâli sorulduğunda; rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfle cevap verdi: (Her hâllerinde Allahü teâlâya şükredenler ilk önce Cennet’e girecek ve en evvel haşr olacak kâfiledirler.)
“İlim nasıl öğrenilir?” diyen bir sevenine şu tavsiyede bulundu: “Peygamber efendimiz buyurdular ki: (Her kim bildiği ile amel ederse, Hak teâlâ ona bilmediği ilimleri verir.)“
FEYİZ VE BEREKET...
Selâhaddîn Zerkûb hazretleri, 1258 (H.657) senesinde hocası Mevlânâ’nın sağlığında vefât etti. Cenâze namazını hocası kıldırdı. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, Allahü teâlânın evliyâ kulları, insanlara ve diğer mahlûkâta karşı büyük bir rahmet-i ilâhîdir. Çünkü onların mübârek vücutlarının varlığı sebebiyle, bütün mahlûkât, huzur ve büyük bir rahatlık içindedir. Gelen feyz ve bereketler, yiyecek ve içecekler, rızıklar, hep o velîler sebebiyledir.”
.
İbni Sîrîn
İbni Sîrîn hazretleri, Tâbiînden olup, tefsîr, fıkıh âlimi ve meşhûr rüyâ tâbircisidir. Basralıdır. 33 (m. 653) senesinde doğdu, 110 (m. 729) senesinde vefât etti. Çok hadîs öğrendi. Hadîs ilminde imamlık (300.000’den fazla hadîsi ezbere bilen) derecesine yükseldi. Rüyâ tâbircilerinin piridir. Rüyâyı hadîs-i nefs, (nefsanî söz), tahvîf-i şeytan, (şeytan korkutması), tebşîr-i Rahman (Rahmandan müjde) olmak üzere üçe ayırırdı.
Bir kimse rüyâda gördüğü hoş olmayan bazı şeyleri ona anlatıp, tâbirini sorup, kendisine zararı dokunup dokunmayacağını sorunca, ona şu cevâbı verdi: “Uyanık iken Allahü teâlânın emirlerini yapmakta titiz ve takva sahibi ol. Böyle olursan uykuda gördüğün kötü rüyâların sana zararı dokunmaz.”
Biri, “Rüyâmda elimdeki bir mühür ile erkeklerin ağızlarını ve kadınların da edeb yerlerini mühürlediğimi gördüm, acaba bu nedir?” diye sorunca, “Sen Ramazan ayında müezzinlik yaptın ve imsak vakti sabah ezanı okudun mu?” deyince adam, “Evet, doğru söylüyorsun, öyledir” dedi ve rüyâsının tâbirini yaptı.
Yine birisi “Rüyâmda zeytinyağını zeytinlerin üzerine döktüğümü gördüm. Acaba bu nedir?” diye sorunca; “Zeytinyağı zeytinden olmadır, aslına gidiyor. Sen cariyelerini araştır. Belki de bunlardan biri, genç yaşta esir edilen annen olabilir” cevâbını verdi. Adam araştırınca, hakîkaten cariyesinin annesi olduğunu gördü.
“SEN O KİMSESİN Kİ!”
İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (radıyallahü anh) rüyâda, “Peygamber efendimizin mübârek kabrini açıp, mübârek kemiklerini göğsünde toplar” gördü. Bu rüyâdan korkup İbn-i Sîrîn hazretlerine gitti. Kendisini tanıtmayıp, rüyâyı anlattı. İmâm-ı A’zam’ın rüyâyı anlatması bitince; “Bu rüyâ senin değil, Ebû Hanîfe’nindir. Böyle rüyâyı ancak o görebilir” buyurdu. O zaman Ebû Hanîfe kendini tanıtınca, İbni Sîrîn, “Sırtınızı açın göreyim” dedi. İmâm-ı Azam sırtını açıp, iki omuzu arasında bir ben olduğunu görür ve bunun üzerine, “Sen o kimsesin ki, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) senin hakkında, (Ümmetimden bir kimse gelir. İki omuzu arasında bir ben bulunur. Allahü teâlâ benim dinimi onun eli ile diriltir) buyurmuştur dedi. Sonra; Bu rüyâdan korkma! Muhakkak ki, Resûlullah ilmin şehridir. Sen de ona kavuşursun” buyurdu. Gerçekten de öyle oldu. İmâm-ı A’zam, ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinin en büyüğünün kurucusudur.
.
Pîr Şükrullah Halvetî
Pîr Şükrullah Halvetî hazretleri, Osmanlı devrinde yaşamış evliyadandır. Afyon-Sandıklı’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1473 (H.878) senesi Azerbaycan-Bakü’de vefât etti. Hocası Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin türbeleri yakınında defnedilmiştir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Belâ, kemend-i mahbûbdur [sevgilinin, âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir]. Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O hâlde, dertlerin, belâların dostlara gönderilmesi lâzımdır. Belâlar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günâhından korur. Başkaları, bu nimete lâyık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve belâ ile çekerler ve onu mahbûbluk derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, saâdet-i ebediyyeye lâyık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, lutuf, ihsâna kavuşur. Böyle yapmayan, başına gelecekleri düşünsün!
Görülüyor ki, seçilenlere, belâ çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin reîsi, beğenilmişlerin, sevilmişlerin baş tâcı olan Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi!) buyurdu. O hâlde, dert ve belâlar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta, şaşmadan kavuşturur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu lekelemekten korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar, hazînelere, milyonlara mâlik olsa, hepsini verip, dert ve belâ satın alır. Aşk-ı ilâhîden haberi olmayan, dert ve belâdan kurtulmak için, milyon harc eder.
O ÜZÜNTÜ, GÖRÜNÜŞTEDİR!..
Bazan, dostlar, dert ve belâ gelince, üzülüyor. İstemediği anlaşılıyor. O üzüntü ve isteksizlik, görünüştedir. Tabîaten, maddesindendir. Bu isteksizliğin fâideleri vardır. Çünkü, bu isteksizlik olmasa, nefs ile cihâd, düşmanlık edilemez. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edeceği zamân, görülen sıkıntısı, nefs ile cihâdın son parçaları idi. Böylece, son nefesi de düşman ile mücâdelede geçmiş oldu. Ölüm ânında en şiddetli mücâdeleyi yaptı. İnsanlık sıfatları, tabîat istekleri kalmadı. Mübârek nefsini tam itaate, hakîkî itmînâna getirdi. O hâlde, belâ, aşk ve muhabbet pazarının dellâlıdır. Muhabbeti olmayanın dellâl ile ne işi olur. Dellâlın buna ne faydası olur ve bunun gözünde Dellâlın ne kıymeti vardır?..
.
Abdülvehhâb Sübkî
Abdülvehhâb Tâcüddîn Sübkî hazretleri, Şâfiî âlimlerinden olup, 771 [m. 1370] de Şâmda vefât etmiştir. Derslerinde Şafii mezhebi fıkıh bilgilerini anlatırdı. Vefatından kısa bir zaman önce bir ramazan arefesinde talebelerine şunları anlattı:
“Savm yani oruç, lügatte; herhangi bir şeyden uzak durmak manasına gelir. Dinde ise; özel bir niyetle gün boyu, orucu bozan şeylerden uzak durmak demektir. Oruç tutmak farzdır. Hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:
“Ramazan ayı, öyle bir aydır ki; Allah, onda oruç tutmayı, size farz etti. Ben de, onun gecelerinde namaz kılmayı size sünnet ettim. Her kim inanarak ve sevabını bekleyerek; gündüzlerini oruç, gecelerini de namazla geçirirse, anasından doğduğu günkü gibi günahlarından sıyrılır.”
Şafiî mezhebinde orucun iki rüknü vardır:
1- Niyet etmek. Her gün için ayrı ayrı niyet edilir. Ramazan, nezir, kaza ve kefaret orucunda, o günün gecesinde, imsaktan önce niyet edilir. Gece niyet edildikten sonra, imsak vaktine kadar orucu bozan davranışlarda bulunmanın mahzuru yoktur. Gece niyet etmeyi unutan kimse, ramazana hürmeten o günü akşama kadar oruçlu gibi durup bir şey yiyip-içmeden geçirir. Sonra da, o günü kaza eder. Fakat nafile oruca, öğleye kadar niyet getirilebilir.
2- Orucu bozan şeylerden uzak durmak. Orucu bozan şeyler şunlardır: 1- Burun, ağız, kulak, ön ve arka gibi açık bir menfezden bir şeyin içeriye girmesi. 2- Cinsî münasebette bulunmak. 3- İstimna yapmak. 4- İsteyerek kusmak. 5- Kadının hayız veya lohusa olması. 6- Bir an için bile olsa delirmek. Sadece cinsî münasebetle bozulan orucun kefareti vardır. Kefaret; art arda iki ay oruç tutmaktır. Ayrıca bir gün de kazası yapılır.
SÜNNETLERDEN BAZILARI...
Orucun sünnetlerinden bazıları şunlardır:
1- Güneş iyice batıp, gecenin girdiği kesinleştikten sonra iftar yapmakta acele etmek.
2- Fecr-i sadıkın (sabah namazı vaktinin) girmesinden korkulmadığı müddetçe sahuru, geciktirmek. 3- Kötü sözler konuşmamak.
4- Sabah olmadan, cenabetten gusletmek.
5- İftar vaktinde dua etmek.
6- Çok Kur’an-ı kerim okumak.
7- Çok sadaka vermek.
8- Özellikle ramazan ayının son 10 gününde itikâf yapmak.
.
Nûreddîn Mahmûd Bâkânî
Nûreddîn Mahmûd Bâkânî hazretleri, Hanefî fıkıh âlimidir. (Mecrel-enhür) adındaki (Mültekâ) şerhi çok kıymetlidir. Başka kitâpları da vardır. 1003 [m. 1594] senesinde vefât etti.
Nûreddîn Mahmûd Bâkânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce, ramazan ayı girerken bir dersinde buyurdu ki:
Oruç, fecrin ağarmasından, güneş batıncaya kadar, yemeyi, içmeyi ve cimâyı terk etmektir. Bir gün evvel güneş batmasından, oruç günü kuşluk vaktine kadar, ramazân orucuna kalb ile niyet etmek de farzdır. Belli gün olan adak orucunun ve nâfile orucun niyet zamânı da böyledir. Her gün ayrı niyet etmek lâzımdır. Ramazân orucuna niyet ederken, ramazân demeyip, yalnız oruç demek veyâ nâfile oruç demek de câizdir. Fecir, yanî imsâk vaktinden evvel niyet ederken, “Niyet ettim, yarın oruç tutmaya” denir. İmsâktan sonra niyet ederken, “bugün oruç tutmaya” denir.
Ramazân-ı şerîf orucu, her Müslümâna farz olduğu gibi, tutamayanların kazâ etmeleri de farzdır. Kazâ ve keffâret orucuna ve muayyen olmayan adak oruçlarına fecirden sonra niyet edilemez. Ramazân olmak için şâbân ayının yirmidokuzuncu günü, gurûb vaktinde hilâli, yani gökte yeni ayı aramak ve ayı görmek, eğer görülmezse, şabân ayını otuz güne tamamlamak lâzımdır.
HİLÂLİ GÖRMEDEN BAŞLAMAK
Şabânın otuzuncu günü öğle namâzı zamânına kadar oruç tutup, o gün ramazân olduğu ilân edilmezse, orucu bozmak lâzım olur. Bozmayıp oruca devâm etmek tahrîmen mekrûhtur.
Ramazâna, hilâli görmeden başlayıp, yirmidokuzuncu gecesi bayram hilâli görülürse, şabân rü’yet ile başlamış ise, bayramdan sonra bir gün kazâ edilir. Bulutlu havada hilâli bir âdil Müslümân kadın veyâ erkeğin gördüm demesi ile, açık havada ise, birçok kimsenin şehâdet etmesi [söylemesi] ile, kadı yani ahkâm-ı islâmiyyeyi tatbîk eden hâkim, ramazân olduğunu ilân eder. Kadı bulunmayan yerlerde, hilâlin bir âdilin gördüm demesi ile ramazân olur. İki âdilin gördüm demeleri ile bayram olur. (Âdîl) demek, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha alışık olmayan demektir. Adâleti şüpheli olanın da sözü kabûl olunur.
Şabânın otuzuncu gecesi, bir şehirde hilâl görülünce, bütün dünyâda oruca başlamak lâzım olur. Gündüz görülen hilâl gelecek gecenin hilâlidir. Hilâli görmekle ramazânın başlaması, hesâpla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Fakat bir gün önce olamaz...
.
Seyyid Ebû Ali Tunusî
Seyyid Ebû Ali hazretleri, Tunus’ta yaşamış velîlerdendir. Mâlikî mezhebi âlimi olup Salyâne Şehrinde zâviyesi vardı. 1256 yılında vefât etti. Hizb-ül-Latîf adlı bir eseri vardır.
Ebû Ali hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Biliniz ki, dünyâ, kıyâmet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki, ezel çölü ile ebed çölü arasına konmuştur. Allahü teâlânın kulları, misâfirleri âlem-i ervâh çölünden kıyâmet karargâhı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde âhiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihâyetsiz yolculuk için tedbir ile meşgûl olsunlar. Dünyâda bir yerde konaklamış misâfirler gibi gidici olan insanlar, Allahü teâlânın hikmetiyle değişik haldedirler. Bâzısı bedenen kuvvetli, mânen zayıf, bâzısı mânen kuvvetli, bedenen zayıftır. Bâzısı her iki bakımdan da kuvvetli, bâzısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “... İşte bütün bunlar azîz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah’ın takdîridir.” (En’âm sûresi: 96) buyurulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; “Müminler binânın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler” buyurdu. Îmân sâhibi olanlar, din ve dünyâ işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyâdaki âhiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Âyet-i kerîmede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir.
“ÂHİRETTEN GÂFİLDİRLER!..”
Güç kuvvet sâhibi olanlara bu fâni nîmet Allahü teâlâ tarafından verilmiş bir emânettir ki, bununla ebedî saâdet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nîmeti kazanırlar. Mağrur ve gâfil olanlar ise, bu cismânî bir nîmet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünyâ hayâtı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyâya âit şeyleri toplamakla zâyi ederler. Uzun âhiret yolculuğu için hazırlanmaktan gâfil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyâya ve âhirete âit haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü teâlânın emirlerine uymayı elden kaçırırlar. Âyet-i kerîmede meâlen; “Onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise tamâmen gâfildirler.” (Rûm sûresi: 7) buyuruldu. Bu insanlar dünyânın fâni, geçici nîmetlerine dalıp, Allahü teâlâyı unutmaları sebebiyle âhirette Cehennem’e atılacaklardır...
.
Pîrî Halîfe Sultan
Pîrî Halîfe Sultan, Anadolu’yu aydınlatan büyük velîlerdendir. İsmi Muhammed olup, seyyiddir. İran’ın Hoy şehrinde doğdu. Isparta’nın Eğirdir kazâsında vefât etti. Rüyâsında Peygamber efendimizden aldığı bir işâret üzerine hocası Şeyhülislâm Berdeî hazretleriyle Anadolu’ya hicret etmiştir. Şeyhülislâm Berdeî ve Şeyh Abdüllatîf Kudsî’den feyz almıştır. Fatih Sultan Mehmed’in saltanatının ilk devirlerinde vefât etmiştir. Kabri, Eğirdir-Yazla’da câmi yanındaki türbededir.
Pîrî Halîfe Sultan, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsanın kullandığı şeyler beşe ayrılır. Bunlar zarûret, ihtiyaç, menfaat, ziynet ve fudûldür. Kullanılmadığı zaman helâke sebep olan yasak şeyi kullanmak zarûret olur. Kullanılmaması sıkıntıya, meşakkate sebep olursa, ihtiyâc denir. Faydası, menfaati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şeye, ziynet denir. İhtiyaç olunca, orucu bozmak câiz olur. Bir ibâdete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak harâmdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrâh yani zâlimin zorlaması, kadının hâmile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyârlık...
Buğday ekmeği, koyun eti, yağlı yemek, menfaattir. Tatlı yemek, ziynettir. Mubâhları kullanmakta taşkınlık, fudûldur. Zarûret olunca, yalan yere yemîn etmek câiz olmaz. Ta’rîz söylemek, yani iki mânâlı kelime söyleyip yemîn edilir...
Aç kalanın ölmeyecek kadar leş yemesi, zarûret olur. Abdest alırken elbiseye su sıçraması, hayvan idrâr yaparken, üstündekinin elbisesine sıçraması zarûrettir...
Haram işlemek veyâ kullanmak, yalnız zarûret miktârı câiz olur. Mubâh olan şeyleri, farzları yapabilecek kadar kullanmak zarûrettir ve farzdır. İhtiyâcı karşılamak için kullanmak, sünnettir. İhtiyaçtan fazla olan şeyin menfaati varsa, menfaati için kullanmak câiz olur. Menfaati olmadığı zamân, zarârı da yoksa, ziynet olur. Vekâr, hürmet ve sevgi hâsıl etmek ve çok şükretmek niyeti ile ziynet eşyâsını kullanmak müstehabdır.
ŞEHRİN ÂDETİNE UYMAMAK!
Mubâhlarda, şehrin âdetine uymamak şöhret olur. Bu ise, tahrîmen mekrûhtur. Saç, sakal boyamak böyledir. Ziynet eşyâsını kullanmak da böyledir. Dâr-ül-harbde, yani Fransa gibi, kâfirlerin yaşadıkları memleketlerde, İslâmın vekârını, şerefini korumak ve şöhretten, fitneden sakınmak vâcibdir. Zararlı olan şeye fudûl, abes ve mâlâ-ya’nî denir. Bunu kullanmak tahrîmen mekrûh, farza mâni olursa, harâm, yani büyük günâh olur...”
.
Ömer Ziyâeddîn Dağıstânî
Ömer Ziyâeddîn Dağıstânî hazretleri, son devir Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1849 (H.1266) senesinde Dağıstan’da doğdu. 1921 (H.1339) senesinde vefât etti. Kabri, İstanbul’da Süleymâniye Câmii hazîresindedir. Gençliğinde Şeyh Şâmil’in ve onun oğlu Gâzi Mehmed Paşanın maiyetinde Ruslara karşı senelerce cihâd etti. Sonra İstanbul’a gidip tahsîlini yaptı. Hocası Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleridir...
Ömer Ziyâeddîn Dağıstânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Büyük üstadımız, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, ikinci cildin 60. mektûbunda buyuruyor ki: Merhametli kardeşim! İmâmlık, ya’nî halîfelik bilgisi, dînimizin lüzûmlu [zarûrî] bilgilerinden değildir. Yanî (Üsûl-i din)den değildir. (Fürû’-i din)dendir. Zarûrî lâzım olan, yanî (Zarûriyyât-i din) başkadır. Onlar, (İ’tikâd) ve (Amel) bilgileridir. Yanî, her şeyden önce, inanılacak bilgileri ve yapılacak vazîfeleri öğrenmek lâzımdır. Zarûrî bilgilerden birincisine (Kelâm ilmi), ikincisine (Fıkh ilmi) denir. Zarûrî lâzım olanları bırakıp, (Fudûl)lerle uğraşmak, kıymetli ömrü, fâidesiz şeylere harc etmek olur. Hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesinin alâmeti, onun mâ-lâ-ya’nî ile vakit geçirmesidir) buyuruldu. Halîfelerle uğraşmak, zarûriyyât-i dinden ve üsûl-i dinden olsaydı, Allahü teâlâ, Resûlullahın vefâtından sonra kimin halîfe olacağını Kur’ân-ı kerîmde açık olarak bildirirdi. Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât” da, belli birinin halîfe olmasını emrederdi. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, bu işe ehemmiyyet verilmediği için, halîfeler üzerinde durmanın, üsûl-i dinden olmayıp, fudûl-i dinden olduğu anlaşılmaktadır.
İ’TİKÂD DÜZGÜN OLMAZSA!
Mâ-lâ-ya’nî ile vakit geçirenler, fudûl ile uğraşsınlar. Zarûriyyât-ı dinden olan bilgiler o kadar çoktur ki, insan fudûl ile uğraşmaya vakit bulamaz. Her şeyden önce, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Peygamberimizin “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât” Allahü teâlâdan getirdiği bilgilerden zarûret ve tevâtür yolu ile bizlere gelmiş olanları öğrenip inanmalıyız! Böylece, haşra [yanî, hesâb yerinde toplanmaya] ve neşre [yanî, hesaptan sonra, Cennete veyâ Cehenneme dağılmaya] ve sonsuz azaplara ve sevaplara ve bunlar gibi bilgilerin doğru olduklarına ve hiç şübhe olmadığına inanmak lâzımdır. Bunlara i’tikâd olmazsa, kıyâmette kurtuluş olamaz...
.
Selîm Kırımî
Selîm Kırîmî hazretleri, aslen Kırımlı olup ilim tahsilini İstanbul’da yaptı. Bir müddet kâdılık vazifesinde bulundu. Bosna niyâbetinde iken kâdılıktan ayrıldı. Tasavvufta yetişmek üzere Şeyh Muhammed adında bir zâtın Kâdirî yolunun rehberlerinden Şeyh Hüseyin Efendinin sohbetlerinde bulunup onlardan feyiz aldı. 1756 (H.1170) senesinde vefât etti. Kabri Köprülü’dedir.
Selîm Kırîmî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde, tevekkül hakkında buyurdu ki:
Çocuk, ana rahminde iken, çalışmaktan âciz olduğu için, göbeğinden ona rızık gönderiyor. Dünyâya gelince, anasının göğsünden gönderiyor. Bir şey yiyebileceği yaşa gelince, dişleri yaratıyor. Anası, babası ölür, yetîm kalırsa, anasına babasına verdiği merhamet gibi, başkalarına da verip, herkesin kalbini, yetîme karşı merhametle dolduruyor. Önce, ona yalnız anası acırdı. Kimse bakmazdı. Anası ölünce, binlerce kişiyi, ona şefkatle baktırıyor... Dahâ büyüyünce, çalışmak için kuvvet veriyor. Para kazanmak arzûsunu veriyor. Kendine karşı merhameti, şimdi içine yerleştiriyor. Bir kimse, bu arzûdan vazgeçip, takvâ yolunu tutar, kendini yetîm hâline korsa, ona karşı kalbleri, yine şefkatle doldurur. Herkes, “Bu kimse Allah yolundadır. Her şeyin iyisini buna vermelidir” der. Para kazanırken, kendine, yalnız kendi acırdı. Şimdi herkes acır. Fakat, takvâ yolundan ayrılır, nefsine uyar ve çalışmazsa, kalblerde ona karşı şefkat hâsıl etmez. Böyle kimselerin, tevekkül ediyorum diye çalışmaması, tembel oturması, hiç câiz değildir. Kendini düşünen kimsenin, çalışıp, ihtiyaçlarını elde etmeyi de düşünmesi lâzımdır...
“KİMSEYİ AÇ BIRAKMAZ!..”
Demek ki, Allah yolunda olup, yetîm gibi olana karşı, herkesin kalbinde şefkat, merhamet yaratır. Bunun için, Allah yolunda çalışan kimsenin, açlıktan öldüğü görülmemiştir. Bir kimse, âlemlerin sâhibinin, her şeyi, ne büyük nizâm ve kemâl üzere yarattığını anlarsa, âyet-i kerîmenin, (Allahü teâlânın rızık vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yoktur) meâlini pek kolay görür... Âlemi çok güzel idâre edip, kimseyi aç bırakmadığını bilir... Açlıktan öldürdüğü pek az kimse varsa da, onlara hayırlı olduğu için öldürmüştür. Yoksa, çalışmadıkları için değil. Çünkü, çok mal kazanmış olanları da, ba’zan, malını alarak açlıktan öldürür. Hasen-i Basrî hazretleri bu inceliği açık gördüğü için, “Basra ahâlisinin hepsi, benim çocuğum olsa ve bir buğday tânesi bir dînâr olsa, hiç sıkıntı çekmem” buyurmuştur.
Süleymân Sıdkı Efendi
Süleymân Sıdkı Efendi, İstanbul velîlerindendir. “İzzî Efendi-zâde” diye bilinir. 1795 (H.1210) senesinde Sütlüce’de doğdu. Evliyanın büyüklerinden Murâd-ı Münzâvî hazretlerinden feyz aldı ve Nakşibendî yolunun edebini öğrendi. 1843 (H.1259) senesinde İstanbul’da vefât etti. Sütlüce’deki Sa’dî Dergâhı bahçesine defnedildi.
Süleymân Sıdkı Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kimyâ-i se’âdet’te buyuruluyor ki: “Kur’ân-ı kerîm okumasını öğrenmek çok sevâbdır. Fakat, Kur’ân-ı kerîm okuyanların ve hâfızların, ona saygı göstermeleri lâzımdır. Bunun için de, her sözü, her işi Kur’ân-ı kerîme uygun olmalıdır. Onun edebi ile edeplenmelidir. Onun yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. Ona, böyle saygı göstermezse, Kur’ân-ı kerîm kendisine düşman olur.”
Resûlullah “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ümmetimdeki münâfıkların çoğu, Kur’ân-ı kerîm okuyanlardan olacaktır.)
Ebû Süleymân Dârânî buyuruyor ki: “Cehennemde azap yapan, Zebânî adındaki melekler, puta tapan kâfirlerden önce, İslâmiyyete uymayan hâfızlara saldıracaklardır.” Para kazanmak için mevlid okuyan, mûsikî ile mevlid okuyan hâfızlar da böyledir. Şunu iyi bilmelidir ki, Kur’ân-ı kerîm, yalnız okumak için gönderilmedi. Gösterdiği yolda gitmek, İslâmiyyete uymak için gönderildi...
“Şir’a-tül-islâm” şerhinin sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki: “Kur’ân-ı kerîmi şarkı söyler gibi okumak, bid’atlerin en çirkini, en kötüsüdür. Böyle okuyanlar cezâlandırılır.”
(Müslim) kitâbındaki hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm, okuyanlarına, yâ şefâ’at edecek veyâ düşman olacaktır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte de, (Kur’ân-ı kerîm okuyan çok kimse vardır ki, Kur’ân-ı kerîm, onlara la’net eder) buyuruldu.
TEGANNÎ EDEREK OKUMAK!
Kur’ân-ı kerîmi abdestli olarak okumak, sağ el ile tutmak, dizden aşağı koymamak, bitirince açık bırakmamak, başka şey yaparken kapayıp yüksek bir yere koymak, okurken konuşmamak, konuşursa, tekrâr E’ûzü okuyarak başlamak lâzımdır. Mushafı [ve Kur’ân-ı kerîm bulunan teybi] ayağa kalkarak almalıdır.
Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi ve ezânı mûsikî ile, tegannî ederek okumak da, mânâsını bozuyor ve zararlı oluyor. Meselâ, (Allahü ekber) “Allahü teâlâ büyüktür” demektir. Sesi uzatarak, meselâ (Aaaallahü ekber), şeklinde okunursa, “Allah, acabâ büyük müdür?” demek olur ki, böyle söyleyenlerin kâfir olacağı meydândadır...
.
Seyyid Ahmed Çapakçurî
Seyyid Ahmed Çapakçurî hazretleri, Anadolu velîlerindendir. Bingöl’ün Kür köyünde 1830 (H. 1246) senesinde doğdu. Palu’da meşhur âlim Ali Septî hazretlerine talebe oldu. Hocasının vefâtından sonra Palu’dan ayrılarak Harput’a yerleşti. 1906 senesinde Urfa’nın Siverek ilçesine gitti. Sekiz sene burada, iki sene de Viranşehir ilçesinde kaldıktan sonra 1916’da Harput’a döndü. Ahmed Çapakçurî 1921 (H.1340) senesinde 94 yaşında vefât etti. Vasiyeti üzerine Harput’ta Ulu Câminin avlusuna defnedildi.
Seyyid Ahmed Çapakçurî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, hayırları, şerlerden ezelde ayırmıştır. Bunlar, birbirleri ile hiç karışmaz. Bu ayırmaya, (Kazâ) ve (Kader) denir. Kazâ, kader hiç değişmez. Allahü teâlâ hayır ve şer işlemekte insanları serbest bıraktı. İsteyen hayır işler, isteyen şer işler. Allahü teâlâ, merhamet ederek, hangi işlerin hayır, hangi işlerin şer olduğunu, Peygamberler vâsıtası ile kullarına bildirir. İnsanlar da, bunları, Peygamberlerden, akılları ile, ilimleri ile öğrenirler. Akıl ve ilim sâhipleri akla, ilme uyarak, hayır işler. Aklı ve ilmi olmayan ahmaklar, câhiller, nefslerine ve şeytânlara uyarak, şer yani günâh işleyerek, dünyâda ve âhirette azâba sürüklenir.
Halîfe Ömer “radıyallahü anh”, Şâm’a gidiyordu. Şâmda tâûn [vebâ] olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, “Şâm’a girmeyelim” dedi. Bir kısmı da, “Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım” dedi. Halîfe de, “Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmeyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdîri ile göndermiş olur” buyurdu...
“SEN NE DERSİN?”
Halife, Abdürrahmân bin Avf hazretlerini çağırıp, “Sen ne dersin?” diye sorunca, “Resûlullah efendimizden işittim. (Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!) buyurmuştu” dedi. Halîfe de, “Elhamdülillâh, benim sözüm, hadîs-i şerîfe uygun oldu” deyip, Şâm’a girmediler...
Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helâk olurlar. Vebâlı yerde, kirli hava herkesin içine yerleşince, kaçanlar, hastalıktan kurtulamaz. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak, muhârebede kâfir karşısından kaçmak gibi, büyük günâhtır.)
.
Şâh-ı A’lâ
Şâh-ı A’lâ (Şeyh Abdüsselâm) hazretleri, Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. İsmi Abdüsselâmdır. Hayâ ve ilim menbaı olan hazret-i Osman’ın temiz neslindendir. Şeyh Abdüsselâm, on altıncı asrın ilk senelerinde doğdu. Tasavvufta bağlandığı hocalarının silsilesi Ferîdüddîn Genc-i Şeker’den gelmektedir. 1623 (H.1033) senesinde vefât etti.
Şeyh Abdüsselâm hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kimyâ-yı se’âdet kitâbında çocuk terbiyesi bahsinde buyuruluyor ki: “Çocuklara kadın, kız, aşk bulunan şiirleri okutmamalı, böyle şiirler rûhun gıdâsıdır diyen öğretmene göndermemelidir. Talebesine böyle söyleyen, üstâd değil, şeytândır. Çocuğun kalbini bozmaktadır...”
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Gınâ kalbi karartır) buyurdu. Yani insan sesi ile tegannî ve çalgılar kalbi karartır. Mûsikîye özenmemeli, hâsıl ettiği lezzete aldanmamalıdır. Bundan rûh değil, Allahü teâlânın düşmânı olan nefs lezzet almaktadır. Zavallı rûh, nefsin elinde esîr olduğundan, kendi lezzeti sanmaktadır. Mûsikînin tadı, zehirli bala, şekerlenmiş, yaldızlanmış necâsete [pisliğe] benzer.
Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerinden olan, Celâleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh”, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi. Yani dans etmedi. Kırkyedibinden ziyâde beyti ile dünyâya nûr saçan “Mesnevî”sine, her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlânâ Câmî’nin kitâbı olup, bunu da, birçok kimse, ayrıca şerh etmiştir. Bu kitapta, Mevlânâ Câmî “kuddise sirruh” buyuruyor ki:
“DİNLE NEYDEN!”
“Mesnevînin birinci beytinde, [Dinle neyden, nasıl anlatıyor-ayrılıklardan şikâyet ediyor] ney, İslâm dîninde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar, kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri, her ân, Allahü teâlânın rızâsını aramaktadır. Ney, Fârisî dilinde, yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden, Allahü teâlânın ahlâkı, sıfatları ve kemâlâtı zâhir olmaktadır. ‘Ney’in üçüncü manası, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kastedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhâmı iledir.
.
Sefer Efendi
Sefer Efendi, Manisa velîlerindendir. Anadolu’nun fethi için bölgeye gelen Horasan erenlerindendir. Demirci ilçesinin fethinde bulunmuş olup, türbesi de bu ilçede Kıran (Şeyh-i İlâhî) Câmii’nin bahçesindedir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Sebeblere yapışmak, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sünneti ve âlimlerimizin âdeti idi. Tevekkül ise; bu sebeblere güvenmemektir ki, ba’zan fâideleri olmaz. Sebebleri yaratana ve gönderene güvenmelidir. Böyle sebebleri bırakmak günâh değildir. Tevekkülün çok olmasındandır. Demek ki, yememek, içmemek günâhtır. İbrâhîm-i Havvâs “kuddise sirruh” tevekkül sâhibi idi. Uzak yolculukta, yiyecek almaz, fakat iğne, çakı, ip, kova alırdı. Çünkü bunlar, yüzde yüz tesîr eden, yanî her zamân fâidesi olan sebeblerdir. Çünkü çölde, kuyudan su, ipsiz ve kovasız çıkmaz. Elbise yırtılınca iğnenin işini, başka bir şey yapamaz... Tekrâr bildirelim ki, tesîri katî olmayan sebebleri de terk etmek tevekkül değildir. Sebebe yapışmak ve sebebe değil, Allahü teâlâya güvenmek tevekküldür...
Vaktiyle bir kimse, zâhid olmak, dünyâdan el çekmek ister. Dağda bir mağaraya girip, tevekkül eder, rızık bekler. Günler geçtiği hâlde, bir şey gelmez. Açlıktan öleceği sırada, Allahü teâlâ, o zamânın Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” emreder ki: “Git, o ahmak adama söyle! Şehre girip insanlar arasına karışmazsa, onu açlıktan öldürürüm. O, benim âdetimi bozmak mı istiyor?”
Peygamber haber verince, şehre gelir. Şehirde, her taraftan bir şey getirilir...
“Kullarımın rızkını, doğrudan doğruya göndermeyip, kullarımın eli ile, onlara göndermeyi severim” meâlindeki âyet-i kerîme meşhûrdur.
RIZIK, İNSANI KOVALAR!..
Bir kimsenin, şehirde saklanıp veyâ evine kapanarak, tevekkül etmesi harâmdır. Kat’î olan sebebleri bırakmak câiz değildir. Şehirde, evin kapısını kapamaz veyâ gelenlere açarsa, tevekkül etmiş olursa da, aklı kapıda olmamak, bir şey getiren var mı diye düşünmemek lâzımdır. Kalbi Allahü teâlâ ile olmalı. İbâdet ile meşgûl olmalıdır. Hiçbir sebeb görünmese de, rızkın kesilmeyeceğini iyi bilmelidir. İnsan, rızkından kaçarsa, rızkı onu kovalar demişlerdir ki doğrudur. Bir kimse, cenâb-ı Hakka, yâ Rabbî! Bana rızık verme diye duâ etse, Allahü teâlâ buyurur ki: “Ey câhil! Seni yarattım. Rızkını vermez miyim?” O hâlde, tevekkül etmek, sebeblere yapışmak, fakat sebeblere değil, sebebleri yaratana güvenmek demektir...
.
Sâlih Gülâbî
Sâlih Gülâbî hazretleri, Hindistan evliyâsının büyüklerinden olup, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerindendir. 1628 (H.1038) senesinde Hindistan’da vefât etti... İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu yüksek talebesine, vefatına yakın yazdıkları bir mektupta buyuruyor ki:
“Kıymetli kardeşim Mevlânâ Muhammed Sâlih! Biliniz ki, sevilen şey, sevenin gözünde, hattâ aslında, her zaman ve her hâlinde sevgilidir. İncitirse de sevilir. İyilik ederse de sevilir. Sevmek nîmeti ile şereflenenlerin, sevmenin tadını alanların çoğu, sevgilinin iyiliklerine kavuşunca, sevgileri artar. Yahut incitmesinde de, iyiliğinde de, sevgileri değişmez. Hâlbuki, sevenler içinde pek azı vardır ki, sevgilinin incitmesi, sevgilerini arttırır. Bu en kıymetli nîmete kavuşmak için, sevgiliye hüsn-i zan etmek lâzımdır. Hattâ, sevgili, bıçağını, sevenin boğazına dayasa ve her uzvunu parça parça etse, seven bunun kendi için hayırlı olduğunu bilmeli, bunu büyük iyilik ve saâdet görmelidir. İşte, böyle hüsn-i zan ele geçerse, sevgilinin hiçbir hareketi çirkin gelmez ve “Muhabbet-i zâtiyye” ile şereflenir...
Arada hiçbir sıfat, hiçbir nisbet, hiçbir îtibâr olmaksızın, yalnız zât-ı ilâhiyyeyi sevmek, Habîb-i Rabbil’âlemîne mahsustur. Böyle sevmekle şereflenenlere, sevgilinin verdiği elemler, iyiliklerinden daha çok lezzet verir ve ferahlandırır. Sanıyorum ki, bu makam, Rızâ makâmından daha üstündür. Çünkü Rızâ makâmında olan, sevgilinin yaptığı elemi çirkin görmez. Bu makamda ise, elemden lezzet almaktadır. Mahbûbun cefâsı arttıkça, sevenin ferâhı ve sevinci artmaktadır. Bu ikisi birbirine benzer mi? Sevgili, sevenin gözünde, belki aslında, her zaman her halde sevgili olduğu için sevenin gözünde, belki aslında mahbûb olur. Her zaman ve her hareketinde medhedilir, hamdolunur. Seven, onun elemini de, nîmetini de, hep medheder. Bunun için, sâdık âşıkların; “Elhamdülillahi Rabbil’âlemîn alâ küll-i hâl” demeleri doğru olur.
HAMİDLERDEN OLMAK!..
Sıkıntılı ve neş’eli zamanlarında hep hamd eden, hâmidlerden olur. Hamd etmenin şükretmekten daha kıymetli olmasının sebebi belki budur. Çünkü şükretmekte, sevgilinin nîmetleri göz önündedir ki, sıfatlarından, hattâ işlerinden meydana gelmektedir. Hamd ederken ise, sevgilinin hüsn-i cemâli, yâni kendisi göz önündedir. Yâni zâtı da, sıfatları da, işleri de, nîmetleri de elem vermesi de, hep sevilmekte, metholunmaktadır. Çünkü, Allahü teâlânın verdiği elemler, nîmetleri gibi güzeldir...
.
Ömer Ziyâeddîn Tavîlî
Şeyh Ömer Ziyâeddîn Tavîlî hazretleri, on dokuzuncu yüzyılda Kuzey Irak’ta yaşamış olan evliyâdan olup, Osman et-Tavîlî hazretlerinin üçüncü oğludur. 1839 (H.1255) senesinde Tavila’da doğdu. Kerkük’te ilim tahsil etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden hilâfet aldı. Ömer Ziyâeddîn hazretleri ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve İslâmiyeti anlatmakla geçirdikten sonra, 1900 (H.1318) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Büyük üstadımız, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, üçüncü cildin 36. mektûbunda buyuruyor ki: Peygamberlik makâmı aklın ve düşüncenin dışındadır, üstündedir. Aklın eremeyeceği, anlayamayacağı çok şeyler vardır ki, bunlar Peygamberlik makâmında anlaşılır. Her şey akıl ile anlaşılabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi “salevâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü sübhânehü aleyhim ecma’în.” Âhıret azâbları, Peygamberler göndererek bildirilmezdi. İsrâ sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce, azâb yapıcı değiliz) buyuruldu. Akıl çok şeyi anlar. Fakat, her şeyi anlayamaz. Anlaması da, kusûrsuz, tâm değildir. Çok şeyleri, Peygamberler bildirdikten sonra anlamaktadır. Peygamberlerin gelmesi ile, insanların özür ve bahâne yapmaları önlenmiştir... AKIL YANILIR!.. Akıl, dünyâ işlerinde bile çok kerre yanılmakdadır. Böyle olduğunu bilmeyen yoktur. İslâm bilgilerini, böyle bir akıl ile tartmaya kalkışmak doğru olamaz. İslâm bilgilerini akıl ile inceleyip, akla uygun olup olmamasına bakmak, aklın hiç yanılmaz olduğuna güvenmek olur ve Peygamberlik makâmına inanmamak olur. Böyle bozuk iş yapmaktan Allahü teâlâ hepimizi korusun! Önce, Peygambere inanmak, Allahın Peygamberi olduğunu tasdîk etmek lâzımdır. Böylece, Onun bildirdiklerinin hepsinin doğru oldukları kabûl edilmiş olur. Şeklerden, şüphelerden kurtuluş nasîb olur... Dînin temeli, Peygambere inanmaktır. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, hep doğru söylediğini aklın kabûl etmesidir. Akıl, bu temel bilgiyi kabûl edince, Peygamberin bildirdiklerinin hepsini kabûl etmiş olur. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, Allahın bildirdiklerini haber verdiğini kabûl etmemiş olan bir akla din bilgilerini birer birer inandırmak çok güç olur...
.
Ahmed Dahlân
Ahmed bin Seyyid Zeynî Dahlân, Mekke’nin müftîsi ve reîs-ül-ulemâsı ve Şâfi’î şeyh-ul-hutebâsı idi. 1231 [m. 1816] de Mekke’de tevellüd, 1304 [m. 1886] senesinde Medîne’de vefât etti. Birçok eseri olup (Hulâsa-tül-kelâm fî beyân-i umerâ-i beled-il-harâm), (Firredd-i alel-vehhâbiyye-ti-etbâ-ı mezheb-i İbni Teymiyye) ve (Ed-Dürer-üs-seniyye firredd-i alel-vehhâbiyye) kitâblarında Vehhâbîlerin, yanlış yolda olduklarını âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle göstermekdedir. “Hülâsat-ül-kelâm”da, şöyle demektedir:
Resûlullahı hayâtta iken de, vefâtından sonra da, vesîle ederek duâ etmek sahîhtir ve câizdir. Bunun gibi, evliyâyı ve sâlihleri vesîle ederek duâ etmenin câiz olduğunu hadîs-i şerîfler göstermekdedir. Hazret-i Ömer’in yağmur duâsına çıkarken hazret-i Abbâs’ı götürmesi, Resûlullahtan başkası ile de tevessül olunabileceğini göstermek için idi. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyorlar ki: Te’sîri veren, yaratan, îcâd eden, fâide ve zarâr veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır. Onun şerîki yoktur. Peygamberler ve bütün diriler ve ölüler, te’sîr, fâide ve zarâr yaratamazlar. Hiçbir şeye te’sîr yapamazlar. Yalnız, Allahü teâlânın sevgili kulları oldukları için, onlarla bereketleniriz. Onlar da, dirilerin te’sîr etdiğine, ölülerin te’sîr etmediğine inanıyorlar.
İmâm-ı a’zamın, Resûlullahı vesîle yaparak duâ etmeyi yasak ettiği doğru değildir. Çünkü, İmâm-ı a’zamdan böyle bir haberi hiçbir âlim bildirmemiştir. Vesîle edileceğini bildirmişlerdir. Tevessül, teşeffü’, istigâse ve teveccüh, hep aynı şey demektir. Hepsi câizdir. (Buhârî) hadîsinde, (Kıyâmet günü insanlar, önce Âdem aleyhisselâma istigâse edeceklerdir) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Bilâl bin Hâris “radıyallahü anh” Resûlullahın kabri yanına gelip, (Yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap) dedi. Yağmur yağdı...
VESÎLE ETMEK...
(İstigâse) tevessül demektir. Yani vesîle etmek, yardımını, duâsını istemek demektir. Ondan şefâ’at istemek, Onu vesîle ederek, Allahü teâlâdan son nefeste îmânla gitmeyi duâ etmek demektir...
Ahmed Dahlân hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Muhyiddîn-i Arabî dedi ki: “Oruç, yiyip içmeyi bırakmak olduğu için, Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmak, Ona yaklaşmaktır. Namaz ise, başkalaşmak, uzaklaşmak, ibâdet edici ve ibâdet edilen ayrılığını kurmaktır...”
.
Abdürrezzak Kâşî
Abdürrezzak Kâşî hazretleri, tasavvuf ve fıkh âlimidir. Tefsîr, Füsûs şerhi ve daha birçok kıymetli eseri vardır. 730 senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Namazı başı açık ve ayakları çıplak kılmak mekruhtur. Namâzda başı örtmeye ehemmiyet vermediği için açık kılarsa, mekrûh olur. Namâza ehemmiyet vermediği için açarsa, kâfir olur. Kesel, bir işi, istemediği için yapmamaktır. Acz, isteyip de, gücü yetmediği için yapmamaktır. Başlığı düşerse, az hareketle örtmek efdaldir. Kendini küçük göstermesi için başı açık kılmak zarâr vermez ise de, yine örtmesi efdaldir. Harâreti teskîn ve râhatlık için açmak da mekrûhtur.
Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm, namâzlarını na’lın-ı şerîfleri ile kılardı. Na’lın, altı deri olan ayakkabı demektir. Her zamân, çıplak ayağının altını mü’minlere göstermek edebsizlik olur. Namâz içinde ise, dahâ çirkin olur. Ba’zı âlimler de, namâz arasında, eli ile çıplak ayağını örtmemelidir. Çünkü, namâzda otururken elleri uyluklar üzerine koymak sünnettir. Arkada olanın da kendi kucağına bakması sünnettir. Her ikisi sünnete göre oturunca, edebsizlik olmaz dedi. Görülüyor ki, otururken eli ile ayağını örtmemeli diyen âlimlere göre de, ayağın açık olması edebsizliktir. Ancak, otururken, eli uyluklardan ayırmak mekrûh olduğundan, ayağın açık olması mekrûhluğunu gidermek için, ikinci bir mekrûh işlememelidir. Arkadaki, kucağına bakarsa, edebsizlikten kurtulur demişlerdir...
Ayakta, rükü’da, secdelerde ve otururken, elleri sünnet olduğu gibi koymamak mekrûhtur. Vâcibi ve sünneti terk etmek mekrûhtur. Bunun için, erkeklerin secdede, çıplak ayağını örtmesi mekrûh olur. Namâzı, na’lın veyâ mest ile kılmak, çıplak ayakla kılmaktan efdaldir. Böylece, Yahûdîlere uyulmamış olur...
CENNETE?GİRMEK...
Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm, sokakta giydikleri na’lın ile kılarlardı. Na’lınları temiz idi ve Mescid-i nebî kum döşeli idi. Kirli na’lınla girilmezdi. Necâset bulaşmış ayakkabı ile mescide girilmez. Çorab giyerek bu sünnet yerine getirilir. Çorabı da pis olan veyâ hiç olmayan, namâzı topuk kemiklerine kadar uzun antâri ile kılması iyi olur...
Abdürrezzak Kâşî hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki: “Cennete girmek, yalnız Allahın fazlı ve ihsânı iledir. Îmanı, Cennete girmeye sebep göstermek, kazanılan nîmetin lezzeti, daha çok olduğu içindir...”
.
Abdüllah Bitûşî
Abdüllah Bitûşî hazretleri, Şâfi’î âlimlerindendir. 1796 (h.1211) senesinde Basra’da vefât etti. (Hadîkatüs-serâir) kitâbı meşhûrdur.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Bir işi, ibâdeti yaparken mezheplerin kolaylıklarını araştırıp, bunlara göre yapmak bâtıldır. Meselâ abdestli kimsenin derisinden kan aksa, Şâfi’î mezhebinde abdesti bozulmaz. Hanefîde bozulur. Yabancı kadının derisine, derisi değse, Şâfi’îde bozulur. Hanefî mezhebine göre bozulmaz. Abdest aldıktan sonra derisinden kan akan ve derisi yabancı kadının derisine değen bir kimsenin bu abdestle kıldığı namaz sahih olmaz... Bunun gibi, bir işi bir mezhebe göre yaparken, ikinci bir mezhebe de uymak söz birliği ile bâtıldır. Şöyle ki: Şâfi’î mezhebine uyarak, başının az bir yerini mesh eden kimseye köpek sürtünse, bu kimsenin Mâlikîyi de taklîd ederek, burasını yıkamadan kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü Şâfi’îde köpek sürtünenin namazı sahih olmaz. Mâlikîde, köpek necis değil ise de, başının hepsini mesh etmesi lâzımdır...
Yine bunun gibi, ikrâh ile, yâni korkutularak yaptırılan talâk, Hanefîde sahih olur. Diğer üç mezhepte sahih olmaz. Bu adamın, Şâfi’î mezhebine uyarak, boşadığı kadın ile ve Hanefîyi taklîd ederek, bu kadının kız kardeşi ile, aynı zamanda evli olması câiz değildir. Çünkü, bir iş yaparken mezhepleri (Telfîk) etmek yâni kolaylıklarını arayıp bunlara göre yapmak, söz birliği ile sahih değildir. Dört mezhepten, hiçbirine uymadan bir şey yapmak da câiz değildir...
MEZHEB TAKLİDİ...
Sefer ve matar gibi özür olunca, öğle ve ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte kılmak Şâfi’îde câizdir. Hanefîde câiz değildir. Bir hanefî, seferî iken, meşakkat olmadığı hâlde, öğleyi ikindi vaktinde kılsa haram olur. İkindiyi öğle vaktinde kılsa hiç sahih olmaz. Şâfi’î mezhebinde ise, ikisi de sahih olur. Kendi mezhebine göre haraç, yâni meşakkat olduğu zaman, kendi mezhebindeki ruhsatla amel etmesi câiz olur. Ruhsat ile de yapmakta meşakkat olursa, başka mezhebi taklîd etmek câiz ise de, o mezhepte, o ibâdet için farz ve vâcib olan şeyleri de yapması lâzımdır...
Bir işi, bir ibâdeti yaparken başka bir mezhebi taklîd eden kimse, kendi mezhebinden çıkmış olmaz. Mezhep değiştirmiş olmaz. Yalnız o işi yaparken diğer mezhebin şartlarına ri’âyet etmesi lâzımdır...
.
Mecdeddîn Mûsulî
Mecdeddîn Mûsulî hazretleri, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1203 [h.599] senesinde Kuzey Irak’ta, Musul şehrinde dünyaya geldi, 1285 [h.683] senesinde vefât etti. “Muhtâr” ve bunun şerhı olan “İhtiyâr” kitâbları meşhûrdur.
Mûsulî hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Mezhep imamı demek, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmıştır. Bilinen dört imam zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı. Eshâb-ı kirâmın her biri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkânı kalmadı...
Hadis-i şerifte, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek (Taklîd) etmesi lâzımdır. Yâni, bu mezhebin (İlmihâl) kitabını okuyup öğrenmesi, îmanını ve bütün işlerini buna uydurması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. Dört mezhepten birini taklîd etmeyen kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna (Mezhepsiz) denir...
Unutulmuş olan mezheplerin ve bugün mevcut bulunan dört mezhebin hepsi haktır, sahihdir. Birinin, başkası üzerine üstünlüğü yoktur. Çünkü, hepsi aynı din kaynağından alınmışlardır.
RUHSAT VE AZîMET
Bütün mezheplerde, yapılması kolay işler [Ruhsat] bulunduğu gibi, yapılması güç [Azîmet] olan işler de vardır. Azîmet olan işi yapabilecek kimsenin, kolay işi yapmaya kalkışması, din ile oynamak olur. Azîmeti yapmaktan âciz olan, özürlü olan kimsenin ruhsat olanı yapması câiz olur. Böyle kimsenin ruhsat olanı yapması, azîmet yapmış gibi çok sevap olur. Âciz olmayanın, kendi mezhebindeki ruhsatları yapmaması, azîmetleri yapması vâcibdir. Hattâ, kendi mezhebinde yalnız ruhsatı bulunan işin, başka mezhepte azîmeti varsa, o azîmeti yapması vâcib olur. Mezhep imamlarından birinin sözünü beğenmemekten veya kendi düşüncesini onun sözünden daha üstün sanmaktan, çok sakınmalıdır.
.
Abdülkerîm Râfi’î
Abdülkerîm Râfi’î hazretleri, Şâfi’î âlimlerindendir. “Muharrer” adındaki fıkıh kitâbı meşhûrdur. Bunu birçok âlimler şerh etmiştir. İmâm-ı Nevevî’nin “Minhâc” adındaki muhtasarı çok kıymetlidir. “Minhâc”ı da şerh etmişlerdir. Bunların en kıymetlisi İbni Hacer-i Mekkî’nin “Tuhfe-tül-muhtâc” adındaki şerhidir. 623 [m. 1226] senesinde İran’da bulunan Kazvin’de vefât etti.
Abdülkerîm Râfi’î hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Dört mezhebin hâli, bir şehir ehâlîsinin hâline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanûnda bulunmazsa, o şehrin eşrâfı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanûnun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bâzan uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tâmîr ve insanların rahatlığıdır der. O işi, re’y ve fikirleri ile, kanûnun bir maddesine benzetir. Bunlar, hanefî mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine benzer. Bazıları ise kanûnun ifâdesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şâfi’î mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanûnun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbelî mezhebine benzer...
İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanûna uygun olduğunu söyler. Kanûnun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanûndan ayrılmaları, kanûnu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanûna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükâfât alır. Dört mezhebin hâli de böyledir.
İSTENİLEN YOL BİRDİR!..
Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olup, diğer üçünün yanlış olması lâzımdır. Fakat, her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hattâ sevap kazanır. Çünkü, Peygamberimiz, (Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için cezâ yoktur) buyurdu. Bu ayrılıkları bazı işlerde olup, ibâdetlerin çoğunda, yâni Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açık olarak bildirdikleri ahkâmda ve inanılacak şeylerde, aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler...
Abdülhak Sücâdil
Abdülhak Sücâdil Serhendî, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin yetiştirdiği büyüklerdendir. Urvetül-vüskâ Muhammed Ma’sûmu gasl etti. Fârisî (Şerh-ı Vikâye) ve (Mesâil-i şerh-ı Vikâye) fıkıh kitapları meşhûrdur.
Abdülhak Sücâdil hazretleri, vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
(Edille-i şer’ıyye) yâni, din bilgilerinde, müctehid imamlara senet, kaynak dörttür: (Kur’an-ı kerim), (Hadis-i şerifler), (İcmâ’ı ümmet) ve (Kıyâs-ı Fukaha)... Müctehidler, bir işin nasıl yapılacağını, Kur’an-ı kerimde açık olarak bulamazlarsa, hadis-i şeriflere bakarlar. Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamazlarsa, bu iş için, (İcmâ’) var ise, öyle yapılmasını bildirirler. İcmâ’ söz birliği demektir. Yâni, bu işi, Eshâb-ı kirâmın hepsinin aynı sûretle yapması veya söylemesi demektir. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen Tâbiînin de icmâ’ı delîldir, senettir. Daha sonra gelenlerin, hele bu zamandaki insanların, dinde reformcuların, din câhillerinin yaptıkları, söyledikleri şeye, icmâ denmez.
Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu, icmâ ile de bilinemezse, müctehidlerin kıyâsına göre yapmak lâzım olur. İmâm-ı Mâlik, bu dört delîlden başka, Medîne-i münevverenin o zamanki ehâlîsinin söz birliğine de senet dedi. Bu âdetleri, babalarından, dedelerinden ve nihâyet, Resûlullahtan görenek olarak gelmiştir, bu senet, kıyâstan daha sağlamdır dedi. Fakat diğer üç mezhebin imamları, Medîne ehâlîsini senet olarak almadı.
İctihâd yolu ikidir: Biri, Irak âlimlerinin yolu olup, buna (Re’y yolu) denir. Yâni kıyâs yoludur. Bir işin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş ise, buna benzeyen başka bir işin nasıl yapıldığı aranır, bulunur. Bu iş de, onun gibi yapılır. Eshâb-ı kirâmdan sonra bu yolda olan müctehidlerin reîsi, imam-ı a’zam Ebû Hanîfedir.
“RİVAYET YOLU!..”
İkinci yol, Hicâz âlimlerinin yolu olup, buna (Rivayet yolu) denir. Bunlar, Medîne-i münevverenin o zamanki ehâlîsinin âdetlerini, kıyâstan üstün tutar. Bu yolda olan müctehidlerin büyüğü, imam-ı Mâlik’tir ki, Medîne-i münevverede oturuyordu. İmâm-ı Şâfi’î ile Ahmed ibni Hanbel de, imam-ı Mâlik’in sohbetlerinde bulunmuşlardır. İmâm-ı Şâfi’î, imam-ı Mâlik’in yolunu öğrendikten sonra, Bağdat tarafına gelerek, İmâm-ı a’zamın talebesinden okuyup, bu iki yolu birleştirdi..
.
Zeynullah Kazanî
Zeynullah Kazanî hazretleri, Rusya’da, Tataristan Cumhuriyetinin Kazan şehrinde doğdu. Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin, Kazan ve Kafkasya’da insanları irşâd için vazîfelendirdiği halîfelerindendir. 20. Yüzyıl başlarında vefat etti...
Bu mübarek zat, hac için Hicaz’a gittiğinde Medîne-i münevverede Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri ile tanıştı. Bir müddet sohbetinde bulundu. Ondan icâzet ve hilâfet aldı. Kazan şehrine dönünce, insanlar arasında çok sevilip sayıldı. Kısa zamanda şöhreti yayıldı. Bundan korkan Rus hükûmeti onu Sibirya’da Tarvisky denilen bölgeye sürgün etti. Orada da insanların doğru yolda yürümeleri için gece gündüz çalıştı.
Zeynullah Kazanî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
(Mümin) ve (Müslim) ve (Müslüman) demek, Allahü teâlâ tarafından, Muhammed aleyhisselâm vâsıtası ile, insanlara bildirilmiş ve İslâm memleketlerine yayılmış din bilgilerine inanan, kabûl eden kimse demektir. Bu bilgiler Kur’an-ı kerimde ve binlerce hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Bu bilgileri, Eshâb-ı kirâm Peygamberimizden işitmiş, (Selef-i sâlihîn) de, yâni Eshâb-ı kirâmdan sonra, ikinci ve üçüncü asırlarda [yüzyıllarda] gelen İslâm âlimleri de, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya bu işitenlerden işiterek kitaplarına yazmışlardır. Sonra gelen İslâm âlimleri, Selef-i sâlihînin kitaplarındaki bilgileri başka başka açıklamışlar, birbirlerinden ayrılmışlar, mânâları açık bildirilmemiş, inanılması lâzım bilgilerde, yetmişüç ayrı fırka meydana gelmiştir. Bunlardan yalnız bir fırkası, bu açıklamaları yaparken, kendi düşüncelerini, görüşlerini karıştırmamış, bir değişiklik ve ekleme yapmamışlardır. Bu doğru îmanlı fırkaya (Ehl-i sünnet) veya (Sünnî) denir.
“ZINDIK, DİNSİZDİR!..”
Mânaları açık bildirilmiş olan, inanılacak şeylerde, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere yalnız kendi akıl ve görüşleri ile mânâ vererek, îmanı bozulan, kâfir olan kimseye (Mülhid) denir. (Mülhid) kendini samîmî Müslüman ve Muhammed aleyhisselâmın ümmeti bilir. (Münâfık) ise Müslüman görünür. Fakat başka dindendir. (Zındık), dinsizdir. Hiçbir dîne inanmaz. Müslümanları dinsiz, ateist yapmak için, Müslüman görünür. (Dinde reform) yapmak, İslâmiyeti değiştirerek, bozarak yok etmek çabasındadır, İslâm düşmanıdır. Çok zararlıdır. Masonlar ve İngiliz câsûsları böyledir...
.
Muhammed Zeynel’âbidîn
Muhammed Zeynel’âbidîn hazretleri, Mısır’da yaşamış olan büyük velîlerdendir. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Şemseddîn, lakabı Zeynel’âbidîn’dir 1638 (H.1048) senesinde vefât etti
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Âdem aleyhisselâm ilk insan ve ilk peygamberdir. Ondan sonra insanlar çoğaldı ve yeryüzüne yayıldı. Nuh aleyhisselâm zamanında tûfan olup, bütün dünyayı su kapladı. Yeryüzünde bulunan insanların ve hayvanların hepsi boğuldu. Fakat, Nuh aleyhisselâm ile gemide bulunan müminler kurtuldu. Nuh aleyhisselâmın gemide üç oğlu vardı: Sâm, Yâfes ve Hâm... Şimdi yeryüzünde bulunan insanlar, bu üçünün soyundandır.
İsmâ’îl ve İshak, İbrâhîm aleyhisselâmın oğludur. İshak aleyhisselâmın oğlu, Ya’kûbdur. Ya’kûb aleyhisselâmın oğlu, Yûsüf aleyhisselâmdır. Ya’kûb aleyhisselâma “İsrâîl” denir. Bunun için çocuklarına ve torunlarına (Benî İsrâîl), yâni İsrâîloğulları denmiştir.
Benî İsrâîl çoğalarak, içlerinden çok Peygamber gelmiştir... Mûsâ aleyhisselâm Benî İsrâîl’e gönderilmiştir. Hârûn, Dâvüd, Süleymân, Zekeriyyâ ve Yahyâ da, yine Benî İsrâîl’e gönderilmiştir. Fakat, bunların ayrı şeriatleri olmayıp, Benî İsrâîli, Mûsâ aleyhisselâmın dînine dâvet etmişlerdi. Bunun için, Mûsâ aleyhisselâmın dîni, Îsâ aleyhisselâm zamanına kadar devam etti. Îsâ aleyhisselâm gelince, bunun şeriati, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatini nesh etti. Yâni Tevrât’ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine uymak câiz olmayıp, tâ Muhammed aleyhisselâmın dîni gelinceye kadar, Îsâ aleyhisselâmın şeriatine uymak lâzım oldu. Fakat, Benî İsrâîlin çoğu, Îsâ aleyhisselâma îman etmeyip, Tevrât’a uymak için inat etti. İşte Yahudilik ile Nasârâlık [Yâni Îsevîlik] böylece ayrıldı...
SON PEYGAMBER...
Îsâ aleyhisselâma îman etmeyip de, küfürde, dalâlette kalanlara (Yahudi) denildi. Yahudiler, hâlâ Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine uyup, Tevrât ve Zebûr okuyoruz diyor. Nasârâ da, Îsâ aleyhisselâmın şeriatine uyup, İncîl okuyoruz diyor. Hâlbuki, iki cihânın seyyidi, insanların ve cinnin hepsinin Peygamberi Muhammed aleyhisselam, bütün âlemlere Peygamber olarak gönderildi ve şeriati ki, (Dîn-i islâm)dır, bütün dinleri nesh etti. Bu dînin hükmü kıyâmete kadar süreceğinden, dünyanın hiçbir yerinde, Onun dîninden başka bir dinde bulunmak câiz olmadı. Ondan sonra, hiç Peygamber gelmeyecektir...
.
Müftî Zehâvî
Zehâvî hazretleri, Kuzey Irak velîlerindendir. “Feyzî” lakabıyla da bilinir. Bilâhare Bağdat’ta müftü olunca, Muhammed Feyzî, Müftî Zehâvî adıyla meşhûr oldu. 1793 (H. 1208) târihinde Süleymâniye kasabasında doğdu. 1890 (H.1308) târihinde Bağdat’ta vefât etti.
Zehâvî hazretleri, vefatından kısa bir zaman buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yalnız kalbin hastalıklarını ve tedâvîsini bildirmekle kalmamış, ferdlere, âilelere, cemiyetlere, harblere, mîrâs hesâblarına, yanî her çeşit dünyâ ve âhıret işlerine âit yüz binlerle bilgiyi söylemiştir. Kendi hastalığını ve kalbinin ilâcını bilmeyen bizim gibi câhillerin, bu hadîs-i şerîflerden kendine uygun olanları seçip alması imkânsız gibidir. Evliyâ, kalb, rûh mütehassısları olup, herkesin bünyesine ve hastalığına ve zamânının zulmetine ve fesâdına uygun rûh ilâçlarını, hadîs-i şerîflerden seçerek söylemişler ve yazmışlardır. Resûlullah efendimiz, dünyâ eczâhânesine yüz binlerce ilâç hâzırlayan baştabîb olup, evliyâ da, bu hâzır ilâçları, hastaların derdlerine göre dağıtan, emrindeki yardımcı tabîbler gibidir. Hastalığımızı bilemediğimiz, ilâçları tanımadığımız için, yüzbinlerce hadîs içinden, kendimize ilâç aramaya kalkarsak, aksi tesîr hâsıl olarak, câhilliğimizin cezâsını çeker, fâide yerine zarâr görürüz... İşte bunun için, hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîmi kendi anladığına göre tefsîr eden kâfir olur) buyuruldu. Mezhebsizler, bu inceliği anlayamadıkları için, “Herkes Kur’ân ve hadîs okumalı, dînini bunlardan kendi anlamalı, mezheb kitâblarını okumamalıdır” diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarının okunmasını yasak ediyorlar...
EHL-İ SÜNNET ÂLİMİ...
Velî demek, Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmuş olan, Ehl-i sünnet âlimi demektir. (Ehl-i sünnet) demek, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin gösterdiği yol demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu yolu Eshâb-ı kirâmdan öğrendiler. Kendi anladıklarına değil, Eshâb-ı kirâmdan işittiklerine sarıldılar. Ehl-i sünnetten ayrılmak, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru yolundan ayrılmak olur. Ehl-i sünnetten ayrılanlar arasında, Kur’ân-ı kerîmdeki ve mütevâtir olan hadîs-i şerîflerdeki şüpheli delîlleri yanlış tevîl edenler, kâfir olmazlar ise de, bid’at sâhibi oluyorlar. Bu delîllerden çıkardıkları yanlış ve bozuk bilgilere, (Kur’ân yolu), (Eshâb yolu) diyerek, ahmakları, câhilleri aldatıyorlar...
.
Yünûnî hazretleri
Yünûnî hazretleri, meşhûr Hanbelî hadîs âlimlerindendir. İmam Câfer-i Sâdık’ın soyundandır. 1177 (H. 572) senesinde Lübnan’da, Baalbek’in Yünûn köyünde doğdu. 1260 (H.658) senesinde burada vefât etti. Hadîs ilminde hâfız olan Yünûnî, zâhid, ârif ve takvâ sâhibi bir âlimdi.
Yünûnî hazretleri, bir sohbetinde buyurdu ki:
Büyük âlim vefât edince, feyiz vermesi kesilmez. Hattâ artar. Fakat bir insanın meyyit ile olan bağlılığı, diri ile olan gibi olamaz. Bunun için, (Üveysî) olmak, yanî meyyitin rûhâniyyetinden feyiz almak az olur. Fenâ ve Bekâya yükselen dirilerin meyyit ile irtibâtları, diri iken olduğu kadar değil ise de, çok olur ve bunlar meyyitten çok feyiz alırlar. Fekat, diri iken dahâ fazla alırlar. Çünkü diriler, yanındakilerin ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmalarını sağlar. Bütün hâlleri ve sözleri ile kalblerine tesîr ederek, muhabbetin artmasına, böylece dahâ çok feyiz almalarına sebep olurlar...
Görülüyor ki, bir mürşid aramak lâzımdır. Sâdık ve temiz bir Müslümân, evliyâ diri iken de, kabirde iken de, rûhlarından feyiz alır ise de, diri olan evliyâ, bunun yapması lâzım olan vazîfeleri söyler. Hatâlarını düzeltir. Böylece, feyiz alması kolaylaşır ve çok olur. Ölüler ise bir şey söyleyemez...
İlhâm ve rüyâ ile meyyitten ders almak da olamaz. Çünkü, ilhâmlara ve rüyâlara, vehim, hayâl ve şeytân karışabilir. Karışmamış olanları da, tevîlli, tabîrli olabilir. Doğruları, eğrilerinden ayırd edilemez. Kazanç pek kıymetli ise de, zarâr da, o derece tehlikelidir...
MÜRŞİD GEÇİNEN CAHİLLER!..
Böyle olmakla berâber, hakîkî âlim bulunmadığı zamânlarda, mürşid geçinen câhillere aldanmayıp, mevtâların rûhlarından feyiz almaya çalışmalıdır. Buna kavuşmak için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymak ve hakîkî âlimlerin kitâblarını okumak ve okuyan ile sohbet etmek şarttır... Küçük çocuk, en çok anasını sever ve ona sığınır. Aklı başına gelince, babasına dahâ çok güvenir, buna sığınır ve bundan fâidelenir. Mektebe veyâ san’ata başlayınca, hocasına, ustasına sarılır. Bunlardan fâidelenir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Rûhun kazançları da, bunun gibi, önce ana, baba ve âlim, sonra Resûlullah efendimiz vâsıtası ile alınıyor.
Yünûnî hazretleri, vefatından kısa bir zaman buyurdu ki: “Mârifet ve hakkı tanıma nisbetinde muhabbet, muhabbet nisbetinde de yakınlık olur...”
.
Yûsuf Hakîkî Baba
Yûsuf Hakîkî Baba, Somuncu Baba diye meşhur olan Hamîd-i Velî hazretlerinin oğludur. Türbesi Aksaray’da Şeyh Hamîd Mahallesindeki hankâhın bahçesindedir.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
İslâmiyyet, ilmin tâ kendisidir. Kur’ân-ı kerîmin birçok yeri, ilmi emretmekte, ilim adamlarını övmektedir. Meselâ Zümer sûresi, dokuzuncu âyetinde meâlen, (Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir) buyuruldu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ilmi öven ve teşvîk buyuran sözleri o kadar çoktur ve meşhûrdur ki, düşmanlarımız da, bunları biliyor. Meselâ (İhyâ-ül’ulûm) kitâbında, ilmin fazîleti anlatılırken, (İlmi, Çin’de de olsa, alınız!) hadîs-i şerîfi yazılıdır. Ya’nî dünyânın en uzak yerinde ve kâfirlerde de olsa, gidip ilim öğreniniz! Bir hadîs-i şerîfte de, (Beşikten mezâra kadar ilim öğreniniz, çalışınız!) buyuruldu. Ya’nî, bir ayağı mezârda olan seksenlik ihtiyârın da çalışması lâzımdır. Bir hadîs-i şerîfte, (Bilerek yapılan az bir ibâdet, bilmeyerek yapılan çok ibâdetten dahâ iyidir!) buyurdu. Bir kerre de, (Şeytânın bir âlimden korkması, câhil olan bin âbidden korkmasından dahâ çoktur!) buyurdu. İslâm dîninde kadın, kocasının izni olmadan nâfile hacca gidemez. Sefere, misâfirliğe gidemez. Fakat, kocası öğretmezse ve izin vermezse, ondan izinsiz, ilim öğrenmeye gidebilir. Görülüyor ki, büyük ibâdet olan hacca izinsiz gitmesi günâh olduğu hâlde, ilim öğrenmeye izinsiz gitmesi günâh olmuyor.
Peygamber efendimiz, tıb bilgisini çeşitli şekillerde medh buyurdu. Meselâ, (İlim ikidir: Beden bilgisi, din bilgisi.) Ya’nî ilmler içinde en lüzûmlusu, rûhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sıhhat bilgisidir diyerek, her şeyden önce, rûhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lâzım geldiğini emir buyurdu. Bunun, İmâm-ı Şâfi’înin “rahmetullahi teâlâ aleyh” sözü olduğunu bildirenler de vardır. Bu yüce imâmın her sözü, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin açıklamasıdır. İslâmiyyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir.
“EN İYİ KİMSE!”
Yûsuf Hakîkî Baba, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“En iyi kimse, kalbi dünyaya bağlı olmayan ve Allah sevgisi ile çarpandır. Dünya muhabbeti, günahların başıdır. Dünyayı sevmekten kurtulmak da, ibâdetlerin başıdır...”
Yazıcızâde
Yazıcızâde Muhammed Efendi, meşhûr “Muhammediyye” adlı eserin müellifidir. Gelibolu’yu mekân tutup, 1451 (H.855) senesinde orada vefât etti. Mezarı Gelibolu’nun biraz dışında, İstanbul yolu üzerindedir...
Yazıcızâde Muhammed Efendi, Muhammediyye adlı eserinde şöyle anlatır:
Kişi mal, mülk sahibi olmakta çok hırslı olur, tek gayesi bu mala kavuşmak olursa, hem dünyada, hem de ahirette rezil olur, perişan olur. Olmadık işler gelir başına. Bunun misâlleri sayılamayacak kadar çoktur. Mehmed-i Bican hazretlerinin anlattığı şu hikâyeden -yaşanmış bir olay olup olmaması önemli değil- anlayana çok ibretler, dersler vardır:
Devrin hükümdarı bir gün tebdil-i kıyafetle teftişe çıkmıştı. Üç yol ağzında oturan bir kimsenin hâli dikkatini çekti. Dikkatle baktığında, bu kimsenin âmâ olduğunu anladı. Adam “Ne olur, şu bir akçeyi al ve enseme bir okkalı tokat at!” diye yalvarıyordu. Oradan geçenler de, bu kimsenin isteğini yerine getirip oradan uzaklaşıyorlardı...
Kendine niçin parayla tokat attırdığını sordu. Adam şöyle anlattı:
-Ben uzun yıllar, kervancı başı göre- vini yaptım. Bir gün kervanıma, on deve yüklü birisi katıldı. Yolculuk esnasında, bu yüklerin altın olduğunu anladım. Şeytan kanıma girip, niyetimi bozdurdu. Elime bıçağı alıp, yüklerin sahibinin yanına gittim. Adam benim niyetimi anlamıştı. Canını kurtarmak için, önce yükünün yarısını, sonra tamamını teklif etti. Ben kabûl etmedim. Adam çâresiz kalıp, bu defa da şu teklifte bulundu: “Beni öldürmezsen, kimseye yapmadığım bir iyiliği sana yaparım. Senin gözüne bir mil çekeyim. Yer altındaki bütün hazineleri görürsün. Zaten ben de bu altınları böyle elde ettim...” Bu teklif hoşuma gitti. Kabûl ettim. Gözümün birine mili çekti...
“TAMAH ETME!..”
Artık bütün hazineleri görebiliyordum. Fakat buna da râzı olmadım, daha çok göreyim, daha çok altın toplayayım diye, diğer gözüme de mil çekmesini istedim. Adam dedi ki: “O zaman hiç göremezsin, gel sen buna râzı ol! Tamah etme!” Ben ısrar ettim, diğer gözüme de mil çektirdim. Artık dünyam kararmıştı. Bütün hazineleri görüyor, fakat bunun dışında başka bir şey görmüyordum. İşte dünya tamahı, altın hırsı, beni bu hâle getirdi. Kendimi dünyada bu şekilde cezâlandırıyorum... İnşallah Cenâb-ı Hak da bu tövbemi kabûl eder...
Resûlullah Efendimiz ne güzel buyurmuş: “Bir vâdi dolusu altını olan, bir vâdi dolusu daha ister!”
Yanyalı Mustafa Efendi
Mustafa İsmet Efendi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfesi olan Abdullah-ı Mekkî hazretlerinin halîfesidir. Aslen Yunanistan’da, Yanyalıdır. Fâtih Çarşamba’da bir dergah ve câmi (İsmet Efendi Câmii) inşâ ettirdi. Abdülmecîd Han ve İkinci Abdülhamid Han tarafından ilmi takdir edilen Mustafa İsmet Efendi, bu pâdişahlar tarafından sık sık ziyâret edilirdi. 1872’de vefât etti. Kabri, yaptırdığı câminin bahçesindedir.
Yanyalı Mustafa İsmet Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Büyük üstadımız İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mektubatının 2. Cild 88. ve 16. Mektubunda buyuruyorlar ki:
İYİ BİR KUL...
Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! İyi kul, sâhibinin yapdıklarından râzı olan, onları beğenen kuldur. Kendi isteklerini beğenen kimse, kendine kuldur. Sâhibi, kulunun boğazına bıçak dayasa, kulun bundan râzı olması, sevinmesi lâzımdır. Allah korusun, eğer bunu beğenmez, istemezse, Onun kulluğundan çıkmış olur. Sâhibinden uzaklaşmış olur. Tâ’ûn [gibi sârî ve tehlikeli hastalıklar], Allahü teâlânın dilemesi ile gelmektedir. Kendi isteği ile gelmiş gibi sevinmek lâzımdır. Tâ’ûn [ya’nî vebâ ve her bulaşıcı hastalık] gelince, kızmamalı, üzülmemelidir. Sevgilinin yaptığı şey olduğunu düşünerek sevinmelidir. Herkesin belli bir eceli, ya’nî ölüm zamânı vardır. Bu zamân hiç değişmez. Onun için, hastalıkta sıkılmamalı, telâşa düşmemelidir. Böyle dert ve belâlar gelince, Allahü teâlâya sığınmalı, âfiyet vermesi, kurtarması için duâ etmeli, Ona yalvarmalıdır. Allahü teâlâ duâ edenleri, sıhhat ve selâmet isteyenleri sever. Mü’min sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim!) buyuruyor. [Bunun için her namâzda, fâtiha okurken, Allahü teâlâdan hidâyet istiyoruz.] Allahü teâlâ, sizi, görünür ve görünmez belâlardan korusun! Âmîn.
ŞEHÎDİN KEFENİ ELBİSESİDİR!
Erkeklerin kefeni, üç parça olmak sünnettir. Sarık sarmak bid’at olur. (Ahdnâme) denilen [suâl meleklerine verilecek cevâbları ve duâ ve istigfâr] yazılı kâğıdı, kabre koymamalıdır. Mübârek yazıların, isimlerin, meyyitin pislikleri ile karışmasına sebeb olur ve [İslâmiyyetin dört delîlinden] bir sened ile bildirilmemiştir. Şehîdlerin kefenleri, elbiseleridir...”
.
Yahyâ Mezûrî
Yahyâ Mezûrî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinin önde gelenlerindendir. 1834 (H.1250)’te yüz yaşlarında vefât edip, Bağdat’ta Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabrinin güneybatısına defnedildi.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, yüksek halîfesi Yahyâ Mezûrî ile mektuplaşırlar, ona nasîhatlerde bulunurlardı. Bu mektuplarından birinde buyurdular ki:
Her türlü hamd, sonsuz nîmetler sâhibi olan Allahü teâlâya mahsustur. Peygamberlerinin en yücesi olan ve hiçbirinin uğramadığı eziyetlere uğrayan, hazret-i Muhammed’e ve O’nun yüce Âl, Eshâb, Ezvâc-ı tâhire ve Ahbâbına salât ve selâm olsun.
Muhterem efendim, senedim ve dayanağım, Allahü teâlânın yolunu neşreden derin âlim Molla Yahyâ’nın ihsân ederek gönderdiği mektup ile şereflendik. Cenâb-ı Hak, karşılığında bereketli sevâblar ihsân eylesin. Mektubunuzu okuduk, tam bir ihlâs ve hasretle yazıldığını, mübârek hâl ve güzel ahlâkınızı yansıttığını gördük. Berâberinde, mâlum şeyhin mektubu da geldi. Kerîm ve raûf olan Rabbimiz teâlâ hazretleri ona hüsn-i hâtime ihsân eylesin!
Bu vesîle ile sizlere asıl vasiyetimi bildiriyorum: Uzun zamandır bu diyârda unutulmuş gibi olan tarîkat-i aliyye’yi öğretmekte ve yaymakta tâkatiniz miktârınca çalışınız. Müslümanların bu yola girmeleri ve uymaları için, anlayacakları delîller ile onları aydınlatıp teşvik ediniz. Şurası kesin olarak anlaşılmıştır ki, büyüklerimizin gönlünde yer tutabilmeleri, mübârek İslâm bilgilerini yâni Ehl-i sünnet îtikâdını ve fıkıh, ilmihâl bilgilerini yaymaları ve bu yolda çalışanlara destek olmaları miktârıncadır. İşittiğimize göre vaktiyle İmâdiye şehrinin çoğu köylerinde cemâat ile namaz kılınmak ve zikr-i ilâhî yapılmakla mâmûr mescidler varmış. Fakat acabâ şimdi vaziyet nedir? Belki bu mâmûrluk kalkmış, câmiler garîb kalmıştır. Artık bu mescidlere gidip gelen kalmamıştır!
“BÜYÜK ECRE KAVUŞURSUNUZ”
Bizleri seven Ziver Paşaya bizim adımıza, câmileri bu garîblikten kurtarmaya çalışmasını söylerseniz, pek büyük bir ecre, sevâba kavuşursunuz...
Çocuklarınız ve husûsiyle gözümün bebeği çok sevdiğim Molla Muhammed Emîn için şöyle duâ ediyorum: “Yâ Rabbî! Sen onları ebedî saâdete kavuşanlardan eyle! Kıyâmet günü peygamberlerinin aleyhimüsselâm ve evliyânın sancağı altında haşr eyle!” Âmîn!
Hacı Bulam
Hacı Bulam hazretleri, Kayseri velîlerinden olup, on altıncı yüzyılda yaşamıştır. Zamânının Mevlevî Dergâhının önde gelenlerindendir. Tekkeönü denilen yerde düzenli bir dergâh, etrâfında fakirlerin ve dervişlerin kalması için birçok odalar ve bu dergâhın devâmı için, vakıf dükkanlar yaptırdı. On altıncı yüzyılın sonlarına doğru vefât etti...
Bu mübarek zat, sohbetlerinde Mesnevi’den anlatırdı. İşte bunlardan bazıları:
*Sır, ancak sırrı bilenle eşittir. Sır, onu inkâr edenin kulağına söylenmez.
*Köpekler havladı diye, kervan yoldan kalmaz.
*Herkes yaratılışına göre hizmette bulunur.
*Yok olmak zıddın zıddını yenmesinden ileri gelir. Zıt yoksa ebedilik vardır. Allah cennetten zıtları giderdi, orada güneş de yok zemheri de.
“GÜL, HER YERDE?GÜLDÜR”
*Gül dalı nerede yeşerirse yeşersin güldür. Şarap küpü nereye konursa konsun şaraptır. Gül mezbelelikte bitmekle kötü olmaz, şarap altın tasa konmakla helal olmaz.
*Renklerin aslı renksizlik, savaşların aslı barıştır.
*Gamlarla dolu dünyanın aslı o âlemdir. Her ayrılığın sonu da buluşmadır.
*Manâ denizine susamış isen Mesnevî Adası’ndan denize bir ark aç. Mesnevi arkından gidersen denizlerin altını, mercanları görürsün.
*İyilik arayanda kötülük kalmaz.
*İnsanların kanadı himmettir.
*Mesnevî bir merada yayılan türlü hayvanları seyre benzer. Sen o hayvan ve örneklere takılma, merayı ve kendini seyretmeye çalış.
*İnsan kulaktan gelişir. Duya duya dinleye dinleye can bulur. Hayvan ise mideden gelişir.
*Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); ‘Allah’tan cenneti isteyen, insanlardan bir şey istemesin’ dedi.
“BU?DÜNYA?TUZAKTIR”
*Bu dünya tuzaktır. Taneleri istek. Tanelerden kaç, tuzağa düşme.
*Tereddüt, bir kudrete delalet eder.
*Zahmetin sebebi, kötülük etmektir.
Hacı Bulam hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Ölünce değil mi ki çenen bağlanacak, o halde çeneni az oynat!..”
Vekî’ bin Cerrâh
Vekî’ bin Cerrâh hazretleri, Tebe-i tâbiînin büyük âlimlerindendir. Irak’ta Kûfe şehrinin Feyd köyünde, 746 (H.129) tarihinde doğduğu rivâyet edilir. Ehl-i sünnetin amelde en büyük mezhebi Hanefî mezhebinin kurucusu İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe ve onun talebelerinden Züfer bin Huzeyl, Ebû Yûsuf, büyük İslâm âlimlerinden müctehid Süfyân-ı Sevrî dâhil, devrin pek çok âliminden ders aldı. İmam-ı Şafii ve birçok büyük âlim de ondan ilim öğrenmiştir...
Birisi kendisine eziyet etse, hemen oracıkta oturur, çok üzülür ve; “Eğer Allahü teâlâya karşı bir günah işlemeseydim, Allahü teâlâ bunu başıma musallat etmezdi” der, istigfâra başlar, cenâb-ı Hakka günahını bağışlaması için yalvarırdı.
Kendisi; “Biz ilmin talebini, oruçla takviye ettik ve ilmin gösterdiği yolda amel ettik” ve “Kırk sene kadar dünyâ lezzetlerinden bir şey tatmadık” buyurdu.
Vekî’ bin Cerrâh buyururdu ki: “Hak ehline târif edilen yol, esas gâyedir. Ona girmek ve ötelere ulaşmak için, sâdık olmak lâzımdır. Başka türlü olmaz.”
“Dünyâlığa düşkün olmayınız. Ondan sâdece ihtiyâcınız kadar alınız. O aldığınız da helâl yoldan olsun.”
“Helâlin hesâbı, haramın cezâsı vardır.”
“Akıllı, Hak teâlânın azamet ve kudretini anlayandır. Yoksa, dünyânın hîle ve desîselerine saparak, dolap çeviren kimse değildir.”
“Bâzı kitaplarda okudum. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kuluma kâfiyim. Yeter ki, o bana tâatte bulunsun. Beğendiğim şeyleri yapsın. Ben ona istemeden verir, dileklerini yerine getiririm. Çünkü ben, onun ihtiyâcını, ona lâzım olanı, daha iyi bilirim.”
ŞEYTANA AĞIR GELEN!..
“Şeytana, dağları parça parça etmek zor gelmez. Lâkin, akıllı bir mümine karşı koymak, onun için çok ağır bir iştir. Çünkü, akıllı ve bilgili mümin, basîret ve firâset sâhibidir. Baktığına, Allahü teâlânın nûruyla bakar. Onun için böyle bir mümin, şeytana, demirden daha sert ve kuvvetli gelir. Bu yüzden şeytan akıllı müminden, bir çâresini bulup uzaklaşmak ister. Bu defâ câhil kimsenin yanına gider, onu esir edip, kötülüklere sürüklemek için koşar.”
Vekî’ bin Cerrâh hazretleri, 812 (H.197) senesi hac dönüşü Feyd köyünde vefât etti. Kabri hac yolunda “Âhır-ül-Kubûr” denilen yerdedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Kim, Kur’ân-ı kerîm mahlûktur derse, küfre girmiştir.”
Vecîhüddîn Ömer Efendi
Vecîhüddîn Ömer Efendi, evliyânın büyüklerinden olup Hazreti Ebû Bekr’in neslindendir. İlk zamanlarında memleketin ileri gelen âlimlerinden olup, fetvâlar kendisine sorulurdu. Bu sırada tasavvufa meyledip, kemâle ermiştir. Sühreverd’de doğup, Bağdat’ta yetişti...
Bir defâsında hasta oldular. Sevdiklerinden bâzısı; “Sultânım! İlaç alsanız olmaz mı?” dediler. “Bir tabib getirseniz iyi olur” buyurdu. Gelen tabib; “Birkaç gün tahammül edebilseniz de size falanca şerbeti içirsek, iyi gelir” dedi. Şeyh; “Bizim rahatsızlığımız şerbet ve macunla gidecek bir şey değil. O kendiliğinden gider” buyurup, bir kerre; “Hû” deyince hemen o anda tabib kendinden geçti. Nice zaman öyle kaldı. Sonra kendisine gelip, Şeyh’in huzûrunda îmâna gelip ona talebe oldu. Şeyh; “Bizim hastalığımız seni küfür hastalığından kurtarmak içindi. Yoksa bizim ilâca ihtiyâcımız yoktu” buyurdu. Şeyh iyileşip, çok zaman yaşadıktan sonra 1060 (H.452) senesinde vefât etti. Kabri Bağdat’tadır.
Buyururlardı ki: “Hak yolu arayanlara onlara yol gösterecek bir mürşîd-i kâmil, rehber lâzımdır.”
Yine buyurdular ki: “Dört kimseden şu dört işin meydana gelmesi güzeldir: 1) Bir pâdişâhın âdil olup, halka adâletle muâmele etmesi, 2) Âlimin, ilmi, âhiretle ilgili derecelere kavuşmayı kolaylaştırmak için öğrenmesi, 3) Tüccarın, bedeni kuvvet kazanıp, Allahü teâlâya ibâdete yardımcı olması için dolaşması, 4) Tövbe edip, tasavvuf yoluna girenin bunu Allah için yapmış olması.
Dört iş vardır ki, onlardan sakınmak lâzımdır: 1) Pâdişâhın zulme rızâ göstermesi, 2) Âlimin ilmini, dünyâlık ve dünyâ makamlarını elde etmeye vâsıta yapması, 3) Tüccarın bu işini mal toplayıp insanlar arasında parmakla gösterilmeye vâsıta yapması, 4) Tövbe edip tasavvuf yoluna girenin, riyâzet ve mücâhede ettiği halde, tasavvufun hakîkatinden gâfil, habersiz olması. Böyle olanların Allahü teâlânın gazâbına ve azâbına uğrayıp, Cehennem’e girmesi muhakkaktır...”
“TÖVBENİN İCÂBI...”
Bir gün de şöyle buyurdular: “Tövbenin icâbı, ibâdettir. Bir büyüğe bağlanmanın icâbı ise, ona itâattir. Kulluğun icâbı, tövbe etmek, dâimâ Allahü teâlâyı anıp, ibâdet üzere olmak ve her zaman hocasına itâatten ayrılmamaktır.”
Ömer Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Tasavvuf ehli, kavuştukları mânâları, halleri, çoluk çocuğunu muhâfaza ettiği gibi korur.”
.
Muhammed el-Hadramî
Üstâd-ül-a’zâm Muhammed el-Hadramî, Fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Seyyid olup, hazret-i Hüseyin’in evlâdındandır. 1178 (H.574) senesinde, Yemen’de doğdu. 1256 (H.653) senesinde orada vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İbâdetler üçe ayrılır: Birincisi, yalnız mal ile yapılır. Zekât, sadaka böyledir. İkincisi, hem mal ile ve hem beden ile yapılır. Hac ve cihâd böyledir. Üçüncüsü, yalnız beden ile yapılır. Kur’ân-ı kerîm okumak, namâz kılmak, tesbîh, tehlîl ve tahmîd okumak ve duâ etmek böyledir. Birincilerin sevâbını meyyitlere hediyye etmenin câiz olduğunu, sevâbın onlara vâsıl olup fâide vereceğini, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirdiler. Üçüncüden duâ da böyledir. İkincilerin de böyle olduğunu âlimlerin çoğu bildirdi. Üçüncüden duâdan başkası için dört mezheb arasında ayrılık oldu. Hanefî ve Hanbelî mezhebinde, üçüncüler de birinciler gibidir.
EN MÜHİM İBÂDETLERDEN
Kur’ân-ı kerîm okumak en mühim ibadetlerdendir. Kur’ân-ı kerîmi kırk günde hatmetmek, yanî başından sonuna kadar okumak müstehâbdır. Üç günden önce hatmetmek câiz değildir. Hatim sonunda yapılan duâ kabûl olur. Hatim duâsında bulunmaya çalışmalıdır. Hatim bitince, yeniden hatme başlamak niyyeti ile Fâtiha okumalıdır...
Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okuyanın ana-babası kâfir olsalar bile, azâbları hafîfler) buyuruldu. Haberde bildirildi ki: Cennet derecelerinin sayısı, Kur’ân-ı kerîmin âyetlerinin sayısıncadır. Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimse, bütün derecelere kavuşur.
Kur’ân-ı kerîmin hatmedildiği yere rahmet yağar. Hatimden sonra duâ etmek müstehabdır. Kur’ân-ı kerîm hatim olunurken toplanmak müstehabdır...
MELEKLER DUÂ EDER!..
Hadîs-i şerîflerde, (Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimseye altmışbin melek hayır duâ eder) ve (Hatim duâsı yapılan yerde bulunan, ganîmet dağılırken bulunan kimse gibidir. Hatme başlanan yerde bulunan, cihâd eden kimse gibidir. İkisinde de bulunan, iki sevâba da kavuşur ve şeytânı rezîl eder) buyuruldu.
Sa’d ibni Ebî Vakkâs buyurdu ki: (Bir kimse, gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece okunursa, sabâha kadar duâ ederler). Deylemînin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîmi tecvîde uygun okuyana şehîd sevâbı verilir) buyuruldu...
.
Ubeydullah-ı Hakkârî
Ubeydullah-ı Hakkârî, Silsile-i aliyye büyüklerinin 32’ncisi olan Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretlerinin oğludur. Seyyid Fehîm Arvâsî hazretleriyle birlikte hacca gitmişlerdir. Bâzı sebeplerden Medîne-i münevverede daha sonra da Taif’te ikâmete memur edildi. Bir müddet sonra Kâbe’yi ziyâret için Mekke’ye gitti. Kâbe’yi tavâf edip namaza durdu. İki rekat namaz kılarken secdede vefât etti. Mekke’de Muallâ Kabristanına defnedildi.
Ubeydullah-ı Hakkârî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Peygamberlerin gönderilmesi, Allahü teâlânın kendini ve sıfatlarını bildirmek içindir. Bu bilgi de, saadet-i ebediyyeye, yâni dünya ve âhıretin sonsuz iyiliklerine sebeptir. Allahü teâlâya karşı, lâyık olan şeyler, uygun olmayanlardan, bunların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zîrâ, bizim kör ve topal olan akıllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine yok olmaktadır. O hâlde, yokluk bulunmayan ve isimleri ve sıfatları ve fiilleri sonsuz var olan, ebedî, hakîkî varlığa uygun olanı anlayabilir mi ve Ona lâyık olanı bulabilir mi? Münâsib olmayanları ayırt edebilip söylemekten sakınabilir mi? Hattâ, kendi noksân olduğu için, çok defa kemâli, noksânsızlığı, noksân sanır ve noksânı, kemâl sanır.
BÜTÜN İYİLİKLERİN ÜSTÜNDE
Peygamberlerin, bunları ayırt etmeleri ve bildirmeleri, bu fakire göre, bütün nîmetlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahü teâlâya uygun olmayan şeyleri [meselâ yok olmayı], Ona münâsib görenlerden daha alçak kim olabilir? Bâtılı haktan, eğriyi doğrudan ayıran, ibâdete, itaate hakkı olmayanları, ibâdet edilmesi lâyık ve lâzım olan hakîkî vardan ayıran, o büyüklerin sözleridir. Allahü teâlâ, insanları doğru yola, onların sözleri ile çağırıyor. Kullarını, kendisine yaklaşmak saadetine, onların aracılığı ile ulaştırıyor.
RAHMET VE İYİLİK...
Allahü teâlânın beğendiği şeyleri öğrenmek, onlar vâsıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların yaratanı, mâliki, sahibi olan Allahü teâlânın, mahlûklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmaya izin verdiği ve hangilerine izin vermediği, onların bildirmesi ile anlaşılıyor. Peygamberlerin bu saydığımız ve daha bunlar gibi nice faydaları vardır. O hâlde, o büyüklerin gönderilmesi, elbette rahmettir, iyiliktir...
Taşkesenli Ahmed Efendi
Taşkesenli Ahmed Efendi, 1848 (H.1264) senesinde, Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Hacılar köyünde doğdu. Tasavvufta ilerlemek için Seyyid Sıbgatullah Arvâsî’nin dergâhına giderek teslim oldu. Burada Seyyid Sıbgatullah Arvâsî’nin en büyük halîfelerinden olan Şeyh Abdurrahmân-ı Tâgî ile tanıştı. Sıbgatullah Arvâsî’nin vefâtından sonra yerine geçen Abdurrahmân-ı Tâgî’ye bağlandı. Onun sohbetlerinde kemâle gelerek, icâzet aldı. Abdurrahmân Tâgî, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmesi için Ahmed Efendiyi Erzurum’a gönderdi. Erzurum ve çevresinde maddî ve mânevî ilimlerle büyük hizmetlerde bulunan Taşkesenli Ahmed Efendi, 1909 (H.1327) senesinde 61 yaşında iken vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
ÜÇ TÜRLÜ İLAÇ...
(Mevâhib-i ledünniyye) ikinci cildde diyor ki: Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” üç türlü ilâç kullanırdı:
Kur’ân-ı kerîm veyâ duâ okurdu. Fen ile bulunan ilâçları kullanırdı. Her ikisini karışık kullanırdı. (Kur’ân-ı kerîmden şifâ beklemeyene şifâ nasîb olmaz) buyururdu. (Fâtiha) sûresini okumanın, hastalıklara şifâ olduğunu bildiren hadîs-i şerîfler (Beydâvî) ve (Çerhî) tefsîrlerinde ve Senâullah-ı Dehlevî “rahmetullahi aleyh”nin yazdığı (Tefsîr-i Mazherî)de yazılıdır. İmâm-ı Kuşeyrî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki:
Kur’ân-ı kerîmdeki altı şifâ âyetini bir tabağa yazıp, su koyarak eritilir. Hasta içerse Allahü teâlâ şifâ ihsân eder. Âyet-i kerîme ve duâ elbette şifâ verir. Fakat şartların gözetilmesi de lâzımdır. Okuyanın veyâ yazanın ve hastanın buna inanması şarttır. Hastanın, zararlı olan gıdâlardan, şüpheli ilâçlardan perhîz etmesi, soğuktan sakınması, lüzûmlu şeyleri yapması, harâmdan, zulümden sakınması lâzımdır. Hadîs-i şerîfte,
(Allahü teâlâyı unutarak, gafletle edilen duâ kabûl olmaz) buyuruldu. Resûlullah efendimiz hasta olunca, (Kul e’ûzü)leri okuyup, kendi üzerine üflerdi.
ŞİFÂ ÂYETLERİ...
(Şifâ âyetleri) şunlardır: Tevbe sûresi, ondördüncü âyetinin sonu, Yûnüs sûresi, elliyedinci âyetinin ortası, Nahl sûresi, altmışdokuzuncu âyetinin orta kısmı, İsrâ sûresi, seksenikinci âyetinin baş tarafı, Şü’ârâ sûresinin sekseninci âyeti, Fussilet sûresi, kırkdördüncü âyetinin orta yeridir..
Tâhir-i Lâhorî
Tâhir-i Lâhorî, İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin halîfelerinden ve çocuklarının hocalarındandır. 1630 (H.1040) senesinde vefât etti. Kabr-i şerîfi Lâhor’da Meyânî tarafındadır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendisine yazdığı bir mektupta özetle buyuruyor ki:
“Allahü teâlâya hamd ederiz. O’nun Peygamberine, Âline ve Eshâbına salât ve selâm ederiz! Kıymetli mektuplarınız, art arda geldi. Talebenin ilerlemekte oldukları, bizi çok sevindirdi. Bu yolun sonu başlangıçta yerleştirilmiş olduğundan, bu yüksek yola başlayanlarda, sona varmış olanların hâllerine benzeyen hâller hâsıl olur. Bunların hâllerini, o büyüklerin hâllerinden ayırmak güçtür. Ancak, keskin görüşlü ârif ayırabilir. Böyle olunca, hâllerin görülmesine güvenerek, hâl sâhibine yol gösterici olarak izin vermemelidir. İzin verilirse, zararı, talebelerinin zararından daha çok olur. Belki de, kendini olgun sanarak, ilerlemesi büsbütün durur. Belki de, irşâd sâhiblerine hâsıl olan mevkî ve saygı toplamak, onu büsbütün belâya sokar. Çünkü, nefs-i emmâresi, daha îmâna gelmemiştir ve tezkiye bulmamış, temizlenmemiştir. Olan olmuştur. İcâzet, izin vermediğiniz kimselere, tatlılıkla anlatınız ki, böyle izin almak, olgunluğu göstermez.
Çok çalışınız! Sizin çalışmanız, tâliblerin de çalışmalarını arttırır. Vesselâm.”
Tâhir-i Lâhorî’nin, vefat etmesinden kısa bir zaman önce hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine gönderdiği mektuplarından biri de özetle şöyledir:
O yüksek kapının eşiğinden ayrılıp bu tarafa doğru yola çıkınca, her adımda kendi kendime; “Ey câhil! Maksûdunu arkada bırakıp da nereye gidiyorsun?” diyordum. Ama ardımdan bir ses; “Yoluna devâm et!” diyordu. Velhâsıl, çeke çeke bu şehre getirdiler. Bir köşede şaşkın şaşkın otururken, âniden Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti zâhir oldu. Emrolduğum işi yapmamı söyledi. Onun ve sizin emrinize uyarak, bir müddet tâliblerle (talebelerle) meşgûl oldum...
“SİZE DİL UZATTILAR!..”
Çekemeyenlerden bâzıları, yüksek mürşidimize, makamlar hakkında, bilhassa Sıddîk-i Ekberin makâmı hakkındaki yazılarınızı söyleyip, kendinden bâzı şeyler ilâve ederek, hazretinize dil uzattılar. Mevlânâ Hâmid, o mektubu, derin âlim Mevlânâ Abdüsselâm’a götürdü. Mevlânâ okuduktan sonra, hiçbir şüphe edilecek yeri olmadığını söyledi ve çok hüsn-i zan gösterdi. Çekemeyenlerin dilleri bağlandı...”
.
Tâcüddîn bin Rıfâî
Tâcüddîn bin Rıfâî hazretleri, Irak’ta yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Moğol hükümdarı Hülagu’nun istilası sırasında, on üçüncü asrın ikinci yarısında yaşadığı bilinmektedir. Nasîhatleri pek tesirli idi...
İbn-ür-Rıfâî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Îmânı olan ve aklı olan ve bâliğ olan erkek ve kadınlara, (Mükellef) denir. Mükellef olanların, ölümü çok hâtırlaması sünnettir. Çünkü, ölümü çok hâtırlamak, emirlere sarılmaya ve günâhlardan sakınmaya sebeb olur. Harâm işlemeye cesâreti azaltır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hâtırlayınız!) Tesavvufculardan ba’zıları, her gün bir kerre hâtırlamayı âdet edinmişti. Büyüklerimiz her gün yirmi kerre, kendini ölmüş, mezâra konmuş düşünürdü.
Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Mevt, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Rûhun, bedenden ayrılmasıdır. Mevt, insanın bir hâlden başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: “Sizler, ancak ebediyyet, sonsuzluk için yaratıldınız! Lâkin bir evden, bir eve göç edersiniz!”
Mevt, mü’mine hediyyedir, ni’mettir. Günâhı olanlara musîbettir. Fakîrlere râhat, zenginlere azâbdır. Akıl, Allahü teâlânın hediyyesidir. Cehâlet, doğru yoldan çıkmaya sebebdir. Zulüm, insanın çirkinliğidir. İbâdet, gözün nûru olan, sevinç ve neş‘edir. Allah korkusundan ağlamak, kalbin cilâsıdır. Kahkaha ile gülmek, kalbin zehridir. İnsan, ölümü istemez. Hâlbuki mevt, fitneden hayırlıdır. İnsan yaşamayı sever. Hâlbuki mevt, ona hayırlıdır. Sâlih olan mü’min, mevt ile, dünyânın eziyyet ve yorgunluğundan kurtulur. Zâlimlerin ölümü ile, memleketler ve kullar râhata kavuşur...
DÜNYANIN KEDERLERİ KALDI!..
Mü’minin rûhunun bedenden ayrılması, esîrin hapisten kurtulması gibidir. Mü’min öldükten sonra, bu dünyâya geri gelmek istemez. Yalnız şehîdler, dünyâya geri gelip, bir dahâ şehîd olmak ister. Dünyânın iyiliği gitti. Kederleri kaldı. Bundan dolayı ölüm, her Müslümân için hediyyedir. Bir adamın dînini, ancak kabri korur. Mü’minlere yapılacak ikrâmlardan birincisi, ölümdeki sevincdir. Mü’mini râhatlandıran, ancak Allahü teâlâya kavuşmaktır. Her mü’mine mevt, hayâtından dahâ iyidir. Kâfirlere de mevt fâidelidir...
.
İbrâhim Karamânî
Tâcüddîn İbrâhim Karamânî hazretleri, aslen Manavgatlıdır. Pîrî Halîfe’den zamânın zâhirî ilimlerini öğrendi. Önce Konya’ya, sonra da Bursa’ya gitti ve orada Abdüllatîf Makdisî’nin hizmet ve sohbetinde bulunup, onun teveccühlerine kavuştu. 1467 (H.872) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Zeynîler semtinde hocası Abdüllatîf Makdisî’nin yanındadır.
Tâcüddîn hazretleri bir sohbetinde buyurdu ki:
“Tesavvufcuların (Üveysî) demeleri, üstâdı yoktur demek değildir. Çünkü, üveysî demek, onun yetişmesinde rûhâniyânın da hizmeti olmuştur demektir. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) veyâ evliyâdan birine üveysî olmak için, her gün tenhâ bir yerde iki rek’at namâz kılıp, bir Fâtiha okuyarak, sevâblarını onun mübârek rûhuna göndermeli, bir müddet oturup, hep onun rûhunu düşünmelidir. Birkaç gün sonra, onun üveysîsi olur. Resûlullah efendimizin üveysîsi olmak isteyen, yatsı nemâzından sonra, hayâlinde, Resûlullahın iki mubârek ellerini tutup, yâ Resûlallah! Beş şey için sana bî’at eyledim: Bunlar, Kelime-i şehâdet, namâz kılmak, zekât vermek, ramezân ayında oruç tutmak ve yola gücü yetenin hacca gitmesidir demelidir. Birkaç gece böyle yapınca, murâdına kavuşur. Bir velînin üveysîsi olmak için, tenhâ bir yerde, iki rek’at namâz kılıp, sevâbını o velînin rûhuna göndermeli ve rûhunu düşünerek beklemelidir. Ehl-i sünnet i’tikâdında olup ahkâm-ı islâmiyyeye uyan, elbette o velînin üveysîsi olur. İnsanın Allahü teâlânın rızâsına kavuşmasına mâni olan en büyük hicâb, onun nefsidir. Nefsin aradan kalkması kitâb okumakla, işitmekle olmaz. İnsân-ı kâmilin sohbeti lâzımdır. Bu sohbet nasîb olmazsa, uzaklardan kalb ona bağlanırsa, çok sevilirse, onun kalbinden, feyizler, bereketler, muhabbet miktârınca, tâlibin kalbine akarak kemâle kavuşur.”
Tâcüddîn İbrâhim Karamânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
NASÎHAT ETMELİDİR...
“Müslümân olan ve Müslümânları seven bir kimse, bir insandan İslâmiyyete uygun görünmeyen bir söz işitince, bu söyleyeni incelemelidir. Söz sâhibi, sapık ve zındık ise, buna cevâb vermeli, doğrusunu söylemeli, sözüne iyi manâ aramamalıdır. O sözün sâhibi Müslümân ise, Allaha ve Resûlüne îmân etmiş ise, onun sözünü düzeltmeye çalışmalı, iyi manâ vermeye uğraşmalıdır. O söze iyi manâ bulamazsa, söz sâhibinden sormalıdır. O da bulamazsa, kendisine nasîhat vermelidir...”
.
Ebü’l-Hasan ŞüsterîEbü’l-Hasan Şüsterî
Ali bin Abdullah eş-Şüsterî (Ebü’l-Hasan) hazretleri, Endülüs’teki evliyânın büyüklerindendir. Aynı zamanda Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi ve şâir olan Ebü’l-Hasan’ın doğum târihi belli değildir. 1269 (H.668) senesinde, hacdan dönerken Dimyât’ta vefât etti ve oraya defnedildi. Kerâmetleri ve menkıbeleri çoktur. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tesavvuf yolunu iyi bilen ve yol gösteren âlim aramayı da İslâmiyyet emretmektedir. Çünkü, Mâide sûresinde, (Ona kavuşmak için vesîle arayınız!) buyurulmuşdur. (Künûz-üd-dekâık)deki hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki: (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir), (Evliyâ ol kimselerdir ki, Onlar görülünce, Allah hâtırlanır), (Her şeyin hâsıl olduğu yer vardır. Takvânın elde edildiği yer, âriflerin kalbleridir), (Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrârından bir sırdır!), (Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir!), (Onlar, öyle kimselerdir ki, yanlarında bulunanlar şakî olmaz!), (Ümmetimin âlimlerine saygılı olunuz! Çünkü onlar yeryüzünün yıldızlarıdır), (Allahın öyle kulları vardır ki, bir şey için yemîn etseler, Allah o şeyi yaratır), (Talebesi arasında âlim, ümmeti arasında Peygamber gibidir), (Bir âlimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden dahâ büyük ziyândır), (Allah sevgisinin alâmeti, Onu çok zikretmektir)...
Allahü teâlâ, lutf ederek, ihsân ederek, nefs itmînân makâmına gelince ve İslâmiyyete uymakla şereflenince, “İslâm-ı hakîkî”ye kavuşulur ve îmânın hakîkati hâsıl olur. Bundan sonra yapılacak her iş, İslâmiyyetin hakîkati olur. Namâz kılınca, namâzın hakîkati kılınmış olur. Oruç tutunca, orucun hakîkati tutulmuş olur. Hac yapınca, haccın hakîkati yapılmış olur. İslâmiyyetin bütün hükümlerine uymak da, hep böyledir...
SÛRET VE HAKÎKAT!..
Görülüyor ki, ilk yol ile hakîkat, İslâmiyyetin sûreti ile İslâmiyyetin hakîkati arasında bir geçittir. Vilâyet-i hâssa ile şereflenmedikçe, İslâm-ı mecâzîden kurtulup, İslâm-ı hakîkîye kavuşulmaz. [İslâmiyyetin sûretine uymak, İslâm-ı mecâzîdir. İslâmiyyetin hakîkatine uymak ise, hakîkî Müslümânlıktır.] Bir Müslümân, Allahü teâlânın ihsânı ile, İslâmiyyetin hakîkatine kavuşur, İslâm-ı hakîkî ile şereflenirse, Peygamberlere tam uyarak ve O büyüklere vâris olarak, (Kemâlât-i nübüvvet) denilen makâma kavuşabilir. O yüksek derecenin ni’metlerini bol bol elde edebilir.
.
Mehmed Şühûdî Efendi
Mehmed Şühûdî Efendi, Bulgaristan’da Hasköy’de doğdu. Edirne’nin Babaeski kasabasında Ali Paşa Câmiinde imâm-hatiplik yaptı. 1612 (H.1021) senesinde Babaeski’de vefât etti.
Mehmed Şühûdî Efendi, vefatından kısa bir zaman önce, talebelerine İmâm-ı Rabbâni hazretlerinin, Kâ’be-i mu’azzamanın hakîkatini anlatan şu mektûbunu okudu:
Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize doğru yolu gösterdi. Eğer O, merhameti ile, doğru yolu bildirmeseydi, kim bulabilirdi? Rabbimizin Peygamberlerine inanırız “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. En yüksek mertebede yalnız nûr idi. [Bu nûr, nasıl olduğu bilinmeyen bir nûrdur.] Burayı, Kâbe’nin hakîkati bulmuş ve yazmıştım. Bu mertebenin üstünde, dahâ yüksek bir mertebe var ki, Kur’ân-ı kerîmin hakîkatidir. Kâ’be-i mu’azzama, Kur’ân-ı kerîm sebebi ile, herkesin kıblesi olmuş ve kendine karşı secde olunmakla şereflenmiştir.
İmâm, Kur’ândır. Önde Kur’ân-ı kerîmdir. Öne alınan ise, Kâbe’dir. Bu mertebe, Allahü teâlânın, nasıl olduğu bilinmeyen vüs’atinin başlangıcıdır. Anlaşılamayan âlemin ayrıldığı derecedir. Bu pek yüksek mertebede vüs’at, uzunluğun ve genişliğin çokluğu ile değildir. Böyle vüs’at, mahlûkta olur ve noksânlık, kusûr alâmetidir. Orası, öyle bir makâmdır ki, yetişemeyen, tatmayan anlayamaz. O mertebedeki ayrılık da, bildiğimiz iki başka şeyin ayrı olması, benzemedikleri için, ayrılmaları değildir ki, bunlar parçalanmakla, dağılmakla olur ve maddenin, cismin hâssasıdır. Allahü teâlâ, cism değildir. Orada, bir şey ve başka başka iki şey düşünülemez. Çünkü, orada ayrılık gayrılık ve ikilik yoktur. Düşünmek de olamaz. Orada, her ne kadar, bir şey düşünülemez ise de, bir şey düşünülse ve bu şey incelense, o mertebede bu şeye mahsûs olacak ve başka bir şeyde bulunmayacak hiçbir hâl, hâsıl olmaz. Zâten orada, bir şeyi incelemek de olmaz. Bununla berâber, düşünülen o iki şey arasında, ayrılık vardır. Biri diğerinden başkadır...
“BÜYÜKLERE NASÎB OLUR!”
İnsanlardan, kendisine hiçbir yol açmayan, yalnız tanıyamamak, anlayamamak yolunu açık bırakan Allahım! Sen, insanların düşünebilmesinden çok uzaksın! Onu anlayamamak, anlaşılamayacağını anlamak, evliyânın en büyüklerine nasîb olur...
.
Şuaybzâde Ali Âkif Efendi
Şuaybzâde Ali Âkif Efendi, Antep evliyâsından olup, 1822 yılında doğdu. İsmi halk arasında “Ali Baba” veya Ali Âkif Efendi diye anılır. İlim tahsiline Şeyh Câmii medresesinde başladı. 1850’li yıllarda Kilisli Baytazzâde Abdullah Efendinin talebesi oldu. Hocasının vefâtından sonra uzun müddet halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. 1905 yılında vefât etti. Türbesi, Gaziantep’in Şehreküstü Mahallesinde olup ziyâret edilmektedir.
Şuaybzâde Ali Âkif Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tesavvuf bilgilerinin mütehassısları, (Zikir etmekle kalb temizlenir. Zikir etmekle, Allahın sevgisi elde edilir. Zikir etmekle, ibâdetin tadı duyulur. Zikir etmekle, îmân kuvvetlenir. Zikir etmekle, namâz kılmak hevesi artar. Zikir etmekle, ahkâm-ı islâmiyye kolaylıkla yapılır. Zikir etmekle, taklitçilikten kurtulup, vicdânîliğe kavuşulur. Kur’ân-ı kerîmdeki (Allahü teâlâyı çok zikir ediniz!) emri bunu göstermektedir) derlerdi. Tesavvuf yolunda ilerlemek için, önce tevbe, sonra istihâre yapılırdı. Tevbe yapmak için kısaca, (Yâ Rabbî! Bulûğum ânından şimdiye kadar yaptığım günâhlara pişmân oldum. Şimdiden sonra da, inşâallahü teâlâ hiç günâh işlememeğe söz veriyorum) denir. Günâhlar ayrı ayrı sayılmaz. Sonra gusül abdesti alınır. Gusülden sonra, o gece (İstihâreye niyyet etdim) diyerek iki rek’at namâz kılıp, yatılırdı. Birinci rek’atte (Kâfirûn), ikinci rek’atde (İhlâs) sûresi okunurdu. Her gün, böyle zikir ederlerdi. Tevfîk Hak teâlâdandır derlerdi.
İmâm-ı Birgivî’nin “Kırk Hadîs”i, yirmibirinci hadîsine göre, her mü’minin istihâre yapması sünnettir. İstihâre namâzından sonra şu duâ okunur:
KENDİSİ ÎFÂ ETMELİDİR!..
“Allahümme innî estehîrüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fadlikel’azîm fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemü velâ a’lemü ve ente allâmül-guyûb.” Yedi gece böyle istihâre yapılır. Sonra, kalbe gelen şey yapılır. İstihâreden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rü’yâda beyâz veyâ yeşil görmek hayra alâmettir. Siyâh veyâ kırmızı görmek şerre alâmettir, denildi. İstihâre namâzını başkasına kıldırmak sünnet değildir. İstihâre yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi îfâ etmelidir. Bedenle yapılan ibâdetleri başkasına yaptırmak câiz değildir...
.
Seyyid İbrâhim Halvetî
İbrâhim Halvetî hazretleri, Kayseri velîlerindendir. Seyyid olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır. Erzincan’da Halvetî büyüklerinden Pîr Muhammed Erzincânî hazretlerine talebe oldu. Kısa zamanda icâzet, diploma aldı. Hocası onu insanlara ilim ve edeb öğretmesi için memleketi Kayseri’ye gönderdi. 1455 (H.860) târihinde orada vefât etti.
İbrâhim Halvetî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İslâmiyyetin bir sûreti, yanî dış görünüşü, bir de hakîkati, yanî aslı, özü vardır. İslâmiyyetin sûreti, Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve bu Resûlün Ondan getirdiği bilgilere inanmak ve İslâmiyyetin ahkâmına uymaktır. İnsanın nefs-i emmâresi îmân etmez ve İslâmiyyetin sûretine uymak istemez. Onun yaratılışı böyledir. Bundan dolayı İslâmiyyetin sûretine uyanların îmânı, îmânın sûretidir. Yanî, görünüşte îmândır. Namâzları, oruçları ve bütün ibâdetleri, ibâdetlerin sûretidir. Yanî, hep görünüşte ibâdettirler. Çünkü, insan deyince, insanın nefsi anlaşılır. Herkes (Ben) deyince nefsini bildirmektedir. İnsan ibâdet yaparken, nefsi küfür hâlindedir. Yaptıklarının yerinde bir iş olduğunu inkâr etmektedir. Böyle bir insanın îmânı ve ibâdetleri, hakîkî ve doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için îmânın ve ibâdetlerin sûretlerini, görünüşlerini, hakîkî olarak, doğru olarak kabûl buyuruyor. Böyle kullarını Cennete koyacağını söz veriyor, müjdeliyor... Allahü teâlâ, sonsuz ihsân sâhibi olduğu için, yalnız kalbin tasdîk etmesini, inanmasını îmân olarak kabûl buyurmuştur. Nefsin iz’ân etmesini, inanmasını istememiştir.
Böyle olmakla berâber Cennetin de hem sûreti, hem de hakîkati vardır. Dünyâda İslâmiyyetin yalnız sûretine kavuşanlar, Cennetin de yalnız sûretine kavuşacaklar, yalnız onun zevkini, tadını alacaklardır.
SÛRET VE HAKİKAT!..
Dünyâda İslâmiyyetin hakîkatine kavuşanlar, Cennetin de hakîkatine kavuşacaklardır. Cennetin yalnız sûretine ve yalnız hakîkatine kavuşanlar, aynı ni’metlerden meselâ aynı meyvesinden yedikleri hâlde, başka başka lezzet duyacaklardır. Resûlullahın zevceleri, mü’minlerin anneleri olup, Cennette Resûlullahın yanında bulunacaklar, aynı meyveyi yiyecekler ise de, başka başka tad alacaklardır. Duydukları lezzet, hep aynı olsa idi, mü’minlerin annelerinin, bütün insanlardan dahâ üstün olmaları lâzım gelirdi “aleyhinnessalâtü vesselâm ve rıdvânullahi teâlâ aleyhinne”...
Şihâbüddîn Ahmed bin Ali
Şihâbüddîn Ahmed bin Ali, Kudüs’de yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Şâfiî mezhebinde idi. Uzun süre Kudüs’teki Dâvûd aleyhisselâmın makâmında hizmette bulundu. 1561 (H.969) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bir işin, bir ibâdetin sahîh olması için, dört mezhebden herhangi birine uygun olması lâzımdır. Ya’nî, o işin sahîh olması için, bir mezhebde uyulması lâzım olan şartların hepsine uygun olması lâzımdır. Bir ibâdeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibâdet sahîh olmaz. Meselâ, deriden kan akarsa, Hanefî mezhebinde abdest bozulur. Şâfi’î mezhebinde bozulmaz. Bir erkek, yabancı kadının derisine dokununca, Şâfi’îde, ikisinin de abdesti bozulur. Hanefîde ikisinin de bozulmaz. Derisinden kan aksa ve kadına da dokunsa, her iki mezhebe göre abdesti bozulur. Bu abdest ile kıldığı namâz sahîh olmaz. (Bunun abdesti, bir mezhebe göre sahîh olmadığı zamân, diğer mezhebe göre sahîh oluyor. Namâzı sahîh olur) denilemez. Bu kimse, iki mezhebi (Telfîk) etmekte, karıştırmaktadır. Böyle kimseye (Müleffık) denir. Müleffıkın ibâdetinin sahîh olmayacağı söz birliği ile bildirilmiştir...
Bir ibâdetin bir şartı bir mezhebe, başka şartı da başka mezhebe göre sahîh olursa, bu ibâdet sahîh olmaz. Abdest alırken, başının bir parçasını mesh eden kimse, köpeğe değdikten sonra namâz kılsa, bu namâzı sahîh olmaz. Çünkü, abdesti Mâlikîye göre sahîh değildir. Köpeğe dokununca, Şâfi’îye göre üstü necis olmuştur. Bunun gibi, tehdîd ile, zor ile yaptırılan talâk Hanefîde sahîh olur. Boşadığı kadının kız kardeşini alabilir. Şâfi’îde ise sahîh olmaz. Bunlar da (Telfîk) olur.
İHTİYAÇ OLDUĞU ZAMAN...
Fakat bir kimse, bir ibâdeti, bir işi, bir mezhebin bütün şartlarına uyarak yapıp bitirdikten sonra, bunu tekrâr yaparken veyâ başka bir ibâdeti, başka bir işi yaparken, başka mezhebin şartlarına uyarak yapması, âlimlerin çoğuna göre sahîh olur. İhtiyaç olduğu zamân yapmak ise, söz birliği ile sahîh olur. Hattâ bir mezhebin şartlarına uyarak yapılan bir işin, bir ibâdetin bu mezhebe göre sahîh olmadığı, başka bir mezhebe göre sahîh olduğu sonradan anlaşılsa, o mezhebe göre sahîh olduğunu düşününce, o mezhebi taklîd etmiş olur. O işi sahîh olur. Çünkü o ibâdeti kurtarmak için, mezheb taklîdine ihtiyâc hâsıl olmuştur.
.
Şeyh Nûreddîn
Şeyh Nûreddîn hazretleri, Hindistan evliyâsının tanınmışlarındandır. 1410 (H.813) senesinde vefât etti. Kabri, Pendûh şehrindedir. Buyurdu ki:
“Bizim bulunduğumuz tasavvuf yolunda üç esas vardır. 1) Hesâba çekilmeden evvel kendini hesâba çekmek. 2) “İki günü aynı hâlde olanlar aldanmışlardır” hadîs-i şerîfine uyarak, hep ilerlemeye gayret etmek. 3) Havatırı (kalbe gelen düşünceleri) yok etmek, gidermektir. Hep Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“Riyâzetin (nefsin arzularına uymamanın) sonu odur ki, kalbini aradığı zaman, Hakk’ın zikrinde ve hizmetinde bulsun. İster uykuda, ister uyanıklıkta olsun, aynen bir çocuk gibi olmalıdır. Çocuk bir şeyin sevgisi ile yatıp uyuyunca, uyandığında hemen o şeyi arar.”
Yine buyurdu ki: “Avâm, zâhir temizliği için; havâs (seçilmiş büyük zâtlar) ise bâtın temizliği için çalışır. Kıyâmet günü, dünyâda iken zâhir temizliği için çalışıp, bâtınî temizliğe hiç ehemmiyet vermeyen kimseye Allahü teâlâ sitem eder ve buyurur ki: [Ey kulum! Senelerce insanların gördüğü yeri yâni dışını temizledin. Benim nazar ettiğim yeri (kalbini, gönlünü) ise temizlemek için bir ân uğraştın mı? Ömrünü nerelerde harcadın?]”
“Zâhirî (dış) tahâret (temizlik), abdest bozmakla gider. Bâtın (kalb) temizliği ise, Allah’tan gayrısını kalbe getirmekle bozulur. Gönlünü Allahü teâlâdan başkasına verme. O’ndan başkasının mührünü kalbine vurma!”
“Ey can kardeşim! Senelerce nefs-i emmâreye riyâzetler çektirdik. Buna rağmen onun şerrinden kurtulamadık. Âhirette kurtulmak için, nefsin hîle ve tuzaklarına karşı çok uyanık olmalı, ondan Allahü teâlâya sığınmalıdır.”
Şeyh Nûreddîn hazretleri, vefatından önce buyurdu ki:
“ÖMRÜM BOŞA GEÇTİ!..”
“Ömrüm boşa geçti. Ma’şûkun kokusunu alamadım. Hayret sahrâsında ve hasret meydanında başıboş top gibi döndüm durdum. Yaş altmışı geçti, ok elden çıktı. Nefs-i emmârenin şerrinden kurtuluş olmadı. Elde hava, ciğerde ateş, gözde yaş kaldı. Pişmanlık ve mahcûbiyetten başka kazanç, dert ve âhdan başka yol yok. Ne kadar çırpındıysak da maksada kavuşamadık. Dünyâ aldanma yeri, nefs ziyânkâr, Hak ise çok gayretlidir. O hâlde kalbde nasıl neşe olabilir. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki: Ey Dâvûd! Günahkârlara müjde ver ki, ben gafûrum (çok magfiret ediciyim). Sıddîkları da korkut ki, ben gayûrum (çok gayretliyim).”
Muhammed el-Ma’ribî
Muhammed el-Ma’ribî hazretleri, Suriye’nin Lazkiye şehrinde yetişen velîlerdendir. 1824 (H.1240) senesinde vefât etti. İlimde, amelde, velîlikte, kerâmet ve fazîlette zamânın meşhuru idi. İnsanlara İslâmiyeti anlatmakta çok gayretli ve tesirliydi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hile, hıyânet ve başkalarının haklarına saldırmak harâmdır. Harâmlar, zarûret olmadıkça, hiçbir yerde, hiçbir sebeple helâl olmaz. İslâmın güzel ahlâkını her yerde tatbîk etmek lâzımdır. Güzel ahlâklı olmak sûreti ile Müslümânlığı tanıtmak, Emr-i ma’rûf yapmak olur. Dâr-ül-harbde de, kâfirlerin haklarına dokunmamak, hükûmetlerinin kanûnlarına uymak, kimseyi dolandırmamak, Müslümânlığın îcâbıdır. Bazı mezhebsizler, Hac sûresinin otuzdokuzuncu âyet-i kerîmesine yanlış mana vererek, gençleri hükûmete karşı isyân etmeye teşvîk ettiler. Kardeşi kardeşe, düşman yaptılar. Anarşiyi körüklediler. Hâlbuki, bu âyet-i kerîmenin meâli, (Mü’minlere saldıran zâlimlerle cihâd yapmaya izin verildi)dir. Mekke’de kâfirler, Müslümânlara zulmediyorlar, yaralıyor, öldürüyorlardı. Bu zâlimlerle döğüşmek için, Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” tekrâr tekrâr izin istediler. İzin verilmedi. Zâlimlerin zulmünden kurtulamayacak olanların, kâfir memleketi olan Habeşistân’a hicret etmelerine izin verildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’ye hicret edince, bu âyet-i kerîme gelerek, yeni kurulan İslâm devletinin, Mekke’deki zâlimlerle cihâd yapmasına izin verildi. Bu âyet, Müslümânların zâlim hükûmete karşı isyân etmeleri için değil, İslâm devletinin, insanların İslâm dînini işitmelerine, Müslümân olmalarına mâni olan, zâlim diktatörlerin orduları ile cihâd yapmasına izin vermektedir...
İSYÂN ETMEK CÂİZ DEĞİLDİR!
Görülüyor ki, Müslümân olsun, kâfir olsun, âdil olsun, zâlim olsun, hiçbir hükûmete karşı, isyân etmek, kanûnlara karşı gelmek, hiçbir zamân câiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına karışmamalıdır. Kafir memlekette bulunan bir Müslümân, zulüm ve işkenceden usanır, İslâmiyyete uygun yaşaması, ibâdetlerini yapabilmesi imkânsız olur ise, zâlimlere yine karşı gelmemeli, bir islâm memleketine, hicret etmelidir. İslâm memleketine hicret imkânı bulamazsa, insan haklarına, dîne, ibâdete saldırmayan herhangi bir memlekete gitmelidir.
.
Mesud Horasanî
Mesud Horasanî hazretleri, Urfa evliyâsından olup, Seyyid Ahmed Rufâî hazretlerinin torunu olduğu söylenmektedir. Türbesi Şanlıurfa’da olup ziyâret edilmektedir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvânın rızkını ezelde takdîr etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvânların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın bedeninin ve rûhunun rızıkları da bellidir. Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yemeden, bitirmeden ölmez. Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helâl yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevâb kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat, bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günâhlar da, onu felâketlere sürükler.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse gıdâ maddelerini alıp, pahâlı olup da satmak için kırk gün saklarsa, hepsini fakîrlere parasız dağıtsa, günâhını ödeyemez).
Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurdu: (Bir kimse, hâriçten gıdâ maddesi satın alıp, şehre getirir ve piyasaya göre satarsa, sadaka vermiş gibi sevâb kazanır veyâ köle âzâd etmiş gibi sevâb kazanır.)
İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” buyuruyor ki: (Gıdâ maddelerini kırk gün saklayanın kalbi kararır.) Ona, bir muhtekiri haber verdiklerinde, emretti, sakladığı şeyleri yaktırdı.
TÜCCAR BİR ÂLİM...
Âlimlerden birisi, tüccâr idi. Vâsıt şehrinden, Basra’ya gıdâ gönderip satılmasını vekîline emretti. Basra’da ucuz olduğu için, vekîli bir hafta bekleyip, pahâlı sattı ve âlime müjde yazdı. Cevâbında buyurdu ki: (Biz, az kâr ile çok sevâb kazanmayı dahâ çok severiz. Fazla kazanmak için, dînimizi fedâ etmemeli idin. Çok büyük cinâyet yapmışsın. Bunu affettirmek için sermâyeyi ve kârı hemen sadaka olarak dağıt!..)
İhtikârın harâm olması, Müslümânlara zarârlı olduğu içindir. Çünkü, gıdâ maddeleri, insanların ve hayvânların yaşıyabilmesi için lâzımdır. Satılınca, herkesin alması mubâhdır. Bir kişi alıp saklayınca, başkaları alamaz. Sanki çeşme suyunu saklayıp, herkesi susuz bırakmaya benzer. Gıdâ maddelerini bu niyyet ile satın almak günâhtır...
.
Merzübân-ı Velî
Merzübân-ı Velî hazretleri, on üçüncü yüzyılda yaşamış velîlerdendir. Asıl adı Mahmud’dur. Merzübân lakabı “sınır muhâfızı” anlamındadır. Peygamber efendimizin torunlarından olup seyyiddir. Şeyhi, Tac’ül-Arifîn Ebü’l-Vefâ hazretlerinin mânevî işaretleriyle on ikinci asır sonlarına doğru Buhara’dan Anadolu’ya gelmiştir. Sivas ili Zara ilçesi yakınlarındaki Tekke köyüne yerleşerek halkı irşâda başlamıştır. Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad, doğuda bir sefere giderken, yolu üzerindeki Zara’ya uğramış ve Şeyh hazretleriyle görüşüp kerâmetine mazhar olmuştur...
Merzübân-ı Velî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kalb, Allahü teâlânın komşusudur. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mü’min olsun, âsî olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü, âsî olan komşuyu da korumak lâzımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyâde inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günâh yoktur. Çünkü, Allahü teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi döğülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik mâliki, sâhibi olan efendinin şânını, büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlûkları, ancak izin verdiği, emreylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak, onları incitmek olmaz. Hattâ, onun emrini yapmak olur.
Kalb, ya’nî gönül, mahlûkların en üstünü, en şereflisidir. İnsan, mahlûkların en kıymetlisi olduğu gibi, kalb de, insanda bulunan her şeyi kendinde topladığı için ve çok basît ve hülâsa olduğu için çok kıymetlidir...
KALB YOLUNDAN YÜKSELMEK!
Kendinde çok şey bulunan, Allahü teâlâya her şeyden dahâ yakındır. O, doğruca zât-ı ilâhiye yükselir. Onun yükselmesi, bilinmeyen, anlaşılamayan zâta olur. Fakat, yukarıda bildirilen yükselmeler olmaksızın, yalnız kalb yolundan yükselmek güçtür. Her yükselmeyi ayrı ayrı geçtikten sonra, kalb yolundan, doğruca ulaşmak kolay olur. Çünkü, kalbin her şeyi kendinde bulundurması ve geniş olması da, o derecelere yükselmesinden sonra olur. Burada kalb dediğimiz, her şeyi kendinde toplayan, her şeyden geniş olan latîfedir. Herkesin anladığı et parçası değildir...
Mehmed Şirvânî
Şeyh Mehmed Şirvânî, Denizli evliyâsındandır. On sekizinci yüzyılın sonlarında, Azerbaycan’da, Şirvan’ın Zerdab köyünde doğdu. Zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Birçok beldede halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp talebe yetiştirdikten sonra Denizli’ye yerleşti. 1851 yılında vefât etti.
Şeyh Mehmed Şirvânî, vefatından önce buyurdu ki:
Müslümân, dünyâyı sevdiği, dünyâya düşkün olduğu için değil, Allahü teâlâ, çalışmayı emrettiği için çalışıp kazanır. Nefsinin kötü arzûlarına, zevklerine kavuşmak için çalışıp para kazanmak ve çalışırken helâli harâmdan ayırmamak, başkalarının haklarına saldırmak, onlara olan borçlarını ödememek, kanûnlara karşı gelmek, vergilerini vermemek, dünyâya düşkün olmayı gösterir. Dünyâya düşkün olmak, büyük günâhtır. Allahü teâlâ emrettiği için çok çalışıp, çok kazanmak ve Onun emrettiği gibi çalışıp, kazandığını, Onun emrettiği yerlere sarf etmek, ibâdet yapmak olur. Çok sevâb olur. Ehlinin ve ıyâlinin nafakalarını ve borçlarını ödemek için çalışıp, helâl kazanmak, nâfile ibâdetleri yapmaktan kat kat dahâ sevâbdır.
Bütün ibâdetlerin kabûl olması, helâl lokmaya bağlıdır. Büyüklerden çoğu buyurdu ki:
(İbâdetler on kısmdır: Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir). O hâlde, mü’minler helâl kazanmaya çalışmalıdır. Harâmdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır.
Bir kimse imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’den “rahmetullahi aleyh” sordu ki, (Vakitlerimi ibâdet ile geçirmek istiyorum. Bana bir şey yaz da, hep onu yapayım!) İmâm-ı a’zam alışveriş bilgilerini yazıp verince, (Bu, tüccârlara lâzım olur. Ben evimde oturup ibâdet ile meşgûl olacağım) dedi. Cevâbında, (Yiyecek ve giyecek lâzım olmayan kimse var mı? Ahkâm-ı islâmiyyenin alışveriş kısmını bilmeyen, harâm lokmadan kurtulamaz ve ibâdetlerin sevâbını bulamaz. Zahmetleri boşa gider ve azâba yakalanır ve çok pişmân olur) buyurdu.
“BU KONUDA BİR KİTAP YAZ!”
Harâmı, helâli, şübhelileri ve fâizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.
Alışveriş bilgisini öğrenmeyenin, ticâret yapması harâmdır. İmâm-ı Ebülleys de “rahmetullahi teâlâ aleyh” böyle buyurmuştur. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerine “Zühd hakkında bir kitâb yaz” dediklerinde, “Zühd için bey’ bilgisi yetişir” buyurdu.
.
Köstendilli Hasan Efendi
Köstendilli Hasan Efendi, Rumeli’de yetişen velîlerdendir. Doğum târihi ve hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Halvetiyye tarikatında idi. 1610 (H. 1019) senesinde Bulgaristan’ın batısında Köstendil’de vefât etti. Büyükköprü denilen kabristana defnedildi. Ârif, kâmil, âlim, ilmiyle amel eden mübârek bir zat idi.
Hasan Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İbrâhîm Edhem “kuddise sirruh” hazretlerine, falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibâdet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor, dediler. Gencin yanına gidip, üç gün misâfir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden dahâ çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, hâlsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytân aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helâlden değildi. (Allahü ekber! Bu hâlleri hep şeytândandır) deyip, genci evine davet etti. Kendi lokmalarından bir tâne yedirince, gencin hâli değişip, o aşkı, o arzûsu, o gayreti kalmadı. Genç, (Bana ne yapdın?) deyince, (Lokmaların helâlden değildi. Yemek yerken, şeytân da midene giriyordu. O hâller, şeytândan oluyordu. Helâl yiyince şeytân giremedi. Asıl, doğru hâlin meydâna çıktı) dedi.
Harâm yemek, kalbi karartır, hasta eder. Zünnûn-i Mısrî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyuruyor ki: Kalbin kararmasının dört alâmeti vardır: 1- İbâdetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu, hâtırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz...
Ebû Süleymân-ı Dârânî “kuddise sirruh” buyurdu ki: Helâlden bir lokma az yemeyi, akşamdan sabâha kadar namâz kılmaktan dahâ çok severim. Çünkü, mide dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mideyi harâm ile dolduranların hâli acabâ nasıl olur?
Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî “kuddise sirruh” buyuruyor ki: Yolumuzun esâsı üç şeydir: Helâl yemek, ahlâk ve amelde Resûl aleyhisselâma tâbi olmak ve (ihlâs) yanî her işi, yalnız Allah rızâsı için yapmaktır.
DÜNYA BİR KONAKTIR
Bu dünyâ, âhıret yolcularının bir konak yeridir. İnsana burada yiyecek ve giyecek lâzımdır. Bunlar ise çalışmadan ele geçmez. Her ân mal kazanmak için uğraşan aldanmıştır. Hem âhıret için hâzırlanmalı, hem de dünyâ ihtiyaçlarını kazanmalıdır. Fakat, bunları da, âhıret yolculuğunda lâzım olduğunu düşünerek kazanmalıdır...
.
Ali Behçet Efendi
Ali Behçet Efendi, 1860 (H.1277) senesinde doğdu. Şeyh Şerefüddîn Efendinin sohbetlerinde bulundu. Bir süre sonra Kâdiriyye ve Nakşibendiyye yollarında hilâfet aldı. 1901 (H.1319) senesinden sonra vefât etmiştir. Kabri Topkapı taraflarındadır.
Ali Behçet Efendi, vefatından önce buyurdu ki:
En mes’ûd, en kazanclı kimse, dinsizliğin çoğaldığı bir zamânda, unutulmuş sünnetlerden birini meydâna çıkarandır ve yayılmış bid’atlerden birini yok eden kimsedir... İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” zamân-ı se’âdetinden uzaklaştıkça, sünnetler örtülmekte, yalanlar çoğaldığı için, bid’at yayılmaktadır. Bir kahramân lâzımdır ki, sünnete yardım edip, bid’ati durdursun, kaçırsın. Bid’ati yaymak, dîn-i islâmı yıkmaktır. Bid’at çıkarana ve işleyenlere hürmet etmek, onları büyük bilmek, İslâmiyyetin yok olmasına sebep olur... Bir sünneti meydâna çıkarmak ve bir bid’ati ortadan kaldırmak için, son gayretle çalışmak lâzımdır. Her zamân, hele Müslümânlığın çok za’îflediği bu zamânda, İslâmiyyeti kuvvetlendirmek için, sünnetleri yaymak ve bid’atleri yıkmak lâzımdır. Eskiden gelen İslâm âlimleri, bid’atde bir güzellik görmüş olacaklar ki, bunlardan ba’zılarına, hasene [ya’nî güzel] ismini vermişlerdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Bid’atlerin hepsi dalâletdir, yoldan çıkmaktır) buyurdu... Bid’atlerin her birini, İslâm binâsını yıkan bir kazma gibi, sünnetleri ise, karanlık gecede yol gösteren, parlak yıldızlar gibi anlıyorum. Zamânımız hocalarına Allahü teâlâ insâf versin de, hiçbir bid’ate güzel demesinler ve hiçbir bid’atin işlenmesine müsâ’ade etmesinler. Bid’at gün doğması gibi, karanlıkları parlatıcı görünürse de, bunlara göz yummasınlar! Çünkü sünnetlerin dışında, şeytânlar, işlerini kolay görür.
BİD’ATLERİN ZULMETİ!..
Eski zamânlarda, İslâmiyyet kuvvetli olduğundan, bid’atlerin zulmeti belli olmuyordu ve belki de, o zulmetlerden ba’zıları, İslâmiyyetin her tarafı kaplayan kuvvetli ziyâsı arasında, parlak sanılıyordu. Bunun için, güzel deniliyordu. Hâlbuki, bu bid’atlerde de, hiçbir parlaklık ve güzellik yok idi. Şimdi ise, Müslümânlık za’îflemiş, kâfirlerin âdetleri, hattâ kâfirlik alâmetleri, Müslümânlar arasına yerleşmiş [moda olmuş] olduğundan, her bir bid’at, zararını göstermekte, kimsenin haberi olmadan, Müslümânlık sıyrılıp gitmektedir...
.
Şeyh Ahmed Efendi
Şeyh Ahmed Efendi, Osmanlılar zamânında Bursa’da yetişen evliyâdan olup Emir Sultan hazretlerinin yoluna mensûbdur. Doğum târihi bilinmemektedir. 1529 (H.935) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’da Emir Sultan Câmii bahçesinin sağ tarafındadır.
Ahmed Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bir kimse, başkaları görmek için ibâdet eder veyâ Allahü teâlâ için eder ammâ, başkasının görmesi de hoşuna giderse veyâ ibâdetinde başkasından bir karşılık, meselâ, bir (Âferin!) sözü beklerse, o kimse, şirkten kurtulmuş olmaz ve hâlis muvahhid olmaz. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Küçük şirkten korununuz!) “Küçük şirk nedir?” diye sorduklarında, (Riyâ) buyurdu. Yani başkasına göstermek için ibâdet etmektir.
Kâfirlerin bayramlarında, onların yaptıklarını yapmak, hep şirktir. Hem Müslümânlığı, hem de kâfirlik ibâdetlerini yapan, “Müşrik”tir. Kâfirliği beğenen de müşriktir. Müslümân olmak için, kâfirlikten kaçınmak lâzımdır. Mü’min olmak için, şirkten sıyrılmak şarttır.
Hastalıktan kurtulmak için, putlardan, heykellerden, papazlardan imdâd beklemek şirktir ki, bu hâl Müslümânlar arasında yayılmıştır. İhtiyâclarını putlardan, heykellerden istemek, kâfirliktir. Nisâ sûresi, ellidokuzuncu [59] âyetinde meâlen, (Onlara, kâfirlere inanmayınız dediğim hâlde, onlar kâfirlerin sözleri ile hareket ediyorlar. Şeytân onları aldatıyor) buyuruldu. Kadınların çoğu, bilmeyerek, bu belâya düşüyor. Ne oldukları bilinmiyen birtakım isimlerden medet bekleyip, bunlarla belâdan kurtulmak istiyorlar. Kâfirlerin âdetlerini, kâfirlik alâmetlerini yapıyorlar. Bilhâssa, çiçek hastalığı zamânında, bu belâ, iyilerinde de, fenâlarında da görülüyor. Bu şirkten kurtulabilen ve kâfirlik alâmetlerinden birini yapmayan kadın, çok azdır. Hindûların bayram günlerine [ve ateşe tapınanların Nevruz günlerine ve Hristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına] hürmet etmek ve o zamânlarda, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur. Küfre sebeb olur...
MÜSLÜMANLARIN CAHİLLERİ!..
Kâfirlerin bayramlarında, Müslümânların câhilleri ve hele kadınlar, kâfirlerin yaptıklarını yapıyor ve bu günleri, Müslümân bayramı zannediyor ve kâfirler gibi, birbirlerine hediyye gönderiyorlar. Eşyâlarını, sofralarını kâfirlerin yaptığı gibi, süslüyorlar. O geceleri, başka gecelerden ayırt ediyorlar. Bunlar hep şirktir, kâfirliktir...
Şekmeti Mehmed Efendi
Şekmeti Mehmed Efendi, On sekizinci yüzyılda yetişmiş Edirne velîlerinden olup, Murâdiye Câmii hatibiydi. Doğum tarihi bilinmiyor. 1767 yılında vefât etti.
Mehmed Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmeyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzûm da yoktur. Evet, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, Nebî, Nebî olmayandan ayrılır. Çünkü, Nebînin Peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi Peygamberinin dînine çağırdığı için, Peygamberinin mucizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer İslâmiyyetten başka bir şeye çağırmış olsaydı, o zamân, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. İslâmiyyete çağırdığı için, hârika göstermesi hiç lâzım değildir.
Din âlimleri, herkesi, kitâblarda yazılan emirleri yapmaya çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de İslâmiyyetin bâtınına davet ediyor. Önce, İslâmiyyete çağırıyor, sonra, Allahü teâlânın ismini zikretmeyi gösteriyor. Her zamân, aralıksız olarak, zikr-i ilâhî ile olmayı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece, vücûdu muhabbet kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka bir şey bulundurulmaz. Her şey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka bir şey hâtırlayamaz. Bu iki türlü davet için evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzûm olsun? İrşâd etmek, bu iki daveti yapmak demektir. Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur.
ÖLÜ KALBLER, HASTA RÛHLAR...
Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tesavvuf yolunda ilerlerken, üstâdının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her ân, onun mededine başvurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her ân kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstâdının hârikalarını hissetmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayât vermektedir. Onu, müşâhedelere, keşiflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezârdan çıkarmayı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeye, hasta rûhları tedâvî etmeye ehemmiyet verir...
.
Şâhidî İbrâhim Dede
İbrâhim Dede, evliyânın meşhurlarındandır. Şâir olup şiirlerinde “Şâhidî” mahlasını kullanmıştır. 1470 (H.875)-1550 (H.957) senelerinde Muğla’da yaşadı.
Bu mübarek zat, vefatından önce buyurdu ki:
Hârikaların görünmesi, Peygamberlikte lâzımdır. Evliyâlıkta şart değildir. Çünkü, Peygamberliği herkese bildirmek lâzımdır. Evliyâlığı bildirmek vâcib değildir. Hattâ, evliyâlığı örtmek, gizlemek iyidir. Çünkü Peygamberlik, insanları Allahü teâlâya çağırmaktır. Evliyâlık ise, Allahü teâlâya yaklaşmaktır. İnsanları çağırmak için ortaya çıkmak lâzım olduğunu herkes bilir. Yaklaşmak ise, gizli olur. Bir velîde çok kerâmet görülmesi, onun, az kerâmeti görülen velîlerden dahâ üstün olduğunu göstermez. Hiç kerâmeti görülmeyen velî, hârikalar gösteren evliyâdan dahâ yüksek olabilir...
Peygamberlerin hârikalar göstermeleri şart olduğu hâlde, az veyâ çok göstermeleri, dahâ üstün olup olmamalarını bildirmeyince, evliyâlıkta, şart olmadığı hâlde, dahâ üstün olmayı nasıl bildirir? Öyle sanıyorum ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” riyâzetler ve mücâhedeler yapmaları ve mubâhları bile çok az kullanmaları, hârikalar göstermek içindi. Çünkü, hârikalar göstermeleri vâcibdir ve Peygamberlikte şarttır. Yoksa, Allahü teâlâya yakın derecelere yükselmek için değildi. Çünkü Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât”, (İctibâ) yoluna seçilmiş, sevilmiş önderlerdir. Allahü teâlâ, onları muhabbet çengeline takarak kendisine çekmiştir. Yorulmadan, yakınlık derecelerine ulaştırılırlar. Allahü teâlâya yakınlık derecelerine ulaşmak için, riyâzetler, mücâhedeler çekmek, uğraşmak, (İnâbet), (İrâdet) yolunda olur. Bu yol, (Tâlibler) yoludur. Peygamberlerin götürüldüğü ictibâ yolu ise, (Murâdlar) yoludur. Birinci yolda, sıkıntı çekerek yürürler. Murâdları nazlı nazlı, okşayarak götürürler. Hiç sıkıntı çektirmeden, yakınlık derecelerine ulaştırırlar...
HESABIN KOLAY OLMASI İÇİN!
İnsanın muhtaç olduğu şeyleri zarûret miktârı kullanmak ve bunları elde etmek için çalışmak, dünyâya gönül bağlamak olmaz. (Fudûl), yani ihtiyaçtan fazla ve fâidesiz şeyler, dünyâdır. [Bunların da, Allahü teâlânın rızâsına uygun olarak elde edilmeleri ve sarf edilmeleri dünyâ olmaz.] Riyâzet çekmenin ve mubâhları zarûret miktârı kullanmanın, büyük bir fâidesi de, Kıyâmet günü hesâbın kısa ve kolay olmasıdır...
Şâh Abdürrahim Dehlevî
Şâh Abdürrahim Dehlevî hazretleri, Hindistan velîlerindendir. 1719 (H.1131) senesinde vefât etmiştir. Meşhûr hadîs âlimi Şâh Veliyyullah Dehlevî hazretlerinin babasıdır. Oğlu Şâh Veliyyullah Dehlevî’ye şöyle anlatmıştır:
Peygamber efendimizin; “Ben daha melihim. Kardeşim Yûsuf (aleyhisselâm) daha sabihdir” buyurduğunu işittim. Bunu duyunca, hayret ettim. Çünkü melâhet daha çok âşıkları mest eder. Yûsuf aleyhisselâmı gören kadınlar parmaklarını kestiler. Resûlullah’ı görenlerde böyle bir hal görülmedi, diye düşündüm. Peygamber efendimizi rüyâda gördüm. Bu husûsu sordum. Buyurdu ki: “Benim güzelliğim insanların gözlerine örtülüdür. Eğer açık olsaydı, insanlar Yûsuf’u (aleyhisselâm) görünce yaptıklarından daha çoğunu yaparlardı.”
Şâh Abdürrahim Dehlevî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerîmi doğru, güzel okumak için, mûsikî öğrenmeye lüzûm yoktur. Tecvîd ilmini öğrenmeye lüzûm vardır. Âlimlerin çoğuna göre, Tecvîd ilminde, harflerin ağızdaki yerleri, medler, harflerin uzatma mikdârları ve dahâ birçok şeyler öğrenmeden okunan Kur’ân-ı kerîm, doğru olmaz ve ezân ve namâz sahîh olmaz.
Kur’ân-ı kerîmi okunamayacak kadar küçük harflerle yazmak, böyle küçük Kur’ân-ı kerîm almak günâhtır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi okumak, dinlemek, içindekileri, öğrenip yapmak için gönderdi. Kur’ân-ı kerîmi okunamayacak kadar küçük yazmak, ona hakâret etmek olur. Böyle mushafları almak, taşımak, Hristiyanların putları gibi, altın mahfaza içinde boyuna takmak, fâidesizdir ve çok günâhtır.
Âyet-i kerîmeleri ve Allahü teâlânın isimlerini, yerde serili şeyler ve seccâdeler üzerine yazmak tahrîmen mekrûhtur. Paralar üzerine yazmanın mekrûh olduğu bildirilmiştir.
MİLLETİ KANDIRDILAR!..
Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în-i izâm “aleyhimürrıdvân” zamânlarında, paralar üzerine mübârek kelimeler yazılmadı. Çünkü, para, alışveriş vâsıtası olduğundan, muhterem değildir, hakîrdir. Üzerlerine resim koymak câiz olur. Ehl-i sünnet olmayan hükûmetler, meselâ Fâtımîler, Resûlîler gibi, mu’tezile mezhebinde olup, Müslümân ismini taşıyan, fakat İslâmiyyete uymayan hükümdârlar, para üzerine âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf yazmışlardır. Milleti kandırmak, Müslümân görünmek için yaptıkları hîlelerden biri de bu idi. Din âlimleri [ya’nî Fükahâ-ı ızâm], muhterem kelimeleri, paralara değil, mezâr taşlarına bile yazmaya izin vermemiştir...
Süleymân Rüşdî Efendi
Süleymân Rüşdî Efendi, Aydın taraflarında yetişen büyük velîlerdendir. Nâzilli’nin Karamullu köyünde doğdu. Önceleri, Karamullu köyünün efesi idi. Halk kendisinden çok korkardı. Daha sonra, Nâzilli’de Mehmed Zühdî Efendi’yi görüp, ona talebe oldu. Mehmed Zühdî Efendi’nin yanında kemâle eren Süleymân Rüşdî Efendi, çok yüksek mertebelere kavuştu. Efelik zamânında kullandığı bıçağını, palasını ve tüfeğini, oturduğu odanın duvarına astı. Kendisine bağlı efeleri de ona talebe oldular. 1834 (H.1250) senesinde Nâzilli’de vefât etti.
Süleymân Rüşdî Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Simâ’ yani kasîde, ilâhî, mevlid dinlemek, hasta olmayan kalbe rikkat verir, yumuşatır. Yumuşak kalbli Müslümâna Allahü teâlâ merhamet eder. Allahü teâlânın merhametine sebep olan şey niçin harâm olsun? Çalgıların, harâm olduğu söz birliği ile bildirilmiştir. Yalnız, düğünlerde def [davul] çalmak mubâh ve ney çalmak mekrûh denildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, yolda giderken ney sesi işitti. Mübârek kulaklarını kapadı. Yanında olan, Abdüllah bin Ömer’in de kapamasını emir buyurmadı. Demek ki, işitmemek takvâdır, azîmettir. Çalgı çalmanın harâm olduğu, icmâ’ ile, söz birliği ile bildirildi. İhtilâf edilmiş olan bir şeyi yapmamak dahâ iyidir. Takvâ ehli, bunun için, yüksek sesle zikir etmemiş, sessiz zikri âdet edinmişlerdir...
Âletsiz, çalgısız olan sese (Simâ’) [ya’nî (Tegannî)] denir. Âlet ile, çalgı ile birlikte olan insan sesine (Gınâ) [ya’nî (Müzik)] denir. Gınânın harâm olduğunu bütün âlimler söz birliği ile bildirmişlerdir. İsrâ sûresinin altmışdördüncü âyetinin, gınâyı harâm etdiğini bildiren âlimler vardır. (İlk tegannî eden şeytândır) ve (Gınâ, kalbde nifâk hâsıl eder) hadîs-i şerîfleri de gınânın harâm olduğunu göstermektedirler...
HARAMA HELÂL DİYEN!..
İslâmiyyetde müzik, çalgı yoktur. “Tasavvuf müziği” sözünün İslâmiyyette yeri olmadığı anlaşılıyor. Harâma helâl diyenin kâfir olacağı bildirildi. Bunun için, harâmı ibâdete karıştıranın, hem kâfir olacağı, hem de İslâmiyyeti yıkmak, bozmak için uğraşan zındık olacağı hâtıra gelmekdedir. Kur’ân-ı kerîmi, tekbîrleri ve ilâhîleri çalgı ile, ney çalarak okumak, bunun için tehlikeli bid’attir. Kur’ân-ı kerîmi güzel ses ile, tecvîd ile okumalıdır. Tegannî ile, kelimeleri değiştirip nağmeye uydurarak okumak harâmdır.
.
Sıbgatullah-ı Bervecî
Sıbgatullah-ı Bervecî hazretleri, Hindistan evliyâsının meşhûrlarından olup aynı zamanda Tefsîr âlimidir. Hem seyyid ve hem de şerîftir. Doğum târihi belli değildir...
Sıbgatullah-ı Bervecî, Hicaz’a gidip, 1596 senesinde hac farîzasını îfâ eyledi. Medîne-i münevverede kalıp oraya yerleşti. Orada talebelere ders okutup, onların terbiyesi ile meşgûl olurdu. 1606 (H.1015) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Namâzın maddî ve manevî pek çok fâidesi vardır. Maddî fâideleri şunlardır:
Her gün beş defa abdest alan Müslümân, temiz bir insan demektir. Temiz ve hareketli bir insan ömrünün her yaşında sıhhatini muhâfaza edebilir. Dikkat edilirse, ömrü boyunca namâz kılanların büyük bir ekseriyeti sağlam insanlardır.
Namâzın manevî fâidesine gelince: Her gün beş defa namâz kılmak, yanî beş defa Allahü teâlânın huzûruna çıkmak, Allahü teâlâyı sık sık hâtırlamak demektir. Allahü teâlâya inanan, ondan korkan insan, onun emirlerinin dışına çıkmış ise, namâz sâatlerinde hatâsını anlar. O hatâyı tekrar etmekten kaçınır, kendini ıslâh etmek yolunu arar ve bulur. Kendini ıslâh etmek belki ilk zamânlarda kolay olmaz. Fakat, namâza devâm ettikçe, Allahü teâlânın emirlerini yapar ve yasaklarından kaçınır. Böylelikle kâmil bir insan, sâlih bir Müslümân olmak yoluna girer. Namâz, insanları doğru yola götürmek için en güzel bir vâsıtadır. Namâz, her Müslümânı kusûrsuz bir insan hâline getirir. Böyle insanların meydâna getirdiği topluluk da, mutlu bir topluluk olur...
Namâz Müslümânlığın temel taşıdır. Temelsiz bir binâ sağlam olmadığı gibi, namâzsız Müslümânlık da günün birinde yıkılmaya mahkûmdur. Namâzı terk etmek, Allahü teâlâyı unutmaya sebeb olur. Allahü teâlâ, kendisini unutanları afv etmiyor...
SAADET KAPISININ ANAHTARI
Namâz, dünyâ ve âhıret saâdetlerinin kapısını açan bir anahtardır. Bu anahtarı ele geçirmek, herkesin elindedir. Nihâyet, Allahü teâlâya inanan ve tembel olmayan bir Müslümân, bu anahtarı, elde edebilir. Bu bir irâde ve azim işidir. Namâzını kılan kimse, Allahü teâlâya samimiyetle inandığının kuvvetli bir delîlini de göstermiş olmaktadır. Gösteriş için namâz kılmak riyâkârlıktır. Böyle namâz kabûl edilmez. Namâz kılmanın zevkine eren bir Müslümân, artık onu bırakamaz...
Seyyid Abdülazîz
Seyyid Abdülazîz hazretleri, Doğu Anadolu’da yetişen kıymetli velîlerdendir. 1880 (H.1297) senesinde vefât etti. Kabri, Yukarı Doğubâyezîd’dedir. Babası Seyyid İbrâhim, dedesi ise Seyyid Abdurrahîm hazretleridir. Dedesi, Arvas Medresesinde ve babalarının sohbetinde yetişip kemâle ermiş, büyük bir âlim ve velî olmuştur. 1785 (H.1199) senesinde İshâk Paşa tarafından Doğubâyezîd’e dâvet edildi. Bu dâveti kabûl edip oraya yerleşti. Böylece Arvas âilesinden bir kol da oradan yayıldı...
Seyyid Abdülazîz hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce, bir dostuna belâ ve musîbetlere sabır husûsunda (Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin Mektubat’ından nakille) şöyle nasihatte bulundular:
Allahü teâlâ Bekara sûresi 156. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Belâya ve musîbete sabredenlere müjdele ki, onlar belâ ve musîbet gelince dediler ki: (Biz hayâtımızda Allahü teâlânın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz) buyuruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü teâlânın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emîr Hanın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Bir gün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi bâzı mâniler olmasaydı, bu fakîr bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lâkin elden ne gelir...
Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Nâziât sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kıyâmet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkât yok olacak, herkes ölecektir. İkinci sûr ile bütün mahlûkât yeniden hayat bulacaktır” buyuruldu. Hazret-i müceddîd-i elf-i sânî rahmetullahi aleyh, İmâm-ı Nevevî’nin rahmetullahi aleyh Hilyet-ül-Ebrâr kitabından naklen buyurmuşlardı ki:
VEBADAN ÖLDÜLER!..
“Abdullah ibni Zübeyr radıyallahü anh zamânında insanlar üç gün tâûn (veba) hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem hizmet eden Enes’in (radıyallahü anh) seksen üç oğlu ve torunu ve Abdurrahmân ibni Ebî Bekr’in (radıyallahü anh) ise kırk oğlu ve torunu vefât etmiştir.” İnsanların en hayırlısı Peygamber efendimize, Eshâb-ı kirâmına (radıyallahü anhüm) öyle muâmele yapılınca, bizim gibi âsîler hangi hesâba dâhil edileceğiz?
.
Sâlih Efendi
Sâlih Efendi, İstanbul’da yetişen evliyâdan olup, 1788 (H.1203) senesinde, Karagümrük’te doğdu. “Odabaşı Şeyhi” diye meşhur olan Nûrî Efendiye talebe oldu. Tam yirmi iki sene cân-u gönülden hizmet etti. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçerek Fâtih civârında talebe yetiştirmeye başladı. 1879 (H.1296) senesinde vefât etti. Dergâhındaki tevhîdhânesine defnedildi.
Sâlih Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Sevâb ve azâb nedendir, suâline karşı deriz ki: Azâb, kötü iş yaptığından dolayı, biri sana kızıp, intikam almak için, canını yakması değildir. Sevâb da, işini beğendiği için, mükâfât değildir. O gün, Allahü teâlâdan başka, intikam alacak kimse yoktur. İnsanın kanı, safrası bozulduğu veyâ başka zararlı şeyler vücûtta çoğaldığı zamân, bedendeki değişikliğe, hastalık dediğimiz gibi ve ilâç tesîr ettiği zamân hâsıl olan hâle sıhhat dediğimiz gibi, insanda şehvet ve asabiyyet artınca, câna bir ateş düşer. İşte insanın felâketinin sebebi, bu ateştir. Bunun için, hadîs-i şerîfte, (Gadab, ya’nî asabiyyet, Cehennem ateşinden bir parçadır) buyuruldu. Akıl ışığı kuvvetlenip, şehvet ve asabiyyet ateşini söndürdüğü gibi, îmân nûru, Cehennem ateşini söndürür. Nitekim, Cehennem, mü’minlere: (Ey mü’min! Çabuk geç ki, nûrun ateşimi söndürüyor) diyecektir. Bu söz, ses ile olmayacak, su yangını söndürdüğü gibi, Cehennem, mü’minin nûruna dayanamayıp sönecektir... Şehvet ateşi de, akıl nûru ile söner. Kıyâmette, sana azâb için başka yerden bir şey getirmeyecekler. Nitekim, (Cehennem, dünyâda yaptığınız kötü işlerden başka bir şey değildir. Bunların, size geri çevrilmesidir) buyuruldu. O hâlde, Cehennem ateşinin tohumu, insanın şehveti ve gadabıdır. Bunlar insanın içindedir. İlm-i yakîn ile bilen, bunları görebilir...
TIPKI MIKNATIS GİBİ!..
Zehir insanı hasta yapar. Hastalık da, insanı mezâra sokar. Fakat, zehir ve hastalık insana kızmış ve intikam almış denilemez. Günâh ve şehvet de, kalbi hasta eder. Bu hastalık, kalbin ateşi olur. Bu ateş, Cehennem ateşi cinsinden olup, dünyâ ateşi gibi değildir. Mıknâtıs taşı, demir parçalarını kendine çektiği gibi, Cehennem ateşi de, bu ateşi taşıyanları kendine çeker. [Cehennemin ve Cehennem zebânîlerinin, ya’nî azâb meleklerinin] kızması ve intikam alması olmaz. Sevâb işleyenlerin hâli de böyledir. Anlatması uzun sürer...
Safranbolulu İsmâil Necâtî
İsmâil Necâtî Efendi, Kastamonu’nun Safranbolu kazâsının Oğulveren köyünde 1839 (H.1255) senesinde doğdu. Tasavvufta hocası, Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleridir. Hocasının ikinci halîfesi olup, onun vefâtından sonra 1911 senesinden îtibâren Gümüşhâneli Dergâhı şeyhliği ona verildi ve vefâtına kadar bu vazîfeyi yürüttü. Çok âlim ve sâlih insan yetiştirmiştir. İlk İstanbul Müftülüğü vazîfesi de ona verilmiştir. 1921 (H.1338) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Süleymâniye Câmii avlusundadır.
İsmâil Necâtî Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Yemek ve içmek hususunda Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize uymak güzel olur... Resûlullah kabak tatlısını ve mercimek çorbasını, av etini ve koyun etini severdi... Sirke, en fâideli yemektir. Peygamber efendimiz, (Sirke, ne güzel yiyecektir) buyurdu. Hurma da yemektir. Yanî ekmek ile yenir. Üzüm, hem yemektir, hem de meyvedir. Kuru üzüm, ceviz, bâdem yemek sünnettir. Balda şifâ vardır. Yetmiş Peygamber “aleyhimüsselâm” bala bereket ile duâ etmiştir... Serin şerbetleri çok severdi. Pilâv yerken salevât-i şerîfe okumalıdır. Hadîs-i şerîfte, baklayı kabuğu ile yemek medh edildi. Habbetüssevdâ, ya’nî şûniz [çörek otu] dertlere devâdır buyurdu. Cevizi peynirle yimek şifâdır. Bunları yalnız yemek zarardır... Ayva, kalbden sıkıntıyı giderir. Hâmile kadın yerse, çocuğu güzel olur.
Her kavun, karpuz ve narda bir damla Cennet suyu vardır... İncir, kalbe ferahlık verir. Kuluncu, sindirim organı sancılarını giderir...
Kereviz, unutkanlığı giderir. İdrâr söker. Kan ve süt yapar. Karaciğeri temizler. Enginâr, safra taşını eritir, kanı temizler, damar sertliğine iyi gelir. Ter kokusunu da giderir. Tatlı yapılan kabak suyu, göz ağrısına sürülür...
ÇİĞ SOĞAN YEMEK!..
Bir memlekete gelenin, önce biraz çiğ soğan yemesi sıhhate iyidir. Soğandan sonra kereviz yenirse, fenâ kokusunu giderir... Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” son yediği yemeğin içinde soğan vardı. (Soğan ve sarımsağı pişmiş olarak yiyiniz), buyururdu... Turp, idrâr söker. Hazmı kolaylaştırır...
Koku verilen kimse almalı, koklamalıdır. Gül koklayınca, salevât-ı şerîfe getirmelidir. Çünkü, mübârek teri, gül gibi kokardı. Hadîs-i şerîfte, (Üç şey, bedeni besler: Güzel koku, yumuşak kumaştan güzel elbise ve bal yemek) buyuruldu.
Sadreddîn Horasânî
Sadreddîn Muhammed Horasânî, Amasya velîlerindendir. Hangi devirde yaşadığı bilinmiyor. Bölgenin meşhur âlimlerinden Seyyid İbrâhim hazretlerinin babasıdır. Amasya’nın Akdağ nâhiyesine bağlı Yenice köyündeki türbesinin yanında yer alan zâviyesinden günümüze eser kalmamıştır.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Yeme-içme âdâbını her Müslümanın bilmesi lazımdır. Size bunlardan bazısını bildireceğim: Çağırılmayan sofraya oturmamalıdır. Sofrada herkesten çok yememelidir. Karnı doyunca, bunu günâh işlemekte kullanmamak için duâ etmelidir. Bunun kıyâmetteki hesâbını düşünmelidir. İbâdet yapmaya kuvvetlenmek niyyeti ile yemelidir. Aç iken de, yavaş yavaş yemelidir. Önce büyükler başlamalıdır. Üçten çok (ye) diyerek, kimseye sıkıntı vermemelidir. Ev sâhibinin sofraya oturmayıp hizmet etmesi câizdir. Birlikte yediği zamân, misâfirleri doymadan, yemekten elini çekmemelidir. Yemekte korkunç ve iğrenç şeyler söylememelidir. Ölümden, hastalıktan, Cehennemden konuşmamalıdır. Sofraya gelen yemeklere bakmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan önce, ikinciyi eline almamalıdır. Yemek arasında, bir şey için, hattâ namâz için, sofradan kalkmamalıdır. Namâzı önce kılmalıdır. Eğer, hâzırlanmış yemekler soğuyacak veyâ bozulacak ise ve namâz vakti, yemekten sonra kılmaya elverişli ise, namâzdan önce yemelidir. Yemek kaldırıldıktan sonra, sofradan kalkmalıdır. Yol üstünde, ayakta, yürürken yememelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıdâ kalbi öldürür.)
Çok yemek, hastalıkların başı, az yemek [ya’nî perhîz etmek] ilâçların başıdır. Mi’denin üçte biri yemeklere, üçte biri içeceklere ayrılmalıdır. Üçte biri hava payı, yanî boş olmak en aşağı derecedir. En iyi derece, az yemek ve az uyumaktır.
MÜ’MİNİN ARTIĞINI YEMELİ
Kapta kalanı sıyırıp, yemek sünnettir. Hoşaf, ayran gibi şey artığına su koyup, çalkalayıp içmek çok sevâbdır. Tabakta, bardakta artık bırakmak câizdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, mü’minin artığını yemesini severdi. Yemekten sonra dişleri misvak ile temizlemek sünnettir. Temizliktir. Temizlik îmânı kuvvetlendirir. Dişler arasından hilâl [kürdan] ile çıkarılan şeyleri yutmamalıdır. Dil ile toplanan yutulabilir. Yemekten sonra ev sâhibine, bereket, rahmet ve mağfiret ile duâ edilir...
Pîr Cemâleddîn
Pîr Cemâleddîn, Amasya velîlerinden olup Pîr Hüsâmeddîn-i Halvetî hazretlerinin oğludur. Türbesi Amasya’da Çilehâne Camii’nin içinde olup Aşağı Pirler diye bilinir. Türbesinin bulunduğu câmi ve bu câmiye açılan çilehâne odaları 1412’de Osmanlı emirlerinden Yâkub Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Pîr Cemâleddîn, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Ehl-i sünnete göre, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti, başka Peygamberlerin ümmetlerinden dahâ üstündür. Bu ümmetin de üstünü, Ona îmân ederek mübârek yüzünü görmekle şereflenen Eshâb-ı kirâmdır ki, hepsi Ona tâbi olmuş, Onun için harb etmiş, Onun uğruna cânlarını, mallarını fedâ etmiştir. Onun emrini yapmak, birinci vazîfeleri olmuş, her şeyde Onun yardımcısı olmuşlardır. Bu Eshâbın da en üstünü Hudeybiyede, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile bî’at edip, Onun için ölmeye hâzır olduklarını söz veren kahramanlardır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi. Bunların da en üstünü, Bedir Muhârebesinde bulunanlardır ki, bunlar Tâlût’un askeri gibi üçyüzonüç kişi idi. Bunların da üstünü, ilk Müslümân olan kırk kişidir ki, kırkıncısı, Ömer “radıyallahü anh”, bunların otuzdördü erkek, altısı kadındır. Bunların da üstünü (Aşere-i mübeşşere), ya’nî Cennete girecekleri müjdelenen on kişidir. Bunlar, Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî, Talha, Zübeyr bin Avvâm, Abdürrahmân bin Avf, Sa’d ibni Ebî Vakkâs, Sa’îd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’tır. Bunların da üstünü Hulefâ-i râşidîn, ya’nî dört halîfe olup, bunların da üstünü Ebû Bekr, sonra Ömer, ondan sonra Osmân, ondan sonra Alî’dir “radıyallahü anhüm ecma’în”...
Dördünün hilâfeti, bütün Sahâbenin arzûsu ve oy birliği ile ve her birinin, zamânının en üstünü olması ile idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Muhâcirlerin ve Ensârın söz birliği ile halîfe oldu.
“EBÛ BEKR’E SÖYLEYİNİZ!..”
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” son günlerinde, hasta iken, namâz kıldırmak için, Ebû Bekr-i Sıddîk’ı “radıyallahü anh” kendi yerine imâm yapmıştı. Bilâl-i Habeşî “radıyallahü anh” her ezân okuduğunda, (Ebû Bekr’e söyleyiniz, nâsa imâm olsun!) buyururdu. Resûlullah efendimiz, kendinden sonra, hazret-i Ebû Bekr’in halîfe olmaya, herkesten dahâ lâyık olduğunu gösteren ve Ömer, Osmân ve Alî’den “radıyallahü anhüm” her birinin de, kendi zamânlarındaki insanlardan, hilâfete en lâyık olduklarını bildiren çok şeyler söylemiştir.
Ömer bin Zer
Ömer bin Zer hazretleri, Tebe-i tâbiîn devri velîlerindendir. Aslen Hemedanlıdır. Kûfe’de yaşadı. Vefât târihi bilinmemektedir. Kıymetli sohbetleri vardı...
Ömer bin Zer hazretleri bir gün cemâate; “Kalplerinizin katılığını, gözlerinizin donukluğunu ve câhilliğinizi bana yüklüyorsunuz. Allahü teâlânın kitâbından size nasîhat etmezsem beni suçluyorsunuz. Lâkin kim hayrı ararsa bulur” buyurdu...
İmâm-ı a’zâm Ebû Hanîfe hazretleri, oğlu Hammâd ile birlikte -uzak olmasına rağmen- Ömer bin Zer hazretlerinin mescidine gider terâvih namazı kılarlardı.
Bir defâsında İmâm-ı a’zâm hazretlerinin annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi ve oğluna; “Oğlum git bu meseleyi Ömer bin Zer’e sor?” dedi. İmâm-ı a’zâm hazretleri sormak için Ömer bin Zer’e gitti. Ömer bin Zer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin” deyince, İmâm-ı a’zâm; “Annemin emrine muhâlefet etmem” dedi.
Ömer bin Zer; “Bu meselenin cevâbı nedir?” diye sordu. İmâm-ı a’zâm meselenin cevâbını söyleyince, Ömer bin Zer de; “Öyleyse git, annene böyle söylediğimi bildir” dedi.
Ömer bin Zer hazretleri, oğlu vefât ettiğinde kabri başında onunla ilgili şu ibretli sözleri söyledi: “Ey oğlum! Allahü teâlâ sana rahmet etsin, senin yerinde olmak isterdim... Yâ Rabbî! Sen sabra ecir, mükâfât vâdediyorsun. Ona hakkımı helâl ettim. Oğlumun günâhlarını affet. Sen kerem sâhibisin... Ey oğul! Seni burada bırakıp ayrılıyoruz. Zâten kalsak da bir faydamız dokunmaz...”
Ömer bin Zer hazretlerinin vefatından önce yaptığı duâlarından biri de şöyledir:
“BİZİ ÎMÂNDAN MAHRÛM ETME”
“Yâ Rabbî! Katında sebredenlere vereceğin sevaplara bizi kavuşturacak hayırlar ihsan et. Bize şükür sâhiplerinin makâmına ulaştıracak şükür nasîb et. Bizi günâhlardan temizleyecek tövbe nasîb et ki sana yaklaşanların makâmına erelim. Bütün nîmetlerin ve hayırların sâhibi ancak sensin. Her türlü sıkıntı, keder ve musîbet ânında yalvarılan sensin. Senin takdirinden râzı olmayı ve sabrı nasîb et. Râzı olarak sana itâat edelim. Bize verdiğin nîmetler karşısında nîmetini arttırmanı isteyen sana boyun eğen kullar olmamızı sağlayacak şükür nasîb et. Yâ Rabbî! Senin katında bizim için îmândan daha faydalı bir şey yoktur. Sen bize îmânı nasîb ettin. Bizi îmândan mahrûm etme. Rahmetini ümîd ederek sana kavuşmayı isteriz. Ey Kerîm olan Rabbimiz...”
Osman Şirvânî
Osman Şirvânî hazretleri, Azerbaycan’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Muhammed Harezmî hazretlerinin sohbetlerinde yetişip olgunlaştı. Mısır’a giderek talebe yetiştirdi. 1426 (H.830) yılında Mısır’da vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılamalı, hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir. Herkesin özrünü kabûl etmeli, kabahatlerini affetmeli, zararlarına karşılık yapmamalıdır. Abdüllah Belyânî diyor ki: Dervîşlik, yalnız, namaz, oruç ve geceleri ibâdet yapmak değildir. Bunlar, herkesin yapacağı kulluk vazîfeleridir. Dervîşlik, kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen, Allahü teâlânın rızasına kavuşur. (Velî olur.)
Abdüllah Ahmed Makkarî mâlikî, buyuruyor ki: (Fütüvvet [mertlik], düşmanlık edene iyilik yapmak, seni sevmeyene ihsânda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır). Az konuşmalı, az uyumalı ve az gülmelidir. Çok kahkaha, kalbi öldürür. [Allahü teâlâyı unutturur.] Her işi, Allahü teâlâya havâle etmeli [yâni, sebeplere yapışmalı. Fakat, sebeplerin te’sîr etmesini, Allah’tan beklemelidir]. Hiçbir farzı kaçırmamalı ve geciktirmemelidir. Cüneyd-i Bağdâdî buyuruyor ki: (İhtiyâçlardan kurtulmanın ilâcı, muhtaç olduğun şeyi terk etmektir. Her ihtiyacını [hâsıl edecek sebebi] Allah’tan beklemelidir).
Hadis-i şerifte, (İnsan, ihtiyaçlarını, Allaha havâle ederse, ihtiyaçlarını [husûle getirecek sebepleri] ihsân eder) buyuruldu. Meselâ, herkesin sana merhamet ve hizmet etmesini temîn eder. Yahyâ bin Mu’âz Râzî, buyuruyor ki: (Herkes seni, Allahı sevdiğin kadar sever. Allah’tan korktuğun kadar, senden korkarlar. Allaha itaat ettiğin kadar, sana itaat ederler.)
Evlat ve âile ile dâimâ tatlı sözlü ve güler yüzlü olmalıdır. Onlarla da zarûret kadar, haklarını ödeyecek kadar görüşmelidir. Onların arasında bulunmak da, Allahü teâlâyı unutacak kadar uzun olmamalıdır.
HER SIKINTIDAN SONRA...
Kavuştuğun hâlleri herkese söyleme! Makam ve servet sahipleri ile çok görüşme! Her hâlinde, sünnete uymaya ve bid’atten sakınmaya çalış! Sıkıntılı zamanlarında, Allah’tan ümidini kesme, hiç üzülme! İnşirâh sûresinin beşinci âyetinde, meâlen, (Her sıkıntıdan sonra, ferahlık, kolaylık vardır) buyuruldu. Sıkıntılı ve ferahlık zamanında, hâlinde bir değişiklik olmasın! Varlık ve yokluk zamanları, hâlini değiştirmesin
Zahîrüddîn Halvetî
Zahîrüddîn Halvetî hazretleri, Afganistan evliyâsının büyüklerindendir. Herat’ta yaşadı. Doğum târihi bilinmemektedir. Pîr Ömer Halvetî hazretlerine talebe oldu. Kendisinden icâzet, diploma aldı 1397 (H.800) senesinde Herat civârında Kazergâh’ta vefât etti.
Zahîrüddîn Halvetî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Evliyâyı bir gözlük olarak düşünüp, Resûlullaha ve Allahü teâlâya bu gözlük ile bakmalıdır. Bir velîyi veyâ kitâblarını bulup, bunu tanımak, buna râbıta yapmak, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mübârek rûhuna bağlanmak içindir. Bir insânın hiç görmediği kimsenin şeklini, sûretini, yalnız işitmekle, okumakla öğrenerek, hayâline getirmesi çok zordur. Onun kendisi değil, başkası görünebilir. Bunun için, Resûlullaha râbıta yapılmaz. Çünkü, başkasının Resûlullah olduğuna inanmak küfür olur. Evliyâyı düşünmekte, bu tehlike yoktur. Bir velîyi düşünen, gönül gözü ile, onun mübârek kalbine bakmış olur. Orada Resûlullahın mübârek kalbini görür. Böylece, Resûlullaha bağlanmış olur. Bizim gibi câhillerin, gâfillerin, Resûlullahı düşünmemiz ancak böyle olur. Bu sûret ile, Ondan feyiz aldıktan sonra, doğruca kendisine bağlanmak ve evliyânın kabirlerinden, rûhlarından feyiz almak, mümkün ve kolay olur. Resûlullaha bağlanarak feyiz alan kimse, Onu çok sever. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” (Eyyühel-veled) kitâbının sonunda buyuruyor ki:
Her Müslümân, terbiye edici bir üstâda muhtâcdır. Üstâd onu terbiye ederek, kötü huylardan kurtarır. Bunların yerine iyi huyları yerleştirir. Terbiye etmek, çiftçinin tarladaki dikenleri, zararlı otları temizleyerek ektiği tohumların kuvvetli, iyi olmasına çalışması gibidir. Allahü teâlâ, kullarına doğru yolu göstermek için, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” gönderdi. Peygamber vefât edince, Ona vekîl olarak evliyâyı yarattı. Velî, Resûlullahı iyi tanıdığı ve bağlandığı için, Onun mübârek kalbinden feyiz almakta ve bu feyizler, bunun kalbinden, kendisine bağlananların kalblerine akmaktadır...
FEYİZ GELEN KALBLER...
Feyiz gelen kalbler temizlenir. Ahlâkı güzel olur. Velînin kalbindeki feyzler, nûrlar, güneşin ziyâsı gibi, her yere yayılmaktadır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyan ve Onu seven Müslümânların kalblerine akar. Onların bu feyizleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaşdığı gibi, kemâle gelirler..
Yûnus bin Ubeyd
Yûnus bin Ubeyd hazretleri, Tâbiînin büyüklerindendir. Basralıdır. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Enes bin Mâlik’i gördü. 756 (H.139) yılında vefât etti. Hadîs ilminde, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilen hadis hafızlarındandı.
Yûnus bin Ubeyd, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Helâlden bir kuruş bulsam, hemen buğday alır un yapıp bu undan çorba pişiririm. Bu çorbadan hangi hastaya içirirsem, hasta, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulur.”
“İnsanın, verâ, şüphelilerden sakınmaktaki hassasiyetine sâhib olduğunu konuşmasından anlarım. İnsanın yaptığı iyi amellere bir şeyler karışır. Ama dilini muhâfaza edebilirse bu durum müstesnâdır. Ona bir şey karışmaz. Hikmeti şudur ki, insan çok namaz kılar, çok oruç tutar ama, iftarını haramla açarsa, tuttuğu orucun faydasını göremez. Gece namaza kalkarsa kalbinde riyâ, gösteriş ve ucb, yaptığı ibâdeti beğenme hâli bulunabilir. Gündüz olunca da yalan yere şâhidlik yapması boş ve lüzumsuz sözler etmesi düşünülebilir. Böyle olunca da yaptıkları iyilikler hiç olur. Ama dilini tutabilirse bütün amelleri iyi olur. Kanâatim böyledir.”
“Kendimi, rüyâsında hoşuna giden ve gitmeyen şeyleri gören kimse gibi görüyorum. İnsanlar da uykuda olup, çeşit çeşit rüyâlar görüyorlar. Öldükleri anda uyanacaklar ve uykudan uyanan kimsenin, uykuda gördüklerinden, elinde bir şey kalmadığı gibi, dünyâda güvendikleri, gönül bağladıkları şeylerin hepsini kaybedip ah etmekten, pişmân olmaktan başka ellerine bir şey geçmediğini anlayacaklardır.”
“Yüz kadar iyi huy sayıyorum, fakat onlardan bir tânesini kendimde göremiyorum. Kötü huyları sayıyorum. Hepsinin kendimde mevcud olduğunu görüyorum.”
“Allahü teâlânın rahmeti, o kadar çok ki, bundan hiç şüphe etmiyorum. Lâkin ben, o rahmete kavuşanların arasında bulunabilecek miyim bilemiyorum. Hattâ benim yüzümden onların da rahmetten mahrum kalmalarından korkuyorum.”
“İKİ ŞEY VAR Kİ!..”
Yûnus bin Ubeyd hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İki şey var ki, bunlar bir kimsede tamam olursa, o kimsenin diğer bütün hâlleri bu iki hâli sâyesinde tamam olur. Birincisi, namazı vaktinde kılacak. İkincisi, dilini kötü ve yersiz sözlerden koruyacak. Bir kimse dilini yersiz sözlerden koruyabilirse, Allahü teâlâ ona mutlaka diğer amellerini düzeltmesini ihsân eder.”
.
Vişnezâde
Vişnezâde, Osmanlı Devleti zamânında yetişen âlimlerdendir. Asıl ismi, Muhammed bin Lütfullah’tır. 1615 (H.1023) senesinde, günümüzde Bulgaristan’da bulunan Filibe’de doğdu. 1681 (H.1092) senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Büyük bir zâtın kabrini ziyâret eden kimse, ona râbıta ederse, ya’nî dünyâ işlerini hiç düşünmeyip, kalbine hiçbir şey getirmeyip, o zâtın rûhunu, his organları ile anlaşılamayan bir nûr farz ederek, bunu kalbinde bulundurursa, o rûhtan, kendi kalbine bir şeyler akmaya başlar. O zâtın feyizlerinden bir feyiz ve hâllerinden bir hâl, kendinde hâsıl oluncaya kadar, bu nûru kalbinde saklamalıdır. Çünkü, evliyânın rûhları, feyizlerin kaynağıdır. Kaynağı kalbine koyan, bunun feyzine, ni’metine, bilinmeyen ihsânlarına elbette kavuşur. Rûhu kuvvetlenir, olgunlaşır...
Kabir yanına gelince, önce selâm verilir. Mezârın sağ yanına, ya’nî kıble tarafına, ayak ucuna yakın durur. Tanıdığı gibi, şeklini, sûretini hâtırına getirir. E’ûzü ve besmele ile bir Fâtiha ve onbir İhlâs okur. Sevâbını Resûlullah efendimizin ve bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Eshâb-ı kirâmın ve Evliyâ-i izâmın “aleyhimürrıdvân” rûhlarına ve bu zâtın rûhuna hediyye eder. Sonra oturur. Onun rûhunu, gönlünde bulundurur. Kalbinde bir şey hâsıl oluncaya kadar durur. Gelen kimse almasını bilir ise, o zât da vermeye ehil, olgun bir velî ise ve şartları gözeterek beklerse, elbette bir şey ele geçer. Bu şartlar, o zâtın kendisini tanıdığına, selâmını işitip cevap verdiğine, rûhunun, kâmil, olgun olduğuna, rûhunun bir zamâna ve yere bağlı olmadığına, nerede hâtırlarsa, orada imiş gibi feyiz vereceğine, Allahü teâlâ, feyzini, rûhun gıdâsını, onun rûhu ile gönderdiğine inanmaktır...
“O’NUN ÂDETİ BÖYLEDİR!”
Üzüm isteyen, bağa gidip asmadan koparır. Erik ağacına gitmez. Su isteyen, kaynağa, çeşmeye gider. Ağaca veyâ sobaya gitmez. Buğday isteyen, tarlasını sürer, eker, biçer... Kalbin gıdâsını, rûhun temizliğini isteyen de, evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” kalbine, rûhuna başvurur. Allahü teâlâ, bu ni’metlerini, evliyânın kalbinden göndermektedir. Her şeyi yaratan, gönderen, yalnız Allahü teâlâdır. Fakat, her şeyi belli bir sebeple göndermek, Onun âdetidir. Onun ni’metine kavuşmak isteyenin, Onun âdetine uyması, sebebi arayıp, bulup, öğrenip, Onun sebebine yapışması lâzımdır...
.
Ali Venâi
Ali Venâi hazretleri, Mısır’da yaşamış olan velîlerdendir. 1756 (H.1170) senesinde doğdu. 1797 (H.1212) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Bir işinizde şaşırırsanız ölmüşlerden yardım isteyiniz!) buyuruldu. Alimlerimiz, bu hadîs-i şerîfi açıklarken diyor ki:
Rûhun bedene bağlanması, kuvvetli bir aşk ile olmuştur. İnsanın ölmesi, rûhun bedenden ayrılması demektir. Fakat, rûh ayrıldıktan sonra, bu aşkı bitmez. Rûhun bedene olan sevgisi, kuvvetli çekmesi, öldükten sonra, uzun zamân bitmez. Bunun içindir ki, ölülerin kemiğini kırmak, mezârı üstüne basmak yasaktır. Bir insan, kuvvetli, olgun ve tesîri çok olan bir zâtın mezârı yanında durup, o toprağı ve o zâtın bedenini düşünse, o zâtın rûhunun, bedenine ve dolayısı ile, o toprağa bağlılığı olduğundan, bu iki rûh karşılaşır. Gelen insanın rûhu, o zâtın rûhundan çok şeyler edinir ve güzelleşir, olgunlaşır. İşte bu fâideden dolayı, kabir ziyâretine izin verilmiştir. Bundan başka sebepler de yok değildir. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahmetullahi aleyh”, (Metâlib-i âliyye) ve (Zâd-ı Me’âd) kitâblarında diyor ki: “Gelen insanın rûhu ile, kabirdeki zâtın rûhu, birer ayna gibidir. Birbirinin karşısına gelince, her birinin ışığı, ötekinde aks eder, yansır. Gelen kimse, o toprağa bakıp, Hak teâlânın büyüklüğünü, öldürmesini, diriltmesini düşünüp, kazâ ve kaderine râzı olup, nefsi kırılırsa, rûhunda ma’rifet, feyiz hâsıl olur. Bunlar, o zâtın rûhuna sirâyet eder. Bunun gibi, o zât, öldükten sonra, rûh âleminden ve rahmet-i ilâhîden ona gelmiş olan ilimler, kuvvetli eserler, onun rûhundan, gelen insanın rûhuna sirâyet eder, geçer.”
RÛH İLE KABRİN BAĞLILIĞI
(El a’lâm) kitâbının sâhibi diyor ki: Peygamberlerin rûhları “aleyhimüsselâm” göklerde ve diledikleri yerlerde ve kabirlerinde zuhûr eder. Kabirlerinde her ân bulunmadıkları gibi, hep de ayrı kalmazlar. Kabirleri ile ilişkileri ve o toprağa ayrı bir bağlılıkları vardır. Bunun nasıl olduğu bilinemez. Bunun için, onları ziyâret etmek müstehabdır. Her Müslümânın rûhu ile kabri arasında, devâmlı bir bağlılık vardır. Kendilerini ziyâret edenleri anlarlar. Selâmlarına cevâb verirler. Bunun içindir ki, bir hadîs-i şerîfte, (Bir mü’min, tanıdığı bir mü’minin kabrine gelip selâm verince, onu tanır ve cevâb verir) buyuruldu.
Vehb bin Münebbih
Vehb bin Münebbih hazretleri, Tâbiînin büyüklerindendir. 645 (H.24) senesinde Yemen’de doğup, 741 (H.124) yılında yine orada vefât etti. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Ey oğul! Allahü teâlâya ibâdeti ihlâsla, sırf O’nun için yap. Kim bir iyilik yapar, Allahü teâlâ için onu gizlerse, yaptığı bu iyilik zâyi olmaz.”
Emevî halîfelerinden Süleymân bin Abdülmelik, Mescid-i haramda iken, ona üzerinde yazı bulunan bir taş getirdiler. Bunun üzerine, onu okuyacak birisinin çağırılmasını istedi. Vehb bin Münebbih’i getirip, okuttular. Taşta şu yazı vardı:
“Ey Âdemoğlu! Sen, eğer ecelinin devamlı yaklaşmakta olduğunu iyi bilseydin, uzun emel sâhibi olmaktan vazgeçer, sâlih amellerini artırıp, çoğaltmaya bakar, dünyâya düşkünlüğünü bırakırdın. Şüphesiz sana yarın nedâmet ve pişmanlık gelecektir. Çoluk çocuğun ve en yakın hizmetçilerin seni toprağa teslim edecekler. Sonra da ayrılıp gidecekler. Artık dünyâya dönüşün olmayacak. Amellerinle baş başa kalacaksın. İyi amellerini artırma imkânı bulamayacaksın. İyi amel yapıp, kabre gelmişsen ne mutlu sana! Günahlarla yüklü gelmişsen, yazık sana! Öyleyse kıyâmet günü için şimdiden hazırlık yap. Pişman olmadan önce, tedbirini al!”
Vehb bin Münebbih hazretleri, Atâ Horasânî’ye dedi ki: “Bizden önceki âlimler, ilme sarılıp, dünyâya ehemmiyet vermezlerdi. O zamanki dünyâ ehli ise, ilme saygılı idiler. Onun için, âlimlere hürmet ederler, dünyâlıklarından onları da faydalandırırlardı. Şimdi ise, ilim sâhipleri, dünyâ ehli için ilimlerini sarf ediyorlar. Çünkü onların mallarında gözleri vardır. Belki onlardan, biraz dünyâlık koparabiliriz diye düşünüyorlar. Halbuki şimdi dünyâ ehli, onların ilimlerine bile rağbet edip kıymet vermiyorlar...
“BİR AVUÇ TOPRAK DOYURUR”
Ey Atâ! Sultanların kapılarından uzak dur. Çünkü, onların kapılarında fitneler vardır. Onlardan belki dünyâlığa kavuşursun fakat, diğer taraftan dîninden çok şeyler fedâ eder, kaybedersin. Dünyâdan yetecek mikdarla yetinmeyen kimseye, hiçbir şey kâfi gelmez. Ancak, sonunda bir avuç toprak onu doyurur.”
Vefatından kısa bir zaman önce, Vehb hazretlerine çok ibâdet eden iki kişiden hangisinin üstün olduğunu sordular. O da; “Bu ikisinden hangisi insanlara daha fazla hizmette bulunuyor, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyuyorsa, o daha üstündür” cevâbını verdi.
Ebü’l-Vefâ
Ebü’l-Vefâ hazretleri, İstanbul’daki meşhûr velîlerdendir. Konya’da doğdu. Bursa’da evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hem din, hem de fen ilimlerinde mütehassıs olarak yetişti. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yetişip yükseldi. Bir defâsında, Fâtih Sultan Mehmed Han kapısına kadar geldiği hâlde onunla görüşmemiştir. Padişah da üzülerek, geri dönüp gitmiştir. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü’l-Vefâ hazretlerini çok severdi. 1490 (H.896) târihinde İstanbul’da vefât etti. İsmi verilen Vefâ semtinde kendi adıyla anılan câminin sol tarafına defnedildi.
Ebü’l-Vefâ hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Fahr-üd-dîn-i Râzî, tefsîrinde, Sûre-i Kehfde diyor ki: Ebû Bekr-i Sıddîkın cenâzesini, vasiyeti üzerine, Resûlullahın kabri yanına getirdiler. Selâm verip, “kapına gelen Ebû Bekr’dir yâ Resûlallah” dediler. Türbenin kapısı açıldı. İçeriden (Sevgiliyi sevgilinin yanına koyunuz!) sesi işitildi.
Beyhekî, Abdüllah-i Ensârîden bildiriyor ki: Sâbit bin Kays, Yemâme cenginde şehîd oldu. Kabre korken, “Muhammedün resûlullah ve Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-i şehîd ve Osmân-ı rahîm” sesini duyduk.
Ebû Nu’aym ve İbni Asâkir bildiriyorlar ki: “Bir sapık, hazret-i Hasen’in kabri üzerine pisledi. Hemen deli oldu. Sonra öldü”
Şeyh Mahmûd-i Kürdî, hazret-i Hamza’nın kabrini ziyâret edip selâm verince, kabirden (Ve aleyküm selâm. Oğlunun ismini Hamza koy!) sesini işitti. Evine gelince, oğlu oldu. Adını Hamza koydu.
İbni Mende, Talha bin Ubeydullah’tan haber veriyor: “Talha, bir gece, Abdüllah bin Amr bin Hirâm’ın kabrini ziyâret etti. Kabirden Kur’ân sesi işitti. Gelip Resûlullaha söyledi. (O Abdüllah’tır. Allahü teâlâ, şehîdlerin rûhlarını Cennete koyar. Her gece rûhları bedenleri ile buluşur. Sabâh olunca, yine Cennette olurlar) buyurdu.
NİMETE KAVUŞAN GENÇ!..
İbni Asâkir diyor ki: Hazret-i Ömer, bir gencin kabri yanına gelip selâm verdi. (Allah’tan korkarak harâmdan sakınan için iki Cennet vardır) dedi. Kabirden bir ses gelip, (Yâ Ömer! Rabbim bana iki Cenneti de ihsân eyledi) dedi.
Beyhekî, Ya’lâ bin Mürreden haber veriyor: “Ya’lâ, Resûlullah ile bir kabir yanına geldi. Kabirde azâb olduğunu işitip, Resûlullaha haber verdi. Resûlullah, (Ben de işittim. Söz taşıdığı ve üzerine idrâr sıçrattığı için, azâb yapılmaktadır) buyurdu.
Vânî Ahmed Efendi
Ahmed Efendi, Vânî Tekkesi şeyhlerindendir. Arabacı Bâyezid Câmiinde kürsü şeyhliği yapmıştır. Lâlezâr diye de bilinen Vânî Tekkesini inşâ ettirmiştir. Fâtih Silivrikapı’da Zehgirci Kemal Mescidi yakınlarında bulunan tekkesi, günümüzde yıkılmış olup, arsası torunları tarafından odun satış yeri olarak kullanılmaktadır. 1801’de vefât edip tekkesinin yanına defnedilmiştir.
Vânî Ahmed Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kabir ziyareti çok sevabdır. Mevtâ, Cum’a günü kabrini ziyâret edeni tanır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her sene Uhud dağındaki şehîdleri ziyâret edip, (Esselâmü aleyküm bi-mâ sabertüm fe-ni’me ukbeddâr) okurdu. Hâcılar burasını perşembe, sabâh erken ziyâret edip, öğle nemâzını Mescid-i Nebî’de kılmalıdırlar. Uzak kabirleri ziyâretin mendûb olduğu buradan anlaşılmakdadır. Halîl-ür-rahmân, seyyid Ahmed-i Bedevî gibi evliyâ bunun için ziyâret edilmektedir.
İmâm-ı Gazâlî diyor ki: Hadîs-i şerîfte, (Üç mescidden başka mescidlere ziyâret için gidilmez) buyuruldu. Çünkü, başka mescidlerin fazîletleri birbiri gibidir. Fakat, evliyânın Allahü teâlâya kurbları hep bir değildir. Ziyâret edenler, her birinden başka başka fâidelere kavuşurlar. İbni Hacer fetvâlarında “Günâh işleyenler bulunsa da, (Kurbet)leri terk etmemeli, gitmeli, bid’at işleyenler görülürse, onlara mâni olmalıdır” buyurdu. Cenâzede bulunmak da böyledir...
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” başta olmak üzere, vefat edenlerin ruhuna Kur’an-ı kerim okunarak ve hayır ve hasenat yapılarak sevabı hediye edilir.
KABİR ZİYARETİNDE...
Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” için, vefâtından sonra, umre yaptı. Hâlbuki, umre yapmasını vasiyet etmemişti. Bunun gibi, İbnül-muvaffık, Cüneyd-i Bağdâdî için yetmiş hac yaptı. İbni Serrâc, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” için, on binden fazla hatim okudu ve kurban kesti. (Fetâvâ-i hadîsiyye) sâhibi buyuruyor ki: Ümmetin hediyyeleri sebebi ile Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” derecesi yükselir. Nitekim, kendisi, (Yâ Rabbî! İlmimi artır!) diye duâ buyururdu.
Kabir ziyâret ederken, kabir üzerinde oturmak, uyumak mekrûhtur. Mezârlıktaki yolu, kabirler üzerinde, sonradan yapılmış zanneden kimse, bu yoldan geçmez...
Üryânî Mehmed Dede
Üryânî Mehmed Dede, Rumeli velîlerindendir. Romanya’da Yergöğü kasabasında doğdu. Bir gün, “aşk-ı ilâhî”nin cezbesine kapılıp kendinden geçti. Dizkapağı ile göbeği arası hâriç, üryan şekilde etrafta dolaşmaya başladı. Bu sebeple “Üryani” denildi. Mısır’a kadar gitti. Gülşenî dergâhına vardı. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâle geldi. İcazet verilip memleketine geri gönderildi. 1590 (H.999) senesinde Yergöğü’nde vefât etti.
Üryânî Mehmed Dede, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerîmin hepsini hatim edene verilen sevâb, dahâ çoktur. Namâz kılmak, oruç tutmak ve Kur’ân-ı kerîm okumak ve zikir etmek, yalnız bedenle yapılan ibâdet oldukları için bunları herkesin kendisi yapması lâzımdır. Başkasını vekîl edip yaptırmak câiz değildir. Bunun için, Kur’ân-ı kerîmi Fâtihadan başlayıp Fil sûresine veyâ İhlâs sûresine kadar okuyup, sonra olan birkaç sûreyi başkasına emredip okutsa, o da birinciye vekîl olarak kalan sûreleri okursa, Kur’ân-ı kerîmi başından beri okumuş olan, (Hatim) okumuş olmaz. Bunlardan birisini dinleyen kimseler, hatim dinlemiş olmazlar. Hiçbiri hatim sevâbına kavuşamazlar. Okumuş olanlar, sevâbını, meyyitlerin rûhlarına ayrı ayrı hediyye etseler veyâ birisi, hepsi için hediyye etse, yanî hatim duâsı yapsa, okuyanlar da (Âmîn) deseler, âyetlerin sevâblarının toplamı, meyyitlere de verilir. Fekat, hatim için va’d olunan sevâba kavuşamazlar...
Bir hatmi, yalnız bir kişinin okuması ve sevâbını, bunun bağışlaması lâzımdır. Meyyit için, çeşidli kimselerin sessiz olarak çeşitli cüz’ler okuyup, Kur’ân-ı kerîmi hatim etmeleri ve her birinin okuduğunun sevâbını ölünün rûhuna göndermeleri veyâ birinin hepsi için hediyye etmesi, yanî hatim duâsını yapması, okuyanların da (Âmîn) demeleri câiz olur ve çok fâideli olur. Fakat, bu sûretle hatim sevâbı hâsıl olmaz. Hatmi bir kişinin okuması veyâ bir kişi, evvelce okumuş olduğu hatmin sevâbını hediyye etmesi lâzımdır...
SECDE ÂYETİNİ OKUMAK
Secde âyetini okumak da böyledir. Birkaç kişiden her biri, secde âyetinden birer kelime okusalar, bunu işitenlere tilâvet secdesi yapmak lâzım olmaz. Çünkü, secde âyetini bir kişi okuyunca, bunu işitenlerin secde yapması vâcib olur. Çeşidli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz. Çünkü, Kur’ân-ı kerîm okumak için, kimse başkası yerine vekîl yapılamaz...
Kutub İbrâhim Efendi
Kutub İbrâhim Efendi, büyük velî Üftâde hazretlerinin torunudur. 1606 (H.1015) senesinde doğdu. İstanbul’da, dedesinin halifesi Azîz Mahmûd Hüdâî’nin sohbetlerinde kemâle geldi... Bursa’da dedesinin zâviyesinde 50 seneden fazla talebe yetiştirmekle meşgûl oldu. İnsanlara doğru yolu anlattı. Vefâtı yaklaştığı zaman; “Ben vefât edince naaşımı türbeye defnetmeyin. Dedemin huzûrunda cesedimin dahi ayak uzatması rûhumu sıkar” buyurdu. 1678 (H.1089) senesinde vefât eden Kutub İbrâhim Efendi, vasiyeti üzerine Üftâde hazretlerinin türbesinin dışına defnedildi.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin yapdığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa bakarak okumaktır) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm okumanın en efdali, namâzda okumaktır. Yine bir Hadîs-i şerîfte, (Namâzda okunan Kur’ân, namâz dışında okunan Kur’ândan dahâ hayrlıdır) buyuruldu.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: “Namâzda ayakta iken okunan Kur’ânın her harfi için yüz sevâb verilir. Namâz dışında abdestli okuyunca, her harfi için yirmibeş sevâb verilir. Abdestsiz okuyunca, on sevâb verilir. Yürürken ve iş yaparken okuyunca, dahâ az sevâb verilir. Ma’nâsını düşünerek bir âyet okumak, başka şey düşünerek, bütün Kur’ânı hatim etmekten dahâ çok sevâbdır.”
Son zamânlarda, hâfızların, Kur’ân-ı Kerîmi tegannî ederek mûsikî perdelerine uyarak okumaları, çok çirkin bid’attir. Çok günâhtır. Kur’ân-ı kerîmi, güzel ses ile, Allah’tan korkarak ve hüzün ile okumalıdır.
Sûre veyâ âyet okumaya başlarken E’ûzü okumak vâcibdir. Fâtiha okumaya başlarken Besmele okumak da vâcibdir. Diğer sûrelere başlarken Besmele okumak sünnettir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Kur’ân-ı kerîmi tecvîd bilgisine uyarak okuyunca, her harfine yirmi sevâb verilir. Tecvîde uymazsa, on sevâb verilir.) Bir âyeti ezberledikten sonra unutmak, en büyük günâhlardandır...
“BİR ZAMAN GELİR Kİ!..”
Kur’ân-ı kerîmi dinlemek çok sevâbdır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanın dinlediği bir âyet, kıyâmette kendine nûr olur) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm okumayı geçim vâsıtası yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okuyunca, Allahü teâlânın rızâsını ve Cenneti isteyiniz! Dünyâlık istemeyiniz! Bir zamân gelir ki, hâfızlar, Kur’ân-ı kerîmi, insanlara yaklaşmak için vâsıta yaparlar) buyuruldu...
Ubeydullah bin Bâki-billah
Ubeydullah bin Muhammed Bâki-billah, Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden olup, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hocası olan Muhammed Bâki-billah’ın büyük oğludur. Kabri Delhi’dedir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu zata gönderdiği bir nasihat mektubunda buyurdu ki:
Peygamberlerin bildirdikleri ahkâm-ı şer’iyye, hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa, bu emirler ve teklîfler, mülhidlerin, zındıkların, sandıkları ve söyledikleri gibi, külfet, eziyyet ve işkence değildir ve akla aykırı değildir. Bunların sık sık söyledikleri (kullarına zor ve yorucu şeyler emredip de bunları yaparsanız Cennete girersiniz demek insâf mıdır, merhamet midir? Bir şey emretmemeli idi. Herkesi, kendi başına bırakıp, istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olur) gibi lâfları, ne kadar alçakça ve ne kadar ahmakçadır. Bunlar, hiç de düşünmüyor mu ki, iyilik edenlere, şükretmek yâni, sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Ahkâm-ı şer’iyye, bütün nîmetleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı, şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde, ahkâm-ı şer’iyye, teklîfât-ı ilâhiyye, aklın istediği bir şeydir. Bundan başka, dünyanın, hayatın düzeni, bu teklîfleri yapmakla olur. Allahü teâlâ, herkesi kendi başına bıraksaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahü teâlânın haram etmesi olmasaydı, nefisleri, keyifleri peşinde koşanlar, başkalarının mallarına, cânlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar hâsıl olur, saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, helâk olurlardı. Memleketlerin mamûrluğu, insanların rahatı, yâni medeniyyet olmaz, insanlık, canavarlık şeklini alırdı. Allahü teâlâyı inkâr eden, İslâmiyeti beğenmeyen, câhilliğin verdiği cesaret ve taşkınlıkla öğünen cemiyetlerin kanûnlarında, Allahü teâlânın emirlerinden çoğunun yer almış olduğu göze çarpıyor...
RAHAT VE HUZUR İÇİN...
Bütün insanların, din esaslarından uzaklaştıkça, geçimsizlik, sefâlet, işkence, sıkıntı ile kıvrandıkları görülüyor. Zenginlik ve refah arttığı hâlde, dünyadaki huzursuzluğun, insanlıktaki sıkıntının azalmadığı, arttığı göze çarpıyor. Allahü teâlâ, insanların saadetlerine sebep olan şeyleri emretti. Felaketlerine sebep olanları yasak etti. Dinli olsun, dinsiz olsun, bir kimse bilerek veya bilmeyerek, bu emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar...
Tütünsüz Baba
Tütünsüz Baba, Edirne evlîyasından olup, asıl ismi Ahmed Rıdvânî’dir. İkinci Bâyezîd Han devrinde Başdefterdar olarak görev yapmıştır. 1499’da vefât eden Tütünsüz Baba’nın bugün harab halde olan türbesi, Mevlânâ Kara Rüstem Gâzi Câmii yanındadır. Tekkesi günümüze ulaşmamıştır.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Ana-babasının veyâ ikisinden birinin kabrini her cuma günleri ziyâret edenin günâhları afv olur. Haklarını ödemiş olur) buyuruldu. Muhammed bin Vâsi, her cuma kabir ziyâret ederdi. “Pazartesi günleri ziyâret etsen dahâ iyi olmaz mı?” dediklerinde, (Meyyitler, cuma, perşembe ve cumartesi günleri kendilerini ziyâret edenleri tanırlar) buyurdu.
Dahhâk diyor ki: (Cumartesi günü güneş doğmadan önce kabir ziyâret edeni meyyit tanır. Bu, cuma gününün fazîletini göstermekdedir.)
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, mü’min olan akrabâsının ve Eshâbının kabrlerini ziyâret ederdi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir mü’minin kabrini ziyâret ederken, “Allahümme innî es’elüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselâm en lâ tü’azzibe hâzelmeyyit” derse, o meyyitin azâbı kıyâmete kadar ref olur).
(Şir’a)da diyor ki: (Sünnete uygun ziyâret yapmak için, abdest alınır. İki rek’at nemâz kılıp, sevâbı meyyitin rûhuna gönderilir. Kabristâna gelince ve aleyküm selâm denir. Yukarıda yazılı duâ okunup, meyyitin yüzüne karşı oturulur. Yasîn-i şerîf veyâ bildiği sûreleri okur. Tesbîh okuyup, meyyit için duâ eder).
Ebül Kâsım diyor ki: (Kabir yanında Kur’ân-ı kerîm okununca, meyyit sesi işiterek râhat eder.) Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir kimse, tanıdığının kabri yanından geçerken selâm verirse, meyyit bunu tanır ve selâmına cevâb verir.)
KABİR YANINDAN GEÇERKEN...
Abdullah ibni Ömer “radıyallahü anh”, bunun için, bir kabir yanından geçerken durup selâm verirdi. Nâfi’ diyor ki: Abdullah ibni Ömer, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabri yanına gelir, (Esselâmü alennebiyy, esselâmü alâ Ebî Bekr, esselâmü alâ Ebî) derdi. Böyle söylediğini yüzden fazla gördüm.
İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (İhyâ) kitâbında buyuruyor ki: (Kabir ziyâret ederken, kıbleyi arkada bırakıp, meyyitin yüzüne karşı oturup selâm vermek müstehabdır. Kabre el, yüz sürülmez, öpülmez.)
.
İbrâhim bin Yahlef Tunusî
İbrâhim bin Yahlef, Cezayir’de yaşamış olan velîlerden ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Tunus’ta doğdu. Uzun zaman ilim tahsîl edip, kendisini yetiştirdi. Mısır, Şam ve Hicaz taraflarına seyahatlerde bulundu. Tahsîlini tamamladıktan sonra Tlemsân’a gitti. Birçok talebe yetiştirdi. 1336 (H.737) senesinden önce Cezayir’in Tlemsân şehrinde vefât etti.
İbrâhim bin Yahlef, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Mezhebimizin imamı olan Mâlik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir velîydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkması lâzımdır. İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nûrdur. Allahü teâlâ bu nûru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defâsında da; “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur’ân-ı kerîmi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsîr edenin boynunu vururdum” buyurdu.
İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. “Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz” buyurarak, Peygamber efendimizin; “Kişinin mâlâyânîyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir” hadîs-i şerîfini rivâyet ederdi...
Müslümanlar arasında Allahü teâlânın rızâsına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; “Müsâfeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider” hadîs-i şerîfini naklederdi.
Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. “Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer” buyururdu.
SEVGİ, SAYGI VE EDEP
İmâm-ı Mâlik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resûlullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husûs söylenince, buyurdu ki: “Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir’i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadîs-i şerîf sorulsa ağlamaya başlardı. Câfer bin Muhammed, güler yüzlü bir zâttı. Yanında Resûlullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resûlullah’tan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu.”
.
Tokatlı Hayreddîn Efendi
Tokatlı Hayreddîn Efendi, Bursa velîlerindendir. Babası Tokatlı olup, Edirne’de evlendi. Hayreddîn Efendi, Edirne’de doğmuştur. Ahmed Paşa Fenârî Câmii yanında defnedildi. Bir müddet ilim tahsîli yaptıktan sonra Bursa’ya gitti. Şeyh Osman Efendiden, Sonra da Karamânî Efendiden icâzet alarak halîfesi oldu. İnegöl’de Kâsım Efendinin sohbetlerine devâm edip, bu zâttan da icâzet aldı. 1608 (H.1017) senesinde Bursa’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teala her hastalığın şifasını da yaratmıştır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, hem tıbbi ilaçlar kullanır, hem de
Kur’an-ı kerimden okurdu. Hastalara şifa için, (Fâtiha), (Âyet-el-kürsî) ve (Dört Kul) yedişer kerre okunup hastaya üflenirse, bütün âfetler, dertler için ve sihir, nazar için ve hayvân sokması ve ısırması için iyi gelir. Tuz üzerine okunup, suda eritip içirmek ve ısırılan yere sürmek de tecrübe edilmiştir. Dört Kul, Kâfirûn, İhlâs ve Mu’avvizeteyn sûreleridir.
(Bostân-ül-Ârifin) sonunda diyor ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Osmân bin Ebil’âsı “radıyallahü teâlâ anh” ziyârete geldi. Hasta idi. Çok ağrısı ve sancısı vardı. (Ağrıyan yeri sağ elin ile yedi kerre mesh eyle! Her defasında E’ûzü bi’izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ-ecidü ve ühâzirü oku!) buyurdu. Osmân diyor ki: Buyurduğu gibi yaptım. Hastalığım hiç kalmadı.
Abdüllah ibni Mes’ûd buyurdu ki: Bir kimse sabâh ve akşâm, Bekara sûresinin başından dört âyet ve Âyet-el-kürsî ile sonraki iki âyeti ve bu sûrenin sonundaki üç âyeti okursa, evine şeytân girmez. Mecnûn üzerine okunursa, iyi olur. Sıkıntısı olan kimse, çok (istigfâr) okusun!
KIRK DEFA OKUNACAK DUA
İmâm-ı Ahmed ve Tirmüzî ve Nesâî ve Hâkim ve Beyhekî bildirdiler ki:
Sa’d ibni Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yûnüs aleyhisselâm balığın karnında, Enbiyâ sûresinin 87’nci âyetini söyleyerek duâ etti. [Duâsını kabûl eyledi ve kıyâmete kadar bunu okuyan mü’minlerin duâlarını kabûl edeceğini bildirdi.] Bir Müslümân, bu âyet-i kerîmeyi okuyup duâ edince, Allahü teâlâ düâsını muhakkak kabûl eder). Kırk defa okumalıdır. Duâ şudur: (Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn.)
Tâhir-i Bedahşî
Tâhir-i Bedahşî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinin önde gelenlerindendir. Önce subay idi. Resûlullah efendimizin rüyâda verdiği emirle, askerliği bırakarak tasavvuf yoluna girdi. Doğum ve vefât tarihleri belli değildir. On yedinci asrın sonlarında vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Tâhir-i Bedahşî’ye yazdığı mektuplardan ikisi:
“Allahü teâlâya hamdü senâ olsun! O’nun sevdiği, iyi insanlara selâmetler olsun! Canpûr’dan gönderdiğiniz mektup geldi. Rahatsız olduğunuzu okuyunca, üzüldük. Sıhhat haberini bekliyoruz. Vazifenize çok çalışınız! Hâsıl olan hâlleri bize yazınız! Ey sevgili kardeşim! Bu dünyâ, çalışmak yeridir. Ücret alınacak yer, âhirettir. Sâlih amelleri yapmaya uğraşınız! Bu amellerin en faydalısı ve ibâdetlerin en üstünü namaz kılmaktır. Namaz, dînin direğidir. Müminlerin mîrâcıdır. O hâlde, onu iyi kılmaya gayret etmelidir. Erkânını (yâni farzlarını), şartlarını, sünnetlerini ve edeblerini, istenildiği ve lâyık olduğu gibi yapmalıdır. Namazda tumânînete (yâni rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede, bütün âzânın hareketsiz kalmasına) ve tâdîl-i erkâna (yâni, bu dört yerde sükûn ve tumânînet bulduktan sonra, bir mikdar durmaya) dikkat etmelidir. Çok kimse bunlara dikkat etmeyip, namazlarını elden kaçırıyor. Tumânîneti ve tâdîl-i erkânı yapmıyorlar. Bunlara azâblar ve tehdîdler bildirilmiştir. Namaz, doğru kılınınca, kurtuluş ümîdi çoğalır. Çünkü, dînin direği dikilmiş olur. Seâdet-i ebediyyeye uçmak için tayyâre elde edilmiş olur.
“Âkıl isen kıl namâzı, çün seâdet tâcıdır,
Sen namâzı öyle bil ki, mü’minin mi’râcıdır!”
“BİR İŞARET YETİŞİR!..”
“Akıllı kardeşim, ismi gibi temiz olan Molla Tâhir’in kıymetli mektubu geldi. Kardeşim! Hadîs-i şerîfte; (Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyruldu. Bir farzı yapmayıp, bir nâfile ibâdeti yapmak da, boşuna uğraşmaktır. Bunun için, ne ile vakit geçirdiğimizi incelemeliyiz. Ne ile uğraştığımızı anlamalıyız. Nâfile ibâdet mi, yoksa farz olan ibâdet mi yapıyoruz? Bir nâfile hac yapmak için birçok yasaklar, haramlar işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işâret yetişir. Size ve arkadaşlarınıza selâm ederim...”
İbn-i Münâvî
İbn-i Münâvî hazretleri, Câmi’-us-Sagîr adlı eseri açıklayan büyük âlim Abdurraûf Münâvî hazretlerinin oğludur. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1613 (H.1022) senesinde Mısır’da vefât etti.
İbn-i Münâvî hazretleri bir sohbetinde buyurdu ki:
Peygamberlerin hepsine inanırız. Hepsi Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş Peygamberlerdir. Fakat, Kur’an-ı kerim nâzil olunca, başka dinler nesh edildi. Onun için, şimdi hiçbirine uymak câiz değildir. Nasârâ da, geçmiş Peygamberlerin hepsine inanıyor. Fakat, Muhammed aleyhisselâmın, bütün insanların Peygamberi olduğuna inanmadıkları için kâfir oluyor, doğru yoldan çıkıyor. Yahudiler ise, Îsâ aleyhisselâma da inanmadıkları için, dîn-i islâmdan, daha uzaktır.
Yahudilerle Nasârâ, ellerindeki bozuk kitaplarının gökten böyle gelmiş olduğuna inandıkları için, bunlara (Ehl-i kitap) [yâni Kitaplı kâfir] denir. Nikâh ile bunların kızlarını almak ve [Allahü teâlânın ismini söyleyerek] kestiklerini yemek câizdir... Hiçbir Peygambere inanmayan, inansa da, bazı mahlûklarda (Ülûhiyyet sıfatı) bulunduğuna inanarak, bunlara tapınanlara ve mürtedlere (Müşrik) yâni kitapsız kâfir denir. (Mülhid)lerin de, kitapsız kâfir olduğu bildirildi. Bunların kızlarını almak ve kestiklerini yemek de, câiz değildir...
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, mîlâdın 571. senesi, Nisan ayının yirmisine rastlayan, Rebî’ul-evvel ayının onikinci pazartesi sabahı, Mekke şehrinde tevellüd etti. Hicretin 11. ve mîlâdın 632. senesinde Medîne’de vefât etti. Kırk yaşında iken, (Cebrâîl) ismindeki melek gelerek, Peygamber olduğunu kendisine bildirdi.
ŞEMSÎ VE KAMERÎ
Muhammed aleyhisselâm, Mîlâdın 622 senesinde Mekke’den Medîne şehrine hicret eyledi. Eylül ayının yirminci pazartesi günü, Medîne’nin Kubâ köyüne geldi. Bugün, Müslümanların (Şemsî) senebaşı oldu. Acemlerin şemsî senelerinin başlangıcı, bundan altı ay evveldir. Yâni, ateşe tapan Mecûsîlerin bayramı olan martın yirminci (Nevruz) günüdür. O senenin Muharrem ayının birinci günü de, (Kamerî) sene başı oldu...
İbn-i Münâvî hazretleri, vefatından kısa bir zaman kala buyurdu ki:
“Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun kalbini, râzı olduğu kullarının sevgisiyle doldurur.”
.
Zemzem-i Hâssa
Zemzem-i Hâssa, Anadolu’da yetişen evliyâ hanımlardandır. 1765 (H.1178) senesinde Siirt’te doğdu. Büyük velî Gavs-ül-Memdûh’un hanımı ve amcasının kızıdır. On altı yaşında büyük velî Gavs-ul-Memdûh ile evlendi. 1851 (H. 1268) senesinde Siirt’te vefât etti. Gavs-ül-Memdûh’un türbesine defnedildi.
Bu mübarek hanım, vefatından kısa bir zaman buyurdu ki:
Dünyâ ve âhıret saâdetlerinin başı, en iyisi, Allahü teâlânın rızâsına, sevmesine kavuşmaktır. Allahü teâlâya yakın olmak, Onun sevmesine kavuşmak demektir. Bu saâdete kavuşana (Velî) ve (Ârif) denir. Velî olmak için, farzları yapmak lâzımdır. Farzlar, sıra ile, evvelâ Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmek, sonra harâmlardan sakınmak, farz olan ibâdetleri yapmak ve sâlih olan mü’minleri sevmektir...
İhlâs ile yapılmayan ibâdetin fâidesi olmaz, sevâbı olmaz. (İhlâs), her şeyi yalnız Allah rızâsı için yapmaktır. İhlâs, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hâsıl olur. Kalbin yalnız Onu sevmesine (Kalbin tasfiyesi), (Kalbin itmînânı) veyâ (Fenâ fillah) denir. Kalbin itmînâna kavuşması, ancak Onu çok hâtırlamakla, büyüklüğünü, ni’metlerini düşünmekle olacağını, Ra’d sûresinin yirmisekizinci âyeti bildirmekdedir. İnsanda, akıl, kalb ve nefs denilen üç kuvvet vardır. Aklın ve nefsin yeri dimâğdır. Kalbin yeri yürektir. Akıl, mekteb dersleri, san’at hesâbları, mâl sâhibi olmak, âhireti kazanmak yolları gibi şeyleri düşünür. İsterse düşünür. İstemezse düşünmez. Aklın bu düşünceleri ve insanın bunlara kavuşmak için çalışması câizdir. Hattâ, çok sevâb olur. Bunların kalbe sirâyet etmeleri zararlıdır.
“KALP, DÜŞÜNCESİZ KALMAZ!”
Nefs dâimâ harâmları, zararlı şeyleri yapmayı düşünür. Kalbin kendinde hiç düşünce yoktur. Ona, aklın ve nefsin ve his uzuvlarından dimâğa ve dimâğdan kalbe ulaşan harâm şeylerin düşünceleri gelerek hasta yapar. Kalbi bu hataralardan kurtarmak güçtür. Bu düşüncelerden kurtulursa, Allahü teâlâyı hâtırlar, düşünür. Ya’nî kalb, hiç düşüncesiz kalmaz. Kalbin hataralardan kurtulması Allahü teâlânın ismini çok söylemekle veyâ bir velîyi severek görmek ile olur. Bir velî bulamazsa, ismini işittiği bir velînin hayâtını okuyup öğrenir. Onu çok sever. Hep onu düşünür. Bir velîyi görmek, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebeb olacağı, (Onlar görüldükleri zamân, Allahü teâlâ zikredilmiş olur) hadîs-i şerîfi ile bildirilmiştir...
Hasan Zarîfî Efendi
Hasan Zarîfî Efendi, 1477 (H.882) senesinde Rumeli’de Siroz şehrinde doğdu. 1576 (H.984) da İstanbul’da Boğazkesen Hisarında vefât etti. Yaşadığı devir, Sultan Selîm ile oğlu Sultan Murâd Han devriydi. Halvetî büyüklerinden Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin yolunu devâm ettiren Pîr İbrâhim Gülşenî’nin sohbetlerine kavuştu...
Hasan Zarîfî Efendi vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için, ihlâs, kalb-i selîm sâhibi olmak lâzımdır. Kalb de, ancak Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” inanmak, Onu sevmek ve Ona tâbi olmakla temizlenir. Bunun için, birinci yol, hayâtta olan bir velîyi tanıyıp, Onun sözlerinden, kitâplarından Ehl-i sünnet i’tikâdını, ahkâm-ı islâmiyyeyi ve tesavvufun edeplerini öğrenmek ve bunlara uymak şartı ile, Ona (Râbıta) yapmak, yani kalbini Onun kalbine bağlamaktır.
Bir velî, kendi üstâdlarından almış olduğu yazılı vesîkadan ve bütün sözlerinin, hareketlerinin ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olmasından anlaşılır. Böyle bir velî görülemediği zamân, herhangi bir velîye râbıta yapan Onun (Üveysî)si olur. Bir ârifin sohbetine kavuşamayana, büyüklerin rûhlarından feyiz almak nasîb olur. Allahü teâlâ onun ilerlemesi için, bunların rûhlarını vâsıta yapar. Ârifler, velîler, Allahü teâlânın vadettiği müjdeye kavuştukları için, öldükten sonra da, tâliblere feyiz verirler. Vefât etmiş olan velînin rûhundan da feyiz alınır. Sohbette feyizler, marifetler bol bol alındığı hâlde, üveysîler damla damla alabilir. Fakat bunun tek damlası, bütün dünyâ kazançlarından dahâ kıymetli ve pek lezzetlidir. Kabrini ziyâret etmek, damlaların artmasına sebeb olur. Kalblerin, rûhların arasındaki bağ, inanmak, sevmek ve istemektir.
KIYAMETE KADAR...
Bir Müslümân, bir velînin sohbetine kavuşursa veyâ hep onu düşünürse, yani onun sûretini, yüzünü hayâline getirirse, yâhud hayâtını, sözlerini öğrenip, severek, ağlayarak düşünürse, onun kalbindeki feyizler, marifetler, bunun kalbine akar. Yalnız uzaktan düşünerek yetişmiş, velî olmuş mes’ûd, bahtiyâr zatlar çok vardı. Bu kazançlarını ve kavuştukları yüksek dereceleri, kitâblarında bildirmişlerdir. Allahü teâlânın bu merhameti, bu ihsânı, kıyâmete kadar devâm edecektir
.
Yâr Muhammed Kadîm
Yâr Muhammed Kadîm Talkânî, Hindistan’ın büyük velîlerindendir. On yedinci asrın sonlarında vefât etti... İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât’ın birinci cildinde 117 ve 211. mektuplarını Yâr Muhammed Kadîm’e yazdı. Birinci cild, yüz on yedinci mektup özetle şöyledir:
“Mevlânâ Yâr Muhammed bizi unutmamış. Kalb, çok zaman his organlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, kalbden de uzak olur. Hadîs-i şerîfte; (Göz görmeyince, gönülden de uzak olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. Tasavvuf yolunun nihâyetine varılınca, kalbin his organlarına bağlılığı kalmaz. Histen uzak olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, bu yolun büyükleri, başlangıçta ve yolda olanların, olgun bir rehberin yanından ayrılmalarına izin vermemişlerdir. “Bir şeyin hepsi yapılmazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır!” Bu söze uyarak, bulunduğunuz yolu değiştirmeyiniz! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık etmekten, elden geldiği kadar sakınınız!..“
211. mektupta da özetle şöyle buyurmaktadır:
“Tasavvufu öğretmek için, size izin verilmişti. Bunun üzerine, faydalı birkaç şey yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyin! Davranışlarınızı buna göre ayarlayın: Tasavvufu öğrenmek için bir tâlib yanınıza gelince, çok düşününüz! Bu yoldan size istidrâc yapılabileceğini, yıkılabileceğinizi göz önüne getiriniz! Hele talebe gelince, içinizde bir sevinç, bir rahatlık duyarsanız Allahü teâlâya yalvarınız! Ona sığınınız! Çok istihâre yaparak, ona tarîkati öğretmek uygun olacağını ve istidrâc ve yıkılmak olmadığını iyice anladıktan sonra öğretiniz. Çünkü, Allahü teâlânın kullarına iş vermek ve onlarla uğraşarak kendi vaktini elden çıkarmak, Ondan izinsiz câiz değildir. İbrâhîm sûresinin birinci âyetinde meâlen, (Rablerinin izni ile, insanları karanlıklardan çıkarıp nûra kavuşturmaklığın için) buyuruldu.
“İZİN, ŞARTLARA BAĞLIDIR!”
Size ve başkalarına verilen izin, şartlara bağlıdır. Allahü teâlânın râzı olduğunu anlamadan, iş yapmamak birinci şarttır. Şartsız, bağlantısız izin verme zamanı daha gelmemiştir. O zaman gelinceye kadar, şartları yerine getirmeyi iyi gözetiniz! Haberleşmemiz lâzımdır. Mîre de böylece yazmıştım. Ondan da bilgi alınız! O zamanın gelmesi için ve şartların sıkıntısından kurtulmanız için çalışınız! Vesselâm.”
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi
Yahyâ Efendi, İstanbul’da yetişen büyük velîlerdendir. 1494 (H.900) senesinde Trabzon’da doğdu. Kânûnî Sultan Süleymân da Trabzon’da aynı sene aynı haftada doğdu. Kânûnî dünyâya geldiğinde, annesi Âişe Hafsa Sultanın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kânûnî’yi Yahyâ Efendinin annesi emzirdi. Kânûnî ile süt kardeşi oldular. Kânûnî Sultan Süleymân, padişah olunca, ona çok yakın alâka gösterdi. Çok hürmet edip, işlerinde onunla istişare ederdi. Birlikte çok menkıbeleri vardır.
Yahyâ Efendi 1569 (H.977) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerîfi, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan câminin yanında olup, ziyâret mahallidir.
Yahyâ Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mübârek rûhundan feyiz almaya ermiş olan bir zât, bulunduğu yerden Ona teveccüh edince, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek rûhu, Medîne-i münevverede bulunan kabr-i saâdetinden, bu zâta feyiz verir. Bunun gibi, ehil olan, başarabilen de, evliyânın rûhlarından fâide görür. Rûhun bedendeki hâlinden başka hâlleri vardır. Mü’min öldükten sonra, rûhu, Refîk-i a’lâ denilen mertebede bulunur. Bedene ilgisi de vardır. Bir kimse, mezârdaki bedene selâm verse, Refîk-i a’lâda bulunan rûhu, bu kimseye selâm verir.
Evliyâyı ziyârete giden kimse, yolda hep onu düşünür. Ona teveccühü, her adımda artar. Mezâr başına gelip, toprağını görünce, hep onunla meşgûl olur. Teveccühü çok artar. Teveccühü arttıkça, ondan fâidesi de artar. Evet rûhlar için bir mâni, perde yoktur. Onlar için, her yer birdir. Fakat, dünyâda iken, yıllarca berâber bulunduğu ve âhirette sonsuz olarak berâber kalacağı beden, o topraktadır. Onun için, rûhun bu toprağa uğraması, nazarı ve te’alluku, bağlılığı, başka yerlere olandan dahâ çoktur.
TEVECCÜHÜ TAM OLUR!..
Bir kimse, kendi memleketinde iken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” rûhâniyyetine teveccüh ederse, fâide bulur. Fakat Medîne-i münevvereye giderse, Resûlullahın rûhâniyyetinin, onun yolculuğundan ve yolda çekdiği zahmetlerden haberi olur. Oraya erişip, Ravda-i pâkini görünce, teveccühü tam olur. Fâidelenmesi de öyle çok olur ki, memleketinde iken olan fâide, onun yanında hiç kalır. Evliyâ-i kirâm, bu bildirdiğimizi kalbleri ile duyarak anlamaktadır.
Saçaklı Şeyh
Saçaklı Şeyh hazretleri, Gaziantep velîlerinden olup, asıl ismi Ebûbekir’dir. Maraş’ta doğdu. Doğum târihi belli değildir. İlk tahsîlini doğduğu yerde yaptı. Şeyh Abdülganî Nablüsî’den hadîs, tefsîr ve tasavvuf ilmi öğrendi ve icâzet aldı. Tahsîlini tamamladıktan sonra memleketine döndü ve talebe yetiştirmeye başladı. Antep ile Maraş arasındaki bir yolculuğu sırasında 1732 (H.1145) senesinde vefât etti. Her iki şehir halkı arasında cenâzenin kendi şehirlerine defnedilmesi husûsunda ihtilaf çıktı. İşin uzamaması için bir hakem tâyin edildi. Hakem; “Cenâze hangi şehre yakınsa oraya defnedilmesi uygundur” deyince, cenâzenin her iki şehre olan uzaklığı ölçüldü. Antep’e daha yakın olduğu anlaşılınca, Antep mezarlığına defnedildi.
Saçaklı Şeyh hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Alışverişte kolaylık gösterenlere, Allahü teâlâ, her işinde kolaylık gösterir). İhsânın en büyüğü, en kıymetlisi, fakîrlere veresiye vermektir. Parası, malı olmayanın borcunu uzatmak, zâten vâcibdir. İhsân değil, adl ve vazîfedir. Fakat, malı olup da, ziyân ile satmadıkça veyâ muhtâç olduğu bir şeyi satmadıkça, ödeyemeyecek bir hâlde olanların ödemesine zamân vermek ihsândır ve büyük sadakadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Kıyâmette bir kimseyi hesâba çekerler ki, çok günâh işlemiş, hiç iyilik yapmamış. Sen dünyâda hiç iyilik yapmadın mı? derler. Hayır, yalnız çırağıma, (Fakîr olan borçluları sıkıştırma! Ne zamân ellerine geçerse, o zamân vermelerini söyle. İstediklerini yine ver. Boş çevirme!) derdim. Allahü teâlâ (Ey kulum! Bugün sen fakîr, muhtaçsın! Sen dünyâda benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız) buyurarak onu afv eder...
HER GÜN SADAKA SEVABI
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir Müslümâna, Allah rızâsı için ödünç veren kimseye, her gün için sadaka sevâbı verilir. Fakîrden, alacağını çabuk istemeyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevâb verilir).
Büyüklerimizden öyle kimseler vardı ki, borcun getirilmesini arzû etmezdi. Her gün, o malı sadaka vermiş gibi sevâb kazanmayı tercîh ederlerdi. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Sadaka verilen her dirhem için on sevap, ödünç verilen her dirhem için ise, onsekiz sevap vardır. Çünkü, borç, ihtiyâcı olana verilir. Sadaka belki, ihtiyâcı olmayanın eline düşebilir.)
.
Reyhan bin Abdullah
Reyhan bin Abdullah hazretleri, on üçüncü asırda Yemen’de yaşamış olan velîlerdendir. Doğum ve vefât târihleri bilinmiyor. Kabri Aden şehrindedir.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
Yüksek fiyatla satıp, bir kimseyi aldatmaktan sakınmalıdır. Zîrâ piyasada on liraya satılmakta olan bir malı, onbir liradan yukarıya satın almak gaben-i fâhiş ile aldanmaktır. Yanî çok aldanmaktır. Sırrî Sekâtî’nin “kuddise sirruh” dükkânı vardı. Yüzde beşten ziyâde kâr istemezdi. Bir kerre, altmış altınlık bâdem içi almıştı. Bâdem fiyâtı ansızın yükseldi. Dellâl, bâdem satmak için geldi. Altmışüç altına sat dedi. Dellâl, bugün, bu kadar bâdemi, doksan altına alıyorlar deyince, ben yüzde beşten fazla kâr almamaya karâr verdim. Karârımı değiştirmem buyurdu. Dellâl da, ben de senin malını aşağı fiyâtla satamam dedi ve satmadı. O da, yüksek fiyâtla satmaya râzı olmadı. Bâdemler satılamadı. İşte ihsân böyle olur...
Muhammed bin Münkedir, din büyüklerindendi. Mağazası vardı. Çeşitli kumaş satıyordu. Kimisinin zrâ’ı [bir zrâ’ 0,48 metredir] beş altın, kimisinin, on altın idi. Bir gün, kendisi yok iken, çırağı, bir köylüye, beş altınlık kumaşı, on altına sattı. Kendi gelip, haber alınca, akşama kadar köylüyü arattı. Köylüyü görünce, bu kumaş beş altından ziyâde etmez dedi. Köylü, ben bunu, seve seve aldım deyince, ben kendime uygun görmediğimi din kardeşime de uygun görmem. Yâ satıştan vazgeç, yâhut beş altını geri al, yâhut da gel, on altınlık kumaştan vereyim buyurdu. Köylü beş altını geri aldı. Sonra, birisine, bu mert kimdir diye sordu. Muhammed bin Münkedir dediler. Bu ismi duyunca “Sübhânallah! Bu, öyle kimsedir ki, çölde susuz kalınca yağmur duâsına çıkıp, onun adını söylediğimiz zamân rahmet yağıyor” dedi...
“AZ KÂRA RAZI OLDUM”
Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” büyüklerinden Abdürrahmân bin Avf’a, o büyük serveti nasıl kazandın? dediler. Çok az kâra da râzı oldum. Hiçbir müşterîyi boş çevirmedim. Hattâ bir gün, bin deveyi sermâyesine satmıştım. Yalnız dizlerindeki ipleri kâr kalmıştı. Her ip, bir dirhem gümüş değerinde idi. O gün develerin yem parasını ben vermiştim. Kazancım ise, bin dirhem olmuştu, buyurdu.
Reyhan bin Abdullah hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Allahü teâlânın merhameti vardır diyerek isyâna kalkışma, kahrından da korkarak ümitsizliğe düşme.”
Muhammed Biserî
Muhammed Biserî hazretleri, Mardin evliyâsındandır. On altıncı yüzyılda yaşadığı tahmin edilmekte olup halk arasında kerâmetleri anlatılmaktadır. Kabri Cizre ilçesinde Nûh aleyhisselâmın makamı yakınında olup ziyâret edilmektedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Malın ayıbını, müşterîden gizlememeli, hepsini, olduğu gibi göstermelidir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buğday satan birisinin buğdayına, mübârek parmaklarını sokup, içinin yaş olduğunu görünce, (Bu nedir?) buyurdu. Yağmur ıslatmıştır deyince, (Niçin saklayıp göstermiyorsun? Hîle eden, bizden değildir) buyurdu.
Birisi, üçyüz dirhem gümüşe bir deve sattı. Devenin ayağında ârıza vardı. Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” Vâsile bin Eska’ orada idi. O ânda dalgın idi. Devenin satıldığını anlayınca, alanın arkasından koşup, devenin ayağı ârızalıdır dedi. Müşterî deveyi geri getirip, parasını aldı. Satıcı, satışımı niçin bozdun? deyince, Vâsile dedi ki: Resûlullahtan işittim. Buyurdu ki: (Satılan bir şeyin kusûrunu gizlemek helâl değildir. O kusûru bilip söylememek de, kimseye helâl değildir.) Vâsile yine dedi ki: Resûlullah bizden söz aldı ki; Müslümânlara nasîhat edelim. Onlara merhamet edelim. Malın kusûrunu saklamak, nasîhat etmemek olur. Satıcıların, kusûr saklamamaları çok güçtür. Büyük cihâd demektir. Bu cihâdı kazanmak için, mal alırken dikkat etmeli, kusûrlu mal almamalıdır. Eğer kusûrlu mal alırsa, müşterîye söylemeyi niyyet etmelidir. Eğer aldanırsa, ziyân etmiş olur. Başkasını da ziyâna sokmamalıdır. Kendisi, başkasına incinince, başkalarını da kendinden soğutmamalıdır. Şunu iyi bilmelidir ki, hîle ile rızık artmaz. Belki, malın bereketi gider. Hîle ile azar azar biriktirilen şeyler, ânsızın gelen bir felâketle, birdenbire giderek geride yalnız günâhları kalır...
“BEREKET” NE DEMEK?
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Ticârete hıyânet karışınca, bereket gider.) Bereket demek, az malın çok fâidesi olmak, çok işe yaramak demektir. Az bir mal, bereketli olunca, çok kimsenin râhat etmesine, çok iyi işlerin yapılmasına yarar. Bereketli olmayan, çok mal vardır ki, sâhibinin dünyâda ve âhırette felâketine sebeb olur. O hâlde, malın çok olmasını değil, bereketli olmasını istemelidir...
.
İbrâhim-i Feşlî
İbrâhim-i Feşlî hazretleri, Yemen’de yaşamış İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. On ikinci asrın sonları ile on üçüncü asrın başlarında yaşadı. 1217 (H.613) senesinde Zebîd şehrinde vefât etti. Bâb-i Sihâm Kabristanı’nda defnedildi.
İbrâhim-i Feşlî hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Sihir (Büyü) cinlerin insanlarda yaptıkları hastalıklardır. Müslümân cinlerden insanlara zarar gelmez. Cinler her şekilde görünür. Kâfir cinler, sâlih insan şekline de girer. Kâfir insanlar gibi, bir iyilik yapınca, küfre, fıska da sebeb olurlar. Arkadaşlık ettiği insanın göstereceği kimselerde hastalık, sihir yaparlar. Bu hastalıktan kurtulmak için, bu cinni öldürmek veyâ kovmak lâzımdır. Cinnin zararından kurtulmak için, en te’sîrli iki silâh, (Kelime-i temcîd) ve (İstigfâr duâsı)dır. Kelime-i temcîd, (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm)dir. Bunu okuyandan cinlerin kaçdığı, büyünün bozulduğu ve istigfâr duâsının (Estagfirullahel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ huv elhayyel kayyûme ve etûbü ileyh) dertlere devâ olduğu hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.”
“Nisâ sûresi, yüzkırkyedinci [147] âyetinin meâl-i şerîfi: (Allahın ni’metlerine şükreder ve îmân ederseniz, Allah size niçin azâb etsin?)dir. Ya’nî azâb etmez. Allahü teâlâya şükretmek, Onun dînini kabûl etmek demektir ve İslâmiyyetin ahkâmını yapmak demektir. Cehennemden kurtulmak için, i’tikâdda ve amelde, dînin sâhibine “sallallahü aleyhi ve sellem” uymaktan başka çâre yoktur.”
“Üstâd aramaktan maksat, İslâmiyyeti öğrenmektir. Onlardan görerek, i’tikâdda ve İslâmiyyete uymakta kolaylık elde etmektir. Yoksa, istediğini yapıp, istediğini yiyip de, mürşidin eteğine yapışarak azâbdan kurtulmak yoktur. Böyle sanmak, tam bir hayâle kapılmaktır. Kıyâmette izin verilmeden kimse, kimseye şefâ’at edemeyecektir. İzin alan da, râzı olduğuna şefâ’at edecektir. Râzı etmek için İslâmiyyete uymak lâzımdır. Bundan sonra, insanlık îcâbı kusûru bulunursa, ancak böyle kusûrlar, şefâ’atle afv olacaktır.”
GÜNAHI BULUNSA DA!..
İbrâhim-i Feşlî hazretlerine, vefatından kısa bir zaman önce, şöyle bir sual soruldu: -Kusûrlu olan, günâhı olan kimseden râzı olurlar mı?
Şöyle cevap verdi:
-Allahü teâlâ, onu afv etmek isterse ve afv için sebeb araya korsa, o kimse, görünüşte günâhı bulunsa bile, elbette râzı olunmuşlardan demektir. Allahü teâlâ hepimizi râzı olduğu kullardan eyleye! Âmîn.
.
Alacahisarlı Hasan Dede
Hasan Dede, Alacahisar’da doğup, büyüdü. İlim tahsîlini İstanbul’da yaptı. İbrâhim Gülşenî’nin halîfelerinden Hasan Zarîfî’ye talebe oldu. Halvetiyye ve Celvetiyye yollarının feyzlerine kavuştu. İstanbul’da Mirahor Zâviyesinde yerleşip zâhir ve bâtın ilimlerinde yetişmek için çalıştı. 1609 (H.1018) senesinde vefât etti. Hasan Dede, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Harâm işleyenin ve kalbi gâfil olanın duâsı kabûl olmaz. Mâide sûresinde Allahü teâlânın yaratması için, vesîleye, yanî sebeblere yapışmak emrolunmaktadır. Tesîri kati olan sebeblere yapışmak farzdır. Meselâ, Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için, İslâmiyyete uymak ve duâ etmek emrolundu. Diğer sebebler ve tesîrleri açıkça bildirilmediği için bunlara uymak sünnet oldu. Peygamberlerin ve evliyânın rûhlarından ve ilâçlardan şifâ beklemek ve dertlerden, belâlardan kurtulmak için bunları vesîle yapmak sünnet oldu. Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayanın duâsı fâide vermez. Allahü teâlâ, her şeyi bir sebeb ile yaratmaktadır. Bir şeye kavuşmak isteyen, o şeyin sebebine kavuşmak için duâ etmelidir. Sebebine kavuşunca, bu sebebe yapışır. İnsana sıhhat, şifâ vermek için, duâ etmeyi, sadaka vermeyi ve ilâç kullanmayı sebeb yapmıştır...
(Tibyân tefsîri) son sahîfesinde diyor ki: “Âişe vâldemiz buyurdu ki: Resûlullahın bir yerinde ağrı olsa iki Kûl e’ûzü sûresini okuyup, mübârek avucuna üfler, elini ağrı olan yere sürerdi.”
Duâ ve ilâç, ömrü uzatmaz. Eceli geleni ölümden kurtarmaz. Ömür, ecel bilinmediği için, duâ etmek, ilâç kullanmak lâzımdır. Eceli gelmemiş olan, sıhhate, kuvvete kavuşur. Şifâyı ilâçtan değil, Allahü teâlâdan beklemelidir. Büyüklerimiz buyuruyor ki: “Murâd için âyet-i kerîme ve duâyı izin alarak okumalı demişlerdir.”
İZİNLİ OKUMAK İÇİN!..
İzin veren, onu kendine vekil etmiş olur. Meşhûr bir âlimin, velînin kitâbında (okumalıdır) yazmış olması, izin vermek olur. İzin vereni ve iznini düşünerek okuyunca, o zât okumuş gibi fâideli, tesîrli olur. Kur’ân-ı kerîmi ve duâyı ücret ile okumak, yanî okuması için, önceden bir şey istemek büyük günâhtır. İstemesi ve alması harâm olur ve okuduğunun fâidesi olmaz. Bir şey istemeyip, sonradan verilirse, hediyye olur. Hediyyeyi alması câiz olur.
.
Gâlib Dede
Gâlib Dede, Mevlevî büyüklerindendir. 1757 (H.1171) senesinde İstanbul’da doğdu. 1799 (H.1213) senesinde vefât etti. Türbesi, Galata Mevlevîhânesindedir.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
Uğursuzluğa inanmamalı, tesîr eder sanmamalıdır. (Rûh-ul-beyân)da, Tevbe sûresi, otuzyedinci âyetinin tefsîrinde diyor ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” teşrîf edince, günlerin mü’minlere uğursuz olmaları kalmadı.)
Bir hastalığın sağlam insana elbette geçeceğini kabûl etmemelidir. Allahü teâlâ dilerse geçer, dilemezse geçmez. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Müslümânlıkta, uğursuzluk ve hastalığın sağlam kimseye muhakkak geçmesi yokdur.) Bununla beraber, tehlikeli şeylerden, şüpheli yerlerden kaçınmak vâcibdir. Hastalığa yakalanmamak için tedbîr almalıdır.] Kâhinlere, falcılara inanmamalıdır. Bilinmeyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları gaybı bilir sanmamalıdır. (şerh-ı akâid) kitâbının başında diyor ki:
“İnsanın bir şeyi bilmesi, his organı ile, güvenilir haber ile veyâ akıl ile olur. His organları beştir. Güvenilir haber ikidir: Tevâtür ve Peygamber haberleri. Tevâtür, her asrın güvenilen insanlarının hepsinin söylemesidir. Akıl ile bilmek de ikidir: Düşünmeden hemen bilinirse, (Bedîhî) denir. Düşünmekle bilinirse, (İstidlâlî) denir. Her şeyin, kendi parçasından büyük olduğu bedîhîdir. Hesâbla edinilen bilgiler istidlâlîdir. His organları ve akıl ile birlikte hâsıl olan bilgiler, (Tecrübî)dir...” Görülüyor ki, İslâm dîninin, hesâbın ve tecrübenin bildirmediği şeylere (gayb) denir. Gaybı ancak, Allahü teâlâ ve Onun bildirdikleri bilir.
(Sihir), yani büyü yapmamalıdır ve sihir yaptırmamalıdır, harâmdır ve küfre en yakın olan, en fenâ harâmdır. Sihre âit ufak bir şey yapmamaya çok dikkat etmelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Müslümân sihir yapamaz. Allah saklasın îmânı gittikden sonra, sihri tesir eder.) Sanki sihir yapınca, îmânı gider.
şeyh Gâlib Dede’nin vefatından kısa bir zaman önce, Peygamber efendimiz için yazdığı şiir:
“Hutben okunur minber-i iklim-i
bekâda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i
cezâda
Gülbank-i kudûmün çekilir arş-ı
Hüdâda
Esmâ-i şerîfin anılır arz u semâda
Sen Ahmed ü Mahmûd ü
Muhammedsin efendim.
Haktan bize Sultân-ı müeyyedsin
efendim...”
.
Şeyh Elvan
Şeyh Elvan hazretleri, Denizli evliyâsındandır. Türbesi Çal’ın Şeyh Elvan köyü (Kocaköy) mezarlığındadır. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Zinâ günâhı insana, dünyâda ve âhîrette zarar verir ve bütün dinlerde yasak ve çirkin olmuştur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Zinânın dünyâda üç fenâlığı vardır: Biri, güzelliği ve parlaklığı giderir. İkincisi, fakîrliğe sebeb olur. Üçüncüsü, ömrün kısalmasına sebeb olur. Âhîretteki üç zararına gelince, Allahü teâlânın gadabına sebeb olur. İkincisi, suâlin, hesâbın fenâ geçmesine sebeb olur. Üçüncüsü, Cehennem ateşinde azâb çekmeğe sebeb olur.)
Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Yabancı kadınlara bakmak, gözlerin zinâsıdır. Onları tutmak, ellerin zinâsıdır. Onlara gitmek, ayakların zinâsıdır.)
Nûr sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Mü’minlere söyle, yabancı kadınlara bakmasınlar ve zinâ etmesinler! Ve mü’min kadınlara söyle! Onlar da, yabancı erkeklere bakmasınlar ve zinâ etmesinler!) buyuruldu...
Kalb, göze tâbidir. Gözler harâmdan sakınmazsa, kalbi korumak güç olur. Kalb, harâma dalarsa, zinâdan sakınmak güç olur. O hâlde, îmânı olanların, Allahü teâlâdan korkanların, harâma bakmaması lâzımdır. Ancak bu sûretle, kendini korumak, dünyâ ve âhırette zarardan kurtulmak mümkün olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kadınların, kızların, yabancı erkeklerle yumuşak sesle, nezâketle konuşmalarını, böylece kötü adamların kalblerine fenâlık getirmelerini men buyurmakta, buna sebep olmayacak şekilde söylemelerini istemektedir. Kadınların, yabancı erkeklere süslenmelerini yasak etmektedir. Bileziklerinin sesini duyurmamak için, yavaş, sessiz yürümelerini emretmektedir. Yani fıska, günâha sebeb olan her şey de günâhtır. O hâlde günâha, harâma sebeb olan şeylerden kaçmak lâzımdır.
YABANCILARA SÜSLENMEK!..
Kadınların, yabancı kadınlara şehvet ile bakması ve dokunması, kadınların, kocasından başkasına, erkek ve kadın, kim olursa olsun, yabancıya süslenmeleri câiz değildir. Erkeklerin oğlanlara şehvet ile bakmaları ve dokunmaları harâm olduğu gibi, kadının da kadına şehvet ile dokunması ve bakması harâmdır. Dünyâda ve âhırette felâketlerden kurtulmak için, bu incelikleri iyi gözetmek lâzımdır...
.
Derviş Hüseyin
Derviş Hüseyin hazretleri, “Ganîzâde” lakabıyla meşhur oldu... Berberlik yapardı. Kendisine yetecek kadar kazanç sağlayacağı müşteri gelirdi. Tasavvuf hallerine dalmıştı... Bir gün, vefât edeceğini anlayıp, dükkanını kapatarak evine döndü. Üç-beş gün hasta yatıp vefât etti. Hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.”
“Enes bin Mâlik’den rivâyet edilir: Birisi Resûlullah efendimize geldi; ‘Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacak?’ diye sordu. Resûlullah efendimiz; ‘Kıyâmet koptu (farz et). Onun için ne hazırladın?’ diye sordu. O zât; ‘Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum’ dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; ‘Senin için tahmîn ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berâbersin’ buyurdu.”
“İyi insanların güzel âdetlerinden birisi, Allahü teâlâyı gece gündüz anmalarıdır. O’nu anma zikir kalb ve dille olur. Ancak kalbin zikri daha üstündür... Kalblerinizi, Allahü teâlâyı anmakla diriltiniz. Onun korkusuyla doldurunuz. O’nun sevgisiyle nurlandırınız.”
“Dünyânın sizi kandırıp evvelkileri düşürdüğü belâya sizi de düşürmemesi için izzet ve celâl sâhibi Allahü teâlâdan gücünüz yettiği kadar korkun. Bildiğinizle amel edin ve dikkatli olun. Yeryüzü iki sınıf kimseye çok hayret eder. Birisi, ölümden gâfil olarak, yatağını, karyolasını süsleyip uykuya yatandır. Yeryüzü kendi hâl lisanı ile o kimseye; ‘Ey insan! şu nâzik bedenin, yataksız olarak arada bir perde bulunmadan, bende uzun müddet kalacak ve çürüyecek. Bunu niçin düşünmüyorsun?’ der.
BİR ARAZİ PARÇASI İÇİN!..
Yeryüzünün kendisine hayret ettiği ikinci kimse de, ufak bir arâzi parçası yüzünden kardeşi ile hasım olan kimsedir. Yeryüzü, kendi hâl lisanı ile o kimseye; ‘Ey insan! Münâkaşasını yaptığınız bu yerin sizden önceki sâhiplerinin nerede olduklarını hiç düşündünüz mü?’ der.”
Derviş Hüseyin hazretleri vefat etmeden evvel şöyle niyazda bulundu:
“Yâ Rabbî! Senin yardımın olmazsa, maksuduma eremem, kötü şeyden nefsimi koruyamam. Ben ve işlerim senin kudretin altındayız. Sana çok çok muhtâcız yâ Rabbî!”
.
Baba Resûl
Baba Resûl hazretleri, Kuzey Irak’ta yetişen evliyâdandır. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. 1885 (H.1303) târihinde Süleymâniye kazasına bağlı Bîyden köyünde doğdu. 1946 (H.1366) târihinde Ebû Ubeyde köyünde vefât etti.
Baba Resûl hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İslâm âlimlerinin çoğu, amelde bid’atleri ikiye ayırdı: Sünnete muhâlif olmayan yeniliklere, reformlara, yanî birinci asırda aslı bulunanlara, Bid’at-i hasene dediler. Aslı bulunmayanlara Bid’at-i seyyie dediler. Büyüklerimiz ise, aslı bulunanlara, bid’at ismini bulaştırmadı. Bunlara Sünnet-i hasene dedi. Mevlid okumak, minâre, türbe yapmak böyledir. Bid’at ismini, yalnız aslı bulunmayanlara verdi. Vehhâbîler, bu bid’at-i hasenelere de, bid’at-i seyyie dedi. Sünnet-i hasenelere de şirk dediler. Câhil din adamları da, bid’at-i seyyielerin çoğuna, bid’at-i hasene diyerek, kötü bid’atlerin yayılmalarına sebeb oldular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bid’atleri kötülemekte, ıslâm âlimlerine karşı değil, câhil din adamlarına karşıdır.
Zamânımızın tesavvuf adamları da, insâfa gelerek ve Müslümânlığın za’îfliğini, uydurma şeylerin din ve ibâdet hâlini aldığını düşünerek, kendi pîrlerinin sünnete uymayan sözlerini ve hareketlerini yapmamalıdır. Dinde bulunmayan şeyleri, kendi pîrleri yaptı diye, kendilerine din ve ibâdet etmemelidir. Sünnete yapışmak, insanı elbette kurtarır ve iyiliklere, saâdetlere kavuşturur. Sünnetten başka şeyleri taklîd etmek, insanı tehlikelere, felâketlere götürür. Herkes istediğini yapar, yaptıklarının karşılığını da bulur. [Âkıl bâlig olan her erkek, kendi işinden, kendisi mes’ûldür.]
BÜYÜKLERİMİZ BİZİ KORUDU!
Bizi yetiştiren büyüklerimize, Allahü teâlâ çok iyi mükâfât ihsân eylesin ki, bizim gibi câhilleri, bid’atlerden korudular. Kendilerine uyarak karanlık tehlikelere, uçurumlara sürüklemediler. Sünnetten başka bir yol göstermediler. Dînin sâhibine “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” uymaktan ve harâmlarla berâber şüphelilerden bile kaçmaktan başka yol göstermediler. Bunun için, bu büyüklerin kazançları pek fazladır. Kavuştukları dereceler, çok yüksektir. Başkaları, bir şey bulmak, bir şeye kavuşmak için uğraşıyor. Bu büyükler ise, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi istemiyor, hepsini kovuyor...
.
Amr Rabbânî
Amr Rabbânî hazretleri, Azerbaycan’ın Şirvan şehrinde doğdu. 1444 (H.848) senesinde Şirvan’da vefât etti. Kabr-i Şerîfi Şirvan’dadır. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir zamân gelecek ki, ümmetimde Müslümânlığın yalnız adı kalacak. Mü’min olanlar, yalnız birkaç İslâm âdetini yapacak. Îmânları kalmayacak. Kur’ân-ı kerîm yalnız, okunacak. Emrlerinden, yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Allahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanâ’at etmeyecekler. Çok kazanınca doymayacaklar.)
İbni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Bir zamân gelecek, elbisenin rengi, zîneti solduğu gibi, yeryüzünde İslâmiyyet de solup kalkacak. Öyle olacak ki, namâz, oruç, hac, sadaka unutulacak. Kur’ân-ı kerîmden yeryüzünde bir âyet kalmıyacak) buyuruldu.
İmâm-ı Kurtubî buyuruyor ki: (İslâmın unutulması, Îsâ “aleyhisselâm” gökten inip, öldükten sonra olacaktır. Dahâ önce, Müslümânlar garîb olacak. Kur’ân-ı kerîme uyulmayacak ise de, büsbütün unutulmayacaktır.)
Peygamber efendimizin zamân-ı sa’âdetinden uzaklaştıkça, sünnetler örtülmekte, yalanlar çoğaldığı için, bid’at yayılmaktadır. Bid’ati yaymak, dîn-i islâmı yıkmaktır. Bid’at çıkarana ve işleyenlere hürmet etmek, onları büyük bilmek, İslâmiyyetin yok olmasına sebep olur. Hadîs-i şerîfte, (Bid’at işleyenlere büyük diyen, Müslümânlığı yıkmaya yardım etmiş olur) buyurulmuştur.
SONRADAN MEYDANA ÇIKARILAN
(Bid’at) demek, Peygamber efendimizin ve Onun dört halîfesinin “rıdvanullahi aleyhim ecma’în” zamânlarında bulunmayıp da, dinde, sonradan meydâna çıkarılan, uydurulan inanışlara, sözlere, işlere, şekillere ve âdetlere denir. Bunların hepsini din diye, ibâdet diye uydurmak veyâ dînin ehemmiyet verdiği şeyleri dinden ayrıdır, din buna karışmaz demek bid’attir. Bid’atlerin ba’zıları küfürdür. Ba’zıları da büyük günâhtır.
Onun dört halîfesini sevmek, Peygamber efendimizin sevgisinden dolayıdır. Bir hadîs-i şerîfte, (Onları seven, beni sevdiği için sever) buyurmuştur. Onları sevmemekten, herhangi birine düşmanlık etmekten çok sakınmalıdır. Çünkü, onlara düşmanlık, Peygamberimize düşmanlık olur...
Alâeddîn Rûşenî
Alâeddîn Rûşenî hazretleri, Karaman’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Ömer Rûşenî hazretlerinin büyük kardeşidir. Tire yakınındaki Güzelhisar köylerinden Rûşenî’de doğdu. 1462 (H.867) senesinde Karaman’da vefât etti...
Alâeddîn Rûşenî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Makâm sâhibleri gelince, hayvan kesmek harâmdır. Çünkü, Allah’tan başkası için hayvan kesmek şirk olur. Keserken Allahü teâlânın ismini söylese de, harâmdır. Eğer gelene yedirmek için keserse, harâm olmaz. Çünkü, misâfire ziyâfet vermek, İbrâhîm aleyhisselâmın sünnetidir. Misâfire ikrâm etmek sevâbdır. (İnsana ikrâm için kesmek, Allah’tan başkası için kesmek olur. Bu ise helâl değildir) demenin doğru olmadığı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Böyle söylemek, Kur’ân-ı kerîme, hadîs-i şerîflere ve akla uygun değildir. Kasâb da, para kazanmak için kesiyor. Hâlbuki, kasâbdaki etlere harâm diyen hiç olmamıştır. Para kazanmak niyeti ile kesilen hayvan necis olsaydı, hiçbir kasâb hayvan kesmezdi...
Bir kimse gelince kesilen hayvan etinden, ona da ikrâm edilirse, ya’nî yedirilirse, hayvanı Allah için kesmiş, fâidesi misâfire olmuş olur. Kasâbın kestiği de Allah içindir. Fâidesi, kazancı, kasâbadır. Görülüyor ki, bir hayvanın insana ta’zîm için, Allah’tan başkası için kesilmesi veyâ Allah rızâsı için kesilmesi, etinin kesilene yedirilip yedirilmemesi ile ayırt edilmektedir...
Bundan anlaşılıyor ki, temel atılırken, hastalık gelince, hasta iyi olunca hayvan kesmek helâl olmaktadır. Çünkü, etleri fakîrlere yedirilmektedir...
HÜKÛMET ADAMI GELİNCE
Misâfir gelince kesilen hayvan etinden o misâfire yedirip yedirmemek mühimdir. Etlerin hepsini ona veyâ başkasına verip vermemek mühim değildir. Onun yediği hayvanın etinden başkalarına da verilir. Kesen de alır. Bunun ehemmiyyeti yoktur. Ona yedirmek ve yedirmemek için, keserken yapılan niyyete bakılır. Keserken onu ta’zîm etmek niyyet edilmezse, ona bu etten yedirmeyip, başka şeyler yedirilmesi, harâm olmasına sebeb olmaz. Çünkü, keserken ona yedirilmesi niyyet edilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, hükûmet adamı gelince, hayvanı keserken ona ta’zîm etmeyi niyyet ederse, etinden ona yedirse de, helâl olmaz. Keserken ona ikrâm etmeyi, yedirmeyi niyyet ederse, etinden hiç yedirmeyip, başka şeyler yedirse de, helâl olur...
Ahmed Akvâvî
Ahmed Akvâvî hazretleri, on sekizinci asırda yaşayan meşhûr velîlerden olup, Osmanlı sultanlarından Üçüncü Ahmed Hanla görüştü. Bir gece rüyâsında Peygamber efendimiz ona; “Sultan Ahmed’e git, Mora Adasını fethedeceğini müjdele. Hemen asker gönderip, orayı fethetsin” buyurdu. Bunun üzerine İstanbul’a doğruca Pâdişâhın sarayına gidip huzûruna çıktı. Hiç kimse ona mâni olmadı. Pâdişâha gâyet tesirli bir sesle; “Sultan Ahmed! Harekete geç! Ben Resûlullah’ın elçisiyim!” deyince, Sultan da derhal sefer hazırlığına başladı. Mora Adasını bütün çevresiyle birlikte üç ayda zaptetti... Ahmed Akvâvî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Mâide sûresinin kırkdördüncü âyetinin tefsîrinde buyuruluyor ki: Hadîs-i şerîfte, (Îsâ aleyhisselâmın yapdığını yapmakta ben herkesten ilerideyim. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, babaları bir olan kardeşler gibidirler. Anaları ayrıdır. Dinleri birdir) buyuruldu. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, bu hadîs-i şerîfe uyarak, önceki dinlerin, Muhammed “aleyhisselâm” tarafından değiştirilmemiş olan hükümleri ile amel etmemiz vâcibdir buyurdu. Ya’nî, geçmiş dinlerin hükmü olduğu, âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîf ile bildirilmiş ve neshedildiği bildirilmemiş olan hükmler ile amel edilir. Amel etmemiz lâzım olan böyle hükümlerin hepsini, fıkıh âlimlerimiz tesbît etmişlerdir. Fıkıh âlimlerinin izin verdiklerinden başka olan ibâdetlerine uymamız câiz değildir. Çünkü, Yahûdîlerin ve Hristiyanların şimdi yapmakta oldukları ibâdetlerin bazısını, sonradan kendileri uydurmuşlardır. Bunlara uymamız, küfür veyâ harâm veyâ mekrûh olur. Doğruyu, yanlışı, fıkıh kitâblarından öğrenmeliyiz! [İmâm-ı Şâfi’î “rahime-hullahü teâlâ aleyh” ise, önceki dinlerin hiçbir hükmü, bizim için hüccet olmaz buyurdu.] BOYUNA HAÇ TAKMAK!.. (Birgivî vasıyyetnâmesi) şerhi, 115 ve 202’nci sahîfelerinde diyor ki: “Zünnâr denilen papaz kuşağını bağlamak ve putlara, heykellere, meselâ haça tapınmak, boynuna asarak ta’zîm etmek ve İslâmiyyeti bildiren din kitâblarından birini tahkîr etmek, İslâm âlimlerinden birini istihzâ, alay etmek ve küfre sebeb olan bir söz söylemek ve yazmak ve ta’zîm etmemiz emrolunan bir şeyi tahkîr ve tahkîr etmemiz emr olunan bir şeyi ta’zîm etmek küfürdür. Bunları yapanın îmânı gider, kâfir olur...”
Abdülkâdir Kânî
Abdülkâdir Kânî, Irak’ta yetişen velîlerdendir. “Âlimlerin Hocası” adıyla şöhret buldu. 1863 (H.1280) târihinde Kânîkeve’de doğdu. 1919 (H.1338) târihinde Biyâre’de vefât etti. Hocası Şeyh Ömer Rızâüddîn hazretlerinin kabri yanına defnedildi.
Abdülkâdir Kânî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tasavvuf, Allahü teâlâ ile olmak ve iyi ahlâk edinmek ve İslâmiyyete uymaktır. Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbden çıkarıp bütün âzânın Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine uymasıdır. Allahü teâlâ ile olmaya, (Hudûr) denir ki, hadîs-i şerîfte bildirilen (İhsân) mertebesidir. İnsanın kalbi bu mertebede olmalıdır. Bu ni’meti kime ihsân ederlerse, büyük saâdet bilsin!
Allah ismini yüksek sesle söylemek, kalb hastalığının ilâcıdır dediler. Fakat sessiz söylemek, dahâ fâidelidir. Sessiz yapılan zikrin dahâ efdal olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Kalbdeki ateşi arttırmak ve gevşekliği gidermek için sesli söylemek câiz olabilir. Çok söyleyince ve riyâzetler çekilince, kalbde Allah sevgisi çoğalır, (Vahdet-i vücûd) sırları hâsıl olur. (Vahdet-i vücûd), mümkinâtı yanî mahlûkâtı tek bir varlık görmektir. Yoksa, mahlûkları Allahü teâlâ bilmek değildir. Aşk-ı ilâhînin kalbde hâsıl ettiği hâl sâhiblerinin vahdet-i vücûd sözlerini işiterek, kendi görüşleri ile ve hayâlleri ile böyle konuşup kendini vahdet-i vücûd sâhibi göstermek akla da, İslâmiyyete de uygun değildir...
İCÂZET VE HİLÂFET
(İcâzet) ve (Hilâfet), tâliblerin kalblerine ihlâs yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zâta (Halîfe) veyâ (Vesîle) denir. Kendisine izin verilecek zâtın kalbinin kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanâat, rızâ, teslîm sâhibi olması, dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Bu yüksek mertebe, ancak (Selef-i sâlihîn)e uymakla ele geçebilir. [Eshâb-ı kirâm ile Tâbi’în-i ızâma (Selef-i sâlihîn) denir. Üçüncü ve dördüncü asrlarda gelen İslâm âlimlerine, (Halef-i sâdıkîn) denir.] Bu hâller ve keyfiyyetler kalbde hâsıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek harâmdır. Tesavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisini mağrûr yapmak [kendini beğenmesine sebeb olmak], bir tâlibi, bir âşıkı da acemi ellere düşürerek mahrûm etmek, akla da, İslâmiyyete de uygun değildir...
.
Abdurrahmân Tavilî
Abdurrahmân Tavilî hazretleri, Irak’ ta yetişen evliyâdandır. 1837 (H.1253) târihinde Biyâre’de doğdu. 1868 (H.1285) târihinde Bağdat’ta vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Cennette Allahü teâlânın görüleceğine inanmayanlar, Allahü teâlâ görülemez diyenler, sözlerini isbât etmek için, (Görülen şeyin, görenin karşısında olması lâzımdır. Allahü teâlâ, bir şeyin karşısında olamaz. Çünkü O, cihetsizdir. Cihetli olmak demek, sınırı, sonu, etrâfı olmak demektir. Bunlar ise, Allahü teâlâ için kusûrdur, noksânlıktır. İlâhta bu kusûrlar olamaz) diyorlar... Bunlara cevâb olarak deriz ki: Allahü teâlânın kudreti, kuvveti o kadar çoktur ki, bu geçici ve za’îf olan dünyâ hayâtında, hissiz, hareketsiz, içi boş iki sinir parçasına, karşısında olan şeyleri görebilmek kuvveti vermiştir. Sinirlere bu kuvveti veren yüce Allah, âhırette, dahâ kuvvetli ve hiç yok olmayacak olan bu iki sinir parçasına, karşısında olmayanları, cihetsiz veyâ her cihette olanları da görmek kuvvetini veremez mi? Çünkü O, sonsuz kudret sâhibidir ve âhırette his edilmesi ve görülmesi kâbildir. Ba’zı yerlerde ve zamânlarda, görmek için, karşılıklı ve belli yönde bulunmayı şart kılmış, başka yerlerde ve zamânlarda, bu şart olmadan görmek kuvveti vermiştir. Bu iki yer birbirine hiç benzemediği hâlde, birinde lâzım olan şartları, ötekinde de lâzımdır demek, doğrusu pek insâfsızlık olur. Allahü teâlânın görünmesi, fakat çevresi bulunmaması ve gözle anlaşılamaması câizdir...
Mü’minler, âhırette Allahü teâlâyı görecekler, gördük diyeceklerdir. Görmekte hâsıl olan zevki, lezzeti duyacaklardır. Fakat, görüneni anlayamayacaklardır. Görmekten bir şey elde edemeyeceklerdir. Görmeyi anlayacaklar, görmenin tadını alacaklar, fakat gördüklerini anlamayacaklardır. Allahü teâlâ görülecek, fakat anlaşılamayacaktır. Görmekte hiç kusûr olmayacaktır. İhsân ve ikrâm ederek, âşıklarına kendini gösterecektir. Kendini görmek lezzetini onlara bol bol verecektir...
“GÖRMEK” SIFATINI İNKÂR!
Allahü teâlâyı görmek için, görenin karşısında bulunması, doğrultusunda olması şarttır denilirse, Allahü teâlânın görmesi için de bu şartların bulunması lâzım olur. Çünkü, görülende bu şartların bulunması, görende de bulunması demektir. Allahü teâlânın, mahlûkları görmesinde de bu şartların bulunması lâzım olup, görmemesi îcâb eder. Allahü teâlânın görmek sıfatı inkâr edilmiş olur...
.
Şâh Şücâ Kirmânî
Şâh Şücâ Kirmânî hazretleri, büyük velîlerdendir. Adı Şâh bin Şücâ, künyesi Ebü’l-Fevâris’tir. Kirman pâdişâhının oğlu olup zamânının büyüğü, hakîkat yolunun önderi idi. Firâseti keskindi. İşi evliyâyı bulup, onunla sohbet etmekti. Ebû Türâb Nahşebî, Ebû Hafs, Ebû Ubeyd Busrî ve Yahyâ bin Muâz gibi âlimlerle sohbet etmiştir...
Şâh Şücâ Kirmânî’nin bir kızı vardı. Kirman vâlileri ona tâlibdi. Şâh onlardan üç gün mühlet istedi. Bu üç gün içinde mescidleri dolaştı. Güzel namaz kılan bir genç gördü. Namazı bitirinceye kadar onu seyretti. Sonra yanına gidip: “Ey genç, evli misin?” diye sordu. Genç; “Hayır” deyince, ona; “Kur’ân-ı kerîm okuyan, takvâ sâhibi ve güzel bir kızla evlenmek ister misin?” dedi. Genç; “Bana kim kızını verir ki, dünyâda üç dirhemden başka hiçbir şeyim yok” dedi. “Ben veririm, bu üç gümüşün biri ile ekmek, biri ile katık, biri ile güzel koku satın al” dedi... Şâh Şücâ kızını o genç ile evlendirdi...
Kızı, o fakir gencin evine girdiğinde, bir kuru ekmek parçası gördü. “Bu nedir?” diye sorunca, genç; “Senin nasibindir. Yarın sabah yemek için ayırmıştım” dedi. Şâh’ın kızı babasının evine doğru gitmeye başlayınca, genç; “Ah! Ben Şâh’ın kızının, benim yanımda durmayacağını bilmiştim” dedi. Kız bunu işitince; “Ben senin fakirliğin sebebiyle gitmiyorum, îmânının zayıflığı için gidiyorum. Sen akşamdan, sabahın ekmeğini hazırlıyorsun. Ben ise babama şaşıyorum, bunca senedir yanındayım, bana seni haramlardan kaçan, dünyâyı hiç düşünmeyen birine vereceğim derdi. Bugün öyle birine verdi ki, Rabbine îtimâd etmiyor, rahat içinde bulunmuyor. Bu evde ya ben kalırım, ya bu ekmek. Sen karar ver” dedi. Genç ekmeği bir fakire verdi. Şâh’ın kızı geri döndü ve onunla mesûd olarak yaşadı...
Şâh Şücâ Kirmânî buyurdu ki:
EVLİYAYA MUHABBET....
“Âbidlerin yaptığı nâfile ibâdetler arasında, evliyâya olan muhabbet gibisi yoktur.”
“Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.”
“Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle mâmur edenin, firâsetinde hiç hatâ olmaz.”
Şâh Şücâ 889 (H.276) da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Rabbini tanıyan O’ndan başka her şeyi unutur. O’nu tanımayan O’ndan başka her şeye tutulur.”
.
Beşikçizâde Süleymân Efendi
Beşikçizâde Süleymân Efendi, on sekizinci yüzyılda yaşayan velîlerdendir. Fındıkzâde Kızılelma Caddesi üzerinde kurduğu Beşikçizâde Tekkesinde, yıllarca İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattıktan sonra 1799’da vefât etti. Kabri, bugün metruk bir halde olan Tekkesinin bahçesindedir.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Helâl lokma ile, hâlis kalb ile kırk gün ibâdete devâm eden kimsenin kalbi nurlanır, hikmet söylemeye başlar.”
“Bir kimse, ölmüş bir kimsenin kendisinde bulunan hakkını, Allahü teâlâdan korkarak götürüp vârislerine verse, helâllik almış olur. Ama gıybet günâhının durumu böyle değildir. Bir kimse, bir kimseyi gıybet etse, gıybet edilen kimse vefât etse, gıybet eden kimse, gidip, gıybet ettiği kimsenin vârislerinden helâllik alsa, yine helâl olmaz. Yeryüzündeki bütün Müslümanlar, o gıybet eden kimseyi affetseler, gıybet edilen kimse, hakkını helâl etmedikçe helâl olmaz.”
“Günümü sefihler gibi, gecemi de câhiller gibi boşa geçirsem, ondan sonra da ilmî eserler yazsam, bunlardan kimse istifâde edemez. Evvelâ başkalarının istifâdesi için benim hâlim yazdıklarıma uygun olmalı.”
“Bir kimse, kendisine bir belâ geldiğinde sabreder, Allahü teâlânın takdirine râzı olursa onun işi tamamdır. O kemâl mertebesini bulmuştur.”
Birine yazdığı mektupta buyurdu ki: “Kardeşim, Allahü teâlâyı hatırlamaktan ve ölüme hazırlanmaktan gâfil kimselerden uzak dur. Biz öyle insanlara yetiştik ki, onların ölüm korkusundan aklı dağılmış gibiydi.”
“Allahü teâlâyı seven, Allahü teâlânın sevdiklerini de sever. Allahü teâlânın sevdiklerini seven, Allahü teâlânın rızâsı için sever.”
İNSANDAN ÇIKAN KOKU!..
Beşikçizâde Süleymân Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “İnsanın iyiliğini ve kötülüğünü yazan melekler, gâibi bilemezler. Lâkin, insan güzel ve hayırlı bir amel yapmayı kalbinden geçirince, ondan misk gibi güzel kokular yayılır. Melekler bu kokuyu aldıkları zaman o kimsenin iyilik yapmaya niyet ettiğini anlarlar. Kötülük yapmaya niyet ederse o zaman da rahatsız edici pis bir koku çıkar. Bu kötü kokudan melekler, o kimsenin kötülük yapmaya niyet ettiğini anlarlar. Güzel amel yapmaya niyet edince, kul yapamasa da melekler yazarlar. Kötülüğe niyet edince ise, o kötülüğü yapmadıkça yazmazlar. Bu, Allahü teâlânın ihsânlarındandır.”
.
Süfyân bin Uyeyne
Süfyân bin Uyeyne hazretleri, Tebe-i tâbiînin büyüklerden olup fıkıh, hadîs âlimidir. Kûfî künyesiyle tanınır. 725 (H.107) senesinde Kûfe’de doğdu. 813 (H.198) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Hâfızası fevkalâde kuvvetli olup, Kendisinden rivâyet edilen hadîs-i şerîflerin sayısı 7000 civârındadır. Mezheb sâhibi bir imâmdır. Mezhebi zamanla unutulup, mensubu kalmamıştır. Süfyân bin Uyeyne rahmetullahi aleyh çok duâ ederdi. Bu hususta buyurdu ki:
“Bir kimsenin kusurları, onu duâ etmekten alıkoymasın. Çünkü Allahü teâlâ, en kötü mahlûk olan şeytanın bile duâsını kabûl etmiştir.”
Bir kimse Süfyân bin Uyeyne’ye gelerek; “Ben zühd sâhibi yâni dünyâdan ve dünyâlıklardan kaçınan, şüpheli olur korkusuyla mübahları bile terk eden bir âlim görmek istiyorum. Bana öyle birisini gösterebilir misin?” dedi. Süfyân bin Uyeyne o kimseye; “Zühd, sırf helâl olan rızıkta olur. Bu zamanda rızkını helâlinden temin edebilmek mümkün mü ki siz öyle birini arıyorsunuz?” cevâbını verdi.
Süfyân bin Uyeyne hazretleri insanların övmesine ve yermesine aldırmazdı. Buyurdu ki:
“İnsanların benim yüzümden günâha girmelerinden korkmasaydım, insanların beni gıybet edip kötülemelerini, beni övmelerinden daha çok isterdim. Çünkü gıybet eden, kötüleyen kimseler günahlarımı almakta, sevâblarını bana vermekteler. Halbuki, insanların beni medhetmelerinin, çok övmelerinin bana bir faydası yoktur. Hattâ, beni överken, bende olmayan hâlleri bildirmeleri, yâni yalan söylemeleri de mümkündür.”
“Ameller ancak niyetlere göredir. Her kimse için ancak niyet ettiği şey vardır. Her kimin hicreti, bulacağı bir dünyâya ve evleneceği bir kadına ise, hicreti Allah ve Resûlü için değil, niyet ettiği şeye âittir. Yâni her amelin hükmü kıymeti, sâhibinin niyetine göre olur.”
BİR NASÎHATİ...
Birisi kendisinden nasîhat istedi. Ona; “Kendini başkalarından üstün görmekten ve haksız olarak başkasının bir kuruş da olsa hakkını almaktan çok sakın. Allahü teâlâya hesap vereceğini, O’nun büyüklüğünü düşün. Kendini üstün görüp kibirlenenleri Allahü teâlâ alçaltır. Başkalarının malını haksız yere alan da fakir ve zelîl olur.”
Vefatına yakın ona; “Sehâvet, cömertlik nedir?” diye sordular. “Dostlara ve sevdiklerine iyilik ve ikrâmda bulunmaktır” buyurdu
.
Seyfeddîn Halvetî
Seyfeddîn Halvetî hazretleri, Afganistan’da Herî (Herat) şehrinde doğdu. Pîr Ömer Halvetî hazretlerinden ilim ve edeb öğrendi. 1410 (H.813) târihinde Herî’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri Kazergâh Köprüsü başındaki Halvetîler Kabristanındadır. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bekara sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhirette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru” der” buyruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki:
Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyâlık elde etmek için duâ ederler. İkinci kısım hem dünyâ, hem de âhiret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhiret için duâ ederler. Sâdece âhiret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Âlimlerin ekserîsi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtâç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhiretin sıkıntı ve meşakkatlerine güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhiretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayı O’ndan istemektir.”
Yine Fahreddîn-i Râzî tefsîrinde, Enes bin Mâlik’in şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir defâsında Resûlullah efendimiz bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gâyet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resûlullah efendimiz o kimseye; “Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; Allah’ım! Âhirette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Âhirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda ver, diye duâ ederdim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu.
İNSANLAR GÂFİL OLUR!..
Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O’na ibâdet etmekten ve O’nu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhiret saâdetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmesi için, ibâdet ve tâatten ve zikirden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes Allahü teâlânın rahmetine muhtaçtır...
.
Sâlim Şebşîrî
Sâlim Şebşîrî hazretleri, Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. Mısır’da ikâmet edip, zamânının büyük âlimlerinden idi. Fıkıh ilmini Şemsüddîn Remlî ve asrının diğer büyük âlimlerinden öğrendi. 1610 (H.1019) senesinde Mısır’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, insanların yapdığı işleri iki kısma ayırdı. Bir kısmını beğendiğini, bunları yapanlardan râzı olduğunu, her iş karşılığında, bunlara ni’metler, râhatlıklar, iyilikler vereceğini vadetti. Vadettiği iyiliklerin ölçü birimine, (Ecr) ve (Sevâb) denir. Dünyâda yapılan her iyiliğe karşılık olarak, âhırette çeşitli miktârlarda ni’metler verilecektir. Ni’metlerin verileceği yere, (Cennet) denir. Allahü teâlâ insanların yaptığı işlerden bir kısmını beğenmediğini, bunları yapanlardan râzı olmadığını, fakat pişmân olup tevbe edenleri veyâ şefâ’ate kavuşanları afv edeceğini, afv edilmeyenlerin kötü işlerine kıyâmette, çok acı karşılıklar vereceğini, Cehennem ateşinde yakacağını bildirdi. Bu acı karşılıklara, (Azâb) denir. Azâbların şiddetlerini, çokluğunu bildiren ölçü birimine, (İsm) ve (Günâh) denir. Allahü teâlânın beğendiği şeylere (Hayrât, Hasenât), ya’nî iyi şeyler denir. Beğenmediklerine (Seyyiât), kötü şeyler denir. Allahü teâlâ, hangi işlerin Hasenât olduklarını, hangi işlerin de Seyyiât olduklarını bildirdi. Hasenât yapanlara sevâb vereceğini vadetti. Allahü teâlâ, vaadinde sâdıktır. Sözünden hiç dönmez. O hâlde, Kıyâmet günü, ni’met ve azâb olarak, başka yerden bir şey getirilmeyecek, dünyâda yapılanların karşılıklarına kavuşulacaktır.
İSLÂMİYET NİÇİN GELDİ?
İslâmiyyet niçin geldi? Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” neden gönderildi? Bu suâlin cevâbına gelince: Bunların gönderilmesi kahırdır, cebirdir. İnsanları cebir zinciri ile Cennete çekmek içindir. Nitekim (Zincirlerle Cennete çekilen insanlara hayret mi ediyorsun?) buyuruldu. İslâmiyyet, Cehenneme gitmemeleri için, insanları bağlayan bir kemenddir. Nitekim (Siz, pervâne gibi, kendinizi ateşe atıyorsunuz. Ben kemerinizden tutup geriye çekiyorum) buyuruldu...
Peygamberler “aleyhimüsselâm”, koyun sürüsünün çobanına benzer. Sürünün sağ tarafında çayır olsa, sol tarafında mağara bulunsa, mağarada kurtlar olsa, çoban, mağara tarafında durup, sopa sallayıp, koyunları korkutarak, çayır tarafına kovalar. İşte Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” gönderilmesi de, buna benzer
.
Sâlih Baba
Sâlih Baba, Erzincan’da yetişen velîlerdendir. 1846 (H.1263) senesinde doğdu. Tasavvufta Nakşibendî-Hâlidiyye yolunun rehberlerinden Muhammed Sâmî Erzincânî hazretlerinden feyz alarak kemâle ermiştir.
Sâlih Baba, bir sohbetinde buyurdu ki:
Büyük üstadımız, İmam-ı Rabbani, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed Farûkî Serhendî hazretleri, Mektubatının ikinci cild otuzsekizinci mektubunda buyuruyorlar ki: Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan veyâ kalbinde dünyâ ile zerre kadar ilgisi bulunan yâhud kalbine zerre kadar dünyâ düşüncesi gelen kimseye Allahü teâlâyı tanımak nasîb olmaz. Böyle seçilmiş bir kimsenin zâhiri [ya’nî duygu organları ve düşünceleri], bâtınından [ya’nî kalbinden ve rûhundan] çok uzak ve ayrıdır. Âhıretten dünyâya gelmiş, başkalarına fâideli olmak için, insanlar arasına karışmıştır. Bunun dünyâ işlerinden konuşması ve dünyâ işlerinin sebeblerine yapışması kötü değildir. Hattâ çok iyidir. Böylece, kul haklarını yerine getirmekte ve insanlara fâideli olmakta ve onlardan fâidelenmektedir. Böyle kimsenin bâtını, zâhirinden dahâ iyidir. Arpa satanlar pazarında buğday satan kimse gibidir. Herkes onu, kendileri gibi buğday pazarında arpa satıcısı gibi sanırlar. Onun zâhirini de, bâtınından dahâ iyi bilirler. Zâhirde Allah adamı görünüyor, gönlü dünyâ iledir derler. A’râf sûresinin seksendokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında sen hak olanı hükmet. Sen hükmedenlerin hayrlısısın!) buyruldu. Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafâ’nın “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât” izinde olanlara selâm ederim.
Salih Baba 1906 (H.1324)da Erzincan’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
HARAMDAN KAÇINMADIKÇA!..
Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki: (Kambur oluncaya kadar namâz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, harâmdan kaçınmadıkça, kabûl edilmez, fâidesi olmaz). Yahyâ bin Mu’az buyuruyor ki: (Allahü teâlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazînenin anahtarı duâ, anahtarın dişleri de helâl lokmadır). Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî buyuruyor ki: (Hakîkî îmâna kavuşmak için, dört şey lâzımdır: Bütün farzları edeble yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen bütün harâmlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devâm etmeğe sabretmek.)
.
Sâkıb Dede
Sâkıb Dede, İspanya’dan (Endülüs) İzmir’e göç eden bir âilenin çocuğu olarak doğdu. Kur’ân-ı kerîmi ve başlangıç ilimlerini öğrendi. Daha sonra tahsîline devâm etmek için İstanbul’a gitti. Fâtih Câmii Medreselerinde meşhûr âlimlerden ders aldı. Sonra Bursa’ya, daha sonra Uşak üzerinden Manisa, Isparta havâlilerinde ders vererek Konya’ya gitti. Kaplıca tedâvisi görmek için Bolu’ya gitti. Tekrar İstanbul’a döndü. Edirne’ye gidip Siyâhî Dede’den tasavvufta icâzet alıp, Galata Dergâhında hizmet ettikten sonra 1735 (H. 1148) senesinde vefât etti ve dergâhın bahçesine defnedildi.
Sâkıb Dede, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emreylemiştir. (Tevekkül îmânın şartıdır) meâlindeki âyet-i kerîme, bu emirlerden biridir. Sûre-i Mâidede, (Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!), sûre-i İmrânda, (Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever) meâllerinde dahâ nice âyet-i kerîme vardır.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmişbin adedi hesâbsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve i’timâd etmeyenlerdir buyuruldu). Dinleyenler arasında Ukâşe “radıyallahü anh”, ayağa kalkıp, (Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım) deyince, (Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!) buyurdu. Biri kalkıp, aynı duâyı isteyince, (Ukâşe senden çabuk davrandı) buyurdu.
KUŞLAR GİBİ!..
Bir hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabâh mideleri boş, aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner) buyurdu. İbrâhîm aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe atarlarken (Hasbiyallah ve ni’melvekîl), ya’nî (Bana Allahım yetişir. O iyi vekîl, yardımcıdır) dedi. Ateşe düşerken, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelip, (Bir dileğin var mı?) dedikte, (Var, amma sana değil) dedi. Böylece (Hasbiyallah) sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Vennecmi sûresinde, (Sözünün eri olan İbrâhîm) meâlindeki âyet-i kerîme ile medh buyuruldu...
Sadreddîn Hayâvî
Sadreddîn Hayâvî hazretleri, Azerbaycan’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Şeyh İzzeddîn Türkmânî hazretlerinden icâzet alıp Hayâve’de ilim ve edeb öğretmeye başladı. 1455 (H.860) târihinde Şirvan kasabalarından Kebûd’da vefât etti.
Sadreddîn Hayâvî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Yeme ve içme bilgisini öğrenmek, ibâdet bilgisini öğrenmekten önce gelir. Yemeye ve içmeye başlarken, (Besmele) okumalıdır. Herkese hâtırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir. Yemek ve içmek sonunda (Elhamdülillah) demelidir. Bunları söylemek ve yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak ve sağ el ile yemek ve sağ el ile içmek sünnettir...
İslâmiyyette, önce çıkan bid’atten biri, doyuncaya kadar yemektir. Her gün et yemek, kalbe sıkıntı verir. Melekler sevmez. Eti az yemek ise ahlâkı bozar... Bitkisel yemek çok iyidir. Nebâtî yemek bulunmayan sofra akılsız ihtiyâra benzer...
Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalı, şaşacak şey olmadan gülmemeli, gündüz sünnet olan (Kaylûle)den fazla uyumamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (İyiliklerin başı açlıktır. Kötülüklerin başı tokluktur) buyuruldu. Yemeğin tadı, açlığın çokluğu kadar artar. Tokluk, unutkanlık yapar. Kalbi kör eder. Açlık, aklı temizler, kalbi parlatır. Fâsıklarla, kötülerle birlikte yememeli, içmemelidir. Kaynar yemekleri, örtülü olarak soğutmalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Sağ el ile yiyiniz. Sağ el ile içiniz) buyuruldu.
Ekmeği bir eli ile değil, iki eli ile koparmalıdır. Lokma küçük olmalı ve iyi çiğnenmelidir. Sağına, soluna, havaya bakmamalı, lokmasına ve önüne bakmalıdır. Ağzını çok açmamalıdır... Küflü ekmek, kokmuş yemek ve su mekrûhtur. Ekmeğin içini yiyip kabuğunu bırakmak, pişkin yerini yiyip, gerisini bırakmak isrâftır. Kalanı başkası veyâ hayvan yerse isrâf olmaz.
“KENDİ ÖNÜNDEN YE!”
Tabağın kenârından yemek, kendi önünden yemek, sağ ayağı dikip, sol ayak üstüne oturmak sünnettir. Çeşitli meyve bulunan tabağın orta tarafından almak câizdir. Fakat, başkasının önünden almak yine câiz değildir.
Çok sıcak şey yememeli ve koklamamalıdır... Yerken hiç konuşmamak mekrûhtur. Ateşe tapanların âdetidir. Neş’eli konuşmalıdır. Tuz ile başlamak ve bitirmek sünnettir ve şifâdır. İlk ve son lokma ekmekle yapılır ve ekmekteki tuza niyyet edilirse, bu sünnet yerine getirilmiş olur...
.
Sâdık Efendi
Sâdık Efendi, Kayseri âlim ve velîlerindendir. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. 1768 (H.1182) senesinde Kayseri’de doğdu. 1849 (H.1266) senesinde aynı şehirde vefât etti...
Sâdık Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İnsan ve hayvanların bedeni dört şeyden yapılmışdır [toprak maddeleri, su, hava ve nâr, ya’nî harâret]. Birbirine benzemeyen, hattâ birbirinin aksi olan bu dört şeyin ihtiyâcları ve îcâbları vardır. Bedendeki harâretten [ısıdan] dolayı [ısı kudret kaynağı olduğu için], insan ve hayvanlar, kendini beğenmekte, üstün görmektedir. Şehvet ve gadab kuvvetleri ve başka kötülükler, bu dört şeyden ileri gelmektedir. İşte bu ihtiyâc ve îcâblar, hayvanların ve insan tabîatının çektiği, istediği şeyler olup, sevk-i tabîî, [içgüdü] denilmektedir. Aklı olan kimse, bu sevk-i tabîîleri İslâmiyyetin emrettiği, izin verdiği gibi kullanır ve günâh olmaz. Aklı dinlemeyenler ise, nefse uyarak, mubâhlardan dışarı taşar. Günâha girer. Çünkü nefs, sevk-i tabîîleri, mubâhların dışına çıkarmaya zorlayan, mubâhlardan başka şeyler de isteyen bir kuvvettir. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalb ismindeki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi ile nefs ve kalb kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, rûhtur.
Kâfirlerin ve günâh işleyen mü’minlerin nefsleri azmış, kalbi ve rûhu kaplamıştır. Bu üç kuvvet birleşmiş gibi olup nefsin istediğini yapmaktadırlar. İslâmiyyete uyunca, bu üç kuvvet birbirinden ayrılıp, kalb ve rûh kuvvetlenir ve nefs zaîfleyerek, kalb ve rûh, nefsin baskısından, kumandasından kurtulur ve temizlenmeye başlar. Her ikisi de, işlerini Allahü teâlânın rızâsı için, iyilik için yapar. Hayvanlarda, kalb, rûh ve nefs olmadığından, sevk-i tabîî ile hareket ederler. Meselâ acıkınca, doyuncaya kadar, bulduklarını yerler. İnsanlar ise, kalb ile hareket eder. Kalb, nefse uyarsa, bulduğu ile doymaz. Harâm olan şeyleri arar. Doyduktan sonra da yer.
KALB, AKLA UYARSA!..
Meselâ, sıcakta, insanın tabîatı, serin bir şey isteyince, kalb akla uyarsa, İslâmiyyetin izin verdiği su, şerbet ve dahâ birçok içecekleri lüzûmu kadar alır. Aklı dinlemeyip, nefse uyarsa, mubâhları ihtiyaç olan miktârdan fazla ister ve nefsin istediği harâm içkilere de sapar. İnsanın bazı arzûları, tabîatından ileri gelmektedir. Beden sağ kaldıkça, hiç kimse bu isteklerden kurtulamaz...
.
Rükneddîn-i Çeştî
Rükneddîn-i Çeştî hazretleri, Hindistan’ın meşhur velîlerindendir. İmâm-ı Rabbânî’nin babası Abdülehad’ın hocasıdır. Evliyânın meşhûrlarından Şeyh Abdülkuddûs’ün ikinci oğlu ve tasavvufta halîfesidir. Babasından sonra irşâd makâmına geçmişti. Çok kitap yazdı. Mecz-ül-Bahreyn adlı eseri, din ve yakîn ilmindeki sırlar hakkındadır. Mektûbât adlı eseri de çok bereketlidir. 1546 (H.953) senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Biliniz ki, sevilen, sevenin gözünde, hattâ aslında, her zamân ve her hâlinde sevgilidir. İncitirse de sevilir. İyilik ederse de sevilir. Sevmek ni’meti ile şereflenenlerin, sevmenin tadını alanların çoğu, sevgilinin iyiliklerine kavuşunca, sevgileri artar. Yâhud incitmesinde de, iyiliğinde de, sevgileri değişmez. Hâlbuki, sevenler içinde pek azı vardır ki, sevgilinin incitmesi, sevgilerini artırır. Bu en kıymetli ni’mete kavuşmak için, sevgiliye hüsn-i zan etmek lâzımdır. Hattâ, sevgili, bıçağını, sevenin boğazına dayasa ve her uzvunu parça parça etse, seven, bunun kendi için hayırlı olduğunu bilmeli, bunu büyük iyilik ve saâdet görmelidir. İşte, böyle hüsn-i zan ele geçerse, sevgilinin hiçbir hareketi çirkin gelmez ve (Muhabbet-i zâtiyye) ile şereflenir. Yalnız Zât-ı ilâhiyyeyi sevmek, Habîb-i Rabbil’âlemîne “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mahsûstur. Böyle sevmekle şereflenenlere, sevgilinin verdiği elemler, iyiliklerinden dahâ çok lezzet verir ve ferâhlandırır. Sanıyorum ki, bu makâm, rızâ makâmından dahâ üstündür. Çünki, rızâ makâmında olan, sevgilinin yaptığı elemi çirkin görmez. Bu makâmda ise, elemden lezzet almaktadır. Mahbûbun cefâsı artdıkça, sevenin ferâhı ve sevinci artmaktadır. Bu ikisi birbirine benzer mi?
HAMD ETMENİN KIYMETİ!
Sevgili, sevenin gözünde, belki aslında, her zamân ve her hâlde, sevgili olduğu için, sevenin gözünde, belki aslında mahbûb olur. Her zamân ve her hareketinde medhedilir, hamd olunur. Seven, onun elemini de, ni’metini de, hep medh eder. Bunun için, sâdık olan âşıkların, (Elhamdülillâhi Rabbil’âlemîn alâ küll-i hâl) demeleri doğru olur. Sıkıntılı ve neş’eli zamânlarında hep hamd eden, hâmidlerden olur. Hamd etmenin, şükretmekten dahâ kıymetli olmasının sebebi belki de budur..
.
Pîrî Baba
Pîrî Baba, Ahmed Yesevî hazretlerinin Anadolu’ya İslâmiyeti yaymak için gönderdiği altı halîfesinden biridir. Merzifon’a yerleşip kurduğu zâviyede uzun yıllar İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmıştır...
Pîrî Baba hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, insanlarda da şehvet ve gadab kuvvetlerini yaratmış ise de, insanların muhtaç oldukları şeylere kavuşmaları için ve bulduklarını kullanabilmeleri için ve korktuklarına karşı savunabilmeleri için, bu kolaylığı ihsân etmemiştir. Yalnız, en lüzûmlu olan havayı her yerde yaratmış, ciğerlerine kadar kolayca girmesini insanlara da ihsân etmiş, ikinci derecede lüzûmlu olan suyu, her yerde bulmalarını ve kolayca içmelerini insanlara da ihsân etmiştir. Bu iki ni’metten dahâ az lüzûmlu olan ihtiyaç maddelerini elde etmeleri ve elde etdiklerini kullanabilecekleri hâle çevirmeleri için, insanları çalışmaya mecbûr kılmıştır. İnsanlar çalışmazlarsa, muhtaç oldukları, gıdâ, elbise, mesken, silâh, ilaç gibi şeylere kavuşamazlar. Yaşamaları, üremeleri çok güç olur. Bir insan, muhtaç olduğu bu çeşitli maddeleri yalnız başına yapamayacağı için, birlikte yaşamaya, iş bölümü yapmaya mecbûr olmuşlardır.
Allahü teâlâ, insanlara merhamet ederek, seve seve çalışabilmeleri, çalışmaktan usanmamaları için, insanlarda üçüncü bir kuvvet dahâ yarattı. Bu kuvvet, (Nefs-i emmâre) kuvvetidir. Bu kuvvet, şehvetlere kavuşmak ve gadab edilenlerle dövüşmek için insanı zorlar. Fakat insanın nefsi, bu işinde bir sınır tanımaz. Yaptığı işler, hep aşırı, hep zarârlı olur... Meselâ sığır aç olunca, çayırda otlar. Doyunca, yatar, uyur. İnsan aç olunca, çayırda otlayamaz. Bulduğu otlar arasında seçim yapması, seçtiğini soyup, temizleyip, pişirmesi lâzımdır. Nefs, bu yorucu, usandırıcı işleri seve seve yaptırır. Fakat, hoşuna gideni, doyduktan sonra da yedirir...
FELÂKETE DÜŞMEMEK İÇİN
Allahü teâlânın merhameti sonsuz olduğundan, nefsin insanı felâkete sürüklemesine mâni olmak istedi. Hem nefsin arzûlarına uymayı sınırlayan, hem de nefsi temizleyip emmârelikten ya’nî aşırı, taşkın olmaktan kurtaran emirler ve yasaklar gönderdi. Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile gönderdiği bu emir ve yasakların toplamına, (İlâhî din)ler veyâ (İslâmiyyet) denir...
.
Nasûhzâde Pîr Ali Efendi
Nasûhzâde Pîr Ali Efendi, Tekirdağ yakınlarındaki Malkara kasabasında doğdu. Malkara’daki vazifesine devâm ettiği sıralarda, Mısır’da bulunan İbrâhim Gülşenî hazretlerinin, zamânın pâdişâhı Sultan Süleymân’ın dâveti üzerine İstanbul’a geldiğini söylediler. Pîr Ali de, İbrâhim Gülşenî hazretlerinin sohbetlerinde bulunmak için hanımı ile İstanbul’a geldiler. İbrâhim Gülşenî’nin yanına gitti. Elini öpmek için izin istedi. O zaman İbrâhim Gülşenî; “Pîr Ali Dede, bizi buraya getiren, senin bize olan muhabbetindir” buyurdu. Burada Pîr Ali, İbrâhim Gülşenî hazretlerinden çok istifâde etti.
Ömrünün sonuna kadar Malkara’da yaşayan Nasûhzâde Pîr Ali Efendi, 1545 (H.952) yılında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce, sevenlerinden birine yazdığı mektupta buyurdu ki:
Başsağlığı için yazmış olduğunuz kıymetli mektûb geldi. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn!) Ya’nî, hepimiz Allahın emrinde ve dileği altındayız ve hepimiz Onun huzûruna çıkacağız! Bizler, Onun yardımı ile, Onun kazâsına râzı olduk. Siz de râzı olunuz! Duâ ve Fâtiha okuyarak yardım ediniz! Sizin, o sıkıntıdan kurtulmanız haberi, bizleri çok sevindirdi. İki acıdan birisi, üzerimizden sıyrılmış oldu. Bunun için, Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun! Kalbinizi dünyâ düşüncelerinden kurtaramadığınızı yazıyorsunuz. Evet, zâhir işlerin bozuk ve dağınık olması, kalbin de dağılmasına yol açar. Kalbinizde üzüntü ve kuruntu olunca, gidermek için tevbe ve istigfâr okuyunuz! Korkulu zamânlarda, (Kelime-i temcîd), ya’nî (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azîm) okuyunuz! Cin çarpmasına karşı bunu okumalıdır. Dertlerden kurtulmak ve murâda kavuşmak için beşyüz kerre Lâ havle velâ kuvvete illâ billah ile evvelinde ve âhirinde yüzer defa salevât-ı şerîfe okuyup duâ etmelidir. (Mu’avvizeteyn) [ya’nî iki (Kul-e’ûzü)yü] çok okumak da fâidelidir...
“DERT VE BELÂ GELMEZ!”
Biz, iyi ve râhatız. Allahü teâlâya her zamân hamd ve şükür olsun! (El-hamdü-lillâhi dâimen ve alâ külli hâl ve E’ûzü billâhi min hâl-i ehlinnâr.)
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Sabâh, kalkınca, üç kerre Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’asmihî şey’ün fil’ardı velâ fissemâ ve hüvessemî’ul’alim okuyana akşama kadar, hiç dert, belâ gelmez.)
.
Ömer Şirvânî
Ömer Şirvânî hazretleri, Azerbaycan’da yaşamış olan büyük velîlerdendir. İzzeddîn Türkmânî hazretlerinin sohbetlerine katıldı ve mânevî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. İcâzet, diploma alıp, Tebriz’de hak yolun bilgilerini yaymaya memur edildi. 1427 (H.831) târihinde vefat etti.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Niyet ederek şeriate uymaya (İbâdet etmek) denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Şeriat) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir. Emredilenlere (Farz), yasak edilenlere (Haram) denir. İbâdetlerin en kıymetlisi ve İslâm dîninin temeli her gün beş vakit (Namaz) kılmaktır. Namaz kılmakla hâsıl olan kurb-ı ilâhî [yâni, Allahü teâlânın sevmesi], başka ibâdetleri yapmakla nâdir nasip olur... Namaz kılarken, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdeler kalkar. Beş vakit namaz kılan, her gün beş kere yıkanıp temizlenen kimse gibi, günahlardan temizlenir. Her gün beş vakit namazı doğru olarak kılana yüz şehit sevabı verilir.
Ticâret eşyasının ve kırda otlayan hayvanların [ve tarladan, ağaçlardan elde edilen mahsûlün ve kâğıd liraların ve alacakların] zekâtlarını emrolunan yerlere seve seve vermelidir. Zekâtı verilen mâl azalmaz. Zekâtı verilmeyen mâl, Cehennemde ateş olur. Allahü teâlâ, çok merhamet ederek, ihtiyaçtan fazla olan mâl, nisap miktârı olursa, bir sene sonra zekâtını vermeyi emretti. Cânı ve mâlı veren Odur. Mâlın hepsini ve cânı vermeyi emretseydi, Onun âşıkları hemen verirdi.
Ramazan-ı şerif ayında, Allahü teâlâ emrettiği için, seve seve oruç tutmalıdır. Bu açlığı ve susuzluğu saadet bilmelidir.
İslâmın binâsı beştir: Birincisi, (Eşhedü en-lâ-ilâhe-illallah) demek ve bunun mânasını bilmek ve inanmaktır. Buna (Kelime-i şehâdet) denir. Dördü de, namaz, zekât, oruç ve hacdır.
İTİKADI DÜZELTTİKTEN SONRA
Bu beş esastan biri bozuk olursa, İslâmiyet de bozuk olur. Îtikadı düzelttikten ve şeriate uyduktan sonra, SÙfiyye-i aliyyenin yolunda ilerlemek lâzımdır. Allahü teâlânın marifeti, bu yolda hâsıl olur ve nefsin arzularından kurtulmak nasip olur. Sahibini tanımayan kimse, nasıl yaşıyabilir, nasıl rahat eder! Bu yolda marifet sahibi olmak için, (fenâ bil-mâruf) lâzımdır. Yâni, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak lâzımdır. Kendini var bilen kimse, marifete kavuşamaz...
.
Osman Serûcî
Osman Serûcî hazretleri, Endülüs, yani İspanya’da yetişen büyük velîlerdendir. İspanya’nın kuzeyinde bulunan Elvira şehrinde yaşadı. 1299 (H.698) senesinde vefât etti...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Bütün tâatlarını, ibâdetlerini kusurlu bil! Hakkı ile yapamadığını düşün! Ebû Muhammed bin Menâzil buyurdu ki: (Allahü teâlâ,
Âl-i İmrân sûresinin onyedinci âyetinde, sabredenleri, sâdıkları, namaz kılanları, zekât verenleri ve seher vakitlerinde istigfâr edenleri medh buyurdu. Hepsinden sonra, istigfâr edenleri bildirmesi, insânın, her ibâdetini kusurlu görüp, dâimâ istigfâr etmesi içindir). Câfer bin Sinân (İbâdet yapanların kendilerini beğenmeleri, fâsıkların günahlarından daha kötü ve daha zararlıdır) buyurdu...
Kendinin ve âilesinin nafakasını temîn için çalışmak câizdir. Böyle çalışanlar, hadis-i şeriflerde medh olundu. Selef-i sâlihîn, kendilerine bir kazanç yolu bulmuşlardır...
Muhammed bin Sâlim, Hamâ’da şâfi’î kâdı idi. Kendisine (Çalışıp kazanalım mı? Yoksa, tevekkül ederek oturalım mı?) denildikte, (Tevekkül, Resûlullahın hâlidir. Kesb de, Onun sünnetidir. Tevekkül edemeyen kimsenin çalışıp kazanması sünnettir. Tevekkül edebilenin, ancak İslâmiyete ve Müslümanlara hizmet için çalışması mubâh olur. Kesb [çalışmak] ile tevekkülün birlikte olması, her zaman iyidir) buyurdu...
Çok yememeli, az da yememeli. Yemek, itidal, tevassut miktârı olmalıdır. Çok yemek, gevşeklik, tembellik yapar. Az yemek, işe ve ibâdete mani olur. Hâce Muhammed Behâüddîn Nakşibend (Doyuncaya kadar ye, ibâdetini güzel yap!) buyururdu. [Acıkmadan önce ve doyduktan sonra yememelidir.] Mühim olan şey, ibâdetleri iyi, neşeli yapmaktır. Buna yardımcı olan her şey mubârektir. Bunu bozan şeyler memnû’dur.
NİYYETİ DÜZELTMELİDİR!..
Her işte iyi niyyet yapmalıdır. Kalb ile hâlis [Allahü teâlâ emrettiği için] niyyet etmedikçe, hiçbir ibâdete başlamamalıdır. Faydasız [hele zararlı olan] şeylerle vakit geçirmemeli. [Îmanı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olan ve şeriati öğrenip, bunlara göre amel eden sâlih kimseleri bulamayan] uzlet etmeli [yâni işi ile, helâl kazanmakla, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumakla, vakitlerini kıymetlendirmelidir...]
.
Muhammed Zuğdân
Muhammed Zuğdân hazretleri, Mısır’daki evliyânın büyüklerindendir. 1417 (H.820) senesinde Tunus’ta doğdu. 1476 (H. 881) senesinde Kâhire’de vefât etti. Karâfe’deki eş-Şâziliyye Kabristanına defnedildi...
İbn-i Zuğdân buyurdu ki:
“Kötü arkadaşları terk etmek istersen, ilk önce kendindeki kötü ahlâkı bırak. Nefsin, sana herkesten daha yakındır. En yakına emri mârûf yapmak daha önce gelir.”
“Zenginlikle fakirlik, birbirlerine karşı övündüler. Zenginlik, fakirliğe dedi ki:
-Sen kim oluyorsun? Ben, Allahü teâlânın vasfıyım! Fakirlik, zenginliğe şu cevâbı verdi:
-Ben olmasaydım, senin vasfın bilinmeyecekti. Benim tevâzum olmasaydı, senin kıymetin artmayacaktı ve yükselmeyecekti. Ben ubûdiyyetin nişânesiyim...”
“Resûlullah efendimizi rüyâsında görmek isteyen bir kimse, gece ve gündüz, aşk ile tutuşup, O’na salevât-ı şerîfe getirmeli ve O’nunla birlikte velîleri de sevmelidir. Eğer Resûlullah ile birlikte evliyâyı sevmezse, Resûlullahın kapısı kendisi için kapalı olur. Çünkü evliyâ, insanların efendileridir. Onlar kızarlarsa, Allahü teâlâ da onlar kızdığı için gazaba gelir. Resûl-i ekrem de böyledir. Evliyânın sevmediğini, Resûlullah da sevmez, onlar kızdığı için, Resûlullah da kızar.”
“Haber aldığımıza göre, kıyâmet gününde, ismi Muhammed olan kimseleri Allahü teâlânın huzûruna getirirler. Hak teâlâ, Muhammed isimli kimseye; ‘Bana isyân ederken, hiç isminden de mi utanmadın. Hâlbuki senin ismin, Habîbimin ismi idi. Fakat ben, sana azâb etmem. Zîrâ sen, Habîbimin ismi ile isimlendirilmişsin. Git ve Cennete gir’ buyuruyor.”
“Zâlim ile arkadaşlık eden zâlimdir. Zîrâ zâlimle berâber bulunmak, Allahü teâlâdan gâfil olmak ve nefsinden râzı olmak hastalığını ortaya çıkarır. Hemen bunun arkasından da şeytan ile oturmak husûsu ortaya çıkar.”
SALİH AMELİ KABUL EDERİM
“Gösteriş bulunan her amel, makbûl değildir. Zîrâ Hak teâlâ; ‘Sâlih ameli kabûl ederim’ buyuruyor. Her kim yaptığı ameli gösteriş niyetiyle yaparsa, onun ameli Allahü teâlânın huzûruna ulaşmaz. Yapanın yanında kalır.”
Muhammed Zuğdân hazretleri, vefatına yakın buyurdu ki:
“Ey kişi, evliyânın sohbetinde bulun. Onlar, kıyâmet gününde senin elinden tutarlar. Kendilerine arkadaş olanların, dünyâda da musîbet yükünü yüklenirler. Üzüntü ve hüzünlerini paylaşırlar.”
.
Yanyalı Sinân Efendi
Sinân Efendi, İstanbul velîlerinden olup Yunanistan’da, Yanya’da doğdu. Tahsîlini İstanbul’da yaptı. Merkez Efendinin teveccüh ve dualarına kavuştu. Harem-i şerîf şeyhliği vazîfesine tâyin olundu. Bu sebeple Medîne-i münevvereye gitti. 1581 senesinde orada vefât etti.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
Emîrülmü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” buyuruyor ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Vedâ Haccında buyurdu ki: (Malınızın zekâtını veriniz! Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin, namâzı, orucu, haccı ve cihâdı ve îmânı yoktur). Ya’nî, zekât vermeyi vazîfe bilmez, farz olduğuna inanmaz, vermediği için üzülmez, günâha girdiğini bilmezse, kâfir olur. Senelerle zekât vermeyenlerin zekât borçları birikerek, bütün malını kaplar. Malı kendinin sanıp, Müslümânların o malda hakkı olduğunu, hâtırına bile getirmez. Kalbi hiç sızlamaz. Bu mala sımsıkı sarılmıştır. Böyle kimseler, Müslümân olarak tanınır. Fakat bunlardan, îmânını kurtaran pek nâdir olur...
Sinân Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kanaat ve rıza, her günkü hâlinden memnûn olmak, her hâlinden Allahü teâlâya şükür ve hamd etmek, kanaat sâhibi olmak demektir. Kendinden dahâ iyi mevkide, kendinden dahâ zengin, kendinden dahâ kuvvetli, kendinden dahâ güzel bir insanı kıskanmayarak kendi hâlinden memnûn ve râzı olan insanın evvelâ kalbi râhattır. Sonra da, en mühimi Allahü teâlânın sevgili kuludur. Sevgili olmanın sebebi şudur: Allahü teâlânın kendisine verdiğinden memnûn ve râzıdır. Bunun için, Allahü teâlâ da, ondan râzıdır.
Kanaat, bitmez tükenmez bir hazînedir. Kanaatkâr olmayan bir zengin, kanaatkâr olan bir fakîrden dahâ fenâ durumdadır. Çünkü, o zenginin kalbi râhat değildir. Kanaatkâr olan fakîr ise, kalbi râhat olduğu için, sanki bir hazîne içinde yaşamakdadır...
GIPTA EDİLECEK MEZİYYET
Rızâ demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye râzı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felâket gelse, ona da rızâ gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fekat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mahsûs sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızâyı gösterebilir. Gıpta edilecek bir meziyyettir.
.
Seyyid Ali Hemedânî
Ali Hemedânî hazretleri, Horasan’ın meşhûr velîlerindendir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. 1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri Hıtlan’dadır. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlim idi. Pekçok insanın saâdetine vesîle oldu.
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki:
Ey azîz! Ahî (kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir mânâsı ve geniş bir hakîkati vardır. Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır. Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakîkate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makâma fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emânete riâyet, şefkât ve hilm (yumuşak huyluluk), tevâzu ve takvâ ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahî) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makâmından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insânî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekârim-i ahlâkı, üstün ahlâkı şâmildir.
Hakîkate eren büyükler, meşâyıh-ı kirâm, fütüvvetin hakîkati hakkında çok söz söylemişlerdir.
Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; “Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır” buyurdu.
Hâris-i Muhâsibî ise; “Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazîfe bilmek, kimseden insaf beklememektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî; “Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yâni fütüvvetin hakîkati; hayıra, iyiliğe ve Allahü teâlânın kullarının rahatına vesîle olmaktır” buyurdu.
KUL HAKKI İLE İLGİLİ
Hazret-i Ali buyurdu ki: “Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık ânında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasîhat etmek, kendi ihtiyâcı olduğu halde başkasına vermek.”
Bütün bu buyurulanlardan anlaşıldı ki, fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Kul, Müslüman kardeşinin ihtiyâcını karşıladığı müddetçe Allahü teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir” buyurdu...
***
Ali Hemedânî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının meyveleri ile ele geçer.”
.
Seyfeddîn-i Fârûkî
Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmi beşincisidir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve Urvetü’l-Vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin beşinci oğludur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. 1684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefât etti...
Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri insanlara maddî ve mânevî her türlü yardımı yapardı. Yardımlaşmanın önemini belirterek buyurdu ki:
Allahü teâlâya hamd olsun. İki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât ü selâm olsun. Allahü teâlâya vâsıl olanların imâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî, Kırk Hadîs-i Şerîf adlı kitâbında, İbn-i Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ediyor:
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terâzinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefâat edeceğim.”
İbn-i Abbâs, Peygamber efendimizden şöyle rivâyet etmiştir:
“Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.”
Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder:
Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesâba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler.”
Ali ibni Ebî Tâlib (radıyallahü anh) rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki:
“Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyâcını temin etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir.”
ALLAH ADAMLARINI SEVMEK
Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce Allah adamlarını ve evliyâyı sevmenin önemiyle ilgili olarak buyurdu ki:
“... Bu büyükleri sevme saâdetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, bir kimsenin en üstün vasfı olmalıdır. Bu sebeple sonsuz derecelere yükselmek ümîd edilir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, ifâde edilemez, kitaplara sığdırılamaz. Vesselâm
..
Amasyalı Mehmed Efendi
Mehmed Efendi, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Amasya’da yaşamış olan evliyadandır. İlk tahsîlinden sonra İstanbul’a gelerek zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Kastamonu Medresesinde müderris olarak vazîfe alıp talebe okuttu. Bir müddet sonra Amasya’ya döndü ve orada vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Tevekkülün temeli olan îmân, Allahü teâlânın rahîm, hakîm, latîf olduğuna inanmaktır. Onun inâyeti, şefkati, karıncadan insana kadar, her mahlûka yetişir. Kullarına olan merhameti, iyiliği, bir ananın, yavrusuna olan merhametinden dahâ çoktur. Böyle olduğu hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Lütfu, merhameti o kadar çoktur ki, dünyâyı ve dünyâda olan her şeyi en iyi şekilde yaratmıştır. Bundan dahâ iyisi mümkün değildir. Rahmetinden, lütfundan hiçbir mahlûku mahrûm bırakmamıştır. Yeryüzündeki akıl sâhiblerinin hepsi bir araya gelip araştırsa, Onun yarattığı herhangi bir şeyin, dahâ uygun, dahâ iyi bir şeklini bulamaz. Her şeyin, olması gerektiği gibi yaratılmış olduğunu anlarlar. Çirkin yaratılan bir şeyin, en uygun, en kâmil şekli, çirkin olmasıdır. Çirkin olmasa noksânlık olur, yersiz olurdu. Çünkü, çirkinlik olmasaydı, meselâ güzelliğin kıymetini kimse bilemez, güzellik tatlı olmazdı...
Kusûrlu şeyler olmasaydı, kusûrsuz şeylerin kıymeti bilinmez, kusûrsuzluk tatlı olmazdı. Çünkü, kâmil ve nâkıs, birbiri ile ölçerek anlaşılır.
Meselâ, baba olmasa, çocuk olmaz. Çocuğu olmayan, baba olmaz. Böyle şeylerden, birinin var olması, ötekinin varlığı ile belli olur. Ölçmek, iki şey arasında olur. İkilik olmazsa, ölçü ve ölçmenin sonu elde edilemez. Allahü teâlânın işlerinin fâidesini, insanlar anlayamayabilir. Fakat, en fâideli, en iyi şeklin, Onun yarattığı şekil olduğuna inanmak lâzımdır...
SÖZÜN KISASI....
Sözün kısası, dünyâda bulunan her şey, hastalık, kuvvetsizlik, hattâ günâhlar ve küfür, yok olmak, kusûr, dert ve elem, hikmetsiz, fâidesiz, yersiz değildir. Hepsi, en uygun, en fâideli şekilde yaratılmıştır. Fakîr yarattığı bir kimseye, en uygun şey, fakîr olmaktır. Bu kimse zengin olsaydı, felâkete düşerdi. Zengin yarattığı da, bunun gibidir. Bu da, tevhîd kısmı gibi, engin bir denize benzer. Çok kimse, bu deryâda boğulmuştur. Bu da, kader mes’elesi gibi anlaşılmaz ve anlatmaya izin yoktur. Bu deryâya dalarsak, söz çok uzar. Fakat, buna, söylediğimiz kadar îmân etmek yetişir...”
.
Hasan Hamdi Efendi
Hasan Hamdi Efendi, Nakşibendî yolunun ileri gelenlerindendir. Aslen Afyon-Sandıklı’dandır. 1904’te İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmii haziresinde medfûndur. Vefatından kısa bir zaman önce, kendisine sorulan bir suale cevap olarak buyurdu ki:
“Ezelde herkesin said veya şakî olacağı takdir edilmiş ise, Cennetlik olanın da, Cehennemlik olanın da, çalışması ne fâide verir, suâline gelince: Bu söz, bir bakımdan doğru, bir bakımdan yanlıştır. Doğru olması şöyledir ki, bu söz, söyleyen kimsenin felâketine sebeb olur. Çünkü, ezelde Cehennemlik yazılmış olmanın alâmeti, bu suâlin hâtıra gelmesi, bundan dolayı çalışmayıp, tohum ekmemesidir. Dünyâda tohum ekmeyen, âhırette biçemez. Bir kimsenin açlıktan ölmesi, ezelde takdîr edilmiş olmasına alâmet, (Ezelde açlıktan ölmek alnıma yazılmış ise, yiyip içmek fâide vermez) düşüncesinin kalbine gelmesidir. Böyle düşündüğü için, yiyip içmez ve açlıktan ölür. Bunun gibi, fakîrlik kaderim ise, çalışmanın ne fâidesi olur diyen biri de, çalışmaz, elbette fakîr kalır. Saâdet, zenginlik kaderi olan kimseye de, şöyle düşünce verir ve der ki, (Zengin olması takdîr edilenler, çalışır, kazanır). Bu düşüncesi, onu çalışmaya sürükler. Demek ki, bu düşünceler boş değildir. Ezeldeki yazı sebebi ile, kalbe gelir. O yazının meydâna çıkmasına sebeb olur. Bir insan ne iş için yaratıldı ise, o işin sebeblerini onun önüne getirirler. Yoksa onu, sebebsiz olarak, o işbaşına geçirmezler. Bunun içindir ki, (Çalışınız, herkes, ne iş için yaratılmış ise, o iş, ona kolaylaştırılır!) buyuruldu...
KAZA VE KADER
O hâlde, herkes, sürüklenmiş olduğu hâllerden ve işlerden, alnının yazısını ve âhırette başına gelecekleri anlayabilir. Derslerine çalışan, vazîfelerini yapan bir talebe, bu hâlini, sınıf geçeceği, ileride mevki sâhibi olacağı takdîr edilmiş olduğuna müjde ve alâmet bilmelidir. Yoksa eğer, kalbine (Câhil kalacağım alnıma yazılmış ise, ne kadar çalışsam fâidesi olmaz) düşüncesini getirirler, o da çalışmaz boş vakit geçirirse, alın yazısının câhil kalmaklığı olduğunu anlamalıdır. İşte âhıretdeki hâl için, kazâ ve kaderi de böyle bilmelidir. Nitekim sûre-i Lokmandaki âyet-i kerîmede meâlen, (Hepinizin dünyâya getirilmesi ve âhırette tekrâr diriltilmesi, bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) buyurulmuştur.”
.
Sâlim bin Abdullah
Sâlim bin Abdullah hazretleri, Tâbiînin büyük fıkıh âlimlerindendir. Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh) torunu olup, babası Eshâb-ı kirâmdan büyük âlim Abdullah bin Ömer hazretleridir. Medîne-i münevverede 725 (H.106) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce halife Ömer bin Abdülazîz ona mektup yazarak hazret-i Ömer-ül Fârûk’un mektublarından birisini kendisine yazmasını istedi. Bunun üzerine Sâlim bin Abdullah halîfeye şu mektubu yazdı:
“Ey Ömer! Dünyâda iken çeşit çeşit lezzetleri tadıp hayâtın her türlü zevklerini elde edip de, öldükten sonra, o güzel gözleri kafataslarında oyuk hâlini almış, yine o doymak bilmeyen karınları şimdi yarılmış olan ve senden önce geçen pâdişâhların hâlini iyi düşün ve ibret al. Şimdi onlar, yerin altında ve üstünde leş olmuşlar. Kendisine sâhip olamayan bir zavallı bile şimdi onlara, leşlerinin kokusundan, tiksinerek bakıyor.”
Sâlim bin Abdullah, Ömer bin Abdülazîz’in mektubunu alınca, şu mektubu yazdı: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Sâlim bin Abdullah’tan, müminlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’e! Sana selâm ederim. Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamd ederim. Allahü teâlâ, irâde buyurup (dileyip) dünyâyı yarattı. Dünyâyı çok kısa eyledi. Onun başından sonuna kadar olan zamanı, günün bir saati gibi yaptı. Sonra, dünyâ ve dünyâdakilerin son bulmalarını diledi ve meâlen şöyle buyurdu: (O’nun zâtından başka her şey yokluğa mahkûmdur. [Geçerli] hüküm ancak O’nundur; ve [öldükten sonra] hep O’na döndürüleceksiniz.) [Kasas sûresi: 88]
“SIRADAN BİRİ DEĞİLSİN!”
Ey Ömer! Sen şimdi, sıradan bir insan değilsin. Büyük bir vazifeyi üzerine aldın. Bu hususta, Allahü teâlâdan başka senin yardımcın yoktur. Kendini ve ehlini muhafaza edip, hak ve hukuku gözetebilirsen, bu büyük bir nîmettir. Çünkü senden önce geçenlerden bir kısmı, yapacaklarını yaptılar. Hakkı öldürüp, bâtıl ve bid’atleri ortaya çıkardılar. Bu bid’atleri sünnet-i seniyye zannettiler. Bid’at ehli kimselerin yetişmesine fırsat verdiler. İlim sâhiplerine rahatlık verdilerse de, çok eziyet de yaptılar. Sen onlara, rahatlık ve genişlik vermekle berâber, eziyet ve sıkıntı kapısını da kapalı tut. Eğer sen Allahü teâlânın rızâsını gözetirsen, Allahü teâlâ sana yardımcı insanlar gönderir. Allahü teâlânın yardımı, herkesin niyetinin derecesine göredir...”
.
Sâdık Ali Efendi
Sâdık Ali Efendi, Diyarbakır velîlerindendir. Kanûnî Sultan Süleymân Han devrinde yaşadı. İbrâhim Gülşenî hazretleri bir zaman Diyarbakır’a gelmiş ve dükkanlarının önünden geçmekte idiler. Sâdık Ali Efendiye bir nazar ettiler. Bu bakışın tesiriyle Sâdık Ali Efendi kendinden geçip, cezbe hâline girdi ve gönlüne Allahü teâlânın aşkı doldu. Pîr hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Sâdık Ali Efendi 1553 (H.961) târihinde vefât etti...
Ali Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Cenâb-ı Hak, Mü’minûn sûresinde, meâl-i şerîfi, (Verdiğimiz rızıklardan, sadaka verirler) olan âyet-i kerîme ile mü’minleri medh ediyor. Birçok tefsîrlerde diyor ki: Âyet-i kerîmede, (rızıklardan) kelimesi, (rızıkların ba’zısını, bir kısmını) demek olup, (sadaka verirken, harâm olan isrâftan sakının!) demektir. Bütün âlimlere göre, buradaki sadaka, malı hayra, İslâmiyyetin gösterdiği yola sarf etmektir. En’âm sûresi, yüzkırkbirinci âyetinde meâlen, (Ekini hasâd etdiğiniz zamân, fakîrlerin haklarını verin ve isrâf etmeyin. Allahü teâlâ, isrâf edenleri elbette sevmez) buyuruldu. Bu da, (Sadaka verirken isrâf etmeyin) demektir. Çünkü, Sâbit bin Kays “radıyallahü anh” bir günde beşyüz ağacın hurmalarını toplayıp hepsini sadaka vererek evi için hurma bırakmayınca, bu âyet-i kerîme inmişti. Ya’nî, (Hepsini vermeyiniz!) buyuruldu.
Abdürrezzâk, Abdülmelik ibni Cüreycden haber veriyor ki: Mu’âz bin Cebel’in “radıyallahü anh” bir hurma ağacı vardı. Hurmalarını toplayıp hepsini sadaka verdi. Kendine bir şey kalmadı. Hemen (Fakat, isrâf etmeyin) âyet-i kerîmesi geldi.
İsrâ sûresi, yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey Habîbim! Malını, kendine kalmayacak şekilde dağıtma!) buyuruldu. Câbir ve Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anhümâ” buyuruyorlar ki:
“GÖMLEĞİNİ BANA VER!”
(Bir çocuk, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize gelip, ba’zı lüzûmlu şeyleri saydı ve annem beni sana gönderip bunları istedi, dedi. “Bugün bende bunların hiçbiri yok” buyuruldukda, “gömleğini bana ver” dedi. Hemen, mübârek arkasından gömleğini çıkarıp çocuğa verdi ve evinde gömleksiz kaldı... Bilâl-i Habeşî ezân okuyunca, cemâ’at her zamân olduğu gibi, Resûlullahı beklediler. Gelmeyince merâk ettiler. Birkaçı evine bakıp, gömleksiz olduğundan gelemediğini anladı. O zamân, bu âyet-i kerîme geldi.)
.
Saçlı İbrâhim Efendi
Saçlı İbrâhim Efendi, İstanbul Molla Gürânî’de Koruklu Tekkesi şeyhlerindendir. Cerrahpaşa Câmiinin vâizi idi. 1623 yılında tâyin edildiği Koruklu Tekke şeyhliğini on bir yıl yürüttü. 1634’te vefât etti. Kabri Fındıkzâde’de Koruklu Tekke’nin yerinde bulunan Pîrî Mehmed Paşa Câmiinin hazîresindedir.
İbrâhim Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Yemek ve içmekte israf olan yerleri bildirelim, iyice dinleyiniz: Acıkmadan yemek, isrâftır. Doyduktan sonra fazla yemek de isrâftır. Yalnız, misâfir utanmasın diye, ta’âm sâhibinin fazla yemesi ve orucu râhat tutmak için sahûrda fazla yemek isrâf değildir. Her istediğini yemek de isrâftır. Günde iki kere yemek ve her istediğini yemenin isrâf olması, doyduktan sonra veyâ hazım olmadan, acıkmadan tekrâr yemek isrâf olur demektir. Çünkü, gündüz ikinci olarak yemek, hele kısa günlerde ve çalışmayan kimseler için, çok kerre, tam acıkmadan yemek olur. Bir sofrada, her istediğini yemek de, doyduktan sonra yemek olur...
Sofrada yemek çeşitlerini lüzûm yok iken artırmak isrâftır. Fakat, bir yemekten usanıp her birinden biraz yiyerek ibâdet yapmak [meselâ oruç tutmak, helâl kazanmak için çalışmak veyâ Müslümân kardeşlerine yardım etmek gibi ibâdetler] için kuvvetlenmek düşüncesi ile veyâ sofrada misâfir bulundurmak niyyeti ile olursa, isrâf olmayacağı, (Hulâsa) kitâbında ve başka kitaplarda yazılıdır. Kitâbların sözü, yemek çeşitleri, yalnız bu iki sebeple artırılabilir demek değildir. Ziyân etmedikçe ve başka bozuk niyyet ile olmadıkça, lezzet ve zevk için artırmanın da câiz olduğunu, A’râf sûresinin otuzbirinci âyeti ve Mâide sûresinin doksanıncı âyeti göstermektedir.
İSRÂF VE TEKEBBÜR!..
Bu iki âyet-i kerîmeye dayanarak, âlimlerimiz, her çeşit meyve yiyerek lezzet almaya câiz demişler ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” çeşitli meyve yediğini haber vermişlerdir. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” için buyurulan, (İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanı yanlış yola götüren, isrâf ve tekebbürdür) hadîs-i şerîfi, (Buhârî)de yazılıdır...
Nefîs yemekler yemek, kıymetli, yeni elbise giymek, yüksek, büyük binâlar yapmak ve dînin sâhibinin harâm etmediği dahâ bu gibi şeyler, helâlden kazanıldığı, kibir ve övünmek için olmadığı zamân isrâf değildir...
.
Rûşen Efendi
Rûşen Efendi, İstanbul Üsküdar’daki Azîz Mahmûd Hüdâî Dergahı şeyhlerindendir. 1719’da Mudanya’da doğdu. Babası Abdurrahman Efendi Birinci Mahmud Han devrinde İstanbul’a hicret etti. Rûşen Efendi tahsiline burada devâm etti ve Azîz Mahmûd Hüdâî dergahına meşihatına tâyin olundu. 1795 yılında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce, israfa dikkat çekerek buyurdu ki:
İsrâf, malı helâk etmek, fâidesiz hâle getirmek, dîne ve dünyânın mubâh olan işlerine fâideli olmayacak şekilde sarf etmektir. Malı denize, kuyuya, ateşe ve elden çıkmasına sebeb olan yerlere atmak, onu helâk etmektir. Kullanılmayacak hâle sokmak, kırmak, kesmek, ağaçtan meyveyi toplamayıp çürütmek, tarlayı hasâd etmeyip, ekinin helâk olması, hayvanları soğuktan, düşmandan korunacak yere koymamak ve soğuktan, sıcaktan ve açlıktan ölmelerini önleyecek kadar yedirmemek ve örtmemek de, helâk etmektir. Bunların isrâf olduğu meydândadır...
Yemek artıklarını dökmek, çatalı, kaşığı, tabağı, tası ekmekle veyâ parmakla sıyırıp yemeden önce, kapları ve parmakları yıkamak ve silmek isrâftır. Sofra bezi ve masa üstüne düşen ekmek ve yemek kırıntılarını toplamayıp atmak da isrâftır. Bu kırıntıları toplayıp kedi, köpek, koyun, sığır, karınca, kuş, tavuk gibi hayvanlara yedirmek isrâf olmaz...
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Şeytân, her işinizde sizinle berâber bulunur. Hattâ, yemekte bile. Birinizin lokması düşerse, onu alıp tozunu temizleyip yesin. O lokmayı şeytâna bırakmasın! Yemek sonunda parmağını yalasın! Çünkü, bereketin hangi lokmada olduğu bilinmez) buyurdu.
BEREKETE KAVUŞMAK!..
Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki: (Resûlullah, yemek sonunda üç parmağını mübârek ağzı ile silerdi. Parmağı yalamak ve düşen lokmayı alıp yemek, insanı isrâftan kurtardığı gibi, kibir ve riyâyı giderir. Berekete kavuşturur. Bilhâssa Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” efendisine uymak ve emrini yapmak şerefini kazandırır. Mevcûddan istifâdeye ve gelecek ni’metin artmasına sebeb olur.)
Fasulye, pirinç, nohut gibi şeyleri yıkarken dökmek ve dökülenleri toplamamak isrâftır. Elbise, sarık, çorap, ayakkabı gibi giyim eşyâsını iyi kullanmayıp, çabuk eskitmek, onları yırtmak, yıkarken suyu, sabunu çok harcamak, lâmbayı, mûmu [elektriği, hava gazını] boş yere yakmak, hep isrâftır.
.
Molla Resûl Arvâsî
Molla Resûl Arvâsî hazretleri, Van evliyasındandır. Soyu Peygamber efendimize ulaşır. Zamânında ilim ve irfân beldesi olan Van’ın Müküs kasabasının Arvas köyünde yaşadı. Doğum târihi bilinmemektedir.
Molla Resûl Arvâsî hazretleri çok âlim yetiştirdi. Talebelerinden daha sonra evliyânın büyüklerinden Seyyid Fehim hazretlerine hocalık yapacak olan Molla Resûl Sıbkî, Molla Yahyâ Muzîrî, Molla Halil Si’ridî, Molla Fakîh Tayran gibi büyük zâtlar yetişti. Bunları insanları irşâd için çeşitli yerlere gönderdi. Molla Resûl hazretlerinin küçük birâderi olan Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri de yüksek ilim ve mârifet sâhibi bir zât olup, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî ve Seyyid Salih hazretlerinin halifesi idi.
Molla Resûl Arvâsî hazretleri on dokuzuncu yüzyılın başında vefât etti. Arvas’ta medfûndur. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Mezheb sâhibi müctehidlerden, büyük âlim Süfyân-ı Sevrî buyuruyor ki: ‘Bu zamânda mal, insanın silâhıdır.’ Yani, insan cânını, sıhhatini, dînini ve şerefini mal ile korur. Medîne-i münevverenin yedi büyük âliminden biri olan Sa’îd bin Müseyyib buyuruyor ki: ‘Borçlarını ödemek için ve ırzını, nâmûsunu korumak için ve ölünce, geride kalanlara mîrâs bırakmak için mal kazanmayan kimse, hayırsızdır.’ Yanî kendine ve cemiyete zararlıdır. Büyük âlim ibni Cevzî buyurdu ki: ‘İyi niyyet ile mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir...
Malı ve dünyâlığı kötüleyen haberler de çoktur. Fakat, bu haberler, malı, dünyâlığı değil, bunların zararlı kullanılmasını kötülemektedir. Meselâ, insanın azmasına, Allahü teâlâyı unutturmasına, ibâdete mâni olmasına sebep olan mal zararlıdır. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturan mal da zararlıdır. Bu zararlar çok kimselerde kendini göstermektedir. Bu zararlardan kurtulan az olduğundan, malı kötüleyen haberler çok olmuştur.
MAL, BÜYÜK NİMETTİR
Görülüyor ki, mal, birbirine zıt iki şeye sebeptir. Hayır ve şer. Hayra, iyiliğe sebep olduğu için medhedilmiş, şerre, kötülüğe sebep olduğu için de kötülenmiştir.
Malın büyük bir ni’met olduğu anlaşıldı. Malı isrâf, Allahü teâlânın ni’metini hakîr görmek, ni’mete kıymet vermemek, ni’meti elden kaçırmak, kısaca küfrân-ı ni’met etmek, ya’nî şükretmemek olur. Bu ise, ni’met verenin düşman mu’âmelesi yapmasına, azarlamasına ve azâb etmesine sebeb olacak büyük bir suçtur
.
Receb Enis Dede
Receb Enis Dede, Edirne’de yaşamıştır. Son asır Mevlevî şeyhleri arasında en çok talebesi ve müntesibi, bağlıları olan bir zâttır. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han, Sultan İkinci Süleymân Han, Sultan İkinci Ahmed Han, Sultan İkinci Mustafa Han ve Sultan Üçüncü Ahmed Han onun sohbetlerinden istifâde etmiş ve feyz almışlardır.1734 (H.1147) senesinde Edirne’de vefât etti.
Receb Enis Dede, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Mal, Allahü teâlânın verdiği bir ni’mettir. Âhıreti kazanmak, mal ile olur. Dünyâ ve âhıret, mal ile intizâm bulur, râhat olur. Hac, cihâd sevâbı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtâc olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabâyı dolaşmak, fakîrlerin imdâdına yetişmek mal ile olur. Mescidler, mektebler, hastaneler, yollar, çeşmeler, köprüler yaparak, asker yetiştirerek insanlara hizmet de mal ile olur. Dînimiz, (İnsanların en iyisi, onlara fâidesi çok olanıdır) buyuruyor. İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nâfile ibâdet etmekten dahâ çok sevâbdır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur. İmâm-ı Tirmizînin, Ebû Kebşe-i Ensârîden “radıyallahü teâlâ anh” alarak bildirdiği bir hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, bir kuluna mal ve ilim verir. Bu kul da harâmlardan kaçınır. Akrabâsını sevindirir. Malından, hakkı olanları bilip verir ise, Cennetin yüksek derecesine gider) buyuruldu.
(Buhârî) ve (Müslim) kitâbları, Abdüllah ibni Mes’ûdün “radıyallahü anh” haber verdiği şu hadîs-i şerîfi yazmaktadır: (İki şeyden birine kavuşan insana gıpta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslâm ilmilerini ihsân eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği yerlere harc eder.)
İYİ KİMSEYE, MALIN İYİSİ...
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Amr ibni Âs “radıyallahü anh” için, (İyi kimseye malın iyisi, ne güzel yakışır) buyurdu. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” için de, (Yâ Rabbî! Buna çok mal ve çok çocuk ver ve bunlarla kendisini bereketlendir!) diye duâ buyurdu.
Ka’b “radıyallahü anh” malının hepsini sadaka vereceği zamân, (Malının bir kısmını kendine bıraksan, dahâ iyi olur) buyurdu.
Bunların hepsi hadîs kitâblarında yazılıdır
.
Aksaraylı Pîr Ali Sultan
Pîr Ali Sultan, Aksaray’da yetişen meşhûr velîlerdendir. On altıncı asırda yaşamıştır... Sultan Süleymân Han İran’a sefer yaptığı sırada Pîr Ali hazretlerine bâzı hasetçiler iftirâ atıp; “Aksaray’da bir kimse Mehdîlik dâvâsında bulunuyor” demişlerdir. Bunun üzerine Pâdişâh araştırılmasını, durumun öğrenilmesini emretti. Bâzı kimseler aleyhinde idiler. Durumu soruşturmak üzere kurulan mecliste, Pîr Ali hazretleri, aleyhinde bulunanlara bakıp celâlli bir şekilde;
-Bizim aleyhimizde bulunan siz misiniz? diye işâret etti. Aleyhinde bulunanlardan biri orada düşüp öldü. Diğeri de istifrâ etmeye başladı. Ağzından pislik geldi. Mecliste bulunanlar onun heybetinden korkup, bu hususta soruşturmadan vazgeçtiler...
Pâdişâh Aksaray’a uğradığında ziyâret edip;
-Sizi bize yanlış anlatmışlar. Hamdolsun sohbetinizle şereflendik, dedi. Pâdişâh onun büyük bir velî olduğunu görüp, hürmet etti ve duâsını aldı. Acem seferinden sonra dönüşte yine ziyâretine geldi. Bu ziyâreti sırasında Sultana şöyle nasîhat etmiştir:
“Allahü teâlâ senden adâletle iş yapıp yapmadığını soracak. Bu bakımdan adâletle iş gör. Bundan başka yol yoktur. Eğer âdil olursan, bu dünyâ da senindir, âhiret de. Adâletle hareket edersen sultanlık tahtı dâimâ senin olur. Boşuna ömür geçirme, kendine kötülük etme. Zulme uğrayanların hakkını zâlimlerden al. Böyle yapmazsan perişan olursun...
Git adâlet tohumu ek de, her iki âlemde mahcûb olma... Mazlumların nefesi kılıç gibidir. Mülkünü virân ederler. Buna sebeb olma. Allahü teâlâya karşı isyân edenleri Cehennem ateşine atarlar. Bak düşün bir kere binlerce hükümdâr toprak altında yatıyor. Git din erbâbına yardımcı ol. Çünkü bu dünyâ fânidir. Bu nasîhatlerimi bir inci gibi kulağına küpe yap.”
PÂDİŞAHIN GÖZYAŞLARI...
Bu nasîhatleri dinleyen Pâdişâh çok ağladı. Pîr Ali Sultan hazretlerine pekçok mülk ve tarla bağışlamak teklifinde bulundu. Fakat o, yakın zamanda vefat edeceğini anladığı için bunu kabûl etmedi. Bunun üzerine oğlunu İstanbul’a yanına göndermesini istedi. Sultanın bu arzusunu kabûl edip; “Şevketli Pâdişâhım! Oğlum İsmâil hak yoluna kurban olmaktan dönmez. Onu size göndereyim” dedi. Pâdişâh İstanbul’a döndükten sonra Pîr Ali hazretleri oğlu İsmâil’i ve birkaç talebesini İstanbul’a gönderdi. Altı ay sonra da vefât etti...
.
Nevrokoplu Osman Efendi
Osman Efendi, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Nevrokop denilen yerde, on sekizinci asrın sonlarında yaşamıştır. Önce Halvetî, sonra Edirne’de Kâdirî yolunu öğrendi. Daha sonra Anadolu’ya seyâhate çıktı. Anadolu’ya gelince, Nakşibendî yolunda olan bir zâta misâfir olmuştu. “Benim baştan beri bu yola arzum vardır. İlk niyetim bu yola girmekti. Acabâ beni bu yolun müntesibleri arasına kabûl ederler mi?” diye düşünürken, misâfir olduğu zât onu talebeliğe kabul etti ve Nakşibendî yolunda da yetişti. İcâzet alıp memleketine döndü. Orada talebe yetiştirirken vefat etti. Kabri Nevrokop’ta dergâhının içindedir...
Şeyh Osman Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Büyük üstadımız, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, ikinci cildin 82. mektûbunda buyuruyor ki:
Dünyanın yaldızlı lezzetlerine sarılma, geçici, çabuk biten güzelliklerine aldanma! Bütün sözlerinin ve işlerinin şeriate uygun olmasına çalış! Evvelâ, îtikatını, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına göre düzelt! Bundan sonra, bütün hareketlerin ve ibâdetlerin, bu âlimlerin fıkıh kitaplarına uygun olmasına dikkat et! Helâle, harama uymak, çok mühimdir.
Nâfile ibâdetlerin, farz ibâdetler yanında hiç kıymeti yoktur. Bir lira zekât vermenin sevabı, yüzbinlerce lira nâfile sadaka vermek sevabından katkat fazladır. Dünyanın zararlarından kurtulmak ve âhiretteki sonsuz nîmetlere kavuşmak için [Müslüman olmak lâzımdır. Yâni] evvelâ îman etmek, sonra şeriate uymaktan başka çâre yoktur.
İslâmiyet, kalb ile îman etmek ve beden ile şeriate uymaktır. Allahü teâlânın emrettiği şeylere (Farz) denir. Yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Her ikisine birden (Şeriat) denir.
MÜRTED OLANLAR!..
Kalb ile îman edilecek, inanılacak altı şeyi ve her tarafa yayılmış olup, günlük işler hâline gelmiş olan şeriat bilgilerini meselâ namaz kılmasını ve namazda okunacak Fâtiha sûresini, hemen öğrenmek ve bunlara uygun yaşamak, kadın, erkek, her Müslümana farzdır. Çocuklarına öğretmek de analara, babalara farzdır. Evlenecek yaşa gelen Müslüman evladı ve yeni Müslüman olan, bunları öğrenmeye ve uymaya önem vermez, birinci vazîfe olduğunu kabûl etmezse, kâfir olur. Buna (Mürted) denir. Mürted, Müslüman olmamış kâfirden daha fenadır...
.
Muhammed Sıddîk hazretleri
Muhammed Sıddîk hazretleri, Hindistan’da yaşayan büyük velîlerden olup, İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin torunu, Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin en küçük oğludur. 1649 (H.1059) senesinde Serhend’de dünyâya geldi. Babasının mübârek teveccühleri altında yetişti. Zamânın kutublarından oldu. 1719 (H.1131) senesinde vefât etti.
Muhammed Sıddîk hazretleri, babası Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin yazdığı mektupları talebelerine okurdu. Vefatından kısa bir zaman önce şu mektubu okumuştu:
Mubâh olan lezzetleri bırakamazsanız, hiç olmazsa, harâmlardan ve şüphelilerden kaçınınız ki, âhırette kurtulmak umulsun. Fakat, her türlü altın ve gümüş eşyânın ve çayırda otlayan hayvanların ve ticâret eşyâsının zekâtını ve topraktan, tarladan, ağaçtan alınan mahsûllerin uşrunu da herhâlde vermek lâzımdır...
Zekâtı ve fıtraları, İslâmiyyet’in emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabâyı ziyâret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakîrlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, İslâmiyyetin izin vermediği yerlere harcamamalı, izin verilen yere de, isrâf etmemelidir. [Ribâdan ya’nî fâizden, kumarlı ve kumarsız oyunlardan sakınmalıdır.] Parayı oyunlara, harâmlara, çalgılara, süslenmeye, gösteriş yapmaya, öğünmeye, mal toplamaya kullanmamalıdır. Bunlara dikkat edince, mal, zarardan kurtulur ve dünyâlıklar, âhıretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünyâ denmez.
İyi biliniz ki, namâz, dînin direğidir. Namâz kılan bir insan, dînini doğrultmuş olur. Namâz kılmayanın, dîni yıkılır. Namâzları, müstehab zamânlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir...
NAMAZA DURUNCA!..
Namâzları cemâat ile kılmalı ve birinci tekbîri imâm ile birlikte almaya çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. Bunlardan biri yapılmazsa, mâtem tutmalıdır. Kâmil bir Müslümân, namâza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhırete girer. Çünkü, dünyâda Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur. Eğer nasîb olursa, o da zılle, gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhıret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namâzda, âhırete girerek, burada nasîb olan devletten hisse alır...
.
Ramazan Mahfî Efendi
Ramazan Mahfî Efendi, Anadolu velîlerindendir. 1542 (H.949) senesinde Afyonkarahisar’da doğdu. 1586 senesinde İstanbul’a geldi ve Kocamustafapaşa civârında Bezistânî Hâce Hüsrev Beyin yaptırdığı dergâhta hak yolun bilgilerini öğretmekle meşgûl oldu. 1616 (H.1025) târihinde İstanbul’da vefât etti...
Ramazan Mahfî Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kötü huylardan biri de isrâf ve tebzîrdir. Tebzîr, tohumu tarlaya saçıp dağıtmak demektir. Malı boş yere dağıtmaya da denilmektedir. Malı, İslâmiyyetin ve mürüvvetin uygun görmediği yerlere dağıtmaya (İsrâf) veyâ (Tebzîr) denir. (Mürüvvet), fâideli olmak, iyilik yapmak arzûsudur. (Fütüvvet), dahâ husûsî ma’nâya gelir ki, kötülük yapmamak, iyilik yapmak ve herkesin utanacak şeylerini örtmek ve kötülükleri affetmektir.
İslâmiyyete uymayan isrâf, harâmdır. Mürüvvete uymayan isrâf, tenzîhen mekrûhtur. İsrâfın harâm olduğu muhakkaktır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur. Dînimizin, hasîsliği, cimriliği, isrâftan dahâ çok kötülemesi, isrâfın cimrilik kadar kötü olmadığını göstermez. Hasîsliğin dahâ çok kötülenmesi, insanların çoğu yaratılıştan, mal biriktirmeyi sevdiği içindir...
İsrâfın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın, (İsrâf etmeyiniz! Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez) meâlindeki kelâmı yetişir. İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede de meâlen, (Tebzîr etme! Tebzîr edenler, şeytânların kardeşleridir) buyuruyor. Şeytânın kardeşi de, şeytân olur. Şeytân isminden dahâ kötü bir isim yoktur. İsrâfı, bundan dahâ çok kötüleyen bir şey düşünülemez. Allahü teâlâ, mallarını isrâf edenlere bir şey vermeyiniz diye emrederken, bunları en kötü bir isim ile adlandırıyor...
DÖRT SUÂLİN CEVABI!..
Doğru oldukları herkesçe bilinen iki temel hadîs kitâbında, [(Buhârî) ve (Müslim)de] Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Malı boş yere saçmayınız!) buyuruyor. İmâm-ı Tirmizînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Ebî Berze’den “radıyallahü anh” getirerek yazdığı hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevâb vermedikçe hesâbdan kurtulamayacakdır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?)
.
Pîr Ali Efendi
Pîr Ali Efendi, büyük âlim ve velî İmâm-ı Birgivî hazretlerinin babasıdır. Kabri Balıkesir’dedir. On altıncı yüzyılda yaşadı. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İnsanlar içinde rûhları en yüksek ve en olgun olanları, Peygamberlerdir “aleyhimüssalâtü vesselâm”. Bunlar hatâ etmekten, şaşırmaktan, gafletten, hıyânet etmekten, taassub ve inâddan ve nefse uymaktan ve garez, kin bağlamaktan masûmdurlar. Peygamberler, Allahü teâlânın kendilerine bildirdiği şeyleri söylerler ve açıklarlar. Onların bildirdikleri din bilgileri, emirler ve yasaklar hep doğrudur. Hiçbiri bâtıl, bozuk değildir.
Peygamberlerden sonra insanların en yüksek ve en olgun olanları, Peygamberlerin sahâbîleridir. Çünkü bunlar, Peygamberlerin sohbetinde yetişmiş, olgunlaşmış, temizlenmişlerdir. Hep, Peygamberlerden işittiklerini bildirmişler ve açıklamışlardır. Bunların da bildirdiklerinin, hepsi doğrudur. Bunlar da yukarıda bildirdiğimiz kötülüklerden mahfûzdurlar. Taassub ile, inât ile birbirlerinin sözlerine karşı gelmemişler, nefslerine uymamışlardır. Bunların, âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri açıklamaları, Allahü teâlânın dînini Onun kullarına bildirmek için ictihâd etmeleri, Allahü teâlânın bu ümmete büyük bir ihsânıdır ve sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma merhametidir...
Eshâb-ı kirâmdan sonra, insanların en üstünleri, Eshâb-ı kirâmı gören ve onların sohbetinde yetişen Müslümânlardır. Bunlara, (Tâbi’în) denir. Bunlar, bütün bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan almışlardır.
Tâbi’înden sonra, insanların en üstünleri, Tâbi’îni gören ve onların sohbetinde yetişen Müslümânlardır. Bunlara (Tebe’ı tâbi’în) denir. Bunlardan sonra gelen asırlarda, kıyâmete kadar bulunan insanların en üstünleri, en iyileri de, bunlara tâbi olan, bunların bildirdiklerini öğrenip, yollarında bulunan Müslümânlardır.
CÂHİLLERE ALDANMAMALI!
Selef-i sâlihînden sonra gelen din adamlarının arasında sözleri, işleri Resûlullahın ve Selef-i sâlihînin bildirdiklerine uygun olup, i’tikâdda ve amelde bunların yolundan hiç ayrılmayan zekî, akıllı ve İslâmiyyetin hudûdlarını aşmayan bir kimse, başkalarının kötülemesinden korkmaz. Onlara uyarak doğru yoldan ayrılmaz. Câhillerin sözlerine uymaz. Aklına uyarak, müctehid imâmların dört mezhebinden dışarı çıkmaz.
.
Molla Ömer Karadâğî
Molla Ömer Karadâğî hazretleri, Kuzey Irak evliyâsındandır. 1885 (H.1303) târihinde Süleymâniye’de doğdu. 1936 (H.1355) târihinde vefât etti. Birinci Dünyâ Harbi’nin getirdiği sıkıntılar büyük olmuş ve birçok ilim yuvası harap kalmıştı. Harbden sonra Süleymâniye eşrâfı, askerî istilâ sebebiyle harap hâle düşen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin dergâhını tâmir ettirdiler. Oraya Şeyh Ömer Karadâğî’nin müderris olarak tâyin edilmesinde ittifak ettiler. Ömer Karadâğî, orada uzun zaman ilim öğretip talebe yetiştirdi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Büyük mürşidimiz Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyurdu ki: Bu kısa ömrü çok kıymetli şeylerde kullanınız! Geceleri ibâdet yapmayı ve seher vakitlerinde ağlamayı elden kaçırmayınız! Karanlık geceleri, Kur’an-ı kerim okumakla, duâ ve istigfâr ve Onun ismini söylemekle nûrlandırınız! Ticârette sıdk ve emânet üzere olunuz!..
Fâsid ve fâizli satışlardan sakınınız! Bu zamanda bunlardan sakınan acaba var mıdır? Bunları şeriate bağlı olan [Ehl-i sünnet] âlimlerinden sorup öğreniniz!
Biliniz ki, saadete kavuşmak için, bir velîye mânevi bağ ile bağlanmak lâzımdır. Bu da, onun, Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna inanmak ve onu sevmektir. Mânevi nisbet [yâni bir velîye muhabbet], kuvvetli olursa, ondan gelen feyizleri almakta sohbetin ve uzakta olmanın farkı olmaz. Allahü teâlâ, enfüste [insanda] ve âfâkta [insanın hâricinde] değildir. Onu bu ikisinin hâricinde aramalıdır. Buna akıl ermez. [Allahü teâlânın nîmetlerini, ihsânlarını düşünerek, Onu sevene mümin ve Müslüman denir. Onu sevmesini kazanmak için, şeriate uyana ve bir mürşidi sevene (sâlih) denir. Allahın sevmesini kazanmış olana (velî) denir. Başkalarının da kazanması için çalışan velîye (mürşid) denir.]
MUHABBET ÇOK OLURSA...
Velîye mânevi bağ [yâni muhabbet] çok olunca, [Resûlullahın mübârek kalbinden çıkıp] velînin kalbinden gelen feyizlerden, bereketlerden almak da çok olur. Velîyi görür, sesini işitirse ve O da, teveccüh ederse, yâni feyiz vermek isterse, daha çok feyz alır. Fakat, herkese isti’dâdı, kâbiliyyeti kadar feyz gelir. Kâbiliyyet, şeriate uymakla artar. Şeriate uymayana, feyiz gelmez. Mânevi râbıtası bozuk olan, mürşidi tanımayan, kendine gelen feyizlerden alamaz.”
.
Osman bin Merzûk
Osman bin Merzûk el-Kureşî hazretleri, Mısır’da yaşamış olan Mâlikî mezhebi âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1168 (H.564) târihinde Mısır’da vefât etti. Kurâfe Kabristanında İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabri yakınına defnedildi.
Osman bin Merzûk hazretleri, fıkıh ilmi ile tasavvuf ilmini birleştirenlerden biriydi. Zamânında yaşayan velî ve âlimler kendisine çok hürmette bulunur ve büyüklüğünü kabûl ederlerdi. Hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Nefsini bilene, insanların övmesi zarar vermez. Kendini bilmeyip de insanların medhetmesine kapılanların vay hâline!..”
“Tasavvuf yolunda bulunan talebe; hâllerini kontrol etmeli, Allahü teâlânın rızâsından başka her şeyi gönlünden uzak tutmalı, Allahü teâlâyı anmaktan ve hatırlamaktan bir an uzak kalmamalıdır. Zikre kendisini alıştırmalıdır. Böyle bir alışkanlığı zikir ile yakınlığı yoksa, Allahü teâlânın sevgisine kavuşamaz.”
“Üzerine farz olan ilimlerden bir meseleyi öğrenmek insana, bütün dünyâdaki kazançların hepsinden yapacağı ve ele geçireceği altın ve gümüşlerinden daha iyi ve üstündür. Tövbe eden ve etmeyen herkese, ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur. İşlerin hepsi ilim ile doğru olur ve ilimsiz hiçbir iş yapılmaz.”
Kendisine; “Tasavvuf nedir?” dediler. Bunun üzerine o; “Tasavvuf, halk içinde Hak ile olmaktır. İnsan, sâhibini bir an unutmamalıdır. Allahü teâlâyı bir an kalpten çıkarmak (unutmak), büyük bir felâkettir. Yüksek bir yerden düşmektir” buyurdu.
“Kimlerden sakınalım?” diye sorduklarında; “İşi karışık kimselerle düşüp kalkanın, hâli de karışık olur” buyurdu. Talebelerine nasîhati şöyle oldu:
“Bu yola girenin, her şeyden önce bu yolun edebini öğrenmesi lâzımdır. Hiçbir edepsiz vâsıl-ı ilallah olamamış, Allahü teâlâya kavuşamamıştır.”
BASÎRET SÂHİPLERİ...
“Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında mârifet sâhibi olmak isteyenin, basîret sâhibi olması lâzımdır. Zerreden Arş’a kadar bütün mahlûkât, Allahü teâlânın ezelî varlığının bir delîlidir. İbret nazarıyla bakanlar, O’nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini ancak basîreti kadar görebilirler.”
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Hiç kimsenin elinde bir şey yoktur. Allahü teâlâ dilerse olur, insanın güç yetirip yetirmemesi önemli değildir. Bize düşen, çalışıp neticeyi beklemektir. Ölmeden önce ölmek lâzımdır.”
.
Muhammed bin Ömer
Muhammed bin Ömer Hevârî hazretleri, Fas’ta yetişen evliyânın büyüklerinden ve Mâliki mezhebi fıkıh âlimidir. 1350 (H.751) senesinde Magrâve’de doğdu. 1439 (H.843) senesinde Cezâyir’in Vehrân şehrinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önceki dersinde buyurdu ki:
Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” babalarının ve analarının hiçbiri kâfir değil, aşağı kimseler değildi. Bunu isbât eden âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden ba’zıları şunlardır:
Kur’ân-ı kerîmden sonra en kıymetli, en doğru kitâb olan (Buhârî-yi şerîf)deki bir hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz buyurdu ki: (Her asırda, her zamânda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyâya getirildim.)
İmâm-ı Müslimin “rahmetullahi teâlâ aleyh” kitâbındaki hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, İsmâîl “aleyhisselâm” evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti) buyurdu.
Taberânînin kitâbındaki bir hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Her şey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinden de seçtiklerini Arabistân’da yerleşdirdi. Arabistândaki seçilmişler arasından da, beni seçti. Beni, her zamândaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistân’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar) buyurulmuştur.
(Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü anhümâ” bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni, tayyib, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum) buyuruldu...
HEPSİ DE VASİYETE UYDU...
Âdem aleyhisselâm, öleceği zamân, oğlu Şit aleyhisselâma dedi ki: (Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son Peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve afîf hanımlara teslîm et ve oğluna da böyle vasiyet et!)
Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi, bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en kibâr kız ile evlendi. Nûr, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek, sâhibine yetişti...
.
Ramazan Halîfe
Ramazan Halîfe, Edirne velîlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin yolu olan Bayramiyye yoluna girip ona bağlandı. Bu tarîkatte tasavvuf yolunda ilerledi. Ramazan Halîfe’nin çok kerâmetleri görüldü. 1520 (H.926) târihinde Edirne’de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Çok içildiği zamân sarhoş eden şeyin, az içilmesi de harâmdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte, (Şarâb içen Cennete girmez) buyuruldu. Ehl-i sünnet mezhebine göre, büyük günâh işleyen kâfir olmaz. Îmânı gitmez. Bu hadîs-i şerîflerin ma’nâsı, helâl diyen veyâ kalbi, bunu kötü bilmeyen kimse demektir. Yâhud, şarâb içmeyi âdet edinen kimse, tevbe etmeden ölürse, son nefeste îmânı gider demektir. Îmânla gitmek isteyen, şarâb içmemelidir.
Şarâbı içene, getirene, taşıyana, hâzırlayana, satana ve imâl edene, Allahü teâlâ ve Resûlü la’net eder. Şarâb satanın aldığı para harâm olur. Dünyâda belâlardan kurtulmaz. Sarhoş iken kıldığı namâzları sahîh olsa da, kabûl olmaz, yanî sevâbı olmaz. Bir hadîs-i şerîfte, (Şarâb içmeyi âdet edinen, vesene tapan gibidir) buyuruldu. Odundan, altından, gümüşten yapılmış insan heykeline, (Sanem) denir. Taştan yapılan insan heykeline, (Vesen) denir. Kumaşa, duvâra ve başka yerlere yapılmış cânlı ve cânsız resimlerine, (Sûret) veyâ (Tasvîr) denir. Yalnız cânlı resmlerine, (Timsâl) denir. Saneme, vesene, sûrete ve timsâle tapınmak, onların fâide ve zarâr yapacaklarına inanmak, şirk çeşitlerinden biri olur. Böyle tapınanlara, (Putperest) ve (Müşrik) denir. Bir hadîs-i şerîfte, (Bir yudum şarâb içene, Allahü teâlâ üç gün gadab eder) buyuruldu. Yanî, buna tevbe etmedikçe, üç gün içindeki iyiliklerine sevâb verilmez ve günâhları affedilmez. Üç gün içinde ölürse, îmânsız gitmesinden korkulur. Bir kadeh içene, Allahü teâlâ kırk gün gadab eder.
“EY İNSANLAR!..”
Fıkıh kitaplarında diyor ki:
Üzüm şarâbı söz birliği ile harâmdır. Helâl diyen kâfir olur. Bir damla içene had vurmak vâcib olur. Sa’îd bin Müseyyib diyor ki: (Geçmiş ümmetlerin hıyânet yapmalarına, kâfir olmalarına sebeb, şarâb içmek idi). Emîr-ül-mü’minîn Osmân “radıyallahü anh”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” minberinde hutbe okurken, (Ey insanlar! Şarâb içmekten sakınınız! Biliniz ki, şarâb içmek, bütün kötülüklerin anasıdır) buyurdu.
.
Radıyüddîn el-Gaznevî
Radıyüddîn el-Gaznevî (Ali bin Saîd) Afganistan’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Yûsuf-i Hemedânî, Ahmed-i Yesevî ve Necmeddîn-i Kübrâ gibi devrin meşhûr ve büyük velîleriyle görüşüp, onlardan ilim öğrendi. Onların sohbetlerinde bulunmanın bereketiyle, evliyâlık yolunda üstün derecelere, yüksek makamlara kavuştu. Kendisinden ise, birçok kimse istifâde etti. 1227 (H.624) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Mü’minûn sûresi, elliikinci âyetinde meâlen, (Ey Peygamberlerim “salevâtullahi aleyhim ecma’în”. Helâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyık ibâdetler yapınız!) buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun için, (Helâl kazanmak her Müslümâna farzdır) buyurdu. Ve buyurdu ki: (Bir kimse, hiç harâm karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir).
Dünyâlık kazanmak için çalışmak günâh değildir. Dünyâlık sevgisi, dünyâya gönül bağlamak günâhtır. Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” dedi ki: (Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin!) Cevâbında buyurdular ki: (Duânızın kabûl olması için, helâl lokma yiyiniz!). Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyuruldu: (Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ, nasıl kabûl olunur?). Bir kerre de buyurdu ki: (Harâm yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabûl olmaz). Ya’nî sevâbına kavuşamazlar. Yine buyurdu ki: (On liralık elbisenin, bir lirası harâm olsa, o elbise ile kılınan namâzlar kabûl olmaz). Yine buyurdu ki: (Harâm ile beslenen vücûdun ateşte yanması dahâ iyidir). Yine buyurdu ki: (Malın helâlden mi, harâmdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehenneme, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teâlâ, onlara acımayacakdır). Yine buyurdu ki: (İbâdet on kısmdır, dokuz kısmı, helâl kazanmaktır).
BİR DİRHEM FÂİZ!..
Bir def’a da buyurdu ki: (Halâl kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günâhsız olarak yatar. Allahü teâlânın sevdiği kimse olarak kalkar). Yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Harâmdan kaçınanlara hesâb sormaya utanırım). Ve buyurdu ki: (Bir dirhem fâiz [almak ve vermek], otuz zinâdan dahâ günâhtır). Ve buyurdu ki: (Harâm maldan verilen sadaka kabûl edilmez. Saklanırsa, Cehenneme gidinceye kadar, ona yolluk olur.)
Pîr Ahmed Erzincânî
Pîr Ahmed hazretleri, Erzincan’da yaşamış olan evliyadandır. 1465 (H.870) târihinde vefât etti. Kabri, doğum yeri olan Tabih köyündedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Şarta bağlı olarak evliyâya adak yapmak da, kendini, günâhı çok, duâ etmeye yüzü yok bilerek, mübârek birini vesîle edip, Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Meselâ (Hastam iyi olursa veyâ şu işim hâsıl olursa, sevâbı [Seyyidet Nefîse] hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veyâ bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kur’ân-ı kerîm okunup veyâ koyun kesip, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlanmakta, onun şefâ’ati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifâ vermekte, kazâyı, belâyı gidermektedir. Koyunu mezâr başında kesmek harâmdır. Hiçbir mezârın yanında kesmemelidir...
Bir dilek için adak edilen bir ibâdet, o dileği hâsıl etmez. Bu ibâdet, o dileğin hâsıl olması için yapılmaz. Allahü teâlâ, o ibâdetten dolayı veyâ sevdiği bir kuluna yapılan bir iyilikten dolayı, merhamet ederek, o dileği kabûl ve ihsân etmektedir.
İslâm inancına göre, rûhta, bedenden ayrıldıkdan sonra, yeni bir anlayış, dirilerin hâllerini ve bilhâssa dünyâda iken tanımış oldukları kimselerin hâllerini anlamak kuvveti hâsıl olmaktadır. Bundan dolayı velîlerin kabirlerini ziyâret etmek ve onların mübârek rûhlarından istigâse etmek, ya’nî yardım dilemek ile, iyiliklere kavuşulmakta ve zarârlardan kurtulmak nasîb olmaktadır.
RÛH BEDENDEN AYRILINCA
İnsanın rûhu, bedenden ayrılıp, dünyâ ilgisinden kurtulunca, melekler âlemine, kudsî makâmlara gider. O âleme mahsûs kuvvetler kendinde hâsıl olur. Birçok şeyler yapabilirler. İnsan hocasını rü’yâda görüp, bilmediklerini sorup öğreniyor. Rûhu olgun, nefsi pâk ve te’sîri kuvvetli bir velînin kabri yanına gidip, bir zamân durulur ve o topraktaki velî düşünülür ise, rûhu o toprağa bağlanır. Meyyitin rûhu da, bu toprağa bağlı olduğu için gelen insanın rûhu ile velînin rûhu buluşmuş olurlar. Bu iki rûh, karşılıklı iki ayna gibi olur. Her birinde olan me’ârif, kemâlât, ötekine aks eder, yansır. İkisi de çok fâidelenir. Meşâyıhın kabirlerini ziyâret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktârca fâide hâsıl olur. Onların kabirlerinden, çok fâide alınır...
.
Osman el-Hattâb
Osman el-Hattâb, Ebû Bekr-i Dûkdesî hazretlerinin yetiştirdiği âlimlerin ve evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi ve hâl tercümesi hakkında bilgi bulunmamaktadır. 1397 (H.800) senesinde Kudüs’te vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Bid’at sahipleri, Cehennemdekilerin köpekleri olacaktır) buyuruldu. [Yâni, köpek şeklinde, Cehenneme atılacaklardır.] Bir hadis-i şerifte, (Bid’at sahiplerini, şeytan ibâdet yapmaya sürükler. İbâdet yaparken [Allah korkusundan] ağlarlar) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, bid’at sahiplerinin, namazlarını, oruçlarını, sadakalarını, haclarını ve umrelerini ve cihâdlarını, farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabûl etmez. Bunlar, yağdan kıl çekilir gibi, İslâmdan çıkarlar) buyuruldu.
Günah işleyince, hemen [kalb ile] tevbe ve [dil ile] istigfâr etmelidir. Gizli yapılan günahın tevbesi gizli, âşikâr yapılanın tevbesi âşikâr olmalıdır. Tevbeyi geciktirmemelidir. Günah işleyince, melekler üç saat yazmaz. Bu zamanda tevbe edilirse, hiç yazılmaz. Tevbe edilmezse, bir günah yazılır. Tevbeyi geciktirmek, daha büyük günahtır. Ölünceye kadar, tevbe kabûl olur. Takvâyı [haramlardan sakınmayı] ve verâı [şüphelilerden de sakınmayı] huy edinmelidir. Menhî [yasak] olandan sakınmak, emri yapmaktan daha mühimdir. Çünkü, bu yolda ilerlemekte [yâni kalbi temizlemekte ve nefsi ezmekte], yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha fazla ilerletir, daha faydalıdır.
İyi işleri, iyi insanlar da, fâcirler de yapar. Fakat, ancak sıddıklar, îmanı kuvvetli olanlar, haramlardan sakınır. Mâruf-i Kerhî, Sırrî Sekatînin mürşidi idi. (Kadınlara, kızlara, hattâ dişi koyuna bakmayınız!) buyururdu. Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, Allahü teâlânın ihsânına kavuşacakların başında, verâ ve zühd sahipleri bulunacaktır) buyuruldu. [Zühd, helâl malın fazlasından da sakınmaktır.]
BİN REKÂTTAN EFDAL!
Hadis-i şerifte, (Verâ sahibi imamın arkasında kılınan namaz kabûl olur. Verâ sahibine verilen hediye kabûl olur. Verâ sahibi ile oturmak ibâdet olur. Onunla konuşmak, sadaka olur) buyuruldu. [Kabûl olur, çok sevap verilir demektir.] Hadis-i şerifte, (Verâ sahibi imam ile kılınan iki rekât namaz, fâsık ile kılınan bin rekâttan daha efdaldir) buyuruldu. [Efdal, sevabı daha çok demektir]...
.
Muhammed Rûcî
Muhammed Rûcî, Afganistan’daki evliyanın büyüklerindendir. Sa’düddîn Kaşgârî hazretlerinin en büyük talebelerindendir. 1417 (H. 820) senesi Berât gecesinde Rûc köyünde doğdu. 1498 (H.904) senesinde vefât etti. Vefat etmeden kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“A’mâl-i sâliha”, İslâmın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günâhlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nîmetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur...
O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeye cân ve gönülden çalışmalıdır. Bu beş arasında bedenle yapılacakların en önemlisi, namazdır ki, dînin direğidir. Namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaz tamâm kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ, hepimize doğru dürüst namaz kılmak nasip eylesin! Namaza dururken, (Allahü ekber) demek, (Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, insanların namazlarının, Ona faydası olmayacağını) bildirmektedir. Namaz içindeki tekbîrler ise, (Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmaya liyâkat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükü’deki tesbîhlerde de, bu mana bulunduğu için, rükü’den sonra, tekbîr emrolunmadı. Hâlbuki, secde tesbîhlerinden sonra emrolundu. Çünkü, secde tevâzu ve aşağılığın en ziyâdesi ve zıllet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile, tâm ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbîr söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbîhlerinde âlâ demek emrolundu...
MÜMİNİN MÎRACI...
Namaz, müminin mîracı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin mîraç gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri [yâni, Ettehıyyâtü’yü] okumak emrolundu... O hâlde, namaz kılan bir kimse, namazı kendine mîraç yapmalı. Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır...
.
Ömer Baba
Edirne velîlerinden olan Ömer Baba’nın doğum târihi bilinmiyor. Kendi adıyla anılan câminin on altıncı yüzyılda yapıldığı bilinmektedir. Türbesi yıkılmış olup kabri, Ağaç Pazarı’nda 114 numaralı apartmanın önündedir.
Ömer Baba, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz zamânında insanlar üçe ayrıldı: İnanmayıp Resûlullaha karşı gelenler (Kâfir) oldu. İnanmayıp inanmış gibi görünenlere (Münâfık) denildi. İnananlara (Eshâb) denildi. Eshâb-ı kirâmın inanışları hep aynı idi. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş işleri yapmakta da, birbirlerine uygun idiler. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmemiş bir şeye inanmayı dînimiz emretmemiştir. Fen bilgilerinin çoğu böyledir. Bunlardan akla uygun olanlara inanılır. Açıkça emir veyâ yasak edilmemiş işler ise, böyle değildir. Böyle işleri yapıp yapmamakta, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ, derin âlimlere emretmektedir.
Bu benzetmeyi yapabilecek derin âlimlere (Müctehid) denir. Bu benzetmek işine, (İctihâd) denir. Bir müctehidin ictihâd ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin (Mezheb)i denir. Eshâb-ı kirâmın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. İslâmiyyet bilgilerinde, siyâset, idârecilik ve zamânlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf ma’rifetlerinde birer deryâ idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resûlullahın mübârek cemâlini görmekle ve kalblere işleyen, rûhları çeken sözlerini işitmekle, az zamânda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhebleri az veyâ çok farklı idi. Tâbi’înin ve Tebe’i tâbi’înin arasında da müctehidler vardı.
DÖRDÜ KİTAPLARA GEÇTİ
Bu müctehidlerin ve Eshâb-ı kirâmın mezheblerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyânın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhebleri unutuldu. Bu dört mezhebin îmânları, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ortak olan îmânıdır. Bunun için, dördüne de (Ehl-i sünnet) denir. Îmânları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerini de, zarûret olunca, birbirlerini taklîd ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheblerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, Allahü teâlâ tarafından Müslümânlara rahmet olduğunu, Peygamberimiz haber vermiştir...
.
Sarı Yâkub hazretleri
Sarı Yâkub hazretleri, Konya velîlerindendir. Aslen Karamanlı olup ilk tahsilinden sonra Molla Fenârî hazretlerine talebe olmuş, Çelebi Sultan Mehmed Han devrinin tanınmış ilim adamları arasına girmiştir. Konya’da kendi adıyla anılan mahalle ve câmii vardır. Kabri de kendi adını taşıyan mezarlıktadır.
Sarı Yâkub hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tevekkül sahibi bir Müslüman, ticâret, çiftçilik yapar. Bir san’at öğrenir. Allahü teâlânın âdeti olan sebeblere yapışır. Fakat, tevekkülü bırakmaz, çalışmasına güvenmeyip, Allahü teâlânın fadlına, keremine, ihsânına güvenir. Kendisini, başvurduğu sebeblerle, maksada eriştirmesini, Ondan bekler. Nitekim, ticâreti, çiftçilik sebeblerini de, O gönderdi der. Sebeblere yapışıp eline geçeni Allahü teâlâdan bilir. İşte, sûre-i Kehfteki âyet-i kerîmede meâlen, (Her şeye kuvvet veren, ancak Allahü teâlâdır) buyuruldu. Çünkü havl, hareket demektir. Kuvvet de, kudret [enerji] demektir. Bir insan, kuvvetinin, kendinden olmayıp, Allahü teâlânın yarattığını bilirse, her şeyi Ondan bekler.
Hülâsa, işlerin meydâna gelmesinde, sebebleri arada görmeyen kimse, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey beklemez, tevekkül etmiş olur.
Tevekkülün en yüksek derecesini, âriflerin sultânı, Bâyezîd-i Bistâmî haber veriyor. Şöyle ki: Ebû Mûsâ Dîneverî “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki: Tevekkülün ne olduğunu Bâyezîd’e sordum. Sen, ne dersin? dedi. Âlimler buyuruyor ki, (Sağın, solun, her tarafın yılan, akreb dolu olsa, kalbine bir şey gelmemesi tevekküldür) dedim. Buyurdu ki: Bunu yapmak kolaydır. Benim yanımda tevekkül (Kâfirlerin hepsini Cehennemde azâb içinde, mü’minlerin hepsini Cennette ni’metler içinde görüp de, ikisi arasında hiç ayrılık bulmamaktır) buyurdu. Ebû Mûsânın dediği, tevekkülün yüksek derecesidir. Fakat bu, zarardan sakınmamak demek değildir.
HER ŞEYİN KUVVETİ....
Ebû Bekr “radıyallahü anh” mağarada, yılanın deliğine mübârek ayağını dayayarak, ondan korundu. Hâlbuki, onun tevekkülü dahâ üstündü. Fakat o, yılandan korkmuyordu. Yılanı yaratandan, Onun yılana kuvvet ve hareket vermesinden korkuyordu. Her şeyin kuvveti ve hareketi, ancak Allahü teâlâdan olduğunu görüyordu.
.
Osman Efendi
Osman Efendi, Nakşibendî büyüklerindendir. Uzun süre ikâmet ettiği Mekke-i mükerremede Şeyh Abdullah-ı Mekkî hazretlerinden aldığı feyzlerle kemâle ermiş, Erzurum’a yerleşerek Esad Paşanın kendisi için yaptırdığı câmi ve medresede halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmıştır. 1869’da vefât eden Osman Efendinin kabri, Erzurum Esad Paşa Camii bahçesinde olup ziyâret edilmektedir. Osman Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Muhammed Mâsum Fârûkî hazretlerinin, bir talebesine yazdığı bir mektûbun tercümesi özetle şöyledir:
Îtikatı ve ameli bozuk olan kimse ile görüşmemeli, bid’at sahibi ile sohbet, arkadaşlık yapmamalıdır. Yahyâ bin Mu’âz Râzî, buyuruyor ki: (Üç sınıf kimse ile sohbet etme: Gâfil olan âlimler ile ve hep dünya kazancını düşünen hâfızlar ile ve din câhili olan şeyhler ile.) Şeyh olarak tanınan bir kimsenin sözleri, işleri, hareketleri, şeriate uygun olmaz ise, sakın, sakın, ona yaklaşma! Hattâ, onun bulunduğu şehirden, köyden kaç! O, gizli, sinsi bir hırsızdır. İnsanın dînini, îmanını çalar. İnsanı şeytanın tuzağına düşürür. Hârikalar, kerâmetler gösterse, dünyaya bağlı olmadığı görünse de, arslandan kaçar gibi, ondan uzaklaş! Tasavvuf yolunun mütehassıslarından Cüneyd-i Bağdâdî, buyuruyor ki:
(Tasavvuf ehli olduğunu söyleyenler çoktur. Bunlar içerisinde, yalnız Resûlullaha tâbi olanlar doğrudur). Yine buyurdu ki: (Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere tâbi olmayan kimseyi, Allah adamı sanmayınız!). Yine buyuruyor ki: (İnsanı, Allahın rızasına, sevgisine kavuşturan yol, kitaba ve sünnete bağlı olanların gittikleri yoldur.)
GÖRÜNÜŞE ALDANMAMALI!..
Sözleri, işleri ve ahlâkı, Resûlullaha uygun olmayan kimseyi velî, Allah adamı zannetmeyiniz! Yahudiler, papazlar ve Berehmen denilen Hind din adamları da, çok tatlı konuşur, kötülüklerden uzak görünürler. Bunların sözlerine, görünüşlerine aldanmamalıdır. Dünyaya düşkün olmadığına ve hârikalar istemesine ve tevhîd-i vücûdî üzerindeki sözlerine aldanmayınız! Ebû Ömer Sülemî diyor ki: (Şeriate uymayan her söz, her hâl, zararlıdır. Tasavvuf, şeriate uymaya çalışmaktır. Doğru ile yalancıyı ayıran tek nişan, Resûlullaha uymaktır. Ona uygun olmayan zühd, tevekkül, tatlı sözlerin hiç kıymeti yoktur. İslamiyete uygun olmayan zikirlerin, fikirlerin, zevklerin ve kerâmetlerin hiç faydası olmaz.)”
.
Muslihuddîn Efendi
Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi, Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîlerdendir. 1502 (H.908) senesinde Filibe’ye bağlı Anbarlı köyünde doğdu. Tasavvuf ehlinden Sofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Sonra İstanbul’a gelip, Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Vaaz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi.
Nûreddînzâde, 1573 (H.981) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, İstanbul’da Edirnekapı dışında, Sırt Tekkesi bahçesindedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse, harâmdır. Eğer yalnız, Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allahın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeb ile yarattığı, o kulun da bir sebeb olduğu düşünülürse, câiz olur. Peygamberler ve evliyâ da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. Ölüyü yakmak, rûhu yersiz bırakmak olur. Ölüyü toprağa gömmek ise, rûh için bir yer belli etmek olur. Bunun içindir ki, gömülmüş olan velîlerden ve başka sâlihlerden fâidelenilmekdedir. Ölülere yardım etmek de mümkün olmaktadır. Yakılan ölüler için bunlar düşünülemez. Peygamberler ve evliyâ öldükten sonra, bunlardan yardım istemeye, meşâyıh-ı ızâm ve fıkıh âlimlerinin çoğu câizdir. Keşif ve kemâl sâhipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu rûhlardan feyiz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere (Üveysî) dediler. İmâm-ı Şâfi’î buyuruyor ki: İmâm-ı Mûsâ Kâzımın kabri, duâmın kabûl olması için bana tiryâk gibidir. Bunu çok tecrübe ettim.
ÖLDÜKTEN?SONRA!..
İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki: Diri iken tevessül olunan, feyiz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyiz alınır. Meşâyıh-ı kirâmın büyüklerinden biri diyor ki: Diri iken tesarruf yaptıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük velî gördüm. Bunlardan ikisi, Ma’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir...”
.
Muhammed Osman Sâhib
Muhammed Osman Sâhib Müceddidî, Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. 1828 (H.1244) senesinde Pencab’ın Lori kasabasında doğdu. 1896 (H.1314)de Pencab Musâzey kasabasında vefât etti...
Bu mübarek zat buyurdu ki: “İnsanın kalbi gökyüzü gibidir. Bâzan açık, berrak olur, bâzan da kapalı, kederli (bulutlu) olur. Kuvvetli düşman olan şeytan ise pusuda beklemektedir. Kim bilir hangi hîlesi ile zavallı insanı aldatmak için devamlı uğraşır. O halde Allahü teâlâya tevekkül ederek, kulluk vazîfesini yapmaya bakmalı, hiçbir şeye iltifat etmeden kalbin selâmete kavuşması için çalışmalıdır. İstikâmet üzere olmalı ve bu yoldan hiç sapmamalıdır.
Dünyadan âhirete îmanlı giden, Cennette Allahü teâlâyı cihetsiz ve keyfiyyetsiz ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misâli olmayarak görecektir. Buna, Müslümânların yetmişüç fırkasından, yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır. Diğerleri inkâr etmiş ve cihetsiz ve keyfiyyetsiz olarak görmek olamaz demişlerdir. Hattâ, Muhyiddîn-i Arabî, âhırette Allahü teâlâyı görmek, (Tecellî-i sûrî)dir. [Yâni, kendini değil, sûretini görmektir diyor.] Başka türlü görmek olmaz diyor. Bir gün üstâdım, Muhyiddîn-i Arabînin şöyle buyurduğunu söyledi:
(Mu’tezile fırkası, Allahü teâlâ, aklın ermediği bir görmekle, cihetsiz, keyfiyyetsiz olarak görülecek demeselerdi, başka şeylerin görülmesi gibi, görülecek deselerdi ve Onu görmeyi, sûrî bir tecellî olarak bilselerdi, Onu görmeyi inkâr etmez, görülemez demezlerdi. Yâni cihetsiz, keyfiyyetsiz olarak görüleceğine inanmıyorlar. Sûretin tecellîsinde ise, cihet ve keyfiyyet vardır). Hâlbuki Cennette Allahü teâlâyı görmeyi, sûretin tecellîsi [görünmesidir] demek, Onu görmeyi inkâr etmektir. Her ne kadar oradaki sûretin tecellîsi, dünyada eşya sûretlerinin görünmesi gibi değil ise de, yine Onun kendini görmek değildir.”
“İBLÎS MEL’ÛN OLDU!”
“Sakın Allahü teâlânın lütfuna mazhâr olmuş ve senden üstün kılınmış bir kimseye hased etme. Çünkü hasedin sebebiyle Allahü teâlânın gazabına uğrayabilirsin. Çehren değişip, kötü âkıbetlere düşebilirsin. Nitekim Âdem aleyhisselâma hased edip, böbürlenerek secde etmeyen İblîs, mel’ûn oldu...”
Muhammed Osman Sâhib, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: “Dünyâ bir fırsat yeridir. Zarûrî işler dışında bâtını, kalbi toparlamakla meşgûl olmalı. Bu, her işten mühimdir. Aslâ ihmâl edilmemelidir. Bu dünyâda vakit iyi ameller yapma zamânıdır. Yoksa yarın âhirette pişman olmaktan başka bir şey ele geçmez.
.
Selâhaddîn Uşâkî
Selâhaddîn Uşâkî hazretleri, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. 1705 (H.1117) senesinde Rumeli’deki Kesriye kasabasında doğdu. İlk tahsilinden sonra İstanbul’a gelerek tahsiline devâm etti. Daha sonra devlet işlerinde çalıştı. Saray mektupçuluğu vazifesi ile çeşitli şehirlere gitti. Vazife icabı Edirne’ye gittiğinde, ismini çok işittiği Cemâleddîn Uşâkî’yi ziyâret etti. Selâhaddîn Uşâkî, aradığı mânevî sırların Cemâleddîn Uşâkî’de bulunduğunu görerek, ona talebe oldu. Sonra hocası, kızını Selâhaddîn Uşâkî’ye verdi ve kendi yerine halife tayin etti. Selâhaddîn Uşâkî 1783 (H.1197) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tevekkül etmek, çalışmamak demek değildir. Çünkü Ebû Bekr “radıyallahü anh”, her işinde tevekkül sâhibi idi. Halîfe seçildiği zamân, çarşıda kumaş satıyordu. (Yâ Halîfe! Devlet idâre ederken, ticâret yapmak olur mu?) dediklerinde, (Çoluk çocuğuma bakmazsam, millete nasıl bakarım?) buyurdu. Bunun üzerine, halîfeye Beyt-ül-mâldan aylık vermeyi uygun buldular. Bundan sonra, her sâat, millet işleri ile uğraştı. Kendisi tevekkül edenlerin en yükseği iken, ticâret ederdi. Fakat, para kazanmayı düşünmezdi. Kazancını sermâyesinden, çalışmasından bilmez, Hak teâlâdan bilirdi. Malını, din kardeşlerinin malından dahâ çok sevmezdi.
Tevekkül etmek için zühd lâzımdır. Zâhid olmak için ise, tevekkül lâzım değildir...
Tasavvuf adamlarının çarşıda, pazarda, halk arasında dolaşmaları, tevekkülün az olduğuna alâmettir. Evlerinde oturmaları, Allahü teâlâdan beklemeleri lâzımdır. Meşhûr yerde, tekkede oturmaları da, çarşıda oturmak gibidir ki, kalblerinin râhat etmesinin, şöhretlerinden ileri geldiği tehlikesi vardır. Fakat, şöhret hâtırlarına gelmezse, çalışan insan gibi, tevekkül etmiş olurlar.
Hülâsa, tevekkülün esâsı, insanlardan bir şey beklememek, sebeblere güvenmemek, her şeyi, yalnız Allahü teâlâdan beklemektir.
ÜMİDİ KALMAYINCA!..
Ahmed ibni Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bir işçi tutmuştu. Talebesine, (İşçiye, gündeliğinden fazla bir şey ver) dedi. İşçi, almadı. İşçi gidince, talebesine, (Arkasından gidip, o şeyi ver! Şimdi alır) dedi. Talebe, sebebini sorunca; (O zamân, bir şey vereceğimizi kalbi umuyordu. Onun için almadı. Şimdi, giderken hiç ümîdi kalmadığı için, alması, tevekkülüne zarar vermez) dedi...
.
Osman Harrât
Osman Harrât hazretleri, Haleb’de yetişen velîlerdendir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Tasavvufta Şeyh Kâdı Vecihüddîn hazretlerinin sohbetlerinde kemâle erdi. 1115 (H.509) senesinde Haleb’de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, her şeyi nizâmlı, düzenli olarak yarattı. Kur’an-ı kerimde, her şeyin nizâmlı, hesaplı olduğunu bildirdi. Bu nizâmın devamı için, her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Maddeleri, birbirlerinin yaratılmasına sebep yaptığı gibi, insanın irâdesini ve kuvvetini de sebep kılmıştır. Bâzan, (hârikulâde) olarak, yâni bu âdetinin hilâfına, sebepsiz de yaratmaktadır. Peygamberlerin duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (mucize) denir. Şeriate uyarak, kalblerini ve nefslerini temizleyen Evliyânın duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (kerâmet) denir. Şeytan bunları aldatamaz. Açlık çekerek, sıkıntılar içinde yaşayarak, nefislerini ezip, onu kalbi aldatamaz bir hâle getiren fâsıkların ve kâfirlerin istediklerini, sebepsiz yaratmasına (istidrâc) ve (sihir) denir. Sebepsiz iş yapan, kaybolan şeylerin yerlerini ve gelecekte olacak şeyleri haber veren ve cinlerle konuşan bir kimse, şeriate uyuyor ise, bunun velî olduğu anlaşılır. Uymuyorsa, kâfir olduğu, nefsini tasfiye etmiş, cilâlamış olduğu anlaşılır. Bunun kalbi mahlûkların sevgisinden temizlenmemiş, nefsi de Allahü teâlâya düşmanlıktan vazgeçmemiştir. Şeytan da, yanlarından ayrılmaz.
Bir şeye kavuşmak isteyen bir Müslüman, Allahü teâlânın âdetine uyar. Bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapar. Meselâ, para kazanmak isteyen, sanat, ticâret yapar. Aç olan, yemek yer. Hasta olan, tabîbe koşar, ilaç alır. Dînini öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okur. Hasta, câhil kimseden ilaç alırsa, şifâ bulmaz, ölür...
DUA ETMEK SEBEPTİR!..
Ehl-i sünnet olmayan, bid’at sahibi, mezhepsiz kimsenin bozuk, sapık din kitabını okuyanın da, dîni, îmanı bozulur. Allahü teâlâ, din ve dünya ihtiyaçlarına kavuşmak için, duâ etmeyi de sebep yaptı. Fakat, duânın kabûl olması için, Müslüman olmak, Ehl-i sünnet olmak, sâlih olmak, yâni Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, çalışmak; bunun için de, haram yoldan, kul hakkından geçinmemek ve yalnız Allahü teâlâya yalvarmak lâzımdır...
.
Nûreddîn Taşkendî
Nûreddîn Taşkendî, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerindendir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. On beşinci asırda yaşamıştır. Vefatından kısa bir zaman önce bir sohbetinde buyurdu ki:
Kerâmetlerin vukûu naklen sâbittir; bu husus, Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde ve haberlerde bildirilmiştir. Kur’ân-ı kerîmde, Âl-i İmrân sûresi otuz yedinci âyetinde hazret-i Meryem hakkında meâlen; “Bunun üzerine Rabbi, Meryem’i güzel bir kabûl ile kabûl buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ Peygamberi de ona kefîl (himâyesine me’mur) kıldı. Zekeriyyâ ne zaman Meryem’in bulunduğu mihrâba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi. O da; “Bu, Allah tarafından gönderiliyor. Şüphe yok ki, Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır” dedi.” buyrulmuştur. Zekeriyyâ aleyhisselâm, yazın hazret-i Meryem’in yanında kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi buluyordu.
Yine Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğlu Mûsâ’yı Nil Nehrine bir sepet içinde bırakması ilhâm olunmuştur. Ayrıca Eshâb-ı Kehf’in (radıyallahü anhüm) kıssası, köpeğin onlarla konuşması gibi hayret verici hâdiseler ve daha başkaları, kerâmetlerin naklen delilidir. Bütün buraya kadar zikredilenler, peygamber değil velîlerdendir.”
Mevlânâ Nûreddîn, hocası Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr için kendini fedâ edenlerdendir. Bir salgında Hâce Ubeydullah tâûn hastalığına yakalandı. Mevlânâ Nûreddîn, hocasının huzûruna varıp, tam bir yalvarma ve yakarışla; “Efendim ne olur bana izin verin. Sizin hastalığınız bana geçsin. Sizin hastalığınızı ben taşıyayım. Çünkü benim varlığım olsa da olur, olmasa da olur. Sizin vücûdunuz lâzım. Hak teâlânın sizin yüzünüzden nice nice faydalar yaratması umulur” deyince, Hâce Ubeydullah; “Sen çok gençsin. Henüz âlemi görmemişsin ve kendin için nice ümitlerin ve gönlünde nice arzuların vardır” buyurdu.
“KENDİMİ SİZE FEDA ETTİM!”
Mevlânâ Nûreddîn ağlayarak; “Efendim! Benim bundan başka bir arzum yoktur. Kendimi size fedâ ettim” dedi. Hâce Ubeydullah onun bu isteğini kabûl edip, izin verdi. Mevlânâ Nûreddîn hocasının hastalık yükünü üzerine aldı. Hâce Ubeydullah iyi olup ayağa kalktı ve talebeleri ile meşgûl olmaya devâm etti. Mevlânâ Nûreddîn hastalıktan yatağa düştü ve birkaç gün sonra vefât etti...
.
Muhammed Nûreddîn Efendi
Muhammed Nûreddîn Efendi, Merkez Efendi Dergâhı şeyhlerindendir. Sâlih, takvâ sâhibi bir zât idi. 1874 yılında vefât etti ve Merkez Efendi Türbesine defnedildi. Aynı dergâhda şeyhlik yapan oğulları Muhammed Zekâî ve Ahmed Mesud Efendiler de aynı türbede medfundurlar.
Nureddin Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, kullarına acıdığı için, Peygamberler gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi, yolu şaşırmış olan insanlara, Onu ve sıfatlarını kim bildirirdi? Beğendiklerini, beğenmediklerinden kim ayırabilirdi? İnsan aklı, noksân olduğu için, o büyüklerin davet nûru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tâm olmadığı için, bu büyüklerin izinde gitmedikçe, bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir âlettir. Fakat, tâm olmayan bir âlettir. O büyüklerin daveti ile, haber vermeleri ile tamâm olmaktadır. Âhıretin azâbı, sevabı, bu davet ve haberden sonra olur...
Akıl göz gibidir. İslâmiyyet de ışık gibidir. Yâni, insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme âletimizden istifâde edebilmemiz için güneşi yarattı. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nûru olmasaydı, gözümüz işe yaramaz, tehlikeli cisimlerden, yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz Fakat, bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz.
Aklımız da, yalnız başına Mâneviyatı, faydalı, zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan faydalanmamız için, Peygamberleri, İslâmiyet ışığı yarattı. Peygamberler, dünyada ve âhırette rahat etmek yolunu bildirmeseydi, aklımız bulamaz, işe yaramazdı. Tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık.
MES’ÛD YAŞAMAK İÇİN...
Evet, İslâmiyete uymayan veya aklı az olan kimseler ve milletler Peygamberlerden faydalanamaz. Dünyada ve âhırette tehlikelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vâsıtaları, mevki, rütbe, para ne kadar bol olursa olsun, Peygamberlerin gösterdiği yolda gitmedikçe, hiçbir fert, hiçbir insan mes’ûd olamaz. Ne kadar neşeli, sevinçli görünseler de, içleri kan ağlamaktadır. Dünyada da, âhırette de rahat ve mes’ûd yaşayanlar ancak, Peygamberlere uyanlardır...
.
Oflu Emin Efendi
Oflu Mehmed Emin Efendi, Osmanlının son devrinde yetişmiş velîlerden olup, Fâtih Câmii vâizlerindendir. Necât-ül-Mü’minîn (Müminlerin Kurtuluşu) adlı meşhur ilmihal kitabının yazarıdır. 1901 yılında vefât etti. Kabri, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin karşısındadır...
Oflu Mehmed Emin Efendi, vefatından kısa bir zaman önce yazdığı Necât-ül-Mü’minîn kitabının son sahifelerinde buyuruyor ki:
Sevabı en çok ve birinci vazîfe olan namaz, farzlardır. Sünnetler ve nâfile namazlar, farzların yanında büyük bir denize nazaran, bir damla kadar bile değildirler. Bir vakit farz namazı özürsüz kazaya kalan kimsenin hiçbir sünnet ve nâfilesi kabûl olmaz, yâni sahih olsa ve niyet etse bile, sevap verilmez. Abdülkâdir-i Geylânî (Fütûhülgayb) kitabında, (Farz namazı terk etmiş olan kimsenin, bunu kaza etmeden önce, sünneti kılması ahmaklıktır ve câhilliktir. Zîrâ bunun sünnetleri kabûl olmaz) diyor.
O hâlde, her şeyden evvel kaza namazlarını kılmalı, namaz borçlarını ödemelidir ve sabah namazından başka dört vakit namazın sünnetleri yerine de, tembellikle kılınmamış namazlar bitinciye kadar kazalarını kılmalıdır...
İbni Âbidîn nâfile namazları anlatırken diyor ki:
(Sünnetler, farzlar ile ve vâcibler ile berâber ayrıca kılınan başka namazlar demektir. Müekked olan ve müekked olmayan sünnetlerin hepsine nâfile namaz denir. Çünkü, farz ve vâcib olmayan namazlar, nâfiledir. Nâfile denilen namazların hepsi, sünnet değildir. Sünnet namazı özürsüz ve devamlı olarak terk eden, eğer sünnet olduğuna inanıyor, saygı gösteriyorsa küçük günaha girer. İnanmadığı, saygı göstermediği için kılmayan ise, kâfir olur. Dinden olduğu zarûrî bilinen, yâni câhillerin de bildiği bir şeyi inkâr eden de kâfir olur. Hanefî mezhebine göre, icmâ hâsıl olmuş, yâni dört mezhepte de aynı olan bir hükmü inkâr eden de kâfir olur...
FARZLARI TAMAMLAYACAK
Müekked sünneti özürsüz devamlı terk etmek günahı, vâcibi terk günahına yakındır. Devamlı terk etmek dalâlet olur. Terk eden levm edilir, azarlanır. Farzlardan sonra kılınan sünnet namazlar, farzların içindeki sünnetlerden özür ile, meselâ unutarak terk edilen sünnetlerin yerine geçecek, böylece farzları tamamlayacaktır. Yoksa, sünnet namazlar, hiç kılınmamış farzın yerine geçmez, terk edilmiş farzı tamamlamaz...
.
Nûreddîn Efendi
İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden olup, Seyyid Alâeddîn Efendinin torunudur. 1652 (H.1062) senesi İstanbul’da doğdu. Zamânın büyük velîlerinden olan Şeyh İbrâhim Nakşî Sünbülî hazretlerinin terbiyesinde yetişti. Yirmi yedi yaşında hocasından aldığı maddî ve mânevî ilimleri tamamlayarak hilâfet makâmına yükseldi. Hocasının vefâtı üzerine Sünbül Efendi Dergâhının şeyhi oldu. Bu dergâhda 70 sene talebe yetiştirdi. 1747 (H.1160) senesinde İstanbul’da vefât etti. Sünbül Efendi dergâhının bahçesine defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullahı hayâtta iken de, vefâtından sonra da, vesîle ederek duâ etmek sahîhtir ve câizdir. Bunun gibi, evliyâyı ve sâlihleri vesîle ederek duâ etmek câiz olduğunu hadîs-i şerîfler göstermektedir. Hazret-i Ömer’in yağmur duâsına çıkarken hazret-i Abbâs’ı götürmesi, Resûlullah’tan başkası ile de tevessül olunabileceğini göstermek için idi. Tesîri veren, yaratan, îcat eden, fayda ve zarâr veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır. Onun şerîki yoktur. Peygamberler ve bütün diriler ve ölüler, tesîr, fayda ve zarâr yaratamazlar. Hiçbir şeye tesîr yapamazlar. Yalnız, Allahü teâlânın sevgili kulları oldukları için, onlarla bereketleniriz. Onlar da, dirilerin tesîr etdiğine, ölülerin tesîr etmediğine inanıyorlar.
Ezândan sonra okunması emrolunan duâda, Allahü teâlânın, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” fazîle ve vesîle derecelerini vadetdiği bildirilmektedir. Bu duâyı okuyanlara ve salevât getirenlere ve kabrini ziyâret edenlere şefâ’at edeceğini bildirdi. Bunlar gibi, dahâ nice hadîs-i şerîfler, dilediğine şefâ’at etmek için kendisine izin verilmiş olduğunu göstermekdedir. (Büyük günâhı olanlara şefâ’at edeceğim) hadîs-i şerîfi, îmânı olan herkese şefâ’at etmesine izin verileceğini bildiriyor.
“İSTİGÂSE” VESÎLE ETMEKTİR
Hadîs-i şerîfte, (Kıyâmet günü şefâ’at edeceğim. Yâ Rabbî! Kalbinde hardal zerresi kadar îmân olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete giriniz diyeceğim) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfi (Buhârî) bildiriyor. (İstigâse) tevessül demektir. Yanî vesîle etmek, yardımını, duâsını istemek demektir. Ondan şefâ’at istemek, Onu vesîle ederek, Allahü teâlâdan son nefeste îmânla gitmeyi duâ etmek demektir...
.
Muhammed Murâd Kazanî
Muhammed Murâd Kazanî, evliyânın meşhurlarındandır. 1855 (H.1272) de Rusya’nın Kazan vilâyetinin Ufa kasabasında doğdu. 1933 (H.1352) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Medîne’de Muhammed Mazhar Müceddîdî hazretlerinin sohbetine kavuştu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını Arapçaya çevirdi. Vefatına yakın, Mektubat kitabından şunları okumakta idi:
“Allahü teâlâ, hayrı ve şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve yaratır. İyilerin de, kötülerin de hâlıkı, yaratanı O’dur. Fakat, iyiliklerden râzıdır. Şerlerden râzı değildir. Yâni beğenmez. İrâde başkadır, rıza başkadır. Aralarındaki farkı, yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir. Diğer yetmişiki fırka, bu farkı anlayamayarak, hepsi dalâlette kaldı, yollarını şaşırdı. Meselâ, Mu’tezile fırkası, herkesi, kendi işinin hâlıkı zannetti ve filanca kimse, filan işi yarattı dedi ve insanlar, îmanlarını ve küfürlerini kendileri yaratıyor dedi. Bunlar, bu yanlış inanışı, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları için kâfir olmuyor ise de, doğrusunu kabûl etmedikleri için, bir müddet Cehennemde yanacaklardır...
Allahü teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir. İstediklerini işlerler. İnsanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti, âdeti şöyledir ki, insan bir işi yapmak isteyince, O da, isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kasdı ile, ihtiyârı ile meydana geldiği için, işin mes’ûliyyeti, sevabı ve cezâsı, o insana oluyor. İnsanın ihtiyârı zayıftır, azdır diyenler, Allahü teâlânın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emirleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır...
HEP KOLAYI EMRETMİŞTİR
Allahü teâlâ, insanlara, yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir. Hep kolay emretmiş, güç şey istememiştir. Az zamandaki bir küfre, sonsuz azâb etmeyi ve az zamandaki îmana, sonsuz nîmetler vermeyi takdir etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahü teâlânın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez, bütün nîmetleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı ve noksânsızlık, kusursuzluklar yalnız O’na mahsûs olan bir Allaha inanmamak elbette çok şiddetli, çok acı azâb ister ki, bu da, Cehennemde sonsuz yanmaktır...”
.
Nûrullah Efendi
Nûrullah Efendi, Fâtih Çarşamba’daki İsmet Efendi Dergâhı postnişinlerinden olup, Dergâhın kurucusu Yanyalı Mustafa İsmet Efendinin halîfesidir. Hocasının 1872 yılında vefât etmesi üzerine geçtiği meşihat makamında 21 yıl görev yaptı. 1893’de vefât eden Nûrullah Efendinin kabri, Dergâhın bahçesindedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Çok kimse, kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. Kabir ziyâreti, ölülere okumak, onlara duâ etmek için yapılır diyorlar. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirdekilerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşif sâhibi olan evliyâ da, bunu söz birliği ile bildirdiler. Hattâ, bunlardan çoğu, rûhlardan feyiz alarak olgunlaştıklarını haber vermişlerdir. Bunlara (Üveysî) demişlerdir. Siyâlkütî hazretleri buyuruyor ki: Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hâtırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yâhud, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allahın velîsi, bana şefâ’at et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsân etmesi için vâsıta ol!) demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesîledir, sebebdir. O da fânîdir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahtan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek, dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehab olduğu bildirilmiştir. Her zamân yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lâzımdır...
SÖZLERİNİ İSBÂT EDEMEZ!..
Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-i ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Bir şeye vâsıta, sebeb olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur.
Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır...
.
Mehmed Nûri Efendi
Seyyid Mehmed Nûri Efendi, İstanbul velîlerindendir. Babası, Ebû Eyyûb-el-Ensârî Câmi-i şerîfi kürsî şeyhi Seyyid Osman Efendi’dir. İstanbul’un Üsküdar semtinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Bir sohbetinde buyurdu ki:
“Velî, diri iken de, ölü iken de bir şey yaratmaz. Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olur. Evliyânın rûhları, kabirdeki bedenleri ile alâkalıdır. Deylemî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Öldükten sonra da, hayâtta olduğum gibi bilirim), anlarım buyuruldu.
Müslümânlar hiçbir velîde ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanmaz. Peygamberlerin, velîlerin, Allahın sevgili kulları olduklarını bilirler. Ziyâret edenleri, duâ isteyenleri, Allahü teâlânın, kendilerine haber verdiğine inanırlar. Şefâ’at etmeleri için, bunlara yalvarırlar...
Diri veyâ ölü olan bir velîden feyiz almak, fâidelenmek için, onu sevmek ve hürmet etmek lâzımdır.
Âlimlerin, velîlerin kabirleri üzerine türbe yapmak, onları câhillerin hakâretlerinden korumak içindir. Câhil halk, ölüyü toprak altında, hareketsiz görünce, onu kendinden aşağı sanır. Türbeyi, sandukayı da herkesin saygı ile ziyâret ettiğini görünce, o da saygılı olur. Ya’nî türbe ölü için değil, dirilerin, saygılı olup, velîden istifâde edebilmeleri için yapılmaktadır.
TÜRBE YAPMAK...
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Kabir üzerine, süs için, övünmek için türbe yapmak harâmdır. Unutulmamak için olursa mekrûhtur. Meyyiti hırsızdan, hayvandan korumak için ise, mekrûh olmaz. Önceden yapılmış türbeye defnetmek câizdir...
EN ÜSTÜN İLİMLER...
Seyyid Mehmed Nûri Efendi, 1855 (H.1272) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Tefsîr ve fıkıh ilmi, en üstün ilimlerdir. Bunlardan sonra tasavvuf ilmi gelir.
Tasavvuf, nefsi ve kalbi temizlemek demektir. Cenâb-ı Hakk’ı, bütün hakîkatiyle bilmek kâbil değildir. Peygamber efendimiz;
(Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerini tefekkür ediniz. Zât-ı ilâhiyyeyi tefekkür etmeyiniz. Çünkü zât-ı ilâhiyyenin kadrini takdir edemezsiniz) buyurmuştur.
Tasavvuf talebesi, sâdece; Allah, Allah! demekle ilâhî feyze kavuşamaz. Ancak nefs-i emmâresini yakıp, temizleyerek feyze kavuşur.”
.
Nûreddîn Berîfkânî
Nûreddîn Berîfkânî hazretleri, Kuzey Irak evliyâsındandır. 1789 (H.1204) târihinde Berîfkan köyünde doğdu. Önce Kur’ân-ı kerîmi hatmetti. Zâhirî ilimlerde de yükseldikten sonra mânevî ilimlerde de olgunlaşmak isteyen Şeyh Nûreddîn, önce Şeyh Hâc Mahmûd Celîlî hazretlerinden Kâdiriyye yolunun edeplerini öğrendi. Sonra da Nakşibendî yolu büyüklerinden Şeyh Nûr Muhammed Hindî hazretlerinden bu yolun edeplerini ve usûlünü öğrendi. Allahü teâlâ kalb gözünü açtı ve böylece mânevî feyizlere kavuşmuş oldu. Hocası kendisine icâzet (diploma) verip hak yolun bilgilerini öğretmekle vazîfelendirdi. 1850 (H.1267) târihinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Buhârî’nin, Ebû Hüreyreden “radıyallahü anh” haber verdiği hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki, benimle işitir. Benimle görür. Benimle her şeyi tutar. Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum buyurdu) denilmekdedir. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, farzlarla birlikte nâfile ibâdetleri yapan, Allahü teâlânın sevgisini kazanır. Bunların duâları kabûl olur. Sa’îd bin İsmâ’îl Ebû Osmân Hayrî Nîşâpûrî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki: Bu hadîs-i şerîf, onun görmek, işitmek, gitmek, tutmak gibi her çeşit istediklerini, hemen ihsân ederim, demektir.
(İşlerinizde sıkıştığınız zamân, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!) hadîs-i şerîfi de, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına, ölü iken de bu kuvveti vermiş olduğunu göstermekdedir...
DUANIN KABULÜ İÇİN...
Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în-i ızâm (Kabr-i se’âdet)i ziyâret ve istigâse ederdi. Bunun için çok kitâb yazılmıştır. (Hısn-ül-hasîn)de duâ âdâbını anlatırken (Duânın kabûl olması için, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve sâlih kulları vesîle etmelidir. (Buhârî)deki hadîs-i şerîfte böyle bildirildi) buyurmaktadır. İbni Mâce hadîsinde, Peygamberimiz (Allahümme innî es’elüke bihakkıssâ’ilîne aleyke), ya’nî (Yâ Rabbî! Senden isteyip de, verdiğin kimselerin hâtırı için, senden istiyorum!) derdi ve böyle duâ ediniz buyururdu...
.
Nûr Muhammed Pütnî
Nûr Muhammed Pütnî, Hindistan’daki evliyânın büyüklerindendir. On yedinci asrın ortalarında vefât etti. Zâhirî ilimlerdeki tahsîlini tamamladıktan sonra, Hâce Muhammed Bâkî-billah’ın yüksek dergahına talebe oldu. Daha sonra hazret-i Hâce, onun terbiye ve yetişmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle etti. Nûr Muhammed, tam bir zevk, şevk, acz ve itâatle İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûrunda bulundu, hazret-i İmâm’ın huzûrunda husûsî hizmette bulunanlar arasına girdi.
Abdest suyunu ve misvâkı hazırlamak gibi hizmetlerle şereflendi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu yüksek talebesi için; “Şeyh Nûr, ricâl-i gaybdendir”, başka bir defâ da; “Şeyh Nûr Muhammed sözümüzü tuttu” buyurmuşlardır. Ona icâzet ve hilâfet verdi. Hindistan’ın büyük şehirlerinden olan Pütne’ye gönderdi. Emre uyarak Pütne’ye giden Nûr Muhammed’in hâli, yapısı, tabiatı, inzivâ ve yalnızlıktan hoşlandığı için, tenhâlarda kendi hâlinde kaldı ve insanlarla görüşmekten çekindi. Onun bu hâli, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kulağına gidince, bu büyükler yolunun esâsı olan sohbetten kaçmaması îcâbettiğini bildirmek için gönderdiği bir mektup şöyledir:
“Allahü teâlâya hamd olsun. O’nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun. Ey akıllı kardeşim! Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını ödemek ve onlarla iyi geçinmek de lâzımdır. (Allahü teâlânın emirlerini büyük bilmek ve O’nun yarattıklarına acımak lâzımdır) hadîs-i şerîfi, bu iki hakkı yerine getirmenin lâzım olduğunu göstermektedir. Bu iki haktan yalnız birini gözetmek kusur olur. Bir bütünün bir parçası, onun hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan gelen sıkıntılara katlanmak lâzımdır. Onlarla iyi geçinmek vâcibdir. Kızmak iyi olmaz. Sert davranmak yakışmaz. Beyit:
Seviyorum diyenin, güzel olsa da pek,
Nazlılığı bırakıp, naz çekmesi gerek.
Sohbette çok bulunmuştunuz. Vaaz ve nasîhatleri çok dinlemiştiniz. Onun için sözü uzatmıyorum. Birkaç kelime ile kısa kesiyorum. Allahü teâlâ bizi ve sizi İslâmiyetin doğru yolunda bulundursun. Âmîn.”
.
Muğlalı Mustafa Efendi
Mustafa Efendi, 1479 (H.884) senesinde Muğla’da doğdu. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin talebesi Seyyid Emîr Ahmed Buhârî’nin sohbetlerinde yüksek mânevî makamlara ve hâllere kavuştu. Hocasının vefâtından sonra Anadolu’dan ayrılıp
Hicaz’a, sonra Semerkand’a gitti. Burada Hâce Ubeydüllah Semerkandî’nin zâviyesinde, tâliblere zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. 1560 (H.968) senesinde, Semerkand’da Hâce Ubeydüllah-i Semerkandî zâviyesinde vazifeli iken vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce Özbek Sultanına yazdığı mektupta buyurdu ki:
Allahü teâlâ, abes, fâidesiz hiçbir şey yaratmaz. Askerin, ordunun vazîfesi, devleti kuvvetlendirmektir. Bu parlak dînin yayılması, devletin yardımı ile olur. (İslâmiyyet kılınçların altındadır) buyuruldu. Bu kıymetli iş, duâ askerine de ihsân edilmiştir. Duâcılar, fakîr, muhtaç ve hep sıkıntı içinde yaşıyan kimselerdir.
Devletin kuvvetlenmesi için yardım yapılması iki dürlü olur: Birincisi, maddî sebeblerle olur. Bu da, asker ile, ordu ile yapılır. Bunların hepsi meydânda olan, görülen yardımlardır. Yardımın ikincisi, hakîkî yardım olup, sebebleri yaratan tarafından yapılmaktadır. İmrân sûresinin yüzyirmialtıncı âyetinde ve Enfâl sûresinde meâlen, (Yardım, ancak ve yalnız Allahdandır) buyuruldu. Bu yardıma, duâ ordusu vâsıtası ile kavuşulur. Duâ ordusunun askerleri, herkesten aşağı ve kalbleri kırık olduğu için, gazâ ordusu askerinden dahâ ileri oldu. Sebebleri geride bırakarak, bunların yaratıcısı ile ilgi kurdu.
Bundan başka, duâ, kazâyı, belâyı defeder. Hep doğru söyleyici “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”, (Kazâ, ancak ve yalnız duâ ile durdurulur) buyurdu. Kılınç, cihâd kazâyı durduramaz. Görülüyor ki, duâ ordusunun askerleri, kuvvetsiz ve kırık oldukları hâlde, gazâ ordusunun askerinden dahâ ehemmiyyetlidir.
FAKİRLERİ VESÎLE ETMEK
Duâ ordusunun askerleri, gazâ ordusu askerlerinin rûhu gibidir. Gazâ ordusunun askerleri, onların kalıpları, bedenleridir. O hâlde, gazâ ordusunun askeri, duâ ordusu olmadıkça, iş başaramaz. Çünkü, rûhsuz bedene hiçbir yardımın ve kuvvetin fâidesi olmaz.
Bunun içindir ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, gazâlarında ve sıkıntılı zamânlarında, muhâcirlerin fakîrleri hürmetine Allahü teâlâdan yardım dilerdi. Askeri, ordusu olduğu hâlde, muhâcirlerin fakîrlerini vesîle ederek duâ ederdi...
.
Muhammed Mehdî hazretleri
Muhammed Mehdî hazretleri, “Onikinci İmâm”dır. 871 (H.258) senesinde Samarra’da doğdu. 888 (H.275) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti ve orada defnolundu... Baba ve dedeleri gibi o da zamânının kutbu olup, zamânındaki bütün velîlere feyz, onun vâsıtasıyla ulaştı.
Muhammed Mehdî hazretleri vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Ey müslüman! İyi bil ki, gördüğün, işittiğin her şey, meydana gelen her şey, madde ve cisim, bunların hâssaları, akıllar, fikirler, düşünceler, gökler, yıldızlar yok idi. Hepsi, Allahü teâlânın istemesi ve yaratması ile var oldu. Onun yaratması ile yoktan var oldukları gibi, varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de her ân, Onun istemesine ve kuvvetine muhtaçtırlar. Sebeplerin ve şartların değişmesi ile Allahü teâlânın fiilini, yapmasını perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydana çıkması için, yapması ve yaratması için, sebepleri, vâsıtaları araya koymuştur. Aklı olan, uyanık olan, kalb gözlerini, Peygamberlere uyarak, sürmelemiş, cilâlamış olan kimse, bu sebeplerin de, vâsıtaların da, Allahü teâlâ tarafından yaratıldığını ve her ân Onun kuvvetine muhtaç olduklarını, Onun ile var olup, Onun ile varlıkta kalabildiklerini, yoksa hepsinin cânsız, te’sîrsiz, hareketsiz ve kuvvetsiz olduklarını ve kendileri gibi olan, başkalarına te’sîr edemeyeceklerini ve kendileri gibi olan, başka şeyleri yapamayacaklarını düşünür.
Bu sebeblerin ve vâsıtaların altında, arkasında, bunları yaratan ve bunlara te’sîr ve kuvvet veren bir kudret sahibinin bulunduğunu anlar. Aklı olan kimse, cânsız bir cismin hareket ettiğini görünce, bunu hareket ettiren bir kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir cismin, kendiliğinden hareket edemeyeceğini ve ancak dışarıdan bir kuvvetin bunu harekete getireceğini bilir.
AKIL SAHİPLERİ...
Demek ki, cânsız bir cismin, hareket etmesi, bunu harekete getiren bir fâilin, bir kuvvetin varlığını akıl sahiplerinden gizlemiyor. Hareket eden cismin cânsız olması, bir fâilin, bir kuvvet sahibinin mevcut olduğunu, akıl sahiplerine haber veriyor. Bütün sebebler, vâsıtalar da böylece, Allahü teâlânın varlığını, kudretini akıl sahiplerine ilân ediyor, bildiriyor. Fakat eblehler, ahmaklar, cismin hareketini görünce, kendiliğinden hareket ediyor sanarak, kuvvet sahibini, fâili göremeyip anlayamıyor...”
.
Nûreddîn Baba
Kumru Baba olarak da bilinen Nûreddîn Baba, Celvetî yolu büyüklerindendir. Edirne’de uzun yıllar halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattıktan sonra 1432 yılında vefât etmiştir. Kabri, bir zamanlar dergâhının bulunduğu yerde, Edirne saat kulesinin yanındadır. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Peygamberlik makâmı aklın ve düşüncenin dışındadır, üstündedir. Aklın eremeyeceği, anlayamayacağı çok şeyler vardır ki, bunlar Peygamberlik makâmında anlaşılır. Her şey akıl ile anlaşılabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi (salevâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü sübhânehü aleyhim ecma’în.) Akıl çok şeyi anlar. Fakat, her şeyi anlayamaz. Anlaması da, kusûrsuz, tâm değildir. Çok şeyleri, Peygamberler bildirdikten sonra anlamaktadır. Peygamberlerin gelmesi ile, insanların özür ve bahâne yapmaları önlenmiştir...
Akıl, dünyâ işlerinde bile çok kerre yanılmaktadır. Böyle olduğunu bilmeyen yoktur. İslâm bilgilerini, böyle bir akıl ile tartmaya kalkışmak doğru olamaz. İslâm bilgilerini akıl ile inceleyip, akla uygun olup olmamasına bakmak, aklın hiç yanılmaz olduğuna güvenmek olur ve Peygamberlik makâmına inanmamak olur. Böyle bozuk iş yapmaktan Allahü teâlâ hepimizi korusun! Önce, Peygambere inanmak, Allahın Peygamberi olduğunu tasdîk etmek lâzımdır. Böylece, Onun bildirdiklerinin hepsinin doğru oldukları kabûl edilmiş olur. Şeklerden, şüphelerden kurtuluş nasîb olur. Dînin temeli, Peygambere inanmaktır. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, hep doğru söylediğini aklın kabûl etmesidir. Akıl, bu temel bilgiyi kabûl edince, Peygamberin bildirdiklerinin hepsini kabûl etmiş olur.
TAM İMANIN HASIL OLMASI
Peygamberin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Allah tarafından gönderildiğini, Allahın bildirdiklerini haber verdiğini kabûl etmemiş olan bir akla din bilgilerini birer birer inandırmak çok güç olur. Aklın Peygambere kolay inanması ve kalbde tâm îmân hâsıl olması için en yakın yol, Allahü teâlâyı zikretmektir. Ra’d sûresinin otuzuncu âyetinde meâlen, (İyi biliniz ki, kalbler, Allahü teâlânın zikri ile itminâna, râhata kavuşur!) buyuruldu. Ya’nî, tam îmâna kavuşur. Düşünerek, akıl ile ölçerek, bu yüksek makâma kavuşmak, güç, hem de çok güçtür...”
Nûr Muhammed Bedâyûnî
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi altıncısıdır. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. Hindistan’ın Bedâyûn şehrindendir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1722 (H.1135) senesinde Delhi’de vefât etti...
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, ilmini ve feyzini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu, büyük âlim ve mürşid-i kâmil Muhammed Seyfüddîn-i Farûkî’den aldı. Derslerinde ve sohbetlerinde yetişip icâzet aldı. Tasavvuf ehli onunla iftihâr etmişlerdir. İnsanlar ondan feyiz almak için sohbetine koşmuşlardır. Bir teveccühü ile talebelerinin kalbleri zikretmeye başlardı. “Sokakta fâsıkla, günâha dalmış kimse ile karşılaşmak kalbde zulmet hâsıl eder” buyururdu ve talebelerinin hangi fıskı, günahı işleyenle karşılaştığını haber verirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhûru ve halîfesi, “Mazhar-ı Cân-ı Cânân” hazretleri olup, evliyânın büyüklerindendir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Büyük Üstadımız İmam-ı Rabbani hazretleri, Mektubatında buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, size lâyık olmayan şeylerden selâmet versin! Dostlara dünyâ sıkıntılarının ve belâların gelmesi, bunların günâhlarının afv olması için keffârettirler. Yalvararak, ağlayarak ve sığınarak, kırık kalb ile Allahü teâlâdan afv ve âfiyet dilemelidir. Duânın kabûl olunduğu anlaşılıncaya ve fitneler kalmayıncaya kadar, böyle duâ etmelidir. Dostlarınız ve iyiliğinizi isteyen sevenleriniz de, sizin için duâ etmekte iseler de, dertlinin kendisinin yalvarması dahâ yerinde olur. İlaç almak ve perhiz yapmak, hastaya lâzımdır. Başkalarının yapacağı, olsa olsa, ona yardımcı olmaktır.
SELÂMETİNİZ İÇİN FATİHA...
Sözün doğrusu şudur ki, sevgiliden gelen her şeyi, gülerek, sevinerek karşılamak lâzımdır. Ondan gelenlerin hepsi tatlı gelmelidir. Sevgilinin sert davranması, aşağılaması, ikrâm, ihsân ve yükseltmek gibi olmalıdır. Hattâ, kendi nefsinin böyle isteklerinden dahâ tatlı olmalıdır. Seven böyle olmazsa, sevgisi tâm olmaz. Hattâ, seviyorum demesi, yalancılık olur... Dînin koruyucusu hazretiniz, hizmetten geri gelince, seferdeki hâlleri ve birlikte bulunanların çektikleri sıkıntıları yazmışsınız. Selâmetiniz ve âfiyetiniz için fâtiha okundu...”
.
Necmeddîn Dâye Râzî
Necmeddîn Dâye Râzî hazretleri, evliyânın meşhûrlarından olup aynı zamanda meşhûr bir şâirdir. Tasavvufta büyük velî Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin talebesi olup, onun ders ve sohbetlerinde kemâle erdi. Cengiz istilâsının meydana çıkacağı sırada, bu fitne henüz başlamadan, hocası Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin işâreti ile Anadolu tarafına seyâhat ederek Konya’ya geldi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Sadreddîn-i Konevî ile görüştü. 1256 (H.654) senesinde Bağdât’ta vefât etti. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin kabrinin yakınındaki bir yere defnedildi. Bir sohbetinde kazâ ve kader hakkında buyurdu ki:
“Âlemlerin yaratanı, yarattığı ve yaratacağı şeylerin hepsini, ezelden ebede, zerreden Arş’a kadar hepsini, maddeleri, ma’nâları, bir ânda ve bir arada bilir. Her şeyi yaratmadan önce biliyordu. Her şeyin iki türlü varlığı olur. Biri ilimde varlık, ikincisi, hâriçte, maddeli varlıktır. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” bunu bir misâl ile, şöyle anlatmıştır: Bir mühendis mi’mâr, yapacağı bir binânın şeklini, her yerini, önce zihninde tasarlar. Sonra zihnindeki bu resmi, kâğıda çizer. Sonra bu plânı, mi’mâra ve ustalara verir. Bunlar da, bu plâna göre, binâyı yapar. Kâğıttaki plân, binânın, ilimdeki varlığı demektir ve zihinde tasavvur edilerek çizilen şeklidir. Buna, (ilmî, zihnî, hayâlî vücûd) isimleri verilir. Kereste, taş, tuğla ve harçtan yapılan binâ da, hâriçteki varlıktır. Mühendis mi’mârın zihninde tasavvur ettiği şekil, ya’nî bu şekle olan bilgisi, binâya olan kaderidir. Kazâ ve kader bilgisi karışık olduğundan, okuyanlarda, birtakım yanlış fikirler, evhâm ve hayâller hâsıl olabilir. Bunun için, din büyüklerimiz, kazâ ve kaderi çeşitli şekilde anlatmışlardır. Böylece okuyan ve dinleyenler, sözlerin gelişine ve şekline göre, ta’rîflerin birinden fâidelenebilir ve şübheye düşmekten kurtulurlar. Kader, ileride yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde bilmesidir. Allahü teâlâ, her şeyi, kudreti ve ilmi ile yaratıyor. İşte kader, bu ilmdir...”
“YOLLARINDA GÜL BULSUN!”
Necmeddîn Dâye Râzî, vefatı sırasında şu beyitleri okudu:
“Bize düşman olan da, saâdet, iyilik bulsun/Cihandaki ömründe, nice bereket bulsun./Yolumuzun üzerine diken koysa bir kimse,/Bizden ona diken gitmez. Yollarında gül bulsun.”
.
Mustafa Mânevî Efendi
Mustafa Mânevî Efendi, büyük âlim ve velilerden Karabaşvelî’nin oğlu ve halîfesidir. Tasavvuf yolunda, babasının yanında kemâle geldi. 1690 (H.1102) senesinde Sokullu Mehmed Paşa dergâhında hocalık yaptı. Daha sonra da Ordu-yu Hümâyûn’a tâyin edildi. Orada da vaaz ve nasîhatlerine devâm etti. 1702 (H.1114) senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Muhammed aleyhisselâmın bin mu’cizesi göründü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mu’cizelerin en kıymetlisi, edebli olması ve güzel huyları idi.
(Kimyâ-i Se’âdet) kitâbında diyor ki: (Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Resûlullah, hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü dikerdi. Çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte beri alıp torba içinde eve getirirdi. Fakîrle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla müsâfeha etmek için, mubârek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyâhı ve beyâzı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafîf, aşağı görmezdi. Akşamdan sabâha ve sabâhtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini sever idi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, alçak tabî’atlı değildi. Heybetli idi. Ya’nî saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nâzik idi. Cömerd idi. Fakat, isrâf etmez, fâidesiz yere bir şey vermezdi. Herkese acır idi. Mübârek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Se’âdet, huzûr isteyen, Onun gibi olmalıdır.)
“LA’NET?İÇİN?GÖNDERİLMEDİM!”
(Mesâbîh) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki: (Resûlullaha on sene hizmetçilik ettim. Bana bir kerre üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı).
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” diyor ki: “Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için duâ buyurmasını söyledik. (Ben, la’net etmek için, insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzûra kavuşması için gönderildim) buyurdu.”
.
Muhammed Mazhar
Muhammed Mazhar, Hindistan’ın büyük velîlerinden Ahmed Saîd-i Fârûkî hazretlerinin en küçük oğludur. İmam-ı Rabbani hazretlerinin soyundandır. 1832 (H.1248) senesinde dünyâya geldi. 1883 (H.1301) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.
Muhammed Mazhar hazretleri vefatından kısa bir zaman önce talebelerine İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubatından şu mektubu okumuştu:
Rü’yâların kıymeti olsaydı, rü’yâda görülenlere güvenilseydi, talebelerin hocaya hiç ihtiyaçları olmazdı. Sâdık olan bir talebe, hocası varken, binlerce rü’yâya on paralık değer vermez...
Resûlullahın “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vesselâm” yüksek şânına yakışacak üzere, şeytanın hiçbir şekilde o Serverin ismi ile görünemeyeceğini söylersek, o şekilden emirler almak ve onun beğenip beğenmediğini anlamak kolay değildir. Mel’ûn şeytan düşmânlığını burada da gösterebilir. Araya karışarak, olmayan şeyi olmuş gibi gösterebilir. Rü’yâ göreni şaşırtır. Kendi sözlerini ve işaretlerini, o şeklin “alâ sahibihessalâtü vesselâm” sözleri ve işaretleri imiş gibi gösterir... Çoğumuzun bildiği gibi, bir gün Seyyid-ül-beşer Eshâbı ile oturuyordu. Kureyş’in ileri gelenleri ve kâfirlerin şefleri orada idiler. Seyyid-ül-beşer onlara (Vennecmi) sûresini okudu. Onların putlarını anlatan âyet-i kerimeye gelince, mel’ûn şeytan putları öven birkaç sözü, o Serverin sözüne ekledi. Dinleyenler, bunları da o Serverin sözü sandılar. Şeytanın sözlerini âyet-i kerimeden ayıramadılar. Orada bulunan kâfirler bağırmaya başlayarak, Muhammed bizimle sulh yaptı, putlarımızı övdü dediler. Orada bulunan Müslümanlar da, okunan sözlere şaşakaldılar. O Server şeytanın sözlerini anlamadı. (Ne oluyorsunuz?) diye sordu. Eshâb-ı kirâm, siz okurken bu sözler de araya karıştı dediler. O Server düşünceye daldı ve çok üzüldü. Hemen Cebrâîl-i emîn vahiy getirdi. O sözleri şeytanın karıştırdığı, bütün Peygamberlerin sözlerine de karıştırmış olduğunu bildirdi. Allahü teâlâ, o sözleri âyet-i kerime arasından çıkardı. Kendi kelâmını sapsağlam yaptı...
UYANIK İKEN BİLE!..
Görülüyor ki, o Server hayatta iken ve uyanık iken ve Eshâb-ı kirâm arasında, şeytan-ı la’în o Serverin sözüne kendi bozuk şeylerini karıştırıyor ve hiç kimse bunu ayıramıyor. O Server vefât ettikten sonra bir kimse uykuda hisleri çalışmaz iken ve yalnız iken, nasıl olur da, rü’yânın şeytanın karışmasından korunduğunu ve onun değiştirmediğini anlıyabilir?
Necîbüddîn-i Şîrâzî
Necîbüddîn-i Ali Şîrâzî hazretleri, İran’da yaşamış olan büyük velîlerdendir. Şîrâz’da doğdu. Bir mürşid aramak için seyahate çıktı. Bağdât’a uğradı. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini tanıdı. Şihâbüddîn hazretleri onu talebelerinin arasına aldı. Necîbüddîn Ali, hocasının feyz ve bereketleri ile birkaç sene içinde yetişip velîlik yolunda kemâl mertebesine ulaştı. Hocası tarafından mezun edilip, insanlara doğru yolu gösterip, onlara feyz ve bereket sunmak üzere memleketi olan Şîrâz’a gönderildi. 1279 (H.678) târihinde Şîrâz’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Îmânın aslı, kendisi: Server-i âlem olan Muhammed aleyhisselâmın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdîk ve i’tikâd etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdîk ederse, aklı tasdîk etmiş olur. Resûlü tasdîk etmiş olmaz. Veyâhud, Resûlü ve aklı birlikte tasdîk etmiş olur ki, o zamân Peygambere i’timâd tam olmaz. İ’timâd tam olmayınca, îmân olmaz. Çünkü, îmân parçalanamaz. Akıl, Resûlün bildirdiklerini uygun bulursa, bu aklın kâmil, selîm olduğu anlaşılır. İnanılması lâzım şey için, tecribî ilimlere danışıp, tecrübeye uygun ise, inanır, tecrübe ile isbât edemeyince, inanmaz veyâ şüpheye düşerse, o zamân, tecrübesine inanmış olup, Resûle inanmamış olur ki, böyle îmân, kâmil değil, zâten îmân olmaz. Çünkü, îmân parçalanamaz. Az ve çok olmaz.
Her şeyi, Allahü teâlâ yarattı. Her şeyin sâhibi, mâliki Odur. Kullanmamız için izin verdiği şeyler, helâl olur. İzin vermediği şeye de, harâm denir. Meselâ, bir erkeğe, iki kız kardeşten birini nikâhla almayı helâl eyledi. İkincisini de almayı harâm etti. Harâm demek, sâhib ve hâlık olan Allahü teâlânın, bir şeyi kullanmaya izin vermemesi demektir. Helâl ise, o yasak düğümünü çözmek demektir. Bir şey, bir kimseye helâl, başka bir kimseye harâm olabilir.
GÜNAHTAN TEMİZLENMEDİKÇE!
Dünyâda harâm işleyen kimse, âhırette ondan mahrûm kalır. Burada helâl şeyleri kullananlar, orada, o şeylerin hakîkatine kavuşur. Meselâ, bir erkek, dünyâda harâm olan ipeği giyerse, âhırette ipek giymekten mahrûm edilir. İpek ise, Cennet elbisesidir. O hâlde, bu günâhtan temizlenmedikçe, Cennete giremez demektir. Cennete girmeyen de Cehenneme girer. Çünkü, âhırette, bu ikisinden başka yer yoktur...”
.
Mustafa Kuddûsî Efendi
Mustafa Kuddûsî Efendi, Zile evliyâsındandır. 1820 yılında Zile’de doğdu. 1855 yılında vefât etti. Kabri Zile’nin Kislik Mahallesinde bulunan Müftüzâde Dergâhının karşısındaki bahçededir.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ümmî idi. Ya’nî kitâb okumamış, yazı yazmamış, kimseden bir ders görmemiş idi. Mekke’de doğup, büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip, seyâhat etmemiş iken, Tevrât’ta ve İncîl’de ve Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitâblarda bulunan bilgilerden, hâdiselerden haber verdi. İslâmiyyeti bildirmek için, Müslümânlara mektûblar yolladı. Hicretin altıncı senesinde Rum, Îrân ve Habeş hükümdârlarına ve diğer Arab pâdişâhlarına mektûblar gönderdi. Îrân Şâhı Husrev Pervîz, mektûbu parçaladı. Getiren Sahâbîyi şehîd etti. Az zamân sonra, oğlu Şîrûye tarafından öldürüldü. Hizmetine altmıştan ziyâde ecnebî sefîr gelmiştir. Resûlullah efendimizin peygamberliğini işiten herkesin, Ona îmân etmesi vâcibdir. İşittikten sonra, îmân etmeden vefât eden, Cehenneme girecek ve orada sonsuz olarak azâb çekecektir.
Fahr-i âlemin isimleri, hâlleri, Tevrât’ta ve İncîl’de yazılı idi. Yahûdî ve Hristiyanlar, teşrîf etmesini bekliyordu. Fakat, kendi cinslerinden gelmeyip, Arab’dan geldiği için ba’zıları kıskandı, inkâr etti. Hâlbuki, birçok âlimleri ve akıllıları, insâf edip Müslümân oldu. Onun peygamber olduğuna inanmamak, Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü anlamamak, Onun kıymetini, şerefini azaltmaz. Allahü teâlâ, (İnşirâh) sûresinde, (Senin zikrini yükselttim), kendi ismimin yanında olarak, her yerde söylenir buyurdu. Yeryüzünde, bir derece batıya gidildikte, namâz vakitleri dört dakîka sonra başladığı için, dünyânın her yerindeki Müslümânlar, her günün her dakîkasında ezân okumakta, Onun mübârek ismi, her yerde her ân, saygı ve sevgi ile söylenmekdedir.
SALEVÂT GETİRMEK...
O, bütün insanların ve cinnîlerin Peygamberidir. Her asırda yaşayan her milletin Ona uyması vâcibdir. Her mü’minin, Onun dînine yardım etmesi, Onun ahlâkı ile huylanması lâzımdır. Ömründe bir kerre, salevât getirmek farzdır. Her söyleyince, işitince, okuyunca, yazınca, bir kerre getirmek vâcib, tekrâr edildiklerinde müstehâbdır...
.
Muhammed Karsî
Muhammed Karsî, Anadolu evliyasındandır. Doğum târihi bilinmemektedir. Herat şehrinde Muhammed Harezmî’nin sohbetlerinde yetişti. Hocasından icâzet alıp Kars’a döndü. Çok talebe yetiştirdi. 1400 (H.803) târihinde Kars civârında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, kendi Zâtı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile, var olmuştur. Kendisi ve sıfatları ve işleri yegânedir, birdir. [Yâni, hiçbir şey, hiçbir bakımdan, Allahü teâlâya benzemez.] Varlıkta, şerîki, ortağı olmadığı gibi, hiçbir bakımdan benzeri yoktur. Benzerlik yalnız isimde ve kelimelerdedir. Onun sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akıl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz ve insanların sıfatlarına, işlerine, hiç benzemez ve uymaz. [Onun sekiz sıfatı vardır. Bunlara, (Sıfat-ı sübûtiyye) denir.] Bunlardan biri, ilim sıfatıdır, yâni Allahü teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da, kendi gibi kadîmdir. Yâni sonradan olma değildir. Hep vardı ve basît, [yâni bir hâldedir. Hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz]. Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi bilmektedir. Fakat, ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında, bir değişiklik olmaz... Birbirine benzeyen ve benzemeyen hâlleri ile, hem büyüklerini, hem de ufak zerrelerini, her birini kendi zamanında olarak bir anda bilmektedir. Meselâ, bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini, çocukluğunu, gençliğini, ihtiyârlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta, oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neşe ve lezzette, dert ve kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezârda, kıyâmette ve mahşer yerinde ve meselâ Cennette nîmetler içinde olduğunu, hep bir ânda ve bir hâlde bilmektedir.
İLMİNDE DEĞİŞİKLİK OLMAZ!
Ne ilminde, ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa, zamanın da, değişmesi olur. Hâlbuki orada, ezelden ebede kadar, parçalanamayan bir ân vardır. Daha doğrusu, Allahü teâlâ, zamanlı değildir. Öncelik ve sonralık yoktur. İlmi her şeye yetişir dersek, her şeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da, aklın eremeyeceği bir bağlanmaktır...”
.
Amasyalı Mustafa Efendi
Mustafa Âkif Efendi, 1686 (H.1098) senesinde Amasya’da doğdu. 1760 (H.1173) senesinde Amasya’da vefât etti. Kabri, surların dışındaki kabristanın kıble tarafındadır. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Anadolu’da ve birçok İslâm memleketlerinde, yanlış olarak, Abdullah’ın evlendiği geceye, Regâib Kandili ismini veriyorlar. Regâib gecesine böyle ma’nâ vermek doğru değildir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” dokuz aydan önce dünyâyı teşrîf etmiş olduğunu bildirmek olur ki, bu da, noksânlık ve kusûrdur. Her bakımdan, her insanın üstünde ve her bakımdan kusûrsuz olduğu gibi, Âmine valdemizi “rahmetullahi teâlâ aleyhâ” nûrlandırdığı zamân da, noksân ve kusûrlu değildi. Bu zamânın noksân olması, tıb ilminde ayıp ve kusûr sayılmaktadır.
Receb-i şerîfin ilk Cum’a gecesine Regâib gecesi denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bu gecede, mü’min kullarına, ragîbetler, ya’nî ihsânlar, ikrâmlar yapar. O gece yapılan duâ reddolmaz ve namâz, oruç, sadaka gibi ibâdetlere, kat kat sevâb verilir. O geceye hürmet edenleri affeyler.
İslâmiyyetin ilk zamânlarında ve İslâmiyyetten evvel, Receb, Zil-ka’de, Zil-hicce ve Muharrem aylarında harb etmek harâm idi. Zâhidî ve Alî Cürcânî tefsîrlerinde ve birçok tefsîrde yazıyor ki: İslâmiyyetten evvel, Arablar, Receb veyâ Muharrem aylarında harb edebilmek için, ayların yerini değiştirir, ileri veyâ geri alırlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hicretin onuncu senesinde, doksanbin Müslümân ile vedâ haccı yapdığı zamân: (Ey Eshâbım! Haccı tam zamânında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamândaki gibidir!) buyurdu...
AYLARIN YERİ DEĞİŞİKTİ!..
Hazreti Abdullah’ın evlendiği sene, ayların yeri değişik idi. Receb ayı, Cemâzil-âhır yerinde idi. Ya’nî bir ay ileride idi. O hâlde, nûr-i Nübüvvetin, Âmine “rahmetullahi teâlâ aleyhâ” validemize intikâli, şimdiki Cemâzil-âhır ayındadır. Regâib gecesinde değildir.
Amcası Abbâs ile Abbâs’ın oğlu Abdullah “radıyallahü anhümâ” da beyâz idi. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kıyâmete kadar evlâdı da güzel ve beyâzdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı da, beyâz ve güzel idi...
.
Debbağzâde Mustafa Efendi
Debbağzâde Hacı Mustafa Efendi, Rize’de doğdu. İlim tahsiline küçük yaşta başlayan Debbağzâde Mustafa Efendi daha sonra İstanbul’a geldi. Zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil edip derin âlim olduktan sonra Fâtih Câmiinde ders okuttu. Mısır kâdılığına tâyin edildi. Mısır ve sonra Medîne-i münevvere kâdılığına getirildi. Sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîflerini ziyâret edip, mübârek beldenin ahâlisine hizmette kusûr etmedi. Daha sonra İstanbul’a gelen Debbağzâde Hacı Mustafa Efendi, müderris iken vefat etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, hicretten 53 sene evvel nisan ayının yirmisine rastlayan, Rebî’ul-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi, sabâha karşı, Mekke-i mükerreme şehrinde dünyâya gelmiştir. Dünyânın her tarafındaki Müslümânlar, her sene, bu geceyi, Mevlid Kandili olarak tes’îd etmektedir. Her yerde (Mevlid kasîdeleri) okunarak Resûlullah hâtırlatılmaktadır. Peygamber efendimiz nübüvvetten sonra, her yıl, bu geceye ehemmiyyet verirdi. Âdem aleyhisselâm rûh ile ceset arasında iken, O Peygamber idi. Âdem aleyhisselâm ve her şey, Onun şerefine yaratılmıştır. Arş ve gökler ve Cennetler üzerine, İslâm harfleri ile mübârek ismi yazılmıştır. Ona (Muhammed) adını, dedesi Abdülmuttalib koydu. Onun adının yeryüzüne yayılacağını, herkesin Onu medh ve senâ edeceğini rü’yâda görmüştü. Muhammed, “çok medh olunan” demektir...
YERYÜZÜNÜ ŞEREFLENDİRİNCE
Yeryüzünü şereflendirince, şehâdet parmağını kaldırdı ve secde etti. Melekler beşiğini sallardı. Altı yaşında iken, annesi Âmine “radıyallahü anhâ”, sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib vefât etti. Yirmibeş yaşında iken, Hadîce “radıyallahü anhâ” ile nikâh etti, evlendi. Kırk yaşına gelince, Ramezân-ı şerîf ayında, pazartesi günü, şehrin bir sâat şimâlindeki (Cebel-i hirâ) ve (Cebel-i nûr) denilen dağdaki mağarada, melek göründü. Bütün insanlara ve cinne Peygamber olduğu bildirildi. Evvelâ Cebrâîl “aleyhisselâm” geldi. Sonra üç sene, İsrâfîl “aleyhisselâm” gelip, ba’zı şeyler öğretti. Fakat, Kur’ân-ı kerîm getirmedi. Sonra, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelmeye başlayarak, bütün Kur’ân-ı kerîmi, yirmi senede indirdi...
.
Necîbüddîn Mütevekkil
Necîbüddîn Mütevekkil hazretleri, Hindistan’ın büyük velîlerinden olup, Ferîdüddîn-i Şeker-Genc hazretlerinin kardeşi ve halîfesi idi. Çok sıkıntılar ve riyâzetler çekti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde mütehassıs oldu. Yetmiş sene insanları irşâd etmek, doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Çok sıkıntı çekmesine rağmen, tam bir tevekkül sâhibiydi. Yetmiş sene şehirde durdu. Hiçbir yerden maaş cinsinden bir şey almadı. Hâlbuki çoluk çocuğu vardı. Sanki hayatla bağı yoktu. Bugün hangi gün, bu ay hangi ay, bu para kaç liradır bilmezdi. On üçüncü asrın son yarısında Dehlî’de vefât etti. Hâce Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî’nin makâmına giden yol üzerinde defnedildi.
Necîbüddîn Mütevekkil hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Dînimizin bildirdiği bir şeyde şüpheye düşen kimse, Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu şey ile neyi bildirmek istemiş ise, öylece îmân ettim, inandım demelidir. Hemen, şüphesini giderecek bir din âlimi aramalıdır. İlmine ve dîne bağlılığına güvenilir, zekî, ârif, harâmlardan kaçınan, din bilgilerinin inceliklerini bilen, müşkilleri çözebilen bir zâtı arar, bulur. Bundan aldığı cevap, şübhesini giderince, artık öylece îmân eder. Böyle bir zâtı aramak farzdır. Tesâdüfe bırakmayıp, hemen aramalıdır. Bulamazsa veyâ bulup da, şübheden kurtulamazsa, Allahü teâlânın ve Resûlünün dilediği gibi inandım demeli ve şüphesinin giderilmesi için, Allahü teâlâya duâ etmeli, yalvarmalıdır. İşte, bunun için, her şehirde, müşkilleri çözebilen bir zâtın bulundurulması farz-ı kifâyedir.
ÂLİM BULUNDURMAK LAZIM
Felsefecilerin iftirâlarını, fen ve felsefe bilgileri ile karşılayabilen, fen adamı geçinenlerin i’tirâzlarını, fennî metodlara dayanarak çözebilen, kitaplı kâfirlerin yanlış sözlerini, dinlerindeki bozuk yerleri isbât ederek, reddedebilen, doğru yoldan ayrılmış olanların, fitne ve fesâd ateşlerini söndürebilen, dünyâ târîhini iyi anlamış, matematik bilgisi kuvvetli ve İslâm bilgilerinin derinliklerine ermiş bir din âlimi bulundurmak lâzımdır. İslâm devletleri böyle âlim yetiştiriyordu. Böyle bir din âlimi bulunmazsa, İslâmiyyet, din câhillerinin elinde oyuncak olur. İstedikleri gibi din kitapları yazar, gençlerin dinsiz yetişmesine sebep olurlar..
.
Muhammed İsmâil
Muhammed İsmâil, Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin torunu ve Muhammed Sibgatullah’ın ikinci oğludur. On sekizinci asrın başlarında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Dedem Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri buyurdu ki: Peygambere “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi olan, insanları davet etmekte ve emr-i ma’rûf, nehy-i münker etmekte de tâbi olur. Bunları yapmayan, Ona tâbi olmuş değildir. Peygamber efendimiz (İbâdetlerin efdali, Müslümânları Müslümân oldukları için sevmek, kâfirleri, kâfir oldukları için, sevmemektir) buyurdu. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, (Benim için ne işledin) diye sorduğunda, (Yâ Rabbî! Senin için namâz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikrettim) deyince, (Yâ Mûsâ, namâzların sana burhândır. Oruçların Cehennemden siperdir. Zekât kıyâmet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir. İsmimi söylemen de, kabir ve kıyâmet karanlığında seni aydınlatan nûrdur. Yanî bunların fâideleri hep sanadır. Benim için ne yaptın?) buyurdu. Hazreti Mûsâ, (Yâ Rabbî! Senin için olan ameli bana bildir!) diye yalvardı. Cenâb-ı Hak: (Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık etdin mi?) meâlindeki âyet-i kerîme ile cevâb verdi. Mûsâ aleyhisselâm da, Allah için amelin, (Hubb-i fillâh) ve (Buğd-i fillâh) olduğunu anladı.
Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeyi, düşmanlarına düşmanlık etmeyi îcâb eder. Bu sevgi ve düşmanlık, sâdık olan âşıkların elinde ve irâdesinde değildir. Çalışmaksızın, zahmet çekmeksizin kendiliğinden hâsıl olur. Dostun dostları güzel görünür ve düşmanları çirkin ve fenâ görünür. Dünyânın güzel görünüşlerine kapılanlara hâsıl olan muhabbet de, bunu îcâb ettiriyor. Seviyorum diyen bir kimse, sevgilisinin düşmanlarından kesilmedikçe sözünün eri sayılmaz. Buna münâfık, yanî yalancı denir...
“KÖPEK SENDEN İYİDİR!”
Şeyh-ul-islâm Abdüllah-i Ensârî “kuddise sirruh” buyuruyor ki: (Ebül-Hüseyn bin Sem’ûn, bir gün hocam Husrî’yi incitmişti. O ândan beri, kalbimde ona karşı soğukluk duyuyorum.)
Büyüklerin meşhûr olan, (Üstâdını incitene darılmaz, gücenmez isen, köpek senden dahâ iyidir) sözünü burada hâtırlatmak yerinde olur. Muhabbetin bu iki şartı, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfte bildirilmektedir. Bu âyet-i kerîmelerden anlaşıldığına göre, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek, insanı Allahü teâlâdan uzaklaşdırır...”
Ahmed Necîb Efendi
Ahmed Necîb Efendi, Hâlidîye yolu şeyhlerindendir. Karacasu’ludur. İyi bir tahsilden sonra Rumeli Kazaskerliğine kadar yükselmiş ve bir müddet de Hâlidîye Dergâhı şeyhliğini yürütmüştür. 1900 yılında vefât etmiş olup Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki kabristanda medfundur. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlası ile yapmıştır. Ya’nî âkıl ve bâlig olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmayacaktır. Âkıl ve bâlig olduktan, ya’nî evlenecek çağa geldikten sonra, Muhammed aleyhisselâmın dînini duymadan ölen kâfirlere de azâb yapmayacaktır. Bunlar, İslâm dînini, Cenneti, Cehennemi işitdikten sonra, merak etmez, öğrenmez ise, inat edip inanmazsa, o zamân azâb göreceklerdir.
Âkıl ve bâlig olanlar, ana babanın, muhîtin yapmış oldukları eski te’sîrlerin altında kalmaz. Eğer kalsaydı, İslâm memleketlerinde, İslâm terbiyesi altında yetişen yüzbinlerle Müslümân evlâdı, İslâm düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanmaz, dinsiz, mürted ve hattâ din düşmanı olmazdı. Bunlar, âkıl ve bâlig olduktan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ, hoca, hâfız olduktan sonra, dinden çıkmakta, hattâ din düşmanı olmakta, hattâ din düşmanlığında önderlik yapmaktadırlar...
Bu pek acı misâller, ana baba terbiyesinin te’sîrinin devâmlı olmadığını açıkca göstermekdedir. Bunun içindir ki, bugün dinden çıkmak, bütün dünyâyı saran bir âfet, fecî bir akıntı hâlindedir. Genç, ihtiyâr, bu felâkete kapılmayan pek az kimse kalmıştır.
Diğer taraftan, birçok kâfirlerin, ilim, fen adamlarının Müslümân olduğunu görüyoruz. Pek az olsa da, dînini değiştirmeyenlerin bulunması, ana terbiyesinin te’sîrinin, ba’zan da devâmlı olduğunu gösteriyor denirse, bir çocuğun Müslümân evlâdı olması, İslâm terbiyesi ile yetişmesi, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Kâfir çocuklarına bu ihsânı yapmıyor. Fakat, kimseye ihsân yapmaya mecbûr değildir. İhsân yapmamak zulüm olmaz.
DİLEDİĞİNE İHSÂN EDER
Meselâ, bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo tartması adâlettir. Noksan tartarsa zulüm olur. Biraz fazla verirse ihsân olur. Bu ihsânı istemek, kimsenin hakkı değildir. İşte, Allahü teâlânın İslâm terbiyesi ile yetiştirmesi, büyük ihsânıdır. Dilediğine ihsân eder...
Neccârzâde Sıddık Efendi
Neccârzâde Sıddık Efendi, 1719 (H.1131) senesinde İstanbul’da doğdu. Nakşibendiyye ve Halvetiyye yollarının büyüklerindendi. 1794 (H.1208) senesinde Rumelihisarı’ndaki dergâhında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Îmân, Resûl-i Ekrem efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, Allahü teâlâ tarafından, Peygamber olarak, bütün insanlara getirdiği ve bildirdiği emirlerin hepsine i’timâd ve i’tikâd etmektir. Bu emirlerin, bilgilerin herhangi birine inanmamak veyâ şüphe etmek küfürdür. Çünkü, Resûle inanmamak veyâ i’timâd etmemek, Resûle yalancı demek olur. Yalancılık kusûrdur. Kusûru olan kimse, Peygamber olamaz.
[Îmân demek, (Nass)larda, ya’nî, Kur’ân-ı kerîmde ve icmâ’ ile ve zarûrî olarak bilinen hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilen şeylerin hepsine, inanmak demektir. Burada (İcmâ’) demek, Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” söz birliği demektir. Bir şeyi, Eshâb-ı kirâm, söz birliği ile bildirmedi ise, Tâbi’înin söz birliği bu şey için icmâ’ olur. Tâbi’în de bu şeyi söz birliği ile bildirmedi ise, Tebe-i tâbi’înin söz birliği ile bildirmeleri, bu şey için icmâ’ olur. Çünkü, bu üç asrın âlimleri, ya’nî müctehidleri, hadîs-i şerîf ile övülmüştür. Bunlara (Selef-i sâlihîn) denir...
Zarûrî olarak bilinmek demek, her asırda, Müslümânların çoğunun işittikleri, yayılmış bilgi demektir. Bunları bilmemek özür olmaz... İcmâ’ ile ve zarûrî olarak bildirilmiş olan inanılacak ve yapılacak din bilgilerinde ictihâd yapmak câiz değildir. Çünkü, bunlara inanmayan kâfir olur. Bunlara inananlara (Mü’min) ve (Müslümân) denir. Bunlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti olur...
YETMİŞİKİSİ YANILMIŞTIR!..
Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden ba’zıları i’tikâdda ictihâd yaparak yetmişüç fırkaya ayrıldı. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan ve açık olanların da ma’nâları icmâ’ ile ve zarûrî olarak anlaşılmamış olan yapılacak işlerde ictihâd etmek câizdir. İnanılacak olan bilgilerde ictihâd hiç câiz değildir. Böyle bilgilerde ictihâd ederken yanılmak, küfür olmaz ise de, büyük günâh olur. Müslümânların yetmişüç fırkasından yetmişiki fırkası böyle yanılmış, doğru yoldan ayrılmış, (Bid’at sâhibi) olmuşlardır. Bunlar sapık inançlarının cezâsı olarak Cehenneme gireceklerdir. Fakat, Müslümân oldukları için, Cehennemde sonsuz kalmayacaklar, azâb gördükten sonra, çıkarılacaklardır...
Nasr bin Abdürrezzâk
Nasr bin Abdürrezzâk hazretleri, Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunudur. Hanbelî mezhebinde ilk Kâdı’l-kudâttır. 1169 (H.564) senesinde doğdu. 1236 (H.633) senesinde vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Akıl, bir (Kuvve-i derrâke)dir. Yanî anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, fâideliyi zararlıdan ayırt etmek için yaratılmıştır. Bunun için, hakkı bâtıl ile karıştırabilecek olan insanda, cinde ve meleklerde akıl yaratılmıştır. Allahü teâlânın kendisinde ve Ona âit bilgilerde, hakkın bâtıl ile karıştırılması olamayacağından, o bilgilerde, akıl yalnız başına sened olamaz. Mahlûklara âit bilgilerde, hakkı bâtıl ile karıştırmak mümkün olduğundan, bu bilgilerde aklın işe karışması doğru olur. Allahü teâlâya âit bilgilerde hakkı bâtıl ile karıştırmak istidâdı olmadığından, akıl, o bilgilerde yürüyemez. Rubûbiyyet, yaratıcılık, her bakımdan bir olmak ister. Ayrılık olmadığı için, orada aklın işi yoktur.
Akıl, başlıca iki kısımdır: (Selîm akıl), (Sakîm akıl). Bunların her ikisi de akıldır. Tam selîm akıl, hiç yanılmaz, hatâ etmez. Pişmân olacak hiçbir harekette bulunmaz. Düşündüğü şeylerde aslâ hatâ etmez. Hep doğru ve sonu iyi olan işlerde bulunur. Doğru düşünür ve doğru yolu bulur. İşleri hep doğrudur. Böyle akıl, ancak Peygamberlerde “aleyhimüssalâtü vesselâm” bulunur. Her başladıkları işte muvaffak olmuşlardır. Pişmân olacak, zarar görecek bir şey yapmamışlardır. Bunların aklına yakın, Eshâb-ı kirâmın, Tâbi’în ve Tebe-ı tâbi’înin, din imâmlarının “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” akıllarıdır. Bunların akılları, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun akıllardır. Onun için, bunların zamânında, İslâmiyyet genişledi. Müslümânlar çoğaldı. Târîhi iyi anlayan, bunu pek iyi görür. Sakîm akıllar, bunların aksi, tam tersi olan akıllardır. Düşündükleri şeylerde ve yaptıkları işlerde yanılır. Hepsi üzüntüye, pişmânlığa, zarara, sıkıntıya sebeb olur.
DÎNÎ VE DÜNYEVÎ AKIL!..
Bu iki kısm akıl arasında, çok ve çeşitli dereceler vardır. Şunu da bildirelim ki, mü’minlerin, dînî aklı ve dünyevî aklı olduğu gibi, kâfirlerin de, dînî ve dünyevî aklı vardır. Kâfirin dünyâ işlerine eren aklı, âhıret işlerine eren aklından üstün olduğu gibi, mü’minin âhıret işlerini anlayan aklı, dünyâ işlerini anlayan aklından üstündür...
.
Süleymân Sâdeddîn Efendi
Müstekîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi, 1719 (H.1131) senesinde İstanbul’da doğdu. Önce babasında okudu. Sonra İstanbul’daki büyük âlimlerden ilim tahsil etti. Nihayet Mehmed Emin Tokâdî hazretlerini tanımak ve ona talebe olmakla şereflendi. Mehmed Emin Tokâdî, Ahmed-i Yekdest hazretlerinin, o da Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin halîfesiydi.
Müstekîmzâde, hocası Mehmed Emin Tokâdî hazretlerinin emriyle İmâm-ı Rabânî hazretlerinin Mektûbât’ını Türkçeye tercüme etti. 1787 (H.1202) senesinde vefât etti. İstanbul Zeyrek’te, Soğukkuyu Pîrî Paşa Medresesi kabristanında, hocası Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin ayak ucuna defnedildi.
Süleymân Sâdeddîn Efendi vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh”, ikinci cildin altmışsekizinci mektûbunda buyuruyor ki: Hadîs-i şerîfte, (Yeryüzünü küfür kaplamadıkça ve her yerde küfür ve kâfirlik yapılmadıkça, hazret-i Mehdî gelmez) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki, hazret-i Mehdî çıkmadan evvel, küfür ve kâfirlik her tarafa yayılacak, İslâm ve Müslümânlar garîb olacaktır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, âhır zamânda, Müslümânların garîb olacaklarını haber vermiş ve (Herc, fitne zamânında yapılan ibâdet, [Mekke’den Medîne’ye] benim yanıma hicret etmek gibidir) buyurmuştur. Fitne ve fesâd zamânında, polisin, askerin ufak bir hareketi, râhatlık ve sükûnet zamânlarında yapacakları hareketlerinden kat kat dahâ kıymetli olduğunu herkes bilir. Fitne yok olduğu zamân gösterecekleri kahramanlıkların kıymeti yoktur.
İBÂDETLERİN EN KIYMETLİSİ
O hâlde ibâdetlerin en kıymetlisi ve kabûl olunanı, fitnelerin yayıldığı zamânlarda yapılanlardır. Kıyâmet günü, makbûl olanlardan, kurtulanlardan olmak istiyorsanız, Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği iyi işleri yapınız! Sünnet-i seniyyeye, yani Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yoluna sarılınız! Bu yola uymayan hiçbir şey yapmayınız! (Eshâb-ı Kehf) “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, her tarafı fitne kapladığı zamân, bir hicret yapmakla, yüksek dereceye kavuştular. Siz, Muhammed aleyhisselâmın ümmetisiniz. Ümmetlerin en iyisi olan ümmettensiniz. Ömrünüzü lehv ve la’b ile, ya’nî oyun ve eğlence ile ziyân etmeyiniz! Çocuklar gibi, top oynamakla vaktinizi elden kaçırmayınız!
Müftî Abdülazîz Efendi
Abdülazîz Efendi, Osmanlılar devrinde on altıncı yüzyılda yetişmiş âlim ve velîlerdendir. Alay müftisi olarak katıldığı Kıbrıs’ın fethinde Lefkoşa’nın alınmasında büyük tesiri olmuştur. Şehre girildikten sonra vukû bulan sokak çarpışmalarında şimdiki Selimiye Câmii yakınlarında şehid düşmüştür...
Abdülazîz Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Duâ ibâdet demektir. Bunun için namâza duâ denilir. İslâmiyyette duâ, Allahü teâlâya yalvararak murâdını istemektir. Allahü teâlâ, duâ eden Müslümânı çok sever. Duâ etmeyene gadab eder. Duâ mü’minin silâhıdır. Dînin temel direklerinden biridir. Yerleri, gökleri aydınlatan nûrdur. Duâ, gelmiş olan derdleri, belâları giderir. Gelmemiş olanların da gelmelerine mâni olur. (Bana hâlis kalb ile duâ ediniz! Böyle duâları kabûl ederim) meâlindeki âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, duâ etmek, namâz, oruç gibi ibâdettir. (Bana ibâdet yapmak istemeyenleri, zelîl ve hakîr yapar, Cehenneme atarım) meâlindeki âyet-i kerîme meşhûrdur. Allahü teâlâ, her şeyi sebeb ile yaratmakta, ni’metlerini sebeblerin arkasından göndermektedir. Zararları, dertleri def için ve fâideli şeyleri vermek için de, duâ etmeyi sebeb yapmıştır. Peygamberler “aleyhimüssalevât”, hep duâ ettiler. Ümmetlerine duâ etmelerini emrettiler...
Duâ etmenin de şartları vardır. Önce, günâhlarına pişmân olup, tevbe etmeli, istiğfâr okumalı, sadaka vermeli, îmânını Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak düzeltmeli, duânın kabûl olacağına inanmalı, güvenmeli, iki dizi üzerine kıbleye karşı oturup, önce hamd ve salevât okumalı. Duâyı üçten fazla söylemeli. Harâm şeyleri ve hâsıl olmuş şeyleri istememeli. Kabûl olmadı diyerek, ümîdi kesmemeli, kabûl oluncaya kadar, uzun zamân tekrâr etmelidir. Harâm yememeli, harâm içmemeli, harâm şeyleri söylememelidir...
KABUL OLUNAN DUA
Âdil hükûmet memûrlarının, mazlûmların, sıkıntıda olanların, sâlihlerin, misâfirin, oruçlunun iftâr vaktindeki duâsı, anasına babasına itâat ve hizmet edenlerin ve ana babasının ve hocasının ve Müslümânın arkasından yapılan duâ ve sabreden hastanın duâsı ve mübârek zamânlarda ve mübârek yerlerde ve namâzlardan sonra ve Peygamberimizin ve evliyânın kabirleri yanında, onları vesîle ederek yapılan duâlar çabuk kabûl olunur...
Mübârek Buhârî
Mübârek Buhârî hazretleri on beşinci asırda yaşamıştır. “Silsile-i aliyye” denilen evliyânın meşhûrlarından olan Seyyid Emîr Külâl (Gilâl) hazretlerinin oğlu Seyyid Emîr Hamza’nın talebesidir. Seyyid Emîr Külâl’in talebesi olduğu da rivâyet edilmiştir...
Mübârek Buhârî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Fitne, Müslümânlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günâha sokmak, insanları hükûmete karşı isyâna kışkırtmak demektir. Zâlim olan hükûmete de itâ’at etmek vâcibdir. Başınızdaki âmir, bir Habeş hizmetçi gibi zelîl, aşağı kimse olsa da, İslâmiyyete uygun emrlerine itâ’at vâcibdir. İslâmiyyete uymayan emirlerine de, fitneye, fesâda sebeb olmamak için karşı gelmemeli, isyân etmemelidir...
Din adamlarının insanlara yapamayacakları fetvâları bildirmeleri de fitneye sebeb olur. Köylüye ve ihtiyâra, tecvîdsiz namâz kılınmaz demek böyledir. Çünkü, bunlar artık öğrenemez ve namâzı büsbütün bırakır. Hâlbuki, tecvîdsiz namâzın câiz olduğuna, fetvâ verenler vardır. Bu fetvâ zaîf ise de, hiç kılmamaktan iyidir. Harac olunca başka mezhebi taklîd câiz olduğunu düşünerek, câhillere, âcizlere zorluk çıkarmamalıdır. Kabirleri, türbeleri ziyâret etmelerine, evliyâya adak yapmalarına ve türbelere giderek bereket istemelerine mâni olmamalıdır. Öldükten sonra da, kerâmet sâhibi olduklarını inkâr etmemelidir. Çünkü, câiz olduğunu bildiren fetvâlar vardır. Allahü teâlâya duâ ederken, Peygamberleri ve sâlihleri vesîle etmek ve vesîle olmalarını onlardan istemek câizdir. Çünkü mucize ve kerâmet, ölüm ile bitmez. Ölünce kerâmetin yok olmayacağını âlimlerin çoğu bildirdi. Velînin, diri iken, kılıfında olan kılınç gibi olduğunu, ölünce kılıftan çıkacağını, tasarrufunun dahâ kuvvetli olacağını da bildirdiler...
NASÎHAT UMUMÎ OLMALIDIR!
Fitneye sebeb olacak nasîhati yapmamalıdır. Gücü, kuvveti, salâhiyyeti olan nasîhat etmez ise, (Müdâhene) olur, harâm olur. Gücü yettiği hâlde, fitne çıkarmamak için nasîhat etmezse, (Müdârâ) denir, câiz olur. Hattâ müstehab olur. Güç kullanmak, hükûmet adamlarının vazîfesidir. Alay edenlere, zarar yapacaklara nasîhat verilmez... Nasîhat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umûmî olarak, ortadan söylemelidir. Hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir.
Muhammed Urre
Muhammed Urre hazretleri, Şam’da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Tasavvufta Düsûkiyye koluna mensub idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1590 (H.999) senesinde vefât etti.
Muhammed Urre hazretleri, Rodos’un fethi sırasında, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın önünde bizzat çarpıştı ve askeri gayrete getirerek, dualar ederek fethin müyesser olmasında tesiri oldu. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsan her gün kendisini hesaba çekmeli, yaptıklarından üzüntü ve pişmanlık duymalıdır. Her gece yatarken, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber) yüz defa okursa, tesbîh ve tahmîd ve tekbîr eylemiş olur. Böylece, muhâsebe yapmış olur. Kendini hesâba çekmiş sayılır. Tesbîh söylemek, tevbenin anahtarıdır. Bunu çok okumakla, kusurlarının, günâhlarının affedilmesini istemiş olur. Bu günâhlardan dolayı, Hak teâlâya bulaştırılmış olan lekeleri tenzîh ve taktîs etmiş olur. Günâh işleyen bir kimse, bu emirlerin ve yasakların sahibinin azametini ve kibriyâsını düşünmüş olsaydı Onun emirlerine karşı gelemezdi. Günâhları yapması, Onun emirlerine ve yasaklarına kıymet vermediğini göstermektedir. Böyle şeyden, Allahü teâlâya sığınırız. (Tenzîh) kelimesini, [yâni yukarıda yazılı olan tesbîhi] çok okumakla, bu kusur affolunur.
(İstigfâr) etmek, günâhların örtülmesini istemektir. (Tenzîh) kelimesini okumak ise, günâhların yok olmasını istemektir. O nerede, bu nerede? (Sübhânallah) şaşılacak bir kelimedir. Söylemesi çok kısadır. Manâları ve faydaları ise pekçoktur.
(Tahmîd) kelimesini çok okumakla, Allahü teâlâya şükredilmiş olur. Onun verdiği nîmetlerin şükrü yapılmış olur.
ONA YAKIŞAN HAMD!..
(Tekbîr) kelimesi, Allahü teâlânın, kulların yaptığı şükürlerden çok yüksek olduğunu, Ona yakışan şükür yapılamayacağını göstermektedir... Ona yakışan hamd, ancak Onun tarafından yapılabilir. Bunun içindir ki kendisi, Sâffâti sûresinin son âyetinde, (Sübhâne Rabbike Rabbil’izzeti...) buyurmuştur. Kendini hesâba çekmek isteyenler, bu âyet-i kerimeyi çok okumalıdır. Böylece istigfâr ve şükretmiş olurlar. İstigfâr ve şükredemediklerini de ve kusurlarını da bildirmiş olurlar. Yâ Rabbî! Bizim kusurlu, bozuk olan duâlarımızı, tevbelerimizi kabûl buyur! Sen her şeyi işitir ve bilirsin.”
Mustafa Hâki Efendi
Mustafa Hâki Efendi, Tokat velîlerinden olup, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin yeğenidir. Doğum târihi belli değildir. 1920 (H.1338) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii bahçesindedir.
Mustafa Hâki hazretleri sohbetlerde umumiyetle Eshâb-ı kirâm sevgisinden bahsederdi. Buyurdu ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zemânında insanlar üçe ayrıldı: İnanmayıp Resûlullaha karşı gelenler (Kâfir) oldu. İnanmayıp inanmış gibi görünenlere (Münâfık) denildi. İnananlara (Eshâb) denildi. Eshâb-ı kirâmın inanışları hep aynı idi. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş işleri yapmakta da, birbirlerine uygun idiler. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmemiş bir şeye inanmayı dînimiz emretmemiştir. Fen bilgilerinin çoğu böyledir. Bunlardan akla uygun olanlara inanılır. Açıkça emir veyâ yasak edilmemiş işler ise, böyle değildir. Böyle işleri yapıp yapmamakta, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ, derin âlimlere emretmektedir. Bu benzetmeyi yapabilecek derin âlimlere (Müctehid) denir. Bu benzetmek işine, (İctihâd) denir. Bir müctehidin ictihâd ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin (Mezhebi) denir. Eshâb-ı kirâmın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. İslâmiyyet bilgilerinde, siyâset, idârecilik ve zamânlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf ma’rifetlerinde birer deryâ idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resûlullah efendimizin mübârek cemâlini görmekle ve kalblere işleyen, rûhları çeken sözlerini işitmekle, az zamânda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhebleri az veyâ çok farklı idi. Tâbi’înin ve Tebe’i tâbi’înin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin ve Eshâb-ı kirâmın mezheblerinden yalnız dördü kitâblara geçip, dünyânın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhebleri unutuldu. Bu dört mezhebin îmânları, Eshâb-ı kirâmın ortak olan îmânıdır. Bunun için, dördüne de (Ehl-i sünnet) denir. Eshâb-ı kirâm dîni bildirenlerdir. Eshâb-ı kirâma dil uzatan, dîni yıkar. Eshâb-ı kirâmın îmânda ayrılıkları yoktur. Hepsi bütün velîlerden üstündür.”
MÜMİN GÜZEL AHLÂKLIDIR
Mustafa Hâki hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce nasihat isteyen birisine buyurdu ki: “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Hakaret görebilir, eziyet görebilir, cefaya uğrayabilir. Lâkin ondan hep güzel temiz faydalı şeyler çıkar. Müminin, insanları ayırmadan, hepsine aynı şekilde davranması ve güzel ahlâklı olması lâzımdır.”
Muhammed İhsân
Muhammed İhsân hazretleri, Hindistan velîlerindendir. Abdülhak-ı Dehlevî’nin soyundandır. Silsile-i aliyyeden olan Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerindendi. On üçüncü asrın ortalarında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Büyük mürşidimiz İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri buyuruyorlar ki: Dünyada olan terakkîler, yükselmeler ve zuhûrlar, görünüşler, mahlûkların hakîkatlerinin sonuna kadardır. İlâhî hakîkatlerden (celle sultânühü) nasip almak, ancak âhırette olacaktır. Dünyada bunlardan nasip, ancak namazdadır ki, namaz, müminin mîracıdır. Yâni dünyadan âhırete yükselten bir merdiven gibidir. Namazda sanki dünyadan çıkıp, âhırete gidilir ve âhırette kavuşulacak olan şeylerden haz, zevk alınır. Öyle zannediyorum ki, namazda bu devletin hâsıl olması, Kâbe’ye dönüldüğü içindir. Çünkü orası, ilâhî hakîkatlerin zuhûr ettiği yerdir. Görülüyor ki, Kâbe, dünyada şaşılacak bir şeydir. Görünüşte dünyadaki evlerden biridir. Hakîkatte ise, âhırettendir. Kâbe dolayısı ile namazda da, bu hâl hâsıl olmuş, sûreti de, hakîkati de, dünya ve âhıreti kendinde toplamıştır. Muhakkak olarak anladım ki, namaz kılarken hâsıl olan hâller, namaz dışında hâsıl olan bütün hâllerin üstündedir. Çünkü bu hâllerin hepsi, zıl ve sûretten kurtulamamış, ne kadar yüksek ve kıymetli olsalar da, asıldan nasip alamamışlardır. Namazdaki hâller ise, asıldan nasiplidir...
Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile müminlere ölüm zamanında hâsıl olan hâl, namazdaki hâllerin üstüdür. Çünkü ölüm, âhıret hâllerinin başlangıcıdır. Âhırete yakın olan her şey, daha tamâm ve daha üstündür. Çünkü dünyada sûret görünüyor. Âhıret ise, hakîkatin zuhûr ettiği yerdir. Aradaki farkı bundan anlamalıdır.
HÂLLERİN EN ÜSTÜNÜ!..
Bunun gibi, Allahü teâlânın ihsânı ile, mezârda hâsıl olan hâller, ölüm zamanında hâsıl olan hâllerden üstündür. Kıyâmet gününün hâli de, kabir hâline göre böyledir. Çünkü orada görülen, daha tamâm ve daha kâmildir. Cennette görülenler, kıyâmet günündekinden daha tamâm ve daha kâmildir. Hâllerin en üstünü ise Peygamberimizin haber verdiği yâni, (Allahü teâlâ, ayrıca bir Cennet yaratmıştır ki, burada Hûrîler ve köşkler yoktur. Burada Allahü teâlâ, güler gibi tecellî eder, görünür) buyurduğu yerdir. Âhıretteki hâller, dünyadaki hâllerin, görünenlerin üstünded
Mûsâ Hâlidî
Mûsâ Hâlidî hazretleri, on dordüncü yüzyılda yaşamıştır. Hâlid bin Velid Hazretlerinin soyundan geldiği söylenen Şeyh Mûsâ’nın kabri Siirt-Halep yolu üzerindedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Zikrin en kıymetlisi, Lâ ilâhe illallah demektir) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, Rabbinden şöyle nakletti: (Yedi kat göklerin ve bunlarda bulunanların ve yedi kat yerin hepsi, Lâ ilâhe illallah kelimesi ile ölçülse, bu kelimenin sevâbı dahâ çok olur) buyuruldu. Nasıl dahâ çok olmaz ki, bu kelimenin bir kısmı, Allahü teâlâdan başka her şeyi, yerleri gökleri, Arş’ı, Kürsî’yi, Levh ve Kalem’i, bütün âlemi ve âdemi hep yok etmekte, diğer kısmı da, yerlerin, göklerin, tek yaratıcısı, hak olan ma’bûdun var olduğunu bildirmektedir. Allahü teâlâ (Verâ-ül-verâ)dır. Yanî, ötelerin ötesidir. Bunların hiçbirine benzemez. İbrâhîm aleyhisselâm, kâfirlere, (Niçin kendi yapdığınız putlara tapıyorsunuz? Sizleri ve yapdığınız işleri Allahü teâlâ yarattı!) dedi. Bunu Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve hayâlimizle meydâna getirelim, yapdığımız şeylerin hepsi, Allahü teâlânın mahlûklarıdır. Hiçbirinin tapınmak için değerleri yoktur. Tapınılmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır. O, bildiğimiz, düşünerek bulduğumuz şeylerin hiçbirine benzemez ve nasıl olduğu anlaşılamaz...
Dünyâ hayâtında olan ilerlemenin en yüksek noktası, Allah’tan başka tapınılacak hiçbir şey bulunmadığını iyi anlamaktır. Çünkü, (Lâ ilâhe illallah) güzel kelimesinin ikinci parçasının bildirdiği, (İbâdet olunmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır) sözünün tam mânâsı, ancak âhırette anlaşılacaktır.
BU DÜNYADA KAVUŞTU!..
Böyle olmakla berâber, Peygamberlerin sonuncusu olan Peygamber efendimiz, bu dünyâda, Allahü teâlâyı görmekle şereflendiği için, bu sözün tam mânâsından çok şeylere de, bu dünyâda kavuşmuştur. Denilebilir ki, bu mânâdan, bu dünyâda mümkün olanı, o yüce Peygamberin gelmesi ile bildirilmiştir. Yine, diyebiliriz ki, zât-ı ilâhînin tecellîsi, bu dünyâda, ancak o yüce Peygambere nasîb oldu. Başkalarına, âhırette nasîb olacağı bildirildi
Mehmed Ziyâd Efendi
Mehmed Ziyâd Efendi, büyük velîlerdendir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1790 (H.1205) senesinde İstanbul’da vefât etti. Etyemez semtindeki Kadem-i şerîf dergâhı bahçesine defnedildi. Şeyh Ebü’l-Vefâ hazretlerinin talebesidir. Onun terbiyesinde üstün derecelere yükseldi... Mehmed Ziyâd Efendi vefatından kısa bir zaman önce talebelerine buyurdu ki:
Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” söyledikleri şeyleri, akıl ile araştırmaya uğraşmak, düz yolda güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. Yokuşa doğru at, kamçılanırsa, çabalaya çabalaya, ya yıkılıp canı çıkar. Yâhud, alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa, sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyâlar harâb olur. Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı âhıret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, ya yıkılıp, insan aklını kaçırır veyâ bunları alışmış olduğu, dünyâ işlerine benzetmeye kalkışarak, yanılır, aldanır ve herkesi aldatır. Akıl, his kuvveti ile anlaşılabilen veyâ hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan, bir miyârdır, bir âlettir. Böyle şeylere bağlılıkları olmayan varlıklara eremeyeceğinden, şaşırıp kalır. O hâlde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla danışmaksızın inanmaktan başka çâre yoktur...
Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin koyu karanlığında bilinmeyen yerlerde, pervâsızca yürümeye ve engin denizde, acemi kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her ân uçuruma, girdâba düşebilirler. Nitekim, felsefeciler ve tecribeleri hayâlleri ile îzâha kalkışan maddeciler, akılları dışında bulunan sözlerinin çoğunda yanılmış, bir yandan birçok hakîkatleri meydâna çıkarırken, bir taraftan da, insanların seâdet-i ebediyyeye kavuşmalarına mâni olmuşlardır...
AKLA?UYMAYAN?ŞEY?YOKTUR
Dîn-i islâmda aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan bir şey yoktur. Âhıret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce Peygamberin gönderilmesine lüzûm kalmazdı! İnsanlar, dünyâ ve âhıret seâdetini kendileri görebilir, bulabilirdi ve Allahü teâlâ, hâşâ Peygamberleri boş yere ve lüzûmsuz göndermiş olurdu..
Muhammed Hüseyin Sâhib
Muhammed Hüseyin Sâhib hazretleri, Hindistan’da yetişmiş büyüklerdendir. Müceddidî Dergâhında kırk sekiz sene şeyhlik yapmıştır. 1902’de vefât etmiş olup kabri Delhi’deki dergâhındadır. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Büyük mürşidimiz İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri buyuruyorlar ki: Bilmelisin ki, namaz, İslâmın beş şartından, dînin beş esasından ikincisidir. Bütün ibâdetleri kendisinde toplamıştır. İslâmın beşte bir parçası ise de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına, Müslümanlık demek olmuştur. İnsanı Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işlerin birincisi olmuştur. Âlemlerin efendisi ve Peygamberlerin en üstünü olana Mîrac gecesi, Cennette nasip olan rü’yet şerefi, dünyaya indikten sonra, dünyanın hâline uygun olarak kendisine yalnız namazda müyesser olmuştur. Bunun içindir ki, (Namaz müminlerin mîracıdır) buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte, (İnsanın Allahü teâlâya en yakın olması namazdadır) buyurmuştur. Onun yolunda, tâm izinde giden büyüklere, o rü’yet devletinden, bu dünyada büyük pay, namazda olmaktadır. Evet, bu dünyada Allahü teâlâyı görmek mümkün değildir. Dünya buna elverişli değildir. Fakat, Ona tâbi olan büyüklere, namaz kılarken rü’yetten bir şeyler nasip olmaktadır. Namaz kılmayı emir buyurmasaydı, maksadın, gayenin güzel yüzünden perdeyi kim kaldırırdı? Âşıklar, mâşuku nasıl bulurdu? Namaz, üzüntülü ruhlara lezzet vericidir. Namaz, hastaların, rahat vericisidir. Ruhun gıdâsı namazdır. Kalbin şifâsı namazdır. (Ey Bilâl, beni ferahlandır!) [diye ezan okumasını emr buyuran] hadis-i şerif, bunu göstermekte, (Namaz, kalbimin neşesi, gözümün bebeğidir) hadis-i şerifi, bu arzuya işaret etmektedir...
BU ÜMMETE MAHSUS NİMET
Namazın hakîkatini anlamış olan bir kâmil, namaza durunca, sanki, bu dünyadan çıkıp âhıret hayatına girer ve âhırete mahsûs olan nîmetlerden bir şeylere kavuşur. Araya akis, hayâl karışmaksızın, asıldan haz ve pay alır. Dünyada asıldan alabilmek için, mîrac lâzımdır. Bu mîrac, müminin namazıdır. Bu nîmet, yalnız bu ümmete mahsûstur. Peygamberlerine tâbi olmak sâyesinde, buna kavuşurlar. Çünkü, bunların Peygamberi Mîrac gecesi dünyadan çıkıp âhırete gitti. Cennete girdi ve rü’yet devleti ile şereflendi...
.
Süfyân bin Abdullah Yemenî
Süfyân bin Abdullah hazretleri, Yemen’de yaşamış olan Meşhur velîlerdendir. Doğum ve vefât târihi bilinmemektedir. On üçüncü asırda yaşamıştır. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, kalbin kararması, hasta olması, yanî dünyâ sevgisinin kalbe yerleşmesidir. Bu sevgi, kötü arkadaşlardan ve lüzûmsuz şeyler seyretmekten hâsıl olur. Çok uğraşarak, bunları kalbden çıkarmalıdır. Fâidesiz kitâb okumak, lüzûmsuz şeyler konuşmak, bu sevgiyi artırır. Kadın ve kadın resimleri, seyretmek, şarkı, çalgı, kadın sesleri dinlemek, bu sevgiyi kalbde yerleştirir. Bunların hepsi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Kalbin hasta olması, Allahü teâlâyı unutmasıdır. Allahü teâlâya kavuşmak isteyenlerin, bunlardan sakınması, nefsi kuvvetlendiren, azdıran her şeyden ictinâb etmesi lâzımdır. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, kalbi temizlemeye ve nefsi ezmeye çalışmayanlara, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu ni’meti ihsân etmez. Kalb, muhabbet yeri, sevgi yeridir. Aşk, muhabbet bulunmayan kalb ölmüş demektir. Kalbde, yâ dünyâ sevgisi, yâhud Allah sevgisi bulunur. Burada dünyâ demek, harâm olan şeyler demektir. Zikir, ibâdet yaparak, kalbden dünyâ sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günâh işleyince, kalb kararır, hasta olur. Dünyâ muhabbeti yerleşerek, Allah sevgisi gider. Kalbin bu hâli, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar.
Tasavvuf büyüklerinden Mahmûd-i İncirfagnevî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Zikr-i alâniyye, ya’nî yüksek sesle zikir yapabilmek için, kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından harâm ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riyâdan ve süm’adan ve sırrı hazret-i Haktan başka şeylere teveccühden pâk olmak lâzımdır). İşte, tegannî, simâ yalnız böyle kimselere fâideli olur. Fıkıh âlimleri de, tegannînin, böyle olmayanlar için ve çalgının herkes için, harâm olduğunu bildirmişlerdir...
TÖVBE ETTİREN TOKAT!
Süfyân bin Abdullah hazretlerinin bir talebesi yabancı bir kadına yaklaşmak istediğinde gözüküp bir tokat vurdu. Talebenin gözleri görmez oldu. Gelip ağlayarak yalvardı. “Tövbe eder misin?” deyince, “evet ederim” dedi. Bunun üzerine “gözlerin açılır ama sonunda kör olarak ölürsün” dedi. Bu talebesi ölümünden birkaç gün önce kör oldu ve o hal üzere vefât etti..
.
Muhammed Hazîn
Muhammed Hazîn hazretleri, Siirt’te yetişen büyük velîlerden olup doğum târihi ve yeri belli değildir. İlim öğrenmek için Seyyid Tâhâ hazretlerine gitti. Seyyid Tâhâ, Muhammed Hazîn’e; “Senin işin Osman-ı Tavîlî’nin elindedir. Ona gidiniz” buyurdu. Bunun üzerine Muhammed Hazîn Irak’a gitti. Şeyh OsmanTavîlî’nin sohbetlerinde bulundu ve kemâle geldi. İcâzet alıp memleketi olan Siirt’e döndükten sonra Ulu Câmide vaaz ve nasîhatlere başladı. Ömrünün sonuna kadar insanlara Allahü teâlâya kavuşturan Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunu anlatmaya çalıştı. Sohbetleri çok bereketli olurdu. Çok talebe yetiştirdi. Bir dersinde buyurdu ki:
“Sünnet ile bid’at, birbirlerinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, ikincisi bulunamaz, gider. Birini diriltmek, ötekini yok etmektir. Sünneti diriltmek, bid’ati yok eder. Bid’ati diriltmek de, sünneti yok eder. İster hasene, yâni güzel desinler, ister seyyie, çirkin desinler, her bid’at, sünneti yok eder. Belki, bir bakımdan güzel denilmiş olabilir. Hiçbir bid’atin kendisi güzel olamaz. Çünkü Allahü teâlâ, sünnetlerin hepsini beğenir. Sünnetlerin zıddı ise, şeytanın beğendiği şeylerdir. Bugün, bid’atler, her yere yayılmış olduğundan, bu sözümüz çok kimseye ağır gelir. Fakat, âhırette, hangimizin doğru olduğunu anlayacaklardır. İşittiğimize göre, hazreti Mehdî, hükûmet sürdüğü zaman, dîni yayarken ve sünneti diriltirken, bid’at işlemeye alışmış olan Medîne’deki âlim, bid’ati güzel sandığı ve ibâdet olarak yaptığı için, hazreti Mehdî’nin emirlerine şaşarak, (Bu adam, bizim dînimizi yok etti ve milletimizi öldürdü) diyecektir. Hazreti Mehdî bu âlimi öldürecektir. Onun güzel sandığı bid’atin, kötü olduğunu bildirecektir...”
“MEKÂNIMIZ BURASIDIR!..”
Muhammed Hazîn hazretleri vefât etmeden önce, Siirt’teki Firsaf köyünde şimdiki türbesinin yerini göstererek; “Vefâttan sonra mekânımız burasıdır. Hâlid bin Velîd muhârebe sırasında çadırını buraya kurmuştur” dedi. 1890 (H.1308) senesinde vefât eden Muhammed Hazîn, kalabalık bir cemâat tarafından daha önceden gösterdiği yere defnedildi. Bir sene sonra üzerine türbe yaptırıldı. Türbenin yapımı sırasındaki kazıda toprağın altından, birkaç ok ve kıvırcık saçlı bir şehîd çıktı.
.
Süfyân bin Abdullah Yemenî
Süfyân bin Abdullah hazretleri, Yemen’de yaşamış olan Meşhur velîlerdendir. Doğum ve vefât târihi bilinmemektedir. On üçüncü asırda yaşamıştır. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, kalbin kararması, hasta olması, yanî dünyâ sevgisinin kalbe yerleşmesidir. Bu sevgi, kötü arkadaşlardan ve lüzûmsuz şeyler seyretmekten hâsıl olur. Çok uğraşarak, bunları kalbden çıkarmalıdır. Fâidesiz kitâb okumak, lüzûmsuz şeyler konuşmak, bu sevgiyi artırır. Kadın ve kadın resimleri, seyretmek, şarkı, çalgı, kadın sesleri dinlemek, bu sevgiyi kalbde yerleştirir. Bunların hepsi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Kalbin hasta olması, Allahü teâlâyı unutmasıdır. Allahü teâlâya kavuşmak isteyenlerin, bunlardan sakınması, nefsi kuvvetlendiren, azdıran her şeyden ictinâb etmesi lâzımdır. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, kalbi temizlemeye ve nefsi ezmeye çalışmayanlara, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu ni’meti ihsân etmez. Kalb, muhabbet yeri, sevgi yeridir. Aşk, muhabbet bulunmayan kalb ölmüş demektir. Kalbde, yâ dünyâ sevgisi, yâhud Allah sevgisi bulunur. Burada dünyâ demek, harâm olan şeyler demektir. Zikir, ibâdet yaparak, kalbden dünyâ sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günâh işleyince, kalb kararır, hasta olur. Dünyâ muhabbeti yerleşerek, Allah sevgisi gider. Kalbin bu hâli, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar.
Tasavvuf büyüklerinden Mahmûd-i İncirfagnevî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Zikr-i alâniyye, ya’nî yüksek sesle zikir yapabilmek için, kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından harâm ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riyâdan ve süm’adan ve sırrı hazret-i Haktan başka şeylere teveccühden pâk olmak lâzımdır). İşte, tegannî, simâ yalnız böyle kimselere fâideli olur. Fıkıh âlimleri de, tegannînin, böyle olmayanlar için ve çalgının herkes için, harâm olduğunu bildirmişlerdir...
TÖVBE ETTİREN TOKAT!
Süfyân bin Abdullah hazretlerinin bir talebesi yabancı bir kadına yaklaşmak istediğinde gözüküp bir tokat vurdu. Talebenin gözleri görmez oldu. Gelip ağlayarak yalvardı. “Tövbe eder misin?” deyince, “evet ederim” dedi. Bunun üzerine “gözlerin açılır ama sonunda kör olarak ölürsün” dedi. Bu talebesi ölümünden birkaç gün önce kör oldu ve o hal üzere vefât etti..
İbrâhim Sumâdî
İbrâhim Sumâdî hazretleri, Şam’da yetişen velîlerdendir. “Vâiz” ismiyle şöhret buldu. 1644 (H.1054) senesinde Havran’ın köylerinden Sumâdî’de vefât etti. Bâbüssagîr Kabristanına defnedildi.
İbrâhim Sumâdî hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İmam-ı Gazali hazretleri, (Kimyâ-yı se’âdet) kitabında buyuryor ki: Müzik, nefse gıda, ruha zehirdir. Kalbi hasta olanın yanî Allah’tan başka bir şeye bağlı olanın, yanî sevenin nefsi azar. Meselâ, yabancı bir kızı veyâ oğlanı ister. Çalgı, müzik dinlediği zamân, nefsinde onlara kavuşmak arzûsu artar. Kalbi bu yola hareket ettirir. Bunlarla buluşması harâm olduğundan, her çeşit çalgıyı dinlemesi de, harâma sebeb olur. Kalbi hasta olmayan, yanî kalbinde yalnız Allah sevgisi bulunan kimse, kız, aşk, şehvet anlatan sesleri işitince, kalbi bunlardan zevk almaz. Sıkılır. Kalb hasta ise, bunlardan nefis zevk alıp, kalbi bu yola hareket ettirir. Böyle kimselerin müzik dinlemeleri harâm olur. Erkek ve kız, bütün gençler böyledir. İslâmiyyetin, sönmesini emrettiği nefis ateşini tutuşturan her şey harâmdır. Hasta olmayan kalbin, helâl şeylere olan sevgisini, bağını arttıran ve nefsi zayıflatan sesleri dinlemek de, bazı şartlarla mubâh olur. Hacca gidecek olanın Kâbe, hac, Mekke, Medîne şarkılarını dinlemesi, askerlerin harb, kahramanlık şarkılarını dinlemesi mubâh, hattâ sevâb olur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’ye girdiği zamân, önünde İbni Revâha beyitler okuyarak gidiyordu. Ömer “radıyallahü anh” bunu görünce, Resûlullahın önünde şiir okunur mu? diyerek darıldı. Resûlullah da, (Bırak yâ Ömer. Mâni olma! Bu beyitler kâfirlere, ok atmaktan dahâ çok tesîrlidir) buyurdu.
KALBİ KARARMIŞ OLANLAR
Buradan anlaşılıyor ki, nefsi azdıran şiirleri okumak câiz olmayıp, harbde kâfirlere zarar verici, onları üzücü şiirleri okumak câizdir. Günâhları, kusûrları, azâbları anlatan kasîdeleri, ilâhîleri dinleyerek, üzülmek, tevbeye sebeb olmak sevâbdır. Fakat, ölüme, kazâ kadere karşı üzülmeye sebeb olan ilâhîleri, kasîdeleri dinleyerek üzülmek harâm olur.
Düğün, ziyâfet, sünnet, bayram, sefer dönüşü gibi sevinmesi lâzım olan yerlerde helâl olan ses ile neş’elenmek mubâhtır. Bu sesler, nefse değil, kalbe kuvvet verir. Kalbi kararmış olanların, kalbimde Allah sevgisi var diyerek ses, ilâhî dinlemeleri insanı ekseriya aldatır...
Sofu Baba
Sofu Baba, Van evliyâsındandır. İsmi Mustafa Efendidir. Sofu Baba adıyla meşhûr oldu. Van eşrâfından Abdullah Tüfekçibaşızâde’nin torunu olup babasının adı Abdurrahmân Efendidir. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında Van’da yaşadı. Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri her sene Van’a gelir, Şâbâniye Mahallesindeki câmide halka vaaz eder, ilim ve edep öğretirdi. Vaazlarına devâm edenler arasında Mustafa Efendi de vardı.
Seyyid Fehîm hazretleri sıcak bir yaz günü dersine gelen talebeleri imtihan etmek maksadıyla; “Birisi olsa da Erek Dağından bir tabak kar getirse. Bir karlı su içseydik” buyurdu. Mustafa Efendi sessizce bu işe tâlib oldu. Binbir zorlukla kısa zamanda dağa gidip kar getirdi. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri ona ismini sordu ve duâ etti. O sırada Mustafa Efendi’de bâzı haller görüldü ve ağlamaya başladı. Gönlü her şeyden boşalıp muhabbetle doldu. Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerine candan âşık oldu. Sonra hocası Van’da kaldığı müddetçe yanından hiç ayrılmadı. Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Müziğin bütün dinlerde büyük günâh olduğu, (Dürr-ül-müntekâ)da yazılıdır. İncîlin yasak ettiği müziği, sonradan papazların Hristiyan dînine soktukları Zerkânînin (Mevâhib-i ledünniyye) şerhi, beşinci cildinde uzun yazılıdır. Bozuk dinler, kalbleri ve rûhları besleyemediği için, müziğin, her nevi çalgı sesinin nefislere hoş gelmesi, nefisleri beslemesi rûhânî tesîr sanıldı. Bugünkü batı müziği, kilise müziğinden doğdu. Bugün yeryüzünü kaplayan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik, ibâdet hâlini almıştır. Müzik ile, her nevi çalgı ile nefisler keyiflenmekte, şehvânî, hayvânî arzûlar kuvvetlenmektedir. Rûhun gıdâsı olan, kalbleri temizleyen ve nefisleri ezip, harâmlara olan arzûlarını yok eden, ilâhî ibâdetler unutulmaktadır.
“SİMÂ KALBİ ÖLDÜRÜR!”
(Mekâtîb-i şerîfe)nin doksanıncı ve doksandokuzuncu mektûbları sonunda diyor ki: (Şarkı, tegannî çok dinleme. Simâ kalbi öldürür. Nifâk hâsıl olur). Doksanaltıncı mektûbda diyor ki: (Kalbde Allah sevgisini arttıran şiirleri, çalgısız ve fâsıklar olmaksızın dinlemek câizdir). Müzik, her nevi çalgı, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmaktadır. Böylece, nefisleri azdırarak, saâdet-i ebediyyeden mahrûm kalmasına sebeb olmaktadır. İslâm dîni, insanları bu âfetten, bu sonsuz felâketten korumak için, müziği kısımlara ayırmış, zararlı olanlarını harâm kılmış, yasak etmiştir...”
.
Sivasî Abdülmecîd Efendi
Sivasî Abdülmecîd Efendi, Şemseddîn Sivâsî (Kara Şems) hazretlerinin kardeşi Şeyh Muharrem Efendinin oğludur. 1563 (H.971) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. 1639 (H.1049) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyüb Nişancası’ndaki evinin bahçesindedir. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“İnsanların yüreğinde kalb veyâ gönül denilen bir kuvvet vardır. Çelik, taşa sürtülünce ateş çıktığı gibi, güzel ve âhenkli ses işitmek de, gönül denilen bu gizli kuvveti harekete getirir. Güzel ses, insanın elinde olmayarak, kalbine tesîr eder. Çünkü, kalbin ve rûhun, Arş’ın üstündeki (Âlem-i ervâh) ile bağlılığı vardır. Maddesiz, ölçüsüz olan o âlem, hüsn-i cemâl, güzellik âlemidir. Güzelliğin temeli ise (tenâsüb, uygun, düzgün) olmaktır. Bu dünyâdaki bütün güzellikler, o âlemin güzelliğinden gelmektedir. Güzel, düzgün, âhenkli sesler de, o âleme benzemektedir...
İslâmiyyete uyanların kalbi temiz olur. Kuvvetli olur. Böyle kalblerin (Âlem-i emr) ile bağlılıkları kuvvetlidir. Bunlara müzik tesîr edip, harekete getirir. Böyle olan kalb, bir şeye tutulmuş ise, meşgûl olduğu şeyi harekete getirir. Rüzgârın ateşi tutuşturmasına benzer. Kalbde, Allah sevgisi varsa, güzel ses, bu sevgiyi arttırır. Fâideli olur. Bir kimse İslâmiyyete uymaz, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsine uyarsa, kalbi bozulur. Çalgı dinlemek ve her günâhı işlemek nefsi kuvvetlendirir. Sâlim, temiz kalb müzikten zevk alamaz. Müzik nefsi kuvvetlendirip, harekete getirip zararlı olur. Kalbde Allah sevgisi olabileceğini anlamayanlar, her güzel sese harâm der. Bunlar, insan kendi cinsini sevebilir. İnsanın kalbi, kendi cinsinden başka şeye bağlanamaz diyerek, Allah sevgisine inanmıyor. İslâmiyyet, Allah sevgisini emrediyor denince, bundan maksat, emirlerini seve seve yapmaktır diyorlar.
KALP HASTA DEĞİLSE...
Güzel ses, kalbe, dışarıdan bir şey getirmez. Sağlam kalbdeki helâl olan bağı harekete getirir. Hasta olmayan kalbin tegannî dinlemesi helâl olur. Kalbde bir bağlılık yoksa, güzel sesten lezzet alması, kuş sesi dinlemek, yeşillik, akar su, çiçekler seyretmek gibi olur. Bunları seyir, göze lezzet verdiği gibi, güzel koku, burna hoş geldiği gibi, lezzetli yemek ağza tatlı geldiği gibi ve lise bilgileri, fennî buluşlar, akla hoş geldiği gibi, güzel ses de, kulağa lezzet vermekte olup, onlar gibi mubâh olur...”
Pîr Ömer Halvetî
Pîr Ömer Halvetî hazretleri, İran’da yaşamış velîlerdendir. Geylan kasabalarından Labîcan’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Muhammed Harezmî hazretlerinin sohbetlerinde yetişti. Muhammed Harezmî hazretleri vefât edeceklerinde yerine Pîr Ömer Halvetî’yi tâyin etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
“Allahü teâlâ senede bir ay (Ramazân-ı şerîf ayında) gündüzleri oruç tutmayı emretmiştir. Allahü teâlâ, bu emri sebepsiz vermemiştir. Oruç, insanlara hem maddî, hem de manevî fâideler sağlar. Bütün bir sene, çeşitli yemekleri eritmek için, yorulan insan midesi ve bağırsakları, senede bir ay dinlenerek sağlığını korumuş olur. (İftârda çok yememek şartıyla). Bu maddî fâidesidir. Manevî fâidesi de şudur: Oruç tutan bir insan, aç kalmış bir insanın çektiği ızdırâbı, bizzat hissederek fakîr insanlara yardım etmek ihtiyâcını duyar. Bu da, insanların birbirlerine yardım etmelerine sebeb olur. Birbirlerine yardım eden insan topluluğu arasında ise çekişmeler olmaz. Bundan başka, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için gündüzleri bir ay oruç tutan bir Müslümân, Allahü teâlânın emirlerini yapmak itiyâdını da kazanır. Böylelikle, Allahü teâlânın başka emirlerini yapmaya da istidâd peydâ eder...”
Pîr Ömer Halvetî hazretleri, 1397 (H.800) târihinde Tebriz yakınlarında Mîr Ali Kapısı ile anılan yerde vefât etti ve oraya defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İYİ BİR KUL OLMAK İÇİN
“Bir insanın başka bir insana, bilhâssa Müslümâna iyilik etmesi Allahü teâlânın en çok sevdiği bir hâldir. İyilik çeşitli olur. Para ile olur, vücûd yardımı ile, fikir yardımı ile ve muhtelif yollarla olur. İnsanın elinden hiçbir yardım gelmezse, Allahü teâlânın kuluna, güler yüz gösterirse, onun bile sevâbı vardır. Allahü teâlâ, (Benim kullarıma yardım edene, ben fazlasıyla yardım ederim) buyuruyor. Elinden yardım geldiği hâlde, yardımı esirgeyen insan, Allahü teâlânın indinde sevgili bir kul olabilir mi? İnsanların kalbini kırmak ise, Allahü teâlânın gadabını üzerine çekmek demektir. Bundan çok kaçınmalıdır. İnsan kalbi, Allahü teâlânın sevgisinin tecelli etdiği bir yerdir. Oraya dokunmak, çok tehlikelidir. Hele o kalbde, Allahü teâlânın korkusu ve Allahü teâlânın sevgisi varsa, onu incitmekten, son derece kaçınmalıdır.”
Muhaşşi Sinânüddîn Efendi
Muhaşşi Sinânüddîn Efendi, 1487 (H.893) senesinde Tokat-Erbaa’da doğdu. Amasya Medresesinde Taşköprülü Muslihuddîn Efendiden ilim tahsîl ettikten sonra İstanbul’a gelip Muhyiddîn Fenârî’nin talebeleri arasına dâhil oldu. Mezun olduktan sonra çeşitli vilayetlerde kadılık ve nihayet Anadolu Kadıaskerliği yaptı. Ebüssü’ûd Efendi vefât ettiği zaman Şeyhülislâmlığı teklif ettikleri halde kabûl etmedi. 1578 (H.986) senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Ebüssü’ûd efendi buyurdu ki: Yapılacak sevapları ve günâhları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bir kimse, bütün ömrünce Cehennem ateşine götürecek günâhlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak, Cennete gider). Birçok inatçı, azgın kâfirlerin, son günlerinde, îmâna geldiği çok görülmüştür. Belli bir kâfirin ebedî kâfir kalıp kalmayacağını Allahü teâlâ bilir...
Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmeyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, malûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressâmın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressâm öyle yapdığı için değildir.
EĞER MECBUR KALINSAYDI!
Allahü teâlânın, bazı kimselerin îmâna gelmeyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzûları ile küfür üzere kalmayı niyyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için, kâfir olmaya mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sâhibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da, ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için, kâfir olmaya mecbûr değildirler. Îmâna çağrılmaları da, olmayacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca îmân etmek yetişir...
.
Muhaşşi Sinânüddîn Efendi
Muhaşşi Sinânüddîn Efendi, 1487 (H.893) senesinde Tokat-Erbaa’da doğdu. Amasya Medresesinde Taşköprülü Muslihuddîn Efendiden ilim tahsîl ettikten sonra İstanbul’a gelip Muhyiddîn Fenârî’nin talebeleri arasına dâhil oldu. Mezun olduktan sonra çeşitli vilayetlerde kadılık ve nihayet Anadolu Kadıaskerliği yaptı. Ebüssü’ûd Efendi vefât ettiği zaman Şeyhülislâmlığı teklif ettikleri halde kabûl etmedi. 1578 (H.986) senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Ebüssü’ûd efendi buyurdu ki: Yapılacak sevapları ve günâhları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bir kimse, bütün ömrünce Cehennem ateşine götürecek günâhlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak, Cennete gider). Birçok inatçı, azgın kâfirlerin, son günlerinde, îmâna geldiği çok görülmüştür. Belli bir kâfirin ebedî kâfir kalıp kalmayacağını Allahü teâlâ bilir...
Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmeyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, malûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressâmın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressâm öyle yapdığı için değildir.
EĞER MECBUR KALINSAYDI!
Allahü teâlânın, bazı kimselerin îmâna gelmeyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzûları ile küfür üzere kalmayı niyyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için, kâfir olmaya mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sâhibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da, ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için, kâfir olmaya mecbûr değildirler. Îmâna çağrılmaları da, olmayacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca îmân etmek yetişir...
.
Erdebilli Sinân Efendi
Erdebilli Sinân Efendi, Azerbaycan’da, Erdebil köylerinden Râmiye’de doğdu. Önce Erdebil’de tahsil yaptı. Sonra Tebriz’e geldi. Orada Dede Ömer Rûşenî hazretlerinin sohbetlerine katıldı. Hocası onu İstanbul’a gönderdi. İstanbul’da Ayasofya Câmii yakınındaki dergahında vaazlar verdi. Zamânın ileri gelenlerine nasîhat verdi. 1544 (H.951) tarihinde İstanbul’da Koşuyolu’nda vefât etti.
Sinân Efendi, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Başkasının, kendinden üstün olan her şeyini kıskanan, yanî ondaki üstünlüğün, yalnız kendinde olmasını isteyen insana, kıskanç denir. Bu hâl, insanlığın en kötü huylarından biridir. Kıskanç insan, ömrü boyunca rahatsız insandır. Böyle insanlar, kendinden aşağı olan insanı görmez de, kendinden yüksek ve varlıklı insanın her şeyini görür ve onu kıskanır. Kıskanç insan, Allahü teâlânın kendisine verdiği şeylere râzı olmayan insan demekdir. Allahü teâlânın verdiğine râzı olmayan insandan Allahü teâlâ da râzı olmaz. Allahü teâlânın bir insandan râzı olmaması ise, felâketlerin en büyüğüdür. Artık o insan, dünyâda da, âhıretde de hüsran içindedir. (Ya’nî zarardadır). Bunun için, kendisinde kıskançlık ve hased duygusu olduğunu görenler yavaş yavaş bu huylarından sıyrılmalıdır. Bu pek mümkündür. İnsanlar, kendilerini istedikleri kadar ıslâh edebilir. Kıskançlıktan kurtulanlar rahat ve huzûra kavuşur. Bu iş, zenginlik ve fakîrlik işi değildir. Bu iş, kalbin zenginliği ve fakîrliği işidir. Nice fakîrler vardır ki, bir lokma ekmeği kazandığı zamân, Allahü teâlâya şükreder ve zenginlerin hâlini düşünmez bile. Nice zenginler de vardır ki, milyonlarına dahâ birkaç milyon ekleyemediği için üzüntü içindedir...
KISKANÇLIĞIN EN KÖTÜSÜ!
Kıskanç insan, başka bir insanın kendinden iyi giyinmesini, iyi yaşamasını hazmedemez. Yanî onun boyunu, posunu, güzelliğini, çalışkanlığını, başarısını kıskanır. Dahâ kötüsü, onun başına gelen fenâlıklara sevinir. İşte bu hâl, kıskançlığın en kötü derecesidir. Böyle insandan Allahü teâlânın yardımı kesilebilir. Dahâ da mahrûm olurlar. İyi kalbli ve herkesin iyiliğini isteyen insan, Allahü teâlânın himâyesinde demektir. Peygamber efendimiz (Bir Müslümân, kendisine istediği bir iyiliği, başka bir Müslümân için istemezse ve bir Müslümân, kendisine gelecek bir kötülüğü, istemediği hâlde, o kötülüğü başka bir Müslümân için isterse, onun îmânı tam değildir) buyurmuştur.”
.
Muhammed Hâşim-i Keşmî
Muhammed Hâşim-i Keşmî, İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin talebelerindendir. İran’da Bedâhşân’ın Keşm kasabasındandır. Önce Seyyid Mîr Muhammed Nûmân hazretlerinin huzûrunda tövbe edip, ona talebe oldu. Sohbetinde yetişip, Seyyid Mîr Muhammed’in işâreti ile, 1621 (H.1031) senesinde İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetiyle şereflendi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerine yazdığı mektuplarından meydana gelen Mektûbât kitabının üçüncü cildini 1623 (H.1033) yılında toplamaya başladı. Eseri 1630 (H.1040) senesinde tamamladı. Diğer bir eseri Berekât-ı Ahmediyye’dir. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri; “Berekât kitabını okumak, îmânın vicdânileşmesine sebeb olur. Benim vardı. Seferde kayboldu. Bulursanız kabrimin başında okuyun” buyurmuştur.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri, Hâşim-i Keşmî hazretlerine yazdığı (1. Cild 313.) mektubda buyurdu ki:
“İyi biliniz ki, bu yola bağlı olanları beğenmemek, öldürücü zehirdir. Bu büyüklerin sözlerine, işlerine karşı gelmek, insanı sonsuz felakete götürür. Uçuruma sürükler, hele kendi rehberini beğenmez, ona karşı gelirse, üstâdını incitirse, neye varacağını düşünmelidir! Bu büyüklere inanmayanlar, bunların bereketlerine kavuşamaz. Bunlara karşı gelenler, her zaman ziyân eder, aldanır. Rehberin her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun yüksekliklerinden hiçbirine kavuşamaz. Eline bir şeyler geçerse, istidrâc olup, sonu yıkım ve çöküntü olur. Üstâdına aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla berâber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendi için felaket, yıkım bilmelidir. Onun üstünlüklerinden hiçbirine kavuşamayacağını anlamalıdır.
Rehberin işlerinden birini beğenmezse ve bundan kendini kurtaramazsa, karşı gelmiş olmayacak bir yol ile, kendisinden bunu sormalı, inanmamış görünmemelidir...
DOĞRU İLE YANLIŞ KARIŞIKTIR
Bu zamanda, doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbirleri ile karışıktır. Rehberin ara sıra, İslâmiyete uymayan bir şey yaptığını görürse, kendisi bunu yapmamalı, iyi gözle bakarak, İslâmiyete uygun görmeye çalışmalı, iyi tarafını aramalıdır. İyi ve uygun yerini bulamazsa, bu belâdan kurtulmak için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Üstâdının bundan kurtulması için, ağlayarak, duâ etmelidir. Üstâdının mubâh olan bir şeyi yapmasından şüpheye düşerse, bu şüpheye kıymet vermemelidir...”
Mustafa Fevzi Efendi
Eğinli Mustafa Fevzi Efendi, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin önde gelen talebelerindendir. 1871 (H.1288) târihinde Erzincan’ın Eğin (Kemaliye) ilçesinde doğdu. 1924 (H.1343) târihinde İstanbul’da Fâtih-Çarşamba’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir talebesine buyurdu ki:
Çok sıkıntılı ve zor günler geçiriyoruz. Hareket ve sözlerimize çok dikkat etmeli, fitneye sebep olmamalıyız. İmâm-ı Rabbânî hazretleri “rahmetullahi aleyh”, Mektubat kitabının üçüncü cildin yüzbeşinci mektûbunda buyuruyor ki:
Yavrum! Fitnelerin yayıldığı, fesâdların çoğaldığı zamânlar, tevbe ve istiğfâr zamânıdır. Kenâra çekilmeli, fitnelere karışmamalıdır. Fitneler çoğalıyor. Gün geçtikçe yayılıyor. Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vesselâm” buyurdu ki: (Kıyâmet yaklaşdıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabâh evinden mü’min olarak çıkan çok kimse akşam kâfir olarak döner. Akşam mü’min iken, gece safâlarında îmânları gider. Böyle zamânlarda, evinde kapanmak fitneye karışmaktan hayırlıdır. Kenârda kalan, ileri atılandan hayırlıdır. O gün oklarınızı kırınız! Silâhlarınızı, kılıçlarınızı bırakınız! Herkesi tatlı dil ile, güler yüzle karşılayınız! Evinizden çıkmayınız!).
Müslümânlar bu nasîhatlere uymalı, mezhebsizlerin, sapıkların, din câhillerinin isyâna teşvîk eden, fitneyi körükleyen zararlı, uydurma tefsîrlerine, kitâblarına aldanmamalıdır. Cihâd, devletin, ordunun, düşmanlarla, kâfirlerle, sapıklarla harb etmesi demektir. Müslümân devlet olsun, kâfir devlet olsun, âdil olsun, zâlim olsun, kendi devletine isyân etmeye, vatandaş kanı dökmeye, birbirine saldırmaya cihâd denmez. Fitne, fesâd çıkarmak denir. Peygamber efendimiz, (Fitne çıkarana Allah la‘net etsin!) buyurdu. Müslümânlar devlete karşı isyân etmez. Fitneye, isyâna karışmaz. Kanûnlara karşı gelmez.
VAZİFEYİ İHMAL ETTİLER!
Ehl-i sünnet âlimleri, siyâsete karışmamış, hükûmette vazîfe almamış, yazıları ile, sözleri ile hükûmet adamlarına nasîhat vermişler, onlara hak ve adâlet yolunu göstermişlerdir. Ba’zı câhil din adamları, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılarak, devlet işlerine karışmış, asıl vazîfeleri olan öğrenmek ve öğretmek saâdetini ihmâl ederek, kendilerine de, Müslümânlara da fâideli olamamışlardır...
Mehmed Sâmî Efendi
Mehmed Sâmî Efendi, Gâziantep’te yetişen büyük velîlerdendir. 1447 (H.851) senesinde doğdu. Sam köyünde uzun yıllar tâliplerine ilim öğretti ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır seferine giderken, Gaziantep’ten geçti. Bölgede meşhur olan Şeyh Efendinin ziyâretine gitti. Mısır’ı fethedip edemeyeceğini sordu. Mehmed Sâmî Efendi bir gün sonra fetih müjdesini verdi.
Bu mübarek zat, 1527 (H.934) senesinde vefât etti. Soyu hâlâ devâm etmekte olup, bölgede Ulusam soyadıyla bilinirler.
Muhammed Sâmî Efendi vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
“Namazın kusursuz, kâmil olması, fıkıh kitaplarında uzun uzadıya yazılmış olan farzlarını, vâciblerini, sünnetlerini ve müstehâblarını yerlerine getirmekle olur. Namazı tamâmlamak için, bu dört şeyden başka yapılacak bir şey yoktur. Namazın (Huşû)u [yâni her uzvun tevâzu göstermesi], bu dört şeyi yapmaktır. Kalbin (Hudû’)u, [yâni Allah korkusu] da yine bunları tamâm yapmakla olur. Bazıları, bu dördünü uzun uzadıya öğrenip ezberlemekle, namazımız tamâm oldu deyip, bu öğrendiklerini iyi yapmakta gevşek davranmışlar. Bundan dolayı namazın kemâlâtından az bir şey kazanabilmişlerdir. Bir kısmı da, namazda dünyayı unutup, kalblerinin Allahü teâlâ ile olmasına ehemmiyyet verip, âzaların edebli bulunmasını gözetmemişler. Yalnız farzları ile sünnetlerini yerine getirmişlerdir. Bunlar da namazın hakîkatini anlayamamıştır. Namazın kemâl bulmasını, namazdan başka şeyde aramışlardır. Çünkü, namazda kalbin hazır olması, şart değildir. Hadis-i şerifte, (Kalb hazır olmazsa, namaz da olmaz) buyuruldu ise de bu, kalbin, yukarıda bildirilen dört şeyin yapılmasında hazır olması, uyanık olması demektir. Yâni bunların hepsinin yapılmasında gevşeklik olmamasına dikkat etmektir...
KILANLARIN FARKI KADAR!
Namazın tamâm olması ve kemâl bulması, bu dört şeyi yapmakla olunca ve bundan başka bir şey ile kâmil olmayacağına göre, cahillerin namazı ile âlimlerin namazları, arasında ne fark kalır? diye soracak olursanız, deriz ki: Namazlar arasındaki fark, kılanlar arasındaki farktan gelir. Bir ibâdeti yapan iki farklı kimseye, eşit sevap verilmez. Bir makbûl, sevgili kula, başkalarının o işine verilen sevaptan çok sevap verilir. Bunun içindir ki, (Âriflerin gösteriş olan ibâdetlerine, câhillerin hâlis amellerinden daha çok sevap verilir) demişlerdir...
Muhammed Harezmî
Muhammed Harezmî hazretleri, evliyânın büyüklerindendir. İran’ın Harezm vilâyetinde doğdu. 1378 (H.780) târihinde Herat şehrinde vefât etti.
Muhammed Harezmî, vefatına yakın günlerde buyurdu ki:
“Allahü teâlânın, insanlara Peygamberleri göndermesi en büyük nîmettir... Peygamberler olmadıkça, bizim düşüncelerimiz, doğru yola yaklaşamıyor. Allahü teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azâb yapılmaz. Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünkü müşriklere, Cennet haramdır, yâni yasaktır. Bunların yeri Cehennemdir...
Âhırette Cennet ile Cehennemden başka yer de yoktur. (A’râf)da kalanlar, bir müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, yâ Cennettir, yâ Cehennem! Bunlar hangisinde kalacaktır? Denirse, buna cevab olarak şu söylenebilir:
Bu müşrikler, ne Cennette, ne Cehennemde kalmayacak, âhırette dirildikten sonra, hesâba çekilip, kabahatleri kadar mahşer yerinde azab çekecektir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Herkesin aklı, birçok dünya işlerinde bile, şaşırıp yanılırken, iyiliklerine, merhametine son bulunmayan sahibimizin, Peygamberleri ile haber vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte yakacağını söylemek, zordur. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennette kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise, sonsuz azâb çekeceklerini söylemek de, öyle yersiz oluyor. Yâni mahşer günü, hesâbları görüldükten sonra, yok edileceklerdir...
CENNETE İMAN İLE GİRİLİR
Bu kâfirlerin çocukları da böyle olacaktır. Çünki Cennete girmek, îman iledir. Yâ kendisi îman etmiş olacak veya îmanlının çocuğu olduğu için, yâhud ana-babası birlikte mürted olunca, kendisi Dâr-ül-islâmda kaldığı için îmanlı sayılmış olacaktır. Dâr-ül-islâmda bulunan müşriklerin çocukları ve zimmîlerin çocukları da Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünkü bu çocuklarda îman yoktur. Bunlar Cennete giremez. Cehennemde sonsuz kalmak da, teklîfden sonra, inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise, mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi, diriltilip, hesâbları görüldükten sonra, yok edileceklerdir...”
Selâmi Ali Efendi
Selâmi Ali Efendi, Celvetiyye yolunda yetişen velîlerdendir. İlim tahsil edip yetiştikten sonra zamânının meşhur rehberlerinden Şeyh Abdullah Efendinin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Bu hocasından feyiz alarak tasavvufta kemâle erdi. Çamlıca’da kurduğu mahalleye onun ismi verilmiştir. 1691 (H.1103) senesinde İstanbul’da vefât etti. Türbesi Üsküdar’dadır. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Tevekkül elde edebilmek kolay değildir. Bir kimsenin bütün malı çalınır veyâ felâkete uğrayıp da, kalbinin hiç değişmemesi, herkesin yapacağı şey değildir. Böyle tevekkül eden pek az bulunur ise de, yok değildir. Böyle tevekküle kavuşmak için, Allahü teâlânın fazl, rahmet ve ihsânının sonsuzluğuna ve kudretinin kemâl üzere büyük olduğuna, kalbin tam inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır. Birçok kimseye sermâyesiz rızık gönderdiğini, birçok sermâyenin de, felâkete sebeb olduğunu düşünmelidir. Kendi sermâyesinin elinden gitmesinin, hayırlı olduğunu bilmelidir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse geceyi, yarın yapacağı işleri düşünmekle geçirir. Hâlbuki o iş, bu kimsenin felâketine sebeb olacaktır. Allahü teâlâ, bu kuluna acıyıp, o işi yaptırmaz. O ise, iş olmadığı için, üzülür. Bu işim neden olmuyor. Kim yaptırmıyor. Bana kim düşmanlık ediyor diye arkadaşlarına kötü gözle bakmaya başlar. Hâlbuki, Allahü teâlâ, ona merhamet ederek felâketten korumuştur.)
Fakîrlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak şeytândandır. Nitekim, sûre-i Bekaradaki âyet-i kerîmede meâlen, (Şeytân, muhtâc hâle düşeceğinizi, size söz veriyor) buyuruldu. Allahü teâlânın merhametine güvenmek, yüksek ma’rifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeblerle, bol rızık gönderdiği her zamân görülmektedir. Fakat, gizli sebeblere de güvenmemeli, sebepleri yaratana sığınmalıdır...
TAM TEVEKKÜL SAHİBİ...
Bir mescidin imâmı, cemâatten birine, (Nereden geçiniyorsun?) diye sorar. O da, (Dur! Önce senin arkanda kıldığım namâzı yeniden kılayım) der. Ya’nî senin, Allahü teâlânın rızık göndereceğine inancın yok. Namâzın kabûl olmaz, demek ister. Böyle, tâm tevekkül eden, her zamân, hiç ummadık yerlerden rızıklanmış, sûre-i Hûddaki âyet-i kerîmenin, (Yeryüzündeki her cânlının rızkını, Allahü teâlâ, elbette gönderir) meâline îmânı kuvvetlenmiştir.
Mûsa Fâkih hazretleri
Mûsa Fâkih hazretleri, 1073’ten sonra Dânişmendliler zamânında Tokat-Zile’ye gelip yerleşmiş Horasan velîlerindendir. 1207’de vefât etmiş olup türbesi Zile’de Ali Kadı Mahallesindedir...
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Müslümânın Müslümân üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevâb vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp ‘elhamdülillah’ diyene, ‘yerhamükellah’ diyerek cevâb vermek) buyuruldu.
Abdüllah bin Selâm “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîneye hicret buyurduğu zamân, mübârek ağzından ilk işittiğim hadîs-i şerîf şu idi: (Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize yiyecek ikrâm ediniz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namâz kılınız! Bunları yaparak, selâmetle Cennete giriniz!) Hadîs-i şerîfte, (Tanıdığınız ve tanımadığınız Müslümânlara selâm veriniz!) buyuruldu. Zengine, zengin olduğu için selâm vermek câiz değildir. Zengin önce selâm verirse, cevâb verilmesi farz olur. Büyüklerin çocuklara selâm vermesi câizdir.
Selâmda sünnet şöyledir ki; önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkebde olana, merkeb üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve ni’meti çok olan önce verir. Nitekim, mi’râc gecesi, önce Allahü teâlâ selâm verdi. İki Müslümân, birbirine aynı ânda selâm verirse, her ikisinin de, birbirine cevâb vermesi farz olur. Birbirinden sonra selâm verirlerse, ikincinin verdiği selâm cevâb yerine geçer. Çok kimseye selâm verildiği zamân, bir kişi, hattâ bir çocuk cevâb verince, ötekiler vermese de olur.
Âdem aleyhisselâmdan, İbrâhîm aleyhisselâma kadar, selâmlaşma, birbirine secde etmekle olurdu. Sonra, bunun yerine boynuna sarılmakla oldu. Muhammed aleyhisselâm zamânında, el ile müsâfeha sünnet oldu.
MÜSÂFEHA YAPMAK...
Süleymân Ebû Dâvüd Sicistânînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadîs-i şerîfte, Ebû Zer Gıfârî “radıyallahü anh” buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile her karşılaştığımda, benimle müsâfeha ederdi). (Müsâfeha), iki kişinin, sağ elin avuç içlerini birbirine yapışdırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirmesidir...
Muhyiddîn Mehmed Bey
Muhyiddîn Mehmed Bey, Osmanlı devri din ve fen âlimlerinden, tasavvuf büyüklerindendir. Sultan İkinci Bâyezîd Hânın kumandanlarından idi. İlme ve tasavvufa karşı aşırı istek ve arzusu olduğundan, idâreciliği bırakıp, kendisini ilme verdi. Ahmed ibni Kemâl Paşanın hizmetine girdi. Din ve fen ilimlerinde de yetişti. Medreselerde müderrislik yaptı. Bir gün rahatsızlandı. Bu hastalığı sırasında kendisine Mısır kadılığı verildi. Mısır’a gitmek üzere karadan yola çıktı. Kütahya’ya geldiği zaman hastalığı arttı ve 1543 (H.950) senesinde orada vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce kendisinden nasihat isteyen bir zata buyurdu ki:
Yemekleri, keyif için, lezzet için yememeli, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye kuvvet bulmak için yemelidir. Eğer önceleri, böyle niyyet edemezseniz, her yemekte, zor ile böyle niyyet ediniz. Hakîkî niyyet yapabilmeniz için, Allahü teâlâya yalvarınız! Tasavvuf, az yemek, az içmek değildir. Herkesin helâlden kazanıp, doyuncaya kadar yemesi lâzımdır...
Yeni ve temiz giyinmeli ve giyinirken ibâdet için, namâz için süslenmeye niyyet etmelidir... Elbiseyi herkese gösteriş için giymemelidir ki, günâhtır. Bütün hareketler, işler, sözler, okumak, dinlemek, hep Allah rızâsı için olmalıdır. Onun dînine uygun olmasına çalışmalıdır. Böyle olunca, insanın her a’zâsı ve kalbi Allahü teâlâya müteveccih olur...
Evet, bunları yapmak, size bugün için güç olacağını biliyorum. Çünkü, çeşitli mâniler etrâfınızı sarmıştır. Âdete, modaya kapılmış bulunuyorsunuz. Ayıplanmak, izzet-i nefse dokunmak kuruntularına tutulmuşsunuz. Bütün bunlar, ahkâm-ı islâmiyyeyi yerine getirmenize mâni olmaktadır. Hâlbuki, Allahü teâlâ, İslâmiyyeti, bozuk âdetleri, çirkin modaları kaldırmak için ve nefs-i emmârenin benlik, izzet-i nefs çılgınlıklarını yatıştırmak için gönderdi. Fakat, Allahü teâlânın ismini, kalbde hâtırlamaya devâm nasîb olursa ve beş vakit namâz gevşek davranmadan, şartları ile kılınırsa ve helâl ve harâma, elden geldiği kadar dikkat edilirse, bu mânilerden kurtulmanız, oraya çekilmeniz umulur...
KENDİ KUSURUNU GÖRMEK!..
Bu nasîhatleri yazmanın ikinci bir sebebi de, bunlar yapılmasa bile, kendi kusûr ve kabâhatini anlamaya yarar ki, bu da büyük ni’mettir. Bulmayıp da, bulmadığını anlamamaktan ve kusûrunu bilmemekten ve vazîfeyi yapmadığına utanmamaktan, Allahü teâlâya sığınırız. Böyle kimseler, İslâmiyyeti tanımayan, kulluğunu yapmayan inâdcı câhillerdir...
.
Muhammed Hânî
Muhammed Hânî hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin önde gelen talebelerindendi. 1798 (H.1213) senesinde, Hama ve Haleb arasında bulunan Hân-ı Şeyhûn’da doğdu. Bir kuşluk vakti Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin huzûruna girmek için kapının
önüne geldi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ayakkabıları kapının önündeydi. İçeri girip; “Efendim, güneş ayakkabınızı bozuyor” dedi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî; “Git onu gölgeye bırak” buyurdu. Muhammed Hânî hemen ayakkabıları alıp, gölge bir
yere koydu. Büyük bir edeple içeri girip hocasının huzûrunda oturdu.
O anda hocasının teveccühüne kavuştu ve kendinden geçti. Ayılınca; “Hocamın ayaklarını öpeyim” diye aklından geçirdi. O anda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî; “Git ayakkabıları öp. Zîrâ o, kurtulman için sebeb oldu” buyurdu. Bu olaydan kısa zaman sonra Muhammed Hânî kemâle geldi. Çok kerâmetleri görüldü.
Muhammed Hânî, 1862 (H.1279)’de Şam’da vefat etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin türbesine defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce nasihat isteyen bir talebesine buyurdu ki:
“Dünyayı sevmekten kurtulup, Allahü teâlânın râzı olduğu sonsuz âlemi özleyesiniz. Bu alçağın çirkinliği anlaşılmadıkça, ona düşkünlükten kurtulunamaz. Ona bağlanmaktan kurtulunmadıkça, âhırette felaketten kurtuluş ve saadete kavuşmak olamaz. (Dünyayı sevmek günâhların başıdır) hadis-i şerifi şaşmaz bir formüldür. Zararları gidermek, tersini yapmakla olduğundan, bu alçağın sevgisinden kurtulmak için, âhırete yarayan işlere yapışmak, İslâmiyetin iyi olarak bildirdiği işleri yapmak lâzımdır. Hak sübhânehü ve teâlâ, dünyanın beş şey, hattâ dört şey olduğunu bildirdi. Hadîd sûresinin yirminci âyetinde meâlen, (Dünya hayatı, elbette la’b, yâni oyun ve lehv yâni eğlence ve zîynet yâni süslenmek ve tefâhur yâni övünmek ve malı, parayı, evladı çoğaltmaktır) buyuruldu. İslâmiyyetin (Amâl-i sâliha) diyerek övdüğü şeyler yapılınca, dünyanın büyük parçası olan lehv ve la’b için zaman kalmaz. Bu ikisi azalır...
“ZARARDAN KURTULMAK İÇİN”
Allahü teâlâ, üstünlüğün ve kıymetin verâ ve takvâ ile olduğunu, sa’y ile, mal ile olmadığını bildirmiştir diyen kimse, hiç övünmez. Evladın ve malın, mülkün artması, Allahü teâlâyı zikretmeyi azaltacağını ve Onu unutturacağını bilen, bunları çoğaltmak için uğraşmaz, bunların çoğalmasını ayıp sayar. Sözün kısası, zararlardan kurtulmak için, Haşr sûresinin yedinci âyetinin, (Resûlullahın emirlerini yapınız ve yasaklarından kaçınınız!) meâl-i âlîsine uyarak yaşamalıdır...”
.
..
.
|
| Bugün 718 ziyaretçi (1671 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|