ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Murat Bardakçı
Giriş: 02.01.2022 - 09:43
İnanmayıııııın!
Geçen gün sözünü ettiğim ihtimal doğru çıktı; eski senelerdeki bakla atan falcı kadınların zamâne versiyonu olan astrologlar 2021’nin son gününde ekranlara üşüştüler, gazete sayfalarını parsellediler ve yıldız haritalarına bakıp yeni sene hakkındaki kehanetlerini söylediler.
Neredeyse hepsinin ortak fikri, 2022’nin “zor” geçeceği idi...
Önümüzde zor günlerin bulunduğunu bilmek için ne bakla atmaya, ne yıldıznamelere bakmaya ne de “Jüpiter’in eşek burcundan çıkıp katır burcuna girmesi, üstelik Satürn’ün bokluböcek burcunda kalmaya devam etmesi hiç de iyi değildir” gibisinden astrolojik gevelemelere lüzum vardır!
Yayıldıkça yayılan pandeminin hemen sona ermesinin, arada bir uçup giden doların eski düşük seviyelere inmesinin yahut senelerin birikimi olan ve büyüyen anlaşmazlıkların neticesinde ortaya çıkan savaş tehditlerinin bir anda sona ermesi mümkün değildir. Böyle dertlerin halli uzun zamana ihtiyaç gösterir ve dolayısı ile 2022 zor geçecektir.
Bunun böyle olacağını en saftirik güruhun en alığı bile hemen farkeder!
Sosyete falcıları yeni senenin iyi olmayacağını söyleyince basın bir karamsarlığa düştü ki, sormayın! Meğerse 2022 hakkında çok iyi temenniler varmış, herşeyin eskisi gibi güllük-gülistanlık olacağına inanılıyormuş ama astrologlar yani falcılar bütün bu ümitleri kırmışlar, hayaller paramparça olmuş ve millet aman nasıl da hüzünlenip karalar bağlamış!
REKLAM
Bu gibi kerameti kendinden menkul teraneleri işitince yapılacak tek bir iş vardır: İnanmamak!
YÜRÜYEN FİNCANLAR, UÇAN MASALAR...
Gençlik senelerinde ispritizma, manyetizma, parapsikoloji vesaire işlerle sadece eğlence niyetine uğraşmış bir kişi olarak bazı hususlara dikkat çekeyim:
1970’lerin İstanbul’u ruhçuluk, ipnotizma, vesaire meraklıları için bulunmaz bir cennetti. Şehrin dört bir tarafında meraklıların kurdukları dernekler vardı ve bazı evlerde de şakır şakır ruh çağırılırdı. Bu işin amatörleri, üzerine parmaklarını koydukları fincanın teşrif eden ruh hazretleri tarafından harekete geçirildiğine inanır ve masanın üzerine dizilmiş harflerin önüne giderek güya birşeyler söylemesini “ruhlar âlemi ile temas” diye görürlerdi. Daha profesyonel gruplar ise medyum kullanırlar, medyum transa girdiği zaman evde birşeyler olur, meselâ ortalığı bir çiçek kokusu kaplar, yahut raflarda duran tabak-çanak cinsinden birşeyler şangır-şungur düşüp kırılır veya “celse” denen bu toplantılar sırasında etrafında halka halinde oturulan masa kendi kendine hafifçe harekete geçip ayağını yere vurunca “ruhun teşrif ettiği” anlaşılırdı...
Masanın hakikaten hareket ettiğini hissederdik fakat ortada daveti kabul edip de gelen ruh falan yoktu, derin bir konsantrasyon içerisinde bir noktaya yoğunlaştırılan zihinler vasıtası ile meydana gelen ve nasıl olduğunu hâlâ bilmediğimiz fiziksel hadiseler mevcuttu.
Bu işler mükemmel birer salon eğlencesi idi ama gereğinden fazla ciddiye alıp da daha derinlere inmeye kalktığınız takdirde kafayı yemeniz, yani üşütmeniz mukadderdi. Tırlatırdınız!
Derken, celseler için şart olan medyumlar yavaş yavaş azalmaya başladılar; özellikle de “fizikî medyum” denen güçlü medyumların hiçbiri kalmadı!
REKLAM
Bütün bunlar yapılırken toplumun her kesiminin, özellikle de hanımların bitmek tükenmek bilmeyen meraklarından olan fal, hayli rağbetteydi. Nerede ise her mahallede kahve yahut bakla falcıları veya yıldızname okuyan hoca efendiler mebzul miktarda idiler; üstelik bu iş, fal baktırmaya gidenler için bir çeşit terapi idi...
Derken 1980’lere gelindi, Turgut Özal’ın başbakan olup da sistemi değiştirmesinden ve Türkiye’yi dünyaya açmasından hemen sonra ortalığı Batı’dan gelen yeni bir moda sardı: Tarot ve astroloji modası... Bizim geleneksel falcıların yerini alan bu yeni ve modern akımın mensupları iskambil kartlarının boy bakımından daha büyüğü olan Tarot kartlarını masaya serip “Bakalım ne söylüyor?” diyerek güya geleceğinizden haber verir; astrologlar da etrafı karınca duasını andıran burç işaretleri ile doldurulmuş dairelerin içerisine Fisagor’un bile içinden çıkamayacağı kadar karışık geometrik şekiller çizer, bu çizimin yıldız haritanız olduğunu iddia eder ve güya haritayı yorumlayarak istikbâlinizi anlatırlardı...
Bu kadar celse gördüm, masaların havalanmasına, telepatların zihinleri okumasına, çaresiz kadıncağızların büyücülerin önüne servet yığmalarına vesaireye şahit oldum ama geleneksel falcıların, Tarot üstadlarının yahut “astrolog” denen modern baklacıların şimdiye kadar tek bir tahminlerinin bile doğru çıktığını görmedim!
Siz de göremeyeceksiniz; zaten bunların hakikat olmasının hem dünyevî, hem de dinî bakımdan imkân ve ihtimali yoktur, dolayısıyla inanmayııııın!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.01.2022 - 17:45
Cem Yılmaz
Birkaç günden buyana bir Cem Yılmaz tartışmasıdır gidiyor…
Netflix’te de yayınlanan “Diamond Elite Platinum Plus” isimli şovu kötü imiş, eski şovlarının yanında sönük kalmışmış, demek ki artık zamanını doldurmuşmuş, modası geçmişmiş, bitmişmiş, vesaire, vesaire...
Seyrettiğiniz bir gösteriyi beğenmeyebilirsiniz, ama bu gösteri TV’de yayınlanıyorsa yapacağınız tek bir iş vardır: Uzaktan kumandayı alıp kanalı geçmek!
Bu iş bizde maalesef böyle olmuyor; yayın seyrediliyor, sonra bir küçümseme, hakaret ve aşağılama dalgasıdır geliyor! Hakkında “yaşlandı, bitti, öldü, defteri dürüldü” gibisinden sözler edilen sanatçı da Cem Yılmaz; yani nerede ise çeyrek asırdır telâffuz ettiği her kelime, yaptığı her mimik ve attığı her bakış ile milleti kahkahadan kırıp geçiren bir sanatçı...
Bir mizahçının gençlik senelerindeki espri anlayışı ile ellisine yaklaştığındaki performansının farklı olması gayet normaldir; artık hem yaşı, hem bilgisi, hem de görgüsü olgunlaşmıştır ve seyirciyi bu olgunluğun verdiği tecrübe dahilinde güldürür...
Kaldı ki, zaman geçtikçe nesillerin mizah anlayışı da her zaman değişikliğe uğrar. Türkiye’de, özellikle de İstanbul’da devirlerinin büyük sanatçıları olan ve asırlar boyunca milleti güldüren meddahların, mukallitlerin, nekrelerin ve salon nüktedanlarının esprileri bugünün seyircisine hitap edebilmekten hayli uzaktır. Eski devirlerde seyredeni kahkahadan yerlere yıkan oyunların elde bulunan tek-tük metinlerini okuduğunuz takdirde “Millet bunlara mı gülüyormuş?” diye hayret bile edebilirsiniz...
REKLAM
Aslında böyle çok eskilere gitmeye de pek lüzum yok: 1990’ların meşhur komedyenlerinin kayıtlarını bugün seyrettiğinizde yine zevk alabilirsiniz ama aldığınız zevk güncel değil, nostaljik olur!
Bir şovdan hoşlanıp hoşlanmamak seyircinin sadece zevki ile değil, aynı zamanda kültürü ile de alâkalıdır. Şovu beğenmeyebilir, “Gıdıkla da güleyim” misali buz gibi yahut siyasî ağırlıklı oyunları tercih edebilirsiniz ama programı beğenmemeniz size sanatçıya hakaretler yağdırma hakkını vermez! Hele bu sanatçı mizah, eğlence ve stand-up tarihimizde çok önemli yer edinmiş, sahneye yepyeni bir üslûp getirmiş, hattâ gelecekteki sanatçıların değerlendirilmelerinde ölçü hâlini alacağı şimdiden kesin gibi görünen Cem Yılmaz olduğu takdirde, aleyhinde sözler sarfetmeden önce bir anlığına da olsa düşünmeniz gerekir.
CEM YILMAZ DEĞİŞMEDİ, BİZ DEĞİŞTİK!
Cem Yılmaz, seneler önce sahnelediği “Bir tat bir doku” şovlarından birinde “Gülmeye kılıf bulmayalım” diyordu ama bulduk, hem de öyle bir bulduk ki! İnternet sitelerine “Bittin, bu işi artık yapamıyorsun, geber!” diye yazan serserileri bile gördük!
Ortada tükenen ve yerlerde sürünerek biten birşeyler hakikaten var ama nihayete eren Cem Yılmaz ve onun mizahî gücü değil, bizim bazı özelliklerimizdir: Gittikçe sertleşmemiz, tahammülsüzleşmemiz, başarıya ve başarılı olanlara karşı takdir yerine düşmanlık hissetmemiz, hoşumuza gitmeyen herşeyi “düşman” görüp ağzımıza geleni söylemekten çekinmeyen hâle gelmemiz...
Tarih boyunca zaten az olan hoşgörümüz nerede ise hiç kalmadı, tavırlarımız eskilerin tâbiri ile “huşûnet”e, yani sert ve kaba bir hâle büründü, mutsuzlaştıkça mutsuzlaştık ve bu değişiklikler artık sosyal hayattan mizaha ve siyasete kadar hemen her alana hâkim oldu...
Cem Yılmaz’ı konu alan tartışmalar Türkiye’nin psikolojik değişimini aksettirmesi bakımından üzerinde mutlaka durulması gereken önemli bir vakıadır ve kavgada söylendiği takdirde cinayete bile sebebiyet verebilecek olan “Babanın bilmemnesine bilmemne edeyim” gibisinden galiz küfrü mizah diye algılayıp kahkahalarla gülen bir nesil yetiştirmeye muvaffak olmuş bir memleketin hasletlerini kaybetmesi, gelecek için hiç de hayırlı değildir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.01.2022 - 02:09
Sosyetik bakla falcılarına müneccimlik dersleri
Geçen hafta bakla atan Hacıhüsrevli falcı kadınların zamâne versiyonu astrologlardan bahsedip uydurduklarına inanmamak gerektiğini, meselâ 2022’nin zor geçeceğini şimdiden görebilmek için baklacılara ihtiyaç olmadığını söyledim ve “astrolojiye inanmayın” diye yazdım...
Baklacı kadın ile astrolog bağlantısını şimdi tekrar ve daha açık şekilde anlatayım:
Yeni sene mi geliyor? “Arap Bacı”, “Gürcü Bacı”, “Dudu Bacı”, “Güllü Bacı”, “Hacıhüsrevli bilmemne bacı” gibisinden, Hacıhüsrevli bakla falı bakan kadınların her biri 1980’lerin ortalarına kadar gazetelere kehanet yumurtlarlardı ve hemen hepsinin ortak özelliği hiçbirinin söylediğinin çıkmaması, hattâ tam tersinin yaşanması idi!
Şimdi de astrologlarımız gazete gazete, ekran ekran dolaşıp duruyorlar ve onların söylediklerinin tamamı aynı şekilde fos çıkıyor!
Bugün sadece falcılar değil, falın tekniği ile ifade biçimi de zamana uymuş vaziyette. Hacıhüsrevli Fatma Bacı “Ah güzeliiiim beniiiim! Bahtın bilsen nasıl açılıyooor! İkkki vakit mi deseeem, üççç vakit mi deseeem, bir koca geliyor ki amaniiiin ne kocaaa! Heybetliii, paralııı, yakışıklııı! Tüh tüh tüh, nazar deymesiiiin kıııız! O zaman bu bacını hatırlarsın heeee?” derdi; zamanımızın “astrolog” unvanını takınan baklacıları “Boğanın kuyruğu önümüzdeki hafta akrebin burnuna girmek üzere iken senin yükselen yıldızın Satürn de pattadanak Jüpiter’in kucağına oturacak ve beklentilerin bir oğlak erkeğinde gerçekleşecek… Ama oğlak erkeği aynı dönemde Merkür’ün etkisinde gibi görünüyor, Venüs de o sırada Apollon’un altında kalacağı için dikkatli olmalı ve titiz çalışmalısın” diyorlar...
REKLAM
Geçen hafta buna benzer söyler ettim ya, çağdaş baklacılarımızın kurdukları dernekler ve bizzat kendileri bana cevap verip “Astrolojinin ciddî bir bilim olduğunu ve benim bu işi hiç bilmediğimi” söylediler. Bir-ikisi de eski devirlerdeki “müneccimlik” müessesesini hatırlatıp astrolojinin asırlardır mevcut olduğu iddiası ile çok önemli bir tavsiyede bulundu: Osmanlı Arşivleri’nde müneccimlerle ilgili belgeler varmış, gidip bu kayıtları inceleyecek olursam astrolojinin geçmişi ile önemini öğrenir ve böyle cahilce sözler etmezmişim!
Katır burcunda tepinip duran Jüpiter ile Mars’a kuyruk sallayan şirret Venüs karısı bu yaştan sonra cehaletimi gidermemin yolunu gösteren baklacılardan razı olsun!
KANDİLLİ’DEKİ KÜTÜPHANEYİ İŞİTTİNİZ Mİ?
Şimdi şakayı bir tarafa bırakıp zamane baklacılarına kısa bir “müneccimlik” dersi vereceğim:
Geçmiş asırların müneccimleri hepimizin malûmudur ama yaptıkları işi çoğumuz yanlış yahut eksik biliriz...
Astronomiye eski dilde “nücum ilmi” yahut “hey’et ilmi”, bu ilimle uğraşana da “müneccim” denirdi ve müneccim falcı falan değil, profesyonel astronom idi! Sarayda yahut zamanın rasat mekânlarında görev yaparlardı, vazifeleri gökyüzünü gözleyerek namaz vakitlerini belirlemek, Ramazan’ın başlangıcını, bayram günlerini ve yeni senenin ne zaman başlayacağı gibi meseleleri halledip takvim hazırlamaktı. Bu işleri yapabilmek için astronominin yanısıra çok iyi seviyede matematik de bilir ve devamlı olarak gözlemle uğraşırlardı.
Osmanlı müneccimlerinden zamanımıza dünya kadar kayıt, belge ve elyazması eser gelmiştir ama bu son derece zengin arşiv modern baklacıların zannettiklerinin aksine Osmanlı Arşivleri’nde değil, Kandilli Rasathanesi’nin kütüphanesindedir! Arşivin, yahut o zamanki ismi ile “Hazine-i Evrak”ın ciddî şekilde ele alınmaya başlandığı 1920’lerde müneccimlere ait evrak da biraraya getirilmiş, muhafazaları için en uygun yerin Kandilli Rasathanesi olduğu düşünülmüş ve hepsi oraya nakledilmiştir.
Rasathanedeki arşivde neler neler vardır: Gözlem raporları, gök cisimlerinin hareketlerini anlatan risaleler, takvimlerin hazırlanma usulleri, namaz saatlerinin belirlemesi hakkındaki malûmat ve o devirdeki astronomi araştırmaları ile alâkalı binlerce kayıt...
REKLAM
Zamane baklacılarımız bilmezler ama, Kandilli’deki bu çok önemli arşivin kataloğu da yayınlanmıştır: Edebiyat tarihçiliğimizin duayeni, yani en kıdemli hocası olan Prof. Dr. Günay Kut’un başkanlığındaki akademik bir grup, 2007’de, müneccimlere ait olan ve şimdi Kandilli Rasathanesi’nin kitaplığında bulunan 822 adet elyazması eseri özellikleri ve içlerinde nelerin yazılı olduğunu geniş açıklamalar ile “Kandilli Rasathanesi Elyazmaları” isimli iki ciltlik koskoca bir katalog olarak neşretmişlerdir!
Ve, öyle pek herkesin malûmu olmayan bir başka bilgi:
Resmî müneccimlik kadrosu hâlâ vardır ve namaz vakitlerini, bayramları, Hicrî yılbaşını vesaireyi belirleyen müneccimler bugün Kandilli Rasathanesi’nde “astronom” olarak görev yapmaktadırlar.
Tarih Kurumu’nun yayınladığı beş ciltlik “Tarih Çevirme Kılavuzu”nun müelliflerinden olan Dr. Cumhure Üçer son dönem müneccimlerinden idi ve Dr. Cumhure Hanım ile kataloğu yazdığı sırada Kandilli’de olan Günay Hoca’ya uğradığımda yine onun vasıtası ile tanımıştım.
BU DA İŞİN BAŞKA TARAFI...
Çağdaş baklacılarımızı bacılarımızı ve dudularımızı bilgilendirdikten sonra, şimdi meselenin bir başka tarafına geçeyim:
İnsanoğlu binlerce seneden buyana yıldızlara bakarak geleceği öğrenebileceğine inanmış ve İslam dünyasında Emeviler’den itibaren saraylarda görev yapan kadrolu müneccimlerden bazıları bu merakı tatmin maksadıyla astronomluklarının yanısıra yıldızların hareketinden geleceği okudukları iddiasında bulunmuş ve hükümdarın da yıldızına bakarak geleceğini tahmine çalışmışlardı.
Geçmişte hemen her hükümdarın bir veya birkaç kadrolu müneccimi vardı ve müneccimler her dâim gökyüzünü incelemiş, yani astronomluk yapmış, takvim hazırlamış ama hükümdar şayet yıldız falına meraklı ise yıldız falcılığına da soyunmuş ve sultanın bahtının açık olup olmadığını yıldızların hareketiyle açıklamaya uğraşmışlardı. O devirde bilinen yıldızların yanısıra bütün gök cisimlerini işin içine katarlar, gökyüzünü “menzil” denen 28 parçaya taksim edip binlerce yıldızın dağılımını ayrıntılı bir şekilde yorumlar, yıldızları iki aşamada gözler, hükümdarın hayatı boyunca başından geçecek olanları tahmine “mevâlid”, uğurlu ve uğursuz saatlerin belirlenmesine de “ihtiyârât” derlerdi.
REKLAM
İşte, önceleri padişahlar için yazılan ve daha sonraları hemen herkes tarafından geleceğe ait birşeyler öğrenebilme hevesiyle büyük rağbet gören “Yıldızname” denen kitaplar, bu müneccimlerin eserleridir. Ama hakiki bir yıldızname öyle sıradan bir fal kitabı değildir, içerisinde o devirde astronomi konusunda bilinen ne varsa yazılıdır ve eserde bunlara ilâveten, zamanın modasına uyularak gök cisimlerinin hareketlerinin yorumlanması vasıtasıyla geleceğin belirlenmesi ile ilgili fasıllar da yeralır.
Müneccimlerle ilgili olan ve sosyete baklacılarının bana “Osmanlı Arşivleri’nde duruyor, git, bakıp öğren” tavsiyesinde bulundukları eserler Arşiv’de değil, Kandilli Rasathanesi’nin kütüphanesindedir; Osmanlı Arşivleri’nde ise az sayıda ama birbirinden uyduruk yıldızname gevelemeleri vardır!
İşte bunlardan biri, Osmanlı Arşivi’nde Y.PRK.TKM 17/12 numarada bulunan bir geveleme: Dışişleri Bakanlığı, 6 Mart 1890 tarihini taşıyan 5035 sayılı yazısı ile zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid’e bir İngiliz’in yeni sene ile ilgili kehanetlerini göndermiş…
Okuyun ve kehanetlerin tamamının nasıl kof çıktığını görün:
* Mart’ta, Çin taraflarında ayaklanmalar çıkacak (Hiçbir ayaklanma çıkmadı).
* Nisan’da Alman İmparatoru ölecek (İmparator İkinci Wilhelm bu tarihten tam 51 yıl sonra, 1941’de öldü).
* Mayıs’ta İtalya Kralı büyük bir tehlikeye uğrayacak ama kurtarılacak (Kralın başına hiçbirşey gelmedi).
* Ağustos’ta Avusturya’da büyük bir nifak çıkacak (Tam tersi oldu, Avusturya’da sosyalistler güçlendiler ve millî mutabakat sağlandı).
* Eylül’de Türk padişahının tahtı ve hayatı tehlikeye girecek, padişah büyük bir korku geçirecek (Abdülhamid kehanetin aksine en güçlü devrini yaşadı).
* Aralık’ta İngiltere büyük bir millî mateme girecek, Paris’te kargaşa yaşanacak (Kraliçe Victoria’nın İngiltere’si matemin aksine tam bir refah yaşadı; Paris ise huzur içinde bir yıl geçirdi)...
Hazır bilgisayar programları vasıtasıyla çıkarttıkları yıldız haritalarını güya yorumlayan ama söylediklerinin hiçbiri tabii ki çıkmayan “astrolog” unvanlı modern baklacıların sanki kendileri gidip de okumuşlar havasına bürünerek bana öğrenmemi tavsiye ettikleri arşiv belgeleri, işte böyle saçmalıkla doludur!
REKLAM
HARUNREŞİD’İN FALCISI VE ÂKIBETİ
Ve, bir de müneccim fıkrası:
Abbasîler’in zenginliği, şâşaası ve idareciliği dillere destan olan halifesi Harunreşid, yıldız falına gayet meraklı imiş.
Bir gün Bağdad’ın en namlı müneccimlerinden birini çağırtıp “Bak bakalım. Ömrüm ne kadar? Daha kaç sene yaşayacağım?” diye sormuş...
Müneccim yıldıznâmeleri açmış, gökyüzünün Halife’nin doğduğu andaki vaziyetine bakmış, uzuuun hesaplar yapmış ve “Efendimiz” demiş, “Önünüzde maalesef sadece beş seneniz kalmış! Beş sene sonra Cenâb-ı Allah’a kavuşma vaktidir”.
Harunreşid’in canı sıkılmış ve müneccime “Peki, sen kaç sene yaşayacaksın” diye sormuş.
Müneccim “Kendi ömrüme çok daha evvelden bakmıştım efendimiz. Daha tam yirmi senem var!” cevabını vermiş.
Bu cevap üzerine Harunreşid’in meşhur veziri Cafer el Bermekî kılıcını çekmiş, “tak” diye bir vuruşta falcının kellesini uçurmuş, sonra Halife’ye dönüp “Bu heriflere inanmayın efendimiz” demiş. “Kendi ömrünün ne kadar kaldığını bilmekten âciz böyle p....ler sizin daha kaç sene yaşayacağınızı mı bilecekler?”
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.01.2022 - 02:20
Muhalefet ve Abdülhamid'i devirmek
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından önceki senelerde, muhaliflerin tek bir hedefi vardı: İkinci Abdülhamid’i devirmek...
İçeride gizliden gizliye birşeyler yapmaya çalışanlar mevcuttu ama asıl muhalefet dışarıda idi, Avrupa başkentlerinde faaliyet gösteriyordu...
Önce, Abdülhamid devrinden ve o zamanın muhalefetinden bahsedeyim:
Sultan Abdülhamid bizde hâlâ ifrat-tefrit hudutlarının arasında değerlendirilir, yani bir kesimin gözüne “ulu hakan”, diğerlerine göre ise “kızıl sultan”dır; 33 sene devam eden iktidarı bugün bir çevre tarafından “Türkiye’nin en güçlü olduğu seneler” olarak gösterilmeye çalışılır ve hükümdarın “tek karış toprak bile kaybetmediği” iddia edilir ama gerçekler başkadır.
Abdülhamid devletin en zayıf ve en buhranlı olduğu döneminin hükümdarıdır, iktidar senelerinde büyük sıkıntılar ve toprak kayıpları yaşanmıştır ama felâketlerin tek sorumlusu tabii ki tek başına o değildir. İmparatorluk zaten zangırdamaktadır; çöküş döneminde tahta çıkan Abdülhamid çareyi baskı ve tavizde görmüş ama felâketler birbirini takip etmiştir.
31 Ağustos 1876’da bir darbe ile işbaşına gelen Sultan Abdülhamid’in iktidarı birkaç ay sonra girilen “93 Harbi”nde, yani Rus Savaşı’nda uğradığımız yenilginin ve Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesinin ardından 3 Mart 1878’de imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması ile gölgelenecekti...
Ayestafanos’un şartları Berlin’de toplanan ve 13 Temmuz’da imzalanan bir diğer anlaşma ile hafifletildi ama bugünkü Bulgaristan’ın bir bölümü prenslik oldu, Bosna-Hersek vilâyeti Avusturya-Macaristan’ın işgaline terkedildi; Romanya, Karadağ ve Sırbistan bağımsızlıklarını elde etti, Niş ve etrafı Sırbistan’a, Antivari kasabası da Karadağ’a bırakıldı, Besarabya’nın yanısıra Kars, Ardahan, Batum ve Artvin sancakları Rusya’ya verildi, yani imparatorluk geniş arazi ve nüfus kaybetti!
Toprak kayıpları sonraki senelerde de devam etti. Tunus 1881 Mayıs’ında Fransa’nın oldu, o senenin 2 Temmuz’unda koskoca Teselya bölgesi ile Narda kazası Yunanistan’a terkedildi, Mısır 1882’de İngiliz işgaline uğradı ve sadece kâğıt üzerinde Türk toprağı olarak kaldı, Doğu Trakya da 18 Eylül 1885’te Bulgaristan ile birleşti... 18 Aralık 1897’de Girit’e muhtariyet verildi ve Girit meselesi adanın Yunanistan’a bağlandığı 1908’e kadar imparatorluğun en büyük dertlerinden birini teşkil etti. Kıbrıs da İngiltere’ye kiralandı. Üstelik, Avrupa ile Rusya’nın artık hemen her bahane ile karışmayı ve kaşımayı âdet halinde getireceği bir de Ermeni derdi başlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun o senelerde dağılması da, Rus yayılmasına karşı İngiltere’nin verdiği destek ile önlenebilmişti.
O seneler hem devlet, hem de halk için sıkıntılı, dertlerle dolu ve hattâ nefes almanın bile zor olduğu bir devirdi. Sadrazamlar bile hükümdarın korkusundan bazen yabancı elçiliklere sığınıyorlardı, halk fakirdi, imparatorluk dışarıya karşı acz içerisinde ama içeride baskıcıydı, malî ve siyasî bakımlardan yarı sömürge halindeydi. Maliye berbat, hazine tamtakırdı. Askerin ve memurun maaşı zamanında ödenememekteydi.
Asırlar öncesinden gelen kapitülasyonların üzerine bir de senelerin getirdiği borç yükü ilâve edilince Abdülhamid’in 20 Aralık 1881’de yayınladığı meşhur “Muharrem Kararnamesi” ile iflâsımızı ilân ettik, ardından Düyûn-ı Umûmiye derdi geldi ve en önemli gelir kaynaklarımızın idaresi Düyûn-ı Umûmiye’ye devredildi. Millî sermaye ve yatırım yoktu ama kapitülasyonlara ilâve olarak bir de imtiyaz derdi mevcuttu; demiryollarının, deniz nakliyatının ve madenlerden bazılarının imtiyazı yabancılara verilmişti. Hazine tamtakır olduğu için maliye nâzırları maaş ödeyebilmek için Düyûn-ı Umûmiye’den borç talebinde bulunmakta, hattâ maliyenin başveznedarı Galata bankerlerini dolaşıp yüksek faizle borç istemekte idi.
Avrupa’nın bitmeyen taleplerini zamana bırakmak ama çok sıkıştırdıkları anlarda derhal taviz vermek, sarayın alışılmış politikasıydı. Dolayısı ile uluslararası alanda sistemli bir dış politika değil, sadece günü kurtarma çabası hâkimdi ama bu iş bile tam bir teslimiyetle yapılmaktaydı.
REKLAM
KURUCU NESİL, ABDÜLHAMİD GENÇLİĞİDİR
Abdülhamid’in iktidar dönemi Mustafa Kemal’in, Enver Paşa’nın ve onunla yaşıt olan, sonraki senelerde imparatorluğun kaderinde ve ardından da cumhuriyetin kuruluşunda önemli roller oynamış isimlerin yetiştikleri dönemdir ve yakın çevresindekilerin haricinde talebesinden alt rütbelerdeki subayına ve entellektüeline kadar hemen herkes hükümdara muhaliftir.
Meselâ, ileriki senelerde imparatorluğun en güçlü adamı olan Enver Paşa, hatıralarında askerî okuldaki öğrencilik zamanından bahsederken “...Soba başında toplandığımız istirahat zamanlarında hükümetin aczinden; mutlakiyet idaresinin, özellikle de Sultan Hamid’in fenalığından bahsederdik. ...Bu hâin herif, istese bir anda her şeyi yapar; memleketi bahtiyar eder; etrafındaki alçakları dağıtır; hem memleket, millet bahtiyar olur, hem kendisi, diyordum. Fakat bu adamın senelerden beri kan içmeye alışmış olduğunu ve insanın alışkanlığından vazgeçemeyeceğini düşündükçe, şahsına karşı fevkalâde bir düşmanlık hissediyor ve vücûdunun ortadan kalkmasının en iyi çâre olacağını düşünüyordum…” diyordu. Ama, gecelerin birinde Fizan’a yahut imparatorluğun bir başka uzak ve ücra köşesine sürülüvermek korkusu; istikbal, aile ve meslek endişesi seslerin yükselmesini engelliyordu. Açık muhalefet sadece Avrupa’daki Jöntürkler’den geliyordu.
Abdülhamid’in idaresi Mehmed Âkif’i bile isyan ettirecek ve bir şiirinde hükümdardan “Yıldız’daki baykuş” diye bahsedecekti!
Yukarıda da söyledim, bütün bu dertlerin ve felâketlerin sorumlusu olarak sadece Abdülhamid’i göstermek gayet yanlış olur, zira imparatorluk zaten çökmek üzere idi. Sultan Abdülhamid çöküşü geciktirebilmek için elinden geleni yapmış ama genellikle tavizden medet ummuş ve devrilmesinde baskıcı idaresinin getirdiği nefret önemli rol oynamıştı!
REKLAM
NİHAYET DEVİRDİLER AMA SONRASI?
Devlet bu halde, muhalefet ise fikir perişanlığı içerisinde idi. Bütün bu dertlere son verebilecek ciddî çareler düşünmüyor, Abdülhamid’i devirebildikleri takdirde herşeyin düzeleceğine inanıyorlardı...
Sultan Abdülhamid, 1908 Temmuz’unda Meşrutiyet’i yeniden ilâna mecbur kaldı, ertesi sene çıkan 31 Mart isyanının bastırılmasının ardından da 27 Nisan 1909’da tahtından indirildi ve yerini kukla bir hükümdar, kardeşi Sultan Reşad aldı.
Muhalefetin hayali artık hakikat olmuş, Abdülhamid gitmişti!
İttihad ve Terakki memlekete yavaş yavaş hakim olmaya başlarken İstanbul’daki belirsizlik imparatorluğun dört bir yanına sıçradı. Arnavutluk ayaklandı, Girit Meclisi Yunanistan’a sadakatini duyurdu ve Balkanlar’da bağımsızlık hareketleri daha da arttı.
Bütün bu tatsızlıklar içerisinde 1911’e gelindi ve o senenin Ekim’inde İtalya birdenbire Libya’yı işgal ediverdi. Artık sık sık hükümetler değişmekte, sadrazamlar yani başbakanlar birbirini takip etmekteydi. Hergün bir başka yenilginin haberi geliyor, hayat gittikçe pahalılaşıyor ve hemen her an darbe bekleniyordu.
Kabinelerde temsil edilmeyen partiler hükümetleri yıpratmak için ellerinden geleni yaptılar, derken bakanlık yapan eski başbakanlar birbirlerine girdi. İstanbul’daki bu didişmeler sırasında üstüne üstlük bir de Balkan savaşı patladı, Rumeli olduğu gibi elimizden çıktı, bu arada Libya’yı da kaybettik Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın işbaşına gelmesinden üç ay sekiz gün sonra, 29 Ekim 1912’de istifasının üzerinden iki ay geçmişti ki, İttihadçılar Babıali’yi basıp işbaşına geldiler; İttihad ve Terakki Partisi devletin tek sahibi oldu, Türkiye’de Abdülhamid’e rahmet okutacak bir baskı rejimi başladı, muhalifler ya öldürüldüler yahut gemilere doldurulup sürgüne yollandılar, arkasından durup dururken Birinci Dünya Savaşı’na girdik...
Sonrası ise mâlum: Koskoca imparatorluk uçtu, gitti!
MUHALEFET BUGÜN DE AYNI!
Bugün Abdülhamid zamanındaki zayıf, çaresiz, güçsüz ve devamlı şekilde toprak kaybeden Türkiye değiliz; ortada güçlenen, kalkınan, kendi silâhını kendisi yapmaya başlamış ve etrafında olup bitenlere karşı kararlı güç hâline gelmiş yeni bir Türkiye var...
Memleket şimdi böyle ama muhalefetin politikası 1900’lerin ilk senelerinde kalmış vaziyette! Tek bir hedefleri var, Tayyip Erdoğan’ın işbaşından gitmesi! O hele bir gitsin de ne olacağı Allah kerim; ama bir gitsin!
Hemen her gün ekranlara çıkan ve demeç üstüne demeç veren muhalif partilerin liderlerinden, sözcülerinden ve mensuplarından memleketin sıkıntılarına devâ olabilecek tek bir çözüm bilmem işittiniz mi?
Ben işitmedim!
Tek söyledikleri, Tayyip Erdoğan’ın gitmesi gerektiği! O gittikten sonra bütün dertler bitecek, memleket güllük gülistan olacak, demokrasi gelecek, kalkınmada ilk on ülkenin arasına gireceğiz, uzaya çıkacağız, Mars’a gideceğiz, Jüpiter’de de koloni kurup bayrağımızı dalgalandıracağız ama hele bir gitsin!
Muhalefetimiz 2022’de yüz yirmi küsur sene öncesini, yani 1900’leri yaşıyor! Geçmişin tek sloganı olan “Gitsiiiiin!” haykırışları bugün de yükseliyor ama gittiği takdirde ne yapılacak, ne edilecek, sıkıntılara karşı ne tedbirler alınacak, bunlar hakkında tek söz eden yok!
Geçen yüzyılda yaşanan felâketleri hatırlayıp ders almadığımız, sadece “Gönderme” fikrine takılıp kaldığımız ve “Hele bir başa geçelim, gerisini sonra düşünürüz” saplantısı ile ortaya yeni birşey koyamadığımız takdirde, o felâketler her daim yakamızda olurlar!
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.01.2022 - 17:33
Tahminim doğru çıkıyor, Covid'in bitmesi yakındır!
Geçen senenin Nisan’ında, pandeminin sonbahardan itibaren kademeli olarak azalıp bitmeye başlayacağını tahmin etmiş ve yazmıştım.
Tahminim, 1918 ile 1920 arasında dünyayı kırıp geçiren İspanyol Gribi’ne yakalanan ama hayatta kalabilmiş olanları tanımış ve anlattıklarını uzun uzun dinlemiş olmama dayanıyordu.
Eski İstanbulluların “nezle” dedikleri, o günlerin romanlarına ve şarkılarına kadar konu olan İspanyol gribi 1919’da bizim eve de uğrayıp önce başta o sırada yirmili yaşlarında olan anneannemi, sonra diğer aile büyüklerini, tanıdıkları ve akrabaları yatağa düşürmüş, neredeyse tamamını kırıp geçirmiş ama çok şükür ki canlarını alamamıştı...
Çocukluk ve gençlik senelerim, hep bu “nezle” hatıralarını dinlemekle geçti. İspanyol Gribi’nin Karaköy limanı ve Suriçi taraflarından Nişantaşı’na ve Teşvikiye’ye gelmesinin, Bebek’e uzanmasının, oradan Boğaz’ın karşı sahiline geçip yalıları kırıp geçirmesinin hikâyeleri ile...
H1N1 virüsünün sebep olduğu İspanyol Gribi salgınında ilk vak’a Birinci Dünya Savaşı günlerinde, 4 Mart 1918’de görülmüş, ikinci dalga o senenin Ekim’inde gelip Aralık’a kadar devam etmiş ve milyonların canını almıştı. 1919 Ocak’ındaki üçüncü dalga ikincisi kadar kuvvetli olmasa da yine binlerce kişiyi öldürmüş, 1920 ilkbaharında birinciden kuvvetli ama ikinciden zayıf olan dördüncü dalga ortaya çıkmış, eskisinden çok daha fazla kişiyi yatağa düşürmüş ama hastalar şifa bulmuşlar, salgın o senenin sonbaharına doğru yavaş yavaş ortadan kalkmış, iki sene içerisinde resmî rakamlarına göre sadece İstanbul’da 6 bin 835 kişi İspanyol’a kurban gitmişti.
REKLAM
Yani hafif bir başlangıç, ardından gelen vurucu dalgalar ve çok sayıda ölüm, zamanla hasta sayısında artış ama daha sonraları ölümlerde önceki dalgalara göre gözle görünür bir azalış, virüsün öldürücülüğünün azalıp grip benzeri seyir göstermesi...
Covid-19 belâsının önceki sene dünyayı perişan etmeye başlaması üzerine İspanyol Gribi salgınını hatırladım ve bu son pandemi ile İspanyol Gribi arasında seyir bakımından benzerlikler olduğunu farkettim. Bütün salgınlar tarih boyunca zaten genellikle iki sene sürmüşler, mutasyonların getirdiği yeni dalgalar canlar almış, virüsün bulaşıcılığı zamanla artmış ama öldürücülüğü azalmıştı!
İspanyol Nezlesi ile Covid’e sebep olan virüslerin hem bünyeleri, hem de belirtileri ve seyirleri tamamen farklı idi ama her ikisinin de gidişatı birbirine benziyordu.
“NAH BİTER!” DİYEN DOSTUMA...
Bundan bir buçuk ay önce, Omikron varyantının ortaya çıkmasından sonra “Bu varyant yepyeni bir dert mi yoksa beklenen müjde mi?” diye yazmıştım...
Virüsün yeni mutasyonu şimdi çok daha fazla kişiye bulaşıyor ama hastalığın şiddeti ve ölümler azalıyor. Bunda aşıların, alınan tedbirlerin ve bağışıklığın tabii ki rolü var fakat ortalığın sakinleşmeye başlamasında virüsün öldürücülüğünü giderek kaybetmesinin de etkisi mevcut ve Omikron da bunun böyle olduğunu gösteriyor.
Salgının şiddetinin zayıflaması üzerine şimdi karantina süreleri azaltıldı, PCR testlerinde yeni düzenlemelere gidildi, hattâ iç hat uçuşlarında test mecburiyeti kaldırıldı...
Bütün bunlar, pandeminin sona erme yoluna girdiğinin işaretleridir. Doktorlar da zaten ışığın göründüğünü söylüyor ama aşıdan ve tedbirlerden vazgeçmememiz gerektiğini hatırlatıyorlar.
Geçen sene eski salgınların dünyayı mahvetme müddetlerini, yani iki sene içerisinde sona ermelerini de gözönüne alıp Covid-19’un kışın nihayetine doğru yavaş yavaş ortadan kalkma ihtimalinin yüksek olduğunu yazdığım zaman sizlerin de yakından tanıdığınız bir profesör dostum bana WhatsApp’tan mesaj gönderip “Nah biter!” demişti...
Şu bir-iki ay da bir geçsin, hele tamamiyle selâmete çıkalım, dostuma bu nazik mesajının cevabını aynı nezaket dairesinde mutlaka vereceğim...
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.01.2022 - 02:15
Davutoğlu "kadîm dil" diyor ama Kürtçe kadîm, yani "ölü" değil; yaşayan bir dildir!
Memlekette bir “kadîm” modası aldı yürüdü... Siyasî, kültürel yahut sıradan bir toplantı mı var; konuşmacılar “kadîm coğrafya”, “kadîm kültür”, “kadîm bilmemne...” demeden edemiyorlar.
“Kadîm” sözü havalı, konuşmayı derinleştirip içerisine biraz da esrar katan bir kelime gibi görünüyor ya, mutlaka kullanılacak!
Eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu da modaya uymuş, Kürtçe’nin seçmeli ders olarak alınmasını teşvik maksadıyla bir tweet atıp “Sadece anadili Kürtçe olanların değil, bu topraklarda yaşayan herkesin bu kadîm dili merak edip öğrenmelerini dilerim” demiş ve mesajının altına aynı cümlenin Kürtçesini de ilâve etmiş...
Şimdilerde pek bir moda olan ve “eski” yerine kullanılan “kadîm”, malûm, Arapça’dır; “eski” demektir ama bildiğimiz “eski”den önemli bir farkı vardır: Artık mevcut olmayan, devam etmeyen, tamamen sona ermiş unsurlar için kullanılır, yani “antik” mânâsınadır. Eski Yunan, Aztek, İnka, Maya veya firavunlar zamanı Mısır’ı gibi uygarlıklar bugün mevcut olmadıkları için “kadîm” medeniyetlerdir.
Dolayısı ile, eski olan herşey “kadîm” olmaz; mutfaktaki eski tencere, senelerce kullandıktan sonra satılan eski otomobil, hattâ şifonyerdeki eski çorap “kadîm” falan değil, sadece “eski”dir ve kuralın bize Farsça’dan geçmiş olan tek bir istisnası vardır: “Kadîm dost” ifadesi...
REKLAM
Yaşayan, hâlâ konuşulan, hem de birkaç milyon kişinin konuştuğu bir dil hakkında “kadîm” sıfatı asla kullanılamaz. Davutoğlu’nun “kadîm dil” niye nitelediği, Farsça’ya çok yakın olan ve 12 Eylül sonrasındaki abuk-subuk yasaklardan da etkilenmeyen Kürtçe “kadîm” falan değil, “yaşayan” bir dildir!
TANTANALI AMA İÇLERİ BOŞ KAVRAMLAR...
Son zamanlarda havalı söz etme merakı ile ve bilmeden yapılmış abartılardan ibaret “gönül coğrafyası”, “Anadolu irfanı” yahut “kadîm Anadolu medeniyetleri” gibi cafcaflı ama ne olduğu belli olmayan ifadeler kullanma merakına “kadîm Anadolu kültürleri” gibisinden hayalî bir kavram da ilâve edildi ve tepe tepe kullanılıyor.
Anadolu’nun “kadîm” kültürleri Lidya, Frigya, Asur veya Hitit gibi binlerce sene öncesinde kalan ve artık esâmisi okunmayan medeniyetlerdir. Yeni ortaya çıkartılan ama hangi zamandan ve kimlerden kaldığı henüz anlaşılamayan, anlaşılması da çok uzun seneler sonra mümkün olabilecek gibi görünen Göbeklitepe de bunlardandır, yani “kadîm”dir.
Ama hâlen vârolan, eski tabiri ile “âdâb ve erkânıyla” yaşayan ve milyonlarca mensubu bulunan Alevî, Bektaşî, Yezidî, Süryanî vesaire gibi kültürler ile inanışlar “kadîm” falan değil, yaşayan kültürlerdir; zira dipdiri ayaktadırlar...
“Kadîm” kavramının derin bir dini boyutu da vardır ama bu boyuta temas etmeden söyleyeyim:
Türkçe, kelimelerin nüansı bakımından gayet zengin bir dil idi fakat şimdilerde fakir, zayıf, güdük, sıska bir hâl aldı. Çok değil, 40-50 sene öncesine kadar mevcut olan ve herbirinin ayrı bir nüansı bulunan kelimeler, artık genellikle yeni uydurulan tek bir kelimeye hapsediliyor ve Türkçe, Afrika yerlilerinin konuştukları 150-200 kelimelik bir dil olma yolunda son sür’at ilerliyor, hattâ onlar gibi oldu bile!
Şimdi de herbirinin nüansı farklı olan ama artık sadece karşılık olarak “eski” dediğimiz kelimelerden birkaçını hatırlatayım:
REKLAM
Kadîm, atîk, dîrîn, kühen, sâbık...
“Eski” karşılığı kullanılan bu kelimeler kastedilen nesnenin veya kişinin eskilikteki konumuna göre de farklılaşırlar. Meselâ “sâbık” bir önceki demektir ama “öncekinden önceki” kastedildiği takdirde “esbak”olur...
Örneği, Ahmet Davutoğlu’nun konumundan vereyim:
Türkçe’nin güzel günlerinde olsa idik, şimdi “eski başbakan” denen Davutoğlu’na “esbak başbakan” veya “esbak başvekil” denirdi. “Sabık başvekil” değil “esbak başbakan”!... Zira sonuncudan bir önceki başbakan idi ve “sâbık başvekil” diye sadece Binali Yıldırım’dan bahsedilirdi...
Esbak Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Kürtçe hakkında sanki ölü bir dilden bahsediyormuşcasına “kadim dil” ifadesini kullanması, Türkçe’nin uğradığı ve çekmekte olduğu dertlerin mükemmel bir örneğidir...
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.01.2022 - 02:45
"Mezartaşımızı okuyamaz hâle geldik" diye ağlamayı bırakın! Artık bildiğimiz yazıyı bile okuyamıyoruz!
Seneler boyunca yüzlerce, belki de binlerce yanlış, uydurma ve saçma haberler okumuş ama geçen gün çıkan bir haberdeki büyük hatâları, ardarda devrilen çamları ve cehaletin bu seviyeye geldiğini şimdiye kadar hiç görmemiştim.
Mesele şu: Küçükçekmece Belediyesi, Cennet Sanat ve Kültür Merkezi’nde Yahya Kemal’i konu alan “Son Fasılda Bir Ömür” diye bir sergi açmış ve edebiyat meraklıları şairin “Allah Baki” isimli şiiri ile ilk defa bu sergi sayesinde buluşmuşlar!
Bir haber ajansı da sergiyi baştan aşağı hatalarla dolu halde haber yapıp abonelerine göndermiş ve güzide basınımız bu yanlışlar silsilesini gözü kapalı vaziyette tepe tepe kullanmış!
Ajansın haberinde Yahya Kemal ve “Allah Baki” hakkında “...Bugüne kadar varlığından kimsenin haberdar olmadığı şiiri ...yakın arkadaşı olan o zamanın Londra Büyükelçisi Dürrü Mazhar Payzin’e yazdığı tahmin ediliyor” deniyor ve “Allah Baki”nin Yahya Kemal’in hem eski hem de yeni yazı ile yazdığı metninin görüntüleri de veriliyor...
Dürrü Mazhar Bey hiçbir zaman büyükelçi olmamış, Hariciye Vekâleti’nde Ticaret Dairesi şefliği ile Varna, Milano, Paris, Viyana ve Londra’da konsolosluk ve başkonsolosluk yapmıştı...
İş bununla kalsa, “Bu kadar hatâ kadı kızında da olur” deyip geçecektim ama ardından öyle bir rezalet geliyor ki...
REKLAM
Ajansın ve ilim-irfandan bîhaber basınımızın “Allah Baki” isimli bir şiir olduğunu zannettiği manzume, Dürrü Mazhar’ın mezartaşı kitabesidir!
“Allah Baki”nin yeni harflerle olan görüntüsüne “gözü ile” bakanlar hemen anlayacaklardır: Dürrü Mazhar vefat etmiş, Yahya Kemal’den bir mezartaşı kitabesi yazması istenmiş ve şair isteği yerine getirmiş!
Manzumenin eski ve yeni harflerle olan metnine söylediğim şekilde “gözü ile” bakıp görecek olanlar, eski Türkçe metinde “Allah Baki” diye bir ifadenin bulunmadığını, bu iki kelimenin yeni harfli metnin üzerine kurşun kalemle ama bir başkası tarafından sonradan ilâve edildiğini, hattâ yine o başka kişinin ikinci dörtlüğün altına “Yahya Kemal” ibâresini koyduğunu hemen farkedeceklerdir.
“Allah Bâki” sözü, mezartaşlarının üst tarafına eski devirlerde yazılan ve “ölümsüzlüğün sadece Allah’a mahsus olduğu” mânâsına gelen “Huve’l-baki” yahut “Huve’l-hallâku’l-bâkî” gibi ifadelerin sonradan kullanılmaya başlayan yeni karşılıklarından biridir. Zaten şiirin alt tarafında yine kurşun kalemle ve eski harflerle yazılmış olan “Tam boyu: 37x51”, “Yazı boyu: 34X45” ifadeleri de manzumenin mezartaşı ve altındaki sayıların taşın ölçüsü olduğunu görmesini bilen gözlere apaçık göstermektedir!
ÂKIBETİMİZ FENA, HEM DE ÇOK FENADIR!
Haberden oluk oluk akan cehalet bitmek bilmiyor ki...
Yahya Kemal’in “Allah Baki” isimli bilinmeyen bir şiiri olduğu zannedilen ama manzume falan değil, şairin dostu Dürrü Mazhar’ın mezartaşına nakşedilmesi için aruzun “feilâtün/mefâilün feilün” vezniyle yazdığı kitabe şöyle:
REKLAM
“Dürrü Mazhar bütün hayatında / Vatanın bir hayırlı oğluydu / Devletin hizmetinde yıllarca / Fikri hâlisti, kalbi nurluydu // Genç iken annesiyle zevcesini / Attı bir lâhza bitmeyen yasına / Dâr-ı dünyadan erken ayrıldı / Dürrü mazhar kavuştu Tanrısına”...
Haberi yapanlar eski harfleri okuyamıyorlar, okumalarını da kimse beklemez, âmennâ... Ama meğerse yeni harfleri, yani 94 senedir kullandığımız Lâtin alfabesini de okumaktan ve 60 küsur sene öncesinin Türkçesini anlamaktan bile âciz imişler!
Yeni harfleri bile doğru dürüst sökemedikleri için Yahya Kemal’in Lâtin harfleri ile yazdığı mezartaşı kitabesinin üçüncü mısraında geçen “Devletin”i “Devletinin”, dördüncü mısraındaki “nurluydu” kelimesini “hâreliydi”, altıncı mısradaki “Attı”yı “Kattı”, altındaki “Dâr-ı”yı “Fani”, son mısradaki “Tanrısına” sözünü de “zannımca” diye okumuşlar!
94 senedir kullandığımız alfabe ile yazılmış bir yazıyı okumaktan âciz bir cahilin Yahya Kemal’in manzumesini günümüzün Türkçesine nakletmeye kalkışması hâlinde ne haltlar edeceğini tahmin edersiniz...
Adam kitabenin vefat eden bir diplomat için yazıldığını anlamaması bir tarafa, Türkçe fukarası olduğu için diplomatın ilk ismi “Dürrü”nün “parlak”, ikinci ismi “Mazhar”ın da “erişmiş” mânâlarına geldiğini zannetmiş; ilk mısraı, yani “Dürrü Mazhar bütün hayatında”yı “Bütün parlak hayatında erişmiş”e, “Dürrü mazhar kavuştu Tanrısına” şeklindeki dördüncü mısraı da “Kavuştu bütün parlaklığıyla zannımca”ya çevirmiş!
Güya “Türkçeleştirme” olan bu sefaletteki diğer rezaletleri yazmıyorum...
Küçükçekmece Belediyesi’nin sergi kataloğunu henüz görmediğim ve Yahya Kemal’in kaleme aldığı mezartaşı kitabesinden katalogda nasıl bahsedildiğini bilmediğim için, utanç dolu bu hatâları şimdilik haberi yapıp abonelerine servis eden ajansa mâlediyorum.
Ama şu kadarını söyleyeyim: Bir manzumenin sıradan şiir mi yoksa mezartaşı kitabesi mi olduğunu anlayamayacak ve 94 senedir kullandığımız alfabe ile yazılmış bir metni bile okuyamayacak hâle geldi isek, âkıbetimiz karanlıktır!
Yahya Kemal’in Dürrü Mazhar’ın mezartaşı için kendi elyazısı ile ve hem eski, hem de yeni harflerle yazdığı kitabe.
Dürrü Mazhar Payzin.
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.01.2022 - 09:22
Selâhattin Ağabey...
Selâhattin Beyazıt vefat etti ve üç gündür hakkında doğru yahut yanlış dünya kadar yazı çıktı...
Bilenler zaten bildikleri için, rahmetli Selâhattin Ağabey’in kim olduğunu anlatmaya hiç lüzum görmüyorum ama şu kadarını söyleyeceğim: Hem önemli işler yapmış, hem de sessizce bir hayli iyilikler etmiş düzgün bir insandı...
Hani “Para haykırır ama servet fısıldar” diye bir söz vardır ya, işte aynen o sözdeki gibi...
Bugün, Selâhattin Beyazıt ile alâkalı pek bilinmeyen bir hadiseyi; bir zamanlar sahibi olduğu yalının, Üsküdar’da, Kızkulesi’nin arkasındaki 18. asırdan kalma Çürüksulu Yalısı’nın onun mülkiyetine nasıl geçtiğinin ayrıntılarını bizzat kendisinden dinlediklerime dayanarak nakledeceğim...
Aristokrat bir Osmanlı ailesinin mensubu ve Türk Hariciyesi’nin çok önemli isimlerinden olan Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi, Çürüksulu Yalısı’nı 1960’ların sonunda Çüruksulu ailesinin kızlarından Belkıs Hanım’dan satın almış, mimar Turgut Cansever’e restore ettirmiş, binadaki herşeyin devrine uygun olmasına itina göstermiş, meselâ kapıların cam tokmaklarını bile Venedik’ten getirtmiş, yani ciddî bir servet harcamış ve emekliliğinden sonra, hayatı boyunca yanında olan hayli yaşlı dadısı ile beraber yalıda yaşamaya başlamıştı...
REKLAM
Çürüksulu Yalısı gibi İstanbul’un en mükellef binalarından birinin masrafı bitmezdi ve cennet gibi olan bahçesi de nerede ise yalı kadar masraflıydı...
Muharrem Nuri Bey yalının masraflarını karşılamakta artık hayli güçlük çekiyor ve bakım için gereken maddî desteği sadece bir kişiden, eski senelerden beri tanıdığı Selâhattin Beyazıt’tan isteyebiliyordu. Arada bir mektupla “Çatı için şu kadar para lâzım oldu, elektrik tesisatının elden geçmesi gerekiyor” yahut “Falanca tarafın yeniden boyanması şart” diye yazıp bu işlere gidecek parayı da söylüyor ve Selâhattin Ağabey meblâğı bir zarfa koyup derhal yalıya gönderiyordu.
İşin içerisine hiçbir zaman senet-sepet vesaire girmemiş, herşey çok yakın bir dostluğun gerektirdiği şekilde yapılmıştı...
SEFİR BEY’İN VASİYETNAMESİ
Derken aradan seneler geçti, Muharrem Nuri Bey 1986’da 79 yaşında iken vefat etti. Vasiyetnamesinin açılışına Selâhattin Beyazıt’ı da davet ettiler ve içerisinde vasiyetnamenin de bulunduğu kasadan tapu, vesaire gibi resmî evrakın ardından bazı kalın zarflar çıktı...
Bunlar, Muharrem Nuri Bey’in Selâhattin Beyazıt’a “Çatı çöküyor, para lâzım” veya “Falanca duvarın artık elden geçirilmesi şart, yardımın gerekiyor” meâlindeki mektupları üzerine Selâhattin Ağabey’in gönderdiği içleri para dolu zarflardı. Muharrem Nuri Bey zarfların hemen hiçbirini açmamış, hattâ üzerlerine “Aferin delikanlı, bu imtihanı da geçtin!” diye yazmıştı...
Vasiyetname nihayet açıldı: Muharrem Nuri Birgi, sahibi olduğu Çürüksulu Yalısı’nı Selâhattin Beyazıt’a bırakmıştı!
Selâhattin Bey’e seneler boyunca maddî sıkıntılarından bahsedip arada bir de yalının bakımı için maddî destek istemesinin sebebi kendisinden hayli genç olan dostunun liyakatini imtihan etmek, yani lâyık olup olmadığını anlamaktı. Onun gönderdiği paraların kuruşuna dokunmamış ve bu vefalı dostunun liyakat sahibi olduğuna kanaat getirince de muhteşem yalısını ona vasiyet etmişti.
Bu hadiseyi ve ayrıntılarını, Selâhattin Ağabey’in bazı yaz gecelerinde Çürüksulu Yalısı’nın muhteşem bahçesinde verdiği unutulmaz davetlerde bizzat kendisinden dinlemiştim...
Nur içinde yatsın...
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.01.2022 - 10:14
Ukraynalılar'ın bundan dört asır önce teknelerle İstanbul'a gelip Yeniköy'ü yağmaladıklarını bilir misiniz?
Ukrayna’da kıyamet koptu, kopacak...
Rusya “Burası benimdir” diyor, Amerika binlerce kilometre öteden “Hayır, izin vermem” diye diretiyor, NATO teyakkuzda, biz de tarafları sakinleştirebilmek için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz...
Bugün burada Ukrayna hakkında pek bilmediğimiz bir hadiseyi anlatacağım. 17. asırda İstanbul’da yaşanan bir baskını, Boğaziçi’ndeki o zamanın küçük köylerinin Ukraynalılar’ın saldırısına uğrayıp yağmalanmasını...
Boğaziçi’ne kadar gelenler, Ukrayna Kazakları idi...
Ama, bu Kazaklar’ı Kazakistan’da yaşayan ve aramızda kan bağı bulunan bildiğimiz Kazaklar ile karıştırmayın, onlarla hiçbir alâkaları yoktur... Ukrayna’dakilere “Kosak” yahut “Zaparojya Kazakları” da denir; Dinyeper Nehri’nin yukarı taraflarında yaşarlar, Hristiyandırlar ve tarihte sert, savaşçı pek kural tanımaz ve yağmacı bir millet olarak geçmişlerdir...
Hani 1962’de çevrilen, başrollerini Yul Brynner ile Tony Curtis’in oynadıkları ve konusunu Ukraynalı meşhur yazar Nikola Gogol’un bir romanından alan “Taras Bulba” diye meşhur bir film vardı ya; Ukrayna Kazakları işte o filmin konusu olan millettir...
YÜZYILLARCA DERT ÇIKARDILAR...
Asırlar boyunca İran, Avusturya ve Rusya ile mücadele eden Osmanlı İmparatorluğu, Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Kazak kavimleri ile de sık sık uğraşmak zorunda kalıyordu. Kazaklar’ın İstanbul’u en fazla meşgul edenleri de, Zaparoglar idi.
REKLAM
Zaparog Kazakları 16. asrın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı yerleşim merkezlerine saldırmaya başladılar ve zamanla Kırım üzerinden Trabzon ve Sinop taraflarına kadar inip şehirleri yağmaladılar. İstanbul’un et ihtiyacını karşılayan zengin hayvan çiftlikleri o devirde Kırım’da idi ve Kazaklar’ın bu çiftliklerdeki hayvanları yağmalamaları, Osmanlı başkentinde zaman zaman kıtlıklara sebep oluyordu. Bulgaristan’ın doğusunda ve Karadeniz kıyılarında yaşayanlar Kazaklar’dan kurtulabilmek için iç bölgelere göç etmeye başlamış ve o tarafların sosyal yapısı altüst olmuştu.
Osmanlı Devleti, Kazak saldırılarını önleyebilmek için zamanla Karadeniz’de güçlü bir donanma teşkil etti. Gemiler kıyılarda devamlı şekilde devriye gezmeye başladı ama kaptanlarla levendler saldırıları bir türlü durduramadılar. Denize “şayka” denen küçük ve sür’atli teknelerle açılan Kazaklar rastladıkları Türk gemilerine saldırıyor, büyük zararlar verdikten sonra hızlı bir şekilde kaçıp başka gemileri yağmalıyorlardı.
Her bir şaykada 50 kadar Kazak vardı. Güverteyi çevreleyen ağaçtan yapılmış yüksek siperler şaykadakileri dalgalardan ve karşı tarafın açtığı ateşten koruyor, kürekli olduğu için hızlı bir şekilde yolalan şayka, her türlü manevrayı kolayca yapabiliyordu. Kazak saldırıları, şaykaların böyle kolay hareket edebilmeleri sayesinde özellikle rüzgârsız havalarda daha da zarar verici hal alıyor ve donanma rüzgâr olmamasından dolayı yelkenlerini kullanamadığı, yani hareket edemediği için saldırılara hedef olmaktan kurtulamıyordu.
Kazaklar, yağmacılık tarihlerinin en cüretkâr saldırısını 1624’ün 20 Temmuz’unda, Osmanlı donanmasının Kırım taraflarında olmasında istifade ederek İstanbul’a, Boğaziçi’nin küçük bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’e karşı yaptılar.
Yeniköy o gün hem yağmalandı, hem de harap oldu!
Saldırıyı o senelerde tahtta Dördüncü Murad gibi güçlü bir hükümdarın bulunması bile engelleyememiş, şehirde panik yaşanmış, olay yerine sevkedilen askerler de şaykalar çoktan geri gittikleri için hiçbirşey yapamamışlardı.
Kazaklar’ın seneler süren yağmalarına karşı koyabilmek için çok çaba gösterdik ama bu işi bir türlü başaramadık ve Kazak terörü 1637’de de Karadeniz’in kuzeyindeki Azak Kalesi’nin elimizden çıkmasına bile sebep oldu. Sonraki senelerde kaleyi geri alabildik ama Kazaklar yüzünden Rusya ve Lehistan, yani Polonya ile sık sık krizler yaşadık. Neticede, birbirine düşman olan Ruslarla Polonyalılar, bize karşı ittifak etti; Polonya giderek güçlendi ve Viyana önlerinde 1683’te Leh ordusundan büyük bir darbe yememize, yani “Viyana Bozgunu”nu yaşamamıza kadar uzandı.
REKLAM
TARİHE “MEL’UNLUK” DİYE GEÇTİ
1624’ün 20 Temmuz’undaki Yeniköy baskınını ayrıntıları ile anlatan en önemli kaynak, Osmanlı Devleti’nde 1571 ile 1659 yıllarında meydana gelen hadiseleri nakleden tarihçi Mustafa Naimâ’nın, kendi ismiyle bilinen, yani “Naimâ Tarihi” denen eseridir.
Naima baskın hakkında “Böyle mel’unluk hiç görülmemişti” der ve şöyle yazar:
“Donanma, Kefe’de meşgul iken Don Kazakları Karadeniz’i boş bulup Şevval ayının dördüncü günü (20 Temmuz 1624) 150 adet şayka ile Boğaz Hisarı’na gelip Yeniköy’ü yağmaladılar ve birkaç dükkânı da yaktılar. Yağmanın haber alınmasından sonra bostancılar ve yeniçeriler İstanbul’dan gemilere bindirilip hadisenin olduğu yere gönderildi. Ama askerin geldiğini gören eşkiya Kazaklar bir an bile durmayıp denize firar ettiler. Mel’unluğun böylesi ve Boğaz’a hücum hiçbir tarihte işitilmiş değildi”...
Şimdi bütün dünyada endişeye sebep olan krizin yaşandığı Ukrayna, bir zamanlar Karadeniz’i küçük tekneleri ile aşıp Boğaz’a kadar gelen ve Yeniköy’ü yağmalayan işte Bu Zaparog Kazakları’nın vatanıdır.
Rus ressam İlya Repin’in 1881’de tamamladığı “Türk Sultanı’nın mektubuna cevap yazan Kazaklar” tablosu...
Öldürdüğü Tatar’ın kellesini mızrağının ucunda taşıyan bir 18. yüzyıl Kazağı...
Bir 18. asır gravürü: Kazaklar, Karadeniz sahillerinde ufak bir Türk teknesine saldırıyorlar.
.Murat Bardakçı
Giriş: 02.02.2022 - 11:03
Eski bir başbakan hakkında bunları yazmayı hiç istemezdim ama Ahmet Bey beni mecbur bıraktı!
Gelecek Partisi’nin Genel Başkanı olan eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu, dün gece Fatih Altaylı’nın Teke Tek’te konuğu idi...
Fatih, Davutoğlu’na bir seyirciden gelen “1908’de Abdülhamit en önemli hedefti. Muhalefetin bütün ideolojisi Abdühamit’i devirelim meselesi idi ama sonrasını düşünmüyorlardı. Bugün de Tayyip Erdoğan’ı bir nevi Abdülhamid haline getirip insanları Abdülhamit sonrasındaki kaos ortamıyla korkutmuyorlar mı?” sorusunu nakletti...
Davutoğlu sazı eline aldı ve veryansın etmeye başladı:
“...Bu çok işlenen bir konu. Bazı tanınmış tarihçilerden de bu tür yorumlar geldiğini gördüğümde üzülüyorum. Bu anakronistik bir metodolojik bir sapmadır. Tarihe geriye dönük bu günden baktığınız şekilde okumaya başladığınızda ve tarihi tekrar kurguladığınızda tarihe de haksızlık edersiniz, o günkü şahsiyetlere de haksızlık edersiniz. Bu son zamanlarda, hattâ Erdoğan tarafından yayılan birşey. Ne Erdoğan İkinci Abdülhamit’tir, ne Türkiye Osmanlı’nın son dönemini yaşadığı konjonktürde yaşıyor, ne de demokrasi olgunluğumuz o günlerdeki gibi. Kurumlarımız da öyle değil. O iyi, bu kötü değil. İki ayrı tarihî vakıa ile karşı karşıyayız. Bu sübliminal mesajlar daha önce FETÖ tarafından yapılan, uygulanan şeylerde aynı yöntemlere başvurmak yanlış. Yani biz Abdülhamit’in karşısındaki güç odaklarının Türkiye .....(burada söylediği kelime anlaşılmıyor) gibi yansıtıldığımızda bu Türkiye’nin siyasetine ne katkı sağlar? Bu, aynı zamanda tarihi de çok yakından bilmemekten kaynaklanıyor. ...Bir dönemi altın bir çağ olarak tanımlayıp sonrakileri kapkara bir çağ olarak görme alışkanlığı bizim tarih yanılsamalarından biridir, metodoloji olarak yanlıştır, bugünkü siyasete uyarlanması ise çok kötü bir tarih istismarcılığıdır. Türkiye’de en kolay yapılan iki şey var maalesef: İnanç istismarcılığı ve tarih istismarcılığı. Bu, tarih istismarcılığından başka birşey değil. Erdoğan demokratik bir ülkede bir imparatorluğun son aşamasındaki birliğini koruyan bir lider değil. Sultan Abdülhamit’le sonrasındaki dönemdeki aydınlara ve çoğu da Sultan Abdülhamit’i geçmişinde desteklemiş aydınlara da yapılmış bir haksızlık bu. ...Bu karşılaştırma yanlış bir karşılaştırma. Bu bir tarih istismarcılığı. O bakımdan bugünle karşılaştırılmasını da yanlış görürüm. Buradan hareketle bir siyasî senaryo, bu bir kara propaganda....”.
REKLAM
Ahmet Davutoğlu’nun sözleri en fazla beni alâkadar ediyordu, daha doğrusu muhatabı ben idim, zira bir seyircinin Fatih Altaylı’ya gönderdiği ve Fatih’in de Davutoğlu’a yönelttiği soru, Habertürk’te geçen 12 Ocak’ta yayınlanan “Muhalefet ve Abdülhamit’i devirmek” başlıklı yazımdaki ifadelerimdi!
O yazıda 1908’den, yani İkinci Meşrutiyet’in ilânından önceki senelerde muhalefetin tek hedefinin Abdülhamid’i devirmek olduğunu hatırlatıp memleketin dertlerine son verebilecek ciddî çareler düşünmediklerini, hükümdarı nihayet devirdiklerini ama hiçbirşeyin düzelmediğini, aksine daha da berbat hâle geldiğini ve neticede koskoca imparatorluğu elimizden gittiğini yazıyor ve “Muhalefetin politikası bugün 1900’lerin ilk senelerinde kalmış vaziyette! Tek bir hedefleri var, Tayyip Erdoğan’ın işbaşından gitmesi! O hele bir gitsin de ne olacağı Allah kerim; ama bir gitsin! ...Geçmişin tek sloganı olan “Gitsiiiiin!” haykırışları bugün de yükseliyor ama gittiği takdirde ne yapılacak, ne edilecek, sıkıntılara karşı ne tedbirler alınacak, bunlar hakkında tek söz eden yok!” diyordum.
Dolayısı ile, Davutoğlu’nun “tarihe ve tarihî şahsiyetlere haksızlık ettiğini”, “FETÖ yöntemi ile sübliminal mesajlar verdiğini” “tarihi yakından bilmediğini” ve “hem tarih istirmarcılığı hem kara propaganda yaptığını” ileri sürdüğü kişi bendenizim ve Ahmet Davutoğlu’na gerekli cevabı vermek de benim için farzdır!
YAZDIĞIMI OKUYUN, KÂFİ!
Öyle “anakronistik ve metodolojik sapma” yahut “epistomolojik tıngırtı” gibisinden cafcaflı ama sadece üç-beş kişinin anlayabildiği yapmacık bir entellektüel üslûp bana göre olmadığı için açıkça söyleyeceğim: Abdülhamid karşıtlığı ile Tayyip Erdoğan muhalefetinin benzerlikleri hakkında yazdıklarımın hepsi doğrudur Ahmet Bey! Hakkımda “sübliminal mesajlar veren tarih cahili kara propagandacı” gibisinden iftiralardan medet ummadan önce yazımı okuma zahmetine tenezzülen de olsa katlansa idiniz “Abdülhamid ve Tayyip Erdoğan Türkiyesi” değil, “Abdülhamid ile Erdoğan muhalefeti” arasında benzerlik kurduğumu, hattâ bir “ayniyyet”i ifade ettiğimi görürdünüz!
REKLAM
“31 Mart hadisesi üzerine İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nu teşkil eden, düşünceleri birbirlerine tamamen ters olan ve sadece Abdülhamid’ı devirmekte görüş birliğine varan grupları hatırlayıp ardından da bugün birbirinden hemen her konuda farklı düşünen ama tek ortak noktaları ‘Tayyip Erdoğan’ı yollamak’ olan muhalefetin manzarasına nazar buyursanız söylediğimi daha iyi anlayabilirsiniz” diyeceğim fakat bu “ayniyyet”i zaten gayet iyi bildiğinizden eminim...
Ama ah o politika yok mu, bildiğinizi söylemenize müsaade etmez ki!
İSPAT EDİN, OYUM SİZİNDİR!
12 Ocak’taki yazım Habertürk’ün sitesinde durduğu ve bir tıklama ile ekrana gelmesi mümkün olduğu için o yazıda söylediklerimi tekrarlamayacak ve hakkımdaki diğer iddialara geleceğim:
Meselâ, “tarihi yakından bilmediğim” iddiasına...
Beni bu konuda ukalâlık etmek mecburiyetinde bıraktığınız için okuyucularımdan ve herkesten özür diledikten sonra açıkça söyleyeyim Ahmet Bey: Tarih konusunda pek cahil sayılmam ve özellikle de yakın tarihi maalesef iyi bilirim! Bildiğimin delilleri de üstüste konulduklarında yükseklikleri sizin boyunuzun yarısını geçen, tamamı belgeye dayanan ve bazısı konusunda tek kaynak olan kitaplarımdır! Bu eserleri yazmanın verdiği derin haz ile “Abdülhamid zamanındaki hatıraların tamamını okuduğunu” iddia eden fakat okuduklarından pek birşey anlamadığı apaçık belli olanlara da o dönemi sevabına öğretebilirim!
Ama ortada çok daha ağır bir başka iddia var: Malûm cemaate hiçbir zaman muhabbet hissetmememe, tek bir temasımın bile olmamasına ve o çevreden daima uzak durmama rağmen “FETÖ yöntemi ile sübliminal mesajlar verdiğim” iddiası...
Bu iddia sadece ucuz bir iftiradan ibarettir ve “esbak” bir başbakana asla yakışmaz!
Şimdi size bir teklifim var Ahmet Bey: Benim geçmişte yahut şimdi FETÖ ile en ufak bir rabıtamı bulun; hem vallahi, hem de billâhi, gelecek seçimde oyum helâlinden sizindir!
Ama ya bulamazsanız? “FETÖ yöntemi ile sübliminal mesajlar verdiğim” iftirasının getirdiği vebalin altından nasıl kalkacaksınız? “İstismarcı” ve “kara propagandacı” kim olacak?
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.02.2022 - 14:07
Üçüncü Jöntürk Kongresi
İlki 1902’de Paris’te, ikincisi de 1907’de ve yine aynı yerde toplanan Jöntürk Kongreleri’nin üçüncüsü, aradan bir asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra geçen 12 Şubat’ta Ankara’da, Çankaya Belediyesi’ni Ahlatlıbel’deki tesislerinde yapıldı!
Önce, Jöntürkler’in kim olduklarını ve ilk iki kongreyi kısaca hatırlatayım:
19. yüzyılın ortalarında, Sultan Abdülâziz’in iktidar senelerinde ortaya çıkıp Türkiye’nin mutlakiyet yerine Meşrutiyet ile idare edilmesini isteyen, mensuplarının adedi Sultan Abdülhamid devrinde daha da artan, İstanbul’dan gizlice Mısır’a ve Avrupa’ya gidip Abdülhamid’i devirebilme yollarını arayan rejim muhaliflerine Fransızca’da “Genç Türkler” mânâsına gelen “Jöntürkler” denir...
Aralarında imparatorluğun her milletinden olan muhalif gruplar, hattâ imparatorluktan ayrılıp bağımsız bir devlet kurmak isteyen Ermeni örgütleri de vardı. Bazıları muhalifler zamanla siyasî parti hâline gelmiş; meselâ Avrupa’da faaliyet gösteren bir Jöntürk grubu sonradan İttihad ve Terakki’ye dönüşmüş ve Türkiye’nin kaderinde senelerce önemli rol oynamıştı...
Jöntürk hareketinin çok uzun ve karmakarışık bir geçmişi vardır ama bu muhalif grupların ortak özelliklerini tek bir cümle ile ifade edebilmek mümkündür: Abdülhamid’i devirmek, neye mâlolursa olsun devirmek, hattâ bunu yapabilmek için yabancı memleketlerden de yardım almak fakat Abdülhamid sonrasında ne yapılıp edileceğini, memleketin nasıl idare edileceğini hiçbir şekilde düşünmemek!
REKLAM
Kendisi de bir Jöntürk olan ve bu konuda kaynak eserler kaleme alan Ahmet Bedevî Kuran, kitaplarından birinde bu noksana temas eder ve “Avrupa’nın muhtelif memleketlerindeki bütün Jöntürk neşriyatı Sultan Abdülhamid idaresini zemmetmiş (kötülemiş) durmuş fakat o kötü idarenin yıkılışdan sonra tutulacak yolu göstermeye kimse yanaşmamıştır” diye yazar...
Avrupa’da faaliyet gösteren ve Türkiye’ye yeni ve özgürlükçü bir rejim getirecekleri iddiasında bulunan Jöntürk grupları, 20. asrın ilk senelerinde Paris’te iki kongre yaptılar. Kongrelerin maksadı Abdülhamid’i devirebilmek için güçlerini birleştirmek idi, önce ama bir türlü tam olarak anlaşamadılar; hükümdarın 1908’de tahtından indirilmesinin ardından da bütün ittifak hayalleri unutuldu ve hepsi birbirinin gözünü oymaya başladı!
Jöntürk kongrelerinin hazırlık çalışmalarını Abdülhamid’in kızkardeşi Seniha Sultan’ın oğlu olan, yani öz dayısına karşı Avrupa’da muhalefet bayrağı açan Sabahattin Bey yaptı. İlk kongre Paris’te 4 Şubat 1902’de toplandı ve Jöntürkler bu iş için bir salon kiralamak yerine bir Fransız entellektüelin evinde biraraya geldiler. Kongre beş gün devam etti, Abdülhamid’i gerekirse silâhlı güç kullanarak devirme konusunda görüş birliğine varıldı ama bazı delegeler işi azıtıp yapılacak ihtilâle Avrupa ülkelerinin de aktif şekilde, üstelik silâhlı olarak katılmalarını, yani Türkiye’ye yabancıların askerî müdahalesini istediler. Bu teklife birçok delege karşı çıkınca tam bir anlaşma sağlanamadı ve Kongre sade suya tirit bir bildirinin yayınlanması ile son buldu.
İkinci Kongre yine Sabahaddin Bey’in girişimleri ile aynı şehirde, yani Paris’te 27 Aralık 1907’de toplandı, üç gün devam etti, Osmanlı vatandaşlarına Abdülhamid’e karşı silâhlı mukavemet çağrısı yapıldı ve ilkinde olduğu gibi lâf yığını bir başka bildirinin yayınlanması ile de son buldu...
Bildiride, şimdilerde ana muhalefet liderinin “zamlar geri alınıncaya kadar elektrik faturalarını ödemeyeceği” yolundaki açıklamasını hatırlatan bazı maddeler vardı. Jöntürkler halkı vergi vermemeye ve sivil itaatsizliğe davet ediyorlardı ve bildiriyi Avrupa’daki Jöntürk grupları ile gazetelerinin yanısıra devlete isyan hâlinde bulunan bazı Ermeni örgütlerinin temsilcileri de imzalamışlardı!
REKLAM
Abdülhamid’i devirme hevesi ile inadı muhalifleri devleti parçalamak için uğraşanlar ile aynı masaya oturtmuş, hattâ yabancıların askerî müdahalelerinden bile medet umar hâle getirmişti!
KİŞİLER FARKLI, KARARLAR AYNI!
Derken yüz küsur sene sonra geçen 12 Şubat’ta Ankara’da “Jöntürk Kongreleri’nin üçüncüsü” diyebileceğimiz bir toplantı yapıldı! CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, o gün Çankaya Belediyesi’ni Ahlatlıbel’deki tesislerinde beş buçuk saat boyunca biraraya gelip iktidarı değiştirmenin yollarını aradılar...
Toplantı sonrasında yapılan açıklamada “Liderlerin önemli bir adım attıkları” söyleniyor, “İşbirliğini geliştirerek sürdürecekleri” ifade ediliyor ve “Hep birlikte inşa edilecek güçlendirilmiş parlamenter sistemi milletimize ve gelecek nesillere adalet, barış, refah ve huzur getirmesi inancıyla hayata geçirmeyi taahhüt ettikleri” söyleniyordu...
Muhalefetin geçen yüzyılda Paris’te yaptığı kongrelerde “Abdülhamid gitsin de, gerisini sona düşünürüz” demesi gibi; Ankara’daki bu “Üçüncü Kongre”ye de aynı şekilde “Erdoğan hele bir gitsin, gerisi Allah kerim” zihniyeti hâkimdi ve çekildiği söylenen dertlere devâ nâmına hiçbirşey yoktu!
Ama bir yerde haklarını teslim etmem lâzım: Bu son kongre “millî” idi, önceki kongrelerde olduğu gibi “Taşnak” ve “Duruşak” gibi bağımsızlık için çalışan örgütler ve gazeteler ile Haçadur Malumyan misâli ayrılıkçı liderler çağırılmamıştı!
Üçüncü Jöntürk Kongresi’nin nihaî bildirisi şimdi gayet anlamlı bir günde, 28 Şubat’ta Bilkent Otel’de yapılacak bir törenle açıklanacak ve muhalefetin bir asır boyunca ne kadar yol aldığı da asıl o gün belli olacak...
REKLAM
MAALESEF HAKLI ÇIKTIM!
Açık söyleyeyim: şimdiye kadar hiçbir şekilde Abdülhamid hayranlığı yapmadım, yıkılış dönemi hükümdarı olan Sultan Abdülhamid’in devletin parçalanmasını önlemek için çaba gösterdiğini fakat bütün çabasına rağmen döneminde bir buçuk milyon kilometrekare toprak kaybettiğimizi ve o senelerde memlekette maalesef bir istibdadın hüküm sürdüğünü her zaman yazıp söyledim ama geçmişteki devlet başkanlarımızdan olan Abdülhamid’e hakaret edilmesine ve hakkında “kızıl sultan” gibisinden sıfatlar kullanılmasına da karşı çıktım...
Birkaç hafta önce “Bugün Abdülhamid zamanındaki zayıf, çaresiz, güçsüz ve devamlı şekilde toprak kaybeden Türkiye değiliz; ortada güçlenen, kalkınan, kendi silâhını kendisi yapmaya başlamış ve etrafında olup bitenlere karşı kararlı güç hâline gelmiş yeni bir Türkiye var... Memleket şimdi böyle ama muhalefetin politikası 1900’lerin ilk senelerinde kalmış vaziyette! Tek bir hedefleri var, Tayyip Erdoğan’ın işbaşından gitmesi! O hele bir gitsin de ne olacağı Allah kerim; ama bir gitsin! ...Muhalefetimiz 2022’de yüz yirmi küsur sene öncesini, yani 1900’leri yaşıyor! Geçmişin tek sloganı olan “Gitsiiiiin!” haykırışları bugün de yükseliyor ama gittiği takdirde ne yapılacak, ne edilecek, sıkıntılara karşı ne tedbirler alınacak, bunlar hakkında tek söz eden yok!” diye yazmıştım...
Ankara’da 12 Şubat’ta yapılan Üçüncü Jöntürk Kongresi beni haklı çıkardı!
Bu fotoğrafın Fransız hukukçu, tarihçi, siyasetçi ve Akademi üyesi Antonin Lefevre-Pontalis’in Paris’teki evinde 4 Şubat 1902’de yapılan Birinci Jöntürk Kongresi’ne ait olduğu söylenir.
Üçüncü Jöntürk Kongresi’ne katılanlar.
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.02.2022 - 02:09
Rusya-Ukrayna didişmesi, bizim Azerbaycan ile savaşmamız gibidir. Çaldıran'ı hatırlayın!
Tarihi boyunca savaşlara, işgallere, yıkımlara, parçalanmalara ve çeşit çeşit dertlere maruz kalan Ukrayna şimdi yeni bir felâkete, Rus işgaline uğradı...
TV’lerde haftalardır ahkâm kesen ekran gevezelerine göre Rusya ile Ukrayna arasındaki anlaşmazlıklar silâhlı çatışmaya kadar uzanmayacaktı, mesele bir-iki tavizle ve diplomatik yollarla halledilecekti ama tahminlerinin ve söylediklerinin tam tersi çıktı, Ruslar birkaç koldan Ukrayna’ya girdiler...
Neticenin böyle olacağı zaten işin tâ başından itibaren belli idi: Her iki ülkenin geçmişini bilenler Rusya’nın Ukrayna’yı öyle kolayca Batı’nın kucağına atmayacağının, NATO yahut Batı bloğunun diğer kurumları ile cilveleşmesine müsaade etmeyeceğinin farkında idiler ve anlaşmazlığa geleneksel yöntem ile, yani güç kullanarak son vereceği ânın gelmesini bekliyorlardı.
İki ülke düşünün: Dilleri birbirine çok yakın olsun, halkın ekseriyeti aynı dine mensup bulunsun ve daha da önemlisi aynı kökten gelsinler...
Ukrayna ile Rusya’nın vaziyeti böyledir. Her ikisi de bazı telâffuz farkları ile aynı Slav dilini konuşurlar, Ukraynalıların çoğunluğu Ruslar gibi Ortodokstur, Rusya’nın ilk kurulduğu yer de Ukrayna’dır ama asırlar boyunca yaşananlar ortaya aslında birbirine çok yakın fakat ayrı olduğu iddia edilen ulusal kimlikler çıkartmıştır.
REKLAM
Gerilimin işgal ile neticelenmesine kadar uzanan gelişmeler aslında Batı’nn, özellikle de Amerika’nın Rusya’yı stratejik bakımdan sıkıştırabilmek maksadı ile 2000’lerin başında Ukrayna’yı kendi bloğuna dahil etme çabaları ile başladı. Vaad üstüne vaadlerde bulundular fakat hiçbir vaadlerini tam olarak yerine getirmediler, “Sizi NATO’ya alacağız” dediler ama bir türlü almadılar, yani sadece ümit verdiler, daha doğrusu gaza getirdiler, hattâ dinî müesseselere kadar müdahalede bulunup işi asırlardır Moskova’ya bağlı olan Ukrayna Kilisesi’ni Fener Patrikhanesi’ne bağlamaya kadar götürdüler...
Ama, Amerika ile müttefiklerinin hemen yanıbaşında böyle at koşturmasına Rusya’nın müsaade etmeyeceği nedense hatırlara gelmedi, sıkıştırmaya çalıştıkları gücün arazi bakımından nasıl bir dev olduğunu görebilmek için haritaya şöyle bir bakmak bile kâfi iken bu zahmete bile katlanmadılar; seneler “yapacağız”, “edeceğiz” gibisinden “cek-cak”lar ile geçti ve bütün bunların ardından da Rus işgali geldi...
Şimdi olan tarih boyunca zaten binbir çeşit çile çeken bîçare Ukraynalılar’a oluyor, kan ve gözyaşı içerisinde yeni çileler ve dertler ile boğuşuyorlar...
AYNI MİLLET, FARKLI TELÂFFUZ
İki ülke arasında Rus işgaline kadar uzanan gerilimi daha iyi anlayabilmek için kendi tarihimizi, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in mücadelesini ve 1514’teki Çaldıran Savaşı’nı hatırlayın...
Her iki hükümdar ve teb’aları aynı milletin mensubu, yani Türk idiler; aralarında ufak lehçe farkları olan aynı dili konuşuyorlardı, hattâYavuz Selim şiirde Farsça’yı tercih ederken Şah İsmail “Şâhın bahçesinde men garip bülbül / Efkârım artmakta hâlim pek müşkül / Koparmadım asla kokladım bir gül / Kâfir oldum ise imana geldim” misâli nefis Türkçe şiirler söylüyordu.
Bugün elimizde bulunan “Hatayî” mahlâsı ile yazılmış şiirler hakikaten Şah İsmail’e ait ise, Safevî Devleti’nin kurucusu olan bu hükümdar, aynı zamanda Türk Edebiyatı’nın da zirve isimlerinden biri demektir...
Ama hem mezhep hem de dış politikadaki farklılıklar, meselâ Şah İsmail’in Memlükler, Dülkadirliler ve hattâ Hristiyan dünyası ile ittifak arayışları Osmanlılar ile Şah İsmail’in Safevî Devleti’ni can düşmanı yaptı; neticede aynı milletin mensubu olan ve aynı dili konuşan iki devletin orduları 1514’de Çaldıran’da karşı karşıya geldiler ve Yavuz Selim’in askerleri Şah İsmail’in başkenti Tebriz’e kadar ilerledi...
REKLAM
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile bugün Türkiye ile Azerbaycan’ın Allah göstermesin, bir savaşa tutuşmaları arasında pek fark yoktur! Her ikisi de Slav dili olan Rusça ile Ukraynaca arasındaki fark, bazı kelimelerin başka olmasına rağmen her ikisi de Oğuzca’ya dayanan İstanbul Türkçesi ile Azerbaycan dilinin farklılıklarını andırır; yani bizdeki “Ben seni çok seviyorum” ifadesinin Azerbaycan Türkçesi’nde “Men seni çoh sevirem” şeklini alması gibidir...
ÇUVALLAYAN ÇUVALLAYANA...
Meselenin bir başka taraf daha var:
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı üç kesimi perişan etti: Öncelikle tabii ki işgale uğrayan Ukrayna’yı; sonra çok güçlü, özgürlükler ile demokrasilerin bekçisi ve koruyucusu olduğu zannedilen NATO’yu ve nihayet haftalardan buyana hemen her akşam Ukrayna krizinin ne şekilde seyredeceği konusunda TV’lerde saatler boyunca ahkâm kesen ekran gevezelerini...
Ukrayna’nın uğradığı dertleri anlatmama lüzum yok, ekranlarda zaten görüyoruz...
NATO ile isimlerinin başında “Kuzey Anlantik bilmemnesi” ibâreleri bulunan Batı’nın diğer bütün tantanalı savunma kurumları inanılmaz bir acz içerisindeler, “Ba’de harabü’l-Basra”, yani “Basra harap olduktan sonra...” falanca ülkeye 20 uçak, filânca yere de 200 asker göndermek gibisinden işe yaramayacak çarelerden medet umuyorlar. Putin’e karşı güya ekonomik ve malî yaptırımlar getiriliyor ama Rusya’nın SWIFT’ten çıkartılmasından, yani bir memleketin ekonomisine indirilebilecek en güçlü darbe ihtimalinden henüz ses-sada yok, hayatı ve sanayii Rus doğal gazına bağlı olan Almanya da nerede ise tıssss!
Bünyeyi saran kanseri aspirinle tedaviye çalışan acemi doktor misâli böylesine lime lime dökülen bir ittifakın karşısında artık kim tutar Putin’i?
İsimleri ile beraber “stratejist”, “savunma uzmanı”, “uluslararası ilişkiler bilmemnesi” yahut “halkla ilişkiler feşmekânı” cinsinden havalı unvanlar kullanan profesyonel ekran gevezelerinin tahminleri de işgalin ardından yerlere serilmiş vaziyette! Ama aynı zevât her akşam yine huzurlarınızda ahkâm kesmeye devam ediyor ve hiçbiri “Galiba biryerlerde hatâ yaptık” deme faziletini göstermeye tenezzül etmiyor!
REKLAM
1956’YI VE 1968’İ UNUTMAYALIM!
Rus işgali sonrasında beni en fazla düşündüren gelişme ise, Ukrayna’nın sivillere silâh dağıtması oldu...
İşgale uğrayan bir memleketin halkı saldırıyı defedebilmek için her türlü çabayı tabii ki gösterecektir ama silâhlı direnişlere sivillerin de katılmaları hâlinde, silâhları kullanacak olanların ciddî şekilde eğitilmeleri şarttır.
Zira, karşılarında genç-yaşlı, kadın-erkek farkı gözetmeden buldozer gibi ilerlemesiyle bilinen Rus ordusu vardır ve bu ordunun 1956’daki Macar İhtilâli ile 1968’deki Çekoslovakya olaylarını bastırabilmek için sivilleri bile gözünü kırpmadan biçmiş olması hâlâ hatırlardadır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.03.2022 - 14:12
Savulun, İttihadçılar geliyor!
Hani altı adet muhalefet partisinin lideri birkaç defa buluşup Türkiye’yi özgürlükler cenneti hâline getirme çabalarını kâğıda dökebilmek için canla-başla çalıştılar ve “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” ismini verdikleri destanı andıran uzun metni Ukrayna’da kan gövdeyi götürürken önceki gün âlâ-yı vâlâ ile Ankara’da, Bilkent Oteli’nin konferans salonunda basına duyurdular ya...
Bu tarihî toplantıda meğerse neler neler olmuş; nasıl demokratik, özgürlükçü ve de çağdaş gelişmeler yaşanmış!
Olup bitenleri, Deniz Zeyrek’in dünkü yazısından öğrendim...
Zeyrek, CHP Genel Başkanı’nın danışmanlarından birinin kendisine “Sen kimsin!” diye bağırdığını yazıyor, aynı danışmanın Genel Başkan’ın bir koruması ile üzerine yürüdüğünü anlatıyor ve “Sanırsınız, korumayla bir olup beni oracıkta dövecekler. Cür’ete bak!” diyor ve basına muhalefette iken böyle davrananların iktidara geldikleri takdirde kimbilir neler yapacağını söylüyordu.
Demokrasi tarihimizin Ankara’da yaşanan böylesine medenî, insanî ve entellektüel hadiseye bizzat şahit olmadığım için hadisenin ayrıntılarını ve safhalarını tam olarak bilmiyorum, yani Zeyrek’in yazdıklarının yalancısıyım.
REKLAM
Ama, Bilkent Otel’de yaşanan şiddet beni hiç şaşırtmadı, zira aynı tavrın geçmişimizde mükemmel bir örneği vardı! Muhalefet günlerinde herkese gayet nazik davranan siyasetçilerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından baskıcılıkla suçladıkları eski rejime rahmet okutmalarına alışık idik...
JÖNTÜRKLER, İTTİHADÇILAŞIYORLAR!
CHP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, İyi Parti, DEVA ve Demokrat Parti’nin genel başkanlarının biraraya gelmelerini geçen hafta “Üçüncü Jöntürk Kongresi”ne benzetmiştim. Toplantının dışarıda faaliyet gösteren ve Türkiye’ye yeni ve özgürlükçü bir rejim getirecekleri iddiasında bulunan Jöntürk gruplarının 1902 ile 1907’de Paris’te yaptıkları iki kongrenin devamı gibi göründüğünü yazmış ama vârolduğu söylenen sıkıntılara karşı bir çözüm sunulmadığını, muhalefete “Abdülhamid gitsin de, gerisini sonra düşünürüz” havasının hâkim olduğunu hatırlatmış, Ankara’daki “Üçüncü Kongre”nin de aynı şekilde “Erdoğan hele bir gitsin, gerisi Allah kerim” zihniyeti içerisinde yapıldığını ve toplantıların dertlere devâ nâmına hiçbir netice vermeyeceğini söylemiştim...
Bilkent Oteli’nde yaşanan hadise muhalefetin faaliyetlerini Jöntürk Kongresi’ne benzetmekte gayet haklı olduğumu gösterdi, zira iktidara gelmeden önce herkese “Canım, gülüm, cicim...” diye yaklaşan o devrin muhalefeti gücü ele geçirince bir anda Ali kıran başkesen olmuş, en başta gazetecileri ve derken bütün milleti inim inim inletmişti...
TÜRKİYE’NİN EN ÖZGÜR DÖNEMİ
O günlerde yaşananları kısaca anlatayım:
Muhalefetin iktidarına son vermek istedikleri Sultan Abdülhamid, 1878’de kapatmış olduğu Meclis’i içeriden ve dışarıdan gelen baskıların neticesinde 1908’in 24 Temmuz’unda yeniden açmaya mecbur oldu ve bu karar tarihlerimize “İkinci Meşrutiyet” yahut “Hürriyet’in ilânı” olarak geçti. Siyasi sürgünler affedildi, sansür kalktı, dernek ve parti kurmak serbest hâle geldi.
REKLAM
Türkiye, Hürriyet’in ilânından Meclis’in yeniden açıldığı 17 Aralık’a kadar geçen beş ay içerisinde o güne kadar hiç yaşamadığı daha sonra da yaşanmayan bir serbestlik havasına girdi. Hemen her gün yeni birkaç gazete yahut dergi çıkıyor, alışılmadık kitaplar yayınlanıyor, parti üstüne parti kuruluyor, her köşede ayrı bir fikir kulübü doğuyordu.
İmparatorluğu teşkil eden milletlerin Meclis’te “Osmanlılık” şemsiyesi altında toplanacağı hayal ediliyordu ama hayal boş çıktı. 1908’in 17 Aralık’ında açılan Meclis’teki milletvekillerinin 142’si Türk, buna karşılık 60’ı Arap, 23’ü Rum, 25’i Arnavut, 12’si Ermeni, üçü Sırp, dördü Bulgar, beşi Yahudi ve biri de Ulah idi. Türk milletekilleri, azınlık temsilcilerinden sadece dokuz kişi fazla idiler...
Hürriyet’in ilânıyla sınırsız bir fikir hürriyetinin geldiği zannedilince gazeteler ve politikacılar etik kuralları bir tarafa bırakıp akıllarına geleni yazıp söylediler, işin içine dinî ve millî duygular da karışınca “Osmanlı üst kimliği” unutuldu ve azınlıklara verilen haklar bağımsızlık hayâline dönüştü. Meclis’teki bir Rum milletvekili “Osmanlı Bankası ne kadar Osmanlı ise, ben de o kadar Osmanlıyım” diyebiliyor, azınlığa mensup milletvekilleri kendi milliyetçiliklerine soyunuyor, siyasi partiler de birbirlerini yemeye çalışıyordu.
İstanbul’da “özgürlük” adı altında böyle bir kargaşa hüküm sürerken ardarda toprak kaybetmeye başladık! Avusturya, 1908’in 5 Ekim’inde Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı; aynı gün Osmanlı idaresindeki Bulgaristan Prensliği bağımsızlığını duyurdu, muhtariyet verilmiş olan Girit de hemen ertesi gün Yunanistan’a katıldığını ilân etti.
Derken, 1909’un 13 Nisan’ında tarihlerimize “31 Mart Olayı” diye geçen meşhur hadise yaşandı, Selânik’ten gelen Hareket Ordusu birkaç gün sonra İstanbul’a girdi, sıkıyönetim ilân edildi, Abdülhamid tahtından indirilip Selânik’e sürgüne yollandı ve tahta Sultan Reşad geçti.
REKLAM
Jöntürk Kongreleri’ne katılan ve sonraki senelerde en güçlü muhalif grup hâlini alan İttihad ve Terakki de iktidarı ele geçirmeye başlamıştı...
SEÇİM, SANDIK VE SOPA!
İstanbul o günlerde daha önce yaşanmamış cinayetlere sahne oldu ve İttihad ve Terakki’ye muhalif gazeteciler ardarda katledildiler! İki sene içerisinde başta Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler olmak üzere İttihadçı karşıtı gazeteciler İttihadçı fedailer tarafından yol ortasında vurulurlarken toprak kayıpları da devam etti; İtalya 1911’de Libya’ya girdi, 1912 Ekim’inde Balkan Harbi patladı, tarihimizin en büyük mağlubiyetlerinden birini yaşadık ve Edirne dahil bütün Rumeli’yi kaybettik.
Türkiye’de bütün bu felâketlere rağmen “hürriyet” çılgınlığı devam ediyor ve herkes aklına geleni söyleyip duruyordu ama 1912’de yapılan seçimler, İttihadçılar militanların sandık başlarında ellerinde sopa ile beklemeleri ve başka partilere oy verecek olan seçmenlerin kafasını-gözünü yarmaları üzerine tarihlere “sopalı seçim” diye geçti. İfrat hâlini alan ama herşeyi çığrından çıkartan özgürlük hevesi de nihayet “Sıktınız artık!” diyen İttihad ve Terakki’nin yine sopasıyla noktalandı! İttihadçılar 23 Ocak 1913’te Babıâli’yi basıp Harbiye Nazırı’nı öldürdüler, Sadrazam Kâmil Paşa’yı kafasına silâh dayayarak istifa ettirdiler ve iktidar oldular.
Ama cinayetler son bulmadı, hattâ Sadrazam Mahmud Şevket Paşa bile katledildi ve bu hadise özgürlüklerin sonu oldu. “Hürriyet”, “eşitlik” ve “adalet” kavramları rafa kalktı, İttihadçılar kendilerine muhalif olan kim varsa bir gecede toplayıp, önce Bayezid’deki Bekirağa Bölüğü’nde önce güzel bir sopa çektiler, sonra da bir vapura tıkış tıkıp doldurup Sinop’a sürgüne yolladılar, faili meçhul cinayetler de yine devam etti...
“Özgürlük” ve “adalet” sloganları ile Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı çıkanlar, iktidara gelmelerinden sonra memlekette önceki rejime rahmet okutan işte böyle bir baskı rejimi kurmuşlardı...
Sonrası ise mâlûm... Birinci Dünya Savaşı, mağlubiyet ve imparatorluğun elimizden gitmesi...
Deniz Zeyrek’in bugünün muhalefetinin iktidara gelmesi hâlinde en başta gazetecilere neler neler yapabilecekleri yolundaki uyarısı işte bu yüzden çok önemlidir, zira Üçüncü Jöntürk Kongresi’ni toplayanlar artık İttihadçılaşma yoluna girmiş gibidirler!
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.03.2022 - 13:07
Perapalas'ta kâbus
Ahmet Hakan, Netlix’in yeni dizisi “Pera Palas’ta Gece Yarısı”nın başrol oyuncusu Hazal Kaya’nın oyunculuğundan nefret ettiğini yazınca sosyal medyada kıyamet koptu...
Bu dizide sadece oyuncuların yeteneklerinin değil, ciddî şekilde tartışılması gereken bir başka husus daha var: Dizinin temelini teşkil ettiği iddia edilen kitap ile dizi arasında hakikaten bir münasebet olup olmadığı...
Diziyi izledi iseniz, her bölümünün sonundaki jenerikte “Based on the book ‘Midnight at Pera Palace’ by Charles King”, yani “Charles King’in ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı’ isimli kitabına dayanmaktadır” ibâresinin yeraldığını görmüşsünüzdür. Sözkonusu diziyi konu alan bazı yazılarda ve haberlerde de “Pera Palas’ta Gece Yarısı”nın bu kitaptan uyarlandığı söyleniyor, kitaptan “Charles King’in romanı” diye bahsediliyor ve aynı sözleri dizinin yapımında görev alanlar da verdikleri mülâkatlarda tekrar ediyorlar.
Kısaca söyleyeyim: Netflix’te yayınlanan bu dizi ile Charles King’in kitabı arasında hiçbir münasebet yoktur! Benzerlik sadece dizi ile kitabın isimlerinin aynı olmasıdır, daha doğrusu dizinin yapımcılarının adamın kitabının ismini alıp kullanmalarıdır, o kadar!
Charles King’in kitabının alt başlığı “The Birth of Modern Istanbul”, yani “Modern İstanbul’un Doğuşu”dur ve eser dizide olduğu gibi öyle pattadanak geçmişe gidip Mustafa Kemal Paşa ile Paşa’nın çevresinde gelişen maceralara dalmış bir hatunun hikâyesi yahut roman falan değil, ciddî bir tarih kitabıdır. Konusu hem İstanbul’un hem de Türkiye’nin 1920 sonrasında yaşadığı sosyal değişimlerdir ve bu değişimler bazı dönemler için Pera Palas merkez edinilerek belge ve kaynak desteği ile gayet renkli şekilde anlatılmaktadır.
Kitabın yazarı da zaten romancı, hikâyeci yahut senarist değil, Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörüdür; ihtisas alanı Doğu Avrupa ile Karadeniz havzasıdır ve bu bölgeleri konu alan çok sayıda eseri vardır...
“Pera Palas’ta Gece Yarısı” 2014’te New York’ta yayınlanmıştı, orada yaşayan bir arkadaşımın “Bu kitap hoşuna gider” demesi üzerine birkaç hafta sonra getirtip hemen okumuştum ve hakikaten hoşuma gitmişti. Hattâ, kitabı o günlerde Habertürk Televizyonu’nda yaptığımız Tarihin Arka Odası’da da göstermiştim ve şayet yanılmıyor isem, program arkadaşım Prof. Erhan Afyoncu ile böyle rahat anlaşılabilen tarih kitaplarının bizde niçin yazılamadığını tartışmıştık...
Ayşen Anadol’un Türkçe’ye tercüme ettiği kitap hemen ertesi sene, yani 2015’te Kitap Yayınevi’nden şık bir baskı ile çıktı. Charles King, Türkçe yayın için kaleme aldığı önsözde eserinin yazma sürecini ve modern Türkiye’nin tarihyazımı hakkındaki kanaatlerini anlatıyordu...
“Pera Palas’ta Gece Yarısı” isimli kitap işte budur ve bu kitap ile Netflix’teki dizi arasında yukarıda da söylediğim gibi esinlenme, temel alma yahut senaryolaştırma gibisinden hiçbir bağlantı mevcut değildir. Bilimsel bir kitabın renkli çağrıştırımlar yaptıran adı alâkasız bir diziye isim olarak verilmiş ama “Dizini temeli bu kitaptır” diye aslı olmayan bir iddiada bulunulmaktan çekinilmemiştir!
REKLAM
ANLAYABİLMEK NE MÜMKÜN?
Yetenek konusunda sadece “Pera Palas’ta Gece Yarısı”ndaki oyuncuların değil, diğer dizilerde rol alanların kabiliyetleri ile beraber tartışılması gereken bir başka mesele daha var: Diksiyonların bozukluğu, yani oyuncuların Türkçe’yi doğru dürüst konuşamamaları!
Dizi ve film sektörümüz son senelerde gözle görülür aşama kaydetti, çekimler yabancı ortaklar sayesinde nisbeten düzeldi ve dizilerimiz yabancı pazarlarda hayli müşteri buluyor.
Ama ortada bir sanat olayı değil, ortaklıklar sayesinde elde edilen ticarî bir başarı var ve bazı alanlarda, öncelikle de senaryo yazımında hâlâ emekliyoruz. Senaryoların çoğu adapteye dayandığı için özgünlükten fersah fersah uzakta, zaten doğru dürüst bir senaristimiz hâlâ mevcut değil, bomboş bakışlar dakikalarca uzayıp gidiyor ve bıktırıcı sahneler tüketim toplumunun heveslerini tetikleyen görüntülerle kurtarılıyor.
Dizi oyuncularına sirayet etmiş olan diksiyon problemi, yani konuşmalarındaki sakalet bilmem dikkatinizi çekti mi?
“Pro-dental” olan, yani ağzın ön tarafından, dişler ve dudaklar vasıtası ile telâffuz edilmesi gereken Türkçe’de sesler yabancı gibi konuşma özentisinin de etkisi ile “post-dental” denen dil ve gırtlak kullanılarak çıkartılır hâle geldi; araya tuhaf burun nağmeleri giriyor, üstelik bilmemnereye bilmemne yetiştirecekmiş gibi koşarcasına konuşuyorlar, harfler ve heceler hiç durmadan yutuluyor. “Ş”ler “s”ye dönüyor, “Teşekkür ederim” değil “tesekkür ederim” diyorlar, “ç” de gitmek üzere, uzun telâffuz edilmesi gereken sesli harfler kokona Türkçesi misâli artık kısa kesiliyor, meselâ “Pera Palas’ta Gece Yarısı”nın başrollerinden olan “Hâlit”in uzun “â”sı da kısaltılınca isim “Agop” misâli “Halit”e dönüyor ve özellikle de hanımların sarfettikleri cümlelerin son birkaç hecesini anlamak artık imkânsız!
Bu derdin mükemmel örneklerinden biri Hazal Kaya’nın bozuk diksiyonu ve neredeyse her cümlenin başında “Yaaaaa!” demesidir ve sadece onun değil, bazı erkek oyuncuların konuşmaları da “Msfa Kmal Pşa ııbıjımıttrfşpjjjjfsssssssızzm?” gibisinden uzayıp giden, Çekçe’yi yahut Lehçe’yi andıran bir hışırtıyı, yere vurulan bir çuval cevizin takırtısını andırmaktadır!
Diksiyon dersi almamış oyuncuların, özellikle de hanım oyuncuların söylediklerini anlamak böylesine bir dert ama bu işin eğitimini görmüş bazı erkeklerin konuşmalarına da “Eveeeeeet, demek kiiiii, böyleeeeeee! O haldeeeeeeee, sizinleeee annnlaşmakkkkkkk, zorrrrrrrr, olacakkkkkkkkk!” gibisinden doğallıktan uzak, gereksiz vurgularla dolu yapmacık, soğuk, buz gibi teatral bir garabet hâkim.
Son günlerdeki yetenek tartışması tek bir oyuncunun kabiliyeti ile sınırlı kalmamalıdır; dizilerde rol alan diğer oyuncuların da yeteneklerinin yanısıra diksiyonlarının da sorgulanması ve öncelikle anadillerini doğru dürüst konuşmayı öğrenmelerinin sağlanması şarttır.
Charles King’in kitabının orijinal baskısı ve Türkçe tercümesi.
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.03.2022 - 20:27
Türkiye'nin resmen kabul edilmiş bir millî marşı var mı?
Senelerden buyana her tarafta yazılıp söylenir ve mutlaka işitmişsinizdir: Büyük Millet Meclisi 12 Mart 1921’deki oturumunda Mehmed Âkif’in muhteşem manzumesini “millî marş”, daha doğrusu “millî marşın güftesi” yani “sözleri” olarak kabul etmiş; daha sonra açılan beste yarışmasında birincilik Ali Rıfat Bey’in bestesine verilmiş ama bu eser birkaç sene icra edildikten sonra bırakılmış, yerini Zeki Üngör’e ait olan ve hâlen okunup çalınan beste almıştır.
Yazının başlığına bakıp “Adam ne saçmalıyor? İstiklâl Marşı resmî marşımız değil mi?” diye düşünebilirsiniz...
Marşın güftesini, yani “Korkma sönmez bu şafaklarda...” sözleri ile başlayan sözlerini değil, müziğini kastediyorum... Hani, İstiklâl Marşı’nın zorluğu sebebi ile düzgün şekilde okumayı bir türlü beceremediğimiz ve “güfte ile beste arasında uyumsuzluk var” yahut “prozodisi bozuk” diye şikâyet ettiğimiz melodisi var ya, işte o bestenin devletin resmî marşı olup olmadığından bahsediyorum...
Şimdi, sözü uzatmadan kısaca söyleyeyim: Bugün okunan ve 1880 ile 1958 arasında yaşamış olan Zeki Üngör’e ait bestenin devlet tarafından resmî marş olarak kabul edildiğine dair arşivlerimizde herhangi bir belge mevcut değildir! İstiklâl Marşı’nın bestesinin belirlenmesi hakkında arşivlerimizde bulunan en geç tarihli evrak Maarif Vekili, yani Millî Eğitim Bakanı İsmail Safâ Bey’in o zamanki ismi “İcra Vekilleri Heyeti Riyâseti” olan Başbakanlık’a 5 Ağustos 1923’te gönderdiği bir yazıdır. İsmail Safâ Bey sözlerini Mehmed Âkif’in yazdığı İstiklal Marşı’nın çeşitli sanatkârlar tarafından bestelendiğini hatırlatmakta, bestelerin İstanbul’da müzisyenlerin teşkil ettiği bir komisyona gönderilerek söylemekte ve en iyi eseri belirlemekle görevli olan bu komisyonun Ali Rıfat Bey’in bestesini birinciliğe lâyık gördüğünü bildirdikten sonra kararın ilgili makamlara tebliğini rica etmekte, yani “Ali Rıfat Bey’in bestesinin millî marşımız olduğunun resmen duyurulmasını” istemektedir.
REKLAM
İstiklâl Marşı’nın bestesi hakkındaki ilk ve son resmî belge işte 99 sene öncesine ait bu yazışmadır! Ama konu sonraki yıllarda tam bir arapsaçına dönmüş, 1935’te vefat eden Ali Rıfat Bey’e ait olan ve Türkiye’nin resmî marşı kabul edilen besteden ne zaman vazgeçildiği, Zeki Üngör’ün bestelediği ve bugün icra edilen marşın hangi tarihten itibaren çalınmaya başladığı, daha da önemlisi “millî marş” olarak resmen kabul edilip edilmediği söylentilerle sınırlı kalmış, her kafadan ayrı ses çıkmıştır!
Şimdi, arşivlerde senelerce bu konu ile ilgili birşeyler bulmaya uğraşmış ve hem Mehmed Âkif, hem de İstiklâl Marşı ile alâkalı tasnif edilen hemen her evrakı elden geçirmiş olmama dayanarak bugün icra edilen Zeki Üngör’e ait bestenin “Türkiye’nin resmî marşı olmadığını” söyleyeceğim...
Türkiye’nin millî marşı, aksini ispat edecek bir belge ortaya çıkana kadar 1923’te kabul edilen Ali Rıfat Bey’in bestesidir! Bu marş devletin teşkil ettiği bir komisyon tarafından seçilmesinin ardından resmen “millî marş” ilân edilmiş ama sonradan her nedense bırakılmıştır ve yerini almış olan marşın resmî marş yapılıp yapılmadığı konusunda elimizde şimdilik herhangi bir kayıt yoktur!
Yanlış anlaşılmasın, “Ali Rıfat Bey’in İstiklâl Marşı’nı icra etmemiz lâzım” gibisinden gereksiz bir söz etmiyorum, alaturka İstiklâl Marşları içerisinde favorim zaten İsmail Hakkı Bey’in bestesidir ama Zeki Üngör’ün eserinin söyleniş zorluğu bir tarafa, melodi olarak hepsinden üstün olduğunu da her zaman ifade etmişimdir...
Bu “mevcut olmayan millî marş” garabeti arşivlerden günün birinde çıkacak olan bir belgeyi, ama böyle bir belge şayet mevcut değilse Zeki Bey’in neredeyse 90 seneden buyana zorluğu sebebi ile kafası-gözü yarılarak okunan bestesinin artık resmen kabulünü bekliyor.
İstiklâl Marşı’nın bestesi hakkında arşivlerimizde bulunan en geç tarihli belge, Millî Eğitim Bakanı İsmail Safâ Bey’in Ali Rıfat Bey’in bestesi hakkında 5 Ağustos 1923’te Başbakanlık’a gönderdiği bu yazıdır (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30.18.1.1/3.238 numaralı dosyada).
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.03.2022 - 17:19
Yeni dijital sahtekârlar türemiş, uyanık olun!
Biraz önce 850’li hatlardan arayan hatunun biri Superonline’daki abonelik süremin sona erdiğini ve sözleşmemi yenilemem gerektiğini söyledi. Yeni sözleşme yaptığım takdirde kampanyalardan istifade edecek, aylık abone ücretim düşecek, üstelik önümüzdeki sene şimdikinden çok daha düşük ücret ödeyecekmişim...
İlk faaliyete başladığı günlerden, yani yirmi seneden fazla bir zamandan buyana Superonline abonesiyim. Hat konusunda arada bir bazı sıkıntılar olmadı değil ama yıllardır kullandığım e-mail adresimi değiştirmek istemediğim için aboneliğimi devam ettirdim ve eski sıkıntılar da şimdilerde pek kalmadı.
Şirketlerin böyle “kampanya”, vesaire gibi reklâm vasıtalarına hiç kulak asmam; zira hiçbir şirketin müşterisinin veya abonesinin kara kaşı, kara gözü için ucuzluk yapacağını düşünmem ve bu gibi kampanyaların müşterilerin değil sadece karşı tarafın, yani düzenleyen şirketin işine yarayacağına inanırım...
Ama evinizde artık eliniz-ayağınız hâlini alan internet hattı sözkonusu olup abonelik sürenizin bittiği de söylenince arayanı başka birşey düşünmeden ciddiye alıyorsunuz...
Hatun anlattı, anlattı, anlattı, nihayet “Onaylıyor musunuz?” diye sordu ve ben tam “Onaylıyorum” diyeceğim sırada evdeki dijital platform aboneliğimin de son bulacağını ve başka bir platforma üye olacağımı söyledi...
REKLAM
Bunu işitince uyandım, “Siz nereden arıyorsunuz?” diye sordum, “Türk Telekom” dedi. “İyi de, Superonline size değil, Turkcell’e ait. Aboneliğim sizi neden ilgilendiriyor?” diye sordum ve hatun telefonu işte o anda tak diye kapattı!
Hemen Superonline’ı aradım, abonelik sözleşmemi kontrol ettirdim ve sona ermesine daha neredeyse iki sene olduğunu öğrendim. Sonra beni arayan 850’li numarayı söyleyip Superonline’e ait olup olmadığını sordum, “Bizim değil” dediler...
Anlattılar: Meğerse bazı bayiler diğer şirketlerin müşterilerini ayartmak, tam tâbiri ile çalmak ve adına çalıştıkları şirkete nakledip arada komisyon götürebilmek için sık sık böyle yaparlar; sadece interneti değil, cep telefonları hatlarını da başka tarafa almaya çalışırlarmış! “850’li numaralardan gelen böyle aramalara itibar etmeyin, biz bu hatları kullanmayız” dediler.
Telefondaki herif veya hatun nereden aradığını söylemeyip sadece abonesi olduğunuz internetten veya cep telefonunuzdan bahsedince aklınıza başka birşey, yani ayartılmaya çalışıldığınız gelmiyor, “Aman internetsiz kalmayayım” endişesi ile “Onaylıyorum” diyorsunuz...
Bu endişeyi biraz önce ben de yaşadım ve zokayı yutmaktan “Onayladığınız takdirde falanca platformdan çıkıp filâncaya abone olacaksınız” sözünü işittiğim an kurtuldum! Sonra, birkaç ay önce de birilerinin arayıp aynı sözleri etmesi ve şüphelenip sıkıştırmam üzerine “Biz başka şirketiz” dediği hatırıma geldi...
Demek ki bu iş yeni değildi, aylardan buyana devam ediyordu!
Hangi şirket adına aradığı belirtilmeden yapılan bu ayartma çabaları aslında milleti “Teroristler kimlik bilgilerinizi elde etti, banka hesabınızı hemen boşaltıp paraları bize verin, mücevherlerinizi de hazırlayın” diye kandırmanın küçük çaplı birer örneğidir, her iki halt arasında ahlâkî bakımdan pek bir fark yoktur ve ciddî şirketlerin bayilerini uyarıp böyle sahtekârlıklara tevessül etmelerinin önüne geçmeleri şarttır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.03.2022 - 18:36
Bu kararnamenin Mustafa Kemal'in isminin hutbelerde geçmemesi konusu ile hiçbir alâkası yoktur, uydurmayın!
Muhafazakârlık, lâiklik, Atatürk, devrim vesaire tartışmasının tarafları, sosyal medyada bu sabahtan itibaren bir belge paylaşmaya başladılar: “Cuma hutbelerinde şahıs ismi söylenmeksizin Milletin ve Cumhuriyet’in kurtuluşu için dua edilmesi” konusunda 1926’da çıkartılan ve altında Atatürk, daha doğrusu o zamanki ismi ile Mustafa Kemal ile hükümet üyelerinin imzalarının bulunduğu bir Bakanlar Kurulu Kararı...
Orijinali Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan ve ortalıkta zaten dolaşan belgeyi Saygı Öztürk, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın gönderdiğini söyleyerek Sözcü’deki köşesinde bugün yeniden yayınladı...
Öztürk, Diyanet İşleri Başkanı’na son yıllarda Çanakkale Zaferi’nin yıldönümlerinde ve hutbelerde Atatürk’ün adının geçmemesinin sebebini sormuş, Başkan da Çanakkale şehitlerini anma programlarında içerisinde Mustafa Kemal’e edilen duaların yeraldığı görüntüler göndermiş; Cuma hutbeleri ile ilgili olarak da sözünü ettiğim Bakanlar Kurulu kararını yollamış.
Kararda, günümüzün Türkçesi ile “Bundan böyle hutbelerde isim zikredilmeden milletin ve Cumhuriyet’in selâmet ve saadetine dua edilmesi kararlaştırılmış ve bu kararın bütün vilâyetlere tebliği İçişleri Bakanlığı’na havale edilmiştir” deniyor...
REKLAM
Diyanet İşleri Başkanı belgeyi gönderirken “Hutbelerde isim anılmamasını merhumun kendisi istememiş. Daha sonraki süreçte de hiç hutbelerde yazılmamış. Ben elli senedir Cuma’ya gidiyorum, pek hatırlamıyorum. Gazi Hazretleri, hutbenin namazın bir parçası olduğunu bildiğinden dolayı böyle bir karar aldırmış olabilir. Cumhuriyet tarihi boyunca bu karara hep uyulmuş. Darbe dönemlerinde belki darbecilerin gönderdiği bir-iki hutbede olabilir, bilmemeleri sebebiyle. Bu, Atatürk’ün kararına uygun hareket etmemek anlamına gelir. Biz her vesileyle anıp duamızı yapıyoruz” diye yazmış.
Saygı Öztürk de yazısında kararnamenin 5 Mart 1926’da yayınlandığını söylemiş ve bu kararnameye uyulduğu kadar Atatürk’ün lâiklik, demokrasi, insan hakları, vesaire alanlarındaki kararlarının da dikkate alınmasını temenni etmiş...
KARARNAME, HALİFE İÇİN ÇIKARTILMIŞTI!
Diyanet İşleri Başkanı’nın ve Saygı Öztürk’ün yazdıkları böyle ama meselenin bambaşka ve çok daha önemli bir tarafı var:
Sözkonusu kararname 5 Mart 1926’da değil, o tarihten tam iki sene önce, 5 Mart 1924’te çıkartılmıştır, kararnamenin altında bulunan Rumî “5. 3. 1340” tarihi, Milâdî 5 Mart 1924’ün karşılığıdır! Daha da önemlisi; hutbelerde isminin geçmemesi talimatı verilen kişi Mustafa Kemal değil, hilâfetin o tarihten iki gün önce ilga edilmesi üzerine aynı gece Türkiye’den çıkartılan Halife Abdülmecid Efendi’dir!
Kararnamenin çıkartılmasından önceki siyasî gelişmeleri kısaca anlatayım:
Hilâfet 3 Mart 1924 Pazartesi günü kaldırıldı. Hilâfet müessesesinin artık mevcut olmadığının duyulması üzerine memleketin dört bir tarafında bir sonraki, yani 7 Mayıs’ta kılınacak Cuma namazında okunacak hutbede kimin isminin geçeceği tartışması başladı ve vilâyetlerden Ankara’ya meselenin açıklığa kavuşturulmasını rica eden telgraflar gönderildi.
5 Mart 1926 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı, işte bu gelişmelerin ardından çıkartıldı. Kararname yayınlandığında günlerden Çarşamba idi ve hükümetin talimatı İçişleri Bakanlığı tarafından telgraflarla bütün vilâyetlere duyuruldu.
Bu yazışmalar Cumhuriyet Arşivi’nde muhafaza edilmektedir, eski harfleri bilenler ulaşıp ulaşabilirler...
REKLAM
“Hutbelerde Mustafa Kemal Paşa’nın isminin geçmemesi” şeklinde yorumlanan Bakanlar Kurulu Kararı’nın çıkartılma sebebi işte budur, hükümet kararı “hutbelerde bundan böyle Halife’nin isminin geçmemesi” için almıştır, yani kararın Mustafa Kemal’in isminin kullanılmaması ile bir alâkası bulunmamaktadır.
Diyanet’in Saygı Öztürk’e gönderdiği etrafı kesilip biçilmiş ve sanki çöpte bulunmuş hâle getirilmiş olan belge ile aynı belgenin arşivdeki orijinalinin görüntüsünü burada beraberce yayınlıyorum...
BİLGİSİZLİK Mİ, KASIT MI?
İddialar ve gerçekler birbirinden böyle tamamen farklı olunca, konu hakkında üzerinde durulması ve ciddî şekilde tartışılması gereken bazı ihtimaller ortaya çıkmaktadır:
1. Diyanet, sözkonusu kararnamenin çıkartılma sebebini, yani kararnamede zikredilmemesi istenen ismin Mustafa Kemal’in değil Halife Abdülmecid Efendi’nin ismi olduğunu bildiği halde kararnameyi “Atatürk böyle istemişti, onun arzusunu yerine getiriyoruz” gibisinden bir savunma vâsıtası gibi göstererek kullandı ise, vaziyet hayli vahimdir!
2. Ama belgeden ve gerçek içeriğinden Diyanet şayet haberdar değilse ve kararname Diyanet İşleri Başkanı’na yaranmak isteyen bazı cahil yahut art niyetli aklıevveller tarafından “Mustafa Kemal hutbelerde isminin geçmesini istemiyordu, bu kararnameyi sizi suçlayanlara karşı kullanabilirsiniz” denerek verildi ve Saygı Öztürk’e de bundan sonra gönderildi ise, Prof. Dr. Ali Erbaş’ın kendisini müşkül mevkie düşüren bu adamlardan hesap sorması şarttır!
3. 1924 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nı iki sene sonra, yani 1926’da çıkmış gibi gösteren hatânın kime ait olduğunu, yani bu yanlışlığı Diyanet İşleri Başkanı’nın mı yoksa Saygı Öztürk’ün mü yaptığını bilmiyorum. Ama kararnamenin altında yeralan Rumî tarihle 1340’ın Milâdî 1924’e tekabül ettiği bilinmiyor da 1926 tarihi bilgisizlik neticesinde konmuş ise, ortada tahminlerin de ötesinde bir cehalet mevcuttur!
Gönül bu ihtimallerin hiçbirinin doğru olmamasını temenni ediyor ama en azından biri maalesef doğru; yani bilgi, doğruluk, etik, vesair alanlarda artık işte bu haldeyiz!
Sözkonusu kararnamenin ortalıkta dolaşan ve kenarları kesilip sanki çöpten çıkmış hâle getirilmiş görüntüsü. Diyanet de Saygı Öztürk’e bu görüntüyü yollamış.
Kararnamenin Cumhuriyet Arşivi’ndeki orijinalinin görüntüsü (BCA, 30-18-1-1/9-15-23)
.Murat Bardakçı
Giriş: 02.04.2022 - 17:04
Film setini andıran bin senelik bir hayal şehir: Hive
Gençlik senelerimde, uzak diyarlardaki birkaç şehri ve o şehirlerdeki bazı mekânları günün birinde görebilmeyi hayâl ederdim: Meselâ Tibet’in başkenti Lhasa ile Budistlerin ruhanî lideri Dalay Lama’nın oradaki sarayı Potala’yı, 1991’e kadar bir Sovyet Cumhuriyeti olan Özbekistan’ın Semerkand şehrini, özellikle de Timur’un Senerkand’daki türbesi “Gur-ı Emîr”i ve nihayet yine Özbekistan’daki iki hayal kenti: Buhara ile Hive’yi...
1970’li ve 80’li senelerde bu şehirlere gidebilmek imkânsız gibi idi. Tibet artık Çin’in bir eyaleti olmuştu ve turist kabul etmiyorlardı, aynı imkânsızlık Özbekistan için de sözkonusuydu.
Derken seneler geçti, dünya değişti ve hem Dalay Lama’nın, hem de Timur’un memleketini görmek mümkün olabildi...
Önce, bundan 20 sene kadar önce Tibet’e gidip senelerdir merak ettiğim Potala’yı gezme fırsatını buldum ama 13 katlı sarayın ancak üçüncü katına kadar çıkabilmeye tahammül edip kendimi avluya zor attım. Zira ruh temizliğine önem veren Budistler dünyevî temizliğe aldırmıyorlardı, Potala’nın her tarafı Yak öküzünden elde ettikleri kutsal yağa bulanmıştı ve yağın kokusu yüzünden nefes almak hayli zordu!
Sonraki senelerde Semerkand ile Buhara’yı da görmek nasip oldu, hattâ resmî bir heyetle Timur’un türbesini ziyarete gittiğimizde zeminin altındaki asıl mezarı da görebildim. Ama mezar odasında etrafa öylesine dalmıştım ki, heyetin dışarı çıktığını ve içeride bulunduğumu görmeyen görevlinin demir kapıyı üzerime kilitleyip beni Timur ile başbaşa bırakmak üzere olduğunu son anda farkettim!
REKLAM
Geriye bir şehir, yine Özbekistan’da bulunan Hive kalmıştı ve Hive’yi bu hafta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Özbekistan’a yaptığı resmî ziyaret sayesinde görüp gezebildim...
Orta Asya’nın Harezm bölgesinde bulunan ve Ürgenç ile beraber asırlarca Harezm’e başkentlik eden Hive’nin tarihi bundan 15 asır öncesine kadar uzanırdı ama tarihteki asıl yerini 1600’lerin başında kurulan Hive Hanlığı’nın başkenti olması ile edinmişti.
DİDİŞMELERLE VE KANLA DOLU BİR TARİH
Şimdi, kısaca Hive’nin geçmişinden bahsedeyim:
Asya’da Cengiz İmparatorluğu’ndan sonraki en büyük devletin kurucusu olan Timur’un 1405’teki ölümünün ardından, bıraktığı imparatorlukta taht kavgaları çıktı...
Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci’nin halkını teşkil eden ve “Cuci Ulusu” denen bozkır halkının dört şubesi, daha sonra Cuci’nin haleflerinden Özbek Han’ın ismini, yani “Özbek” kelimesini kendilerini tanıtmak için kullanmaya başladılar. Böylece ortaya çıkan Özbek Ulusu, Ebulhayr’ın 1428’de han ilân edilmesinin ardından bağımsız bir grup hâlini alıp Timurlular’ın hâkimiyetindeki toprakları yavaş yavaş ele geçirmeye başladı. Ebulhayr’ın torunu Şeybanî Han’ın 1500’de Semerkand’ı, 1507’de de Herat’ı alması üzerine Timur İmparatorluğu son buldu ve sonraki senelerde Türkistan’da iki devlet ortaya çıktı: Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı. Bu devletlerin ardından 1710’da Hokand’da bir başka hanlık, Fergana Hanlığı kuruldu ve böylelikle Türkistan’da üç ayrı devlet hüküm sürmeye başladı.
Ama, Orta Asya’da bir zamanlar son derece parlak bir medeniyetin vârolduğu topraklarda kurulan bu devletlerin tarihleri sadece didişmelerle dolu oldu ve âkıbetleri de felâketlerle neticelendi.
REKLAM
Özbekler ile Türkmenler birbirlerini yoketmeye çalıştılar, hanedan kavgaları ve kabileler arasındaki mücadeleler bir türlü nihayet bulmadı ve Orta Asya Hanlıkları yüzyıllarca bu şekilde hem kendi içlerinde, hem de Ruslar ile boğuştular. Rusya hiç eksik olmayan hanedan ve kabile kavgalarının her zaman içerisinde bulundu ve Türk devletlerinin birbirlerine olan düşmanlıklarından daima istifade etti. Bir hanedanın rakip kanadı Ruslar’a yanaşıp karşı tarafla mücadele için Çar’dan destek isterken rakip kabileler de aynı şekilde yardım talebinde bulunurlar ama şartlar bir anda değişir, bu defa Ruslar ile savaşa girişirlerdi ve hanlıklar bu savaşların bir-iki istisna dışında neredeyse tamamında mağlûp olurlardı.
Neticede, Hokand Hanlığı 1876’da; Buhara Emirliği ile Hive Hanlığı da 1920’de Sovyet hakimiyeti altına girdiler. 1873’te Rus işgaline uğrayan Hive devleti varlığını bir müddet daha devam ettirebilmişti ama yenilik taraftarlarının Ruslar ile işbirliği yaparak hükümdarı devirmelerinin ardından Hive 26 Nisan 1920’de “Harezm Halk Cumhuriyeti” hâline geldi, toprakları da dört sene sonra Özbekistan, Karakalpakistan, Türkmenistan ve Harezm arasında paylaştırıldı ve “Harezm” yahut “Hive” Devleti’nden geriye hiçbirşey kalmadı!
ÇİNİNİN VE AĞAÇ İŞLEMECİLİĞİNİN ŞÂHESERLERİ
Sovyet işgaline kadar Orta Asya İslâmı’nın Buhara ile beraber önde gelen ilim merkezlerinden olan Hive, bugün Özbekistan’ın Ürgenç Vilâyeti’nin bir şehri...
Taşkent’ten bir saat yirmi dakikalık bir uçuştan sona vardığımız Ürgenç’ten otuz kilometre ilerideki Hive’ye minübüslerle gittik. Şehre asırlar önce inşa edilen ve hâlâ sapasağlam duran surlardaki film setini andıran kapılardan girdik ve Hive’yi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, evsahibi Özbekistan’ın Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, eşleri ve Cumhurbaşkanı’nın Özbekistan ziyaretine katılan resmî heyet ile beraber gezdik.
1917’deki Sovyet İhtilâli’ne kadar doksan küsur cami ile altmıştan fazla medresenin bulunduğu Hive, başta çini sanatının şâheserleri ile kaplanmış Kalta Minar’ı, çinilerle kaplı diğer minareleri, önlerindeki devâsâ eyvanlı medreseleri ve camileri ile çölün ortasında hayal gibi bir şehir idi.
Yazıyı bir seyahat günlüğü hâline getirmek istemediğim için Hive’den bu kadar bahsedeceğim. Yayınladığım fotoğraflardan şehrin nasıl bir mekân olduğu zaten göreceksiniz...
REKLAM
Sadece şunu söyleyeyim: Avrupa’ya, Amerika’ya, dünyanın daha başka yerlerine her zaman seyahat edebilirsiniz ama başka memleketleri gezip görme imkânına sahipseniz Orta Asya’nın Semerkand, Buhara ve Hive gibi esrarlı şehirlerini ziyareti ihmal etmeyin. Bu yerler hem bizim de geçmişimizdir, hem de herbiri apayrı birer dünyadır...
Hive’nin etrafını çevreleyen asırlar önce inşa edilmiş surlar.
Üzerinde çini sanatının şâheserlerinin bulunduğu Kalta Minar.
Hive’deki bir diğer minare.
Kaftanlarını ve geleneksel başlıklarını giymiş Hiveliler.
Hive Hanlığı’nın tarihî giysileri içerisindeki mızraklı muhafızlar ve bendeniz.
Özbekistan’ın geleneksel musikisi “şeşmakam” refakatinde Hive folklörü.
İnşaatına 10. asırda başlanan Cuma Camii, ağaçtan yapılmış yüzlerce direğin üzerinde yükseliyor. Herbiri ağaç oymacılığının şâheseri olan bu direkler tavana geçme şeklinde tutturulmuş ve çivi kullanılmamış.
İşte, nefaseti ile meşhur bol yağlı ve gerçek “Özbek plâvı”... Pirincin içerisinde et, ilik, üzüm ve dünya kadar daha başka sebze ile meyve var.
.Murat Bardakçı
Giriş: 05.04.2022 - 18:34
Millî Eğitim'in çok önemli hamlesi: Vasıfsız üniversite diploması yerine meslekî teknik eğitim diploması
Geçenlerde, Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer ile uzun uzun sohbet ettik ve meslekî eğitim meselesini konuştuk...
Önce, meslekî eğitimin Türkiye’de ne vaziyette olduğunu, daha doğrusu seyiyesinin bir müddet öncesine kadar nasıl yerlerde süründüğünü anlatayım:
Eğitim sistemindeki aksaklıklar, üniversitelerimizdeki kalitenin düşmesi, gençlerin okuduklarını anlama ve başarı oranlarını gösteren PISA testinde dünya sıralamasının gerisinde kalmamız sık sık gündeme geliyor. Bahsin acı olan tarafı ise, aslında memleketin beka dertlerinden olan bu mevzunun Türkiye’de artık sıradan konular hâline gelmesi!
Noksanların devlet de farkında, bunları giderebilmek için senelerdir projeler hazırlanıp uygulamaya konuyor, sistemde değişiklik üstüne değişiklikler yapılıyor ama bir husus hep gözardı ediliyor: Türkiye’de giderek azalan ara mesleklerin, en başta da ustalık eğitiminin güçlendirilmesi gereği ve bu işin yapılmasının artık şart olduğu...
Tâââ asırlar öncesinden gelen “Benim oğlum büyük adam olacak, paşa olacak, doktor olacak, mühendis olacak” zihniyeti ile öğrenciler son elli senedir test ve sınav müsabakalarında yarış atı misâli insafsızca koşturuldular. Artık hemen her şehirde bir veya birkaç üniversite açılmasının neticesinde yüksek eğitim enflasyonu ortaya bir işsiz diplomalılar ordusu çıkarttı, günlük hayattaki yerleri çok önemli olan ara meslekler kaybolup gitmeye başladılar ve YÖK’ün üniversite sınavlarındaki barajı kaldırması da bunların tamamının üzerine tüy dikti!
REKLAM
Zira, gençler üniversite diploması alabilmenin şart olduğuna inanıyorlar; işinin ehli becerikli bir ustanın en üst düzeydeki devlet memurundan bile daha fazla, hattâ birkaç katı fazla para kazanma imkânının mevcudiyetine rağmen ustalık gerektiren ve günlük hayatta çok önemli yeri olan mesleklere şimdilerde pek tenezzül edilmiyor.
Bu kadarla kalsa âmennâ... “Çıraklık” müessesesi neredeyse yokoldu; 28 Şubat sonrasında sekiz yıl yapılan, sonra süresi daha da arttırılan zorunlu eğitim yüzünden zanaatlar ortadan kalkmak üzere. Berberler, elektrikçiler, tesisatçılar, tamirciler yahut bu gibi mesleklerin mensupları gençlerin seneler süren zorunlu eğitime tâbi olmaları yüzünden çırak bulmakta zorlanıyor; “kalfalık” ve “ustalık” kavramları tarihe karışmanın eşiğinde, meslek okullarında verilen teorik eğitim işyerlerindeki uygulamanın kat be kat altında kaldığı için bir zamanlar zanaat cenneti olan Türkiye bu alanda artık fukara vaziyette... Evdeki damlayan musluğun yahut hasarlı kablonun değiştirilebilmesi için tesisatçıdan ve elektrikçiden günler sonrasına randevu alacak hâle geliyoruz!
OKULA GİRİŞTE AYLIK GARANTİSİ...
Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer, böyle muhtemel tehlikeleri ortadan kaldırmak maksadıyla birkaç ay önce meslekî eğitim merkezlerinin yaygınlaştırılıp buralarda eğitim görenleri istihdam artışına katkıda bulunmalarını sağlayacak geniş bir çalışma başlattı. Geçen senenin 25 Aralık’ında Millî Eğitim Kanunu’nda gereken değişikliklerin yapılmasının ardından dört senelik bu merkezlerde 2021 sonunda eğitim gören öğrenci sayısı üç ay içerisinde yüzde 158’lik artışla 410 bine yükseldi.
Meslekî Eğitim Merkezleri’nde yaş sınırlaması yerine sadece ortaokul mezunu olma şartı var, bu sayede her yaş grubundan öğrenci alabiliyorlar ve buralara tercihin artış sebebi de ilk sınıftan itibaren istihdam garantisi, yani sektörde iş bulup başlangıçta asgarî ücretin üzerinde aylık alabilme imkânı... Daha önce Teknik Anadolu Liseleri mezunlarını meslekî bakımdan yetersiz görüp sadece yüzde onuna iş imkânı sağlayan ve güvenlikçi yahut garson gibi düşük aylık verebileceği personeli tercih eden özel sektör, şimdi Meslekî Eğitim Merkezleri’ndeki öğrencilere daha kolay şekilde iş imkânı sağlıyor, meselâ birinci sınıf öğrencileri işe başlamalarını ardından 1275 lira aylık alıyorlar, işveren asgarî ücretin sadece yüzde otuzunu ödüyor, üçüncü sınıfa gelip de kalfa olanların aylığı da 2 bin 125 lira. Bazıları ARGE Merkezi hâline getirilen okullarda ayda 2 bin 500 ile 4 bin lira arasında kazanan öğrenciler de var.
REKLAM
Millî Eğitim Bakanı’nın anlattıkları içerisinde beni en fazla şaşırtanı, ilk sıralarda rağbet gören mesleklerin teknik ve mekanik alanlarda değil, saç ve bakım hizmetlerinde olması idi... Türkiye’nin saç ekimi ve estetik alanlarında dünya liderliğine oynaması meslekî eğitimi de etkilemiş ve 71 bin 100 öğrenci güzellik ev saç bakımı alanlarında eğitim görüyor: bunu sırasıyla motorlu araçlar, yiyecek-içecek hizmetleri, elektrik ve elektronik teknolojisi ve nihayet moda tasarımı takip ediyor.
Gelirin yüksek olması sosyal aladaki prestiji de yükseltir ve mesleklerinde başarılı olan teknik elemanlar için, yukarıda da söyledim, yüksek bir bürokrattan daha daha fazla aylık gelir elde etme imkânı vardır.
Millî Eğitim Bakanı’nın başlattığı yeni uygulamanın rağbet bulma sebeplerinden biri, hattâ en başta geleni budur; yani ortalamanın üzerinde gelir elde etme garantisidir...
Meslekî ve teknik eğitimin önemini kavrayanların başında zaten bu alanlarda ciddî şekilde yetişmiş kişiler gelir ve İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir elektronik mühendisi olan Prof. Dr. Mahmut Özer, başlattığı girişim sayesinde maarif tarihimizin en başarılı bakanlarından biri olma yolundadır...
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.04.2022 - 09:25
Hulusi Paşa'nın mayınlar hakkında dün söylediklerine dikkat edin! Dert sadece mayın olsa, yine iyi!
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar dün çok önemli bir açıklama yaptı ve Karadeniz’de son günlerde bulunan mayınların kasıtlı olarak bırakılıp bırakılmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyledi. Ak Parti’nin MKYK toplantısında konuşan Akar, “Mayınlar, NATO’ya ait mayın tarama gemilerinin Karadeniz’e girmeleri için bir plân dahilinde bırakılmış olabilirler” dedi.
Hulusi Paşa’nın sözlerinin tam Türkçesi “Birilerinin provokasyon yapıp Montreaux’yü zorlama ve başımıza çorap örme ihtimali mevcut” demektir ve bu yüzden son derece önemlidir.
Karadeniz’in ve Boğaz’ın girişinin mayınlanması ne Ukrayna’nın, ne de Rusya’nın işine gelir, hele bizim hiç! Ukrayna ile Rusya birbirleri ile savaşa tutuşmuş olsalar bile deniz yolu ile yaptıkları uluslararası ticareti devam ettirmeye mecbur ve Boğazlar’ın açık kalmasına da muhtaçtırlar!
Dolayısı ile Boğazlar’ın mayın tehdidi yüzünden kapatılması ihtimali bize de, Rusya’ya da, Ukrayna’ya da fayda sağlamaz ama böyle bir ihtimalin hayata geçmesi Rusya’ya ağır bir ticarî darbe mânâsına geldiği için Amerika, İngiltere ve NATO zil takıp oynar, ardından da bize “Suların güvenli hâle gelmesi için mayın tarama gemilerimizin Karadeniz’e geçmesine izin verin” gibisinden talepler gelir.
REKLAM
Ukrayna sahillerinde şu anda 400’den fazla mayın olduğu tahmin ediliyor, Rus tarafı on kadar mayının kaçtığını söylüyor ama mayınlar Kefken açıklarına kadar gelebiliyor ise, ortada hakikaten bir tuhaflık var demektir!
Geçtiğimiz haftalarda bulunan mayınları hatırlayalım: Üç mayını bizim SAS, yani Sualtı Savunma timi, birini de Romenler imha etti. Ama bizim bulduğumuz ilk mayın pek bir tuhaftı, pırıl pırıldı, üzerindeki yağlar bile duruyordu, yani yeni imal edilmiş ve hemen servise konmuş gibi idi!
Mayının bu özelliği bile Hulusi Paşa’nın söylediği gibi, birilerinin birşeyler yapmaya uğraştığının kanıtı gibidir...
Deniz mayınları konusunda Lâhey’de 1907’de imzalanan ve 1910 Ocak’ında yürürlüğe giren sözleşmenin temel maddeleri bugün de geçerlidir. Sözleşme devletlere mayınladıkları bölgeleri ayrıntı vermeseler de bildirimde bulunma zorunluluğu getirir ve mayınların hangi sebeple olursa olsun zincirlerinden kurtulup sürüklenmeleri hâlinde bir saat içerisinde etkisiz kalmalarını sağlayacak şekilde imal edilmelerini şartını koyar...
Ama, son günlerde ardarda bulunan mayınlar, bu şartlara hâlâ uyulmadığını apaçık gösteriyor. Zaten mayın döşemekten maksat ortalığı karıştırmak ise deniz mayınlarının sözleşmede öngörülen şekilde imal edilmelerine de hiç lüzum yok! Boğazlar’ın deniz trafiğine ve deniz ticaretine kapanmasını isteyenler mayını ya kendileri bırakırlar yahut o bölgede mayın gemileri yok ise taşaron kullanır, yani sözkonusu sulara sahildaş olan ülkelerden birine koydururlar ve sonrası malûm: Buuuum!
Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaştaki tarafsızlığını ve ciddiyetini mayın konusunda da gösteriyor. Mayın filomuz Romenler’e ve Bulgarlar’e göre hayli güçlü, onların bir-iki mayın gemisine karşılık adedi onu geçen gemilerimiz ile mükemmel eğitimli SAS timlerimiz var ve Romanya’ya mayın tarama konusunda gerektiğinde yardımcı olabileceğimizi söyledik...
Hatırımızda bulunması maksadıyla küçük bir bilgi: Uluslararası suların mayınlanması neticesinde yaşanmış en bilinen hadise, 1946’daki Korfu Boğazı olayı idi. İyon Denizi’nde Yunanistan’a ait Korfu Adası ile Arnavutluk arasındaki boğazda bir İngiliz savaş gemisinin Arnavutluk tarafından bir başka ülkeye döşetilen mayınlardan birine çarpması ile başlayan kriz tam 46 sene devam etmiş ve Arnavutluk’un 1992’de İngiltere’ye iki milyon dolar savaş tazminatı ödemesi ile son bulmuştu!
Karadeniz’de ve Boğazlar’ın girişinde bugün mayın tehlikesinin yanısıra bir başka tehdit daha mevcut: Ticarî gemilerin sigorta primleri arttıkça artıyor! Uluslararası sigorta şirketleri, Karadeniz’e çıkacak gemileri sigortalamak için fahiş meblâğlar talep etmeye başladılar ve bu taleplerin abartılması Karadeniz’den yapılan ticareti çökertme boyutuna kadar gelebilir ve bu takdirde en fazla zararı da biz görürüz.
Hulusi Paşa’nın dünkü açıklamalarının üzerinde işte bu yüzden ciddî şekilde durmamız gerekiyor. Zira, şimdiye kadar yaşadığımız bütün ekonomik krizler bu ihtimallerden herhangi birinin gerçekleşmesi halinde olacakların yanında “tatlı hayat” gibi kalır...
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.04.2022 - 16:08
Meral Hanım "İktidara gelince ders kitabı yapacağız" dediği "Medenî Bilgiler"i acaba hiç okudu mu?
İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Prof. Dr. Âfetinan tarafından yazılan ama asıl yazarının Atatürk olduğu söylenen “Medenî Bilgiler” isimli kitabı parti teşkilâtlarına dağıtacaklarını ve iktidara geldiklerinde “ders kitabı” yapacaklarını söyledi.
Dün partisinin grup toplantısında konuşan Akşener “Bakın, bu kitabın adı Medeni Bilgiler. Kim yazmış biliyor musunuz? Gazi Mustafa Kemal Atatürk. ...Bunu alacaksınız genç teşkilâtlarımızın tümüne dağıtacaksınız. Bundan sonra hediyemiz Nutuk’un yanında budur. Medeni Bilgiler, başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milleti ile vatandaşlık vizyonunu paylaşmak için manevî kızı Âfetinan adıyla yayınlattığı ama sonradan bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan, okullarda okutulmasını vasiyet ettiği. İnşallah iktidar olduğumuzda ilkokuldan itibaren bunu ders olarak okutacağız. Bu, önemli bir eserdir...” dedi.
Ben, Meral Hanım’ın böylesine yere-göğe koyamadığı bu kitabı okuduğunu yahut kitap hakkında etraflı şekilde bilgi sahibi olduğunu zannetmiyorum, zira bu eseri okuyan ve muhteviyatından haberdar olan bir politikacının kitap hakkında bu şekilde güzellemeler yapacağını aklım almıyor!
Önce, Meral Hanım’ın sözünü ettiği kitabın geçmişinden kısaca bahsedeyim:
“Medenî Bilgiler”, Âfet Hanım’ın vergiden askerliğe, seçimlerden devlet teşkilâtına, “millet” kavramına ve hattâ dine kadar her vatandaşın bilmesi gereken konular hakkında 1929’dan itibaren yaptığı yayınların biraraya getirilmiş hâlidir. Bazı bölümleri daha önce ders kitabı olarak çıkmış ve tamamı 1969’de Âfet Hanım tarafından tek bir cilt hâlinde yayınlanmıştır. Âfet Hanım, Türk Tarih Kurumu’nun çıkarttığı toplu yayının önsözünde “...Bu kitaplar benim ismimle çıkmış olmasına rağmen, Atatürk’ün fikirleri ve telkinlerinden mülhem olduğunu (ilham alındığını) ve üslûbun tamamen kendisine ait olduğunu tarihî hakikatleri belirtmek bakımından bana düşen bir ödev telâkki ediyorum” diye yazar, yani kitabın aslında “Atatürk’ün eseri olduğunu” söyler ve kitabın sonuna Atatürk ile yakın çevresindekilerin elyazıları ile kitap için hazırladıkları notları da ilâve eder.
REKLAM
Şimdi, meselenin asıl önemli olan tarafına, yani sözkonusu kitapta yeralan bazı ifadelere geçeyim...
“Medenî Bilgiler”, devrimlerin bütün şiddeti ile hüküm sürdüğü bir dönemin eseridir: Hilâfet lâğvedilmiş, tekkeler ile zaviyeler kapatılmış; sosyal hayatta, yazıda ve daha birçok alanda inkılâplar yapılmıştır. Yeni rejim o günlerde dinî hayatta da bazı düzenlemelere gitmekte, Türkiye Cumhuriyeti’ne mahsus yepyeni bir dinî uygulamaya koymaya hazırlanmaktadır. Kitaptaki bazı ifadeler o dönemin anlayışının mahsulüdür ama sonraki senelerde bunların hepsinden vazgeçilmiş ve uygulanmamışlardır...
“BEYNİ SULANMIŞ HAFIZLAR...”
İşte o ifadelerden biri, Atatürk’ün İslâmiyet hakkındaki düşünceleri:
“...Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir (etkili) olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüzün önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Türkler Araplar’ın dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemler’in ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis Türk Milleti’nin millî rabıtalarını gevşetti, millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammedin kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde (üzerinde) ..... bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu (Arap milliyeti siyaseti ile sonuçlanıyordu). Muhammedin dinini kabul edenler kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin heryerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdular. Bununla beraber Allah’a kendi lisanında değil, Allahın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacaatta bulunacaktı (yakaracaktı). Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk Milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin âdetâ bir kelimesinin mânâsını bilmediği halde Kuranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler...”.
REKLAM
Bu ifadelerin tamamını merak edenler için söyleyeyim: Medenî Bilgiler’in herhangi bir baskısını, meselâ 1988’de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından yapılmış yayınını bulun ve 364 ile 370. sayfalar arasını dikkatle okuyun!
Meral Hanım’ın parti teşkilâtına dağıtılması talimatını verdiği ve “iktidara geldiklerinde ders kitabı yapacağını” söylediği Medenî Bilgiler’de bu mealde daha birçok ifade vardır...
Bu kitap hakkında yazının girişinde ifade ettiğim kanaatimi şimdi tekrar yazacağım:
Ben, Meral Hanım’ın “Medenî Bilgiler”i ciddî şekilde okuduğunu, hattâ bırakın okumasını, kitap hakkında etraflı bir bilgiye sahip bulunduğunu hiç zannetmiyorum. Zira bir politikacının bu kitabı parti teşkilâtına tavsiye edip arkasından da iktidara geldikleri takdirde ders kitabı yapacağını söylemesi ile kendi ayağına kurşun sıkması arasında hiç fark yoktur!
“Medenî Bilgiler”de yeralan Atatürk’ün din konusundaki görüşlerinin, yine Atatürk’ün elyazısı ile yayınlanmış bir bölümü...
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.04.2022 - 10:53
Ayasofya bile ibadete açıldı ama hâlâ "dinî musiki" diyemiyor, 70'lerde uydurulan "tasavvuf müziği" sözünün arkasına saklanıyoruz!
Ramazandayız ya, ekranların iki değişmez programı var: İlgi çekebilmek için nerede ise yeni bir din uyduracak kadar uçup gitmiş bazı ilâhiyatçıların arz-ı endâm ettikleri şovlar ve “Tasavvuf müziği” denen ama aslında bu isimle hiç vârolmamış, bugün de vârolmayan bir musiki...
Her sene bir ay boyunca mâruz kalınan bu “nev-zuhûr”, yani yeni moda resmigeçidi daha önce de yazmıştım, aynı sahneler âdet hâline gelip bu sene de yaşandığı için tekrar yazıyorum...
Ekranların kadrolu ulemâsı hakkında pek birşey demeyeceğim, zaten bu konuda en doğru sözü Cübbeli Ahmet Hoca etti ve kanal kanal dolaşıp dinî bahislerde alışılmadık iddialarda bulunan bu zevâttan bazılarının mevzuyu ne kadar abartırlarsa o kadar fazla prim yaptıklarını söyledi ve “Adam uçuk kaçık konuşursa, ‘Adem aleyhisselâmın babası var’ dese daha çok izleniyor” dedi.
O cenahta işler böyle gidiyor, diğer tarafta da “Tasavvuf müziği” diye bir tuhaflık var...
Kısaca söyleyeyim: Bizde “Tasavvuf müziği” yahut “Tasavvuf musikisi” diye bir müzik çeşidi yoktur, o müziğe “dinî musiki” denir!
Geçmiş senelerde “devletin ve rejimin zarar görebileceği” endişesi ile “dinî musiki” ibâresinin kullanılmasından çekinilirdi, bu paranoya yüzünden “Tasavvuf müziği” diye bir kavram uydurulmuştu ve saçmalık bugün de devam edip gidiyor...
BİR MUSİKİ PARANOYASI...
Şimdi, “Tasavvuf müziği” sözünün nasıl uydurulduğunu anlatayım:
TRT’de, 1970’lerin sonuna doğru devletin o zamana kadar uzak durup yok saydığı bir musikinin, dinî musikinin radyolarda ve televizyonda icra edilmesi ama bu icraatın gayet kontrollü bir şekilde yapılması düşünüldü.
O seneler, TRT’de hemen her yayının sorgusuz-sualsiz sansür edilebildiği dönemdi. Filmler şakır şakır sansür edilir, yayınlar geceleri yukarıdan gelen bir telefonla cart diye yarıda kesilebilir, sözleri netâmeli bulunan şarkılar ânında yasaklanır, hattâ repertuvardan bile çıkartılırdı. Meselâ, 20. asır Türk Müziği’nin en önemli bestekârlarından olan Refik Fersan’ın “Gökte benim yıldızımsın / Gecem değil gündüzümsün” sözleri ile başlayan Mahur makamındaki meşhur şarkısının yayınına “Kızıl yıldızı hatırlatabileceği” gerekçesi ile bir müddet izin verilmemiş, Mesud Cemil’in güftesini Nazım Hikmet’in yazdığı iki film şarkısına da seneler süren bir yasak getirilmişti. Hattâ, “Türk Müziği” ifadesi bile “Devrimlere aykırı ve ilkel” bir musikiye ait olduğu için kullanılmamış; “Türk Müziği Şube Müdürlüğü”nün ismi “Modal ve Teksesli Müzikler Şube Müdürlüğü” hâline getirilmişti!
REKLAM
Dinî musiki eserlerinin yayını konusu, işte böyle Karakuşî uygulamaların hâkim olduğu TRT’nin Yönetim Kurulu’nda ele alındı. O senelerde kurulda en az bir emekli generalin yahut amiralin bulunması âdettendi ve kurul üyesi amiral “Lâik Türkiye’nin resmî yayın kuruluşunda dinî musikinin yerinin olmadığını” söyleyip “Bu müzik çalınacaksa başka bir isim altında çalınmalıdır!” buyurdu.
“Tasavvuf musikisi” sözü bu talimatın ardından uyduruldu ve dinî musiki eserlerinin bu isim altında, haftada bir ama sadece birkaç dakika icra edilmesine de ondan sonra izin verildi.
Aradan bu kadar sene geçti ama tuhaflık hâlâ devam ediyor! Dinî musikimiz bugün sadece TRT’de değil, bütün özel kanallarda serbestçe, zaman sınırlaması bile olmadan şakır şakır icra ediliyor fakat bu müziğin asıl ismi, yani “dinî musiki” sözü hâlâ kullanılmıyor, zira unutuldu ve yerini “Tasavvuf musikisi” garabeti aldı!
Dinî konularda artık hiçbir kısıtlamanın kalmadığı, bu bahislerde herkesin rahatça davranıp konuşabildiği ve hattâ Ayasofya Camii’nin bile ibadete açıldığı bugünün Türkiyesinde “dinî musiki” diyemeyip “ilâhi çalınırsa lâiklik elden gider” paranoyasının hâkim olduğu senelerde uydurulan “tasavvuf musikisi” gibi hayalî bir kavramı kullanmaya devam edip onun arkasına sığınmak hakikaten pek bir ayıp oluyor!
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.04.2022 - 20:12
Lozan'ın gizli maddeleri
Senelerdir süregelen palavradır: Lozan Andlaşması’nın gizli maddeleri varmış, bu maddeler Türkiye’nin elini-kolunu bağlıyormuş, yeraltı kaynaklarımızı çıkartmamıza bile engel oluyormuş, andlaşma zaten yüz seneliğine imzalanmışmış, 2023’te kendiliğinden ortadan kalkacak ve emperyalist güçler başımıza üşüşeceklermiş…
Lozan palavraları bu kadarla kalsa yine iyi, daha neler neler söylüyorlar ama hem tenezzül meselesi, hem de yer israfı olacağı için gerisini nakletmiyorum...
Palavra, şimdi Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne, yani CİMER’e kadar uzandı! Minyatür bir siyasî partinin andlaşmada gizli maddelerin bulunduğuna hakikaten inanan yahut taraftarlarının dikkatini çekmek maksadıyla inanmış görünen başkanının teşviki üzerine bir partili CİMER’e başvurup “Lozan’da madenlerimizi çıkarmaya engel gizli bir madde var mı? diye sormuş ve “Lozan Barış Andlaşması’nda gizli maddeler bulunmamakta olup, maden çıkartmamıza engel teşkil eden herhangi bir madde yeralmamaktadır” cevabı verilmiş. Soruyu soran vatandaş da aldığı cevabı sosyal medya hesabından paylaşıp “Bu meseleyi Cumhurbaşkanlığı’na sorun” diye akıl veren genel başkanını “Yokmuş başkanım!” diye bilgilendirmiş...
Bir siyasî parti başkanının partililerini yönlendirdiği konunun ciddiyetine bakın! Güler misiniz, ağlar mısınız?
REKLAM
Bundan on sene önce “İşte, Lozan’ın gizli maddeleri” başlığı ile mizahî bir yazı yazmış; Boğazlar, Patrikhane, yeraltı zenginliklerimiz vesaire bahislerinde milletlerarası anlaşmaların üslûbunda ve Lozan konusunda senelerdir ortaya atılan palavraların çizgisinde birkaç hayalî madde sıralamış ama yazının sonunda “Yoksa inandınız mı?” deyip hepsini uydurduğumu söylemiştim.
Artık okumadığımızı, okumaya niyetlensek bile metnin tamamını gözden geçirmeye üşenir hâle geldiğimizi bu yazım sayesinde öğrendim...
Yazının sadece başlığına bakıp ahkâm kesenleri mi istersiniz, tamamını okumadıkları için yazdıklarımın ciddî olduğuna inananları mı, 2023’ten sonra böyle felâketlerle karşılaşmamız için önceden tedbir almamızı isteyenleri mi yoksa “Biz zaten söylemiştik, işte Lozan gerçeği!” diyenleri mi... Hattâ bir siyasî partinin genel başkanı bile yazdıklarımın tamamını okumaya tenezzül etmemiş ve şakayı gerçek zannedip bana veryansın etmişti!
BU TERÂNE DEVAM EDECEKTİR!
CİMER partili vatandaşın sorusuna cevap verip Lozan Andlaşması’nda gizli maddelerinin mevcut olmadığını açıkladı ya; basınımız haberi “Bitmeyen dedikodu yalanlandı”, “CİMER noktayı koydu” yahut “Lozan’da gizli maddeler yokmuş” gibisinden başlıklarla verip merakların tatmin edildiğini düşünüyor ve Lozan hakkındaki söylentilerin artık biteceğini yazıyor.
Bitmez!
Bitmez, zira Lozan bazı çevreler için emsalsiz bir sermayedir. Kendilerini tarihe, rejime, devletin kurucularına ille de söz söylemek ve eleştirip lâf sokuşturmak zorunda hissedenler senelerden buyana Lozan’ı kullanmışlardır ve bundan sonra da kullanacaklardır.
Herhalde hatırlarsınız: Bundan yine on sene önce, ortaya Maya takviminin son günü olan 21 Aralık 2012’de kıyametin kopacağı yolunda bir saçmalık atılmış, dünyanın dört bir tarafında sürüyle cahil buna inanmış ve kıyameti beklemeye başlamışlardı. Hattâ, kıyametin etkilemeyeceği yerlerden birinin İzmir taraflarındaki Şirince köyü olduğu söylenmiş ve binlerce kişi gidip o geceyi Şirince’de geçirmişti...
Aylarca böyle heyecan içinde kalmışlar, hem Maya takvimi hem de kıyamet konusunda ahkâm kesmişler, oraya-buraya koşuşturmuşlar ve 21 Aralık gecesi bitip de 22 Aralık’ta şafak söktüğünde hasretle bekledikleri kıyametin kopmadığını görünce hayatlarına bıraktıkları yerden devam etmiş ama “Biz ne ettik yahu?” diye düşünüp utanıp sıkılmamışlardı bile...
Lozan’ın hükümlerinin 2023’te son bulacağını söyleyen üstad, fikir adamı ve kanaat önderi taslaklarının da 2024’ün ilk gününde böyle yapacaklarına, hayâ etmeden daha başka yalanlar sıralayacaklarına emin olun...
Dolayısı ile üstadlık taslamak, saf ve cahil çevrelerde kendilerine üstün bir yer edinmek, hattâ bu işi paraya tahvil edebilmek için böyle aslı astarı olmayan lâflar edip duranlar ve bunların ortaya attıkları zırvalara körükörüne inananlar mevcut oldukça “Lozan’ın gizli maddeleri” ile “hezimet” terânelerinin benzerlerini daha çoook işiteceğiz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 02.05.2022 - 15:09
Ayyaşlar bayramı
Bir ramazanı daha eskilerin söylediği gibi “hayırlısıyla idrak ettik” ve bayram geldi. Bayramınız kutlu olsun!
Her ramazanda görür ve şaşırırım: Ellerinden kadehi, önlerinden şişeyi eksik etmeyen bazı tanıdıklarım, ramazanda ağızlarına içkinin damlasını almazlar. “Hayırdır, imana mı geldin?” diye sorduğumda da “Eeee, ramazandayız. Günaha girmeyelim” derler.
İçki sanki ramazan dışındaki aylarda helâl imiş gibi...
Bu mantık, bana 1908’e kadar asırlar boyu hiç aksamadan devam etmiş bir âdeti hatırlatır: Ramazan ayının sonunda herkes “ramazan”, “şeker” yahut “şükür” bayramını kutlarken, İstanbul’daki ufak bir grubun o gün bir başka bayramı, kendi aralarındaki ismi ile “ayyaşlar bayramı”nı kutlamasını...
Ramazanda şimdikiler gibi ağızlarına içki koymayan yahut esrar vesaire topaklarına el uzatmayan alkoliklerle esrarkeşler bayramın gelmesini dört gözle bekler, o gün büyük bir coşkuyla kendilerine mahsus bir başka bayramı kutlarlardı. Ama öyle büyüklere ziyarete gidilip el falan öpülmez, ayyaşların neredeyse evliya mertebesine çıkarttıkları iki kişinin mezarına gidilir ve mezarların başında vur patlasın çal oynasın eğlenilirdi.
İşte, 1908’de ilân edilen İkinci Meşrutiyet’e kadar İstanbul’da devam edegelmiş olan ve “Ayyaşlar Bayramı” denen bu tuhaf âdetin ayrıntıları:
REKLAM
İstanbullular bayramını kutlamaya başlarken Edirnekapı tarafında tuhaf bir kafile toplanır, sur kapılarından dışarıya sessizce süzülüp yürümeye başlarlardı.
Bunlar şehrin en iflâh olmaz esrarkeşleri ve serhoşlarıydı.
Ramazan boyunca mübarek aya hürmeten ağızlarına içkinin damlasını koymamış, esrar çekmemişlerdi ama artık ramazan geçmişti ve dolayısıyla hürmetten kaynaklanan perhizlerinin de sonu gelmiş demekti.
Otakçılar’a vardıklarında sayıları daha da artar, ellerinde “dem”leri yani içkileri ile sur kapısının hemen sağındaki salaş kahvede durur, daha başka yoldaşlarının gelmesini bekler ve beklerken de yanlarında getirdikleri şişeleri kafalarına dikerlerdi. Kalabalık arttıkça artar, yeni gelenler de Otakçılar tarafına ilerler ve şimdinin Fethi Çelebi Caddesi’ne sapıp yolun sol tarafındaki mezarlığa dalarlardı.
İstanbul’un tarih boyunca gördüğü en namlı içicisiyle esrarkeşinin kabirleri buradaydı: Bekri Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Ağa’nın mezarları...
Bayram, işte burada kutlanırdı...
MEZAR BAŞINDA İÇKİLİ VE ESRARLI KUTLAMA
Bekri Mustafa’nın kim olduğu malûm... Dördüncü Murad zamanında yaşadığı ve padişahın en yakınlarından olduğu söylenen; içkisiyle, fıkralarıyla ve hikâyeleriyle efsaneleşmiş meşhur serhoşumuz... Urfalı Hacı Ahmed Ağa ise, oldukça uzun bir hayat süren ve dünyadan 1801 senesinde 134 yaşında ayrılan İstanbul’un en namlı esrarkeşi...
Ayyaşlar, birbirine yakın olan işte bu iki mezarın başına böyle bir hay-huy içerisinde gider, ceplerinde taşıdıkları şişeleri çıkartır, asıl bayramlaşmayı mezarların başında yaparlardı.
“Bayramlaşma” dediğim iş öyle birbirleriyle kucaklaşma falan değil, tam kendilerine lâyık biçimdeydi: Artık iyice keyiflenmiş olan serhoşlar ellerindeki şişeleri nefes bile almadan kafalarına diktikten sonra, şişelerin dibinde kalanları gülsuyu serper gibi mezarların üzerine serperler, böyle yaparak mezarları kutsadıklarını düşünür, sonra “bayram ikramı”na başlarlardı. İkram, serhoşların ikişer ikişer karşı karşıya gelip ceplerinden çıkarttıkları diğer şişeleri birbirlerinin ağzına götürmeleri demekti.
REKLAM
Bu ikili gruplara katılmayan ayyaşlar da tek başlarına bir kenarda içer ve oracıkta sızarlardı.
Bayram merasimi bu kadarla kalmazdı, sırada şimdi serhoşların ve esrarkeşlerin kendilerine “pîr” kabul ettikleri Bekri Mustafa ile Hacı Ahmed Ağa’nın mezarlarını süslemeleri vardı. Bayram yaza tesadüf etti ise mezarlar gelinciklerle ve papatyalarla, ama sert kış günlerine denk gelmişse defne ve taflan dalları ile donatır, serhoş aklınca güzelleştirilirdi.
Meşrutiyet öncesi senelerde gür sesli bir serhoşun içki üzerine yazılmış bir gazeli nağme ile okumaya başlaması âdet olmuştı. Gazel “Ben şehid-i bâdeyim dostlar demim yâd eyleyin” yani “Dostlar, ben şarap şehidiyim; yaşadığım ânı yâdedin” diye başlar, “Neyle, meyle bir alay mahbûp ile her dem gelin / Bezm-i cem âyinini kabrimde mu’tad eyleyin” (Neyle, şarapla be dostlarla her an gelin ve içki meclisini kabrimde kurun) mısraları ile devam ederdi. Kafileye zaman zaman meraklıların da katıldığı olur, bu garip kutlamayı derin bir hayret içerisinde takip ederlerdi.
Esrarkeşlerin bayramlaşması, serhoşların bayramlaşmasından farklıydı: Hacı Ahmed Ağa’nın mezarının etrafına halka halinde oturur, kalın sarılmış ve elden ele gezen esrarlı sigaradan nefeslenip dururlardı. Tören mekânı bazı bayramlarda daha ötelere taşınır, Silivrikapı dışındaki Kozlu Meydanı’ndaki kır kahvesinde devam ederdi. Polisler resmi kıyafetleriyle dem çekenlerin arasına karışır, esrar resmen yasak olduğu halde hiç müdahale etmeden olup biteni seyrederlerdi.
Bu tuhaf bayram kutlaması, Edirnekapı’daki sur kapısında son bulurdu. Mezarlıktan buraya kadar neş’e içinde, şarkılar söyleyerek gelen kafilenin sesi kapıdan içeri girildiği anda kesilir, bir sene sonraki bayrama kadar bir daha duyulmaz ve herkes bir tarafa dağılırdı.
Ayyaşlar bayramı hakkındaki yazdıklarımı, güya bayram kutlaması olan bu hay-huya katılmış olan Ahmet Hamdi Tanyeli’nin 1950’li senelerde yayınladığı bir makaleden naklettim.
Bayramınızı tekrar tebrik ederim...
.Murat Bardakçı
Giriş: 08.05.2022 - 10:20
Asil milletimizin zarif ve entellektüel yorum yeteneği!
Bir internet sitesinde geçen gün “Kraliçe Elizabeth bastonu bıraktı” başlıklı bir haber vardı. Artık zor yürüyen ve hasta olduğu için ortalarda da görünmeyen 96 yaşındaki İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’in iyileştiği, rutin işlerine döndüğü, Windsor Kalesi’nde İsviçre Başbakanı ile hanımını kabul ettiği ve misafirlerini ayakta, bastonsuz karşıladığı anlatılıyordu...
“Kraliçe Elizabeth’in yürürken eline baston alıp almamasından bize ne? Bu haber birbirimizle sarmaş-dolaş olduğumuz, ‘kamplaşma’ meretinin asla bilinmediği ve her tarafını bir sevgi hâlesinin sardığı mutluluk serhoşluğu içerisindeki güzel memleketimizi niye alâkadar etsin ki?” diye sorabilirsiniz...
Etmesine hakikaten etmez, Kraliçe’nin ne vaziyette olduğu sadece bir avuç yabancı magazin meraklısının ilgisini çeker ama Türk okuyucuların haberin altına yazdıkları yorumlar bizi yakından, hem de çok yakından ilgilendirir!
Sözünü ettiğim yorumlardan bazılarını aşağıda aynen naklediyorum. Okuyun ve iyilikte nasıl melekleri bile kıskandıracak bir mertebeye yükselmiş olduğumuzu, duygularımızı inbikten süzülmüş zarafete bürünerek ifade edebilmekteki gücümüzü ve ulaştığımız entellektüel seviyeyi çok daha yakından görün:
* Gebersin artık, görmeye midem kaldırmıyor.
REKLAM
* Boyu devrilesice.
* Kazık çaktı dünyaya.
* Ey kurban olduğum yaratan... Bu iğrenci, bu pisiği yok et yarab!
* Şeytan ta kendisi bu karı. Buna tapanlar var.
* Nenooo. Artık öl, sana kefen alacam.
* Oooyyyy tonton ninem benim, geberemedi gitti
* İşte şimdi vaziyeti kötü.
* Teyze yeter bıhtıhh yaa bıhtıhh.
* Rabbim ölüm iyiliği versin.
* Şeytan.
* İyileştirmek icin kaç çocuk öldürdüler kimbilir kanını tazelemek için. Er ya da geç gidicen oraya Elizabeeeet. Orada krallık yok, herkes bir.
* Reptilian soyu, bi ölemedi gitti.. Şeytanın baş hizmetçisi.
* Bahtsız Çarls geçmesin diye böyle devam ediyor.
* Şeytanın ta kendisi bu karı. Buna tapanlar var.
* Osmanlı’nın tüm sistemini ve düzenini parçaladılar. Kendileri aynı düzenle hüküm sürüyorlar.
* Artlarında bıraktıkları itler dolanmaya başlamış yine ortalarda.
* Bar bar bağırttıracam seni, gel hele.
* İngilizin oluruyla ülke kurarsan torunların da habire İngilizleri haber yapar böyle.
* Ne güzel, mezarına yürüyerek iner artık.
* Tarihte devletler arasındaki büyük sorunlar kız alıp verme ile çözülmüştür. Birleşmiş Milletler, Kraliçe’yi Putin ile evlendirsin. Böylece Avrupa’ya barış gelir. Angela Merkel çöpçatanlık yaparsa belki olur bu iş.
* Kuyruğu dik fare.
* Ölüme yakın olanlarda sona doğru bir rahatlama olur. Tez zamanda inş...
* Ölüm iyiliğidir o.
* İyi, birkaç hafta sonra gömerler.
* Azrail canını almayı unutmuş teyzeeeeee...
* Patlatmıştır adrenachrome’u.
* Ölüm iyiliği. Demek ki gebermesi yakındır. Tüm dünyadaki mazlumların iki eli mahşerde yakasında olacak. Vah ki vah!
REKLAM
* Bunlarda neden hiçbir hastalık olmaz? 100’e kadar yaşıyorlar çünkü bütün hastalıkların ilâcı var kanser dahil ve tek zenginler faydalanabiliyor. Bir tane kanser olan zengin gösterin, yok çünkü.
* Adam çok zengin olmadan öldü, ondan sonra Apple daha da büyüdü.
* Yakında telef olma dileğiyle…
* Atar tabii, kaç kere organ değiştirdi, çoluğun çocuğun kanıyla kan yenilettirdi bakalım. Tabii bizim enayilere kalsa bunlar hep komplo. Vurun bana beşinci doz Biontech’i.
* Bütün dünya gözüne bakıyor öl artık diye. Maşallah turp gibi, herkesi gömer bu.
* Bu kadın benim Ayşe teyzem gibi... 86 yaşında idi, hastalandı, ölecek zannedip Kuran okuduk, on gün sonra iyileşti, gidip kendine beyaz renkli kanepe aldı, şu an 93 yaşında ve işlerini tek başına görüyor...
* Bunu en az beş kere klonlamışlardır.
* Men rabbuke diye ilk soru sorulduğu zaman keşke yüz senelik bir kraliçe değil, İslam sofrasında bir kapıcı olaydım dersin...
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.05.2022 - 13:18
Belma Hanım
Seneler su misali akıp geçmeye başlayınca vaktini tamamlayan sevdikleriniz dünyayı ardarda terkediyorlar ve gidenler yaş itibariyle sizden büyük, hele kalpten sevdiğiniz dostlarınız ise hüznünüz daha da ağır oluyor...
Dün de Belma Simavi gitti...
Vefatını yazan haber siteleri Belma Hanım’dan “Hürriyet Gazetesi’nin eski sahibi Erol Simavi’nin eşi” diye bahsettiler, bir-iki site “sosyetenin önemli bir ismi” olduğunu söyledi, gazeteler de bugün aynı minvalde birşeyler yazacaklar, onu tanımayanlar bu haberleri şöyle bir okuyup geçecekler ama Belma Simavi sevenlerinin ve onu yakından bilenlerin hafızalarında her zaman mutena bir yer işgal edecek.
Tarih meraklıları bilirler: 1909 Temmuz’unda Yağcızade Şefik Bey isminde gayet zengin bir tüccarının öncülüğünde deniz kuvvetlerimizi güçlendirmek ve Yunan Donanması’na karşı üstünlük sağlayabilmek maksadıyla “Donanma Cemiyeti” yahut resmî adı ile “Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti” isimli bir dernek kurulmuştu. Halk derneğin düzenlediği yardım kampanyalarına geniş destek vermiş, ciddî meblâğlarda bağışlar yapılmış ve bu sayede “Barbaros Hayreddin”, “Turgut Reis”, “Yadigârı Millet”, “Muavenet-i Milliye”, Numune-i Hamiyet” ve “Gayret-i Vataniye” isimli zırhlılar ile muhripler satın alınmıştı.
REKLAM
Donanma Cemiyeti, daha sonra İngiltere’ye “Sultan Osman” ve “Reşadiye” isimlerini alacak olan iki büyük savaş gemisi sipariş etmiş, hattâ bedellerini bile ödemiş ama İngilizler 1914’te patlayan Dünya Harbi’nin hemen öncesinde her iki zırhlıya el koymuş, hadisenin tartışmaları senelerce devam etmiş fakat gemileri almaya muvaffak olamamıştık.
Belma Simavi, işte Osmanlı Deniz Kuvvetleri’ne yeniden hayat veren Donanma Cemiyeti’nin kurucusu Yağcızade Şefik Bey’in torunu idi... Çocukluğu ve gençliği ailesinin Kanlıca’daki yalısında geçmiş, sonra Sadrazam Saffet Paşa’nın torunu ve basın tarihimizin en önemli isimlerinden olan gazeteci, dergici, karikatürist, ressam ve film yönetmeni Sedat Simavi’nin oğlu Erol Simavi ile evlenip Kanlıca’daki bir başka yalıya, Sedat Bey’in yalısına gelin gitmişti.
Türkiye’de 1990’lara kadar neredeyse kırk sene boyunca “gazete”, “basın” yahut “patron” dendiğinde akla ilk gelen isimler Erol Bey ile Belma Hanım olacaktı...
Günün birinde ciddî şekilde kaleme alınacak olan Türk Basın Tarihi’nde, Simavi ailesi ile beraber Belma Hanım da mutlaka önemli ve geniş bir yer işgal edecektir.
BU NEYİN KORKUSUDUR?
Bu yazıyı yazmaya geceyarısından sonra başladım. Belma Hanım’ın vefatının üzerinden nerede ise dokuz saat geçmiş, vefat haberi birçok sitede yeralmıştı ama Hürriyet’in internet sayfasında gazetenin bir zamanlar sahibesi olan Belma Simavi hakkında tek satır yoktu!
Böyle bir vurdumduymazlığa pek ihtimal vermedim, “Belki dikkatimden kaçtı” diye düşündüm, birkaç arkadaşımdan sayfaya iyice bakmalarını rica ettim ama onlar da bulamadılar.
Hürriyet, eski patroniçesinin vefatını yazmaya her nedense tenezzül etmedi!
Zaten aynı Hürriyet, 2015 Haziran’ında eski sahibi Erol Bey’in vefat haberini önce “Hürriyet Gazetesi’nin eski sahibi işadamı Erol Simavi birkaç yıl önce taşındığı Monaco’da hayata gözlerini yumdu” diye vermiş, haber bir-bir buçuk saat sonra değiştirilip “Türk medyasının önemli isimlerinden Erol Simavi, 85 yaşında Monaco’da hayatını kaybetti” hâlini almıştı. Hürriyet, sapına kadar gazeteci olan rahmetli hakkında “Gazetemizin eski sahibi” dememek için “işadamı” ve “medyanın önemli ismi” gibi ifadeler kullanmış; vefasızlık karşısında incinen Belma Hanım da Erol Bey için teşekkür ilânı verirken bu yüzden Hürriyet’i değil, Habertürk’ü tercih etmişti.
REKLAM
Hürriyet vefasızlık yolunda dün daha da uzun bir mesafe katetti ve Belma Hanım’ın vefatını haberleştirmeye lâyık bulmadı!
Vakti zamanında Belma Simavi’nin önünde neredeyse perende atmaya ramak kalmış kadar eğilip bir tebessümüne nâil olabilmek için akla gelmedik sululuklar yapan ve bazıları bugün hâlâ Hürriyet’in kadrosunda olan eski Hürriyetçiler’in bu emsalsiz fütursuzluğa mâni olabilmek için seslerini niçin çıkartamadıklarını merak ediyorum!
BİR DEVRİN VE BİR ZEVKİN SONU
Belma Hanım ile sık sık biraraya gelirdik, geçtiğimiz Cuma akşamı da Ayaspaşa’daki evine yemeğe davet etmişti ama o günün sabahı yoğun bakıma kaldırıldığı için buluşmamız mümkün olamadı.
Ayaspaşa’da, Polonezköy’deki malikânesinde ve sahibi olduğu Göçek açıklarındaki Domuz Adası’nda onunla ve diğer dostlarla beraber seneler boyu geçirdiğimiz güzel zamanlar bizler için artık emsalsiz birer hazin hatıradır...
Bir zamanlar patronum ama her zaman en sevdiklerimden olan, birçok özelliğine, meselâ kendine mahsus harikulâde zevkine ve sessiz-sadasız yaptığı iyiliklere hayranlık duyduğum; hissettirmemeye çalıştığı derin hüznünü de yakinen bildiğim Belma Hanım’a Allah’tan rahmet diliyorum.
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.05.2022 - 19:02
Bir 19 Mayıs anatomisi: Mustafa Kemal Paşa'yı Samsun'a Sultan Vahideddin değil, devlet göndermiştir!
19 Mayıs konusunda uzun senelerdir devam eden bir tartışma vardır: Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a nasıl, ne maksatla ve kim tarafından gönderildiği tartışması...
Birkaç sene öncesine kadar arada bir çıkan ama 19 Mayıs yaklaştığında ve tam o gün şiddetlenen tartışmalar şimdi özellikle de sosyal medyada hemen her gün yapılıyor.
Tartışmaların sebebi bir kesimin Samsun yolculuğunu mübalâğa yumağına çevirmesi, diğer kesimin buna yine hayalî senaryolarla karşılık vermesi ve bütün bu iddiaların son senelerde moda olan bir komplo teorisi merakımız ile bambaşka şekillere bürünüp neticede Samsun’a gidişin memlekette şiddeti gittikçe artan kamplaşmanın vasıtalarından biri haline getirilmesidir.
Karşılıklı iddialar, birbirinin tamamen zıddı olan iki görüş üzerinde şekillenir:
Bir kesim, senelerden buyana Samsun’a gitmeye Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat karar verdiğini, yola gizlice çıktığını, bindiği Bandırma Vapuru’nun kaptanının acemi, dümeninin bozuk, paraketesinin de kırık olduğunu ve pusulasının bile bulunmadığını iddia eder; hattâ şair Behçet Kemal Çağlar, Paşa’nın Samsun yolculuğunu Hazreti Muhammed’in Mirac’a çıkması ile özdeşleştirmiştir!
Diğer kesim ise Sultan Vahideddin’in Paşa’yı Samsun’a memleketi kurtarması için onbinlerce altın vererek gönderdiği, Bandırma Vapuru’nun köhne değil, aksine o dönemde elimizde bulunan en modern gemilerden biri olduğu ve Mustafa Kemal’in yolculuk öncesinde İngilizler ile gizli temaslarda bulunduğu gibisinden tuhaf sözler eder.
REKLAM
Böyle iddiaların ortaya atılıp rağbet görmesinin sebeplerinin başında hem ifrat ve tefrit âdetimizden kaynaklanan aşırı yüceltme yahut zemmetme merakımız; hem de bilgiyi ve belgeyi değil, kulaktan dolma söylentileri ciddiye alma tutkumuz vardır.
BÖYLE BİRŞEYİ NE SÖYLEDİM, NE DE YAZDIM!
Bu tartışmalarda son senelerde benim de ismim geçiyor; Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a memleketi kurtarması için gönderdiği ve Millî Mücadele’nin mimarının Sultan Vahideddin olduğunu yazıp söylediğim tekrar ediliyor.
Paşa’nın Samsun’a çıkması konusunda senelerden buyana bir hayli yayın yaptım, TV’lerde konuştum ve yazıp söylediklerimi de kitap haline getirip konu ile alâkalı belgelerin en önemlilerini yayınladım ama hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmadım ve böyle bir şeyi ne söyledim, ne de yazdım.
Zira, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Sultan Vahideddin tarafından memleketi kurtarması için gönderildiği görüşü kaynaklara, kayıtlara, belgelere ve gerçeklere tamamen ters bir iddiadır!
Şimdi, 19 Mayıs konusunda senelerdir yazıp söylediklerimi kısaca toparlayıp Samsun yolculuğunun hangi şartlarda ve niçin yapıldığını izah edeyim...
İKİ TARAF DA UÇTUKÇA UÇUYOR!
Birinci Dünya Harbi’nde mağlûp olmamızın ardından “Ordu Müfettişi” olarak Anadolu’ya gönderilen tek paşa Mustafa Kemal değildir. Anadolu’nun değişik yerlerinde görevlendirilen daha başka paşalar da vardır ama Sultan Vahideddin’in bu paşalara yahut Mustafa Kemal Paşa’ya “memleketi kurtarmak için millî bir hareket başlatılmalarını emrettiği” hakkında herhangi bir belge yoktur ve böyle bir emirden yahut niyetten Sultan Vahideddin de bahsetmez, hattâ imâda bile bulunmaz.
Samsun yolculuğu ile ilgili belgeler, yolculuğun iddia edildiği gibi Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal Paşa’ya “Git ve işgale son ver” şeklindeki talimatının yahut Paşa’nın kendi başına ve gizlice verdiği bir kararın değil, ayrıntıları devlet tarafından titizlikle yapılmış ciddî bir hazırlığın neticesi olduğunu gösterir. Dolayısı ile “Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a memleketi kurtarması için Sultan Vahideddin gönderdi” demek ne kadar gerçeklerden uzak ise, “Paşa, Samsun’a dümeni bozuk ve pusulası bile olmayan bir tekne ile, dalgalarla boğuşarak ve kendi kararı ile gizlice gitti” iddiası da aynı şekilde hatalıdır!
REKLAM
Yolculuk ile ilgili bütün belgeler elimizdedir ve yazışmalar Sadrazam Damad Ferid Paşa ile Harbiye Nâzırı Şakir Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tayininin tasdiki için 30 Nisan 1919’da saraya gönderdikleri yazıyı Sultan Vahideddin’in aynı gün, yani bekletmeden derhal imzalaması ve kararın o zamanın Resmî Gazetesinde yayınlanması ile başlar.
Samsun belgeleri 1943’ten itibaren yayınlanmaya başlanmış, yayınlanmayan birçok belge tarafımdan neşredilmiş ve 16 Mayıs 1919’da 79 kişi ile beraber İstanbul’da Samsun’a gitmek üzere yola çıkan Bandırma Vapuru hakkında yolculuğun hazırlık aşamasından itibaren bütün ayrıntıları ortaya konmuştur. Belgelerden görülen, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a sadece kendi iradesi yahut Sultan Vahideddin’in talimatı ile değil, devletin kararı ile gittiği ve seyahatin bir devlet operasyonu olduğudur. Kaldı ki, Dünya Savaşı’nın kaybedilmek üzere olduğu 1918 Temmuz’unda tahta çıkan, savaşın ardından gelen işgal senelerinde hükmü artık sadece İstanbul’da, hattâ İstanbul’un tamamında bile değil, şehrin sadece Aksaray ile Bebek semtleri arasında geçen Sultan Vahideddin’in tek başına böyle bir karar alması ve Millî Mücadele’yi hazırlaması zaten imkânsızdır.
Girdiği dünya harbinden ağır bir mağlûbiyete uğramış vaziyette çıkan altı asırlık devletin, galiplerin kararını elini-kolunu bağlayarak beklemesi mümkün değildir. Ama, imparatorluğun üst düzeyi yaşanan felâketin zararını en aza indirebilmek için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünmüş, işgale karşı yeni bir savaş açıkça telâffuz edilmese de çareler aranmış, plânlar ve projeler hazırlanmış, bu maksatla o devrin en parlak ve en başarılı kumandanlarına vazifeler verilmiş ve bütün bu çabalardan işe yarar neticeler alınması hayal edilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın devletin kararı ile Anadolu’ya gönderilmesinin ve Sultan Vahideddin’in bu kararı derhal tasdik etmesinin ardında iki temel düşünce mevcuttur: Müttefiklerin, Samsun ve havalisinde çıkan karışıklıklara son verme bahanesi ile Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Samsun’u ve o bölgedeki daha başka yerleri işgal etmelerini önlemek ve görev mahallinde kendi başına harekete geçerek silâhlı bir mukavemet oluşturacağından emin oldukları Mustafa Kemal’in gittiği bölgede teşkil edeceği gücü yeri geldiğinde kullanmak, özellikle de barış masasına arkalarında bu ve bunun gibi güçlerin varlığını hissettirerek oturmak!
Mustafa Kemal Paşa’nın 16 Mayıs 1919’da başlayan Samsun yolculuğunun esası budur, bunun dışında ideolojik maksatlarla ortaya atılan iddialara ve bu abukluklarda ismimin de kullanılarak “O da böyle söylüyor!...” gibisinden saçmalıklara itibar edilmemesi gerekir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.05.2022 - 12:47
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın yayınladığı bu kitap, kültürümüz bakımından yerli otomobil projesi kadar önemlidir!
Türkiye’de matbaayı 18. asırda İbrahim Müteferrika kurdu ve Müteferrika’nın 1729’da yayınladığı “Vankulu Lügati”, memleketimizde basılmış ilk kitap olarak bilindi.
Ama, Vankulu aslında Türkiye’de basılan “ilk” değil, “ilk Türkçe” kitap idi! Zira, Müteferrika’dan ikiyüz küsur sene önce İstanbul’da Yahudiler, sonra da Rumlar ile Ermeniler matbaa kurup kendi dillerinde kitaplar basmışlardı fakat İbrahim Müteferrika ilk Türkçe kitabın yayıncısı olduğu için Türk matbaacılığının da kurucusu kabul edildi.
Matbaacılık tarihimizin ne zaman bahsi geçse genellikle “Müteferrika Matbaası”, “Üsküdar Matbaası” yahut “Matbaa-i Âmire” gibi İstanbul’daki basımevlerinden sözedilir; arada bir de Kahire’deki Bulak Matbaası hatırlara gelir...
Geçmiş asırlarda sadece İstanbul’da değil, imparatorluğun değişik vilâyetlerinde de matbaalar kurulmuştu; Boğos Tatikyan’ın İzmir’de 1840’larda açtığı ve faaliyeti ailesi tarafından 1922’ye kadar devam ettirilen Tatikyan Matbaası da bunların en önemlilerinden idi.
Boğos Tatikyan, matbaacılığından ziyade sokak satıcılarının, değişik meslek erbâbının, cemaat tiplerinin ve padişah resimlerinin ressamı olarak bilinirdi. Kendi matbaasında yayınladığı büyük boy taşbaskısı resimlerdeki tipler oldukça canlı idi, giyim-kuşamdan çevrenin ayrıntılarına kadar herşey bir fotoğraf gibiydi, çizimlerde 19. yüzyıl İzmirinin gündelik hayatı ile şehrin güzelliği son derece canlı şekilde yansıtılıyordu ve bu resimler kolleksiyonların her zaman en nadir örneklerinden olmuştu.
REKLAM
Tatikyan resmin yanısıra hem Türkçe, hem de azınlık dillerinde hayli yayın yapmıştı ama kendisi, matbaası ve ailesi hakkında çok az bilgi vardı...
İKİ ASIR SONRA AYDINLANIYOR...
Ömer Durmaz ile İskender Dereli’nin yazıp Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın ve bakanlığın bünyesindeki İzmir Kalkınma Ajansı’nın geçtiğimiz günlerde büyük boyda, gayet şık şekilde yayınladıkları ama sadece 250 adet basılan “19. Yüzyıl İzmir’inde Ressam Boğos Tatikyan ve Tatikyan Matbaası” isimli eser, bu bilinmezliği neredeyse iki asır sonra geniş şekilde aydınlatıyor.
Kitapta çeşitli dillerdeki yayınlardan, özellikle de Ermenice kaynaklardan istifade edilerek Tatikyan ailesi hakkında bilgi veriliyor, ardından Tatikyan Matbaası’nda basılmış olan kitaplardan broşürlere ve faturalara kadar farklı yayınlardan örnekler ile özellikle de ciddî kolleksiyoncuların bulabilmeye can attıkları taşbaskısı resimlerden bir seçki ve eski İzmir’in nâdir fotoğrafları yeralıyor.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yayınında Tatikyan ailesi hakkında Osmanlı Arşivi’nde bulunan birkaç belge de kullanılmış...
Arşivde belge tasnifi sırasında “Karabet Tatikyan” isminin “Karaket Tanikyan” diye yanlış okunması sebebi ile kataloglara hatalı şekilde geçen ve dolayısı ile yazarların görme imkânını bulamadıkları iki belgenin görüntüsünü bu yazının sonunda yayınlıyorum. Belgeler 1888 Eylül’ünde zamanın İçişleri Bakanlığı ile Maarif Nazırı, yani Eğitim Bakanı Münif Paşa arasında yapılmış bir yazışma ve yazışmanın konusu da Karabet Tatikyan’ın İzmir’de açmak istediği matbaaya ruhsat verilmesi...
İzmir hakkında daha önce de gayet güzel yayınlar yapan, meselâ unutulmaz bestekâr Rakım Elkutlu’nun biyografisini neşreden İzmir Kalkınma Ajansı böyle çalışmalara imkân sağlamakla şehrin tarihine; Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da bu kitapları yayınlamakla kültürümüze yerli otomobil projesi âyarında önemli hizmette bulunmaktadır.
Tatikyan hakkında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yayınladığı kitap.
Boğos Tatikyan’ın “Ermeni saka” çizimi.
Tatikyan’ın “çöpçü”sü.
Tatikyan’ın yayınladığı padişah albümünden Yavuz Sultan Selim.
Karabet Tatikyan’ın İzmir’de açmak istediği matbaanın ruhsatı hakkında İçişleri Bakanlığı’nın yazısı (Osmanlı Arşivi, DH. MKT.1546/69-1).
Maarif Nazırı, yani Eğitim Bakanı Münif Paşa’nın Karabet Tatikyan’ın açmak istediği matbaa hakkında İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazı (Osmanlı Arşivi, DH. MKT.1546/69-2).
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.05.2022 - 17:33
Sığınmacı sayısı ile beraber büyücü sayısı da arttı
Büyü sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda binlerce seneden buyana rağbet görmüş olan ve hâlâ gören bir faaliyettir, üstelik belki pek farkına varmamışızdır ama, büyücülük işi gayet geniş bir sektördür!
“Büyü” ifadesi bu faaliyetin geniş mânâda kullanılan karşılığıdır ve böyle işlere “cincilik”, “hüddamcılık”, “havass”, “muskacılık”, “yıldıznâmeye bakmak”, “ebced” yahut “cifir” gibi alanlar da dahildir.
Bu faaliyetler Türkiye’de asırlar boyunca hep canlı ve hareketli oldu; hastalıktan şifa bulmak, aşk derdine son vermek, iyi bir istikbal sağlamak vesaire gibi sebeplerle toplumun hemen her kesiminde rağbet gördü! Hususî kütüphanelerde bulunan elyazmaları bir tarafa, elyazması kitaplıklarında mevcut olan büyü risâlelerinin fazlalığı, rağbetin ne kadar yoğun olduğunu açık şekilde gösterir.
İslâmî büyülerin yazılı kaynağını bundan yüzyıllarca önce kaleme alınmış olan ve temelleri çok daha önceki inançlara dayanan bazı Arapça eserler teşkil eder. Böyle eserlerin en geniş kolleksiyonu Türkiye’deki elyazmaları kütüphanelerindedir fakat bazıları çeşitli endişeler sebebi ile kataloglarda gösterilmez ve okuyucuya çıkartılmazlar.
REKLAM
ARAPÇA BİLEN İTHAL MALI BÜYÜCÜLER
Büyüye olan merak hiç azalmadı, şimdi de devam ediyor ama bugün ile eski devirler arasında önemli bir fark var: Sığınmacıların gelmesi ile beraber büyücü sayısı fazlalaştı; büyü kitaplarının, özellikle de Arapça olanların satışında hemen farkedilebilecek bir artış başladı!
Türkiye’de büyücülükle ve bu genel başlık altında yeralan diğer faaliyetler ile uğraşanların önemli bir noksanları vardı: Arapça’ya, yani İslâmî büyünün diline pek hâkim değildiler! Sahip oldukları kaynakları bu yüzden lâyıkı ile kullanamıyorlar ve bu kitaplardaki bazı muskaları, duaları ve formülleri kopye edip müşterilerine vermekle ve “Şunu, şunu, şunu yap, bu muskayı da al ve şöyle et!” demekle iktifa ediyorlardı, o kadar...
Bu sıkıntı, Arap ülkelerinden gelen sığınmacılar sayesinde artık halledildi! Anadilleri Arapça olan büyücüler, müşterilerinin her derdine şimdi asıl kaynaklardan istifade ile, o kitaplarda yazılanları tatbik ederek karşılık vermeye çalışıyorlar. Pek farkında değiliz ama, piyasa genişledi; talep de arttı, arz da...
Bir başka artış da, eski büyü kitabı satışında yaşanıyor...
Türkiye’de bugüne kadar en fazla satan büyü kitapları, Türkçe olanlardı; ya doğrudan doğruya Türkçe olarak kaleme alınanlar yahut klâsik kitapların bozuk tercümeleri rağbet görürdü. Üstelik böyle kitapların arasında orijinal eserleri taklit ederek, onların şekli verilerek yazılan ama tamamen uydurma olanları da vardı... Meselâ, eski bir gazetecinin 20. asrın ilk senelerinde Sirkeci’de o zamanlar gayet meşhur olan Meserret Kıraathenesi’nde oturup birkaç ay içerisinde yazdığı, daha doğrusu uydurduğu koskoca bir kitap baskı üzerine askı yapmış ve seneler boyunca Türkiye’nin en fazla satan kitaplarından olmuştu!
REKLAM
Türk büyücüler, muskacılar, havass erbâbı vesaire Arapça büyü kitaplarına hürmet ederler ama lisanlarını anlamadıkları için satın almazlardı ve bu kitaplar satıcıların elinde biriktikçe birikmişti...
İthal malı büyücülerin artması ile beraber, bu kitaplar şimdi kapış kapış gidiyor, hattâ bazı kitapçılar sığınmacılardan olan büyücülere kitapların orijinalleri yerine fotokopilerini satıyorlar! Aynı rağbet, internetten yapılan satışlara da gösteriliyor!
Büyüye ve bu işlere inanırsınız yahut inanmazsınız, bu sizin bileceğiniz birşeydir ama büyünün hâlâ merak edilen, başvurulan ve rağbet gören sosyal bir vâkıa olduğunu inkâr edemezsiniz.
Bu yazıyı, işte bu sosyal vâkıanın günümüzdeki vaziyetini anlatmak için kaleme aldım...
.Murat Bardakçı
Giriş: 05.06.2022 - 12:34
Bu gaza gelmeyin! Ayasofya kalabalıktan zarar görecek olsaydı, Vatikan'ın Sen Piyer'i çoktan yerle bir olmuştu...
Ayasofya Camii’nin kapısına, sıvalarına ve duvarlarına bir haller oldu! Ziyaretçilerden bazılarının 15 asırlık mâbetten gizlice ufak parçalar yürüttükleri ve hattâ bazılarının da kapıdan söktükleri ağaç parçaları yedikleri söyleniyor…
Böyle tırtıklamalar semavî olsun olmasın, birçok dinin mensupları arasında yaygındır. Şifa bulmak, sevap kazanmak, büyü yapmak yahut uğur getirmesini sağlamak maksadıyla mâbetlerden, din büyüğü kabul edilen kişilerin mezarlarından ve hattâ koyu Katolik memleketlerde asırlar önce yaşamış din büyüklerinin muhafaza edilen cesetlerinden ufak parçalar kopartırlar. O parçanın ne şekilde kullanılacağı itikada ve niyete göre değişir; suya koyup o suyu içer, bazen de âfiyetle yerler...
Benzer merak sadece Avrupa’da değil geçmişte bizde de varolmuştur, meselâ Anadolu’daki Selçuklu ve İlhanlı mumyalarından kopartılan küçük parçaların da benzer şekillerde kullanıldığı söylenir. Eski asırlarda yazılmış olan “havass”, yani cin ve büyü kitaplarının bazılarında kiliselerden küçük mumlar ve şayet becerebilirler ise ufak boyda haç çalmak şartı vardır ve yürütülen bu objelerin nasıl kullanılacağının formülleri de verilir.
Bizde, imparatorluk döneminde birkaç asır boyunca vârolan bir âdetten de bahsedeyim:
REKLAM
Topkapı Sarayı’nın “Emânât-ı Mukaddese”, yani “Kutsal Emanetler” Dairesi senenin belli zamanlarında süpürülür, hattâ bu işe zamanın padişahı da bizzat katılır, sonra mekânın zemini güzelce bir yıkanır, dairenin dışına akan suların toparlanabildiği kadarı kazanlara doldurulur, bu su şişelere taksim edilir, bir kısmı devletin önde gelenlerine, kalanı da nüfuzlu kişilere hediye olarak verilirdi...
Hani eski devirlerde enflasyon artıp da devalüasyon şart olduğunda bu iş madenî paraların içindeki altın ve gümüşlerin oranı azaltılarak halledilir ve paranın kıymeti böyle düşürülürdü ya, aynı iş zamanla talep fazlalaşınca Kutsal Emanetler Dairesi’nin yıkanması sırasında toplanan sularda da yapılmaya başladı. Arz, yani temizlik artığı su miktarı gayet az idi ve neticede bir “yıkama suyu devaliasyonu” başladı: Kazanlarda biriktirilen sular şişelere artık tepeleme doldurulmuyor, sulandırılıyordu! Şişelere çeşme suyu koyuyor, üzerlerine de kutsal emanetlerin temizliğinden arta kalan sudan çok az, hattâ birkaç damla ilâve ediyor ve saray görevlileri bunları bir güzel satıyorlardı!
Osmanlı Arşivleri’nde birkaç sene önce bu iş ile alâkalı bazı emirler görmüştüm: Sahtekârlık zamanla artmış, hattâ çeşme suyu bile “Kutsal Emanetler’in yıkama suyu” diye satılır olmuştu ve saray tedbir alınmasını emrediyordu!
Bu yazıyı yazmadan önce Türkiye’nin önde gelen psikiyatristlerinden olan bir dostuma danışıp sözkonusu davranışların psikiyatride nasıl değerlendirildiğini sordum. Bu davranışlarda bâtıl inancın ve obsesif kişiliğin sözkonusu olduğunu ama yapılanların bir hastalık olarak görülemeyeceğini söyledi. Sonra, mâbetlerde yaşanan ve din ile alâkası olmayan “alma-verme” faaliyetlerinin, yani sadece mekândan birşeyler almanın değil, kişinin falanca işinin olması için mum dikmesi, çaput bağlamasının yahut mekâna adak olarak yiyecek, vesaire sunmasının da aslında obsesif hareket olduğunu anlattı.
“SINIRLAMA” GAZINA GELMEYİN!
Ayasofya’nın kapısından ve duvarlarından parçalar kopartıldığının farkedilmesi üzerine kopan yaygara devam ediyor!
REKLAM
Ziyaretçi kalabalığının binaya zarar verdiği, çözüm olarak da gelenlerin içeriye gruplar halinde alınması ve kalabalığın engellenmesi gerektiği konuşuluyor. Ayasofya’nın yeniden cami olmasını hazmedemeyen bazı Batılılar da asıl fikirlerini gizliyor, bin küsur senelik binanın kalabalık yüzünden zarar gördüğünü söyleyip “Tedbir de tedbir!” diye tutturuyor ve bu zihniyetin bizdeki gönüllü sözcüleri aynı sözleri tekrar edip duruyorlar...
Bu gaza gelmeyin! Ayasofya’da ziyaretçi sayısına sınır getirmek, yani 86 sene boyunca ibadete kapalı olan bir ibadethanede “İçeriye ancak şu kadar kişi girebilir” gibisinden bir uygulamaya girişmek “tedbir” değil, “kısıtlama”dır!
Tedbir içeride alınır, meselâ duvarların önüne boydan boya kordon konup tırtıklamanın önüne geçilir, hâlen restorasyon sebebi ile kapalı olan üst kattaki galeriler açıldığı zaman da aynı uygulama yapılır, şu anda zaten mevcut olan sivil memur sayısı da gerektiği takdirde arttırılır, bu ve bu gibi başka tedbirlerle kapılara ve duvarlara verilen zararın son bulması değil ama en aza indirilmesi sağlanabilir.
Ziyaretçi kalabalığı şayet binalarda yıkılma tehlikesine sebep olsa idi, Vatikan’ın Sen Piyer’i çoktaaaan enkaza dönerdi!,
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.06.2022 - 14:19
Cami değil, sanki köyün dilberi Kezban'ın fistanı!
Aşağıda iki fotoğraf görüyorsunuz: Harabe haline gelmiş eski bir binanın ve aynı mekânın beyazlara büründürülmüş son hâlinin fotoğraflarını...
Burası mönüsünde tekila ile beraber taconun, burritonun ve zehir gibi acı quasadillanın bulunduğu Meksika’daki bir esnaf lokantası; Yunan adalarından birindeki Ortodoks kilisesi yahut İran’daki bir Zerdüşt tapınağı falan değil, güya cami! Datça’da restore edilen iki asırlık Çeşmeköy Camii!
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Gürün camiin restorasyon öncesi ve sonrası fotoğraflarını Twitter hesabından yayınlayınca bir tartışmadır başladı. Bir-iki kişi dışında hemen herkes şimdi “Böyle restorasyon mu olur?” diyor...
Yeni bir “Sünger Bob” hadisesi, bir zevksizlik, kültürsüzlük, estetik fukaralığı ve “restorasyon” adı altında tarihin perişan edilmesinin örneği ile karşı karşıyayız!
İşin tuhaf yanı, adına “restorasyon” denen bu garabetin yeni değil, beş sene önce tamamlanmış olması; o zamandan buyana çok şükür dikkat çekmemesi ama Belediye Başkanı’nın kör göze parmak sokarcasına şimdi gündeme getirmesidir. Hadise budur! Bir tarafta “restorasyon” adı altında mimarî bir cinayet, diğer tarafta da Başkan’ın kendi kalesine attığı mükemmel bir gol vardır.
REKLAM
“Restorasyon” olduğu iddia edilen mimarî sefaletlerde üzerinde asıl durulması gereken husus bu işleri kimlerin yaptırttığı değil kimlerin yaptığı; yani restorasyon projesini hazırlayıp uygulayan mimarların zevkleri, görgüleri ve ilmî donanımlarıdır.
Bir bakanlık, belediye, vakıf veya başka bir kuruluş mülkiyetindeki tarihî eseri restore ettirmek istediği takdirde bakkala, kasaba veya köfteciye müraacat edecek değil ya, mimarlara müracaat eder ve işte netice!
Türkiye’de bugün yana-yakıla şikâyet ettiğimiz mimarî çirkinliğin ve kirliliğin tek sebebi, maalesef mimarlarımızdır! Sayıları maalesef çok az olan birkaç hakiki mimarı tenzih ederek söyleyeyim: Memleketin dört bir tarafında senelerdir pıtarak gibi dikilen sakil, ruhsuz ve apartmanlar ile birbirlerinden beter diğer binalar doktorların, manavların, kimyagerlerin yahut jeologların falan değil, diploma sahibi olmuş ama estetikten nasibini alamamış zevksiz mimarların eseridir, bütün projelerin altında mimarın imzası vardır; iyi, faydalı ve gerekli olan herşeyi engellemeyi şiar edinen Mimarlar Odası’ndan ise “İstemezük!” haricinde bir ses işitilmemektedir!
Senelerdir devam eden bu zevksizlikten artık tarihî eserler de nasibini alıyor, asırlar öncesinden kalma camiler, medreseler, hamamlar, konaklar, vesaireler perişan ediliyor.
Güzel Sanatlar eğitimi veren fakültelere öğrenci alınırken yeteneğe, estetik duygusuna ve görgüye değil de üniversite sınavlarındaki puana bakılırsa netice bu olur, kesin kayıttan hemen önce yapılan yetenek sınavları da formaliteden ibaret ve lâf olarak kalır.
Bu garabet sadece mimarlık okullarında değil, güzel sanatlar eğitimi veren hemen bütün eğitim kurumlarında mevcut...
Birkaç sene önce, İstanbul’daki Mimar Sinan Üniversitesi’nde yaşanan Joan Miro rezaletini hatırlayın:
1893 ile 1993 arasında yaşamış olan Joan Miro, 20. yüzyılın en önemli ressamlarından idi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin resim hocaları Ankara’daki bir sanat galerisinde bulunan ve Miro’ya ait olduğu iddia edilen 60 küsur tabloyu sanat galerisi ile bir protokol imzalayıp önce İzmir’de, ardından Gaziantep’te ve nihayet İstanbul’daki Tophane-i Âmire binasında sergilemişler ama hemen ardından utanç verici bir skandal yaşanmıştı: Tabloların sahte olduğu yolunda yapılan bir ihbar üzerine başlayan tartışmaya İspanya’daki Miro Vakfı ile Miro uzmanı İspanyollar da müdahil olmuşlar ve tabloların tamamı sahte çıkmıştı! Sergi açılışından bir ay sonra apar-topar kapatıldı, rezalet mahkemeye taşındı, sahte tabloları gerçekmiş gibi ortaya süren galeri sahibi dört buçuk sene hapse mahkûm oldu, sergiyi düzenleyen rektör yardımcısı da istifa etti.
REKLAM
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yaşanan bu rezaletin boyutları bir sanat eseri sahtekârlığından çok daha önemli idi; zira ressam, mimar, heykeltraş, vesaire gibi alanlarda talebe yetiştiren bir üniversitenin resim hocaları, Miro misâli dünyanın en önemli ressamlarından birine ait olduğu iddia edilen altmış küsur eserin sahte olduğunu anlamaktan âciz kalmışlardı!
BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI...
Muğla Belediyesi eleştirilerin ardından bir açıklama yaptı ve Çeşmeköy Camii’nin restorasyonunda herşeyin onaylı restorasyon projesine uygun olarak restorasyon ilkeleri ile kurallarına göre tamamlandığını ve projenin 2015’te Tarihi Kentler Birliği tarafından başarı ödülüne lâyık görüldüğünü duyurdu.
Hiş şaşılacak birşey değil; mimarlık fakültesi mezunu estetik fukaralarının projesini “bozacının şahidi şıracı” misali aynı fakülteden mezun diğer estetik fukaraları onaylıyor, sonra da siyasî görüş doğrultusunda ödül dağıtılıyor!
Önümüzdeki sene, Cumhuriyet ilân edileli yüz sene olacak. Ama, Türkiye kendini dünyaya tanıtabilmek için hâlâ asırlar öncesinin saraylarından, hamamlarından, Peribacaları’ndan ve hattâ Bizans yapılarından medet umuyor ise, yüz sene boyunca övünebileceğimiz tek bir mimarî eser bile verememiş ve “Cumhuriyet Mimarisi”nin sembolü olacak bir bina bile dikememişiz demektir.
Yolunuz Sirkeci tarafına düşecek olursa bir-iki dakikalığına durun ve gar binasına dikkatlice bakın: Sahil tarafında gayet zevkli, süslü ve güzel ama yıllardır kapalı tutulan büyük ve tantanalı bir kapı; caddenin üzerinde de beton bir blok görürsünüz.
Sahildeki kapı imparatorluk, caddedeki tatsız beton yığını ise cumhuriyet mimarîsinin eseridir ve bu yığın, çağdaş mimarîmizin estetik fukarası oluşunun mükemmel bir örneğidir.
Mimar Sinan’ın mezarından çıkıp mimarlık fakültelerine gitmesine ve “Bre siz mimar mısınız, kabzımal mı? Memleketi bu hâle getirmeyi nasıl becerdiniz? Lügatinizde ‘sıkılma’ yok mu?” diyerek elindeki budaklı odunu önce hocaların kafalarına indirmesine sonra da o fakültelerden mezun olan mimarların bürolarına dalıp Allah yarattı demeden hepsine birden girişmesine az kaldı!
Hani eskiden üzerleri şekli bozuk beneklerle bezeli açık renkteki eski Sümerbank basmaları vardı ya, Çeşmeköy Camii maalesef işte o benekli basmalara benzetilmiş! Karşınızda sanki iki asırlık taş bir yapı değil, basma fistan giyip çeşme başına gitmiş köyün dilberi Kezban duruyor!
Datça’da güya restore edilen iki asırlık Çeşmeköy Camii böyle idi ve bu hâle getirildi!
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.06.2022 - 13:51
Böyle bir sergi ilk defa düzenlendi, müziğe merakınız varsa mutlaka gidip gezin!
Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde bir aydan buyana hayli ziyaretçi çeken ama basının nedense pek rağbet göstermediği bir sergi var: “Saz ve Söz. Türk Müziği Tarihi Sergisi”...
Musiki tarihimizde bir ilk olan bu sergide Türk ve İslâm dünyasının müziği ile ilgili yüzyıllar öncesine ait kaynak kitaplar, bir kısmı artık unutulmuş olan çalgılar, objeler ve artık hayatta olmayan birçok meşhur besteci ile icracının şahsî eşyaları yeralıyor.
Sergilenen yüzyıllar öncesine ait kaynak kitaplardan bazılarını yazayım: 13. asır musiki nazariyatçısı Safiyüddin Urmevî’nin “Kitâbü’l-Edvâr”ı, Timur’un müzisyeni ve Türk Müziği’nin çok önemli ismi Abdülkadir Meragî’nin 1403’te Semerkand’da yazdığı “Câmiü’l-Elhân”ı, 17.-18. yüzyılın meşhur müzisyeni Prens Dimitri Kantemir’in “Edvâr”ı, 1765’te doğan Mevlevî Şeyhi Nâsır Abdülbaki Dede’nin “Tedkîk ü Tahkîk”i ile “Tahririye”si, eski elyazması notalar ve daha birçok kaynak...
“Saz ve Söz” sergisinde Klasik Türk Musikisi’nin meşhur isimlerine ait çalgılar da yeralıyor. Ziyaretçiler hemen girişte Üçüncü Selim’e ait olduğu söylenen sedef işlemeli tanburu görüyorlar, bunu Tanburî Cemil Bey’in tanburu ile kemençesi, Şerif Muhiddin Targan’ın udu, Tanburî Hacı Arif Bey’in kanunu, meşhur bestekâr Refik Fersan ile unutulmaz icracı Münir Nureddin Selçuk’un tanburları ile musiki tarihimizin asırlar öncesinden 20 yüzyıla kadar uzanan döneminde yaşamış büyük neyzenlerden bazılarının neyleri takip ediyor. Bunları ardından Prof. Alâeddin Yavaşca, Kâni Karaca, Bekir Sıdkı Sezgin ve İnci Çayırlı gibi klâsik musikimizin önemli isimlerinin şahsî eşyaları geliyor...
REKLAM
MÜSLÜM BABA’NIN CEKETİ TARİHLE YANYANA...
Türk Müziği klâsik, dinî, askerî ve folklorik gibi birbirinden farklı çeşitleri olan bir musikiler bütünüdür...
Sergide işte bütün bu farklı musikilere ait tarihî objelere de yer veriliyor. Klasik müzik çalgılarından başlayarak dinî musikide kullanılan kudüm, nevbe, nakkare, bendir, halîle ve rebap gibi enstrümanlar; Karadeniz kemençesi, yörüklerin çaldıkları kemençe, Bektaşi bağlaması, mehter musikisinde ve Türkiye’ye 19. asırda gelen bandoda kullanılan birçok çalgı geniş salonlardaki vitrinlerden kulaklara eski yüzyılların nağmelerini fısıldıyor.
Bütün bu objeler şimdi Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde sergileniyor ama müzik ile alâkası öyle uzmanlık falan değil, sadece dinleyici seviyesinde olan ziyaretçilerin rağbet gösterdikleri bir başka bölüm var: Halk musikisinin ve pop müziğimizin şöhretlerinin enstrümanları ile özel eşyalarının yeraldığı salon...
Âşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın, Âşık Mahzunî Şerif’in, Çekiç Ali’nin ve Nida Tüfekçi’nin sazları, Kazancı Bedih’in cümbüşü, bazı halk sanatçılarının elyazıları ile şiirleri, Müslüm Gürses’in beyaz renkteki meşhur ceketi, Yıldıray Çınar’ın takım elbisesi, Cem Karaca’nın şapkası, gözlüğü, kalemi ve tesbihi, Zeki Müren’in cicili-bicili bir sahne elbisesi, Barış Manço’nun piyanosu, çizmeleri, Kayahan’ın gitarı, Melih Kibar’ın notaları ve daha birçok obje...
Sergiyi düzenleyen arkadaşlardan öğrendim; ziyaretçi sayısı hayli yüksekmiş ve en fazla rağbet de tarihî elyazmalarına ve çalgılara değil bu son bahsettiğim kısma, yani Müslüm Gürses, Neşet Ertaş ve Barış Manço gibi şöhretlere ait enstrümanlar ile objelere gösteriliyormuş.
Bu durum, popüler kültürün geleneksel kültüre karşı kesin galibiyeti demektir!
Konusunda bir ilk olan ve 15 Ağustos’a kadar açık kalacak olan bu sergi için daha fazla söz etmeme gerek yok... Sadece, faaliyete geçtiği iki seneden buyana böyle birçok önemli sergi düzenleyen Cumhurbaşkanlığı Milet Kütüphanesi’nin çalışma azminden imkân sahibi bütün kültür kuruluşlarının ders almaları gerektiğini hatırlatmakla ve musiki meraklılarının da bu sergiyi mutlaka gezip baskısı önümüzdeki günlerde tamamlanacak olan katalogdan edinmeye çalışmalarını söylemekle yetiniyorum...
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.06.2022 - 16:20
Adamlar devlete "seri katil" diyeni tövbe ettirmişler; Türk Ocakları bu işi başaranları neden görevden alır ki?
Türk Ocakları’nda kıyamet kopuyor...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Başkanı Ekrem İmamoğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Türk Ocakları İstanbul Şubesi’nin düzenlediği “Günümüz İslam Dünyasında Meseleler ve Çözüm Yolları Sempozyumu”a davet edildiler, katıldılar, hattâ Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu sempozyumda konuşma bile yaptılar. Ocak’ın Genel Merkezi de bunun üzerine “Devlete seri katil diyenlerin Türk Ocakları toplantılarında boy göstermesi kabul edilemez” diyerek İstanbul Şubesi’ni görevden alıverdi!
Bir kişi, siyasetteki konumu ne olursa olsun, devlet için şayet “seri katil” ifadesini kullanıp da devletin en tavizsiz savunucularından olan Türk Ocakları gibi bir kuruluşun düzenlediği toplantıya katıldı ise, artık tövbe etmiş, hattâ âmiyâne tâbiri ile imana gelmiş demektir! Bu işi inanarak değil de imaj değiştirme, oy kaygısı yahut başka çevrelere sempatik görünme hevesi ile yapmış olsa bile geçmişteki fikrinin tamamen tersi harekette bulunmuştur ve bunu sağlayanların, yani Türk Ocakları’nın hiddete kapılmak yerine “Aferin bize, adamları bakın nasıl doğru yola davet edip imana getirdik!” diye övünmesi ve bugünün CHP’sindeki bu yüz seksen derecelik fikrî değişimi tepe tepe kullanması gerekir!
REKLAM
Üstelik, Türk Ocakları’nın Atatürk dönemi CHP ile yakın ve tarihî bağlantıları vardır...
Bilmeyenler için, bundan 110 sene önce kurulan Türk Ocakları’nın geçmişinden kısaca bahsedeyim:
1912’de teşkile dilen Türk Ocakları sonraki senelerde bünyesine başka dernekleri de aldı, memleket çapında yaygınlaştı, şubeler açtı, şube sayısı 1927’de 257’ye yükseldi ve ocaklar iktidar partisi Cumhuriyet Halk Fırkası ile bütünleşti! O sene toplanan parti kurultayında Türk Ocakları’nın devlet siyasetinde Cumhuriyet Halk Fırkası ile beraber olması vurgulandı ve “milliyetçilik” ilkesi de parti nizamnamesine alındı. Ama, Türk Ocağı 1931’de Cumhurbaşkanı ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Başkanı olan Mustafa Kemal’in talimatı ile lâğvedildi, mal varlığı partiye geçti ve ocaklar Halkevleri’ne dönüştürüldü.
Türk Ocakları artık mevcut değildi fakat düşüncesi iktidarda idi! Başbakan Refik Saydam’ın 8 Temmuz 1942’de vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün hükûmeti kurmakla görevlendirdiği Şükrü Saracoğlu, 5 Ağustos 1942’de Meclis’te hükümet programını okurken Türk Ocakları’nın programını andırır ifadeler kullanacaktı…
Saracoğlu’nun sonraki senelerde sık sık gündeme getirilen ve bugün eskisi kadar olmasa bile bazı çevrelerde hâlâ tekrar edilen meşhur konuşmasının en bilinen kısmını aynen naklediyorum:
“...Arkadaşlar, bu günlük ve geçici sıkıntılardan sonra biraz da daima artan, daima kuvvetlenen ve hiç bir vakit değişmeyecek olan imanlarımızdan ve varlıklarımızdan bahsedeceğim. Arkadaşlar, Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakall (en azından) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız. Dünkü Türk gençleri müstakil ve hür bir vatana malik olmak, şuurlu ve mütecanis (aynı cinsten, aynı soydan) bir millete mensup olmak, memleketi müspet ilimlerle idare etmek ve vatanın hayat ve servet membalarını memleketin elinde görmek istiyorlardı. Bugün bütün bu idealler birer birer tahakkuk etti. Vaktiyle İzmir’in atlarla çekilen tenekeden tramvayları bile yabancı bir şirketin imtiyaz mevzuu sayılmıştı. Bugün vatanın dört bucağında muntazaman işleyen trenler, yer yer kurulan fabrikalar sadece Türk bilgisi tarafından yaratılmıştır...”.
REKLAM
KOVMAK DEĞİL, ÖDÜL VERMELERİ GEREKİR!
Türk Ocakları, teşkilâtın uzun seneler genel başkanlığını yapmış olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimleri ile 1949’da tekrar açıldı. Bugün İttihad Terakki ile tek parti dönemindeki eski gücüne sahip olmasa da faaliyetlerine devam ediyor.
CHP ile Türk Ocakları arasında işte böyle bir tarihî bağ mevcuttur ve CHP’nin genel başkanı ile partinin üst düzey yöneticileri kendileri ile alâkası olmayan bir teşkilâtı değil, düşünceleri zamanla ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, vaktiyle bünyelerinde bulunan, hattâ kendilerine ait olan bir kuruluşun davetine icabet etmişlerdir.
Yukarıda da yazdım: Bu durumda Türk Ocakları yönetimine düşen iş “Siz böylelerinin kapımızdan içeri girmelerine nasıl izin verirsiniz? Bu ne cür’et?” krizine kapılıp İstanbul Şubesi’ni görevden almak değil, “Aferin sizeeee! Maaaşallaaaaah! Tebliğ vazifenizi mükemmelen ifa etiniz, vaktiyle devlete lâf dokunduranları bile tövbe ettirip imana getirdiniz” diyerek davet sahiplerini ödüllendirmektir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.07.2022 - 10:48
Balarısı Ahmet
Teşvikiye Camii’nden geçen Perşembe günü Cüneyt Arkın’ın cenazesi kaldırıldığı sırada Sünbül Efendi Camii’nden de bir başka cenaze kaldırılıyordu: Balarısı Ahmet’in cenazesi...
Önce, bilmeyenler için Balarısı Ahmet’in kim olduğunu yazayım:
Asıl ismi Ahmet Faik Şener idi, bugün stand-up şovu yapanların öncüsüydü ve bu işi bizzat icra ettiği müziğin refakatinde yapardı!
1925’te babasının hakimlik yaptığı Gemlik’te doğdu, ilk grubunu 1940’ların sonuna doğru İstanbul’da öğrenci olduğu sırada kurdu. Devam ettiği Hukuk Fakültesi’nden 1952’de ayrılarak eğlence sektörüne girdi, “Balarıları” grubu olarak arkadaşları ile gazinolarda, otellerde ve radyoda uzun seneler müzik eşliğinde komedyenlik yaptı ve Türkiye’nin en rağbet gören müzik refakatindeki komedyenlerinden oldu.
O senelerin gazetelerindeki eğlence mekânlarının ilânlarını gözden geçirecek olursanız, Balarıları grubunun ne kadar meşhur olduğunu hemen farkedersiniz...
Balarısı Ahmet, 1960’ların sonunda sahne hayatını bırakıp sadece müzik ve senelerdir çaldığı ağız armonikası ile ilgilenmeye başladı. Artık klasik müzik sanatçısı idi ve “Balarısı Ahmet” değil, “Ahmet Faik Şener” olarak orkestra konserlerine solist icracı olarak iştirak ediyordu. Marcello’nun obua, Malcolm Arnold’un da armonika konçertolarını Türkiye’de ilk defa o icra etti ve klasik konserlerde Vivaldi, Massenet, Albeniz, Enesco ve Saint-Saens’ın eserlerini seslendirip yurt dışında da plaklar yaptı.
REKLAM
Batılı klasik müzik eleştirmenleri, müzikalitesinin ağız armonikasının dünya çapındaki iki ismi, Larry Adler ile Tommy Reilly ayarında, hattâ bazı bakımlardan onlardan üstün olduğunu söylüyorlardı.
Derken aradan uzun seneler geçti, klasik musiki dünyasından da çekildi ve Kocamustafapaşa’daki evinde hatıraları ile başbaşa kaldı...
Birkaç sene önce yolda yürüdüğü sırada bir otomobilin çarpması üzerine uzun müddet yatakta kalmış ve hareket kabiliyeti gayet zayıflamıştı. Pandemiden hemen önce idi, kaza haberini aldığımda İstanbul Kültür Müdürü Dr. Coşkun Yılmaz ile ziyaretine gitmiştik. Eski günlerin Ahmet Ağabeyi’nin yerinde koskoca evde tek başına yaşamaya çalışan doksanını geçmiş bir pîr-i fanî vardı. Coşkun, devletin yaşlı sanatçıya ihtimamını sağlamak maksadıyla bir belediyeden devamlı bakım ile günde iki defa yemek servisi sağlamayı teklif edecek oldu ama izzetinefsi galeyana gelen Ahmet Ağabey hemen reddetti!
“UNUTURLAR SENİ BİRGÜN...”
Nerede ise 45 senedir tanıdığım, çok sevdiğim, sanatına, ağırbaşlılığına ve ciddiyetine hayran olduğum ve Ahmet Ağabey’i uğurlamak için geçen Perşembe günü Sünbül Efendi Camii’nde idim...
Ve, cenazeye sadece beş-altı dostu ile birkaç komşusu gelmişti, o kadar! Tamamı ondört-onbeş kişi... Neyse ki öğle namazından çıkan onbeş-yirmi kişilik bir cemaat cenaze namazına iştirak etti.
Cemaatin bu kadar az olması tabii ki üzücüdür ama pek de şaşırtıcı değildir. Bir zamanlar revaçta olan eğlence biçimlerinin yahut müziklerin devirlerini tamamlamalarının üzerinden yarım asırdan fazla geçince icracılar ile beraber dinleyicilerin de pek kalmamış olmaları sebebi ile unutulmaları, hele bizim gibi magazin basınının hafızasının zayıf olduğu bir toplumda hatırlanmamaları artık normaldir. Ama tantanalı şekilde ödül, plâket, vesaire dağıtmayı âdet edinmiş bir kuruluşun çok değil, sadece dört sene önce plâket verdiği bir sanatçıyı vefat ettiğinde hatırlamaması ve cenazesine bir çiçek gönderme tenezzülünde bile bulunmaması, sadece vefasızlıktır.
REKLAM
Balarısı Ahmet’in cenazesinde bu vefasızlığın daniskası vardı: İKSV, yani İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı 2018’deki İstanbul Caz Festivali’nde müşterek dostumuz Hakan Atala’nın girişimi ile Balarısı Ahmet’e “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” vermişti ama aynı vakıf, ödül verdiği sanatçıyı vefatında hatırlamadı bile! Balarısı Ahmet’in Sünbül Efendi Camii’ndeki cenazesinde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın çiçekleri vardı fakat dört sene önce yere-göğe koyamayıp ödül veren vakıfta o vefa neredeeee? Bırakın çiçek yollamalarını, Balarısı Ahmet’in cenazesine tek bir kişi ile olsun, katılmamışlardı bile...
Şimdi, artık dizilerin değişmez oyuncuları ile “ünlü sanatçı” oldukları iddia edilen ama şöhretleri kendilerinden menkul hatunları ve adamları konu alan sade suya tirit haberlerin tekrarı dışında başka birşey yazmaz hâle gelen magazin basınımıza da bir hatırlatma yapayım:
Geçtiğimiz ay sadece Cüneyt Arkın ve Balarısı Ahmet değil, magazin sayfalarında bir zamanlar gayet sık görünen iki hanım da vefat etti ama haber bile olamadılar: Soprano Nevin Pere ile geçmiş senelerin meşhur oryantal dansçısı İnci Birol...
Eskiler meğerse boş yere “Unuturlar seni elbet hele bir ölmeyegör!” dememişler!
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.07.2022 - 14:23
Japonya'nın suikaste kurban giden başbakanı Abe ve Son İmparator
İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci’nin 1987’de çevirdiği ve dokuz Oscar birden alan “Son İmparator” filmini seyretmiş mi idiniz?
Seyretti iseniz hatırlayacaksınız: Japonlar, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Çin’in son imparatoru Puyi’yi Mançurya’ya götürüp orada kurdukları Mançukuo isimli devletin başına geçirirler.
Puyi, artık Japonlar’ın kuklasıdır. Ne yapacağına, neyi imzalayacağına, ne söyleyeceğine, hattâ nasıl oturup kalkacağına bile Japonlar karar vermekte, Japonya’nın izni olmadan kendi başına adım bile atamamaktadır.
Filmde bütün hareketlerini belirleyen ve belirlemekten de öte sabık imparatora hakaret etmekten bile çekinmeyen çok üst düzeyde sivil bir Japon vardır ve Mançukuo’nun gerçek hâkimi Puyi değil, ismi filmde geçmeyen ama Nobusuke Kişi olduğu bilinen bu Japon yetkilidir.
Bundan 35 sene önce çevrilen ve tarihî filmler arasında sinema tarihinin en önemli ve en gerçekçi örneklerinin başında gelen “Son İmparator”u şimdilik bir tarafa bırakıp bugüne gelelim...
Japonya’nın eski başbakanı Şinzo Abe, geçen hafta katledildi. Konuşma yaptığı sırada adamın biri kendi yaptığı bir tüfekle Abe’yi vurdu, böyle suikastlere alışkın olmayan Japonya tam bir şoka girdi ve şok hâlâ devam ediyor...
Abe önemli siyasetçiler çıkarmış olan bir ailenin mensubuydu. Mançukuo Devleti’nin fikir babası, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşı’na sokan askerî cuntanın başındaki General Hideki Tojo’nun Ticaret ve Ekonomi Bakanı ve savaş sonrasının başbakanı olan Nobusuke Kişi annesinin babası, yani dedesi idi...
REKLAM
1896 ile 1987 arasında yaşayan, yani oldukça uzun bir ömür süren Kişi, Mançurya’daki siyasî faaliyetleri ve uyguladığı ekonomi politikası yüzünden “canavar” diye bilinirdi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından savaş suçlusu olarak tutuklandı, “birinci sınıf savaş suçlusu” sayılarak idamı düşünüldü, arkadaşlarının çoğu idam edildi ama Amerikalılar savaş sonrası Japonya’yı Amerika’nın çizgisinde idare edebilecek bir politikacı olarak gördükleri Kişi’yi mahkemeye çıkartmadılar ve üç sene sonra serbest bıraktılar.
Nobusuke Kişi 1957 ile 1960 arasında Japonya’nın başbakanı oldu ve görevden ayılacağı günlerde Taisuke Aramaki adında 65 yaşındaki bir işsizin bıçaklı saldırısına uğradı. Altı yerinden bıçaklanan Kişi’ye 30 dikiş atıldı ama Aramaki verdiği ifadelerde açık konuşmadığı için suikast girişiminin sebebi bir türlü ortaya çıkartılamadı.
Japonya’nın geçen hafta bir suikaste kurban giden eski başbakanı Şinzo Abe, Nobusuke Kişi’nin 1970’lerde ve 80’lerde çeşitli bakanlıklarda bulunan Şintaro Abe ile evlenen kızı Yoko’nun oğlu idi. Çocukluğu artık evinde emekli hayatı yaşayan dedesi Nobusuke Kişi ile beraber geçmiş, gençlik senelerinde de Japonya’nın önde gelen politikacılarından olan babasının yanında bulunmuş, dedesinin kardeşi Eisaku Sato’nun sekiz sene devam eden başbakanlığını da görmüş, yani hayatının her döneminde politika ile içiçe olmuş ve başbakanlığa kadar yükselmişti...
Ama kaderi dedesinden tamamen farklı olacak, dede suikastten kurtulacak fakat torun can verecekti...
Son İmparator Puyi ile Nobusuke Kişi’nin Mançukuo maceralarının ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesinde uyguladığı Pan-Asya politikasının aslında bizi de alâkadar eden ve Sultan Abdülhamid’in ailesine kadar uzanan bir başka boyutu daha vardır ama apayrı bir konu olduğu için başka bir yazıya bırakıyorum...
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.07.2022 - 08:59
30 Ağustos'taki Büyük Zafer'in taarruzdan bir ay önce oynanan futbol maçı ile başladığını bilir misiniz?
Başlıktaki sorunun doğru cevabını eminim az kişi verebilir ve “Evet, biliyorum!” diyeceklerin hemen tamamı da, Millî Mücadele konusunda ciddî şekilde bilgi sahibi olan uzmanlardır...
Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’nde uğradığı işgale son verip yepyeni bir devletin kuruluşunun müjdesi olan ve gayet parlak bir zaferle neticelenen Büyük Taarruz’un öncesinde, üzerinde şimdiye kadar çok az çalışılan bir futbol maçı vardır! Kumandanların işgalci Yunan Ordusu ile bu ordunun destekçisi olan İngilizler’in dikkatini çekmeden taarruz plânlarından haberdar edilmeleri maksadıyla 28 Temmuz 1922’de Akşehir’de Batı Cephesi ile Kolordu askerleri arasında bir müsabaka düzenlemiş, kumandanlar maçı izlemeye gitmişler görüntüsü altında Akşehir’de toplanmışlar ve futbol karşılaşması memleketi işgalden kurtaran son taarruzun hazırlıklarının tamamlanması için dahiyane şekilde paravan olarak kullanılmıştır.
2022, tarihimizde büyük önemi olan ama maalesef gerektiği kadar bilinmeyen işte bu maçın 100. yıldönümüdür...
Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi ile Spor Tarihi Araştırmaları Derneği, bu yıldönümü münasebeti ile “Yüzyılın Maçından Yüzyılın Zaferine Millî Mücadele ve Futbol” paneli düzenledi. Panel, Akşehir’deki karşılaşmanın tam 100. yıldönümü olan önümüzdeki perşembe günü Üniversite’nin Göztepe’deki yerleşkesinde yapılacak ve spor tarihi ile de alâkadar olan tarih hocaları ile konunun uzmanları tebliğlerinde hem Akşehir’deki müsabakanın ayrıntılarını anlatacak, hem de asırlık klüplerimizin geçmişi hakkında bilgi verecekler.
REKLAM
MERAKLILAR İÇİN MÜKEMMEL FIRSAT!
“Yüzyılın Maçından Yüzyılın Zaferine Millî Mücadele ve Futbol” panelinin tanıtım bülteninden bir bölümü, Akşehir’deki karşılaşmanın önemini daha iyi aksettirebilmek maksadı ile aşağıya naklediyorum:
“...Sakarya Savaşı 13 Eylül 1921’de bitmişti. Sonrasında, Yunan kuvvetleri Afyon hattına çekildiler ve burada çok güçlü olduğuna inandıkları istihkâmlar oluşturdular. Bütün güçleriyle Yunan ordusunu destekleyen İngilizler de aynı kanaatte olmalılar ki bir saldırı halinde bu istihkâmların Türkler tarafından altı aydan önce aşılamayacağı şeklinde raporlar hazırlıyorlardı. Türkler’in Afyon’a yapacakları bir saldırı, onlara göre başarısız olmaya mahkûmdu.
Türk cephesinde ise, gelişmeler farklı idi. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, düşmanın kesin bir mağlubiyete uğratılacağı konusundaki inancı tamdı. Taarruz hazırlıkları bitirildiğinde kesin ve netice alıcı darbeye girişilecekti. Düşman kuvvetlerinin hazırlıksız yakalanması için plânların son derece gizli tutulması, Yunanlılar’ın, özellikle de İngilizler’in gelişmelerden haberdar olmamaları lâzımdı.
Ordu hazırdı, sadece taarruz plânlarının ordu komutanlarına bildirilmesi gerekiyordu...
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın komutanlarla yapacağı alenî bir toplantı karşı tarafı kuşkulandırabilirdi. Bu aşamada Paşa tam bir kurmay subay zekâsı ile hiç kimseyi şüphelendirmeden komutanları biraraya getirmeyi başardı: Batı Cephesi ile Kolordu askerleri arasında 28 Temmuz 1922’de Akşehir’de bir futbol maçı organize etti ve komutanlar maça davet edildiler.
Komutanlar bir taraftan maçla ilgilenirmiş gibi görünürken diğer taraftan taarruz plânları üzerinde çalışıyorlardı. Futbol atmosferi hazırlıkları düşmandan gizli şekilde yapmak ve taarruz plânlarını hayata geçirmek için ideal bir ortam oluşturmuş, herşey Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi olmuş, düşman hiçbirşeyden şüphelenmemişti. İngilizler de “Türkler futbol maçıyla oyalandıklarına göre yakında bir taarruza girişme niyetleri yok” diye düşünmüşlerdi.
...Sonrası ise “kesin Zafer ve Kurtuluş...”.
Bu panel futbola ve özellikle de Türk futbolunun geçmişine meraklı olanların bilmedikleri birşeyler öğrenebilmeleri için mükemmel bir fırsattır ve paneli organize edenlerin de hatırlattıkları gibi karşımıza “Futbolun asla sadece futbol olmadığı” gerçeğini çıkartmaktadır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.08.2022 - 13:36
Bizim burun kıvırdığımız imparatorluk geleneği, bugün Rusya'da ve İngiltere'de aynen devam ediyor!
Adamın biri Osmanlı Devleti’nin 1800’lerden itibaren Londra, Paris, Berlin, Roma, Petersburg, Washington, Madrid, Atina ve Paris’teki büyükelçiliklerini yapan Yanko, Antonaki, Kostaki, Musurus, Kalamaki, Nikolaki, Todoraki, Naum, Aleko, vesair gibi gayrımüslimlerin isimlerini sıralayıp “Bazılarının özlediği Osmanlı” diye bir tweet atmış ve bu tweet birkaç gazetede haber olmuş!
Liste doğru, ama çok eksik! Bakanlık yapmış veya devletin üst düzeyinde vazifede bulunmuş Noradonkyan, Oskan, Yusuf Franko, Aristidi, Mavrokordato, Vayanis, Kazazyan, Ohannes, Sinapyan, Azaryan, Basarya vesaire gibi, daha nice gayrımüslim de listeye ilâve edilse idi, isimler sayfalar dolusu uzayıp giderdi.
Ama, meselenin farkedilmeyen bir tarafı var: Osmanlı’nın bir “imparatorluk”, yani çokuluslu bir devlet olduğu ve imparatorluklarda sadece hâkim unsurun değil, o devletin teb’ası olan bütün milletlerin yönetimde görev almalarının normal karşılanması gerektiği!
İmparatorlukları bugünün “millî devlet” kavramı ile mukayese edip o devirleri zamanımızın millî devletleri çerçevesinde mukayeseye kalktığınız takdirde hataya düşmeniz kaçınılmazdır ve Osmanlı İmparatorluğu’da bazı gayrımüslimlerin yüksek makamlara gelmiş olmalarına şaşıranların sanki yeni birşey keşfetmiş gibi böyle tweet atmalarının sebebi de bu bilgisizlikleridir.
REKLAM
Osmanlı Devleti söylediğim gibi bir imparatorluk, ama Türk imparatorluğuydu. Başta hanedan ve devletin en güçlü müessesesi olan ordunun dili Türkçe idi ve devletin bir kuralı vardı: Kumandanlar ve savunma bakanları mutlaka Türk yahut Müslüman idiler; içişleri, adalet, eğitim, vakıflar ve daha birkaç bakanlığa da aynı şekilde sadece Türkler veya Müslümanlar gelebilirdi. Diğer mevkilere yükselen azınlık mensupları da o makama geldiklerinde artık Rum, Ermeni, Yahudi vesaire değil, sadece “Osmanlı” idiler...
İsimi başka olsa da, imparatorluk sistemi hâlâ mevcut; meselâ Birleşik Amerika, Rusya ve İngiltere gibi çokuluslu devletler bünyeleri itibariyle imparatorluğu andırıyorlar ama bunlara şimdi “imparatorluk” denmiyor; “çokuluslu devlet”, “federasyon”, “devletler topluluğu” vesaire gibi isimler veriliyor. Geçmişin imparatorluklarında belli mevkilere sadece hâkim unsura mensup olanların geçebilmesi kuralı da modern imparatorluklarda artık uygulanmıyor, böyle makamlara şimdi farklı milletlerin mensupları da gelebiliyorlar.
TÜRK, HİNTLİ, KİMİ ARARSANIZ VAR!
Bir milletler mozayiği olan Birleşik Amerika’yı anlatmama lüzum yok, örneklere Rusya’dan başlayalım...
Rusya’nın daha önce Acil Durumlar Bakanı, Başbakan Yardımcısı, Moskova bölge valisi ve Birleşmiş Rusya Partisi’nin lideri olan şimdiki Savunma Bakanı ve Ukrayna harekâtının mimarı General Sergey Şoygu öyle Rus falan değildir; Rusya’daki Türkî kavimlerden birine mensuptur: “Tuva”dır, “Kujuget” adında bir bir gazetecinin oğludur ve tam ismi de “Sergei Kuzhugetovich Shoigu”, yani “Sergey Kujuget oğlu Şoygu”dur.
Rusya’da sadece ordu değil, Merkez Bankası da aslen Rus olmayan bir kişiye emanet edilmiştir: Elvira Nabiullina’ya...
Tam adı Elvira Sakhipzadovna Nabiullina, yani Sahipzade kızı Elvira Nabiullina olan başkanı da aynı şekilde Türkî bir kavmin mensubudur, Kazan Tatarı’dır.
Daha önce ekonomi ve maliye yönetiminin çok üst düzeyindeki yetkilisi olan Nabiullina dokuz seneden buyana Rusya Merkez Bankası’nın başkanlığını yapıyor, dünyanın en başarılı bankacılarından biri kabul ediliyor ve Ukrayna’da devam eden savaş sırasında Rusya’yı büyük bir ekonomik krize girmekten kurtaran kişi olarak görülüyor.
REKLAM
Şimdi, Moskova’dan Londra’ya geçelim...
Geçenlerde istifa eden İngiliz Başbakanı Boris Johnson, malûm, meşhur Türk gazeteci Ali Kemal’in torun çocuğu, yani aslında çeyrek Türk idi...
İngiltere’nin başbakanlık koltuğuna önümüzdeki günlerde Hint-Pakistan asıllı Pencaplı bir Hindu politikacının, Rishi Sunak’ın oturması bekleniyor.
Daha önce İngiliz Maliyesi’nin başında olan Sunak, her ikisinin de soyu Pencap’a uzanan Kenya’da doğmuş bir baba ile Tanzanya’da dünyaya gelmiş bir annenin çocuğu ve başbakanlık için şu anda en güçlü aday! Aynı şekilde aslen Hintli olan bir Sünni Müslüman, Sadık Han da altı seneden buyana Londra’nın Belediye Başkanlığı’nı yapıyor...
Tarih sahnesinden yüz sene önce silinmiş olan Osmanlı Devleti’ne bugün hasret çekilmesi bir “aklıbaşında olup olmama” meselesidir; yani “Aaaah, o günler nasıl güzelmiş, geri gel Osmanlıııı!” zihniyeti uçuk bir hayalden ibarettir ama geçmişin imparatorluklarını bugünün millî devletleri ile mukayese edip neticeler çıkarılabileceğini zannetmek de sadece cehalet eseridir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 10.08.2022 - 14:51
Şşşşşşşşşşşşş!
Eski şiirde “Harf-i şın sığmaz o şîrin diline” diye bir mısra vardır. Şair gönül verdiği güzeli anlatırken “O şirin diline ş harfi sığmaz”, yani “Ş’yi telâffuz edemez” demektedir.
Bahsedilen kadın bir Rum dilberidir, zira o dönemin imparatorluk coğrafyasında “ş” diyemeyenler sadece Rumlardır. “Ş”yi hâlâ söyleyemez, “s” diye telâffuz ederler; "paşa"yı "pasa", “şapka”yı “sapka”, “şiir”i “siir”, “kış”ı “kıs”, “şişe”yi “sise”, “şarkı”yı “sarkı”, “şaşkın”ı “saskın”, “şiş”i “sis”, “duş”u “dus” yaparlar. Sadece Türkçe değil, diğer dillerde de başında, ortasında yahut sonunda “ş” olan kelimeler, Rum ağzında aynı şekilde “s”ye dönüverir.
Son senelerde gittikçe fukaralaşıp 100-150 kelimelik bir kabile dili hâline gelen Türkçe, şimdi de bir Rum telâffuzu istilâsına uğradı; “ş” harfi özellikle de genç kızların dilinde “s” oluverdi! Artık teşekkür edilmiyor, “tesekkür” ediliyor; garsondan “şarap” yerine “sarap” isteniyor, havaların serinlemesi için “kıs”ın gelmesi bekleniyor, sabahları “is”e gidiliyor, rüzgâr eserse omuzlara bir “sal” atılıyor, çöpler “les” gibi kokuyor, hastalanmamak için “ası” olunuyor, hele o gıcık olunan “essoğluessek” herif yok mu!
REKLAM
Abartmıyorum... Çarşıda, pazarda, kafede ve TV’lerdeki konuşmalara dikkatle kulak verdiğiniz taktirde özellikle de genç kızların tamamına yakınının “ş” diyemediğini, “ş” yerine “sssss” diye tısladıklarını farkeder ve şayet Türkçe’ye itina gösterenlerden iseniz hafakanların bastığını hissedersiniz!
Pro-dental olan, yani ağzın ön kısmı, dudaklar ve dişler kullanılarak konuşulan Türkçe şimdilerde sadece burundan telâffuz edilen bir dil hâlini almak üzere ve bunun en mükemmel örneği de TV dizilerindeki konuşmalar. Oyuncunun erkeği de, kadını da güya birşeyler söylüyorlar ama ortada kelime falan yok, mırıldanmadan ibaret bir harfler yığını işitiliyor, sesler burundan “nnnnnnnnnnnn” diye geldiği için ne dendiği belirsiz; özen göstermeden, anlaşılmaz şekilde alelâcele sarfedilen ve son bir veya iki hecesi mutlaka yutulan tuhaf bir geveleme var, o kadar! Üstüne üstlük, dizilerin genel derdi olan ses kayıtlarının beceriksizce yapılması yüzünden kimin ne dediğini, bu peltek gevelemelerin ne mânâya geldiğini anlayabilene helâl olsun!
TENBELLİK, ESTETİK VE ŞIMARIKLIK…
“Ş” ârızasının neden erkeklerde değil de genellikle hanımlarda daha yaygın olduğunun sebebini bilmiyorum. Büyük ihtimalle doğru dürüst konuşmaktan âciz bir çevrede yetişmek, dolayısı ile harflerin mahreçlerinden bîhaber olmak yahut söylenmesi biraz uğraşma gerektiren “ş” yerine daha kolay olan “s”yi tercih etmek, yani tenbellik veya buruna yapılmış estetik müdahalenin konuşmanın canına okuması ve belki de Türkçe’yi İngilizce gibi telâffuz etme şımarıklığı...
“İstanbul telâffuzu” derdinde falan değilim, zira o telâffuz çok zaman önce rahmetli oldu, hattâ gelmesi yakınlaştı! Bugün bu telâffuzu hayal etmek sadece bir safdilliktir ama bugün konuşulduğu zannedilen Türkçe’nin anlaşılmaz hal alması, meselâ “ş”nin kaybolmak üzere olması başkadır, felâketten de öte bir derttir!
Bir zamanların şık, zengin ve gayet âhenkli lisanı olan Türkçe’nin başına 1960’lardan itibaren bir işler geldi, önce o zamanki Türk Dil Kurumu’nun saldırısına uğradı, uydurulan takır-tukur kelimeler dilin âhengini kakofoniye çevirdi, kelime dağarcığı azaldıkça azaldı, lisan fakirleştikçe fakirleşti ve nihayet 150, haydi bilemediniz 200 kelime ile konuşulan bir seviyeye inip yerlere serildi.
Artık harfleri bile doğru dürüst telâffuz edilemeyen, içerisine Palikarya ruhu kaçmış çağdaş bir Türkçemiz var… Kutlu, mutlu ve hayırlı olsun!
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.08.2022 - 12:44
Belâlı kronoloji
Onbinlerce cana mâlolan, yüzbinleri yuvasından eden, psikolojimizde ve sosyal hayatımızda büyük yaralar açan 1999’daki 17 Ağustos felâketinin üzerinden 23 yıl geçti...
Depremin ardından Marmara’da muhtemel bir âfete karşı alınması gereken tedbirler bol bol konuşuldu, yoğunluk zamanla azaldı, mesele zamanla arada bir hatırlandı ve derken tedbirlerden sadece 17 Ağustos felâketinin yıldönümlerinde bahsedilir oldu...
Gerçi birkaç jeolog arada bir ekranlarda görünüp “Geliyor, geliyoooor” deyip duruyorlar ama Marmara’daki faylar hakkında söylediklerinin ne kadarı doğru, konuşanların kaçı fayları giderek yerlerinde incelediler ve dolayısı ile bu üstadların hangisine ne kadar güvenebilirsiniz, Allah bilir...
Hatırlarsınız: Bundan iki sene önce İstanbul yine sallanmıştı, depremin ardından TV’lere koşuşan jeologlar sarsıntıyı Karadeniz’deki bir faya bağlamışlardı ama bu faydan daha önce hiçbiri bahsetmemiş, şehrin sadece 18 kilometre ilerisindeki kırığın mevcudiyeti hafif de olsa bir deprem sayesinde hatırlarına gelmişti!
Artık biliyoruz: Marmara’nın kaderinde sık sık deprem olması yazılıdır ve her 250 senede bir mutlaka böyle bir âfet yaşamaktadır. Son büyük deprem 1776’da meydana gelmiştir, 1999 felâketi de bu 250 senelik bu uğursuz periyodun 233 sene sonra gelen öncüsüdür! Marmara’nın altını üstüne getirecek olan asıl büyük deprem mutlaka gelecektir ve tarih boyunca hiç şaşmayan bu belâlı döngünün son halkasını görmemize de çok az zaman kalmıştır!
REKLAM
Aşağıda, İstanbul’un tarihi boyunca aşadığı büyük depremlerin bir kronolojisini veriyorum. Bu bilgileri Bayındırlık Bakanlığı Yapı ve İmar İşleri Reisliği’nin 1952’de yaptığı resmî bir yayından, İstanbul Üniversitesi Jeoloji Enstitüsü’nden Nuriye Pınar ile Bayındırlık Bakanlığı’ndan Ervin Lahn’ın “Türkiye Depremleri İzahlı Kataloğu”ndan aldım.
Kitapta, Türkiye’de varlıkları o zamanlarda da bilinen faylar hakkında açıklamalar yapılıyor, deprem bölgeleri konusunda ayrıntılı bilgiler veriliyor ve “Türkiye Deprem Bölgelerinin Tarifesi” başlıklı bölümde 2 bin yıl öncesinden bugüne kadar yaşanan büyük depremler sıralanıyor…
İşte, Marmara Bölgesi’nde Milâttan Sonra 29’dan bugüne kadar geçen 1993 sene boyunca yaşanan deprem macerasının özeti:
UĞURSUZ LİSTE...
* 29: Marmara tarihten önceki zamanlarda da sallanmıştı ama tarihçilerin hakkında detaylı bilgi verdikleri ilk deprem bundan tam Milâttan sonra 29’da oldu. Sarsıntının merkezi Gemlik Körfezi idi; İzmit, yani o zamanki adıyla “Nicomedia” ile yine o devirde “Nicea” denen İznik yerle bir oldu.
* 1 Şubat 363: Sarsıntılar İstanbul’un şehrin etrafındaki geniş bir bölgede hissedildi ve zamanın Romalı tarihçileri hadiseyi “Bir felâket oldu” diye kaydettiler.
* 434: İstanbul dört ay boyunca sarsıldı, deniz surlarının bir bölümü yıkıldı.
* 26 Ocak 446: Sarsıntıdan şehrin bazı kapıları büyük hasar gördü ve deprem üç ay boyunca devam etti.
* 25 Eylül 477: İstanbul 40 gün boyunca aralıksız sallandı. Bir sonraki yılın Eylül’ünde yeniden büyük bir deprem oldu ve şehrin meydanlarını süsleyen heykeller devrildi.
* 15 Ağustos 553: İstanbul 40 gün boyunca tekrar sallandı. 554 yılının Temmuz ve Ağustos’unda da şehirde bir deprem fırtınası esti, Yedikule’nin etrafındaki surlar yıkıldı. Sarsıntılar tam bir yıl sonra yeniden geldi, bu defa kiliselerle surların geri kalan kısmı yerle bir oldu ve Marmara’da patlayan dev dalgalar şehrin iç kısımlarına kadar ilerledi. Aynı günlerde İzmit de sarsıldı ve baştan başa yıkıldı.
REKLAM
* Ekim-Kasım 557: Bu defa yeraltı gürültüleri, şiddetli bir fırtına ve yağmurla gelen deprem günlerce devam etti. O devrin tarihçileri, “Sarsıntıların şiddetinden gökteki birkaç yıldızın bile yer değiştirdiğini” yazdılar.
* Ocak 1010: Ocak’ta başlayan sarsıntılar Mart’a kadar hiç kesilmedi. Depreme yeraltından yükselen korkunç gürültüler de iştirak etti ve bugün Fatih Camii’nin yerinde bulunan büyük kilise yerle bir oldu.
* 1034 ilkbaharı: Şehir tam 140 gün boyunca beşik gibi sallandı. Binlerce evde ve kiliselerde büyük hasarlar oldu.
* 18 Aralık 1037: İstanbul aralıklarla üç defa sarsıldı. Bu tarihten başlayarak 1040’a kadar şehirde dokuz büyük deprem oldu. İnsanlar yiyecek bulamadılar ve açlığın ardından salgınlar çıktı.
* 23 Eylül 1063 veya 1064: İstanbul, Trakya’nın hemen hemen tamamı, Erdek ve İznik iki yıl boyunca sallandı.
* 14 Eylül 1509: Artık Osmanlı’ya başkentlik etmekte olan şehir, bu defa 18 gün devam eden bir âfet yaşadı. Şehrin alçakta kalan mahallelerinde çok büyük hasarlar oldu, 109 cami ile 1070 ev yıkıldı. Kara ve deniz surlarıyla Topkapı Sarayı’nı çeviren duvarlar kısmen çöktü. O zamanın kayıtlarına göre 13 bin kişi can verdi ve sayısı bilinmeyen çok sayıda İstanbullu açılan yarıklara düşüp kayboldu.
* 12 Haziran 1542: 40 günlük sarsıntılar yeniden geldi.
* 1718’in yaz ayları: İstanbul üç gün boyunca cehennemi yaşadı. Yalı Köşkü ve etrafındaki binalar yıkıldı, Edirnekapı ile Yedikule taraflarındaki surlar yerle bir oldu. Birçok camiyle hamamın kubbeleri çöktü, sokaklar bina enkazlarından yürünemez hale geldi. 1719’un 5 Mart’ında gelen bir başka deprem ise 30 gün sürdü. Aynı senenin Mayıs’ında ise, bu defa İzmit tamamen yıkıldı ve sayılabildiği kadarıyla 1000 kişi can verdi.
* 3 Eylül 1763: Sarsıntı altı gün devam etti, Fatih ve Bayezid camilerinin kubbelerini çökertti, sonra 23 Aralık’ta tekrar geldi.
* 23 Nisan 1766: İstanbul, tarihinin en büyük deprem serilerinden birini yaşadı ve merkezi Marmara Denizi olan ilk sarsıntı Çorlu ile Büyükçekmece’yi yerle bir etti. Şehir, Mayıs’ta yeniden sallandı ve birçok caminin kubbesi yıkıldı. O yılın sonbaharı hiç bitmeyen sarsıntılarla geçti. 5 Eylül’de İzmir harap oldu ve âfet 1767 Kasım’ında tekrar İstanbul’a döndü, Vezirhanı’nın ve Bayezid ile Fatih camilerinin kubbeleri çöktü. İstanbul’un yanısıra İzmir de bu tarihten sonra 28 yıl boyunca durmadan sallandı. Deprem fırtınasının son sarsıntısı 1795’in 29 Nisan’ında yaşandı ve şehir 15 Ağustos 1803’teki hafif depreme kadar yaralarını sarmaya çalıştı.
* 10 Temmuz 1894: Şehir ardarda üç defa sarsıldı. Kapalıçarşı çöktü, Sirkeci rıhtımında 40 metrelik yarık açıldı, deniz suyu ısınıp kaynar hale geldi, suların kıyılardan açığa doğru çekildiği görüldü ve binlerce ev yıkıldı. Depremin ardçıları aylarca devam etti ve Edirne’den Marmaris’e kadar uzanan geniş bir alanı haftalar boyunca salladı.
* 9 Ağustos 1912: Şarköy ile Mürefte arasında ,4 büyüklüğünde deprem oldu, üç bine yakın kişi öldü, yedi bin kişinin yaralandığı tesbit edildi ve 80 binden fazla kişi de evsiz kaldı.
* 17 Ağustos 1999: Ayrıntılarını yazmam gereksiz, zira o gün yaşadığımız âfeti unutmak hiç mümkün değil!
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.08.2022 - 12:28
Anlama özürlülerin nüans ve idrak noksanları
İnternette birkaç gündür bana ait olduğu iddia edilen bir iddia dolaşıyor: “Mustafa Kemal devrinde Ayasofya’nın diskotek olması kararlaştırıldı. Caz kulübü olması için çalışmalar başlatıldı” dediğim yolunda bir garabet...
Ben böyle saçma sapan bir söz etmedim!
Bundan dört sene önce katıldığım bir TV programında, Ayşe Böhürler’in “Türk Kahvesi”nde gerçi Ayasofya’nın diskotek veya caz klübü yapılması yolunda teşebbüsler olduğundan bahsetmiştim ama buranın Mustafa Kemal devrinde diskotek haline getirilmesinin kararlaştırıldığı şeklinde akıl ve mantık dışı birşey söylememiştim.
Sözünü ettiğim hadise, Türkiye’ye Amerikalı işadamlarının yaptıkları bir tekliften ibaretti ama reddedilmiş ve hayata geçmemişti...
Birileri dört sene önce söylediklerimi yeni farketmişler ve sakat zihniyetlerine dayanak yapabilmek için eğip bükerek sosyal medyada benim tarafımdan söylenmiş gibi şimdi tepe tepe kullanıyorlar!
Başkasına ait bir sözü o sözde ifadesini bulan fikir ile hiçbir şekilde alâkası olmayan bambaşka şekilde anlamanın temelinde nüansa dikkat etmemek, yani ayrıntıyı anlamamak vardır. Okuduğunu yahut işittiğini idrakten âciz beyinler başkasına ait sözü kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmaya kalkışınca ifadeyi dallandırır, budaklandırır, bambaşka hâle getirir ve ideolojilerine göre eğip bükerek “Falanca kişi şöyle söylüyor” deyip alâkası olmayan, yalan yanlış şekilde yayarlar!
REKLAM
“Mustafa Kemal devrinde Ayasofya’nın caz kulübü olması kararlaştırıldı” diye sosyal medyada bana atfen dolaşan iddia, idrak fukaralarının söylediğimi başka bir tarafları ile dinlemelerinden ibarettir...
MÜRACAAT YAPILMIŞ AMA REDDEDİLMİŞ!
Şimdi, bu “Ayasofya” ve “caz klübü” söylentisinin aslını ve nereden çıktığını anlatayım:
Söylenti, Batı’nın inkılâplar Türkiyesi’nde olup bitenleri dikkatle takip ettiği günlerde, Amerika’nın en önemli gazetelerinden New York Times’ta 16 Aralık 1926’da çıkan haberle başladı. Haberde bir grup işadamının İstanbul Valiliği’ne müracaat ederek Ayasofya’nın dinî maksatlarla kullanıma uygun olmadığını söyleyip mâbedi dans salonuna çevirmeyi teklif ettikleri yazıyordu.
Aynı gazete, bir ay kadar sonra, 12 Ocak 1927’de, yine Ayasofya ile ilgili bir başka talepten bahsetti: Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliği, Türk makamlarına Amerikan Caz Grupları Birliği’nin Ayasofya’yı “caz mâbedi” yapma talebini iletmişti! Mekânın akustik bilgilerini istiyor, Ayasofya’ya çok sayıda ve güçlü saksafonların yeralacağı dünyanın en büyük caz orkestrasını getirmeyi vaadediyorlardı ama Türkiye teklife destek vermemiş, yani reddetmişti!
Bir TV programında sözünü ettiğim “Ayasofya” ve “caz kulübü” meselesinin aslı, New York Times’ta çıkmış olan işte bu haberlerdir. Gazetenin yazdıkları, İstanbul’un eğlence tarihi konusunda yurtdışında sonraki senelerde yazılan kitaplara da geçmiştir ve Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nin tasnifi tamamlanıp belgeler araştırmacılara açıldığı zaman Amerikalılar’ın başvuruları ile ilgili resmî yazışmalar da ortaya çıkacak ve konunun ayrıntıları öğrenilebilecektir...
REKLAM
Anlayış özürlüler kasdettiğim hadiseyi “Mustafa Kemal devrinde Ayasofya’nın caz kulübü olması için çalışmalar başlatıldı” hâline getirmekle kalsalar, yine iyi... Bir başka çatlak da bana mâledilen palavrayı şerhe kalkışıp meseleyi CHP’ye getiriyor ve “CHP Ayasofya Camii’ni değil, Ayasofya diskoteğini istiyormuş. CHP Türk’ün dinini, geleneğini, her şeyini unutturmak için kurulmuş Allah düşmanı bir emperyalist projesidir derken ne demek istediğimizi daha iyi anlıyor musunuz? İzleyip her yerde paylaşalım” diyor!
Tek sermayeleri Atatürk’e lâf etmekten ibaret olan, üstüne üstlük bu işi hayat gayesi hâline getiren ama okuduğunu ve dinlediğini anlamaktan âciz cühelâya “nüans” ve “ayrıntı” kavramlarının önemini anlatmak imkânsızdır!
New York Times’ta Ayasofya hakkında 16 Aralık 1926’da çıkan haber.
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.08.2022 - 08:56
30 Ağustos Zaferi'nin bilinmeyen insanî bir tarafı: Cephedeki Mustafa Kemal Paşa'nın, Ankara'da hasta yatan annesi Zübeyde Hanım ile şifreli telgraflaşmaları
Bir başkumandan hayâl edin: Bir taraftan işgal edilmiş memleketini düşman çizmelerinden kurtarabilmek için çok yakında başlatacağı ölüm-kalım taarruzunun hazırlıkları ile meşgul olsun ama bir taraftan da geride bırakmaya mecbur kaldığı hasta annesini düşünsün...
Bugün 100. yıldönümünü kutladığımız Büyük Taarruz’un muzaffer kumandanı Mustafa Kemal Paşa, 1922 Temmuz’undan itibaren işte bu düşünceler içerisinde idi!
30 Ağustos zaferinin üzerinden geçen bir asır boyunca büyük zafer hakkında kütüphaneler dolusu kitaplar yazıldı ve muzaffer kumandanının, yani Mustafa Kemal Paşa’nın askerî dehası üzerine hemen herşey söylendi. Ama o muzaffer kumandanın vatanını kurtarmaya çalıştığı Büyük Taarruz günlerinde, Ankara’da hasta yatağında bıraktığı annesini de hatırından çıkartmadığı ve cephedeki en dağdağalı günlerde bile Zübeyde Hanım’ın sağlığı hakkında Ankara ile yazışmalar yaptığı pek bilinmedi...
Arşivlerimizde bu büyük kadın, yani Zübeyde Hanım ile ilgili birhayli evrak vardır, bunların bir kısmı anne ile oğlu arasındaki doğrudan yazışmalardır ama sözkonusu evrakın birkaçı dışında şimdiye kadar nerede ise hemen hiçbiri maalesef neşredilmemiştir!
Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taaruz günlerinde annesinin sıhhati ile nasıl yakından alâkadar olduğunu gösteren belgeler şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ndeki Atatürk evrakı arasındadır ve Ankara ile cephe arasında yapılmış olan sözkonusu yazışmaların tamamı şifreli telgraflardır.
REKLAM
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu arşivde araştırma yapabilmem için verdiği izin ve Cumhurbaşkanlığı Arşiv Daire Başkanı azîz dostum Muhammet Safi’nin her zamanki unutulmaz yardımları sayesinde temin ettiğim yazışmalardan bazılarını büyük zaferimizin yüzüncü yıldönümü vesilesi ile burada yayınlıyorum...
ANKARA’DA HERKES TENBİHLİ İDİ...
Paşa, 21 Temmuz 1922’de hasta yatağında yatan annesine veda ederek Akşehir’deki Batı Cephesi Karargâhı’na gitmek üzere Ankara’dan ayrılmış ve iki gün sonra o senelerde Ankara’ya, şimdi Eskişehir’e bağlı olan Biçer köyünden geçerken Zübeyde Hanım’a bir telgraf yollamıştı. “Valideme mahsustur” diye başlayan şifreli telgrafta seyahati hakkında bilgi veriyor, “Bu sabah Biçer’e vâsıl olduk (ulaştık). Sıhhatiniz nasıldır? Ellerinizden öperim” diyordu.
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’dan önceki haftalarda cepheye giderken ve Büyük Taarruz günlerinde Ankara’daki yakınlarına ve Çankaya personeline annesinin sağlığı hakkında kendisine devamlı şekilde bilgi göndermeleri talimatını vermişti.
Paşa o sırada başkumandanlığın yanısıra Meclis’in de başkanı idi ve Meclis’teki Özel Kalem Müdürü Hayati Bey, 26 Temmuz’da o sırada Konya’da bulunan Paşa’ya gönderdiği telgrafta annesinin sağlığının günden güne düzelmeye başladığı müjdesini veriyordu ve telgrafta Fikriye Hanım’dan da bahis vardı:
“Valide-i muhteremeleri hanımefendi hazretlerinin ahvâl-i sıhhiyelerinin (sağlık durumlarının) azimet-i devletleri esnasındakinden (ayrıldığınız andan) lehülhamd pek çok iyi olduğunu ve günden güne daha iyileşmekte bulunduğunu ve itina ile devam eden müdâvât (bakım) neticesinde kalp nahiyesindeki ağrıların da nâdiren ve hafif olmak üzere azaldığını arzederim. Zât-ı devletlerinin gözlerini öptüklerinin ve kendileri iyi olduklarından merak buyurmamanızın arzedilmesini irade buyurmuşlardır (emretmişlerdir). Fikriye Hanımefendi’nin de rahatsızlıklarının mucib-i merak (merak gerektirecek) bir halde olmadığı mâruzdur (arzolunur) efendimiz”.
REKLAM
Aynı gün, Ankara Kumandanı Binbaşı Fuad Bey de Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf göndermiş ve “Validenin sıhhati iyidir. Her gün ve gece etrafına toplanarak isabetli hikâyelerini dinliyoruz. Zât-ı devletlerinden uzak bulunmaktan başka bir teessürümüz yoktur. ...Ellerinizden öperim büyük Paşam” diye yazmıştı.
“ZAFER, HASTAYA İLÂÇ OLDU!”
Mustafa Kemal Paşa 6 Ağustos’ta Ankara’ya döndü, 17 Ağustos’ta yeniden ayrıldı, Büyük Taarruz’u başlatmak için gizli olarak Konya’ya gitti, oradan Akşehir’e geçti ve 21 Ağustos’ta Meclis’teki Kalem Müdürlüğü vasıtası ile annesine yine şifreli bir telgraf gönderdi:
“Muhterem validem hanımefendiye,
Fuat ve Hayati Beyler’den sıhhat ve âfiyetiniz hakkında aldığım malûmattan fevkalâde memnun oldum. Hamdolsun, ben de âfiyetteyim. Dün, İsmet Paşa Hazretleri ile görüşmek üzere Konya’dan Akşehir’e geldim. Kemâl-i hürmetle ellerinizden öper, Fikriye Hanım’a selâm-ı mahsus ederim. Her zaman devam-ı âfiyetinizi cenâb-ı haktan niyaz eylerim. Başkumandan Mustafa Kemal”.
Savaş hazırlıkları gizli tutulduğu için Paşa telgrafında sadece “İsmet Paşa ile görüşmek için Akşehir’e gittiğini” söylüyordu...
Zübeyde Hanım, oğluna hemen ertesi gün, yani 22 Ağustos 1922’de yine telgrafla cevap verdi. Rahatsızlığının gittikçe artmasına rağmen Mustafa’sının içinin rahat olması için “iyiyim” deyip günlük meselelerden bahsediyor, meselâ evlâtlığı Afife Hanım’ın Ankara’ya gelmek üzere olduğunu yazıyordu:
“Evlâdım. Telgrafını aldım. Âfiyet haberinden çok memnun oldum. Midhat’ı gördün mü? Afife gelecek, yoldadır. Merak etme. Ben iyiyim. İsmet Paşa Hazretleri’nin ve senin gözlerinizi öperim evlâdım. Zübeyde”.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İkinci Başkanı ve meşhur yazar Halide Edip’in kocası olan Dr. Adnan Bey, yani sonraki senelerdeki ismi ile Adnan Adıvar, Zübeyde Hanım’ı doktor olarak sık sık kontrol ediyordu ve aynı gün o da Mustafa Kemal Paşa’ya Zübeyde Hanım hakkında şifreli bir telgraf gönderdi. Adnan Bey “Valide-i muhteremeleri Hanımefendi’yi şimdi gördüm. Ahvâlinde (durumunda) hiçbir tebeddül (değişiklik) olmadığı gibi, evvelkinden nisbeten daha rahat buldum. Arz-ı hürmet ve temenni-i muvaffakiyet eylerim (başarılar dilerim) efendim” diye yazmıştı.
REKLAM
Mustafa Kemal Paşa’nın sonraki günleri, mâlûm, vatanı kurtarmak maksadıyla başlattığı Büyük Taarruz’a ateş hattının en önünde kumanda etmekle geçecek ve zaferden iki gün sonra, 1 Eylül 1922’de annesinden yine Dr. Adnan Bey vasıtası ile haber alacaktı.
Adnan Bey, mektubunda zafer haberinin Zübeyde Hanım’ın hastalığına “ilâç” ve “çare” olduğu müjdesini veriyordu:
“Bu telgrafı valide hanmefendinin yatağının yanında yazıyorum. Kendileriyle beraber hepimiz mesuduz. Sıhhatleri, kazandığınız muzafferiyetten bir kat daha iyileşmiştir. Milletin derdine çaresâz olurken (çare bulurken) bu muhterem kadının hastalığına da devasâz oluyorsunuz (ilâç oluyorsunuz). Yüksek ve değerli kumandanız sayesinde ordularımızın kazandığı zaferlerden dolayı zât-ı devletlerini tebrik etmeyi çok ister ve fakat tasdîden (rahatsız etmekten) korkardım. Bugün aldığımız haberler üzerine valide hanımefendi ile beraber tebriklerimizi arzdan men’-i nefs (nefsim men) edemiyorum. Tazimâtımın (saygılarımın) kabulünü temenni ederim efendim”.
Oğlunun kazandığı zaferler ile daima iftihar eden, bu hissiyatını birçok vesile ile, meselâ “Hakikatli evlâdım” hitabıyla başladığı bir mektubunu “Bahtiyar validen” diye bitirerek gösteren Zübeyde Hanım büyük zaferin ardından sadece dört buçuk ay yaşayabilecek ve hayata 14 Ocak 1923’te İzmir’de veda edecekti.
Mustafa Kemal Paşa’nın Zübeyde Hanım’a 23 Temmuz 1922’de gönderdiği telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01016945-10).
Mustafa Kemal Paşa’nın Özel Kalem Müdürü Hayati Bey’in Zübeyde Hanım’ın sağlık durumu hakkında 26 Temmuz 1922’de Paşa’ya çektiği telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01016945-19).
Ankara Kumandanı Fuad Bey’in Zübeyde Hanım hakkında 26 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafı (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01016945-20).
Mustafa Kemal Paşa’nın 21 Ağustos 1922’de annesi Zübeyde Hanım’a yolladığı telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01014886-38).
Zübeyde Hanım’ın oğlu Mustafa Kemal Paşa’ya 22 Ağustos 1922’de gönderdiği cevabî telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01016945-10, arka sayfa).
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İkinci Başkanı Dr. Adnan Bey’in, yani Adnan Adıvar’ın, Zübeyde Hanım’ın sağlık durumu hakkında 22 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01014886-42).
Dr. Adnan Bey’in Mustafa Kemal Paşa’ya 1 Eylül 1922’de gönderdiği ve “Zaferiniz annenize çare ve devâ olmuştur” dediği telgraf (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01014886-47).
Zübeyde Hanım.
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’dan önceki günlerde, 1922 Temmuz’unda Akşehir’deki karargâhta Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve Rus askerî ataşesi ile.
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.09.2022 - 13:48
CHP'lilerin, Kemalistler'in ve bütün muhaliflerin İsmet Paşa'ya bir özür borçları var: İzmir Marşı'nın aslı, "İnönü Marşı"dır!
Türkiye’de siyasi vaziyet ne zaman değişse ortalığı bir marş dalgası sarar; yani o ortama uygun bir marş moda olur...
Meselâ, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânının ardından her yerde o günlerde bestelenen “Vicdanı muazzam olan Osmanlıların biz” marşı okunup çalınmış, millet güftede geçen “Enverle Niyazi, unutulmaz o isimler” mısraını gümbür gümbür haykırmıştır.
Cumhuriyet’in ilânından sonraki en yaygın marş, Cemal Reşid’in bestesi olan ve 1933’ten itibaren okunan “Onuncu Yıl Marşı”dır. 1877’deki Plevne müdafaasını anlatan Gazi Osman Paşa Marşı, 1960 ihtilâlinden önceki gergin günlerde yeniden rağbet bulmuş ve güftesi değiştirilip “Olur mu böyle olur mu /Kardeş kardeşi vurur mu” diye okunmuştur.
Onuncu Yıl Marşı, 28 Şubat günlerinde tekrar moda olup ideolojik kimliğe bürünmüştü. Şimdilerde de İzmir Marşı hem moda, hem de muhalefetin ifade biçimi oldu; artık muhalif olan ne kadar grup varsa dillerinden “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” sözleri ve marşın nağmeleri düşmek bilmiyor!
“İzmir Marşı” hem sözleri hem melodisi bakımından hakikaten hoş, kolay hatırda kalan, rahatça okunabilen Nihavend makamında bir eserdir ama bu eseri “İzmir Marşı” niyetine okuyanlar rahmetli İsmet Paşa’ya büyük özür borçludurlar, zira eserin elimizde olan ve şu anda bilinen en eski notasında “İzmir’in dağlarında” değil, “İnönü dağlarında” sözü vardır. İzzeddin Hümayi Bey’in bestesidir, üstelik eserin ismi “Millet Marşı”dır! Notası yayınlanmıştır, 20. yüzyılın ilk senelerinde İstanbul’un önemli müzik mağazalarından ve nota yayıncılarından olan Şamlı İskender’in 1920’lerden 1950’lere kadar ikişer yaprak hâlinde neşrettiği ve 1400 civarında notadan meydana gelen “Müntehâbât” serisinin 414 numarasında yeralmaktadır. İlk sayfada “Refet Paşa Hazretleri’ne İthaf” başlığı altında Ankara’nın 30 Ağustos’taki büyük zaferden sonra Trakya’yı teslim alması için İstanbul’a gönderdiği Refet Paşa, yani Refet Bele için Muallim Kâzım Bey’in bestelediği “Edirne’ye giderken” marşı, yanındaki sayfada da İzzeddin Hümayi Bey’in 1 Nisan 1921’de zaferle neticelenen İnönü Zaferi için bestelediği “Millet Marşı” vardır.
REKLAM
Söylediğim gibi eserin güftesi de başkadır; “İzmir’in Dağları”ndan değil, İnönü Dağları”ndan bahsetmektedir!
BEŞ SENE ÖNCE EKSİK YAZMIŞIM!
İzmir Marşı’nın yeniden moda olduğu beş sene önce “İzmir Marşı muamması” başlıklı bir yazı yazmış, “Marşın bugün elimizde eski senelerden kalmış elyazması tek bir notası bile yoktur; 40’lı ve 50’li senelerdeki şapirograf tekniği ile basılmış notalarda da eserin ismi ‘İzmir’ değil, ‘Kafkasya Marşı’dır, zaten geçmişte ‘İzmir’in dağlarında çiçekler açar’ değil, ‘Kafkasya dağlarında çiçekler açar’ diye terennüm edilmiştir, ‘Kafkasya’nın yerini ‘İzmir’in alması çok sonralarıdır” demiştim.
Maalesef hata yapmış, bunları yazarken neredeyse kırk sene önce biraraya getirdiğim “Müntehâbât” serisine bakmayı akıl etmemiştim ve geçen gün bir başka eseri bulabilmek için Müntehâbât’ı elden geçirirken Millet Marşı’nın notasına tesadüf ettim!
Ama ortada hâlâ bir tuhaflık var, o da sözkonusu marşın güftesinin bildiğimiz kadarı ile en az üç defa değiştirilmiş olduğu!
Şamlı İskender’in Müntehâbât serisinden çıkan ve eserin elimizdeki en eski matbu, yani matbaada basılmış notası olan nüshada güfte “İnönü Dağları’nda çiçekler açar” diye geçiyor ama yine eski devirlerde marşın Birinci Dünya Savaşı yıllarından kaldığı ve “Kafkaysa Dağları’nda çiçekler açar” güftesi ile okunduğu söyleniyor, fakat bu sözlerin yeraldığı matbu bir nota elimizde bulunmuyor.
İzzeddin Hümayi Bey’in eseri melodisinin kıvraklığı sayesinde hayli rağbet görmüş olmalı ki, aradan birkaç sene geçtikten sonra plâğı da yapılıyor ama ismi değiştirilip “Mustafa Kemal Paşa Marşı” oluyor ve plâğa sözleri olmadan, sadece orkestra ile çalınmış şekilde alınıyor!
REKLAM
Sözünü ettiğim plâk “Sahibinin Sesi” firması tarafından AX 464 kalıp numarası ile 1928’de yayınlanmış ve sonraki yıllarda defalarca basılmıştır. Eseri şefliğini İstiklâl Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör’ün yaptığı “Türkiye Riyaset-i Cumhur Orkestrası”, yani sonraki senelerin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası icra etmekte, plâğın diğer yüzünde İstiklâl Marşı yeralmakta, Sahibinin Sesi firmasının 1928 ile 1935 arasında yayınladığı kataloglar da bu müddet zarfında piyasada ve satışta olduğunu göstermektedir.
1876 ile 1950 arasında yaşayan ve 1934’te “Elçioğlu” soyadını alan İzzeddin Hümayi Bey’in bestesi olan “Millet Marşı”nın ne zaman ve kimler tarafından isminin değiştirilip “İzmir Marşı” yapıldığı meselesi ise hâlâ bir muamma!
İŞTE, MARŞIN ASIL SÖZLERİ
Elimizdeki en eski matbu notasına göre Millet Marşı’nda “İnönü Dağları”ndan bahsedilmekte ve her kuplenin sonunda Başkumandan’a hitap edilerek “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” denmektedir.
Marşın güftesi, yani sözleri şöyledir:
Türk oğluyum ben ölmek isterim
Toprak diken olsa yatağım yerim
Allahtan utansın dönenler geri
Kader böyle imiş ey dertli ana
Yaşa Mustafa Kemal Paşa
İnönü Dağları’nda çiçekler açar
Altın gümüş ordu askerler saçar
Bozulmuş Yunanlılar yel gibi kaçar
Kader böyle imiş ey dertli ana
Yaşa Mustafa Kemal Paşa
Peygamber kucağı şehidin yeri
Çalındı borular haydi ileri
Bozuldu çadırlar kalmayın geri
Kader böyle imiş ey dertli ana
Yaşa Mustafa Kemal Paşa
Görüldüğü gibi güftedeki bazı kelimeler bugün söylenen şekilden farklıdır...
Melodi her beşliğin son mısraı olan “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” sözlerinin ardından eksik kalmakta ve tamamlanması için iki hece daha gerekmektedir. Bu iki hecenin eserin bugün okunduğu şekilde “yaşa” olması gerekir ama güftede yazılmamış, büyük ihtimalle unutulmuştur.
Millet Marşı’nın en eski matbu notasını aşağıda yayınlıyorum. Eski harfleri bilenler eserin bu ilk hâlini rahatça okuyup musikisini de icra edebilirler.
Millet Marşı’nın 1920’lerde “Müntehâbât” serisinin 414 numarası olarak yayınlanan notası.
Bu da, yine “Sahibinin Sesi” plâk şirketinin 1935 kataloğundaki “Gazi Mustafa Kemal Paşa Marşı”.
.Murat Bardakçı
Giriş: 29.09.2022 - 10:12
Bir stratejik analiz
İran, birkaç sene aradan sonra tekrar karıştı...
Tahran rejiminin geleceği, dış güçlerin ve bloklararası dengenin izdüşümündeki siyah-beyaz farklılık ile doğru orantılıdır! İslâm Cumhuriyeti’nin söylemleri mekânsal düzlemde ele alındığında Amerikan politikasında etkin olanların Sovyet ekonomisi üzerindeki defaransiyel çalışmalarını ve bu çalışmaların sonucu olan katmanlararası çatışmaları motive edecek ama yönelimsel alanda NATO denkleminin baskısı ile cüretkârlaşacak bütün talepleri kararlı hâle gelecektir.
Zaten, Ukrayna krizinin temelinde yatan makro süreçler ile Avrasya dengesinin jeopolitiği arasında kurulacak stabilizasyon nedensellikleri, sorunun çok boyutlu görünümünün ilintisini kesin şekilde belirleyecek önemdedir. Eksen değişiminin Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesindeki yapısalcı sürümü de, dolara endeksli dış ticaretin Putin tarafından desteklenen dirençli gelişmelerden ortaya çıkması muhtemel Doğu-Batı eksenindeki kırılmaları olumlu kılması bir yana, odaklanılacak çevresel faktörleri çok daha sıkı şekilde örtüştürüp stratejik dengelerin algısından elde edilecek önemli bir konvansiyonel edim şeklinde gözlemlenmesini sağlayacaktır.
Unutmayalım: İran, çokuluslu güçlerce hedeflenen kurumsallaşma evresindeki soğuk savaş karmaşasında uzlaşı gerginliğinin başat gücü ve/veya Çin Modeli kapsamının istihdamdaki üretim sürekliliğinin marjinal güç dengesi olduğu için barış ve istikrarın tedariğinde olumlanmış bir güçselliği temsil eder. Bu değerlendirme, küresel tehdidin bölgesel tehdit boyutunda ele alınması zorunluluğunun da gereğidir.
REKLAM
Zaten, Şıkıdomowski’nin artık tamamen kanıtlanmış olan “Küresel Oyuncu’nun Pantalonu” teorisi ile McFalsehood’un geçen yıllarda yayınladığı “Uygarlıkların Tuzlanması” kitabındaki tahminler bugün nerede ise birebir örtüşmektedir. Oluşturulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeni’nin algısallığı da küresel oyuncuları konvansiyonel gelişmelerle aynı düzleme getirmiştir ve Ortadoğu bu düzlemin yaptırımsal tarafındadır. Aktörler rol değiştirmeye başlayınca denklemler avantaja dönmüş, küresel güç ve düzen de yaşanan kaos ile birlikte stratejik karamsarlıktan sıyrılarak konvansiyonel bir geleceğin mutlu belirtilerini yansıtan yüzleşme ittifakı şeklinde vücut bulmuştur/bulacaktır.
Nükleer caydırıcılıktaki ardıllık rolü ise zamanın ruhundaki çekişmenin sonucunda ortaya çıkan yatıştırma siyasetine endeksli paradigmadaki ticarî partnerlerin yoğunlaşmış çabalarının etkisi ile görülecek bölgesel düzeydeki kaşıntıdan ibarettir! Bu kaşıntı, ancak ve ancak çok taraflı denklemin entegre olacağı aktif gerilimlerin tutarsızlığındaki çekişmesel kıvılcımların kendiliğinden uykuya geçmesi ile dindirilebilecek bir kısıtlama beklentisi psikozu ile önlenebilir.
Dolayısı ile, karamsar olmamıza gerek hiç yoktur! İttifaklar hem pozitif, hem de negatif reelpolitiğin olmazsa olmazı sayıldığı için yaşanan sendromlar güçlüye başeğmenin tavizsiz egemenlikleridir ve bu egemenlik, Ukrayna denklemindeki varyantların çokuluslu güçler tarafından İran’daki iç karışıklara ustaca evrilmiş birer nüfuz alanlarıdır. Türkiye de bu senaryonun siyasal denklemindeki inisiyatiflerdendir ve bu inisiyatif olgusu, saplantısal ergimenin bütünsel çözülümünün yanıtıdır, kuşkusuz!
İYİ UYDURABİLMİŞ MİYİM, NE DERSİNİZ?
Bir itirafta bulunayım mı? Stratejistleri ve komplo teorisyenlerini hep kıskanmışımdır! Artık hemen her gece ekranlarda ellerinde bir sopa ile harita veya grafik başına geçip hiç durmamacasına tumturaklı lâkırdılar sarfetmiyorlar mı, “Böyle tantanalı sözleri ben neden edemiyorum?” diye hayıflanıp duruyordum.
İşte bu yüzden, bugün strateji uzmanlığı taslayıp Ukrayna’da devam eden savaşı, İran’daki olayları ve dünyanın dört bir tarafındaki gelişmeleri yorumlamaya karar verdim ve yorumladım. Anlayabilirseniz anlayın!
Okumaya, araştırmaya, incelemeye falan ihtiyaç hissettirmeden, belki söyleyenin bile anlamayacağı böyle süslü lâflar edebilen üstadlara ne mutlu! Mesleklerinin kıymetini bilsinler!
Söz stratejistlikten açılmışken, üniversite çağına gelmiş çocuğu olan anne-babalara naçizâne bir tavsiyede bulunayım: Evlâtlarınız üniversite sınavlarında yüksek puan alıp doktor, mühendis vesaire olabilmek için kendilerini perişan etmesinler; siz de “Acaba başarılı olabilecek mi? Nereyi kazanacak?” merakı içerisinde helâk olmayın...
Çocuğunuzun şiir, hikâye yahut roman alanlarında yeteneği varsa, yani hayalhânesi geniş ise stratejist olmasını tavsiye edin ve inanın, pişman olmazsınız!
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.10.2022 - 14:20
İran
Mahsa Amini ismindeki kızcağızın İrşad Polisi tarafından gözaltına alınmasından hemen sonra ölüvermesi üzerine İran karıştı.
Önce, ölümü olaylara sebep olan kızın isminden başlayayım:
Basınımızın dış haberler servisleri, aslı Arapça ve Farsça olan ama Türkçe’de de kullanılan isimleri Batılı ajansların yazdıkları gibi, yani onların imlâları ile aynen alıp yazmaya pek heveslidirler. Bu işi ismin bizde de mevcut olup olmadığını hiç düşünmeden yaptıkları için “Han”ı “Khan”a, “Emine”yi “Amina”ya, “Ebubekir”i “Abubakr”a, “Reis”i “Rais”a, “Ayşe”yi “Aisha”ya, “Leyla”yı “Laila”ya, “Mustafa”yı “Moustapha”ya, “Derviş”i “Darweesh”e çevirirler ve liste uzayıp gider.
“Mahsa Amini” meselesinde de böyle oldu!
Kızın adı olan “Mahsa”, nadiren bizde de kullanılan bir kadın ismidir; “ay” mânâsına gelen “mah” ile “gibi” anlamındaki “âsâ” edatının kısaltılmışı “sâ”nın birleştirilmesi ile meydana getirilmiştir ve bizde “Mahsa” değil, “Mehsâ” diye telâffuz ediliştir.
“Amini” diye yazılan soyadının bizde nasıl söylendiği ise mâlûm: “Eminî”!
BASINIMIZ, İRAN KONUSUNDA CAHİLDİR!
İran’da gösteriler başladığından buyana basınımız, TV’lerimiz ve sosyal medyamız maaşallah, Amerikan medyası kesildiler; Tahran’daki yönetim hakkında Washington ile aynı temennileri paylaşıp rejim için günlerden buyana “Gitti gidecek, aha bu sefer devrilecek, işte gidiyoooor!” deyip duruyorlar. Bazı siyaset bilimcileri, strateji uzmanları ve komplo teorisyenleri de öküzün altında buzağı arayıp İran’daki olayların gerisinde büyük oyunlar aramakla meşguller!
İslâm Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde genç bir muhabir sıfatı ile İran’da bulunmuş ve o dönemi yaşamış bir kişi olarak kısaca söyleyeyim: İran’daki gösteriler rejimi etkilemez! Geçmiş senelerde bu gösterilerin çok daha şiddetlileri olmuş, çok daha fazla insan hayatını kaybetmiş ama protestolar zamanla azalmış ve rejim hâkimiyetini devam ettirmiştir.
İran, 1950’lerden buyana büyük halk hareketlerine sahne oldu. 1953’te Muhammed Musaddık hadisesi, yani Şah’ı İran’ı terketmeye mecbur bırakan Başbakan Musaddık’ın Amerikan destekli bir halk hareketi ile alaşağı edilmesi ile neticelenen büyük gösteriler çıktı. Derken, tarihlere “15 Hordad Ayaklanması” diye geçen 1963’ün 5 Haziran’ındaki olaylar yaşandı, binlerce kişi hayatından oldu ve nihayet 1979’da Şah’ın devrilmesiyle sonuçlanan isyan geldi.
İran’da son günlerde yaşananlar bu hadiselerin yanında geniş katılımlı birer protesto gösterisi bile sayılmaz. Zira, İran’a 43 senedir hâkim olan rejim zannedilenlerin ötesinde yerleşmiştir, geniş bir gayrımemnun kitleye rağmen hâlâ güçlüdür ve sokak eylemlerinden öyle pek etkilenmez.
Hani bizdeki Gezi Olayları sırasında dışarıda “Türkiye’de iktidar gitti-gidiyor” diye çıkan ama hüsranla neticelenen bir beklenti vardı ya, işte onun gibi...
İran’daki huzursuzluklar aslında Türk basınının bir vasfını ortaya çıkartıyor: Gazetelerimizin ve TV’lerimizin yanıbaşımızdaki İran’ı bilmediklerini, bilmemek bir tarafa öğrenmek için kırk küsur seneden buyana kıllarını bile kıpırdatmadıklarını, Batı ve özellikle de Amerikan basınının peşine takılıp gittiklerini, hayalleri ile gerçekleri hiç durmadan birbirine karıştırdıklarını, işin kolayına kaçmaktan, yani komşumuzu “molla”, “çarşaf” ve “başörtüsü” üçgeni çerçevesinde değerlendirmekten bir türlü vazgeçemediklerini ve “İran” dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Şii doktrinin İranlılar üzerindeki büyük etkisinden de hâlâ haberdar olmadıklarını!
Cehalet böyle bütün şiddetiyle devam edip giderken, son senelerde ortaya bir de İran hakkında öküzün altında buzağı arayan komplo tâcirleri çıktı. Güya, İran’ı anlatıyorlar ama farklı birşey söyleyebilmek için olayların gerisinde başka güçlerin bulunduğunu ve herşeyi emperyalistler ile yabancı güçlerin plânladığını söylüyor; hattâ asıl maksatlarının Türkiye olduğu iddiasını bile öne sürüyorlar.
Her rejim günün birinde son bulacaktır ama bu âkıbet İran rejiminin henüz çok uzağındadır...
Tahran rejimini seversiniz yahut nefret edersiniz, size kalmıştır; yani kendi bileceğiniz birşeydir. Dolayısı ile İran’da olup bitenlerin sizin veya bizim değil onların kendi meseleleri olduğunu hatırlayın ve olayların giderek yavaşladığını gözardı eden, hayalî bir İran’dan bahsedip ucuz tekrarlarını sürdüren ve bilmedikleri bahiste ısrarla ahkâm kesenlere kulak vermeyin!
ADIMA AÇILAN HESAP SAHTEDİR
Adamın biri Twitter’de adıma hesap açmış, polislerin özlük haklarından futbola, çevre meselelerine ve kimin Cumhurbaşkanı olması gerektiğine kadar benim ismimle ahkâm kesiyor, hattâ anket bile düzenliyor. Bunları yapan sahtekâr gerçi bir tarafa “hayran sayfasıdır” ibaresini iliştirmiş ama bunu kendi fikirlerini bana aitmiş gibi yazmak için kullanıyor ve binlerce safdil de bu tweetler bana aitmiş zannedip herife “İyi ama hocam şöyle, hocam böyle, meselenin şu tarafı da var...” gibisinden yorum gönderiyorlar.
Daha önce de defalarca yazdım ve söyledim: Sosyal medyayı kullanmıyorum! Adıma açılan hesaplar sahtedir, geveleyeceklerini kendi isimleri ile yazma cesareti olmayanların, yani sahtekârların işidir!
Ama “Twitter” bir çirkef olduğu, kanunlar da bu çirkefi engellemekte âciz kaldığı için başkalarının isimlerinin ardına gizlenen böyle zavallılara gün doğuyor!
Tekrar söyleyeyim: Twitter’da hesabım yok, benim ismimle atılan tweetlerin hiçbiri bana ait değildir! Sahtekârın oyununa gelmeyin!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.10.2022 - 15:33
Onur Şener'in katillerini lânetlemek yetmez, heriflerin cinayetten önce zıkkımlandıklarına da verip veriştirmek gerekir!
Aklımızı fikrimizi ve dengemizi gün geçtikçe kaybeder hâle gelmememizin ve bazılarının da insanlıktan çıkmalarının son kurbanı Onur Şener oldu.
Ankara’daki vahşet hakkında çok şey yazılıp söylendi, binbir çeşit yorum yapıldı, hattâ katillerden ikisinin devlet memuru olmalarından hareketle cinayeti siyasî boyuta taşıyanlar bile çıktı. Ama, çok önemli bir hususun üzerinde de pek durulmadı: Katillerin cinayeti ayık iken değil; kafaları dumanlı, hem de hayli dumanlı iken işlediklerinin, yani içkinin vahşetteki rolünün üzerinde...
Magazin tarihimizde 19. asırdan, özellikle de Kantocu Peruz Hanım’ın şaşaalı günlerinden buyana işlenmiş bir hayli sahne cinayeti vardır. Bunların bir kısmı aşk yüzündendir, bazısının sebebi mafya hesaplaşmasıdır veya Bülent Ersoy’un 1989’da vurulup bir böbreğinden olması yahut Onur Şener’in katledilmesi hadiselerindeki gibi istenen şarkının okunmamasından çıkmışlardır ama ekserisinin gerisinde mutlaka içki, uyuşturucu, vesaire bulunur; yani insan gibi içmeyi beceremeyenler insanlıktan çıkıp can almışlardır.
Sahnede yaşanan ve işlendikleri zaman hayli ses getiren iki önemli cinayeti hatırlatayım:
1979 Mart’ında o günlerin genç şöhretlerinden Esengül, Şişli’deki gece klüplerinden Semiramis’te sahneye çıkıyordu. 31 Mart gecesi adamlarıyla beraber gazinoya gelen ve “Oflu İsmail” diye bilinen zamanın mafya babalarından İsmail Hacısüleymanoğlu “Aldırma Gönül” şarkısını isteyince kavga çıktı, itişip kakışmalar silâhlı çatışmaya döndü ve Semiramis’in sahibi Akbulut Karaoğlu ile şef garson Hasan Yolal, Oflu İsmail’in kurşunları ile orada can verdiler.
REKLAM
Tanıklar, katilin önünde kokain bulunduğunu söyleyecekler, Esengül de cinayetten 17 gün sonra bir trafik kazasında hayatından olacaktı...
Bir başka şarkı cinayeti 1983 Şubat’ında yaşandı ve cinayete Stardust Gazinosu’nda sahneye çıkan Gönül Yazar’ın bestesi Sadettin Kaynak’a ait “Yasemen” şarkısı yüzünden okuması sebep oldu...
Aynı şarkıyı sık sık Muazzez Abacı icra eder ve “Yasemen” dendiğinde Abacı hatıra gelirdi. O gece müşterilerin arasında Muazzez Abacı ile iki defa evlenen Hasan Heybetli’nin kardeşi Abbas Heybetli de vardı. Gönül Yazar “Benim olsan seni bir gün gibi koklar sararım” diye şarkıya girdiği anda Abbas Heybetli “Bu şarkı yengeme aittir, okuyamazsın” deyip Gönül Yazar’a müdahale edince kavga çıktı ve Abbas Heybetli iki kurşunla gazinonun sahibi Turgut Akyüz’ün canını aldı!
Üç kişinin hayatına mâlolan bu cinayetler alkolün ve hattâ uyuşturucunun etkisi altında işlenmişti!
“İÇKİ, LÂİKLİĞİN SİGORTASIDIR” MAVALI
Onur Şener’in katlinin ardından da çok şey söylendi, hâlâ da söyleniyor ama içkinin cinayetteki rolünü tartışmak nedense hatırlara gelmiyor!
Hadisenin ayrıntıları, vahşetin gerisinde aşırı alkolün bulunduğunu apaçık gösteriyor: Katiller önce bir başka yerde oturup hayli içmişler ama içtikleri kâfi gelmemiş olacak ki Casetta isimli mekâna gidip zıkkımlanmaya orada devam etmiş; ekmek parasını ve evinin nafakasını gecenin geç saatlerine kadar böylelerine hoşca vakit geçirterek çıkartmaya mecbur olan Onur Şener’i katletmişler!
“İçki bütün kötülüklerin anasıdır” hadîsindeki kerameti şimdi bilmem daha iyi idrak edebiliyor musunuz?
Âdâbıyla içmeyi ve kaçıncı kadehte durulması gerektiğini millet olarak maalesef bilmeyiz, bir türlü öğrenemedik, öğrenmeye de hiç niyetli değiliz! Üstelik meselenin beter bir tarafı daha var: Alkolü entellektüelliğin mutlak şartı gören; daha da vahimi, alkol ile rejim arasında bağlantı kurup “Alkol olmazsa sistem elden gider, lâiklik çöker, şeriat gelir” diye düşünen ve bu zırvaya hakikaten inanan bir kesim mevcut!
İçkinin kültürü falan yoktur, sadece edebi vardır; bu edebin temeli de durmayı bilmek, yani insan gibi içmek, birkaç kadehten sonra etrafı rahatsız etmemek ve hele başkalarına zarar verecek hâle gelmemektir!
Önceki benzer hadiselerde olduğu gibi Onur Şener’in katilleri de mahkemede büyük ihtimalle “Serhoştuk hakim bey, ne yaptığımızı hatırlamıyoruz” gibisinden bahaneler geveleyeceklerdir...
Kanunlarda caydırıcı bir değişiklik yapılıp serhoşluk cezayı ciddî oranda arttırıcı bir unsur hâline getirilmediği takdirde, gelecekte Onur Şener gibi daha bir hayli masumun hayatından olacağı kesindir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.10.2022 - 17:13
Üzerinde "Bizans İmparatoru Muhammed" yazan çok nâdir Fatih madalyonu, Londra'da mezata kondu!
Londra’nın meşhur salonu Christie’de önümüzdeki 27 Ekim’de yapılacak olan “İslâm ve Hint Dünyaları Sanatı, Oryantal Kilimler ile Halılar” müzayedesinde bir “Fatih Madalyonu” açık arttırmaya çıkartılacak. Fatih’in 1481’deki ölümünden hemen sonra Napoli’de bronzdan dökülen madalyonun özelliği, hükümdarın isminin “Osmanoğlu ve Bizans İmparatoru” diye yazılmış olması.
1871 ile 1952 arasında yaşayan ve nümizmatik alanında çok sayıda yayını bulunan Fransız nümizmat ve kolleksiyoner Charles Dupriez’e ait olan Fatih Madalyonu, Dupriez’in ailesi tarafından mezata kondu. Arttırma 40 ile 60 bin sterlinden (yaklaşık 836 bin ile 1 milyon 250 bin lira) başlayacak.
Bu madalyonun uzun bir öyküsü vardır...
İstanbul’u fethetmesinin ardından Avrupa’ya ardarda seferler yaptığı senelerde İtalya’daki devletler ile temas kurarak yeni başkentine sanatçılar göndermelerini isteyen ve madalyonlara da merakı olduğu bilinen Fatih, başta o dönemin meşhur ressamı Gentile Bellini’yi getirterek meşhur portresini ve yine davet ettiği İtalyan hakkâklara da üzerinde üzerlerinde farklı portrelerinin bulunduğu madalyonlarını yaptırtmıştı.
Fatih’in talebi üzerine İstanbul’a gönderilen hakkâklardan biri de Napoli Kralı Ferrante’nin hizmetinde bulunan Constanza da Ferrara idi. Hükümdarın madalyonunu hazırlamak için 1464 ile 1467 yahut 1475 ile 1481 arasındaki bir dönemde İstanbul’a gelip Fatih’i bizzat görmüş ve madalyonun üzerinde kullanılacak portrenin çizimini yapmıştı.
REKLAM
Bugün elimizde Constanza da Ferrara tarafından yapılmış ve birkaç sene ara ile dökülmüş iki ayrı madalyon var. Fatih hayatta bulunduğu sırada imal edilen ama üzerinde tarih bulunmayan ilk madalyonun ön yüzünde hükümdarın portresi ile portrenin etrafında “Türkler’in İmparatoru Osmanlı Sultanı Muhammed” mânâsına gelen Lâtince ibâre, arka yüzünde de Fatih’i at üzerinde gösteren bir çizim ve hakkâk Constanza’nın ismi bulunuyor.
Hangi yılda döküldüğü bilinmeyen bu madalyonun sadece tek bir örneği mevcut ve Washington’daki Ulusal Sanat Galerisi’nde muhafaza ediliyor.
Constanza da Ferrara’nın eseri olan ve üzerinde “1481” tarihinin yeraldığı ikinci madalyon ise Fatih’in 1481 Mayıs’ındaki vefatından sonra İtalya’da döktürülmüş. 11,5 samtim çapındaki madalyonun ön yüzünde hükümdarın yine ilk madalyondaki portresi bulunuyor, arka yüzünde ise Fatih’in at üzerinde daha heybetli bir çizimi yeralıyor.
Bu madalyonun önemi, ön ve arka yüzündeki çizimlerin etrafındaki Lâtince ibarelerin farklı olmasıdır...
Ön yüzde, “SULTANI MOHAMMETH OCTHOMANI VGVLI BIZANTII INPERATORIS. 1481”, yani “Bizans İmparatoru Osmanoğlu Sultan Muhammed. 1481” yazısı var. “Osman” sözü “OCTHOMANI”, “oğlu” kelimesi ise Türkçe ama o dönemdeki Lâtin alfabesinde “U” harfi bulunmadığı ve bu ses “V” ile yazıldığı için “VGVLI” diye, yani Türkçe yazılmış.
Madalyonun arka yüzünde de “Asya’nın ve Yunanistan’ın Hükümdarı Muhammed’in Seferde At Üzerindeki Portresi” mânâsına gelen “MOHAMETH ASIE ETERTIE INPERATORIS YMAGO EQVESTRIS IN EXERCITUS” yazılı. Bu ibârenin altında da çizimlerin Constanza’ya ait olduğunu gösteren “OPUS CONSTANTİİ” kaydı yeralıyor.
Fatih Sultan Mehmed’in unvânının “Bizans İmparatoru” olarak yazıldığı bu madalyonun şimdiye kadar New York’taki Metropolitan, Oxford’daki Ashmolean ile Londra’daki Victoria ve Albert Müzeleri’nde olmak üzere sadece üç örneğinin mevcut olduğu biliniyordu ve dördüncü madalyonun mevcudiyeti, Christies’de önümüzdeki 27 Ekim’de yapılacak mezatın kataloğunun yayınlanması ile öğrenildi.
REKLAM
YENİ VE ÇOK ÖNEMLİ YAYINLAR...
Bu madalyon gayet nâdir olmasının yanısıra, üzerinde Fatih’in unvânının “Bizans İmparatoru” olarak yazılması sebebi ile de büyük önem taşıyor...
Türkiye’de ve Yunanistan’da tarihçisinden tarihe meraklı sıradan vatandaşa kadar Bizans’tan bahseden hemen herkesin fikir birliği ettikleri tek bir husus vardır: Geçmişte “Bizans İmparatorluğu” isminde bir devletin mevcut bulunmadığını, o imparatorluğun isminin “Roma” olduğunu, “Bizans İmparatorluğu” teriminin 1561 ile 1580 arasında yaşayan Alman tarihçi Hieronymus Wolf tarafından kullanıldığını ve bu terimin çok sonraları yaygınlaşmaya başlandığını söylerler. “Bizans” kelimesinin Roma İmparatorluğu ile alâkasının bulunmadığı, bu ismin Roma İmparatoru Konstantin’in İstanbul’u kurmasından çok önce tarihî yarımadaya yerleşmiş olan bir topluluğun kralının adı olduğu da iddia edilir.
Yunanlılar’ın “Bizans” yerine “Roma” ibâresini benimsemelerinin temelinde ise, kendilerini Bizans’a göre çok daha büyük ve parlak bir medeniyet olan “Roma”nın vârisi gösterme arzusunun yattığı ifade edilir.
Ama, son senelerde yapılan bazı araştırmalar, “Bizans İmparatorluğu” teriminin bu kavramı ilk defa kullanan 16. asır tarihçisi Hieronymus Wolf’tan yüzyıllar önce de mevcut olduğunu gösteriyor.
Meselâ, Slovak Bilimler Akademisi üyesi Zuzana Cernakova, Cambridge Üniversitesi’nin yayını olan “Byzantine and Modern Greek Studies”, yani “Bizans ve Modern Yunan Araştırmaları” dergisinin 3 Nisan 2019 tarihli nüshasında 12. yüzyıl Fransız destanı “Partonopeus de Blois”da “Roma” veya “Konstantin İmparatorluğu” tâbirlerinin değil, “Bizans” szünün geçtiğini anlatıyor; İsveç’in Linköping Üniversitesi’nden Ellen Söderblom Saarela da yine 2019’da çıkan “Her Story in Portonopeu de Blois” isimli kitabında da verdiği örneklerle aynı meseleden uzun uzun bahsediyor.
REKLAM
Meraklıları için bir hatırlatma yapayım: Fatih Sultan Mehmed’in madalyonları konusundaki en önemli akademik yayın, Fatih konusundaki önde gelen uzmanlardan olan İngiliz tarihçi Julian Raby’nin 1987’de yayınladığı “Pride and Prejudice: Mehmed the Conqueror and the Italian Portrait Medal” başlıklı makalesidir ve makalede Londra’da 27 Ekim’de mezata konacak olan madalyon da dahil olmak üzere hükümdarın yaptırttığı bütün madalyonlar hakkında geniş bilgi vardır.
MADALYONU BİZ ALMALIYIZ AMA...
Fatih Sultan Mehmed’in bizzat “Kayzer-i Rûm”, yani “Roma İmparatoru” unvânını kullanmış olmasına rağmen, Türkiye’de özellikle son senelerde bazı çevrelerde “Bizans” sözünün kullanılmamasına özen gösteriliyor; tarihin o dönemi sanki hiç mevcut değilmiş gibi davranılıyor, hattâ bu davranış derin bir Bizans nefretine kadar uzanıyor...
Bundan 569 sene önce, yani Fatih’in İstanbul’u fethi ile sona eren ama tarihte on asır boyunca vârolan ve fetih öncesi Türk Tarihi’ni de uzun müddet etkileyip o dönem tarihinde geniş şekilde yeralmış bir devleti bugün yok sayıp isminden bile bahsetmemeye çalışmak gereksiz bir çabadan ibarettir; üstelik fethin üzerinden beş buçuk asır geçtikten sonra böyle davranışlar içerisine girmek tuhaftır ve galip tarafa, yani bize de yakışmaz!
“Fatih Sultan Mehmed’e ait bu çok önemli madalyonu Türkiye’nin alması gerekir, zira madalyonun olması gereken yer burasıdır” diyeceğim ama mâlûm Bizans kompleksi yüzünden böyle bir teşebbüse girişilip girişilemeyeceğinin tereddüdündeyim...
Ama, yine de tekrar edeyim: Fatih Sultan Mehmed’e ait bu çok önemli madalyonu bizim almamız gerekir, zira madalyonun olması gereken yer İstanbul’dur!
Madalyonun Christies’nin mezat kataloğundaki satış duyurusu.
Madalyonun Fatih hakkında “Bizans İmparatoru” ibâresinin yazılı olduğu ön yüzü.
Madalyonun arka yüzü.
.Murat Bardakçı
Giriş: 18.10.2022 - 17:36
Billur Kalkavan'ın Sultan Abdülmecid'e uzanan akrabalık bağlantısı
Billur Kalkavan vefat etti, Allah rahmet eylesin...
Onunla hiç karşılaşmadım ve tanışmadım ama annesi rahmetli Nuyan Hanım ile değişik mekânlarda uzun müddet beraber bulundum. Özellikle de Sultan Vahideddin’in torunlarından rahmetli Hümeyra Özbaş “Hanımsultan”ın sahibi olduğu Kuşadası’nın bir zamanlar en güzel mekânı olan Kısmet Oteli’nde yaz aylarında senelerce aynı günlerde kaldık.
Kısmet, bir “aristokratlar mekânı” idi... Misafirleri arasında sadece Osmanlı hanedanının değil, Avrupalı kraliyet ailelerinin mensupları da olurdu; hattâ İngiltere Kraliçesi Elizabeth, kocası Prens Philip ile beraber seneler önce Türkiye’ye ilk gelişlerinden birinde Kısmet’te kalmıştı.
Saray görmüş sultanların, şehzadelerin ve hâlen iktidarda olan yabancı hanedan mensuplarının yaz aylarındaki uğrak yeri olan Kısmet’te seneler boyu çok güzel zamanlar geçirdik. Tarihin bizzat içerisinde bulunmuş kişilerle geçmişin hakikatleri üzerinde sohbetler etmek, kitaplara girmemiş konulardan bahsetmek, bütün bunları aristokratik bir ortamda ve aristokratik espriler içerisinde senelerce devam ettirebilmek hakikaten büyük şans idi...
Bu akraba, sohbet ve dost halkasında Billur Kalkavan’ın annesi Nuyan Hanım da vardı; zira sözünü ettiğim sultanlar ve şehzadeler ile çok yakın akraba idi, hattâ onlarla birinci dereceden kuzen oluyordu!
Bu aile bağlantısını, hanedan mensuplarının anlattıklarından nakledeyim:
REKLAM
FELEKSU ADINDAKİ GENÇ CARİYE...
Sultan Abdülmecid, 1856’da yahut 1857 başında 30’lu yaşlarındadır, Feleksu isminde 15-16 yaşındaki bir cariyeye abayı yakmıştır ve hükümdarın genç kıza olan meyli, beraberlikleri ve şakalaşmaları bütün sarayın dilindedir.
Birgün yeni inşa edilen ve Topkapı Sarayı’ndan henüz nakledilen Dolmabahçe’de hükümdarın başkanlık ettiği önemli bir toplantı yapılmaktadır. Sadrazam, nâzırlar, paşalar ve önde gelen bütün devlet adamları oradadır... İkindi ezanının okunduğu işitilir, Sultan Abdülmecid “Namazımızı edâ edelim de işimize öyle devam edelim” der ve abdest tazelemek için bir cariyenin haremden ibrik ile leğen getirmesini buyurur.
Paşalardan bazıları abdest almak için salondan çıkar, abdestli olanlar içeride kalırlar...
Biraz sonra, yaşmaklı ve feraceli iki cariye görünür. Öndekinin elinde ibrik ile leğen, geridekinin kolunda da sıra sıra havlu vardır.
Abdülmecid öndeki cariyenin Feleksu olduğunu farkedince gayet memnun olur ama belli etmez ve besmele çekip abdest almaya başlar. Feleksu leğeni bir sehpanın üzerine koymuş, hükümdarın avucuna elindeki ibrikle su dökmektedir...
Derken bir rezalet yaşanır! Feleksu birdenbire “Hi hi hi hiiii!” diye bir kahkaha atar ve salonda hükümdarla sanki sadece kendisi varmışcasına ibrikteki suyu Abdülmecid’in kafasından aşağı boşaltıverir!
Hükümdar hem sırıksıklam olmuş, hem de devlet adamları ile maiyetinin önünde bu vaziyete düştüğü için öfke krizine kapılmıştır. Feleksu’nun saraydan derhal çıkartılıp kocaya verilmesini emreder.
Emir hemen yerine getirilir, eşyaları apar-topar bohçalanan Feleksu eski saraylı kadınlardan birinin evine gönderilir ve birkaç gün sonra da “Turnacızadeler” diye bilinen eski yeniçeri ağalarının soyundan gelen saray görevlilerinden Ali Bey ile nikâhı kıyılır.
Ama, bütün bunlar olup biterken kimsenin farkına varmadığı bir husus vardır: Feleksu hamiledir ve karnındaki bir-iki aylık çocuğun babası da Sultan Abdülmecid’dir!
Birkaç ay sonra herşey ortaya çıkınca saray devreye girer, söylentilerin önü kesilir ve Feleksu birkaç ay sonra, 1857’de nurtopu gibi bir oğlan çocuğu doğurur.
Çocuğun ismini, İsmail koyarlar...
İsmail her ne kadar Ali Bey ile Feleksu Hanım’ın oğlu olarak görünse de zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid’in çocuğudur, yani resmen tanınmış olmasa bile şehzadedir ve bunu hem hükümdar hem de hükümdarın etrafındakiler gayet iyi bilmektedirler.
Saray, Feleksu Hanım’ın oğlunu hemen himayesine alır. Himayenin sebebi aslında hükümdarın oğlu olması değil, şehzadeliği resmen kabul edilmese bile tahtta hak sahibi bulunmasıdır. İyi bir tahsil görür, Mühendishane’den topçu subayı ve mühendis çıkar, tahsilini tamamlamasının ardından saraya alınıp Paşa yapılır, gayet yakışıklı olduğu için “Zülüflü İsmail Paşa” diye tanınır ve hep gözönünde tutulur. Vesvesesi ile bilinen Sultan Abdülhamid de kendisinden 13 yaş küçük olan bu kardeşini Askerî Mektepler Başmüfettişi yapar ve o da gözünün önünden hiç ayırmaz!
Haydar Bey isminde bir devlet adamının kızı İsmet Hanım ile evlendirilen Zülüflü İsmail Paşa’nın, 1889’da Ali Haydar ve Celâleddin adını verdikleri ikiz oğulları olur.
İkizler, sonraki senelerde “Germiyanoğu” soyadını alacaklardır...
Ali Haydar Bey, Sultan Vahideddin’e damat olacak, hükümdarın 1922’de kocası Damat İsmail Hakkı Bey’den boşanan büyük kızı Ulviye Sultan ile bir sene sonra dünya evine girecek ama Zülüflü İsmail Paşa’nın aslında kim olduğunu bilen hanedan mensupları, iki amca çocuğu arasında yapılan ve ailede nâdir olan bu akraba evliliğini hayli tuhaf karşılayacaklardır.
REKLAM
GAYRIRESMÎ SULTAN VE HANIMSULTAN...
Bu saray skandalının Billur Kalkavan’a kadar uzanan tarafı, Zülüflü İsmail Paşa’nın diğer oğlu Celâleddin Bey’in evliliği ve çocuklarıdır...
İETT’nin senelerce genel müdür yardımcılığını yapan Celâleddin Bey, Meymenet Hanım ile evlenmiş ve iki çocuğu olmuştu: Nuyan adında bir kızı ile İsmail adında bir oğlu...
Malûm, Osmanlı terminolojisinde padişahların unvânı “sultan”dır ve bu unvan hükümdarın isminin başına getirilir; “Sultan Süleyman”, “Sultan Abdülmecid” yahut “Sultan İbrahim” denir...
Padişahların erkek soyundan gelen kadınların, yani imparatorluk prenseslerinin unvânı da “sultan”dır ama “sultan” sözü hanımlarda “Âdile Sultan”, “Seniha Sultan” veya “Mediha Sultan” örneklerinde olduğu gibi isimden sonra gelir.
Prenseslik, hükümdarların erkek soyundan gelen hanımlarda son bulur; prensesin, yani sultanın kızı “sultan” olmaz, “hanımsultan” unvanını taşır, oğluna “beyzade” denir ama imparatorluk prensi ve prensesi olarak kabul edilmezler.
Meselenin önemli tarafı işte burada: Billur Kalkavan’ın annesi rahmetli Nuyan Hanım, resmen olmasa bile fiziken Sultan Abdülmecid’in erkek çocuklarının soyundan geliyordu. Dolayısı ile Sultan Abdülmecid’in erkek tarafından torunu olan Nuyan Hanım “sultan”, kızı Billur Kalkavan “hanımsultan”, oğlu Rıza Kalkavan da “beyzade” idiler. Unvanlarının bulunmamasına, yani hanedan şeceresine kayıtlı olmamalarına rağmen hanedandaki konumları Osmanlı ailesi tarafından bilinir fakat hanedan mensubu olarak kabul edilmezlerdi...
Osmanlı Tarihi’ne ait az kişinin malûmu olan bu sırrın Billur Kalkavan’ın vefatından sonra artık sır olmaktan çıkması, özellikle de tarihçiler tarafından bilinmesi gerektiğini düşündüm ve bu yazıyı bu maksatla yazdım...
Billur Kalkavan’ın anne tarafından büyükbabası Celâleddin Germiyanoğlu’nun 10 Ocak 1971’de yayınlanan vefat ilânı. Germiyanoğlu kardeşlerin Sultan Abdülmecid dışında kalan bütün aile bağlantıları ilânda görülüyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.10.2022 - 15:34
Pandemiyi, Kraliçe'nin ölümünü, Ukrayna savaşını ve hattâ artık vergilendirileceklerini bile bilemediler ama hâlâ konuşuyorlar!
Geçen gün güneş tutuldu ya, şimdi “astrolog” denen zamane falcılarına gün doğdu; tutulmanın hangi burcu nasıl etkileyeceği konusunda ahkâm kesip duruyorlar...
Daha önce de yazmıştım: Burçların ve yıldızların konumlarına bakıp gelecekten haber verdiklerini iddia eden “astrolog”lar elli küsur sene öncesinin Hacıhüsrev’indeki “baklacı kadın” denen falcıların modern versiyonlarıdır! “Arap Bacı”, “Gürcü Bacı”, “Kanber Bacı”, “Hacıhüsrevli bilmemne bacı” gibisinden isimler takınıp fal niyetine bakla atan hatunlar sık sık gazetelerde arz-ı endâm eder, özellikle de her yeni yıl öncesinde kehanet üstüne kehanet yumurtlarlardı ama uydurduklarının hiçbiri çıkmaz, hattâ tam tersi bile olur ama hatunlar da, onlara sayfalar dolusu yer veren gazeteler de bu işin palavradan ibaret kaldığını bildikleri halde yayına devam ederlerdi.
Devir değişip modern çağa girdik; baklacı kadın zihniyeti de zamana uydu, bu iş Hacıhüsrevli kadınların tekelinden çıkıp üniseks hâle geldi, “astroloji” adını takındı ve ortalığı kerametleri kendilerinden menkul kadın-erkek “astrolog”lar sardı! Artık sadece gazetelerde değil TV’lerde ve internet sayfalarında zuhur ediyor ve güya istikbalden haber veriyorlar! Yok efendim güneş dana burcuna girmişmiş, yükseleni öküz olanlar bundan çok etkilenirlermiş, duygusal bakımdan kanat çırpacak kadar mutlu olurlarmış ama bu durum manda burcu erkekleri için çok kötü imiş, şakır şakır boynuzlanma yahut iflâs etme ihtimalleri yüksekmiş, hele katır burcunun önümüzdeki ayın bilmemkaçında Jüpiter’in tacizinden sonra devenin altında kalması ile çok daha önemli değişiklikler yaşanacakmış ve deve ile katırların başları büyük belâda imiş!
REKLAM
HERŞEYDE ÇUVALLADILAR!
Baklacı kadınlar ve adamlar, güneş tutulmasının ardından iki günden buyana yine heryerdeler! Yükselen burç, patlayan burç, çatlayan burç, bilmemne eden burç, vesaire masallarına devam ediyorlar; “Falanca burç filâncanın etkisine girecek, balıklar akreplerin tepesine edecek, oğlaklar kovaları ş’apacak, başakların başı zaten belâda ama terazilere gün doğdu, hele yengeçlerin işi iş” gibisinden saçmalıkları sıralayıp duruyorlar ve işin asıl vahim tarafı, geleceği kimsenin bilemeyeceğini hatırlarına getirmeyen dünya kadar safdilin bu gevelemelere inanması...
Son senelerde dünyada geçmişte örneklerine pek rastlanmayan çok önemli gelişmeler yaşadık; meselâ pandemi etrafı kırdı geçirdi, Ukrayna’da savaş çıktı ve bu arada Kraliçe Elizabeth de göçüp gitti...
“Astrolog” unvânını takınan modern baklacıların birinden olsun bu hadiselerin yaşacağına dair açıkça tek bir söz işittiniz mi?
İşitmediniz ve zaten işitemezsiniz, zira insanoğlu geleceği bilemez, bildiğini iddia edenler de bilemedikleri için süslü ve karmakarışık ifadelerin gerisine saklanıp anlaşılmaz sözler eder ve bir alay lâf uydururlar. Bu işi yaparken başta ölüm olmak üzere bazı şablonlardan istifade ederler, meselâ “Önümüzdeki yıl akrep filânca burca girdiğinde çok önemli biri ölecek” buyururlar. Fakat isim, memleket vesaire tabii ki veremezler ama ölümlü dünyada öbür tarafa gidecek olan isim sahibi ve yaşlı biri mutlaka mevcuttur. Böyle biri terk-i dünya ettiğinde çağdaş bakla falcısı kanal kanal dolaşıp “Ben söylemiştim!” diye gerine gerine övünüp durur ve bir Allah’ın kulu bile “Yahu, sen şu kişi ölecek, şurada savaş çıkacak, pandemi şöyle yapacak, böyle edecek diye kesin birşey söylemedin ama sıradan bir ölümü keramet gibi gösteriyorsun” demez!
REKLAM
Tekrar söyleyeyim: “Astrolog” unvânını takınan çağdaş bakla falcılarına inanmayın! Söyledikleri hiçbirşeyin şimdiye kadar çıktığı görülmemiştir, bundan sonra da çıkmayacaktır ve burç vesaire işine bağlanmak saçmalık, astrolojik yorumları okumak da zaman kaybıdır!
GELİR İDARESİ’NDEN BAKLACILARA HABER VAR!
Tesadüfe bakın: Güneş tutulmasının ardından kanal kanal dolaşan astrologların yıldızları hayli düşmüş, bahtları kararmış ve yükselen tıngırtıları da arızalanmış olmalı ki, bugün Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan fena bir haber aldılar: Başkanlık, astrologluk “şahsî mesaiye, ilmî veya meslekî bilgiye veya ihtisasa dayanan serbest meslek faaliyeti olduğu” için astrologların gelirlerinin serbest meslek kazancı hükümlerine göre vergilendirilmesi ve yüzde 20 oranında tevkifat yapılması gerektiğini duyurdu.
Yıldız falcılığının ilmî bilgiye dayanıp dayanmadığı ve ihtisas olup olmadığının mutlaka tartışılması gerektiği bir tarafa, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın açıklaması astrologların bırakın başkalarının geleceği konusunda ahkâm kesmelerini, kendi istikballeri hakkında bile nasıl çuvalladıklarını mükemmelen göstermektedir!
Güneş acaba hangi kahrolası burca girip yükselen nasıl bir belânın etkisinde kaldı da astrologlarımız şimdiye kadar sereserpe yürüttükleri fal, tarot, yıldız, astrolojik harita, vesaire işlerinin artık vergisini verecekler dersiniz?
Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş!
.Murat Bardakçı
Giriş: 10.11.2022 - 08:54
Atatürk'ün şimdiye kadar yayınlanmamış tedavi ve vefat kayıtları
Atatürk, vefatının 84. yıldönümü olan bugün törenlerle ve çeşit çeşit etkinlikle anılacak...
Her 10 Kasım’daki anma programları bellidir ve birbirinin aynıdır: Saat dokuzu beş geçe sirenler çalar, devlet erkânı Anıtkabir’e çıkar, mozolenin önündeki saygı duruşundan sonra şeref defteri imzalanır; Atatürk’ün son nefesini verdiği Dolmabahçe Sarayı’nın 71 numaralı oda ziyarete açılır, burada duygu dolu konuşmalar yapılır, TV’ler odada nöbet tutan asker dahil herkesin gözlerinin yaşardığını anlatırlar... Daha birçok mekânda da anma toplantıları vardır, ekranlarda gün boyunca ondan bahsedilir ve bu hazin yıldönümünün haberi gazetelerin hemen tamamının ilk sayfalarında zaten yeralmıştır...
Atatürk her 10 Kasım’da hep böyle anıldı ama senelerden buyana yeni pek birşey söylenmedi, vefatına sebep olan hastalığı hakkında bile “Avrupa’dan bazı doktorların davet edildiği”, “Savarona Yatı’nın gelişini hasretle beklediği” yahut “birkaç defa komaya girdiği” gibisinden hep aynı ifadeler tekrar edildi. Rahatsızlığı ve doktorların tedavi çabaları konularında arşivlerde bir hayli tıbbî kayıt bulunmasına rağmen bunlar ciddî şekilde elden geçirilmedi, dolayısı ile de hastalığının seyri hakkında mükemmel denebilecek bir eser ortaya konmadı!
REKLAM
Sözünü ettiğim tıbbî belgelerden Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde, Atatürk’ün son başbakanı ve Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın evrakı arasında bulunan birkaçını bugün burada yayınlıyorum...
Belgelerin ilk dördünü, Atatürk’ün tedavisi ile meşgul olan doktorların 1938’in 8 Ağustos’u ile vefat tarihi olan aynı senenin 10 Kasım’ı arasında hergün ayrıntılı olarak yazdıkları tıbbî takip kayıtları teşkil ediyor. Matbu birer form olan sayfalara “kaşıntı”, “ayak ve bacak ödemi artmıştır”, “karın gergin”, “iştahsızlık”, “karın daha yumuşak”, “fazla kaşıntı”, “uyku iyi”, “burun kanaması”, “bacak şişleri daha iyi” ve “ödem pek az” şeklinde hastanın günlük vaziyeti yazılmış.
Her sayfanın alt tarafında, grafik benzeri çizimler yeralıyor. Bu çizimlerin ne mânâya geldiklerini öğrenebilmek için tabipliğinin yanısıra musikişinas olan Dr. Adnan Çoban’ın yardımını rica ettim. Dr. Çoban üstteki grafiğin ateşi, alttakinin de solunum sayısını gösterdiğini; teneffüsün hastalığın ilerleyen dönemlerinde tıbbî dilde “hızlı solunum” demek olan “takipne” hâlini aldığını, yani dakikada 20 civarında olması gereken solunum sayısının 50’ye kadar çıktığını söyledi...
Bu vaziyet 10 Kasım’a kadar devam ediyor. Dördüncü belgedeki “10 İkinci Teşrin”, yani “10 Kasım” sütununda “Saat 9.05’te vefat. Raporlara müracaat” kaydı var...
27 Ekim 1938 tarihli beşinci belge de hastanın durumunu, yediklerini, yapılan tedaviyi ve o günkü faaliyetlerini gösteriyor. Atatürk, doktorların kaydettiğine göre Başbakan Celal Bayar ile 40 dakika konuşmuş; nutkunu, yani Ankara’da iki gün sonra okunup yayınlanacak olan son Cumhuriyet Bayramı konuşmasını tashih edip kısmen yazdırmış ve 15 dakika yatakta oturmuş.
REKLAM
Altı doktorun imzasının bulunduğu son belge ise, Atatürk’ün vefat ettiği günün kayıtları...
Geceyarısını beş dakika geçeden itibaren yazılan bu notlarda, o günkü tedavinin ayrıntıları ve sabah saat 8.30’da 500 cc serum verildiği, sayfanın altında da dokuzu beş geçe sütünunda “vefat etmişlerdir” kaydı ile doktorların imzaları yeralıyor.
Bu belgeler Atatürk’ün hastalık günleri ile ilgili evrakın çok az bir kısmıdır ve tekrar söyleyeyim: Arşivlerde, yayınlanmayı bekleyen bu konuda daha dünya kadar evrak vardır.
Atatürk’ün 1 ile 28 Ağustos Ağustos 1938 arasındaki sağlık durumu ve tedavi kayıtları.
28 Ağustos ile 25 Eylül 1938 arasındaki kayıtlar.
26 Eylül ile 23 Ekim 1938 arasındaki kayıtlar.
24 Ekim ile 10 Kasım 1938 arasındaki sağlık kayıtları. 10 Kasım sütununda “Saat 9.05’te vefat. Raporlara müracaat” yazılmış.
Atatürk’ün 27 Ekim 1938’deki sağlık durumu, yediği yemekler ve o günkü faaliyetleri.
Son günün kayıtları... Saat 8.30’da 500 cc serum verildikten sonra 9.05 sütununda “Vefat etmişlerdir” deniyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 17.11.2022 - 13:31
Tam yüz sene boyunca gizli kalmış bir belge: Mustafa Kemal Paşa'nın, Sultan Vahideddin'in İstanbul'dan ayrılmaya teşebbüsü hâlinde linç edilmesi için verdiği yazılı emir!
Bugün, tarihimizin en tatsız olaylarından birinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Sultan Vahideddin’in bir İngiliz savaş gemisi ile Türkiye’den ayrılmasının yüzüncü yıldönümüdür.
Sultan Vahideddin, 16 Kasım 1922’de İstanbul’daki Müttefik İşgal Orduları Başkumandanı olan İngiliz Generali Charles Harington’a bir yazı göndererek “İstanbul’da hayatını tehlikede gördüğü” için İngiliz Devleti’ne iltica ettiğini” söylemiş ve “başka bir yere götürülmesini” talep etmişti.
Padişah, 17 Kasım 1922 sabahının erken saatlerinde Yıldız Sarayı’nın arka kapılarından birinin dışına yanaşan cankurtaran ile ve bir İngiliz müfrezesinin koruması altında Dolmabahçe Rıhtımı’na götürüldü, oradan bir istimbotla açıkta bekleyen İngiliz savaş gemisi Malaya’ya geçti ve memleketini terkederek sürgününün ilk durağı olan Malta’ya doğru yola çıktı.
Hükümdarın yanında oğlu Şehzade Ertuğrul Efendi ile maiyetinden sekiz kişi vardı...
Vahideddin’in memleketini terketmesi, gidişinin üzerinden geçen yüz seneden buyana gündemi arada bir hâlâ meşgul ediyor, Türkiye’den ayrılması konusunda “ihanet”ten başlayıp “hayatını kurtarması için gittiğine” kadar uzanan yorum üzerine yorumlar yapılıyor.
Burada, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01013068-13 numarada bulunan, son padişahın memleketinden ayrılması konusunda büyük önem taşıyan ama tam bir asır boyunca gizli kalan bir belgeyi, daha doğrusu bir “linç talimatını” yayınlıyorum...
REKLAM
MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN İMZASI İLE...
Ankara’nın Erkân-ı Harbiye Reisi olan Fevzi Paşa, yani sonraki senelerin Maraşal Fevzi Çakmak’ı, 2 Kasım’da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya 5466 numaralı ve “zâta mahsus” bir yazı göndererek Vahideddin’in “firar hazırlıklarında bulunduğu” yolunda haberler alındığını bildirdi.
Fevzi Paşa’nın yazısı şöyle idi:
“Son zamanlarda İstanbul’dan aldığımız raporlarda Vahideddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firarından bahsolunuyor. Ezcümle (özellikle, meselâ) saray mahâfiliyle (çevreleri ile) temasta bulunan bir mutemet (güvenilir kişi) tarafından bu firar hazırlıklarında bulunulduğu ihbar edilmekle arz-ı keyfiyet olunur”.
Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa’nın yazısı üzerine iki gün sonra, o sırada işgal altındaki İstanbul’da Ankara’nın temsilcisi olarak bulunan ve sonraki senelerde “Bele” soyadını alacak olan Refet Paşa’ya şifreli bir telgraf gönderdi, Telgrafın metni Fevzi Paşa’nın yazısının yeraldığı sahifenin alt tarafına yazılmıştı ve şöyle deniyordu:
“İstanbul’da sarayda memâlik-i ecnebîyeye (yabancı ülkeye) firar için hazırlıklarda bulunulduğu istihbar edilmiştir (haber alınmıştır). Tahakkuku halinde ahali vasıtasıyla muhalefet edilmesi, mecburiyet görüldüğü takdirde aynı vasıta ile linç tatbiki, daha şedîd (şiddetli) icraatta bulunulması, bu suretle firara hiçbir veçhile meydan verilmemesi lâzımdır”.
Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafın metninde daha sonra kendi eliyle ve kırmızı bir kalemle bizzat değişiklik yapmış ve metnin altını yine aynı kalemle imzalamıştı.
Refet Paşa’ya gönderilen talimatın son şekli, şöyle idi:
“Dersaadet’te (İstanbul’da) Refet Paşa Hazretleri’ne,
Vahideddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firar için hazırlıklarda bulunduğu istihbar edilmiştir (haber alınmıştır). Tahakkuku (gerçekleşmesi) halinde ahali vasıtasıyla linç tatbîki lâzımdır. Bunun temini mercûdur (rica olunur). Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal”.
Tam metni ilk defa bugün burada yayınlanan bu son derece önemli belge, Sultan Vahideddin’in bir İngiliz savaş gemisi ile İstanbul’dan ayrılmasının sebebini de bir yerde aydınlığa çıkartmaktadır...
Millî Mücadele senelerinde sarayın tutumu, çıkartılan idam fetvaları ve 30 Ağustos’taki büyük zafer münasebeti ile Vahideddin’in Ankara’yı bir türlü tebrik etmemesi gibi sebeplerle o günlerde sadece Ankara’da değil, İstanbul’da da Vahideddin’in aleyhinde bir hava hâkimdir. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasının öncesinde ve sonrasında Meclis’te padişah hakkında ağır sözler sarfedilmekte, İstanbul’da da yine Vahideddin’in aleyhinde yer yer gösteriler yapılmaktadır.
Sultan Vahideddin’in General Harington’a gönderdiği İngiltere’ye iltica mektubunda kullandığı “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden...” ifadesinin sebebi bu gelişmelerdir ve padişah, memleketten ayrılacağının ortaya çıkması hâlinde linç edilmesi için verilen talimattan da bir şekilde haberdar olmuş olabilir. Üstelik, o günlerde meydana gelmiş benzer bir kanlı bir hadise de vardır: Gazeteci Ali Kemal’in 6 Kasım 1922’de İzmit’te linç edilmiştir!
Tam metnini ilk defa burada üzerinde herhangi bir yorum yapmadan yayınladığım bu son derece önemli belgenin, Sultan Vahideddin’in bir İngiliz savaş gemisi ile İstanbul’dan ayrılması tartışmalarına bundan böyle bambaşka bir boyut getireceğine eminim.
Fevzi Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya Vahideddin’in bir yabancı memlekete firar edebileceği yolundaki yazısı ve yazının alt tarafında Mustafa Kemal Paşa’nın “Bunun gerçekleşmesi hâlinde halk vasıtası ile linç” talimatı. Metnin üzerinde kırmızı kalemle yapılmış olan değişiklikler, Mustafa Kemal Paşa’nın elyazısıdır (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01013068-13).
Sultan Vahideddin (soldan ikinci) ile Mustafa Kemal Paşa’nın (soldan üçüncü) bugün elimizde bulunan tek fotoğrafı budur ve 1917 Aralık’ında henüz veliahd olan Vahideddin’in Almanya’ya yaptığı ziyaret sırasında çekilmiştir.
.
Murat Bardakçı
Giriş: 25.11.2022 - 10:05
Fuat Uluç
Geçen gün vefat eden Hıncal Uluç’un ardından çok şey yazıldı, lehinde ve aleyhinde dünya kadar söz edildi, hâlâ da yazılıp ediliyor.
Hıncal Bey ile samimiyetim yoktu, sadece tanışırdık. Karşılaştığımızda söylediklerimiz sadece birkaç nezaket cümlesi ile sınırlı kalırdı; bir defasında Fatih Altaylı’nın daveti üzerine Etiler’deki şık bir restorandaki öğle yemeğinde üçümüz biraraya gelip birkaç saat sohbet etmiştik, o kadar...
Dolayısı ile Hıncal Uluç’un ardından onun için birşeyler yazma hakkını kendimde bulamıyorum ama bir başka Uluç’tan, sanat ve kültür alanında önemli yer edinmesi gereken fakat pek bilinmeyen babasından, Fuat Uluç’tan bahsedeceğim...
Mesleği askerlik olan ve son senelerinde Mardin’den milletvekilliği yapan Fuat Uluç, 1910 ile 1968 arasında yaşadı. Siyasî bakımdan tamamen farklı çizgilerde bulunmalarına rağmen büyükbabam ve onun hayatta kalabilmiş birkaç dostu ile Ankara’da nâdiren biraraya gelir, ortak noktaları olan edebiyattan, şiirden, vesaireden konuşurlardı. Tanışıklıkları hayli eskiye, büyükbabamın valilik yaptığı, Fuat Bey’in de o vilâyetlerde genç bir subay olarak bulunduğu senelere dayanırdı.
O günlerde henüz ortaokulda idim. Dolayısı ile Fuat Bey’i sadece gördüm, sözünü ettiğim dost çevresindeki bazı sohbetlerini dinledim ama sadece dinledim, okudukları şiirlere kulak verdim ama yaşım ufak olduğu için konuştukları diğer konulardan tabii ki hiçbirşey anlamadım...
REKLAM
Aradan seneler geçti, Fuat Uluç’un yakın çevresinden olanlar ile tanıştım, bazıları ile dost olduk ve Fuat Bey’i asıl onlardan dinledim.
Fuat Bey’den bana uzun uzun sözedenlerden biri, bestekâr Erol Sayan idi. “Geçsin günler haftalar”, “Kalbe dolan o ilk bakış”, ve “Bana bir aşk masalından şarkılar söyle” gibi daha birçok unutulmaz şarkının bestekârı Erol Sayan...
Subay olarak önemli görevlerde bulunan ve benzer vazifelere emekliliğinden sonra da devam eden Fuat Bey ile Erol Bey’in tanışıklıkları bir şair ve bestekâr münasebeti olarak başlamış, sonradan dost olmuşlardı.
Erol Sayan o günlerden bahsederken “Bazı akşamlar sohbet ede eden uzun yürüyüşler yapardık. Bana içerisinde bizzat yeraldığı bazı hadiselerin bilinmeyen taraflarını anlatırdı, hattâ Iraklı generallerin ‘Yakında ihtilâl yapacağız, seni de Genel Kurmay Başkanlığı’na getireceğiz, hazır ol ve davetimizi bekle’ dedikleri mektupları da göstermişti” der...
1960’lı senelerin Ankara’sında bir “ispritizma” modası vardı. Akşamları evlerde biraraya gelen eş-dost fincan çevirerek, masa kaldırarak yahut medyumu transa sokarak ruh çağırırdı, bu modaya en üst seviyedeki devlet görevlileri de kapılmışlardı ve ruhçular celsede olup bitenleri ertesi gün birbirlerine anlatırlardı.
Erol Sayan, Fuat Uluç’un evinde bir ara sık yaşandığı söylenen bir hadiseden de bahsediyor ve “Fuat Bey eşi Suat Hanım’ı çok severdi, ona çok bağlıydı. Suat Hanım kocasından önce vefat etti ama Fuat Bey’in üzüntüsü bir türlü azalmadı. Aralarında öyle bir bağ kurulmuş olacak ki, Suat Hanım’ın ruhunun da ailesinden ayrılamadığı ve geceleri gelip bulaşıkları yıkadıktan sonra yine öteki âleme döndüğü söylenirdi” diyor.
REKLAM
GÜNÜMÜZÜN TÜRKÇESİ VE ARUZ VEZNİ
Bilenler bilir, aruz vezninde bugünün Türkçesi ile şiir yazmak zordur ve maharet ister. Arapça ve Farsça terkiplerle asırlar boyunca vezinli mısralar yazanların yerini alıp Mehmed Âkif, Yahya Kemal ve Bekir Sıtkı Erdoğan gibi aruzda yeni, rahat ve günlük Türkçe ile şiir söyleyenlerin sayısı pek fazla değildir.
Fuat Uluç, aruzu yeni Türkçe ile ve maharetle kullanabilen nâdir şairlerden idi ama bu işle profesyonel olarak uğraşmıyordu, şiirlerini sadece dar bir dost çevresindeki eşi-dostu bildi, mısralarını bu çevredeki bazı bestekâr dostları bestelediler ve manzumeleri klasik edebiyat meraklılarının malûmu olmadı.
Burada, Fuat Uluç’un aruz ile ve bugünün Türkçesi ile yazdığı iki şiirini yayınlıyorum:
Denizlerin ötesinden ne kaldı beklediğin?
İçinde hangi ümidin o penbe gölgesi var?
Döver şu sahili hâlâ köpük köpük dediğin,
Sürüklenen ölü bir dalgadır gurûba kadar.
Sunar gönüllere bir yaz sabahı özlemi kış,
Sedef parıltılı bir gülde dinlenirse bakış,
Zamân olunca karanlık bir ufka doğru akış,
Bu yaşta zevk verir ancak hayâta hatıralar.
Fuat Uluç’un “Tesellî” isimli şiiri de şöyle:
Hiç bitmeyecek sandığımız yollara bir bak,
Şimşek gibi, bir hamlede son kıvrımı aştı,
Artık çekiyor kendine her an bizi toprak.
Bir gölgeye sinmiş gibi renkler koyulaştı.
Mâdem ki mukadder ebedî uyku yakında,
Yok korkumuz asla kopacak fırtınalardan.
Son damla ışık sönmeden evvel bırakın da,
Bir nağme getirsin bize yazdan ve bahardan.
Mihnet dolu yıllar, yetişir çektiğimiz gam!
Coşsun yine mazîdeki hislerle gönüller.
Mehtap yine bulsun bizi tenhâda her akşam,
Bir kor gibi arzuyla açılsın yine güller.
Bir tatlı hayal meltemi sarsın yine rûhu,
Aşkın yüce mânâlısı ruyâda yanıştır.
Neş’eyle keder, kolkola vermiş iki duygu,
Sevmek, o büyük hazza varan dalgalanıştır.
NÂZIM HAKKINDA ÇOK ÖNEMLİ BİR KİTAP
Fuat Bey’in 1967’de az sayıda basılan ve şimdi artık pek bilinmeyen “Nazım Hikmet ve 1938 Harbokulu Olayı’nın Gerçek Yönü” adında önemli bir kitabı vardır. Kitap, 1938’de Nazım ile beraber tutuklanıp hapse mahkûm olan ve sonraki senelerde “A. Kadir” adı ile yayınlar yapan şair, yazar ve tercüme ödülleri sahibi Abdülkadir Meriçboyu’nun 1966’da çıkarttığı “1938 Harbokulu Olayları ve Nazım Hikmet” isimli eserine cevap ve çok ağır bir reddiyedir.
Nazım ve arkadaşlarının tutuklanmalarının ardından kapatıldıkları Yavuz ve Erkin zırhlılarında o sırada subat olarak görevli olan Fuat Uluç, kitabında A. Kadir’in iddialarının doğru olmadığını söyler, soruşturma ile yargılamalar hakkında daha başka bilgiler de verir, daha sonra Nazım’ın “Kuvâ-ı Milliye Destanı”ndaki bazı mısraları bir asker olarak topografik bakımdan ele alıp yerden yere vurur.
Fuat Uluç’un bu az bilinen kitabı yeniden yayınlanacak olduğu takdirde eminim çok ses getirecektir!
Hıncal Uluç’un babası Fuat Uluç.
Fuat Uluç’un 1967’de basılan ama az bilinen kitabı: “Nazım Hikmet ve 1938 Harbokulu Olayı’nın Gerçek Yönü”.
Fuat Uluç’un eşi Suat Hanım’ın vefatından sonra yazdığı ve Erol Sayan’ın bestelediği “Sevilen bir yüzü toprakta hayâl etmesi zor / Unut artık diyorum gönlüme, söz dinlemiyor / Abanır üstüme bir dağ gibi sensiz geceler / Ten erir, can tutuşur, kalbimi yaktıkça bu kor” mısralarından meydana gelen akrostişin bestesi.
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.11.2022 - 17:59
Anayasayı değiştirince memleketin kanatlanıp uçacağını düşünmek, bir buçuk asırlık boş bir hayaldir!
Müjde ki ne müjde! Altılı Masa, hazırlamak için aylardır uğraşıp durduğu yeni anayasa taslağını nihayet açıkladı. Taslak hakkında iş dünyasının, medyanın, sivil toplum örgütlerinin ve halkın görüşü de alınacakmış; önümüzdeki sene yapılacak seçimleri kazanıp da iktidar oldukları, daha doğrusu iktidarı paylaştıkları takdirde de anayasayı bu taslak çerçevesinde değiştireceklermiş.
Taslak bende yeni bir anayasadan ziyade, AK Parti’nin geçen yirmi sene boyunca yaptığı uygulamaların ardından muhalefetin her hadiseden sonra dillendirdiği düşüncelerinin dökümünü çıkartıp bunları anayasa maddesi hâline getirmiş olduğu intibaını uyandırdı. Meselâ, Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’ni iptal etmesine tepki mi göstermişlerdi, “Uluslararası anlaşmalardan çekilme kararını sadece TBMM verebilir” demişler; bir siyasî parti için kapatılma dâvâsı açıldı da buna karşı mı çıkmışlardı, siyasî partilerin kapatılmasını zorlaştırmışlar, alternatif baroları reddettikleri için anayasaya “Her ilde bir baro olabilir” diye yazmışlar yahut İçişleri Bakanlığı’nın belediye başkanlarını görevden almasına muhalefet ettiler ya, “Görevden alma kararını Danıştay verecek” buyurmuşlar.
Mevcut anayasanın her bakımdan mükemmel olduğunu iddia edecek değilim ama açıklanan belgenin gerçek bir anayasa taslağı olmaktan ziyade ayrıntılara boğulmuş bir muhalefet listesi, bir “istemezükler manzumesi” olduğu da ortada!
REKLAM
Altılı Masa aylarca devam eden hazırlıklardan sonra yazdığı bu taslağı Meclis’ten geçirebilecek konuma gelip de anayasayı değiştirdiği takdirde artık Türkiye’yi tutabilene aşkolsun! Ne kadar sıkıntımız varsa hepsi sona erer; meselâ petrol zengini oluruz, kişi başına düşen millî geliri en az bir milyon dolara yükselir, memleket zenginleşti mi terör zaten hemen bitiverir, bütün Nobeller ile Oscarlar artık zaten bizimdir, Mars’a da gideriz, Jüpiter’de üs, Satürn’de de tatil köyü kurarız, yani aklımıza gelebilecek yahut şimdi hayal bile edemeyeceğimiz herşeyi rahatça yaparız!
İstikbal bizimdir, zira memleketin şu anda bu vaziyette olmasının tek sebebi, sorumlusu ve de suçlusu şimdiki anayasadır!
Taslak halkın görüşüne sunulacağı için, şahsî düşüncem olan ve metinde yeralması gerektiğinin şart olduğuna inandığım bazı hususları da şimdiden ifade edeyim:
“Kuvvetler ayrılığı” prensibini tekrar hâkim kılınacak ya, anayasanın bu bölümüne “Kuvvetler ayrılığı kuralı gereği banyodaki musluk arıza yaptığı takdirde tamir için elektrikçi yahut badanacı değil, sadece muslukçu çağırılır” veya “Soğuk algınlığında antibiyotik alınır, asla müshil içilmez!” gibisinden hükümlerin yazılması şarttır. Taslakta vatandaşın ödevlerine değil, artık haklarına ağırlık verildiği için “Hak ve özgürlükler” bahsine de “Vatandaş askerlik yapmak zorunda değildir, vergi vermesi de gerekmez” maddesi ilâve edilmelidir!
SANKİ KANATLANIP UÇACAĞIZ!
Şaka bir tarafa, kendimi bildim bileli hep bir anayasa tartışmasıdır işitir dururum. Çocukluğumdan buyana gördüğüm ve hattâ bazıları için yapılan halk oylamalarında sandık başına gittiğim yeni anayasaların, anayasa değişikliklerinin ve referandumların sayısını hakikaten unuttum!
Türkiye’de âdettir: Anayasalar, tâââ imparatorluk zamanından buyana bütün sıkıntıların sorumlusu olarak gösterilirler, değiştirildikleri takdirde dertlerin son bulacağına inanılır, fırsat düştüğü anda değiştirilirler ama herşey eski tas, eski hamam devam edip gider, hattâ gelen gideni aratır!
Bir buçuk asırlık bu anayasa maceramızın bazı köşe taşlarını hatırlatayım:
1876’daki ilk anayasamızdan, yani Kanun-ı Esâsî’den buyana memleketi düze çıkartmak için hep anayasayı değiştirme derdine düştük. 1908’de Meşrutiyet’i yeniden uygulamaya koymamızın ardından anayasa imparatorluğun çöküşüne kadar birkaç defa elden geçirildi, memleketin kaderine Ankara’nın hâkim olmasından sonra Kanun-ı Esâsî’nin yerini 1921’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu aldı. Maddeleri birkaç defa değiştirilen bu kanun 1924’te yenisi ile değiştirildi ama onun maddeleri ile de defalarca oynandı, 1945’te “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” isminden vazgeçilerek adı “Anayasa” yapıldı ve metin de yeni dile uyarlandı. 1950’de iktidarı alan Demokrat Parti iki sene sonra memleket için çok daha önemli bir hamle yaptı ve Türkçesi 1945’te yenilenen anayasanın yerine eskisini, yani 1924’te kabul edilmiş olan metni getirince, “Anayasa” tekrar “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” oldu.
REKLAM
Derken 1960 darbesi geldi, askerler Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun maddelerinden bazılarını hükümsüz bıraktılar, bazılarını da değiştirdiler, yani kanun kevgire döndü ve nihayet ismi de “Anayasa” olan başka bir anayasa geldi.
Ama alışmıştık ya, bu anayasada da ikide bir değişiklikler yaptık, 12 Mart darbesi ile değişiklikler daha da arttı, 12 Eylül ile beraber anayasa zaten devreden çıkartıldı ve yerini 1982’de referandumla kabul edilen bir diğeri aldı.
Âdetimiz üzere o tarihten sonra yaptığımız değişiklikleri de sıralayıp sizi sıkmayayım ve en önemli değişikliğin 16 Nisan 2017’de yapılan referandumla sistemin “Cumhurbaşkanlığı sistemi” hâline getirilmesi olduğunu hatırlatayım.
Bir buçuk asırdan buyana anayasayı her değiştirdiğimizde bütün dertlerimizin biteceğine inandık ama gelen gideni arattı, ne dertler bitti, ne sıkıntılar son buldu, ne de Türkiye her değişikliğin ardından şâha kalktı!
Anayasaların bizim de dâhil olduğumuz Şark dünyasındaki önemine ve gerçek demokrasinin dünyanın bu bölgesinde hayata geçip geçemeyeceği meselesine hiç temas etmeden kısaca söyleyeyim: Altılı Masa’nın gün gelip de anayasada istediği değişiklikleri yapması hâlinde Türkiye’nin kanatlanıp uçacağını düşünmek, bir buçuk asırdan buyana daldığımız ve hâlâ kurtulamadığımız boş bir hayaldir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.12.2022 - 18:47
Altılı masadan Ali Babacan'ın sözünü ettiği beyaz duman yükseldi diyelim... Ama, sonrasını açık açık yazmaya edebim müsaade etmiyor!
Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, geçen akşam Fox TV’ye çıkıp altılı masanın aylardır bitmek bitmeyen Cumhurbaşkanı adayı belirleme koşuşturmasından bahsederken bu işin “beyaz duman” ile neticeleneceğini söyledi ve “En sonunda altılı masadan bir beyaz duman tütecek. Beyaz duman tüttüğünde de diyeceğiz ki hayırlı olsun” sözlerini etti...
Babacan’ın bahsettiği “beyaz duman”ın ne olduğunu herhalde bilirsiniz: Papalık makamı herhangi bir sebeple boşaldığında kardinaller yeni Papa’yı seçmek için Vatikan’daki Sistine Kilisesi’ne kapanıp dünya ile teması keser, oylama üstüne oylama yaparlar. Sonuç vermeyen her oylamanın ardından kilisenin bacasından siyah duman yükselir, yeni Papa seçildiği zaman beyaz duman görünür.
Ali Babacan “beyaz duman” demekle işte bunu kastediyor ama benzetmesinde bir garabet var: Altılı masada sanki cumhurbaşkanı adayı değil, Papa seçiliyor!
Ama “beyaz duman”dan sonra yapılan ve ayrıntılarını açık açık yazmaya edebimin müsaade etmediği bir iş daha vardır:
Vatikan’daki Sitine Kilisesi’nin bacasından beyaz dumanın görünmesinden hemen sonra, kardinaller yeni Papa’nın bu makama hakikaten geçip geçemeyeceğini belirlemek için adamın bir taraflarını kontrol ederler! Papa seçilen kardinal cübbe giyip alt kısmında yuvarlak bir deliğin bulunduğu özel bir sandalyeye oturur ve kardinallerin en yaşlısı kolunu sandalyenin altına uzatıp söylemesi ayıptır, Papa Hazretleri’nin şeylerinin olup olmadığına bakar, aradığını bulunca da sevinç içerisinde “Testiculos habet et bene pendentes” diye müjde verir ve kardinaller Papa Hazretleri’nin yüzüğünü öpüp biat etmek için kuyruğa girerler!
REKLAM
“Testiculos habet et bene pendentes” ibâresinin tam tercümesini yazmaya kusura bakmayın ama edebim müsait değil; sadece “Maaşallah, takım taklavat yerinde” meâlinde Latince bir söz olduğunu söylemekle yetineceğim...
Kırmızı cüppeli ve külâhlı yaşlı-başlı kardinallerin yeni Papa’nın bir tarafını böyle kurcalamalarının sebebi vardır: 853 senesinde Joan adında bir kadını erkek zannederek Papa seçip “Sekizinci John” unvanını vermişler ama kadın birkaç ay sonra âyinin ortasında pat diye doğuruverince rezil olup hem kadını hem de bebeğini hemen orada parçalamış ve bundan böyle seçilecek Papalar’ın erkek olduklarını garantiye almak maksadıyla bu testis muayenesi âdetini getirmişlerdir!
Ali Babacan’ın cumhurbaşkanı adayının belirlenmesini Papa seçimine benzeterek “Altılı masadan bir beyaz duman tütecek ve diyeceğiz ki hayırlı olsun” sözleri bana işte bu malûm muayeneyi hatırlattı...
Beyaz duman tüttü diyelim ama sonrasında ne yapılacak?
Bugün böyle ayıp şeyler yazmamın vebâli hem vallahi, hem billâhi bana ait değil! Beni, muhafazakâr camiadan gelip de altılı masayı Papa seçimine benzetip beyaz duman yükseleceğini söyleyen Ali Bey yoldan çıkarttı!
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.12.2022 - 16:15
Çırağan'ın lâneti
Çırağan Sarayı’nda bu sabah yangın çıktı...
Bu yangının Çırağan’ın yüz küsur sene içerisinde uğradığı kaçıncı yangın olduğunu sadece Allah bilir; zira sarayın başına tâââ 1910’dan buyana hep birşeyler gelmektedir ve işin içinde bir de “lânet” söylentisi mevcuttur.
İnanıp inanmamayı sizlere bırakarak Çırağan’ın bu tatsız macerasını anlatayım:
Eski İstanbul folklöründe “uğursuz”, “tekinsiz”, “ecinnili” yahut “lânetli” kabul edilen mekânlar vardır ve bu mekânlardan bazılarının hoş olmayan hatıraları İstanbullular’ın hafızalarında hâlâ durmaktadır...
Böyle mekânlardan biri, Çırağan Sarayı’dır, çünki mazisi tatsız hadiselerle dolu olan Çırağan’ın üzerinde, eski İstanbullular’a göre bir lânet mevcuttur: Altında uzanan dehlizlerdeki mezarların lâneti...
Şimdi bir buçuk asır kadar geriye uzanıp üzerinde şimdi Çırağan Sarayı ile Kempinski Oteli’nin yükseldiği arazinin geçmişine gidelim...
1871 Eylül’ünün ılık bir sabahıydı...
Kırklarındaki iri yapılı adam, şatafatlı saltanat kayığından sahildeki koltuk kapısının önündeki rıhtıma adımını attığı anda tökezledi. Hemen tutup, düşmesine mâni oldular. Sinirlenmişti, “Bu iş hayra alâmet değil” dedi, geldiği saltanat kayığına yeniden bindi, “Saraya!” buyurdu ve Dolmabahçe’ye döndü...
Tökezlenen ziyaretçi devrin hükümdarı Sultan Abdülâziz idi, inşaatı tamamlanan Çırağan Sarayı’na bu ilk gelişinde uğradığı şanssızlığı hayra yormayıp sarayı görmeden gerisin geriye dönmesi üzerine seneler boyunca Çırağan’ın uğursuzluğu ve lâneti konuşulacak, üstelik burada yaşananlar söylentileri haklı çıkartır hâle gelecekti...
Üzerinde sonradan Çırağan’ın inşa edileceği arazide ilkönce Sultan Abdülâziz’in ağabeyi Sultan Abdülmecid birşeyler yapmayı düşünmüş, orada mevcut olan ama harabeye dönmüş vaziyetteki eski sarayın yerine yenisini inşa ettirmek istemiş, projeyi saray mimarı Nikoğos Balyan’a çizdirmiş ama inşaatı başlatmaya ömrü vefa etmemişti...
Abdülmecid’in 1861’deki ölümünden sonra tahta geçen kardeşi Sultan Abdülâziz’in zamanında proje tekrar ele alındı, yeni hükümdar inşaatla Nikoğos’un oğulları Sarkis ve Agop Balyan’ı görevlendirdi ve Avrupa’dan borç olarak alınan paraların bir kısmı buraya harcandı. Hükümdar etrafındaki sözünü sakınmayan birkaç devlet adamının “Yapmayın, etmeyin hünkârım. Para bekleyen bu kadar âcil iş varken, altınları saraya yatırmayın” demelerine kulak asmayacak, “Çoluk-çocuk sokakta mı kalalım?” cevabını verip inşaatı devam ettirecekti...
1863’te başlayan ve beş milyon altın harcanan inşaat 1871’de tamamlandı. Çırağan’a ilk gelişinde rıhtımdan geri gönen Abdülâziz sonraki senelerde Dolmabahçe’den sıkılıp buraya yerleşti ama yeni sarayını fazla rutubetli bulunca Dolmabahçe’ye dönüp orada yaşamaya devam etti.
Ama, Çırağan hiçbir padişaha yâr olmadı! Sultan Abdülâziz inşaatın tamamlanmasından beş sene sonra, 1876’da tahtından indirildi; önce Topkapı’ya, oradan da Çırağan’ın hemen ilerisindeki Feriye Sarayı’na kapatıldı ve birkaç gün sonra Feriye’de katledildi. Yerini alan Beşinci Murad da tahtta 93 gün kalabildi. “Padişahımız efendimiz çıldırdı” deyip onu da devirdiler, tahta Sultan Abdülhamid geçti ve ağabeyi Beşinci Murad’ı Çırağan’a kapattı. Başlarında gazeteci Ali Suavi’nin bulunduğu bir grup 1878 Mayıs’ında devrik hükümdarı yeniden tahta çıkartabilmek için Çırağan’ı bastı, baskına müdahale eden Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa elindeki sopa ile Ali Suavi’nin kafasını kırdı ve baskın son buldu!
Beşinci Murad’ın kadınları ve çocukları ile Çırağan’daki hapis hayatı 28 sene sürecek, sabık hükümdarın saraydan 1904’te ancak cenazesi çıkabilecekti...
Çırağan Sarayı, İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilânının ardından 32 yıllık aradan sonra yeniden açılan, ilk toplantısını 17 Aralık 1908’de Ayasofya’da sonradan adliyeye çevrilen eski parlamento binasında yapan ama bina artık küçük geldiği için yeni bir yer arayan Meclis-i Mebusan’a tahsis edildi.
Meclis, Çırağan’daki ilk toplantısını 14 Kasım 1909’da yaptı ve iki ay sonra, 19 Ocak 1910’da çıkan yangın Çırağan’ı dış beden duvarları hâricinde tamamen küle çevirdi! Enkaz neredeyse 80 sene öylece durdu, sarayın tekrar inşa edilip eski haline gelmesi için proje üstüne proje hazırlandı, otel yahut müze olmasına uğraşıldı fakat 1986’ya kadar bunların hiçbiri hayata geçirilemedi!
Sebep, sarayın macerasını yakından bilenlere göre bodrumdaki mezarlar idi...
REKLAM
BİTMEYEN YIKIMLAR VE TAŞINMALAR...
Çırağan’ın bulunduğu yerde, 1622 bir tekke yapılmıştı: Beşiktaş Mevlevîhanesi...
Üçüncü Selim 1804’te Mevlevîhane’yi yeniden inşa ettirmiş ama İkinci Mahmud 1836’da tekkenin hemen ilerisinde bulunan eski sarayı büyütürken oradaki mescid, mektep ve daha başka hayır eserleri ile beraber tekkeyi de yıktırıp arazilerini saraya dahil etmişti. Mevlevîhane bitişikteki Musahip Abdi Bey’in yalısına nakledilmiş fakat şeyhlerin, ailelerinin ve dervişlerin mezarları yeni inşa edilen sarayın bahçesinde kalmıştı. İkinci Mahmud boşaltılan tekkeyi de yıktırmış ama mezarları yerlerinde bırakmıştı ve kabirlerde her gece kandil yaktırıyordu.
Mevlevîhane’nin kaderine sanki artık devamlı şekilde yıktırılmak ve taşınmak yazılmıştı...
Sultan Abdülâziz’in inşa ettirdiği yeni Çırağan Sarayı yapılırken Musahip Abdi Bey’in yalısı, yani Beşiktaş Mevlevîhanesi de yıktırıldı ve tekke önce Fındıklı’daki Karacehennem İbrahim Paşa Konağı’na, oradan da Maçka’ya taşındı. Maçka’da dört sene kalan Mevlevîhane 1874’te şimdi İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Maden Fakültesi olarak kullanılan kışlanın inşaatı başlayınca tekrar yıktırıldı, şeyh ile dervişler Eyüp tarafındaki Bahariye’de yeni inşa edilen yalıya taşındılar ve bu mekân o tarihten itibaren “Bahariye Mevlevîhanesi” olarak bilindi.
Sultan Abdülâziz Çırağan’ın inşaatını başlattığı sırada tekkenin şeyhi Hasan Nazif Dede vefat edeli bir sene olmuş, posta dokuz yaşındaki oğlu, sonraki senelerin meşhur neyzeni ve bestekârı Hüseyin Fahreddin Efendi geçmişti. Çocuk şeyh reşit olana kadar, tekkeyi nâibi idare edecekti.
Beşiktaş’taki tekkenin yıktırılmasının ardından eski şeyh Hasan Nazif Dede’nin kabri Maçka’ya, Maçka’daki tekkenin de ortadan kaldırılması üzerine Bahariye’ye; Hasan Nazif Dede’den önceki şeyh Mehmed Said Dede’nin kabri de sonraki senelerde yine Beşiktaş’tan Bahariye’ye nakledildi... Tekkelerin kapatılmasından sonra boş kalan ve harap hâle gelen Bahariye Mevlevihanesi’nin arazisi de 1960’larda bir fabrikaya satıldı, bahçedeki mezarlar yeniden seyahate çıktılar ve yolun kaerşı tarafındaki duvarın dibine nakledildiler...
Çırağan’da eskiden mevcut olan Beşiktaş Mevlevîhanesi’ne ait Mevlevî kabirleri ise, yangın enkazının altındaki dehlizlerde kalmıştı...
İnanışa göre uğursuzluk yahut lânet, mezarlara saygı gösterilmeyip üzerlerine saray inşa edilmesiyle başladı. Eskiyi bilen İstanbullular seneler boyunca “Mezarlar aşağıda öylece dururken üzerine yapılan saray cayır cayır yandı; Çırağan’ı değil tamir etmek, kabirler nakledilmeden oraya çivi bile çakılamaz” diyorlardı...
Tuhaftır, fakat dedikleri doğru çıktı!
REKLAM
RUYALARA KADAR GİREN BİR MEZAR
Cumhuriyet’in ilânından itibaren saltanat devrinden intikal eden sarayların nasıl kullanılacağının tartışıldığı günlerde enkaz hâlindeki Çırağan’ın istikbali de sık sık ele alındı, ardarda projeler hazırlandı ama 60 küsur sene boyunca bu projelerin hiçbiri bir türlü hayata geçirilemedi...
Nihayet, 1980’lere gelindi...
80’lerin başında Lübnanlı işadamı Remzi Sanbar’ın sahibi olduğu Sanbar Development Corp. şirketi Endonezyalı ortağı ile beraber Çırağan’ı yeniden inşa ederek otel haline getirmek maksadıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdu. Teklif kabul edildi fakat Endonezyalı ortak projeden vazgeçti, Sanbar bu defa Japon inşaat firması Kamagai Gumi Co. Ltd. ve başka ortaklar ile bir konsorsiyum kurdu ve konsorsiyım Çırağan’ı 1986’da 49 yıllığına devletten kiraladı.
Enkazı ayağa kaldırma faaliyeti hemen o sene başladı ama inşaat alanında birkaç ay sonra yangın çıktı ve çalışmalar durmak zorunda kaldı! Mevlevîler yine “Kabirler orada kaldığı müddetçe bu iş olmaz” dediler.
80’lerin sonuna doğru İstanbul’daki semazenbaşılardan rahmetli Kemal Özmen, Kültür Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne müracaat ederek Çırağan’ın altındaki dehlizlerde Mevlevîhane zamanından kalan kabirleri nakletmek için izin istedi.
İznin verilmesi üzerine Kemal Özmen’in biraraya getirdiği bir grup Mevlevî, işçiler ile beraber dehlizlere girdiler. Tonozlarla çevrili olan hâmûşân, yani Mevlevî mezarlığı kazıldı, kemikler bezden yapılmış torbalara ayrı ayrı yerleştirildi, çoğu kırılıp parçalanmış olan mermer mezar taşları da bir kamyona konup Galata Mevlevîhanesi’ne götürüldü; kemikler Galata’nın hâmûşanına defnedildi ve mezar taşları Mevlevîhane’nin dış duvarlarına dayandı.
Naklin tamamlandığı günün gecesi garip bir hadise yaşandı: Kabirleri kazan işçilerden biri rüyasına bir çocuğun girdiğini ve “Beni burada unuttunuz, beni de alıp götürün” deyip mezarının yerini gösterdiğini haber verince ertesi sabah tekrar Çırağan’a gidildi, işçi rüyasında gördüğü yeri gösterdi, o yer kazılınca bir çocuk mezarı bulundu ve kim olduğu bilinmeyen çocuğun kemikleri de Galata Mevlevîhanesi’ne nakledildi.
Dehlizlerde artık hiçbir mezarın kalmadığı ve tamamının nakledildiği söylenirse de, teknik zorluklar sebebi ile iki kabrin açılamadığından ve üzerlerine basılmaması için bunların kutuyu andıran beton bir mahfaza içerisine alındığından bahsedildiğini ve şimdi hiçbiri hayatta olmayan bazı yaşlı Mevlevîler’in “Mezarların hepsi götürülmedi, orada hâlâ kabirlerimiz var” dediklerini hatırlıyorum.
Çırağan’daki inşaat, mezarların naklinden sonra tamamlandı; sarayın etrafına bir otel kompleksi ilâve edildi ve otel 1990’da, saray kısmı da 1992’de hizmete açıldı ama üzerinden 30 sene geçtikten sonra bugün yine yandı!
İşin içerisinde hakikaten bir lânetin bulunup bulunmadığına ve bugünkü son yangının da orada kalan mezarlarla ilgili bir işaret olup olmadığına artık siz karar verin!
19 Ocak 1910’daki Çırağan yangını.
9 Aralık 2022’deki Çırağan yangını.
Çırağan Sarayı’nın altındaki bazı dehlizler 1986’ya kadar Mevlevî mezarlığı idi ve kabirlerin bulunduğu bu mekân, restorasyondan sonra bir müddet bar olarak kullanıldı.
Çırağan’daki Mevlevî kabirleri 1980’lerin sonunda Galata Mevlevîhanesi’ne naklediliyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.12.2022 - 12:12
İzmir hakkında çok önemli bir kitap ve bir öneri
Birkaç ay önce Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bünyesindeki İzmir Kalkınma Ajansı’nın yayınladığı “Ressam Boğos Tatikyan” isimli kitaptan bahsetmiş, bu kitabın kültür tarihimiz bakımından ne kadar önemli olduğunu söylemiş, sonra da “Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da bu kitapları yayınlamakla kültürümüze yerli otomobil projesi âyarında önemli hizmette bulunmaktadır” demiştim.
Ajans, geçenlerde “Yunanlılar İzmir’de” adında çok önemli bir başka kitap daha yayınladı, daha doğrusu bundan 102 sene önce basılan ama gayet nâdir olan Fransızca bir kitabın tıpkıbasımını ve tercümesini çıkardı... Dr. Nihad Reşad Belger’e ait eseri Prof. Dr. Rahmi Hüseyin Ünal çevirmiş ve yayına Prof. Dr. Engin Berber hazırlamış.
1882 ile 1961 arasında yaşayan Dr. Nihad Reşad, Abdülhamid döneminin genç muhaliflerinden idi; İstanbul’da Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Avrupa’ya kaçıp Paris Tıp Fakültesi’ne de devam etmiş, memlekete döndükten sonra akademik ve siyasî görevler almış, milletvekilliği ve bakanlık yapmıştı.
Nihad Reşad, şimdi İzmir Kalkınma Ajansı’nın tıpkıbasımını ve tercümesini yayınladığı ve asıl ismi “Les Grecs a Smyrne”, yani “Yunanlılar İzmir’de” isimli Fransızca eseri İzmir’in işgalinin ardından 1920’de Paris’te çıkartmış, Yunan ordusu ile yerli Rumlar’ın Türkler’e karşı işledikleri cinayetleri, savaş suçlarını ve barbarlıkları belgeleri ile anlatmış ve kitapta fotoğraflara da yer vermişti.
REKLAM
Ankara’nın Millî Mücadele ve Lozan görüşmeleri sırasındaki diplomatik temaslarında ilk sırada gelen propaganda malzemelerinden biri olarak kullandığı ve mevcudiyetinden şimdiye kadar sadece kitap meraklıları ile konunun uzmanlarının haberdar oldukları bu yayın 102 sene sonra Türkçesi ile beraber araştırmacılara sunulmuş oldu...
“İzmir’in işgalinin ayrıntılarını öğrenmek isteyenlerin Nihad Reşad’ın eserini alıp okumaları şarttır” diyeceğim ama, kitap sadece 250 adet basıldığı için temininin zorluğunu da söylemem gerekiyor...
AJANS BU BELGELERİ DE YAYINLASA...
İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgalinin son dönem tarihimizin çok önemli dönüm noktalarından biri olduğunu ve Millî Mücadele’nin kıvılcımının işgal ile beraber parladığını hatırlatmama lüzum yoktur...
İşgal konusunda bugüne kadar çok şey yazıldı, söylendi, konu hakkında birhayli araştırma yapıldı ama arşivlerde bulunan işgal evrakı yayınlanmadı!
Daha anlaşılır şekilde ifade edeyim: Osmanlı Arşivleri’nde, İzmir’in işgali ile ilgili yüzlerce belge vardır. Dosyalar dolusu bu belge serisi İngiliz Koramirali Sir Somerset Arthur Gough-Calthorpe’un İzmir Valisi Ahmed İzzet Bey’e 14 Mayıs 1919’da verdiği ve şehrin ertesi gün Yunan birlikleri tarafından işgal edileceğini bildirdiği iki sayfalık nota ve aynı gün müttefiklerin müstahkem mevkileri işgal altına alacaklarını haber verdiği yine iki sayfalık bir başka nota ile başlar ve şehrin 9 Eylül 1922’de kurtarılmasının ardından muzaffer kumandan Mustafa Kemal Paşa’nın müttefikler ile yaptığı yazışmalarla nihayet bulur.
14 Mayıs 1919 ile 1922 Eylül’ü arasındaki işgal ile ilgili seride yüzlerce belge vardır...
Bu belgeler şimdiye kadar bir tıpkıbasım yahut tercüme halinde biraraya getirilmedi! İçlerinden sadece ikisini, sözünü ettiğim 14 Mayıs 1919’daki İngiliz notaları birkaç sene önce çıkarttığım bir kitabımda ilk ben yayınladım ama geri kalan yüzlerce evrak bir asırdan buyana arşivlerde duruyor ve neşredilmeyi bekliyor...
REKLAM
Şimdiye kadar “Rakım Elkutlu”, “Boğos Tatikyan Albümü” ve nihayet “Yunanlılar İzmir’de” gibi bir hayli önemli eseri gayet şık biçimde yayınlayan İzmir Kalkınma Ajansı’nın işgal evrakı hakkında çalışma başlatıp, hattâ başta İngiliz Arşivi olmak üzere yabancı arşivleri de taratıp bulunacak evrak arasından önemli olanları titiz şekilde yayınladığı takdirde ortaya mükemmel bir eserin çıkacağına eminim.
Tuhaftır, Türkiye’nin kaliteli yayıncıları arasında artık bakanlıklar da yeralıyorlar, meselâ İzmir Kalkınma Ajansı’nın bağlı olduğu Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, kitap yayını ve dolayısı ile kültür alanında TOGG kadar önemli işler yapıyor...
Bir başka bakanlığın, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın neşrettiği çok önemli bir kitaptan da önümüzdeki günlerde bahsedeceğim...
İzmir Kalkınma Ajansı’nın yayını: “Yunanlılar İzmir’de”.
Dr. Nihad Reşad’ın 102 sene önce Paris’te çıkarttığı kitabın orijinali.
İngiliz Korgenerali Calthorpe’un 14 Mayıs 1919’da İzmir Valisi Ahmed İzzet Bey’e gönderdiği ve şehrin ertesi gün Yunanlılar tarafından işgal edileceğini bildirdiği nota (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dh.İ.UM.EK.51/72-1 ve 2).