 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Gönül Bahçesi 1999 Makaleleri
Mekke’nin fethi 1 Ocak 1999
Kâinatın efendisi Muhammed aleyhisselâm, müslümanların en fazîletli tabakası olan Eshâb-ı kirâm ile, şehirlerin en şereflisi Mekke’yi kan dökmeden, can yakmadan ve kimseyi incitmeden bugün fethetmişlerdi. Eğer aynı galibiyet müşriklerin, mesela Ebu Cehil’in eline geçmiş olsaydı; tarihte eşine, benzerine az rastlanan akıl almaz, eziyetlerin, işkencelerin intikamı olarak hepsini kılıçtan geçirir, beşikteki çocuğa varana kadar bir tek canlı bırakmazdı. Merhamet deryası, şanlı peygamberimiz, bu mukaddes şehire galip bir kumandan ve azametli bir fâtih gibi değil, bindiği devesinin üstünde başı eğik, boynu bükük bir hâlde mütevâzı bir tavır içinde, Allahü teâlâya hamd ve senâ ederek, Mekke’ye girdi, tekbîr sesleri içinde Kâ’bei şerîfe vardı. Allahın evini putlardan temizleyip içeri girdi; fetih ve şükür namazı kıldıktan ve umûmî bir af ilân ettikten sonra, Ebû Tâlib’in kızı ve Hazret-i Ali’nin kız kardeşi Ümm-i Hânî’nin evine gitti. Ümm-i Hânî’nin evinde namaz kıldı. Allaha hamdettiler ve cihânın bir mislini görmediği şu eşsiz fazîlet tablosunu çizdiler. Şimdi onu dikkatle, ibretle seyredelim: - Yâ Ümm-i Hânî! Karnım aç, yiyecek bir şey var mı? Ümm-i Hânî, - Bir parça kurumuş arpa ekmeği ile bir miktar sirke var, fakat onları sizin önünüze getirmekten utanıyorum, dedi. Peygamberimiz; - Utanmaya gerek yok. Sen onları biraz su ile beraber getir. Onlar bana yeter, dedi. Sonra da şöyle buyurdu: - Ey Ümm-i Hânî! Sirke ne güzel bir katıktır ve sirke olan bir ev katıksız ve yoksul sayılmaz, Sonra kuru ekmek parçalarını su ile yumuşattı, biraz tuz serpti ve sirkeye batırarak yedikten sonra, - Verdiği nimetlerle bizi doyuran Rabbimize hamd olsun, buyurdu. Bu göz yaşartıcı fazîlet tablosu çizildiği gün, darlık ve imkânsızlık günü değil, bütün Mekke halkının malları, canları, maddî ve ma’nevî varlıkları Hazret-i peygamberin mübârek ağzından çıkacak bir kelimeye fedâ edileceği ve her ni’metin avucunda bulunduğu bir fetih gününde meydana geliyor. Tek başına bu hâdise bile, Hazret-i Muhammed’in hak peygamber ve en yüce bir insan olduğuna şehâdet etmektedir. Böyle bir peygambere ümmet olduğumuz için Rabbimize hamd ve senâlar ediyoruz. Mekke’nin fethi İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde benzeri bulunmayan bir hâdisedir. İmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir. Bu fetihle, Arabistan Yarımadasında şirkin, cemiyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Kâbe ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancı kesin hâkimiyetini îlân etmiştir. Mekke’nin fethi ile Arabistan yarımadasında ilk İslâm Devleti de kuruluşunu tamamlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıtaya hızla yayılmaya başlamıştır. Mekke’nin fethi, İslâmiyette öylesine derin mana ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış İslâm âlimleri, evliyâ ve kumandanları da çeşitli vesilelerle bu fethi kendilerine örnek alıp, hâl ve işlerinde de ölçü kabul etmişlerdir. Ey Kanâat sultânı Essâlâtü vesselâm. Ey Şefâ’at ummânı Essâlâtü vesselâm. Ey Ferâgat destânı Essâlâtü vesselâm. Ey Saâdet burhânı Essâlâtü vesselâm. “Ne güzel din!”
2 Ocak 1999 Bundan on yıl önce, 31.12.1988
yılında kaybettik, rahmetli S. Ahmet Arvasî Ağabeyi. Rahmetli tam bir fikir ve dâvâ adamıydı. Bütün ömrünü bu uğurda harcadı. Nice sıkıntılara, meşakketle katlandı. Türk milletinin tarih boyunca yaptığı hizmetler sohbetlerinin odak naktası olur hep. Ziyaretine gittiğimizde, kendisi seyyid yani peygamber torunu olduğu halde, hep Türklerin Allah rızası için gösterdikleri gayretlerden bahsederdi. “İslama hizmette, Eshab-ı kiramdan sonra ikincilik Türklere nasip olmuştur” derdi. Her devirde, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlü ise, İslam dünyası da güçlü olmuş, aksi olduğunda Türk dünyası ile birlikte, İslam dünyası da zayıf kalmış, sömürülmüştür... Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak istiyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslama da ihanet etmiş olurlar, derdi. Hatırlanıp, ruhuna Fatiha okunmasına vesile olur düşüncesiyle namazla ilgili bir yazısını takdim etmek istiyorum sizlere bugün: “İslâmiyeti tetkik imkânı, bulan yabancıların, en çok hayran kaldıkları hususlardan biri de “namaz”dır. Bilindiği gibi, İslâm dışında, bütün dinlerde, ancak bir “rahip” rehberliğinde ve “mabed”de “ibadet” edilebilir. Oysa, İslâm’da bir “ruhban sınıfı” mevcut olmadığı gibi, kişi, tek başına ve tertemiz olan her mekanda “namaz kılabilir” ve Yüce Allah’a ibadet edebilir. Yüce İslâm’a göre, bütün dünya ve hatta bütün kâinat başlıbaşına bir “mabed”dir. Böyle olunca, yabancı birileri, bir müslümanın, tek başına, tarlasında, bahçesinde, kırlarda, bürosunda -herhangi bir rahibin rehberliği olmaksızınnamaz kılışını ve ibadet edişini heyecanla karşılarlar ve bu heyecanlarını açığa vurmaktan çekinmezler. Bir tanıdığım anlatmıştı: “Bir turist kafilesi ile birlikte, yolculuk yapıyordum. Otobüsle Paris’e gidiyorduk. Yolda, otobüsümüz mola verdi. Ben, otobüsten iner inmez, çimenli bir yere çekilerek seccademi serdim ve öğle namazına durdum. Bütün yolcular, beni dikkatle seyrediyorlardı. Bunu, sezmemek mümkün değildi. Namaz bitti, tesbih ve duadan sonra, otobüse döndüm. Bütün gözler yine bende idi. Galiba, ilk defa namaz kılan birini görüyorlardı. Benimle konuşmak ve ne yaptığımı öğrenmek merakı içinde kıvrandıkları belli oluyordu. Fakat nâzik insanlardı. Konuya nasıl gireceklerini galiba kestiremiyorlardı. Nihayet, içlerinden biri, gayet nazik bir şekilde: - Galiba müslümansınız ve ibadet ediyordunuz? Konuşan yaşlı bir Fransız beydi. Fransızca olarak cevap verdim: - Evet... Bu sefer bir Fransız hanım konuştu: - Siz, bir rahip olmaksızın ibadet edebilir misiniz? Cevap verdim. - Bizim dinimizde bir rahipler sınıfı yoktur. Din, bir zümrenin tekeline verilmemiştir. İnanan kişi, tek başına da Yüce Allah’ın huzuruna çıkabilir. Bizim için, temiz olmak şartı ile, her mekan mâbeddir. Genç bir Fransız delikanlısı içini çekerek konuştu: - Ne güzel din! Alman olduğunu sandığım, orta yaşlı bir hanım da Fransızca olarak şöyle dedi: - Hiç, ibadet eden bir müslüman görmemiştim. İbadet esnasında, belli hareketleri, belli bir periyod içinde tekrarladınız; bunun bir anlamı var mı? Cevap verdim: - Biz, bu ibadete namaz deriz. Sevgili Peygamberimiz de böyle ibadet ederlerdi. Bu ibadet, hiç değişmeksizin, o günden bu günlere kadar, aynen korunarak gelmiştir. Bu hareketler, bizim dinimizde “kıyam”, “rükû” ve “secde” olarak adlandırılır. Bunlar, bizim dinimizde, en yüksek tâzim hareketleri olarak değerlendirilir. Bunlar, yalnız yüce Allah’a karşı yapılacak tâzim (en yüksek saygı) ifadeleridir. Bizim dinimizde, Yüce Allah’dan gayrısına “rüku” ve “secde” yapmak yasaktır. Biz, namazla, günde beş defa, “Allah’tan başka ilah olmadığını” - yalnız dil ile değil- bu hareketlerimizle de açığa vururuz. Bu cevaplarımı, bütün otobüs yolcuları, dikkatle ve hatta hayranlıkla dinliyorlardı. Sonra, bütün sorular kesildi. Dikkat ettim, aşağı yukarı, herkes başını önüne eğmiş düşünüyordu. Bu durum, uzun süre devam etti.”
Vermek zor iş!.. 8 Ocak 1999
Karşılıksız sevme, karşılıksız verme insanı insan yapan şerefli bir özelliktir. Fakat bu söylendiği kadar kolay bir iş değildir... Vermek zor iş... Hele hele vermekten zevk almak o apayrı bir iş...Çünkü genelde tabiatları gereği insanlar almaktan hoşlanır vermekten değil... Çok kimse “Kardeşim sen malımı istiyorsun, canımı isteseydin kolaydı fakat mal vermek o kadar kolay değil.” der. Verme işinde, çevrenin, toplumun, yetişmenin de önemi büyüktür. İnsan çocukluğundan itibaren hep almayı görmüş ise, bu veremez. Kısacası vermede; insan tabiatının, yetişme şeklinin ve inancının önemi büyüktür. Son zamanlarda, maneviyat zayıflayıp, herşeyimiz maddiyat üzerine bina edilince karşılıksız verenler de neredeyse unutuldu. ‘Altta kalanın canı çıksın’, prensibi hakim oldu bizde de. Fakat istisnalar kaideyi bozmuyor. İstisna kabilinden birileri çıkıyor... İşte bu istisnayı, değerli meslektaşımız Sayın Aykut Işıklar geçenlerde köşesinde çok güzel dile getirmiş. Aykut Beyin hadiseye yaklaşma tarzı çok güzel. Takdire şayan... Bu güzellikten daha çok kimsenin istifade etmesi için haber kısmının dışındaki bölümünü sizlere sunuyorum bugün: “Bizi mübarek ramazan ayında, o saatte böylesine ağlatmaya hakkınız var mı Enver abi... Tüylerimizi diken diken ettirecek kadar duygulandırmaya, anlatılmaz dakikalar yaşatmaya, hakkınız yok Enver abi... Çünkü biz duygusuz yaşamaya alışmıştık. Biz tüm insani değerlerimizi köreltmiştik. Biz ‘bana ne? Kim ne yaparsa yapsın. Benim rahatım kaçmasın’ demeyi çok sevmiştik. Biz yoksul insanlara yardım etmeyi çoktan kesmiştik... Biz fakiri fukarayı çoktan unutmuş; hatta bir büyüğümüzün hayat felsefesini öyle benimsemiştik ki, fakirleri sevmez hatta aptal bulmaya başlamıştık. Kısaca biz artık içinde acıma duyguları olmayan, ruhsuz robotlar olmuştuk. Ve tüm bunları unuturken kendimizi çağdaş, Avrupalı, aydın insan sanmıştık. Ama siz...TGRT’nin Enver abisi...Beynimizi allak bullak ettiniz. Bu bencil ve acımasız dünyada yuvarlanıp giderken, nereden karşımıza çıktınız? Böyle kötü örnek oldunuz? Şimdi biz ne yapacağız? Unuttuğumuz insani değerleri tekrar içimize sokup benimseyebilecek miyiz? Tekrar alışabilecek miyiz? Keşke bize insan olduğumuzu anımsatmasaydınız! Benim gibi milyonlarca insanın, size bakarak ağladığından eminim. Ve sizin gibi ‘O dört çocuk öyle evde yaşarken, ben bu kaloriferli odada yaşayamam’ dediğine eminim. Ama sizin gibi hiç düşünmeden lüks daire hediye eden kaç kişi çıkar? Orasını Allah bilir. Hele o dört yavrunun tüm okul masraflarını kaç kişi üstlenir? Dr. Enver Ören TV’deki inanılmaz sahneleri görünce, ağzından ilk şu cümle çıktı; ‘Ben bu evi ve bu yavruları gördükten sonra bu kaloriferli yerde yaşayamam.’ Ve öyle bir ağlamaya başladı ki. Enver Ören’in bu tavrını görüp de etkilenmeyen, hatta ağlamayan insan düşünemiyorum. Bence o insan olamaz. Hadi duygulanıp birbirimize bakarak ağlaştık diyelim. Sonrası... Enver abi o saniye Seda’ya döndü, gözü yaşlı,’Bu aileye hemen bir daire veriyorum. Bizim Marmara Evleri’nin en lüks dairesine geçip otursunlar. Bu dört yavruyu da koleje (İhlas) yazdırın. Hepsinin tüm okul masraflarını ben üstleniyorum.’ Sanki milli piyango büyük ikramiyesi gibi... Seda’nın bu hayırlı emri aldığı zamanki yüzü de ilginç. Herkesten daha çok sevindi...’Yâ işte bizim Enver abimiz böyle’ derken eminim boynuna sarılmamak için kendini zor tuttu. İşte böyle sevgili okurlarım. İnsanlık henüz bitmemiş. Enver abinin bu davranışı inanılmaz güzellikteydi. Duygu yüklü ama sonu güzel biten bir film gibiydi. Dr. Enver Ören’in doğallığı milyonları hem ağlattı, hem de inanılmaz mutlu etti. Sanırım insanlığını yitirmiş pek çok zengini düşündürdü, utandırdı. İnşallah harekete de geçirmiştir. Dileğimiz, bu ülkede çok daha fazla abilerin olması. Paylaşmayı, vermeyi seven insanların her yerde karşımıza çıkması. Bunun doğal bir olay gibi görülmesi. Düşünsenize dört yavrunun hayatını kurtarmaktan daha güzel ne olabilir ki? Hangi nimet insana böyle bir zevk verir?”
Rızayı İlâhi için 9 Ocak 1999
Artık her şey yabancılaşmaya, sunîleşmeye, sahteleşmeye başladı zamanımızda. Arkadaşlık, dostluk, komşuluk vs. Son senelerde bununla da kalmadı, ibadetlerimize, hayır hasenatımıza da yansıdı bu sunîlikler, riyakârlıklar, gösterişler... Eskiden,”Sağ elinin verdiğini sol elin duymayacak” prensibi gereği, en yakınları bile yapılan yardımlardan haberi olmazdı hayırsever kişinin. Yaptığı iyiliği söylemek utanılacak bir işti. Yanında, yaptığı hasenatı konuşulduğunda, kulaklarına kadar kıpkırmızı olurdu o insan. Şimdi küçücük bir çeşmede bile boydan boya büyük harflerle, “Bu çeşme filânca tarafından yaptırılmıştır” levhasını görüyorsunuz. Hastahaneye gidiyorsunuz, süslü püslü levhalarda yazıyor: “Bu ünite filânca iş adamı tarafından yaptırılmıştır.” Bunlar sadece iki örnek... Yapılan hayır hasenatın kabul olması için, buna riyanın, yani gösterişin karışmamış olması; o işin Allahla kişi arasında kalması lâzımdır. Yapılan hayır hasenat; birilerinden “aferin” almak veya kendinin veya firmasının reklâmı için yapılıyorsa, o, hayır olmaktan çıkar. Gazetelere, TV’lere verilen ücretli reklâma döner. Yapılan iş, Allah rızası için değil de başkaları için yapılırsa, ahirette, Allahü teâlâdan karşılığını almak için gittiğinde, kendisine, “Sen o yaptığını aferin desinler diye yapmıştın. Nitekim aferin de dediler. Şimdi ne istiyorsun? Kimin için yaptıysan karşılığını git ondan iste!” denecektir. Tarihçi bir arkadaş ile bu konular üzerine konuşurken, çok ibretli bir olay anlattı. Ecdadımızı tanımada, onlarla kendimizi makayese etmede, nereden nereye geldiğimizi göstermede bize ışık tutmaktadır bu olay: Eskiden Ramazanlarda, mübarek günlerde, çoğunlukla kılık kıyafet değiştirmiş, yani eski söyleyişi ile tebdil giyinmiş zenginler, hiç tanınmadıkları yerlere giderler; bakkal, kasap, manifatura vs. dükkânlarına girerler, müşterisi olmadığı bir zamanda yumuşak, mütevazı bir ifade ile, derlermiş ki, - Borç defterinizi açar mısınız? Bu, borçlu ile borcunun miktarı yazılı olan defter... Esnaf, onun tavrından ne maksatla geldiğini bilirmiş.... Defteri çıkarınca da, gelen kimse, durumuna göre şöyle dermiş: - Lütfen, baştan on sahifenin toplamını yapar mısınız? Esnaf, bu kadar sahifenin yekûnunu yapar, söyler; gelen de kesesini çıkarır, onu ödedikten sonra, “Silin borçlarını... “ der, çeker gidermiş... Esnaf da arkasından “Allah hayrını kabul etsin...” dermiş. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren de , kimi borçtan kurtardığını bilmezmiş. Çünkü hepsi sadece Allah rızası içinmiş... O günkülerin söyleyişi ile “rızayı İlâhi için” İşte dinimizin emrettiği sadaka, hayır hasenat böyle yapılır. Böyle yapılırsa ahirette karşılığını bulur; aksi takdirde karşılığını alamayacağı gibi, riya, gösteriş karıştırdığı için hesabını verecektir. O esnada yanımızda oturan bır arkadaş sordu: - Esnaf daha sonra borçluya bunu haber vermez ve ayrıca ondan da alırsa? Arkadaşın cevabı enteresan: - Hayır!... Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Olmamasının sebebini de şöyle izah etti: Bir toplumda günlük hayatta geçerli olan değerler bir bütündür. Ayrıca, sağlam bağlarla bağlıdırlar birbirlerine. Böylesine iyi niyetli ve hassas bir toplumun içinden, öylesine nankör ve ahlâksız biri çıkmaz. Belki istisna kabilinden çıksa bile iflâh omaz; o toplumda barınamaz... Çünkü, hakim olan iyilikler, kötülükleri boğar. Şer sahibi, kötülükte ne kadar tecrübe sahibi olursa olsun, hiç ummadığı anda maskesi düşer... Hele yalnızca doğruluğun, dürüstlüğün, havadaki oksijen kadar yüreklere yaşama gücü verdiği o günlerde... Bunun için geçmişteki olayları değerlendirirken o günün şartlarını göz önünde tutmak gerekir. Yoksa varılan sonuç insanı yanıltır. Her sistem, bu sistemi kabullenmiş, canı gönülden sevmiş insanlar ile işler. Yaşayışı, değerleri çok farklı olan zamanımızın insanı ile bu yolu ihya etmek elbette mümkün değil... Fakat geçmişte böyle işlerin olduğunu bilebilmek, hatırlayabilmek ve unutmamak da elbette elimizde olup mümkündür...
Bu da az bir şey değil... Akşemseddin 15 Ocak 1999 Allahü teâlâ; maddeyi, maddedeki değişmeleri inceleyiniz, bunları sizin için yarattım, hepsinden faydalanınız dediği gibi, canlıların hayat hadiselerini de tedkik ederek, hepsinin müsbet, muntazam esaslara bağlı olduğunu görüp, varlığımı, büyüklüğümü anlayınız! buyuruyor. Ayet-i kerimede, “Bilen ile bilmiyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” buyuruldu. Resûlullahın da ilmi öven ve teşvik buyuran sözleri o kadar çoktur ve meşhurdur ki, düşmanlarımız da, bunları biliyor. Meselâ “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız!” hadisi çok meşhurdur. Yani, bir ayağı mezarda olan seksenlik ihtiyarın da çalışması emrediliyor. Bunları niçin anlattım? Şunun için: “İslam âlimleri, fen ilmine inanmadıkları için önem vermediler; onun için fen ilminde geri kalındı” şeklinde yanlış bir kanaat var bazılarının kafasında. Bunun böyle olmadığının en güzel örneği, tam 540 sene önce aramızdan -bugün- ayrılan Akşemseddin hazretleridir. O tasavvufta, fıkıhta zirve olduğu gibi, zamanın fen bilgilerinde de zirveydi. İlk defa hastalıkların görülmeyen küçük varlıklar (mikroplar) sebebiyle meydana geldiği dile getiren budur. Tıp ilminde kendini yetiştiren Akşemseddîn hazretleri, çeşitli hastalıklara, hangi otlardan hazırlanan ilâçların iyi geleceğini bilirdi. Bu husustaki ilmi dillere destan idi. Bulaşıcı hastalıklar üzerinde de çalışmalar yaptı. Çünkü o devirde salgın hastalıklar binlerce insanın ölümüne sebep oluyordu. Akşemseddîn hazretleri, etkileri bakımından kansere benzeyen seretân denilen bir hastalıkla da uğraşmıştı. Tıptaki şöhreti o dereceye vardı ki, sık sık Edirne sarayına gider, Pâdişâhın ve saray halkının tedâvisi ile meşgul olurdu. Fâtih Sultân Mehmed Hân’ın kızı Gevherhan Sultân hastalanmıştı. Tabîbler tedâvide âciz kalıp özür dilediler. Sonunda Akşemseddîn hazretlerine müracaat edildi. Onun yazdığı ilâç, Allahü teâlânın izni ile iyi geldi. Avrupa’da insanlar hastalandığında, “Bunun içine şeytan girmiş, yakmadıkça kurtulması mümkün değildir” deyip, hastaların diri diri yakıldığı bir devirde; “Hastalıklara, gözle görülmeyen küçük varlıklar sebep olmaktadır” diyerek ta o zaman mikroptan bahsetmiştir. Hastalıktan da ancak temizliğe dikkat etmek, hasta kimselerden uzak kalmak sûretiyle uzak kalınabileceğini söylemiştir. İstanbul’un fethinden sonra, Fâtih Sultân Mehmed Hân, hocasını ziyârete gitmişti. Sohbet esnâsında dedi ki: - Muhterem hocam! Elhamdülillah büyük yardımlarınızla İstanbul’u fethettik. Artık beni talebeliğe, dervişliğe kabul buyurmanızı istirham ediyorum. Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi: - Sultânım, sen bizim tattığımız lezzeti tadacak olursan, saltanâtı bırakırsın. Devlet işlerini tam yapamazsın. Dîn-i İslâmı yayma işi yarım kalır. Müslümanların rahat ve huzûr içinde yaşıyabilmeleri için, devletin ayakta kalması şarttır. Talebelikle padişahlığın bir arada yürütülmesi çok güçtür. Seni talebeliğe kabul edersem, düzen bozulabilir, halkımız perişan olabilir. Bunun vebâli büyüktür. Allahü teâlânın gazabına maruz kalabiliriz.. Bunun üzerine Fâtih Sultân Mehmed Hân, hocasına ikibin altın hediye etmek istemişse de, bunu da kabul etmedi. Akşemseddîn Göynük’te 1459 yılına kadar yaşadı. Padişahın kendisine gönderdiği bütün ihsân ve hediyeleri hayır işlerinde kullanmak üzere vakıflar kurdurdu.. Vefatına yakın, evlâdını topladı. Vasiyetnamesini yazdı. Helâllaştı, vedâ etti. Sonra, camiye gitti. Yasîn sûresi okunurken rûhunu teslim eyledi. Göynük’teki târihi Süleymân Paşa Câmii’nin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı. Bir nasihatında buyurdu ki: “Sıkıntılara, bela ve musibetlere sabredin! Kişinin kadrinin ve kıymetinin varlığı, mihnetlere, belâ ve musîbetlere, sıkıntılara sabretmesiyle ortaya çıkar. Bu mihnet, dünyalığın olmaması veya eksilmesi, elden çıkması ile olur. Sabredenlerin, sabırdaki sebâtları sebebiyle iyilikleri; yanî sabır, tevekkül, kanâat, hilm ve yumuşaklık gibi güzel hasletleri artar. Böylece olgunlaşan insanın kalb aynasındaki kirler, cevherin hâlis hâle getirilmesi gibi temizlenir.”
Aklı ermez kimsenin!.. 16 Ocak 1999 Oto Sanayi Sitesi Çinili Camii’nin gayretli imam-hatibi, Ahmet Yüter bey, her meslekten güzide insanları toplayıp, cuma günleri branşlarına göre sohbet ettiriyor görevli olduğu camide... Sonra da bu sohbetleri kitap haline getiriyor; herkes istifade etsin diye.... İşte, bu güzide insanlardan, değerli ilim adamı Cevad Babuna beyefendinin insan hücresi ile ilgili çok ibretli sohbetinden, köşemize sığacak kadar bir bölüm sunuyorum sizlere: Bu hücre çekirdeğinin içerisinde o insana ait olan bütün özellikler vardır. Oturuşu, gülüşü, kaşı gözü, rengi, bünyenin yapacağı bütün maddeler, vesaire hepsi şifrelenmiş olarak o çekirdeğin içinde yer almaktadır. Bir hücre çekirdeğinde o kadar çok bilgi vardır ki, yazı haline getirmek mümkün olsa, bir milyon ansiklopedi sayfasına sığmaz. Gözle görülmeyen her hücrenin çekirdeğinde milyon sayfalara sığmayacak bilgi ve şifreler kaydedilmiş durumdadır. Hücre dışına çıkıldığı zaman, hücrenin dışında trafik yolları vardır. Bu trafik yollarının etrafında on binlerce fabrika var. Bu fabrikalar her hücrenin cinsine göre bir yapı malzemesi üretmektedirler. Mesela Pankreas denilen, şeker hastalığı ile ilgili gudde, insülin yapmaktadır. İnsülinin yapısında on binden fazla yapı taşı vardır ve bu fabrikalarda yapılmaktadır. Bu fabrikaların çalışması için enerji santrallerine ihtiyaç var. O santraller de fabrikaların yanlarında yer almaktadır. Bu hücrelerdeki enerji santralleri Atom enerjisi prensiplerine göre çalışmaktadır. Yakıt, kömür yakmıyor, benzin enerjisi kullanmıyor. Atom reaktörü gibi çalışıyor. Glikozu alıp parçalıyor, glikozun piruvit asit denilen bir maddesi, kalıntısı santrallere gidiyor, orada parçalanıyor. Bir hücrede on binlerce var ve hiçbir zaman bunlar bir hataya uğramıyor. Hiç bir zaman bir ‘Çernobil olayı’ o hücrenin içinde olmuyor. Şimdi siz çayınıza, iki tane şeker koydunuz. O şeker derhal vücuda giriyor. Bağırsaklar tarafından emiliyor ve kan dolaşımına giriyor. Derhal alarm veriliyor; pankreas hücrelerine şeker girmiştir, bunu halletmek lazım. Halletmediğiniz zaman ne oluyor? Vücutta şeker yükselmesi, şeker hastalığı, şeker koması ve ölüm! İnsülin kalıbı tek olduğu için orada kopyaları yapılmakta ve trafik yollarının kenarlarına yerleştirilmiş fabrikalara bu kopyalar gönderilmektedir. Şimdi İnsülin maddesinin yapılması için aminoasit denilen maddeler kullanılmaktadır. İnsan vücudunda 25 cins vardır. Yirmi beş çeşit tuğla; on binlerce yapı taşının yan yana bir zincir teşkil etmesi, hatasız olarak meydana gelmesi gerekiyor ki, o vücut ondan yararlansın. Peki ama on bin tane kişiyi siz şimdi bir stadyuma alın, hepsi akıllı insan. Ve deyin ki, siz bir sıra teşkil edeceksiniz, herkesin yeri ve sırası belli, hemen bir saniye içerisinde bu işi tamamlayacaksınız. Bu mümkün mü? Gözünüz, aklınız beyniniz var ama eminim ki, yüzde doksanı yerlerini bulamaz ve başkasının yerinde oturur. On bin tane aminoasidi saniyenin bölümlerinde, yerli yerine yerleştiren hücrenin jandarmaları vardır. Şimdi İnsülin molekülünün görevi organizmada alınmış olan şekeri halletmek, organizmayı tehlikeli durumdan çıkarıp faydalı duruma getirmek. Peki milyarlarca fabrika var dedik, milyarlarca çalışan İnsülin hormonu biraz az yapılsa o mevcut olan şekeri halledemeyecektir. O zaman şeker hastalığı olacaktır. Biraz fazla yapılması İnsülin şoku olacak. Oturuyoruz, görüyoruz, konuşuyoruz, içiyoruz ama onun arkasında mükemmel ve akılları durduracak bir makenizma çalışmaktadır. Vücuda tam ve yeterli miktarda üretildiği zaman bütün fabrikalara stok emri verilmektedir. Ne biraz fazlası ne biraz noksanı olur. Bir insan vücudunda yapılan kodlamaları eğer bugün bizim bilgisayar sistemlerine aktarmak mümkün olsaydı ne çıkardı, biliyor musunuz? Bir hesap yapılmış, iki yüz metrekarelik bir alan üzerinde kurulacak bir binaya tümüyle her katı bilgisayar sistemleri ile donatılmış olsa, zemini yerde tepesi Ay’da o kadar büyük bir bina yapmak gerekiyormuş. Her tarafını bilgisayarla donatmak kaydıyla sadece bir insan organizmasında seyreden kodlamaları karşılayabilmesi için yapılanlar bunlar... Muntazamdır cümle ef’âlin senin, Aklı ermez, hikmetine kimsenin!
Altı asırlık çınar 22 Ocak 1999 Osmanlı Devleti, tam yedi asır önce 27.1.1299 tarihinde kuruldu. Yıl boyunca, bu çok önemli kuruş yıldönümünü devletçe, milletçe görkemli törenlerle anacağız. İlim adamlarınca, Osmanlıyı Osmanlı yapan, altı asırdan fazla ayakta kalmasını sağlayan değerler ortaya atılacak, tartışılacak... Osmanlılar, çeşit çeşit dillerde; başka başka adet ve ananelere bağlı olan milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, muazzam bir imparatorluk kurmuşlar. Bu muazzam iş nasıl yapıldı, nasıl başarıldı ? Öncelikle bunu iyi bilmek lâzımdır. Çokları bunun kaba kuvvetle yapıldığını zanneder. Halbuki, Osmanlıların bu başarısı yalnızca askeri değildi. Yani kaba kuvvete dayanmıyordu. Askeri yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çare idi. Öyleyse, onları mefkurelerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas amiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl ve hangi metodları kullanmışlardı? Başarılı olmalarını sağlayan birçok metodları vardı. Bu metodlardan biri, belki de en önemlisi örnek bir hayat sunmalarıdır. Anadolu’da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifadesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Oortaçağda Avrupa’da görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslam aleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da ne devlet ve ne de diğer ileri gelenlerce veya belli bazı teşkilatlarca bilinen ve uygulanan şeyler değildi. Aksine tam bir inanç hürriyeti hakimdi. Çünkü, İslamiyetin, “Dinde zorlama yoktur” prensibine Osmanlılar sadık kalıyorlardı. Kimse Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru haliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi. Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı. Bu gaye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul’u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul’un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur. Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslam ahlâkını gayrı müslimlere tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propaganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifadesi değildir. Bu örnek yaşayış ise gerçeği aynen yansıtmaktır. Sadece Anadolu’nun değil, birçok ülkenin fethinde, İslâmın güzel ahlâkı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resulullah efendimiz, Hudeybiye anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabul etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşıyarak örnek olmaktan geçer. Mesela eskiden Alperen denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergahlarda yetişmiş kimselerdi. Dinimizin güzel ahlakı ile bezenmişlerdi. Hal ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslamiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshab-ı kiram gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslamiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Ta Semerkant’tan, Buhara’dan kalkıp Anadolu’ya, Rum diyarına gelmişlerdi. Netice olarak, Osmanlı Devleti’nin hızlı bir şekilde gelişip yayılması, gönüllerde taht kurarak üç kıtaya hakim olması, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve güçlü devletlerinden birisi haline gelebilmesi, İslam ahlâkına sımsıkı sarılmalarının neticesidir. İslam ahlâkını güzel metotlarla tatbik etmelerinin neticesidir... Böyle olmasaydı, bu devletin böylesine güçlenip, adalet ve huzur içinde yaklaşık 6 asır ayakta kalması mümkün olamazdı. Bu hususta Osman Gazinin vasiyeti ibretli bir vesikadır. Yarın da bu konuya temas edeceğim inşaallah..
. Osmanlı’da hoşgörü 23 Ocak 1999 Osmanlı’nın küçük bir beylik iken dört kıtaya hükmeden bir imparatorluk haline gelmesinin birçok sebepleri vardır. Her şeyden önce Osmanlılar, muazzam güç ve kudretlerinin yanında çok sade kaldılar. Gösterişe değil mütevazılığa önem verdiler. Kendilerine tabi bir devlet haline getirdikleri Bizans sarayları yanında, kaldıkları yerler sıradan bir köşk mesabesinde idi. İçerisinde yaşanılan hayat da, güçlerine göre sade ve çok basitti. Gösterişten, şaşaadan uzak kaldıkları gibi, yerli halka, biz üstünüz, istediğimizi yaparız gibi tahakkümde bulunmadılar. Onlara çok hoşgörülü davrandılar. Osmanlıları hedeflerine ulaştıran yöntemlerden birisi de zaten budur. Onlar fetih bölgelerinde yerli halka karşı öylesine hoşgörülü davranıyorlardı ki, yerli halk bu davranışları kendi yöneticilerinin yönetim tarzları ile mukayese ettiklerinde arada muazzam bir fark olduğunu görüyordu. Bu fark da onların gönüllerinin İslâma ve dolayısıyla Osmanlılara ısınmasına sebep oluyordu. Bunu yabancılar bile dile getirmektedir. Mesela, yabancı bir tarihçi Gibbons bu hususta şunları yazmaktadır: “Osman Gazi, dininde o kadar saf ve temiz idi ki, sanki, büyük adaşı halife Osman’ın ve daha evvelki halifelerin ikinci nüshası idi. Dini gayreti ile heyecanlı olmak ve dini, hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak manasına alınırsa; Osman Gazi mutaassıptı yani dinden taviz vermezdi. Fakat, ne kendisinin ve ne de doğrudan doğruya kendisinden sonra gelenlerin müsamahakârlığına kimse birşey diyemez. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye, sıkıntı vermeye kalkmış olsa idi, Rum ve Ermeni kiliselerini yıktırmış olsaydı, Osmanoğullarının bu kadar gelişmesi, yerli halkın Müslüman olması mümkün olmazdı. Atilla ve Cengiz Han, aynı ırktan olmalarına ve göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen, hep akıncı olarak kalmışlardır. Başarıları devamlı olmamıştır. Kalıcı bir imparatorluk, bir medeniyet kuramamışlardır. Kendi milliyetlerini bile muhafaza edememişler. Karadeniz’in güneyinden Avrupa’ya geçen Türkler Müslüman olup, dinleri için mücadele etmedikleri için eriyip yok olmuşlardır. Osman Gazi’nin eseri, onlarınkinden daha devamlı ve neticeleri itibariyle te’siri çok daha geniş ve şumullü idi. Çünkü O, sükunet içerisinde iş görüyor, evvelkileri ise boru ve trampet sesleri arasında yakıpyıkıyorlardı. Şu halde O’na bunların üstünde bir mevki vermemiz icabeder. Filhakika bunlardan acaba hangisi bir millete adını verebilmiştir?!.. 600 küsur sene hüküm sürebilmiştir.?” Gerçekte Osmanlılar, devlet eliyle ve gönüllü tasavvuf ehli dervişler vasıtasıyla İslamı tanıtmaya çalışırken, muhataplarına son derecede hoşgörülü davranmışlardır, zorlamalara iltifat etmemişlerdir. Hıristiyan halk, kendi dinleri ve din adamları ile bu yeni din ve dinin temsilcilerini karşılaştırdıkları zaman, aradaki farkı ve üstünlüğü açık bir şekilde görmüşler ve kendiliklerinden İslamı benimsemişler ve Türk-İslam kültür dairesi içerisine girmişlerdir. Bursa uzun zaman kuşatmadan sonra, “kimsenin canına dokunulmayacağına” dair antlaşma yapılarak teslim alındıktan sonra, şehri terketmiyerek orada gönüllü olarak kalan Tekfur’un vezirine, şehri teslim sebepleri sorulduğu zaman Orhan Gazi’ye verdiği cevap ilginçtir: “Sizin devletiniz günden güne büyüdü, bizim devletimiz küçüldü. Biz kendi halkımıza bile zulüm yapıyorduk. Babanızın idaresine geçen köylülerimiz zulümden kurtuldukları için memnun kalıp, size seve seve itaat ettiler. Rahat oldular ve biz de bu rahatlığa heves ettik”... Osmanlı hiçbir zaman, despot bir tutumla hareket etmemiş, din ve milliyet ayırımı gözetmeksizin kendisine iyilik edenlere karşı iyilikte ve vefada kusur göstermemiştir. Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk kurmuş, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezata müsaade etmeyen, dünya tarihinde milletlerarası, en kudretli ve cihanşümul bir siyasi teşkilattı. İşte Osmanlı’yı Osmanlı yapan, iki gündür özetlemeye çalıştığımız bu değerlerdir..
Biraz medeni cesaret 29 Ocak 1999 Millet olarak eksik yanlarımızdan biri de, haklarımıza sahip çıkmamak, yanlışlık veya haksızlık karşısında tepkimizi göstermemek... İşi oluruna bırakmak... Herhalde bu eski terbiyenin, eski alışkanlıkların eseri... Eskiden, hak aramak ayıplanacak bir davranıştı. Çünkü, kimse kimsenin hakkına tecavüz etmezdi. Aklından bile geçmezdi. Hatta, başkasının hakkını yemek bir tarafa, kendi zararını başkasının zararına tercih ederlerdi insanlar. Dolayısıyla haksızlık olmadığı için hak aramak da olmazdı. Herkes kesin olarak şunu bilirdi ki; ne devlet, ne de fertler, benim hakkımı yemezler, bana kasten zarar vermezler. Ya bugün?!.. Anlatmaya gerek var mı? Olup bitenleri hep beraber görüyoruz, seyrediyoruz, okuyoruz... Artık, “Hak verilmez söke söke alınır” devrindeyiz. Keşke böyle olmasaydık; ama gerçek bu. Bugün, vatandaş olarak hakkımızı aramak, tavrımızı, tepkimizi göstermek zorundayız; başka çare yok... Yıllar önceydi... Bir arkadaşla, durakta otobüs bekliyoruz. Daha 50- 100 metre uzakta iken, el kaldırıp durması için ikaz ettik. Belediye otobüsü durağa 30 m. kala durdu. Şoför, el kol hareketleri ile çağırdı bizi. Tam gitmek üzere iken, arkadaş, kolumdan tutup seslendi: - Dur! Neden buraya gelmiyor? Vatandaş durakla otobüs arasında mekik mi dokuyacak? Madem burası durak burda duracak. Burada durmazsa binmem! - Şimdi inatlaşma zamanı değil! Gel gidelim, biraz yürümekle ayağımız mı aşınacak? Baktım arkadaş kararlı... Zamkla yere yapışmışçasına kımıldamıyor. Otobüs biraz bekledi, bizden bir hareket görmeyince, bastı gaza gitti. Arkadaşa dönüp, “Şimdi ne olacak, kimbilir ikinci otobüs ne zaman gelecek?” demeye fırsat kalmadan, karşıda duran taksiye seslendi. Anladım hemen niyetini... “Yapma! Etme!” dedimse de nafile... Mecburen ben de bindim taksiye. Arkadaş hemen parayı çıkartıp, taksi şöförüne uzattı: - Şu ileride gördüğün belediye otobüsüne bizi yetiştir!.. Bu arada otobüs de diğer durağa varmıştı. Taksiden, otobüsün önünde indik. Şoför de bizi gördü. Arkadaş bir hışımla otobüse girdi. Sesi çıkabildiği kadar bağırıyordu: - Niçin durmadın? - Ne bağırıyorsun kardeşim. - Sana niçin durmadın diyorum? - Durdum ya, sizi çağırdım! - Bu durakları niçin yapmışlar? Eğer istediğiniz yerde durup kalkacaksanız bunları kaldırsınlar! Bizi bırakıp gittiğini gördükleri hâlde seslerini çıkartmayan yolcular da katıldı münakaşaya. Biz toplum olarak hep böyleyiz. Yeter ki biri öne çıksın. Gerisi gelir. - Şoför bey sen sus! Hiçbir şey söylemeye hakkın yok. Beyefendi haklı. - Zaten bu şoförler hep böyle. Ali kıran baş kesen bunlar... Şoför baktı olacak gibi değil. “Özür dilerim kabahat bende” diyebildi. Yolculardan biri bağırdı: - Özür dilemek yetmez! Beyefendinin taksi parasını da ver! Çıkarıp taksi parasını da verdi mecburen. Bizim arkadaş, savaş kazanmış komutan edasıyla oturdu yerine... Tebrik eden edene... Şimdi bu şoför bunu bir daha unutur mu? Durak dışında durur mu? Tabii ki hep tepki ile olmaz; iyi bir davranışta bulunanı da tebrik etmek lâzım. Bir yazarın iyi bir yazısından, gazetenin güzel bir haberinden, siyasetçinin örnek bir davranışından... dolayı kaçımız telefon açıp tebrik ettik, destek olduk? Vatanımıza, milletimize kasteden, dinimizle inancımızla alay eden kimseleri demokratik hakkımızı kullanıp kaçımız protesto etti? Telefon, faks vs. ile kaç kişi üzüntüsünü bildirdi? Şunu unutmayalım: Tebrik, iyiliklere gaz; protesto, kötülüklere frendir. Medeni cesareti olanların çoğalması lâzım. Hak sahipleri, haklarını gaspedenler kadar cesur olmadıkça toplum düzene girmez!..
Teknolojinin artıları eksileri 30 Ocak 1999 Elektriğin Türkiye’ye daha yeni yeni girmeye başladığı yıllarda, zamanın değerli bir ilim adamına sorarlar: - Her zaman söylerdiniz “Her yeni buluş muzırdır, zararlıdır” diye. Şimdi de aynı sözü söyleyecek misiniz? Elektrik de buna dâhil midir? Evinize elektriği ilk bağlatanlardansınız. Mum ışığından, gaz lâmbasından kurtuldunuz. Geceleriniz gündüz gibi oldu. İlmî çalışmalarınızı gece de rahat bir şekilde yapabiliyorsunuz... Cevabı şu olur: - Hüküm, ekseriyete göre verilir. İnsanlığa zararı mı fazla, yoksa faydası mı? Buna bakılır. Bakalım, zaman ne gösterecek? Rahatlıktan maksat nedir? Ruhî rahatlık mıdır, dünya rahatlığı mıdır, ahiret rahatlığı mıdır, yoksa hepsi midir? Bir de ona bakmak lâzım. Konuşmasına şöyle devam eder: - Her yeni buluş, ona kim hâkim ise, ona hizmet eder. İyi insanların elinde ise, çok kıymetli işlere vesile olur. Kötü insanların elinde ise, akıl almaz kötülüklere, zulümlere, vahşetlere sebep olur. Bugüne kadar, bu tür buluşlar, genellikle iyi insanların elinde değildi. Bunun için de insanların zararına kullanıldı. “Her yeni buluş muzırdır” sözü bu manada kullanılmıştır. Tabiî ki her sözün, her işin istisnası vardır. Temennimiz, bunun, istisnalardan olmasıdır. Bu değerli zatın dediği gibi, teknoloji, insanlığa maddî ve manevî olarak ne getirmiştir, karşılığında ne götürmüştür? Eksiler mi fazla, artılar mı? Bunun hesabı iyi yapılmalıdır. Günümüz insanı konfora çok alışmıştır. Teknolojinin bütün kolaylıkları emrine hazırdır. Bir düğmeye basmakla, odasını aydınlatabilmekte, odun kömür derdine düşmeden evini, iş yerini ısıtabilmektedir. Eskiden aylarca yolculuktan sonra gidilen yere, uçakla, birkaç saatte varabilmektedir. Eski insanların, belki yıllarca uğraşarak altından kalkamayacakları hesapları, birkaç dakika içinde bilgisayar vasıtasıyla sonuçlandırabilmektedirler. Günümüz insanı her türlü konfora sahip olup, bütün kolaylıklar elinin altında bulunmaktadır. Hâl böyle olunca, mantıken, bu insanın hiçbir sıkıntısı olmaması gerekir. Peki, gerçekten insanımızın hiçbir sıkıntısı yok mudur? Maalesef, her teknoloji beraberinde birçok sıkıntı getirmekte. Yıllarca kullanılan bir deterjan, günün birinde bakıyorsunuz ki, şimdiye kadar bilinmeyen bir hastalığa yol açıyor. Elektrikten tasarruf edeyim diye büronuzda kullandığınız flüoresan lâmba ile ilgili okuduğunuz bir haber, bakıyorsunuz, bu lâmbayı, gözünüzün ve cildinizin baş düşmanı olarak bildiriyor. Ayrıca, bütün dünyada, ahlâkı yok eden her türlü yayın vasıtaları elektrik sayesinde bu işi yapabilmekte. Yine gazete haberlerine bakıyorsunuz ki, belli bir yerde bulunma zorunluluğunu ortadan kaldıran cep telefonlarının, vücudumuza verdiği zarardan dolayı tazminat davaları açılmış. Teknolojik gelişmeler, bir yandan insana kolaylıklar sağlarken, bir yandan da onun sağlığını tehdit eden canavar kesilmektedir. Günümüz insanı, bu karmaşık yapı içinde öylesine şaşırtılmıştır ki, artık neyin kendisine yararlı, neyin zararlı olduğunu anlayabilmesi güçleşmiştir. Her yeni buluşun, çok geçmeden, hayatımız için bir tehlike teşkil ettiğini öğreniyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanın yüzüne baktığınızda bir endişe, bir huzursuzluk görüyorsunuz hemen. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Karşılaştığınız her insan, sebebini bilmediği karışık bir ruh hâli içinde. Bütün bunlardan sonra, insan, ister istemez düşünüyor. Bin sene önceki her türlü teknolojiden uzak, tabiatla başbaşa insan mı daha rahat ve huzurluydu, yoksa bugünün her türlü teknolojisine, konforuna sahip insan mı? Şu bir gerçek ki, kim ne derse desin, birinci şıkka “Evet” diyenlerin sayısı her gün hızla artmaktadır. Eskilerin, yorulma zahmetinden kurtaran otomobili, her türlü konfora haiz evi, anında dünyanın neresinde olursa olsun bir yakınına ulaşmasını sağlayan telefonu, dünyanın en ücra yerinde olan hâdiseyi gözünün önüne getiren televizyonu yoktu. Belki de zor şartlar altında bir kulübede, belki de bir çadırda yaşamasına rağmen, sabah kalktığında, bütün bedenî yorgunlukları gidiyordu. Yeni bir güne rahat ve huzur içinde giriyordu. Zamanımızın insanı, ipek böceği misali, kendini huzursuzluk ağı ile örüp hapsetmekte. Huzura açılan kapıları tek tek kapatmakta... Tıpkı ipek böceği gibi, yaptıklarının, kendi zararına olduğunu bilmeden..
. Prens Metternich’in tavsiyeleri 5 Şubat 1999 1840’lı yıllarda Osmanlı yeni bir sistem arayışına girmişti... Bir kısım devlet adamları, Fransa’nın, bir kısmı da Avusturya’nın örnek alınmasını istiyorlardı. İkinci grup; Fransa Cumhuriyet olduğu için bize uymaz, Avusturya imparatorluk olduğu için bize daha yakın diyorlardı. Fakat her iki grup da sistemin mutlaka değiştirilmesinde hemfikirdi. Bu tartışmalar yapılırken, Avusturya Başbakanı, Prens Metternich’in İstanbul’daki sefiri Appony Kontuna aracılığı ile gönderdiği tavsiye mektubu ortalığı allak bullak etti. Batılılaşma düşüncesiyle yanıp tutuşan devlet ricalini sarstı bu mektup... Reşit Paşa hükümetinin düşmesine sebep oldu. Aslında, bu nasihat diğerlerinden farklıydı; her şeyden önce dostçaydı. Sinsice değildi. Reçetenin bir Osmanlı devlet adamından değil de Hıristiyan bir devlet adamından gelmesi de manidardı. Şimdi bakalım Prens Metternich’in reçetesinde neler var?.. “İmparatorluk günden güne zayıflamakta ve çökmektedir. Bu bir gerçektir. Gizlenmesi mümkün olmayacak kadar açıktır. Bir an önce bunu masaya yatırıp çöküş sebepleri ve çöküşün nasıl durdurulabiliceği hususunun tartışılması gerekir. Bana göre, Osmanlıyı bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Bunun temelinde, tam bir cehalet ve akıl almaz hayalperestlikten başka bir dayanağı olmayan ve ısrarla savunulan Avrupa kopyası reformlar yapma hevesi yatar. Osmanlı Devletine tavsiyemiz şudur: Hükümetinizi varlık sebebiniz olan dininize saygı esası üzerine kurunuz! Devlet olarak varlığınızın temeli, Padişahla Müslüman halk arasındaki en kuvvetli bağ, dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. Fakat dinden uzak olmayın! İdarenizi yeni bir düzene, sisteme sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın! Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Zira bu, sultanı, yıktığı ve yerine koyduğu şeylerin değerini bilmeme durumuna sokar. Avrupa uygarlığından, sizin kurumlarınızla uyuşmayan sistemler almayın. Zira Batılı kurumlar, imparatorluğunuzun temelini meydana getiren ilkelerden farklı ilkelere dayanmaktadır. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Siz Müslümansınız,Türk’sünüz; böyle kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın! Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın... Dininizin sizi toleranslı yapacak, diğer medeniyetlerden üstün kılacak ilkelerinden yararlanmaya bakın. Diğer dinlerden olan halkınıza tam bir himaye sağlayın. Onların dini işlerine karışmayın. Kanunlarınızı kesinlikle uygulayın. Batının gösterdiği yollara aldırmadan doğruca yürüyün. Bu yollara sapmayın. Çünkü tavsiye edilen bu yollar sizin bilmediğiniz yollar... Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa kamuoyunun az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız... Kısaca, biz Osmanlı’yı kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Fakat ona, bu ıslahatın, Osmanlı imparatorluğunun şartlarına ortak hiçbir yöne sahip bulunmayan modellerde aranmamasını, kanunlarında Doğulu âdetlere zıt düşen devletlerin kanunlarını taklide yönelmemesini tavsiye ederiz. Ama, Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Zira Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka... Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.” ( Tanzimat - Ed. Engelhardt) Bu tavsiyeye uyuldu mu? Tabii ki uyulmadı. Aksine Avrupalılaşma hızı arttı. Gençler cahil olarak yetiştirildi. Zamanla aydın kesim; kültürümüzden, örfümüzden, dinimizden tamamen uzaklaştı. Halk da câhilleşti. Halkın cahilliği, aydınların inançsızlığı altı asırlık Osmanlı’nın çökmesine, yok olmasına sebep oldu. Bizden tam 29 sene sonra, 1869’da benliklerinden taviz vermeden Batı’ya dönen Japonlar, bizden kat kat ilerlediler. Hem de dinlerinden hiç ayrılmadan! Milletleri millet yapan, kendi öz değerleridir... Büyükelçinin merakı 6 Şubat 1999 Bildiğiniz hikâye... İki kişi beraber yolculuk yaparken yolda yağmura tutulurlar. Biri yağmura hazırlıksız yakalanır. Diğerinin hem şemsiyesi hem de yağmurluğu var yanında. Yağmurluğunu giyip şemsiyeyi arkadaşına verir. O da teşekkür edip alır. Yola devam ederler... Şemsiyeyi verenle aralarında şöyle bir konuşma geçer yolculuk esnasında: - İyi ki yanımda şemsiye de vardı. Yoksa sırılsıklam olacaktın! - Doğru, çok teşekkür ederim gerçekten her tarafım ıslanacaktı. - Bu iyiliğimi unutma! - Allah razı olsun, nasıl unuturum? - Her zaman tedbirli olmak lazım. Ne demiş atalarımız,” Kırk gün taban eti, bir gün av eti!” - Doğru atalarımız boş konuşmaz! - Ben böyle herkese iyilik yaparım. Gerçi herkes bilmiyor yapılan iyiliğin kıymetini... Olsun yine de iyilikten geri kalmamak lazım. - Ne demiş atalarımız, “Sen iyilik yap denize at; balık bilmezse Hâlık bilir!” - Mübarek ne de yağıyor. Şu şemsiye olmasaydı ne olacaktı halin? Bu sırada bir havuzun yanından geçerler. İyilik yaptığı kimse, arkadaşına, - Bir dakika şu şemsiyeni az tutar mısın? diyerek ona geri verir. Sonra da, kendine atar havuza. Arkadaşının şaşkın bakışları altında, - Nasıl, bundan daha kötü duruma düşmezdim değil mi, senin şemsiye olmasaydı? der. İşte bu hikâye zamanımızda çok kimselenin yaptığına bir örnek. Şimdi de geçmişte çok kimsenin yaptığına bir örnek vereyim: 1880’li yıllarda Mustafa Naili Paşa, Anadolu’dan özel metodlarla seçtiği 100-150 talebenin bütün eğitim masraflarını yıllardır karşılamayı âdet edinmiş kendisine. Üstelik de bunları kendi konağında misafir ederek... Bu güzel hizmeti esnasında da bir prensip koyar. Bundan da hiç mi hiç taviz vermez yılllardır. Bu prensibi şu: Bu ilim yolcuları Musafa Naili Paşa’yı, ortalama üç yıl süren okuma sürelerinde iki defa ancak görebilirler. Birincisi, yeni geldiklerinde başarı temennisi esnasında. İkincisi öğrenimleri bittiğinde bundan sonraki hayatlarının iyi geçmesi dileklerini bildirmesi esnasında. Yani vedalaşırken... Bu kadar iyilik yaptığı talebelerden uzak kalışın sebebi nedir? Bunu merak eder, yakınen tanıdığı Fransız Büyükelçi Kont Bertrande... Bir gün merakını yenemez, protokal kaidelerinin dışına çıkıp bunun sebebini sorar kendisine. Paşa sükunet içinde şöyle cevap verir: - Bizim inançlarımız içinde beşerî hizmetler, her sahaya şâmildir ve bunların kıymetlilerinden birisi, ilim-irfan ile uğraşanlara imkân temin etmektir. Çünkü ilim üzerine kurulmuş dinimiz... Her hizmet gibi bu da, sadece Allan rızası için yapılır. Hizmetin Cenab-ı Hak indinde makbul olması, huzur ve mükafatın zirvesidir hayır sahibi için. Başka bir arzusu olmaz, olması da mümkün değil... Çünkü, cenab-ı Hakkın bilmesi kâfidir O’nun için. Kişinin yaptığını teşhir etmektense, hele yaptığından menfaat beklemektense o işi yapmaması daha iyidir, bizim dinimize göre. Bu bir... İkincisi de, düşününüz ki, burada okuyanlar içinde yarın, benim gibi, bu devletin en yüksek makamına çıkanlar olabilir. Benim ailem içinde onların makamlarından bazı menfaatler temin etmek isteyenler çıkabilir. O zaman benim rızay-ı İlahi niyazım nerede kalır? O manevi his gider, yerine geleceğe yönelik hasis zihniyet hakim olur. Üçüncüsü, her vesile ile karşılarına çıkar, onlarda minnettarlık hislerinin tazelenmesine sebep olursam, sevabın da, günahın da mahremiyetini ihlal, sevap için rızay-ı Bari, günah için de rahmet-i Hüda menbalarını karartmış ve bu suretle onlara mütevazı hizmetim yanında, telafisi güç bir menfi alışkanlık telkin etmiş olurum... Her şeyi maddi menfaatler içersinde değerlendiren, elçinin kafası karışır. - Bu kadar iyiliğin, yardımların size hiç mi faydası olmayacak? Olacak şey değil! der. - Ekselans işte sizinle bizim aramızdaki en önemli fark bu... Bizi biz yapan, bu değerlerdir. - Peki bu anlayış böyle ilelebed devam edecek mi? - Orasını bilemem! Devam ederse, bu devlet de devam eder. Aslını, özünü inkâr eden, terk eden hayatiyetini idame ettiremez! Bu, değişmez kaidedir...
Körü körüne düşmanlık 12 Şubat 1999 Filozoflara göre, insanlar, tarih öncesi çağlarda, birer canavar gibi vahşiymiş... Daha sonraları aile, cemiyet ve toplum hâline gelmişler... Sosyologlara göre ise, insanlar önce hayvan gibi sürüler hâlinde yaşarlarmış; daha sonra fertler haline gelmişler... Fert mi önce, cemiyet mi, tartışması... Bu, “Yumurta mı önce, tavuk mu önce?” tartışması gibi bir şey... Her iki görüşün de doğru yönleri, yanlış yönleri var... Bunlar olaylara hep peşin hükümle bakmanın neticesi... Başka bir ifadeyle; dine, mukaddes kitaplara inanmamanın soktuğu çıkmaz sokaklar bunlar... Bunların yaklaşımları körlerin fili tarifine benzemektedir: Körlerin önüne bir fil bırakılmış. “Bu nedir?” diye sorulmuş. Bir kısmı bacaklarını elleri ile yoklamış; “Dümdüz, yuvarlak bir sütün” demiş. Bir kısmı da hortumu yoklamış; “Büyük bir hortum” demiş... Filozofların, sosyologların bunlardan farkı yok... Halbuki aile, cemiyet ilk insan Hz. Adem’den beri vardır. Fakat bunlar, Hz. Adem’i ilk insan ve peygamber olarak kabul etmedikleri için pusulalarını şaşırıyorlar. İlk zamanlarda; şehirlerde yaşayan medenî insanlar olduğu gibi, çöllerde, dağlarda ilkel hayat süren insanlar da vardı. Bugün bile Afrika’da Amerika’da böyle insanlar yok mu? Dağda yaşayan ilkel insanları esas alıp, bütün insanlar ilkeldi demek ilim adamına yakışmaz. Yüce Allah, aileyi toplumun mihenk taşı olarak yaratmıştır. Tarih boyunca aile hep var olmuştur. Çünkü yaratan böyle yaratmıştır. Âyet-i kerîmede mealen, “Ey insanlar, biz sizleri bir erkek, bir kadından yarattık” buyurulmaktadır. Eğer toplum, yaratılışlarına uygun olarak, aileye önem verirse, sağlam olarak ayakta kalabilir. Aileye önem vermezse, cemiyetin düzeni bozulup, işte o zaman filozofların dediği gibi, fert fert birer canavar olurlar. Batı, hızla bu canavarlaşmaya doğru gitmektedir. Çünkü, aileyi yok etmek için ne lâzımsa yapılmış bugüne kadar. Bunu da hep İslamın emirlerine ters olsun diye yaptılar. Şimdi onlar da yaptıklarının yanlışlığını geç de olsa anladılar. Fakat çok geç... Geriye dönüş olmaz bu saatten sonra artık... Fransa’da yayınlanan Ça M’İnteresse ve L’Evenement du Jeudi dergileri ile Almanya’da yayınlanan Focus dergisi sık sık bu konuları gündeme getiriyorlar. Giderek çöken aile kurumunu kurtarmaya çalışıyorlar... Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, boşanma oranlarının çok yüksek olması sebebiyle, yakında aile mefhumunun kalmayacağı endişesini dile getiriyorlar. Yaptıkları araştırmalara göre, Türk aile yapısı Batı’ya göre daha kuvvetli olduğundan, boşanma oranı yüzde 1’i bile bulmazken, dünyada en fazla boşanma oranı, yüzde 12 ile İngiltere’de. Bu ülkeyi yüzde 6.60 ile Rusya Federasyonu ve yüzde 4.57 ile ABD izliyor. Yine araştırmalara göre, Türk aile yapısının sevindirici bir özelliği de evliliklerin oldukça dayanıklı olması... Mevcut evliliklerin, yüzde 93’ünü birinci evlilikler, yüzde 4’ünü ikinci evlilikler, geri kalan oranlarını ise üçüncü veya dördüncü evlilikler teşkil ediyor. Etme bulma dünyası... İslâm düşmanlığı uğruna nice medeniyetleri ve aile mefhumunu yok eden İngiltere’de, yakın bir gelecekte aile mefhumunun kalmayacağı görüşünden hareketle, yeni kanunlar hazırlanıyor. Boşanma oranının vahametini gören İngiliz hükümeti, giderek çöken aile kurumunu koruma altına alma gayretinde... İngiltere’de, evlilik dışı çocuk oranı yüzde 35’e ulaşmış durumda. Yeni düzenlemelerle, evlilik konusuna daha sıcak bakan eski kuşaklardan da evliliklerin korunması için daha fazla destek sağlanması hedefleniyor. Büyükanne ile büyükbabaların hem evlilik, hem de bu evlilikten doğan çocukların üzerindeki etkilerinin artırılması için, aile büyüklerinin çocuklarına yakın yerlerde yaşamaları teşvik edilmekte... Bunlar hep dinimizin emrettiği, bu sebeple de İngilizlerin düşman olduğu değerler değil mi? Körü körüne düşmanlık insanı ne hâllere düşürüyor? Netice olarak; Batı ülkeleriyle kıyaslanınca Türkiye’nin durumu sevindirici... Ama bu nereye kadar? Batılılaşma bu hızıyla devam ederse, eninde sonunda bizim varacağımız nokta da aynı olmayacak mı?!.. Neden böyleyiz? 13 Şubat 1999 Almanya’da yıllarca kalıp, yeni dönen komşumuz Cemalettin Bey, gördüklerini anlata anlata bitiremedi bir haftadır... Şehirlerdeki temizliği, nizam ve intizamı, insanların birbirlerine karşı gösterdikleri nezaketi, resmî dairelerdeki bürokrasinin basitliğini, yıllardır hiç kuyruk görmediğini, insanların kurallara uymadaki hassasiyetlerini, zorlamadan seve seve vergi verdiklerini, toplumda sosyal adaleti nasıl sağladıklarını vs... Cemalettin Bey, dikkatini çeken birçok enteresan olaylardan bahsetti bu arada. Bunlardan bir tanesini anlatayım istersiniz... Birgün çocuk yardımı için müracaat etmiş ilgili devlet dairesine. Doldurması için form vermişler kendisine. Bu formda, kaç çocuğu olduğu, yaşları, hangi okulda okudukları, geliri, oturduğu evi kendinin mi, kira mı olduğu?... Kısacası bir insanın hayatını normal düzeyde devam ettirebilmesi ile ilgili bütün bilgiler... Görevli memur formu inceledikten sonra, “Bu gelirle sen normal bir hayat süremezsin. Çocuk yardımı dışında ayrıca senin ev kiranı da vermemiz lâzım!..” demez mi? Cemalettin Bey, “ Derler ya körün istediği tek göz, Allah verdi iki göz... Benimki de öyle oldu işte. Buna karşılık bizimkiler ne yapıyor biliyor musunuz?” diyerek sözlerine şöyle devam etti: “İki çocuğu varsa, Türkiye’den rüşvetle aldığı belgelerle beş çocuk sahibi olduğunu beyan ediyor. Çocuk parasını daha fazla alabilmek için.” Bunu anlattıktan sonra, “Batı’nın bu yaptıkları sosyal adalet değil de nedir? Bunlar bizde olması gereken değerler değil mi? Neden bizde yok da onlarda var? “ diye sordu Cemalettin Bey. Avrupa görmüş kimselerin ortak kanaati, ortak sorusu bu. Şimdi bu sorunun cevabı üzerinde duralım. İnsanları bazı şeylere alıştırmak, onları kontrol altında tutmak iki yolla olur: Birincisi dindir. Allah korkusudur. Allah korkusu içine işlemiş bir kimse, O’nun bildirdiği kuralların dışına çıkamaz. İnsanları zapturapt altına almada en sağlam yol budur. Asırlardır, Osmanlı’da ve diğer Müslüman ülkelede bu metot tatbik edildi. Bu yolun sağlamlığında, “İnsanı yaratan yüce Allah olduğuna göre, neyin ona faydası var, neyin zararı var, en iyisini O bilir...” diye düşünmek ve bilmek yatıyor. Bu metodun önemli bir özelliği de insanın her anına hitap etmesi... Boşluk olmaması. Allah korkusu olmayan bir kimse, insanların olmadığı bir zamanda, kanundan kaçabilir. Ama Allahın her an kendisini gördüğünü, yaptığı her hareketin hesabını vereceğini bilen kimse kaçamak yapamaz. İnsanları kontrol altına almanın ikinci yolu ise, ikna etme, faydasına inandırma yoludur. Bu da eğitim ile olur. Bugün Amerika’nın, Avrupa’nın yaptığı budur. Daha çocuk kendini tanımaya başladığı 3- 5 yaşında eğitime başlıyorlar; “ İnsan nedir, insan hakları nedir, devlet nedir, vergi nedir, kurallara uyulmazsa ne olur?..” gibi hususlar iyice öğretiliyor. Bütün bunlar, çocuğun benliğine ustaca yerleştiriliyor. Çocuğa, hayatta kalabilmenin ancak bunlara uymakla mümkün olduğu anlatılıyor. Çocuk böylece, “Ben başkasının hakkını gasp edersem, başkası da benim hakkımı gasp eder...” diye inanıyor. Yine devletine vergi vermezse, devleti ayakta kalamaz, devlet ayakta olmayınca da kendisi hayatta olamaz... inanmış çocuk buna... Bu ve bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu kadar girizgâhtan sonra gelelim sorunun cevabına... Avrupa’nın nizam ve intizamı, sosyal adaleti neden bizde yok? Biz, “iki cami arasında kalmış beynamaz” gibi olduk da ondan. Yukarıda bahsettiğim gibi Osmanlı zamanında Allah korkusu hakimdi. Bu da din eğitimi ile sağlanıyordu. Osmanlı’dan sonra bu eğitim gereği gibi verilemedi. Bu verilemediği gibi, Avrupa tarzı bir eğitime de geçilemedi. Allah korkusunun yerleştirilemediği, Batı’nın uyguladığı ciddiyette bir eğitimin de verilemediği insandan başka ne beklenir? 1850 yılından beri yönümüzü döndüğümüz Batı’dan hiç olmazsa çağdaş bir eğitimi bari alabilseydik, bu hâllere düşer miydik hiç? Ama ne hikmetse biz almamız gerekenin değil, almamamız gerekenin peşine düşmüşüz bugüne kadar... Kekliğin yürüyüşüne özenen karga gibi, kendi yürüyüşümüzü de unuttuk böylece. İki arada bir derede kaldık!..
Barajdaki fazla su 19 Şubat 1999 Dün öyleydi, bugün de öyle... Ekonomik olarak güçlü olan, her şeye hakim. Bu kural, devletler için geçerli olduğu gibi, cemiyetler, aileler, şirketler için de geçerli. Ekonomik güç, iyi yöne yönlendirildiği, dengeler sağlandığı takdirde çok faydalıdır. Bunlar sağlanamazsa insanlık için bir felaket olur. Belli kesimlerde yığılan, paylaşılmayan mal, hem sahibine hem de topluma sıkıntı getirir. Mal, vereni rahatlatır vermeyeni azdırır. Barajda biriken fazla sular tahliye edilmezse, felakete sebep olur. Yüce kitabımız Kur’ân-ı kerimde, “İhtiyaçsızlık insanı azdırır” buyurulmuştur. İstatistikler, intiharların ekonomik durumu zirvede olan ülkelerde en yüksek seviyede olduğunu gösteriyor. Sosyal hayatta, huzur ve sükun bulmasında çok önemli bir yeri vardır ekonomik dengenin. Bunun için dinimiz ekonomik dengelerin muhafazası ve uçurumların meydana gelmemesi üzerinde çok durmuştur. Sevgili Peygamberimiz toplumda kavganın, üzüntünün olmaması dengelerin iyi sağlanabilmesi için “Açları doyurmamızı, hastaları ziyaret etmemezi ve esirlere hürriyet vermemizi “ emretmiştir. Yüce kitabımız Kur’ân-ı kerimde de, adalete dayalı, fakir fukaranın gözetildiği ekonomik bir sistem kurulması ile ilgili pek çok âyet-i kerime var. “Zenginlerin malında fakirlerin hakkı bulunduğu, zenginliğin belli bir sınıfın tekeline terk edilmemesi gerektiği, karaborsa ile ihtikarın yasak olduğu vs...” ... Kur’ân-ı kerimde, namazdan sonra en çok geçen emir, zekat, sadaka verilmesi emridir. Geçmişe baktığımızda, devletlerin, cemiyetlerin çökmesinde ekonomik güçten ziyade, bu gücün toplumun yararına dengeli dağıtılmamasının yattığını görürüz. Birçok devlet gibi, Osmanlı Devleti de son zamanlarında ekonomik gücü muhafaza edemediği ve dengeyi sağlayamadığı için çöktü. Bir tarafta isyanlar, bir tarafta yoksulluk perişan etmişti Osmanlıyı... Devletin yıllık gelirinin tamamına yakını iç ve dış borçlara gidiyordu. Halkın az bir kesimi süper zengin; devlet ve halkın büyük bir ekseriyeti alabildiğine fakir... Devlet, o kadar fakir ki, Rum ve Ermeni sarraflardan, bankerlerden alınan borç para ile memur maaşları ödeniyordu. Halk ve devlet bu durumda iken son sadrazamların, vezirlerin bazıları çok zengindi. Boğaz kıyılarında mantar biter gibi yalı yapılıyordu. Her yalıda, konakta Fransız mürebbiyeler, çocukların terbiyeleriyle, Fransızca öğrenmeleriyle uğraşıyor, bunlara binlerce altın veriliyordu. Öğrettikleri de, hep Batı kültürü. Nasıl dans edileceği, nasıl piyano çalınacağı, yemeklerde kaşığın hangi elde, çatal-bıçağın hangi elde olacağı vs... Beyoğlu’nda açılan bonmarşelerde sergilenen en lüks Avrupa mobilyalar yalıları dolduruyordu. Elbiseler en pahalı İngiliz kumaşıydı. Bu durum toplumun genel dengesini bozduğu gibi, bir de bu aileler arasında da ruhi çöküntü meydana getiriyordu. Bol harcamaya alışmış bu kesim, babalarının görevden alınması veya ölmesi neticesinde eski alışkanlıklarını devam ettiremedikleri için bunalıma girip intihar ediyorlardı. Bu ruhi çöküntü daha sonra romanlara bile konu oldu. “Pertev Beyin Üç Kızı” bunlardan biridir. Babalarının ölümünden sonra düştükleri zilletler sergilenmektedir bu romanda. O zaman ilmiyye sınıfı da zaafa uğradığından yanlışları düzeltecek, ikaz edecek kimse de pek kalmamıştı. Eskiden öyle miydi?.. Yanlışlık Padişahda da olsa hemen ikaz edilirdi. İşte ibretli bir örnek sizlere... Fetihten sonra, Fatih Sultan Mehmed, başta hocaları Molla Gürani ve Akşemseddin olmak üzere devlet ricaline bir ziyafet tertipler. Sofra, en süslü, en şatafatlı tabaklarla, kaşıklarla donatılmış... Yemekler gelir. Fakat Molla Gürani bir türlü başlamaz yemeğe. Gözleri şatafatlı sofrada... Sonunda söyleyeceğini söyler: “Yabancı elçiler, hükümdarlar için düşünmüş olabilirsin. Fakat şu anda biz bizeyiz... Senin milletin de böyle taslardan mı çorba içiyor? Bu ne israftır, bu ne debdebedir? Peygamberimiz hangi taslardan çorba içerdi? Sen kimi taklit etmeye çalışıyorsun?.. Peygamberimizi mi, yoksa Bizans imparatorlarını mı? Bizans’ı bu gösteriş merakının, bu israf hastalığının çürütüp yıktığını bilmiyor musun?” Fatih Sultan Mehmed Han, şatafatlı, tası, kaşığı derhal kaldırtır sofradan. Hocalarından özür diler. Yemek ondan sonra başlar.. Tarih tekerrürden ibarettir... İster devlet olsun, ister cemiyet... İster şirket olsun ister aile.. Olaylardan ders alınmalı... Tarih; ondan ders alınmadığı sürece tekerrür eder ve felâket kaçınılmaz olur! Geçmişin aynası:
Hatıralar 20 Şubat 1999 Sizi bilmiyorum ama, hatıralara karşı özel bir merakım var benim... Bir hatıra kitabını elime aldığımda bitirmeden bırakamam. Hatıra kitabı beni uykusuz bırakır çoğu zaman. İlk okuduğum hatıra kitabı; Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıraları idi. Sabaha kadar okuyup, kahvaltımı yaptıktan sonra hiç uyumadan okula gitmiştim. İşaallah zaman zaman, okuduğum hatıralardan enteresan kesitler sunacağım sizlere... Devlet, siyaset, iş ve ilim adamlarının kendilerinden sonrakilere en faydalı mirasıdır hatıralar... Onlar hatıralarında bir çeşit müdafaa hissi içindedirler. Çünkü bir iktidar sahibinin herkes tarafından sevilmesi mümkün değildir. O, ardından söylenecek olanları duymasa bile, öncesinden hisseder ve hatıralarında bunlara cevap verir. Böylece, hatıralardan gizli kalmış, anlatılamamış olaylar birinci elden öğrenilmiş olur. Mesela, Sultan İkinci Abdülhamid’in hatıraları olmasaydı, otuz üç sene gibi, altı yüz küsur senelik Osmanlı saltanatında üçüncü uzun süreyi temsil eden hükümdarlık devri için olduğu gibi, şahsı için de ortaya atılan birçok yanlışlıklar sürüp gidecekti. İşin iç yüzü kapalı kalacaktı. Halbuki hatıralarından öğreniyoruz ki, Sultan Abdülhamid Han, arkasından kendisinden öncekilere ve sonrakilere göre daha düzgün bir hazine miras bırakmış; şahsı serveti de, iki orduyu tamamen donatacak kadar dolgunmuş. Otuz üç sene; 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi gibi, O, tahta geçmeden hazırlanmış savaşın dışında toprak kaybı olmamış. İmparatorluğu, bağımsız bir devlet kimliğinden çıkartan iç-dış sebepler arasında hiç olmazsa statükoyu muhafaza edebilmiş, her şeyi ile hâlâ o üç kıt’aya dağınık imparatorluğu sürdürmüş; bir karış toprak vermemiş. Kendisinden sadece on yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden ayrılmış... Bunlara çıplak anlamı ile beki hatıra diyemeyiz, fakat dinlediklerimizin anlatılanlardan olan farkını yan yana koyarsak, eğer söylememiş ve yazdırmamış olsaydı, çoğu haksız nice nice hükümleri hafızamızda taşıyacağımız inancına varırız. Bu siyasi hatıraların bizlere asıl ibret dersi, yüksek makamlarda iken övgülerle, düşme zamanlarında yermelerin aynı kişilerce pervasızca yapıldığı noktasında toplanıyor. Hatıraların önemi işte burada önem kazanıyor. Eğer bu hatırat olmasaydı biz de bunları okumamış olsaydık nereden bilecektik bu tarihi gerçekleri... Bu ibretli tabloya şahid olunca, büyük İslam âlimi Hz. Sühreverdi’nin şu teşhisinin ne kadar isabetli olduğu görüyoruz. “İktidarda iken, sahip olmadığın meziyetlerle seni övenlerin, iktidardan uzaklaştıktan sonra, yine sende olmayan kusurlarla seni yere vuracaklarına emin ol... Unutma ki bu gibi kişilerin sana dostluğu senin makam mevki sahibi olduğun zaman başlamış, sen o makamdan düştükçe, o nispette bu dostluk azalmıştır. Bunu bilerek kendinden sonrakilere söyleyeceğin bir şeyler varsa, başkasına bırakma, kendin söyle!..” Öldürülmesinden çok kısa zaman önce, kısmen de olsa gerçekleri görmüş olan Talat Paşa hatıralarının önsözünde şu cümlelere yer verir: “Zamanımda gelişen olaylar, bana memleket yönetiminde bazı görevler ve sorumluluklar verdi. Şu dakikada bir hayat muhasebesi anında, bizden sonra memleketi idare edeceklere elbette söyleyeceklerimiz vardır: Bence başarı ve ağır sitemleri taşımayacak bir siyasi hayatın temeli, riyasız ve menfaatsiz, açık ve samimi konuşan mesai arkadaşlarına sahip olabilme saadetidir. Gerek parti, gerek devlet hayatında en kıymetli ve lüzumlu mevcudiyetin bu olduğunu idrak etmiş bulunuyorum. İnsan hizmet anında ve görevdeyken, bunu anlıyamıyor. Bunu ancak, her türlü hırs ve emelin elini çektiği zamanda anlıyabiliyor insan...” Hatta hatıralar yalnız meşhurlarla sınırlı kalmamalı... Herkes, soyunu, geçmişi tespit edip yaşadığı olayları da kısaca yazıp çocuklarına miras bırakmalı. Doğu’da ve Batı’da herkes 8-10 kuşak öncesini bilir. Bizde ise ancak 2-3 göbek sonrası bilinir. Bu büyük bir eksiklik milletimiz için... Geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz...
Geşof efendi 26 Şubat 1999 Her milletin bir geçmişi var. Geçmiş, yok farzedilmekle yok olmaz... Geçmişi öyle veya böyle, her millet mazisine sahip çıkar... Son zamanlarda bizde de bu konuda güzel gelişmeler yaşanmakta. Çeşitli düşüncedeki, inançtaki, dinli-dinsiz; Yahudi-Hırıstiyan, Osmanlı’ya sahip çıkmakta artık... Geçmişimize sahip çıkmak bizim için zül değil şereftir aslında... Geşof efendi bile bu şereften kendisine pay çıkartmakta! Kim bu Geşof efendi? Bulgaristan henüz Şarki Rumeli Prensliği iken, Bab-ı ali’de Sofya’nın Kapı kethüdası vardı. Osmanlı, haşmet devri tamamlanıp gerileme başlayınca, devletten kopmalar oldu. Bağımsızlığını alanlar İstanbul’a Kapı kethüdaları gönderdiler. Bulgar Geşof efendi de bunlardan biri... Sadrıazam Hüseyin Hilmi paşa, yabancı misyon şeflerine resmi bir ziyafet verir. Bulgaristan’ın Kapı Kethüdası Geşof efendi unutulur... Bulgaristan, bağımsızlığını ilân etmek için zaten bahane arıyor. Geşof efendi çağrılmamasını, Dış İşleri Bakanlığı nezdinde sitemli bir dille protesto eder ve Geşof efendiyi geri çağırır... Özür dilenmesine rağmen, Sofya’dan aldığı gizli talimat ile Geşof efendi, İstanbul’dan ayrılır. Üç gün sonra da, Bulgaristan bağımsızlığını ilan eder ve Geşof efendi yine İstanbul’a gelir. Fakat bu sefer Geşof Efendi değil de, Gospodin Geşof’tu ve Kapı Kethüdası da değil; Bulgaristan Sefiri... Geşof efendi, o zaman Balkanlar’da yeni kurulmuş devletlerin yetkili mevkilerini dolduran nice nice şahsiyetler gibi Osmanlı kültür müesseselerinde yetişmişti. Kendisi Hukuk mektebinin eski talebelerindendi; Osmanlı tebeası olarak yetişmişti. Aradan seneler geçer... Balkan Savaşı’nda Bulgarlar Çatalca önlerine kadar gelirler. General Savof’un harb kabinesinde Geşof efendi Dışişleri Bakanı; artık adı da Ekselans Gospodin Vlahof Geşof’tu. Bab-ı ali’deki barış konferasında, Dışişleri Bakanımız olan Halil Menteşe ile Geşof efendi yan yanalar... Bu beraberlik, taa Hukuk mektebinde başlamıştı: Aynı sırada, aynı devletin aynı müessesesinden ilim almışlardı. İkisi de birbirlerine karşı mahcup yüzlerine bakamıyorlar. Çok değil yirmi bir sene evvel, aynı irfan ocağının talebesi iken iki ayrı devletin bakanıydılar şimdi. Resmi müzakereler tamamlanır. O ana kadar ikisi de maziden tek kelime bahsetmezler. Ayrılacakları sıra bir an yalnız kalırlar. Halil Bey, bir şeyler söylemek için “Gospodin Geşof... Ekselansınıza” diye söze başlar. Geşof efendi etrafına bakınır. Kimsenin görmediğini anlayınca derin bir iç çekişle Halil Bey’in kolunu kuvvetlice sıkar ve yumuşak bir ses tonu ile: “Bırak bunları 177 Halil efendi... Eski arkadaşın 96 Geşof efendiye o günlerdeki gibi hitab et... Şartların bizi burada karşı karşıya getirdiğine bakma! İkimiz de Osmanlı tebeası olarak Padişaha sadakat yemini yapmamış mıydık? Osmanlı’dan elde ettiğim bunca nimetleri nasıl inkâr ederim, size nasıl düşman olurum?” der. Karşılıklı olarak gözyaşı döküp ağlaşırlar... Bu ibretli olayı anlattıktan sonra meşhur tarihçimiz Cemal Kutay sözlerine şöyle devam eder: Maziyi kötülemek ve toptan mahkum etmeye kalkışmak, dış düşmanların kullandığı metoddur. Patrikhanenin kapısına, boynunda ihanet ilamı asılan Patrik Grigoryos, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı gizli mektupda: “Osmanlıyı yıkacak en esaslı tahrib vasıtası, onları mazilerinden ve an’anelerinden uzaklaştırmaktır. Asıllarından uzaklaştırıldıkları zaman, yeni bir dayanak bulamayacaklar ve kendi derin mazileriyle irtibatları koptuğu zaman bocalayacaklar ve yıkılmaları çok kolay olacaktır.” diyordu. Siyasi, sosyal, ekonomik ve idari çöküntülerimiz, bu yola sinsice itilmemizden sonra olmuştur. Bugün bizi tehdid eden tehlike, geçmişle irtibatımızı sağlayan bağın zedelenmesi ve milli kültürümüzün, kültür emperyalizmine maruz kalarak, kıyasıya tahrip edilmesidir Bundan dolayı bazıları, İmparatorluğumuz, devletimiz, o günlerimiz... diyemiyorlar. Daha açık söyleyişle Geşof efendi kadar Osmanlı olamıyorlar... Osmanlılar iktidarı Anadolu Selçuklularından, onlar Büyük Selçuklulardan, onlar Gaznelilerden, onlar Samanoğullarından aldılar... Ta ilk Müslüman Türk Hakanlığı olan Karahanlılara kadar.. Devlet ve millet olarak varlığımızı devam ettirebilmemiz için geçmişimize, milli kültürümüze sahip çıkmak mecburiyetindeyiz. Çünkü, geçmişine, milli kültürlerine sahip çıkmayan milletler yok olmaya mahkumdurlar.
Yönetici ve değişim 27 Şubat 1999 Profesyonel yönetici kolay yetişmiyor... İyi bir yönetici olmak için birkaç yabancı üniversite bitirmek kafi gelmiyor; bunlara ilaveten “hayat üniversitesi”nden de mezun olmak gerekiyor.. Bunun bir okulu da yok ki, okul açıp yönetici sayısı artırılsın! Profesyonel yönetici olmanın kendine has birçok kuralları var. Bu kurallara sahip olmayan ayakta kalamıyor. İyi bir yönetici; her şeyden önce, şirketinin önüne bir hedef koyan, yönlendirme yapan ve motivasyonu sağlayan kimsedir... Yönetici, elemanlarına güven duyar, onların kişiliklerine, vakar ve haysiyetlerine saygılı olur.. Onlara yetki verir ve bu yetkiyle orantılı olarak sorumluluklar yükler. Bütün yetkileri kendinde toplayan iyi bir yönetici olamaz. Kritik durumlar için bazı riskleri peşin olarak kabullenmek suretiyle onlara inisiyatif tanır. İnsan hata yapa yapa doğruyu bulur. İşlenen hatadan dolayı cezalandırmak bir yana, her yanlıştan, her problemden kendine ders çıkarır iyi bir yönetici. Uzun talimat ve emirler yerine, açık, ara hedefleri gösteren emirler verir; sadece ne yapılacağını söyler; işin nasıl yapılacağının detayını astlara bırakır. Her türlü faaliyette, inisiyatifi, çevikliği ve duyarlılığı esas alır. Kesin sonuç için, mevcut gücü yoğunlaştırarak, dinamizmi zaman, yer, gaye faktörleriyle uyumlu bir tarzda kullandırır. Başarı için; hızlı hareketi, kesintisiz icraatı ve süratle sonuçlandırmayı esas alır. Profesyonel bir yönetici, yer ve zamanında, elemanlarının kişiliklerini kullanarak, onların güç ve tahammül sınırlarını zorlamasını bilir. Reksford B. Hersek, iyi bir yöneticinin niteliklerini şu şekilde belirtir: 1- Öncelikle, yönetici neşeli, espriden hoşlanır ruhlu ve iyi niyet sahibi olmalıdır. 2- Gerçekleri anında teşhis edecek bir zekaya ve bunlarla karşı karşıya gelebilecek bir cesarete malik olmalıdır. 3- Duygusuyla değil, düşüncesiyle hareket etmek kabiliyetine sahip olmalıdır. 4- Her halükârda adil davranmalıdır; hissi, peşin hükümlü olmamalıdır. 5- Herhangi bir elemanın kendisini ikna konusunda yapmış olduğu görüşme talebini kabul etme cesaretini göstermeli, elemanlarının fikirleri, teklifleri kendi fikrine uymasa da, fikirlerine hürmet etmelidir. Onların, fikir üretme şevkini kırmamalıdır. 6- Elemanının her anının bir olmadığını kabul edip, fevri hareketlerin dikkate alınmaması gerektiğini bilmelidir. 7- Değişen şartlara uyabilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Değişen şartlara, uyum sağlayabilmek bir eğitim işidir. O da zaman ister. Sabır ister... Bu kolay bir iş değildir. Çünkü, insanın tabiatında değişime, yeniliklere karşı gelme özelliği vardır. Değişime ayak uydurabilme konusunda bilim adamları ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Meselâ, yönetim otoritesi Claus Moller’e göre insanlar genelde değişimi fark edemiyor. Değişimi fark edemeyen, kaybediyor. Değişimi zamanında fark edip sıçrama yapan başarıyı yakalıyor. Claus Moller şunları anlatıyor: Bir kurbağayı çok sıcak su ile dolu bir kaba koyarsanız, kurbağa hemen dışarı atlar. Kurbağanın yaşama içgüdüsü, bariz tehlike sinyalleri karşısında hızlı ve güçlü bir şekilde tepki göstermesine neden olmaktadır. Halbuki, kurbağa ılık su ile dolu bir akvaryuma atılırsa ve çevresinde de alışık olduğu ortamlardakine benzer bitkiler, yosunlar ve diğer kurbağanın yabancısı olmadığı şeyler bulunursa, dışarı atlamayacak, kısa sürede akvaryuma uyum sağlayacaktır. Su ısındıkça kurbağa daha da rahatlayacak ve kendini iyice bırakacaktır. Akvaryumdaki su yavaş yavaş ısınarak çok yüksek bir sıcaklığa ulaşsa da kurbağa akvaryumun içinde kalacaktır. Haşlanıncaya kadar akvaryumdan çıkmayacaktır! Kurbağa, çevresinde ortaya çıkan küçük değişikliklerin aslında tehlike sinyalleri olduğunu anlayamamıştır. İçinde bulunduğu ortam değişmiş fakat kurbağa davranışını değiştirmemiştir. Claus Moller bu hikayeyi anlattıktan sonra başarı için şartları sıralıyor: Değişim göstergelerinizi iyi izleyin. Değişimi fark etmezseniz haşlanırsınız. Yok olursunuz. Değişimi zamanında fark edip tedbirinizi zamanında alın. Değişime engel olan duvarları yıkın; sınırları kaldırın. Başarıyı garantilemek için tüm çalışanların enerjisini harekete geçirin. İmkanları sonuna kadar değerlendirin. Kurumlaşmayı sağlayın. Sistemi kurun. İşletin... ................... TEŞEKKÜR Akşemseddin Hazretleri Vakfı; tanıtım faaliyetlerine gösterdiğim ilgiden dolayı, sonsuz şükranlarını saygı ve teşekkürlerini bildirerek şahsıma bir plaket sunmuştur. Ben de bu nazik davranışlarından dolayı, Akşemseddin Hazretleri Vakfı’na ve plaketi; gazetemize kadar lutfedip gelerek bizzat takdim eden Göynük Belediye Başkanı Sayın Ahmet Çankaya’ya teşekkürlerimi arz ederim... M. O.
İstismarı “istismar” etmek 5 Mart 1999 Yetmişli yıllarda, lisede birlikte çalıştığımız Köy Enstitüsü kökenli, yaşlı bir öğretmen arkadaş vardı; Erdinç Bey isminde. Bu, hemen hemen her gün dine hakaret etmek için bir istismar konusu bulur; bunu abartarak anlatırdı. Komşusu, hacı Ali’nin sahtekârlığından, cami imamının düzenbazlığından, namazında abdestinde olan kimselerin cahilliğinden, gericiğilinden vs... Bir iki defa konuşmak, bazı hususları izah etmek istedimse de mümkün olmadı. Çünkü, kendisinden başkasını dinleme alışkanlığı yoktu. Konuşmaya fırsat vermiyordu. O’na göre başkasının konuşmasına lüzum da yoktu zaten. En iyisini, en doğrusunu o bilirdi. Ayrıca o yıllarda sol hakimiyeti vardı. Biraz ileri geri konuşan, haftasına varmadan sürgüne gönderiliyordu. Bize sabretmekten başka alternatif kalmıyordu. Erdinç Bey, bir sabah öfkeli öfkeli başladı konuşmasına... Bir gün önce yakını vefat etmiş. Bunu fırsat bilerek hemen saldırıya geçti. Cenaze yıkamak için bilmem ne kadar para alınmış, defnetmek için kendisini din görevlileri soymuşlar... Sonunda da dedi ki: “Arkadaşlar size vasiyet ediyorum. Ben ölünce, köyüme götürün. Köyde böyle sahtekârlık, soygunculuk olmaz!” Dayanamadım. Her şeyi göze alıp, “Erdinç Bey, dedim. Ben senin yerine olsam öyle vasiyet etmezdim” Ne söyleyeceğimi tahmin edemediği için sordu: “Ya nasıl vasiyet etmem lazımdı?” Şöyle vasiyet etmen lazımdı: “Ben öldüğümde, hiçbir merasim istemiyorum. Kimseye bunun için para vermeyin. Bir çukur açıp defnedin. Kimse sıkıntıya sokulmasın benim yüzümden!” Birden yüzü kıpkırmızı oldu; kızarıklık kulaklarına kadar uzadı. Kızgın bir şekilde “Ne demek istiyorsun? “diye sordu. Cevap verdim: “Demek istediğim, o bahsettiğin hususlar; kefen, cenaze namazı, mezar kazma işi dini vecibelerdir, yani inanan kimseler içindir. İnanmayan kimseler için böyle merasimlere ihtiyaç yok!” İlk defa sustu. Cevap vermedi. Derin bir düşünceye daldı. Bir daha da bu konuları konuşmadı. Böylece zehir zemberek konuşmalarından kurtulmuş oldum. Konumuzla ilgisi olduğu için, Vakko’nun sahibi, Vitali Hakko’nun hatıratından bir de kesit sunayım size: “Çalıştığım dükkanın karşısında ufacık bir dükkan vardı. Tek tezgah, tek adam. Dükkan sahibi, çok yakışıklı, gösterişli, afrası tafrası yerinde bir adamdı. Yanında kimse çalıştırmıyordu. Sattığı da yalnızca çarşaflık satendi. Satenin pamuklusu, floşlusu vardı. Floşlu olduğunu müşterinin anlamaması için, topu tak-tak çevirip diker, kumaşın ucunu kendine doğru tutardı. Necati Bey denen bu adam, müşterilerini (tabii tümü çarşaflı hanımlardı) tezgâhın önüne oturtur, makineli tüfek gibi konuşmaya, yeminler etmeye başlar ve ambale olan müşteri, çarşaflığını almadan o dükkanı terk edemezdi. Necati Bey, yalnız yakışıklı değil, aynı zamanda çok da şıktı. Hafifçe şişmandı. Ama böylesi bir şişmanlık, kadın olsun, erkek olsun o sıralar pek makbuldü. O günlerin modası balık etiydi. Necati bey, gümüş halkalı ağızlığı ile sürekli sigara içerdi. Parmaklarında yüzükler vardı, boynundaki fuları ise ipektendi. Gündüzleri o daracık dükkanının tezgahı üzerine seccade serip namaz kılardı. Ve her şeyde olduğu gibi, namazı da büyük bir gösterişle kılardı. Namaz kılarken dükkana müşteri girse başını çevirip bakmaz, hiç ilgilenmezdi. Dükkanına gelenler de dindar yaşlı kadınlar olduğu için, bu ibadet eden adama hayranlık duyar, alış veriş için namazının bitmesini beklerlerdi. Tabii, namaz sonrası yemin billahların etkisi başka olurdu. Zavallı müşteri müthiş bir kazık yiyip çıkardı dükkândan. Ben bunları uzaktan izler, kimi zaman güler, kimi zaman bu yalancı, düzenbaz Necati Bey’e çok kızar, aldatılan müşterilere de acırdım. Ama günün birinde, Necati Bey’in gerçek isminin ‘Kirkor’ olduğunu öğrendiğimde küçük dilimi yutuyordum.” Şunu iyi anlamak lazım: Kirkor’un yaptığı riyakarlıklardan dolayı mensubu olduğu kesimi karalamak ne kadar yanlış olur ise, bir hacının, hocanın yaptığı cahillikten dolayı mensubu olduğu kesimi, o kesimin inancını kötülemek de o derece yanlış olur. İstismara karşı olmak başka, istismarı “istismar” etmek başka...
Başarısızlığın kılıfı: Mazeret 6 Mart 1999 Başarı üzerine, son zamanlarda yabancıların hazırladığı çok sayıda kitap yayınlanmakta... Herbiri, kendi tecrübelerine, araştırmalarına yer vermekte kitaplarında. Milyonlarca satış yapmakta bu yayınlar... Ekmek arslanın ağzında olduğu için, herkes başarılı olmanın yollarını aramakta artık... Bu yayınlardan biri de, Jay Rifenbary’nin “ No Excuse” kitabı. Yazar özellikle mazeret üzerine durmakta eserinde. Çünkü, başarıya ulaşmanın en büyük engelinin mazeret olduğu kanaatinde. Başarıyı hedefleyenlerin, mazeret zırhının arkasına sığınmamalarını öğütlemekte. Bunun için de insanın, tevazu sahibi olmasını; alçak gönüllü olmayanın mazeret silahından kurtulmasının zor olduğunu vurgulamakta. Başarılı kimsenin, faydalandırmada cimri olamayacağını, gerektiğinde, başkalarını da bilgi ve tecrübesinden cömertçe istifade ettireceği bildirilmekte. Başarılı kimse, hiç kimseyi suçlamadan, mazerete sığınmadan, hatayı kabul eden, hatalardan ders alan, hataları bir atlama tahtası bilen kimsedir. Başarının düşmanı negatif düşünme hastalığıdır. Bu hastalığa yakalanan, bırakın başkalarının başarısını kendi başarısının bile farkına varmaz, diyor Jay Rifenbary. Yabancı kaynaklı bu tür kitapların hitap ettikleri insanların, anlayışları farklı, kültürleri farklı... Bunun için verdikleri örnekler bizim kültürümüze çoğu zaman ters düşüyor. Verilmek istenen mesajlar anlaşılamıyor veya yanlış algılanıyor. Bu kitaplardaki tespit edilen hususlar tercüme edilirken, kendi yaşayışımızdan, kültürümüzden örnekler verilebilse çok daha istifadeli olur. Şimdi de bizden birinden örnek vereyim. Hepimizin yakından tanıdığı Sakıp Ağa’dan. Sakıp Sabancı’nın yazdıklarını okuyunca yüzde yüzünü anlıyoruz. Çünkü anlattıkları, yabancısı olmadığımız şeyler... Başarıyı ve mazereti tam bize göre anlatıyor: Başarı, basit anlatımıyla gol atmaktır, diyor Sakıp Ağa kitabında... Devam ediyor: “Çok iyi oyuncu ama gol atamıyor... Çok iyi oynadı ama gol atamadı... Gol atacaktı ama ayağı burkuldu... Hakem taraf tutmasa idi gol atacaktı... Rüzgar ters estiğinden golü kaçırdı...” Yok böyle şey. Madem ki, oyunun kaidesi gol atmak, madem ki oyuncu sahaya gol atmak için çıkıyor, madem ki en fazla gol atan kazanıyor. Gol atacaksınız. Eskiden başarı, tek kaleye gol atmaktı. Mahallede birisi kaleye geçer, öbürü şut çekerdi. Şut çeken iki taş dikilerek belirlenen kaleden içeri topu soktuğunda “goooolll” diye sevinir, seyredenler de, “ne güzel top oynuyor, devamlı gol atıyor” diye alkışlardı. Bunu yapan da başarılı sayılırdı. Sonra, mahallelerde çift kale oyunlar başladı. Çift kale oyunlarda gol atmak zorlaştı. Derken şehirlerde birkaç takım ortaya çıktı. Şehir takımları arasında gol atmak başarı oldu. Şehirlerarası maçlar başladı. Üçüncü lig, ikinci lig, birinci lig derken, iş bayağı zorlaştı. İş orada da kalmadı. Avrupa Şampiyon Kulüpler maçları, Avrupa Şampiyonası, nihayet Dünya Kupası önem kazandı... Şimdi başarı denilen şey, Dünya Kupası’nda oynayabilmek, Dünya Kupası’nda gol atabilmek. Eskiden mahallede kundura tamircisi dükkânı açmak başarı idi. Derken ülkenin her şehrinde satılabilecek kundura üretmek başarı sayıldı. Şimdi başarı, dünyanın her ülkesinde satılabilecek kalite ve fiyatta kundura üretebilmektir. Eskiden, en ünlü takımda oynayan, en çok gol atan futbolcu bile bunu zevk için, forma aşkı ile yapardı. Bu işin piyasası yoktu. Şimdi her iş gibi futbolun bile piyasası var. Şan için gol atılmıyor. Nam için, şan için gol atmaya kalkanların nefesi yetmiyor. Başarının profesyonel kaideleri var. Bu kaidelere göre hazırlanmanın da bir faturası var. Bu faturayı karşılayabilmek için yapılması gereken harcamalar var. Golü atan, gol atmada başarılı olan bu işin parasını da alacak. Alacak ki, daha çok gol atmak için kendini hazırlayabilsin. Şevki, gayreti artsın. Daha başlangıçta işin kaidesi biliniyor. Golü atan parasını alacak. Gol atmada başarılı olan daha fazla kazanacak. En fazla gol atan en fazla kazanacak. Nasreddin Hoca’nın fıkrasını hatırlayın. Hoca, “Un orada duruyor, şeker burada duruyor, yağ da şurada... Be kardeşim, ne diye bunları birbirine karıştırıp helva yapmazsın?” diye sormuş. İşte, Nasreddin Hoca’nın anlatımıyla başarı helva yapmaktır. Başarı, mazeret bulmadan unu, şekeri, yağı karıştırıp helva haline getirip satmaktır. Şunu unutmayalım: Mazeret bulmada başarılı olan bir kimsenin, işinde başarılı olması mümkün değil...
Uçan Daireler 12 Mart 1999 Geçenlerde, sabah işe gelirken değerli komşumuz Ali Osman Beyle karşılaştım. Telaşlı bir hali vardı. Sordum: - Hayrola komşu, böyle sabah sabah nereye gidiyorsun? - Bugün UFO toplantısı varmış oraya gidiyorum. - Sen de mi hayallerle, hayaletlerle uğraşmaya başladın? - Sorma, bizim delikanlı böyle işlere meraklı, bilet almış ben de yanında mecburen gideceğim. Daha sonra birkaç gencin yanında da bu konuyu açtım. Bunları da meraklı görünce UFO’lar hakkında ilmi gerçekleri bildirmek şart oldu. Ayrıca, dini kitaplardaki ifadeleri anlayacak ilmi olmayan, bunun için de okuduklarını yanlış yorumlayan müslüman yazar çizerler de, UFO kervanına katılınca gençlerimiz gibi büyüklerin kafası da iyice karıştı. UFO nedir? Bunlarla ne yapılmak isteniyor? Bu konuyu ortaya atanlardan biri bilim kurgu yazarı Erich von Daniken’dir. Daniken, insanları uzaylılara inandırmak için kaleme aldığı “Tanrıların Arabaları” ve “Yıldızlara Dönüş” adlı ve benzeri kitaplarda iddialarını savunmaktadır. Daniken, aklın prensiplerini ve bilimleri inkâr ederek, tarih boyunca insanoğlunun kurduğu medeniyetlerin, uzaylıların eserleri olduğunu iddia etmektedir. Ona göre; Piri Reis’in haritaları, Güney Amerika’daki ve Mısır’daki piramitler, Delhi’deki demir sütun ve diğer birçok mükemmel eser, uzaylılar tarafından yapılmıştır. Bilimlere aykırı olan bu iddialarının bilim adamları tarafından çürütülmesinden korkan Daniken; “Bilim adamları, bir lokma bile fazla yemeğe halleri olmayan doymuş kazlara benzerler. Tüm yeni, devrimci iddiaları saçma diyerek, reddederler” demek suretiyle aklınca bilim adamlarını etkisiz hale getirmek, susturmak istiyor. İngilizce, Unidentified Flying Objects (teşhis edilmemiş uçan cisimler) anlamındaki kelimelerin baş harflerinden meydana gelen ve dilimizde uçan daireler olarak adlandırılan UFO’lara ait şayiaların bazıları, görgü şahitlerinin gördükleri cisimler ve görüntülerle ilgilidir. Ancak, UFO sanılan bu cisimler ve görüntüler, uzaylı sanılan kişiler, robotlar ve hayâlî siluetler, uzaylı değildir. Çünkü yıldızların hiçbirinde hayat yoktur. Süper güçler, teknoloji savaşında üstünlük sağlamak üzere yaptıkları çalışmaları, yalnız diğer ülkelerden değil, aynı zamanda kendi toplumlarından bile gizli tutmaktadırlar. Bir çalışmanın gizli kalabilmesi için, ya görünmemesi veya göründüğü takdirde mahiyetinin anlaşılmaması gerekir. Bazı savaş uçaklarının uçan daire şeklinde olduğu bildirilmektedir. Hiç şüphe yok ki, uçan dairelere benzeyen hava araçları bu kadarla kalmamaktadır. Büyük bir gizlilik içinde yapımı gerçekleştirilen araçların ve silâhların hiçbir zaman bilinmesi istenmediğinden UFO şayiaları bu gizliliği korumak için kullanılmaktadır. Ayrıca, dağlarda görünen oval şeylerin, bulutların içindeki buz kristallerinden yansıyan “ışık topları” olduğu da tesbit edilmiştir. Nitekim, Harward Üniversitesi’nden Astronom Donald E. Monzel, UFO görmenin 111 sebebini yazmaktadır. Bu sebepleri; astronomi olayları ve meteorlar, meteoroloji olayları, fotoğraflardaki kamera ve banyo lekeleri olmak üzere üç grupta toplamak mümkündür. Almanya’da 1973 yılından beri UFO fotoğrafları üzerinde araştırmalar yapan Klaus Webner, her amatör fotoğrafçının, en basit hilelerle harikulâde UFO fotoğrafları çekebileceği gerçeğini ortaya koymuştur. UFO’larla ilgili iddialardan maksat; teknolojik gelişmelerin gizlenmesi ile beraber, aynı zamanda zihinleri karıştırıp “ülkelerde toplumu ayakta tutan, manevi değerleri yok etmek”tir. Esas maksat da zaten bu... Frich von Daniken’in iddiaları onaltı bilim adamı tarafından “Daniken Duruşması” adlı kitapta bilimlere dayanılarak çürütülmüştür. Söz konusu kitap Ernst von Khuon tarafından yayınlanmış ve Ç. Bozdoğan tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Tarih öncesi çağı uzmanı ve bilim adamı Ord. Prof. Herbert Kühn; “Daniken, Arkeoloji okusaydı, bu hataları yapmazdı” demektedir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, UFO’lar ile iddialar; başta din inancını ortadan kaldırmak olmak üzere birçok sinsi maksatlar için ortaya atılmış safsatalardan ibarettir. Nitekim, konunun uzmanı, Ankara üniversitesi Astronomi Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Osman Demircan, “UFO aldatmacası” isimli makalesinde şöyle diyor: “İnsan cahil olduğu konuda daha cesur konuşurmuş. Kendine UFO araştırmacısı veya UFO’log diyenlerin de temel bilimler alanında uzman olmadıkları optikten, meteorolojiden,astronomiden anlamadıkları, mekanik yasaları bilmedikleri, gök cisimlerini tanımadıkları iyi bilinmektedir. Bunun için, mahiyeti tespit edilememiş cisimleri ve açıkgözler tarafından kamera, ayna ve mercek oyunları ile zikzaklar çizer gibi gösterilen ışıklı cisimleri gerçek sanmaktadırlar. “ Fransızların Osmanlı sevgisi 19 Mart 1999 Osmanlı İmparatorluğu’nun 700’üncü kuruluş yıldönümünün kutlanması yurt dışına taştı. Paris’te 1999 yılı “Osmanlı Yılı”ilan edildi. Osmanlı Yılı etkinlikleri çerçevesinde, Mayıs ayında Topkapı Sarayı’nın en paha biçilmez parçaları Versay Sarayı’na taşınacak. Tarihinde ilk kez kapılarını böyle bir etkinliğe açıyor Fransızlar. Bu etkinliklerin çerçevesi Sn. Süleyman Demirel’in kısa bir süre önceki resmi Paris ziyaretinin hemen ardından belirlenmişti. Fransızların bu Osmanlı sevgisi, Osmanlı hayranlığı nereden geliyor hiç merak ettiniz mi? Merak ettiyseniz, şu tarihe mal olmuş ibretli olayı nakledersem merakınız fazlasıyla zail olur herhalde... Sultan Abdülaziz Han’ın torunu Mahmud Şevket Efendi, sınırdışı edilince, Mısır’a halası Nermin Sultan’ın yanına yerleşir. Bir müddet sonra, kızının hastalanıp İsviçre’de tedavi gördüğü haberini alır. Kızının yanına gitmek ister. Fakat, haymatlos yani vatansız olduğu için Mısır yetkililerinden pasaport almak ister; fakat alamaz. Bunun üzerine, Türk Sefaretine giderek durumunu anlatır, yardımcı olunmasını ister. Kahire Sefîri Ragıp Bey, Ankara’ya sormaya bile lüzum görmeden, şahsi kininden dolayı, - Sen buraya ne hakla gelirsin, seni gidi vatan haini! Bir daha seni karşımda görmeyeyim... diyerek elçilikten kovar. Mahmud Şevket Efendi, gözyaşları içinde ayrılır elçilikten.Aradan zaman geçer. Mısır diktatörü Nasır, bu şehzadenin varlığından tedirgin olmaya başlar. Sınır dışı etmek için bahane arar. Bunun için halası Nermin Sultan’ın Yunanistan’da bulunan mallarının takibi için vekaletname verilmesini ister. Esas maksadı bu mallara el koymaktır... Bu isteğinde bir art niyet olduğunu anlayan Şehzade kendisine vekaletname vermez. Mahmud Şevket Efendi, bu vekâletnâmeyi vermeyince Nasır, yirmi dört saat zarfında Mısır’ı terketmelerini kesin olarak emreder. Bu şartlar altında ne yapacak, nereye gidecek? Çaresizlik içinde kıvranmaya başlar. İşte böyle sıkıntılı bir haldeyken Fransız Sefiri kendisine haber göndererek O’nu sefârethaneye çağırır. - Lütfen kabul buyurunuz!... diyerek eline iki pasaport tutuşturur. Bunlardan birisi Mahmud Şevket Efendi’ye diğeri de Nermin Sultan’a aittir. Şehzâde, şaşırır. Sözde müslüman bir devlet başkanı olan Nasır, kendisini sebepsiz olarak yirmidört saat zarfında sınır dışı ederken, kendisiyle hiçbir ırki ve dini bağı bulunmayan Fransa, O’nu “şeref misâfiri” olarak barındırmayı “lütfen kabul etmesi ricasıyla” teklif ediyor... Fransız sefiri kendisine iltifat edip oturtur. Sonra da der ki: - Durumunuzu öğrenince hariciye vekâletimize telsizle müracaat edip, sizler için Fransa’da ikamet müsaadesi aldım ve isminize bu pasaportları re’sen tanzim ettim. Bunlarla dünyanın hangi memleketine isterseniz gidebilirsiniz. Ancak ikâmet için Fransa’yı seçerseniz, bize büyük bir şeref bahşetmiş olursunuz. Umarım ki, bu ricamı kabul edersiniz. Zira biz Fransa’daki geçiminizi de düşünerek Prenses Hazretleri’ne de yapabileceği uygun bir iş temin etmiş bulunmaktayız. Karar sizindir. O anda, sözde müslüman Nasır’ın yaptıkları hatırına gelir ve gözlerinin önünde; şahsi düşmanlığından dolayı kendisini Türk Sefârethânesi’nden “Vatan haini” diye kovan Râgıp Bey’in kızgın hali canlanır... Sıcak gözyaşlarını boşaltırken titreyen ellerine aldığı pasaportların milliyet hânesine “Osmanlı” yazılı olduğunu görür. Heyecanla çarpan kalbi bir kat daha rikkate gelerek: - Sefir cenabları!.. Bunu bize niçin yapıyorsunuz? Biz size bir iyilik yapmadık ki... diye sorar. Sefirin cevabı şöyle olur: - Siz bize daha ne iyilik yapacaksınız? Büyük ceddiniz Kanûnî olmasaydı bugün bir Fransa mevcud olmayacaktı!... Sefirin bu cevabı karşısında ister istemez insanın aklına geliyor. Bu şehzadenin dedeleri olmasaydı, Fransa olmayacaktı; peki, acaba Ragıp Bey olacak mıydı? Dahası var: Üzerinde yaşadığımız Cennet misali vatanımız Anadolu bizim olacak mıydı? Sn. Yılmaz Öztuna’nın da gazetemizdeki bir yazısında ifade ettiği gibi, hiçbir yeni rejim, eskisine rahmet okumaz. Yeni rejimi kuranlar eski rejim ne güzeldi, ne iyiydi, derlerse; o halde sizin iktidarda ne işiniz var? Niçin eskiyi yıkıp yerine geçtiniz? sorusuna muhatap olabilirler. Ama, tarihimiz bir bütündür. Uzun bir geçmişimiz vardır. Önem bakımından Osmanlı, bütün Türk tarihinin yüzde ellisinden fazla ağırlıklıdır. Bunun için geçmişte olanları bir tarafa bırakıp artık Osmanlı ile barışmak şarttır. Not: Bu vesile ile; daha önceki, 700. yıl kutlamaları ile ilgili bir yazımdan dolayı, telefonla arayıp teşekkür etme nezaketini gösteren, Bilecik Valisi Sn. Refik Öztürk ‘e -biraz gecikmeli de olsa- bilmukabele teşekkürlerimi bildirir; 700. yıl etkinliklerine gösterdikleri takdire şayan gayretlerinden dolayı zatıâlilerini tebrik ederim.
İyi yönleri görebilmek 20 Mart 1999 Beynimiz zihinsel yayın yapan bir istasyondur. Bu yayın sistemi iki kanaldan beslenir. Olumlu mesajlar... Olumsuz mesajlar... Beynimiz hangi kanaldan daha çok beslenirse, onun etkisi altında kalır. Aldığını verir. Bunun için hangi kanalda olduğumuza dikkat etmemiz lâzımdır. Diyelim ki, çalıştığınız işyerindeki şefiniz, sizi çağırıp bazı tavsiyelerde bulundu. “Şöyle şöyle yaparsan, kısa zamanda daha iyi duruma gelirsin” dedi. O anda istasyonunuz negatif kanaldan yayın yapıyorsa, bu tavsiyeleri hemen şöyle algılarsınız: “Şef mutlaka benim ayağımı kaydırmak istiyor. Geçen gün de zaten bana ters ters bakmıştı. Beni oyuna getirip, kendi isteğimle uzaklaştırmak istiyor. Dikkatli olmalıyım.” Eğer pozitif kanaldan yayın yapıyorsa, “Şefimiz tecrübeli bir adamdır. Bunun tecrübelerinden mutlaka istifade etmeliyim. Dediklerini aynen yapayım” şeklinde algılarsınız. Bu örnekte görüldüğü gibi, insan hangi kanaldan besleniyorsa, onun tesiri altında kalır. İnsan devamlı negatif kanalda kalırsa, bütün düşünceleri hep olumsuz olmaya başlar. Her işe o gözle bakar. Tek bir olumsuz düşünce, olumsuz zincirleme reaksiyon başlatarak, otomatik olarak bütün düşüncelerinizi olumsuzlaştırır. Böyle bir insanın dünyası kararır. Evham hastası olur. Her şeye endişe, şüphe ile bakar. Hiçbir şeyde huzur bulamaz. Bunun için mademki, istasyonun sahibi sizsiniz, o hâlde yayınınız kontrollü ve devamlı olumlu olsun. Devamlı pozitif kanalda kalın, bunu alışkanlık hâline getirin! Zaman zaman negatif kanal devreye girerse, hemen “dur” deyin ve kanal değiştirin! Kanal değiştirmek için yapacağınız tek şey, kişiler hakkında olumlu düşünmektir. İyiye tevil etmektir. Böyle yapılırsa, zincirleme reaksiyonlar sayesinde başka olumlu düşünceler devreye girecek, netice olarak bütün düşünceler olumlu olacak, siz de rahatlayacak ve huzur bulacaksınız. Bizi negatif kanala çekmek istiyenlerle karşılaştığımızda ona hemen tepki göstermeliyiz. Mesela, birinin koşa koşa size gelip, ortak bir tanıdığınız hakkında olumsuz şeyler konuşması, sizin ona katkıda bulunmanız normal karşılanmaktadır çoğu zaman. Yapılan işin yanlışlığı o an için hatıra gelmemektedir. Bir arkadaşınız, bir başkası hakkında tahammül edemediği özelliklerinden bahsedecek veya bir komşunuz diğeri ile ilgili geçimsizliklerini anlatacak olursa, uyanık olup, bu olumsuz düşüncelere fırsat vermemelidir. Düşünceler, düşüncelerin tesiri altında kalır. Bir kişi hakkında olumsuz şeyler dinlerseniz, siz de o kişi hakkında olumsuz düşünmeye başlama tehlikesi ile karşı karşıyasınız demektir. Eğer hazırlıklı değilseniz, siz de yangına körükle gitmiş olursunuz; “Evet evet, hepsi bu da değil, daha senin duymadığın çok şeyleri de var. Şunu şunu duymuş muydun?..” gibisinden ilâvelerde bulunursunuz. Uyanık olup, katkıda bulunmak bir yana, ondaki olumsuz düşünceleri olumlu hâle çevirmeye çalışmalıdır. Böylece hem kendinizi, hem de karşınızdakini zarardan kurtarmış olursunuz. Başkalarının bizi pozitif kanalımızdan, negatif kanalına çevirmesini engellemek için iki yol vardır: Birincisi, ona hissettirmeden konuşmayı mümkün olduğunca çabuk ve sessizce değiştirmek. Meselâ, “Affedersiniz aklıma bir soru geldi, unutmadan hemen onu sorayım, bugünlerde çok unutkan oldum...” gibi sözlerle, rastgele bir şey sorup konuyu değiştirmek... İkincisi, Konuyu değiştirmek mümkün olmazsa, özür dileyip oradan ayrılmak... Ayrılırken de, “Çok özür dilerim, hemen bir yere gitmem gerekiyor, daha sonra görüşelim...” gibi cümleler kullanın. Herkes böyle yaparsa, bu kimse olumsuz düşünce yayamayacak, zamanla bu özelliği körelecek. O da olumlu kanala geçecektir. Bu şekilde insanlar hakkında iyi düşünme, iyi yönlerini görme hususunda zamanla uzman olacaksınız. O zaman herkes tarafından sevilip sayılacaksınız. Sevilip sayılan kimse, evinde, işinde, çevresinde hep başarılı olur. Zaten istenen de bu değil mi? Şu üç günlük dünyada, üç-beş kuruşluk dünya menfaati için, şunun bunun kalbini kırmaya, sevimsiz, kaçılacak, korkulacak kimse olmaya değer mi? Kan dükücü olan kim? 26 Mart 1999 Pazar günü, bir Kurban Bayramını daha idrak edeceğiz. Daha nice bayramlara rahat ve huzur içinde kavuşuruz inşaallah... Her bayram olduğu gibi, bu sene de bayram yaklaştıkça Batı’dan da, bizden de bazı çatlak sesler çıkmakta... Hayvan sevgisinden, kan dökmekten bahsedilmekte... Kurban Bayramı dolayısı ile kesilen hayvanlar karşısında, hayvansever kesilmekteler. Fakat, hallerinden bunda hiç de samimi olmadıkları anlaşılmaktadır. Bir taraftan kuzu pirzolalarını meze yapan, diğer taraftan müslümanların, yılda bir defa, dinin emrini yerine getirmek için kesip; birbirlerine, fakirlere et ikram etmeleri karşısında, hayvanseverlik gösterisinde bulunmalarının ciddiye alınacak bir tarafı yok aslında. Bir tarafta aç, sefil ve Kurban Bayramından Kurban Bayramına et bulan insanların bulunduğu, diğer taraftan, kendisine ve köpeğine kilolarca et alıp yediren kimselerin yaşadığı bir ortamda, Kurban Bayramı dolayısı ile akıtılan kurban kanları karşısında hayvansever görünmeleri samimiyetsizliğin açık ifadesidir. Kurban Bayramı olsun olmasın, her gün, yeryüzünde, milyonlarca hayvan kesilmekte ve insanın protein ihtiyacı karşılanmaya çalışılmaktadır. Hayvanî gıdaların insan hayatında çok önemli bir yeri olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü Cenab-ı Hak, dünyamızı; bitkileri, hayvanları insanlar için yaratmıştır. Bunları insanların hizmetine sunmuştur. Âyet-i kerimede, “ Yeryüzünde ne varsa hepsi insanın menfaati için yaratılmıştır.” buyurulmuştur. İnsanları da kendini tanımaları, ibadet yapmaları için yaratmıştır yüce Allah. Bunun için yapılan iş, insanın yaratılış gayesine uygundur. Gerçek kan dökücü kim? Bugün, Güneydoğuda, Kosova’da, Ortadoğu’da ve dünyanın birçok yerinde, akan müslüman kanları karşısında sessiz duran, hatta bunlara destek olan çevreler mi? Yoksa dinlerinin emrini yerine getirmek için kurban kesen Müslümanlar mı? Müslüman dinin emirlerini, Cenab-ı Hak, emrettiği için yapar; dünyalık faydası için yapmaz. Ancak, faydasını bilmesinde de zarar yok; bilakis faydası var. Psikanalistlere göre, insanın içinde, bir öldürme ve kan dökme içgüdüsü vardır. Nitekim, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı kerîmde, insanın “kan dökücü” bir yapıya sahip olduğu bildirilmektedir. İşte, bütün mesele; insanın bu öldürme ve kan dökme isteğini, meşru bir şekilde kanalize edip, insanı, insan karşısında, müşfik ve merhametli duruma getirmektir. Yüce kitabımız Kur’ân-ı kerîmde geniş olarak anlatılan Hazret-i İbrahim’e ait kıssanın, bu espri üzerine kurulduğunu bildiren âlimler vardır. Yani, insan kanı akıtmak yerine, hayvan kanı akıtarak, insandaki olumsuz bir içgüdüyü, insana yararlı kılmak... İnsanın çok çelişkili ve çatışmalı bir iç dünyası var... O, bir avcı olarak kovalayıp vurduğu yaralı ceylanın baş ucunda oturup ağlayabilir. Onda öldürme hırsı ile şefkat ve merhamet duyguları bir aradadır. Biz müslümanlar, insanın bu ruh halini, en çok Kurban Bayramlarında yaşarız. Akan kurban kanları karşısında yüreklerimiz hassaslaşır, gözlerimiz nemlenir, kan ile hayat arasındaki ilişkinin şuuruna varır, bilhassa insan kanının değerini anlamaya çalışırız. Başkaları, müslümanların, bu heyecanlarından haberdar olmayabilir; ama bu, bir gerçektir. Günlük et ihtiyacını kasaptan alıp temin eden kimseler, bu duygulara yabancıdır. Bu gibilere, bir de bizzat kendilerinin Kurban Bayramında, kendi elleri ile kurban kesmelerini tavsiye ederiz. O zaman, dinimizin bu emrini daha iyi anlayacaklardır. Bazı fikir adamlarının da bildirdikleri gibi, hayvan kanları karşısında ürperen insanoğlu belki, kendi cinsinin kanına biraz daha saygılı davranabilir. 1945’te Japonya’ya atılan atom bambaları ile 300.000’den fazla insan öldü, 250.000 kişi de yaralandı ve radyoaktif maddelerden zarar gördü. Aradan şu kadar yıl geçmesine rağmen, buralarda yaşayan insanların huzursuzlukları henüz dinmedi. Bu facia, insandaki “medeniyet” ve “vahşet” eğilimlerini, bir arada ifade eden önemli bir örnektir. Gerçekten de yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı kerîmin haber verdiği tarzda insan kan dökücüdür. Unutmamak gerekir ki, bu “vahşet” ve “kan dökücü” kimliği yanında, yine sadece insandır ki, büyük kültür ve medeniyetler kurabilir, büyük ahlâk kahramanları yetiştirebilir. Tarih boyunca, insanoğlu yüce Allahın emrine uyduğu zaman, meleklerden de üstün olmuş; uymadığı zaman, hayvandan da aşağı olmuştur. Nitekim, Kur’ân-ı kerimde, böyle kimseler, “Onlar hayvandır, hatta hayvandan da aşağıdır” ifadesiyle tarif buyurulmuştur. İnsanın kâmil manada insan olabilmesi için, İslâmı tanıması, onun emirlerine uyması şarttır. İslâmdan nasibi olmayan kimselerin vahşetle medeniyeti ayırt edebilmeleri mümkün değildir!..
Yarın Bayram 27 Mart 1999 Bayram günleri sevinmek, neşelenmek lâzımdır. Hz. Ebu Bekir, kızı Hz. Aişe validemizin evine gidince, iki hizmetçinin tef çalıp neşelendiklerini gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ya Eba Bekir, onlara mâni olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram sevinç günleridir.” Müslümanı sevindirmek çok sevaptır. Bayramlar, Müslümanların birbirini sevindirmesine birer vesiledir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlânın en çok sevdiği amellerden biri, mümini sevindirmek, üzüntüsünü gidermek, borcunu ödemek, yahut aç iken onu doyurmaktır.” “Bir mümini sevindireni, Allahü teâlâ da kıyamette sevindirir.” Neler yapmalı Bayram günleri şunları yapmak sünnettir: Erken kalkmak, gusül abdesti almak, misvak ile dişleri temizlemek, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giyrek, sevindiğini belli etmek, kurban kesen, o gün ilk olarak kurban eti yemek, o gün yüzük takmak, camiye erken ve yürüyerek gitmek ve dönüşte başka yoldan gelmek. Çünkü, ibadet yapılan yerler ve ibadet için gidip-gelinen yollar, kıyamet günü şahitlik edeceklerdir. Bayram tekbirlerini, Kurban bayramında cehren, açıktan söylemek, müminleri güler yüzle ve “Selamün aleyküm” diyerek karşılamak, fakirlere çok sadaka vermek, İslâmiyeti doğru olarak yaymak için çalışanlara yardım etmek, dargın olanları barıştırmak, akrabayı ve din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek ve erkeklerin, kabirleri ziyaret etmeleri de sünnettir. Bayram namazı Bayram namazı iki rekâttir. Cemaatle kılınır, yalnız kılınmaz. Birinci rekâtte Sübhaneke’den sonra eller üç defa kulaklara kaldırılıp, her defasında tekbir getirilir ve iki yana uzatılır, üçüncüsünde, göbek altına bağlanır. Sonra Fatiha ve zamm-ı sure okunup, rükû ve secdeler yapılır. Ayağa kalkılarak, ikinci rekâtte Fatiha ve zamm-ı sure okunduktan sonra, iki el yine üç kere kulaklara götürülür ve her defasında tekbir getirilir. Üçüncüde de, eller yana salınır. Dördüncü tekbirde, eller kaldırılmayıp, rükûya eğilinir. Secdeler yapılır ve oturulup Ettehıyyatü ve salevat duâlarından sonra selam verilir. Teşrik tekbirleri Arefe günü, yani bugün sabah namazından, dördüncü günü ikindi namazına kadar, yirmiüç vakitte, hacıların ve hacca gitmeyenlerin, erkekkadın herkesin, cemaat ile kılsın veya yalnız kılsın, farz namazda veya bu bayramdaki farzlardan birini, yine bu bayram günlerinden birinde kaza edince, selam verir vermez, “Allahümme entesselam...” demeden evvel, bir kere “Tekbir-i teşrik” okuması vaciptir. Teşrik tekbiri olarak, “Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd” denir. Cuma namazlarından sonra da okunur. Bayram namazından sonra okumak müstehaptır. Cenaze namazından sonra okunmaz. Camiden çıktıktan veya konuştuktan sonra okumak lâzım değildir. İmam, tekbiri unutursa, cemaat terk etmez. Erkekler yüksek sesle okuyabilir. Değerli okuyucularımızın mübarek Kurban Bayramlarını tebrik eder, daha nice bayramlara, sıhhat, afiyet ve huzur içinde kavuşmaları için cenab-ı Hakka niyaz ederim.
İskender’in başarısı 2 Nisan 1999 Bostan ve Gülistan kitabında Sadi Şirazi şöyle bir kıssa anlatır: Cihan hükümdarı İskender’e sorarlar: - Doğu ve batı memleketlerini ne ile aldın? Önceki hükümdarların hazineleri, varlıkları ve askerleri çok daha fazla olduğu halde, onlara böyle bir fetih nasip olmamıştı. Bu başarının sırrı nedir? Cevap verir: - Hangi memleketi aldımsa, halkını incitmedim ve büyüklerinin adını ancak iyilikle andım. Her millet, kendilerine benden kötülük gelmeyeceğine inanmıştı. Benden sadece iyilik beklerlerdi. İşte, bir devleti, milleti ayakta tutan en önemli düstur bu... Bu düstura uyan ayakta kalmış, uymayanın yerinde yeller esmiş...Tarih böyle söylüyor. İşte size bir iki örnek: Bundan binüçyüz sene önce yeryüzünde iki süper devlet vardı: İran Şahlığı ve Roma İmparatorluğu... İran Şahı bir gün bir meydanda konuşurken, cılız bir ses duyar: “Hükümdarımız, kurumuş kuyulardan, meyve vermeyen ağaçlardan, ekin bitmeyen tarlalardan daha ne zamana kadar vergi alacaksın; bu insanlığa sığar mı?” Halkın gözü önünde yapılan bu konuşmayı hakaret kabul eden İran hükümdarı, zavallı fakiri kalabalığın gözleri önünde ateşe attırarak yaktırır. Ne kadar haklı ve suçsuz olursa olsun, dilek ve rica sahibinin canına kıymakta tereddüt göstermez... O günkü Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul’da ise, durum bundan farklı değildir... Üstünlük taslamak için İmparator Ayasofya’nın inşâsını başlatır. Bütün halkını kamçı zoru ile çalıştırır; bu cebrî çalışmaya katılmayanlar, şimdiki Sultan Ahmed Meydanı’ndaki Hipodromda yağız atların kuyruklarına bağlanarak paramparça edilir... Bu vahşetleri derin bir çâresizlik içinde seyreder diğer işçiler... İsterseniz bir de yakın tarihimizden bir örnek vereyim. Vakko’nun sahibi, Vitali Hakko’nun hatıratından alıntı yaparak: “Beterin beteri var, demişler. Ülkenin üzerine öylesine kara bir bulut çökmüştü ki, bundan kurtulmanın imkanı yoktu. Bu kara bulutun adı ‘Varlık Vergisi’ydi. “Vergi Takdir komisyonları” işadamlarının ödeyecekleri vergileri önceden tespit ediyordu. 1942’nin sonbaharında işlemeye başlayan Varlık Vergisiyle mükellefler dörde ayrılmışlardı: Müslüman Türklerle yabancılar bir tutulmuş, servetlerin 1/8’ini ödemeye “mahkûm” edilmişlerdi. Dönmeler ise1/4’ünü, biz gayrimüslimler ise,servetimizin1/2’sini, evet, yarısını ödeyecektik. Bana takdir edilen, Varlık Vergisi’nin hiç değilse bir bölümünü nasıl bulabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Çok zordu. Çünkü başvurabileceğim hiçbir dostum yoktu. Hepsinin durumu bizimkinden kötüydü ve herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışıyordu. Başlarını duvarlara, mağazalarındaki kasaların kapısına vuran, ağlayan insanları görüyordum çevremde. Hükümet, vergisini ödeyemeyenleri yaşına başına bakmadan taş kırmaya Aşkale’ye sürüyordu. Aşkale’ye 1400’e yakın kişi sürülmüştü. Para bulmak için Ankara’ya gittim.Varır varmaz müşterim, Hacıbaba’ya uğradım. Sabah sabah, beni dükkânında gören Hacıbaba, sorgu sual etmeden bir bardak çay ikram etti. Çayı içtiğim sürece hiç konuşmadık. Bardağımı tezgâhın üstüne koyduğumda ellerini dizlerine vurup, “Duydum, dedi. Allah büyüktür, üzülme.” Benim bir şey söyleyecek gücüm yoktu. Oraya niçin geldiğimi bile unutmuştum. Bu ihtiyardan nasıl, ne kadar bir avans isteyebilirdim ki? Biraz konuştuk. O sipariş listesini verdi. Bense, yalnızca veda edebildim kendisine. Çıkarken, cebime bir zarf koydu. Şaşkın bakışlarım karşısında omzumu okşayıp, “Hadi şimdi git. Göreceksin Allah büyüktür” dedi yeniden. Cebimde zarfla dükkândan çıktım. Ama uzun bir süre açıp içine bakamadım. Açtığımda ise, içinde, bize biçilen verginin tam beşte biri tutarında banknot saydım ve gözyaşlarımı tutamadım...Hacıbaba gibi insanlar var olduğuna göre bu badireyi atlatacaktık.” İşte, bugün; ne bu iki devlet kalmış ne de 40’lı yılların iktidarı...
Yağcılık bağımlılığı! 3 Nisan 1999 Bugün idarecilerimiz için en büyük tehlike dalkavuklar çemberi içinde kalmak... Bu çemberi kıramayanın önemli işler başarması mümkün değil... Çünkü, işler iyi gitmiş, kötü gitmiş; sözleri yanlış olmuş, olmamış bunlar dalkavuğu ilgilendirmez. Onun tek hedefi var; o da başındakini memnun etmek... Eskiden hükümdarın biri, kendisine danışman adı altında bir dalkavuk tutmuş. Yanlış bir iş yaptığında kendisini ikaz etmesi için... Sıradan birisi bile yanlış bir iş yaptığı zaman, ikaz etmek kolay bir iş değil. Hele bunu yapan hükümdarsa doğruyu söylemek daha da zor. Çünkü işin sonunda kellenin gitmesi var. Kelle gitmese de en azından makamın, nimetlerin gitmesi var işin sonunda... Bir gün sofraya patlıcan yemeği gelir. Hükümdar kükrer: - Başka yemek mi kalmadı? Yemek diye patlıcanı önüme koyuyorsunuz. Danışman hemen söze başlar: - Çok doğru söylediniz hükümdarım. Gerçekten de yenecek yemek değil. İnsanın midesini bozar, sindirim sistemi için çok zararlıdır... Aradan uzun zaman geçer... Hükümdar bir gün yine yemekte kükrer: - Nice zamandır, patlıcan yemeği pişirilmiyor. Sayısız faydaları olan patlıcandan beni niçin mahrum bırakıyorsunuz. Yoksa bana bir kastınız mı var? Dalkavuk hemen devreye girer: - Çok doğru söylediniz hükümdarım. Patlıcanın sayılamıyacak kadar faydası vardır. Şifa kaynağıdır. Aynı zamanda sindirim sistemini düzene koymada birebirdir. Hükümdar, dalkavuğa döner: - Sen daha önce patlıcanın zararlı olduğunu söylememiş miydin? Bu nasıl iştir. Bir öyle söylüyorsun, bir böyle? Dalkavuk pişkin pişkin cevap verir: - Efendim, ben sizin dalkavuğunuzum, patlıcanın değil!.. Bugün de öyle... Bunun için idareci çevresindeki insanları seçerken çok dikkatli olmak zorundadır. Bir idareci için çok önemlidir bu dalkavukluk, bugünkü ifadesiyle yağcılık... Başarıya ulaşmakta olan veya ulaşan insanların çevresinde hemen yağcılar belirir. Çembere alırlar. Bu ilk çemberi kırmada başarılı olamayanın etrafını ikinci, üçüncü... yağcılar çemberi çevirir. Yağcılık, aynen uyuşturucu bağımlılığı gibidir. Herkes bunun ne kadar kötü ve zararlı olduğunu bilir. Fakat bir defa alışan, bağımlılık kazanır. Bağımlılık giderek artar. Kurtuluş ümidi neredeyse ortadan kalkar. Etrafı yağcılarla çevrilenler, gerçeklerden uzaklaşır. Kendi hayal dünyalarında yaşamaya başlar. Başarı şanslarını yitirir. Çünkü, yağcılar insana gerçeği değil, istediğini, beklediğini söyler. İşin daha kötüsü, yağcılık bağımlılığına tutulan idareciler gerçekleri anlatanları düşman gibi görmeye başlar. Değer yargıları yok olur. Yağcılık bağımlısı olmak istemeyenin daha başlangıçta yağcıların yanına yaklaşmasına izin vermemesi gerekir. Başarıyı yakalamak, başarıyı sürdürmek, başarıyı ileri götürmek isteyenler dalkavukların, yağcıların sözlerine uyup, hayal âlemine dalmamaya, ayaklarını yerden kesmemeye, uçmamaya özen göstermelidirler. Çünkü, başarıyı yakalayanların çevresinde oluşan yağcılar olanları uçuracak şartlar oluşturur. Gerçeği fark etmeyip, şartların rüzgarına kapılıp uçtuklarını sananlar, bir süre sonra fena halde yere çakılır. Meşhur hikâyedir... Talebeleri şeyhlerine gitmişler: - Efendim, siz akşamları uçuyormuşsunuz... Sizi uçarken görenler olmuş. Allahın en şanslı kulusunuz. Allah mübarek etsin... gibi şeyler söylemişler. Dolduruşa gelmeyen şeyh gülümsemiş: - Evladlarım, ben uçmuyorum. Uçmak marifet değil... Ama, şeyhleri müridleri uçurur. Şeyhlerin bazıları uçmadığını bile bile müridlerinin sözlerinden giderek hoşlanır. Zamanla o da uçtuğunu iddia etmeye başlar. En kötüsü, sonunda uçtuğunu sanır... Bu hikayeden herkes kendine ders çıkarmalı. Şunun bunun sözüne kanıp uçmaya kalkmamalı. Uçtuğunu zannedenlere de acıyarak onları kurtarmaya çalışmalı. Çünkü belli ki, uçtuğunu sanan, mutlaka bir süre sonra yere çakılacaktır. Çünkü uçan hiçbir şey havada kalmaz. Uçmak, hayalî de olsa yere çakılmak gerçektir!.
. Kadın erkek eşitliği 9 Nisan 1999 Zamanımızda kadın konusu çok istismar edilmektedir. Bilhassa kadınerkek eşitliği meselesi... Halbuki, cinsleri, vasıfları farklı olanlar arasında eşitlik olmaz. Meselâ elma armuttan veya armut elmadan iyidir denemez. Çünkü cinsleri farklıdır. Onun için elma ile armut toplanmaz denir. Cenâb-ı Hak, kadını, erkeği farklı yaratmıştır. Fizikî yapısı birbirine benzemez. Birbirine benzemeyen iki şey, birbiri ile mukayese edilmez. Yüce Allah, kadını da, erkeği de her işe elverişli olarak yaratmamıştır. Kadın ile erkek iki ayrı cinstir, birbirine üstünlüğü söz konusu olamaz. Ancak vasıfları eşit olan iki şey arasında kıyaslama yapılır. Kadın meselesi bütün dünyada olduğu gibi, bizde de yanlış yönden ele alınıyor... İlmî olmaktan çok, hissî sebeplerle ortaya atılan bir kadınerkek eşitliği meselesinde kadınların hiçbir davâsı halledilemez. Çünkü başlangıç noktası yanlıştır. Kadın-erkek eşitliği altında kadına zulmediliyor aslında... Bunun için hissî olmayıp gerçekci olmak lazım. Çalışan bir karı-kocanın, akşam eve beraber yorgun argın gelip, kadının evde yemeğini yapması, ev işleri ile ilgilenmesi, erkeğin de yan gelip yatması nasıl kadın yönünden eşitsizlik ise; kadının çalışmadığı evde, akşam eve gelen erkeğin eşitlik olsun diye mutfağa girmesi, ev işlerinde ona yardıma zorlanması da erkek açısından eşitsizlik olur. Böyle bir erkek günlük istirahatini yapamadığı için ertesi günü işinde başarılı olamaz. İşinde başarılı olmayan kimsenin sıkıntısı evine, yine hanımına yansır; zararı yine o çeker. Bunun için, işinin ehli patronlar, yöneticilerini işe alırken, “Ben sana bu parayı sadece, sekiz saatlik mesai için vermiyorum. Yirmi dört saatin için veriyorum. Bütün gününü satın alıyorum. Ev işleri dahil, başka bir iş ile uğraşmamanı istiyorum... Evinde istirahatini iyice yapıp sabah bedenen ve zihnen dinlenmiş olarak gelmeni istiyorum” diye şart koşarlar... Bu kuralı hiç taviz vermeden uygulayan iş adamlarının başında Vehbi Koç gelir. Damadının ağabeyi Can Kıraç, bu konuya Vehbi Beyin ne kadar önem verdiğini bakınız nasıl anlatıyor hatıralarında: “Bu davet, Vehbi Koç için de önemli bir fırsat olacaktı... Bizim yaşam şeklimizi görecek, gösterişe veya şatafata verdiğimiz önceliği anlayacak ve eşimin becerikliliğini tartacaktı. İşini teslim ettiği insanları her yönüyle tanımak, Vehbi Koç’un çok önem verdiği bir özelliği idi... Böylesine önemli bir görücüye çıkma hususunda eşim İnci’yi ikna etmem kolay olmamıştı... “Meraklanma, yemeklerin hazırlanmasında sana yardım ederim” taahhüdünde bile bulunmuştum... Vehbi Bey’le baş başa kaldığımız bu ilk gece, tahminimizden de başarılı geçmişti... Ben İzmir’in iş dünyası ile ilgili haberler vermiştim. O da bize basamak basamak yükselerek “refaha” kavuşmanın erdemini ve sırlarını anlatmıştı!.. Sıra kahve içmeye gelmişti... Vehbi Bey keyifli zamanlarında yaptığı gibi ellerini dizlerine vurduktan sonra; “Çocuklar size teşekkür ederim. Beni tahminimden daha iyi ağırladınız. İnci Hanım, senin yemeklerin de hoşuma gitti, yorulmuşsun, ellerine sağlık!” diyerek bizlere iltifat etti... İnci de, bu samimi duygulara tevazu içinde mukabele etmek düşüncesi ile, “Beyefendi, sizi evimizde misafir etmekten onur duyduk. Sağolun! Beğendiğiniz yemeklerin bir kısmını da Can hazırladı, benim için hiç yorgunluk olmadı!” itirafında bulunmuştu... Gecenin keyfi de bu itiraftan sonra kaçmıştı!.. Vehbi Bey’in sevinç ifade eden yüz çizgileri değişmiş, kızgınlığını belirleyen şekilde alt dudağı hafifçe aşağıya sarkmıştı... Biz, İnci ile göz göze bakarak bu ani değişikliğin sebebini anlamaya çalışmıştık. Merakımızı ve endişemizi, Vehbi Bey şu açıklaması ile gidermişti: “İnci Hanım! Sen sen ol, bir daha kocanı mutfağa sokma! Erkeğin işi evinin dışında çalışmaktır. Yemek yapmasını bilmiyorsan, kocana söyle, sana aşçı tutsun! ...” Şimdi, denebilir mi, Vehbi bey, erkeği mutfağa sokmamakla kadınlara haksızlık yapıyor, kadın- erkek eşitliğini bozuyor?!... Her taş yerinde ağırdır. Taşları yerinden oynatmanın kimseye faydası olmaz!...
Çok söz yalansız... 10 Nisan 1999 Çok konuşan insanları yakın bir incelemeye aldığınız zaman, hemen şu tespiti yapabilirsiniz: En çok konuşan kişi ile en başarılı kişinin aynı olması çok az bir ihtimaldir. Neredeyse istisnadır. Çünkü, çok konuşmak insanı sevimsizleştirir, sevilmemek de başarısızlığa götürür. Çok konuşmanın içine yalan, kendini beğenme, kibir, gurur girer. Bunlar insanı sevimsizleştiren şeylerdir. Atalarımız, “Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz!” demişler. Başarılı olmanın kaynağı da sevgidir. Başarılı kimse, karşısındakine de konuşma imkânı verme nezaketini gösteren kimsedir. Başarılı kimse, karşısındakini; kendi görüşleri, başarıları, ailesi, işi, problemleri hakkında konuşmaya teşvik eder. Bunlar sevgiyi artırır. Karşısındakini dinlemek dostluklar kazandırır. Başkasını dinlemek, insanlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanızı sağlar. Şunu unutmayın ki; sıradan insan, dünyada herşeyden çok kendisi hakkında konuşmayı tercih eder. Ona bu şansı verdiğinizde, bundan dolayı sizi çok sever. Arkadaş edinmenin en kolay, en basit ve en emin yolu budur. İnsanlar hakkında daha çok bilgi sahibi olmak da oldukça önemlidir. İnsanları ne kadar iyi tanırsak, onların düşüncelerini, güçlü ve zayıf noktalarını, neyi, neden o şekilde yaptıklarını bilirsek, onları istediğimiz şekilde etkilemek için daha iyi ekipmana sahip oluruz. Topluluğun çok konuşanı olmayın. Dinleyin, arkadaş edinin, öğrenin. Bir başka kişiyle ilişkilerinizde gösterilen kibarlık, nezaket, kullanabileceğiniz en hoş ilâçtır. İnsanlara konuşma imkânı verilirse, onların olumlu tarafları ortaya çıkar. Kişi hakkında olumlu düşünmek ise, gerilim ve stresi ortadan kaldırır. Aslında stres, insanlara karşı olumsuz düşüncelerden başka bir şey değildir. O nedenle insanlara karşı olumlu düşünürseniz, yaşadığınız bu dünya da harikalar diyarına döner. İşler istediğiniz gibi gitmediği zamanda olumlu düşünebilme, normal zamandan daha önemlidir. Gerçek ölçü böyle hallerde belli olur. Biri size haksızlık yaptığı zaman, hak etmediğiniz bir davranışla karşı karşıya geldiğiniz zaman, terfi alamadığınız zaman veya üyesi olduğunuz bir dernekte seçimi kaybettiğinizde veya yaptığınız iş eleştirildiğinde ne düşünürsünüz? Her şartta olumlu düşünüp düşünemediğimiz çok önemli... Başarılı bir genel müdür diyor ki: “Başarı, etrafınıza bakışınıza bağlıdır. Örneğin hiçbir öğretmenimden nefret etmemişimdir. Her çocuk gibi belli bir disiplin aldım. Ancak disiplinin zorunluluğunu her zaman kendi hatam gibi algıladım. Ayrıca tüm patronlarımı da sevdim. Onları her zaman memnun etmeye çalıştım. Beklediklerinden çoğunu yapmaya çalıştım. Ama yapabildiğim kadar, bir gram az değil... Kimi zaman terfi etmeye kesin gözüyle bakarken, başkaları terfi ettiğinde hayal kırıklıklarım da olmuştur. Ama hiçbir zaman ön yargılı hareket ederek, bunun sebebini, patronun benim hakkımdaki yanlış bilgisinden kaynaklandığında aramadım. Somurtmak veya öfke içinde istifa etmek yerine, olayların muhakemesini yaptım. Belli ki, benden çok öteki kişi terfiyi hak etmişti. Bir sonraki fırsatta terfiyi hak etmem için ne yapabilirdim? Aynı zamanda kaybettiğim için ne kendime kızdım, ne de kendimi azarlayarak vakit öldürdüm.” İşlerin yolunda gitmediği zamanlarda sadece iki şey yapın: 1- Kendinize şunu sorun: “Bir sonraki imkânı hak etmek için ne yapabilirim?” 2- Cesaretinizi kırarak zaman ve enerji kaybetmeyin. Kendinizi azarlamayın. Gelecek sefere kazanmanın plânını yapın. Şu hususları hayatınız boyunca kendinize prensip edinin! 1- İnsanların sevdiği biri olmaya çalışın. 2- Dostluklar kurmada ilk adımı siz atın. 3- İnsanların farklı olacağını kabul edin. 4- Her zaman iyi düşünceler içinde olun. 5- Başkalarına değer verin. 6- Her zaman nazik olun. 7- Hatayı kendinizde arayın.
Saygısızlık olmuyor mu? 16 Nisan 1999 12-19 Nisan Sağlık Haftası... Haftalar ve günler; günün konusunu gündeme getirerek, dününü bugününü değerlendirmek, öncülük edenleri, hizmeti geçenleri hayırla yad etmek için düzenlenir. Maksat böyle olmasına rağmen, tıp ilmine başta Peygamberimiz olmak üzere Müslüman ilim adamlarının çok emekleri geçtiği, tıp ilminin temelini attıkları halde, her nedense bu hiç gündeme getirilmemektedir. Halbuki, 14 asır evvel, Peygamber efendimiz, “İslam İlmi ikidir: Beden bilgisi, din bilgisi” buyurur. İslamî ilimler içinde en lüzumlusunun, rûhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sağlık bilgisi olduğunu bildirerek, her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğini, çalışmak lazım geldiğini işaret eder. Bu iki esasın asırlar sonra farkına varılmıştır. Bugün tıbbın üzerinde durduğu en önemli husus temizliktir. Her hastalığın kaynağı pisliktir. Ayrıca doktora gittiğinizde ilk önce söylediği perhizdir. Din de çok yemeyi, karnı tıka-basa doyurmayı yasak etmiştir. Kur’an-ı kerimde tıbbın bu iki kısmını da teşvik eden, âyet-i kerimeler vardır. İslamiyete, dinin emirlerine en çok uyan Eshab-ı kiramdır. Bunun için bunlardan hasta olanlar çok enderdi. Müslümanlar sağlığa bu kadar önem verirken, o çağlarda diğer ülkelerin; mesela, Avrupa’nın durumu nasıldı? Hıristiyanlığın en revaçta olduğu Orta Çağda, büyük tıp âlimleri, yalnız Müslümanlardı ve Avrupalılar Endülüs’e tıp tahsil etmeğe gelirlerdi. Birçok tarafsız ilim adamı da bu gerçeği dile getirmektedir. Mesela, John W. Draper gibi dürüst bir tarihçi, (The Intellectual Development of Europe) adındaki eserinde, “Hıristiyan tarihçiler İslamiyete olan kinlerinden dolayı, bu hakikati gizlemeğe çalışmakta, Avrupa’nın Müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu, bir türlü itiraf edememektedirler” demektedir. John W. Draper başka bir eserinde de, Müslümanların İspanya’yı nasıl buldukları hakkında şöyle yazmaktadır: “O zamanki Avrupalılar tamamıyla barbardı. Hıristiyanlık, onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Onlara hâlâ vahşi nazariyle bakmak gerekirdi. Pislik içinde adi kulübelerde yaşarlardı. Elbise olarak, uzun müddet dayandığı için dabaklanmamış hayvan postları kullanıyorlar ve bunun için çok pis kokuyorlardı. Hz. Muhammed’in tebliğiyle yayılan İslam dini ve Kur’an-ı kerim, dünya tarihini değiştirmiş ve onu karanlıktan kurtarmıştır. Eğer İslam dini olmasaydı, insanlık bugünkü medeniyet derecesine, ilim ve fende bugünkü seviyesine erişemezdi. Müslümanların gözünde ilmin çok yüksek bir yeri vardır.” Avrupa, 18. asırda bile yarı vahşi bir hayat sürerken, 15. asırda Fatih Sultan Mehmed Han bakınız neler söylüyor: “Ben ki, İstanbul fatihi aciz kul, Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un taşlık mevkiinde bulunan ve sınırları belli olan 136 adet dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki: Bu gayri menkullerimden elde olunacak gelirlerle İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20’şer akçe alsınlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilâistisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası tedavi edeler. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülacezeye kaldırılarak orada salâh bulduralar. Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vâki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki vahşi hayvanların yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar...” (Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivi) Bugün, şu veya bu sebepten sağlıkta Batı’dan geri kaldığımız bir gerçek. Fakat bu, geçmişteki çalışmaları yok farzetmeyi gerektirmez. Sağlık haftalarında, Tıp günlerinde, bu hizmetleri hiç gündeme getirmemekle onlara nankörlük; en azından saygısızlık etmiş olmuyor muyuz?
Hicri Yılbaşı 17 Nisan 1999 Bugün; hicri yıla göre, Muharrem ayının birinci günü... Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların yılbaşı gecesidir. Bugünde Müslümanlar, birbirinin yeni yılını tebrik ederler. Böyle günler vesile edilerek dargınlıklar, kırgınlıklar giderilir. Allahü teâlânın emirlerini yaparak ve yasaklarından sakınarak, cenab-ı Hakkın verdiği nimetlere şükredilir. Günahlara tövbe edilir. Müslümanlar, sene başı gecelerinde ve günlerinde, bizzat veya telefonla, mail ile, mektupla tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder, hediye verirler. Sene başını dergi ve gazetelerde kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri ziyaret edip duâlarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler. Fakirlere sadaka verirler. Hicri yıl nedir, nasıl başlamıştır? Başlangıç zamanına göre, bugün iki türlü takvim kullanılmaktadır: Milâdî takvim, Hicrî takvim... Milâdî sene, İsâ aleyhisselâmın doğum günü zannedilen zamandan başlamaktadır. Hicrî sene ise, Peygamber efendimizin Medîne’ye hicret ettiği seneden başlamaktadır. Peygamber efendimizin, Medîne-i münevvereye hicreti şöyle olmuştur: Peygamber efendimiz elli üç yaşında iken, Allahü teâlânın emriyle, Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvereye hicret etti. Hicret için, Safer ayının yirmi yedinci Perşembe günü sabah erken evinden çıkarak, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’ın evine geldi. Daha sonra evden beraber çıkarak, Mekke-i mükerremenin beşbuçuk kilometre güneydoğu tarafında bulunan Sevr dağındaki mağaraya geldiler... Mekkeli müşrikler, Resûlullah efendimizin hicret ettiğini öğrenince, takip etmeğe başladılar. İz sürerek, Sevr dağındaki mağaraya kadar geldiler. Mağaranın ağzı bir örümcek tarafından örülmüş idi. “İçeriye bir kimse girse, bu örümcek ağı yırtılırdı”, diyerek mağaraya girmekten vazgeçtiler. Hâlbuki, müşriklerin konuşmalarını Resûlullah efendimiz, hazret-i Ebû Bekr ile beraber dinliyordu. Resûlullah efendimiz, üç gece mağarada kaldıktan sonra, Pazartesi gecesi Medîne-i münevvereye doğru yola çıktılar. Sahil yolunu takip ettiler. Mekkeli müşrikler, Resûlullah efendimizi yakalamak için, bütün yolları tuttular. Yakalayana büyük mükâfatlar va’dettiler. Bu mükâfata kavuşabilmek için çok kimse, Resûlullah efendimizin peşine düştü. Bunlardan biri de Süraka idi... O da, va’dedilenlere kavuşabilmek için, Peygamber efendimizi takip etti. Resûlullah efendimizi görüp yaklaştığı zaman, atının ayakları kumlara saplanıp kaldı. Kurtulmak için Resûlullah efendimizden yardım istedi. Peygamber efendimiz çok sakin idiler. Tebessüm ederek yardım isteğini kabûl edip, duâ buyurdular. İltifât ettiler. Peygamber efendimizin bu hâlini görerek imân eden Hazret-i Süraka, hemen Resûlullah efendimize yardım etmek için geri dönüp, arkadan gelenleri geri çevirdi. Resûlullah efendimiz hazret-i Ebû Bekir ile bir hafta yolculuktan sonra, Rebi’ül evvel ayının sekizinci Pazartesi günü, Medîne-i münevverenin yakınındaki Kubâ köyüne geldiler. Rebi’ül evvel ayının on ikinci Cum’a günü ise, Medîne-i münevvereye vâsıl oldular. Hicretin vaki olduğu o senenin Muharrem ayının birinci günü, Müslümanların Hicrî Kamerî sene başlangıcı oldu. Bu başlangıç günü târihçilere göre, Mîlâdî senenin altıyüz yirmi ikinci yılında idi... Efendimizin Mekke’den ayrılması kolay olmadı, ayrılığa çök hüzünlendiler. Çünkü, Allahü teâlânın methettiği, beldelerin en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremeden, vatanından ayrılıyordu. Devesini Harem-i şerîfe doğru döndürüp, mahzûn bir hâlde; “Vallahi Sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Rabbim katında en sevgili olanısın! Senden çıkarılmamış olsa idim, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt, yuva tutmazdım” buyurdu. O anda Cebrâil aleyhisselâm gelip, - Yâ Resûlallah! Vatanına müştâk mısın, üzüldün mü? dedi. Efendimiz de; - “Evet, müştâkım!” buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm, Mekke’ye tekrar döneceğini, burayı fethedeceğini müjdeleyen, Kasas sûresi 85. âyet-i kerîmesini okuyunca rahatladılar... Okuyuculamızın hicrî 1420. yılını tebrîk ve hayırlara vesile olması için, cenab-ı Hakka niyaz ederim.
Kaylüle 23 Nisan 1999 Değerli spor yazarımız Ali Sami Alkış Bey ile Gazetede odalarımız yan yana; zaman zaman oturup sohbet ediyoruz; çok istifade ediyorum kendisinden. Bir gün: - Sen hep namazın, ahıretteki faydasından bahsediyorsun, istersen ben de sana dünyadaki faydasını anlatayım, dedi. - Neden olmasın? dedim. İbadetlerin dünyadaki faydalarını anlatmakta zarar olmadığı gibi yarar var. Burada önemli olan, ibadeti sadece dünyalık faydaları için yapmamaktır. Yüce Allahın emri olduğu için yapmaktır. - O zaman anlatayım, diyerek başladı anlatmaya Ali Sami Bey: “Namazda 43 hareket var. Hiçbir sporda bu yok. En mükemmel hareketler namazda... Vücudu yormayan, hafif; fakat en etkili hareketler... Ayrıca, günün belli saatlerinde kılınması da bir bio-ritm şartlarına çok uygun. Akupunktur uzmanlarına göre abdest de, en ideal akupunktur tedavisi sağlamaktadır. Bunun gibi her ibadetin kendine has faydaları var bedenimiz açısından. Bunları saymakla bitiremeyiz...” Ali Sami Beyin belirttiği gibi, gerçekten ibadetlerin faydaları saymakla bitmez. Bunları bilim adamları daha yeni yeni keşfedebilmektedir. Aspirini; kim olursa olsun, yuttuğunda baş ağrısını kestiği gibi, dinin emirlerini yapan da, inansın inanmasın faydasını görür. Fakat, inanarak yaparsa ayrıca ahırette de faydasını görür. Dinimizin emirlerine, Peygamberimizin tavsiyelerine insan ne kadar uyarsa, o kadar rahat eder. Bunun faydası tercrübe ile sabittir. Mesela, Peygamberimiz her gün öğleye doğru bir miktar uyurdu. Buna “Kaylüle” denir. Bunun faydaları bugün artık bilinmektedir: Kronofarmakoloji adlı, yeni tıp bilim dalı uzmanı Prof. Dr. Björn Lemmer, insan vücudunun 24 saatinin aynı olmadığını bildirerek günü 12 bölüme ayırmış, bu bölümlerde yapılması gereken hususların cetvelini çıkarmış. 12-13 arasının, verimsizlik dönemi olduğunu tespit edip, bu dönemde vücudun dinlenmeye, uyumaya ihtiyacı olduğunu bildirmiştir. Zaten yıllardır, sağlığını düşünen birçok meşhur kimse buna uymuş, faydasını görmüş ve başkalarının da uyması için tavsiyede bulunmuştur. Bu meşhurlardan biri de, Vehbi Koç’tur. Öğle uykusunu ona da İsmet Paşa tavsiye etmiş. Nerede olursa olsun, öğlenleri bir miktar uyur; bunun insanın gücünü tazelediğini söylerdi Vehbi Bey. Her gün, soyunur dökünür, pijamasını giyer, yatağına girip öğle uykusuna mutlaka yatardı. Seyahatte olsa, uyuyacak müsait bir yer bulurdu. Hatıratında, “Bir keresinde Viyana havaalanında yer aradık; bir dostun akıl vermesiyle ‘rahatsızım’ deyip, havaalanı revirinde bir güzel uyku çektim. Bedavadan da tansiyonuma baktılar.” demektedir. Üst düzey yöneticelerinden Can Kıraç’ın da öğle uykusu ile ilgili entesan bir macerası olmuş. Hatıratında bunu şöyle anlatır: “Vehbi Bey sık sık tavsiye eder, öğlenleri mutlaka uyuyun derdi. Bunu bilen eşim, sen artık belirli bir yaşa geldin, kendine dikkat etmen gerekiyor. Sana, yastık, çarşaf ve pike vereyim, yemekten sonra bir saat uyursun, teklifini yapmış ve bu teklif bana da cazip gelmişti.. Ancak, öğlen uykusuna yatacağımı söylediğim zaman sekreterim Aylin bile şaşırmıştı!.. Alışılmamış şeyleri yapmak hayli zor olacağa benziyordu... İlk gün, bir hayli merasimden sonra dinlenme odama geçtim... Aylin, çarşaf ile pikeyi hazırlamıştı... O sırada, aklıma Rahmi Koç’un bir öğüdü geldi... ‘Öğle uykusuna yatmadan önce tamamen soyununuz ve pijamanızı giyiniz!’ Ben ise pijama getirmemiştim... Buna rağmen ‘patronun dediği daima doğrudur!’ diyerek soyunmaya karar vermiş ve iç çamaşırlarımla pikenin altına girmiştim... Tam içim geçerken kapının tıkladığını fark etmiştim!.. Aylin heyecanla, Suna Hanım’ın beni görmek istediğini haber veriyordu!.. Aylin’e, kapıyı açmadan; ‘Yattığımı söylemedin mi?’ diye çıkışırken o da bana; ‘Söylemez olur muyum! Hatta, Vehbi Bey’in öğlen uykularını kitabında tavsiye ettiğini bile hatırlattım.’ demiş ve şöyle devam etmişti: Suna Hanım; ‘Vehbi Bey kitabında yapılacak doksan şeyden daha bahsediyor, Can Bey onlara uysun, öğlen uykusu da eksik kalsın!’ diyor. Böylece, benim öğle uykusu sefam, beklenmedik şekilde son bulmuş, yastığı, çarşafı ve pikeyi eve geri götürmüştüm...” Koç Topluluğunda, Vehbi Bey’in “öğlenleri uyuyunuz!” önerisine, kendisinin dışında iki kişi daha uymaktadır. Bunlar; Rahmi Koç ve Mustafa Koç’tur... Bir gün Vehbi Beye,” Beyefendi! Şu öğlen uykusu konusunu Koç Holding’e yerleştiremediniz? Uyumak için kimse sizi dinlemiyor! “ dediğimde, “Sabahları hepsi işe geç geliyor... Öğlen uykusu kontenjanlarını doldurarak güne başlıyorlar!... Sen, daha çok mu uyusunlar istiyorsun?” diye cevap vermişti... Kimse vazgeçilmez değil! 24 Nisan 1999 Yıllar önce... Birkaç öğretmen arkadaşla müdür yardımcımızın odasında oturuyoruz. Emekliliği çoktan gelmiş ve geçmiş muavin arkadaşa sordum: - Serdar Bey, bu yaz tatilde nereye gideceksin? - Ne tatili kardeşim, tatile gidersem, okulun işleri ne olacak? - Anlamadım, sen tatile gidince, okul mu yıkılacak? Muavin bey bozuldu. Bu arada arkadaşlar, kaş göz hareketleri ile “ konuyu kapat, üzerine gitme!” diyorlardı. Ben de mecburen konuyu değiştirdim. Dışarı çıkınca ben daha okulun yenisi olduğum için arkadaşlara sordum: - Beni niçin susturdunuz; yanlış bir şey mi söyledim? - O arkadaş 40 yıldır izin kullanmış değil. İzine ayrıldığı zaman, okulun bütün işlerinin alt üst olacağına inanır. Okulu kendisi ile ayakta duruyor zanneder. Kimseye itimadı yoktur. Sabahın köründe gelir, gece yarılarına kadar çalışır. Nerede ne evrak var ondan başka kimse bilmez. Müdüre bile itimat etmez. Her işi kendisi yapar. Bu konuların konuşulmasını pek istemez... Mesele anlaşılmıştı... Bir müddet sonra, bu arkadaş yaş haddinden emekli oldu. Okulun işlerinde hiçbir aksama olmadığı gibi daha iyi duruma geldi. Bu tür insanlar zannetmeyin zamanımızda yok veya çok az. Hayır, yönetcilerin çoğunlukta olduğunu söylediğimde konuyu abartmış olmam. Maalesef, birçok işveren, yönetici aynı zihniyette... Son zamanlarda, kendini yenileyebilen, global düşünceye sahip az sayıdaki genç işveren ve yönetici tabii ki bunun dışında... “Delegating Work” (yetki verme) kitabının yazarı yönetim uzmanı, Joseph T. Straub, bu zihniyetteki yöneticilere şöyle sesleniyor: “Şunu hiçbir zaman unutmayın! Yaptığınız işi yapabilecek tek kişi siz değilsiniz. Bu işi yapabilecek çok kimse var!..” Her insanın tabiatında vardır, en iyisini ben yaparım huyu. Bu, “Bensiz olmaz!” düşüncesinden kurtulmanın yolu yetki vermekten geçer. Bu bir tercih meselesi değil, bir ihtiyaçtır hatta bir mecburiyettir zamanımızda... Çünkü, eskiden teknolojik gelişmeler, çok yavaş seyrediyordu. Biraz zor da olsa, yönetici her işi biliyor, gerektiğinde oturup kendisi yapabiliyordu. Ama artık bu mümkün değil bugün. İşin takibini, yönlendirmesini bile bir insanın yapması çok zor!. Yetki vermekten korkmamalı. İlk zamanlar tabii ki bazı hatalar olacak; bunları büyütmemek lazımdır. Bunlar yöneticilikte katlanılması gereken şeylerdir. Yetki dağıtan bedenen ve ruhen rahatlar; önü açılır. Hiç kimse ama hiç kimse vazgeçilmez değildir. İnsanlar her gün ya ölmekte ya emekli olmakta ya da istifa ederek ayrılmakta... Fakat hayat devam etmektedir. Bugün, günün şartlarına uyum sağlamış bütün atak yöneticiler, şartlarını bu gerçeğe göre ayarlamışlardır. Eğer gerçekten performansınızı etkileyecek biçimde yoğunluk içerisinde iseniz rahatlamanızın en kolay yolu yetkiyi dağıtmaktır. Bunu, göstermelik, belli bir taktik için yapabilirsiniz. Ama bu başarı için kafi değil, gerçekten yapın! Başkalarının fikirlerini kendilerine mal eden ve başarıyı astlarıyla paylaşmaktan kaçınan yöneticiler, çalışanlar tarafından aşağılanırlar, ona kin tutarlar. İnsanları yönetmeye, devamlı emirler yağdırmaya çalışmak hiçbir zaman iyi değildir. Bu, çalışanlarının saygısını ve bağlılığını azaltır. Onlar sizden daha çok oldukları için günleriniz sayılı olabilir. Fırsat verildiğinde sizi baltalamaya ve her seferinde alaşağı etmeye çalışacaklardır. Düşüncelerinizi ve girişim gücünüzü başkalarıyla paylaşırsanız,etrafınızdakiler size saygı duyacaklar ve daha üretken olacaklardır. Sonuçta size daha fazla saygınlık sağlayacaklardır. İşiniz kolaylaşacak; daha verimli hale geceksiniz. Joseph T. Straub yetki vermede dikkat edilecek hususları şöyle özetler: Yaptığınız işi bırakın ve birisine bir görev yapmayı öğretmeye başlayın. Uzun dönemde çok zaman kazanırsınız. Stresten kurtulmak ve daha stratejik meseleler ile uğraşabilmek için yetki verilmelidir. Yüksek potansiyel sahibi çalışanlarınıza uygun görevler verin. Başarılı bir insan oluşturmanın yolu budur. Gayretli insanları motive etmek için yetki verilmelidir. . Yetki vermeden önce kendisine görevi ya da kararı niye bırakıyorsunuz diye net bir biçimde açıklayın. Anahtar işlerde öğrenmeye istekli kimseleri seçin. Çok istekli, daha güzel yapacaklardır. İşi verirken eksiksiz verin. Böylece hem siz daha az meraklanacaksınız hem de çalışanlar daha zevkle çalışacaklar. Zaman değişti... Bugün; başarılı olmak, yetkiyi tek elde toplamakla değil, ancak değıtmakla mümkün olabilmektedir.
Gazneli Sultan Mahmud 30 Nisan 1999 Bugün, adaletiyle, halkını güzel idaresiyle meşhur Gazneli Sultan Mahmud Han’ın ölüm yıl dönümü. On asır önce (1030’da) vefat etmişti bu merhametli sultan. Hükümdarlar arasında ayrı bir yeri vardır Sultan Mahmud’un. Bunun için hep hayırla yadedilmiş bugüne kadar. Âlimleri, evliyâyı çok sevdiği için dinin yayılmasında, âlimlerin yetişmesinde çok emeği geçmiş; İslâmiyeti anlatan çok kitap yazdırmıştır. Devletinin sınırları Türkistan’a, Lâhor’a, Delhi’ye ve Irak’a kadar uzanmıştı. Sultan Mahmûd adil idaresi yanında islam ahlakı ile bezenmiş bir sultandır. Bilhassa cömertliği çok meşhurdur: Zamanında, ihtiyar biri hastalanıp doktora gider. Doktor kendisine 500 dirhem (yaklaşık 1750 gr.) bal yemesini tavsiye eder. İhtiyarın bal alacak parası yoktur. Ne yapayım diye düşünürken, oradan sultanın geçmekte olduğunu görür. Yanına varıp hâlini arz eder. Sultan Mahmud vezîrine: Derhâl bu ihtiyara yirmibeş kilo bal veriniz, diye emir verir. Veziri hemen atılıp, “Efendim, yanlış anlaşılmasın, ihtiyar 500 dirhem istemişti, deyince vezîrine,” Ben ne istediğini iyi duydum. O kendine göre en azını istedi. Ben de bana göre en azını veriyorum. Aramızda bu kadar fark olsun,” der. Bir de Sultan Mahmud’a yakınlığından dolayı Hasan Ağa’nın başına gelenleri bu vesile ile anlatalım: Bir sefer dönüşü bağlık bahçelik bir mahalden geçer Sultanın yolu. Bahçelerin birinde çok güzel bir armut ağacı görür. Dayanamaz bir iki tane yer; fakat izin almadan yediğini fark edince eyvah ben ne yaptım deyip üzülür. Hemen mal sahibini buldurur; helallık diler kendisinden. Mal sahibi Hasan Ağa “Aman sultanım bizim için bir şereftir. Helal hoş olsun. Bu armudun ismi de bundan sonra Hünkâr armudu olsun. Bahçe sizindir her ne zaman yolunuz düştüğünde yiyebilirsiniz” der. Sultan ferahlar ve Hasan Ağa’nın hediye ettiği bir sepet armudu da alıp ayrılırken, Hasan Ağa’ya da “Bir işin olursa muhakkak saraya beklerim, çekinmeden gece gündüz demeden yanıma gelebilirsin” der. Bir zaman sonra Hasan Ağa’nın komşusu ile bir sınır anlaşmazlığı olur. Haklı olduğu halde, haklılığını bir türlü kabul ettiremez huysuz komşusuna. Hanımı der ki “Efendi, padişaha git. Nasıl olsa her zaman kapısının açık olduğunu söylemişti sana!” der. Hasan Ağa pek oralı olmaz. Böyle ufak tefek işler için koskoca Sultanı meşgul etmenin uygun olmayacağını düşünür. Komşu, geçimsiz biri olduğu için ikide bir rahatsız eder kendisini. Her defasında hanımı, “ Ne olur efendi Sultana git de şu sıkıntıdan kurtulalım,”der. Komşusunun şirretliği bilhassa da hanımının ısrarı üzerine dayanamayıp saraya gitmeye karar verir bir gün. Seçme armutlarla doldurduğu sepetiyle sarayın yolunu tutar. Sarayda huzura çıkması zor olmaz. Sultan bir akşam kısaca dinler kendisini. İzzet ikramdan sonra, “Hasan Ağa o kolay iş hallederiz. Sen bu gece istirahat et, sabah ola hayrola,” diyerek getirdiği armuda da teşekkür edip odasına çekilir. Hasan Ağa da kendisine gösterilen odada uykuya dalar. Gece yarısı tuvalet ihtiyacı için mecburen odadan çıkar. Orası burası derken alt katlara iner. Zaptiyeler de gecenin bu vaktinde yabancının burada ne işi var casus mudur, neyin nesidir diye yakalayıp hapse atarlar. Olacak ya. O gece gelen ani bir haberle Padişah sabah erkenden sefere çıkar. Hasan Ağa suçsuz olduğunu, saraya kötü niyet ile girmediğini ispat edene kadar olmadık işler gelir başına... Seferden dönen padişahın bir gün canı armut ister. Bir görevliyi Hasan Ağa’nın köyüne gönderir. Hasan Ağa görevliye armudunu verdikten sonra başından geçenleri de bir bir anlatır. Görevli armudu alır doğru saraya, padişahın huzuruna çıkar. Durumu izah eder. Bunun üzerine Sultan, Hasan Ağa’yı saraya davet eder. Mükellef bir ziyafet çeker. Kendisinden özürler diler. Hakkını helal etmesini ister. Yüklüce de hediye verir. Hasan Ağa; “Sultanım hakkımı helal ettim. Büyük başın büyük derdi olur. Üzülmenize gerek yok. Sağlınızı dilerim.” der. Sultan kendisini uğurlarken; “Hasan Ağa bir arzun olursa muhakkak gelmeni arzu ederim, gelmezsen üzülürüm. Her zaman böyle olmaz.” der. Hasan Ağa mırıltı halinde, bir şeyler söyleyerek huzurdan ayrılır. Sultan sorar vezirine: “Ne diyor işitebildin mi?” İşittim sultanım. Şöyle söylüyordu: “Söyleyen ne güzel söylemiş:”Be-derya der menafi, bi-şümar est./Eğer hahi selamet, der kenar est.” “Kurb-i sultan, ateş-i suzan.” (Deryada, denizde inci mercan gibi çok faydalı şeyler var ise de, sen kenarda kal, kenar her zaman selamettir. Sultana yakın olmak ateşe yakın olmak kadar tehlikelidir.)
İşi üstlenmeyin yönetin! 1 MAYIS 1999 İnsanoğlu eskiden bin yıl düşünüyor, bunu yüz yılda yapabiliyordu. Teknolojik gelişme bu kadar yavaştı. 1750’den sonra, yüz yıl düşünüp bir yılda yapar hale geldi. 1950’den sonra bu hız, bir yıl, bir saat; 1990’dan sonra ise, bir dakika, bir saniye halini aldı. Teknolojik değişim bu kadar hızlandı. Nasıl hızlanmasın ki? Dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiye 2-3 saniyede ulaşabiliyoruz bugün... 60’lı yıllarda bilgi; kendisini 40 yılda ancak ikiye katlayabiliyordu. 70’li yıllarda bu rakam 8 yıla, 90’lı yıllarda 4 yıla indi. Şimdi ise, yılda iki defa kendini ikiye katlıyor. Bu hıza ayak uyduranlar kalabiliyor ancak ayakta... Her işi ben yapacağım, benden başkası yapamaz diyen yönetici, bu hızlı gelişme karşısında ne derece verimli olabilir? Her şirket büyümek ister. Büyümek için de bu hıza ayak uydurmak şart... Bunun için de gelişmeleri takip gerekiyor. Bu takibin verimli olabilmesi için de yükün ağır olmaması lâzım. Yükü hafifletmenin de en kısa yolu yetki dağıtmaktır... Bunu yapmayan yöneticinin performansının düşmemesi mümkün değildir. Veriminin düşmesiyle birlikte, ayrıca sağlığı bozulacak, kişisel ilişkileri zayıflayacak bütün bunların neticesinde mesleki kariyeri de kalmayacak yöneticinin. Yetki dağıtımı, yöneticiyi yoğun iş stresinden ve sıkıntısından kurtaran bir can simididir aslında. Böyle yapan yönetici, daha kritik ve rutin olmayan işlerle uğraşma zamanı bulacak. Joseph T. Straub yetki vermenin faydalarını şöyle anlatır: Yetkilendirme sizi bir adım geriye çekip ağaçlar yerine bütünüyle ormanı görmenizi sağlar. Kendilerini karmaşıklık nedeniyle geri plana iten yöneticiler genelde perspektiflerini ve olaya bakış açılarını kaybederler. Uzun dönemde büyüme ve kariyer hedeflerinizdeki etki zarar verici olabilir. Kendini işine adamış yöneticiler zamanlarının değerini çok iyi bilirler. Onu nasıl ve ne biçimde kullanacaklarını çoktan sezinlemişlerdir. Bu kişiler alınan kararlarda ve yürürlükte olan işlerde yoğunlaşır, tüm enerji ve çabasını burada harcarlar. Kaliteli kuruluşlar yönetimdeki derinliğe önem verirler. Eğer siz bir yere gelmek istiyorsanız, sizden sonra işi teslim edebileceğiniz birisi var ise; ancak yükselebilirsiniz. Bu, firmadaki herhangi bir çalışan olabilir. Başarılı kişileri eğitebilmenin en uygun ve etkili yolu elinizin altında bulunan kişileri mantıklı görevlerle yetkilendirmektir. Demek oluyor ki; en iyi idare biçimleri, yerinizi bırakabileceğiniz birisini hazırlamak yoluyla iş dağıtımı yapmanızı ister. Günümüz iş arenasında kendine güvenen yöneticiler, yetkilendirme olmadan işlerin üstesinden gelemeyeceklerinin farkına varmışlardır. Düzeyinizin üstündeki yöneticilere bakın. Oraya yetki vermeyi onaylamayarak gelmedikleri kesindir. Elbette bu durum ihtiyaca paralel olarak ortaya çıkacaktır. Yetkilendirme bir anlamda sizi danışman konumuna getirecektir. Bu; moral olarak kendinizi insanlara yardım etme konusunda, onların kendilerini geliştirme ve yetiştirmelerinde, sizin kendinizi depolayabilmeniz ve tam kapasitede hissetmeniz için ana yoldur. Eğitim seminerleri, kurslar... hepsinin kendine özgü bir yöntemi ve değeri vardır, ancak yetki verme bunlar arasında eğitim için en etkili yöntemdir ve her gün sizin denetimizin altında gelişmektedir. Hareketli ve değişken kişiler her zaman kendilerini geliştirmek, alanlarını genişletmek ve daha kaliteli bir hale gelmek için kendilerine sunulan fırsatları asla kaçırmazlar. Bunlar yoğun iş stresi altında mümkün olmaz. Yetki verme, kişinin içindeki azmi ve isteği ateşlendirir. Motivasyonel teorideki bu parlak ışıklar, yetki vermeyi gerçekten eksiksiz bir motivasyon aracı olarak görürler. Çünkü: 1- Güven ve de saygının sağlanmasında yardımcı olur. 2- Çalışanlara çalıştıkları işlerinde ilerleme fırsatını verir. 3- Sevgi ve bağlılığı sağlar. Yetkilendirme en iyi adamlarınız arasında meydana gelebilecek sıkılma durumlarını en iyi biçimde ortadan kaldırır. Çünkü; bu kişiler, artık yaptıkları işlerin yeteneklerini körelttiklerini ve de kendilerini hep bir kalıpta tuttuklarını düşünürler. Bir zamanlar fazlasıyla istekli olan insanlar firmanın büyümesindeki hızdan ve de meydana gelen hareketli olaylardan nasibini almamış olabilirler. Bunlar belirli bir zaman sonra kendi kendilerine pes ederler ve belki de daha etkin şeyler aramaya başlarlar. Bu tip insanların çalışma dinamiklerini her zaman canlı tutmak gerekir. Bu da elbette değişik yollarla görev ve yetki verme ile olabilir. Bir iş veren ya da yönetici olarak öncelikli göreviniz; işlerin başka kişilere yaptırılmasını sağlamaktır... Göreviniz yönetmektir. Her işi üstlenmek değil!..
Anneler Günü 7 MAYIS 1999 Bu pazar Anneler Günü... Yılda bir gün de olsa, huzurevlerinin loş köşelerindeki annelerini hatırlamaları Batı için önemli bir gelişme... Gerçi her işlerinde olduğu gibi bunda da samimi olup olmadıkları tartışma götürür. Çünkü tarih boyunca kadını insan yerine koymamışlar bunlar hiç. Hep sıradan bir eşya muamelesi görmüş kadın. Kırk yıllık Kâni olur mu Yani, derler ya. Birden değişip kadına değer vereceklerine inanmak zor geliyor insana... Önce geçmişte, milletlerin kadına bakış açısını verip sonra da “Anneler Günü”nün mahiyetine dönmek istiyorum. Yunanlılarda kadın; çok hakaret görür hatta “Pislik” diye anılırdı. Bütün hürriyetlerden mahrum olarak herhangi birşey gibi alınıp satılırdı. Miras hakkı yoktu. Kendi malını kullanma hakkına bile sahip değildi kadın. Evlilikte hiçbir söz hakkına sahip değildi. Romalılarda kadın; mülkiyet hakkına malik değildi. Kazandığı herşey, aile reisinin sayılırdı. Roma kanununda köle olarak kabul edilirdi. Vatandaşlık hakkından mahrumdu, ona, herhangi bir ev eşyası gibi bakılırdı. Ev eşyası gibi alınıp satılırdı kadın. Yahudilere göre kadın, hizmetçi sayılırdı. Babası tarafından satılırdı. Ayrıca bunlara göre kadın “la’netli” idi. Hıristiyanlardaki durumu da diğerlerinden farksızdı. Kadının statüsünü belirlemek için 15. asırda yapılan bir toplantıda alınan karar aynen şöyleydi: “Kadın sadece bir cisimdir. Ateşten kurtulabilecek bir rûha sahip değildir. Kadınlardan sadece hazret-i İsâ’nın annesi hazret-i Meryem ateşten kurtulacaktır.” İslâmiyetten önce Arapların kadına bakışı da şöyle idi: Kadının fikir beyan etme hakkı yoktu. Mirastan mahrumdu. Zorla evlendirilirdi. Bir adam ölüp, geriye birkaç kadın bıraktığı zaman onun en büyük oğlu, öz annesi hariç, babasının öbür hanımlarıyla evlenebilirdi. Kızlarını diri diri gömerlerdi. İşte dünya bu haldeyken, Sevgili Peygamberimiz gelip, ondört asır önce, “Cennet annelerin ayakları altındadır” buyurarak kadının gerçek yerini ortaya koydu. İslamiyetten sonra, dünyanın en rahat anneleri İslam toplumundaki anneler oldu. Çünkü, anneye hürmet dinimizin, Peygamberimizin emirleridir. Peygamber efendimiz, kadını aşağılayıcı durumdan kurtarıp, kadına yumuşak davranıp, ona iyilik etme esasını getirdi. Peygamberimizin hicretin onuncu yılı, veda haccındaki sözlerinden, son nasîhatlerinden biri, “Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz” olmuştur. Peygamberimiz en iyi insan olmak için de, hanıma karşı faydalı olmayı şart koşmuştur. Hadîs-i şerîfte “Müslümanların en iyisi, en faydalısı, hanımına karşı iyi ve faydalı olandır” buyurulmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de “Bir erkek, hanımını döverse, Kıyâmette ben onun davacısı olurum” buyurmuştur. Dinimiz, dünya işlerindeki kusuru için, dövmek şöyle dursun, acı, sert bile söylemeyi yasaklamıştır. Bütün bunlar insaflı bir şekilde göz önüne alınırsa, kadına kimin değer verdiği, kimin vermediği açık bir şekilde görülür. Gelelim şimdi Anneler Gününe... Anneler gününün esası Antik Yunan’a dayanır. İngiltere’de ise, şu olay Anneler Gününün ilk nüvesi kabul edilir: 17. asırda, İngilizler hizmetçilerine, lütfedip yılda bir gün annelerini ziyaret izni verdiler. Bu, zamanla adet haline geldi. Daha sonra buna kilise de izin verdi. İlk defa, merasim şeklinde, Anna Jarvis’in önayak olmasıyla, l908’de ABD’de bazı eyaletlerde kutlandı Anneler Günü... ABD senatosu, 1914’te Anneler Gününü bütün ülkede resmen kabul etti. Daha sonra, diğer ülkeler bunu izledi. Türkiye’de Anneler Günü kutlaması 1955’te başladı. “Anneler Günü” artık sosyal bir vak’a haline gelmiş bir adettir. Her ne olursa olsun yılda bir defa da olsa aziz varlık anne hatırlanıyor. Batı bunu dini bir vazife olarak yapmadığı için müslümanların anneler gününü kutlamaları haram olmaz. Çünkü “Anneler Günü” adettir. Yani “Adette bid’at”tır. Adette bid’at olduğu ve zararlı olmadığı, çirkin ve dine aykırı yönü bulunmadığı için, Anneler Günü tertip etmekte ve hediye vermekte mahzur yoktur. Fakat gayrı müslimlerin ibadet olarak yaptıkları şeyleri, mesela dini bayramlarını kutlamak caiz olmaz. Doğum günü, evlilik yıldönümü, Anneler Günü gibi günleri kutlamak caiz olur. Ancak faydası olmayan adetleri almak, Batı’yı körü körüne taklid etmek, onlara özenmek uygun olmaz. Bu vesile ile yarın da, annenin ve ailenin durumunu ele almak istiyorum.
Aileye sahip çıkan kurtulur 8 MAYIS 1999 Yarın, Anneler Günü... Dünkü yazımda “Anneler Günü”nün mahiyetini işlemiştim. Bugün de buna dayalı olarak, annenin ve ailenin toplumdaki yerini ve önemini izah etmeye çalışacağım. Bir taraftan anneye, kadına önem verdiğini göstermek için Anneler Gününü tertip eden Batı dünyası, diğer taraftan da aileyi yok etmek için elinden geleni yapmakta... Bu insanın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değil... Çünkü, anne ailenin temel taşıdır. Aileye düşmanlık anneye düşmanlıktır. Bugün, aileye ve aile hayatına karşı, açık veya gizli bir savaş sürdürüldüğü bilinen bir gerçek. Filmlerin, romanların, hikâyelerin, müstehcen yayınların, TV’lerin esas konusu hep aile... Ailenin lüzumsuzluğu, kadın ve erkeklerin aile kurmadan da birlikte yaşayabilecekleri ve çocuk sahibi olabilecekleri hususu, devamlı gündemde tutulmakta. Ayrıca cinsel özgürlük adı altında, fuhuş teşvik edilmekte ve bunlar, her türlü vasıtadan faydalanılarak genç dimağlara işlenmekte... Bütün bu faaliyetlerin asıl gayesinin, aileyi çözmek ve çökertmek olduğunda kimsenin şüphesi olmasın. Fikir adamları da bu tehlikenin farkında artık. Fransız fikir adamı Paul Janet, endişelerini şöyle dile getirmekte: “Günümüzde, genel ve özel teşebbüslerle meydana gelen yoksul evleri, iş evleri, ana okulları ve kreşler, kadının, ailenin rahatı için faaliyet göstermektedirler. Fakat, ailenin yerine, cemiyetin geçtiğini ifade eden bu kurumlar, bir felâketi karşılamak için alınmış tedbirlerden ibarettir. Ancak, bu tedbirler, eninde sonunda, ailenin ihmal edilmesini, ananın, ev ile ilgilenmemesini teşvik edecek; tahminlerin üstünde fenalıklara sebep olacaktır...” Eskiden olduğu gibi, aslında kadına Batı şimdi de değer vermemektedir. Yaptıkları sadece görüntüdür, değer verdiği intibaını vermektir. Kadınları aldatma manevrasıdır. Eskiden kendi rahatlıkları için kadını, köle olarak, eşya olarak görenler şimdi de süs eşyası, reklam aracı ve ticari bir emtia olarak görmektedirler. Esas maksat, zenginliklerini kullanıp, lüks ve israf içinde günlerini gün etmektir. Bunlar için, birer taş bebekler gibi süslenen kadın, içki âlemlerinde, kumarhanelerde, çılgın bir müzik eşliğinde yarı çıplak halde hoş vakit geçirme aracıdır. Böyle kimselerden kadının ailenin korunması beklenebilir mi? Bunlar tabii ki, fuhuş özgürlüğünü, nikahsız yaşamayı, filmlerinde ve romanlarında görüp okudukları, randevu evlerinde buluşmayı teşvik edecekler; mukaddes aile yuvasına düşman olacaklar. İşin üzücü tarafı, sözde kadın haklarını savunan, feministlerin, yayınevi, dergi ve gazetelerin, TV’lerin bu rezil hayata, kadını, oltanın ucundaki yem olarak gören kimselere alet olmalarıdır... Kadının istismar edilerek sokağa dökülmesinin ilk defa nasıl başladığı malumdur: 19. asrın ortalarına doğru, kapitalist dünyada, köle gibi kullanılan erkek işçiler, sömürüye isyan edince, kitleler halinde işten kovuldular. Bunların yerine, işe alacakları kadınların, daha uysal olacakları ve daha ucuza çalışacakları kanaatiyle kapitalistler, birdenbire “feminist” kesildiler. Sinsi bir propaganda ile de, “Kadınları, erkeklerin tahakkümünden kurtarmak gerektiğini, onların, çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi bir göreve mahkûm esirler olmadıklarını, onların da erkekler gibi yaşamaya hakları bulunduğunu...” savunur gözüktüler. Böylece gerçek niyetlerini sakladılar. Zaruret, ihtiyaç olduğunda tabii ki kadın da çalışır. İstisnaları dışında, insanlık tarihi boyunca, ailede zaten bir “işbölümü” yapılmıştır. Genellikle anne, evinde, yuvasında, çolukçocuğunun eğitimi, beslenmesi, korunması, gelişmesi, yuvanın huzur ve düzenini sağlaması ile meşgulken, baba, evinin dışında mücadele vermiştir. Bütün sosyal değişmelere ve olumsuz gelişmelere rağmen, aile, günümüzde de bu karakterini korumak için direnmiştir. Tarih boyunca, yapısı değişmekle birlikte aile, fonksiyonlarını, zaman ve mekânın şartlarına uydurarak devam edegelmiştir. Ailenin zayıfladığı, zedelendiği ve fonksiyonlarını yapamadığı zamanlarda, cemiyetin ahlakı bozulmuş, gayrimeşrû ilişkiler artmış, beden ve ruh sağlığı bozuk nesiller cemiyeti işgâl etmiştir... Gerçek mutluluktan uzak kalan aile fertleri, mutluluğu serserilikte, anarşide, terörde, maceralarda, antisosyal davranışlarda, alkolizmde, uyuşturucu maddelerde, suç ve cinayetlerde aramış, bunun neticesi olarak da ruhi dengesi bozuk nesiller, cemiyeti bir kanser gibi sarmıştır. Bazı yer altı ve yerüstü teşkilâtlar da bu durumu, şu veya bu biçimde kullanmıştır. Bugün, aklı başında kimseler, ısrarla ailenin yeniden güçlendirilmesini, ananın ve çocukların korunmasını; hiçbir sebep ve bahane ile, çocukların ailenin şefkat ve himayesinden mahrum bırakılmamasını savunmaktadırlar. Fakat kaybolan değerlerin geri gelmesi çok zordur. Bunun için Batı’nın bu durumundan ibret alıp kadına ve aileye sahip çıkmak zorundayız. Anneler günü ile geçiştirilemeyecek kadar önemlidir bu konu. Çünkü, aile, gerçekten cemiyetin temelidir. Ancak aileyi kurtaran toplumlar ayakta kalabilirler!..
Gerçek şu ki... 14 MAYIS 1999 İsraf!... Nice imparatorlukları, nice milletleri, nice aileleri perişan edip, sonunda da yok eden tedavisi çok zor olan bir hastalık... Bunun için dinimiz israf üzerinde çok durmuş. Zenginliğin hayırda kullanılmasını emretmiş... Çünkü, israf hastalığına yakalanmanın sebeplerinin başında da zenginlik, ihtiyaçsızlık geliyor. Kur’an-ı kerimde,”Gerçek şu ki, insan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!” buyuruluyor. Peygamber efendimiz, israf edip, malını lüzumsuz yerlerde kullananlar için, “Zenginlerin çoğu Cehenneme gider”. Kadınlar israfa, süse, gösterişe meyyal oldukları için de “Cehennemin çoğu zenginler ve kadınlarla doludur” buyurulmuştur. (İnsan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!) Hazıra dağlar bile dayanmaz, demişler. Buna en güzel örnek Osmanlı Devleti... Yıkılmasının birçok sebebi var; fakat en başta geleni israf... Çünkü, bütün çöküşlerin temelinde ekonomik bozukluk yatar. İşte size Osmanlının son zamanları ile ilgili içler acısı tablo: 1839 Tanzimatın ilan edildiği yıllarda, imparatorluğun vaziyeti hiç de iç açıcı değil.. Devlet bir âlem, saray daha da başka bir âlem. Paşalar birbirini yeme peşinde, kadınlar ise akıl almaz bir israf yarışında... 19. asrın başlarında, İstanbul’da insanlar hesabını kitabını bilir, ayağını yorganına göre uzatırdı. Kadınları dışarıyla pek değil, hiç temas etmez aşırı masraf olmazdı. Eve ne getirilirse ona razı olurlardı. Evine çocuklarına adamışlardı kendilerini... Lüks nedir, moda nedir bilmezlerdi. Ne zaman ki Mısır’ın zenginleri İstanbul’a gidip gelmeye başladılar, şehir o zaman zıvanadan çıktı. Konağından dışarısını pek bilmeyen, hayır hasenatla uğraşan tevekkül sahibi İstanbul zenginleri sefahatte Mısırlı zenginlerle gösteriş yarışına başladılar. Beyler, paşalar ve diğer devlet adamları ve bunların kadınları, hesapsız para harcamaya alıştılar... Yalılar, konaklar satın alıyor; pahalı eşyalarla donatılıyordu. Paşaların ve diğer devlet adamlarının hanımları konforun ne demek olduğunu böylece öğrendiler. Öğrenince de maliyenin altı üstüne geldi. İsrafın, lüzumsuz harcamaların haddi hesabı yoktu artık. Kadınlar Avrupa özentisi içindeydiler. Avrupa’dan getirtilen, en pahalı dekolte kıyafetler yalılarda kadınların günlük kıyafeti halini almıştı. Avrupaî tarz evlere de girmişti artık. Eski İslami örf âdetler teker teker terkediliyor; bunların yerini Avrupa âdetleri alıyordu. Fransız mürebbiyelerinin ve piyanonun girmediği yalı hemen hemen kalmamıştı. Ev eşyaları da değişmiş, minderin yerine sandalye, koltuk geçmişti. Yemekler artık masada yeniyor, en pahalı Avrupa çatalla kaşığa alışılıyordu. Yazlığa gidildiğinde kışlıktaki eşyaları taşıma âdeti terkedilip birkaç ay kalınacak yazlıkta yeni eşyalar, yepyeni takımlar yaptırılıyordu. 1850’li yıllara gelindiğinde ekabir kadınlarının israfı yüzünden hazine-i hassanın ödenemeyen borçları 1,5 milyon keseyi bulmuştu. Bu öylesine bir masraftı ki, bunların aldığı elbise ve eşyanın tutarı Rumeli ordusunun olağanüstü masrafıyla aynı miktardaydı. Devlet ricalinin israfı, hazineyi çok zor duruma sokmuştu. Bütün bunlara rağmen kimse bu değirmenin suyu nereden geliyor diye düşünmüyordu. Vur patlasın çal oynasın havası hakimdi. İstanbul’un her yerinde yeni saraylar, yalılar yükseliyordu. Filan paşanın yalısı benimkinden bir kat fazla oldu diye, yalı yıkılıp yeniden yapılıyordu. Köşklerin, evlerin dekorasyonu için Avrupa’dan mimarlar getirtiliyor, neredeyse yalı parası kadar, bunun için para harcanıyordu. Zaman geldi, israf yüzünden değil hazinede, vezirlere, devlet adamlarına, paşalar bile verilecek beş para kalmadı. Aylarca maaşlar verilemedi. Sarraflarda da itibar kalmamıştı; faizle bile borç bulunamıyordu. Devletten verdiklerine karşılık teminat istiyorlardı. Ekonomi felç olmuştu... Yüzlük mecidiye altını 160 kuruşa çıktı iflâslar başladı. Masraflar için tüccar ve sarraflardan ancak yüzde 45 faizle borç bulunabildi. Bu da yetmedi, devletin başına büyük bir bela olan ilk dış borçlanma işte bu sırada, 28 Haziran 1855 günü yapıldı. Fuad Paşa İngiltere ve Fransa’dan Padişahtan habersiz yüzde dört faiz ve yüzde bir amortismanla beş milyon İngiliz altını aldı. Devletin borçlu olduğu tüccarlar alacaklarını tahsil edemeyip Bâbıâlî’den ümidi kesince soluğu İngiliz, Fransız ve Rus sefaretlerinde alıyor, sefirlere dilekçeler verip tahsilâtı onların sağlamasını istiyorlardı. Sultan Abdülmecid Han yapılan bu israflara çok üzülüyordu. Damadı olan paşaları ve kızlarını toplayıp, “Aklınızı başınıza alın, nedir bu yaptıklarınız!” diyerek hepsini azarlardı. Sonra da israfa son verilmesi için “Hattı hümayun” çıkarttı. Fakat yine de netice alınamadı. Çünkü, iş çığırından çıkmıştı artık. Sonunda ne oldu? Diğer padişahlar zamanında da israf devam etti. Olan oldu. Gemi sahile vurdu. Ortada ne devlet kaldı, ne saray; ne de Boğazdaki paşa yalıları; ne yazlıklar ne kışlıklar... Geriye kalan sadece perişanlıklar... İsrafa rahatlığa alışmış yalı, köşk sahipleri ve çoluk çocukları bu sefalate dayanamayıp birçoğu intihar etti. İsraf yüzünden hem dünyalarını hem de ahıretlerini kararttılar!.. Değer miydi üç günlük lüks hayat için?!..
Düşünce zehirlenmesi 15 MAYIS 1999 Zeka, düşünceyi hayatın yeni şartlarına uydurmaktır. Yani problem, mesele çözmek kuvvetidir. Mücerred, soyut fikirlerle düşünebilmektir. Zeki kimse, bunların pratiğe tatbikini sağlar. Başka bir ifadeyle zeka, düşünebilmek kuvvetidir. Zeki insan, düşüncelerinin doğru olabilmesi için, birtakım prensiplere muhtaçtır. Zeki bir kimse, büyük bir kumandan olabilir. Akıllılardan, uygun çevreden öğrendiği metodları, yeni harp vaziyetine uydurarak, kıtaları fethedebilir. Fakat, aklı az, zihnini besleyen kaynak yetersiz ise, bulunduğu çevre zihnini beslemeye müsait değilse, bir hata ile, başarıları felakete döner. Bunun tarihte örnekleri çoktur. Zihnimiz çok şaşırtıcı, oynak bir mekanizmadır. İyi yönde çalıştırıldığında, büyük başarılar üretebiliyor. Ama aynı zihin, kötü bir yönde çalıştırılırsa, bu defa da devamlı başarısızlık üretebiliyor... Zihnin beslemesiyle bedenin beslenmesinde önemli benzerlikler var: Mesela, milyonlarca insan rejim yapmaktadır. Dengeli beslenmeye çalışmaktadır. Fiziksel dayanıklılık, hastalığa karşı direnç, hep yediğimiz şeylerle çok yakından ilişkilidir. Vücut, neyle besleniyorsa, odur. Bunun gibi zihin de ne ile beslenirse, odur. Zihinsel yiyecekler tabii ki, paketler halinde gelmez ve marketlerde satılmaz. Zihinsel yiyecekler, içinde bulunduğumuz çevredir. Hepimizin içinde gelişmeye açık belli bir kapasite vardır. Ama gerek bu kapasitenin ne kadar geliştirileceği, gerekse de kapasiteyi geliştirme biçimi, tamamiyle zihnin ne ile beslendiğine bağlıdır. Zihin de tıpkı vücudun aldığı besinleri yansıtması gibi, çevresi onu ne ile beslerse, onu yansıtır. Hiç düşündünüz mü? Yetişmiş olduğunuz ülke yerine, yabancı bir ülkede yetişmiş olsaydınız, ne tür bir insan olurdunuz? Anlayışınız ne olurdu? Ne tür yiyecekleri tercih ederdiniz? Giyim tercihleriniz aynı mı olurdu? En çok ne tür şeyleri severdiniz? Ne tür işler yapardınız? Dininiz ne olurdu? İnsanın içinde bulunduğu çevresinin, onun zihnî yapısını meydana getirmede çok önemli bir yeri vardır. Olumsuz insanlarla kurulan uzun süreli ilişkiler, olumsuz düşünmeye başlamamıza sebep olur. Basit insanlarla yakın ilişkiler, basit alışkanlıklarımızın doğmasını sağlar. Yine aynı şekilde; büyük fikirleri, idealleri olan insanlarla ilişki içinde olmak, düşünce seviyesini yükseltir insanın. Hırslı insanlarla yakın ilişki kurmak bizi de hırslandırır. İnsanın kişiliği, hırsları, hayattaki statüsü, içinde bulunduğu fiziksel çevrenin sonucudur. İnsan, beş, on, yirmi yıl değişik bir çevrede kalsa, eski kimliği kaybolur ve yeni bir kimliğe bürünür. Bulunduğu çevreye bağımlı olur. Çevresinde yoğun hava kirliliği olan kimse, zehirlenmeye mahkumdur. Ben hem bu kirli havada yaşayacağım, hem de zehirlenmeyeceğim demek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bedenimizi zehirlememek için, yiyecek ve içeceklerimize de dikkat ederiz. Bozuk gıdalardan yemeyiz. Kazara yemişsek hemen tedbirini alır, hastahaneye koşarız. Fakat vücut zehirlenmesinden çok daha önemli bir zehirlenme daha vardır ki, bunun üzerinde pek durulmaz. Hele hele tedavisi kimsenin aklına gelmez. Bu da zihin zehirlenmesidir. Biraz da gizlice faaliyet gösteren bu düşünce zehirlenmesinin birçok çeşitleri vardır. Fakat, bunlar kokmuş gıdalar gibi kolay farkedilmezler. Bozuk gıdalar gibi, bunların sevimsiz kokuları da yoktur. Aksine, hoşa giden, nefsin tadına doyamadığı lezzetleri vardır. İşte size en başta gelen zehirler: Mesela, “Dedikodu”, “Gıybet”, “Su-i zan” insanların en çok hoşuna giden şeyler... Bunun için bıldırcın etine benzetilmiştir bunlar... Düşünce zehiri, vücut zehirinden iki açıdan farklıdır. Vücudu değil de aklı zehirler ve anlaşılması, fark edilmesi daha zordur. Zehiri alan kişi, genellikle bunun farkında bile olmaz. Düşünce zehirinin anlaşılması zordur, ama doğrusu büyük işler yapar. Topluma büyük zararlar verir. Bizi ufak tefek, önemsiz şeyleri düşünmeye zorlayarak, düşünce kapasitemizi düşürür. İnsanlar hakkındaki düşüncelerimizi saptırır ve çarpıtır. Çünkü gerçeklerin tahrif edilmesi üzerine kurulmuştur. Geçmişteki milletleri, devletleri, medeniyetleri öldürüp, yok eden hep bu zehirdir. Bu öyle bir zehirdir ki, sadece kişiyi zehirlemekle kalmaz. Aileyi, cemiyeti, devletleri, hatta imparatorlukları zehirler. Aile fertlerini, toplum fertlerini, devletleri birbirine düşürür. Bütün insanlar birbirini yerler. İnsanlar, insanlıktan uzaklaşıp canavarlaşırlar. Osmanlı’nın başarısı 21.5. Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümü kutlamaları bütün hızıyla devam ediyor... Çeşitli devlet kuruluşları ve özel kuruluşlar, üzerlerine düşeni yapmaya çalışıyorlar. Her toplantıda Osmanlı’nın ayrı bir yönü tanıtılmakta... Köşe yazarları, Osmanlıyı konu etmekte; artıları ile eksileri ile ortaya koymakta. İşin sevindirici tarafı, eski o katı Osmanlı düşmanlığı - bazı istisnalar hariç- kalmadı sayılır. Milletimiz ecdadına sahip çıkmakta artık... Ben de bugün; Osmanlılardaki, türlü türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka adet ve ananelere bağlı milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, muazzam bir imparatorluk kurabilmelerini sağlayan güç neydi? Bu askeri bir güç müydü? Bunun üzerinde durmak istiyorum: Tabii ki bu muazzam birlikte, disiplinli, güçlü ordunun da önemi büyüktür. Fakat, Osmanlıların bu başarısı yanlızca askeri değildi. Yani kaba kuvvete dayanmıyordu. Askeri yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çare idi. Öyleyse, onları ideallerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas amiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl bir yol islemişlerdi? Başarılı olmalarını sağalayan birçok özellikleri vardı. Bunlardan biri, belki de en önemlisi “örnek bir hayat” sunmalarıdır. Anadolu'da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifadesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamış Osmanlı... Ortaçağ Avrupasında görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslam aleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da görülmemiştir. Aksine tam bir inanç hürriyeti hakimdi. Çünkü, İslamiyetin, "Dinde zorlama yoktur" prensibine Osmanlılar sadıktı. Kimse zorla Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru haliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi. Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı. Bu gaye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul'u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul'un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur. Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslam ahlâkını yerli halka tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propoganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifadesi değildir; az çok abartma vardır. Bu örnek yaşayış ise gerçeğin ta kendisidir. Osmanlıların ilk dönemlerindeki kültürel tanıtım faaliyetlerinde ve bilhassa iskan edilen nüfus içerisinde gönüllü olarak yer alan, yahut da başka uç bölgelerine kendiliklerinden giderek yerleşen, tasavvuf mensuplarının da önemli payları olmuştur. Sadece Anadolu'nun değil, birçok ülkenin fethinde, tasavvufun güzel ahlakı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resulullah efendimiz, Hudeybiye anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabul etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşıyarak örnek olmaktan geçer. Mesela eskiden Alperen denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergahlarda yetişmiş kimselerdi. Dinimizin güzel ahlakı ile bezenmişlerdi. Hal ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslamiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshab-ı kiram gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslamiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Osmanlı yeni bir ülke fethettiğinde, oraya Anadolu’dan gönderilen Müslüman halk yerleştirilirdi. Bugün Balkanlardaki Müslümanların çoğu, Konya’dan, Tokat’tan, Amasya’dan giden Müslüman halktır. Yerli halkın; Boşnakların, Arnavutların Müslüman olmalarında bunların büyük emekleri vardır. Osmanlı’nın gelişip, güçlenmesinin gerçek sebebi budur... Zorlamadan “örnek hayat” sunmak... Muhteşem bir anma günü 22.5. Yarın,
XII. Akşemseddin Hazretlerini Anma Günü... Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümü sebebiyle bu sene özel bir program dahilinde anılacak. Bu anma gününden, dolayısıyla Akşemseddin hazretlerinden bahsetmek istiyorum sizlere... Bu arada Ahmet Bey’den de bahsetmeden geçemiyeceğim. Siz sormadan Ahmet Beyin kim olduğunu ben söyleyeyim: Sn. Ahmed Çankaya üç dönemdir Göynük Belediye başkanı... Fakat çok farklı bir belediye başkanı. Tam bir halk adamı. Protokol kaidelerini atmış bir tarafa; çocukla çocuk, ihtiyarla ihtiyar, köylü ile köylü... Daha önemlisi de işinin delisi. Nasıl mı, anlatayım: Bu tür anma günlerinde genelde yapılan, yazarlara veya tanıtımı yapacak Gazete ve TV’lere sekreter vasıtasıyla birer faks geçmekten ibarettir. Fakat Ahmet Bey böyle yapmaz. Nasıl yapar? Telefon mu eder? Hayır. Bizzat kalkar medyanın merkezi olan İstanbul’a gelir; tek tek dolaşır. Ben, bizim ile ilgili şahid olduğum kadarını anlatayım: Her sene 4-5 saatlik yolu teperek gelir, Gazetemizin yetkilileri ile görüşür; davetiyelerini bizzat takdim eder. Aynı şekilde arkasından, TGRT’ye sonra da İHA’ya gider...İlgi ister, destek ister... Böyle olunca da, işine bu kadar sahip çıkan Başkana basın da sahip çıkıyor. Bunun için anma günleri muhteşem oluyor. Binlerce kimse toplanıyor. Üç beş sene öncesine kadar, Göynük’ü ve Akşemseddin hazretlerini çok az kimse tanırken bugün tanımayan kalmadı desem yalan olmaz. Değerli Başkanı bu gayretlerinden dolayı tebrik ederim... Bu arada, Bolu Valisi Sn. Nusret Miroğlu’nun, Göynük Kaymakamı Sn. Selim Çapar’ın ve Vakıf yetkililerinin hakkını yemeyeyim. Bu hizmette onların da büyük katkıları var. Her birine ayrı ayrı teşekkürler... Şimdi gelelim anma gününün sebebi Akşemseddin hazretlerine... Kimdir bu mübarek zat? Bu vatana millete ne gibi hizmetleri olmuştur? Akşemseddin hazretleri, İstanbul’un manevî fatihi...Büyük alim, üstad, hekim ve velî ... Soyu, Hz. Ebu Bekr’e ulaşır. Hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleridir. Aslen Şamlı olan, hz. Akşemseddin’in İstanbul’un alınmasında büyük emeği geçti. Fethin saatini bile bildirdi. Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazının hutbesini de kendisi okudu. Eyüp Sultan hazretlerinin kabrini ortaya çıkardı. Zaferden sonra Okmeydanı’nda bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada gazilere bir konuşma yaparak, zafer sarhoşluğuna kapılmamalarını, yerli halka sıkıntı vermemelerini istedi: “Ey gazîler, bilin, agah olun ki; cümleniz hakkında, ahır zaman Peygamberi ol Server-i kainat; “Onlar ne güzel askerdir” buyurmuştur. İnşaallah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gaza malını israf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenata sarf ve padişahımıza itaat ve muhabbet ediniz! Herkese iyilik edin!” İstanbul’un alınmasından bir müddet sonra Akşemseddin üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen bulamadılar. Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında virane bir yerde ibadetle meşgul olarak buldular. O zamandan beri bu yere, onun ismine izafeten “Akşemseddin” mahallesi denildi. Akşemseddin devlete önem veren, devlete sahip çıkan bir zattı. İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmed Han, hocasını ziyarete gitmişti. Sohbet esnasında bir arzusunu dile getirdi: - Muhterem hocam! Elhamdülillah büyük yardımlarınızla İstanbul’u fethettik. Artık beni talebeliğe, dervişliğe kabul buyurmanızı istirham ediyorum. Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi: - Sultanım, sen bizim tattığımız lezzeti tadacak olursan, saltanatı bırakırsın. Devlet işlerini tam yapamazsın. Dîn-i İslamı yayma işi yarım kalır. Müslümanların rahat ve huzur içinde yaşıyabilmeleri için, devletin ayakta kalması şarttır. Talebelikle padişahlığın bir arada yürütülmesi çok güçtür. Seni talebeliğe kabul edersem, düzen bozulabilir, halkımız perişan olabilir. Bunun vebali büyüktür. Allahü tealanın gazabına maruz kalabiliriz. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed Han, hocasına ikibin altın hediye etmek istemişse de, bunu da kabul etmedi. Gözden ırak bir yer olan Göynük’e yerleşti. 1459 yılında, aile efradını topladı. Vasiyetnamesini yazdı. Helallaşıp veda etti. Tarihi Süleyman Paşa Camiine gitti. Namaz kılıp, Yasîn suresi okunurken ruhunu teslim eyledi. Aynı caminin bahçesine defnedildi. “İstanbul’u al gülzar et!.” 28.5. Yarın, İstanbul’un fethinin 546. yıl dönümü... Türk-İslam mefkuresinde çok önemli bir yer işgal eder İstanbul’un fethi... İslamiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideal, yüce bir gayedir bu fetih... Önce Araplar, sonra da Türkler, İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehadet mertebesine kavuştular bu ulvi gaye uğruna... Bütün bu gayretlerin, sehadetlerin sebebi neydi? Peygamber efendimizin, şu müjdesiydi: “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.” İşte bu hadis-i şerif, bütün İslam hükümdar ve kumandanlarını, erlerini harekete geçiriyordu. Hepsi bu müjdeye kavuşma arzusu ile kavruluyorlardı. Bunun için defalarca teşebbüse geçildi. Önce bu fetih teşebbüslerin tarihi seyrine bir bakalım: İstanbul’un fethine ilk teşebbüs; hz.Osman devrinde 655 tarihinde yapıldı. O zaman Müslümanlar kuvvetli bir donanmaya sahiptiler. Suriye valisi hz. Muaviye 654 Kıbrıs Seferini müteakip, Bizans’a bir donanma gönderdi. Bundan istenilen netice alınamayınca hz. Muaviye, oğlu Yezid kumandasında bir ordu gönderdi. Bu ordu, İstanbul surları önüne gelerek şehri kuşattı. Bu kuşatmada büyük sahabelerden hazret-i Ebu Eyyub-i Ensari de bulunuyordu. İstanbul 669 baharında iyice kuşatılmasına rağmen fethedilemedi. Hazret-i Ebu Eyyub-i Ensari bu kuşatmada dizanteriden vefat edip, İstanbul surları yakınına defnedildi. 673’te hz. Muaviye devrinde yedi yıl süren bir deniz seferi daha tertip edildi. Yaz mevsiminde mütemadiyen İstanbul’a taarruz eden Emevi donanması, muvaffak oluamadı 714’te büyük bir ordu ile İstanbul üzerine yürüyen Abdülmelikoğlu Mesleme ve Mervan oğlu Ömer bin Abdülaziz, 716’da şehri karadan ve denizden kuşattılar. İslam donanması, Haliç’in ağzında bağlı zincire kadar yaklaştı. Kara kuvvetleri de, İstanbul surlarına dayandı ve kuşatma başlamış oldu. Ancak, yeterli ikmalin yapılamaması, kötü hava şartları ve Bizans entrikaları neticesinde fetih yine gerçekleşemedi. Bu kuşatma esnasında Bizans, İstanbul’da Darül’l-Balat adı ile içinde cami de bulunan muhtemelen Sultanahmed Meydanında bir konak yaptırmayı kabul etti. 781’de Abbasi halifelerinden El-Mehdi oğlu Harun Reşid kumandasındaki İslam ordusu, Bizans İmparatorluk ordusunu İzmit yakınlarında yenerek Boğaziçi sahillerine kadar geldi. Bizanslılar haraca bağlanıp, geri dönüldü. Daha sonra, İstanbul’u fethetme görevini Osman Gazi üzerine aldı. Hadis-i şeriflerle müjdelenen ulvi gayeyi gerçekleştirmek şerefine mazhar olmak arzusuyla faaliyetlerde bulundu. Osman Gazi’nin ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gaziye; “İstanbul’u al gülzar et.” diyerek vasiyette bulunması, İstanbul’un gönlünde nasıl yer ettiğini göstermesi bakımından pek manidardır. İstanbul fethinin “ilahi bir vaad” olduğu inancını taşıyan Osmanlılar, ısrarla bunun üzerinde durdular. 1391’de Sultan Yıldırım Bayezid Han şehri kuşattı. Abluka şeklinde devam eden bu kuşatma, İstanbul’da bir Türk garnizonu, mahallesi, cami, mahkeme kurulması ve kadı (hakim) bulundurulması ile her sene on bin altın haraç verilmesi şartıyla kaldırıldı. Yıldırım Bayezid Han, 1396 Niğbolu Zaferi sonunda Bizanslıların Haçlılardan yardım almasını önlemek için Karadeniz sahilindeki Şile’yi zaptedip, Boğaziçi’nde Anadolu (Güzelce) Hisarını yaptırdı. Şehrin teslimini isteyen Bayezid Han, isteği kabul edilmeyince, kuşatmayı tekrar şiddetlendirdi. 1397’de başlayan bu kuşatma neticesinde Bizanslılar, eski antlaşma şartlarını yerine getirmeyi kabul ettiler. Yıldırım Bayezid Hanın son kuşatması 1400’de başlayıp, Timur Hanın Osmanlı hududuna girmesiyle son buldu. 1422 yılında Osmanlı Sultanı İkinci Murad Han tarafından dört ay kadar süren çok şiddetli taarruzların yapıldığı kuşatmada, her türlü savaş taktiği ve zamanın teknik imkanları kullanıldı. Bizanslılar kadını erkeği dahil bütün ahali ile şehri savundular. Meşhur Bizans entrikası tatbik edilerek, Anadolu’da Osmanlı’ya karşı ittifak tesis edilince, iki düşmanla uğraşmanın güçlüğünden kuşatma kaldırıldı. İstanbul’un son kuşatması Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 1453’te yapıldı. Ve hadis-i şerifte bildirilen müjdeye böylece kavuşuldu. Peygamber efendimizin bir mucizesi daha gerçekleşmiş oldu...
Zulüm ve işkence sona erdi 29.5. Bugün 29 Mayıs... Fatih Sultan Mehmed Han’ın kır atının üstünde, yanında hocaları ve ordu kumandanları olduğu halde muhteşem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a girdiği gün... Fatih adıyla anılmaya hak kazanan 21 yaşındaki Sultan Mehmed Han, Bizanslıların alkış ve tezahüratı, Türk askerlerinin dört bir taraftan göklere yükselen ezan ve tekbir sesleri arasında Ayasofya önüne geldiği gün... Ayasofya, ağzına kadar kadın-erkek Rumlarla dolu... Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’da şükür namazı kıldı ve yerlere kapanan ahaliye, rahip ve eski Ortodoks patriğine şöyle seslendi: “Kalkınız! Ben Sultan Mehmed, sana ve bütün ahaliye söylüyorum ki, bugünden itibaren ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız!..” Fatih, Ayasofya’nın içini gezerek bu mabedin Cuma gününe kadar cami haline getirilmesini emretti. Çünkü Osmanlılar, hükümranlık alâmeti olarak fethettikleri yerdeki en büyük mabedi camiye çevirir, diğer mabetlere, kiliselere dokunmazdı. Daha sonra, hazret-i Ebu Eyyub-i Ensari’nin kabri, Fatih’in hocalarından Akşemseddin tarafından keşfedilip, daha sonra buraya türbe ve cami yapıldı. Bu fetih, sıradan bir fetih değildi...Bunun için yankıları büyük oldu. Bir çağın kapayıp, yeni bir çağın açılmasına sebep oldu... İstanbul fethedilmekle, Osmanlı Devleti toprakları arasında sıkışıp kalan, mevcudiyeti ve siyaseti ile daima bir tehlike teşkil eden 1123 yılı İstanbul’da geçen, 1480 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’na son verildi. Osmanlı Devletinde yükselme devri başlayıp, Cihanşümul hakimiyet fikri gelişti. İnsanlığı iman birliği içinde bir tek devlet ve hükümdar hakimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi. Fatih Sultan Mehmed Han, yüzyıllardır Hıristiyan aleminin doğudaki en kuvvetli dayanağını yıkarak, Türk-İslam gücünü bütün dünyaya göstermiştir. Avrupalılar da, bu yeni gelen topluluğun, sıradan bir topluluk olmadığını anlamış oldu. Fatih Sultan Mehmed Hanın Rumları, onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himayesi altına alması, onlara esaslı haklar vererek, vicdan serbestliği tanıması, dış aleme de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite, Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı İmparatorluğuna dolaylı da olsa bağlanmasına vesile oldu. Fetihle beraber, zulüm, işkence son buldu. İstanbul, dünyanın ilim ve kültür merkezi haline getirildi. Derhal devrin ilk, orta ve yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş, bunlarda ilahiyat, hukuk, tarih, coğrafya, edebiyat, tıp, güzel sanatlar, matematik, geometri, astronomi, fizik dallarında değerli pekçok kimse yetişmiştir. Osmanlılar her gittiği yerde olduğu gibi, İstanbul’da da kütüphaneler kurdular. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askeri harekata doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti. İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adalet nizamı, Avrupa’da Hıristiyan alemine Türk idaresi sayesinde girdi. İslam dininin hak, hukuk ve adalet esasları, güzel ahlak sahibi Müslümanların, İstanbul’da tesis ettiği idare sayesinde sağlam temellere dayandı. Bunu da Avrupa, İstanbul’un fethi sayesinde öğrendi. Hıristiyanlar, kadı(hakim) karşısında hükümdarla gayri müslüm bir vatandaşın bile muhakeme edildiğini, İstanbul’un fethinden sonra İslam ve Türk adaletinin sarsılmaz kaidelerine şahid oldular. Fatih Sultan Mehmed Hanın genç yaşında, balistik hesaplarını bizzat yapıp, döktürdüğü toplar, zamanın en büyük ve tesirli silahıydı. Topçuluk tekniğinin, dünya tarihini değiştirecek ilk büyük zaferi İstanbul’un fethidir. Avrupa kralları top sayesinde, otoritelerini hiçe sayan ahaliye esir muameleleri yapan derebeylik (feodalite) usulünü kaldırdılar. Merkezi otorite kuvvetlenip, milli birlik esasına göre kurulan devletler, Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdiler. Hıristiyan Avrupa’da kültür ve medeniyet gelişti. Doğu ticaret yollarının bütünüyle Türk ve İslam ülkelerinin eline geçmesi Avrupalıları ihtiyaçlarını temin için yeni yollar aramaya sevketti. Ticari yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip, denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlar da bulunup, teknik, kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu. Böylece, İstanbul’un fethi ile karanlık ortaçağ tarihe karıştı.
İyilik yap at denize... 4.6. Hiçbir kötülük karşılıksız kalmayacağı gibi, hiçbir iyilik de karşılıksız kalmaz Allah indinde... Onun için “İyilik et denize at, balık bilmezse Halık bilir.” demişlerdir. Allah rızası için yapılanlar zayi olmaz. Nitekim, hadis-i şerifte, “İyilik zayi olmaz, kötülük unutulmaz. İstediğini yap, ettiğini bulursun!” buyuruldu.“İyilikten kötülük gelmez.” “ İyilik eden iyilik bulur.” gibi atasözlerimiz de, iyilik etmeyi tavsiye etmektedir. İyiliğe iyilik, insanın yaratılışında vardır. İyilik edene sevgi beslememek insanın elinde değildir. Peygamberimiz,“İnsan, kendine iyilik edene sevgi, kötülük edene de nefret duyacak şekilde yaratılmıştır.” buyurdu. Kötülüklerden, sıkıntılardan, belalardan kurtulmak için de her zaman iyilik etmek gerekir. Kur'an-ı kerimde mealen, “İyilikler, kötülükleri yok eder” buyurulmaktadır. (Hud 114) Fakat iyiliği, hiçbir menfaat beklemeden Allah rızası için yapmalıdır. Eğer, bir menfaat karşılığı iyilik yapılırsa, iyilik ettiği kimseden zarar gelebilir. Hiçbir menfaat beklemeden, sırf Allah rızası için iyilik etmekten korkmamalıdır. Müslüman olsun olmasın herkese iyilikten kaçınmamalıdır. Yapılan iyiliğin karşılığını Cenab-ı Hak hiç ummadığı, çaresiz kaldığı bir zamanda karşısına çıkartır. Bunun sayısız örnekleri görülmüştür. Bununla ilgili çok enteresan bir olay anlatayım size. Abdülmecid Han’ın torunlarından, (Mediha Sultan’ın torunu) Fethi Sami Bey’den bizzat dinledim bunu. Hem de geçen hafta. Sınırdışı edilip, Avrupa’da “Vatansız” olarak yaşarlarken, başlarından geçen bir hadiseyi şöyle anlattı Fethi Sami Bey: “ Ne zaman çaresiz kaldık; Cenab-ı Hak imdadımıza yetişti: 1929 yılında, Fransa’nın Manton şehrindeyiz. Hiç paramız kalmadı. Türk olduğumuz öğrenince iş de vermiyorlar. O zamanlar müthiş bir Türk düşmanlığı vardı Avrupa’da. Ekmek paramız bile kalmamıştı. Alış veriş yaptığımız komünist bir bakkal vardı. Alış veriş dediğim, aldığımız zaten sadece ekmek... Bir gün,”Artık size borç ekmek vermiyorum, çalışsanız ekmek parası kazanırsınız, çalışmıyorsunuz... diye, bir sürü hakaret etti bu bakkal. Biz, durumu izah ettik. “Ben size iş bulursam çalışır mısın? diye sordu.”Tabii çalışırız! Yeter ki sen iş bul!” dedik. Günlerce iş aradı bulamadı. Sonunda “Haklıymışsınız, istediğiniz kadar ekmek alabilirsiniz, para istemiyorum bundan sonra.” dedi. Paramız olmadığı için tabii ki oturduğumuz dairenin kirasını da aylarca ödeyemedik. Sonunda ev sahibi zorla dışarı attı bizi. Eşyalarımızı bavullara doldurup çıktık sokağa. Dokuz kişilik aile efradı ile deniz kenarındaki parkta oturuyoruz. Üzüntü hat safhada... Üç beş saat sonra akşam olacak, nerede kalacaktık? Ne yiyip içecektik? Yapılacak hiçbir şey kalmamıştı artık. Allaha sığınıp, “Ya Rabbi halimizi görüyorsun, bu durumdan ancak sen kurtarırsın bizi,” diye dua ediyoruz ailece... Sarayda doğup büyümüş bizler için çok zor şeylerdi bunlar... Babam üzüntülü halini görmememiz için, bizden uzakça bir yere tek başına oturmuş kara kara düşünmekte. Ben bir ara babamın yanına yaklaştım. Tam o sırada, babama birisi dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Babam çok dalgın olduğu hiç farkında değil. Bu kimse babamın yanına yaklaşıp, omuzuna dokunarak fransızça sordu: -Sen Prens Sami Bey değil misin? Beni tanımadın mı? Ben arkadaşın Volkonski. Ne yapıyorsun burada? Babam ayağa kalktı. Sarmaş dolaş oldular. Sonra şöyle cevap verdi: - 1917’de senin başına gelenler şimdi, benim başımda... Babam olup bitenleri anlattı kendisine. Volkonski üzüntü içinde dinledi. Sonra, - Prens Sami, sen üzülme. Şimdi sıra bende. Ben senin iyiliklerini unutmadım. Her türlü yardıma hazırım. Benim villam boş. Hem de meşhur villa Shaletdes Rozier. Fransa’ya geldiğinde Kraliçe Victoria’nın kaldığı yer. Sen hemen çocuklarını topla oraya yerleş. Zaten, villa boş olduğundan benim de başım dertte. İki de bir hırsızlar giriyorlar. Kapıları kırıyorlar. Hiç olmazsa onlardan kurtulurum. Babam gülerek kardeşlerimin yanına geldi. Neşe içinde seslendi:”Toparlanın gidiyoruz. Hem Villa Shaletdes Rozier’e!” “ Baba, şu üzüntülü zamanımızda bize şaka yapma, şakanın sırası değil!” dedi, kardeşlerim...” Çocuklar şaka yapmıyorum. Gerçeği söylüyorum,” diye cevap verdi. Kırkdört odası olan villada, her birimize ikişer üçer oda düştü. Beş kuruş para vermeden yıllarca burada kaldık. Yerleştikten sonra babama sorduk, bu kimdi, bize bu iyiliği niçin yaptı? diye. Şöyle anlattı: 1917 yılında Rusya’da ihtilal olmuştu. Kendini yurt dışına atabilenler ancak canını kurtardı. İşte bu Volkonski İstanbul’a kaçarak canını kurtaran bir Rus Prensidir. İstanbul’da kendisi ile o yıllar tanışmıştık. O’na, kalabileceği yer temin etmiştim. Maddi yardımda da bulunmuştum. Tanışıklığımız epey sürdü. Daha sonra İstanbul’dan ayrılıp Avrupa’ya yerleşmişti. Burada çok zengin olmuş... Sonra bize dönüp dedi ki: “ Çocuklar; kim olursa olsun, Hırıstiyan, müslüman demeden iyilik edin. Bir gün cenab-ı Hak bu yaptıklarınızı karşınıza çıkartır. Gördüğünüz gibi...
” Kabahat kimde? 5.6. Bugün, “Dünya Çevre Günü”... Çevre denilince genel olarak iki şey akla gelir: Çevrenin temiz tutulması ve çevrenin yani tabiatın korunması... Bugün, her ne kadar bu konuda Müslüman alemi sınıfta kalmış ise de, geçmişte bunun en güzel örneklerini Müslümanlar verdi. Çünkü, mensubu oldukları İslamiyet böyle emrediyor... Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde çeşitli yerlerde meâlen, “Temiz olanları severim!” buyuruyor. Peygamberimiz de, “ Temizlik imandandır” buyuruyor. Müslümanlar asırlardır dinin bu düsturunu titizlikle yerine getirmişler. Hem de çevre günü gibi günler tertiplemeden, zorlamadan, günlük hayatın bir parçası olarak... Müslümanların durumu böyle iken Avrupa’da durum içler acısıydı. Mesela, Fransızların dünyaya övündükleri meşhur Versay sarayında bir hamam bile yoktu. “L’Eau Potable” (İçme Suyu) adlı bir Fransız eserinde şunlar yazılıdır: “Orta çağda, Paris’te oturan bir Fransız, sabahleyin kalktığı zaman, evinde bir hela olmadığı için, oturağa yaptığı pislik ile içme suyu şişesini beraberinde Sen (Seine) nehrine götürür, o nehirden önce içmek için su alır. Sonra pisliğini nehre dökerdi.” Müslümanların temizliği verdikleri önemi sadece biz söylemiyoruz, kendileri itiraf etmektedirler. Mesela, bir Alman râhibi, 1560 tarihinde yazdığı kitabında ”Buradaki temizliğe hayran oldum. Burada bütün dükkanlar tertemizdir. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bile bulunmaz. Ayrıca ismine “hamam” dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün bedenlerini yıkarlar. Hâlbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler” demektedir. Avrupa’da yıkanmak ancak asırlardan sonra müslümanlardan öğrenilmiştir” demektedir. Gerçekten de ömründe hiç yıkanmayan pek çok kral vardı. Bedenlerindeki kokudan kendileri bile rahatsız oldular. Bu pis kokuyu bastırmak için parfüm çıkardılar. Fakat yıkanmak akıllarına hiç gelmedi. John W. Draper gibi dürüst bir tarihci ise şunları yazmaktadır: “O zamanki Avrupalılar tamamile barbardı. Hıristiyanlık, onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Pislik içinde yaşarlardı. Müslümanlar, onlara her şeyden önce temizliği öğrettiler. İspanya’da okullar, hastahaneler kurdular. Üniversiteler tesis ettiler. Memleket, güllük gülistanlık oldu. “ Avusturya’nın İstanbul büyükelçisi Baron Anton von ProkeschOsten ise Osmanlıların çevreye verdikleri önemi şöyle dile getirir: “Türkler işin ağaç kesmek, cinayet derecesinde ağır suçtur. Susuz kalmış ağaç, bitki ve çiçeği sulamak dini bakımdan sevap sayılır. Geçenlerde bir yeniçeriye rastladım, şiddetli rüzgarın bir kaç ağaç devirdiğini, arkadaşlarına anlattığı zaman gözleri yaşardı. Zaten Fatih’in ağaç kesene, idama kadar gidebilecek ceza öngören fermanı vardır.” Ünlü Comte de Bonneval da, “Meyve vermiyen basit ağaçların bile kurumasını önlemek için bunların her gün sulanmasını sağlamak üzere kurulan vakıfların olduğunu” yazmaktadır hatıratında. Lamartine’in yazdıkları da dikkat çekicidir: “Türkler’in engin bir tabiat zevki ve aşkı vardır. Zevkleri basit, fakat hem tabii hem yüksek estetik çizgidedir. Padişah kadar halk da aynı zevk ve eğilimin insanlarıdır. Bayındırlık, temizlik ve tabiata müdahaleden dikkatle kaçınma, her tarafta göze çarpar. Hayvanlara, kuşlara gösterilen sevgi, bunlar için vakıflar kurmaya kadar ileri gitmiştir. Bir Türk için tabiat sevgisi bir başkadır; tabiatın güzelliklerini seyrederken mest olur, dalar, tefekkür eder, yaratanın büyüklüğünü düşünür. Bunun için tabiata zarar vermek aklından bile geçmez...” Bugün ise, müslüman diyarları denilen yerlere seyahat eden yabancılar, hatıralarında maalesef tam tersini yazıyorlar haklı olarak: “Bir doğu memleketine gittiğimiz zaman burnunuzu tutmak zorundasınız. Çünkü, her taraf pislik içindedir. Yerler tükürük ile doludur. Ötede beride toplanmış süprüntü ve ölmüş hayvan leşlerine rast gelirsiniz. İnsan, böyle bir doğu memleketini dolaşırken iğreniyor...” demektedirler. Dediklerinde doğruluk payı var. Çünkü, İslam ülkesi ismini taşıyan memleketlerde, iman bilgileri bozulduğu gibi, temizliğe de tam riayet edilmemektedir. Fakat bunda kabahat, İslam dininde değil, İslam dininin esasının temizlik üzerine olduğunu unutan kimselerdedir. Fakirlik, pis olmak için bir mazeret teşkil etmez. Bir insanın yere tükürmesinin, ortalığa pislik saçmasının para ile hiçbir ilgisi yoktur. Böyle pislik yapanlar, Allah’ın temizlik emrini unutan bedbahtlardır. Her Müslüman, dinini iyi öğrense ve buna riayet etmiş olsa, bu pislik hemen ortadan kalkar. O zaman, başka milletler, Müslüman memleketleri ziyaret ettiklerinde, tıpkı orta çağdaki Müslümanlarda olduğu gibi, örnek temizliğine hayran kalırlar. “
Akıl almaz cinayet” 11.6. Bu başlık, Milliyet Gazetesi yazarı Sn. Hasan Pulur’a ait. Sayın Pulur bu yazısında Batı’nın gerçek yüzünü bir İngiliz gazetesinden alıntı yaparak sergiliyor... Müsaade ederseniz, Batı’nın bugünkü durumuna girmeden önce, geçmiş hallerine kısaca değinmek istiyorum. Kazanlı Abdürreşid İbrahim ( Ö.T.1944 Tokyo), Avrupalı’yı bilhassa İngilizler şöyle tanımlar: İngilizler, mağrur ve kibirlidir. Onlar, kendi şahıslarını ve vatanlarını ne kadar saygıya lâyık görürse, diğer insanları ve memleketleri de, o derece aşağı görürler. İngilizlere göre insanlar üç kısma ayrılır: Birincisi, İngilizler olup, Allah’ın bir ihsan olarak yarattığı en mükemmel insanların, kendileri olduğunu söylerler. İkincisi, beyaz renkli Avrupalı ve Amerikalılardır. Bunların da, saygıya lâyık olabileceklerini kabul ederler. Üçüncü kısım ise, birinci ve ikinci kısmın haricinde kalan insanlardır. Bunlar, insan ile hayvan arasında bir yaratık türüdür. Bunlar, saygıya lâyık olmadıkları gibi, hürriyyet, bağımsızlık ve vatan bunlar için değildir. Bunlar, bilhassa İngilizler tarafından idare edilmek için yaratılmışlardır. İngilizler, bu gözle baktıkları sömürgelerindeki yerli halk ile birlikte yaşamazlar. 20. asrın başlarında Hindistan’a yapmış olduğu seyahati ile meşhur, Fransız yazar Marcelle Perneau “Hindistan seyahatı notları” nda diyor ki: “Avrupa’da şöhret bulmuş, hatta bazı üniversitelerce kendisine profesörlük ünvanı verilmiş olan Hindli bir ilim adamına, Hindistandaki bir İngiliz kulübünde buluşmak üzere söz vermiştim. Hindli gelmiş, fakat İngilizler, şöhretini bile hiçe sayarak onu içeri bırakmamışlar. Bundan haberdar olunca, ısrarım üzerine Hindli ile kulübde görüşebildim.” İngilizler, kendilerinden olmayanlara hayvanlara bile lâyık olmayan muameleler yapmışlar hep. Bunun tarihte örnekleri çoktur. En büyük sömürgeleri olup, senelerce vahşice zulüm ettikleri Hindistânın Amritsar şehrinde 1919 bir gün âyin sebebi ile toplanan hindûlar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine saygı göstermezler. Misyoner, İngiliz general Dyere şikâyetde bulunur. General derhal askerlerine emir vererek, âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yediyüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir. General bununla da iktifâ etmeyerek, halkı üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Sonra da bunu şöyle izah eder: “ Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim” Diyeceksiniz ki, aradan bu kadar sene geçmiş. Geçmişteki bu yanlış düşünceler şimdi kalmadı. İnsan haklarına saygı gösteriyorlar artık...Şimdi bakalım değişmişler mi değişmemişler mi? Bu sorunun cevabını Sn. Hasan Pulur Milliyet gazetesindeki “Akıl almaz cinayet” isimli yazısında veriyor: “Güvenilir bir gazete olan Sunday Times’den , aldığımız bilgiye göre, birkaç yıl önce bazı Batılı ilâç ve kimsayal madde üretim şirketleri ellerindeki eski ve zararlı maddelerden kurtulmak için yeni bir yöntem kullandılar. Bunları insanî yardım adı altında Bosna’ya gönderdiler. Tüyleriniz ürperdi değil mi?İngiliz gazetesindeki haberin ayrıntılarını okuyun da Batı’nın “İnsan Hakları”na nasıl saygı duyduklarını görün: İngiltere menşeli zayıflama tabletleri, Amerikan kaynaklı yüzlerce litre gargara yapımında kullanılan ağız yıkama sıvısı, Norveç tarafından cüzzam hastalığına karşı üretilmiş haplar ve eski Doğu Almanya menşeli, üzerinde kafatası ve çapraz kemikler işareti bulunan, ayrıca üzerlerinde “hediye” yazan yüzlerce ton ağırlığında işe yaramayan ilâç, tıbbî malzeme ve kalıplar şeklindeki zehirli atıklar, savaş esnasında insânî yardım adı altında Bosna’ya gönderildi. Maddelerin bir kısmı şirketçe, diğer bir kısmı da Batı Avrupa’daki yardımsever gruplar tarafından gönderildi. Küçük yardım grupları Avrupa’dan son 50 yılın en kötü savaş kurbanları için hiçbir şey yapmamaktansa, doktorlara numune olarak gönderilen işe yaramayan veya kullanım süresi bitmiş olan ilâçları toplayarak savaş kurbanlarına bir şeyler göndermenin daha iyi olacağını düşündüler. Bazı kişiler, Batı’nın vicdansız ilâç üreticilerinin, Bosna’daki savaşa kendi çıkarları uğruna kullanarak ellerindeki ilâç stoklarını buraya göndermek suretiyle erittiklerini düşünmektedirler. Komik hibelere örnek olarak, kullanım süreleri çoktan sona ermiş olan doğum kontrol hapları ve Norveç tarafından üzerinde ağrı kesici Paracetamol yazısı yazılmış, gerçekte cüzzama karşı kullanılan haplar, Bosna’ya gönderilen yardımların gülünç olanlarından sadece bazıları.” Şimdi siz karar verin! Batı değişmiş mi değişmemiş mi?!.. Yarın da, Mehmetçiğin fedakârlığını görelim..
. İşte aradaki fark! 12.6. Dün Batı’nın Müslümanlara bakış açısını vermiştim. Bugün de, Müslümanların yabancılara karşı davranışını gösteren bir örnek sunmak istiyorum. Türk askeri Mehmet, Çanakkale’de İngilizlerle savaşırken yaralanır. Haydarpaşa Hastahenesinde tedavi edilir. Ayağı bir parça sakat kaldığı için hafif hizmete ayrılır; hastahane hizmetinde alıkoyulur. Mehmet’e bir gün Haydarpaşa istasyonundan hastahaneye götürmek üzere esir İngiliz askeri teslim edilir. Hasta İngiliz askerle yağmurlu bir havada kör topal yola devam ederler. Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıdır aslında. Ötekilere pek o kadar kızmaz, her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmağa çalışır, sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. Fakat İngilizlere çok kızgındı. “Elime verseler tövbe olsun hepsini kör işkenbeci bıcağıyla doğrarım...” diye söyleniyordu. Evet bütün öteki cahil gâvurları aldatıp üzerimize saldırtanın hep İngiliz gavuru olduğuna inanıyordu.Bütün bunlara rağmen, yaralı esir İngilize yardım etmeyi bir insanlık vazifesi kabul ediyordu. Zor şartlarda yol alırken, İngiliz büsbütün “stop” deyip durmasın mı? Mehmet bu sefer büsbütün telâşlandı: - Vay anam, ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu... Hey beri bak... Hele şöyle kımılda bakayın... Yürü de evvelki gibi yürü razıyım... Hastahaneye çok kalmadı... Orada seni rahat yatağa yatırırlar, sıcak yemek verirler. Haftaya kalmaz domuz gibi olursun, diye söyleniyordu kendi kendine. Mehmet ceplerini karıştırmağa, nikel onluklar, yırtık kuruşlar çıkarıp toplamağa başlamıştı. Çaresiz kalmıştı. Son kuruşunu da verecekti. Gavur da olsa can taşıyordu. Asker önünden geçen bir iki arabacıya seslendi. Fakat arabacılar bu düşkün kıyafeti topal nefere başlarını bile çevirip bakmıyorlar, kamçılarını şaklatarak süratle geçiyorlardı. Mehmet bu ümidin de kesildiğini görünce tekrar İngilize döndü: - Görüyorsun ya... kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik... o da olmadı... Kaderine küs... nidelim... gayrı günah benden gitti... Mehmet uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi ve kâh İngilize, kâh etrafındaki kalabalığa dönerek nutka başladı: - Şu yağmurlu havada... seni buralara kırmızı mumlu mektuplarla mı davet ediverdim? Senin benimle ne alıp veremeyeceğin var... Mehmet söyledikçe coşuyordu, kızıyordu: - Yuhu para sende, rahat sende, memleket sende, dükkân tezgâh sende... Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip ne halt aramağa gelirsin buralara.. benimle muharebeye tutuşursun... beni öldürüp de yamalı donumu mu alacaksın? Ne adını bilirim... ne memleketini bilirim, sen Çanakkele’ye geldin diye davarımı satar, ocağımı söndürür, çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim... muhareben de kahpece... yanına sokmadan, suratını göstermeden, uzaktan şarapnelini yerim, ayağım sakat kalır... “Hey Allahım senden meded” der ellerimi göğe açarım, tayyarelerinden çiviler düşer. Siperlerde kör boğazına yediğini ben düğünümde bulup yiyemem... Sonra az başın sıkıldı mı “teslim... teslim” ellerini açarsın... gelir başıma bela olursun... yol ortasında ben gidemem deyip direnirsin... Canımı almağa, kanımı emmeğe geldin, edemedin. Elime düştün... seni bir tepmede yere gömsem yeridir... ille zebunluğunu görüyorum... besbelli bir taksiratım var ki Cenab-ı Mevlâ seni bu dünya âlemde bana musallat etti... Gel başımın belâsı... gel seni sırtımda taşıyayım da tamam olsun... Yavaş yavaş hasta İngilizin önünde yere çömeldi, topal ayağını kıvıramadığı için dizini yere, çamurlu karların içine koydu, düşmanını bileklerinden tutarak sırtına yüklendi. Çehresinde tatlı bir sükûnet; vücutlarının biçimi, çehrelerinin rengi ve çizgileri birbirinden o kadar farklı olan Mehmetçikleri zaman zaman ayırtedilemeycek kadar birbirine benzeten asil ve güleryüzlü feragat vardı. Çok zor şartlar altında, düşe kalka, yağmurdan sırımsıklam halde ezeli düşmanı yaralı İngiliz askerini hastahaneye ulaştırır. Böylece üzerindeki dağ gibi yükten kurtulur. Aynı şartlarda, Mehmet bu İngilizin eline düşseydi, durum ne olurdu? Bunu hepimiz tahmin edebiliriz. Ama, Mehmet Müslüman bir Türk askeri... Hissiyle değil, dininin, örfünün emrettiği ile hareket etmek zorunda... Dini O’na düşmanı da olsa iyi muamele yapmasını emrediyor. O insanlık vazifesini yapmazsa, hakkı geçeceğine, günaha gireceğine inanıyor... İşte aradaki fark!..
Gerçekten farklı biriydi O!.. 18.6. Bundan onbir yıl önce bugün, akşam ana haber bülteni için TV’yi açtığımızda, “Allah’ın verdiği canı ondan başka alacak yoktur... Biz de O’na teslim olmuşuzdur...” sözleri ile irkilmiştik. Kimdi bu sözlerin sahibi? Hemen hatırladınız değil mi? Partisinin kongresinde menfur bir suikasta maruz kalan, zamanın Başbakan Turgut Ozal’dı.... Suikast görüntüleri sanki bir savaş sahnesiydi... Kendisine öldürmek kastıyla sıkılan kurşunlardan biri sağ elinin baş parmağına isabet etmişti. O yaralı haliyle, hiçbir şey olmamışcasına, kürsüye tekrar çıkıp, soğuk kanlı bir şekilde 15 dakika daha konuşarak sözlerini tamamlamıştı. Herkes korku ve heyecan içindeyken, her babayiğitin yapacağı iş değildi bu... Gerçekten de bütün hayatı boyunca Allah’a teslim olmuş, korkusuz bir hali vardı Rahmetlinin. Bu teslimiyet; samimi, saf, berrak inancından geliyordu hiç şüphesiz. Bu vesile ile Rahmetliyi anmak, pek bilinmeyen gösterişten, istismardan uzak manevi dünyasından örnekler vermek istedim sizlere... Yakın mesai arkadaşı Cemil Çiçek Bey anlatır: Bursa İl Başkanının oğlunun sünnet düğününde, Cumhurbaşkanı Özal’la aynı masada yanyana oturduk. Ben Bursa’daki çalışmalarla ilgili bazı bilgiler verdim. Orada tarihi eser olarak Vakıflar’ın sorumluluğunda Emir Sultan Camii ve Külliyesi var. Restorasyon çalışmaları yapıyoruz. Sayın Özal’a restorasyon çalışmalarını görmek için vakit ayırıp ayıramayacağını sordum. Sessizce dinledi, cevap vermedi. Düğünden çıkarken kulağıma eğilerek ‘Sabah namazına Emir Sultan’da buluşalım’ dedi. Sabahleyin, yanında sadece iki koruması olduğu halde Emir Sultan’a geldi. Tabii müezzin kapıyı açmış, ezan okumak için minareye çıkmış... Özal’ın geleceği bilinmediği için herhangi bir güvenlik tedbiri alınmamış... Normal camii hayatı... İçeride bir Cumhurbaşkanı ve Bakan olduğunu kimse farketmedi. Çünkü camii çok geniş, herkes bir köşede... olağanüstü bir durum ve tedbir olmayınca ne imamın, ne müezzinin, ne de cemaatin dikkatini çektik. Sonra farza kalktığımızda, imam, Özal’ı farketti. Cemaatten bir-iki kişi de arkına vardı. Selam verip yanında, Cumhurbaşkanını gören cemaat ellerine sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağlıyarak. Olacak şey değildi; gözlerine inanamıyorlardı. Namazdan sonra imam bir konuşma yaptı. ‘Biz çok devlet adamı gördük. En yakınlarının cenazesinde bile caminin avlusuna girmez, caminin dışında beklerlerdi. Allah’a hamd ederim ki ilk defa bir devlet adamı, bir Cumhurbaşkanı camimize hem de sabah namazı kılmaya geliyor’ dedi. Turgut Bey de çok duygulanmıştı... Bunu Cumhurbaşkanı olduğu için değil, inanan insan olduğu için yaptığına eminim. İmkân ve fırsat buldukça ibadetini yaptığını biliyorum. Hem bu dünyada, hem öbür dünyada buna şahitlik ederim. Turgut Bey’in sözlerinin ve yaptıklarının tesirli olması, inanarak konuşması ve inanarak yapmasından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla dinî hayatıyla ilgili yaptıkları da, ibadetleri de inancının sonucuydu. Ben 1988’de Turgut Bey’le birlikte Hacca gittim. Hacca da gerçekten inandığı için gitmişti. Vefat ettiği yıl Cumhurbaşkanı olarak Hacca gitmek istediğini biliyorum. Ama kısmet olmadı. Devlet-millet kaynaşmasında dinin önemli bir faktör olduğuna inanıyordu. Vatandaşın, toplumun, milletin, kendisini yönetenlerin de kendisi gibi inandığını görmesi halinde devlete bağlılığının artacağını söylüyordu. Özellikle Cumhurbaşkanı olduktan, biz de siyasetten ayrıldıktan sonra ilişkilerimiz ağabey-kardeş düzeyinde sürdü. Son zamanlarda Cuma namazını Muhafız Alayı’ndaki camide birlikte kılıyorduk. Namazdan sonraki bir saatlik boş zamanında da bu ve benzeri şeyleri konuşurduk. Evet. Turgut Özal inanan insandı. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız” diyordu. Cumhurbaşkanı adaylığı tartışılırken, “Cumhurbaşkanı olunca, yine Cuma namazlarına gidecek mi?” diye soruluyordu. Çünkü Cumhuriyet tarihimizde hiçbir Cumhurbaşkanı Cuma namazına camiye gitmemişti. Özal buna şu cevabı veriyordu: “Daha önce namaz kılmasını bile bilmiyordum. Teknik Üniversite’de öğrenciyken öğrendim. Ondan sonra bazı kesintiler oldu, ama namazımı hiç bırakmadım. 29 yıldır Türkiye’de alışılmış bir Cumhurbaşkanılığı şablonu var. O şablona ben pek uymuyorum. Cuma namazlarına her hafta gideceğim. Ben hep Cuma namazına gittim. Konumun değişti diye gitmemezlik edemem” Gitti de... Mahalle aralarındaki camilerde, halkın arasına karışarak, onlarla birlikte Kıbleye durdu, onlarla birlikte secdeye vardı. Namaz kılarken yanıbaşında olanlar bile onun Cumhurbaşkanı olduğunu farkedemediler. O kadar sade, o kadar gösterişsizdi. Özal, Hacca da gitti, alenen namaz da kıldı, Kuran da okuttu. Devletin, dini tahakkümü altına almasına ve Allah ile kul arasında duvar girmesine karşıydı. Buna kendi hayatında da izin vermedi. “Laiklik fertler için değil devlet içindir. Ve ben bir Müslümanım, İyi bir Müslaman” diyordu.(Turgut Özal Belgeseli- Kutlay Doğan) Osmanoğulları’nın asaleti 19.6. Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700. yılı sebebiyle, bu sene Osmanlılar ile ilgili konular gündemden düşmemekte... Her gün değişik yönlerden ele alınmakta Osmanlı...
Geçtiğiniz Çarşamba, 16.6.199 tarihli takvimlerde günün tarihi bölümlerinde, “ Osmanlı hanedanının kadın mensuplarının yurda dönmelerine müsaade edildiğine dair kanunun çıkışı” yazıyordu... Yıllar sonra, 1952 yılında kanun çıkartılarak bu hak verildi hanedanın kadın mensuplarına... Bu vesile ile, Osmanlı Hanedanın yurt dışında gösterdikleri asalet üzerinde durmak istiyorum bugün. Her türlü olumsuzluklara rağmen, gittikleri yerlerde yeni Türkiye Devletinin aleyhine en ufak bir faaliyette bulanmamışlar... Bu husus, Büyük Millet Meclisi zabıtlarına bile geçmiş... İşte size bu kanunun kabülünden önceki Meclis tartışmalarından kısa alıntılar: “Muhterem arkadaşlar, birbirini takip eden iki büyük Dünya Savaşı, yeryüzündeki dört büyük imparatorlukla beraber bunların yanı sıra bir çok hükümdarlıkların başını yemiştir. Bunun neticesi olarak taç ve tahtını kaybeden bir hanedanın, beşer ihtiraslarına kapılıp taç ve tahtlarına, binaenaleyh menfaatlerine kavuşmak için girişmedikleri teşebbüs kalmamıştır. Bir çok komplolara katılmışlar. Neye mal olursa olsun, taç ve tahtlarına kavuşmak için memleketlerinin ihtilal ve kan içinde yüzmesine razı olacak kadar beşeri ihtiraslara kapılmışlardır. Arkadaşlar, yalnız Osmanlı Hanedanı’dır ki, buna tenezzül etmemiş, bu suretle mensup oldukları Hanedan’ın temiz kanını taşıdıklarını ispat eden parlak bir imtihan geçirmişlerdir. Arkadaşlar, kadınlar aç kalmışlar, erkekleri şoförlük etmişler, garsonluk etmişler fakat memleketleri aleyhinde tevcih edilecek hiçbir komploya girmemişler, her teklifi reddetmişlerdir. Onlar realiteyi görmeyi, hakikatleri kabul etmeyi de bilmişlerdir. Bu gün hiçbir iddiaları , hiçbir kasıtları yoktur. Onların bugün maneviyatlarına, ruhlarına hakim olan bir şey vardır; içlerini cayır cayır yakan vatan hasreti acısı, vatana kavuşma ateşi... “(Burhaneddin Onat- Antalya ) “Değerli arkadaşlarım, her millet tarihiyle yaşar. Tarihini inkar eden toplum görülmüş değil. Osmanlı Hanedanı, hasenatı ile seyyiatı ile Türk Milleti’nin geçmişinde söz sahib olmuş, büyük hizmetleri görülmüş tarihi bir aile. Bugün kırk milyonluk Türkiye’de bir referandum yapsanız, bu Hanedan’ın takriben yirmi kişiye inen erkek ahfadının Türkiye’ye dönmesinde sakınca bulacak kimselerin yekununu en küçük rakamlara bile çıkartamazsınız...” (İ.Sabri Çağlıyangil- Bursa) “Hiçbir millet geçmişini, atasını inkar etmek, kötülemek zilleti içerisinde olamaz. Altıyüz sene koskoca bir imparatorluğu idare eden Osmanlı Padişahları içerisinde belki yeteneksiz olanları vardı ama onların içersinden vatana ihanet eden vatanını düşmana satan hiçbir hain çıkmamıştır. Osmanoğulları’nın elli yıldan beri, tek bir kelime Cumhuriyet’in, Türk Milleti’nin aleyhinde konuştukları duyulmamıştır. Sayıları onbeş yirmi’yi geçmeyen bu insanlar, gereği kadar eziyet çekmişlerdir. Altıyüz sene koskoca bir devre adını veren, çağlar değiştiren Osmanoğulları’nın öz vatanlarına dönmeleri Türklük şuurunu taşıyanlara ancak gurur verecektir... ( Cemil Ünal- Kars) “Arkadaşlar, Hanedanın yurt dışındaki yaşayışları son derece ağırdır. Paris’te sizin de benden işitecek zaman zaman hatırlayacağınızı bir şeyi öğrendim. İki tane Hanedan’a mensup kadın, yani Sultan Hanım zaruretin son derecesine düştüler ve bunların akşam saatlerinde evlerin önüne atılan yiyecek artıkları için arandıkalarını gören eski Ermeni vatandaşlarımız kendi aralarında toplanıyorlar, onlara her türlü yardımda bulunuyorlar, hatta bir ev tutarak kirasını veriyorlar. Bunu size, Başkonsolosumuzun lisanından, aldığım malumata istinat ederek naklediyorum. Bütün bunlara rağmen, asaletlerini muhafaza etmişler. Vatanımız aleyhine ne söz söylemişler ne de söyletmişler...” (H.Suphi Tanrıöver- Manisa) “Osmanoğulları’nın Dramı” kitabından kısa bir alıntı ile yazıma son vermek istiyorum: “Bir kere, Osmanlı Hanedanı mensupları başlarına gelenleri bağırlarına taş basarak ancak onlardan beklenebilecek olan büyük bir asaletle hiç kimseye belli etmemişlerdir. Başlarına gelen faciayı, iman şuuruyla, son derecede mütevekkilane bir surette karşılayıp kaderin bir cilvesi saymışlardır. Osmanoğulları’nı sevmek, yüce dinimizin ve muhteşem tarihimizin doğurduğu bir zarurettir. Bu hükme iştirak etmeyecek bir Türk ve Müslüman tasavvur etmiyoruz. Osmanoğulları için söylenecek olan son söz şudur: “Men zale sultane vilayetihi” “La zale sultane faziletihi” Yani, bir kimse ülkelerin sultanlığını kaybedebilir, ama faziletlerin sultanı ise, o saltanat onda baki kalır!.. İşte Osmanoğulları, bugün ülkelerin sultanı değilse, ve o sıfatlarını zayi etmişlerse de faziletlerin sultanı olarak kalmışlardır.”
Mevlid kandili 25.6. Bu akşam Mevlid kandili... Âlemlerin sultanı sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın dünyayı şereflendirdiği gece... Resûlullah efendimiz, hicretten 53 sene evvel Rebî'ul-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı, güneş henüz doğmamış; tan yeri ahenk ve ihtişam ile ağarırken O kararmış dünyayı aydınlattı... Bütün kainatın dört gözle beklediği bu mukaddes doğum, mîlâdî 571 yılına ve Nisan ayının yirmisine rastlamaktaydı. Bu geceye, Peygamber efendimizin doğum zamanı manasına Mevlid Gecesi adı verildi. Bu gece, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Hatta bu geceden daha kıymetli olduğunu bildiren âlimler de oldu. Mevlid gecesinde Resûlullah efendimiz doğduğu için sevinenler affolunur. Bu gece Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum zamanını bayram yapmıştır. Müslümanlar da Muhammed aleyhisselâmın doğum zamanını bayram yaptılar. Dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasîdeleri okunarak, Resûlullah hâtırlanmaktadır. Mevlid günü ve gecesinin şerefi, kıymeti çoktur. Kendisine tâbi olanlar için kurtuluş vesîlesi olan Resûlullah efendimizin doğumu için sevinmek, Cehennem azabından kurtulmaya sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına vesile olur. Mevlid gününün fâzileti Cuma günü gibidir. Cuma günü, Cehennem azâbının durdurulduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmiştir. Bunun gibi, Mevlid gününde de azab yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka vermeli, davet vermeli,davet edilen ziyâfetlere gitmelidir. Ayrıca bu gece kaza namazları kılmalı, Kur'ân-ı kerîm okumalı, dua, tevbe etmeli, hayır hasenat yapmalı, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevablarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek günah işlememekle olur. Bütün müminlerin, bu mübarek gece ve günlerin kadrini çok iyi bilmeleri, mümkün mertebe en güzel biçimde değerlendirmeleri gerekir. Bu gün ve gecelerde, evlerimiz gerçek bir bayram havasına bürünmeli, akraba, dost ve yakın arkadaşlar bir araya gelerek “Kâinata rahmet olarak gönderilen” Yüce Peygamberi şanına lâyık bir şekilde, büyük bir aşkla hatırlamalı, çoluk ve çocuğumuzun gönül ve kafaları, sevgi nûrları ile aydınlatılmalı... 1400 yıldan beri, İslâm Dünyası’nda “Mevlid Kandilleri” hep böylece karşılanmış, bu tebrik işi bir “gün” ve “gece”ye sığmamış, müminler, Rebiülevvel’in tamamını “Mevlid Ayı” olarak değerlendirmişlerdir. Bu, tâ Eshab-ı kiram’dan beri böyledir ve kıyamete kadar böyle kalmalıdır. Günümüzde, bu mübarek gün ve geceleri değerlendirmek konusunda, müminlerin sorumlulukları daha da artmış bulunmaktadır. Çünkü dinimizi yakınen tanımayan şu kuşak bu kuşak denilen bazı kimseler,yazıları ile programları ile hiç ara vermeksizin, yüce dinimize, Şanlı Peygamberimize ve mukaddeslerimize doğrudan veya dolaylı yoldan dil uzatmayı marifet bilmekte... Aslında yüce Peygamberimize dil uzatmaları, onları yüceltmez, tersine alçaltır. Çünkü herkes bilir ki, büyükleri ve büyüklükleri takdir edemeyenler gerçek küçüklerdir. 1400 yıldır beşeriyete yol gösteren, bütün sahte mâbutları yıkarak Allah’a giden yolu açan, milyarlarca insanın gönlünde taht kuran, birçok milletin kültür ve medeniyetine ruh veren, dünyayı yeniden şekillendiren ve dünya yaşadıkça etkisi giderek büyüyen Yüce dinimize dil uzatmak için kitap yazan, program yapan nasipsizler, varsın kendi nasipsizliklerine yansınlar. Kesin olarak bilmek gerekir ki, şöhret olmak için çırpınan bu zavallılar, kendilerinden öncekiler gibi çok yakın zamanda unutulup gidecekler, fakat, saldırmak cüretini gösterdikleri bu Yüce Peygamber, yine bütün haşmeti ile mevcudiyetini sürdürecektir. Kaldı ki, bir parça fikir haysiyeti ve insaf ehli olan pek çok yabancı bile sevgili Peygamberimizin büyüklüğünü teslim etmek zorunda kalmıştır. Meselâ, ünlü Fransız edibi Lamartin, O’nu: “Bugüne kadar gelen insanlardan mukayese edilemiyecek kadan üstün” diye överken, yine ünlü İngiliz tarihçi ve fikir adamı Thomas Carlyle: “İnsanlık tarihinde gelen en büyük kahraman” olarak ilân eder. Öte yandan, gerçekten de dünyanın ve Almanya’nın yetiştirdiği ender dehalardan biri olan Goethe, Şanlı peygamberimizi övücü bir şiir yazar ve O’na şöyle seslenir: “Yüce Peygamber! ayırma bizi koynundan... Yoksa bizi çöllerin kumu yutacak..Güneş kanımızı kurutacak... Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını...Hepimizi alıp koynuna...Eriştir bizi Yüce Yaradanı’na...
” Denizde damla misali 26.6. Dün, Mevlid Kandilinden, Peygamberimizin kararmış dünyayı teşrifi ile aydınlattığından bahsetmiştim. Bugün de, gelmiş gelecek bütün insanların ahlâkından üstün olan olan, O serverin güzel ahlâkından denizde damla misali bir nebze bahsetmek istiyorum. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak kendine güzel huylar verdiğini “Sen güzel huylu olarak yaratıldın.” mealindeki ayet-i kerime ile bildirmektedir. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resulullahın bu güzel ahlâkı sebep olmuştur. Muhammed aleyhisselamın bin mucizesi görüldü, dost düşman herkes de buna şahid oldu. Bu kadar mucizelerin en kıymetlisi, “edepli olması” ve “güzel huyları” idi. Muhammed aleyhisselam, gelmiş gelecek bütün insanların en üstünü en akıllısı idi. Aklı o kadar çoktu ki, Arabistan yarım adasında, sert, inatçı insanlar arasında gelip, çok güzel idare ederek ve cefalarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itaate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp Müslüman oldu ve islamiyet yolunda babalarına ve oğullarına karşı mücadele ettiler. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını feda edip, kanlarını akıttılar. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı, o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve Müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği halde, din düşmanlarına, dine dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi. Herkese karşı yumuşak olmasaydı, peygamberlik heybetinden, büyüklük hallerinden, kimse yanında oturmaya ve sözünü dinlemeye takat getiremezdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. Bunlarla müsafeha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. İyilik etmesini sever idi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Aşağı gönüllü idi. Heybetli idi. Yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nazik idi. Cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere birşey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden birşey beklemezdi. Kimseye kötülük düşünmezdi. Bir savaşta kendisini öldürmek için mücadele eden müşriklerin yok olması için dua buyurması istendiğinde, - Ben, lanet etmek için, insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Ben herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim. buyurdu. Büyük, küçük; köle, hizmetçi herkesin derdi ile ilgilenirdi. Bir gün, Peygamber efendimiz çarşıya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını görünce sordu: - Kızım, niçin böyle ağlıyorsun? - Bir Yahudinin hizmetçisiyim. Bana bir dirhem verdi. Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın al dedi. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım. Bu haline acıyıp, yanındaki son dirhemini kıza verdi: - Bununla şişe ve yağ al. Evine götür, buyurdu. Kızcağız, - Eve geç kaldığım için, Yahudinin beni döveceğinden korkuyorum, dedi. - Korkma! Seninle birlikte gelir, sana birşey yapmamasını söylerim. buyurdu. Onunla beraber eve gelip, kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp, Resulullahı görünce şaşırıp kaldı. Yahudiye, olanı biteni anlatıp, kıza birşey yapmaması için şefaat buyurdu. Yahudi, Resulullahın ayaklarına kapanıp, - Binlerce insanın baş tacı olan, binlerce arslanın, emrini yapmak için beklediği ey yüce Peygamber! Bir hizmetçi kız için, benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin. Ya Resulallah bu kızı senin şerefine azad ettim. Bana imanı, islamı öğret. Huzurunda müslüman olayım, dedi. Resul aleyhisselam, ona müslümanlığı öğretti. Müslüman oldu... Çoluğuna çocuğuna da anlattı. Hepsi Müslüman oldu. Bunlar hep Resulullahın güzel huylarının bereketi ile oldu. Dünya ve ahıret saadetine kavuşmak isteyen, Muhammed aleyhisselama tabi olması, onun bildirdikleri ile amel etmesi lazımdır. Muhammed aleyhisselâmın temiz hayatını, yüksek ahlâkını, asîl davranışını, nûranî sözlerini yüce vasıflarını öğrenmek ve son peygamberin hayatını örnek alarak yaşayışımızı ona göre ayarlamak başta gelen vazifemiz olmalıdır. . Resul aleyhisselâmın güzel huyları pek çokdur. Her Müslimânın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lazımdır. Böylece, dünyâda ve âhıretde felâketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve O iki cihân efendisinin şefâatine kavuşmak nasip olur. İşte bu esaslara uyan bir Müslüman, Allahı ve Peygamberi gerçekten sevdiğini isbat etmiş, Allaha layık bir kul, Peygambere layık bir ümmet olduğunu göstermiş olur. Eski bir
İstanbul hatırası 2.7. Claude Farrere ünlü bir Fransız yazarı... 20.asrın başlarında defalarca Türkiyeye gelmiş, 1908 yılından sonraki olayları kitaplarında, konuşmalarında dile getirmiş bir Türk hayranı... Fransızların Türklere karşı tavırlarını şiddetli bir şekilde tenkit edip, Fransa’yı ağır bir dille suçladığı için halkından büyük tepki görmüş biri. “Türk Şuuru” ve “Türkiye’nin Manevi Kuvvetli” isimli kitaplarında bu tepkilere cevap vermekte. Ayrıca o zamanki sosyal, siyasi durumunu hatıralarında anlatmakta. Bugünkü yazımda sizlere bir hatırasını nakledeceğim. Ama bu hatıra sizi sıkacak ciddi siyasi bir olay değil... Aksine sizi rahatlatacak hayvanlarla ilgili bizzat yaşadığı bir hatırası : Bana öyle geliyor ki Türkler, yaşadıkları topraklardaki insanlara örnek olmuşlardır hep. Zira Türkler mükemmel insanlar; nazik ve sakindirler. Diğer milletlerden çok farklılar. Türklerin kendileri gibi hayvanları da çok farklı bizim hayvanlardan. Bu farkı başımdan geçen bir olayı nakledince daha iyi anlayacaksınız... Bana hak vereceksiniz. Vakit öğle sularıydı, Süleymaniye Camiinin avlusuna girmek üzereydim... Yanımda bir dostum var... İkimiz de yorulmuştuk. Avlunun bir kenarına yorgun argın oturduk. Biraz sonra, yanımıza bir köpek geldi.... Belli ki aç hayvan. Dostum, köpeği çağırdı; köpek, önce tereddüt etti, sonra yaklaştı. Tam o sırada bu maksatla dolaşan bir ekmek satıcısı geçiyordu. Çağırdım adamı ve dostum, çok, pek çok kara ekmek satın aldı. Şaşkınlıktan deliye dönen hayvan, bir anda, ayaklarının altında, kendisine bir hafta yetebilecek ekmeği buluvermişti. Büyük bir minnettarlık hisseden köpek sevincini ve itimadını hemen göstermek istedi. Ve bunu belirtmek için de, yeryüzündeki diğer bütün annelerin yapabileceği şeyi yaptı: Alelacele yanımızdan uzaklaştı. Çok geçmeden, ağzında iki minik yavruyla çıktı. Kendi yavrularıydı bunlar. Ve onları bize gayet merasimli bir şekilde takdim etti. Güzel yavrulardı. Annelerinin aksine yumuk yumuş, tombul hayvanlardı. Besbelli ki bu hal, anneye bir gurur veriyordu. Bu zayıflığın sebebini belki de yanlış anlarız diye, gözlerimizin önünde, aldığımız ekmekleri iki yavrusuna paylaştırdı, fazla kalanları bir kenara ayırdı; yavrularından artanları da kendi yedi. Nihayet bütün aile tekrar yuvaya çekildiler... Onbeş gün sonra yine aynı yerdeydim. Ama bu defa, yalnızdım, eskiden dostumla beraber olduğumuz yerde yalnızdım... Baktım çevrede hiç köpek de yok. Beklemeye karar verdim. Bu arada, elimi önceki gelişimde yerini öğrendiğim köpeğin yuvasına sokup içini bir yoklamak aklıma geldi. Evet, gerçekten içerde yumuşacık tüylere dokundu elim. O zaman hayvanları göreyim diye ikisini de tuttum, dışarı çıkardım. Ağlayıp, viyakladılar. Pek fazla çıkmadı sesleri; biraz viyaklama. Çok geçmeden, muhtemel bir cinayeti önlemek maksadıyla, mahallenin bütün köpekleri imdada koşmuştu. Bir anda kendimi pek çok köpekten meydana gelmiş bir dairenin içinde buldum. Hepsi de hırlıyordu. Ama hiçbiri dişlerini göstermiyordu. Çünkü, gayet rahat, ayaklarımın dibinde duran yavrular, masumiyetimi gösteriyordu onlara. Ama ben, kendimi suçlu buldum ve baldırlarımın tehlikeyle karşı karşıya olduğunu hissettim. İşte o sırada tehlikeden haberdar edilen ana köpek, yavrularını kurtarmak için koşa koşa olay yerine yetişmeye çalışıyor, en kötü ihtimali düşünerek, dili bir karış dışarıda deli gibi koşuyordu. Ama birdenbire beni gördü ve tanıdı. O zaman en tuhaf, en harikulade sahne cereyan etmeye başladı! Bir an içinde etrafımdaki köpekler yok oluverdi. Ana köpeğin bir havlaması, onlara tehlike olmadığını ve dağılmaları gerektiğini anlatmıştı. Ve kendisi... Karnı yere dokunurcasına yere eğilmiş, ayakkabılarımı yalayarak, arkadaşlarının yaptığı muamele için benden özür diliyordu. Bana nasıl yapmışlardı bunu ve yavruları, şaşkın küçükler, nasıl olmuş da beni tanımamışlardı. Olur şey değildi bu! Zavallı hayvanın başını okşadıktan sonra, aynı ekmek satıcısını çağırınca, birden kalktı ve çeşitli maskaralıklarla sevincini göstermeye başladı. Ama hemen ardından, analık vazifesini hatırladı ve başka hiçbir hayvan dünyasında görülmeyecek bir zekâ örneği vererek, ard arda iki yavrusunu dişleri arasına alarak hırsla gözlerimin önünde hırpaladı, şüphesiz onları cezalandırıyordu. Kendilerine ekmek veren bir insana nasıl böyle davranabildiklerini, onlara anlatıyor, bu faydalı gerçeği yavru köpeklerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Kulaklarındaki bir, iki diş darbesi onlara iyi bir ders olacaktı. Şimdi söyleyin diyor Claude Farrere, Türklerin kendisi gibi hayvanları da farklı demekle haksız mıyım?
Herkes çok önemli! 3.7. Yüce Allah, insanları medenî olarak yaratmıştır... Bunun için topluluklar halinde yaşamak zorundalar... Topluluk halinde yaşama deyince de insanî ilişkiler gelir akla... Bu ilişkiler ne kadar seviyeli olursa, insanlar birbirlerini üzmezlerse, birbirlerine sıkıntı vermezlerse, o toplumda, o işyerinde huzur olur. Herkes, “Çoluk çocuğunu, yakınlarını, mesai arkadaşını, sokakta karşılaştığı insanı nasıl memnun edebilirim, onu nasıl sevindirebilirim” diye düşünürse kendiliğinden gelir huzur. İşte bu huzur ortamını sağlamak için de şu hususlara dikkat etmek zorundayız. Bunlar yapılamayacak zor şeyler değil aslında. Yeter ki biz buna inanalım, biraz gayret gösterelim kafi. Takdir ve tebrik etmekte cimri davranmayın. İnsanların, yaptıklarından dolayı onları takdir edeceğinizi bilmelerini bir kural hâline getirin. Bu bakımdan bir kişi, dikkate alınmadığı hissine asla ve asla kendini kaptırmasın. Takdir etmeyi, sıcak ve samimî bir gülümseme ile uygulayın. Bir gülümseme, başkalarının, onları fark ettiğinizi ve onlara saygıyla yaklaştığınızı hissetmelerini sağlar. Dürüst, kendinize has tavırlar kullanarak, insanları takdir edin. İnsanlar kendine mahsus tavırlar ile büyür ve gelişir. İnsanlar her yaşta övülmenin, takdir edilmenin özlemini duyar. Kişi iyi iş yaptığı ve önemli birisi olduğu konusunda temin edilmek ister. Övgüyü, sadece büyük başarılar için saklamanız gerektiğini sanmayın. İnsanları; görünümleri, rutin işlerini yapma tarzları, fikirleri, yardımseverlikleri gibi küçük şeylerle ilgili olarak da övün. İnsanlara başarmış oldukları konular hakkında, kişisel notlar yazarak övgüde bulunun, iltifat edin!.. İltifattan hoşlanmayan insan olmaz. Onları özel olarak arayın ve özel olarak ziyaret edin. Sadece işiniz olduğu zaman ziyaret etmeyin! Karşılıksız ziyaret edin ki, işiniz olduğunda yanına gitmeye yüzünüz olsun! İnsanları; “Çok önemli kişiler, önemli kişiler, önemsiz kişiler” diye sakın sınıflandırmaya kalkmayın. İster çöpçü olsun, ister bir şirketin genel müdürü , sizin için istisnasız herkes önemli olmalıdır. Bir insana ikinci sınıf muamelesi yapmak, size birinci sınıf hakkı kazandırmaz. İnsanlara ismiyle hitap edin. İnsanlar isimleriyle çağrılmaktan hoşlanır. Bu durum, kişinin adıyla reklamının yapılması gibidir. Burada unutmamamız gereken iki önemli şey vardır: İsmi doğru telaffuz etmek ve doğru yazmak. Eğer bir kişinin ismini hatalı telaffuz eder veya yazarsanız, o kişi, sizin onun önemsiz birisi olduğuna inandığınızı düşünecektir. Ayrıca, iyi tanımadığınız kişilerle konuşurken, adının önüne gerekli ünvanı koymayı unutmayın. Müdür bey, başkan bey gibi... Her seviyeden insanlar da bundan hoşlanır. Bu küçük sıfatlar, insanın kendisini önemli hissetmesinde inanılmaz yardımcı olur. “İnsanlarla iyi geçinmek, onları memnun etmek, onlara hizmet etmek karın doyurmuyor. Parasız yaşanmaz” demeyin. Bunlar para kazanmaya mani değildir. Üstelik böyle davranışlar, daha çok kazanmaya vesiledir. Para kazanmak mı istiyorsunuz? O hâlde, “Önce hizmet” düsturuna sahip olun. Önce maddi-manevi vermeyi öğrenin. Vermeden almaya kalkmayın... Para kazanmak ve refah içinde yaşamak çok tabiî ve arzu duyulan bir şeydir. Para, ailenizin ve sizin layık olduğunuz hayat standardına ulaşmak için gereken güçtür. Para bir güçtür. Para rahat yaşamanın bir yoludur. O hâlde, para arzu duyulan bir nesnedir... Her yerde insanları, “Önce para” tutumu içinde görürsünüz. Yine de aynı insanların çok az parası vardır. Neden? En basiti şundan: Önce para tutumunda olan insanlar, o denli para merkezli olmuşlardır ki, para yetiştirecek tohumları ekmeden, paranın toplanamayacağını unuturlar. Paranın tohumu da hizmettir. İnsanlarla iyi geçinmektir. İnsanlara değer vermektir. Bu nedenle “Önce insanı kazanmak” prensibi, zenginlik ve refaha açılan bir kapıdır.. İnsanlara daima beklediklerinden daha fazla karşılık verin. Başkaları için yaptığınız her türlü fazladan minik şey, bir tohumudur... Müşterilere fazladan hizmet vermek bir tohumudur, çünkü müşterinin bir daha gelmesini sağlar. Para tohumlarını elbette ki, hizmet yeşertir. Hizmet ek, para biç. En güzel yatırım, insana yapılan yatırımdır. Bütün mesele; insanı, işini severek, istiyerek yapacak hale getirebilmektir. Çünkü; istemeyerek yapılan iş ya karın ağrıtır, ya baş..
. İki dere dolusu altını olsa... 9.7. Zenginlik, konfor, rahatlık, ihtiyaçsızlık... bir nimet olduğu kadar, aynı zamanda büyük tehlike insan için.... Nice milletlerin, nice insanların sonu olmuş bu konfor hastalığı. Çünkü ihtiyaçsızlık insanı azdırır; isteklerin sınırı yok, nerede duracağı belli değil... Ondört asır önce Peygamberimiz bunu haber veriyor: “İnsanoğlunun iki dere dolusu altını olsa, üçüncüsünü isterdi. Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur.” Gerçekten de insanoğlu enteresan; yeterli bir geliri olmayan, önce karnımı doyuracak kadar bir gelirim olsun, der. Buna kavuşunca, ev ve araba sahibi olmak ister. Sonra sahil kenarında yazlık ister. Arabası olur, arkasından yeni modelini, arkasından lüks olanını ister. Bununla da yetinmez, bir de spor araba ister. İster de ister... Bu , burada da kalmaz. Maddi durumu yükseldikçe tatminsizlik arttıkça artar. Çokları bunu uyuşturucu ve alkol ile sağlamaya çalışır... Bunlar da arkasından ahlaksızlığın her türlüsünü beraberinde getirir... Sonra da inançsızlık felaketi... Fakat ne yazık ki, bütün bunlarla tatmin olmak bir yana, susuz olanın deniz suyu içtikçe susuzluğu arttığı gibi tatminsizlikler günden güne artmakta. Bu felaketi bugün bütün dünya yaşamakta... Üç aşağı beş yukarı her taraf aynı, fakat ben size çok kimsenin gidip gördüğü için Almanya’dan örnekler vermek istiyorum. Biliyorsunuz, ikinci dünya savaşı sonunda Almanya’da taş üzerinde taş kalmamıştı. Maddi sıkıntı diz boyu idi. Fakat her tülü sıkıntıya rağmen, ahlaksızlık yoktu. İnançlara bağlılık kenara atılmamıştı. İnsanlıklarını daha unutmamışlardı. Sonra ne oldu? Seferberlik ilan edildi; işçiler sekiz saat kendisi için sekiz saatte devleti için çalıştı. Kısa zamanda devlet kendini toparladı. Refah seviyesi zirveye ulaştı. Tren yolları, otobanlar, nehir yolları ve hava yollarıyla mükemmel bir ülke haline geldi Batı Almanya. Şehirler düzenli, köyler kalkınmış. Yerin altı ve üstü değerlenmiş, üretim gelişmiş, tüketim refah çizgisini çoktan geçmiş... 1500- 2000 Mark’ın altında ücret alan işçi kalmamış. Sosyal güvence sağlanmış, Kimsenin yarından endişesi yok. Ancak, maneviyat unutulup herşey maddeye göre ayarlandığı için, bütün bu olumlu gelişmelerin yanında istenmeyen sonuçlar da peşinden geldi. Bu kalkınan, güçlenen, parası dolarla yarışan Batı Almanya’nın bütün büyük şehirlerini gezenler, şehirlerin her birinde koskoca fuhuş mahalleleri görür. Frankfurt’ta Garın bulunduğu semt böyle insan satılan bir pazardır. 50 mark gibi küçük bir para karşılığı girilen barlarında, bir yandan rezil filmleri seyredilmekte, bir yandan da istenilen kız ve uyuşturucu satın alınabilmektedir... Batı Almanya gibi refah seviyesi çok yüksek bir ülkede bunca genç ve güzel kızın vücudunu satmaya razı olmasını insanın aklı, mantığı almıyor değil mi? İster istemez insanın aklına geliyor: Bu kadar genç kız burada çalışmaya nasıl razı edilebiliyor, diye? Beyaz zehire alışmış gençler, paraları tükenince alışkanlıklarını, sürdürebilmek için, kendileri gibi uyuşturucu maddeye alıştırdıkları sevgililerini buralarda çalışmaya ikna ediyorlar. Bunun için çok zengin bir ailenin genç kızı, bu bataklık yuvası apartmanlardan birinde, kendisine elli mark ödeyecek yabancı erkeği bekliyor. Çünkü, alıştığı uyuşturucu maddeye kavuşmanın başka yolu yok! Peki bütün bunlar nasıl oluyor? Şöyle oluyor: Sistemin çarkları arasına düşen, maneviyattan, ahlaktan yoksun, herşeyi madde olarak görmeye alışmış insanın artık iradesi kalmıyor. İşin ilginç tarafı bu insanlar, bütün yaptıklarının kendilerine ve başka insanlara zararlı ve kötü olduğunu biliyor, fakat başka türlü davranamıyor. Çünkü düşünme mekanizmaları dumura uğramış. O bakımdan, 50 Marka vücudunu satan kadın ile apartmanın sahipleri arasında kıl kadar fark yoktur; iki taraf da alıştıkları şeyleri ele geçirmek için seçtikleri yolda yürümektedirler. Biri paranın, biri uyuşturucu maddenin kölesi olmuş... Devlet, vatandaşın maddi geleceğini çeşitli yollarla garanti altına alabilmekte, fakat manevi çöküntünün önünü alamamaktadır. Çünkü, temel madde üzerine atılmış. Halbuki insanın ayakta kalabilmesi için iki ayak lazım; madde ve mana. Bu kontrolsüzlük, serbestlik, başka bir ifadeyle kapitalizm, terbiye edilmiş vahşi bir hayvana benzetilebilir. Arslan, eğitiminden geçmiş ve artık ısırmaz hale gelmiştir. Ama siz onunla bir odada yaşıyorsanız, bir gün vahşetin sesini duymayacağına ve sizi parçalayıp yemeyeceğine güvenemezsiniz. Çünkü, eğitilse de, vahşiliği yok edilmemiş, mizacından çıkarılmamış! Belki bugün memleketimiz bu kadar değildir. Fakat, eğer gayret gösterilmezse, madde ile mana arasında denge sağlanamazsa,bir zaman sonra bizim insanımızın da buradan farkı kalmayacağından kimsenin şüphesi olmasın!..
Huzursuzlukların kaynağı 10.7. İmrendiğimiz, “keşke biz de onun gibi olabilsek” dediğimiz bazı kimseler vardır. Bunlar gayet rahattırlar, huzurludurlar; kötü düşünce, stres, huzursuzluk bunlardan çok uzaktır. Bunlar tevekkül sahibidirler; en kötü olaydan bile iyi şeyler çıkartırlar. İşte hepimizin hedefi bu olmalıdır. Çünkü; insanın en büyük düşmanı, huzursuzlukların kaynağı kötü düşüncelerdir. Kötü düşünceler, ruha zarar verdiği gibi bedene de zarar verir. Bedende hastalıklara sebep olur. Güzel düşünceler ruha ve bedene sağlık verir. Kötü düşünceler bedeni kurşun gibi vurup yıkabilir. Hasta olmaktan korkanlar hasta olurlar. Endişe, korku, stres; vücudu her hastalığa açık tutar. Beden, iyi ya da kötü her düşünceye karşılık vermekte hiç gecikmez. Çünkü düşünce her faaliyetin kaynağıdır. Kaynak temiz olursa herşey temiz olur. Kötü düşünceli bir adamın yediğini, içtiğini bile fayda vermez. Çok karşılaşırız. Kadının yaşı doksan küsurdur. Yüzünde genç bir kızın saflığı, temizliği ve sağlığı vardır. Öte yandan henüz kırkını aşmamış bir kadının da yüzü, derin ve ürkütücü kırışıklıklar içindedir. Sanki seksen yaşında gibidir. Araştırdığınızda, görürsünüz ki, ilki neşeli, hoş görülü tevekkül sahibi bir mizacın, ikincisi ise ihtiras ve hoşnutsuzluk mizacının eseridir. Güneş ve temiz havadan mahrum bir ev, nasıl sağlıklı olamazsa, huzur verici düşüncelerin güneş ve havasından mahrum bir beden de sağlıklı olamaz. Hastalıkları yenecek en güçlü doktor, iyi düşüncelerdir. En büyük teselli de güzel niyetlerdir. Güzel niyetler, ızdırap ve kederi eritir. Kötü niyetli, şüphe, vesvese, haset ve kin sahibi bir adam, kendini eli ile yaptığı zindana hapsetmiş olur. İyi niyet, hoşgörü, sevgi, kusur aramamak, iyilik ve iyi tarafları düşünmek insana hürriyet bahşeder. İnsanı yıpratan diğer bir husus da fikirsizlik, hedefsizliktir. Fikir, bir hedefe bağlanmadıkça, büyük bir başarı imkânı olmaz. Hedefi olmayan adam korku, sıkıntı ve ızdırap içinde yaşar. Hedef sahibi olmak, düşünceyi de beraberinde getirir. Düşünce, ancak hedef sâhibi bir adamda gelişebilir. Hedefi olan insan, arada bir, bir engele çarpsa da telaşlanmaz. Çünkü o hedefine yürürken karakterini sağlamlaştırmıştır. Şüphe ve tereddüt, hareketin en büyük düşmanıdır. Bu düşmanları imha etmeyen birisi, adım başında bu düşmanlarla karşılaşır. Hayatta her başarı fedakârlık ister. İnsanın dünyadaki başarısı hayvanî düşüncelerinden yapacağı fedakârlığa, sarfedeceği gayrete bağlıdır. Bu dünya, hayvanî düşünce ve isteklere esir; şerefini kaybetmiş insanların sığınağı olmamalıdır. Sonsuz âhıret nîmetlerine kavuşmada bir geçiş yeri olmalıdır. Nefse hakimiyet, azim, dürüstlük ve iyi idare edilen düşünce insanı yükseltir. Ahlâkî düşüklük, nefse uymak, fikirlerdeki bulanıklık, şaşkınlık insanı alçaltır. Dürüst düşünce ile elde edilen başarı, dürüst düşünce ile muhafaza edilebilir. Her sahadaki bütün başarılar, belirli hedeflere yöneltilmiş, doğru idare edilen düşüncelerin ürünüdür. İyi düşünceli bir insan da sıkıntı çekebilir. Çektiği bu sıkıntı onun kötü işleri sonucu oldu denilemez. Belki de bu sıkıntılar, onun daha iyi insan olması, tecrübe kazanması gibi daha nice faydalar içindir. Şunu iyi bilmelidir ki; iyi düşünce ve harekete karşı kötü, kötü düşünce ve harekete karşı iyi netice alınamaz. Fakat bazan iyi düşünce ve hareketin, birçok aksaklık yüzünden kötü netice verdiği görülebilir. Ama, fena düşünce ve hareketin iyi netice vermesi imkânsızdır Çiftçi, ektiği buğday, şartlar uygun gitmediği zaman, istenilen miktar ve kalitede buğday alamayabilir. Fakat çavdar ekip, buğday alması mümkün değildir. Çünkü, buğday tohumundan buğday, çavdar tohumundan çavdar çıkar. Ölümü, âhıreti düşünen, öyle veya böyle, zengin de olsa fakir de olsa dünyanın geçici olduğunu günün birinde biteceğini idrak eden kimsede kötü düşünce hâsıl olmaz. Bir insanın endeksi, istikameti ölüm ve sonrasına ise, ne iş yaparsa yapsın neticesi hayırlı olur. Hedefi ölüm ve sonrası değil ise, ne iş yaparsa yapsın görünüşte iyi de görünse neticesi kötü olur!.. Batı’nın ezelî düşmanlığı 16.7. Dün ne yapılmışsa bugün de aynı şeyler yapılıyor...
Bugün PKK ve APO kullanılarak nasıl Türk düşmanlığı yapılıyorsa, her devirde buna benzer mutlaka bir malzeme bulunmuş... Birkaç gündür, Dr. Alâeddin Yalçınkaya’nın “Sömürgecilik ve Panislamizm ışında TÜRKİSTAN 1850’den günümüze” (Timaş yayınları) kitabını okuyorum. İnsan okudukça hayretten hayrete düşüyor. Dünyanın neresinde olursa olsun; ister doğu, ister batı taktik, strateji aynı. Bütün faaliyetlerin aynı merkezden olduğu o kadar açık ki... Perde biraz aralanınca görülüyor; patent aynı... Batı patentli... Ta 1800’lü yıllarda, Türkistanda ( Kazakistan, Kırgızistan,Özbekistan ve Türkmenistan) Türk milletini, kendi değerlerinden uzaklaştırıp, Ruslaştırmak, hıristiyanlaştırmak için neler yapılmamış neler! Önce kaba kuvvet... Bundan netice alınamayınca, aslı Rus fakat, Müslüman Türk ismi taşıyan kimseler kullanılmış...Veya kökü de ismi de Müslüman Türk olup, Ruslaştırılmış yani satın alınmış kimseler kullanılmış...Yapılan işler hep şeytanca. Hatta şeytanın bile aklına gelmeyeceği şeyler... Batı, elde ettiği adamları vasıtasıyla, önce Pan - islamizm fikrini ortaya atıyor. Bunu el altından destekliyor, örgütlüyor; faaliyete geçirtiyor... Sonra da başlıyorlar yaygaraya... Siz bütün Müslüman Türkleri birleştirip dünya devleti kuracaksınız, sonra da hıristiyanlara topluca saldırıda bulunup Hıristiyan- Müslüman savaşı çıkartmak istiyorsunuz; dünyayı kana bulayacaksınız vs. Batı, bunları niçin yapıyor? Dünyaya hayali bir korku salıp, bu yolla Osmanlılar üzerine baskı unsuru kurmak, buralardaki Türklerle ilgilenmesine mani olmak. Onların dinlerini öğrenmelerine engel olmak. Halkı cahil bırakmak, böylece cahil kalan halkı istedikleri yöne rahat bir şekilde sevkedebilmek... Biliyorlar ki, bilen, ilim sahibi kimseyi kandırabilmek çok zor... Böylece, Osmanlıdan yani doğru kaynaktan irtibatları kestikleri halkı avuçlarının içinde aldılar... Bundan sonra da, halkın mevcut imanını, itikadını yozlaştırmak, sadece isimleri Müslüman olan bir halk meydana getirme faaliyetini başlattılar... Halkın önüne; dini aslına uygun haline getirme, sözde hurafelerden uzaklaştırma projesini koydular. Bu projeyi hayata geçirmede kullandıkları adamlarından biri Şehabettin Mercani (1818-1899) diğeri Cemalettin Efgani(1838-1897). İşte bunların sözde dini kurtarma programları. Gerçekte ise, dinin köküne dinamit koyma programı: 1- İçtihadda ve nasların yorumunda serbestlik;herkes Kur’an-ı kerimden kendi anladığına dayanarak karşılaştığı meseleyi halledebilmeli, içtihadda bulunabilmeli: Peygamber ve mücdehitler devreden çıkarılmalı. Dinin dört kaynağından diğer üçü devre dışı bırakılıp, Kur’andan başka kaynak kabul edilmemeli. 2- Geleneksel otoritelere körü körüne teslim olmaktan vazgeçirmek: Mezheplere ve dinde söz sahibi olmuş, büyük alimlere teslim olmamalı. Bunların kitaplarına, fetvalarına şüphe ile yaklaşılmalı. 3- Klasik kitapların okunduğu ve muhafazakar düşünce tarzının öğretildiği medreselere son vermek: Ondört asırdır, islam alimlerinin sistemleştirerek herkesin anlayabileceği tarzda hazırladıkları, iman, itikat, fıkıh, ilmihal bilgilerinden halkı uzak tutmalı. 4- Kur’an, hadis ve İslam tarihi öğreten medreseler kurmak: Hadislere herkes kendine göre mana verebilmeli. Sadece islam tarihi okutulmalı, şu haram, şu farz, şu yasak gibi zorlayıcı emirlerden halk kurtarılmalı. Fiili olarak islamı yaşamaktan halk uzak tutulmalı. 5- Bilim ve Rusça öğreten medreseler kurmak: Dinin emir ve yasaklarını öğrenmelerini sağlayan Arapça kitaplardan kurtarılmalı. Bunun için de medreselerden tedricen arapçayı kaldırmalı 6- İslam kültürüne ve başlangıçtaki saf islama dönmek: Nasıl olsa başlangıçtaki islamı bugün bilen kalmadı. Saf islam diyerek, arzu edilen sadece ismi islam olan din, halkın önüne konulmalı. Programın açıklamalı özeti bu... Hep alimlere, geçmişe düşmanlık. Hâlbuki dinimiz, âlime, ilme çok önem vermiştir. İslâmiyeti ayakta tutan âlimlerdir ve bunların ömürlerini verip yazdığı fıkıh kitaplarıdır. Ayet-i kerimelerde, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu; alimlerden sorun” buyuruluyor. Hadis-i şerifte de, “Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer kılavuzdur” buyuruldu. Nihai hedef belli... Önce, islamiyetin kalesi olan alimleri mezhepleri bertaraf etmek. Arkasından, hadis-i şeriflere karşı olan itimadı sarsarak; Hz. Peygamberi devre dışı bırakmak. Geriye kalıyor, Kur'an-ı kerim... Zaten Kur'an-ı kerime de istedikleri gibi mana vermektedirler. Böyle olunca da insan sayısı kadar, görüş ortaya çıkacak; orda din diye bir şey kalmayacak. Türkî devletlerin bugünkü durumuna bakılırsa, programdan ne derece netice aldıkları açık şekilde görülür!..
Sıkıntılar hayatın ayrılmaz parçası 17.7. Hayat baştan sona, handikaplarla dolu. İleride ne olacak nasıl olacak bunu bilmek mümkün değil... Bunun için herşeyin yolunda gideceğini, hayatın güllük gülistanlık olacağını düşünmek ve buna göre kendini şartlandırmak insanı çoğu zaman sıkıntıya sokar. İnsanın her an önüne bir dikenin, sıkıntının, problemin çıkacağını düşünmesi bunun da hayatın tabii bir parçası olduğunu kabullenmesi gerekir. Hiç kimse, harekete geçmeden önce şartların mükemmel olmasını isteme gibi bir lükse sahip değildir. Bunun için öncelikle şu iki hususu peşinen kabullenmeniz gerekiyor: 1- Gelecekte problem ve zorlukların olacağını kabul edin: Dünya hayatı zaten baştan sona sıkıntı ve imtihandır. İmtihanın kolayı olmaz. Her işin riski, problemleri, belirsizlikleri vardır. Diyelim ki arabanızla uzun bir yola gitmek istiyorsunuz ama yolun güvenli olması konusunda kesin, emin olana kadar tehir etmeye taraftarsınız. Trafik servis yolundan verilmesin, motorda sorun olmasın, hava kötü olmasın, yolda sarhoş sürücüler olmasın, hiç risk olmasın... Bu şartlarda yola ne zaman çıkabilirdiniz? Cevap: Hiç bir zaman. Yola gitme planı yaparken güzergâhınızı belirlemek, arabanızı bakımdan geçirmek ve buna benzer şeylerle riski en aza indirmek için elinizden geleni yapmak mutlaka mantıklı bir harekettir. Ancak riskin tamamını ortadan kaldıramazsınız. Tedbir kuldan, takdir Allah’tan deyip yola çıkmak zorundasınız. 2- Problem veya zorlukları ortaya çıkarken ele alın: Başarılı insan olmak, problemleri ortaya çıkmadan çözmek yeteneğine sahip olmak demek değildir. Bu yüzde yüz zaten mümkün olmaz. Daha ziyade zorluklarla karşılaştığında onlara çözüm bulma yeteneğidir. İş hayatında, evlilik veya herhangi bir faaliyet alanında karşı karşıya geldiğinizde köprüden geçmekten geri kalmayın. Fikirlerinizle ilgili olarak birşeyler yapmak üzere bakış açınızı değiştirin. Şartlara göre kendinizi yenilemeyi bilin! Yılmayın mücadeleci olun! Beş altı yol önce kendi alanında oldukça uzman olan bir psikolog insan karakterleri ile ilgili bir kitap yazma planları olduğundan bahsetmişti. Fikirleri oldukça ilginç, canlı ve heyecan vericiydi. Vermek istediği mesajın ne olduğunu biliyordu ve bunu verecek yeteneğe de enerjiye de sahipti. Bu çalışma ona kendini tatmin, prestij ve para getirecekti. Geçen gün karşılaştığımızda, hemen kitabın bitip bitmediğini sordum. Hayır, kitabı yayınlamamıştı. Bir an için acaba nedenini sorsam mı sormasam mı diye düşünürken, acele etmemeyi, işi zamana bırakmayı düşündüğünü söyledi. Gerçekte yaptığı şey o fikri toprağın derinliklerine gömmüş olmasıydı. Aklının olumsuz düşünceler üretmesine izin vermişti. Yapması gereken başarılı çalışmayı ve etmesi gereken fedakârlıkları gözünün önüne getirmişti. Projenin neden başarılı olmayacağıyla ilgili her türlü nedeni gözünün önüne getirmişti. Hep olumsuzlukları düşünmüştü. Fikirler önemlidir. Bir şey yapmak veya geliştirmek için fikirlerimiz mutlaka olmalı. Başarı; fikirleri olmayan kişiden uzak durur. Ancak şu konuda da hata yapmayalım. Fikirler kendi başlarına yeterli değildir. Daha çok iş yapma veya çalışma yöntemlerini basitleştirme fikirleri, ancak gerçekleştirildikleri takdirde bir değere sahiptir. Her gün binlerce insan bir çok fikri gerçekleştirmekten korktukları için toprağın altına gömmekte. Ve bunun ertesinde de bu fikirlerin hayaletleri geri gelip onları rahatsız etmekte. Şu iki düşünceyi zihninizin derinliklerine yerleştirin. Önce fikirlerinizi hayata geçirerek onlara değerini verin. Bir fikir ne kadar iyi olursa olsun onunla bir şey yapmadığınız sürece hiçbir şey elde edemezsiniz. İkincisi fikirlerinizi hayata geçirdiğinizde zihinsel sükûnete kavuşursunuz. Birisi bir zamanlar şöyle demişti: Bir ağızdan veya kalemden çıkabilecek en acı kelime şudur: “Olabilirdi”. Her gün birilerinin şuna benzer şeyle söylediklerini duyarsınız: On yıl önce iş dünyasına girseydim, şimdi çok daha iyi bir konumda olabilirdim.” veya “Öyle olacağı içime doğmuştu. Keşke bir şey yapmış olsaydım.” İyi bir fikir eğer hayata geçirilmezse korkunç bir psikolojik ağrı yapar. Ama gerçekleştirilen iyi bir fikir müthiş bir zihinsel tatmin verir. İnsanı ruhen rahatlatır. İyi bir fikriniz var mı? O halde birşeyler yapın. Geciktirmeyin!.. Ne demişler, “ En kötü karar kararsızlıktan iyidir” Hristiyanlığın çöküşü 23.7. Hükümdarın birinin çok sevdiği bir atı varmış. Günün birinde bu at ölmüş. Fakat kimse hükümdara söylemeye cesaret edemiyor... Sonunda bakıcılardan biri, “Ben hallederim” demiş, huzura çıkmış: “ Atınız yattı; yemiyor, içmiyor nefes de almıyor... “demiş. Hükümdar, “Desene be dam at öldü!.” Bakıcı, “Ben demedim, hükümdarın siz söylediniz, “demiş...
Bunun gibi, biz söylemiyoruz; kendileri söylüyorlar. 6.7.1999 tarihli Newsweek dergisi kapak konusu Hristiyanlığın çöküşü... Bununla ilgili geniş bir araştırma haberi hazırlanmış. Bu haberde özet olarak şu netice gözler önüne seriliyor: Avrupa Hristiyanlıktan uzaklaşıyor.. Hristiyanların beyaz sakallı tanrı imajı gençleri tatmin etmiyor artık.. Notre dome kilisesinin başrahibi, "Ayinlere turistler dışında gelen olmuyor" diyor.. Lokanta, müze, sergi salonu ve sanat evlerine, camiye dönüşen kiliselerin sayısı hızla artarken bilim adamları dinden uzaklaşan, manevi boşlukta kalan gençliğin uyuşturucu seks ve internete tapar hale geldiğini söylüyorlar.. Newsweek dergisi "Hristiyanların Tanrısı öldü mü? " başlığıyla verilen haberde şu tespitlere de yer veriliyor: Parislilerin sadece yüzde 3'ü düzenli olarak kiliseye gidiyor.. İngilizlerin yüzde 89'u 95 yılında düzenli olarak kiliseye gitmedi. İsviçre'de halkın yüzde 50'den fazlası âhiret hayatına inanmıyor.. Hristiyanlık bir din olmaktan öte ateizm gibi bir yaşam tarzı haline geldi. Ve İngiltere'de metodistler ateistlerin kiliseye girmesine izin verip vermemeyi tartışıyor. Hristiyanlıktaki tanrı imajı islamiyetteki gibi mantıki değil. Kendilerine anlatılan Tanrı inancı saçma geliyor. Manevi yönden boşlukta kalan gençler, bu yüzden bunalıma giriyorlar.. Bu gidişle bir avuç inanan da kaybedilecek.. Haberin özeti bu kadar...Aslında bu çöküş yeni değil. Batı Dünyası, 18. Asırdan itibaren yavaş yavaş kiliseden uzaklaşmaya başladı. Çünkü, kendini, katı bir taassubun ve baskının paravanasında, asırlarca ayakta tutmasını beceren kilise, Orta-Doğu’dan başlayarak ve dünyaya ışık saçarak yayılan Büyük İslâm Medeniyeti sayesinde uyanan aydın kafalara ve vicdanlara yetmeyecekti. Kilise, dünyaya aydınlık saçan İslâm’ı önce ilgi ve endişe ile seyretti. Sonra, kendi karanlığını tehlikede görünce Haçlı orduları kurarak bu nuru söndürmeye çalıştı. Çırpındıkça batmaya başladı. Ancak, devamlı savaşlarla bütün Avrupa’yı İslâm’a ve İslâm Dünyası’na düşman etmeyi başardı. Yani, Haçlı Orduları hıristiyanlığı kurtaramadı ama Avrupalı’nın şuur altına bir “İslâm düşmanlığı” sabit fikrini yerleştirdi. Kin ve intikâm duyguları üzerine oturtulan bu kompleks, maalesef, Avrupa’yı ve Avrupalı’yı İslâm’dan mahrum bıraktı. Bazı istisnalar hariç, Avrupa’lı entellektüeller, hatta bazı yerli entellektüeller şimdi bile, İslâm’a “kilisenin gözü” ile bakmaktadırlar. Bugün, kiliseden uzaklaşan, yeni bir din ihtiyacı içinde kıvranan Avrupalıya aradığı mutluluğun İslâmda olduğunu kim ve nasıl anlatacaktır? Bütün mesele burada. Batı Dünyası, bu konuda, kendine yardım edebilecek durumda değil. Batı’da, “kitlelerin içine düştüğü bu buhranı” istismar ederek nakde tahvil etmek isteyen veya kendi hırslarına alet etmek için çırpınan muhteris pek çok çevre vardır. Bu çevreler asla boş durmamakta, yer-altı ve yer-üstü teşkilâtları, Batı’daki buhrandan istifade etmeye ve bu buhranı dünyanın dört bir yanına bulaştırmaya çalışmaktadırlar. Uyuşturucu madde tüccarları, alkollü içkiler imal eden fabrikalar, silâh kaçakçıları, ırz ve namus tacirleri, beşinci kol elemanları ve daha niceleri, hainâne ve mel’unâne oyun, tertip ve tekniklerle harıl harıl çalışmaktadırlar. Öte yandan, siyasî ve felsefî ideolojiler “din kılığına” girerek kitlelere sokulmakta, nihilizmin kucağında çırpınan kafalara ve vicdanlara “kendi putunu” yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Böylece, “köhne bir dinin baskısından” kurtulan kitleler, bu sefer azgın ve yıkıcı ideolojilerin boyunduruğuna itilmektedirler. Şimdi gördüğümüz manzara şudur: Dinî ideolojiden kopan kitleler, pozitivizme, metaryalizme, marksizme, sosyalizme, komünizme, rasizme, faşizme, nazizme ve benzeri akımlara sanki bir din imişcesine sarılmakta ve fakat bunlarla tatmin olmayan insan ruhu, ancak cinnetle açıklanabilecek anormal davranışlar göstermektedir. Şimdi, Avrupa’dan dünyaya yayılan değerler şunlardır: İsyan, terör, anarşi, kin, kan, öfke, intihar, zührevî hastalıklar, cinnet ve bunları besleyen yayınlar, filmler ve akımlar... Evet, topyekûn Batı, mutlaka yeni bir dine muhtaçtır. Felsefî ideolojiler ise beşerin “din” ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. Üstelik yeni bir din de gelmeyecektir, çünkü, son din İslâmiyettir. Ergeç bunu anlayacaklar. Meşhur İngiliz yazarı Bernard Shaw’ın sözü ile konuyu noktalayayım. “Hiç şüphesiz gelecekte Avrupa’nın dini İslâmdır.
” Başarı arslanın midesinde 24.7. Başarıya ulaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor... Eskiden, başarı arslanın ağzında denirdi. Bu söz günün şartlarını anlatmaya kafi gelmiyor. Çünkü, başarı şimdi arslanın ağzında değil midesinde artık... Babadan, çevreden görme amatörce çalışmalarla ayakta kalmak mümkün değil bugün. Herkes yaptığı işin en iyisini yapmak zorunda. Bu da ancak amatörlükten kurtulup profesyonel olmakla mümkün. Eskiden, bir insan ne kadar çok şey bilirse kıymeti o kadar artardı. Bunun için “bilge insanlar” ın toplumda ayrı bir yeri vardı. Şimdi ise, başarıya ulaşmak için herşeyin bir şeyini, bir şeyin herşeyini bilme devri. Günümüzde insanın kendi konusunda ilgi alanında herşeyi mutlaka bilmesi, fakat etrafta olan biteni anlayabilmek için de her şey hakkında birşeyler bilmesi şart. Yani “ Profesyonel” olması şart. O zaman profesyonellik nedir, nasıl olunur bunu bilmek gerekir. Sn. Ayhan Sürek’in bu konu ile ilgili güzel tespitleri var: Profesyonel ‘‘işini diğerlerinden iyi yapan insan’’, ‘‘para için çalışan insan’’dır. ‘‘Ben profesyonelim, bu ücretten aşağı çalışmam’’ ya da ‘‘Ben profesyonelim, bana kim daha fazla para verirse onun için çalışırım’’ cümlelerini, çalışma hayatında zaman zaman duyarız. Hatta, ‘‘Ne kadar ekmek o kadar köfte’’ anlayışı profesyonelce sayılıp ‘‘Bu kadar paraya bu kadar iş yapılır’’ düşüncesiyle çalışmak, işyerinde sekiz saati doldurmakla eşdeğer görülür. Profesyonellik anlayışındaki yozlaşma, çalışma hayatını ve dolayısı ile tüm toplumu doğrudan etkilemektedir. Profesyonelik, en yalın anlamı ile, meslek sahibi olmak demektir. Meslek sahipliğini, iş, diploma, pozisyon, gelir veya unvan sahipliğinden ayırt etmek gerekir. Çoğu zaman profesyonelliğin ölçüsü sayılan para, zaman zaman mesleki yozlaşmanın ölçüsü olabilmektedir. Meslek para kazanmak için bir araç olabilir ama, yalnızca para kazanmak amacı ile meslek sahibi olunmaz. Bir profesyonel için, ihtiyaç ötesine geçen para mesleğini geliştirmenin aracıdır. Profesyonel para kazanır, hatta çok para kazanabilir ama para için çalışmaz. Meslek sahibi insanın birinci motivasyonu mesleğini serbestçe yapabilmesi için, ikincisi de mesleğinde hep daha iyiyi yapma şansının olmasıdır. Ancak, tabii ki profesyonel geçimini mesleğinden temin eder. Her iş sahibi, profesyonel demek değildir. Yani tezgâhta müşteriden para alıp mal vermek ‘‘tezgâhtarlık’’ mesleğine sahip olunduğu, fotoğraf çekip karşılığında para almak fotoğrafçılık mesleği veya mühendislik diplomasına sahip olup bir işyerinde mühendis unvanı ile çalışmak mühendislik yapıldığı anlamına gelmez. Profesyonel için mesleki çalışma, hayatın en önemli hatta ayrılmaz parçasıdır. Bu anlamda profesyonellik sürekli yapılan iş ile yarışmayı gerektirir. Eğer bir meslek sahibi yaptığı iş ile yarışmıyorsa, bir müddet sonra mesleği iş haline dönüşeceğinden meslek sahibi olmaktan çıkıp, iş sahibi olabilir. Profesyonellik uzmanlaşmayı gerektirir. Bir meslek, bir yaşam tarzı demektir. Aynı şekilde ticaretle uğraşıp daha sonra sanayicilik, sonra da bankacılık yaparak, başarılı olmuş işadamları vardır. Bu anlamda iş kurmak, iş sahibi olmak ile profesyonelliği de ayırmak gerekir. Zira bu tür başarıların ardında profesyonelleri kullanabilme becerisinin yattığını gözardı etmemeliyiz. Doğuştan iş sahibi olunabilir ama doğuştan profesyonel olunamaz. Profesyonellik emek ister. Profesyonelin bir unvanı vardır, o da mesleği. Profesyonele bu unvanı ürettiği iş verir. Dolayısı ile profesyoneller atanmaz. Yani meslekleri, müessesenin, patronun vs. verdiği unvanlardan daha değerlidir. Zira verilen pozisyon ve unvanları verenler alabilir, ama profesyonelliği kişi kendisi kazanır ve kurallarına uymadığı takdirde kendisi kaybeder. Bir profesyonelin çalışma yaşamındaki motivasyonu mesleki gelişme ile mümkündür. ‘‘Bunca yıldır bu işi yapıyorum, benden iyi mi bileceksiniz?’’ anlayışı profesyonelce değildir. Her zaman daha iyi vardır, hiç beklenmeyen yerden yepyeni bir şey öğrenilebilir. Bu anlamda profesyonel, bilgiyi kullanabilendir. Çok bilen olmayabilir. İlgilenen her insan salt bilgi sahibi olabilir, ama bilgiyi üretime dönüştürebilmek meslek sahibi insanların harcıdır. Genel anlamda profesyonel kimse, belli şablonu uygulayan değil, problemlere çözüm getiren, yeni şablonlar üreten kimsedir. 69.sıradan, 86. Sıraya! 30.7. Birleşmiş Milletlerin, her sene yayınladığı ülkelerin “ İnsanî hayat standartlarını” gösteren bu seneki raporu, ülkemizin içler acısı durumunu bir kere daha gözler önüne serdi. Raporu okuyunca insan, geçmişle mukayese edip ister istemez nereden nereye, diyor. Bugünkü acınacak halimizi gösteren rapordan bazı rakamlar verdikten sonra, şanlı tarihimizden de bazı bilgiler nakledip değerlendirmeyi siz değerli okuyuculara bırakmak istiyorum. Ekonomik göstergelerin yanı sıra insani faktörlerin de hesaba katıldığı 'İnsani Gelişme Endeksi'ne göre, Türkiye geçen yıl 69. sırada yer alırken, bu yıl 86. sıraya gerilemiş. 17 devlet, durumlarını düzeltip bizi sollayıp geçmiş... Mevcut durumumuzu bile muhafaza edemeyip gerilemişiz. Kanada, Norveç, ABD, Japonya ve Belçika ilk beş sırayı alırken, daha birkaç sene önce bizden çok daha kötü durumda olan, geçmişte vilayetimiz durumundaki Yunanistan 27. Bulgaristan 63. sıra... Tabii ki, İnsani Gelişim Endeksi'nde Türkiye'nin alt sıralarda yer almasının başlıca nedenlerinden biri eğitim seviyelerinde görülen düşüklük... Uzun raporun kısa özeti bu... İnsanların hayat standartlarını yükseltmek, eğitim ve adalet ile olur. Bunlar da para ile olur. Ekonomisi iyi olmayan, eğitimcisine hak ettiği parayı veremeyen bir ülkede normal bir hayat standartından bahsetmek abes olur. Bunun için geçmişte ecdadımız bilhassa bu iki konuda kesenin ağzını sonuna kadar açmış. Neticesinde de “Cihan imparatoru” olmuş. Demek ki, bir numara olmak kolay değil; bir bedeli olması lazım. Meşhur tarihçi Hammer şöyle der: “Osmanlı’da müderrisler (profesörler), Almanya ve diğer bütün ülkelerdekilerden hem daha yüksek maaş alır, hem daha fazla saygı görürler. İngiltere ve Fransa’da bile profesör, Türk profesörü kadar maaş almaz ve saygı görmez” Şimdi sizlere ilmiyye sınıfının aldığı maaşları bugünkü rayiçe çevirerek vermek istiyorum. Bugünkü maaşlarla mukayese edilirse, Osmanlı’da eğitime verilen önem daha iyi anlaşılır. Mesela, Edirne Medresesinin müderris rektörününün aylık maaşı 5.853 milyar. En kıdemsiz müderrisin maaşı, bir milyardan başlayıp giderek iki milyara kadar yükselebiliyordu. Cantacusin, Fâtih medresesinde asistanlara 1.390 milyar verildiğini yazıyor. Hammer’in bildirdiğine göre, Süleymâniye rektörü, dârülhadîs müderrisi olan zât altı milyarın üzerinde maaş alıyordu. Dekan durumundaki müderrislerin maaşı ise 2.5-3 milyar civarında. Lord Paul Ricaut “Bana göre, Osmanlıların eğitim ve öğretim sistemi , siyasetlerinin başlıca dayanak noktalarından ve imparatorluklarını ayakta tutan en mühim unsurlardan biridir... Bu sistemde ne zenginlik, ne rüşvet, ne doğuştan üstün sınıfta bulunmak, ne dalkavukluk geçerli değildir; fazilet, ihtiyat, çalışkanlık ve disiplin geçerlidir. Bizzat padişah, bu vasıfları arayarak bir adamı yükseltmektedir.” demektedir. Osmanlı’da eğitim işi çok ciddi bir işti. Medrese öğreniminde esas, kitap idi. Öğrenci, ilk basamaklarda, Arapça ve Türkçe klasik eserleri, tam manasıyla, dil ve mefhumun bütün incelikleriyle okuyup anlayabilecek şekilde yetiştirilirdi. Sonra bu klasik kitaplar, her kelimesi üzerinde uzun uzun durularak, âdetâ ezberlenerek okunur, tefsir ve tahlîl edilirdi. Metin, öğreniminin esası idi. Sınıf geçme usulü de yoktu Osmanlıda. Medreseli, kabiliyetine göre bir basamağı birkaç yılda da, birkaç ayda da bitirebilirdi. 25 yaşında müderrisliğe (profesörlüğe) çıkan kabiliyetliler de az değildi. Her derece, o derecenin müderrisinin icâzeti ile tamamlanırdı. Müderris, okuttuğu dalı öğrendiğine kanaat getirdiği öğrencinin, bir üst dereceye başlamasına izin verirdi. Yüksek medrese tahsilinin ağır şartlarına tahammül edemeyip tahsillerini yarıda bırakan dâhîler bile vardı. Mesela, Kâtib Çelebî bunlardan biridir. Medrese tahsili ve bütün bu kademeleri geçmek sıkıntılı ve sabır işi olmakla berâber, müderrislik veya kadılıkla beraber maddî refah da başlardı. Bilhassa kadıların maaşları ve itibarları fevkalâde yüksekti. Adalet dağıtan kadılar, ilmiyye sınıfından çok daha fazla, 4-5 kat fazla(15-20 milyar) maaş alırlardı. Kadılara çok para verilmesi, para sıkıntısına düşüp adâletsiz işlere ve rüşvete kapılmamaları içindi. İngiltere halen bu sistemi uygulamakta; hâkimler için, maaşları dışında, bankalarda açık hesap bulundurmakta, bu hesaptan para çeken hâkime niçin çektiği sorulmamaktadır. Eğer, bir öğretmene, öğretim üyesine, hakime yeterli maaş verilmez, ikinci bir iş yapmaya mecbur bırakılırsa, birinci işini hakkıyla yerine getiremeyeceği bir gerçektir. İlme gereken önem verilmediği müddetçe, 86. sıra değil, 186. sıraya bile düşmemiz kaçınılmaz olacaktır. (Kaynak: Yılmaz Öztuna- Büyük Türkiye Tarihi) Tek başına bir ordu devri geçti 31.7. Seminerlerini takip edenler bilir. Gelişim, değişim, yöneticilik üzerine verdiği seminerlerde Sn. Dr. Resul İzmirli en çok takım çalışması üzerinde durur. Tatbikatını da bizzat kendisi yapar: Her fırsatta kendi ekibini sahneye çıkartıp tanıtır izleyicilere. ( Bu arada ilgililerine bir tiyo vereyim: Şimdiye kadar sadece Holding içi seminerler veren Sn. İzmirli yoğun talep üzerine dışa açılma hazırlığında. İrtibat için fakx: 0212 875 73 00 ) Sadece Sayın İzmirli değil, gözünden at gözlüğünü çıkarmış herkes aynı şeyi söylüyor aslında. Çünkü, aklın yolu birdir. Bütün profesyonel yöneticiler, dünyaya açılmış sanayiciler aynı şeyi söylüyorlar hep. Değerli sanayicimiz Sn. Sakıp Sabancı da son zamanlarda söyledikleri, yazdıkları ile ekip çalışması üzerinde duruyor: Eskiden tek bir kişinin başarıya ulaşması mümkündü. Bir kişi düşünür, üretir, satar ve başarılı olabilirdi. Tek başına bir ordu devri geçti. Günümüzde artık bir kişinin tek başına başarıya ulaşması imkansız. Başarıya ulaşmak için daha önce yapılmışlardan farklı bir şeyi yapsa, üretilmemiş bir malı üretse, çok iyi bir kitap yazsa, bir resim yapsa, bir keşifte bulunsa, bir fikir geliştirse bile bunu bir başkalarının uygulamaya dönüştürmesi, pazarlaması, satması, anlatması, reklamını yapması gerekiyor. Kişisel başarıların devri, onun için, geçti. Artık başarı ekip çalışmasında, çekirdek kadroda... Dikkat ediniz, sanayide, teknolojide, tıpta... kişisel olarak başarının doruğuna çıkmış kimselerin bile mutlaka arkalarında bir çekirdek kadronun desteği vardır. O çekirdek kadro, onları ya maddi olarak ya profesyonelce ya da tanıtım bakımından öne çıkarmıştır. Başarıda, takım ruhunun korunması için çekirdek kadronun mutlaka güçlü olması ve birlikte çalışma alışkanlığını sürdürmesi gerekir. Buna bir örnek vermek gerekirse, futbol iyi bir örnektir: Futbolda başarıya ulaşmak, gol kralı olmak tek başına mümkün değildir. İyi futbol oynayan bir takım olacak. O takımın bütün oyuncuları birbirini tanıyacak. Birlikte oyun kuracak. Çaba gösterecek. Kale önünde gol atacak futbolcuya en iyi pasları verecek ki, o oyuncu da golü atsın. Ve de, gol kralı olsun. Gol kralı olan bütün marifeti kendinde sanır, bütün başarıyı kişileştirir ise, arkasında oyunu kuracak, ona pas verecek takım bulamaz. Takımı sık sık değiştirir ise, takım önce kendi aralarında, sonra da, gol atmak için şut bekleyen oyuncu ile uyum sağlayamaz. Bunun için, başarının her safhasında, başarının mükafatını takım arkadaşları ile paylaşmak şarttır. İyi bir futbolcusunuz. Gol kralı olmayı başardınız. O yıl Dünya kupası’nda on gol attınız. Bu başarının karşılığı olarak belli bir para cebinize girdi. Siz bu imkanı gol kralı olduğunuz için elde ettiniz, ama, unutmayınız ki, gol kralı olmanızı arkanızdaki takım sağladı. Eğer, bu başarının ürünü olan imkanı, takım arkadaşlarınızla paylaşmazsanız, bir sonraki Dünya kupası’nda onlar sizin başarınız için gereken çabayı göstermez. Siz bırakınız yirmi golü, on gol atamazsınız. Başarıyı kaybedersiniz. İnsan olarak düşünün. Kendi kendinize değerlendirme yapın. Neden takım arkadaşlarınız, hiç bir menfaatleri olmadığı halde sizi gol şampiyonu yapmak, başarıya ulaştırmak için çaba göstersin? Artık, yöneticinin sabahtan akşama kadar masasının başından ayrılmaması dönemi çoktan geçti... Eskiden, mal ve hizmet üretimi kol gücü ile yapılırken, yöneticinin sorumluluğu; işçiden önce işyerine gelmek, işçiden sonra çıkmak, işçinin girişini çıkışını kontrol etmek, işçinin makinenin başından ayrılmamasına, devamlı çalışmasına göz kulak olmaktı. Bu nedenle mesai kavramı, işe başlama ve işten ayrılma saati ile ifade edilirdi. İş sırasında bir şey okumak, bir şey yazmak, telefonla konuşmak, dalga geçmek sayılırdı. Hele hele yöneticinin şehir içinde, yurt içinde, yurt dışında seyahata çıkması işten kaytarma olarak bilinirdi. Bilgi toplumunda yöneticinin fonksiyonu değişti. Yönetici fikir üretmek, proje geliştirmek, gelişmeleri izlemek, fırsatları değerlendirmek, pazarlamak, girdileri en ucuza temin etmek, bilgi birikimi sağlamak zorunda. Bunu yapmayan başarılı olamaz. Bugün, artık sabah işine en erken gelip, akşam işinden en geç çıkan, gün boyu masasından hiç kalkmayan yönetici, başarıya katkıda bulunması imkansız ve lüzumsuz bir yöneticidir. Günümüzde bir yöneticinin kendi işiyle ilgili çevresi ne kadar geniş ise, ne kadar çok bilgi kaynağına ulaşabiliyor ise, başarıya katkısı o ölçüde artar. Bu da ancak, ekip çalışmasıyla; ekipteki elemanlara değer vermekle, onlara imkan sağlamakla olur. Bugün, gerçek başarıya, “ Ben başardım” diyen değil, “ Biz başardık” diyebilen ulaşabiliyor!.. Çetenin verdiği ders 6.8. Almanya’dan izne gelen bir arkadaş anlatınca hatırladım, bir kitapta da okumuştum bu hadiseyi: Bir zamanlar Almanya’da işi hırsızlık olan bir çete ortaya çıkar. Bu çete mensuplarının vazgeçilmez bir de prensipleri var. Bundan katiyyen taviz vermezler. Bu prensipleri şu: Hiçbir şekilde, Müslüman evine girmemek; yanlışlıkla girilmişse hiçbir şeye dokunmadan derhal çıkmak...Sonradan anlaşılır ise çalınan malları iade etmek... Bu çete elemanları gün gelir bir eve girerler. Evi soyup soğana çevirirler. Aldıklarını merkezlerine götürürler. Malları tasnif ederken eşyaların arasında ev sahibinin karviziti çıkar. Çete elemanı bir de bakar ki, ev sahibi bir Türk. Çete üyesi kurala aykırı iş yapmamak için kartı alıp çete reisine götürür. Reis, hemen karttaki telefon numarasını çevirerek, ev sahibini arar: - Filanca ile mi görüşüyorum. - Evet efendim. - Ben evinizi soyan hırsızlık çetesinin reisiyim. Eşyalarınızı filan yere bırakıyoruz. Gidip alın! - Peki niçin çaldınız, niçin iade ediyorsunuz? Merak ettim! - Biz prensip olarak Türk evlerini soymuyoruz. - Peki niçin soydunuz? - Kabahat sizde. Evinizde Müslüman olduğunuza dair en ufak bir işaret yoktu. İnsan hiç olmazsa, cami, kâbe gibi evine bir resim asar. Hiç olmazsa bir hat levhası asar. Duvarlarda, boy boy aile efradının Avrupaî kıyafette fotoğrafları vardı. Bir Avrupalı evinden farkı yoktu. Lütfen evinizi diğerlerinden farklı hale getirin. Bize boşa kürek çektirmeyin. Daha sonra alınan mallar iade edilir... Bu hikayeyi anlatmak nereden aklıma geldi? Söyleyeyim: Av. Hicran hanımın Yeşilay dergisindeki genç kızlarımız ile ilgili yazısını okuyunca çağrışım yaptı. Kızlarımızın bugünkü tamamen yabancılaşmış, içler acısı halini şöyle anlatıyordu: “Genç kız deyince gözümün önünde canlanan bir hayal var. Ben o hayâli çok sevdim ve seveceğim de. Hayal diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayalden o kadar uzaklarda ki. Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama bambaşka bir genç kız hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kurdelâlara dost olan bambaşka genç kızlar... Onlar oturuşları, kalkışları, konuşuşları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve zariftiler. Yün örmesini de, dikiş dikmesini de, işleme yapmasını da bilirler ve kitap da okurlardı. Sigara ve içki onların tanımadığı şeylerdi. Mevcut olmayan diskotekler, barlar ve kafeler onları dejenere etmemişti. Doğu ve Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen, henüz bozulmamış olan Türk âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar. O âileler ki, kadınları henüz, erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki, kumar ve fuhuş batağına düşmemiştir. Yolunu şaşırmış erkeğini bile kurtaran ıslahhâne vazifesini gören yuvasında o yuvanın temeli olan ana kadınlar vardı. İşte o genç kızlar, o ana kadınların ve onların çokça bulunduğu toplumun eseriydi. Zamanımızın genç kızlarının ideali, önce vatan ve âilem diyen o ana kadın imajı olmalıdır. O tip bir kadına imrenmelidir. Bugün ise, genç kız her türlü vâsıta ile gözüne gözüne sokulan bu imajın tam tersi bedbaht tiplere imrendirilmektedir. Açıkça söyleyelim, günümüzün genç kızı, âileyi Türk yapan, onu analık vasıflarına sahip kılan pek çok değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir. Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi yapmak ve kendi kültürünü fedâ etmemek şartıyla... Âilenin dâima ismi vardır. Genç kız, ismiyle çatışmayan, tezatlardan arınmış bir âile yuvasında yetişmelidir. Maalesef, İngiliz mi, Fransız mı, Amerikan mı, yoksa Türk âilesi mi belli olmayan bir yaşayışa sahip günümüz genç kızları...” Gerçekten de, seyahatlerde, televizyonlarda görüyoruz. Giyinişinden, yaşayışından Türk mü, Fransız mı, İngiliz mi ayırt etmek mümkün değil... Sadece kızlarımız mı? Hayır. Toplum olarak hızlı bir yabancılaşma içindeyiz. Her milletin kendine has , kültürü, örfü olmalı. Çünkü, milleti millet yapan bu değerlerdir. Tabii ki, globalleşen bir dünyada karşılıklı alış- verişler olacak. Fakat bu, bir milletin asli unsurunu değiştirecek manada olmamalı. Daha çok teknolojik ve ticari alanda olmalı... Her nedense, bu değişim bizde hep ters olmuş. Teknolojiden ziyade onların kendilerine ait hristiyan kültürünü almışız. Tanınmayacak hale gelmişiz. Bunun başlangıcı da yeni değil tabii ki. Ta 1800’lü yıllara dayanır. Bizde batılılaşma hareketinin başlangıcı 1839 Tanzimat fermanıdır. Biz Batıdan almamız gereken şeyin teknoloji olduğunu, kültürün ise, millî olması gerektiğini görememişiz. Bundan sonra da görmeye hiç niyetimiz yok gibi görünüyor!.. Yönetici güven vermeli 7.8. Seksenli yılların başlarında, bir devlet kuruluşuna yeni tayin olmuştum. O zamanlar her memurun masasında telefon nerede? Bir telefon müdürün odasında, bir telefonda aynı odada oturduğumuz şefin masasında... Odamızdaki telefonun zamanlı zamansız sık sık çalmasından, lüzumlu, lüzumsuz aramalardan şefimizi rahatsız olmuştu. Sonunda buna bir çare düşündü; telefon ortaya konulacak, çaldığı zaman da odadaki en genç memurlar cevap verecek, kimi arıyorlarsa o haber verecekti. En genç memur ben olduğum için, bu sekreterlik görevini yapmak da genellikle bana düşüyordu. Anlaşılan bu görevi pek iyi beceremiyordum ki, bir gün şefimiz herkesin içinde bir uyarıda bulundu bana: - Bak, dedi, sakın alınma darılma ama ayıp değil sen telefonda konuşmasını bilmiyorsun. - Olabilir efendim, diye cevap verdim. Öğretin de öyle konuşalım. Nasıl konuşacağımı izah etti: Telefon eden kim ise önce kendisini tanıtmaya ve kiminle ne için konuşacağını söylemeye mecburdur. Sen kim olduğunu hemen söylemek durumunda değilsin. Sadece “Burası ..... kiminle görüşmek istiyorsunuz” diyeceksin. Artık telefonda nasıl konuşulacağını öğrenmiş sayılırdım. Oalacak ya, bu dersten sonra henüz bir dakika geçmemişti ki telefon çaldı, odadaki başlar bana çevrildi, gözler bana dikildi, yerimden kalktım, telefonu açtım. Daha alo demeye vakit kalmadan, telefondaki sert ve hakim bir ses “kimsiniz” diye soruyordu. Öğretildiği gibi cevap verdim: - Burası ... kimi arıyorsunuz efendim? - Anladım, size kimsiniz diyorum, anlamıyor musun? - Burası ... diye tekrarladım, telefondaki gazaba geldi, “kimsiniz” deki nezaketli çoğul hitabını terkedip, tehditkar tekil sıgasıyla, - Sana kimsin diyorum be adam... diye gürledi. Kendimi tutamadım, ben de “Benim kim olduğumu bırak önce sen kimsin, onu söyle!” deyiverdim. Telefon “çat” diye yüzüme kapandı. Bana verilen telefonda konuşma dersini öğretildiği gibi uygulamış ve geçersizliğini ispatlamış bir halde tam yerime oturmuştum ki, kapı hışımla açıldı, içeriye hiddetten kıpkırmızı olmuş yüzü ile Müdür girdi. Fevkalede iyi giyinmesi, zarafet ve nezaketi ile tanınan biri idi Müdür. Görünüşüne ters düşen bir üslup ve davranışla: - Kimdi o telefona cevap veren terbiyesiz? diye gürledi. Olanlar olmuştu yerimden kalkıp teslim olmak üzere idim ki, şefimin kalktığını gördüm: - Telefona cevap veren bendim ama ben terbiyesiz değilim, müdür bey... diye cevap verdi. - Sizinle görüşürüz... şeklinde bir tehdit savurarak, üstelik kapıyı da çarparak geldiğinden daha büyük bir hışım ve şiddetle gitti. O anda içimden ağlamak geldi. Kendimi tuttum, ağlamadım ama içimden sıcak birşeylerin aktığını hissettim. Böylesine yürekli bir yönetici çalışmak ne büyük saadetti... Şefime karşı güvenim artmıştı. Dolayısıyla iş yaparken daha rahat hareket eder olmuştum. Artık inanıyordum ki, yaptığım işlerden dolayı başıma bir iş geldiğinde, şefim arkamda olacak. Yöneticilikte işte bu güven çok önemlidir. Yönetici bu güveni verebilirse gözü arkasında kalmaz. Elemanı yöneticisini yalnız bırakmaz. Her şartta onun yanında olur, onun bu desteği karşısında mahcub olmamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz. Yöneticiye güven kazandıran davranışlardan biri de, elemanlarının yaptığı hataları görmemezlikten gelmektir. Bu da elemanı rahatlatır. İş verimini artırır. Frank Flores “Eğer çalışanların bazı yanlışları yapması kesin bile olsa, aşırı denetimi elden bırakın.”der. Yönetici, yanlışların, hataların muhakkak olacağına kendisini inandırmalıdır. Hatalar, bir işi yapmaya çalışan her insanın başına gelebilecek yanlışlardır ve öğrenmenin yoludur. Bir ilim adamı der ki, “İnsanlar aklı satın alamazlar. Buna ücret ödemeleri gerekir, bu ücret de tecrübedir” Thomas Edison yeni bir pil bataryası üretmek için ellibin tane verimsiz deney yapmıştı. Sonuç üretmiyor gibi görünen bu cesaret kırıcı hatalar zinciri hatırlatıldığında Edison “Hiçbir sonuç yok mu? Ben şu an biliyorum ki ellibin tane madde işe yaramıyor” demişti. Elemanın kendini güvenli hissetmesinin, samimi bir gayret ile yaptıklarından kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emin olmasının başarıdaki rolünü yönetici göz ardı etmemelidir...
Gelişmenin esası; kaliteli eğitim 13.08 Gazetemiz Yenibosna'daki yeni binasına taşınınca, çeyrek yüzyıldan fazla zamanımızın geçtiği, Cağaloğlu, Sultanahmed, Bayezid gibi tarihi mekanlara hasret kaldık. Bu hasreti gidermek için zaman zaman eski mekana uğramadan edemiyoruz. Geçen pazar yine bu maksatla tramvay ile gidiyorum... Uzun zaman uzakdoğu ülkelerinde kalmış bir arkadaşda yanımda. Tramvay hayli kalabalık. Bu kalabalık arasında bir genç, bir eli askılığa tutunmuş, itiş kakış arasında diğer elindeki kitabı okumaya çalışıyor. Çevresindeki kimselerde ona ters ters bakıyorlar; kitap okumanın yeri mi dercesine. Ama onun hiç aldırdığı bile yok. Çünkü çevresinde olup bitenleri görmüyor... Arkadaş bu manzarayı göstererek, "Uzakdoğu'da umumi taşıtlara binenlerin yarısından çoğunun elinde kitap olur. On dakikalık bir vakitleri olsa hemen cebindeki kitabı çıkarır başlar okumaya. Okumayan boş duran ayıplanır orada. Burada tam tersi görüyorsun!.. Haliyle bu toplumun eğitim, kültür seviyesini etkiliyor..." dedi. Ben de merak ettim; bu ülkelerdeki ve bizdeki kültür ve eğitimin durumunu. Küçük bir araştırma yaptım. Bir sürü rakamla biraz kafanızı karıştıracağım ama, bazı istatistiki gerçekleri bilmekte fayda var: ABD, Avrupa ve Japonya'da ortalama okullaşma oranları ortaokulda % 97 iken bizde % 68.7; lisede %90 iken bizde % 47.7; yükseköğretimde % 49 iken bizde % 12.2. Yükseköğretimde rakamlara Açık Öğretim' i de katınca bu oran ancak % 26.1'e çıkıyor. İsrail'in % 3.10 ile başı çektiği Araştırma-Geliştirme Harcamalarının GSMH'ya oranı ise Japonya'da % 2.98, ABD'de % 2.78, Fransa'da da % 2.40; bizde bu oran sadece % 0.33. Ülkemizde ilköğretime başlayan her 100 kişiden kabaca ancak 20'si üniversiteye ulaşabiliyor. Yine kabaca 6-7 kişi meslek liselerini bitiriyor. Yani, her 100 kişiden 75 kişi eğitimin çarkları içinde hiçbir meslek edinemeden vasıfsız bir eleman olarak hayata atılıyor... Eğitimin, kültür seviyesinin çok düşük olması tabii ki sadece okuma alışkanlığına bağlanamaz... Eğitim sisteminin de burada önemi inkar edilemez. Yukarıda bahsettiğimiz ülkeler okuma alışkanlığı yanında özel eğitimi de yaygınlaştırmışlar. Bir iş yapılıyorsa, hizmet veriliyorsa bunun mutlaka bir bedeli olacaktır. Bizde eğitim bedava olarak görülüyorsa da, bu sadece bir aldatmacadır. Fiyatı vardır, ancak gizlidir. Fiyatı olmayan, bedava gözüken bir meta veya hizmetin ise, doğru tüketicisini veya ihtiyaç sahibini bulabileceği çok şüphelidir. Diğer bütün hizmetlerde olduğu gibi, bu hizmet alanında da özelleştirme rekabeti, verimliliği ve etkinliği arttıracak, sonuçta da kalite yükselecektir. Bizdeki özel eğitimi Batılı ülkelerle karşılaştıracak olursak durumun içler acısı olduğunu görürüz. Çünkü, şu gerçeklerle karşılaşıyoruz: Türkiye'de okul öncesinden başlayarak lise sonuna kadar giden sürede toplam öğrenci sayısı 12.121.042. Bunlardan ancak 16.048'i özel okullarda okuyor. Bir başka deyişle özel okullarda okuyanlar toplam öğrenci sayısının ancak % 1.4'ü... Bu oran ilkokulda % 0.7 iken, lisede % 3.8'e çıkıyor. 69.058 okul içinde özel okul sayısı ise 1.153 (% 1.6) Buna mukabil özel okul öğrencilerinin, toplam öğrencilere oranı % 1.4 iken, özel okul öğretmenlerinin toplam öğretmenlere oranı % 2.3. Özel okul öğrencilerinin toplam öğrencilere, özel okul öğretmenlerinin toplam öğretmenlere oranı sırasıyla ilkokulda % 0.7'ye karşı % 1.2, lisede % 3.8'e karşı % 10.0. Türkiye'de halen 811 özel Türk okulu, 17 özel yabancı okul ve 41 özel azınlık okulu var. Bir mukayese olarak oldukça merkezî bir temel eğitim yapısına sahip Japonya'da ilkokul öğrencilerinin % 1'i özel okullarda okumasına karşın lise öğrencilerinin % 28'i özel okullarda okumaktadır. Ülkemizde özel öğretim kurumlarının eğitim sistemi içindeki payı % 1.4 iken, bu pay yüksek öğretim kademesinde % 1'in altındadır. Buna mukabil özel kurumların ülke yüksek öğretim sistemi içindeki payı Japonya'da % 81, Kore'de % 74, Hindistan'da % 60, ABD'de % 26, İsviçre'de ise % 10'dur. (Kaynak: Pratik teoriyi daima aşıyor- Cüneyt Ülsever) Demek oluyor ki; eğitim seviyemizi yükseltmenin, kültürlü bir toplum yetiştirmenin yolu, okuma alışkanlığını yaygınlaştırmaktan ve özel eğitime ağırlık vermekten geçiyor. Emek vermeden, para sarfetmeden belli bir konuma gelmek mümkün değil... Almanya ve Japonya sıfırdan bu duruma gelebildilerse bu kolay olmadı; gece gündüz çalışmanın ve iyi yönetimin sayesinde bu noktaya gelebildiler.
Bill Gates'den tavsiyeler 14.08 Bazı işlerin tesadüfen olması mümkündür. Bazı şeyler vardır ki, orada tesadüften bahsedilemez. Mesela, alın teri dökmeden, kısa yoldan köşeyi dönmek isteyen birisi bir piyango bileti almış ve de tesadüfen en yüksek ikramiye ona çıkarak zengin olmuş olabilir. Fakat, Bill Gates gibi birisi sıfırdan ticarete başlayıp ve de dünyanın en zengin adamı durumuna gelmişse burada durmak lazımdır. İşte burada tesadüfün yeri olmaz. Burada belli bir çalışmanın, zekanın işi bilmenin yeri vardır ancak. İşte böyle kimselerin tecrübelerinden, fikirlerinden istifade etmek, tavsiyelerine kulak vermek gerekir. Bu maksatla, size Bill Gates'in bazı tavsiyelerini sunmak istiyorum. Belki bugün için bunların tamamını yapmak, uygulamak mümkün değildir; fakat, en azından hedefimiz olur bu kurallar: Bugün şirketlerin rekabet yapabilmesi, iyi bir manevra kabiliyetine sahip olması, çalışanlarının enerjisine ve dijital sistemleri kullanmasına bağlıdır. Mesela, e - mail, orta kademedeki yöneticileri, bilgi süzgeci olmaktan işi yapan kimseler haline çevirmeye yardımcı olur. Müşterilerin bilgi sistemlerini daha iyi değerlendirebilmek ve şirketlerinde işbirliğini teşvik etmek için ilk yapmaları gereken şeyin ne olduğunu bana zaman zaman sorduklarında hep "e-mail" cevabını vermemin sebebi de budur. Çalışanlardan bana gelen tüm e-mailleri okurum, ve gerekenin yapılması için bunu gerekli kişilere aktarırım. Microsoft'ta çalışan birçok insanı etkileyen iş ve konulardan haberdar olmanın en iyi yolunun ben istemeden çalışanlardan gelen e-mail'lar olduğunu düşünüyorum. Ben de en az bir başkası gibi güzel haber almayı severim. Ama aynı zamanda bu beni şüpheci bir akıl çerçevesinin içine sokar. Duymadığım kötü haberleri merak ederim. Bu en kolay e-mail ile olur. Bazen bu şirketin başı olarak en önemli görevimin kötü haberleri dinlemek olduğunu düşünürüm. Eğer bu kötü haberlerin üzerinde çalışmazsanız sonunda çalışanlarınız kötü haberleri size bildirmeyi terk ederler. Ve bu sonun başlangıcıdır. Bilginin daha başlangıçta dijital formatta olmasını sağlamak, bir dizi olumlu sonucu da beraberinde getirebilir. Coca-Cola, GSM telefon ağı ve kızılötesi sinyaller vasıtasıyla akıllı dağıtım makinelerinden bilgi toplar. Yerel şişeleme bürosunda bulunan bir PC'deki stoklama yazılımı gelen bilgileri inceler ve kamyon sürücülerine bir sonraki gün hangi bölgedeki, hangi ürünlerin yeniden doldurulması gerektiğini gösteren bir form basar. Bilgiler elektronik formda olduğunda, bilgi işçileri bunların üzerlerinde çalışabilirler, izah edebilirler, istedikleri kadar detaylı inceleyebilirler veya istedikleri açıdan bakabilirler ve işbirliği yapmak için bu bilgileri dağıtabilirler. Dijitalleşme işinizi değiştirir. Bir şirketle ilgili bilgileri sadece o kuruluşun üst düzey yöneticileri değil, orta düzey yöneticilerinin ve çalışanlarının da görmesi gerekir. Bu kişiler, gerekli tetbiri alacak kişiler olduklarından, en kesin ve uygulanabilir bilgiye ulaşabilmelidirler. Doğru bilgiye, acilen, sabit akışlı bir biçimde ve değişik görüntüleriyle ihtiyaçları vardır. Bilgi akışıyla da güçlendirilmiş bir işbirliği kültürü, şirket içindeki bütün akıllı insanların birbirleriyle ilişki kurmalarına zemin hazırlar. Uyum içinde çalışan yüksek kabiliyetli insan sayısında belirli bir düzeye eriştiğinizde, şirket içi enerjide bir patlama görürsünüz. Hedefiniz insanların birlikte çalışmalarını, fikirlerini paylaşmalarını bazen çekişmeyi ve birbirlerinin fikirleri üzerine birşeyler oluşturmayı desteklemek ve bir bütün halinde ortak hedef için çalışmak olmalıdır. FORD'un Otomotiv İşlemleri Başkanı Jacques Nasser her cuma öğleden sonra FORD'un dünya üzerine dağılmış çalışanlarına bir e-mail yollar; iyi ya da kötü bütün haberleri herkesle paylaşır. Kimse onun email'larına sansür uygulamaz, Nasser işçilerle aracısız iletişim kurar. Her ay posta kutusuna gelen yüzlerce mesajı okur, üzerinde çalışılması gereken mesajlar için yanında çalışanlardann birini görevlendirir. 1996'da kağıdın yerine elektronik formları geçirmenin en büyük savunucularından olan Microsoft'un neden hala kağıt tükettiğini incelemeye karar verdim. Büyük bir şaşkınlıkla, o yıl 350.000 kopya satış raporu bastırdığımızı öğrendim. Kullandığımız her kağıt formdan bir örnek istedim. Masamın üzerine konan kalın klasörde yüzlerce form vardı.Kağıt tüketimi aslında çok daha önemli bir sorundu, idari işlemlerin fazlasıyla karmaşık olduğunu gösteren bir belirtiydi. Kağıt formlar yerine şirket içi e mail kullanmak çarpıcı sonuçlar verdi. Daha evvel 1000'den fazla olan kağıt form sayısını firma çapında 60'a düştü. Unutmayın ki, bugün gelişen teknolojiye ayak uyduramayanın işyerinin ayakta değil, hayatta bile kalması mümkün değil..
Dün öyleydi, bugün de öyle! 20.8. Dün öyleydi, bugün de öyle; kim güçlü ise, para babası kimse onun dediği oluyor, onun sözü geçiyor. Her zaman o haklı oluyor... Ondan habersiz kuş uçmuyor... Dün Osmanlı’dan habersiz Avrupa’da kral seçilemezdi. Seçecekleri kimse için ilk akıllarını gelen; Osmanlı ne der, sorusuydu. Güçlü olan kendine göre doğru bildiğini tatbik etti tarih boyunca... Bugün geçmişteki Osmanlı’nın yerini ABD almış durumda. Dünyanın neresinde bir karışıklık varsa, ABD kavgacıları çağırıp, otoriter baba edasıyla, aralarını bulup, bir daha olmasın deyip gönderiyor. Aradaki fark Osmanlı gerçek adaletle otoriteyi sağlıyordu, ABD ve destekcisi devletler vahşi kapitalizmin bilinen acımasız metodları ile işi götürmeye çalışıyorlar. Bu durum sadece devletler arası, milletler arası anlaşamamazlıklarda değil, illegal suç örgütleri için de geçerli. Nasıl, legal örgütlerin ABD’ye rağmen faaliyet göstermeleri mümkün değilse, İllegal örgütlerin faaliyeti de mümkün değil. Her faaliyet doğrudan veya dolaylı olarak kapitalizmin kontrolünde çalışmak zorunda... Bu faaliyetleri Jean Ziegler, “Suçun Derebeyleri “ kitabında gözler önüne sermektedir: Suç örgütleri, kapitalist üretim biçiminin en ileri aşamasını ve özünü oluştururlar... Çünkü, finans piyasalarının ve şirketlerin küreselleşmesi, hukuk devletini ve bu devletlerin egemenliğini, tepki gösterme gücünü günden güne zayıflatıyor. Devletler, hızla hukukun dışına çıkıp Kapital sahiplerinin menfaatine alet olmakta. Bu tehlikeyi sırlar önce yaşamış olan Alman bilim adamı Kant’ın sözünü sanki doğrularcasına. Kant, Batı’daki devletleri “Ortak kurallar altında yaşayan ve kirli isteklerin bir araya getirdiği topluluk” olarak tanımlamıştı. Burada sözü edilen kirli istekler nedir? Her insan, dünyanın en sapık tutkularına, kıskançlığa, yıkıcı enerjilere ve güç gösterisine sahip olarak doğar; kontrol altında tutulursa , bu enerj iyi yöne yönlendirilirse kendinin ve kamunun yararı adına bunlardan vazgeçer. Kirli isteklerin karmaşık, kaypak ve aynı kökten olan kırılgan niteliklerini his ya da tecrübeyle hemen tanırlar ve ellerinde yumuşak bir hamur bulunduğunun bilinciyle, bu isteklerden öldürücü bir etkinlikle yararlanırlar. Suç örgütleri Almanya, İtalya gibi birçok devlette piyasa ekonomisi sektörlerinden bazılarını tümüyle ele geçirmiştir. Aynı örgütler Fransa’da da gün geçtikçe güçlenmektedir. Kara Afrika ülkelerinin pek çoğunda ulusal ekonomiler tümüyle örgütlü suçun denetimindedir. Dünya ekonomisi Amerika, Avrupa ve Japon asıllı 37000 uluslararası şirket tarafından denetlenmektedir, bu şirketlerin yurtdışındaki şubelerinin sayısı da 170000’i bulunuyor. En gelişmiş beş kapitalist ülke (ABD, Japonya, Fransa, Almanya ve İngiltere) dünyanın en büyük 200 kuruluşunun 172’sine sahip. Bu şirketlerin toplam cirosu 1982’de 3 trilyon dolardan 1992’de 5 trilyon 900 milyar dolara sıçradı ve gayri safî küresel hasıla içindeki payları yüzde 24,2’den yüzde 26,8’e çıktı. Kim ne derse desin, bugün bu şirketlerin iradesi karşısında durabilecek hiçbir toplumsal ya da siyasal güç yoktur. Kapitalizm örgütlü suçta kendi özünü bulur. Daha kesin bir deyişle örgütlü suç, kapitalist ideolojinin ve üretim biçiminin gelişiminde varacağı en tepe noktadır. Çokuluslu bir şirketin Alman ya da Fransız yöneticisi, Cenevreli özel bankacı, malî piyasayı ya da bir kentin büyük bölümünü altüst eden Amerikalı veya İngiliz spekülatör: tüm bu insanlar et ve kemikten yaratılmıştır. Onlar da bizim gibi insandır. Ancak, bu insanlar vahşi kapitalizmin çarkına dahil olduğunda, insanlıkları tamamen devre dışı kalır. Sanki bunlar birbirlerinin zıddı iki kişiliğe sahiptirler. İkinci kişiliklerinde, merhamet, acıma hisleri dumura uğramıştır. Oyunun kuralı neyse, onu düşünmeden yapmak zorundalar. Regis Debray’in deyişiyle “Bunlar, bilinen insan değildir, insanlıkla alakası kalmamış robotlaşmış varlıklardır.” Schwerdtfeger bu gelişmeleri şöyle özetler: “Örgütlü suç, kapitalizmin keskinleşmiş biçimidir.” Birleşmiş Millerler’in bu yılki raporunda, illegal örgütlü suçun yıllık cirosu 1.5 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Rapor, 1995'te sadece uyuşturucu ticaretinden elde edilen para miktarının 400 milyar dolar olduğunu, bunun dünya ticaretinin yüzde 8'ini oluşturduğunu belirtiyor. Maalesef bu vahşi kapitalist üretim biçimini sevk ve idare edenler; Hz.İsa ve Hz. Musa’nın dininden olduklarını iddia ettikleri Hıristiyan ve Musevîlerde ya da sadece hümanist mirasın derin etkisindeki toplumlarda doğmuş, gelişmiş ve yerleşmiştir. İnancı ne kadar zayıflarsa zayıflasın, bir Müslüman bu kadar katılaşamaz, robotlaşamaz. Şayet böyle olabiliyorsa, o inançla ilgisi kalmamış demektir. Eskilerin tabiri ile “ Cem’i zıdeyn muhaldir”, yani “İki zıt şey bir arada bulunamaz.”
Yeni organizasyona hazır mısınız? 21.8. Bill Gates’in başarılı olma ile ilgili tavsiyelerine bu hafta da devam etmek istiyorum: Dünyada ticari hayat yeniden yapılanmakta. Yeni organizasyona hazır mısınız? Bu organizasyonda işçi artık makinenin bir dişlisi değil ama tüm prosesin zeki bir parçası durumundadır. İnsanları tüm işlemler üzerinde odaklamak onların daha ilginç ve iddialı işlerle uğraşmalarına zemin hazırlar. Çalışana değer verin! Şirketler, ödüllendirme inisiyatifi ve çalışanların dikkatlerini iş üstünde tutmak hususlarını konuşuyorlar. Çünkü, çalışanları sadece “işçi” olarak görmek başarıda önemli bir engeldir... İşçilerinize daha gelişmiş görevlerin yanı sıra kusursuz araçlar yani bilgisayarlar verin, şirketinizde çalışan insanların daha fazla sorumluluk alacaklarını, yaptıkları işe daha çok akıl katacaklarını göreceksiniz. Tek tip ve tekerrür eden iş tamamen bilgisayarların, robotların ve diğer makinelerin çok iyi yaptıkları ve aslı insan olan işçilerin mecburen uydukları ancak nefret ettikleri bir durumdur. Dijital çağda uygun olan her çalışandan bir bilgi işçisi oluşturmanız gerekiyor. Çalışma yöntemlerinize eleştiri gözüyle bakabilmek için düzenli aralıklarla bir adım geriye çekilmeniz ve neyi nasıl yaptığınızı gözden geçirmeniz gerekir. Bir işi çok sayıda parçaya böler ve çok sayıda kişiye dağıtırsanız kimse bütün süreci göremez ve bataklığa saplanır. Bu konu düşünceye sıkı sıkıya bağlıdır. Bir işe fazla sayıda kişinin karışması, hatanın çoğalması ihtimalini doğurur. Dijital teknoloji, sizin sadece artış gösteren ilerlemeler kaydeden eski kağıt proseslerinde değişiklik yapmaya çalışmak yerine, çok daha iyi prosesleri geliştirmenizi sağlar. İhtiyaçları geliştirmek, müşterilerin daha ileri ihtiyaçlarına cevap verebilmek yönünden esnek olmalısınız. Sizin orjinal proje amaçlarınızı yeniden gözden geçirmek şartıyla bir değişikliği değerlendirebilmeniz için kat’i karar mekanizmanızın olması gerekir. Müşterileri dinlemek demek evvelki ürünlerin kusurları hakkındaki şikayetlerini duymaktır. Müşterilerden kötü haberleri almak ve bunu tüm ürün dizayn gurubuna aktarabilmek şaşılacak derecede güç bir iştir; Ben şu yaklaşımı tavsiye ediyorum : 1- En mutsuz müşterilerinizin üzerine odaklanın. 2-Teknolojiyi kullanarak müşterilerin sizin ürünlerinizle ilgili kötü tecrübeleri hakkında geniş bir bilgi toplayın ve ürününüze neyin eklenmesi gerektiğini düşünüyorlar bunu tespit edin. 3- Teknolojiyi kullanarak haberleri hemen doğrudan insana ulaştırın. İnternet bir şirketin geçmişte olduğundan daha iyi bir şekilde konulara odaklanmasını sağlar. Bunu da bina içinde çalışanlarla dışarıda yardımcı, danışman veya ortak görevi üstlenerek çalışanların görevlerini değiştirerek sağlar. İşi yöneten kişiler olarak, esas yetkilerinizi iyice bir gözden geçirmeye ihtiyacınız var. Sizin doğrudan bu yetkileriniz içinde olmayan şirketlerinizin idari bölümlerini tekrar ziyaret edin. Yeni teknolojilerin görev dağılımında size yardımcı olup olamayacağını göz önünde bulundurun. Şirketler için en büyük hız meselesi kültüreldir. Bu, herkesin hareket ediyor olması durumunda şirketteki hız anlayışlarını değiştiriyor.Herkes bilmeli ki müşterilerin arzuları kaliteden taviz vermeden, yeterince hızlı karşılanmazsa problem başlar. İşte bunu bir bilgisayar yapabilir. Eğer siz bir aracıysanız “internetin daha ucuz fiyat ve daha hızlı servis” sağlaması sizi aradan çıkartabilir, üreticiyle tüketici arasındaki işe yardımcı rolünüzü ortadan kaldırabilir. Eğer internet sizi aradan çıkartmak üzere ise alınacak tetbir, işin içine dahil olmak için interneti kullanmaktır. Egghead 1998 yılında ülke çapında bütün mağazalarını kapattı ve sadece internet ortamında çalışan sanal bir mağaza açtı. Egghead şimdi internet’ten yararlanan bir dizi on-line program sunuyor, 50 kadar değişik donanım ve elektronik açık artırmalar düzenliyor. Elektronik ticaretin patlama yapmasıyla birlikte, iş ilişkilerini ve müşterileri portföylerini kuvvetlendirmek amacıyla interneti kullanmanın farklı yollarını bulacak olanlar tabii ki yanlızca aracılar olmayacak. En iyi işi yapacak olanlar; e-ticareti sadece dijital yazar kasa olarak görmeyen tüccarlar olacaktır. Dell, e-ticarete atılan büyük şirketlerden biri. Yıllık geliri 18 milyar doların üzerinde olan dünya çapında bir bilgisayar satıcısı olan Dell, 1996 yılının ortalarında ürünlerini on-line satmaya başladı. On-line satışları hızla arttı, haftada 1 milyon dolardan günde 1 milyon dolara sıçradı. Online satışlar daha da hızlandı, günde önce 3 milyon dolara sonra da 5 milyon dolara çıktı. Şu anda 14 milyon dolara yükselmiş durumda. Netice olarak, bilgi paylaşımı ve rutin iletişim için on-line iletişimi kullanın, en önemli görüşmeler için yüz-yüze etkileşimi kulanınız!. Unutmayın ki devir, zamanla yarışan, zamanı ey iyi şekilde kullananların devridir... Hepsi boş ve fani!..27.8. Ülkemizi büyük bir üzüntüye gark eden depremin üzerinden ongün geçti. Afet bölgelerinde hayat artık yavaş yavaş normale dönmekte. Devlet millet dayanışması ile yaralar hızla sarılıyor. Vefat edenlere Yüce Allah’tan rahmet, kalanlara sabır dilemekten başka elimizden ne gelir? Deprem günü seyahatte olduğum için, bu elim olaya temas etme imkanım olmadı. Biraz gecikmeli de olsa, bu konu üzerinde durmak istiyorum bugün. Müslüman iyi olsun kötü olsun, her hadiseye ibret nazarı ile bakar. Olanlardan ibret alır. Eğer ibret alamıyorsa inanan kimse için büyük bir eksikliktir bu. Acilen bunun tedavisi gerekir. Kandilli Rasathanesi müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara tarafından merkez üssünün Gölcük Deniz Üssü olarak açıklanan 7.4 şiddetindeki depremden de alınacak çok derslerimiz olması lazım... Müslüman şuna inanır ki, eğer günahı varsa, karşılaştığı musibetler günahlarına kefarettir. Bu üzüntüler sebebiyle günahları yok olmaktadır. Günahı yoksa, çektiği bu sıkıntılar sebebiyle Ahıretteki dereceleri yükselecektir. Vefat edenler ise, şehid olmaktadır. Zaten, Müslümanlar musibetlerle hep iç içe olmuştur. Uzun müddet bir sıkıntı gelmeyince kendilerinden korkmuşlar. Çünkü, sıkıntının olmaması, Allahü teâlâyı unutmaya, O’na isyan etmeğe, haram, günah işlemeğe sebep olacağını düşünmüşler. Allahü teâlânın, acıdığı kullarını dert ile, bela ile, gafletten uyandıracağını bilir inanan kimse. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, “Muhakkak kul, işlediği iş sebebiyle Allah nezdinde bir dereceye nâil olmadığı vakit, Allah onun vücûduna, malına veya evlâdına bir belâ vermek sûretiyle, onu imtihân eder ve sonra Allah nezdinde ulaşmadığı dereceye varıncaya kadar, bu belaya sabrettirir.” İsrailoğullarına zulmüyle meşhur Firavunun, herkesin kendine tapınmasını istemesine sebep, dört yüz sene yaşayıp bir kere başı ağrımamış, ateşi olmamış olmasıydı. Bir kere başı ağrısaydı, sıkıntılara, çaresizliklere düçar kalsaydı, o saygısızlık, cüret hatırına gelmezdi. İslam büyükleri buyurur ki: Mümine kırk gün içinde, üzüntü veya hastalık veya korku yahut malına ziyan gelir. Hadis-i şerifte“Her gün bela der ki, Nereye gideyim? Allahü teâlâ buyurur: "Dostlarıma git. Seninle onları imtihan ederim , sabredenlerin günâhlarını siler ve derecelerini yükseltirim" En büyük sıkıntı, başta Peygamberler olmak üzere, derece derece Cenab-ı Hakk’a yakın, Allah dostu kimselerin başına gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte, “ Belalar, sıkıntılar en çok Peygamberlere, sonra Evliyaya, sonra bunlara benzeyenlere gelir” buyuruldu. Deprem, sel, yangın vb. diğer afetler insanlara birer ikazdır. Ahıreti unutanlara; dünyanın geçici olduğunu, insanın yıllarca didinip elde ettiği malının mülkünün bir anda elinden nasıl çıktığını gösteren ilahi bir uyarıdır. Hatta, malının mülkünün gitmesi ile kalmayıp, kendisinin de çok sevdiği hiç ayrılmayacak gibi bağlandığı dünyadan ansızın nasıl ayrıldığını gösteren çok ibretli bir olaydır. Hadiselerde gerçekten çok ibretler var. Hep söylenir yazılır: İnsan, ne kadar zengin olursa olsun, kefenin cebi yoktur. Mezara götüreceği sadece bir kefendir, diye... Bu deprem bize gösterdi ki, bazan o kefen bile götürülememekte. O bile nasip olmamakta. Şehid olmuş, zaruretten dolayı kefenlenememiş kimseye bu durum bir zarar vermez. Bunda onun bir kaybı olmaz. Ancak, geride kalan bizlere çok ibretler bunda. İnsanoğlu, uzun müddet sıkıntı görmezse, azgınlık baş gösteriyor. Çünkü, ihtiyaçsızlık azgınlığa sebeptir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki, “Şübhe edilen altını, ateşle muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ, insanları derd ile, belâ ile imtihân eder. Bazısı, belâ ateşinden hâlis olarak çıkar. Bazısı da, bozuk olarak çıkar.” “Üç şey vardır ki, kul, onlarla dünya ve ahiret nimetlerine nail olur: Belaya sabır, kazaya rızâ, bolluk ve rahatlıkta da duâ.” Rahatlıkta dua, şükür nerede? Azgınlığın, ihtiyaçsızlığın insanı ne hale getirdiği gözler önünde... Bunu açık şekilde görüyoruz günlük yaşantılarımızda. Birçok büyük kentlerimizde ve özellikle sahil kesimlerimizdeki eğlence merkezleri sabahlara kadar tıklım tıklım dolu. Depremin ertesi günü bile bir azalma olmadı. Buralarda akıl almaz rezaletler yapılmakta.Transparan giysilerle mankenlerin sokak defileleri düzenlenmekte, içki, kumar, fuhşun toplumu bulaşıcı hastalık gibi sarmış, zina suç olmaktan çıkarılmış, televizyonlarda, sinemalarda porno filmlerin oynatılması, sıradan yayın haline gelmiş; uyuşturucu, esrar, rüşvet, talan, soygunculuk alabildiğine yayılmış, haram işleyenler değil haram işlemeyenler ayıplanır hale gelmiş... Netice olarak, afetler birer İlahi ikazdır. Merhameti, rahmeti, affı sonsuz olan Yüce Allah hatalarımızı görmemizi, kendimize gelmemizi istiyor... Mal, mülk, çoluk çocuk, servet, yazlıklar, kışlıklar... hepsi boş ve fani!..
Sabır ve metanet 28.8. Milletimiz gerçekten birçok üstün özelliklere sahip. Diğer milletlerde bu özelliklerin hepsine sahip olan yok. Bunlardan ikisi sabır ve metanet. Depremde ekranlarda hepimiz gördük: Evini barkını, çocuklarını, anababasını veya yakınlarını kaybetmiş insanlara mikrofon uzatıldığında, en acılı hallerinde bile, “ Buna da şükür beterin de beteri var, milletimiz sağ olsun” diyebiliyorlar. Sabır ve metanet gösterebiliyorlar. Bu vesile ile , bir nebze de olsa deprem felaketine uğrayan vatandaşlarımızı teselli edebilmek için, sabrın dinimizdeki yeri ve mükafatı üzerinde durmak istiyorum. Bu dünya zahmet ve sıkıntı yeridir. Bu dünyaya gelen, her türlü musibete maruz kalabilir. Bir kimsenin deprem, yangın gibi afetler ile anababa, kardeş, evlat veya dostlarından biri veya birkaçını kaybedebilir. Kişi, çeşitli hastalıklara maruz kalabilir, iftiraya uğrayabilir, malını mülkünü kaybedip iflâs edebilir. Bu felâketlere sabretmezse devamlı huzursuz olur, doğru dürüst ibâdet edemez. Neticede, hem dünyası hem de ahıreti zarar görür. Dünya ve âhıret hayatını kazanmak isteyenin her türlü musibete, hazır olması ve geldiği zaman sabretmesi lâzımdır. Kim her şeyin Allah’tan geldiğini bilip sabrederse, sıkıntılardan kurtulur. Sabreden murâdına erer. Eyyüb aleyhisselâmın sabrı, dillere destan olmuş; çocuklarını malını mülkünü kaybettiği halde en küçük bir şikayette bulunmamıştı. Allahü teâlâ onu bu sabrından dolayı övmüştür. Allahü teâlâ sabredenleri sevdiğini ve ecirlerinin hesapsız ödeneceğini bildirmiştir. Sabır, erişmek istenen şeylerin anahtarıdır. Her hayra sabırla ulaşılır. Mukadder olan şey başa gelir, eğer sabredilirse ecri büyük olur. Sabredilmez, bağırılırsa, günâha girilir ve huzursuz olunur. Büyük islam alimi İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: Hergün insanın karşılaştığı her şey Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile varolmaktadır. Bunun için, irâdelerimizi O'nun irâdesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız herşeyi beklediğimiz şeyler olarak görmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak kulluğu kabul etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, hadîs-i kudsîde buyuruyor ki: “Kazâ ve kaderime râzı olmıyan, beğenmiyen ve gönderdiğim belâlara sabretmiyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!” Allahü teâlânın gönderdiği belâ ve sıkıntılara sabrederek göğüs germek büyük ni'mettir. Sabredemiyen felâkete düçâr olur. Maruz kalınan felâketler tevekkül ile karşılanmazsa insanın ruhi dengesi bozulur. Bir musibet, bir belâ gelince bağırıp çağırmak fayda vermez. Aksine zararlı olur. Bunun tek çaresi Allahın takdirine razı olmaktır. Maruz kalınan musibetlerin ve çekilen zahmetlerin getireceği perişanlıktan kurtulmanın tek çaresi sabretmektir. Sabırlı olmayan muvaffak olamaz. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Belâ gönderdiğim kimseler sabredip insanlara şikâyet etmezse, onlara îmânla ölmeyi nasip ederim.” “Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben kullarımdan herhangi birine, bedeninde, malında veya evlâdında bir musîbet verdiğim vakit, onu güzel bir sabırla karşılarsa, Kıyâmet günü onun için mîzân ve hesap kurmaktan hayâ ederim.” “Her hangi bir mü'mine bir felâket geldiği vakit, Allahü teâlânın buyurduğu gibi "Allahtan geldik, Allah’a gideceğiz" dedikten sonra, Allah’ım, bu felâketten dolayı beni mükâfatlandır ve bundan hayırlısını bana ver, derse, mutlak sûrette Allahü teâlâ dileğini yerine getirir.” Bir kimse Resûlullah efendimizin huzûruna gelip: - Ey Allah’ın Resûlü, malım gitti, param gitti, vücûdum hasta oldu, bunun mükâfatı nedir? diye sordu. Peygamber efendimiz buna şöyle cevap verdi: - Malı gitmeyen, parası bitmeyen ve hasta olmayan kimsede hayır yoktur. Zira Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu belaya müptela kılar. Ona bela verdiğinde, ona sabır ihsan eder. Abdullah bin Mübârek hazretleri buyurdu ki: "Musîbet birdir, kişi, feryat eder, ağlar, sızlanırsa, iki olur. Biri musîbet, diğeri sevabın gitmesi. Bu musîbet öncekinden daha büyüktür. Sabredenlerin karşılığı ise hesapsızdır. Yani, sabredenlere verilen sevabın miktarını Allahü teâlâ’ dan başkası bilmez." Nitekim Allahü teâlâ Zümer sûresi onuncu âyetinde buyurdu ki: “Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” Ne mutlu sabredenlere!.. Millet yasta onlar âlemde! 3.9. İlgisiz, tepkisiz, duygusuz, vurdumduymaz bir toplum olma yolundayız... Kendini bilmez belli bir kesim, “bana bir şey olmasın da isterse dünya yıkılsın” anlayışında. Memleketin başına büyük bir felaket gelmiş, binlerce kimse ölmüş, sanayinin yüzde otuzununun bulunduğu bölgede fabrikalar çalışamaz hale gelmiş, ekonomi krize girmiş... Bu kesimi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Sanki, onlar aynı gemide değiller, aynı memlekette yaşamıyorlar. Görmüşsünüzdür, bazı gazeteler sür manşetten verdi. Bazı sahil kesimlerinde depremin hemen ertesi günü eğlence yerleri tıklım tıklım doluydu. Fotoğraflara bakıyorsunuz; hepsi yarı çıplak, sarmaş dolaş, çoğu sarhoş; ayakta duracak halleri kalmamış. Yine sanat dünyasının tanınmış isimleri depren sonrası kokain âlemlerinde basılıyor; millet yasta onlar âlemde... Memleketin büyük bir bölümünde, millet sokakta, yağmur altında, çamur içinde perişan halde... Bunların umurunda değil. Sanki, hiçbir şey olmamış; memleket güllük gülistanlık içinde! Nerede kaldı tasada kıvançta birlik? Bir kesim de olanlardan ibret alacağına, yaşayışında, düşüncesinde hiçbir toparlanma yok. “ Ölen ölmüş kalan sağlar bizimdir” düşüncesinde. Hatta, bazıları daha da ileri gidip, haşa, Allah’a kafa tutuyor. Bu felaketi bize nasıl gönderirsin, diye. Velhasıl, insanlığımızı unutmuşuz; acayip bir haldeyiz toplum olarak. Halbuki Yüce Allah insanı en şerefli mahluk olarak yarattı. İnsan, bu şerefi muhafaza ettiği oranda insandır... Yüce Allah’a isyanla, ona kafa tutmakla nereye varılacak? Geçmişte bunları deneyenlerin başlarına gelenleri kitaplardan öğreniyoruz. Kur’an-ı kerimde bunların kıssaları anlatılıyor. Nice kavimler olanlardan ders almayıp isyana devam etmeleri sebebi ile yok edilmişler. Bir Allah dostunun asırlar önce sanki günümüz insanları için verilmiş bir nasihatını sunmak istiyorum sizlere bugün. İslam büyüklerinden İbrahim Edhem hazretlerine, birisi gelip nasihat ister. Bu mübarek zat şu nasihatta bulunur: Evladım, şu altı şeyi kabul edersen, hiçbir işin sana zarar vermez: 1- Günah işleyeceğin, Yüce Allaha asi olacağın vakit, O’nun rızkını yeme! Rızkını yeyip de, O’na ısyan etmek, doğru olur mu? 2 -Yüce Allah’a isyan edeceğin zaman, Onun mülkünden çık! Mülkünde olup da, O’na isyan etmek, layık olur mu? 3 –O’na isyan edip günah işleyeceğin zaman, gördüğü yerde günah işleme! Görmediği bir yerde yap! O’nun mülkünde olup, rızkını yeyip, gördüğü yerde günah yapmak, uygun değildir. 4- Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman, tövbe edinceye kadar izin iste! O meleği kovamazsın. Kudretin var iken, o gelmeden önce tövbe et! O da, bu saattir. Zira, ölüm ani gelir. 5 - Mezarda, iki melek, süal için geldikleri vakit, onları kov, seni imtihan etmesinler! Soran kimse dedi ki, “Buna imkan yoktur”. Öyle ise, şimdiden onlara cevab hazırla!. 6- Kıyamet günü Allahü teâlâ “Günahı olanlar, bana asi olanlar, Cehenneme gitsin!” diye emir edince, ben gitmem de! Soran kimse dedi ki, “Bu sözümü dinlemezler”. Öyleyse şimdiden günah işlememeye bak!.. Evladım! Cenab-ı Hakkın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yok. İbadet yapmamızın, haramlardan kaçmamızın faydası yine bize... Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi “aleyhimüsselam” aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, büyüklüğümüden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep O’na muhtacsınız”. Evladım! Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekâlar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hulâsa, rûh ve cesedinize bağlı bütün âletler, sistemler, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın mülk ve mahlûkudur. O, hayy ve kayyûmdur. Yani, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her ân varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir ân gâfil olmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, âciz kalmaz. “imhâl eder; ihmâl etmez!” Ceza vermeyi geciktirir fakat, ihmal etmez. ( Bu nasihatlar yarın da devam edecek) Sevip sevilmedikçe... 4.9. (İslam büyüklerinden İbrahim Edhem hazretlerinin dünkü nasihatlarının devamı) Bir kimse, İbrahim-i Edhem’e sorar: Allahü teâlâ, “Ey kullarım! Benden isteyiniz! Kabul ederim, veririm” buyuruyor. Halbuki, bela, musibet vermemesi için dua ediyoruz kabul olmuyor. Bunun sebebi nedir? Bu soruya şöyle cevap verir: Evladım! Allahü teâlâya inandığınızı söylersiniz, O’na itaat etmezsiniz. Peygamberini tanırsınız, O’na uymazsınız. Kur’an-ı kerimi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenab-ı Hakkın nimetlerinden faydalanırsınız, O’na şükür etmezsiniz. Cennetin, ibadet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennemi, asiler için yarattığını bilirsiniz, O’ndan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Ayıplarınıza bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştırırsınız. Böyle olan kimseler, üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına şükür etsin! Daha ne isterler? Düalarının neticesi, yalnız bu olursa, yetmez mi? İbrahim Edhem hazretleri nasihatlarına şöyle devam etti: Medeniyet ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını kara bulutlar sarmışsa bunun sebebi, hep inanç zayıflığı ve karşılıklı sevgi ve merhamet eksikliğidir. İnsanlık ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketden kurtulamaz. Hakkı tanımadıkça, Hakkı sevmedikçe, O’na kulluk etmedikçe, insanlar birbirini sevemez. Cenab-ı Hak, insanlara güneşten ışık ve enerji gönderiyor. Siyah topraktan, tatlı renkli, hoş kokulu nice çiçekler, güzel yüzler yaratıyor. Rüzgardan gönüllere ferahlık veren nefesler döküyor. Birçok senelik uzaklıktaki yıldızlardan, şu çıktığınız, sonunda gömüleceğiniz topraklara nurlar yağdırıyor. Bugün, bizim dediğiniz karaların, denizlerden süzülüp ayrıldığı, dağların, derelerin, ovaların, tepelerin döşenildiği zaman, acaba nerede idiniz? Denizlerin acı suları, Hakkın kudreti ile buharlaştırılarak, gökte bulutlar yapılırken, o bulutlardan yağan yağmurlar, yanmış, kurumuş toprakların zerrelerine işletip, o maddeler, oynayıp titreşerek hayatın hücrelerini yetiştirirken, nerede idiniz ve nasıldınız? Doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki halinizi düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp oynadığınız, dertlerinize deva, korkulara, sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa, yırtıcı ve zehirli hayvanların ve düşmanların hücumlarına karşı koyacak vasıtaları bulduğunuz şu yer küresi yapılırken, taşları, toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu ve havası, kudret kimyahanesinde inbiklerden çekilirken, siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç düşünüyor musunuz? Ey Adem oğlu! Sizin o kadar benimseyerek, hevesle atıldığınız maksatlar, gayeler, giriştiğiniz mücadeleler, sarf ettiğiniz gayretler, duyduğunuz iftiharlar, kazandığınız başarılar, O’nun için olmadıkça, hep yalan, hep boştur. O halde kalplerinizde, niçin yalana, hıyanete yer veriyorsunuz ? Niçin, eşsiz olan, Hak teâlânın emirlerine uymuyor, O’nu mabud tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabudlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Hak teâlânın büyüklüğünü tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, ne kadar birbirinize bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden, Allahın merhameti, neler yaratacaktır. Kavuşduğunuz her nimet, hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlâ’nın merhameti ve ihsanıdır. Hak teâlâ’dan başka herneye gönül verseniz, herneye tapınsanız, hepsinin zıddı, mukabili vardır. Bunların hepsi de, Hakkın kudreti ve iradesi altındadır. Ortağı, benzeri, misli, zıddı, mukabili olmayan, yegane hakim, ancak Hak teâlâdır ve ancak O’nun mukabili batıldır, yanlıştır ve varlığı mümkin olmıyan bir yokluktur. Hak teâlâdan başka, herneye tabi olur, Onun yerine, herneyi severseniz, biliniz ki, onlar da sizinle beraber yok olacaklardır. Cenab-ı Hak, bütün bunları anlayasınız diye zihin denilen bir hazine, akıl adında bir ölçü, fikir dedikleri bir alet, irade dediğiniz bir anahtar da, ihsan ediyor. Her birini yerinde kullanabilmeniz için size tatlı, acı ihtarlar, işaretler de veriyor. Daha büyük bir nimet olarak, sadık ve emin Resullerle açıkca, talimat gönderiyor. Bütün bunları, size ve iradenize ve yardımınıza muhtac olduğundan değil, mahlukları arasında size ayrı bir mevki vererek, dünyada ve ahirette mesut ve bahtiyar olmanız için yapıyor. Suçlu olan kim? 10.9. Dün Osmanlı Devletinin canına tak ettiği; bıçak kemiğe dayandığı için kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını ilan ettiği gündü(1914). Gerçi, araya savaşların girmesi ile istenilen netice tam alınamadı; kesin olarak kaldırılması, ancak Lozan antlaşması ile sağlanabildi. Kapitülasyonlar; Osmanlı’yı, Kanûnî’yi kötülemede devamlı istismar edilen bir konudur. Çoğu kimse merak edip de araştırmıyor bu konuyu; herkesin sahip olduğu bilgi, sadece ders kitapları seviyesinde. Halbuki, tarihi olaylar bir bütündür, sadece bir bölümüne bakıp, o güne kadar ne getirmiştir ne götürmüştür incelemeden karar vermek insanı yanıltır. Bunun için tarihi olaylar hakkında hüküm verirken, olayın başlangıcındaki şartlarını tarihi seyrini göz önünde tutmak gerekir. Önce kısa bir tarifini yapayım kapitülasyonların. Yabancıların statüsünü tespit eden hukuki, mali, idari bir imtiyazdır kapitülasyonlar... Daha önce de birçok imtiyazlar verilmiş. Benim bugünkü konum, Kanûnî’nin Fransızlara verdiği imtiyazlar... Almanya-İspanya İmparatoru Şarlken’le İran şahının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit eden Kanûnî, Şarlken’in Avrupa’ya hakim olma isteğine mani olmak için, rakibi Fransa’yı siyasi bakımdan destekledi. Fransız tüccarlarının yüzde beş gümrük ile, her iki devlete ait gemilerle, serbestçe dolaşmalarına imkan verdi. Osmanlı padişahlarının, siyasi, dini ve ticari menfaatlerine uygun olarak verdikleri imtiyazlar, Avrupa’da Osmanlı idaresi lehinde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devletinin büyüklüğünün tanınmasına, dolayısıyla İslamiyetin yayılmasına yol açtı. Hatta, Avrupa’da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther’in; “Ey Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilahi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalım.” demesine sebep oldu. Bu kapitülasyonlar, yabancılara; Osmanlı Devletinde yerleşmek, dolaşmak ve ticaret yapmak haklarını tanıyordu. Ancak ticaret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı. Bu dolaşma ve yerleşme sebebi ile birçok yabancı islamiyeti yakından tanıyıp Müslüman oldu. Bu tip kapitülasyonlar padişah hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır, istenildiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazların da yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve Avrupa devletlerinin her defasında yeni imtiyazlar istemeleri üzerine, 1740’ta Sultan Birinci Mahmud ile Fransa Kralı Onbeşinci Louis arasında daimi statü ile yeni bir kapitülasyon antlaşması yapıldı. Bu devrede verilen imtiyazların hiçbirisi devletin aleyhine olmamıştı. Zira maksat, batıya kayan ticaret yollarını tekrar Osmanlı ülkesine çekmek ve iç pazarı da devlet eliyle korumaktı. Bu durum 1838’e kadar Osmanlı lehine devam etti. 1838’de İngiltere’yle başlayan ve diğer Avrupa devletleriyle devam eden bir dizi ticari antlaşma, Osmanlı Devletinin iktisadi bakımdan Batı’nın hakimiyeti altına girmesine sebeb oldu. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşid Paşa ve arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan 1838 Baltalimanı Antlaşması, yabancı ülkelere Osmanlı Devletini sömürmek için kapitülasyonlara ek ticaret imtiyazları sağladı. Mustafa Reşid Paşanın yetiştirmelerinden; Ali ve Fuad paşalar da, 1861’de imzaladıkları yeni ticaret antlaşmalarında, 1838 ticaret antlaşmasının iç ve dış ticaret serbestliği prensibini öngörmesi yanında, % 12 iskele ve gümrük resmini de yabancı tüccarlar için başlangıçta % 8’e ve sekiz yıl sonra da % 1’e indirdiler. Ancak Avrupa’ya ihraç edilen Türk malları için böyle bir indirim söz konusu değildi. Böylece 1838’de Reşid Paşa ile başlayan ve 1861’de Ali ve Fuad paşalarla devam eden idareciler, Osmanlıyı Avrupa’nın mahkumu yaptılar. Artık yabancı tüccarlar, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyorlar, hammaddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihrac ediyorlar, mamul getirip satıyorlardı. Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık, Osmanlı tüccarlarının ve esnafının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Ali ve Fuad paşaların ıslahat layihalarında ticarete dair ciddi tek bir fikir yoktu. Böylece asırlardır, siyasi, ticari ve dini yönden Osmanlının lehine işleyen kapitülasyonlar, bu kasıtlı yönlendirmeden sonra Osmanlının birçok yönden aleyhine, neticede, Devlet ekonomisinin çökmesine sebep oldu. Şimdi düşünmek lâzım suçlu olan kim? Bu imtiyaz ile Devlete birçok fayda sağlayan Kanûnî mi, yoksa, devletin ekonomik gücünü Batı’ya peşkeş çeken Avrupa hayranı Reşid, Ali ve Fuad paşa ve benzerleri mi? Okul bitmeden bilgiler bitecek! 11.9. Geçenlerde İhlas Vakfı’nın daveti üzerine, İDEM şirketince düzenlenen “Öğrenen Organizasyon ve Değişim” konusunda verilen bir seminere katıldım. Dr. Resul İzmirli ve takımının en son teknolojiyi kullanarak sunduğu seminerden gerçekten çok istifade ettim. Bu önemli bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum bugün. Bilindiği gibi çağımız bilgi çağı. Öğrenen, çalışan ve bundan vazgeçmeyen insanların söz sahibi olduğu bir devir...... “Öğrenme” kelimesi çoğumuzun aklına hemen “okul”u getirir. Halbuki devamlı öğrenen, öğrenip de değişen insanlar başarılı oluyor. Bunun için gereken şey bilgilerin paylaşımı... Bir Çin atasözünde: “Sendeki yumurta ile bendekini ‘değiş – tokuş’ yaparsak, sende de bende de bir yumurta olur; ama sendeki bilgiyle bendeki bilgiyi ‘değiş – tokuş’ yaparsak, sende de bende de ikişer bilgi olur” diyor. Teknolojik gelişmeler dünyayı küçücük bir hale getirdi. Telefon denen alet hepimizin evinde ve de cebinde. Afrika’nın yerlilerine bile ulaşabiliyoruz. Bu nedenle küreselleşme arttı. Uzakdoğu’da gerçekleşen ekonomik olaylar bütün dünyayı etkilemekte. Telefonla, internetle ulaştığımız herkes rakibimiz ve müşterimiz oldu. Rekabet acımasızlaştı. Kalite artık bir üstünlük deği, gerekli şart oldu. Artık yağ satarım, bal satarım, ne bulursam, onu satarım yok; kalite var. Teknolojik gelişmeler artarken; ürün ömrü azaldı. Bilgisayar alanında aylara kadar indi. Yeni bir şey alıyoruz, uzun süre geçmeden yenisi çıkıyor. Mesela, teknolojiyi yakından takip eden, bunun için de bilgisayar piyasasını elinde tutan Microsoft’un borsa değeri, normal değerinin çok çok üstünde. Gelişen ve değişen şirketlerin hali bu! Başarılı olan şirketler farklı, sıradışı, esnek ve işe bakış açısıyla, yani stratejisiyle farklı oluyor. Bir şirket için, en önemli olan müşteridir. Çünkü, ürettiği malı ve hizmeti müşteriye sunuyor. Siz, size olumsuz davranan bir yerden alışveriş eder misiniz? Bu yoğun değişim ortamında rekabetçi olabilmek için, her firmanın hem iç işleyişini, yani süreçlerini, yapılarını, sistemlerini yönetebilmeyi, hem de dış çevrede meydana gelen değişikliklere uyumlu olabilmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Kurumları, öğrenen organizasyonlar, olmaya zorlayan değişim güçleri oldukça çarpıcı. Kurumların bu yoğun rekabet ortamında yaşayabilmeleri için öğrenme hızları, dış ortamdaki değişim hızına eşit veya daha büyük olmak zorunda. Eskiden bilgi, çok uzun zamanda katlanıyordu. Fakat günümüzde bilgi her yedi senede deniyor, ama belki daha az bir sürede bir iki katına çıkıyor. 2005 yılında bu sürecin 78 güne ineceği hesaplanıyor. Böyle olunca, üniversiteyi bitirdiğiniz yıl, birinci sınıfta öğrendiklerinizin pek çoğu okul hayatı bittiğinde, onlarda bitiyor; demode hale geliyor. Öğrenmenin en etkili yolu, takım halinde öğrenmedir. Bir futbol takımı düşünün; hepsi defans, hepsi forvet veya hepsi kaleci... Elbette olmaz. Farklılıklar daima zenginliği oluşturur. Başarılı olan takımlar, farklı kabiliyet ve becerilerdeki insanların bir ahenk ile bir araya gelerek iş ve güç birliği yaptıkları takımlardır. Bir takıma forvette lazım, defansta... Gelişmek , değişmek, öğrenmek için, hepimiz bulunduğumuz organizasyonları öğrenen organizasyona dönüştürmemiz lazım. Öğrenen organizasyonlarda amaç değişime uyum sağlamak değil, değişmek yani değişimi yönlendirmek, yani organizasyonua dönüştürmektir. Değişim aniden olursa, farkına varılıp tedbir alınabilir. Kaynar suya atılan kurbağanın sıçrayıp kaçması gibi işletme de kendini kurtarabilir; ancak değişim çok uzun bir süre içinde yavaş yavaş gerçekleşirse, farkedilmesi güç olur; farkedildiğinde ise, uyum sağlama için geç kalınmıştır. Bu durumu, oda sıcaklığındaki suda yavaş yavaş ısıtılan bir kurbağanın su kaynamaya başladığında kaçamayacak kadar sersemlemiş olup, haşlanmasına benzetebiliriz. Bu konuda uzman olan bir yazar durumu şöyle özetliyor: “Kendi kurallarınızı koyun, ya yenilikçi olun ya da yok olun, saklı değer potansiyelini geliştirin, hızlı yaşayın, girişimci ve deneyici olun, engelleri aşın, hiyerarşi ötesi bir şirket kurun, global olun, ya da kaybolun, organizasyonel öğrenin.” Biz de gelin hep birlikte, kişisel kalitemizi geliştirelim. Kendimize yatırım yapalım. Bu ve benzeri seminerlere katılalım. Bilgi edinmekle de kalmayıp,bu bilgileri hayatımızda da uygulayalım.
Hamur ve maya sağlam olunca... 17.9. Deprem sebebiyle bu sene buruk geçen, Ertuğrul Gazi’nin 718. Anma Günü dolayısıyla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel anlamlı bir mesaj yayınladı. Bu mesajda, Ertuğrul Gazi’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki yeri çok güzel ifade ediliyordu. Mesajda özet olarak şunlara yer verilmişti: “ Ertuğrul Gazi’nin tarihimizde önemli bir yeri vardır. Çünkü, Osmanlı Devleti, Ertuğrul Gazi’nin nasihatları ve vasiyetleri üzerine kuruldu. Bunlar rehber edinildi. Bu nasihatlar sayesinde Osmanlı Devleti, üç kıtaya dalga dalga yayılarak bir “Cihan İmparatorluğu” haline geldi. Altı asır, farklı inançlara, dillere ve kültürlere sahip insanlar adaletle idare edildi. ” Gerçekten de, Osmanlı’nın kuruluşunda ve büyümesinde Ertuğrul Gazi’nin ayrı bir önemi vardır; Devletin hamurunu teşkil eder. Bir ekmeğin kalitesi, lezzeti, herkes tarafından kabul görmesi hamurunun sağlam olmasına, iyi yoğrulmasına ve en önemlisi de, sağlam mayanın tam kıvamında konulmasına bağlıdır. Bu işi de ancak işinin ehli olan yapabilir. Çünkü, hamurun kıvamını ayarlayabilmek ve zamanı gelince mayalayabilmek hüner ister. Ertuğrul Gazi’yi hamura benzetirsek, bunu yoğuran ve onun nezdinde Devleti mayalayan da Edebali hazretleridir. Bunu da unutmayalım... Osmanlıyı altı asır aşkla şevkle koşturan, Edebali hazretlerinin bu mayasıdır. Osmanlı’yı Osmanlı yapan işte bu manevi mayadır. Böyle mayalanmamış devletler saman alevi gibi parlayıp kısa zamanda sönüp gitmişlerdir. Osmanlı tarihini yazmış olan yerli ve yabancı bütün müellifler, daha ziyade görünen sebepler ve olaylar üzerinde dururlar. Ancak bu sebepler ve hadiselerle beraber, bir de iç dünyası vardır ki, bunun asıl özü ve mayası, ilk kuruluş yıllarında çok daha net olarak görülür. Osmanlı Devletinin görünürdeki mimarı Ertuğrul Gazi ise de, manevi mimarı Edebali hazretleridir. Çünkü, Anadolunun haline bakıp üzülüyordu Edebali hazretleri... İslam sancağını Anadolu’nun tamamında, hatta Batı’da dalgalandırmak için çırpınıyordu. Bu gayesini gerçekleştirebilmek yolunda bütün Anadolu beyliklerini hassas bir değerlendirmeye tabi tutmuştu. Nihayet, henüz dörtyüz atlı kadar bir kuvvete sahip olup “uç beyliği” yapmakta olan ve hiç kimsenin, ilerisi hakkında parlak şeyler düşünmediği Osmanlı Beyliği’ni tahlil eden Edebali Hazretleri, bu küçük beylikte aradığı ulvî cevheri bulmuştu. Gerek Osmanlı Beyliği’nin mevcud coğrafî durumu, gerekse fertlerindeki İslâma hizmet heyecan ve aşkı ile dolu bir anlayışı, Edebali hazretleri için mükemmel bir zemindi. Bunun için bütün efradı ile birlikte Osmanlı mülküne yerleşti ve bütün gayret ve himmetini bu beyliğin madden ve manen büyüyüp gelişmesi için sarf etmeye başladı. Öncelikle Bilecik’te bir zaviye kurarak halkı ve özellikle önce Ertuğrul Gazi, sonra Osman Gazi olmak üzere beyliğin idarecilerini irşad seferberliğine girişti. Devletin kuruluşunda bu manevi destek o kadar açıkdı ki, Osman Gazi daha doğmadan evvel, yapacağı büyük işler, babası Ertuğrul Gazi’ye manen bildirilmişti. Nitekim babalarının işaretleri ve kendisine lutfedilen yüksek kabiliyet ve idaredeki dirayetinden dolayı, babasının vefatını müteakib en küçük evlad olmasına rağmen, O’nu ittifakla aşiretin reisi olarak tanıdılar. Manevi desteği yakınen hisseden ve gören Ertuğrul Gazi, hayatı boyunca hocası ve rehberi Edebali hazretlerini kendine rehber edinmiş, O’nun manevi terbiyesi ile kemâl sahibi bir aşiret reisi olmuştu. Bu sebeple, oğlunun da O’nun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Bunun için, Allah dostlarına ihtimam hususunda, oğlu Osman Gazi’ye ve O’nun şahsında gelecek bütün padişahların ruhlarına yön verecek olan şu kıymetli vasıyette bulunmuştur: “Bak Oğul! Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme! O, bizim aşiretimizin maneviyat güneşidir. Terazisi dirhem şaşmaz! Bana karşı gel, O’na karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; O’na karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur! Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi vasıyetim say!..” Babasının bu vasiyeti üzerine Osman Gazi de üstadı ve kayın pederi olan Edebali hazretlerini sık sık ziyaret ediyor, tavsiyelerini ve duâsını alıyordu. Edebali Hazretleri de çok hareketli bir genç olan Osman Gazi’yi terbiye ve tasarrufu altına almış, O’na mârifetullâhın yani, Allahı tanıyabilmenin zevkini tattırmış, O’nu; güzel ahlâk, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece O’nu cihan-şümûl bir devletin başkanlığına hazırlamıştır. Edebali hazretleri, aynı zamanda ilk Osmanlı kadısı ve müftüsü olmuştur. Yıllarca halkına huzur ve feyiz saçarak uzun bir ömür sürmüş, yüzyirmi yaşında iken, 1326’da vefat etmiştir. Manevi mimarlığını yaptığı Osmanlı Devleti ise, altı asır ömür sürdü... Hz.Edebali’nin eskimeyen sözleri 18.9. Dün, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunuda, Edebali hazretlerinin, Ertuğrul Gazi’ye verdiği maddi ve manevi destekten bahsetmiştim. Bu destek, Ertuğrul Gazi’den sonra, oğlu Osman Gazi’de de devam etti. O’na her vesile ile nasihat etti. O’nun şahsında, bugünkü devlet adamlarını, idarecilerimizi ve hepimizi yönlendirecek, hiç eskimeyen bu önemli tavsiyelerinden bir kısmını sunmak istiyorum bugün sizlere: Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, haksız yorum bize; bağışlama sana... Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı... Allahü teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz. Oğul! Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın.. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin... Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile boğazında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır. Oğul! Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir... Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar... İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir... Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele, kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!... (Kaynak: Abide Şahsiyetleri ve Müeseseleriyle Osmanlı)
Gençler nasıl Satanist oldular? 24.9. Geçenlerde, sabah işe gelince, Kadıköy’den bir Bey aradı: “ Sizinle bir konuyu görüşmek istiyorum” dedi. “ Buyurun!” deyince, “ Telefonla zor olur, mümkünse, sizi ziyaret edip, yüz yüze görüşmek istiyorum” dedi. “ Öğleden sonra bekliyorum” diyerek telefonu kapattım. Öğleden sonra geldi. Giyiminden, tavırlarından hali vakti hayli yerinde biri olduğu anlaşılıyordu. Kısa bir hal hatır sormasından sonra hemen konuya girdi: “Yıllar sonra bir oğlumuz oldu. Doğumundan itibaren üzerinde titremeye başladım. Maddi durumun da iyi olduğu için, oğlumdan hiç bir şeyi esirgemedim. İlk okul çağına gelince de en iyi okullarda okutmaya başladım. Lise son sınıftan itibaren son model arabayla okula gelip giderdi, kredi kartından istediği kadar harcama yapabiliyordu. Cep telefonu ile sınırsız konuşabiliyordu. Üniversiteden sonra, mesleğini ve dilini geliştirmek için, ABD’ye gönderdim. Hanımla bizim sevincimize artık diyecek yoktu. Komşular bizim durumumuza imreniyorlardı. Nasıl imrenmesinler, bu imkanlar kaç kişiye nasip oluyordu memleketimizde. Geçen ay tatil için geldi. İşte olanlar bundan sonra başladı. İkinci gün yemek yerken,” Size önemli bir şeyden bahsetmek istiyorum. Ben Müslümanlıktan çıkıp yehova şahidi oldum. Size de tavsiye ederim, bununla ilgili kitaplar getirdim,” demesin mi? İkimizin de başından kaynar sular döküldü. Ağzımdaki lokmayı yutamadım. Dona kaldık. Yarım saat kendimize gelemedik. Ne yaptıysak, ne anlattıysak boşuna. Size bunu sormaya geldim, nedir bu yehova şahitliği?” Mesele anlaşılmıştı. Fakat olan olmuş, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş... Kendisine” Önce şunu söyleyeyim size, oğlunuz zaten Müslüman değilmiş. Çünkü, islamiyeti bilen bir Müslümanın, din değiştirmesi, hele Hıristiyanlığın bile red edip “ sapık bir mezhep, inanç” kabul ettiği bir dine gitmesi mümkün değil. Bunun tarihte örneği yok.” Sonra sordum, “Bütün bu imkanların yanında, çocuğunuza mensubu olduğunuz dini hiç anlattınız mı? Bununla ilgili hiç kitap okuttunuz mu?” “Hayır, hatta lise son sınıftayken, bazı dini kitaplar getirmişti, derslerin aksamasın bunları, üniversiteyi bitirip bir mesleğin olunca okursun, tavsiyesinde bulunmuştum.” Diyanetin yayınladığı, “ Yehova Şahidliği” kitabını alıp okumasını, ikna edebilirse oğluna da okutmasını tavsiye ettim. Başka ne yapılabilir ki. Olan olmuş... Dün de, Ataköy’den arayan bir bayan okuyucumuz, feryat ediyor, “ Liseye giden iki kızım var. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ya satanist olurlarsa, diye uykularım kaçıyor. Bunları nasıl koruyabiliriz?” Bu iki feryatın da, çıkış sebebi ve kurtuluş çaresi aynı olduğu için beraber ele aldım. Aslında, çare belli, ilaç belli... Mesele bunları idrak edip kullanabilmekte.. Bir ağaç, hatta, saksıdaki bir çiçek bile kendiliğinden yetişmez; gübre ister, su ister, ilaç ister... İnsanın yetişmesi kolay mı? Çekilen sıkıntıların sebebi, insanın sadece madde olarak görülmesi ve mana tarafının ihmal edilmesidir. Denge bozulunca, felâketler birbirini izliyor... Bugün, her türlü imkâna, lükse rağmen gençlik bunalımda. Bunun en ibretli örneği, günün konusu olan, satanist inancına sahip gençlerin işledikleri cinayetler, intiharlardır... Bu olayların birçok sebebi varsa da, şu iki konuda toplamak mümkün: Birincisi, manevi boşluk. İkincisi, ihtiyaçsızlık. İnanma ihtiyacı, insanın yaratılışında mevcut. Bunu yok etmek veya bunun yerine başka bir şeyi koymak mümkün değil... Her türlü maddi imkânlarla donatılmış olmak, lüks içinde yüzmek bu boşluğu doldurmaz. Bilakis boşluğa iter. Eğer, çocuğa yaşı müsait olunca, Allah’a inanmanın lüzumu öğretilmezse, aksine bu, derslerini aksatacak, kafasını karıştıracak bir şeymiş gibi empoze edilirse; o da gider, ateist olur, şeytana tapar, Yehova şahidi olur veya başka din arayışına girer. Manevi boşluğu doldurmak için, önce içki, fuhuş, uyuşturucu hepsini denemeye kalkar. Sonra da, şeytana tapma, ölüye tecavüz, kedi kanı içme gibi hayvanların bile yapmayacağı, her türlü caniliği,vahşeti göze alır. Aslında bunlara hayvan demek bile, hayvanlara hakaret olur; Kur’an-ı kerimde böyleleri için “ Hayvandan daha aşağıdırlar” buyurulmaktadır. İhtiyaçsızlık da, azgınlığa, sapkınlığa sebep olur. Çünkü, her ihtiyaç, başka bir ihtiyacı doğurur. Bunun sonu gelmez. Çocuğa her ihtiyacını almak, ona iyilik değil, en büyük kötülük yapılmış olur. Kur'an-ı kerimde,“Gerçek şu ki, insan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!” buyuruluyor. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Çocuklarımıza karşı davranışlarımızı gözden geçirelim. Benim çocuğuma bir şey olmaz demeyelim. Ne ekilirse o biçilir; çavdar ekip buğday biçen görülmemiş!.. Osman Gazi’nin nasihatları ve vasiyeti 25.9. Geçen hafta, Edibali hazretlerinin, Osman Gazi’ye yaptığı, devletin mayasını teşkil eden nasihatlerini nakletmiştim. Sağ olsunlar, birçok okuyucum arayarak, takdirlerini, teşekkürlerini bildirdiler. Bu memnuniyetten cesaret alarak; bu gün de, Hocasından elde ettiklerinin ve kendi tecrübelerinin ışığında, Osman Gazi’nin, oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı nasihatlarını ve ölüm döşeğindeki vasiyetini aktarmak istiyorum sizlere. Bu nasihatlar, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve imparatorluk haline gelmesinde temel taşı vazifesini görmüştür. Bunun için Osmanlı’da bu nasihatların ayrı bir önemi vardır. Bu nasihatlar, asırlardır devletin anayasası kabul edilmiş... Kimse bunlara aykırı iş yapmamaya azami dikkat göstermiştir. Başarının sırrı bu öğütlerde bilinmiş... Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı nasihat şu: “Oğul! Biricik vasiyetim şudur: Bilmediğini ehlinden sorup öğren! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbal ve yumuşaklık göster. Cahil, eğlenceye düşkün, Allahtan korkmayan, merhametsiz, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zira, Yaradan’ından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez. Zulümden ve, hangisi olursa, olsun bid’atden, son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler. İhlasla, devlet hizmetinde ömrünü tüketen sadık devlet adamlarını daima gözet! Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efradını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyaçlarını karşıla, tebeandan (halkından) hiç kimsenin malına mülküne dokunma! Hak sahiplerine haklarını ver, layık olanlara ihsan ve ikrâmlarda bulun ve ailelerini de gözet! Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan askeri, güzelce idare edip, rahatlarını temin eyle! Devletin bedeninde, kuvvet mesabesinde olan hakiki alimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, sanat erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ikrâm ve ihsanda bulun. Bir ülkede, olgun bir alimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan, uygun ve layık bir usul ve ifade ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki, saltanatın süresince alim ve arifler, bilginler, memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizama oturup ilerlesin! Sakın, askerine ve zenginliğe mağrur olma! Hakiki alim ve ariflere, bilginlere hürmet edip, sarayında onlara yer ver. Benim halimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misali, hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allahü teâlânın nice nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizamı uygula. Muhammed aleyhisselamın dinini, bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebeanı himaye eyle! Allahü teâlânın hakkını ve kullarının hakkını gözet. Bildirilmiş olan beytülmaldeki gelirin ile kanaat eyle! Devletin zaruri ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tenbih eyle! Oğul! Daima adalet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlıyacağın zaman, Allahü teâlânın yardımına sığın! Tebeanı, düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma! Daima halkını hoşnud edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla! Onların gönlünü kazanmağı, bunun devamını ve artmasını büyük nimet bil! Tebeanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle. Benim hanedanımdan her kim doğru yoldan ve adaletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamber efendimizin şefaatinden mahrum kalsın!” * * Vefat edeceği zaman, oğlu Orhan Bey’e gönderdiği vasiyetnamesi de, İslâmiyete olan sevgi ve saygısını ve halkının rahat ve huzûrunu düşündüğünü ve insan haklarına olan gönülden bağlılığını açıkça bildirmektedir. Osman Gazi’nin bu vasiyeti de şöyle: “Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş işlemiyesin! Bilmediğini din âlimlerinden sorup anlıyasın! İyice bilmeyince bir işe başlamıyasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine ihsanı eksik etmiyesin ki, insan ihsanın kulcağızıdır. Zalim olma! Âlemi adâletle şenlendir. Ve Allah için yaptığımız mücadeleyi terk etmeyerek beni şâd et! Alimlere riâyet eyle ki, din işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm, yumuşaklık göster! Askerine ve malına gurûr getirip, dinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız insanlara hizmettir. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emanet ediyorum!..” Armutlu’yu görmemek bir kayıp 1.10. Geçen Cumartesi akşamı Nuh Düğmeci Bey aradı. “ Yarın sekizde çoluk-çocuk hazırlanın gidiyoruz!” dedi. “Nuh Ağabey hayırdır, nereye gidiyoruz?” diyecek oldum, “ Sen bu işleri bilen birisin. Bir arkadaş, gidiyoruz deyince hiç nereye diye sorulur mu?” demez mi. Mecburen peki dedim. Sabah sekizde otobüs durağında buluştuk. Yenikapı’da otobüsten inip, Deniz Otobüsüne doğru yönelince hatırladım. Nuh Bey, İhlas Armutlu Tatil Köyü evleri satışı ile ilgileniyor, müşteri temsilcisi. Nisan ayında satışa sunulunca bana uğrayıp, burayı tanıtmıştı. Daha yerini görmeden, bir devre satın almıştım ben de. Diyeceksiniz ki, görmeden nasıl aldın. Nasıl almayayım, birinci yaptıkları yapacaklarının teminatı olan, İhlas Holding’in bir projesiydi bu. İkincisi sevdiğim, itimat ettiğim bir arkadaşım almamı tavsiye ediyordu. O zaman bana demişti, “Sen itimat edip, görmeden aldın. Fakat, seni mutlaka oraya götürüp, yerinde göstereceğim. O zaman ne kadar doğru bir karar verdiğine yakınen inanacaksın!” İşte, bu yolculuğumuz, verilen bir sözün yerine getirilmesiydi. Bugün bu yolculuğumuzdan ve gördüklerimden bahsetmek istiyorum. Çünkü gördüklerimden çok etkilendim. Hayal ettiğimin çok üstünde buldum. Tanıtım için özel tutulmuş Deniz Otobüsünde yerlerimizi aldık. Videoya takılan tanıtım filmini seyretmeye daldık. Daha tanıtım filmi bitmeden baktım, Armutlu kıyılarındayız. Yaklaşık bir saat geçmişti. Armutlu sahilindeki sitelere, yazlıklara bakıyoruz. İç içe nefes alacak yer yok. Yolcuların ister istemez akıllarından geçiyor. Bizimki de böyle mi olacak? Hemen bir anons: Zannetmeyin ki, bizimki de gördükleriniz gibi olacak hayır, tamamı 200 dönüm olan tatil köyümüzün yeşil alan oranı % 80’dir. Herkes rahatlıyor. Deniz Otobüsünden inip, denize nazır çam ağaçlarının altında çayımızı yudumlarken, tatil köyü pazarlama sorumlularından kadim dostlarımızdan Ömer Faruk Yılmaz ve Mehmet Kılıçarslan yanımız geldi. Hal hatır sorma faslından sonra, kendim için ve sizler için onları sorguya çektim adeta. Aldığım bilgileri özetleyerek, isterseniz size nakledeyim: “ Gelirken gördüğünüz gibi, burası Armutlu’nun hatta Marmara’nın en güzel yeridir. Koy halinde olduğu için, asırlardır burası gemicilerin sığınağı olmuş. Bunun için de burada dalga olmaz, Marmara’nın en sakin denizine sahip Tatil Köyümüz. Hatta, birçok gemici gibi Evliya Çelebi de bir seyahatında fırtınaya tutulup, buraya sığınmış günlerce kalmış. Şurada gördüğünüz çınarın altında oturmuş. ( Çınar o kadar yaşlı, gövdesi geniş ki, boşalmış içine bir insan rahatlıkla girebiliyor) Eskiden buranın leziz armutları varmış. Kendisine bunlardan ikrâm edilmiş. Bundan dolayı ismi “ Armutlu” kalmış. Armutlu’nun diğer kıylıarı plaja pek müsait değil, çoğu kayalık. Hem de birden derinleşir. Gördüğünüz gibi, 50 metreden fazla sığ alan vardır burada. 1300 metrelik d eniz sahilimizin her yerinde çoluk çocuk korkusuzca denize girilebilir. Burada deniz, sakin olduğu kadar temizdir de. Çünkü, akıntı Çanakkale yönünde olduğu için, alıp götürüyor, kirlilik mevzu bahis değil. Burası çok özelliği olan bir yer. Tertemiz hava, ister denize gir; ister ormanlık alanda piknik yap. İstersen al oltanı eline, çekil bir kenara balığını tut. İstersen evinde kaplıca suyuna gir şifa bul. (Bu defa da, kaplıca suyunun özelliklerini soruyorum.) Kaplıca suyunu, meşhur Armutlu termal suyundan borularla getiriyoruz; ocak ayında umumi havuza gelmiş olacak. Bu suyun daha önce, İ.Ü.Hidro-klimatoloji kürsüsünce yapılan tahlilinde, eklem romatizması, hemipleji (felç), dolaşım bozuklukları, bel ve boyun fıtığı, nevraljiler, kas hastalıkları, genel yorgunluk vs.. hastalıklara iyi geldiği tespit edilmiştir. (Günün konusu olduğu için deprem tehlikesini soruyorum.) Buradan fay hattı geçmiyor. Gelirken gördünüz, Armutlu’da hiçbir hasar yok. Ayrıca yapı olarak burası yumuşak zemin değil, zemin kaya. Buna rağmen biz tedbirimizi alıyoruz. En son teknolojiyi uygulayarak, depreme dayanıklı inşaat yapıyoruz. Bu konuda hiçbir masraftan kaçınmıyoruz. “ Gelmemize yakın, sahilde otururken yanımıza gelen yaşlı bir teyze de memnuniyetini şöyle ifade ediyordu bize: “Yavrum, ben Kuzuluk’tan geliyorum buraya. Orada üç devrem var. Bir başkaymış burası. Hayran kaldım. İki devre de buradan aldım. Torunlarım var. Gençler Kuzuluk’ta sıkılıyorlar. Burası gençler için de çekici. Her yaşa hitap ediyor ...” Bu sınırlı köşede Armutlu’yu anlatmak ne mümkün! Gidip görmek lazım. Alıp almamanız önemli değil, mutlaka gidip görmenizi tavsiye ederim. Armutlu Tatil Köyü’nü görmemek bir kayıp bence... ( İrtibat telefonları: ( 0212 875 71 60 – 660 11 61)
Batı Gençliği bunalımda 2.10. Geçen hafta “Satanist” lerle ilgili bir tartışma programında konuşmacının birinin çok güzel ve yerinde bir tespiti oldu. O da şuydu: “ Bütün isyan hareketlerinin altında Hıristiyanlığa tepki yatar. Satanistlik olsun, diğer akla mantığa aykırı, bütün vahşetler aslında Hıristiyanlığa bir başkaldırıdır. Dine isyan hareketedir. Bu isyan o dereceye varmış ki, bu düşmanlıktan dolayı diğer bütün dinlerden, özellikle de İslamiyetten nefret ediyorlar. Kısacası, inancın her türlüsüne düşman olmuş Batı gençliği... ” Bizde görülen, Batı’dan ithal satanist vb akımların temelinde işte bu nefret yatar. Avrupa’da okullar, çok ciddi ve yoğun bir din eğitimi vermesine rağmen, entelektüel çevreler, özellikle gençler bununla tatmin olmamakta, Hıristiyanlığa bir ideoloji heyecanı içinde sarılmamakta, kendine yeni ideolojiler aramaktalar. Artık, Hıristiyanlık, Avrupalı aydına yetmemekte. Şimdi Avrupa’da boşluktaki gençler, tam bir kararsızlık içinde bunalmakta. Hıristiyanlık karşısındaki olumsuz tavrını akıl almaz bir şekilde genelleştirerek bütün dinlere karşı cephe almaya çalışan Avrupalı aydınlar ve gençler çaresizlikten kıvranmaktalar. Hıristiyanlıktan kopan genç kitleler, şimdi ya filozofların ve ideologların etrafında dolaşmakta, yahut boşluk duygusundan kurtulmak için, düşünmeksizin kendini olur olmaz hareketlere terketmektedir. Bundan dolayı da, manasız bir öfke ve kin duygusu içinde herşeyi kırıp dökmeye yok etmeye yönelmektedir. Bu yüzdendir ki, Batı, kanlı ideolojilerin ve doyumsuz ihtirasların bir arenası haline gelmiştir. Gençlik, kilisenin bıraktığı boşluğu önce, pozitivizm, materyalizm, marksizm, sosyalizm, komünizm, faşizm, nazizm ve benzeri akımlarla doldurmak istedi. Bunlarla mümkün olmayınca da, tepkisini, akla hayale gelmeyen ve cinnet ölçülerine varan, satanistlik gibi vahşice davranışlarla ifade etmektedir. İsyan, terör, anarşi, kin, kan ve gözyaşı... hep bu ifadenin eseridir. Şu bir gerçek ki, Hıristiyanlık bitmiştir. Nitekim, Papalık, şimdi, Afrika’da, Güney Amerika’da ve Hindistan’da misyonerlik faaliyetleri ile tutunacak bir dal aramaktadır. Ama Hıristiyanlık, büyük mali gücüne, müthiş teşkilatına rağmen, artık başarılı olamıyor. Çünkü insan, fıtratında olan gerçek bir dinin özlemini taşımaktadır. O, bütün tarihi boyunca, kendini sahte dinlerden ve sahte tanrılardan kurtarma mücadelesi vermiş ve verecek. İnsanlık, hangi kılıkta ortaya çıkarsa çıksın, putperestliği uzun müddet benimsememekte. Kültür ve medeniyet çalışmaları başarıya ulaştıkça, bütün sahte tanrıları kırıp atmaktadır. İşin aslı şu ki, insanlar sahte tanrılar yerine, varlığı ile bütün varlığı ayakta tutan ve mutlak varlık olan Allah’a muhtaçtırlar. Allah’tan başka ilah yoktur diyerek insanın Allah’tan başkasına kul olmasını reddeden bir dine muhtaçtırlar. Yine insanoğlu, bütün insanlığı, renk, ırk, soy sop ayırımı yapmaksızın kardeş olmaya davet eden bir anlayışa muhtaçtır. İnsanın insana tahakkümünü önleyen ve yalnız Allah’ın yüce hükümranlığını kabul eden bir iman ve ahlaka muhtaçtır. Kısacası, İslam ahlâkına muhtaçtır. Bütün mesele şurada düğümleniyor: Kiliseden uzaklaşan, yeni bir din ihtiyacı içinde kıvranan Avrupa’lı aydınlara, gençlere aradığı mutluluğun İslam ahlâkında, islam kardeşliğinde olduğunu kim ve nasıl anlatacaktır? Gerçek dinden habersiz, Hıristiyanlıktan uzaklaşmış, peygamberlerin yerine filozoflardan medet uman, felsefi ideolojilere kapılan, aradığını bir türlü bulamayan, bunun neticesinde büyük boşluk duygusuna düşen ve bundan kurtulmak için, hiç düşünmeksizin kendini nefsani bir hayata mahkûm eden kitlelere kimler ve nasıl rehberlik edeceklerdir? İşin bir zorluğu da, Batı’da, kitlelerin içine düştüğü bu buhranı istismar ederek paraya tahvil etmek isteyen veya kendi hırslarına alet etmek için çırpınan muhteris pek çok çevrenin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu çevreler asla boş durmamakta, yer-altı ve yer-üstü teşkilatları, Batı’daki buhrandan istifade etmeye ve bu buhranı dünyanın dört bir yanına bulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bizdeki zararlı satanistlik vb. akımların gün geçtikçe çoğalması bunun bir sonucudur. Gerçeği görüp uyanmaması için, uyuşturucu madde tüccarları, silah kaçakçıları, ırz ve namus tacirleri, beşinci kol elemanları ve daha niceleri bu tertip ve tekniklerle şeytanla ortaklık kurup harıl harıl çalışmaktadırlar. Batı kendisini bütün bu şer kuvvetlerden kurtaracak yeni bir dine, ahlâka muhtaç. Çünkü, felsefi ideolojiler din ihtiyacını karşılamaktan, inanç boşluğunu doldurmaktan uzaktır. Batı eninde sonunda Bernard Shaw’ın sözüne gelecek. Ne diyordu, meşhur İngiliz yazarı Bernard Shaw: “Hiç şüphesiz gelecekte Avrupa’nın dini İslâm olacaktır.” Ama ne zaman nasıl; Allah bilir!..
Musa Carullah Bigiyev 8.10. Bugünlerde ölümünün 50.yılı dolayısıyla Musa Carullah Bigiyev, Türkiye’de ve Tataristan’da anılıyor; tanıtım için sempozyumlar düzenleniyor. Bu münasebetle; bu zat kimdir, fikirleri nelerdir, neler yapmıştır? bunun üzerinde durmak istiyorum. İsterseniz konuyu biraz geriden alayım: Batı Devletleri özellikle de İngiltere, dünya hakimiyetini elde edebilmek için, bütün hesaplarını Osmanlı’yı yıkma üzerine yapmıştı... Osmanlı’nın özünün de, İslâmiyet olduğu gerçeğini bildiklerinden, bütün güçlerini İslamiyeti bozmaya yönelttiler... İslamiyeti güç kullanarak yıkmalarının mümkün olmadığını birçok acı tecrübeden sonra anlayınca içeriden yıkma planları yaptılar. İslamiyeti içeriden bozmak için de din adamlarının elde edilmesi gerekiyordu. Bu iş için de daha rahat hareket edebildikleri Mısır’daki El-Ezher’i seçtiler. Burada yetiştirdikleri adamları vasıtasıyla bütün Müslüman ülkelere Osmanlı düşmanlığını aşıladılar. Osmanlı düşmanlığı adı altında da tabii ki din düşmanlığını yaydılar. Osmanlı düşmanlığını sadece Arap ülkelerinde yaymakla kalmadılar. Türkistanda; Tataristan, Kazakistan, Kırgızistan,Özbekistan ve Türkmenistan gibi Türk devletlerinde de bu faaliyete devam ettiler. Buralarda açıkca Osmanlı düşmanlığı yapamadılarsa da, dolaylı yoldan bunu yaptılar. Mesela hep şunu tekrarladılar, “Osmanlı ictihad kapısını kapatarak İslamiyete büyük zarar vermiştir.” İctihaddan maksadları da, dinde reform yaparak dini değiştirmek, yani yok etmek... Bu işte kullandıkları adamlardan biri de, ne yazık ki, tanıtımı yapılan Musa Carullah Bigiyev’dir. Musa Carullah Bigiyev (1875-1949), tahsiline Kazan Külbuyu medresesinde başladı. Daha sonra, tahsilini Mısır’da yapması tavsiye edildiği için reformist üretim merkezi olan Mısır’a gitti. Tanınmış reformculardan ders aldı. Tahsilini tamamladıktan sonra birçok ülkeyi gezdi. Türkistan’da ceditçiler yani yenilikçiler hareketini başlattı. Reformcu gazete ve dergilerin yayın heyetinde görev aldı. İslamiyete ters düşen fikirlerinden dolayı islâm alimleri tarafından şiddetli tenkit görerek red edildi. Reformculuğu sadece Müslüman ilim adamları tarafından değil yabancı yazarlar tarafından da dile getirilmiştir. Batı’da “İslamın Luther’i” olarak tanınmıştır. Meselâ, A.Bennigsen’in “L’isliam en union Sovietique “ kitabında şöyle bahsedilir Musa Carullah Bigiyev’den: “Mercanî ve talebesi Musa Carullah Bigiyev gibi yenilikçiler, Müslüman aleminin geri kalmışlığının sebebini dinde görüyorlardı. Bunun için dinde reform şart diyorlardı. Klâsık eğitim görmüş bütün islâm alimlerine hücüm ediyorlardı. Din adamlarını “ parazit sınıf” olarak görüyorlardı. Bu ve bunun gibi ithamlardan din adamları büyük yara almıştı. Bu yüzden de, İslâm alemi tarafından büyük tepki topluyorlardı. Kısa zamanda bu fikirler İslâm camiasının dışına itildi. Buna rağmen, Modern Liberal “Cedîd”lerin sayıları bazı bölgelerde hızla arttı. Cedîdler ilerici genç burjuvalardı. Reform için çarpışmaya hazırdılar. Bunlara karşı duran gruplar ise “Kadîmciler” adını taşıyor ve muhafazakâr tavırlarını korumaya çalışıyorlardı. 1905’te Cedîd’ler sahneyi tamamen doldurmuşlardı. Kadîmciler ise, bir grup Kazanlı Türk aydını tarafından destekleniyor, daha fazla kırsal alanda ilgi görüyorlardı. Bunların yüzünden, Rusya Müslüman topraklarının hiç biri, Kazan ülkesi kadar dinî kargaşalığa şahid olmamıştır. Aslında, Kazak steplerinde dinî reform diye bir konu kesinlikle yoktu... Müslüman Kazaklar, cedlerinin yolunda yürümekten mutluluk duyuyorlardı. Türkistan Cedîd’leri ise, ne yaptılarsa ülkeyi yerinden oynatamadılar. Çünkü Müslümanlar her zaman güçlüydü. Türkistan, Komünizm İhtilâline kadar kadimcilerin kalesi olarak kaldı. Kuzey Kafkasya’da ve Dağıstan’da durum aynı oldu. Türkiye’de ise din, uzun zamandan beri reformcuların hücumlarına uğruyordu. Fakat, asırlardır devam eden sağlam yapıyı bozamıyorlardı.” Bu kitabın dipnotunda da şöyle bir ifadeye yer veriliyor: Bigiyev, Cüretli bir din adamı olarak tanındı. Dini değiştirmeye yönelik reformcu hareketleri Türk Devletlerinde ve Türkiye’de şiddetli tartışmalara yol açı. Bilgiyev, 1917’den sonra yani komünizm ihtilalinden sonra da Rusyada kalmayı tercih ederek, İslâm ile komünizmin arasını bulmaya çalıştı. Marksizme hiç çatmadı. 1930’da ümitlerini tamamen kaybetti.” Kurtuluş savaşı sıralarında, Moskova’ya görevli giden bir diplomatımızın hatıralarından da bir alıntı yaparak yazımı bitirmek istiyorum: “ Musa Carullah, tuhaf bir adamdı; asabi, hisslerine tâbi, ileriyi göremeyen biriydi. Bir kitap yazmıştı; müsvettelerini bana verip, Ankara’da bastırmamı ve kendisine görev verilmesini istedi. Zamanın Adliye vekili Abdullah Azmi Bey’e dileğini ilettim. Kitabın basılmasına razı olmadığı gibi bana şu cevabı verdi: Musa Carullah, içtihat kapısı açmak, dini değiştirmek isteyen, dinle ilgisi olmayan biridir. Böylelerini burada hizmete alamayız!” Şimdi sormak lazım: Memleketimizde tanınmayan, bilinmeyen sicili bu kadar kabarık bir kimseyi elli yıl sonra reklâm etmenin kime ne faydası var? Başka söze ne hacet! 9.10. Dün, ölümünün 50.yılı dolayısıyla anılan, Reformcu Musa Carullah Bigiyev’in Osmanlı düşmanlığından bahsetmiştim. Bugün bu konuyu biraz açmak istiyorum. İşin garibi, Osmanlı’nın 700. Yılını kutlayanların aynı zamanda Bigiyev’in ölüm yıldönümünde ona övgüler yağdırmaları. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demekten insan kendini alamıyor. Bigiyev ve benzerleri Osmanlıya niçin düşmandı? Şunun için düşmandı: Osmanlı İslamın gerçek temsilcisi idi. Bozulmamış, deforme olmamış islam sadece Osmanlıda kalmıştı. Osmanlı alimleri, reformlara, bid’atlere kapılarını sıkı sıkıya kapatmıştı. Peygamberimiz ve Eshabının yaşadığı islamı esas almıştı. Bunun için de, İmam-ı azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmamı Ahmed İbni Hanbel, Abdülkadir Geylani, İmam-ı Rabbani, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Edebali gibi Peygamberimizin ilimde gerçek varisi olan alimleri kendilerine rehber edinmişlerdi. Medreselerde bu bozulmamış inanç veriliyordu. İşte, Bigiyev ve diğer reformcuların düşmanlığı burada başlıyor. Çünkü Osmanlılar işi sağlam tutunca, bunlar maksatları doğrultusunda dini bozamadılar. Bunun için de karalama kapmanyası başlattılar. Bigiyev diyor ki: “Osmanlı Devleti, medrese tahsili ile işe başladı. Medreselerde kelam, fıkh... gibi ilmler okutuldu. İctihad kapısı kapatıldı. Bundan da maksatları, Müslimanları sömürmek, rahat yaşamaktır. Bu hocalar, fikren ve ahlaken cahil oldukları halde, din alimi kılığındadırlar. Şimdi medreselerde islamiyetten birşey kalmadı” Halbuki, bu sözleri söylediği zaman, dünyanın hangi yerinde Müslimanlık kalmış ise, onun beğenmediği medreselerde kalmış idi. Vaktiyle Molla Fenariler, Molla Hüsrevler, Ebussu’udlar, İbni Kemaller, Gelenbeviler bu medreselerde yetişmişti. Bakın Bigiyev’e göre Osmanlılar daha ne suçlar (!) işlemişler: “İslâmiyet, kelâm ilimleri cereyanları ile kirletildi ve tahrif edildi. Manası boş, beyhude nazariyelerden bahseden, bunun üzerine bütün ilimleri inkâr eden kelâm kitapları islâm memleketlerinin her tarafında yayıldı. Mezheplerin sınırlandırılmasnı inkâr ederim. İslâmın aklı, mademki tutkundur terakkiye imkân yoktur. Aklı olan dini eseratten kurtulmalı, akıl en büyük ilahi hüccettir. Mutlaktır, hududun biriyle mahdut değildir. Dört mezhebin hududunu kırmalı, aklın hürriyetini temin etmeli. Osmanlılar böyle yanlış, fena ve sabit kaidelere bağlı kaldılar. Medereseleri çekirge hücumu gibi istilâ etmiş fıkıh, kelâm; mantık; usul, tefsir, nahv ,sarf ve hikmet kitaplarına dair yazılmış haşiyeleri, şerhleri görünüz de söyleyiniz, o kitaplarda akıldan, fikirden; İslâmiyetten bir eser var mı?” İslamiyette, kelam ve fıkıh en önemli ilimlerdir. Biri nasıl inanılacağını diğeri de islamiyetin nasıl yaşanılacağını gösterir. Bu iki ilim atılırsa geriye ne kalır. Zaten bütün mesele de burada. Bu ilimler olmayınca, herkes eline bir meal alacak nasıl anladıysa öyle ibadet yapacak. Veyahut da, Bigiyev gibi reformcular nasıl bildirdiyse ona göre hareket edecek. Dolayısıyla din diye ortada bir şey kalmayacak. Bütün istedikleri zaten bu. Aslında Reforcular dine de inanmamakta; dini sadece dünyada insanları terbiye eden ahlâkî bir sistem olarak görmekteler. Bu düşüncelerini bakınız şu ifadelerinde nasıl sinsice yerleştirmişler: “İyi ahlâk ve faziletler gibi iç yaşayışlar ekseriya manevî olmak itibarıyla bu yolda hiçbir fiilî müeyyide, manevî bir nüfuz derecesinde tesiri haiz olamıyacağı gibi manevî nüfuzlar içinde de dinin kuvvet derecesine yetişebilecek hiçbir şey yoktur.” Demek ki, bu reformcular dinin aslî olduğuna hakiki bir itikat ile inanmadıkları halde insanların ahlâkını muhafaza ve dünyalarını geliştirmek için dine ihtiyaç bulunduğuna yani cemiyetin faydalı ve emin bir ferdi olabilmek üzere insana katiyen din lâzım olduğuna kaildirler ki, bunun manası dine dünya için lâzım olması hasebiyle inanmak demektir. Reformcular hakkında şüphe uyandıran önemli bir sebep bunların insan ahlâkını korumak için din kadar emniyet ve itimat veren bir kuvvetlendirici müeyyide bulunamayacağını ve hattâ hiçbir milletin dinsiz yaşayamayacağını söyleyerek dine tam bir hararetle taraftar göründükleri halde eserlerinin gizli noktalarında kalemlerinden dökülen parolalı ifadelere göre, kendilerinin gizliden gizliye dine inanmamakta olmalarıdır. Bigiyev’in gerçek yüzünü, 1917’de Moskova’da toplanan, Reform hareketlerinin tartışıldığı Rusya Müslümanları Kurultayında divan üyesi sıfatıyla yaptığı konuşma açık şekilde ortaya koyar. Keşke yerim müsait olsa da bu 500 sayfalık tartışmaların ve alınan kararların tutanaklarını ibret alemi için verebilsem. Konuşmalardan sadece bir pragraf almakta yetineceğim. Zaten herşeyi, gerçek niyetlerini ortaya koyuyor bu paragraf. “ Efendiler, unutmayınız ki, Kur’anın bazı kuralları eskimiştir. Bunları tarihin malı saymak lazım...” ( Rusya’da Birinci Müslümanlar Kongresi Tutanakları- Kültür Bakanlığı yayınları sh.394) Bilmem başka söze ihtiyaç kaldı mı? Herhalde reformcuların gerçek niyetleri anlaşıldı
. Lokman Hakîm 15.10. Dün, Lokman Hakîm hazretleri anıldı... Büyük fayda var böyle büyük zatların çeşitli vesilelerle hatırlanmansında, tavsiyelerinin tekrarlanmasında. Hazret-i Lokman Hakîm, peygamber veya büyük bir veli... Kur'an-ı kerimde Lokman suresinde kendisinden bahsedilmekte. Allahü teâlâ kendisine hikmet verdi. Hikmetli sözleri, nasihatları meşhurdur. Hazret-i Lokman aynı zamanda hekimlerin piridir. Hekim olduğunu âlimler söz birliği ile bildirmişlerdir. Hazret-i Lokman Hakîm'e oğlu sordu: - Babacığım bir insan için en hayırlı şey, haslet nedir? - Dindir. - Ya iki haslet olsa? - Din ve maldır. - Üç haslet olsa? - Din, mal ve hayadır. - Dört olsa? - Din, mal, haya ve güzel ahlaktır. - Ya beş haslet olsa? - Din, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir. - Altı olsa? - Oğlum, bir insanda bu beş haslet toplanırsa, o insan Allahü teâlânın, kendisine yakın kıldığı kullarından olup, şeytan bundan kaçar. Bir insan için bunlar kafidir. Birgün, Davud aleyhisselam, hazret-i Lokman'a buyurdu ki: - Ey Lokman, bir koyun kesip vücudunun en iyi iki parçasını bana getir! Hazret-i Lokman, gidip bir koyun kesti, dili ile kalbini alıp getirdi. Davud aleyhisselam başka bir zamanda da: - Bir koyup kesip, en kötü iki yerini getir, buyurdu. Hazret-i Lokman, bir koyun kesip yine aynı iki uzvu, yani dil ile kalbini getirdi. Davud aleyhisselam: - Her ikisinde de aynı uzuvları getirdin. Bunun hikmeti nedir? diye sordu. Hazret-i Lokman Hakîm şöyle cevap verdi: - Dil ile kalb iyi olursa, bütün beden iyi olur. Bu iki uzuv kötü olunca da bütün beden kötü olur. İnsana bütün iyilikler ve kötülükler bu iki uzuvdan gelir. Hazret-i Lokman Hakîm'e: - Hikmete nasıl kavuştun? diye sorduklarında: - Benden gizlenen şeyi araştırmadım. Vazifem olmıyan şeyin üzerinde durmadım, karışmadım! buyurdu. Hazret-i Lokman birisine şöyle nasihatta bulundu: - Yalandan çok sakın! Çünkü dini bozar ve insanlar yanında itibarı azaltır. Bununla hayanı, değerini ve makamını kaybedersin. Yalan söyleyen kimsenin nuru gider, kötü huylu olan kimsenin gam ve kederi çoğalır. Anlayışsız kimseye bir mesele anlatmak, bir kayayı yerinden ayırmaktan daha zordur. Birisi Lokman Hakîm'e: “ İnsanların sana gelip, sözünü dinlemelerine şaşıyorum” dedi. Lokman Hakîm, ona:” Ey kardeşim! Sana söyleyeceğime kulak verirsen, sen de böyle olursun: Beni gördüğün duruma getiren şeyler; gözümü haramdan korumam, dilimi tutmam, yemede ölçülü olmam, namusumu korumam, ahdime vefa etmem, misafirime ikramda bulunmam, komşumu korumam ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terketmemdir. Ben bu mertebeye üç şeyle eriştim: 1- Emaneti yerine vermekle, 2- Doğru söylemekle, 3- Malaya'ni ya'ni faydasız sözü terk etmekle.” Lokman Hakîm’in öğütlerden bazıları: “ Ey oğlum! Helal kazanarak fakirlikten korun! Ben nice ağır yükler taşıdım. Kötü komşudan ağırını görmedim. Nice acılar tattım, fakat fakirlik gibi acı tatmadım. Yoksul düşen kimse üç musibetle karşılaşır: 1- Din zayıflığı; çünkü fakirlik, insanı kötülüğe sürükler. 2- Akıl zayıflığı; çünkü ihtiyaç düşüncesi insanı şaşırtır. 3- Mürüvvet ve insanlığı kaybolur. Bunlardan daha büyüğü de insanların maskarası olur. -Ey oğulcuğum, üç şey vardır ki ancak üç şeyle bilinir: Kişinin yumuşak huylu olup olmadığı, ancak öfkelendiği zaman belli olur. Cesur insan ancak savaşta, tehlike anında belli olur. İyi arkadaş da, ancak ihtiyaç anında belli olur. - Ey oğlum! Dünya derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boğulmuştur. Takva gemin, iman yükün, tevekkül hâlin, sâlih amel azığın olsun. Kurtulursan Allahü teâlânın rahmetiyle, boğulursan günahın sebebiyledir. Hazret-i Lokman Hakîm şöyle dua ederdi: "Ya Rabbi, arkadaşlarımı gafillerden, Seni unutmuş kimselerden yapma! Çünkü onlar, seni andığım zaman, bana bu hususta yardımcı olmazlar. Gaflette olduğum zaman, bana Seni hatırlatmazlar. Senin emir ve yasaklarına uymayı, emerettiğim zaman bana ita'at etmezler. Sustuğum zaman beni üzerler."
Hayvan hakkı, insan hakkından önce gelir! 16.10. Geçen hafta pazartesi “ Hayvanları Koruma Günü” idi. Batı Dünyası, daha yeni yeni hayvanların da can taşıdıklarını, onlara da eziyet edilmemesinin önemini idrak etmeye başladı. Bunun için böyle özel günler tertip ediyorlar... Halbuki dinimiz, ondört asır önce, gün falan tertip etmeden hayvanlara eziyet edilmemesi gerektiğini, dinin bir emri olarak bildirmiş; hatta insan hakkından öne almış hayvan hakkını. Çünkü, insan hakkı geçtiğinde bununla helallaşma imkanı vardır. Hayvan hakkı geçtiği takdirde bununla helallaşma imkanı yok. Bunun için bu hakka daha çok önem vermiş dinimiz... Hayvan hakkı sadece sözde kalmamış, fiiliyatta da gösterilmiş... Avrupa’da, bırakın hayvan hakkını, insanlara bile hayvan muamelesi yapıldığı; hayvan gibi alınıp satıldığı çağlarda, Müslümanlar, hayvanları haksız yere öldürmek şöyle dursun, sövmeyi, dövmeyi, kaba davranmayı bile yasaklamışlar; bununla ilgili kanunnameler yayınlamışlardır... Bunları öğrenen Batılı aydınlar hayretler içinde kalırlar. Avrupalı bir hukukçu olan Guer, “Müslümanların, hayvanları korumak ve beslemek için, sıkı hükümleri olan yasaları bulunduğunu öğrendiğim zaman hayret ettim” der. Bununla ilgili, yerli sayısız tarihi kaynak vardır. Ancak, daha inandırıcı olması bakımından Batı’lı kaynaklardan, Batı’lı aydınların hatıralarından nakiller yapmak istiyorum sizlere. Mesela, Avrupalı yazar, Claude Farere, Osmanlı ülkelerine yaptığı seyahatte gördüklerini şöyle anlatır: "Müslüman mahallesinde yaşayan kediler, kendilerine daima iyi muamele yapıldığı için, insanlardan korkmazlar, onlardan kaçmazlar. Fakat hıristiyan, Yahudi gibi gayrı müslim mahallelerinde yaşıyan kediler, insanları görünce kaçarlar. Bu mahallelerde yaşıyan kediler, daha insanı görür görmez, selameti kaçmakta bulurlar." Yine Kanuni devrinde yıllarca İstanbul’da kalan Pedro, şöyle yazıyor: “Her Türk, pişen yemeğinin bir bölümünü köpeklere, kedilere, kuşlara ayırır, böyle davranmazsa günaha gireceğine inanmıştır.” Du Loir da 17. yüzyılda gördüklerini sapıklık(!) olarak! algılıyor: “Türkler, hayır eserlerini hayvanlara da teşmil etmek suretiyle doğru yoldan sapıtmışlardır!.. Osmanlı’nın bir çok şehrinde kedilerin barınıp beslenmesi için vakıflar kurulduğunu hayretle gördüm. Bu vakıflarda görevliler, hayvanlara hizmet ediyorlar. Bir çok kibar Türk’ün, kasaplardan et, kebapçılardan kebap getirtip kendi elleriyle kedilere, köpeklere, büyük bir sabırla yedirdiklerini gördüm. Kuşlara sevgileri ise bunlardan bile fazladır...” Mareşal von Moltke, 1837’de Üsküdar’daki “Kedi hastahanesini” bizzat ziyaret ettiğini yazar. Kuşlar için vakıf suretiyle kurulmuş hastahanelerin en ünlüsü, yalnız hasta leylekler üzerinde ihtisas yapmış Bursa’da Guraba-hâne-i Laklakaan’dır.Tarihte ve günümüzde bütün dünyada görülmemiş bir örnektir bu. Castellan, binsekizyüzlü yıllların başlarında gördüklerini şöyle yazar: Köpekler, Osmanlı şehirlerinin sokaklarında serbestçe ve korkusuzca dolaşır. Onlara dokunmak kimin haddinedir? Mahallenin varlıklıları, bunları beslemek için kasaplara muntazam para öderler. Bir bina inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak, Osmanlı mimarisinin vaz geçilmez özelliklerindendir...” 18. asrın sonlarında İstanbul’da görev yapmış olan, İsveç elçisi d’Ohsson da şunları yazar: “Hiç kimse bir hayvana eziyet etmez. At, katır, deve gibi yük hayvanlarına fazla yük yüklenemez, zabıta görevlileri fazla yükü derhal indirir ve sahibine sert itharda bulunur, bu suçu tekrarlarsa tutuklanır. Yalnız eti yenilmek üzere ve yenilebilir hayvanlar öldürülebilir. Zevk için avcılık yapanlar hele İstanbullular için kınanacak insanlardır. Bu uygulama ve anlayış, Türk milletine şeref verir” Vahşi hayvanlar, ancak insan hayatı tehlikede ise, vurulabilir. Bunun gibi, ancak zararlı hayvanlar öldürülebilir. Bunlar da, keskin bıçakla, aletle, eziyet edilmeden, suda boğmadan, ateşte yakmadan öldürülebilir ancak. Müslümanlar sadece hayvanları koruma altına almamış; tabiata da sahip çıkmış. Sultan Abdülmecid Han zamanında İstanbul’a gelen Lamartine’in söyledikleri de ilgi çekici. Bir Fransız şair ve politikacısı olan Lamartine şöyle yazar: “Müslümanların engin bir tabiat zevki ve aşkı vardır. Zevkleri basit, fakat hem tabii, hem yüksek estetik çizgidedir. Tabiat sevgisi engindir. Tabiatın güzelliklerini seyrederek mest olur, dalar, düşünür, şiir okur, dua eder. Türkler, mütefekkir; düşünen ve düşünce üreten bir millettir. Bu şekildeki bir iman ve hayat görüşü ile bütün Dünya fethedilebilir.” Görüldüğü gibi, kendilerinin ifadeleriyle Osmanlı’nın; insan haklarını bırakın, hayvan haklarında bile emsali yok!..
Fransız kadının anlattıkları 22.10.99 Geçenlerde Bursa’dan dönerken, Deniz Otobüsünde yanımda 8-10 yaşlarında bir çocuk, onun yanında da, annesi olduğunu öğrendiğim bir bayan oturdu. Hareketten sonra, isminin Fatih olduğunu öğrendiğim çocukla biraz sohbet ettik. Bir ara çocuğa; derslerine iyi çalışıyorsun, anneni babanı da üzmüyorsun değil mi? dedim. Çocuk, sen cevap ver, dercesine annesine baktı. Annesi, amcası, benim oğlum çok zekidir her sene takdir getirir, çok da terbiyelidir, bizleri hiç üzmez, dedi. Maşaallah, çok güzel, inşaallah böyle devam eder, dedim ben de. Fakat bir şey dikkatimi çekti bu konuşma esnasında. Kadının şivesi düzgün değildi. Türk asıllı olmadığı hemen anlaşılıyordu. Merak edip sordum: - Türk değilsiniz herhalde? - Evet, Fransız asıllıyım. Fakat, İstanbul’da oturuyoruz. Kocam tekstilcidir. Evlenmeden önce, ihracat bağlantısı için sık sık Fransa’ya geliyordu. Kendisi ile Fransa’da tanıştım. Daha sonra da evlenerek İstanbul’a geldim. Sonra çantasından karvizitini çıkartıp takdim etti.Teşekkür edip kartını aldım. İşyerinin nerede olduğu merak edip karta baktım. Fakat gözüm başka şeye takıldı. Kadının ismi Müslüman ismi değildi, hıristiyan ismiydi. Kadın, ismine takıldığımı anladı. Ben sormadan o söze başladı: - Herhalde ismime takıldınız? - Evet, Müslümanla evlisiniz, çocuğunuz ismi Müslüman ismi, fakat!.. - Şaşırmakta haklısınız. Ancak benim bildiğim dinler, insanları kemale getirmek, olgunlaştırmak içindir. Ben karşımdakileri benden daha olgun olarak görürsem, o zaman din değiştirmeyi düşünürüm. Ben şu halimle bakıyorum, tanıdığım Müslümanlardan daha mükemmelim, daha ahlâklıyım, kendime göre dinimin emirlerini yerine getiriyorum. İstersiniz en yakın kimse olarak kocamı misal göstereyim: Kocamın hiç namaz kıldığını görmedim. Oruç da tutmaz.Dürüstlük nedir, hiç bilmez. Ticarette, para gelsin de nereden gelirse gelsin, anlayışında. Başkalarının hakkı geçermiş, onlar zarara uğrarmış umurunda değil. Düzgün bir aile hayatı da yok. Her akşam şurada burada... Bir müddet sustuktan sonra son sözünü söyledi: “ Ben böyle bir kimseyi kendime nasıl örnek alıp da dinimi değiştiririm. Bu mudur dininizin bildirdiği mükemmel insan?” Sonra çantasını karıştırmaya başladı. “ İşte buldum” diyerek bir gazete kupürü çıkardı. Bana uzatıp, “ Buyurun, bu da başka bir örnek, bir islâm devletinin başı bu!...” Baktım gazetede ki haberin başlığı şöyleydi: “ Suudi Arabistan kralının, İspanya’daki yazlık villlalasındaki günlük mutfak masrafı 85 milyar” Haberi okuyup kendisine geri verirken, sözlerine devam etti: “Kendi ülkesinde ve diğer Müslüman ülkelerde dindaşları açlıktan kırılırken, bu nasıl yapılır? Kendisine dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım: Arabistan’ın islam devleti ile, Suud ailesinin yaptıklarının da dinle alakasının olmadığını; bunların İngilizlerin ve ABD’nin bir kuklası olduğunu, bir dini mensuplarından değil de, kaynağından, kitaplardan öğrenmenin şart olduğunu, şahıslara takılıp kalınırsa, gerçeğe varılamayacağını; hıristiyanların da Hz. İsa’nın gösterdiği yolda olmadıklarını; her türlü zulmü geçmişte ve zamanımızda acımasızca yaptıklarını... anlatmaya çalıştım. Kendisine kitap verdim. Ama insanlar gördüklerine bakıyor, gördükleri ile hüküm veriyorlar... Okuyan çok az... Bunun içindir ki, “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entakdır” demişlerdir. Hâl ile hareket ile yapılan, söz ile yapılandan üstündür, demektir. 1960'lı yıllarda kapılarını Türklere açan Avrupa'da, bugün 3.5 milyona yakın Türk yaşamaktadır. Eğer bu insanlar, dinimizi iyi bilen, dinimizin güzel ahlâkı ile ahlâklanan, yaşayışıyla, çalışmasıyla, kısacası her haliyle dört dörtlük Müslüman olsalardı, inanın bugün Avrupa'nın çehresi değişirdi. İslâmiyet, bütün dünyaya örnek insanlar vasıtasıyla yayıldı. Bizans’ın en ucra köyünde bile İslamiyeti gerçek manada temsil eden bir “alperen” bulunurdu. Osmanlılar bir yeri alınca, kimseyi Müslüman olmaya zorlamazlar, Anadolu'dan oralara Müslüman aileler yerleştirirlerdi. Bu örnek insanların vasıtasıyla, yerli halk İslâmiyeti, İslâmın güzel ahlâkını, adâletini tanır, kısa zamanda Müslüman olurlardı. Bosna'nın, Arnavutluk'un, kısacası Balkanlar'daki yerli halkın Müslüman olmaları hep böyle olmuştur. Bugün, insanlar islâmiyetten uzaklaşıyorsa, eskisi gibi İslâmiyet yayılmıyorsa, bunda fert fert hepimizin vebali olduğunu unutmayalım!.. Suçu başka yerde aramayalım!.
. Bari bu treni kaçırmayalım! 23.10.99 Eskiden uzak yerlere ulaşım genelde tren ile yapılırdı. Trenler de haftada bir, bazısı da ayda bir kalkardı. O treni kaçırdın mı artık bir ay beklemek zorundaydın. Bundan dolayı, önemli fırsatları kaçırma karşılığı olarak, dilimize“ treni kaçırma” deyimi yerleşti. Treni sadece fert olarak insanlar kaçırmaz; toplum olarak, millet olarak da kaçırılır. Tren fert olarak kaçırıldığında sıkıntısını sadece o kimse çeker. Toplum olarak tren kaçırılırsa, işte o zaman sıkıntısını yediden yetmişe herkes çeker. Toplum olarak kaçırılan trenin arkasından bir hafta sonra, bir ay sonra ikincisi gelmez. Bunun gelmesi çoğu zaman asırlar sonra olur. Bunun için toplum olarak treni kaçırmamak lazım. Biz toplum olarak hâlâ kaçırdığımız trenlerin sıkıntısını çekiyoruz. Ne kadar çekeceğimiz de belli değil. Asırlar sonra bir gelen bu tren, bugün gelmiş ve hareket etmek üzeredir. Eğer bu trende yerimizi almazsak, ezilmeyi, sürünmeyi şimdiden göze almak zorundayız. Şimdi, geçmişte kaçırdığımız bir tren hikayesini anlatayım. Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda zirvedeydi. Böyle çok iyi bir durumda olduğumuz bir devrede, Avrupa çok zor durumdaydı. Çünkü, Avrupa, nüfusunu besleyemeyecek bir tarıma sahipti. O günkü ekonomi, esas itibariyle tarıma ve ticarete dayalıydı. Tarım üretiyor, ticaret o üretilen malları dağıtıyordu. Tabii ki, nüfus baskısı bir noktada büyük sıkıntılar getirdi. Osmanlı İmparatorluğu da genişleyerek, yeni yerleri fethederek, ganimet alarak, vergi toplayarak, ekonomik alanda Avrupa’yı çepe çevre kuşattı. Şartlar Avrupa’yı artık zorlamaya başlamıştı. Bir çıkış yolu aramaya mecbur etti. Zaten bütün buluşlar, bir zorlama, çaresizlik sebebiyle olmuştur. Bu arayışlarla Amerika keşfedildi, 15. Asırda, 16. Asır ve 17. Asrın başlarına doğru Amerika’dan, özellikle Güney Amerika’dan büyük bir servet akımı Avrupa’ya akmaya başladı. Altın, gümüş ve birçok kıymetli taşlar geliyor; hak hukuk tanımadan kaçırılan bu maddelerle Avrupa zenginleşiyordu. Bu zenginlik, fiyatların yükselmesine sebep oldu. Osmanlı ülkesinden de mal kaçmaya başladı. Çünkü, mal daima, nerede daha iyi fiyat bulursa, oraya gider. Sadece bununla kalmadılar. Hindistan, Uzakdoğu, Avustralya’da da koloniler kurdular. Avrupa’da bütün bu işler yapılırken, gelişmelere ayak uyduramadığı, yeni politikalar üretemediği için, Osmanlı’da16. Yüzyılın ortasından sonra bir duraklama, arkasından da yavaş da olsa, aşağıya doğru bir iniş başladı. Özellikle 1700’lü yılların ortasında Batı, sanayi devrimi ile enerjiyi kullanarak kol gücünün bin, on bin ve hatta yüz bin mislini alırken, Osmanlı bu sanayi devrimini kaçırdı. Tren kaçınca, 1750’lerde enerjinin, ilk önce kömür, buhar enerjisinin kullanılmasıyla başlayan bir mekanizasyon devrini atladık. Sanayi devrimi tabiatıyla Avrupa’yı değiştirdi. İleriye götürdü. Bizde, ise bu devir Osmanlı’nın gerilemesinin hızlandığı bir devredir. Ekonomik olarak o yarışa giremedik. Aynı şeyleri yapamadık, aynı şekilde gelişmemizi sürdüremedik.. Avrupa’nın artan zenginliği bize menfi tesir etti. Ekonomimizi sıkıntıya soktu. Sonunda Osmanlıyı çökertti. Şu bir gerçektir ki, genelde bütün devletlerin çöküşü ekonomik zayıflıktır. Güçlü her zaman ayaktadır. Her engeli aşabilir. İşte, asırlar sonra gelen tren tekrar önümüzdedir. Eğer çağın şartlarına uygun hareket eder, gelişmelere, değişimlere ayak uydurabilirsek, treni yakalayabiliriz... 21. asır ileri teknoloji ve bilgi çağıdır. 80’li yıllarda başlayan teknoloji ihtilali, başta elektronik ve biyoteknoloji olmak üzere bilimde sağlanan baş döndürücü gelişmeler, insanoğlunun beyin gücünü çok daha iyi kullanmasını sağlayarak önüne inanılmaz imkanlar açmaktadır. Gelmesine, birkaç ay kalan asır, ferdin asrıdır, bilgi asrıdır. Çok kimsenin ifade ettiği gibi, bu asırda fertlerin kitleler halinde değil, daha çok ufak gruplar ve tek tek çalıştıkları bilgisayar, telekomünikasyon, nakliye, inşaat, turizm gibi ekonomik faaliyetlerden oluşan hizmet sektörü, toplam işgücünün yüzde sekseninden fazlasını istihdam edecektir. Mutlaka idrak etmemiz gereken husus, 21. Yüzyılı şekillendirecek olan hizmet sektörünün daha kabiliyetli, daha bilgili insana ihtiyaç gösterdiğidir. Değişim, ferdin bizzat kendisinden başlayacaktır. İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21. Yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır. Türkiye’nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır. Bu da yetmez, hem sosyal, hem de siyasi hayatta , gelişim, değişim şarttır. Çünkü bütün bu gelişmeler için huzurlu ortam gerekir. Kim ne yaparsa yapsın, ben bildiğimden vaz geçmem dersek, bu defa da treni kaçırırsak, Osmanlı’nın durumuna düşmemiz kaçınılmaz olur. Bilimsel araştırmalar(!) 29.10. Oldum olası “Bilimsel rapor” , “İstatistiki veriler” gibi araştırmalara hep şüphe gözü ile bakmışımdır. Nasıl bakmamayım; aynı konuda iki araştırma yapılıyor, netice birbirinin tam tersi... Ufak tefek farklılıklara tamam da, yüzde yüz farklılık niçin? Çünkü, bu tür çalışmaların birçoğu belli maksatlar, yönlendirmeler için yapılıyor da ondan. İşte, bu tür yapılan bir araştırmanın neticesi: “ Yapılan araştırmalara göre, Batı’da gayri meşru ilişki yaşı 14’e Türkiye ise, 16’ya indi. Bu gizli ilişkilerin sağlık açısından zararlarına mani olmak için, artık cinsellik tabu olmaktan çıkarılmalı. Cinsel eğitim verilmeli. Cinsellik bir ihtiyaçtır, engel olunmamalı.Teklif sadece erkekten gelmemeli, kadın da teklif edebilmeli. Erkek cinselliği nasıl rahat yaşıyorsa, kadın da öyle olmalı. Her iki cins de evlilik öncesi, cinsel tecrübeye sahip olmalı. Görüştüğümüz herkes cinsel özgürlük istiyor...” Sordukları her denek, aynı şeyleri istiyor(!). Bu sözde araştırma ya maksatlı bir masabaşı çalışması vey, diskoteklerde, barlarda... yapılmış. Meyhaneden çıkan kimseye içki içiyor musunuz diye sorarsanız, alacağınız cevap tabii ki “ Evet” olacak. Sonra da bunu bilimsel araştırma(!) diye yayınlayacaksın! Batı bunu denemiş. Cinsel özgürlüğün toplumu ne hale getirdiğini görmüş. Şimdi, bunun nasıl önüne geçebilirim, telaşında; aile bağlarını kuvvetlendirmek için, bütçelerinden yüklü paralar ayırmaktalar. Alınan netice ortada iken, toplumu böyle bir yönlendirme gayretine girmek akıllara durgunluk veriyor. Acaba bu, Batı’nın bir intikamı mı? Bizim toplumuz perişan oldu, onların ki de olsun kıskançlığı mı? Batıda ilk defa İsveç, yasal yollarla “cinsel devrim” yapan bir ülkedir. İsveç Parlamentosu , insanların “cinsel özgürlüğünü” baskı altına alan ne kadar yasa varsa, onların tümünü yürürlükten kaldırıp bu, “özgürlüğü” pekiştirici yasaları yürürlüğe koydu. Akıllarınca, bu tür yayınlar serbestçe yayınlanacak, piyasa bu tür yayınlara belli bir noktada doyum sağladıktan sonra da, kendiliğinden ortadan çekilecek... Bu serbestliğin verilmesinden sonra, hiç tahmin etmediği bir manzara ile karşılaştı İsveç. Cinsel özgürlük adına uygulanan tedbirler ters tepti. Piyasa bir türlü porno yayına doymak bilmedi. Tersine, bu tür yayınların her türlüsü piyasayı gitgide daha yoğun biçimlerde işgal etmeye başladı. Okullardaki eğitim ve cinsel özgürlük uygulamaları da, beklenenin tersine sonuçlar vermeye başladı. Pornografi piyasası, eskisinden çok daha zengin hale geldi. Üstelik sapık ilişkilerin yanı sıra ırza geçme ve fuhuş olayları arttı. Buna bağlı olarak başka bir gelişme, alkolizmin yaygınlaşması ve yoğunlaşması olmuştur. Halen her 100 İsveçliden 80’inin klinik alkolik olduğu belirtilmektedir. Laboratory for Clinical Stress Research’ün araştırma sonuçları şöyle özetleniyor: “Dört yaşındaki her üç çocuktan birisi çişini tutamıyor. Her iki yetişkinden birisi uykusuzluk, yorgunluk, sıkıntı gibi durumlardan şikayetçi. Çalışan her yedi kişiden birisi, çalışma gününün sonunda zihnen kendisini tükenmiş hissediyor. Her yıl binlerce kişi intihar ederken, bundan birkaç misli fazlası da intihara teşebbüs ediyor. Nihayet, her bin kişiden 99.7’sinin ruhen hasta olması, İsveçlileri dünyanın en mutsuz insanları arasında ön sıraya getiriyor.” Cenab-ı Hak, insanın, bedenen ve ruhen sağlam kalabilmesi için, ölçüler bildirmiş, sınırlar koymuş. Bu sınır aşılırsa, insanın felâketi olur, buyurmuş. Ama dinleyen kim? Tarifnameye uymamakta ısrar edilirse, sınır aşılırsa, daha çoook felaketler gelir insanoğlunun başına!.. Bu bir tercih meselesi!.. 30.10. Dünkü yazımda, ülkemizde, cinsel serbestliği teşvik eden bilimsel(!) bir araştırmadan söz edip, böyle bir uygulamayı yapan İsveç’te, cinselliğin serbest bırakılmasının ülkeyi “ruh hastası” bir toplum haline getirdiğinden bahsetmiştim. Değerli araştırmacı yazar Rasim Özdenören’in çalışmalarından da istifade ederek, bu konuya bugün de devam etmek istiyorum. Aslında, İsveçlilerin uğradığı ruh hastalıkları, bütün Avrupa ülkeleri ve Amerika için de geçerlidir. Cinsel serbestlik ve neticesinde meydana gelen ahlakî çöküntü sebebiyle can sıkıntısı, bezginlik, yılgınlık, umutsuzluk, alkolizm, erken bunama, melankoli, şizofreni gibi hastalıklarda anormal bir artış görüldü. Ayrıca yalnızlık, terkedilmişlik duygusu, insanlarda sevgisizlik, dostluktan uzaklaşma, yabancılaşma, ev yaşantısının unutulmaya yüz tutması, ailenin şirket haline dönüşmesi gibi durumlar, günümüz Batı insanının belli başlı karakteristlikleri arasında girdi. Cinsel alandaki yanlış uygulamalar sebebiyle, akıl ve ruh hastalıkları, gitgide daha çok insanı içine alan boyutlara ulaşıyor. Batı kentleri, açık hava ruh hastalıkları hastanelerine dönüşmüştür desek, pek de abartma yapmış sayılmayız. İsveç’te yaygınlaşan ırza geçme olayları, Fransa’da alkolizm, İngiltere’de eşcinsellik, Amerika’da bütün bunların toplamı, tek tek herkesi tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Amerika nüfusunun yüzde 30’unun eşcinsel olduğu bilinmektedir. Cinsel özgürlük sebebiyle, zührevi hastalıklar hızla yaygınlaşmıştır. Araştırma sonucunda dünyadaki her dört gençten birinin çevresinde, ya bir AIDS hastası, ya da cinsel yolla bulaşan hastalığa yakalanmış biri olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Batının, bu, ne yapacağını şaşırmış sinirli, hastalıklı insanlarının mağdurları arasında çocuklar da yerlerini almaktan geri kalmıyor. Batı dünyasında, çocuklara karşı işlenen cinsel saldırı olayları da giderek ürkütücü boyutlara ulaşmaktadır. Amerika Aile Şiddet Araştırmaları Enstitüsü’nün bir raporuna göre, tüm Amerikalı kadınların yüzde 19’u (1/5), ve erkeklerin yüzde 9’u çocuklarında cinsel yönden kötü davranışlarla karşılaşmış durumdalar. Ayrıca 2-5 milyon arasında Amerikan kadını, yakın akrabalarıyla cinsel ilişkide bulunmuş olarak görünüyor. Ahlakî çöküntü sebebiyle, Avrupa’da ve Birleşik Amerika’da alınan bütün tedbirlere rağmen, alkol ve uyuşturucu kullananların sayısı da hızlı bir artış göstermektedir. Gençler hemen hemen 11 yaşında içki şişelerine sarılıyor. Okul çağındaki erkek çocuklardan yüzde 10’u, kız çocuklardan ise yüzde 5.8’i alkolik olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gençlerde alkole bağımlılık, okul ve iş sorunlarından sonra üçüncü en büyük sorun halini almış durumda. Gençlerin böylesine küçük yaşta alkole başlamaları da, ana babalarıyla aile çevresinin rolü çok büyük. Gençlerin yüzde 37’sinin babası, yüzde 13’ünün ise, annesi aşırı derecede alkol kullanmaktadır. Bütün bunların sebebi, Batı’nın uyguladığı hayat tarzının insanın tabiatını çok zorlamasıdır. Doğal olmayanı doğal diye, her türlü sapkınlığı ve sapıklığı, doğru diye kabul etmesidir. Sapıklık, doğruluk diye görülünce doğru tedavi yerine yanlış tedavi uygulandı. Bir tedavi aracı olarak öngörülen İsveç’in “cinsel devrim” saçmalığının sonuçları, bütün vahametiyle ortaya çıktı. Batı bataklıktan kurtulma çareleri ararken, ülkemizdeki bazı çevrelerin toplumumuzu hızla bu bataklığa çekme gayretleri art niyetin açık ifadesidir. İnsanı hayvandan ayıran, “Ahlak”tır. Bu kaldırılınca insanın hayvandan farkı kalmaz. Hatta hayvandan daha kötü duruma düşer. İnsan sınırsız, başıboş değildir. Sınır tanımayan kimseler için Kur’an-ı kerimde, “ İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar.” (Araf 179) buyurulmaktadır. “Ben sınırsızlığı, başıboşluğu istiyorum” diyene ne denebilir? Bu bir tercih meselesi!..
“Miracınız mübarek olsun!” 5.11.99 Mekke halkı, Peygamber efendimize, iman etmiyor, Müslümanlara, sıkıntı verip, işkence ediyorlardı. Resulullah efendimiz bu hale çok üzülüyordu. Hicretten bir yıl önce, elliki yaşında iken, Zeyd bin Harise hazretleri ile Taif'e gitti. Bir ay kadar Taif halkına nasihat ettiği halde, kimse imana gelmediği gibi eziyet ve işkence ettiler. Üzgün bir şekilde oradan ayrıldı. Doğruca amcasının kızı Ümm-i Hani'nin evine gitti. Ümm-i Hani, Peygamber efendimizin düşmanlarının çokluğunu düşünerek, evin önünde nöbet tutmaya başladı. Peygamber efendimiz, o gün çok incinmişti. Buna rağmen, abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların imana gelmesi, saadete kavuşmaları için dua etmeye başladı. Çok yorgun, aç ve üzüntülü olduğu için hasır üzerine uzanıp uyuya kaldı. O anda Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama buyurdu ki: “Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübarek bedenini, nazik kalbini çok incittim. Bu halde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbirşey düşünmüyor. Git! Habibimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. O'na ve O'nu sevenlere hazırladığım ni'metleri görsün. O'na inanmıyanlara, hazırladığım azabları görsün. O'nu ben teselli edeceğim.” Cebrail aleyhisselam, gelip uyur halde görünce, uyandırmaya kıyamayıp, ayağının altını öptü. Peygamber efendimiz hemen uyanıp, Cebrail aleyhisselamı karşısında görünce sordu: - Ey Cebrail kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hata mı ettim. Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin? - Ey bütün yaratılmışların en üstünü, yaratanın sevgilisi, Peygamberlerin efendisi, iyilikler ve üstünlükler kaynağı olan şerefli Peygamber! Rabbin sana selam ediyor. Hiçbir Peygambere, hiç bir mahlukuna vermediği nimeti sana ihsan ediyor. Seni kendine davet ediyor. Lütfen kalk, buyur gidelim. Bunun üzerine beraberce Ka'be yanına geldiler. Sonra Cennetten gelen Burak adındaki beyaz hayvana binip, bir anda Kudüs'de, Mescid-i Aksa'ya vardılar. Geçmiş Peygamberlerden bazıların ruhları insan şeklinde orada idi. Cemaatle namazdan sonra mescitten çıkıp bilinmeyen bir mi'rac ile, bir anda, yedi kat gökleri geçtiler. Cebrail aleyhisselam, Sidre'de kaldı. Peygamber efendimiz, Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsi, Arş ve Ruh alemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılamıyan, anlatılamıyan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Hiçbir mahlukun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı nimetlere kavuşup, bir anda, Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerreme'ye Ümm-i Hani'nin evine geldi. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamıştı. Peygamber efendimiz sabahleyin Ka'be yanında miracını anlatınca, işiten müşrikler, inkar edip, alay etmeğe başladılar. Müslüman olmağa niyetli olanlar vazgeçtiler. Müşrikler, hazret-i Ebu Bekr'e gidip durumu anlattılar. Hazret-i Ebu Bekr, “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir.” diyerek hemen Peygamber efendimizin yanına geldi. Yüksek sesle: - Ya Resulallah! Mi'racınız mübarek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalblerini alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni'metlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun! dedi. Resulullah efendimiz çok sevindi; bu samimi bağlığından dolayı Ebu Bekr'e "Sıddîk" dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu.
Mirâc gecesi hediyeleri 6.11.99 Sevgili Peygamberimizin mirâcı geceleyin meydana geldiği için, “gece yolculuğu ettirilmek” manasında bu olaya "İsra" denmiş, bu mübarek kelime aynı olayı anlatan ayetle başlayan "İsra" suresinin de adı olmuştur. Mi'rac ise yükseğe çıkmak manasında olarak merdiven, yani Resul-i ekrem efendimizin varlık ufuklarının üstüne, yüce makamlara yükselmesi demektir. Nitekim mirac olayında sevgili Peygamberimiz, “Yükseğe çıkarıldım” buyurduklarından, bu hadise mirac diye anılmıştır. Bu davet ve mirac işi, Peygamber efendimizin kendisini en yalnız ve en çok üzgün hissettiği bir zamanda olmuştur. Zira Taif'ten müteessir olarak dönmüştü. Sonra 25 yıllık biricik hanımı ve en yakın destekçisi Hz. Hatice validemizi kaybetmişti. Bundan bir müddet evvel de amcası Ebu Talib vefat etmişti. Artık Mekke müşriklerine karşı onu himaye edecek kimse de kalmamıştı. Hem kendisine, hem Eshabına uygulanan baskılar, münasebetleri kesmeler, ezalar ve cefalar, haddi hududu aşmıştı. Müslümanların bir kısmı da Peygamber efendimizin izni ile Habeşistan'a göç etmişlerdi. Onbir yılı aşkın bir zamandan beri devam eden iman ve küfür mücadelesinde inananların sayısı pek fazla değildi. Çoğunluğu inanmayanlar teşkil ediyordu. Hulasa ebedi hayat verecek yüce din yok edilmek isteniyordu. İşte bu olup bitenlerin içinde, çok üzgün halde bulunan Peygamberimize, bütün bu tehlikeli günlerin sona ermek üzere olduğunu, hicret olayı ile İslam tarihinde yepyeni bir huzur ve sükun devrinin açılmak üzere bulunduğunu müjdelemek ve gönlünü almak için, onun melekut alemini seyredeceği ve yüce Mevla’dan yeni emirler telakki edeceği mübarek gece gelip çatmıştı. Peygamber efendimiz bu gece Cebrail aleyhisselamın geçemediği noktayı geçmiş, arada vasıta olmaksızın bilinmiyen bir şekilde mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görmüş ve konuşmuştur. Beş vakit namaz burada farz kılınmıştır. Ayrıca, iman esaslarıyle ilgili Bekara suresinin son iki ayeti ve ümmetinden şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi, Peygamber efendimizin mirac dönüşü biz ümmetine getirdiği en değerli armağanlardır. Yine bu gecede bizzat Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize vahyedilen ve O'nun şahsında bize öğretilen bazı tutum ve davranışlar hakkında ilahi vecibeler bildirilmiştir. Bu vecibeler İsra suresinin 23. ila 39. ayetleri arasında belirtilen 12 maddeden ibarettir ve şunlardır: “Allaha hiç bir surette şirk koymayın! Anne ve babanıza hürmet ve itaat edin! Hısım ve akrabaya, fakir ve yoksullara, gurbette kalmış kimselere, yolculara yardım edin! Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin! Yetimlerin mallarına dokunmayın! Onlara hoş muamele edin! Zinaya yaklaşmayın! Haksız yere kimseyi öldürmeyin! Verilen sözü tutun! Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat edin! Bilmediğiniz bir şeyin ardına körü körüne takılıp gitmeyin! Yer yüzünde kibir ve gurur taslayarak yürümeyin!” Bu mucizeyi zaman ve mekan mefhumlarıyle açıklamak ve akıl ile izah etmek mümkün değildir. İlahi kudretin ve Peygamberlik mertebesinin ne demek olduğunu idrak edebilenler, bu hadisede bir gariplik görmezler. Allah ve Resulüne inananlar mucizeye de inanırlar. Ayet-i kerime ile sabit olan, Resulullahın bedenen Mekke'den Beytülmukaddes'e götürüldüğüne inanmayan dinden çıkar. Sahih hadis-i şeriflerle sabit olan, göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise, “fırka-i nâciye” denilen Eshab-ı kiramın yolundan ayrılmış olur.
Hoşgörü ve barış 12.11.99 Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, Osmanlı’nın 700. Yıl kutlamalarına ayrılan 4-8 Ekim, XIII. Türk Tarih Kongresinde, önemli bir konuşma yapmıştı. Araya başka günden konularının girmesi sebebiyle bu önemli konuşmadan bahsedememiştim. Bu konuşma özetle şöyleydi: “ Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Osmanlı kötülendi. Bunun bir sebebi vardı. Din kuralları ile idare edilen bir devletin yerine, Batı hukukunun esas alındığı Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni devleti oturtmak, sağlamlaştırmak için böyle yapılmak mecburiyeti vardı. Artık Cumhuriyet oturdu. Tehlike kalmadı. Hala Osmanlıyı kötülemeye devam etmenin bir manası kalmadı. Bunun kimseye faydası yok... “ Bu ifadeler, Fethi Sami Bey’in anlattıklarını hatırlattı: Fethi Sami Bey ve ailesi, 1922 yılında kendi istekleri ile yurt dışına çıkarlar. Babası Sami Bey, bir Osmanlı zabiti. Avrupa’da iken, Türkiye’de hanedan mensuplarına çok ağır suçlamaların yapıldığı üzüntüyle takip ederler. Kırklı yıllarda, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bir toplantı için Almanya’ya gider. Sami Bey aynı zamanda sınıf arkadaşı olan ve kendisi çok yakından tanıyan Tevfik Rüştü Bey’i bulup, “Tevfik Rüştü Bey, sen benim çocukluk arkadaşımsın. Beni ve mensubu olduğum hanedanı çok yakından tanırsın. Herkesin huzurunda sana soruyorum: Ben ve babam hain miydi, dayım Sultan Vahidettin hain miydi? diye sorar. Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras şöyle cevap verir: “Haşa, haşa, sümme haşa! Ne siz hainsiniz, ne de diğer hanedan mensupları... Ancak şunu unutuyorsun Sami Bey. Biz bunları söylemeyip de sizi methetseydik, bize demeyecekler miydi, “ Bunlar madem bu kadar iyi insanlardı, niçin yurt dışına gönderdiniz? Niçin yeni bir devlet kurdunuz?” Özür dilerim, yeni devleti kabul ettirebilmek için bunları söylemek zorundayız.” Kırklı yıllarda Dışişleri Bakanımızın söyledikleri ile Sayın Cumhurbaşkanımızın bugün söyledikleri farklı şeyler değil, aynı şeyler. Hanedan mensupları bunun farkındaydılar. Asırlarca, halkına, hatta bütün milletlere hoşgörü ile yaklaştıklarından, başlarına gelen bu hadiseye de hoşgörü gösterdiler; tevekkülle karşıladılar. Aldıkları eğitim ve inanç da bunu gerektiriyordu. Bunun için ömürleri boyunca, Türkiye Cumhuriyetinin aleyhinde en ufak bir faaliyette bulunmadılar. Sadece Osmanlı hanedanına ait bir özellikti bu. Dünyada bir çok devlette bu tür değişiklikler olmuştur. İstisnasız, yıkılan bütün hanedanlar yeni devlet, yeni rejim aleyhine faaliyette bulunmuşlardır. Bu, Osmanlının asaletini, hoşgörüsünü göstermesi bakımından önemlidir. Hürriyet Gazetesi yazarlarından Murad Bardakçı’nın Şahbaba’da verdiği şu vesika, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün de farklı düşünmediğini göstermekte: Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Suat Bey’in “Vahideddin’in füc’eten vefat ettiği şimdi haber alınmıştır” yazan telgrafı Ankara’ya geldiği sırada, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Adana’daydı...Telgraf hemen Adana’ya ulaştırıldı.Reisicumhur dostlarıyla yemeğe oturmuştu... Haberi işitince, “Çok namuslu bir adam öldü” dedi... “İsteseydi Topkapı’nın bütün cevâhirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki...” Sn. Yılmaz Öztuna’nın da gazetemizdeki bir yazısında ifade ettiği gibi, hiçbir yeni rejim, eskisine rahmet okumaz... Ama, tarihimiz, kültürmüz bir bütündür. Uzun bir geçmişimiz vardır. Önem bakımından Osmanlı, bütün Türk tarihinin yüzde ellisinden fazla ağırlıklıdır. Bunun için geçmişte olanları bir tarafa bırakıp, artık Osmanlı ile barışmak şarttır. 27.7.1999 günü, TBMM’nin Osmanlı’nın 700.yılı kutlamaları sebebi ile özel gündemle toplanması, bütün partilerin Osmanlıya sahip çıkması, basının bu kutlamaları devamlı gündemde tutması bu barışın gerçekleştiğinin açık örneğidir. Osmanlıya şükran borcumuz var. Bugün, üzerinde oturduğumuz bu topraklar ve mensubu olduğumuz İslamiyet onların hediyesidir. Bunun için, onları her zaman hayır ile yadetmemiz herşeyden önce bir insanlık vazifemizdir.
Timur Han’ın başarısının sırrı 13.11.99 Bir süre önce, Ertuğrul Gazi’nin ve Osman Gazi’nin öğütleri bu köşede yayınlanmıştı.Türk- İslam kültürü üzerine çok geniş bir birikimi olan, Numan Ünal Ağabey’den, büyük hükümdar Timur han ile ilgili Türkiye’de yayınlanmamış dökümanlar geldi. Bilindiği üzere, Timur Han, Türk Dünyasının büyük şahsiyetlerinden biridir. Türk Dünyasında 15. ve 16. Yüzyıllarda ilim ve medeniyetin, yüksek derecede gelişmesi Timur Han’ın sayesinde olmuştur. Yüzlerce mütefekkir, Timur Han’ın sayesinde yetişmiştir. Batı tarihçileri bu büyük komutan hakkında, onun okuma, yazması olmayan, cahil barbar, kaba, birisi gibi tasvir ediyorlardı. Ancak Emir Timur’un gizli kalmış bir kitabı ortaya çıkınca tarihin bu yalanlarını alt üst etti. “ Emir Timur’un Zafer Yolu” ismi ile basılma hazırlığı yapılan bu kitaptan, bazı hasletlerini kendi ifadesi ile sizlere aktarmak istiyorum. Timur Han kitabında diyor ki: “Allah’ın emirlerine dâima boyun eğdim, halkıma şefkat gösterdim. İslâma ait işleri daima günlük ve dünyevi işlerden üstün tuttum. Önce Allah’a ibadet ettim, sonra günlük işlere baktım. Allah’ın emirlerini, hayatım boyunca gözümün nuru, kalbimin şehadeti, güç ve kudretimin kaynağı bildim. Kimseye kin beslemedim. Herkese eşit, ciddi ve adil davrandım. Kimseyi başka birinden ayırmadım, zenginleri fakirlerden üstün tutmadım. Allah dostlarına hürmet gösterdim. Fakirlere çok ihsanda bulundum. Haklıyı haksızı ayırmada çok dikkatli davrandım; adaleti sağlamada bütün kabiliyet ve gücümü kullandım. Milletime merhamet gözüyle baktım. Herkesin yararına çalıştım. Kimseye zarar vermedim. Kimsenin kalbini kırmadım. Benden yardım isteyenleri geri çevirmedim. Her zaman doğruyu söyledim. Ömrüm boyunca herkese adil ve doğru davranmaya yürümeye gayret gösterdim.Yalan ve yanlış söz söyleyenleri dinlemekten kaçındım. Kime ne söz verdimse yerine getirdim. Ahde vefa gösterdim, sözümü tuttum, kimseye hıyanet etmedim. Vaadlerinin üstünde duran padişahın adil hükümdar olacağını ve kimseye zulüm etmeyeceğini anladım. Kendimi Allah’ın bu zemindeki mülkünün koruyucusu olarak bildim. Allah’ın iradesinin dışında insanların hiç birine zarar vermedim. Yüksek mertebedekileri ve garibleri de aynı tuttum. Kimseyi aşağılamadım; hakaret etmedim. İslâmın bayrağını daima yüksek tuttum ve imânı, islâmı yaymanın kendi büyüklüğümün kudretli temeli olarak gördüm. Seyyidlere daima saygı ile davrandım. Alimleri ve seyyidleri el üstünde tuttum. Bunları devamlı olrak toplantılarıma davet ettim. Onların dini meselelerde söylediklerini dikkatle dinleyip, uyguladım. Gösterdiğim sevgi ve şefkatten dolayı her kesimin gönlünü kazandım. İdareciler ancak merhametle ayakta kalabilir. Anladım ki padişah ne kadar affedici olursa halkın desteği o kadar artıyor. Şurası muhakkak ki, adil padişahın satanat süresi uzar, zâlim padişahın saltanatı çabuk biter. Bunun için kendi güç ve kuvvetimi kaybetmemek için bir elimde adalet nurunu diğer elimde merhamet meşalesini sakladım. Seherde ikisi ile hayat yolumu aydınlattım. Kendime adaletli ve merhametli vezirler tâyin ettim. Vezirlerime, şayet bir kimseye adil davranmamışsam ânında beni ikâz etmelerini, bu davranışımı durdurmalarını emrettim. Vezirlerimin de kimsenin malına göz dikmemelerini söyledim. Allah, kullarından birine saltanatı layık görmüşse ona lütf etmiştir. Yaratıcının böyle bir lutfuna mazhar olmuş hükamdar da adil ve merhametli olmak zorundadır. Hükümdar böyle haraket ederse onun memleketinin güneşi yükselir ve batmaz. Ben bu prensiplere tahta geçtiğim andan itibaren adalet ve insaf ile tam uydum ve muvaffak oldum.”
Clinton’un Osmanlı hayranlığı 19.11. Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde çalışan bir arkadaşa, “Araştırma için en çok gelenler kimler?” diye sorduğumda, “ Amerikalılar” demişti. Amerika’nın Osmanlı arşivlerine çok önem verdiğini bildirdikten sonra şöyle bir olay anlatmıştı: Arşive bir devlet büyüğü gelmişti. Konuşmasında, Osmanlının cahilliğinden, ilimden uzaklığından ... bahsetti. Çok üzülmemize rağmen bizler memur olduğumuz için bir şey söyleyemedik. Fakat konuşmayı dinleyen bir Amerikalı araştırmacının tepkisi sert oldu. “Teessüf ederim. Osmanlı hakkında böyle konuşamazsınız. Biz Osmanlıdan çok şeyler öğrendik. Öğrenmeye de devam ediyoruz.” dedi. Gerçekten, Amerikalı Osmanlıyı çok yakın takibe aldı. Kendisi gibi zamanının bir süper devleti olan Osmanlının, bu kadar çeşitli, dillerdeki, dinlerdeki milletleri altı asır nasıl bir arada tutabilmişti. Bunu çözmeğe çalıştı. Bu çalışma esnasında çok şey öğrendi. Bunu ifade de ettiler. Eski başkan Bush rahmetli Turgut Özal’a, “ Devlet idaresinde Osmanlıdan çok istifade ediyoruz” demişti. Clinton da Osmanlıya hayran bir başkan. Son zamanlarda Osmanlıyı dilinden düşürmemesi bununla ilgili konuşmaları rastgele söylenmiş sözler değil. TBMM’deki konuşmasında da, Osmanlı hayranlığını, “ Tarihinizle gurur duymalısınız!” sözleri ile vurguladı. Amerikalının dikkatini çeken ve kendilerine örnek aldıkları hususlar nelerdi? Kısaca bundan bahsedeyim: Osmanlı milliyet ayırımı, din ayrımı yapmadı. Hıristiyan Ortodoks mezhebinin ve Ermeni patrikliğinin merkezi Osmanlı topraklarındaydı. Mûsevîliğin doğuş yeri ve merkezi Osmanlı toprağı idi. Her din mensubu , kendi din ve dillerinde mabet, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahipti. Gayri Müslimler bazı suçların dışında, kendi kilise ve havralarında kendi davalarına bakarlardı. Netice olarak, Osmanlı Devleti; kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk kurmakla, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsaade etmemekle, dünya tarihinde milletler arası en kudretli bir siyasî varlık teşkil etti. Geniş insan toplulukları nezdinde sosyal adâleti kurmakla dünya târihinde bir ilki gerçekleştirmişti. Devletin hikmet-i vücûdu; insânî esaslara bağlı bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Endonezya’dan İspanya’ya, Kırım’dan Yemen’e kadar Müslüman milletlerin hâmiliğini yapan Osmanlılar, daimâ mazlûmların yanlarında yer almışlar, fethettikleri yerlere, hizmetin en üstününü götürmüşlerdir. Büyüklüğü, bütün hasletleri ile üzerinde taşıyan Türk ordusunun fethettiği bir hıristiyan köyünde, aynı gün aç ve açıkta olan kalmaz, kimsesi olmayan dul kadına o gün aş çıkar, giyecek ve barınak temin edilirdi. Bazan o ülkeye yapılan masraf, alınan vergiden çok bile olurdu. Bu sebeple, hıristiyan âlemi, Osmanlıyı daima kurtarıcı olarak karşılamıştır. İşte Osmanlının devlet anlayışı böyleydi... Dikkat edilecek olursa, maksat farklı da olsa Amerika’nın yapmak istediği de bu. Dünya hamiliği... Nerede bir karışıklık, savaş varsa ABD orada. Huzuru sağlama peşinde... Bunu sağlamada aldıkları örnek, geçmişin süper devleti Osmanlı... Bu maksatlarla doğrudan veya dolaylı yoldan milletlere yeni roller verme, yeni elbiseler giydirme gayretinde. AGİT zirvesinin Türkiye’de toplanması, Clinton’un ziyarete çok önem vermesi, Türkiye’yi gündeminden düşürmemesi, hep bu yeni elbise giydirme çalışmasının uzantılarıdır. Bunda da kararlı görünüyorlar. ABD yeni bir dünya düzeni peşinde. Bu yeni dünya düzeninde, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'nın kontrolünü Türkiye’ye vermek istiyor. Türkiye’yi bölgenin alt süper gücü yapmak istiyor. Türkiye değiştirilmeden, kendisine biçilen yeni elbise giydirilmeden,Yeni Dünya Düzeni’nin kurulamayacağını ifade ediyor. Hem komşuları, hem eski azınlıklarıyla arası iyi, tüketimi yüksek, güçlü bir devlet olarak görmek istiyor Türkiye’yi... Kısacası, Çetin Altan’ın ifadesiyle, “ Eski bir Osmanlı sentezinin, 21.Yüzyıl çağdaşlığına bayraktarlık eden, Cumhuriyet'e de dönüşmüş modern bir portresi.." İşte Clinton’un Türkiye için biçtiği yeni elbise ...
“ Nerede o komşuluklar!” 20.11. Özel günleri, haftaları takip için takvime baktığımda, “İnsan Hakları Günü” Hayvanları Koruma Günü” “Kadın Hakları Günü” “Anneler Günü” gibi günleri görünce her zaman aklıma hemen şu geliyor: Demek ki bu haklarda bir erozyon var. Hakka, hukuka dikkat edilmiyor, bunlar ihlal ediliyor. Bunun için insanlar uyarılıyor, dikkatleri çekiliyor. Halbuki, hiçbir zaman unutulmayacak, ihmal edilmeyecek kadar önemlidir bu haklar. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli faktördür bunlar. İnsani değerlerimizdir. Geçen Çarşamba günü de böyle bir özel gün olan, “ Dünya Komşuluk Günü’ ydü. Demek ki komşuluklarımız da hayli erozyona uğradı ki, böyle bir gün tertipleme ihtiyacı doğdu. Komşumuzla ilgili bir sıkıntımız olduğunda hemen “ Nerede o eski komşuluklar!” diyoruz. Eskiden bırakın sıkıntı vermeyi, komşu akrabadan daha yakındı. Akraba ile ayda yılda bir görüşüldüğü için, her saat yüz yüze olduğu komşusu ondan daha ileride oluyordu. Komşular her zaman birbirlerine muhtaçtı. “ Komşu, komşunun, külüne, ateşine muhtaç” ata sözü bunu ifade ediyor. Apartmanların çıkması, maneviyatın azalması, ihtiyaçsızlık... gibi sebepler komşuluğu sarstı. Aynı apartmanda oturup da birbirini tanımayan binlerce aile var bu gün. Alt dairenin ölüsü oluyor, üstekinin haberi yok, vur patlasın çal oynasın... Halbuki, örfümüzde, dinimizde komşuluğun özel bir yeri var. Dinimizin üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de, komşu haklarıdır. Komşuya iyilik yapılması Kur’an-ı kerimde emredilmektedir. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde meâlen,“Yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa ve emriniz altında bulunan kimselere iyilik edin!” buyuruyor. Komşu hakkını gözetmek, el ile ve dil ile komşulara eza edecek, sıkıntı verecek bir harekette bulunmamak, dinimizin emrettiği önemli bir vazifedir. Komşudan gelen sıkıntılara da katlanmalıdır. Hasan-ı Basrî hazretleri, “İyi geçinmek, sadece komşuya eziyet etmemek değil, ondan gelen eziyetlere de sabretmektir.” buyurdu. Komşu, kötü biri bile olsa, her karşılaşmada, onunla merhabalaşmalı, hâl ve hatırını sormalıdır. Dâima ona güler yüz göstermelidir. Peygamber efendimiz de komşu hakkı üzerinde çok durmuştur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Komşuya hürmet etmek, anaya hürmet etmek gibi lâzımdır.” “Cebrâil aleyhisselâm, komşu hakkı üzerinde o kadar çok durdu ki, komşu ölünce, diğer komşunun mîrasından pay hakkı alacağını zannettim.” Komşu bazan akrabadan daha önemli olur. Başımıza bir iş geldiğinde, hasta olduğumuzda bize yardım edecek olan en yakın komşumuzdur. Komşuyu memnun etmek, ona faydalı olmak hayırlı insan olma alâmetidir. Hadis-i şerîfte, “Allahü teâlânın nezdinde komşuların en hayırlısı komşularına hayrı dokunandır.” buyuruldu. En güzel hayır, kişiye dinini öğretmektir. Onu sonsuz âhıret azabından kurtarmaktır. Komşusuna, dinini öğrenmesinde yardımcı olmayana kul hakkı geçer. İnsan, kendi malını, canını ve namusunu nasıl korursa, komşusunun malını, canını, iffet ve namusunu da öylece koruması, onların haklarına riayet etmesi lazımdır. Bunlara riayet etmeyen kimseden komşusu şikayetçi olacaktır. Nitekim hadis-i şerifte,”Nice kimse, Kıyâmette komşusunun yakasına yapışıp, “Ya Rabbî, buna sor ki, niçin kapısını bana kapadı. Niçin elindeki nîmetlerden bana da vermedi?” diye davacı olacağı bildirildi. Şu da bir gerçek ki; bugün komşuluklar da zorlaştı. Kimse kimsenin nasihatını dinleyecek durumda değil. Böyle komşulara hiç olmazsa kıymetli kitap hediye etmelidir. Bir vesile ile güzel bir dini kitap verilirse, bu vazife yapılmış olur. Âhirette, “Bana dinimi öğrenmem için yardımcı olmadı” diyemez. Böyle yapmakla en azından, vebalden kurtulmuş oluruz.
“Bid’at nedir bilmeyiz!” 26.11.99 Dün, üzerinde yaşadığımız güzel ülkemizin kapılarını açan Sultan Alpaslan’ın ölüm yıldönümüydü. 927 sene önce şehadet mertebesine kavuşmuştu. Bu değerli hükümdar, eşsiz komutan anılınca, hep o suikast anındaki sözleri aklıma gelir. İnsanın acizliğini, Cenab-ı Hakk’ı bir an da olsa unutmamanın, ona sığınmanın önemini göstermesi bakımından çok önemli bir olay bu. Önce cenab-ı Hakka teslimiyeti, yiğitliği, merhameti ile ilgili bir iki anektot verip, ondan sonra bu olaya dönmek istiyorum: Malazgirt zaferi, tarihimizde çok önemli bir dönüm noktası... Sultan Alparslan, namazdan sonra secdeye kapanır. Cenab-ı Hakk’a hamd ettikten sonra, gözlerinden yaşlar boşanırken; “ Ya Rabbi! Senin dinini yaymak, dinini yüceltmek için yaşıyorum. Habib’in hürmetine, Ciharı güzin (dört halife) hürmetine, Kur’anı kerim’de medhedilen Eshab-ı kiramın hürmetine, sevdiğin kulların hürmetine islam düşmanlarını kahrederek beni muzaffer eyle. Allah’ım! azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin rızan için savaşıyorum. Allah’ım! Ordumu muzaffer eyle! Günahlarım sebebiyle onları kahreyleme! Allah’ım niyetim halistir. Bana yardım et. Sözlerimde yalan varsa beni kahreyle!...” diye yalvarır. Şu merhamete bakın...Bunu ancak Peygamber efendimiz ve O’nun yolunda olanlar yapabilir... Yüce Allah’ın yardımı ile savaş kazanıldı... Ertesi gün, muzaffer Sultan, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i çadırında, ayakta, bir misafir gibi karşıladı, yanına oturtarak; “Ey İmparator! zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?” diye sorunca; “Sen böyle, benim veya adamlarımın lütfuna terkedilmiş olsaydın, ya başını kesmelerini, veya darağacında asmalarını emrederdim” cevabını verdi. Sultan; “Hakikaten doğru söyledin. Şayet bunun aksini söyleseydin, o zaman yalan söylediğin anlaşılırdı. Şimdi sana ne yapmamı umuyorsun?” diye tekrar sordu. O; “Ya beni öldürtürsün! Ya ülkelerinde beni dolaştırıp teşhir ettirirsin!... Veya... Fakat bunu düşünmek bile hayaldir. Çünkü mümkün görmüyorum!...” dedi. Sultan; “O mümkün görmediğin nedir?” diye sorunca da; “Affedilerek ülkeme iade edilmem!” dedi. Sultan; “Seni affetmekten başka bir şey düşünmedim” buyurduğunda, İmparator buna bir türlü inanamadı. Sevinçle; “Başlarına geçtiğimden beri Bizans’ın hazinelerini, asker toplamak ve savaş hazırlığı yapmak üzere harcayıp bitirdim. Lakin hayatımı bağışlamak karşılığında Bizans ülkesine sahib olmak hakkındır” dedi. Şimdi gelelim o suikasta ve ibretli sözlerine... Malazgirt zaferinden sonra, bir kale kuşatmasında kale komutanı, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. Alparslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladı. Sultan Alparslan aldığı bu yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde şu ibretli sözleri söyledi; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü teâlâya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerlerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden, bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. “Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi olarak, cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü teâlâdan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah!...” diyerek şehid oldu. Sultan Alparslar, inancı ve yaşayışi ile saf, tertemiz bir Müslümandı. Saltanatı müddetince islam dinine hizmet etti. Dinine çok sıkı bağlı idi. İslamiyeti içten yıkmaya çalışan iç düşmanlara karşı da çok hassastı. Hatta bir defasında,” Kaç defa söyledim. Biz bu ülkeleri Allah’ın izniyle aldık. Temiz Müslümanlarız, bid’at (Dine sonradan sokulan şeyler) nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teâlâ halis Türkleri aziz kıldı.” demiştir. Başarısının sırrını bu şekilde ifade etti... Selçuklulardan sonra, Osmanlılar da, cedleri gibi samiyetle, ihlasla çalıştıklarından üç kıtaya hakim oldular... Samimiyet, ihlas ve gayret... Bunlar varsa iş tamam. Deprem evlilikleri hızlandırdı 27.11.99 Cenabı Hakk’ın tabiat kanunları var; dünya yaratıldığından beri hiç bir milim değişmemiş bunlar. Mesela, dünya,yirmi üç buçuk derece eğik dönüyor. Eğer böyle olmasaydı, ne mevsimler olurdu, ne de hayat! Tabiat kanunları zorlanarak bozulur, meselâ ozon tabakası delinirse, iklimler değişir, kitleler halinde ölümler olur. Kendimize zulmetmiş oluruz. Cenabı Hakk’ın böyle muntazam gayet düzgün, tabiat kanunları olduğu gibi bir de sosyal kanunları var. Bu sosyal kanunlara da kim, ne kadar, ne ölçüde uyarsa hem dünyası hem de ahireti o kadar rahat ve huzur içinde olur. Yine, kim bu sosyal kanunlara ne kadar sırt çevirirse, ondan ne derece uzaklaşırsa, o kadar hüsrana uğrar. Dünyasını da ahıretini de zindan eder. İnsanların evlenmeleri, aile hayatı Cenab-ı Hakkın koyduğu sosyal bir kanundur. Bunlara uymayan sıkıntı çeker, ruh dengesi bozulur. İnsan olmaktan çıkar. Çünkü bunlar insan olmanın bir parçasıdır. Parçası eksik olan otomobil nasıl yürümezse, beşeri ilişkiler de aynı şekilde yürümez. Son zamanlarda üst üste yaşadığımız depremler, bize pek çok şey öğretti. Meselâ, maddi durumu iyi olan, dünyalık her imkana sahip çok kimse, kendisinden başkasını unuttu. Deprem, servet sahibi olanlara , bunların hiçbir işe yaramadığını gösterdi. Bir anda milyarların gittiğini, bir dilim ekmeğe muhtaç hale geldiklerini gördük.. Depremin hatırlattığı bir husus da aile hayatı idi. Son yıllarda çok kimse evlenmekten, aile hayatı kurmaktan kaçar hale gelmişti. Ailenin bazı sıkıntıları onları korkutmuştu. Bunun için yalnız yaşamaya karar vermişlerdi. İşte bu düşünce, cenab-ı Hakk’ın koyduğu sosyal kanunlara aykırıydı. Deprem bu aykırılığı da gözler önüne serdi. Bir derginin deprem sonrası yaptığı araştırma, gerçekten ibretli. İşte bu araştırmadan bir iki kesit: 41 yaşındaki bilgisayar mühendisi Meral Hanım, eşinden boşanmış, iki çocuğu var. Yeniden evlenmeyi hiç mi hiç düşünmüyordu. Ta ki 17 Ağustos'a kadar. Ama şimdi fikri değişmiş: " Yalnız olmuyor. Sıkıntıda daha çok hissediyor insan bunu. Deprem sırasında elimi tutacak, beni kucaklayıp yatıştıracak erkeğimin olmasını çok istedim..." Deprem en çok yalnız yaşayanları etkiledi. Üstelik sadece kadınları değil erkekleri de. Feminist çevrenin önde gelen gazetesi Pazartesi'nin ekim sayısında yayımlanan bir mektup bu yönelişi ispat eder nitelikte. Ankara'dan Seçil Hanımın yazdığı mektuptan bir bölüm: "... Ben özgür yaşamayı seçmiş birisiyim. Çok genç yaşta ailemin yanından ayrıldım, sekiz yıldır tek başıma yaşıyorum. Bugüne kadar evlenmeyi hiç düşünmedim. Ama deprem sırasında ve sonrasında ailenin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Annemi, babamı, ablamı ve yeğenimi ne kadar sevdiğimi, onların beni ne kadar sevdiğini ve birbirimize ne kadar ihtiyacımız olduğunu gördüm. Evlenmenin, ailenin önemini bu vesile ile iyi anladım " Deprem sonrası, insanlar gerçekten yalnız yaşayışlarını sorguluyor; bu ev, bu eşya niye diye. Erkekler de bu işi önemsedi. Ayrı yaşayan kocalar eski karılarını daha çok arar oldu. Bu durum çaresizlikten kaynaklanıyor. İlk anda herkes eşinin, dostunun yanına koştu. Yalnız yaşayanlar bunu gördü. Sevda Hanım, halkla ilişkiler müdürlüğünü yapıyor; yalnız yaşıyor. Ama şimdi bir dayanak arıyor kendine..." Depreme yalnız yakalanmak çok kötü... Herkes bir şekilde birilerine dayanıyor, yaslanıyor, sarılıyor... Benim yanımda hiç kimse yoktu. İnsanlar birbirine sarılarak üzüntülerini, sıkıntılarını paylaşıyor... Yalnız yaşamaktan vazgeçip evlenmeye karar verdim.“ Aile toplumun çekirdeğidir. Toplum bunun üzerine kurulur. Nitekim, Kur’an-ı kerimde, “ Ey insanlar, biz, sizleri bir erkekle, bir kadından yarattık.” (Hucurat 13) buyurulmuştur. Dinimiz huzurun adresini göstermiş. Kur’an-ı kerimde “ Allah, evlerinizi, sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı.” (Nahl 80) buyurulmaktadır. Huzuru yanlış adreste arayanlara, doğru adresi gösterdi deprem!...
Soran dağları aşmış... 3.12.99 Son yıllarda çok yaygınlaşan, “Başarılı olma” üzerine yazılmış, Batı menşeyli kitapların birinde, şöyle bir ifadedeye rastladım: “ İşinizde ne kadar tecrübeli olursanız olun, başkasından fikir almayı unutmayın! Fikir aldığınız kimseler ne kadar çok olursa o kadar başarıyı yakalama şansınız olur.” Bu ifadeyi görünce üzüldüm. Üzülmemin sebebi şu: Kendi örfümüzde, inancımızda olan değerlerden o kadar uzak kaldık ki, artık onları yabancılardan ithal etmek durumundayız. Maalesef toplumumuzun hangi kesimine bakarsanız bakın -iş adamlarımız, idarecilerimiz, din görevlilerimiz, cemaatlerimiz, sade Müslümanlarımız- “En iyisini ben bilirim, benden başka bu işi bilen yoktur. En güzelini ben yaparım” zihniyetini görürsünüz. Kendisinden başkasını aşağılama, küçük görme fikri hakim. Batıda ise, tam tersine; başkasına saygı, insan haklarına riayet, aşağılamama gibi insani değerler zirvede. Dinimizin emrettiği, dürüstlük, sözünde durma, kandırmama.. gibi prensipleri kendilerine şiar edinmişler. Kim olursa olsun, İslamiyetin emri olduğunu bilsin bilmesin, onu yaparsa, dünyada rahat eder. İnanarak yaparsa, ahırette de rahat eder. Ne garip ki, bizim yapmamız gereken şeyleri onlar yapıyor. Danışmayı prensip edindikleri gibi, bir yanlışından dolayı birisi kendisini ikaz etmişse, ona kızmak yerine, teşekkür ediyorlar. Bir toplum bu kadar nasıl değişir, değerlerinden nasıl uzak kalır anlaşılır gibi değil. Halbuki, İslamiyette de danışmanın, yanlışları ikaz etmenin ayrı bir yeri vardır. Dinimizde danışmak sünnettir. Danışmak insanı pişman olmaktan koruyan bir kale gibidir. Bütün akıllar, Peygamber efendimizin fikirine muhtaç iken, O; "Onlarla meşverette bulun!" emri ile muhatap oldu. Kur'ân-ı kerîmde “Yapacağın işi önce meşveret et!” buyuruluyor. (Âl-i İmrân 159) Yine Kur’an-ı kerimde, iyi kimseler, büyük zatlar övülürken de “İstişare ederek iş yaparlar” buyuruluyor. (Şu'râ 38) Peygamber efendimiz eshabı ile istişare ederdi. Bazan bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı.Herşeyi bildiğimizi zannederiz; halbuki bildiğimizi zannettiğimiz nice şeyleri bilmediğimiz meydana çıkıyor. Danışılarak yapılan işin neticesi iyi olur. “Meşveretsiz yapılan şeyden hayır gelmez” demişlerdir. Danışmanın önemi ile ilgili pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan ikisi şöyle: “Akıllıya danışıp onu dinliyen, doğruyu bulur, dinlemiyen pişman olur.” “Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.” Hazret-i Lokman Hakîm de, oğluna nasihatında,”Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verirler.” buyurdu. Hz. Lokman gibi diğer bazı hikmet sahibi kimseler de şunları söylediler: Sormaktan utanma ve yardım istemekten çekinme! Hep kendi düşüncesi ile hareket eden, doğruyu göremez. Her sanatı ehlinden öğren, her işi de ehline danış! Danışmamanın temelinde kibir vardır. Kibirli, gururlu olan, kendini beğenen, kendini üstün gören başkasına danışamaz. Kendini beğenmenin en kötüsü, hatalarını, nefsinin arzularını beğenmektir. Hep nefsine uyar, nasihat kabul etmez. Başkalarını bilmez zanneder. Halbuki bilmeyen kendisidir. Allahü teâlâ, meşveretten sonra tevekkülü emretti. Âhiret işlerinde tevekkül olamaz. Bunlarda çalışmak emrolundu. Burada da tersini yapıyoruz tevekkülü ahıret işlerine bırakıyoruz. Her türlü yanlışı yapıp, Allah kerimdir diyoruz; fakat dünyalık işimiz için her türlü sebebe sarılıyoruz. Demişler ki, soran yanılmamış/ Bin bilsen de, bir bilene danış!/ Danışan nice dağlar aşmıştır./
Danışmayan düz yolda şaşmıştır. Önce kurtarıcıdan kurtulmak 4.12.99 Yarın “Dünya Kadın Hakları Günü”. Her yıl olduğu gibi yine, kadını esaretten(!) kurtarmak için nutuklar atılacak, demeçler verilecek... Düşünüyorum; dünyada çok şey istismar ediliyor, fakat kadınlar kadar istismar edilen başka bir varlık var mı? İşin garibi “kurtaralım” denildikçe daha batırılıyor kadın... Onlar da ne yapacaklarını şaşırdılar; sersem tavuğa döndü zavallılar. Gelen vuruyor giden vuruyor. Meşhur düşünür gibi, onlar da artık, “ Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz” demeye başladılar. Kadın hakları istismarcıları, bir taşla iki kuş değil, birçok kuş avlama peşindeler... Kadın haklarını öne sürüp, ceplerini dolduranlar, cinsel yönünden faydalananlar, toplumun örfüne, dinine bu vesile ile saldıranlar... daha neler neler. İşin bir enteresan yönü de, kadına bir şey soran yok. Senin derdin, sıkıntın nedir, sana nasıl yardımcı olabiliriz? diyen de yok. Kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar... Niye böyle? Çünkü samimi değiller. Niyetleri başka! Geçenlerde bir toplantıda, kadını dört duvar arasından kurtarmak için, “Kur’an-ı kerimin bazı ayetlerinin yeniden yorumlanması” konusu tartışılıyordu. Bunlara göre, sanki, Kur’anı kerim kadınların bütün haklarını ellerinden almış... Baştan peşin hükümle bir karar veriyorlar, sonra da bu yanlış kararları üzerine bina kurmaya çalışıyorlar. Yanlışlığa bakın: Birincisi, kadını insan kabul edip, sıcak kum çöllerine gömülmekten kurtaran Kur’an-ı kerimdir, İslamiyettir. Bundan önce bırakın ikinci üçünçü sınıf olmak, insan bile sayılmıyordu kadın. Miras hakkı bile yoktu, mal gibi alınıp satılıyordu... İkincisi, farzedelim ki, Kur’an-ı kerim kadınlara bazı kısıtlamalar getirdi. Bir Müslüman olarak kadın, bu emirleri yerine getirmek zorunda. Bunun için Müslüman olmuş zaten... Kadını rahatlatmak, huzura kavuşturmak, bu emirlerden uzaklaştırmakla değil, bilakis bu emirleri yapabilme imkanı vermekle olmaz mı? Asırlardır Müslüman kadın, Kur’anı kerimin emirlerinden bir rahatsızlık duymamış; duysa, zaten Müslüman olarak kalamaz. Kadın, evinden, aile hayatından bir şikayeti olmamış, aksine huzuru burada bulmuş. Onu sokağa dökmekle, bu huzuru da mı elinden alınmak isteniyor? Nedense kadınlar, tarih boyunca "Kendilerine birileri tarafından bir çeki düzen verilmesi gereken varlıklar" olarak algılanmaktan bir türlü kurtulamadılar. İster istemez insanın aklına "Allah kadınları, öncelikle onları kurtarmak isteyen böyle kurtarıcılardan kurtarsın" şeklinde dua etmek geliyor. Maalesef bu oyuna, istismara alet olmamış kadın az değil. Kadınlar, eninde sonunda oyuna geldiğini farkediyor fakat o zaman da iş işten geçmiş oluyor. Yine de zararın neresinden dönülürse kardır. Geçenlerde Hürriyet’te Serdar Turgut’un köşesinde konumuzla ilgili tipik bir örnek vardı: Yıllarca cinsi yönden istismar edilen bazı Batılı feminist kadınlar, iyice yıpratıldıklarını,oyuna getirildiklerini ifade ederek bir karar vermişler. Yaşları 25 ile 35 yaş arasında değişen bu kadınların aldıkları karar şöyle: “Aile, insanın hayatında çok daha manevi zenginlikle dolu olan, kadına çok daha manevi güç katan bir kavram. Bu nedenle çağdaş kadın, eğer güçlü olmak, toplumda bir yer edinmek istiyorsa aile yaşamına önem vermeli. Ve daha da önemlisi, evleninceye kadar erkeklerden uzak kalmalı. Kendisini kocasına ‘‘saklamalı’’. Evet, kadınlar bunu ciddi şekilde, yeni bir teori olarak ortaya koyuyorlar şu anda Batı'da.” Kadınları, elinden kurtarmak istedikleri İslamiyet, ondört asırdır, zaten bunları söylemiyor mu? Kim ne derse desin, bütün bu olup bitenleri tarafsız bir şekilde inceleyen kimse, tarih boyunca kadını, sadece, İslâm dininin istismar etmediğini, bilâkis ona lâyık olduğu değeri verdiğini görecektir. Bugün tarafsız gözlemciler, kadını korumak için İslâmdaki aile yapısını incelemekte olup, bunu kendilerine nasıl adapte edebilecekleri arayışı içindeler. Bunu sağlayabildikleri takdirde, kadın, gerçek manada, istismardan, esaretten kurtulacak, layık olduğu yere kavuşacaktır!..
Saygıda kusur etmemeli 10.12.99 Günümüzde bütün milletlerin üzerinde durduğu bir husus var o da; din ve vicdan hürriyeti. Bu iki şekilde olur. Birincisi, kişinin önce kendi inançlarına saygılı olması. İkincisi, başkalarının inançlarına saygılı olunması. Bir Müslüman için, Ramazan ayına saygılı olmak, hürmet göstermek, şartlarına uygun olarak oruç tutmakla, namaz kılmakla ve dinin diğer emir ve yasaklarına uymakla olur. Herhangi bir özür ile oruç tutamayanların, bu aya hürmet için, oruç tutamadıkları günlerde, gizli yemeleri ile olur. Gereği gibi ibadet yapamayan da hiç olmazsa saygıda kusur etmemelidir. Çünkü, bu aya, oruç tutana hürmetsizlik imanı tehlikeye sokar. Oruca hürmet çok önemlidir. Eskiden, bugünkü gibi değildi. Bırakın Müslümanları, gayrı müslimler bile Müslümanların orucuna hürmet ederler, açıktan yemezlerdi. Yine böyle bir Ramazanda, gayrı müslim bir kimse, evine geldiğinde, çocuğunu, evin önünde açıktan yemek yerken görür. Hemen oğlunu azarlar: - Evladım, bilmiyor musun, bugün müslümanların oruç tutma günü. Nasıl böyle onların gözü önünde karnını doyuruyorsun? Çabuk gir içeri! Bir daha böyle, açıktan yediğini görmeyeyim! Aradan bir zaman geçtikten sonra, bu kimse vefat eder. Bu kimseyi, Müslüman komşusu rüyada görür. Kendisini çok güzel yerlerde, rahat bir şekilde görünce, merak edip kendisine sorar: - Senin bulunduğun bu yer neresidir? - Cennettir. - Peki dünyada iken, İslâm dinine sen inanmazdın. Nasıl oldu da cennete girdin? - Doğru, son zamanlarıma kadar Müslüman değildim. Fakat, vefatıma yakın, iman edip, müslüman oldum. - Bu nasıl oldu? - Bu büyük nimete kavuşmama sebep şu: Birgün Ramazanda, çocuğumu açıktan yemek yediği için azarlayıp, ondan, oruca hürmet etmesini istemiştim. Cenab-ı Hak, beni bu hürmetim sebebiyle âhir ömrümde, iman ile şereflendirdi. Gördüğün gibi cennette rahat içindeyim. Her zaman bilhassa bu ayda, Allahü teâlânın gadabına sebep olabilecek bütün kötülüklerden, haramlardan sakınmak, iman, ibadet bilgilerini, haramları öğrenmek, kul haklarından sakınmak, varsa helalleşmek, günahlardan tevbe etmek lazımdır. Bu ayda eski günah yüklü defterleri kapatıp tertemiz yeni bir defter açma ayıdır. İnsanın bir yıllık yaptığı yanlışları, günahları hatırlayıp bunlardan uzaklaşma ve bir daha geri dönmemek için fırsat ayıdır. Herşeyden önce, itikadı düzeltmelidir. İslâm büyüklerinin bildirdiği itikadı öğrenmek ve buna göre inanmak lazımdır. İtikad düzgün olmazsa, tutulan oruçların, yapılan diğer ibadetlerin, bir faydası olmaz. Çünkü, itikadı bozuk olanların, yani Peygamber efendimizin, Eshabının bildirdiği şekilde inanılacak şeylere inanmayanın muhakkak cehenneme gidecekleri hadis-i şerifte bildirilmiştir. Bunun için, ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı ilmihal kitaplarını alıp okumalı, doğru imanı öğrenmeli, ibadetleri yapmalı, haramlardan sakınmalıdır. Allahü teâlâ, şartlarına uygun yapılan tevbeleri kabul edeceğini vâdetmiştir. Böyle mübarek günleri, ayları fırsat bilip, çok çok tevbe-istigfar etmeli, affedilmek için, cenab-ı Hakka yalvarmalıdır. Sonra ibadetleri, haram ve helal olanları öğrenmeli ve bunlara göre ibadet yapmaya çalışmalıdır. Kıymetli zamanlarda, bu bilgileri okumak, öğrenmek, nafile namazdan ve diğer bütün nafile ibadetlerden çok kıymetlidir. Ramazan orucu, İslâmın temel direklerinden biridir. Bu direği zedelemeyelim. Aksi halde, bina çöker... Hem dünyamız hem de ahıretimiz harap olur.
“Oruç tutun, sıhhat bulun!” 11.12.99 Allahü teâlâ, kullarına faydalı şeyleri emreder. Zararlı şeyleri emretmez. Cenab-ı Hakkın her emrinde, bizim bildiğimiz, bilemediğimiz nice faydalar mevcuttur. Fakat mümin, emirleri yaparken, faydalı sebebi için değil, Allahü tealanın emri olduğu için yapar. Haram ve mekruhlardan da aynı şekilde sakınır. Bunun için mümin, din cahillerinin sözlerine aldanmaz. Oruç tutmaktan ve diğer ibadetleri yapmaktan geri kalmaz. Mümin, ibadetlerini cenab-ı Hak emrettiği için yerine getirir. Fakat bu emirlerin faydalarından, hikmetlerinden bazısını araştırmanın, bilmenin de bir zararı yoktur. Hatta, ibadetlerin faydalarını, hikmetlerini öğrenmenin faydası bile olmaktadır. Ancak bu ibadetin hikmeti budur demek uygun değildir. Bilmediğimiz daha birçok hikmetleri olabilir. Allahü teala, insanı ve bütün varlıkları aciz, muhtaç olarak yaratmıştır. Bedenin çeşitli şeylere ihtiyacı vardır. Hastalandığı zaman, tedavi olmaya muhtaçtır. Hastalıkların çeşitli sebepleri mevcuttur. Bunların ekserisi ise, çok yemekten ileri gelmektedir. Az yiyenin vücudu sağlıklı olur. Nitekim hadis-i şerifte,“Oruç tutun, sıhhat bulun!” buyuruldu. Orucun insan sağlığına tesiri, sayılamayacak kadar çoktur. Bunların içinde en önemlileri, karaciğer ve damarlar üzerindeki tesirleridir. Karaciğer, vücudun, muazzam kompüterlerle çalışan kimya laboratuarı gibidir. Karaciğer, bir taraftan sindirim için çok büyük mesele olan yağları sindirir, eritir, diğer taraftan da besinleri depo eder, ihtiyaca göre onları çözer. Ayrıca karaciğer, vücuda giren mikroplara karşı, faydalı zehirler üretir. Kemik iliğinde kan yapan hücreler için, temel maddeler hazırlar. Vitamin ve hormonlar ile kandaki iyot dengesinin bütün faaliyetinden karaciğer sorumludur. Bunun için karaciğer hücreleri, yirmi dört saat durmadan çalışmak mecburiyetindedir. Çok yemek ve içmek, karaciğer hücreleri için çok zararlıdır. Aşırı derecede çalışan karaciğer hücreleri, Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak suretiyle dinlenmektedir. Böylece karaciğer, bir sene müddetle daha kuvvetli çalışma imkanı bulmaktadır. Bugün yapılan tıbbî araştırmalarda, gençliğinden itibaren oruç tutan kimselerin, karaciğer bozukluğu ile ilgili rahatsızlıklarının yok denecek kadar az olduğu tespit edilmiştir. Yine yapılan araştırmalarda, zayıf, güçsüz kimselerin oruç tuttukları zaman, daha kanlı canlı hale geldikleri görülmüştür. Orucun, karaciğer üzerindeki bu etkisinin yanı sıra, damarlar üzerindeki etkisi de insanı hayretler içinde bırakmaktadır. Damarların en büyük düşmanı, kandaki aşırı besin maddeleri ve bilhassa bu maddelerin yakılamayan artıklarıdır. Bu artıklar, ihtiyarlığın, yıpranmanın sebebi olarak gösterilmektedir. Oruç, damarlardaki besin artıklarının birikmesine mani olmaktadır. Yapılan araştırmalarda, kandaki besin maddelerinin, iftar vaktine doğru, belli sınırları koruyarak, sonuna kadar yandığı tesbit edilmiştir. Oruçlu iken, hücre arası su azaldığından, küçük tansiyon azalarak damarların üzerindeki baskı kalkar. Bunun için oruç tutanların damarları ve küçük tansiyonları daima sağlıklı olmaktadır. Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mide ile beraber bütün sindirim organlarının dinlenmesi ve insan vücudunun bir tasfiyeye tabi tutulmasıdır. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, sindirim bozukluğudur. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedavi vasıtasıdır. Bugün, doktorlar birçok hastalıktan kurtulmak için, perhiz lazım olduğunu bildirmektedir. Oruç ile, insanın güçlü bir irade kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu sebeple alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanların sayısı pek çoktur...
“Dînimizin başı namazdır!” 17.12.99 Ramazan ayı, her Müslümanın kendini hesabı çekmesi, yanlışları varsa düzeltmesi, dinin emir ve yasaklarına daha iyi sarılması için bir fırsattır. Dinin emirlerinin başında da namaz gelir. Namazın dinimizde ayrı bir önemi vardır. Çünkü, ibâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran yararlı şey, namazdır. Peygamberimiz, “Namaz dînin direğidir. Namaz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dînini yıkar.” buyurdu. İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan beri, namaz vardı, namaz kılınırdı. Fakat, bugünkü gibi beş vakit değildi. Bazı ümmetler, sadece sabah namazı kılıyordu. Bazı ümmetler sadece öğle namazı gibi değişik vakitlerde namaz kılıyordu. Mesela, hazret-i Âdem ikindi, hazret-i Yâkub akşam, Yûnüs aleyhisselâm yatsı namazını kılardı. Hepsinin değişik zamanlarda kıldığı bu namazlar, bir araya toplanarak bize, Mi'râc gecesinde farz edildi. Mi'râcdan önce sadece, sabah ve ikinddi namazı kılınıyordu. Kısacası namaz, ama iki ama üç vakit olarak her devirde kılınıyordu. Âhırette ilk suâl, namazdan sorulacaktır. Kişi eğer, namazın hesabını verebilirse, diğer ibâdetler ondan sonra sorulacaktır. Yâni bir bakıma namaz barajdır. Barajı aşabilenler diğer ibâdetlerden hesaba çekilecektir. Namaz dinin direğidir. Her kim, namazını, devam üzere ve ilmihâl kitaplarında bildirildiği gibi, eksiksiz olarak edâ ederse, yani kılarsa İslâm binasını dikmiş, yıkılmaktan kurtarmış olur. Peygamber efendimiz “Dînimizin başı namazdır.” buyurdu. Başsız insan olmadığı gibi din de namazsız olmaz... Namaz, imandan sonar en üstün ibâdettir. Namaz kılmak, iminın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır. Namaz kılmayana imansız denilemez. Ancak, namaz kılmayanın da îmânını muhafaza etmesi çok zordur... Bunun için ana-baba çocuğuna dinini imanı öğretmelidir. Çocuk yedi yaşına geldiğinde namaza başlatmanın, on yaşına geldiğinde hâlâ kılmaz ise, bu defa zorla kıldırmanın lâzım geldiği hadis-i şerifte bildirilmiştir. Namaz kılmanın sosyal yönden de bir çok faydaları vardır. Namaz insanı sıkıntılardan kurtarır, huzura kavuşturur.Tabiî ki, namazın insanı sıkıntıdan kurtarması için şartlarına uygun ve cenab-ı Hakka tam bir tevekkül içinde kılınması şarttır. Allaha tam bir teslimiyet sağınma şeklinde kılınmalıdır. Gerçekten, insan sıkıntıya düştüğünde hemen abdest almalı, namaz kılmalı. Kur'ân-ı kerîm okumalıdır. Tecrübeyle sabittir, böyle yapanların çok kerre, sıkıntılarının geçtiği en azından hafiflediği görülmüştür. Fakat, kılınan namazın şartlarına uygun olması lâzım. Namaz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek, O'nun karşısında kendi küçüklüğünü anlamaktır. Bunu anlıyan kimse, hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapamaz. Namazı doğru olarak kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, “Doğru kılınan namaz, insanı kötülüklerden ve münkerden her hâlükârda uzaklaştırır.” buyuruldu. Hergün beş kerre, Rabbinin huzurunda olduğuna niyet eden kimsenin kalbi ihlâs ile dolar. Namazda yapılması emrolunan her hareket, kalbe ve bedene faydalar sağlamaktadır. Câmilerde cemâ'at ile namaz kılmak, Müslümanların kalblerini birbirlerine bağlar. Birbirlerinin kardeşleri olduklarını anlarlar. Büyükler, küçüklere merhametli olur. Küçükler de, büyüklere saygılı olur. Zenginler, fakîrlere ve kuvvetliler zayıflara yardımcı olur. Sağlamlar, hastaları, câmide göremeyince, evlerinde ararlar. “Din kardeşinin yardımına koşanın, yardımcısı Allahtır.” hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşmak için yarış ederler. Şair ne güzel söylemiş: Âkıl isen kıl namazı, çün se'âdet tâcıdır. Sen namazı öyle bil ki, mü'minin mi'râcıdır!
“Malınızı zekat ile koruyun!” 18.12.99 Ramazan ayında nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibi ve bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibi olduğu için, zekatı Ramazan ayında vermek bir adet halini almıştır. Fakat, zekat verme günü Ramazandan önce olduğu halde, zekatını verme imkanı olan kimselerin, daha çok sevap kazanacağım diye Ramazanı beklemesi uygun değildir. Çünkü, zekat bir borçtur. Borç biran önce ödenmelidir. Zekatın, insanları kaynaştırmada, dayanışmada önemli bir yeri vardır. Dinimizin bildirdiği şu hüküm ne kadar ibretli, ne kadar düşündürücü : “ Şehrin bir köşesinde, bir Müslüman, açlıktan perişan duruma düşüp ölse, şehirdeki zenginlerden birinin, az bir zekat borcu kalsa, ondan mesul olur.” Evet, mesul olur demek onun katili olur demektir. Bunu bilen bir zengin zekat borcu varken uyuyamaz. Çünkü bilir ki, ölmese bile parasızlıktan hastalanan, sıkıntıya düşen her fakirin vebali onun sırtına yüklenmektedir. Bu inanıştaki, anlayıştaki toplum her zaman huzur içinde olur. Kimsenin başkasının malında gözü olmaz. Başka bir ifadeyle, zekat, fakirlerin ihtiyaçlarını, cemiyetin kabul edip yüklenmesi, garanti etmesi demektir. Zekat, Müslümanlar için bir nevi sigortadır. Ticaret malının ve altın, paranın zekatı olur. Ticaret malı olmayan, ev, araba, dükkan gibi mallar birden fazla bile olsa zekatı olmaz. Bir kimsenin elindeki ticaret malı, mevcut parası ve alacakları; borçlarından fazla olup, nisab miktarı (96 gram altın veya yaklaşık 415 milyon lira) ise ve üzerinden bir hicri yıl geçmiş ise zekatını vermesi farz olur. Zekat, ticaret malı veya altın olarak verilir. Mesela, 600 milyon parası olan, bunun kırkta biri 15 milyonun karşılığı olarak iki çeyrek veya yarım altın verir. İslamın beş şartından biri olan zekat çok önemlidir. Zekatın önemi hadis-i şeriflerde şöyle bildirildi: “Allahü teala, zekatı, malınızın geri kalanının güzelleşmesi ve temizlenmesi için farz kıldı.” “Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin! Mallarınızı zekat ile koruyun! Çünkü bunlar sizdeki kötülükleri ve hastalıkları defeder.” Zekat vermeyen, haram işlemiş olur. Zekat vermek çok sevap olduğu gibi, farz olduğu halde vermemek de büyük günahtır. Zekat vermeyen kamil Müslüman kabul edilmemiştir. Nitekim hadis-i şeriflerde şöyle buyuruldu : “Malınızın zekatını vermekle, Müslümanlığınız tam ve mükemmel olur.” “Kim Allaha ve Resulüne inanıyorsa, malının zekatını versin!” Kur’an-ı kerimin çeşitli yerlerinde namaz ile zekat birlikte zikredilmektedir. Cenab-ı Hak, “Namazı kılın, zekatı verin” buyuruyor. Kur’an-ı kerimde, üç şey üç şeyle beraber bildirildi. Bunlardan biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz: 1- Resulullaha itaat edilmedikçe, Allahü teâlâya itaat edilmiş sayılmaz. 2- Ana-babaya şükredilmedikçe, cenab-ı Hakka şükredilmiş olmaz. 3- Malın zekatı verilmedikçe, namazlar kabul olmaz. Yani namaz kılanlara vadedilen büyük sevaptan mahrum kalınır. Sadece namaz borcundan kurtulmuş olunur. Al-i İmran suresinde, yüzsekseninci ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: “Allahü tealanın ihsan ettiği malın zekatını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını sanıyor. Halbuki, kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. O malları, cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar onları sokacaktır.” Hadis-i şerifte de:“Ey Ademoğlu! Benim malım, benim malım dersin. O maldan senin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin ve Allah için vererek, sonsuz yaşattığındır.” buyuruldu. Hace Abdullah-i Ensari hazretlerinin şu veciz sözü de çok ibretlidir: “Malı seviyorsan, yerine sarfet de, sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, ye de yok olsun!” Zekatı verilmeyen mal, uşru verilmeyen mahsul gerçekte zehirdir. Bütün malların hakiki sahibi Allahü teâlâdır. Zenginler bu malların sadece, vekilleri, bekçileridir. Geçmişte nice meşhur kimseler, zekat vermedikleri ve zekatı önemsemedikleri için helak olmuşlardır.
Söz ayağa düştü... 24.12. Her Ramazan olduğu gibi bu Ramazanda da, gazetelerin bazıları promosyon olarak “Kur’an-ı kerim meali” veriyorlar. Gazeteler bu vesile ile satışlarını artırıyorlar, neticede kazanıyorlar, fakat okuyucu kazanıyor mu, yoksa zararda mı bu tartışma konusu. Yıllardır yapılan “Dinimizi esas kaynağından öğrenin, fıkıh kitaplarını ortadan kaldırın” gibi sloganlar sebebi ile maalesef zamanımızda Müslümanların çoğu, evlerinde bir meal bulundurma, dini buradan öğrenme yanlışlığına düştüler. Bu yanlışlık çok tahribata ve karışıklığa sebep oldu... İslâmî otorite ve hiyerarşi kavramları yıkıldı... Söz ayağa düştü... Bir sürü ukalâ müctehid taslağı türedi... Dinimizde zararlı reform hareketleri başladı... Ayetleri yeniden yorumlayalım sesleri yükselmeye başladı. Mezhepsizlik yayıldı... Hemen arkasından da dinsizlik yayılmaya başladı. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin dediği gibi “Mezhepsizlik dinsizliğe bir köprüdür.” zaten. İslâm düşmanları, asırlardır yaptıkları tecrübelerden, kaba kuvvetle bir yere varamayacaklarını anladılar. İslâm âlimleri, hak mezhepler, fıkıh kitapları olduğu müddetçe, kısmen zarar verebilseler de, ciddî bir zarar veremediklerini gördüler. Çünkü, İslâm âlimleri, mezhepler, fıkıh kitapları, İslâmiyeti koruyan sağlam birer kaledir. Bu kale sağlam olduğu müddetçe, İslâmiyete zarar vermeleri mümkün değildir... Bunun için, 18. asırdan itibaren, hücumlarını bu yöne çevirdiler. Âlimleri, kitapları kötülemek ve Müslümanların gözünden düşürmek için ne lazımsa yaptılar. Bugün, Müslümanların bu hâle düşmesinin en önemli sebebi cehalettir. Cahil kimseyi kandırmak kolaydır. Din düşmanlarının bu kadar taraftar toplamasının sebebi budur. Peygamber efendimiz, “İlim olan yerde müslümanlık vardır, ilim olmayan yerde müslümanlık yoktur” buyurmuştur. İlmi olmayan, zaruri temel bilgilerden bile yoksun kimselerin önüne, meal, tefsir koymak bu kimselere yapılabilecek en büyük kötülüktür aslında. Çünkü, alt yapı olmadığı için herkes, zekâsına, bilgisine göre bir şeyler anlayacak, ortalık curcunaya dönecek. Zaten istenilen de bu. Hıristiyanlarda olduğu gibi, İslâmiyetin sadece “adı” kalsın. İngiliz Casusu Hempher bakınız hatıralarında bu konuyu nasıl anlatıyor: Çalışmalarımdan bir netice alamayınca, ümitsizliğe düştüm. Görevi bırakmak istedim. Müstemlekeler Bakanı bana şunları söyledi: “ Sen bu işlerin, birkaç senelik çalışma ile neticeleneceğini mi zannediyorsun? Bırak birkaç seneyi, bu ektiğimiz tohumların meyvelerini, ben de sen de göremeyeceğiz, belki de senin, benim torunlarımız bile göremeyecek. Bu tohumların meyvelerini en az yüz senede, belki de 150-200 senede ancak alabileceğiz. Çünkü, bugüne kadar İslâmiyeti ayakta tutan, din bilgileri olmuştur. Âlimleri, ilmi yok edip, halkı cahil bırakmadıkça, onların dinlerini bozmak mümkün değildir. Bunun için, âlimleri, mezhepleri hissettirmeden kötüleyeceğiz. Bir müddet sonra da, peygamber sözleri (hadis-i şerifler) hakkında, “Uydurmaydı, değildi” diyerek şüpheye düşüreceğiz. Ayetleri istediğimiz gibi yorumlayacağız... Ancak bunları başarıp, halkı cahil bıraktığımız zaman, meyveleri toplamaya başlayacağız. Bir kültürü, hele asırların birikimi olan din kültürünü yıkmak, kısa zamanda olacak şey değildir.” Hempher, 1700'lü yıllarda bu faaliyeti gösteriyordu. Gerçekten de iki yüzyıl sonra, 1900'lü yıllarda meyvelerini toplamaya başladılar. Mealden din öğrenmenin mümkün olmayacağı o kadar açık ki... Kur'an-ı kerim, İslâmiyetin temel kitabıdır, anayasasıdır. Bunu, Resulullahın, müctehid imamların ve diğer âlimlerin sözleri açıklar, tatbikini sağlar. Kur'an-ı kerimden başkasını kabul etmemek, bir devletin anayasasının dışındaki bütün, kanunlarını, tüzüklerini, yönetmeliklerini, genelgelerini kabul etmemek, onları yok saymak gibidir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için meal nedir, ilk defa ne zaman ve kimseler tarafından çıkartılmış bunu da yarın ele almak istiyorum.
Fıkıh kitapları ve mealler 25.12.99 Dün, bazı gazetelerin promosyon olarak verdikleri
“Kur’an-ı kerim meali” konusunu ele almıştım. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için, tercüme, meal işinin ne zaman ve kimler tarafından başlatılmış, bugün de bunun üzerinde durmak istiyorum. Sebilürreşad Mecmuası’nın 18 Safer 1924 tarihli ve 618 numaralı sayısındaki, “Yeni Kur’an Tercümesi” başlıklı yazıda, bu konu özetle şöyle anlatılıyor: Kur’an-ı kerim’i tercüme etmek, basıp yaymak bir müddetten beri moda oldu. Ne gariptir ki, ilk defa bu işe teşebbüs eden, Zeki Megamiz isminde, Arap asıllı bir Hıristiyandır. Fakat isminin duyulması üzerine, tercümeyi neşirden vazgeçti. Daha sonra Cihan Kütüphanesi(yayınevi) sahibi Ermeni Mihran Efendi acele olarak, diğer bir tercümenin basımına başladı ve az zamanda sona erdirerek, “Türkçe Kur’an” ismiyle yayınladı. Asırlardır, bütün ömürlerini dini yaymakla geçiren, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan İslâm âlimlerinin, Kur’an-ı kerimin tercümesini, meallerini hazırlamayıp da, gayrı müslimlerin böyle bir çalışma yapması, düşündürücü olsa gerekdir... Tercüme ve meal, gerçekten dine faydalı olsaydı, İslâm büyükleri bu faaliyeti gayrı müslimlere bırakırlar mıydı? Hıristiyan yayımcılar tarafından başlatılan Kur’an tercümesi kampanyaları, şiddetli tenkitlere mâruz kalmıştır. Kur’an-ı kerim tercüme ve meallerinin yayılması karşısında, Diyanet İşleri Başkanlığı da hareketsiz kalmamış, Müslüman halkı uyandırmak maksadıyla o tarihte bir beyanname yayımlamıştır. Bu beyanname özetle şöyleydi: 1- Kur’an tercümesi furyası, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış zararlı bir faaliyettir. 2- İkinci Meşrutiyet’ten önce, Osmanlı devleti, dini yayınları kontrol altında tutuyor ve ulu orta, yalan-yanlış tercüme ve tefsirlerin neşrine asla müsaade etmiyordu. 3- Meşrutiyet’ten sonra, basın hürriyetinden istifade eden birtakım art niyetli kimseler, gayrı müslimler, sinsi gayelerine uygun Kur’an tercümeleri neşrine başlamışlardır. 4- Türkçe Kur’an demek, küfür sözüdür. Kur’an-ı kerim İlâhidir. Kur’an’ın tercümesi olmaz. 5- Kur’an tercümeleri vasıtasıyla, İslâm dünyasında bir reform hareketi başlatmak istemişler ve muvaffak da olmuşlardır. 6- İslâmiyeti halka ve gençlere Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur. İslâmiyet, Kur’an tercümesinden değil, islam âlimlerinin, halk için yazdıkları ilmihâl (akaid, fıkıh, ahlâk) kitaplarından öğrenilir. Bilhassa ilk zamanlar çeşitli maksatlarla kimler Kur’an tercümesi yapmamıştır ki? Tercüme paraları ile meyhanede her akşam arkadaşlarına içki ısmarlayan Ömer Rıza Doğrul... Arapça bilmeyen İsmail Hakkı Baltacıoğlu... Yıllar geçtikten sonra nasıl bir inanca sahip olduğunu, kendisi ilan eden Abdülbaki Gölpınarlı ve daha niceleri... Anadolu’muzun yetiştirdiği büyük âlimlerden İmam-ı Birgivî hazretleri, bu konu ile ilgili olarak şu hadis-i şerifleri bildirmektedir:“Bir kimse, Allahın kitabını kendi fikri, görüşü ile tefsir etse ve bu tefsirinde isabet etmiş bulunsa, açıklaması doğru olsa bile hata etmiş olur.” “Kim ki, Kur’an hakkında, ilmi olmadığı hâlde, kendi kafasına göre açıklarsa, cehennemdeki yerine hazırlansın.” Son devrin büyük din âlimlerinden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mes’eletü Tercümeti’l-Kur’an adlı eserinde, Kur’an tercümesi modasının arkasındaki gizli ve sinsi emelleri ve dinimizi içten yıkma plânlarını açıklamaktadır. Bu kitap Bedir Yayınevi tarafından basılmıştır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Asırlardır din, meallerden, Kur’an tercümelerinden değil, fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Dinimizi doğru olarak öğrenebilmek için, bu sağlam yolu devam ettirmemiz, çıkmaz yollara sapmamamız şarttır. Çıkmaz yollara sapan, kurda kuşa yem olmaya mahkûmdur! Ahmet Arvasi ve “Ana cadde” 31.12.99 Yıllar ne kadar çabuk geçiyor değil mi? Aramızdan ayrılalı bugün on iki yıl oldu S. Ahmet Arvasi Hoca’nın. Allah rahmet eylesin, şefaatine kavuştursun. Büyük fikir adamı, Rahmetliyi zaman zaman ziyaret eder, sohbetlerinden istifade ederdik. Milliyetçilik, vatan sevgisi dilinden eksik olmazdı. En çok Osmanlıdan bahsederdi. Osmanlıya karşı normalin üzerinde bir sevgisi vardı. Bu sevgi daha çok Osmanlının dini, ilave çıkarma yapmadan nakle dayalı olarak yaymalarından, saf inançlarından kaynaklanıyordu. En çok üzerinde durduğu diğer bir konu da, “ana cadde”den ayrılmış dini cereyanlardı. Bunlara hiç müsamahası yoktu; hatta bunların çoğunu art niyetli, şunun bunun adına çalışan kimseler olarak kabul ederdi. Bu konularla ilgili sohbetlerinden ve kitaplarından derlediğim kısa bilgiler sunmak istiyorum bu vesile ile: “ Dinimizde, Kitab (Kur’an-ı kerim), Sünnet ve İcmâ, “İslâm’ın ana caddesini” tâyin eder. Müçtehidler, bu “Ana cadde”de yürümeyi kolaylaştıran vazifeliler, onların içtihadları da birer “işaret taşı” veya “levhası” gibidir. “İçtihad ediyorum” diye, bilerek veya bilmeyerek “muhalif yol tutan” ve bu suretle “Ana cadde”den çıkan sapıklara müçtehid ve onların açtıkları “aykırı yollara” asla “mezheb” denmez. İslâm’da, bunlara “firak-ı dâlle” (sapık yollar ve kollar) denir.” “Esef ile belirtelim ki, “firak-ı dâlle” arasında öyleleri vardır ki Kitab’a ve Sünnet’e dayanır gibi görünüp onları, içten yıkmaya çalışırlar yani, gizli “dîn düşmanlığı” ve tahribçiliği yaparlar...” “İslâm dünyasında rastladığımız örnekleri ile “reformcular”, İslâmiyet’in özünü, temelini teşkil eden “Kitab’ı ve Sünnet’i” değiştirmek, Allah ve Resûlü’nün ortaya koyduğu dinî ölçü ve esasların “bir kısmını beğenmek” ve “bir kısmını beğenmemek” tavrı içinde çalışırlar. Onların tenkidleri, esasa yöneliktir. Onlar, inançlarımızı, ibadetlerimizi, yaşayışımızı ve işlerimizi, kendi cüce idrak ve yorumlarına göre değiştirmeyi gaye edinen ve fakat bu maksatlarını “asra uymak”, “zamana uymak” gibi maskeler altında gerçekleştirmeyi düşünen “dîn tahripçileri”dir. Bütün “din tarihi” boyunca “fırak-ı dâlle”, hep bu biçim ve bahane ile ortaya çıkmış ve “dinde sapık kolların” doğmasına yol açmıştır.” “Reformcular, bozulmuş, saptırılmış ve şaşırtılmış dinî hayatı bahane ederek bizzat dinin özünü tahribe yönelen kimselerdir. İnançlarımızı saptırmaya kalkışan, beş vakit namazı ve bir ay orucu çok bulan, zekâta ve Hacc’a itiraz eden, camilerimizi, kiliselere benzetmek isteyen bu gibi sahtekârların foyası, sanırız iyice meydana çıkmıştır. Batı Dünyasındaki örneklerini düşündüğümüz zaman, bu gibilere “reformcu” bile denemez. Bunlar, “reformist” (yenileyici) değil, gerçekte “deformist” (bozucu) kimselerdir, bunlara “din tahripçileri” demek daha uygundur.” “Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “ilimde yüksek pâyeye eren” ve “Ulema-ı Rasihîn” olarak öğülen yüce din âlimleri, yani gerçek müçtehidler ve mücedditler, Allah’ın emirlerine inanan, uyan sâlim akıl sahipleri olarak yüceltilir; halbuki, “din tahripçileri”, dini yanlış yorumlayan ve kalblerinde eğrilik bulunan kimseler ise “fitne unsuru” olarak teşhir edilirler.” “Amelde imamlarımız, İmam-ı a’zam, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Hanbel ve itikatta imamlarımız, İmam-ı Mâtüridî ve İmam-ı Eş’arî ... Tasavvufun muvazenesini bozmadan her ikisini birlikte yoğuran iki din büyüğümüz de İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî... Bu sekiz din büyüğü, Peygamberlerden ve Eshab-ı kiram’dan sonra en büyük kadro... Bugün, İslâm dünyasının perişanlığında ve şaşkınlığında bu yüce kadronun ayak izlerini kaybederek ne idiğü belirsiz kişi ve kadroların peşine takılmanın rolü pek mühimdir. Bu ne idiğü belirsiz kimseler, her kılığa girerler, her konuyu istismar ederler... Mesela, arap milliyetçiliğini istismar ederek, arap ülkelerinde, Reşit Rıza, Abduh, C. Efgani, S. Kutup... gibi kimseler vasıtasıyla Osmanlı düşmanlığını ve mezhepsizliği yaydılar. Türkistanda’da, Türkçülüğü istismar ederek, Kursevî, Ş. Mercani, Musa Carullah... gibi kimseler vasıtasıyla dinde reform hareketi başlattılar. Her iki grubun da ortak özelliği Osmanlı düşmanlığı... Çünkü bu reforma en büyük engel Osmanlı...” (Bu reform hareketini, yarın biraz daha geniş olarak ele almak istiyorum)
|
| Bugün 267 ziyaretçi (510 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Gönül Bahçesi 2000 Makaleleri Türkistan ceditçileri 1.1.2000
Dün Ahmet Arvasi Bey’in, Arap ülkelerindeki ve Türkistan’daki ceditçilik (reform) hareketi ile ilgili sözlerini nakletmiştim. Bugün bu konuyu biraz açmak istiyorum. Bu hareketi başlatanlar kimlerdi, maksatları ne idi? Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Sn. Alaeddin Yalçınkaya’nın çalışmalarından da istifade ederek bu soruların cevabını bulmaya çalışalım: Ruslar, Türkleri Ruslaştırmak, hiç olmazsa Türk ve İslâm dininden, kültüründen, hayat tarzından mümkün olduğu kadar uzaklaştırmak istiyorlardı. Bu hedefe ulaşmada önce maneviyatın sarsılması gerekiyordu...Bu konuda kendilerine yardımcı olacak kimseleri bulmakta zorlanmadılar. Daha 19. Yüzyılın başında dinde reformun gereğini savunan Abu Nasır Kursavî bunlardan biriydi. Sapıklıkta o kadar mesafe aldı ki, kâfirlik ve dinsizlik suçu ile yargılandı. Başta Şehabettin Mercânî olmak üzere daha sonraki bütün reformistler onun fikirlerini esas almışlardır. Mercânî’nin, reformist fikirlerini de Musa Carullah Bigiyev devam ettirdi. En büyük hedefi mezhepleri kaldırmaktı. Alimleri, fıkıh kitaplarını yıkmadıkça bunu başaramayacağını bildiği için de hep bunlara saldırdı. Alimlere ve mezheplere sahip çıkan Osmanlı da bu düşmanlıktan nasibini aldı. Bigiyev’in tek hedefi, ictihat kapısını açmak, aklı esaretten kurtarmak, yani 14 asırdır devam eden mezhepleri, alimleri, fıkıh kitaplarını, bir tarafa atıp, doğrudan Kur’an-ı kerime yönelmek... Maksad da belli...Herkes kendi anladığı yalan yanlış bilgilere “din” diye sarılacak. Dolayısıyla ortada din diye bir şey kalmayacak.. Rusya’daki “reformcular”,İslâm’ın içinde bulunduğu sıkıntılı durumun sorumluları olarak geleneksel yani reformcu olmayan İslâm ulemâsını gösteriyordu. İlk yapılması gereken şey bir eğitim reformuyla geçmişle olan bağları koparmaktı. Reforcuların en çok etkilendikleri kişi Cemâleddin Efgânî idi. Bu yüzden Efgânî veya reformcular hakkında söylenenlere paralel tenkitler bunlar için de söz konusudur. Hem Osmanlının yolunda olmak, hem de bu hareketi desteklemek tezat teşkil eder. Osmanlının yıkılışından sonra, talep edilmesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu reformculara destek vermemesi mânidardır. Star Gazetesi yazarlarından Halit Kakınç’ın, “ceditçiler” ile ilgili 8-9 Aralık 1999’yazısından da kısa bir özet vermek istiyorum: “19'uncu Yüzyıl'da Çarlık Rusyası'nda doğan Dil'de ve Kültür'de Türkçülük, etno-sosyolojik karakterdedir. Gökalp ile başladığı sanılan... Gaspıralı'ya, Akçura'ya, Ahundzade'ye ve Mercani'ye kadar uzanan bu hareketin kökleri, aslında daha da eskidir. Bu akımın temelini atan isim, Ebu Nasır el-Kursavi'dir. El Kursavi, eğer Türk Dünyası'nın Reform Çağı'ndan söz edilebilecekse, bu dünyanın ilk reformistidir.Türkiye'de bu konuda yürütülen tartışmaları biliyoruz. Doğal olarak, bu türden aydınlanmacı bir din anlayışı, Yaşar Nuri ile başlamamıştır. Bana göre, Yaşar Nuri Öztürk'ün öncülü, Kazanlı din ve bilim adamı Şahabettin Mercani'dir. Ebu Nasır el-Kursavi'nin görüşlerini benimseyerek genişleten Şehabettin Mercani, yaklaşık 150 yıl kadar önce, bir faaliyet programı geliştirmiştir. Mercani'nin faaliyet programı, şu altı madde'den meydana gelmiştir.. 1) Dini konularda, herkes, kendi aklı ile Kur'an-ı Kerim'de cevap arayacak.2) Bir müslümanın diğer bir müslümana körü körüne bağlanmasına son verilecek.3) Skolastik içerikli eski ve yararsız kitaplar, medreselerden atılacak.4) Medreselerde Kur'an meali ve İslam Tarihi üzerine dersler verilecek. 5) Medreselerde, ders programlarına, pozitif bilimler ve Rusça derslerinin eklenmesine muhalefet edilmeyecek.6) Müslümanlar, Hz. Muhammed döneminin İslam Kültürü'nü benimseyecek.” Mercanî’nin hedefi; Dinimize ait bilinen bütün bilgileri atıp, dini yeniden yorumlamak, başka bir ifade ile yeni bir din kurmak... Programın kısa özeti bu... Yarın Bayram 7.1.2000 Yarın bayram... Bayramlar sevinme, neşelenme günleridir. Hazret-i Ebû Bekr, kızı hazret-i Âişe vâlidemizin evine gidince, iki hizmetçinin tef çalıp neşelendiklerini gördü. Ensâr-ı kirâmın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmıyacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz müdahale etti, -Yâ Ebâ Bekr, onlara mâni olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram sevinç günleridir, buyurdu. Müslümanı sevindirmek çok sevaptır. Bayramlar, Müslümanların birbirini sevindirmesine birer vesîledir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlânın en çok sevdiği amellerden biri, mü'mini sevindirmek, üzüntüsünü gidermek, borcunu ödemek, yâhut aç iken onu doyurmaktır.” “Bir mü'mini sevindireni, Allahü teâlâ da Kıyâmette sevindirir.” Bayram, şüphesiz mükâfat günüdür, günâhlardan kurtuluş günüdür ve ayıplardan temizlenme günüdür. Bayram, bir ay boyunca kulluk şuuru içinde ibâdetlerini yapan ve yüce Allaha daha iyi bir kul olmak için yarışan, îmânlı gönüllerin hasat günüdür. Bayram, büyük cihâd olarak bildirilen nefs mücâdelesinden galip çıkan mü'minlerin Rablerinden mükâfat alacakları gündür. Ramazan Bayramı günü melekler yolların kenarında durarak bayram namazına gidenlere şu müjdeyi verirler: - Ey mü'minler topluluğu, size mükâfatlar, hayırlar ve bol bol ni'metler verecek olan Kerem ve İhsân sahibi Rabbinizden isteyiniz. Zîrâ O, size geceleri ihyâ etmenizi emretti, siz yaptınız. O size gündüz oruç tutmanızı emretti, siz tuttunuz. O size Rabbinize itaat etmenizi emretti, siz de itaat ettiniz. Öyle ise bahşişinizi, mükâfatınızı alınız. Namazdan sonra bir melek de şöyle nidâ eder: Biliniz ey mü'minler bugün şüphesiz mükâfat günüdür, günâhlardan kurtuluş günüdür ve ayıplardan temizlenme günüdür. Bayram, sadece sevinmek değil, aynı zamanda sevindirmek günüdür... Bayram, akrabâların, büyüklerin, komşuları, dostların Allah için sevilenlerin ziyaret edildiği, gönüllerin alındığı, dostlukların pekiştiği, küskünlerin barıştığı, îmân-islâm kardeşliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği, ehl-i îmânın birbirleriyle kuvvetle kenetlendiği, kardeşlik, sevgi, birlik, beraberlik ve yardımlaşma günüdür... Bilhassa, yetim, kimsesiz çocuklar, aranıp bulunmalı, bayram sevincinden mahrûm bırakılmamalıdır. Bizler, dinimizin bildirdiği güzel ahlak ile ahlâklanır bunu devam ettirirsek, Allahın nusreti, yardımı muhakkaktır. Bunun için , iyi Müslüman olmaya söz verelim. Ramazan bitti diye alıştığımız güzel hasletlerimizi terketmeyelim. Kulluğumuzu, teslimiyetimizi, namaz ve niyâzımızı bitirmeyelim... Bayram Namazı Bayram namazı iki rek'attir. Cemâ'atle kılınır, yalnız kılınmaz. Birinci rek'atte Sübhâneke'den sonra eller üç defa kulaklara kaldırılıp, her defasında tekbir getirilir ve iki yana uzatılır, üçüncüsünde, göbek altına bağlanır. Sonra Fâtiha ve zamm-ı sûre okunup rükû' ve secdeler yapılır. Ayağa kalkılarak, ikinci rek'atte Fâtiha ve zamm-ı sûre okunduktan sonra, iki el yine üç kere kulaklara götürülür ve her defasında tekbîr getirilir. Üçüncüde de, eller yana salınır. Dördüncü tekbîrde, eller kaldırılmayıp, rükû'a eğilinir. Secdeler yapılır ve oturulup Ettehiyyâtü ve salevât duâlarından sonra selâm verilir.
Bayramlar niçin sevinç günleridir? 8.1.2000 Bayramlar, niçin sevinç günleri?.
.. İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bunu şöyle açıklamaktadır: 1- Mü'minler, Ramazan Bayramında, Allahü teâlânın farz kıldığı Ramazan orucunu tutabildikleri için çok sevinirler, bunu bayram kabûl ederler. 2- Bayramlar her sene tekrar geliyor. Bu sevinçli gün tekrarlandığı için bayram denilmiştir. 3- Bayramda Allahın ihsânı bol oluyor. Bol bol ihsâna kavuşulduğu için bayram denilmiştir. 4- Bayram günü gelince sevinç ve neşe de geliyor. Üzüntüler unutuluyor. Bunun için bayram denilmiştir. Bayramlar aynı zamanda az zahmetle bol kazanç günleridir. Ebû Hüreyre hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz, “Kim, Bayram günü, üçyüz defa "Sübhânallahi ve bihamdihi" der ve bunu müslümanların mevtâlarına hediye ederse, her kabre bin nûr girer. O kişi öldüğü zaman Allahü teâlâ o kişinin bin nûrunu da kabrine getirir.” Başka bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Bayramlarınızı Tekbîr ile zinetlendiriniz, süsleyiniz.” buyurdu. Peygamber efendimiz yine buyurdu ki: “Kim, bayram gecesini, o günün şuuruna ererek ihyâ ederse, kalblerin öldüğü gün onun kalbi ölmez.” Allahü teâlâ, Cenneti Ramazan Bayramı günü yarattı. Tûbâ ağacı o gün dikildi. Cebrâil aleyhisselâmı o gün vahiy elçiliğine seçti. Bayram günü sabah vakti olduğu zaman, Allahü teâlâ meleklere emreder. Onlar yeryüzüne inerler. Sokak başlarını tutarlar. İnsanlar ve cinlerden başka bütün mahlûkatın duyacağı bir sesle nidâ ederler. Derler: - Ey ümmet-i Muhammed, kalkın! Ceneb-ı Hak, büyük ihsânlarda bulunuyor, çok günâhları affediyor. Mü'minler bayram namazı kılmak üzere câmilere ve mescidlere toplandıkları zaman Allahü teâlâ meleklere hitap eder: - İşçi çalışınca karşılığı nedir? Melekler derler: - Ücretinin ödenmesidir! Şânı yüce olan Allah buyurur: - Sizi şahit tutuyorum. Ben onlara sevâb olarak rızâmı ve magfiretimi verdim. Tasavvuf büyükleri de, bir Müslümanın Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günâh işlemeden, harâm lokma yemeden geçirdiği günleri de bayram kabûl etmişlerdir. Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neşelenmelerinin sebebini sorduğunda onlar, "Bugün bayramımızdır" dediler. Bunun üzerine hazret-i Ali de; "Günâh işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır" buyurdu. Yine Müslüman rûhunu teslim (vefât) edeceği zaman rahmet meleklerini, Cennetteki ni'metleri görünce, onları görmenin zevkiyle can verme vakti de Müslümanın bayramı olduğu bildirilmiştir. Bütün okuyucularımızın bayramını tebrik eder, daha nice bayramlara sağlık ve âfiyet içinde kavuşmalarını yüce Allahtan niyaz ederim..
. Hz. Mevlana ve hümanizm 14.1.2000
Başta, Hz. Mevlana olmak üzere, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi islam büyüklerinin hümanist oldukları bazı kesimlerce yıllardır yazılır çizilir...Geçen ay, “Mevlana’yı Anma Haftası” dolayısıyla aynı şeyler yine tekrarlandı. Gerçekte bu büyükler hümanist miydi ? Bu sorunun cevabını doğru olarak bulabilmek için, önce Hümanizmi bilmek lazım. Bunun için, Hümanizmi anlatıp sorunun cevabını sizlere bırakmak istiyorum. Hümanizm, Ortaçağ’da, kilisenin halka zulüm ve baskısına karşı tepki olarak doğdu. Avrupa’da halk, baskıdan, zulümden kurtulmak için, kiliseye bağlılığı bulunmayan serbest bir hayata kaçmak istedi. Bu sebeple Avrupa’da Hıristiyanlığa ve onun şahsında haksız olarak diğer dinlere karşı özellikle İslamiyete düşmanlık meydana geldi. Buna, her türlü kayıttan ve bağdan kurtulup, hürriyete kavuşma adını verdiler. İnsanı yaratılış gayesinden uzaklaştıran bu düşünce tarzı daha sonra insanı tanrı ilan etmeye kadar ileri gitti. Nitekim batıda hümanizm akımının önde gelenlerinden kabul edilen Auguste Comte, insanlığı tapılması gereken ebedi ve sonsuz varlık olarak gördü. “İnsanlık dini” diye bir din kurarak kendine göre bu bozuk dinin esaslarını tespit etti. A.Comte’un açtığı çığırda yürüyen Emile Durkheim ise, bunu daha ileri götürerek insanlığın yerine cemiyeti tanrı ilan etti. Daha sonra bu fikirleri alıp geliştiren Marx ve taraftarları doğrudan doğruya insanı tanrı ilan ettiler. Filozof Niçe ise, öldü dediği Hıristiyanlığın tanrısı yerine bütün değerleri kendisi ortaya koyan ve her türlü merhameti kaldıran bir “üst insan” kavramını ortaya attı. On dokuzuncu asırdan itibaren bir sürü üst insan taslağı, cemiyetleri, devletleri ve dünyayı alt üst ederek, milletleri ve insanları merhametsizce kırdırdılar. Alman filozofu Fichte ve Goethe, hümanist anlayışları sebebiyle Almanya’ya giren Napolyon ordularını insanlığın kurtarıcısı olarak karşıladılar. Fakat çok geçmeden Alman halkının Fransız çizmeleri altında ezildiğini görünce, ayılarak, hümanist düşüncedeki kardeşliğin boş olduğunu anladılar. Aslında insana değer vermek ideali ile ortaya çıkan, hümanizmin gerçekte insan sevgisi ve ona değer vermekle bir ilgisi görülmez. Çünkü, Hümanizmi savunanlar, ne zaman ellerine fırsat geçerse, menfaatları uğruna insanları öldürmekten hiç çekinmemişlerdir. . Yine Avrupa’nın önde gelen devletlerinden İngilizler, kendi insanlarını ve vatanlarını ne kadar yükseltip korurlarsa, diğer insanları ve memleketleri de o derece aşağı görüp sömürürler. Bu millet gerçekten müstemlekelerdeki yerli halkla beraber bir arada bulunmaz, yanlarına yerli halkı sokmazdı. Bilhassa Hindistan’da halka pek çok zulüm yaptılar. İngiliz istihbarat subayı meşhur Hudson, bir zarar görmeyecekleri hususunda teminat vermesine rağmen, Bahadır Şah’ın iki oğlu ve bir torununu bizzat kurşun sıkarak öldürdü ve kanlarını içti. Sonra onların etinden çorba yaparak Şaha ve hanımına gönderdi. Yiyemediklerini görünce; “Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!” dedi. Demokrasinin timsali gibi görünen İngiliz Lordlar Kamarası, bu yapılanları alkış ve övgü ile karşıladı. Avrupalı devletlerin ve Amerika’nın; “İnsanlık, insan severlik, insanlara yardım.” sözleri, bugün ancak reklam seviyesindedir. “Sizi seviyoruz.” yaldızlı sözlerinin arkasında aslında bir menfaat ve sömürü yatmaktadır. Menfaatleri yoksa, Bosna’da, Çeçenistan’da ... olduğu gibi binlerce insanın öldürülmesine, zulme uğramalarına seyirci kalabiliyorlar. İslamiyet ise bir menfaat düşünmeyip, sadece onun dünyasını ve ahıretini kurtarmayı hedeflemiş;isanlar arasında bir fark gözetmemiştir. Menfaati olsun veya olmasın hep mazlumdan yana olmuş, zulme karşı durmuş... Nitekim, Peygamber efendimiz; “Kim zımmiye (gayri müslim vatandaşa) zulmeder veya taşıyamayacağı yükü yüklerse, o kimsenin hasmıyım.” buyurur. Buyurmakla kalmıyor, Müslüman olmayanların kitaplarında bile geçen sayısız örnekleri ile tatbik de ediyor. İşte İslâmın insana yaklaşma şekli bu. Kimin insana değer verdiği kimin vermediği ortada!..( Bu konuya yarın da devam edelim...)
“Yaratılanı hoş gördük...” 15.1.2000
Hümanizm, insana, insanca muamele edilmesini savunur. İnsanca muamelenin olmadığı yerde böyle bir arzu gündeme gelir. İslam ülkelerinin böyle bir sıkıntıları olmadığı için hiçbir zaman Müslümanların gündemine girmemiş Hümanizm. Nasıl girsin ki, zaten islamın esas gayesi insandır. Yüce Allah insana yapılan iyiliği kendine yapılmış kabul etmektedir. Bundan daha büyük değer olur mu? Bunun için, Allah dostu evliyaların bütün gayeleri hep insan olmuş;onları ruhi olgunluklara eriştirmek olmuş... Meşhur tasavvuf şairi Yunus Emre (ve diğer islam büyükleri), iddia edildiği gibi, Hümanist olduğu için değil, cenab-ı Hakkın emrini yerine getirerek O’nun sevgisini, rızasını kazanmak için insanlara insanca davranmayı ögütlemiş. İnsanların birbirini sevmesini, hoş görmelerini tavsiye etmiş, “Yaratılanı hoş gördük, yaratandan ötürü.” demiştir. “Bir kez gönül yıktınsa, bu kıldığın namaz değil,/Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.” diyerek insanı üzmeyi, kalbini kırmayı şiddetle men etmiştir. Peygamber efendimizden itibaren bütün Müslüman devlet adamları, insanlara hep bu gözle baktılar ve onlara Vediatullah (Allahın kendilerine bir emaneti) olarak muamele ettiler. Marcel A. Boisard isimli bir Fransız L’Humanisma d’l’Islam adlı eserinde şöyle demektedir: “Bu kitap Müslümanlara sevimli görünmek için yazılmamıştır. Tarihte ilk defa insana sosyal, ruhi, siyasi, ahlaki, hukuki değerlerini en iyi şekilde veren, bu anlayışla büyük bir medeniyet ve eşsiz bir kültür meydana getiren İslamı ve hümanizmini hakiki cephesi ile ortaya koymak için yazılmıştır.” Buna rağmen memleketimizde bilhassa Tanzimattan itibaren bazı Türk aydınları, kendi benliğinden ve değerlerinden uzaklaşarak, hümanizmi insancıllık diye tercüme edip kullanarak kendilerinin insan sevgisi ile dolu birer hümanist olduklarını ilan ettiler. Fakat, aynı düşüncede olmayıp, diline, örfüne, tarihine, dinine bağlı olanlara karşı giriştikleri düşmanca tavırları, kendi sözlerini yalanlamıştır. Aslında hümanizm, batı cemiyetinin bünyesinden doğan bir düşünce tarzıdır. Belki Batı insanı kilisenin baskısı karşısında böyle bir hareketin ortaya çıkmasına muhtaçtı. Fakat Müslüman-Türk cemiyetinin böyle cereyanlara asla ihtiyacı yoktur. Çünkü İslamiyette ve onunla yoğrulmuş Müslüman milletlerin kültürlerinde, hümanistlerin aradıkları, hatta hayal bile edemedikleri derecede insana kıymet verilmiştir. İslamiyet, insanı eşref-i mahlukat, yani yaratılanlar arasında en şerefli varlık olarak bildirmiştir. Hümanistler, “şerefli mahluk” olma yerine insanı ilah yapma peşine düştüler. Bunu açıkca söylemeseler de nihai hedeflerinin bu olduğu açıktır. Hümanizmi yalın bir insan sevgisi olarak görenler, kardeşlikten insancılıktan bahsedenler buna karşı çıkabilir. Fakat görünün köy klavuz istemez. Bütün insanları sevmekten bahsedeceksin, sonra da Tanzimatçıların yaptığı gibi önce kendi milletine, dinine, kültür ve medeniyetine düşman kesileceksin. Bu nasıl sevgi? Bunun için “ bütün insanları seviyorum” sözü, boş bir safsatadan ibarettir. Sevmek, lafla olmaz. İslamiyette, insanlara nasıl değer verileceğinin, nasıl insanca davranılacağının kaynağı vahiydir. Cenab-ı Hakkın gönderdiği peygamberler ve onlardın getirdiği Kitaplardır. Hümanistlerin kaynağı ise, bizzat insanın kendisidir. İnançları yok sayılarak onlara yardımcı olmak mümkün mü? İşte, esas fark burada... Bu önemli farkı anlamadan, hümanizmi anlamak maksadının ne olduğunu bilmek mümkün değildir. Bu fark olduğu müddetçe, uzlaşmak, orta yolu bulmak da mümkün değildir. Bundan taviz vermek dinden taviz vermek demektir. Dinin temel değerlerini hiçe saymak demektir. Hümanizmin temelinde inanca saygısızlık, inançsızlık var. Şimdi siz karar verin! Başta, Hz. Mevlana olmak üzere, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi islam büyüklerinin Hümanist olmaları mümkün mü?
İnanma ihtiyacı 21.1. Bakmayın siz TV’lerde, gazetelerde,
“ ben inanmıyorum ateistim “ diyenlere. Herkes kendine göre bir inanca sahiptir. Çünkü, insanlar yaratılışta din hissine sahiptir. Doğru veya yanlış bir şeye inanma ihtiyacı duyarlar. İnandığı şeyin doğruluğu nisbetinde de rahatlarlar. Normal bir insan, her zaman bu arayışın içinde olur. Bunun için, doğru bir inanca sahip olmayan kimseler, kendilerini ne kadar saklasalar da hepsi ruhi sıkıntı içindedirler. Çünkü, yaratılışlarına ters hareket etmektedirler. Avrupalı birçok fikir adamının "Dindarlık büyük bir saadettir. Fakat ben bu saadete kavuşamadım" dediği gibi, bizdeki Batı hayranı Tevfik Fikret de, müslümanlık ile ve iman sahibi olmakla alay ettiği halde bir şiirinde imanlı olmak ihtiyacını da bildirmiştir: Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki, benzer gurbet-i kabre, İnanmak! İşte ağuş-i ruhani, o gurbette. “Yalnızlık, ayrılık öyle zor bir şeydir ki, kabirdeki kimsenin haline benzer. İşte, İnanmak , manevi kucağa kavuşmak gibi, insanı bu yalnızlıktan, gurbetten, ayrılıktan kurtarır. Huzura, rahata kavuşturur.” demektedir. Şimdiye kadar, ateistlerin sözde “ ilericilerin” yaptıkları dinsizlik propagandası, Allaha inanmamak şeklinde idi. Mesela, "İş, Allahın varlığındadır. Allah varsa, bütün din bilgilerine hemen inanırım" diyenler çoktu. Son zamanlarda teknolojide atılan yeni adımlar ve hele atom üzerindeki ve radyoaktivite ve madde ile enerji üzerindeki incelemeler karşısında, Yaratıcının varlığı inkar edilememekte. Fakat, herkes Allahına dilediği gibi ibadet eder. Allah ile kul arasında akıldan başka bir aracı olamaz, denilmektedir. Halbuki ahirete inanan bir kimsenin, Peygamberlere de inanması lazım gelir. Ahiretteki nimetlerin ve azabların bilgisini akla bırakmak, büyük bir adaletsizlik olur. İslamiyet, sadece Muhammed aleyhisselama değil, peygamberlerin hepsine inanılmasını emretmektedir. Hükümet, bir yere vali gönderip, o memleketi idare ettikten sonra, bu valiyi değiştirerek yeni bir vali gönderdiği zaman, bazı kimseler, biz eski valinin sözünden çıkmayız, yeni valinin getirdiği emirleri dinlemeyiz deseler hiç olur mu? Birincisini kabul eden, sonrakileri de kabul etmek zorundadır. Bu yanlış inançlar, ilmi bir inceleme neticesi olmayıp, hep eskiye bağlanıp kalmak ve yeniyi, yeni geldiği için kabul etmemekten başka bir şey değildir. Bu akla da mantığa da terstir. Tarihçi Thomas Caryle, gayesiz bir insanı dümensiz bir gemiye benzetir. Dümensiz gemi, açık denizde dönüp durur, ama bir türlü hedefe varamaz. Sonunda, ya bir kayaya çarpıp helak olur veya azgın dalgalara teslim olarak denizin dibini boylar. İnsanın ilerlemesini engelleyen önemli faktörlerden biri de hedefsizliktir. Zaten insanı insan yapan, diğer yaratıklardan ayıran da bu özelliğidir. Din insanın dümenidir. Bu dümene sahip olan dünyada da ahırette de rahat eder. Her konuda olduğu gibi dini konuda da istismar olabilir. Aslında hiçbir samimi Müslüman dini ne ticarete, ne siyasete alet eder. Bunlara bakarak karar vermek, pireye kızıp yorgan yakmaya benzer. Tarih boyunca, dinin gerçek temsilcileri hiçbir zaman tehlike olmamışlar. Tam tersine, insanlığın karşı karşıya geldiği tehlikelerde çıkış yolunu göstermişler. Çünkü dinin hedefi insandır; özünde insana sevgi var, saygı var; huzur var, mutluluk var. Başkasının hakkını, hukukunu korumak, kendin için istemediğini başkası için istememek var. Kim istemez bunları? Herkesin arzu ettiği şeyler bunlar. İnanca karşı gelen kimseler dini tanımayan kimselerdir. Bu da yanlış tanıtımdan ileri geldi. Tanıtımı doğru olarak yapabildiğimiz takdirde herkes dine ilgi duyar, en azından karşı olmaz, saygılı olur.
.. Çalışanın katkısı sağlanmalı 22.1. 2000
İnsanlar gibi organizasyonlar da, sistemler de hastalanır... Çare öğrenen organizasyon ile değişimi sağlamak... Bürokratik, hiyerarşik, hantal ve klasikleşen organizasyonlar artık geçmişte kaldı. Artık şirketin rekabet gücünü artırmak, şirkette değişimi gerçekleştirmek, şirket içi iletişimi artırmak, şirket ve ürünlerin katılımını artırmak, farklı yenilikçi ve sıra dışı bir şirket olmak, müşteri memnuniyeti, çalışanların bilgi, kişisel kalite ve becerilerini geliştirmek, çalışanların akıl ve kalpleri ile işe katılımını sağlamakla mümkün oluyor... Öğrenen insan, her zaman şartlar ne olursa olsun kendisini, çalışma arkadaşlarını ve organizasyonunu öğrenen bir organizasyon olma yolunda etkiler. Etkileyemiyorsa, mutlaka bir çözüm yolunu bulur. Ama çözümde tatlı dil, güler yüz esastır... Zaten öğrenen organizasyon kalbe endeksli bir yönetim modelidir. Çalışanlar ile arasında mesafe bırakmak ve daima ciddi olmak yönetici için, lider için zararlıdır. Çünkü zaman takım çalışması zamanı. Çalışanlarına karşı açık, samimi ve dürüst davranan yöneticiler daha başarılı olmakta. Bir yönetici veya çalışan kimsenin, sabah işe gelirken beraberinde getirebileceği en önemli şey; pozitif, yani olumlu duyguları, hiç kimsenin heves, heyecan ve şevkini kırmama kararlılığı ve kendi bilgilerini diğer çalışan yönetici ve arkadaşlarıyla paylaşma ve birbirine katkıda bulunma niyetidir. Fikir üretirken nitelik , nicelikten daha önemlidir. Yeni fikirleri üretmenin en iyi yolu başkalarını dinlemek, sonra söylenenleri izlemek ve onlara bir şeyler ekleyerek ortak aklı harekete geçirmektir. Her şeyi ben bilirim, bensiz iş yürümez devri geçti... İyi bir takımda duygular daima açık ve karşılıklı güvene dayalı olmalıdır. Ülkemize gelen Japon bir yönetici bir Türk yöneticisine şu ikazı yapıyor: “Siz işi başından yanlış yapıyorsunuz. Durmadan kararlar verip, aşağıya buyruklar yağdırıyorsunuz. Bir haftadır birlikte çalıştık, aşağıdan kimseyi tartışmaya çağırdığınızı görmedim. Oysa işi yapan, ayrıntısını bilen, problemlerle yaşayanlar da onlar. Neden insanları işe katmıyorsun, neden onların ortak akıllarından yararlanmıyorsun?” İnsanlara yapacakları işi nasıl yapacaklarını değil, ne yapmaları gerektiğini söyleyelim, bırakalım onlar kendi tarzlarıyla işleri yapsınlar. Önemli olan geminin nasıl inşa edileceğini öğretmek değil, açık denizlere açılma arzusunu aşılayabilmektir. Birbirine güvenen, birbirini sabırla dinleyen, kendilerini bir bütünün parçaları olarak gören, konuşup tartışıp, sonunda liderin aldığı karara tam olarak uyan, birbirlerine saygılı, problemleri birlikte çözme anlayışı hakim , birbirlerine gerçeği söyleyen ve hepsinden önemlisi birbirlerini seven her takım başarıya ulaşır. Tabii ki, bu takımın yukarıda söylediğimiz gibi bir vizyonu olmalı. Peki vizyon nedir? Bunu bir örnek ile açıklamaya çalışayım: Bir cami inşaatında çalışan iki taş ustasına sormuşlar. Ne yapıyorsunuz diye. Biri cevap vermiş: ‘Görmüyor musun taş yontuyorum’. Diğeri ise: ‘Biz burada yıllarca insanlara hizmet edecek bir cami inşa ediyoruz’ demiş. İşte vizyoner bir taş ustası. Ferdi okuma ile bir insan, okuduklarının yüzde 10’unu öğrenirken, takım halinde bilgilerin yüzde 75’ini öğrenmekte. Görünen o ki; içinde bulunduğumuz yüzyıl kalbe endeksli ( gönül alan, sevdiren) bir yönetim anlayışını zorunlu kılacak. Ailede, okulda, iş dünyasında süratle kalbe endeksli bir anlayışa doğru gidiliyor... Ama esefle belirteyim ki, bu anlayış bize Batı’dan gelecek gibi görünüyor. Ümit ederim ki bu treni kaçırmayız. Aslında, kalbe endeksli yönetim bizim değerlerimizdendir. Ecdadımızın asırlardır uyguladığı bir metottur...
Osmanlıyı ayakta tutan kuvvet 28.1.2000 Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. kutlamaları dün bir seneyi doldurdu. 701 birinci yıla girdik. Yıl içinde iki büyük deprem geçiren ülkemiz, bu kutlamaları ve tanıtımı gereği gibi zaman ayırıp yapamadı. Aslında, altı asır üç kıtada hüküm sürmüş bir imparatorluğun bu kadar kısa sürede tanıtılması zaten mümkün değil. ABD bile Osmanlının önemini keşfedip, Türkiye'ye bölgede Osmanlı rölünü vermeye karar verdi. Altı asırlık birikim bizler için çok büyük bir fırsattır. Çok yönlerden Osmanlıyı inceleme zamanı gelmiştir ve geçmek üzeredir. Büyük dalgalar halinde, dünyanın birçok yerine yayılan Türklerden niçin Osmanlı tam bir başarı kazanmış da diğerleri kazanamamış bugün onun üzerinde durmak istiyorum. Tarihte, değişik dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan milyonlarca insanın, aralarındaki farkları bırakarak, bir inanç veya fikir etrafında toplanıp, bir imparatorluk kurması, sadece bir millete nasip olmuştur. Bu millet de Osmanlılardır. Bu eşsiz birleşmeyi sağlayan, görünüşte, birçok önemli unsur vardır. Fakat, bu devleti altı asır ayakta tutan yegâne unsur, Hak teâlânın emrettiği ilme önem verme, çalışkanlık, adâlet, iyilik, insana saygı gibi dini esaslardı. Osmanlı Türklerini, Sakarya kenarından, kısa bir zamanda, Viyana kapılarına götüren kuvvet, Sultan Osman'ın ve çocuklarının sımsıkı sarıldıkları, İslâm dîninin, rûhu ve bedeni tekâmül ettiren ışıklı yolu idi. Bunu tespit eden ABD Başkanı, "Dinsiz Türkiye istemiyoruz, ılımlı Müslüman Türkiye istiyoruz" diyor. Müslüman kaldıkları ve inançlarına önem verdikleri takdirde Türklerin başarılı olduklarının ispatı şudur ki: On birinci asırda, Türkler büyük dalgalar hâlinde şöyle yayılmışlardır: Birincisi, Oğuz Türklerinin, İran'dan geçerek, Malazgirt zaferinden sonra, Bizans elinde bulunan Anadolu'ya yayılmalarıdır. Oğuzlar da, bilindiği gibi İslâm dîni ile müşerref olarak gelmişlerdi. Bu yüzden tam bir başarı elde ettiler. Bugün, aradan asırlar geçtiği hâlde, hâlâ Müslüman olarak kalışları sayesinde, yine Anadolu'da oturuyoruz ve dünya siyâsetine karışıyoruz. İkinci yayılma hareketi, Karadeniz'in kuzeyinden, Balkanlar'a doğru oldu. İçlerinde bir kısım Oğuzlar da bulunan Peçenek ve Koman Türkleri, Balkan yarımadasına yerleşti ama, maalesef ki, bunlar İslâm dîni ile şereflenerek gelmemişlerdi. Bunun için etraflarını saran Hıristiyan devletlerin baskısı ile, kısa zamanda kendilerini unuttular. Ananelerini, törelerini kaybettiler. Eridiler, yok oldular. Anadolu'da bugün yaşamakta olan soydaşları gibi olamadılar. Görülüyor ki, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan başlıca kuvvet îmândır, İslâmdır. Ve islamiyetin emrettiği adâlet, iyilik ve doğruluktur. Eğer, Avrupa içlerine kadar inen Türkler, Müslüman olarak gelselerdi, bugün Avrupa'nın çehresi değişirdi. Koca Avrupa Müslüman olabilirdi. Çünkü o zaman da Hıristiyanların esaslı bir inançları, medeniyetleri yoktu. Teknikte bugünkü gibi ileri de değillerdi. Yemek yapıp yemesini bilmeyen, hayvan derileri ile vücutlarını örten kimselerdi. Türkler Asya'dan ayrılınca, Hıristiyan Avrupa'nın tek kalesi Fransa kapılarını zorlamaya giden, Attila idâresindeki Tûran Hunları, hak dîne mensup olsalardı ve oralara bu hak dînin ahlâkını, rûhunu götürmüş olsalardı, bugünkü Avrupa'nın din çehresi değişmez miydi? Tabiî ki çok farklı olurdu. Ecdâdımız, bütün dünyaya İslâmiyeti duyurdu. İlme büyük hizmetleri oldu. Eshab-ı kiramdan sonra, İslama en iyi hizmet Türklere nasip oldu. Bu şeref hiçbir kavme nasip olmadı... Bunu kimse inkâr edemez. Ancak Batı'nın oyununa gelip kavmiyetçilik hastalığına tutulanlar inkâr edebilir. Bugünkü Arap ülkeleri gibi... Bunlardan , aklı başında, ileri görüşlü olan bazıları, "Bugünkü perişanlığımızın sebebi, Osmanlının kıymetini bilmememiz, Osmanlıya hıyanet etmemizdir" itirafını yapmaktadırlar.. (Yarın, Osmanlının yıkılış sebebi)
Bugünlere nasıl geldik? 29.1.2000 Dün Osmanlıyı Osmanlı yapan kuvvet üzerinde durmuştum. Bu gün de bu güç nasıl zafiyete uğratıldı bunun üzerinde durmak istiyorum...Üç kıtaya hâkim, koskoca bir imparatorluk, nasıl çabucak yıkılıverdi? Bu çöküş nasıl oldu? Osmanlı orduları Viyana'ya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korktu. "Hıristiyanlık yok oluyor" diye şaşkına döndüler. Osmanlı akınlarını durdurmak için asırlarca çareler aradılar. Bunun için herkes seferber olmuştu. Bir gece yarısı, İstanbul'daki İngiliz sefîri şifre yolladı ülkesine... Avrupa'ya müjde vermek için sabahı bekliyememişti ... Arşimet gibi gece yarısı; "Buldum, buldum.." diye bağırdı. "Osmanlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum, "diyerek şöyle anlatıyordu şifresinde: "Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, saraydaki (Enderûn) denilen mekteplerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor. İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı birer Müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar ve Sokullular, Köprülüler gibi seçkin siyâset ve devlet adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekâlı çocuklardır. Osmanlı akınlarını durdurmak için, ilk başta bu Enderûn mekteplerini ve bunların kolları olan medreseleri bozmak sonra yıkmak... Müslümanları ilimde, fende geri bırakmak şarttır. İlk çâre budur!.." İngiliz sefîrinin bu teklîfi çok önemli görülerek, Avrupa'daki şer güçler harıl harıl çalışmaya başladı... Müslümanları aldatmak, medreselerden, mekteplerden ilmi kaldırmak, fen bilgisine sahip din adamları ve idarecilerin yetiştirilmesini önlemek için plânlar hazırlandı... Değişik bahânelerle medreselerden fen dersleri kaldırıldı... Böylece medreselerde, fen ve teknik yönden câhil yetişen gençler, Avrupa'da çok kolay kandırıldı, kendi öz milletine düşman edildi. İçeride de, "Mühim olan âhıret hayatı değil midir? Fen bilgileriyle uğraşacağınız zamanda, dîninizi iyice öğrenin" diyorlardı. Avrupa'ya çağırdıkları gençlere de, kendi devletinden soğutmak için, yukarıda anlattığımız gibi, "Sizin devletinizde medreselerde fen dersi okutulmuyor, işte bunun için geri kalıyorsunuz. Bizim gibi olun. Bizi örnek alın. Buna bir çâre bulmanız lâzım" diyerek, Batıya hayranlık aşılıyorlardı... Ardından bu gençler, zevk ve sefahate, fuhşa alıştırıldı. Yalancı etiketler, diplomalar verilerek anavatana gönderildi. Böyle diplomalı yobazlar, sinsi din düşmanlarının çok kurnaz ve milyonlarca altın harcayarak çevirdikleri dolaplarla, Osmanlı devletinde iş başına getirildiler. Meselâ Mustafa Reşid Paşa, Fuad Paşa, Mithat Paşa ve benzerleri, medreselerden fen derslerini kaldırdılar... Konumuzla ilgilisi olduğu için şu anektodu aktarmadan geçemeyeceğim. Osmanlı devletinde Rus sefîri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hâtıralarında, bir mektuptan bahseder. Bu mektubu sultan ikinci Mahmûd Han zamanında, Fener Patrikhânesinin kapısında idâm edilen, Rum isyânının baş plânlayıcısı, Patrik Gregoryos yazmıştır. Mektubunda diyor ki: "Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için, çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve kuvvetli iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine, olan itâat duygularından gelmektedir. Türklerde evvelâ, itâat duygusunu kırmak ve manevî bağlarını parçalamak, dini metanetlerini zaafa uğratmak, zayıflatmak, icap eder. Bunun da en kısa yolu, millî geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan hârici fikir ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin, asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbatı tamamlamaktır." Bir çok koldan sinsi bir yıkım faaliyeti başlatıldı. Halk cahil, aydınlar dinsiz yapıldı. Ardından da çöküş kaçınılmaz oldu...
Hariciler ve Haşşaşiler 4.2.2000 On-onbeş gündür tarihte benzeri çok az bulunun vahşetlere şahit oluyoruz. Üstelik bu vahşetler İslam kimliği (Hizbullah;Allah’ın taraftarları, Allah’ın askerleri), altında yapılıyor. Aklı selim sahibi herkes, bunun İslam ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığını, bazı dış mihrakların tezgâhladıkları bir oyun olduğunu bilmektedir. İslam tarihinde buna benzer bir kaç vahşet daha yaşanmıştı. Bunlar da İslam kimliğine bürünmüşlerdi. Bunlar da dış kaynaklıydı. Bugün, uzantıları olduğu için bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. İlki Haricilerdir. Diyanet İşleri Başkanı'nın da açıkladığı gibi bunların dinle ilgileri yoktu. Daha ilk zamanlarında, Müslümanları birbirine düşürüp İslamiyeti yok etmek için, Yahudilerin organize ettiği bir örgüttü. Kendilerinden olmayan herkesi öldürmek inançlarının gereği idi. Bu gayelerine uygun olarak sayısız masum Müslümanı katlettiler. Peygamberimizin seçilmiş Eshabını kafir ilan ettiler. Bütün Müslümanların göz bebeği Sevgili peygamberimizin damadı hazret-i Ali'yi alçakca katlettiler. Devlete isyan etmeyi, anarşi çıkarmayı ibadet kabul ediyorlardı. Kısa zamanda tesirsiz hale getirilip bu fitneden Müslümanlar kurtarıldı. Vahşi cinayet örgütünün ikincisi Haşşaşilerdir. Yine dış güçlerin desteği ile Hasan Sabbah tarafından kurulan, tarihte çok az benzeri görülen bu teşkilat, tam bir insan öldürme makinesiydi. İslam toplumunda rahat hareket edebilmek için de, kendilerine göre yorumlayıp fikirlerini Kur'an-ı kerim’den aldıklarını iddia ettiler. Böylece dini istismar edip, din maskesi altında dinsizlik yaptılar. İnsan öldürme fiili insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde, çeşitli maksatlar için cinayet işleyenler çıkmıştır. Fakat bunu, kurduğu bir örgütle, en vahşi şekilde gerçekleştiren ilk kişi Hasan Sabbah'tır. Bu insanlıkla ilgisi kalmamış vahşiler, Ebruz Dağı çemberinin tam ortasında ulaşılması çok zor Alamut kalesini kendilerine üs edinmişlerdi. İki dağ arasında bir vadide, dünyadaki her türlü meyve ile dolu, normale göre çok büyük ve güzel olan bir bahçeyi duvarla çevirmişler. Orada her tarafı yaldızlı ve güzel resimlerle süslü, eşi görülmemiş en güzel evler ve en güzel saraylar bulunuyordu. İçinden şarap, süt, bal ve su akan kanallar vardı. Her türlü müzik çalınıyor, dinleyenleri mest eden şarkılar söyleniyordu. Seyredenleri sarhoş edecek kadar iyi dans etmesini bilen, dünyanın en güzel kadınları ve kızlarıyla doluydu. Hasan Sabbah onları, bu bahçenin cennet olduğuna inandırıyordu. Taraftarları arasında burası gerçek bir cennet zannediliyordu. Bu bahçeye, fedayi yapmak istediği kimseler hariç, hiçbir kimse giremezdi. Bahçelerin girişinde, hiç kimsenin ele geçiremeyeceği kadar müstahkem ve bahçeye, ancak izinle girilebilen bir şato vardı. Sabbah, hükümdarlık sarayında, kendisinin silahlı adamı olmak isteyen 12-20 yaş arasındaki yöre gençlerini alıkoyuyordu. Gençleri onlu, altılı veya dörtlü gruplar halinde birbiri ardından bu bahçelere sokuyordu. Ardından onlara, içeni derhal uyuşturacak, kendinden geçirecek olan afyon (haşhaş) karışımı bir içki içiriyor, sonra da onları bahçesine taşıyordu. Uyandıklarında ise kendilerini bahçenin içinde buluyorlardı. Bulundukları yerde, kendilerini o kadar güzel bir durumda görüyorlardı ki, hakikaten bir cennette olduklarını düşünüyorlardı. Kadınlar ve kızlar bütün gün onların dileklerini yerine getiriyorlardı. Hasan Sabbah, önemli bir kimseyi öldürtmek istediğinde onlara ilâh edasıyla: “Gidin ve filan kimseyi öldürün; döndüğünüzde sizi meleklerim vasıtasıyla cennetime göndereceğim; eğer iş başında ölecek olursanız, meleklerime sizi cennete götürmelerini emredeceğim.” diyordu. Onları buna inandırıyordu. Onlar da tekrar cennete dönmek arzusuyla, hiçbir tehlikeden korkmaksızın onun buyruğunu yerine getiriyorlardı. Hasan Sabbah, bu şekilde onlara istediği her kişiyi öldürtüyordu. Taraftarlarınının kafasını, öyle yıkıyordu ki, onun dışında hiçbir şeye ne inanıyor, ne de ibadet ediyorlardı. Onları öyle umutlarla ve ebedî bir cennet içindeki öyle eğlence vaadıyla kendine çekiyor ki, onlar yaşamaktansa derhal ölmeyi tercih ediyorlardı. Hatta onun bir emri veya basit bir işareti ile, yüksek bir surun tepesinden atlayıp param parça olarak korkunç bir şekilde ölmeye hazır vaziyetteydiler. İnsan kanı döken ve buna karşılık kendisi de ölümü tadan kişilerin en mutlu kimseler olduğunu ileri sürüyordu. Böylece bazıları, birini hile ile öldürüp, sonra sanki cezalandırma ile ermişçesine bizzat kendilerini de telef ederek ölmeyi göze aldığı zaman, onlara âdeta bu işe mahsus olan hançerleri veriyor. Daha sonra onları, sarhoşluk ve unutkanlık halinde kendinden geçiren bir içkiyle coşturuyor. Bu sayede onlara zevk ve haz, daha doğrusu aldatmacılık dolu bazı tuhaf rüyalar gösteriyor ve bu kabil eylemleri karşılığında onlara bu güzelliklerin sürekli sahipliğini vaat ediyordu. Topladığı, fedayi yaptığı kimseler, dini kültürü olmayan, cahil, İslâmiyetin emirlerini yerine getirmek zor gelen, şehvet düşkünü, suç işlemeye eğilimli kişilerdi. Cehalet, cehalet, cehalet... Her vahşetin altında cehalet yatar. Peygamberimiz ne güzel buyurmuş," İlim olan yerde Müslümanlık vardır.İlim olmayan yerde Müslümanlık kalmaz!.
.". İslam ve Terör 5.2.2000
Dinimizde bu iki kelimenin yanyana gelmesi mümkün değildir. Geliş gayesi insanları hem dünyada hem ahirette huzura kavuşturmak olan İslamiyetin huzursuzluk, anarşi kaynağı olması mümkün mü? İslâm dini, birlik beraberliği, yardımlaşmağı, kanunlara karşı gelmemeyi, fitne, yani anarşi çıkarmamayı, Müslüman olsun olmasın herkesin haklarını gözetmeyi, kimseyi incitmemeyi emretmektedir. İslam büyükleri, tarih boyunca, isyandan, anarşiden uzak kalmışlar, taraftarlarını da buna bulaştırmamışlardır. Ehl-i sünnetin önderi büyük alim İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri, ikinci bin yılın mücedidi İmam-ı Rabbani hazretleri kendilerine yapılan haksızlığa, zulme rağmen devlete isyan etmemişler, talebelerini de isyandan uzak tutmuşlardır. Zaten, İmam-ı a'zam hazretlerine göre, ehli sünnet olmanın şartlarından biri de her şartta devlete isyan etmemektir. Niçin bu kadar fitneden, anarşiden uzak kaldılar? Çünkü, Peygamberimiz böyle emrediyor: " Fitne çıkarana lanet olsun!" "Fitne zamanında, devletinize tâbi olunuz. Size zulüm edilse, mallarınız alsa da, ona itaât ediniz!". "Fitne zamanında, İslâmiyyete sarılınız. Kendinizi kurtarınız. Başkalarına akıl vermeyiniz! Evinizden dışarı çıkmayınız. Dilinizi tutunuz!". "Fitne zamanında, çok kimse öldürülür. Onların arasına karışmıyan kurtulur". "Fitnecilere karışmıyan, saadete kavuşur. Fitneye yakalanıp, sabreden de, saadete kavuşur". "Allah'a kasem ederim ki, insanlar öyle bir devir yaşayacaklar ki, kâtil niçin öldürdüğünü, maktûl niçin öldürüldüğünü bilmeyecek" Bu nasıl olacak? diye sorulduğu zaman Hz. Peygamber şu açıklamayı yapar: "İşte bu fitnedir; ölen de öldüren de cehennemdedir." Bütün bu emirlerden sonra bir Müslüman anarşiye, teröre nasıl karışabilir? Kim olursa olsun bir insanı nasıl öldürülebilir? Kur'ân-ı Kerîm herşeyden önce insanoğluna diğer mahlukat arasında mümtaz, üstün bir makam vermiştir. Böyle, müstesna bir yeri olan varlığa yapılacak tecavüzleri Cenab-ı Hak karşılıksız bırakmayacak, en ağır şekilde cezalandıracaktır. Hz. Peygamber "Mümin, Allah katında bir kısım meleklerden daha mükerrem, daha değerlidir" buyurmuştur Hz. Peygamber yine şöyle buyurur: "Allâh'a kasem ederim ki, bir müminin zulmen katli, Allah indinde, dünyanın zevâlinden daha büyük bir cinâyettir." "Kişinin, kıyâmet günü, ilk hesâba çekileceği şey namazdır, insanlara karşı işlediği günahlardan da ilk hesaba çekileceği ise insan öldürmedir." İnsanı fitneye, teröre sürükleyen etkenlerin başı yine cehalettir. Çünkü, cahil kimselerin kandırılması çok kolaydır. Hz. Peygamberin fitneden korunma hususunda Huzeyfe'ye yaptığı şu tavsiye bunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. "Dinini bildiğin müddetçe fitne sana zarar vermez. Fitne, bâtıl ile hakkı birbirinden tefrik edemeyip karıştırdığın zaman ortaya çıkar" Memleketimizde, yetmişli yıllara kadar Müslümanlar Peygamberimizin bu emirlerine uymuşlar, fitneden, kargaşadan uzak kalmışlardır. Çünkü Osmanlıdan kalma fitneden uzak kalma örfü, bilgisi vardı. Daha sonraları, ilim azalıp, ticari ve siyasi maksatlarla piyasaya sürülen, anarşi, terör, isyan gibi dinimizde yeri olmayan ihtilalci fikirlerin ateşli savunucuları, Hasan el Benna, Seyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Humeyni, Cemalettin Efgani...gibi reformist kimselerin kitapları tercüme edilip, piyasaya sürülünce durum değişti. Yetkililerin yaptığı açıklamalara göre, Hizbullah yanlıları da bu tür kitapları okumaktadırlar. İçerdeki fitne ve fesâdların toplumu zayıflatacağını, buna meydan verilmemesi gerektiğini bizzat Kur'ân-ı Kerîm’de de ifade etmektedir: "Ey iman edenler... Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Birbirinizle çekiştirmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz, kuvvetiniz gider." ."(Enfal 46) İslam büyükleri her olaya müsamaha ile yaklaşmışlar, şiddetten kaçınmışlardır. Hizmetlerinin büyüklüğü sebebiyle, ikinci Ömer olarak adlandırılan Ömer İbin Abdülaziz'e gönderilen bir raporda: "Bu bölgede hâricîler zatınıza küfürler yağdırıyorlar" diye ihbârda bulunur. Halîfe devlet gücüne rağmen yazdığı cevâpta şunu emreder: "Bana küfrettiklerine bakmayın, onlar fiili saldırıya teşebbüs etmedikçe siz de tevessül etmeyin" Kur'ân-ı Kerîm'de bir kişi öldürme cinâyeti, bütün insanları öldürme cinâyetine denk tutulur: "Kim, haksız olarak birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur."(Maide- 32) Peygamberimiz,"Yâ Rabbî! Bana hayrlı işler yapmak, çirkin şeyleri terk etmek ve fakîrleri sevmek nasîb eyle! Kavmim arasında fitne çıkacaksa, fitneye karışmadan canımı al!" diye dua ederdi. İmâm-ı Kurtubî hazretleri, “Bu hadîs-i şerîf, fitneden sakınmak, ona karışmamak lâzım olduğunu, fitneye karışmakdansa, ölmenin hayırlı olacağını açıkca göstermekdedir.” buyurmuştur. Dinimizin bu emirlerine rağmen Müslüman kimliği ile akıl almaz vahşetler işlenebiliyorsa, işin içinde art niyet var demektir. Bu da, dış güçlerin insanları Müslümanlıktan uzaklaştırmak için, hazırladıkları bir senaryoyu akla getirmektedir.
Her kötülüğün başı cehalet! 11.2.2000 Evet, her kötülüğün başı cehalet... Bir yerde ilim yoksa, doğru bilgi yoksa, her türlü olumsuzluklara açıktır orası... Bunun için Peygamberimiz," İlim olan yerde Müslümanlık vardır. İlim olmayan yerde Müslümanlık kalmaz!.." buyurmuştur. Zaten son olaylarda doğru bilginin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu konu ile ilgili geçen hafta gazetelerde, İç işleri Bakanı Sayın Sadettin Tantan’ın çok yerinde isabetli açıklamaları yer aldı. Sayın Bakan diyordu ki: “Türkiye'nin bu ayıptan kurtulması için öncelikle Hizbullah terör örgütünün "düşünce" düzeyinde yok edilmesi gerektir. Bu mücadelenin başarısı, dinin topluma doğru olarak anlatılmasından geçiyor. Önce insanımıza İslam'ı doğru olarak anlatmalıyız. Halkımız buna aç. Terörü düşünce bazında yok etmek zorundayız, eğer bunu başaramazsak yarınımızdan emin olamayız ve bu felaket hepimizi yok eder. Güvenlik güçlerimiz Hizbullah terör örgütü konusunda son derece kapsamlı bir mücadele yürütüyor ve bu mücadele sonuna kadara da sürecek. Bizim görevimiz teröristleri yakalayıp adalete teslim etmektir. Ancak bunlar yeterli değil, bu örgütü yok ederiz, yarın bir başka örgüt çıkar, önemli olan terörü besleyen kaynakları kurutmaktır. Herkes bilmeli ki, çözüme sadece polisiye tedbirlerle ulaşmak mümkün değil. Bütün bu operasyonları yaparken, terörle mücadele stratejilerini ortaya koyarken, en önemli şey dinine bağlı insanları rencide etmemektir. Başarı, kesinlikle Müslüman insanların önünü açmaktan, basın ve devlet olarak doğru İslam'ı insanımıza anlatmaktan geçiyor. Terörün en büyük kaynağı cehalet. Devletten medya kuruluşlarına, bilim adamlarından İslami konularda öncü olan insanlara kadar herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Neslimizi bu beladan kurtarmak mecburiyetindeyiz. Topluma şeffaf ve güvenilir bir ortam sunmalıyız. Yasakçı bir anlayışla bir yere varamayız. İrtica adı altında dini bütün insanları rencide ederek onları felaket örgütlerinin kucağına atamayız. Basın da ülke çıkarları noktasında bir karar vermek zorunda. Olayları çarpıtmadan, komplo teorileriyle toplumun kafasını karıştırmadan, inançlı insanları rencide etmeden halkı, İslam konusunda aydınlatmalıyız. “ Sayın Bakanımız yerden göğe kadar haklı. Millet olarak, bu cehaletten kurtulmamız şart. Memleketimizdeki bu cehaletin başlangıcı çok eskilere dayanmaktadır. Bunda Türk milletini yok etmek isteyen dış güçlerin büyük payı vardır. Yönümüzü Batı’ya döndürdüğümüz Tanzimat’tan bu yana sinsi oyunlarla dini bilgilerin doğru olarak verilmesi, ihmal edildi. Başta İngilizler olmak üzere Batı ülkeleri devamlı aramıza fitne fesat tohumları ektiler. Destek verdikleri dinle ilgisi olmayan kimseler, Müslümanların cahil kalması için ne lazımsa yaptılar. Neticede toplumda, okumuşların inançsızlığı, halkın cahilliği yaygınlaşmıştı. Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebebi de budur. Çünkü, İslâm dini ilim üzerine kurulmuştur. İlim olmayınca, hakiki din adamı kalmayınca, İslamiyet bozulur. Dinimizde, ilim öğrenmekten daha kıymetli bir şey yoktur. İşlerin hepsi, ilim ile doğru olur, ilimsiz bir şey yapılamaz. Peygamber efendimize,”İşlerin hangisi üstündür, “diye üç kere suâl edildi. Peygamber efendimiz her seferinde,” İlimdir,” buyurdu. “Yâ Resulallah bunun hikmeti nedir? diye sorulduğunda:”Çünkü hiçbir şey ilimsiz doğru olmaz ve onsuz hiç kıymeti olmaz,” buyurdu Peygamberimiz ilim üzerinde çok dururdu. Ondört asır önce bugün olacakları haber verdi. “Kıyâmete yakın hakîkî din bilgileri azalır. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile hüküm vererek, insanları doğru yoldan saptırırlar” buyurdu. Peki, dini doğru olarak nereden öğreneceğiz? Din, zamana göre değişmeyeceğine göre, 1400 yıldır nereden, nasıl öğrenilmiş ise oradan... Çünkü bu yol sağlam... Dinimiz doğru olarak bu yolla günümüze ulaşrmış. Bugünün sıkıntısı, anayolu bırakıp çıkmaz sokaklara sapmanın sıkıntısıdır!
Lider uzağı görebilen kimsedir 12.2.2000 Lider, bir millet için çok şey ifade eder. Hele Türk milleti için hayat memat meselesidir. Türk milleti, tarih boyunca iyi bir lidere sahip olduğu dönemler yükselmiş, dünyada söz sahibi olmuş; lidersiz veya iyi bir lidere sahip olamadığı zamanlarda ise perişan olmuş, hatta birçok Türk boyu yok olup gitmiştir. Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesinin en başta gelen sebebi de, eskilerin “kahtı rical” dedikleri yetişmiş, liderlik yapabilecek adam kalmamış olmasıdır. Bugün de en büyük sıkıntımız bu değil mi? Liderin yetişmesi kolay değildir. Önce yaratılıştan liderlik yeteneğine sahip olması; sonra da bu yeteneğin gelişmesi için iyi bir ortam gerekir. Herkes lider olamaz. Fakat liderlerin, yaptıklarından, hayatlarından ders alıp az çok istifade edebilir. Yerli yabancı, tarafsız ilim ve siyaset adamlarının üzerinde ittifak ettikleri, geçmişteki liderlerimizden biri II. Abdülhamid Han’dır. Hayatı, tarafsız bir gözlemle incelendiğinde hepimiz için sayısız ibretler vardır. Değerli araştırmacı Mehmet Aydın Bey’in Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle yayınladığı, “ İkinci Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları” kitabı bu tür ibretlerle doludur. 33 yıl, bütün olumsuzluklara rağmen, devleti ayakta tutabilmesindeki Liderlik sırlarını, ileri görüşlülüğünü anlatan çok güzel bir araştırma... İleriyi, uzağı net bir şekilde görebilmedeki üstün kabiliyetini gösteren kısa bir alıntı yapmak istiyorum bu kitaptan: “Amerika’da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu. Dünya Yahudileri teşkilatlanmıştı. Arz-ı mevud’un (Nil’den Fırat’a) peşine düştüler. Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devletleri kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin önüne tek başıma duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti. Yine apaçık görüyordum ki, Almanya’nın kurulması ile bozulan Avrupa dengesi, eninde sonunda bu büyük devletleri birbirine düşürecekti. Eğer, o güne kadar memleketimi parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine katılıp, öteki tarafı kurmakla varlığımızı koruyabilirdim. Bunun ne zaman olacağı belli değildi, ama uzak da görünmüyordu. Hilafetin elimde olması sürekli İngilizleri tedirgin ediyordu. Blund adlı bir İngilizle, Cemaleddin-i Efgani adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları, hilafeti yok etme planı elime geçti... Bütün devletlerin gözü Osmanlı topraklarındaydı. Bunlarla, tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu. Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız kendi aralarında parçalanırlarsa ve biz de bu parçalardan birinin vaz geçemeyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünya için söz sahibi olabiliriz... Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği gözler önündeydi. Öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir çatışmaya kadar parçalanma tehlikesinden uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını ortaya koymalıydı. Göreceksiniz! İttihatçılar, bu devleti bir takım feci maceralara sürükleyecekler, belki de Turancılık gayretiyle veya İslamcılık siyasetiyle korkarım ki, hem Çarlık Rusya, hem de Büyük Britanya İmparatorluğu ile aynı zamanda harbe gireceklerdir. Allah göstermesin, böyle bir hal vukuunda Osmanlı İmparatorluğunun parçalandığına şahit olacağız. Zira, İngiltere’nin dahil olduğu bir harbin kaybedileceğini hiç ihtimal vermiyorum. Rusya ise, içten ne kadar köhne olursa olsun, mevcudiyetini muhafaza edebilecektir. Hiç olmazsa, millet olarak ayakta kalacaktır. İnşaallah, İttihatçılar böyle bir tecrübeye girişmek hevesinde bulunmazlar, zira bu bizim memleket için hakiki bir felaket olacaktır!” Korktukları başına geldi. Ve koskoca imparatorluk, maceraperest kimselerin basiretsizliği sebebi ile paramparça olarak yok oldu. İşte, ileri görüşlülük budur... (Bu kıymetli kitap şu adresten temin edilebilir: İstanbul Dağıtım, Tel: 0212 511 25 04) “
Siz dışarıdan biz içeriden...” 18.2.2000 Son seneler memleketimizde gözle görülür bir hareketlenme görülmektedir. Her kesim başka bir kesimi suçlamakta, ona düşman gözü ile bakmakta.... Kendini sorgulamak kimsenin aklına gelmemektedir. Çünkü böyle şartlandırılıyor her kesim. Bu, dış güçlerin faaliyetlerini artırdıklarının bir göstergesidir aynı zamanda. Tarih boyunca her milletin düşmanı olmuştur. En çok da Türklerin düşmanı olmuştur. Her devirde, milletler birbirlerini yok etmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir. Bu mücadele sonucunda da birçok millet tarih sahnesinden silinmiştir. Bu mücadelede yok olan devletlere, milletlere baktığımızda, hemen hemen hepsinin (dışarıdan müdahale ile yıkıldığı görülse de) içeriden yıkıldığını görürüz. Kale hep içeriden fethedilmiştir. Bir milletin içine, her ne isim altında olursa olsun, bölücülük, kargaşa girmişse o millet iflah olmaz... Hele bünye zayıflayıp güçten kuvvetten düşmüş ise, bu bölücülük mikrobu o devleti milleti kısa zamanda yer bitirir. 700 yıllık Osmanlıyı da bitiren bu olmuştur. Mikrobun esas tahribatı Devletin zayıf düştüğü Tanzimat ile başlamıştır. Rus Çarı Nikola’nın”Hasta Adam” yakıştırması da bu döneme rastlar. Sadrazam ve Hariciye Nazırı Keçecizade Fuad Paşa, Avrupa’da bir diplomatlar toplantısında bulunur. Söz arasında ortaya latife yollu bir soru atılır:”Zamanımızın en kuvvetli devleti hangisidir?” Keçecizade Fuad Paşa, bu soruya, düşünmeden, şu cevabı verir:” Osmanlı İmparatorluğu!..” Osmanlıyı hasta adam kabul ettikleri için sorarlar:” Bu nasıl olur?” “Çünkü der, siz dışarıdan, biz içeriden, var kuvvetimizle yıkmaya çalıştığımız halde, O hala ayakta duruyor!..” Fuad Paşa, kibar bir diplomat olarak, bu cümleyi bilerek eksik söylemişti. Aslında, Avrupalı diplomatlara, “Devleti biz içeriden yıkıyoruz!” derken, “Siz, hem dışarıdan, hem de içeriden adamlarınız vasıtasıyla yıkıyorsunuz!” demek istemişti. İşin gerçeği de budur. Çünkü, Türk milleti tarih boyunca, her devirde, düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalmış. Ortaasya’da Çinlilerle boğuşmuş, Batı’ya göçten sonra düşmanları daha da çoğalmış. XVI. Asırdan bu yana, başta İranlılar ve İngilizler olmak üzere Avusturyalılar Ruslar, İtalyanlar, Fransızlar hasılı bütün Avrupalılar tarafından siyasi, iktisadi ve askeri bir abluka içine alınmıştır. Bizi yıkmak isteyenlerin, Türkiye’yi sadece dışarıdan zorladıklarını sanmak, aşırı saflık olur. Mesela biz, bir zamanlar, dünyayı saran milliyetçilik cereyanını, Türkiye’ye Namık Kemal’ler, Ahmed Vefik, Süleyman Paşa’lar, Ali Suavi’ler getirdi zannederiz. Halbuki milliyetçilik cereyanı, Türk topraklarına bu Tanzîmat milliyetçilerinin eserlerinden çok daha önce girmişti. Ama, önce Türkler arasına değil...O zamanlar Türk topraklarında yaşayan Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar, hatta Araplar gibi, bize tabi milletler arasına... Milliyetçilik, hatta özgürlük ve bağımsızlık fikirleri, bu milletler arasına, Ruslar ve Avrupalılar tarafından, onların hayrı için değil, fakat bizi yıkmak için, çok planlı bir şekilde ve sinsice sokulmuştu. Çünkü bu milletler, hürriyet ve bağımsızlıklarını kazanınca, başlarını alıp gitmeyecekler, bizden ve bizim vatan parçalarımızla birlikte kopacaklardı. Plan hep aynı... Her fırsatı değerlendirerek koparmak, parçalamak ve yok etmek... Görüldüğü gibi, Türkiye’yi türlü ayrılıkçı oyunlarla içeriden yıkma gayretleri yeni değildir. Osmanlılar zamanındaki, bütün isyanlar, iç mücadeleler hep dış kaynaklıydı. Türkiye’de birtakım insanların isyana teşvik faaliyetleri de bizi kuşatan devletlerin eseridir. Bugün, PKK’nın, Hizbullah’ın dışarından kimler tarafından, teşvik ve himaye edildiğini artık bilmeyen yok. Perdeler aralandıkça bunlar daha net görülmektedir. Bunlardan kurtulmanın tek çaresi, iyi bir eğitim ve ekonomik yönden güçlü olmaktır. Çünkü, bilgi ve güç oyunu bozar!..
“Korktuğum başıma geldi!” 19.2.2000 Geçen Pazartesi okullar açıldı. İstanbul’daki okullarda okuyan öğrenciler, sürpriz bir dersler karşılaşacaklar bu dönem. Çünkü, pilot bölge seçilen İstanbul’da 6. 7. ve 8. Sınıf öğrencilerine “cinsel eğitim” dersi verilecek. Artık eğitimde, bütün problemler halledildi. Üniversitelerimiz gelişmiş ülkeler seviyesinde eğim veriliyor. Her sene yüzlerce öğrencimiz, uluslararası ilmi yarışmalarda dereceye giriyor. Üniversitelerimizin mezun ettiği öğrenciler Batı’da kapışılıyor. İlim adamlarımız her sene Nobel ödülü alıyor!.. Nerede o günler diyorsunuz değil mi? Bu seviyeye gelebilecek durumda mıyız, gelebilirsek bile kim bilir kaç yılda gelebileceğiz? Hesaplarını yapmamız gerekirken, bu cinsel eğitim de nereden çıktı diye ister istemez insanın aklına takılıyor. Eğitim kalitemiz ortada... Lise mezunu öğrencilerimizin bir çoğu dört işlemi bilmiyor. Üniversite seviyesi lise seviyesine, lise seviyesi ortaokul seviyesine inmiş durumda... Belli olmaz belki de, bu dersi gören çocuklar birden gelişmiş ülkelerdeki eğitim seviyesine çıkacak! Geçmişte birçok ülkede uygulandıktan sonra elde edilen netice ortada iken bunda ısrarın sebebini anlamak mümkün değil. Rusya 1920’li yıllardan itibaren verdiği bu eğitimden 31 sene sonra vazgeçmek zorunda kaldı. Bu dersin verildiği Batı ülkeleri hatalarını anladılar fakat geri dönemiyorlar. Cinsel özgürlüğün öncülüğünü yapan, bu konuda kanun çıkartan İsveç’in duruma ortada. İsveç, bütün kötülüklerin, fuhuşun sebebini cinsel yasaklarda gördü ve derhal bu eğitime ve cinsel serbestliğe geçti. Neticesini mi merak ediyorsunuz; uygulanmanın yapıldığı sene sonunda, kız- erkek karışık yatılı okullardaki bir-iki hamilelik oranı on kat arttı. Akla hayale gelmedik cinsel sapıklık türleri ortaya çıktı. Bugün bu bataklıktan nasıl kurtulurum, planlarını yapmakta. Herşeye rağmen bozulmayan, çökertilemeyen aile kavramımız var. Osmanlı geleneği aileyi koruyor. Bu tür faaliyetler aileyi sarsar. Milletimizin çekirdeği durumundaki aile parçalanırsa, toplumunda çöküş başlar. Haklı olarak bu cinsel eğitim meselesi birçok kesimde tepki ile karşılandı: Mesela, "Eyvah, korktuğum başıma geldi” sözleri ile yazısına başlayan Gülay Göktürk, endişelerini özetle şöyle dile getirmektedir: " Okullarda cinsel eğitim talebi bana hep çağdaş kamuoyunun en tehlikeli yanılgılarından biri olarak görünmüştür. Cinsel kültür bugün dünyada çekilen acıların baş kaynağıdır. Yüzyıllardır milyarlarca insanı inim inim inleten, bedenlerini tutsak edip ruhlarında derin yaralar açan; sapkınlığın binbir çeşidine, kanlı katliamlara, acı intiharlara sürükleyen şey bu cinsel kültürdür. Ve biz kalkmış, ruhlarımızı ve bedenlerimizi esir almış olan bu cinsel kültürü genç kuşaklara aktarmaktan sözediyoruz. Elimizden gelse bizim unutmamız, hafızalarımızdan silmemiz gereken bilgileri, bizden sonraki kuşağın beynine kopyalamaya çalışıyoruz. Tıpkı eskiden veremlilerin şimdi AIDS'lilerin büyük bir haset, hınç ve intikam duygusuyla hastalıklarını sağlam insanlara bulaştırmaya çalışmaları gibi... Bundan büyük kötülük olabilir mi? Bildiklerimizin tümü bilinmemesi gerekenler yığınından ibaretken, bir yanlış cevaplar kümesi iken; kime ne öğretebiliriz ki? Çağdaş eğitimcilerimiz ve velilerimiz, "çocuk bütün bunları geleneksel yollardan yalan yanlış öğreneceğine, yetkili ağızlardan ve bilimsel yollardan öğrensin" diyorlar. Bense onların bütün bunları, karşılarına güç ve otoritenin simgesi gibi dikilen, "iyinin güzelin ve doğrunun" temsilcisi olarak gördükleri bir öğretmenden; bir "yetkili ağızdan" öğreneceklerine, sokaktaki arkadaşlarından öğrenmelerini yeğliyorum. Kulaktan dolma, yalan yanlış diye küçümsenen informel bilgilerin, "yetkili ağızdan" formel eğitim içinde "bilimsel doğru" olarak aktarılan bilgilerden daha kolay sorgulanabileceğini umduğumdan tabii... “ (10.2.2000 Sabah)
Çocuk eğitiminde altın kurallar 25.2.2000 Ankara’dan Ahmet Yıldız Bey’le zaman zaman telefonla görüşürüz. Her görüşmemizde, konuyu dönüp dolaştırır, “Çocuk eğitimine” getirir. “Çocukları eğitimde zorlanıyoruz, bununla ilgili yazı yazarsanız çok faydalı olur “ der. Bununla ilgili bir çalışma yapmak üzere iken, İstanbul’dan Zeki Yılmaz Bey’le bu konu ile ilgili güzel bir yazı gönderdi. Her ikisinin de arzusunu yerine getirmek ve gerçekten çok önemli bir konu olan, çocuk eğitimi konusunda okuyucularıma da faydalı olmak niyetiyle bu yazıya yer vermek istiyorum: Çocuğun kişiliğinin oluşumu, kendisine saygısının gelişmesi büyük ölçüde ana-babasının kişilik yapısına bağlıdır. Ana-babasının davranışlarını kendine model alan çocuk istenen ve istenmeyen davranışların çoğunu onlardan öğrenir. Çocukların üzerinde önemle durulmalı, davranışların aşırılığa kaçmaması için özen gösterilmelidir. Saldırgan öfke patlamaları, korku ve endişeleri yatıştırılmalıdır. Bu da çocuğun doğuştan istek ve eğitimlerini tanımak, hoşlanmadığı durumları göz önünde tutmakla olur. Çocuğun tabii yetenekleri desteklenmeli, tedirginlik kaynakları giderilmelidir. Böyle bir çocuk yetiştirme, hem beden, ruh için iyidir. Erken eğitimle, alışkanlıklar ve davranışlar kişiliğe yerleşir. Çocuğun yetişmesinde önemli etkisi olan bu altın kurallar şunlar: 1- Çocuğunuzu utandırmayın; utandırılan çocuk kendine güvensiz, toplum içinde de tepkisiz bir kişi olur. Büyüdüğünde maksadını anlatamaz. Ömür boyu bunun ezikliğini hisseder. 2- Çocuğunuzun sizden övgü ve tasdik beklediğini unutmayın. Çocuğunuzun bu ihtiyacını giderin. Her fırsatta, yaptığı faydalı şeylerle ilgili takdirlerinizi esirgemeyin. 3- Çocuğunuza size, akrabalarına ve arkadaşlarına, çevresine yardım etme fırsatı verin. Kendisine ihtiyaç duyulduğunu bilmek, onu mutlu edecektir. Ona güven verecektir. 4- Çocuğunuzun sorduğu sorulara ilgi gösterin ve doğru bilgi verin. Ona gerçek dışı bilgi vermeyin. Yanlış bilgi en kısa zamanda çocuk tarafından sezilir ve çocuğunuzla aranızdaki güven zedelenir. Verdiğiniz doğru bilgilere de şüphe ile bakmaya başlar. 5- Çocuklarınızı dinleyin ki, o da dinlemeyi öğrensin. 6- Çocuklarınızın kişiliğine saygı duyun ki, o da size saygı duysun. 7- Çocuğunuza tabii ve samimi bir hava içinde davranın. Unutmayın çocuğunuz bütün hal ve hareketlerinizi taklit eder. 8- Çocuğunuzun kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmesine yardımcı olun. Çocuk, dışarıda duygu ve düşüncelerini rahatlıkla anlatabilme cesaretini evde kazanır. 9- Olumlu düşünmeye çalışın ki, bu haliniz çocuğunuza da yansısın. Olumlu düşünme alışkanlığının insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. 10- Hata yaptığınızda çocuğunuzdan özür dileyin ki, o da özür dilemeyi, özür dilemenin utanılacak bir hareket olmadığını öğrensin. 11- Çocuğunuzu yerli yersiz tenkit etmeyin. Tenkitten kimse hoşlanmaz. Tenkit edilen çocuk huzursuz olur. Yalana meyleder. Önemli yanlışlarını izah ederek düzeltmeye çalışın. Düzeltmede aceleci ve ısrarcı olmayın. 12- Çocuğunuza neyi niçin yapmaması gerektiğini, sebeplerini göstererek açıklayın. Bu davranışınız çocuğunuzun aklını kullanan bir insan olmasını sağlar. 13- Bir başkasına kızdığınızda hırsınızı çocuktan almayın. Çocuğunuzla olan irtibatınız bozulur. Çocuğunuzun size güveni sarsılır. Sinirli huzursuz bir çocuk olur. 14- Çocuğunuza karşı olan davranış ve sözlerinizde tutarlı olun. Bunu yaparsanız çocuğunuzun kişilik gelişimine çok yardım etmiş olursunuz. 15- Babanızdan gördüğünüz eğitim metodu üzerinde ısrarcı olmayın. Zaman ve şartlar çok farklı. Aradaki anlayış farkını unutmayın. 16- Ya hep ya hiç prensibi ile hareket etmeyin. “Zaman, ne kadar kurtarılabilirse kârdır.” zamanıdır. Daha zararlı işlerle meşgul olacaksa, az zarara razı olun!.
İstikbal gençlerdedir! 26.2.2000 Şair ne demiş: Sahipsiz olan memleketin batması haktır/ Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır. Vatana sahip çıkmak önce gençlere sahip çıkmakla başlar. Bu da, vatanını, milletini, devletini seven gençler yetiştirmekle olur. Eğer gençlere sahip çıkılmaz, örf - adetlerimize, ananelerimize, milli kültürümüze uygun yetiştirilmezse, boşluk meydana gelir. Meydana gelen bu boşluğu da birileri doldurur... Hiçbir kap boş kalmaz. Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi, testiyi kırmadan önce, tedbiri almak gerekir. Testi kırıldıktan sonra, ah, vah etmek testiyi geri getirmez. Bugün bazı gençlerimiz, yanlış yollara sapmışsa, şunun bunun maşası olmuşsa, kabahat sadece onların değil; fert fert hepimizin bunda payı vardır. Gençlerimize sahip çıkmanın en verimli devresi de fırtınaların estiği üniversite çağıdır. Bu dönemi kazasız belasız atlatan genç, hayata atılmış, artık yolunu çizmiş olur. Çeşitli zararlı akımlardan etkilenmesi mümkün olmaz. Devletimizin bu maksatla, yurtlar açarak gençliğe sahip çıkmakta. Ancak, devletin de imkanları sınırlı olduğu için, bütün üniversite ve yüksek okul öğrencilerine yatma, yeme- içme imkanı sunamamaktadır. Bu açığı doldurmak için birçok vakıf, halktan sağladıkları yardımlarla, Devlete destek olarak özel yurtlar açmıştır. İmkanları nispetinde gençleri, buralarda barındırıp, vatanımıza, devletimize faydalı halde yetişmesi için gayret etmektedir. İşte, bu vakıflardan biri de İhlas vakfıdır. İhlas Vakfı Genel Müdürü Sayın Orhan Özen’den Vakfın hizmetlerini anlatan isteyen bir yazı aldım. Değerli hayır sever okuyucularımın takdirine sunuyorum: "İhlas Vakfı, Türk Dünyası'ndan ve Anadolu'dan gelen binlerce fakir öğrenciye her türlü yardımı yapmaktadır. İhlas Vakfı Öğrenci Yurtları'nda, Türk Dünyası'ndan gelen öğrenciler ücretsiz olarak kalmaktadır. Yurtlarda 3 öğün yemek çıkmakta, Vakıf bu öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. Türk Dünyası'ndan gelen öğrencilerin bazıları yurtta kalmasalar da, ücretsiz yemek yemekte ve yurdun sosyal imkanlarından istifade etmektedirler. İhlas Vakfı öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı, hayırsever vatandaşlarımızın verdikleri Kurban Vekaletleri ile karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekaletleri ile hayırseverler adına kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar şoklanıp, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Bir yıl boyunca da bu etler, yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır. Daha çok öğrenciye ve daha iyi hizmet verebilmemiz için İhlas Vakfı'na Kurban Vekaletlerinizi vererek yardım ediniz, destek veriniz. Hayra vesile olan hayır yapmış demektir. İhlas Vakfı, ülkemizin yüz akıdır. Eğitime ve Devletimize verdiği hizmet ve destek ile en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. Böyle hayır kurumlarını ve ilim yuvalarını bütün hayırseverlerin her türlü imkan ile desteklemesi ve yardım etmesi, milli bir vazifedir. Dünya tarihinde Vakıf Medeniyetini kuran dedelerimizin torunu olarak, Vakıfları ve hayır kurumlarını destekleyelim. Bilgili, kültürlü öğrencilerin yetişmesinde Kurban Vekaleti vererek bizim de katkımız olsun. Kurban Vekaleti vermek isteyen hayırsever vatandaşların, kendilerine en yakın İhlas Vakfı Öğrenci Yurdu'na uğrayarak veya aşağıdaki adrese telefon ederek, Kurban Vekaleti vermeleri mümkün olmaktadır. İhlas Vakfı Genel Merkezi ile irtibat için: ( 0 212) 513 99 00 numaralı telefona veya ( 0 212 ) 513 68 57 numaralı faksa başvurulabilir. Her türlü yardımın yapılacağı İhlas Vakfı’nın hesap numarası ise, Vakıflar Bankası Nuruosmaniye şubesi (2007042)’dir. Not: Bu seneki kurban bedelleri: Küçük boy 50 milyon, orta boy 60 milyon, büyük boy 80 milyon lira olarak tespit edilmiştir."
Baba katili evlad! 3.3.2000 Son zamanlarda, “ anne - baba katili evlad” haberleri çoğalmaya başladı. Babasını öldüren cani, annesini bıçaklayan sarhoş... gibi haberler eksik olmuyor. Hele geçenlerde Isparta’da işlenen bir vahşet vardı ki, okurken insanın tüylerini diken diken ediyor. Üç kız kardeş, annelerinin yardımı ile babalarını öldürüp cesedini parçaladıktan sonra yakıp küllerini çöpe atmışlar. Akıllara durgunluk veren bir vahşet... Cinnet getirdi, şuuru yerinde değildi desek, dört kişi birden nasıl cinnet getirir? İnsan ne söyleyeceğini ne yazacağını bilemiyor. Eskiden bırakın böyle vahşetleri, sıradan bir cinayet bile çok nadir olur, aylarca gazetelere konu olur, tefrikası yapılırdı. Bir toplum bu hale nasıl geldi, ister istemez insanı düşündürüyor. İlk akla gelen de, maneviyat eksikliği, iman zafiyeti oluyor. Halbuki, ana-baba zâlim de olsa, bırakın onlara karşı gelmeyi, onlarla sert konuşmayı “Öf” bile dememeyi emrediyor dinimiz. Ana- babanın da kabahati, yanlışlıkları olabilir. Bunlar, onlara zulüm yapılmasına, hele hele eziyet edilmesine, öldürülmesine hiçbir şekilde mazeret teşkil etmez. Her işte olduğu gibi burada da ölçüyü bildiriyor Peygamberimiz: “Anam-babam çok şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim?” diyen bir kimseye, Resulullah efendimiz, “Anan seni 9 ay karnında taşıdı. 2 yıl emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve sakladı, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmete katlandı. Giyimini, yemeni- içmeni temin etti. Sana dinini, imanını öğretti. Seni islâm terbiyesi ile büyüttü. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?” buyuruyor. Yine Peygamberimiz, “ya Resulallah, yaşlı anama elimle yedirip içiririm. Abdestini aldırır, sırtımda taşırım. Hakkını ödemiş olur muyum?” diye soran kişiye de şu cevabı verir: “Hayır yüzde birini bile ödemiş olamazsın. O sana, yaşaman için hizmet ediyordu, sen ise, ölümünü bekliyerek hizmet ediyorsun. Ancak Allahü teâlâ, bu az iyiliğine karşılık çok sevab ihsan eder.” Bir kimse de, “Ya Resulallah, ana-baba, evladına zulmetse de rızalarını almayan Cehenneme girer mi?” diye sorunca, Efendimiz, cevaben 3 defa “Evet zulmetseler de rızalarını almayan Cehenneme girer” buyurdu. Resulullah efendimizin bu sözlerinden anlaşılıyor ki, ana-baba kötü bile olsa, yine onlarla iyi geçinmek ve onlara iyilik etmek zorundayız. Kitabımız Kur'an-ı kerimde, Ana-babaya şükredilmedikçe, Allahü teâlâya şükredilmiş olamayacağı bildirildi. İşin başka bir yönü de, kişi, ana-babasına nasıl muamele ederse, çocukları da ona öyle muamele ederler. "Eden bulur" "Ne ekersen onu biçersin" gibi güzel ata sözlerimiz vardır. Birisi bir yerde babasını dövüyordu. Etraftan yetişenler, - Bu ne hal, utanmıyor musun, insan hiç babasını döver mi, diye oğluna bağırdılar. Babayı oğlunun elinden kurtarmak istediler. Fakat babası, onlara dönüp o perişan haliyle dedi ki: - Bırakın! Ben de burada babamı döverdim. Şimdi de aynı yerde evladım beni dövüyor. Onun suçu yok. Ben kendi yaptığımın cezasını çekiyorum. Anasına-babasına asi olan, evladından hayır görmez. İşleri hakkında istişare etmeyen ihtiyacını elde edemez. Ailesini idare etmeyen hayatın tadını bulamaz. Ananın-babanın kalbini kırmamalıdır. Çünkü evladın saadet ve felaketi, onların kalblerinden doğan sözdedir. Ana-baba hasta ise, ihtiyar ise, onlara yardım edip saadetin onlardan alınacak hayır duada olduğu bilinmelidir. Eğer onları incitip, beddualarını alırsak, dünya ve ahiretimiz harap olur. Atılan ok tekrar geri gelmez. Onlar hayatta iken, kıymetini bilmeliyiz. Beddualarını almak çok tehlikelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Ana-babanın çocuğuna ve mazlumun zâlime olan bedduaları, reddolmaz.” Bütün bunlara rağmen, bir baba ne kadar kötü olursa olsun nasıl öldürülebilir, cesedi nasıl yakılabilir akıl alacak gibi değil!..
“Daha başka ne beklersin!” 4.3.2000 Dünkü, anne-baba hakkı üzerine yazdığım yazı üzerine, bazı genç okuyucularım arayarak, “ Hep anne-baba hakkından bahsediyorsunuz, evladın anne-baba üzerinde hiç hakkı yok mu? “ diyerek sitem ettiler. Olmaz olur mu tabii ki var. Babanın evladı üzerinde hakkı olduğu gibi, evladın da baba üzerinde hakkı vardır. Bu hakka dikkat etmeyen babalardan evlatları ahirette davacı olacaklardır. Bir defasında, yanında oğlu olduğu halde, Hazret-i Ömer'e birisi gelerek, - Ya Ömer! Bu oğlum bana karşı geliyor, diyerek oğlunu şikayet etti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, o kimsenin oğluna, - Babana nasıl karşı geliyorsun? Allah’tan korkmuyor musun? Babanın, evladı üzerindeki haklarını bilmiyor musun? dedi. Bu sırada genç sordu: - Ey mü'minlerin emiri, babanın evladı üzerindeki haklarını biliyorum. Peki, evladın, baba üzerinde hiç hakkı yok mudur? Hazret-i Ömer cevap verdi: - Olmaz olur mu hiç! Elbette vardır. Bu haklardan biri, babanın temiz ve asil bir hanımla evlenmiş olmasıdır. Evladın, babası üzerindeki haklarından biri de kendisine iyi bir isim koymasıdır. Ve nihayet, evladına dinini öğretmesi, İslam terbiyesi üzere yetiştirmesidir. Hazret-i Ömer'den bu sözleri dinleyen genç dedi ki: - Vallahi babam bu söylediklerinin hiçbirini yapmadı. Gencin bu sözleri üzerine Hazret-i Ömer celallendi. Gencin babasına dönerek, - Oğlum bana karşı geliyor, diye bana şikayete geliyorsun. Halbuki o sana karşı gelmezden önce sen ona karşı gelmişsin. Önce onun şikayet için bana gelmesi lazımdı. Haydi git, diyerek azarladı. Bir gün Ebu Hafs hazretlerine bir adam gelerek, "Oğlum beni dövdü, incitti." dedi. Bunun üzerine Ebu Hafs, "Ona terbiye verip, ilim, irfan öğrettin mi?" diye sordu. Adam, "Hayır" dedi. Ebu Hafs adama şunları söyledi: - Allaha şükret ki kafanı kırmamış. Dinden, imandan, haberi olmayandan daha başka ne beklersin? Peygamber efendimiz çocuklarla ilgilenir, hal hatırını sorar onları sevindirirdi. Bir küçük çocuk, Resûl aleyhisselâmın elini tutup, bir iş için götürseydi, birlikte gider, müşkülünü hâllederdi. Peygamber efendimiz çocuklarını, torunlarını ve diğer çocukları kucağına alır ve severdi. Bir gün birisi, Peygamber efendimizi, torunu Hz. Hasan’ı severken görünce dedi ki: - Benim on oğlum var, şimdiye kadar onlardan hiçbirini öpmedim! Resûl aleyhisselâm, onun yüzüne baktı ve şöyle buyurdu: - Men, lâ yerham, lâ yurham! (Ya’nî “acımayana acınmaz!”) Kendi bedeninden bir parça olan evlâdı sevmek, bir kimse için bulunmaz bir saadettir. Cennet kokularını andıran saçlarını kokladığı, onların cıvıltılarını dinleyerek geçirdiği dakikalar; insana edebi tasvirlere sığmayacak kadar, büyük bir haz verir. Bir defasında da, Resûlullah efendimizin huzuruna bir Bedevi gelerek sordu:” Siz çocuklarınızı öper misiniz? “ Peygamber efendimiz;” Evet, “ buyurdu. Bedevi , “Biz, çocukları öpmeyiz.” Bunun üzerine Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: “ Böyle nasıl söylüyorsun? Allah senin kalbinden merhameti kaldırmış. Onları sevmek, okşamak ve acımak; Allahü teâlânın kalblere koymuş olduğu bir merhamet duygusunun eseridir. Kim bu duygudan mahrûm değilse, evlâdına karşı kayıtsız kalamaz. “ Resûl-i ekrem efendimiz, bir gün kızı Hz. Fâtıma’nın oğullarından biri yanında olduğu hâlde, evden dışarı çıktı. Resûlullah şöyle buyurdu:” Ey çocuklar, siz, Allahın yarattığı güzel kokularındansınız.” Anne- baba olarak biz vazifemizi tam yapalım ki, çocuklarımızdan saygı bekleyelim!..
Gölge etme...” 10.3.2000 İki gün önce, “Dünya Kadınlar Günü” kutlandı. Birkaç dernekte konuşmalar yapılarak “gün” geçiştirildi. Birşeyin temeli yoksa, sağlam bir gerekçeye dayanmıyorsa, yapılmış olmak için yapılıyorsa, en önemlisi de işin içinde istismar varsa o işten netice almak mümkün değildir. Tabii ki hiç netice alınmıyor değil. Netice alınıyor fakat, uğrunda “gün” düzenlenen kadınlar değil, bunu istismar malzemesi yapan çevreler parsayı topluyor. Kadınlarımız yıllardır bunun farkında değillerdi. Çok şükür, artık onlar da istismar edildiklerinin farkına varmaya başladılar. Özellikle bunların, entellektüel çevreden olması daha da sevindirici. Çünkü esas istismar edilen çevre bunlar. Yoksa evinde çocukları, yemeği ile ev işleri ile ilgilenen muhafazakar kadınlarımız zaten böyle istismarlardan uzaktırlar. Onlar hayatlarından memnunlar, arayış içinde de değiller... Onun için bunların istismarları söz konusu olmaz zaten. Konumuzla ilgili olduğu için Sabah Gazetesi bayan yazarlarından Ruhat Mengi’nin kadın hakları ile ilgili sitem yüklü yazısından kısa bir özet vermek istiyorum sizlere: “Sizi bilmem ama "gün" kutlamaktan bana fenalık geldi. İki haftada bir özel bir günü kutluyoruz, yıllardır her fırsatta konuşmalar yapıyor, siyasetçilerle, kuruluşlarla yapılan toplantılara katılıyoruz, kadınlarla ilgili en ufak bir gelişme yok... Bu yıl da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Lions Klüpler gibi bazı kuruluşlardan, ANAP gibi bazı siyasi partilerden konuşmacı olarak davet aldım ama ben artık konuşmak istemiyorum. Daha da doğrusu bu yıl Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamak istemiyorum...Sonuç olarak; Kadının değil kadın, insan yerine bile konmadığı bir ülkede ben 2000 yılının 8 Mart'ını kutlamıyorum. Aksi fikirde olup, yiyip içerek konuşma dinlemek isteyenlere ise "İyi eğlenceler" diyorum!” Bayan Mengi haklı değil mi? Yıllardır, kadınlarımız kurtarılmak istenirken daha da perişan hale getirilmedi mi? Bu yüzden “Gölge etme başka ihsan istemem” deme noktasına geldi kadınlarımız. Önce kurtarıcılardan kurtulmak istiyorlar... Halbuki kadının cemiyette çok önemli bir yeri vardır. Çünkü kadın, cemiyetin çekirdeğini teşkil eden ailenin temel taşıdır. Temel taşı yerinden oynatılan binanın ayakta kalması mümkün değildir. Kadın üzerinde çok duran Batı ülkeleri, binmekte olduğu dalı kestiğinin farkına vardı. Fakat çok geç... Zamanımızda, bu konuda pek çok yayın yapılmakta, açık oturumlar düzenlenmekte ve hatta uluslararası organizasyonlar tertip edilmektedir. Gerçekten de konu önemlidir, özellikle aileyi, anayı ve kadını korumak hususunda gösterilen samimi ve ciddi çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir. Bununla beraber konuyu rayından çıkararak yanlış yönlere sürüklemek isteyen Batı destekli, kapitalist zihniyetli pek çok sahte feminist ortaya çıkmıştır. Bu çıkış yeni değil; XIX. yüzyılın ortalarına doğru, kapitalist dünyada, erkek işçilerin, sömürüye isyan etmesi ile erkek işçiler, kitleler halinde işten çıkartılınca, daha uysal olacakları ve daha ucuza çalışacakları düşüncesiyle kapitalistler, birden bire “feminist” kesildiler. Erkek işçilere karşı kin ve düşmanlık dolu kapitalist propagandalarla, “kadınları, erkeklerin esaretinden kurtarmak gerektiğini, onların, çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi bir göreve esir olmadıklarını, onların da erkekler gibi yaşamaya hakkı bulunduğunu...”, savunur gözüktüler. Bu şekilde kandırdıkları kadınları fabrikalara doldurarak zenginliklerine zenginlik kattılar. Komünistler de 1917’den sonra aynı oyunu, ezen ve ezilen aldatmacılığı ile ele alarak, kadın-erkek çatışmasını körükleyerek, adeta iki ayrı sınıfın çatışması biçiminde istismar ettiler. Neticede, aileyi meydana getiren iki temel taş arasına huzursuzluk sokarak, aile bağlarını zayıflatarak komünizmi sağlamlaştırmak istediler. Görüldüğü gibi hep istismar... istismar... Herkes sütçü beygiri gibi istediği tarafa çekmek istiyor kadını. Kadınların gerçek huzura kavuşması, bunları anlayıp istismara fırsat vermemelerine bağlı...
Gerçek huzurun adresi 11.3.2000 Dün, kadın üzerine çevirilen dolaplardan, yapılan istismarlardan bahsetmiştim. Bugün de, kadının bireyi olduğu aileden bahsetmek istiyorum. Çünkü kadın fonksiyonunu yetirirse aile çöker. Bugüne kadar, tarih boyunca yapılan bütün saldırılara rağmen, aileyi çökertmeye ve hatta yok etmeye yönelik bütün teşebbüsler sonuçsuz kalmıştır. Çünkü aile, fonksiyonları dipdiri olan bir sosyal müessesesidir. Ancak, bu topkeyün saldırılara karşı canlılığını ne kadar devam ettirebilecek? Eğer gerekli tetbir alınmazsa ayakta kalması zorlaşacak en azından fonksiyonlarının tamamını yerine getiremeyecek. Bugün, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de çeşitli vesilelerle aile ve kadın üzerine iyi niyetli çalışmalar yapılmakta. Ancak, bazen, bu gibi çalışmaları saptırmak, şaşırtmak ve istismar etmek isteyen kötü ve art niyetli kimselerin sayısı da küçümsenmeyecek ölçüdedir. Kötü niyetliler gün geçtikçe artmaktadır. Art niyetliler, genç erkek ve kızlara, nikah olmadan da birlikte yaşanabileceğini, aile kurmadan da çocuk sahibi olunabileceğini, artık, bekarlık ve bakirelik gibi komplekslere kapılmamak gerektiğini, fuhuş özgürlüğü...gibi zehirli fikirler ortaya atmakta, bunları desteklemek üzere, romanlar yazmakta, filmler çevirmekte. Doğrudan doğruya aileyi yıkmaya en azından sarsmaya yönelen, mukaddes nikah müessesesini küçümseyen, özgürlük maskesi altında fuhşu teşvik eden bu kişi ve çevreler, bununla da yetinmemekte, kendini, evine ve ailesine adayan anneleri, birer “hazır yiyici” gibi göstermeye çalışmaktalar. Bu kadını sokağa çekme, aileyi parçalama gayretidir. Kadın olmadan aile olmaz, aile olmayınca cemiyet olmaz. Aile olmadan ruh sağlığı yerinde bir toplum düşünülemez. Aile dışında doğan, yahut, ana ve baba şefkatinden mahrum kalan nesillerin beden ve ruh sağlıkları tehlikededir. Ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir müessese, ailenin yerini tutamamaktadır. Rusya’da, komünist liderler bile, önce aileyi lağvettiler, fakat, aile dışında yetişen çocukların ve gençlerin perişan halini gördükten sonra, dehşete kapılarak aileye dönüş emrini vermek zorunda kaldılar. İslâm düşmanlığı uğruna nice medeniyetleri ve aile mefhumunu yok eden İngiltere, ülkesindeki boşanma oranının vahametini görünce, giderek çöken aile kurumunu koruma altına almaya mecbur oldu. Evlilik dışı çocuk oranı yüzde 35’e ulaşınca yeni düzenlemelerle, evliliklerin korunması için daha fazla destek sağlamaya başladı. Kapitalistler hep kadını istismar etmişler, zenginlikleri ile lüks ve israfın tadını çıkarmış, kadınları taş bebekler gibi süsleyerek içki alemlerinde, kumarhanelerde, fuhuş partilerinde eğlence malzemesi yapmışlar. Nikah müessesesini hor görerek, Batı filmlerinde ve romanlarında görüp okuduğumuz gibi bekar evlerinde buluşmayı, mukaddes aile yuvasına tercih ettiler... Ecdadımız ise aileye ve aile fertlerine sahip çıkmış, bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştır. Aileyi huzur yuvası haline getirmiştir. Yaşamak tatlıdır, fakat çetin bir mücadeleyi gerektirir. Hele günümüzde, hayatın gürültüsü, patırtısı ile yıpranan sinirler, ağır yorgunluklar ve hayal kırıklıkları huzur ve sükuna olan ihtiyacımızı, çok daha fazla arttırmıştır. Hepimiz, resmiyetten uzak, mahremiyeti olan, içimizi rahatça dökebileceğimiz, sevildiğimizi, sayıldığımızı ve korunduğumuzu bildiğimiz bir yuvaya ne kadar muhtacız. Sosyologlar, ailenin bu vazifesini yapabilecek başka bir müessesenin mevcut olamadığını ve olamayacağını söyleyerek, ailenin güçlendirilmesininin şart olduğunu belirtmektedirler. Sosyologların, çok ilgi çeken ve hak verilen bu hükmü, gerçekten de doğrudur ve takdire değer... Ancak, hemen belirtelim ki, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim tam 1400 yıl önce, bu gerçeği bildirmiş, “Allah, evlerinizi, sizin için, bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” buyurulmuştur.(EnNahl/80.) Evet, dinimiz 1400 yıl önce gerçek huzurun adresini bildirmiş. Huzuru başka yerde arayan, çölde susuz kalmış kimsenin su diye serap peşinde koşmasına benzer!..
Kurban tartışmaları ve Bayramlar 17.3.2000 Kurban kesmek gerekirdi, gerekmezdi; şoklanarak mı şoklanmadan mı kesilecek tartışmaları devam ederken Bayram geldi... Halkımız bu yersiz, hatta kasıtlı tartışmalara hiç iltifat etmedi. Bu tartışmaları hiç duymadı bile. Çünkü, maksadın üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu biliyordu. Akıllarınca eski köye yeni adet getireceklerdi. Halkımız şunu da iyi biliyordu: Bu tartışmayı başlatanların bu tarakta bezleri yoktu. Onlar inanmadıkları için kurban kesmiyorlardı zaten. Bazılarının, sırtlarındaki envai çeşit hayvan kürkü ve damak zevkleri için, binlerce kuzunun kesildiğini görmezlikten gelerek, hayvanları düşünmeleri, Müslümanların sağlıklarını koruma gayretleri işin kılıfı olduğunu cahillikle itham ettikleri halkımız çok iyi biliyordu. Bu tür yaygaraların yeni olmadığını da biliyordu. Bir zamanlar ömürlerinde caminin kapısından adımını atmamış, alınları secde görmemiş kimseler, akıllarınca Müslümanları hastalıklardan korumak için, camilere ayakkabı ile girilmesini, kliselerde olduğu gibi, sıralara oturarak ibadet yapılmasını savunmamışlar mıydı? Halkımız bunları unutmadı. Bunun için bu tartışmalara iltifat etmedi, kurbanını kesip huzur içinde bayramını yaptı ve yapmakta... Aslında bunlar bizim konumuz değil. Biz neyin yapılacağını neyin yapılmayacağını biliyoruz. Çünkü dinimiz yeni gelmedi. Ondört asırdır devam etmekte. Onlar kendileri çalıp oynamaya devam etsinler... Biz kendi konumuza dönelim. Bayram nedir, Bayramın örfümüzdeki yeri nedir bunların üzerinde duralım bugün: Çok eskilerden beri her kavim, yılın bazı günlerine önem vermiş, bunu çeşitli şekillerde kutlamıştır. Dini ve milli bakımdan önemi olan, milletçe her sene kutlanan bu günlere, çeşitli isimler verilmiştir. İslamiyetten sonra bayram manasına gelen "ıyd" kullanılmıştır. Her yıl Müslümanların sevinçli, neşeli günleri tekrar geldiği için böyle günlere ıyd, yani "Bayram" denilmiştir. Müslümanlar bayram günlerine ayrı bir önem verirler. Zira bu günler, günahların affedildiği, birlik ve beraberlik duygularının pekiştirildiği, yoksulların sevindirildiği günler olması bakımından sevinç ve neşe kaynağıdır. Peygamber efendimiz Medine'ye hicret edince, Medinelilerin cahiliye adetlerinden kalma bayramları kutladıklarını görünce; “Allahü teâlâ size onlardan daha hayırlı iki bayram [Ramazan ve Kurban Bayramı] ihsan etti.” buyurdu. Bayram günleri, günahların affedildiği, rahmet kapılarının açıldığı günlerdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tövbe reddolmaz. Ramazan ve Kurban bayramının birinci geceleri, Berat gecesi ve arefe gecesi.” Ayrıca İslam büyükleri, bir Müslümanın Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günah işlemeden, haram lokma yemeden geçirdiği günleri de bayram kabul etmişlerdir. Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neşelenmelerinin sebebini sorduğunda onlar, "Bugün bayramımızdır" dediler. Bunun üzerine hazret-i Ali de; "Günah işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır" buyurdu.Yine Müslüman ruhunu teslim (vefat) edeceği zaman rahmet meleklerini, Cennetteki nimetleri görünce, onları görmenin zevkiyle can verme vakti de Müslümanın bayramı olduğu bildirilmiştir. Osmanlılar Bayramlara ayrı bir önem verirlerdi. Resmi merasimle kutlarlardı. Bayramlaşma merasimini Babıali teşrifat kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan sonra, padişah, "Aleyke avnullah" (Allahın yardımı üzerine olsun) dedikten sonra "Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var" sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada mehteran bölüğü tarafından hünkar marşı çalınırdı. Bayramlarda bile “ Mağrur olma..” denilebiliyordu Padişaha. Not: Bütün okuyucularımızın Bayramlarını tebrik eder, sağlık ve afiyet içinde daha nice bayramlara kavuşmaları için Cenab-ı hakka niyaz ederim.
Deli için hergün bayram! 18.3.2000 Bayramlar, sadece Ramazan ve Kurban bayramı ile sınırlı değil; Müslüman olmak, doğru bir imana sahip olmak bayram... Hayatta olmak, sağlıklı olmak bayram... Dostlarla beraber olmak bir bayram... İyi insanlar arasında olmak da bir bayram... İnsanlara iyilik yapmak, onları sevindirmek, bir sıkıntısını gidermek bayram... Çünkü, Allahü teâlâ ona nafile hac ve umre sevabı veriyor. Yani Allahü teâlâ kullarına çok kazansınlar, çok kar etsinler, çok karlı çıksınlar diye ufak bahaneler yaratıyor. Birisi, Allah dostu bir zata demiş ki: Efendim, benim hayatım berbat, benim hayatım kaymış; bu vaziyet karşısında bu kul nasıl kurtulur? O mübarek zat şöyle cevap vermiş: “Gemi sahile çıkınca yalnız kaptanını çıkarmaz, geminin içinde kim varsa çıkarır. Sen bindiğin gemiye bak! Sen gemide olmaya bak! Öyle ikinci kaptan olmuş, çapacı olmuş hiç mühim değil. Bu gemi Resulullahın gemisidir. Bu gemiye girebilmenin anahtarı da, La ilahe illallah... diyebilmektir. Ebu Cehil bunu söyliyebilseydi, Hz. Ömer olurdu. Hakkı, doğruyu kabul etmek, öyle kolay değil. Ta 1400 seneden beri bu mücadele devam ediyor. Ecdadımız, Osmanlılar, Selçuklular diyar-ı küfre, küffara dünya ve ahıret saadetini götürmek için gittiler. Biliyorlardı ki, dünya ve ahıret huzurunun esası bu kelimededir. Dolayısıyla maksatları dünyalık veya bir kuru kavga veyahut da toprak davası ve de hükümran olmak sevdası değildir. İslamiyeti doğru olarak öğrenebilmek ve yaşayabilmek bayram... Çünkü dinin iki ana temeli vardır: Biri öğrenmek, diğeri öğretmek. İnsanın başına ne gelirse cahilliğinden gelir. Bugün bütün dünyadaki Müslümanların başına gelen sıkıntıların sebebi bu. Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” buyurmuş. Bir kelime öğretene, 100 ömre sevabı veriliyor. Zaten hadis-i şerif var. Peygamberimiz, “Ümmetim fesada uğradığı zaman, ( bozulduğu zaman) bir sünnetimi ihya edene yüz şehid sevabı var” buyuruyor. Ya bu vacib olursa, ya bu bir farz olursa, hele hele iman olursa, kaç yüz şehid sevabı verilir, siz hesap edin! Dinimizi kimden, nasıl öğreneceğiz? Peygamber efendimiz buyurdu ki:“Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir. Dininizi İslam alimlerinin ağızlarından öğrenin!” Bugün, yetkili din alimi kalmadığı için dini İslam alimlerinin kitaplarından öğrenmelidir. İlim, amel ve ihlas sahibi olan Müslümana “İslam alimi” denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini alim tanıtana “kötü din adamı, yobaz” denir. İslam alimi, dinin bekçisidir. Kötü din adamı, yobaz, şeytanın yardımcısıdır. Şeytandan nasıl kaçıyorsak, yardımcısından da öyle kaçmamız lazımdır. Yoksa hem dünyamız, hem de ahıretimiz mahvolur. Bugün böyle kimselerin yüzünden milyonlarca insan dinden çıkmaktadır. Nimetlerin kıymetini bilmek, şükrünü yapabilmek bayram...Eğer bir Müslüman kendini değiştirmezse, Allahü teâlâ verdiği nimetleri değiştirmez. Allahü teâlânın nimetini anmak, şükretmek lazım. Nimetin şükrü yapılmazsa, Allahü teâlâ bizden alır, başkasına verir. Bunun için elimizdeki nimetin kıymetini çok iyi bilmemiz lazımdır. Zamanımızdaki çekilen sıkıntıların bir sebebi de bu. Her an Allahü teâlâ feyz gönderiyor, sayısız nimetler gönderiyor. Fakat, insanın nefsi engeldir bu nimetlere. Dörtyüz hadis-i şerifin özeti şu dört şey: 1- Dünyaya güvenme. 2- Mala aldanma. 3- Mideni doldurma. 4- Cahil olma. Bu dünya hayal, ahıret bakidir. Ona göre çalışmak lazımdır. Ölünce uyanılacak ve hakikatler görülecek. Uzun vadeli programları bırakıp, günümüzü iyi değerlendirmeliyiz. Dünya üç günden ibarettir. Dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarına ulaşıp ulaşamayacağımızı bilmiyoruz. Geriye, bugün kalıyor. Bunun için, bugünün çok iyi değerlendirilmesi lazımdır. “Deli için hergün bayram” demişler. Çünkü o yaptıklarından mesul değil
Ya bizler?!.. Daha nice bayramlara huzur içinde hep beraber kavuşmak dileği ile...
“Sen de yaşlanacaksın unutma!” 24.3.2000 Bu söz, Yaşlıları Koruma Derneği’nin sloganı. Ama kulak veren kim? Sloganın tesir etmesi için, arkasında destek gerekir, basında, halk nezdinde kabul görmesi gerekir. Medyamız çok daha önemli(!) işlerle uğraştığı için yaşlılara destek vermeye vakit bulamıyor. Derneğin üyeleri gibi sloganları da cılız kalıyor!... Tanzimattan beri, bazı güçler ısrarla, Batı’nın ne kadar kötü adeti varsa, getirmeyi, ne kadar faydalı işleri varsa getirmemeyi kendilerine prensip edinmişler. Hatta o hale gelmiş ki, Batı o yanlışından çoktan dönmüş, zararlarını telafi gayreti içinde. Fakat biz ısrarla o yanlışın peşindeyiz... Bu yanlışlardan biri de, aileyi kurtarma ve yaşlılara sahip çıkma hususu. Batı şimdi aileyi muhafaza hatta genişletme gayreti içinde. Fakat belli bir mesafe alındıktan sonra geni dönülmüyor. Bugün Batı’da çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra çoğunun ev ile irtibatı tamamen kopmakta. İstemeseler de buna engel olamamaktalar. Bu yaşayış hayvanlarınkine ne kadar benziyor değil mi? Hayvanlar, yavrularını, yeterli duruma gelince yuvadan atarlar. Yaşlılar haftası vesilesiyle bir bayan okuyucumuz aradı. “Artık dayanacak gücüm kalmadı, kötü örnek(!) olduğum için çevrem beni dışlıyor,” diyerek sözlerine başladı. Dışlama sebebini de şöyle izah etti: “Beyimin yaşlı, bakıma muhtaç anne babası yanımızda kalıyor. Elimden geldiği kadar onlara bakmaya çalışıyorum. Aslında benim fazla bir şey de yaptığım yok. Zaten çocuklar için yemek pişiriyorum, iki kişi fazla olmuş bana bir ek külfeti de yok. Bana karıştıkları da yok kendi hallerinde namazlarıyla, ibadetleri ile uğraşıp duruyorlar. Komşularım, görüştüğümüz kimseler bana enayi gözüyle bakıyorlar. “Bu zamanda kaynana, kayınpeder kahrı hiç çekilir mi? Bizim beyler seni örnek gösteriyorlar. Bize kötü örnek oluyorsun,” diyorlar. Her fırsatta bu yanlışımı(!) yüzüme vuruyorlar. İyi niyetli olanlarda, “Maşaallah, bu zamanda böyle gelin az bulunur, Allah sabır versin, kolaylık versin. Kimsenin yapmadığını yapıyorsun” diyorlar. Her iki gruba göre de yaptığım normal değil anlayacağınız. Zaman zaman şeytan aklıma giriyor, “ Gerçekten ben enayi miyim” diye düşünüyorum. Sonra annem aklıma geliyor. Yatalak olan kayın validesine Allah rızası için sabırla bakmıştı. Şimdi de sağ olsun gelinimiz kendi annesi gibi yakınlık gösteriyor. Kim ne yaparsa Allah fazlasıyla kendisine dünyada da ahırette verir diyerek kendime teselli veriyorum.” Değerli okuyucumuz, kim ne derse desin sen doğru yoldasın, dinimizin emrettiği, büyüklerimizin asırlardır titizlikte uydukları bir yoldasın hiç üzülme! Seni ayıplayanlar da bir gün yaşlanacaklar. Ne ektilerse onu biçecekler. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak. Aslında ailede yaşlılara sahip çıkmanın faydası sadece ona bakan kimseye değildir. Toplumun, çocukların yetişmesinde, huzurun sağlanmasında o kadar faydası var ki, saymakla bitmez. Ailede, anne babaya göre, dedenin, babaannenin çocuğun yetişmesinde, terbiyesinde çok büyük rolü vardır. Tecrübe kolay elde edilen bir şey değildir. Para ile mal ile de elde edilemez. Gelin için kayınvalidesinin tecrübeleri baha biçilmez bir değerdir. Aynı durum dede için de geçerli. Dede anlattığı masallarla, hikayelerle, aile terbiyesini, toplumun örf adetini aşılar. Böyle bir terbiyeden geçen çocuk hayatta başarılı olur. Bir anektod ile yazımı bitireyim: Meşhur CNN programcısı Larry King kitabında anlatır: New York Belediye Başkanı Mario Poduno hoş sohbet, hitabeti güzel bir idarecidir. Clinton’un danışmanı olan hukukçu oğlu Andrew Poduno, genç yaşına (yaşı 33) rağmen, bu konularda babasından daha başarılı. Bir gün Mario Poduno’ya bunun sebebini sordum. Şöyle cevap verdi: “Biz İtalyan asıllıyız. Bizde geniş aile kültürü hakimdir. Andrew, dede kültürü ile yetişti. Babam, annem devamlı ona birşeyler anlatırlardı. O da zevkle dinlerdi. Dinlemesini bilen çok şey öğrenir, kendisini de dinletir. Konuşma yeteneği gelişir. Oğlumun başarasının altında bu gerçek yatar...” Doğru her yerde doğrudur. İnancı ne olursa olsun kim buna uyarsa, dünyada karşılığını bulur. İnancı doğruysa ahırette de karşılığını görür.
“Beli bükük yaşlılar olmasaydı...” 25.3.2000 Dün Yaşlılar Haftası dolayısıyla, yaşlılara saygının sosyal boyutu üzerinde durmuştum. Bugün de dini boyutu üzerinde durmak istiyorum. Yaşlılara, güçsüzlere yardım etmek dinimizin önemli bir kuralıdır. Dinimiz, çocuk, genç, yaşlı toplumun her ferdinin dayanışma içinde olmasını emreder. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır. Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz! Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir. Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.” Dinimiz, anne- baba yaşlanınca bakım evlerine atılarak üzüntü içinde ömürlerini tamamlamalarını değil, çocuklarının daima yanlarında kalmalarını onlara yumuşak davranmayı tevazu göstermeyi, onları üzmemeyi Öf bile dememeği emrediyor. Yüce Allah yine, “Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, anababanıza da iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine öf bile deme; ağır söz söyleme, onlarla yumuşak ve tatlı konuş, onlara acı, tevazu kanadını gerip "Rabbim, küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et" diye duâ et.” (İsra 23, 24) buyuruyor. Resûlullah efendimiz, "Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azâb sel gibi gelirdi" buyururdu. Cemiyetler dayanışma ile yaşlısı genci birbirlerine sevgi ve saygıyla ayakta kalırlar, ancak bu şekilde toplum huzur bulur. Eğer yaşlılar, artık sizin işiniz bitti, sizin faydanız yok diye terk edilirse o toplum çöker. Çökmese bile toplumda rahat, huzur kalmaz. Huzur olmayan bir ortamda huşu içinde ibadet de yapılamaz. Psikiyatr Dr.Nihat Kaya, toplumda huzurun sağlanması için yaşlılarla ilgili şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Yaşlı kimseleri bu dönemlerinde yalnız bırakmamak gerekir. Yaşlılar bu dönemlerinde çocukluğa benzer bir dönem yaşarlar. Bu dönemde daha çok ilgi, sevgi beklerler. Aranmak hatırlanmak, değerli olduklarını hissetmek isterler. Özellikle çocukları tarafından ilgi görmek ve hediye almak isterler. Ben yaşlıyım. Hiçbir işe yaramıyorum. Bu yüzden değerim olmaz. Söylediklerimi kimse dinlemez düşüncesine kapılırlar. Bazıları da kim bana bakacak kaygısına kapılır. Huzurevlerine gönderilen yaşlıları, artık işe yaramıyorum, beni istemiyorlar, beni sevmiyorlar düşüncesi onları deprasyona sokar.” Yaşlıların sıkıntısına ortak olup ahir ömürlerini huzur içinde geçirmelerini sağlamalıyız. Onlar bize Allah’ın bir emanettir. Yaşlı insanlar için dünyayı yaşanılmaz hale getiren yalnızlık duygusudur. Akranları dünyadan ayrıldıkça bu duygu daha da artar. Bizlere düşen onlara bu duyguyu yaşatmamak. Yaşlıların beklediği en önemli şey saygıdır bizden. Çünkü ancak onlar, gösterdiğimiz saygı nispetinde, yaşadıkları yılları boşa geçirmemiş oldukları kanaatine varırlar. Saygının arkasından onlara, bazı şeyleri danışarak hala daha kendilerine ihtiyacımız olduğunu hissettirmemiz gerekir. Yaşlılar hayatın her safhasında bizleri yanı başında görmek isterler. İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Bunun için bize karşı bazı sıkıntıları, yanlış tutum ve davranışları olabilir. Bunları anlayışla karşılamalıyız.. Maalesef yıllardır, romanlarda, TV dizilerinde “huysuz ihtiyar” tiplemesi işlendi. İnsanlar ihtiyarlayınca mutlaka çekilmez sıkıntı verirler, düşüncesi yerleşti kafamıza. ihtiyar bir insanın dayanılmaz huysuzluklarıyla hemhal olarak yetiştirildi gençlik. Her insan kendini karşısındakinin yerine koymadığı müddetçe yaşlının gence, gencin yaşlıya duyduğu sevgi zayıflar. Tahammülsüzlüğün başlıca sebebi budur . Unutmayalım ki, onlar bizim gençlik halimizi yaşamayacaklar fakat biz onların halini yaşayacağız!.. Bugünün yarını da var... Bazı şeylerin telafisi mümkün değildir. Evlad olarak üzerimize düşeni yaparsak içimizde bir ukde kalmaz, ömür boyu keşke şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım üzüntüsü ile yaşamayız.
Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz 31.3.2000 Osmanlı İmparatorluğu’nun 700. Yıl Kutlamalarına Devletimizin en üst düzeyde sahip çıkması, devlet protokoluna alması; geçmişimiz ile köprü kurulması açısından sevindirici. Bu tarihi köprünün kurulmasında Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in büyük katkıları olmuştur. Her ne kadar 1999 yılında geçirmiş olduğumuz büyük depremden ve 2000 yılında da yoğun bir siyası gündem dolayı bazı aksamalar, tehirler olduysa da, resmi, özel birçok kuruluş tarafından bu kutlamalar yapılmış ve yapılmakta... Kutlamalara ilk öncülüğü de Sayın Cumhurbaşkanımız, Meclisimiz ve Hükümetimiz yapmıştır. Bütün partiler ittifakla bu kutlamalara önem vermişler, bu kutlamalar sebebiyle Meclis, 39. Oturumda özel gündemle toplanmıştır. Bu özel gündemde çok güzel konuşmalar yapılmıştır. Kutlamalara, bir nebze de olsa, katkıda bulunmak için bu tarihi konuşmaların bazı bölümlerini Meclis tutanaklarından alarak istifadenize sunmak istiyorum: Hükümet adına Devlet bakanı Fikret Ünlü ( Karaman):Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Büyük Atatürk’ün söylediği gibi, geçmişini bilmeyen ulusların gelecekleri de olamayacağından, tarihsel ve kültürel değerlerimizi araştırmak, bunları genç kuşaklara aktarmak bizler için en büyük görevdir. Bilindiği gibi, Orhun Abidelerinde yer alan ve insanı insan olarak değerlendiren anlayış Osmanlı Devletine de yansımıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesinin başına yazdırdığı “Evrenin özü insandır; bu Vakfım da insanlar içindir” şeklindeki sözleri, bu yansımanın en önemli kanıtıdır. Üç kıtada hüküm sürmüş olan Osmanlı Devleti, sadece askerî üstünlükle değil, insanlığa yapmış olduğu hizmetler ve çeşitli coğrafyalarda inşa ettiği mimarî ve sanat eserleriyle de dünya tarihinde seçkin bir yer kazanmıştır. 624 yıl egemen olan Osmanlı Devleti, bir dünya devleti olarak, hemen bütün ülkelerle yakın ilişkilerde bulunmuştur. Osmanlı Devletinin tarihi, bir dünya tarihi niteliği taşıdığından, Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri, Osmanlı Devletinin tarihine yakın ilgi duymuşlardır. Devlet olarak bizim, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılını anma etkinliklerindeki temel hedefimiz, Osmanlı Devletiyle, ondan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak değerlerini, zengin tarih ve kültür mirasını ortaya çıkarmaktır; aynı zamanda, bu değerleri, bugünkü ve gelecek kuşaklara aktarmak; birlik, beraberlik ve barış duygularını aşılamak; cami, kilise, havra ve sinagogu yan yana getiren hoşgörü anlayışını dile getirmek; Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evran, Nasrettin Hoca, Gül Baba gibi değerlerimizi tüm insanlığa tanıtmaktır. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm faaliyetler, Sayın Başbakanımızın da özellikle vurguladığı gibi, Avrupa’yı Avrupa yapan bu önemli insanlık mirasının Osmanlı’ya ait olduğunu göstermek, tarihî ve moral değerlerimizi ortaya çıkarmak ve Osmanlı Devletini tarihte hak ettiği yere oturtmak üzerine yoğunlaştırılmıştır. Bu çerçevede geliştirilen tüm projelerin başarıyla sonuçlanması dileğiyle, değerli katkılarınızı bekliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. ANAP Grubu adına Yılmaz Karakoyunlu (İstanbul) ünya üzerinde kurulmuş bütün Türk devletleri, birer altın halka gibi birbirlerine eklenerek günümüze gelmiştir. Sadece Osmanlı’nın 700. yıldönümünü değil, özellikle İslamiyetle teşerrüf ettikten sonra Karahanlı ve Selçuklu geleneği içerisinde bugüne gelişimizin değerlerini halkalar halinde değerlendireceğiz ve Cumhuriyetimize uzanan Osmanlı üzerinde yoğunlaşacağız. Her şey, 700 yıl evvel, bir rüyanın tabir edilmesiyle başladı. Şeyh Edebali, damadı Osman’ın görmüş olduğu rüyayı tabir ederken, kendisine “Oğul, devletin insana dayanmalı ve insanın hakkını teslim eden bir adalet, onun refahını sağlayan gayretle ayakta kalmalıdır” dedi. Değerli arkadaşlar, Osmanlı antropolojisi ve tarih tahlili, sadece fetihlerden, egemenliklerden ve askerî üstünlüklerden ibaret değildir; asıl ve önemli olan özelliği, devlet örgütlenişi, devlet disiplini, dengeli ve adil yönetimi, kültür ve sanat üstünlüğü ve bütün yurttaşlarına hiçbir ayırım göstermeksizin, gözetmeksizin tanıdığı din ve vicdan özgürlüğüdür. “
Adalet mülkün temelidir” 1.4..2000 Bugün de 700. Yıl Kutlamaları sebebiyle TBMM’ deki özel gündem konuşmalarını Meclis tutanaklarından vermeğe devam edeceğim. MHP Grubu adına İsmail Köse (Erzurum) : Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu 600 yıllık büyüklüğü sağlayan temel fikrin, adalet ve Allah rızası için insana hizmet prensipleriyle oluştuğunu görmekteyiz. Osmanlı Devleti, Söğüt’teki küçük bir devletten, birdenbire, İstanbul’u fethedip, Tuna’ya ulaşan bir cihan devletine insanların zulmü altında inlemiş toplulukların, sabahı bekleyen hasta sabırsızlığı içerisindeki adalet bekleyişlerinden başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. Osmanlının fethettiği birçok Hıristiyan memlekette, halkın, fatih komutanların ayaklarına kapanarak "Ah, ne olaydı da daha önce gelseydiniz, bize, evvelden bey olsaydınız” diye şükranlarını sunduğunu yeni nesillerimiz öğrenmeli ve bunun da adaletle sağlandığını bilmelidir. Osmanlı tarihinin kayıtlarında Ertuğrul Gazi’nin Osman Gazi’ye, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetlerinin temel ilkesi, reayayı Emanetullah bilmek ve ona adaletle davranmaktır; yani “İnsan, Allah’ın emanetidir; ona, o gözle bakacaksın ve adaletle hizmet edeceksin” ilkesidir. Osmanlı döneminde yazılmış yüzlerce siyasetnamenin temel ilkesi de “Adalet mülkün temelidir” yani, egemenlik adalete dayanır. Bu muhteşem imparatorluğu kuran, yöneten ve yaşatan ecdadımıza Cenab-ı Allah’tan rahmetler diliyorum. DYP Grubu adına Mehmet Sağlam (Kahramanmaraş): Değerli milletvekilleri, 700. yıldönümünde Osmanlı’yı hatırlamak, Cumhuriyet’e bühtan sayılmamalıdır. Hataları ve sevaplarıyla, 20 milyon kilometrekarelik, birkaç kıtaya yayılan büyük bir coğrafyada, çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli, 7 asırlık bir cihan devletini doğru araştırmak, doğru değerlendirmek ve doğru anlamak, millet olarak vecibemizdir diye düşünüyorum. İlber Ortaylı, çağdaş tarihçimiz bakınız ne diyor: “Osmanlı mirasını reddetmenin temelinde tarih bilmezlik yatıyor.” Sayın milletvekilleri, Osmanlı Devleti’nin yediyüz yıllık cihan imparatorluğu kurabilme sırrını, tarihçi Toynbee, liyakatli insanların devlet görevlerine getirilmesine bağlıyor. Biraz önce arz ettiğim gibi, Osmanlı’da, kişilerin neler başardığı esas alınıyor; Osmanlı’da, liyakat esası var, kayırmacılık yok. DSP Grubu adına Erol Al (İstanbul): Saygıdeğer milletvekilleri; bir milletin tarihi, o milletin dünüyle bugünü arasındaki en kuvvetli, en anlamlı bağ olduğu kadar, geleceğin kurulmasına yönelik atılacak adımlar açısından da ders alınması gereken en temel değerdir. Bu nedenle, tarihimizi iyi bilmek, doğru kavramak ve doğru yorumlamak zorundayız. Dün olduğu gibi, bugün de düşmanımız aynıdır. Bu düşman, Türk kimliğini, kültürünü, dilini, vatanını hedef almıştır ve bin yıldır İslam dünyasının önderliğini yapan Türklüğe yönelik bu saldırının ardında, Türkİslam medeniyetinin yok edilmesi yatmaktadır. Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk Halkının, Türk değil, Müslüman olduğu yönündeki Bizans kalıntısı Yunan iddiası, öndeki hedefin Türk kimliği olduğunu açıkça sergilemektedir. Arap, Fars işbirlikçileriyle Türkiye’nin etrafını çevrelemek ve Türk kimliğini boğmak isteyen Rus, Rum, Ermeni gücü ve Batılı işbirlikçileri, bu amaçlarına hiçbir zaman ulaşamayacaklardır. Cemil Çiçek (Ankara- RP): Osmanlı Devleti bir şemsiye devletti; o örtü, o gölge kalktı; elliye yakın devlet, devletçik çıktı; ama, hiçbirisinde huzur yok, barış yok; kan akıyor, kin akıyor, gözyaşı akıyor. Neredeyse, bu ülkeleri yönetenlerden, rahat döşeğinde ölen yok. Kimi sürgünde, kimi süngünün ucunda; bağımsız olanı hiç yok. Kimi İngilizin, kimi bir başka emperyalist devletin vesayetinde. Sakın, bu görüntü, bu hal, bu zillet, bu çirkinlikler, Osmanlıya yapılan ihanetin bedeli olmasın; aslını şeytana ya da İngilize satmışlığın bedeli olmasın?! Sakın, din-i mübînin izzeti için, belde-i Tayyibe’nin selameti için, feda-yi can eden, arkadan hançerlenen Anadolu’nun masum evlatlarının toprak altında biriken kanı olmasın. Hep düşündüm, hep yüreğim yandı; acaba, milletçe çektiğimiz sıkıntıların sebebi, iki yakamızın bir araya gelmemesinin sebebi, bu kıymet bilmezliğimiz olmasın?! Bu halimiz gayretullaha dokunmuş olmasın?!. Balkanlarda hep kan, hep gözyaşı var. En huzurlu dönem Osmanıl dönemi. Sakın, çekilen bu çileler, bu ıstıraplar, bu vahşetler, evlad-ı fâtihana yapılanların bir karşılığı olmasın.
DEVLET BAKANI FİKRET ÜNLÜ (Karaman) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 üncü yılı kutlamaları çerçevesi içerisinde, hükümet olarak, bugüne kadar yaptığımız ve yapacağımız faaliyetlerle ilgili Yüce Meclisi genel olarak bilgilendirmek amacıyla hükümet adına huzurunuzdayım; sözlerime başlarken, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Büyük Atatürk’ün söylediği gibi, geçmişini bilmeyen ulusların gelecekleri de olamayacağından, tarihsel ve kültürel değerlerimizi araştırmak, bunları genç kuşaklara aktarmak bizler için en büyük görevdir. Bilindiği gibi, Orhun Abidelerinde yer alan ve insanı insan olarak değerlendiren anlayış Osmanlı Devletine de yansımıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesinin başına yazdırdığı “Evrenin özü insandır; bu Vakfım da insanlar içindir” şeklindeki sözleri, bu yansımanın en önemli yansımanın en önemli kanıtıdır. Bu kural, Türklerin kurduğu devlet felsefesinde de yer almış ve Türkiye Cumhuriyetine de intikal etmiştir. İnsanı öne çıkaran bu düşünce, Avrupa’da Ortaçağın kapanmasına ve Yeniçağın başlamasına zemin hazırlamıştır. Üç kıtada hüküm sürmüş olan Osmanlı Devleti, sadece askerî üstünlükle değil, insanlığa yapmış olduğu hizmetler ve çeşitli coğrafyalarda inşa ettiği mimarî ve sanat eserleriyl ede dünya tarihinde seçkin bir yer kazanmıştır. 624 yıl egemen olan Osmanlı Devleti, bir dünya devleti olarak, hemen bütün ülkelerle yakın ilişkilerde bulunmuştur. Osmanlı Devletinin tarihi, bir dünya tarihi niteliği taşıdığından, Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri, Osmanlı Devletinin tarihine yakın ilgi duymuşlardır. Devlet olarak bizim, Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 üncü yılını anma etkinliklerindeki temel hedefimiz, Osmanlı Devletiyle, ondan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinin ortak değerlerini, zengin tarih ve kültür mirasını ortaya çıkarmaktır; aynı zamanda, bu değerleri, bugünkü ve gelecek kuşaklara aktarmak; birlik, beraberlik ve barış duygularını aşılamak; cami, kilise, havra ve sinagogu yan yana getiren hoşgörü anlayışını dile getirmek; Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evran, Nasrettin Hoca, Gül Baba gibi değerlerimizi tüm insanlığa tanıtmaktır. Bu çerçevede yapılacak çalışmaların eşgüdümü için, Başbakanlıkta, İçişleri, Kültür, Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlıkları, Genelkurmay Başkanlığı temsilcileri, Basın Yayın Enformasyon, TRT ve Gençlik ve Spor Genel Müdürleri, Türk Tarih Kurumu Başkanı ile Profesör Doktor İlber Ortaylı’dan oluşan bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon, merkezden yürütülecek projelerin, valilik, sivil toplum, özel sektör ve yerel yönetimlerin birlikte organize edeceği faaliyetlerin seçimi, takibi ve eşgüdümüyle görevli olup, önerilen tüm projeleri incelemiş, sözlü takdim almış ve uygun görülen projeler, Bakan onayıyla, yürürlüğe konulmuştur. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm faaliyetler, Sayın Başbakanımızın da özellikle vurguladığı gibi, Avrupa’yı Avrupa yapan bu önemli insanlık mirasının Osmanlı’ya ait olduğunu göstermek, tarihî ve moral değerlerimizi ortaya çıkarmak ve Osmanlı Devletini tarihte hak ettiği yere oturtmak üzerine yoğunlaştırılmıştır. Bu çerçevede geliştirilen tüm projelerin başarıyla sonuçlanması dileğiyle değerli katkılarınızı bekliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. ANAP GRUBU ADINA YILMAZ KARAKOYUNLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, çok tarihi bir celseyi idrak ediyoruz. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 700 üncü yıldönümü münasebetiyle tarih şuurumuzun seyrini ve gerçeğini değerlendireceğiz. Dünya üzerinde kurulmuş bütün Türk devletleri, birer altın halka gibi birbirlerine eklenerek günümüze gelmiştir. Sadece Osmanlının 700 üncü yıldönümünü değil, özellikle İslamiyetle teşerrüf ettikten sonra Karahanlı ve Selçuklu geleneği içerisinde bugüne gelişimizin değerlerini halkalar halinde değerlendireceğiz ve cumhuriyetimize uzanan Osmanlı üzerinde yoğunlaşacağız
. Her şey, 700 yıl evvel, bir rüyanın tabir edilmesiyle başladı. Şeyh Edebali, damadı Osman’ın görmüş olduğu rüyayı tabir ederken, kendisine “oğul, devletin insana dayanmalı ve insanın hakkını teslim eden bir adalet, onun refahını sağlayan gayretle ayakta kalmalıdır” dedi. Değerli arkadaşlar, Osmanlı antropolojisi ve tarih tahlili, sadece fetihlerden, egemenliklerden ve askerî üstünlüklerden ibaret değildir; asıl ve önemli olan özelliği, devlet örgütlenişi, devlet disiplini, dengeli ve adil yönetimi, kültür ve sanat üstünlüğü ve bütün yurttaşlarına hiçbir ayırım göstermeksizin, gözetmeksizin tanıdığı din ve vicdan özgürlüğüdür. Yine, Osmanlı tarih tahlilinin ortaya koyduğu bir yalın tespit daha vardır; Osmanlı antropolojisi iki temel noktaya dayanır: Bunlardan birincisi, nefsin müdafaası; diğeri, neslin idamesidir. Osmanlıda nefsin müdafaası bir hak, neslin idamesi ise bir ilahî ilham ve medenî sorumluluk olarak tezahür eder. Nefsin müdafaası, meşruiyet zemininde ahlak ve hukuk kurallarına sadakat gösteren, başkalarınnı hak ve özgürlüklerini kollayan; fakat, ihlaller karşısında kendi haklarını tereddütsüzce savunan disiplin değeridir. Hiç şüphesiz ki, geçmişteki bütün iftiharlarımızı, özündeki bütün üstün değerlere sadık kalmak suretiyle yorumlasak dahi, bir gerçeği gözden uzak tutamayız ve bunu itiraf etmekten uzak kalamayız. Bu gerçek şudur: Viyana’dan sonra ordu, Tanzimat’tan sonra Türk ve İslam irfanı bozguna uğramıştır. Gülhane Hattında ve Islahat Fermanında Türk eğitim hayatını ilgilendiren ve İslam irfanına işaret eden tek bir sözcük bulamazsınız. O hatlarda, o fermanlarda, ne maariften ne irfandan ne ümrandan söz edilmez; ama, aydınlık çağının eğitim politikasıyla getirdiği değerleri, biz de, faydalı eserlere dönüştürmede yeteri kadar başarılı olamadık; Medreseden Arapçayı, tekkeden Farsçayı alıp, Tanzimat okullarına yerleştirdik ve yeni bir kültür, yeni bir edebiyat zemini hazırladığımızın tesellisiyle geleceğimizin kurtuluşunu bunlara ümit olarak bağladık. Değerli arkadaşlar, meseleyi fikrî planda değerlendirmek gerekirse şunu söylemek zorundayım: Eğer, bir reform hareketinin tefekkür çilesini çekmemişseniz, o reform hareketi nereden gelirse gelsin, nasıl gelirse gelsin, hangi muhtevayı getirirse getirsin topluma yararlı sonuçlar sağlaması mümkün değildir. Osmanlının o tarihte muhtaç olduğu husus, kendi özdeğerlerini yeni bir dinanizm ve muhteva içerisinde harekete geçirmekti. Yani, Batılı gibi düşünüp, Batılı gibi davranmak değil, Türk gibi düşünmek; fakat, Batılının iş ciddiyeti ve disiplini içerisinde hedeflerini gerçekleştirmekti. Osmanlının hiçbir ıslahat hareketinde ve aydınlanma girişiminde, bu söylediğimiz manada, ciddî bir disiplin sağlanamamıştır. Bu teşebbüs, 1839 Gülhane Hattı’nın, Gülhane Parkı kapısında ilan edilmesinden; 1923, Çanka’da cumhuriyetimizin ilan edilişine kadar geçen zaman içerisinde hep böyle eksik ve göstermelik kalmıştır. MHP GRUBU ADINA İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, sayın konuşmacının da ifade ettii gibi, Yüce Meclisimiz, yine çok önemli bir oturumunu yapmaktadır. Bu millî davanın konuşulması esnasında, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; konuşmama başlarken, Grubum ve şahsım adına. Yüce Heyetinizi ve Yüce Türk Milletini saygıyla selamlıyorum. Osmanlı Devletinin borçları kadar, 600 yıl içerisinde oluşturduğu bütün siyasî ve kültürel miras da, istesek de istemesek de, bize aittir; çünkü, bir insanın kendi yaşından kaçması mümkün olmadığı gibi, bir milletin de kendi tarihinden kaçması mümkün değildir. Osmanlının siyasî ve iktisadî alandaki tükenişinin üstüne cumhuriyeti kurmuş olmamız, ifade ettiğimiz gerçeği hiçbir şekilde değiştiremez. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu 600 yıllık büyüklüğü sağlayan temel fikrin, adalet ve Allah rızası için insana hizmet prensipleriyle oluştuğunu görmekteyiz. Osmanlı Devleti, Söğüt’teki küçük bir devletten, birdenbire, İstanbul’u fethedip, Tuna’ya ulaşan bir cihan devletine insanların zulmü altında inlemiş topllukların, sabahı bekleyen hasta sabırsızlığı içerisindeki adalet bekleyişlerinden başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. Osmanlının fethettiği birçok Hıristiyan memlekette, halkın, fatih komutanların ayaklarına kapanarak "ah, ne olaydı da daha önce gelseydiniz, bize, evvelden bey olsaydınız” diye şükranlarını sunduğunu yeni nesillerimiz öğrenmeli ve bunun da adaletle sağlandığını bilmelidir. Osmanlı tarihinin kayıtlarında Ertuğrul Gazi’nin Osman Gazi’ye, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetlerinin temel ilkesi, reayayı Emanetullah bilmek ve ona adaletle davranmaktır; yani “insan, Allah’ın emanetidir; ona, o gözle bakacaksın ve adaletle hizmet edeceksin” ilkesidir. Osmanlı döneminde yazılmış yüzlerce siyasetnamenin temel ilkesi de “adalet mülkün temelidir” yani, egemenlik adalete dayanır. Esasen, bu ilke, İslamdan önceki Türk devletlerinde, töreye bağlılık olarak egemenliğin temeli olmuştur. İslamiyetten sonra da Türk kamu hukukunun ana kavramı ve egemenliği devam ettirebilmenin şartı, adalet fikri olmuştur. Günümüze de mesaj olması bakımından adalet fikrini biraz açarsak, bunun, hukuka bağlı devlet ve hukukun üstünlüğünü kabul eden devlet anlamına geldiğini görürüz; yani, her türlü devlet erkinin yasama, yargı ve yürütme önceden konulmuş kurallara uygun olarak kullanılması ve önceden konulan bu kuralların da üstün hukuk kurallarına ve onu temellendiren toplumun inanç yükselirken, onun temel dayanağı, insanlara vaat ettiği, hiçbir ayrım gözetmeden ve bayrağı altında gerçekleştirdiği adalettir. Söğüt’teki beylikten, Çanakkale Boğazını geçip, Balkanlarda, bir insan ömrü içerisinde fırtınalı bir yangın gibi yayılan Osmanlı fetihlerini, onların getireceği adalete susamış yüzyıllarca, kendi dinlerinden ve soylarından olan insanların zulmü sistemine aykırı olmamasıdır. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Osmanlıyı sadece tarihî bir hatıra olarak yâd etmek elbette güzel bir hadisedir; ama, bir milletin geçmişine sahip çıkması açısından en azından bir kadirşinaslık örneğidir. Ancak, zannediyorum, bizim için daha önemli anlam veya anlamları olan tarafı da, her şeyden önce, Türk Milletinin çok gerilere dayanan tarihinin bize bağlanmasında son uzun köprüdür. Bir milletin geleceğinin, ancak geçmişiyle beraber düşünüldüğünde mümkün olabileceği göz önüne alındığında, bize en yakın atalarımızı bilmek, tanımak ve her türlü hatıralarını muhafaza etmek bizim için çok daha önemli hale gelmektedir. Bunun dışında, Türkiyemiz için bazı önemli politikalar geliştirebilmek açısından da Osmanlı dünyasını yakından tanımanın bazı pratik yararlar getireceğini de düşünmemiz gerekmektedir. Çünkü, biz hâlâ, Osmanlının bıraktığı coğrafyanın önemli bölümünde yaşıyoruz ve komşularımızın büyük bölümü de Osmanlı bünyesinde uzun yıllar yaşadıktan sonra ayrılmış ülkelerdir. Yine, çok değer verdiğimiz, soydaşımız Şair Bahtiyar Vahapzâde diyor ki: “Geçmişine gülle atanın, geleceğine bomba atarlar.” Değerli milletvekilleri, son olarak, yine, ülkemizde iç ve dış tahrikler sonucu millî birlik ve ülke bütünlüğüne yönelik çalışmaların bütün gayretlere rağmen bir sonuç vermemesi, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanlarımızın aynı değerlerle yoğrulmuş olarak, birlikte barış ve huzur içinde yaşamayı, aslında, yüzlerce yıl önce öğrenmiş olmalarındandır. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı’nın, kendi içerisinde barındırdığı insanları bir arada tutmada kullandığı veya sahip olduğu değerler, her türlü tehlikeye karşı bizim insanımız için de elzem olan değerlerdir. Sayın milletvekilleri, beşeriyet tarihine 600 yıl mührünü vuran atamız, Osmanlı tarihindeki mümtaz yerini almıştır. Bugün bizlere düşen, Osmanlıyı her yönüyle yeniden tahlile tabi tutmak ve bu muhteşem tarihî tecrübeden azamî derecede faydalanmaktır. Bu muhteşem imparatorluğu kuran, yöneten ve yaşatan ecdadımıza Cenab-ı Allah’tan rahmetler diliyor, Grubum ve şahsım adına Yüce Meclisi tekrar saygıyla selamlıyor ve bu önergeyi veren değerli milletvekili arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum.
FP GRUBU ADINA MEHMET RECAİ KUTAN (Malatya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Meclisimizi Fazilet Partisi adına saygıla selamlıyorum. Sayın milletvekilleri, bir milletin ortak hafızası, tarih bilincini ayakta tutmasıyla yakından ilişkilidir. Hafızasını kaybeden insanın içine düşeceği kimliksizlik duygusu ve kişiliğini tanımlayamama problemi, toplumlar için de aynen geçerlidir. Toplumun geleceğinin inşasında, tarihe ve doğru oluşturulmuş tarihin bilincine düşen rolü küçümseyen bir anlayışa sahip insanlar topluluğunun yönettiği bir ülkede bedel, kimliksiz ve kişiliksiz bir toplum meydana getirmekle ödenir. Bu itibarla, tarihimizi iyi ve doğru bir şekilde öğrenecek ve ondan günümüz ve geleceğimiz için dersler çıkaracağız. Osmanlı tarihi üzerinde araştırma yapan Avusturyalı meşhur tarihçi Hammer şunları söylüyor: “Osmanlı İmparatorluğu, geniş bir imparatorluktur ve tarih bakımından sonsuz önem taşımaktadır. Bir devdir ki, güçlü kolları aynı zamanda üç kıtaya kavrar. Bütün imparatorluklar gibi bir gün düşerse Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında bırakacağı enkaz, bu üç kıtayı kaplayacaktır.” Muhterem milletvekilleri, Osmanlı Devletinde Batılı anlamda sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıflar oluşmamıştır. Batıda görülen serf, senyör, proleterya, burjuvazi şeklinde bir tabakalaşma Osmanlı toplumu içinde görülemez. Koyun sürülerine çobanlık eden veya kara sabanın ardında koşan çocuklar alınıp, pekala devletin en yüksek kademelerine getirilebiliyordu veya saraya sokulabiliyordu. Çünkü, Osmanlı Devletinde ferdin toplum içindeki yeri soy asaletine dayanmıyordu; Osmanlı Devletinde kişinin kabiliyet ve ehliyeti önemli bir kriter olarak değerlendiriliyordu. Şahsın ailesi, soyu, geçmişi, fazla bir anlam taşımıyordu. Osmanlı Devletinde, insana, Allah'’n mahluku, yaratılmışların en şereflisi, muhterem ve aziz bir varlık olarak bakılıyordu; tıpkı, Derviş Yunus’un “yaradılanı severiz, Yaradan'dan ötürü” anlayışı... İşte, bu anlayış, bütün Osmanlı toplumuna mal olmuştu. Değerli milletvekili arkadaşlarım, Batı toplumlarında hak ve hürriyetlere ait gelişmelerin 1215 tarihli İngiliz Magna Carta’sı, 1789 tarihli Fransız İhtilali inkılabıyla olduğu kabul edilmektedir. Bu iddia, Batı toplumları için doğrudur; ama, insana ait hak ve hürriyetler, Osmanlı toplumunda, ta baştan itibaren mevcuttu; çünkü, onların anlayışına göre, üstün olan, kuvvet değil haktı. Bu prensip, inançlarının ayrılmaz bir parçasıydı. Bu sebeple, Osmanlı toplumunda, temel hak ve hürriyetler olarak, en kâmil manada şunlar mevcuttu: Temel hakların en önemlilerinden birisi, eşitliktir. Eşitlik, İslam hukukunda temel bir hak olarak görülmektedir. Başkasının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmemek şartıyla, herkes can güvenliğine ve seyehat hürriyetine sahiptir. Beraeti zimmet asıldır meşhur bir Mecelle kaidesi yani, suçluluğu kesin olarak ispat edilmedikçe, herkes masumdur. Şahsî hürriyetler konusunda, Müslüman ve gayri müslim arasında fark yoktur. Herhangi bir kimsenin canına, malına ve namusuna tecavüz, büyük bir suçtur. Herkes için inanç ve ibadet hürriyeti vardır. Mesken dokunulmazlığı, bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından garanti edilmiştir. Çalışma hürriyeti ve özel mülkiyet hakkı kabul edilmiştir. Öğrenim hak ve hürriyeti büyük önem taşımaktadır. Her Müslümana öğrenmek, yalnız hak değil aynı zamanda önemli bir ödevdir. Osmanlı tarihi dikkatlice ve ön yargısız incelendiğinde görülmektedir ki, bu büyük medeniyet, devlet yapısı, yönetim anlayışı, askeri gücü sosyal ve ekonomik yapısı, hukuk sistemi, sanat ve kültür faaliyetleriyle o devrin en üstün bir seviyesini temsil etmekteydi. Devrinin süper gücü olduğu halde, bu gücü sömürmek için değil, dünya barışının sağlanması için kullanmıştır. Osmanlının geniş bir coğrafyada tesis ettiği barışın ne anlama geldiği gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Zira, Balkanlar, Karadeniz sahilleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyası bugün siyasal dengelerin ve uluslar arası barışın giderek bozulduğu mekânlar haline gelmiştir. Balkanlardan çekilen Osmanlının boşluğu hâlâ doldurulamamıştır. Bosna-Hersek’te, Kosova’da cereyan eden olaylar bunun en açık delilidir. Geniş Arap dünyası, Osmanlı bayrağı altında yaşadığı huzurlu günlerini hiçbir zaman yakalayamamıştır. Osmanlının çekilmesinden sonra, geniş Arap coğrafyası cetvelle taksim edilerek, Batı emperyalizminin sömürüsünü kolaylaştıracak siyasî haritalar oluşturuldu; barış da, buralarda Osmanlıyla beraber tarihe karıştı.
DYP GRUBU ADINA MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 üncü yıldönümü münasebetiyle, Doğru Yol Partisinin düşüncelerini ifade etmek üzere, Grup adına huzurunuzdayım. Doğru Yol Partisi Grubu ve şahsım adına, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Değerlimilletvekilleri, 700 üncü yıldönümünde Osmanlı’yı hatırlamak, cumhuriyete bühtan sayılmamalıdır. Hataları ve sevaplarıyla, 20 milyon kilometrekarelik, birkaç kıtaya yayılan büyük bir coğrafyada, çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli, 7 asırlık bir cihan devletini doğru araştırmak, doğru değerlendirmek ve doğru anlamak, millet olarak vecibemizdir diye düşünüyorum. Hatalar, ancak, onları görmekle düzeltilebilir, varsa düzeltilebilir, hatalar, görülürse tekrar edilmez. Aslında, tarihten korkmamak gerekir, ondan ibret almak esas olmalıdır, korkmak değil. Değerli milletvekilleri, Osmanlı Devleti, hoşgörüyü esas alan bir yönetimi benimsemiştir; idaresi altındaki halka, ne dinlerini ne dillerini ne dekültürlerini değiştirmeleri için baskı kurmuştur; değişik dil, din ve milletten insanları barındıran, âdeta, bir yuva oluşturmuştur. İngiliz tarihçisi Toynbee, belki, bu gerçeği görenlerin başında geliyor. Bakın, ne diyor: “Bütün tarih boyunca, Ortadoğu ve Balkanları hakimiyetinde birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğudur; ne Persler ne Roma ne de Arap imparatorlukları, buna muvaffak olmuşlardır. Buralarda en geçerli, en uzun, en iyi yönetimi, Osmanlılar kurabilmiştir.” Yine, İlber Ortaylı genç, daha yeni, çağdaş tarihçimiz bakınız ne diyor: “Osmanlı mirasını reddetmenin temelinde tarih bilmezlik yatıyor.” Öyleyse, bütün dünyada, bütün tarihçilerin “yeniden keşif” olarak nitelendirdiği... Mesela, bunlardan birisi, yine, tarihçi William Darlyumple “Osmanlı İmparatorluğu, bugün dünya tarihide son keşfedilen kıtadır” diyor. Sayın milletvekilleri, Paul Kenddy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşleri” adıl eserinde, Osmanlı’nın, matematik, haritacılık, tıp, bilim ve sanayiin birçok kolunda Avrupa’dan daha ileri gittiğini yazıyor. Bu, yeni bir şey olmayabilir, bunu biliyoruz; ama, bunu, bir yabancı, son zamanlarda en çok okunan bir kitapta tekrar dile getirmkete ve özellikle İngiliz, İspanyol ve Hollanda Kolonializminden farklı olarak, Osmanlı fethinin, topraklara, ayrı bir kültür, ayrı bir adalet ve yeni bir medeniyetle gitmesini örnek göstermektedir. Ekonomik sömürgecilik yoktur. İngiliz, İspanyol ve Hollanda kolonializminde esas olan ekonomik yararlanmadır gidilen ülkelerde, Osmanlı’da ise, gidilen yerlere, adalet, müsavat ve medeniyet götürme vardır. Sayın milletvekilleri, Osmanlı Devletinin yediyüz yıllık cihan imparatorluğu kurabilme sırrını, tarihçi Toynbee, liyakatli insanların devlet görevlerine getirilmesine bağlıyor. Biraz önce arz ettiğim gibi, Osmanlı’da, kişilerin neler başardığı esas alınıyor; Osmanlı’da, liyakat esası var, kayırmacılık yok. Burada, özellikle teknolojiyi yakından takip eden bir devlet olduğunu belirlemek üzere bir küçük anekdotu da anlatmak istiyorum. Bir yabancı teknik dergide, yıllar önce, dünyada ilk metro hangi şehirde kurulmuştur diye bir sorunun cevabı araştırılıyordu. Uzun uzun açıklamalardan sonra dünyada metro olan şehirler anlatılıyor ve cevap olarak, dünyada ilk metronun İstanbul’daki tünel olduğu ileri sürülüyordu. Şimdi, o tarihte, düşününüz ki, Osmanlı, dünyada ilk metroyu yapmış, bu yabancı dergiye göre; ama, Türkiye’de, henüz, hiçbir şehrimizde metro yoktu. Teknolojik gelişme ve dünya devleti olma bakımından, Osmanlının ne olduğunu göstermesi bakımından enteresandır diye düşündüğüm için size nakletme gereğini duydum. Birçok cihan devleti kurmuş, yaşatmış ve dünya medeniyetine katkıda bulunmuş olan bu büyük milletin evlatları olarak, bugün, bize düşen bazı görevler ve sorumluluklar var. Bunlardan birincisinin, önce, yapılan fetihler az geliyormuş gibi, 65 yaşında Zigetvar’a kadar at sırtında sefere çıkan Kanuni’nin devlet adamlığına ve bu sorumluluğa sahip olabilmek olduğunu düşünüyorum. Seçimi yok, muhalefeti yok; ama, devlet sorumluluğu, ona, o yaşta, at sırtında aylarca gitme ve yeni fetihler yapma sorumluluğunu vermiş. Macarların “kahraman düşman” diye yazdıkları heykelinin önünde şükranla eğilmemek, devlet sorumluluğunun önünde saygıyla eğilmemek mümkün değildir. İkincisi, devlette hoşgörü geleneğini sürdürme. Osmanlı yönetimi, idaresi altındaki halkın inancına, diline, kültürüne saygılı olmuş; Fatih’in son olarak Kosova’da ele geçirilen fermanı, oradaki kilise mensuplarının haklarını koruma yolundaki uygulamaların en son elde edilen örneğidir diye düşünüyorum. Osmanlı coğrafyası üzerine kurulan 35 bağımsız ülkenin de, yüz yıllar sonra dilleriyle, inançlarıyla ayrı devlet olabilmeleri, bu hoşgörünün en doğal ve tarihte görülemiş bir sonucudur diye düşünüyorum. Üçüncü olarak da, adalete olan saygı ve itibar bir başka Osmanlı meziyeti. Hepimizin üzerinde durması gereken, teokratik bir devlet yapısına rağmen, dünya meselelerinde yeni kanunlar çıkararak, bu kanunların uygulanmasına özen gösteren bir devlet anlayışı
. DSP GRUBU ADINA EROL AL (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın miletvekilleri; Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 üncü yılı nedeniyle verilen genel görüşme önergesinin öngörüşmesi dolayısıyla, Demokratik Sol Parti Grubunun görüşlerini sizlerle paylaşmak üzere söz aldım; Yüce Parlamentoyu saygıyla selamlıyorum. Saygıdeğer milletvekilleri; bir milletin tarihi, o milletin dünüyle bugünü arasındaki en kuvvetli, en anlamlı bağ olduğu kadar, geleceğin kurulmaına yönelik atılacak adımlar açısından da ders alınması gereken en temel değerdir. Bu nedenle, tarihimizi iyi bilmek, doğru kavramak ve doğru yorumlamak zorundayız. Fatih’in, yeryüzünde emsali bulunmayan bir zaferin, İstanbul’un fethinin müsebbibi oluşu asla bir tesadüf değildir. Bu fetih için aklın, bilimin tüm olanaklarını kullanmış, eşi, benzeri olmayan uzun menzilli bronz toplar döktürerek, ordusunun savaş gücünü arttırmış; bu da yetmeyince, taktik dehasını ortaya koyarak, karada gemi yürütmeyi başarmıştır. Ünlü İngiliz Tarihçi Lord Kinross, bakınız, bu operasyonu şu sözlerle aktarıyor: “İstanbul’un sadece kara saldırısıyla ele geçirilemeyeceğini fark eden İkinci Mehmet, gemileri karadan aşırıp, Haliç’e sokulmak gibi dahiyane bir fikri uygulamaya girişti. Denizden 60 metr eyüksek bir vadi sırtından, bir başka vadiye, oradan da Haliç’e giden bir karayolu yapıldı. Yol, başından sonuna kadar yağlı kütükler döşendi. Metal tekerlekli taşıyıcılar üstüne bağlanan gemiler, makaralarla sudan karaya çıkarıldı ve öküzlerle çekildi. Yelkenler açıldı, kürekçiler kürekleri havaya kaldırdı. Karada yelken açıp ilerliyormuş izlenimi vererek Haliç’e giren gemilerin karşısında hıristiyan denizciler ve nöbetçiler dehşete kapıldı. Haliç sularında Rum donanmasının savunma hattının gerisinde 70 parça Türk gemisi belirivermişti” İşte, bu dahi Türk devlet adamı tarafından sonsuza kadar Türk toprağı olmak üzere fethedilen ve başkent ilan edilen İstanbul, bir başka dahi Türk devlet adamı Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen millî mücadele sonrasında yeniden Türk vatanı yapılarak, Sultan Mehmet’in bu büyük mirasına sahip çıkılmıştır. Osmanlı, gücünün doruğuna Kanunî Sultan Süleyman’ın yönetiminde ulaştı. Pozitif bilimlere büyük önem veren ve askerî başarıların devamının eğitimle mümkün olacağını gören Sultan Süleyman, Kanuni medreselerini açtı. Bu medresleerde tıp ve matematik dersleri ağırlıklı olarak işlendi. Osmanıl sınırları, genişleme döneminde, Karpat Dağlarının kuzeyinden Hazar Denizine, Hazar Denizinin batı kıyılarından Basra Körfezine, bütün Arap Yarımadası, Mısır, Libla, Tunus ve Cezayir’i kapsayarak Sudan’a, Viyana’nın biraz doğusundan Zagrep’e kadar uzanıyordu. 16 ncı Asrın sonlarına kadar Avrupa ve Asya’da karşısında hiçbir gücün duramadığı Osmanlı ordusu, Avrupa’da ortaya çıkan askerî teknolojideki yeniliklere ve bunun sonucu olarak savaş yöntemlerindeki gelişmelere ayak uyduramadı; böylece, Batı orduları karşısındaki savaş gücünü yitirdi. 16 ncı Yüzyılın sonları ile 17 nci Yüzyılın ilk yarısı, Osmanlı için, gerek içte gerekse dışta bunalımlı bir dönem oldu. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa devltelerine karşı üstünlük iddiası sona erdi. Osmanlı’nın ilk önemli matematikçisi ve astronomu Kadızade-i Rumi’nin öğrencisi büyük matematikçi ve astronom Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet’in isteğiyle Semerkant’tan İstanbul’a gelmiş ve Uluğ Beyin astronomi cetvellerini tamamlamıştı. Gök cisimlerinin hareketleri ve dünyadan uzaklıkları üzerine çalışmalar yapan Ali Kuşçu, İstanbul’un enlem ve boylam derecelerini hesaplamış ve Fatih Külliyesine bir güneş saati de yapmıştı. Dün olduğu gibi, bugün de düşmanımız aynıdır. Bu düşman, Türk kimliğini, kültürünü, dilini, vatanını hedef almıştır ve bin yıldır İslam dünyasının önderliğini yapan Türklüğe yönelik bu saldırının ardında, Türkİslam medeniyetinin yok edilmesi yatmaktadır. Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk Halkının, Türk değil, Müslüman olduğu yönündeki Bizans kalıntısı Yunan iddiası, öndeki hedefin Türk kimliği olduğunu açıkça sergilemektedir. Arap, Fars işbirlikçileriyle Türkiye’nin etrafını çevrelemek ve Türk kimliğini boğmak isteyen Rus, Rum, Ermeni gücü ve Batılı işbirlikçileri, bu amaçlarına hiçbir zaman ulaşamayacaklardır.
CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 üncü yılında önergemize destek ve öncelik verdiğiniz için hepinize teşekkürlerimi arz ediyorum. Şüphesiz, Osmanlılar dönemi, tarihimizin en ihtişamlı, en parlak dönemlerinden birisidir. Yalnız Türk Milletinin değil, bütün insanlık tarihinin iftihar edeceği güzelliklerin yaşandığı şaheser bir dönemdir. Bu sebeple, böyle bir mirasa sahip olmaktan dolayı hepimiz bahtiyarız. Bize bu bahtiyarlığı yaşatan o aziz insanları, rahmetle ve şükranla anıyoruz; çünkü, Anadolu coğrafyasını bize vatan yapan, büyük ölçüde onlardır. Bu mübarek vatanda yalnız bize değil, bütün insanlığa tertemiz bir kültür, muhteşem bir medeniyet, yüz akı bir tarih bırakan onlardır. İnsanlığın ideali, toplumların hedefi ve yeni yüzyılın özellikleri olarak ifade edilen, hak, adalet, hoşgörü, uzlaşma, barış içinde birlikte yaşama gibi kavramları sözü edilen konulra olmaktan çıkarıp, devrin imkânları içerisinde yaşanabilir hale getirenler de onlardır. Beylikten imparatorluğa, aşiretten devlete, Osmanlıdan cumhuriyete ve günümüze kadar, kader çizgimiz üzerinde şan ve şerefle hatırlayacağımız zaferlerimizi bizlere kazandıran da yine onlardır. Yabancı tarihçilerin gözüyle, Asya, Afrika ve Avrupa’da kâinat tarihinin tanıdığı en geniş imparatorluklardan birini kuran, cihan tarihinin en şaşırtıcı, en harikulade tezahürlerinden birini gerçekleştiren, asırlarca, çok sayıda milleti, onlarca dili, lehçeyi, kültürü, Müslümanı, Hıristiyanı, Yaudiyi barış içinde, adalet içinde, bugün birbirimizden esirgediğimiz hoşgörü içinde yaşatan da yine onlardır. Onlar, tarihi sadece yaşayan değil, tarihi yazan, tarihi yaşayan ve tarihi yaşatan insanlardır. 700 üncü yılını kutladığımız bu devlet, öyle bir devlet, onu kuranlar da bu dirayette, bu fazilette olan insanlardır. İşte, bizler, bu soylu kökten geliyoruz. Değerli milletvekilleri, tarih, bir milletin ortak dilidir, tarih, bir milletin hafızasıdır; tarih, çaredir; tarih, toplumun geçmiş hayatıdır, onun halini ve geleceğini belirleyen en güçlü faktördür; tarih, bir toplumun kimliğidir, müşterek paydasıdır ve yine, tarih, bir milletin, siyasî, askerî, kültürel açıdan geleceğe dönük koordinatlarıdır; tarih, kâinatın vicdanıdır; dolayısıyla, milletimizin de vicdanıdır; tarih, en büyük siyaset öğretmenidir; tarih, bir sergidir, bir fuardır görmesini bilenler, almasını bilenler için; tarih, bir ibretler ilmidir; zira, dünler, yarınların mayasıdır, bugünler, dünün ürünleridir. 623 yıllık bu üzün süreçte doğrular var, yanlışlar var; güzellikler var, çirkinlikler var; sevinçler var, üzüntüler var; ama, bütün bunların hepsi bizim, hepsi bize ait, hepsi de bizim için, akıl ve idrak sahipleri için, doğruyu bulmak, güzeli yapmak, geleceğimizi doğru tanzim etmek için. Onun için ddeim ki: Tarih, bir öğretmendir; yaşadığımız pek çok derdin, sıkıntının kaynağı oradadır; sebebi orada, neticesi buradadır; çözümlerini de oradan bulup çıkarmak gerekecektir. Değerli milletvekilleri, bir iki şeyin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Altı asırlık Osmanlı tarihinde, akıllı padişahlarımız olmuştur, deli padişahlarımız olmuştur; sade hayat yaşayan, ömrünü at sırtında geçirenler olmuştur, sarayda ihtişam içinde sürdürenler olmuştur; hakim olanları vardır, zayıf olanları vardır; ama, bu sülale içinde, hiç hırsız yoktur; milletinin servetini dışarıya kaçıran yoktur; ne Ortadoğu’nun krallarına ne İran’ın şehinşahlarına ne de malî milat korkusuyla dışarıya servet transfer edenlere benzeyeni yoktur. İşte, asalet budur; helal süt emmişlik budur. (FP ve DSP sıralarından alkışlar) Yerli yersiz hakkında konuştuğumuz, çocuklarımıza, bir kısmını hasım ve düşman gösterdiğimiz insanlar bunlardır; reddi miras ettiğimiz bunlardır; Bulgar Geşov Efendi kadar sadakat ve alaka göstermediğimiz insanlar da bunlardır. Onun için, hep düşündüm, hep yüreğim yandı; acaba, milletçe çektiğimiz sıkıntıların sebebi, iki yakamızın bir araya gelememesinin sebebi, bu nankörlüğümüz, bu kıymet bilmezliğimiz olmasın?! Bu halimiz gayretullaha dokunmuş olmasın?! Bu işte, bir ilahî tecelli yok mu?! Sakın, gencecik çocuklarımıza, tarih okutuyoruz diye sebbülanet ettirerek, o aziz insanalrı rencide etmiş olmayalım?! Yalnız biz mi böyleyiz; Osmanlı Devleti bir şemsiye devletti; o örtü, o gölge kalktı; elliye yakın devlet, devletçik çıktı; ama, hiçbirisinde huzur yok, barış yok; kan akıyor, kin akıyor, gözyaşı akıyor. Neredeyse, bu ülkeleri yönetenlerden, rahat döşeğinde ölen yok. Kimi sürgünde, kimi süngünün ucunda; bağımsız olanı hiç yok. Kimi İngilizin, kimi bir başka gavurun vesayetinde. Sakın, bu görüntü, bu hal, bu zillet, bu çirkinlikler, Osmanlıya yapılan ihanetin bedeli olmasın; ruhunu şeytana ya da İngilize satmışlığın bedeli olmasın?! Sakın, din-i mübînin izzeti için, belde-i Tayyibe’nin selameti için, feda-yi can eden, arkadan hançerlenen Anadolunun masum evlatlarının toprak altında biriken kanı olmasın. O coğrafyanın taşı toprağı kızıla çalar; bu kızıllığın Kızıldenizden olmadığı muhakkaktır. Sakın, dindaşlık uğruna, kardeşlik uğruna, ömürlerinin baharında ölüme gönderdiğimiz “giden gelmiyor acep nedendir” diye hâlâ sırrını çözemediğimiz; ama, Allahın ve tarihin bildiği yüzbinlerce genç vatan evladının kanı sebebiyle olmasın?! Balkanlarda hep kan, hep gözyaşı var. En huzurlu dönem Osmanıl dönemi. Sakın, çekilen bu çileler, bu ıstıraplar, bu vahşetler, evlad-ı fâtihana yapılanların bir karşılığı olmasın. Cehalet her gelişmeye engel 7.4.2000 Herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine... Geçen hafta yapılan resmi açıklamaya göre, ekonomimiz % 6.4 küçülmüş. Aday olduğumuz Avrupa Birliği ülkelerinde 20 binlerde seyrederken ülkemizde, 3.300 olan GSMH 2.878’ dolara düşmüş. Daha önce açıklanmıştı; gelişmiş ülkeler sıralamasında da 86.sıradayız. Bu düşüşlerin birçok sebebi varsa da en başta geleni, kültür seviyemizin düşüklüğüdür. Bir ülkede cehalet hakimse, ilme, kültüre önem verilmiyorsa, her alanda düşüş olur. Cehalet her gelişmeye engel çünkü. Cehaletten kurtulmak, ilim sahibi olmak da okumakla, öğrenmekle olur. Kültür seviyesi yüksek olan toplumlar, ileriyi iyi görür. Yeniliklere açık olur. Dolayısıyla, teknolojik gelişmeleleri hızlı olur. Bugün dünyaya baktığımızda bunu çok iyi fark ederiz. İlme önem veren, okuyan, okuma alışkanlığı olan milletler, teknolojide zirvededir. Meselâ, teknolojide zirvede olan ABD’de bir yılda 72.500 çeşit kitap basılmakta. Almanya’da 49.000, Japonya’da 42.000, Fransa’da 27.000 çeşit kitap okuyucuya ulaşırken, Türkiye’de devlet yayınları dahil, kitap çeşidi sadece 7.000 civarındadır. Batı dünyasında kitap, bir insanın ihtiyaç listesinin 18. sırasında bulunmaktadır. Türkiye’de ise, ihtiyaç listesinde, kitap 222. sırada yer almaktadır. Dünya genelinde “Pazar araştırmaları” yapan Euromonitör şirketi tarafından hazırlanan raporda; yılda kitap için kişi başına harcanan para sıralamasında Batı ülkeleri 100 dolar civarında iken, Türkiye bu konuda sıralamaya dahi girememiştir. Kültürün tek taşıyıcısı kitabın kişi başına düşen oranı da içler acısı: Almanya’da 1000 kişiye 2.700, Rusya’da 1000 kişiye 18.000, ABD’de 1000 kişiye 12.000, Japonya’da 1000 kişiye 1.100, Türkiye’de 1000 kişiye 7 kitap düşmektedir. Avrupa'da kişi başına yılda yedi kitap düşerken, Türkiye'de yedi kişiye bir kitap düşüyor Sadece kitapta mı gerideyiz? Hayır. ABD'de bin kişiye düşen gazete sayısı 200, Almanya'da 400, Japonya'da 500 iken bizde 81'dir: Memleketimizde; her 1000 kişiden 919’si gazete okumuyor. Dergiler için de aynı şey geçerli. Bizde toplam gazete tirajı 3-3.5 milyon civârındadır. Bu tirajdan spor, magazin ve müstehcen neşriyat yapanları, resmî ve rutin satışları, bakıcıları, promosyon meraklılarını da düşerseniz, okunan gazete tirajı 1 milyon civarındadır. ABD’de kişi başına bir yılda düşen kağıt miktarı 390 kg, Avrupa’da kişi başına 90 kg, Türkiye’de ise 20 kg.dır. Öğrenim durumu ortalamasında, ilk okul dörtten terk durumdayız. Nüfusumuzun %80’i ilk okul mezunu.Üniversite mezunlarının nüfusa oranı ise, yalnız yüzde 3.9. Bunlara bile eğitimlerine uygun iş sağlanamıyor: Türkiye’de 95 kişiye bir kahvehane düşerken, 65.000 kişiye bir kütüphane düşmektedir. Yalnız İstanbul’da ruhsatlı kahvehane sayısı onbinin üzerindedir. Buna karşılık İstanbul’da 19 kütüphane bulunmaktadır. Bu büyük şehrimizin her kazasına bile bir kütüphane düşmemektedir. Peki, araştırmalarda ilk dörde girdiğimiz kesimler yok mu? Var tabii: Fransız Shene Ferguson’un tesbitine göre; israfta dünya birincisiyiz, kumarbaz milletler sıralamasında ikinciyiz, alkolde dünya üçüncüsüyüz, sigarada dünya dördüncüsüyüz. Bir de teknolojik gelişmelerde lokomotif görevi yapan ilmi araştırmalara bakalım: Türkiye’de bir yılda yapılan ilmî araştırma sayısı 368 iken, Japonya’da 23.630, Rusya’da 25.313, Almanya’da 26.168, İngiltere’de 42.338, ABD’de 204.632’dir. Amerika Birleşik Devletlerinde, öğrenci başına, yılda 1272 dolar harcanırken, Türkiye'de yalnızca 72 dolarcık harcanıyor, sonra da çağdaş eğitimden filan bahsediliyor: Bu rakamlar, gelişmiş ülkeler sıralamasında niçin 86.sırada olduğumuzu yeteri kadar îzah etmektedir herhalde... Halbuki, biz Müslümanlar olarak ilme yabancı kimseler değiliz. Avrupa’yı ilim ile medeniyet ile tanıştıran Müslümanlardır. Bunun sebebi de dînimizin ilme çok önem vermesidir. İlk gelen ayet “Oku!”dur. Başka bir âyet-i kerîmede, “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” buyuruldu. Birçok hadîs-i şerîfleri ile sevgili Peygamberimiz de ilmi teşvik buyurmuştur. “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz, çalışınız”, “İlmi, Çinde de olsa, alınız” hadîs-i şerîfleri bunlardan sadece ikisidir. Dinimiz bu kadar ilme açık hatta ilmi emrederken halimiz böyle ise, suçun kimde olduğu belli... Fert fert kendimizi sorgulayıp, cehalet zilletini üstümüzden atmak zorudayız. Hareket eden ölüler 8.4.2000 Kitaba, ilme önem vermemenin bizi ne hale getirdiğini dün istatistiki verilerle sizlere sunmuştum. Kitap okumak, yayınları takip etmek, insanın bilmedikleri lüzumlu bilgileri öğrenmesi ve insanlık için yeni gelişmeleri takip ederek kendini yenilemesi, ne kadar faydalı ise, buna mani olan şeyler de o kadar zararlıdır. Bugün insanı, okumaktan alıkoyan, insanı bir çeşit uyuşturan, körelten, kabiliyetlerini dumura uğratan şeylerin başında televizyon gelmektedir. Bu cihazın âlet olarak bir suçu yok tabii. Faydalı işlerde kullanıldığı takdirde, zamanımızın en faydalı cihazıdır TV. Fakat, maalesef bugün istenildiği gibi kullanılmamaktadır. Ölçü kaçırılmaktadır. Hayatta kalabilmemiz için günlük yediğimiz gıdalar bile lüzümundan fazla alınınca, zararlı olmakta; zehirlenmelere, ölümlere sebep olmaktadır. TV hakkında yapılan istatistikler ortadadır. TV’nin insanları etkileme gücü üzerinde psikologların yaptığı araştırmaların sonuçları bu acı gerçeği ortaya koymaktadır. “Ailenizi mi çok seviyorsunuz, TV’yi mi?” sorusuna, çocuklardan %44’ü, “TV’yi” diye cevap vermiştir. Avrupalı ilim adamları TV’ye, “Aptal kutusu”, “Suç okulu” gibi isimler vermişlerdir. Yapılan bir araştırmaya göre, normal TV seyretme oranında Batı’nın çok üstünde olduğumuz tespit edilmiştir. Evlerimizde silah zoruyla, “Eller yukarı” denilerek teslim alınmamıza lüzum kalmamış, bunu “TV, silahsız, tehditsiz rahatça yapmakta ve yegane sermayemiz olan zamanı hoyratça bitirmektedir. Bu durumu da ilim adamları “Yavaş intihar”a benzetmektedirler. Fransız Çocuk Psikiyatri Profesörü Marcel Rufo, “Televizyon, mükemmel bir suç okuludur” diyor. Prof. Rufo’nun tespitlerinde ve televizyonun olumsuz etkileri konusunda yapılan bir değerlendirmede şu görüşlere yer verilmiştir: Televizyon, elektronik bir sakinleştirici olması sebebiyle, sürekli televizyon seyreden çocukları, uyuşturucu ve sakinleştirici bağımlılığına itmektedir. Rufo’nun araştırmasına göre, günde 2-3 saat televizyon seyreden çocuklar, okulda başarı gösterememektedirler. Araştırma sonuçlarına göre, ayrıca çocukların yüzde 47’sinde televizyon yayınlarının etkisiyle, “kötü yeme” alışkanlıklarının görüldüğü, bunun da sindirim ile ilgili hastalıklara yol açtığı belirlendi. Ayrıca televizyondaki vur-kır filmlerinin çocukları suça özendirdiği görülmektedir. Çocuk çeteleri kuranlar, arkadaşlarını televizyonda gördükleri gibi “asarak öldürme” oyunu oynarken, çocuğun gerçekten asılarak ölmesine sebep olmuşlardır. Televizyon, yalnız çocuklarda değil, büyüklerde de suç nisbetini artırmaktadır. Televizyon seyretme süresi arttıkça, çocuğun başarısı ve sosyal ilişki kurabilme kabiliyetinin giderek azaldığı da gözlenmiştir. Çok fazla TV izleyen çocukların yemeden, içmeden kesilme, uyuma güçlüğü, kötü rüyalar görme, ders çalışmaya karşı ilgisizlik, hayal dünyasında yaşama, TV’deki tiplemeleri ve kahramanları taklit etme, içine kapanma, sosyal ilişkiler kurmada başarısızlık gibi problemlerle karşılaştıkları görülmüştür. Çocuğun TV izlemeye ayırdığı zaman arttıkça, oyun oynamaya ayrılan zaman da azalmaktadır. Halbuki bir çocuk için oyun en temel ihtiyaçtır. Oyuna ayrılan zamanın azalması hâlinde çocuk pasifleşmekte, olaylara katılma yerine seyirci kalmakta, karmaşık şeyleri öğrenme isteği azalmaktadır. TV’nin küçük çocuklarda, “konuşma ve dil geriliği” meydana getirdiği de tespit edilmiştir. Nerdeyse konuşmayı unuttuk. Bugün artık sadece evlerde, “Bugün ne yemek pişirdin? Çocuklar nerede? Elektrik-su faturası geldi mi?” gibi kısa konuşmalar yapılıyor. Yemek yenildikten sonra, hanım hemen mutfağa girmekte, erkek vakit kaybetmeden televizyonun başına geçmektedir. Halbuki doktorlar, aile fertlerinin konuşup dertleşmediğini, bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak münasebetlerin doğmadığını, bunun da aile fertlerinde depresyonlara sebep olduğunu ifade etmektedirler. Dağlara-taşlara, okul, öğretmen ve kitaptan önce TV’nin girmesi, insanımızı hazırlıksız yakalayıp, gafil avlamıştır. “Zaman öğüten makina” durumundaki TV, başta aile olmak üzere bütün millî-mânevî değerleri öğütmekte, bilhassa gençlerimizi “Hareket eden ölü” hâline getirmektedir. Aşure Günü ve matem Bugün Aşure Günü... Muharrem ayının onuncu gününe aşure günü, dokuzuncu günü ile onuncu günü arasındaki geceye de Aşure gecesi denir. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul buyurdu. Peygamber efendimiz de bu günün önemini şöyle ifade buyurdu: “Allahü teâlâ, Aşure Gününü diğer günlerden üstün kılmıştır. Allahü teâlâ, gökleri, yerleri, dağları, denizleri, yıldızları, Arşı ve melekleri, Adem aleyhisselamı, Aşure Günü yarattı. İbrahim aleyhisselamın dünyaya gelişi ve Nemrud'un ateşinden kurtuluşu Aşure Günü oldu. Oğlu Hz.İsmail’in yerine kesmek için büyük koç ihsan edildi. Firavun'un boğuluşu, İsa aleyhisselamın göğe kaldırılışı, Eyyub aleyhisselamın beladan kurtuluşu, hep Aşure Gününde olmuştur.” Bugün ayrıca Resululluh efendimizin mübarek torunu Hazret-i Hüseyin’in Kerbela’da şehid edildiği gündür. Bu elim hadiseyi hatırladıkça Müslümanların yürekleri sızlar, gözleri kan ağlar. Bu faciadan dolayı yüreği sızlamıyan bir Müsliman zaten düşünülemez. Fakat bundan dolayı matem de tutmaz. Çünkü, matem tutmak, döğünmek bid’atdir. Günahdır. İslamiyyette matem tutmak yoktur. İslamiyyette matem tutmak olsaydı, Aşure günü değil, Resulullahın Taif’de mubarek ayaklarının kana boyandığı ve Uhud’da mubarek dişinin kırılıp, mubarek yüzünün kanadığı ve vefat etdiği gün matem tutulurdu. Matem, İslamiyet öncesinin adetidir. Mesela, cahiliye devrinde kocası ölen kadın, bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır. Kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Hatta bu devirde Araplar, ölümlerinden sonra kendileri için bağıra bağıra, iyiliklerinin sayılarak ağlanmasını, ağıt yakılmasını vasiyet ederlerdi. Böyle yas tutmayı Hz. Peygamber yasaklamıştır. İslam’da taziyenin, yani başsağlığı dilemenin süresi üç gündür ve üçüncü günden sonra taziye caiz görülmemiştir. Hadis-i şerifte, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadının kocasından başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması helal değildir. Ancak kadın, kocasının ölümü halinde bunu dört ay on gün sürdürür” buyuruldu. Ölümden dolayı kişinin kederlenmesi, hüzünlenmesi normaldir. Zaten dinimiz, sessizce ağlamaya ve gözyaşı dökmeye izin vermiştir. Nitekim Peygamberimiz de oğlu İbrahim’in vefatında bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış; kendisine ağlamayı yasaklamış olduğu hatırlatılınca da, bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp gözyaşı dökmekle Allah’ın azap etmeyeceğini, ancak bağırıp çağırmaya azap edeceğini belirtmiş ve “Muhakkak ki ölü, ehlinin, üzerine bağırıp çağırmayla azap duyar” buyurmuştur. Yine Peygamberimiz bir cenazede kabrin kenarına oturmuş, gözyaşları toprağa damlayacak derecede ağlamış, kızı Hz. Rukiyye’nin vefatında, yanında sessizce ağlayan hz. Fatıma’nın gözyaşlarını kendi eliyle silmiş, onun bu şekilde ağlamasını yasaklamamıştır.. Hz.Hüseyin gibi yüce bir imamın şehid edilmesi, bütün müslümanlar için büyük musibet ve üzüntüdür. Hz.Osmanın ve Hz.Hamzanın, Hz. Ali’nin pek feci şekilde şehid edilmeleri de, böyle büyük musibet ve üzüntüdür. Fakat, Peygamberimiz, Hz.Hamzanın şehid edildiği günün yıldönümlerinde matem tutmadı. Matem tutmayı emretmedi. İslamiyette, ölü için yüksek sesle ağlamak, matem tutmak, siyah elbise giymek ve rozet, işaret takmak, matem işaretleri ve resim taşımak yoktur. Hadis-i şerifte: “Matem tutan kimse, ölmeden tevbe etmezse, kıyamet günü şiddetli azab görecektir.” “İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna söğmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır.”(Müslim) Matem yapmak, bağırıp çağırmak, ilk olarak Muhtar-ı Sekafi tarafından ortaya çıkarıldı. Bu bid'at, zamanla bir ibadetmiş gibi yayıldı. Halbuki Muhtar-ı Sekafi, bunu Kufe ahalisini aldatıp, onları Emevilerle harbe sürüklemek, böylece h ükumeti ele geçirmek için bir hile olarak yapmıştı. Bütün bu açık hükümlere rağmen, cahiliye devrinden kalma bir adet olan matem, maalesef günümüze kadar gelmiştir. Bu maksatla, her yıl Muharrem’in onunda matem merasimleri düzenlenmektedir. Matem tutmanın ne yüce şehidimize ne bunu yapanlara bir faydası olmadığı gibi, aksine zararı vardır. Bu ve buna benzer davranışların Resulullah efendimizin ortaya koyduğu ve uyulmasını istediği emirlere ters olduğu ortadadır. Yine günümüzde Resulullah’ın yasakladığı ölüler için tutulan matemler, tabuta sarılarak, kendini yerlere atarak,dövünerek ve bağırarak ağlamalar, Müslümanlar arasında ne yazık ki, yer etmiş bulunmaktadır. Müslümanların bu tür davranışlara karşı duyarlı olmaları, Dinimizin emirlerine aykırı işler yapmamaları, Resulullahı ve mubarek torununu üzmemeleri gerekir. Gemi ve yıldızlar Birisi bir iyilik yapınca, ona teşekkür etmek insanlık icabıdır. Bu iyilik ne kadar fazla olursa ne kadar kıymetli olursa teşekkür de o oranda artar. Bize en büyük iyiliği, Ehli Beyt ve Eshab-ı kiram yapmıştır. Çünkü dünya ve ahıret saadetinin yolunu gösteren İslamiyet onlar vasıtası ile bizlere gelmiştir. Bunun için bunlara ne kadar teşekkür etsek, dua etsek yine de azdır. Ayrıca bunları sevmek, saygıda, hürmette kusur etmemek Peygamber efendimizin emridir. Çünkü, Efendimiz,” “Eshabımı, zevcelerimi ve Ehl-i beytimi seven ve onlara dil uzatmayan, Cennette benimle beraber olur.” “Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselamın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmiyen boğulur” buyuruyor. Peygamberimiz, Eshab-ı kiramı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünki gemide olanın, yıldıza göre yol alması lazımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sahile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lazım olduğu gibi, Eshab-ı kiramın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lazımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazileti, hepsinde vardır. Sohbetin fazileti ise, bütün faziletlerin üstüntedir. Peygamber efendimizi sevenin, O'nun Ehl-i beytini (Aile efradını, torunlarını) ve Eshabını, yani arkadaşlarını da sevmesi lazımdır. Efendimiz, “Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onlara düşmanlık edenler,bana düşman oldukları için ederler” buyurdu. Eshab-ı kiram için, sonradan dinden uzaklaştı demek te mümkün değildir. Çünkü, Peygamber efendimiz, Eshabından hiçbirinin sonradan kafir olmıyacağını, yani müslümanlıktan çıkmıyacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramdan razı olduğunu, onları sevdiğini Kur'an-ı kerimde bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshab-ı kiramdan razı olması da sonsuzdur. Münafıklardan birkaçının, imansızlıklarını sonradan açıklamaları, Eshab-ı kiramın sonradan mürted olması demek değildir. Eshab-ı kiramın tamamı Cennetliktir. Kur'an-ı kerimde “Hepsine hüsnayı (Cenneti) va'dettik” buyuruluyor. Bunun için bu mübarek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz, “Eshabıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyyet edenler, onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyyet etmiş olurlar ki, bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.” buyurmuştur. Eshab-ı kiram, seçilmiş müstesna insanlardı. Üstünlükleri diğer ümmetlerden çok fazlaydı. Mesela, hazret-i Ebu Bekir, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü idi. Hadis-i şerite buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshab ve akraba olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshabıma ve akrabama dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftiralar söyliyerek, kötülemeğe uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan uzak durun!.” Efendimiz lanet etmeyi sevmezdi, çok az kimseyi lanetlemiştir. Bunlardan biri de Eshabına kötü söz söyleyenlerdir: “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti, Eshabıma kötü söz söyleyenin üzerine olsun!” buyurdu. Eshab-ı kiramın hepsi adil, salih, evliya, alim, müctehid, seçilmiş insanlardı. Bunların üstünlüğünü Resulullah efendimiz şu sözleri ile ifade etmektedir: “Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçdi. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsan eyledi ve benim için eshab ayırdı, seçdi. Eshabım arasından benim için akraba ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhafaza eder. Bir kimse, benim hatırımı düşünmiyerek, Eshabımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azabı ile yakar, sızlatır”. İstisnasız, bütün Eshab-ı kiramı ve ehli Beyti sevmek ahırette kurtuluş vesilesidir. Nitekim Efendimiz, “Kıyamette, insanların hepsinin kurtulma ümidi vardır. Eshabıma söğenler bunlardan müstesnadır. Sırat köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshabımı çok sevenlerdir.” buyurdu. Cenab-ı Hak cümlemizi bu sevgiden mahrum bırakmasın!.. “
Canınızdan çok sevmedikçe...” 21.4.2000 Dün Resulullah efendimizin, kararmış, her tarafı zulüm kaplamış dünyayı mübarek nuru ile aydınlattığı gündü. Miladi takvime göre, Nisanın yirmisine rastlayan Rebiülevvel ayının onikisinde sabaha karşı dünyayı teşrif etmişti Kainatın Sultanı... Efendimizin doğumu, asırlardır hicri yıla göre kutlanmaktadır ve kutlanmaya da devam edilecek. Fakat her vesile ile Resulullah efendimizi hatırlamak, hatta hiç unutmamak, sevgimizi yenilemek, tazelemek birinci vazifemizdir. Bu sevgi herşeyimizdir. Zaten dinimizin esası da, herşeyden önce, Peygamber sevgisinde yoğrulmak, O’nun ahlakı ile ahlaklanmak ve O’nu Allah’a kavuşmanın en yüce öncüsü olarak görmektir. Peygamber Sevgisi’nin erozyona uğratıldığı, haşa sıradan bir insanmış gibi düşüncelerin yayıldığı günümüzde bu sevgiye gerçekten çok ihtiyacımız var. Bu sevgiyi bize emreden de Yüce Allah’tır. Nitekim O, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin...” (Al-i İmran/31). Bu ilahi emir de göstermektedir ki, gerçek bir mümin Allah’ı seviyorsa, O’nun Şanlı Peygamberine uymak zorundadır. Onu gerçek manada sevmek de, kıyamete kadar geçerli olan O’nun emirlerine yasaklarına uymakla olur. Yüce Allah hiçbir devirde insanları kendi hallerine, başıboş bırakmamıştır. “O görevini tamamlamıştır, bizim ona artık ihtiyacım yok, Kur’an bize yeter ” demek, Resulullahı “Postacı” kabul etmek; bu sevgide samimi olmamak demektir. Çünkü, Sevgili Peygamberimizi örnek almadıkça, O’nun sünnetine uymadıkça, O’nun ahlakı ile ahlaklanmadıkça, O’nun sevgisi ile rızıklanmadıkça, O’nun emir ve ölçüleri içinde hareket etmedikçe, gerçek mümin olmak mümkün değildir. Nitekim, bizzat Peygamberimiz şöyle buyurur: “Beni, kendi canınızdan daha çok sevmedikçe, tam iman etmiş olmazsınız.” Allah’ın Resulü, yaradılmışların en hayırlısı ve Allah’ın sevgilisidir ve bu haliyle O, Allah ile kul arasındaki aşk ve muhabbet köprüsüdür. O’nu sevmedikçe ve O’na uymadıkça kimse Allah’a yol bulamaz. Yüce Peygambere olan sevgisini yitiren kişi ve zümreler, Allah’a olan sevgilerini de, Eshab-ı kiram’a olan sevgisini de, bütün müminlere olan sevgisini de yitirir. Bu sebeptendir ki, İslam büyükleri, “Peygamber Sevgisini”, dinde temel prensip kabul etmişlerdir. Bugün, İslam Dünyası’nda karşılaştığımız buhranlarda, karışıklıkta ve perişanlıkta, bu sevgiden mahrum kalmanın veya bırakılmanın payı çok büyüktür. Nitekim, Allah ve Resulü’nün sevgisini tatmamış ve bu sevgiyi yeterince almamış aç gönüller, kendilerini, sahte kurtarıcıların ve sahte kahramanların şüphe, inkar, kin ve öfke dolu kucağında bulmuşlardır. Bu kötü gidişten kurtuluşun tek çaresi de, yeniden bu aşk ve muhabbet okyanusunu keşfetmektedir. Son günlerde misyonerler, planlı bir şekilde, diğer dinleri öne çıkartıp İslamiyetle bir tutma çalışmalarını sürdürmektedirler. “Hem Hıristiyan hem Müslüman” olunabilir imajını boş zihinlere yerleştirmeye çalışmaktadırlar. İslamiyetle diğer semavi dinler arasındakı fark, “teferruat” olarak gösterilmektedir. Halbuki bu fark, Resulullah Efendimizdir;O’na inanmaktır. Bunlar dolaylı bir şekilde Sevgili Peygamberimizin üstünlüğünü, büyüklüğünü örtme gayretleridir. Şanlı Peygamberimizi bu muameleye tabi tutmak, onları yüceltmez, tersine alçaltır. Çünkü, herkes bilir ki, büyükleri ve büyüklükleri takdir edemeyenler gerçek küçüklerdir. 1400 yıldır beşeriyete yol gösteren, bütün sahte mabutları yıkarak Allah’a giden yolu açan, milyarlarca insanın gönlünde taht kuran, Arap, Türk, Fars, Hind, Berberi ve diğer birçok milletin kültür ve medeniyetine ruh veren, dünyayı yeniden şekillendiren ve dünya yaşadıkça, etkisi giderek büyüyen Yüce Peygamberimizi hafife alanlar, varsın kendi nasipsizliklerine yansınlar. Kesin olarak bilmek gerekir ki, bu zavallılar, çok yakın zamanda unutulup gidecekler, fakat, aşağılamak cüretini gösterdikleri bu Yüce Peygamber, yine bütün haşmeti ile mevcudiyetini sürdürecektir. Gerçekten de bizzat Şanlı Peygamberimizin buyurdukları gibi: “Büyüklerin kadrini, ancak büyükler bilir.”
“Duacı ol davacı olma!” 22.4.2000 Bugün de, ülkemizin yetiştirdiği ender mütefekkirlerinden ve “Evlad-ı Resul”’den, Rahmetli Seyyid Ahmet Arvasi hoca’nın vefatına yakın yakarışını, münacatını sizlere sunmak istiyorum: “Seni çok özledik. Galiba, derin yaralarından kan sızarak şehadet şerbetini içmeye yaklaşan bir mücahidin, bir yudum serin suya iştiyakından daha fazla bir özlem içindeyiz. Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim’den öğrenmiş bulunuyoruz ki, insan kainatın hülasası, sen ise bu hülasanın asli cevherisin. Sen yaratılmasaydın, “alem” yaratılmaya değmezdi. Bütün yüce değerlerin mihengi sensin. Yüce Allah, seni, varlığın ve yüce değerlerin merkezi olarak yarattı. Yaradılmışlar seninle manalandı. Bu dünya seninle şereflendi. Şimdi o, senin mübarek vücudunu, bağrında taşıdığı için, fezada şevkle dolaşmaktadır. Güneş, Ay ve diğer yıldızlar, “Dünya” adlı yıldızı nasıl kıskanmasınlar? Yaratıkların en aşağısı olan “toprak” ve “yer”, seninle nurdan daha aziz oldu. Senin dolaştığın Mekke toprakları, “Sur” üfürüldüğü zaman, tozlarını silkip kalkacağın Medine toprakları, üzerinde ve sinelerinde seni taşımakla “mükerrem” ve “münevver” oldular. Sen dünyamıza doğmadan önce, kızgın kumlara gömülen bebeklerin çığlıkları, vicdanları yakmıyordu. Burnu halkalı ve alnı damgalı köleler ümitsizdi. Kadınlar kocalarına, kocalar putlara tapınıyordu. Fuhuş, kumar, içki, faiz, ihtikar, kan ve zulüm o dereceye varmıştı ki, zayıflar evlerine, “Ehl-i Kitap” dağ başlarına ve ıssız vadilere sığınmışlardı. Zalimler ve şerefsizler, bütün makam ve mevkileri işgal etmiş, mazlumlar ve şerefli insanlar yerlerde sürünüyorlardı. Sen geldin, çığlıklar bitti, gözyaşları dindi, köleler hür oldu, kadınlar yüceldi, erkekler “sahte tanrıları” kırdılar; iffet, helal kazanç ve kardeşlik yeniden doğdu. Hak, adalet, şefkat ve hizmet,devlet oldu. Zalimler, mağrurlar, alçaldılar, kahroldular. Garipler, sahipsizler, kimsesizler, sende ve senin “aziz kadronda” sevgi, saygı, yakınlık ve kardeşlik buldular. Güçsüzler senin meclisinde güçlendiler, kendilerinde güç vehmedenler “Hakk’ın karşısında” el bağladılar. Mazlumlar, senin şefkat ve merhametinde huzur ve tevazu buldular; zalimler, senin heybetinle titrediler. Tebessümün, kimsesizlere cesaret verirken, mübarek alnında kabaran damarlar zalimlerin ödünü koparıyordu. Sen, ‘irtihalimden (vefatımdan) sonra, bana selam gönderin, onu bana ulaştırırlar” diye buyurmuştun. Sana “yağmur taneleri sayısınca”, “ağaçlardaki yapraklar miktarınca”, “denizlerdeki su damlaları kadar” selam sunuyoruz. Sana, ne kadar muhtaç olduğumuzu biliyorsun. Sen “alemlere rahmet olarak” gönderilensin, bizi terketme, “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de kahreder misin?” diyerek Yüce Allah’a yalvarmamızı, bize sen öğretmedin mi? Evet, Sevgili Peygamberimiz, seni, çok, hem pek çok özledik. Şu anda mazlum, mağdur, zelil ve perişan düşen ve sayıları bir milyarı aşan İslam Dünyası’nın acıklı durumunu elbette görüyorsun. Ey mana aleminin Sultan’ı! Bizim için Allah’a duacı ol; ne olursun bizden davacı olma!” Şefâat yâ Resûlallah! Beterdir günbegün hâlim, begâyet, yâ Resûlallah!/Düzelsin artık ef'âlim, inâyet yâ Resûlallah! Azıttı bu denî nefsim, beni şeytâna uydurdu./Ne mümkin bunca isyânla, dehâlet yâ Resûlallah! Aceb kâbil mi kurtulmak, hevây-i nefs-ü şeytândan?/Erişmezse, eğer senden, hidâyet yâ Resûlallah!/Gelince feyz-ü ihsânın, günâhkâr kimseye bir ân,/Onun râhı, dü-âlemde, selâmet yâ Resûlallah!/Emri, nehyi ta'zîm etdim, harâma demedim halâl./Her günâhın sonu oldu, nedâmet yâ Resûlallah!/Ey ins-ü cinnin Resûlü, insanların en üstünü,/İhlâsıma bağışla kıl, şefâ'at yâ Resûlallah!
Yeni bir “Haçlı Seferi “ mi? 28.4.2000 Hiç dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum. Hıristiyan alemi son seneler birden bire değişti. Dinler arası diyolog, barış, sevgi, tolerans devri başladı. Haçlı Seferleri’nde Müslümanlara akıl almaz işkenceler yapıp katledenler; bununla da kalmayıp kendi dininden olan milyonlarca insanı bile mezhep farkından dolayı yok edenler, birden kuzu gibi oldular. İnsan haklarından, insan sevgisinden kardeşlikten bahsetmeye başladılar. İnsanın ister istemez aklına geliyor: Gerçekten bunlar kuzu gibi oldular mı, yoksa, halen kuzu postuna bürünmüş kurt muydular? Merak ettiğimiz bu sorunun cevabını yine kendileri verdiler: Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; "Towards a pastoral approach to culture" adlı bir kitapta esas maksatlarını açıkca şöyle ifade etmekteler. "Bütün insanlar Hz.İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihayi maksadımız". Demek ki, bütün bunlar; yeni taktikler, yeni metodlar... Şimdi, bu tür faaliyetlerin tarihi seyrine bir göz atalım. Hıristiyan misyonerliğini yedi aşamada ele alabiliriz. Bu aşamaların her birinde, döneme ve şartlara göre farklı metotlar takip edilmiş. 1965’den sonra, “Diyalog Dönemi” başlatılmış. Eski dönemlerde, Haçlı Seferleri sırasında, çok acımasız, çok zalimane, çok kanlı usullerle Hıristiyanlığı yayma, Müslümanlığı yeryüzünden silme faaliyetlerine girişilmişti. İşte bu yeni ”Diyalog” döneminde, bunları unutturmak için; Hıristiyan olmayan bütün insanlarla konuşarak, her türlü din mensubunu muhatap kabul ediyor görünerek, onlara şirin görünmeye çalışarak, onların inançlarını da tenkit etmeden, Hıristiyanlığı anlatma, insanlara sevdirme ve bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma hedeflenmiştir. Bu maksatla, Ülkemizde, Ortasya Türk Devletlerinde, diğer İslâm Ülkelerinde ve Hıristiyan olmayan diğer ülkelerde, o ülkelerin dilleriyle ve lehçeleriyle yazılmış pek çok kitap, kitapçık, broşür, mektup, yerine göre para dağıtılmakta. Örneğin, Azerbaycan’da Hıristiyanlığı seçene, kişi başına 100 dolar verilmekte; aylık maaşların 20-30 dolar olduğu düşünülürse, büyük rakam! Tek Hıristiyan Türk topluluğu olan Gagavuzlara İslamiyetten uzak kalmaları için ödenen para ise kişi başına 200 dolar. Kendi dini hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara, bu yayınlar, paralar cazip görünmektedir. İslâm dinini bilen, Peygamberimizin hayatını öğrenen insanlar, bu yayınlardan ve masallarından etkilenmez. Ama çeşitli maddî sıkıntılar içinde zorlanan, birtakım boş, gerçekleşmeyecek vaadlerle, aldatılarak kandırılan insanlar bulunabilir. Bedava sirkenin baldan tatlı olduğunu zanneden insanlar her asırda bulunmuştur, bundan sonraki asırlarda da bulunacaktır. Ama bu bedava sirkenin onun midesini yakacağı, kendisini zehirleyeceği , dünya ve ahıretini perişan edeceği anlatılırsa, insanlar onu kabul etmeyecektir. Bedava sirkenin yanında, insanlara bedava bal da takdim edilse, insanlar balı tercih edeceklerdir. Araştırmacılara göre, bu faaliyetin arkasında ABD’nin desteği de var. “ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her üç semavi din içinde, kendisine bağlı birer tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi aynı: Dinlerarası diyalog! Mesela, ABD, Güney Kore’yi sömürgeleştirirken, bir de Hıristiyan Tarikatı kurdu ve Güney Kore nüfusunun yüzde 40’ı Budistlik’ten vazgeçip Hıristiyan oldu; bu başarıdaki en büyük pay, Moon tarikatınındır. Scientology tarikatı da bu maksatla kurulmuştur. Bu tarikatların dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında normalin üzerinde uyum var...” Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Komünizmin yıkılmasından sonra, Batı, gücünü İslamiyeti yok etmeye yöneltti. Müslüman alemi, yeni bir Haçlı Seferleri ile karşı karşıya. Fakat bu defa çok dikkatliler. Müslümanları uyandırmamak için her türlü hileye baş vuruyorlar. Nihai hedefe varmayı üç safhada gerçekleştirmeyi planlıyorlar: Önce dinler arası diyalog. Sonra, dinlerin birleştirilmesi. Son olarak da, dinlerin birleştirilmesi kılıfında yazımın başındaki kendi ifadeleri ile, “Kilisede” toplamak!.. Bu defaki Seferler, orta çağdakilerine benzemiyor. Sefere katılan sadece Avrupa değil, zamanımızın süper devleti olan ABD’ de var işin içinde. O bakımdan Müslümanların işi zor görünüyor. Ne diyelim; sepeplere yapışıp, oyuna gelmemek için Allah’a sığınmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Allah yardımcımız olsun!
Hem Hıristiyan hem Müslüman!.. 29.4.2000 Önce size merhum Nasreddin hocadan bir fıkra anlatayım: Hoca’nın devrinde bir ara asayiş sebebiyle, bıçak, kama vb. şeyleri taşımak yasaklanmış. Mutat aramalarda müderris olan Hoca’nın üzerinde kocaman bir kılıç bulunur. Subaşı, Hoca’ya sorar,” Hoca bu nedir?” “Bu tashih bıçağıdır.Yazılardaki yanlışlıkları bununla kazıyorum.” “ Hocam, bu nasıl tashih bıçağıdır, bizim bildiğimiz o küçücük bir şeydir. Seninki yarım metre boyunda? “ “Dediğiniz doğru, eskiden kafi geliyordu, fakat şimdi bildiğiniz gibi değil, öyle hatalar, yanlışlıklar yapılıyor ki, kazımada bu bu bile az geliyor.” Şimdi de geçen hafta gazetelerde yayınlanan bir haberi vermek istiyorum: “Lester Kurtz ve Mariam (Meryem) Kurtz, Dinlerarası Diyalog toplantısının en ilginç konuklarıydı. Biri Teksas'tan yani Amerikalı, diğeri Darussalem yani Tanzanya'dan. Biri metodist protestan bir ailede büyüyüp Quaker (tarikat üyesi)olarak hayatını sürdürüyor, diğeri ise Müslüman. Biri Teksas Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü, diğeri ise gazeteci. Afrika'da katıldıkları bir konferansta tanışıp evlenmeye karar vermişler. Amerika'ya yerleşip resmi nikahlarını yapmışlar ve tam bir yıldır dini nikah kıymak için beklemişler. İşte bu bekleyiş, nihayet önceki gün Urfa'da son buldu. Haham, papaz ve müftünün huzurunda kendisini Kelime-i şehadet getirerek 'hem Hıristiyan, hem de Müslüman' ilan eden ve aynen çifte vatandaşlıkta olduğu gibi çifte dinli olmak istediğini ve Meryem ile evlenerek geçmişinde sahip olduğu Hıristiyan kültürle İslam kültürünü meczetmek istediğini belirten Lester, ‘ İslamiyet'in güzellikleri ile geçmişimdeki Hıristiyanlıktan kaynaklanan güzellikler arasında bir tezat görmüyorum ve iki dinin güzelliklerini İbrahim Peygamber'in mekanında Musevi dostlarımın da duaları ile Meryem'le birlikte dini nikah kıyarak sürdürmek istiyorum' dedi. Gözleri dolu bir biçimde bu anı beklediğini belirten Meryem ise, Lester'in geçen yıl bir ay oruç tuttuğunu, Ramazan boyunca beş vakit namaz kıldığını, birlikte Hıristiyan bayramlarını da kutladıklarını; fakat İslami usullerle nikah kıymayı hep arzuladıklarını vurguladı. Üç dinin duaları ile salevatlar eşliğinde gerçekleşen nikah merasimi, katılımcıları derin ve anlamlı düşüncelere sevk etti. Bu evlilik, diyaloğun bir göstergesi olarak algılandı.” Gelde şimdi Hoca’nın fıkrasını hatırlama. Fakat, olaydaki yanlışlıkları Hoca’nın kılıcı da düzeltecek gibi değil... Çünkü, diyalogun neticesi, mevvesi olarak takdim edilen olay, tamamen gayri İslami... Yapılanı izah etmeye kalksam günler sürer. Zaten lüzum da yok; her Müslümanın bildiği yanlışlıklar... Bu olay, Hıristiyan aleminin ne yapmak istediğini açık şekilde ortaya koymaktadır. Şimdi sormak lazım: Bu bir dinler arası diyalog mu, yoksa dinleri birleştirme mi? Diyalog, zaten asırlardır devam etmektedir. Mesela, İstanbul’da aynı sokakta, Müslüman, Hıristiyan ve Yehudi iyi komşuluk içinde yaşıyorlardı. Birbirlerinin inançlarına saygı gösteriyorlardı. Fakat, Müslüman nikah için, Kiliseye, Havraya gitmezdi. Onlar da camiye gelmezdi. Herkes kendi ibadetini kendi mabedinde yapardı. Olması gereken de zaten bu değil mi? Bunun tersini düşünmek saygısızlık. inançları hafife almak olmaz mı? Bu toplantılar ile ilgili şöyle de bir yorum gözüme çarptı: “Ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Garip olan şudur ki, ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da, ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken, teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir.” İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor doğrusu... Derler ya, küçük dilimi yuttum... Aynen öyle. Şimdi bu iddia sahibine sormak lazım: Onlarla aramızdaki fark, amentünün sonundaki, “Ben şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam, O’nun kulu ve resulüdür.” hükmüdür. Müslümanı Müslüman yapan da bu farktır. Bu fark olmasaydı, İslamiyet olur muydu? Bu farka hiç “teferruat” denebilir mi? Pygamberimiz bu farkı kabul ettirmek için mücadele etmedi mi? Dört büyük halife, diğer Eshabı kiram efendilerimiz, başta ecdadımız Osmanlılar olmak üzere bütün Müslüman devletler asırlardır bu farkı dünyaya tebliğ için çalışmadılar mı? Bütün bunlar teferruat mıydı?..
Perişanlığın sebebi 5.5.2000 Bugün yer yüzünde 1.5 milyardan fazla Müslüman yaşamakta. Bunların büyük çoğunluğu da maalesef perişan halde. Avrupa’nın, ABD’nin, şunun bunun oyuncağı durumundalar... Bu ülkelerin normalde oturup,” bu neden böyle oldu, nerede hata yaptık” diye düşünmeleri, birşeyler yapmaları gerekir, değil mi? Fakat ne mümkün! Bırakın birşeyler yapmayı, düşünecek durumda bile değiller; çünkü, düşünme melekeleri yok edildi. Her biri yere yaslandı, efendilerinden gelecek emiri beklemekteler. Bu zillete düşmelerinin birçok sebepleri varsa da, başta geleni, nimetin kıymetini bilmemeleridir. Kaide belli; nimetin kıymeti bilinmezse elden gider... Yüce Allah, “Gönderdiğim nimetlerin kıymetini bilir, şükrünü yaparsanız, nimetlerimi artırırım. Şükrünü yapmazsınız elinizden alır, şiddetli azab ederim” buyuruyor. Cenab-ı Hak kullarına zulmetmez . Bu milletler için Osmanlı bir nimet idi. Kıymetini bilmediler.. Hatta arkadan vurdular. İşte bugünkü perişanlıklarının sebebi, bu ihanetin bedelidir. Bunu idrak etmedikleri sürece kurtulmaları mümkün değil. Peki, Osmanlının hatası yok muydu?Tabii ki vardı.Hata yapmamış olsaydı, bugün ayakta olurdu. Osmanlı üstünlüğünü devam ettiremedi. Bunun pek çok sebebi varsa da, en önemlisi 1750’li yıllardan sonra, Batı’nın teknolojik gelişmelerine ayak uyduramamasıdır. Daha sonraki yıllarda Avrupa hayranı devlet adamlarının sinsi müdahalesi ile fen derslerinin medreselerden kaldırılması, Batı ile aramızdaki mesafeyi iyice açtı ve bu teknolojik fark Osmanlının yıkılması ile sonuçlandı. Şimdi gelelim, Osmanlıdan sonraki bizim durumumuza: Osmanlının teknolojik üstünlüğü kalmamıştı fakat, bir medeniyet sadece teknolojiden ibaret değildir. Osmanlının bir de kültürü, dini, inancı vardı: Aşırılıklardan uzak, Peygamberimiz ve Eshabının inancını temsil ediyordu bu inanç. İşte bu nimetin kıymetini de biz bilmedik. Osmanlının kültürü 1970’li yıllara kadar öyle böyle devam etti. Daha sonraları arayışlar içine girildi.. Akıl almaz yollara sapıldı. Sanki, inancımız yokmuşcasına inanç ithalline başlandı. Nasıl mı oldu, özetlemeye çalışayım: Önce mezhepsizlik hareketi başladı. Osmanlı düşmanı, isyankâr ruhlu, Hasan el Benna, Seyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Humeyni, Cemalettin Efgani...gibi reformist kimselerin kitapları tercüme edilip, piyasaya sürülerek, inananlar isyana teşvik edildi. Siyasette din istismarı yapıldı. Osmanlıdan gelen nakli esas alarak dini fıkıh kitaplarından öğrenme kaidesi bir tarafa bırakıldı. Her Müslüman bir Kur’an meali ve tefsiri alsın, bir de hadis külliyatı edinsin ve kendi kafasına, kendi görüşüne göre hüküm versin, hatasına düşüldü. İşte bu yanlış metod yüzündendir ki, Müslümanlar arasında binlerce hizip, fırka, görüş çıktı. Kafalara zerkedilen bu bozuk fikirler, metodlar İslama ve Müslümanlara çok zarar verdi, milyonlarca insanımızın kafalarını karıştırdı. Bundan dolayı bir boşluk meydana geldi. Herkes bir arayış içine girdi. 1970’li yılları yaşayanlar hatırlar. Önce siyasi destekli Kaddafi hayranlığı başladı. Dinle alakası olmayan, sinsice sosyalizmi aşılayan “Yeşil Kitab”ı bir anda meşhur oldu. Nerdeyse Müslümanların el kitabı haline geldi. Meşhur Başbakanı Callut Türkiye’ye geldiğinde bir kurtarıcı gibi karşılandı, Cuma günü Eyüp Camii’nde hutbe okutuldu. Namazdan sonra omuzlarda taşındı. Az da olsa, aklı selim sahibi insanlar çıktı. Yapmayın etmeyin, bunun islamiyetle alakası yok. Bizim böyle şeylere ihtiyacımız da yok. Ecdadımızın bıraktığı din bize yeter dediler. Fakat idrak eden nerede? Hatta bunu söyleyenler islama ihanetle suçlandı. Zamanla Kaddafi’nin ne olduğu anlaşıldı. Hayranları başlarını önlerine eğmek zorunda kaldılar. Fakat araba bir kere yoldan çıktı mı nerede duracağı belli olmuyor: Bu defada Suud hayranlığı başladı. Gerçek İslamiyetin burada olduğu iddia edildi. Yine aklı selim sahibi insanlar, bunları ikaz ettiler: Bunların inançları bize uymaz, bunlar İngilizlerin çıkardığı Vehhabi inancındadırlar. Onlardan bize hayır gelmez, dedilerse de laf anlatamadılar. Zamanla bunların da ne olduğu anlaşıldı. Dedik ya araba yoldan çıktı . Bu defa da Humeyni aşıkları türedi. Bir anda Memleketimizi, “Şahın zulmü Ömer’in zulmünü geçti” diyen Humeyni’nin ve diğer mollaların şiiliği anlatan kitapları istila etti. Gazetelerde Kur’an-ı musavvar ismi ile resimli şii Kur’an tefsirleri tefrika edilmeye başlandı. Hâşâ, Cenab-ı Hakk’ın, Peygamberlerin resimleri diye, bu sözde tefsirlerde resimler yayınlandı. Yine aklı selim sahibi kimseler, bu yanlış inanç ile ecdamızın asırlardır mücadele ettiğini, savaşlar yapıldığını, gerçek islam ile bunun uzaktan yakından ilgisinin olmadığını, yazıları ile kitapları ile anlattılar. Ama dinleyen kim? Çok şükür, Devletimizin de desteği ile bu yıkıcı faaliyetler durduruldu. İnancımız büyük bir felaketten kurtuldu. Şimdi de İslamı, Batı’nın hoşuna gideceği şekilde yeniden yorumlama, onlara şirin gösterme gayretleri başladı... Cenab-ı Hak, encamımızı hayreylesin. Eldeki nimetin kıymeti bilinmeyip, hassas terazi atılıp doğruyu eğriden ayıran bir ölçü olmayınca, nerede duracağı ne yapacağı belli olmuyor insanoğlunun. Doğruyu bulamayınca da, başı dertten, perişanlıktan kurtulmuyor...
İmam-ı azam Ebu Hanife 6.5.2000 Bugün Hanefi Mezhebi’nin kurucusu, İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin ölümünün yıl dönümü.( 699-767) Bu vesile ile büyük islam aliminden bir nebze bahsetmek istiyorum. Çok şey borçluyuz bu büyük zata... Önce bir anektod arzedeyim sizlere: Geçenlerde Konyalı bir okuyucu telefonda sitemde bulundu: “ Yazılarınızda, sık sık, dört mezhepten, özellikle de, Ebu Hanife’den bahsediyorsunuz. Ben mezhebe ve Ebu Hanife’nin büyüklüğüne inanmıyorum. Benim ondan neyim eksik,arapça bilirim, ilmim de var...“ Kendisine sordum,” Sen namaz kılıyor musun?” “Evet, çocukluğumdan beri kılarım.” Peki hangi mezhebe göre kılıyorsun” “Hangi mezhebe göre olacak, islama göre!” demez mi? Şu cehalete bakın. Mezhebine inanmadığını, büyüklüğünü kabul etmediğini söylediği imam-ı azam Ebu Hanife hazretlerine göre, abdest alıyor, namaz kılıyor ve diğer ibadetlerini yapıyor fakat bundan haberi yok. Bu tek örnek değil... cahili, okumuşu, mezheplere inanmayanların hepsinin de durumu aynı; hem kabul etmezler hem de mezhebe göre amel ederler. Maalesef yıllardır yapılan, mezhep düşmanlığı halkımızı bu hale getirdi. Halbuki mezhep, usuldür, kaidedir, sistemdir. Mezhebe tabi olmayan sistem dışına çıkar. Sistem dışına çıkanın da, dinini imanını koruması mümkün değildir. Bunun için, son devir kıymetli alimlerinden Mustafa Sabri efendi, “Mezhepsizlik, dinsizliğe köprüdür” demiştir. Eğer bu kimse, mezhebin ne demek olduğunu, önemini ve İmam-ı azam hazretlerinin büyüklüğünü bilseydi bunları söyleyebilir miydi? Bilen kimse bakın ne diyor: Oniki imamdan, İmam-ı Muhammed Bakır, Ebu Hanife’ye bakıp “Ceddim Muhammed aleyhisselamın dinini bozanlar çoğaldığı zeman, sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teala yardımcın olacak!” buyurdu. Evliyanın büyüklerinden olan Sehl bin Abdüllah Tüsteri hazretleri “Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın ümmetlerinde, imam-ı a’zam Ebu Hanife gibi bir zat bulunsaydı, bunlar Hz. Musa ve Hz. İsa ile ilgisi kalmamış yehudiliğe ve hıristiyanlığa dönmezdi”. İngiliz casusu Hempher 1700’lü yıllarda yazdığı hatıratında, “ İstanbul’da yanında çalıştığım marangoz Ahmet Efendi, imam-ı azamı abdestsiz ağzına almazdı” diyor . Nerden nereye... İslamiyetin temeli olan fıkıh ilmini kuran, sistemleştiren, imam-ı a’zam Ebu Hanife’dir. Fıkıh bilgilerini toplayarak, kısmlara, kollara ayırdı ve üsuller, metodlar koydu Eshab-ı kiramdan sonra gelen müctehidlerin en büyüğü, imam-ı a’zam Ebu Hanifedir . Bu büyük imam, her hareketinde, vera’ ve takva üzere idi. Her işinde Peygamberimize tam manası ile tabi idi. Öyle yüksek bir dereceye ulaşmışdı ki, buraya kimse varamadı. Bugün bütün dünyada tatbik olunan ahkam-ı islamiyyenin dörtde üçü, onundur. Kalan dörtte birinde de, ortaktır. İslamiyyette ev sahibi, aile reisi odur. Bütün diğer müctehidler, onun çocukları gibidir. Takvada üzerine yoktu. Kufe şehrinin köylerini haydudlar basıp, koyunları kaçırmışlardı. Bu çalınan koyunlar şehirde kesilip, halka satılabilir düşüncesi ile, o günden itibaren, yedi sene, Kufe’de koyun eti alıp yemedi. Çünkü, bir koyunun, en çok yedi yıl yaşayacağını öğrenmişti. Haramdan bu derece korkar, her hareketinde islamiyyeti gözetirdi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmekde kusur etmesinden korkduğu için, teklif edilen Temyiz başkanlığını bile kabul etmedi.. Resulullah efendimiz, İmam-ı a’zamın geleceğini haber verdi. Hadis-i şerifde, “Adem ve bütün Peygamberler “aleyhimüsselam”, benimle öğündüğü gibi, ben de, ümmetim içinde, soy adı Ebu Hanife, ismi Nu’man olan bir kimse ile öğünürüm ki, ümmetimin ışığı olacakdır. Onları, yoldan çıkmaktan, cehalet karanlığına düşmekden koruyacaktır” buyurdu.(Mevduat-ülulum,Dürül muhtar,İbni Abidin) İmam-ı a’zam, Allahü tealanın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir alimdi. Dinden soranlara İslamiyeti dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir. Zamanındaki siyasi olaylara hiç karışmamış, kendisine yapılan haksızlıklara, zülümlere rağmen talebelerini de karıştırmamıştır. Devlete karşı hiçbir zaman isyanda bulunmamış, yanlışları nasihat ederek, ikaz ederek düzeltme yolunu tercih etmiştir. Kendisinden sonra mensupları da böyle davranmışlar. Bunun için tarih boyunca Ehli sünnet inancında olanlar, hiçbir isyana, anarşiye karışmamışlar, devlet ile uyum içinde yaşamışlardır. Hanefi mezhebi, Osmanlı devleti zemanında her yere yayıldı. Devletin resmi mezhebi gibi oldu. Bugün, dünya yüzünde bulunan Müslümanların yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pekçoğu, Hanefi mezhebine göre ibadet etmektedir. Her Müslümanın şükran borcu var bu büyük zata!.
.. Asıl onlar utansın!.. 12.5.2000 Geçen hafta İstanbul’da “Uluslararası Avrupa Birliği Şurası” toplandı. Genel olarak değerlendirildiğinde;”Bilhassa, insan hakları yönünden dinimizde bazı eksiklikler, yanlışlıklar var ; bunları eleştirel bir bakışla ana kaynaklar yeniden yorumlayarak günümüzün şartlarına uyduralım, böylece Batı’ya karşı mahcubiyetten kurtulalım” havası hakimdi toplantıda. Alınan karada da bu vurgulandı. Şunu unutmayalım ki, elbisenin üzerine vurulan yama hiçbir zaman orijinalinin yerini tutmaz. Her şeyin, orijinali, aslı kıymetlidir. Halbuki arayışlara, zorlamalara hiç ihtiyaç yok. Tertemiz bir geçmişimiz var. Anlımız açık, yüzümüz ak. “Dinlerarası inanç ve hoşgörü toplantıları” son aylarda nedense hep gündemde! Aslına bakarsanız, dinler arası diyolag, hoşgörü 14 asırdır zaten var. Asırlardır iç içe yaşamışız, hem de huzur içinde. Bunun tarih bakımından en yakın örneği, ecdadımız Osmanlı’nın uygulamasıdır. Konuşulanlardan, yazılanlardan açık olarak anlıyoruz ki, Osmanlı’dan hiçbir din mensubunun şikayeti olmamış. En geniş din hürriyetini, en güzel hamiliği yapmış ecdadımız. Böyle bir örnek varken, onlara şirin görünmek için yeni zorlamalara, yeni yorumlara ne ihtiyaç var? Üstelik, denenmiş netice alınmış. ABD bile Osmanlı’yı örnek alıyor! Toplantıda, Prof.Dr.Nesimi Yazıcı’nın da ifade ettiği gibi,” Osmanlı’nın bir arada yaşama ve dini hoşgörü yönü iyi değerlendirilerek, bundan azami derecede istifade etmeliyiz!” Aslında, asıl utanacak olan onlar. Yahudileri gemilerde ölüme terkedenler, fırınlara atanlar onlar. Mezhep farkı yüzünden milyonlarca dindaşını katleden onlar... Yirmi birinci yüzyılda hala çağ dışı ırkçı düşüncelere sahip olanlar onlar. Sayın Başbakan bu gerçeği toplantıda şöye dile getirdi: “Biz asırlardır, birçok ırkdaki, dindeki insanlara kucak açtık; ayırım yapmadan onları adaletle idare ettik. Hal böyleyken, bugün Batı’nın üçte ikisinde halen ırkçı görüş hakim. Hıristiyan klübü olarak gördükleri için bizi AT’ye almakta direniyorlar. Bu bir aymazlık örneğidir.” Peygamberimiz Hz. Muhammed, her zaman onlara merhamet etmiş, şefkatle yaklaşmış. Onları dışlamamış,alış veriş yapmış. Vefat ettiği zaman, bir yahudiden borç aldığı arpa karşılığı kalkanı onda rehindi. Yalnız kendisi şefkatli davranmakla kalmamış, bütün Müslümanların da böyle davranmasını emretmiş. Üstelik, bunu yazılı hale getirip her tarafa dağıtmış. Müslimanların, hıristiyanlara ve yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resulullahın, bütün müslimanlara hitaben, yazdırdığı şu mektupta açıkca bildirilmişdir: “Bu yazı Abdüllah oğlu Muhammedin “aleyhisselam” bütün hıristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmışdır. İşte bu, bu yazı, müsliman olmıyan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme alındı. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun, Cenab-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenab-ı Hakkın lanetine layık olur. Eğer hıristiyan bir rahip (papaz) veya bir seyyah (turist) bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikde veya alçak yerlerde veya kum içinde ibadet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim korumam altındadır. Ben onları, başka hıristiyanlarla yapdığımız ahdler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Vergi vermesinler veya kalbleri razı olduğu kadar versinler. Onlara cebretmeyin, zor kullanmayın. Onların dini reislerini makamlarından indirmeyin. Onları, ibadet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mani olmayın. Bunların manastırlarının (kiliselerinin) hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, Müsliman mescidleri için kullanılmasın. Ticaret yapmayan ve ancak ibadet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, vergileri almayın. Onlar benim himayem altındadır. Ben onlara “eman” (izn) verdim. Ticaret yapanlardan,gelir vergisi almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda oniki dirhemden daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzakere yapmak icab ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları daima merhamet ve şefkat kanadları altında himaye ediniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mani olmayınız! Bunlara kilise tamirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahdname (sözleşme) kıyamet gününe kadar devam edecek, dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.” (Mecmu’a-i Münşeat-üssalatin,1.cild.s.30) Bu ahdnameyi Peygamberimiz Hz. Ali’ye yazdırmıştır. Bizzat kendisi ve onyedi Eshabı imzalamıştır. Böyle bir dinimiz, Peygamberimiz varken onlara karşı eziklik duymak, dini bilmemenin veya art niyetin alametidir. Bizim bu konuda onlardan öğrenecek hiç birşeyimiz yok, fakat onların bizden öğrenecekleri çok şey var... Bunun için de bizim onlara değil, onların bize yaklaşması gerekir... Farzedelim onların istediği gibi dinde değişiklik yapıldı. Bize karşı bakış açıları değişecek mi? Bu sorunun cevabını Kur’an-ı kerim veriyor:” Dinlerine girmedikçe yehudiler ve hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklar!..”
Anneler Günü 13.5.2000 Yarın Anneler Günü... Yine herkes, anne sevgisinden, anneye saygıdan, annenin kıymetinden bahsedecek; annelere herkes imkanı nisbetinde hediyeler alacak, böylece görev ifa edilmiş olacak... Sözüm ona gönül huzuru ile gün kapatılmış, atlatılmış olacak... Batı’nın bu samimiyetten uzak, yapmacık halleri yavaş yavaş artık ülkemize de girmeye başladı. Batı alemi, 364 gün huzur evinin köşesinde, ilgisizlikten, yalnızlıktan ve evlat hasretinden kıvranan annenin, Anneler Günü’nde 1-2 saatlik hal-hatır sorma, bir küçük hediye ile huzur bulacağını zannediyor. Aslında onlar da bunun farkında, fakat kapitalist düşünce ile yaşlıları ayak bağı olarak gördükleri için gözden uzak tutuyorlar. Sadece anna-baba mı? Hayır. 18 yaşına gelmiş çocuklarını da kız erkek demeden evden uzaklaştırıyorlar. Çocukları uyuşturucu bağımlısı mı olmuş, fahişe mi olmuş, onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Maalesef buna benzer davranışlar son senelerde bide de benimsenmeye başlandı. Genç kızlarımız daha söz esnasında, “anne babanı istemem, yanımızda kalacaklarsa bu iş burada kalsın,” diyebiliyor nişanlısına. Hani seviyordun, bu sevgi için yapamacağın birşey yoktu? Kazara, bazı evli gençler eşinin anne babasıyla mı kalıyor; genç kadının başına gelen bu felakete(!) komşuları acıyor, “vah vah kızcağız, kayınvalidesi ile kalıyor; Allah kolaylık versin, sabır versin.” sözleri ile üzüntülerini de bildirmeyi ihmal etmiyorlar. Bu acımalardan dolayı, gelin hanım da yanlış bir şey yaptığı zehabına kapılıyor ve onları evden uzaklaştırmak için elinden ne geliyorsa yapıyor. Neticede sıkıntı, üzüntü zirveye tırmanıyor. Erkek iki arada bir edere kalıyor. İnsanlar düşünemiyorlar ki,on-yirmi sene sonra aynı şeyler kendi başına da gelecek. Ne ekilirse o biçilecek!.. Bütün bunlar niçin oluyor? Dinimizden, örf ve adetlerimizden uzaklaşmamızdan... Asli değerlerimizi bırakıp yönümüzü maddeci Batı’ya döndürmemizden... Deniyor ki yaşlılar halden anlamıyor, gençlere sıkıntı veriyor. Bütün yaşlılar için bunu söylemek, genelleştirmek yanlış olur. İstisna da olsa sıkıntı verenler de çıkabilir. Bakın, Peygamberimiz böyle anne-babaya karşı tavrımızın ne olacağını nasıl bildiriyor: Eshab-ı kiramdan biri gelip Peygamber efendimize sordu: “Ya Resulallah! Annem-babam çok şefkatsizdir, sıkıntı veriyorlar bunlara da bakacak, iyilik edecek miyim? Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: “ Annen seni dokuz ay karnında gezdirdi. İki sene emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmetlere katlanarak, seni besledi... İdare ve maişetini temin eyledi. Sana dinini imanını öğrettiler. Seni islam terbiyesi ile büyüttüler. Şimdi, nasıl olur da şefkatsiz olurlar! Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?” Dinimize göre, dünyada bir insan için, anne hakkından daha ehemmiyyetli bir hak yoktur. Yılda birgün “Anneler Günü”ünde hal-hatır sormakla ödenecek bir hak değildir bu. İyi,kötü “anne” oldukları için gönüllerini almak zorundayız. Düşünmeli ki anne, çocuğunu dokuz ay kendi kanıyla besliyor. Büyük bir ızdırab, büyük bir heyecanla onu dünyaya getiriyor. Bebek iken, onun için aylarca uykusuz kalıyor. Kendi sütü ile besliyor. Sonra, onun her yaşdaki yaramazlıklarını çekiyor. Bu zahmetler para ile, menfaat ile olur işler değildir. Bu zahmetlere anne, ancak Allahü tealanın verdiği şefkat duygusuyla tahammül edebiliyor. Bu büyük zahmet karşısında, çocuğun annesine neler borçlu olduğu meydandadır. Bu çocuğun büyüdükten, evlendikten sonra, annesini yalnızlığa itmesi, huzur evi köşelerine terk etmesi, onu üzmesi, ona eziyyet etmesi, insanı çileden çıkardığı gibi, Allahü teâlânın gadabını, cezasını kendi üzerine çeker. Ne yazık ki, bugün pek çok gencimiz, gençliğin verdiği heyecan ve çevrenin kötü telkinleri, yanlış anlayışları yüzünden, annelerinin haklarını çiğniyor, onları üzüyorlar. İşte,bu yüzden hakları çiğnenen,horlanan, böyle anneler bazen zor durumda kalarak, çocuğu için bed düa ederse, bu düa kabul olur. O zaman çocuk, dünyada iken bile, cezasını çeker. Ahıretdeki cezası ise, tasavvur edilemiyecek derecede acıdır. Biraz idraklı ve anlayışlı olan bir genç, annesinin hakkını düşünür; loş huzur evleri odalarına terk edip, ayda yılda bir ziyaretine giderek bu hakkın ödenmeyeceğini bilir. Annesini yanından ayırmaz. Bütün annelerin, “Anneler Günü”nü tebrik eder, gençlerin, Batı’nın yaptığı gibi, bu günü sadece bir güne sıkıştırmayıp, 365 gün aralıksız devam ettirmelerini temenni ederim...
Kafa karıştıran diyaloglar 19.5.2000 Gayri müslimlerle, diyalog, hoşgörü toplantıları devam ediyor; Urfa,İstanbul, Mersin... Bundan sonra da, değişik zeminlerde, mekanlarda devam edeceğe benziyor... Devam etsin, diyalogtan hoşgörüden kimsenin şikayeti yok. Asırlardır bu zaten var. Burada duyulan endişe; acaba, dinimize bir zarar gelecek mi, gelmiyecek mi düşüncesi. Endişe duyulacak sebepler de yok değil... Bir hıristiyan Müslüman kadınla evleniyor. Diyalog mensuplarının huzurunda nikahları yapılıyor. Adam , ben çifte dinliyim, diyor. Kimse çıkıp da, bu vatandaşlığa benzemez, çifte dinlilik olmaz demiyor. Ayrıca İslamiyette, Müslüman kadın hıristiyan erkekle evlenemez de denmiyor. Yoksa, bunlar da mı teferruat olarak görülüyor! Doğrular dile getirilse kimse endişeye kapılmayacak. Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı kitaptaki, "Bütün insanlar Hz.İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz edilerek kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihai maksadımız” ifadesi de kafaları karıştırıyor! Bir de toplantıların sonunda alınan karalara bakıyorsunuz; hepsinin ortak noktası, dini tenkit ederek, yeniden yorumlayarak hoşgörü ortamı sağlamak... Tenkit ettiğin beğenmediğin şeyi nasıl başkalarına sunacaksın? Diyalog kurabilmek, dinimizi tanıtabilmek için takip edilen yol yanlış. Geçmişteki uygulamalardan örnekler vermek aslında yeterli... Bununla ilgili Peygamber efendimizin yazdırdığı vesikayı geçen hafta vermiştim. Şimdi de Hazret-i Ömer Kudüs fethedilince, Kudüs halkına verdiği "Eman" dan bahsetmek istiyorum. Bu emanda, gayri müslimlere geniş ibadet hürriyeti verilmektedir. Çünkü, dinimiz gayri müslimlere de iyi davranmamızı, onlara zulüm yapmamamızı emretmektedir. Hatta gayri müslim hakkından, Müslüman hakkından daha çok sakınılmasını emretmektedir. Hazret-i Ömer'in bu emanı da şöyle: "İşbu mektup, Müslümanların emiri Ömer-ül-Faruk'un, Kudüs halkına verdiği eman mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ile diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki: Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından az bir şey bile olsa almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve islam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiçbir zorlama yapılmayacak. Hiçbir hıristiyan en ufak bir zarar bile görmeyecek. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine, eman verilecektir.Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız Kudüs halkı kadar cizye, gelir vergisi vereceklerdir. Eğer hıristiyan halkından bazıları, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, varacakları yere kadar canları, kiliseleri, yol masrafları ve malları üzerine eman verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır." İmza:Ömer-ül-Faruk. Şahidler: Halid bin Velid, Amr İbnil'as, Abdürrahman bin Avf, Muaviye bin Ebi Süfyan. Bu konu ile ilgili bir de anektod aktarayım: Kudüs'ün Müslüman askerler tarafından fethinden bir müddet sonra da , papazlar, halife hazret-i Ömer'i kiliseye davet ettiler. Hazret-i Ömer, görüşme uzayınca namaz kılmak istedi:”Papaz efendi, bana bir yer gösterin de namazımı kılayım”dedi. Papaz, “Buyurun burada kılabilirsiniz, bizim için bir mani yoktur ya Ömer!” dedi. Hazret-i Ömer'in, gösterilen yerde namaz kılmak istemediğini anlayan papaz, sordu” Peki, sizin burada namaz kılmanıza mani olan şey nedir?” Hz. Ömer şu cevabı verdi: “Benim halkım, namaz kıldığım yeri cami yapmak ister. Burada namaz kılınca siz, kilisenizin mescide çevirilme tehlikesi ile karşı karşıya kalırsınız. Bunun için bana başka bir yer gösterin.” Kilisenin dışında müsait bir yer gösterdiler. Hazret-i Ömer namazını orada kıldı. Daha sonra, burası mescid haline getirildi. İsmine de Ömer Mescidi denildi. İşte Müslümanlar, geçmişte gayri müslimlere bu kadar geniş ibadet hürriyeti verirlerdi. İbadetlerine mani olmadıkları gibi, ibadetlerine mani olacak şeyleri de ortadan kaldırırlardı. Onlara da rahat ibadet etme imkanı sağlarlardı. İslamiyette, gayri müslimlere ibadet hürriyeti sağlandığı gibi, Müslümanların malı, canı, namusu nasıl korunuyorsa gayri müslimlerin mal ve can emniyeti de aynen sağlanır. Bunun için gayri müslimler, Müslümanlar arasında asırlarca, rahat, korkusuz bir şekilde yaşamışlardır. Bunları anlatmak varken, iki de bir dinimizi tenkit edelim, yeniden yorumlayalım demenin kime ne faydası var? Onlara şirin görünmek için illa da dinden taviz mi vermemiz gerekir?
“Onlardaki bu ahlakı bozmadan...” 20.5.2000 Bugün de,İslamiyetin gayr-i müslimlerin hakkına, hukukuna ne kadar saygılı olduğunu göstermek bakımından ecdadımız Osmanlı’dan bazı anektodlar aktarmak istiyorum: Avrupa'da, kralların, istediği kimseyi astırdıkları, istediği kimseyi hapsettikleri, yani tam bir diktatörlük ile ülkelerini idare ettikleri zamanlarda, Müslüman ülkelerde, Müslüman olsun, gayr-ı müslim olsun, herkese adalet ile muamele ediliyordu. Sultan Selim Han'ın şeyhülislamlarından, Zenbilli Ali Efendi, yolda, elleri bağlanmış kişilere rastladı. Bu kişilere sordu: “Nedir bu haliniz?” “Biz hıristiyan tüccar kimseleriz. Alış-verişimizi Sultanın emrine göre yapmadığımız zannedildiği için bizi tutuklattı.” Zembilli Ali Efendi, bunları dinledikten sonra Padişahın huzuruna varıp dedi ki: “ Padişahım, tüccarlara haksızlık yapılmış; serbest bırakılması lazımdır. Bunlar senin emrine aykırı bir iş yapmamışlar.” Padişahın,” Ben sana, benim yaptığım siyasi işlere sen karışmayacaksın dememiş miydim?” Sözlerine karşılık “Burada insanların, haksızlığa uğraması, zulüm görmesi mevzubahis. Bunun için, şeyhülislam olarak, buna müdahale etmem benim vazifemdir. Karışmazsam, vazifemi yapmamış olurum.” dedi. Yavuz Sultan Selim, korkusuzca hakkı savunan, Ali Efendi'nin bu hareketine çok memnun oldu. Yanlış bir iş yaptığında kendisini ikaz edecek bir din adamı bulunduğu için Allahü teâlâya şükretti. Sonra tüccarları salıverdi. * * * Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı. Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu. Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlıyarak, yoluna devam etti. Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?” Köylü, “ Ben şikayet için , tebrik etmemek insafsızlık olur. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!” Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar. Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, başrahib, hemen eline kağıtkalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..” Sakın, diyalog, hoşgörü, dini yeniden yorumlama çalışmalarında, burada bahsedilen ahlakı ortadan kaldırma gayretleri olmasın!..
“Dünyayı aldatanlar!” 26.5.2000 Yıllarca hatta asırlarca insanları meşgul eden, kafalarını karıştıran, birbirlerine düşüren, milyonlarla ifade edilebilecek sayıda zavallı insanın ölümüne sebep olmuş çok kimse gelmiş tarih boyunca. Bunların peşine takılanlar gerçekten zavallı insanlar. Hepsine kötü niyetli demek mümkün değil. İnsanlığın kurtuluşuna çalışıyorlardı akıllarınca. Ama iyi niyet her zaman yetmiyor... İyiyi, güzeli, doğruyu, yanlışı ayıracak bir ölçü olmayınca iyi niyetle yapılan birçok iş, kişinin kendisine ve topluma zararı oluyor, felaketlere sebep oluyor. Değerli ilim adamlarımızdan, ruh ve sinir hastalıkları mühassısı Doç. Dr. Sefa Saygılı’nın “Dünyayı Aldatanlar” ( Türdav A.Ş, 511 61 62) isimli bir kitabı elime geçti. Bir çırpıda okudum. Gerçekten güzel hazırlanmış... Sayın Saygılı’nın branşı da göz önüne alındığında tesbitlerin inandırıcılığı ayrıca önem kazanıyor... Tabii ki, dünyayı aldatanlar bu kitaptaki şahıslardan ibaret değildir. Belli başlılarını seçilmiş... Kitapta, tarihe damgasını vurmuş, düşünce dünyasında iz bırakmış sadece kırka yakın şahsiyet yer almakta: Freud, Karl Mars, Abdullah ibni Sebe, Hasan Sabbah, Bahaullah, Ahmed Kadıyani, Emil Durkheım, Lawrence, Hitler, Stalin, Nurullah Ataç, Satanizmin kurucusu, Anton Lavey.. Mehdi taslakları...vs. Bunların tespit edilen ortak özellikleri şöyle: Bu kişilerin önemli bir kısmı Yahudi asıllı. Azınlık psikolojisi içinde yetişmiş, hakarete uğramış ve aşağılanmış Yahudi bilginleri, genellikle alışılmadık düşünce akımlarının başlatıcıları olmuşlar. Yine bu kişilerin zorluklarla, sıkıntı ve meşakkatlerle geçen çocukluk ve gençlik yılları dikkatimizi çeker. Bazılarının ebeveyni yoktur veya ayrıdır. Çoğu da eğlence ve sefahete dalmış, sıradan bir insanın dahi aklına gelmeyen aşağılık fiilleri işlemişler. Kısacası, aşağılık kompleksi içinde, çevreye kin ve nefret kusan intikam hisleriyle yetişmişler. Daha sonra onlardan olmadık fikir ve fiiller sadır olmuştur. Bu zatların çoğu bunalımlı, sık sık psikiyatrik tablolar sergileyen mutsuz ve dengesiz kişiler. Çelişkili davranışları ve fikirleri ortaya atmışlar, sanki kendi bunalımlarını kitlelere yaymak istemişlerdir. Bunların ortak özelliklerinden biri de, tahrif edilmiş Hıristiyanlıktaki saçmalıkları görerek incelemeden İslama da karşı olmalarıdır. Çünkü, bu kişiler ve meşhur filozoflar islâmı bilmemektedirler. İslâmiyet hakkındaki bilgileri, taraflı ve yetersiz Kur’ân tercümesine dayanır... İşte bu filozoflar, Hıristiyanlıktaki çelişki, yetersizlik ve mantık dışılıklarını görerek İslamiyete ve her türlü inanca karşı bir tutum almışlardır. Yine “Dünyayı Aldatanlar” genellikle samimi insanlardır. Söylediklerine kendilerine inanmakta, başta kendilerini de aldatmaktadırlar. Ancak kimilerinin de sahtekâr ve şarlatan olduğu aşikâr... Mesela, insanı cinsi hazzın elinde oyuncak gören, bebeğin annesini emmesini bu hazza bağlayan, inancı reddeden, şuurlu hareketi ve iradeyi kabul etmeyen; karamsarlık, korku ve ümidsizlik aşılayan Freud, aslında insanlığı yok olmaya sürükleyen bir şarlatandı. Şu ifade kendisine ait: “Ben gerçek manada ne bir ilim adamıyım, ne de gözlemci, ne bir deneyci, ne de bir mütefekkirim... mizaç itibariyle sadece maceracıyım.” Bu insanların ortak bir özelliği de şana, şöhrete, servete ve şehvete düşkün olmalarıdır. Onların fiillerinde muhakkak bu amillerin tesiri vardır. Yine bugün peşine kitleleri takan, etrafına sahte gülücükler dağıtarak insanlığı felâkete sürükleyen liderlerin özellikleri bunlara çok benzemektedir. Evet, dünya kurulalı beri binlerce enbiya, evliya ve ulema birbirini tasdik ede ede gelmiştir. Yalanlama değil, hep tasdik... İnsanlara, dünyada ve ahırette huzura, saadete kavuşmanın yollarını gösterdiler. Kendilerine uyanlar gerçek huzuru buldular Filozoflar ve “dünyayı anlatanlar” ise birbirini yalanlayarak, çürüterek ortaya çıktılar. Herbiri ayrı şeyler söylediler. Böylece, hem kendilerinin hem de arkalarından gidenlerinin dünyalarını ve ahıretlerini kararttılar... Bunların uzantıları durumundaki “şarlatanlar” bugün de karartmaya devam ediyorlar!.. Dinin nakli olduğu; felsefeye, ilhama, düşünceye dayalı olamayacağı gerçeği bilinmedikçe, daha çok kimsenin hayatları kararmaya devam edeceğe benziyor.!..
Mehdilik heyezanları 27.5.2000 Dün bahsettiğim “ Dünyayı Aldatanlar” kitabında, psikiyatrist Sayın Sefa Saygılı’nın Mehdilik iddiasında bulunanlarla ilgili de enteresan tespitleri var. Gerçekten de bu Mehdilik, Müceddidlik, iddiaları asırlardır, Müslümanların kafasını karıştırmış, çok kimsenin dinimizin bildirdiği ana yoldan çıkmalarına sebep olmuştur. Günümüzde bile sadece İstanbul’da Mehdilik, Müceddidlik iddiasında bulunun yirmiden fazla insan bulunmaktadır. Sayın Saygılı’nın kitabını okumadan önce, bazı özel maksatlılar hariç bu tür iddiada bulunanları; dini istismar ederek köşe dönmek isteyen zavallı kimseler zannederdim. Sayın Saygılı mesleği itibariyle konuya farklı açıdan bakmakta; bu tür iddia sahiplerinin ruhen hasta kimseler olduğu gerçeğini vurgulamaktadır: Bazı psikiyatrik hastalıklarda muhakeme melekesi bozulur ve hezeyanlar ortaya çıkar. Gerçeğe uymayan düşüncelere, hadiselere inanmak demek olan hezeyanlar, hastanın içinde bulunduğu çevre ve kültür ile paralel bir muhteva kazanır. Sözgelimi Fransa’da sık sık kendini Napolyon zanneden akıl hastalarına rastlanması bu yüzdendir. Dini bilgisi olan çevrelerde ise, en sık “Mehdilik” hezeyanı görülür. Aslında akıl hastanelerinde bu kabil hastalar pek çoktur. Eğer hasta şizofren ise herkes rahatsızlığının farkına vardığı ve hastaneye yatırıldığı için kimse zarar görmez. Fakat paranoya dediğimiz akıl hastalığı bu açıdan çok ilginçtir ve bunları ancak bir psikiyatrist ciddi bir incelemeden sonra anlayabilir. Tarih bu tiplerin örnekleriyle doludur. Bu tip yalancı mehdileri teşhis edip aldanmamak için “mistik paranoya” denilen akıl hastalığını bilmek gerekir. Paranoyanın tek klinik belirtisi sarsılmaz, sistemli ve hiçbir delille, izahla değişmeyen müzmin hezeyandır. Paranoyaklar zekidirler. Zeka seviyeleri (IQ) yüksektir. Ve bu hastalar ekseriya zekaları ile uygun ölçüde hayatta başarı elde edememiş kişilerdir.Uydurduğu masala çoğu zaman kendi de inanır ve çevresinin inanmasını da ister. Kendilerini “kurtarıcı” “uyarıcı” , kabul ederler. Bu kabil hastaların, yeterli dini bilgisi olmayan kimseleri toplayıp mezhep ve tarikat kurduğu bile görülür. Paranoyakları, ahir zamanda geleceği hadis-i şeriflerle bildirilen hakiki İslam tebliğcisinden (Hz.Mehdi’den) ayıran pek çok fark vardır: Sahte mehdilerin en belirgin farkları mağrur, kibirli, kendilerine aşırı güvenen, geçmişi inkar, insanlarla alaylı ve kinayeli konuşma özellikleridir. Paranoyaklar, tavsiye ve telkini hiçbir zaman dikkate almazlar. En akıllı, en üstün kendileridir. Her olayı, her tavrı hezeyanına yarayacak şekilde yorumlarlar. Yeni bir durumla karşılaştıklarında durumun tümünü göz önüne almaksızın, dar bir açıdan, beklentilerini tasdik edecek veriler bulmaya girişirler. Vardıkları sonuç başlangıçta istediklerinin aynısıdır. Mehdi olduklarını ilk başta gizlerler. Fakat uygun lisanla ağızları arandığında topuklarına kadar gevşedikleri, memnun bir ifade takındıkları gözlenir. Paranoyak mehdiler, sathi bakışla kuvvetli dini yaşayışa sahip görünseler de, incelendiklerinde; dinin hükümlerini alt üst ettikleri, birçok farz ibadeti reddettikleri veya saptırdıkları halde, olmayan bazı ibadet türlerini ortaya çıkardıkları görülür. Geçmişi red edip, kendilerine göre, yeni bir inanç sistemi kurarlar. İnkar yolu ile meydana getirdikleri boşluğu kendileri doldururlar. Maalesef, bunlara tedavi açısından hiçbir şey yapılamamakta ve ömür boyu hezeyanları sürmektedir. Bu tip kişilerin tuzaklarına düşmemek için bunların özelliklerini ve dinimizi doğru olarak bilmek şarttır. Cenab-ı Hak ölçüyü bildirmiş, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer-9). (“Dünyayı Aldatanlar” kitabı,Türdav A.Ş, 511 61 62’den temin edilebilir)
Ne günlere kaldık! 2.6.2000 Eğer araba yoldan çıkıp yuvarlanmaya başlamışsa, nerede duracağı belli olmuyor... Son yıllarda olup bitenleri gördükçe, dinimizin temelde nakli esas almasının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyor insan. Bu sayede bozulmadan bu günlere gelebilmiş. Belli bir ölçüsü olmayan insan, şeytanın bile aklına gelmeyecek düşünceler üretebiliyor. Bu tehlikelerden kurtarmak için cenab-ı Hak, bizlere sadece Kur’an-ı kerimi göndermekle kalmamış, bunu açıklaması, tatbik etmesi için Peygamberimiz Hz. Muhammed’i de göndermiş. Peygamberimiz dinimizin esaslarını bildirmiş, sınırlarını göstermiş. Ancak bunlara uyanların Müslüman olabileceğini bildirmiştir. Peygamberimizden sonra, Eshabı ve daha sonra gelen İslam büyükleri kendi şahsi fikirlerini katmadan bu esasları, aynen kendilerinden sonra gelenlere nakletmişler. Bu kaideye uyulduğu zamanlarda İslamiyet, dolayısıyla Müslümanlar kuvvet bulmuş; felsefi, şahsi fikirler karıştığı zamanlarda perişan olmuşlardır. Bunun en bariz örneği Endülüs Devletidir. Önceleri bu kurallara uydukları için her alanda, dünyaya parmak ısırtmışlar; dünyada ilmin, medeniyetin merkezi olmuşlar. Ne zaman ki, nakli bilgiler terk edilip felsefi fikirler ön plana alınmış... İşte o zaman olan olmuş; perişan halde tarih sahnesinden çekilip gitmişlerdir. Bu girizgahtan sonra konuya artık girelim. Değerli yazar Ali Eren Bey’in geçen haftaki yazısından bahsetmek istiyorum bu gün. Ölçüsüzlük, sınır tanımamak, şahsi, felsefi fikirlerin insanları ne hale getirdiğini çok güzel sergilemiş yazısında Ali Bey. Önce bu yazıdan kısa bir özet vereyim: “Bazı ilâhiyat profesörleri, kelime-i şehadetin yarısını yok sayıyor, yani “Muhammedür resûlüllah” kısmını mühimsemiyor ve Peygamberimiz’e inanmadıkları halde Hıristiyan ve Yahudilerin de cennete gideceklerini iddia ediyorlardı. Meğer beterin de beteri varmış. Şimdi de bazıları çıkmış ateistlerin Hanif olduklarını söylüyor. Bu zamanda da bir kimsenin ahlâkı Hanif gibi düzgün olursa cennete girer. Peygamberimiz’e inanması şart değil, diyorlar. Eee, o zaman din nerede kaldı? Hz. Allah, Peygamberimiz’i boşuna mı gönderdi? Madem dürüst olmak cennete girmeye yetiyor da inanç ve ibâdete ne lüzum var? İlahiyatçı Profesöre, “Bu zamanda nasıl Hanif olunur? Bir kimsenin Peygamberimiz’e inanmadan kurtulması mümkün müdür? Bunu nasıl söylersiniz?” diye sordum. Net cevap alamadım ama konuşmamızın arkası enteresan. Kendisine, “Peki sizce bu zamanda bir insanın ahlâkı düzgün de olsa, Peygamberimiz’e inanmazsa cennete girebilir mi?” diye açık açık sordum ve net bir cevap almak istedim. Ne var ki, “Peygamberimiz’e inanmayan kimsenin cennete girmesi mümkün değil” cevabını alamadım. Ancak şöyle söylüyordu:“Allah’ın kimi cennete koyacağını ben bilemem.” Aman Allahım! Bu nasıl şey! Bir ilâhiyat profesörü, “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği zatı kabul etmeyenlerin cennete giremeyecekleri kesindir. Cennete girmenin şartı, peygamberlerin tamamına inanmaktır” diyemiyor... “ Halbuki ayeti kerimelerde, hadis-i şeriflerde Cennete giremeyecekleri açıkca bildirilmektedir. Buna rağmen sanki Kur’an-ı kerim onlarla gelmişcesine ayetleri kendilerine göre yorumluyorlar. Kur’an-ı kerimin gerçek muhatabı olan Peygamberimizin sözleri, tatbikatı hiç konuşulmuyor. Çünkü işlerine gelmiyor. Bunları görünce ister istemez, halk arasında, Celal Bayar’dan naklen; İlahiyat Fakültelerinin ve diğer dini okulların açılmasının esas maksadı ile ilgili anlatılan şeyler geliyor insanın aklına... Ne günlere kaldık! Daha neler göreceğiz; neler işiteceğiz kim bilir? Çok şükür ki, Peygamberimiz böyle günlerde ne yapacağımızı da bildirmiş: “Benden sonra Müslümanlar arasında çok ayrılık olacaktır. O zamanlarda yaşayanlar benim yoluma ve Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışsın! Sonradan meydana çıkan şeylerden kaçınsın! Çünkü, dinde yenilik, reform yapmak doğru yoldan çıkmaktır. Benden sonra, dinde yapılacak değişikliklerin hepsi dinsizliktir”.
Çağ atlayan Türkiye! 3.6.2000 Tarih boyunca bilgide, teknolojide yaşlılar hep öndeydi. Yaşılar bilgilerinin, tecrübelerininin tadını çıkartıyorlardı. Bunun için gençler, bir şeyler öğrenebilmek için yaşlılara eli mahkumdu. Ya şimdi? Tam tersi yaşlılar eli mahkum... Bırakın gençleri,daha okula gitme yaşına bile gelmemiş çocuklar babalarına taş çıkartırcasına bilgisayar kullanıyor, internet kullanıyor. Babasının nasıl oynandığını bile anlayamadığı bilgi sayar oyunlarını zevkle oynayabiliyor küçücük çocuklar. Bütün bu gelişmeler, orta ve yaşlı kuşak ile gençler arasında akıl almaz bir uçurum meydana getirdi. Anlayışlar, düşünceler, yaşayışlar değişti. Farklı iki dünyanın insanları haline geldiler. Birçok konuda anababa çocukları ile karşı karşıya geldi. Çocukların mutlaka alınmasını gerekli gördüğü şeyleri, ana-baba lüzumsuz boş şeyler olarak görmekte. Gençler ve çocuklar, reklam bombardımanıyla edindikleri yeni tüketim alışkanlıkları ve hayat değerleri ile köyden şehire göç etmiş, en azından çocukluğu köyde geçmiş anne ve babaları zor durumda bırakıyor. Bu kadar hızlı gelişmeler karşısında gençlerdeki bu değişime de hak vermemek mümkün değil.. Dükkan, mağaza, eğlence yerlerinin isimleri bile değişti. Eskiden dükkanlara verilen "Helal Gıda", “Aile çay bahçesi” "Sabır market", "Şeref bakkal" ve "Zafer ticaret" “Ali’nin Yeri” gibi isimlerin yerini Internet House, Class Internet, Bowling salonları...aldı. Değişim; talebi farkeden girişimciler, milyon dolarlara varan masraflarla bowling salonları açıyor. Adım başında Mc Donalds'lar görüyorsunuz. Buralarda tonlarca hamburger tüketiliyor. Artık evde yemek sıkıcı gelmeye başladı gençlere. Her sektörden tanınmış bütün yabancı markalar mağaza açma yarışında. Mağaza tabelaları yenileniyor, dükkanın yerini "show room" alıyor. Sürücü ve bilgisayar kurslarının sayısında patlama yaşanıyor. Anneleri henüz almamış ama; kızları cep telefonu taşıyor;araba kullanıyor. Internet cafe'ler hızla çoğalıyor. Çocuklar hamburger, pizza diye tutturunca evin mutfak alışkanlıkları da değişiyor. Bu talep, yerel market zincirleri veya özel alışveriş merkezi sayısını da artırıyor. Okulu kıran, kahvehaneye değil artık bowling salonu ya da cafe'lere gidiyor. Gençler ve çocuklar, reklamlarda gördükleri ürünleri satın almak, yükselen değerlere uygun yaşamak istiyorlar. Bütün bu gelişmelerden en çok zarar gören, fakir ve orta kesim aileler. Gençler ailelerinin durumunu düşünmeden reklamların ve çevrenin etkisi ile babalarını zorlamakta. Eskiden genci yaşlısı haddini bilirdi. “Bu bizi aşar, biz bunu alamayız”, der yutkunur geçerdi. Şimdi gençlerde, “alınsında nasıl alınırsa alınsın” düşüncesi hakim; ailesinin durumu nedir, gücü yetiyor mu yetmiyor mu bunu düşünen yok. Anlatacağım olay ve benzerleri artık sıradan hale geldi: Bugün kavgalarda gençler birbirlerine,” Senin gibi biri bana nasıl kafa tutabilir? Ulan düşünsene, bırak arabayı, senin daha cep telefonun bile yok. Haline bakmıyor, bana kafa tutuyorsun ha!.. diye hakaret ediyorlar. Böyle bir hakarete uğrayan genç eve geldiğinde öfkesini annesinden; annesi de akşam eve gelen kocasından alıyor: “ Daha fazla dayanamayacağım. Yavrumuzu bir cep telefonundan bile mahrum bırakarak onu okulda rezil ediyorsun, çocuğumu ne hallere getirdin. Ailemizin ne haysiyeti ne şerefi kaldı!” Kadın hem ağlıyor, hem bağırıyor. Zavallı adam ne yapacağını şaşırıyor. Karısına, "Durumumu biliyorsun, ticaret kötüye gidiyor, borç gırtlakta, aleyhimde icra takipleri var. Çocuğun istediği marka cep telefonunu nasıl alayım?" diyerek neredeyse yalvarıyor. Ama nerede o eski anlayış: “Bıktım bu bahanelerden... Ya ne yapıp yapar, çocuğumuza en iyisinden bir cep telefonu alırsın, yahut aramızda her şey biter “ noktasına vardırıyor. Ertesi gün babası oğluna en pahalı cep telefonunu alıyor ve okula onu bu âletle mücehhez olarak gönderiyor. Baba, aileyi kurtarıyor fakat, tefeciden bilmem kaç faizle aldığı para ile battıkça batıyor. İşte size çağ atlayan Türkiye’nin hali... Ne diyelim, Allah sonumuzu hayreylesin!
Rezaletin böylesi görülmedi! 9.6,2000 Artık Avrupa ile bütünleşiyoruz ya akla hayale gelmedik rezaletler yaşanıyor ülkemizde... Nedense, Tanzimattan beri Avrupa’nın ilmini, teknolojisini, insan haklarını almayıp hep rezaletlerini almışız. Bunun için de, sıkıntıdan, dertten kurtulmadı milletimiz... Saygı değer okuyucularımızın affına sığınırak, tarih boyunca milletimizin hiçbir devrinde olmamış bir fuhuş organizasyonundan bahsetmek istiyorum. İnsan denilen varlığın kontroldan, insanlıktan çıkınca neler yapabileceği açısından ibretlik bir olay bu. Fakat, olayı ifade etmekte zorlanıyorum. Kapalı ifadelerle bu rezaleti özetlemeye çalışayım: Bir teşkilat çıkıyor, büyük şehirlerimizde sermayesi erkek olan bürolar (fuhuş irtibat büroları) açıyor. Gazetelerde, dergilerde röportajlar yaptırarak kendisinin reklamını yapıyor. Bununla da kalmıyor, internette site kurarak, üye kaydederek , telefon numaraları, a-mail adresi vererek kendi ifadeleri ile yüzden fazla sermaye ile açıkca icrai faaliyette bulunuyor. Gazeteler, dergiler bunu, “sosyete kadınlarına evlerinde hizmet(!)” şeklinde sunuyorlar. Çok daha detaylı da, ben ancak bu kadarını anlatabildim. Merak ettim; halkın sağlığını,ahlakını korumakla görevli Devletimizin acaba bu faaliyetten haberi var mıydı? Zührevi hastalıklarla mücadele görevleri dolayısıyla, Sağlık Müdürünü aradım fakat ulaşamadım. Sağlık Müdürlüğünün diğer yetkililerine bu organizasyondan haberlerinin olup olmadığını, ne gibi bir tedbir alınmasının gerekliğini olduğu sorduğumda, haberdar olmadıklarını haddizatında bunun doğrudan kendileri ile ilgili olmayıp, daha ziyade Ahlak Maası’nın ilgilendiğini söylediler. Bu defa Emniyet Müdürlüğü’nün Ahlak Masası yetkililerini aradım. Bunun yasal açıdan bir dayanağı olup olmadığını sordum. Haberlerinin olmadığını, aslında Türkiye’de fuhuşun suç teşekkül etmediğini Ceza Kanunundan maddeler vererek söylediler. Suçun ne olduğunu sorduğumda, bu aracı kullanarak olursa, suç olur, dediler. Bundan daha iyi aracı, organize teşkilat olur mu dediğimde, bizde internet yok, bakalım, araştıralım, dediler. Konuşmalar netecesinde, bunlara mani olmak mümkün değil, bizim daha önemli işlerimiz var, burası Türkiye herkes her istediğini yapar, senin başka işin yok mu? havası hakimdi. Halkımız kendi sağlığını, ahlakını düşünmese de Devletimiz düşünmek zorunda. Zorunda ki, bunun için “Ahlak Masası”, Sağlık Teşkilatı” kurmuş. Şimdi, olayın resmi tarafını ilgililerine bırakıp olayın sosyal ve ahlâki tahliline bakalım. Böyle bir olay, yüzde doksan dokuzu Müslüman olduğu söylenen ülkemizde nasıl oluyordu, nasıl taraftar buluyordu? Bunun üzerinde duralım: Bu ve buna benzer bütün olaylar; insanlıktan uzaklaşıp, kendi başına bırakıldığında insanın ne vahşetler yapabileceğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü insan, bedeninin yapısı bakımından hayvanlara, ruhu tarafından meleklere benzemektedir. Ruh tarafı zayıflar ve beden tarafı kuvvetlenirse, hayvanlara yaklaşır. Hayvanlar gibi sadece yer içer ve çiftleşir... Hatta, insan, bununla yetinmeyip, ruhunu tamamen bırakır ve sadece bedenini, nefsini düşünüp, şehvetinin peşinde koşarsa, hayvanlardan da aşağı olur. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, “Hatta onlar, hayvanlardan daha aşağıdırlar.” buyurarak, böyle kimseleri haber vermektedir. Yukarıda bahsettiğim olayda kocasının talebi üzerine evli kadınlara da hizmet(!) veriliyormuş. Hayvanlar bile bunu yapmaz. Bunları duyunca, insanın hayvandan nasıl aşağı olabileceği daha iyi anlaşılıyor. Bütün bu ahlaksızlıkların sebebi maneviyat eksikliğidir. Çünkü, kötülüklerin panzehiri dindir. Din, insanı insan yapan ruhun gıdâsıdır. Dinsiz bir insan, kafasız bir gövdeye benzer. Bir vücudun nasıl nefes almaya, yemeye ve içmeye ihtiyacı varsa, ruhun da dine ihtiyacı var. Şair ne güzel söylemiş: Karışımdır, Âdemoğlu, meleklikle hayvanlıktan./ Kim ki, meleğine uydu,üstün oldu, hem de ondan./ Kim ki olur hayvan huylu, kötü olur her mahluktan!
İnançsızlık çıldırtıyor 10.6.2000 Bu yorum benim değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün... Teknolojik gelişmeler ve maneviyatsızlık, akıl hastası sayısının katlanarak her geçen gün artmasına sebep oluyor. Çünkü insan bir makine değildir. Makine gibi kullanılamaz. Bir makine kullanım tarifesine uygun kullanılmadığında nasıl bozuluyorsa; insan da yaratılış gayesine uygun kullanılmadığı için bozuluyor. Bu bozulma da daha çok ruh dengesinin bozulması şeklinde ortaya çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) dünya genelinde yaptığı “Akıl Sağlığı Araştırması” insanlığın geleceği açısından endişe verici sonuçlar ortaya koydu. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İsviçre, Kanada ve Hollanda gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra Brezilya, Meksika ve Türkiye gibi az gelişmiş ülkeleri kapsayan araştırmada akıl sağlığı açısından endişe verici durumlar ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu vahim durumu değerlendiren sosyolog ve psikologlar, akıl rahatsızlıklarının artmasındaki asıl sebebin, insanların içine düştükleri manevi boşluk ve yüksek teknolojinin manevi bağları, birebir ilişkileri koparmasının, insanların mekanik alet, robot, haline getirilmesinin büyük etkisinin olduğunda hem fikirler. Akıl rahatsızlıklarının ABD, Kanada, Almanya, İsviçre ve Hollanda gibi gelişmiş ülkelerde büyük bir artış göstermesine teknolojik gelişmişlik ve tabiattan kopuş sebep olarak gösteriliyor. Uzmanlar; bu tür rahatsızlıkların Türkiye’deki sebeplerini ise, toplumda meydana gelen hızlı değişiklere ayak uyduramamaya, uyum sağlayamamaya bağlıyor. Ayrıca ekonomik sıkıntıların da bu tür rahatsızlıkları iyice alevlendirdiğine işaret ediliyor...Bu gidişe dur denilmesi için, bir an önce insanların, insan oldukları ruh taşıdıkları düşünülmeli bunun için de manevi yönlerinin güçlendirilmesi yoluna gidilmelidir. WHO’nun yaptığı “Akıl Sağlığı Araştırması”nda ortaya çıkan sonuç endişe verici . Araştırmada akıl sağlığı yerinde olmayanlarla ilgili elde edilen rakamlar şöyle: ABD: % 48, Hollanda: %40, Almanya: %38, Kanada: %37, Brezilya: %36, Türkiye: %12. Bu rakamlar neredeyse gelişmiş ülke insanlarının yarısının akıl hastası olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Demek ki sadece maddi refah yetmiyor; hatta zararlı oluyor. Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof.Dr. Özcan Köknel, insanların akıl rahatsızlığı ile karşı karşıya kalmasını iki sebebe bağlıyor ve bunların da kalıtsal ve ruhsal olduğunu söylüyor. Ruhsal problemlerin dini ve milli değerlerden kopmakdan, ekonomik zorluklardan, göç sebebiyle ortaya çıkan, şehire intibaksızlıktan “köylü-şehirli” ayrımından, teknolojik gelişmişliğin insanları yalnızlığa itmesinden ve birebir ilişkilerde kopma meydana getirmesinden kaynaklandığını belirtiyor. İnsanların birbirleriyle olan diyaloglarının zamanla kopması ve kişilerin yalnızlaşması, akıl rahatsızlığına sebebiyet veriyor. Köyünde zengin fakir herkesle görüşüp, deşarj olan kimse, şehirde günlerce evinde taş duvarlar arasında kalıyor. Kültür ve sosyal seviye farkından dolayı çok az kimseyle görüşebiliyor. Bu da zamanla ruhi sıkıntılara, depresyonlara yol açıyor. İnsanları bu sıkıntılardan kurtarmanın tek yolu, dinlerini, inançlarını kuvvetlendirmektir. Din, görüşmedeki, kaynaşmadaki engelleri ortadan kaldırır. Din insanlara tıpkı yiyecek, içecek gibi lazımdır. Nasıl yiyecek ve içecek vücut için lazımsa, ruhun gıdası olan manevi değerler de ruha lazımdır. Din ortadan kalkarsa, insanlar hissiz, idraksiz ve düşüncesiz bir makina, bir otomat haline gelirler. Din insanlara iyi ahlâk, sevgi, kudret, cesaret, dayanma gücü, sabır, rahat ve huzur getirir. Bu özelliklere sahip kimsenin de ruh dengesi sağlam olur, sıkıntılardan etkilenmez; ömrünü huzur içinde geçirir. Din, insanları iyiliğe, dürüstlüğe, hoşgörü sâhibi olmaya, büyüklere saygı ve küçüklere karşı şefkat göstermeye, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymaya ve ona teslim olmaya teşvik eder. Kısacası insana faydalı, onu doğru yola koymaya yarayan en büyük etken dindir. Din, işlerde başarı için ümid ve cesaret veren, başarısızlıklarda teselli eden, ızdırapları unutturan, insanlara yaşama gücü veren, onu yetiştiren ve olgunlaştıran, Allah yolunu açan ve toplumları dünyada huzura, ahirette ise ebedi saadete kavuşturan bir kudret hazinesidir. Bu hazineye sahip olan ruhsal bozukluk, depresyon nedir bilmez!..
. Sevgi istismarı 10.6.2000 Zamanımızda en çok istismar edilen kelimelerden biri de sevgi kelimesidir. Herkesin ağzında pelesenk olmuş bir kelime bu. Gerçek manada sevmek öyle pek kolay değildir. Çünkü, gerçek sevgi samimiyet ister, fedakârlık ister. “Seni seviyorum” demekle insan sevilmiş olmaz. Birisine seni seviyorum deyip, düşmanın bile yapmayacağı şeyleri yapmak bu kıymetli duyguya ihanet olur. Sevgi, lâf değil davranışlarla, fiiliyatla belli olur. Birbirini can ü gönülden seven iki insanın birbirine bakışı, bir ana ile yavrusu arasındaki sevgi bağı kadar etkileyicidir aslında. İşte böyle bir bağ olursa gerçek sevgi olur. Bugün insanlar, sevgi sözünü hoyratça harcıyorlar. Yapmacık sevgilerle, göstermelik “sevgililer günü” ile insan, hem kendi, hem de başkalarını aldatmaktadır. Sevgi istismarı iki insan arasında değil, devlet sevgisi, vatan sevgisi, millet sevgisi, hak sevgisi... gibi bütün sevgilerde de yapılıyor. Yokluk kıtlık zamanında, stok ettiği gıda maddelerine zam üstüne zam yapan veya el altından ateş pahasına satan karaborsacının “millet sevgisinden”, “hak sevgisinden” söz etmesi ne kadar inandırıcı olur. Yine, alttaki komşusu yiyecek ekmek bulamazken, bir eli balda bir eli yağda olan kimsenin “komşularımı ve insanları seviyorum” demesi ne kadar samimi olur. Örnekleri çoğaltmak mümkün... Adam hiçbir vatandaşlık görevini yerine getirmez, sonra da gayet rahatça herkese “vatanseverlik dersi” verir. Adam, örfümüze, kültürümüze ait ne varsa inkâr eder, medeniyetimize ait ne kadar değer varsa onlarla alay eder, sonra kalkar millet sevgilerden söz eder. Adam, her gün, dinimizle, mukaddesatımızla alay eder; hayasızca yayın yaparak vicdanlarımızı yaralar, sonra kalkar, din ve vicdan hürriyetinin kutsallığından dem vurur Tarihimizi sevdiğini söyler, geçmişimizle alay eder; milletini sevdiğini söyler, milletimizi millet yapan değerlerimizi küçümser; vatanını sevdiğini söyler, onu tahrip etmek için elinden geleni yapar veya böyle kimselerin yaptığına seyirci kalır hatta mazur göstermeye çalışır. Adam devletini sevdiğini söyler, fakat ona vergi vermemek, onu dolandırmak için şeytanın bile aklına gelmeyecek hilelere baş vurur. Böyle samimiyetsizlikler o kadar çok ki, anlatmakla bitmez. Bu samimiyetsizliklerden kurtulmadığımız sürece, millet olarak da devlet olarak da bir yere varmamız çok zor... Batı bunu eğitim yoluyla başarmış. Nasıl mı, bir işte örneği: Devletçe lisanını geliştirmek için İngiltere’ye gönderilen bir vatandaş anlattı: Evinde kaldığım İngiliz ailenin erkeği taksi şoförü... Adam, cimri mi cimri; yarım yumurtanın bile hesabını yapıyor... Her ne ise, günler böylece gelip geçti. Zaman doldu, artık vatanıma döneceğim. Her türlü hazırlığımı yaptım, İngiliz ailesi ile vedalaştım, beni terminale götürecek bir taksi çağırmak için telefon edip edemeyeceğimi sordum:”Gerek yok, sizi, terminale ben götüreceğim” dedi. Bu cömertliğine şaştım doğrusu... Gerçekten de öyle yaptı, birlikte taksiye bindik. Şoför, hareket etmeden önce taksimetrenin düğmesine bastı ve ışıklı ekran, ödeyeceğim miktarı yazıp duruyordu. Nihayet, terminale geldik, ben taksimetreye baktım orada yazılı parayı kendisine uzattım fakat almadı. Kendisine sordum: “Madem para almayacaktın, neden taksimetreye bastın?” “Taksimetreye bastım. Çünkü, devletime olan vergi borcumu bilmek zorunda idim” diye cevap verdi. İşte devletini gerçekten sevenin hali... Bu anlayışta kaç kişi çıkar bizde? Yalnız sevgide değil, yaşayışımızın nerdeyse tamamanda, samimiyetsizlik, iki yüzlülük hakim. Bu hale nasıl geldik, nasıl kurtulabiliriz, başlıbaşına bir araştarma konusu. Ama mutlaka araştarılması gereken çok önemli bir konu!..
Herkes bir âlem... 16.6.2000 Millet olarak geçmişte birçok badireler atlattık. Atlatılan bütün bu badireler toplumumuzun sosyal yapısında önemli bir sarsıntı, çöküş meydana getirmedi. Başka bir ifade ile bütün bu badireleri sosyal yapımızdaki sağlamlık sayesinde atlatabildik. Tarihte, çok defa yok olma noktasındayken, milletimizdeki birlik beraberlik, tasada kederde tek vücud haline gelme refleksi, yok olmaktan kurtardı bizi. Çünkü, böyle bir durumda zengini, fakiri maddi manevi neleri varsa canı gönülden ortaya koyardı. Düşüncede yaşayışta uçurumlar yoktu. Zengin zenginliğini, fakir fakirliğini bilirdi. Zengin, fakiri devamlı kollar, sıkıntıya düşünce imdadına yetişirdi. Fakir de haline şükreder; bundan dolayı ne Cenab-ı Hakka isyan eder, ne de onlar gibi yaşayamadığı için zenginlere düşman olurdu. Komşusunu bir gün göremeyen ertesi gün kapısını çalar, “ Komşu görünmüyorsun, nerelerdesin, başına bir iş mi geldi?” diye sorardı. Şimdi, alt kattaki komşusu vefat ediyor, bir hafta sonra kokusu etrafa yayılınca, belediyeye telefon edip, “Alt kattan gelen kokudan rahatsız oluyorum, bir bakın!” diyor. Eskiden, eldeki nimetler ne kadar çok paylaşılırsa nimetlerin o kadar artacağına inanılırdı. Bunun için de nimetler paylaşılırdı. Zenginler halkın arasına çıktığı zaman mütevazi giyinirlerdi. Çocuklarını da böyle giyindirirlerdi. Çocuklar sokağa çıkarken, fakirlerin, orta hallilerin alıp yiyemeyeceği yiyecekler ellerine verilmezdi. Şimdi ilkokul çocuğunun bile elinde son model cep telefonu, en meşhur markadan elbise... Çocuğun buna ihtiyacı var mı yok mu? Orta halli ailelerin çocukları üzülür mü üzülmez mi, düşünen yok! Çocukların konuşmaları bile farklı artık: “Bizim pederin gelişmelere ayak uydurduğu yok, iki senedir aynı model araba ile dolaşıyoruz, sıkıcı olmaya başladı?” diyorlar. Hele hele eskiden mal varlığa ile övünmek büyük ayıptı, terbiyesizlik kabul edilirdi. Şimdi ise tam tersi. Erkekler araba markalarını, tatillerini hangi sahillerde geçirdiklerini konuşuyorlar. Kadınlar bir araya geldiklerine sanki defileye gelmişcesine birbirleri ile yarış halindeler. Eğer elbisesi bilmem ne marka değilse, bütün gözler alaycı, aşağılayıcı bir ifade ile üzerinde oluyor. O da artık bir daha o semte uğramıyor. Neticede zenginler zenginlerle, fakirler fakirlerle görüşmek zorunda kalıyor. Sosyal dayanışma kaynaşma böylece yok oluyor. Sosyal dengeler tamamen değişti. Acayip bir toplum olduk. Bir şey alırken ihtiyaç mı değil mi ona bakılmıyor. Zengin zenginliğini gösterme, orta hallisi ayıp olmasın, bizi fakir zannetmesinler, düşüncesinde. Bunun birçok örneklerini yaşıyoruz günümüzde: Bir arkadaşın çocuğu liseyi bitirince işe girmişti. Lisede okuyan mahalle arkadaşları da staj için oraya geliyorlardı. Aileleri zengin olmamalarına rağmen gelenlerin hepsinin cep telefonu vardı. İhtiyaç olmadığı halde, aşağılık kompleksine düşmemesi için o da oğluna Cep telefonu almak zorunda kaldı. Yine bir arkadaş kiralık ev arıyordu. Bana da,”Aklında olsun kiralık ev olursa bana bildir”, dedi. Birkaç gün sonra, 80 m2’lik kiralık bir ev olduğunu öğrendim. Yeni evli iki genç olduklarından onlara uygun olacağını düşünerek kendisine haber verdim. “Ben, 120m2’lik yerde oturuyorum, eşyalarım oraya sığmaz” dedi. Biliyorum, maddi durumu da pek iyi değil. Yeni evlendiği için bir sürü borcu var. Anladım ki, kendine göre değil, eşyalarına göre ev arıyor. Kılık kıyafetimiz de bir curcuna... Geçenlerde büyük bir çeyiz fuarına gittim. Yüzlerce kimse girip çıkıyordu. Gelenlerin çoğu kadındı. Hanımlar dolaşırken, çıkışa yakın bir yerde oturup bekledim. Gördüm ki, kapalısı da açığı da ne yapacağını şaşırmış bir halde. Ölçüsüzlük hat safhada. Açığına bakıyorsun, neresini açacağını şaşırmış; kimisinin bir omuzu açık diğeri kapalı, kimisi göbeğini açmış kimisi sırtını. Kapalısına bakıyorsunuz; kadın çarşaf giymiş, yüzü bile zor görünüyor fakat neredeyse on parmağından on yüzük, kolundaki bileziklerin şangırtısı on metreden işitiliyor. Yine başını kapatmış, gerdanı açık, altın kolyesi parlıyor. Başı kapalı, kolları açık, daracık kot pantolonu ile her şeyi ortada. Herkes bir âlem... Kimsenin açılmasına kapanmasına karışma hakkımız yok fakat, açık olmanın da, kapalı olmanın da bir ölçüsü olması gerekmez mi? Baş döndürücü gelişmeler oluyor ülkemizde... Bu hızlı değişimden dini yaşayış şekli de nasibini alıyor. İmam hatipli kız öğrenciler bile dans gösterileri sunabiliyor artık... Bedelli askerlikten dönen bir arkadaş anlattı: Bulunduğumuz kışlada,cami vardı. Camide, koğuşlarda çok rahat namazımızı kıldık. Kimse mani olmadı. Din görevlisi ( imam) olan bir arkadaşın hali dikkatimi çekti. Bir hafta geçmesine rağmen namaz kıldığına şahit olmadım. Belki bilmiyordur diye kendisine, caminin olduğunu ayrıca, koğuşta da namaz kılabileceğini söyledim. Cevabı enteresandı: “Kardeşim ben izinliyim, görevimin başına dönünce kılarım...” Herkes bir alem, demekle haksız mıyım, ne dersiniz?
İnsan ihtiyaçsız olursa! 17.6.2000 Günümüzde yaşanan sosyal dengesizliklere, curcunalara bugün de devam etmek istiyorum. Aslında bunları bir iki günlük yazı ile anlatmak mümkün değil. Benimkisi sadece bir-iki tespit. Bugün yapılan yanlışlardan biri de, yetişkin çocuklarımıza karşı takip ettiğimiz davranış şekli. Her şeyden önce çocuklarımıza kendi ayakları üzerinde kalmalarını öğretmiyoruz. Burada fakirin, orta hallinin de yanlış uygulamaları varsa da, esas hata zenginlerde. Çoğu aile biz çok sıkıntı çektik, çocuğumuz çekmesin diye, çocukları ne isterse alıyor. Bazıları da ben çocuklarım için kazandım, onlara yedirmeyip de mezara mı götüreceğim diyor. Aklen de, eğitim psikolojisi açısından da çocuğa her istediğini almak, ona iyilik etmek değil kötülük etmektir. Unutmamalıdır ki, bugünün yarını da var. Baba, her zaman zengin kalacak, makam mevki sahibi olarak kalacak değildir. Zenginlik devam etse bile, hazıra dağlar dayanmaz. Dünyanın bin bir türlü hali var. Ölümü var, iflası var, emekli olup sadece SSK veya Emekli Sandığı maaşına kalmak da var... Hatta bunlara da kalamamak var... Şimdi düşünelim; yediği önünde yemediği arkasında şeklinde, lüks arabalarla, en pahalı elbiselerle yaşamaya alışmış bir genç, babası ancak kendini idarece edecek hale gelince ne yapacak? İş bulabilecek mi? Bulsa bile eski hayatını devam ettirebilecek geliri olacak mı? Hepimiz biliyoruz ki, bugünkü şartlarda çok zor hatta mümkün değil. O zaman genç ne yapacak? Ya gayri meşru yollara sapacak; çalacak çırpacak veyahut ruhi bulanıma girerek psikiyatri tedavisi ile ömrünü tamamlayacak veyahut da Allah saklasın bugün çok yaygın haline gelen canına kıyma modasına uyacak. Bitmeyecek kadar servet var kabul edelim; bu defa da ihtiyaçsızlık tehlikesi başlar. Çünkü, ihtiyaçsızlıkla birlikte tatminsizlik başlar. İçki, uyuşturucu; her türlü akıl almaz aşırılıklar baş gösterir. Yüce kitabımız Kur’ân-ı kerimde, “İnsan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!” (Alak/6-7) buyurulmuştur. Günümüzde her şey tersinden yorumlanıyor. Doğrular eğri olarak, eğriler doğru olarak ele alınıyor. Basit bir örnek vereyim: Arkadaşın oğlu bir işte çalışıyor. Aldığı maaşı getirip babasına veriyor. Ay boyunca harçlığını da babasından alıyor. Bu durumu öğrenen akrabaları çocuğa, “sen deli misin? Maaş hiç babaya verilir mi? O senin hakkın, istediğin gibi harcamalısın. Filancanın oğlu maaşını babasına vermediği gibi ,ay sonuna doğru babasından harçlık bile alıyor vs.” Genç bu konuşmalardan etkilenip, babasının karşısına geçiyor. “Bundan sonra maaşımı sana vermeyeceğim. Herkes beni ayıplıyor”, diyor. Gün görmüş baba hiç tepki göstermiyor: “Bak oğlum diyor. Doğru, maaşını istediğin gibi harcayabilirsin. Bu senin hakkın. Sana şu kadarını söyleyeyim: Yaşın yirmiyi geçti. Bugüne kadar kısıtlı imkanlarımla seni okuttum. İş bulmana yardımcı oldum. Benim yapabileceğim bu kadar. Diğer kardeşlerinin yetişmesi, ailenin geçimi benim üzerimde. Bundan sonra istersen, maaşın sende kalsın, hesabını ona göre yap, askerde, evlenmede benden bir şey isteme!. Avrupai tarzda serbest yaşamak istiyorsan, orada baba bunları yapmaz! Düşün, taşın, tercih senin! Bana sorarsan, vermekle sen kârdasın!” Eğer gençlere belli yaştan sonra, hayatın gerçeklerini anlatmazsak, onlara büyük kötülük yapmış oluruz. Hayatın hep böyle güllük gülistanlık devam etmeyeceğini, hatta hayatın büyük bölümünün dikenli tellerle çevrili olduğunu anlatmak, göstermek zorundayız. Eskiden zenginler, çocuklarını başka iş yerlerinde, bir müddet çalıştırır; çalışma hayatını, para kazanmayı, paranın kıymetini öğrendikten belli bir olgunluğa geldikten sonra kendi işine alırlardı. Çünkü, babanın kendi oğluna faydalı olması zordur. Hayatın gerçeklerini verebilmenin yolları tartışılabilir. Fakat, burada önemli olan hangi usulle anlatılacaksa anlatılsın, gençlere hayatın zorluklarını da sunabilmek. Bunlara hazırlıklı olmalarını sağlamak. Teorikten ziyade, yaşayarak bunları öğretmek. Daha hayatın başlarında mücadeleyi, engelleri aşmayı öğrenen genç, bütün hayatı boyunca, hem kendine hem ailesine hem topluma faydalı olur. Bu yapılmazsa, onlar serseri mayın gibi nerede ne yapacağı belli olmayan potansiyel bir tehlike halinde toplumda yerini alırlar. Herkes, canı gibi sevdiği evladının böyle olmasını arzu etmez herhalde?!
Fatima olayı ve üç sır! 23.6.2000 Dikkatinizi çekiyor mu,bilmiyorum. Son yıllarda, Vatikan, Papa hiç gündemden düşmüyor. Her vesile ile kendilerinden bahsettiriyor. Gündemde kalmak için her konu istismar ediliyor. Bütün bunlar Vatikan ne yapmak istiyor? sorusunu akla getiriyor. Daha önce bahsettiğimiz gibi, yapılmak istenen Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; "Towards a pastoral approach to culture" adlı bir kitapta açıkca şöyle ifade edilmektedir. "Bütün insanlar Hz.İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihai maksadımız". (Diyanet Dergisi sayı 106) Vatikan’ın son günlerde istismar ettiği konulardan biri olan “ Fatıma’nın üç sırrı” ve “Ağca olayı” na da bu açıdan bakmak gerekir. Belki duymamış olanlar olabilir; Fatima masalını özetliyeyim: 13 Mayıs 1917 tarihinde Portekiz'in Fatima Kasabası'nda üç köylü çocuk, Meryem Ana'yı gördüklerini iddia eder. Meryem Ana altı ay süre ile her ayın 13'ünde kendilerine görünmüş ve bazı şeyler söylemiştir. 13 Ekim 1917'deki son görünüşünde, kasabaya akın eden 70 bin kişinin gözünün önünde 'güneşin dans ettiği' öne sürülür. Papa IX. Pius yöreyi ziyaret edenleri takdis eder. Meryem Ana'nın çocuklara göründüğü öne sürülen yerde bir manastır inşa edilir. Papa VI. Paul, olayın gerçekleşmesinin ellinci yıldönümünde Fatima'ya gider ve ayinleri idare eder. Papa II. John Paul, Fatima olayının, 13 Mayıs 1981'deki suikastta kendi hayatını da kurtardığını söyler ve Mehmet Ali Ağca'nın cipe saplanıp kalmış olan kurşunu, müzeye konmak üzere Fatima'nın bağlı olduğu Leiria Piskoposu'na verir. Meryem Ana çocuklara göründüğü zaman onlara üç sır vermiştir. Birinci sır, kıyamet gününde günahkârlar cehenneme giderken, sadece kendisine inanarak ibadet edenlerin ve tövbekârların cennete alınacağıdır. İkinci sır, dünya barışı ancak Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Rus milletinin kurtuluşu için yeniden Katolikliğe dönmesi ile olacağı. Üçüncü sır, Vatikan tarafından yeni açıklandı: Papa'ya suikast düzenlenmesi. Bizzat Papa II. John Paul, Meryem Ana'nın kurşunun yolunu değiştirdiğini söyler. Fatima olayının farklı boyutları var: Kurtuluşun, Cennete gitmenin sadece Hıristiyan olmakla mümkün olacağı. Fatima Kasabası umutsuz hastaların şifa kaynağı olduğu yaygarası çıkartılarak da uhrevi bir yer haline getirildi. Misyonerlerin bir ziyaret alanı haline gelmiş olan bu kasabayı ziyaret eden misyonerler Meryen Ana’nın kendilerini iyileştirdiğini öne sürmüştür. Böylece, Hıristiyanlığın gerçek bir din olduğu propagandası yapılmış oldu. Ayrıca, Fatima olayı, Katolik Kilisesi'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı açtığı savaşın bir aracı oldu. Meryem Ana'nın sırları doğrudan doğruya Katolik Kilisesi'nin Sovyetler Birliği'ne karşı olan tutumunu dile getirilerek, Ruslar korkutuldu. Eğer bizi kabul etmezseniz başınıza daha çok işler gelir mesajı verildi. Mehmet Ali Ağca, tam Meryem Ana'nın göründüğü(!) 13 Mayıs günü, Papa'ya ateş etmiştir. Bu sır olay gerçeklenene kadar saklanır. Nedense bütün bu sırlar, olaylardan sonra açıklanıyor. Önceden filan zaman şöyle olacak denilmiyor! İlginçtir, kimse de ‘‘Bu sırlar neden o olay meydana gelmeden önce açıklanmıyor da her şey bittikten sonra bildiriliyor?’’ demiyor. Şimdi, Vatikan, neden hep gündemde kalmak istiyor, neden böyle masalları üretme ihtiyacı duyuyor? Bunun cevabını arayalım: Artık Avrupa’da bilhassa aydınlar arasında, Hıristiyanlığa gerçek manada inanan kalmadı. İncil adı altında, piyasada bulunan bir çok kitaplardaki, safsataları, ilme, fenne, mantığa zıt ifadeleri farketti. İnanmış görünenler de, klisenin afarozundan, cenazesinin ortada kalmasından korkuyor; nüfus kağıdına Hıristiyan yazdırıyor. Bunun için de kiliseye vergi veriyor. Vergi vermeyenlerin cenazesine kilise sahip çıkmıyor. Yüz yıllardır yapılan, sinsi İslam düşmanlığı ile, gerçek manada İslamiyete inanan ve yaşayan kimseler çok azaldı. Türk Devletlerinde, insanlara sorduğunuzda sadece “Müslümanım” diyebiliyor. Bunun dışında, İslamla hiçbir bağları kalmamış. Namaz kılmanın farz olduğunu, içki içmenin haram olduğunu bile bilmiyorlar. Bu şekilde boşlukta bırakılmış insanları “mucize” adı altında uydurdukları masallarla kendilerine çekmek istiyorlar. Ne hikmetse, bizde de, evliyanın kerametini kabul etmeyenler, Fatima yalanına dört elle sarıldılar! Vatikan’ın nihai hedefi şu: Diyorlar ki, “Birinci bin yılda, Avrupa’ya Hıristiyanlığı yaydık. İkinci bin yılda, Doğu ülkelerine yaydık. Üçüncü bin yılda (yani içinde bulunduğumuz bin yılda) bütün dünyaya hıristiyanlığı yaymak... “
Vatikan’ın nihayi hedefi! 24.6.2000 Dünkü yazımda, Vatikan’ın son zamanlarda, uydurduğu hurafelerin, masalların arkasında, Avrupa’da bitmek üzere olan Hıristiyanlığı kurtarma, dünyaya yayma gayretlerinin yattığını bildirmiştim. Bugün de diğer sebepler üzerinde durmak istiyorum. Papalık, asırlardır; Müslümanlara, Yahudilere, hatta kendi dinlerinden olup ta,farklı mezhepte olanlara kan kusturdu. Milyonlarca insanın kanına girdi. Son yıllarda Kilise arşivi üzerinde yapılan araştırmada Kilise'nin Ortaçağ'da din adına, yakarak ya da işkence ederek öldürdüğü insan sayısının 5 milyon civarında olduğu tespit edildi. Şimdi yeni bir devir başlattı klise. Bugüne kadar, hep günahkar Hıristiyanlar Kilise'ye gidip günah çıkartıyorlardı, şimdi de Kilise Hıristiyanlara dönüp günah çıkartıyor. Papa II. Paul, Vatikan'daki pazar ayinlerinde Kilise'nin geçmişte insanlığa karşı işlediği günahları affetmesi için dua ediyor ve insanlıktan da af diliyor. Bu yeni devirde, her fırsattan istifade ederek, kendisini öldürmeye kasteden teröristi bile affederek ne kadar insancıl, hoşgörü sahibi olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Geçmişteki vahşetlerini unutturmak istiyorlar. Samimi olmadıkları da her hallerinden belli. Fakat insanlar bunu göremiyor. İşte, bu Fatima ve Ağca olayı kaçırılmaz güzel bir fırsattı bunlar için. Bu şekilde bütün dünya basını kendilerinden bahsedecekti. Bundan daha iyi reklam olur mu? Vatikan, Ağca suikastinin ta 83 yıl öncesinden bilindiği masalını uydurarak, Hıristiyanlığın gelecekten haber veren, gerçek bir din olduğu imajını verdi. Bu da itibarına itibar kattı. 1999 yılı Mart ayında Vatikan İtalyan hükümetine resmi bir mektup yazarak Ağca'nın affını istedi. Geçtiğimiz ay da Papa 2'inci Jean Paul, Portekiz'in Fatima bölgesine giderek, yapılan bir ayinden sonra kendisini izleyen milyonlarca Hıristiyan'a üçüncü sırrın "Ağca suikastı" olduğunu açıkladı. Bu da İtalyan hükümetinin üzerindeki baskıyı daha da artırdı. Ve halk desteğini aldı. Kimse de çıkıp, bu baskılar Laikliğe aykırı demedi, daha doğrusu diyemedi. Çünkü, Batı’da Kilise akıl almaz derecede bir güçtür. Hiçbir devlet, hiçbir politikacı buna karşı duramaz. Papa, son bir manevra daha yaparak gizli kalması gereken vasiyetini basına sızdırdı. Bu, Ağca'nın serbest kalmasında önemli bir rol oynadı. Vatikan'a yakın kaynaklarca bilinen Papa 2'inci Jean Paul'ün vasiyeti, İtalyan medyasına sızdırıldı. Buna göre 80 yaşındaki Katolik dünyasının en büyük ruhani lideri olan Papa, Ağca'nın serbest bırakılması için Laik İtalyan hükümetine her koldan baskı yapmakla kalmadı aynı zamanda, öldüğü gün açılmak üzere hazırlattığı vasiyetine de Ağca ile ilgili bir madde koydurttu. Papa'nın kardinallerince vasiyetnamede Ağca ile ilgili olarak İtalyan devletine şöyle çağrı yapılıyor: "Ben öldükten sonra Vatikan hükümeti, Mehmet Ali Ağca'nın serbest bırakılarak ülkesine dönmesinin sağlanması için elinden geleni yapsın. Hayattayken bunu görürsem daha da mutlu olacağım..." İşin başka bir yönü de, her vesile ile gündemde kalıp, gizli faaliyetlerinin ortaya çıkmaması. Çünkü, bütün karanlık, kirli işler Kiliseler tarafından idare edilmektedir. Bunun için Araştırmacı-yazar Suat Parlar, "Ağca, Vatikan'ın kirli ilişkilerini koruduğu için Vatikan'a heykeli dikilmelidir" diyor. Bu maksatla, bizzat Vatikan tarafından bir Ağca efsanesi ortaya atıldı. Bu kirli mitosun ardında saklananlar ise ortaya çıkmıyor. Vatikan, Papa suikastını bizzat kendisi örttü. Her kurumun kirliliği araştırılıyor. Ama nedense Vatikan'la ilgili bir dosya açılmıyor. Çünkü kimse buna cesaret edemiyor. Vatikan'ın bir uyuşturucu ve kara para aklama merkezi olduğu da bir gerçek... Suikastla ilgili bir iddia da, Papa 2.Jean Paul’un” Hizaya getirdilmesi”için ğerçekliştirildiği yolundaydı. 2.Jean Paul,sadece 33 gün görev yapan ve kuşkulu bir biçimde ölen,1.Jean Paul’ün ardından makama gelmişti. Vatikan, Opus Dei Örgütü’yle iyi geçinmeyen 1. Jeal Paul’ün cesedine otopsi izni bile verilmemişti. Örgüt, “Kutsal Mafya” olarak da adlandırılıyordu. Papa 2.Jean Paul’ün de Opus Dei ve İsrail’i rahatsız eden tavırları artmaya başlayınca, Ağca Suikastı ortaya çıktı. Ardından Papa’nın ilginç açıklamaları başladı. “Pekçok halk acı çekti. Ama yahudi halkı özel bir halktır. Yahudiler tanrının en sevdiği kullardır” Açıklamalar yapmakla da kalmadı. Tarihte ilk defa bir papa kalkıp, İsrail’e resmi bir ziyarette de bulundu. Netice olarak şunu söyliyebiliriz; Vatikan’nın esas maksadı, bütün fırsatları en iyi şekilde değerlendirerek, Batı devletleri tarafından 150- 200 yıldır, siyasi, ekonomik, sosyal baskılarla, sindirilen, mücadele azmi kırılan; bunun neticesinde bilhassa Ortaasyla ve diğer İslam ülkelerinde meydana gelen inanç boşluğunu doldurmak. Bütün dünyada Hrıstiyan hakimiyetini sağalamak... Vatika’ın nihayi hedefi bu...
Diyaloga evet istismara hayır! 30.6.2000 Diyalog dinimizin emri... Hıristiyan, Yahudi; dinli dinsiz herkesle diyalog şart. Hele zamanımızda bu daha da önem kazandı. Çünkü, dünya küçüldü, insanlar birbiri ile iç içe yaşamak zorunda. İnancı ne olursa olsun, her insanın huzur ve emniyet içinde yaşaması tabii hakkı. Bu da ancak, diyologla, hoşgörü ile, inançlara karşılıklı saygı ile olur. Hal böyle olunca, Müslümanın diyaloga, hoşgörüye karşı çıkması mümkün değil. Zaten bu diyalog İslam dünyasında asırlardır, en güzel şekilde yaşanmış. Bizzat Peygamber efendimiz Hıristiyanlarla, Yahudilerle diyalog kurmuş. Onlara iyi davranmış, ibadetlerine mani olmadığı gibi , ibadetlerini rahat yapabilmeleri için kolaylıklar sağlamış. Onlarla alış veriş yapmış, onların yemeğini yemiş, elbiselerini kullanmış... Daha sonraki devirlerde de Müslüman ülkelerde, Müslümanlarla, gayri müslimler hep iç içe yaşamışlar; hatta Müslüman ülkeler gayri müslimlerin sığınak yeri olmuştur. Bütün Avrupa’nın dışladığı, gemilerde ölüme terk edilen Yahudilere sadece Osmanlı sahip çıkıp, İstanbul’a yerleştirdiği herkes tarafından bilinen gerçeklerden sadece biri. Bütün bilinen bu gerçeklere rağmen, bugün,sanki, farklı din mensubu insanlar arasındaki diyalog kopmuş, dinler savaşı yaşanıyormuş gibi, Vatikan’ın diyalogla yatıp, diyalogla kalkması Müslümanları haklı olarak endişelendirdi. Acaba, altından nasıl bir çapanoğlu çıkacak diye merak edildi. Sonunda bulutlar dağıldı; Vatikan’ın gerçek niyeti diyalog değil, bunu istismar ederek, Hıristiyanlığın propagadasını yapmak olduğu ortaya çıktı. Papa 2. Jean Paul, Sen Pietro Kilisesinde, geçen pazar düzenlenen ayinde, ‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek, gerçek maksadını açıkca ortaya koydu. Böylece “Dinler arasındaki diyaloga evet. Ama, istismara hayır!” sözümüz bir kere daha haklılık kazanmış oldu. Artık kabak tadı vermeye başladı bu propagandalar. Basının alay konusu oldu; şov yapmakla suçlandı Vatikan. Kendi din mensupları bile rahatsız oldu; Vatikan’ın bu istismar kokan, açıklamalarından, uydurulan efsanelerden, sırlardan(!) sıkılmaya başladı. Günlerdir beklenen Vatikan’ın canlı yayındaki açıklamasını, yerli – yabancı bütün basın “sırlar fos çıktı” yorumu ile verdi. İtalyan halkından gelen olumsuz tepkileri gören, Vatikan geri adım atarak Papa’nın tam tersine, “Fatima olayının dini bir tarafı yok, mucizevi bir olay değil” açıklaması ile halkın tepkisini azaltmaya çalıştı. Zaten tarih boyunca, Vatikan hiçbir zaman tavrını net bildirmedi. Sözü ile özü bir olmadı. Gerçek niyetleri hep saklı kaldı. Başarırlar veya başaramazlar, ama bu defa gerçek niyetlerinin; dinler arası diyalog, hoşgörü adı altında, dinleri birleştirmek, sonra da bütün dünyayı Hiristiyanlıştırmak olduğu ortaya çıktı artık. İşin başka bir yönü de, bütün bunları Vatikan’ın kendiliğinden yapmadığıdır. Arkasında, Batı devletlerinin olduğudur. Batı, özellikle İngilizler, asırlardır Osmanlı ile uğraştı. Daha o zamanlar Türkleri, elde ettikleri bazı paşalar vasıtasıyla Hıristiyanlaştırmak istediler, fakat tutmadı. Tutmayınca, Osmanlıyı yıktılar, bu yetmedi, bu defa da İslamiyeti hedef aldılar. Batılı ülkeler biliyorlar ki, bugün de, Türkiye Avrupa için çetin cevizdir. Bunun için Avrupa Birliği, bu halimizle bizi aralarında görmek istemiyorlar. Dışarıda da bırakmaktan da korkuyorlar çünkü o da ayrı bir tehlike onlar için. Bunun için Hıristiyanlaştıramadıkları takdirde ne yapılacağına dair alternatif planlar üretiyorlar: Gerçek İslam onlar için her zaman tehlike demektir. İslamiyeti yakından tanıyan Hıristiyan alemi Müslüman olabilir. Avrupa’nın dengesi değişebilir. Bu tehlikeden ancak, şimdiki Hıristiyanlık gibi, gerçeği ile ilgisi olmayan, sadece ismi İslam olan bir din geliştirerek kurtulabileceklerine inanıyorlar. Planlanan bu dinde, İslamın temeli, esası olan fıkıh olmayacak; alimler, mezhepler devre dışı kalacak. Dünya işleri ile ilgisi kesilecek; haramı, helalı olmayacak tamamen ruhanî olacak. Kısacası, namazsız, oruçsuzsuz, zekatsız... bir din olacak. Bunun için de, dinin muhatabı, tatbikcisi Peygamberimiz, devre dışı bırakılacak; hadîs-i şerifler, “uydurma, aslı yok” ithamı ile dinin kaynağı olarak kullanılmayacak. Kur’an-ı kerime de tespit edilen esaslar doğrultusunda mana verilecek. Böylece, İslâmiyet bir hümanizma, bir ahlâk sistemi haline getirilecek. Batı’nın planı, hesabı bu...
Keşke samimi olabilseler! 1.7.2000 Son zamanlarda, Vatikan, tarihte görülmemiş bir propaganda hamlesiyle Hıristiyanlığı tanıtma,yayma gayreti içine girdi. Dozaj çok artırıldığı için diyalog dengesi de bozuldu. Çünkü, diyalog eşit şartlarda olursa istenilen fayda sağlanabilir. Bu propagandalardan zarar görmemek için tedbir almak, yapılmak istenileni anlamak zarureti hasıl oldu. Diyanet Dergisi’ndeki bir yazı yapılmak istenileni çok güzel özetlediği için bu yazıyı okuyucularımın istifadesine sunmak istedim: “İnsanlığın kurtuluşu için gönderilmiş olan İslâm Dini, kıyamete kadar sürecektir. Hak ve son din İslâm geldiğinde daha önce gelen ve tahrif edilen diğer dinlerin hükümlerini kaldırmıştır. Çünkü İslâm dini bütün insanlığın yaratılışına uygun temel prensiplere sahiptir. Akılla ve ilmî gerçeklerle çelişmez. Bu dinin Peygamberi Hz. Muhammed de bütün insanlara örnek teşkil edecek bir özellikte yaratılmıştır. Bu gerçeği göremeyen Roma Katolik Kilisesi, Avrupa’ya tamamen hakim olduktan sonra, önce dünyayı silah gücü ile Hırıstiyanlaştırmaya çalıştı. Bu sebeple Haçlı seferleri düzenlendi. Haçlı orduları dalgalar halinde Müslüman ülkelerinin üzerine yürüdüler. Yapılan savaşlarla gayelerine erişemeyeceklerini anlayınca, Papa ve Hırıstiyan hükümdarlar bu işi barış yolu ile ve tatlılıkla yapmaya karar verdiler. İşte bugünkü Vatikan’ın faaliyetlerinin temeli bu karara dayanır. Tek gaye ve amaçları; “Batı emperyalistlerinin emelleri önüne çekilmiş kalın duvar olan İslâmı yıkmak ve Müslümanları ezmek, Müslüman ruhunda İslâm inancını sarsmak ve onları hırıstiyanlaştırmaktır. Bu gayelerine ulaşabilmek için de şu faaliyetlerde bulunuyorlar: İslâm karşıtı fikirleri yaymak. Müslüman çocuklarını sırf maddeci bir terbiyeyle yetiştirilmezsini sağlamak ve onlar ile tarihleri arasına perde germek. İslâmı modern hayata ayak uyduramama gibi kusurlarla itham ederek fikrî hücûma geçmek ve modern hayatın mefhumlarını İslâmdan üstün göstermek suretiyle Müslümanları dinlerinden ayırmaya zorlamak. Bu fikirleri de yıllardan beri; barış, toplumsal ahenk, endüstriyel ilişkilerin insancıllaştırılması, ırkların özgürleştirilmesi, sınıf farklarının giderilmesi ve dinlerarası diyalog, hoşgörü gibi evrensel insanî değerleri işliyorlar. Fakat hiç de samimi olmadıkları ortadadır. Keşke Hırıstiyanlık, bu projelerinin ardında samimiyet besleseydi! Keşke yakın geçmişte Azerbaycan’da, diğer Türk Cumhuriyetlerinde, Bosna-Hersek’te, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde; günümüzde Kosova’da biçare müslümanların acil birçok ihtiyacını gidermek karşılığında onların vicdanlarını satın almaya kalkan misyonerlere engel olsaydı! Ülkemizdeki hassas konuları iyi bilmektedirler. Bu hassas konularda fırsatını düşürdükleri anda devreye girmektedirler. Misyonerler Türkiye’de dinî hayatın zayıflamasını fırsat bilip, bu boşluktan azami ölçüde yararlanmaktadırlar. Her fırsatta soydaşlarımıza din değiştirmek karşılığında mâlî destek sağlayacaklarını vadetmektedirler. Bunun manası; vicdanların para ile satın alınmaya çalışılması demektir. Tolerans, sevgi, barış ve kardeşlik gibi süslü sloganlarla yola çıkanlar, aynı hoşgörüyü, toleransı; İslâma tanımadıktan ve düşmanlıklarından vazgeçmedikten sonra bunlara kim inanır? Sonuç olarak Kur’an-ı kerimin ifadesiyle: “Allah katında hak din İslâm’dır.” “Kim İslâmdan başka bir din ararsa, bu din asla kabul olunmaz ve o ahirette de büyük zarara uğrayanlardandır.” Herşeyin gerçeğini en iyi bilen Yüce Allah olduğuna göre; O’nun orijinal kelâmı olan Kur’an-ı kerimin mesajına kulak vermekten başka insanlık için kurtuluş çaresi yoktur. Bunun için; misyonerlik faaliyetleri başta olmak üzere ülkemizi, dinimizi ve milletimizi bölmeye yönelik her türlü yıkıcı faaliyet karşısında dikkatli olmak zorundayız. Bunlara karşı mücadele etmek için öncelikle yeni yetişen nesillerimizi bu cereyanlara karşı sağlam ve doyurucu bilgilerle techiz etmek durumundayız. Genç nesillerle beraber bütün ülke insanını millî ve manevî değerlerle donatmalıyız. Bu uyarılara kayıtsız kalındıktan sonra ortaya çıkan manzara karşısında hayıflanmanın faydası olmayacaktır. Her fırsatta gereken tedbirleri almak, bu vatanı bize emanet edenlere karşı bir vefa ve namus borcudur. Bu aynı zamanda her Müslümanın vazifesidir.” (Hasan YıldırımDiyanet Dergisi,sayı 106)
Gen haritasının getirdikleri 7.7.2000 Yapılan bazı yayınları anlayamıyorum. Nedenini, niçinini, anlamak için kendimi çok zorluyorum fakat nafile... Ülkemizde bir kesim var; bunlara yobaz mı desem, bağnaz mı desem şartlanmış mı desem; ne diyeceğimi de bilemiyorum. Bunlar, Cenab-ı Hakk’a haşa meydan okumak(!) için en basit olayları bile istismar ederler. Biliyorsunuz, geçen hafta 21.Yüzyıla damgasını vuracak, insanlık tarihinde bir dönüm noktası kabul edilen “gen haritasının çıkarılması” ile ilgili çok önemli bir buluş gerçekleştirildi. ABD Başkanı Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair bu önemli buluşu açıkladılar. Malum kesim, bunu büyük bir fırsat bilip hemen yine meydan okumaya(!) başladı. “Ölümsüzlüğe İlk adım” , “Ölümsüzlük gerçekleşiyor”, “İnsanın ömrü binikiyüz yıla çıkıyor” ,“ Alın yazısı çözüldü”. “Arızalı insana son, “Her derde deva”, “Bilim Tanrı yerine geçiyor” gibi aslı astarı olmayan safsatalarla bu önemli buluş hemen saptırıldı. Bu bizde ilk defa yapılan istismar değil. Yıllar önce de, Güney Amerika’da bir biyolog, amipi sitoplazma ve çekirdeğini ortadan keserek, iki parçaya ayırmıştı. Aynı kesim hemen yaygaraya başlamıştı: “Amerika’da, amipler parçalanıp öldürüldükten sonra, tekrar yaşatılıyor. Artık hayatın sırrı çözüldü. Ölü hücrelere can veriliyor. “ yorumuyla vermişti. Zaten, amip denilen, gözle görülmiyen bir hücreli canlılar, amitoz ile, yani sitoplazma ve çekirdeği tam ortadan ikiye ayrılmak sureti ile ürer. Bu deney; zaten amibin üreme tarzına uygundur. Sonsuzdan sonsuza kadar uzanan matematik alanında, islamiyeti lekeliyecek bir nokta bile bulamadıkları için, yanlış manalar ile hücuma geçmeleri, ne kadar şaşılacak ve acınacak bir hâldir! Kopyalama olayında da aynı heyezanlar yapılmadı mı? Akıl almaz senaryolar üretilmedi mi? Halbuki bu tür buluşlar, cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü göstermektedir. Sadece DNA ‘nın çözülmesi bile Cenab-ı Hakk’ın, varlığına, büyüklüğüne bir delildir. Şu muazzam sisteme bakın: İnsanın genetik yapısını oluşturan DNA’lar, dört ana kimyasal bloktan oluşuyor. Bu kimyasal bloklar, kromozomlarla birlikte yaklaşık üç milyar kimyasal ‘üs’te toplanıyor. Her bir insanın vücudunda, bu 3 milyar ‘üs’sün dizilişi kişiye özel bir farklılık gösteriyor. Bu yapının büyüklüğü ve karmaşıklığı akıllara durgunluk veriyor: Eğer bir insanın vücudundaki tüm DNA bloklarının dizilişini bir kitapta toplayarak yazıya dökmek mümkün olsaydı, dünyanın en kalabalık kentlerinden New York - Manhattan’ın telefon rehberinin (bin sayfa) 200 cilt halinde basılması (200 bin sayfa) gerekirdi. Yine, insanın DNA yapısını oluşturan elemanların adlarının tek tek sesli olarak okunması için, 9.5 yıllık bir süre gerekirdi. İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunduğu göz önüne alındığında, bu DNA’lar birbiri ardına dizilecek olsa, dünyadan güneşe olan yaklaşık 150 milyon kilometrelik mesafe, tam 600 kere kat edilirdi. Bu muazzam sistem, inkarı değil tasdiki gerektirmez mi? Tabii ki bu bir nasip meselesi, Gagarin aya gittiğinde 'Burada Allah'ı görmedim' demişti. ABD'li Armstrong gittiğinde ise 'Ben burada Cenab-ı Hak'kın kudretini daha çok hissettim' demişti. Böyle nasipsizleri Cenab-ı Hak, şöyle bildiriyor: “Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler.” (Bekara/18) İnsanın genetik dizisi 3.5 milyon harften oluşuyor. Bilim adamları bu harflerin dizilişini keşfetmek için, dev bilgisayarlarda 480 milyon kere katrilyon işlem yapmışlar! Acaba, bizim inkarcıların aklına, bu dizilişi yapan kudret niçin gelmez?! Clinton bile "Allah’ın hayatı yarattığı dili bugün yeni öğreniyoruz... Allah'nın en kutsal armağanının ne kadar harika, güzel ve karmaşık olduğunu daha yakından anlıyoruz..." diyebiliyor. Yeni buluşları, saptırmak bilimsel çalışmanın ne olduğunu bilmemeyi gösterir. Çünkü, bilimsel çalışmaların amacı, olmayanı yoktan yaratmak değil, var olanı, anlamak, çözmek bunu insanlığın istifadesine sunmaktır. Bunu da zaten Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimin birçok yerinde emrediyor, “Yerlerleri, gökleri,canlıları,cansızları ve kendinizi inceleyin. Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız.Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz,anlayız!” buyuruyor. Yanıldıkları konu şu: Varlığa ‘‘ol’’ emrinin kim tarafından ve nasıl verildiği sorusunun cevabını aramak, ölçüsü deney ve gözlem olan bilimsel metodolojinin görevi değildir. Bu sorunun cevabını dinler ve dinlerin muhatabı olan Peygamberler verir. Bunların ölçüsü de deney değil, vahiydir. Bu inceliği anlıyamayanlar, inkar bataklığından hiçbir zaman kurtulamazlar.
Korkunun ecele faydası yok! 8.7.2000 İmam-ı Gazali hazretleri, “ Astronomi ilmini ve anatomiyi iyi bilen kimse yaratıcının büyüklüğünü kudretini daha iyi anlar,” buyurmuş asırlar önce. Bugün, ilme önem veren Batı alemi de “gen haritasının çıkarılması” nın ardından aynı şeyi söylüyor. Clinton, "Galile, matematiğin araçlarının kullanılmasıyla gök cisimlerin hareketinin anlaşılmasının mümkün olabileceğini gösterdi... O, Allah'ın evreni yarattığı dili öğretmişti. Bugün biz Allah'ın hayatı yarattığı dili öğreniyoruz" diyor. Yaratıcıyı tanımada, astronomi ve anatominin önemini vurguluyor. Amerikan Ulusal Genetik Araştırma Enstitüsü'nün Direktörü Dr.Francis Collins de, vucudu anlamanın, çözmenin önemini şöyle dile getiriyor: "Kendi giriş kitabımızı okuyabilmek için insanlık üzerinde bundan daha güçlü nasıl bir çalışma olabilir... Bugün insan hayatı kitabının ilk taslağının ortaya çıkışını kutluyoruz... Kendi giriş kitabımıza ait ilk ışıltıyı yakaladık." Başkan Clinton, genetik şifrenin çözümünü tarihin en büyük buluşlarından biri olarak tanımlarken Yaratıcının büyüklüğünü de dile getiriyor. ‘‘Allah’ın en kutsal armağanının ne kadar harika, güzel ve karmaşık olduğunu daha yakından anlıyoruz’’ diyor. Bizimkilerin aksine, itiyadı da elden bırakmıyor, ‘‘Ancak önümüzde çok büyük bir görev var. Genlerin hastalıklarla bağlantısının belirlenmesi, yeni teşhis ve tedavi yöntemlerinin ortaya çıkarılması gerekiyor’’ diyor. Bizim malum kesime göre ise, birkaç yıl içinde insanlar bin yıl kadar yaşayabilecek şekilde genlere müdahale edilebilecek, kanser ve kalp krizi artık tarihe karışacak. Bir süre sonra da insan hayatı sonsuzluğa kavuşacak(!)... Bunlar herhalde ölüm korkusunun tezahürleri... Ölümden çok kortukları için, dört elle sarılıp dünyaya kazık çakmaya çalışıyorlar. İnanmayan kimse için ölüm son olduğundan korkuları normal. İnanan için yaşamak ta güzel, ölmekte. Şair ne demiş: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?” Bu önemli buluşu önemsemediğim manası çıkmasın. Bu keşfin, moleküler tıpta ve eczacılıkta yepyeni bir çığır açacağı ortada. Ancak, insan hayatını binyıla çıkaracak, kanser ve kalp krizini, bütün hastalıkları ortadan kaldıracak cinsten şeyler söylemek, insanları aldatmak olur. Çünkü, bu buluşun sahipleri bile bu kadar kesin konuşmuyorlar, neticenin nasıl olacağını görmemiz için 20-25 yıl lazım diyorlar. DNA haritasının çıkarılmasının tıpta sağlayacağı tüm nimetlerden yararlanmak için yaklaşık elli yıl kadar daha beklemek gerekiyor. ABD’deki Ulusal Genetik Araştırmalar Enstitüsü’nün öngördüğü takvime göre, genetik bilimi sayesinde insan ömrü ancak 2050’de 95 yıla ulaşacak. Prof. Dr. Cevat Babuna, basının, bu devrimi aşırı şekilde abarttığını dile getirerek, “Lütfen kamuoyuna doğru bilgi verelim... Bu buluş, sadece insanın nasıl mükemmel yaratıldığının belgesidir. Şu anda bir nal bulduk, daha üç nala ve bir ata ihtiyacımız var” gibi güzel bir değerlendirme yaptı. Sonra da konuyu şu şekilde özetledi: “Bu buluştan, sadece, genetik yolla geçen hastalıkların tedavisinde istifade edilebilecek. Bu da ne oranda, ne kadar zaman sonra olacak, o da belli değil. Geleceğe yönelik bir ümit, bir ışık. Genetik yolla olmayan, grip,aids, çocuk felci gibi virüse bağlı enfeksiyonel hastalıklarda yapılacak bir şey yok. En önemlisi de hücrenin yaşı. Hücrenin belli bir yaşı var. Hücreler ancak belli sayıda kendini yenileyebiliyor. Dolayısıyla hücre ömrünü tamamladığında ölüm kaçınılmazdır. Ömrün 1200 yıl olacağı haberleri tamamem palavra.Ikinci Dünya savaşından önce insan ömrü ortalama 40-50 yıldı. Daha sonra, hastalıkların tedavisi bulundu, antibiyotikler keşfedildi, 70-80 yıla çıktı insan yaşı. Bu gelişmeler ile belki 15-20 yıl gibi bir fark olabilir. Clinton, Tony Blair’e, çocuğun 25 yıl kazandı diyor, bunu bizimkiler 1200 yıla çıkarıyor. Anlamak mümkün değil. Birçok hastalıklar da iltihaplanma ile ortaya çıkıyor. Mesela, bademciklerin iltihaplanması sonucu mikrop, böbreklere, eklemlere diğer organlara sıçrıyor. Genlere müdahalenin buna yapacağı bir şey yok.” Bazıları da, fırsattan istifade edip, yeni ışık hızının keşfi ve gen şifrelerinin çözümü için; “Eğer, bu iki büyük keşif yaşama yansırsa...Zaman altüst olur.Durabilir...Belki geriye bile gidebilir...Canlılar doğar - büyür – ölürler, değişmez zinciri kırılabilir.“ diyor. Dönüp dolaşıp işi inkara getiriyorlar. Halbuki, her iki buluş da cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü, kudretini göstermektedir. İslam alimleri, dünya hayatının, hayalden, vehimden ibaret olduğunu bildiriyor; yeni ışık hızı bunu doğrulamıyor mu? Bir olay, olmadan önce bitiyor. Yani vehm mertebesi gerçekleşiyor. Canlıların, “doğar - büyür - ölürler" değişmez kuralının değişeceğini ise zaten hiç söyleyen yok;kimse düşünmüyor bile. İnanmayanlar için ölüm, gerçekten korkunç bir şey herhalde. Ne yazık ki, korkunun ecele faydası yok!
Alkışlarla uğurlamak! 14.7.2000 Geçen hafta toprağa verdiğimiz, Kemal Sunal’ın cenazesi mezara konurken, yaptığı uyarı için Mezarlıklar Müdürlüğü din görevlisi, sayın Mahmud Duman’a teşekkür ederek başlamak istiyorum bugünkü yazıma. Cenaze camiye gerilirken yapılan alkışlama yanlışlığına burada mani oldu. “Dinimizde alkışlama yoktur. Eğer mevtaya iyilik yapmak istiyorsanız, lütfen alkışlamayın, Fatiha okuyun!” diyerek çok önemli dini bir vecibeyi yerine getirdi. Bilerek bilmeyerek biri bir yanlışlık yapıyor, bu yanlışlık ikaz edilmediği, doğrusu bildirilmediği için bir müddet sonra o sanki dinin bir kuralıymış gibi kalıyor. Sonra da bunu kaldırmak mümkün olmuyor. Bunun için din görevlilerin çekinmeden yapılması gereken ikazları yapması şarttır. Eğer cenaze merasimi dini inançtan dolayı yapılıyorsa – ki bunda kimsenin şüphesi yok- dinin bildirdiği şekilde yapılması kadar tabii ne olabilir? Şunun bunun yapması ile yapılan dini vazife olmaz. Yapanın düşüncesi olur. Her yapılan kabul görür, mani olunmazsa bir müddet sonra, ortada din diye bir şey kalmaz. İnsanların din adı altında uydurdukları, safsata yığını haline gelir. Dinimiz her hususta olduğu gibi, cenazeye yapılacak dini vecibeleri bildirmiş. 1400 yıldan beri bunlar hiç değiştirilmeden tatbik edilmiş. Bu sadece İslamiyette değil, bütün dinlerde aynıdır. Binlerce yıldır, Yahudilerin yaptıkları dini merasim bellidir, değişmemiştir. Hakeza Hıristiyanlıkta ve diğer inançlardada bu böyledir. Yapılan bir işin dini olabilmesi için, kaynağının dini olması lazımdır. Dinimizin esas kaynağı Kur’an-ı kerimdir, Peygamber efendimizin sünnetidir, bunun açıklaması olan müctehid alimlerin fıkıh kitaplarında bildirdikleri fetvalarıdır. Dolayısıyla işin dini olabilmesi için mutlaka bu kaynaklara dayandırılması gerekir. Bugün maalesef bunlar bir kenara atılmış her önüne gelen kendi aklına göre bir şey yapmaya kalkışıyor. Bu kaynaklara baktığımz zaman cenaze merasiminde; tekbir getirmenin, slogan atmanın, alkış tutmanın, çiçek atmanın, çelenk göndermenin, mezar taşına resim koymanın, yakaya resim takmanın, siyah elbise giymenin, saygı duruşunda bulunmanın, bağırıp çağırmanın, ağıt yakmanın olmadığını görüyoruz. Dini kaynaklarda olmayan şeyi yapmanın birçok zararı vardır. Başta, dinde olmayan bir şey yapıldığı için, insan günaha girer. İkincisi, yapılan bu işin ölüye faydası olmadığı gibi tam aksine zararı olur; bunlardan üzüntü duyar, sıkıntı çeker. Üçüncüsü de hiçbir faydası olmayan bir iş yapıldığı için yapılanlar israf olur. İsraf da haramdır. Kısacası, bu yapılanlar ile kişi, hem dine, hem dünyasına, hem ölüye zarar vermiş olur. Yapanlar genelde bilmedikleri için, cahilliğinden dolayı yapmaktadırlar. Sadece ben değil yapılanın hataları gören herkes bu tür yanlışlıklara karşı çıkıyor; çıkmalıdır da. Cenk Bey de bu alkışlama konusunu köşesinde şöyle işliyordu: “Cenaze namazı kılınıyor. Tabut alınıyor omuzlar üzerine. Haydaaa, o anda bir alkıştır kopuyor. Neden alkışlıyoruz acaba? Oh, öldün, ne iyi ettin, mutlu olduk şak şak şak mı? Yahu ölü rolünü müthiş oynadı, haydi arkadaşlar hep birlikte şak şak şak mı? Ne bekliyoruz alkış sonrası acaba? Rahmetlinin tabutun kapağını açıp, dört bir yana selam vermesini mi? Cenazelerde alkış her şeye aykırı. Dinimize aykırı, örfe ve adete aykırı. Cenaze törenleri ağırbaşlılık ister. Ebedi istirahatgahına uğurlanan kişiye saygı gösterilmesini gerektirir. Bu saygı da alkışla olmaz. Susarak, eğer biliyorsanız içinizden bir fatiha okuyarak, o ölen kişinin yeni yolunun aydınlık olmasını dileyerek saygı gösterebilirsiniz.Tuttuğunuz o alkışların, ölene hiçbir faydası yoktur. Ama okuyacağınız bir dua, ola ki Yüce Yaradan tarafından kabul edilebilir, ve böylece rahmete kavuşana bir faydanız olabilir.” “
Alkış cahiliye adetidir” 15.7.2000 Bugün de Elazığ müftüsü Sayın Doçent Doktor Fikret Karaman’a teşekkürle başlıyorum. Cenazeyi alkışlamakla ilgili gönderme lutfunda bulunduğu yazısından dalayı. Din adamlarının yanlışları dile getirmesi, dini konularda halkımızı uyarması gerçekten takdire şayandır. Herkes herşeyi bilemez. Neyin dinde yeri vardır, neyin yok; bu ancak ikazlarla mümkündür. Şimdi sizi sayın Karaman’ın günümüzde cenaze merasiminde yapılan bazı yanlışları dile getiren yazısı ile başbaşa bırakıyorum: “İnsanın dünya üzerindeki fiziki varlığı sürekli olmayıp diğer canlılar gibi hayat ile ölüm çizgisi arasında sınırlıdır. Bu husus Kur’an-ı kerimde şöyle açıklanmıştır: “Sizi bir çamurdan yaratan sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O’dur. Bir de O’nun karında muayyen bir ecel vardır...” (6/2) İnsana duyulan saygı, ölümü ile sona ermez. Tam tersine vefatından sonra da artarak devam etmektedir. Bu aşırı istek ve arzu, çoğu zaman, bazı yanlışlıkların ve aşırılıkların içine sürüklemiştir. İslamiyet nerden gelirse gelsin ve hangi maksatla olursa olsun batıl inanç, bid’at, örf ve adetleri yasaklamıştır. Ancak cenaze ile ilgili yapılması gereken işlemlerin arasına çoğu zaman bilgisizlik, menfaat te’mini, bazen de eski din ve kültürlerin etkisinden kalınarak bid’at ve hurafelerin karıştığı görülmektedir. İşte cenazeye çelenk gönderilmesi cenazenin katafalka konularak uzun süre bekletilmesi, saygı duruşunda bulunulması, görev yaptığı yer veya yerlere götürülerek başında nutuk çekilmesi, bando ve marşların eşliğinde teşyi edilmesi, cenazenin bekletildiği yerlerde veya kabrin başında mum yakılması gibi davranışlar, bid’atların en çok dikkat çekenleri arasındadır. Gerçekten acı, üzüntü, gözyaşı, ıstırap ve ayrılık ateşinin tutuştuğu bir törende aykırı davranışta bulunmak o andaki teslimiyet, vecd ve samimiyetle uyumlu düşmemektedir. İşte uygun olmayan bu davranışlardan biri de cenaze nakil ve defni esnasında ona saygı adına tutulan alkışlardır. Tarih ve kültürümüzde cenaze ile alkışın birleştiği bir döneme rastlanmamaktadır. Alkış daha çok hayatta olanlarla bağlılığını ispatlamak için el çırpmak maksadıyla takdir hislerini dile getirmektir. Nitekim Osmanlı döneminde de yapılan bir çok protokol hizmetlerinde alkışın bu amaçla icra edildiği görülmektedir. Ancak Kuran-ı kerim'de dua, Kabe'yi tavaf ve namaz kılmak gibi hallerde ıslık ve alkışın bir işaret olarak Cahiliye dönemi Arapları tarafından kullanıldığı bildirilmektedir. Fakat onların bu eylemi ise Kuran-ı Kerim'in şu ayeti ile kınanmıştır: 'Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.' (8/35) Müşriklerin bazı erkek ve kadınları Beytullah'ı çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Tavaf esnasında parmaklarını birbirine kenetleyip ağızlarına götürerek ıslık çalıyorlar, bir taraftan da ellerini çırparak alkış tutuyorlardı. Bu da iddialarına göre onların duası idi. Islık ve el çırpma olayı dua, ibadet ve hatıra adına yapılmış olsa bile tasvip görmemiştir. Bu nedenle son yıllarda bazı cenaze törenlerinde toplanan kalabalıklar da el çırpmayı bir adet hatta cenazeye karşı tabii bir görev ve anlayış haline getirmişlerdir. Oysa ki hangi amaçla olursa olsun bu eylem doğru değildir. Cenazeye olan saygı ve üzüntümüzün bir işareti olmaktan da uzaktır. Tersine ağıt yakmak, yüksek sesle ağlayarak feryat etmek onu nasıl rahatsız ediyorsa, alkış ve ıslık gibi hiçbir ilmi mesnedi olmayan hareketler de onun ruhunun incinmesine sebep olur. Temennimiz bu davranış ve uygulamanın daha fazla yaygınlaşıp tabii bir teamül haline gelmeden önlenmesidir. Bu nedenle hem cenaze sahibi hem de cenaze törenlerine katılanlar yeterince aydınlatılmalıdır.” Misyonerlik faaliyetleri 21.7.2000 Son yıllarda, özellikle de son günlerde, Hıristiyan misyonerler dozajı iyice artırdılar.
Genel Yayın Müdürümüz Sn. Kenan Akın Bey’inde 18.7.2000 tarihinde köşesinde ifade ettiği gibi; çeşitli maddi sıkıntılar içinde bulunan, depremzede gibi ihtiyaç sahibi kimselere çeşitli vaatlerde bulunularak Hıristiyan yapma gayretleri halkımızı üzmektedir. Bu, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır. Hıristiyan aleminin hızla dinden uzaklaşması, bilhassa gençlerin Hıristiyanlığın safsataları ile alay etmeleri Vatikan’ı ciddi şekilde endişeye sevketti. Hıristiyanlığın yok olmakta olduğunu görünce de son umut olarak, ekonomik yönden sıkıntıda, dini bilgisi zayıf Müslüman halkları kendilerine hedef seçtiler. Üstelik bu faaliyetlerini İslamı karalayarak yapmaktadırlar. Demokrasilerde herkesin kendi dinini tanıtma hakkı vardır. Ancak, bu başka inançları karalayarak, menfaat temin ederek veya zorlayarak yapılırsa din ve vicdan hürriyetini çiğnemek olur. Misyonerlerin, Hıristiyanlığı yaymak için; özel okullar, hastaneler, yabancı dil öğretim merkezleri, sığınma evleri, öksüz yurtları ve pansiyonlar kurarak fakir ailelere, kimsesiz çocuklara maddi yardımlar yapmaları insan haklarına aykırıdır. Hıristiyan alemi asırlardır, sinsi faaliyetlerle kendi dini ve kültürel değerlerinden kopardıkları Müslüman toplulukları kendilerine çekme özlemi içindedirler.İslami duyguları zayıflamış insanlara kolayca Hıristiyanlığı kabul ettirebileceklerine düşünmektedirler. Gerçekten Müslümanlar İslamiyet hakkında ne kadar bilgisiz kalır ve manevi değerlerden ne kadar uzaklaşırsa o kadar Hıristiyan misyonerlerin avı haline gelir. Çünkü, İslam tarihinde dini bilen bir Müslümanın din değiştirdiği görülmemiştir. Bunu iyi bilen misyonerler amaçlarını gerçekleştirebilmek için bir taraftan ellerindeki geniş imkanlarla İslamı yanlış tanıtmakta; Müslümanları, terörist, anarşist olarak göstermekte, bir taraftan da İslama ve Peygamber efendimize çeşitli itiraflarda bulunmaktadırlar. Böylece hem İslama ilgi duyan insanların Müslüman olmalarını engellemek, hem de dinini iyi bilmeyen Müslümanların inançlarında şüphe ve tereddütler meydana getirerek İslamdan koparmaya çalışmaktadırlar. Roma Katolik kilisesi, Avrupa’ya tamamen hakim olduktan sonra dünyayı silahla Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Bu sebeple Haçlı seferleri düzenlendi. Haçlı orduları dalgalar halinde Müslüman ülkelerinin üzerine yürüdüler. Yapılan savaşlarla gayelerine erişemeyeceklerini anlayınca Papa ve Hıristiyan hükümdarlar bu işi barış(!) yolu ile ve tatlılıkla yapmaya karar verdiler. İşte bugünkü Hıristiyan misyonerliğinin temeli bu karara dayanır. Misyonerler ülkemizin kendine has özelliklerini dikkate alarak çalışmaktadırlar. Müslüman Türkler, kendi dinlerinin yüceliği hususundaki hassasiyetleri iyi bildikleri için bu hassas konularda fırsatını düşürdükleri anda devreye girmektedirler. Misyonerler Müslüman ülkelerdeki dini hayatın zayıflamasını fırsat bilip, bu boşluktan azami ölçüde yararlanmaktadırlar. Özellikle büyük şehirlerimizde ve Güneydoğu bölgelerimizde yoğun bir propaganda içerisindedirler. Buralardaki etnik cereyanları körüklemektedirler. Temelde birlik içerisinde yaşayan bölgenin ihmal edilmişliğini istismar ederek, onları dini yönden de yanıltarak ayrımcı girişimlerde bulunmaktadırlar. Bu istismarı yalnız memleketimzde değil dünyanın dört bir yanında yapmaktadırlar. Afrika’da (özellikle Nijerya’da), Türk devletlerinde, Balkanlarda; Arnavutluk’ta, Bosna- Hersek’te, Makedonya’da, Kosava’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da Müslüman Türkler üzerinde baskılara, istismarlara devam etmektedirler. Türkiye nere Nijerya nere? Arnavutluk nere Kırgızistan nere? Aralarındaki mesafeyi düşünecek olursak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılıyor. Hıristiyanlık propagandası, ülkeleri değil kıtaları hedef alıyor. Aynı çalışmaları Müslümanlar yapmış olsalardı dünya ayağa kalkardı. Fakat hedef Müslümanlar olduğu için kimsenin gıkı çıkmıyor. Misyonerler her fırsatta bazı vatandaş ve soydaşlarımıza din değiştirmek karşılığında mali destek sağlayacaklarını vadetmektedirler. Bunun manası, vicdanların para ile satın alınmaya çalışılması demektir. Ülkemizde yapılan bu faaliyetlerin yasal olmamasına, suç olmasına rağmen bu faaliyetler bütün hızıyla devam ediyor. Halbuki, ülkemizde din ve vicdan hürriyeti Anayasa teminatı altındadır. Üstelik bu faaliyetler; ekonomik düzensizliklerin olduğu istismara müsait zamanlarda vicdanlar satın alınarak yapılmaktadır. Bütün bunlara rağmen, tolerans, hoşgörü, sevgi, barış ve kardeşlik gibi süslü sloganlarla yola çıkan Vatikan’a, Hıristiyan âlemine kim inanır? Yoksa bunlar, Müslümanları aldatılması kolay geri zekalı, ahmak kimseler olarak mı görüyorlar?
“Müslümanlar Nasıl Hıristiyan Yapılır?” 22.7.2000 Dün, Misyonerlerin Ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerde yaptıkları yıkıcı Hıristiyanlık propagandasından bahsetmiştim. Bugün de bu faaliyetlerde kullandıkları metodlardan bahsetmek istiyorum. Hıristiyanlaştırmada nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini Misyoner papazlarından Geo G. Harris, “Müslümanlar Nasıl Hıristiyan Yapılır?” isimli kitabında (özetle) şöyle açıklar: “Müslümanları Hıristiyan yapmak çok zordur. Çünkü Müslümanlar, inançlarına, ananelerine bağlıdır ve çok inatçıdırlar. Bunları Hıristiyan yapmak için şu hususlara dikkat edilmesi gerekir. 1- Onları Hıristiyan olmak için açıktan katiyyen zorlamayınız. Hiç olmazsa, kalblerine bir şüphe salarsınız, başlangıçta bu şüphe bile bize yeter. 2 – Müslümanlar genellikle fakir kimselerdir. Fakir bir Müslümana bol para, hediye ve eşya vererek veya ona bir Hıristiyan yanında iş imkanı sağlıyarak, kendisini Hıristiyanlığa teşvik etmelidir. 3 – Müslümanların çoğu, din ve fen bilgilerinde cahildir. Ne Hıristiyanlık ne de Müslümanlık hakkında geniş bilgileri yoktur. Çoğu islam ilimlerinden ve islam alimlerinin kitaplarındaki ince bilgilerden tamamen habersizdir. Dağıttığımız kitapların onların anlıyabilecekleri kadar basit ve açık ifadeli olmasına son derecede dikkat edin. Karşınızdaki insanların çok cahil olduğunu ve kafalarının ancak basit ifadeleri anlıyabileceklerini unutmayın. İçlerinden elde ettiğiniz kimselerle İslamiyete hurafeler sokun. Bunlar vasıtasıyla, reformu; dinin emir ve yasaklarının çağa uymadığını sık sık gündeme getirin. Geçmişle irtibatlarını kesin; herkesin dinin kurallarını kendisinin yorumlamasını sağlayın! Bu fikirde olanlara el altından destek verin! İslamiyet ne kadar bozulursa, asli unsurlarından ne kadar uzaklaştırılırsa bizim işimiz de o kadar kolaylaşır. 4 – Onlara daima şunu anlatın:” Siz de biz de aynı Allah’a inanıyoruz. Ancak gerçek din Hıristiyanlıktır. Bunun isbatı meydandadır. Görüyorsunuz ki, teknolojide zirvede olan devletler Hıristiyan; dünyada en zengin, en medeni, en bahtiyar insanlar yine Hıristiyanlar. İslam memleketleri Hıristiyan memleketlerinden yardım dilenmekte... Allah, gerçek din olan Hıristiyanlığa girmeyenleri cezalandırmak için, onları daima sefil, hakir, perişan bir halde bırakmakta. Bunun için Müslümanların hiçbir zaman iki yakası biraraya gelmiyecektir. ”İşte misyonerler, bu yalan, iftara sözler ile, Müslümanları aldatmaya, Hıristiyan yapmaya uğraşmaktadırlar. Cenab-ı Hakka, hamd-ü sena olsun ki, Müslümanlar onların zannettikleri kadar cahil insanlar değildir. Misyonerlerin bu yalan propagandalarına ancak gülerler. Çünkü, Hıristiyanlığın refah, servet, bereket, saadet getirdiği hakkında söyledikleri sözler doğru değildir. Hıristiyanlığın bir memleketin gelişmesine, ilerlemesine, zengin olmasına hizmet ettiği şöyle dursun, tamamen aksine olarak, bütün bunlara mani olduğu, Hıristiyanlığın Avrupa devletlerine hakim olduğu Orta Çağ’da görülmüştür. Hıristiyanlar, ilerlemelere mani olmuşlar, ilim ve fennin bulduğu herşeyi günah saymışlar, dünyanın döndüğünü söyleyen Galile’yi öldürmüşler, insanların dünyaya ancak çile çekmek için geldiğini ileri sürerek, eski Yunan ve Roma fen adamlarının eserlerini ortadan kaldırmışlar, eski medeniyet eserlerini yakıp yıkmışlar, dünyayı karanlığa sokmuşlar, harabeye çevirmişlerdir. Ancak, İslamiyetin zuhurundan ve dünyaya intişarından sonra, eski medeniyet eserleri tekrar meydana çıkarılmış, eski fen bilgileri, Müslümanlar tarafından elde edilen yeni buluşlarla zenginleştirilerek, okutulmaya başlanmış, İslam üniversiteleri kurulmuş, sanayi, ticaret gelişmiş, insanlar barış ve refaha kavuşmuştur. İlm, fen ve tıb yalnız Müslümanlarda olduğundan, Papa İkinci Silvester, Endülüs İslam Üniversitesinde okumuş, İspanya krallarından Sancho, hastalığını tedavi ettirmek için, İslam hekimlerine müracaat etmiştir. Avrupa’da yeni bir devir olan “Rönesans”ın kurucuları, Müslümanlardır. Bugün insaflı bütün Avrupalı ilim adamları, bunu kabul etmektedir. Hıristiyanlığın insanlığa ne getirdiği hakkında en güzel ifadeyi meşhur Alman filozofu Nietsche söylemiştir: “Hıristiyanlığın, dünyayı çirkin ve fena görmek arzusu, dünyayı gerçekten çirkin ve fena yapmıştır”. Müslümanların bugünkü durumlarına gelince; aklı başında olan herkes, bunda kabahatin İslamiyette değil, bu dinin esaslarını bilmiyen veya bildiği halde tatbik etmeyen kimselerde olduğunu bilir. Bizim dinimizde, çalışmak, dürüst ve sebat sahibi olmak, herşeyi öğrenmek tekrar tekrar emrolunduğu halde, bunu yapmayanlar şüphesiz ki, Allahü teâlânın gadabına uğrayacaklardır. Yoksa, Müslümanların geri kalmalarının sebebi, Hıristiyan olmadıklarından değil, tam tersine, hakiki Müslüman olmadıkları içindir. Bakınız, Japonlar Hıristiyan olmadıkları halde, Kur'an-ı kerimin emrettiği gayret, çalışma azmi ve dürüstlük neticesi olarak Amerika ile yarışıyorlar. Misyonerler acaba buna ne diyecekler? Bu tehlikeden korunabilmemiz için, dinimizi, dinimizin güzel ahlakını iyi bilmek, bildiklerimizi tatbik etmek, yaşayışımızla dinli dinsiz herkese güzel bir örnek olmamız gerekir. Not: Misyonerlik faaliyetleri, Müslümanlık ve Hıristiyanlık konularında geniş bilgi sahibi olmak istiyenlere, “Herkese Lazım Olan İman” ve “Cevab Veremedi” kitaplarını önemle tavsiye ederim. (Hakikat Kitabevi, Telefon: 0212 523 45 56) Çağa göre yorum!
Bazı okuyucularım,” Sende Batı saplantısı oluşmuş. Her olumsuzluğu dönüp dolaştırıp Batı’ya mal ediyorsun...” diyorlar. Evet, bu saplantı değil gerçeğin ta kendisidir. Kusura bakmasınlar, son zamanlarda temcid pilavı gibi tekrar gündeme getirilen, “İslamda Reform” “Kur’anın Çağdaş Tefsiri” “Dinin Yeniden Yorumlanması” “Dinler Arası Diyalog”gibi tartışmalar için de aynı şeyi söyleyeceğim. Diyanet İşleri Başkanı’nın, “Ben reform kelimesini kullanmadım, İslamın reforma ihtiyacı yok!” demesine rağmen, Diyaneti de kattılar bu kampanyaya. Hem de lokomotif görevi uygun görülerek. Kampanyanın ilgi görmesi için böyle olması planlandı. Bütün bu çalışmaların gerçek sebebi şu: Dünya küçüldü. Herkes çeşitli vesilelerle gittikleri yerlerde fikirlerini, inançlarını yaymaktalar. Türkiye AB’ye girdiğinde bu yayma işi daha da hızlanacak. Batı alemi, Hıristiyanlığın mensuplarını tatmin etmediğini, yeni bir inanç arayışı içinde olduklarını görüyor.Ya İslamiyet bu inanç boşluğunu doldurursa!.. Hıristiyanlık yok olursa!... İşte bütün korkuları bu... Bunun için de İslamiyeti Hıristiyanlığa benzetmek istiyorlar. Nihayi maksatları İslamiyeti, dünya hayatına ait, emir ve yasakları olmayan felsefi bir sistem haline getirmek.. Bazı kesimlerce iki de bir gündeme getirilen Ahkam ayetlerini yok farzetme veya yeniden yorumlama gayretleri bunu göstermiyor mu? Böylece asli unsurları yok edilmiş bir İslamiyet cazibesini kaybedecek, Batı’da taraftar bulamayacak. Bu işin belli mihrakların zorlamaları ile yapıldığının en büyük alameti de, dinin gerçek temsilcisi Müslüman halkın gündeminde bu çalışmaların olmamasıdır. O’nun dininden bir şikayeti asla yok. O, 1400 yıldan beri nasıl inanmışsa, nasıl yaşamışsa, bunu aynen devam ettiriyor. 14 asırdır dini taşıyıp bugünlere getirmesini de, yolunun doğruluğunun ispatı olarak görüyor. Hal böyle olunca birilerinin onun adına, onun dinini kurtarma(!) gayretleri sırıtıyor. Bunlara sormak lazım: İslamiyet modern hayatta, bilimde, teknolojide ne yapmak istediniz de mani oldu? Telefona mı mani oldu, televizyona mı? Yoksa interne te mi mani oldu? Yok, maksat teknoloji değil, bizim yaptıklarımıza, yaşayışımıza din mani olmasın, haram helal sınırlaması getirmesin diyorsanız, bu Müslümanların işi değil, dinin sahibi yüce Allah koymuş bu kuralları. Dolayısıyla ne Müslümanların ne de reformcuların böyle bir yetkileri yok. Reformu, dinin yeniden yorumlanması görüşünü savunanlar zaten istedikleri gibi yaşıyorlar. Karışan da yok. Burada bu işle uğraşanların karakter yapısı, niyetleri de önemli. Bunlar genelde –istisnalar hariç- dinle alakası olmayan, inançsız veya inaçlı görünseler de dini yaşayışı olmayan kimseler. İnsan sormadan edemiyor: Zaten bu tarakta sizin beziniz yok, farzedelim ki din bozuldu, ilahi özelliğini kaybetti. Size ne zararı olacak? Sizin için değişen bir şey yok ki... Yapılmak istenenler de bazı ip uçları veriyor: Dini daha iyi öğrenmek, daha iyi yaşamak maksadı ile çalışmalar yapılsa, bunları yapanların iyi niyetle yaptığı kanaatına varabiliriz. Fakat yapılanlar tam aksine, dinin emir ve yasaklarından nasıl kurtulunur, bunun peşindeler. Fıkıh kitapları yetmiyor bahanesi ile dinin temeli olan“fıkhı” yok etmek istiyorlar. Mesela, namaz daha iyi bir şekilde nasıl kılınır, zekat nasıl verilir? Bunun çalışması yapılmıyor. Namaz nasıl kaldırılır, zekattan nasıl kurtulunur, bunun peşindeler. Düzce depreminde, Ramazan günü bir vatandaş, etkili yetkili meşhur bir din adamına soruyor: Felaketten dolayı yaşayışımız kısıtlı, bu şartlarda nasıl gusledelip, nasıl abdest alalım, nasıl namaz kılalım? Sayın yetkili, şartlarının ne olduğunu bile sormadan, “ Siz depremzedesiniz, gusletmeseniz de, namaz kılmasanız da, oruç tutmasanız da olur!" Sanki, dinin sahibi kendisiymiş gibi istediğini kaldırıyor, istediğini değiştiriyor. Televizyondan bizzat dinlemezsem, başkası söyleseydi inanmazdım bu sözlere. Kısacası, Müslüman halkımızın gündeminde, ne reform, ne çağdaş tefsir var. Yıllardır iki de bir ortaya atılan "İslamın çağa uydurulması" zırvalarına alışık. Bunun için böyle şeylerin konuşulmasına bile ihtiyaç duymuyor. İyi ki de bu konular halkımızın gündeminde değil. Eğer o da söylenenleri yapılanları ciddiye alıp, ilgilense kafası iyice karışacak, inancından şüphe eder hale gelecek! Zaten bu kadar propagandaların sebebi de bu: “Şüphe”yi yerleştirebilmek. İnanıyorum ki, halkımız bu oyuna gelmeyecek. İslamiyetin Hıristiyanlaştırılması oyununu bozacak! Reform ve İslamiyet İslam aleminde “reform” 18. asırda gündeme getirildi. Hıristiyan ülkeler özellikle İngiltere, asırlardır yaptıkları mücadelede kaba kuvvetle “Haçlı Seferleriyle” bir yere varamayacaklarını anlayınca, reform fitnesini soktular müslümanlar arasına. Netice alabilmek için de 150 yıl gibi uzun bir süre koydular. Bu süre içinde içerden elde ettikleri veya el altından destek verdikleri; Kursavi, Ş.Mercani, Musa Carullah, Abduh, Reşid Rıza, Efgani, Hasan el Benna, S.Kutup, Mevdudi, Hamidullah gibi kimselerle reformu, yenilikleri devamlı gündeme getirdiler.(Herkes tarafından bilindiği için bunların günümüzdeki uzantılarını yazmaya lüzum görmedim.) Şunu tespit etmişlerdi: “İslamda birliği sağlayan; alimler, mezhepler ve bunların yazdıkları temel fıkıh kitaplarıdır. Bunlar devre dışı bırakılmadıkça netice almamız mümkün değildir. Bu da ancak reformla, İslamın zamana göre yorumlanmasıyla devre dışı bırakılabilir”. Son zamanlarda yine aynı maksatla gündeme getirilen,”Dinde yenilik,yenileme,hurafelerden temizleme” gaygaraları ile yapılmak istenen, dinde reform hareketedir. Tepki görmesin diye bu kılıfta sunuluyor. “Reform” nedir, ne değildir? Buna bir bakalım: Reform, ıslah etmek, bozulmuş bir şeyi düzelterek, eskiyi doğru haline getirmek demektir. Hıristiyanlık bozulduğu için reform yapıldı. Müslümanlık bozulmadığı için böyle bir hareket bozmak olur. İslamiyet her çağa uygundur, reforma ihtiyacı yoktur. Şunun bunun adına, menfaat adına konuşmayan herkes bunun öyle olduğu bilmektedir. Bir zamanlar komünizmin fikir babası meşhur fikir adamı Roger Garaudy “Niçin İslâmı seçtiniz? Sorusuna “İslâmı seçmekle çağı seçtim" şeklinde cevap verdikten sonra şöyle devam ediyor: "İslam, çağları arkasında sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitablar zamana göre tahrif edildi. Kur'an-ı kerim ise, indirildiği günden beri hep zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar, bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslâm, materyalizme de, pozitivistlerin görüşüne de hakimdir. Fakat bunlardan hiçbiri, İslama hakim değildir." İslam çağa uymuyor diye reform yapmak istiyenler, bilerek veya bilmiyerek İslamın yıkılmasına yardım etmektediler. Reform yapmak istiyenlerin ortak özelliği, dinimizin temel fıkıh kitaplarını kabul etmemek, doğrudan Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarılmasını savunmaktır. Halbuki, İslamiyetin bozulmadan bugün gelmesini sağlayan bu temel fıkh kitaplarımız, Resûlullahın sözlerini ve Eshâb-ı kirâmdan gelen haberleri bildirmektedirler. Hepsi, en salâhiyyetli, yüksek âlimler tarafından yazılmışlardır. Bütün islam âlimlerince sözbirliği ile beğenilmiştir. Asırlar boyunca, hiçbirinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Her çağın ihtiyacını karşılacak kapasitede olduğu için, değişikliğe lüzüm yoktur. Değişiklik yapmak istiyenlerin esas maksadı tamamen ortadan kaldırmak. Bu temel fıkıh kitapları her asrın modasına, gidişine göre değiştirmeye kalkışmak, her zaman için yeni bir din yapmak demek olur. Böyle değişiklikleri, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere dayandırdıklarını iddia etmeleri Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri bilmemenin, islâmiyeti anlamamanın bir alâmetidir. İslâmın emirlerinin, yasaklarının zamana göre değişeceğini sanmak, islâm dîninin hakîkatine inanmamak olur. Dinde reform istiyenler, temel kitaplara dokunmayıp, yalnız câhil halk arasına yerleşmiş olan hurâfeleri yok etmek isteseler, buna birşey denemez. Böyle yaparlarsa İslâmiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat niyetlerinin bu olmadığı, maksatlarının üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu anlaşılıyor. Reformcular, Avrupa’nın, Amerika’nın bütün âdetlerini, modalarını, ahlâksız, sömürücü, ezici hareketlerini almaya, gençler arasına yaymaya çalışıyorlar. Bu arada, dînimizi üstü örtülecek bir kabahat imiş gibi hiç ağızlarına almıyorlar. Yâhut, altında ezilecek bir yük gibi, ağır ve korkunç görüyorlar. Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için, din lâzımdır.Fakat dîni zamana uydurmalı, islâmiyeti hurâfelerden temizlemeli, diyorlar. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimlerinin temel kitaplarında hiçbir hurâfe yoktur. Din câhilleri arasında hurâfeler bulunur. Bunları temizlemek reform ile değil, “Ehl-i sünnet” kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmekle olur. Dinde reformcular, islâmiyetin Allah tarafından, Peygamber vâsıtasıyla bildirilmiş bir din olduğuna inanmadıkları hâlde, güzel ahlâkın, iyi geçinmenin ve dünya işlerinde yükselmenin başarılması için, din lâzımdır diyorlar. Milleti, koyun sürüsü gibi kendilerine bağlamak için, dîne yer verecekler. Onları inandıracaklar, fakat kendileri inanmıyacaklardır. Dîni her gün yeni bir kalıba sokabilecekler. Dini kendi gayelerine alet edecekler. Bunlar dine değil din bunlara tâbi olacak. Böyle bir inanca din denilemeyeceğini aklı başında olan herkes bilir. Not: Dinde reform hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak istiyenler,”Faideli bilgiler” ve “İngiliz Casusunun İtirafları” kitaplarına başvurabilirler.(Hakikat Kitapevi- 0212 523 45 56)
“İstediğin gibi yaşa...” 4.8.2000 Son aylarda başta muhterem Seyyid Emin Garbi Arvas olmak üzere yöneticilerimizin, personelimizin yakın akrabalarından pek çok kimseyi kaybettik. Hepsini Allah rahmet eylesin. İnsanolu ölmeyi istemez; hip yaşamak ister. Sanki ölüm başkaları için. Mesai arkadaşlarının, özellikle de yakınlarının vefatı insanı biraz olsun gaflet uykusundan uyandırıyor. Ölüm başkaları için değil kendi yakınları ve kendisi için de her an gelebileceğini hatırlayor insan. Ölümü hatırlayanlar genelde iki şey yapıyor. Ya hemen doktora koşuyor, kontrollar, check-up’lar yaptırıyor. Ölümden kurtulmanın en azından geciktirmenin yollarını arıyor. Yada, gaflet uykusundan uyanıp, ahırete, ölüme hazırlığını yoğunlaştırıyor. Aklı başında olan, ahırete inanan bir kimsenin yapması gereken de budur. Çünkü, Ölüme inanan ve bir gün onun mutlaka kendisine de geleceğini bilen kimsenin, ona hazırlanmaması akıllı bir insanın yapacağı bir iş değildir. Peygamber efendimiz, “ İstediğin gibi yaşa bir gün öleceksin! Kimi seversen sev bir gün ayrılacaksın! Ne yaparsan yap bir gün hesabını vereceksin!” buyurdu. Birkaç saatlik yolculuğa çıkan bile az çok hazırlık yapar. Sonsuz yolculuğa çıkmak hiç hazırlıksız olur mu? Bu hazırlık, hayatta ahırete yarar işler yapmak ve kötü amellerden, işlerden uzak durmakla olur. Gerçek bir Müslüman, hayatının her anında, faydalı ameller içinde bulunmalıdır. Zira, ölümün ne zaman ve nerede geleceği hiç bir suretle belli olmaz. Resulullah efendimiz, ölümün sıkıntısını ve acılığını açıkça belirtmiştir. Dünya hayatının sıkıntılarına sabredip, tahammül göstermek, ölüm sıkıntısına tahammül etmekten daha kolaydır. Çünkü ölüm sıkıntısı ahıret azabı cinsindendir. Ahıret azabı ise dünya azabından daha sıkıntılı ve daha şiddetlidir. Dünya sıkıntısı ile mukayese bile edilemez. Resulullah efendimiz bir nasihatında şöyle buyurdu:”Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil:1.İhtiyarlığından önce gençliğini, 2. Hastalığından önce sıhhatini, 3. Meşgalelerinden önce boş vakitlerini, 4. Fakirlikten önce zenginliğini, 5. Ölümünden önce ömrünü. Resulullah efendimiz bu beş şeyde bir çok ilimleri toplamıştır. Zira insan, ihtiyarlığında yapamadığı amelleri gençliğinde yapabilir. Yine, gençliğinde bir günahı işlemeğe alışan insan, ihtiyarlığında onu terk etmeğe kolay kolay muktedir olamaz. O halde, bir gencin, gençliğinde iyi ve hayırlı amelleri adet edinmesi gerekir. Ta ki, ihtiyarlığında onları kolaylıkla yapabilsin.Sağlıklı insan, malında ve kendi iradesinde hükmünü daha çok ve daha kuvvetle yürütebilir. O halde, sağlıklı insanın, bunu ganimet bilmesi ve gerek mali ve gerekse bedeni ibadetler hususunda faydalı amellerde bulunması lazımdır. Çünkü hastalanınca beden zayıflar, kuvvetten düşer ve ibadetleri hakkıyla yapamaz olur. İnsan, Allahın helalinden verdiği azığa kanaat etmeli, ona razı olmalı, onu ganimet bilmeli ve diğer insanların elindekine tamah etmemelidir. Kişi, hayatta oldukça iyi ameller işlemeğe muktedir olabilir. Ölünce amel kesilir. Bunun için bir mümine yaraşan, bu fani, geçici hayatı boşa geçirmemek ve sonsuz hayata hazırlanmaktır. Hikmet ehli bir zat şöyle der:” Ey insan! Çocukluğun oyunla geçer, gençliğin gafletle. İhtiyarlayınca da zayıf düşersin. Acaba sen, şanı yüce olan Allah için ne zaman faydalı ameller işleyeceksin?” Ekin ekme, tohum atma yeri dünyadır. Ekin ekmeden mahsul beklemek, akıllı kimsenin yapacağı iş değildir. İnsanın, öldükten sonra Allahü itealaya ibadet etmesi mümkün olmaz. Ne yapılırsa hayatta iken bu dünyada yapılır. Ölüme ve ölüm meleğinin gelişine ancak bu dünya hayatında hazırlanılabilir. Öyleyse onu daima hatırlamaktan hiç bir an geri kalmamalı. Çünkü o, bizden gafil değildir. Şakik bin İbrahim buyurdu: İnsanlar, dört şeyde sözle muvafakat ettiler, fakat fiilen muhalefet ettiler. 1- "Biz Allahın kullarıyız!" dediler. Fakat bir kul gibi değil, bir hür kişi gibi davrandılar. 2- "Allah bizim rızkımıza kefildir" dediler. Fakat kalbleri dünyalıktan başka hiçbir şeyle tatmin olmadı. 3- "Ahıret dünyadan hayırlıdır!" dediler. Fakat devamlı dünyalık toplamakla meşgul oldular. 4- "Bizler mutlaka öleceğiz!" dediler. Fakat hiç ölmeyecek insanlar gibi davrandılar.
Ölüm gerçeği 5.8.2000 Bugün de ölümden bahsedeceğim... Çünkü ölümü çok hatırlayıp unutmamak lazım. Peygamberimiz, “Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız!” buyuruyor. Allah’a inansın inanmasın herkesin kesin olarak inandığı bir şey vardır ki, o da ölüm gerçeği... İnsanoğlu bunu tam olarak bir idrak edebilse, dünya güllük gülistanlık haline gelir. Ölüme, ahırete gerçek manada inanan insan, zulmetmeyi, cana kıymayı bırakın, insanlara ters bile bakamaz. Böyle kimse için, ölüm korkulacak bir şey değildir. Hatta sevinilecek bir şeydir. Çünkü, ölüm sevgiliyi sevgiliye kavuşturan köprü gibidir. Bazıları ölürüm korkusuyla, ölümü düşünmez; hatta ölümü hatırlatacak şeylerden bile uzak durur. Halbuki, daima ölümü düşünen, ölüme hazır olan kimsenin ömrü uzun olur. Ölümü unutup, çok uzun ömürlü olacağını zannedenlerin ise ömrü kısa olur. Müslüman için, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, ruhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Ruhun, bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, insanın bir halden başka bir hale dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. İnsan ölümü istemese de ölüm ona hayırlıdır. Salih olan mümin, ölüm ile, dünyanın eziyet ve yorgunluğundan kurtulur. Ölüm, mümine hediyedir, nimettir. Günahı olanlara musibettir. Zalimlerin ölümü ile ise memleketler ve insanlar rahata kavuşur. Bir zalimin ölümü üzerine bir şair şu beyti söylemiştir: Ne kendi etti rahat, ne alem etti huzur,/Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur. Müminin ruhunun bedenden ayrılması, esirin hapisten kurtulması gibidir. Mümin öldükten sonra, bu dünyaya geri gelmek istemez. Yalnız şehidler, ahırette kendilerine verilen nimetleri görünce, dünyaya geri gelip, bir daha şehid olmak ister. Müminlere ahırette çok ikramlarda bulunulacaktır. Müminlere yapılacak ikramlardan birincisi, ölümdeki sevinçtir, rahatlıktır. Mümini rahatlatan, ancak Cenab-ı Hakk’a kavuşmaktır. Her mümine ölüm, hayatından daha iyidir. Azrail aleyhisselam, İbrahim aleyhisselamdan ruhunu almak için izin istedikte, İbrahim aleyhisselam: “ Dost, dostun canını alır mı? dedi. Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselama:”Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı? “ diye sormasını emretti. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam:” Ya Rabbi! Ruhumu hemen al! “diye dua etti. Bir an önce, Rabbine kavuşmak istedi. Allahü teâlânın emirlerine uyan bir mümine, ölümden daha sevinçli birşey olmaz. Allah’a kavuşmağı seven mümin, ölümü ister. Cenneti seven ve ona hazırlanan insan ölümü sever. Çünkü, ölüm olmayınca, Cennete girilmez. İyi bir insan ölür ölmez, Allahü tealanın ihsanları başlar. Saadet sahibi şu kimsedir ki, Azrail aleyhisselam gelip:” Korkma, Erhamürrahimine gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük devlete erişiyorsun! “ der. Böyle kimseye, bundan daha şerefli birgün yoktur. Bu dünya, bir konaktır. Ahırete göre bir zindandır. Bu geçici varlık, bir görünüştür. Gölge gibi, yavaş yavaş çekilmekte, geçip gitmektedir. Hadis-i şerifte, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” buyuruldu. Dünya hayatı, rüya gibidir. Ölen kimse uyanınca, rüya bitecek, gerçek hayat başlayacaktır. Müslümanın ölümü, hayattır. Hem de, sonsuz hayat! Düzgün bir imana sahip olup, yararlı amel işleyen kimselere, ölüm anında melekler gelerek, korkmamalarını, üzülmemelerini söylerler; onlara, karşılaşacakları mesut hayatı müjdelerler. Yeter ki gaflet içinde olunmasın. Gaflette olmayana müjdeler çoktur. Gaflet uykusundan uyanmış olmanın alameti dörttür:1- Dünya işlerinde kanaatkar olur, ele geçirmede acele etmez.2- Ahiretle alakalı meseleler hususunda kanaatkar olmaz, yapmada acele eder.3- Dini, uhrevi konularda istişare eder, alimlere danışır. Kendiliğinden bir iş yapmaz.4- Halka nasihat eder, onlara iyi davranır, çevresindeki insanları iyi bir şekilde idare eder. İnsanların en faziletlisi, kendisinde beş haslet bulunan kişidir. Bu insan:1- Her zaman, Rabbine kulluğa yönelir, 2- Herkese faydalı olur; bunu herkes bilir.3- Halk onun şerrinden emindir, kimse ondan zarar görmez 4- İnsanlara değil Allah’a güvenir. 5- Ölüme her an için hazırdır. İşte böyle kimseler için ölüm alt kattan üst kata çıkmak gibi kolaydır. Ne mutlu bunlara!..
Bin bilsen de danış! 11.8.2000 Birkaç senedir, Batı kaynaklı “Gelişim- Değişim” , “Başarılı Olma” “Liderliğin Sırları” gibi yayınlar satış rekorları kırmaktadır. Bu kitapları dikkatlice okunduğunda şunu açık bir şekilde görüyorsunuz. Kitaplarda anlatılanlar, ya bizim kültürümüzden doğrudan istifade edilerek hazırlanmış ya da, tecrübe ile bulunmuş bilgilerdir. Tecrübe ile bulunanların çoğunun dinimize uygun kurallar olduğu aşikar. Bu gidişle kendini kültürümüzü Batı’dan öğreneceğiz herhalde. İşte, bu kitaplarda en çok işlenen konulardan biri “ İşinizde ne kadar tecrübeli olursanız olun, başkasından fikir almayı unutmayın! Fikir aldığınız kimseler ne kadar çok olursa o kadar başarıyı yakalama şansınız olur.” fikridir. Maalesef, toplumumuzun hangi kesimine bakarsanız bakın -iş adamlarımız, idarecilerimiz, din görevlilerimiz, cemaatlerimiz, sade Müslümanlarımız- “En iyisini ben bilirim, benden başka bu işi bilen yoktur. En güzelini ben yaparım” zihniyetini görürsünüz. Kendisinden başkasını aşağılama, küçük görme fikri hakim. Batıda ise, tam tersine; başkasına saygı, insan haklarına riayet, aşağılamama gibi insani değerler zirvede. Kim olursa olsun, İslamiyetin emri olduğunu bilsin bilmesin, onu yaparsa, dünyada rahat eder. İnanarak yaparsa, ahırette de rahat eder. Ne garip ki, bizim yapmamız gereken şeyleri onlar yapıyor. Danışmayı prensip edindikleri gibi, bir yanlışından dolayı birisi kendisini ikaz etmişse, ona kızmak yerine, teşekkür ediyorlar. Bir toplum bu kadar nasıl değişir, değerlerinden nasıl uzak kalır anlaşılır gibi değil. Halbuki, İslamiyette de danışmanın, yanlışları ikaz etmenin ayrı bir yeri vardır. Dinimizde danışmak sünnettir. Danışmak insanı pişman olmaktan koruyan bir kale gibidir. Bütün akıllar, Peygamber efendimizin fikrine muhtaç iken, O; "Onlarla meşverette bulun!" emri ile muhatap oldu. Kur'ân-ı kerîmde “Yapacağın işi önce meşveret et!” buyuruluyor. (Âl-i İmrân 159) Yine Kur’an-ı kerimde, iyi kimseler, büyük zatlar övülürken de, “İstişare ederek iş yaparlar” buyuruluyor. (Şu'râ 38) Peygamber efendimiz Eshabı ile istişare ederdi. Bazan bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı. Herşeyi bildiğimizi zannederiz; halbuki bildiğimizi zannettiğimiz nice şeyleri bilmediğimiz meydana çıkıyor. Danışılarak yapılan işin neticesi iyi olur. “Meşveretsiz yapılan şeyden hayır gelmez” demişlerdir. Danışmanın önemi ile ilgili pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan ikisi şöyle: “Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.” “Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.” Hazret-i Lokman Hakîm de, oğluna nasihatında,”Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verirler.” buyurdu. Hz. Lokman gibi diğer bazı hikmet sahibi kimseler de şunları söylediler:Sormaktan utanma ve yardım istemekten çekinme! Hep kendi düşüncesi ile hareket eden, doğruyu göremez. Her sanatı ehlinden öğren, her işi de ehline danış! Danışmamanın temelinde kibir vardır. Kibirli, gururlu olan, kendini beğenen, kendini üstün gören başkasına danışamaz. Kendini beğenmenin en kötüsü, hatalarını, nefsinin arzularını beğenmektir. Hep nefsine uyar, nasihat kabul etmez. Başkalarını bilmez zanneder. Halbuki bilmeyen kendisidir. Demişler ki, soran yanılmamış/ Bin bilsen de, bir bilene danış!/ Danışan nice dağlar aşmıştır./ Danışmayan düz yolda şaşmıştır.
Liderlik meziyet ister 12.8.2000 Liderlik doğuştandır, sonradan kazanılamaz, derler. Liderde, sabır, hoşgörü, zeka, basiret, akıl, olayları kritik etme, hitabet kabiliyeti, heyecana kapılmamak, ikna kudreti, vakar, ciddiyet, affedebilme, derinlemesine düşünme, insanları tanıma, kendini yenileyebilme, gelişmeleri yakından takip , güleryüz ve tatlı dil gibi hasletlerin bulunması lâzımdır. Bunların çoğu doğuştan gelir. Ortam bulur, şartlar bunları geliştirmeye elverişli ise lider çıkar... Bir liderde, idarecide bunlardan ne kadar çok bulunursa, iyi yöneticilik vasfı da o nispette artar. Bazı büyük idarecilerin belirgin, öne çıkmış özellikleri vardır: Mesela, Fatih Sultan Mehmed, müthiş sır sahibiydi. “Niyetimi kavuğum bilse kafamdan atarım” derdi. Napolyon, az bulunur bir hitabete, ikna kabiliyetine sahipti. Kendisini yakalamaya gelen Fransız ordusuna çektiği belagatlı nutukla onları kuzuya çevirmiş ve aynı ordunun başına geçerek Fransa tahtına oturmuştur. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in üzerine yürürken bıkkınlığa kapılan askerler tarafından çadırına ok atılması üzerine “hassas ân”ı çok iyi hesaplamış ve lafı kafalara balyoz gibi indirmiştir: “İsteyen karılarının yanına dönebilir; ben düşmanın üzerine yalnız başına gidiyorum!” demiştir. Eğer o kritik ân süratle muhakeme edilip atılan oka, bu erkek sesle cevap verilmeseydi, Sultan Selim, belki de kazan kaldıran askere kellesini teslim edecekti. Ecdadımız, tarihin en eski milletlerinden biridir. Üstün bir liderlik kabiliyeti vardır. Her devirde mutlaka bir liderleri olmuş. Lidere tam teslim olmuşlar. Bu da iyi idareci yetiştiren toplum olduğumuzu ortaya koymaktadır. Yeter ki ortam sağlansın, imkan verilsin. Toplum yaşayışımızda çocuk, hayatı tanımaya başladığı ân ilk önce bir “reis” “rehber” mevhumu ile karşılaşır. Onu kendine rehber edinir. Baba, ailenin reisidir. Aile fertlerinin örnek kişisidir. Çocuğun, okuldaki rehberi, örnek aldığı kişi ise öğretmen ve müdürdür. Eskiden, her mahalle hatta her sokakta, örnek alınan danışılan rehber bir kimse bulunurdu. İnsanlar başlarına bir iş geldiğinde çaresizlik içinde kıvranmazlardı. Camide imam, sadece namaz kıldıran insan değil, aynı zamanda halkı iyi yöne sevkeden bir rehberdi. Halk bilirdi ki, bundan bana zarar gelmez. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında devlet başkanı, yani devletin en yüksek idarecisi aziz bilinir, ismi öyle ulu orta söylenmez, saygısızlık gösterilmezdi. Türk milleti, zeki ve kabiliyetlidir. Önünü açacak, yol gösterecek bir lidere sahip olduğunda akıl almaz mesafeler kattetmeye müsaittir. Mesela, rahmetli Özal gibi karizmatik bir lider sayesinde, Türkiye, dışa açılıp sekiz sene gibi kısa bir sürede dünyanın belli başlı güçlü devletleri arasında yer alabilmiştir. Ülkenin çehresi değişmiştir. O kadar ki, ekonomistler, Cumhuriyet tarihindeki iktisadi gelişmeleri anlatırken, Özal’dan önce Özal’dan sonra diye ikiye ayırarak izah etmektedirler. Batı bunun için, ülkemizi rahat bırakmamakta. Bir lider çıkıp, milleti toplar başımıza bela olurlar diye korkmakta. Gerek devlet adamı, gerek yönetici her hal ve hareketi ile bir bütündür. Konuşmasından, giyim kuşamına kadar her an dikkatli, ölçülü ve ağır başlı olanlar sevilmişler, başarı kazanmışlardır. Çünkü, milleti idare edenler millete mal olmuş kimselerdir; hiçbir davranışları gözden kaçmaz. Yönetici, hedefteki insandır. Güzel davranışları örnek alındığı gibi, hataları da şiddetle reaksiyon görür. Bir hatası, bütün yaptığı iyi işleri silip süpürür. Halk, somurtmayan fakat ciddi, ölçülü, şahsiyetli ferdi ve aile hayatı ile mazbut, özü ile sözü birbirine uygun idarecileri her zaman takdir etmiştir.
Eğitim amaçlı arama %4 18.8.2000 İçişleri Bakanı Sayın Sadettin Tantan’ın geçen ay, İnternet kullanımı ve cafe’lerinin belli kurallara göre faaliyet göstermesi ile ilgili genelgesi yüreklere su serpti... Teknolojik buluşlar, iki yüzü keskin kılıç gibidir. En çarpıcı örnek atom bombası, nükleer enerji. Faydalı şekilde kullanılmadığında binlerce, milyonlarca insanı, canlıyı yok etmektedir. Teknolojinin önemli bir buluşu olan televizyona hazırlıksız yakalanmıştık. Batı’nın alt yapısı müsait idi “Televizyon” için. Okuma alışkanlıkları yeterli düzeydeydi ve en önemlisi de alışkanlık haline gelmişti. Bunun için Batı’nın bünyesine bizdeki kadar zarar vermedi.. Dengeli olarak ve ihtiyaç miktarı kadar izleniyor, zaman boşa harcanmıyor... Bizde ise, okuma alışkanlığı kazanılmadan televizyon girdiği için, zaten cılız olan kitap okuma alışkanlığı nerdeyse tamamen yok oldu. Dengeler alt üst oldu, televizyonkolik haline geldi halkımız. İhtiyaç olsun olmasın yatana kadar televizyon başından ayrılmıyor insanımız. Bu da, sosyal ilişkileri bitirdi. Zamanımızın teknolojik harikası olan internet için de durum aynı. Yine hazırlıksız yakalandık. Fakat internet, günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi artık. Her alanda en iyi şekilde yararlanmamız gerekiyor bundan. Gerçek manada bir ticaret, bir eğitim internetsiz mümkün değil bugün. Ancak ne yazık ki, internet nedir, ne değildir, nasıl istifade edilir, faydası zararı nedir, öğrenmeden internet denizine açıldık. Yüzme bilen az bir kesim bundan istifade edebilmekte, geri kalanlar ise boğulmak üzere. Cumhuriyet Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma,bu acı gerçeği gözler önüne serdi. “Yeni Bağımlılık türü: İnternet Kafeler” konulu araştırmada, internet kafelere gidenlerin yüzde 43’ünün “chat” yaptığı, yüzde 26’sinin değişik bilgisayar oyunları oynadığı, yüzde 7’sinin film izlediği, yüzde 19’unun internet ortamında gezindiği ortaya çıktı. Chat yapanların ise, yüzde 36’sı arkadaş bulmak, yüzde 14 flört, yüzde 34 sıradan konuları konuşmak, yüzde 6 da cinsellik amaçlıdır. İnternet kafelerde, internete oyun oynamak amacıyla girenlerin yüzde 54.5’i şiddet içeren oyunları oynarken, yüzde 22’si zeka oyunlarını tercih etmekte. Sporla ilgili oyunları oynayanların oranı ise yüzde 19. Şiddet muhtevalı oyun oynayanlara, sıradan bir öldürme olayı “çekici” gelmemekte; parçalayarak, acı çektirerek öldürme oyunları tercih edilmekte. İnternet kafelerdeki üçüncü etkinlik olan internet gezintisinde ise, en fazla dikkati çeken siteler, erotizm-pornografi siteleri.. Gezgincilerin yüzde 24’ü oyun, yüzde 23’ü kültür-sanat, yüzde 20’si erotizm-pornografi sitelerini ziyaret ederken, eğitim amaçlı sitelere girenlerin oranı ise yüzde 4. İnternette önemli bir yer işgal eden erotizm-pornografi siteleri, her türlü sapkınlığa, sömürü ve istismara açık; cinsel şiddet, taciz, ensest ilişkiler, çocuk pornosu, teşhircilik ve sapıklık gibi birçok olumsuz unsuru sergilemektedir. Hemen hemen her gün internet kafeye gidenlerin yüzde 62’si günün 1-3 saatini, yüzde 22’si günün 4-5 saatini, yüzde 16’sı ise günün 5 saatinden fazlasını internet başında geçirmektedir. Bilginin paylaşımı ve iletişimi konusunda, yeni ufuklar açan internet, yerinde kullanılmadığı durumlarda tehlikeli bir silaha dönüşmekte;bazıları için tutku düzeyini aşan internet, uyuşturucu bağımlılığı etkisini göstermektedir. Son yıllarda hızla çoğalan internet kafelerde, mevzuat ve denetim eksikliğinden dolayı belli bir standart oluşturulamadığından, söz konusu işletmeler modern bir tesisten çok, olabildiğince sağlıksız koşulların hüküm sürdüğü mekanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel araştırmalar yapılan, ödevlerin hazırlandığı mekanlar olması gereken internet kafeler bu görevleri yerine getirmekten çok uzaktır. Çünkü, internette eğitim için ayrılan alanın yalnızca yüzde 6.69’u kullanılmaktadır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, doğru dürüst bir internet kültürümüz oluşmamış;bunun için de istenilen fayda tam sağlanamamaktadır. Çeşitli kampanyalarla, etkinliklerle internet kültürü verilerek gençler faydalı alanlara yönlendirilmelidir.
Teknoloji
hükmederse! 19.8.2000 Dün Cumhuriyet Üniversite’sinin internet kullanımındaki bilgisizliğimizi gösteren araştırmasından bahsetmiştim. İnternet kültürümüz, bilgimiz yok diye de teknolojinin bu nimetini kötüleyemeyiz, göz ardı edemeyiz. Bunun zararını, faydasını öğrenip, faydalı hale getirmeliyiz. Bugün bilgisayar asrındayız, bunsuz yapamayacağımıza göre gerekli tedbirleri almak zorundayız. Sadece biz değil, gelişmiş Batı’da da Bilgisayar - İnternet alışkanlığı, eğitimcileri tedirgin etmeye başladı. Avrupa'da, sivil toplum örgütleri, gençleri adeta esir alan bilgisayar tutkusuna karşı kampanyalar düzenliyor. AImanya'da düzenlenen "Benim bilgisayarım yok, ama bir sürü arkadaşım var!" kampanyasındaki slogan dikkat çekici. Evinde kendine ait bir bilgisayarı olup da bütün gününü ekran başında geçiren gençler kolay arkadaş edinemiyorlar. Zamanla asosyal ve problemli bireyler haline geliyorlar. Bilgisayar oyunu, internet gezintileri, çocukları, gençleri sosyal hayattan giderek koparıyor. Bilgisayar- İnternet kültürüne yabancı olduğumuz için, birçok ekonomik, sosyal sıkıntılara sebep oluyor. Gazetelere kadar intikal ediyor bu olumsuzluklar. Bu olumsuzluklara bakıp, bilgisayarı kaldırmak yerine, olumsuzlukları ortadan kaldırmak gerekir; bunun için de gençlerimizi bilinçlendirmeliyiz. Böyle yapmazsak faturası ağır olur: İşte size bilinçsiz bir kullanıcının sebep olduğu olay. Zavallı bir anne feryad ediyor: " Oğlumuz İnternetin faydalarını anlattığında her şey kulağa hoş geliyordu, taa ki İnternetin tutsağı haline gelene kadar! Telefonumuz, gelen yüklü telefon faturaları ve kendi imkanlarımızla ödenmesi mümkün olmayan borçlar nedeniyle kesildi. Bu arada bilgisayar bozuldu. Eğer tamir ettirmezsek oğlumuz bu alışkanlıktan kurtulur, diye düşünüp çok sevinmiştik, ama boşuna sevinmişiz. İnternet kafeler sabaha kadar açıkmış. Oralara gittiği ilk gün eve gece 2'de geldi. İnternetin başına oturduğunda zaman mevhumunu unutuyor, paralar da suyunu çekiyor,para dayanmıyor. Böylece bir yıl geçti. Biz çok üstüne gitmedik, ara ara uyardık, ama oğlumuz sarhoş gibiydi, etkilenmiyordu. Sonunda iflas ettik. Para bulamayınca bizden habersiz babasının iş arkadaşlarından para almaya başladı. Borçlarımızı ödeyebilmek için varımızı yoğumuzu satılığa çıkardık. Bize verdiği zararlar, yararlarını çoktan aştı. 22 - 23 yaş insan hayatının en üretken dönemidir. Bu olaydan sonra oğlumun okul hayatı söndü. İş hayatı yok, çalışmıyor. Gençlik en güzel çağını bu aletin başında geçiriyor.Bu imkan, nasıl faydalı hale getirilebilir, bunun için kurum ve kuruluşlar neler yapabilir? Yetkili kuruluşlar buna bir çare bulmak zorunda.." Ölçü kaçırıldığında daha başka yan tesirleri de çıkıyor internetin. Bunları da sayın Aykut Işıklar’ın kaleminden özetliyeyim: İnternet iyi güzel de, gezgin olmayı tadında bırakmak gerekiyor. Açıkçası bağımlısı olmanın pek çok zararı var. Önce eşinizle aranızı bozabiliyor. Son zamanlarda pek çok bayan, eşinin kendisinden daha çok, internet ile ilgilenmesinden şikayetçi. İkinci plana itilmekten, unutulmaktan, ilgisizlikten yana dertliler. Kendisini, eşinin metresi olarak hissedenler bile var. 'Sanki internet eşi, ben de arada bir gördüğü metresiyim' diyenler... Bazı arkadaşlarım da, ne cumartesimiz kaldı, ne pazarımız... Zaten yüzünü zor görürdük, şimdi hiç görmez olduk' diyor. Doğrusu düşünülmesi gereken toplumsal bir olay. Acaba toplum bilimcilerimiz internet ve aile yaşamı hakkında ciddi bir araştırma yapıyor mu? Ben sadece duyduklarımı iletmekle yetineceğim. İnternet yüzünden eşine daha az zaman ayıran beylerin olduğu kesin. İnternet bağımlısı olmanın bir ikinci zararı da, tahmin edeceğiniz gibi gözlerin yorulması. Amerikalı uzmanlara göre internette haftada 10 saatten fazla dolaşmak zararlı. Zaten bu saati aşanlara 'internet bağımlısı' diye, çağdaş hastalık ismi bulmuşlar. Amerika'daki 'Cinsel Bağımlılık ve Dürtü Dergisi'nde yer alan bir araştırma, çok önemli bir gerçeği vurguluyor. MSNBC sitesinde yapılan ankete cevap veren 9 bin 265 internet abonesi, haftada 11 saat porno sitelerinde dolaştıklarını itiraf etmiş. Sonra hesap kitap yapmışlar. Amerika'da 60 milyon internet abonesinin 600'ünün porno bağımlısı olduğuna karar vermişler. İnternet artık çağdaş yaşamın bir parçası. Düşünsenize dünya elinizin altında dolaşıyor. Bir tuşa dokunmakla istediğiniz yere gidip, istediğinizi öğrenebiliyor, alabiliyorsunuz. Müthiş kolaylık. Hele iyi tanırsan... Fakat, her işte olduğu gibi bunda da ölçü önemli. Ölçü kaçarsa, biz ona değil o bize hükmetmeye başlar!.
Geleceği öğrenme merakı 25.8.2000 İnsanoğlunun yaratıldığından beri, en çok merak ettiği, öğrenmek istediği şey; geleceği öğrenebilmek, gelecekte başına ne gibi işler gelecek, bunlar iyi mi olacak kötü mü olacak; hep bunun peşinde koşmuş. Bunun için de hak dini tanımamış, geleceği sadece Cenab-ı Hak’ın bildiği inancına sahip olmayanlar, falcılara, kahinlere bel bağlamış. Bu kadar, ilmi ve teknolojik gelişmelere rağmen bugün de insanların büyük bir bölümü bu illetten, hurafelerden kendini kurtaramamış. Kendini bilmezin biri çıkıp, filan gün deprem olacak diyor, koca şehir, kasa boşalıyor. Yine gazetelerin en çok okunan köşeleri, burç ve fal köşeleri... Bu tür hurafeler sadece bizde değil, Batı’da da çok yaygın. Bilhassa, teknolojinin zirvede olduğu Amerika’da meslek haline gelmiş. Her semtte astrologlar adım başı, falcı dükkanları, büroları açmış. Tabii ki bütün astrologlar için falcılık yapıyor denilemez. Profesyonel astrolog da mevcut. Fakat, istismara çok müsait olduğundan ve de diğer dallarda olduğu gibi kesin çizgilerle sınırları çizilemediğinden çokları bunu istismar etmektedir. Zaman zaman internette gezinti yaptığımda görüyorum, yüzlerce “astroloji” sitesi var. Doğum tarihini, burcunu el çizgilerini söyle geleceğini bildirelim şarlatanlığı yapılıyor. Bu istismarlara, müspet ilmin mensubu olan astoronomlar ve uzay bilimcileri yine bu siteler vasıtasıyla cevap veriyorlar. İşte bu astronomların internet sitelerindeki cevaplarından derlediğim bilgileri sunmak istiyorum sizlere: Astronomi bilimini sürekli sömürerek, maddi çıkarlar uğruna halkı kandıran astrologlarla mücadele etmek ve halkı aydınlatmak bizlerin, yani astronomların görevidir. Bu mücadeleyi yapmazsak ve halkı gerçek bilimin ışığıyla aydınlatmazsak, en az astrologlar kadar suçlu duruma düşeriz, diyorlar. Astrolojiyle ilgili olarak yapılan bazı istatistiki çalışmaları da veriyorlar: 1- Bir çok ülkedeki araştırma sonucuna göre nüfusun %50'den fazlası astrolojiye inanıyor. 2- Büyük şehirlerde yaşayanlar kırsal kesimlere nazaran daha fazla astrolojiye inanır ve uğraşırlar. 3- Astronomi bilen hiç bir bilim adamı astrolojiye inanmamaktadır. 4- Kalabalık şehirlerde, sosyal problemler daha fazla olduğundan astroloji inancı daha yaygındır. 5) Kadınlar erkeklere göre daha fazla astrolojiyle ilgilenir ve uğraşırlar. 6) Fen bilimi eğitimi görmeyen sanatçılar ve işadamları astrolojiyle ilgilenirler. Falcılaraz ve medyumlara inananların karekteristlik özelliklerini de şöyle özetliyorlar: Kalabalık toplumlarda refah içinde yaşasalar bile kendilerine güvenleri sarsılan, sosyal bunalımlara giren, inancını kaybeden insanlar astrolojiyi sorunlarına bir çözüm olarak görürler. Bu tür fırsatları iyi değerlendiren astrologlar insan psikolojisini de iyi kullanarak astrolojiyi kazanç kapısı haline getirmişlerdir. Eğer astroloji doğru olsaydı, bugün öncelikle gökcisimleriyle uğraşan astronomlar birer astrolog olurdu. Çünkü toplumda gökcisimlerini en iyi bilenler ve tanıyanlar astronomlardır. Astrologlara göre Başak burcunda doğanlar iyi idareci olamazken, Kova burcunda doğanların hepsi bilimadamı olmalıdır. Halbuki, Gauquelin isimli bir araştırmacı yaptığı istatistik bir çalışma sonunda, on farklı mesleğe sahip 15560 kişinin burçları ile meslekleri arasında herhangi bir ilişkinin olmadığını göstermiştir. Yine, Culver isimli araştırmacı 1981'de yaptığı çalışmada 300 kişinin fiziksel özellikleriyle burçları arasında bir ilişki araştırmış ve hiç bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur. Tıp doktorları üzerinde yıldız haritaları ele alınarak ve yaklaşık 100 denek kullanılarak yapılan istatistik bir çalışma sonunda, gökcisimlerinin konumlarıyla insanların davranışları arasında ilişki kurmanın mümkün olmadığı görülmüştür. Yine benzer olarak, A.Ü.F.F. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'ndeki öğrenci ve öğretim elemanlarından oluşan 112 kişinin horoskopları çıkartılarak, aralarındaki istatistiki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada da, kişilerin burç yüzdelerinin rasgele dağıldığı, anlamlı bir dağılımın olmadığı ortaya çıkmıştır.
Gelecekten haber vermek 26.8.2000 Günümüzde, maneviyattan uzak veya maneviyatı zayıf çok kimsenin, her gün danıştığı bir falcısı, medyumu, astroloğu bulunmaktadır. Bunlar, şöyle bir iş kurmak istiyorum başarılı olabilecek miyim, işlerim iyi gitmiyor ne yapayım, kızım evde kaldı nasıl evlendirebilirim?... gibi soruların muhatapları. Verdikleri cevaplar da hep gelecekten haber vermekle ilgili. Halbuki dinimizde, gelecekten haber vermek, buna inanmak insanın dinden çıkmasına sebeptir. Dolayısıyla dinini bilen bir kimsenin yapacağı işler değil bunlar. Günümüzün yerli yabancı ilim adamları da böyle şeylerin hurafe olduğunu söylemekteler. Bu tür işlerle uğraşan kimselere, astoronomların bir kısmını dün verdiğim ilmi cevaplarına bu gün de devam etmek istiyorum: Amerika'da "The Humanist" dergisi astrolojiye karşı önemli bir bildiri yayınladı. Bu, 18'i Nobel ödülü almış 186 bilimadamı tarafından imzalanan bir çağrıdır. Bir emekli astronomi profesörü (B.J. Bok), bir bilimsel makale yazarı (L.E. Jerome) ve bir felsefe profesörü (P. Kurtz) tarafından kaleme alınan bu bildirinin metni kısaca şöyledir: "Bir çok bilim adamı astrolojinin dünyanın büyük bir kısmında giderek yaygınlaşmasından, kabul görmesinden ciddi endişe duymaktadır. Aşağıda imzası bulunan bizler astrologların özel ya da genel olarak yaptıkları kehanetlerin ve verdikleri öğütlerin kabul görmesi tehlikesine karşı toplumu uyarmak istiyoruz. Astrolojiye inanmak isteyenler, ilkelerinin hiç bir bilimsel temele dayanmadığını bilmelidirler." Astrolojiyle ilgili pek çok araştırma hep aynı sonuca varmaktadır: Astrolojinin öne sürdüğü tezlerin hiç birinde ilmi gerçeklik payı yoktur. İddiaların tamamı bir safsatanın ürünüdür. Astrologların evrenin gerçek fiziksel yapısıyla ilgili ya hiç bilgisi yoktur ya da çok sınırlı ve yanlış bilgiye sahiptirler. Astroloji, altı ay Güneş ve gezegenlerin hiç görülmediği kutup bölgelerinde doğan kişilerin burçları konusunda hiç bir açıklama getirememiştir. Benzer olarak doğum, uzayda veya başka bir gezegende olsaydı falı ne olurdu? Tıp bilimi, bebek anne karnındayken bile çevreden, dış uyarılardan etkilendiğini ispatlamıştır. Oysa astroloji için sadece ve sadece doğum anı çok önemli olup, doğum öncesi etkiler hiç dikkate alınmamaktadır. Yıldızların da bir hayat süresi vardır ve evrimlerinin sonunda ölüp yok olurlar. Burçları oluşturan yıldızlardan biri veya birkaçı eğer evrimleri sonunda yok olsaydı, bu burçlarda doğanların falına nasıl bakılacaktı acaba? Astrolojide gerçeklik payı olsaydı, önce yaygın eğitimi yapılır sonra insanlığın yararına kullanılarak, insanlığın gelişmesi inanılmayacak kadar hızlandırılabilirdi. Astrolojinin öngördüğü sonu olumsuz bitecek olaylar ve işler için boşuna emek, para ve zaman harcanmaz; hatta önceden alınacak tedbirlerle olumsuz işler olumluya çevrilir, sadece sonu iyi bitecek işler yürürlükte tutularak insanlığın hızla gelişmesi sağlanırdı. 5000 yıldır insanlığın gündeminde olan astroloji, bu yönde insanlığa hiç bir yarar sağlamamıştır; bilimsel düşünceye göre bundan sonra da sağlaması beklenmemektedir. Bu gerçeğin de halka gösterilebilmesi için biz astronomlara bazı görevler düşmektedir. Bunun için yapılabilecek bazı faaliyetler şunlar olabilir : 1- Basın yayın organlarını kullanarak toplumun aydınlatılmaya çalışılması. Ancak bu konuda kullanılabilecek bu türden yayın kaynakları sadece bilimsel yayın organları olmalıdır. Çünkü, zaten medyanın hemen hemen tamamı astrolojiyi kendi çıkarları uğruna kullanmaktadır. 2- Astronomi bölümlerince periyodik olarak "astronomi günleri" düzenlenerek belli kesimleri eğitmek suretiyle, astrolojinin ne tür bir aldatmaca olduğunun gözler önüne serilmesi. 3- Astrolojinin anlamsızlığını ve gereksizliğini gözler önüne seren ilmi bir bildiri yayınlaması. Çünkü, bilim adamlarına göre hiç bir gerçeklik payı olmayan astrolojiden çıkar sağlamak, aldatmadan, hatta dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. 4- Kendilerine ve çevrelerine karşı güvenlerini yitiren, sosyal bunalımlara düşen insanların, bu zararlı inançla kendilerini avutup zaman geçirmelerine mani olunmalı, kendilerine astrolog diyen umut tacirlerine alet olmaktan kurtarılmalı. İntihar kurtuluş değildir! 1.9.2000 Son seneler gazetelerde intihar haberinin olmadığı gün yok. Hatta her gün birden fazla ihtihar haberi çıkmaya başladı. Bununla da kalmadı toplu aile intiharları başladı. Geçenlerde Gazetemizde toplu aile intiharı haberi vardı. Son yıllara kadar toplum olarak genelde biz bunlardan uzaktık. Batı ile irtibatımız arttıkça intihar olayları da artmakta. Zamanımız reklam, propaganda devri. Her gün TV’lerde, gazetelerde, iflas etti, intihar etti. Sınıfta kaldı, intihar etti, babasından dayak yedi intihar etti. Kocasıyla kavga etti, intihar etti... haberleri ile dolu. Bunu her gün okuyan, seyreden kimselerin zihni de ister istemez, “Demek ki, böyle bir şey başa geldiğinde intihar edilerek kurtulacak intibaı” yerleşiyor. Kimse intihar ederken ve ettikten sonra “ne olacak” diye üzerinde durmuyor. Sanki güllük gülistanlık bir hayat onları bekliyor zannediliyor. Dinsizliğin ve inanç zayıflığının intihar üzerindeki etkisi büyüktür. Tahsil, gelir düzeyi arttıkça intihar oranı da yükseliyor. Avrupa'da, hayat standardı yüksek olan ülkelerde, intihar oranı daha yüksektir. Bu oran, kuzeye gidildikçe artıyor. Avrupa'daki intihar oranı Türkiye'dekinden 15-20 kat daha fazladır. Mesela Fransa'da 100 bin kişiden 44'ü intihar etmektedir. İntiharda Türkiye en alt sıralardadır. Fakat, Türkiye’de de bu oran her gün süratle artmaktadır. Maalesef bazı gençler, Avrupa'nın her türlü kötülüğüne özendikleri gibi intihar etmeye de özeniyorlar. Eskiden memleketimizde, intihar nedir, bilinmezdi. İnsanın başına ne kadar kötü haller gelirse gelsin, kimse intihar etmeyi düşünmezdi. Bu, yabancılar tarafından da ifade edilen bir gerçekti. İstanbul'da yıllarca kalmış olan araştırmacı Fransız Dr. A. Bayer diyor ki: “Batı ülkelerinde insanların yalnız kalması, hayattan nefret etmeye, hatta intihara yol açmaktadır. Halbuki Müslüman Türkler arasında hiçbir zaman bu hâle tesadüf edilmez; medenî sayılan milletlerde çok sık görülen intiharı onlar bilmez. Müslümanlar, Allahın kendilerine bahşettiği varlığa tecavüzün, Allah’a karşı gelmek olduğuna inandıkları için, intiharı düşünmezler. Bunun için, intihar eden hiçbir İslâm büyüğü yoktur.” Dindenden uzaklaşıp, maneviyatın yerini maddiyat almaya devam ettiği müddetçe, diğer kötülükler gibi intihar oranları da artacaktır. Çünkü, bütün iyiliklerin kaynağı dindir. İlâhi dinler olmasaydı, memleketlerin imarı, insanların rahatı, yani medeniyet olmaz, insanlık, canavarlık şeklini alırdı. Bugün bile, Allahü teâlâyı inkâr eden, İslâmiyeti beğenmeyen, cahilliğin verdiği cesaret ve taşkınlıkla övünen toplumların kanunlarında bile, Allahü teâlânın emirlerinden çoğunun yer almış olduğu göze çarpıyor. İntiharların birinci sebebi huzursuzluktur. Bir toplumun, maneviyatsız olarak, huzura kavuşması da mümkün değildir. Bugün Batı’nın refah seviyesi çok yüksektir. İnsanların her türlü ihtiyaçları karşılanmaktadır. En iyi evlerde oturmakta, en iyi şekilde gıdasını almakta, maddî yönden hiçbir sıkıntı çekmemektedirler. Fakat buna rağmen, istatistikler incelendiğinde, intihar olaylarının en fazla olduğu yerlerin, bu refah seviyesi yüksek olan ülkeler olduğu açıkça görülmektedir. Afrika’da, açlıktan bir deri bir kemik kalmış Müslümanlar, barınacak bir barakası bile olmayan, sokakta yatıp kalkan bu insanlarda ise, intihar olayları yok denecek kadar azdır. İnsan sadece maddeden ibaret değildir. İnsana huzuru ve saadeti verebilmek için maddiyatı ve maneviyatı paralel götürmek lazımdır. Burada denge bozulursa, sıkıntı başlar. Zaten bütün sıkıntıların kaynağı, bu dengeyi sağlayamamaktadır. Allahü teâlâ, insanların saadetlerine sebep olan işleri emretti. Emrettiği şeylerin hepsi, insanın faydasınadır. Felâketlerine sebep olanları da yasak etti. Dinli olsun, dinsiz olsun, bir kimse bilerek veya bilmeyerek, bu emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Faydalı ilacı kullanan herkesin dertten kurtulması gibidir. Rahat ve huzuru, dinin dışında arayanın hâli, susuzluğunu deniz suyu ile gidermeye çalışanın hâline benzer. Deniz suyu içtikçe, susuzluğu artar. Susuzluğu arttıkça, yeniden su içer. Bu durum, o kimsenin çatlaması ile son bulur.
İntiharın dinimizdeki yeri 2.9.2000 İnsanlar için bazı haklar vardır ki, onlar tabii ve fıtridirler. Her insan doğarken bularla beraber doğar. Allah tealâ, bunları her insana eşit bir surette vermiştir. Yaşama hakkı ve hürriyet de işte bu haklardandır. Bir insan için tabii olan bu haklara, ne başkasının, ne de bizzat kendisinin tecavüz etme hakkı yoktur. Bunun için dinimizde başka birinin hayatına tecavüz etmek, canına kasdetmek büyük günahtır. Çünkü katil bu hareket ile hem başkasının tabii bir hakkına tecavüz etmiş, hem de kendi hürriyetini yok etmiş olur. Başkasının hayatına tecavüz nasıl haram ise, doğrudan doğruya kendi hayatına kasdetmek de öylece haramdır. Bunun için sebebi ne olursa olsun, intihar haramdır. Dinen ve ahlâken kötü bir harekettir. İntihar eden bir adamın “can benim değil mi, bana kim karışabilir?” demeğe hakkı yoktur. O hayatı ondan geri almak, ancak o hayatı ona bağışlıyanın hakkıdır. İntihar eden bir adam, ahlâk kanunlarına isyan etmiş, ahlâkı inkâr etmiştir. Çünkü biz yalnız kendimiz için değil, bulunduğumuz toplum için de yaşarız. Cemiyete faydalı olmak sosyalbir borçtur. Halbuki intihar eden bir adam, cemiyetteki vazifesinden kaçıyor demektir. İnsanın bu dünyadaki vazifesi kendisini yükseltmek ve daha yüksek bir hayata hazırlanmak, çoluğuna, çocuğuna, içinde yaşadığı cemiyete karşı sorumlu olduğu vazifeleri yapmak ve bu uğurda yerine göre dayanılması güç sıkıntılara katlanmaktır. Halbuki intihar eden bir adam bütün bu vazifelerini bırakıp kaçmıştır. Kendisine aid olmıyan bir hakka tecavüz etmiştir. Bunun içindir ki, intihar etmek, ahlâk kanunlarına karşı gelmektir. Herhangi bir sebeble kendini öldürmeğe kalkmak, hükmü kadere itaat etmemekten ve Allaha itimadsızlıkdan ileri gelir. Bu ise en büyük günahtır. Kendini öldürmeğe kimin ne hakkın var? Ona hayatı kim verdi? Hayatını kendi mi kazandı? Sana hayatı kim verdi ise, onu vakti gelince yine o alacak, hak onundur. Kendisini öldüren bir adam Allahın işine karışıyor, onun verdiğini beğenmiyor demektir. Peygamberimiz efendimiz herhangi bir sebeble kendisini öldürenlerin cehennemlik olduğunu haber veriyor. Hayata hürmet hepimiz için en kudsi bir vazifedir. Dinimize göre, her ne şartta olursa olsun düşmanın her türlü işkencesine ve tecavüzüne bile maruz kalınsa, kendini ve yakınlarını öldürmesi caiz değildir. Dinin emirlerinden uzaklaştıkça, bütün insanların, geçimsizlik, sefalet, işkence, sıkıntı ile kıvrandıkları görülmektedir. Fen aletleri, teknoloji, akıllara hayret verecek şekilde ilerlediği halde, dünyadaki huzursuzluğun, insanlıktaki sıkıntının azalmadığı, hatta arttığı göze çarpmaktadır. İstisnalar hariç, genel olarak imansız veya imanı zayıf olan intihar eder. Müslüman, intiharı düşünmez. Çünkü intihar, bir çare, bir kurtuluş değil, aksine tarifi imkânsız azaplara kendini atmak demektir. İntihar etmek, küfre yakın çok büyük günah olduğu için, ölürken dayanılmaz acılara maruz kalınır. Ölüm acısı, sanıldığı gibi bir an değildir. İntihar edince, ahirette de daha büyük acılara girilir. Ahiret sıkıntıları dünya sıkıntıları gibi değildir. Çok ağırdır. Dünya sıkıntılarına dayanamayıp intihar eden, ölüm acısına ve ahiret sıkıntılarına nasıl dayanır? İntihar eden, dirilene kadar intihar acısını duyar. Adam öldürmek büyük günahtır. Kendini öldürmek ise, daha büyük günahtır. Kur'an-ı kerimde “Kendinizi öldürmeyin!” (Nisa 29) buyuruldu. Hadis-i şeriflerde de intiharın kötülüğü şöyle bildirildi: “Bir şeyle canına kıyana, cehennemde onunla azap edilir.””İple boğazını sıkarak intihar eden, boğazı sıkılarak azap görür. Herhangi bir bıçakla intihar eden, cehennemde bıçaklanarak azap görür.” Uyku hapı içerek intihar edilse bile, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ölüm meleğini görmek, bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir.” buyuruldu.
Önce Eğitim sonra Öğretim 8.9.2000 Pazartesi okullar açılıyor. Eğitim ve öğretim başlıyor. Genelde bu iki kavram karışıyor. Okullarda dengeli bir şekilde yerini alması gereken eğitim ve öğretimde denge sağlanamıyor. Faaliyet daha çok öğretimden yana kayıyor. Yıllardır “Eğitim” hep ihmal ediliyor. Eğitim, bir insanın yetenek ve davranışlarını geliştirmek, toplumun iyi değerlerini benimsetmek için yapılan işlerdir, uygulanan yollardır. Dolayısıyla, insanı insan yapan, topluma faydalı hale getiren eğitimdir. Eğer çocuklarımıza, gençlerimize bu verilemezse, öğrendikleri bilgilerle bir yere varamazlar; bırakın topluma faydalı olmayı, kendilerine bile faydaları olmaz. Yanlış yollara saplanırlar. Yıllardır eğitim yerine öğretime ağırlık verildiği ve bilginin esas gayesi verilmediği için, gençlerimizin tek ideali, ne pahasına olursa olsun, zengin olmaktan ibaret hale geldi. Ünivresite öğrencileri arasında yapılan bir araştırmanın sonuçları ürkütücü. Buna göre; üniversiteli gençlerimizin yüzde yetmişine yakını, öğrenimi para kazanma aracı olarak görüyor. Maalesef, manevî değer ölçüsünün yerini “köşeyi dönmek” fikri almış. Bu şekilde kendini şartlandırmış bir insan için artık herşey mübah, her yol meşru oluyor. Köşe dönme düşüncesi, toplumumuzda öylesine yaygınlaşmış ve toplum bu konuda öyle bir teşvik görmüş ki, herkesce bilinen yanlışlar bile doğru haline gelmiş. Kestirmeden cebi doldurma düşüncesi insanlarımızı doğruluktan, dürüstlükten, helâl-haram kavramından uzaklaştırmış. İnsanlarımız müşterilerini kandırmakla yetinmemiş, devleti soyup soğana çevirme gayreti içine girmişler. Hergün basında yer alan hayali ihracaat, vergi iadesi sahtekârlığı vb. haberler böyle olduğunu göstermiyor mu? Batı’da bunlar niçin yaygın değil. Çünkü, daha ana okulundan itibaren gerçek manada eğitiliyor çocuklar. Vergi vermenin önemi beyinlere kazınıyor. Vergi vermemenin, devleti dolandırmanın en büyük suç olduğu bütün okul hayatı boyunca kafasına yerleştiriliyor. Devletimiz bütün gücüyle vergi kaçırma, hayali ihracaat gibi yolsuzluklarla mücadele etmektetir. Fakat gerçek manada işin temeline inilip gerekli eğitim verilemediği için bu mücadele hep sivrisineklerin öldürülmesi düzeyinde kalmıştır. Bataklık aynen duruyor. Dahası, yeni bataklıklar oluşuyor. Eğitimin birinci hedefi, ahlaklı bir toplum yetiştirmektir. Ahlâksızlık, ister fert yapısında, ister toplum ve devlet yapısında olsun, bir felâkettir. Bu bir çok millet ve devletin çökmesine sebep olmuştur. Tarihçi Edvard Ciboun, Roma İmparatorluğunun düşüş sebeplerini “Devlet adamlarının zevk ve safâya dalmaları, birbirlerine hıyanet etmeleri, makam için birbirlerine düşmeleri” şeklinde sıralamıştır. Ahlak eğitiminin esas gayesi; güzel ahlaklı, faydalı insan yetiştirmektir, kötülüklerden nefret ettirip onlarla mücâdele edecek hale getirmektir İnsanın iyi olması için, sadece iyiyi, kötüyü bilmesi, anlaması yeterli olmayabilir. Öğretmekle eğitmek arasındaki fark da burada zaten. Eğitim öğretimle başlar, ama onunla yetinmez. O bilgileri beyinlere işler, önemini tanıtır, vicdanlara yansıtır. Çeşitli alanlarda tatbik ettirir. Bu çalışma, iyilikler alışkanlık haline gelinceye, kötülükleri de bırakacak güçlü irâde ve şahsiyet geliştirinceye kadar devam eder. Bunun için ahlâk ilmi en faydalı ve kıymetli bir ilimdir. Ahlak ilmi ilimlerin başı,özü,süsü olarak ifade edilmiştir. Çünkü bütün ilimler ahlâk ilmine hizmet eder, dolayısı ile ahlâk ilminin hizmetçisi sayılırlar. Çünkü onların herbiri, sadece kendi sahalarında, insanları faydalı ve zararlı olan şeyleri bildirirler. Ahlâk ilmi ise, genel olarak ve bütün hayat boyunca davranışlarının hangileri faydalı ve zararlı olduğunu insanlara tanıtmakla ve yerleştirmekle görevlidir. Eğitimden asıl amaç, mükemmel, faziletli ve ahlâklı insan yetiştirmektir. Çünkü böyle bir insan, bilgilerinin hepsini faydalı yerde kullanır ve kötülükte kullanmaktan çekinir. Bütün bunlar ancak, önce iyi bir aile eğitiminden sonra da bunun devamı olan iyi bir okul eğitiminden elde edilebilir. Bunun için, iyi eğitim veren, kendine, ailesine, vatanına, milletine faydalı, kanunlara saygılı genç yetiştiren ticari gayeyi hedef edinmeyen okullar tercih edilmelidir. İhlas Koleji Okulları’nı yakınen tanıdığım için rahatlıkla söyleyebilirim: Bu okulların birinci hedefi yukarıda izah etmeye çalıştığım tarzda eğitim vermektir. İmkanı müsait olanlar bu imkanı değerlendirmelidir.
Sahasında emsalsiz bir tesis! 9.9.2000 Reklama da kaçsa bazı beldeleri, faydalı tesisleri tanıtmakta fayda var. Bir aya yakındır seyahatteydim. Peygamber efendimizin“Seyahat et sıhhat bul!” tavsiyesine uyarak yollara düştük. Enez, Edirne derken soluğu Sakarya Kuzuluk’ta aldık. Gerçekten memleketimizin her beldesinin görmeğe değer ayrı bir güzelliği var. Kuzuluk’ta, “Devre mülk”ümüz olduğu halde birkaç senedir gidememiştik. Görmeyeli o kadar gelişmiş ve değişmiş ki tanıyamadım desem yeridir. Yeni bölüm ile blok sayısı 27’ye çıkmış. 1500’e yakın daire ile 4500-5000 nüfuslü koca bir tatil beldesi olmuş Kuzuluk Kaplıca Evleri. Sıradan bir kaplıca özelliğini aşıp, sahasında bir benzeri olmayan “turizm beldesi” haline gelmiş. Gidilen tatil beldesinde, insanı değişik aktivitelerle meşgul edecek,dinlendirecek şeyler olmayınca sıkılma başlıyor. Kuzuluk Kaplıcaları’nda sıkılmak sözkonusu değil; aksine 15 günlük devre az geliyor. Bazı görülecek, gezilecek yerleri bir sonraki seneye bırakmak zorunda kalıyorsunz. Mesela, bu sene planlayıp da vakit bulup da gidemediğim Mudurnu’nun tarihi evlerini, Abant Gölünü seneye bırakmak zorunda kaldım. Anadolu’nun her beldesinden insanı bir araya toplamış Kuzuluk Kaplıca Evleri. 10-15 senedir görmediğiniz dostunuzu, arkadaşınızı görebiliyorsunuz burada. Bilhassa, Anadolu’da doğup büyüyen kimseler hiç yabancılık çekmiyor. Kendi köyünü, beldesini hatırlıyor. Kuzuluk Kaplıcaları, tabiatla iç içe. Sabahleyin kuş sesleri ile, kuzu melemeleri,çıngırak sesleri ile uyanıyorsunuz. Civarında bulunan köylerden getirilen, ineğinden yeni sağmış sıcacık sütü bulabiliyorsunuz. Hatta, isterseniz gözünüzün önünde sağıp veriyor köylü kadınları. Yine bahçesinden yeni koparılan domatesi,biberi,patlıcanı... bulabiliyorsunuz. İsterseniz, biraz da içeriden bahsedeyim sizlere...Her dairede olan şifalı kaplıca suyu ile yetinmek istemezseniz iki adet 130 kişilik kaplıca suyu havuzlardan istifade edebiliyorsunuz. Sabahın serinliğinde yürümek mi istiyorsunuz, 1000 metre uzunluğundaki yürüyüş parkurunda yürüyün. Bu yürüyüşte Orman yolunda her türlü ağaç,rengarenk çiçek ve bitki örtüsü,cıvıl cıvıl kuş sesleri sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Spor sevenler için, biri 760 m2,diğeri 450 m2 olmak üzere iki adet halı saha mevcut. Ayrıca 450 m2 alan üzerinde kurulu bir de basketbol sahası var. Evler dayalı döşeli. Her türlü yemeği pişirmek mümkün. Fakat siz, ormanda ağaçlar altında, piknik yaparak ızgara şiş vb. şeylerle açık havada da karnınızı doyurmak isterseniz bu imkana da sahipsiniz. Ama hanımlar tatilde yorulmasın diyorsanız, 150 kişiye hizmet verebilen Türk mutfağının zengin çeşitleri ile dolu lokanta da mevcut. Kendine has özel bir damak zevkini yakalamış olan, Sampi Pide salonu da çeşit çeşit pideleri ile emrinizde. Türk halkı olarak, damak zevkine düşkün olduğumuzdan bunlarla da yetinilmeyip, Aydın Ortaklar’dan, “ Yarım Asırlık Necati’nin Yeri” çöp şiş lokantası da hizmete sokulmuş. Çeşit çeşit yemekler, pideler yenir de üzerine tatlı yemeden olur mu? Onüç çeşit tatlı çeşidi,dondurmasi ve sıcak soğuk içecekleri ile modern bir de pastahane mevcut tesislerde. Sadece büyükler değil, küçükler de düşünülmüş. Çocuk parkları,oyun salonları,bisiklet turları ve şelalenin çevresindeki havuzda yüzen kaz ve ördekler çocuklar için neşe kaynağı. Kısacası; yaşlısı genci,çocuğu, herkes kendine göre bir meşgale bulabiliyor burada. Yakın çevrede, fırsattan istifade ziyaret edilecek islam büyüklerinin,kabirleri, türbeleri de mevcut: 70 km. mesafedaki Göynük’de Akşemseddin hazretleri, Akyazı Pazarköy’de Eshabı kiramdan Abdülkerim hazretleri yine Adapazarı Emirdağ kabristanında Eshabı kiramdan Eyüp Sultan hazretlerinin amcası Osman bin Zeyd hazretlerinin türbesi ziyaret yerlerinden bazıları. Bu sene yeni hizmete açılmış şirin camiden bahsetmeden geçemiyeceğim. Camiyi yakından inceleyenin hayran kalmaması mümkün değil. Her şey inceden inceye düşünülerek yerleştirilmiş. Tam bir sanat eseri cami. Mihrabındaki, kürsisindeki o zarif mermer işçiliği insanı mest ediyor. Bütün bunlar tabii ki, kendiliğinden olacak işler değil. Profesyonelce çalışan, uyumlu bir ekiple olacak işler. İşletme Genel Müdürü İbrahim Aktel ve yardımcısı İsmail Aslan mesai mevhumunu bir tarafa atıp 24 saat tesisin başında canla başla fedakarca çalışmaktadırlar.
Kendilerini tebrik ederim. Eğitimde iletişimin önemi 15.9.2000 Yaz tatili bitti, okullar tekrar açıldı. Eğitim ve öğretim maratonu başladı. Öğrencilerimize, öğretmenlerimize başarılar diliyorum. Bu vesile ile öğretmenlerimize birkaç sözüm olacak. Herşeyden önce öğretmenlerimiz şunu iyi bilmelidirler ki, öğrencinin gözünde öğretmen sıradan bir kimse değildir; giyinişi ile, konuşması ile tavırları örnek bir insandır. Bunun için, öğretmen her hareketine dikkat etmek zorundadır. Eğitimde görmenin, uygulamanın, örnek olmanın önemi büyüktür. Yapılan araştırmalara göre; genel olarak insanlar bir defa okuduklarının %10’unu, bir defa dinlediklerinin %20’sini bir defa gördüklerinin %30’nu, bir kere görüp dinlediklerinin %50’sini, bir kere anlattıklarının %70’ini ve bir kere anlatıp uyguladıklarının %90’ını öğrenirler. Eğitimde başarının temeli, eğiten ile eğitilen arasında hiçbir anlaşmazlığın, olumsuzluğun bulunmamasıdır; iletişimin tam olmasıdır. Bunun için aralarında sevgi, saygı ve güven sağlanması gerekir. İnsan, bilgiye rehbersiz de ulaşabilir. Hele zamanımızda bu çok daha kolaylaşmıştır. Fakat eğitim böyle değildir. Doğumundan ölümüne kadar eğitime, eğiticiye muhtaçtır insan. O, nasıl bir çevrede yetişirse, ona göre bir kişiliğe sahip olur. İnsanlar, özellikle çocuklar ve gençler, gördüklerini taklit eder, öğrendiklerini yaparlar. İnsanın müspet kişilik sahibi olabilmesi için, her zaman müspet şeyler görüp, müspet şeyler öğrenmesi gerekir. Çünkü, menfi örnekler ve menfi menfi mesajlar onun menfi kişilik sahibi olmasına neden olur. Bunun için insan, daima güzel örnekler görmeye ve onu müspet kişilik sahibi yapacak bilgileri öğrenmeye ve müspet mesajları almaya muhtaçtır. Eğitimdeki en büyük zorluk, eğitimcilerin büyük çoğunluğunun, konularında uzman olmalarına rağmen, öğrencilerini tanımamalarıdır. En iyi eğitimci, öğrencilerine öğrenme heyecanı aşılayan ve onları takdir ve teşvik ederek, kabiliyetlerini geliştiren ve onlarla ahenk kurandır. Ahenk, muhatabın dünyasına girerek, ona onu, anladığımızı hissettirmek, yani onunla sağlıklı iletişim, diyalog kurmaktır. Usta iletişimciler, sağlıklı iletişim kuranlardır. En iyi öğretmenler, usta iletişimci olanlardır. İletişim; iki taraf arasındaki duygu ve düşünce veya mesaj alışverişidir. İletişim olmadan taraflar anlaşamaz ve uzlaşamazlar. Bütün anlaşmazlıkların sebebi sağlıksız iletişimdir. İyi iletişimde bulunmanın kuralı, dikkatli olmak, iyi bir dinleyici olmak, muhatabına saygı göstermek ve onun bakış açısını kavramaktır. Bunun için gözlerimiz muhatabımızın duruşunda, jest ve mimiklerinde, kulağımız ve aklımız sözlerinde olmalıdır. Bir kitabı ya da haritayı okumayı öğrendiğimiz gibi, aynı ustalıkla kişileri de okumayı, öğrenebiliriz. Bunun için insanların söyledikleri sözlerinin yanısıra, beden dilini de anlamamız gerekir. Hatta, beden dili sözlerden daha önemlidir. Çünkü, sözler ile beden dili farklı ise, geçerli olanı beden dilidir. Usta iletişimciler, kişileri okuyabilen ve iletişimi engelleyen sebeplerden kaçınanlardır. İnsanlarla iletişim kurmayı engelleyen sebepler şunlardır: Tenkit etmek, emir vermek, çok konuşmak, gözdağı vermek, öfkeye kapılmak, münakaşa etmek, suçlamak, yargılamak, bağırarak konuşmak, azarlamak, iyi bir dinleyici olmamak, ad takmak, aşağılamak, alay etmek, aleyhinde konuşmak, konuyu saptırmak, oyalamak, sorguya çekmek, sözünden dönmek, laubali olmak, surat asmak, takdir ve teşvik unsurunu yerinde kullanmamak sevmediğini ve güvenmediğini söylemek, teşekkür beklenen yerde teşekkür etmemek, ihtiyaç duyulan yerde yardıma hazır olduğunu bildirmemek. İyi eğitimciler, muhataplarının bakış açılarını kavrayıp, herşeyi onların gözüyle görürler. Başarılı eğitimciler ve başarılı yöneticiler, usta bir iletişimcilerdir.
Zaman size uymazsa... 16.9.200 Bugün de, anne- babalara çocukların iyi yetişmesi, iyi eğitilmesi ile ilgili birkaç sözüm olacak. İslam tarihinden bir anektodla konuya girmek istiyorum: Çocuklarının hallerinden şikayetçi olan bazı kimseler Hz. Ali’ye gelip sorarlar:” Çocuklarımızı babalarımızdan gördüğümüz şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz. Fakat istediğimiz netice alamıyoruz. Ne yapalım?” Hz. Ali bunlara şöyle cevap verir: “Eskide ısrarlı olmayın! Zamanın şartlarına göre eğitin çocuklarınızı. Dünya işlerinde zaman size uymazsa, siz zamana uyun!...” Kısa ve öz olan bu sözde eğitimle ilgili çok güzel mesajlar var bizlere... Bunun için bizim zamanımızda şöyleydi böyleydi diyerek çocuklarımızı kendimizden, dolayısıyla değerlerinizden uzaklaştırmamalıyız. Bir okuyucumun derleyip gönderdiği çocuk eğitimi ile ilgili şu bilgilerden her anne-babanın kendilerine az veya çok ders çıkartacaklarını ümit ediyorum: Anne-baba olmanın kolay olmadığını hiçbir zaman unutmayalım. Saksıdaki bir çiçek bile ilgi ister, bakım ister; kendiliğinden yetişmez. Saygı görmeyen bir çocuktan saygı beklemeyin. Sevgi görmeyen bir çocuktan sevgi de beklemeyin. Çocuğunuza içten bir sarılma, sevgiyi tüm kelimelerden daha iyi anlatır. Sevgi yoluyla çözüm aramamak, yeni çatışmaların kaynağıdır. Çocuklardaki merakı engellemeyin. Merak, bilginin kaynağıdır. Girişimciliği engellemeyin. Girişimcilik, canlılığın kaynağıdır. Bireyselciliği engellemeyin. Bireysellik, bilgeliğin kaynağıdır. Çocuklara karşı verilen olumsuz tepki, olumsuz etkiyi oluşturur. Olaylara kayıtsız kalmak, hakettiği övgüyü bulamayan çocukların çevrelerine verdikleri bir tepkidir. Çocuklarınızı yakından izleyin. Her gün yeni şeyler keşfettiğinizi göreceksiniz. "Hayır" kelimesini kullanmanız gerekiyorsa, bunu çocuğunuzu küçük düşürmeyecek şekilde yapın. Çocuklarınıza söylediğiniz her söz, sizi üzecek ya da sevindirecek bir biçimde, onlar tarafından tekrar size geri dönecektir. Kurallarınız varsa, nedenleriniz de olmalıdır. Bu nedenleri bilmek hem sizin hem de çocuğunuzun hakkıdır. Çocuğunuza soru sorarsanız, cevabı beklemeyi unutmayın. Çocuğunuzun arkadaşlarını, kendi arkadaşlarınız gibi sıcak karşılamalısınız. Çocuğunuzun yanında, eşinizle münakaşa kavga etmeyin. Çocuğunuzun sorularına karşı göstereceğiniz ilgisizlik, onun başka sorular sorma isteğini kıracaktır ve bilgi dağarcığı yetersiz olacaktır. Eğer sinirli ve iyi değilseniz, "kötü bir gününüzde" olduğunuzu çocuğunuza söylemelisiniz. Sizin gibi, çocukların da hayal kurmaya ihtiyacı vardır. Çocuğunuz, hayallerinden birini sizinle paylaşmak istiyorsa, size ne kadar değer verdiğini anlayın ve onu tüm kalbinizle dinleyin. Hata yaptığınızı çocuğunuza itiraf edemiyorsanız, güvenilirliğinizi zamanla kaybedersiniz. Çocuğunuzdan, hissetmediği şeyleri söylemesini beklemeyin. Anne-babanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en güç sorumluluk, çocuklarına, duygularına nasıl yön verebileceklerini öğretmektir. Çocuklar, karar vermeyi karar vererek öğrenirler. Onları bu konuda özendirin. Çocuğunuza yapamayacağınız sözü vermeyin; verdiğiniz sözleri de mutlaka tutun. Konuşan bir çocuğun sözlerini tamamlamaya çalışmayın. Bir çocuğun hayatındaki tüm riskleri kaldırırsanız, o çocuğun hayatındaki tüm canlılığı da kaldırmış olursunuz. Yetişken çocuklara, dini yönden baskıcı olmayın, onlardan çok fazla şey istemeyin;sadece namaz kılmasında ısrarcı olun. Namazını muntazam kılarsa, diğerleri kendiliğinden hallolur.
Kendisini tanıyamadı 22.9.2000 Mail adresime enteresan yazılar geliyor kıymetli okuyuculardan. Bunlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum bugün: Zaman zaman fırının temizliğini yapan Hikmet, bu maksatla fabrikaya gitmişti o gece. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Serdar fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi. Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Kimse olmadığı için çırpınması fayda vermiyordu. Zaten içeride insan olsa da sesini duyması mümkün değildi. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıstı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu.Yaklaşık beş saati kalmıştı... Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak , artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak. Sonra kömür olacaktı... Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu...Onlardan da mesul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah'a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona: "Haydi, birlikte namaza başlayalım" demişti. Hikmet ise: "Biraz daha yaşlanalım" diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. "Ah ahmak kafam" diye inledi. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına bir fikir geldi, 'fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.' Toprak yoktu ki... Ellerini fırının içindeki tuğlalara vurarak teyemmüm etti. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi’yle konuşuyor gibi hissetti. Alemlerin Rabbi'ne hamdetmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Acizliğini iliklerine kadar duyarak...Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu artık. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı . Serdar ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Serdar!"diye bas bas bağırıyordu. Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip fırına koştu. Kapağını açıp içeriye seslendi: "Hikmeeet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıstı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Serdar'ı gördü. Serdar, korkuyla: "Kimsin sen?" dedi. “ Hikmet' im işte, görmüyor musun?” Hikmet ilk önceleri Serdar’ın bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Kendisinden kendisi korkmuştu. Başı ellerinin arasında öylece kala kaldı...
Ufku geniş tutmak 23.9.2000 Küçük bir kaya kovuğunda yaşayan bir böcek için dünya, bu kovuktan ibarettir. Burada gördüğü bir su birikintisi, ucu bucağı olmayan bir deryadır, bir okyanustur böcek için... Ufku dar olan insanın hâli de buna benzer. Bu durum, ticarî hayat için de, sosyal hayat için de geçerlidir. Ufku açık olan, ileriyi gören insanların meydana getirdiği sosyal yapı sağlam olur. Fert olarak kendini yenilemenin, çevreyi genişletmenin birçok yolu vardır. İşte size sosyal çevrenizi, ufkunuzu genişletmeye yardımcı olacak birkaç yol: 1- Kabuğunuza çekilip, çevrenizi sınırlandırmayın! Sosyal çevreyi sınırlandırmak, hizmeti sınırlandırmak olur. İnsanın kendisine ve çevresine faydalı olabilmesi, insanları anlama konusunda uzman olmasına bağlıdır. İnsanlarla ilgili bilinmesi gereken herşeyi, küçük bir grubu inceleyerek öğrenmeye çalışmak ise, okul okuyarak matematik konusunda uzman olmaya çalışmaya benzer. Yeni arkadaşlar edinin, yeni organizasyonlara katılın, sosyal çevrenizi artırın. Böylece tıpkı herşeyde olduğu gibi, insanlardaki çeşitlilik de hayata yeni çeşniler katar ve onu daha da zenginleştirir. Bu, güzel bir zihinsel beslenmedir. 2- Bakış açıları sizden farklı olan insanları, fikirleri tanıyın! İçinde bulunduğumuz bu modern çağda, dar bir çevrede kalmış bireyin fazla geleceği olamaz. Sorumluluk ve önemli mevkiler; işi her iki tarafından da gören insanlara doğru gider. Sadece kendi meslek grubunuzdaki insanlarla görüşmeyin. Her meslek grubundan ahbaplarınız olsun... Zıt mizaçlı kişilerle de ahbaplık kurun. İnsanlarla anlaşabilmek, onlara faydalı olabilmek, onları tanımakla mümkündür. Toplumdaki kavgaların sebebi de, insanların birbirlerini iyi tanımamalarından ileri gelir. Karşısındakini iyi tanıyan, huyunu suyunu bilen, onun damarına, nasırına basmaz. Bunun için de geçimsizlik olmaz. Tutum ve davranışlar kişinin aynasıdır. Düşüncelerimizi yansıtırlar. Masasında oturan arkadaşınızın aklından geçenleri okuyabilirsiniz. Kullandığı ifade ve üslubu gözleyerek, konuşanın ne düşündüğünü anlayabilirsiniz. 3- Teferruatla uğraşan, pireyi deve yapan kişilerle arkadaş olmayın! Fikirleriniz ve konuştuklarınızdan çok, evinizin büyüklüğü ve sahip olduğunuz veya olmadığınız eşyalarla ilgilenen dedikodu üreten kişiler küçük insanlardır. Olumlu şeylerle ilgilenen, sizin başarınızı görmekten gerçekten mutluluk duyacak kişilerle arkadaş olun. Kıskanç insanlardan uzak durun! Planlarınıza ve fikirlerinize, size cesaret vererek katılacak kişilerle arkadaş olun! Eğer böyle değil de, kendinize yakın arkadaş olarak küçük şeylerle ilgilenen insanlar seçerseniz, siz de giderek küçük şeyler düşünen bir kişi hâline gelirsiniz. Sakın, “İş bilen başarılı insanlara nasıl ulaşacağız, bu mümkün mü” diye düşünmeyin! Pek çok kimsede, başarılı kimselere ulaşamam düşüncesi var. Aslında başarılı insanlar dedikodudan uzak alçak gönüllü, yardıma açık kimselerdir. Kıskanç, cimri değillerdir. Bildiklerini, tecrübelerini anlatacak kimseler ararlar. Bildiklerini anlattıkça da mutluluk duyarlar. Eğer bir kimsenin yanına yaklaşılamıyorsa, maiyetindeki kimseler veya rastgele kimseler samimî olmak kaydıyla gelip bir şey danışamıyorlarsa, bunun başarısı da, büyüklüğü de “Sözde”dir. Sözde büyük adamdır. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir.” Ancak, başarılı kimselerin; herhangi bir arzusu olmayan, heyecanını kaybetmiş kişilere tavsiyede ve nasihatte bulunacak kadar zamanları yoktur. Başarılı kimseler, başarının düşmanı olan hasede, dedikoduya iltifat etmezler. Çünkü, dedikoduyu küçük insanlar yapar. Dedikodu, insanlar hakkında yapılan olumsuz konuşmalardır. Olumsuzluklar çevreyi daraltır. Büyük insan, kişiyle değil işi ile uğraşır. Bir Amerikan firması verimi düşürdüğü gerekçesiyle işyerinde dedikoduyu yasaklamıştır. Şunu unutmayın: Elinize geçirdiğiniz jiletle, komşunuzun evindeki mobilyalarını parçalamanız, sizin evinizdeki mobilyaların daha iyi görünmesini sağlamaz.
Türbede köpek kavgası 29.9.2000 Geçen Pazar, çoluk-çocuk şöyle bir İstanbul’u dolaşalım hem de bazı İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret edelim, dedik. Eyyüb Sultan hazretlerinden başlayıp, Murad-ı Münzavi, Emin Tokadi, Abdülfettah-i Akri hazretlerinden sonra Aziz Mahmud Hüdai hazretlerine vardık. Türbede normalin üzerinde bir kalabalık olduğu için içeri zor girilip çıkılıyordu. Türbenin ikinci kapısında yüksek sesle yapılan bir münakaşa ziyaretçilerin huzurunu bozuyordu: Adamın biri kucağında köpeği olduğu halde içeri girmek istiyor. Türbedar da buna mani olmaya çalışıyordu. Türbedar yumuşak bir ifadeyle, “Beyefendi, köpekle içeri girmeniz uygun değil. Köpeğiniz dışarıda kalsın veya dışarıdan ziyaret edin,” dedi. Adam birden parladı.” Ben senin ziyaretine gelmedin. Bu mübarek zatın ziyaretine geldim. O, köpek de olsa herkesi kabul eder. Sen benim köpeğimi bu ziyaretten mahrum bırakamazsın” diye bağırıyordu. Türbedar tekrar izahata başladı: “Efendim, Peygamberimiz, ‘Köpek olan yere rahmet melaikeleri girmez!’ buyuruyor. Israr etmeyin, lütfen bize zorluk çıkartmayın” dediyse de bir türlü ikna olmuyordu adam. Baktım adamın ikna olacağı yok, içeri girip ziyaretimizi tamamlayıp çıktık, adamcağız hâlâ kapıda bekliyordu, netice ne oldu bilmiyorum... Çıktıktan sonra kendi kendime düşündüm: Ölçü ne kadar önemli. Adamın bir art niyeti yok, fakat bilmediği, elinde bir ölçü olmadığı için yanlışta ısrar ediyordu. “Bu mübarek zat köpeği kabul eder” diyordu. Neye dayanarak söylüyordu bunu? Kendi kafasına göre. Halbuki bu dini bir ziyarettir, dinimiz bunun ölçülerini bildirmiş. “Bu mübarek zat” dediği kimsenin okuduğu ve okuttuğu dini kitaplarda, “Ne olursa olsun köpek içeri sokulmaz” yazıyordu. Bunu bir bilse kavga olmayacak... Bu ve bunun gibi hadiseleri görünce, okuyunca Hz. Peygamberin büyüklüğüne bir kere daha inanıyor insan. Peygamber efendimiz, ondört asır önce bu günleri görüp ahir zamanda köpeklere çok rağbet edileceğini, insanlardan daha çok değer verileceğini bildirmiştir: ”Kıyamete yakın, köpek beslemek, evlat yetiştirmekten daha cazip gelir.” “Canlı resmi, köpek ve cünüp bulunan eve(odaya) rahmet melekleri girmez” buyurmuştur. Batı alemi, zaten çoktandır çocuklarına göstermediği ihtimamı, sevgiyi, köpeklerine gösteriyordu. Köpekle yatıp kalkıyor; parklarda onları dolaştırıyor, aldığı dondurmayı bir kendisi yalıyor, bir de köpeğine yalatıyor. Maalesef Avrupa’da Amerika’da çok yaygınlaşmış olan bu davranışlar memleketimizde de yaygınlaşmaya başladı. Demek ki, Peygamberimizin bildirdiği “ahır zaman” iyice yaklaştı. İnsan merak ediyor, hayvana bu kadar değer niçin veriliyor diye. Bu soruya Batılılar şöyle cevap veriyorlar: ”Köpek bakımı, çocuk bakımına göre çok daha kolay. Çocuklarımız belli bir yaştan sonra bizleri terk edip gidiyorlar. Bunun için biz, çocuk sevgisini hayvanlardan alıyoruz!” Bu da Peygamberimizin mübarek sözünü doğruluyor. Köpeği öldüğü için çok üzülen yaşlı bir kimseye, “Neden bu kadar üzülüyorsun, yeni bir köpek alırsın olur biter” dediklerinde Yaşlı kadın,” Ben o köpeğimin sevgisini başka bir köpekle nasıl paylaşırım. Böyle yaparsam ruhu üzüntü duyar! Üstelik yaşlandım, her an ölebilirim. Yeni köpeğim öksüz kalır!” diyebiliyor. 15 milyon insanın yaşadığı Hollanda’da evlerdeki köpek sayısı ise 20 milyon. Diğer ülkeler bundan aşağı değil. Toplumun temel taşı olan aileyi; aile fertleri arasındaki sevgiyi yok edersen, olacağı bu. Hiçbir şeyin yeri boş kalmaz. O da tutar bu sevgi boşluğunu köpek sevgisiyle doldurmaya çalışır. Bunlardan köpeğe,diğer hayvanlara değer vermediğim anlaşılmasın. Burada üzerinde durduğum husus, ölçünün kaçması. Yoksa dinimiz; Avrupa, bırakın hayvanları, insanları diri diri yakarken,”Hayvan hakkı çok önemlidir, onlara zulmetmeyin,eziyet etmeyin! Hayvan hakkı insan hakkından önce gelir, çünkü, insanla helallaşmak mümkün, fakat hayvanla helallaşmak imkânsız!” hükmünü bildirmiştir. Aksine bir söz benim ne haddime! İnsanoğlu kendi haline bırakılınca, medeniyet ardına, insanlık adı altında kim bilir daha neler yapacak?! Daha nelere şahit olacağız?
Yöneticilik ve yetki devri 30.9.2000 Nedense birçok yönetici dertsiz başını derde sokar. İşletmenin hamallığına soyunur... Halbuki, bir işletmede, yönetici ne kadar yetenekli olursa olsun, neticede işi bitirecek, üretimi yapacak elemandır. Bunun için yönetici, elemanlarını en iyi şekilde çalıştırmanın, en doğru şekilde görevlendirmenin, ondan en iyi verim almanın yollarını bulmak zorundadır. Profesyonel yöneticiler detayla, nasıl yapılacakla uğraşmaz. George S. Patton “İnsanlara asla işlerin nasıl yapılacağını anlatmayın. Onlara ne yapacaklarını anlatırsanız, zekalarıyla sizi şaşırtacak işler başaracaklardır! “ der. Yöneticinin alt kademeden bir problem geldiğinde, “Ben düşüneyim nasıl çözeceğini sana bildiririm” demesi büyük hatadır. Sen böyle söylersen o da, ertesi gün gelir sorar ”Efendim dün size bir mesele arz etmiştim, ne oldu, nasıl yapalım?” Ve böylece hesap soracak olan yönetici hesap verecek hale gelir. Bunun için yönetici, çözümü alta bırakıp kendisi sadece denetlemelidir, yönlendirmelidir. Aynı yöne birçok yol gittiğini düşünerek, çalışanlara, pusulayı şaşırmamak kaydıyla, kendilerine ait yol bulmalarına izin vermek lazım. Elemanın önüne engel koymak değil, önündeki engelleri kaldırmak, yeni fikirlere fırsat vermek gerekir. Çalışanın kendi ayakları üzerinde durmayı denemelerine izin vermek her zaman güzel bir harekettir. Yetki verilen elemanlar, başarıyı yükselerek kazanacaklar ve güvenleri buna göre artacaktır. Eleman yetişirken bir hata yaparsa, hemen müdahale etmek de yanlış. Önce yaptığı doğrulardan dolayı övmeli, takdir etmeli, sonra hatasını düzeltmek ya da kapatmak için kullanılacak sözler düşünmeli. Örneğin: “Faturaları, bu kadar hızlı bir biçimde sınıflandırdığına çok memnunum. Bazı faturalar yanlış dosyalara konulmuş ise de önemli değil, zamanla onu da halledersin.” diyerek hatasını ön plana çıkarmadan, dolaylı olarak bildirmelidir. Çalışanın yeteneğine güveni bildirmek şart. Birisinden “Bunu yapabileceğini biliyorum” sözünü duymak gerçekten onun benliğine destek çıkmaktır. Güven bulaşıcıdır. Kademe kademe üstten alta dağılır. Bunun için yönetici, çalışanlarına güvenmeli, güvendiğini ifade etmeli, kendisine güvenmelerini sağlamalıdır. Yönetici,düşüncelerini ve girişim gücünü başkalarıyla paylaşmalıdır. Böyle yapılırsa, etrafınızdakiler ona saygı duyacaklar ve daha üretken çalışacaklardır. Sonuçta ona daha fazla saygınlık sağlayacaklardır. Yöneticilikte yetki devri önemlidir. Stresten kurtulmak ve daha stratejik meseleler ile uğraşabilmek için yetki dağıtılmalıdır. Yönetici önemsiz görevleri devretmeli. Uzmanların bu konudaki tavsiyeleri şöyle: Yüksek potansiyel sahibi çalışanlarınıza uygun görevler verin. Başarılı bir insan oluşturmanın yolu budur. İnsanların yeteneklerinin gelişmesine ortam hazırlayacak işleri yetki olarak verin ve onları daha düzeyli işlere hazırlayın. Anahtar işlerde öğrenmeye istekli kimseleri seçin. Çok istekli, daha güzel yapacaklardır. İşi verirken eksiksiz verin. Böylece, hem siz daha az meraklanacaksınız, hem de çalışanlar daha zevkle çalışacaklar. Görev önemli olduğunda bunu söyleyin. Ama önemsiz bir işin değerini şişirmeyin. Kişi hem işe, hem de size gücenecektir. Bir görevi açıklarken basit, açık bir dil kullanın. Gerekirse resim ya da model bile çizin. Bir problemi çözmeye başlamadan önce, bir kere de çalışanınıza danışın. Ona “Ne yapsak iyi olur?” diye sorun. Onları meselenin dışında bırakmayın. Yetkiyi yalnızca daha çok önemli durumlarda geri alın. Aksi takdirde çalışanınızın benliğine ağır bir darbe vurmuş olursunuz. Verdiğiniz yetkiden dolayı problem çıktığında, elemanınızı yalnız bırakmayın, açık bir şekilde ona arka çıkın. Kendisini koruyan, kollayan bir yöneticisi olduğunu gören elemanın verimi yüksek olur. Bu da yöneticinin hanesine yazılır. Yeri sağlamlaşır. Yöneticinin de istediği zaten bu değil mi?
“Kurtuluşun dört lastikte!” 6.10.2000 Geçenlerde yayınladığım “fırında kalma” yazısı çok ilgi gördü. Bugün de yakın ilgi duyacağınız yine mail yolu ile gelen, yaşanmış bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: Kendi halinde yaşayıp giden yaşlı bir adamcağız... Bir karısı, bir de külüstür kamyoneti var. Şehir içinde yük taşıyor, kazandığı üç-beş kuruşla geçinmeye çalışıyorlar. Kamyonetini yenilemek bir yana, doğru dürüst bakımını bile yaptıramıyor. "Bari lastikleri yenileyebilseydik" dediği bir zamanda, kadına bir miktar miras kalıyor. Yanlış olmasın, 30 milyon civarında; hani o paranın para olduğu zamanda. Rakamda yanılıyor olabilirim, belki de 30 bin lira. O parayla dört lastiği de yenilemek mümkün. Kadın, parayı eşine veriyor lastik alması için. Adam yolda giderken, genç yaşta dul kalmış olan, önceden tanıdığı bir kadına rastlıyor. İki çocuğuyla perişan bir durumda olduğunu gördüğü kadına elindeki bütün parayı veriyor adam. "Al kızım" diyor, "senin ihtiyacın benden daha çok fazla. Sen bu haldeyken ben arabaya binemem!" diyerek Allah rızası için veriyor. Çaresiz kalmış kadıncağızın nasıl sevindiğini tahmin edersiniz. Bin türlü dua ediyor soför amcasına. Şoför amca, akşama eve dönüşünde eşi soruyor :”Aldın mı lastikleri ? “ Adam ne desin... “ Almadım, ama parayı emin bir yere verdim, merak etme lastikler gelecek.” Kadıncağız, bu sözlerden lastiğin olmadığını, gelince alacaklarını anlar. Baştan söylemeyi unuttum, bu sevimli insanlar, Anadolu'nun ufak bir şehrinde yaşıyorlar. Yani her zaman lastiğin bulunmaması normal sayılabilir. Ondan sonra, kadın her akşam ayni soruyu soruyor, adam ayni cevabı veriyor: “Gelmiş mi lastikler?” “Gelmemiş... “ Derken, o meşhur "Körfez Krizi" patlak veriyor. Adam artık her akşam aynı şeyleri söylemekten usanmış, bu defa eve gittiğinde farklı bir özür beyan ediyor:” Hanım, lastikler yurt dışından gelecekti. İşte simdi gelmesi hayli gecikeceğe benziyor.” “Neden? “ “Malûm işte, Körfez Krizi çıktı ya... “ Kadıncağız günlerce, aylarca dua ediyor, "Şu Körfez savaşı bir an önce bitsin de bizim adam, arabanın tekerlerini yenilesin" diye. Bir müddet sonra, Körfez savaşının bittiği ilan ediliyor. Mazeret kalmıyor böylece. Şoför amcanın yapacağı bir şey kalmayınca,"Bu akşam eve gidince doğrusunu açıklayacağım" diye geçiriyor içinden, ne olursa olsun, kıyamet mi kopar?" O kararlılıkla eve gittiğinde,"Hanım, hani şu bizim lastik meselesi vardı ya..." diye söze başlamak üzereyken, Eşi "Hah tamam" diyor,”Biliyorum, lastiklerin geldiğini söyleyeceksin” adam şaşırır,”Ne lastiği yahu, nereden biliyorsun?” “Canın bugün lastikçi geldi de ondan biliyorum. Sana da bir kart bıraktı. Muhakkak gelsin yarın lastiklerini alsın dedi.” Adam şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. “Peki peki” deyip yemeğini yiyor, namazını kılıyor,yatıyor ama uyku ne mümkün? Sabahı zor ediyor. Erkenden kalkıp elinde kart, lastikçinin kapısına dikiliyor. Lastikci, "Neredesiniz beyim?" diye söze başlıyor, "Allah aşkına gelin alın şulastiklerinizi !" Şoför amcamız "Bu neyin nesi?" diye ısrarla sorunca, lastikçi meselenin aslını anlatıyor: Geçenlerde rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. "Filanca adama git, ona dört lastik ver!" buyurdu. Ben de hayırdır inşaallah dedim ama, sonra rüyadır bu deyip pek önemsemedim. Ne ettiğimi fark edemedim... Cahillik işte, bağışlayın. Hayatım alt-üst oldu. Olmadık sıkıntılar geldi başıma. Evvelki gece tekrar gördüm Efendimizi . Beni bir azarladı ki sormayın. Bana şöyle seslendi : "Senin kurtuluşun o adama vereceğin dört lastikte unutma!..." Ne olur, şu lastikleri al da kurtar beni! Her nedense, lastikçe, “Yahu arkadaş sen ne yaptın da Resulullah efendimiz senin lastiklarinle bu kadar ilgilendi?” sorusunu sormayı akıl edememiş! “
Lafla peynir gemisi yürümez” 7.10.2000 Tecrübenin çok önemli bir yeri var insan hayatında. Çünkü, acı tatlı bir çok olay neticesinde elde ediliyor tecrübeler. Bunun için her tecrübeden azami derecede istifade etmelidir. Sanayicilerimizden Üzeyir Garih iş hayatındaki elli yıllık tecrübelerini Hayat Yayıncılık’ın yayınladığı altı kitapta toplamış. Liderlik ve yönetilicik ile ilgili bazı tespitlerini istifadenize sunmak istiyorum: Bu iki kavram çok kez karıştırılıyor. Çok kaliteli yönetici olup liderlik özelliğini taşımayanlar olduğu gibi, lider olup yöneticilik niteliklerine sahip olmayanlar da mevcuttur. Liderlik insanların hareket ve davranışlarını etkileme sanatıdır. Liderlik, kendi istek ve iradesini, diğer insanlara, onların saygı, güven, itaat ve bağlılıklarını kazanarak, kabul ettirme yeteneğidir. Liderlik özelliklerinin önemli bir kısmı doğuştan gelir. Bunlar eğitim ile ancak geliştirilebilir. Yöneticilik ise bir meslektir ve eğitim ile elde edilebilir. Yönetici, lider tarafından geliştirilen ve hayal gücü ile vizyona dayanan yönlendirmeye uygun olarak planlar yapan ve bu planları usullerine uygun olarak uygulayan ve öngörülen hedeflere ulaştıran kişidir. Lider doğru işleri yapan kişi; yönetici ise işleri doğru yapan kişidir. İyi bir yöneticinin aynı zamanda iyi bir lider olması mümkün ise de bu duruma pratikte pek rastlanmamaktadır. Pratik olan, iyi bir liderin kaliteli bir yönetici ile ideal bir ikili vücuda getirebilmesidir. Liderde aranan özelliklerin başlıcaları yeterli bilginin yanısıra güven, sevgi ve saygı uyandırması ve sağduyuya sahip olmasıdır. Kurum mensuplarında güven duygusu, liderin doğru işleri doğru yapması veya yaptırması ile gelişir. Bu bakımdan lider hedefleri tanımlayıp tespit ettikten sonra bu hedeflere nasıl ulaşacağını açıkça ortaya koymak zorundadır. “Yapacağım edeceğim, olacaktır, yapılacaktır” gibi deyimler, çalışanları bir süre için heyecanlandırabilir, oyalayabilir. Ancak heyecan geçtikten sonra, özellikle belirli bir eğitim düzeyine ulaşmış olan kişilerin, bu konuda kendi kendilerine sorabilecekleri soruların cevaplarının, liderin deyimleri kadar, programı, politikası, stratejisi ve taktikleri kapsamında olması gerekir. “Lafla peynir gemisi yürümez” deyimi atalarımızın bu konudaki doğru düşüncelerini açıkça ortaya koymaktadır. Herhangi bir kurumun başarısı iki ana ögeye bağlıdır; Birincisi yöneticisi, ikincisi ise organizasyonudur. Özellikle bir şirket için en son hedef kâr olmalıdır. Başarı, bir şirkette öngörülen kâra ulaşma derecesi ile ölçülür. Organizasyon nasıl kurulmuş olursa olsun işleri yapacak insanların başlarındaki kişiye güven, saygı, sevgi duymaları ve sağduyusuna güvenmeleri şarttır. Yönetici, görünümü, bilgi ve deneyimi, adaleti ile insanlara değer vermesi ile dinleme hasleti ile, güven, saygı, sevgi ve sağduyulu olduğu duygularını uyandırdığı ölçüde başarıya ulaşır. Yöneticiler totaliter talimatlarla kısa sürede bazı başarılar elde etmişlerdir. Bunlar hep gözlenmiştir. Ancak sısa süre sonra insanların tepkileri, kapalı veya açık şekilde başarıları önlemiştir, baltalamıştır. Yönetici idare eder, lider buluş yapar. Yönetici devam ettirir, lider geliştirir. Yönetici sitem ve yapıyla, lider insanla ilgilenir. Yönetici kontrole dayanır, lider güvenden esinlenir. Yöneticinin nasıl ve ne zaman, lider ne ve niçin diye sorar. Yöneticinin gözü alt çizgidedir, liderin gözü ise ufuktadır. Yönetici taklit eder, uygular, lider oluşturur. Yönetici işleri doğru yapar, lider doğru işler yapar
. Filistinli Rami’nin dramı 13.10.2000 Geçen hafta İsrail askerleri tarafından, Filistin’de oniki yaşındaki masum Rami’nin, babasının kucağında vurulup kıvrana kıvrana ölmesi, babasının da ağır yaralanması vahşetini televizyonlardan defalarca bütün dünya ibretle izledi. Tabii ki, bu kameraların tespit edebildiği bir olaydı, tespit edilemeyen daha nice vahşetler işleniyor sözde insan haklarına önem veren, yine sözde medeni olan devletlerin gözü önünde. Kendimi bildim bileli Filistin karışıktır. Olaylar, ölümler eksik olmaz... Son bir hafta içinde ölenlerin sayısı yüzü buldu. İster istemez insanın aklına geliyor: Acaba geçmişte yapılan hangi yanlışlıklar Filistin’in bu günlere gelmesine sebep oldu? Filistin halkının bunda rolü neydi? Bu soruların cevabı için Filistin’in geçmişine, tarihine bir bakmamız lazım: Hazret-i Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın 637’de Kudüs’ün fethiyle Filistin, Müslümanların hakimiyeti altına girdi. Bu tarihten İsrail’in kuruluşuna kadar, Filistin, İslam kültürüyle yoğruldu. 1516 senesinde Yavuz Sultan Selim Han tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Tam 400 sene Filistin, Osmanlı Devletinin hakimiyetinde kaldı. 8,5 sene içinde Osmanlı Devletini iki misli büyüten Yavuz Sultan Selim Han, çok kuvvetli tarih, strateji, siyaset ve taktik bilgisine sahipti. İslam ülkelerinin zayıf ve parçalanmış olmasının tehlikesini gören nadir bir devlet adamıydı. Bir gün İslam ülkelerinin Hıristiyan veya Yahudilerin sömürgesi olmaması için, o devirde en güçlü İslam devleti olan Osmanlı Devleti etrafında topladı. Nitekim Osmanlı Devleti yıkılınca bütün İslam ülkeleri Hıristiyan ülkelerin sömürgesi oldular. Osmanlı Devletinin en büyük hizmeti, Filistin’de Yahudi Devleti kurulmasını 430 sene geciktirmiş olmasıdır. İsrail, kuruluşundan yarım asır önce kurulmuş olsaydı, bugün bütün Arap ülkeleri İsrail işgalinde olacaktı. Bir asır önce kurulsaydı bütün Müslümanlar imha edilmiş ve sapık yollarla İslamiyetten uzaklaştırılmış olacaktı. Osmanlı Devleti, Yahudinin, Müslümanları ve İslamiyeti imha planını engellemiştir. Arap ülkeleri maalesef bunun farkında değildir. Kendilerine sağlanan dört asırlık huzuru unutup, Osmanlı yıkılınca sevinçten bayram ettiler. Osmanlıya minnet duyacakları yerde gençlerini, hâlâ Türk düşmanı olarak yetiştirmektedirler. Bugün çekilen sıkıntılar geçmişteki ihanetin bedeli olmasın! İngiltere 19. asrın başlarında Osmanlının zayıflamasıyla, Ortadoğu’nun zenginliklerinden faydalanmak, dünya hakimiyetini devam ettirebilmek ve İslam ülkelerini bölmek için Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması ve bunun için dünya Yahudilerini bir bayrak altında toplama fikrini ortaya attı. İşte Filistin’in başına ne geldiyse bundan sonra geldi. İngiltere, Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın da desteğini alarak sinsi faaliyetlerine başladı. 1884 yılında Silezya’nın Kattowitz şehrinde ilk “Yahudi Milli Kongresi” toplandı. Kongre başkanlığını Rus Yahudisi Leon Pinsker yaptı. 1891 de Rusya’dan Kudüs’e gelen El-Leze Ben Yehuda, Yahudi lisanının kaybolmaması için, İbranice lügat neşretti. 1896’da Avusturyalı gazeteci Yahudi Theodor Hertzel, The Jewish State (Yahudi Devleti) isimli bir kitap yazdı. Bu kitap siyonizmin kuruluşunu temin etti. 1897’de Dünya Siyonist Teşkilatı kuruldu. 1897’ye kadar Yahudilerin, Filistin’de toplanması ve Yahudi Devleti kurulması bir fikir iken, 1897’de hedef oldu. Siyonizmin hedefini gerçekleştirmek için ticari birçok şirket kuruldu. Çok uluslu şirketler böylece ortaya çıktı. 1897’de İsviçre’de Basel şehrinde ilk siyonist kongresi Dr.Theodor Hertzel başkanlığında 200 delege ile toplandı ve bu kongrede mühim kararlar alındı. İkinci siyonist kongre 1898’de yine Basel’de toplandı. İki milyon sterlin sermayeli “Karen Kaymet” adlı bir vezne vasıtasıyla Filistin’de, Yahudi kolonileri teşkiline, Yahudi nüfusunun artırılmasına karar verildi. Norman Bertwich isimli bir Yahudi, İsrail Resurgent isimli kitabında, Filistin’de Yahudi Devletinin İngilizlerin siyasi ve mali yardımı ile inşa edildiğini itiraf etmektedir. Filistin için bu faaliyetler yapılırken, Osmanlı Devleti ne yapıyordu, bunu da yarına bırakalım.
“Kanla alınan parayla satılamaz” 14.10.2000 Sultan İkinci Abdülhamid Han siyonizm tehlikesini çok iyi gören devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca ilk icraatı, Filistin’in bütün topraklarını sarayın (Osmanlı Hanedanının) mülkü haline getirmek oldu. Böylece nüfusun çoğunluğunu elde etme planının bir parçası olan Filistin’de toprak satışı kesin olarak önlendi. Ayrıca Filistin’e 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahudinin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilatının lideri Dr.Theodor Hertzel birçok defa Saraya ve Babıali’ye mektup yazdı. İngiltere’nin aracılığı ile Theodor Hertzel ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamid Han ile görüştüler. Dr.Theodor Hertzel, Abdülhamid Han’a şu tekliflerde bulundu. Filistin’de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde: 1-Yahudiler Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler. 2-Osmanlı Devletine büyük mali yardımda bulunacaklar. 3-Sultan Abdülhamid Han’ın siyasetini Avrupa’da destekleyecekler. 4-Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler. 5-Sultan Abdülhamid Han’a şahsı için büyük servet verecekler. 6- Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak. Osmanlı Devleti ekonomik yönden büyük bir çöküntü,hatta, iflas durumda olmasına rağmen, Sultan Abdülhamid Han bu büyük maddi teklifler karşısında çok hiddetlenerek yüksek sesle, “Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burasını terk edin. Defolun!” diyerek huzurundan kovmuştur. Bu teşebbüsün arkasında İngiltere ve meşhur banker Yahudi asıllı Roçide bulunuyordu. Daha sonra Abdülhamid Han’ı tahtan indirerek intikamlarını aldı İngilizler. Teşkil olunan yeni Osmanlı hükumetinde üç Yahudi veya dönme bakan (maliye, ticaret ve ziraat ile nafia bakanlıkları) bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dair kanun çıkarttı. İttihat ve Terakki’nin ihanetlerinden biri de budur..Yahudiler geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar. Sultan Abdülhamid Han’ın şahsi (Hanedan) arazisi kasten ve yok pahasına Yahudilere satıldı. Birinci Dünya Harbinden önce İngiltere ve Fransa, Yahudilere teminat verdi: Osmanlı Devleti yıkılacak ve Filistin’de Yahudi Devleti kurulacaktı. İttihat ve Terakki partisinin basiretsiz liderlerinin bir emri vakisi ile Osmanlı Devleti 1914’te Birinci Dünya Harbine katıldı. Tarih kitaplarında Birinci Dünya Harbinin görünen ve görünmeyen sebepleri olarak çok şeyler söylenmiştir. Fakat gerçek sebep Osmanlı Devletini yıkmak ve Yahudi devleti kurmaktır. Filistin’i işgal eden İngilizler derhal askeri idare ilan ettiler. Çeşitli planlarla, mülk satışlarıyla Yahudilerin sayısını artırmaya başladılar. 1919’da Filistin’de, Arapların sayısı, Yahudilerin 16 misliydi. 1922’de 600.000 Araba karşılık 80.000 Yahudi bulunuyordu. 1947’de ise Yahudi sayısı ile Arap sayısı eşit duruma geldi. Filistinli Müslümanlar tehlikeyi geç de olsa anladılar. Filistin’de Yahudi Devleti kurulmakta olduğunu görebildiler. Yahudi göçü, 1932’den sonra hızlandı ve Hitler’in Almanya’da iktidara gelişi ve Yahudi aleyhtarı politika takibiyle Yahudilerin Filistin’e göçleri aşırı derecede arttı. İkinci Dünya Harbi müttefiklerin galibiyetiyle bitti. İngilizlerin Filistin’i Yahudilere hediye etmesine artık hiçbir mani kalmamıştı. 14 Mayıs 1948’de Yahudiler, İsrail’in kuruluşunu ilan ettiler. Bu arada Filistinliler, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi değişik teşkilatlar kurarak mücadeleye başladılar. Fakat bunlar da, dış güçlerin kontrolünde, İslam kültüründen habersiz, ateist, Hıristiyan kökenli maocu, marksist-Leninist ideolojilere sahip teşkilatlardı. Yahudilerin peygamberi diye,Yusuf aleyhisselamın kabrini yıkacak, yakacak kadar cahil, dinden biahaber kimselerdi. Netice olarak Filistin’in bugünlere gelmesinin müsebbi İngilizler ve bunların oyunlarına alet olan, İttihat terakkiciler ve Osmanlının kıymetini bilmiyen Filistin halkıdır. Bu işin burada kalacağı da zannedilmesin. Fırsat buldukça genişleme manevraları devam edecek. Nitekim, İsrail’in ilk başbakanı Ben Gerion bir konuşmasında: “Filistin’in bugün elimizdeki haritası, İngilizler tarafından çizilmiştir. Yahudi milletinin bir diğer haritası daha vardır ve bu haritada bizim hudutlarımız Nil Nehrinden Fırat doğusuna kadar uzanır. Bu hedefi, istikbaldeki genç nesillerimiz gerçekleştirecektir.” demiştir.
Sadece bankalar mı boşaltılır? 20.10.2000 Son aylarda gazetelerin, televizyonların hiç gündeminden düşmediği konu; bankaların içlerinin boşaltılması, bu yolla yapılan vurgunlar... Biliyorum, hemen diyeceksiniz ki, bu konuları yazan birçok kimse var, sen niçin bu konulara giriyorsun, başka konu mu kalmadı? Haklısınız merak etmeyin bankalardan bahsetmiyeceğim; “İçini boşaltma” tabiri bana başka bir konuyu hatırlattı, ondan bahsedeceğim. Bu konu, Batı’nın “İslamın içini boşaltma” projesi Batı’nın ifadesiyle, “Light İslam”... İsterseniz tarih boyunca oynanan bu tür oyunların daha iyi anlaşılması için konuyu biraz geriden, işin başından ele alalım: İslamiyet ortaya çıkınca, Peygamber niçin kendilerinden değil de başka bir kavimden çıktı diye ilk karşı gelen,yok etmek istiyen Yahudiler oldu. Önce bunu güç kullanarak yapmak istediler, buna muaffak olamayınca, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Müslümanlar arasındaki iman birliğini bozmak istediler. Abdullah ibni Sebe isminde Yemenli bir Yahudi vasıtasıyla Müslümanlar arasında ilk fitneyi soktular. Bu fitne, Hazret-i Osman'ın şehid edilmesine, Cemel ve Sıffin vakalarının meydana gelmesine sebeb oldu. Bununla da kalmayıp, Peygamber efendimizden sonra, halifelik tartışmalarını körükleyerek Eshab-ı kirama dil uzatan kimselerin çıkmasını sağladılar. Müslümanları birbiren düşürmek isteyen fitneciler, Dört Büyük Halife’den sonra da durmadılar. Elde ettikleri kimselere , müteşabih ayet-i kerimelere yanlış manalar verdirerek müslümanları farklı fırkalara ayırmak için çalıştılar. Her devirde içerde dışarda Müslümanları parçalamak için kendi fikirlerini uygulayacak adamlar yetiştirdiler. Çeşitli akımların, yolların çıkmasını sağladılar. Bu akımların yedinci asırda temsilcisi, İbn-i Teymiye ile talebesi İbn-i Kayyım'dır. Bu cereyan on ikinci hicri asırda, Muhammed bin Abdülvehhab'ın kurduğu Vehhabilik ile devam ettirildi. Daha sonra Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh,Musa Carullah,Seyid Kutub gibi kimselerle bu bozuk yolu devam ettirdiler. Bu arada İslamiyeti yok etmek için güç kullanmaktan da geri kalmalıdlar. Gelişmekte, yayılmakta olan İslamiyeti yok etmek için Yahudilerin tahriki ile Hıristiyanlar Müslümanların üzerine haçlı seferleri düzenlediler. Fakat asırlarca yaptıkları acı tecrübelerle bu yolla başarı sağlayamayacaklarını görünce takdik değiştirip, 18.yüzyılın başından itibaren içeriden yıkma faaliyetlerine tekrar ağırlık verdiler. Bu faaliyetlerin başını da İngilizler çekiyordu. İngilizler iki asırlık, planlı programlı çalışma sonunda muvaffak oldular; İslamın tek temsilcisi olan Osmanlı Devletini yıktılar. Fakat nihayi hedef Osmanlı olmadığı, “İslamiyet” olduğu için çalışmalarına ara vermeden yeni stratejilerle yine devam ettiler. Önce Osmanlıdan kopardıkları İslam ülkelerine el attılar. Asırlardır İslamın kalesi durumunda olan İslam alimlerine karalama kampanyası başlattılar. Mezheplere gizli savaş açtılar. Biliyorlardı ki; alimlerin, mezheplerin varlığı maksatlarına kavuşmalarına en büyük engeldi. Alimlerden, mezheplerden kopmuş kimseleri dinden uzaklaştırmak çok daha kolay olacaktı. Bozuk yolları yaymak, kabullendirmek bu iki engelin yok edilmesine bağlıydı. Bunun için, 18. Asırdan itibaren çalışmalarını bu yöne kaydırdılar. Alimler, mezhepler, fıkıh kitapları ortadan kalkınca en azından önem veren azalınca, halk doğrudan Hadis-i şeriflerden, Kur’an-ı kerimden dini öğrenmeye kalktı. Elde ettikleri, satın aldıkları adamlarına istedikleri manaları verdirerek de Müslümanları parça parça ettiler. Bununla da kalmadılar, birbirlerine düşürdüler. Müslüman ülkeler Batı’nın bir sömürgesi haline geldi. Yerli halk, kendi memleketinde yabancı muamelesi görmeye başladı. Gidenler,orada yaşayanlar bilir; mesela, Suudi Arabistan’da, İngiliz ve Amerikalılar birinci sınıf insan muamelesi görür. Girişlerde bunlara öncelik tanınır. Sonra yerli halk gelir, bundan sonra da diğer Müslümanlar gelmektedir. Müslümanların bütün bu perişanlıkları rahatlatmadı bunları. Esas hedef tamamen yok etmek olduğu için, şimdi de” Light İslam” projesini yürürlüğe koydular. Yarın da, bu proje ile ne yapmak istiyorlar, bunun üzerinde durmak istiyorum.
Kendilerine benzetmek istiyorlar! 21.10.2000 Yahudi - Hıristiyan işbirliği ile İslamiyet tamamen yok edilemeyince, yeni bir stratejiler geliştirilmesi ihtiyacını duyuldu. Bu maksatla, “Light İslam” ismini verdikleri yeni bir proje geliştirdiler. “Light İslam” , hafif, yumuşak İslam, manasına gelmektedir. Fakat gerçek manası, “ İslamın içinin boşaltılması” dır. Buna en kısa ifadeyle, “Kendilerine benzetme” projesi diyebiliriz. Geçenlerde Hıristiyanlıkla ilgili bir bilgi lazım oldu, kaç tane hıristiyana sordumsa bilen olmadı. Bugün, Batı’da Hıristiyanların tamamına yakını, sorulduğunda, sadece Hıristiyan olduğunu söylüyor, bunun dışında; Hıristiyanlık nedir, kuralları nelerdir, nasıl Hıristiyan olunur, nasıl Hıristiyanlıktan çıkılır? bilen yok. Hıristiyanların dini bilgisi, sadece boyunlarına bir haç takmak ve Pazar günleri kiliseye gidip kilise müziğini dinlemekten ibaret. Batı’nın istediği, Türkiye’de de bu tür din anlayışı ve yaşayışı olsun. Haftada bir cumaya gidilsin, cenaze namazları, bayram namazları kılınsın, bunu dışında İslamiyet ile ilgili bilgi sahibi olunmasın, İslami şuur olmasın. Bugüne kadar altı asırlık Osmanlı kültürü buna engel oluyordu. Artık bu sermaye de tükenmek üzere... İçi boşaltılmış bu tip Müslümanlığı, Türkiye’nin dışında;Türk Devletlerinde, Balkanlarda çoktan gerçekleştirdiler. Türk devletlerinin çoğunda insanlar sadece Müslüman olduğunu biliyor, başka bir şey bilmiyor. Geçen Ramazan Kazakistanlı bir genç gelmişti. Konuşma esnasında rehber arkadaşa sigara teklif etti. Kabul etmeyince, sigarayı doktor mu yasakladı? diye sordu. Arkadaş, hayır bugün oruç tutuyorum, diye cevap verdi. Bu defada oruç nedir diye sordu. Müslümanlar her sene Ramazan da bir ay oruç tutarız, deyince, bu defa da Ramazan nedir? diye sordu. Bu kimse Hıristiyan filan değildi, ateist de değildi. Samimi olarak Müslüman olduğunu söylüyor ve inanıyordu. Fakat o hale getirilmiş ki, Müslümanlıkla ilgisi, sadece Müslüman olduğunu bilmesinden ibaret kalmış... Geçenlerde Semerkand’dan gelen Numan Bey anlattı: “Büyük bir markette alış-veriş yapıyordum, bir genç geldi votka istedi, paketleyip kendisine verdiler. Genç parasını vermek üzere iken ” Burada domuz eti bulunur mu?” diye sordu. “Var tabii, ne kadar olsun?” dediler. Genç öfke ile eline aldığı votkayı bırakıp, “ Ben domuz satılan yerden alışveriş yapmam!” diyerek çıkıp gitti.” Zavallı nereden duyduysa islamiyette domuzun yasak olduğunu duymuş; fakat başka yasaklardan, içkinin haramlığından haberi yok. Yine orada türbe ziyaretinde bir şey dikkatini çekmiş Numan Beyin: Halk türbeye geliyor, ellerini kaldırıp bir müddet böyle kalıyor,sonra ellerini yüzlerine sürüp gidiyorlarmış. Merak edip kendilerine sormuş. Cevapları şu olmuş: Dedelerimiz anlatırlardı. Türbede eller açılıp bazı şeyler okunup sonra el yüzü sürülürmüş. Biz okunacak şeyleri bilmiyoruz, geriye ellerimizi yüzümüze sürmek kalıyor, biz de onu yapıyoruz. Balkanlarda da Müslümanlığın sadece ismi kalmış. O kadar manevi değerlerinden uzaklaşmışlardı ki, Boşnaklar, savaştan önce Sırplardan kız alıp vermekte bir sakınca görmüyorlardı, çocuklarına Müslüman ismi koyup koymamak onlar için bir şey ifade etmiyordu. Türkiye’yi bu hale getiremedikleri için korkuyorlar. Çünkü, bugün Batı’da Hıristiyanlık bitmiş durumda; gençlerin çoğu ateist. Bunun için de bir arayış içindeler. Avrupa birliğine, Türkiye bu hali ile girerse, kendi halkından korkuyor. Türkler’den İslamiyeti öğrenir de Müslüman olur, Batının çehresi değişir diye ödleri kopuyor. Bunun için de İslamiyeti emir ve yasakları olmayan tamamen ahlaki, felsefi bir sistem haline getirmek istiyorlar. Son senelerde Batı’nın öncülüğünde sık sık gündeme getirilen, dinlerin birleştirilmesi, dinler arası diyolog, hoşgörü programları da “Light İslam” projesinin bir parçasıdır. Günümüz şartları da bu projeyi uygulamaya elverişli. Çünkü, farklı ekonomik sistemler sebebiyle yapılan kavgalar gerilerde kaldı artık. Yeni dönemde çatışmalar farklı medeniyetler, inançlar arasında olacak. Bu durum Amerika’nın da işine geliyor. Sovyet sisteminin çökmesi ile ABD, süper güç olarak yalnız kaldı, başka bir ifade ile düşmansız kaldı.İslam medeniyetini kendine gizli düşman seçti. Zaman zaman müdahale edebilmek için de fanatikler besleyip büyütmeğe başladı. ABD’nin Afganistan’daki Taliban’ı desteklemesi ve Taliban’ın İsyancı Usame bin Laden’i teslim etmememsi bu planın birer parçası... Böyle olmasaydı, Afganistan’daki kampların ve Sudan’daki ilaç fabrikasının bombalanmasına nasıl mazeret bulacaklardı. ABD bir taraftan fanatikleri besleyip büyütüyor, diğer taraftan onları bahane ederek askeri güç kullanarak jandarmalığı elden bırakmıyor. “Ben ne dersem o olmalı”, kuralını uyguluyor... İslam dünyası, oynanan oyunları bilip terörizmden uzak durmalıdır. Demokrasi çağı olan günümüzde kavgasız bir şekilde farklı medeniyetler, asli değerlerini muhafaza ederek bir arada yaşamayı öğrenmelidir. “Evrensel İnsan Hakları” da bunu gerektiriyor. Yanlışın tersi doğruyu gösterir 27 Ekim 2000 Geçen haftaki, "Light İslam" yazımdan dolayı hayli arayan oldu. Tebriklerini, teşekkürlerini bildirdiler. Bu arada da, "Bu tür faaliyetlerden zarar görmemek için ne yapmamız lâzım?" diye sordular. Fazla yapılacak bir iş yok aslında. Ne diyorlardı, "Alimleri, fıkıh kitaplarını bir tarafa bırakın, dininizi doğrudan Kur'an-ı kerimden öğrenin!" Söylediklerinin tersini yapmak kafi zarar görmemek için. Çünkü, asırlardır, dinimizin emir ve yasakları fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Bu yol sağlam yoldur. Fakat Meşrutiyetten beri, belli odaklar, Müslümanları sinsice fıkıh kitaplarından uzaklaştırıp, meallere, tefsirlere, tercümelere yönlendirme gayretine girmiş bulunmaktadır. Bu maksatla, "Dinimizi esas kaynağından öğrenin, aracıları ortadan kaldırın" gibi sloganlar ortaya attılar. İşin aslını bilmeyen çok kimse de, bu sinsice hazırlanmış tuzağa yakalandılar. Birçok şey alıştıra alıştıra kabullendirilir. Bazı yanlış inanç, fikir, görüş, metot ve kanaatler vardır ki, insanlar onları önce iter, reddeder. Fakat devamlı propaganda, beyin yıkama ve telkin neticesinde, bu itiş ve reddetme, zamanla zayıflar ve toplumun direnişinde gevşeme başlar. Gün gelir, bakarsınız ki, o bozuk ve bâtıl fikir ve metotlar, aynı topluluk tarafından benimsenir ve kabul görür. İşte, büyük-küçük her Müslümanın, bir adet Kur'an tercümesi edinerek, İslâmiyeti doğrudan doğruya kutsal kitabından veya kaynağından öğrenmesi fikri de böyle olmuştur. Bu, yıllardır yaptıkları beyin yıkama propagandalarının bir neticesidir. Maalesef zamanımızda Müslümanların çoğu, bu propagandanın tesiri ile, evlerinde bir meal bulundurma, dini buradan öğrenme yanlışlığına düştüler. Hâlbuki, bizim, dinin temel bilgilerini Kur'an tercümelerinden elde etmemiz, öğrenmemiz mümkün değildir. İslâmiyeti içeriden yıkmak, dinimizin temellerini dinamitlemek isteyen reformcuların ve inkârcıların, yıllar boyu devam eden teraneleri şu olmuştur: "Herkes dinini doğrudan doğruya Kur'an-ı kerimden öğrensin. Bunun için de herkese bir tercüme, yahut meal veya tefsir temin edilsin. Onu okusunlar; eski kafalı hocalar, fıkıh kitapları aradan çıksınlar!.." Nihayet onların dediği olmuş, bu sinsi oyun, yani dini bilgileri meallerden ve tercüme kaynaklardan almak fikri, doğru olarak kabul edilmiş ve tercümeler, mealler peynir ekmek gibi satılmaya başlamıştır. Neticede ne olmuştur? İslâmî otorite ve hiyerarşi kavramları yıkılmış... Söz ayağa düşmüş... Reform hareketleri başlamış... Mezhepsizlik yayılmış... Hemen arkasından da dinsizlik yayılmaya başlamış. Bu hareketler, ne zaman ve kimler tarafından başlatılmış o da çok önemli. Bunu da, 1924 tarihli Sebilürreşad Mecmuasından öğrenelim: "Kur'an-ı kerim'i tercüme etmek, basıp yaymak bir müddetten beri moda oldu. Ne gariptir ki, ilk defa bu işe teşebbüs eden, Zeki Megamiz isminde, Arap asıllı bir Hıristiyandır. Daha sonra Cihan Kütüphanesi sahibi Ermeni Mihran Efendi acele olarak, diğer bir tercümenin basımına başladı ve az zamanda sona erdirerek, "Türkçe Kur'an" ismiyle yayınladı." Asırlardır, bütün ömürlerini dini yaymakla geçiren, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan İslâm âlimlerinin, Kur'an-ı kerimin tercümesini, meallerini hazırlamayıp da, yabancıların böyle bir çalışma yapması, bizlere çok şey hatırlatmalıdır... Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, tercüme ve meal, gerçekten dine faydalı olsaydı, İslâm büyükleri bu faaliyeti gayri müslimlere bırakırlar mıydı? En güzelini kendileri yapmaz mıydı?
Usul hatası önemlidir! 28 Ekim 2000 Dini doğru olarak öğrenme usulü üzerinde bugün de durmak istiyorum. Usul, metod yanlış olursa netice de yanlış olur. Çünkü, usul, esasa tesir eder. Bunun için bu konu önemli! Biliyorsunuz her devletin bir anayasası vardır. Bu anayasalar kısa ve özdür. Bu anayasaya dayalı olarak kanunlar, kanunlara dayalı olarak, tüzükler, yönetmelikler... hazırlanır. Bir kimsenin çıkıp, anayasadan başka kanun, nizam tanımam demesi ne kadar yanlış ise bir Müslümanın: "Ben fıkıh kitaplarına uymam, Kur'an'la amel ederim" demesi de o kadar yanlıştır. Nasıl ki, Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmeyip Anayasa, kanunlara havale edilmişse dini hükümler de böyle havale edilmiştir. Kur'an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezheb imamları açıklamıştır. Nasıl ki, kanunlar, anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanıyorsa, mezhepler de, fıkıh kitapları da Kur'an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bildirdiği istikamette teşekkül ettirilmiştir. Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur'an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlar ve fıkıh kitapları ortaya çıkmıştır. Büyük âlim M.Hadimi hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder: "Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, ayetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, ayet ve hadise uymuyor gibi göründüğünde, mezhebimizin hükmüne uyulur. Başka bir ayet veya hadisle değişmiş olabilir o hüküm. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadisten değil, âlimlerin kitaplarından dinimizi öğrenmemiz gerekir." İslâma, Kur'an'a uymak, tefsir okumakla değil, ancak fıkıh kitabına uymakla olur. Bir kimse, Kur'an-ı kerimden, tefsirden anladığına uyarsa, İslâma uymuş olmaz. Kur'an-ı kerimde her hüküm var ise de, bunları doğru olarak Resulullah efendimiz açıklamıştır. Resulullaha uymak farzdır. Kur'an-ı kerimde, "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun!", "Ona tabi olun ki, doğru yolu bulasınız." buyuruluyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: "Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, O'na itaat edilmiş olmaz." Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, zekât hesabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir kimse, bunları Kur'an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu hâlde Kur'an-ı kerimi anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Peygamber efendimiz, İslâma, Kur'an'a tabi olmak isteyenin âlimlere tabi olmasını emrediyor. "Âlimlere tabi olun!" buyuruyor. Allahü teâlâ da, âlimlere uymayı emrediyor, "Âlimlere sorun!" buyuruyor. Şu hâlde, Kur'an'dan, hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz. Her Müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından, ilmihallerden öğrenmelidir! Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. Abdülgani Nablüsi hazretleri: "Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, hakiki İslam âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır!" buyuruyor. Netice olarak; ondört asırdır İslamiyet bize bu yolla ulaşmıştır; bizden sonra da devam etmesi için bu yolu takip etmekten başka çaremiz yoktur!
Kimisi tokluktan kimisi açlıktan... 3.11.2000 Belki de tarihi boyunca, insanlar arasında bu kadar dengesizlik, bu kadar uçurum olmadı hiç. Öyle bir zamandayız ki, kimisi açlıktan ölüyor kimisi de tokluktan... Aslında Cenab-ı Hakk’ın verdiği dünya nimetleri herkese yetecek miktardadır. Yeter ki herkes hakkına razı olsun; hep bana hep bana demesin...O zaman gerçek huzur yakalanmış olacak. Bir zamanlar ülkemize gelen Çinli ticaret heyetinin Türk firması ile yaptığı ticari toplantısında Çinli heyetin başkanı, kendi ticari kurallarını anlatır: Eşit şartlarda çalışacaklarını, kendilerini kayırma, karşı şirkete haksızlık, aldatma gibi prensiplerinin olmadığı söyler. Türk tarafının heyet başkanı söz alarak şunu söyler: Yeryüzündeki insanlar genelde iki kategoridedir: Birincisi, önce benim menfaatim gelir,sonra seninki, der. İkinci grup; menfaatler eşit şartlarda değerlendirilir, der. Biz bu iki gruba da girmeyiz. Bizim ticari kuralımız; önce ortağımızın menfaati, sonra bizim menfaatimiz... Çinli heyetin çok hoşuna gider bu kural. “Sizinle ortaklık yapılır” der. İşte bütün mesele bu menfaat dağılımında. Bu, dengeli bir şekilde yapılabilse, insanlar ne aç kalır ne susuz. Herkes çevresini kollasa, fazla malını ihtiyaç sahiplerinden esirgemese, cimrilik yapmasa, dünyada ne kavga olur ne savaş. Tarihte az da olsa bu huzur ortamı yakalanmış... Mesela, asrı saadette, Ömer bin Abdülaziz zamanında ve Osmanlıların bazı dönemlerinde, zekat verebilmek için günlerce dolaşmak icab etmiş. Çünkü fakir kalmamış. Zekatın da fakire verilmesi gerekiyor. Geçenlerde gazetelerde bir araştırma raporu vardı. Zengin ülkelerde yaşayanların yüzde 58'inin aşırı şişman olduğu tespit edilmiş. Gelişmiş ülkelerin aşırı şişmanlıktan kaynaklanan hastalıkları tedavi etmek için harcadıkları parayla dünyanın bütün açlarının doyurulması mümkünmüş. Burada iki israf var: Birincisi, normalin üzerinde yiyip fazla kilo alarak israf yapmak. İkincisi ise bu kiloları atabilmek, bu kiloların sebep olduğu hastalıkları tedavi edebilmek için harcanan para ve zaman israfı. Zenginlerin fazladan yediklerini yani israf ettiklerini açlara aktarmanın bir yolu bulunsa, dünyanın en temel meselesi hemencecik çözülüverecek. Dengeler yerli yerine oturacak. Rapora göre, dünya nüfusunun en tepedeki yüzde 20'si, dünyadaki gelirin yüzde 86'sına; en alttaki yüzde 20 de gelirin yüzde 1'ine sahip. Kişi başına milli gelir esas alınarak yapılan karşılaştırmada en zengin yüzde 20 ile en fakir yüzde 20 arasındaki gelir uçurumu 1960'dan bu yana daha da bozulmuş. 1960'da 1'e 30 olan oran, 1997'de 1'e 74'e çıkmış. 1980-96 arasında 174 ülke arasında sadece 33 ülke ortalama yüzde 3 büyüme sağlamış, 59 ülkenin ekonomileri ise küçülmüş. Ülkemiz de bu dengesizlikten nasibini almış; uçurum had safhada. Zaten sıkıntıların altında yatan esas sebep de bu değil mi? Enflasyonla mücadele programı nedeniyle memur, işçi, çiftçi ve esnaf kemer sıkarken, nüfusun yüzde 15’lik kesiminin lüks tüketim taleplerinde patlama gözleniyor. Son model lüks otomobiller kapış kapış giderken, depremin de etkisiyle İstanbul’un dışına taşan lüks konut projelerinin sayısında ve pırlanta satışlarında son aylarda büyük bir artış var. Her bir pırlanta takının milyarlarla ölçüldüğü kuyumculuk sektöründe de satışlar geçen yılın ilk altı ayına göre yüzde 50 artmış. Mercedes’in lüks modelleri için de 300 kişi teslimat için gün bekliyor şu anda. Mercedes’in tüm serileri için bayilerden gelen talep ise binin üzerinde. Bütün bu gelişmeler üzerine BMW ve Mercedes firmaları Almanya’dan üretim kotalarını artırma talebinde bulunacakmış. Bir taraf böyle lüks içinde yüzerken, diğer tarafta, seksen küsur milyon asgari ücretle çalışanlar, yine 100 milyon TL emekli maaşı ile ev geçindirme mücadelesi veren emekliler varken, toplumda huzuru kalır mı? Eskiden olduğu gibi, herkes birbirini kollasa, Peygamberimizin,”Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” düsturu uygulansa, kimsenin başkasının malında, mülkünde gözü olmaz, toplumda huzur sağlanır. Bu da ancak, kuvvetli bir inanca sahip fertlerle olur..
. Huzursuzlukların kaynağı 4.11.2000 Nihayet uluslar arası sıralamalarda dereceye girdik; ilk dördün sahibi olduk. Ama hangi sıralamada? Yapılan araştırmalarda, ülkemizin; israfta birinci, kumarda ikinci, alkolde üçüncü ve sigara tüketiminde de dördüncü sırada olduğu ortaya çıktı. Kumar, alkol ve sigaranın zararlarını az çok herkes biliyor. Bunun için israf üzerinde durmak istiyorum bugün: Önce ülkemizdeki gelir dağılımı ve harcama oranları ile ilgili kısa bir istatistiki bilgi vereyim: Ülkemizdeki, en zengin 3 milyon kişi nüfusun yüzde 4.5'ini oluşturuyor. En yoksul kesim ise, toplam nüfusun yüzde 17.5'i dolayında. Bu grupta 12 milyon insan bulunuyor. Nüfusun en zengin yüzde bu 4.5'lik bölümü, milli gelirden yüzde 25 pay alırken, en fakir yüzde 17.5'lik bölümü ise milli gelirin sadece yüzde 6'sını paylaşıyor. Arada tam 33 kat fark var. İşte bu ve bunun gibi dengesizlikler israfı körüklüyor. Bir grup insan nasıl harcayacağım, mücadelesi verirken, diğer bir grupta nasıl idare edeceğim, hayatta nasıl kalacağım kavgasında... Bu dengesizlikler ancak, israfın ne olduğunu bilmek, aşırılıklardan uzak kalmakla mümkündür. İnsan hayatında önemli bir yeri olduğu için, Semavi dinlerin hepsinde Allahü teâlâ, kötü bir huy olan israfı yasak etmiştir. Dinimizin boşu, abesi, haramı, israfı yasaklaması insanların saadeti, refahı, adaleti ve huzuru içindir. İsrafın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın “Yiyin, için, fakat israf etmeyin! Elbette Allahü teala israf edenleri sevmez.” ve “İsraf etme! İsraf edenler, şeytanların kardeşleridir.” kelamı yetişir. Firavnı kötülerken “O, israf edenlerden idi” buyuruyor. Hz. Lut’un kavmini de, “Siz, israf eden kavimsiniz!” diye kötülüyor. Ne israf etmeli, ne de kısmalıdır. Bunların ortasını bulmalıdır. Buna iktisad etmek denir. Cömertlik de, malını iktisad ile kullanmaktır. Peygamber efendimiz de cömertlik ile emrolunmuştur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp israf etme!” Allahü teâlâ, salihleri, cömertleri överken buyuruyor ki: “Onlar sarfettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik. İkisi arasında orta bir yol tutarlar.” İsrafın kötü olmasının esas sebebi, malın kıymetli olmasıdır. Mal, Allahü teâlânın verdiği bir nimettir. Ahireti kazanmak, mal ile olur. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, zekat sevabı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabayı dolaşmak, fakirlerin imdadına yetişmek mal ile olur. Hastaneler, yollar, çeşmeler, köprüler yaparak insanlara hizmet de mal ile olur. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: “İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır.” İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet yapmaktan daha çok sevabdır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur. Mal kıymetli olunca, onu israf etmek elbette kötüdür. İslamiyet kanaati, tasarrufu, israftan ve lüksten kaçınmayı, ölçülü yaşamayı emreder.. Tarih boyunca Müslümanlar ne zaman israfa, lükse, aşırı tüketime, konfora, rahata mübtela olmuşlarsa, başlarına bir sürü bela ve musibet gelmiş, izzet ve istiklallerini yitirmişler, esarete ve zillete düşmüşlerdir. Servet sahibi olmak, birçok mesuliyetleri beraberinde getirir. Servet, aslında bir emanettir. İsrafa, lükse, aşırı tüketime kalktığı zaman o emanete hıyanet etmiş olur. Servet insanı gurura, kibre, gaflete, azgınlığa sevkediyorsa, cehennem ateşinden başka bir şey değildir. Lüks hayat, ihtiyaçsızlık bilhassa gençler için çok zararlı. Bazı varlıklı ailelerin çocuklarında görülen, lüks ve pahalı elbiseler, ayakkabılar, gömlekler, arabalar, bunları gurur ve kibir sahibi yapıyor; ibadetten, büyüklere saygıdan, çalışmaktan, ciddiyetten, sebat ve azimden uzaklaştırıyor. Bilhassa gençlerin ihtiyaçlarını temin ederken dikkatli olmak zorundayız. Biz göremedik, biz yiyemedik hiç olmazsa çocuklarımız görsün, onlar bizim gibi sıkıntı çekmesinler düşüncesiyle çocuklar için yapılan dengesiz harcamaların, onların kişiliği ve davranışları üzerinde meydana getireceği olumsuz etkilerini unutmayılım. Daha hayat mücadelesinin başında her istediğine kavuşmaya alışan genç, ileride her istediğine kavuşamadığı zamanlarda büyük sıkıntıya, depresyona girer. Gençlerde görülen intiharların en önemli sebeplerinden birisi budur. Unutmayalım ki, “Nereden kazandın, nereye harcadın?” sorusu ahırette sorulacak ilk sorulardandır.
Günahların affedildiği gece 10.11.2000 Bu gece berât kandili. Kandilinizi tebrik ederim. Allahü teâlâ, ezelde, hiçbir şey yaratmadan önce, herşeyi takdîr etti, diledi. Bunlardan, bir yıl içinde olacak her şeyi, bu gece meleklere bildirir. Evet, bütün varlığın sahibi olan Yüce Allah bu Berât Gecesinde, ezelî ilminde mevcut olan sırların bir yıllık bölümünü, “Levh-i Mahfuz”a indirir ve yeni bir yıl için, Melekleri, yapacakları işler bakımından görevlendirir. Böylece canlı ve cansız her varlığın ve kıpırdanışın yaradılış programı âlem-i melekuta açılır; “alınyazısı” belli olur. Ama, biz insanlar, bundan haberdâr olmayız. İşte “Berât” bu mahrem sahifelerden ibarettir. Bize düşen iş bu geceyi, namazla, niyazla, duâyla, tövbe ve istiğfarla geçirip Cenâb-ı Hakk’ın yüce merhametine sığınmak, bizi ve sevdiğimizi razı olduğu ve razı olacağı kulları zümresine ilhak buyurmasını dilemektir. O’nun, herşeye gücü yeter. Kur'ân-ı kerîm, levhilmahfûza bu gece indi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem bu gece çok ibâdet, çok dua ederdi. Peygamber efendimiz bu gecenin önemini şu hadîs-i şerîfleri ile ifade buyuruldu: “Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, tevbe, red olunmaz. Fıtır bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şa'bânın onbeşinci (Berât) gecesi ve arefe gecesi.” “Berât gecesini ganîmet, fırsat biliniz. Şa'bânın onbeşinci gecesidir. Kadir gecesi çok büyük ise de hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece (Berât gecesinde) çok ibâdet ediniz. Yoksa Kıyâmet gününde pişmân olursunuz.” “Şa'bânın onbeşinci gecesinde Allahü teâlânın kulları üzerine rahmeti zuhûr edip, mü'minleri magfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kin ve hased sahibi olanları bu sıfatları terkedinceye kadar kendi hallerinde bırakır.” “Şa'bân ayının onbeşinci gecesi, rahmet-i ilâhi dünyayı kaplar, herkes affolur. Ancak haksız yere müslümanlara düşmanlık besleyen ve Allahü teâlâya ortak koşan magfiret olunmaz.” Âişe vâlidemiz, Peygamber efendimizin Berât gecesinde, sabaha kadar ibâdet ettiğini görünce, “ Yâ Resûlallah, Allahü teâlânın en sevgili kulusun! Buna rağmen niçin bu kadar kendini yoruyorsun? diye sordu. Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi:” Ey Âişe, ben şükredici kul olmıyayım mı? Ey Âişe, sen bu gecede, ne olduğunu bilir misin?” Âişe vâlidemiz tekrar sordu:” Bu gecenin diğer gecelerden üstünlüğü nedir yâ Resûlallah?” Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi:” Bu sene içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu sene içinde öleceklerin isimleri bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip edilir. Bu gece herkesin ameli ve işleri Allahü teâlâya arz olunur. Gâfil olmamalı, bu geceyi mutlaka ihyâ etmelidir. Kazâ namazı kılmalı, Kur'ân-ı kerîm okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmelidir. Bunların sevabını ölülere de göndermelidir. Ayrıca, şu anda yeryüzünde ıztırap çeken, milyonlarca müslüman kardeşimize duâlarımızla yardımcı olmalıyız. Bu gecelere saygı göstermek, günâh işlememekle olur. Bu gece, Allahü teâlânın ihsân ettiği bütün ni'metlere şükretmeli, yapılan hatâlar, günâhlar için de tevbe istigfâr etmeli, Cehennem ateşinden kurtulmayı istemelidir. "Yâ Rabbî, bize dünya ve âhıret saâdeti ihsân eyle, bize hidâyet verdikten sonra, kalblerimizi kaydırma." diye duâ etmelidir. “
Barışta hayır vardır!” 11.11.2000 Kudüs’te Filistin’de dökülen kanları her gün televizyondan ibretle izliyoruz. Birçok uğraşlara rağmen yıllardır durdurulamıyor bu kan. Hal böyle olunca insanın aklına iki şey geliyor: Ya bu işlerle uğraşanlar barışı sağlamada samimi değiller, ya da ya da barışı sağlamada takip ettikleri yol yanlış. Yeni bir yol açmak zordur. Fakat yapılmış bir yolu, yani geçmişte örnekleri olan tatbikatları yapmak, denenmişin birer tekrarı olacağı için kolaydır. Aynı bölgede aynı dinler aynı insanlar olduğu halde Osmanlı asırlardır barışı sağlamıştı. Bu barışta aynı temel ölçü alınsa mesele hallolacak. Peki Osmanlının çeşitli dindeki, ırktaki insanı bir arada tutma metodu neydi? Tabii ki İslamiyetin bildirdiği hoşgörüydü. Osmanlı'daki hoşgörü, padişahın gelip geçici iyi niyetinin eseri değildi. Hoşgörünün kaynağı İslamiyettir,yani vahiydir. İslamiyette esas olan, barıştır. Kur’an-ı kerimde, “ Sulhta daima hayır vardır” buyurulmaktadır. Aslında diğer dinlerdeki insanlarla beraber yaşama , toleransın, hoşgörünün de ötesindedir. Sadece toleransla sınırlamak yanlış olur. Tarihçi Prof. İlber Ortaylı bu konuyu şöyle ifade etmektedir: “ Müslümanlar için başka dinden insanlarla birlikte yaşamak, tolerans gibi bir kelime ile ifade edilecek şey değildir. Çünkü, biz başka dinden insanlarla yaşamasını Allah’tan öğrendik, bu O’nun emridir. Biz burada bir seçim yapma şansına sahip değiliz. Böyle bir şans ta talep etmiyoruz. Biz vahyin emirlerine itaat ediyoruz. Ve başka milletlerle yaşamayı, onları ancak ikna ederek kazanmayı yol olarak seçmişiz. Yeryüzünde hiçbir Müslüman toplum yoktur ki, Gayrimüslimlerle birlikte yaşamasın. Hiçbir müslüman toplum, kendilerine açıkca isyan etmedikçe, gayrimüslimlerle hadisesiz yaşayıp gitme örneğini göstermiştir. Avrupa geçmişte olduğu gibi tahammülsüzlüğünü bugün de gösteriyor...” Bu düstur uygulandığı için, Osmanlı'da yaşayanlar, Müslüman olsun veya gayrimüslim olsun, o ülkenin parçası kabul edilmiş. Osmanlı'da, Musevi, Ortodoks, Ermeni cemaatleri, kültür, din, dil açısından özerkti. Ortodoks milletinin içinde Rum olmayan, Bulgar ve Rumen gibi etnik gruplar da vardı. Onlar da dillerini kullanmakta, örf ve adetlerine göre yaşamakta özgürdü. Milliyetçilik, 18'inci yüzyılın sonunda, Osmanlıyı parçalamak yok etmek için ortaya atılan dış güçlerin bir oyunudur. Osmanlı, farklılıkları yaşatan, muhafaza eden, onları ortadan kaldırmaya çalışmayan bir sisteme dayanır. Altı asır Osmanlı sulhu böyle sağlandı. Haçlı Seferleri, dinlerarası barışı, hoşgörüyü bozmuştur. Osmanlı Devleti, böyle olumsuz bir konjonktürde kurulmasına rağmen, ilişkileri düzeltti. Osmanlı Devleti'nde kimliği dil değil, din belirlerdi. Gayrimüslimlerin güvencesi padişah fermanları ile sağlandı. Osmanlı Devleti'nde siyasi irade, farklılıkları birbirine benzetmeğe hiç gayret etmedi. Hatta, milliyetçilik cereyanlarının başladığı dönemde dahi, asimilasyon yerine bir üst kimlik olarak Osmanlılığı oluşturdu. Osmanlı, farklılıkları siyasi alanda yanyana yaşattı. Ortadoğu da olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar'da da, 456 yıl dengeyi ve barışı korudu. Bir Hıristiyan köle dahi, mahkemesinde, kendi dinine göre yemin edebilirdi. 1918'den itibaren, Osmanlı’dan sonra, Arap dünyasında huzur kalmadı. Bizde, Batı'dakinin aksine hak ve hürriyetlerin gelişmesi tarihi diye bir süreç yoktur. Onlarda hak ve hürriyetler 1215 tarihli Magna Carta ile başlar. Kralın bir lütfudur, ihsanıdır. Bizde bu hak ve hürriyetler yaradılıştan başlar. Çünkü dinimize göre, insanlar en şerefli bir varlık olarak yaratılmışlardır. Dinler arası hoşgörüyü sözde bırakmayıp, Osmanlı asırlarca uygulamıştır. Hoşgörüyü bizim onlardan değil, onların bizden öğrenmeleri gerekir. Hoşgörü öyle anlatılıyor ki, hoşgörünün esas sahibi Batılı Hıristiyanlar... Tarihi gerçekler bu kadar nasıl çarpıtılır anlamak mümkün değil. Sanki asırlardır, diğer dinlere, hatta kendi dinlerindeki mezheplere hayat hakkı tanımayan onlar değil de bizleriz! Bütün bu tarihi gerçeklere rağmen, Batı’nın bizden ısrarla hoşgörü istemesi, ister istemez insanın aklına başka şeyler getiriyor. Yoksa, hoşgörüden, diyalogtan maksatları, İslamiyetin içini boşaltıp, Hıristiyanlığa benzetmek, daha sonra da dinleri birleştirmek midir?
İkiyüzlülük ve karakter 17.11.2000 Toplumda bazı insanlar vardır; ikiyüzlülük, riyakarlık onların karakteri haline gelmiştir. Bu karakterlerini icra etmeden rahat edemezler;bundan haz duyarlar. Bu hâl bazı insanların karakteri olduğu gibi, bazı milletlerin de karakteri haline gelmiştir. Tarihleri incelediğinde çok açık sekilde görülür bu. Bunların en bariz örneği Avrupa milletleridir. Geçmişlerine baktığınz zaman hiçbir zaman açık ve dürüst olmadıkları görülür. Bunların başında da, Fransızlar, Almanlar ve özellikle de İngilizler gelir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme konusundaki ikiyüzlülüklerini görüyoruz. Kapalı kapıların arkasında başka, dışarda başka konuşuyorlar. Kırk yıldır oyalıyorlar bizleri. Geçmişte de böyleydi bunlar.Türkiye’ye candan ve tam dost olamadılar hiçbir zaman. Osmanlı-Rus savaşı sırasında İngiltere’nin aracılık teklifi üzerine İstanbul’daki İngiltere elçisi Robert Ensly’ye Osmanlı Sadrıâzamının verdiği cevap bunun en güzel örneğidir. İngiliz milletvekillerinden Grey’in, 1792 senesi 29 Şubatında Avam Kamarasında yaptığı konuşma malum karakterlerinin açık itirafıdır: “ Kendilerine yardım etmekte olduğumuzu söylediğimiz halde hiyanet ettiğimiz Türk müttefiklerimiz hareket tarzımızı haklı olarak nefretle ve aşağılayarak karşılıyorlar. İşte size vesikası. Sadrıâzamın elçimize verdiği resmî cevabın bir nüshasını elde ettim, size okuyayım: “İngiltere insanları alıp sattığından, ona hiç güvenmemek lâzımdır. Türk hükümdarının sizin hükümdarlarınızla, sizin memleketinizle bir münasebeti olmadığı gibi, hiçbir vakit sizin nasihatınızı, aracılığınızı, dostluğunuzu istememiş, size bir elçi, bir memur göndermemiş, sizinle hiçbir haberleşmede bulunmamıştır. O halde, bizimle Rusya arasında aracılık teklifinizde bulunmanızın sebebi nedir? Sizin dostluğunuza, yardımınıza, aracılığınıza ihtiyacımız yok. Bunda, mutlaka bir hile düşünmektesiniz, sizin yalnız paraya taptığınızı biliyoruz. Siz İlahınızı satar ve alırsınız. Bakanlarınızın ve milletinizin gözünde her şey ticarettir. O halde bizi de Rusya’ya mı satmak istiyorsunuz? Hayır, biz pazarlığımızı kendimiz yaparız. Türkler hile, kurnazlık bilmezler, şeytanlık, dalaverecilik Hıristiyan ahlâkıdır. Biz devlet işlerinde namuslu, doğru, açık ve vefalı olmaktan çekinmeyiz. Uzun bir zaman, ihtişam içinde yaşamış, dünyanın birinci devleti olmuş, asırlarca, Hıristiyanların her türlü alçaklık ve riya bulaşmış küfrünü ve fesadını yenmiş bulunuyoruz. Biz, yüce Allaha ve O’nun Peygamberine inanıyoruz. Siz ise inancınızda bile samimi değilsiniz. O halde sizin gibi sapıtan ve sapmış bir milletin nesine güvenilir? Birbirinizle yaptığınız bütün işlemlerde fazileti de doğruluğu da satıyorsunuz. Birbiriyle savaşan bütün Hıristiyan krallarının, imparatorlarının hayat hikâyelerini okuyunuz. Hepsinin de yalancı, fesadçı, zâlim, sözüne güvenilmez adamlar olduklarını görürsünüz. Halbuki, Türk verdiği söze ve şerefine aykırı hareket etmiş midir? Aslâ! Buna karşılık hiçbir Hıristiyan devleti, menfaat ve hırsı gerektirmedikçe sözünü tutmuş, taahhüdünü yapmış mıdır? Hayır... O halde sizin gibi bir idareye, her faziletten mahrum bir hükümete, bir millete nasıl güvenelim? Padişahımızın sizin sarayınızla bir münasebeti yoktur ve münasebet kurmayı da istememektedir. Biz, sizin karadan ve denizden yardımınızı ve aracılığınızı istemiyoruz. Yaptığınız teklif dolayısıyla size teşekküre izinli olmadığımı, çünkü divanımızın tutumunuzu uygunsuz saydığını, bundan başka, denizden yardım teklifinizi de teşekkürle karşılayamıyacağımızı, çünkü donanmanızı hiçbir zaman denizlerimize kabul etmeyeceğimizi bildiririm. Sizin Rusya ile ne yapacağınızı bilmiyoruz ve bilmek de istemiyoruz. Rusya ile işlerimizi münasip bir surette, kanunlarımıza ve siyasetimize uygun bir şekilde halledeceğiz. Siz, sizin gibi bir kaç Hıristiyan milletle birleşince kendinizi emir vermeğe yetkili sanıyorsunuz. Biz, bunu anlıyoruz. Bu sebeple, sizin cüretiniz iğrenç bir diktatörlük derecesine geliyor ki, sizin bu hareketiniz, iç işlerinizi tahkire lâyık kılmakta, dışarıdaki sözlerinizi her değerden, her hangi bir devlet tarafından dikkate alınmak haysiyetinden mahrum etmektedir. Nerede kaldı ki, Bâb-ı Âlî bunlara önem versin. Büyük vezirler, sizi dinledikçe sözlerinizde, ya fena bir maksat bulmuşlar, yahut onların cahillik eseri olduğunu anlamışlardır. Sizin aranızda imzaladığınız barışlar hep rüşvete dayanır. Osmanlı vezirleri, Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler, fakat daima hiyanet görmüşler, satılmışlar veya aldatılmışlardır. Bunun için, Rusya ile Bâb-ı Âlî arasında yapılacak aracılığınıza lüzum yoktur. Sizin hedefiniz bütün insanlığı birbirine düşürmek, sonra kendiniz faydalanmaktır. Sizin ticaretinizi istemiyoruz, ona muhtaç değiliz. Sizin, kat kat kazançlarınız tacirlerimizi zarara sokmuştur. Mâbudunuz paradır. Kabul ettiğinizi söylediğiniz Hıristiyanlık, riyakârlığınızın maskesinden başka bir şey değildir. Sizden cevap istemiyoruz. Cevap vermemenizi emrediyoruz.” (Kadircan Kaflı – Türkiye’nin Kaderi) Derler ya tarih tekerrürden ibarettir. Bugün AB’ye girme hususundaki davranışları ile iki asır önceki davranışlarında bir fark görebiliyor musunuz? Dedik ya, bu tür davranışlar onların artık karakteri haline gelmiş. İki değil, on asır da geçse netice değişmez!
Entellerin yeni merakı 18.11.2000 Son yıllarda maddi manevi her türlü sapıklığın revaç bulduğu bir açık pazar haline geldi ülkemiz. Jigololardan tutun da, Satanizme kadar her türlü ahlaksızlıklar ve inançsızlıklar müşteri bulabiliyor artık ülkemizde. Bütün bunlar, ahlaksızlıkta ve inançsızlıkta dibe vurmakta olduğumuzun emareleridir. Son zamanlarda bunlara bir de “Şamanizm” propagandaları eklendi. Şamanizmi öven, teşvik eden yayınevleri kurulmaya başlandı. Bu konu ile ilgili yerli yabancı kitaplar , dergiler neşrediliyor. Bu akıma merak edip en çok ilgi duyan kesimin de İslamiyetten haberi olmayan “Entel, Sosyete” tabir edilen, inanç boşluğu içinde olan “tuzu kuru” kimseler olduğu görülüyor. Aslında bu tür faaliyetler yeni değil. Geçmişe baktığımız zaman değişik versiyonlarda bütün İslam ülkelerinde bu tür oyunların oynandığı görülür. Buradaki esas maksat; Müslüman ülkeleri, İslamiyet öncesi geçmişleri ile irtibatlandırıp, geçmiş kültürlerine, inançlarına döndürebilmek. Başka bir ifade ile İslamiyetten uzaklaştırmak. İşte size bazı Müslüman ülkelerden birkaç örnek: Mısır’da Firavunculuk hiç gündemden düşürülmez. En meşhur yerlere onların isimleri verilir.(Ramses Bulvarı, Nefertiti -Firavn’un hanımıMeydanı, Kleopatra İstasyonu ..gibi.) Yine Suriye’de Baalblek harabeleri, Baas partisi, (Baal,İslamiyet öncesi taptıkları put) geçmişi hatırlatan örneklerden. Irak’ta Babilliler, paralarda, pullarda broşürlerde eksik olmaz. İran kuruluşunun 2500. yılını kutlar. Mecusi isimler yaygındır. Ateşperestlerin önemli bayramları olan, Nevruz ve Mihrican günleri büyük merasimlerle kutlanır İran’da. Memleketimizde ise, Eti, Sümer, gibi isimler önemli kuruluşlara, mamüllere isim olarak verilir. Selçuk’a Efes, Konya’ya İkonyum, Göreme’ye Kapadokya demekte ısrar edilir. Bunlar hep geçmişe özendirme gayretleri. İşte son zamanların Şamanizm hayranlığı da bu tür bir çalışmanın ürünüdür. Çok kimse, bu gerçekleri bilmediği için maalesef oyunlara alet oluyor. Şamanizm nedir? Şamanizm; Asya’da yayılan bozuk dinlerden birinin adır. Şamanîler, ilâhî (semâvî) dinlerden hiçbirine inanmayan, yıldızlara, aya, güneşe, heykellere, cinne tapınan kimselerdir. Şaman, bu bozuk inancın en yüksek din adamıdır. Şamanizm inancı Orta ve Doğu Asya’da yaşayan kavimler arasında yayılmıştır. İnsanlığın ikinci babası olarak kabul edilen Nûh aleyhisselâmın üçüncü oğlu Yâfes, yüzlerce torunlarıyla Asya’nın ortalarına yerleşti. Bunların hepsi, dedeleri Nûh aleyhisselâmın gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Sonraları, Türklerin yurdu, Âsurîler tarafından işgâl edildi. Âsurîler güneşe, yıldızlara tapıyordu. Asurîler, Türklerin bir kısmını hak dinden uzaklaştırıp kendi dinlerine alıştırdılar. Türklerin o zaman başlarına geçen bazı hükümdarlar, semâvî dîni bozdukları için, sapık yollar, inançlar ortaya çıktı. Bu sapık yollardan biri de Şamanîliktir. Bunlar, tapındıkları şeylerin en büyüğüne şeytan derler. Şaman dedikleri rahipleri, bir at kuyruğu takar. Güyâ cinnî kovmak için boyunlarına bir davul asarlar. Bu davulu ara sıra çalarlar. Sihir, yani büyücülük, burada kerâmet sayılır. Mîlâdî 610 yıllarında, Mekke-i mükerremeden yeryüzüne doğan İslâm güneşi, ilmî, ahlâkî ve her türlü fazîlet ışıklarını dünyâya saçınca, Romalıların, Asya’ya kadar yayılan sefâhat ve ahlâksızlıkları ve Asya’yı, Afrika’yı kaplamış olan inançsızlık, câhillik ve vahşet altında yetişmiş diktatörler, sömürdükleri insanların İslâmiyeti işitmelerine, anlamalarına mâni oldular. Türk hâkanları, asâletleri ve uyanık olmaları sebebiyle İslâmiyetin yayılmasına mâni olmadılar. Mîlâdî 9. asır ortalarında Müslümanlığı kabul eden Türkler, daha önce bâtıl, bozuk inançlarını hemen terk ettiler. Türkün asâletiyle İslâmiyetin şerefi bir araya gelerek, nice asırlar, İslâm nûrunun dünyaya yayılmasında büyük hizmetler gördüler. İslâmiyetle şereflenemeyen bazı Türk boyları, meselâ bunlardan bugün Sibirya’da yaşayan Yâkutlar, hâlâ puta tapmaktadır. Hattâ, Orta Asya’dan büyük göçlerle batıya giden ve Avrupa’da yerleşen Türk boylarından Bulgarlar, Macarlar vs. Hıristiyanlaşarak Türklüklerini de kaybetmişlerdir. Demek ki, Türklerin bugün dünya siyasetinde önemli bir yeri varsa, önemli bir bölgede hükümranlıkları sürdürüyorlarsa, bu Müslümanlıkları sayesinde olmuştur. Böyle olmasaydı, diğer ırktaşlarının durumuna düşerler;Türklükle alakaları kalmazdı. Bunun için eskiye özenmek aklı başına bir milletin yapacağı bir iş değildir. Eğer maksat geriye, asla dönmek ise, gerçek asıl, asırlar sonra kısa bir dönem için içinde bulundukları Şamanizm değil Oğuz Han’ın mensubu olduğu İslamiyettir...
Önce bataklıkları kurutalım 24.11.2000 Geçen sene, Karadeniz seyahatimde son durağım olan şirin bir ilçemizde, bir arkadaşın babasının dükkanında oturuyoruz. İşlerin nasıl gittiğinden, ekonomik sıkıntılardan, dertlerden bahsederken 80 yaşlarında bir amca girdi içeri. Onunla da tanışıp sohbetimize devam ederken, konu toplumun bozulmasına, ahlaksızlıklara geldi. Yaşlı amca derin bir ah çektinden sonra, “Efendi efendi, dedi. Sen buraların önceden de böyle olduğunu zannetme sakın! Burada, namus için cinayet işlenirdi, falancanın kızına yan baktı diye kavgalar olurdu. Bunun için yerli yabancı kimse, kimsenin karısına, kızına yan gözle bile bakamazdı. Ya şimdi, içim kan ağlıyor... “ deyip bir müddet sustuktan sonra elindeki bastonu dükkandan görülen binalara uzatıp, “ Ne zaman ki Nataşa’lar geldi, durum değişti... Şimdi şu gördüğün binalar var ya, üst katları hep Rus karılarıyla dolu. Kimsenin sesi çıkmıyor. Nice yuvalar bu sebeple yıkıldı. Çocuklar perişan oldu. Adam yılların birikimi olan emekli ikramiyesini alıyor, bir hafta sonra elinde bir şey kalmıyor. Çoluk çocuk nice sıkıntılarla topladıkları, bir senelik geçimini sağlayacak çay paraları Nataşa’lara gidiyor. Bugünleri de mi görecektim... “ diyerek o yaşında başladı ağlamaya... Geçenlerde, bir valimiz de kadınlarla yaptığı toplantıda, kocalarına sahip çıkmalarını, Nataşa’lara kaptırmamalarını öğütlüyordu. Herkes bildiği için Karadenizden örnek verdim. Yoksa diğer bölgelerimizin özellikle de büyük şehirlerimizin birbirinden farkı yok aslında. Üç aşağı beş yukarı aynı. Bazı otellerin belli başlı gelir kaynağı bu yolla sağlanıyor artık. Geç de olsa İçişleri Bakanlığı, el attı her geçen gün büyüyen fuhuş sorununa. Bakanlık, fuhuşla bulaşan hastalıklarla daha etkin mücadele edebilmek için, genel sağlık ve kamu düzeninin korunması, uygulamada görülen tereddütlerin giderilmesi ve mevcut mevzuatta yer alan eksiklerin tamamlanması amacıyla, 'Fuhuşun Kontrolü ve Fuhuşla Bulaşan Hastalıkların Önlenmesine İlişkin’ yasal tetbirler alınmasını kararlaştırdı. Fakat bu çalışmalar sivri sinekleri öldürme mesabesinde, bataklıklar aynen duruyor. Hatta gün geçtikce çoğalıyor. Alınacak tedbirler, fuhuşu yok etme üzerine bina edilmiyor, aksine resmileştiriyor sanki. Alınması düşünülen tedbirler de bu iddiayı doğruluyor. Alınacak tedbirlere bakın: Fuhuş yapmak istiyenlerin isteyenleri tescil etmek, fuhuşla bulaşan hastalıklarla ilgili araştırma yapmak, hasta olanları tedavi etmek, açılabilecek yerleri tespit etmek, açılacak zührevi muayene evlerinin yerini belirlemek, fuhuş yerine işletme izin belgesi verilmesine ve bu belgenin iptal edilmesine karar vermek,fuhuş yerindeki asgari fuhuş ücretini tespit etmek... Çalışmalar bununla da kalmıyor, fuhuş yerinin itfaiye, ambulans gibi hizmetlerin ulaşabileceği bir yerde olması, genel sağlık, genel ahlak ve genel güvenliğin korunması için kolluk kuvvetlerinin denetimini zorlaştıracak yerde ve konumda bulunmaması ve ücretsiz korunma araçları sağlamak... Fuhuşu sen bu kadar güvenli hale getirirsen ne olur, fuhuşta patlama olur tabii ki. Resmi rakamlar da bunu ispatlıyor zaten: Türkiye genelinde 12 Mayıs 2000 tarihi itibariyle il ve ilçe düzeyinde 56 genelev bulunuyor. Buralarda toplam 2 bin 226 hayat kadını çalışıyor. Kayıt dışı durum hakkında ise herhangi bir rakam verilmiyor. Ancak resmi olmayan bilgilere göre, Türkiye'ye yılda eski Doğu Bloku ülkelerinden 500 bin civarında yabancı kadın geliyor. Bunların en azından üçte birinin Türkiye'de fuhuş yaptığı biliniyor. Bunun dışında geçtiğimiz yıl sadece İstanbul'da yakalanan 8 bin 496 fahişeden 6 bin 98'inin yabancı uyruklu olması kayıtdışı fuhuşun boyutunu gözler önüne seriyor. Yetkililer ise, kayıtdışı fuhuş rakamlarının, adeta bir buz dağının görünen kısmı olduğunu belirtiyorlar. Bazıları, Batı’da bu rakamlar çok daha fazla, diyebilir. Fakat kayıtlarda ülkemizin yüzde 99’u Müslüman olarak geçiyor. Dinimizin de en çok üzerinde durduğu büyük günahlardandır fuhuş. Bu açıdan bakacak olursak, istikbalimizin pek parlak olmadığı görülüyor. Çünkü dinimizde zina, büyük suç, büyük günahtır. Nitekim, Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: “Zinaya yaklaşmayın, o, hayâsızlık, çirkin, aşağı bir iş, kötü bir yoldur.” Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: “Allah katında zinadan büyük günah yoktur.” ”Sizin için en çok korktuğum şey zinadır.” Batı ile mukayese ederken, halkımızın inancını da göz önüne almak gerekir. Fuhuşun Batı’da tahribatı ile bizdeki tahribatı bir olmaz... Onlara göre bu bir değer değil ki kaybedince üzülsünler.
Çalma kapıyı, çalarlar kapını! 25.11.2000 Dün ülkemizde hızla yayılan, fuhuştan bahsetmiştim. Bugün de fuhuşun panzehiri olan “haya”dan bahsetmek istiyorum. Haya, sadece insana mahsus olan utanma duygusudur. Allahü teâlânın razı olmadığı çirkin şeyleri yapmaktan sakınma, başkalarının kötülemelerinden korkma, kötü iş yapınca utanma; utanmak, sıkılmak gibi manalara da gelmektedir haya. Bir toplumun ayakta kalmasında önemli bir yeri olan haya ve haya sahibi olmak üzerinde önemle durulmuştur dinimiz. Bunu sağlamak için din, iman ve ahlâk bilgilerinin öğrenilmesi ve çocuklara, gençlere öğretilmesi gerekir. Aksi halde hayanın ve iffetin yok olması kaçınılmaz olur. Bu da bir cemiyetin çökmesinin belli başlı sebebidir. Haya sahibi olmak, asırlar boyunca bütün Müslümanların şiârı olmuştur.Hayanın önemini Sevgili Peygamberimiz şu sözleriyle ifade buyurmuştur: “Haya imandandır. Fuhuş cefadandır. İman Cennet’e, cefa Cehennem’e götürür.” “Fuhuş, insanın lekesi; haya, zîneti (süsü) dir.” “Cennet’e gitmek isteyen, haram işlemekten, Allah’tan haya etsin.” “Allahü teâlâdan haya ediniz!” Hayanın da çeşitleri vardır. Önce Allahü teâlâdan, haya etmelidir. Bunun için de, O’nun emir ve yasaklarına uymak, kötü düşüncelerden uzak durmak, helâl lokma yemek ve ölümü hatırlamak gerekir. Âhireti isteyenler, dünyanın geçici süsünden, zînetinden uzaklaşır. İşte bunları yapmak, Allahü teâlâdan hakkıyla korkmak demektir. Haya ve iman birlikte bulunur. Biri yok olursa, diğerinin ayakta kalması zordur. Kadının hayası, erkeğin hayâsından dokuz kat fazladır. Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, Allah’tan korktuğu için veya insanlardan haya ettiği için olur. Allah’tan korkarak terk etmenin alâmeti, o günâhı; gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Hayayı korumada kadına daha büyük sorumluluk düşmektedir. Çünkü, birçok hayasızlığa, fuhuşa birinci sebep kadındır. (Büyük çoğunluğu teşkil eden İffetli kadınlarımızı tenzih ederim.) Kadın, dinimizin bildirdiği manada haya sahibi olsa, o cemiyette fuhuş diye bir şey kalmaz. Eğer kadında haya kalmazsa, bugünkü manzaralar ortaya çıkar. İşte zirvedeki hayasızlığı gösteren bir gazete haberi: “ Müşteri bekleyen hayat kadınları, aralarındaki rekabet nedeniyle birbirine girdi. Fiyat nedeniyle çıkan tartışmanın büyümesi üzerine kadınlar kavga etmeye başladı. Birbirlerinin saçını başını yolan kadınları ayıran yöre halkı fuhuşun bu kadar aleni hale gelmesine tepki göstererek, bir an önce yetkililerin önlem almasını istediler.” Bu derece hayasızlara “insan” bile denilemez. Fakat bilmiyor bu zavallılar; öğretilmemiş kendilerine. Yaptıkları işin sadece dünyadaki gerçek yüzünü bilseler hiçbir zaman buna tevessül etmezler. Ahıretteki pişmanlığın yanında dünyada da telafisi mümkün olmayan zararları var: İslam büyükleri, zina edenin; Rızkının noksanlaşacağını, ömrünün kısa olacağını, yüzünde güzellik kalmacağını bildirdiler. Bu işlerle uğraşanların sonunda ne hale düştüklerini ibretle seyrediyoruz hergün. Bu kötü işte suçu tamamen kadınlara yüklemek te insafsızlık olur. Atalarımız,"Çalma elin kapısını, çalarlar kapını", "Eden bulur" demişlerdir. Ahlaksızlıkta, tabii ki erkeklerin de rolü büyük. Nitekim Peygamber efendimiz, “Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur. “ “Ey gençler, namusunuzu koruyun, zina etmeyin! İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.” buyurdu. Peygamber efendimiz, bu günlerin geleceğini haber verdi. Kıyametin ne zaman kopacağı sorulduğunda buyurdu ki:” Veled-i zina çoğalır. Zengine zenginliğinden dolayı hürmet gösterilir. Kötülük ehli, iyilik ehline üstün çıkar.” Tabii ki, ahir zamanda bütün olumsuzluklara rağmen iffet, haya sahibi olabilmenin mükafatı da o derece büyüktür. Bunu başarabilene ne mutlu! Mesihlik heyezanları 1.12.2000 İslam tarihinde zaman zaman gündeme gelmiş olan “Mesihlik” iddiası ve tartışmaları bu günlerde yine gündemde... Önce şunu bilmekte fayda var: Böyle iddiada bulunanların normal insanlar olmadıklarını, ruh hastası olduklarını bütün psikiyatristler söylemekte. Bunun için bu tür klinik vakaların ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Fakat bazılarının ciddiye alıp, eteklerindeki taşları dökmeleri, bu vesileyle İslamiyete çamur atma gayretleri üzüntü verici tabii ki . Bizi ilgilendiren tarafı da bu zaten. Sağlıklı bir neticeye varabilmek için, Mesihlik (Kurtarıcılık) iddiasında bulunanları iki sınıfta müteala etmemiz gerekir: Birincisi, psikiyatristlerin bildirdiği gibi gerçekten ruh hastası kimselerdir. Dolayısıyla böyle kimseler üzerinde durmaya değmez. Bunlara şifa bulmaları için dua etmek gerekir. Ayrıca bunlar zararsız kimselerdir, zararları sadece kendilerinedir. Bunların çoğu, akıl hastanelerinin bir köşesinde ömürlerini tamamlarlar. Bunlar zaten pek medyanın gündemine de düşmezler. İkincisi, hasta olmadıkları halde (veya hastalığı ileri decede olmadığından, kullanılmaya müsait kimselerin) bazı çevrelerce kullanılan, bu maksatla kendilerine rol verilmiş kimselerdir. İşte, toplum için zararlı olanlar bunlardır. Ortaya çıkış veya çıkarılış maksadı da tam bilinemediği için zararlarından korunmak da oldukça zordur. Bu iki sınıf insanı ayırt etmek kolay değildir. Rol verilen kimseleri ayırmada bilinen özellik; bazı çevreler tarafından, müspet veya menfi yönden sahip çıkılması, devamlı propagandasının yapılması, gündemden düşürülmemesidir. Son günlerde kendini Mesih yani Hz.İsa ilân eden kişinin hangi katagoriye girdiği tercihine siz değerli okuyucularıma bıraktıktan sonra, hangi sınıftan olduğu açıkca belli olan tarihte önemli bir iz bırakmış başka bir Mesih(!) üzerinde durmak istiyorum bugün. Aslında bu tür olaylar sadece Müslümanlar arasında görülmüş değildir. Hıristiyanlarda ve Yahudilerde de çok görülmüştür. Benim üzerinde durmak istediğim her devirde gündemde kalmış, bugün bile çok tartışılan Yahudi “Sabatay Sevi” olayıdır. Sevi, 1626 yılının Temmuz’unda İzmir’de doğdu. İspanyol asıllı bir Yahudi aileden geliyordu. Özel mahâretleri vardı. Zeki, bilgili ve yakışıklıydı; güzel de konuşuyordu.Daha 15 yaşından itibaren özel olarak yetiştirilmeye başlandı Kutsal kitaplarında “Mesihlik çağı” yaklaştığında evlenilmesi gerektiği bilindiğinden, 15 yaşında evlendirildi. İstenilen vasfa ulaşabilmek için, yemeyerek, içmeyerek ve vücuduna işkence ederek bir nevi inziva hayatı yaşıyordu. Böylece şöhrete ulaşıyor ve etrafına topladığı gençlere de riyazet yapmaları telkininde bulunuyordu. O sıralarda Yahudiler zor durumdaydı. Yurtları yoktu, bütün dünyaya yayılmışlardı. İspanya ve Fransa’da istenmiyor, işkencelere tutuluyorlardı. Onlar da Türkiye’ye sığınmışlardı. Bazı Yahudiler mistik izahlarında “Mesih”in geliş tarihinden bahsediyordu. Mesih’in gelişi, oraya buraya dağılmış olan Yahudilerin atalarının topraklarına dönüşünün müjdecisi kabul edilmekteydi. 1648’de Mesihin kendisi olduğunu ilan etti. Yakınları güçlük göstermeden kabul ettiler. Fakat haber İzmir Musevileri arasında yayılınca gürültü koptu. Hahambaşı Jozef Eskapa, diğer hahamlar ve Musevi alimleri onu ölüme mahkûm ettiler. Sabatay buna pek aldırmadı. Çünkü Osmanlı Devleti zabıtası, böyle bir cinayeti cezalandırırdı. Onun için düşmanları Sabatay’a bir şey yapamadılar. İzmir’de başarılı olamayacağını anlayan Sabatay, 1650’de İstanbul’a geldi. Bir hahamdan yardım gördü. Fakat burada da tutunamadı. Selânik’e gitti. İyi karşılandıysa da iddiasını tekrarlayınca, orada da duramadı. Atina’ya sonra İzmir’e ve yine İstanbul’a döndü. 1659’da İzmir’e babasının yanına geçti ve dikkati çekecek hiçbirşey yapmadan beklemeye başladı... İsterseniz bu konunun devamını ve neticede olanları yarına bırakalım.
Adım adım plan tatbik edildi 2.12.2000 Mehdilik, Mesihlik iddiası belli çevreler tarafından, belli maksatlarla empoze edilince, halka bunları kabul ettirebilmek için bazı ince planlar da gerekiyordu. Sabatay Sevi’nin Mesih olarak takdim edilmesi için de bu çalışmalar yapıldı. Önce,1651 yılında İstanbul’dayken Abraham Yachi adındaki bir hahamla düzenledikleri vesikada; beklenen Mesih’in 1666’da geleceği ve bunun Sabatay Sevi olacağı şeklinde bir ifade uyduruldu. Sonra da evlilik olayını efsanevi bir havaya soktular: O sıralarda zeki, güzel ve hafif meşrep bir Polonyalı Yahudi kızı Sara, başından birçok maceralar geçirdikten sonra Amsterdam’a kardeşi Samuel’in yanına gelmişti. İzmir’de yakışıklı bir gencin Mesihlik iddiasında olduğunu duyunca, meşhur bir kadın olmak hülyası ile, bir rüya hikâyesi uydurarak Yahudiler arasında yaydı. Buna göre, rüyasında kendisine görünen bir nur, onun, yakında çıkacak olan Mesih’le evleneceğini söylemişti. Bir zaman sonra bu haber yayılıp Sabatay’ın kulağına gelince, böyle bir fırsatı kaçırmamak için o da hemen, kendisine Polonyalı bir kız ile evleneceğinin, gaibden bildirildiğini söyledi. Bu hadise, kendilerine bir kurtarıcı bekleyen Yahudilerin arasında efsanevi bir olay sayıldı. Bu evlilik olayı da kendisini iyice meşhur etti. Nihayet, Sabatay Sevi 1666’da Mesihliğini ilan etti. Taraftarları tarafından çılgınca alkışlandı. Halk arasında itibarı artmaya başladı. O da bu durumdan yararlanarak, sürgünde bulunan Yahudilere Mesihlik mesajları gönderdi. Bu hadise İzmir’de şiddetli çekişmelere sebep oldu. Yahudilerin arasında cereyan eden bu ikilik, halkı rahatsız etmişti. İzmir kadısı, meseleyi İstanbul’a bildirerek yardım istedi. İstanbul’a çağrılan Sahte Mesih, tavrını bozmadı ve “Tanrı’dan emir aldım, vazifemin en büyük kısmını İstanbul’da ifa edeceğim” dedi. Sabatay, sarayda, Sadrazam kaymakamı Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Minkarizâde Yahya Efendi ve sultan’ın imamı vâiz Vânî Mehmed Efendi’den müteşekkil bir heyetin huzuruna çıkarıldı. Padişah yandaki odada, kafes arkasından konuşmayı dinliyordu. Sabatay’a “Mesihlik iddiası hakkında dolaşan rivayetler” soruldu. Hepsini inkâr etti. Başındaki Yahudi şapkasını çıkarıp yere atarak, üzerine tükürdü ve Kelime-i Şehadet getirip Müslüman olduğunu söyledi. Böylece canını kurtarmış oldu. Kendisine “Mehmed Efendi” adı verildi. Samimi Müslüman olduğunda şüphe vardı. Hatta, Vanî Mehmet Efendi, “ Bu adamın kalben Müslüman olduğuna kani değilim. Fakat dinimiz şüpheyi red eder. Onun kalbini bilemeyiz. Müslüman kabul etmekten başka çaremiz yoktur” demiştir. Sabatay Sevi dış görünüş olarak Müslüman olduysa da, gizli gizli Yahudi inançlarını beslemeye ve amellerini yapmaya devam etti. Kendisinden sonra, da yolundakiler bu gizliliği aynen devam ettirdiler. Netice olarak bu hareketten kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Buna bakalım: Kaybeden, Osmanlı ve İslamiyet oldu. Kazanan, bu hareketi perde arkası destekleyen, Venedik, Rusya, İngiltere gibi Osmanlıyı yıpratmak ve yıkmak istiyen devletler ve Siyonizm oldu. Bu hareketin sonunda ne oldu? Şu oldu: Dış düşmanlar, Müslüman görüntüsü altında, o zamana kadar giremedikleri Tekkelere girdiler. Mevlevi, Bektaşı tekkelerine girdiklerini kendileri de ifade ediyorlar. Bu yolla İç isyanlara, kargaşaya sebep oldular. Jön Türkler ve İttihat Terakki devrinde devletin önemli makamlarına geldiler. Güçlü sermayeye sahip olduklarından Matbuata da girerek yaptıkları yayınlarla Osmanlının yıkılmasında ve İslamiyetin zayıflamasında önemli bir rol oynadılar. Şu soru da akla gelebilir: Peki, Yahudiler bunları niçin kabul etmedi? Red etmeseydiler senaryo bozulurdu? Bu işler ancak Ahmet, Mehmet... adı ile yapılabilirdi. Senaryo tamamlandığında kabul edebilirler. Bunun için Mehdilik, Mesihlik, Uyarıcılık iddiasında bulunanlara bu yönden bakmamız lazım: Dine, Devlete yönelik bir haraket mi, yoksa ferdi klinik bir vaka mı? Bu arada bu olayın Dinimizin bildirdiği doğru şeklini de arz edeyim: İsa aleyhisselâm kıyamete yakın Şam’da Ümeyye Camiinin minaresine inecek, evlenecek, çocukları olacak, Hz. Mehdi ile ile buluşacak, 40 sene yaşayıp, Medine’de vefat edecek, Peygamberimizin kabri şerifinin bulunduğu yere defnedilecek. En önemlisi de yeni bir din getirmeyecek ve Peygamberimizin dinine tabi olup onu yayacak... Hz. İsa’nın geleceği Kur’an-ı kerimde şöyle bildiriliyor: “Hz. Isa göğe kaldırılmıştır. (Nisa 158) “Elbette o (Hz. Isanın Kıyamete yakın gökten inmesi), Kıyametin yaklaştığını gösteren bilgidir. Sakın bunda şüphe etmeyin.” (Zuhruf 61-Tibyan) Bu husus, hadis-i şeriflerle de bildirilmiştir.
Ne yaparsanız yapın yaranamazsınız! 8.12.2000 Tanzimattan beri, gözümüz kapalı Batı’ya koşmuşuz hep. Bu koşma ilim için, teknoloji için olsa amenna, kimsenin bir şey diyeceği yok. Çünkü dinimiz böyle yapmayı emrediyor. Peygamberimiz, “ İlim Çin’de bile olsa gidip alınız!” buyuruyor. Fakat biz tersini yapmışız, ilmin dışında ne rezalet varsa alıp getirmişiz. Batı’ya aşk derecesinde bağlanmışız bir kere. Aşk insanı kör sağır eder .Onların bize karşı niyetleri, hal hareketleri görülememiş bu yüzden. Bu halimizi gören Avrupa da kendini naza çekmiş, yaptırmak istediklerini bir bir yaptırmış bu zaafımızdan yararlanarak. Bugün de hala yaptırmaya devam ediyor. Fakat bir türlü memnun edemiyoruz. Memnun olmaları da mümkün değil. Çünkü Kur’an- ı kerimde geçiyor, onların dininden olmadıkça onları memnun edemezsin diye... Batı hiçbir zaman açık ve net olmamış. Hep iki yüzlü hareket etmiş. Belki Papa’yı memnun edersek, Avrupa’yı kazanırız hesabıyla papaya yaklaşıldı, el etek öptüldü, günlerce TV’lerde kendisi misafir edildi. Kerametleri(!) yazıldı çizildi. Diyalog, hoşgörü, dinlerarası işbirliği vs. s loganlarla Hırıistiyanlık Müslümanlıkla aynı duruma getirildi. Yine olmadı. Papa Vatikan’a gidenlerin ağızlarına bir parmak bal çalıp sırtlarını sıvazlayıp gönderdi. Zannedildi ki, Papa artık bizden yana. Asırların İslam düşmanlığı kalmadı artık. Geçenlerde Papa’nın gazetelerde yayınlanan demeci kazın ayağının hiç de öyle olmadığını gösterdi. Haber şöyleydi: “Katoliklerin ruhani lideri Papa 2. Jean Paul dün Vatikan'ı ziyaret eden Ermenistan katoliklerinin lideri 2. Karekin'le yayınladığı ortak açıklamada, "Ermeni soykırımı"nı tanıdığını ilan etti ve 1915 (I.Dünya savaşı 1914’de başladı) olaylarının "20. yüzyıldaki sayısız kötülüğün başlangıcı" olduğunu söyledi. İki din adamının, St. Peter Katedrali'nde düzenlenen ayinden sonra yaptıkları ortak açıklamada şu ifadeler kullanıldı:"Ermeni soykırımı, şu korkunç olayların başlangıcı olmuştur: İki dünya savaşı, sayısız bölgesel çatışmalar ve milyonlarca inananın hayatına mal olan, planlı imha kampanyaları". Papa'nın "Ermeni soykırımı"nı tanıdığını açıklamasından önce, geçen çarşamba günü Fransız Senatosu da Ermeni lobisinin etkisiyle benzer yönde bir yasa tasarısını oy çokluğuyla onaylamıştı. İtalyan Senatosu da Kuzey Birliği Partisi'nin girişimiyle bir "Ermeni soykırımı"nın tanınmasıyla ilgili bir karar tasarısı kesinleşmemişti, Papa’nın açıklamasından sonra bunlar hızlanır artık. Türk halkı olanları çabuk unutur ya. Bu olayın üzerinden bir ay bile geçmeden geçen hafta gazetelerde çıkan haber gerçekten ne kadar unutkan olduğumuzu bir kere daha gösterdi. Papa’nın gazetelerdeki demeçleri bile kurumadan yapılan şu jeste bakın: “Önümüzdeki cuma günü(Bugün) İstanbul Cemal Reşit Rey salonunda iki gün sürecek bir anma töreni yapılacak. Ramazan ayının ikinci cumasına rastlayan anma töreninin konusu ilginç. Programın davetiyesinin üzerinde kabartma harflerle şu yazılmış: ‘‘Papa 13'üncü Jean'ı Anma Programı.’’ Yani bu iki günlük program, geçenlerde ‘‘Aziz’’ ilan edilen ve ‘‘Türk papa’’ diye anılan ‘‘Angelo Giusseppe Roncalli’’ için düzenleniyor. Törenin açılışını Kültür Bakanı İstemihan Talay yapacak. Onun ardından Vatikan Kültür Bakanı Kardinal Paul Pupar konuşacak. İlk oturumun başkanlığını gazeteci Metin Toker yapacak. Konuşmacılar arasında Hıristiyan dünyası dışından da iki din adamı olacak. Biri Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, öteki Türkiye Musevi Cemaati Başkanı Rıfat Saban. İkinci gün faaliyetleri içinde özel bir gündem daha var. Bugün Vatikan'ın İstanbul Temsilciliği'nin bulunduğu ‘‘Ölçek Sokak'ın’’ adı ‘‘Papa Roncalli Sokağı’’ olarak değiştirilecek. Bu kararı da Şişli Belediye Meclisi almış. Aynı gün saat 11.30'da da Saint-Esprit Katedrali'nde bir şükran ayini yapılacak...” Şu kadarını söyleyeyim; bütün gayretler boşuna, Batı’yı törenlerle, ayinlerle,caddelere isim vermekle kandıramazsınız. Onların dinine girmedikçe veya İslamın içini boşaltıp sadece ismini bırakmadıkça onlara yaranamazsınız. Boşuna yorulmayın!
Tarihi perdeler aralanıyor 9.12.200 Geçen hafta “Mesihlik” iddialarını ele alıp Yahudi Sabetaycılara göre Mesih kabul edilen Sabetay Sevi’den ve Sabetaycıların faaliyetlerinden bahsetmiştim. Bu yazıdan sonra, Eğitim- Bilim dergisinin Kasım sayısı elime geçti. “Sabetaycılık” konusuna bu sayıda geniş yer verilmiş. Bu konuda ciddi çalışmaları olan, Sabetaycı Ilgaz Zorlu, merak edilen birçok konuya açıklık getirmiş. Cemaatin içinden biri olduğu ve bu konuda ilmi çalışmaları da bulunduğu için, anlattıklarını ciddiye alıp bir özetini siz değerli okuyucularımın istifadelerine sunmak istedim: “ Maalesef Sabetaycılık bugüne kadar gündeme getirilmeyen, konuşulmayan bir konu. Çünkü, modern Türkiye’nin kurucuları arasında çok sayıda Sabetaycı var. Bu konuda cemaatten konuşan tek insan ben oldum. Türkiye’de büyük bir sabetaycı cemaat var, bu cemaat Türkiye’de çok şey yaptı, bunu kabullenmek lâzım. Sabetaycılar geçmişleri ile kavgalı, bu sebeple geçmişlerinin araştırılmasını da istemiyorlar. Sabetaycılık gizlilik esasına dayalı bir harekettir. Ancak, 21.yüzyıla gelindiğinde Sabetaycılar % 70 asimilasyonla karşı karşıyalar. Bugün öyle bir noktaya gelindi ki, cemaatin içindeki insanlar Sabetay Sevi’nin doktrinlerini bilmedikleri gibi, neden Müslüman görünüp Yahudi yaşamak zorunda kaldıklarını da bilmiyorlar. Aslında inancımızda çift dinli yaşamak gibi bir şey söz konusu değil,ancak yaşadığımız yerlerde Yahudiliğinizden dolayı zarar görüyorsanız, din değiştirme hareketine gidebilirsiniz. Fakat bunu kalpten yapmazsınız ve eski dininize geçeceğiniz günü beklersiniz. Sebataycıların eski dinlerine dönmeleri zamanı geldi. 1908 olaylarını incelediğimizde görüyoruz ki, Hareket Ordusu Selanik’ten kalkıyor, Sultan Abdülhamid tahtan indirildiğinde Selanik’e gönderiliyor. İlk Mason locaları ve ilk Sabetaycı okullar Selanik’te kuruluyor, İttihat Terakki’nin merkezi Selanik. Tüm bunlar tesadüf olmasa gerek. Abdülhamid dönemi Sabetaycılar için dönüm noktası oldu, diyebiliriz. Bu dönemde bazı şikayetler, sıkıntılar vardı. Selanik’te başlayan memnuniyetsizlik sonunda İttihat ve Terakki kuruldu. Yahudiler ve Sabetaycılar çok ciddi sorunla karşı karşıya geldiler. Bu dönemde iki Yahudi cemaati mevcut. Birincisi İstanbul, ikincisi Selanik Yahudileri cemaati. Sabetaycılar, Siyonizmi desteklediler, bunu açık olarak söyleyebilirim. İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslam tarikatları. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor. Cumhuriyet Türkiyesi, Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa’yla ilişkişi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır. Genellikle Sabetaycıların dini, Masonluk olmuş veya dinsiz kalmışlar. Bu önemli bir sorun. 1917 senesinde Yahudi olmak istemişler ancak kabul edilmemişler. Sabetaycılar Türkiye’ye geldikten sonra nüfus kağıtlarında Müslüman yazıyor, ama bu insanların İslam inancıyla hiçbir bağlantıları yok. Sabetaycılar kendi din adamlarını Melamilik tarikatı içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi okulunun kurucusu hamamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır. Ekonomiden politikaya, eğitimden devletin bütün organlarına kadar etkilidirler. Bu etkileri yetişme tarzı ve aldıkları eğitimden kaynaklanıyor. Başbakanlık yapmış Sabetaycılar var. Rahşan Ecevit ve İsmail Cem de aynı kökenden. Cemaat belli bir siyasi teşekkülde de toplanmamış. Hem sağ hem de sol oluşumlarda yer aldığını söyleyebilirim. Türkiye’de, sosyalizmin gelişmesinde çok önemli katkıları olmuş Sabetay kökenli insanlar vardır.” Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: “ Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur” Türk milliyetçiliği üzerinde bu tür gariplikler çoktur. Mesela,Türk milliyetçiliğinin babası kabul edilen kürt asıllı Ziya Gökalp meşhur masonlardandır. Tarih perdeler aralanmakla kalmayıp açıldığı zaman daha çok gerçekler ortayla çıkacak...
Yılan ve Karınca karakterli insanlar 15.12.2000 Dinimiz, dedikoduyu, insanlara zarar vermeyi şiddetle yasaklamıştır. Dedikodunun, ortalığı karıştırmanın topluma verdiği zararını herkes biliyor aslında. Ekonomi ile ilgili yapılan son dedikodular nerede ise ülkeyi batırıyordu. Herkes bir kez daha gördü ortalığı karıştırmanın ne kadar büyük bir tehlike olduğunu. Geçen hafta bir iftar yemeğinde Enver Ören Ağabey de bu konuya değindi. Bu güzel konuşmanın bir özetini sunmak istiyorum bugün: "Ortalıkta kriz var. Kasırgalar esiyor. Rüzgar gemiyi sallarsa, yalnızca Enver Ören'in midesi bulanmayacak, hepimizin midesi bulanacak. Fırtına duracak inşallah. Ancak, ortalığı karıştıranlar var. Bu insanların dedikodularına itibar etmeyin. Çünkü ben onlardan şimdiye kadar çok çektim. Beterin beteri var. Rabbimize hamdolsun. Dünyanın gene en mutlu insanlarıyız, en mutlu ülkesiyiz. Bu kadar sıkıntılara rağmen bunları siz söylüyorsunuz. Şu mikrofonu ele alıp ta konuşmak, bu kadar insana hitap etmek, şu yediğimiz ekmekten, içtiğimiz sudan daha kıymetli. Çünkü insanlar hürriyet için doğarlar, hürriyet için ölürler. Hürriyet en büyük kıymetlerden biridir. Birgün Hazreti Peygamber bir yerden geçiyordu. Baktı ki, birisi bomboş duruyor, ona selam bile vermedi. Dönüşte baktı ki, aynı adam birşeyle uğraşıyor. Bu defa ona selamün aleyküm dedi. Sordular: Ya Resulallah, gidişte hiç selam bile vermediğiniz bu kişiye dönüşte niye selam verdiniz. Giderken baktım ki boş duruyordu. Allah boş duranı sevmez. Onun için selam vermedim. Dönerken baktım eline çubuk almış birşeyler karıştırıyor. Onun için selam verdim demiş Ne karıştırırsa karıştırsın, yeter ki ortalığı karıştırmasın insan. Bu ortalığı karıştıranlar olmasa zaten bu sıkıntılar da olmayacak esasında. Fakat ne yapalım ki insanların kalpleri böyle. Mutlaka biraz karıştıracak, bırakalım biraz karıştırsın bakalım. İnsanlar böyle zamanda belli olur. İnsanlar zor zamanlarda, zor ile karşılaştıklarında gerçek yüzlerini oraya koyarlar. Böyle zamanlarda herkes içindekini dışına vurur. Bencil bencilliğini, fedakar fedakarlığını, hain hainliğini gösterir. Problemli zamanlar bir imtihandır. Dünyada hiçbir imtihanda, girenlerin hepsi kazanmamıştır. Bazıları kazanmış bazıları da kaybetmiştir. İnsanların bazıları yangını körükler bazıları da söndürmeye çalışır. Birgün Nemrut, İbrahim aleyhisselamı ateşe atmaya karar verdi. O kadar büyük bir ateş yaktı ki bu sefer kendisi ateşe yaklaşamadı. Bir mübarek zat, bakmış orda bir karınca ağzına su alıyor, uzaktan getiriyor ateşi söndürmek için. Yaklaşamıyor, fakat yakın bir yere bırakıyor. Evliya zat sormuş, ne yapıyorsun sen? Karınca, o da demiş ki: Sorma, Allah'ın Peygamberini yakacaklar. Ateşi söndürmeye çalışıyorum. O zat sormuş: Senin bu küçük cüssenle taşıdığın bir damla su ile bu koca ateş söner mi? Vallahi Cenâb-ı Allah herkese gücüne göre hesap sorar. Benim gücüm bu kadar. Öbür taraftan bir yılan da devamlı ateş yakıyor. Demiş, ne yapıyorsun. Yılan demiş ki, “Bugün bayram! Bir peygamber yanacak.” Ateş sönsün diyeceğine, daha çok yaksın diye üflüyor. Demek ki yüce Allah hayvanları nasıl iki grupta yaratmışsa, insanları da iki grupta yaratmış. Birisi ateş üfleyenler, diğeri ateşi söndürenler. Cenabı Hak bizi ateşi söndürenlerden eylesin! Yaptığımızı Allah rızası için yapalım. Ahmet'e çalışıp Mehmet'ten para beklenmez. Kim Allah için yapmışsa, Allah onun karşılığını verecektir, kim gösteriş için yapmışsa aferin desinler diye, Cenabı Allah, “Sana aferin dediler; benden ne istiyorsun?” diyecektir. Abdülkadir Geylani Hazretlerine demişler ki ; Siz ne mübarek bir zatsınız? Nereden biliyorsunuz demiş. Demişler ki: Herkes sizi medhediyor, sizden söz ediyor. Demiş ki: Bu insanlar böyledir bugün severler yarın söverler. En iyisi bırak da biz insanlar için değil, Allah için Müslüman olalım. Allah’a tevekkül edelim. Tevekkülü azalanın imanı zayıflamış demektir. Tevekkül kalmayınca iman da kalmaz. Tevekkül, her türlü sebebe yapışarak gayret göstermek, sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve sonucun mutlaka hayırlı olacağına inanmaktır.
Sıkıntıların sebebi 16.12.2000 Bugün çekilen sıkıntıların çoğunun sebebi dinimizin bildirdiği güzel ahlakla yani Resulullahın ahlakı ile ahlaklanmamaktan ileri gelmektedir. Dünya ve ahırette huzur bulmak istiyen O’nun ahlakı ile ahlaklanmalıdır. Bu ahlakı O’na veren Cenab-ı Hak’tır. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, O’nun mübarek kalbini okşarken, kendisine güzel huylar verdiğini de saymakta, mealen; “Sen, güzel huylu olarak yaratıldın” buyurmaktadır. Hz. İkrime buyuruyor ki: “Abdullah ibni Abbas’dan işittim: Bu ayet-i kerimede, “Huluk-ı azim” yani güzel huylar, Kur’an-ı kerimin bildirdiği ahlaktır. Ayet-i kerimede mealen, “Sen Huluk-i azim üzersin” (Kalem suresi: 4) buyruldu. Huluk-ı azim; Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslam dinine girmesine, Resulullah’ın güzel ahlakı sebebi oldu. Sözleri gayet tatlı olup gönülleri alır, ruhları cezb ederdi. Aklı o kadar çoktu ki, Arabistan yarımadasında, sert, inatçı insanlar arasında gelip, çok güzel idare ederek ve cefalarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itaate getirdi. Çoğu, dinlerini bırakıp Müslüman oldu ve din-i İslam yolunda, her şeylerini feda ettiler. O’nun uğrunda mallarını, yurtlarını feda edip, kanlarını akıttı. Halbuki böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve Müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği halde, din düşmanlarına, dine dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi. Muhammed aleyhisselamın binlerce mucizesi göründü, bunu; dost-düşman herkes söylerdi. Bu mucizelerin en kıymetlisi, edebli ve güzel huylu olması idi. Ebu Sa’id-i Hudri hazretleri buyurdu ki: “Resulullah , hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte-beri alıp, torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. Bunlarla müsafeha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı.Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini sever, herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü olup, söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, kaba değildi. Nazik ve cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermez, herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, O’nun gibi olmalıdır.” Hz. Enes bin Malik buyuruyor ki: Resulullah’a on sene hizmet ettim, bir kerre üf! demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın? buyurmadı.” Hz. Ebu Hüreyre de buyuruyor ki: “Resulullah’a bir gazada, kafirlerin yok olması için dua buyurmasını söyledik; “Ben, lanet etmek için, insanların azab çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek ve insanların huzura kavuşması için gönderildim” buyurdu. Allahü teâlâ Enbiya suresinin 107. ayet-i kerimesinde mealen; “Seni, alemlere rahmet, iyilik için gönderdik” buyuruyor. (“Kâinatın Efendisi” kitabından. Resulullahın hayatını ve güzel ahlakını anlatan bu kitap, Arı Sanat yayınevi, tel: 0212 2781860’dan veya Dini Yayınlar Fuarından; Sultanahmet, Bedir, Kocatepe, Pınar yayınevinden temin edilebilir.)
Kadir Gecesi 22.12.2000 Kadir Gecesi, mübarek gecelerin en kıymetlisidir. Çünkü, Kur’ân-ı kerîmde medhedilmekte, övülmekte, en kıymetli gece olduğu bildirilmektedir. Kur’ân-ı kerîm Peygamber efendimize bu gece gelmeye başlamıştır. Kur’an-ı kerimde, “ Kur’an, Ramazan ayında indirilmiştir. O hidayet kaynağıdır, doğru yolun, Hak ile batılı birbirinden ayıran hükümlerin nice açık delilleridir” (Bekara 185) buyurulmuştur. Kadr suresinde de, “ Gerçek, biz,O’nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir Gecesinin yüceliğini sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır...” buyurulmuştur. Hadîs-i şerîfte; “Kadir Gecesini inanarak ve sevabını bekleyerek ihya edenin geçmiş bütün günâhlarını Allahü teâlâ mağfiret eder, bağışlar.” buyruldu. İhya etmek için kaza namazları kılmalı, Kur’ân-ı kerîm okumalı, duâ, tövbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölülere de göndermelidir. Bu geceye saygı göstermelidir. Saygı göstermek, günâh işlememekle olur. Kur’ân-ı kerîm, levh-i mahfûzdan dünyâ semâsına bu gece indirildi. Bu gecenin bin aydan hayırlı olduğu Kadr sûresinde açıkca bildirilmiştir. Kadir Gecesi çok fazîletli bir gece olmakla berâber, kulların gaflete dalmaması ve her ânını ibâdet ve tâatla süslemesi için ne zaman olduğu kesin olarak bildirilmemiştir. Bu da, Kadir Gecesini arayanların, birçok geceleri ihya etmesi gerektiğindendir. Fakat o geceyi tanıtan bazı alâmetler bildirilmiştir. Bu gecenin alâmetlerinden bâzıları şunlardır: Gece açık ve sâkin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur. Bâzı âlimler, Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz, ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuâsız doğar... demişlerdir. Kadir Gecesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine mahsus bir gecedir. Başka peygamberlere böyle bir gece verilmemiştir. Bu gecenin bin aydan hayırlı olmasının hikmetini tefsir âlimleri, Resûlullahtan haber vererek şöyle bildiriyor: Resûlullah efendimiz bir gün buyurdu ki: “Benî İsrâil peygamberlerinden dördü seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsî olmadılar. Bunlar Eyyûb, Zekeriyyâ, Hazkîl ve Yûşâ’dır.” Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca, hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlâdan gelip; “Ey Muhammed! Senin ümmetin bu peygamberlerin, bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetine şaşarlar. Muhakkak ki, Allah sana ondan iyisini gönderdi.” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.” (Kadr sûresi: 3) âyet-i kerîmesini okudu. Kadir Gecesi hakkındaki hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: Kadir Gecesinde, bir kere “İnnâ enzelnâ...” sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîmi hatim edenden daha sevgilidir. Kadir Gecesinde bir tesbih (Sübhanallah), bir tahmid (Elhamdülillah), bir tehlil (Allahü ekber) söyleyen benim yanımda yedi yüz bin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar (yâni çok az) namaz kılan, ibâdet eden, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibâdetle geçirenden daha kıymetlidir. Kadir Gecesi üç defâ “Lâ ilâhe illallah” söyleyenin, birincisinde bütün günahları bağışlanır, mağfiret olunur. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer. Peygamber efendimiz dört halîfe ve sonra kurulan bütün İslâm devletleri bu geceye çok hürmet göstermişler, ibâdet ederek geçirmişlerdir. Osmanlılar zamânında, o gece memleketin her yerindeki bütün eğlence yerleri kapatılırdı. İstanbullular Eyüb Sultan, Ayasofya, Sultan Ahmed Câmii ve bulundukları yerin câmilerinde sahura kadar ibâdet eder, affedilmeleri için cenâb-ı Hakk’a duâda bulunurlardı.
Resûlullahın Duâsı 23.12.2000 Resûlullah efendimiz, Veda haccında, "Vedâ hutbesini" bitirdikten sonra Bilâl-i Habeşî hazretleri, ezan-ı şerîfi okudu. Bütün Eshâb-ı kirâm, huzûr ve huşû içinde dinlediler. Peygamber efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme'nin dibine varıp kayaları önüne alıp, kıbleye dönerek vakfeye durdu. Herkesin vakfeye durmasını emretti. Daha sonra: "Hayır, ancak ahiret hayırdır." buyurdu. Mübârek ellerini göğüs hizâsında kaldırarak, bütün peygamberlerin yaptığı pek fazîletli olan şu duâya başladı. Bizlere, bu şekilde duâ etmemiz için işaret buyurmuş oldu: "Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşi ortağı yoktur. Mülk, O'na âittir. Hamd, O'na mahsustur... Ey Allahım! Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana sığınırım! Ey Allahım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırım! Ey Allahım, gözümde bir nûr, kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allahım, göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır! Ey Allahım! Kalbe vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitnesinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve belâlarının şerrinden sana sığınırım! Ey Allahım, sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak azâbından ve bütün gazâbından sana sığınırım! Ey Allahım! Beni hidâyetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla! Ey baş vurulacakların en hayırlısı! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en çok vereni! Ey Allahım! Sen, sözümü işitiyor, yerimi görüyor, gizli, açık neyim var ise biliyorsun. İşlerimden hiç biri sana gizli değildir. Ben çâresizim, yoksulum. Senden yardım ve eman diliyorum. Korkuyorum. Kusurlarımı îtirâf ediyorum. Bir çâresiz, senden nasıl isterse, ben de öyle istiyorum. Zelîl bir günahkar, sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum. Yüce huzûrunda boynunu bükmüş, senin için gözlerinden yaşlar boşanan, senin uğrunda bütün varlığını zelîl eden, senin için burnunu topraklara sürten bir kulun sana nasıl duâ ederse, ben de öyle duâ ediyorum! Ey Rabbim! Duâmı kabûl buyurmaktan beni mahrûm eyleme. Bana Raûf ve Rahîm ol! Ey istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!.. Ben, sana her an muhtâcım. Senin ise, bana hiç ihtiyâcın yok. Sen, ancak yaratanım olarak beni bağışlar, affedersin. Ey duâcıların duâlarını kabûl eden! Ey ümit bağlananların en üstünü! İslâmiyet ve Muhammed (aleyhisselâm) üzerindeki himâyen hürmetine sana yöneliyorum. Benim bütün suçlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden bütün hâcetlerimi yerine getirmiş, dileklerimi ihsân buyurmuş, temennilerimi gerçekleştirmiş olarak döndür!.. Bizler, topluca senin Beyt-i Harâm'ına geldik. Şu büyük Meşâir'de vakfeye durduk. Şu mübârek yerlerde hazır bulunduk. Ümîdimiz, yüce katındaki sevab ve mükâfâta nâil olmaktır. Ümîdimizi boşa çıkarma Allahım!" Resûlullah efendimiz, bu duâdan sonra vakfe yaptı. Akşam üzeri: "Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i vermekle râzı oldum (Mâide sûresi: 3) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Böylece, İslâm dini ikmal bulmuş oldu. Bildirilmemiş, açıklanmamış hiçbir emir, yasak kalmadı. Kısa bir müddet sonra da bu fâni dünyadan ayrıldı.
Haçova Meydan Muharebesi 29.12.2000 Zannedilir ki, parası olan, gücü olan müesseseler, devletler her zaman başarılı olur; her istediğini elde ederler .Halbuki, para, güç çoğu zaman da başarısızlığa götürür. Çünkü para bir müddet sonra, lükse, israfa, konfora götürür insanı. Bunlar da kibir gurur meydana getirir. Kendini beğenmiş insan, başkalarını hor görür, onlara zulmeder. Bu da birlik beraberliği çözer. Ayrıca, rahatlık, konfor, insanı rehavete sevkeder. İşte bu rehavet, uyuşukluk, kibirlenme başarının en büyük düşmanıdır. Nice müesseseleri, medeniyetleri, nice devletleri, imparatorlukları yıkan bunlardır. Roma’nın, Bizans’ın Osmanlı’nın yıkılmalarının gerçek sebebi bunlar değil midir? Birçok yeni medeniyetlerin kurulmasının sebebi de, imkansızlıktır, çaresizliktir. Avrupa’nın teknolojide bu hale gelmesinin sebebi çaresizliktir. Zaten iyi incelendiğinde görülür ki, bütün önemli buluşlar, keşifler, büyük başarılar sıkıntının, çaresizliğin eseridir. Çünkü çaresiz kalan insan içindeki inanılmaz beyin ve beden gücünü ortaya koyar. Bununla ilgi geçmişte birçok tarihi olaylar, zaferler meydana gelmiştir. Bunlardan biri, “Haçova Meydan Muharebesi” dir. Osmanlı ordusunun, Avusturya arşidükü Maksimilyan’ın kumanda ettiği Alman, Macar, İspanyol, Leh, Çek, Slovak, İtalyan, Hollanda ve Belçika ordularına karşı kazandıkları zafer... Tarihçi Hammer’in, “Hoca Sâdeddîn’in cesaret ve etkili yönlendirmesiyle kazanılan ve Mohaç ve Çaldıran’la mukayese edilen parlak zafer” diye bahsettiği savaş... Peki tarihçilerin bu zaferi, yüzlerce savaş içinden en önlere çıkarmalarının sebebi neydi? İşte işin püf noktası burada. Bu da şu: Herkesin, yek vucud, yek cihat yek kalp olmasıdır. Seferlerde, aşcısından tutunda, nalbandına kadar her çeşit meslek erbabı orduda hazır olurdu. Diğer savaşlarda herkes kendi işini yapardı. Ama bu savaş böyle olmadı. Çünkü, Ordu var olma yok olma mücadelesi veriyordu. Bunun için herkes “er” oldu, canla başla çalıştı. Neticede büyük bir zafer kazanıldı. İsterseniz bu tarihte az bulunun zaferin kısa bir özetini vereyim sizlere: Osmanlı ordusu yüz bin kişi civarında iken, düşman ordusu bazı kaynaklara göre üç yüz bin kişiye yaklaşıyordu. İlk karşılaşmada, bütün ağırlık ve toplar düşman eline geçti. Karşılaşılan bu hezimet dolayısıyla son derece üzülen sultan üçüncü Mehmed Han, derhal harp meclisini topladı ve ne sûretle hareket edeceğine dair ordu görüşmesi yapıldı. Padişah’ın kumandayı vezirazama bırakıp geri çekilmesinin uygun olacağı düşüncesine karşı Hoca Sâdeddin Efendi; “Bu büyük bir iştir. Hasan Paşa, İbrahim Paşa ve gayrisi ile olur biter değildir, bizzat saadetlü padişahın, askere baş olup gitmesi lazımdır.” dedi. Savaş başladı. Düşmanlar Osmanlı ordusunun merkezine doğru derinlemesine girdiler. Demir zırhlara bürünmüş düşmanın piyade ve süvari birlikleri, Padişahın bulunduğu merkez kısmı sardılar. Düşman ateşi tehlikesine düşen Padişah, otağına çekilerek sırtına Peygamber efendimizin hırka-ı şerifini giyip eline mızrağını aldı. Zaferi nasip etmesi için gözyaşları içinde Allahü teâlaya yalvarmaya başladı. Artık panik başlamış ve düşman kuvvetleri çadırlar arasına kadar girmiş, ordugahı zaptetmişti. Düşmanın böyle çadırlar arasına girdiğini gören seyis, aşçı, deveci, katırcı, karakollukcu denilen hademe grubu bu çadırları zapteden düşman üzerine kazma, kürek, balta ve odun gibi şeylere hücûma geçerken, aynı zamanda; “Düşman kaçıyor” diye bağırarak askerleri geri döndürmeyi başardılar. Bu sırada ön kol kumandanı Çağlazade de süvarileriyle hucuma geçti ve Osmanlı ordusunun sağ kolunu bozmuş olan yirmi bin düşmanı bataklıklara sürerek imha etti. Bu hengamede üçüncü Mehmed Han’ı dimdik atının üzerinde, Hoca Efendi’yi de onun yanı başında atının gemlerini tutmuş gören akıncılar ve Kırım atlıları, zaferi kazandığını sanan düşmana dehşetli bir darbe indirdiler. Düşmanın elli bin kadarı öldürüldü. Böylece önce kaybedilmiş sayılan Haçova savaşı Padişah’ın kararlı oluşu ve duâsı, Hoca Sâdeddin Efendinin sebâtı ve sefere katılanların kendi imkanları ile hep birlikte hücumu savaşın seyrini değiştirdi; zaferle neticelendirdi. On bin duka altın ile berâber, Alman topraklarının yüzde doksan beşi ele geçti.
Çolak Hasan 30.12.2000 Bugün de Haçova zaferinden bir ekstantane sunmak istiyorum. Kritik zamanlarda herkesin bir noktaya odaklanması ile aşçı, çaycı ... gibi umulmadık kimselerin umulmadık başarılara sebep olması açısından önemli bir ekstantane bu: Çolak Hasan, yeniçeri olmak istiyordu. Acemiler ocağına başvurdu. Fakat çolak olduğu için ocağa Kabul etmedi. Kendi kendine; “Artık hiç bir zaman savaşa katılmayacağım, yeniçeri olamayacağım” dedi. Çolak eline baka baka ağlamaya başladı. Devrin büyük alimlerinden Hoca Sa’deddin Efendi, görünce Hasan’a niçin ağladığını sordu. Hasan yaşlı gözlerini Sa’deddin Efendi’nnin gözbebeklerine dikerek; “Padişah efendimiz düşman üzerine sefer düzenlemiş. Fakat ben gidemeyeceğim. Hayatım boyunca hiç asker olamayacağım ve sefere katılamayacağım. Eğer kolum sağlam olsaydı, belki şimdi ben de sultanımızın ordusuna katılır, savaşa giderdim” dedi. Sa’deddin Efendi bir sure düşündükten sonar; “Seni harbe götüreceğim” dedi. Hasan bir an hayretler içinde kaldı. Hoca Efendi onun şaşkınlığını fark edince; “Orduda sadece askerler yoktur. Pek çok kişi de orduya hizmet eder. Ama savaşta önemli olan her türlü hizmeti yapmaktır. Hizmetin küçüğü büyüğü olmaz. Herkes elinden geleni yapar, sen de mutfak hizmetçisi olacaksın” dedi. Bu sözlerden sonra Hasan Sa’deddin Efendi’nin yanından ayrılmadı. 1595 senesinin Haziran ayında, sultan üçüncü Mehmed ordusu ile sefere çıktı. Çolak Hasan da bu ordunun mutfak görevlileri arasında yer almıştı. Osmanlı ordusu, haçlılarla Haçova’da karşılaştı. Otağ-ı hümayün bataklığı gören bir tepeciğin üzerinde kuruldu. İlk günkü çarpışmalardan bir netice alınamadı. Ertesi gün savaş yeniden şiddetlendi. Ön saflarda görülen bozgun, arkalara da bir çözülme olarak yansıdı. Fırsattan istifade eden düşman, Sultan’ın otağına saldırdı. Bu sırada ordunun geri hizmetini görmekle vazifeli olanlar, mutfak çadırının önünde toplandılar. Hasan ise, her zaman yaptığı gibi yine mutfak çadırından ayrılmış, savaş alanının yakınlarından çarpışmaları seyrediyordu Ordunun bozulduğunu görünce, hemen koşarak, mutfak çadırının önünde toplanmış olan kalabalığın karşısında nefes nefese durdu. Onlara; “Ne duruyorsunuz? Düşman, Sultan’ımızın otağına saldırıyor. Bir şeyler yapmazsak, Otağ-ı hümayunu düşman çizmeleri kirletecek. Ellerimiz bağlı bekleyemeyiz. Biz Türk değil miyiz? Bir ordunun mensubu değil miyiz? Analarımız bizi hangi günler için doğurdu?” diye bağırdıktan sonar, mutfak çadırına girerek direklerden birinde asılı olan baltayı kaptı. Elindeki baltayı hırsla sallayarak; “Ben gidiyorum. İsteyen gelir” dedi. Bu hareket oradakileri çoşturdu. Herkes ne bulduysa eline alarak, Hasan’ın peşine takıldı. Kiminin elinde bıçak, kiminin elinde satır, kiminde de kepçe vardı. Hatta bazıları ocaktan çektikleri ucu yanmış odunlarla hücuma katılmışlardı. Hasan, Sultan otağına iki metre yaklaşmış olan düşmana baltasını öyle bir savurdu ki, düşmanın zırhı göğsünden parçalandı. Bir anda düşman neye uğradığını anlayamadı. Kafalarına yedikleri kepçeler ve odunlarla paniğe kapıldılar. Allah Allah sesleri ortalığı çınlatmaktaydı. Tepenin üzerinde hadiseyi seyreden Hoca Sa’deddin Efendi, yanında bulunan Cağaloğlu Sinan Paşa’ya; “Düşmanın bu şaşkınlığından istifade edebiliriz. Ne duruyorsun?” diye bağırdı. Savaş bir anda tam tersine dönmüş, düşman askeri dağılmış, kaçmaya başlamıştı. Az önce zafer naraları atan düşman askerleri, her şeylerini bırakarak kaçıyordu. Zaferin kazanılmasında, ilk hareketin başlatılmasında büyük rol oynayan aşçı yamağı Çolak Hasan’dı.
|
| Bugün 108 ziyaretçi (148 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|