 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Casuslar savaşı iç savaşa döndü..
00:004/01/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır''da, Hristiyan Kıptiler''in isyanı, sokakları ateşe vermesi, polisle çatışıp yolları kapatması, İskenderiye''den Kahire ve İsmailiye''ye kadar ayağa kalkmaları bize ne anlatıyor?
Çok şey.. Gerçekten çok şey anlatıyor.
Mısır''ın bu en hassas, zayıf noktasını tahrik edenler, zaaflarını kaşıyanlar neyi amaçlıyor olabilir? Hüsnü Mübarek sonrasının tartışıldığı, ülkenin siyasi açıdan en zayıf olduğu bir dönemde, son bir haftada olanlar ülke için hatta bütün bölge için endişe verici işaretler barındırıyor.
Olay; Hristiyanların bir kiliseye yönelik intihar saldırısına duyduğu öfke ile, dar anlamda teröre karşı duruşuyla sınırlı değil. Türkiye''de de benzer senaryolara alışkın olan bizler, Mısır''da neler olduğuna çok dikkatle bakmak zorundayız. Ülke en zayıf noktasından vuruluyor. Devam ederse, olayları durdurmak imkansız hale gelebilir. Bu yüzden de, ülke içinden "Ne oluyor? Bölünecek miyiz?" endişelerini içeren sesler duyulmaya başlandı.
Aslında ne olduğunu anlamak için birkaç haftaya bakmak bize yetecek.
Olay; İsrail, Mısır, Sudan üçgeninde korkunç bir istihbarat savaşı ile başladı. Bir İranlı''nın Mossad ajanı suçlamasıyla idam edilmesi ve Wikileaks notlarıyla Dubai suikastinin daha da aydınlanmasından sonra Mısır, on işadamını İsrail adına casusluk yapmakla suçlayıp tutukladı. Tutuklama, Rusya, İsrail ve Sudan''dan kopmak üzere olan Güney Sudan arasındaki gizli toplantıdan sonra gerçekleşti.
Petrol; enerji projeleri her yerde olduğu gibi burada da kendini gösteriyordu. Ama bir şey daha vardı: Mısır, böyle bir işbirliğinin Nil sularının yüzde 75''inin kontrolünün başkasının eline geçireceğinin farkında. Bölgeye hayat veren Nil üzerinde bir kavga başlamıştı ve bu kavga bir anda bölgesel krize dönüşebilecek güçteydi.
İsrail, petrol zengini Güney Sudan''da üslenmiş, ekonomisini ele geçirmiş, ülkeyi bir pilot bölgeye dönüştürmüş, hem enerji hesapları yapıyor hem Nil üzerinden Sudan ve Mısır''ı köşeye sıkıştırıyor hem de bu ülkeleri askeri açıdan çevreliyor. Bağımsızlık sonrası Güney''i ilk tanıyacak ülkenin İsrail olacağı söyleniyor.
Sudan ve Mısır''ın bütün bunlara karşı susması elbette beklenemezdi. Öyle de oldu. Kahire, on iş adamını, İsrail adına casusluk yaptığı için tutukladı. İtiraflarda korkunç gerçekler çıktı ortaya.
Mossad adına çalışanlar, yapılan tek bir iş karşılığında İsrail''den bir buçuk milyon dolar alındığını söylüyordu. Sık aralıklarla Suriye askeri istihbarat mensuplarıyla görüşmüşler, Suriye''ye ait nükleer tesise ilişkin bilgi/dosya oluşturmuşlar ve İsrail''e vermişler. Bu bilgiler üzerine İsrail savaş uçakları 6 Eylül 2007''de Suriye''nin el Kibar bölgesindeki tesisleri bombaladı. Türk hava sahasını kullanarak!
İtiraflarla ürkütücü operasyonlar deşifre olurken, Mısır-Suriye arasında dosyalar gidip gelirken her zaman, dünyanın bir çok yerinde tanık olduğumuz olaylardan biri gerçekleşti.
Yılbaşı gecesi, İskenderiye kentindeki Azizler Kilisesi önünde meydana gelen patlamada 21 kişi hayatını kaybetti. Kilisenin önüne bırakılan araç, bin kişinin bulunduğu yerde havaya uçurulmuştu.
Ardından ülkedeki Hristiyanlar ayağa kalktı. Papa, Mısır''da Hristiyanların korunması çağrısı yaptı. Ezher, "Papa neden Irak''taki katliamlar sırasında ses çıkarmadı" diye yakındı. Ülkedeki bütün otoriteler şimdi bu ayrışma üzerine hesap yapanların hesabını bozmaya çalışıyor…
Güney Sudan''ın petrollerinden, Nil''in suyundan, İsrail''in hesaplarından, Sudan''ın bölünmesinden, Mısır''ın istikrarsızlığa sürüklenmesinden bütün bölgeye yayılabilecek din eksenli çatışmalara uzanan bir senaryo… Olabilir mi? Elbette olabilir ve bu yönde güçlü işaretler var…
Size de tanıdık gelmiyor mu?
Dağlıca saldırısı için sorgulanan kişi, "saldırıyı Cumhurbaşkanı''nı halkın seçmesi hesaplarını etkilemek için yaptık" diyor. İskenderun saldırısı ile Mavi Marmara arasındaki bağlantı hala sorgulanıyor. "Terör kartı"nın politik yüzü her zaman vardır ve olacak. Türkiye''nin zaaf alanlarına yatırım yapanların bütün bölgede aynı yatırımı yaptıkları Mısır örneği ile bir kez daha ortaya çıkıyor.
Tüm bu olanlar nasıl terörle harmanlanıyor, intihar saldırıları nasıl en kritik anlarda devreye giriyor?.. Bunları anlama hususundaki basiretsizliğimiz devam edecek mi? Etmemeli.. İyi niyetimiz aptallığa dönüşmemeli..
Gelin bu bilmeceyi çözelim
00:005/01/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, bazı istihbarat örgütlerinin operasyon merkezi mi oldu? Nükleer karaborsadan örtülü operasyonlara, komşularımıza yönelik suikast operasyonlarına bilmeden ev sahipliği mi yapıyoruz?
Bu yönde endişelerimiz hep vardı. Birileri bu ülkeyi, operasyon üssü olarak kullanıyorsa, operasyonların amacı dışında bir şeyi daha hedefliyor demektir: Türkiye ile söz konusu ülkelerin arasını bozmak.. En azından şüpheler, belirsizlikler, güvensizlikler oluşturmak…
Geçtiğimiz günlerde İran''ın Türkiye''den bir talepte bulunduğu, iki ülkenin örneklerini çokça gördüğümüz operasyonlardan biri üzerinde birlikte çalıştıkları ortaya çıktı.
Dört yıl önce, İstanbul''da kaçırılan ya da ortadan kaybolan İran Savunma Bakanı eski Yardımcısı Ali Rıza Asgeri operasyonuydu bu. ABD-İsrail istihbaratı tarafından kaçırıldığı ya da kendisinin bu ülkelerle işbirliği yaptığı tezleri öne çıkmıştı. O günden bu yana hiçbir sonuç alınamadı. Kaçırıldı mı kaçtı mı? İran kaçırıldığını ve bir İsrail hapishanesinde öldüğünü iddia ediyor.
Filmlere konu olacak bir senaryoydu bu. İstanbul, Soğuk Savaş döneminin en hararetli casusluk olaylarını hatırlatan bir istihbarat operasyonuna ev sahipliği yapmıştı. Sekiz yıl boyunca, İran Savunma Bakan Yardımcısı olan, Devrim Muhafızları''nın güçlü generallerinden biri İstanbul''un ortasında kayıplara karışıyordu! 7 Şubat 2007''de İstanbul''a gelen sonra bir daha kendisinde haber alınamayan 63 yaşındaki Asgeri''ye ne olduğu hala bilinmiyor.
İran, o zaman da Asgeri''nin kaçırıldığını söyleyerek Türkiye''den bir şeyler yapmasını istedi. Türkiye, bu kadar önemli bir kişinin İstanbul''un göbeğinden kaçırılmasından duyduğu rahatsızlıkla o günden bu yana olayı çözmeye çalışıyor. Böylesine önemli bir kişinin İstanbul''da kaçırılması, Türk istihbaratı ve güvenlik birimleri için çok ciddi bir zaaf teşkil ediyordu çünkü.
Casusluk romanlarına konu olacak kaçırma, Irak''la bağlantılı gösterildi. Askeri''nin Irak içindeki İranlı komandoların başında bulunduğu, ABD''nin esir aldığı 8 İranlı diplomata misilleme olarak ABD askerlerini kurşuna dizdirdiği gibi iddialar vardı. Irak''tan Şam''a oradan da İstanbul Atatürk Havaalanı''na geldiği, Türkiyeli olmayan bazı kişilerin kendisi adına Ceylan Intercontinental otelinde üç günlük rezervasyon yaptırdığı ancak generalin bu otele gelmediği, bagajının bir ucuz otelin odasında bulunduğu belirtildi.
Dört yıl önce öne çıkan sorular şöyleydi:
Asgeri neden Irak''tan İran''a geçmedi de Türkiye''ye geldi? Sadece Irak''taki çalışmaları yüzünden mi kaçırıldı? Hizbullah''ı eğittiği veya İran nükleer sırlarıyla ilgili bilgilere sahip olduğu iddiaları, Asgeri''yi özellikle İsrail için hedef mi yaptı? Bazı füze parçalarının Türkiye üzerinden İran''a aktarılmasında rol oynadı mı?
Bu ve daha bir çok soru cevapsız kaldı. En azından bugüne kadar.. Bırakın cevapları bulmayı, bir ülkenin savunma bakan yardımcılığını yapan kişinin akıbeti hakkında hiçbir iz bulunamadı.
Olay hem Türkiye''yi zan altında bırakmış hem de İstanbul''u istihbarat operasyonlarının merkezine dönüştürmüştü. Nereye götürüldü, hangi üste tutuluyor, neden İstanbul''a geldi, gerçekte ne tür bilgilere sahipti?..
Bunlar çok çok önemliydi elbette ama Türkiye için başka şeyler de vardı önemli olan. İstanbul''da adam kaçırılıyordu, istihbarat örgütleri operasyonlar yapıyordu, Türk istihbaratı ne yapıyordu? Birileri operasyonlarda işbirliği yapmış olabilir miydi? Ya da hiç mi haberimiz yoktu?.. O zaman bu daha da vahim değil miydi?..
Hemen ardından Türkiye''den bazı kişilerin casusluk operasyonlarına aracı olduğu yönünde iddialar ortaya atıldı. 16 Mart 2007''de İran''dan İstanbul''a beş İranlı''nın daha yola çıkarıldığı, 17 Mart gecesi saat 24''te Türkiye''ye giriş yaptığı, 18 Mart''ta saat 21 civarında CIA ve Mossad elemanlarına teslim edildiği ve ABD''ye götürüldüğü gibi vahim iddialar ortaya atıldı.
Tabi bunlarla ilgili de hiçbir maddi gelişme olmadı.
Dört yıl önce olan bu olayın benzerleri bugün devam mı ediyor? İranlı nükleer bilimcilere yönelik saldırılar dikkat çekici. Mossad, MI ve CIA''nın bu yönde ortak operasyonlar yürüttüğüne dair Avrupa basınında bile haberler, iddialar ortaya atılır oldu. Aynı çevreler, Türkiye''nin bu alanda operasyon merkezi olarak kullanıldığını öne sürüyor. Şimdiye kadar beş ya da altı nükleer bilimci öldürüldü. Bunların söz konusu istihbarat koalisyonundan bağımsız olduğunu düşünmek zor. Ama bizi ilgilendiren bir başka şey daha var:
Türkiye bu işin neresinde? Üzerine gidiyor ama önleyemiyor mu yoksa birileri ortaklık mı yapıyor?
İstanbul''dan Kahire''ye, Şam''dan Beyrut''a kadar istihbarat operasyonları inanılmaz biçimde öne çıktı. Tabi suikastler, sabotajlar da… Bakalım nerelere uzanacak?..
Bir not daha: Bağdat''ta oldukça genç bir nükleer bilimci, çalışmalarıyla ödüller alan Muhammed el Fouz, Mossad timlerince öldürüldü. Uranyun zenginleştirme konusunda yeni bir formül geliştirdiği söyleniyor… Şimdiye kadar 350 nükleer bilimcinin bu şekilde öldürüldüğünü not edelim…
Asıl "eksen kayması" bu..
00:006/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekonomik krizler içinde boğulmak üzere olan Avrupa''ya "kurtarıcı el" uzandı. Yok, bu sefer kurtarıcı öyle Atlantik ötesinden değil. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa''yı yeniden kuran Atlantik ötesi dost, bu sefer en az Avrupa kadar batık durumda. Öyle ki, ülkeleri batıracağı söylenen krize karşı çaresiz. İki trilyon dolar borcu bulunan kendi şehirlerinin batışını bile durduramıyor.
Bu sefer "kurtarıcı" çok uzaklardan, Pasifik ötesinden geliyor. Avrupa ekonomisini kurtararak, yüzyıllar sonra ilk kez küresel güç olmaya soyunan bu ülke Çin.
Pekin yönetimi, krizin en şiddetli etkisini hisseden Yunanistan, Portekiz ve İspanya''ya destek vereceğini, ekonomik çekiciliği olmasa da bu ülkelere ait devlet tahvillerini satın alacağını, şu ana kadar 1 trilyon dolarlık mal aldığı bu pazarı ayakta tutacağını açıkladı.
Müstakbel Başbakan Li Kekiyang, İspanya''dan başlayarak Avrupa''yı turlamaya başladı. Heyecan uyandıran, umutla beklenen ziyaretler adeta bir "Avrupa çıkarması" görünümünde.
İlk bakışta bu ekonomik bir yatırım gibi görünebilir. Güney Avrupa ülkeleri, önce Yunanistan, ardından Portekiz, sonra İspanya ile krize yuvarlandı. Sırada İtalya olduğu, dalganın kuzeye doğru yayılacağı söyleniyor. Dünyanın en büyük üretim gücünün bu ülkelere destek vermesi öncelikle ekonomik yatırım gibi görünebilir. Nitekim öyledir de… Ancak bu kadar değil. Bu çıkışın siyasi yönü daha çok tartışılacak gibi. Nitekim Çin içinden yükselen sesler de bu yönde ve hiçbir ekonomik getirisi olmayan cömertlik sorgulanıyor.
Aslında süreç daha önce başlamıştı. Çin; sadece Afrika''da değil, Doğu Avrupa''dan Kuzey Avrupa''ya kadar, Batı''nın can damarına girmiş durumda. Adeta Avrupa''yı kuşatıyor görüntüsü veren bir gelişme bu. Sadece Avrupa''yı mı? Yıllardır Afrika''da yaşanan çatışma, Kuzey''den en güneye kadar Çinli şirketlerin Afrika''yı abluka altına alması, kaynaklarını ele geçirmesi, bu ülkelere siyasi şartlara bağlamadan ucuz krediler akıtması, ABD ve Avrupa ile Pekin arasında ciddi gerilimlere neden oldu. Mesela; Sudan ve Darfur meselesi Çinli şirketlerle Batılı şirketler arasındaki çatışmanın tetiklediği bir sorundu. Bunun gibi daha çok örnek verilebilir. Bugün her Afrika ülkesinde on binlerce Çinli çalışıyor, iş yapıyor.
Ekonomik restleşme üzerinden çok ciddi siyasal kapışma yaşanıyor bu bölgelerde. Ama artık Avrupa''nın bütün bu alanlarda Çin''e diş bileme, diş gösterme gücü kalmadı. Dahası kendisi Çin''in insafına muhtaç hale geldi.
Pekin, daha önce de Doğu Avrupa ve Ortadoğu''ya inanılmaz ağırlık verdi, vermeye de devam ediyor. Bu ülkelerle milyar dolarlık kredi anlaşmaları yaptı, sadece ekonomik değil siyasi yakınlıklar da kurdu. Ukrayna ve Belarus''la kredi anlaşmaları ve askeri anlaşmalar yaptı. Şimdi Güney Avrupa''ya aynısını yapıyor. Bu kadar değil.
Mısır ve bölge ülkeleriyle askeri işbirliği anlaşmaları imzalıyor. Çin donanmasına ait savaş gemileri Ekim ayında Hint Okyanusu ve Kızıldeniz çevresindeki devriyesini tamamlayıp Süveyş Kanalı''dan geçti ve Mısır limanlarını ziyaret etti.
ABD Güney Asya''ya, Orta Asya''da Çin sınırına yaklaştıkça Çin de ABD''nin nüfuz alanlarına giriyor. Afrika''da elde ettiği ağırlığı diğer bölgelere yayıyor. Bunu yaparken kredi avantajını en elverişli biçimde kullanıyor. Bütün bunların ABD ve Avrupa''nın ekonomik krize sürüklendiği döneme denk geliyor olması dikkat çekici. Batı''nın güç kaybettiği bölgelere ekonomik olarak giriyor, jeopolitik kazanımlarını katlıyor.
Çin ile Türkiye''nin ortak hava tatbikatları bu açıdan daha bir önem kazanıyor. Çin Hava Kuvvetleri''ne bağlı savaş uçakları Pakistan ve İran üzerinden Türkiye''ye geldi ve ilk kez bir NATO ülkesiyle tatbikat yaptı. NATO''nun genişleme haritası içinde yer alan, ABD''nin yüz yıllık kontrol hesapları yaptığı her bölgede görünüyor şimdi.
Ama en çarpıcı olanı, Atlantik Ekseni''nin kalbine girmesi. Bu "açılım", Çin''i gerçek anlamda bir küresel güce dönüştürürken, Atlantiğin iki yakasını da tam bir çaresizliğe mahkum edecek gibi.
Jeopolitik sarsıntı, güç kayması işte bu! Merkez güçler değişiyor, dünyanın ekseni değişiyor, ağrılık merkezi değişiyor.
Çin Avrupa''yı çevreliyor. Asıl "eksen kayması" bu!
Birileri "şah-mat" derse!
00:007/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çık hızlı, biraz kafaları karıştıracak bir seyahate var mısınız? Etrafımızda olup biten ama sonuçlarını daha sonra göreceğimiz bazı gelişmelerin izini gelin birlikte sürelim. Önce "gülümseten" notlar aktaralım…
Şarm El Şeyh tatil bölgesinin de bağlı olduğu Güney Sina Valisi Abid El-Fedic, Kızıldeniz''de görülen köpek balıklarının İsrail istihbaratının işi olduğunu belirterek; "Mossad, Mısır turizmini baltalamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Köpekbalıkları da bu planı hayata geçirebilmenin yollarından biri" dedi. Suudi Arabistan''da ayağında verici ve "Tel Aviv Üniversitesi" yazılı bant bulunan akbaba, "Mossad casusu" olabileceği şüphesiyle alıkonuldu.
"Mossad köpekbalığı" ve "Mossad akbabası" gibi "gülümseten" haberler şüphesiz, bölgede güvensizliğin hangi boyutlarda olduğuna, ülkelerin birbirine karşı nasıl tetikte beklediğine ilişkin ilginç örnekler oluşturuyor. Ama biz işin "şaka" tarafını atlayıp "gerçek" örnekler verelim, notlar aktaralım.
Lübnan, Birleşmiş Milletler''den İsrail ile deniz sınırı boyunca uzanan doğalgaz rezervinin korunmasını istedi. Dışişleri Bakanı Ali Şami, Ban Ki-mun''a mektup göndererek, İsrail''in Lübnan''a ait rezervleri sömürdüğünü, Lübnan''a kadar sondajlar yaptığını bildirdi.
İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, 17 Aralık''ta; "Denizdeki münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleme anlaşması" imzaladı. Bunun anlamı; Doğu Akdeniz''deki kaynakların, özellikle bölgede bulunan zengin doğalgaz kaynaklarının işletilmesine daha doğrusu paylaşılmasına yönelik sınırların belirlenmesidir.
Türkiye, anlaşmaya sert reaksiyon gösterdi. Rum Kesimi, daha önce de benzer bir anlaşmayı Lübnan ve Mısır''la yapmıştı. Ankara, bu anlaşmaya da tepki gösterdi. Lübnan parlamentosu anlaşmayı onaylamadı.
İsrail''in yüz yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak kaynaklar üzerindeki tartışma çok büyük. 453 milyar metreküp doğalgazdan söz ediyoruz. Kaynaklar üzerinde çalışmalar yapılırken Lübnan ve Filistin''e kimse bir şey sormuyor. Aslında Filistin''e ait olan kaynakların tasarrufu da İsrail''in eline geçmiş gibi.
Son haftalarda bölgede müthiş bir istihbarat savaşı yaşandı, yaşanıyor. Güney Sudan''ın 9 Ocak''taki bağımsızlık referandumuna, enerji kaynaklarının işletilmesine ve Nil''in suyu üzerindeki güç gösterisine ayarlı bir mücadele bu. Mısır''da on kişi Mossad''a çalıştıkları iddiasıyla tutuklandı. Sorgularında çarpıcı bilgiler çıktı ortaya. Mısır içindeki bombalama faaliyetleri ve İsrail''in Suriye''ye hava saldırısı düzenlemesiyle ilgili bilgiler netleşti. İsrail''le her alanda istihbarat ortaklığı yapan Mısır şaşkın. Bu olayın hemen ardından Mısır''da bir kilise bombalandı ve Hristiyan Kıptiler sokaklara döküldü.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek arasındaki görüşmenin esas konusu bu. Mısır ve Sudan, Nil''in suyunun paylaşılması konusunda yapılan anlaşmayı da tanımadılar. Su, enerji ve istihbarat gerilimi büyüyor.
Mısır-İsrail ilişkilerinin seyri Ortadoğu''daki güç dengesini şekillendirecek. İstihbarat ortaklığı ve yakınlık devam ederse işler karışacak. Türkiye-İsrail ayrışması benzeri bir ayrışma iki ülke arasında da izlenirse keskin bir cepheleşme şekillenmeye başlayacak. Bu cephenin çatışma alanları Nil, bölgedeki petrol kaynakları, Doğu Akdeniz''deki doğalgaz kaynakları, Lübnan ve Filistin olacak.
Taraflar şu an birbirlerini tartıyorlar. Doğu Akdeniz''de Türkiye-Lübnan yakınlaşması, İsrail-Güney Kıbrıs işbirliği kendini gösteriyor. Türkiye''nin İsrail''i dışarıda bırakan bölgesel ortaklıklar zinciri, Mısır''ı da içine alırsa, Tel Aviv gerçekten bütün bölgede tecrit edilmiş olacak. Bu yüzden de Balkanlar ve Mısır''ın Güneyinde ortaklıklar inşa eden İsrail, elini bir an önce güçlendirmek zorunda.
Bugünlerde "Tahran-Ankara-Kahire üçgeni"nden çokça söz edilir oldu. Böyle bir denklem kısa vadede şekillenir mi bilinmez ama bunu en çok İsrail''in düşündüğü kesin. Bazı çevreler, Suriye ve Türkiye''nin, Ürdün-İsrail arasındaki bağımlılık ilişkisini kırmak için yoğun çaba sarfettiğini öne sürüyor. Böyle bir çalışma, şu an tartışılan bölgesel denklem arayışıyla da örtüşüyor.
İsrail ve Türkiye, bütün coğrafyada birbirine karşı gerçek anlamda güç gösterisi yapıyor, birbirini çevreleme ve yalnızlaştırma yolunda adımlar atıyor. Türkiye''nin Basra Körfezi ile Kızıldeniz arasındaki ülkelere yönelik yakınlığı Kuzey Afrika''ya doğru genişleme eğiliminde.
Doğu Akdeniz''deki en küçük gelişmeyi, İsrail-Yunanistan ilişkisinin seyrini, Mısır-Türkiye ilişkilerini dikkatle izlemekte yarar var. Bütün bu çalışmaların kırılma noktaları buralar.
Güç gösterisi çok yakında bambaşka bir boyut alabilir. Bu resim, Türkiye ile İsrail arasında uzlaşmayı, eski günlere dönmeyi imkansız hale getiriyor. İstihbarat savaşlarına, bazı ülkelerde yaşanabilecek iç huzursuzluklara şimdiden dikkat çekmekte yarar var. Sonrasını zaten göreceğiz.
Birileri çok yakında şah-mat diyebilir…
"Porno Osmanlı" mı, Osmanlı korkusu mu?
00:0011/01/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Muhteşem Yüzyıl" dizisinin yeniden yükselen ya da siyasi bir söylem olarak geliştirilen bence hiç de masum olmayan "Osmanlı dalgası"yla ne tür bir ilişkisi olabilir? Bu kadar yoğun tartışmanın ticari getirisi, senaryonun tarihi gerçeklerle ne kadar uyumlu olduğu ile ilgili değerlendirmeleri bir kenara bırakalım ve ilginç bir detaya odaklanalım.
Şamil Tayyar''ın, "Neo Osmanlı''ya karşı Porno Osmanlı''mı" başlıklı yazısındaki; "Türk dizilerinin sadece ülkemizde değil Arap coğrafyasında da yaygın olarak izlendiğini hesaba katarak, şu soruya cevap aramak çok mu uçuk olur: Batılıların sıkça dillerine doladıkları Neo-Osmanlı iddiası, Porno-Osmanlı efsanesiyle çökertilmek mi isteniyor?" sorusu belki bazılarımıza "ne alaka" dedirtebilir. Ama bu sorunun cevabını, Türkiye, eksen kayması ve yeni Osmanlıcılık söylemi ile birlikte tartışmaya gerçekten çok ihtiyaç var.
Aynı şekilde, Steven Spielberg''ün çekeceği iddia edilen "Fatih" filmini de, aynı gerekçeyle, burada şimdiden sorgulamaya alabiliriz. Yükselen Osmanlı siyasi söylemiyle bu çalışmalar arasında bir bağlantı olabilir mi? Soru bu… Öyleyse tartışmayı, "Osmanlı efsanesinin çökertilmesi"nin de ötesine taşımakta yarar var.
Son yirmi yıldır, efsanelerin, mitolojinin, dinlerin, insanlığa yeni bir inanç sistemi sunma gayretlerinin sinema dünyasına nasıl yansıdığını, sadece bu dönemde çekilen filmleri alt alta yazarak bile, görmemiz mümkün. Öyleyse, Muhteşem Yüzyıl veya Fatih filmi ile ilgili böyle bir ihtimali tartışmak anlamsız olmayabilir.
Mesela; Türkiye''nin Ortadoğu''da derinlemesine inşa ettiği ortaklıklar böyle bir korku yeniden gündeme getirilerek boşa çıkarılabilir mi? Ya da Balkanlar''da düşmanları bile aynı masada toplayan yaklaşım, Fatih filmiyle "Osmanlı korkusu" işlenerek sabote edilebilir mi?
"Osmanlı korkusu, Osmanlı tuzağı" başlığı altında 23 Aralık''ta bu konuyu tartışmıştık aslında. Osmanlı meselesinin; Türkiye''nin yoğun enerji harcadığı, tahminlerden çok daha fazla yol aldığı, şaşırtıcı bir şekilde dikkatleri üzerine çektiği, bölgesel çekim alanı oluşturma ve bölge ülkeleriyle güç birliğine gitme arayışını sabote edebilecek bir tuzağa dönüşebileceğinden endişe ediyorduk çünkü. Eğer endişelerimizde haklı çıkarsak önümüzdeki dönemde bu yönde oldukça ilginç örneklerle karşılaşacağız..
Geçmişe dönmeye, geçmişin heyecanıyla bugüne bakmaya, ortaklıklar inşa edilen toplumlara/ülkeleri böyle algılamaya ihtiyacımız yok ama neden Osmanlı vurgusu bu kadar öne çıkarılıyor? Türkiye''yi merkeze alan, "bu ülke ne yapmak istiyor" sorularına verilen cevaplarda neden hep "yeni Osmanlı" vurgusu var?
Bize göre yeni Osmanlıcılık söylemi, dışarıda Türkiye''yi durdurma, sınırlama, yeniden içeri yönlendirme, bölgede Türkiye karşıtı bir reaksiyon oluşturma, korkuları besleme amacına yöneliktir. Çünkü; böyle bir algı, siyasi dil veya karşıtlık oluşturma yönünde çok ciddi bir kampanya yürütülüyor ve bunu günü gününe izliyoruz.
Türkiye, hiçbir zaman bu tür girişimlerini Osmanlı söylemi ile öne çıkarmadı ve bu söylemi de kullanmadı. Eksen kayması tartışmalarından daha önce Yeni Osmanlı yükselişi, Türkiye''yi dışarıdan izleyenler tarafından kullanıldı. Zamanla içeride de bu söylem taraftar buldu.
Mesela 1 Ocak''ta Avrupa Birliği dönem başkanı olan Macaristan Dışişleri Bakanı Janos Martonyi; "Ya AB dışında yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacak ve AB''nin rekabetçisi olacak ya da Türkiye AB üyesi olup güçler birleşecek…" diyordu. Bu cümle bile, Türkiye''nin üyeliği konusunda AB merkezlerinde varolan korkuya işaret ediyor.
Türkiye''ye karşı, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Kıbrıs Rum Kesimi gibi ülkelerle askeri ittifaklar kuran, Türkiye''yi çevreleme harekatına girişen, Pakistan''dan Balkanlar''a ve Ortadoğu derinliğine 21. yüzyıla dönük hesaplar yapan Türkiye''ye karşı müthiş bir jeopolitik güç mücadelesi başlatan İsrail, gittiği başkentlerde hangi konuyu işliyor biliyor musunuz? Osmanlı korkusu!
Balkan ülkeleriyle askeri işbirliği anlaşmaları yaparken, bu başkentlere giden İsrail heyeti "Türkiye yeniden güçlenecek ve sizi baskı altına alacak.. Yeni bir Osmanlı dönemi başlıyor" korkusunu açıktan dile getiriyor. Osmanlı ve Türk tehlikesine karşı ittifaklar öneriyor.
"Yeni Osmanlı" söylemini onlar kullandı, moda etti. "Eksen kayması"nı ilk kez onlar kullandı. Bu iki kampanyayı onlar yönetiyor. Bugün için Türkiye''ye karşı en etkin algı bu iki konu üzerinden oluşturuluyor. Türk tehlikesi ile Arap dünyasındaki Osmanlı korkusu canlandırılıyor ve reaksiyon oluşturuluyor. Balkan ülkelerinde korkuya ve önyargıya yatırım yapılıyor. Bunlar anlamsız gelişmeler değil.
Yarın, Spielberg''ün Fatih filmi Balkan ülkelerinde etkili olacak dört yüz yıllık bir korku senaryosuna dönüşürse hiç şaşırmayalım…
Bütün bu ihtimaller; içeride Osmanlı''yı itibarsızlaştırırken dışarıda Osmanlı korkusu ile Türkiye''yi yalnızlaştırmaya, çevresini Türkiye''ye karşı teyakkuza geçirmeye yönelik bir siyasal duruş değil mi?
Neo Osmanlıcılık ya da Yeni Osmanlı tartışmalarının, içeride bir heyecan karşılığı elbette var. Bu gayet normal ve her millette olan masum bir duygu. Hatırlayalım; "Büyük Ortadoğu Projesi" de bu ülkenin bazı aydınları tarafından "yeni Osmanlı Projesi" olarak sunulmuştu. Oysa bir güvenlik projesi, askeri bir projeydi. Ayrıca o dönemde, ABD misyonları harıl harıl Osmanlı misyonu "dersleri" veriyordu. Şükür durum erkenden anlaşıldı da proje çöktü.
Şundan eminim; Osmanlı tartışması ile "ulusal gurur" üzerinden Türkiye''yi fena vuracaklar… Bekleyin, bakın neler göreceğiz daha…
Tunus"un gençleri diktatörleri gömer!
00:0013/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir ülkenin kaderi bu yazıya başlarken başkaydı, yazı bittiğinde bambaşka… Dün, Tunus''taki isyanı anlatan yazıya şu cümlelerle başlamıştım:
Tunus''tan Lübnan''a, Mısır''dan Sudan''a bütün bölge derin bir sarsıntı geçiriyor. Bir yanda ortaklıklar inşa edilirken diğer yanda iç çatışmalar, krizler hatta ülke bölünmeleri hızlandı. Ülkelerin fay hatları harekete geçirildi, zaafları kullanıldı ve yeni bir kriz dalgası biçimlendi.
Uzun zamandır, hayali bile kurulamayan ortaklıklar, yakınlaşmalar izlerken bir anda dikkat çekici, aynı ölçüde endişe verici gelişmelerin ortaya çıkması nasıl açıklanabilir?
Tunus''ta günlerdir devam eden isyan ne anlama geliyor? Başkente sıçrayan çatışmalar diğer ülkelere yayılır mı? Tunus''taki olay üstesinden gelinebilecek bir hoşnutsuzluk gösterisi mi yoksa rejimi temellerinden sarsacak bir devrimin öncüsü mü? Ortadoğu''da otoriter rejimlere yönelik bir "kalkışma"ya dönüşebilir mi? Mısır, Cezayir durumu nasıl izliyor? Yeni kriz dalgasını dikkatle izlemeyi öneriyorum.
Tunus''ta askeri darbe mi oldu?
Üniversite mezunu bir seyyar satıcının, aracına el konulmasını protesto etmek için kendini yakmasıyla 18 Aralık''ta patlak veren gösteriler ve çatışmalar dün itibariyle başkente sıçradı.
Gayri resmi verilere göre şu ana kadar 90''dan fazla gösterici güvenlik güçleri tarafından öldürüldü. Okulla tatil edildi, üniversitelerde eğitime ara verildi, birçok şehirde genel grevler yapılıyor.
Tunus yönetimi, yüz binlerce işsizin haklı taleplerini görme yerine güvenlik tedbirlerine bel bağlamış durumda. Uluslararası Ceza Mahkemesi''ne gitmeye hazırlanan avukatlar, güvenlik güçlerinin ateşkes ilan ederek kışlalarına çekilmesini istiyor, daha fazla özgürlük çağrıları yapıyor.
Devlet Başkanı Zeynel Abidin bin Ali, televizyondan halka sükunet çağrısı yaptı ve taleplerini "anladığını" açıkladı. Ayrıca, kabinede revizyon ve üç yüz bin kişiye iş vaadinde bulundu. Ancak bu açıklama çatışmaları durdurmaya yetmedi.
Öyle görünüyor ki, isyan ve çatışma ülke geneline yayılacak. Belki de ülkenin siyasal yapısında radikal değişikliklere yol açacak. 2009 yılında beşinci dönem için Devlet Başkanı seçilen hem de yüzde 90 oy (!) alan Bin Ali görünüşte 2014''e kadar kendini güvenceye almıştı. Ama işler pek öyle gitmeyecek gibi.
Ortadoğu tipi otoriter rejimler için çok ciddi uyarılar var Tunus''ta. Bu yüzden de bütün bölge ülkeleri gelişmeleri dikkatle izliyor. Libya, Tunus''tan gelenlere kapıları açacağını açıklarken, işsizlik ve hayat pahalılığına yönelik protestolar Cezayir''de de görülüyor.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, olaylara "taraf almadıklarını" açıklayarak sonuca bakacaklarını duyurdu. Bölge ülkelerinin ne tür tavır alacakları şu an için belirginleşmiş değil.
Cezayir''de İslami Selamet Cephesi''nin seçimleri kazanmasının ardından, ABD ve Fransa''nın desteğiyle harekete geçen "zinde güçler", seçimi yok saymış, demokrasiyi askıya almış, ülkeyi çok kanlı, acımasız bir iç savaşa sürüklemişti.
Ancak bu sefer seçim sonuçları değil, baskıcı bir rejime karşı kitlesel öfke kendini gösteriyor. Tunus''ta da benzer bir tehlike söz konusu olur mu? Eğer olursa, kimlerin hangi tarafta yer alacağını kestirmek hiç de zor değil.
Ortada dolaşan ancak hiçbir resmi veriye dayanmayan bir iddia var. Zeynel Abidin bin Ali''ye karşı askeri darbe yapıldığı iddiası bu. Bölge ve dünya medyası, olayın siyasi boyutuna hiç değinmiyor, gelişmeleri rejimle bağlantılı ele almıyor. Darbe yapıldığı ve General Raşid Ammar''ın geçici Devlet Başkanı olduğuna dair iddia resmi çevrelerde ve medyada yer almadı. Ama biz aktaralım.
Tunus''taki gelişmeler, Ortadoğu tipi rejimler için tehlike canlarının çalmasına yol açar mı? Bunu şimdilik bilmiyoruz. Bütün bölge ülkelerinin alarmda olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ama hepsinden daha dikkatli izleyen ülkenin Mısır olduğunu not edelim.
Yazı bitmeden asker sokağa indi
Tunus''la ilgili bu yazıyı bitirmiş başlığını da "Tunus''ta askeri darbe mi oldu" şeklinde koymuştum. Sonra başlığı "Tunus''un gençleri diktatörleri gömer" şeklinde değiştirdim. Ardından da olayların Mısır''a nasıl yansıyabileceği üzerinde durdum "Ortadoğu tipi rejimlerin sonunu getirebilecek bir dalga mı gelişiyor" şeklinde tahminler yürüttüm, örnekler verdim.
Yazının sonunu şöyle bağlamıştım:
Mısır için en önemli soru, Hüsnü Mübarek sonrasının ne olacağı? Mübarek ve Bin Ali döneminin sonuna gelinmiş olabilir mi? Ve bu son, Ortadoğu''da varolan rejimleri sarsabilir mi? Habip Burgiba rejiminin sonu mu geldi? "Tunus modeli" acımasızlığını Türkiye''ye model seçenlerin kalkıp konuşması lazım..
Yazıyı gönderirken Metin Mutanoğlu geldi. "Tunus''taki olayları izliyor musun" dedi? Meğerse ben yazıyı yazarken bir saat içinde olaylar kontrolden çıkmış. Asker sokağa inmiş. Polisle karşı karşıya gelmiş. Halk askerleri alkışlıyormuş. İnternet bağlantıları kesilmiş. Bin Ali''nin oğlu ve kızı Kanada''ya kaçmış…
Devamı yarına. Hep birlikte izleyelim…
Tunus; ekmek, kurşun ve şiir
00:0014/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ötesini Söylemeyeceğim
Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor
Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır
Suyun içinde gürül gürül yanan
Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları
Bekçi Halilin kız kardeşinin oğluna ait
Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan
Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum
Hiç kimsenin bilmesine imkan yok
İmkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı
Ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim
Yalvararak istiyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemiyeceğim
Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan
Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok
Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler
O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı
Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi
Ben ve kardeşim Alinin anlayabileceğinizi umarım
Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi
-Ben bunu ispat edeceğim-
Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya
Beyaz ve yumuşak
Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz
Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz
Siz bizi görmüyordunuz
Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk
Siz onu çok öpüyordunuz
Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı
Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım
Annem böyle konuşmak ayıptır dedi
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç
Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor
Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum
Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı
Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum
Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız
Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız
Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor
Sizin o kadını sevmiyor Süleyman
Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor
Ben de onu seviyorum
Onu ve bizim evi seviyorum
Bizim evin her tarafı tahtadandır
Ayrıca matmazelin üzerine
Bir akrep atabileceğimi de düşünün
Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz
Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar
Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz
Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor
Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor
Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı
Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez
Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün
Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar
Her biri bir damla atıyor aşağıya
İşte yağmur bunun için yağıyor
Ben bunun için yağmuru seviyorum
Yağmur bizim için yağıyor
Çalılar için Süleymanın tabancası için
Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine
Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor
(Sezai Karakoç, Şiirler III körfez/şahdamar/sesler, 6. baskı, İst.1996)
Sudan bölündü. Mısır kaosa sürükleniyor. Lübnan''da hükümet çöktü, iç savaş uyarısı yapılıyor. İsrail, "bu yıl İran''la savaşırız" diyor. Akdeniz ve Balkanlar''da Türkiye karşıtı cephe oluşturuluyor. İsrail, Yunanistan, Bulgaristan ortak bakanlar kurulu topluyor. Nil''in suyu ve petrol üzerine yeni ve çok kötü senaryolar yazılıyor. Almanya ve Fransa, Akdeniz''den ve İsrail''den Türkiye''yi vuruyor. Türkiye, bütün bölgeyi derleyip toparlamaya çalışıyor. Tayyip Erdoğan, coğrafyaya çağrı yapıyor; "birbirimize yeteriz, yeni bir dünya kuruluyor, ayağa kalkın" diyor. Tunus''ta gençler, okumuşlar, fakirler ayağa kalkıyor. Ekmek, iş, özgürlük isteğine kurşunla cevap veriliyor, tanklar sokağa iniyor, sokaklar boşaltılıyor.
Yüz yıl sonra yeniden dirilişi bütün dünyanın konuştuğu günlerde biz nerede duruyoruz? Sezai Karakoç''un, 1955''te Tunus''un bağımsızlığı için yazdığı bu şiir, aslında durduğumuz, durmamız gereken yeri gösteriyor. Hatırlattığı için Işın Eliçin''e teşekkür ederim..
Dünya er geç bu "son"la yüzleşecek
00:0018/01/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Birkaç gün önce hayal bile edilemezdi. Arap dünyasının en acımasız rejimlerinden olan; Fransa ve ABD''nin desteğiyle onlarca yıldır uyguladığı baskılarla tanınan, özgürlük alanlarını yok eden, sokakta bile İslami motiflere izin vermeyen, "İslam tehlikesi"yle mücadele etme konusunda 28 Şubat döneminde Türkiye tarafından bile örnek alınan, "terörle mücadele"de işbirliği satarak yeniden Batı''nın gözüne giren bir diktatörlük, "Burgiba rejimi" birkaç günde çöktü.
"Tunus''un çocukları diktatörleri gömer" demiştik, gömdü. Ama ne yazık ki, birkaç gün önce dünya, böyle bir ihtimali görmek bile istemedi. Ya da gizledi. 28 Aralık''tan bu yana devam eden, işsizlik ve hayat pahalılığı protestolarının bir rejimin sonunu getireceği düşüncesi ısrarla dikkatlerden uzak tutuldu.
Arap medyası, Batı medyası ve Türk medyası, Tunus''tan günlerce protesto gösterileri haberi verdi. Aslında protesto gösterisi değil isyan vardı. Ancak haberler özellikle siyasi boyuttan uzaklaştırılarak sunuldu. Hiçbir medya organı bu isyanın doğrudan rejimi hedef aldığını söylemedi. 23 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten polis devletinin başındaki adamın sonunu getireceğini tartışmadı. Bu yönde bir imada bile bulunmadı.
Nasılsa polis güçlü, asker güçlü, istihbarat güçlü, Batı''nın da desteğine sahip olan devlet güçlüydü. Birkaç gün içinde kalabalıkların gazı alınır, güvenlik denetimi sağlanır sonra da "suçlular"a bunun hesabı sorulurdu. Hep öyle olmadı mı? Beklenti bu yöndeydi. Bu yüzden o tarihten bu yana bütün olaylar siyasi boyutundan arındırılarak sunuldu. Arap medyası bu yönde baskı altındaydı, istese de başka türlüsünü yapamazdı belki. Ama ya Türkiye? Bir ülke analizi böyle mi yapılırdı? Türk medyası neden Tunus''la ilgili olabilecekleri öngöremedi?
Ne oldu? Burgiba rejimi çöktü. Bin Ali ülkeden kaçtı daha doğrusu kovuldu. Tunus halkı, bu kadar güçlü denilen rejimi tarihe gömdü. Hiçbir rejim halkından, ülkesinden güçlü değildir. Rejimler gelip geçicidir, millet kalıcıdır, Tunus''ta da öyle oldu. Her ne kadar durum netleşmemişse de, ne olacağı hala belirsizse de, gelinen aşama büyük bir zaferdir.
Bir an önce askerlerin kışlalarına dönmesi, rejim artığı polis ve istihbarat unsurlarının temizlenmesi, Tunus''un özgür halkının taleplerinin gerçekleşmesi gerekiyor. Bu aşamadan sonra, Fransa''nın orduya verdiği destek bile Tunus''u eski günlerine döndüremeyecek. Muhalif liderler, düşünürler ülkelerine dönüyor. Televizyonlarda ilk kez ezan ve namaz görüntüleri yayınlanıyor.
Tunus''ta da Cezayir''i iç savaşa sürükleyen tertipler denenecektir ama başarı şansı görünmüyor. Artık bu aşamadan sonra, bölgede etkinliği azalan ABD''nin, Cezayir''de iç savaşı tezgahlayan Fransa''nın dediği değil, onların oyununu bozan Tunus halkının dediği olacak. Umarız, askeri rejim özlemi çekenler de bir süre sonra Bin Ali''nin hayal kırıklığını yaşarlar.
Uzunca zamandır "Kadife devrimler"le dünyayı sarsan ama başarısız olanlar, "Kadife olmayan" bir sivil isyanın sonuç getirdiğini hayretler içinde gördüler. İlk kez Batı''nın desteği olmadan, batılı kurumların dahil olmadığı bir sokak isyanı rejimi değiştiriyor. En azından şu anki görüntü böyle.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bölgenin siyasi temsilcileriyle, sivil toplum temsilcileriyle toplantılar yaparken Tunus''ta rejim değişti. Diktatörler, baskıcı rejimler gerçekten de kuma gömülüyordu çünkü.
Hemen ardından Mısır''da, Cezayir''de, Ürdün''de ve daha bir çok ülkede, "sıra sizde" gösterileri yapılırken, Kahire''de insanlar "Bin Ali, Mübareke söyle, sırada o var" derken, Cezayir''de ardı ardına insanlar kendini ateşe verirken, on yıl, yirmi yıl, kırk yıl "iktidar"da olanlar neler düşünüyor, neler yapıyor?
Elbette, bir dalgayı önlemeye çalışıyor. Hepsi alarm durumunda. Belki şu an için onları sarsacak bir gelişme olmayacak. Belki rejimleri sağlam, güçleri yerinde görünüyor. Ancak sokaklara, kitlelere umut verdiği, cesaret ve coşku verdiği bir gerçek. Bu coşkunun ne zaman nasıl patlayacağını kimse öngöremez.
Ama dünya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu''da er geç Tunus gerçeğiyle yüzleşecek. İşte o zaman, sadece Arap dünyasının değil, dünyanın da kaderi değişecek, yer yerinden oynayacak.
"Ali defol!", "oyun bitti!" sloganları hangi başkentleri titretti acaba…
İran, Lübnan"da İsrail"i vuracak..
00:0019/01/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tunus''ta rejim devrilirken Lübnan''da hükümet düştü. 14 Şubat 2005''te eski Başbakan Refik Hariri''nin öldürülmesini soruşturan BM mahkemesinin Hizbullah yöneticilerini suçlayacağına dair işaretler üzerine örgüt Saad Hariri hükümetinden çekildi ve Lübnan''da, bütün bölgeyi endişeye sevkeden siyasi kriz başladı. Öyle ki, Türkiye ve ABD dahil, bir çok ülke, Lübnan krizi ve muhtemel etkileriyle uğraşmaktan Tunus''ta ne olduğuna bakamadı bile.
Durum şu: Hizbullah ikna edilemezse Lübnan''da yeni hükümet kurulamayacak. İç gerilim tırmanacak. Bu ortamda belki İsrail-Hizbullah çatışması yeniden başlayacak. Suriye ve İran taraf olacak. Türkiye-İsrail gerilimi daha da tırmanacak. Tunus''taki gelişmelerin etkisiyle Arap sokakları kontrol edilemez hale gelecek.
Hariri suikasti üzerinden Suriye Lübnan''dan çıkarıldı. Ülke savunmasız bırakıldı, sonunda İsrail Lübnan''a saldırdı. Yine aynı suikast üzerinden bu sefer Hizbullah vuruluyor. Benzer bir senaryo sanki. ''Önceki savaş tutmadı yenisini hazırlayalım'' türü bir senaryo mu var karşımızda? BM soruşturmasını yürüten önceki savcının İsrail istihbaratıyla bağlantıları deşifre oldu. Şimdi yine aynı mahkeme üzerinden bir siyasi kriz mi dizayn ediliyor?
Akla ilk gelenler bunlar… Ama başka şeyler de var, ciddi olarak sorgulamamız gereken. Ve bence çok önemli. Şöyle ifade edelim:
1- Lübnan savaşı, İsrail ve müttefikleri tarafından değil İran tarafından isteniyor olabilir mi? Peki İran neden bunu yapsın?
2- İsrail ve müttefiklerinin İran nükleer tesislerine yönelik askeri hareketlilikleri son noktada. Bir saldırı istihbaratı alınmış olabilir mi? Öyleyse;
3- Muktada Sadr''ı Irak''a geri gönderen ve Maliki hükümetine desteğe ikna eden Tahran, Hizbullah''ı da harekete geçirmiş olabilir mi?
4- Daha önceki Lübnan savaşında bu ihtimal söz konusuydu ama pek tartışılmadı. İran ne zaman üzerindeki baskıyı savuşturamaz hale gelse krizi sınırlarının ötesine yönlendirmekte mahir bir ülke. Bu sefer de üzerine gelen krizi Lübnan''a yönlendirip İsrail''in elini kolunu bağlamak istiyor olabilir mi?
5- Ya da; yakın bir gelecekte nükleer konuda bir çıkış yapacak olan İran, bu çıkış için elverişli ortamı oluşturmak, uluslararası tepkiyi etkisizleştirmek için bölge ülkelerini ve dünyayı Lübnan-İsrail kriziyle meşgul etmek isteyebilir mi?
İhtimalleri sorguluyoruz. Çünkü burası Ortadoğu ve bütün ihtimallerin ciddiye alınması gerekiyor. Mesela İsrail''de koalisyon hükümeti dağılmak üzere. İstifalar yaşanıyor. Latin Amerika ülkeleri Filistin Devleti''ni tanımaya başladı. Rusya''nın da tanıyacağına dair söylentiler var. Bir süre sonra Türkiye de Filistin Devleti''ni tanırsa ne olur? İsrail''e tarihinin en sert tepkisini göstermiş olmaz mı? Bütün bunlar, İran için geçerli olan Lübnan krizinin aslında İsrail için de geçerli olduğunu, İsrail''in de böyle bir krize ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Şam''da Türkiye''nin de katılımıyla yapılan zirve, yürütülen yoğun temaslar krizi önlemeye yetmeyebilir. Amaç ne ise, kimler hangi planı kurmuşsa emin olun kısa süre içinde ortaya çıkacaktır. Zira, bu sefer her şey çok hızlı gelişecek gibi…
Çernobil faciası tezgahlamışlar
Geçtiğimiz yıl, bir bilgisayar virüsü dünyayı kasıp kavurdu. Ama en çok da İran''ı vurdu. Windows üzerinden Siemens''in kontrol sistemlerine giren Stuxnet virüsünün İran nükleer tesislerini hedef aldığı söylendi. Tahran, virüsün kendilerine zarar vermediğini açıkladı. Ama birkaç gün önce işin aslı ortaya çıktı.
Virüs, İsrail tarafından ABD''nin desteğiyle geliştirilmiş, Almanya ve İngiltere''nin de yardımı olmuş. Negev''deki İsrail tesislerinde test edilmiş. Doğrudan İran''ın nükleer çalışmalarını hedef alan bir siber silah olarak tasarlanmış. Önceden söylentiydi ama artık virüsle ilgili bütün bilgiler deşifre oldu. Siber savaş devam ediyor…
Bu kadar değil, daha kötüsü de var. Meğerse virüs üzerinden sadece İran''ın Buşehr nükleer santralinin açılışını sabote etmemişler. Bütün bölgeyi tehdit edecek çok büyük bir felaket planlamışlar. Buşehr santralinde Çernobil felaketine yol açmak istemişler. Rus bilim adamları ve istihbarat servisi, bölgede ikinci bir Çernobil yaşanabileceği konusunda Kremlin''i uyarmış. Bu yüzden santralin açılışının ertelenmesi isteniyor şimdi. Yoksa büyük bir felaket yaşanabilirmiş. İran açılış zamanında yapılacak dedi.
"İsfahan''dan yükselecek nükleer bulutlar İstanbul''u ulaşır mı" diye sorarken hava saldırısını kastetmiştik. Ama hava saldırısına gerek kalmadan, bilgisayar virüsü üzerinden santrali havaya uçurmayı planlamışlar. Yeni Çernobil, bu bölgeyi ne hale getirirdi, düşünebiliyor muyuz?
Çok tehlikeli oyunlar oynuyorlar, çok…
Beş yıl önceki o çağrı! Peki ne olacak şimdi?
00:0020/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
CIA''nın dünyayı saran gizli esir ticaretinde, işkence uçuşlarında, gizli sorgulama merkezleri programında Türkiye ne kadar vardı? Yıllarca bunu sorguladık. Ulaştığımız bütün bilgileri tereddütsüz kamuoyuyla paylaştık. Çünkü ortada insan ırkının geleceğini tehdit eden, yeryüzünün her köşesine ulaşan kontrolsüz ve acımasız bir örtülü operasyon yürütülüyordu.
Wikileaks sızıntıları bu konuyla ilgili bilgiler de içeriyormuş. Alman Die Welt gazetesinin haberine göre Türkiye, 2002-2006 arasında bu "trafik"te yer almış. ABD''nin eski Ankara Büyükelçisi''nin notlarına göre o tarihlerde bu uçuşlara izin verilmiş, dönemin Dışişleri Sözcüsü Namık Tan bu konudaki iddiaları yalanlamış, verilen izin de 15 Haziran 2006''da kaldırılmış… Faruk Loğoğlu; o zaman verilen iznin "genel" olduğunu, uçakların ne taşıdığının bilinmediğini, daha sonra da iznin iptal edildiğini söylüyor. Olayın özeti bu.
Peki hikaye böyle mi? Bu kadar mı?
Gizli işkence merkezleri ve CIA''nın gizli uçuşları 2001 yılında, Afganistan''ın işgaliyle başladı. Daha doğrusu yoğunlaştı. Çünkü aslında söz konusu operasyon 1995''ten beri devam ediyordu. Dünyanın bir çok bölgesinde antiterör merkezleri kuruyorlar, İslamcı grup ve kişilere yönelik örtülü operasyonlar yürütüyorlar, insanları alıp bilinmeyen yerlere götürüyorlardı. O zaman duyduğumuz ülke isimleri bizlerde şok etkisine yol açıyordu. Batı medeniyetini tehdit eden bir tehlike vardı ve bu tehlike ortadan kaldırılmalıydı. Birçok Müslüman ülke yönetimi, kendilerini de tehdit eden bu düşmana karşı onlarla işbirliği yapıyordu. 11 Eylül saldırılarıyla operasyonlar daha da yoğunlaştırıldı. Afganistan işgaliyle küresel ölçekte ortak operasyonlara dönüştü.
Daha o tarihlerde buna dikkat çekmiş, insan ırkı için çok tehlikeli bir sürecin başlamasından, uygulamanın gelecekte emsal teşkil etmesinden daha da kötüsü kanıksanmasından duyduğumuz endişeyi paylaşmıştık.
Tayland''dan, Uzakdoğu''nun yağmur ormanlarından Afrika çöllerine, Avrupa başkentlerinin arka sokaklarına kadar mobil sorgu evleri, gizli işkence merkezleri kuruluyordu. Onlarca ülkeden kaçırılan insanlar bu merkezlere götürülüyor, istihbarat için acımasız yöntemlerle sorgulanıyor, alınan bilgiler askeri planlamada kullanılıyordu. Maalesef birçoğu işkence altında ölüyor ya da kayıplara karışıyordu. Seksen ülkede yüz binden fazla insanı sorgulayanlar, milyonlarca ismi içeren listeler düzenleyenler, kaç kişiyi bu şekilde yok etti. Kimse bilmiyor, bilemeyecek de.
İşte bu trafik, CIA''nın kayıtdışı, "ektraordinary rendition" uçuşlarıyla sağlanıyordu. Sadece İngiltere ya da Almanya üzerinden yüzlerce uçak geçmiş, bu ülkelerdeki askeri üslere ya da merkezlere insan taşımıştı. Kimse bu uçaklarda ne taşındığını, hangi izinle uçuşların gerçekleştirildiğini, taşınan "kargo"nun içinde kimlerin olduğunu bilemiyordu. Öyle ki, offshore işkence merkezleri sadece ülkelerle sınırlı değildi. Okyanuslardaki ABD savaş gemileri, Diego Garcia gibi askeri üsler aynı işlevi görüyordu.
Yıllar sonra Uluslararası Af Örgütü''nün konuyle ilgili raporu üzerine Avrupa Konseyi konuyla ilgili 67 sayfalık bir rapor yayınladı. Konseyin 14 ülkesi operasyonda görev üstlenmişti. İsviçre, Bosna-Hersek, İngiltere, İtalya, Makedonya, Almanya, Polonya, Romanya, İspanya, Kıbrıs Rum Kesimi, İrlanda, Portekiz, Yunanistan, Türkiye gibi ülkelerin "esir ticareti"nde rol aldığı belirtiliyordu. Romanya ve Polonya gibi ülkelerde gizli cezaevleri kurulduğunu, Norveç''in bu kirli ticarette önemli bir ülke olduğunu, karşılığında da Kuzey Irak''tan petrol kuyuları aldığını, kanlı ticaretin Kosova, Ukrayna, Azerbaycan, Özbekistan, Mısır, Ürdün, Tayland, Filipinler ve Ortadoğu ülkeleri gibi onlarca ülkeyi kapsadığını, özellikle İsrail ve Ürdün''de insanlığın yüz karası kampların kurulduğu biliyorduk. Ama sorulan her soru çıldırtıcı bir sessizlikte kaybolup gidiyordu.
Aslında kanlı trafiğin ikili ve çok yönlü anlaşmalar çerçevesinde seyrettiğini de biliyorduk. Ortada bir gizli Paris Anlaşması vardı ve 36 ülke anlaşmaya imza koymuştu. İkili anlaşmalar ise hâlâ gizliliğini koruyor. Tüm bu operasyonlar söz konusu anlaşmalara bağlı olarak, insanlığa demokrasi ve özgürlük pazarlayan ülkelerin, AB ülkelerinin aktif katılımıyla yürütülüyordu.
Acaba, kaçırılan, sorgulanan, yok edilen, kayıplara karışan bu insanlar Müslüman olmasaydı bu kadar sahipsiz kalabilirler miydi? Acaba bu insanlar "Batı"lı olsaydı, bu kadar kolay hukuktan, yargıdan kaçırılabilirler miydi? Bütün Batılı ülkeler ve onların etkisindeki Müslüman ülke rejimleri, bir ortak tehdide, düşmana karşı tam bir dayanışmaya girmişler ve tehlikeyi ortadan kaldırmak için insanlığın bütün değerlerini yok saymayı göze almışlardı.
O zamanlar Türkiye''nin pozisyonunu çok tartıştık. Sadece İncirlik değil, Sabiha Gökçen ve Diyarbakır gibi askeri üslerin nasıl kullanıldığını sorguladık. Mesela; 7 Mart 2005''te İstanbul''dan kalkıp Kopenhag Havaalanı''na inen, 23 saat sonra, İzlanda''ya oradan da ABD''ye giden uçağın kimleri taşıdığını sorduk. 31 Mart 2002''de Spar 2 uçuş plakalı Learjet uçağının İzlanda (Keflavik)-Fransa (Brest-Guipavas)-İtalya (Roma)dan hareketle İstanbul''a gelmesi ile birlikte, kaç uçağın daha Türkiye''ye geldiğini, Güney''deki bazı ülkelerden Türkiye''ye uçuş yapıldığına dair iddiaları sorduk. Hepsi o tarihlerde yalanlandı.
2006 yılında yalanlayanlara bu köşeden aynen şu çağrıyı yapmıştık:
Yalanlamayın. Bir süre sonra ABD bütün bunları kabul eder. Siz yalanladıklarınızla kalırsınız. Bu bir insanlık suçu. Bu suçta yer almayın. İnsanlığın ortak hafızasını hafife almayın! İnsanlık suçlarını hafife almayın! Bir gün yakanıza yapışır, kurtulamazsınız. Tarihin en büyük insanlık suçu bu! Sayısız insanın şu anda nerede olduğu bile bilinmiyor. Yeryüzünün her yanı işkence merkezine dönüştürüldü. Offshore işkence merkezleri ve modern köle ticareti size bir şey anlatmıyor mu?
Gelin bu pis işten kurtulalım. Türkiye''yi bu ayıptan kurtaralım. Çünkü yarın Türkiye topraklarında neler yapıldığını, bu kirli ticaretin altında kimlerin imzası olduğunu, CIA''nın bu ülkedeki varolduğu iddia edilen sorgu merkezlerine kimlerin izin verdiğini de açıklayacaklar. O zaman sizi kimse düşünmeyecek…
İşte böyle, adeta yalvarmıştık.. Beş yıl geçti aradan… Aynen o çağrıdaki gibi oldu. Dahası da olacak. O gizli anlaşmalara atılan imzaların sahiplerini de açıklayacaklar…
Eller tetikte.. Ya bombalar patlarsa!
00:0021/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran''a saldırıdan önce Lübnan''da savaş çıkar. İran, kendisine yönelik saldırıyı sınırlarının çok ötesinde Lübnan''da karşılar, saldırganları Lübnan''da tam anlamıyla bir çıkmaza sürükler.
İran''dan hesap soracak olanlar ise, bu ülkeye ulaşmadan önce Lübnan''da Hizbullah''ı dize getirmek, Hamas''ı etkisizleştirmek, Irak''taki Şii grupları denetim altına almak zorunda. Bunları başarmadan İran''dan hesap sormaları neredeyse imkansız.
Benim tezim bu.
İster Lübnan''ı, ister İran''ı isterseniz bölgedeki diğer krizleri ele alın; bölgeyi iki ana kampa ayıranlar bu denkleme göre hesap yapmak zorunda. Şimdiye kadar, 14 Şubat 2005''te işlenen Refik Hariri suikasti üzerinden bu tezi işlediler. Suriye''yi Lübnan''dan çıkardılar, Lübnan''ı İsrail saldırılarına açık hale getirdiler. Ardından da saldırı gerçekleşti. Amaç İran öncesi Hizbullah''ı tasfiye etmekti.
Savaş onlar için tam bir hayal kırıklığı oldu. Başaramadılar. Ardından uluslararası güç üzerinden Hizbullah''ı sınırlamaya çalıştılar. Görünüyor ki, bu da başarısız oldu. Şimdi, Birleşmiş Milletler Hariri soruşturması üzerinden yine aynı amaç için ortam oluşturuyorlar.
Sadece İsrail-Hizbullah savaşı değil, Gazze''ye yönelik İsrail saldırısının amacı da buydu. İran''la hesaplaşma öncesi ayaklarına dolanacak örgütleri tefsiye etme projesi içinde Hamas önemli bir hedefti. O acımasız saldırının tek sebebi buydu. İsrail''e atılan roketler birer bahaneydi. Sonuç yine başarısızdı, ABD, İsrail ve Fransa için tam bir hüsran oldu.
Hizbullah''ın Lübnan hükümetinden çekilmesi sonrası bütün bölge ülkelerini alarma geçiren son krizin ana gündemi de bu. Bu sefer Hariri soruşturması üzerinden Hizbullah üst yöneticilerini, Suriye''yi ve Ayetullah Hamaney dahil, İran yönetimini vurmaya çalışıyorlar. Soruşturmanın daha önceki Alman savcısının Mossad bağlantısı deşifre olmuştu. Ama anlaşılıyor ki, mahkeme üzerinden tiyatro oynanıyor, tehlikeli bir senaryo uygulanıyor.
Bu haliyle Lübnan''da kısa süre içinde istikrarın sağlanması imkansız gibi. Kriz, sadece Lübnan iç istikrarını değil, İsrail''den Ürdün''e, Suriye''den İran''a kadar bütün ülkeleri etkileyecek noktaya doğru ilerliyor. Hatta krizin önlenmesi yönünde en yoğun çabaları sürdüren ülke olan Türkiye için de ciddi bir tehlike gelişiyor. Ankara''nın son beş yılda bütün bölgeyi yakınlaştırmaya yönelik projelerini tehdit ediyor.
Lübnan''da en etkili ülkelerden Suudi Arabistan, arabuluculuktan çekildi. Türkiye ve Katar yoğun temasların ardından bir noktada durdu. Her ne kadar çekilmeseler de, bir süre gelişmeleri izlemeye alacaklar sanki. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun “arabuluculuktan çekilme” diye bir durum olmadığına dair açıklaması önemli. Çünkü böyle bir çekilme, Türkiye''nin bölgeye yönelik kapsamlı projeleriyle örtüşmüyor.
Ancak son görüşmeler Hizbullah''ın sokağa inmesinin önüne geçmiş gibi. Arabulucuların Lübnan ziyareti öncesi sokağa inen silahlı Hizbullahçılar''ın, ziyaret önceki sokaktan çekildiğine işaret ediliyor. Durumun gerçekten gergin olduğu, insanların Lübnan''ı terk edip etmemeyi konuştuğu söyleniyor.
Dün İstanbul''da BM Güvenlik Konseyi''nin beş daimi üyesi ve Almanya (P5+1) ile İran arasında nükleer müzakereler başladı. “Şon şans” olarak gösterilen bu müzakerelerden açıkçası pek bir şey beklenmiyor. Lübnan krizi ile nükleer müzakerelerdeki başarısızlık nasıl bir görüntü oluşturacak?
İpler gerçekten kopuyor mu?
Umarız bu aşamaya gelmez ve diplomasinin sayısız yöntemlerinden bir başkası devreye girer. Aksi takdirde;
Hizbullah güçleri Lübnan sokaklarına iner. ABD ve Fransa gibi ülkeler bölgeye askeri bir hedef olarak bakmaya başlar. Lübnan''da iç çatışma “yakın ihtimal” haline gelir. İsrail-Hizbullah arasında sınırda adam kaçırma eylemleri baş gösterir. Her gün Lübnan semalarında dolaşan İsrail savaş uçakları Güney Lübnan''da bir köye “taciz ateşi” açar. Güney Lübnan''da bir patlama bütün bölgede bomba etkisi yapar ve alev İsrail''den Irak''a kadar bütün bölgeyi sarar.
Ortadoğu''nun istikrarı Lübnan''da başlar. Orada istikrar yoksa bölgede de olmayacak demektir. Çünkü orada her ülkenin (sadece bölge ülkeleri değil, dünyanın bir çok ülkesi de) bir “taraf”ı vardır.
S. Arabistan; “Lübnan bölünebilir” diyor. Kriz yönetilemezse, durum bölünmenin de ötesine geçebilir. Hariri suikastinden sonra olduğu gibi Beyrut''ta bombalar patlatılmaya, suikastler işlenmeye başlanırsa, bilin ki bunu planlayanlar kesin savaş istiyordur. Şu an böyle bir endişe söz konusu. Bir sabah uyandığımızda Lübnan''da bir siyasi yetkili öldürülmüş ya da Şii-Sünni ayrışmasını tetikleyecek bombalı sabotajlar düzenlenmiş olabilir. Tabi ki, bu saldırılardan doğrudan Suriye sorumlu tutulacaktır.
Gerçekten ipler koptu mu?
Eller tetikte mi?
Bölge ülkelerinin teyakkuzda olduğunu düşünüyorum…
.Kudüs"ü satmışlar.. Peki bunlar ne?
00:0025/01/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail-Filistin müzakerelerine dair on yıllık gizli bilgi deşifre oldu. Sadece Filistin yönetimini değil, bölge yönetimlerini sarsacak bin altı yüz gizli belgenin çok az bölümü El Cezire tarafından yayınlandı. Şok edici bilgiler içerdiğini düşündüğümüz asıl belgeler daha sonra duyurulacak.
Yayınlanan kısmı Kudüs''ün büyük bölümünün İsrail''e verilmesi gibi dünyayı ayağa kaldıracak teklifleri içeriyorsa yayınlanacaklarda neler olacağını siz düşünün! Yalanlamacılara hiç inanmayın. İsrail silahlarının gölgesine sığınanlara, Gazze ve Güney Lübnan''a yönelik vahşi saldırıların arkasındaki kirli ittifakın taraflarına, "Gelin ülkemizi işgal edin" diyenlere, İsrail ile aynı güvenlik endişeleriyle hareket edenlere asla inanmayın.
2003 yılından beri, bölgeden yansıyan resmin aldatıcılığına, sokakların hassasiyetinin arkasında iğrenç bir ortaklığın söz konusu olduğuna, bölgesel güçlerin kendi amaçlarını İsrail silahlarıyla gerçekleştirmek istediklerine, "rejim değişikliği" projesinin Afganistan ve Irak''tan önce Filistin''de başladığına, ABD ve İsrail kadar bölgedeki bazı rejimlerin katliamlardan sorumlu olduğuna işaret etmeye çalışıyoruz.
El Cezire''nin yayınladığı belgelere göre, bugünkü Filistin yönetimi İsrail''e Kudüs''ü teklif etmiş! Fazla beklemeyin, o belgelerde neler olabileceğini, ya da bir gün deşifre olacak gizliliklerin bazılarını şimdine buradan aktaralım. Gazze''ye yönelik İsrail saldırısına bakalım. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki kopuşu simgeleyen o kıyıma..
Mısır ve bazı bölge ülkelerinin amacı ile İsrail''in bu savaştaki hedefleri ne kadar da örtüşüyordu. Onlar Hamas tehdidinin İsrail eliyle ortadan kaldırılmasını istedi. Kendileri yapamaz, başaramazlardı.. Çünkü kitleleri kontrol edemeyeceklerini biliyorlardı. Nasılsa İsrail düşman, nasılsa kitlelerin öfkesini İsrail öfkesiyle bastırıyorlar, nasılsa İsrail de Hamas''ı yok etmek istiyordu.. Neden olmasın! Son derece zekice bir politikaydı. Bir taraftan ağıtlar yakarken diğer yandan İsrail''le gizli ortaklık yürütülüyordu!
Peki İran sadece İsrail''in mi düşmanıydı? Hayır, en az o kadar Mısır''ın, S. Arabistan''ın da düşmanıydı. Bakın işte bir ortak nokta daha çıktı. Hamas''la başlayıp İran''la devam etmek… Tahran''ın Akdeniz''e uzanan kolunu kesmek. Elbette İsrail''in silahlarıyla. Bazı Arap rejimleri İsrail''in silahlarının gölgesine sığınmışlardı.
"Gazze''de edindiğimiz deneyimi İran''a yöneltmeliyiz" diyorlardı. Bu yüzden ateşkes bile istemediler. Ateşkes pazarlıkları İsrail''in saldırıları durdurmasına değil, Hamas''ın Gazze yönetiminin sona erdirilmesine endekslenmişti. Kahire Hamas''a; "Ya istediğimiz türden ateşkesi kabul et ya da yok ol" diyordu. Saldırıya onay hatta işbirliği yetmezmiş gibi, ateşkes formülüyle Filistin''i bir kez daha vuruyorlardı. Ancak, İsrail Genelkurmay Operasyonlar Dairesi Komutanı General Tal Russo, "askeri harekatla Hamas''ı devirmeyi başarmanın mümkün olmadığını" söyledi. O rejimlere kalsa, İsrail''i daha da kışkırtıp saldırıyı devam ettireceklerdi.
Hamas''ın beli kırılamadı. Ciddi anlamda zarar bile verilemedi. Siyasi hedeflere ulaşılamadı. Askeri hedeflere ulaşılamadı. O zaman bu savaş neden başladı? Sadece kitlesel kıyım için mi?
Hayır; Gazze''de olanlar bir İsrail-Filistin çatışması, Hamas-El Fetih çatışması değildi. Bir kirli ortaklık, acı bir ihanetti! 2003 yılından bu yana, bu bölgede gördüklerimizden çok farklı bir senaryonun uygulandığını, bunun bilinmesi gerektiğini, bizlere sadece acılarla yüzleşmek kaldığını, hepimizin bir büyük yalanın kurbanları olduğumuzu söyleyip durduk.
2005''te Hamas''ın seçim zaferinden sonra uygulanan kirli senaryoydu bu. Gazze saldırılarının güvenlikle hiçbir ilgisi yoktu. ABD, İsrail ve Mahmut Abbas, özellikle de ihanetiyle meşhur olan Mahmud Dahlan arasında yapılan işbirliği vardı. Bush, Rice, ünlü neocon Eliot Abrams ve Filistin yönetiminin Hamas''ı ezmek için giriştiği kanlı bir ortaklıktı bu. Hamas''ın seçim zaferinden sekiz ay sonra, Rice, Abbas''a bakın ne diyordu: "Anlaştık değil mi, iki hafta içinde hükümet dağıtılmış olacak." Abbas: "Belki iki hafta içinde olmaz, bana bir ay süre verin…"
İmha operasyonunun başına İsrail istihbaratı adına çalışan Filistin Güvenlik Sorumlusu Mahmud Dahlan atandı. O artık ABD''nin "adamı"ydı. El Fetih''e silah verilecek, askeri destek sağlanacaktı. Abbas''a da 86 milyon dolar para aktarılacaktı. İsrail Savunma Bakanı, Dahlan ve Başbakan Ehud Olmert gizli toplantılar yaptı. Filistin iç savaşı böyle çıkarıldı. Hamas''a önce ambargo uygulandı, başarılı olmayınca iç savaş çıkarıldı. ABD ve İsrail''den açıkça silah konvoyları geliyor, El Fetih''e silah aktarılıyordu. Gazze''ye girilecek, Hamas ezilecekti.
Hamas komployu fark edip erken davrandı ve Gazze''de yönetimi ele geçirdi. El Fetih''in istihbarat merkezinde, İsrail istihbaratıyla işbirliğinin belgeleri ele geçirildi. Dahlan''ın işkence kayıtları bulundu. Hamas Gazze''yi ele geçirince köşeye sıkışan Dahlan''ı ABD ve İsrail kurtardı.
17 Aralık 2006''da El Fetih liderlerinden ve İsrail istihbaratına bağlı Dahlan''a İsrail kontrolünde silah aktarıldı. ABD, İsrail ve Mısır istihbaratının kontrolünde defalarca ve alenen El Fetih''e silah naklediliyordu. Filistin iç savaşı bu silahlarla başlatıldı.
Hamas Gazze''yi kontrol altına alınca Amerikan yapımı silahlar ortaya çıktı: 7,400 M-16, çok sayıda makineli tüfek; 18 adet ABD malı zırhlı araç, yüz binlerce mermi. El Fetih liderleri, komutanları ile Mossad ve CIA arasındaki ilişkileri ortaya koyan sayısız evrak bulundu. Dahası, Hamas liderlerine yönelik suikastlerle ilgili bilgiler elde edildi. Bu köşede defalarca tartışılan Gazze''deki ABD özel timleriyle ilgili bilgilere ulaşıldı. Durum bazı ülkeleri panikletti. Dahlan''ın istihbarat arşivleri bütün bölgeyi sarsacak nitelikteydi.
Binlerce gizli belge İsrail tarafından "Yüzyılın Felaketi" olarak yorumlandı. ABD ve İsrail, belgelerin İran ve Suriye''nin eline geçmesinden endişeleniyordu. Ama asıl endişe bu değildi; kanlı, kirli ilişkiler ağının ortaya çıkmasından korkuyorlardı. İsrail, ABD, Mısır ve bazı bölge ülkeleri, istihbarat bilgilerinin yayılmasını engellemek için müthiş bir dayanışma içine girdi. Belgelerin İsrail''in yabancı istihbaratlar ile ortak operasyonlarını, İsrail işbirlikçisi Filistinli yetkililerin adlarını, silah-kara para trafiği ile ilgili bilgileri ihtiva ettiği belirtiliyordu. Bu arşivden "Türkiye ile ilgili neler çıkacak merak ediyorum" demiştim o günlerde...
Başka hangi belgeler bulundu, biliyor musunuz? Dahlan''ın İsrail istihbaratıyla birlikte Yaser Arafat''ı öldürme senaryoları. Yayınlanacak bilgiler sadece El Fetih yönetimini, İsrail bağlantısını değil, bölge ülkelerinin Arap-İsrail ilişkilerinde, barış sürecinde ve Lübnan-Gazze savaşlarındaki utanç verici ilişkilerini de deşifre edecek. Tabi yayınlanabilirse..
Yukarıda pek de bilinmeyen bir resmi yansıttık size. Bir çoğunu daha önce de vermiştik. Yeni belgelerde bu resmin detaylarını bulacağız muhtemelen. Ama Arafat''ın zehirlenmesiyle ilgili bilgiler olmayacaktır. Yıllar geçecek Refik Hariri suikastiyle ilgili gizli ortaklıklar da deşifre olacaktır. Tıpkı Hamas liderlerinin öldürülmesindeki kirli ortaklık gibi…Hizbullah devleti!
00:0026/01/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ne diyeceğiz şimdi? "Lübnan terör devleti" mi diyeceğiz? ABD ve müttefiklerinin terör algısına bakılırsa öyle diyeceğiz. Bölgenin dinamiklerine bakıp, kitlelerin sesine kulak verirsek Lübnan''da Lübnanlılar''ın devleti var, Lübnanlılar''ın hükümeti kuruluyor diyeceğiz. Elbette ikincisi doğru ve elbette doğruya inanacağız. Elbette, terör kartı ve terör söylemini bir tür güvenlik projesi olarak kullananların, bölgeye yönelik ayrıştırıcı-çatıştırıcı projelerini bu kart üzerinden yürütenlerin tuzağına düşmeyeceğiz.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, yeni hükümeti kurma görevini Hizbullah''a verdi. Hizbullah''ın adayı Eski Başbakan Necip Mikati, parlamentoda çoğunluğun desteğini alarak hükümeti kurma yetkisini aldı. 128 üyeli parlamentoda 68 üyenin desteğini alan Sünni Müslüman olan milyarder işadamı Mikati, 60 temsilciye sahip eski Başbakan Saad Hariri''yi geçerek Lübnan''ın yeni Başbakanı olacak.
ABD, Fransa ve bir çok Batılı ülke, Hizbullah hükümetini tanımayacağını açıkladı bile. ABD yönetimi, Hizbullah''ı terör örgütü gördüklerini ve pozisyonlarının belli olduğunu, gelişmelerden kaygı duyduklarını açıkladı. İsrail ise, "Lübnan''da yeni bir İran kurulacak" dedi.
Birleşmiş Milletler üzerinden bir senaryo uygulanıyordu ve bugünkü haliyle senaryo fiyaskoyla sonuçlanmış görünüyor. 14 Şubat 2005''te öldürülen eski Başbakan Refik Hariri dosyasını soruşturan BM soruşturma komisyonu hazırlıkları mahkemeye sundu. BM savcısının iddianamesinde Hizbullah üst düzey yöneticilerini Hariri suikastine karışmakla suçlayacağına dair işaretler Lübnan''daki krizi tetikledi. Hizbullah bakanlarını hükümetten çekti ve Hariri hükümeti düştü.
Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Katar gibi ülkelerin yoğun çalışmaları, sonuç vermedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun Hizbullah lideri Hasan Nasrallah''la yaptığı gece yarısı görüşmesi de krizin çözümü için yeterli olmadı. Hizbullah ikna edilemedi çünhkü ABD Hariri''ye Hizbullah''la ortaklığı yasaklamıştı. S. Arabistan arabuluculuktan çekildi. Türkiye ve Katar, tarafların pozisyonunu aldı, kendi duruşunu ortaya koydu ve beklemeye geçti. Bunlar olurken Saad Hariri ABD ve Fransa ile istişarelerde bulunuyordu.
ABD yönetimi Hariri''yi uyardı ve Hizbullah''la hükümet kurmasını onaylamayacağını hatta böyle bir şey olursa Lübnan''a yardımı keseceğini söyledi. Çünkü ABD''den Lübnan''a yıllık 246 milyon dolar yardım geliyordu ve bunun yüz milyon doları askeri harcamalara ayrılıyordu.
Her ne kadar Hariri grubu dışındaki hemen bütün taraflar yeni hükümete destek açıklasa, İsrail-Hizbullah savaşı döneminde gerçekten utanç verici pozisyon alan Velid Canbolat bile Hizbullah''a desteğini verse de İsrail-ABD cephesi ile İran-Suriye cephesi arasındaki mücadele açısından düşünülürse bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya.
Hem Hizbullah hem de Mikati ulusal birlikten söz ediyor, Lübnan hükümeti olacaklarını açıklıyor, taraflar arasında ayrım yapmayacakları güvencesi veriyor ama yine de bir çok çevreyi ikna edemiyor. Hariri taraftarları sokak gösterileri yapıyor, protestolar yayılıyor.
Lübnan''daki güç mücadelesi, Lübnan içi dengelerden çok bölgesel ve uluslararası alandaki güç çatışmalarıyla alakalı bir durum. Şöyle ki;
Refik Hariri suikastin önce Suriye sorumlu tutuldu. BM harekete geçirildi, Taif Anlaşması hükümlerince Lübnan''da bulunan 40 bin kişilik Suriye ordusu bu ülkeden çıkarıldı. Batı dünyası bir Ortadoğu lideri için seferber olmuştu! Lübnan sokakları harekete geçirildi. Suriye-Lübnan ilişkileri koptu. BM soruşturmasını yürüten Alman Savcı''nın İsrail istihbaratıyla bağlantıları ortaya çıktı. Yeni savcı atandı. Suriye askerlerinin çekilmesi Lübnan''ı tamamen savunmasız bırakmıştı. Beklenti İsrail''in Lübnan''a girmesiydi ve öyle oldu. İsrail-Hizbullah savaşı başladı. Amaç hem Suriye''yi hem Hizbullah''ı denklemden çıkarmaktı. Amaç, İsrail''in elini rahatlatmaktı. Bir suikast üzerinden bölgesel denklem kuruluyordu.
Tabi bunlar olurken Lübnan''da ardı ardına bombalar patlıyor, suikastler düzenleniyor, Suriye karşıtı gösteriler yapılıyordu.
İsrail Hizbullah direnişini kıramadı, ateşkes istedi. Ama hedef ortada duruyordu, hiçbir şey başarılamamıştı. Lübnan''a yerleştirilen BM gücü üzerinden Hizbullah''ın silahsızlandırılması denendi, kısa zamanda bunun mümkün olmadığı anlaşıldı. Hedefe yine varılamamıştı.
BM soruşturması bu sefer Hizbullah''ı hedef aldı. Hariri''yi onlar öldürmüş ya da İran ve Suriye ile birlikte suikasti yapmıştı! Yöntem aynıydı, Nihai amaç İran''ın Lübnan''daki elini kesmek, Suriye''yi mahkum etmek, Hizbullah''ı tasfiye etmekti.
Yeni durumu gören Hizbullah, Lübnan hükümetindeki bakanlarını istifa ettirdi, hükümet düştü, kriz başladı.
Karşılıklı müthiş bir restleşme, satranç oyunu izliyoruz sanki. Şimdi Meclis''te çoğunluğu saylayan grup adına, Hariri suikastinden sonra bir süre başbakanlık yapan Mikati''ye görev verildi. Ama aslında hükümeti Hizbullah kuruyordu.
ABD''nin terör örgütü gördüğü, Avrupa ülkelerinin televizyon yayınlarına bile yasak koyduğu Hizbullah, Lübnan''da hükümet kuruyor? Ne olacak şimdi?
İşler tersine döndü? İran-Suriye-Hizbullah cephesi ile ABD, İsrail, Mısır ve S. Arabistan arasındaki güç mücadelesinde yeni bir durumla karşı karşıyayız. Tasfiye etmek istedikleri örgüt devlet oldu. Tasfiye etmek istedikleri Hamas da devlet oldu, oluyor. Tam bu sırada Filistin yönetimi ile ilgili gizli bilgilerin ortaya saçılması Hamas''ın elini nasıl güçlendiriyor, dikkat çekici değil mi?
İki örgütü de yok etmek istediler onlar daha da güçlendi. İran ve Suriye''yi köşeye sıkıştırmak istediler çuvalladılar. İsrail hem Hamas''a hem Hizbullah''a savaş ilan etti, ikisini de kaybetti. ABD''nin bölgeye yönelik projeleri ardı ardına çöküyor.
Öyleyse ortada bir gerçek var. Bölgenin dinamiklerini yok sayanlar kaybediyor, kaybedecek. Gazze ve Lübnan''da kaybettiler. İran''a karşı kaybediyorlar. Suriye''ye karşı kaybediyorlar.
Oysa bize göre Hariri hükümeti de Hizbullah hükümeti de Lübnan''ın hükümeti, Lübnan''ın gerçeği. Onların terör tasnifleri bu gerçeğe uymuyor, uymayacak da.
Yeni durum, BM mahkemesini de boşa çıkaracak mı? Bekleyelim…
Büyük deprem: Tunus düştü, Mısır sarsılıyor!
00:0027/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD''nin arka bahçesi alev alev yanıyor. "Dost ve müttefik rejimler" sarsılıyor. Onlarca yıl nefesleri kesilen kitleler sokaklara iniyor, yolsuz ve kirli yönetimleri sorguluyor, diktatörler yolcu ediyor. ABD endişeli, İsrail endişeli, Fransa endişeli, bölgedeki rejimleri korku sarmış. Şiddetli bir deprem bütün bölgeyi sarsıyor, ardı ardına şok dalgaları vuruyor.
"Tunus düştü, Lübnan düştü, Mısır test ediliyor" diyenler var. Bu dalga, bildiğimiz, rejim değişikliği projelerini içeren "kadife devrimlerden mi yoksa bölgenin kendi dinamikleri mi harekete geçti" şeklinde sorgulayanlar var. Moritanya''da, Yemen''de, Ürdün''de, Cezayir''de ve en şiddetlisi Mısır''da kitleleri sokağa döken coşku ve cesaretin hangi noktada duracağı bilinmiyor.
Bölgede rejimlerin ardı ardına yara almasının sadece Ortadoğu''nun değil, dünyanın güç dengesini altüst edeceğini herkes biliyor. Bu yüzden de, "sorun" sadece bölge ülkelerinin değil, bütün dünyanın "sorunu" olarak algılanıyor.
Tunus''ta günlerce devam eden isyana dikkat kesilmeyenler, gelişmelerin ne tür değişikliklere yol açabileceğini sorgulamayanlar, siyasi boyutuna asla değinmeyenler, "küçük bir huzursuzluk ve güvenlik birimleri nasılsa kontrol edecektir" basitliğine düşenler veya "tehlikeyi" özenli dünyanın gündeminden uzak tutanlar yine sessizlik içinde.
Başkentlerde, güvenlik merkezlerinde ne tür planlar yapıldığını, sessizliğin arkasından ne geleceğini kimse bilmiyor. Arkalarına dünyanın askeri ve siyasi gücünü alan, karşılığında kaynak sunan rejimlerle bu ortakları varolan statükonun sarsılmaması için ne tür sürprizlere hazırlanıyorlar, bilinmiyor. Batı medyası, Ortadoğu medyası, Türk medyası gelişmelerin vahametini, muhtemel sarsıcı etkilerini neden sorgulamaz, tartışmaz anlamak mümkün değil.
Oysa şu anki süreç dünyayı şok edecek boyutlara ulaşabilir. Olabilirlik konusunda yeterli işaretler henüz yok ama bu dalganın nasıl şekil alacağını kestirmek de zor görünüyor.
Tunus''ta bir rejim değişimi henüz söz konusu değil. İktidar elitleri, Zeynelabidin bin Ali ekibi hâlâ iktidarda ve sokaklar, muhalefet iktidar üzerinde söz sahibi değil. Üstelik bundan sonraki krizde ordunun ülke yönetimi üzerine sıkı denetim kurması "askeri yönetim"in bazı ülkelerle ilişkileri ile birlikte farklı bir soruna dönüşebilir. Geçici bazı demokratik iyileştirmeler yanıltıcı olabilir.
Tam bu dönemde Filistin yönetimiyle ilgili kamuoyunu ve Müslüman dünyayı şok edecek gizli bilgilerin servis edilmesi, benzer bir sürecin Filistin''de yaşanmasına sebep olabilir ve El Fetih iktidarının sonunu getirebilir. Ürdün''de, Cezayir''de, Yemen''de benzer hareketlenmeler söz konusu. Ancak en önemli haberler Mısır''dan geliyor.
Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek sonrasının belirsizliği birkaç yıldır en önemli tartışma ve istikrarsızlık sebebiydi. Tunus''tan sonra Mısır''da protestolar bu belirsizlikle daha da güç kazandı. Mısır Tunus değil, Cezayir değil, Ürdün değil. Mısır''da bir dönüşüm bütün Ortadoğu''yu, Kuzey Afrika''yı dalga dalga etkileyecektir. Sudan''dan Suriye''ye kadar uzanan bölgede en güçlü muhalefet Müslüman Kardeşler''in o ülkelerdeki uzantılarıdır. Mısır''da Müslüman Kardeşler''in etkin olacağı bir yönetim şeklinin aynı bölgede derin değişimleri davet edeceğini söylemek abartı olmayacaktır. Bir tür Müslüman Kardeşler Kuşağı, bugünkü dünyada nasıl etki uyandırır?
Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgenin yeniden kuruluşu anlamına gelir bu. Dolayısıyla Mısır''ı dikkatle takip etmek gerekiyor. Gösterilerin yayılması, kanlı müdahalelere yol açabilir. Mübarek''ten sonra iktidara gelip gelmeyeceği tartışılan oğul Cemal Mübarek''in eşi ve çocuğuyla Londra''ya gitmesi, bazılarına göre ülkeyi terk etmesi bir tür "Tunus sendromu"nun Kahire''de etkili olduğu izlenimi veriyor. Ölümler artıyor, protestolar şiddetleniyor. Gösteriler yasaklanıyor, on binlerce kişi sokaklara dökülüyor.
Peki bu dalganın ardında ne var? Görünüşe göre, kitlelerin öfkesini büyüten bütün gerekçeler mevcut. Baskı, yolsuzluk, demokrasi ve özgürlük sorunları, ülkelerin kaynaklarının peşkeş çekilmesi, başkentlerin dışa bağımlılığı ve kitleleri umursamaması.
Ama birileri bu öfke üzerinden hesap yapmış olabilir mi? Bu her zaman mümkün. Tunus''ta da tartışılan bu… Gerçekten ülke dinamikleriyle sınırlı kitlesel bir tepki mi yoksa el altından yürütülen gizli bir operasyon mu? Henüz netleşmiş değil. Daha önceki Kadife devrimler gibi bir organizasyon açıktan kendini hissettirmiyor. Bazıları, Bin Ali''nin son yıllarda İsrail karşıtı politikalara girişmesinin bedelini ödediğini iddia ediyor. Bazıları ise Tunus''ta olanlardan en büyük zararı İsrail ve ABD''nin gördüğünü…
Her ne olursa olsun, bölge ülkelerinde demokrasinin güçlenmesi, özgürlük alanlarının genişlemesi, 20. yüz yıl boyunca devam eden sömürge politikalarını derinden etkileyecek, bazı güçlerin işlerini zorlaştıracak. Daha şimdiden gelinen sürecin ABD''nin Ortadoğu politikalarında bir "U" dönüşünü zorunlu kılacağı söyleniyor. Tartışmaları devam ettirmek, sorgulamak, gelişmeleri analiz edebilmek şu an için son derece öncelikli hatta zorunlu. Bölge ülkeleri için de, ABD ve Avrupa için de, Türkiye için de durum böyle.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, "ABD''nin sarsılmaz dostu olan Mısır hükümetinin istikrarını koruduğunu" açıkladı. ABD için öncelik "istikrar" görünüyor. Ama bu açıklama, istikrarın "korunamaması"nın da pek muhtemel ve yakın olduğu korkusunu ele veriyor.
Mısır''a dikkat. Mısır değişirse bütün bölge değişecek. Bölgenin değişmesi dünyanın değişmesi demektir.
Neler oluyor? ABD''nin arka bahçesi alevler içinde… Dost ve müttefik rejimler sarsılıyor? Fay hatları hareketlendi ve bu sefer depremin şiddeti çok yüksek olacak gibi….
ABD"nin dostları çöküyor!
00:0028/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün Cuma.. Kahire''de, İskenderiye''de kitleler durdurulamaz, sokaklar kontrol edilemez, Hüsnü Mübarek ansızın ülkeyi terk eder mi? Elbette çok zor, elbette uzun bir kriz geçmişi olan Mısır''da hiçbir şey bu kadar kolay değil. Ama imkansız da değil.
"Cemal, babanı da al ve git" diyenler bugün için bütün ülkede isyan çağrısı yaptı. Bütün siyasal kesimler, muhalefet grupları çağrıya olumlu cevap verdi. Olağanüstü güvenlik önlemine rağmen on binler, yüz binler sokağa çıkabilir mi? Çıkarsa ne olur?
Mısır''da isyan, isyan sonrası devrim İran devrimi gibi, belki ondan daha fazla etkili olacaktır. Orta Afrika''dan, Kuzey Afrika''dan İran sınırına kadar bütün bölgeyi, ülkeleri sarsacaktır. Taşlar yerinden oynayacak, işte "domino etkisi" o zaman kendini gösterecektir.
Erken konuşmamak, muhtemel olmayanı söylememek gerekiyor. Ama on yılların birikmiş öfkesi, Arap-İslam dünyasının şerefini lekeleyen kirli politikalara yönelik hazımsızlık, Tunus''ta yaşananların sokaklara verdiği coşku ve cesaret, en önemlisi de zamanlama, böyle bir sürpriz sonuca yol açar mı?
Neden olmasın! Tunus olaylarındaki sessizlik, ilgisizlikten sonra gelen sürpriz yeni sürprizleri beslemiş olamaz mı? Her şey mümkün. Dolayısıyla muhtemel olan her şeyi ciddiye almak zorundayız. Mübarek rejiminin en zayıf döneminde, bölgesel güvenlik meselelerini büyük oranda İsrail''in güvenlik önceliklerine terk ettiği bir dönemde, Mübarek sonrasının ne olacağını kimsenin bilmediği bir dönemde bu beklenti abartı olmamalı. Elbette Mısır''da çok kanlı iç çekişmeler yaşandı, isyanlar ve bu isyanlara yönelik ağır baskılar yaşandı. Elbette Mübarek rejimi çok güçlü.
Öyleyse üç ihtimal var: Gösteriler bir süre devam eder, Mısır tarzı güvenlik önlemleri ile, binlerce kişinin tutuklanmasıyla, onlarca kişinin ölümüyle bastırılır. Veya; geçici siyasi ve ekonomik iyileştirmeler yapılır. Bu iyileştirmeler ABD ve Batı''dan da destek görür. Öfke yatıştırılır ya da dondurulur. Mübarek sonrasına yumuşak geçiş yapılır. Ya da, isyan giderek büyür. Bütün siyasal grupların katılımıyla şehirler harekete geçer. Mübarek devrilir. Demokrasi ve özgürlük alanında bir çığır açılır.
Eğer şu anki durum sadece Mısır''a özgü gerekçelerle başlasaydı, Kuzey Afrika ve Ortadoğu''yu hareketlendiren dalga söz konusu olmasaydı üçüncü ihtimal söz konusu bile olamazdı. Ama tuhaf biçimde bütün bölge sallanıyor ve geniş çaplı bir hareketlenme söz konusu. Böyle olunca da bu ülkelerin hiç biri kendini bu dalganın dışında tutma gücüne sahip olamayabilir.
Gerçekten bu işi planlayanlar var mı? Soru bu ve ne yazık ki, cevabı net olarak verilemiyor. Kadife devrimlerde olduğu gibi, Batılı güçler ve sivil toplum kuruluşu adı altında faaliyet gösteren politik gruplar belirgin biçimde öne çıkmış değil. Böyle bir ihtimal her zaman sorgulanacaktır ancak "ABD, eskiyen rejimleri kendi eliyle değiştiriyor" bakışı çok da sağlıklı ve gerçekle örtüşen bir bakış olmayacaktır. Birilerinin bir şeyleri yönetmesiyle, gelişen bir hareketten yararlanmaya çalışmasının aynı şey olmadığını bilmek zorundayız.
Şu an olan: Bütün Ortadoğu''da Amerika''nın dostları çöküyor. Lübnan''da bu oldu. Tunus''ta bu oldu. Mısır ve Yemen''de ABD''nin dostlarına karşı kitleler ayakta. Yolsuz, acımasız ama ABD müttefiki olan her lider ve rejim hedefte. Hal böyle iken, bütün bu olanların ABD tarafından planlandığını, dost rejimleri devirmek için harekete geçildiğini söylemek biraz zor görünüyor.
Bugün Cuma ve Mısır''da olduğu gibi bir çok ülkede, başkentte protestolar olacaktır. Bugünden sonra ne olacağını kimse bilmiyor. O rejimler bile bilmiyor. Mısır''da olası bir değişim bütün bölgeyi değiştirecek. Bölgedeki değişim küresel güç kaymalarını inanılmaz ölçüde hareketlendirecek. Geleneksel aktörlerin bir çoğunun etkisi azalacak, yeni aktörler öne çıkacak.
Bu, yüz yıllık bir dönüşüm olacak. Tabi olursa…
.Mübarek gidecek: 20. Yüzyıl"ın rövanşı bu!
00:001/02/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Artık geri dönüş yok. Hüsnü Mübarek ya büyük bir katliam yapacak ya da çok kısa süre içinde ülkeyi terk etmek zorunda kalacak. Çünkü kaybetti. Daha bu aşamada kaybetmiş durumda. Bundan sonra işleyeceği cürümler, günahlarını artırmaktan başka hiçbir işe yaramayacak. Endişe edileni yaparsa, eski alışkanlıklarına göre davranır kanlı bir senaryo yazarsa, ülkeden kaçma fırsatı bile bulamayabilir.
Çünkü; eski yöntemler bu sefer işe yaramayacak. Mısır''ın içinde bulunduğu durum, isyan, öfke, öncekilerden çok farklı. Rejimle bir örgüt orasındaki gerilim-çatışma değil yaşanan. Öyle olsaydı, Mübarek''in yöntemleri sonuç verebilirdi. Kitlesel öfke harekete geçti ve üstelik bu Mısır''a özgü bir durum da değil. Bütün bölgeyi kasıp kavuracak yıkıcı bir çöl rüzgarı...
Mübarek, otuz yıldır ilk kez böyle bir isyanla karşılaşıyor. Dolayısıyla, tehdit etmekle, kurşun sıkmakla, oyalama taktiklerine girip muhalefeti parçalamakla, hükümette değişikliklere gidip halkı kandırmaya çalışmakla sonuç alınamayacak.
Dolar milyonerleri ülkeden kaçıyor, yabancılar kaçıyor, iktidar elitleri kaçıyor, aile fertleri kaçıyor, büyük hesaplar başka ülkelere transfer ediliyor. Fareler gemiyi terk ediyor. Üç gece önce, kendisi de kaçıyordu. Kahire''den Şarm eş-Şeyh''e kadar gitti ve hâlâ orada. Eski dostları onu terk etti. En azından açıktan desteklemiyor. ABD ve Batı rejime gizli desteğini sürdürüyor, pazarlıklar devam ediyor ama Mübarek gözden çıkarıldı. Tunus''ta olduğu gibi, Mısır''da da orduyla pazarlık yapılıyor şimdi.
Bugün bir milyon kişi sokağa çıkacak. Belki bugün Mısır tarihinin en önemli günlerinden biri olacak. Ya kan dökülecek, kıyım yaşanacak ya Mübarek ülkeyi terk edecek. Bir üçüncü ihtimal olur mu? Elbette olabilir. O da, türlü vaatlerle kitleleri ve muhalefeti oyalama, kandırma, zaman kazanma girişimi. Bu yöntem başarılı olsa ne yazar! Sadece sonucu, kaçınılmaz sonucu biraz daha geciktirir ama ortadan kaldıramaz.
Artık bugünden itibaren Mısır''da Mübarek iktidarı olmayacak. Sistem üzerinden, rejimin elitleri üzerinden, ülke dışı aktörlerin de dahil olduğu, entrikalar başlayacak. Ordu, istihbarat, polis güçlerine dayanan arayışlar olacak ama bunların başarılı olması, uzun sürmesi mümkün değil. Ancak bir tür geçiş dönemi için işe yarayabilir..
Neden bu kadar rahat söylüyoruz? Çünkü Tunus''ta olan, Mısır''da olan, “yakın” gelecekte diğer ülkelerde olacak olan, o ülkelere özel iktidar muhalefet gerilimi değil. Çünkü bir tarihi kırılma yaşanıyor. 20. Yüzyıl''ın rövanşı alınıyor sanki. Birinci Dünya Savaşı sonrası bu bölgede oluşturulan statüko parçalanıyor. 20 yıl önce, Soğuk Savaş''ın bitiminden hemen sonra olması gereken şimdi oluyor. 20 yıldır bütün bölge, biz dahil, bunun zamanını tartışıyordu. Görünen o ki, vakit gecikerek de olsa gelmiş. Bazılarımıza bu hayal gibi gelebilir. Ama olsun, varsın hayal gibi görünsün. Dünyadaki güç kaymalarına, eksen değişimlerine bakanlar, olanların “hayal”in ötesinde olduğunu kavrayacaktır.
Birinci Dünya Savaşı''ndan bu yana devam eden, “kaynak verip iktidar satın alma” ticareti artık işlemiyor. Bundan sonra ne olacağı, kimlerin yeni statükoyu nasıl şekillendireceğidir tartışılması gereken. Gidenler gitti, gidecekler sırada bekliyor sonrası nasıl olacak? ABD ve Avrupa mı yeni statükoyu dönüştürüp şekillendirecek yoksa bölgenin dinamikleri yüz yıl sonra kendini mi gösterecek? Demokrasi de, özgürlük de, kaynaklar da bu tartışmanın alt unsurlarıdır.
Mübarek sonrası çok daha zor olacak: Batı''nın petrol güzergahı Süveyş''in stratejik pozisyonu, bu ülkelerde İslami kadroların iktidara gelmesi, uzun sürebilecek belirsizlik döneminde İsrail-Mısır geriliminin tırmanması, İsrail''in Sina''ya girip “tampon bölge” oluşturma ihtimali, Mısır''dan sonra ülkelerin ardı ardına aynı akıbete sürüklenmesinin doğuracağı bölgesel güvenlik endişesi hatta çatışmalar ve uzun sürecek iktidar kavgaları…
Bugünkü gösterilere Ezher''in ve Kıptilerin de destek vermesi olayın niteliğini değiştirecek. Sudan''dan Suriye''ye kadar bütün bölgedeki tek güçlü muhalefet olan Müslüman Kardeşler teşkilatının çekingen durumu dikkat çekici. Gösterilerin İslami görüntü vermesinin hem Mısır''da hem da Batı kamuoyunda endişeye yol açacağı ve ortak tavır sergileneceği biliniyor. Çekingenlik bu yüzden olabilir. Ayrıca, 2005 yılında ABD Müslüman Kardeşler''i Mısır''da gerçek muhalefet ilan etti ve pazarlıklara başladı. Söz konusu pazarlıkların bu tutumda etkisi var mı, henüz bilmiyoruz. Ama Müslüman Kardeşler ağırlığını kimden yana koyacaksa yeni yönetimi o belirleyecek. Mübarek sonrası yapılacak pazarlıklarda bunu daha açık göreceğiz.
Şimdi şu başlıklar öne çıkıyor: Süveyş krizi ve petrol fiyatları. Belirsizlik kaosa dönüşürse yeni bir Süveyş krizi hatta çatışması çıkabilir. Mübarek''in hangi ülkeye gidebileceği. (Batılı ülkeler ve S. Arabistan''ın kabul etmeyeceği, İsrail''in Mübarek için hazırlık yaptığı iddiaları var.) Filistin''de Mahmut Abbas''ın siyasi ömrünün bitmesi. İsrail''in ayaklanmaları bastırması için Mısır''a askeri destek vermesi….
Korkumuz; Tunus ve Mısır''dan bütün bölgeye yayılması beklenen yakıcı rüzgarın İsrail''in provokasyonlarıyla, ABD ve Batılı ülkelerin “tehdit algısı” üzerinden askeri müdahaleleriyle karşı karşıya kalması. Ama böyle bir gücü kırma imkanları hiçbir zaman olmayacak. Bundan sonra atılacak bütün güvenlik eksenli adımlar krizi ve öfkeyi daha da büyütecek.
Gerçekten de yüz yıl sonra belge kendi direncini keşfetti, kendi kırmızı çizgilerini belirliyor. Bazıları bunu Büyük Ortadoğu Projesi''nin uygulanması olarak görecektir. Ancak bütün ihtimalleri, gerçekleri göz önünde bulundurarak, bölgenin kendi gücüyle, direniş geleneğinden etkilenerek kendi Ortadoğu''sunu şekillendirdiği gerçeği daha çok öne çıkıyor.
Mısır''ın dönüşü bütün bölgeyi dönüştürecek. Bölgenin dönüşü dünyanın dengesini değiştirecek. Tarihi değiştirecek bir gelişme bu
.Kahire de sizin Saraybosna da..
00:002/02/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tunus''u ve Mısır''ı kavuran çöl rüzgarı Balkanlar''ın dondurucu soğuğunda, gece yarısı Mostar Köprüsü''nden şehri seyrederken bile içimizi ısıtıyordu. Kendimiz Karadağ''da, Bosna''daydık ama aklımız fikrimiz Mısır''daydı.
Bir taraftan oldukça yoğun görüşme trafiğini izliyor, Balkanlar''daki karmaşık sorunları anlamaya çalışıyor, Türkiye''nin bütün bölgede oluşturmaya çalıştığı iletişim kanallarını somut etkilerini analiz ediyor diğer taraftan Mısır''dan gelen haberleri birbirimize aktarıyor, değerlendiriyorduk.
Böyle bir zamanda Balkanlar''da ne işimiz vardı? Bütün dünyayı sarsan, dalga dalga yayılan isyan ateşi dururken bu ziyaret bir bölge ülkesine olmalıydı. Daha önceki Balkanlar ziyaretinden iyi hatırlıyorum: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile bir yere gidiyorsanız, uçak havalandığında nereye gideceğinizi kestiremeyebilirsiniz. Ankara''ya giderken yönünüz Katar''a, Kazakistan''a ya da bir başka ülkeye dönebilir. Saatin, yol uzunluğunun hiç önemi yoktur.
Mesela; Hırvatistan ve Sırbistan''la üçlü mekanizmaların kurulduğu dönemde Zagrep ve Belgrad''daki temasların ardından Türkiye''ye dönecekken gece yarısı Bosna''da bulduk kendimizi. Davutoğlu ve Haris Sladziç havaalanında gece saat 02.00''de görüşme yaparken biz de bir odada dışişleri heyetiyle bitkin halde saatlerce beklemiştik.
“Bu sefer de öyle olabilir” diye kendimi hazırlamıştım. Olmadı ama Dışişleri Bakanı gece saat üçte, uçakta temasları hakkında bizi bilgilendirirken gözlerimi açık tutmak için ne kadar çaba harcadığımı tahmin edemezsiniz. Biz bu haldeyken Dışişleri Bakanı müthiş bir özen ve ciddiyetle Bosna''dan, Balkanlar''dan, Sırplar''dan, üçlü mekanizmalardan, Bosna''nın toprak bütünlüğünden, bölgedeki ortak mirasımızdan, Ferhatpaşa Camii''nin mimarisinden, Mısır''daki gelişmelerden, Ortadoğu''nun geleceğinden söz ediyor, göz ucuyla da “bakalım İbrahim ne zaman uyuyacak” dercesine beni süzüyordu.
Direndim, uyumadım ama sohbetin sonunu da bizim uyku ve yorgunluğumuzun getirdiğini anladım. İki günde yedi uçak yolculuğuna Bakan''ın ekibi dışında kimsenin uyum sağlayacağını sanmıyorum. Onlar; yorgunluk bir tarafa, her olumsuzluğu neşeye dönüştürmeyi öğrenmişler. Osman Sert''in, Aliya İzzetbegoviç''in kabrini ziyaret sırasında uğradığı kazadan bile espri üreten bir yetenekleri var. Ali Sarıkaya''nın derin analizleri, bütün ciddiyetini ve sorumluluğunu takınarak yaptığı ince espriler ve anlattığı fıkralar gibi.. Yakında Prag Büyükelçisi olarak göreve başlayacak olan Cihad Erginay''ı; Türkiye''ye getirmek için aldığı Boşnak böreklerini kendi eliyle servis etmeye mecbur bırakmaları gibi.. Sözcü Selçuk Ünal''ın koşuşturmaları ve bitmez tükenmek bilmeyen telefon konuşmaları gibi… Onlar Davutoğlu''nun temposuna uyumu bir hayat tarzına dönüştürmeyi başarmışlar..
Ortadoğu yanarken Balkanlar''a gidilir mi? Evet, gidilir, gidilmeli de. Dünyanın en gergin, hassas bölgesinde, bu temaslar sonrası bir Türkiye gerçeği var artık. Türkiye birkaç yıldır bölgede çok önemli girişimlere öncülük ediyor, etnik çevrelerin birbiriyle ilgili algılarına müdahil oluyor, bir araya gelemez denilen insanları aynı masa etrafında topluyor. Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna Hersek ile yürüttüğü üçlü mekanizmalar belli bir olgunluğu geldi. Bosna Hersek''teki üç etnik yapı arasındaki ilişkilerde, yeni Anayasa çalışmalarında, hükümet kurma çalışmalarında Türkiye var. Etkinlik öyle bir hal almış ki, Almanya gibi bazı ülkeler, “Türkiye nereden çıktı, gökten zembille mi indi” şaşkınlığını, rahatsızlığını yaşıyor.
Ziyaretin ilk bölümü Karadağ''dı. Balkan ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısı yapıldı. Toplantıda, bölgesel işbirliğinin, ortaklık projelerinin yanı sıra Davutoğlu''ndan “Ortadoğu''da neler oluyor” sorusunun cevaplarını da dinlediler. Yemek''te sunulan “çorba”nın bütün katılımcı ülkelerde “çorba” olması üzerinden bir ortak tarih vurgusu yapıldı ve bunun adını, “çorba diplomasisi” koyduk. Davutoğlu Balkanlar''ı “lezzetli bir çorba” olarak tanımladı ve onlara “gelin Balkanlar''ı Boğaz''da tartışalım” dedi.
Bir Türk Dışişleri Bakanı ilk kez Banya Luka''ya gitti. Savaştan önce yüzde ellisi Boşnak Müslüman olan bölgede bu nüfus yüzde ona gerilemiş. Savaştan önce varolan 17 cami yıkılmış ama Türkiye''nin katkılarıyla bu camilerin 12''si yeniden yapılmış.
Bosna Hersek''ten ayrılmak isteyen Bosna Sırp Cumhuriyeti''ne karşı hem Sırbistan''dan hem de bölge ülkelerinden Bosna Hersek''in toprak bütünlüğü güvencesi almış Türkiye. Milliyetçi Sırplar''ın Bosna ve Türkiye algıları biliniyor. Ancak Banya Luka''da Milorad Dodik''le gergin başlayan görüşme tahminlerin ötesinde bir noktaya ilerledi. Dodik Davutoğlu''nu konferansa davet etti, Davutoğlu da onu İstanbul''a. Üstelik Bosna Hersek''in toprak bütünlüğünü de ağzına almak durumunda kaldı. Görüşme öncesi, Bosna Sırp Cumhuriyeti bayrağı dışında bayrak konulmayan basın odasına, görüşme sona ererken apar topar Türkiye ve Bosna Hersek bayraklarının konulması dikkat çekiciydi. Türk heyetinin Sırp liderle görüşme öncesi restorasyonu devam eden Ferhatpaşa Camii''ni ziyaret etmesi ise daha çok dikkat çekiciydi.
Bunları izlerken aklımız fikrimiz Ortadoğu''da olduğu için Davutoğlu''na sorularımız ağırlıklı olarak Mısır''la ilgili oldu. Türkiye''nin sessiz kalmasının mümkün olmadığını, bütün gelişmeleri dikkatle izlediğini ve pozisyon aldığını, kitlelerin haklı taleplerini son derece önemsediğini, bölge ülkelerin reform yapmalarının zorunluluk olduğunu, demokrasi ve özgürlükler konusundaki hassasiyeti gördük cevaplarda. Araplar''ın şiddete bulaşmamaları uyarısının yanı sıra Türkiye''nin bölgedeki derin değişimi çok iyi değerlendirdiğini fark ettik. Ortadoğu değerlendirmesinden bir cümle özellikle dikkatimi çekti. “Talat Aydemir ve Madanoğlu cuntaları başarılı olsaydı Türkiye bugünkü Mısır gibi olacaktı…”
İster Ortadoğu''da ister Balkanlar''da olun fark etmiyor. Mostar''da Mısır''ı konuştuğunuz gibi, Kahire''de Bosna sorunundan uzak kalmanız mümkün değil. Böyle bir ortak tarih peşinizdeyse, kaçacak yeriniz yok demektir. Dolayısıyla dondurucu soğukta, gece yarısı Mostar Köprüsü üzerinde resim çektirirken Kahire de, Bağdat da, Beyrut da en az Saraybosna kadar sizinledir. İşte bizim gerçeğimiz bu.
Bugün Kahire"deyiz: Zafer ya da kurşun!
00:004/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün son gün mü? Mısır''da yüz binleri, milyonları sokağa döken, isyan nasıl bir sonla karşılaşacak? Hüsnü Mübarek mi gidecek onlar mı geri adım atacak? Kahire sokaklarında sadece Mübarek rejimine değil, Ortadoğu''nun yüz yıllık kahredici, utanç verici tarihine meydan okuyanlar, bu cesaretleriyle bütün bölgenin kaderini değiştirip dünyanın dengesini mi bozacaklar yoksa kurşunlara mı hedef olacaklar?
Onlar da, Mısır rejimi de, bölgedeki baskıcı yönetimler de, ABD ve Avrupa da şunu biliyor: Mısır düşerse bütün bölge düşer. Bütün bölge değişir ve bu değişim yönetilemezse dünyanın dengesi değişir, yüzyıllık tarih tersine döner, çok büyük bir hesaplaşma başlar.. Herkes bunun nasıl bir hesaplaşma olabileceğini az çok biliyor. Dolayısıyla, sorun Mübarek''in gidip gitmemesiyle sınırlı değil. Öyle olsaydı, bir günde Mübarek''i Kahire sokaklarındaki öfkeli kalabalığın eline teslim ederler ya da bir malikaneye hapsederlerdi.
Mübarek''in iktidarı döneminde ABD bu ülkeye tam 60 milyar dolar para verdi. Mübarek onlar için 60 milyar dolarlık bir yatırım! Daha çok kazanacaklarını bilseler, altmış değil, yüz milyar doları çöpe atarlar. Ama neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar. İsyanı ve değişimi yönetip yönetemeyeceklerini kestiremiyorlar. Diktatörlerden sonra halkın iktidara gelmesinin başlarına ne işler açacağını ise çok iyi biliyorlar. ABD''nin ve Avrupa ülkelerinin tereddütlerinin kaynağı bu. Mübarek sonrası İslamcılar iktidara gelse tehlike, İslami bir görüntüsü olmasa bile halkın iradesi gelse yine tehlike. Bu yüzden on yıllardır bölgede demokrasi diye tutturdukları şey hep bir yanılsama oldu.
Mübarek de Mısır halkı da umurlarında değil. İsrail''in güvenliği, Süveyş Kanalı''ndan akan petrol ve Arap sokaklarının ülkelerine sahip olması.. Mesele bu.
Bugün son gün olur mu? Sokakların diliyle “Yevm-ul Cum''a, Yevm-ul Halas” olur mu? Olabilir. Mübarek gidebilir. Bu, sistemin de değişeceği anlamına gelmiyor. Siyasi ve ekonomik iktidarı ellerinde tutanlar gitmedikçe hiçbir şey çözülmeyecek. Ama yine de çok büyük bir başarı olacaktır. Bir gelenek başlayacak ve bütün bölgeyi sallayacaktır. Bölgedeki rejimler de, Batı da attıkları her adımda bu korkuyu yaşayacaktır. Mübarek''in gitmesi ya da bölgenin en güçlü rejiminin devrilmesinin gürültüsü Washinton''ın ve dünya başkentlerinin kulaklarını sağır edecektir.
Bugün tam tersi de olabilir. Ordu yönetime el koyabilir. Daha dünden isyancılara “evinize gidin” demeye başlamışlardı. “Bugün”den korkan ordu, içeride ve dışarıda bir çok merkezle yürüttüğü pazarlık sonucu sokakları kitlelere kapatabilir. Bu bir askeri müdahale de olabilir, Mübarek iktidarını korumak amacıyla yapılan bir müdahale de. Eğer bir askeri yönetim olursa ve bu uzun sürerse, en az Mübarek dönemi kadar kirli bir tarih yazılabilir. İsrail''in güvenliği, Suveyş''in durumu, bölgeye rengini veren ittifak ilişkilerinin geleceği her türlü senaryoyu muhtemel kılıyor.
Dileriz bugün Mısır halkının zaferini kutlayalım. Bir tarih, onursuzluklarla dolu karanlık dönem sona ersin. Dileriz Mübarek''in gizli ordusu sokakları kana bulamaz, Mısır ordusu Kahire meydanları kitleler için açık hapishanelere dönüştürmez. Eğer korkulan olursa, geçiş hükümeti döneminde müthiş tasfiyeler, binlere dayanan tutuklamalar yaşanacaktır. Ürkütücü şeyler görebiliriz.
Bölgedeki dönüşüm, arayışlar özellikle bir ülkenin uykularını kaçırıyor, İsrail''in. Benjamin Netanyahu''nun gecelere uyuyamadığını tahmin etmek zor değil. Sadece Amerika''nın değil, özellikle de İsrail''in dostları devriliyor. İsrail''i korumak için en az ABD kadar, Almanya-Fransa-İngiltere kadar yardımcı olan “dostlar” gidiyor. İslamcı tehditle savaştaki müttefik Yemen yönetimi zor günler geçiriyor. ABD-İsrail için garnizon devlet Ürdün de aynı durumda. Gazze savaşında İsrail ve Mısır istihbaratıyla ortak hareket eden Mahmud Abbas yönetiminin sonu geldi.
Mısır olmazsa İsrail Gazze''ye nasıl ambargo uygulayacak, orayı nasıl denetleyecek? Mısır olmasa, Ürdün olmasa, Yemen olmasa ABD ve İsrail, kendileri için tehdit oluşturan güçlerle nasıl mücadele edecek? Ya İsrail-ABD karşıtı bir kadro iktidara gelirse? İsrail için bundan daha büyük tehdit olabilir mi? Sina''dan algılanan tehdit nasıl önlenecek?
Şu an en endişeli ülke İsrail. Türkiye''ye karşı Mısır''la ortaklık kuran, onun desteğini alan Tel Aviv şaşkın. Dalga diğer ortaklarını da ardı ardına vurursa İsrail''in nasıl yalnızlaşacağını siz düşünün. Artık Türkiye ile uğraşacak hali de kalmayacak. Korkuyu paylaşmak, Batı''yı bu korkuya ortak etmek için yeni maceralara girişecek, askeri seçenekleri devreye sokacak belki. Ama daha şimdiden İsrail''in bütün güvenlik stratejileri çökmüş olmuş durumda.
1996''da ABD ile yeni strateji planları yaparken, Türkiye''yi de buna ortak ederken hesapladıkları bu değildi. İran, Irak, Suriye tasfiye edilecekti. Mısır, Ürdün ve diğer ABD müttefiklerinin de desteğiyle yeni bir Ortadoğu dizayn edilecekti. Tabii ABD''nin çıkarları, İsrail''in varoluşunu güvenceye almak için. Bu amaç uğruna Türkiye''yi nasıl hoyratça kullandılar, iç politikayı bile buna göre dizayn ettiler? Bölgenin dinamiklerine öyle ağır darbeler vurdular ki, bugün Kahire''de olan ve bölgeyi sarsan dalgayı bu şekilde geciktirdiler. Ne oldu şimdi? Hani nerde o strateji? Bütün hesapları bozuldu, bozulacak da.
Bugün Mısır için son gün, zafer günü olabilir. Bugün acı bir gün de olabilir. Ama artık, özgürlük ve onur için sokaklara dökülen kitleleri kandırabilecekleri hiçbir malzemeleri kalmadı.
Ellerinde tek şey var, o da kurşun! Eğer bunu kullanırlarsa çok acı bir tarih yazmış olacaklar. Sonrası? Sonrası kitlelerin öfkesinin önünde hiçbir şekilde duramayacaklar, intikam çok acımasız olacak.. Bugünün Mısır için de, yüz yıldır köleliğe, onursuzluğa mahkum edilen kitleler için de zafer olmasını diliyoruz. Unutmayın, bu zaferi geciktirseler de önleyemeyecekler.
Çünkü; bütün bu olanlar yirminci yüzyılın rövanşı. Bu tarih tersine dönecek, dönmeli!
önemli ortağı yine Süleyman. Ardından gelen Gazze ambargosu yine Mübarek ve Süleyman''in desteğiyle uygulanabiliyor ve bu ittifak hâlâ devam ediyor.
Şu an Mısır''ın patronu bu adam. ABD ve İsrail''in en önemli güvencesi. Elleri kirli, kanlı, kapkaranlık bir isim. Dünyaya yeni lider olarak pazarlanıyor. Muhalefet, Müslüman Kardeşler bu kişiyle pazarlık yapıyor. O orada olduğu müddetçe ne sistem değişir, ne demokrasi gelir ne de rejimin muhalefeti sindirme operasyonları sona erer. O orada olduğu müddetçe Batı rahat uyuyacaktır.
Ama bu dalga güçlü. Süleyman''ı da gömer!
Almanya ve İsrail Kıbrıs"tan vuruyor!
00:009/02/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti''nde (KKTC) Türkiye''yi hedef alan tepkilerin gerçek sebebi ne? “Türkiye defol”, “Seni istemiyoruz” söylemi öyle kolay geçiştirilecek, ani gelişen münferit bir olay gibi algılanacak türden bir şeye hiç benzemiyor. Türkiye''nin KKTC''deki iş tutuş tarzı, KKTC içi politik tartışmalar, Kıbrıslı-Türkiye''yi ayrışmasına yönelik biriken stres gibi, bir sürü sebep sayılabilir ve bunlar uzun uzun tartışılabilir.
Ancak, Başbakan Tayyip Erdoğan''ı bu kadar kızdıran, Türkiye''yi bu kadar rahatsız eden ve endişelendiren olayın arkasında yukarıdakilerden başka sebepler, gerekçeler de aramak mümkün. Mümkünün ötesinde bu yönde bir sorgulama bir zorunluluk gibi duruyor.
Başbakan tarafından “provokatif” olarak nitelenen, “Güney''le birlikte yapılıyor” şeklinde ağır bir suçlama ile karşılanan, bu “manidar” protestolarda; “Türkiye ne seni ne paranı ne memurunu istiyoruz” diyenleri kim konuşturuyor olabilir?
Kıbrıs Rum Yönetimi mi? Yunanistan mı? Fransa ya da Almanya mı? Veya İsrail uzantıları mı? Ya da Avrupa Birliği mi? Bölgede yeni ve uzun sürecek bir Türkiye karşıtlığı; bu ülkeler ya da Türkiye''nin tam üyeliği defterini kapatmak isteyen AB, özellikle de Almanya ve Fransa, Kıbrıs''ı da içine alan yeni Akdeniz operasyonu çerçevesinde Türkiye''nin elini zayıflatmak, başını ağrıtmak istiyor olabilir mi?
Olabilir.. Şu an uzak ihtimal gibi görünse de, pek yakında bu ihtimali güçlendirecek başka somut bulguların bize yansıyacağını söyleyebiliriz. Organizatörlerin, gösterilerden önce Rum Kesimi ziyaretleri ne kadar önemliyse, bazı ülkelerle bağlantıları da o kadar önemli.
Bir süre önce “Ege adalarında İsrail füzeleri” başlığı altında, aslında Türkiye''yi çevrelemeye, Türkiye karşıtı cephe oluşturmaya, Türkiye''nin Avrupa ile arasına duvarlar örmeye daha doğrusu Pakistan''dan Orta Afrika''ya uzanan yeni Türkiye eğiliminin önünü kesmeye yönelik bir kümelenmeden, ortaklıktan, dayanışmadan söz etmiştik.
İsrail ve bazı Avrupa ülkeleri, Akdeniz''den Karadeniz''e, Macaristan''dan Gürcistan''a uzanan geniş bir alanda Türkiye''yi çevreleme görüntüsü vermeye başlamışlardı. Derin bir jeopolitik kapışma yaşanıyordu. İsrail ile Gürcistan arasındaki askeri ortaklıktan, Azerbaycan arasındaki yakınlıktan, Balkan ülkeleri arasında son iki yılda imzalanan askeri anlaşmalardan sonra başka ülkeler de bu dayanışmaya katıldı.
İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri ortaklık anlaşmaları yapıldı. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını artık İsrail savunma sanayisi karşılayacak, F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik sağlanacaktı. Benjamin Netanyahu''nun 15 Ağustos 2010 tarihli Atina ziyareti, Yunanistan Başbakanı ve heyetlerinin İsrail ziyaretleri, Yunan hava sahasının irsali uçaklarına açılması gibi yakınlık son derece dikkat çekiciydi… Hava tatbikatları yapılıyor, Girit açıklarında S-300 füzeleri test ediliyordu.
İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi''yle de askeri anlaşmalar yapıyordu. Benzer anlaşmalar; savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi daha bir çok ülkeyle yapıldı. Bu ülkelerin Akdeniz ve Balkan ülkeleri olması dikkat çekiciydi. İtalya ile tatbikatlar, Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan''la derinlikli askeri anlaşmalar imzalanıyordu. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açılıyor şimdi.
İsrail heyetleri, gittikleri bütün başkentlerde, özellikle Balkanlar''da “Türk tehlikesi”ne vurgu yapıyor, tarihi önyargı ve korkuları diriltiyor, Türkiye''nin kendileri için nasıl bir tehdit haline gelmek üzere olduğu konusunu işliyordu.
İsrail''in Türkiye karşıtı manevralarının ardından Almanya ve Fransa da aktif biçimde sürece katıldı. Bu iki ülkeyle İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi arasında inanılmaz bir diplomatik trafik yaşanıyor, enerji ve askeri anlaşmalar imzalanıyor, ortak tehditler üzerinde harekete geçiliyor, ortak gelecek üzerine kurgular yapılıyor.
Sadece son üç ayda, bu ülkeler arasındaki karşılıklı ziyaretleri alt alta sıralamak “normal olmayan” bir süreç işletildiğinin göstergesi. İsrail-Almanya, İsrail-İtalya, İsrail Yunanistan, İsrail-Bulgaristan arasında Türkiye''nin bölge ülkeleriyle yürüttüğü model taklit ediliyor, yüksek düzeyli stratejik ortaklık anlaşmaları imzalanıyor, ortak bakanlar kurulu toplantıları yapılıyor. Angela Merkel Rum Kesimi''ne gidiyor ardından Nicolas Sarkozy''nin ziyareti planlanıyor, her iki liderin temaslarında da İsrail ve Yunanistan/Rum Kesimi ziyaretleri birbiriyle bağlantılı yapılıyor.
Akdeniz''de bulunan doğalgaz kaynaklarının işletilmesine yönelik ikili ve çoklu anlaşmalar yapılıyor, petrol şirketleri bölgede ofisler açıyor, fabrikalar kuruluyor, enerji nakil hatları belirleniyor, Akdeniz''in zenginliği paylaşılıyor.
Bu ülkeler, Türkiye ve KKTC, Suriye, Lübnan, Filistin gibi ülkeleri bu zenginlik paylaşımında devre dışı bırakmakla kalmıyor, ekonomik ortaklıklarını askeri ve siyasi dayanışmaya dönüştürüp Türkiye karşıtı pozisyon alıyor, Ankara''nın elini zayıflatmak için operasyon üzerine operasyon yürütüyor. Almanya ve Fransa, bir taraftan Türkiye''nin AB sürecini sona erdirmeye çalışırken diğer taraftan Akdeniz''de ve Ortadoğu''da elini kesmeye dönük kararlı bir strateji izliyor. Tabii bu operasyonun merkez ülkeleri İsrail, Rum Yönetimi ve Yunanistan. Olayın bir de Balkanlar ve Kafkaslar boyutu var ama o başka bir yazı konusu.
Fransa''yı Güney Kıbrıs''la askeri işbirliği ve tatbikatlar yaptırtan, Sarkozy ve Merkel''i aynı bölgede Türkiye karşıtı açıklamalara teşvik eden, Yahudi lobi heyetlerini bu başkentlerde dolaştıran bir süreç bu. Bütün temas ve açıklamaların ortak noktasının Türkiye olması yeterince şüphe içermiyor mu?
Peki Kuzey Kıbrıs nerede? Akdeniz''deki doğalgaz paylaşımının tam ortasında. Bu trafiğin düğüm noktası Rum Kesimi. Bütün ülkeler burayla anlaşıyor önce ve alabildiğine destek açıklamaları yapıyor. Rum Yönetimi AB üyesi. Almanya ve Fransa; “Türkiye, Kıbrıs''ı tanımadan AB üyesi olamaz” açıklaması yapıyor.
Sadece doğalgaz paylaşımının değil, Türkiye karşıtı cephe oluşturma stratejisinin de merkezi Akdeniz ve özellikle iki ülke, Rum Kesimi ve İsrail düğüm noktasını oluşturuyor. KKTC nerede? Tam merkezde. Ama yok sayılıyor. Türkiye''nin en güçlü elini buradan zayıflatmak, burada başını ağrıtmak ve çevreyle ilgilenemez hale getirmek hiç de mantıksız gelmiyor.
Yıllarca Türkiye için unsurları bu amaçla kullanmayı başaranlar bunu niye başaramasın. Almanya, Fransa ve İsrail Kıbrıs üzerinden Türkiye''yi dövmeye hazırlanıyor, dövüyor da!
KKTC''deki tepki hiç de masum Kim Olduğun Değil, Kiminle Olduğun Önemlidir
Barış beklerken savaş gelmesin!
00:0010/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tunus''tan Mısır''a, Yemen''den Ürdün''e bütün bölgeyi sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi için tarihi bir kırılma olarak nitelenen, “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini sahneye çıkarabileceği umulan süreç, sadece iyi beklentileri mi besliyor? Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir “barış” anlamına da gelebilir mi?
Beklenti ne kadar yüksekse korku, endişe de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandıracaktır. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı buluyor.
Mısır''da Hüsnü Mübarek''in yerine kim geçer, İsrail ve ABD''nin kontrolündeki Ömer Süleyman nasıl bir liderlik sergiler, değişim onu da alıp götürür mü, ABD değişimi ne kadar ve nasıl yönetiyor sorularının dışında, bir şeylerin değişmesi için kendini riske atanları büyük hayal kırıklığına uğratacak türden bölgesel düzeyde belirsizlikler yaşanabilir.
Ülkelerle sınırlı ya da bölgesel düzeyde çok ciddi güvenlik riskleri ortaya çıkabilir. Müttefikler düşman, düşmanlar ortak olabilir ve yeni güç şekillenmesi bir çok ülkenin güvenlik stratejilerini temelden sarsabilir. İşte bu geçiş, boşluk dönemi çok ciddi korkuları barındırıyor.
Şu an korkuyu en iyi ve net İsrail ifade ediyor. Zaten tartışılan da İsrail''in yeni pozisyonunun ne olacağı. En son Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi''nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koydu.
“İsrail''in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri son derece dikkat çekiciydi.
Eşkenazi''nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu''dan geldi. Mısır''la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail''le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Yarın Ürdün''de benzer bir değişim iki ülke arasındaki anlaşmaları ve istihbarat ortaklıklarını bitirecektir. Son zamanlarda Türkiye''nin Ürdün''ü İsrail etkisinden uzaklaştırmaya çalıştığına dair iddialar ortaya atılmıştı zaten. Bir başka gün Filistin''de El Fetih yönetimi tasfiye olabilir ve Hamas''a karşı en etkili ortak devreden çıkabilir.
Türk-İsrail ekseni tarihe karıştığına, dahası iki ülke birbirine zıt, çatışan bölgesel politikalar uyguladığına göre, süreci yönetemez, kontrol altında tutamazlarsa bölgenin en yalnız, tecrit edilmiş ülkesi İsrail olacak. Dolayısıyla sokaklarda olanlardan daha heyecanlı gelişmeler oluyor, derin pazarlıklar yürütülüyor bugünlerde.
Mısır ve Filistin yönetimi olmazsa İsrail Gazze''ye ambargo uygulayamaz. Bu ülke ve güçler olmazsa İsrail Gazze''ye saldırı konusunda müthiş derecede çekingen olacaktır. Ürdün olmazsa İsrail Filistin''de istediğini yapamaz, süreci yürütemez. Bölgedeki ABD müttefikleri, daha doğrusu emir erleri olmazsa İsrail İran''a ve onun uzantılarına müdahil olamaz.
Ama İsrail, bütün hesapları tersine çevirmek için bir şeyi yapabilir. Gözünü karartıp dünyayı ateşe verecek ölümcül bir deneme… Sadece Gazze ve Hizbullah''a karşı değil, Batı dünyasını arkasına alacak, onları bir savaşa ve kendini desteklemeye mahkum edecek daha büyük bir saldırıya girişebilir. Bunu yapamazsa, ABD ve müttefikleri de bölgesel dönüşümü yönetme girişiminde başarısız olursa İsrail''in elinde, (kendi mantığına göre) başka da bir seçenek yok gibi. O zaman dalganın varacağı nokta İsrail için intihar olacaktır.
Bu yüzden Eşkenazi ve Netanyahu''nun sözleri gerçeği yansıtıyor. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini söyledi. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı''nda çalışan binlerce işçi dün greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş''teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.
Peki, İran ile Mısır-Suudi Arabistan cepheleri arasındaki ilişkiler nasıl seyredecek? Sadece İsrail''i merkeze alarak tartıştık. Bu “cephe”de nelerin değişeceği, ne tür güvenlik endişelerinin ortaya çıkacağı da en az İsrail''le bağlantılı güvenlik kaygıları kadar önemli.
Kahire''deki coşkulu meydan okumayı izlerken, bir taraftan da meydanların dışında nelerin döndüğünü, bu coşkunun arkasından ne tür korkuların besleneceğini, ne tür çatışma planlarının servis edileceğini çok iyi izlemek durumundayız. Yoksa sadece Arap sokakları değil, bütün bölge büyük hayal kırıklığı yaşayacak.
Barış ararken, umarken savaşla yüzleşmek çok acı olacaktır!
Peki şimdi ne olacak?
00:0015/02/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Değişim, darbe ve isyan dalgalarının giderek güç kazandığı, önüne çıkan herkesi silip süpürdüğü Ortadoğu''da, perde gerisindeki kirli pazarlıklar üzerinden değişimi yönetmeye çalışanlar hepimize, hiç de hoşlanmayacağımız, bir yol haritası mı dayatıyor?
Sistemin bekası, Batı''nın yüksek çıkarları ve İsrail''in güvenlik kaygılarına göre biçimlendirilip pazarlanan bu paket, değişimi etkisiz hale getirebilecek mi yoksa bir çoğu gibi çöpe mi atılacak?
Hüsnü Mübarek; “önümüzdeki seçimlerde aday değilim, talepleri haklı buluyorum, değişim gerçekleşecek” dedi ama çekilmeyi reddetti. Başaramadı, gitti. Birince formül buydu ve herkes destekledi.
Yetkilerinin büyük bölümünü devralan “CIA''nın Kahire''deki adamı” Ömer Süleyman İsrail''e; “Sina bölgesini Filistinliler''den temizleyeceğim” güvencesi verdi. Bütün pazarlıklara rağmen o da tutunamadı ve gitti. İkinci formül onun üzerine kuruldu, o da tutmadı.
Ordu; göstericiler geçiş sürecini tanımazsa darbe yapacağı tehdidinde bulundu. Geri adım atılmadı. Geçiş süreci projesi çöktü. Yeni bir süreç başladı ve Mısır''da iktidar orduya devredildi. Üçüncü formül devreye girdi.
Müslüman Kardeşler o günlerde çok önemli bir açıklama yaptı: “Ordu darbe yapabilir. Sorun devlet başkanı değil rejimin kendisi” dedi. Bu mesaj pek iyi algılanamadı. Açıklama yapılırken inanılmaz bir mücadele veren kitleler “Mübarek gitsin de ne olursa olsun” mantığıyla aslında rejimle hesaplaşma gibi esaslı bir hedeften yoksun görüntüsü verdi, orduyu alkışladı.
Mübarek''i tutamayanlar, Süleyman''ı tutamayanlar son çare olarak orduyla pazarlık yaptı ve anlaştı. ABD, Mübarek''i devre dışı bırakarak, ''adamı''nı Kahire''ye patron ilan etti sonra onu da sattı ve ülkeyi cuntanın eline bıraktı. Şimdi bütün pazarlıklar orduyla yapılıyor, büyük oranda yapıldı da. İsrail-Mısır güvenlik ittifakı korunacak. Bölgede İsrail''i rahatsız edici gelişmelere izin verilmeyecek. Daha Mübarek gitmeden İsrail ve Mısır ordusu Sina bölgesinde teyakkuza geçmiş, sınırları daha da “güvenli” hale getirmişti!
ABD ve İsrail''e göre, sistem devam etsin ama tepede kim olursa olsun. Bu amaç için anlaşamayacakları hiçbir siyasal grup ve güç yoktur. Şimdi bütün manevralar bu alanda yapılıyor. Mısır''daki değişim, bölgesel ve küresel güçler arasında satranç oyununa, güç gösterisine dönüşmüş durumda..
Ama şimdiden bir şeyler belirginleşti. Tunus ve Mısır örneği bize bundan sonra olabilecekler hakkında çok önemli ipuçları sunuyor. Formül bulundu, harita netleşti. Bütün bölgeyi sarsması beklenen dalganın varacağı nokta, en azından bölgeyi yönetenler için yol haritası şekillendi.
Diktatörler gidecek, er geç gidecek ama rejimler ayakta kalacak, kalması için her türlü destek verilecek. Sadık isimlerin liderliğinde, bir tür askeri yönetimler dönemi, cunta dönemi başlatılacak. Vatanseverlik, milliyetçilik ve az çok demokratik makyajla statüko korunacak.
Çok kötü, belirsiz bir dönem bu. Bir kötüden kurtulan kitlelerin sevinçleri kursaklarında kalabilir. Kirli ilişkilerin belirlediği askeri yönetimler dönemi bir tür model olarak bütün Ortadoğu''ya pazarlanacak.
Buna “değişim” diyecekler. Sivil demokratik devrim diyecekler.
Şimdi, dalganın hedefi olan bütün rejimler, liderler yeni yol haritasına göre hazırlık yapıyor. Ürdün''de yeni hükümet kuruluyor. Kaddafi Filistin kartını kullanıyor, onlara ayaklanın çağrısı yapıyor. Cezayir''de olağanüstü hal kaldırılıyor. Filistin''de İsrail dostu hükümet çöküyor. Hemen bütün ülkelerde reform sözü veriliyor. Dalganın önüne sedler ardı ardına inşa ediliyor. Biri tutmazsa diğeri tutar sanılıyor.
Bütün rejimler Washington''la şimdiden pazarlığa oturmuş durumda. Elli yıldır, kaynak verip iktidar satın almaya alışkın olanlar, aynı ticareti daha büyük tavizlerle devam ettirmeye çalışıyor. En sonunda hepsi değişim ve demokrasi makyajıyla pazarlanan yol haritasına sarılacaklar. Çünkü bu harita sistemi ayakta tutuyor, yüzyıllık hegemonyayı diri tutuyor..
Pazarlığa oturulan ülkelerden ne tür tavizler, garantiler alınıyor, hepimiz tahmin ediyoruz. Battıkça batıyorlar, kirlendikçe kirleniyorlar. Bu günlerde kendilerinden toprak istense verecek durumdalar..
Bütün hesaplar sıfırlandı çünkü. İlk kez böyle bir “yıkım”la karşılaşıyorlar ve hala telaşla bunun üstesinden gelebileceklerini sanıyorlar.
Ama hesap tutmayacak. Yol haritası uygulanmayacak. Mısır ordusu altı aylık geçiş dönemi diyor, onlara ve malum başkentlere kalsa bunu altı yıla çıkarmak isteyecekler. Ama üçüncü formül de tutmayacak. İlk kez tarihin rövanşı alınıyor ve bu böyle bir dalga.
Bütün güvenlik stratejileri çöktü. Mısır merkezli İran''ı vurma stratejileri çöktü. Lübnan''ı ve Filistin''i İsrail''in önceliklerine göre denetim altında tutma projesi çöktü. Kaybeden İsrail. Kaybın büyüklüğü yakın gelecekte çok daha belirginleşecek. Pazarlıklar, garantileri, tuzaklar bu sefer tutmayacak. Ortadoğu''nun en yalnız, tecrit edilmiş ülkesi İsrail, İran''ı kaybetti. Sonra Türkiye''ye yaslandı. Türkiye''yi kaybetti, Mısır''a yaslandı. Şimdi Mısır''ı da kaybediyor, elinde sadece Ürdün kaldı. Yakında onu da kaybedeceği belli değil mi?
Bu yüzden yirminci yüzyılın rövanşı diyoruz buna. Bu olacak, yüzyıllık “hiçlik”ten sonra bu olacak. Olmak zorunda. Aksi takdirde hiçbir şey değişmiş olmayacak. Ancak onlarca yıl ertelenen vakti daha ileri atmak, olacakları ertelemek artık mümkün değil. Gerçek bu!
Mübarek İsrail"de mi?
00:0017/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır''ın devrik diktatörü Hüsnü Mübarek İsrail''de olabilir mi? Gerçekten de kamuoyuna açıklandığı gibi, bir anlaşmayla Şarm eş-Şeyh''teki malikanesinde korumaya mı alındı? Bazı kaynaklar komada olduğunu, daha önce sağlık sebebiyle bulunduğu Almanya''da bulunduğunu iddia ediyor. Elbette, devrilen liderler için "güvenilir" liman olan Suudi Arabistan''a gitme ihtimali de var? Almanya şaşırtıcı olmamalı, önceki gün Avrupa Birliği maliye bakanları toplanıp Mısır''ı konuştu. Dışişleri bakanları değil maliye bakanları için Mısır ve Mübarek neden bu kadar önemli olabilir? Sadece Mübarek ailesinin Avrupa bankalarındaki malvarlıkları mı? Yoksa AB ülkelerinin ekonomik çıkarları da kritik düzeyde belirleyici güç olarak bölgedeki değişime yansıyor mu?
Bütün bu adresler içinde beni en çok şaşırtan Mübarek''in İsrail''de olabileceğine dair iddia. Henüz iktidardayken, göstericilerle pazarlıklar devam ederken, televizyona çıkıp "artık aday olmayacağım, demokrasiye geçeceğiz, geçiş dönemini hasarsız atlatalım yoksa kaos gelir" şeklindeki ikna konuşmaları yaparken, aynı anda ABD ile derin pazarlıklara girişip "ben gidersem İslamcılar gelir, İsrail-ABD karşıtları gelir, bölgedeki gücünüz zayıflar" şantajları yaparken aynı iddia dikkatimi çekmişti.
İddia şuydu: "İsrail''de, Mübarek''i konuk etmek için hazırlıklar yapılıyor…" Tam da o sırada, İsrail ordusu ile Mısır ordusu, olası tehditlerin İsrail''e yönelmesini önlemek için sınır bölgelerinde teyakkuza geçiyor, yeni pozisyonlar alıyor, bunu yaparken de İsrail askerler Mısır topraklarını kullanıyordu.
Aynı iddia, belki daha da güçlü bir şekilde yeniden gündeme geldi. Mübarek''in İsrail''in Eilat kentinde lüks bir otelde tutulduğu öne sürülüyor. İsrail kaynaklı haber sitesi El Arab, otelin etrafında olağanüstü güvenlik önlemleri alındığını, bölgede askeri uçakların sürekli uçtuğunu duyurdu. Otel iddiaları reddetti ama aynı kaynak, bir çalışanın haberi doğruladığın öne sürüyor.
Mesele Mübarek''in nerede olduğunu bulmak değil. Çok da önemli değil bu. Mesele, devrilen bir liderin hem S. Arabistan''da, hem Almanya''da hem de İsrail''de olmasının ihtimal dahilinde olabilmesi. Bölgedeki statüko bütün bu ülkeler için bu kadar önemli ve bütün bu ülkeler Mısır''da, Tunus''ta olanlardan, başka ülkelerde olması beklenenlerden bu kadar etkileniyor oluşu. Buradan bir resim çıkıyor ortaya. Baskıcı rejimler üzerinden kimlerin nasıl tezgah yürüttüğü. Bu lider ve yönetici grupların kimlerin çıkarlarını güvenceye alarak ayakta kaldığı. Kendi ülkeleri ve halkları olmadığı kesin. Bu yüzden varolan düzenin devamını küçük değişikliklerle ayakta tutmak için inanılmaz bir oyun tezgahlanıyor, müthiş pazarlıklar yapılıyor.
Dalga gerçekten çok şeyi değiştirecek. Değiştirirken de bu pazarlıkların tarafları ve onu yönetmeye çalışanlar için de sürprizler hazırlayacak. Şu an, söz konusu ülkelerin askeri birimleriyle yoğun görüşmeler, anlaşmalar yapıyorlar, askerler üzerinden denetimi devam ettirmeyi planlıyorlar. ABD askeri birimleri hem düzenin devamı hem de İsrail''in güvenliğini garantiye almak için bölge ülkelerinde mekik dokuyor. Ama bu hiçbir şekilde onlar için güvenli ve uzun vadeli çözüm olmayacak.
Bahreyn''de, Yemen''de, Ürdün''de, Libya''da devam eden dalgayı bu yüzden sadece demokrasi ve özgürlük arayışları olarak görmemek, sürecin farklı boyutlarını çok iyi analiz etmek gerekiyor. Mısır''ı tartışırken Mübarek''e odaklanmak bu çok güçlü ihtimalleri görmemizi engelledi. Süveyş Kanalı''nın ABD ve Avrupa için bir savaşa neden olacak kadar yüksek stratejik değeri, Mısır ordusunun ekonomideki inanılmaz gücü, İsrail''in Mısır üzerinden yürüttüğü ekonomik çıkarlar hiç tartışılmadı. Ülkedeki özelleştirme tartışması ordunun elindeki bu gücü nasıl etkileyecekti? Ülkeyi teslim alan askerler, enerjiden turizme kadar ülke ekonomisini adeta ellerinde tutuyor. Orduyla pazarlık yapanlar, pazarlığı sadece siyaset ve askeri stratejiler açısından mı yaptılar sanıyoruz?
Gördüğümüz resmin dışında çok önemli kareler var. Hemen her ülkenin zaaf alanları harekete geçiyor. Bölgesel dalga ile ülkeler özelindeki faktörleri birlikte değerlendirmek zorundayız. Bahreyn''de gösteriler yapılıyor. Körfez bölgesindeki Şii nüfus bu açıdan dikkatle değerlendirilmeli. Yemen''de geçtiğimiz yıl Şiiler''le Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmaları şimdi yeniden okumak zorundayız.
Dalga bölge ülkelerinin kendi aralarında da müdahalelere yol açıyor. Suudi Arabistan''ın Bahreyn''e, isyanı bastırmak için asker gönderdiği, aynı yöntemi Yemen''de de denediği iddiaları çok ciddi hatta vahim. Öyleyse, İsrail merkezli güvenlik kaygıları hatta çatışma riskleri bir süre sonra Arap ülkelerinin kendi aralarında bile baş gösterebilir. Böyle bir ihtimali destekleyecek, teşvik edecek güçler tahmin edilebilir.
Daha şimdiden Mısır muhalefeti "Camp David anlaşması bitti" açıklaması yapıyor. İsrail-Mısır arasında imzalanan, Mısır devlet başkanının öldürülmesine yol açan ve İsrail''in güvenlik kaygılarını önemli ölçüde gideren bu anlaşmanın ortadan kalkması bile tek başına güçlü bir sarsıntı olacaktır. Bu ortamda, en çok kaybeden iki ülkeden biri olan İsrail, şu an itibariyle tecrit edilmiş durumda.
Aslında bu tecrit, Türkiye''nin bölgesel tasarruflarıyla başladı, Türkiye-İsrail arasındaki gerilimlerle daha da arttı. İran''ı kaybettikten sonra Türkiye''yi kazanan, Türkiye ile arası bozulunca bütün enerjisini Mısır''a yönlendiren İsrail''in, Mısır''ı da kaybetmesi yıkım olacaktır. Elinde sadece Ürdün kalacaktır ve bu da onun için her an kaybedilebilir bir müttefik olacaktır. Bu yüzden bütün pazarlıkların merkezinde İsrail''i korumak var. Ancak her ne kadar şu an pek belirginleşmemiş olsa da, kitlelerin buna karşı pozisyon alacakları bir zamanın geleceğini ve bunun çok yakın olduğunu görmek durumundayız.
Sanırım bir iki yıl yoğun olarak bu süreci tartışacağız. Sırada hangi ülke var sorularına hemen cevap bulmak zor. Aslında bütün ülkeler sırada. Yemen, Ürdün, Cezayir, Bahreyn, Libya.. En azından şimdilik böyle görünüyor.
Akdeniz"de müthiş kapışma!
00:0018/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''den Ortadoğu''yu karıştıran iddia! Olay Türkiye ve dünyada genelde bu başlıkla verildi. Yeni bir şey gibi… Haberin kaynağı İsrail olunca, üstelik Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman''ın tehditkar, provokatif sözleriyle pazarlanınca algılanması başka oluyor. Yeni bir durum, yeni bir tehdit, yeni bir çatışma riski İsrail üzerinden sunuluyor.
Olay şu: İki İran savaş gemisi Süveyş Kanalı''nı geçip Akdeniz''e girmek istiyor. Olayın kendisi gerçekten çok ciddi. Günlerdir büyük değişim dalgasının aynı zamanda tehditler, çatışma riskleri taşıdığından dem vuran, sadece Mısır''daki durumun yeni bir Süveyş Krizi''ne neden olabileceğine inanan hatta bu yönde bir askeri hareketliliğin varolduğunu gören bir kişi olarak ilgi, heyecan ve biraz da kaygıyla izlediğim “yepyeni” gelişmeleri barındıran bir durum var ortada.
Ama olay yeni değil ve sadece bu kadar değil. İran savaş gemilerinin Akdeniz''e yönelmesini Ocak ortalarından beri izliyoruz. Sadece İran gemileri değil, bir süre önce Çin savaş gemileri de bu bölgeye geldi. Akdeniz merkezli müthiş bir güç gösterisine tanık oluyoruz bir süredir.
ABD, Fransız savaş gemileri, uçak gemileri Süveyş''ten geçip Basra Körfezi''ne yönelirken, İsrail ve Yunanistan Girit açıklarında füzelerin de kullanıldığı askeri tatbikatlar yaparken, yine İsrail ve Balkan ülkeleri arasında askeri anlaşmalar imzalanırken, Akdeniz merkezli enerji pazarı yeni ittifaklara şekil verirken, Akdeniz ve Balkanlar''da “Türkiye karşıtı cephe” inşa edilirken başka güçlerin de bölgede inanılmaz bir askeri hareketlilik, güç gösterisi içinde olduğunu izliyorduk.
Ortadoğu''nun çok derin sarsıntılar yaşadığı, büyük dalganın yaklaşmakta olduğu ve kontrol altına alınması için bazı güçlerin agresif girişimler içinde olduğu bir dönemde Akdeniz merkezli askeri hareketlilik gerçekten yeni durumlar oluşturuyor. Böyle devam ederse ciddi güç kaymalarına tanık olacağız. Ama bu, sadece İsrail kaynaklı son açıklama kadar değil ve şimdi başlamadı.
Özellikle Almanya ve Fransa''nın İsrail''le birlikte yürüttüğü Türkiye karşıtı operasyonları maalesef Türkiye''de pek yankı bulamadı. Ama önümüzdeki günlerde bunu derinden hissedeceğiz ve gündemimizi çok meşgul edecek. Bu ülkeler, Yunanistan ve Rum Kesimi ile birlikte yeni ortaklıklar inşa ediyor, ortak bakanlar kurulları topluyor, Angela Merkel ne yaparsa Nicolas Sarkozy aynısını yapıyor. Bütün bunların hepsinin ortak özelliğinin Türkiye''yi rahatsız edecek nitelikte olması bir tesadüf olmasa gerek.
Mısır yönetimi, son zamanlarda Batı''yı rahatsız edecek birtakım girişimlere imza atmıştı. Çin''le askeri yakınlaşma gibi. Türkiye''nin Akdeniz ve ötesine taşınan deniz gücü gibi, Çin ve İran''da aynı bölgelerde kendi varlıklarını hissettiriyor. İsrail, ABD ve Avrupa ülkelerinin “arka bahçe” olarak gördüğü bölgelerde yeni aktörler öne çıkıyor ve hızla etkinliğini artırıyor. Bu da Akdeniz''i farklı bir oyun sahasına dönüştürüyor.
İran savaş gemileri bölgeye yöneldiği günlerde bir açıklama yapıldı: Gemilerin İsrail karasularına yakın bir yere doğru ilerleyeceği, donanmanın Akdeniz''de tatbikat yapacağı duyuruldu. 1979''dan bu yana ilk kez İran savaş gemileri bölgeye geliyor. Akdeniz''e gelebilir mi? Bilmiyoruz. Mısır''ın baskılar üzerine geçişi engellediği iddia ediliyor. Ancak Mısır''la savaş hali olmayan ülke gemileri için bir sınırlama yok. ABD yönetimi, durumu dikkatle izlediğini açıkladı. Garip bir şekilde, aynı günlerde USS Enterprise uçak gemisi de önceki gün Suveyş''ten geçip Basra Körfezi''ne yöneldi.
Çin hava kuvvetlerinin Türkiye''de askeri tatbikat yapması da aynı şekilde yeni bir durumdu. Çin savaş gemilerinin aynı bölgeye gelmesi de öyle. Türkiye, İran, Mısır gibi ülkelerin, özellikle İsrail''in ağırlığını azaltır biçimde askeri varlıklarını güçlendirmeleri elbette dikkatle izleniyor.
Ortadoğu''da bütün müttefiklerini kaybeden ve kaybetmek üzere olan, bu yüzden de Almanya ve Fransa ile Balkan ülkelerine yakınlaşmaya çalışan İsrail, belki kurulduğundan bu yana ilk kez savunma pozisyonuna geçiyor. Bu da yeni bir durum.
Bağlantılı başka gelişmeler de var. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah savaşçılarına şu çağrıyı yaptı: “Lübnan''a yönelik yeni bir saldırı olursa, sizden Galile''yi özgürleştirmenizi isteyeceğiz. Buna hazır olun..”
İsrail ise, İran ve Hizbullah''a “bizi test etmeyin” uyarısı gönderdi. Savunma Bakanı Ehud Barak, “İsrail ordusunun Lübnan sınırını geçebileceğini, Hizbullah''la yeni bir çatışmaya girebileceğini” açıkladı. Haaretz gazetesi, “İsrail ordusundan Lübnan''a girmesinin istenebileceğini” yazdı. Bunlara, İran ile Lübnan arasında enerji anlaşmalarından sonra askeri anlaşmaların görüşüldüğü gerçeğiyle birlikte bakalım.
Akdeniz''de gerçekten sıcak gelişmeler oluyor. Bu sefer İsrail ve Batılı müttefikleri değil karşıt aktörler gövde gösterisi yapıyor. “Arka bahçe”nin mimarları tedirgin, ellerinin nasıl zayıfladığını görüyor bu yüzden de büyük dalgayı yönetme gibi son fırsatı en elverişli şekilde kullanmaya çalışıyor. Arka bahçe yanıyor ve bu yangın onları da sarabilir.
Sadece diktatörlerin devrilmesine değil; sonrasında nasıl bir düzen istendiğine, ne tür pazarlıkların yapıldığına, yeni aktörlerin manevralarına, yeni Ortadoğu''yu kimlerin nasıl şekillendirdiğine, sarsılmaz güce sahip olanların nasıl çaresiz kaldığına kafa yormak, yeni durumları iyi algılamak lazım.
İki İran gemisinin Süveyş''e gelmesini bu karmaşık güç çatışmasından soyutlayıp, İsrail''in kaygıları üzerinden pazarlamak bizi kör edebilir…
Kaddafi bitti, sırada ne var?
00:0022/02/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Basra Körfezi''nden Atlas Okyanusu''na kadar bütün bölgede fay hatları hareketlendi, zemin sarsılıyor. Hiç kimse, hiçbir güç bu dalgayı kontrol edemez. İsyan hareketlerinde eli olanlar bile bunu başaramaz. Rejimlerin niteliği, gücü ne olursa olsun, dayandıkları güçler kimler olursa olsun fırtınayı kimse dindiremez.
Hiçbir rejim, otorite bu depremden sağ kurtulamayacak. Artık boş vaatlerin, umut ticaretinin kitleler üzerinde bir karşılığı yok. Silahına güvenenler için son çok daha erken gelecek. Çünkü kurşun sıkmak, intihar etmektir bu dönemde. Parasına güvenen rejimler yanlarına sadece kefenlerini alıp gidecekler.
Tunus ve Mısır devrildi. Ama kabus yeni başlıyor. Bu ülkelerin geleceğinin ne olacağı kitlelerin talepleriyle uluslararası güçler arasındaki pazarlıkların sonucuna göre şekillenecek. Bu yüzden askeri yönetimler dönemi pazarlıklarla kitlesel talepler arasında ağırlık tartma dönemi olacak.
Şimdi Libya''da yer yerinden oynuyor. Albay Muammer Kaddafi''nin katı denetiminin nasıl etkisiz kaldığını, kitlelerin kentleri nasıl ele geçirdiğini, kurşunlara karşı nasıl göğüs gerdiğini, aslında Libya''da güçlü bir muhalefet olduğunu, tek adamın 42 yıllık şöhretinin yanılsama olduğunu görüyoruz. Batı''ya meydan okuyan, bu yüzden saldırıya uğrayan ancak gücünü koruyan, Afrika''yı doyuran, milyar dolarlar saçan Kaddafi yönetiminin para ve silahla bile ayakta kalmasının ne kadar zor olduğunu görüyoruz.
Bingazi ve bir çok şehir, bölge, köy, kasaba isyancıların eline geçti. Devlet televizyonu dahil, önemli kurumlar, havaalanları devletin elinden çıktı. Binalar ateşe veriliyor, devlete ait ne varsa denetim altına alınıyor, karakollar yakılıyor, başbakanlık binası ateşe veriliyor.
İç savaş ve silahla korkutulan kitlelerin bunu pek önemsemediği, ısrarlı, kararlı bir şekilde etkinliklerini artırdıkları görülüyor. Arap dünyasından çok Afrika''ya yönelen Kaddafi yalnız kalmış görünüyor. Afrikalı dostlarının kendini ayakta tutacak iradesi ve gücü yok. Arap dünyasında kendine sahip çıkacak bir ülke çıkmayacaktır.
Şu anki görüntü, Kaddafi yönetiminin kontrolü hızla elinden kaçırdığı yönünde. Bu da çok kısa zaman içinde rejimin çökeceğine işaret ediyor. Silahla her şey geri alınabilir mi, ülke iç savaşa sürüklenir mi, bölünür mü? Üçü de pek ihtimal ahilinde görünmüyor.
Askerlerin bir bölümü Kaddafi otoritesine karşı halkın yanında yer aldı. Hatta elindeki silahları halka dağıttığı, Afrika''dan getirilen silahlı güçlerle askerler ve siviller arasında çatışmalar çıktığı söyleniyor.
Müslüman liderler, kanaat önderleri askerleri ve devlet iktidarını elinde tutanları halkın yanına çağırdı. Senüsi geleneğinden gelen, çok güçlü direniş tecrübesi bulunan, İtalya''ya karşı destansı mücadelelerin tarihine tanık olunan bu topraklarda, aynı ruhun tekrar canlandığı görülüyor. Kimse, isyan edenleri horlayıp suçlamasın. O halkın 42 yıllık uykudan uyandığını düşünmek lazım.
Geçtiğimiz hafta Bahreyn''de isyan patlak verdiğinde, Libya''da kıpırdanmalar başladığında aldığımız haberler sıradaki ülkenin Libya olacağı yönündeydi. Şaşırtıcıydı çünkü Libya''dan öncelikli ülkeler vardı. Mesela Yemen! Ama bu süreç son derece şaşırtıcı gelişmeleri barındırıyor. Tunus''tan sonra Yemen dururken, Mısır''ın harekete geçmesi ve Ortadoğu''nun en güçlü ülkesinde bu kadar kolay sonuç alınması hepsinden şaşırtıcıydı. Bütün ülkeler sarsılsa da Mısır ve Suudi Arabistan gibi iki güçlü rejime çok daha uzun ömür biçiliyordu.
Bir süre sonra bütün bölge rejimler mezarlığına dönecek. Emekli diktatörler, eli kanlı istihbaratçılar, kara para trafiğinden arta kalanların çöle gömüldüğünü göreceğiz belki. Tunus ve Mısır''da olduğu gibi Libya''da da ordu ile pazarlıklar başlamış olmalı.
Yüz milyarlarca dolarlık silah alımları bile bu rejimleri koruyamıyor. Tıpkı İsrail''in Mübarek ailesi üzerinden kazandığı milyar dolarların kurtarmadığı gibi. Basra Körfezi''nde dün açılan silah pazarının koruyamayacağı gibi. Tanklar ve füzeler, ellerinde sadece taş olanların önünde çaresiz kalıyor. Bu büyük bir depremdir. Etkisi sadece bu ülkeleri ve bölgeyi değil dünyayı sarsacak kadar güçlü bir deprem…
Türkiye, bundan sonra bölgedeki yeni yapılarla arasını güçlü tutmalı. Varolanlardan çok daha iyi iletişim sağlayacağı, ortaklıklar yapacağı yapılar oluşuyor, bu boşluk iyi doldurulmalı. Tam bugünlerde İran savaş gemilerinin Süveyş''ten geçip Akdeniz''e ilerlemesi sadece İsrail''e meydan okuma gibi gözükmüyor. İran, yıllardır rekabet içinde olduğu bölgedeki rejimlere de meydan okuyor.
Libya şaşırttı herkesi. Bahreyn''de Şii çoğunluğun Sünni azınlık yönetimine isyanı gibi, S. Arabistan''ın petrol bölgelerinde yaşayan Şiiler de harekete geçerse kimse şaşırmasın..
Kaddafi''nin ülkeden çıktığı söyleniyor. Oğul Seyf-ul İslam''ın ise "Libya''yı İtalyanlara ve Türklere bırakmayacağız" sözü, İtalya için ne kadar doğruysa Türkiye için de o kadar yanlış.
Hepimiz Libya''nın aslında Libyalılara kalacağını, kurşun sıkanların bunu engellemeye çalıştığını biliyoruz. Faşist İtalya''ya karşı destansı mücadele veren Ömer Muhtar''ın torunları bunlar, yabancı değil! Kaddafi''nin gittiği söyleniyor ve yüzbinler ayakta. Sonuç? Bu rejim bitti..
Bitti Muammer, gerçekten bitti!
00:0023/02/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Osmanlı sonrası denetim altına alınan, İkinci Dünya Savaşı sonrası güncellenip garnizon devletçiklere dönüştürülen, Batı''nın yüzyıllık kaynak ihntiyacına göre dizayn edilen, bölgesel dinamiklerin ezilmesi üzerine kurgulanan sistem çöküyor. Çöken ister Mübarek, İster Bin Ali, isterse Kaddafi olsun, çökecekler ister diktatörler isterse monarşiler olsun yüzyıllık bir sistem gidiyor. Yerine ne konulacak, nasıl bir güç dengesi şekillenecek, Batı-bölge ilişkileri nasıl tanımlanacak, hangi güçler ve aktörler devreye girecek bilinmiyor. Bilenlerin, değişimi yönetmeye kalkışalanların başarıp başaramayacağı da bilinmiyor.
En güçlü devletin başındaki isim gitti. En uzun ömürlü tek adam Kaddafi de gidiyor. Öyleyse aktörlerin ya da rejmlerin gücü artık bir güvence değil. ABD dostları çöküyor. Öyleyse ABD ile ittifak ilişkisi artık güvence değil. İsrail''in güvenlik çıkarlarına hizmet edenler çöküyor. Öyleyse İsrail öncelikli düşünmek de artık iktidar güvencesi vermiyor.
Günlerdir Libya''da son derece kararlı kitlelerin ülkeyi ele geçirmesini, tek adamlığını asla sorgulamayan ve kendisine "hayır" diyecek güç görmeyen Kaddafi, kendi halkına karşı silaha sarıldı. Bir işgal gücü gibi kitleleri bombalıyor, şehir ve kasabaları vuruyor, dışarıdan paralı askerler getiriyor.
Ama bitti. Olanları görenler, olabilecekleri öngörenler biliyor, bitti… Albay Muammer için tarihin sonu geldi. O artık diktatörler mezarlığına gidecek. Hiçbir güç onu koruyamaz, koruyacak bir güç de yok zaten. Onlarca yıl para akıttığı Afrika ülkeleri, son birkaç yıldır ilişkilerini düzelttiği ABD ve İngiltere koruyamaz, korumaz. Hiçbir güç, Kaddafi üzerinden hesap yapmaz, iktidarına destek vermez.
Diyelim gitmedi, isyanı bastırdı. Kan döktü, kıyım yaptı, iç savaş görüntüsünü andıran bir hesaplaşmaya imza attı. Ya sonra? Ne olacak? Tutunamayacak, ayakta kalamayacak. Halk, düşmanına karşı sokağa çıktı, evlerine kolay dönmeyecek.
Şu an işte bu korku yaşanıyor Libya''da. Kurşunlara, tanklara, savaş uçaklarına sığınan dengesiz bir liderin, birinci adam olma dışında hayat tecrübesi olmayan bir kişinin ne tür çılgınlıklar yapacağı kestirilmeye çalışılıyor. Libya halkı yalnız. Gerçekten yalnız. Mısır gibi, uluslararası destekten yoksun. Tehlike burada!
Müslüman liderler askerlere halka katılın, Kaddafiyi devirin çağrısı yapıyor. Bazıları onu öldürün fetvası veriyor. Askerlerin bir kısmı silahlarını bırakıyor. Devlet görevlileri görev yerlerini terk ediyor. Mısır''da olduğu gibi bu ülkede de para ve zenginlik hızla ülkeden çıkarılıyor. Ülkeyi dünyaya kapatan yönetim, giderayak çok acı bir intikamı kafasına koşmuş görünüyor.
Dalga dalga yerin altını üstüne çeviren deprem yapılıyor. Mübarek devrildi, İsrail''le anlaşma sorgulanıyor, "Camp-Davit bitti" sesleri yükseliyor. Camp David anlaşyması bittiyse Ortadoğu''nun dengesi bozuldu demektir. Mısır yönetimi Gazze sınırını açıyor. Bu sınır açılırsa İsrail ambargoyu uygulayamayacak demektir.
Bazıları "Ya bu deprem Suudi Arabistan''ı vurursa" ne yaparız telaşına düşmüş durumda. Dünya petrol üretiminin yüzde altmışını sağlayan bölge, yine dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan S. Arabistan sarsılınca ne olacak? Yüz milyarlarca dolarlık piyasa nasıl dalgalanacak?
Libya sadece Kaddafi değil. Türkiye kamuoyu, Kaddafi öncesi için hiçbir şey bilmiyor. Oysa çok canlı bir tarih var, bizimle ortak bir tarih. Osmanlı Libya''dan çekildikten sonra bile ilişkilerimiz güçlü tutuldu. İtalyan işgaline karşı bu ülkedeki aşiretlerle müthiş direnişler sergilendi. Birinci Dünya Savaşı''nda İngilizler''e karşı "Kanal"da birlikte savaşıldı. Biz de kaybettik, onlar da.
Ömer Muhtar''la tanıdığımız Senüsi hareketinin lideri hayatının son günlerini Türkiye''de geçirdi. Libyadan İstanbul''a, Bursa''ya ve son olarak Ankara''ya geldi. Anadolu''yu karış karış dolaşıp insanların istiklal savaşına katılmaları için kampanya yürüttü. Libya''nın asıl tarihi olan Senüsi Hareketi''nin lideri Şeyh Ahmet Eş-Şerif Es-Sünusi adını kaçımız hatırlıyor? Mustafa Kemal ve Osmanlı subaylarının Trablus''taki direniş hareketlerinin merkezinde onlar vardı. Direnişi Anadolu''da devam etti.
İşte Kaddafi bu hafızayı unutturdu bize. Sadece bize değil, Libya halkına da unutturdu. Bugün kırk iki yaşında olanlar Kaddafi öncesini bilmiyor.
Bu dalgayı Kaddafiler durduramaz. Basra Körfezi''nden Atlas Okyanusu''na kadar önüne çıkan herkesi silip süpürecek. Savaş uçaklarıyla, tanklarla, kurşunlarla önlenemez. Yirminci yüzyılın rövanşı bu. Hesaplaşma yaşanacak. Gecikti bile. Bölge kendi tarihine dönecek, kendine dönecek.
Bitti Muammer, gerçekten bitti.
Petro-dolarlar ve silahlar sizi nasıl kurtarsın şimdi!
00:0024/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu nasıl bir hız? Bu nasıl bir fırtına? Her iki haftada bir ülkede rejim devriliyor. Asla gücünü kaybetmez denilen liderler bir bir ortadan kayboluyor. Tunus''a bakın, Mısır''a bakın, şimdi Libya''ya bakın.
Kim derdi Mısır kadar güçlü bir ülkede Cemal Abdünnasır''dan Mübarek''e demir yumrukla yönetilen kitleler iki haftada sonuç alacak, rejimi böylesine sarsacak diye. Kim derdi Muammer Kaddafi, bir haftada ülkenin önemli bir bölümünün kontrolünü elinden kaçıracak, Trablus''a sıkışıp kalacak diye.
Bu ülkelerin hepsi halkın tepkisini kırmada son derece mahir, tecrübeli. Ama artık eski yöntemler, tedbirler işe yaramıyor. Bir konuda yanıldılar; ülke ülke bütün bölgeyi vuran kasırgayı daha öncekilerle bir tuttular. Yine üstesinden geliriz sandılar. Ordumuz güçlü, paramız çok, entrikalarımız fazla dediler. Fena yanıldılar.
Semboller üzerinden nutuklar çektiler, kitlelerin hassasiyetlerini kullandılar, olmadı. Tehdit ettiler, silah kullandılar, olmadı. Şimdi Kaddafi örneğinde olduğu gibi idam ve iç savaş kartını kullanıyorlar. Yine olmayacak.
Kaddafi Filistinlilere "ayaklanın, sınırlara yığılın" çağrısı yaptığı gün, "sırada Kaddafi var" dedik. En iyi cevabı Gazzeliler verdi. "Bizler bombalanırken, öldürülürken sen nerdeydin, uçakların, silahların nerdeydi" dedi.
Sadece Kaddafi için değil, Filistin davası üzerinden iktidar süren, kitlelerin bu hassasiyetini sömürülen bütün liderler artık bu kartı kaybetti. Çünkü onlar gidiyor, Filistin ayakta, Gazze ayakta. Bir taraftan bu kartı kullanırken diğer tarafta İsrailli gizli anlaşmalar yapıp Filistin halkını vuruyorlardı. Bu oyun da bitti…
Devrilen her lider İslam tehdidinden dem vurdu. Bin Ali "İslamcılar gelir" dedi. Mübarek; İslamcılar iktidar olur" dedi. Şimdi Kaddafi ve oğul Seyf-ül İslam aynı cümleyi kullanıyor. Kim inanır! On yıl önce, yirmi yıl önce bu tehdit işe yarıyordu, ama artık rejimler ABD''ye sattıkları en güçlü argümanı da kaybetti.
Şimdi bazıları göstermelik reformlar yapıyor, reform vaadinde bulunuyor. Bazıları para musluklarını açmış, yıllardır Batı bankalarına biriktirdikleri yüz milyarlarca doların çok az bir kısmını halka dağıtmaya hazırlanıyor.
Şunu anlamıyorlar: Eski sözler, eski vaatler, eski tehditler ve korkular dönemi bitti. Onlarca yıl kullandıkları bu söylemin artık bir karşılığı yok. Her seferinde kazıklanan insanlar artık bunları duymuyor.
ABD, İngiltere, Çin ve Hindistan, kendilerini besleyen enerji damarlarının tehlikeye gireceği korkusuyla "Ya Suudi Arabistan''da da olursa" korkusuna kapıldılar. Bu korkuyu iyi bilen Kaddafi şimdi dünyaya petrol şantajı yapıyor.
Kabul edelim ya da etmeyelim, doğru algılayalım ya da algılamayalım, yeni bir Arap yüzyılı şekilleniyor. Medya devrimi ile başlayan, küresel terör fırtınası içinde damgalanıp bir köşeye sıkıştırılan Arap inisiyatifi, baskı altına alınan sokaklar dünyayı derinden etkileyecek?
Bir zamanlar "fay hattı", "kaos kuşağı" olarak tanımlanan kuşakta yeni şeyler oluyor. İster "Arap devrimi" diyelim istersek demokrasi hareketleri, bu ülkeler eskisi gibi olmayacak. Sokağa çıkanlar, yirmi yıl önce olduğu gibi İslamcı örgütler değil sadece. Örgütsel bir meydan okuma yok burada. Toplumlar, bütün unsurlarıyla harekete geçmiş durumda. Sonrasında ne olur, kimler iktidara gelir? Elbette bu Müslüman ülkelerde Müslümanlar iktidara gelecek. Ama çoğulcu, özgürlükçü, kendi değerleriyle barışık, yerli iktidarlar olacak.
Şimdine bazı çevreler "ABD müdahale etmeli, Birleşmiş Milletler müdahale etmeli, NATO müdahale etmeli" diye kamuoyu oluşturmaya başladı. İngiltere savaş gemilerini Libya açıklarına gönderdi. Kızıldeniz ve Akdeniz savaş gemileriyle dolu. Buna kesinlikle karşı durmak gerekiyor. Bir müdahale, işgale kapı aralamak demektir. Irak işgalinde BM''nin nasıl istismar edildiğini hangimiz unuttu? Başka faktörler devreye sokulabilir. Kaddafi''ye baskı artırılabilir, tam anlamıyla yalnız bırakılabilir, sokağın sesi güçlendirilebilir.
İstediği kadar çılgınlık denesin. İstediği kadar tehdit etsin, adamlarını ve paralı askerlerini sokağa salsın. Kaddafi için oyun bitti. Artık geri dönüş yok, olmayacak.
Tarihin en büyük tahliye operasyonlarından biri yapan Türkiye, artık bölgede en güçlü ülke, en dinamik güç. Siyasi olarak başkentlerde etkiliydi. Arap sokaklarındaki Türkiye sempatisi hiç bir kadar yaygın olmamıştı. Raşid Gannuşi, Tunus''ta deneyecekleri yönetimin Türkiye''yi örnek alacağını söylüyor. Fırtınanın dinmesinden sonra göreceğiz; Türkiye bölge ülkeleri arasındaki ilişki şaşırtıcı biçimde güçlü olacak. Bu yüzden, binlerce insanını bölgeden tahliye edebilen, başka ülkelerin vatandaşlarını tahliye edebilen Türkiye ile bölge arasında kırılması zor bağlar şekillenecektir.
Tarihin çok önemli bir bölümüne tanık oluyoruz. Her şey baş döndürücü biçimde gelişiyor. Fırtınanın dinmesine daha çok var çünkü yeni başladı. İstedikleri kadar dışarıdan müdahale etsinler bölge hiçbir zaman 20. yüzyılda olduğu kadar aşağılanmayacak, sömürülmeyecek, kolay yönetilemeyecek. Artık küresel iktidar mücadelelerine yeni bir ortak geliyor. 21. yüzyıl hesaplarında yer verilmeyen bu coğrafya dünyanın hesaplarını bozuyor.
Akdeniz"de aç kurtlar dolaşıyor, dikkat!..
00:0025/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Albay Muammer Kaddafi''nin dünkü konuşmasını dinledik. Libya''da olanlardan El Kaide''yi sorumlu tutuyor. Ne tuhaf, ABD''nin küresel operasyonlarının gerekçesi El Kaide. İsrail''in güvenlik kaygılarının gerekçesi el Kaide. Ama daha tuhafı, Müslüman ülkelerdeki katil rejimlerin Batı''ya pazarladıkları en güçlü kozları da El Kaide.
Örgüt bu kadar meşhur olmadığı zamanlarda da onlar aynı dili kullanıyorlardı. O zamanlar El Kaide demiyorlar; “Biz gidersek İslamcılar gelir. Batı''nın çıkarları tehlikeye girer. Güveneceğiniz kişiler ve kadrolar bizleriz. Sakın başkalarıyla iş tutmaya kalkışmayın. Öyle yaparsanız sadece biz kaybetmeyiz, siz de bu bölgeyi ebediyen kaybedersiniz” diyorlardı.
Yirmi yıl boyunca bu tehditle ayakta durdular. Nasılsa ABD ve müttefikleri küresel düzeyde yeni İslam dalgasıyla, yepyeni bir tehditle savaşıyordu. “Batı medeniyetini korumak” için verilen bir savaştı bu! Aslında savaşın başlatılmasında İsrail ve ABD aşırı sağı kadar onlar da etkili oldu. Projeyi bizzat bizim coğrafyamızdaki Soğuk Savaş artığı rejimler önerdi.
Bunu yıllar önce tartıştık. Ama ABD''nin gürültülü savaş söyleminin etkisiyle kimse olayın bu tarafına bakmadı. Ortadoğu''da rejimler, İslam korkusu pazarlıyor, dünyanın en güçlü ülkesini bu alana yöneltiyor ve düzenlerini devam ettiriyordu.
Tam yirmi yıldır, aynı tehdidi kullanarak iktidarlarının ömrünü bu şekilde uzattılar. Karşılığında terörle mücadele için her türlü tavizi verdiler, ülkelerin işgaline ortak oldular, topraklarını gizli sorgu evlerine açtılar, kendi halklarına karşı terör estirdiler.
Rejimi ayakta tutmak için, zenginliği ellerinde tutmak için, kaynakları kendi istedikleriyle paylaşmak için, kitleleri kontrol altına almak için buldukları en orijinal formüldü bu. Başarılı da oldu.
Şimdi aynı dili kullanıyorlar. Etkisi kalmamış olsa bile, yeni bir dil geliştiremedikleri için o korkuya yatırım yapıyorlar. Bin Ali aynısını söyledi. Mübarek aynısını söyledi. Kaddafi de onu söylüyor. Yarın diğerleri de aynı cümleleri kullanacak. İsterseniz not edin ve izleyin..
El Kaide varsa ABD müdahale edebilir mi? Bir müdahale tartışılıyor zaten. ABD donanması Akdeniz''de, Kızıldeniz''de. İngiliz savaş gemileri Akdeniz''de. Müdahale sesleri giderek güç kazanıyor. BM üzerinden, NATO üzerinden, insani kaygı üzerinden hatta “El Kaide emirlik kurdu” haberleri üzerinden. ABD Başkanı Barack Obama''nın güvenlik birimlerine müdahaleye hazır ol talimatı verdiği iddia ediliyor.
Müdahale işgal demektir. Kaddafi rejimine yönelik rezervlerimiz ne kadar çoksa ondan daha fazla müdahaleye karşı duracağız. Şiddetle karşı duracağız. Hiçbir güç, çevre, bu ülkelerin zayıf anlarını fırsat bilip böyle bir hesap yapamaz. Ambargo uygulama dahil, askeri müdahale dahil, o ülkelerdeki istikrarsızlığı daha da artırma, bir şekilde oralara yerleşme gerekçesi oluşturamaz. Bu onurlu insanları başka maceralara, iç çatışmalara, yeni bir sömürge harekatına kurban edemez.
“Büyük deprem savaş, çatışma, işgal için zemin oluşturuyor, değişim güç boşluğu oluşturuyor, bu yeni ve ciddi bir tehlike” şeklindeki endişelerimizin ve uyarılarımızın nedeni işte buydu.
Birileri şu an aç kurtlar gibi Akdeniz''de dolaşıyor. Bütün dikkatimizle, hassasiyetimizle, direncimizle ve öfkemizle buna karşı durmak zorundayız ve duracağız.
Libya ya da bir başka bölge ülkesi, asla kurban edilmeyecektir. Böyle bir durumda hepimiz ayağa kalkacağız…
.Erbakan"ı, büyük öncüyü uğurlarken..
00:001/03/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gözümüzü açtığımızda onu gördük. Onun zihin dünyasına tanık olduk. Çocukluğumuza şekil de verdi. Delikanlılık çağımızda büyük bir derdimiz, davamız olduğunu öğretti.
Kendimizin, ülkemizin, tarihimizin ders notlarından farklı olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi şekillendirdiğini, hiçbir zaman ondan kopamayacağımızı, kopmamamız gerektiğini öğretti. Geçmişi ve geleceği önümüze koydu.
Bir bilinç devrimiydi bize önerdiği. Hararetle, büyük bir hasretle sarıldık.
Etrafımızı saran duvarların ötesinde bize ait şeyler olduğunu gördük. Bizimle aynı dili konuşan, aynı kaygıyı paylaşan, aynı amaca yönelen milyonları farkettik.
Bizi Anadolu''ya hapsedenlere karşı en büyük meydan okumayı yapan oydu. Yirminci yüzyılın başında düştüğümüz yerden dirilmemiz gerektiğini, bizimle birlikte Afrika''nın da, Asya''nın da dirileceğini salık veren oydu.
Anadolu''yu çepeçevre kuşatan duvarların ötesinde zihin duvarlarımızı kırmamızı öğütleyen oydu.
Malezya''dan, Endonezya''dan Atlantik kıyılarına kadar yüreklerin birlikte titremesini, ortak dili yeniden keşfetmemizi istiyordu.
Tarih ve coğrafya önümüze serilmişti. Renkler ve coşkular, acılar ve hüzünler ortaktı.
Keşfettik de… Farkettik ve öğrendik ki, aslında üzerimizde proje üstüne proje denense de çaresizler topluluğu değilmişiz. Güçlüymüşüz, çokmuşuz.. Ayağa kalktığımızda yer küre sarsılabiliyormuş. Dünya yeniden şekillenebiliyormuş. Sınırsız kudret sahiplerine karşı savrulan, diz çökmek zorunda olanlar topluluğu değilmişiz.
Hepimizin alnında onun izleri var şimdi. Keşmir''in cennet görüntülü coğrafyasından yağmur ormanlarına, Afrika''nın yalınayak insanlarından Asya''nın bozkırlarına kadar onun adı var şimdi.
Tayland sınırında bir köy camiinden Cava''daki bir medreseye, Hindistan''dan Moritanya''ya kadar her yerde onun için hatimler indiriliyor, onun için dualar ediliyor, onun için gıyabi cenaze namazları kılınıyor, onun için göz yaşı dökülüyor.
Başsağlığı mesajlarına, cenazeye katılmak için İstanbul''a gelenlere, gelmeye çalışanlara bakın. Bakın ki, onun inşa ettiği şeyin ne olduğu ortaya serilsin.
Bugün Türkiye''nin “büyük yürüyüş”ünü başlattığı mirasın bu olduğunun idrakiyle bakın. Onlarca yıl ilham kaynağı olduğu o iklimlerde kendisini örnek alanların artık aynı mirasa yatırım yapacak güce eriştiğini görün. Endonezya''dan Fas''a uzanan geniş kuşakta, bir çok konuda aynı dil kullanıyorsa, bunda o emeğin büyük payı olduğunu bilin.
Büyük çöküşten sonra iktidar sipariş edilenlerin bugün ardı ardına devrildiği, büyük çöküşe direnenlerin bütün bu kuşakta iktidara yürüdüğü bir dönemde bu gerçeği yeniden yorumlayın.
Bugün Fatih Camii''nin çevresinde yüz binler olacak. İstanbul, bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerinden birini omuzlar üzerinde Merkez Efendi''ye uğurlayacak. Her büyük şok dalgasından sonra yeniden dirilişin şekillendiği Anadolu büyük bir önderi yolcu edecek. Arkada bıraktığı milyonlar kaldığı yerden devam edecek.
İşte o milyonlar, “bin yıl devam edecek” denilen, bin yıllık bir birikime savaş açanların zihinsel soykırım projelerini yerle bir edecek. Etti de.
Hani nerde onlar? Nerde bu ülkenin insanlarını mahalle mahalle, sokak sokak birbirine düşman edenler? Milletin yarısını devlet düşmanı ilan edenler?
İsrail aşırı sağı ve ABD''nin neoconları ile bu büyük ülkeye birilerine peşkeş çekenler, onlara selam duranlar, yüz milyarlarca dolarını bir çırpıda hortumlayanlar nerde?
O veda etti. Ama yürüyüş devam ediyor. Bin yıllık mücadelenin öncüleri her zaman olacaktır.
Merhum Necmettin Erbakan''a, büyük öncüye Allah''tan rahmet diliyoruz. Allah ondan razı olsun…
.Libya"yı işgal: Öfke Avrupa"yı vuracak!
00:002/03/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İngiliz emperyal mirasının önemli merkezlerinden Chatham Hause''dan Rosemary Hollis, 2006 yılında Ortadoğu''da başlayıp bütün Avrupa''yı saran şaşırtıcı bir senaryo çizdi. Şaşırtıcı olduğu kadar bir tür dehşet senaryosuydu. Bu kuşakta başlayıp dünyayı sarsacağı düşünülen, yıllardır beklenen büyük dalganın habercisiydi sanki.
“Europa and Middle East-Sectarian War Zone” başlıklı ve “Çatışma yaklaşıyor” alt başlıklı yazıdaki senaryo şöyleydi:
“Avrupalılar için 20. yüzyılın sonları 2. Dünya Savaşı ile yakın zamanda çıkacak kimlik savaşının arasındaki dönem olacak. Bu savaş, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu olan bölgeyi tamamıyla yutup Avrupa''ya yayılacak. Devletler veya süper güç blokları ya da imparatorluklar arası bir savaş olmayacak. Bir iç savaşa benzeyecek. Yaklaşan çatışma çerçevesinde ordular, kıtalar veya ülkeler arasındaki jeo-stratejik fay hatlarında mevzilenmeyecek, savaşanlar daha ziyade siviller, siyasetçiler, polisler olacak…”
“Kentler mahallelere, devletler internet ve örgütlü suç üzerinden başka yerlerdeki müttefiklerine bağlı etnik ve mezhepsel gruplara bölünecek. İhtilaflar kimlik üzerinden yaşanacak. Kaybedilenler hoşgörü ve toplumsal uyum olacak… Leeds, Kopenhag, Marsilya, Halepçe, El Halil, Kerkük ve İskenderiye varoşlarında çatışma belli zamanlarda kanlı bir hal alacak. Avrupa devletleri ayakta kalacak ama liberal demokrasi pahasına. Ortadoğu''da bazı devletler çözülecek ve savaşın başladığı nokta bu olacak….”
Böyle devam ediyor…
Söz konusu çalışmaya göre hoşgörü çağı sona ermişti. Paris''ten İskenderiye''ye uzanan kimlikler savaşı, 21. yüzyılın jeopolitik teorilerini yerle bir edecekti. Askeri stratejiler değişecek, merkez güçlerin varolan nüfuz alanları sorgulanacak, yeni aktörler ve güçler devreye girecekti.
En azından yukarıdaki cümlelerden benim okumam böyle oldu. İskenderiye''de insanlar gıda fiyatlarını protesto etmek için sokaklara çıktığında, “acaba sözü edilen dalga başladı mı” diye merakla izledim. Ama başlamamıştı. O zamanki öfke, bugünlerde bölgeyi ve dünyayı sarsan dalganın habercisiymiş. Şimdi görüyoruz bunu. Kimse bu gerçeği okuyamadı. Bölge liderleri ve devletleri ise hantallıkları, kitleleri küçümseyici kendilerini yüceltici tutumları yüzünden hiç anlayamadı.
Bu öngörüden hareketle, Tunus''ta başlayıp Mısır''ı vuran şimdi Libya''da iç savaşa dönüşmek üzere olan dalgayı proje olarak görmek de mümkün. Wikileaks belgelerinde, Basra Körfezi''nden ile Atlas Okyanusu''na uzanan kuşaktaki ayaklanmada Anglo-Amerikan derin çevrelerin stratejilerini aramak elbette mümkün. Böyle bir “el” olduğunu inkar etmek zor. Ama projenin ötesini düşünmek gerekiyor. Bugünlerde yaşananlar, merkez güçlerinin kontrolünün ötesine ulaşacak etkileri olacağına ve yönetilemeyeceğine inanıyorum.
Yirminci yüzyılın başından bu yana biriken stres, enerji patladı. Bu patlama, işte o güçlerin yüzyıllık nüfuz gücünü, denetim gücünü de sarsacak hatta silip süpürecek büyüklükte. Bölge kendi doğal haritasına, kendine, tarihine ve kimliğine yürüyor. “Kimlik savaşları” adı verilen dalganın Ortadoğu''yu aşan etkilerine kafa yormak yerinde olacak.
Sadece Arap kuşağında değil, Balkanlar''da da benzer bir hareketlenmenin görüldüğünü, yakın gelecekte başka bölgelerde de görülebileceğini fark etmek durumundayız.
Hal böyle iken, bu coğrafyanın sömürgeci efendilerinin dalgaya yatırım yapmalarını, varolan denetimlerini devam ettirme çabalarını, bölgenin kaynakları üzerinden yeni iktidar elitleri oluşturma projelerini derinden sorgulamak, başarısız olacağı ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundayız.
Libya''nın enerji kaynaklarını güvenceye almak için Akdeniz''de savaş hazırlıkları yapılıyor. ABD savaş gemileri Akdeniz ve Kızıldeniz''de operasyona hazırlanıyor. Fransız ve İngiliz askeri birimleri de. Müdahale BM üzerinden mi, NATO üzerinden mi yapılacak tartışması, tahliyeler sonrası Libya''nın “insani müdahale” adı altında bir senaryoya kurban edileceği anlamına geliyor. Kaddafi gerekçesiyle alınan ambargo kararlarının benzerlerini bu bölgedeki işgallerden önce de görmüştük.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın “Ne işi var NATO''nun orada” tepkisini, genişleterek, “ne işi var ABD ve Avrupa''nın orada” şeklinde ortak bir tavra, karşı duruşa dönüştürmek zorundayız.
Eğer bu dalga, yeryüzünün bir çok bölgesine yayılacaksa, alışılagelmiş kurumları, yapıları dağıtacaksa, askeri ve siyasi stratejileri dönüştürecekse, bu işgal, müdahale senaryoları hiçbir işe yaramayacaktır. Müdahale, Kaddafi gibi otoritelere karşı yükselen öfkeden çok daha şiddetlisini başlatacak ve besleyecektir. O zaman ülke ülke, yepyeni bir dalga şekillenecek, belki de bu gerçek bir özgürlük, kurtuluş savaşına dönüşecektir.
Ama bugün, şimdi, kararlı bir şekilde yeni işgal dalgasına karşı topyekün mücadele etme vakti. Her ne gerekçeyle yapılırsa yapılsın...
Libya"yı işgal: Yeni bir Ömer Muhtar çıkacak..
00:003/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Libya''yı işgale hazırlanıyorlar. Irak''ı işgal ettikleri gibi, Afganistan''ı korkunç bir kaosa sürükledikleri gibi. Yemen''i, Sudan''ı, İran''ı vurmak istedikleri gibi. Bir ülkeyi daha belirsizliğe, sonu gelmez çatışmalara sürüklemek istiyorlar. On yıldır işgal, rejim değişikliği, demokrasi projeleri, iç savaş, etnik ve mezhep eksenli çatışmalar üzerinden yürüttükleri kontrol stratejilerini uygulamaya çalışıyorlar.
ABD savaş gemileri Süveyş Kanalı''ndan geçip Libya açıklarına demirliyor. İnsani yardım taşıdığı söylenen savaş gemileri Libya''ya yöneliyor. Helikopter gemileri zaten hazır. Bir de uçak gemisi gönderiyorlar. Göndermelerine gerek yok, zaten oradaydılar. Basra Körfezi dünyanın en büyük askeri yığınaklarından birine ev sahipliği yapıyor. Kızıldeniz, özellikle de Cibuti ABD ve müttefiklerinin donanma üssüne dönmüş durumda. Yeni takviyeye ihtiyaçları bile yok.
Dünya kamuoyunu müdahale için hazırlamaya çalışıyorlar. “Nasıl müdahale edelim? Irak''ta olduğu gibi Birleşmiş Milletler üzerinden zorlama kararlar mı çıkaralım? Doğrudan ABD, İngiliz, Fransız müdahalesi mi olsun? Yoksa NATO gibi dünyanın en büyük askeri örgütü üzerinden mi harekete geçelim?” gibi seçenekleri değerlendiriyorlar?
Hava sahasını kapatma görüşü ilk adım olarak ağrılık kazandı. Libya semaları denetim altına alınacak. Uçaklar uçamayacak. Zaten ülkeye ambargo kararları da alındı. Bu adımdan sonra ikinci adım gelecek? O da doğrudan askeri müdahale olacaktır.
Uçuş yasağını çok iyi biliyoruz biz. Yıllarca Irak''a uygulandı. Kuzey Irak''ta uçan her uçak vuruldu. Canları istedikleri anda Irak''ın her yerini bombaladılar. Ambargo ve uçuş yasağı yüzünden on binlerce insan hayatını kaybetti. Bir nevi Çekiç Güç operasyonu şimdi Libya için hazırlanıyor.
Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden halkları çok acı çekti. Yönettikleri dönemde acı çekti. Baskının ve acımasızlığın her türünü gördü. Özgürlüklerin yok edilişini, kaynakların israf edilişini, fakirliğe mahkum edilişi gördü. Sahte bir onur, şaşaalı meydan okumalarla uyutulan, kontrol altına alınan kitleler nefes alamaz hale getirildi. Şimdi aynı kadrolar, giderken ülkelerinin, toplumlarının başına yeni belalar açıyor.
Albay Muammer Kaddafi''ye bakın. İktidarını korumak için, kendini ölümsüz gördüğü için, ülkesinin işgaline zemin hazırlıyor. Halkını yeni yokluklara, acılara mahkum ediyor. Bir taraftan kendi şehirlerini, kasabalarını, petrol kuyularını bombalarken, ayakta kalmak için on binlerce insanın ölümünü göze alırken diğer taraftan Libya''nın kaynakları için ülkenin tamamını ateşe atabilecek açgözlülükle bekleyenlere kapı aralıyor.
Kaddafi''nin milyarlarca dolarlık hesaplarına el koyanların, onu sürgüne göndermek ya da yargılamak için kararlar alanların, ayağa kalkan Libya halkına yardım ediyor görüntüsü pazarlayanların yalanlarına kim inanır artık. Onların derdi Kaddafi''yi cezalandırmak mı sizce?
On yıldır bu coğrafyada söylemedikleri yalan, kullanmadıkları zaaf alanı kaldı mı? Bu senaryolara, ikna edici gerekçelere artık inanacak mıyız? Irak''ı Saddam yüzünden, Afganistan''ı Taliban yüzünden mi işgal ettiler sanıyorsunuz? Sudan''ı adalet için mi böldüler, Yemen''i El Kaide yüzünden mi iç savaşa sürüklediler?
Yeni özgürleştirme operasyonlarına karnımız tok. Libya halkı ABD''yi de, NATO''yu da istemiyor. Askeri müdahale istemiyor. Ambargo ya da uçuş yasağı istemiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı''nın görüşme taliplerini bile reddettikleri söyleniyor. İnsan hakları sözcüsü Abdulhafız Ghoga, “Yabancı müdahalesine, askeri müdahaleye karşıyız. Libya halkı kendi başına bu işi bitirecek” diyor.
Libya halkı çok güçlü bir direniş geleneğine sahip. Ülkelerini özgürleştirmek için verdikleri mücadeleyi biliyoruz. Bu insanlar aynı gelenek üzerinden yeni bir direniş hattı kuruyorlar. Kaddafi ne kadar ülkesini bombalasa, şehirlerini yakıp yıksa da artık geri dönemeyecek. Attığı her adım, kendisini çok daha kötü bir sonuca hazırlıyor. Saldırıları direnişçilerin azmini kuramayacak, onları geri adım attıramayacak.
Böyle bir dönemde “nasılsa çaresiz kaldılar” diyerek bu ülkeye yönelik kirli hesaplar içine girenler, bir süre sonra aynı direniş hattıyla karşı karşıya kalacak. Direniş Kaddafi gittikten sonra yabancı müdahaleye karşı olacak ve Libya toprakları coğrafyanın tamamını desteğini alan keskin bir mücadeleye sahne olacak.
İşte o zaman, bütün bu kuşaktaki değişime bir de direniş dalgası eklenecek. O zaman büyük depremi, değişimi yönetmeye kalkışanların çaresizliğini göreceğiz. Libya''nın petrolüne, Mısır''ın Süveyş''ine, Yemen''in stratejik değerine, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz''in jeopolitik önemine yatırım yapanlara, bu yatırımı kâra dönüştürmek için kanlı senaryolar uygulayanlara karşı gerçek bir özgürlük mücadelesi dalga dalga yayılacak.
Bu coğrafyayı kanla dize getirmeye, terbiye etmeye çalıştılar, başaramadılar. Yeni yöntemler denediler, başaramadılar. Şimdi yine askeri seçeneğe dönüyorlar, yine başaramayacaklar. Her girişimleri kendilerini bu bölgeden daha da uzaklaştırıyor. Dostları giderken, yıllardır talimatlar yağdırdıkları iktidar yapıları dağılırken, yeni siyasi çevrelerle flört etmeye başladıkları bir dönemde Libya''ya müdahale hesaplarını tamamen bozacak.
Evet, Kaddafi gidecek. Gidişini boşluk görüp bu ülkenin geniş topraklarına, zengin kaynaklarına çöreklenmek isteyen akbabalar umduklarına ulaşamayacak.
Böyle giderse yeni Ömer Muhtarlar ortaya çıkacak. Bütün Türkiye''yi bu yeni işgal hazırlığına karşı duyarlı olmaya, kesin tavır koymaya çağırıyoruz…
Suudi Arabistan"da şehir savaşları mı başlayacak?
00:008/03/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Libya''da keskin iç savaşla devam eden deprem, Bahreyn ve Yemen''de mezhep çatışmasına dönüşüyor. Bazı ülkelerde ekonomik sorunlarla şekilleniyor bazı ülkelerde etnik krize hatta çatışma şeklinde kendini göstermeye başlıyor.
ABD Başkanı Barack Obama''nın “acil müdahale” isteğini, Fransa''nın hava sahasının kapatılması çabalarını, Kaddafi karşıtlarının İngiliz/Hollandalı askerleri esir almasını, Trablus güçlerinin karşı saldırıya geçip ağır hava saldırılarını izlerken, Kuzey Afrika''nın çok uzağındaki Basra Körfezi''nde belki de en çetin mücadele başlamak üzere.
Günlerdir Bahreyn''de Şii çoğunluk ile yönetici Sünniler arasında çatışmalar yaşanıyor, karşılıklı güç gösterisi yapılıyor. Yemen''de birkaç yıldır Şiiler''le Yemen hükümeti arasında çatışmalar devam ediyor. Hem Bahreyn''de hem de Yemen''deki ayaklanma, reform çağrıları ve çatışmalarda Suudi Arabistan da bu ülkeler kadar taraf durumunda.
Daha birkaç gün önce S. Arabistan Bahreyn''e tank ve zırhlı araçlar gönderdi, krize doğrudan müdahil oldu. Yemen''deki gerilim ise, bir süredir S. Arabistan ile Yemen yönetimine isyan eden güçler arasında şiddetli çatışmalara dönüştü. Hatta isyancı birlikler Suudi köylerine girdi, Suudi hava kuvvetleri bu grupların yaşadığı Yemen''e ait bölgeleri bombaladı.
Tunus ve Mısır''dan sonra Libya''da ABD müdahalesine kapı aralayan iç savaş tartışılırken aslında bir süredir gözler Suudi Arabistan''daydı. Sadece ABD ve Avrupa ülkeleri değil, Rusya, Çin ve Hindistan gibi dünyanın dev ekonomik güçleri de bu ülkede olabilecekleri öngörmeye çalışıyor. Dünyanın önde gelen petrol üreticisi, uluslararası petrol fiyatları üzerinde belirleyici ve bölgesel siyasi denklemin ağrılık merkezi ülkelerden biri olan S. Arabistan''da başlayacak bir istikrarsızlık hem bölgeyi hem de küresel siyasi ve ekonomik ilişkileri sarsacak büyüklükte olacaktır.
Bölgede yaşanan depreme karşı tartışmasız tavır alan Suudi yönetimi, birkaç gündür tutuklamalar yapıyor. Son haliyle Şiilerin önde gelen isimlerinden 26 kişi gözaltına alındı. Gösteriler yasaklandı, sıkı tedbir uygulanıyor. Ancak ülke içinden bir grup aydın ve ilim adamı adeta bir muhtıra yayınladı, reform çağrısı yaptı. Çağrının ana konusu ise hukuk devleti için gerekli önlemlerin alınması konusunda monarşiyi uyarmak.
S. Arabistan ABD ve İngiltere''nin bölgedeki en güçlü müttefiki. Yüz milyarlarca dolarlık silah pazarına sahip. Irak işgali ve diğer operasyonlar dahil her zaman tartışmasız ve güvenilir ortak…
Ancak bu ülkede, mezhep eksenli bir krizi beklemek artık ihtimal dışı değil. Alınan güvenlik önlemleri, ekonomik şartların iyileştirilmesi, hemen yanı başında harekete geçen dalganın Suudi sınırlarını zorlamasını önler mi? Önleyemeyeceği son gelişmelerle iyice ortaya belirginleşti.
Son yıllarda Şii yayılmasına karşı uykuları kaçan, Irak iç savaşında etkin bir taraf olan Suudi yönetimi, yayılmayı önlemek için Doğu sınırına yüzlerce kilometrelik güvenlik duvarı inşa etmeye bile girişti. Ancak kadere bakın ki, bu sefer, Kuzey Afrika''dan Basra Körfezi''ne uzanan kuşağı sarsan deprem Suudi yönetimi için bugüne kadarki en tehlikeli güvenlik sorununu ortaya çıkardı. Bu ülkede sorunlar aslında çok daha önce başlamıştı. Bir çoğumuzun hatırlamadığı bazı çok önemli ayrıntıları aktaralım.
12 Mayıs 2003''te Riyad''da çok büyük bir saldırı gerçekleşti. Elli kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı El Kaide''nin yaptığı açıklandı. Hemen ardından 17 kişinin öldüğü bir başka saldırı gerçekleşti. Her ne kadar El Kaide yapmış olsa da saldırılarda “devlet izi” kendini belli ediyordu. Çünkü ordu malı patlayıcılar kullanılmıştı. Yine bu saldırılardan sonra ülkede yoğun çatışmalar yaşandı, günlerce operasyonlar yapıldı. Bazı çevreler S. Arabistan''da “şehir savaşları”nın başlayabileceğini öne sürüyordu.
Çok iyi planlanmış saldırıların ilki ABD''nin Vinell şirketinin merkezini havaya uçurmuştu. Diğer saldırı yabancıların, diplomatik misyon çevresinin kaldığı 200 villadan oluşan bir yerleşim kompleksine patlayıcı yüklü araçlarla girilmesi şeklinde gerçekleşti. Petrol şirketlerinin yönetim merkezleri vuruldu. Suudi-Amerika ilişkilerinin kemik kadroları, ABD askeri istihbarat görevlileri ve CIA mensuplarının kaldığı yerleşim birimi vuruluyordu. Dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile bütünleşen Halliburton da hedefler arasındaydı.
Aynı yılın Kasım ayında Mekke sokaklarında El Kaide üyeleri ile güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı. Yine Mekke''de El Kaide üyeli olduğu bildirilen iki kişinin yakalanacaklarını anlayınca kendilerini havaya uçurdukları duyuruldu. Bu olaylardan sonra yönetim camileri sıkı denetim altına aldı. Medya üzerindeki denetim daha da katılaştırıldı. Okul kitaplarında Hristiyan ve Yahudilerin aleyhine olan ifadeler çıkarıldı. Çok sayıda din adamı eğitime tâbi tutuldu. İslami yardım kuruluşları kontrol altına alındı.
Vinell, CIA ve ABD askeri istihbaratının öncü gücü olarak çalışan, Latin Amerika''da, Ortadoğu''da ve Vietnam''da karanlık işler çeviren, binlerce insanın ölümüne yol açan ABD “örtülü operasyonlar”ında rol alan, darbelerde ve iç savaşlarda adı geçen, Pentagon''un askeri müdahalelerinde yasal engellerle karşılaştığı kirli işlerde kullanılan, Türkiye dahil, bir çok ülkede faaliyet gösteren, Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak''ta “Kürtlere yardım” adı altında çalışan bir şirket ya da örgüt. Şirketin S. Arabistan''daki en meşhur görevi, 21 Kasım 1979''da Suudi yönetimini devirmek için çıkan ayaklanmayı bastırması olmuştu.
Vinell''in “ölüm timleri”nden oluşan üç bin paralı asker Kâbe''ye saldırdı. Kabe top ve mermi yağmuruna tutuldu. Açılan kapılardan tanklar içeri girdi. Kabe''deki kişileri öldürmek için zehirli gazlar kullandılar. Bodruma sığınan kişiler zehirli sularla öldürüldü. 400 kişi yakıldı. Tutuklananlar da Vinell''in adamları tarafından sorgulandı. İğrenç işkencelere tâbi tutuldular. Elleri, ayakları ve parmakları kesildi. 243 kişi idam edildi.
Geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan''da yerel seçimler yapıldı. Sünnilerin ilgi göstermediği seçimlere Şii nüfus son derece örgütlü girdi. Ülkenin Doğu bölgesinde yaşayan Şiiler''in aynı zamanda petrol bölgelerinin sakinleri olduğu unutulmamalı. Öyleyse, bir taraftan Kuzey Afrika''da yükselen reform ve değişim dalgası diğer taraftan Körfez''de hareketlenen Şii dalgası S. Arabistan''ı baskı altına alacak demektir.
Bunlara bir de ülkede yıllardır devam eden, El Kaide görüntüsü verilen ama sistem içinde, özellikle asker ve istihbarat içinde kök saldığı düşünülen öfkenin de eklenmesi, S. Arabistan dosyasını aciliyetini gözler önüne seriyor.
Yıllardır mezhep kaygısından hareketle kapsamlı çalışmalar yapan ve tehlikeyi ülke sınırlarının ötesine taşımaya çalışan Suudi yönetimi, artık tehlikeyle kendi içinde yüzleşecek gibi. Eğer bu deprem, hangi gerekçeyle olursa olsun, S. Arabistan''ı vurursa, çok kanlı bir gelecek Ortadoğu''yu bekliyor demektir. O zaman ABD müdahaleleri de, iç savaşlar da, mezhep savaşları da ortaya saçılacak. Sadece bölgenin değil dünyanın siyasi ve ekonomik dengesi de çok ağır bir sarsıntı geçirecek…
MİT Müsteşarı, operasyon ve "sınırı aşan ilişkiler" ağı
00:009/03/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ak Parti''nin İran''dan para aldığına dair iddia hem yalanlandı hem de iddianın sahibi İngiliz The Daily Telegraph gazetesi tazminata mahkum edildi. Başbakan Tayyip Erdoğan da dünkü konuşmasında konuya ilişkin dikkat çekici bağlantılar kurdu, “sınırı aşan bir ilişki”den söz etti.
Yine; geniş bir çevreden tepki alan, Ergenekon operasyonlarına tam destek verenlerin bile kafasını karıştıran son operasyon çerçevesinde, halen yurt dışında bulunan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu''nun MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve çevresi hakkında bilgi topladığı iddiaları benzer bir sınırı aşan ilişkiler ağına işaret ediyor olabilir mi?
Önce birinci konuya bakalım:
The Daily Telegraph gazetesi, İran''dan para alma iddiası dışında bir başka iddia ile de gündeme gelmişti ve o zamanlar “Bu haberi kim neden servis etti” diye sormuştuk. Olay şuydu:
Dubai merkezli büyük iflasların, krizlerin yaşandığı günlerde, söz konusu krizin İran bağlantılı bir “operasyon” olduğunda ısrar etmiş, “operasyon-İran-Türkiye ve gazetenin servis haberi”ne dikkat çekmiştik.
Haberin Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ABD ziyaretinin ilk gününe denk getirilmesi şüphe uyandırıcıydı. Erdoğan''ın ziyareti, Dubai bağlantısı ve haber.. Bu kadar tesadüf olamazdı.
Gazete; Avrupa Birliği üyeliği konusunda hayal kırıklığına uğrayan Türkiye''nin, Ortadoğu, Kafkaslar ve İslam dünyasındaki tarihsel çıkarlarını kollayan bir dış politika izlemeye başladığını belirterek, “Recep Tayyip Erdoğan, Ankara diplomasisinin İran, Rusya ve sınırdaş devletlere doğru kaymasına neden olan bir ''komşularla iyi ilişkiler politikasına yöneldi” diye yazdı. Buraya kadar şaşırtıcı bir şey yok. Sonrasına dikkat edelim:
Gazete; “Türkiye''nin İran''a doğru manevralar yaparak İran''daki İslami rejimi tecrit politikasını ciddiye almadığını ve bunun da yabancı istihbarat servislerini alarma geçirdiğini” iddia ederek, “Türkiye, İran rejiminin her gün 10 milyon dolara kadar parayı uluslararası mali sistemi aktarmasına izin veriyor. Türkiye bu yönüyle İran''ın ticari işlemleri için kârlı bir çıkış noktası haline geldi” ifadelerini kullandı. Haber ve cümleler, Türkiye''yi bir yerlere hedef gösteriyordu. Kime? Elbette Dubai operasyonunu yapanlara. Ne zaman? Erdoğan''ın ABD temaslarına başladığı gün.
Sıradan bir haberin bağlantıları sorgulanınca nasıl da “sınırı aşan” ilişkiler, bğlantılar saçılıyor orta yere? 2006''da, “darbe yapılacak” diyenler hem bu ülkeden hem de ABD''de belli merkezlerden ve İsrail aşırı sağından besleniyordu. O ilişkiler deşifre oldu artık. Ancak Türkiye''nin son yıllarda aldığı pozisyon, belli merkezlerde rahatsızlığın ötesinde hazımsızlıklara yol açıyor. Hazımsızlıklar da ilginç bağlantıların kurulmasına, ittifakların şekillenmesine yol açıyor. Gazetenin haberinde oyduğu gibi, sıradan gelişmeler bazen bu ilişkileri ortaya çıkarabiliyor.
MİT Müsteşarı''nın izlenmesiyle ilgili iddia da aklıma benzer bir olayı getirdi. Şu an için sadece bir iddia olsa bile daha önce kesinleşen bazı gelişmeler benzer ilişkilerin olup olmayacağına dair soru işaretlerine yol açıyor.
Hakan Fidan''ın göreve geldiği günleri hatırlayalım: İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendisiyle ilgili hiçbir ülkenin hiçbir yetkilisinin doğrudan kullanamayacağı cümleler sarfetmişti. Bir ülkenin en üst siyasi makamları bir başka ülkenin istihbaratının başındaki kişiyi bu kadar acık ve sorumsuzca nasıl hedef alabilirdi? Barak''a göre Fidan İran yanlısı, Türkiye''nin elinde İsrail''e ait önemli sırlar var ve bu sırlar İran''a verilebilirdi… Bundan endişe ettiklerini söylüyor kapalı bir toplantıda ve bu bilgi dışarı sızdırılıyordu! Türkiye''nin İsrail Büyükelçisi''ne gerekli tepkiyi göstermesi üzerine de “Sözlerimde haklıyım. Bizi rahatsız eden şeyi ortaya koydum. Bizim haklılığımız endişelerimizin doğru olmasından kaynaklanıyor” diyebiliyordu. Bunun üzerine İsrail Müsteşarlık düzeyinde bir kez daha uyarılıyordu.
İsrail''in Haaretz gazetesi de; İsrail istihbaratının yardım filosunun arkasında Hakan Fidan''ın olduğuna inandığını yazmıştı. Gazete, Türk istihbaratının başındaki isimle Türkiye''nin başbakanı arasındaki ilişkiyi bile sorgulayacak cümleler kullandı. Doğrudan Türkiye''de bazı adreslere duyurmak istercesine hemen hep kullanılan kışkırtıcı cümleler sıralandı. Fidan''ın MİT Müsteşarlığı''na atanmasının, Erdoğan''ın Türkiye''deki sivil istihbarat unsurları üzerindeki kontrolünü, hem dış politika hem de savunma politikaları açısından artıracağı ve “hükümetin iktidarına karşı tehdit oluşturan” “ordu” istihbaratına karşı elini güçlendireceği söylendi.
Şimdi, Ergenekon operasyonları kapsamında gazeteciler gözaltına alınıyor. Daha öncekilere göre geniş bir tepki oluşuyor. Operasyonlar sorgulanıyor, operasyonlara destek verenler kendilerini sorguluyor. Ama tam bu sırada o iddia gündeme geliyor. Hakan Fidan''ın izlendiğine dair delillerin bulunduğu iddiası…
Başbakan Erdoğan''ın İngiliz gazetesinin iddiasından hareketle dikkat çektiği sınırı aşan ilişkiler burada da geçerli olabilir mi? Bilemem ama, sözkonusu iddia, nedense, Barak''ın Hakan Fidan''a yönelik sözlerini, öfkesini, hazımsızlığını hatırlattı…
Çekiç Güç: Libya Irak mı olacak?
00:0010/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu aşamadan sonra Kaddafi''nin halkına karşı sıktığı her kurşun terör eylemidir ve hiçbir şekilde meşru, devlet düzenini koruma, ülke bütünlüğünü güvence altına alma, devlete karşı ayaklananları kontrol etme olarak görülemez.
O artık halkını, ülkesini ve devletini kaybetmiş bir liderdir. Bütün meşruiyetini kaybetmiştir, hiçbir yasal yetkisi bulunmamaktadır. Otoriteyi kaybeden, halkın hemen tamamının karşı olduğu, iki şehir dışında bütün şehirleri kaybetmiş bir kişinin o ülkeyi temsil ehliyeti, yetkisi ve imkanı yoktur. Bir an önce direnmeyi bırakmak zorundadır. Bu haliyle kendi halkına karşı savaşan, suçlu bir kişidir ve her gün suç listesi kabarmaktadır.
Artık, Libya''nın başında Kaddafi gibi bir isim olmayacağı ortadayken, geri dönüş çizgisi çoktan geçilmişken bir liderin elinde kalan bazı imkanlarla kendi halkına savaş ilan etmesi, insanlık suçudur. Sonucu ne kadar ertelemeye çalışsa da artık son günlerini tükettiği bir gerçektir. Diktatörler mezarlığına bir kişi daha eklenmek üzere çünkü.
Kaddafi''nin durumu böyle ama Libya''da şu an tek sorun Kaddafi mi? Elbette değil. Kaddafi''den kurtulmak için ağır bedel ödeyen ülke yeni ve çok tehlikeli bir kaosa sürükleniyor. Üstelik planlanan ve uygulamasına başlanan bir kaosa.
ABD, İngiltere ve Fransa''nın Libya''yı kontrol altına almaya dönük askeri planlamasında sona gelindi. Bu ülkeler, insani destek adı altında emperyal, sömürge politikalarını şimdi Libya''ya uyguluyor. Ülkeyi dolayısıyla, enerji kaynaklarını denetlemek, Irak''la başlatılan sürece bir yeni halka eklemek..
Bazı kaynaklar, iç savaşı sadece Kaddafi''nin umutsuz direnişinin değil, ABD ve bu ülkelerin özellikle beslediğini, mümkün olduğu kadar kanlı olmasını istediklerini söylüyor. Böylece müdahale için çok daha elverişli ortam oluşacak. Şimdilik bunun adını müdahale, işgal koymuyorlar. Ne yapıyorlar?
Libya halkına saldıran Kaddafi''nin savaş uçaklarını durdurmak için uçuş yasağı olarak satıyorlar. Fransa ve İngiltere''nin hazırladığı, ABD''nin yönlendirdiği hava ve deniz sahasını denetim altına almaya dönük plana Arap Birliği ve İslam Konferansı Teşkilatı (İKÖ) da destek veriyor. Peki Arap Birliği ve İKÖ, uçuş yasağının nerelere uzanacağını tahmin edebiliyor mu? Acaba daha önceki uçuş yasaklarını, bilinen adıyla Çekiç Güç uygulamalarını hatırlıyor mu? Çekiç Güç projesi onların şimdiye kadar geliştirdiği en uygulanabilir ve işgallerin önünü açmaya yarayan projedir.
Irak''ı hatırlayalım. 1991 Körfez Savaşı''nın hemen ardından Kuzey''de Kürtleri, Güney''de Şiileri korumak için uygulandı. ABD, İngiliz ve Fransız uçakları, belirlenen bölgelerde kuş uçurtmadı. Havalanan her Irak uçağı düşürüldü, hava savunma sistemleri vuruldu. 2003 yılında Irak işgal edilene kadar 100 binlerce sorti yapıldı. Bu arada Çekiç Güç, Türk iç politikasının en tartışmalı konularındandı. Hiç bir siyasi parti buna hayır diyemedi, gizli bir el üzerinden Meclis''teki her oylamanın geçmesi sağlandı. İkinci Çekiç Güç operasyonu yine aynı güçler tarafından 1993-95 yılları arasında Sırplara karşı uygulandı ve 100 bin sorti yapıldı.
Kaddafi''nin birkaç gün sonra gidip gitmemesi değil konu. O er geç gidecek, çoktan gitmiş olması lazımdı zaten. Ama Libya''nın geleceğine tuzak kuruluyor. Kaddafi bu tuzağın yemlerinden biri durumunda. Çekiç Güç gibi ülkesini yıllarca rehin alacak bir projenin, işgal gibi bir ihtimalin gerekçesi oluyor.
Arap Birliği ve İKÖ, tehlikenin frakında mı? ABD, İngiltere ve Fransa''nın hazırladığı bu tuzağın nerelere varacağını ya da bir adım sonrasını görüyor mu? Hiç sanmıyorum. Daha önceki, bölgeye yönelik benzer operasyonlardaki tutumlarına bakarak da rahatlıkla söyleyebiliriz bunu. "İşgali karşıyız ama Çekiç Güç olur" bakışı yıkımdır, tehlikelidir, hiçbir duruşu ifade etmemektir. Kaddafi''yi zorlamanın başka yolları pekala geliştirilebilirdi ve bu hala yapılabilir.
Ancak; NATO''yu Kuzey Afrika''ya transfer etmek varken, Napoli''deki Altıncı Filo hazır bekletilirken, AWACS uçakları Libya hava sahasını 24 saat denetlerken, iki uçak gemisi Akdeniz''de beklerken, İngiltere Kıbrıs''taki iki askeri üssünü bu olaya tahsis etmişken onların bir şey üretmesi zaten beklenemezdi.
Peki, Kaddafi gidince Çekiç Güç bitecek mi? Ya bitmezse ne diyeceksiniz? Nasıl bir projeye destek verildiğini, ne tür yıkımlar yaşanacağını kim hesapladı?
Hiç kimse…
Suudiler Bahreyn"de! Peki İran ne diyecek?
00:0015/03/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kuzey Afrika''yı vuran dalgadan çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Bahreyn''de günlerdir devam eden protestolar dünden itibaren tehlikeli bir boyut kazandı. Bahreyn yönetiminin yardım çağrısı üzerine Suudi Arabistan güçleri bu ülkeye girdi. Binden fazla asker, Bahreyn''e gönderildi. Ülkede olağanüstü hal ilan edilmesi bekleniyor.
Bu bir işgal mi, acil müdahale mi, rejimi korumak için bir ortaklık göstergesi mi? Bahreyn de S. Arabistan da Körfez İşbirliği Konseyi üyesi. Ortak güvenlik kaygıları, güvenlik anlaşmaları bu müdahalenin çerçevesini oluşturabilir. Ancak durum, içeride istikrarsızlık yaşayan bir ülkenin iç güvenliğine destek vermenin çok ötesinde anlamlar içeriyor. Çünkü müdahalenin etkileri sadece Bahreyn ve S. Arabistan''la sınırlı değil, olmayacak da. Diğer komşular ne diyecek? Mesela İran?
Ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şiiler, 200 yıldır devam eden Sünni yönetime karşı ayaklandı. Günlerdir bu ayaklanmayı izliyoruz. Görünüşte demokrasi talep ediliyor, emirlik yönetiminin tasfiyesi isteniyor. Sünni yönetim, haftalardır devam eden isyana sert müdahalede bulundu ama sonuç alamadı. Ardından S. Arabistan''ı ülkeye davet etti. Suudi tankları ve askerlerinin isyanı bastırması, Şiilerin kontrol altına alınması elbette mümkün. Ama ya sonra ne olacak? İran bu işe ne diyecek?
Bahreyn''de Şiileri bastırırken bütün Körfez bölgesi hareketlenirse ne olacak?
Bu isyanda "İran eli" yok mu diyeceğiz? Eğer yoksa böyle bir ihtimal söz konusu değil ama ya varsa? Var olduğu da ortada zaten. 1994''te benzer bir müdahale yapan, son isyan sırasında tanklarını bu ülkeye gönderen S. Arabistan''ın Şiileri bastırması aynı zamanda Körfez''deki "İran elinin kesilmesi"ni amaçlamıyor mu? Durum bir tür İran-Suudi nüfuz savaşını göstermiyor mu?
İşte sorun burada başlıyor. Çünkü, Kuzey Afrika''yı vuran depremden çok farklı bir durum çıkıyor ortaya. Öncelikle bu ülkedeki sorun Şii-Sünni sorunu.. Reform, demokrasi talepleri üzerinden kendini hissettiriyor. Irak''tan Yemen''e kadar bütün bölgede Şiilere karşı muhkem mevzi görüntüsüyle hareket eden S. Arabistan''ın müdahalesinin arkasında yatan sebep de bu. Şiilerin etkinlik kazanmasının önüne geçmek… Bir diğer deyişle "Şii Hilali" korkusunu ortadan kaldırmak..
Bahreyn''deki Şiilerin harekete geçirilmesinin S. Arabistan''a gönderilen güçlü bir sinyal olduğunu da not edelim. S. Arabistan''ın doğu bölgesinde, aynı zamanda petrol bölgelerinde yaşayan nüfusun da Şii olduğunu hatırlatalım. Geçtiğimiz 11 Mart''ı "öfke günü" ilan edenler de onlardı. Yani S. Arabistan''ın kendi içinde de bir Şii sorunu var ve Bahreyn''deki olayların yayılmasından ciddi endişeleri var.
Bahreyn senaryosunun tatbikatı daha önce yapılmıştı. Nasıl mı? Durumu biraz daha detaylandıralım:
Yemen''de 2004''te başlayan iç savaş, geçtiğimiz yıl bölgesel savaşa dönüştü. 28 milyon nüfusun yüzde otuzunu teşkil eden Şii Zeydi''lerin ayaklanması, ülkeden ayrılmayı tercih etmesi, Yemen ordusuyla savaşa tutuşması, ardından S. Arabistan-Yemen ordularına direnmeleri bölgeyi neredeyse İran-Suudi savaşına sürükleyecekti.
Çünkü; Yemen''deki isyanın arkasındaki güç İran''dı. Tahran, Lübnan''dan sonra, Kızıldeniz kıyısında da bir ileri karakol oluşturuyor, aynı samanda S. Arabistan''ı çevreliyordu. Şii İran''ın Zeydiler üzerinden bu bölgede garnizon oluşturmasının karşısına Yemen ve S. Arabistan ittifakı çıktı. Ardından bu ittifaka Fas ve Ürdün katıldı ve bu ülkeler bölgeye özel birlikler gönderdi. Ardından Mısır benzer bir girişim başlattı. Bu arada ABD özel birlikleri de Yemen''e gönderiliyordu. ABD savaş uçakları Zeydilerin yaşadığı bölgeleri bombalarken Suudi birlikleri de hem hava saldırıları düzenliyor hem de karadan müdahale ediyordu.
Bu olaylar sırasında dikkat çekici bir gelişme yaşandı.
S. Arabistan''ın liderlik ettiği altı üyeli Körfez İşbirliği Konseyi, Birleşik Arap Ordusu''nun kurulması kararı aldı. Yeni askeri ittifakın Yemen''deki İran destekli Şiilere karşı operasyon yapacağı açıktan duyuruldu. Kuveyt Emiri; Körfez ülkelerinin Yemen savaşında S. Arabistan''la birlikte hareket etme kararı aldıklarını açıkladı. Karara göre; S. Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen''deki Şii gruba karşı birlikte savaşacaktı. Artık bir Arap gücü oluşuyordu ve bu birlikler S. Arabistan''ın öncülüğünde bölgesel durumlara müdahil olacaktı. Aslında İran''ı dengeleyecekti.
İşte şimdi o Birleşik Arap Ordusu''nun çıkışını izliyoruz. İran''ın hareketlendirdiği Bahreyn''deki Şii isyanına karşı Sünni birlikler harekete geçiyor şimdi. İran savaş gemilerinin Süveyş Kanalı''ndan geçip Akdeniz''e girmesi de sadece ABD ve İsrail''e değil, bölgedeki Sünni dayanışmaya yönelik bir tür meydan okumaydı.
Peki ne bu? Elbette Şii-Sünni ayrışmasının tetiklediği bir güç mücadelesi. Irak''ta olduğu gibi, Lübnan''da olduğu gibi, Yemen''de olduğu gibi. Bölgede, dış müdahalenin yanında iç rekabet güç kazandı, yer yer askeri yöntemlerin kullanılmasına başlandı. Gözlerimiz Arap depremini izlerken, bu yeni ve farklı duruma da çok dikkatli biçimde bakmak gerekiyor. Belki dış müdahaleden çok daha yıkıcı, acı verici olacaktır.
Tehlike burada işte. Tunus''ta olanların, demokrasi taleplerinin çok ötesinde bir tehlike bu…
O gemide ne vardı?
00:0016/03/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail savaş gemileri Akdeniz açıklarında bir yük gemisine el koydu. “Gazze''ye silah taşıdığı” iddia edilen geminin “Türkiye bağlantısı” olması dikkat çekici.
Mısır''ın İskenderiye limanına doğru yola çıkan “Victoria” isimli gemideki silahların, Hamas mensuplarına ulaşmasının planlandığını öne süren İsrail, geminin Alman firmasına ait olduğunu, Fransız şirketi tarafından işletildiğini, Suriye üzerinden Mersin limanına uğradığını duyurdu. (Hürriyet, 15.03.2011) Her ne kadar “Türkiye ile ilgisi olmadığı” yönünde açıklamalar yapılsa da, “Mersin limanı” dikkat çekici. Irak işgalinin hemen ardından “Saddam''ın füzeleri” dahil, çok kapsamlı bir trafik vardı ve orada da Mersin limanına vurgu yapılıyordu. İsrail kıyılarının 320 kilometre açığında el konulan gemi şu an Aşhod limanında. Operasyon doğrudan İsrail Başbakanı''nın talimatıyla yapılmış.
Akdeniz''in ortasında bir gemiye el konulması hemen Mavi Marmara operasyonunu akla getiriyor. Bir de “Hizbullah''a silah götürüyor” iddialarına neden olan, Türkiye''de bir trene yönelik saldırıyı.. Mavi Marmara açık bir operasyondu. Silah taşıdığı iddia edilen ve “PKK tarafından” bombalandığı öne sürülen trenle ilgili bilgiler netleşmedi.
Ama bugün bunlardan değil, “bir başka operasyon”dan söz edeceğim. Daha doğrusu hatırlatacağım. İsrail istihbaratının Akdeniz''e kendi kara suları gibi görmesi tuhaflığından çok da şaibeli bir operasyondan..
24 Temmuz 2009''da Avrupa sınırları içinde, Baltık Denizi''nden Atlas Okyanusu''na ve Afrika açıklarına uzanan sularda dikkat çekici, esrarengiz, şüpheler içeren, bazı endişeleri de gündeme getiren bir şey oldu. Malta gemi siciline kayıtlı, mürettebatının tamamı Rus olan, 98 metre uzunluğunda bir yük gemisi, 20 Temmuz''da demirlediği Finlandiya''nın Pietarsaari limanından aldığı 1.3 milyon dolarlık “kereste” yükünü Cezayir''e götürmek için yola çıktıktan sonra kayboldu. M/S Arctic Sea adlı gemi yola çıktıktan üç gün sonra İsveç kıyılarında durduruldu. 24 Temmuz''da İsveç''in Öland ve Gotland adalarının arasında izlenen gemiden bir daha haber alınamadı.
On iki kişi oldukları söylenen siyah giyinmiş, maskeli, kimliği belirsiz bazı insanlar gemiye çıktı. Mürettebatı etkisiz hale getirip bağladı. Kendilerinin narkotik polisi olduğunu söyleyen ve kötü bir İngilizce''yle konuşan kişiler, geminin bütün iletişim araçlarını tahrip etti. Bir süre sonra gemideki izleme cihazı da söküldü ve Arctic Sea tamamen kayboldu. En son sinyal alınan yer Fransa açıklarıydı.
Rusya gemiyi aramaya başladı ve konuyu uluslararası düzeyde gündeme getirdi. Bütün Avrupa''da, Rusya''da, Cezayir''de şaşkınlık yaşanıyordu. Bir yük gemisi, kereste taşıdığı belirtilen bir gemi, güvenli bir güzergah izlerken kaybolmuştu. Atlas Okyanusu''nda, Avrupa Birliği sularında tam bir korsanlık örneği yaşanıyordu.
Arctic Sea 17 Ağustos''ta bulundu. Nerede? Senagal açıklarında, Cape Verde (Yeşil Burun) takımadaları civarında… Batı Afrika kıyılarında yani... İsveç kıyılarında kaçırılan, el konulan gemi, İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz''i de geçip Batı Afrika''ya götürülmüş! Portekiz “Benim kıyılarımdan geçmedi” açıklaması yapabiliyordu. İletişim teknolojisinin bu kadar güçlü olduğu bir dünyada, Avrupa''nın ortasından gemi kaçırılıyordu ve hiçbir Avrupa ülkesi bunu farketmiyordu! Kıyılarından geçen gemiyi bulamıyordu!
Gemiye Finlandiya''da radyasyon testi yapıldığı, savaş başlıkları bulunduğu, Cezayir''e nükleer malzeme götürdüğü, Finlandiya''ya gelmeden önce Rusya''nın Kaliningrad bölgesinde tamir edildiği gibi iddialar ortaya atıldı. İngiliz ve Fransız basını geminin gizli radyoaktif malzeme taşıdığını iddia ediyordu. Ama kimse, Baltık Denizi''nden kaçırılan geminin Senagal''in 280 deniz mili açığına kadar nasıl kayıplara karıştığını açıklamıyordu.
Bazılarına göre bu batılı istihbarat örgütlerinin ortak operasyonuydu. Bazılarına göre bir NATO operasyonuydu. Kendilerini Tapınak Şovalyeleri gören Blackwater''ın operasyon üssü olan Malta siciline kayıtlı gemi kaçırılmamış bir gizli operasyon için mi kullanılmıştı? Ya da gemide ne bulunmuştu? Bilinmiyor..
Bu tür gelişmeleri izleyen biri olarak İsrail''in Akdeniz''de el koyduğu gemi elbette ilgimi çekiyor. Gemide ne vardı? Gerçekten Suriye''den yüklenen ve Gazze''ye giden silah mı yoksa başka bir şey mi? Son günlerde İran savaş gemilerinin Akdeniz''e gelmesi, Suriye''nin nükleer tesis çalışmalarını hızlandırması ve Akdeniz''deki müthiş güç gösterisinin bununla bir bağlantısı var mı?
Bilmiyoruz.. Verilen ilk bilgiler çoğu zaman yönlendirme amaçlıdır. Neden el konulduğunu elbette bir gün öğreneceğiz ama İsrail''in sadece Akdeniz''de değil, Baltık Denizi''nde de gemi kaçırdığını hatırlatmış olalım…
KISA NOTLAR:
1- Halkını bombalamakla yükümlü Albay Muammer Kaddafi; “Batılı ülkeler Libya''ya müdahale ederse El Kaide''ye katılırım” demiş..
2- Bahreyn''e askeri müdahalede bulunan ve İran''ı çok kızdıran Suudi Arabistan, bu ülkede ilk asker kaybını verdi. İran-Suud çatışmasına çok dikkat!
3- Buraya kadar yazdıklarımın hepsinden fazla endişelendiğim konu Japonya''daki nükleer patlamalar.. Tsunami trajedisi ne kadar üzmüşse, nükleer tehdit de o kadar korkutuyor.
Türkiye o uçağı neden indirdi?
00:0017/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün, İsrail''in Akdeniz açıklarında el koyduğu, Mersin limanından hareket eden gemiden söz etmiştik. Filistin''e silah götürdüğü iddiasıyla el konulan gemi İsrail''in Baltık Denizi''nden Akdeniz''e kadar açık denizlerdeki yürüttüğü operasyonlarından biriydi. Hepsinin ortak gerekçesi nükleer malzeme taşımak ya da bazı örgütlere silah transfer etmekti!
Hemen ardından bir İran kargo uçağı, Türkiye tarafından zorla indirildi ve arandı. İddia benzer; nükleer malzeme taşıyor. Ya da Suriye üzerinden Hizbullah''a silah taşıyor… Burada Suriye ve Hizbullah gerekçesi özellikle öne çıkarılıyor.
Türkiye''nin hava sahası konusunda bu kadar hassas olması elbette sevindirici. Ancak mesele bu kadar değil. Öteden beri benzer operasyonları izliyoruz ve dikkat çekici notlar alıyoruz. İran uçağına yönelik uygulamanın çok sayıda örneği var, onları hatırlamadan olayın gerekçesini anlamak mümkün görünmüyor. Benzer operasyonların zamanlamasına özellikle vurgu yapmak gerekiyor. Ayrıca, bu uçakların indirilip aranmasının gerekçeleri ile ABD ve İsrail''in öncelikleri arasındaki geçişkenlik de dikkat çekiyor.
Önce hatırlatmaları yapalım:
Eylül 2006: Venezuela ziyaretinde İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad''a eşlik eden Dışişleri yetkilileri, Sanayi Bakanlığı uzmanları ile gazetecilerden oluşan 90 kişiyi taşıyan Boeing 707 tipi yolcu uçağı sabah 04:00 sıralarında İstanbul Atatürk Havalimanı''na indirildi. Uçağın Türk hava sahasını kullanmasına izin verilmedi. Türkiye''nin Tahran Büyükelçisi Hüsnü Gürcan Türkoğlu, İran Dışişleri Bakanlığı''na çağırıldı ve bu davranış protesto edildi.
Özellikle İsrail''in Lübnan''a saldırısından sonra İran uçaklarına Türk hava sahasını kullanma izni neredeyse verilmedi. Özellikle Suriye''ye giden uçaklar indirilip arandı. Şam''a gitmeye çalışan uçaklar Diyarbakır Havaalanı''na indirilip arandı. Tabii hiçbir şey çıkmadı. Çıktıysa da kamuoyuna yansımadı.
Mesela 15 Temmuz''da heyecan verici bir istihbarat ortaklığına tanık olduk! İsrail saldırılarının başlamasından üç gün sonra, ABD istihbaratı harekete geçiyor, 19 Temmuz''da Mahrabat Havaalanı uydudan kontrol altına alınıyor, 20 Temmuz''da Şam''a gitmek üzere havalanan Ilyushin Il-76 tipi kargo uçağına ABD''nin baskısıyla Türkiye, hava sahasını kapatıyor ve Tahran''a geri gönderiyordu. 22 Temmuz''da ise iki İran uçağı Türkiye''de indirilip aranıyordu. Oysa İran, Türk uçak ve helikopterlerine kendi topraklarında PKK''ya karşı askeri operasyonlar için hava sahasını açıyor, çok sayıda Türk askerine Van ve Hakkâri''den Urumiye''ye geçiş izni veriyordu. Hizbullah''a silah gidecek korkusuyla adeta İran''a hava ambargosu uygulanıyordu. Çok garip, yıllarca Türk hava sahasını kullanan işkence uçaklarından hiçbiri indirilip aranmıyor, sorgulanmıyordu.
Sadece 2006 yılında yüze yakın uçak indirilip arandı. Bu aramaların İsrail''in Lübnan operasyonuyla bir bağlantısı yok muydu? Nasıl bir istihbarat operasyonuydu bu?
Uçaklar yoğun olarak bölgesel krizlerin tırmandığı dönemlerde indirilip arandı. ABD ve müttefiklerinin bölgeye yönelik operasyonları sırasında da sıkı hava kontrolü yapıldı. Lübnan savaşı sırasında bu kontrol ağırlaştırıldı. Suriye''nin hava savunma sistemlerinin tartışıldığı ve İsrail''in bu ülkeyi bombaladığı dönemlerde ağırlaştırıldı.
Şimdi bölgede bambaşka bir gerilim var. Özellikle Basra Körfgezi''nde İran ve Suudi Arabistan''ın merkezinde yer aldığı güç mücadelesi tırmanıyor, bütün coğrafyayı hareketlendiriyor. Bakıyoruz yine havada ve denizde denetimler ağırlaşıyor, uçaklar indirilip aranıyor?
Dün de aktarmıştık: 2007 yılında Türkiye''de bir tren bombalandı, vagonlardan silahlar çıktı. İran''dan Suriye''ye giden kargoyu PKK vurmuştu. Peki PKK bunu nerden biliyordu? Yoksa bilgiyi ABD mi verdi? Öyleyse ABD-PKK arasında nasıl bir istihbarat dayanışması vardı? Daha da garip olanı İran bu iddiayı reddetti ve “Türkiye ile aramızı bozmak için hazırlanan bir komplo” açıklaması yaptı. Olayla ilgili yayın yasağı getirildi. Yine gerekçeler aynı ülkelerin çıkarlarıyla örtüşüyordu. Muhtemel senaryolar, istihbarat bağlantıları da onları işaret ediyordu.
Yeniden İran ve Suriye uçaklarına yönelik arama/denetleme ağırlaştırıldıysa önümüzdeki günlerde bu bölgede bir şeyler olacak mı demeliyiz? Çünkü hep öyle oldu. Önümüzdeki harita ne gösteriyor?
Libya''da petrol içerikli iç savaşı, Yemen''deki iç çatışmaları gösteriyor. Ama bu olaylarla bağlantılı başka bir “yakın tehlike”yi de gösteriyor. S. Arabistan güçlerinin Bayreyn''e girmesini…
1.2 milyon nüfuslu bu küçük ülkede, vatandaş olanların üçte ikisi Şii. Kendi halkının yüzde 12''si Şii olan S. Arabistan, Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin kararıyla bu ülkeye giriyor. İran bunu kabul edilemez buluyor ve savaş gemilerini Umman kıyılarına gönderiyor.
İster mezhep eksenli gerilim diyelim istersek merkez güçlerin oyun sahasında yeni bir senaryo... Her iki durumda da tehlikeler içeriyor. İran-Suud ekseninde ve Suriye ile Hizbullah''ı da içine alacak bir kriz mi yaklaşıyor? Tam bu sırada İsrail/ABD''nin bölgede herhangi bir noktaya müdahalesi söz konusu olabilir mi?
Haritanın gösterdikleri beni ürkütüyor. Bu aramalar sanki bize bir şeyler anlatmak istiyor gibi…
Nükleer kâbus: Ya o reaktör patlarsa!
00:0018/03/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Deprem ve tsunami sadece Japonya''yı vurdu. Bize yansıyan resim kareleri ve görüntülerle, Japonların yaşadığı dehşetin benzerini biz de yaşadık. Korktuk, üzüldük, acıdık, paylaştık. Sadece depremi, tsunamiyi ve korkunç görüntüleri izlemedik. Bir şey daha gördük:
Doğal felaketlere karşı insanoğlunun direncinin nasıl da aciz kaldığını gördük. Gücün ve becerinin bir yerlerde tıkandığını, sıfırlandığını, insanoğlunun çaresizliğini tattık. Yaşadığımız gezegene acımasızca saldırılarımızın, onu yönetme, kontrol altında tutma hırsımızın nasıl bir öfkeyle bize döndüğünü gördük. Yıllardır küresel ısınma, buzulların erimesi, iklim değişiklikleri gibi insanoğlunun yıkımını hazırlayan gelişmelerin gözardı edilmesini izledik.
Bir fabrika daha çalışsın, bir miktar daha kazanalım, askeri endüstriyel komplekslerimiz daha çok kazansın diye çatışmalara yatırım yapma, sürekli tüketim felsefesinin bir anlamda kendi kıyametimizi nasıl hazırladığını gördük.
Doğal felaketlerin arttığı, artmasının da beklendiği dönemleri yaşıyoruz. Müdahalelerimiz bu gezegeni bizim için yaşanmaz hale getiriyor. Ancak devletler, büyük şirketler ve kazanma hırsının körleştirdiği çevreler, aslında hepimiz, bunu düşünmek bile istemiyoruz.
Tsunami ve depremler belki devam edecek. Belki yanardağlar patlayacak. Bilmiyoruz… Ama tsunami sonrası yüzleşmekte olduğumuz farklı bir felaket var: Nükleer tehdit. Japonya''daki santrallerde başlayan sızıntı, müdahale edilemez noktanın ötesine geçerken radyasyon seviyesi Tokyo''da on kat arttı. Bu sabah ABD kıyılarına, California''ya ulaşacak. Çernobil felaketinin Karadeniz''de ağaçları kuruttuğunu, arıları öldürdüğünü ve etkileri hâlâ devam eden çevre felaketlerine yol açtığını biliyoruz.
Bu seferki, bazılarına göre daha büyük bir felaket. Bir günde bütün Asya''yı ve Pasifik Okyanusu''nun karşı kıyılarını vuracak gibi. Nükleer uzmanlar, sızıntının olduğu santralde 48 saat içinde patlama beklendiğine yönelik uyarılar yapıyor. Eğer korkulan olursa, patlama gerçekleşirse belki yüzyılın felaketiyle yüzyüze geleceğiz. Bu yüzden uyarılar önemli.
İnsanlar Japonya''nın güney bölgelerine kaçıyor, marketlere akın ediyor. İyot tabletleri karaborsaya düştü. Kutusu 500 dolara satılıyor. Çin''de, ABD''de ve bir çok ülkede insanlar tuz almak için marketlere saldırıyor. Daha şimdiden ölümler başladı. Japonya''dan nükleer sızıntı nedeniyle ölüm haberleri geliyor.
Deprem ve tsunami nedeniyle yardım çalışmaları için bu ülkeye giden İHH ekibinden bazı kişilerin de radyasyona maruz kaldığına dair haberler geliyor.
Sorgulanması gereken şu: Biz bu gezegenin sahipleri değiliz. Onunla uyum içinde yaşamayı reddettiğimiz süre benzer felaketlerle yüzleşeceğiz. İnsan ırkının açgözlülüğü, hem kendi geleceğini hem de gezegeni yok ediyor.
Ne kadar zengin olursak olalım. Ne kadar güç biriktirirsek biriktirelim. Teknolojimiz ne kadar ilerlerse ilerlesin. Bir noktada bütün direncimiz kırılıyor. Teknoloji o noktadan sonra bizi yok etmeye başlıyor. Teknolojinin en ileri ülkelerinden Japonya, nükleer santraldeki sızıntıyı gideremiyor, müdahale edemiyor, soğutma yapamıyor, dünyadan yardım istiyor. Binlerce yıl zarar verecek yıkım durdurulamıyor. İrademiz, imkanlarımız, becerilerimiz, teknolojimiz iflas ediyor.
Japonların acısını ve çaresizliğini paylaşıyoruz. Ama bu korkuyu da hep birlikte yaşıyoruz.
Umalım da insan ırkı kendine çekidüzen vermenin yolunu bulsun.. Yoksa çok daha büyük felaketlerle yüzleşiriz…
Bizi aptal mı sandınız siz!
00:0022/03/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Biz Afganistan''da çok büyük bir oyuna maruz kaldık. Besledikleri, kullandıkları yapıları suçlu ilan ederek ve bize satarak "Asya''nın kapısı" olan bu ülkeyi işgal ettiler. İşgal, Pakistan''a doğru genişleyerek devam ediyor.
Biz Irak''ta ondan daha büyük bir oyuna kurban edildik. Onur kırıcı, ahlaksız ve bu coğrafyanın insanını, tarihini, geleneğini, kültürünü ayaklar altına alan bir işgal yaşadık. Devam ediyor. Yüz binlerce insanı kurban verdik, Mezopotamya''nın kalbini kaybettik. Bu coğrafyanın tarihine ihanet ettik. Buna izin verdik…
Bugün bütün Ortadoğu sarsılıyor. Haklı taleplerle sokağa çıkan kitleler, ülkelerini, bölgelerini hatta dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Adalet, özgürlük ve onur için seslerini yükseltiyor. Sesler; 20. yüzyılın iktidar-kaynak eksenli kirli pazarlığıyla inşa edilen duvarlara çarpıyor. Bazıları yıkılıyor bazıları direniyor. Tunus''ta, Mısır''da bu duvarlar yıkıldı, daha çok şey var bu iki ülkede yapılması gereken.
Libya''da Muammer Kaddafi''nin kendi halkına kıyım uygulayacak kadar çıldırtıcı iktidar hırsı henüz aşılamadı. Aşılacak. Ancak;
Biz artık yeni bir oyunu kanıksamayacağız. Hava saldırıları, kara operasyonu, işgal ya da bölme gibi ezberlediğimiz çirkinliklere tahammül etmeyeceğiz. Onlarca yıl, bu iktidarlar üzerinden coğrafyanın her şeyini talan edenler, şimdi aynı iktidarlar üzerinden işgaller tertipliyor, bileceğiz, karşı duracağız.
Kaddafi''nin iktidar hırsı Libya''yı ağır saldırılara maruz bıraktı. Aynı güçler, aynı ülkeler, aynı amaç ve ruhla şimdi Libya''ya saldırıyor. Kaynaklarını vuruyor. Demokrasi için değil, Kaddafi''nin düşürülmesi için değil (R. Gates, öyle diyor), Libya halkının özgürlüğü için değil.
Yıllardır bu bölgenin zaaflarını kullandılar, yine aynısını yapıyorlar. Etnik zaafını, mezhep zaafını, ekonomik dengesizliklerini, iktidar zaafını kullandılar. Kaddafi''nin direnmesi, onlara yeni bir fırsat sundu, bekledikleri fırsatı. Aynı açgözlülükle, aynı gözü dönmüşlükle, aynı yağma hırsıyla hızla organize oldular ve saldırıları başlattılar.
Fransa''nın derdi ne? Kaddafi düşmanlığı mıı Nicolas Sarkozy''nin seçim kampanyalarını finanse eden Kaddafi şimdi mi kötü olduı Libya halkının özgürlüğü müı Onların Cezayir''de yaptıklarını İtalya Libya''da yaptı. Şimdi iki soykırımcı güç, Kuzey Afrika için birlikte hareket ediyor. Fransa silah endüstrisi yeni bir pazar mı oluşturuyorı Libya''nın petrolünü kimlerle paylaşacakları Nasıl oluyor da bu kadar hızlı organize oluyorlar, harekete geçiyorlar, uluslararası kurumlardan karar çıkartıyorları Hâlâ anlamadık mı?
Daha önceki işgallerde de aynısını yapmadılar mıı Nobel ödüllü Barack Obama, Fransa''yı öne sürerek güya sempati oluşturuyor. Artık bütün hesapları biliyoruz. Gizleyebilecekleri hiçbir şey yok. Bildiğimiz başka şeyler de var:
Türkiye, bu coğrafyanın ülkeleri, yüzyıllardır aynı kaderi yaşayan insanlar!
Bu bir askeri müdahale değil. Bu bir saldırı! Bu, Kaddafi karşıtlarını kurtarmak için, zorbalığa son vermek için yapılan "insani" müdahale değil. Fransa''nın, Kanada''nın ve diğerlerinin açgözlü bir şekilde buradaki kaynakları paylaşma savaşı. NATO hangi şirketlerin çıkarları için bu bölgede bilmiyor muyuz?
Türkiye! Birleşmiş Milletler kararı hiçbir zaman meşruiyet zemini olamaz. Irak ve Afganistan''da aynı kararları çıkarmadılar mıı Hangi meşruiyetle yüzleştik, unuttuk muı Yarın Libya''da hava saldırılarıyla sonuç alınamadığı zaman kara operasyonları başlayacak. Aynı cinayetleri, kıyımları, toplu imha operasyonlarını görmeyecek miyiz!
Sadece BM kararı meşruiyeti sağlamaz. Sadece hukuki zemin oluşturmak cinayetleri haklı çıkarmaz. Bu kılıf bundan sonra bizi ikna etmez! Vicdanlarda mahkum edilecek bir saldırı bu. İnsani gerekçeye sığınılarak yürütülen bu iğrenç çıkar savaşında biz olmamalıyız.
İslam Konferansı Örgütü nerdeı Bu örgüt neden varı Irak işgal edilirken ortada yoktu, Afganistan işgal edilirken ortada yoktu. Mısır ve Tunus''ta da yoktu. Şimdi yine yok. Bu örgüt Suudi Arabistan''ın uluslararası ilişkilerinde kullandığı bir klüp olmanın ötesinde ne işe yarar! Neden bu bölgenin ortak barış gücü, kriz gücü yok?
Libya halkının Kaddafi''ye karşı mücadelesini destekliyoruz. Libya''ya yönelik saldırıya açıkça ve kararlı bir şekilde karşı çıkıyoruz. İkisi arasında gerçek bir bağlantı yok. Fırsatı buldular ganimet paylaşıyorlar. "Ya o ya bu" diye bir tercihe zorlanamayız.
Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden yeni kıyımları meşru göremeyiz. Kaddafi''yi etkisizleştirmenin onlarca yolu varken, bir ülkenin daha işgalini asla ama asla normal göremeyiz.
Putin kadar mı olamadık. Rusya lideri "Bu Ortaçağ dönemindeki Haçlı savaşına benziyor" dedikten sonra bize hangi söz düşer! Üç beş kişi kalsak da, bu oyunu bozmaya, kavgayı sürdürmeye devam edeceğiz. Çünkü bu coğrafyanın vicdanının sesi bu. Bölgemizde bir karış toprak parçasının işgali için olsa bile, uydurulan hiçbir gerekçeyi meşru görmeyeceğiz. Durduğumuz yer burası.
Bu öfke Fransa"yı çok kötü çarpacak!
00:0023/03/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Peki biz ne diyelim şimdi? Fransız savaş uçakları Libya''yı bombalarken susalım mı? Birleşmiş Milletler''in kararını uyguluyor mu diyelim? Hava kontrolü beklerken, dünyayı, olup bittiye getirip, Libya''ya saldırı pozisyonuna sokan Nicolas Sarkozy, BM kararı için mi yoksa Marcel Dassault''nun bir zamanlar Türkiye''ye de satmak istediği Mirage ve Rafale uçaklarını pazarlamak için mi, petrol için mi, Afrika''ya yeniden dönüş için mi, Avrupa''ya liderlik için mi saldırıya geçti?
Amacı ne olursa olsun her haliyle kirli bir hesap bu. Fransa yeni saldırgan güç olarak bölgeye dönüyor. Belki ABD''nin yerini alacak. Ama bu çıkış ona çok pahalıya malolacak. Çıkış, yükselen doğunun ve bizim coğrafyanın öfkesini Fransa''nın üzerine çekecek. Bunun bedelini çok iyi biliyor olmalılar.
Ne oluyor? Bölgeyi yeniden mi paylaşıyorlar? Irak ve Basra Körfezi İngiliz-ABD denetimine, Kuzey Afrika Fransa-İtalya denetimine mi veriliyor? Birkaç gün sonra büyük değişikliklerin yaşanacağı iddia edilen Yemen yine İngiltere-ABD safına mı düşecek? Oraya da onlar mı saldıracak? Peki Ya Suriye? Suriye ve Lübnan''da da Fransa mı olacak? Almanya''ya neresi kalıyor, Afrika''nın derinlikleri mi?
Bize düşen söz ne? Bölgedeki her hareketi fırsat bilip silaha sarılanlara, kendi özel hesaplarını uluslararası irade olarak satanlara, göz göre göre ülkeleri işgal edenlere karşı bizim sözümüz ne olmalı?
Şunu mu demeliyiz: Ey Fransa''da yaşayan Mağripliler! Bugün Libya''ya saldırıyorlarsa yarın Cezayir''e de saldıracaklar. Belki bütün Kuzey Afrika''ya... O zaman siz de Fransa''dan bunun hesabını sorun! Paris''te ve diğer şehirlerde ayağa kalkın. Atılan her bombanın öfkesini sokaklara yansıtın. Yakıp yıkın… Öyle mi diyelim. Sarkozy''nin uçaklarının, Akdeniz''deki savaş gemilerinin, füzelerin yaptıkları bundan daha mı meşru, daha mı insani!
Bir duruş belirlemeliyiz. Neresi olursa olsun, durduğumuz yeri belirlemeliyiz. Bugün Libya''da gördüğümüz, yarın Yemen''de göreceğimiz, dün Irak''ta yaşadığımız şeyler bizi buna zorluyor. Hepsi aynı hesabın birer parçası. O zaman durduğumuz yeri, söyleyeceğimiz sözü, soracağımız hesabı iyi bilmeliyiz.
Bize yeniden 20 yüzyılı yaşatmak isteyenlerin hesaplarını bozacak bir duruş olmalı bu. Yeni bir yüzyılın, ayağa kalkmanın yolunu gösterecek bir duruş... Bu coğrafyanın beyinsizlerine göre değil, tarihimize, birikimlerimize, kimliğimize göre bir duruş olmalı.
Batı, inisiyatif kaybetti. Hırçınlık ve kontrolsüzlük bundan. Dünyanın ağrılık merkezini kaybetti. Artık hiçbir zaman yerküreye hakim olamayacak. Ne yaparlarsa yapsınlar, olamayacaklar. Bu şuursuzluk, bencillik, gözü dönmüşlük bu kayıptan besleniyor.
Bu coğrafyanın insanlarını yok saymanın bedelini bir gün ödeyecekler. Atlantik''ten Pasifik kıyılarına uzanan dalga işte bunun habercisi. Bu yüzden, artık öfke Fransa''yı vuracak. Sadece Sarkozy değil, Fransa bunun bedelini ödeyecek.
Geçtiğimiz günlerde burada "kimlik savaşları" adı altında bir öngörüden söz ettim. Gelişmelere bakınca insan "neden olmasın" diyor. Neydi o, hatırlatalım:
"Avrupalılar için 20. yüzyılın sonları 2. Dünya Savaşı ile yakın zamanda çıkacak kimlik savaşının arasındaki dönem olacak. Bu savaş, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu olan bölgeyi tamamıyla yutup Avrupa''ya yayılacak. Devletler veya süper güç blokları ya da imparatorluklar arası bir savaş olmayacak. Bir iç savaşa benzeyecek. Yaklaşan çatışma çerçevesinde ordular, kıtalar veya ülkeler arasındaki jeo-stratejik fay hatlarında mevzilenmeyecek, savaşanlar daha ziyade siviller, siyasetçiler, polisler olacak. Kentler mahallelere, devletler internet ve örgütlü suç üzerinden başka yerlerdeki müttefiklerine bağlı etnik ve mezhepsel gruplara bölünecek. İhtilaflar kimlik üzerinden yaşanacak. Leeds, Kopenhag, Marsilya, Halepçe, El Halil, Kerkük ve İskenderiye varoşlarında çatışma belli zamanlarda kanlı bir hal alacak. Avrupa devletleri ayakta kalacak ama liberal demokrasi pahasına. Ortadoğu''da bazı devletler çözülecek ve savaşın başladığı nokta bu olacak…."
Neden olmasın! Bugün Libya, yarın Yemen ya da bir başka ülke. Peki ya sonra? Sarkozy ve Berlusconi mi Avrupa''nın öncüsü oldu. Böyle bir Avrupa nereye gider sizce?
Yüz yıllık hesap bu, farkında mısınız?
00:0024/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
On yıldır, bu köşede yazdığım her yazı yüzyıllık bir hesap gözetilerek yazıldı. Atılan her adım, uygulanan her proje, pazarlanan her siyasi söylem, sunulan her ekonomik paket bu ön kabulle tartışıldı.
İşgaller, ayrıştırma senaryoları, etnik çatışmalar, rejim değişiklikleri, terörle mücadele, enerji stratejileri, sosyal paketler, sivil girişimler, bölgesel ittifaklar ya da eksenler bu açıdan tartışıldı.
Özellikle son yirmi yıldır her gelişmeyi 1. Dünya Savaşı, Osmanlı siyasal otoritesinin dağıtılması ve ardından oluşturulan bölgesel haritayı merkeze alarak sorguladık. Bu yüzden 20. Yüzyıl''ın bizim için, bu bölgenin insanları/ülkeleri için dondurulmuş bir tarih olduğuna inandık. Bu tarih bitmeliydi, bitecekti ve yeni bir tarih başlayacaktı ama yüzyıldır biriken enerjinin kontrol altına alınması için insafsız uygulamalara maruz bırakılıyorduk.
Atlantik''ten Pasifik kıyılarına kadar uzanan kuşakta yaşayan Müslüman toplumlar, merhametsiz projelere kurban ediliyordu. Bu kuşaktan Batı''yı rahatsız edecek hiçbir güç çıkmamalıydı, hiçbir siyasal söylem gelişmemeliydi. Bu yüzden tehdit kategorisine alınan her grup, siyasal çevre acımasızca ezildi.
Olayları hep bu açıdan sorguladığım için günübirlik doğru/yanlışlara pek aldırış etmedim. Geçmişimizi ve geleceğimizi kendi bakışımızla sorgulamamız gerektiğine, bizler için geliştirilen stratejik değer tanımlamalarının aslında bizimle hiçbir ilgisi bulunmadığına, ülkelerimizin başkalarının tehdit ve çıkarlarına göre konumlandırılmasına asla izin vermememiz gerektiğine inandım. Bu dönemde buradaki yazılardan oluşan kitaplara bu yüzden "Yüzyıllık Kuşatma" ya da "Hesaplaşma Yüzyılı" isimlerini uygun gördüm.
2003 yılında Irak işgal edilirken, bölgeye gelen İngiliz ordusunun öncelikle Kut savaşında ölen İngiliz askerlerinin mezarlarına gittiğine, İsrail Gazze''yi bombalarken duyduğumuz yer isimlerinin aynılarının 1917 Gazze savaşları hatıralarında da geçtiğine, Basra''dan Yemen''e kadar, Süveyş''e kadar adım adım kan dökülen bu topraklarda eski hesapların yenilendiğine tanık olduk, oluyoruz.
Biz istemesek de onlar bize bu tarihi hatırlattılar çünkü bu tarih üzerinden yeniden hesap sormaya başladılar. Bu tarih üzerinden bitmemiş hesaplarını tamamlamak için, 20. Yüzyıl''da kurdukları düzeni değiştirerek 21. Yüzyıl''da da devam ettirmek için bu topraklara döndüler. Olay rejim meselesi, petrol meselesi, askeri strateji meselesi değildi. 21. Yüzyıl''da bu uşağı kaos kuşağı olarak dizayn etme kararı aldılar ve uygulamaya giriştiler. Ne kadar gizlemeye çalışsalar da, Dünya Savaşı''nın ağır faturasını ödeyen bizler, onların ruhlarını, gizlediklerini biliyoruz.
Şimdi haritaya bakalım: Irak''ı ABD-İngiliz koalisyonu işgal etti. İngiliz emperyal geleneği Mezopotamya''ya yeniden yerleşti. Osmanlı İngiliz savaşlarında Basra için, Yemen için, Kanal için neden bu kadar şiddetli mücadele verildiğini anlayamayanların bugünü anlaması mümkün değil. O mücadelelerin mahiyetini kavrayamayanların Çanakkale''yi anlaması da mümkün değil. Emperyal dosyaların tozlu raflardan indirildiği, arşivlerden çıkarıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu yüzden Irak işgalinin Saddam Hüseyin''le hiçbir alakası yoktu.
Afganistan yine bu koalisyon tarafından işgal edildi. Rusya ile İngiltere arasındaki büyük mücadeleyi, "Büyük Oyun"u anlayamayanlar, bu işgalin de Taliban yüzünden, 11 Eylül yüzünden ya da El Kaide yüzünden gerçekleştiğini sandı. Böyle inanmamız istendi ve inandık.
Libya; Fransa-İtalya koalisyonu tarafından saldırılara maruz bırakılıyor. İkilinin Kuzey Afrika''ya yönelik geçmişini hatırlamadan bugünkü Birleşmiş Milletler kararının, NATO operasyon hazırlığının, Türkiye''nin ikileminin bilinmesi mümkün değil. 1911 yılında, yani yüz yıl önce, Osmanlı''nın bu coğrafyadan çekilmesine yol açan şartları anlamayanların bugünkü Libya''ya saldırıyı anlamaları mümkün olmayacak. Üstelik hava saldırılarının, ambargonun yetmeyeceğini, kara operasyonları gerekeceğini göreceğiz. Muhtemelen şu an bir çok bölgede örtülü kara operasyonları yapılıyor. Fransa Başbakanı, "Bingazi''de Fransız bayrakları dalgalanıyor" açıklaması yaptı. İşte bu noktaya durup düşünmemiz lazım.
Göreceksiniz; çok yakın bir gelecekte Yemen''e de müdahale, saldırı olacak. Ama Fransa değil, Yemen''e ABD-İngiliz koalisyonu saldıracak. Neden? Irak ve Basra''da olduğu gibi Yemen de yüz yıl önce İngiltere tarafına düşüyordu ve yine öyle görülüyor. Fransa''nın Suriye ile ilgili son açıklamasına baktınız mı? Bir an önce reform istiyor ve örtülü tehdit ediyor. Bir süre sonra Suriye karıştırıldığında oraya ABD-İngiliz koalisyonunun değil Fransa öncülüğünde bir gücün müdahalesini göreceğiz.
Hesap aynı... Yüz yıl önceki sınırlara, topraklara dönüyorlar. Her sömürgeci güç eski sömürgesini yeniden dizayn etmeye girişiyor. Bizler, hafızalarımızı yenileyip bunu anlayabilecek miyiz? Yoksa bu sefer de Kaddafi için saldırdılar, Ali Abdullah Salih için saldırdılar, Esad için saldırdılar mı diyeceğiz?
Eğer böyle algılarsak yazıklar olsun bize. Bir yüz yıl daha uyutulacağız demektir… Ama biz, bütün bunlara rağmen, bu yüzyılın tam anlamıyla bir "hesaplaşma yüzyılı" olacağına inanıyoruz...
Türkiye, çok acil bir müdahale gücü kursun!
00:0029/03/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Akdeniz üzerinde müthiş bir güç mücadelesi yaşanıyor. Libya''ya yönelik müdahale ve iç savaş, Mısır''da devam eden geçiş süreci, Lübnan''daki hassas dengenin her geçen gün daha da bozulması, Suriye''de iç karışıklığın sistematik biçimde tırmanması, Yemen''de işlerin kontrol edilemez noktalara gelmesi ve daha bir çok gelişme; Akdeniz merkezli yıllarca sürecek kriz ve hakimiyet mücadelesinin başladığını gösteriyor.
Değişim talepleriyle sokaklara dökülenler haklı. Ama bu değişim sürecinin yeni sömürge ve kontrol dalgası için kullanılmasına karşı duranlar da haklı.
Bütün bölge, bu kuşak, belki on yıl sürecek büyük bir sarsıntının erken dönemlerini yaşıyor. Diktatörler devrilmesiyle iş bitmeyecek. Ardı ardına yeni iktidar değişimleri, iktidar savaşları, belki iç savaşlar ve bölünmeler göreceğiz.
Tabi bütün bunlar olurken eski efendilerin sömürge topraklarına yönelik müdahalelerine, değişmez hesaplarına tekrar tekrar tanık olacağız. Libya''da gördüğümüz bu!
Unutmayalım; yaşananlar sadece hak talepleriyle sınırlı değil. Bu sadece baskıcı rejimleri dönüştürmekle de sınırlı kalmayacak. Bu; Libya meselesi, Suriye meselesi, Mısır meselesi ya da Yemen meselesi değil. Elbette söz konusu ülkelerin zaaflarıyla birebir alakalı gelişmeler. Ancak hepsinin ötesinde bir büyük hesap var: Basra Körfezi ile Kızıldeniz arasını ve bütün Akdeniz''i kontrol etmek.
Siyasi kredisi zayıflayan, ekonomik çöküş yaşayan, duraklama dönemine giren Batı, yeni bir çıkış arıyor, bu yüzyılı ele geçirmek istiyor.
Osmanlı ve Roma imparatorlukları dahil, bütün büyük güçlerin küresel egemenlik mücadelelerinin oyun sahası olan Akdeniz, bu sefer bölge ülkelerindeki değişim dalgaları ve bu dalgayı yöneterek yüz yıl sonra bölgede yeniden düzen kurmak isteyenlerin müdahalesiyle kendini bir kez daha hissettiriyor. ABD Savunma Bakanı Gates bile, “bölge Osmanlı''dan sonraki en büyük gelişmelere sahne oluyor” diyorsa, bizim neler söylememiz lazım, düşünelim.
Öyleyse Yemen''de bir köyde yaşayan ahalinin ekmek ve özgürlük talepleriyle, onurlu yönetim talepleriyle birebir ilgilendiğimiz gibi, bu talepler üzerinden kirli hesaplar yapanların hesaplarını bozmak için de direnç göstermeliyiz.
Güçlü bir duruş sergilemeliyiz, öfke duymalıyız. Tarihin tersine dönmeye yüz tuttuğu bu dönemde fırsatı elimizden almak isteyenlere karşı esaslı mücadele yöntemleri geliştirmeliyiz.
Türkiye, çok acil biçimde bölgesel krizlere müdahil olacak ve bölge ülkelerinden oluşacak barış gücünün oluşumuna öncülük etmeli. Fransa ve ABD''nin müdahalesi olmadan bölgesel bir inisiyatif geliştirilmeli. İç çatışmaların başkalarını bölge dışından davet etmesine izin vermeyecek şekilde bir güç kurulmalı. Etnik ya da mezhep eksenli bütün gerilimlere bu şekilde müdahil olunmalı.
İstanbul merkezli bir kriz merkezi oluşturulmalı. İstanbul Kriz Merkezi, bütün coğrafyada olup biten her gelişmeyle ilgilenmeli, çözüm aramalı, krizi dondurucu girişimlerde bulunmalı.
Yine İstanbul merkezli bir Barış Merkezi kurulmalı. Bu ülkelerdeki iktidar-muhalefet ilişkilerindeki tıkanıklıkları giderecek, taleplerin karşılanmasını sağlayacak, uzlaşma zemini oluşturacak kapsamlı çalışmalar bu merkezden yürütülmeli.
Aksi takdirde, bunlar yapılamadığı takdirde yarın Yemen''e, daha sonra Lübnan''a ya da Suriye''ye müdahalenin önüne geçilemeyecektir. Bu yüzden Bu coğrafyanın kriz alanlarına, çözüm çabalarına doğrudan müdahil olacak mekanizmalar bir an önce şekillendirilmeli. İstanbul inisiyatifi hızla oluşturulmalı. Türkiye''nin buna öncülük edecek gücü de var kredisi de. İşte o zaman tarih yapılacaktır. O zaman bu coğrafyanın kaderi tersine çevrilecektir.
Libya''nın ne olacağını, diğer ülkeleri nasıl bir geleceğin beklediğini düşünürken diğer taraftan bölgesel kurumlar hızla inşa edilmezse, 21. yüzyılı da bizden çalacaklar. İşte o zaman her şeyi kaybetmiş olacağız. Kimse günübirlik düşünmesin. Kendi sözlerimizle konuşmanın, kendi perspektifimizle bakmanın, kendi gücümüzle müdahale etmenin zamanı. Bu dönemde bunu yapamazsak hiçbir zaman bir gelecek kuramayacağız…
.Aynı utancı bir kez daha yaşamayalım
00:005/04/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Açık söyleyelim; gönlümüz bütün bölgede hak ve özgürlüklerin genişlemesinden, refahın artmasından, adil kadroların iktidara gelmesinden en önemlisi de 20. yüzyıla özgü baskıcı rejimlerin değişmesinden yana. Böyle olunca da iki okyanus arasında uzanan ve yeryüzünün eksenini oluşturan kuşaktaki özgürlük dalgası bizi heyecanlandırıyor. Yüz yıllık uykudan uyanacağımızı, uyanmamız gerektiğini, buna gücümüzün yeteceğini düşünüyoruz.
Bu kuşağı hatta dünyanın güç dengesini değiştirebilecek dalgaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun bilincindeyiz. Bu yüzden, Kahire''de, İskenderiye''de, Şam''da, San''a da sokağa çıkanların talepleri, sesleri belki hepimizin geleceğine ışık tutacak. Yolumuzu aydınlatacak, bize öncülük edecek, Osmanlı''nın çöküşü sonrası oluşturulan sömürge düzeninin, kaynak-iktidar ticaretinin sonunu getirecek. Bütün bunlar olmalı, bu kuşak, insanlığın medeniyet merkezi özgürleşmeli, onuruna, tarihine ve kendisine sahip çıkacak hale gelmeli.
Temel inancımız bu yönde. Ama endişeliyiz, tedirginiz, şüphelerimiz var ve bu şüpheler giderek güç kazanıyor. Aslında Batı ile coğrafya arasındaki tek yönlü yönetme, kontrol etme, sömürme ilişkisinin bir şekilde devam ettiğini, onların desteğiyle ayakta duran rejimleri devirmek isteyenlerin de giderek onların kontrolleri altına girme emareleri gösterdiğini görüyoruz.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı-İngiliz savaşlarına bakalım. Direniş hareketleri, özgürlük isteyen topluluklar, milliyetçi gruplar hatta İslami gruplar, Osmanlı sonrası için ne istiyorlardı? Özgürlük, vatan, devlet! Bunu kimlerle sağlamayı seçtiler? İngiltere''nin siyasi askeri desteğiyle, parasıyla, silahıyla. Bazı cemaatlerin bile İngiliz istihbaratının kontrolünde olduğunu öğrendiğimizde nasıl da şaşırmıştık!
Peki ne oldu? Bu kuşak istila edildi, talan edildi, bağımsızlık adı altında tarihinde hiç olmadığı kadar bağımlı hale getirildi. Ve bu gün sokaklara çıkanlar işte yüz yıl önceki özgürlük yanlılarının tercihleriyle kurulan düzenleri yıkmak için can veriyor?
Aynı senaryo yine tekrar eder mi? Özgürlük talepleri üzerinden yeni bir bağımlılık ilişkisi şekillenir mi? Yüz yıl önceki hayal kırıklığı yeniden yaşanır mı?
Hiçbir gerekçe şu anki rejimlere meşruiyet sağlayamaz, biliyoruz bunu. Ama burada çok ciddi bir sorunumuz var: Adına ister Arap isyanı, Arap devrimi ister özgürlük dalgası diyelim, fay hatlarını hareketlendiren dalga elimizden alınıyor. Birileri bu devrimi çalıyor, yeni bir düzen inşasına girişiyor. Enerji kaynakları üzerinden, Şii-Sünni ayrışması üzerinden, hak talepleri üzerinden çok kirli ve çok kanlı bir hesap yapıyor.
Elbette bu hesap var diye baskıcı rejimler onaylanamaz, hak talepleri provokasyon olarak nitelenemez, küçümsenemez. Ancak tedirginliğimiz anlaşılmadan, durduğumuz yer netleştirmeden devam edersek bu heyecan bizi vuran bir kurşuna dönebilir. İkisini de dikkatlice değerlendirmek, tarihsel bir sorumluluktur. Bu coğrafyanın en ağır bedelini ödeyen bizler bu konuda en çok dikkat etmesi, en iyi hesabı yapması gerekenleriz. Liderleri ve rejimleri devirmek kanlı olabilir, ama ondan sonra uğrayacağımız hayal kırıklığı bir yüz yıl daha bu topraklarda kan dökülmesi anlamına geliyor, bilmek zorundayız.
O zaman bir şeyi netleştirelim: Durduğumuz yer özgürlükleri desteklemek ama kontrolün kimde olduğunu çok iyi bilmektir. Eğer kontrol başkalarının eline geçiyorsa bir uğursuzluk başlayacak demektir. O zaman heyecan dışında başka bir gözle değerlendirme yapmak bir zorunluluktur. Çünkü önümüzde iki seçenekli tek bir yol yok. Ya direnişçiler ya despot liderler seçeneğine mahkum edilemeyiz.
Bunu görmek için gelişmeleri okumayı öğrenmemiz gerekir. Libya''da direnişçilere destek vermek için Fransa bütün Avrupa''yı seferber etti. ABD operasyona katıldı ve sonra organizasyon NATO''ya devredildi. Haftalardır ABD, İngiliz ve Fransız özel harekat birimleri bu ülkede kara operasyonları yapıyor. Direnişçiler de eğitiliyor. Fransa''nın bir yıldır bu çevrelerle bağlantılı çalıştığına dair bilgiler geliyor.
Ama aynı Batı; Bahreyn''de direnenleri bastırmak için çalışıyor. Yüzde sekseni Şii olduğu için mi? ABD ve İngiltere Suudi ordusunu Bahreyn''e gönderdi. Neden? Yönetime başkaldıranları ezmek için. Peki hani Libya''da özgürlükçüler destekleniyordu? Yarın S. Arabistan''da ayaklanma olsa bu ülkeler ne yapacak? Tabi ki ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastıracak. Rejim ve özgürlük arasındaki tercihlere dikkat edelim.
Son iddia şu: ABD, S. Arabistan''a Bahreyn''i işgal etme emri verdi!
Mesela Suriye''de… Batılı ülkeler bu ülkede sokağa çıkanlara tam destek veriyor. Hatta ABD ve Fransa, göstericilere sert davranılırsa Suriye''ye askeri müdahale yapmaktan söz ediyor. ABD içinde bazı kuruluşlar, Irak savaşı öncesinde olduğu gibi, "hemen saldıralım" demeye bile başladılar.
Şimdi çelişkiyi görüyoruz. Bazı ülkelerde özgürlük isteyenler destekleniyor, rejimler bombalanıyor, bazı ülkelerde ise rejimler destekleniyor, özgürlük talepleri bastırılıyor.
O zaman ortada hepimizi yanıltan bir oyun var. Öyleyse bizler; özürlük taleplerini sonuna kadar destekleyeceğiz. Yüzyıllık statükonun değişmesini isteyeceğiz. Bu rejimlerle bu bölgede köleliğin devam edeceğine inanacağız. Ama bu oyunun da farkında olacağız. Kendi ellerimizle yeni bir bölgesel sömürge düzeni kurulmasına izin vermeyeceğiz. Rejimlere karşı yükselttiğimiz sesi, bu oyuna karşı da yükselteceğiz. Liderler ve rejimler devrildikten sonra belki çok daha çetin bir özgürlük/bağımsızlık mücadelesi başlayacak ve asıl heyecanı belki de öfkeyi bu dönemde sergileyeceğiz. Bütün bunları yaparken, rejimlerin ajitasyonuna da teslim olmayacağız, bize özgürlük diye yutturulan senaryolara da kanmayacağız..
Bunları ne için söylüyorum: Birinci Dünya Savaşı dönemini bir kez daha okuyalım. Bölgenin yüz yıllık siyasi tarihini de. Ardından Irak işgali sırasında Batı''nın durduğu yeri ve bölgeye bakışını hatırlayalım. Hiçbir şey değişmedi. Yine aynısını yapıyorlar.
Her üç örnek de bizim kendi duruşumuzu belirleyemediğimiz, inisiyatif alamadığımız ve rezil olduğumuz durumlar. O zaman bu sefer bari bizi aptal yerine koymasınlar. Buna izin vermeyelim
İsrail"in yeni suikast planı, Gazze"ye saldırı hazırlığı..
00:006/04/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail, suikast eylemlerine yeniden başlayacak, Gazze''ye yeniden saldıracak! Bu da nerden çıktı demeyin. Bu yönde işaretler var ve giderek güç kazanıyor. Arap devrimi etkisini artırırken bir gün İsrail''in şaşırtıcı çıkışlarından birine daha tanık olabiliriz.
Tunus''ta uç verip, Akdeniz kıyılarına yayılan, Kızıldeniz çevresini ve Basra Körfezi''ni saran dalganın bölgeyi ve dünyayı nasıl değiştireceğini belki yıllarca izleyeceğiz. Bölge içi çatışmalara, güç kaymalarına, bölge dışı müdahalelere, etnik ve mezhep gerilimlerine tanık olacağız. Direnişçileri desteklemek ya da despot liderlerden yana saf tutmak gibi kolay seçeneklerimiz olmayacağını, çok daha karmaşık ve belirsiz bir dönem yaşanacağını göreceğiz.
Genel tanımlamalar için daha çok erken. Ancak şimdiden, sadece rejimlerin sarsıldığı ülkelerin değil, bölge ülkelerinin tamamının pozisyonlarında ciddi değişiklikler izleniyor. Süreç içinde dikkatle izlediğim ve izlememiz gereken ülkelerin başında İsrail var. Rejimlerde şöyle ya da böyle ilişkiler kurmuş bazılarıyla fazlasıyla gizli ortaklıklar tesis etmiş bu ülke, söz konusu iktidar kadroları gidince ne yapacak?
Bugüne kadar devrim öncesi İran''la, Camp David Anlaşması sonrası Mısır''la ve 1997''lerde Türkiye ile ortaklıklar kurup, bölgesel öfkeyi dizginlemeyi başardı. Ama artık İran yok. Türkiye yok, Hüsnü Mübarek sonrası Mısır''ın da elden gideceğine ilişkin güçlü işaretler var. Öyleyse İsrail''in güvenlik çıkarlarında ne gibi değişiklikler yaşanacak?
Her ne kadar İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, “bölgedeki değişim çabaları İsrail''e yeni fırsatlar sunuyor” dese de, İsrail güvenlik birimleri gerilimlerin yaşandığı ülkelerde etkin pozisyonlar alsa da, sonuç hiç de Tel Aviv''in hoşuna gitmeyecek gibi. Dostlarını kaybeden daha da kaybedecek olan İsrail yönetimi, yeni iktidar kadrolarıyla hayal ettiği ilişkiyi kuramazsa çok ciddi sıkıntıya girecektir. Çevresinde güvenlik ittifaklar kalmayınca da, en iyi bildiği yönteme, çatışma ve saldırıya başvuracak, Batılı dostlarını kendini desteklemeye mecbur bırakacak, onları istemedikleri bir savaşa sürükleyecektir.
Birkaç somut örnek verelim: İsrail güvenlik birimleri, istihbarat teşkilatları Hamas liderlerine yönelik yeni bir suikast dalgası başlatma kararı aldı. İddia, İsrail kaynaklı Ynet''in İbranice versiyonu. Başbakan Benjamin Netanyahu başkanlığında yapılan dar bakanlar toplantısında suikast kararı alınmış. Tabii güvenlik birimlerinin liderleri de aynı toplantıda bulunuyormuş. Yine bazı kaynaklar, özellikle İsrail kaynakları, Gazze''ye yönelik yeni saldırı hazırlığından söz ediyor. Bazıları, İsrail''in şu anki pozisyonunun, iki yıl önceki Gazze saldırısından önceki günleri hatırlattığını söylüyor.
Suikast ve Gazze saldırısı… Ortadoğu''daki fırtınanın İsrail''i körleştirmesine, çaresiz bırakmasına karşı bir çıkış olarak planlanıyor olabilir. Yoksa Hamas''ı dizginlemek, kontrol altına almak için değil. Tam bunlar olurken Mısır''da liderliğe oynayan Muhammed El Baradey, “İsrail yeniden Gazze''ye saldırırsa Filistinliler''le birlikte savaşırız” diyebiliyor. Elbette bu bir seçim yatırımı ancak Mısır''daki eğilimleri de bir şekilde yansıtıyor. Baradey, böyle bir durumda Refah sınır kapısını açacaklarını, Arap savunma anlaşmasını yürürlüğe koyacaklarını söylüyor. Seçim yatırımı olarak olsa da, Mısır''da İsrail karşıtlığının iktidarı bir şekilde etkileyebileceği belli oldu. Öyleyse Mısır-İsrail ilişkileri de bundan etkilenecektir. Hatırlayalım; bazı çevreler daha önce de Camp David Anlaşması''nın tarihe karıştığını iddia etmişti.
Sadece Gazze kıyımını değil, suikastleri de hatırlamak istemiyoruz.
1970''ten beri suikast timi yöneten, İsrail ve Filistin ışında çok sayıda ülkede gizli operasyonlar yapan, son on yılda işlenen siyasi cinayetlerin bir çoğunun altında imzası olan, en son icraatı Akdeniz''in ortasında Türk yardım gemisine saldırı olan Mossad''ın 65 yaşındaki Başkanı Meir Dagan, görevini daha yeni bıraktı.
Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri''den Şeyh Ahmet Yasin suikastine, Abdülaziz Rantisi''den İranlı nükleer fizikçilerin öldürülmesine, Irak''ta aydın/öğretim üyelerinin ortadan kaldırılmasından Avrupa başkentlerindeki insan avına, onlarca ülkenin pasaportlarını kopyalayıp dünyanın her yerine suikast timleri göndermeye kadar cinayetleriyle dünyayı karıştıran, istihbarat örgütü değil tam anlamıyla terör örgütü yöneten bir adamdı o.
İsrail''in güvenliği için dünyanın bir çok bölgesinde suikast operasyonlarını yönetiyordu. Bunlar olurken, bazı bölge ülkeleri de İsrail ile işbirliği yapıyordu. Şu an devrilen ya da devrilmekten olan liderler, kadrolar gibi.
Şimdi aynı senaryolar, aynı örtülü operasyonlar, aynı suikastler ve işgaller yeniden başlatılacak. İsrail, bölgesel sarsıntının doğurduğu boşluğu bu şekilde kullanmaya cesaret edebilir mi? Hem de etrafındaki dostları birer birer devrilirken. Edebilir… Bu cesaret değil, bir sıkışmışlık, çaresizlik hali. Çatışmadan güç devşiren bu ülke, Lübnan ve Gazze saldırılarından sonra büyük oranda itibar kaybetti. Yenilmezlik büyüsü bozuldu. Son zamanlarda siyasi olarak da köşeye sıkıştı. Şimdi oyun bozmak için şiddete tekrar başvurma vakti. Ama bunu yapsa da, tükenmişlik, çaresizlik, gerileme ve dar alana hapsolma hali daha da artacak.
Bu kuşaktaki sarsıntının oluşturacağı boşluğun çok ciddi güvenlik sıkıntılarına neden olacağını aklımızda tutalım. Bu sıkıntıyı İsrail''in doğurması kuvvetle muhtemel…
Suikast başlayacak dedik, başladı! Ya o sır uçaklar?
00:007/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dünkü yazıda bir toplantıdan ve bir plandan söz etmiştim. İddia şuydu: İsrail güvenlik birimleri, istihbarat teşkilatları yeni bir suikast dalgası başlatma kararı aldı. Karar; Başbakan Benjamin Netanyahu başkanlığında yapılan, bakanlar ve güvenlik birimlerinin liderlerinin katıldığı toplantıda alındı. İsrail istihbaratının feci suikast örneklerini hatırladığımız için bu kararın ne tür sonuçlar doğurabileceğine dair endişelerimizde çok haklıydı ve dün bunu aktardık.
Aynı gün, yani biz bu planı ve endişeleri aktarırken suikastler başlamış bile. İlk haber Sudan''dan geldi. Ülkenin doğusunda seyir halinde bir araç, kimliği belirsiz uçaklar tarafından bombalandı. Uçakların kimliği, saldırının niteliği henüz belli değil. Ölen iki kişinin kim olduğu da bu cümleleri yazarken kesinleşmemişti.
Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti "Tüm belirtiler saldırının İsrail tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Bundan eminiz" dedi. Saldırı, uçaklardan atılan füze ile bir aracın havaya uçurulması şeklinde gerçekleştirilmişti. Irak''ta ve başka bölgelerde uçaklardan atılan füzelerle seyir halindeki araçların havaya uçurulması şeklinde onlarca suikast, saldırı biliyoruz. Saldırıların hemen hepsinden İsrail istihbaratı ya da ABD-İsrail ortak istihbarat operasyonu çıktı.
Hemen o örneklerden birini hatırlatayım:
Orta ve Doğu Afrika''da İsrail doğrudan yaptığı saldırılardan sadece birini. 2009 yılı Şubat ayında Sudan topraklarında bir konvoy İsrail savaş uçakları tarafından vuruldu ve 40 kişi öldü. Konvoyun Gazze''ye silah sevkiyatı yaptığı iddia edildi. Aynı yıl Nisan ayında ise bir İran gemisi Sudan limanına yaklaşırken ABD-İsrail savaş gemileri tarafından vurulup batırıldı. Geminin ise T-72 tankı yüklü olduğu öne sürüldü.
Bunlar olurken İsrail, "hiçbir bölge müdahale alanımızın dışında değil" açıklaması yapıyordu. Şimon Peres; "bir savaş olursa hep kazanan, bundan sonra da kanacak olan bizim safımızda yer alın" diyordu. Aklıma hep zaman Türkiye geldi.
Filistinli liderleri yönelik suikastleri tekrar buraya alacak değilim. Şeyh Ahmed Yasin''in ve diğerlerinin füzelerle şehid edilmesini, Yaser Arafat''ın zehirlenmesini hatırlatacak değilim. İsrail''in Filistin dışında, dünyanın bir çok bölgesindeki gizli operasyonlarına, cinayetlerine dair örneklerin bazılarını sıralayacağım sadece. Çünkü, bunlar yeniden başlıyor. Çünkü, Netanyahu ve ekibinin aldığı yeni suikast kararı uygulamaya konuldu. Çünkü, yeni örnekler göreceğiz.
3 Şubat 2010''da yine burada bir toplantıyı haber vermiştim. Dönemin CIA Başkanı Leon Panitta (Bu arada CIA''nın yeni başkan adayının General David Petraeus olduğunu da not edelim) ve üst düzey yöneticilerle Mossad Başkanı ve tepe yöneticiler arasında İsrail''de yapılan bir gizli toplantıda, İran''a, Suriye''ye, Hizbullah''a ve Hamas''a karşı alınacak "önlemler" tartışıldı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Ehud Barak''ın da katılımıyla yeni suikast dalgasının seyri belirlendi. İranlı nükleer fizikçilerin ve Duabi''de Hamas askeri yöneticisinin öldürülmesinden sonra yapılan değerlendirme toplantısının "endişe ettiğimiz suikast politikasının yeniden başlatıldığına" vurgu yapmıştım.
Sonradan bu toplantıların suikast için olduğu netleşti. Biz toplantının anlamını sorgularken onlar çoktan suikastlere başlamıştı. 20 Ocak''ta Dubai''de, İsrail istihbarat mensuplarının bizzat Başbakan Benjamin Netanyahu''nun talimatıyla, Batılı ülke vatandaşlarının pasaportları kullanılarak bir Hamas mensubu öldürülmüştü.
Pasaportları kullanılan ülkeler, görünürde İsrail''le sert bir polemiğe girdi. Ama aslında ortada bir istihbarat koalisyonu vardı ve bu ülkeler de operasyonun içindeydi. Bu ülkelerin Avrupa Birliği ülkeleri olması ise çok daha dikkat çekiciydi.
Sınırı aşan cinayetler ve istihbarat operasyonlarından biri de Budapeşte''de gerçekleştirildi. Hamas''a mali destek sağladığı iddia edilen bir Suriye vatandaşı gün ortasında öldürüldü. Çantasında bulunduğu iddia edilen 500 bin euro da kayıplara karıştı. Macar yönetimi saldırıyı gasp olarak kayıtlara geçti ama büyük bir skandalın patlamasını önleyemedi. Suikast sırasında iki İsrail uçağının havada güvenlik sağladığı ortaya çıktı. Ne garip, Gulfstream tipi iki uçak, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya hava sahalarını kullanarak suikaste katılmıştı. Macaristan''ı karıştıran ihlalle ilgili Türkiye hemen açıklama yayınladı. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Dışişleri Bakanlığı''nın talepleri doğrultusunda iki İsrail uçağına 17 Mart 2010 tarihinde üst uçuş izninin, yakıt ikmali yapmaması, elektronik teçhizat bulundurmaması gibi, bazı şartlarla verildiğini açıkladı. Bir saati aşkın süre Türk hava sahasında uçan suikast uçakları, elektronik izleme aygıtları taşıyor olmalı ki, Budapeşte üstünde suikastçilere izleme/güvenlik sağladı. Yani uçaklar bir şekilde suikaste katılmıştı.
Şimdi benzer bir olayla karşı karşıyayız. Dün haber verdiğimiz toplantı ve aynı gün Sudan''da uçaklarla yapılan suikast. Daha çok örnek göreceğiz. Biz yeni suikast hedeflerinin kimler olduğunu düşünürken yine dün, bir haber oldukça dikkatimi çekti.
"Türkiye sır uçakların peşinde" başlığı ile verilen haber, benim gibi konuya duyarlı olanlar için fazlasıyla merak konusuydu. 26 ve 27 Mart tarihlerinde Rodos''tan kalkan iki uçak Türk hava sahasını ihlal etmiş.Datça''nın güneyinden bildirimsiz olarak giren hava araçlarının kimliği tespit edilememiş. Böyle bir olay ilk kez oluyormuş. "Türk hava sahasını, Türk Hava Kuvvetleri''nin kayıtları arasında yer almayan bir uçak mı ihlal etti?" sorusunun cevabı aranıyor şimdi? Yeni bir Budapeşte örneği yaşamayalım
.Arap iç savaşı başladı! Türkiye ne yapacak?
00:0012/04/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap iç savaşı başladı! Suriye-Lübnan-İran aksı ile Suudi Arabistan-Ürdün ekseni çatışıyor. Bu çatışma engellenemezse, kontrol altına alınamazsa ya da dondurulamazsa sınırlarımıza dayanacak. Türkiye, yeni yüzyılda, geleceğe dönük hesaplarında çok keskin ve zor bir sınavla karşı karşıya kalacak.
Özgürlük talepleri, bu çatışmanın gürültüsü içinde kaybolup gidebilir… Bazı rejimlerin devrilmesine Atlantik ötesinden, Avrupa''dan çok büyük destek var. Hatta istihbarat organları ve özel birlikler bu rejimlerin devrilmesi için yoğun operasyonlar yürütüyor. Ama aynı güçler, devrilmesi istenenler kadar zorba, baskıcı bazı rejimleri daha da güçlendirmek hatta onların eliyle aynı hak ve özgürlük talepleri için sokaklara çıkanları ezmek için kullanıyor.
Muammer Kaddafi ve Beşşar Esad''ı devirmek için kanlı operasyonlar yapanlar, bu doğrultuda özgürlük taleplerini istismar edenler, S. Arabistan''da, Yemen''de, Bahreyn''de rejimi ayakta tutmak için sokakları kana buluyorlar. Bu ülkelerin askeri birlikleri, meydanlarda hak özgürlük diyenleri kurşunluyor.
Hangisi doğru? Hangisi gerçek? Hangisi hak, hangisi isyan? Hangi rejim müttefik hangi özgürlük tehdit!
Türkiye''de olayları ortadan, tarafsız değerlendirmede çok ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Her tarafta durarak diğer tarafa ateş püskürmek belki en kolay olanı. Ama yüz yıldır böyle yapmanın korkunç acılarını çektik, yine aynısını yapıyoruz. Suriye''nin ipini çekmeleri, öç almakla, Hama''nın intikamını almakla ya da Müslüman Kardeşler''in Türkiye''de dolaşan bazı üst düzey yetkililerinin haklı beklentilerini dile getirmekle aynı şey değil. Hele demokrasi, özgürlüklerle sınırlı hiç değil.
Arap dünyasının kendi içindeki güç mücadelelerinden intikam hesaplarına, Şii-Sünni meselelerinden sınır ötesi ortaklıklara kadar bir çok şeyi masaya koymadan tavır almak, işte o acıyı yeniden yaşatacaktır. Ama kimin umurunda! Kim, yüz yıl öncesini ya da on yıl sonrasını düşünüyor!
Libya''da sokağa çıkanları alkışladık. Onların taleplerini destekliyoruz. Mısır''da Tahrir Meydanı''ndakilerle beraberdik. Ama Bahreyn''dekiler de aynı şeyi istiyordu, Yemen''dekiler de aynı şeyi istiyordu. Suriye''yi vuranlar Yemen''i neden koruyor, S. Arabistan tanklarını neden Körfez''e gönderiyor?
Demek ki olaylar twitter ve facebook''ta olanlar gibi değilmiş. Bölge içi aktörlerle bölge dışı aktörlerin yönettiği bu oyunda şu an için Ortadoğu dediğimiz coğrafya ikiye bölünüyor, derin çatışmanın, hesaplaşmanın hazırlıklarını yapıyor. İki tarafta da despot rejimler var. Ne garip ki iki tarafta da özgürlük isteyenler var. Topyekun kalkışma söz konusu değil. Despot rejimlerle özgürlük isteyenler aynı amaç için harekete geçebiliyor. Ve bu ittifakın karşısında yine despot rejimler ve özgürlük isteyenler var.
Bir not aktarayım:
Suriye''de Baas rejimi kanlı geçmişe sahip. Hafız Esad yönetimi, Hama olayları unutulmaz. Bugün elbette bu hesap merkezde yer alıyor. Resim sadece bu olsa bir duruş belirlemek son derece kolay. Ama bu kadar değil.
Suriye''deki olayların arkasında S. Arabistan ve Ürdün var. Müslüman Kardeşler üzerinden Esad rejimiyle hesap görülüyor. Bu iki ülke, rejim karşıtı harekete destek veriyor. Hatta iddialara göre silahlandırıyor, eylemleri organize ediyor. Ama aynı ülkeler Bahreyn''de özgürlük isteyenleri eziyor.
Her gün onlarca kişinin ölüm haberlerini alıyoruz Suriye''den. Ölenler içinde güvenlik birimleri de var. Saldıranlar içinde rejime karşı ayaklananlar da var. Bir iç çatışma provası yapılıyor. Ama olayların arkasında ilginç ittifaklar çıkıyor. Suud ailesinden Ürdün Kralı''na, Lübnan''da Hariri ailesinden milyar dolarlık ticari ilişkilere kadar.
Bazı kaynaklar son olayların iki ülke tarafından yönetildiğini, eylemcilere silah sağlandığını, olayların Şam-Tahran''dan intikam almaya dönüştüğünü söylüyor. Aynı kaynaklar, ABD, S. Arabistan, Ürdün hatta İsrail''in Suriye eski Başbakanı Abdülhalim Haddam''ı öne çıkardığı, operasyonun Belçika''daki Suudi Büyükelçiliği''nden yönetildiğini öne sürüyor. Suudi yönetimi, Ürdün Krallığı, İsrail''in öncelikleri, Ürdün''den Suriye''ye sevkedilen silahlar…
Dün Suriye''den gelen haberlere bakalım: Haddam''ın doğum yeri Banyas''ta operasyon yapılıyor ve yardımcısı 3 milyon dolarla ele geçiriliyor. Silahlar da aynı yerde. Tabi Ürdün üzerinden ülkeye sokulmuş… Ne garip tam bu günlerde Haddam, sığındığı Paris''ten operasyonun yürütüldüğü Belçika''ya transfer oluyor…
Söylemek istediğimiz şu: İster Suriye''de olsun ister Mısır''da isterse Yemen''de. Baskıcı rejimlere karşı özgürlük talep edenlerin davasını haklı buluyor, destekliyoruz. Ama bu haklı dava üzerinden onları ve bu heyecanı hissedenleri büyük hayal kırıklığına uğratacak gelişmelere tanık oluyoruz. Bıraktık bölge dışı aktörlerin hesaplarını, bölge içinde İran-Suud cephesi arasında kıyasıya bir güç mücadelesi yaşanıyor. Korkarım, sokaklarda bedel ödeyenler ödedikleri bedelle kalacak. Bunu ummuyoruz, istemiyoruz ama bu ihtimali ciddi biçimde düşünmeliyiz.
Arap iç savaşı da diyebileceğimiz gerilim kısa süre içinde kanlı bir savaşa dönüşebilir. O zaman kimin hangi safta olduğunun ne önemi kalacak? Ve bu savaşın Türkiye''yi nasıl bir çaresizliğe sokacağını düşünebiliyor muyuz? Kim nerede durursa dursun, ihtiyacımız olan tek şey, doğru anlamak. Ancak o zaman durduğumuz yeri sağlamlaştırırız…
Kim Baasçı? Ben mi!
00:0013/04/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Galiba derdimizi anlatmakta zorluk çekiyoruz. Ya da bazıları anlamamak, yazdıklarımızı özellikle bir yerlere çekmek için gayret sarfediyor. Bu anlayışsızlığın masum bir şey olmadığının farkındayım. Ortada iyi niyet olmadığının, daha insaflı olayım, en azından cümlelere iyi niyetle bakılmadığını bilincindeyim.
Birileri, kendilerince bir yola girmişler. Haklı olabilirler. Bir çok konuda onlarla aynı düşünüyorum. Ama yanlarında göremedikleri kişilere yönelik tuhaf ithamlarda bulunuyorlar. Etkinliklerine katılmayanları belli bir safa hapsediyorlar, tanımlıyorlar, yargılıyorlar.
Durdukları yer, aslında hepimizin durması gereken yer. Doğrusu da, şu an olan da bu. Ama bir tarafa bakarken diğer tarafları görememek, görmek istememek, zihinsel bir körlükten başka bir şey olmasa gerek.
Bunu yapmayanları "Baasçı" olmakla suçlamak nasıl bir anlayış! Burada yıllardır yaptığımız her şeyi bir kenara atıp, sadece kendi gündemlerine sıkışmadığımız için Baasçı suçlamasını yöneltenlere karşı iyi niyet beslememiz mümkün değil. Aslında bu aptalca suçlamaları, hakaretleri muhatap bile almam.
Ama hassas bir dönem yaşanıyor bütün bölgede. Son derece kırılgan ve yanlış anlamaya müsait. Dahası, yüz yıl sonra karşılaştığımız bir kırılma olabilir bu. Öyleyse, bazı şeyleri çok daha dikkatlice irdelememiz, tartışmamız, geleceğe bakabilmemiz lazım. Öyleyse ortada bir sorumluluğumuz var ve eleştirileri de, suçlamaları da, önerileri de dikkate almak zorundayız.
Ben ne yazmışım dün?
"Arap iç savaşı başladı" başlığı altında Suriye-Lübnan-İran aksı ile Suudi Arabistan-Ürdün ekseninin çatıştığını, bölgesel düzeyde güç mücadelesi yaşandığını, Libya''dan Yemen''e ve Bahreyn''e kadar özgürlük taleplerinin arkasında hem bölge için güç mücadelesinin hem de bölge dışı hesapların yapıldığını yazdım.
Yanlış mı? Kesinlikle hayır. Libya''da Kaddafi rejimini değiştirmek için harekete geçenlere tam destek verirken Bahreyn''de aynı niyetle sokaklarda kanı akıtılanlara neden destek vermiyoruz? Suriye''de Esad rejimini yıkmaya çalışanlar için Türkiye''de kamuoyu oluşturulurken Yemen''de olanlara neden sessiz kalıyoruz?
Ya da şöyle söyleyelim: S. Arabistan Bahreyn''deki ayaklanmayı bastırıyor, tanklar, askerler gönderiyor. Yemen''dekini bastırıyor, hava saldırıları bile düzenliyor? Aynı S. Arabistan Libya''da Kaddafi rejimine karşı, Suriye''de Baas rejimine karşı özgürlük isteyenleri destekliyor.
Tam tersi de var: İran, Bahreyn''de ayaklanan Şii çoğunluğa destek veriyor. Aynı İran, Yemen''de ileri karakol oluşturmaya çalışıyor. Lübnan''da olduğu gibi.
Batılı ülkeler; ABD ve Avrupa, Libya''da rejimi değiştirirken, Suriye''de isyanı beslerken Suudi rejimini güçlü tutuyor, Yemen yönetimine destek veriyor, Bahreyn yönetimine karşı sokakların ezilmesi için Suudi ordusunu bölgeye sevkediyor.
Harita bu değil mi?
Özgürlük ve hak talepleri asla sorgulanamaz, yargılanamaz. Bu bölge despot rejimler coğrafyası. Ama, yukarıdaki haritada, özgürlük ve hak taleplerinin arkasında nelerin yattığı görünmüyor mu? Bunların olması bile hak taleplerini sorgulamamıza izin vermiyor. Bu talepler yerine gelmeli. Rejimler değişmeli ya da kendi halklarıyla barışmalı.
Biz burada, özgürlük isteyenleri desteklerken, bu kirli hesapları, güç çatışmalarını da görmek, anlamak, izlemek istiyoruz ve gerçekten endişe duyuyoruz. Neden mi? Bu güç mücadelesi, o masum talepleri ezip geçecek de ondan.
Korkunç bir dezenformasyon olduğu belli. Libya''da var, Suriye''de var. Ama çift taraflı var. Belli olan başka şeyler de var: Avrupa Birliği ülkeleri Libya''ya kara operasyonu hazırlığı yapıyor. EUFOR belki ilk kez böyle kapsamlı kara operasyonuna girişecek. Libya operasyonuna karşı olan Almanya, askeri operasyonun liderliğini istiyor.
İngiltere, maden asker gönderemiyoruz, o zaman Libya''ya özel güvenlik şirketlerini gönderelim önerisi getiriyor. Irak''ta on binlerce ölümün sorumlusunun bu özel güvenlik şirketleri, daha doğrusu paralı askerler olduğunu bilmiyor muyuz? Peki böyle bir ortamda Libya''da hangi hak taleplerini gerçekleştireceğiz? Yarın Suriye''de aynısı olmayacak mı? Neoconlar, Suriye olunca neden hemen harekete geçti? İsrail, Suriye konusunda neden bu kadar istekli?
Bir çok boyut var tartışmamız gerekenler. Biz burada bunlara dikkat çekmeye çalışıyoruz. Madem bir dalga var, bir hareket var, bölgede ciddi değişimler yaşanacak… O zaman kimlerin ne kadar etkili olduğunu, ne kadar yönettiğini, ne amaçlar için harekete geçtiğini de bilmeyelim mi?
Kör olmak isteyenler varsın olsun. Biz bu tutumumuzla özgürlük taleplerine onlardan daha güçlü destek veriyoruz. Heyecan ve düşüncesizlikle çıkılan yol, yeni acılar getirebilir, onu anlatmaya çalışıyoruz. Yüz yıldır bu bölgede yaşanan acının ne olduğunu iyi biliyoruz çünkü. İnanın burnunuzun doğrusuna gitmeye devam ederseniz aynı hüsranı bir kez daha yaşayacağız. Hama''daki Baas katliamını bu yüzden de unutmuyoruz…
Bu ihtimalleri dikkate almaya davet eden cümlelerin sahibine "Baasçı" diyebilen ahmaklara "hadi ordan" demekten başka cümlemiz yok.
Akdeniz"de Fransa Türkiye kapışması
00:0014/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Akdeniz''de Türkiye ile Fransa arasındaki keskin mücadeleyi, restleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ne kadar görebiliyoruz? Libya''dan Türkiye''ye yönelen sert ifadeleri, Suriye''den yükselip Türkiye kamuoyunda ciddi yansıma bulan itham edici, sorgulayıcı çağrıları nasıl anlamalıyız?
Türkiye, son beş yılda bütün bu bölgede hiç olmadığı kadar popüler oldu, etkinliğini artırdı. Başbakan Tayyip Erdoğan, Arap sokaklarının kahramanı oldu. Sınırda nöbet bekleyen askerlerden siyasilere ya da sokakta her kesimden insana verdiğiniz selam Türkiye ve Erdoğan olarak karşılık buluyor.
Ancak, Tunus''ta başlayıp bütün bölgeyi saran dalga ile beraber, ısrarlı sinsi bir Türkiye karşıtlığının da işlendiğini, birilerinin bu etkiyi silmeye çalıştığını hatta öfkeye dönüştürmeye niyetlendiğini görebiliyor muyuz? Türkiye''yi de, Erdoğan''ı da bu ülkelerden, sokaklardan silmek istiyorlar. Başarabilirler mi, göreceğiz.
Libya''da Türkiye Konsolosluğu''na yönelik protestoları, muhalif liderlerin Türkiye karşıtı sert açıklamaları ya da Suriye''den yükselen seslerin arkasında kimlerin olduğuna biraz bakmak zorunda değil miyiz? Türkiye''nin Libya ya da Suriye''deki gelişmelere yönelik tutumunu bunun gerekçesi olarak göstermek çok sağlıklı ya da yeterli görünmüyor.
Erdoğan''ın, AKPM''deki konuşmasında; "Biz Kuzey Afrika''da çıkar peşinde değiliz. Bizim tavrımız birileri gibi ''ganimet önünde harami tavrı'' değildir. Şahsi hırsları için, seçimler için bölgenin kaderiyle oynayanlar tarih karşısında sorumlu olurlar" şeklinde ifadeleri, hepimiz biliyoruz ki, Fransa''yı işaret ediyor. Aslında bu cümleler, Libya''dan Suriye''ye kadar ekilen Türkiye karşıtlığının arkasındaki adreslere de işaret ediyor.
Bugüne kadar olanlara bakalım ve "Oyun bozucu" ve "Rol çalmaya çalışan uyanıklar"ı görelim.
Türkiye, Suriye, Irak, İran''dan Körfez ülkelerine, Lübnan''a hatta Orta Afrika''ya kadar "Ortadoğu''nun 21. Yüzyılı"nı başlatan cazibe merkezi oluşurken, ekonomiden siyasi ortaklıklara, güvenlik stratejilerinden ortak kültürel zenginliğe referansta bulunan ulus üstü ortaklıklar, entegrasyon projeleri hararetli tartışmalara neden olurken, birilerinin bu "yeni düzeni" bozmak için düğmeye bastığını, yakında seslerinin daha yüksek çıkacağını hep yazdık. "Türkiye''yi nasıl durduracaklar" sorusunun cevabını aradık.
Türkiye''yi Avrupa''dan dışlamaya, Ortadoğu''dan dışlamaya, Akdeniz''de yok etmeye ve Anadolu''ya hapsetmeye ayarlı bir uğraştı bu. Amaç, Basra Körfezi ile Kızıldeniz arasında hatta Kuzey Afrika''da bölgesel yakınlaşmayı, entegrasyonu, serbest bölge oluşumunu, askeri güvenlik stratejilerindeki yakınlaşmayı sabote etmekti.
Fransa bu işin önderliğini yapıyordu. İtalya, Fransa ile birlikte rol almaya çalışıyordu. Fransa-Almanya ortaklığı, Türkiye''yi hem AB''den uzak tutup hem Akdeniz''de etkisizleştirmek için inanılmaz bir çaba harcıyordu. Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel''in: İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan üçgenindeki mekik diplomasisini ne yazık ki dikkatle izlemedik. İsrail-Suriye arasında arabuluculukta yine Fransa ve İtalya''nın rol çalma arayışlarını izledik. Bölgenin on üç ülkesine nükleer teknoloji transfer edenler yine aynı ülkelerdi. Mesela:
Fas, Nükleer çalışmalara başladı. "Sivil" nükleer çalışmalar için hangi ülkeyle anlaştı? Fransa! Libya: Nükleer çalışmaları nedeniyle ambargolar, siyasi baskılar yaşadı. 2003 yılında çalışmalarına son verdi. İç savaştan önce tekrar başladı. "Sivil" nükleer çalışmalar için kiminle anlaştı? Fransa! Mısır: Büyük değişimin arefesinde nükleer çalışmalara başlıyor. Kimlerle işbirliği yaptı? ABD ve Fransa! Suudi Arabistan: ABD ile anlaşmalar yaptı, tabii Fransa da var. Birleşik Arap Emirlikleri: Nükleer teknolojiye geçiyor. Hangi ülkeyle anlaşma yaptı? Fransa! Cezayir: Nükleer çalışmalara başladı. Hangi ülkeyle anlaşma yaptı? Elbette Fransa ile.
Devam etmeye gerek var mı?
Aynı Fransa; bir taraftan Afrika içlerinde iç savaş ve darbeler planlıyor diğer taraftan Libya''daki hak taleplerini askeri müdahaleye çeviriyor, iç savaşı destekliyor. Yine Suriye''de iç savaş ve uluslararası askeri müdahale için ortam hazırlıyor. Aynı Fransa, bütün bu bölgelerde etkin bir Türkiye aleyhtarlığına yatırım yapıyor, etkili olduğu grupları Türkiye''nin elini zayıflatmak için hoyratça kullanıyor.
Göreceksiniz, bölgedeki hak taleplerine dayalı gerilim, ülke ülke derinleştikçe Fransa öncülüğündeki "oyun bozucular" kartlarını büyük oranda Türkiye''yi bölgeden silmek için kullanmaya çalışacaklar. Şu an yapmaya çalıştıkları şey, Türkiye''yi Avrupa''dan uzaklaştırmakla sınırlı değil, bütün bölgeden silmek..
Çünkü; Türkiye''nin yapıp ettikleri, onların yüz yıl yönettikleri bu topraklarda elini zayıflatıyor, gücünü sınırlıyordu. Yeni bir aktör, bölge ülkeleriyle ortak bir gelecek inşa ediyordu. Onlara sormadan, onları katmadan, onları bölgeden dışlayacak şekilde…
Yakında Suriye''de Türkiye karşıtı gösteriler görürseniz şaşırmayın. Hatta bu ülkelerde Türkiye''nin siyasi, diplomatik ve ekonomik varlıklarını tehdit edici gelişmeler görebiliriz. Umarız bu noktaya gelmez. Ama gelirse, suçluların kim olduğunu şimdiden ilan etmiş olalım.
Kuzey Afrika''da ve Ortadoğu''da değişim zorunludur. Ancak değişimi kontrollü, temkinli ve kalıcı hale getirecek süreç şu an sabote ediliyor. Edenler yine o ülkeler.
İzlediğimiz dalga, çok ciddi güvenlik boşlukları oluşturuyor ve şiddetli güç mücadelelerini başlatacak nitelikte. Şu an Akdeniz çevresinde olanlardan bir tanesi de Türkiye ile Fransa arasında müthiş bir hesaplaşmanın yaşanmasıdır. Bu bir gelecek savaşıdır. Fransa''nın ne yapacağı pek kestirilemeyen lideri Sarkozy bir şekilde Avrupa''ya öncülük ediyor. Ancak bu gidiş kötü. Klavuz Sarkozy olacaksa çok daha kötü.
Yakında hesaplaşmanın başka çarpıcı örneklerini de göreceğiz…
İsrail"i bu kadar korkutan şey ne?
00:0019/04/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şimon Peres, İsrail Cumhurbaşkanı, Arap dünyasındaki isyan ve değişim dalgasının kendilerine yeni fırsatlar sunduğunu söyledi. İnanmadık… Bizim gördüğümüz resim, tam tersi çünkü.
Orta ve uzun vadede İsrail''i bu bölgede tam anlamıyla tecrit edecek, kuşatacak, kendi korkularına hapsedecek nitelikte bir görüntü giderek belirginleşiyor. Eğer Batı dünyası, devrilen liderlerin ve rejimlerin yerine, kendileri açısından aynı bağlılık güvencesi verecek rejimler inşa etmeyi başaramazsa sadece İsrail için değil, Batı için Ortadoğu, tutunamayacakları bir bölge haline gelebilir. Böyle bir kontrol ve yeniden inşa, şu an için kesin görünmüyor.
Peres''in sözlerinin tam tersini Benjamin Netanyahu söyledi: Arap dünyasını sarsan "Arap Baharı" bir tür "İran Kışı"na dönebilirmiş. Dalgalanmaları, hareketleri büyük oranda İran yönetiyormuş. Bu ülkelerde, 1979 İran devrimi gibi devrimler gerçekleşebilirmiş. Batı, Libya yönetimine uyguladığı baskının aynısını İran''a uygulayıp rejimi devirmeliymiş. Hamas''ı ancak o zaman etkisizleştirirlermiş..
Korku pazarlıyor. Açıklamanın hedefi Batı dünyası. Bütün ülkelerde İslami rejimler kurulacak, Batı''ya düşman rejimler inşa edilecek korkusu ile bu ülkeleri, her zaman olduğu gibi, kendi önceliklerine göre pozisyon almaya zorluyor.
Netanyahu''nun korkusunu biliyoruz. Sözleri yanlış ama korkusu gerçek. Bir kere bölgedeki değişimi İran yönetmiyor. "Arap iç savaşı başladı" başlığı altında bölge içi güç mücadelesini geçtiğimiz hafta tartışmıştık. İran-Suudi Arabistan cepheleşmesi, meşru hak talepleri üzerinden son derece rahatsız edici boyutlara ulaştı. Bu ülkeler kendi nüfuz alanlarını harekete geçiriyor.
İran Bahreyn''i, Lübnan''ı, Yemen''dekileri besliyor. S. Arabistan karşı cephe olarak Bahreyn''de özgürlük isteyenleri eziyor, Yemen''dekileri bombalıyor. Aynı S. Arabistan, İran-Suriye aksını kırmak için Ürdün''le birlikte Suriye''deki muhalefeti besliyor. Ezilenler de desteklenenler de aynı taleplerle sokakta. Ortaya şu çıkıyor: Hak talep edenlerin, onlarca yıl özgürlük bekleyenlerin, despot rejimler altında inleyenlerin kanları üzerinden oyun oynanıyor.
Burada bize düşen, bütün coğrafyada, baskıcı rejimlere karşı duranlara destek olmak. Ancak bölge içi ya da bölge dışı oyuncuların senaryolarına da kurban gitmemek. Bu duyarlılık ve dikkati ıslarla gündemde tutmak. Sadece bugünü değil, sonrasını da düşünmek, okumaya çalışmak. Bunu yaparken baskıcı rejimlerin, hangi gerekçeyle olursa olsun, meşrulaştırılmasına izin vermemek.
İsrail bu oyunu çok iyi görüyor. Bölge içi güç mücadelesini okuyor ve buna göre fırsat kapılarını aralamaya çalışıyor. Herkes, değişim dalgasını İran''ın yönetmediğini, sadece birkaç ülkede İran etkisi olduğunu, diğer bölgelerde sokaklara çıkanların bir kısmını İran''a soğuk baktığını bilir. Öyleyse İsrail''in korkusu, dünyaya pazarladığı endişe İran değil. Kendi korkusunu pazarlıyor. O da şu:
Varolan rejimlerin bazıları açıktan İsrail''le müttefik. Bazıları İsrail karşıtı görünüyor ama kapalı kapılar ardında ittifak ilişkileri var. Doğrudan olmasa bile, onları yönetenlerin çizdiği ve İsrail''i huzursuz etmeyecek bir yolda ilerliyorlar. Dolayısıyla varolan rejimler İsrail için güvence oluşturuyor. Sindirilmiş, sesi kesilmiş ya da satılmış rejimlerin İsrail''i tehdit edecek güçleri de yok niyetleri de.
Tam tersi durumlar da var. Bu rejimlerden bazıları, on yıllardır kendi halklarının İsrail öfkesini maharetle dizginlemeyi bilmiş. Filistin meselesini iktidar için kullanmış aynı zamanda Filistinliler''i ezmiş. Varolan statükonun İsrail için tehdit olma ihtimali çoktan ortadan kalkmış. Bu çaresizliği her açıdan görüyoruz..
Liderlerin ve rejimlerin devrilmesi durumunda ortaya nasıl harita çıkacağını, nasıl bir güç dengesi oluşacağını bugün ABD dahil, hiçbir ülkenin kestiremediğini biliyoruz. Tunus olaylarından bu yana izlenimlerimiz, bu güçlerin yükselen dalgayı yönetmekten uzak olduğu, ellerinde sonrası için belirgin projeleri olmadığı sadece süreci yönetmeye çalıştığı, tek projelerinin değişimi kontrol etmeye yönelik arayış olduğu şeklinde.
Öyleyse, hangi ülke olursa olsun, rejimler değiştikten sonra hem İsrail için hem de Batı için tehlike barındırıyor. Uysal, kontrol edilebilen, bugünkü yönetici kadroların yolunda gidecek şeklinde bir güvence de yok. Ortada çok büyük bir risk var. Riskin en fazla korkuttuğu ülke ise İsrail. Çünkü bu bölgede, etrafı tamamen Arap toplumları tarafından sarılmış, en önemlisi de "müttefik" dediği, açık/gizli anlaşmalarla güvence altında tuttuğu ülkeler bir bir elinden kayıp gidiyor.
En iyi dostu İran''dı. 1979''da onu kaybetti. Sonra en iyi dostu, müttefiki Türkiye oldu. Şimdi onu da, bölgenin en büyük gücünü de kaybetti. Camp David Anlaşması''yla Mısır''ı adeta elinde tutuyordu. Son Gazze kıyımında gördük; adeta beraber vurdular Gazze''yi. Filistin iç savaşında beraber hareket ettiler. Mısır istihbaratı İsrail''le tam bir dayanışma sergiledi.
Hüsnü Mübarek devrildi. Değişim devam ediyor. Daha şimdiden Mısır''da İsrail''le ittifak sorgulanır oldu. Hatta karşıt gösteriler arttı, siyasiler İsrail karşıtlığı ile kamuoyu oluşturmaya başladı.
Mısır''ı elinden kaçıran İsrail, Batı''sında nasıl bir tehdidin yükseleceğini iyi biliyor. Gazze''ye ambargo uygulayamayacağını, orayı kontrol edemeyeceğini iyi biliyor. Sadece bu tehdit bile İsrail''in uykularının kaçması için yeterli.
Lübnan''da İsrail karşıtı bir yönetim var. Yarın Yemen''de aynısı olacak. Suriye''de aynısı olacak. Irak''ta aynısı olacak. Sadece Ürdün''le ittifak İsrail''i rahatlatamaz. Ürdün''ün de bu halde kalması pek mümkün görünmüyor.
Öyleyse, İsrail kendini çepeçevre kuşatılmış görecek. Her ne kadar bu ülkelerde İran tipi rejimler kurulmayacaksa da, İsrail''e hiç de hoş bakmayacaklarını biliyoruz. Bu yüzden Netanyahu, kendi korkularını Batı''nın önyargılarıyla birleştirerek pazarlıyor. Onlara, "benim için bölgeyi yine güven verici hale getirin" çağrısı yapıyor. Peki onlar bunu yapabilirler mi? Bekleyip göreceğiz ama bence başarmaları çok zor.
İsrail''in yapması muhtemel tek şey var: Sürpriz savaşlar çıkararak Batı''yı istemediği bir şeye zorlamak. Böylece sözle anlatarak başaramadığını fiilen mecburiyete dönüştürecek. Bu tehlikeye özellikle dikkat çekmek istiyorum.
Ancak İsrail için korkulu, sancılı bir dönem başladığını şimdiden ilan etmiş olalım…
Masal bitti: "Hasta adam"lar çoğalıyor!
00:0020/04/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poors, ABD''nin kredi notunu durağandan negatife çevirdi. Dünyanın ekonomik devi, beyni, 2009 kriziyle sarsılan gücünün duraklama dönemine girdiğini, artık güvenilir bir ekonomi olmadığını, giderek içe kapanmak zorunda olduğunu, süper güç masalının sonuna gelindiğini az çok biliyorduk.
Ama artık bu masalın bittiğini söyleyebiliriz. Siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik açıdan "gücüne erişilemez" dev, çaresizlik içinde kıvranırken, deprem Avrupa''yı da sarsmaya başlarken bizler tarihsel bir kırılma yaşandığına, güç kaymalarının zorunlu olduğuna, küresel güç dengesinin değişeceğine dair tartışmaları Türkiye''ye taşımaya çalışıyorduk.
Öyle de oldu... Önce ABD''yi vuran deprem sonra Avrupa''yı dağıttı. Avrupa Birliği projeleri, süper Avrupa fikri zayıfladı. AB ülkeleri, "herkes başının çaresine baksın" diyerek birlik ruhunu hızla terketti. Son on yılda, bütün birikimlerini, değerlerini hızlı bir şekilde terk ettiği gibi... Çaresizlik, çözümsüzlük derinleşti. Güçlü ekonomileri, bırakın diğer üyeleri kurtarmayı, kendilerini kurtarma telaşına düştü. Birlik düşüncesi, jeopolitik hedef olmaktan çıkıp kültürel, içe kapanmacı, diğerlerini düşman bilen bencil bir boyut aldı.
Bugün Yunanistan, İspanya ve İrlanda''yı batıran, İspanyayı batırmak üzere olan, İngiltere''yi "Avrupa''nın hasta adamı" haline dönüştüren kriz, kısa süre sonra bütün kıtada sosyal patlamalara, aşırı sağın yükselişine hatta yeni bir ırkçılık dalgasına kadar uzanacak bir tehdit haline geldi. Artık Avrupa''nın, kendini düşünmekten dünya ile ilgilenecek mecali kalmadı. Yakın gelecekte bir çıkış yolu da görünmüyor.
ABD de aynı durumda. Artık sermaye de vizyon da bu ülkelerden kaçıyor. Başka adreslere, iklimlere yöneliyor. ABD''nin kredi notunun negatife çevrilmesi, aslında gecikmiş bir tespit. 2009''da bu yapılmalıydı ve gerçek de buydu. İki kıta da durgunluktan gerilemeye doğru hızla güç kaybediyor. Bu aşamada neler olur?
İşte burası önemli. Bırakalım küresel vizyonları, dünyaya öncülük etmeyi, bu ülkeler dünya için dehşet bir tehdide dönüşebilir. Çaresizlik, yeryüzünün kaynakları üzerinde hiç görülmemiş talana, kavgaya, savaşlara neden olabilir. Kaynak ve gıda savaşları insanlık tarihinin en hazin sayfalarını aralayabilir.
Bunlar kimseye şaşırtıcı gelmesin. Büyük savaşlara, buhranlara bakın. Hepsi benzer gerekçelerle başlamadı mı? İnsan ırkının yaşadığı en büyük trajediler açgözlülükle başlamadı mı?
Kuzey Afrika''dan Orta ve Doğu Asya''ya uzanan kuşakta başlayan, genişleyerek büyümesi beklenen değişim ve arayışta bu çaresizliğin etkileri çok fazla. Bu ülkeleri varolan ekonomik sisteme entegre etmek ve kaynaklarını denetim altına almak büyük krizden çıkış arayanların hedeflerinden biri. Mesela Libya''nın tam bağımsız merkez bankası gibi. Direnişçilerin yaptıkları ilk iş Bingazi''de bir Merkez bankası kurmak oldu. Size de tuhaf gelmiyor mu?
ABD''nin krizi öncelikli güvenlik tehdidi ilan etmesi aslında bütün bu açıklamaları içeriyor. İlk kez böyle bir şey oldu. Ne İslamcı tehdit, ne Çin ne Batı medeniyetine yönelen tehditler. Onlar için tek tehdit algılaması vardı o da kriz.
16 istihbarat kuruluşundan oluşan ABD Ulusal İstihbaratı, bu tehdidi şöyle açıklamıştı: "Zaman en büyük düşmanımız. Krizden çıkış ne kadar uzun sürerse, ABD''nin stratejik çıkarlarına zarar verme gücü o kadar yüksek olacaktır. Kriz dünyanın dörtte birinde istikrarsızlığa yol açacaktır. Mevcut rejimi tehdit eden risk faktörleri artmaktadır. Çöküşten kurtulamayan ülkeler yıkıcı korumacılığa yönelebilirler…" ABD için kriz artık bir rejim meselesidir…
Uzun zamandır krizin siyasal, toplumsal sonuçlarına, dünya genelinde yol açacağı jeopolitik güç kaymalarına hatta harita değişiklikleri ihtimaline dikkat çekiyoruz. Küresel hal alsa da, krizin nihayetinde en büyük zararı merkez ülkelere vereceğini, bu ülkelerin güçlerinde ve etkinliklerinde ciddi daralma yaşanacağını, özellikle Amerika''nın küresel liderlik rolünde ciddi gerileme söz konusu olacağını, bugünkü ekonomik sistemin açıklarını kapatmakla krizin sona erdirilemeyeceğini, İkinci Dünya Savaşı sonrası sistemin çöktüğünü, yeni güç dengelerinin oluşacağını, bu değişimin çok ciddi bölgesel çatışmalara yol açacağını, kaynak ve ticaret savaşları döneminin başlayacağını ısrarla vurguladık. Hala aynı kanaatteyiz. Yeni güçlerin, aktörlerin tarih sahnesine çıkacağına inanıyoruz.
"Krizin üstesinden gelindi" iyimserliklerine hiçbir zaman inanmadım. İyimserlik pazarlanıyor, psikolojik bir operasyon yürütülüyor sadece. Şimdiye kadar çözüm yolunda hiçbir esaslı adım atılmadı. Sadece ürkütücü sonu biraz erteleyecek tedbirler alındı. Trilyon dolarlar merkez bankalarından piyasaya akıtıldı. Sonuç? Hiçbir şey...
Para akıtılan yerler, mekanizmalar zaten krizin sorumlusuydu. Vergiler aynı yerlere gidiyordu. Bunun sosyal sonuçları üzerinde de duruldu. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri olağanüstü hal yasalarını revize ettiler. Ürkütücü düzenlemeler içeren bu hazırlıklar aslında onları nasıl bir gelecek korkusunun sardığına da işaret ediyordu.
Krizin jeopolitik çözülmelere yol açacağına yönelik inancımız giderek güç kazanıyor. Bu çözülme, sadece Ortadoğu coğrafyasında olmayacak. Arap Baharı''nın mimarları gibi görünenlerin çok yakında Avrupa başkentlerinde aynı öfkeyle yüzleşeceklerini şimdiden söyleyelim.
Kahire''de, Şam''da, San''a da sokakları saran ateş, yarın Paris''te, Londra''da, Marsilya''da, ABD kentlerinde de görülecek. Asıl rejim değişikliği o zaman Olacak O Kadar
.Masa kuruldu: Kanlı eller Libya"yı paylaşıyor
00:0021/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak işgalinin başlamasından beş ay önce, İngiliz hükümeti ile petrol şirketleri arasında, işgal edilecek ülkenin petrol kaynaklarının paylaşılması için yapılan toplantılar, pazarlıklar ve anlaşmalara dair bilgiler orta yere saçıldı. İşgal öncesi bütün planlar yapılmış, kaynaklar bölüştürülmüş. Emin olun aynı toplantılar ABD''de de yapıldı. İşgalin iki öncüsü, sadece petrolü değil ülkenin bütün kaynaklarını önceden paylaştı ve işgal bundan sonra başlatıldı. Almanya, Fransa ve Rusya o zaman bu işgale karşı çıktılar. Nedeni belli değil mi? Onlara istedikleri oranda pay verilmedi. İşte yüz binlerce insan bu paylaşım için öldürüldü.
Bunları biliyorduk. Neden hatırlattık? Libya''yı da bu çerçevede düşünebilmek için. Kaddafi despotluğuna karşı özgürlük isteyenler için heyecanlanırken bunları da düşünelim diye. Sanırım hem Kaddafi yönetimi hem de muhalefet aynı güçlerin Libya senaryosunun kurbanı olacak. Neden mi?
Bir çokları, Libya''nın şu anki durumunu Irak''ın 1991''de Kuveyt''ten çıkarıldığı döneme benzetiyor. O zaman ABD ve müttefikleri Saddam Hüseyin rejimine karşı halkı isyana davet etmiş, harekete geçirmişti. Güney''de Şiiler, Kuzey''de Kürtler ayaklandı. Ancak yarı yolda bırakıldılar. Ardından Saddam yönetiminin kıyımları başladı. Türkiye sınırına yığılan binlerce Kürt mülteciyi hatırlayalım. Peki o zaman neden yalnız bırakıldılar? Neden Saddam''ı devirmediler? Ortadoğu''da taşlar oturmadığı, harita belli olmadığı için. 2003 yılında işte bu harita şekillendikten sonra Irak''ı işgal ettiler, Saddam''ı da astılar. Saddam o zaman için onlara lazımdı çünkü.
Bugün benzer durum Libya için de geçerli olabilir. Kaddafi rejimine karşı halkı ayaklandırdılar. İç savaş başlatıldı. Ama rejim devrilmiyor. Muhalefetin önünü açmak için, Irak''ta uygulanan Çekiç güç/uçuşa yasak bölge projesinin aynısını uygulamaya koydular. Bu uygulama Irak''ta yıllarca devam etti. Libya''da ne kadar devam eder bilmiyoruz ama hava saldırıları rejimi değiştirecek gibi değil. İki ihtimal var ortada. Süreç bu şekilde uzun süre devam edecek ya da kara operasyonları başlayacak. ABD, İngiliz özel harekat birimleri uzun süredir Libya''da ama kara operasyonu şimdilik yok. Libya''daki iç savaş uzun süre devam edebilir.
Irak''ın kaynaklarının paylaşılmasına yönelik toplantıların aynısı Libya için de yapıldı. Muhalefet, petrol sevkiyatına başladı. Kaddafi karşıtları, Batılı ülkelerden 2 milyar dolarlık silah istiyor, tabi petrol parasıyla. Ama daha net bilgiler geliyor:
İtalya, Libya''nın eski sömürgecisi, hızlı bir şekilde savaşta merkezi rol üslenmeye çalışıyor. 1911''de Kuzey Afrika''da 1 milyon kişiyi öldüren, sadece Libya''da yüz bin insanı şehid eden İtalya, hem savaşta öne çıkmaya çalışıyor hem de Libya petrolleri üzerinde agresif bir uygulamaya girişti. Muhalefetle petrol pazarlıkları yapıyor, müdahil ülkelerle petrol kaynaklarının paylaşıldığı masada manevralarını yoğunlaştırıyor.
Dört haftadır devam eden hava harekatında Aviano, Pisa, Gioia del Colle, Decimomannu ve Sicilya''yı kullandıran Roma, şimdi harekata öncülük etmeye çalışıyor. Dışişleri Bakanı aynı anda müdahil ülkelerle, Libya muhalefetiyle, petrol şirketleriyle pazarlıklar yapıyor. Avrupa Birliği''nin, "insani amaçlı" askeri müdahalesine liderlik yapmak istiyor.
Petrolün yüzde yirmi beşini, doğal gazın yüzde onunu Libya''dan tedarik eden İtalya''nın Merkez Bankası''nın yüzde onu Libya''ya ait. Petrol şirketi ENI''nin milyarlarca dolarlık yatırımları var Libya''da. İtalya inşaat şirketlerinin sahil yolu projeleri bir tarafa, Juventus, Telecom İtalia ve Fiat''ta Libya yatırımları var. UniCredit Bank''ın yüzde sekizi Libya''ya ait.
İtalya için Libya sadece petrol değil... Bu yüzden Roma yönetimi ile sonradan harekete geçen Almanya ve Libya dosyasını açan ABD, Fransa ve İngiltere arasında hararetli pazarlıklar yapılıyor. Mayıs ayının ilk haftası, Batılı ülkelerle Ortadoğu ülkeleri Roma''da buluşacak. Muhtemelen pazarlıklar o güne bitmiş olacak. Ya kara operasyonu başlayacak ya da uzun süreli Libya iç savaşı izleyeceğiz. Süre uzayacaksa Kaddafi Saddam''a dönüşecek, muhalifler de 1991''de Irak''taki Kürtlerin ve Şiilerin durumuna düşecek.
Şu anki manzara şöyle: Kaddafi de, muhalifler de söz konusu oyunun figüranları gibi. Kaddafi''nin aptallığı, muhaliflerin basiretsizliği Libya''da büyük yıkımlara, kıyımlara, bir ülkenin daha talan edilmesine, harabeye dönüştürülmesine, önü alınmaz iç savaşlara sürüklenmesine neden olabilir. Kitlesel kıyımlar, kan üzerinde dans eden şirketler görebiliriz. Yeni bir Irak görebiliriz.
Durun, mesele sadece Libya ile sınırlı değil. Çok yakında Suriye''nin üçe bölünmesi tartışmaları başlayacak. Selefileri Dera''da Baas rejiminin asker ve polislerini öldürürken, Alevileri Mezze Cebel''de Sünnileri öldürürken, Kürtleri Rüknettin''de Araplara saldırırken görebiliriz. Üç ateş arasında bir ülkenin dağıtılmasını izleyebiliriz. Kanlı Baas rejimini sorgularken, S. Arabistan-ABD-Haddam kumpasını izlerken, hak adına sokağa dökülenlerin kanlarının yerde kalabileceğini, Suriye halkının birbirini boğazlayabileceğini de düşünmek zorundayız.
Aklımızı başımıza almak, gerçekleri bütün boyutlarıyla görebilmek için daha kaç ülkenin kurban edilmesini, kaç yüz bin insanın ölmesini bekleyeceğiz…
Utandıran örnekler: Mazlum da zalimleşir!
00:0022/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İki gündür, Tunus''tan Suriye''ye uzanan kuşaktaki gelişmelerin utanç verici, aşağılayıcı örneklerini izliyorum. Siyasi değerlendirmeleri, bölge içi ve bölge dışı müdahale ve güç çatışmalarını, rejim sorunlarını ve hak taleplerini bir kenara bıraktım.
Öyle örnekler var ki, insan neye inanacağını şaşırıyor. Propaganda amaçlı bilgi kirliliği ihtimallerini göz önünde bulundurmama rağmen Irak''ta gördüğümüz çirkinliklerin giderek bütün bu ülkelerde salgın haline dönüşebileceği ihtimalini düşünmeye başladım.
Rejimler, kendine karşı ayaklananları aşağılıyor, öldürüyor, işkence ediyor. Bunu biliyoruz. Ama hak talepleriyle sokağa çıkanlar da rejim mensuplarına aynı şeyleri yapıyor. Irak''ta da öyle olmuştu. Saddam zulmüne direnip bedel ödeyenler, gücü ellerine geçirdiklerinde aynı uygulamalara imza atmışlardı. Mazlumlar bir anda zalimleşmişlerdi.
Şu an bu ülkelerde de gücü eline geçirenlerin ya da belli bölgede güce ulaşanların karşıtlarına uyguladıkları muamele, rejimlerden farklı değil. Öldürüyorlar, işkence ediyorlar, aşağılıyorlar, korkunç bir intikam hırsıyla insan onurunu yerle bir edecek örneklere imza atıyorlar.
Bir öfke derinleşiyor, kök salıyor. Bu öfkenin onlarca yıl sürecek bir intikama dönüşeceğini elbette biliyoruz. Bu yüzden ne tür örneklerle karşılaşacağımızı az çok tahmin ediyoruz. Korkumuz rejimlerin, liderlerin baskıları değil. Bunların üstesinden gelinebilir. Dış müdahaleler bir gün sona erebilir ya da bitmek zorunda kalabilir. Ama bu öfke, kin, kolay kolay silinmez.
Bağdat''ta sokakların nasıl ayrıldığını, yüzlerce yıl birlikte yaşayanların birbirini nasıl boğazladığını gördük. Aynı örnekleri Suriye''de de mi göreceğiz? Libya''da, Yemen''de de görecek miyiz? Şiilerle Sünniler, Araplarla Arap olmayanlar ya da aşiretler birbirini mi boğazlamaya başlayacak? Bizi ürküten, endişeye sevkeden, umutlarımızı kuran bunlar.
Libya''da Kaddafi karşıtlarının, ülkenin büyük bölümünü ellerinde tutan muhalif güçlerin, ellerine geçirdikleri Kaddafi yanlısı kişiye yaptıkları zulüm, aşağılama, o çirkin görüntüler hepimizin yüzünü kızartacak türden. Afganistan işgali sırasında Kuzey İttifakı askerlerinin Taliban milislerine yaptıkları gibi. Bunlar olurken Kaddafi yanlıları da ellerine geçirdiği muhaliflere aynısını yapıyor tabi. Libya''dan gelen o görüntüyü izlemenizi asla tavsiye etmem.
Bahreyn''de farklı mı oluyor? Rejim karşıtı Şii muhalefetin eylemleriyle öne çıkan Ayet el Girmezi isimli 20 yaşındaki kadın, polis tarafından götürülüyor. Ailesi haber salamıyor. Bir şekilde askeri hastanede komada olduğu öğreniliyor. Daha sonra işkence ve tecavüz edilip öldürüldüğü ortaya çıkıyor. İddia böyle. Aklıma, Ebu Gureyb ve diğer esir kamplarındaki kadınların trajedisi, çığlıkları geldi yıllar sonra.
Suriye''ye bakıyorsunuz, elleri bağlı muhalifler, özel birlikler tarafından kameralar önünde aşağılanıyor, işkenceye tabi tutuluyor, insanlar öldürülüyor. Ya bilmediklerimiz, duymadıklarımız, görmediklerimiz? Bağram esir kampındaki korkunç olayları ne zaman sonra duyduk? Irak''ı her köşesindeki işkence merkezlerini ne zaman duyduk? Bugün Libya''da, Yemen''de ve başka ülkelerde olan trajedilerin haberlerini, görüntülerini ne zaman duyacağız?
Bir şiddet kültürü, acımasızlık tarihin her döneminde her coğrafyada yaşandı, yaşanıyor, biliyoruz. Biz, insan ırkı böyleyiz. Ama bu yaşananları kanıksamamızı gerektirmiyor. En haklı taleplerin, meşru arayışların arkasından gelen kötü şeylere de hep birlikte direnmek karşı koymak zorundayız.
Daha çok şey göreceğiz. Tunus''ta Bin Ali''nin karısı Leyla''nın Mossad bağlantılarını, Mısır''da Hüsnü Mübarek ailesinin kirli işlerini, Ömer Süleyman''ın İsrail/ABD istihbaratına ülkesini nasıl sattığını, devrilen liderlerin isimlerinin sokaklardan hatta o ülkenin tarihinden bile silinmeye çalışıldığını gördük. İnanın Libya''daki iç savaş uzun sürerse korkunç şeylere tanık olacağız. Aynı şekilde, rejim karşıtı hareketlerin olduğu bütün ülkelerde içimizi sızlatacak, başımızı öne düşürecek, yüzümüzü kızartacak örnekler göreceğiz.
Çünkü bu oyun, sokakta kanı akıtılanlar kadar değil. Daha büyük, daha karmaşık. İngiltere, Fransa ve İtalya komandoları Libya''da kara operasyonlarına başladı. Çek Cumhuriyeti bile asker göndermeye hazırlanıyor. Özel güvenlik şirketleri yani paralı askerler buralara gönderiliyor. Paylaşım masaları kuruluyor. Pazarlıklara göre dost-düşman belirleniyor. Ülkeler müthiş bir açgözlülükle iç çatışma ve gerilim yaşayan ülkelere müdahil oluyor. Hiç birinin, bu ülkelerde yaşayan, yıllardır ezilen kitlelerle ilgili özel bir kaygısı yok. Onlar sadece çatışmayı artırıp aradan neler kazanacaklarının hesabını yapıyor.
Müthiş ihanetler görüyoruz. Hep gördük, görmeye de devam edeceğiz. Kişisel iktidar uğruna ülkesini, halkını satan liderlerden, siyasi gelecek vaadine kanıp devletini satan yöneticilerden, yine iktidar vaadiyle ülkesinin kaynaklarını kendi elleriyle medet umdukları ülkelere sunan özgürlük yanlılarına kadar.
Bunların faturası çok ağır oldu, öyle de olmaya devam edecek. Dostlukların ve düşmanlıkların birbirine karıştığı bir dönemdeyiz. Eski dostlar öfkeli düşmanlara dönüşürken düşmanlar aynı masa etrafından toplanabiliyor. Taraflar sürekli değişiyor. Amman''da Suriye büyükelçisi ile İsrail heyeti arasında görüşmelerin yapıldığına dair son iddia gibi.
Zihnimizi berrak tutmak için, bilgi kirliliğine ve hamasete yenik düşmeden her şeyi dikkatle izleme yükümlülüğümüz var. Ne düşüneceğimize, kime inanacağımıza karar verenlere izin vermek yerine kafamızın daha da karışmasını tercih etmeyi göze almamız lazım.
Şah-mat dediler: Durum çok vahim!
00:0026/04/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bize diyorlar ki; tek bir noktadan bak, başka şeyleri görme, bilme, sorgulama.. Hak talep edenlere, özgürlük isteyenlere tam destek ver ama onlar üzerinden, kan üzerinden oyun kuranları ayıplama. Bu dönemde; Libya''da iç savaş yaşanırken, Suriye''de tanklar sokaklarda gezerken, insanlara kıyılırken başkalarının neler planladığı, bu işlerde parmağının olup olmadığı ile ilgilenecek vaktimiz mi var!
Haklılar.. Özgürlük isteyenlere, despot rejimlerle mücadele edenlere tam destek veriyoruz, vereceğiz de. Onlarla birlikte üzülecek, onlarla birlikte sevineceğiz. Bu bölgede onlarca yıldır meşruiyetini halkından almayıp onları ezen rejimleri savunacak halimiz yok, hiçbir zaman da olmadı.
Ama onların dediği gibi yapmayacağız… Gözümüzü tek bir noktaya dikip, bağırıp çağırıp ondan sonra, işler sakinleşince "eyvah, biz bunu istememiştik, amacımız bu değildi" demeyeceğiz. Yani bir kez daha kazık yemeyeceğiz. Yüz yıldır bu topraklarda oyunun bin bir türlüsü oynanmışken, en masum talepler kanlı senaryolara kurban edilmişken hiçbir şey olmamış gibi haber etmeyeceğiz. Birinci Dünya Savaşı''ndan bu yana bu rejimler üstünden bölgeyi yönetenlerin şimdi hak talepleri üzerinden kumar oynamalarına izin vermeyeceğiz.
Evet, onları destekleyeceğiz, desteklerken onların kanı üzerinden hesap yapanları da göreceğiz. Bu hesapçıların bütün bölgede nasıl etnik çatışmalara yatırım yaptığını, nasıl mezhep kavgası kızıştırdığını bileceğiz. Suriye''de bir Alevi-Sünni çatışmasına ya da bir Kürt-Arap çatışmasına izin vermeyeceğiz, vermemeliyiz. Bu ülkenin dağıtılmasına, birkaç parçaya bölünmesine, her ne sebeple olursa olsun Fransa önderliğinde bir işgal gücünün müdahalesine maruz kalmasına hep birlikte karşı çıkacağız, çıkmalıyız.
Suriye yönetimi kontrolü kaybediyor. Dera ve başka bölgelerde tanklar sokaklarda geziyor, sınırlar kapatılıyor, iletişim durduruluyor, insanlar kurşunlara hedef oluyor. Bu doğru ve gerçekten çok endişe verici. Böyle bir tabloyu haklı gösterecek hiçbir gerekçe bizim için meşru değil.
Beşşar Esad yönetimi, bugüne kadarki reform beklentilerini neredeyse terk etti ya da terk etmek zorunda bırakıldı. Reform yerine silaha sarıldı. Aile çevresi, Baas bürokrasisi, istihbarat birimleri, ülkenin siyasi ve ekonomik gücünü elinde bulunduran mafyalaşmış yapı, reform yerine, hak taleplerini anlama yerine, toplumsal uzlaşmaya kapı aralama gerine güvenlik tedbirlerine başvurmaya, kan akıtmaya başladı
Bu intihar demek. Uygulanan yöntem; sadece rejime karşı tepkiyi daha da güçlendirmekle, sistemin sonunu getirmekle sınırlı kalmayacak. Muhtemelen ülkenin bir tür iç savaşa sürüklenmesine hatta askeri müdahaleye maruz kalmasına yol açacak. Şu an itibariyle bazı bölgelerdeki durum iç savaşı andırıyor. Libya''da Misrata''da ne yaşanıyorsa bu bölgelerde benzer şeyler yaşanıyor.
Gösterileri, tepkileri bastırmanın, muhalefeti silahla sindirmenin ötesinde görüntüler var. Sanki Suriye güvenlik birimleriyle bazı bölgelerdeki silahlı birimler arasında sokak çatışmaları, şehir savaşları yapılıyor. Silahlı kişilerin arasında Suriye dışından gelenler var iddiası doğruysa, durum gerçekten vahim demektir.
Şam yönetimi, bu kişilerin Ürdün, Suudi Arabistan kökenli olduğunu öne sürüyor. Bu bir dezenformasyon olabilir. Ama gerçeklik payı varsa, bu ülkelerden silahlı birimler Suriye''ye girmiş ve silahlı mücadele başlatmışsa durum bölgesel bir nitelik alacak demektir.
Ürdün sınırının kapatılması bu açıdan çok önemli. Olaylar tırmanırsa, durum, Şam''ın iddia ettiği gibi bir boyut alırsa, Suriye ile Ürdün arasında nasıl bir gerilim çıkacağını tahmin edebiliriz. İki ülkenin savaşın eşiğine gelmesi nasıl bir bölgesel tehdit oluşturur düşünelim. Sadece Suriye-Ürdün değil; Lübnan içinde Hizbullah ve Hariri taraftarları da bu gerilimin tarafı olacaktır. Yine böyle bir durumda, Bahreyn''deki Şiilerin isyanı Suudi Arabistan''ın petrol bölgelerinde yaşayan Şiilerin isyanına dönüşecektir.
Tamam; Suriye''de rejime karşı haklı talepleri olan insanlar ayakta. Ve gerçekten hazin durumlar var, kan dökülüyor ve bu daha da artacak gibi. Rejim ve hak talep edenler arasında taraf olmak çok kolay. Eğer durum sadece buysa bizim safımız bellidir. Çözüm önerimiz, Suriye yönetimi, yeni bir toplumsal sözleşme üzerinde halkıyla uzlaşmak zorunda. Türkiye de bu konuda işlerini kolaylaştırıcı rol üslenmeli. Diyalog kapıları aralanmalı, rejim belli azınlığın rejimi olmaktan çıkarılıp toplumun bütün kesimlerini temsil edecek şekilde yeniden dizayn edilmeli. Şam, bunu yapmazsa çok kan dökecek ama er geç kaybedecek.
Bu şekilde iki tarafı olan tartışmada taraf olmak da çözüm önerisi getirmek de kolay. Ama, İran-Suudi Arabistan cepheleşmesi, Suriye-Ürdün cepheleşmesi, bölge içi güç mücadelesi varken, bir de Irak ve Libya''da olduğu gibi müdahale ihtimali masada iken, yani çok taraflı karmaşık denklemler söz konusuyken dikkatli olmak zorunludur.
Olayları bütün boyutlarıyla görmeye çalışanların işi gerçekten zor. Tarafların hepsi sizi suçlayacaktır. Öyle de oluyor. Bireysel ve toplumsal vicdanımız bu ülkede ezilenlerin yanında. Acı duyuyoruz ve çok endişeleniyoruz. Ancak, farklı ihtimalleri, senaryoları bugün tartışamazsak, yarın çok acı çekeceğiz. "Ne oldu bize, neden oldu, şimdi ne yapacağız" şeklinde ağıt yakmaktan başka seçeneğimiz kalmayacak.
Libya, Kaddafi despotluğuna karşı ayaklandı. Haklı bir dava. Bugün Libya hem iç savaş yaşıyor hem işgal ediliyor. Bu işgali durdurabilecek ya da ömrünü kısaltabilecek miyiz? Elbette hayır. Belki on yıl sürecek ve Irak benzeri trajediler yaşayacağız.
Suriye ayağa kalktı. Baas yönetimine başkaldırdı. Onlarca yıllık eziyete bakınca son derece haklı talepler. Yarın Suriye de Libya gibi iç savaşa sürüklenirse, ardından müdahale gelirse, yapacak hiçbir şeyimiz kalmayacak. Bazı aklı evveller, bir hafta öncesini ve bir hafta sonrasını düşünemeyenler için bu cümlelerin hiç bir anlamı yok, biliyorum.
Ve yarın, Ortadoğu''da, Türkiye''nin öncülük etmeye çalıştığı her şeyin silinip süpürüldüğünü, bölgenin kapılarının Türkiye''ye kapandığını gördüğümüzde ne yapacağız?
Unutmayın; birileri şah-mat dedi. Bunu, onlarca yıldır ezilen halkların üzerinden, onlarca yıldır yönettikleri rejimler üzerinden dedi. Sadece bu ülkelere karşı değil, Türkiye''ye karşı da dedi. Hadi, rejimlere duyduğumuz öfke kadar, en az o kadar bu oyunu kuranlara karşı da yürüyelim. Var mısınız?
.Fransız uçakları Şam"ı bombalarken!
00:0027/04/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye işgal mi edilecek? Şam yönetimi, şehir şehir kan akıtıyor, muhalefeti sindirmek için hazmedilemeyecek uygulamalara imza atıyor. Bu yönüyle pusuda bekleyen müdahaleci güçlere zemin hazırlıyor.
ABD, vatandaşlarını, zorunlu olmayan elçilik personelini Suriye''den çıkarıyor. İngiltere, aynı şekilde tahliye yapıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan''la ABD Başkanı Barack Obama tam elli dakikalık ağırlıklı olarak Suriye konuşması yapıyor. Ardından Erdoğan mesajları Beşşar Esad''a aktarıyor.
CIA Başkanı Leon Panitta, bu bölgede her işgal, operasyon ve olağanüstü gelişmeler öncesinde olduğu gibi, Ankara''ya geliyor. Türkiye''ye ne dedi, ne istedi henüz belli değil. Suriye''nin "kritik eşikte" olmasının ötesinde, Türkiye''nin uyarılarının ötesinde neler elbette bilmiyoruz.
Ama ABD, özellikle de İngiltere bugünlerde Türkiye''ye şu teklifi ya da ikna edici öneriyi yapıyor olabilir mi: "Gel, Suriye''deki muhaliflere yakın dur, bu ülkede rejimi değiştirelim. Ya da buz bu ülkeye askeri müdahale yapacağız, sen kenarda dur, gölge etme…"
Şu anki harita bu tür ihtimalleri düşündürecek nitelikte.
Afganistan, Taliban ve El Kaide gerekçe gösterilerek işgal edildi. Irak, Saddam Hüseyin gerekçe gösterilerek işgal edildi. Sudan, benzer gerekçelerle parçalandı. Somali, doğalgaz kaynakları için yine istikrarsızlıklar gerekçe gösterilerek saldırılara uğradı. Son olarak Libya, Kaddafi rejimi gerekçe gösterilerek iç savaşa sürüklendi. Hava saldırıları devam ediyor, kara operasyonu hazırlıkları yapılıyor.
Irak işgalinden hemen sonra Suriye''yi işgal edeceklerdi. Irak''ta hesaplar tutmadı, gecikti, bölgesel direncin de tazyikiyle bu işgal engellendi. Suriye Lübnan''dan çıkarıldı. Ardından İsrail Lübnan''a saldırdı. Çünkü ülke tamamen savunmasız bırakılmıştı. Şimdi Suriye''ye yönelik askeri müdahale tartışmaları yeniden başlıyor.
Artık olay, Suriye''de rejim-muhalefet kavgasının ötesine geçti. Esad yönetiminin güvenlik birimleriyle muhalifler ve S. Arabistan/Ürdün''den gelen silahlı birimler arasında kıyasıya çatışmalar yaşanıyor. Tabi bu arada masum insanlara yönelik kitlesel şiddet kontrolden çıkıyor.
Peki bundan sonra ne olur:
Sanırım endişelerimizi aktarmakta başarısız olduk. Olayın vahametini aktaramadık. Bütün bölgeyi karıştıracak "kritik eşikteyiz" gerçekten. Nasıl mı?
Suriye''ye askeri müdahale olursa, Baas rejiminin devrilmesiyle sınırlı olmayabilir. Çok keskin Alevi-Sünni çatışmasına tanık olacağız. Aynı zamanda bir iç savaş yaşanacak ve toplumun bütün kesimlerini içine alacak. Etnik ve mezhep eksenli çatışma Suriye sınırlarına hapsedilemez.
Müdahale başladığı anda Lübnan''da iç savaş çıkacaktır. Yemen''deki olaylar rejimle hesaplaşmadan çıkıp benzer bir kimlik savaşına dönüşecektir. İran''ın etkisiyle Bahreyn''de izlediğimiz Şiilerin ayaklanması, S. Arabistan''ın doğu bölgelerindeki Şiileri etkisine alacak, benzer iç çatışmalar ya da kanlı operasyonlar bu ülkede de yapılacaktır. En önemlisi de, müdahale ihtimali kesinleştiği anda Suriye-Ürdün çatışması hemen başlayabilir.
Çok kötü işaretler alıyoruz. Türkiye''nin güneyini ateş sararsa, buna kim nasıl müdahale edebilecek? Şu an en sıkıntılı başkent Ankara. Suriye''deki her gelişmenin Türkiye için aynı zamanda bir iç güvenlik sorununa dönüşeceğini göreceksiniz. Hele de seçim öncesinde.
Libya''da ne oldu baksanıza. İç savaş ve işgal dışında ne var? Olay adalet, özgürlük mücadelesinden tamamen çıktı. Başka bir hesap görülüyor şimdi. Bir pazarlık… Açgözlü bir pazarlık.. Uzun süre bu iç savaşı ve işgali izleyeceğiz. Yarın Suriye''de çok daha kötüsü olacak. Bu senaryoya karşı Türkiye''de ülkede sözü olan kimse var mı? Ne diyeceksiniz o zaman? Neye müdahale edip neye karşı çıkacaksınız? O noktaya vardıktan sonra kimin hakkı, özgürlüğü, namusu kalacak? Irak''tan ders almadınız mı?
Bağdat bombalanırken duyduğumuz acı hala yüreğimizde. Şam bombalanırken ne hissedeceğiz…
Cuma, öfke, kan...
00:0029/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün Cuma.. Bugün, yaşadığımız coğrafyada çok kan dökülecek. Suriye''de, Libya''da, Yemen''de onlar, yüzler hayatlarını kaybedecek. Öfke ve intikam duyguları sokaklara hakim olacak.
Binlerce kişi camilere akın edecek. Ardından kitlesel öfke ve silahlar devreye girecek. Masum insanlar son nefeslerini verecek. Hak, adalet, özgürlük çağrıları yapanlar kurşunlara hedef olacak.
Diğer tarafta ülkesini koruduğunu düşünenler, rejim için ölümü göze alanlar da hayatlarını verecek. Aleviler Sünnilere, Sünniler Alevilere yumruk sıkacak. Bir yanda Suriye güvenlik birimleri kurşunla kitleleri dizginlemeye çalışacak, kontrolsüz güç kullanacak. Diğer yanda kimliği belirsiz silahlı kişiler, Ürdün ve S. Arabistan''ın yetiştirdiği artık alenileşen kişiler Suriye asker ve polisine kurşun sıkacak.
Suriye''de haftalardır devam eden ölümler bugün belki de katlanacak. Dera''da, Humus''ta ya da Şam''ın varoşlarında hazin manzaralar göreceğiz.
Bir ülke, gözlerimizin önünde dağılıyor. Dağıtılmaya çalışılıyor. Haklı bir davanın mensupları ile inatçı bir rejimin kavgası üzerinden yanıbaşımızdaki bir ülkenin kaderi Libya''ya, Irak''a benzemeye başlıyor. Hak talepleri istismar edilerek bir ülke daha kurban ediliyor.
Suriye ordusu alarm durumunda. Şam dahil bütün şehirlerde sokağa çıktı. Bu kadar hazırlıktan sonra geri dönüş olmayacak. Rejim isyanı bastırmak için her yolu deneyecek. Bastırma, ezme dışında hiçbir seçeneği kabul etmeyecek. Çünkü, bu güç gösterisini sadece isyan edenlere değil, bölge içi ve bölge dışı oyunculara meydan okuma olarak da görecek.
Bugün Cuma..
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye için özel toplanıyor. Bu toplantıda olmasa bile bir sonraki toplantıda, bu ülke için çizdikleri yol belirginleşecek. Aynı aktörler, Güvenlik Konseyi üzerinden kaç ülkeyi işgal etmişti bugüne kadar hatırladık mı? Her tarafa çekilebilen, esnek kararlar geniş yorumlanarak kaç ülke harabeye döndürüldü, kaç yüz bin insana kıyıldı! Hatırladık mı? Ya da ne çabuk unuttuk…
Türkiye''nin özel temsilcileri de Şam''da. Ne diyecekler? Bir an önce duruma hakim olun, halkla uzlaşın, reformlar yapın yoksa işgal geliyor mu diyecekler?
Öfke sokaklara hakim olduğunda reformların, uzlaşma arayışlarının ne önemi kalır? Ankara, Şam''dan sonra en sıkıntılı Başkent. Ankara biliyor ki; Suriye düğüm noktası. Patlarsa bütün bölge patlayacak. Kriz, Türkiye dahil bütün çevre ülkelere yayılacak. Ve biliyor ki, olay kontrolden çıkarsa Türkiye bölgeden bir kez daha silinip atılacak.
Yüz yıl önce bu coğrafyanın tamamı Türkiye''ye kapatılmıştı. Yüz yıl sonra ilk kez ortaklıklarımızı keşfettik. Beraber yürüyebileceğimizi, bir şeyler yapabileceğimizi, bir gelecek kurabileceğimizi keşfettik. Sadece biz değil, aramıza kalın duvarlar örenler de keşfetti bunu. Harekete geçtiler ve şimdi bu duvarları yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Son on yılda yapılan her şeyin hesabını sormaya çalışıyorlar.
Suriye''de rejim inatçı, geri adım atmayacak. Bu tavrıyla belki intihar edecek, kendini yok edecek. Belki çöküşü çok kanlı olacak. Ama ardından ne gelecek, bilmiyoruz. Libya''da bilemedik, hala bilmiyoruz. Bir yanda Kaddafi, diğer yanda Fransız bayrakları dalgalandıran bazı gruplar varken de bilemeyeceğiz.
Bu sözler tehlikeli, acı verici ama yazalım: Bu bölgenin İslamcıları, haklı davalarının nasıl istismar edildiğini görüyorlar mı? Bu dava üzerinden yeni bir statüko şekilleneceğini ve bu işin merkezinde olamayabileceklerini görüyorlar mı? Bu bölgenin İslamcıları, emperyal güçlerle aralarına mesafe koymada neden başarısız oluyor. Onlarca yıl kendilerini ezenlerin patronları şimdi ezilenler üzerinden hesap kuruyor.
Bingazi''de olduğu gibi, yarın Şam''da Türkiye karşıtı gösteriler yapılırsa ne hissedeceğiz? Eğer işgal olacaksa, bunun sorumlusu tek başına hak talep edenler olamayacaktır. Suriye rejimi, katı tutumu yüzünden işgale davetiye çıkarmış olacaktır. Kaddafinin yaptığı gibi.. Birbirine yumruk sallayanlar başkalarından yedikleri, yiyecekleri yumrukları göremeyecekler.
Baas rejimi kanlı baskınlarına devam edecek. Ama sokaklara çıkanlar, en doğal taleplerini yüksek sesle haykırırken bir ülkenin daha, kendileri üzerinden kurban edilebileceğini şu an pek de umursamıyorlar…
Bunu anlamak için inanın çok beklemeyeceğiz. Baskıcı bir rejime başkaldırış, birilerinin emperyal hırslarını tatmine dönüşürse çok büyük hayal kırıklığı yaşayacağız. İki taraflı değil, çok taraflı, oldukça karmaşık güç gösterisine tanık oluyoruz.
Evet, bugün Cuma, öfke günü… Türkiye olarak, Suriye''den gelecek haberleri bekliyoruz. Esad yönetimi, yanlış yolu tercih etti. Hiçbir gücün baskı ve silahla ayakta duramayacağını bildiği halde.
Sokaklarda haklı bir dava uğruna kanlarını akıtıp canlarını verenlerin de bir şeyleri düşünmesi gerekmez mi? Suriye, kendileri üzerinden kurban edilirse kim kimin yüzüne bakabilecek….
Usame Bin Ladin, terör ve Amerika!
00:003/05/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Usame Bin Ladin öldürüldü. Artık dünya daha güvenli, daha özgür, daha insaflı! ABD daha merhametli… Yıllardır süren, yüz milyarlarca dolarlık masrafa ve kitlesel ölümlere yol açan işgallerin gerekçesi kalmadı. Küresel terörle mücadele operasyonunun anlamı kalmadı. Irak işgalinin, Afganistan işgalinin sebebi kalmadı.
Pakistan''ın yarı işgalinin, insansız hava araçlarıyla okulların bombalanmasının gerekçesi kalmadı. Binlerce insanın esir kamplarında, işkence merkezlerinde tutulmasının, esir ticaretinin anlamı kalmadı.
Terörse terör bitti, El Kaide ise lideri öldürüldü. Somali''den/Sudan''dan Çin sırına uzanan kuşakta tehditlerin sonuna gelindi. ABD ulusal güvenliğine, Batı medeniyetine, hayat tarzına yönelik tehditlerin sonuna gelindi!
Bu kaçıncı ölüm, saymaya bile gerek yok. Büyük bir şova dönüştürülen Tora Bora dağlarını un ufak eden saldırılar sırasında öldüğü açıklanan Bin Ladin''in, gerçekte ne zaman öldüğü, nerede öldüğü, nerede gizlendiği ya da kimler tarafından nerede korunduğu gibi soruların hepsi şimdiye kadar cevapsız kaldı.
Bütün dünyanın, Suriye ve Ortadoğu''nun değişik ülkelerindeki krizle ilgilendiği, büyük değişim ya da büyük operasyonun sonuçlarının nerelere uzanacağını tartıştığı bir dönemde, dün sabah dünyayı şaşkına çeviren, heyecanlandıran haber bir efsanenin sonunu getirmekle kalmadı, sırları, ilişkileri de toprağa gömdü.
Dünyanın en büyük gücünün siyasi, ekonomik ve askeri sembollerini, tapınaklarını vuran, karizmasını fena halde çizen, büyüsünü bozan, belki de duraklama dönemini başlatan 11 Eylül saldırılarının mahiyeti tam olarak hala bilinmezken, Bin Ladin''in on yıldır nerede olduğu belirlenemezken, dört helikopter ve birkaç askerle öldürülebiliyor oluşunun şaşkınlığını gelin beraber yaşayalım. Üstelik dağlarda, gizli sığınaklarda değil, birkaç katlı bahçeli bir evde, hem de Pakistan başkentine yakın bir bölgede barınabiliyor oluşunu sorgulamayalım mı?
İslamabad''a gidenler görecektir. Neredeyse işgal altındaki Bağdat görüntüleri dikkat çekecektir. Asker her yerde, polis her yerde, tam bir olağanüstü hal varken, ülke fiili iç savaşın içindeyken, ABD ordusu ülkenin her yerinde kara operasyonları yaparken, hava üslerinden kalkan uçaklar istedikleri yeri bombalarken Bin Ladin''in hiç de güvenli olmayan bir yerde kalıyor oluşuna ne demeli?
Ladin ve El Kaide gerekçesiyle Afganistan''ı işgal ettiler. Aynı gerekçeyle Pakistan''ı iç savaşa sürüklediler. Irak işgalinde bile El kaide bağlantısı kurabildiler. En kritik zamanlarda, ABD''nin sıkıştığı anlarda El Kaide kasetleri beliriverdi.
Bin Ladin''in hayatı, kavgası, davası, uygulamaları, yöntemleri, ABD ile hesaplaşması bir tarafa, 21. yüzyılı, özellikle de bizim dediğimiz coğrafyayı planlayanlar için etkili bir kart olarak apaçık kullanılmasına ne diyeceğiz?
Ladin, El Kaide ve terör söylemi üzerinden küresel olağanüstü hal uygulayanların suçunu sorgulamayacak mıyız? ABD''nin, İngiltere''nin ve müttefiklerinin, bu gerekçeyi kullanarak kaç yüz bin insanı öldürdüğünü, on yıldır insanlık tarihinde az görülür terör fırtınası estirdiğini söylemeyecek miyiz?
Demokrasi, özgürlük söylemleri üzerinden, meşruiyetini bu değerlerden alan güçlerin, terörle mücadeleyi yeni küresel söyleme dönüştürürken bütün dünyada korkunç bir terör dönemine imza attığını, devlet eliyle nasıl terör uyguladığını, bu yöntemlerle bütün insanlığı tehdit ettiğini bilmeyecek miyiz?
Sadece son on yılda, terörün efendilerinin yeryüzünün hangi köşesinde kaç terör operasyonu yaptığını, hangi ülkede kaç kişiyi öldürdüğünü, kaç ülkede esir kampı kurduğunu, kaç suikast yaptığını, kaç bombalama planlayıp uyguladığını, terör örgütleri üzerine attığı kaç saldırıyı bizzat kendilerinin yaptığını sorgulamayacak mıyız?
Tam on yıldır, bizim ahmaklığımız, basiretsizliğimiz, zaaflarımız üzerine kurulu şiddet politikaları uygulandı. Gözlerimizin içine baka baka yalan söylediler, inanmak zorunda kaldık. Yalanlar üzerinden insanlık tarihinin en acı uygulamalarına imza atıldı.
Bu güçler, bir tarafta terör örgütleriyle mücadele ederken diğer tarafta terör örgütleri istihdam etti, terör ihaleleri dağıttı. Nerede hesapları varsa, nerede çıkarları varsa, oralarda terör patlıyor, etnik çatışmalar çıkıyor, mezhep savaşları yayılıyor.
1990''dan beri ilmik ilmik işledikleri bir stratejiyi uyguladılar. “İslam tehdidi”, “terör tehdidi”, “İslamcı terör”, “medeniyetler krizi”, “medeniyet içi kriz”, “rejim değişikliği”, “küresel güvenlik”, “enerji güvenliği”, “demokrasinin geliştirilmesi” ve daha nice kavramların bugün yaşadığımız savaş ve yeni sömürge dalgasının ön hazırlıkları olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bu strateji uyarınca nerede ne tür terör örgütü çıkması gerekiyorsa çıkardılar.
On yıl boyunca, temel insan hakları ve bireysel özgürlükler yok edildi, özgürlük alanları daraltıldı, uluslararası hukuk rafa kaldırıldı, uluslararası kurumlar devre dışı bırakıldı, sivil toplum örgütleri baskı altına alındı, uluslararası sözleşmeler unutuldu, dünyanın her köşesinde insanlar gözaltına alınıp aylarca sorgusuz-sualsiz hapislerde tutuldu, hemen her Amerikan askeri üssü esir kampları haline geldi, katliamlar/toplu mezarlar dönemi başlatıldı, diktatörler güç kazandı, devlet terörü meşrulaştı, işkence ve tecavüzler bir savaş yöntemi haline getirildi, ABD ordusu katliam yapma hakkını elde etti, ABD, İngiltere ve İsrail''in ekonomik-siyasi ve askeri önceliklerine ters düşen ülkeler düşman ilan edildi.
Korkunç bir terör paranoyası ile zihinler esir alındı. Yüz binlerce insan sorgulandı. İnsanlık askeri/güvenlik projelerine mahkum edildi. Demokrasi ve özgürlükler güvenlik stratejilerinin malzemesi haline geldi. Batı kamuoyunun zihinlerini tazelemek için belli aralıklarla terör alarmları verildi, Londra''da olduğu gibi standart terör saldırıları tezgahlandı.
Binlerce esir katledilip toplu mezarlara gömüldü. Üzerlerine asit dökülüp yakıldı, konteynerlerın içinde kurşuna dizildi. Hedef ülkelere karşı terör örgütleri kuruldu ve kullanıldı. El Kaide saldırılarıyla ilgili soruşturmalar hep sonuçsuz kaldı. “El Kaide yaptı” denilip soruşturma dosyaları kapatıldı.
Bin Ladin kaç kez öldürüldü. Bu kaçıncı operasyon, kaçıncı şov! Daha olayın ilk günü, servis edilen resimler sahte çıktı. “Denize gömdük” ifadesi şaibeleri, belirsizlikleri daha da artırdı. Bütün sırlarıyla bir senaryo daha pazarlandı. Evet, Bin Ladin öldü. Dün ya da birkaç yıl önce, ne fark eder. İster Barack Obama''nın seçim yatırımı olsun, ister George Bush''un “İslam''la savaş” stratejisinin sonunun geldiğine işaret etsin, asıl teröre karşı savaş verdiği iddiasındaki ülkelerin on yılda işlediği cinayetlerin sorgulanması gerekmiyor mu? Bunların hesabını kim soracak, bu hesap nasıl verilecek?
Bütün dikkatlerin Ortadoğu''ya yöneldiği, Tunus ve Mısır''da değişim sancısının yaşandığı, Libya''nın pis bir iç savaşa sürüklendiği, Suriye''nin bütün bölgeyi sarsacak ölçüde bir senaryonun içine çekildiği, birbiriyle savaştırılan El Fetih ve Hamas''ın sessiz sedasız barıştırılıp siyasi merkezinin Şam''dan Katar''a taşındığı bir dönemde, Bin Ladin öldürüldü haberinin zamanlaması size de tuhaf gelmiyor mu?
Hizbullah İsrail"e yürüyor!
00:004/05/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
15 Mayıs''ta, Nakba (Büyük Felaket) günü nedeniyle Lübnan''da bütün bölgeyi harekete geçirecek bir eylem planlanıyor. Hizbullah ve ona yakın kuruluşlar, Filistinlileri yanlarına alarak İsrail''in işgal ettiği Filistin topraklarına yürüyecek. Geri Dönüş Hareketi çatısı altında Filistin topraklarına yönelecek kalabalığa İsrail''in nasıl müdahale edeceği şimdiden belli. Lübnan''dan işgal edilmiş topraklara yürüyüş, bölgede yeni bir savaş anlamına gelebilir.
Sabra ve Şatilla kamplarında yokluk ve yoksunluk içinde yaşayan Filistinlilerin harekete geçirilmesi demek. Daha birkaç yıl önce, Lübnan askerleriyle bu kamplardaki Filistinliler arasındaki çatışmaları hatırlıyoruz. Şimdi söz konusu hareket Lübnan iç siyasetini de dalgalandıracak demek.
Milyonlarca Filistinli mültecinin evine, topraklarına dönüşü bir tür uluslararası konsensus ile imkansız hale getirildi. Ortadoğu barış görüşmelerinin hiç birinde onlara açık kapı bırakılmadı. Hizbullah, bu gücü şimdi fark etti ve harekete geçiriyor. Neden?
Bu ilk notu verelim, nedenine geleceğiz. Devam edelim.
Dört buçuk yıl devam eden Filistin iç gerilimi, yer yer iç savaşının ardından Hamas ile El Fetih sessiz sedasız anlaşmaya vardı. Hüsnü Mubarek sonrası İsrail''le arasına mesafe koymaya başlayan yeni Mısır yönetimi Gazze''nin Refah sınır kapısını artık kapatmayacağını açıklamasının ardından bu anlaşmaya öncülük etti. Hamas-El Fetih çatışması, bir ABD-İsrail-Mısır politikasıydı. Hamas''ı tasfiye etmeye dönük ortak girişimdi. Kan aktı. Bu ülkeler açıktan El Fetih''e destek verdi, silah sevkiyatı yaptı. Gazze''de basılan El Fetih karargahında CIA-Mossad''la Mısır istihbaratı arasındaki kirli ilişkiler deşifre oldu. Filistin için, Filistin davasının acısını duyanlar için kötü örneklerdi.
Şimdi bir aç gün içinde taraflar uzlaştı, imzalar atıldı. Bugün Kahire''de barış töreni yapılacak, bir çok ülkeden liderler, temsilciler törene katılacak. Anlaşma sonrası Hamas''ın yıllardır Şam''da olan siyasi yönetim merkezinin Katar''a taşınacağı açıklandı.
İlginç, çarpıcı gelişmeler oluyor.
Bu ikinci not. Devam edelim..
Suriye''de, Baas rejiminin baskılarına direnen insanlar giderek güç kazanıyor. Rejim, demokratikleşme, özgürleşme projeleri yerine hak taleplerini kanla bastırma, yok etme tercihine yöneldi. Ürdün-Lübnan sınır bölgelerinden her gün kötü haberler geliyor. Birkaç gündür yüzlerce insanın evlerinin basılarak gözaltına alındığı, bazılarının kayıp olduğu bilgileri geliyor. Şam yönetimi, mesajları doğru okumamaya devam ederse büyük bir tehditle hatta dış müdahaleyle yüzleşecek. Şu an derin pazarlıklar yapılıyor.
Bu üçüncü not..
Şimdi üç notun bize ne anlattığına bakalım.
Suriye''ye şunu söylüyorlar: İran''la ilişkilerini azalt, İran etkisinden çık. Bizimle işbirliği yap. İki seçenek var ortada. Şam ya İran''la arasına mesafe koyacak, İran-Suriye aksı parçalanacak ya da daha büyük isyanlarla hatta dış müdahaleyle yüzleşecek. İkincisi olursa çok kan dökülecek, bu ülke çok acı çekecek. Suriye yönetimi, durumu iyi okursa, işin vahametini kavrarsa, pragmatik davranıp bu tehlikeyi bertaraf edebilir. Bir tercih yapabilir ve İran''la arasına mesafe koyabilir. Bunu yaparsa, isyan dalgalarının hafiflediğini, etkisini kaybettiğini görebiliriz. Yapmazsa, İran-Suriye-Hizbullah çok sert ve tehlikeli denemelere girebilir.
Filistinli grupların barıştırılması, merkezin Şam''dan Katar''a taşınması bu pazarlığın aşamalarından biri. Hamas kartı Suriye ve İran''ın elinden alınıyor. Tahran ve Şam için son derece endişe verici bir durum var ortada. İran hemen harekete geçti. Filistin meselesine sahip çıkmak için yepyeni bir yol keşfetti. Hizbullah, etkisi altına alabildiği Filistinlilerle şimdi İsrail''e yürüyecek. Hedef İsrail ama aynı anda Filistin kartının tekrar İran-Suriye''nin elinde kalmasının garantilenmesinden başka bir şey değil.
Batı, S. Arabistan-Katar gibi ülkelerle İran-Suriye arasında bir satranç oynanıyor. Türkiye de bu satrancın asli oyuncularından biri. Eğer Suriye-İran aksı kırılırsa Tahran yapayalnız bırakılacak. Daha ileri gidelim; Hizbullah yapayalnız bırakılacak ve bir sonraki aşamada Hizbullah''ın silahsızlandırılması gündeme gelecek.
Şimdilik iki taraf da Filistin kartı üzerinden restleşiyor. Bu yüzden, zincirin en zayıf halkası Suriye taraf değiştirmeye zorlanıyor. Şam ''hayır'' derse gerçekten kıyamet kopacak. Muhalefet dalgası bütün ülkeyi kaplayacak, rejim silahla ayakta kalmaya çalışacak, çok kan dökülecek ve birkaç hafta sonra Suriye''ye müdahale tartışmalarını konuşuyor olacağız. ''Evet'' derse İran ve Hizbullah çok zor durumda kalacak. Bölgesel denklem değişecek. İran köşeye sıkıştırılacak, Hizbullah hedef alınacak.
İlk iki not, hassasiyet gösterdiğimiz, son derece olumlu bulduğumuz ve destek verdiğimiz gelişmeleri içeriyor. Ama bu gelişmeler bölgesel güç mücadelesinde başka anlamlar içeriyor. İran''ın Hizbullah kartı, diğerlerinin Filistin kartı. Bu restleşme nasıl bir sonuç doğurur sizce? Her türlü ihtimali, bütün ayrıntılarıyla tartışmakta yarar var…
Önümüzdeki günlerde gerçekten çok sıcak, çok önemli gelişmeler olacak gibi…
Bir anlaşmanın trajik hikayesi..
00:005/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Filistin''in iki güçlü siyasi hareketi El Fetih ve Hamas arasındaki anlaşma, Filistin iç dengeleri, Filistin-İsrail krizi ve en önemlisi de bölgedeki güç dengesinin bundan sonra nasıy seyredeceği konusunda açık ve güçlü işaretler sunuyor.
Kahire''deki imza töreninin bu boyutlarını, özellikle de bölge için güç mücadelesine yönelik boyutlarını dün burada tartışmıştık. Bugün, anlaşmanın arka planını, Filistin iç savaşının trajik hikayesini hatırlatmak istiyorum. Dört yılı aşkın devam eden, kirli ilişkileri ortaya seren ibretlik hikayelerden örnekler vereceğim.
2005''te Hamas''ın seçim zaferinden sonra Filistin iç savaşının temelleri atılmıştı. İç savaşın da, İsrail''in Gazze''ye yönelik saldırısının da güvenlikle hiçbir ilgisi yoktu. ABD, İsrail ve Mahmut Abbas, özellikle de ihanetiyle meşhur olan Mahmud Dahlan arasında yapılan işbirliği vardı. Bush, Rice, ünlü neocon Eliot Abrams ve Filistin yönetiminin Hamas''ı ezmek için giriştiği kanlı bir ortaklıktı bu.
Hamas''ın seçim zaferinden sekiz ay sonra. Rice Abbas''a bakın ne diyordu: “Anlaştık değil mi, iki hafta içinde hükümet dağıtılmış olacak.” Abbas: “Belki iki hafta içinde olmaz, bana bir ay süre verin.”
İmha operasyonunun başına İsrail istihbaratı adına çalışan Filistin Güvenlik sorumlusu Mahmud Dahlan atandı. El Fetih''e silah verilecek, askeri destek sağlanacaktı. Abbas''a da 86 milyon dolar para aktarılacaktı. Böyle de yapıldı.
İsrail Savunma Bakanı, Dahlan ve dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert gizli toplantılar yaptı. Filistin iç savaşı böyle çıkarıldı. Hamas''a önce ambargo uygulandı, başarılı olmayınca iç savaş çıkarıldı. ABD ve İsrail''den açıkça silah konvoyları getirildi, El Fetih''e silah aktarıldı. Gazze''ye girilecek, Hamas ezilecekti.
Hamas komployu fark edip erken davrandı ve Gazze''de yönetimi ele geçirdi. El Fetih''in istihbarat merkezinde, İsrail istihbaratıyla işbirliğinin belgeleri ele geçirildi. Dahlan''ın işkence kayıtları bulundu. Filistinli direnişçilere yaptığı işkencelerin görüntüleri de.. Hamas Gazze''yi ele geçirince köşeye sıkışan Dahlan''ı ABD ve İsrail kurtardı.
Hamas Gazze''yi kontrol altına alınca Amerikan yapımı silahlar ortaya çıktı: 7 bin 400 M-16, çok sayıda makineli tüfek; 18 adet ABD malı zırhlı araç, yüz binlerce mermi. El Fetih liderleri, komutanları ile Mossad ve CIA arasındaki ilişkileri ortaya koyan sayısız evrak bulundu. Dahası, Hamas liderlerine yönelik suikastlerle ilgili bilgiler elde edildi. Başka hangi belgeler bulundu, biliyor musunuz? Dahlan''ın İsrail istihbaratıyla birlikte Yaser Arafat''ı öldürme senaryoları. Öldürdüler de.
Hamas''ı ambargoyla tasfiye edemediler, iç savaşla tasfiye edemediler ardından Gazze saldırıları geldi. İsrail saldırdı, Mısır destek verdi. Kendini koruyamayıp Refah sınır kapısına akın eden insanlar, Mısır''ın çelik duvarlarını geçemiyordu. Sınır açılmıyordu. Anlaşma böyleydi, talimat böyleydi. Mısır-İsrail ortak çıkarları bunu gerektiriyordu. Ortadoğu kentlerinde, sokaklar binlerce insanın İsrail''e öfkesiyle çınlarken, Mısır ve bazı Arap ülkeleri İsrail saldırılarından medet umuyordu, saldırıları teşvik ediyordu. İsrail''e yönelen öfkenin adresi aslında kendi rejimleriydi; ihanet eden, istismar eden, imha eden kendi liderleriydi. Onlar sokakları İsrail öfkesine yönlendirip onlarca yıldır saltanat sürüyordu.
Ortak amaç belliydi: Hamas''ı sindirmek ya da zayıflatmak, mümkünse tasfiye etmek. Gazze''yi yaşanmaz hale getirip insansızlaştırmak ve ciddi bir nüfus hareketliliğinin alt yapısını hazırlamak… Mısır ve bazı bölge ülkelerinin amacı ile İsrail''in bu savaştaki hedefleri ne kadar da örtüşüyordu. Onlar Hamas tehdidinin İsrail eliyle ortadan kaldırılmasını istiyordu. Alçakça ama son derece zekice bir politikaydı. Bir taraftan ağıtlar yakarken, yardım toplarken diğer yandan İsrail''le gizli ortaklık!
Bu cümlelerin bir çoğu, söz konusu olaylar yaşanırken bu köşede yer almıştı. O günleri hatırlatmak ve buralara nasıl gelindiğini göstermek bugünü anlamak için önemli.
Aynı Mısır, Hüsnü Mübarek ve Ömer Süleyman sonrası, sessiz, derinden ve şaşırtıcı bir şekilde Filistin iç barışına öncülük etti. Filistin halkı için sevindirici bir gelişme. Yıllardır acının her türlüsünü yaşayanlar için mutluluk verici bir gelişme. Ancak anlaşma sağlandı diye eski defterleri kapatmayacağız, unutmayacağız.
Peki ne değişti de anlaşma yapıldı. Dün tartıştığımız noktalar çok önemliydi. Suriye ile, Ortadoğu''nun tamamına yayılan rüzgar, bütün hesapları değiştirdiği gibi, Filistin''de de taşları yerinden oynattı.
İzleyelim, daha çok şey göreceğiz…
Not: Dün Kastamonu''da acı bir olay yaşadık. Seçim öncesi benzer olayların tekrarlanabileceği endişesini taşıyoruz. Ama bu saldırılar, Türkiye''nin uzun yürüyüşünü hiçbir şekilde engelleyemeyecektir… Başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerimizle…
Jeopolitik çözülme, Arap Baharı: Peki ya sonrası?
00:0010/05/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ortada bir devrim mi, jeopolitik çözülme mi, Türkiye için de söylendiği gibi eksen kayması mı, 20. Yüzyıl Ortadoğu''sunun aynısını 21. Yüzyıl için de inşa etme girişimi mi var, henüz bilmiyoruz. Aslında bunların hepsi, bir ölçüde var ancak hangisi baskın çıkacak öngöremiyoruz.
Oysa ki, hak talepleri, özgürlük talepleri, adalet talepleri var. Kitleler, onlarca yıl elleri kanlı, onursuz rejimlerin sindirdiği toplumlar, bu talepler için bedel ödemeye hazır ve ödemeye de başladılar. Onlarca yıllık baskıların, acıların, aşağılanmanın, pazarlık malzemesi olarak kullanılmanın kader olmadığını biliyorlar.
Bu aşamadan sonra; bugün bölgede hüküm süren hiçbir rejim kitleleri kontrol edemeyecek, yönetemeyecek, yönlendiremeyecek hatta etkileyemeyecek. Büyük yalanların, büyük korkuların, vatanseverlik nutuklarının, dostluk ve düşmanlıkların kitleler üzerindeki inandırıcılığı çoktan silinip gitti. Rejimlerin iyileri ve kötüleriyle, doğruları ve yanlışlarıyla kitlelerinki çoktan ayrıştı ve eskiye dönülmesi imkansız hale geldi. Korkularla ehlileştirilen insanlar bu aldatılmışlığın öfkesiyle sokakları titretiyor. Sadece sokakları mı, rejimleri, yolsuz iktidar kadrolarını, mafyalaşmış yönetimleri titretiyor.
Bu dalga görülmüşken, eskiye dönüş yolları kapanmışken, liderler tek tek devrilirken sırada bekleyenler ne yapıyor? Suriye''de olduğu gibi, kasabaları tanklarla basıp yüzlerce insanı gözaltına alıyor, onlarca insanı öldürüyor, şehirleri kuşatıyor, özgürlük isteyenleri silah gücüyle sindirmeye, kitleleri korkuyla terbiye etmeye çalışıyor. Mümkün mü? Elbette hayır… Belki bir süre insanların sesleri kesilecek, solukları duracak. Ama ne zamana kadar? Kurşunla ne zamana ve nereye kadar durdurabilirsiniz bunu?
Ne için? İktidar nimetlerini bırakmamak için, paylaşmamak için. “Silah bendeyse haklı benim, doğru benim” inancı, çağlar boyu nice yönetimleri korkunç zalimliklere yöneltti ve hepsi şimdi kötülükleriyle anılıyor. Sovyetlerin silahları çöküşü engelleyebildi mi? Suriye, binlerce insanı zindanlara kapatsa bile bu çağrıyı susturabilecek mi?
Yemen''de haftalardır yüz binler sokakta. Bir adam, bir rejim, ABD''ye sırtını dayamış bir iktidar geri adım atmıyor. Mısır''da Hüsnü Mübarek devrildi. Askeri yönetim seçim arefesi baskılarını artırıyor. Olayların çıkış noktasını oluşturan kilise saldırılarının benzerleri yaşanıyor, din ve mezhep savaşlarının örnekleri sergileniyor. Neden sizce? Askeri yönetimin ömrünü uzatmak için olabilir mi? Tunus''ta Bin Ali devrildi, bu sefer askeri yönetim halkıyla çatışmaya başladı. Mısır''daki senaryonun aynısı değil mi?
Suriye yönetimi baskıcıyken, kötüyken, demokrasi ve özgürlüklere karşı silah kullanırken Yemen''deki baskıcı, acımasız yönetime karşı ses çıkarılmaması dikkatinizi çekiyor mu? Aynı şekilde baskıcı rejimlerin, demokrasi ve özgürlüklerin yakınından bile geçmeyen rejimlerin desteklenmesi, bu rejimler eliyle Bahreyn''de, Yemen''de veya başka bölgelerde Suriye''deki insanlarla aynı şeyleri isteyenlerin ezilmesi dikkatinizi çekmiyor mu?
Libya gibi bir örnek var önümüzde. Kuzey Afrika''nın devasa toprakları paylaşılıyor. Her ülke kendi taraftarlarıyla iç savaşın içinde. Bir yandan da dış müdahale devam ediyor. Petrol paraları, milyar dolarlar acaba hangi ülkenin bankalarına aktarıldı? Kaddafi bitti, ya sonrası ne olacak? Hangimiz biliyoruz?
Esad gitse, rejim bitse nasıl bir Suriye olacağını kestirebiliyor muyuz? Mesele bir şeyi gözü kapalı alkışlamak değil, bir adım sonrasını bilerek pozisyon almaktır.
Özgürlük için akan kanların hesabını sorulmalı. Hak taleplerini kanla bastıranlar hesap vermeli. Verecek de. Ama rejim-kitle arasındaki kavganın ötesinde, yeni Libya senaryolarına nasıl direneceğiz, nasıl karşı duracağız, bu süreci nasıl engelleyeceğiz? Rejimlerin devrilmesinden sonra yerine kimlerin, hangi kadroların geçeceğine dair en ufak bilgimiz yok. Bugünlerde üzerinde en çok konuşulması gereken bu.
Elbette bir dalga var. Bütün bölge bir şekilde değişecek. Buna ayak uyduramayanlar kaybedecek. Bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesi işte bütün bu çıkışları silip süpürecek güce sahip. Hak için yürüyenlere destek verirken aynı zamanda bu tehlikeye karşı da kitleler uyarılmalı, mevziler hazırlanmalı. Türkiye''nin; Suriye dağılırsa ateşin Lübnan, Irak hatta Türkiye''ye kadar ulaşacağına dair korkusu da dikkate alınmalı…
Tarihin ibret verici bir dönemini yaşıyoruz. Osmanlı sonrası kurulan düzen değişiyor. Yeni düzeni kimler kuracak? Biz mi yoksa yine onlar mı? Onlar kuracaksa bir yüz yıl daha kaybedeceğiz demektir.
Ama biz kuracaksak, kurabileceksek, sadece bölgeyi değil, dünyayı da değiştireceğiz demektir. Biz kimiz ve ne kadar varız, bunun hesabını iyi yapmak lazım. Bulmamız gereken cevap bu.. Hesapsız yola çıkmanın bedelini 20. yüzyıldır!
Kimler, neyi gizliyor? Bizi kim kandırıyor?
00:0011/05/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“ABD 1998''de Afganistan''a Cruise füzesi yolladı ve Usame''yi (Bin Ladin) öldürmeye çalıştıkları söylediler. Usame''yi tanımıyorduk, ben tanımıyordum, basit bir adamdı.
Hepimiz şok olduk. Ben bunlardan biriydim, gecenin bir yarısı acil bir toplantıya çağrıldım ve ABD''nin Afganistan''a saldırdığı söylendi. 75 tane Cruise füzesi bir adamı öldürmek için... O adamı ıskaladılar ama 19 öğrenciyi öldürdüler. Özür bile dilemediler.
Bizim durumumuzda olsaydınız ne yapardınız? Eğer biz gidip ABD''ye 75 füze yollasaydık ve deseydik ki; “elçilik saldırılarından sorumlu olduğunu düşündüğümüz –bildiğimiz değil- bir adamı öldürmek için attık füzeleri” daha sonra o adamı ıskalayıp 19 başka ABD vatandaşını öldürseydik ABD ne yapardı? Hemen savaş açardı. Ama biz soğukkanlı hareket ettik. Savaş açmadık, içerde de bir sürü sorunumuz vardı. Bu yüzden bu meseleyle ilgili olarak açık fikirli olduk. Dedik ki bu adamın Kenya ve Tanzanya saldırılarında parmağı olduğu ispatlansın biz onu cezalandıracağız.
Kimse ispatlama yoluna gitmedi. ABD yargı sistemimize inanmadığını söyledi. Şaşırmıştık, ABD''de nasıl bir yargı sistemi vardı? Onlar nasıl bir yargı sistemi olduğunu bize gösterdi, suçlu bile olsa bir şüpheliye makul savunma süresi vermeden öldürmeye çalışarak... Önce yargılanmalıydı. Bu reddedildi. Bizim yargı sistemimize inanmadıklarını, New York''a getirilmesi gerektiğini söylediler. Reddedilen 2. talebimiz, bu adamın faaliyetlerini araştırmak üzere uluslararası bir grubun ülkemizde araştırma yapmasıydı. Bu niyetimiz de reddedildi. 3. öneri olarak Afganistan''ın ve Suudi Arabistan''ın onaylayacağı bir İslam ülkesinin bu olaya el atmasıydı. Bu da reddedildi.
Çünkü biz ve kişisel olarak da ben ABD''nin habire kendilerine para kazandıracak bir adam aradığını düşünüyoruz. Gorbaçov; “ABD''ye en kötü şeyi yapacağım” dedi, düşmanını ortadan kaldıracağını söyledi. Sovyetler Birliği''ni dağıttı. Haklıydı da.. Çünkü Sovyetler dağılınca Pentagon, CIA ve FBI''daki birçok kişi işini kaybetti, onlara ihtiyaç kalmadı.
Bu yüzden düşündük ki; bu adamlar kendilerine bütçe kazandıracak bir adam arıyorlar. Belki de yıllık bütçelerini makul göstermeye çalışıyorlar. Belki de vatandaşlarının hâlâ savunulma gereği hissetmelerini istiyorlar. Afganistan terörist bir ülke değildir. Eğer terörizm kelimesi terör kelimesinden türüyorsa; ormana, suya zarar veren kitle imha silahları, nükleer silahları olan ülkeler terörist devlettir. Biz değil, füze, bir iğne yapamıyoruz nasıl terörist devleri olabiliriz, dünyaya nasıl zarar verebiliriz?
Afganistan''daki durum bizim yarattığımız bir şey değil, Afganistan''daki durum dünyanın görüntüsünü yansıtıyor. Eğer aynadaki görüntüden hoşnut değilseniz aynayı kırmayın, yüzünüzü değiştirin.
22 yıllık savaş, altyapının zarar görmesi, mülteci problemleri ve tarım alanlarındaki mayınlar gibi sorunlarla karşı karşıya olmamıza rağmen, Rusya''nın propagandasıyla BM bize yaptırım uyguladı. 1 ay önce 700 çocuk öldü. İşte burada, 700 çocuk yetersiz beslenme ve çeşitli sebeplerden dolayı öldü. Kimse bunun üzerinde durmadı. Ama herkes heykeli biliyor. Bizim için şaşırtıcıydı; eğer dünya geleceğimizi ağır yaptırımlarla yok ediyorsa geçmişimizle ilgili endişelenme hakkı yoktur. Ağır ekonomik yaptırımlarla geleceğimizi yok ediyorlar, ne hakla geçmişimiz hakkında konuşuyorlar?
Misilleme için heykeli yok etmenin rasyonel ve mantıklı olmadığını biliyorum. Nasıl olduğunu anlatayım: İskandinav ülkelerinin birinden heykelin yüzünü restore etme projesiyle biri geldi. Bizden biri de; “bu parayı heykeli restore etmek yerine çocuklar için kullanalım” dedi. Paranın sadece heykel için olduğunu söylendi. Bizimkiler dediler ki; Eğer çocukları düşünmüyorsan, biz de heykeli düşünmeyiz ve yok ederiz. Bu konuda haklıyız veya değiliz demiyorum. Kendinizi bizim yerimize koyun türlü problemlerle karşı karşıya olsaydınız ne yapardınız? Çocuklar gözünüzün önünde ölüyorsa ve size yaptırım uygulanıyor olsa ve aynı kişiler gelse ve heykeli restore edeceğiz dese ne yapardınız?
Yönetimle konuştum, heykeli yıkma fikrinin kendilerine ait olmadığını ancak halkın çok kızgın olduğunu ve onu yok etmek istediğini söyledi. BM Genel Sekreteri Pakistan''a gitti ve bizim temsilcimizi ziyaret etti. Bu adam çocuklar için ya da 6 milyon mülteci veya Afganistan''daki fakirlikle ilgili konuşmak için görüşme talep etmedi sadece heykeli konuşmak için görüştü. Ayrıca Kabil''e bir görevli gönderdiler heykeli konuşmak için. Şaşkına döndük. Dünya bir heykeli düşündüğü kadar insanları düşünmüyordu. Ben misilleme için heykel yok edilmeliydi demiyorum. Bunu biz yapmadık, eğer yapacak olsaydık 3 sene önce yapardık. Çünkü o bölgeye 3 sene önce hakim olduk.
Gerçekten saçmaydı.. Bu insanlar çocukları düşünmüyorlar sadece heykeli düşünüyorlar ve sizi temin ederim ki bizim mirasımız (heykel) onların umurlarında değil, öyle olsaydı geleceğimizi yok etmezlerdi.
Bize uygulanan yaptırımlar ideolojimizi değiştiremeyecek. Çünkü bizim için ideoloji her şeydir. Belki ekonomik yaptırım ABD''ye söker çünkü ABD için ekonomi her şeydir ancak bizim için ideolojimiz her şeyimizdir.
Bizi bunlarla değiştiremezsiniz. Biz hiçbir şey için yaşamaktansa herhangi bir şey için ölmenin daha iyi olduğuna inanıyoruz…”
Bir Taliban yetkilisinin Bin Ladin''le ilgili anlattıkları bunlar... Ve aslında başka bir dünyadan anlatmaya çalıştıkları…
Bin Ladin öldürüldü.. Öldürülmeyip yargılansaydı: 11 Eylül saldırılarının bütün gizliliklerini öğrenseydik. Üstü kapatılan El Kaide saldırılarının mahiyetini öğrenseydik. Terörle mücadelenin kirli tarihini öğrenseydik. Son on yılın bütün karmaşık ilişkilerini, insanlık tarihinin yüz karası bağlantılarının sırrını öğrenseydik. Bir tarih aydınlansaydı… Ne olurdu?
Doğu ve Batı''da her şey altüst olurdu, bütün hesaplar bozulur, oyunlar çözülürdü? Dünyanın şekli değişirdi.
Peki kim gizliyor, kim örtüyor, kim bizi kandırıyor?
.İsyan çağı!
00:0012/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Artık devletler kendi halklarını, şehirlerini, kasabalarını, köylerini bombalıyor. Tanklar, savaş uçakları yerleşim birimlerini enkaza çeviriyor. Kendi paralarıyla, kendi uçaklarıyla, kendi silahlarıyla kendi sokaklarını, insanlarını vuruyor. Tam donanımlı savaş adamları masum bedenlerin üzerinde geziniyor.
Artık düşmanlık içeride, savaş içeride. Güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da içeride. Kurşunlarla yumrukların, saraylarla sokakların, seçkinlerle fakirlerin, zorbalarla mazlumların hesaplaşması bu. Bir adalet savaşı, özgülük mücadelesi ve kapkaranlık senaryolar iç içe, bu çağa rengini verecek bir kavga hızla orta kuşağa yayılıyor.
Bingazi''den İskenderiye''ye, Sana''dan Basra Körfezi kıyılarına kadar yayılan, belki Karaçi''ye, belki Taşkent''e kadar uzanacak olan, milyonları sokaklara akıtan yüz yılın öfkesi nasıl dinecek, nerede duracak kimse bilmiyor. Bugüne kadar bu topraklara yönelen istilacılara yönelen öfke artık başkentleri, karargahları sarsıyor, rejimlerin sütunlarını titretiyor.
Liderler devrilir, rejimler çöker, bunlar olurken oluk oluk kan akar, şehirler yıkılır.. Peki ya sonra ne olur? Öfke bu coğrafyanın dışına taşar mı, Paris''in, Marsilya''nın kenar mahallelerini vurur mu, küresel ölçekte kimlik savaşlarına dönüşür mü, bilen yok.
Atlantik''ten Pasifik Okyanusu''na uzanan yer kürenin ana ekseni kaynıyor. Yangın büyüyor, güçleniyor… Deprem; Libya''da iç savaşın, Suriye''de Baas''la hesaplaşmanın, Mısır''da derin dönüşümün, Körfez''de sultanlıkların sonunun ötesinde etkiler uyandırırsa, isyan küresel bir dalgaya dönüşürse ne olur?
Yeni siyasi dil, fakir kitlelerin öfkesi, Amerika''dan Çin''e kadar, varolan küresel iktidarı sallayacak dalgaya dönüşürse ya da bu dalganın önünü açacak yol yordam öğretirse ne olur, nasıl bir dünya şekillenir?
Küresel kaynakların ezici çoğunluğunu elinde bulunduran, askeri ve siyasi gücü denetleyen, milyarlarca insanı sadece tüketici konumuna indirgeyen küresel statüko, müthiş bir öfke ile yüzleşirse ne olur?
Haritalar değişir, güç haritaları değişir, refah düzeni değişir. Tarihin sonu tezlerini üretenler bilinip gidebilir. Bazı devletler tarihe karışır, yeni aktörler/güçler sahneye çıkar. İnsanlık bir küresel devrimle sınanır.
Öfkenin, arayışın, itirazların sadece bu coğrafya ile sınırlı olduğunu mu sanıyoruz? Mısır''da yükselen seslerin benzerlerinin Asya''da, Avrupa''da, Amerika''da yükselmeyeceğini mi sanıyoruz? Hele bir refah düzeni sarsılsın, kitlelerin hesap sormayacağını mı sanıyoruz? Adaletsizliğin sadece bu topraklarda olduğunu mu sanıyoruz? İnsan ırkına yönelik zalimliklerin, istismarın, köleliğin Ortadoğu denen bölge ile sınırlı olduğunu mu sanıyoruz?
Bugünlerde Suriye''de, Yemen''de, Bahreyn''de, Tunus''da yaşanan, yarınlarda bir çok ülkede yaşanması beklenen rejim-halk kavgasının bir süre sonra dünya genelinde bir isyan geleneğine, bir meydan okuma söylemine dönüşebileceğini düşünmek abartılı olmayacaktır. İnsanlığın, kendilerini kafeslere kapatan küresel mafya düzenine karşı yeni bir çıkışa, siyasi bakışa, isyan diline ihtiyacı olduğunu görmüyor muyuz?
Bugünlerde, yerel iktidarların bastırmaya çalıştığı, bölge dışı aktörlerin kendi çıkarları için istismar ettiği bir hesaplaşma görüntüsü veren dalga, bir süre sonra bölge içinde kimlikler üzerinden çatışmalara, bölge dışındakileri saran isyan dalgasına kapı aralayabilir.
Varolan bütün tezler, söylemler, projeler, stratejiler sıfırlanır. İnsan ırkı, 21. yüzyılda kendini yeniden kuracak bir evreye girebilir. O zaman sadece İskenderiye, sadece Şam, sadece Beyrut değil, Paris de, Londra da, Atina da yanacak demektir…
Olmaz demeyin. Aslında bize özgü sandığımız öfke, yer kürenin her köşesinde aynı öfke. Eğer öyle olursa, bugün merkezinde bulunduğumuz topraklardan yükselen ses, yarın dünyayı değiştirecek bir sese dönüşebilir…
Şehirler bombalanacak, kitlelere kıyılacak ancak hiçbir silah bu sesi susturamayacaktır.
Nakba, Blackwater ve karşı devrim!..
00:0017/05/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu coğrafya, ya istikrara kavuşacak ve bu çok kanlı olacak ya da 21. yüzyıl boyunca devam edecek ve bütün dünyayı etkisi altına alacak kaosun merkezi olacak. Her iki halde de, burada olup bitenler, bölge sınırlarına hapsedilemeyecek boyut alacak. Hiçbir ülke, topluluk, iktidar bölgenin istikrarı ya da kaosundan uzak duramayacak.
Bu yüzden insanlık büyük bir sınavla, tarihsel kırılmayla karşı karşıya. Gündelik gibi görünen, sıradanlaşan gelişmelerin fay hatlarını nasıl hareketlendirdiği, nasıl bir stres birikimi oluşturduğu, bu enerjinin ne zaman ve nasıl patlayacağı üzerinde kimse kafa yormuyor. Ortadoğu''da, daha doğrusu Atlantik''ten Pasifik Okyanusu''na uzanan Müslüman Orta Kuşak''ta olacaklar bu yüzyıla damgasını vuracak, güç haritasını şekillendirecek..
Suriye''de rejimin kendini koruma güdüsüyle yürüttüğü kanlı baskınların nasıl bir öfkeye yol açacağını, Libya''da kirli iç savaşın taraflarının bağlantılarının ne tür bir Libya şekillendireceğini, Mısır''da İsrail''e öfkeli gibi görülen askeri yönetimin nasıl bir karşı devrim harekatına dönüştüğünü anlayabiliyor muyuz?
Kimlik üzerinden yürütülen bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesinin Birinci Dünya Savaşı''nın en sıcak cephelerinden Yemen''i neden ateşlere attığı, Körfez''de kitleler ile rejimler arasındaki savaşın gerçek taraflarının kimler olduğu, Fas''tan İran sınırına uzanan özgürlük ve adalet mücadelesi üzerinden yürütülen Irak işgalinden bile beter senaryoları, akan kanın ve acının kimsenin umurunda olmadığı gibi gerçekleri ne kadar görebiliyoruz? ABD-Suudi Arabistan-İsrail dayanışmasının özgürlük hareketlerini boğmak için yaptıkları, karşı devrimi nasıl örgütledikleri izlenebiliyor mu?
Ülke ülke, grup grup, örgüt örgüt, rejim rejim izleyebiliriz. Doğru tespitler de yapabiliriz. O ülke özelinde net tavır belirleyebilir, taraf olabiliriz. Ama bir ülkede haktan yana gibi görünen duruşumuz bir başkasında zalimce bir hal alabiliyor. Saflar karışabiliyor.. Öyleyse daha kapsamlı, daha derin, daha gelecek hesabı yaparak bakmakta fayda var.
Sancılı geçiş dönemi yıllarımızı alacak. Haritalar değişecek, yeni çatışma alanları şekillenecek, sancılı demokrasi süreçleri izleyeceğiz. Ama bir şey var ki, yepyeni. Yüz yıl sonra ortaya çıkan bir güç, direnç, enerji. Bu enerjiyi kim yönetecek, soru bu?
Nakba Günü dolayısıyla Lübnan''dan, Mısır''dan, Ürdün''den binlerce insan işgal altındaki topraklara gidiyorsa, onlarca, yüzlerce insan İsrail kurşunlarına hedef oluyorsa, bunlar olurken bir Malezya yardım gemisi yine Akdeniz''de saldırıya uğruyorsa, öfke giderek kabarıyorsa bir nükleer gücün patlamak üzere olduğunu herkes görmeli. Türkiye de görmeli, ABD de görmeli, Suriye de görmeli.
İşte şu an, öfkeyi dizginlemeye çalışıyorlar. İstismar ediyorlar, yönetmeye yelteniyorlar, öfke üzerinden malum hesaplar gütmeye çalışıyorlar. Başarısız olurlarsa, inanın, yeni şeyler deneyecekler. İşgal edecekler, iç savaş çıkaracaklar, bölgesel çatışma tezleri uygulayacaklar..
Bu çerçevede sadece bir örnek vereyim. Basit gibi görünen ama olacakların habercisi olan bir örnek…
Birleşik Arap Emirlikleri, Blackwater adıyla bilinen güvenlik şirketiyle, daha doğrusu kiralık katiller ordusuyla bir anlaşma yaptı. 529 milyon dolarlık anlaşma kapsamında örgüt/şirket bu ülkede özel ordu kuracak. Kendilerine bir askeri üs tahsis edildi. Şimdilik sekiz yüz kişilik paralı asker istihdam edilecek. Ama siz bu sayının bir süre sonra binlere çıkacağını bilin.
Peki bu neyin hazırlığı? Elbette öncelikle bölgedeki isyanın daha da yayılmasına karşı ön hazırlık. Ama bu kadar değil.
Balckwater bir bölgede yerleşmeye, operasyona başlamışsa yakında çok önemli gelişmelerin olacağını düşünmek lazım. Şu an Libya ve Yemen''de etkin bir şekilde bu kiralık katillerin yerini aldığına inanıyorum. Irak işgalinden sonra bu tür şirket/örgütler için devasa bir piyasa açılıyor.
Hatırlayalım; bu şirketler, sadece Irak''ta değil, dünyanın bir çok bölgesinde özel ordu olarak görev yapıyor, ihaleler alıyor. Afganistan ve Irak''taki katliamlardan insan kaçakçılığına, iç savaş çıkartmaya yönelik suikast ve saldırılarına, CIA ile gizli işkence merkezi işletmeciliğine kadar ne kadar pis iş varsa yapan şirketlerin başında da Blackwater var. Yeni adı Xe.. Terör örgütleri kurmak ve yönetmek, gemilerle silah sevkiyatı, Güney Sudan''da terörist eğitimi, Vietnam''da kitle imha silahları artıklarını temizlemek, suikastler, etnik ve mezhep eksenli çatışmaları tezgahlamak gibi sayısız faaliyet alanı var.
Irak''a gemilerle gönderilen silahların önce karaborsaya oradan da PKK''nın eline nasıl ulaştırıldığı iddiası hatırlayalım. Türkiye''de kıyametler koparan PKK saldırılarının aslında çokuluslu organizasyonlar olduğu da.
Mart 2004''te Irak''ta dört ABD paralı askeri öldürülüp cesetleri Felluce''de bir köprüye asılmıştı. Ürperten görüntülerdi… Blackwater''in katilleriydi onlar. Ardından Felluce''de tamamen sivilleri hedef alan şiddetli bir intikam savaşı başlatıldı. Ölenlerin yüzde 90''ından fazlası sivillerdi. Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Medyanın Felluce''ye girmesine izin verilmedi. “Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor” diyordu o günlerde Felluce''den gelen bir mesaj. Saldırının üçüncü günü ABD uçakları birkaç kez kente kimyasal silah ve toz attılar. Iraklı doktorların çığlıklarını kimse duymadı bile.. ABD askerleri saldırın kanıtlarını gizlemek için Felluce''ye haftalarca kimseyi sokmadı. Kıyım o dört kişi için yapılmıştı. Blackwater''in dört adamı için.
Irak''ta 180 bin paralı asker savaştı. Daha çok Şii-Sünni savaşı tezgahlamakla uğraştılar, başardılar da…
Şimdi bu adamlar Birleşik Arap Emirlikleri''nde yeni üsler kuruyorlar. Bildiğimiz bu. Ama emin olun Yemen''de, Libya''da şu an savaşıyorlar. Libya''da ölüm timlerinin suikastleriyle ilgili haberler gelmeye başladı bile… Yarın Suriye''de ve başka yerlerde de göreceğiz onları.
Bu hazırlığı dikkate alalım.
Yumuşak suikast, IMF başkanı, PKK..
00:0018/05/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan, geceliği bin dolar olan otelde bir hizmetliye yönelik tecavüz iddiasıyla tutuklandı. Dünya ekonomisini yöneten, şekillendirilmeye çalışılan yeni küresel ekonomik sistemde dünyanın merkez bankası pozisyonuna yükseltileceği konuşulan kurumun başındaki ismin böyle bir tezgahla hesabının dürülmesi elbette çokça tartışılacak bir konu.
Tutuklandığına göre böyle bir olay var. 15 yıl hapse mahkum edileceği söyleniyor. Lüks yaşam tarzı, kişiliği ve zaafları ile ilgili oldukça fazla malumat var. Dolayısıyla kimse Strauss-Khan''ın böyle bir şey yapmayacağını söylemiyor. Dostları da düşmanları da aynı fikirde. Yine de tecavüz iddiasının doğruluğu ve yanlışlığı bizi ilgilendirmiyor. Kendisi de, kendisine tuzak kuranlar da, bu tuzaktan istifade edenler de, elbette ahlak abidesi değil ve birbirlerinin zaaflarını sorgulamaktan çok uzaklar…
Bizi ilgilendiren; bu tuzağı kim neden kurdu? Fransız iç siyasetiyle mi bağlantılı, Wall Street bankalarının çıkarlarıyla mı? IMF''nin geleceğinin nasıl şekillendirileceği ile mi, Yunanistan''ın durumuyla mı, çökmekte olan Batı piyasasındaki yeni bir iç savaşla mı? Hepsi olabilir…
Genel bir kanaat şimdiden oluştu. Sıkça yaşanan ve üstü örtülen benzer olaylar kelle alınacağı zaman bir giyotine dönüştürülebiliyor. Bunun sayısız örneklerini gördük, Strauss-Khan''ınki de böyle bir örnek.
Önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği ülkelerinin borç krizini görüşmek için Almanya''ya gitmeye hazırlanıyordu. Ardından Brüksel''de AB maliye bakanları ile görüşecekti. AB''nin Yunanistan formülü ele alınacaktı. IMF ve küresel finans krizi üzerindeki tartışmaların, bölünmenin, çatışmanın tuzakla ne kadar bağlantısı var, yakında göreceğiz.
Ancak ağrılıklı olarak, komplonun Fransız iç politikasıyla bağlantılı olduğu üzerinde duruluyor. Musevi Strauss-Khan''ın kellesinin, yine Macar Yahudisi bir ailenin çocuğu olan Nicolas Sarkozy tarafından alındığı iddiaları ikna edici nitelikte. Tecavüz suçlamasının mağduru kadına 1 milyon euro verildiği iddiası, Liberasyon''da yer alan ve “muhtemelen bana kadınlar üzerinden tuzak kurulacak” şeklinde daha önce yapılmış söyleşide ifade ettikleri yabana atılır gibi değil.
Soyalist Parti''den Cumhurbaşkanı adayı olması beklenen IMF Başkanı, Sarkozy için rakip olmaktan çıkarıldı. Kamuoyu anketleri, aday olması halinde Sarkozy''nin önüne geçeceğini gösteriyordu. İşin ilginç yanı, Sarkozy''nin partisinden isimler bile bunun bir komplo olduğunu söylüyor.
Sarkozy''nin benzer yöntemleri bilinir. Fransız iç politikasındaki güçler çatışması bilinir. Hele kamuoyu desteği seçimler öncesi yüzde yirmilere gerilemişse daha bir dikkatli bakmak gerekir. Paris''i yakıp yıkan Mağrip isyanının mimarı oydu. Yabancı, göçmen karşıtı sert açıklamalarıyla oy topladı ve ülkeyi yangın yerine çevirdi. Ancak bu güçler çatışmasına dair çarpıcı bir örnek var ki, Türkiye''yi de çok yakından ilgilendiriyor.
9 Şubat 2007''ye dönelim. Fransa''da PKK''ya yönelik kapsamlı bir operasyonu yapıldı. 5 Şubat''ta bazıları PKK''nın üst düzey sorumluları olmak üzere 14 kişi gözaltına alındı. Örgütün Avrupa sorumlusu Rıza Altun ile saymanı Nedim Sever de bulunuyordu. Bu çerçevede Fransız polisinin isteğiyle Belçika''da yakalanan örgütün Avrupa''daki önde gelen isimlerden 33 yaşındaki Canan Kurtyılmaz Fransa''ya iade edildi. Peki olay nasıl gelişti, hangi gerekçelerle operasyon yapıldı, Fransız seçimleriyle ilgisi neydi?
Nedim Sever''in Fransız istihbaratıyla ilişkileri aslında her şeyi ortaya koyuyordu. Rıza Altun''un yardımcısı Atilla Balıkçı, Fransız istihbaratıyla bağlantıları olduğunu bizzat soruşturmayı yapan hakime bildirdi. Balıkçı, Fransa İçişleri Bakanı ve bu seçimlerin favori cumhurbaşkanı adayı Nicolas Sarkozy''nin politika danışmanı Ermeni milliyetçisi Patrick Deveciyan''la bağlantılarını anlattı. Fransız istihbaratı, bu görüşmeleri doğruladı. Deveciyan ise, görüşmelerin içeriğini gizlemeyi tercih etti.
İşin esası şuydu:
Fransa''da seçim vardı ve Sarkozy yükseliyordu. Operasyon Sarkozy''yi yıpratmak, gizli ilişkilerini deşifre etmek için bizzat Fransız istihbaratı tarafından tezgahlanmıştı. Operasyonu Fransız istihbaratı başlatır, politika danışmanı Deveciyan üzerinden Sarkozy hedeflenir. Çünkü görüşmeler yapıldığında tarih 2003''tür, o zaman da Deveciyan yine Sarkozy''nin danışmanıdır. Yani İçişleri''nde iki numaradır. Ardından ne oldu? Sarkozy kazandı. Kazanmakla kalmadı, bu olayın intikamını da aldı.
Şimdi, Sarkozy, muhtemel en güçlü rakibinden kurtuldu. Bakalım gelecek günlerde bu olay bize ne tür çatışmaları, karmaşık ilişkileri öğretecek!
Suriye"ye müdahale pazarlıkları başladı!..
00:0019/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İki konu, iki muhtemel kriz bizi çok yakından ilgilendiriyor. Türkiye''nin hem güneyinde hem de kuzeyinde önümüzdeki günlerde sıcak gelişmeler olacak gibi. Güneyde Suriye, iç çatışmalarla hatta işgalle gündemimize girecek. Kuzeyde ise Karadeniz merkezli güç oyunu tezgahlanıyor.
İkisine de bakalım..
Rusya, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad''a reformları yerine getirme şansı verilmesi gerektiğini belirterek, bu ülkeye dış müdahaleye karşı çıkacaklarını açıkladı. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, ABD ile Romanya arasındaki son askeri anlaşmayı "Soğuk Savaş''ın yeniden başlaması" olarak niteledi.
Açıklamaya bakılırsa; Suriye''ye askeri müdahale gündemde ve BM Güvenlik Konseyi toplantıları için hazırlıklara başlanmış. ABD''nin Ankara Büyükelçisi''nin önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan''la helikopter pistinde yaptığı elli dakikalık görüşmenin benzerlerinin Suriye''nin komşularıyla, konuya duyarlı bütün taraflarla yapıldığını söylemek lazım.
Görüşmelerde Suriye hangi çerçevede ele alındı, bilmiyorum ama ABD Başkanı Barack Obama''nın bugün yapacağı konuşmada bunu öğreneceğiz. Dünya, Obama''nın bugünkü konuşmasına göre Suriye konusunda tutum belirleyecek çünkü yol haritası bir şekilde belirginleşmiş olacak.
Rusya gibi, Türkiye de Suriye''ye yönelik askeri müdahaleye karşı çıkacaktır. Bu konuda net, kesin bir tavır konulması gerekir. Ancak Fransa ve İngiltere öncülüğündeki ittifakın, S. Arabistan ve Ürdün gibi ülkeleri de yanına alarak, yeni bir Irak senaryosu uygulamak için ortamı olgunlaştırmaya çalıştığını artık hepimiz biliyoruz. Baas rejiminin barbarca kıyımlarının da desteğiyle, bölge ve dünya kamuoyu şimdi Suriye''ye dış müdahale için hazırlanıyor.
Medvedev''in sözleri ve helikopter pistindeki görüşmeler, Suriye''yi içerideki isyan ve kanlı operasyonların yanı sıra, bölgesel bir müdahale alanı olarak da tartışmaya başlama zamanının geldiğine işaret ediyor.
Suriye de işgal edilirse, Türkiye''nin güneyi, Arap/Müslüman dünya ile bağlantıları tamamen kesilecek, artık bölge ile ilişkilerimizi Londra-Washington üzerinden yürüteceğiz. Irak''tan sonra Suriye''de de sınırlarımızda ABD-İngiliz askerleri göreceğiz.
Medvedev''in ikinci açıklaması da en az Suriye kadar önemli Türkiye''den bakılınca. Güneyden yangına benzer bir gerilim hattı kuzeyde, Karadeniz üzerinden büyüyor.
ABD ile Romanya arasındaki füze üssü, askeri üs anlaşması sonuçlandı. Bükreş anlaşmayı onayladı. Bulgaristan gibi Romanya da bir garnizon ülkeye dönüşüyor ABD için. İki askeri üs ABD''nin TRANSCOM birimine devrediliyor. Amaç, Afganistan ve Irak''taki askeri operasyonları bu üslerden desteklemek, üsleri lojistik hat olarak kullanmak. Ama bu kadar değil..
ABD-Rusya arasında şiddetlenen, Türkiye''yi de çok yakından ilgilendiren, bir ayağı Türkiye''ye kurulacak olan füze kalkanı projesinin merkezlerinden biri Romanya olacak. Önceleri buna pek ses çıkarmayan Rusya, birden gerildi. Moskova, anlaşmanın kendi nükleer caydırıcılığına zarar vereceğini düşünüyor ve daha da ileri gidiyor. Ona göre bölgeye yerleşen ABD, Bulgaristan, Moldova, Ukrayna ve Gürcistan''la birlikte Rusya''nın enerji kaynakları ile batı pazarları arasındaki bağlantıyı denetlemeye, engellemeye çalışıyor. Tabiî bu durum Rusya için intihar anlamına gelecek.
Peki bu güç çatışması nerede kendini gösterecek? Elbette Karadeniz üzerinde.
Yıllardır; "Taliban''la mücadele Karadeniz''den başlar", "Karadeniz ABD gölü mü olacak" gibi yazılarla bu güç çatışmasının geleceğine dair çokça yazı yazdım. Karadeniz üzerinde jeopolitik bir mücadele yaşanıyordu, ABD burada güçlü bir şekilde varolmak istiyordu, böylece hem Afganistan''daki savaşa lojistik destek sağlayacak hem de Rusya''yı çevreleyecekti. Türkiye ve Rusya, ABD''nin bu arzularına şimdiye kadar direndi. Washington bunun üzerine Romanya ve Bulgaristan''da dev üsler inşa etmeye, kiralamaya başladı. Kuzeyimizdeki "Kadife Devrim"lerin amacı da aslında buydu.
Birkaç yıldır, Afganistan''a yakıt ve mühimmat taşıyan ABD ve NATO konvoyları Pakistan''da ağır saldırılara maruz kalıyor. Münferit gibi görünen ama bir kerede onlarca aracın bombalandığı saldırılar, Usame Bin Ladin operasyonundan sonra daha da artmaya başladı. Şimdi Romanya ve Karadeniz üzerinden Afganistan''a uzanan yeni lojistik hat inşa ediliyor. Öyleyse bundan sonra Karadeniz''i çokça tartışacağız.
Suriye''ye ve bugünkü Obama konuşmasın dönelim. ABD Başkanı''nın açıklaması çok önemli. Yeniden Ortadoğu''ya dönen ABD-İngiliz ekseni, Rusya ve Çin''i oldukça rahatsız ediyor. İkilinin gündemi hiç de yabana atılır gibi değil. Irak''ta neyse Suriye''de de o.
Medvedev ve Erdoğan''ın bundan sonraki açıklamaları da Obama''nın sözleri kadar önemli olacak. Süreç başladı, askeri müdahale için şartlar olgunlaştırılıyor…
Peki, Esad''ı yerinde tutup Baas kadrosunu tasfiye edecek bir proje uygulanır mı?
Yabana atmamak lazım…
Doğu"nun isyanı, Batı"nın çöküşü..
00:0024/05/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tunus''da, Mısır''da, Libya''da, Suriye''de veya Yemen''de yaşanan, yüzyıla damgasını vuracak değişikliklere zemin hazırlayacağı söylenen “Arap Baharı” benzeri isyan dalgasının İspanya''da, Yunanistan''da, Portekiz''de veya başka Avrupa ülkelerinde yaşanabileceğini söylesek kim inanır!
Kahire''de, Bingazi''de, Sana''a''da ya da Şam''daki öfkenin örneklerine Paris''te, Barcelona''da, Londra''da ya da ABD''nin bazı eyaletlerinde de tanık olabileceğimizi, Batı''daki Tahrir meydanlarının dolup taşabileceğini, Arap Baharı dediğimiz kitlesel taleplerin Asya''dan ABD''ye kadar bütün iklimleri etkileyebileceğini, 21. yüzyılın asıl böyle şekillenebileceğini söylesek çok mu abartmış oluruz.
Hayır! Ortadoğu''da, İslam-Arap kuşağındaki rahatsızlığın sebebi zorbalıksa, Avrupa''daki sebebi refah çökmesi, Asya''daki sebebi refah ve özgürlük arayışı olabilir. İşte Arap Baharı dediğimiz şey, bu şekilde dünyayı etkilemiş olur. Kaddafi''nin devrilmesi, Mübarek''in, Salih''in, Bin Ali''nin ya da Baas rejiminin devrilmesi yerel sarsıntılar oluşturacakken, kitlesel öfke ve talepler yeni bir siyasal dil oluşturabilir ve bu kıtalararası etki uyandırabilir.
Aslında 20. yüzyıl boyunca oluşmuş tortulara karşı küresel bir devrime, derin değişime, yeni iktidar yapılanmasına, yeni ekonomik düzene duyulan ihtiyaç, belki refah toplumlarında hissedilmiyordu. Asya''da ve bizim bölgemizde ise huzursuzluk baskıyla, hileyle denetlenebiliyordu. Ama artık Batı''nın refah düzeni sarsılıyor, toplumsal çıkar ortaklığı bozuluyor. Kimlik üzerinden yeni bir itiraz dili kendini hissettiriyor. Bu yeni duruşun gelecek günlerinde Avrupa başkentlerine nasıl yansıyacağını kimse kestiremez.
İspanya''ya bakın! Avrupa''nın en borçlu ülkesinde, ekonomik kriz iktidar partisini vurdu, etnik talepleri tırmandırdı. Kitleler seçim tercihlerinin çok ötesinde beklentilerle sokaklarda. Milyonlarca işsiz ve bu sayı hızla artıyor. Yarın Portekiz''de aynısını göreceğiz, Yunanistan''da aynısını yaşayacağız. İngiltere, bu yüzyılın hasta adamı olmaya doğru hızla ilerliyor, diğer Avrupa ülkeleri de.
ABD''ye bakın!
Kredi notları düşürüldü, artık güven veren bir ekonomi piyasası yok. Para da vizyon da ülkeden kaçıyor. Doların kredisi çoktan çöktü. 14 trilyon dolarlık borcun günlük faizi 4 milyar dolar. Sınır çoktan aşıldı ve çark döndürülemez hale geldi. Savunma harcamalarının kesilmesinden emeklilerin maaşlarına kadar her şeyde kesinti başladı, başlayacak.
Bunun nasıl bir toplumsal huzursuzluk oluşturacağını anlayabiliyor muyuz? Kapitalizmin başkentini ayakta tutan sütunlar devriliyor. Bu halde geriye tek şey kalıyor: Askeri seçenek. Küresel kaynakların zorbalıkla ele geçirilmesi. İşte bu tam bir intihar olacaktır. Çöküşü hızlandıracaktır. Tarih, gücüne erişilemez sanılan, tanrılaşan imparatorlukların mezarlarıyla dolu.
Artık Ortadoğu''yu değil sadece, Avrupa''yı, Batı''yı da tartışacağız, tartışmak zorundayız. Tanık olduğumuz yerel isyanlar, bölgesel ölçekte güç kaymalarına yol açmakla kalmayacak. Etkileyecek… Meselesi olan her ülkeyi, toplumu etkileyecek, yol gösterecek. Eğer bu olursa, böyle bir kapı açılırsa, ülkeler, iktidarlar, ulusal sınırlar, güç dengeleri, kaynakların kontrolü, yeryüzündeki refah dağılımı, toplumsal değerler ve ekonomiden siyasi düzene kadar çok şey değişecek, değişmek zorunda kalacak.
İşte bu yüzden, dünyanın neresinde olursa olsun küçücük kitlesel kıpırdanmaları bile bir başka gözle görmek ve değerlendirmek gerekiyor. Bölgeyi dikkatle izlerken küresel ekonominin merkezindeki hareketleri de aynı dikkat ve özenle takip etmeye çalışıyoruz. Batı''nın bu yüzyıldaki krizden kolay kurtulabileceğine ihtimal vermiyoruz.
İstedikleri kadar yeni sömürge düzeni kurmaya çalışsınlar, istedikleri kadar dünyanın geri kalanını yönetmeye uğraşsınlar, askeri müdahale ya da başka krizler çıkarsınlar… İstedikleri kadar projeler, stratejiler üretsinler, uygulamaya çalışsınlar..
Bu yüzyıl, Ortadoğu''nun, Latin Amerika''nın, Asya''nın değil, Batı''nın kriz yüzyılı olacaktır. 20. yüzyıla özgü bütün kazanımların tüketilmesine, birikimlerin yok olmasına, Batı''nın kendi içinde hesaplaşmasına tanık olma ihtimalimiz hiç de düşük değil. 11 Eylül''den sonra, kırk yılda geliştirebildikleri birlikte yaşama, çok kültürlülük değerlerini birkaç yılda silip atabildiler. Ekonomik kriz, daha başında Avrupa Birliği düşüncesini, ruhunu yaraladı. Birleşik Avrupa projesi çökmek üzere.
Hep söylemeye çalıştık: Küresel kaynakların ezici çoğunluğunu elinde bulunduran, askeri ve siyasi gücü denetleyen, milyarlarca insanı sadece tüketici konumuna indirgeyen küresel statüko, müthiş bir öfke ile dağılabilir. Haritalar değişir, güç haritaları değişir, refah düzeni değişir.
Bu yüzden Mısır''da yükselen seslerin benzerlerinin Asya''da, Avrupa''da, Amerika''da yükselmeyeceğini mi düşünüyoruz? Refah düzeni sarsıldıkça kitlelerin sorgulayacağını, hesap soracağını, yargılayacağını düşünüyoruz. Çünkü adaletsizlik yerkürenin her köşesini sarmış durumda. Ortadoğu''daki adaletsizlikle, ABD ya da Avrupa''daki adaletsizlik sadece şekil olarak birbirinden farklı, nitelik aynı.
Hesapların sıfırlandığı bir yüzyıla ihtiyaç var. Eğer böyle bir sarsıntı yaşayacaksak, hesaplar yenilenecekse bunun bedelini sadece Kahire, Şam ödemeyecek. Pekin''den New York''a, Paris''ten Roma''ya kadar başkentler ateşle yüzleşecek. Hiçbir silah böyle bir gücü dizginlemeye, susturmaya yetmeyecek. Sovyetler hangi silahla çöküşü durdurabildi?
Bu ses, kitlelerin sesi, yüreklerin sesi, derin merkezlerin stratejilerini, yüzyıllık projelerini, dünya düzeni arayışlarını tarihe gömecek gibi.
Kahire yanacaksa Paris de yanacak. Bu böyle!
Tehlikeli savrulma!
00:0025/05/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''ye kilitlendik; körleşen bir rejimin hem kendi halkına hem de geleceğine nasıl ağır darbeler indirdiğini izliyoruz.
Aylardır yüz binlerin sokaklarda canını verdiği Yemen''de, bütün yüzsüzlüğü ile iktidarda tutulan Salih''in sonunun nasıl olacağını, bu adamın neden desteklendiğini anlamaya çalışıyoruz.
Mısır ve Tunus''ta askeri yönetimlerin ömürlerini ve geçiş dönemini uzatmaya yönelik girişimlerin ne anlama geldiğini sorguluyoruz.
İspanya''da işsizliğini gerekçe göstererek sokaklara dökülen milyonların, seçim sonrası bile eylemlerine devam edenlerin, Ortadoğu''yu sarsan dalgadan ne kadar etkilendiğini ölçüyoruz.
Yunanistan''da, kepenk kapatacak kadar ağırlaşan ekonomik sorunların ne tür sosyal sorunlara yol açacağına yönelik öngörülerde bulunuyoruz.
Yeryüzünün orta kuşağını sallayan gelişmelerin bir süre sonra küresel dönüşüm dalgasına yol açıp açmayacağını, 21. yüzyılın şeklini belirleyip belirleyemeyeceğini, krizin Avrupa ve Amerika''da faşizmi, milliyetçiliği nasıl besleyeceğini analiz ediyoruz.
Bütün bunların merkezine Türkiye''yi koyarak, durduğumuz, durmamız gereken yeri keşfetmeye, günlük değil geleceğe bakarak pozisyon belirlemeye, gelişmelere bakışımızı ani refleksler yerine rasyonel ve soğukkanlı şekilde geliştirmeye, kim ne derse desin, itirazlarımızı diri tutmaya gayret sarfediyoruz.
Öyle görünüyor ki, uzunca bir zaman, belki dört beş yıl bu gelişmeleri izleyeceğiz. En son Suriye''de rejim değişikliğini hedef alan, bütün bölgeyi sarsacak güçteki olayların, Türkiye''de ne tür toplumsal reaksiyonlara yol açtığını gördük. Baasçı ve özgürlükçü şeklinde iki keskin kategori şekillenirken, aslında bunun nasıl tehlikeli bir hal olabileceğini düşünmekten oldukça uzağız. Lobiler ve kamuoyunu yönlendiren iletişim kanaları harıl harıl kendi tezlerini pazarlıyor.
Bu doğal, doğru da… Ancak müthiş bir savrulma da izliyoruz. Irak''ta tanık olduğumuz mezhep eksenli, kimlik eksenli savrulmaların benzerlerinin hem bu ülkelerde hem de gelişmeleri izleyen Türkiye kamuoyunda etkili olduğunu maalesef görüyoruz. Öyle ki, Baas rejimine duyulan öfke, bölgede haklı mücadele veren örgütlere ve çevrelere yönelik öfkeye dönüşüyor. Aklı başında bildiğimiz çevreler, sadece bu yüzden Lübnan Hizbullah''ına veryansın etmeye başladılar. İsrail unutuldu, bu çevrelerin aklına bile gelmiyor artık.
Ve bazıları, “Esad rejimi gitsin de isterse Amerika on kez işgal etsin daha hayırlıdır” cümlesini kurabiliyor. Son derece tehlikeli bir nokta burası. Baas rejimini kimsenin savunma lüksü yok. Ama bu savrulma da en az Baasçıları savunmak kadar tehlikeli… Bu konuda uzun tartışmalar yapmak gerekiyor. Zaman geçtikçe, olaylar daha da alevlendikçe savrulmanın tehlikelerini çok daha net göreceğiz.
Bölgeye özgü liderlerin, diktatörlerin değişmesi elbette özgürlük getirmek için yetmeyebilir. Bu liderlerin, iktidar kadrolarının 20. yüzyılın sömürü, denetim güçlerinin yerel temsilcileri olduğunu biliyoruz. Yapılması gereken, liderler, iktidar kadroları değiştirilirken benzer yapıların oluşturulmasına direnmektir. Bu yapılar kimler üzerinden yapılırsa yapılsın.
Mısır ve Tunus''ta liderler kolay değişti ama ülkeler, yönetimler değişmedi. Libya''da kanlı bir iç savaş başlatıldı, NATO bir Müslüman ülkeyi her gün bombalıyor. Şehirler, limanlar, havaalanları, gemiler bombalanıyor kimse bunun anlamını düşünmüyor. Kaddafi''nin değil Libya''nın zenginlikleri yok ediliyor.
Kaddafi de bitti. Silahla ayakta durması mümkün değil. Fransa helikopterler gönderirken, NATO Akdeniz''den vururken, ABD askeri müdahalede yeni destekler açıklarken muhalefet ülke ülke dolaşıyor. ABD muhalefeti Libya''nın temsilcisi olarak tanıdı. Avrupa Birliği tanıdı ve Bingazi''de temsilcilik açtı. Geçiş döneminin temsilcileri Türkiye''ye geldi ve en üst düzeyde ağırlandı. Türkiye''ye yönelik diplomatik çıkarmanın benzeri Rusya''ya yapılıyor. Muhalefet Bingazi''de merkez bankasını kurdu, Avrupa ülkelerinde temsilcilik açıyor.
Kaddafi işte şimdi devrildi. Yeni yönetim işbaşında. Sanıyoruz Libya dosyası bir süre sonra kapatılacak. İşte o zaman Suriye dosyasının nasıl açılacağını göreceğiz.
Üç şehir, üç terör saldırısı, üç şüphe!
00:0026/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Usame Bin Ladin operasyonundan sonra Pakistan''da tuhaf saldırılar oluyor. Görünüşte El Kaide misillemesi ya da Pakistan Talibanı''nın intikam saldırıları… Ancak Hindistan''da Mombai, Türkiye''de İskenderun''da yaşanan saldırıların benzerini Pakistan''da Karaçi''de gördük. Hepsi deniz kıyısında, liman kentleri.. Klasik terör saldırılarının ötesinde, son derece iyi planlanmış, bu tür saldırılar için yıllarca eğitim almış kişilerle yapılan, stratejik hedeflere yönelen, örgüt perspektifini aşan saldırılar bunlar.
Bir grup kişi Karaçi''deki deniz üssüne saldırdı. On altı saat süren çatışmalar Pakistan ordusunu şaşkına uğrattı. Öyle ki, güçlü Pakistan ordusunun on beş kişilik silahlı grubu, üstelik bu kadar önemli bir donanma üssünden uzaklaştıramaması büyük itibar kaybı olarak yorumlandı.
Saldırganlar Pakistan askerlerinin bile sahip olmadığı silahlara, Taliban ölçeğinin çok ötesinde donanıma sahipti. Askeri komutlarla hareket ediyordu, kaçış yolları çok iyi planlanmıştı. Pakistan komandoları on altı saat boyunca etkisiz hale getiremedi. Hatta saldırganları ancak kaçarken görebildiler..
Olayla ilgili tespitleri aktaralım:
Saldırganlar en gelişmiş Amerikan silahlarını kullanıyordu. 130 Pakistan komandosu ile çatıştılar. Kesinlikle bilinen militanlar kategorisinde değillerdi. Taliban mensupları hiç değildi. Saldırının şekli, kullanılan taktikler en az bir yıllık eğitim gerektiriyordu. Öldürmeye değil askeri tesislere zarar vermeyi hedeflemişlerdi ve büyük zarar verdiler. Askeri birimler saldırganları sadece kaçarken görebildiler. Hem Urduca hem de başka diller konuşuyorlardı. Gece görüş dürbünleri dahil maksimum donanımdaydılar. Saldırganlardan kısa boylu hafif sakallı biri, elindeki M16''yı bırakıp iki Uzi''yi çıkardı ve uzak mesafeden askerleri çok rahat vurabildi. Nokta atışlar yapıyorlardı. Daha sonra donanma üssünün tam planının ellerinde olduğu anlaşıldı.
Bunlar Pakistan askeri birimlerinin, o an üste bulunanların tespitleri… Hiçbir şekilde saldırganların Taliban mensupları olduğuna ya da Pakistan Taliban''ı adı altında saldıran kişiler olduğuna inanılmıyor. 20-25 yaş aralığındaki kişilerin, sofistike yöntemler kullandığı, kaba saldırılar yapan Taliban mensuplarıyla benzerliklerinin sadece giydikleri kıyafetler olduğu söyleniyor.
Dün yine saldırı oldu Pakistan''da. Peşaver''de polislere yönelik saldırıda dokuz kişi öldü. Pakistan eski istihbarat başkanı Hamit Gül, “saldırılar asla Taliban işi değil, ABD operasyonu” diyor. Uzmanlar terör saldırısından çok özel operasyon birliklerinin saldırısı üzerinde duruyor. Bunlardan Pakistan içinde ABD''ye ait, Hindistan içinde İsrail''e ait çokça birlik olduğunu biliyoruz.
Ne oluyor peki? Pakistan içinde Taliban''la, El Kaide ile hiç alakası olmayan iç savaş mı tezgahlanıyor? Ya da bu ülke adım adım işgali mi hazırlanıyor? Terör ve benzeri saldırılarla donanma üssüne yönelik saldırı arasındaki ayırımı çok iyi yapmak lazım. Devletlerin kontrol ettiği güçler, örgüt adı altında terör saldırıları yapıyor ve sonraları bunun bazı ülkelerin stratejik planlamaları çerçevesinde ön girişimler olduğu ortaya çıkıyor.
İki örnek verelim:
26 Aralık 2008''de Hindistan''ın Wall Street''i, finans başkenti sayılan Mombai, dehşet verici saldırılarla maruz kaldı. “Hindistan''ın 11 Eylül''ü” dediler. Kentin en hassas bölgelerine koordineli ve son derece planlı biçimde yönelen saldırılardan elbette Pakistan sorumlu tutuldu. Ama hiç de öyle değildi. Yine genç, çok iyi eğitimli, iyi donanımlı, BlackBerry telefonuyla iletişim kuran saldırganlar denizden gelip kenti cehenneme çevirmişti. Mart 1993''te yine Mombai''de seri bombalamalar olmuş, borsa vurulmuş, 257 kişi ölmüştü. Mombai saldırısı, FBI uyarısından sadece birkaç saat sonra gerçekleşmişti. Hiç kimse, bunun sıradan bir terör saldırısı olduğuna inanmadı.
İki saldırının bir benzerini biz de yaşadık. İsrail''in, Akdeniz''de Mavi Marmara gemisine saldırdığı gece İskenderun''da deniz üssü vuruldu, yedi asker şehit oldu. Saldıran PKK''ydı!
İskenderun neresi? Doğu Akdeniz… Türkiye''nin geleceğe yönelik en büyük proje merkezlerinden biri, büyük umutlar ve emeklerle hazırlanan enerji kavşağı. Türkiye''yi buradan vurmanın ne anlama geldiğini düşünelim. “Size Doğu Akdeniz''i dar ederiz”, “Projelerinizi yerle bir ederiz” diyorlardı. “Bu bölgenin güvenliği de güvensizliği de bizden sorulur” diyorlardı…
Amacın ne olduğu daha sonra netleşti.
Türkiye İskenderun''a hava savunma sistemi kurmuş, bölgeyi askeri merkeze dönüştürmüş, kurulan füze üssü İsrail''in potansiyel saldırılarına hazırlıkmış, I-Hawk füzelerinin amacı Suriye ve Hizbullah''ı korumakmış… İsrail kaynakları daha sonra Türkiye''yi dünyaya böyle şikayet ediyordu. Hizbullah ve Suriye''yi korumak içinmiş bu hazırlık. Öyleyse İsrail''in hedefi niye olmasın! Hem Gazze''ye yönelik sivil girişime böyle cevap veriliyordu hem de “Doğu Akdeniz İsrail''den sorulur” demek istiyorlardı.
Pakistan''daki donanma üssüne yönelik saldırı, Hindistan''ın sermaye üssü Mombai''ye yönelik kapsamlı saldırı ve İskenderun saldırısı bize göre sıradan terör saldırıları değildi. Hedefler, semboller, stratejiler iyi belirlenmiş, uzun bir hazırlık dönemi yaşanmış, çok iyi planlanmıştı. Birileri birilerine terör üzerinden ders veriyordu.
Terörle mücadele derken, terör kavramını sorarken klasik terörün bir adım ötesi burası işte. Devletlerle, istihbarat örgütleriyle, terör örgütlerinin birlikte çalıştığı, ihalelerin dağıtıldığı alan burası. Dünya, terör tehdidiyle karşı karşıya değil, terör üzerinden iş yürüten güçlerin oluşturduğu tehditle yüz yüze.
Üç ülkeye bu şekilde mesajlar verildi. Pakistan''daki saldırının anlamı budur. Öyleyse, yakın gelecekte bu ülkede benzer operasyonları çok göreceğiz demektir.
Üç şehir, üç terör saldırısı üç şüphe var ortada. Peki birbirinden uzak bölgelerdeki saldırıların ortak noktası ne? Arkasındaki güçler olmasın!
.Arap sokağını kana bulayacak gizli ordu!
00:0027/05/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
17 Mayıs''ta, çokuluslu güvenlik şirketlerinin daha örgütlerinin başında gelen Blackwater''ın, yeni ismiyle Xe''nin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile 529 milyon dolarlık anlaşma yaptığını, şirkete bir askeri üs tahsis edildiğini, yüzlerce paralı askerin eğitimine başlandığını yazmış, gelişmenin muhtemel sonuçlarını tartışmıştık. Konu şuydu:
Blackwater, BAE merkezli yeni bir özel ordu kuruyordu. Şirketin/örgütün Basra Körfezi''ni merkeze alan yeni organizasyonu yakında çok önemli gelişmelerin olacağına işaret ediyordu. Şu an Libya ve Yemen''de etkin şekilde zaten kullanılan bu tür örgütlerin yakın gelecekte bütün Ortadoğu''da denklem kuracak güce dönüşeceği, ülkelerin siyasal yapısından ulusal sınırlarına kadar müdahil olacağı düşünülmeliydi. Öyleyse Ortadoğu''da gelecekte çıkacak savaşlarda, ulusal ordulardan çok bu örgütler kullanılacaktı.
BAE''nin yaptığı anlaşma, siyasal sonuçların yanı sıra Körfez ülkelerinin son derece cazip yeni bir yatırımı keşfettiğine de işaret ediyor. Artık bu ülkeler ya da onlara bağlı şirketler, kendi bölgelerinden Kuzey Afrika ülkelerine kadar özel ordular ihraç edebilecek. Milyar dolarların döndüğü bir piyasa olacak bu.
Olayla ilgili ayrıntılara geçmeden önce bu şirket/örgütü tekrar hatırlatalım. Dünyanın bir çok bölgesinde özel ordu olarak görev yapıyor, ihaleler alıyor. Afganistan ve Irak''taki katliamlardan insan kaçakçılığına, iç savaş çıkartmaya yönelik suikast ve saldırılarına, CIA ile gizli işkence merkezi işletmeciliğine kadar ne kadar pis iş varsa yapıyor. Terör örgütleri kurmak ve yönetmek, gemilerle silah sevkiyatı, kitle imha silahları artıklarını temizlemek, suikastler, etnik ve mezhep eksenli çatışmaları tezgahlamak gibi sayısız faaliyet alanı var.
Irak''a gönderilip PKK''nın elinde çıkan silahlar da onların organizasyon yeteneklerinin ürünüydü. Mart 2004''te Irak''ta dört üyeleri öldürüldü. Bunun için ABD ordusuyla birlikte Felluce''ye saldırdılar. Haftalarca yakıp yıktılar kitle imha silahları kullandılar. İşte onları yapanlar ABD askerleriyle birlikte bu örgüttü.
Anlaşmanın detaylarıyla ilgili yeni bilgiler geliyor. Biz BAE ile örgüt arasındaki anlaşma, BAE''nin iç güvenliği ile sınırlı gibi algılandı. Öyle değilmiş, tam da bizim düşündüğümüz gibiymiş..
Basra Körfezi ülkelerinin tamamına "hizmet" verecek hatta daha da ileri gidip önümüzdeki aylarda, yıllarda Kuzey Afrika''ya kadar bütün ülkelere "hizmetlerini" yayacakmış. Şimdilik ABD''deki dev karargahın benzerini bu ülkeye kuruyorlar. Yakında başka ülkelerde de üsler açmaya, ikili anlaşmalar yapmaya başlayacaklar.
Kolombiya ve Güney Afrika gibi ülkelerden gelenlerin eğitimine başlandı. Bu kişiler ABD, İngiliz ve Alman uzmanlar tarafından savaşa hazırlanıyor. Her biri aylık 150 dolar alırken eğitmenleri yıllık 300 bin dolar alıyor.
Abu Dabi''nin Veliaht Prens''i Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nahyan bu yönüyle, güvenliğe yatırım yapan girişimci ruhuyla öne çıkıyor. Kendisi de İngiliz askeri akademisinden mezun olan Prens, Pentagon''la da oldukça yakın. Anlaşmayı kim sağladı dersiniz, elbette ABD ve İngiltere.
Peki bu örgütlenmenin gerçek amacı tam olarak ne? Kurulan üslerde eğitilecek gizli askeri birimler Ortadoğu''yu sarsan halk isyanlarına karşı kullanılacak. Özellikle Körfez ülkelerinde yönetime karşı özgürlük talep edenleri bastıracak. Bahreyn''deki taleplerin S. Arabistan askerleriyle bastırılması gibi.
Öyleyse; S. Arabistan, Katar, Kuveyt, BAE gibi Körfez ülkeleri bu tür isyanlar öngörüyor ve kitleleri yabancı paralı askerlerle kontrol altına almayı, ayaklanmaları bastırmayı planlıyor.
Haberlere bakılırsa özel birlikler Körfez dışında da kullanılacak. Gelecekte Mısır''da, Tunus''ta askeri yönetimlere karşı ayaklananları bastırmak için bu ülkelere servis yapılacak. Fiilen kullanıldıklarını biliyoruz ama önümüzdeki dönemde Libya''da etkin biçimde kullanılacak. Ülke bölünecekse bunlar üzerinden bölünecek, ABD ve Avrupa ülkelerinin Libya''daki çıkarlarına göre dizayn yapılacak. Elbette ordulardan önce bu güçler her türlü kirli "hizmetler"i görecek.
Arap Baharı ya da adı ne olursa olsun, kitlesel öfke kiralık katiller ordusu tarafından bastırılacak. Tabi Batı çıkarları ne gerektiriyorsa öyle yapılacak, nerede nasıl kullanılacakları ona göre belirlenecek. Körfez''de halk isyanlarını bastırırken Batı''nın hoşlanmadığı ülkelerde de isyanı, iç savaşı tetikleyecek..
Özgürlük çağrısı!
00:007/06/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazen kimin haklı kimin haksız olduğunu ayırmak zordur. Kimlerin neleri kazandığını, neleri kaybettiğini hesaplamak zordur. Hesaplar karışır, kazanılmış gibi görünen şeyler bir süre sonra büyük kayıplar olarak önümüze dağ gibi yığılır. İşte o zaman, haklı olmanın ya da haksız tarafta yer almanın anlamsızlaştığı zaman olur.
Özgürlük istiyorsak, adalet ve refah istiyorsak, onurla yaşamak istiyorsak haklıyızdır. Durduğumuz yer de, akıttığımız kan da, ödediğimiz bedel de değerlidir, kutsaldır. İnsan olarak, toplum olarak bu bedeli ödemeden hiçbir yere varamayacağımızı biliriz. Bu yüzden, daha iyiye ulaşmak için kendimizi feda eder, canlarımızı veririz. Ama bu yolda yakıp yıktığımız, kırıp döktüğümüz şeylerin hesabını yapmazsak, bedel öderken daha büyük kayıpları çağırırız. Ya da; haklı ve haksız olmanın dışında üçüncü bir gerçekle yüzleşiriz. İki tarafın da ağır zayiat vereceği bir gerçektir bu.
Günlerdir bunları düşünüyorum. Libya''da kanlı bir iç savaş yaşanırken aynı zamanda ülkenin bütün kaynaklarını yok eden saldırıyı birlikte ölçmeye çalışıyorum. NATO ve AB, bu ülkeyi işgale hazırlanıyor. Böyle olmak zorunda mıydı? Bir zalimin elinden imkanlarını, gücünü almak için bir ülke böyle bir yıkıma uğratılmalı mıydı?
Suriye''de Baas rejimini, acımasız bir mafya düzenini yıkarken etnik ve mezhep eksenli sonu gelmez düşmanlıkları hatta işgali göze almalı mıydık. Şam''ın, Halep''in bombalanmasını, uluslararası iradenin uyduruk gerekçelerini hazmetmeli miyiz?
Yemen''de halka karşı ayakta tutulan bir diktatörü alaşağı ederken başka ülkelerde o diktatörü ayakta tutanlarla işbirliğini içselleştirmeli miyiz? Irak örneği karşımızdayken, Libya örneği karşımızdayken aynı akıbete uğramadan bu değişimleri nasıl gerçekleştireceğiz?
20. Yüzyıl''ın kanlı düzenlerinin arkasındaki güçler, bizim özgürlüğümüz, bizim haklılığımız, bizim adalet arayışımız üzerinden yeni bir düzen inşasına girişirken, bizim "iyiliğimiz" için bizim kötülerimizle, bizimle omuz omuza savaşıyor görünürken hiçbir şeyden şüphe etmemeli miyiz?
Bu güçler elbette her şeye muktedir değil. 20. Yüzyıl''ın başındaki patronlukları sorgulanıyor artık. Bu gerçeğe rağmen, varolan rejimler yerine yeni iktidar kadrolarıyla iş tutma yönünde büyük uğraş veriyorlar, önemli mesafe alıyorlar. Daha şimdiden, yeni iktidar elitleriyle güçlü bağlantıları hissedilmeye başlandı. Onlara siyasi danışmanlık yapıyorlar, devlet yönetimini öğretiyorlar, petrol anlaşmaları yapıyorlar, milyar dolarlık ihaleler için ön görüşmeler yürütüyorlar. Böyle olunca da, "Ortadoğu tipi özgürlük ve demokrasi"nin ötesinde "ne değişecek" sorusu bir başka anlam ifade ediyor.
Bu coğrafyanın esaslı bir kalkışmaya, özgürlük söylemine, tarih ve geleceğe ilişkin duruşa, güçlü liderlere ve söyleme ihtiyacı var. Birinci Dünya Savaşı gibi tarihsel kırılmaya yol açacak, yeryüzünde düzeni değiştirecek meydan okumaya ihtiyacı var. Etnik sorunlara, mezhep taassubuna saplanıp kalmadan, küçük iktidar hesaplarıyla gözleri karartmadan, eline tutuşturulan şeylere itibar etmeden bir uzun yürüyüşe ihtiyacı var.
Hangi ülkeye bakarsak bakalım, Türkiye''den bu ülkelere yaklaşımlara bakalım; Libya''da olanlara, Yemen ve Bahreyn''de olanlara bakış farklı, Suriye''de olanlara bakış farklı. Kimi kendi mezhepi duruşuyla bakıyor, kimi, itiraf etmese de etnik kimliği üzerinden bakıyor ama buna İslami bir kılıf giydiriyor.
Bazıları S. Arabistan penceresinden, bazıları İran perspektifinden bakıyor. Hepsi de görünüşte özgürlükten yana, İslami duruştan yana, ama beslendikleri kaynaklar hiçbir zaman sorgulanmıyor. Bir yanda özgürlük için savaşanlar bir başka ülkede özgürlüğe karşı beslendikleri skatüko için savaş veriyor ama bunu ya iyi gizliyor ya da farkında değil.
Mesela bu ülkede İslami hassasiyetleriyle öne çıkan bazı kişi ve çevrelerin, bölgedeki gelişmelere bakışlarıyla ilgili Suudi/İngiliz yönlendirmesinden nasıl etkilendikleri hiç sorgulanmıyor. Ürdün''den, Katar''dan, S. Arabistan''dan gelen rüzgarın Londra''da estirildiğini farkedemiyorlar.
Aklıma hep şu gelmiştir: Osmanlı çözülürken neden bazı çevreler İngiliz imparatorluğu ile bu kadar yakındı? Neden bu topraklar için kendi özgürlük söylemlerini geliştiremediler, bunu başaramadılar? Ya da böyle bir amaçları yok muydu?
Bu sorunun cevabı, bugünün de cevabını oluşturuyor. Benzer çevreler bugün de aynı güçlerin, çevrelerin etkisiyle hareket ediyor. Bölgedeki gelişmelere bu perspektiften bakıyor. Müslüman olmak, İslami hassasiyeti baş tacı yapmak her zaman doğru yapmak anlamına gelmiyor. Tarih, bu kimlikte insanların, çevrelerin telafi edilmez hatalarıyla dolu. Birinci Dünya Savaşı dönemine bir göz atarsak basiretsizlik örneklerini rahatlıkla göreceğiz.
Öyle görünüyor ki, yüz yıl sonra da benzer hatalar yapılacak. Ellerimize tutuşturulan özgürlük ve adalet kadar varolacağız. 20. Yüzyıl''da bize yaşam alanı biçenlerin bu yüzyılda da aynı şeyleri yapmalarına göz yumacağız. Sonra da bunu zafer ilan edeceğiz. Onların zaferi olacak bu. Bizim kanımız üzerinden, bizim kaynaklarımız üzerinden, bizim kimliğimiz üzerinden.
İşte burada bütün coğrafyaya, hepimize bir çağrı var: Hep birlikte, bağımsız, bağlantısız, kendi özgürlük yolumuzu çizmeliyiz. Libya''nın toprakları da bizim, petrolü de.. Suriye''ninkiler de bizim. Ölenler bizim şehitlerimiz. Yıkılan bizim şehirlerimiz. NATO bombardımanında heba edilen yüz milyarlarca dolar bizim paramız.
Suriye de bizim Yemen de. Asla İngilizlerin değil. Olmaması için yüz yıl önce çok ağır bedeller ödedik. Önceki gün Golan''da öldürülenler bizim insanımız, Halep''te kanı akıtılanlar da bizim. Başkalarının bu topraklara uzanan elini kesmeden, yüz yıl geçse de, milyonlar daha ölse de kendi yolumuzu çizemeyeceğiz. İşte bu yüzden, kendi duruşumuzla, kendi söylemimizle, kendi savaşımızı vermek zorundayız.
Suriye"ye Hama tuzağı, Alevi-Sünni çatışması..
00:008/06/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cilvegözü sınır kapısına, Türkiye sınırına yirmi kilometre uzakta bir Suriye kasabası. İslami kimliği ile öne çıkan, İslamcı grupların kendini hissettirdiği Cisr uş-Şuğur kasabasının nüfusu Arap ve Sünni. Önceki gün; son üç ayda Suriye''de olanların çok ötesinde çatışmalara sahne oldu. Baas güvenlik güçleriyle silahlı gruplar arasındaki çatışmada kesin olmayan rakamlara göre yüz yirmi asker/polis öldü. Tanklar tahrip edildi, kasabadaki bütün devlet binaları yakıldı, yıkıldı.
Aylardır devam eden gösterilere tankla, kurşunla karşılık veren güvenlik güçleri yine kesin olmayan rakamlara göre bin iki yüz elli kişiyi öldürmüştü. Ülkenin Batı kesiminde gösterilerin ilk günlerinde sivil ölümlerin yanı sıra asker polis ölümlerine dair haberler de geliyordu. Ama devlet güçleri böylesine bir kayıp vermemişti.
Olaylarla ilgili değişik ihtimaller ve iddialar var. Suriye''ye dair haberleri canlı ve ilgiyle takip eden çevrelerin iddiası şu:
"Suriye''deki diktatör rejim halk katliamını meşrulaştırmak için türlü oyunlara başvuruyor. Cisr eş-Şuğur''da silahlı gruplar tarafından öldürüldüğü iddia edilen yüz yirmi askerin Suriye istihbaratı tarafından öldürüldüğü ortaya çıktı. Halkı öldürmeyi reddeden askerlerin özel istihbarat birimi Şebiha tarafından öldürüldüğü kaydedildi."
Bu iddiaya göre Suriye güvenlik birimleri halka ateş açmayan askerleri kendileri öldürüyor, suçu halkın üzerine atıyor. Baas rejiminin türlü oyunlarının elbette uzun bir listesi var ama buradaki iddia çok da inandırıcı görünmüyor.
Diğer bir iddia CNN International kaynaklı ve Türkiye''yi de işin içine sokuyor.
"İhvan (Müslüman kardeşler) silahlı mücadeleye başladı" iddiasına yer verilen haberde, İhvan''ın "silahları Türkiye üzerinden Suriye''ye soktuğu" öne sürülüyor. Her ne kadar artık sorgulanıyor olsa da, Türkiye-Suriye ortak projeleri ve Ankara''nın Suriye''nin geleceği konusundaki haklı endişeleri göz önünde tutulduğunda iddia bölgesel sonuçlar doğuracak nitelikte. Eğer böyleyse Suriye-Türkiye ilişkileri bitmiş demektir. Silahlar Türkiye üzerinden sokulmamışsa birileri bu sonucu hazırlıyor demektir. CNN''in haberi, yüz yirmi asker/polisin silahlı mücadeleye başlayan İhvan tarafından ve Türkiye üzerinden sokulan silahlarla öldürüldüğü tezine dayandırılmış. Tezin doğru olduğunu düşünelim. O zaman Türkiye üzerinden Suriye''ye askeri operasyon yapılıyor görüntüsü ortaya çıkmaz mı? Ya da bu bir savaş nedeni değil mi? Tam bir deli saçması.
Gelelim üçüncü iddiaya:
Cisr ül-Şuğur''da gerçekten bir çatışma yaşandı. Silahlı gruplar asker ve polisleri öldürdükten sonra kasabanın denetimini ele aldı. Bölgenin karayolu bağlantılarını da kesti. Dün itibariyle Suriye güvenlik birimlerinin bölge üzerinde hiçbir denetimi yoktu. Kasaba halkı korku içinde. Ordunun 1982''deki Hama katliamına benzer bir kıyım başlatacağından endişe ediyorlar.
Çatışmaları yürüten silahlı grup ya da gruplar iddia edildiği gibi İhvan''a mensup değil. Daha sert, daha radikal gruplar. Sünni (selefi) grubun S. Arabistan ve Ürdün''den uyduya çıkan iki televizyonu var. Bu yayınlar üzerinden savaş çağrıları yapılıyor. İlginçtir bu gruba bağlı silahlı kişiler, Suriye yönetiminde yer alan Sünnileri de hedef alıyor. Silahlar, iddia edildiği gibi Türkiye üzerinden değil Irak üzerinden bölgeye nakledilmiş. Ellerinde havan topları bile var ve tankları imha ediyorlar. Siyasi ve mali desteğin S. Arabistan''dan olduğu söyleniyor.
Durum şu: Bu gruplar ile Aleviler arasında kesken bir hesaplaşma yaşanıyor ve tahminlere göre kanlı olaylar daha da büyüyecek. Suriye bu anlamda bir iç savaşa girmiş durumda. Bizim korktuğumuz, birilerinin azami çaba harcadığı senaryo buydu. Artık "Alevilere ölüm", "Sünnilere ölüm" sloganı ile harekete geçenlerin savaşını izlemek zorunda kalmamız, belki de en büyük talihsizliğimiz olacak. Şu an bu hazin durumun ilk örneklerini izliyoruz zaten…
Bunlar olurken, ordunun misillemesinin ya da o kasabadaki gelişmelere yönelik tavrının ne olacağı sorusu çok önemli. Eğer Hama benzeri bir kıyım başlatırlarsa, senaryo büyük oranda tamamlanmış olacak. Bu şekliyle rejim, Hama tuzağına düşürülmüş olacak. İşte o an kıyamet kopacak, rejim tamamen yalnızlaşacak, dış müdahale dahil her türlü senaryo için ortam olgunlaşmış olacak.
Elbette Suriye''deki gelişmelere her yönden bakılabilir. Demokrasi, özgürlük, adalet yönünden, rejimin baskıları yönünden, ülkedeki temsil sorunu yönünden… Ama Suriye gerçekten bölge için bir düğüm noktası. Irak''taki mezhep çatışmaları öncesini andırıyor ve bu ülkede senaryo Alevi-Sünni çatışmasıyla kendini ortaya koyacak bir iç savaş üzerine kurgulanmış.
Bir süre önce bölgede olanları "Arap iç savaşı" olarak nitelemiştik. Dış etkenler, bölge içi ya da ülke içi zaafların yanında İran ve Suudi Arabistan eksenle müthiş bir kapışmanın yaşandığına dikkat çekmiştik. Suriye şimdi bu iki aktörün savaş alanına dönüştü. İnisiyatif kaybedildi.
Dua edelim Cisr üş-Şuğur kasabası yeni bir Hama olmasın. Olursa ne Esad kalacak ne Suriye. Zaten hazırlanan tezgah da buydu…
Biz ölümü beklerken...
00:0010/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cisr uş-Şuğur''da insanlar ölümü beklerken, kasabayı kuşatan askeri birliklerin ne zaman harekete geçeceğine ve nasıl bir sonuçla yüzleşeceğimize dair endişeler büyürken, insanlar akın akın sınırı aşıp Türkiye''de kendilerini güvence altına almaya çalışırken, ''uluslararası irade'' Suriye rejimini hata yapmaya zorlayıp ellerini ovuşturarak bir tür Hama trajedisi umarken, Suriye için yeni Libya senaryosu hazırlığını çoktan başlatılmışken bizler; bu coğrafyanın insanları, bu sefer de her şeyi yine geriden takip etmeye mecbur bırakılıyoruz.
Bir yanda ölümlere ağlamak, acı duymak, Baas rejimine öfkeyi büyütmek, diğer yanda bu kıyımdan beslenenlere, kıyımı daha da sabote ederek askeri müdahale senaryolarına gerekçe oluşturanlara aynı öfkeyi yöneltmek gerekiyor.
Açık söyleyelim Suriye rejimi de halkı da müthiş bir çıkmaza sürükleniyor. Zalim de mazlum da aynı oyunun figüranlarına dönüşüyor. Bir ülke, bir millet kötü bir yönetim üzerinden kurgulanan felakete doğru hızla ilerliyor.
Ölümlerin altında kimlerin imzası var. Elbette Baas rejiminin. Ama başka imzalar da var. Kimler bu ölümler üzerinden piyasa yapıyorsa, düzen kuruyorsa onların da imzası var. Gerçekte kimler kimlerle savaşıyor? Tamam, Suriye halkı, özgürlük isteyen insanlar sokaklara dökülüp en meşru haklarını istiyor. Karşılarına kurşun ve tanklar dikiliyor.
Bize kadar ulaşan görüntüler korkunç. Hastanelerde öldürülen yaralılar, evlerde tedavi edilmek zorunda bırakılan yaralılar, kurşunlara hedef olan çocuklar, sokaklarda yatan bedenler…
Suriye özelinde düşününce Esad yönetiminin dünyaya da kendi halkına da söyleyebileceği hiçbir sözü yok. Bu şekilde olamayacak da. Böyle giderse, durmayı bilmezse, silahla kontrol stratejisinin başarısız olacağını anlayamazsa kendini tarihe gömecek. Ama çok kan dökecek. Rejim devrilmekle kalmayacak, kendisi dahi, üst yönetim uluslararası savaş suçları mahkemesini boylayacak. Çünkü işaretler bunu gösteriyor. Birileri bu mekanizmaları harekete geçirmeye hazırlanıyor.
Ancak ölümlerden başkaları da sorumlu. Zamansız plansız harekete geçirilen insanları tankların önüne atanlar da, onlar provoke edenler de, onlar üzerinde Şam''da iktidar hesabı yapanlar da sorumlu. Suriye muhalefeti dediğimizde içine hiçbir zaman onaylayamayacağımız, daha önceki ölümlerin kanları hâlâ ellerinde olanlar da giriyor.
Suriye senaryosu, Ortadoğu''da yeni bir düzen senaryosudur. Kuzey Afrika''dan Basra Körfezi''ne kadar yeni bir dizayn projesinin düğüm noktasıdır. ABD ve İngiltere''nin, Fransa ve İsrail''in çıkarlarının örtüştüğü bir senaryodur bu. Rejim ne kadar suçluysa, bu çıkar örtüşmesine göre pozisyon alanlar da suçludur. Londra ile, Paris''le iş tutanlar da ölümler üzerinden hesap yapıyorlar çünkü.
Peki ne olacak? Umarız Esad yönetimi kendisine kurulan tuzağa düşmez. Cisr üş-Şuğur''da yeni bir Hama trajedisi yaşatmaz. Yaşatırsa dünya ayağa kalkacak. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi için İngiltere, Fransa, Almanya ve Portekiz''in hazırladığı “kınama” tasarısı bir anda “müdahale” tasarısına dönüşecek. İşte o zaman Libya senaryosunun aynısını Suriye''de göreceğiz. Fransız savaş uçaklarının nasıl harekete geçtiğini izleyeceğiz.
Şunu biliyoruz. Türkiye iletişimi kestiği anda Suriye geri dönülmez noktaya gelmiş olacak. Rusya ve Çin, Irak ve Libya''nın işgalini önleyemedi. Suriye''ye müdahaleyi de önleyemez. O zaman İran''ın Şam yönetimini kurtarma şansı olmayacak, tek başına İran Suriye''ye yetmeyecek.
Türkiye ile Suriye sona yaklaşıyor sanki. Belki de amaçlanan ve beklenen bu sondu. Umarız bir başka formül bulunur ve işe yarar. Aksi takdirde gerçekten çok acı şeylerle karşılaşacağız…
Bu haliyle Şam, kendi sonuna yönelmiş görünüyor. Şu an Suriye''nin ortak geleceği üzerinden en fazla endişe duyan, düşünen, formül arayan, hasarı azaltmaya çalışan ve bunları çıkar eksenli yapmayan tek ülke Türkiye. Ama Türkiye''nin de elleri zayıflıyor. Ankara hiçbir zaman sokaklarda sivillere kıyım uygulayan Baas çeteleriyle aynı safta görünmek istemeyecektir. Ama aynı Ankara, oyunu çok iyi görüyor ve senaryodan ciddi oranda rahatsızlık duyuyor. Bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan Fransız ihtiraslarının kendisini de vuracağını iyi biliyor çünkü. Bu da bir gerçek…
Ama yine de bir sınır, tahammül çizgisi var. Şam o çizgiyi aşmak, Ankara''yı kaybetmek üzere…
Yola devam! İlk sınav Suriye!
00:0013/06/2011, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye bir kez daha seçimini yaptı. Sonuçlar, her şeyin kaldığı yerden devam edeceğini, Türkiye''nin hem içeride hem de dışarıda başlattığı uzun yürüyüşün daha da güçlenip hızlanacağını gösterdi. Bu millet; devlet için de kendisi için de nelerin doğru olduğunu çoğu zaman kendine yol gösterenlerden çok daha iyi biliyor.
İktidar partisi ile muhalefet partileri arasındaki açı bu seçimle daha da büyüdü. Muhalefetin, bırakın projeyi, siyasi söyleminin bile Türkiye kamuoyunda karşılığının olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Tükenmişlik, yorgunluk, eskimişlik iktidarda değil muhalefette kendini gösterdi. AK Parti oylarını artırdı ve hiçbir siyasi kadronun kendine rakip olamayacağını ortaya koydu. Yüzde elli civarındaki oy, inanılmaz bir siyasi başarıdır. Oylarını sürekli artıran bir siyasi liderin karizması ve vizyonu işte bu uzun yürüyüşün en büyük güvencesidir... Cumhuriyet tarihinin en ciddi meydan okumasıdır, Türkiye''nin küresel ölçekte konumlanmasıdır.
Elbette sonuçları çok tartışacağız. Ama AK parti kadrolarını içeride ve dışarıda çok yoğun ve belki de en hareketli iktidar dönemi bekliyor. Bu hareketliliğin içinde de en önemlisi güney komşumuzda yaşananlar.
Peki Türkiye, yakın çevresinde nasıl bir seçim yapacak? Seçim yorgunluğundan çok daha yorucu, çetin bir sorun bu. Bugünden itibaren işte bu müthiş karmaşık bir sorunla yüzleşeceğiz. Çünkü ertelemek, görememek, içinden çıkamamak diye bir seçeneğimiz kalmadı. Can alıcı kararlar alınacak ve uygulanacak. Tabii bu kararlar kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açacak.
Türkiye seçime kilitlenmişken, ister istemez içeriye yönelmişken, alevler bütün çevremizi sardı. Kuzey Afrika''dan Türkiye sınırına uzanan bölgede, çaresizlikle, şaşkınlıkla, kafa karışıklığı ile izlediğimiz, bu coğrafyayı yaktığı gibi yüreklerimizi de yakan, içimizi sızlatan bir durumla karşı karşıyayız.
Tunus''la başlayan dalga sınırlarımızda şimdi. Yarın Türkiye sınırını aşıp aşmayacağına dair kimsenin bir öngörüsü yok. Bu kuşağa yönelik bütün istilacı girişimleri sorgularken, aynı istilacı zihnin kendi içimizdeki zorbalıklarını izliyoruz şimdi. Bu anlayışın bize, kendi insanına yaptıklarının açıklanabilir bir tarafı kalmadı. Bağımsızlık, ülke bütünlüğü, devlet, iktidar, özgürlük, güvenlik hepsi bir yana, insan yaşamını yok sayan zihnin tahammül sınırlarını aştı.
Suriye''de endişe verici gelişmeler oluyor, hep birlikte izliyoruz. Ülkenin hassas pozisyonu, Türkiye açısından ne ifade ettiği, model ortaklık üzerinden devam eden bölgesel projenin ne olacağı, Fransa ya da diğer batılı ülkelerin bir hafta ya da bir ay sonra bu ülkeye neler yapabileceği elbette derinlemesine tartışılması gereken, tartıştığımız şeyler.
Ancak endişelerimiz korkuya, paniğe doğru yöneliyor. Baas yönetimi, kendisine tanınan krediyi, tahammül sınırını aştı.. Reform yapmaya, ülke içindeki huzursuzluğun üstesinde gelmeye yönelik beklentiyi bitirdi. "Beşşar Esad iyi niyetli ama ekibi, eski basçı kadro bunları yapıyor" söylemi de anlamını yitirdi. Bu konuda Türkiye kadar sabırlı davranan, Şam''a destek olan bir ülke olmadı. Suriye''yi daha doğrusu Suriye yönetimini en son terkedecek ülke Türkiye''ydi ve bu oluyor artık.
Bugünden itibaren, hükümetin önündeki en önemli gündemi Suriye olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan''ın son sözleri, iplerin kopmak üzere gösteriyor. Türkiye, Şam yönetiminin kendi halkına yönelik acımasız tutumuna tahammül gösteren, çetelerin tamamen mezhepsel bir reaksiyonla sokakları kana bulamasını tolere eden bir ülke görüntüsü vermeyecek.
Beklenti şu:
En yakın zamanda Suriye ile son bir görüşme olacak. Bir şeylerin düzeleceğine yönelik ihtimallere pek şans tanınmasa da, "farklı" bir konuşma olacak bu. Alınan mesaj Türkiye''nin yeni durumunu belirleyecek. Kanaatimiz, Suriye yönetiminin Ankara''ya verdiği yanıltıcı bilgiler bu sefer ikna edici olmayacak. Ardından Ankara''nın ipleri kopardığını göreceğiz belki. Ve Şam''a karşı sertleştiğini...
Şu an bu ülkede yaşanan şey bir güvenlik önlemi değil. İç isyanı bastırmak da değil. Hiç kimsenin kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği bu yöntemin, İsrail''in Gazzelilere uyguladığı yöntemden farkı yok.
Düşmanlarının dostlarına karşı kullandığı yönetimi Suriye kendi halkına kullanıyor. Bir azınlık rejimi olduğunun açık görüntüsünü veriyor. Devlet olma yerine, kuşatıcı olma yerine örgüt gibi, mezhepsel bir kimlikle kıyım yapıyor.
Bu bölgede, neresi olursa olsun işgallere, dış müdahaleye karşı hassasiyetimiz en üst noktada. Suriye örneğinin yeni bir işgal senaryosunu meşrulaştıracağını, zihinleri buna hazırlanacağını çok iyi biliyoruz. İşgal ve istilaya karşıt duruşumuz devam edecek, bu endişemiz de devam edecek. Ancak muhalefet üzerinden, kan üzerinden, zaaflar üzerinden işgal senaryosu çizenlerin bu sefer ellerini güçlendiren şey Şam''daki mafya düzeninin eylemleri oldu. Suriye''ye yönelik böyle bir senaryo hazırlanıyorsa, bence hazırlanıyor, bunun en büyük müsebbibi bu yönetimidir.
Türkiye''nin bölgeye yönelik ortaklık projelerini destekledik, desteklemeye devam edeceğiz. Ama bu, bütün günahları affetmemiz, gidişatı normal görmemiz anlamına gelmiyor. Kendi kalkına yönelmiş tankların, kurşunların affedilir bir yanı yok.
Beşşar Esad ve yönetimi kredisini tüketti, iyi niyetleri yok etti. Suriye''yi yalnızlaştırdı. Bundan sonraki her cinayet, her kıyım bu kadrolara büyük bedel ödetecek.
"Türkiye Suriye''yi terkettiği anda Şam yönetimi biter" demiştik.
Galiba önümüzdeki günlerde bu olacak. Süreç, Soğuk Savaş artığı Baas rejiminin tasfiyesinin çok yakın olduğunu gösteriyor. Esad hata yaptı, çok büyük hata yaptı ve kaybetti. Artık yeni bir Suriye üzerine konuşma zamanı...
Bu bir gelecek çağrısıdır!
00:0014/06/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Gözlerini Türkiye''ye çevirmiş, Türkiye''den gelecek haberleri büyük bir heyecanla takip eden, Bağdat, Şam, Beyrut, Kahire, Tunus, Saraybosna, Üsküp, Bakü, Lefkoşe ve diğer tüm dost ve kardeş ülke başkentlerini, halklarını buradan muhabbetle selamlıyorum.
Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Arap, Laz Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kazanmıştır. Yoksul kardeşim, kimsesiz kardeşim kazanmıştır. Bugün küresel ölçekte mazlumların mağdurların umudu kazanmıştır. İnanın bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır. İzmir kadar Beyrut kazanmıştır. Ankara kadar Şam kazanmıştır. Diyarbakır kadar Ramallah, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır.
Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır. Bu milletin bir evladı olarak şunu da büyük bir gururla ifade etmek durumundayım. Türkiye artık bölgesine ve dünyaya örnek teşkil edecek bir demokratik özgürlüğe ulaşmıştır….”
Bu sözleri söyledi Başbakan Tayyip Erdoğan zafer konuşmasında.
Türkiye''nin bundan sonra izleyeceği yol haritasını ortaya koydu. İçerideki devrimlerin etkilerinin nasıl olacağını biliyoruz, izliyoruz… Sarsıcı dönüşüm, devlet iktidarını elinde tutan geleneksel yapıların direncini önemli ölçüde kırdı. Artık geri dönüşüm, hele bu sonuçlardan sonra oldukça zor görünüyor.
İçerideki dönüşümle uyum içinde Türkiye''nin küresel algısı da, algılanışı da değişiyor, ilgi alanı da genişliyor. Bugüne kadar bölge ülkeleriyle yürütülen yakınlaşma, ortaklıklar inşası projeleri kritik bir noktaya geldi. Bölgedeki rejimlerle yürütülen, kamuoyu tarafından büyük destek gören ortaklık projelerinin ciddi bir nitelik değişimine uğrayacağı, muhataplarının değişeceği aşikar. Bölgeyi saran fırtına, bütün hesapların revize edilmesini zorunlu kılıyor.
Bu yüzden bölgede, Erdoğan''ın isim isim saydığı o başkentlerde, o ülkelerin sokaklarında Türkiye''nin neler yapacağını, yapabileceğini henüz bilmiyoruz. Arap sokaklarında dalga dalga yayılan Türkiye etkisi giderek varolan iktidarlara karşı en önemli silah haline geliyor, kitleler bu silahla içeride değişimleri zorluyor.
Beyrut''ta, Şam''da, diğer başkentlerde, sokaklarda Türk bayraklarının yerine Fransız bayraklarını, Amerikan bayraklarını, İngiliz bayraklarını yeniden dalgalandırmaya yönelik dalga ile Türkiye''nin vizyonu, perspektifi ne kadar örtüşecek, ne kadar çatışacak zamanla göreceğiz. Bugüne kadar yapılanlar Türkiye''nin meydan okuması olarak algılandı ve bu güçler şimdi bu meydan okumayı terbiye ediyor, hesaba çekiyor.
İstanbul''un kaderi ile Bağdat''ın kaderi, Kudüs''ün kaderi, Şam''ın kaderi, Beyrut''un kaderi, Kahire''nin kaderi aynı. Bu yüzyıllardır böyleydi. Birkaç yüz yıldır bunu unutturmaya çalıştılar bize. Yeniden hatırladık. Yeniden görmeyi öğrendik. Yeniden ortak bir gelecek inşasının mümkün olduğunu öğrendik. Bağdat''a düşen bombalar İstanbul''un canını acıttı. Yarın Şam''a düşecek bombalar da canımızı yakacak, biliyoruz. Bu yüzden, Erdoğan''ın sözleri, bölgeyi okuma biçimi ne kadar da doğru.
Bu coğrafyada barış da, savaş da, istila projesi de Türkiye''nin pozisyonuna göre şekil alacak. Hep öyle oldu... Baskıcı rejimlerin kendi halkına karşı yürüttüğü kıyımla, istilacı projelerin bir yerlerde kesiştiğini de bilmeliyiz. Dolayısıyla, bölgeyi saran gelişmelerde, özellikle de Suriye konusunda Ankara''nın atacağı adımlar belirleyici olacaktır.
Her ne olursa olsun artık şunu biliyoruz: Türkiye''nin gelecek inşası sınırların ötesine taşan ortaklıklarla mümkün olacak. Siyasi tarihin, ortak geçmişin zenginliği ile mümkün olacak. Anadolu sınırlarına hapsolmuş bir Türkiye olmayacak. İstanbul''un sesiyle Beyrut''un, Kudüs''ün, Şam''ın sesi birlikte duyulacak. Kaderler yeniden birleşecek. Bu uzun yürüyüş, bölgedeki rejimlerle sınırlı değil, gelip geçici siyasi hareketliliklerle de sınırlı olmayacak.
Yüz yıl sonra yeni Türkiye''nin sesiydi o cümleler. İnanıyorum sadece bölge başkentlerinde, sokaklarında değil, Batı başkentlerinde de çok iyi duyuldu. Her sözü, cümleyi, sesi dikkatle not eden o başkentler, bugünlerde Türkiye karşıtı sert rüzgarlara yatırım yapıyor.
Suriye''deki olayları Türkiye''nin kışkırttığını, silah verdiğini, istilacı güçlere Truva atı hizmeti verdiğini, yakında Türk ordusunun Suriye''ye saldıracağını servis ediyorlar. Türkiye''nin ikili oynadığını, bir yanda Suriye''ye destek veriyor görünürken diğer yanda istilacılarla işbirliği yaptığını iddia ediyorlar.
Amaç, sokaklardaki Türkiye algısını silip süpürmek.
Evet doğru, ABD''li bir senatör, Lindsey Graham, “çok yakında Suriye''yi vuracaklarını” söylüyor. Fransa, İtalya, İngiltere''den benzer sesler yükseliyor. İran''dan da aynı ses geliyor. Doğu ve Batı yeni bir Türkiye karşıtlığı üzerinde birleşmiş gibi. Türkiye''ye karşı çok sert rüzgarlar bu güç birliğinden geliyor. Aslında korkunun sesi bu.
Oysa Erdoğan''ın zafer konuşmasındaki sözleri, cümleleri böyle değildi. Bir gönül birlikteliğinden söz etti. Kaderlerimizin bir olduğundan, acılarımızın, öfkelerimizin, sevinçlerimizin aynı olduğundan… El ele vermekten, güç birliği yapmaktan, ortak gelecek inşasından, ortak geçmişin bugüne çağrılmasından söz etti.
Şunu biliyoruz, bugün rüzgar hangi yönden eserse essin, ister Doğu''dan ister Batı''dan gelsin; İstanbul''un, Kudüs''ün, Bağdat''ın, Şam''ın kaderi birleşecek. Şam''ın kalp atışları İstanbul''dan duyulacak. İstanbul''unki Bağdat''tan… Hiç kimse, hiçbir güç, hiçbir uğursuzluk bu birleşmeyi engelleyemeyecek. Bugünün korkuları, engelleri bir bir aşılacak.
İşte Erdoğan''ın sözleri bu geleceği haber veriyor. Bir hedefi, eğilimi, bugüne çağrılan o muhteşem gücü haber veriyor. Artık Türkiye''nin de, bölgenin de geleceği bu…
İpler koptu: Suriye"yi işgal mi edeceğiz!
00:0015/06/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın Beşşar Esad''la dünkü telefon konuşması, bir şeyleri düzeltmeye yeter mi? Hem Suriye içinde hem de Türkiye-Suriye ilişkilerinde bazı şeyleri eski haline çevirme yönünde bir sonuca yol açabilir mi?
Sanmıyorum… Ankara-Şam arasındaki o gösterişli birlik görüntüleri artık tarihe karıştı. Güven ortadan kalktı. Şam''dan iletilen mesajlarla uygulanan güvenlik yöntemlerinin farklılığı, şiddetin dozunun sürekli artırılması, verilen güvencelerin boş çıkması, iki başkent arasındaki sıcak ilişkilerin sonunu getirdi.
Erdoğan''ın dünkü görüşmede Esad''a; “şiddetten uzak durması, reformları takvime bağlaması ve ivedilikle uygulaması” tavsiyesinde bulunduğu ifade ediliyor. Daha önce de “kardeşini feda et” telkininde bulunduğu iddia edilmişti. Ancak Şam yönetiminin, hele bu kaotik durumda bunu yapma iradesinin olmayacağını, tam tersine güvenlikçi çevrelerin iktidar alanının daha da genişleyip güçlendiğini, reform isteyenlerin ellerinin iyice zayıfladığını görüyoruz.
Türkiye, sekiz yıldır Suriye''ye yönelik dış baskıları zayıflatmaya, bu ülkenin kontrollü şekilde değişimine, normalleşmesine destek olmaya çalıştı. Maalesef bütün bunlar, birkaç haftada etkisini kaybetti. Baas yönetimi, yıllardır edindiği değişim tecrübesini bir anda kenara itip, eski alışkanlıklarına döndü. Tipik Baas karakterine teslim oldu. Bu aşamadan sonra ''Suriye''ye rağmen Suriye''yi desteklemek'' Türkiye için hiç de akıllıca bir duruş olmayacaktır. Öyle de oluyor.
Başından beri bu ülkede olanların, ülke içi temsil krizi, rejimin kendi halkını kıyımdan geçirmesi gibi geleneksel Suriye gerçeklerinin ötesinde yeni bazı gelişmelerle de bağlantılı olduğuna işaret etmeye çalıştık. O da Suriye üzerinde İran-Suudi Arabistan savaşının yaşandığı gerçeğidir. Bölge dışı güçlerin en zayıf yanımıza yatırım yaptığını gerçeğidir. Çok büyük tuzaktı bu ve bir kez daha düştük. Fay hatlarını bir kez daha harekete geçirdiler. Bu sefer depremin şiddeti çok daha büyük olacak gibi.
Bölgenin iki keskin kampı arasındaki çatışma Yemen''de, Lübnan''da, Irak''ta kendini gösterdi. İç savaşlara neden oldu, kitlesel ölümlere yol açtı. Bu bölgelerdeki güç savaşı halen devam ediyor. Şimdi Suriye üzerinden belki diğerlerinden çok daha şiddetli, çok daha sarsıcı yeni bir cephe açılıyor. Bu sefer kitlesel kıyımlar belki çok daha acımasız olacak.
Türkiye''nin duruşu bu açıdan çok önemli. Irak içindeki güç savaşının bölgesel karakter almaması için Ankara çok yoğun çaba harcadı. Başarılı da oldu. Ama bu seferki kriz çok daha büyük, bölgesel etkileri daha geniş olacak.
Suriye içinden, Lübnan''daki bazı çevrelerden özellikle de İran''dan Türkiye''ye yönelen yayınlara, sert ithamlara dikkat ediyor musunuz? Tahran neredeyse Suriye''de olup biten her şeyin sorumlusu olarak Türkiye''yi ilan ediyor. Resmi haber kaynakları, silahların Türkiye''den gittiğini, çatışmaları Türkiye''nin beslediğini, bazı örgütleri Türkiye''nin yönlendirdiğini bile iddia edebiliyor.
Yine bölgede, ''İran aksı''na mensup yayın organları aynı koroya katılıyor, Türkiye karşıtı inanılmaz bir karalama kampanyası yürütülüyor. Ankara''nın Batı ile işbirliği yaptığı, Suriye''ye iki yüzlü davrandığı, bu ülkeye yönelik işgal hazırlığının öncüsü olduğu iddia ediliyor.
Buradan bakınca iplerin çoktan koptuğunu görebiliyoruz. Ankara''nın yeni Ortadoğu projelerini rejim değişikliği dalgasından sonraya ertelediğini, muhataplarını değiştirdiğini görebiliyoruz.
Hassas olmamız gereken tek şey var: Mezhep eksenli krizi besleyen ülkelerden biri olmamak. Bölge ülkeleri bu kimliğe göre bloklara ayrılıyor ve her zamankinden çok daha öfkeli bir şekilde safları netleştiriyor. Bu, bütün coğrafya için yıkım demektir, on yıllarca devam edecek kaos ve çatışmalar demektir. Bu endişenin dışında, Suriye''deki krize bakışta bir sorunumuz yok. Elbette haktan, adaletten, insandan yana olacağız. Ancak Türkiye''de bazı çevrelerin dar mezhep kışkırtıcılığı ile bütün bölgeyi yakmaya ayarlı düşüncesizce hareketlerini, bölgedeki kamplaşmanın artık Türkiye''ye de ihraç edildiğinin göstergesi olduğunu bilmek zorundayız.
Eğer bu Suudi-İran kaynaklı mezhep çatışmasına yönelik girişimleri kontrol edemezsek, sakinleştiremezsek, işin ucu Çaldıran Savaşı''na kadar gidecek demektir. Türkiye olarak bölgeye ve dünyaya yeni şeyler söyleme yeteneğimiz önemli ölçüde yok olacaktır.
Önümüzdeki haftalarda Suriye''ye askeri müdahaleyi tartışıyor olacağız. Her ne gerekçeyle olursa olsun, bölgemizde bir ülkenin daha işgalini hazmetmemiz mümkün değil. Hal böyle iken, Irak''tan ders almayanlar, Libya''nın şu anki durumuna dair sözü kalmayanlar, işgallere karşı direnmesi gerekenler ABD''nin, İngiltere''nin, NATO''nun bir ülkeyi daha işgal etmesi için adeta diz çöküp yalvarıyor.
Bu, tam anlamıyla bir savrulmadır. O çevrelerin Irak''ta yüz binlerin ölümüne duyduğu öfke ve acı, gerçek değil miydi. Afganistan''ın işgaline duydukları öfke neydi? Libya için neden kimse bir şey söyleyemiyor?
Sadece Amerika, Libya''nın 32 milyar dolarına el koydu. Avrupa daha fazlasına el koydu. Bu ülkeyi harabeye çevirdiler. Yüz milyarlarca dolar para kazanacaklar savaş sonrasında. Bu savaşların sadece siyasi değil aynı zamanda yatırım için yapıldığını anlamıyor muyuz?
Gerçekten zor durumlarla karşı karşıyayız. Türkiye-Suriye ilişkileri koptu. Soğuk Savaş döneminin kamplaşması başladı sanki. Yazık.. Bir kez daha kazılan kuyuya düştük. Yüz yıl boyunca düştüğümüz gibi…
Türkiye-Suriye sınırı sadece on binlerce mültecinin akınına uğramayacak. Kim bilir, yakın geçmişte gördüğümüz en büyük askeri hareketliliğe de ev sahipliği yapacak.
Şiilere ölüm, Sünnilere ölüm” sloganı mı atacağız?
00:0017/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Sünnilere ölüm, Şiilere ölüm” sloganları mı atacağız artık! “İran benim, Suudi Arabistan senin” mi diyeceğiz? İki karşıt cepheye göre mi mevzileneceğiz bundan sonra?
Libya''ya bakarken, Suriye''ye bakarken, Yemen''e-Bahreyn''e bakarken durduğumuz yeri bu ayrışmaya, cepheleşmeye göre mi belirleyeceğiz?
Biriler böyle bir ayrışma üzerinden çatışmalar, öfkeler, düşmanlıklar inşa ediyorsa ve bu bizde bir tür akıl tutulmasına yol açıyorsa ne yapacağız, teslim mi olacağız?
Baas düşmanlığımız Alevi düşmanlığına, Baas sempatimiz Sünni düşmanlığına mı neden olacak? Alevi isek Suriye''deki kanlı baskınları, ölümleri, kıyımları mı onaylayacağız? Ölümlere duyduğumuz üzüntü ve acı bizden saymadığımız herkesi küfür, düşman cephesine mi sürükleyecek? Öfke gözlerimizi kör ettiğinde, en yakınımızdakinden mi alacağız intikamı?
S. Arabistan ve İran kaynaklı mezhep krizi bu sefer Suriye üzerinden Türkiye''ye ihraç ediliyor, farkında mısınız? Bu, Türkiye dahil, bütün bölge için yıkımdır…
Bunu Irak''ta denediler. Şii-Sünni liderler öldürüldü. Camiler-türbeler bombalandı. Bağdat sokaklarında yüzyılladır beraber yaşayanlar birbirini boğazladı.
Adı Ömer olan öldürüldü, aileler parçalandı, Baas zulmünün acısını çekenler Baas zulmünün intikamını böyle aldı. On binlerce insan bu yüzden öldürüldü. İşgalin yok ettiğinden daha fazla insan bu yüzden hayatını kaybetti.
Mazlumların zalimleşmesiydi ibretle izlediğimiz şey. Bu coğrafyanın ayıbıydı, zayıflığıydı, bir kez daha yenilgisiydi. Mezhep üzerinden, kimlik üzerinden, kan üzerinden yürütülün güç savaşının, kirli projelerin Irak sınırları dışına taşması engellenebildi. Kör savaşın bütün bölgeye yayılması kısmen de olsa durdurulabildi.
Ancak bu sefer farklı… Kanla beslenen bir rejimin, Afganistan''dan Kızıldeniz kıyılarına kadar mezhep kimliğine odaklı nüfuz genişlemesi için çalışan bir ülkenin, Şii yayılmasına karşı “Sünni Blok”un öncülüğüne atanan ülkenin bölge düzeyinde, çoğu zaman başkaları adına yürüttüğü keskin hesaplaşma, bizim sokaklarımıza acı olarak, ölüm olarak, öfke olarak yağıyor.
Bizim sokaklarımıza yağan kötülükle onların hesapları aynı değil.. Herkes kendi temsilcilerini saldı sokaklara, kin pazarlıyor. Zalim öldürürken, mazluma yardım ediyor görünen de başka sokaklarda aynı mazlumları öldürüyor.
İşte bu zamanda, acı ve öfkelerimiz bizi hiç bilmediğimiz yerlere savurmamalı. Bu coğrafyaya ölüm yağdıranlara diz çöküp yalvartmamalı. Karşı olduklarımıza, kötü olana her zaman karşı durmalıyız. Irak''ta kötü olanlar Suriye''de iyi olamaz, bu yanılgı bizi çok daha büyük ızdıraplara sürükleyecek.
İngiliz basınındaki yayınlara, Türkiye''de bazı çevrelerin öfkelerine dikkat edelim. Birbiriyle nasıl da örtüşüyor. Orada da burada da, Baas yayın organlarında da bu kirli savaş besleyenlerin cephesinde de koro halinde mezhep üzerinden düşmanlıklar, öfkeler pazarlanıyor, farkında mıyız?
Libya''da gök gürültüsünü andıran bombardımanların sesi İstanbul''dan neden duyulmaz, neden kalpler buradaki yıkım için sızlamaz? Ne çabuk unuttuk Libya''yı. Kim, nasıl unutturdu? Orada yok edilenler Kaddafi''nin zenginlikleri değil, Libya halkının birikimleri. Yıkılan şehirler, yağmalanan kaynaklar bizim kaynaklarımız.
Düşüncelerimiz kadar hislerimizi de mi başkaları yönetir oldu? Suriye''de olanlara sesimizi yükseltmeliyiz. Bahreyn''de, Libya''da olanlara da… Durduğumuz yerden sağımıza solumuza küfretmemiz isteniyor bizden. Bu tuzağa düşmemeliyiz.
Bir yere olan düşmanlığımız, kontrolden çıkıp bütün yönlere yayılmamalı. Rejimlere duyduğumuz öfke kendimizden görmediğimiz insanlara yönelmemeli. İşgale duyduğumuz öfke, rejimlere sempatiye dönüşmemeli.
Bu coğrafyanın insanları, yüz yıldır dar iktidar hesaplarının, asırlık sömürge politikalarının kurbanı oldu. Her dönemde başka düşmanlıklar inşa edildi. Dün düşmanımız olan sonradan dosta, beraber yaşadıklarımız düşmana dönüştürüldü. Bazen rejimler üzerinden bazen rejimlerin kurbanları üzerinden oyunlar oynandı. Ne yazık ki, hemen hepsi tuttu.
Hiç kimse Baas rejimini savunamaz, onaylayamaz. Onlarca yıldır bölgede hüküm süren rejimlerin hepsi aşağı yukarı aynı durumda. Yine hiç kimse Suriye''de akan kanları meşrulaştıramaz, normalleştiremez, bize kabul ettiremez.
Ancak hiç kimse, Suriye''de olanlar üzerinden bize tuzak kuramaz, kuramamalı. Baas, mezhep refleksiyle kendine isyan eden herkese kıyım uygulasa bile biz mezhep tuzağına düşmemeliyiz.
“Sünnilere ölüm, Şiilere ölüm” bizim sloganımız değil, olmamalı. İlk kez Türkiye''ye doğru yayılan böyle tehdit görüyoruz. Bu slogan İstanbul sokaklarında atıldığı an, bittiğimiz andır. Biz yüz yılı daha heba edeceğimizin ilanıdır!
Bu, nasıl bir korku böyle!
00:0021/06/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerika Ortadoğu''dan çekilecek. Bir güç boşluğu oluşacak. O zaman nasıl bir bölge ile karşı karşıya kalacağız? Birkaç ihtimal var:
Mutlu senaryo: Ülkelerin ardı ardına Batı demokrasisini kucaklamaları. Bu olursa, Amerika çekilse bile bölge Batı ekseninde kalmaya devam edecek. Hiçbir harcama olmaksızın, güç sarfetmeksizin düzen kaldığı yerden devam edecek. En azından öyle umuluyor. Kabus senaryoları da var:
Birincisi iç savaş: İster mezhep ister etnik kimlik isterse başta sebeplerle olsun, bütün bölgenin iç savaşlara sürüklenmesi. Çatışmanın İslam''ın sınırlarından merkezine kayması. Böyle bir senaryo bir yüzyıl kaybettirecek. Ancak istikrarsızlık Batı''yı yormadığı sürece sorun değil. Bölgenin canı cehenneme!
İslami bir devrim: İran devriminden sonra, bölgedeki derin sarsıntının benzer devrimlerle sona ermesi. Cezayir''den Mısır''a, Sudan''dan Suriye''ye kadar Batı karşıtı sert bir cephenin oluşması…
Yeni Osmanlı: Türkiye''nin öncülüğünde bütün bölgenin toparlanması. Yeni bir İslam imparatorluğunun, güç merkezinin oluşması. Yeni küresel aktörün, dünya düzenini altüst etmesi…
Batı''nın yeni korkuları bunlar. Ekonomik kriz Yunanistan''ı, İspanya''yı, Amerika''yı, İngiltere''yi batırırken, küresel ölçekte meydan okumalara karşı direnci kırarken Batı kamuoyuna korkular hakim olmaya başladı. Avrupa ve Amerika basınının son günlerde ardı ardına Osmanlı haritaları yayınlaması, Osmanlı korkusu üzerinden piyasa düzenlemesine girişilmesi bundan…
En son Newsweek dergisinin değerlendirmesinde yukarıdaki dört senaryo tartışıldı. Tayyip Erdoğan''ın agresif Müslüman ülke, Kanuni dönemini andıran Süper Güç heveslerinden dem vurulup, gelecek analizi yerine gelecek korkusu pazarlayan, Batı''yı harekete geçiren bir nevi çağrı var önümüzde.
Bugün; Kuzey Afrika''dan İran sınırına hatta Pakistan''a kadar uzanan kuşakta ardı ardına meydana gelen depremlerin, gerekçeleri farklı olsa da sonuçları aynı olan kaosun sebebi bu korkular değil mi? Avrupa''nın “hasta adamı”nın yeniden dirilişinden duyulan korku ne kadar da büyük!
Erdoğan''ın seçim sonuçlarından hemen sonra yaptığı bir tür “gelecek çağrısı”nda kullandığı o cümleler birilerini fena ürkütmüş.
“Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Arap, Laz Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kazanmıştır. Yoksul kardeşim, kimsesiz kardeşim kazanmıştır. Bugün küresel ölçekte mazlumların mağdurların umudu kazanmıştır. İnanın bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır. İzmir kadar Beyrut kazanmıştır. Ankara kadar Şam kazanmıştır. Diyarbakır kadar Ramallah, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır” cümlelerinin, yüz yıldır bu coğrafyaya yönelen bütün ayrıştırıcı projelere bir meydan okuma olarak algılanmış.
Öyleyse haklı bir endişe var ortada. Afganistan''da, Libya''da, Irak''ta, Suriye''de, Pakistan''da ve Türkiye''de hala ayrıştırma-çatıştırma projelerini uygulayanların projeleriyle bu sözlerin örtüşmediğini sadece biz görmüyoruz. Birinci Dünya savaşında bütün coğrafyayı köleleştirirken, dağıtırken kullandıkları yöntemleri yeniden uyguladıkları için bu sözler ezber bozucu nitelik taşıyor.
Öyleyse bu meydan okuma ve karşılığında ilan edilen korku, bugün bir çok ülkede olduğu gibi, gelecekte de Türkiye''nin önüne şiddetli bir ayrıştırma projesinin sürüleceğinin işaretidir.
Osmanlı vurgusu bu yüzden önemli, bu yüzden ısrarla gündemde tutuluyor. Türkiye karşıtı bölgesel reaksiyon oluşturulacak, Batı dünyası yeni tehdide göre teyakkuza geçirilecek, birleştirici projeler boşa çıkarılıp her ülkede bütün farklılıklar çatışmaya dönüştürülecek. Onlar yoluna devam edecek biz zaaflarımızla, düşmanlıklarımızla birbirimizi boğazlamaya devam edeceğiz.
On yıldır, yoğun olarak son beş yıl içinde, Türkiye''yi merkeze alan, “bu ülke ne yapmak istiyor” sorularına verilen cevaplarda hep “yeni Osmanlı” vurgusu öne çıkar oldu. Yeni Osmanlıcılık söylemi, dışarıda Türkiye''yi durdurma, sınırlama, yeniden içeri yönlendirme, bölgede Türkiye karşıtı bir reaksiyon oluşturma, korkuları besleme amacına yönelik. “Ya AB dışında yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacak ve AB''nin rekabetçisi olacak ya da Türkiye AB üyesi olup güçler birleşecek…” sözünü AB dönem başkanı ülkenin Dışişleri Bakını söylüyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun; ''Osmanlı tarihte kalmıştır, tarihi bir öğedir. Ama bu ülkelerin bölgelerin ortak geçmişlerinden hareketle eşit egemen ve uluslararası hukuk çerçevesinde ilişkilerini yürütmesine engel değildir. Başka gündemimiz yoktur. Bu tür iddiaları kabul etmeyiz.” Sözü bu başkentlerde yankılanmıyor. Ortadoğu başkentlerinde de yankılanmaması için bilinen bütün yollar deneniyor.
Ama biz, sadece konuşabilmek için, sadece ortak bir iletişim kanalı oluşturabilmek için, sadece krizleri önlemeye yönelik öneriler geliştirmek için, yıllardır bize önerilen barış ve dönüşüm projelerinin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırmak için, kendi önceliklerimize göre, ortak iyiliklerimiz için barış hareketleri, girişimleri geliştirmek zorundayız. Bu, bir varolma mücadelesidir.
Oyun tam da burada işte. Yapmak istediklerimize karşıt sesler buradan yükseliyor. Sabotaj buradan başlıyor. Korku pazarlayarak bölgeyi ve Batı''yı teyakkuza geçirenler burada mevzileniyor. Yıllardır inşa edilen, Basra Körfezi''nden Kuzey Afrika''ya doğru yayılan birleştirici, ortaklıklar inşa edici proje, birkaç ayda çökertildi. Bölgedeki zaaflar, ayıplar, zorbalıklar, kıyımlarla hesaplaşma üzerinden bir yıkım başladı.
Dün Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad''ı dinledik. Ülkesindeki huzursuzluğu algılamasının Mısır liderinden, Libya liderinden, Tunus liderinden, Yemen liderinden pek de fraklı olmadığını gördük. Somut reformlar için tarih verdi, Müslüman Kardeşler''in önünü açacaklarını söyledi, birkaç ay içinde seçim yapılacağı taahhüdünde bulundu. Bunlar aylar önce yapılması gereken şeylerdi.
Yetmedi, yetmeyecek. Kriz derinleşecek. Kan üzerimize de sıçrayacak. Ne garip; ayrıştırma, çatıştırma projelerini uygulayanlar bu rejimler üzerinden hesap yaptılar. Şimdi ayrı rejimlere karşı duranlar üzerinden hesap yapıyorlar. Bu arada Türkiye''ye de uyarılar yapmayı, örtülü tehditler savurmayı da ihmal etmiyorlar…
Yüz yıl sonra gerçek bir tarihsel kırılma dönemini yaşıyoruz. Vereceğimiz kararlar, algılama biçimimiz, durduğumuz yer geleceğimizi biçimlendirecek. Ya yüz yıl daha kaoslar içinde oradan oraya sürükleneceğiz ya da acı kararlar verip bir varoluş mücadelesi içine gireceğiz. Bu mücadele, günübirlik öfkelerle, rejimlere sempatiyle yapılamayacağı gibi, “gelin işgal edin” şeklinde diz çöküp yalvaranlarla da olmayacak.
Masal bitti: Size ihtiyacımız yok!
00:0022/06/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gözlerimiz Suriye''ye çevrilmişken, Beşşar Esad''ın konuşması kitleleri dizginlemesi artık mümkün değilken, Atlantik kıyılarında başlayan dalga adım adım bizim sınırlarımıza gelmişken, bütün ürpertici senaryolar yeniden hatırlanmışken, liderler ardı ardına devrilirken, küresel hegemonların garnizonları güçlerini kaybetmişken, bizim coğrafyayı nasıl bir geleceğin beklediğine dair merak ve endişe zirve yapmışken Ege''nin karşı kıyılarında, Akdeniz''in Kuzey kıyılarında, Atlantiğin iki yakasında çok daha sarsıcı gelişmeler oluyor, ne kadar bakabiliyoruz?
Yunanistan''ın, Portekiz''in, İspanya''nın borçları ödeme sınırını çoktan aştı, artık ödeyemeyecekler. Artık iflas ettiler. Avrupa Birliği; Baltık Denizi''nden Suriye sınırına uzanan dev Roma İmparatorluğu onları korumaktan aciz. İtalya var sırada, İngiltere var. Yüz yıl önce bize "hasta adam" diyenlerin yüz yıl sonra nasıl ardı ardına "hasta adamlar" haline geldiğini izliyoruz.
Bizim coğrafyamızda inşa ettikleri zalim düzenler ömürlerini tamamlarken, ayakta durmakta zorlanırken, o düzenleri inşa eden efendilerin nasıl da sarsıldığını, yalpaladığını, devrilmek üzere olduğunu görüyoruz şimdi.
İşsizlik, sosyal kriz, kapitalizmin sert duvarlara çarpması, yüzyıllardır işleyen mekanizmanın durması, yeryüzünün bütün zenginliğini kullanmaya ayarlı adaletsiz sistemin işlemez hale gelmesi, refah düzeyinin düşüşü 21. yüzyılı Batı için kabusa dönüştürebilir. Kaynaklara zorla sahip olma dışında hiçbir seçenekleri kalmadı. Geleceğe dönük ümitleri kalmadı. Varolan zenginliğin sınırlarına ulaştılar ve durdular. Büyük çöküş korkusu her tarafı sardı.
Bugün Yunanistan kadar, Portekiz kadar İtalya da, İngiltere de çökmüş durumda. Ayıplarını, yokluklarını, çöküşlerini ne kadar gizleyebilirler. Silah gücü onlara yeni bir yüzyılın kapılarını aralayabilir mi? Kimse bilmiyor. Kimse inanmıyor.. ABD''de bir çok bölgede işsizlik yüzde yirmi beşe dayandı. Avrupa''da bir çok ülke bu durumda. Roma imparatorluğu motivasyonunu kaybetti. Bu haliyle Türkiye için asla bir cazibe merkezi, doğru adres değil ve olmayacak.
Bu yüzden Şam''a bakarken, Kahire''ye bakarken, Yemen''e, Basra Körfezi''ne bakarken gözlerimizi kaldırıp Atina''ya, Barselona''ya, Paris''e de bakmak zorundayız. İflas etmiş devletlerin ayağa kalkması zor görünüyor. Hangi güç, bu kadar büyük çöküşleri finanse edebilir? Hangi güç yeniden moral, gelecek vaat edebilir, kitleleri buna inandırabilir? Bugün bölgemizde, rejimler üzerinden, özgürlük arayışları ile kendini gösteren isyan, önce Güney Avrupa''da, ardından Kuzey ülkelerinde refah isyanları yeklinde kitleleri sokaklara dökecek. Çünkü;
Artık devletler kendi halklarını, şehirlerini, kasabalarını, köylerini bombalıyor. Tanklar, savaş uçakları yerleşim birimlerini enkaza çeviriyor. Kendi paralarıyla, kendi uçaklarıyla, kendi silahlarıyla kendi sokaklarını, insanlarını vuruyor.
Artık düşmanlık içeride, savaş içeride. Güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da içeride. Kurşunlarla yumrukların, saraylarla sokakların, seçkinlerle fakirlerin, zorbalarla mazlumların hesaplaşmasına ayarlı bir gelecek var önümüzde.
Şam''daki, İskenderiye''deki, Sana''daki öfke ve arayış ile Atina''daki, Barselona''daki, Paris''teki öfke nitelik olarak aynı. Gerekçeleri farklı görünse de, yöntemleri aynı olmasa da kitlelerin karşıt olduğu şeyler birbirine çok benziyor. Bir yerde yerel otorite hedefte iken diğer tarafta küresel ekonomik düzen, siyasi düzen hedefte.
Bu yüzden Arap kuşağını sarsan fırtınanın Asya''ya doğru, Avrupa içlerine doğru, Atlantiğin öbür yakasına doğru etkileri olacak. Ateş, Ortadoğu başkentleri kadar Batı başkentlerini de kasıp kavuracak. Orada da rejimler, devletler sarsılacak, yeni iktidar kadroları oluşacak, yeni siyasi söylem gelişecek. Çünkü biliyoruz ki, İslam-Arap kuşağındaki rahatsızlığın sebebi zorbalıksa, Avrupa''daki sebebi refah çökmesi, Asya''daki sebebi refah ve özgürlük arayışı olacak.
Hep söyledik; küresel ekonomik kriz sadece finansal kriz değildir. Değerler krizidir, siyasi krizdir, güç krizidir, sosyal krizdir. 20 yüzyıl boyunca, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşmuş yapılara karşı küresel bir değişime, yeni iktidar yapılanmasına, yeni ekonomik düzene duyulan ihtiyaç, belki refah toplumlarında hissedilmiyordu. Asya''da ve bizim bölgemizde ise huzursuzluk baskıyla, hileyle denetlenebiliyordu. Ama artık Batı''nın refah düzeni sarsılıyor, toplumsal çıkar ortaklığı bozuluyor. Kimlik üzerinden yeni bir itiraz dili kendini hissettiriyor.
İşte biz, bu yeni yükselişin yakın gelecekte Avrupa şehirlerini de vuracağını düşünüyoruz. Milyonlarca işsizin sokaklara çıkacağını düşünüyoruz. Bu yüzyılın, Ortadoğu''nun, Latin Amerika''nın, Asya''nın değil, Batı''nın kriz yüzyılı, Avrupa''nın kışı olacağına inanıyoruz.
Bu yüzden Avrupa Birliği bize gelecek vadetmiyor. Umutlarımızla, arayışlarımızla örtüşmüyor. Bu yüzden ABD''nin çizdiği ufuk, vizyon bizi tanımlamıyor. Yapacağımız tek şey, büyük dönüşümü, bölgesel yeniden yapılanmayı kendi kontrolümüze almaktır. Bu dönüşümle birlikte yeniden varolmanın, meydan okumanın temellerini atmaktır. Birileri bir oyun tezgahlıyorsa oyunu bozmaktır. Diz çöküp yalvardığımız taktirde, merhamet beklediğimiz takdirde, onların "sınırsız gücüne" iman ettiğimiz taktirde hep kaybetmeye devam edeceğiz.
Ama yüz yıl sonra bu sefer, kazanma dönemi. Çünkü tarih değişti, kader değişti!
Suriye ile savaşa zamanı: Hizbullah İsrail"i vurursa!
00:0024/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye tankları Türkiye sınırında. Karşılıklı askeri hareketlilik bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Gelişme, sınırdan geçişleri önlemeye mi yönelik yoksa Şam, Türkiye''den gelecek tehdide karşı önlem mi alıyor? İkinci ihtimal gerçekse, vahim gelişmeler olacak demektir. İki ülke birbirini tehdit olarak görüyor anlamına gelir bu ve bundan sonra karşılıklı tehdit algılamalarına göre hareket edileceğine işaret eder. Daha bir yıl önce, birlikte bütün bölgeyi değiştirmeye çalışırken iki ülkenin savaşın eşiğine geliyor görüntüsü nasıl açıklanabilir? Dün akşam Suriye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı''na çağrıldı ve uyarıldı. Sınırdaki hareketlilik, PKK yüzünden savaşın eşiğine geldiğimiz dönemden çok daha ciddi.
İpler kopmuştu ama kopmanın ötesine geçilmiş olmalıki, tanklar sınıra yığılmaya başladı. Bu aşamadan sonra saat saat her gelişmeyi dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü saat saat her şey değişebilir. Türkiye-Suriye savaşın eşiğine gelmişse, Türkiye-İran ilişkileri de sert bir rüzgara teslim olacak, Lübnan''da fırtına esecek demektir.
Ama öyle görünüyor ki, uluslararası irade Baas rejimini devirecek. Geri sayım başladı. Ne zamana kadar dayanırlar elbette bilemeyiz ama ortada bir Kaddafi örneği var. Baas direnecek, direndikçe krizin yayılma haritası genişleyecek.
Türkiye artık Suriye ile ortaklığa dair düşüncelerini masadan kaldırdı. Muhalifler yanında tam tercih kullandı. Bundan sonra Suriye''nin yanında Baas''a karşı bir ülke olacak… Uluslararası kampanya paralelinde hareket edecek.
Oyun bozuldu, hesaplar yeniden yapılıyor, kartlar yeniden dağıtılıyor. Kardeşlikten düşmanlığı ne kadar kısa süre içinde geçebiliyoruz, ikisi arasında ne kadar kısa zaman var değil mi? Yazık, çok yazık. Bunca yıllık emek sıfırlandı.
"Uçuşa yasak bölge" tartışması başladığı anda resim belirginleşmişti aslında. Senaryo tanıdıktı. Irak''a uygulandı, Libya''ya uygulandı. Şimdi Suriye''ye uygulanacak… "Uçuşa yasak bölge" için BM Güvenlik Konseyi''nde Libya için arar alındığında şunları belirtmiştik:
"Fransa ve İngiltere''nin hazırladığı, ABD''nin yönlendirdiği hava ve deniz sahasını denetim altına almaya dönük plana Arap Birliği ve İslam Konferansı Teşkilatı (İKÖ) da destek veriyor. Peki Arap Birliği ve İKÖ, "uçuş yasağı"nın nerelere uzanacağını tahmin edebiliyor mu? Acaba daha önceki uçuş yasaklarını, bilinen adıyla Çekiç Güç uygulamalarını hatırlıyor mu? Çekiç Güç projesi onların şimdiye kadar geliştirdiği en uygulanabilir ve işgallerin önünü açmaya yarayan projedir. Irak''ı hatırlayalım. 1991 Körfez Savaşı''nın hemen ardından Kuzey''de Kürtleri, Güney''de Şiileri korumak için uygulandı. ABD, İngiliz ve Fransız uçakları, belirlenen bölgelerde kuş uçurtmadı. Havalanan her Irak uçağı düşürüldü. 2003 yılında Irak işgal edilene kadar 100 binlerce sorti yapıldı.
"Uçuşa yasak bölge"nin işgale hazırlık olduğu, ilk adımı olduğu belliydi. Zaten karar, çıkarılmasından hemen sonra askeri müdahaleye dönüştü. Libya bir taraftan iç savaşa sürüklenirken diğer taraftan ısrarlı hava saldırılarına maruz kalıyor. Kapsamlı kara saldırısı için hazırlıklar tamamlandı. Yakında bu ülke toptan işgal edilecek.
Şimdi aynı plan Suriye için hazırlanıyor. Sanırım önümüzdeki haftalarda Suriye''ye askeri müdahalenin ilk adımları bu şekilde atılmış olacak. Bu aşamadan sonra Baas rejiminin vahşi yüzü, reformlar gibi tartışmalar ikinci plana düşecek. Artık işgal planlarını, saldırının bölgeye nasıl yansıyacağını, özellikle de Lübnan üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını tartışacağız.
Bu yüzden Türkiye-Suriye arasında ipler koptu. Geri dönüşü olmayan bir noktaya geldik. Bir yıl önce ortaklık kurarken bir yıl sonra düşman oluverdik. Birileri Irak işgalinden hemen sonra şu haritayı çizmişti. "Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Sudan, Somali işgal edilecek." NATO seki komutanı Wesley Clark, Batı''nın beş yıl içinde bu ülkeleri işgal edeceğini o zaman söylüyordu.
Tabi şimdi bunları unuttuk. Unutmasak bile önceliklerimiz değişti ya da değiştirildi. İşgallere direnirken, ABD''ye, İsrail''e, işgallere katılan ülkelere karşı öfkeli seslerimizi yükseltirken önemliydi bunlar. Ne garip ki, şimdi diz çöküp bu ülkelere yalvaracak, bir an önce müdahale etmeleri için yakaracak noktalara getirildik. Onlar değişmedi, değişen biz olduk. Bölgesel harita o zaman önümüze konulmuştu ve o günden bu yana her şey bu haritaya göre şekillendi. Bunu biliyorduk ama önceliklerimiz değiştiği kadar daha büyük öfkeleri, acıları, haklı davaları da önümüze koydular. Hep birlikte yeni hesaplar yaptık ya da başkalarının hesaplarına malzeme olduk.
Yarın Şam bombalanırken bu ülkede buna hayır diyecek kimse kalmayacak. Algı yönetimi böyle bir şey işte. Zihinlerin formatlanması, akıl tutulması böyle bir şey. Baas''ın "canı cehenneme" ama Suriye''ye düşecek bir füze eğer canımızı acıtmayacaksa, kimse bize bu coğrafyada bir gelecek kuracağımız masalını yutturmasın. Çünkü bu, bizim gelecek planımız değil.
Irak''taki ölümlere, işgallere karşı çıkarken bu ülkenin insanları işgali onaylamamıştık. Kürtler''e, Şiiler''e yönelik Baas/Saddam zulmüne karşı çıkarken de durduğumuz yer doğru bir yerdi, böylesine savrulmamıştık.
Eğer Şam yönetimi, İran aksından çıkmayı kabul etseydi Suriye''de bunlar olmayacaktı. Baas''ı da muhalefeti de aynı masa etrafında toplamayı başaracaklardı. Kan ve ölüm de böylesine olmayacaktı. Ama olmadı, İran-Suriye aksı bu haliyle daha da perçinlendi. Asıl bundan sonra kan akacak demektir. Sadece Suriye değil, Lübnan da karışacak demektir.
"İran''a saldırı olacaksa önce Lübnan''da savaş başlar" derdik. Bu doğru bir tespittir. Şimdi şöyle diyoruz: "Suriye''ye saldırı, müdahale olacaksa Lübnan''da savaşa tanık olacağız. Ya iç savaşa ya da Hizbullah İsrail savaşına… Batı basınında bunlar tartışılmaya başlandı bile. Suriye''ye müdahalenin önlenmesi için Hizbullah''ın İsrail''i vurabileceği ihtimali tartışılıyor şimdi.
Hizbullah-İsrail savaşını hatırlayalım. İran, ne zaman tehdit hissetse, tehdidi sınırlarının uzağına atmak için garnizon bölgelerini veya nüfuz alanlarını kullanıyordu. Bu savaşın da böyle bir tarafı vardı. Şimdi aynı şey Suriye için geçerli. Nefeslerimizi tutup bekleyelim. Güvenlik Konseyi''nden, Libya kararı gibi bir karar Suriye için alındığı anda Lübnan''a inanılmaz bir gerilim tırmanacaktır. Golan tepeleri ya da Güney Lübnan karışacaktır. Bu ciddi bir tehlike olarak önümüzde duruyor. Korkarım bölgedeki eğilim bu yönde ve Türkiye dahil, ülkelerin yeni pozisyonu bu tehdidi büyütüyor.
İşte o zaman bütün bölge Şii-Sünni olarak iki keskin kampa ayrılırken, Hizbullah-İsrail çatışması tırmanırken bizler de bu ülkede yeni bölgesel dizayna göre saf tutacağız…
İran"a savaş ilan edelim!
00:0028/06/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Libya tam yüz gündür bombalanıyor. Bugüne kadar 5 bin hava saldırısı düzenlenen ülkede, özellikle elli hedef sürekli vuruluyor. Gerekçesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi''nin hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Kaddafi''ye karşı muhalefetin önünü açmak olan NATO saldırıları, bir ülkenin işgalinin, yıkımının amaçlandığını ortaya koyar nitelikte.
Şehirler, kasabalar, altyapı tesisleri, ülkenin kaynakları bombalanıyor, tam bir yıkım uygulanıyor. Kara saldırısı hazırlığı gizlenmiyor bile. Bir süre sonra işgal "zorunluluk" haline gelir ve muhalefetin kuracağı Libya yıllar sonraya ertelenebilir. Biz o zaman bir ülkenin daha kurban edilişini izlemiş oluruz. Kaddafi''ye karşı özgürlük isterken acaba bugünleri hiç düşündük mü? Sesimiz soluğumuz yüz günde kesiliverdi ve bizler şu an Libya için hiçbir şey söyleyemez hale geldik.
Yemen''in, Ali Abdullah Salih sonrası ne olacağını bilen var mı? Neden kimse Yemen üzerine konuşmuyor da Suudi Arabistan''ın ne diyeceğine ya da İran''ın bu ülkede ne yapacağına bakıyor?
Afganistan ve Irak''ı kaybettikten sonra kurban ülkeler listesine hızla yenileri ekleniyor. Hep söyleriz; Irak işgalinin Saddam zulmü ve Baas yönetiminin devrilmesiyle hiçbir ilgisi yoktu. Afganistan işgalinin de El Kaide ya da Taliban''la bağlantısı yoktu. Bunlar, önümüze atılan gerekçelerdi ve hepimiz inandık.
Şimdi yeni yalan rüzgarları sahneleniyor ve nasıl da kolay inanıyoruz. Dün Irak''ta katliamlar olurken dünyaya meydan okuyanlar bugün yeni ülkelerin işgalini istiyor hatta diz çöküp yalvarıyor. "ABD neden müdahale etmiyor, NATO neden vurmuyor, bu güçler neden Esad rejimini devirmiyor" diye sızlanır olduk.
Tekrar olacak ama; dün kaynaklarımız üzerinden hesap yapılıyordu, rejimler üzerinden hesap yapılıyordu bugün acılarımız üzerinden, kanımız/canımız üzerinden hesap yapılıyor. İktidarımız da, muhalefetimiz de, zaaflarımız da, sevincimiz ve öfkemiz de birileri tarafından ne kolay istismar ediliyor. Acılar üzerinden hesap yapılacaksa ölümler alabildiğine artıyor. Ölen hep biz oluyoruz, kanı akan hep biz oluyoruz, evleri yakılan da... Ölümler üzerinden safımızı seçerken, duruşumuzu belirlerken, öfkemizi büyütürken, sesimizi yükseltirken sonrasında bir bakıyoruz bütün bunlar üzerinden başkaları kazanç sağlamış. Biz sadece öldüğümüzle kalmışız, ülkelerimiz işgallere uğramışlığıyla...
Biz, yüz yıldır aldatılanlar, artık her şeyden şüphe duyar olduk. Bu yüzyılda da aldatılmak istemediğimizden bu kadar endişeliyiz. Bu yüz yılı da kaybetmek istemediğimizden. Zorbalarla işimiz olmaz, Soğuk Savaş artığı garnizon bekçileriyle işimiz olmaz. Ama bu garnizonlardan bizi vuranlar, bugün neden bizim safımızda görünüyor, neden ölümler üzerinden hesap yapıyor, neden bizim üzerimizden ülkelerimizi talan ediyor?
Korkumuz özgüvenimizin olmayışından değil… Zorbalıklarımızla mücadele yolunda kanlarımız ve canımız hep helal oldu bizim. Korkumuz, yüzyıllık kandırılmışlara bir yenisini ekleme, bir kez daha tuzağa düşme, başkalarının önceliklerine göre savruluşlar yaşama, başkalarının çıkarlarına göre saf tutma korkusudur.
Dün meydan okuduklarımızla, öfkelerimizin hedefi olanlarla bugün omuz omuza oluşumuz, yarın bizi nerelere sürükleyecek bilebiliyor muyuz? "Amerika bizi bu zulümden kurtar" derken, "NATO işimizi kolaylaştır" derken önceliklerimizi tepemizdeki zorbalardan kurtulmak olsa da, yarınımızın ne olacağını, yarın nerede duracağımızı, yarın bize yardım edenlere direnme irademizin kalıp kalmayacağını bilmiyoruz.
Suriye''deki ölümler bizimdir, Suriye''deki zulme karşı durmak bizim görevimizdir. Bunu yaparken İngiltere ile Fransa ile koyun koyuna, omuz omuza bir duruş sergilemek bizden değildir, olmamalıdır. Zorba bir rejimden kurtulmak isterken, gözümüz başka bir şey görmeyecekse, yarın kime nasıl karşı duracağımızı hesap edemiyorsak, bu coğrafyanın gerçek düşmanlarıyla adeta kutsal ittifaklar kurabiliyorsak eyvah demenin zamanıdır.
Irak''ta bir milyon insan ölürken ne düşünüyorduk. Suriye''nin Irak olmasını, Libya olmasını istiyor muyuz? Bir milyon insan da orada ölsün istiyor muyuz? İslam''ın bir başka başkenti Şam üzerine ateş yağsın istiyor muyuz? Kardeş kardeşi boğazlasın istiyor muyuz? Aynı yıkımı yaşamak istiyor muyuz?
İşgal korkusu ile ayıplarımızı örtecek değiliz, zorbalara boyun eğelim demiyoruz. Sadece bir düşmana karşı hakkı savunurken daha büyük düşmanlara teslim olalım istemiyoruz. Onların haklı davamız üzerinden oyun kursun istemiyoruz. Ama bu oyun kuruluyor, anlamıyor muyuz? Bir ay sonra, ya da birkaç ay sonra bunları konuşmamızın hiçbir anlamı kalmayabilir.
Bugün Suriye''de kitlelere kurşun sıkanlar, tanklarla evleri yıkanlar, çocuklara kıyanlar, elbette Baas rejimi… Ancak; ölümlerden Baas rejimi kadar tepemizde oyun kuranlar da sorumlu, bu oyuna hizmet edenler de sorumlu. İnsanları ölüme göndererek, adalet ve özgürlük isteyenler, kan üzerinden, acı üzerinden güç devşirirken, ölümler ne kadar çoğalırsa hedef o kadar yakın diyenler de sorumlu. Hak adalet isteyenler ölüme giderken, onların yanında görünenler de sorumlu. Çünkü hepsinin, bir yere varmak için bu ölümlere ihtiyacı var.
Bazılarımıza kalsa, Türkiye''yi Suriye ile hemen savaşa sokacaklar. Bugün Suriye''ye saldırı için ön cephede koşmaları nasıl bir ayarsızlık. Bu çevreler, hızlarını alamayıp İran''ı da işgal edecekler, "Türkiye İran''a saldırsın" diyecekler. Nasılsa İran Türkiye''yi tehdit etmiş, Lübnan basınında benzer haberler yayınlanmış, Hizbullah Esad''a sahip çıkmış? İran ve Hizbullah hangi yanlışı yapmışsa, biz de aynı yanlışı yapıyoruz.
Artık Türkiye''de, İran''da, Lübnan''da, Suriye''de düşmanlık mesajları her şeyin önüne çıktı. Oysa birkaç ay önce, bu coğrafyayı değiştirecektik, birlikte ortak gelecek hesapları yapıyorduk.
Dostluklarımız da düşmanlıklarımız da bu kadar mı bizim? Hadi Türkiye''yi savaşa sokalım. Suriye''yi işgal edelim ve kendimize bağlayalım. Hızımızı alamayıp İran''a saldıralım. Ne garip, İngiliz basınında, İsrail basınında da aynı temenniler var bugünlerde…
CHP-Ergenekon-BDP: Oyunun kurucusu kim?
00:0029/06/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
CHP-BDP el ele desek ne olur? CHP-Ergenekon operasyon yapıyor desek ne olur? CHP-sistemik güçler yeni bir oyun planladı desek ne olur? Seçim öncesi dayanışma seçim sonrası devam ediyor desek ne olur? Yeni Türkiye''ye karşı kutsal ittifak kuruldu desek ne olur? Bizim söylememize gerek yok, Türkiye''de böyle bir algının güç kazandığını kendileri de çok iyi görüyor olmalı.
Şu anki resmi kamuoyu dikkatle okuyor, sokaklar okuyor çünkü. Milletin seçtiği insanların yeri Meclis, doğru. Hiçbir güç, bu iradenin önüne geçmemeli, doğru. Ama olanlar, ortaya konulan tablo, kurulan oyun, o milletvekillerinin haklarını savunmanın ötesine geçip, başka bir hesaba dönüşmüş gibi.
Birileri bir top çeviriyor. Bir odak, her kimse, neresiyse, hesaplaşma üzerine bir cephe kuruyor. AK Parti''yi bitirme planları üzerinden bir çatışma hazırlanıyor. Türkiye''nin çıkarlarını, ortak iyiliğini aşan bir hesap bu.
AK Parti''nin yüzde elli oyunu hazmedemedikleri için Türkiye''yi cezalandırma yoluna gittiklerini, milleti cezalandırma yoluna gittiklerini, Meclisi kilitleme yoluna gittiklerini, kaosa yatırım yaptıklarını söyleyebiliriz.
Sandıkta kazanamayanların sandık dışı yollara yöneldiğini ya da yöneltildiğini, bilinen o tanıdık reflekslere sığındıklarını, bunun adının hukukun üstünlüğü ya da demokrasi olmadığını, böyle bir arayış görüntüsünün gerçeği yansıtmadığını, devlet iktidarını yıllarca ellerinde tutanların öz savunmaya geçtiklerini, nihai bir kapışma hazırladıklarını söyleyebiliriz. Bunun; bildik özgürlük ve adalet arayışı olmadığını, hak arayışı olmadığını, Ak Parti düşmanlığı üzerinden Türkiye''yi köşeye sıkıştırmak olduğunu, belki de sınırı aşan boyutları olabileceğini söyleyebiliriz.
Çok büyük bir kriz planlandı, pazarlandı ve ihale edildi. Bilinen refleks, kimlik, güç odağından oluşan konsorsiyum ihaleyi aldı. İhalenin asıl kazananı CHP değil BDP''dir. BDP''nin bölünme çizgisi CHP üzerinden servis ediliyor. Kılıçdaroğlu ile temsil edilen CHP duruşu ise, Kürt meselesi üzerinden başka bir yola giriyor. İhaleyi yapanlar farklı. Onların hesaplarını, kazançlarını, eğer kriz kısa süre içinde çözülemezse, önümüzdeki günlerde daha açık göreceğiz. CHP, kendi milletvekillerinden ziyade, önceden yazılmış bir senaryoya teslim edildi. Türkiye''yi düşünme yerine dar ideolojik savrulmayı, birilerinin iktidar hesaplarına yamanmayı tercih etti.
Seçim öncesi şekillenen resim netleşti. Çatışma isteyenler, hesaplaşma isteyenler aynı mevzide buluştu. Koca parti, bir örgütün peşine takıldı, Türkiye''nin çıkarları yerine örgütsel çıkarlara hapsedildi. Oyun kurucu her kimse, tarafları cepheye sürdü. CHP, Ergenekon, Kürt milliyetçiliği ve sistemik bazı çevreler, ortak bir hedefe yöneldi.
Türkiye derin bir bölünme yaşıyor. Bölünme, iç politik kavganın ötesinde sonuçlar doğuracak boyut alıyor. Çatışma üzerinden güç devşirenler, iktidar için kaosa muhtaç olanlar, istikrarsızlık arayanlar bir tür mağduriyet üzerinden Türkiye''ye bedel ödetmeye hazırlanıyor.
Bu bir darbedir, demokrasiyi askıya alma projesidir. Mecliste mücadeleyi tercih etmeyenler, meclis dışında kriz, kavga yollarına yönelmiş görünüyorlar… Bir haksızlık üzerinden Türkiye''ye bedel ödetiliyor.
Ne zaman?
Kuzey Afrika''dan İran''a kadar bütün bölgede depremler yaşanırken, liderler devrilirken, bütün coğrafya yeniden dizayn edilirken oluyor bunlar. Domino etkisi Türkiye''ye ne zaman vuracak diye sorarken oluyor.
Bu dalga, seçimden sonra "Türkiye''yi de Kürt meselesi üzerinden yakalayacak" diyenler haklı çıkabilir… Eğer öyleyse, bölünme daha da derinleşecek, Türkiye kafasını kaldırıp etrafına bakamayacak hale getirilecek demektir…
Umarız bunlar sadece bir endişedir…
Bu karar savaş çıkartır!
00:001/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye ile bölge ülkeleri ya da Batı arasında ne zaman kriz patlasa Lübnan''a bakılır. İran''la ilgili krizler ne zaman tırmansa Lübnan''a bakılır. Bölge içi güç mücadelesinde, İran-Suudi Arabistan kamplaşmasında ne zaman gerilim olsa Lübnan''a bakılır. İsrail ile bölge ülkelerinden biri arasında sıkıntı arttığı anda yine Lübnan''a bakılır.
Hep öyle yaptık, öyle de yapmaya devam etmeliyiz.. Çünkü bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesinin test edildiği kritik alanlar vardır. Lübnan bu test alanlarının en önemlilerinden biridir. Ülke içindeki etnik, dini ve mezhep eksenli farklılıklar yüzünden son derece kırılgan ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin iç sorunları yeterince endişe verici iken böyle bir test alanı yapılması vahimdir.
İran-İsrail kapışması, İran S. Arabistan kapışması, İran ABD kapışması, Suriye ile bu ülkeler arasındaki güç mücadelesi ilk kanı Lübnan''da akıtır. Oraya bakınca, asıl savaşın kimler arasında yapıldığını, oyunun nasıl tezgahlandığını çok daha net bir şekilde görürüz. İsrail ile Hizbullah arasındaki son savaş, böyle bir şeydi. Bunun bir ayağı da Filistin iç savaşı ve İsrail''in Gazze saldırısıydı.
"ABD ya da Batı, İran''a askeri müdahale yapacaksa önce Lübnan''da savaş çıkar" derdik. Şimdi bunu genişletiyoruz. Bu güçler "Suriye''ye müdahale edeceklerse savaş önce Lübnan''da patlayacaktır." Karşıt güçlerin uç noktaları, temas noktaları Lübnan''dır çünkü. Test alanı burasıdır. İlk tepki buradan verilir…
Bu yüzden, acımasız iç savaşlara, işgallere sahne olan Lübnan''da yeniden endişe verici gelişmeler bekleyebiliriz. İran bugüne kadar kendine yönelen tehditleri Lübnan''da, sınırlarının çok uzağında durdurmayı başardı. Şimdi Suriye için aynısı söz konusu olacak.
Bugünlerde gözlerimiz Suriye''de iken, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalıp kalamayacağı ölçülürken, Libya''da olanlar bu ülkede olur mu tahminleri yürütülürken önerim; bir gözümüzün Lübnan''da olması yönünde. Daha şimdiden, Suriye krizi bölgesel krize dönüşme aşamasına gelmişken, İran ve Türkiye''yi içine almak üzereyken Lübnan''dan sesler gemleye başladı. Tahminlerimizde yanılmıyorsak bu sesler daha da yüksek çıkacaktır.
Birleşmiş Milletler, 14 Şubat 2005''te suikaste uğrayan Refik Hariri için yürüttüğü soruşturma sonucunda Hizbullah''ın dört üst düzey yetkilisi hakkında tutuklama kararı verdi. İlk bakışta, yürüyen bir soruşturma çerçevesinde doğal gibi görünen kararın zamanlaması son derece dikkat çekici. Suriye''nin iç savaşa girmek üzere olduğu, rejim değişimi projesinin tüm şiddetiyle uygulandığı, İran-Suriye aksının müthiş bir dayanışma sergilediği günlerde oluyor bu.
Olayı hatırlayalım ve bir suikastin ne büyük sonuçlara yol açtığına bakalım:
Hariri suikastinden önce Suriye sorumlu tutuldu. BM harekete geçirildi, Taif Anlaşması hükümlerince Lübnan''da bulunan 40 bin kişilik Suriye ordusu bu ülkeden çıkarıldı. Batı dünyası bir Ortadoğu lideri için seferber olmuştu! Lübnan sokakları harekete geçirildi. Suriye-Lübnan ilişkileri koptu. BM soruşturmasını yürüten Alman Savcı''nın İsrail istihbaratıyla bağlantıları ortaya çıktı. Yeni savcı atandı. Suriye askerlerinin çekilmesi Lübnan''ı tamamen savunmasız bırakmıştı. Beklenti İsrail''in Lübnan''a girmesiydi ve öyle oldu. İsrail-Hizbullah savaşı başladı. Amaç hem Suriye''yi hem Hizbullah''ı denklemden çıkarmak, İsrail''in elini rahatlatmaktı. Bir suikast üzerinden bölgesel denklem kuruluyordu. Bunlar olurken Lübnan''da ardı ardına bombalar patlıyor, suikastler düzenleniyor, Suriye karşıtı gösteriler yapılıyordu.
İsrail Hizbullah direnişini kıramadı, ateşkes istedi. Ama hedef ortada duruyordu, hiçbir şey başarılamamıştı. Lübnan''a yerleştirilen BM gücü üzerinden Hizbullah''ın silahsızlandırılması denendi, kısa zamanda bunun mümkün olmadığı anlaşıldı. Hedefe yine varılamamıştı.
BM soruşturması bu sefer Hizbullah''ı hedef aldı. Hariri''yi onlar öldürmüş ya da İran ve Suriye ile birlikte suikasti yapmıştı! Yöntem aynıydı. Nihai amaç İran''ın Lübnan''daki elini kesmek, Suriye''yi mahkum etmek, Hizbullah''ı tasfiye etmekti. Yeni durumu gören Hizbullah, Lübnan hükümetindeki bakanlarını istifa ettirdi, hükümet düştü, kriz başladı.
Karşılıklı müthiş bir restleşme, satranç oyunu izliyorduk. Şimdi Meclis''te çoğunluğu sağlayan grup adına Hizbullah ağrılıklı bir hükümet kuruldu, Hariri cephesi muhalefete geçti. ABD''nin terör örgütü gördüğü, Avrupa ülkelerinin televizyon yayınlarına bile yasak koyduğu Hizbullah, Lübnan''da hükümet olmuştu.
Yeni bir dönem başladı. Tunus''tan İran''a kadar bütün bölgede fay hatları hareketlendi. Liderler, rejimler devrilir oldu. Deprem bu gün Libya''da iç savaş ve işgal, Suriye''de iç savaş ve kitlesel isyan, Yemen''de bin bir oyun şeklinde devam ediyor. Özgürlük mücadeleleri üzerinden bölge içinde İran-S. Arabistan arasında kıyasıya bir güç mücadelesi izliyoruz. İran-Suriye-Hizbullah aksı''na karşı Batı''nın topyekun harekete geçtiğini görüyoruz. Ülke içi ve bölge içi hesaplaşmalar izliyoruz.
İşte tam bu sırada, test alanı olan Lübnan''da, en derin kriz gündeme taşınıyor. İran yanlısı Hizbullah ile S. Arabistan yanlısı Hariri bloku arasındaki çatışma kan davası üzerinden yeniden servis ediliyor. BM''nin tutuklama kararının zamanlamasına ve Lübnan''da yol açacağı gerilime dikkat çekmek istiyorum.
Suriye krizi, Lübnan''da iç savaşa dönüşebilir ya da Hizbullah İsrail savaşı her an patlayabilir…
Bütün bunların; Avrupa''da ekonomik krizin sosyal patlamalara yol açtığı, Batılı ülkelerin kredi için Çin''in önünde diz çöktüğü, şirket değil devlet iflaslarının yaşandığı tarih aralığında olması bambaşka bir tartışma konusu. ABD, 11 Eylül olaylarından bu yana 4 trilyon dolar harcadı savaş için ve bu devam ediyor. Yine aynı dönemde 258 bin insanı öldürdüler. Tabi bütün bunlar resmi ve kayıt altına alınan veriler.
Böyle bir dönemde bölgesel savaşlara yatırım yapılıyor. Sonrasını kimsenin kestirebildiğini sanmıyorum. Ama gerçekten bir tarihsel kırılma yaşıyoruz. Bu yüzden, bölgemizdeki en küçük hareketler bile çok daha büyük bir dikkatle izlenmeyi hak ediyor. O zaman, BM kararının etkilerini hep birlikte izleyelim.
Unutmamak için...
00:0012/07/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Biz unutuyoruz.. Ölümlerimizi, acılarımızı, trajedilerimizi unutuyoruz. Uğradığımız haksızlıkları, aşağılanmaları, bize yönelik kıyımları unutuyoruz.
Öfkemizi unutuyoruz..
Oysa öfkemiz, intikam almak için değil, bir daha yaşamamak içindir. Tekrar tekrar ölmemek için, yüreğimizin derinlerinde o yakıcı acıyı yeniden yaşamamak içindir.
En büyük düşmanımız, kötülüğümüz, zaafımız unutmak bizim.
Yüz yıldır, unutkanlıklarımız üzerine kuruldu her şey. Bırakalım yüz yılı, son yirmi yılda kaç kez aynı senaryo tekrar etti? Kaç kez, kaç ülkede aynı şekilde, aynı silahlarla vurulduk.
Dün, Srebrenitsa''da yaşananlarla ilgili yayınlar yaptık gün boyu.
Unutmamak için, hatırlatmak için...
Elleri arkadan bağlı doksan beş yaşındaki dedelerin durgun, sessizce ölüme yürüyüşünü gördük bir kez daha. Birkaç saniye sonra, kafalarına sıkılacak bir kurşunla yüzükoyun yere düşeceklerini bile bile yürümelerini izledik. Her adıma sığdırılan binlerce saniye içinde neler yaşadıklarını, hissettiklerini, zihinlerinden neler geçirdiklerini tahmin etmeye çalıştık.
Elleri arkalarından bağlı, üstü başı çamur içindeki o çocuğu izledik. Diğerleriyle aynı sırada, kurşuna dizilmek için adım atarken ayaklarını nasıl da sürüklüyordu..
Boynu bükük, birkaç adım önünde sıra sıra yatan insanlara baka baka ilerliyordu. Kendisinden önce kurşuna dizilen, belki bir çoğunu tanıdığı insanlara bakarken, daha on üç yaşındaki bu çocuk neler düşünmüştü. Hangi çaresizliğe teslim olmuştu? Nasıl bir dünyaya inanmıştı? Birkaç saniye sonra, onların yanına cansız düşeceğini bile bile adım atarken nasıl da bitkindi.
Biz, bu coğrafyanın insanları, Anadolu''nun çevresindeki bütün topraklarda, iklimlerde hep öldük. Yüzbinlerce, milyonlarca öldük. Yemen''de öldük, Kafkaslar''da öldük, Çanakkale''de, Yemen''de, Kudüs''te, Şam''da öldük. Anadolu''da öldük..
Milyonlarımız Anadolu''ya sığınırken, umut yolculuklarımız ölüm yolculuğuna dönüştü, yüzbinlerimiz kıyıma uğratıldı, unuttuk..
Son yüz yıl iç kaç Srebrenitsa''mız var bizim, hatırlayan var mı? Çocuklarımız, gençlerimiz bu acı tarihin neresini ne kadar hatırlıyor bilen var mı?
Son yüzyılı hatırlamayanlar son yirmi yılı hatırlamazlar mı? Afganistan''da televizyon ekranında canlı yayınlarla izlediğimiz son nefesler bize ait değil mi? Vagonlara doldurulup dışarıdan taranan insanlar, havasızlıktan boğulan insanlar, üzerlerine asit dökülerek eritilen insanlar, kemikleri kırılıp toplu mezarlara gömülenler, medreselerde bombalanan çocuklar, yüz dolara alınıp satılan kadınlar, uçaklara doldurulup okyanusların bilinmeyen yerlerinde ya da çöllerdeki gizli esir kamplarında işkenceyle öldürülenler bizim değil mi?
Bunları da unuttuk…
Hangi siyaset, hangi güvenlik anlayışı, hangi yüksek değer bu ölümleri haklı çıkarabilir? İyilerimizi ve kötülerimizi belirleyenler bu ölümleri bize tattırırken, bugün, şu an, yeryüzünün hangi köşesinde on üç yaşında kaç çocuk Srebrenitsa''da kurşuna gidenler gibi ölümü ensesinde, acıyı yüreğinde hissediyor?
Biz unuturuz… Unuturuz ve yenilerini yaşarız.. Unuturuz ve tetiği çekenlerle dost oluruz, bilmem hangi üstün çıkar ya da değer adına birlikte hareket ederiz.
Anadolu''nun çevresindeki ülkelere, topraklara bakın, yüz yıldan bu yana devam eden ölümler nasıl da tekrar tekrar yaşanıyor. Bilmem hangi değer adına iyiler ve kötüler belirleniyor, hemen her ülkede bu tasnife göre günde ortalama yüz insan öldürülüyor. Korkunç bir kin ekiliyor. Bugün,
Oysa biliriz ki, Arabı, Acemi, Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi hepsi biziz! Ama şu işe bakın ki, hepimiz ölüyoruz.
Unuttuğumuz için, ders almadığımız için, kanıksadığımız Izzettin Için
.Hasta adamlar” kıtası ve bir kâbus senaryosu
00:0013/07/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekonomik kriz, küresel ölçekte güç kaymalarına yol açacak. Bir çok ülke, bugünkü tartışılmaz ölçekteki gücünü kaybedecek, gücüne erişilemez görünenler kendi içlerine gömülecek. Jeopolitik çözülme ve değişim yeni aktörleri/ülkeleri öne çıkaracak, bölgesel entegrasyonlar ya da dağılmalar yaşanacak, dostlar düşmana-düşmanlar dosta dönüşebilecek.
Kaynaklara yönelik müthiş bir güç mücadelesi başlayacak. İttifaklar ve çatışmalar kaynak eksenli olacak. Teknoloji değil doğal kaynaklar öne çıkacak, tarım ve gıda ürünleri üzerinde şiddetli gerilimlere tanık olunacak. Benzer sebeplerden ülke ve bölge haritaları değişecek. Askeri teknoloji, kitlesel tepkiyi dizginlemeye yetmeyecek. Fakirlerin, refah kaybı yaşayanların öfkesi yönetimleri devirecek, yeni yönetim şekilleri gelişecek.
Bugün Ortadoğu''da baskıcı rejimlere yönelik öfke, kimlik ve refah kaybı üzerinden Avrupa''yı vuracak. Avrupa Barışı, Birleşik Avrupa düşüncesi ve gelecek perspektifi yerini ayrışmaya, belki çatışmaya terk edecek. Atlantik İttifakı, kendi iç hesaplaşmalarına yoğunlaşacak. Ülkelerin emperyal hırsları, kendini kurtarma telaşı ortak gelecek hayallerini vuracak. Okyanusun iki yakası ırkçı dalgalarla yüzleşecek, çok kültürlülük ve ortak yaşam düşüncesinin yerini ulusların kaynaklar üzerindeki mücadelesi alacak.
Krizin vurduğu ülkeler hızla kendi zaaflarına teslim olacak. Dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan, projelendirilip uygulanan ayrıştırma projeleri, bugünün refah ülkelerinde görülecek. Etnik çatışmalar, mezhep eksenli saflaşmalar kendini gösterecek. Küresel düzen inşa etmeye kalkışanlar, hayallerinden önemli ölçüde vazgeçecek, geçmek zorunda kalacak.
Karşı konulmaz askeri güç, trilyonlarca dolarlık harcamalar çöküşü daha da hızlandıracak. Birkaç yıl içinde ABD, yeryüzüne saçılmış yüzlerce askeri üssünü boşaltmaya başlayacak, askeri harcamalarını kısıtlayacak, güvenlik perspektifini değiştirmek zorunda kalacak. Ülkelerin çöküşü, derin dalgalar, sarsıntılar şeklinde bölgelere yayılacak. Dünya tarihinde; esaslı, yapısal dönüşümler sonrası yeni bir aşama başlayacak...
Kabus senaryosu gibi değil mi? Şu an bunlara kimse inanmıyor çünkü inanılacak gibi değil. İnansak bile dile getirilecek şeyler değil. Ama geriye dönüp bakınca, bu gezegeni yöneten biz insan ırkının tarihine bakınca ne çok olmaz görünenler oldu, ne çok inanılmazlar gerçekleşti. Son yüz yılda bile, Avrupa tarihine, Batı tarihine, kendi tarihimize bakınca neler görüyoruz... İki büyük savaş, Avrupa''yı ne hallere soktu, ne büyük düşmanlıklar yaşandı. Sonra, o büyük düşmanlar, dünyaya örnek olacak dostluklar inşa etti.
Krizin İtalya''yı vurduğuna dair haberleri okurken bunlar geldi aklıma. Portekiz, İrlanda, Yunanistan, İspanya derken, Avrupa''nın dördüncü büyük ekonomik gücü İtalya''nın da artık borçlarını ödeyemeyecek duruma geldiği, yakında iflasların yaşanabileceği, AB''nin bu ülkeyi kurtarmak için yaklaşık bir trilyon euro hazırlaması gerektiği söyleniyor. AB maliye bakanları bu yüzden olağanüstü toplandı!
Aslında bu ülkeler, çok önceden bu duruma düştü. Sadece Güney Avrupa ülkeleri değil, Kuzey ülkeleri de benzer durumda. Şirket çöküşleri değil devlet çöküşleri var önümüzde. İtalya''nın borcu, gayri safi milli hasılasının yüzde yüz yirmisine ulaştı. Bir çok Avrupa ülkesi aynı durumda. ABD, borçlanma sınırına dayandı, yasa değişikliği ile sınırı yükseltmezse bir dolar borçlanacak durumu kalmadı. Bu ülkelerin hepsinde borç krizi yönetilebilir olmaktan çıktı. Hasta ekonomilere artık kimse para yatırmak istemiyor çünkü güven vermiyor. Avrupa, "hasta adamlar" kıtası haline geliyor.
Bu halde krizden kurtulamayacaklar. Varolan ekonomik sistemi, ona bağlı siyasal yapılanmaları değiştirmedikleri sürece kurtulamayacaklar. Sistemi değiştirdikleri anda ise dünya değişecek, güç dengesi bozulacak, küresel ölçekte hakim konumları yerle bir olacak. Bunu bildikleri için de yapısal değişiklikleri göze alamıyorlar.
İşte bu noktada tam bir çıkmaz var: Ya bu değişikliği yapacaklar, ekonomik ve siyasal iktidarın küresel ölçekte değişimine razı olacaklar ya da yapmayıp hırslarının kendilerini batırmasına razı olacaklar. Her iki halde de çıkış yolu, bugünkü düzeni koruma ihtimali görünmüyor.
2006''dan beri, yaşananların, yaşanacakların bize sunulduğu gibi finans krizi, emlak krizi olmadığını tartışıyoruz burada. Varolan düzen, doğal sınırına dayandı, ömrünü tamamladı, bir adım öteye gidecek durumda değil. İnsanoğlu ya bu düzeni ortaklaşa değiştirecek ya da harslarına yenilip her şeyi batıracak. İkinci ihtimalde trajediler var, kaos var.
Aylardır Ortadoğu''daki ayaklanmaları izleyenlerin, krizin Avrupa''da yol açacağı kitlesel reaksiyonu, sosyal huzursuzlukları izlememesini anlamak mümkün değil. Oysa bu ülkelerin bir çoğu, olağanüstü dönemler için olağanüstü yasaları sessizce kabul etti. Sadece bu yasaların niteliğine bakanlar, nasıl bir felakete hazırlık yapıldığını anlayacaktır.
Ama biz, ellerimizle, hırslarımızla inşa ettiğimiz bütün kötülüklere rağmen, bir "el"in hepimizi bu tür felaketlerin trajedisinden mucizevi bir şekilde kurtardığına da çok tanık olduk tarihte. İnsan ırkının hırslarını, kötülüklerini, zararlarını düzelten bir "el" her zaman vardır.
.Terör, Türk donanması ve üç kritik liman şehri!
00:0015/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazı terör saldırıları, dar anlamda terör kategorisinde değil bir tür uluslararası konsorsiyum ürünüdür.. İstihbarat teşkilatları, terör örgütleri, sermaye çevreleri, kayıt dışı birçok yapı bu tür saldırılarda iç içedir ya da bir nevi görev paylaşımı içindedir. İhaleyi alanlar, taşeronlar, baz ülkelerin stratejik hedefleri doğrultusunda eylemlere girişirler. Herkes ihaleden kendi payını alır, tabii aslan payı oyun kurucunundur.
Türkiye''de PKK saldırıları başlığı altında geçiştirilen büyük organizasyonlu saldırılarda, İsrail istihbaratının dünya genelinde yürüttüğü operasyonlarda, Macaristan''da havadan istihbaratla yapılan suikastte, Dubai''de Hamas mensubuna yönelik Mossad suikastinde olduğu gibi, sınırötesi organizasyonlar dikkat çeker. Tek bir ülke değil, birçok ülke bir ya da birkaç örgüt üzerinden, çok yüksek çıkarlar uğruna benzer operasyonlar yürütür.
Hindistan''ın finans ve ticaret merkezi Mumbai''deki (Bombay) son saldırı da böyle bir organizasyona benziyor. Ardarda meydana gelen patlamalarda şu ana kadar 21 kişi öldü, yüzden fazla yaralı var. Mubai''deki saldırıyı duyunca geçmişe dönük bir çok şey canlandı zihnimde. Bu saldırıyı da onlarla birlikte değerlendirmekte, bazı güçlerin o bölgeye yönelik stratejik hedeflerini bu çerçevede sorgulamakta fayda var. İskenderun, Mumbai ve Karaçi arasında nasıl bir bağlantı var?
Sırayla hatırlayalım:
2008 yılı 26 Aralık; Hindistan''ın Wall Street''i, finans başkenti sayılan Mumbai, dehşet verici saldırılara uğradı. “Hindistan''ın 11 Eylül''ü” olarak adlandırılan, daha önce adı duyulmamış ve kendilerine “Dekkan Mücahitleri” verilen silahlı kişiler, aynı anda kentin en hassas bölgelerine koordineli ve son derece planlı biçimde saldırdı. Yüzü aşkın insan öldü, yüzlercesi yaralandı.
Bu kent, daha önce de benzer saldırılara maruz kalmıştı. Mart 1993''te, yine seri bombalar patlamış, Bombay borsası vurulmuş, 257 kişi ölmüştü. 2003''te aynı kentte bir başka saldırı gerçekleşti, 52 kişi öldü. 2006''da bir trene yapılan saldırıda 186 kişi öldü.
Her saldırıdan Hindistan''daki Müslüman gruplar üzerinden Pakistan istihbarat teşkilatı ISI sorumlu tutuldu. İki ülke arasında ciddi gerginlikler yaşandı. Bütün bu saldırılardan sonra Hindularla Müslümanlar arasında çok şiddetli çatışmalar yaşandı. Yüzlerce Müslüman hayatını kaybetti. Keşmir''deki katliamların yanısıra Gucarat dahil bir çok bölgede camilere saldırılar oldu, yerleşim yerleri ateşe verildi, ürpertici olaylar yaşandı.
Ellerinde BlackBerry telefonları, son derece gelişmiş silah ve patlayıcılarla donatılmış, bazıları Batılı ülkelerin vatandaşı, iyi eğitimli, genç insanlar, denizden sürat tekneleriyle gelip kendi savaş alanına çevirdi ve çatışmalar gün boyu devam etti.
Saldırı, FBI''ın “saldırı olacak” uyarısından sadece birkaç saat sonra gerçekleşti. Pakistan yönetiminin Hindistan''a karşı “nükleer silahı ilk kullanan ülke olmayacağız” açıklamasını yapmasından, Hindistan''ın olumlu tepkisinden, iki ülke arasındaki ilişkilerin yumuşamaya başlamasından sonra yapıldı. Saldırıdan sonra Pakistan-El Kaide bağlantısı, Hindistan''daki gruplar-el Kaide bağlantısı yeniden kuruldu. ABD''nin terörle mücadele stratejisi bir kez daha Pakistan-Afganistan-Hindistan bölgesinde yoğunlaştı.
Pakistan yönetimi, saldırıdan sonra Hindistan''a; delilleri paylaşma, İstihbarat Başkanı General Ahmet Paşa''yı Yeni Delhi''ye gönderme önerisi yaptı. Dokuz terörist yakalandı. Ama imha edildiler. Yakalananlardan ikisi İngiltere doğumlu ve İngiltere vatandaşı. Biri Pakistanlı. Kalanların Moritanyalı olduğu iddia edildi. Ele geçirilenleri ABD, İngiliz ve İsrail istihbaratı sorguladı!
Bir başka örnek: Mombai, Türkiye''de İskenderun''da yaşanan saldırıların benzerini Pakistan''da Karaçi''de gördük. Bu kentlerin hepsinin deniz kıyısında, liman kentleri olması dikkatinizi çekiyor mu?
Geçtiğimiz Mayıs ayında bir grup Karaçi''deki deniz üssüne saldırdı. On altı saat süren çatışmalar Pakistan ordusunu şaşkına uğrattı. Saldırganlar Pakistan askerlerinin bile sahip olmadığı silahlara, Taliban ölçeğinin çok ötesinde donanıma sahipti. Askeri komutlarla hareket ediyordu, kaçış yolları çok iyi planlanmıştı. Pakistan komandolarına on altı saat boyunca etkisiz hale getiremedi. Hatta saldırganları ancak kaçarken görebildiler.
Saldırganlar en gelişmiş Amerikan silahlarını kullanıyordu. 130 Pakistan komandosu ile çatıştılar. Kesinlikle bilinen militanlar kategorisinde değillerdi. Taliban mensupları hiç değildi. Saldırının şekli, kullanılan taktikler en az bir yıllık eğitim gerektiriyordu. Öldürmeye değil askeri tesislere zarar vermeyi hedeflemişlerdi ve büyük zarar verdiler. Askeri birimler saldırganları sadece kaçarken görebildiler. Hem Urduca hem de başka diller konuşuyorlardı. Gece görüş dürbünleri dahil maksimum donanımdaydılar. Saldırganlardan kısa boylu hafif sakallı biri, elindeki M16''yı bırakıp iki Uzi''yi çıkardı ve uzak mesafeden askerleri çok rahat vurabildi. Nokta atışlar yapıyorlardı. Daha sonra donanma üssünün tam planını ellerinde olduğu anlaşıldı. Hepsi, Mumbai saldırısını yapanlar gibi, 20-25 yaş aralığındaydı.
Yine hatırlayalım: İsrail, Akdeniz''de Mavi Marmara gemisine saldırdığı gece İskenderun''da deniz üssü vuruldu, yedi asker şehit oldu. Saldıran PKK''ydı! Hepimiz inandık!
İskenderun neresi? Mumbai neresi, Karaçi neresi! Hepsi çok kritik deniz üsleri ve bölgeleri..
Bir not daha: İskenderun''u da unutmadan, Türk donanmasının geçtiğimiz günlerde Karaçi ve Mumbai''yi ziyaret ettiğini, Mumbai açıklarında Hindistan donanmasıyla tatbikat yaptığını da hatırlatalım.
Üç şehir, üç deniz üssü, üç terör saldırısı ve üç korkunç şüphe! Daha ne söylenir…
.Bu ne acele böyle!
00:0019/07/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
CIA''nın yeni başkanının ilk ziyaretini Türkiye''ye yapması sizce de dikkat çekici değil mi? 15 gün önce istihbaratın başına getirilen David Petraeus, ülkesine dönmeden Türkiye''ye geliyor. Kabil''de, Hamid Karzai''nin madalya merasiminin ardından uçağa atlıyor ve soluğu Ankara''da alıyor.
Ya Türkiye''yi çok seviyor ya Türkiye''nin ABD için ne kadar önemli olduğunu bir de kendisi göstermek istiyor ya da çok kritik bir gelişme var. Petraeus''un; Libya Temas Grubu''nun dördüncü toplantısı için Türkiye''ye gelen, ağırlıklı olarak Suriye ve bölgesel meselelerin ele alındığı Hillary Clinton''ın ziyaretinin hemen arkasından, üstelik Diyarbakır''da 13 askerin şehid olduğu günlerde gerçekleşen ani ziyareti kesinlikle olağan bir durum değil.
Petraeus; Afganistan''daki NATO ve ABD güçlerinin komutanıydı. Daha önce, Irak''taki Amerikan güçlerine komutanlık yaptı. Her kritik görevde ABD''nin imdadına yetişen Petraeus, son olarak istihbaratın başına getirildi.
Şüphesiz bu sürpriz ziyaret çok sayıda soru içeriyor:
Terörle mücadele, son PKK saldırısı ve Türkiye ile ABD''nin pozisyonu. İstihbarat ortaklığı gibi, tamamen ABD''nin bölgesel çıkarlarına göre seyreden işbirliğinin geleceği. Türkiye''nin, İran ve Suriye ile ilişkilerinin geleceği. Libya''da çökmekte olan NATO operasyonunun geleceği. Hillary Clinton''ın işaretlerini verdiği Türkiye-ABD arasında yeni ortaklık türünün niteliği. Ortadoğu''yu sarsan değişim dalgasının Türkiye''ye nasıl bir rol biçtiği.
Bazı çevreler, Türkiye ile ABD''nin, bölgedeki değişime göre yeni bir ortaklığa girişeceğini, Ankara''ya merkezi bir rol önerileceğini, değişme öncülük edileceğini, özellikle Suriye konusunda ciddi gelişmelerin olabileceğini ancak şu an itibariyle Türkiye ve ABD arasında Suriye konusunda farklı yaklaşımların bulunduğunu söylüyor. Türkiye, Suriye''nin askeri müdahale dışında değişime zorlanmasını, Baas Partisi''nin yasaklanıp muhaliflerle özellikle de Müslüman Kardeşler''le ortak hükümet kurulup reformların bu hükümetçe gerçekleştirilmesini istediği, ABD''nin ise buna temkinli yaklaştığı söyleniyor.
Bölgedeki sarsıntının, özgürlük ve demokrasi arayışlarının Türkiye''nin elini güçlendirdiği, model ve öncü konuma yükselttiği dolayısıyla Türkiye''nin bu yeni pozisyonu destekler tutum içine girdiği söylenirken, değişimin Kürt meselesini daha da büyütüp Türkiye''yi ve bütün bölgeyi istikrarsızlaştırma ihtimalinin Ankara''yı endişelendirdiği, bu yüzden Suriye''nin parçalanmasının bir nevi kabus senaryosu gibi algılandığı ifade ediliyor.
Önümüzdeki günlerde, elbette Petraeus''un ziyaretinin ayrıntıları ortaya çıkacak. Sadece terörle mücadele ile mi sınırlı yoksa çok daha geniş bir ortaklığın habercisi mi olduğunu o zaman öğreneceğiz. Ancak şu an itibariyle görünüşteki gerekçesi terör, bölgesel meseleler ve Libya olan ziyaretin, aslında Suriye odaklı olduğunu o zaman anlayacağız. Suriye''de rejim değişmeden İran''la hesaplaşma olmayacak çünkü.
Tabi bütün bunlar, ABD''nin hayalleri... Irak''ı, Afganistan''ı işgal edip arka arkaya bölgesel projeler uygulayanların ellerinin eskisi kadar güçlü olmadığını bir yere not etmeliyiz.
Petraeus başka şeyleri de hatırlatıyor bana. Büyük umutlarla Irak''taki birliklerin komutanı yapıldıktan sonraki icraatlarından bir bölüm var ki, bu coğrafyanın yüreğini çok yaktı, hala da yakıyor. Şöyle:
2. Dünya Savaşı''nda Naziler''in Yahudiler için geliştirdiği “çözüm”leri Irak''ta Müslümanlar için denedi. Filistin''de, gizli anlaşmalarla inşa edilen ırkçı duvarla tanıştırdı bu ülkeyi. Bağdat''ta İnsanları, semt semt, sokak sokak, cadde cadde birbirinden kalın duvarlarla ayırdı. Mezheplerine göre, etnik farklılıklarına göre, ABD''nin kontrol stratejilerine göre, ekonomik farklılıklarına göre kadim bir şehri tarihe gömdü. David Petraeus ve “entelektüeller ekibi”nin bulduğu tek çözüm, Nazilerin keşfettiği “getto” formülü oldu Irak için. Aynı ekip, İsrail''in önerisiyle bunu Bağdat''ta yaptı. Bağdat bittikten sonra, Azimiye bölgesindeki Sünnilerle, semtin etrafındaki Şiileri birbirinden ayıran duvar, Hayfa caddesi, El Amiriye, El Dawra, El Fadıl semtleri, üniversite bölgelerini de birbirinden ayırdı.
Tel Afer, Felluce, El Qaim, Hadisa, Samarra, El Halidiye, Yesrib, Er Ratba gibi şehirler ve bölgeler için de duvar projeleri hazırlandı. İnsanlar kendilerine ayrılan semtlerin dışına çıkamayacak, açık hava hapishanesinde yaşayacak, başka semtlere gidebilmek, akrabalarını görmek, ticaret yapmak, ihtiyaçlarını gidermek için kontrol noktalarından geçecekti. Tıpkı Filistin''de olduğu gibi.
Gettolarına göre yeni kimlik kartları olacak, gettolarına göre yeni vatandaşlıklar oluşturulacak. Dünya bu ülke için federasyonu tartışırken, artık şehirlerin birbirinden koparılmasının ötesinde yüzyıllardır birlikte yaşayanlar küçük esir kamplarına mahkum edilecek, birbirinden uzaklaştırılacak, yabancılaştırılacaktı.
Mezopotamya tam anlamıyla apartheid dönemine hazırlanıyor, Bağdat''da “Amerikan Gulag”ı inşa ediliyordu. Sadece Irak için değil, bütün bölge için yapmak istedikleri buydu aslında. Bilinçaltlarındaki şiddet, açgözlülük, hükmetme arzusu için yapıyorlardı bunu. Bağdat için, Irak için tasarladıkları proje aslında bütün bölge içindi. Yarın Araplarla Kürtleri, Araplarla Türkleri ayırmak için de bunu düşüneceklerdi.
Bakalım Petraeus''un Suriye için ne planları var. Yakında öğreneceğiz… İşgal mi, iç savaş mı, yeni Getto''lar mı!
Medyanın yüzde 96"sı onların! Sabra ve Şatilla da..
00:0020/07/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa''yı sarsan Murdoch krizi, cinayetle devam ediyor. Telekulak skandalı, kapatılan News of the World gazetesinin haber kaynaklarının deşifre olmasının çok ötesine geçti. Medya dünyası, siyaset dünyası, medya-siyaset-sermaye ilişkileri ve karanlık ilişkiler ortaya saçılmaya başlandı.
Rupert Murdoch''ın sahibi olduğu gazetenin, haber kaynaklarının telefonlarını dinlettiği açığa çıkınca, zincirleme ilişkiler sorgulanır oldu. Gazete kapatıldıktan sonra istifalar başladı. Londra Emniyet Müdürü ve yardımcısı istifa etti. Dün, Rupert Murdoch ve oğlu ve şirketin eski üst düzey yetkilisi İngiliz parlamentosu''nda sorgulandı.
Ancak dün, bunlardan daha önemli bir gelişme yaşandı ve BBC''de katıldığı bir programda skandalı ilk haber veren kişi, gazetenin eski muhabirlerinden Sean Hoare evinde ölü bulundu. Polise göre intihar, şüphe yokmuş ama soruşturma devam ediyormuş!
Ölen belki de öldürülen gazeteci, İngiltere Başbakanı David Cameron''ın eski iletişim danışmanı Andy Coulson''ın da skandalın içinde olduğunu söyledi.
Parlamento''daki sorgulamadan sonraki gelişmeleri merakla bekliyoruz. Skandal, haber kaynakları boyutunun ötesine geçtiğinde, sermaye-güç bağlantılı ilişkileri deşifre ettiğinde, İngiltere sınırlarını aşıp ABD ve Murdoch''ın diğer ülkelerdeki yatırımlarına, medya gücüne yansıdığında neler ortaya çıkacak, kimlerin kellesi gidecek ya da kaç intihar daha olacak bekleyip göreceğiz.
Kim kiminle hesaplaşıyor, Birileri Murdoch''a tuzak mı kurdu, gücünü zayıflatmak mı istiyor, birileri Murdoch gibi bir gücün oluşturduğu tehlikeden kurtulmak mı istiyor ya da dünya medyası üzerinde yeni bir güç mücadelesi mi var, umuyoruz zamanla öğreneceğiz.
Konu buraya gelmişken dünya medyasına ilişkin çarpıcı gerçeklerden söz edelim biraz. Edelim de, sermaye, güç, siyaset, küresel kitle yönetimi, algı yönetimi üzerinde kimlerin saltanat sürdüğünü, işgallere ve iç savaşlara uzanan stratejilerin kimler eliyle gerçekleştiğini bir kez daha sorgulayalım.
Dünya medyasının yüzde 96''sı altı büyük şirketin elinde. Ne gariptir ki, bu altı büyük şirket Musevi kökenli insanlara ait ya da onlar tarafından yönetiliyor.
En büyük medya şirketi, yani birinci sıradaki güç Walt Disney imparatorluğu. Şirketin CEO''su Musevi. Bir dizi televizyon, 14 milyon abonelik kablo yayını, iki video yapım şirketi, film endüstrisinin öncü kuruluşları var Walt Disney''in ve hepsi Musevi kökenli kişiler tarafından yönetiliyor.
İkinci büyük şirket Time Warner: Dev medya şirketinin CEO''su yine Musevi. ABD''nin en geniş kablo yayınına sahip şirket, müzik endüstrisinden sinema endüstrisine, yayıncılıktan televizyonlara kadar çok sayıda şirketi bünyesinde barındırıyor. Yıllık 10 milyar dolar cirolu medya şirketinden Showtime, Nickelodeon ve MTV''ye kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren şirketlerin çoğunun yöneticisi yine Musevi.
Dördüncü sırada Rupert Murdoch''ın grubu var. Fox Tv ve Fox Film dahil, yüzlerce televizyon yayınını kontrol eden şirketin bir çok üst düzey yöneticisi yine Musevi. Beşinci sırada yer alan Japon Sony şirketinin Amerika bölümü yine Museviler tarafından yönetiliyor. Mesela Sony Pictures gibi…
Daha küçük medya şirketlerine bakıyoruz. Tek tek liste yapmaya gerek yok. Hemen hepsinin ya sahibi, ya CEO''su ya da üst düzey yöneticileri aynı. Üç büyük televizyon; ABC, CBS ve NBC bağımsız değil ve aynı çevrelerin kontrolünde.
Burada bir dini ya da etnik yapıyı ya da başka bir kimliği sorguluyor değiliz. Dünya medyasının aynı çevrelerin tekelinde olmasının nasıl bir güç olduğuna, bu gücün nasıl kullanıldığına, kimler için seferber edildiğine, bu güçle ülke ve küresel güç ilişkilerinin nasıl yürütüldüğüne, insanlığın doğru ve yanlışlarının nasıl denetlendiğine dikkat çekiyoruz.
Dünya medyasının yüzde 96''sı aynı çevrelerin kontrolünde. Radyolar, televizyonlar, yayın şirketleri, sinema ve eğlence endüstrisi ve aklınıza gelebilecek her şey.. Öyleyse, Murdoch''ı masaya oturtan ilişkiyi, skandalı ve süreci, bu gözle okumakta fayda var.
Murdoch''la ilgili bir anekdot daha..
Yıl 1980: İsrail başbakanı Ariel Şaron, ABD''de bir dizi temaslar yaptı. Ardından İsrail''deki Negev Çölü''nde bir toplantı düzenledi. Katılımcılar arasında Henry Kissinger da vardı. 1982''de Lübnan işgali başladı. İşgal kararı bu toplantıda alınmıştı. 4 Haziran 1982''den 31 Ağustos''a kadar tam 19 bin Filistinli öldürüldü, 30 bin kişi yaralandı. Yapılan ateşkes 15 Eylül''de bozuldu. 16 Eylül''de Sabra ve Şatilla ile Burcu l-Beracine katliamları yaşandı. Şaron kontrolündeki Falanjistler tarihin ender gördüğü katliamlardan birine imza attı. BM katliamı sert bir şekilde kınadı! Şaron durmadı, Cenin, Ramallah ve Beytüllahim''de cinayetlere devam etti. Katliamdan bir ay sonra aynı ekip Negev toplantısının ikincisini Lübnan''da yaptı. Toplantıda Rupert Murdoch''tan İngiliz istihbaratına ve Kissinger''a kadar herkes vardı. Bölgeyi ve dünyayı böyle yönetiyorlardı işte…
TVNET, Anadolu"dan Afrika"ya "seferberlik çağrısı" yapıyor!
00:0021/07/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Birleşmiş Milletler Somali''de "açlık salgını" ilan edecek. Uluslararası yardım kuruluşları bölgeye yönlendirilecek. Afrika Boynuzu bölgesindeki ülkelerde, son elli yılın en ağır kuraklığı yaşanıyor. Yine BM''nin hazırladığı rapora göre, aynı bölgede "iki milyon çocuk", eğer yardım edilmezse, kısa süre içinde hayatını kaybedecek.
19 yıl önce yine açlık salgını ilan edilen bölgede durumun hızla kötüleştiği, on binlerce insanın açlıktan kaçıp Kenya ve Etiyopya''daki kamplara sığındığı, sayının hızla arttığı, açlık salgınından on milyon insanın etkilendiği, Somali''deki gruplar üzerine baskı yapılıp yardım çalışmalarına destek istendiği, ABD''nin El Kaide dediği bazı örgütlerin bile yardım için Birleşmiş Milletler''le birlikte çalıştığı biliniyor.
Biz, TVNET olarak, bu Ramazan''da "açlık bölgesi"ne seferberlik ilan ediyoruz. Desteklerinizi, imkanlarınızı, bölgeye gönderilen yardımlara katmanız çağrısı yapıyoruz. Yer yer şova dönüştürülen Ramazan etkinliklerinin ve imkanlarının bir kısmının, bu bölgelere yönlendirilmesini öneriyoruz. İftar sofralarımızı zengin sofralarına dönüştürmek yerine, gerçekten imkanlarınızın bir kısmını, her ne kadar olursa, yardım organizasyonları üzerinden bu ülkelere, insanlara aktarmanızı talep ediyoruz.
TVNET olarak, Somali''den, Kenya''daki mülteci kamplarından, açlık ve ölümle yüzleşen insanların yanından, iftar sofralarından yayın yapabilmek için yoğun bir çaba içine girdik. Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Bize düşen, oradaki trajediyi aktarmak ve bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Her bireyin, organizasyonun yapabilecekleri elbette var ve bunu yapmakla yükümlü.
İnsani yardım konusunda dünyanın dikkatini çeken Türkiye, bütün yardım kuruluşları ile bölgede olmalı. Bu ülkeye verilen refaha, imkanlara duyulan şükran bu bölgelere katkıya dönüşmeli.
Artık aynileşen, sıkıcı bir hal alan, panayırlaşan Ramazan programları yerine, yeryüzünün her köşesinde varolmak, bir gün daha canlı kalmak için mücadele veren insanların yanına ulaşma, onların elini sıkma, karnını doyurma vakti. Kızılay ya da diğer yardım organizasyonları üzerinden bu ülkelere, kasabalara, köylere, kamplara insanlara ulaşabiliriz.
Bu yüzden, burada bir çağrı yapıyoruz. Ramazan ayını, Birleşmiş Milletler etkinliğinden daha büyük yardım organizasyonuna dönüştürelim.
Anadolu''dan Afrika''ya, Somali ve çevresine insani yardım köprüsü kuralım.
Çağrımız bütün Türkiye''ye, herkese... Gelin, açların yardımına koşalım. Ramazan''ı eğlenceye dönüştürmek yerine, insan yanımızı, vicdanlarımızı harekete geçirelim.
Biz TVNET olarak, hem Anadolu''da hem Afrika''da iftar sofralarına konuk olacağız. Sizi de davet ediyoruz…
Avrupa Birliği parçalanıyor..
00:0022/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin; "Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi dondururuz" uyarısı, sadece Rum Kesimi''nin AB Dönem Başkanı olması tehlikesine mi yönelik? Başbakan Tayyip Erdoğan''ın, KKTC''den Avrupa''yı hedef alan güçlü sözleri, sadece Kıbrıs meselesiyle mi sınırlı?
Sanmıyorum.. Küresel ekonomik kriz yeni bir aşamaya geçiyor. Göstergeler ve bazı çevrelerin ciddi uyarılarına bakınca, 2011 sonbaharının çok daha sarsıcı bir kriz dalgasını haber verdiğini söyleyebiliriz. Hem AB ülkeleri hem de ABD, 2. Dünya Savaşı''ndan bu yana en derin krizini yaşıyor. Üstelik, olağanüstü toplantılara ve çabalara rağmen, krize gerçek anlamda çözüm olabilecek iç bir formül üretilemedi. En azından bu güne kadar..
Euro bölgesi liderleri artık ödenemez noktaya gelen ve Avrupa''yı batırma tehlikesi barındıran borç krizini görüşmek için olağanüstü toplandı ve yeni bir paket üzerinde anlaştı. Birkaç hafta sonra bu paketin de kurtarıcı olmayacağını göreceğiz. Şimdilik Yunanistan''ı kurtarıp, İspanya ve İtalya''nın batışının önü alınmaya çalışılıyor. Ancak, önümüzdeki haftalarda "ülke kurtarma"nın yerini "ülke ihraç etme" alacak.
AB Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso''nun, devlet ve hükümet başkanlarına yaptığı şu çağrıyı bir yere not edelim:
"Kimse kendini kandırmasın, durum çok ciddi ve çözüm gerektiriyor. Aksi takdirde bunun olumsuz sonuçları Avrupa''nın her köşesinde ve daha da geniş bir alanda hissedilecek. Euro bizim en büyük kazanımlarımızdan biri. Getirisi, üye ülkelerin sarf etmesi gereken çabalardan çok daha ağır basıyor. Burada düşüncesizce davranamayız. Aksi takdirde tarihin bu kuşağın siyasetçileri hakkındaki hükmü çok ağır olacaktır…"
Durum bu kadar kötü. Felaket tellallığı yapmak istemiyoruz ama 2006 yılından bu yana krize ilişkin yaklaşımımız hiç değişmedi ve bu yaklaşımı ciddiye almayanlar daha sonra gelişmelerin aynı yönde seyrettiğini gördü. Hala aynı inatçılık ve körlük devam ediyor.
Krizin niteliği ve boyutlarına dair çok şey söylendi. Biz, krizin jeopolitik çözülme boyutuyla daha çok ilgileniyoruz. ABD ve Avrupa''yı, dünyanın merkez ekonomisini vuran krizin, küresel denklemi kökünden sarsıp yeni güç yapılanmasının önünü açacağına inanıyoruz. Bir ya da iki yıl içinde, bu değişimin dramatik örneklerini göreceğiz. Ekonomik, siyasi ve askeri hegemonyanın parçalandığına, ABD''nin daha da içe kapandığına, Avrupa Birliği projesinin belki de çöktüğüne tanık olacağız.
Türkiye''nin bu süreci okuduğunu ve ona göre pozisyon belirlemeye çalıştığını, son mesajların arkasında bu düşüncenin yattığını düşünüyoruz.
Jeopolitik çözülmenin Birleşik Avrupa düşüncesini nasıl sarsacağına dair ihtimaller, belki şu an krizden daha çok konuşuluyor. Belli merkezler ve çevreler; "Birleşik Avrupa"nın, "Parçalanan Avrupa"ya veya bölgesel birlikteliklere doğru gittiğini söylüyor. Onlara göre Avrupa Birliği''nin dağılma haritası şöyle:
Alman bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya, Slovakya..
Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya, Litvanya ve Latviya… Bu Baltık ülkelerinin Rusya tehdidine karşı en yakın müttefiki Almanya olacak..
Doğu Avrupa ülkeleri: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan… Knedi içinde bölgesel bir yakınlaşmaya gidebilir…
Akdeniz ülkeleri: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta.. Bugün bu ülkelerin hepsi derin ekonomik sarsıntı içinde ve hızla iflasa sürükleniyor. Bu konuda "The Divided States of Europe" başlıklı analiz bir örnek olarak okunabilir…
Fransa ve İngiltere ise her hangi bir bloka mensup sayılmıyor. İngiltere''nin durumu ve tercihleri ortada. Almanya ve Fransa gibi AB''nin lokomotifi olan, kara Avrupası''nın en güçlü iki ülkesinin kendilerini kurtara tercihi AB''nin geleceğini şekillendirecek.
Avrupa Birliği için tehlike çanları çalıyor. Olmaz demeyin, oluyor. Aynı tehlike ABD için de geçerli. Bu sonbahar, Atlantik ittifakının kaderi, geleceği üzerinde derin izler bırakacak gibi…
Afrika çağrısı!
TVNET olarak, Birleşmiş Milletler''in "Açlık Salgını" ilan ettiği Afrika Boynuzu dahilindeki ülkelere özellikle de Somali''deki trajediye duyarlılık çağrısı yaptık. TVNET ve Yeni Şafak gazetesi olarak, bu duyarlılığı devam ettirmek, aç insanlarla birlikte olmak, onların yardımına koşmak için çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Çağrımıza ilk tepki, "Yeryüzü Doktorları"ndan geldi.
Türkiye olarak, bireyler olarak, kurumlar olarak Anadolu''dan Afrika''ya insani yardım köprüsü kurulması için herkesi bu seferberliğe çağırıyoruz…
Norveç şoku: İslam"la savaşı siz başlattınız!
00:0026/07/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cuma günü Norveç''te yaşanan ve 93 kişinin ölümüyle sonuçlanan kâbusun mimarı kim? Saldırıyı gerçekleştiren aşırı sağcı Anders Behring Breivik, ırkçı, radikal Hristiyan, Tapınak Şovalyeleri mensubu, kafayı sıyırmış biri, birtakım derin organizasyonların tetikçisi ve daha birçok şey olabilir... Benzer saldırılar diğer Avrupa ülkelerinde de yaşanabilir.
Oklahoma''daki federal binayı yerle bir edip 168 kişiyi öldüren ve idam edilen Timothy McVeigh, ABD''nin gerçek düşmanının kendi içinde olduğunu ortaya koymuş, "Ben bu saldırıyı Amerikan yönetiminden öğrendim. ABD''nin dünyada yaptığı operasyonlarla benim yaptığım aynı şey" demişti. Breivik de, yüzlerce sayfalık manifestosunda, Batı''nın kendi içinde beslediği canavarı ortaya koydu. Cinnet hali değil, derin bir sorgulamanın varolduğu, son derece zeki, dünyayı iyi izleyen bir profil var karşımızda.
İşin tuhafı, Oslo canisinin düşünce dünyası ile, bırakın sokaktaki Avrupalı''yı, Batı''nın siyasi, entelektüel ve dini önderlerin birçoğunun düşünce dünyaları örtüşüyor. Korkunç saldırıyı yapmadığını, bu düşünceleri sadece savunduğunu düşünelim. Bakın bakalım kaç Avrupalı, kaç lider, kaç devlet yöneticisi, kaç kişi aynı fikirleri savunuyor. Acı, korkunç, ifade etmesi bile bazılarını rahatsız edecek gerçek bu.
Bir örnek vereyim:
4-7 Temmuz 2009''da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerini kazanan 736 milletvekilinden 120''si yabancı düşmanı ya da ırkçı, altıda biri Avrupa düşüncesine inanmıyor. 27 Avrupa ülkesinden yirmisi muhafazakar sağcılar tarafından yönetiliyor. Merkez sağ ve aşırı sağ hızla yükseliyor. Bu seçimlerde en etkili propaganda malzemesi Türk ve İslam düşmanlığı ve siyasi partiler oy için buna yatırım yapıyor. İsviçre, Belçika, Fransa ya da diğer ülkeler, nüfuslarının önemli bölümünü teşkil eden Müslüman veya yabancıları tehdit ilan etti.
Angela Merkel, "İslam ya da yabancılar hiçbir zaman Avrupa''nın bir parçası olmadı, olamayacak. Bu gerçek kabul edilmeyecek, yıllardır kendimizi kandırdık. Bu bir yanılsama" diyor.
Almanya ve Fransa, yabancı ve Müslüman karşıtlığının öncüsü olma gibi tehlikeli bir oyun oynuyor. Ekonomik krizin de etkisiyle bu çevrelere düşmanlık bizzat devlet iktidarının senaryolarıyla besleniyor, çok kültürlülük projesi çoktan rafa kaldırıldı, göçmenler için olağanüstü yasalar çıkarıldı, Avrupa artık bu yükten kurtulmak istiyor. Düşmanlık, sanıldığı gibi aşırı sağcı gruplarla sınırlı değil, Atlas Okyanusu''nun iki yakasında müthiş bir ırkçılık güç kazanıyor ve yakın gelecekte etkilerini çok daha acı bir şekilde gösterecek.
Hatırlayalım; Almanya''da kundaklanan evleri, Türkiye''ye getirilen cenazeleri.. Almanya''nın her bölgesinde ve Avusturya''da Türklere ait yüze yakın ev kundaklandı. Bir kişi bile yakalanmadı. Alman federal savcısı bir açıklama yaptı ve bütün dosyaları kapattı. Bu nasıl bir organizasyondu? Aşırı sağcı gruplar mı yaptı sanıyorsunuz!
Soğuk Savaş''tan hemen sonra yeni tehdit İslam ve Müslümanlar oldu. 11 Eylül saldırıları sonrası da bu yeni tehdide karşı yeryüzünün her köşesinde açık savaşlar yürütülmeye başlandı. "Batı bu tehdidin üstesinden gelecek" türü cümleleri hemen her Batılı lider ve ülke yöneticisinden duyduk. İslam''a ve Müslümanlara karşı dünya seferber edildi. Kendileri dışındaki düşmanla savaşan ülkeler, yıkıcı politikaların kitleler üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, ne tür bir canavar yarattığını düşünmedi bile. Esir ticaretinden ülke işgallerine, Haçlı Savaşı nutuklarından ağır işkence ve katliamlara kadar akla gelen her yol denendi. Hiçbir sınırlama, ölçü, değer yoktu. İslam''a dair ne varsa aşağılandı, Batı kamuoyu bu yeni düşmana karşı adeta formatlandı.
Karikatür krizini hatırlayalım: Bir Danimarka gazetesinin yayınladığı o aşağılayıcı karikatürlere bütün Batı medyası ve siyaset dünyası sahip çıktı. Oysa operasyon neoconlar tarafından yürütülüyordu ve ABD sınırları dışında Avrupa''yı da aynı savaş doktrini için hizaya sokuyorlardı. Avrupa uykudan uyanmalıydı, seferberliğe daha doğrusu yeni Haçlı savaşına katılmalıydı. Medeniyetler çatışması esastı ve bütün ekonomik-güvenlik politikaları buna göre dizayn edilmişti. 21. Yüzyıl yeni fetihler yüzyılı olacaktı. Batı medeniyeti sonsuza dek yaşayacaktı. Hesap buydu. Yeni Avrupa projesi buydu.
Tam o sırada, Papa''nın sözleri dikkat çekiciydi. Hristiyanlara tek çatı altında toplanma çağrısı yapan, Hristiyan birliği hayalleri kuran, Türkiye''yi AB içinde görmek istemeyen, karikatür kriziyle hırpalanan Müslümanlara ağır darbeler vuruyordu. Bizans İmparatoru Manuel II. Paleologos''tan alıntı yapıyor ve "Hz. Muhammed gayri insani ve şeytanca olanın dışında yeni bir şey getirmedi" diyordu.
Avrupa veya Batı toplumunu bu yeni düşmana karşı harekete geçirme konusunda atılan adımlarla, uygulanan politikalarla, söylenen sözlerle ilgili yüzlerce örnek sıralanabilir. Yürütülen savaşın terörle mücadele değil, yükselen İslam''ı dizginleme olduğunu, yer yer Haçlı Savaşı vurgusunun bu yüzden yapıldığını herkes biliyordu.
Şimdi, bütün bu olanlardan geriye ne kaldı, bakalım. Dünyayı, kendi halklarını böyle bir savaş için dolduran yönetimler bir canavar yarattılar. Atlantik''in iki yakası ırkçı dalgalarla dövülüyor şimdi. Ekonomik kriz, yabancı düşmanlığını ve elbette İslam düşmanlığını alabildiğine güçlendiriyor. Refah düştükçe tehlike daha da büyüyecek. Norveç mesela, Kuzey Irak''tan petrol kuyusu almak için CIA''nın gizli esir ticaretine ve işkencelerine ortaklık yapmak yerine kendi içinde büyüyen tehlikeyi görmeliydi.
İnanın bu tehdit, bir önlem alınamazsa çok daha büyüyecek.
Dünyayı savaş alanına çevirip insani değerleri yok edenler, ardı ardına düşman üretip kitleleri seferber edenler, işte Oslo kurbanlarının gerçek suçluları, failleri onlardır.
Behring Breivik, onların eseri, onların silahlı gücü, onların ürünüdür. Nasıl bir tehlikeye yatırım yaptıklarının farkında bile değiller. Uyanmazlarsa böyle şoklarla uyanmak zorunda kalacaklar..
Haçlı savaşı ilan etmiştiniz.. İşte size bu savaşın komutanlarından biri!
Ölüm koalisyonu Haçlı savaşçıları..
00:0027/07/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Norveç''teki saldırı, bundan sonra olabileceklerin habercisi, Avrupa içi hesaplaşmanın göstergesi, İsrail aşırı sağının merkezinde bulunduğu, üzerinde çokça tartışılması ve bütün boyutlarıyla sorgulanması gereken bir trajik olay.. Sadece bombalı saldırı ve adadaki gençlerin öldürülmesi değil, Norveç, hükümet ve ülke olarak büyük bir saldırıya maruz bırakıldı. Mesaj, çok acı biçimde terör üzerinden verildi. Irak işgali sırasında İspanya''yı vuran "el Kaide" saldırısı gibi, bu ülke de bir şokla uyarıldı.
Yirmi yıldır, yeryüzünün her köşesini kana bulayan, El Kaide''ye karşı savaş ya da terörle mücadele adı altında hemen her ülkede terörist saldırılar düzenleyen, terörle ülkeleri saf tutmaya zorlayan neocon-İsrail aşırı sağı dayanışmasının yeni bir örneği ile karşı karşıyayız.
ABD''deki Hristiyan siyonistler ile İsrail arasındaki ittifak, Beyaz Anglo-sakson ırkçılığı ile İsrail ırkçılığı arasındaki koalisyon bugüne kadar ülkeler işgal ediyor, iç savaşlar çıkarıyor, kimlik eksenli bölünmelere imza atıyor, terör üzerinden ülkelere şantaj uyguluyordu. Ortak düşman üzerinden yeryüzünde yeniden hakimiyet kurmaya çalışıyordu. Ebu Gureyb''deki işkenceler ibadet niyetiyle yapılıyor, insanlar bu ruhla öldürülüyor, ABD içinde giderek güç kazanan muhafazakar sağ, bütün Müslümanlara karşı her yolu deneyerek bir nevi Haçlı İstilası yürütüyordu.
Anlaşılan, bu ittifaka şimdi Avrupa aşırı sağı da katıldı. Aşırı sağ derken, Almanya''da örneklerini gördüğümüz neo-nazi gruplardan söz etmiyoruz. Devlet iktidarını kullanan sistemik güçlerden söz ediyoruz. Batı medeniyetinin görünen yüzünün arkasına gizlenen bu merkezi güçler, hem Batı kamuoyunu dönüştürmeye, dönüşmeyenleri cezalandırmaya hem de dünyaya şekil vermeye çalışıyor..
Norveç olayında tek bir kişi üzerine durmak hedef şaşırtmaktır. Tetikçi, bazı olayların aydınlatılması için yetmeyebilir. Ayrıca kaynaklar, ateş açan iki kişinin daha olduğunu haber veriyor. Bu kadar hazırlık ve organizasyonun bir kişi ile sınırlı olması pek de inandırıcı gelmiyor. Şimdi, bazı notları hatırlatalım:
Norveç, Eylül ayında Filistin Devleti''ni tanıyacak ilk Avrupa ülkesi olacaktı. Ülke olarak bunu duyurdu, İsrail şirketlerine ambargo koydu, Filistin''e yardımları kesmedi, İsrail''in sert tepkilerine maruz kaldı. Katliam adasındaki afiş dikkat çekici. "İsrail''in boykot edilmesi"ne dair afişin dışında, gençlerin "Devlet Filistin''in hakkı, İsrail''i boykot edin" şeklinde tişörtler giydiği ya da konuşmalar yaptığı söyleniyor. Katilin notlarında, İslam karşıtlığının yanısıra, siyonizme karşı olanlara ve çok kültürlüğü destekleyenlere savaş ilan etmesi ve "Siyonist kardeşlerimiz" ifadesini kullanması da, Hristiyan fundamentalist-İsrail aşırı sağı ortaklığını ortaya koyuyor.
Bir Dışişleri Bakanı; "Filistin bir devlete sahip olmalı, işgal bitmeli, duvar yıkılmalı" diyorsa..
Ada''daki gençlik kampı, İsrail karşıtı, Filistin destekçisi bir organizasyona dönüşüyorsa...
İsrail gazeteleri, kamp organizasyonunu yerden yere vuruyorsa... Norveç, devlet olarak İsrail''e boykota ve Filistin Devleti''ni tanımaya hazırlanıyorsa..
Katil Anders Behring Breivik, "Siyonist kardeşlerim" dediği İsrail aşırı sağı ile ortak savaş çağrıları yapıyorsa...
Karikatür krizinin mimarları ile neocon ve İsrail aşırı sağı bağlantılarına dair hafızalarımız hâlâ canlı ise..
Norveç İşçi Partisi Gençlik Örgütü''nün lideri Eskil Pedersen katliamdan iki gün önce Norveç''te yayınlanan Dagbladet gazetesine; "İsrail''e karşı önlem alma zamanı gelmiştir. Dışişleri Bakanı bu ülkeye boykot ilan etmelidir. Barış süreci İsrail''in engellemeleri yüzünden hiçbir yere gitmiyor. Biz gençler, tek taraflı olarak İsrail''e ekonomik boykot başlatacağız" diyorsa..
Güvenlik uzmanları; "bu saldırı bir istihbarat organizasyonudur" diyorsa.. Breivik, İsrail aşırı sağı çevrelerinin yayınladığı internet sitelerinde yazılar yazıyorsa, bu çevrelerle güçlü bağlantıları ortaya çıkmışsa, aynı platformlarda aynı çevrelerle birlikte "İslam''la savaş" çağrıları yapıyorsa..
Kişilik itibariyle neoconlarla aynı kimlikte, İsrail aşırı sağı ile aynı hedefte bir tür Hristiyan Siyonist görüntüsüne sahipse.. Göstergeler Hristiyan sağın Müslüman ve göçmenlerden kurtulma hesaplarıyla, Müslümanlarla savaşı Avrupa''ya yayma, bu kutsal ittifaka katılmayanları cezalandırma konusunda, bireysel terörün sınırlarının çok ötesinde bir akıl ve organizasyon olduğuna işaret eder.
Bir terör koalisyonuyla karşı karşıyayız. Derin ve Avrupa''da yaygın taban bulan bir felsefi kalkışmayla yüz yüzeyiz. İsrail aşırı sağı ile Avrupa neoconlarının ittifak ilanının acı örneğine tanık oluyoruz. Norveç''i neden cezalandırdıklarını bir kez daha düşünelim. O zaman katliamı kimlerin planladığını ve uyguladığını net bir şekilde anlayacağız...
Norveç, terör koalisyonunun, güçler hesaplaşmasının, devlet terörünün, istihbarat örgütlerinin patronluğunda yürütülen bir saldırının kurbanı oldu.
"Tanrı''yı kıyamete zorlama"ya ayarlı kıyamet savaşçıları bunlar!.. Ama üzerinden büyük bir dünyevi hesap yürütülüyor...
Rejimin, iktidarın batsın senin!
00:002/08/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hama''dan bir görüntü.. Tank ateşiyle parçalanmış bir ceset. Panik ve korkuyla yükselen tekbirler, çığlıklar… Yerde uzanan bedenler…
Suriye ordusunun, Baas ordusunun güvenlik operasyonu! Ağır silahlarla bombalanan şehirde yüz otuz insan hayatını kaybediyor. Yaralı sayısı bilinmiyor. Diğer kentlerden, kasabalardan gelen haberler, listeyi uzatıyor…
Dumanlar yükselen 700 bin nüfuslu bir şehir.. Şam yönetimi, silahlı güçlere karşı operasyon yapıyor! Şehirleri "temizliyor" ama silahsızların kanını akıtıyor. Çok kan akıtıyor. Ölenler kim, Suriye insanı değil mi, kimin umurunda!
Zaferinin parlaklığını ölümlerin çokluğu ile ölçüyor. Ne kadar öldürürse o kadar güçlü olduğunu, o kadar ülkeye hakim olduğunu, o kadar iktidara sahip olduğunu, o kadar isyanı bastırdığını düşünüyor.
Buna gerçekten inanıyor!
1982''deki Hama katliamı korkusuyla izledik Pazar günkü kıyımı. Otuz bin insanın öldürüldüğü, İsrail''le savaşması gereken Suriye tanklarının kendi halkını kıydığı dönemler geldi aklımıza.
İslam dünyasının Ramazan''a hazırlandığı, sahura hazırlandığı, ilk teravih namazını kılacağı saatlerde Hama''da sokaklarda bu zalimliği sergileyenler, dün gün boyu benzer operasyonlara devam ettiler.
İşgaller biliyoruz, kıyımlar biliyoruz, en kutsal, en saygın günlerde, en hassas saatlerde yapılan. Özellikle, bu toplumları aşağılamak için o günler seçilirdi. Ama onlar bölge dışındandı.
Ramazan Bayramının ilk günü sabah vakti liderler astılar, Ramazan ayında hava saldırılarını, kara operasyonlarını artırdılar, insanların ve toplumların dinleriyle, kitaplarıyla alay ettiler.
Ama onlar bu coğrafyaya istila için gelmişlerdi. Suriye''de olanlarda, Libya''da olanlarda onların da payı var, dışarıdan olanların da rolü var. Ama bu ülkenin, rejimin, iktidarın kendi insanlarına böylesine bir acımasızlıkla kıyabilmesi, bunu ülke için yaptığını iddia etmesi, kan ve barut kokuları göklere yükselirken hala sempatik görünmeye çalışması kabil edilebilir bir şey değil.
İşgalcilerin Irak''ta, Bağdat''ta yaptıklarıyla sizin Hama''da yaptıklarınız arasında ne fark var? Onlar Bağdat insanını nasıl yabancı görüyorsa, nasıl tehdit görüyorsa siz de kendi halkınızı tehdit görüyorsunuz, ondan korkuyorsunuz korktukça da acımasızlaşıyorsunuz.
Bir gün o silahlar elinizden gider, tankların namluları size döner. Yaşadığınız coğrafya, bunun sayısız örnekleriyle dolu. Liderlerin hazin sonlarına ilişkin örneklerin sayısı çok fazla bu coğrafyada. Hiçbir direnç, kitlesel öfke, silahla bastırılamaz. O halk artık sizi sevmiyorsa güçle sevdiremezsiniz. Bugün olmasa yarın ama bir gün gideceksiniz. Öyleyse, gideceğinizi bile bile ülkenizde kan fırtınası estirmek nasıl bir anlayış, nasıl bir korkulu gelecek hazırlıyorsunuz?
Suriye üzerinde oynana oyunların farkındayız. İsrail''in ellerini ovuşturduğunu görüyoruz. Mezhep savaşından çıkar umanların hesaplarını biliyoruz. Bu işin Suriye ile sınırlı olmadığını, bir çok "el"in bu ülkenin her köşesinde dolaştığını biliyoruz.
Ama hiçbir gerçek, böyle bir anlayışı, böyle bir öfkeyi, böyle bir zulmü kabullenmemiz için geçerli değildir, anlamlı değildir. Kan üzerinden hesap yapanlara kendi halkının kanıyla cevap veren bir zihniyetin normal görülmesi mümkün değildir.
Bir taraftan yeni siyasi partilerin kurulmasına izin verirken, reform için garantiler verirken her fırsatta acı bir intikam almak, insanları cezalandırmak tipik bir şark kurnazlığını hatırlatıyor.
Suriye''nin bir karış toprağının işgaline izin vermeyiz. Suriye''nin iç savaşa girmesine, mezhep çatışmalarına sürüklenmesine izin vermeyiz vermemeliyiz. Suriye''nin, akıtılan bunca kana rağmen yine de iç barış yolunda atabileceği adımlar olduğu kanaatindeyiz. Suriye''ye yönelik askeri müdahaleyi, gerekçesi ne olursa olsun, karşı çıkacağız.
Ancak Baas yönetimi silahla kontrol kurayım derken ülkeyi kaybetti, kontrolü kaybetti… Ordunun kuruluşunun 66. yıldönümünde söylenen sözlere bakılırsa, bu kanlı yöntem bundan sonraki günlerde de kullanılacak.
"Alın bu ülkeyi işgal edin" demiyorsa bile Suriye yönetimi, dış müdahale için her şeyi yapıyor… Yazık..
Kafese kapatılan adam!
00:004/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu coğrafyada hiçbir ülkede “devrim” olmuyor. Yaşananlar, kitlesel isyan, devrim, rejim değişikliği, yeniden yapılanma vs.. Aslında değişen çok şey yok. Kitlesel huzursuzluklar, yolsuzluklar, baskılar var. Bu huzursuzluğun isyana dönüşmesini teşvik edenler var.
Teşvik edenlerin, destekleyenlerin kendi özel hesapları var. Adalet ve özgürlük dışında planları var. Kitlesel öfke ve “gizli el”lere karşı zorba iktidarlarını sürdürmeye çalışanların, nöbet değişimine karşı çıkıp oyun bozanların kanlı eylemleri var.
Dün, Mısır eski lideri Hüsnü Mübarek''in duruşması canlı yayınlandı. İki oğlu ile birlikte, kendilerine isnad edilen ağır suçlamalara maruz kalan Mübarek''in sedyedeki hali, Ortadoğu tipi diktatörlerin hazin sonlarını bir kez daha hatırlattı.
Kendisinden önceki Mısır lideri Enver Sedat''ın suikastle öldürüldüğü güne dönelim. Suikasti yapan kişinin duruşma görüntüleri geldi gözümün önüne. Sedat''ı öldüren kişi ile Sedat sonrası Mısır''a diktatör olan, her şeyi kontrol eden ve bir anda düşen Mübarek''in yargılandıkları mahkeme görüntüleri ne kadar da birbirine benziyor! İkisi de kafes içinde. Mübarek de Halit El İslanbuli de tel kafeslerin içinde mahkeme salonuna getirildi.
O kafesin içine girdikten sonra kral olsan ne yazar, firavun olsan ne yazar! Bu coğrafya diktatörler mezarlığıdır.
Yakın geçmişe bakalım: İran devrimini Batı adına durdurmaya çalışan, Kuveyt''i ilhak eden, ülke içinde mutlak bir güç olan, dünyaya kafa tutan Saddam Hüseyin ne oldu? Bir sabah vakti, hem de bayram sabahı, daha önce ezdiği güçler tarafından asıldı. Oysa Irak''ta, kendisinden önceki liderlerin başına gelenlerden ibret almalıydı. Bu coğrafyada liderlerin oyun değiştikçe değiştirildiğini, akıbetlerin kötü olduğunu bilmeliydi. Son nefesine kadar bu gerçeği kabul etmedi. Hastalıklı gururu onu ölüme götürdü.
Bugün bakalım. Sadece Mübarek değil, Tunus lideri ne oldu? Suudi Arabistan tarafından himaye ediliyor ama bir gün yargılanacak. Yemen lider Ali Abdullah Salih, ölümden son anda kurtuldu, vücudunun büyük bölümü yandı. Yine S. Arabistan''ın himayesine sığındı. Albay Kaddafi kendi ülkesiyle ve halkıyla savaşıyor!
Peki Suriye Lideri Beşşar Esad ne yapıyor? Bu örnekleri görüyor mu? Ülkesindeki isyanın sebeplerini anlıyor mu? Sadece dışarıdan müdahaleyi işaret ederek bu gerçeği kamufle edebileceğine, isyanı durdurabileceğine inanıyor mu? Dış müdahale Hama''da yaptıklarını haklı çıkarır mı? Ya da Hama''da yaptıklarının hesabının bir gün sorulacağını öngörebiliyor mu?
Mübarek gibi mi, Saddam gibi mi bir son düşünüyor? Ya da İran''a sığınarak kurtulabilir mi?
Gücü ellerinde tutarken acımasızlıklarını sonuna kadar kullanan, mutlak iktidar sahibi olduklarına inanan liderlerden biri haline geldi Esad? Babasının yolunu seçti, öyleyse babasının günahının bedelini de ona ödetebilirler?
Yeni Ortadoğu dizaynı projelerini hep yakından izledik. Son dönemde, “devrim” diye yutturulan bölgesel değişimin aslında mizansen olduğunu, yıllardır bazılarının yapıldığını, bölge içi ve bölge dışı etkin çevrelerin ortak çalışmalarının sonucu olduğunu herkes biliyor artık.
Suriye''de olanların bir çeşit bölge için güç mücadelesi, İran-Suudi Arabistan çatışması olduğunu herkes biliyor artık. Suudi finansı ve güvenliği Sünni grupları desteklerken, İran istihbaratı ve özel birimleri Suriye rejiminin safında hareket ediyor. Tahran-Riyad çatışması, bu çatışmanın üstünde hesaplar kuran ABD-İngiltere-İsrail ve Avrupa ülkeleri...
Hepsi Suriye halkının kanı üzerinden oyun kuruyor. Türkiye''de ve çevremizdeki ülkelerde, olaya taraf olanların hemen hepsi işte bu güç çatışmasının da taraftarları durumunda. Öldüren kadar ölüme gönderen de sorumlu bu işten.
Başşar ve Baas ekibinin sonu ne olur bilmiyoruz ama Suriye''deki durum feci bir sona doğru sürükleniyor. Birileri özellikle bu sonu hazırlıyor sanki. Baas yönetimi silahla iktidarı güvenceye alabileceğine inanıyor ve ideolojik körlükle kıyım yapıyor. Bu tutumu, ülkenin işgali için zemin oluşturuyor, kamuoyu hazırlıyor.
İran-Suriye-Hizbullah aksı ile Suudi, Ürdün ve batı desteği arasındaki çatışmanın boyutları Beşşar''ın “son”undan Türkiye''nin Kürt meselesinde yepyeni gerçeklerle yüzleşmesine, Basra Körfezi ile Akdeniz arasındaki bölgenin tamamen karışmasına, müthiş acımasız ve kanlı hesaplaşmaların yaşanmasına doğru genişliyor.
Tehlike sadece Şii-Sünni çatışması değil. Şiilik de, din de, etnik kimlik de güç-iktidarla bağlantılı olduğu zaman savaş sebebidir. Bu sefer de bölge yeniden dizayn edilirken, bölge için aktörler yeniden şekillendirilirken, güç ilişkileri yeniden belirlenirken hesaplaşma bütün ülkelerde ve bölgede başladı bile.
Ortada devrim, demokrasi yok, ortada güç mücadelesi ve iktidar hesapları var. İşte Hama''daki insanlar bu yüzden öldü. İşte Esad bu yüzden böyle şiddet kullanıyor.
İşte liderler bu yüzden kafesler içinde duruşma salonlarını getiriliyor.
Ankara, Suriye"de rejim değişikliği mi yapacak?
00:009/08/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye ile ipler koptu mu? Bence koptu… Güven erozyonu had safhada. Ankara ve Şam, bir yıl öncekinden çok başka yerlerde şimdi. Beşşar Esad''ın güvenlik gerekçesiyle yürüttüğü operasyonlar Türkiye tarafından katliam olarak algılanıyor… Baas rejiminin, toplumun belli bir kesimine yönelik öc alma harekatı olarak görülüyor. İpler koptu, geri dönüş umudu çok zayıf.
Böyle devam ederse, ilişkiler kopmakla kalmayacak düşmanlık kategorisine girecek. İki ülke sınırları yeni gerilim alanları haline gelecek. Şam, Baas refleksini gösterdikçe Ankara, rejimin ezdiği toplumsal kesimlere daha çok sahip çıkacak. "İç mesele" olarak kabul ettiği krizin dondurulmasında başarı sağlanamadı. Türkiye artık taraf: Baas ve muhalefet arasındaki çatışmanın belki de en net tarafı.
Dikkat ederseniz, hiçbir ülke Suriye konusunda bu kadar net tavır almadı. ABD Türkiye üzerinden mesaj gönderirken İngiltere ve Fransa''nın isteksizliği kendini gösteriyor. Aslında, ABD''nin ve Avrupa ülkelerinin Suriye krizini göze alacak durumda olduklarını söylemek zor. En son ABD''yi yeniden sarsmaya başlayan, önümüzdeki haftalarda Avrupa''yı aynı şekilde bir kez daha vuracak olan kriz, onlar için çok daha öncelikli.
Şam yönetimi, böyle bir okuma yapmış, bölgesel ve küresel konjonktürün kendine istediklerini yapmak için ortam sunduğunu düşünmüş olabilir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun bugünkü Şam ziyaretinde reform söylemlerini geçip, ültimatomvari bir tavır alacağı, Türkiye''nin pozisyonunun net olarak ortaya koyacağı, operasyonlar durmazsa ilişkilerin kopacağını söyleyeceği ifade edildi.
İlişkilerin kopması demek Ankara''nın Suriye karşıtı cephe olması demek. Peki Şam bunu göze alabilir mi?
Türkiye''den yapılan sert açıklamaları daha sert cevaplar yetiştiren Suriye, elbette Türkiye''nin düşmanlığını göze alamaz. Savunma Bakanı''nı görevden alıp Genelkurmay Başkanı''nı görevlendirmesinin ne anlama geldiğini göreceğiz. Bir rejimin, ideolojik körlükle olaylara böyle yaklaşıyorsa, durumu varlık-yokluk kavgası olarak algılıyorsa o zaman kendini de ülkesini de yok eder, yakıp yıkar. Bu haliyle Baas türü rejimlerin en büyük düşmanı aslında kendileridir, bu körlüktür.
Esad yönetimi içerideki olaylara, güvenlik operasyonlarına böyle bakıyor şuan. Elbette Türkiye''nin açık ve sert tutumunu da bu körlükle algılıyor. Suriye''ye yönelik bütün uluslararası hesapları biliyoruz, onları sorguluyoruz. Bölge içi çatışmaları, bu ülkede olanların aslında bir Suudi-Arabistan-İran çatışması olduğunu, sivil ölümlerin dışında Suriye''nin aslında bir iç savaşa sürüklendiğini de.
Suriye yönetimi, en akılsız yöntemi seçerek, bu gerçeklerin hepsinden başka bir gerçek durum oluşturdu ve bu kabul edilebilir, meşru görülebilir bir şey değil.
Bir yıl önce Ortadoğu''da başka bir düzen kuruluyordu. Türkiye lokomotifti ve bölge ülkeleriyle ortak güç oluşturmanın temelleri atılıyordu. Ankara-Şam model ortaklığı kıskanılıyordu. Bir yıl önce, liderler el ele yürüyor, ülkeler adeta birleşiyordu. Pasaportlar, sınırlar bile kalkacaktı. Antep''le Halep''in kaderi yeniden birleşecekti. Bir yıl sonra geldiğimiz noktaya bakın. Herkes eski yoluna döndü, mevzisine çekildi.
Suriye, kendini tamamen İran''ın ellerine bıraktı. Türkiye ise, İran-Suriye aksı ile hesaplaşmacı bir çizgiye girdi.
Gelinen nokta çok tehlikeli. Sadece Suriye içi sorun değil, bölgesel bir sorun doğuracak nitelikte tersine bir değişim dalgası bu. Eğer Esad rejimi ülkede denetimi tekrar ele geçirirse, Türkiye-Suriye sınırına yeni kalın duvarlar örülecek. Türkiye, İran''la hesaplaşma çizgisine sürüklenirse, hesaplar iste o zaman sıfırlanacak…
Bugünkü ziyaret önemli. Suriye için de Türkiye için de… Bütün bölgenin İran-Suudi hesaplaşmasına hapsolmasına izin vermemeliyiz. Türkiye, burada bir nefes borusu oluyordu. O yol da kapanırsa hepimiz boğuluruz. ABD''nin yıllardır uyguladığı rejim değişikliğinin hedefi Suriye. Ama bu sefer Türkiye rejim değişiklikleri ve bölgesel değişikliklerin arkasındaki güç sanki…
Altı saat ne konuştular?
00:0010/08/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir devlet başkanı ile bir dışişleri bakanı, iki buçuk saati baş başa, altı saat ne konuşur? Üstelik bu görüşme, ülkelerin büyükelçilerini Suriye''den çektiği, Şam''a ardı ardına ciddi uyarıların yapıldığı, tankların kasaba ve köylerde insan avladığı bir dönemde yapılıyorsa, dünyanın gözü bu görüşmedeyse, görüşme öncesi iki taraf da sert sözlerle birbirini yoklamışsa, iki ülke uzun zamandır ilk kez birbirine bu kadar sert sözler sarfetmişse yeni ve farklı bir şey oluyor demektir.
Ortaklıktan düşmanlığa mı geçiyoruz? Suriye''ye askeri müdahale, ağır ambargolar, Suriye-İran aksına yönelik baskılar mı başlıyor?
Türkiye, Suriye''ye karşı ABD tezlerini mi savunuyor, bu tezlerin sözcülüğünü mü yapıyor? Beşşar Esad''ı devirme girişimlerinin arkasında Türkiye mi var, ayaklanma ya da isyan Türkiye tarafından mı yönetiliyor?
Elbette altı saatte bunların hepsi konuşulmuş olmalı. Suriye ordusunun ağır silahlı operasyonlarından, Türkiye sınırlarından girdiği iddia edilen silahlı grupların kimliğine, Hama ve civarındaki katliamlardan Türkiye sınırlarının nasıl kontrol altında tutulacağına, Suriye''de yaşanan iç savaşın boyutlarından Batı ve Türkiye''nin bu ülkeye karşı tutumlarına kadar çok şey konuşulmuş olmalı.
Eğer görüşme olumsuz olsaydı kısa sürerdi, restleşme yaşanırdı, taraflar tutumlarını belirlerdi ve biterdi. Uzun sürüyorsa ortada iki tarafın da ilgisini çeken bir konuya ya da proje olmalı.
Davutoğlu''nun dünkü Şam ziyareti, olayların başlangıcından bu yana en kritik görüşmeydi. ABD bu görüşmenin sonucunu bekliyordu, İsrail öyle, Fransa ve Avrupa Birliği ülkeleri de… Ziyaretten bir gün önceki durum; iplerin koptuğu, Suriye''ye yönelik yeni ve farklı müeyyidelerin başlatılacağı, Türkiye açık ve net biçimde muhaliflere destek evereceği, kozların paylaşılacağı şeklindeydi.
Ancak, her ne kadar yazıyı yazarken bir açıklama yapılmamış olsa da, görüşmenin o atmosferin dışında seyrettiği ortada. Davutoğlu''nu karşılamadaki tavır, Esad''la görüşmeye girerkenki soğukluk, Buseyna Şaban''ın “biz daha sert oluruz” türü açıklamaları görüşme öncesinde kaldı.
Uzun görüşmenin tahminlerin ötesinde iyi geçtiği, Suriye''nin toprak bütünlüğü hakkında güvenceler verildiği söyleniyor.
Muhtemelen reform ve iç barışa dönük Türkiye''nin önerdiği bir proje üzerine uzun tartışmalar yapıldı. Masanın üstünde ne vardı elbette bilmiyoruz. Birkaç gün içinde ortaya çıkar.
Resmi olarak görüşmede elbette halka karşı şiddete son verilmesi istendi ve ABD''nin mesajları iletildi. Ama altı saat sadece bunları iletmekle geçmemiştir her halde. Peki o zaman nasıl bir çalışma yürütülüyor? Bekleyip göreceğiz. Ama bu “son uyarı” ya da “son görüşme” değildi.
İsyan Çağı: Paris, Londra.. Roma"yı da yakacaklar...
00:0011/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Londra''yı ateşe veren güç nedir? Başkent dışında bir çok kente yayılan isyan ve öfke neyin işareti? Avrupa başkentlerini yakacak bir isyan çağının göstergesi mi?
Suriye''deki dram ve karmaşayı, rejim-muhalefet hesaplaşmasını izlerken, Suudi Arabistan-İran cepheleşmesinin bütün bölgeyi nasıl ateşe attığına şahitlik ederken, Mısır''dan Yemen''e kadar isyan ve kitlesel arayışları analiz etmeye çalışırken, bölgeye yönelik istilacı-ayrıştırıcı uğursuz hesapları sorgularken aslında çok önemli bir konuyu yeterince tartışamıyoruz.
AB''deki ve Avrupa''daki krizin sosyal ve siyasal sonuçları, Batı başkentlerine ödeteceği bedel, Batı''nın kendi içindeki krizleri bugüne taşıma ihtimali, "Batı kendi içinde çatışacak" tezleri ve daha bir çok konu, yirmi yıldır Ortadoğu''ya odaklandığımız için ilgimizi çekmiyor.
Ama göstergeler, bizim coğrafyada yaşadıklarımızdan çok daha baskın biçimde, Batı''nın üstesinden gelmeye çalıştığı krizin sonuçları belirleyici olacak diyor.
İngiltere''de dört gündür yaşanan isyan, yağma, ateşe verilen şehir, öfkenin hızla diğer kentlere sıçraması, meclisin olağanüstü toplantıya çağrılması, göçmen öfkesine karşı sağcı grupların harekete geçmesi aslında Avrupa başkentlerinde ve büyük şehirlerinde önümüzdeki dönem sıkça göreceğimiz yeni gerçekler..
Mağripli gençlerin Paris''i yaktığı gibi Londra ateş altında şimdi. Yarın Roma''da benzerlerini göreceğiz. Ancak bunları sadece etnik sorun, göçmen sorunu gibi algılarsak 21. yüzyıla damgasını vuracak gerçeği göremeyeceğiz. Fakirlerin, aç insanların, yeryüzünün öfkesinin Avrupa''yı kasıp kavuracak bir isyana dönüşmek üzere olduğunu ne zaman anlaşacağız?
Artık ülkeler değil şehirler savaşıyor, devletler kendi insanlarıyla savaşıyor, toplamsal ayrışmalar yeni çatışma alanları oluşturuyor. Devlet otoritesinin en güçlü olduğu, güvenlik imkanlarının zirvede olduğu 21. yüzyıl, o otorite ve silahların hiçbir işe yaramadığı bir yüz yıl olarak anılacak belki.
Ortadoğu coğrafyasında olanlara kilitlenip kalmayın... ABD''nin kredi notunu düşürenlerin bunu birkaç yıl önce yapması gerekiyordu. Trilyon dolarlık kriz dalgalarının yol açacağı sarsıntının yıkıcı etkileri bu sonbahardan, yıl sonundan itibaren görülecek. Aynı sonuçları Avrupa''da göreceğiz. Birleşik Avrupa masalının yerini "hasta adamlar" dolduracak. Daha şimdiden o Avrupa Birliği, İspanya ve İtalya''yı kurtların önüne attı. Kimse kimsenin umurunda değil, Almanya hiçbir ülkeyi kurtarma derdinde değil. Herkes kendi batışına engel olmaya çalışıyor.
Anlatmak istediğim, Ortadoğu''da gördüğümüz kitlesel öfke, bu coğrafya ile sınırlı değil. Asya Pasifik''ten Avrupa ve Amerika''ya kadar bu yüzyıla damgasını vuracak bir dalga bu. Her ülkede, her bölgede gerekçeleri farklı olacak (bu coğrafyada adaletsizlikler ve baskıcı rejimlerse Avrupa''da kriz, ABD''de refah düşüşü) sonuçları aynı olacak. Bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen de kimlik üzerinden büyük çıkışlar, çatışmalar ve isyanlar göreceğiz.
Paris''ten sonra Londra bu geleceğin ikinci büyük işareti. Yarın Roma''yı da yakarlar, kim bilir… Şu kaygıyı daha önce birkaç kez alıntı yapmıştım. Tam da bugünleri hatırlatıyor, tekrar okuyalım:
"Avrupalılar için 20. yüzyılın sonları 2. Dünya Savaşı ile yakın zamanda çıkacak kimlik savaşının arasındaki dönem olacak. Bu savaş, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu olan bölgeyi tamamıyla yutup Avrupa''ya yayılacak. Devletler veya süper güç blokları ya da imparatorluklar arası bir savaş olmayacak. Bir iç savaşa benzeyecek. Yaklaşan çatışma çerçevesinde ordular, kıtalar veya ülkeler arasındaki jeo-stratejik fay hatlarında mevzilenmeyecek, savaşanlar siviller, siyasetçiler, polisler olacak. Kentler mahallelere, devletler internet ve örgütlü suç üzerinden başka yerlerdeki müttefiklerine bağlı etnik ve mezhepsel gruplara bölünecek. İhtilaflar kimlik üzerinden yaşanacak. Leeds, Kopenhag, Marsilya, Halepçe, El Halil, Kerkük ve İskenderiye varoşlarında çatışma belli zamanlarda kanlı bir hal alacak. Avrupa devletleri ayakta kalacak ama liberal demokrasi pahasına. Ortadoğu''da bazı devletler çözülecek ve savaşın başladığı nokta bu olacak…."
Bu noktaya doğru hızla gidiyoruz… Evet, bu bir isyan çağı!
Somali, "merhamet çağrısı" ve TVNET..
00:0012/08/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Somali ve çevresindeki açlık salgınına dair duyarlılığımız tahmin ettiğimizin de ötesine geçti. Birleşmiş Milletler''in uyarısı, milyonlarca çocuğun ölümle yüz yüze olması üzerine TVNET olarak bir kampanya başlattık. Türkiye''de medya durumu yeni yeni fark etmeye başladığında biz çalışmalarımızı başlatmış, yayınlarımızı kampanyaya göre çeşitlendirmiştik.
Ramazan ayında "Anadolu Hilali" ve "Afrika Hilali" yayınlarıyla, "Anadolu''dan Afrika''ya yardım köprüsü" sloganlarıyla iftar saatlerinde hem Anadolu''dan hem Afrika''dan, Somalili mültecilerin kamplarından günlük yayınlarla merhamet çağrısı yaptık.
Hemen her haber bülteninde bölgeden haberlere ağırlık verdik, veriyoruz. Türkiye kamuoyunu duyarlılığa çağırdık, adeta seferberlik başlattık. Dikkatle hazırladığımız Ramazan programlarını bu seferberliği göz önüne alarak belirledik.
Şimdi, Türkiye''de bütün medya kurumları, iletişim araçları, devlet birimleri, çok geniş alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, yardım organizasyonları müthiş bir yardım yarışı içinde. Bu elbette gurur verici, göz yaşartıcı.
Anadolu insanının gönüllerinin oradaki açlarla/fakirlerle olması, kalplerinin onlarla atması, hiçbir siyasi ya da başka bir çıkar, hesap gözetmeksizin merhamet yarışı içine girmemiz gerçekten etkileyici.
Şimdi bütün Türkiye bu seferberliğin içinde, elinden geleni yapıyor. Kurumlar iftar davetlerini iptal edip oraya gönderiyor, yardım kuruluşları yoğun organizasyon ve dağıtım yapıyor, medya ilgisini o tarafta yoğunlaştırdı. Artık her gazetede Somali özel sayfası, her televizyonda bölgeye yönelik yayınlar yapılıyor.
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları, Diyanet''i, Kızılay''ı ve insani yardım kuruluşları bu yoğunlukta aynı amaca yönelmişse bu iş başarılacak demektir. Ancak Türkiye''deki kampanyanın sesinin Somali''de, Kenya''daki kamplarda da aynı yükseklikte duyulması lazım. Bu özveri, yardım yarışı olmaktan çıkıp bir tür etkinlik yarışına, göze girme yarışına, iltifat alma yarışına dönüşmemeli.
TVNET ve Yeni Şafak olarak, yardım seferberliğinde en önde olmaya devam edeceğiz. Bu merhamet hareketinin başka bir şeye dönüşmemesi için, amacından sapmaması için de sorgulayıcı olacağız. Türkiye''de bunca kampanya yapıp da oralarda hiç olmayanlar olursa uyaracağız.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ziyaretiyle Türkiye''nin konuya hassasiyeti çok daha artacak. Bir çokları bundan fazlasıyla etkilenecek. Ama lütfen çabaya iyi niyet ve merhamet dışında hiçbir şey karıştırmayalım. Hep birlikte, Türkiye olarak bu işi başarabiliriz, başarmalıyız da. Bir ülkenin, bir halkın durumunu değiştirebiliriz, onları bu sefaletten kurtarabiliriz. Buna gücümüz yeter.
Türkiye olarak, Somali özel bir yere konulmalı. İstikrarsızlığın sona erdirilmesi için siyasi girişimler yürütülmeli ve istikrar sağlanmalı. Türkiye bunun öncüsü olmalı. Ekonomik çöküşün önüne geçmek için ekonomik tedbirler alınmalı, yatırım alanları keşfedilmeli. Somali doğalgaz zengini bir ülke mesela. İstikrar sağlandığında bu ülkenin kalkındırılması için özel projeler geliştirilmeli.
Ben Türkiye''nin bunun öncülüğünü yapabileceğini, Somali''yi bir model olarak yeniden inşa edebileceğini düşünüyorum. Türkiye''nin bunu başaracak gücü var. Kalıcı bir ilişki ve yakınlık tesis edilmeli. Bu ülke, uluslararası şirketlerin esaretinden kurtarılmalı, istismar alanı olmaktın çıkarılmalı. Belki Somali Türkiye''nin ilk büyük projesi olabilir.
TVNET ve Yeni Şafak olarak, kampanyanın en ön sırasında koşmaya devam edeceğiz. Gelin hep birlikte "bir ülke kurtaralım", Afrika''da sağlam bir kale inşa edelim, bereket dağıtalım…
Kandil"e mi giriyoruz yoksa Suriye"ye mi?
00:0017/08/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''ye verilen ültimatom bitmek üzere. "Şiddete son ver" uyarısının ardından Hama''dan çekilen tanklar şimdi Lazkiye''deki Filistin mülteci kamplarını bombalıyor. Onlarca öle, binlerce insan bölgeden kaçıyor.
PKK''nın saldırıları hızla artıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan; "Ramazan diye sabrediyoruz. Bıçak kemiğe dayandı" sözleri, durumun vahametini ortaya koymanın ötesinde, Türkiye genelinde "Bayram sonrası sınır ötesi operasyon yapılacak" beklentisi oluşturdu.
İran haftalardır Kandil''i vuruyor ve denetim altına alıyor. İran ile PKK''nın İran şubesi PJAK arasındaki çatışma İran''ın Kandil''de daimi denetimine doğru gidiyor. İran operasyon yaparken, Türkiye ile ne kadar koordinasyon içindeydi, bilemiyoruz.
İddialar Türk özel birliklerin de o operasyonun içinde yer aldığı şeklinde. Önceki yıllarda iki ülke bu tür operasyonlarda sıkı işbirliği yapıyorlardı.
İşte tam bu sırada, İran Kandil''e operasyonlarını sürdürürken, Suriye iç savaş yaşarken ve kriz Türkiye''yi hızla içine çekerken Tahran "2 numarayı ele geçirdiğini" önce duyurdu sonra yalanladı. Haber, Türkiye''yi oldukça heyecanlandırdı. Yalanlama ise "ortada bir pazarlık var" şüphesin oluşturdu.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; "şiddet sürerse iş biter" diyerek Suriye''ye son uyarıyı verirken, ABD tarafı Türkiye ile ortak kanaatlerini açıkladı. Ankara-Washington arasında Suriye üzerinde iyi işleyen bir istişare mekanizmasının bulunduğu.
Ve dün.. İran''ın Ankara Büyükelçisi Bahman Hüseyinpur Başbakanlık binasına geldi ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ile görüştü. Hemen ardından ABD Büyükelçisi binaya girdi ve Bozdağ ile görüştü.
Neler oluyor?
Konu PKK mı, Karayılan mı, Suriye mi? Bu görüşmelerde hangisi konuşuldu? Hepsi olabilir ve hepsi birbiriyle bağlantılı. Bozdağ, büyükelçilerle görüşmeleri yaparken Başbakan Tayyip Erdoğan da kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı''nı kabul etti.
Son iki hafta bölge için çok önemliydi. İki hafta Suriye''de iç savaşın (bence artık iç savaş yaşanıyor) farklı aşamalarını gördük. Aynı dönemde İran''ın Kandil operasyonlarını izledik. Aynı dönemde PKK saldırıları alabildiğine arttı. Yine aynı dönemde Irak''ta ağır saldırılar gerçekleşti, çok insan öldü.
Sanki Irak işgali öncesi bir durum görüntüsü var. ABD''nin bu buhran döneminde işini gücünü bırakıp Suriye''ye saldırması zor. Ama imkansız değil. Mecbur bırakılabilir. Ya da bu işe Türkiye''ye ihale eder.
Son dönemde Türkiye''nin bölgedeki duruşu eskisinden farklı sanki. Daha buyurgan, daha otoriter, daha yönlendirici hatta zorlayıcı. "Bölgenin Amerika"sı demek sağlıklı bir benzetme olmayabilir ama böyle de bir durum var.
Bu yüzden Suriye konusunda ne olacaksa Türkiye üzerinden olacak. Barış da savaş da Türkiye üzerinden olacak. Barışa şans vermediler, Suriye tankları artık kendi şehirlerini dövüyor. İran ve Suudi Arabistan, Suriye üzerinde bilek güreşiyor. Suriye düğümü çözüldüğü anda bütün bölge çözülecek. Bu yüzden oyun çok dikkatli ve acımasız oynanıyor.
Ankara ile İran arasında iki mesele var; Suriye ve PKK. Tahran kendi operasyonunu yapıyor PKK''ya karşı. Aynı Tahran, Suriye yönetimini korumak için yoğun gayret sarfediyor ve Ankara ile pazarlık yapıyor.
Suriye giderse İran''ın da çözüleceğini bilen Tahran, Suriye-Lübnan hattının korunması ve ABD cephesinde yer aldığı için PKK''nın tasfiye edilmesini istiyor. İran''ın iki öncelikli hesabı bu.
İran ve Türkiye PKK konusunda hemfikir ve koordinasyon uzunca bir süredir iyi çalışıyor. Ama Suriye denklemi bozmuşa bu koordinasyon da bozulacak demektir. Karayılan tartışmasında da gördüğümüz bu. İki ülke, PKK ile savaşlarını birbirinin Suriye politikasına endekslemiş durumda.
Sanırım önümüzdeki hafta daha hareketli geçecek. Bayram sonrası ciddi bölgesel hareketlilik göreceğiz. PKK''ya karşı İran benzeri bir operasyon olabilir mi, bence olur. Türkiye ve İran Kandil''e ortak harekat düzenler..
Büyük çıkış PKK ve Kandil''e yönelik olacak.
Ama ya sürpriz olur, Kandil''e değil Suriye''ye yapılırsa bu operasyon!
Olmaz demeyin, olur. Dünya için büyük şok olur, bölgede bütün taşları yerinden oynatır.. Sanki oraya doğru sürükleniyoruz..
.İran-Suriye ve PKK: O "kart" yine masada..
00:0018/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her gün yeni ölümlere uyanıyoruz. Son haftalarda terör saldırılarının sistematik denilebilecek şekilde artması nasıl açıklanabilir?
“Bıçak kemiğe dayandı” sözüne “bu bir savaş ilanı” diyen o şahıs, dünkü ölümlerden sorumlu tutulmalı. Ben vicdanen onu sorumlu tutuyorum. Savaş ilanı diyenlerle, pusu kuranlar aynı çünkü. Savaş ilanı açıklamasından hemen sonra böyle bir saldırı oluyorsa, “saldırı talimatını sen mi verdin” diye sormazlar mı adama!
Son bir ayda otuz asker ve polis şehid oldu. Anadolu köylerinden bölgeye giden çocuklar, birilerinin hesapları için kurban ediliyor. Ve onları şehid edenler, hala siyaset ve demokrasi için nutuklar atıyor. Hala Türkiye''ye demokrasi öğretme terbiyesizliğini gösteriyor. Türkiye''ye adalet getireceklerini iddia edebiliyor, mazlum rolü oynayabiliyor.
Hala bu ülkeye; insanlarına, tarihine, kültürüne, zenginliğine, ortak mirasına hakaretler ediyor, onları küçümsüyor, ezber sözler pazarlıyor, hepimize akıl vermeye çalışıyor.
Müthiş bir riyakarlık, yalancılık, iki yüzlülük sergiliyorlar. Kendilerince, gizli gündemleri için, bütün Türkiye''yi oyalıyorlar. Herkesi inandırdıklarını, kandırdıklarını sanıyorlar. Kibir ve şımarıklıkla alabildiğine kan döküyorlar.
Peki ne oluyor? Bir liste yapalım:
İran, haftalardır PKK''nın İran şubesi PJAK''a karşı operasyonlar yapıyor. Kandil''e yönelik kara operasyonu, ağır hava saldırıları ile bölgenin önemli bölümünde kontrolü ele geçirmiş görünüyor. En azından öyle söyleniyor. PJAK, başta İran''ı uyardı, PKK da “Türkiye''yi bırakır size yöneliriz” tehdidi işe yaramadı. PJAK, “İran''la savaşımız bitti” açıklaması yaptı.
İran amacına ulaşmış görünüyor. PJAK açıklamasından sonra Tahran''dan “Murat Karayılan yakalandı haberi” önce servis edildi sonra yalanlandı. Müthiş bir spekülasyon Türkiye''yi rehin aldı. “Tamam, yakalanmamış, yalanlandı” dedik ancak İran''ın Ankara Büyükelçisi''nin Başbakanlık ziyareti tartışmaları tekrar canlandırdı. “Karayılan İran''ın elinde, Türkiye''ye karşı koz olarak kullanıyor” söylentileri yayıldı.
Peki düşünelim:
PKK-İran arasında bir anlaşma olabilir mi? Tahran operasyonlar sonrasında, PJAK''ın devre dışı kalması karşılığında PKK ile yeni bir ilişki belirleyebilir mi? Karayılan yakalanmış, ardından böyle bir anlaşma yapılmış olabilir mi?
İran-PKK-Suriye arasında neler dönüyor olabilir? Özellikle bu oyunun kurucusu İran ise, Türkiye''nin Suriye politikaları mı yönetilmek istiyor?
Üç ülke, teröre karşı çok iyi ortaklık yürüttü bugüne kadar. Ama artık Suriye ile Türkiye başka cephelere doğru sürükleniyor. İran-Irak savaşı sırasında, 1980''lerde çok güçlü bir ittifak oluşturan İran ve Suriye, Türkiye''ye karşı ortak bir cephe oluşturur mu? O zaman PKK tam da yeni oyuna uygun bir rol çalabilir mi?
Olmayacak şeyler değil bunlar. “Sen Suriye''ye böyle yaparsan ben de PKK üzerinden sana bunu yaparım” restleşmesinin örneklerine geçmiş yıllarda tanık olduk. Aynı oyuna tekrar mı döneceğiz?
Türkiye hangi pazarlığa zorlanıyor? Suriye mi, PKK mı? “Suriye''ye böyle yaparsan her gün bu kadar şehid verirsin” mi deniyor?
Ya da “Suriye''yi rahat bırakırsan PKK konusunda birlikte çalışırız hatta Karayılan''ı bile sana veririz” mi deniyor? PKK liderlerini paketleme taahhüdünü daha önce ABD cephesi yapmıştı. Beceremediler. Peki İran bize paket teslim eder mi?
Suriye''yi ürkütürsek elbette hayır. O paketi bize karşı kullanır..
Peki, bitti mi?
00:0019/08/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, operasyonların durdurulduğunu açıkladı. Barack Obama, "Esad artık gitmeli" dedi. Birleşmiş Milletler raporu Uluslararası Ceza Mahkemesi uyarısı yaptı. "Şam teslim oldu" mu diyeceğiz yoksa "bu artık savaşa dönüşecek" mi diyeceğiz?
Neler oluyor, Suriye ve dünya hangi noktada? Birlikte tartışalım…
Lübnan sınırındaki kent ve kasabalarda başlayan, Türkiye sınırına yakın bölgelerde devam eden, son olarak da Lazkiye''nin denizden bombalanması ile sona eren operasyonlar sırasında, devlet gücünün örgüt mantığı ile, intikam hırsı ile kullanılmasının onlarca örneğini gördük. Şimdi, bir anda "asker kışlasına dönecek", deniyor.
Mart ayından bu yana, iki binin üzerinde insan hayatını kaybetti, bir ülke, operasyon adı altında kendi şehirlerini tanklarıyla, hücumbotlarıyla bombaladı. Elektrikleri kesip insanları evlerinden topladı, hafızalarımıza ürkütücü görüntüler kazıdı.
Ölçüsüz güç ve kendi halkına meydan okuma mantığı… Hastalıklı tavır buydu. Her devletin kendini ve toplumsal düzeni korumak için doğal refleksleri vardır. Ama Suriye, rejimin bekası için kitleleri bir hiç olarak gördüğünü bir kez daha gösterdi. Türkiye''nin on yıllardır mücadele ettiği ve ağır bedeller ödediği durum da böyle bir şey işte.
Peki Esad, operasyonu neden durdurdu? Yapmak istediklerini yaptı, amacına ulaştı, kitlesel muhalefeti dizginledi mi? Suriye''ye savaş ilan eden silahlı örgütleri tasfiye mi etti? Tanklarla şehirleri kuşatıp, yakıp yıkarak sorunu çözdü mü? Devletin, rejimin korkunç yüzünü gösterip insanları sindirmeye, susturmaya çalışmanın dışında ne yaptı? Neyi çözdü Suriye aylardır yaptıklarıyla? Hiç bir şeyi..
Olaylar başladığı günlerde, aslında Suriye''nin iç savaşa sürüklendiğini, mezhep üzerinden, kimlik üzerinden çözülme yaşanacağını, Baas rejiminin tasfiye edileceğini söylemiş, "Beşşar Esad''ı Uluslararası Ceza Mahkemesi''nde yargılamak istiyorlar" demiştik.
Son tavır değişikliğinin, "operasyonlar durduruldu" açıklamasının arkasında işte bu korku var… Türkiye, ABD, bölge ülkeleri ve uluslararası kamuoyu, Şam yönetimine çok yoğun baskı uyguladı. Suriye yönetimi nefes alamaz hale getirildi. Baskılar sonuç vermiş, rejimin direnci bir miktar kırılmış görünüyor.
Türkiye''nin, "siz bizi mi kandırıyorsunuz, ancak kendinizi kandırmış olursunuz" ya da "askeri hareketlilik devam ediyorsa bu iş bitmiştir" açıklaması yeterince baskı oluşturuyordu.
Ardından Birleşmiş Milletler''in, Esad için gerçekten endişe etmesi gereken ifadeler içeren raporu geldi. Raporda, Suriye liderinin savaş suçu ile suçlanabileceği, bu yüzden Uluslararası Ceza Mahkemesi''nde yargılanabileceği söyleniyor. Böyle giderse, Baas rejiminin bütün uygulamalarından Beşşar''ı sorumlu tutacaklar.
Raporun açıklanmasının ardından ABD Başkanı Barack Obama''nın açıklaması geldi: "Özgürlük için gösteri yapan Suriye halkını katleden" Esad için, "Suriye halkının iyiliği için görevden ayrılma zamanı gelmiştir" dedi. Obama açıklamasında, Suriye liderinin artık meşruiyetini kaybettiği söyleniyor. İngiltere, Fransa ve Almanya da Esad''a istifa çağrısı yapan ABD''ye hemen destek verdi.
Şam''dan gelen "operasyonları durdurduk, asker kışlasına dönecek" açıklamasının anlamı bu: BM raporu ile savaş suçlamasına maruz bırakılması, ABD tarafından istifaya çağrılması…
Esad en azından ABD''nin açıklamasının önüne geçmeyi ummuştu ama olmadı. Artık Suriye''nin yanında sadece İran var. Eğer uzlaşma kapıları tamamen kapatılır, Şam yönetimi ile yok edici bir savaş başlatılırsa, operasyon bitmediği gibi gerçekten kontrolsüz bir çatışma ortamı görürüz. Rejim son ana kadar direnecektir.
Ancak Esad için de Baas yönetimi için de sonun geldiğini görmek lazım… Ama bugünden o "son"a kadarki zaman çok acımasız olacak gibi..
Kaddafi bitti: Yeni "iç savaş" Suriye"de mi?
00:0023/08/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
22 Şubat''ta, “Bitti Muammer, gerçekten bitti!” diye yazmıştım. Bitmesi için altı ay geçmesi gerekiyormuş, daha erken sonuçlanacağını tahmin etmiştik. Albay Muammer Kaddafi direndi, tahminlerden daha zorlu çıktı, hâlâ direnmeye çalışıyor.
Ama bitti... Kaç ay sürerse sürsün biteceği belliydi. Bazıları üç hafta, bazıları iki ay, bazıları altı ay direndi, bazıları saldırıya uğrayıp yandı. Ama “Ortadoğu tipi” liderler için kesin bir son var, bu belli artık. Ne kadar direnirlerse dirensinler bu “son”dan kaçamıyorlar.
Saddam Hüseyin''le başlatalım süreci. Bayram sabahı idam edildi. Ülkesini mahvetti, bu coğrafyaya çok acı çektirdi. Onu ezmek için harekete geçenler ise bize, tarihimize, coğrafyamıza yüzyıllarca unutulmayacak yıkımlar getirdi.
Muhalifler Trablus''a girip Kaddafi''nin iki oğlunu tutuklayınca aklıma Saddam''ın sonu geldi. Bayram yaklaşıyordu. Bu bayram sabahı da bir liderin idamıyla karşılaşabilir miydik? Ya da Kaddafi''nin öldürülüş haberini alır mıydık?
Bu topraklarda semboller önemli. İntikam alanlar bütün değerleri, sembolleri, kutsalları intikamlarına aracı yaparlar. Din üzerinden, mezhep üzerinden, kimlik üzerinden kabile savaşları, çıkar savaşları yaparlar ve bunlar çoğu zaman adalet savaşı olur. “Bitti Muammer” derken şunları eklemiştik:
Osmanlı sonrası denetim altına alınan, İkinci Dünya Savaşı sonrası güncellenip garnizon devletçiklere dönüştürülen, Batı''nın yüzyıllık kaynak ihtiyacına göre dizayn edilen, bölgesel dinamiklerin ezilmesi üzerine kurgulanan sistem çöküyor. Çöken ister Mübarek, İster Bin Ali, isterse Kaddafi olsun, çökecekler ister diktatörler isterse monarşiler olsun yüzyıllık bir sistem gidiyor. Yerine ne konulacak, nasıl bir güç dengesi şekillenecek, Batı-bölge ilişkileri nasıl tanımlanacak, hangi güçler ve aktörler devreye girecek bilinmiyor. Bilenlerin, değişimi yönetmeye kalkışanların başarıp başaramayacağı da bilinmiyor. Tunus''taki değişimden bu yana, bölge insanları için özgürlük rüzgarını, sistemi inşa edenlerinse değişimi yönetme çabasını izliyoruz.
Bölgede en güçlü Arap devletinin başındaki isim giderken, en uzun ömürlü tek adam Kaddafi giderken, bugün değişime destek veriyor görünen rejimlerin de bir gün aynı şekilde gideceği hesaplanmalı.
Aktörlerin ya da rejimlerin gücü artık güvence değil. ABD dostları paçavra gibi fırlatılıp atılıyor. İsrail''in güvenlik çıkarlarına hizmet edenler bile çöküyor. Öyleyse İsrail öncelikli düşünmek de artık iktidar güvencesi vermiyor. Yanlış hesap yapanlar, kendi ülkelerine, halklarına dayanmayanlar, ABD, AB ya da İsrail''le iş tutunca iktidar garanti sananlar gidiyor.
Önceki gece muhalifler Trablus''a girdi, Albay Muammer için tarihin sonu geldi. O artık, sakinleri hızla artan, diktatörler mezarlığına gidecek. Hiçbir güç onu korumayacak. Onlarca yıl para akıttığı Afrika ülkeleri, son birkaç yıldır ilişkilerini düzelttiği ABD ve İngiltere korumayacak. Hiçbir güç, Kaddafi üzerinden hesap yapmayacak. O artık para etmiyor, daha karlı yatırım alanları var.
Bu ülke, böyle bir yıkımı yaşamamalıydı. Altı ay süren iç savaş, ölümler, ve yüz milyarlarca dolarlık zarar… Liman''da bağlı duran savaş gemilerini bile bombalayıp yok ettiler. Hava Kuvvetleri''ni yok ettiler. Ordu yeniden kurulacak.. Donanma, hava kuvvetleri yeniden kurulacak... Yüz milyarlarca dolarlık askeri harcama yapılacak. Şehirler, fabrikalar yeniden kuruyacak, kaç yüz milyar dolar harcanacak?
Kan dökülmeden, ülke yıkıma uğratılmadan aynı sonuç alınamaz mıydı? Bence alınırdı, özellikle yapılmadı. Askeri müdahale kârlı bir yatırım, dev ihaleler alınacak, pasta paylaşılacak, ülke yıkılacak ki yeniden yapılabilsin.
Kan mı dökülmüş? Kimin umurunda!
Evet, “Ortadoğu tipi” bir lider daha oyundan çıkarıldı. Bundan sonra dünya, uluslararası kamuoyu Suriye''ye yoğunlaşacak. Libya''da “başarı” kazanan NATO ya da Fransa, aynı modeli Suriye''ye uygulamanın arayışına girecek. Tunus ve Mısır farklı oldu, Libya daha farklı ve şaşırtıcı biçimde zor oldu. Suriye hepsinden daha zor, daha uzun süreli, daha yıkıcı, bölgesel etkileri fazla olacak..
Artık gözler Suriye''de..
İKÖ ne işe yarar? Nerede bu örgüt?
00:0025/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Müslüman coğrafya, tarihin en hareketli, belirsiz ve karışık dönemlerinden birini yaşıyor. Ülkelerde rejimler devriliyor, iç savaşlar çıkıyor, kitleler sokaklara iniyor, isyan ateşi hızla büyüyor, tanklar sivillere yöneliyor, katliamlar oluyor, ülkeler işgal ediyor..
Bütün bunlar olurken gözler Washington''a, Londra''ya, Paris''e çevriliyor, oradan gelecek haberlere, talimatlara kulak veriliyor. 57 Müslüman ülkeyi aynı çatı altında birleştiren tek organizasyon olan İslam Konferansı Örgütü''nden hiçbir ses yok. Sanki böyle bir örgüt hiç yokmuş gibi, feshedilmiş gibi, tuhaf, insanı endişelendiren bir sessizlik var. Bugünlerde adını değiştirdi, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) oldu. Bunun dışında örgütün her hangi bir girişimine tanık olduk mu? Hayır!
O zaman ne işe yarar bu örgüt? Niye var? En zor zamanlarda ortada olmayacaksa, çözüm üretmeyecekse, kendini gizleyecekse bu dev yapı niye var? Somali açlıktan ölüyor, İKÖ, zenginliğini nereye kullanıyor?
Irak''ta Şii''lerle Sünniler arasında çatışmalar yaşandığında çağrılar yapmıştık... "Olağanüstü toplanın, bu dehşet verici ayrışmaya müdahale edin, mezhep savaşı Müslüman dünyayı yok eder, bunu durdurun" demiştik. Birkaç çağrı dışında örgüt ciddi bir girişimde bulunmadı.
Afganistan, Batı koalisyonu tarafından işgal edilirken, on binlerce insan öldürülürken aynı çağrıyı yaptık. İKÖ kılını bile kıpırdatmadı. Batı İslam dünyasını tehdit algılıyor ve istila projeleri uyguluyor, coğrafyanın her köşesinde kan akıtıyor, ülkeleri yağmalıyor. İKÖ bunların hiç birine karşı duramadı, bir söz bile söyleyemedi.
Irak işgal edilirken İKÖ''den yine ses çıkmadı, haftalarca toplanamadı bile.
Libya''ya hava saldırıları yapılırken, iç savaş yaşanırken yine ortada yoktu, hala yok.
Suriye iç savaşa sürükleniyor, mezhep savaşı tehlikesi tekrar arttı, adını değiştirmekten başka hiçbir şey beceremeyen örgüt yine ortalarda yok.
Yemen''de aylardır kaos var, çatışma var, belirsizlik var, örgüt hiçbir yerde yok. Dikkat edin, Türkiye kamuoyunda herkes, bölgedeki gelişmeleri günü gününe izlerken, sivil toplum kuruluşları en üst düzey ilgi gösterirken, sokaktaki insan Bingazi''de, Şam''da neler olduğunu sorgularken siz İslam İşbirliği Teşkilatı''ndan bir ses duydunuz mu? Bir girişime tanık oldunuz mu?
Peki ne yapıyor bu örgüt? Neden gizleniyor? Kimin, hangi ülkenin direktifleriyle hareketsiz bırakılıyor?
2005 yılında Yemen''in başkenti Sana''da yapılan İKÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı''nın ana gündemi örgütün etkinliğini artırmaktı. Bir çok toplantıda bu konu konuşuldu. Özellikle Türkiye, Malezya ve İran, örgütü 21. yüzyılın şartlarına uygun, temsil ehliyeti olan bir yapıya dönüştürmeye çalıştı. Ancak bu girişimin, özellikle Suudi Arabistan hepsini boşa çıkardı.
Bugün İslam, Müslümanlar ve yeryüzünün orta kuşağı küresel ölçekli bütün stratejilerin, politikaların merkezinde yer alıyor. 21. yüzyılın dünya düzeninin ağırlık merkezini oluşturan ve yüzyılın görüntüsünü belirleyecek olan bu coğrafya, hiçbir siyasi, askeri ve ekonomik gücün ilgi ve müdahale alanının dışında değil. Geleceğe yönelik bütün bloklaşmalar ve ayrışmalar bu coğrafyadaki gelişmelerle bağlantılı.
Peki, İKÖ bünyesindeki 57 ülkenin ortak gücünü farkedebiliyor mu? Dünya hızla siyasi ve ekonomik bloklaşmalara doğru ilerlerken, gücünü farketmeyen tek coğrafyanın Müslümanların yaşadığı topraklar olması ne kadar üzücü!
İKÖ''nün adının, Müslüman Ülkeler Örgütü ya da İslam Devletleri Örgütü ya da son olarak İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmesi çok fazla anlam ifade etmiyor. Yukarıdaki sorulara, sorunlara cevap üretilebilecek mi, bu topraklara bir ufuk açılacak mı, adalet ve refahı eksen alan bir güçler topluluğu oluşturulabilecek mi, 21. yüzyılın inşasında bu toprakları gerçek anlamda temsil ehliyetine sahip oluşumların önü açılabilecek mi?
Bu gidişle hayır!
Tekrar edelim: Afganistan işgal edildi, İKÖ hiçbir şey yapmadı. Irak işgal edildi, İKÖ hiçbir şey yapmadı. Müslümanlara yönelik işkence kurumsallaştırıldı, İKÖ hiçbir çözüm üretmedi. İslam yeni küresel sistem tarafından düşman ilan edildi, İKÖ hiçbir şey yapmadı. Yeni sömürge dalgası bizleri adım adım sardı, İKÖ hiçbir şey yapmadı. Bölgeyi daha da parçalanmaya sürükleyen stratejilere karşı İKÖ hiçbir şey yapmadı. Etnik ve mezhep çatışmaları çıkaranlara karşı İKÖ hiçbir şey söylemedi. Bölgedeki adaletsizliklere karşı bir şey yapmadı, özgürlük taleplerinin susturulmasına karşı bir şey yapmadı, fakirliğe karşı bir şey yapmadı.
Ben bu örgütü şimdiye kadar hep, bölgenin enerjisini boşa çıkaran bir yapı olarak gördüm. Bölgesel direnci kıran, adalet ve özgürlük arayışlarının önündeki en büyük engel olarak gözlemledim. Müslüman dünyanın temel sorunlarından hiçbirine çözüm üretemedi. Bir vizyon çizemedi, ortak bir ses olamadı. Aksine haksızlıklara karşı güçlenen direnci eritip bitirdi.
Peki bu kaotik dönemde İKÖ yeniden kurulmalı. Bir İslam Milletler Topluluğu oluşturulmalı. Örgüt; Endonezya''dan Fas''a kadar, bunca zenginlik üzerinde yaşayan çaresiz toplulukları savunacak, onları temsil edecek, önünü açacak bir platforma dönüştürülmeli. Örgüt, S. Arabistan''ın nüfuzunu yayan, etkinliğini artıran, özel çıkarlarına hizmet eden yapıdan derhal çıkarılmalı. Riyad''nı ileri karakolu olarak çalışmaktan çıkarılmalı.
Ya da bu örgüt tamamen feshedilip, daha dar, daha bağımsız, daha güçlü ülkelerden oluşan derhal yeni bir ortaklık kurulmalı. Bir İslam Barış Gücü oluşturulmalı ve bölgesel çatışmalara müdahil olmalı.
İslam coğrafyasında denklem yeniden kurulurken, ülkeler ve kaynaklar yeniden paylaşılırken, birilerinin 21. yüzyılda da refah içinde yaşaması için kan ve gözyaşı sel gibi akarken İKÖ (İİT) ne yapıyor! Gelin bugünlerde bu soruyu yüksek sesle soralım.
Gazze''de, Irak''ta, Afganistan''da, Pakistan''da, Çeçenistan''da, Filipinler''de, Tayland''da, Doğu Türkistan''da ölümler devam ederken sesi neden çıkmaz? NATO üzerinden Müslüman ülkelere hava saldırıları düzenlenirken, Bahreyn, Yemen ve Suriye başta olmak üzere Müslüman ülkeler gösterilerle çalkalanırken neden susar, hiçbir şey üretmez?
Tuhaf biçimde, bir kriz patladığında bu örgüt kendini gizleme konusunda nasıl bu kadar başarılı olabiliyor? Bu örgüt niye var? Bunca kriz varken işe yaramayacaksa ne zaman yarayacak?.
Bugün bayram, kimse keyfimizi bozmasın..
00:0030/08/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün bayram… Müslümanlar için bayram… Bugün onların günü!
Oruç tutanların, sabredenlerin, onlarla birlikte olanların, onlarla paylaşanların günü.
Bugün bütün Türkiye''nin, Endonezya''nın, Suriye''nin, İran''ın, Libya''nın, Yemen''in, Somali''nin, yeryüzüne saçılmış aynı yürekleri, duyguları paylaşanların günü.
Dostluğun, kardeşliğin, selamlaşmanın, kucaklaşmanın, merhametin, sevginin, coşkunun günü..
Kavganın, dargınlığın, kırgınlığın değil. Kinin, nefretin, öfkenin değil. Acının, hüznün, mutsuzlukların, umutsuzlukların değil. Ama öyle mi?
Bugün bari, öfkelerimizi, kinlerimizi, intikam hırslarımızı, yüreklerimizden söküp atamaz mıydık!
Ellerimizdeki kanı, zihnimizdeki karışıklığı, kalbimizdeki kiri, insan ilişkilerimizdeki sorunlu halleri terkedemez miydik!
Gülümsemenin sadaka sayıldığı bir kimliğin mensupları olarak, asık suratlarımızdan, çatık kaşlarımızdan, öfkeden titreyen ellerimizden bir gün, iki gün, üç gün uzak duramaz mıydık!
Haset, ihtiras, her türlü iktidar, statü, güç sarhoşluğu ne kadar da yönetir oldu bizleri!
Bugün Müslümanların bayramı…
Ama bu coğrafyaya bir bakın… Hangi ülkede, toprak parçası, hangi topluluk bugünü bayram gibi hissedecek? Var mı öyle bir ülke?
Bu coğrafyada bayram günü insanlar asılır, liderler idam edilir, ülkeler bombalanır, camiler bombalanır, iç savaşlar yaşanır, dini liderlere sabotajlar yapılır.
Bugün, bayram günü, bakın etrafınıza, neler göreceksiniz?
Terör saldırıları, iç savaşlar, askeri müdahaleler, krizler...
Ramazan ayı boyunca PKK saldırıları devam etti. Suriye''de kıyımlar devam etti. Afganistan''da savaş devam etti. Irak''ta onlarca kişinin öldüğü patlamalar hemen her gün yaşandı. Libya çok ağır bedeller ödemeye devam ediyor. NATO ülkeyi mahvetti, Kaddafi kaybetti. Savaş devam ediyor.
Liste uzar gider. Bütün bunlar bayramda da devam edecek. Hep devam etti çünkü.
Bu insanları, toplumları, bizleri, Ramazan durduramıyorsa, bayram durduramıyorsa, inançlarımız durduramıyorsa, değerlerimiz durduramıyorsa, aldığımız dersler durduramıyorsa, bir şeylerin sorgulanması gerekmez mi?
Bir ülke işgal ediliyor, hep birlikte karşı çıkıyoruz. Aynı güçler bir başka ülkeyi ele geçirirken onların müttefikleri oluyoruz. Düşmanlıklarımızla dostluklarımız arasında mesafe ortadan kalkmışsa bizde bir sorun var demektir.
Çok şey var bu alanda konuşulması, sorgulanması gereken.
Ama bugün bayram. Keyfimizi bozmayalım. Umalım, hiç kimse bugün keyfimizi bozacak bir şey yapmasın.
Hepinize iyi bayramlar diliyorum…
“İKÖ ne işe yarar” derken, önerilerimiz de vardı!
00:001/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İslam Konferansı Teşkilatı (İKÖ), yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı üzerine yazdığımız yazılar, Müslüman dünya büyük bir karmaşanın içindeyken bu devasa örgütün ne işe yaradığına dair sorgulamalar, Yeni Şafak gazetesinin “İKÖ ne işe yarar”, “İKÖ yan gelip yatma yeri değil” başlıklarıyla kamuoyunun dikkatini çekmesi oldukça etkili oldu.
Kamuoyunda aldığımız mesajlar, genel itirazın, rahatsızlığın hatta öfkenin yaygın olduğunu, Türkiye''de çoğu insanın aynı düşünceleri paylaştığını gösterdi. Az çok, etrafıyla ilgilenen, yakın olduğu bölgede neler yaşandığını izleyen, özellikle bugünlerde kitlesel ölümler ve dış müdahaleler arasında sıkışıp kalan insanlarla arasında güçlü bağlar olduğunu farkeden herkes, bu yapıların, organizasyonların ne işe yaradığını, neden ciddi bir tepki vermediğini sorguluyor ve bunda son derece de haklı.
Çünkü Suriye''de ölenlerin acısı Anadolu''da hissediliyor, işgal edilen, yakılıp yıkılan ülkelerin içler acısı durumu İstanbul''da hissediliyor. Eminim; Fas''tan Endonezya''ya kadar bütün coğrafyada, sokaklarda hissediliyor bu.
Yıllardır yakın ilgi duyduğumuz, kendimizden bildiğimiz ülkelerin, toplulukların en büyük çıkmazı, içerideki baskı ile dışarıdan gelen yıkım arasında çaresizlik içinde bırakılmaları, çıkış yolu bulamamaları oldu. Irak işgal edilirken de, Afganistan işgal edilirken de, Somali işgal edilirken de, bu coğrafyanın neredeyse tamamına yönelik saldırganlıklar sırasında da çıkmazımız hep bu oldu.
Şimdi bütün bölge bir değişim yaşıyor. Zalim yönetimlerle demokrasi arasında tercih yapıyor. Ancak demokrasi arayışının arkasından yeni bir denetim projesi geliyor. Aynı durum yine söz konusu. NATO gücüyle demokrasi ya da zalim yöneticiler… Birincisini tercih ettiğimizde yarın NATO üzerinden bölgeye yeniden gelenlerle nasıl bir hesaplaşma içine gireceğiz ya da böyle bir hesaplaşma irademiz, gücümüz, imkanımız olacak mı?
İşte, böylesine yakıcı sorunlarla yüzleşirken bile bölge ülkelerinin kendi aralarında oluşturduğu kuruluşlar, organizasyonlar yine ortada yok. Her kriz anında adeta sıvışıyorlar, sessizleşiyorlar, sanki yoklarmış gibi bir tutum içine giriyorlar.
Biz, bunu sorguluyoruz. Kimse ile kişisel bir hesabımız yok. Bürokratik körlük, böylesine çıkışları kişisel algılıyor. Her şeyi böyle algıladıkları için de hiçbir soruna çözüm üretemiyorlar. Sorun bu anlamda bir algılama sorunudur.
İKÖ, 57 Müslüman ülkeyi içine alan, Birleşmiş Milletler''den sonraki en büyük örgüt. Hani nerede? Libya''da neredeydi, Suriye''de nerede? Bu hantal yapı gerçekten ne yapar? Cidde''de yan gelip yatma yeri mi? Eğer öyleyse biz onları tamamen hayallerimizden çıkaralım.
Peki ne yapalım?
1- Türkiye, bir an önce, İKÖ dışında, bu coğrafyanın merkez ülkeleriyle birlikte yeni bir üst yapı oluşturmalı. Bu coğrafyanın değerleriyle, refleksleriyle kendine ve dünyaya yeni bir bakışın temeli atılmalı. Dar çerçeveli yeni yapılanma, günübirlik değil, 21. Yüzyıl''ın tamamına yönelik hesaplar içinde olmalı, dünyadaki güç kaymalarını iyi izlemeli, pozisyon belirlemeli, bir gelecek ortaklığının temellerini atmalı.
2- Çok acil biçimde, bölgesel ortak çıkarları esas alan, adaleti ve barışı önceleyen, hiçbir ülkenin özel çıkarlarına hapsedilmeyen bir “Acil Müdahale Gücü” oluşturulmalı. Üye ülkelerin ortak askeri gücü zamanla bir “Ortak Güvenlik Teşkilatı”na dönüştürülmeli. Afrika Birliği''nin bile böyle bir gücü var ve Müslüman ülkelerin yok.
3- Demokrasi için, adalet için, iç gerilim için bir girişimde bulunulacaksa bu güç müdahil olmalı. NATO ve diğer uluslararası güçlerin müdahalesine boşluk bırakılmamalı. Bu gücün merkezi Türkiye olmalı.
4- İstanbul''da bir Kriz Merkezi bir de Barış Merkezi kurulmalı. Her türlü sorun kriz haline gelmeden önce Barış Merkezi''nin ilgi alanına girmeli. Kriz Merkezi; varolan kangrenleşmiş sorunların üstesinden gelmeli. İç çatışmalarda tarafları biraraya getirmenin formülleri üzerinde çalışmalı.
5- “İKÖ ne işe yarar” sorusunu sorarken aslında sorudan daha çok önerilerimiz var. Tabiî ne kadar dinletebiliriz, sesimizi duyurabiliriz, bilmiyorum. Şu ana kadarki yöntemlerle hiçbir sorunun çözülmediği ortada. O zaman yeni şeyler yapmanın zamanı.
Önerilerimize devam edeceğiz.
Kepazelik örneği rapor: İsrail"i defterden sildik!
00:003/09/2011, Cumartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye İsrail ile ilişkilerini kopardı. Bu cümle, Mavi Marmara saldırısı, Birleşmiş Milletler''in raporu, Gazze''ye yönelik saldırı, koltuk krizi, İsrail''in özür dilememesi, tazminat ödemesi gibi, her biri derin krizler olan gelişmelerin ötesinde bir gerçekliğe işaret ediyor. Bütün bunlar olmasaydı bile, ilişkiler eski seyrindeki, özellikle de 28 Şubat dönemindeki gibi asla olmayacaktı.
O derin, gizemli istihbarat ortaklıkları ve operasyonları, Ortadoğu''nu İsrail''in önceliklerine göre şekillendirmede Türkiye''nin üslendiği rol, İsrail''e yönelik taarruzlara Ankara''nın göğsünü siper etmesi, milyar dolarlık askeri ihaleler, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden bile gizli tutulan ama ''28 Şubat''çıların bütün ayrıntılarıyla bildiği gizli anlaşmalar dönemi çoktan kapanmıştı çünkü.
İki ülkenin, birbirine, bölgeye ve dünyaya bakışı, eskisi gibi benzeşmiyor, çıkarları örtüşmüyor, hedefleri uyuşmuyordu çünkü. Yukarıdaki gelişmeler, her biri iki ülke ilişkilerini derinden sarsacak büyüklükteki krizler, iki ülkenin stratejik hedeflerindeki ayrışmanın hatta içten içe çatışmanın patlama noktalarıydı sadece.
İskenderun''da deniz üssünün şüpheli biçimde saldırıya uğradığı gece, Gazze''ye yönelik insanlık dışı ambargoya dikkat çekmek için Akdeniz''e ulaşan bir sivil gemi, içindeki siviller, "uluslararası sularda", İsrail''in hiçbir şekilde egemenlik alanı olmayan bölgede saldırıya uğradı. Bu ülkeye dokuz şehid geldi. Türkiye-İsrail''i ilk tanıyan Müslüman ülkelerdendi. Ve o tarihten bu yana ilk kez böyle bir saldırı gerçekleşti. Araya "kan" girdi. Bu ülkenin vatandaşları İsrail tarafından ilk kez bu şekilde öldürüldü.
Bir devlet, kendi insanlarını korumayacaksa saygıya layık değildir. Kaçırılan bir İsrail askeri için savaş çıkıyorsa, şehid edilen dokuz Türkiye vatandaşının haklarını, onurunu korumak bu ülkenin namus borcudur. Bir zamanlar bazılarımızın tekmil verdiği o ülke, her zaman olduğu gibi, onursuzca, yılışıkça, karaktersizce tavır gösterileceğini, bu ülkenin bir şekilde susturulacağını, insanlarının hassasiyetlerinin üstesinden gelineceğini düşündü. Onlar hep öldürürdü, bizler, bu bölgenin insanları hep alttan alır, yalvarır, kendi insanlarımızın kanının hesabını sormazdık.
Bu alışkanlık, gelenek, kişiliksizlik artık bozuldu. O devir artık geride kaldı. Yeni Türkiye''nin bu halini kavrayamayanlar, "Eyvah İsrail''i kızdırdık, ABD''yi kızdırdık, mahvolacağız" korkularını pazarlamaya devam ediyor. Etsinler, kendi korkuları içinde yuvarlanıp gitsinler. Ama bu korku pazarlama işi artık tutmuyor, Türkiye sokaklarında yankı bulmuyor.
BM Raporu''ndan kimsenin bir beklentisi yoktu aslında. BM''nin bundan önceki bütün raporları ABD-İsrail çıkarlarıyla örtüşür biçimdeydi çünkü. Çok ülkenin, insanın, halkın canını yaktılar. İlk kez bize dokunduğu için ateş püskürüyoruz. Oysa BM, aynı ülkelerin uluslararası çıkarlarına hizmet eden bir ulus üstü kurumdur. İnsanlığın en üst kurumu, birkaç ülkenin çıkarlarına hapsedilmiştir ve dünyanın ezici çoğunluğu nazarında hiçbir saygınlığı yoktur.
Rapordaki ayrıntılara bakın: Gemidekiler aşırı ve organize tepki verdikleri için İsrail askeri silah kullanma zorunda kalmış! İsrail''in özür dilemesine gerek yokmuş. Gazze ablukası meşru imiş. İHH''nın karmaşık ilişkileri varmış! İsrail/ABD/Fransa ve Alman istihbaratlarının, İHH''yı terör örgütü listesine alma çabalarına zemin teşkil edecek cümlelere yer verilmiş.
Cinayeti, katliamı meşrulaştıran bir rapor bu. Farklı beklentimiz yoktu ama bu kadar kepazelik beklemiyorduk. İsrail''in erteleme taleplerinin Türkiye''nin tepkisini yumuşatmak için elverişli zamanı kollama amaçlı olduğu da ortaya çıktı. BM, uluslararası sularda, sivillerin can emniyetine çok büyük darbe indirdi. Bu çok acı sonuçlar doğuracak.
Peki Türkiye''nin tavrı çok mu sert? Kesinlikle hayır! Bazıları, güçlerin içerideki uzantıları rolünü hâlâ oynamaya, panik havası estirmeye çalışsa da, bu ülkenin böyle onurlu duruşa hep ihtiyacı vardı. Korku ne peki? İsrail Türkiye''ye mi saldıracak, ABD Türkiye''yi mi vuracak? Geçin bunları. Türkiye''ye karşı kullandıkları en etkili koz terördür. Bunu da zaten kullanıyorlar. Hem de yıllardır.
Bir ülke dik duruşuyla ömrünü uzatır. Yalvararak, el uzatarak ömür uzamaz. Öyle olsaydı, ABD''ye yalakalıkla on yıllarca ülkelerini yöneten liderler bir bir devriliyor olmazdı.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun açıkladığı beş maddenin devrim niteliğinde sonuçları olacaktır. İsrail şimdi umursamaz görünse de, sonuçlarını uzun vadede göreceğiz bu maddelerin. .
1. Türk İsrail diplomatik ilişkileri ikinci kâtip düzeyine indirilecektir. Başta büyükelçi olmak üzere Çarşamba günü ülkelerine geri döneceklerdir. (Yani, gönderilecektir. Bir sonraki adım, tamamen kesmektir.)
2. Türkiye ile İsrail arasında askeri anlaşmaların tümü askıya alınmıştır. (Bir sonraki adım iptaldir ve bu aslında hemen olmalıdır.)
3. Doğu Akdeniz''de en uzun kıyısı bulunana devlet olarak Türkiye Doğu Akdeniz''de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır. (İsrail, Rum Yönetimi, Yunanistan, Almanya ve Fransa aynı bölgede enerji anlaşmaları, aramaları yapıyor. Çok yakında, bölgede tansiyon yükselecektir. Türkiye, Doğu Akdeniz gibi dünyanın en stratejik noktalarından birini İsrail''in nüfuz alanı olmasına asla izin veremez, vermemeli.)
4. Türkiye İsrail''in Gazze''ye uyguladığı ambargoyu tanımamaktadır.
5. İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine tarafımızdan gereken her türlü destek verilecektir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün dediği gibi; bu rapor bizim için yok hükmündedir. Yani tanımıyoruz. Raporu boşverin, Türkiye''nin açıkladığı kararlar sarsıcı olacaktır.
Onlar seçilmiş, dokunulmaz olmadıklarını öğreninceye kadar bu duruş devam edecektir. Olağandışı bir gelişme olmazsa, geri dönüş kesinlikle olmayacaktır! Artık Türkiye ve İsrail iki ayrı cephedir!
Doğu Akdeniz"de Türk-İsrail savaşı
00:006/09/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, Doğu Akdeniz''de askeri etkinliğini artırırsa ne olur? Mavi Marmara Raporu, ardından Türkiye''nin İsrail''le ilişkileri kesmeye varacak nitelikteki beş maddelik sert tepkisi, bunların içinde özellikle Doğu Akdeniz''de artık yoğun bir güç mücadelesi yaşanacağına dair olan güvenlik eksenli tedbir, aslında uzunca bir süredir devam eden restleşmenin son göstergeleri oldu.
Türkiye''nin önlemleri sadece rapora yönelik değil. Hep söyledik; iki ülke arasındaki krizin sebebi sadece Gazze değil, sadece Mavi Marmara ve diğer gerilimler değil. İki ülke, bir süredir farklı hedeflere yelken açmış durumda ve bunlar olmasaydı bile ilişkiler gerilecekti. Bundan sonra yeni krizler çıkmasa bile eskiye dönüş hiçbir şekilde mümkün olmayacak anlamına da geliyor bu.
Doğu Akdeniz, bu yüzyılın en çekişmeli bölgelerinden biri ve biz bunun daha yeni farkına varıyoruz. Kıbrıs''ta çözüm tartışmaları devam ederken “stratejik önem de neymiş, o Soğuk Savaş''ta kaldı” diyenlerin kulaklarını çınlatmak lazım şimdi. Kıbrıs işte bu bölgedeki güçler çatışmasının merkezi oluyor. Sanıldığı gibi çatışma sadece Türkiye-Yunanistan arasında değil. Türkiye ile Almanya, Fransa, Yunanistan, Rum Yönetimi ve İsrail arasında.
“Ege adalarında İsrail füzeleri.. Kime karşı?”, “Komşuyu İsrail''in elinden kurtarmak”, “Akdeniz''de müthiş kapışma” gibi değişik başlıklar altında uzun süredir gelmekte olan bu krizi tartışıyoruz. İşte şimdi kapımıza geldi. Türkiye-İsrail geriliminin kaynaklarını, son tedbirlerin anlamını kavramak için bunları hatırlatmakta fayda var.
Türkiye ve İsrail, bulundukları coğrafyanın en merkezinden kenar uçlarına kadar her alanda müthiş bir güç gösterisi yapıyor. Türkiye''nin Orta Asya''dan Balkanlara, Basra Körfezi''nden Kızıldeniz''e, hatta Pakistan''dan Kuzey Afrika''ya kadar bölgesel çekim merkezi oluşturma, siyasi yakınlık ve güvenlik paylaşımı esasına dayanan yakınlaşma çabalarına Tel Aviv kendi eksen arayışı ile cevap veriyor.
İsrail ile Gürcistan arasındaki askeri ortaklığa, Azerbaycan arasındaki yakınlığa, Balkan ülkeleri arasında son birkaç yılda imzalanan askeri anlaşmalara bakılırsa, benzer bir tecrit stratejisinin İsrail tarafından da Türkiye''ye karşı geliştirildiği ortaya çıkacaktır. İki ülkenin girişimleri bölge ölçekli jeopolitik sarsıntılara yol açacak, güç dengelerini temelden değiştirecek boyutta.
İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri ortaklık anlaşmalarını birkaç yıldır izliyoruz. Türk hava sahası kendisine kapatılan İsrail, şimdi Yunan hava sahasını kullanıyor. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını artık İsrail savunma sanayisi karşılayacak. F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik söz konusu. Daha önce yapılan askeri anlaşmalar pekiştiriliyor. Yunanistan altmış yıldır devam eden Arap dünyasına yakın duruşunu terk ediyor.
Geçtiğimiz yıl Ekim ayında iki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denedi. İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi''yle de askeri anlaşmalar yaptı. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.
Ortaklık anlaşmaları Yunanistan''la sınırlı değildi. Savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi anlaşmalar daha bir çok ülkeyle yapıldı. Bu ülkelerin Akdeniz ve Balkan ülkeleri olması dikkat çekiciydi. Türkiye''nin etrafını daraltmaya yönelik bir girişim söz konusuydu. İtalya ile tatbikatlar.. Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan''la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açıldı.
Doğu Akdeniz''de; İsrail-Rum Kesimi-Yunanistan arasında askeri ittifak, “Akdeniz ekseni” oluşturuluyordu. Balkanlar''da; İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan hatta Sırbistan ve Makedonya arasında benzer anlaşmalarla askeri bir alan, eksen oluşturuluyordu. Türkiye''nin Kuzey Doğu''sunda Gürcistan adeta bir garnizon ülkeye dönüştürülüyor, aynı etki Azerbaycan''da da kendini hissettiriyordu. Artık Ege adalarında yönünü Türkiye''ye çevirmiş İsrail füzeleri vardı... Devam edelim:
Almanya ve Fransa''nın İsrail''le birlikte yürüttüğü Türkiye karşıtı operasyonları maalesef Türkiye''de pek yankı bulamadı, dikkat çekmedi. Bu ülkeler, Yunanistan ve Rum Kesimi ile birlikte yeni ortaklıklar inşa ediyor, ortak bakanlar kurulları topluyor, Angela Merkel ne yaparsa Nicolas Sarkozy aynısını yapıyordu. Merkel ve Sarkozy, Yunanistan-İsrail ve Rum kesimi arasında mekik dokuyorlardı. Akdeniz''de yeni bir şeyler oluyordu. Askeri ortaklıklar ve İsrail''in öncülük ettiği, Akdeniz''in enerji kaynakları üzerine müthiş pazarlıklar ve anlaşmalar yapılıyordu. Anlaşmaların askeri ve siyasi açıdan ortaya çıkacak muhtemel sonuçları maalesef Türk entelijansiyasını hiç ilgilendirmiyordu. Öyle ki, bu girişimler, Kuzey Kıbrıs Türki Cumhuriyeti''nde Türkiye karşıtı protesto yaptırtacak noktaya varabiliyordu.
İsrail''in Doğu Akdeniz''de keşfettiği doğalgaz kaynakları, yüzyıllık ihtiyacını karşılayacak zenginlikte ve onu bir anda enerji aktörlerinden biri yapacaktı. Mısır, Rum kesimi ve Lübnan arasında, bölgedeki kaynakların işletilmesi için bir anlaşma yapıldı. Türkiye''nin sert tepkisiyle anlaşma suya düştü. Ardından İsrail, aslında Gazze ve Lübnan''a ait bölgelerde ve açıklarında keşfettiği doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için ABD''li şirketlerle anlaşma yaptı, sondajlara başladı. Yine İsrail, Rum Kesimi ve Yunanistan''la da anlaşarak Kıbrıs açıklarındaki kaynaklar için arama çalışmaları başlattı. Aynı İsrail, Almanya ve Fransa ile Akdeniz merkezli ekonomik-güvenlik projeleri ile bölgedeki zengin kaynaklar üzerine masaya oturdu.
Önümüzdeki günlerde patlayacak olan kriz, işte bu enerji kaynakları krizidir. Türkiye''nin İsrail''e, Rum Kesimi''ne ve Yunanistan''a karşı sertleşmesinin altında yatan sebeplerden biri budur. Türk askeri varlığının Doğu Akdeniz''deki etki alanını genişletme mücadelesinin sebebi budur. Aslında İsrail''in Gazze''ye saldırı sebeplerinden biri budur. Hatta Lübnan savaşının arkasında da bu niyetler vardır.
Bu ülkeler, Türkiye ve KKTC, Suriye, Lübnan, Filistin gibi ülkeleri bu zenginlik paylaşımında devre dışı bırakmakla kalmıyor, ekonomik ortaklıklarını askeri ve siyasi dayanışmaya dönüştürüp Türkiye karşıtı pozisyon alıyor, Ankara''nın elini zayıflatmak için operasyon üzerine operasyon yürütüyor. Almanya ve Fransa, bir taraftan Türkiye''nin AB sürecini sona erdirmeye çalışırken diğer taraftan Akdeniz''de ve Ortadoğu''da elini kesmeye dönük kararlı bir strateji izliyor. Tabii bu operasyonun merkez ülkeleri İsrail, Rum Yönetimi ve Yunanistan.
Patlayan krizlerin ötesine bakalım. O zaman Türkiye ile İsrail''in arasının düzelmeyeceğini göreceğiz. Türkiye bölgede ne kadar etkinliğini artırırsa, karşısında o kadar sert bir blok oluşuyor. Akdeniz''deki müthiş kapışma ve Ortadoğu denklemi arasındaki birebir ilişkiyi sorgulamak için daha çok şey söylenecek.
Durun, daha yeni başladık...
.Tahrir"de o çağrıyı yap, Gazze"ye git!
00:008/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İki çok önemli açıklama, son yirmi yılda, Türkiye, bölge ve dünyadaki güç kaymalarını, dramatik değişimleri çarpıcı biçimde ortaya koyar nitelikte. Bu sözler, dostların nasıl düşmanlara dönüştüğünü, asla kırılmaz sanılan ittifakların nasıl çöktüğünü, etrafımızda şaşkınlıkla izlediğimiz gelişmelerin aslında hangi ayrışmaların göstergeleri olduğunu öğretiyor bize. Bu esaslı değişimleri görmeden, gündelik gibi görünen manevraların, uygulanan politikaların arkasını doldurmamız, algılamamız ve tartışmamız mümkün de değildir.
Bir zamanlar dünyayı kendi ortaklıkları doğrusunda biçimlendirmeye girişenlerin, yeni bir Ortadoğu inşa etme projesi uygulayanların, sınırsız güç sarhoşluğu ile istedikleri düzenlemeyi yapabileceklerini yapanların, nasıl halsizleştiğini, çaresizleştiğini, güçten düştüğünü ve ayrıştığını izliyoruz.
Türkiye ile İsrail arasındaki ayrışma, işte bu derin değişimin tam merkezinde yer alıyor. İki ülkenin pozisyonundaki değişime göre bölgesel düzeyde yeni konumlanmalar, ayrışma ya da ittifaklar şekilleniyor. Bir önceki yazıda, İsrail''le yaşanan krizin sanıldığı gibi Mavi Marmara, Gazze saldırısı ya da özür meselesiyle sınırlı olmadığını belirtmiş, daha esaslı pozisyon olmaya işaret etmiştik. İsrail''den gelen iki açıklama da aslında buna işaret ediyor.
İsrail''de anamuhalefet lideri Tzipi Livni''nin; “Türkiye, ABD''nin İsrail''i artık bir değer değil, yük olarak gördüğünün farkına vardı. İsrail''in zayıflığı ve yalnızlığının kokusunu alan Türkiye bundan faydalanmak istiyor” diyerek, İsrail''in yalnızlaştığından dolayısıyla geleceğinin tehlikeye girdiğinden söz etmesi bu anlamda oldukça çarpıcı.
Derin bir yalnızlık, dışlanmışlık, kambur olarak görülme, dünyanın kendilerine gösterdiği sabrın sonuna gelinmesi İsrail yönetiminin içinde bulunduğu psikolojik çöküntünün de göstergesi. Livni''nin sözlerini sadece Netanyahu hükümetini hedef alan bir iç politik çıkış ya da kamuoyuna mesaj verme olarak algılamak, bu sözlerin anlamını kavrayamamak demektir. İsrail''in yeni durumu, pozisyonu, adeta tecrit edilmesinin tespiti anlamına geliyor bu sözler.
İkinci çok önemli bulduğumuz tespit, Jerusalem Post gazetesinden. Gazete; İsrailli diplomatların, Türkiye''nin, yaşanan gerginliği askeri çatışma düzeyine yükseltmesine NATO''nun engel olacağını iddia ediyor. Türkiye ittifak üyesi olduğu için, diğer üyelerin İsrail''e karşı Türkiye''yi “yumuşatacağı” beklentisi bu. NATO, kendi üyesi Türkiye için değil, üyesi olmayan ama bölgede yakın çalıştığı İsrail için bir güvence oluşturuyor anlamına da geliyor tabii.
NATO''nun İsrail''e karşı Türkiye''yi dizginlemesi, İsrail''in ABD için değer değil kambur oluşu ve en zayıf anının Türkiye tarafından kullanılması gibi tespitler, bundan sonra Türkiye-İsrail ilişkilerin seyri hakkında çok önemli işaretler veriyor.
İşte, dramatik değişim de bu. Neden mi?
1- NATO, dışarıdan gelecek tedbirlere karşı üyelerini koruma yükümlülüğünde, burada tersine bir durum söz konusu. Gerçekte olacak olan da bu, dolayısıyla Türkiye''nin bu durumu dikkate alması zorunludur.
2- İsrail, hâlâ ABD için sistem içinde bir güçtür. Ayrı bir devlet ya da stratejik ortak değil. Ama yine de, “malum çevreler dışında”, İsrail şımarıklığından, sorumsuzluğundan rahatsızlık duyanların sayısı artıyor ve bu çevreler tedirginliklerini eskiye göre daha yüksek sesle ifade ediyor.
3- Bunların içinde en dramatik olanı şu: Türkiye ve İsrail, 1990-2000 arasında, bütün bölgeyi değiştirmeye, yeniden biçimlendirmeye yönelik bir ittifakın üyeleriydi. Türk-İsrail ekseni adıyla bilinen bu oluşumun içinde ABD ve İngiltere de vardı. Daha sonra Mısır ve Ürdün katıldı. Türkiye''de hükümet bile değiştiren bu yapı, silinip gitti. Eksen''in merkez iki ülkesi, İran, Irak ve Suriye''yi tasfiye etme projeleri yapıyordu. Şimdi bu iki ülke, bölgede birbirine zıt iki ayrı eksen oluşturuyor. Daha doğrusu, Türkiye İsrail''in alanını daraltıyor, defterden siliyor, ilişkileri tamamen koparma konusunda emin adımlar atıyor.
4- İki ülkenin bir adım sonrası ''soğuk savaş''tır. Bölgedeki değişim, yeni iktidar kadrolarının durumu bu resmin son halini gösterecek. Soğuk savaş artığı rejimler, liderler üzerinden oynanan oyunlar bitti. Yeni iktidar kadroların tavrı, Türkiye''nin de bölgenin de pozisyonu üzerinde etkili olacaktır.
5- Şu an en tartışmalı ülke Mısır. Bölgedeki “Arap olmayan ülkelerle ortaklık” stratejisi gereği İsrail''in ilk dostu İran''dı. Devrimde bu ülkeyi kaybetti. Sonraki dostu, ortağı Türkiye oldu. Şimdi Türkiye''yi de kaybetti. Hüsnü Mübarek döneminde bu ülke ile tam ortaklık kurdu. İki ülke istihbaratları ortak çalıştı. Gazze saldırısına Mübarek destek verdi. Şimdi o da gitti.
6- Türkiye-Mısır ilişkileri işte bu dönemde dikkat çekici hale geldi. İki ülke, bölgesel bir ortaklığın temellerini atabilir. Yeni Ortadoğu modelini oluşturabilir. Bu başarılabilirse, diğer ülkeler arkadan gelecektir. İşte bu noktada, İsrail''in elinden her şey alınmış olacaktır ve tam yalnızlığa mahkum edilecektir.
7- Başbakan Tayyip Erdoğan''ın 12 Eylül''deki Mısır ziyaretine böyle bakalım. Erdoğan''ın, Mısırlı yetkilileri de yanına alarak Gazze''yi ziyaret etmesi, bütün dünyada şok tesiri yapacaktır. Bölge halklarını ayağa kaldıracak, yeni Ortadoğu denklemi Gazze üzerinden oluşturulmuş olacaktır.
8- Erdoğan''ın Tahrir Meydanı''nda yapması beklenen konuşma, sadece Mısırlılara değil, bütün dünyaya, Ortadoğu halklarına yönelik olacaktır. Bu yönüyle, ABD Başkanı Barack Obama''nın, İslam dünyasına seslendiği ünlü Mısır konuşmasını gölgede bırakacak bir çağrı olacaktır.
9- Ve bu çağrı, yüz yıldır beklenen diriliş çağrısı olmalıdır!
Evet, Tahrir"de konuş! Tarihi değiştir! De ki...
00:009/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Evet, Gazze''ye git ve Tahrir Meydanı''nda o konuşmayı yap.. Ortadoğu toplumlarına, Müslüman dünyaya, insanlığa güçlü sözler söyle..
Mısır halkına, Filistin halkına, Irak halkına, Suriye''ye, Cezayir''e, Somali''ye, Endonezya''ya, Moro''ya, Hazar''ın Doğusu''na, Afrika''nın derinliklerine, Atlantik''ten Pasifik Okyanusu''na uzanan o geniş coğrafyanın öfkeli ve acılı insanlarına o çağrıyı yap.
Yirminci yüzyılın ezilenlerine, horlananlarına, kıyıma uğratılanlarına, çaresizlerine, her çıkış yolu denediklerinde tekrar tekrar aldatılanlarına, yüzyılın öfkesini içinde biriktirenlerine o diriliş çağrısını yap! Onlara bir çıkış yolu çiz, gidebilecekleri yeri göster, ne istemeleri gerektiğini anlat..
De ki;
Artık vesayet dönemi bitmiştir. Sizi yönetmek için atananların dönemi, sizden değil başkalarından talimat alanların, sizi onlar adına yönetenlerin dönemi bitmiştir.
Özgürlüğünüzü elinizden alanların, zenginliğinizi çalanların, onurunuzla oynayanların, tarihinize küfredenlerin, kimliğinizle alay edenlerin dönemi bitmiştir.
Size rağmen iktidar, size rağmen zenginlik, sadece kendileri için özgürlük, sadece kendileri için adalet isteyenleri ayakta tutma, her ne gerekçeyle olursa olsun, destekleme dönemi bitmiştir.
Sizi bu gezegenin yoksulları, kimsesizleri yapanların, adam yerine koymayanların, sizi alıp satanların, köleleştirenlerin, susturanların dönemi bitmiştir.
Size tarihinizi, güçlü olduğunuzu unutturanların, bir geleceğiniz olduğuna dair umutlarınızı yok edenlerin, sizi duvarlar arasına sıkıştırıp tercihsiz bırakanların dönemi bitmiştir.
Artık efendilerin, atadıkları liderlerle, sistemlerle, ekonomik ve siyasi projelerle, yalandan demokrasi ve özgürlük paketleriyle yönetme devri bitmiştir.
Korku dönemi, silahla hizaya sokma dönemi, sizinle hiçbir gönül bağı olmayanların dönemi kapanmıştır.
De ki;
Mısırlılar, Filistinliler, Iraklılar, Afrikalılar..
Birinci Dünya Savaşı''nı hatırlayın, bir kez daha okuyun, öğrenin. Bu coğrafyanın nasıl paramparça edildiğini, yüzlerce yıl bir arada yaşayanların nasıl azılı düşmanlara dönüştürüldüğünü, birbirine boğazlatıldığını, topraklarınızın nasıl şirketlere pazarlandığını, kişiliklerinizle nasıl oynandığını, siz açlıktan kırılırken kaynaklarınızla nasıl saltanat sürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünüzü, topraklarınızdan sürüldüğünüzü hatırlayın.
Onlarca yıl, aynı güçlerin, sizden sandığınız rejimlerle, iktidar elitleriyle sizi oyuna getirdiğini, nice hayal kırıklıkları yaşadığınızı, en temel hak ve özgürlüklerin sadece size neden yasaklandığını, insanca yaşama şartlarının neden sizden uzak tutulduğunu hatırlayın.
Size kadermiş gibi gösterilen fakirliğin, geri kalmışlığın aslında bir oyun olduğunu, neden hep sizin ülkelerinizin işgal edildiğini, neden hep sizin öldüğünüzü, neden hep sizin iç savaşlar yaşadığınızı sorgulayın.
Filistin halkının neden bir vatanı kalmadığını, Arap rejimlerin neden Filistin üzerinden kendi halkını kandırdığını, doğalgaz kaynakları üzerinde yüzen Somali''nin neden açlıktan öldüğünü, Mezopotamya''nın kalbine neden yüz binlerce askerlik orduların yerleştiğini, neden sizin terörist ilan edildiğinizi görün.
Ebu Gureyblerin, Bağram hapishanelerinin, esir kamplarının, gizli işkence merkezlerinin neden sizlerle dolu olduğunun, esir ticaretinin, din ve kimliğinizi ayaklar altına alarak işkence yapanların neden sizi hedef aldığının hesabını sorun.
De ki;
Ey bu coğrafyanın, Atlantik''ten Pasifik Okyanusu''na uzanan geniş coğrafyanın insanları! Sizler, size kabul ettirildiği gibi, onların anlattığı gibi değilsiniz. Sizler dünyaya yön verenlerin, medeniyet öncülerinin evlatlarısınız. Güçlüsünüz, beceriklisiniz, yine yapabilecek imkanlarınız var.
Öyleyse uyanın, ayağa kalkın, direnin, intikam hırsıyla değil, adalet için uzun bir yürüyüş başlatın. Siz, yirminci yüzyılın kurbanları ilan edenlere, zalim yöneticilere imkan tanımayın, onların topraklarınızdan kovun. Adalet, özgürlük, refah, onur için topyekun mücadele edin, artık susmayın!
Ey Bağdat''ta, Suriye''de, Pakistan''da yüzyıllardır birlikte yaşayanlar!
Mezhepleriniz, etnik kimlikleriniz sizi bölmesin, yine kardeş olun. Bilin ki, kimlikler üzerinden yürüttüğünüz bu savaş, düşmanlık sizin savaşınız değil, başkalarının savaşı. Onlar için kan akıtıyorsunuz, onlar için ölüyorsunuz. Siz birbirinizle savaşırken onlar ülkelerinizi talan ediyor, kaynaklarınızla 21. yüzyılın refahına yönelik yatırımlar yapıyor.
Evet, Tahrir''de konuş. Sadece Tahrir''e değil, Mısır''a değil bütün coğrafyaya seslen!
De ki;
Ey yüz milyonlar ayağa kalkın, dik durun, hesap sorun, onurunuza, ülkenize ve geleceğinize sahip çıkın. Zaaflarınızdan arının, zaaflarınızı kullanarak ülkelerinize girenlere karşı durun.
Kendinize, ülkenize, dünyaya neler yapabileceğinizi, barış, adalet ve özgürlük yolundan geri adım atmayacağınızı, artık başkalarının hesaplarının parçası olmayacağınızı haykırın!
Bu coğrafyanın yirminci yüzyılı yok. Bir yüz yıl daha kaybetmek istemiyorsak, bugün işte bunları yapma günüdür. Tarihi tersine çevirme günüdür. Kaos kuşağı, fay hattı teorilerini çöpe atma günüdür. Ayrıştırma tezleri yerine kardeşliği, ortaklığı, birlikte yaşamayı arama günüdür.
Açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin, adaletsizliğin, çatışmacı tezlerin yerine özgürlüğü, barışı, kardeşliği, ortak gelecek hedeflerini koyma günüdür.
De ki;
Ey Afrikalılar, Araplar, Türkler, İranlılar, Kürtler, Malaylar.. Gelin hep birlikte yeni bir dünya inşa edelim, geleceğimizi aydınlatalım. Yüz yıldır bu coğrafyayı kan gölüne dökenlerin ellerindeki bütün kozları boşa çıkaralım, dünyayı şaşırtalım.
Avrupa birleşirken, Amerika güçlü kalırken, Doğu Asya zenginleşirken neden bu coğrafyaya yönelik bütün girişimler yıkıcı, yok edici, düşünelim.
Yeni bir dünya kurabiliriz, güçlerimizi birleştirebiliriz, kendi yolumuzu aydınlatırken tüm insanlığa ışık saçabiliriz, onurlu yaşayabiliriz.
Tahrir Meydanı''nda bir tarihi dönüşümün sinyallerini ver, bir kırılmanın. Haçlı Seferleri''nden sonraki yükseliş gibi, Moğol istilasından sonraki yükseliş gibi. Birinci Dünya Savaşı sonrasının yükselişinin ilk adımını at.
Bir tarihi kapatıp, yeni bir tarih başlatalım. Yüz milyonlarca insanın tek bir isteği var, o da bu!
11 Eylül ve on yıllık yıkım: Biz kazandık!
00:0013/09/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
11 Eylül saldırılarının üzerinden tam on yıl geçti. Her yıldönümünde, saldırının içeriğini, arkasındaki güçleri sorguladık. Hiçbir cevap bulamadık. 11 Eylül Soruşturma Komisyonları bile kafa karıştırmaktan başka bir açıklama yapmadı, insanlığın önüne net bulgular koyamadı, koymadı! Bilinmezlik, belirsizlik, bir karanlık devam etti, ediyor da.
Her yıl; saldırının sonuçlarının günlüğünü tuttuk, hesabını yaptık. İnsanlık, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ölçeğinde bir savaşla yüzleşti aslında. Cephe savaşı yerine yaygın, asimetrik, karmaşık bir savaştı bu ve sonuçları yıkım oldu.
Neler değişti? Nasıl bir dünya vardı, nasıl bir dünya oluştu? Yeni yüz yıl inşa etmek isteyenler nasıl aciz düştü, ne hallere düştü? Bütün bunların soğukkanlı değerlendirmesini yapmak bir zorunluluk ama hâlâ popüler söylemlerle, bize dayatılan düşünme biçimleriyle gelişmeleri algılayıp pazarlamanın ötesinde bir şey yapamıyoruz.
Bir karanlık çete; hem saldırıların tam merkezindeydi hem de dünyanın yarısından çoğunu savaş alanına çevirdi. İşgallerin, iç savaşların insanlığa karşı suç örneklerinin, talanın, yeni sömürge harekatının, Atlantik kıyılarına vuran yeni faşizm dalgasının, korku ve umutsuzluğun asıl kaynağı idi.
Dünya, belki hiçbir zaman bu kadar aptal yerine konmadı, bu kadar yalan üzerine milyarlarca insan sindirilmedi. Açgözlülüğün, görgüsüzlüğün, kabalığın, pervasızlığın çok az görülebilecek örneklerine tanık olduk.
Bir örgüt, bir isim, bir efsane, bir hayal, bir kurgu üzerinden yeryüzüne biçim verilmeye, insanlık yeniden köleleştirilmeye çalışıldı. Sadece Amerika''nın siyasi tarihine değil, insanlığın ortak tarihine de yüz kızartıcı örnekler işlendi.
Demokrasi ve özgürlük adı altında özgürlüklere en büyük darbeyi onlar vurdu. Barış adına en büyük savaş suçlarını onlar işledi. Refah adına en büyük yağma ve talanı onlar yaptı. Batı medeniyeti adına medeniyetlere karşı en büyük yıkımı onlar yaptı.
Yeni bir Ortadoğu kuracaklardı. Bütün bölgeyi savaş alanına çevirdiler. Kimlikler üzerinden iç savaşlar, işgaller, kaynakların yağmalanması, bölgenin değerlerinin aşağılanması onlar zamanında oldu ve onların projeleriydi.
Türk-Amerikan ilişkileri her ne kadar olağan seyrini koruyorsa da, Türkiye''nin kendi arayışları ile ABD''nin bölgedeki varlığı arasına yer yer çatışmayı onlar soktu. Terörü Türkiye''ye karşı kart olarak kullandılar. Terörle mücadele ortaklarının terörle hizaya getirmeye çalıştılar.
Sayısız suikast örnekleriyle karşılaştık. Liderler, aydınlar, kanaat önderleri, din adamları, akademisyenler öldürüldü. Hem de yüzlercesi. Büyük Ortadoğu Suikastleri olarak açtığımız başlık altında uzun listeler oluştu.
Rejim değişiklikleri gördük. İç karışıklıklar çıkararak ülkelerin dize getirildiğini, askeri ve ekonomik gücünün tahrip edildiğini, ABD-İsrail çıkarları için tehdit algılananların başlarına nasıl çorap örüldüğünü ve bütün bu girişimlerin özgürlük ve demokrasi olarak bize yutturulmaya çalışıldığını gördük.
Kendilerine karşı duran her ülkenin, sahsın, grubun, cemaatin nasıl ezildiğini, itibarsızlaştırıldığını, tehdit edildiğini, yok edildiğini gördük. Kendilerini adalet savaşçısı gösterenlerin kalemlerini nasıl sattığını, üç kuruş çıkar uğruna kişiliklerini, değerlerini nasıl pazarladığını gördük.
Terörle savaşı küresel siyasi söyleme dönüştürenlerin Müslümanları bir kimlik olarak istediği kalıba sokma çalışmalarını, İslami eğitim kurumların müfredatlarının değiştirildiğini, CIA mensuplarının Kur''an kurslarında/medreselerde dersler verdiğini gördük. Terörle savaşıyorum diyenlerin aslında terörün arkasındaki güçler olduklarını, terörle ülkeleri hırpaladıklarını, terör örgütleri kurup desteklediklerini gördük.
Küresel ekonomik kaynakları yağmalamak ve Batı toplumlarına bir yüz yıl daha refah bahşetmek isteyenlerin nasıl ekonomik kriz içine kıvrandıklarını, borçlarını ödeyemez hale geldiklerini, ekonomi politikalarının iflas ettiğini, kendi sorunlarına çare üretemez hale geldiklerini gördük.
Dünyaya meydan okuyanların aslında kaybettiklerini, şok dalgasının yok etmek istedikleri coğrafyayı yüz yıllık uykusundan uyandırdığını, yeni bir yükseliş çağının kapılarını araladığını gördük.
Bizim için, bu coğrafyada yaşayanlar için kâbus gibi senaryoların aslında bir uyanışa neden olduğunu, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına uzanan “Orta Kuşak” halklarının Birinci Dünya Savaşı sonrası en büyük bilinç dalgasını harekete geçirdiklerini, bu dalganın bütün hesapları tersyüz etmek üzere olduğunu gördük.
Büyük yalanların, büyük askeri operasyonların, utanmazlıkların, vaadlerin, milyonların zihinlerinin formatlanmasının, her tür hegemonyacı stratejinin fiyaskoyla sonuçlandığını, sonuçlanacağını, yok etmek istedikleri “düşman”ın daha da güçlendiğini gördük. Ve özgürlüklerin, bu toprakların ruhunda varolduğunu, onların projeleriyle değil, bu ruhun harekete geçmesiyle sağlanacağını gördük.
Acılar yaşadık, kanımız aktı, aşağılandık. Ama kendimize geldik. Gerçekten kendimize geldik. Bunu kavrayamayanlar, ezberlerini bozmayanların çok yakın gelecekte yanıldıklarını göreceklerini biliyoruz.
Biz, yüzyıllık uyanışa inandık. Bu zafere er geç ulaşacağımıza inandık. İnanmaya da devam edeceğiz. Kazanıyor gibi görünenlerin aslında kaybedenler olduğunu da göreceğiz...
Kazanmış gibi görünenlerin aslında kaybettiğini, yakın gelecekte daha yüksek sesle dile getireceğiz, inanın buna!
MİT-PKK pazarlığı: O kaynağa dikkat!..
00:0015/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile İsrail arasında her kriz yaşandığında, İsrail''in bölgesel öncelikleri Türkiye kaynaklı tehdit algıladığında, askeri ihaleler/anlaşmalar çıkmaza girdiğinde, birileri Türk siyasetinde İsrail''in hareket alanını kısıtladığında bu ülkede mutlaka sürpriz bir gelişme yaşanır.
Doğrudan İsrail bağlantılı değildir yaşanan.. İlk bakışta bir ilişki bile kurulamaz. Hatta İsrail''den Türkiye ile dostluğa, ortaklıklara, popüler söylemle terörle mücadelede yakın işbirliğine vurgu yapılır. Bütün toplumun bilmesine gerek yoktur verilen mesajı. Kesin bir adres vardır ve o adres mesajı alır.
MİT mensuplarıyla PKK temsilcileri arasında Oslo''da yapıldığı söylenen görüşmeye ilişkin ses kayıtlarının sızdırılmasını düşünürken de zamanlama ve bazı gelişmeler fazlasıyla dikkatimi çekti. Üzerinde düşünmeye, sorgulanmaya muhtaç gelişmeler bunlar.
Öncelikle, her devlet, yüzleştiği sorunu bilinen yöntemlerin dışında da çözmeye çalışır. Bu, Türkiye''ye özgü ve iç politikada yıpratıcı bir malzeme değildir. Terör olsun ya da başka bir çıkar, restleşme, pazarlık olsun, çözüm odaklı düşünülüyorsa, farklı yöntemler kullanılır ve kullanılmalıdır da. Dünyanın bilinen bir çok sorununun bu şekilde çözüldüğünü biliyoruz. Terör ya da PKK meselesinin askeri güvenlik yöntemleri ile çözülemediği, sadece bu çözümü dayatanların da aslında çözüm diye bir sorunları olmadığı ortada. Bu yönüyle, benzer görüşmeleri kesinlikle yadırgamıyoruz.
Şimdi; görüşmenin sızdırıldığı döneme, zamanlamaya bakalım:
Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi. Diplomatik ilişkiler neredeyse kopacak ve bu ilk kez olacak. On yıl önce derin ortaklar olan iki ülke şimdi apayrı cephelerde ve geleceğe çok farklı bakıyor. Bu ayrışma daha da derinleşecek. Türkiye''nin attığı her adım, İsrail''i daha da yalnızlaştırıyor, bölgedeki hareket alanını daraltıyor.
Mavi Marmara olayı ve son Birleşmiş Milletler raporu, Türkiye-İsrail ilişkilerinin her şeye rağmen düzeleceğini umanların beklentilerini tüketti. Doğu Akdeniz''de, İsrail''in hareket alanını daraltacak askeri varlık öne çıkarıldı. Gazze ve Filistin Devleti için Türkiye, uluslararası destek kampanyası başlattı.
Tam bu sırada, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, Gazze halkını kitle imha silahlarıyla yok edelim” diyen adam, “Biz de PKK''ya destek veririz” imasında bulundu ardından bunu yalanladı. Ancak herkes biliyor ki, Irak işgalinden bu yana İsrail''in kuzey Irak''ta belirgin bir etkisi var, çalışmaları var, askeri unsurları var, PKK ve bölgesel yönetimlerle güçlü ilişkileri var. Dolayısıyla bu şantaj, yalansa bile, yadırganacak bir durum değil ve ilk kez duyulmuyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın, Mısır''da yaptığı konuşmaların hepsi İsrail''e sinir krizleri geçirtecek türden. Filistin vurgusu, Mısır yönetimi ve halkını İsrail karşıtı bir tutuma sevketmesi, Arap dışişleri bakanlarına “ayağa kalkın artık” mesajı vermesi gibi. Erdoğan, Arap sokaklarını harekete geçirdiği gibi, değişim yaşanan ülkelerde oluşacak yeni iktidarları da İsrail karşıtı cepheye çağırıyor. Erdoğan''ın çıkışı İsrail''e; geleneksel düşmanı İran''dan ve çatışma halinde bulunduğu Suriye''den daha büyük zararlar veriyor.
İsrail, Rum Kesimi, Yunanistan, Fransa ve Almanya, Doğu Akdeniz''de keşfedilen zengin doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için anlaşma üstüne anlaşma yaparken, bölgede tansiyon hızla yükselirken, Türkiye-Mısır ve Lübnan belki de benzer enerji operasyonlarına başlayacak ya da bu anlaşmaları boşa çıkaracak adımlar atacak. İsrail için on milyarlarca dolarlık bir çıkar söz konusu burada ve Türkiye bunu boşa çıkarmaya çalışıyor.
Türkiye, PKK''ya karşı askeri hareketliliğini aynı dönemde artırıyor. İçeride güvenlik stratejilerini değiştirirken Kuzey Irak''a kara operasyonlarına hazırlanıyor. Belki bu sefer, daha kalıcı bir operasyon söz konusu olacak.
Gelişmelerin bazıları bunlar. Bir de İsrail kaynaklı, Başbakan Erdogan''a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''na ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan''a yönelik yıpratma operasyonlarını hatırlayalım.
Geçtiğimiz yıl, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak''ın; “Hakan Fidan İran yanlısı, Türkiye''nin elinde İsrail''e ait önemli sırlar var ve bu sırlar İran''a verilebilir... Bundan endişe ediyoruz” sözlerini düşünelim. Türkiye''nin İsrail Büyükelçisi''ne gerekli tepkiyi göstermesi üzerine de “Sözlerimde haklıyım. Bizi rahatsız eden şeyi ortaya koydum. Bizim haklılığımız endişelerimizin doğru olmasından kaynaklanıyor” demesini...
Aynı günlerde Haaretz gazetesinin; İsrail istihbaratının yardım filosunun arkasında Fidan''ın olduğuna inandığını, Fidan''ın MİT Müsteşarlığı''na atanmasının, Erdoğan''ın Türkiye''deki sivil istihbarat unsurları üzerindeki kontrolünü, hem dış politika hem de savunma politikaları açısından artıracağını ve “hükümetin iktidarına karşı tehdit oluşturan” “ordu” istihbaratına karşı elini güçlendireceği yazmasını...
Aynı çevrelerin yıllardır Başbakan Erdoğan ve Davutoğlu''nu hedef alan nokta atışlar yaptığını, Türkiye''de belli adreslere sinyaller gönderdiğini, Erdoğan''ın seçim öncesi İran''dan para aldığı iddialarını İngiliz gazeteleri üzerinden servis etmelerini, Davutoğlu''nu İsrail''i rahatsız edecek politikalardan sorumlu tutmalarını, daha da ileri giderek Başbakan hakkında inanılmaz iddialar ortaya atışlarını, onu El Kaide liderinden bile tehlikeli göstermelerini hatırlayalım.
Bu üç kişiye karşı ısrarlı, sistematik ve çok iyi planlanmış bir kampanya yürüttüklerini, Türkiye, ABD ve Avrupa''daki uzantılarını bu yönde harekete geçirdiklerini hatırlayalım.
Bence aynı uzantılar, kaynaklar, yine aynı hedeflere yönelik yeni bir saldırı girişimi içinde. Hem Türkiye''nin oyununu bozacaklar, İsrail''in elini rahatlatacaklar, iç kamuoyunda derin tartışmalar çıkaracaklar, Filistin ve Ortadoğu''ya yönelik girişimleri sabote edecekler, Doğu Akdeniz''deki çıkışa yönelik bir uyarı yapmış olacasklar.
Terör kartı yine devrede. Mavi Marmara saldırısının olduğu gece İskenderun''u vuran terör saldırısı gibi. Eğer düşündüğümüz gibiyse, önümüzdeki günlerde terör üzerinden yeni ve çok iyi planlanmış saldırılar gelecektir.
Dikkate almakta yarar var.
Bir "uyanık" ve Akdeniz"de Türkiye-Avrupa çatışması
00:0016/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin en büyük rakibi müttefikleridir. Hatta Türkiye için en büyük tehdidin kaynağı müttefikleridir. Yakın gelecekte, geleneksel ortaklarımızın Türkiye karşısında duvarlar öreceğini, onu içinde bulunduğu coğrafyada etkisizleştirmeye, silip atmaya yönelik derinlemesine uygulamalara girişeceğini açıkça ve iddialı bir şekilde söyleyebiliriz.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy''nin, yanına İngiltere Başbakanı David Cameron''ı da alarak apar topar Libya''ya gitmesini “sürpriz ziyaret” diye sorgulayan Türk medyası, aslında birkaç yıldır Akdeniz ve Ortadoğu''da Türkiye ile “müttefikleri” arasında rekabetten bile öteye geçen nüfuz çatışmasını derinlemesine irdelemek ve anlamak zorundadır.
Şu an Akdeniz''deki en büyük gerilim Türkiye-İsrail gerilimi değil. İsrail ve Fransa''nın ortaklaşa oluşturduğu “yeni cephe” ile Türkiye arasındaki krizdir. Doğalgaz anlaşmaları, Akdeniz kaynaklarının işletilmesi ve Akdeniz-Ortadoğu''da yeni bir denetim haritasının oluşturulması konularında Türkiye ve müttefikleri keskin bir çatışmaya girmiş durumda.
Sarkozy''nin, Libya ziyareti aslında bir süredir devam ettiği “rol çalma” girişimlerinin sadece yeni bir örneğidir. Üstelik bu, diğerleri kadar şaşırtıcı da değil. Çünkü; Fransa, Birleşmiş Milletler kararı çıkar çıkmaz, hem de hava saldırılarına izin çıkmadan Libya''ya askeri harekat başlattı. Diğer Avrupa ülkeleri ve ABD arkasından geldi. Sonrasında da müdahale bir şekilde NATO''ya bırakıldı. Dolayısıyla Sarkozy, Libya''ya muzaffer lider olarak gidiyor. “Bu kadar iş yaptık, neden Türkiye''ye bırakalım” diyerek, Türkiye''nin Kuzey Afrika''ya açılımını sabote etmesi şaşırtıcı bir durum değil.
Daha saldırılar devam ederken Libya muhalefetinin Türkiye karşıtı açıklamalarını, Bingazi''de Fransız bayraklarıyla yapılan gösterileri ve Türkiye konsolosluğuna yönelik protesto eylemlerini de Fransa örgütlüyordu.
Ancak Sarkozy''nin “rol çalması” bu olayla sınırlı değil.
Türkiye; Suriye, Irak, Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri, Ürdün, Kuzey Afrika ülkeleri ve Mısır''la derin bağlantılar kurarken, bölgesel etkisini artırırken, yeni bir aktör olarak hegemonyacıların hareket alanını daraltırken “Birileri Şah-Mat diyecek”, “Oyun bozucular harekete geçecek”, “Müttefikleri Türkiye''ye dur diyecek” başlıklarıyla bugün gelinen durumu çok önceden tartışmaya açtık. Şimdi bu oluyor. En yakın müttefiklerden İsrail karşıt cepheye geçerken, Fransa ve Almanya Türkiye''yi Avrupa Birliği''nden uzaklaştırmakla kalmıyor, Ortadoğu''dan da silip süpürmeye, yükselen etkisini kırmaya, bölgede Türkiye karşıtı ters rüzgarlar estirmeye çalışıyor.
“Arap Baharı” rüzgarıyla bu fırsatı yakaladılar. Türkiye''nin o güne kadar inşa ettiği her şeyi yıkmaya çalıştılar. Ama rejimler, liderler değişince Türkiye''nin etkisi daha da güçlenmeye başladı. Sanırım Sorkozy''yi çıldırtan da bu oluyor. Aynı ülkelerin Rum Kesimi, İsrail ve Yunanistan''la oluşturduğu “Yeni Akdeniz Ekseni” tamamen Türkiye karşıtı bir eksendir ve Türkiye''nin artan gücünü sınırlamayı amaçlamaktadır.
“Arap Baharı”ndan önce, Türkiye-Suriye model ortaklığını kırmak için de Sarkozy rol çalma uyanıklığını göstermişti. Türkiye''nin arabuluculuk rolünü üslenmeye çalışmış, bu tutumu Suriye engeline takılmıştı.
Türkiye, Suriye, Irak, İran''dan Körfez ülkelerine, Lübnan''a hatta Orta Afrika''ya kadar “Ortadoğu''nun 21. yüzyılı”nı başlatan cazibe merkezi oluşurken, entegrasyon projeleri hararetli tartışmalara neden olurken, Fransa öncülüğünde ülkeler bu “yeni düzeni” bozmak için düğmeye basmıştı. O günlerde “Türkiye''yi nasıl durduracaklar” sorusunun cevabını bulmaya yönelik tartışmalara öncelik veriyorduk.
Sadece İsrail''le “bozulan” ilişkilere saplanıp kalmamayı, müttefiklerimizin tutumlarındaki değişiklikleri dikkatle takip etmeyi önerdik. Özellikle Ortadoğu/Afrika''da derin sömürge geçmişi olan, enerjiden güvenliğe derin etkileri olan ülkelere dikkat çektik. Bu ülkelerin, “yeni durum” karşısında paniklediğini çünkü alanlarının daraldığını, eskisi gibi rahatça oyun kuramaz olduklarını vurguladık.
Önceleri Türkiye''nin barışa yönelik çabalarını destekliyor görünen bu ülkeler, zamanla oluşmaya yüz tutan güç ve zenginliğe ortak olma yarışına girdi. Süreç ilerledikçe ortaklığın yetmeyeceğini, pastadan paylarının hızla küçüldüğünü fark ettikçe endişelerini gözlememeye başladılar. “Türkiye Doğu''ya kayıyor, Batı''dan yüz çeviriyor, İslam dünyasına odaklanıyor” türü kısır değerlendirmelerle hem dünyada hem de Türkiye''de bir tür ideolojik tartışma başlatmak istediler. Bu da başarılı olmayınca açıktan Türkiye''nin karşısına geçtiler. İsrail ve Fransa''yı öne çıkararak, Türkiye''ye kenara itmeye odaklı bir süreç başlattılar. Şu anda bölgede bu çatışma yaşanıyor. Çatışmada rol üstlenmeye çalışan, öncü olmak isteyen ülke ise Fransa!
Artık Türkiye ve AB bu bölgede ortak değil, rakip iki güç olacaktı ve oluyor da. Sarkozy''nin İsrail''i yanına alarak rol çalmaya soyunması, basit bir uyanıklık zannedildi o günlerde. Şu anki Libya çıkışı da öyle değerlendiriliyor. Bu yanlış!
Sarkozy, AB lideri olarak Ortadoğu''da rol üsleniyor. Arkasında AB''yi, İsrail''i, Yunanistan''ı taşıyor. Türkiye''nin Basra Körfezi''nden Kuzey Afrika''ya uzanan kuşakta hızla yükselmesi, son olarak Mısır''da büyük bir çıkış yapması karşısında oluşan sert ve kışkırtıcı eksene öncülük ediyor.
Akdeniz''de Türkiye ile Fransa arasında yaşanan mücadele, restleşme, jeopolitik çatışma, uzun ömürlü olacaktır. AB''nin Ortadoğu/Akdeniz politikaları, Türkiye''nin yakın bölge politikaları, Türkiye-AB ilişkileri üzerinde derin izler bırakacaktır.
Türkiye''yi Avrupa''dan dışlamaya, Ortadoğu''dan dışlamaya, Akdeniz''de yok etmeye ve Anadolu''ya hapsetmeye ayarlı bir uğraştır bu. Son derece dikkat isteyen bir süreçtir. Terör kartı, enerji kartı, Akdeniz''de güç mücadelesi, yeni güçler dengesinin oluşturulması, Türkiye''nin ve bölgenin 21. yüzyıla dönük girişimleri üzerinde fazlasıyla belirleyici olacaktır. Bu, yeni tür bölgesel Soğuk savaş''tır.
Sarkozy ve Angela Merkel''in: İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan üçgenindeki mekik diplomasisini izlemek bile, nasıl bir harita oluştuğunu görmek için yeterlidir. Türkiye, tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir meydan okumaya girişmiştir!
Akdeniz"de savaş var, Türkiye ayağa kalkmalı!
00:0020/09/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerikan Noble enerji şirketi, Doğu Akdeniz''de sondaj çalışmalarına dün başladı. İlk gün seksen metreye indi, yetmiş üç günde çalışma bitirilecek ve zenginlik paylaşılacak. Şirket çalışırken İsrail donanması etrafında, yine İsrail insansız uçakları ''Heron''lar da havada denetim sağlıyor.
Türkiye, önümüzdeki hafta bölgede petrol aramaya başlayacağını, aramaya donanmanın güvenlik sağlayacağını açıklarken, Yunanistan ve Rum Kesimi İsrail''den aldığı destekle kışkırtıcı uyarılar yaparken, Avrupa Birliği “itidal” çağrıları yaparken, Akdeniz merkezli enerji ve güvenlik eksenli müthiş bir kapışma yaşanıyor.
Bugüne kadar İsrail füzeleri Yunan adalarındaydı, İsrail savaş uçakları Akdeniz''de, Yunan ve Rum Kesimi hava sahasındaydı. Şimdi İsrail donanması Doğu Akdeniz''de Türkiye''ye savaş çağrıları yapıyor. Girit çevresinde yapılan, S-300 füzelerinin bile kullanıldığı, İsrail''in İran''ı vurmaya yönelik uzun menzilli hava tatbikatlarından sonra aynı güç, Türkiye''ye meydan okumaya başladı ve hedef olarak Türkiye''yi seçti.
Çok tehlikeli bir oyun bu ve Doğu Akdeniz''de ellerin tetikte olduğuna, bir kıvılcımın bile sonu alınmaz krizlere hatta çatışmalara yeteceğine işaret ediyor. Türkiye, Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkeler arasındaki yakınlaşma, ortaklık anlaşmaları boşa çıkarılınca karşımızda bu ülkeleri yok sayan yeni bir ittifak, blok oluştu. Akdeniz''de tam bir donanma ittifakı söz konusu ve bu birleşik orduların hedefi, bölgenin yerlilerini bölge dışına kovmak, gözlerini korkutmak.
İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi, Almanya ve Fransa Türkiye''ye karşı tam anlamıyla bir Soğuk Savaş yürütüyor. İsrail''in “ben buldum” dediği Levant havzasında üç buçuk trilyon metreküp doğalgaz, iki milyar varile yakın petrol var. Mari-B ve diğer havzalar da açığa çıktığında Akdeniz yeni bir Ortadoğu olarak öne çıkacak ve enerji denkleminin bütün hünerleri bu paylaşımda kullanılacak.
Aylardır çok tehlikeli bir dönemin başlayacağına işaret ediyoruz. Ne yazık ki Türkiye kamuoyu bunu daha yeni farketti. İsrail''le yaşanan krizi sadece Mavi Marmara zanneden, Kıbrıs''ın ne anlama geldiğini bile kavrayamayan bir yaklaşım sergiledik. İsrail''in Balkan ülkelerini; Yunanistan''ı, Bulgaristan''ı, Romanya''yı hatta Sırbistan''ı neden Türkiye''ye karşı kışkırttığını göremedik. Türkiye''nin etrafında duvarlar örmeye çalıştığını, yeni bir eksen oluşturduğunu, bu başkentleri Osmanlı korkusu ile tehdit ettiğini, hepsiyle askeri anlaşmalar yaptığını takip etmedik. O zaman, bu köşede uyarı niteliğinde aktardığımız notları tekrar aktaralım…
Doğu Akdeniz, bu yüzyılın en çekişmeli bölgelerinden biri ve biz bunun daha yeni farkına varıyoruz. Kıbrıs''ta çözüm tartışmaları devam ederken “stratejik önem de neymiş, o Soğu Savaş''ta kaldı” diyenlerin kulaklarını çınlatmak lazım şimdi. Kıbrıs işte bu bölgedeki güçler çatışmasının merkezi oluyor. Sanıldığı gibi çatışma sadece Türkiye-Yunanistan arasında değil. Türkiye ile Almanya, Fransa, Yunanistan, Rum Yönetimi ve İsrail arasında. “Ege adalarında İsrail füzeleri.. Kime karşı?”, “Komşuyu İsrail''in elinden kurtarmak”, “Akdeniz''de müthiş kapışma” gibi değişik başlıklar altında uzun süredir gelmekte olan bu krizi tartışıyoruz.
Türkiye ve İsrail, bulundukları coğrafyanın en merkezinden kenar uçlarına kadar her alanda müthiş bir güç gösterisi yapıyor. Türkiye''nin Orta Asya''dan Balkanlara, Basra Körfezi''nden Kızıldeniz''e, hatta Pakistan''dan Kuzey Afrika''ya kadar bölgesel çekim merkezi oluşturma, siyasi yakınlık ve güvenlik paylaşımı esasına dayanan yakınlaşma çabalarına Tel Aviv kendi eksen arayışı ile cevap veriyor.
İsrail ile Gürcistan arasındaki askeri ortaklığa, Azerbaycan arasındaki yakınlığa, Balkan ülkeleri arasında son birkaç yılda imzalanan askeri anlaşmalara bakılırsa, benzer bir tecrit stratejisinin İsrail tarafından da Türkiye''ye karşı geliştirildiği ortaya çıkacaktır. İki ülkenin girişimleri bölge ölçekli jeopolitik sarsıntılara yol açacak, güç dengelerini temelden değiştirecek boyutta.
İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri ortaklık anlaşmalarını birkaç yıldır izliyoruz. Türk hava sahası kendisine kapatılan İsrail, şimdi Yunan hava sahasını kullanıyor. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını artık İsrail savunma sanayisi karşılayacak. F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik söz konusu. Daha önce yapılan askeri anlaşmalar pekiştiriliyor.
Geçtiğimiz yıl Ekim ayında iki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denedi. İsrail, aynı dönemde Rum Kesimi''yle de askeri anlaşmalar yaptı. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.
Savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi anlaşmalar daha bir çok ülkeyle yapıldı. İtalya ile tatbikatlar.. Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan''la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açıldı.
Doğu Akdeniz''de; İsrail-Rum Kesimi-Yunanistan arasında askeri ittifak, “Akdeniz ekseni” oluşturuluyordu. Balkanlar''da; İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan hatta Sırbistan ve Makedonya arasında benzer anlaşmalarla askeri bir alan, eksen oluşturuluyordu. Türkiye''nin Kuzey Doğu''sunda Gürcistan adeta bir garnizon ülkeye dönüştürülüyor, aynı etki Azerbaycan''da da kendini hissettiriyordu. Artık Ege adalarında yönünü Türkiye''ye çevirmiş İsrail füzeleri vardı…
Almanya ve Fransa''nın İsrail''le birlikte yürüttüğü Türkiye karşıtı operasyonlar bu gelişmelerle bütünleşiyordu. Angela Merkel ne yaparsa Nicolas Sarkozy aynısını yapıyordu. Son bir yılda bu ülkeler arasındaki karşılıklı ziyaretler baş döndürücü nitelikteydi.
İsrail''in Doğu Akdeniz''de keşfettiği doğalgaz kaynakları, yüzyıllık ihtiyacını karşılayacak zenginlikte ve onu bir anda enerji aktörlerinden biri yapacaktı. Mısır, Rum kesimi ve Lübnan arasında, bölgedeki kaynakların işletilmesi için bir anlaşma yapıldı. Türkiye''nin sert tepkisiyle anlaşma suya düştü. Ardından İsrail, aslında Gazze ve Lübnan''a ait bölgelerde ve açıklarında keşfettiği doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için ABD''li şirketlerle anlaşma yaptı, sondajlara başladı. Yine İsrail, Rum Kesimi ve Yunanistan''la da anlaşarak Kıbrıs açıklarındaki kaynaklar için arama çalışmaları başlattı. Aynı İsrail, Almanya ve Fransa ile Akdeniz merkezli ekonomik-güvenlik projeleri ile bölgedeki sengin kaynaklar üzerine masaya oturdu.
Şimdi harekete geçtiler. Karşımızda adeta Birleşik güçler var ve Akdeniz''i bize kapatmaya çalışıyorlar. İsrail donanması, hava güçleri, füzeleri, insansız hava uçakları artık İran''a karşı değil, Türkiye''ye karşı.
“Türk-İsrail savaşı” demiştik buna. O savaş her platformda yaşanıyor işte! Öyle ki, önümüzdeki günlerde sadece bir kıvılcım, bir kaza ortalığı karıştırabilir. Teröre destek dahil, her türlü sürprize hazır olun!
Bu ne sessizlik! Türkiye ayağa kalkmalı…
İntikam alıyorlar, intikam!
00:0021/09/2011, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Akdeniz''de eller tetikteyken, Türkiye, Filistin Devleti''nin ilanı için öne atılmışken, MİT-PKK pazarlığı kayıtları üzerine tartışmalar derinleşirken, İsrail ile Rum Kesimi ve Yunanistan arasında Türkiye karşıtı blok oluşurken, Arap isyanları sonrasında oluşacak yönetimlerle Türkiye arasında derin bağlantılar kurulurken, Türkiye-Mısır arasında askeri ortaklık şekillenirken, Mısır ordusu İsrail''den değil Türkiye''den askeri malzeme tedarikine karar vermişken, insansız hava araçları ve Mısır donanmasının güçlendirilmesi dahil bir çok konuda pazarlıklar yapılırken, bölgenin en güçlü iki ülkesi İsrail''i dar bir alana sıkıştırmışken, "terör kartı" ve "PKK''ya destek"le ilgili gelişmeler hala hafızamızdayken yeni bir terör ihalesi mi açıldı?
Bölgesel denklem, acımasız hesaplaşma, Doğu Akdeniz''de güç gösterileri, Meis adası açıklarında İsrail''e üs tartışılırken baş döndürücü gelişmelerin tam merkezinde yer alan Türkiye terörle hizaya sokulmaya, terbiye edilmeye çalışılıyor.
PKK saldırısı diyerek üstünü örtecek miyiz? Daha önceki benzer saldırılardan bildiğimiz terör koalisyonunun terbiye operasyonunu yine umursamayacak mıyız? Terörü dar yorumlamanın bu ülkeye ne büyük bedeller ödettiğini bilen bizler, birkaç gün içinde olanları unutacak mıyız?
"Size Doğu Akdeniz''i dar ederiz" diyorlar.. "Aklınızı başınıza alın", "Akdeniz''de bizimle boy ölçüşmeyin", "Filistin meselesine karışmayın", "Bu coğrafyada oyunun kurallarını bozmaya girişmeyin", "Dağlıca''yı, İskenderun saldırısını hatırlayın", "Size sadece terörle bile diz çöktürebiliriz" diyorlar. Ankara''daki saldırıyı okuma biçimi budur.
İsrail, Almanya, Fransa, Yunanistan ve Rum Kesimi''nin Doğu Akdeniz''deki yüz milyarlarca dolarlık doğalgaz projeleri karşısında Türkiye''yi susturmak istiyorlar. Başbakan Tayyip Erdoğan''ın Kahire''den; "Gelin Filistin bayrağını dalgalandıralım" çağrısının hesabını sormak istiyorlar.
"Akdeniz''de savaş var, Türkiye ayağa kalkmalı" başlığını taşıyan dünkü yazının son cümleleri şöyleydi: ''Türk-İsrail savaşı'' demiştik buna. O savaş her platformda yaşanıyor işte! Öyle ki, önümüzdeki günlerde sadece bir kıvılcım, bir kaza ortalığı karıştırabilir. Teröre destek dahil, her türlü sürprize hazır olun!
Ve sabah Ankara''daki saldırıyı yaşadık. Ve dedik ki, benzer gelişmeler devam edecek. Hala aynı şeyi söylüyoruz. Eğer okuma biçimimiz doğruysa, ki öyle olduğuna inanıyorum, önümüzdeki günlerde de intikam saldırılarıyla, sürpriz gelişmelerle yüzleşeceğiz.
Neden mi?
Biz, bir terör koalisyonunun var olduğuna inanıyoruz. Bu koalisyon Türkiye''ye değişik gerekçelerle çokça vurdu. Sadece Türkiye''yi değil, Pakistan''ı, İspanya''yı, Hindistan''ı, Norveç''i hatta Atina''yı vurdu. Terörle terbiye etme, yola getirme alışkanlığı maalesef çokça kullanılır oldu. Bir ülke, dış politikasıyla, ekonomik çıkışlarıyla birilerini rahatsız ediyorsa ya da o ülkeyle ilgili özel sebepler, projeler varsa, terör etkili bir kart, caydırıcı bir girişim olarak kullanılıyor.
Kamuoyu bunu çoğu zaman farkedemiyor. Geleneksel kaynaklar açıklanıyor ve dosyalar kapatılıyor. Ama mesajı alması gerekenler alıyor. İşler biraz böyle yürütülüyor. Dünya geneline yayılan El Kaide saldırılarının büyük bölümü böyle... Tetiği çeken, bombayı patlatan El kaide unsurları olabiliyor ama arkasından bambaşka bir hesap çıkıyor. Dolayısıyla her terör eylemi bir de bu açıdan hem de derinlemesine sorgulanmalı.
Mavi Marmara saldırısının yaşandığı gece İskenderun''da deniz üssü neden vuruldu? Hindistan''ın Mombai kenti neden denizden gelen büyük saldırılara maruz bırakıldı? Pakistan''ın Karaçi liman kantindeki deniz üssü neden saatlerce ateş altında kaldı? Terör koalisyonu her yerdeydi ve arkasında hep benzer çıkarlar, hesaplar beliriyordu.
Tam da bu dönemde, tam da Türkiye''nin etrafında düşmanca bir blok oluşturulmaya çalışıldığı günlerde Ankara''nın vurulmasının arkasından ne çıkarsa çıksın, bu tür bir sorgulamaya şiddetle ihtiyacımız var.
Doğu Akdeniz''deki sondaj krizi, İsrail-Yunanistan, Rum Yönetimi askeri ortaklığı, Türkiye-Mısır ortaklığı çabaları, Türkiye''nin Filistin vurgusu.. Hepsi benzer saldırıların gerekçesi olabilecek gelişmeler…
Açık söyleyelim: Bizden intikam alıyorlar. Hem de çok çirkin yöntemlerle. Süreç devam edecek ve bizler şaşırtıcı gelişmelerle karşı karşıya kalacağız. Yapılması gereken tek şey, asla geri adım atmamaktır. Bu oyun ancak böyle bozulacaktır…
"Türkiye ayağa kalkmalı" demiştik. Gerçekten ayağa kalkmalı…
BAŞ ŞAĞLIĞI
Afganistan eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani, Taliban''la pazarlıkları yürütürken evine yapılan saldırıyla şehit edildi. Çok değerli bir insandı. Allah rahmet etsin. Rabbani''nin komutanı Ahmet Şah Mesud, 11 Eylül saldırılarından iki gün önce şehit edilmişti. Büyük komutanın ölümü, aslında 11 Eylül saldırılarının ve Afganistan''ı işgal projesinin bir aşamasıydı. 11 Eylül ve sonrasının karanlık tarihini aydınlatacak bir suikasttır bu. Yarın bunu detaylarıyla tartışmaya açacağız…
"11 Eylül"ü haber veren suikast.."
00:0022/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Muhsin Yazıcıoğlu''nun vefatı ile ilgili şüpheler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün sözleriyle daha da belirginleşirken, bir siyasi parti liderinin “suikaste” uğraması, ardından yaşanan arama kepazeliği bu açıklama ile yeni bir boyut kazanırken dün, bir suikast''le ilgili notlar aktaracağımı duyurmuştum.
Son on yılda, Türkiye dahil bir çok bölge ülkesinde şaşırtıcı suikastler, failli meçhuller, örtülü operasyonlar yaşadık. Yazıcıoğlu suikasti ne kadar bu kapsamda değerlendirilebilir, şu an bilemiyoruz. Ama bir suikast var ki, on beş yıllık tarihi, yaşananları, bütün kirli hesapları ortaya çıkaracak nitelikte.
Daha önce “11 Eylül''ü haber veren suikast” olarak nitelendirdiğim, “Büyük Ortadoğu Suikastleri” zincirinin ilk ve en önemli halkası olan bu saldırı, önceki gün Afganistan''dan gelen bir haberle yeniden hafızalarımızda canlandı.
Afganistan''ın eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani, iç barış için çalışmalar yürüttüğü bir sırada, evine ziyarete gelenlerden birinin sarığında sakladığı bir bombayı patlatmasıyla hayatını kaybetti. Rabbani, elbette çok önemli bir şahsiyetti, saygındı, sözü dinlenirdi ve ülkede barışın sağlanmasında kilit isimdi.
Ama benzer bir suikast daha vardı ve bütün şifreleri çözecek güçteydi. Rabbani''nin askeri komutanı, Ahmet Şah Mesud''un, 11 Eylül saldırıları ve Afganistan''ın işgaliyle bağlantılı bir şekilde, benzer yöntemlerle, kendisiyle söyleşi yapmaya gelen iki Arap gazetecinin bombayı patlatmasıyla hayatını kaybetmesiydi bu. En az 11 Eylül saldırıları kadar üzerinde durulması gereken bir saldırıydı. Üstelik o saldırıdan sadece iki gün önce, 9 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşti..
Afganistan''da Kuzey İttifakı''nın askeri lideri ve Ruslara karşı Afgan mücadelesinin sembol ismi Ahmet Şah Mesud, saldırıda ağır yaralandı ama kurtarılamadı. Kimse 11 Eylül ile 9 Eylül''de meydana gelen bu saldırı arasında bağlantı kurmadı.
O zamanlar, suikastle ilgili çarpıcı iddialarda bulunmuştuk. 11 Eylül''le bağlantısını sorguladık. ABD''nin Afganistan''a ilişkin gündemiyle birlikte değerlendirdik. El Kaide saldırısı denilerek üstünün örtüldüğünü, aslında ABD''nin yeni küresel savaş stratejisi kapsamında işlenen bir suikast olduğunu söyledik. O günlerde kimse saldırının bu boyutunu düşünecek durumda değildi. Israr ettik, ardından yeni suikastlerin geleceğini söyledik ve dehşet verici saldırılar yaşandı.
Aynı ısrarı bugün de sürdürüyoruz. Saldırı, el Kaide üzerinden yapılsa bile, saldırının failleri, küresel terörle mücadele yürüten merkez güçlerdi. Çünkü, 11 Eylül''ün, Afganistan işgalinin, bugün Ortadoğu''da yaşananların, terörle mücadele palavrasının şifresi bu suikastte gizliydi.
Saldırı öncesi neler olmuştu, hatırlayalım: Şah Mesud, Afganistan Devlet Başkanı Yardımcısı sıfatıyla AB tarafından Strasbourg''a davet edildi. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine, Fransa Meclis Başkanı Raymond Forni ve Senato Başkanı Christian Poncelet ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontaine gibi çok önemli isimlerle görüştü. Taliban''ın devrilmesi için Avrupa''dan destek istedi. AB''den siyasi destek alan, ekonomik ve askeri destek sözü alan Mesud''a Rusya da askeri yardım yapmaya başladı.
Taliban''ı devirmek için Yeni Delhi''de bir toplantı bile yapıldı. Rusya, İran ve Avrupa gezisinden yeni dönen Mesud 9 Eylül 2001''de öldürüldü. Hem de geziden döner dönmez. İlginç değil mi? Avrupa''daki pazarlıklar, Avrupa Parlamentosu''nda konuşmalar, destek sözleri, ardından suikast, iki gün sonra 11 Eylül saldırıları ve devamında Afganistan''ın işgali…
Belçika''dan 2 Arap gazeteci, Tacikistan içlerindeki Hoca Bahuiddin''deki merkezde Mesud''la görüşmek üzere izin aldı. 5 gün bekletildikten sonra, 9 Eylül''de görüştürüldüler. Görüşme odasında kameraman hazırlık yaparken, teçhizat arasına gizlenmiş güçlü bir bomba infilak etti. Sonradan bu kişilerden birinin eşi vasıtasıyla olay öğrenildi. Bomba olduğunu saldırıyı yapanlar da bilmiyordu!
Kuzey İttifakı ve Batı basınına göre Pakistan istihbaratının (ISI) bu suikastle bağlantısı vardı. Aynı tarihte ISI''nin başındaki kişi Washington''daydı. Bush yönetiminin önde gelen isimleriyle görüşmeler yapıyordu: Colin Powell, Richard Armitage, CIA Baskanı George Tenet ve Senato yetkilileriyle…
Masud öldürülmeseydi ABD Afganistan''ı bu kadar rahat işgal edip Hamit Karzai gibi bir kuklayı iktidara taşıyamayacaktı. Çünkü Mesud ABD ve İngiltere ile değil Avrupa ve Rusya ile iş tutuyordu. Yıllardır Mesud''u zayıflatıp Taliban''ı güçlendirmeye çalışan ABD, bu suikastle amacına erişti. Ve bugünkü Afganistan''ı dizayn etti. Suikastten hemen sonra ABD''nin Afganistan işgali başladı. Mesud suikasti ile Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikasti sonuçları itibariyle ne kadar de benzeşiyor.
Rabbani''ye yönelik suikastle, Mesud''a yönelik suikast hemen hemen aynı. Biri El kaide tarafından diğeri Taliban tarafından üslenildi. Görünüşte anlaşılabilir gerekçeler. Kuzey İttifakı, işgal sırasında ABD ile tam bir işbirliğine girdi. Mesud olsaydı böyle bir işbirliği yaşanmayacaktı. O savaşta Taliban saflarında binlerce insan hayatını kaybetti. Toplu katliamlar yapıldı, toplu mezarlar açıldı. “Taliban intikamı” suikasti açıklayıcı gibi görünebilir. Ama inanın, Büyük Ortadoğu Suikastleri''ne yeni bir halka eklendi. Irak''ta olduğu gibi, Lübnan''da olduğu gibi, Benazir Butto''nun öldürüldüğü gibi belki de Muhsin Yazıcıoğlu''nun helikopter kazasıyla ilgili şüpheler gibi.
Bir koalisyon, bu coğrafyada gölge gibi gezip sistematik bir şekilde suikastler işliyor, saldırılar düzenliyor, örtülü operasyonlar gerçekleştiriyor. Süreç devam ediyor yani… Bakalım Zincire nerede yeni halkalar eklenecek…
Anadolu"nun sessiz insanları sokağa çıkın!
00:0027/09/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Terör, içerideki ve dışarıdaki gelişmelere endeksli biçimde yaygınlaşıyor. Dar anlamda "terör"ün ötesine geçip bakınca; aslında PKK boyutunun çok ötesinde bir hınç, intikam operasyonlarıyla karşı karşıya olduğumuzu, Türkiye''nin varoluş, gelecek kavgasıyla birebir örtüşen saldırılara maruz kaldığımızı farkediyoruz.
Bu ülkenin zaafları, kangren olmuş sorunları, geçmişinde imza attığı yanlışlıkları kabulleniyoruz ve düzeltilmesi için ne gerekirse yapılması gerektiğini, can yakıcı kararlar alınıp uygulanmasının zorunlu olduğunu biliyoruz.
Ancak artık, bugünden sonra, yeni bir durumla yüzleştiğimizi, sorunun sadece bu ülkenin zaaflarıyla sınırlı olmadığını, bölgede olup bitenlerin birbirini tetiklediğini, Türkiye''nin yapayalnız yürüdüğü tehlikeli bir yolculuğa çıktığını, aslında bunun uzun bir yürüyüş olduğunu, bir meydan okuma olarak algılandığını, bu ülkenin 20. yüzyıl defterini kapatmak istediğini, bunun da kendi müttefiklerimiz tarafından bile tehdit olarak kabul edildiğini ve diz çöktürmek için terörün bir kart olarak kullanıldığını da biliyoruz.
Öyleyse ortada başka bir kavga var, yüzyıllık hesaplar var, Anadolu''ya hapsetme, enerjisini içeride tüketme, yeniden bağımlı kılma, küçültme, yeniden yirmi yıl öncesine döndürme projeleri var. Ve bu gerçekten var. Bahane üretme değil bu… Çok bilmişlerin "gerçekçilik" yutturmacasının gözlerimizi kör etmesine izin vermeden aslında ne olduğunu kavrayabilme uğraşısıdır.
Dünyanın hızla eksen değiştirdiği, güç kaymalarının yeni haritalar çizdiği, dostların düşman, düşmanların müttefik olduğu, herkesin yeni durumlara göre yeni pozisyonlar belirlediği bir dönemde, küçük devletlere, örgütlere inanılmaz büyüklükte roller düşüyor. Terör, bu çerçevede kendi gerekçesinden sıyrılıp daha büyük ve daha sert kavgaların mezesi haline geliyor. En demokrat, en özgürlükçü ülkelerin dış politika malzemesine, etkin araçlarından birine dönüşüyor.
Türkiye, böyle bir durumla karşı karşıya. "PKK ve dar anlamda terör" gözlerimizi kör ediyor, önümüze bakmaktan karşımızdaki kötülüğü göremez olduk, farkında mısınız? Bu ülkenin yeni yüzyıla dönük perspektifi cezalandırılıyor, intikam bu yüzden anlayabiliyor muyuz?
Bu yüzden, teknik anlamda terörle mücadele, geleneksel yöntemlerin biraz daha yoğunlaştırılması bir çözüm getirmeyecek. Terör, önümüzdeki günlerde hızla artacak, PKK boyutunun ötesine geçip "konsorsiyum saldırıları"na, bir tür "koalisyon operasyonu"na dönüşecek, hazırlıklı olalım. Bu; "şu ülkeler teröre destek veriyor" gibi, genel geçer doğruların da ötesinde, Ortadoğu''da, Akdeniz''de ya da Türkiye''nin yeni yönelişinin etkili olduğu her bölgedeki gelişmelerle birebir bağlantılı bir durum.
Askeri yöntemlerin karşısında sadece PKK yok, bilelim. Siyasi müzakerelerin karşısında sadece bildiğimiz muhataplar olmayacak, bunu da bilelim. Her ikisi de çokuluslu hale geldi ve bu meselenin artık iki tarafı yok. Öyleyse, her iki alanda yürütülecek mücadelenin sonuçları sınırlı olacaktır, çözüm ihtimali zayıf olacaktır.
Anadolu''da can vermeyen hiçbir köy kalmadı. Aileler dağıldı, ocaklar söndü. Yüreklerdeki yangını söndürecek umut her geçen gün daha da azalıyor. Bin yıldır birlikte yaşayanların arasında inşa edilen duvarlar her gün daha da kalınlaşıyor. Duvarlar aşılabilir, ama yüreklerdeki ayrılığın, bölünmenin, yabancılaşmanın etkisi yüzyıllarca devam edecek.
Bugün, Türkiye''de yapmamız gereken tek şey, yüreklerimizin hala bir olduğunu, ayrılmadığını, ayrışamayacağımızı, bin yıllık geçmişe bin yıl daha katacağımızı göstermektir.
Öyleyse, buna inanan, yürek veren herkese bir sorumluluk düşüyor. Terörün rantını yiyenlerden, oluşan sektörden, bunu ekonomik kazanca dönüştürenlerden, yıllardır bu mesele üzerine konuşan yazan ancak hiçbir çözüm üretmeyenlerden uzak herkesin teröre karşı, ayrışmaya karşı ayağa kalkması gerekiyor. Van''dan Edirne''ye, İstanbul''dan Diyarbakır''a bir milyon insanın, sessizce yüreklerini ortaya koyması gerekiyor. Bu toprakların geçmişte çok daha büyük krize bu şekilde çözüm ürettiğini bilenlerin, geçmişte birbirimize tutunduğumuz değerlerin hepsini küçümseyenlere aldırmadan yeniden ayağa kalkmamız gerekiyor.
Yüz binler, milyonlar gelin sessizce, kırıp dökmeden, hasım bilmeden, yaşananların hepsinin üstünde bir değeri, iradeyi ortaya koyalım. Hangi siyasi çevreden, hangi etnik yapıdan, hangi dini kimlikten olduğuna bakmaksızın, Anadolu''nun sessizleri olarak sokağa çıkalım. Birlikte yaşanabileceğini, yaşamak istediğimizi ortaya koyalım. İnadına yapalım bunu. Bütün yıpranmışlıklara, aşınmışlıklara, öfkeye, acıya rağmen yapalım.
Hiçbir siyasi hesap, etnik proje bu zengin ortaklıktan daha değerli değildir. Aksini söyleyenler yalan söylüyor. Onların solukları çok kısa ömürlüdür inanın! Otuz yıllık acıyı, öfkeyi, çaresizliği içimize gömelim.
Anadolu''da bir milyon hareketi başlatalım. Hiçbir siyasi sembol, konuşma, slogan olmadan, sadece sessizliğimizi, sessizlikle olanları onaylamadığımı gösterelim. Bizim üzerimizden hesap yapmayın, kavga etmeyin, evlatlarımızı öldürmeyin diyelim.
Eksenimiz Anadolu olsun, evlat acısını yaşayanlar olsun, yürekleri yananlar olsun, ortak geçmiş ve ortak gelecek olsun. Bazılarına çok romantik gelebilir, çok bilmişler yüzlerce argümanla bunlara karşı çıkabilir, küçümseyebilir. Onların bu bakışları yüzünden yürekler paramparça oldu, bunu da yüzlerine vuralım.
Teröre karşı, ortak geleceğimizi yok etmek isteyenlere karşı sessiz yürekleri harekete geçirelim. Yüz binlerin, milyonların sessizliğini, sessiz öfkesini harekete geçirelim.
Neden olmasın! Başka ne kaldı elimizde…
“Ciğerim yanıyor, ciğerim...”
00:0029/09/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yüreği yananlara sesleniyoruz. Gelin bu ülkede bir kez inisiyatifi ele alalım. Sessizliğimizi ortaya koyalım. Suskunluğumuzla bir şeyleri değiştirelim. Kitleler halinde bir şeylere dur diyelim. Varolan durumu onaylamadığımızı, keskin cepheleşmeleri kabullenmediğimizi, merhametsiz siyasi söylemlerle bir sonuca varılamayacağını bildiğimizi hissettirelim.
Sizin suskunluğunuz, onların çığırtkanlığından çok daha etkili olacak, göreceksiniz. O suskunlukta yürekten yüreğe bir bağlılık, dayanışma akacak. Baba, evlat, ana, kim olursak olalım, gönüllerimizde birikenleri, üzüntülerimizi paylaştığımızda ellerimiz birbirimize uzanacak, göreceksiniz.
Ölümlere karşı bir duruş sergileyelim. Ayağa kalkalım. Sokaklara, meydanlara çıkalım. Dağda, şehirde, köyde aynı hisleri taşıyanlarla iletişim kuralım. Yıllardır acısını içine akıtanlarla, mezarbaşlarında ağıt yakanlarla, kendi dünyasında sessiz protestosunu yaşayanlarla, yaşadıkları yüzünden hayata küsenlerle beraber olalım.
Bu ruhu canlandıralım, bu algıyı güçlendirelim. “Hayır” demeyi bilelim. Bizim “hayır”larımızın aslında Türkiye''ye değiştireceğinin, bölgeyi değiştireceğini, sokaklarımızı değiştireceğini anlayacağız.
İnanın, bizi ayrıştıran her şey, tahmin ettiğimiz kadar derin değil. Tahmin ettiğimiz kadar büyük, ciddi, karşı konulamaz, üstesinden gelinemez değil. Kafalarımızdaki, yüreklerimizdeki yapay duvarlar, tahmin ettiğimiz kadar aşılamaz değil.
İnanın ayrıştığınızdan daha çok birleştiğiniz şeyler var. Birilerinin küçümsediği, aşağıladığı, anlamsız gösterdiği, “Siz hâlâ orada mısınız” diyerek istihza ile karşıladığı ortaklıklarımız, onların hayal edebildiklerinden daha geniş, daha kalıcı. Onların sözleri, eylemleri, düşünceleri bir süre sonra silinip gidecek ve o kadim beraberlikler inadına varlığımızı biçimlendiriyor olacak.
Şehirler gibiyiz biz. Devletlerin, rejimlerin, ideolojilerin değiştirdiği, sayısız iktidarların gelip geçtiği yüzyıllara direnen, imparatorluklardan bile uzun ömürlü şehirler gibiyiz. Aklı başında olan herkes, günübirlik kavgalardan kurtulup, kafasını kaldırıp bir an o şehirlere baksın. Bize, kendimize, geçmişimize ve geleceğimize baksın.
Hiçbir siyasi gerekçe, hiçbir siyasi amaç yüreklerimizdeki yangından daha derin değildir. Hiçbir güç-iktidar hesabı bizim kadim birlikteliklerimizden daha değerli değildir.
Önyargılarımızdan, önkabullerimizden, zihinlerimizdeki şartlanmışlıklarımızdan bir an önce sıyrılıp kendimize, birbirimize, çevremize bir bakalım. Anadolu''nun, Mezopotamya''nın, Bağdat''ın, İstanbul''un bilgeliğini bugüne çağıralım. Omuz omuza kan akıttığımızı, can verdiğimizi, bölgeye ve dünyaya şekil verdiğimizi hatırlayalım. Birilerinin bize anlattığı gibi olmadığımızı, birilerinin bölgesel çıkar hesaplarıyla bizim gelecek hesaplarımızın aynı olmadığını gösterelim.
Bu ülkede yaşanan acının, ayrışmanın, kamplaşmanın bizi biçimlendirmesine izin vermeyelim. Ölümler üzerinden, çatışma üzerinden, kamplaşma üzerinden güç devşirenlere, rant yiyenlere, statü kazananlara dur diyelim. Yıllar yılı bu mesele hakkında konuşan, yazan, siyaset yapan, semiren ancak hiçbir şey üretmeyen, böyle bir niyeti ve ufku olmayanlara rağbet etmeyelim. Bu işi, “profesyonellerin” elinden kurtaralım.
Ey Anadolu insanı; Van''da, Trabzon''da, İzmir''de, Konya''da, İstanbul''da yaşayanlar, yüreklerimizi birleştirelim, ellerimizi kavuşturalım. Bugüne kadar konuşulan her şeyin ötesinde, yapılan her eylemin ötesinde bir üst gerçek olduğunu, yürüyecek tek bir yolumuz olduğunu bilelim.
Bu ülkenin sessizleri, bu ülkeyi sevenler, artık sizin söz söyleme vaktiniz. Ayağa kalkın, yürüyün, konuşun, sessiz ve vakur duruşunuzla akan kanı durdurun. Sizin gücünüzün üstünde hiçbir siyasi hesap olamayacağının bilinciyle sokaklara, meydanlara çıkın. Çatışmayacağız, ağlamayacağız, ölmeyeceğiz, evlatlarımızı vermeyeceğiz deyin.
Çünkü; başka çözüm yok. İki seçenek var yıllar yılı içinden çıkamadığımız. Ya birbirimizi imha edeceğiz, ya tamamen ayrışacağız ve yüzyıllarca düşman olacağız. İkisi de bizim için, bu ülke için, bu coğrafya için felaket demek. Bin yıllık beraberliğin öğrettiği tek gerçek bu. Bu gerçek geleceğimizi şekillendirecek, inanın!
Bu çağrıya, bu sese kulak veren, katılan herkes önemlidir. Milyonlar sokağa inmeli. Milyonlar değil bir avuç insan olsa bile bu algı, bu bilinç dalga dalga şehirlerimizde, köylerimizde, evlerimizde yankılanmalı. Bugün bunu yapamazsak er geç yapmak zorunda olacağız. Belki bir süre sonra böyle bir imkanımız bile kalmayacak.
Öyleyse, ayağa kalkalım. Teröre, şiddete, ölümlere karşı meydanlara yürüyelim, sessiz çoğunluk olarak harekete geçelim.
“Ciğerim yanıyor ciğerim..” diyor Başbakan. Bu ülkede milyonların ciğeri yanıyor. İşte o milyonlar, ciğeri yananlar bize yeter. Yüreği yananlar, gelin harekete geçelim…
ABD-Pakistan savaşı: Nükleer füzeler İsrail"i vurursa!
00:0030/09/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD ile Pakistan arasında neler oluyor? Pakistan''dan gelen haberlere bakılırsa iki ülke savaşın eşiğinde. ABD karşıtı gösteriler yapılıyor, güçlü Pakistan ordusunun generalleri olağanüstü toplanıyor, siyasi partiler ülke tarihinde olmadığı kadar kapsamlı toplantılar organize ediyor, adeta bütün Pakistan ABD''ye direnmeye hazırlanıyor.
İki ülke, Soğuk Savaş''tan bu yana kesintisiz müttefikti. Afganistan''da Sovyetlere karşı verilen mücadelede, ardından Taliban''ın iktidara taşınmasında, 11 Eylül sonrası Taliban''ın devrilip Afganistan''ın işgalinde birlikte hareket etti. Ancak Afganistan işgalinden sonra kaderi değişmeye başladı ve Afganistan''daki savaş Pakistan''a yöneldi.
Birkaç yıldır tam anlamıyla iç savaş yaşayan bir ülke haline geldi. Zayıf siyasi iktidar, her an darbe olacakmış gibi olağanüstü durum, etnik ve mezhep çatışmalarının iyice tırmanması Pakistan''ı, günde ortalama yüz kişinin hayatını kaybettiği bir ülke haline getirdi.
Ancak asıl kriz, sıkıntı bunlar değildi. Aynı dönemde ABD''nin ve müttefiklerinin tam anlamıyla örtülü operasyon merkezi olan ülke, neredeyse egemenliğini kaybetti. Pakistan içlerinde bir çok askeri üsse yerleşen ABD, ülke içinde hem kara hem hava operasyonlarına başladı. Pakistan''daki bir üsten kalkan ABD uçağı ya da insansız hava aracı, yine Pakistan topraklarındaki köyleri, okulları, kasabaları bombalıyor, bazen her saldırıda yüzlerce insan hayatını kaybediyordu.
Dünyada böyle bir ülke yoktu. Kendi topraklarında üslenen bir yabancı gücün kendi insanlarını öldürmesine seyirci kalan bir ülke zaten olamazdı. İşte bu gelişmeye, buna seyirci kalanlara ve o yabancı güçlere karşı alttan alta şiddetli bir direnç güç kazanıyordu. Afganistan''daki yabancı güçlerin en büyük lojistik kaynağı olan ve Karaçi''den başlayan koridora yönelik saldırılar artıyor, her saldırıda onlarca askeri araç yakılıyordu. Pakistan devletinin yapamadığını örgütler ya da sistem içindeki güçler yapıyordu. Ülke hem iç savaş yaşıyor hem de ABD ile savaşıyordu ancak görünüşte bu ülkeler müttefikti!
Son dönemlerde ABD misyonlarına saldırılar arttı. Afganistan''da NATO ve ABD temsilciliklerine ağır saldırılar başladı. ABD, bu saldırıları yapanlarla Pakistan istihbaratı arasında irtibat olduğunu iddia etti. İşte o zaman ipler koptu. Bu ve benzeri krizler sonrasında Pakistan ile ABD arasında derin bir kriz oluştu. Biraz geriye gidelim ve ilişkilerdeki karanlık noktaları aydınlatalım.
Barack Obama, daha Beyaz Saray''a gelmeden ABD için en büyük tehdidin Afganistan ve Pakistan''dan geldiğini açıklamış, “Pakistan''ı füzelerle vurmak”tan söz etmişti. Bir önceki ABD Başkanı George Bush, dönemin Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref''i Washington''a çağırıp; “Bizden yana olmazsanız sizi taş devrine döndürürüz” şeklinde tehdit etmiş, Müşerref diz çökmüştü.
Sonra ne oldu?
2007 yılı Kasım ayında The Washinton Post gazetesi ilginç bir haber yayınladı. “ABD''nin Pakistan için gizli bir planı var” başlıklı haberde, Pakistan''ın nükleer silahları sorgulanıyor, “bu silahların güvende olmadığı, ABD''nin bunları güven altına almayı planladığı” belirtiliyordu. Onlara göre Müşerref kontrolü kaybedecek ve bu silahlar ABD/İsrail karşıtı güçlerin eline geçecekti. Ya da ABD karşıtı generaller darbe yapacak, Pakistan büyük bir tehdit haline gelecekti. Pakistan dışişleri bu iddiaları yalanladı ama çok geçmeden iki ülke arasında özel birliklerin Pakistan''da konuşlandırılmasına ilişkin anlaşmalar imzalandı. Hedef terörle savaştı. Oysa gerçek nükleer silahlardı.
Özel birlikler, insansız hava araçları, operasyon birimleri Pakistan''daki askeri üslere yerleşti. İşte her şey ondan sonra başladı. Saldırılar, suikastler, sabotajlar, etnik ve mezhep eksenli çatışmaların tırmanması ve her gün ortalama yüz insanın hayatını kaybetmesi. Bu anlaşmadan sonra Başkent İslamabad tam anlamıyla savaş yerine döndü, ülke iç savaşa sürüklendi.
ABD''nin Yakındoğu ordularından oluşan Merkez Kuvvetler Komutanlığı''nın başındaki David H. Petreaus''un danışmanı David Kilcullen, 2009 yılında bakın ne söylemiş: “Gerekli adımlar atılmadığı takdirde Pakistan önümüzdeki altı ay içinde yıkılabilir. Pakistan''ın kaosa sürüklenmesi uluslararası toplum için korkunç sonuçlara yol açabilir. Pakistan''ın krize girmesi dünyadaki bütün diğer krizleri gölgede bırakacak bir etkisi olacaktır. Pakistan 173 milyonluk bir nüfusa, 100 adet nükleer silaha, El-Kaide''nin ana merkezine, Amerikan ordusundan daha büyük bir orduya ve ülkenin üçte ikisini kontrol edemeyen bir hükümete sahip. Pakistan ordusu, polisi ve istihbarat servisi sivil hükümetin kararlarını ciddiye almıyor. Bu güçler “devlet içinde haydut devlet” gibi hareket ediyor. Devletin önümüzdeki altı ay içinde yıkılabileceği bir noktaya doğru gidiyoruz, bu tehlike ekonomik krizle birlikte daha da artıyor. Hükümetin yıkılması ve nükleer silahların radikal güçlerin eline geçmesi ihtimali, dünyadaki diğer bütün krizleri cüceleştirebilir.”
Sadece bu değil. Pakistan''daki iç savaş ve bugün gelinen durumla ilgili o kadar ürpertici gerçek var ki, bir ülkenin hem de nükleer güç olan bir ülkenin nasıl zavallı hale getirdiğine ibretlik örnekler bunlar. İnanın, Pakistan''ın bu hale getirilmesinin tek sebebi nükleer silahları. “Bu silahlar ABD ya da İsrail için tehdit olursa ne yaparız” sorusuna verilen cevaplar bu ülkeyi böyle acıklı bir duruma getirdi.
2007 yılında NATO karargahlarında yapılan gizli toplantıları ve “O korkunç senaryo: Ya gerçek olursa” başlığı altında birkaç kez burada aktardığım kabus senaryosuna dair korkuyu bir kez daha hatırlamak lazım.
Pakistan, ABD ile ilişkilerini kontrol etmeyi başaramazsa mahvolacak. İç savaş ve vesayetten derhal kurtulmalı yoksa gerçekten yazık olacak.
"Alman Ergenekonu" ve PKK"ya para transferi...
00:004/10/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya''nın Türkiye''deki istihbarat faaliyetleri hiçbir zaman sorgulanmaz. ABD sorgulanır, İsrail sorgulanır, bütün boyutlarıyla tartışılır ama konu Almanya olunca herkes sessizliğe bürünür. Alman istihbaratının bu ülkenin kılcal damarlarına kadar işlediğini bildiğimiz halde, Mossad, CIA ve Rus istihbaratının en gizli operasyonlarından bir şekilde haberdar olduğumuz halde bu konuda neden kimse bir söz söyleyemez? Yıllardır bunu hep şaşkınlıkla izledim. Sarsıcı olaylar oldu, suikastler işlendi, etnik ve mezhep eksenli çatışmalar çıkarıldı ama Alman istihbaratına tek söz söylenmedi. Mesela; Alevi-Sünni meselesinin merkezinde hep Almanya vardır ama herkes bunu bilmezlikten geldi.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın; “Bazı Alman vakıflarının belediyeler ve müteahhitler üzerinden teröre dolaylı para aktardığı”na dair cümleleri, sadece PKK''nın para kaynaklarını değil, Alman istihbaratının, derin devletinin Türkiye operasyonlarını da tartışmaya açması gerekiyor. Bu fırsat da suskunlukla geçiştirilirse Türkiye adına gerçekten talihsizlik olacak.
Bugün, Türkiye''nin etkisini artırma, pozisyonunu güçlendirme, küresel güç olma yolunda karşısına dikilen en belirgin ülke Almanya. Fransa ile birlikte önce Türkiye''nin Avrupa Birliği projesini işlemez hale getirdiler. Yine Fransa ile birlikte, Türkiye kamuoyunun birkaç haftadır izlediği ancak uzun zamandır devam eden, Doğu Akdeniz''deki krizin mimarı da Almanya. Akdeniz''de ve Balkanlar''da; İsrail, Fransa, Yunanistan ve Rum Kesimi ile Türkiye karşıtı eksen oluşumunun mimarlığını da Almanya yapıyor. Türkiye''yi bütün bölgelerden tecrit etmek, Anadolu''ya hapsetmek, Anadolu''da ise PKK üzerinden Kürt meselesiyle ve Alevi-Sünni sorunlarıyla bu ülkenin bütün enerjisini tüketmek Alman dış politikasının önceliklerinden. Böyle olunca da, istihbaratıyla, vakıflarıyla, ekonomisiyle Türkiye içinde belki de en etkin güç haline geliyor.
Şaşırdığım bir nokta daha var. Konu Almanya olunca, hemen her siyasi kesimden vakıflarda, insan hakları örgütlerinde, kitle iletişim araçlarında bir sessizlik oluyor. Sanki ortak bir yaklaşım, tek merkezden uyarı gibi bir görüntü var. Bu alana elini uzatan yanıyor, kimse de uzatmıyor zaten.
Geçtiğimiz yıl; Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff “İslam Almanya''nın parçası” diyerek bir tartışma başlatmıştı. Kendisi Türkiye''yi ziyaret ederken Angela Merkel keskin açıklamalarıyla tartışmayı bitirdi. “İslam''ın ve Müslümanların Avrupa''nın parçası olmadığını, olamayacağını, bu gerçeğin hiçbir zaman kabul edilmeyeceğini, bu güne kadarki sessizliğin ve bir arada yaşama söyleminin yanılsamadan ibaret olduğunu, Batı''nın bu yöndeki gerçek niyetinin hep izlendiğini” söylüyordu Merkel.
Aslında bu sözlerin altında başka bir şey vardı: Almanya ve üzerinden Avrupa Birliği, İslam karşıtlığı tezini ABD''den devralıyordu. Bu sefer Atlas Okyanusu''nun doğu yakasında şiddetli bir İslam karşıtlığı yükseliyor, beraberinde aşırı sağın yükselişini, yabancı düşmanlığını tetikliyordu. Eskiden bunu aşırı sağ gruplar yaparken şimdi, özellikle de ekonomik krizin sarsmasıyla, hükümetler, devletler yapıyor, yabancıların bir an önce Kıta''dan sürülmesi planlanıyordu. Tartışma Almanya olunca, konu sadece PKK ile sınırlı kalmıyor.
Yine; geçtiğimiz Şubat ayında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti''nde (KKTC) yapılan Türkiye karşıtı protestoları yaptıranlar, “Türkiye defol” sloganları attıranlar da onlardı. Yani Almanya işin merkezindeydi. Bir çarpıcı örnek daha vereceğim.
Türkiye''de tam Ergenekon operasyonları başladığı günlerdi. Almanya''da bir anda Türkler''in oturduğu evler yakılır oldu. Almanya''nın bir çok eyaletinde, Avusturya''ya kadar yüzün üzerinde ev kundaklandı. Birkaç örnek vereyim: 3 Şubat 2008: Ludwigshafen''deki yangında 9 kişi öldü, 60 kişi yaralandı. 14 Şubat 2008: Aldingen''de bir Alman, Türklerin apartmanını ateşe verdi. 19 Şubat 2008: Marburg''da yine bir Türk ailenin evi 2 saat arayla 2 kez kundaklanmak istendi. 21 Şubat 2008: Münih''te evleri kundaklanan Türk aile ölümden döndü. Öyle ki, Almanya''dan Türkiye''ye cenazeler geliyor, kundaklamalar hız kesmiyordu. Oysa aynı dönemde ışırı sağ grupların bir taşkınlığı, yürüyüşü izlenmiyordu. Kim yapıyordu bunları? Neden hiç kimse yakalanmıyordu? Tam bir derin devlet operasyonuydu bu.
Uzun süre devam eden yangınların failleri bulunamadı, gizlendi. Bırakın hepsini, bir kişi bile ceza almadı. En son Alman Federal Savcılığı, bir açıklama yaptı ve bütün dosyaları kapattı. Eğer Türkiye''de böyle bir şey olsa dünya yağa kalkardı.
Almanya''ya kimse ses çıkaramadı. Türkiye''de onca dernek, vakıf, insan hakları örgütü, medya organı, yazar-çizer sadece sustu. Saldırılarla ilgili bütün dosyalar kapatıldı. O zaman sorular sormuştuk. Cevaplarını alamadık. Belki, Başbakan''ın bu açıklamasının başlattığı tartışmalarla bu soruların cevapları da ortaya çıkar. Sorular şöyleydi:
Alman devleti ya da AB, Türkiye''deki STK''ları da mı susturuyor? Türkiye kamuoyunun tepkisi satın mı alındı? Yıllardır suskun kalan Alman aşırı sağı, çeteleri, neden Ergenekon operasyonu başladıktan sonra harekete geçti? Kontrolden çıkmış ırkçı tahrikler sokaklarda hissedilmezken, saldırılar devlet içinde bir yerlerden mi yönetiliyor? Avrupa''da yabancı düşmanlığı eskiden halk kesimindeydi. Şimdi yönetimler bunu yapıyor. O zaman devlet böyle tehditlerle bu “sorun”dan kurtulma yolunu mu tercih ediyor? Türkiye''deki saldırılarla, operasyonlarla Almanya''daki saldırılar arasında bir bağ var mı? Birileri Türkiye''de Alman derin devletine yakın unsurları tasfiye etmeye girişti de, bunun intikamı mı alınıyor?
Almanya''nın Türkiye operasyonları üzerindeki sis perdesi daha doğrusu perdeleme kaldırılmalı. Türkiye''yi her alanda köşeye sıkıştırmaya çalışan bu ülkenin, sivil toplum kuruluşları üzerindeki kontrol edici pozisyonu tartışmaya açılmalı. İnsanlarımız yanarken, cenazeleri Anadolu''ya taşınırken bile, bu cinayetlerden sorumlu Alman derin devletini, “Alman Ergenekonu”nu sorgulayamıyorsak, PKK''ya para transferinin önüne geçme şansımız yok!
Sen de kimsin? Otur oturduğun yerde!..
00:006/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Somali''nin Başkenti Mogadişu''da, Eğitim Bakanlığı''na yapılan bombalı saldırıda yetmişin üzerinde insan hayatını kaybetti. Bazı kaynaklar, sayının yüz otuz civarında olduğunu söylüyor. Haberler, Bakanlık önünde Türkiye''den burs kazananların listesinin açıklandığı anda bombanın patlatıldığını söylüyor.
Mogadişu, aslında ülkesine hakim olamayan, merkezi yönetim olamayan bir hükümetin Başkenti. Afrika gücüne bağlı askerler tarafından korunan bir hükümet.. Ülkenin geri kalanı u hükümetle savaşan grupların kontrolünde. Tıpkı Kabil gibi.
Mahmut Osmanoğlu, TVNET adına bir ay o bölgede kaldı ve günlük canlı yayın yaptı. Bir hafta önce, Somali''yi konuşurken; “Çok yakında iç savaş çıkacak, saldırılar başlayacak, böyle bir senaryo var” dedi. Bizim okumalarımız, Somali ve uluslararası güç denklemi içinde doğru sonuçlar verdi genelde. Gündelik gel-gitlerle değil, onlarca yıldır o bölgede ve ülkede olanlarla birlikte değerlendiren herkes aynı sonuçlara ulaşacaktır. Popüler siyasi söylemlerin zihinlerimizi yönetmesine bu yüzden izin vermemek gerekir.
Somali''de olan olay Türkiye ile bağlantılı ve gerçekten de bu ülke yeniden iç savaşa sürükleniyor. Zengin doğalgaz kaynakları barındıran, bu kaynakların arama ve işletme ruhsatını büyük oranda Batılı şirketlere veren Somali, iç savaş yüzünden kaynaklara ulaşamayanların saldırılarına maruz kaldı. ABD''nin Somali operasyonunun tek sebebi buydu; şirketlerin önünü açmak. Tabi fiyaskoyla sonuçlandı.
Şimdi aynı durumla karşı karşıyayız. Kaynaklar yine toprağın altında duruyor ve hiç kimse müdahale edemiyor. Batılı şirketler, uluslararası kurumlar ve devletler üzerinden yeni bir müdahaleyi hazırlıyor. Ülke denetim altına alınacak ve kaynaklar işletilecek. İç savaşın da sebebi bu, yeni müdahale senaryolarının da.
Türkiye''nin, Ramazan ayında başlattığı Somali kampanyası elbette bir çoklarının dikkatini çekti. Sadece insani yardım değil, ülkeyi ayağa kaldırmaya yönelik kalıcı çalışmalar içinde olması, Türkiye''nin o bölgede kalıcı yatırımlara girişmesi ciddi rahatsızlık doğuruyor. Bölgede yeni bir oyuncu istemeyenler için tam da müdahale zamanı.
Yemen''de olanların sebebi neyse, Cibuti neden Batı donamalarının merkez üssü olmuşsa Somali de o yüzden çatışmalara sürükleniyor. Türkiye, yardım ve yatırımların ötesine geçip, iç savaşın taraflarını barıştıramazsa, bir masa etrafında toplayamazsa, temsilcilerini İstanbul''a getirip görüştüremezse, Somali''de yapmak istediklerini birileri boşa çıkaracak. Mogadişu''daki saldırı bunun ilk işareti.
O işaret sadece Somali ile sınırlı değil. Balkanlar''da Türkiye karşıtı eksen oluşturanlar, Doğu Akdeniz''i yangın yerine çevirenler, Ortadoğu''da Türkiye karşıtı reaksiyon oluşturmaya çalışanlar, PKK saldırılarını tırmandıranlar aynı işareti veriyorlar.
Şunu diyorlar:
Sen kimsin ki, Afrika''ya elini uzatıyorsun?
Sen kimsin ki, dünyanın en yoğun güç savaşlarının yaşandığı bölgeye yeni bir aktör olarak girmeye çalışıyorsun?
Sen kimsin ki, varolan dünya sistemini sorguluyorsun, BM Güvenlik Konseyi''nin adaletsiz yapısından söz ediyorsun, “köle düzeni” olduğunu söylüyorsun, yeryüzünde ezilenlerin sözcülüğüne soyunuyorsun?
Sen kimsin ki, Filistin davasına öncülük etmeye kalkışıyorsun, İsrail''e tecrit uyguluyorsun, Atlantik''ten Asya''nın en doğusuna kadar milletlere ayağa kalk çağrıları yapıyorsun?
Sen kimsin ki, küresel oyuncu olmaya yelteniyorsun?
Otur oturduğun yerde! Söz dinlemezsen, itaat etmezsen, varolan duruma rıza göstermezsen, büyük ülke olma heveslerine girersen, uzandığın her ülkede, coğrafyada elini keseriz, karşına kalın duvarlar öreriz, seni tecrit ederiz, yeniden Anadolu''ya hapsederiz, Anadolu''da bile rahat bırakmayız… Bırakmıyorlar da zaten..
Dikkat edin; Türkiye nereye uzanmışsa derhal bir sorun çıkmıştır, Türkiye''nin hesaplarını bozucu bir durum olmuştur. “Oyun bozucular” derhal harekete geçmiştir. Türkiye''nin müttefikleridir bunlar! Yıllarca Türkiye ile birlikte hareket edenler namlularını bu ülkeye çevirmiştir.
Akdeniz''deki füzeler bu yüzden Türkiye''ye çevrilmiştir. Bingazi''de bu yüzden Türkiye karşıtı protestolar yaşanmıştır. Mogadişu''da bu yüzden bombalar patlamıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti''nde bu yüzden “Türkiye defol” sloganları attırılmıştır.
Tek sebebi var bu düşmanlığın: Bu ülkenin yerinde durmaması, başkalarının belirlediği pozisyona uygun davranmaması, itaat etmemesi, yüz yıl sonra ayağa kalkma işaretleri göstermesi, kafasını kaldırıp sınırlarının ötesine bakması, ilk kez kendini ve etrafını farketmesi, bu gücü algılaması ve ona göre harekete geçmesi…
Bir uzun yürüyüş dedik biz buna. Biz yürüdükçe onlar vuracaklar.
Korkup geri adım mı atacağız? Asla! Geri adım attığımız an, geleceğimizi yok ettiğimiz an olacaktır. Yola devam!...
İsyan! Sessizlerin öfkesi başkentleri kuşatacak..
00:007/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Halkı satıp bankaları kurtardılar, Wall Street''i işgal edin" sloganlarını ve sessizlerin öfkesini artık bütün Batı başkentlerde duyacağız. New York''ta günlerdir devam eden, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı gösterileri küçümseyenler yanılacak. Zamanla ABD''nin diğer kentlerine, Avrupa başkentlerine sıçrayacak protestoların giderek ciddi sosyal krizlere yol açacağını şimdiden görmek zorundayız.
Küresel ekonomik krizi "finans krizi" olarak algılayanlar, şirketlerin ve devletlerin iflasını önlemeye çalışanlar, krizi dar bir alana hapsedip toplumdan soyutlayanlar, kitleleri köleleştiren ekonomik düzeni değiştirip krizden kurtuluş reçetesine aldırmayanlar, kitlelerin isyanını olağanüstü yasalarla ve silahlarla kontrol altına alacağını sananlar yanılıyor.
Bugün, "Arap Baharı" özentisi gibi gösterilip küçümsenen New York''taki gösteriler yarın Okyanus''un diğer yakasını sallamaya başladığında, krizin ekonomik faturasını gelişmekte olan ülkelere ihraç etmek isteyenler şok olacak. Sadece ekonomik faturayı değil, krizin yol açtığı iç huzursuzlukları ülke dışına yönlendirip, bir çok bölgede çatışmalar çıkaranlar zamanla kamuoyunun dikkatini daha fazla ülke dışında tutamayacaklarını da anlayacak.
Bu kriz ciddi. Bu, sadece ekonomik kriz değil, sosyal krizdir ve en ciddi bedeli bu alanda ödetecektir. Atina''daki gösteriler, New York''-taki gösterdiler daha başlangıç. Yakın gelecekte kitlelerin öfkesine, başkentlerin bu öfke ile kaplandığına tanık olacağız. Bir çok ülkede sosyal patlamalar yaşanacak. Geniş kitlelerin değil, elit çevrelerin çıkarlarına dönük çözüm çabaları sessizleri sokaklara dökecek.
2006''dan beri krizin bize söylenenler gibi olmadığına, siyasi ve sosyal kriz olduğuna, sistemin kilitlendiğine, 21. yüzyıla dönük dünya sistemi inşa edenlerin kendini inşa etmeyi başaramadığına, dış tehdide yönelen merkez güçlerin asıl tehdidin kendi içinde olduğunu algılayamadığına, dünya ekonomisini yöneten merkezlerin kendini yönetemez hale geldiğine, bu yüzyılın Batı''nın yeniden küresel hakimiyetine değil kendi iç hesaplaşmasına tanık olacağına dair tartışmalar yapıyoruz.
Adaletsiz sisteme isyanın tetiklediği iç tehdidi önlemek için sadece güç ve silahı çözüm görenler birkaç yıldır sessizce çalışmalar yürütüyordu. Olağanüstü dönemlere hazırlık yapıyor, olağanüstü yasalar çıkarıyor, orduyu iç güvenliğe yönlendiriyordu.
"FEMA (Federal Acil Yönetim Ajansı) bu amaçla 2008 yılında yeniden yapılandırıldı. Hem de nükleer saldırı, isyan ve iç savaşa göre... Olağanüstü hal ve sıkıyönetim yasaları yeniden belirlendi. Bankacılık işlemlerinden vatandaşlık yasalarına kadar ABD olağanüstü şartlar için hazırlık yaptı. Öyle ki, böyle bir durumda vatandaş banka hesaplarından bir doları bile çekemeyecek.
Amerikan tarihinde ilk kez ordu, iç güvenlik için konuşlandırıldı. Askeri birimler 24 saat iç tehdide müdahale edecek şekilde hazırlandı. Ülke içinde konuşlandırılacak ilk askeri birim, ABD Kuzey Komutanlığı''na (NorthCom) bağlıydı ve Irak''tan gelmişti. Bu birlikler sizce neye karşı savaşacak? Nükleer saldırı, iç savaş ve toplumsal kaosa karşı… Kitleleri kontrol altına alacak. Çatışma sonrası için gerekli sorumlulukları yerine getirecek. O zamandan beri bunların tatbikatları yapılıyor. ABD bunları yaparken Avrupa boş durmadı. İngiltere ve diğer bazı Avrupa ülkeleri benzer yasal düzenlemelere, hazırlıklara girişti.
Peki bu ülkeler neye,hangi tehdide hazırlanıyor? Nükleer saldırı, terör saldırısı ve dünya savaşına mı. Hayır, kendi insanlarına, toplumlarına, kriz üzerinden bir kez daha soyulan sessizlerin öfke ile şehirleri kuşatmasına hazırlanıyor.
Bir kabus senaryosu var, tekrar edelim: Bugün Ortadoğu''da baskıcı rejimlere yönelik öfke, kimlik ve refah kaybı üzerinden Avrupa''yı vuracak. Avrupa Barışı, Birleşik Avrupa düşüncesi ve gelecek perspektifi yerini ayrışmaya, belki çatışmaya terk edecek. Atlantik İttifakı, kendi iç hesaplaşmalarına yoğunlaşacak. Ülkelerin emperyal hırsları, kendini kurtarma telaşı ortak gelecek hayallerini vuracak. Okyanusun iki yakası ırkçı dalgalarla yüzleşecek, çok kültürlülük ve ortak yaşam düşüncesinin yerini ulusların kaynaklar üzerindeki mücadelesi alacak.
Krizin vurduğu ülkeler hızla kendi zaaflarına teslim olacak. Dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan, projelendirilip uygulanan ayrıştırma projeleri, bugünün refah ülkelerinde görülecek. Etnik çatışmalar, mezhep eksenli saflaşmalar kendini gösterecek.
Karşı konulmaz askeri güç, trilyonlarca dolarlık harcamalar çöküşü daha da hızlandıracak. ABD, yeryüzüne saçılmış yüzlerce askeri üssünü boşaltacak, askeri harcamalarını kısıtlayacak, güvenlik perspektifini değiştirmek zorunda kalacak. Ülkelerin çöküşü, derin dalgalar, sarsıntılar şeklinde bölgelere yayılacak. Dünya tarihinde; esaslı, yapısal dönüşümler sonrası yeni bir aşama başlayacak…
Geriye dönüp son beş yılda ABD ve Avrupa ülkelerinde iç güvenlik adına ne gibi düzenlemeler yaptığına bir göz atalım. Dehşet verici uygulamalar göreceğiz. Bu bizi korkutuyor?
Artık düşmanlık içeride, savaş içeride. Güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da içeride. Kurşunlarla yumrukların, saraylarla sokakların, seçkinlerle fakirlerin, zorbalarla mazlumların hesaplaşması var önümüzde. Bir adalet savaşı, özgülük mücadelesi ve kapkaranlık senaryolar iç içe, bu çağa rengini verecek bir kavga bu.
Bu kavga, dalga dalga yayılacak. İskenderiye''de, Kahire''de, Şam''da, Bingazi''de gördüklerimizi Atina''da, New York''ta, Paris''te, Londra''da göreceğiz. Ekonomik, siyasal ve sosyal krizi, fakirlik ev kurşun olarak başka coğrafyalara ihraç etmeye devam edenler, bir gün kendi evlerinden vurulacak. Bağdat''ı ateşe verenler bir gün aynı ateşin kendi başkentlerini de sardığını görecekler…
Bu adamın sonu kötü olacak!
00:0011/10/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bütün gücünü Türkiye karşıtlığına yöneltmiş. Seçim hazırlıklarını, dış politikasını, Avrupa Birliği''nin geleceğine ilişkin perspektifini hatta ekonomi politikalarını Türkiye''yi tecrit etmeye, sindirmeye, Avrupa''nın dışına itmeye adamış. Avrupa ne ki, Türkiye''yi mümkünse Ortadoğu''dan, Balkanlar''dan, Kafkaslardan hatta Orta Asya''dan çıkarmak için yoğun çaba sarfediyor.
Bir gün Ermenistan''da, bir gün Atina''da, bir gün Kıbrıs Rum Kesimi''nde bir başka gün Tel Aviv''de... Nereye giderse gitsin değişmez tek gündemi var; Türkiye''ye duyduğu öfke. Bazı başkentlerde Osmanlı korkusunu işliyor, bazı başkentlerde soykırım tezlerini, bazılarında yeni Türkiye''nin oluşturduğu muhtemel tehditleri, bazılarında Kürt meselesini işliyor.
Öfke, büyük ihtimalle kişisel. Fransa''nın ulusal politikalarıyla tam da örtüşmüyor. Bir ülkenin ulusal politikalarının bu kadar kişiselleştirildiği çok az örnek vardır her halde... Fransa Cumhurbaşkanı, skandalların adamı Nicolas Sarkozy''nin gerçekten sorunu ne, içinde taşıdığı ama açıkça ortaya koyamadığı öfkenin kaynağı ne?
Son Erivan ziyaretinde Türkiye''ye verdi veriştirdi. Yüzünü Ağrı Dağı''na çevirip şov yaptı, fotoğraflar çektirdi. Ermeni tezleri üzerinden piyasa yaptı. Seçimler için Ermeni oylarını garantiledi!
Peki Rum Kesimi üzerinden hangi tezi işliyor? Almanya ve İsrail''le birlikte Akdeniz''de Türkiye karşıtı askeri, ekonomik ve siyasi eksen kurmaya girişirken neyi hesaplıyor? Libya''da Türkiye karşıtı gösterileri organize ederken neyi hesaplıyordu? Lübnan''da ve geniş anlamda bütün Ortadoğu''da Türkiye ile rekabete girerken hangi hesabı yapıyor?
Seçim yatırımı mı? Hayır.. Fransa''nın agresif, kişisel hırslarla bir yerlere sürüklenmesi, Türkiye ile bölgesel çatışma için cepheler açılması bugünkü dış politik gerçeklerle pek de örtüşmüyor. Bu adamın başka bir sorunu olmalı. Kişisel ya da tarihin derinliklerinden gelen ama açıklamaya utandığı ya da çekindiği bir sorunu olmalı. Bu öfkenin Sarkozy''nin zihin haritasında, bilinçaltında bir karşılığı olmalı.
Bir hırçın adam... Her ne kadar Türkiye düşmanlığı ile öne çıksa da, Fransızların bile utanmasına, onunla alay etmesine neden olan, devlet adamlığı ile asla örtüşmeyen bir karakter. Paris''teki yangınlar, isyan onun tahrikleri sonucuydu. Ülke nüfusunun yüzde onunu teşkil edenleri aşağıladı ve sokağa döktü. Şimdi, bütün coğrafyada kargaşaya yatırım yapıyor. Avrupa Birliği ve Amerika''ya öncülük etmeye yelteniyor. AB''nin İslam karşıtlığı, göçmen karşıtlığı tezlerinin temsilciliğine soyunuyor. İsrail aşırı sağı ile Fransız dış politikasını örtüştürüyor, bir ülkeyi ırkçı, dar bir alana hapsediyor.
Sanırım Fransa bu yükü uzun süre kaldıramayacak. Sarkozy''yi bir şekilde sırtından atacak. Bu hafifliğin, şımarıklığın bedelini uzun süre ödeyemeyecek. Birkaç adım sonra, Sarkozy politikaları Fransa''ya her cepheden reaksiyon olarak geri dönecek.
Ona kalsa İran''a hemen saldırmalı Batı. Suriye''ye saldırmalı, Lübnan''ı işgal etmeli, İslami hareketler kökünden kazınmalı, Kuzey Afrika yeniden sömürgeleştirilmeli, bölgenin kaynakları yeniden paylaşılmalı. Türkiye her cepheden kuşatılmalı, Anadolu''ya hapsedilmeli, gerekiyorsa Anadolu da parçalara ayrılmalı.
Gerçekten sağlıksız bir görüntü veriyor ve talihsiz bir kişilik Sarkozy.. Türkiye için, Avrupa Birliği için, Amerika için, kuzey Afrika için zaten böyle de asıl Fransa için büyük bir talihsizlik.
Ekonomik olarak batmak üzere olan bir ülkenin kendi sorunlarıyla uğraşması, daha ağırbaşlı ve sorumlu biçimde sorunlarla ilgilenmesi gerekirken, ülkesini unutmuş dünyaya akıl vermeye kalkışan şımarık bir liderle bu kritik dönemi atlatması epey zor olacak gibi.
Birkaç yıl önce Şam''da, Başbakan Erdoğan''ın yanında “Biz Türkiye ile Ortadoğu''da işbirliği yapmak istemiyoruz, ortak olmak istiyoruz” diyen bir adam, Türkiye''nin kontrol edilemeyecek bir güç olarak öne çıkmasından duyduğu rahatsızlığı bu kadar çiğ bir şekilde ortaya koyması gerçekten acınası. Amacına ulaşamayınca, çaresiz kalınca, beceriksizliğini her ülkede Türkiye karşıtlığına yatırım yaparak örtmeye çalışıyor. Erdoğan nereye giderse o da gidiyor ve aynı şeyleri yapmaya çalışıyor. Bunu da başaramıyor, başarısız olunca da hırçınlaşıyor.
Bugün, Türkiye''nin yakın çevresindeki düşmanlıkların hepsinin merkezinde Sarkozy var. Ermenistan, Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz''deki kriz ve aklınıza neresi gelirse... Üç koldan Türkiye karşıtı eksen oluşturmaya çalışıyor.
Ama inanın fiyaskoyla sonuçlanacak, bütün Avrupa''nın güldüğü, alaya aldığı bir kişi kalacak geriye. Rol çalmaya çalışan bu uyanık, er geç bir kayaya çarpacak. Skandallarla siyasi kariyerini noktalayacak. Bu adamın sonu kötü olacak, göreceksiniz...
28 Şubat" için yolsuzluk soruşturması açılsın!..
00:0012/10/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu çağrıyı bir yıl önce, 28 Şubat askeri müdahalesinin 13. yıl dönümünde yapmıştım. Konu her gündeme taşındığında aynı çağrıyı tekrarlıyorum. Çünkü; 28 Şubat müdahalesi sadece ideolojik bir kıyım, Türkiye''nin iç iktidar paylaşımı ile ilgili bir meydan okuma değildi. Tamamen uluslararası inisiyatifle planlanan ve uygulanan bir plan, proje ya da tasarımdı. Bir ABD-İngiliz-İsrail projesiydi ve generaller üzerinden yürütüldü. Para kaynakları, para trafiği en az darbe kadar önemliydi.
Biz bu müdahaleyi, diğer askeri müdahaleler gibi, Türkiye''nin iç iktidar çekişmeleri, asker-sivil ilişkileri, Türkiye''nin laiklik duruşuyla sınırlı tartıştık. Hiçbir zaman, ulusal sınırlar ötesindeki bağlantılarını sorgulamadık. 28 Şubat''la ilgili Türkiye''de bu yönde kapsamlı bir sorgulama bulamazsınız, garip biçimde bu yönü hep gizlenmiş, dikkatlerden uzak tutulmuştur.
Tartışılmayan diğer boyut ise, müdahalenin ekonomik büyüklüğü, daha doğrusu yolsuzluk boyutudur. Öyle ki, bu ülkede darbe ile iktidarı ellerine alanlar, projenin fikir babalarıyla sarsılmaz ortaklıklar, işbirliği, ideolojik bağlantılar kurmuş, dayanışmaya girmiş, kendilerini iktidara taşıyanlara bu ülkenin kaynakları üzerinden diyet ödemiştir.
Bu çerçevede, İsrail''e verilen askeri ihalelerin “askeri teknoloji transferi” bir kamuflajdan ibarettir. ABD''nin, askeri ortağı Türkiye''yi; teknoloji ve silah alımlarında İsrail''e yönlendirmesi, bunu adeta zorunlu tutması fikir babalarının “müdahale” çerçevesinde verdikleri bir karardı. Türkiye kamuoyu, askeri teknoloji transferi ile uyutulurken, milyonlarca dolarlık ihaleler İsrail''e verildi. “Koca generallerin bu kadar kolay işbirliği yapacağını biz bile tahmin etmiyorduk” diyenler hem 28 Şubat''ı tasarlayıp uyguladı, hem bu ülkenin iç politik dizaynına karar verdi hem de bu ihalelerle maliyeti çıkardı.
Zaman gazetesinin (11 Ekim 2011) “28 Şubat''ın askeri ihaleleri Anayasa Mahkemesi''nde” haberini görünce, yolsuzluk soruşturması çağrılarını tekrarlama gereği duydum. Bu ülkenin vergilerini bir ideolojik tercih uğruna İsrail aşırı sağına, ABD''nin neoconlarına aktaranlar elbette sorgulanmalı...
Haberde; 26 yıldan beri Savunma Sanayii Müsteşarlığı''nda görev yapan Elektronik Mühendisi Ahmet Necip Boynueğri''nin, 28 Şubat dönemindeki askerî ihalelerin incelenmesi için ''Yüksek Mahkeme''ye başvuruda bulunduğu, 1998 ile 2002 yılları arasındaki ihalelerle ilgili 11 emekli komutanın yargılanmasını talep ettiği” ifade edilmiş. Daha önce Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul özel yetkili cumhuriyet savcılarına da gönderilen dosyada; ihalelerin denetimden uzak, kanunsuz ve keyfî bir şekilde çeşitli şirketlere ''adrese teslim'' yöntemiyle verildiği, F-4, F-5 savaş uçakları ve M-60 tank modernizasyonunun yanı sıra ATAK helikopterleri projesi ile Modern Tank projesi de bu ihaleler arasında yer aldığı belirtiliyormuş.
Kendilerini seçkinci, dokunulmaz, devlet iktidarının gerçek sahipleri görenler, bu güçten hareketle ülkeyi koruyup kollama gerekçesine sığınanlar, başkaları tarafından belirlenen tehdit tanımlamalarını öne sürerek Türkiye toplumunu ve devleti yeniden dizayn etme arayışına girişmişler, sokakları bölmüşler, bu ülke vatandaşlarının çok önemli bölümünü tehdit ilan etmişler, akılalmaz hak sınırlamalarına girişmişlerdi.
28 Şubat''ın uygulayıcılarının daha sonra hangi ülkelere tekmil verdiklerini, hangi ülkeler tarafından korunduklarını düşünelim. En acı olanı da, bütün bunları Türkiye''nin yüksel çıkarları için, vatan kurtarmak için yaptıkları palavrasıydı. Oysa darbenin efendileri, o zamanlar emirleri kanun gibi olanlar değildi. Onlar aslında emir eriydi.
Emir erleri, patronlarının talimatıyla veriyordu bu ihaleleri.. Kim adres gösterirse oraya veriliyordu, hiç kimse bunun hesabını soramıyordu. Bu yüzden İsrail''e verilen milyarlarca dolarlık askeri ihalelerin de 28 Şubat gibi sorgulanması gerekiyor. Milletin vergilerinin bu ülkeye akıtılmasıyla ilgili, ihalesiz yapılan anlaşmalarla ilgili, Meclis demetinden muaf anlaşmalarla ilgili dosyaların açılması gerekiyor. Kapsamlı bir yolsuzluk soruşturması açılması, yakın tarihin kirli ilişkilerinin aydınlatılması, ihaleler çerçevesinde para trafiğinin izlenmesi, Türkiye''de kimlerin bu işten para kazandığının tespit edilmesi gerekiyor.
Siyasi soruşturmanın çok ötesinde sonuçlar verecektir bu soruşturma. Talimatla verilen kaç ihale var, İsrail''e verdiklerimiz ve aldıklarımız bilinmeli. Bu ağır cürümleri işleyenlerin hala ortalıkta saygın isimler olarak dolaşmaları, Anayasal suç işlemelerine rağmen yargılanmamaları büyük talihsizlik.
İsyan çağına girdik, bu öfkeden korkun..
00:0018/10/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İlk günden bu yana şuna inandık: Küresel kriz, İkinci Dünya Savaşı''ndan bu yana gördüklerimizle aynı değil. Dünya sistemini temelden sarsacak, yeryüzünün eksenini değiştirecek, müthiş güç kaymalarına yol açacak, “merkez güçlerin” gerilemesine hatta çöküşüne yol açacak bir kriz.
Bu, sadece ekonomik kriz değil, sosyal ve siyasal krizdir, dedik. Dolayısıyla sarsıntıları çok şiddetli olacaktır. Öyle banka kurtarmayla, şirket kurtarmayla, devlet kurtarmayla çözüme ulaşılacak gibi değil. Halkı batırıp krizin gerçek sorumlularını ödüllendirenler fena halde bedel ödeyecek.
Bunu bildikleri için, birkaç yıldır olağanüstü hal yasaları çıkardılar, sıkıyönetim şartlarını değiştirdiler. Artık başkentler krizden değil, kendi halklarından, sokaklarından korkuyor. Artık güvenlik önlemleri, dış düşmana karşı değil, içerideki halka karşı alınıyor.
Tehdit içeriden geliyor... ABD başkenti, Avrupa başkentleri, merkez şehirler, bankalar, finans baronları korku içinde. Kitlesel, yaygın ve nerede duracağı asla kestirilemeyen bir dip dalga geliyor ve hiçbir silah, askeri güç, siyasi ikna yöntemleri bu dalganın büyümesini, yayılmasını, varolan sistemi tepetaklak götürmesini önleyebilecek gibi değil.
Tunus''ta, Mısır''da ve diğer Ortadoğu başkentlerinde liderleri deviren ruh, belki de en esaslı değişimi Batı''da gösterecek. Tahrir ruhu Arap Baharı ise, İslam Orta Kuşak''ta derin değişim ise, Avrupa''da, Amerika''da Sonbahar hatta Kış''tır.
Her şeyi küçümseyenlerin bunu anlamasına imkan yoktur. Onlar ilk günlerde krizi de küçümsüyordu, bir tür nezle gibi sunuyordu, Batı''nın sınırsız ekonomik gücünün bunun üstesinden geleceğini söylüyordu. 2006''dan bu yana, tarihi bir kırılma yaşandığını, güç kaymalarının, eksen değişimlerinin insanlık tarihini değiştireceğini, krizin siyasal ve sosyal sonuçlarının bugün dünyayı yönetenler için yıkıcı olacağını haykırıp durduk.
Kahire''de, Bingazi''de, Sana''da ya da Şam''daki öfkenin örneklerine Paris''te, Barselona''da, Londra''da, ABD''nin bir çok eyaletlerinde de tanık olacağımızı, Batı''daki Tahrir meydanlarının dolup taşacağını, Arap Baharı dediğimiz kitlesel taleplerin Asya''dan ABD''ye kadar bütün iklimleri etkileyeceğini, 21. yüzyılın asıl böyle şekilleneceğini söyledik ve buna inandık.
Çünkü, Ortadoğu''da, İslam-Arap kuşağındaki rahatsızlığın sebebi zorbalıksa, Avrupa''daki sebebi refah çökmesi, Asya''daki sebebi refah ve özgürlük arayışıydı. Kaddafi''nin devrilmesi, Mübarek''in, Salih''in, Bin Ali''nin ya da Baas rejiminin devrilmesi yerel sarsıntılar oluşturacakken, kitlesel öfke ve talepler yeni bir siyasal dil oluşturacak, kıtalararası etki uyandıracaktı.
Öngörülerimiz şöyleydi: Kaynaklara yönelik müthiş bir güç mücadelesi başlayacak. İttifaklar ve çatışmalar kaynak eksenli olacak. Teknoloji değil doğal kaynaklar öne çıkacak, tarım ve gıda ürünleri üzerinde şiddetli gerilimlere tanık olunacak. Benzer sebeplerden ülke ve bölge haritaları değişecek. Fakirlerin, refah kaybı yaşayanların öfkesi yönetimleri devirecek, yeni yönetim şekilleri gelişecek.
Bugün Ortadoğu''da baskıcı rejimlere yönelik öfke, kimlik ve refah kaybı üzerinden Avrupa''yı vuracak. Avrupa Barışı, Birleşik Avrupa düşüncesi ve gelecek perspektifi yerini ayrışmaya, belki çatışmaya terk edecek. Atlantik İttifakı, kendi iç hesaplaşmalarına yoğunlaşacak. Ülkelerin emperyal hırsları, kendini kurtarma telaşı ortak gelecek hayallerini vuracak. Okyanusun iki yakası ırkçı dalgalarla yüzleşecek, çok kültürlülük ve ortak yaşam düşüncesinin yerini ulusların kaynaklar üzerindeki mücadelesi alacak. Krizin vurduğu ülkeler hızla kendi zaaflarına teslim olacak. Dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan, projelendirilip uygulanan ayrıştırma projeleri, bugünün refah ülkelerinde görülecek. Etnik çatışmalar, mezhep eksenli saflaşmalar kendini gösterecek.
Aslında 20 yüzyıl boyunca oluşmuş tortulara karşı küresel bir devrime, derin değişime, yeni iktidar yapılanmasına, yeni ekonomik düzene duyulan ihtiyaç, refah toplumlarında hissedilmiyordu. Asya''da ve bizim bölgemizde ise huzursuzluk baskıyla, hileyle denetlenebiliyordu. Ama artık Batı''nın refah düzeni sarsılıyor, toplumsal çıkar ortaklığı bozuluyor. Kimlik üzerinden yeni bir itiraz dili kendini hissettiriyor. İşte şimdi bu Avrupa, batı başkentlerine yansıyor.
New York''ta başlayan ve seksen iki ülkeye yayılan, daha da yayılması, kitleselleşmesi öngörülen isyan dalgasını küçümsemeyin derim. Küçümserseniz yanılırsınız… Bir tarihsel dönüşüm eşiğindeyiz. Sınırsız güce tapınanların bunu anlaması mümkün görünmüyor. Aç insanların, fakirlerin, adalet arayanların öfkesinden çekinin.. Gerçekten hiçbir silah ya da askeri güç bu öfkenin üstesinden gelemez.
Buraya kadar yazdığım cümlelerin hepsi defalarca bu köşede tekrarlandı. Bir kez daha tekrarlanmasında sakınca görmüyorum. Çünkü ciddi bir durum var ortada. Krizin yol açtığı öfke bütün iklimlere yayılacak. Çok kez tekrarladığım bir öngörü daha var, bir kez daha hatırlatmayı zorunlu buluyorum.
“Avrupalılar için 20. yüzyılın sonları 2. Dünya Savaşı ile yakın zamanda çıkacak kimlik savaşının arasındaki dönem olacak. Bu savaş, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu olan bölgeyi tamamıyla yutup Avrupa''ya yayılacak. Devletler veya süper güç blokları ya da imparatorluklar arası bir savaş olmayacak. Bir iç savaşa benzeyecek. Yaklaşan çatışma çerçevesinde ordular, kıtalar veya ülkeler arasındaki jeo-stratejik fay hatlarında mevzilenmeyecek, savaşanlar siviller, siyasetçiler, polisler olacak. Kentler mahallelere, devletler internet ve örgütlü suç üzerinden başka yerlerdeki müttefiklerine bağlı etnik ve mezhepsel gruplara bölünecek. İhtilaflar kimlik üzerinden yaşanacak. Leeds, Kopenhag, Marsilya, Halepçe, El Halil, Kerkük ve İskenderiye varoşlarında çatışma belli zamanlarda kanlı bir hal alacak. Avrupa devletleri ayakta kalacak ama liberal demokrasi pahasına. Ortadoğu''da bazı devletler çözülecek ve savaşın başladığı nokta bu olacak….”
Evet, isyan çağı bu. Çok şey değiştirecek bir isyan...
Suriye üzerinden İran"ı vuracaklar..
00:0019/10/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail ile Hamas arasındaki esir değişimi, nisbi bir yumuşama, azıcık umut veriyor gibi görünse ve genel itibariyle olumlu karşılansa da, birileri sevinirken aslında arka tarafta endişe verici gelişmeler de oluyor.
“Arap Baharı” dediğimiz dalga, Suriye''de hızla “iç savaş” görüntüsü alırken birkaç gündür yeni ve sıcak bir gerilim hızla büyüyor. İran-Suudi Arabistan arasındaki terör komplosu, ABD Başkanı Barack Obama''nın en üst düzeyde savaş tehdidiyle hepimizi şaşırtan bir hal aldı. Hepimizi diyorum çünkü, bu bölgede benzer gelişmeler hemen her gün olur ve kesinlikle bu boyuta ulaşmazdı.
Ayrıca, S. Arabistan''ın Washington Büyükelçisi''ne suikast iddiası ve İran bağlantısı, bizzat ABD güvenlik birimleri tarafından bile inandırıcı bulunmazken, nasıl oluyor da bir İran-Suudi savaşı hatta ABD''nin İran''a saldırı atmosferine girmesine neden olabiliyor? Bazı çevreler, suikast yapacağı iddia edilen kişinin (sadece CIA''nın iddiası, başka kimse inandırıcı bulmadı) İran değil aksine ABD ve İsrail bağlantılarının bulunduğunu bile iddia ediyor.
Başından beri bir tiyatro oynanıyordu. Birazcık bölgeyi izleyenlerin asla inanmayacağı, son derece zayıf bir iddiaydı bu. Dolayısıyla ciddiye bile almadık. Ama yeni ve dikkat çekici gelişmelere bakınca, “neler oluyor” diyecek hale geldik.
Esir takası ile gündemi izlerken, Suriye''deki iç savaş halinin Türkiye ve bölgeyi nasıl etkileyeceğini öngörmeye çalışırken ABD''nin İran karşıtı tavrı, kuru bir meydan okumanın ötesine geçti. Amerikan donanması, bütün Akdeniz''e kapsayan hava tatbikatları başlattı. Kızıldeniz''den Basra Körfezi''ne kadar bütün Ortadoğu semaları ABD savaş uçaklarının manevra alanı oldu. Olası bölgesel savaş halinde ABD Hava Kuvvetleri''nin yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan ve Cuma gününe kadar devam edecek olan tatbikat çerçevesinde uçaklar, İsrail ve S. Arabistan''daki üsleri kullanıyor.
Zamanlama tam da esir değişimine denk geldi. Ama bu olayla bağlantılı olduğunu sanmıyorum. Son hazırlıklar doğrudan İran-S. Arabistan çatışmasına endeksli gibi görünüyor.
Peki İran''a doğrudan askeri müdahale olur mu? Bu bir çılgınlık olur. ABD ve Avrupa, şu günlerde, Suudi elçisine suikast iddiasıyla İran gibi büyük bir ülkeye saldıracak lükse sahip değil. Ama nükleer mesele unutulmuş gibi görünse de İsrail için bir ölüm kalım meselesi. İran, en az İsrail kadar S Arabistan için de tehdit oluşturuyor. En azından Suudi güvenlik algısı böyle inanıyor. İsrail ve S. Arabistan, ABD''yi böyle bir müdahaleye mecbur bırakabilir mi? İki ülke, ellerinden gelse bugün savaşı başlatacaklar. Ama şu ana kadar Washignton''ı ikna edebilmiş değiller.
Peki İran''a saldırı zor görünüyorsa, aylardır devam eden askeri hareketliliğin sebebi ne?
Aklımıza Suriye geliyor? Dar anlamda iç savaş halinde olan, Arap ülkelerinin ortak tavır aldığı ve dışladığı, ABD ve Fransa gibi ülkelerin bir an önce müdahaleyi kafasına koyduğu Suriye''yi önümüzdeki günlerde ne bekliyor? Son on yılın en yakın dostu Türkiye bile Suriye yönetimini devirmeyi kafasına koymuş ve muhalefeti Türkiye''de örgütlemeye başlamışsa Şam yönetimi için tehlikeli süreç başlamış demektir.
Suriye''ye müdahale ve Şam yönetimini devirmek aynı zamanda İran''a müdahale anlamına gelecektir. Hizbullah''ı etkisiz hale getirecek, İran-Suriye aksını yok edecektir. ABD''nin de İsrail''in de işine gelen bu hesap Suriye-İran ittifakının direncini aşabilir mi? Böyle bir müdahale, İran''ın Suriye''yi cephe olarak kullanmasının, Hizbullah-İsrail savaşının da başlangıcı olacaktır.
Bu da, Kızıldeniz''den İran''a kadar bütün bölgenin etkileneceği anlamına gelir. İzlediği kanlı yöntemler nedeniyle en büyük desteğini kaybeden Şam yönetimi, artık tüm kartlarını İran''dan yana oynuyor. Başka da seçeneği kalmadı. Bu durum; PKK saldırılarının tırmanmasından İran-Türkiye gerilimine kadar Türkiye için de endişe verici gelişmelere yol açabilir.
Şu durumda ABD ve Avrupalı ülkelerin Suriye üzerinden İran''a müdahale projesinden etkilenmeyecek iç bir bölge ülkesi yok. Ancak karar alınmış gibi. Türkiye''nin, S. Arabistan''ın pozisyonu ve ABD''nin İran''a karşı zoraki sertlik gösterisi buna işaret ediyor.
İran ve S. Arabistan zaten Suriye''de çatışma halindeydi. Irak ve Lübnan''da da bu böyle. Ama son yıllarda İran bu iki ülkede pozisyonunu güçlendirdi. Suriye''de ne olacak, bilmiyoruz. İran''ın bütün hesaplarını bozmaya ayarlı bir Suriye projesi var sanki. Bu sefer Türkiye, hiçbir zaman olmadığı kadar işin içinde ve ön sırada.
“Gilat Şalit efsanesi”yle uğraşırken bu tehlikeyi izlemeye fırsat bulabiliyor muyuz? Tehlike, Suriye''ye Libya benzeri müdahaleyi içeriyor. Ama Şam Libya kadar yalnız değil. Böyle bir şey yaşanırsa, Basra Körfezi''nden Kızıldeniz''e kadar her yer cepheye dönüşebilir. Ama karar alınmış galiba.. O zaman müdahalenin zamanı ve niteliği üzerine düşünelim…
Anadolu"nun sessiz insanları ayağa kalkın!
00:0020/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Anadolu''nun sessiz insanları sokağa çıkın! Bu çağrıyı yapmıştık tam bir ay önce. Yine acı, yine öfke vardı. Dün bunların hepsini tekrar yaşadık. Biz uyurken, gece boyu devam eden çatışmalarda 24 asker şehit oldu. Yaralılar, ağır yaralılar, ardından Ankara''nın teyakkuz hali, sınırötesi operasyon, hava saldırıları ve bolca terör tartışmaları. Ekranları kaplayan, yıllardır konuşup duranların karmaşık analizleri. Gazete köşelerinde uzman yorumları… Acıyı yaşayanlar ile profesyoneller arasındaki farkı nasıl da ortaya koyuyordu.
Kan üzerinden bir piyasa var burada… Masumların, Anadolu insanının kanı üzerinden hesaplar yapılıyor. Yıllardır konuşup yazan “uzmanlar”ın aslında yıllardır hiçbir şey söylemediğini farkediyoruz. Siyasi hesaplar, ekonomik hesaplar ve “entelektüel piyasa” kaygıları… Acı konuşma, sorgulama hatta yok sayma zamanı.
Bu yüzden, aynı çağrıyı bugün bir kez daha tekrarlıyoruz.
Anadolu insanları, sokaklara çıkın, meydanlara inin, ayağa kalkın!
Ama öfke ile değil, sessizlikle.. Kırmadan, dökmeden, düşman bellemeden, el ele, omuz omuza.. Milyonlar olarak sessiz protestonuzu ortaya koyun. Teröre, çatışmaya, ayrışmaya karşı, barış için.
Bu çağrıyı, şehir şehir, köy köy, sokak sokak, meydan meydan yayın. Yüreklerimizin hala bir olduğunu, ayrılmadığını, ayrışamayacağımızı, bin yıllık geçmişe bin yıl daha katacağımızı gösterin.
Terörün rantını yiyenlerden, oluşan sektörden, bunu ekonomik kazanca dönüştürenlerden, yıllardır bu mesele üzerine konuşan yazan ancak hiçbir çözüm üretmeyenlerden uzak, hep birlikte ses verin.
Van''dan Edirne''ye, İstanbul''dan Diyarbakır''a yüreklerinizdeki acıyı ve üzüntüyü sessizce ortaya ortaya koyun. Bu toprakların geçmişte çok daha büyük krize bu şekilde çözüm ürettiğini bilenler olarak, geçmişte birbirimize tutunduğumuz değerlerin hepsini küçümseyenlere aldırmadan yeniden harekete geçin.
Yüz binler, milyonlar hasım bilmeden, yaşananların hepsinin üstünde bir değeri, iradeyi ortaya koyun. Hangi siyasi çevreden, hangi etnik yapıdan, hangi dini kimlikten olduğuna bakmaksızın, Anadolu''nun sessizleri olarak sokağa çıkın. Birlikte yaşanabileceğini, yaşamak istediğimizi gösterin. İnadına yapın bunu. Bütün yıpranmışlıklara, aşınmışlıklara, öfkeye, acıya rağmen yapın.
Evet, bu çağrıyı daha önce yaptık, tekrar edelim:
Hiçbir siyasi hesap, etnik proje bu zengin ortaklıktan daha değerli değildir. Aksini söyleyenler yalan söylüyor. Onların solukları çok kısa ömürlüdür inanın! Otuz yıllık acıyı, öfkeyi, çaresizliği içinize gömerek harekete geçin.
Anadolu''da bir milyon hareketi başlatalım. Hiçbir siyasi sembol, konuşma, slogan olmadan, sadece sessizliğimizi, sessizlikle olanları onaylamadığımızı gösterelim.
Eksenimiz Anadolu olsun, evlat acısını yaşayanlar olsun, yürekleri yananlar olsun, ortak geçmiş ve ortak gelecek olsun. Çok bilmişler yüzlerce argümanla bunlara karşı çıkabilir, küçümseyebilir. Onların bu bakışları yüzünden yürekler paramparça oldu, bunu da yüzlerine vuralım.
Teröre karşı, ortak geleceğimizi yok etmek isteyenlere karşı sessiz yürekleri harekete geçirelim. Yüz binlerin, milyonların sessizliğini, sessiz öfkesini harekete geçirelim.
Gelin hep beraber, bir gelecek inşa edelim. İnanın buna gücümüz yeter. İnanın bu duruş sonuç verecektir. Mesele sadece PKK değil, hepimizin ortak geleceğidir, bu ülkedir, bu topraklardır, varlığımızdır.
Neden olmasın! Gelin, harekete geçelim…
Acılarımız da bir bizim...
00:0025/10/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Acılarımız bir bizim. Sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, yoksunluklarımız, zenginliklerimiz bir. Farklılıklarımız zenginlik derken bir anda bu zenginlik çatışmaya, ayrışmaya dönüştürülmüşse, bunun suçlusu biz değiliz. Biz, bu ayrıştırmanın, kopuşun tarafları değil mağdurlarıyız. Kim ne derse desin, kurbanlarıyız.
Bir hafta içinde, önce bir gecede 24 şehit vermenin acısını yaşadık, hemen sonrasında Van ve çevresindeki depremin, yıkımın acısını... Her iki olayda da ocaklara ateş düştü, Anadolu''nun her köşesinden ağıtlar yükseldi. Dağda hayatlarını veren gencecik insanlar da bizim, depremde enkaz altında kalanlar da bizim.
Her olayda, her musibette, ölenler biziz, yarası olanlar biziz. Bu hep böyleydi ve böyle olmaya devam edecek. Biz ne kadar ayrışsak, ne kadar kamplaşsak, ne kadar öfke ile bilenip bir birimize verip veriştirsek de, kaderimiz, ortak geçmişimiz, bugünkü halimiz bunun böyle olmadığını, bazılarımızın inanıp düşündüğü gibi olmadığını haykırıyor bize.
Terör saldırılarında hayatlarını kaybedenler için nasıl suskunlukla bir isyan büyütmüşsek, depremle hayatlarını kaybedenler için suskunlukla acı büyütüyoruz. Ölüm bizi Türk-Kürt diye ayırmıyor, musibetler ayırmıyor. Öyleyse sevinçlerimiz de, gelecek hayallerimiz de ayırmamalı. Biz ne yaparsak yapalım, bazılarımız ne kadar kan üzerinden hesap yapansa yapsın bundan sonra her sınavı birlikte atlatmak zorunda olduğumuzu göreceğiz.
Şehitler için sokaklara çıkanlar, meydanları dolduranlar deprem mağdurları için de seferber oluyor, görmüyor muyuz? Türkiye''nin her köşesinden insanlar, ellerinde ne varsa yardım kuruluşları üzerinden bölgeye gönderiyor, bazıları kendi imkanlarıyla götürüyor, bütün Türkiye''de bir tür yardım seferberliği başladı.
Bu haldeyken, bütün ülke derin bir üzüntüye teslim olmuşken, bazılarının inanılmaz intikam hırslarıyla hareket etmesinin utancını yaşıyoruz. Acıyı düşmanlığı dönüştürmek ve bunun için de deprem gibi bir musibeti kullanmak affedilir bir şey değildir. Bu ülkenin içinde bulunduğu durum, işte bu sakat bakışın sonucudur.
Tam tersini yapacağız. İnadına beraberlikten, kardeşlikten söz edeceğiz. Bunu sadece konuşmayacak, yaşayacağız. Üç kişi, beş kişi kalsak da böyle yapacağız. Silahla, kanla ayrıştıranlar ile sözle ayrıştıranların aynı sonucu istediklerini bileceğiz.
Bütün Türkiye; Trabzon''dan, Edirne''den, Manisa''dan Eskişehir''den dalga dalga yardımları depremden zarar görenlere akıtacağız. Onların üzüntülerini paylaşacak, ellerini tutacak gözyaşlarını sileceğiz. Deprem gibi bir doğal felaketin politik istismarına izin vermeyeceğiz, vermemeliyiz.
Bir gönül seferberliği başlatmalıyız. Gönülden gönüle bir bağ kurmalıyız. Varolan bağlarımızı daha da güçlendirmeliyiz. Gönüllerimizdeki fay kırıklarını onarmalıyız. Deprem, politik istismar yerine yeniden kaynaşmamızın önünü açmalı. Kardeş olduğumuzun, hiçbir hedefin bu kardeşlikten üstün olmadığını, olamayacağını göstermeli.
Yardım seferberliğimiz, merhamet seferberliğimiz ortak gelecek seferberliğimize dönüşmeli. Türkiye''nin her yerinden sivil toplum kuruluşları bütün güçleriyle bölgede olmalı, yaraları sarmalı, gözyaşlarını silmeli, bir olduğumuzu en yüksek sesle haykırmalı. Acılarımızın da üzüntülerimizin de ortak olduğunu, istesek de bunun aksini yapamayacağımızı bu depremle bir kez daha görmedik mi?
Öyleyse aklımızı başımıza alma zamanı. Öyleyse, bunun aksini söyleyenlerin sesini keşke zamanı. Şehitlerimiz ve deprem kurbanlarımızı aynı zamanda, bir hafta içinde yaşadık. Bin yıllık ortaklığı bir kenara bıraksak bile, acılarımız bizi birleştiriyor. Bu yetmez mi? Sevinçlerimiz de birleştirici olmalı.
Olacak da. Yeter ki biz inanalım...
Ölenlere rahmet, kalanlara sabır diliyoruz. Hepimizin başı sağolsun...
Elçi neden gitti? Suriye için düğmeye basıldı mı?
00:0026/10/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Terörle öfkelendik, depremle üzüldük. Öfkemiz ve acımız hala devam ediyor ama bizler, öfkemizi merhamet operasyonuna, dayanışma örneğine dönüştürmeyi bildik. Ancak bu şekilde öfkelerimizin üstesinden gelebileceğimize bir kez daha tanık olduk.
Ama etrafımızda fırtınalar kopuyor. Kendi dertlerimize odaklanırken bunları da bir şekilde takip edebiliyor olmalıyız. ''Arap Baharı''nın ilk ülkesi Tunus''ta seçim yapıldı ve İslamcılar zafer ilan etti. Birkaç yıl içinde “Sudan''dan Suriye''ye Müslüman Kardeşler kuşağı oluşacak” tezi biraz daha netleşti.
Libya''da Kaddafi''nin hazin sonu ve “yeni Libya”ya ilişkin yoğun tartışmalar yaşanıyor. Bir süre sonra Körfez bölgesinde Şii ayaklanması beklentisi hakim. Bu da, İran-S. Arabistan çatışmasını şiddetlendirecek demektir. İngiltere''nin Avrupa Birliği''nden ayrılması tartışılırken, küresel ekonomik kriz özellikle Batı''da jeopolitik çözülmeleri artırıyor. AB''nin merkez ülkeleri arasında ciddi tartışmalar yaşanıyor.
Ama bizim için en acil, yakın tehdit Suriye olacak. Düşük yoğunluklu iç savaş, korkulan anlamda mezhep üzerinden kanlı bir iç savaşa dönüşür mü? Dönüşürse, İran''dan Lübnan''a kadar nasıl bir etki uyandırır? Bu genel istikrarsızlık döneminde PKK nasıl bir bölgesel ''kart''a dönüşür?
Öyle görünüyor ki, Suriye düğümünün çözülmesi, Suriye üzerindeki Büyük Oyun''un sıcak çatışma olarak ortaya çıkması bütün ülkeleri derinden sarsacak. Tabi en başta İran, S. Arabistan ve Türkiye''yi. Son günlerde, bu eğilimin arttığına yönelik işaretler var.
ABD''nin Suriye Büyükelçisi Şam''dan ayrıldı. Aynı şekilde Suriye de Büyükelçisi''ni geri çağırdı. Irak işgalinden sonra “ABD müdahalesi” beklenirken beş yıl aradan sonra Suriye''ye gönderilen Büyükelçi Robert Ford, Suriye muhalefetine tam ve açık destek veriyordu. Hama''ya gidiyor, beyanlarıyla Şam yönetimini çaresiz bırakıyordu. Gerilim zirvedeydi ama Büyükelçi''nin ülkeyi terketmesi gibi bir durum söz konusu değildi. Peki ne oldu da bu ani karar verildi?
Bu bir işaret mi? Suriye''ye yönelik “müdahale sinyali” mi? BM Güvenlik Konseyi''nde bir önceki karar tasarısı Rusya ve Çin''in tepkisiyle başarısız olurken ABD ve Avrupalı ülkeler bundan sonra nasıl bir politika izleyecek?
Libya''ya yönelik NATO müdahalesi sonra erdi. Artık kaynak paylaşımı ve yeni yönetimin inşası zamanı... Kaddafi''nin öldürülmesinden sonra “özel hesaplar” dışında Libya dosyası kapatılmış olacak.
Libya''dan sonra gözlerin Suriye''ye çevrileceği, Suriye cephesinin açılacağı, bu ülkeye de Libya benzeri bir müdahale yapılacağı zaten düşünülüyordu. Ancak Kaddafi yalnızdı. Hem kendi halkı tarafından hem bölge ülkeleri tarafından hem de Batı tarafından yapayalnız bırakılmıştı. Güvenlik Konseyi''nde alınan Libya kararında Rusya ve Çin adeta aldatılmıştı.
Suriye ise öyle değil. Esad yönetiminin etrafında bir tür ideolojik örgüt mantığı ile kenetlenmiş, istihbarat ve askeri yapılanma var. Bu yapı, Suriye halkının belli bir bölümü tarafından kayıtsız şartsız destekleniyor. Suriye''ye Libya modelini uygularken aynı sonuçların alınamayacağı düşünülmeli. Benzer bir müdahale olduğunda, iç savaşın kaçınılmaz olacağı, mezhep eksenli bir direniş gelişeceği, bu direnişin ise İran ve Hizbullah gibi örgütler tarafından şartsız destekleneceği bilinmeli.
Yine de Büyükelçi''nin Suriye''yi terkedişi hiç de öyle sıradan bir olay değil. Önümüzdeki günlerde hareketli günlerin başlayacağını, iç çatışma hatta müdahale senaryolarının hızla gündeme getirileceğini beklemeliyiz. Peki sonrasında ne olacak?
İran doğrudan Suriye''ye müdahil olacak. Hizbullah müdahil olacak. Körfez ülkelerindeki Şiiler ve Irak''taki Şii yönetim hiç de yerinde durmayacak. Bu çerçevede Türkiye-İran ilişkileri alabildiğine gerilecek. PKK saldırıları tırmanacak. Ankara ile Tahran arasında teröre karşı ortak mücadele azminin yenilenmesi Suriye meselesine nasıl yansır bilemiyoruz ama PKK''nın son saldırılarının Suriye''deki gelişmelerden bağımsız olmadığını artık hepimiz biliyoruz.
Tam da bu dönemde, Türkiye''nin terör operasyonu, zamanla kapsamını genişletip başka bir hal alır mı? Bekleyip göreceğiz. Ancak PKK saldırıları, terör operasyonları Suriye''ye yönelik müdahale senaryolarından hiç de bağımsız değil. Depremin yaralarını sarmayı tamamlamadan yeni ve bu sefer Suriye sınırlarını bile aşan bir bunalımla yüzleşecek gibiyiz.
Büyükelçi''nin gitmesi Suriye mesaisinin başladığı anlamına geliyor... Suriye için düğmeye bastılar...
Bir ibretlik hikaye: Bunu Türkiye"ye de yapacaklar!
00:0028/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Deprem, Suriye, Libya ya da Tunus seçim sonuçları değil bugünkü konumuz. Ya da Pakistan''ın adım adım iç savaşa sürüklenmeyi, İran-S. Arabistan güç savaşı da değil. Bir çoğumuzun adını bile bilmediği ama Türkiye''nin en büyük sorunuyla ciddi biçimde örtüşen bir krizin hikayesini ve ibret verici öyküsünü anlatmak istiyorum.
Kürt meselesi, Belucistan meselesi ve iki müttefik ülkeye atılan kazık, itiraflar ve gerçekler şeklinde başlayan bir hikaye bu.. Topraklarının bir bölümü İran''da diğer bölümü Pakistan''da olan, Pentagon tarafından servis edilen “Büyük Belucistan haritaları” ile gündemimize gelen, stratejik pozisyonu nedeniyle Somali ya da Yemen''e benzeyen, iki ülkeyi dize getirme potansiyeli taşıyan, batılı istihbarat kuruluşları tarafından örgütler kurularak istismar edilen bir bölge Belucistan.
Neden tekrar gündemimize girdi? Temmuz ayında Pakistan''a gönderilen ABD askeri heyeti, yıllardır iç savaşa sürükledikleri Pakistan''a şu öneriyi getirir: Belucistan''da referandum yapın! Tabi kıyamet kopar. ABD-Pakistan ilişkileri zaten gergindir, Çin Pakistan''dan askeri üsler istemektedir, ABD özel birlikleri bu ülkeyi kan gölüne çevirmiştir.
Belki yıllar sonra Türkiye, aynı öneri ya da dayatmayla karşılaşacak. Açık söyleyelim karşılaşacak ve biz bugün bunu burada not edelim. “Allah''ın ordusu değil, Amerika''nın ordusu”, “İran Apo''sunu yakaladı” ve “İşte böyle satarlar adamı” başlıkları ile üç yıldır bu köşede tartıştığım konu ile ilgili uyarılarımı tekrarlamak istiyorum.
Hikaye şöyle:
O dönemde; Pakistan''daki istikrarsızlığı izlerken, Benazir Butto suikastini tartışırken ABD ve İngiltere''nin müttefik olan Pakistan''a karşı Özgür Belucistan Hareketi''ne destek verdiğini fark edince hayretler içinde kaldım. Bir yandan müttefikleri olan ülkeyi destekliyorlardı diğer yandan ülkeyi bölecek harekete silah ve finansal destek sağlıyorlardı. Ne gariptir ki, o bölgenin özgürlüğü için savaşan, ABD ve İngiltere''den para ve silah alan gruplar ''İslamcı'' gruplardı.
ABD ve İngiltere''nin jeopolitik hesapları, enerji planları için projelendirdiği Büyük Belucistan için örgütler kuruluyor, harekete geçiriliyordu. Bu örgütler ''İslamcı''ydı ve kimlikleri yüzünden İslam dünyasında sempati bile topluyordu. Hepsi birer taşerondu ve bu gerçeği anlatmak çok zordu.
2009 yılında, İran Belucistan''ı için savaşan "Cundullah" örgütünün lideri olan Abdülmelik Rigi''nin kardeşi, örgütün İran topraklarındaki saldırılarını ABD''nin talimatıyla yaptıklarını açıkladı ve; “Cundullah''ı ABD kurup destekledi. Talimatlarımızı ondan alıyorduk. Kime saldırıp kime saldırmayacağımızı ABD''liler söylüyordu. Para ve teçhizat onlar tarafından veriliyordu” şeklinde itiraflarda bulundu.
İran düşmandı, Belucistan''ın İran topraklarında kalan bölümünün bağımsızlığı için savaşan örgütlere destek, İran''ı zayıflatmak için veriliyordu. Peki ABD ve İngiltere, en yakın müttefikleri Pakistan''a karşı niye aynı amaca yönelmiş örgütleri destekliyordu? En yakın müttefikleri Türkiye''ye karşı neden terör kartını kullanıyordu? Bu ülkeler, terör üzerinden hem düşmanlarını hem de dostlarını nasıl da yıkıma uğratıyordu!
Bu açıklamadan yedi ay sonra, örgütün başındaki isim yakalandı. Şubat 1999''da Abdullah Öcalan''ın Kenya''da yakalanıp Türkiye''ye getirildiği operasyonun bir benzeri yine Şubat 2010''da İran''da yaşandı. Cundullah lideri Abdulmelik Rigi, yakalanıp İran''a getirildi.
Elbette bu operasyon, İran güvenlik birimleri açısından olağanüstü başarıydı. Yıllardır izi sürülen, Batılı istihbarat servisleri tarafından korunan ve desteklenen, İran''ı parçalama projelerinde kullanılan, İran''ın can düşmanı bir örgütün lideri etkisiz hale getiriliyordu.
Rigi, bir gün önce Afganistan''daki bir ABD üssünde görüntülendi. Hemen ardından Dubai''ye geçti, oradan Kırgızistan''a gitmek için uçağa binerken yakalandı. Dubai, aynı günlerde İsrail istihbaratının bir Hamas yetkilisine yönelik iyi düşünülmüş suikast operasyonuna sahne oluyordu.
Dar anlamda “terör örgütleri”nin ya da bölgesel, etnik veya başka bir saikle silahlı mücadele yürüten sistem dışı yapıların hedefleriyle daha üst, daha karmaşık hesaplar birbirine karıştığında ortaya dramatik görüntüler çıkıyor. Çoğu zaman bu örgütler, kendi özel gündemleriyle bu büyük hesaplar arasında sıkışıp kalıyor. İşte o zaman “ihale” devreye giriyor, amaç belirsizleşiyor, o silahlı yapı bir uluslararası “kart”a dönüşüyor. Örgütler çoğu zaman bunu ince bir strateji, çıkar örtüşmesi olduğunu sanıyor, bir başarı öyküsü olarak pazarlıyor. İhaleyi verenler hesapları başka kartlar üzerinden yürütmeye başladığında acı gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.
Bu örgütler Belucistan''da İslamcı oluyor, bir başka ülkede Şii oluyor, başka ülkede Sünni oluyor ya da milliyetçi oluyordu. Her ülkenin özel şartlarına göre örgütlerin siyasal kimlikleri değişiyordu. Ama desteklenen örgütlerin bulunduğu coğrafya üzerindeki hesaplar kesinlikle birbirini tamamlıyordu. Bu yönüyle PJAK da Cundullah da aynı akıl tarafından yönetiliyor. Cundullah İran''da ne yaptıysa PJAK aynısını yaptı. İki örgütü de ABD ve İngiltere''nin kurduğu, finanse ettiği, saldırı hedeflerini bile ellerine tutuşturduğu artık biliniyor. PKK''nın silah kaynağının Irak merkezli aynı ülkeler ve bu ülkelere mensup güvenlik şirketleri olduğunu da unutmayalım. Karşımıza nasıl bir harita çıkıyor?
Düşmanlarınıza karşı tedbir alırsınız ama dostlarınıza hazırlıksız yakalanırsınız. Türkiye''nin de Pakistan''ın da en büyük zararı dostlarından gördüğünü bilmiyor muyuz?
Bugün Pakistan''a; Belucistan''da referandum dayatan irade aynı dayatmayı şartlar elverdiğinde Türkiye''ye de yapacak. İsterseniz bir yere not edin, o gün birlikte hatırlarız…
Batı, İslam"la savaşı kaybetti
00:001/11/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İslam ve terör, radikal İslam, Siyasal İslam, İslam tehdidi, medeniyetler çatışması, Batı''nın hayat tarzına tehdit, İslam''ın meydan okuyuşu, küresel terörle mücadele, Amerikan İslamı, Ilımlı İslam, Büyük Ortadoğu Projesi, Siyasal İslam''ın iflası, El Kaide ve daha niceleri…
Soğuk Savaş daha sona ermeden, iki kutuplu dünya sistemi dağılmadan İslam ve tehdit eşleştirmesini yapanlar, Müslümanları Batı''nın küresel hakimiyetine karşı yakın tehdit ilan edenler, İslam''ı ve Müslümanları tıpkı Sovyetler gibi, kontrol altına alabilmek için seferberlik başlatanlar, entelektüel terörizmi hepimize kanıksatanlar, algılarımızı yönetenler, güvenlik stratejilerini bu yeni tehdide karşı yeniden şekillendirenler, bu strateji uğruna ülkeler işgal edip iç savaşlar çıkaranlar, terör örgütlerini kullananlar şimdilerde ne düşünüyor…
Soğuk Savaş döneminde Müslüman ortak kuşaktaki her ülkeyi seküler yapılar olarak dizayn ederken şimdi bu yapılar silinip giderken İslam''a mı yatırıp yapmaya başladılar? Batı, artık İslam''la ittifak mı kuracak, iyi mi geçinecek, barışacak mı? Bölgesel ve küresel çıkarlarını bu yeni ve yükselen dalga ile mi güvence altına alacak? Batı, artık Müslümanlığı, İslam''ı mı kullanıyor?
Bu konuların dikkatli ve serin kanlı biçimde tartışılması, Türkiye ve bölgenin entelektüel birikiminin bu yeni tartışmaya yönlendirilmesi gerekiyor. Çünkü onların bu bölgedeki geleceği kadar, bizim coğrafyamızın geleceği de bu tartışmaya ayarlı. Yirmi yılı aşkın bir süredir, muhafazakarından liberaline herkes, İslam eksenli tartışmaları Batı''dan yönlendirilen entelektüel dalgaya bağımlı tartıştı.
Ama bu seferki tartışma yerli bakışla, durduğumuz yerden dünyaya bakarak yapılmalı. Kendi pozisyonumuzu kendi perspektifimizle görüp kendi cümlelerimizle tartışmalıyız. “İslam''ın kanlı sınırları”ndan “İslam kendi içinde çatışacak” tezlerine kadar, bütün denemeleri çaresizlik içinde seyredenlerin sözlerini açıkça söyleme, seslerini yükseltme zamanı artık.
“Arap Baharı” denilen dalga, Batı''nın bu coğrafyaya yeniden biçim verme stratejisi gibi algılanıyor. İlk bakışta öyle görünebilir, şu an itibariyle dalgayı yönetme konusunda bir adım önde olabilirler ancak bölgenin yarınını yönetme konusunda sanıldığı kadar şanslı olmayacaklarını hep birlikte göreceğiz.
Her ne kadar, ömrünü tamamlamış Soğuk Savaş artığı seküler rejimleri gidişini alkışlıyor görünseler, yeni siyasal yapıların İslamcılar tarafından şekillenmesini kanıksamış görünseler hatta onlara destek verseler de, zamanla bu ittifak ilişkisinin kolay yönetilebilir bir şey olmadığını anlayacaklardır.
Bu yüzden, şu an için başka da bir seçenekleri yok. Yine bu yüzden, isteseler de istemeseler de yeni iktidar kadrolarıyla iyi geçinmek zorundalar. Ama onları yönetmeye kalkıştıklarında ciddi bir dirençle karşılaşacaklarını şimdiden söyleyelim. Tunus''ta başlayıp devam eden dalganın ilk aşamasında bir ittifak kendini gösteriyor. Bir sonraki dalga çok daha keskin olacak ve işte o zaman tarihin akışının, güç haritasının değiştiğini farkedeceğiz.
Tunus''ta Nahda''nın seçimi kazanması bir örnek… Hemen her ülkede aynı örnekler yaşanacak. Yıllardır burada ifade ettiğimiz; Sudan''dan Suriye''ye kadar Müslüman Kardeşler Kuşağı'' gerçeği her geçen gün daha da belirginleşecek. Bunun Asya, Güney Asya aşamaları da var. Endonezya''dan Pakistan''a kadar bir yenilenme, değişim dalgası kendini gösterecektir.
Batı''nın İslam''la savaşı, onu kontrol altına alma stratejisi bizce başarısızlığa uğradı. Seküler rejimlerin yenileme başarısını gösterememeleri, savaştıkları kimliklerin kontrol ettikleri ülkeleri yönetmeye başlaması bunun göstergesi. “Sovyetler''i nasıl yendiysek İslam''ı da yenmeyi başaracağız” diyenler bu sözleri on beş yirmi yıl önce söylemişti. Ama zaman bitti ve bu sözler anlamsızlaştı.
Küresel ekonomik krizin siyasal krize, güç kaymalarına, jeopolitik çözülmeye yol açtığını göreceğiz. Ortadoğu sokaklarındaki öfkenin çok yakında Amerika ve Avrupa şehirlerini de kapladığını göreceğiz. Kendi içine kapanan, derin sorunlarıyla yüzleşen, konforu bozulan, bir süre sonra birbiriyle hesaplaşmaya başlayanların bu coğrafyada denetim sağlamaları mümkün olmayacak.
Onların İslam''la hesaplaşması bitti. Çok kan aktı, yüzbinlerce insan öldü, ülkeler harap oldu ama kaybettiler. Bundan sonra kaybedişlere tanık olacağız. İslam''ı ehlileştirme, Müslümanları dize getirme dönemi sona erdi. Ya barış içinde yaşayacaklar ya da bu coğrafyadan çekip gidecekler…
Hasta adamlar kıtası: Avrupa iç savaşı mı?
00:003/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yunanistan''ı kurtarma paketi, borçlarının önemli bir bölümünün silinmesi ve Avrupa Birliği''nin bir trilyon Euro''ya çıkarılan imdat paketi, aslında Fransa ve Almanya''nın alacaklarını kurtarma paketiydi. Kesinlikle Yunanistan''ı ya da AB ülkelerini krizden çıkarma amacına yönelik değildi ve buna kimse inanmıyordu. Atina''nın; "Ben bu işi halka götüreceğim" demesiyle oyun bozuldu. Almanya ve Fransa şokta. Yarın kendilerine borçlu diğer Avrupa ülkeleri de "kurtarma paketlerini" halka sorarsa, batan Almanya ve Fransa olacak demektir.
Yunanistan zaten iflas etmişti. Bu ülkeler alacaklarını tahsil etme peşinde, Yunanistan''ı kurtarma peşinde değil. Yaz aylarında paketleri ve iflasları tartışırken; "artık şirketler değil devletler iflas edecek ve bu sonbahar şiddetli deprem dalgaları Avrupa''yı vuracak" demiştik. Sonbahar önemliydi, kış önemliydi ve öyle de oluyor. Yine geçtiğimiz yıl, "iflas eden Yunanistan değil Avrupa" demiştik. AB''nin merkez güçlerinin "kriz Avrupa''da değil Yunanistan''da" yönlendirmesinin aldatmaca olduğunu, dikkatleri küçük ekonomilere çekerek büyük çözülmeyi gizlemeye çalıştıklarını ifade etmiştik. Bu yıl Mayıs ayında Yunanistan''a 110 milyar euroluk yardım tartışılırken de; "Şu an bu para gözümüze çok büyük gelebilir ancak sonbaharda AB ülkeleri trilyon dolarlık kurtarma paketlerini konuşacak" uyarısı yapmıştık.
Öyle olmadı mı? 2006''dan bu yana, krizin gerçek boyutunun gizlendiğini, finansal krizle sınırlandırıldığını ancak bunun aslında siyasal bir kriz olduğunu, jeopolitik çözülmelere, güç kaymalarına, toplumsal travmalara yol açacağını söyledik durduk. Bu uzun zaman boyunca ülkeler, finansal otoriteler kriz konusunda dünyaya sürekli yalan söylediler, yalan söylemeye de devam ediyorlar.
Bir şey daha söyleyelim: Önümüzdeki haftalarda ABD''yi güçlü dalgalar vuracak. İsterseniz bir yere not edin. Kasım ve Aralık ayında ABD ekonomisini dikkatle izlemeyi öneriyorum. İzlemesek de şok dalgalarını göreceğiz, hissedeceğiz.
Temmuz ayında yine burada, krizin Avrupa Birliğini parçalayacağını, yeni bir Avrupa güç haritasının ortaya çıkacağını tartışırken, aslında böyle bir tartışmanın Batı''da yapıldığını hatırlattık ve yeni güç haritasına ilişkin öngörülere yer verdik. Şöyleydi:
Alman Bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, Slovenya ve Slovakya.. Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya, Litvanya... Doğu Avrupa: Polonya, Romanya, Bulgaristan vs... Akdeniz Ülkeleri: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta..
Çekirdek Avrupa dışında büyük bir çözülme beklentisi var. Alman-Fransız ekseni, İngiltere ve Anglosakson ülkeleri ile Güney Avrupa hızla birbirinden uzaklaşıyor. Yeni bir Avrupa, parçalanmış Avrupa haritası şekilleniyor. Yunanistan''ın Euro''dan dışlanması, İngiltere''nin AB''den çıkmayı referanduma sunma tartışması, İtalya ve İspanya''nın Almanya ve Fransa''ya öfke saçması bu çözülmenin ilk aşamaları, işaretleri. Birkaç gün önce Yunanistan''da az kalsın darbe yapılacaktı. Askeri müdahalenin olduğu bir AB ülkesi! Nasıl görünüyor?
Birleşik Avrupa rüyası çoktan bitti, parçalanmış bir Avrupa tartışacağız artık. Bu da bir tür "Hasta adamlar coğrafyası" demektir. Artık ülke kurtarma yerine ülke ihraç etme dönemi başlamıştır. Yunanistan bunun ilk örneğini oluşturabilir. Şirket kurtarma dönemlerinden ülke ihraç etme dönemine gelindi, ibretlik bir hikaye bu ve çözülme çok hızlı ilerliyor.
José Manuel Barroso''nun, devlet ve hükümet başkanlarına yaptığı şu çağrıyı o zaman not etmiştik: "Kimse kendini kandırmasın, durum çok ciddi ve çözüm gerektiriyor. Aksi takdirde bunun olumsuz sonuçları Avrupa''nın her köşesinde ve daha da geniş bir alanda hissedilecek. Euro bizim en büyük kazanımlarımızdan biri. Getirisi, üye ülkelerin sarf etmesi gereken çabalardan çok daha ağır basıyor. Burada düşüncesizce davranamayız. Aksi takdirde tarihin bu kuşağın siyasetçileri hakkındaki hükmü çok ağır olacaktır..."
İsyan çağı, Arap Baharı ve Avrupa başkentlerini yayılacak kitlesel öfke.. Aslında birbirinden farklı şeyler değil. Ortadoğu sokaklarını vuran öfke, çok geçmeden Avrupa başkentlerini de sarsacak. Kitlelerin memnuniyetsizliği, şikayeti, farklı ifadelerle de olsa aynı. Kahire''de, İskenderiye''de yürüyenlerle Paris''te öfke biriktirenler çok da farklı değil. İslam kuşağındaki öfkenin sebebi zorbalıksa Avrupa''daki öfkenin sebebi refah kaybı, Asya''dakinin sebebi refah arayışıdır. Kriz yeni bir aşamaya geçti. Bundan sonra siyasal ve sosyal sonuçlarıyla kendini gösterecek ve asıl etkisini bundan sonra gösterecek.
Kitlesel, nerede duracağı kestirilemeyen, askeri güçlü önlenemeyecek, olağanüstü yasalarda durdurulamayacak bir dip dalga geliyor. Yunanistan''la başlayan çözülme, bu yıl sonuna kadar çok daha etkili hale gelecek. Kasım ve Aralık aylarına ABD''de olacaklara dikkat çekiyorum. Beş yıldır kriz konusunda yalan söylediler, yalan söylemeye devam edecekler. Siz buna inanmayın. Avrupa ve Amerika''yı dikkatle izleyin. Söylediklerinin tersi olacak ve o dip dalga giderek güçlenecek. Arap Baharı nasıl bu bölgeyi sarsıyorsa o dip dalga da Batı''yı dize getirecek, yeniden biçimlendirecek ve dünyaya yayılacak.
İngiliz basını; yedi yıl sonra Avrupa iç savaşı başlar, demiş. Sansasyonel ve uçuk bir düşünce. Peki imkansız mı? İkinci dünya savaşı öncesine bir bakın isterseniz...
.Suriye"de çözüm arayışı, İsrail"in saldırı hazırlığı
00:004/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye ile Arap Birliği arasındaki uzlaşma, uygulanabilir mi? S. Arabistan, Katar, İran arasında ne tür pazarlıklar yapıldı, henüz bilmiyoruz ama bu ülkelerin belirgin rol oynadığı bir uzlaşma zemini, daha doğrusu taahhüdü ilan edildi.
Arap Birliği kimliği ile Şam yönetimi arasında varılan uzlaşmaya göre, tanklar ve askeri birlikler yerleşim birimlerinden çekilecek, ölümlere son verilecek, rejim karşıtı ayaklanmanın başlamasından bu yana, yani yedi aydır gözaltına alınanlar, tutuklananlar serbest bırakılacak…
Tabii bu arada muhalifler silah bırakacak, çatışmaya son verilecek. Bir nevi ateşkes kararı, ardından da müzakere için zemin oluşturulması amaçlanmış. İlan edilen durum böyle. Muhalifler, uzlaşmaya yanaşmazsa da söz ülkeler onlar ikna edecek.
Bunlar nasıl olacak, nasıl gerçekleşecek, sorun böyle bir uzlaşmayla çözülebilecek kadar basit miydi, basitse bu kadar ölümde ısrar etmenin anlamı neydi, Şam yönetimi bugüne kadarki baskılara neden direndi, daha önce bu talepleri neden kabul etmedi…
Çözüm planına bu sorulardan bakılınca iki şey çıkıyor ortaya: Ya Şam yönetimi köşeye sıkıştı ve çaresiz ya da bu plan uygulanamayacak, zamana oynuyor. Hangisi gerçek elbette önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama Suriye''nin, bu haliyle kalması elbette mümkün olmayacak.
Çözüm planına göre, muhaliflerle yönetim masaya oturacak, belki bir süre sonra bizzat Beşşar Esad onlarla görüşecek. Beklenti ve iyimserlik bu yönde. Ama Suriye gerçekleri buna izin verir mi? Muhaliflerin anlaşmadan hiç de memnun olmadığını söylemeye gerek bile yok.
Suudi Arabistan ve Katar''ın durumu belki çözüm planından çok daha tartışmaya açık. Suudi yönetimi, bugüne kadar keskin bir şekilde Baas karşıtı pozisyon aldı. İran''la bölgeye yayılan çekişmesi aslında Suriye''ye yönelik pozisyonunu da tanımlıyor. İran-Suud çatışmasının Irak''ta, Suriye''de, Yemen''de, Lübnan''da ne kadar sertleştiğine hemen her gün tanık oluyoruz.
Katar ise, Libya örneğinde olduğu gibi, bölgesel değişimde öncü ülke olma şeklinde bir rol tanımlaması yaptı. Gerçi bu tanımlamayı kendisinin yaptığına pek kimse inanmıyor. Böyle bir rol kendisine önerildi ve o da bunu kabullendi. Libya''ya asker gönderdiğini kendisi açıkladı. Körfez İşbirliği Konseyi çerçevesinde oluşturulan Arap gücünün merkezinde S. Arabistan ve Katar var. Bu gücü Yemen''de kullandılar.
Katar''ın, Libya''dan sonra Suriye''ye yoğunlaşması bekleniyordu. Adeta bölgesel seferberlik başlatılacaktı. Bir anda hava değişti. Katar ve S. Arabistan, İran''la çatışma haline sürüklenirken Tahran''la Suriye konusunda anlaşmış görüntü veriyor şimdi.
Bütün bunlar olurken, Suriye''de iç savaş biter mi, ölümler sona erer mi yoksa birkaç hafta içinde bu uzlaşma da silinip gider mi tartışmaları yapılırken, Suriye''de tansiyon düşürülürken İran yeniden merkeze alındı.
İsrail, Yunanistan ve Rum Kesimi ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde, İtalya hava sahalarını da kullanarak askeri manevralara başladı. Şimon Peres''in Rum Kesimi''ne yaptığı ziyareti bu çerçevede dikkatle değerlendirmek lazım. Aynı anda ABD ve Fransa''dan İran''a müdahale söylemleri yeniden devreye girdi. İsrail''in İran''a saldırı hazırlıklarına başladığı, aynı şekilde İngiltere''nin de saldırı hazırlıkları yaptığı haberleri servis edilir oldu.
Suriye''ye müdahale beklerken İran''a müdahale beklentisine yönlendirildik. Peki bir günde Suriye''yi gündemden düşürüp İran''ı nasıl gündeme aldılar? Bir hafta içinde Suriye ile uzlaşmaya varıp İran''ın nükleer tesislerine müdahaleye nasıl geçtiler? Yine birkaç gün içinde İsrail''in Gazze''ye saldırı hazırlıklarını yoğunlaştırdığını görüyoruz.
Burası Ortadoğu… Bölge ile ilgili karar vericilerle oyuncuları dikkatle ayrıştırmak lazım. Karar verildiği anda barış, karar değiştirildiği anda savaş ortamı oluşabiliyor. Katar ev S. Arabistan''ın, Arap Birliği üzerinden yürüttüğü süreç, birilerinin Suriye gündemini erteleyip İran''ı öne almasıyla mı gerçekleşti?
Galiba böyle oldu, birileri önceliği yeniden değiştirdi. Biz de takip ediyoruz… İran''ın yeniden hedef alınmasına ve Gazze''ye saldırı hazırlığına dikkat…
Dönerci cinayetleri, "Alman Ergenekonu"
00:0015/11/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya''da Türkler''in oturduğu evler ateşe verildiği günlerde "Alman Ergenekonu"na dikkat çekmiş, bir derin devlet yapılanmasının, sistemik bir odağın, Alman ulusal iç ve dış politikası ekseninde örtülü operasyonlar yaptığını, bu operasyonları da aşırı sağ çetelerle kamufle ettiğini ifade etmiştim.
Evlerin kundaklanmasına ses çıkarmayanlar, "Alman Ergenekonu" ifadesinden son derece rahatsız oldular. Yıllardır dikkatimi çekerdi, izlerdim ama bu olaylardan sonra Alman istihbaratının Türkiye operasyonlarına daha bir dikkatle bakar oldum. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ''Alman vakıflarının faaliyetleri ve terör finansamı''na ilişkin sözleri bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Alman istihbaratının Türkiye operasyonlarının irdelenmesi için elverişli bir ortam oluştu. Ancak bu da çok kısa sürdü ve hiçbir sonuç alınamadı. Nedense konu Almanya olunca Türkiye''de herkes özellikle de entelektüel camiayı ve sivil toplum örgütlerini bir sessizlik kaplıyor.
Şimdi yeni bir olay var karşımızda…
2000-2006 yılları arasında 8''i Türk 9 yabancı esnafı öldüren Neo-Nazi terör örgütünün eylemleri ile ilgili soruşturmanın ayrıntıları ortaya çıktıkça "Alman Ergenekonu dosyası" daha bir aydınlanıyor, bu ülkeye getirilen cenazelerin gerçek failleri ortaya çıkıyor. Söz konusu örgütün üç üyesinden biri itirafçı olup cinayetleri anlatınca nasıl bir derin devlet yapılanması ile karşı karşıya olduğumuzu öğreniyoruz.
Meğer, dönerci cinayetlerini neo-naziler üzerinden Alman istihbaratı yapıyormuş!
Cinayetleri işleyenler de ajanmış! Alman istihbaratının muhbirleriymiş. Almanya şimdi bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? Şimdiden not edeyim, hiçbir şey çıkmayacak. Alman hükümeti bir süre sonra dosyayı kapatacak, olayları unutturacak. Türkiye''de kimse de bu olayların üzerine gidemeyecek, soruşturmanın takipçisi olamayacak.
Neden mi?
2 Şubat 2008''de Ludwigshafen''da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetti. Cenazeler Türkiye''ye getirildi. Saldırıyla ilgili görgü tanıkların ifadeleri sonradan değiştirildi. Ardından Almanya''nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya''da Türkler''in oturduğu evler yanmaya başladı. Birileri evleri ateşe veriyordu. Yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu ve bunlar kısa zaman içinde, sistematik biçimde gerçekleşti. İlginçtir, bu saldırılar Türkiye''de Ergenekon operasyonları ile aynı dönemde başladı!
Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Yüzden fazla saldırıya ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Ne mi oldu? Savcı; "kanıt bulunamamıştır" dedi ve dosya kapatıldı.
Alman adaleti böyle işliyordu. Yıllardır Türkiye''ye insan hakları baskıları yapan, adalet, özgürlük söylemleri pazarlayan Almanya, Türkiye''nin etnik ve mezhep haritasını tahrik eden eylemlerine, derin devlet cinayetlerini de katıyordu.
O zaman; "bu yangınlar aşırı sağın saldırıları değil" demiştik. Aşırı sağın yükseldiğini dair örnekler azalmışken ya da etkisi kaybetmişken böylesine sistematik bir saldırı, "Alman Ergenekonu''nun ya da Alman istihbaratının örtülü operasyonundan başka bir şey değil" demiştik.
Bakın şimdi, dönerci cinayetleriyle ilgili bulgular bunu doğruluyor. Cinayetleri neo-nazi gruplar işledi, doğru. Ama onlar sadece tetikçiydi. Asıl fail Alman istihbaratı ya da Alman devleti içindeki, sistem içindeki güçler. Zaten tetikçiler de muhbir ya da ajanmış!
Ne olacak şimdi? Hadi Almanya, yakılan evlerle ilgili dosyayı yeniden aç. Aç bakalım bunun altından kimler çıkacak? O dosyaları aç da, aslında aşırı sağı insanlarımızın üzerine kimin saldığı da ortaya çıksın.
Almanya, kendi "Ergenekonu"nu tasfiye etsin önce. Edecek mi? Elbette hayır. Bu dosyalar da deliller de karartılacak. Kriz Avrupa''yı salladıkça benzer cinayetlerin sayısı artacak ve derin devlet operasyonları daha da artacak.
Oyun bitti, Esad için yolun sonuna gelindi
00:0016/11/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye yönetimi için yolun sonuna gelindi. Beşşar Esad iktidarı ve Baas rejimi ömrünü tamamladı. Benzer her rejim ve yönetim gibi, ömrünün son anlarında kan üzerinden, silah üzerinden intikam alıyor, bu tutumunun kendini kurtaracağına inanıyor, tam anlamıyla intihar ediyor.
Oysa fırsatları vardı, destek verenler vardı. O da Ortadoğu tipi baskıcı rejimlerin geleneğini devam ettirdi. Gururlu, acımasız, hayal dünyası içinde, güç sarhoşluğuna teslim olmuş halde; Soğuk Savaş dönemi alışkanlığı ayak oyunlarıyla bir yere varacağını düşünerek en büyük hatayı yaptı. Sözler verdi tutmadı, reform söylemleri sadece oyalamaydı, zamana oynadı. Saddam da aynısını yaptı, Kaddafi de aynısını yaptı, hepsi kaybetti. Bundan sonra geri dönüş olmayacak. Esad yönetimi ve Baas rejimi için oyun bitti.
Bir perde kapandı ama yeni bir perde açılıyor. Yeni dönemde, rejimin yaşayıp yaşamayacağı değil, nasıl gideceği belirlenecek. Belki de en zor safha şimdi başlıyor. Kolay gitmeyecek, ülkeyi kan gölüne çevirecek. Trajedilere tanık olacağız. Şam yönetimi, muhtemelen ülkeye tamamına sahip olmayı değil; kendisine destek veren toplumsal tabana güvenerek, ülkenin parçalanmasını göze alarak, bir bölümüne hakim olmayı deneyecek.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın dünkü sözleri, Türkiye için Şam yönetimi bittiğinin ilanıydı. “Sürekli bir aldatmacanın içinde oldular. Dönüşü olmayan yola girmemeleri hepimizin arzusudur. Sağduyunun sesine kulak verilsin. Suriye yönetimi bıçak sırtındadır, çok geçmeden yanlıştan dönülmeli” sözleri belki küçücük de olsa umudun kaldığına işaret edebilir ama öyle değil. Umut da bitti, yol da… Artık Türkiye ve Suriye, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Öcalan''a sahip çıktıklarında olduğu gibi, karşıt cepheler haline geldi.
Arap Birliği''nin Suriye''yi dışlaması ciddi bir gösterge. Varılan uzlaşmaya rağmen ölümler devam edince bu karar alındı. Ama aslında karar, Suriye''ye doğru ilerleyen tehlikenin ilk işaretiydi. Libya''da da öyle oldu. Arap dünyası uçuşa yasak bölge istedi. Güvenlik Konseyi kararı aldı ve Fransız uçakları bu ülkeyi bombalamaya başladı.
Arap Baharı''nın yeni ve belki de en kanlı cephesi Suriye. Baas rejiminin dayandığı toplumsal kesim, bir örgüt duyarlılığına sahip ve Esad buna güveniyor. Diğer ülkede, rejimlere bağlı böyle homojen bir çevre yoktu. Bu gerçek Esad''ı kurtaramaz elbette ama Suriye cephesinin çok zor olacağına işaret ediyor. Mezhep eksenli çatışmanın, Suriye sınırları dışına taşma ihtimali yüksek. İran, Baas rejimi ve Hizbullah''ın Körfez''deki yakın kesimlerle dayanışması, Suriye meselesini bir anda bütün bölgeye yayılan krize dönüştürebilir.
Daha şimdiden müdahale senaryoları tartışılıyor. Suriye''de de Bingazi modelinin uygulanacağı, Bu sefer Bingazi''nin Hama olabileceği, İran''ın karşı müdahalesi ihtimalini ortadan kaldırmak için İran''a saldırı tehditlerinin yoğunlaştırıldığı, Batılı ülkeler ve İsrail''in İran''ı tehdit etme sebeplerinin aslında Suriye olduğu, buna karşı İran ve Irak ordularının yakınlaştığı, ABD''nin Irak''tan çektiği ''Predator''leri İncirlik''e yerleştirme sebebinin aslında Suriye olduğu gibi..
Senaryo ne olursa olsun, bu sefer Türkiye tam merkezde yer alacak gibi. Arap dünyasındaki değişim dalgalarını dikkatle, tutarlılıkla, dengeli biçimde izleyen Türkiye, bu sefer Suriye''de rejim değişikliğinin mimarı olma yolunda sanki. Bunun bedeli ne olur, hesabı ne olur bilemeyiz. Ama yıllardır Suriye''yi Batı''dan gelen tehditlere karşı koruyan Türkiye, bu sefer Baas rejiminin ipini çekiyor. Ankara''nın; bölgedeki kaçınılmaz değişimler sonrasına ayar yaptığını söylemek mümkün.
Bu hafta ve önümüzdeki hafta, Suriye meselesi hızla büyüyecek, iç savaş belki dış müdahaleye dönüşme evresine girecek. Bulunduğumuz coğrafyada baskıcı rejimlerle dış müdahale arasına sıkışıp kalmaktan utanç duyuyoruz artık. Bir yandan rejimler diğer yandan müdahaleler kıyım yapıyor çünkü. Afganistan ve Irak işgalinden sonra, bir ülkenin daha bombalanma ihtimali canımızı fena halde acıtıyor. Ama bir ülkenin kendi halkına kıymasının hiçbir gerekçesinin olamayacağına da inancımız tam.
Bu arada, Fransa ve İsrail dışişleri bakanlarının, Gazze''ye Fransız askerleri yerleştirilmesini görüşmeleri dikkat çekici. İsrail, muhtemel Suriye-İran krizinde Hamas endişesi taşımak istemiyor olabilir. Çünkü o zaman kesinlikle Hizbullah''la çatışıyor olacaktır.
Yine İran''ın Şahap-3 füzelerinin bulunduğu askeri üste meydana gelen ve kırk kişinin hayatını kaybettiği iddia edilen patlamada İsrail istihbaratının rolü olduğu iddiası ağır basmaya başladı. Suriye mesaisi öncesi, benzer gelişmeler çokça yaşanacaktır..
Suriye mi, İran mı?
00:0017/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''ye odaklandık. İç savaş ve bu iç savaş üzerinden malum senaryo hızla uygulanıyor. Ordu bölündü, halk bölündü, devlet bölündü, bölge bölündü... Çok geçmeden Suriye; Lübnan''ı yutacak, İran''ı içine çekecek, Türkiye''yi sınırı aşan müdahaleye zorlayacak, Basra Körfezi''ni karıştıracak, tuttuğumuz her şeyi ateşe dönüştürecek bir musibete halini alabilir.
Sadece Suriye mi? Bugünlerde her yer hareketli, her köşede kıpırdanmalar var. Hangi hareket hangi olayla bağlantılı, bütün uğultular sadece Suriye''ye ilişkin gürültüyü kamufle etmek için mi, yoksa ekonomik ve siyasal açıdan dibe vurmak üzere olan malum Batı tayfası, bölgeyi ateşe mi vermeye çalışıyor, bilemiyoruz. Bizler, bir yere odaklandığımızda çevresini görmeme alışkanlığına sahibiz. Oysa, bu hareketlerin her biri neredeyse Suriye kadar önemli, sonuç doğurucu nitelikte.
1- ABD istihbarat birimleri Somali''de örtülü operasyonlara başladı. Afrika''da bazı başkentlerin insansız hava araçları için operasyon üssüne dönüştürülmesinden sonra örtülü operasyonlar çok arttı. Kenya ordusu Somali''ye saldırırken, en stratejik noktaları ABD ve Batılı ülkeler için el koymaya çalışırken, yine terör ya da El Kaide iddiasıyla yürütülen çalışmaların sonunu tahmin etmekte zorlanmayacağız. Daha önce, fiyaskoyla sonuçlanan Somali müdahalesinin tek sebebi, Kızıldeniz''i kontrol etmek ve ülkenin doğalgaz kaynaklarını işletecek şirketlerin önünü açmaktı. Başarısız kalan program, yeniden başlatılıyor sanırım.
2- İsrail, bugünlerde sadece İran''ı tehdit etmiyor.. Gazze''ye “çok iyi planlanmış” saldırı başlatacağını da açıklıyor. Üstelik bu açıklama, ordunun tepesinden, Genelkurmay Başkanı''ndan geliyor. Fransa ve İsrail dışişleri bakanlarının Gazze''ye Fransız askerleri yerleştirme konusundaki görüşmeleri ile aynı dönemde “Gazze''ye saldıracağız” açıklamaları da geliyor.
3- İsrail yıl başına kadar İran''ın nükleer tesislerine saldırı konusunda müthiş bir kampanya yürütüyor. ABD ve Avrupa ekonomik krizle daha da dibe vurup içlerine kapanmadan onların gücünü kullanıp bu işi bitirmek istiyor. Geçtiğimiz hafta, Şahap-3 füze üssünde meydana gelen, İranlılar''ın “kaza” dediği ancak bir çok kaynağın İsrail istihbaratı ile Halkın Mücahitleri örgütü”nün ortak işi olduğunda ısrar ettiği ve on yedi üst düzey askeri yetkilinin de hayatını kaybettiği saldırı, İran''a karşı da örtülü operasyonların başladığına karine teşkil ediyor. Söz konusu saldırıda, Devrim Muhafızları komutalarından ve füze programlarından sorumlu olan General Hasan Mukaddem de hayatını kaybetti.
4- Fransa ve Almanya''nın çekingen durduğu, ABD ve İngiltere''nin “hazırız” dediği, son olarak S. Arabistan''ın yeni Veliaht Prensi''nin “bu ahmaklık olur” ifadesiyle karşı çıktığı İran''a operasyon ne kadar gerçek emin değiliz. Bugüne kadar çokça “İran''a saldırı” kampanyası izledik ve hepsi sonuçsuz kaldı. Son günlerde İran ve Irak arasındaki yakınlaşma, Suriye yönetiminin seçeneksiz biçimde İran''a mahkum olması ve Hizbullah faktörü, bölgede ciddi bir direnç oluştururken böyle bir saldırıyı kim göze alabilir? İsrail bir kumar oynuyor, bakalım Batılı dostlarını bu kumara ortak edebilecek mi? Benjamin Netanyahu hükümeti, İran''a saldırı konusunda kabineyi ikna etti. ABD ve İngiltere buna zaten hazır. Ama S. Arabistan''ın karşı çıkması oyunu bozabilir.
5- İran ve Suriye dosyası birlikte değerlendirilmeli. Şam yönetimi, bölgedeki bu denklemi iyi izliyor olmalı. Belki de en büyük güvencesi, bölge içi güç dengesine oynamasıdır. Ama bu ne kadar gerçekçi? Buna oynayan her lider kaybetti çünkü.
6- Somali''den Basra Körfezi''ne kadar bir gerilim haritası var. Gözlerimizi Suriye iç savaşına, bir adım sonrasında neler olabileceğine, Türkiye''nin Suriye konusunda en ön sırada oluşuna dikmişken, Somali işgal edilmek üzere, İran akşam sabah saldırı bekliyor.
Peki bütün bunlar, seçilmiş hükümetleri terkedip teknokrat yönetimlere geçen, Avrupa Birliği kriterlerini çöpe atan, olağanüstü zor günlere hazırlanan Batı dünyası kaldırabilir mi?
Belki de kendi çöküşünü hızlandıracak bir tür akıl tutulması yaşıyorlar. Büyük güçler, çökerken büyük hatalar yapar ve sonlarını hızlandırır. Tarih böyle değil mi!
Artık, Suriye ile savaş halindeyiz!
00:0018/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, ilk kez bir ülkeye müdahale istedi. Gerek Ortadoğu''da gerekse başka bölgelerde, bu tarz krizlere yaklaşımında oldukça temkinli davranan Türkiye, Suriye konusunda açık müdahale istemenin ötesinde, yaşanan krize sessiz kalanları da suçladı.
Libya''da yaşanan iç savaş ve müdahale sırasında tavır farklıydı. Çekingen, olabilecekleri öngörmeye çalışan, dış müdahalenin muhtemel sonuçlarından rahatsızlığını gizlemeyen Türkiye yerine, Suriye iç savaşında tarafını net biçimde ortaya koyan, Şam yönetimine açıkça tavır alan, ilişkileri koparan, muhalefete desteğini gözlemeyen, müdahalede öncü ülke olacağını rahatlıkla açık eden bir Türkiye var artık.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın dün yaptığı açıklamada sarfettiği şu cümleler, bu anlama geliyor: “Suriye, enerji kaynakları konusunda yeterince zengin olmadığı için dünyada yeterince izlenmiyor, Libya kadar yankı uyandırmıyor olabilir. Libya''da ölenler ne kadar insansa, ne kadar cansa, Suriye''de öldürülenler de o kadar insan, o kadar candır. Libya için iştahlarını kabartanlar Suriye''deki katliamlar için sessiz kalmaları vicdanlarda tarifsiz yaralar açmaktadır.”
Söz konusu açıklama yapılırken Arap Birliği Suriye yönetimine üç gün süre veriyordu. Müslüman Kardeşler teşkilatı, “Türkiye''nin müdahalesini kabul ederiz” açıklaması yapıyordu. Rusya''dan ABD''ye, Arap başkentlerinden Avrupa ülkelerine herkes Türkiye''nin pozisyonunu tartışıyordu.
Libya benzeri müdahale senaryoları, İran''ın tavrı, Hizbullah-İsrail ilişkileri bu çerçevede yeniden ele alınıyordu. Halep''in kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulması, bu bölgenin Türkiye tarafından demetimi, zamanla yasak kapsamının genişletilmesi, muhalif güçlerin saldırılarının buradan yönlendirilmesi, Batı ve Arap dünyasının projeye tam desteğinin sağlanması gibi senaryolar ortaya atılıyordu.
Gelinen nokta şudur: Türkiye, Suriye yönetiminin devrilmesinde öncü güç olmaya kararlı. Kendisi yerine bir başka gücün bu misyonu üslenmesinden rahatsızlık duyuyor. Senaryo ne olursa olsun, Ankara hep merkezde olacak. Esad yönetimi gerçekten yolun sonuna geldi. Bu ülkede, uzlaşma zemini tamamen ortadan kalktı. Hiçbir proje, plan sonuç vermeyecek…
İlk günden bu yana, hiçbir şekilde geri adım atmayan Şam yönetimi, bundan sonra da geri adım atmayacak. Ama rejimi devirmek isteyenler de vazgeçmeyecek. Öyleyse, Esad gidene kadar bu iş devam edecek. Bedeli ne olursa olsun. Ama bu bedel gerçekten yüksek olacak. Libya ile kıyaslanamayacak ölçüde yüksek hem de. Şu an bile, çok acı şeyler yaşanıyor Suriye''de. Sorumsuz, acımasız bir iç savaş bu. Dış müdahale ihtimali kesinleştiğinde bu acımasızlık, kıyım çok daha fazla artacak.
Esad yönetimi, kendinden öncekilerle aynı hatayı yaptı. Ortadoğu''da liderlerin düşünce biçimi birbirinden hiç de farklı değil. Sonuç hep aynı oluyor. Böyle giderse Suriye''de de aynısı olacak…
Suriye''nin merkezi konumu, bağlantıları, dayandığı noktalar hesap edildiğinde, en zor cephe olacağı, uzun süreceği, bir çok sorunu tetikleyeceği, dokunduğu her ülkeyi yakabileceği bilinmeli.
Suriye-Türkiye ilişkileri sadece kopmadı. Tam anlamıyla düşmanlık kategorisine girdi. İki ülke sınırları yeni gerilim alanları haline geldi. Ankara, bu ülkede rejimin kontrol altına almaya çalıştığı kesimleri tam anlamıyla sahiplendi, sorunu bir iç mesele haline getirdi. Dikkat ederseniz, hiçbir ülke Suriye konusunda bu kadar net tavır almadı.
Bir yıl önce Ortadoğu''da başka bir düzen kuruluyordu. Türkiye lokomotifti ve bölge ülkeleriyle ortak güç oluşturmanın temelleri atılıyordu. Ankara-Şam model ortaklığı kıskanılıyordu. Bir yıl önce, liderler el ele yürüyor, ülkeler adeta birleşiyordu. Pasaportlar, sınırlar bile kalkacaktı. Antep''le Halep''in kaderi yeniden birleşecekti. Bir yıl sonra geldiğimiz noktaya bakın. Herkes eski yoluna döndü, mevzisine çekildi. Bu zaman içinde Şam yönetiminin bütün taahhütleri, vaadleri boş çıktı. Belki bir yıl sonra, bu proje kaldığı yerden devam edecek.
Türkiye, ilk kez bir ülkede rejim değişikliği istiyor. İstemekle kalmıyor, müdahalenin ön hazırlığını yapıyor. Belki ön safta Suriye''ye girecek. Bu, Cumhuriyeti tarihinde giriştiği dışa dönüklü en kapsamlı girişimdir. Sonuçları ne olur bilemiyoruz. Lübnan''dan İran''a kadar bütün bölgede denklem yeniden kurulur belki.
Ama artık savaş çizgisindeyiz. Yüzlerce kilometrelik, Türkiye''nin en uzun sınırı cephedir. Batı''nın ve İsrail''in bölgesel hesaplarıyla bu çizgi ne kadar örtüşüyor elbette ciddi bir tartışma konusu. Bugün sadece gelinen noktayı tespit etmiş olalım: İpler koptu, geri dönüş yolu kapandı. Esad yönetimi savaştan başka her çözüme kapandı. Bu tavrı da, devrilmeden başka bütün çözümleri ortadan kaldırdı.
Çok çetin bir süreç başlıyor. Şam yönetimi devrilecek. Umarız bedeli endişe ettiğimiz kadar ağır olmaz. Türkiye, Suriye ile savaş halinde. Durum bu..
Esad"ı devirme planı: Peki bunlar doğru mu?
00:0022/11/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Sonuna kadar savaşacağız, Ölene kadar savaşacağız" diyen Beşşar Esad, isyanın başladığı günden bu yana bir adım geri atmayan Suriye yönetimi, Arap dünyası ve Türkiye''nin "yeni Suriye" üzerine derinleşen çalışmaları…
Nereye varacak? Beşşar''ın; savaşıp kaybeden, kötü bir sonla yüzleşen diğer bölgesel liderlerin yolunu izlediği konusunda giderek belirginleşen bir kanaat oluşuyor. Öyleyse, er geç bu sonuç kaçınılmaz olacak demektir. Batı dünyası, Arap dünyası Suriye yönetiminin değişmesi konusunda geri adım atmayacak. Şam yönetimi ne kadar kararlıysa, karşısındaki güçler de o kadar kararlı. O zaman önümüzde, Libya örneğinden daha karmaşık, daha zor, daha şiddet içeren, bölgesel etkisi daha geniş bir sorun var demektir.
"Artık geri dönüş yolu kapandı" demiştik. "Türkiye-Suriye ilişkileri bitti, iki ülke bundan sonra karşıt cepheler olacak" demiştik. Çünkü Türkiye, Arap ülkeleriyle birlikte, Suriye yönetiminin değişmesi için kapsamlı bir çalışma yürütüyor. Bu noktanın ötesi savaştır. İç savaştır, dış müdahaledir, bölgesel gerilimdir, İran-Suud cephesi arasında bir yırtılmadır.
Dün, Hacc''dan dönen Türkiye vatandaşları saldırıya uğradı. Yarın bölgeye giden başkaları da saldırıya uğrar. Düşmanlık sokaklara taşındı. Suriye''den hep Türkiye karşıtı haberler alacağız artık. Bir süre sonra Türkiye kamuoyunda keskin bir Suriye karşıtlığı yükselmiş olacak.
Evet, bu ülkede çok ciddi bir kriz var, iç savaş var, baskıcı bir rejim var, reform çabaları boşa çıktı, taahhütler yerine getirilmedi. Ama bu ülkeye yönelik rahatsız edici bir uluslararası müdahale projesi de var. Suriye-İran aksını parçalamaya, Hizbullah''ı İsrail için tehdit olmaktan çıkarmaya, yıllardır devam eden "yeni Ortadoğu dizaynı"nın bir aşamasını daha gerçekleştirmeye, kimlikler üzerinden ayrıştırmaya dönük bildiğimiz, çokça tanık olduğumuz, belimizi kıran bir örtülü gündem var.
İkisi de canımızı sıkıyor, üzüyor, bölge insanlarını çaresiz bırakıyor. Dış müdahale senaryoları ne kadar acıysa, içerideki zorbalıklar da o kadar acı. Bizim durduğumuz yer ikisine de karşı olmaktır. "Ne yapabiliriz"den önce nerede duruyoruz, net biçimde belirlemeliyiz.
Şam yönetimi devrilecek. Belki uzun sürecek ama devrilecek. Görünen o… Daha bugünden rejim değişikliği senaryolarının ardı arkası kesilmiyor. Hangisi gerçek, bekleyip göreceğiz. Ortada dolaşan senaryolardan biri şöyle:
1- Suriye pasaportları tanınmayacak. Yeni pasaportlar hazırlanacak ve Suriyeliler''e verilecek. Tabii ABD istihbarat mensuplarına da. Bazı Arap devletleri, bu yeni pasaportlara sahip olmayanların ülkelerine girişe izin vermeyecek.
2- Suriye''nin Arap zirvesi talebi reddedilecek.
3- Bazı Arap ülkeleri, Türkiye ile ortak toplantılar sonrası, Suriye''deki çözüme ilişkin Arap inisiyatifinin çöktüğünü ilan edecek. Suriye muhalefeti birleştirilecek, ardından "Geçici Suriye Yönetimi" kurulacak ve yeni hükümetin merkezi Ankara ya da Doha olacak.
4- Bazı ülkelerdeki Suriye diplomatik misyonlarına saldırılar gerçekleşecek. Elçiliklere girilecek, gizli belgeler ele geçirilecek. Muhalefet diplomatik temsilcilikleri ele geçirmiş olacak.
5- Suriye İnsan Hakları Konseyi''nin verilerinden hareketle, Birleşmiş Milletler, Suriye yöneticileri hakkında savaş suçlusu kararı çıkartacak. Konu Güvenlik Konseyi''ne gidecek ve bugünkü Suriye yönetimi savaş suçlusu ilan edilecek.
6- NATO savunma bakanları ABD''de toplanacak. Suriye dosyası Türkiye''ye havale edilecek. Türk birlikleri Suriye içlerine doğru harekete geçecek ve tampon bölge oluşturacak.
7- Tampon bölgenin derinliği 5 ile 15 kilometre arası olacak. Sınırın Türkiye tarafında ve tampon bölgede yabancı güçler ve Suriye muhalefetine bağlı birlikler konuşlandırılacak. Muhalifler silahlandırılacak. Bu arada iç savaş yoğunlaşacak, dünya genelinde bir hassasiyet oluşacak.
8- Bingazi modeli Suriye''de de uygulanacak. Silahlı güçler ve ordudan ayrılan askerler ülke içindeki etkinliklerini artıracak, belli merkezleri ya da köyleri kontrol altına alacak.
9- İsrail-Suriye arasında gerilim artacak ve bu, Şam üzerinde baskı için kullanılacak. Avrupa ülkelerinde bir terör saldırısı bu gerilimi tırmandıracak. Aynı zamanda Ürdün birlikleri Suriye''ye girme hazırlıkları yapacak. Irak-Suriye sınırında, Katar ve ABD istihbaratı tarafından bazı organizasyonlar yapılacak.
10- Suriye''nin uydu bağlantıları kesilecek. Televizyon yayınları engellenecek.
11- Son adım olarak da, Beşşar Esad''a suikast düzenlenecek.
Nasıl ama? Bunun gibi çok sayıda senaryo var konuşulan. Yukarıdaki maddelerden bazıları şimdiden gerçekleşmiş gibi. Suriye yönetimi için yolun sonu, demiştik. Gerçekten de öyle. Şam ne kadar kararlıysa bölge ülkeleri ve Batılı ülkeler de o kadar kararlı.
Ne olacağını az çok tahmin ediyoruz!
CIA"ya Hizbullah darbesi: Hedef Beşşar Esad mıydı?
00:0023/11/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hep görünenler üzerinden karar veriyoruz. Bize gösterilenler ile algılarımızı yönetenlerin hesapları her zaman örtüşmüyor. Bizler genelde, siyasi açıklamalarla, ulaşabildiğimiz bilgi kırıntılarıyla, yakaladığımız ipuçlarıyla doğru bilgiye ulaşmaya çalışırız. Biliriz ki, bize anlatılanlar, siyasi/resmi açıklamalar her zaman doğruyu söylemez. En güvenilir kurumların bilgilendirmelerinin, bir hafta ya da bir ay sonra yanlış olduğunu, kitleleri yanıltmak için yapıldığını görürüz. Maalesef bu böyledir.
35 kişinin hayatını kaybetmesi sonrası yüzbinler tekrar Tahrir''e yürüyor. Dün akşam saatlerinde kitleler akın akın meydanda toplanıyordu. Askeri yönetime mahkum edilmek istenen Mısır, buna razı olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Yeni dalganın nasıl sonuç vereceği, Arap isyanlarının Batı başkentlerini ne zaman vuracağı, ilk isyan dalgasını başlatan Yemen''de rejimin neden hâlâ devrilemediği, İran-Suriye-Hizbullah ekseni ile bu ekseni dağıtmaya çalışanlar arasındaki müthiş çatışmanın ne kadarının bize gösterildiği gibi bilmediğimiz, izleyemediğimiz dolayısıyla doğru karar vermekte zorlandığımız o kadar çok şey var ki…
Suriye''de yönetimin kıyımları ile merkez güçlerin hesapları arasına sıkışanların ne düşünmesi gerektiği, yarın Şam''a bombalar düşerken, rejim değişikliklerin ağır bedelini hesaplarken ne hissetmesi gerektiği, Arap Baharı üzerine hesap kuranların bu ülkelerde ne tür örtülü operasyonlar yaptığı, kan üzerinden proje uygulayanların sadece rejimlerle sınırlı olup olmadığı gibi cevabını bulmamız gereken çok soru var… Aslında bunların büyük çoğunluğunun cevabını biliyoruz. Biliyoruz ama, soğukkanlı analizler yapmak bile saf belirlemek anlamına geldiği için bir anlamda zihinsel bir kuşatma altında özgürce düşünmeye çaba harcıyoruz.
Temel ilkemiz, durduğumuz nokta şurası: Hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi siyasi hesap için olursa olsun, masum insanların kanı üzerinden iktidar hesabı yapanların yanında asla olmayacağız. Hiçbir gerekçe, bir ülkenin daha bombalanmasını, harabeye çevrilmesini, insanlarının birbirine boğazlatılmasını meşru gösteremez. Hiçbir gerekçe bir ülkenin daha işgaline bizi ikna edemez. Kendi halkına kıyanlara ne kadar öfkeliysek, iç çatışmaları, özgürlük arayışlarını bahane edip çirkin hesaplar yapanlara da karşı durmaya devam edeceğiz.
Günlerdir Suriye için endişeli bekleyişimiz devam ederken, dün yüzbinlerin akın ettiği Tahrir''e odaklanmışken, Hizbullah ve İran''ın Lübnan''daki istihbarat operasyonu patladı. Müthiş bir operasyon bu… CIA''nın, Lübnan''daki istihbarat ağı çökertildi ya da ağır hasar gördü. On iki CIA ajanı, uzun süren izlemeden, teknik takipten sonra ele geçirildi. CIA kurmayları alarmda… Pizza Hut''ta buluşan istihbarat ekibi, çok dikkatli, teknolojinin bütün imkanları kullanılarak ele geçirildi. ABD şimdi bu kişilerin öldürülmesinden endişe ediyor. Öldürülmeyecek, belki büyük bir pazarlığa konu olacak. Lübnan ve İran''da daha önce de çok sayıda istihbaratçı deşifre olmuştu. Hatta İran''ın eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Asgeri İstanbul''un göbeğinde kaçırılmıştı.
Suriye''de iç savaşın ve dış müdahale çabalarının yoğunlaştığı dönemde bu operasyon, tam bir karşı hamle oldu. Yakalanan istihbarat ekibinin Lübnan''daki operasyonu neydi, yoksa bu kişiler suikast timleri miydi, bilmiyoruz. Yine dün, Rus kaynaklar, Mossad ve CIA mensuplarının Suriye içinde operasyonlar yaptığını hatta Beşşar Esad''a suikast hazırlığı içinde olduklarını duyurdu.
Lübnan''da ele geçen CIA ekibinin esas hedefi Şam, Esad olabilir mi? Hiç de yabana atılır bir düşünce Kim Olduğun Değil, Kiminle Olduğun Önemlidir
.CIA"ya Hizbullah darbesi: Hedef Beşşar Esad mıydı?
00:0023/11/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hep görünenler üzerinden karar veriyoruz. Bize gösterilenler ile algılarımızı yönetenlerin hesapları her zaman örtüşmüyor. Bizler genelde, siyasi açıklamalarla, ulaşabildiğimiz bilgi kırıntılarıyla, yakaladığımız ipuçlarıyla doğru bilgiye ulaşmaya çalışırız. Biliriz ki, bize anlatılanlar, siyasi/resmi açıklamalar her zaman doğruyu söylemez. En güvenilir kurumların bilgilendirmelerinin, bir hafta ya da bir ay sonra yanlış olduğunu, kitleleri yanıltmak için yapıldığını görürüz. Maalesef bu böyledir.
35 kişinin hayatını kaybetmesi sonrası yüzbinler tekrar Tahrir''e yürüyor. Dün akşam saatlerinde kitleler akın akın meydanda toplanıyordu. Askeri yönetime mahkum edilmek istenen Mısır, buna razı olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Yeni dalganın nasıl sonuç vereceği, Arap isyanlarının Batı başkentlerini ne zaman vuracağı, ilk isyan dalgasını başlatan Yemen''de rejimin neden hâlâ devrilemediği, İran-Suriye-Hizbullah ekseni ile bu ekseni dağıtmaya çalışanlar arasındaki müthiş çatışmanın ne kadarının bize gösterildiği gibi bilmediğimiz, izleyemediğimiz dolayısıyla doğru karar vermekte zorlandığımız o kadar çok şey var ki…
Suriye''de yönetimin kıyımları ile merkez güçlerin hesapları arasına sıkışanların ne düşünmesi gerektiği, yarın Şam''a bombalar düşerken, rejim değişikliklerin ağır bedelini hesaplarken ne hissetmesi gerektiği, Arap Baharı üzerine hesap kuranların bu ülkelerde ne tür örtülü operasyonlar yaptığı, kan üzerinden proje uygulayanların sadece rejimlerle sınırlı olup olmadığı gibi cevabını bulmamız gereken çok soru var… Aslında bunların büyük çoğunluğunun cevabını biliyoruz. Biliyoruz ama, soğukkanlı analizler yapmak bile saf belirlemek anlamına geldiği için bir anlamda zihinsel bir kuşatma altında özgürce düşünmeye çaba harcıyoruz.
Temel ilkemiz, durduğumuz nokta şurası: Hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi siyasi hesap için olursa olsun, masum insanların kanı üzerinden iktidar hesabı yapanların yanında asla olmayacağız. Hiçbir gerekçe, bir ülkenin daha bombalanmasını, harabeye çevrilmesini, insanlarının birbirine boğazlatılmasını meşru gösteremez. Hiçbir gerekçe bir ülkenin daha işgaline bizi ikna edemez. Kendi halkına kıyanlara ne kadar öfkeliysek, iç çatışmaları, özgürlük arayışlarını bahane edip çirkin hesaplar yapanlara da karşı durmaya devam edeceğiz.
Günlerdir Suriye için endişeli bekleyişimiz devam ederken, dün yüzbinlerin akın ettiği Tahrir''e odaklanmışken, Hizbullah ve İran''ın Lübnan''daki istihbarat operasyonu patladı. Müthiş bir operasyon bu… CIA''nın, Lübnan''daki istihbarat ağı çökertildi ya da ağır hasar gördü. On iki CIA ajanı, uzun süren izlemeden, teknik takipten sonra ele geçirildi. CIA kurmayları alarmda… Pizza Hut''ta buluşan istihbarat ekibi, çok dikkatli, teknolojinin bütün imkanları kullanılarak ele geçirildi. ABD şimdi bu kişilerin öldürülmesinden endişe ediyor. Öldürülmeyecek, belki büyük bir pazarlığa konu olacak. Lübnan ve İran''da daha önce de çok sayıda istihbaratçı deşifre olmuştu. Hatta İran''ın eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Asgeri İstanbul''un göbeğinde kaçırılmıştı.
Suriye''de iç savaşın ve dış müdahale çabalarının yoğunlaştığı dönemde bu operasyon, tam bir karşı hamle oldu. Yakalanan istihbarat ekibinin Lübnan''daki operasyonu neydi, yoksa bu kişiler suikast timleri miydi, bilmiyoruz. Yine dün, Rus kaynaklar, Mossad ve CIA mensuplarının Suriye içinde operasyonlar yaptığını hatta Beşşar Esad''a suikast hazırlığı içinde olduklarını duyurdu.
Lübnan''da ele geçen CIA ekibinin esas hedefi Şam, Esad olabilir mi? Hiç de yabana atılır bir düşünce değil…
Suriye planı: Türkiye, Humus"a kadar gidecek
00:0025/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fransa ile ABD, Suriye topraklarında “insani yardım koridoru açma” konusunda anlaşmaya vardı. Fransa Dışişleri Sözcüsü, iki ülkenin koridor için birlikte çalışacağını belirtirken Humus''a dikkat çekti. Planın Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi''nde ele alınacağı ve artık bu ülkeler için Suriye''de “meşru muhatabın muhalefet olduğu” bildirildi.
Bir gün önce, “insani yardım koridoru” ya da “tampon bölge” konusunda kararın verildiği İsrail basınında yer almıştı. Söz konusu haberlerde, “koridor”un Türkiye''den açılacağı daha doğrusu Türkiye sınırında bir tampon bölge oluşturulacağı, muhalefetin burada yerleşip Esad yönetimine karşı silahlı mücadele yürüteceği ifade edilmişti.
Planın hemen hemen tamam olduğu, Suriye operasyonunun Arap ülkeleri ve Türkiye tarafından yapılacağı, beş-on beş kilometre derinliğinde olacak tampon bölgede, Suriye yönetiminin bütün askeri ve istihbarat hareketliliğinin yasaklanacağı, bölgedeki denetimi Arap savaş uçakları ve Türk hava kuvvetleri tarafından sağlanacağı ifade ediliyor.
ABD''nin lojistik destek vereceği operasyonda, muhtemelen Irak''tan İncirlik''e nakledilen insansız hava araçları da kullanılacak. Tam da bu dönemde, Abdullah Öcalan''ın Beşşar Esad''a gönderdiği mesaj, bin PKKlı''nın Esad''a destek için Suriye''ye nakledilmesi, Türkiye sınırına sıfır noktasında PKK kampı kurulduğuna dair istihbarat raporları bu çerçevede de değerlendirilebilir.
Çarşamba günü, “Esad''ı Devirme Planı” başlığı altında buraya aldığımız iddialar galiba doğru. Artık Suriye için çözüm imkanının ortadan kalktığını, bundan sonra Esad''ın nasıl devrileceğinin tartışılacağını belirterek o maddeleri sıralamıştık. Şimdi bakıyoruz, planın bazı maddeleri zaten gerçekleşmiş.
ABD, Fransa, Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki Suriye operasyon planı neydi? Çarşamba günü aktardığımız planı bir kez daha hatırlayalım:
1- Suriye pasaportları tanınmayacak. Yeni pasaportlar hazırlanacak ve Suriyelilere verilecek. Tabi ABD istihbarat mensuplarına da. Arap devletleri, yeni pasaportlara sahip olmayan Suriye vatandaşlarının ülkelerine girişine izin vermeyecek.
2- Suriye''nin Arap zirvesi talebi reddedilecek. (Bu aşama geçildi, Suriye''nin talebi reddedildi.)
3- Bazı Arap ülkeleri, Türkiye ile ortak toplantılar sonrası, Suriye''deki çözüme ilişkin Arap inisiyatifinin çöktüğünü ilan edecek. (Bu aşama da geçildi. Arap Birliği ile Suriye arasındaki çözüm planı çöktü.)
4- Suriye muhalefeti birleştirilecek, ardından “Geçici Suriye Yönetimi” kurulacak. Yeni hükümetin merkezi Ankara ya da Doha olacak.
5- Bazı ülkelerdeki Suriye diplomatik misyonlarına saldırılar gerçekleşecek. Elçiliklere girilecek, gizli belgeler ele geçirilecek. Muhalefet diplomatik temsilcilikleri ele geçirmiş olacak. Elçilikler “Geçici Suriye yönetimi”nin temsilcilikleri olacak.
6- Suriye İnsan Hakları Konseyi''nin verilerinden hareketle, Birleşmiş Milletler, Suriye yöneticileri hakkında savaş suçlusu kararı çıkartacak. Konu Güvenlik Konseyi''ne gidecek ve bugünkü Suriye yönetimi savaş suçlusu ilan edilecek.
7- NATO savunma bakanları ABD''de toplanacak. Suriye dosyası Türkiye''ye havale edilecek. Türk birlikleri Suriye içlerine doğru harekete geçecek ve tampon bölge oluşturacak. (ABD, Fransa, Türkiye ve Arap ülkeleri sonunda tampon bölge konusunda anlaştı.)
8- Tampon bölgenin derinliği 5 ile 15 kilometre arası olacak. Sınırın Türkiye tarafında ve tampon bölgede yabancı güçler ve Suriye muhalefetine bağlı birlikler konuşlandırılacak. Muhalifler silahlandırılacak. Bu arada iç savaş yoğunlaşacak, dünya genelinde bir hassasiyet oluşacak.
9- Bingazi modeli Suriye''de de uygulanacak. Silahlı güçler ve ordudan ayrılan askerler ülke içindeki etkinliklerini artıracak, belli merkezleri ya da köyleri kontrol altına alacak. (Suriye''nin Bingazi''si neresi olacak? Sembolik anlamda Hama olması geliyordu aklıma hep. Ama Fransa Dışişleri Sözcüsü''nün ağzından Humus ifadesi çıktı…)
10- İsrail-Suriye arasında gerilim artacak ve bu, Şam üzerinde baskı için kullanılacak. Avrupa ülkelerinde bir terör saldırısı bu gerilimi tırmandıracak. Aynı zamanda Ürdün birlikleri Suriye''ye girme hazırlıkları yapacak. Irak-Suriye sınırında, Katar ve ABD istihbaratı tarafından bazı organizasyonlar yapılacak.
11- Suriye''nin uydu bağlantıları kesilecek. Televizyon yayınları engellenecek.
12- Son adım olarak da, Beşşar Esad''a suikast düzenlenecek.
Sanki adım adım bu plan uygulanıyor. Ve her şey çok hızlı gelişiyor…
Suriye: Savaşa bir adım kaldı..
00:0029/11/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap Birliği''nin "Suriye''ye müdahale planı"ın ön adımı niteliğindeki kararları şöyle: 1- Suriyeli yetkililerin Arap ülkelerine seyahatlerinin yasaklanması, mal varlıklarının dondurulması.
2- Suriye Merkez Bankası''yla ilişkilerin durdurulması.
3- Suriye halkını etkileyen stratejik malların dışında hükümetle devlet düzeyinde ticaretin durdurulması.
4- Suriye hükümeti mal varlıklarının dondurulması.
5- Suriye ile parasal ilişkilerin durdurulması.
6- Suriye Ticaret Bankası ile işlemlerin durdurulması.
7- Yurtdışında çalışan Suriyelilerin ailelerine gönderdikleri havaleler ile Suriye''deki Arapların gönderdiklerinin dışında tüm havale ve ticari akreditlerin denetimlerinin Arap merkez bankalarından talep edilmesi.
8- Arap ülkelerinin Suriye topraklarındaki projelerinin finansmanının dondurulması.
9- Teknik icra komitesinin bir hafta içinde Suriye''ye çift yönlü havayolu seyahatlerinin durdurulması için tarih belirlemesi.
Suriye yönetimini kilitleyecek, sistemi işlemez hale getirecek müthiş sert bir ambargo kararı bu. Ancak Hizbullah öncülüğündeki Lübnan yönetimi bu kararı uygulamayacak. Irak da uygulamayacak… İki ülke Suriye''nin sınırdaşı ve ambargo bir işe yaramayacak. Yarasa bile, bu kadar sert baskıya rağmen bile Şam yönetimi geri adım atmayacak.
Türkiye; yaptırımları belki de en sert uygulayacak ülkelerden biri olacak. Ankara''nın her ne kadar, "Suriye halkına zarar verilmemesi, komşuluk hassasiyeti, zamanlama kriteri" gibi öncelikleri olsa da "mal varlığını dondurma" maddesini hemen uygulaması bekleniyor. Buna göre; Esad ailesi ile ABD ve AB''nin belirlediği seksen üst düzey yöneticinin malvarlığı öncelikli olarak dondurulacak. İkili ticari ilişkiler, Türkiye''nin öncelikleri doğrultusunda belki geciktirilerek durdurulacak.
Arap Birliği kararları doğrultusunda bankacılık işlemleri durdurulacak, projeler askıya alınacak. Su konusunda ise şimdilik bir yaptırım öngörülmediği belirtiliyor.
Şimdi; Rus ve ABD donanmaları Suriye açıklarında, yani Doğu Akdeniz''de. Türkiye-Arap birliği Suriye yönetimini çökertmek için tam bir işbirliği içinde. İran ve Hizbullah sertleşiyor. Irak Suriye ile yakınlaşıyor. Ambargoya karşı Şam''ı koruma kalkanı da belirginleşiyor.
Arap Birliği kararından hemen sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye''de bugüne kadar yaşananları "insanlığa karşı suç" kategorisine aldı. Yani Şam yönetimi insanlığa karşı suç işlemekle itham edilecek. Bunun sonuçlarını tahmin etmek zor değil.
Yine bu karardan sonra Fransa''dan Türkiye''ye bir davet geldi: Fransa, Suriye konusunda atılacak adımların ele alınacağı AB dışişleri bakanları toplantısına Türkiye''nin de katılmasını istedi. Fransa''nın, Arap Birliği kararının Güvenlik Konseyi''ni harekete geçirmesini umduğunu açıklarken, insani koridor açılması yönündeki teklifine tekrar vurgu yapması dikkat çekici.
Ambargo bu rejimi çökertemez ve çatışmayı yaygınlaştırır. İç savaşın yoğunlaştırılması aslında planın bir parçası. Ama çatışmanın bölgesel nitelik almasından endişe edilir. Yaptırım kararıyla bir yere varılamayacak. Bu yüzden esas hedefin bu kararla amaçlandığını düşünmek yanıltıcı olur. Yaptırım kararı, Suriye planının bir aşaması sadece. Nihayetinde bir dış müdahale gelecek ve herkes buna hazır olsun. "Hayır, böyle bir şey olmayacak" şeklindeki resmi açıklamaları şahsen pek inandırıcı bulmuyorum.
Geçtiğimiz hafta, Suriye ile ilgili bir plandan söz etmiştik. Her gelişme, aşağı yukarı o plan çerçevesinde geliştiğini gösteriyor. Neydi o plan? Bakalım ve Arap Birliği kararıyla bir kez daha okuyalım…
1- Suriye pasaportları tanınmayacak. Yeni pasaportlar hazırlanacak ve Suriyelilere verilecek. Tabi ABD istihbarat mensuplarına da. Arap devletleri, yeni pasaportlara sahip olmayan Suriye vatandaşlarının ülkelerine girişine izin vermeyecek.
2- Suriye''nin Arap zirvesi talebi reddedilecek.
3- Bazı Arap ülkeleri, Türkiye ile ortak toplantılar sonrası, Suriye''deki çözüme ilişkin Arap inisiyatifinin çöktüğünü ilan edecek.
4- Suriye muhalefeti birleştirilecek, ardından "Geçici Suriye Yönetimi" kurulacak. Yeni hükümetin merkezi Ankara ya da Doha olacak.
5- Bazı ülkelerdeki Suriye diplomatik misyonlarına saldırılar gerçekleşecek. Elçiliklere girilecek, gizli belgeler ele geçirilecek. Muhalefet diplomatik temsilcilikleri ele geçirmiş olacak. Elçilikler "Geçici Suriye yönetimi"nin temsilcilikleri olacak.
6- Suriye İnsan Hakları Konseyi''nin verilerinden hareketle, Birleşmiş Milletler, Suriye yöneticileri hakkında savaş suçlusu kararı çıkartacak. Konu Güvenlik Konseyi''ne gidecek ve bugünkü Suriye yönetimi savaş suçlusu ilan edilecek. (Yukarıdaki BM kararına dikkat..)
7- NATO savunma bakanları toplanacak. Suriye dosyası Türkiye''ye havale edilecek. Türk birlikleri Suriye içlerine doğru harekete geçecek ve tampon bölge oluşturacak. (ABD, Fransa, Türkiye ve Arap ülkeleri sonunda tampon bölge konusunda anlaştı.)
8- Tampon bölgenin derinliği 5 ile 15 kilometre arası olacak. Sınırın Türkiye tarafında ve tampon bölgede yabancı güçler ve Suriye muhalefetine bağlı birlikler konuşlandırılacak. Muhalifler silahlandırılacak. Bu arada iç savaş yoğunlaşacak, dünya genelinde bir hassasiyet oluşacak.
9- Bingazi modeli Suriye''de de uygulanacak. Silahlı güçler ve ordudan ayrılan askerler ülke içindeki etkinliklerini artıracak, belli merkezleri ya da köyleri kontrol altına alacak.
10- Suriye''nin uydu bağlantıları kesilecek. Televizyon yayınları engellenecek.
11- Son adım olarak da, Beşşar Esad''a suikast düzenlenecek.
Peki bütün bunlar ne demek? Kıvırmaya gerek yok, Suriye''ye müdahale edilecek ve yönetim devrilecek. Karar çoktan verildi, plan aşama aşama uygulanıyor. Çatışma, terör, ya da başka krizler, bu hedefin teferruatları olarak öngörülüyor. Yeni bir savaş geliyor…
Neler oluyor?
00:0030/11/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tahran''da gençler İngiltere Büyükelçiliği''ni bastı, altı kişiyi rehin aldı. Tıpkı 1979, devrim günlerindeki gibi.
Rusya füze kalkanını açıktan hedef alıyor, İran da öyle.
Hizbullah-İsrail arasında her an çatışmaya dönüşebilecek atış talimleri yapılıyor.
Arap ülkeleri, Türkiye, ABD ve Avrupalı ülkelerin askeri yetkililerinin İskenderun''da, Ankara''da Suriye''ye askeri müdahale görüşmeleri yaptığı iddia ediliyor.
Libyalı direnişçiler askeri imkanlarıyla birlikte Suriyeli muhaliflerle beraber hareket ediyor. Basra Körfezi''nden Kızıldeniz''e kadar bütün bölge, Suriye merkezli derin bir krizin içine sürüklendi bile. Suriye krizinin daha ne sürprizlere gebe olduğunu, bütün hesapları en ayrıntılarıyla yapanların bile öngörebildiğini sanmıyorum.
Öyle görünüyor ki, Suriye cephesi açıldı. Açıldı ama "Arap Baharı"nın ulaştığı ülkelerden hiç birine benzemiyor. Bölgeyi etkisi altına alan fırtına, hangi ülkeyi etkisi altına almışsa o ülkede derin değişimlere yol açıyor, bizler de her ülkenin özel şartlarını ve gelişmelerini tartışıyorduk. Mısır öyleydi, Libya öyleydi, Yemen öyleydi ya da Tunus öyleydi.
Fırtına Suriye''ye ulaştı. Bölgenin hemen bütün güçleri ve dışarıdan bölgeye yoğunlaşan hemen her ülke bu ülkeye yoğunlaştığı anda şartlar değişti. Bugüne kadar gördüklerimizin dışında, etkisi çok daha geniş bir durumla karşı karşıyayız. Suriye ile ilgili her girişim, ülke ölçeğinin çok ötesinde etkilere yol açacak, açıyor da.
Arap Birliği''nin kararından sonra, aslında birkaç aydır devam eden ve önceden takvime bağlanmış gibi görünen müdahale adımlarının her birinden sonra bölgesel etki daha da güç kazanıyor. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye ve Arap ülkeleri Şam yönetimini devirme konusunda kararı çoktan vermişler. Açıktan söylemeseler de, "askeri müdahale" dahil bilenen her yöntemin uygulanacağını artık biliyoruz. BM Güvenlik Konseyi ya da klasik NATO operasyonu dışında, belki sadece Suriye''ye özgü bir müdahale şekli de denenebilir. Mesela; ABD ve Avrupa''nın desteğiyle, Arap gücü ile Türk silahlı kuvvetleri müdahalenin öncüsü olabilir. Bölgesel aktörler, ilk kez bölge içi bir gücü iktidardan alma yoluna gidiyorlar sanki.
Ama bölge güçlerinin buna gücü yetmeyebilir. Bu yüzden malum çevrelerin etkin katılımı, başlangıçta olmasa bile sonrasında zorunlu hale gelecektir. Peki Suriye müdahalesine karşı çıkacak güçler ne yapar?
Rusya, savaş gemilerini bölgede tutuyor ve bu ülkede bir askeri üs bulunduruyor. Tek uçak gemisini de Suriye açıklarına göndereceği söyleniyor. Moskova''dan arka arkaya yapılan açıklamalarda, Şam yönetimini savunma konusunda kararlı oldukları vurgusu yapılıyor. Suriye tartışmalarında dikkatler Moskova desteğine çevrilmiş durumda. Ancak, bundan önceki deneyimler, Moskova''nın en son noktada geri adım attığını, savunduğu ülkeleri yalnız bıraktığını gösterdi. Aynı durum Suriye için de söz konusu olabilir.
İran ise kayıtsız şartsız Şam yönetimini destekleyecektir. Dün Tahran''da İngiltere Büyükelçiliği''nin işgali, 1979''da Amerikan elçiliğinin ele geçirilip 444 gün elinde tutan öğrencilerin eylemini hatırlattı. İngiltere''nin, 14 Kasım''da ABD ve Kanada''yla birlikte yeni bir yaptırım paketi uygulama kararı almasına öfkelenen Tahran''la Londra arasındaki kriz, hızla İran''ın Suriye tavrını belirleyecek bir havaya bürünebilir…
Suriye''nin çözülme ihtimaline karşı İran''ın Irak''la güçlü askeri bağlar kurduğunu, Suriye''nin yerini alacak yeni bir "kalkan" inşa ettiğini söylemeye gerek yok sanırım. İran-Suriye-Hizbullah eksenine şimdi Irak da ekleniyor. Her ne kadar Şam''ı son noktaya kadar savunma kararlılığında olsa da Tahran''ın; kendi krizini yönetemeyecek duruma geldiği anda Suriye konusunda gevşeyeceği hesap ediliyor.
Libya''nın Suriye muhalefetine silah aktarmasından, Libya ve Suriyeli komutanların görüşmesinden, Batılı ülkelerle Arap ülkeleri ve Türkiye''den askeri birimlerin müdahale toplantıları yaptığı iddiasına kadar, onlarca gelişme, önümüzdeki günlerde Suriye''de çok ciddi gelişmeler yaşanacağının habercisi.
Tekrar söyleyelim; karar verilmiş ve nihai uygulama için atılması gereken adımlar atılıyor, belirlenen aşamalar gerçekleşiyor. Dolayısıyla, son noktada ne olacağı artık herkesin malumu.
Suriye olayı, bundan önceki gördüklerimize hiç benzemeyecek. Libya''ya bile benzemeyecek. Akdeniz''den hatta Kızıldeniz''den Basra Körfezi''ne kadar her karış toprağı ciddi biçimde etkileyecek. Fay hatları belki de yeni kırılıyor ya da depremin en şiddetlisiyle yeni karşılaşacağız…
Korkumuz Şam''a bombaların yağmasıydı hep.. Müdahaleyi yapacak olanlar bunu istemiyor. Ancak müdahale başladıktan sonra kim bunu engelleyebilecek…
Bitti Esad, gerçekten bitti..
00:002/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Suriye''ye askeri müdahale söz konusu değil” şeklindeki açıklamaların bu aşamadan sonra ne kadar anlamsız kaldığını söylemeye gerek yok sanırım. Askeri müdahale de olacak, tampon bölge de olacak “insani yardım koridoru adı altında ülke içlerine yönelik işgal de.. Sadece Libyalı savaşçılar değil, bazı ülkelere ait özel operasyon birliklerinin bu ülke içinde olduğu, çatışmalara katıldığı, örtülü operasyonlar yaptığı artık sır değil. Hep şunu söyledik: Karar çoktan verildi. Sadece yollara taş döşeniyor, ortam olgunlaştırılıyor, zorunlu aşamalar geçiliyor. Bu saatten sonra ne Şam ne de Esad yönetimini devirme kararında buluşan başkentler geri adım atmayacak.
Öyleyse, sayısız senaryoları, adeta bir tiyatroya dönüşen resmi açıklamaları geçelim de, “insani vurgu” altna gizlenmiş özel hesapları karıştıralım. Baas yönetimini, mafyalaşmış bir ekibi, istihbarat rejimini savunan kimse yok, bu mümkün de değil. Ama Suriye''deki süreç, Tahrir''de, Tunus''ta ya da bir başka ülkede olduğu gibi sadece “insani” bir mesele, sadece “özgürlük sorunu” değil. Olay başından itibaren silahla başladı, iç çatışmayla başladı, zamanla iç savaşa dönüştü, şimdi hep birlikte bu iç savaş yoğunlaştırılıyor. Dolayısıyla, sadece “insani vurgu” Suriye ile ilgili dosyanın tek gerçeği değil.
Belki de bizim durduğumuz yerden bakanların en büyük talihsizliği; “özgürlük, adalet, ekmek” derken, bu değerlerin askeri planlamalara, ekonomik çıkar hesaplarına, kimlik eksenli hesaplaşmalara, yirmi yıldan bu yana devam eden bölgesel dizayn stratejilerine kurban edilmesidir. Buna gerçekten üzülmek gerekir. İnsani değerlerimiz, başka hesaplara kurban ediliyor. Bu hesaplar Suriye''deki insanların kanı üzerinden pazarlanıyor. Şam yönetimi, kendi iktidarını halkının kanı üzerinden ayakta tutmaya çalışırken, Batı başkentlerindeki toplantılarda benzer hesaplar yine Suriye halkının kanı üzerinden biçimlendiriliyor.
Bir tür akıl tutulması var. “Karşı mısın, taraftar mı” gibi iki acımasız seçeneğe mahkum edilişimiz var. Bu ülkede özgürlüğün bedelini kanlarıyla ödeyenlerin hep yanındaydık, öyle de olacağız. Ama bu kan üzerinden özel hesaplarını gündeme getirenlerin günahlarını da ortaya sereceğiz. Maalesef, bölgemizde bugüne kadar her operasyon bu iki seçeneğe sıkıştırılarak pazarlandı. Yine öyle olacak, çaresiz bir yerlere akış tutacağız. “Baas rejiminin canı cehenneme” dediğimiz kadar, Fransa''nın ya da ABD''nin Suriye hesaplarının da canı cehenneme diyebilmeliyiz.
Gelin aşağıda sıraladığım gerçeklerle, gelişmelerle ilgili birkaç dakika düşünelim:
1- Suriye fakir bir ülke. Ama petrol bakanlığının 2009''da açıkladığı rapora göre 25 milyar metreküplük petrol barındıran bir ülke. Avrupa Birliği, Suriye''ye yaptırım için toplandığında aslında masanın üstende bulunanlardan biri de bu kaynaktı. Şirketlerle şimdiden pazarlığa başladılar bile. Zaten AB''nin bu ülkedeki hedefinin Petrol Bakanlığı olduğu açıklandı.
2- İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, “İran''ın nükleer tesislerine ''şu anda'' saldırmayı düşünmediklerini açıkladı. Öyleyse saldırı, Suriye operasyonu sonrasına ertelendi.
3- ABD, Kanada, ve Batılı ülkelerle Rusya''nın, uçak gemileri dahil, donanmaları Doğu Akdeniz''de birikiyor. Bunlar olurken İran-İngiltere krizi patlıyor. Tahran''daki İngiliz elçiliği basılıyor. Londra, İran büyükelçiliğini kapatıyor ve İranlı diplomatları sınır dışı ediyor. Birkaç Avrupa ülkesi daha İran''la diplomatik ilişkilerini durduruyor.
4-İsfahan''daki nükleer tesise çok yakın füze üssünde dev patlamalar oluyor. Adeta İran''a yönelik cezalandırma hesaplarının ipucu niteliğinde çok hassas bir yerde devasa bir “kaza” meydana geliyor.
5- Tahran, olası saldırıda Türkiye''deki ABD füze kalkanı noktalarını vuracağını açıklıyor. Ankara nota veriyor.
6- Türkiye, AB, Arap Birliği ve ABD arasında Suriye yönetiminin devrilmesi konusunda geri dönüşü olmayan bir kararlılık sergileniyor. Rusya ve Çin ise, Libya örneğinden sonra Güvenlik Konseyi''nde karar çıkartılmasını engelleyeceklerini açıklıyor. Ancak son anda Rusya''ya; Suriye''deki askeri üssün devamı ve başka tavizler verilirse bu rezervin ortadan kalktığını görebiliriz. Bu hep böyle oldu.
7- Yine aynı dönemde Pakistan''da 28 asker ABD bombardımanında hayatını kaybediyor. Pakistan, NATO''nun Afganistan için kullandığı lojistik yolu kapatıyor. Hemen ardından Rusya da, NATO lojistik yolunu kapatabileceğini açıklıyor. ABD, NATO birliklerini Afganistan''da boğabilecek bir gelişme bu.
8- Gariptir, aslında bildiğimiz, yer yer gündeme gelen; ABD''nin Türkiye''deki nükleer bombalarıyla ilgili haberler yeniden gazete sayfalarında yerini buluyor. Üstelik bu sefer, 2017''de yeni nesil nükleer bombaların geleceği bilgisini de içeriyor.
9- Bütün bu olanlardan sonra tek bir çağrı kaldı: Esad''ın bir an önce bırakması. Çünkü artık uzlaşma zemini kayboldu. Tabii ki Şam yönetimi bunu yapmayacak. Diğer Ortadoğulu liderler ve yönetimler gibi silahla ayakta kalmaya çalışacak. Bu da, “askeri müdahale düşünmüyoruz” açıklamalarını geçersiz kılacak. Bu aşamadan sonra Suriye yönetiminin ülkeyi bir arada tutma imkanı yok ve olmayacak. Geriye tek bir seçenek kalıyor, bölgeye ağır faturalar ödetecek askeri müdahale.
10- Ama bunun sonuçlarının Libya kadar bile sınırlı olmayacağını hepimiz biliyoruz. Şam''ın buna direnmesi, Rusya ve İran desteği ile bile mümkün gözükmüyor. Süreç uzayacak, uzadıkça yakıcı bir hale dönüşecek ve Irak benzeri travmalarla yüzleşeceğiz. Ama süreç oraya doğru gidiyor maalesef. İran ve Türkiye''ye tek görev düşüyordu aslında. Masaya oturup meseleyi çözmek ama bu fırsat da kaçmış gibi.
Libya operasyonunun ilk aşamalarında “Bitti Muammer, gerçekten bitti” demiştik. Kaddafi gitmedi, on binlerce insan öldü, ülke harabeye döndü. Aynı durum Esad için de geçerli sanki. Bitti Esad, gerçekten bitti…
Hasta adamlar!
00:006/12/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye, Arap Birliği''nin gözlemci teklifini kabul etti. Krizin çözüleceği anlamına gelmiyor bu ve bir süre sonra sulandırılacak. Şam, zamana oynarken Arap Birliği süreci olgunlaştırmaya çalışıyor. Suriye''nin füze tatbikatı ve ordu ile isyancı askerler arasındaki çatışmaların yoğunlaşması aslında daha büyük senaryo için tarafların son hazırlıkları yaptığına işaret ediyor.
Rusya''nın Katar''la diplomatik ilişkilerinin seviyesini düşürmesi, Avrupa Birliği''nin Suriye''ye petrol eksenli bakışı, yine AB''nin Belucistan sorununu gündeme getirmesi ve bu bölgedeki doğalgaz kaynaklarına göz dikmesi, Suriye''nin Türkiye ile ticareti neredeyse durdurması, İran''ın en önemli füze üslerinden birinde meydana gelen patlamadan sonra bu ülkeye baskıların sistemli biçimde artırılması, Pakistan-ABD ilişkilerinin hiç olmadığı kadar gerginleşmesi ve benzer bir çok konu önümüzde duruyor ve her biri bugünkü yazının konusu olabilirdi.
Ancak, bölgeden biraz uzağa gidip, daha geniş bir coğrafyayı etkileyecek yeni bir duruma bakma fikri baskın çıktı. Avrupa Birliği''nin gerilemesi ve Latin Amerika Birliği''nin yükselmesi gibi…
Öteden beri, küresel ekonomik krizin aslında söylendiği gibi finansal kriz olmadığı, sistemik kriz olduğu, ekonomik sonuçları kadar siyasal ve toplumsal sonuçları olacağı üzerinde durduk. Krizin küresel güç kaymalarını hızlandıracağını, dünyanın ağırlık merkezini değiştireceğini, jeopolitik çözülmelere yol açacağını, ülkelerin pozisyonlarını değiştireceğini, ittifakları çatlatıp düşmanları biraraya getireceğini tartıştık.
Öyle de oluyor… Hemen her gün, bu süreci güçlendiren gelişmelere tanık oluyoruz. Yeryüzünün ekseni değişiyor. Dünyanın ezici çoğunluğuna kibirle bakanların acizliklerini görüyoruz. Omuz omuza dünyaya şekil vermeye çalışanların kriz zamanı birbirlerine bile tahammül edemediklerini farkediyoruz. Amerika, "arka bahçesi" Latin Amerika''yı kaybediyor. Otuz üç Latin ülkesi, kendi aralarında yeni bir birlik inşa ediyor. İnsan haklarından bölgesel entegrasyona, esaslı kararlar alıyor, "büyük ağabey" ABD''yi bölge dışına itmeye çalışıyor.
Bunlar olurken, 21. Yüzyıl''a dönük en büyük model olan Avrupa Birliği dağılıyor. Fransa-Almanya ekseni, kara Avrupası merkezli yeni, çekirdek oluşuma doğru gidiyor. Birlik için angarya gördükleri ülkeleri birlik dışına iteceklerinin işaretlerini veriyor. Güney ve Kuzey ülkeleri muhtemelen "Süper Avrupa" içinde yer bulamayacak.
Türkiye''nin belirli fırsatlarla dile getirdiği; "Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi dondururuz" açıklamasının çıkış noktası burası olsa gerek. New York Times gazetesi, Türkiye''nin AB amacından vazgeçmeyi düşündüğünü yazarken aslında sadece Türkiye''ye değil, küresel ölçekli çözülmeye bakarak bir okuma yaptığı belli.
ABD''nin çözülmesi, çekirdek birliğin oluşturulması, Türkiye gibi yükselen güçler etrafında yeni odaklaşmaların olması kuvvetle muhtemel ve bu, erken söylenmiş bir söz değil.
Belli başlı merkezler, "jeopolitik çözülme"nin birkaç yıl içinde belirgin sonuçlar doğuracağına, güç haritasını değiştireceğine inanıyor. Öyleyse; ekonomik, siyasi ve askeri hegemonyanın parçalandığına, ABD''nin daha da içe kapandığına, Avrupa Birliği projesinin belki de çöktüğüne beklenenden kısa süre içinde tanık olacağız.
Jeopolitik çözülmenin Birleşik Avrupa düşüncesini nasıl sarsacağına dair ihtimallerle ilgili daha önce de burada notlar aktarmıştık. "Birleşik Avrupa"nın, "Parçalanan Avrupa"ya veya bölgesel birlikteliklere doğru gittiğini söyleyenler, yeni Avrupa''yı şöyle açıklıyorlardı:
Alman bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya, Slovakya..
Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya, Litvanya ve Latviya… Bu Baltık ülkelerinin Rusya tehdidine karşı en yakın müttefiki Almanya olacak..
Doğu Avrupa ülkeleri: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan… Kendi içinde bölgesel bir yakınlaşmaya gidebilir…
Akdeniz ülkeleri: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta.. Bugün bu ülkelerin hepsi derin ekonomik sarsıntı içinde ve hızla iflasa sürükleniyor.
Biz artık yeni Avrupa''ya; "Hasta Adamlar kıtası" diyoruz. Yüz yıl önce "Hasta Adam" bizdik… Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün dediği gibi; "Belki bir süre sonra bu millet Avrupa Birliği''ne hayır diyecek." Sanırım o vakit yaklaştı. Öyleyse, AB''den başka çıkış yolu görmeyenlerin kendilerine yeni bir yol bulması lazım…
İran füzeleri ve Suriye: Peki bunlar yanlış mı?
00:008/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ve dünya, Suriye''ye odaklanmışken İran''dan gelen “savaşa hazır olun” çağrıları ne anlama geliyor? Diyelim bu çağrı, artık geleneksel “İran''ın nükleer tesislerine yönelik olası saldırı” çerçevesinde yıllardır kanıksadığımız kronik sorunla bağlantılı.
Peki Pakistan''da ABD''nin etkin olarak kullandığı askeri üslerin boşatılması ne anlama geliyor? Onu da geçelim; Hizbullah liderinin uzun aradan sonra kalabalıklar arasına karışık meydan okuması kime ve neye karşıydı?
Göründüğü gibi ortada Suriye ile sınırlı bir mesele yok. Türkiye''nin ve Türk medyasının Suriye odaklı yaklaşımının ötesinde, giderek ısınan bir coğrafya var. Biz Suriye meselesini bütün bunlardan yalıtarak, sanki sorun sadece Şam yönetimiymiş gibi, ABD''nin ve yirmi yıldır bölgeye müdahil olan güçlerin hiçbir senaryosu yokmuş gibi ele alıyoruz. Bu bir algı yönlendirmesidir. Böyle yapıyorsak, işimizi eksik yapıyoruz, olaylara sınırlı, yetersiz bakıyoruz demektir.
Suriye''de düşük yoğunluklu iç savaş yaşanıyor. Bu doğru. Şam yönetimi, uzlaşma kapılarını kapattı ve tek yol silah seçeneğine hapsoldu. Bu da doğru.. Muhalifler, sadece “özgürlük, hak, adalet” sloganları atmadı, silaha silahla karşılık verdi. Bu da Bir Suriye gerçeği...
Buraya kadar, taraf olarak ya da sadece analiz yaparak meseleyi tartıştık. Türkiye-Suriye ilişkilerinin seyrini ele aldık, Suriye''den gelen kötü haberlere karşı duyarlılıklarımızı en yüksek dereceye çıkardık. Sorun, sadece bunlar olsaydı, belki konu Suriye sınırlarına hapsedilebilir, bir çözüm yolu zorlanabilir hatta bulunabilirdi. Sadece bu kadar olsaydı, inanıyorum bir çözüm yolu da bulunabilecekti.
Ama bizler; bu ülkeye karşı, çok iyi bildiğiniz, defalarca tanık olduğumuz bir emperyal proje olduğunu, bu projenin aslında 2003 yılında başlatıldığını biliyoruz. Lütfen bunu bilmiyormuş gibi yapmayalım ve kendimize bari dürüst olalım.
Burada soru şu: Bugünkü Suriye krizinde bu projelerin hiç mi yeri yok? Yok diyebilir miyiz? Diyemeyiz.. Var çünkü. Var olduğu için de gerçek anlamda çözüm için çaba harcanmıyor. Buradan bakınca, çözüm isteme, çözümü zorlama anlamında ciddi bir çaba olmadığını söyleyebiliriz. Sanki herkes, Suriye''de iç savaşın daha da şiddetlenmesine, böylece müdahale gerekçelerinin oluşmasına yatırım yapıyormuş gibi bir durum var.
Bunun dışında, haftalardır Batı medyasından ve başkentlerinden gelen, Türkiye''ye yönelik övgülerin ve cesaretlendirmelerin de fena halde kuşkular içerdiğini söylemek lazım. İnanıyorum ki, benim gibi, kamuoyu da bu övgülerden endişe duyuyor.
Bu yüzden, muhalifler ve Şam yönetiminin zalimce tutumu kadar o emperyal hesapları da masaya yatırmak gerekiyor. Bu yüzden Suriye''yi konuştuğumuz kadar Lübnan''da neden savaş çıkacakmış gibi bir durumun güç kazandığını, İran''ın neden birkaç hafta içinde saldırıya uğrayacak korkusu yaşadığını ve ordusunu alarma geçirdiğini tartışmak zorundayız.
Lübnan''dan Pakistan''a kadar ciddi bir hareketlilik var. 28 Pakistan askerinin ABD/NATO güçleri tarafından öldürülmesinden sonra bu ülke, bazı üslerden Amerikalıları çıkarmaya başladı. O üslerden kalkan insansız hava aracı yüzlerce Pakistan askerini, öğrencileri, kadınları ve çocukları öldürdü bugüne kadar. Hatta onlarca Türkiye vatandaşı da bu saldırılarda hayatını kaybetti. İslamabad, NATO''nun lojistik hattını kapattı. Pakistan-ABD ilişkilerinde bir yumuşama sağlanamazsa kriz çok derinleşecek. NATO''nun Afganistan operasyonu tehlikeye girecek. Belki de ittifak tarihi bir hezimet yaşayacak.
İran dini lideri Ali Hamaney''in, “savaşa hazır olun” çağrısı sadece Suriye ile sınırlı değil. İngiliz basınında, İran''a iki hafta içinde saldırı olacağı iddiaları bile yer alıyor. Gerçi yıllardır bu iddialar var ama, Suriye krizinin tetiklemesiyle ummadığımız gelişmeler olabilir. Geçtiğimiz haftalarda İsfahan''daki en önemli füze üslerinden birinde meydana gelen dev patlamanın, dışarıdan yapılan bir müdahale ile gerçekleştiği kanaatleri güç kazanıyor. Birkaç gün önce, ABD''nin yeni nesil insansız hava araçlarından biri İran''ın eline geçti. ABD kaynakları, aracın İran için istihbarat topladığını itiraf etti.
Rusya ve İran''ın, ABD/NATO füze kalkanını hedef alması, İran''ın açıktan Türkiye''yi tehdit etmesi, Türkiye''nin alarma geçip füze savunma sistemi arayışlarına girmesi, öyle geçiştirilecek günlük gelişmelerden biri değil.
Dünya Suriye''ye müdahaleyi tartışırken, müdahaleye maruz kalacağı düşünülen İran-Suriye-Hizbullah cephesi, beklenmedik bir kriz patlatabilir, kendileri bir kriz çıkarabilir. Bu ihtimali göz önünde tutmakta yarar var.
Söylemek istediğim şey; Suriye ile sınırlı bütün düşünceler eksiktir, yanıltıcıdır. Gelin algı yöneticilerinin bakışıyla değil, kendi gözlerimizle ve bölgenin gerçekleriyle hareket edelim…
Yüzyılın rüyası bitti..
00:009/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kim ne derse desin, Avrupa Birliği hızla çözülmeye, parçalanmaya doğru gidiyor. Bundan sonra; “Yeni Avrupa”, “Çekirdek Avrupa”, “Süper Avrupa” gibi isimleri sıkça duyacağız ve birliğin geleceğine yönelik sert tartışmalar izleyeceğiz. Bugün, krizden çıkma yönünde farklı yaklaşımlar, birliğin merkez güçleri arasında farklı yaklaşımlara sahip olmakla sınırlı görünüyorsa da, bir süre sonra bu “çatışma” içerikli bir görüntü alacak.
21. yüzyıla dönük en büyük projenin, bir model ortaklığın çözülmesine işte o zaman tanık olacağız. Birlik öncesi saflaşmalar, merkez güçlerin eski pozisyonlarına dönmesi, Almanya''nın imparatorluk düşlerine yönelik direnç hatları hızla belirginleşecek. Sarkozy-Merkel görüşmelerini dikkatle izleyin. Görüşmeler sonrası açıklamalara bakın. Özellikle de Sarkozy''nin cümlelerine… Yeni oluşumun işaretleri orada.
Bu iki güç, Avrupa''nın önemli bir kısmını dışlamaya yönelik kanaatlerini kesinleştirmiş görünüyor. Bir süre sonra, bugün birlik içinde olan bazı ülkelerin bir kenara atıldığını, bir ya da iki yıl içinde bazı ülkelerin AB dışında kaldığını göreceğiz. Zayıflar yolda terkedilecek, ölüme mahkum edilecek.
“Avrupa''nın çok tehlikeli bir durumla karşı karşıya olduğunu, infilak etme riskinin şimdiye kadar hiç bu denli büyük olmadığını, Avrupa''yı yeniden düşünmenin zamanı geldiğini, karar vermek için sadece birkaç hafta kaldığını” söylüyor Sarkozy…
Bugünkü AB liderler zirvesinin tek konusu muhtemelen bu olacak. Çünkü birlik, krizden çıkış için bir yol haritası belirleme konusunda anlaşamıyor, görünen o ki, anlaşamayacak. Alman-Fransız ekseni''nin “yeni Avrupa tasarımı”na İngiltere''den müthiş tepkiler geliyor, alınacak kararların veto edileceği söyleniyor. Aslında bu resim bile, AB''nin çözüldüğünün göstergesi. Liderler, merkezin oluşturacağı kararlara uymayan, uyamayan ülkelere yaptırımlar getirecek. AB kendi içinde, kendi üyelerine yaptırım kararları alıyor.
Aslında, “herkes başının çaresine baksın” diyorlar. Kriz ABD''de başlayıp Avrupa kapılarına dayandığında da aynı noktadaydılar. Çözüm planı yerine, düşeni kaldırma yerine ölüme terketmeyi, kaldırıp atmayı kafalarına koymuşlardı. “Kurtarma paketleri” iflas eden ülkeleri kurtarmaktan çok, alacaklarını güvence altına almaya yönelikti. Hâlâ da öyle.
Bu zirveden de kesin sonuç çıkacağını sanmıyorum. Zirve sonrası, medya ve kamuoyunda iyimser sonuçlar yayılacak ama birkaç hafta sonra bir adım yol alınamadığı ortaya çıkacak. Krizden kurtulma çabaları kısa zaman içinde Avrupa''yı parçalayıp yeniden kurma projelerine odaklanacak.
Çünkü biz; bunun bir finans krizi, borç krizi olmadığına, aslında sistem krizi olduğuna inanıyoruz. Başından beri de böyleydi. Yüzleşilen şey ekonomik kriz değil, aynı zamanda siyasi bir krizdir ve hızla toplumsal krizlere dönüşecek. 2006''dan beri bu noktadan baktık ve sonuçlar hep bu yönde gelişti.
Bu aşamadan sonra bizi daha çok ilgilendiren şey, krizin yol açacağı güç kaymalarıdır. AB''nen çözülüp daha dar bir yapıya bürünmesi, küresel güç haritasında ciddi kaymalara, değişikliklere yol açacağı gibi, 21. Yüzyıl için öngörülen model önerilerini de sıfırlayacak. Dolayısıyla büyük bir hayal kırıklığı var önümüzde.
İşte bu güç haritası, küresel ekonomik dengeyi altüst edeceği gibi, Türkiye''den Ortadoğu''ya ve Asya''ya kadar ciddi hareketlenmelere yol açacak. Belki de en şaşırtıcı ya da endişe verici sonuçlarını Avrupa içi güçler arasındaki ilişkiler üzerinde doğuracak.
Kriz müttefikleri düşman, düşmanları ortak yapacak dedik hep. Kimse, bu sonucun Avrupa içinde olmayacağını düşünmesin. Öyleyse önümüze bakalım. Önümüzdeki haftalarda Avrupa''yı ve ABD''yi sarsacak yeni kriz dalgasına odaklanalım. Barack Obama''nın “Amerikan orta sınıfı ölüyor” tespitini içeren sözlerini dikkatle inceleyelim. ABD de, Avrupa da aslında içinde bulundukları vahim durumu gizliyor. Ama nereye kadar. Salı günü; “Hasta adamlar” başlıklı yazıyı şu cümlelerle bitirmiştim:
Biz artık yeni Avrupa''ya; “Hasta Adamlar kıtası” diyoruz. Yüz yıl önce “Hasta Adam” bizdik… Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün dediği gibi; “Belki bir süre sonra bu millet Avrupa Birliği''ne hayır diyecek.” Sanırım o vakit yaklaştı. Öyleyse, AB''den başka çıkış yolu görmeyenlerin kendilerine yeni bir yol bulması lazım…
Tek Dünya Devleti" "Tek Para birimi" "Tahrir" ruhu
00:0013/12/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa içi güç çatışmalarını dikkatle izliyor muyuz? Geleceğin Avrupa''sını, Kıta''nın siyasi güç haritasını kim belirleyecek? Almanya mı? ABD/İngiliz cephesi mi?
Ekonomik krizin, Avrupa Birleşik Devletleri''nin sonunu getirdiğini, birliğin hızla çözüldüğünü, 21. yüzyıl dünyasına model gösterilen Yeni Roma İmparatorluğu''nun dağılmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Kim ne derse desin, geri dönüş olmayacak, burada daha önce de tartıştığımız gibi, Avrupa içinde birden fazla birliğin şekillenmesine tanık olacağız. Yeni Avrupa''nın şeklini ve kaç tane birlik olacağını ABD/İngiltere cephesiyle Almanya arasındaki güç mücadelesi belirleyecek.
Bir yıl içinde, bir ya da birkaç ülkenin Euro''dan çıkacağı konuşuluyor. Bu sayının, krizin dalga şiddetine göre artması muhtemel. Aynı süre içinde iflas eden kenar ülkelerinin dışlanacağı, çekirdek Avrupa dışındakilerin düştüğü yerde bırakılacağı daha doğrusu AB''den ayrılmak zorunda kalacağı söyleniyor.
Kredi derecelendirme kuruluşlarının on beş Avrupa ülkesine uyarılar yapması, Euro''nun tamamen ortadan kalkacağına yönelik heyecan verici tartışmalar yapılıyor. ABD ve Asya ülkeleri, Avrupa bankalarıyla ilişkilerini sorguluyor. Çökmekte olan bu birliğe karşı hemen herkes kendi önlemini alıyor.
Peki ne oluyor? Avrupa nereye gidiyor? İşler bu kadar vahim mi? Euro''nun ve Avrupa Birliği''nin sonu mu geldi?
Bu sorulara evet diyenlerin sayısı hızla artıyor. Avrupa''nın çöküşünün büyük şok olacağını, dünyanın daha şimdiden Avrupa içi güç savaşlarına odaklandığı, çöküşün kaçınılmaz olduğunu vurgulayanlar bir şeye dikkat çekiyor, o da şu:
Küresel elitler Euro''yu bitiriyor. Nihai amaç, Euro ve Doları tarihe gömerek yeni bir kur, küresel kur geliştirmek. Dünya ekonomisini yönetecek tek para birimine geçmek. Aslında bu çalışmanın Soğuk Savaş''ın sona erdiği 1990''larda başladığı ancak büyük krizler elverişli ortamın yakalandığı ifade ediliyor.
Daha önce de bu köşede tartıştığımız bir konu bu. "Tek dünya devleti", "Tek para birimi", yeni bir ekonomik sistem üzerine inşa edilecek "Tek dünya devleti" projesi..
Elitler küresel gücü merkezileştirme, Amerika''nın egemenliğini yok etme, ulusal hükümranlık alanını daraltma, bir çeşit diktatöryal yeryüzü iktidarı oluşturmaya çalışıyor. Bizi bir yerlere sürüklüyorlar.
Onlara göre bu dünya devleti, uluslar arasındaki işbirliğinden çok öte bir şey. Devlet karakterinde bir entiti olacak, Avrupa''nın kurduğu kıtasal devlet model alınacak ama Avrupa projesi çökertilecek ve süreç yavaş ve çok sancılı geçecek.
Uluslararası Para Fonu IMF''ye diktatörlüğü andıran bir rol yükleniyor. IMF bütün ülkelere ekonomi politikaları dayatabilecek, ekonomileri üzerinde söz hakkına sahip olacak. Özelleştirmeden serbest ticaretin ilkelerine kadar dünya ekonomisini ilgilendiren her alanda IMF tek hakim olacak. IMF Dünya Merkez Bankası olacak. Küresel ekonominin tek patronu olacak. Bu süreç ileri aşamalarda yeryüzünde tek siyasi otoriteye kapı aralayacak. ABD''nin başaramadığı küresel imparatorluk, ''Dünya Devleti'' bu aşamada tartışılır olacak…
Benim değil, kriz sonrasını tartışanların cümleleri bunlar…
Şimdi tek merkezli ekonomik sistemi savunanlarla çok başkentli ekonomik sistemi savunanlar çetin bir çatışmanın içine giriyor. ABD ve İngiltere, krizden kurtulmanın tek yolunun her şeyin merkezileştirilmesi olduğunu savunurken diğerleri merkezin dağıtılmasını, ülkelerin daha özgür hareket etmesini, çok kutuplu bir ekonomik sistemin tek çözüm yolu olacağını söylüyor. Merkeziyetçi ülkeler aslında dünyanın tamamını istiyor. Ekonomiyi, kaynakları ve siyasi iktidarı tek elde toplamaya çalışıyor. Tek "Dünya Merkez Bankası" istiyor. "Tek Para Birimi" istiyor. "Tek Dünya Devleti" istiyor.
Dünyanın ezilenleri, fakirleri, dışlanmışları aynı kalacak. Zenginlik daha çok belli merkezlerde toplanacak. Demokrasi ve barış adı altında projeler uygulanacak. Ama aslında hepsi bu büyük ideal için birer kamuflaj olacak. Kaynakların üstünde oturan toplumlar çok acı çekecek. Etnik çatışmalar, yoksulların öfkesi, kültürel ayrışmalar derinleşecek, istismar edilecek. Önümüze yüce idealler konulacak. Belki de birkaç yüz yıl bu ideallerin doğruluğuna iman edip oyalanacağız. Ama gücü ve zenginliği ellerinde tutanların kurduğu oyunun figüranlarından başka bir şey olmayacağız.
Bu yüzden Tahrir söylemi bütün dünyaya yayılmalı. Ezilenler, yeni dünyayı inşa edenlere karşı harekete geçmeli. Tahrir söylemi sadece Ortadoğu''daki değişimi değil, gelecek yüzyıllarda oluşacak merkezileşmiş zorbalıklara karşı milyarların meydan okumasına dönüşmeli. Washington''dan Paris''e, Londra''ya, Roma''ya kadar bütün başkentleri, sokakları kaplamalı.
İnsanlık yeni bir kırılmanın eşiğinde çünkü. Tek Dünya Devleti''ne, Süper Para''ya isyan, insan onurunu, özgürlüğünü savunma yöntemi olacak çünkü
ABD İran"ı bombalıyor!
00:0014/12/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Evet, ABD uçakları İran''ı bombalıyor. Açık savaş yok tabi ama insansız hava araçları üzerinden İran içlerine örtülü saldırılar düzenleniyor.
Geçtiğimiz günlerde İran''ın eline geçen ABD''ye ait insansız hava aracı, işte bu nokta saldırılar için kullanılıyordu. Barack Obama''nın açıktan geri istediği, İran''ın ret cevabı verdiği, Rusya ve Çin''in incelemek istediği RQ-170 Sentinel aracı, derinden yürütülen operasyonun parçasıydı. Tahran''ın bir yazılımla ele geçirdiği uçaklardan kaç tanesi daha, İran''a karşı örtülü operasyonlara devam ediyor acaba?
Neden “ABD İran''ı bombalıyor” dedim. Geçtiğimiz haftalarda İsfahan''daki bir füze üssünde büyük bir patlama oldu. 17 İran askeri hayatını kaybetti. Patlamanın büyüklüğü ve verdiği hasarın, gün geçtikçe daha da yıkıcı olduğunu öğrendik. İran bunu “kaza” olarak niteledi. Şimdi bunun kaza olmadığı, sabotaj olduğu belirginleşti. Son kanaat buydu, sabotajdı ve belki İran içinderi uzantılar kullanılmıştı.
Ancak yeni durumlar yeni gerçekleri ortaya çıkarıyor. Ele geçirilen insansız hava aracı ile benzer saldırılar yapılmış olabilir mi? Evet, olabilir. Muhtemelen de böyle oldu.
Dün, konuyla ilgili yeni bir bilgi geldi. Bu sefer Yezd kentine yakın bir bölgede yine bir İran tesisi saldırıya uğradı. İsfahan''daki tesis İran''ın en önemli füze üslerinden biriydi. Sonra resimleri yayınlandı. Birkaç gün sonra Yezd bölgesindeki saldırıya ait resimleri de bir İsrail uzantılı internet sitesinde görebiliriz.
Ekim ayında da bu nitelikte saldırılar yaşandı İran''da. Kasım''da ayında iki benzer saldırı gerçekleşti?
Peki ne oluyor? İran dini lideri Ali Hamaney''in “savaşa hazır olun” çağrısı, bu saldırılarla mı bağlantılı? Tahran, ABD ve müttefik güçlerin, örtülü saldırılara başladığın görerek ülke çapında alarma mı geçiyordu. Bence öyle... İran, nükleer tesisler başta olmak üzere, stratejik noktalarda saldırılara uğruyor ve inanıyorum önümüzdeki günlerde, haftalarda bu tür saldırıların sayısı artacak. Türkiye''di kurulan NATO/ABD füze kalkanı unsurlarından radar istasyonunu hedef alacağını açık bir biçimde duyuran, füzeleriyle gövde gösterileri yapan İran, benim gözlemlerine göre, terör saldırıları ya da sabotajlar şeklinde başlatılan bir örtülü saldırıyla karşı karşıya.
Bu kadar mı?
Biliyorsunuz son zamanlarda Türkiye, bölge ülkeleri ve dünyanın önemli bir bölümü Suriye''deki gelişmeleri çok yakından izliyor. Suriye''de rejimi devirme yolunda kararlı adımlar atılıyor. Türkiye, bu çerçevede yürütülen çalışmaların merkezinde yer alıyor.
Dün yeni gelişmeler çıktı ortaya.
Yüzlerce NATO-ABD askerinin Ürdün-Suriye sınırında bulunan El Mefrak köyünde toplandığı, özel operasyon birliklerinin bölgeye kaydrıldığı iddia edildi.
Bölgeye kaydırılan birimlerin Arapça dışında diller konuştuğu, askeri araçların bölgede bulunan Kral Hüseyin askeri üssüne nakiller yaptığı, sınırdan beş kilometre içerideki Albeaj ve birkaç bölgeye yığınak yapıldğı iddia ediliyor.
İddialar bu kadar da değil... Irak''taki ABD üslerinden Ürdün''e sevkiyat yapıldığı, özel birliklerin bu ülkeye nakledildiği, bölgede Suriye''ye karşı elektronik izleme birimi kurulduğu ifade ediliyor.
El Mefrak askeri üssünün bir özelliğinden söz ediliyor. 1979''da Suriye''de başlayan ve Hama katliamıyla sona eren isyan sırasında, Müslüman Kardeşler teşkilatının askeri biriminin bu üste pozisyon aldığı gerçeği...
Tarih tekrar yaşanıyor sanki. Ürdün ve İsrail ishithabaratının ortak operasyonlarını izleyeceğiz artık.
İran''a örtülü müdahale, stratejik tesislerine insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılar ve Suriye''ye operasyon hazırlığı...
Gün gün izleyelim..
Bayrak indi, oyun bitti: Peki ya bu çığlıklar?
00:0016/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son asker de çekildi, bayrak indi… ABD Irak''tan çekildi.. Barack Obama savaşın/işgalin bittiğini açıkladı. Savunma Bakanı Leon Panetta Bağdat''ta çekilme töreni yaptı. İş bitti, Irak özgürlüğüne kavuştu. Öyle mi? Değil, biliyoruz… Bildiğimiz anlamda Irak''tan çekilmediler. Gerekli bütün unsurları orada bıraktılar. Bağdat''ı denetlemeye devam edecekler.
Ama öyle kabul edelim, çekildiklerini düşünelim… 2003 yılından bu yana bu ülkede neler yaşandı? Böyle bir işgal gerekli miydi? Irak ne kazandı, ne kaybetti? Bazıları için artık bir önemi yok bunun ama bizim için var.
Dün Bağdat''tan, Irak''ın değişik bölgelerinde ABD''nin çekilmesi dolayısıyla kutlamaların yapıldığı haberleri geldi. “Bir Saddam vardı” diyordu biri, “Bizi Saddam''dan kurtarmak için geldiler. Binlerce Saddam yaratıp gittiler. Eskiden kim Şii kim Sünni bilmezdik. Mezhep farkı gözetmeden birlikte yaşıyorduk” diyor.
Artık şehirler, mahalleler, sokaklar ayrıldı. Evler, aileler ayrıldı. Yüzlerce yıl birlikte yaşayanların birbirini boğazladığını tanık oldu. Artık aynı evde, aynı sokakta yaşamayacaklar. Derin bir düşmanlık toplumun bütün kesimlerinde. Her grup, her cemaat, her etnik yapı ayrı bir devlet. Hepsini kendine göre düşmanı, hedefi, dostu var. Tek bir Irak''tan söz etmek ne zor. Saddam rezil oldu, idam edildi, gitti. Ama bölgenin en zengin ülkesi, Mezopotamya''nın kalbi harabeye döndü.
Düşünün; sadece üniversite hocalarından, bilim adamlarından, savaş sonrası suikaste uğrayanların sayısı yüzlerce… Bir ülkenin hafızası yok edildi, birikimi yok edildi. Kaynakları, kültürel varlıkları yağmalandı. Şehirler yeniden kurulur belki, ancak bu kayıpların telafi edilmesi ne kadar zaman alacak?
Bu bir zafer mi? Neyin zaferi?
Yine dün, Felluce halkı, ellerinde Irak bayraklarıyla kutlamalar yapıyordu. “Artık özgürüz, Felluce direnişin merkezi” sloganları atıyordu. İşgalden bir yıl sonrasına dönelim. 2004''de Felluce''de yaşananlar, insanlık tarihinin en ayıplı sayfalarında yerini buldu. Sadece bu şehirde, bu bölgede yaşananlar bile sekiz yıllık işgalin nasıl bir bedel ödettiğini göstermeye yetiyor.
Ama biz unutuyoruz.. Bir yıl öncesini hatta altı ay öncesini unutuyoruz. Bizim unutkanlıklarımız üzerine oyun kuruluyor bu coğrafyada. O zaman gelin bu işgalin sadece bir sayfasını hatırlayalım. En azından hayatını kaybeden yüzbinlerin anısına…
Mart 2004''te Irak''ta dört ABD paralı askeri öldürülüp cesetleri Felluce''de bir köprüye asılmıştı. (Irak''taki pis işleri yürüten Blackwater şirketinin mensuplarıydı bunlar.) Ürperten görüntülerdi… Ardından ABD yönetimi Felluce''ye karşı tarihin an acımasız saldırılarından birini başlattı.
Tamamen sivilleri hedef alan şiddetli bir intikam savaşı başlatıldı. Ölenlerin yüzde 90''ından fazlası sivildi. Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Medyanın Felluce''ye girmesine izin verilmedi. “Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor” diyordu o günlerde Felluce''den gelen bir mesaj.
Saldırının üçüncü günü ABD uçakları birkaç kez kente kimyasal silah ve toz attı. Bağdat''taki doktorlar, Felluce''den yaralı gelip ölenlerin bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu görmeye çağırdılar. Ama kimseden ses çıkmadı. Haftalarca dünyaya kapatılan kent içindekilerle birlikte imha edildi. Saldırıların ilk günlerinden itibaren kimyasal silahlar ve zehirli gazlar kullanarak yüzlerce insanın ölümüne neden olan ABD, yasak silahların kanıtlarını, bu silahlardan ölenlerin cesetlerini gizlemek için kente kimseyi sokmadı. O günlerde, dünyaya kapatılan kentten ulaşan şu mesajları yayınlamıştık:
16 Kasım 2004: “... Amerika, Felluce''de tamamen sivilleri hedef alan ve sizlerin haberlerde gördüğünüzden çok daha şiddetli bir intikam savaşı yürütüyor. Amerikalılar sadece kentin batı bölgesinde hakim. Orayı da saldırıların ilk günü ele geçirdiler. Cavlan, En-Nezar, eş-Şüheda ve Endüstri bölgelerine giremediler. Ele geçirdikleri bölgedeki bütün evleri, apartmanları ve camileri havaya uçurdular. Kayıpların yüzde 90''ından fazlasını siviller oluşturuyor. Ölenlerin cesetleri toplu mezarlara gömülüyor. Amerika''nın ve sözde Irak ordusunun kayıpları, açıkladıklarından kat kat fazla. Bu nedenle medyanın Felluce''ye girmesine izin vermiyorlar. “Allavi askerleri” ele geçirilen bölgede yağma yapıyor. Taşıyabildikleri her şeyi alıp arabalara yükleyip Felluce dışına çıkardılar. Onlar sadece ana caddeyi, hastane çevresini ve Ramadi yolunu kontrol altında tutuyorlar. Allah''a şükür, metanetimizi koruyoruz…”
“... Amerikan keskin nişancıları, kentin batı kesimindeki Tartar Caddesi''nde ve Fırat Nehri kıyısındaki yüksek binalarda yedi noktada pozisyon aldı. Onlarca keskin nişancı içme suyu ve yiyecek temin etmek için dışarı çıkan herkese ateş açıyor. Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor. Direnişçiler sürekli pozisyonlarını değiştiriyor. Farklı direniş grupları farklı semtlere gidiyor, sürekli hareket ediliyor. ABD askerinin saldırdığı bölgeye hemen yardıma gidiliyor. Keskin nişancıları devre dışı bırakmak için karşı binalara yerleşen direnişçiler Apache''lerin yoğun saldırısına uğruyor...”
17 Kasım 2004: “... Harabeye dönen kentte trajedi yaşanıyor. Sokaklarda çok sayıda ceset var. Köpekler cesetleri yiyor. Dün ve önceki gün ABD keskin nişancıları tarafından öldürülen çocukların cesetleri hâlâ sokakta. Köpekler tarafından oradan oraya sürükleniyorlar. Ne aileleri ne de direnişçiler, keskin nişancıları nedeniyle cesetleri toplayamıyor. Amerikan güçleri binaları içindekilerle birlikte ateşe veriyor...”
“... İşgal güçleri kadın ve çocukları direnişçilere karşı canlı kalkan olarak kullanıyor. Salı günü daha önce hiç görmediğimiz bir manzara ile karşılaştık. Amerikan askerleri bir kadını ve çocukları tanka kalkan yapmışlar. Tank bu halde Tartar Caddesi''ne girdi. Kadının ve çocuklarının imdat çığlıklarını hepimiz duyduk. Bazı direnişçiler acı içinde gözlerini kapatıp ağlamaya başladı. Şehir tarihin görmediği bir vahşete sahne oluyor...”
İşgalin ilk günlerinde kızgın çöl ortasına kurulan esir kampları, kafalarına çuval geçirilmiş insanlar, işkence merkezlerinden bizlere ulaşan çığlıklar, kadınlara reva görülenler ve daha niceleri…
ABD bunu zafer olarak kayda geçti. Size de zafer gibi mi geliyor? Biz bu işgalden; 21. Yüzyıl''a damgasını vuranları, insan ırkını en bayağı uygulamalara maruz bırakanları, kimliklerini ve inançlarını aşağılayanları, bunu bir Haçlı ruhu ile yapanları hatırlayacağız.
Bizim için Irak bu anlama geliyor. Bunları unutabilir miyiz? Unutacak mıyız?
Buhran çağı!
00:0020/12/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2011''in siyasi, ekonomik, sosyal ve doğal afetlerle ilgili raporlarını, notlarını değerlendirdiğimiz, "geriye ne bıraktığını" sorguladığımız bugünlerde, bir adım öne geçip 2012''de bizleri neyin beklediğine de bakma fırsatımız elbette var. Hatta, bu yılı sorgulamayı bırakıp önümüzdeki yılda karşılaşacağımız muhtemel gelişmelere odaklanmak belki çok daha acil ve önemli.
Öyle, Maya takvimi gibi sansasyonel konuları kastetmiyorum. 2011''in ilk günleri tahminler yürüttüğümüz, bir çoğu gerçekleşen gelişmelerden söz ediyorum. Arap Baharı, dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz, giderek yeniden Soğuk savaş dönemine girişimiz, krizin dünya genelinde siyasi ve askeri sonuçları ve daha niceleri.
Bütün bunlar bu yılla sona ermeyecek, yeni yılda da devam edecek. Hatta daha da travmatik bir hal alacak. Mesela ekonomik krizin siyasi, sosyal ve güvenlik çerçeveli sonuçları daha da öne çıkacak. Avrupa iç bölünmesi daha da belirginleşecek. Ortadoğu''daki kamplaşma daha yakıcı hal alacak.
Bunlar sevimsiz şeyler, hiç birimiz olacağını düşünmek bile istemiyoruz. Ama gerçekler ve bizler bunlarla yüzleşeceğiz. Hayal pazarlamak mümkün, genel beklenti de bu yönde. Ama hayal pazarlamak bizleri bu sarsıcı gelişmelere karşı tamamen savunmasız bırakıyor.
IMF Başkanı Christine Lagarde, yeni yılda, Avrupa''daki borç krizinin tüm dünyayı tehdit edeceğine dikkat çekerken aslında Batı''nın 1930''li yıllardaki büyük buhran yaşama riski olduğunu söylüyor.
Son derece doğru ama yeni bir durum değil. Yıllardır, krizin gerçekten ne olduğunu söyleyenler hep buna dikkat çekti. Bugünkü durumun, İkinci Dünya Savaşı öncesine benzediğini hatırlattı. Bu ne demek? O dönemdeki ekonomik buhran, insanlık tarihinin en kanlı savaşının gerçek sebebiydi. Krizin üstesinden gelinemezse, jeopolitik çözülmeler yaşanacak, dünya güç haritası yeniden şekillenecek, güç kayması çok ciddi bölgesel ve bölge için çatışmalara yol açabilecek, bir çok bölgede sosyal patlamalar yaşanacak demektir. İşte dünya, 2012 yılında bu gerçeğe daha da yakınlaşacak. Bugün Arap Baharı dediğimiz şey biraz da bunların sonucu. İsyan, Ortadoğu''da özgürlük adalet için, Batı''da refah düşüşü için, Doğu''da refah arayışı için olacaktır. Avrupa başkentlerinde ve ABD şehirlerinde hissettiğimiz dip dalga, hızla isyana, sosyal patlamalara dönüşebilecek.
Dünyanın neresine bakarsanız bakın iki şey göreceksiniz: Devletler arası gerilim hızla tırmanıyor, bir çok coğrafyada keskin rekabetler, hesaplaşmalar öne çıkıyor. Bu durum nerede, nasıl bir patlamaya yol açar, bilemiyoruz. İkincisi, bütün dünyada, zenginliği yönetenlerle refah arayanlar arasında müthiş bir düşmanlık var ve bu hızla büyüyor, tehlikeli bir hal alıyor. Sonucunun da nerelere uzanacağını kestirebilen yok. Ekonomik krizi çözüm bulamadıkları gibi, bunlara da bir çözüm bulabilmiş değiller.
ABD''yi ele alalım ve 2011''de ne olmuş bakalım:
1- ABD halkının yüzde 48''i fakirlik sınırında.
2- Evde oturan çocukların yüzde 57''si fakirlik sınırında.
3- İş sahibi olanların çalışmadan geçirdikleri zaman tam 40 haftaya denk geliyor. Yani iş sahibi olanlar da işsiz.
4- Küçük işletmelerin yüzde 77''si yeni eleman almayacağını söylüyor.
5- Orta sınıfın gelir düzeyi, 2007''ye göre yüzde 6.8 düştü.
6- Çalışanların yüzde 20''si fakirlik sınırının altında ücret alıyor.
7- Posta servisi geçtiğimiz yıl 5 milyar dolar zarar etti.
8- Bazı bölgelerde ev fiyatları yüzde 64 düştü.
9- 25-34 yaş arasındaki erkeklerin yüzde 19''u aileleriyle yaşıyor.
10- Yedi Amerikalıdan üçü on adet kredi kartı kullanıyor.
11- 2011''de dış ticaret açığının 558.2 milyar dolar olması bekleniyor.
12- Büyük şirketlerin CEO''larının maaşı son 12 ayda yüzde 36.5 arttı.
13- Ülke nüfusunun yüzde 6.7''si aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.
14- Evsiz çocukların sayısı yüzde 33 arttı.
15- Bill Gates, bütün varlığını ABD hükümetine verse ülkenin ticaret açığını sadece 15 gün kapatabiliyor.
16- ABD hükümetinin toplum borcu 15 trilyon dolar.
17- Her gün borç miktarına 4 milyar dolar daha ekleniyor.
Listeyi daha çok uzatabiliriz. Olumlu göstergeler, iyimser ifadeler gerçekleri örtmüyor maalesef. "Avrupa ve Amerika için 2012 nasıl bir gelecek vadediyor" sorusunun cevabı hiç de hoş değil. Krizin siyasal ve sosyal sonuçlarını belki de yeni yılda göreceğiz. Avrupa ve ABD başkentlerinin, sokaklarının, krizi fırsat bilerek zenginliklerini katlayanlara duyulan öfke kaplayacak.
Moral bozucu şeyler bunlar.. Ama gerçek..
Fars oyununa Arap figüran..
00:0021/12/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerika çekildi, hesaplaşma başladı. Bağdat''taki iktidar kavgaları inanılmaz suçlamalarla, şark usulü ithamlarla Türkiye''ye kadar uzandı. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Tarık Haşimi hakkında çıkarılan tutuklama kararı, Türkiye''de ve dünyada; “Şii-Sünni çatışmaları yeniden mi başlayacak” endişesini tırmandırdı.
Peki ne oluyor Irak''ta? Gerçekten merkezi iktidarı elinde tutan Şiiler, Sünnileri tasfiye mi etmek istiyor, Kürtler ve Sünni Araplardan arındırılmış bir güç yapılanması mı söz konusu? Yoksa gerçekten adli bir durum, ciddi kanıtlara dayanan suçlamalar mı var?
İkinci ihtimal oldukça zayıf görünüyor. Gerçekte, Bağdat''ta yeni bir yapılanma arayışı gözlemleniyor. Ortada büyük oranda güç/iktidar hesaplaşması var. Üstelik bu hesaplaşma Irak''la sınırlı değil. İran, Suriye ve Türkiye ile birebir ilişkisi olan bir çatışma.
ABD işgali ile Irak''ın denetimini ele geçiren Şii gruplar, işgal sonrası kendilerini sınırlayacak bir gücün yokluğundan fırsatla ve İran''ın tam desteğiyle yeni bir Irak kurmaya çalışıyor. 2003 yılından sonra merkezi iktidarı tamamen kaybeden bu yüzden de işgali karşı direnen ancak sonrasında sistemle zoraki de olsa uzlaşan Sünni Arapların, ABD sonrası iktidarı paylaşmasına izin verilecek mi? Yoksa Bağdat yönetimi ile Kürtler arasındaki gerilim ve ayrışmanın bir benzeri, Şii ve Sünni Araplar arasında da mı yaşanacak? Bu, bir ihtimal ve ciddiye alınmalı. Çünkü süreç o yöne doğru gidiyor.
Ancak, ABD''nin çekilmesinden iki gün sonra çatışmaların başlamasının başka sebepleri de var. Sadece Irak iç dinamikleriyle sınırlı bir durum değil. Nuri El Maliki''nin son iki aydır verdiği mesajlara; ABD ziyareti sırasında Suriye konusundaki tutumuna, Bağdat''tan yaptığı ''Suriye''ye müdahaleye sert tepkiler içeren'' açıklamalarına dikkat etmekte fayda var.
Bu sürece izleyenler ortada iki kavga olduğunu farkediyor. Kavgalardan biri Bağdat''ı yani Irak''ı kim yönetecek, Şii gruplar iktidarı diğer unsurlarla paylaşacaklar mı paylaşmayacaklar mı kavgası.. Son günlerde ortaya çıkan gelişmeler, paylaşmak istemediklerine işaret ediyor.
ABD sonrası Irak''ın yeniden yapılanma arayışı bu. Şu ana kadar gelişmeler maalesef uzlaşmayı değil, güç gösterisini öne çıkardı. Eğer öyleyse çatışma her geçen gün daha da şiddetlenecek ve berbat örnekler ortaya çıkabilecek.
İkinci kavga daha bir ürkütücü çünkü bölgesel nitelik arzediyor. Suriye odaklı bir dizayn daha doğrusu dayanışma çizgisi güç kazanıyor. İran-Suriye-Hizbullah direnç hattına yönelik saldırılar Şam yönetimine odaklanmışken, aynı anda İran''a saldırı kampanyaları artmışken bu hattın aralarındaki dayanışmayı güçlendirdiğini görüyoruz. İran-Suriye-Hizbullah hattına şimdi de Irak ekleniyor. Tahran, Şam''ın düşme ihtimaline karşı Şam''dan daha güçlü bir kalkan olacağını hesapladığı Irak''ı kuruyor. Artık bölgede İran-Irak-Suriye ve Hizbullah dayanışması gibi, eskisinden daha güçlü bir hat var.
Maliki''nin Suriye ile ilgili açıklamalarına, yer yer Türkiye''yi eleştirmesine ek olarak Bağdat''la Tahran arasında son iki aylık yakınlaşmayı, özellikle de askeri anlaşmaları izleyelim. Batı''dan gelen tehdit rüzgarlarına karşı İran eksenli direnç şu an için güç kazanmış görünüyor. Suriye''ye olası müdahalenin karşısında nasıl bir güç oluştuğunun resmidir bu.
Haşimi''nin korumalarının “itiraf”larında Türkiye''ye dikkat çekmelerinin, Türkiye''de eğitim aldıklarını iddia etmelerinin hikmeti bu olsa gerek. Müthiş bir propaganda savaşı bu. Türkiye''nin Suriye konusunda en açık pozisyonu alan ülke olması, Haşimi ile güçlü ilişkilerinin bulunması, Bağdat''taki tiyatronun asıl hedefinin Türkiye olduğu gibi bir sonuç da doğuruyor.
Öyle görünüyor ki, oyun Tahran''da yazılmış, Bağdat''ta oynanıyor.
Hadi hayırlısı...
Şii-Sünni ayrışması, Türk-Kürt ortaklığı
00:0027/12/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Herkes özerk olacaksa Irak diye bir ülkeden söz etmek mümkün mü? Bu çözülme Türkiye''ye nasıl fatura edilecek? Sünnilerle Kürtler, Türkiye ile Kürtler arasında yeni bir dayanışma mı şekilleniyor? Daha doğrusu, Türk-Kürt çatışmasının yerine Türk-Kürt ortaklığı mı alacak?
Bu soruların cevabı önemli. Neden mi?
Bağdat''taki iktidar krizi, Şii-Sünni ve Kürtler arasında işgal sırasından yaşananlardan daha tehlikeli bir çözülmeye kapı aralıyor. 2003 yılından bu yana, "bu ülke bölünür mü" tartışması yaptık. İşgal sırasında fiziki bir bölünme yaşanmadı. Ama zihinler ve kalpler hiç olmadığı kadar uzaklaştı.
Iraklı olma bilinci yerine Şii olma, Kürt olma, Sünni olma bilinci yerleşti. Devlet olma yerine grup olma, cemaat olma bilinci oluştu. Bağdat merkezli birleşik Irak yerine, her siyasi yapının özel hedefleri öne çıktı.
Ama bir şekilde işgal sırasında, askeri güçle de olsa ülke birarada tutuldu. ABD çekilir çekilmez, ikinci gün kriz patlak verdi. Sünni lider ve Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Tarık Haşimi hakkında, terör ithamıyla tutuklama kararı çıkartıldı. Maliki yönetimi, Haşimi''nin korumalarının iddiaları üzerinden Sünni lideri tasfiye etme fırsatı oluşturdu.
Kuzey Irak''a, Kürtlere sığınan Haşimi''nin çarpıcı sözleri var. Nuri el Maliki''nin tek adamlığa oynadığını, Saddamlaştığını, kendisine yapılan uygulamanın bir süre sonra Kürt liderlere de yapılacağını, Maliki yönetiminin kendilerinden başka herkesi tasfiye etmek istediğini söylüyor.
Irak Başbakanı''nın bölgesel konjonktürdeki değişime paralel biçimde giriştiği yeni uygulamalar, şüphesiz yeni düşmanlıkları, yeni ayrılıkları ve yeni ortaklıkları işaret ediyor. Haşimi''nin açıklamaları, özellikle özerkliğe vurgu yapması da aslında aynı şeyleri gösteriyor. Maliki ekibinin, Şii gruplar arasındaki iktidar dağılımı dışında güç paylaşımına yanaşmaması, Sünnileri ve Kürtleri başka arayışlara iterken Haşimi''nin sözleri sanki olacakları haber veriyor.
Irak''ın iç iktidar kavgaları elbette, kimlik eksenli çatışma endişesi açısından, çok önemli. Ancak gelişmelerin Türkiye ve bölgeye ilişkin boyutları çok daha önemli. Geçtiğimiz hafta, bu endişeye dikkat çekerken yeni bir dayanışma hattının inşasından söz etmiştik. Şöyle:
Suriye odaklı bir dizayn daha doğrusu dayanışma çizgisi güç kazanıyor. İran-Suriye-Hizbullah direnç hattına yönelik saldırılar Şam yönetimine odaklanmışken, aynı anda İran''a saldırı kampanyaları artmışken bu hattın aralarındaki dayanışmayı güçlendirdiğini görüyoruz. İran-Suriye-Hizbullah hattına şimdi de Irak ekleniyor. Tahran, Şam''ın düşme ihtimaline karşı Şam''dan daha güçlü bir kalkan olacağını hesapladığı Irak''ı kuruyor. Artık bölgede İran-Irak-Suriye ve Hizbullah dayanışması gibi, eskisinden daha güçlü bir hat var.
Maliki''nin Suriye ile ilgili açıklamalarına, yer yer Türkiye''yi eleştirmesine ek olarak Bağdat''la Tahran arasında son iki aylık yakınlaşmayı, özellikle de askeri anlaşmaları izleyelim. Batı''dan gelen tehdit rüzgarlarına karşı İran eksenli direnç şu an için güç kazanmış görünüyor. Suriye''ye olası müdahalenin karşısında nasıl bir güç oluştuğunun resmidir bu.
Haşimi''nin korumalarının "itiraf"larında Türkiye''ye dikkat çekmelerinin, Türkiye''de eğitim aldıklarını iddia etmelerinin hikmeti bu olsa gerek. Türkiye''nin Suriye konusunda en açık pozisyonu alan ülke olması, Haşimi ile güçlü ilişkilerinin bulunması, Bağdat''taki tiyatronun asıl hedefinin Türkiye olduğu gibi bir sonuç da doğuruyor.
2011 yılında, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin şu sonuçlarına tanık olduk: Ankara, İsrail''i bütün bölgede tecrit etme yolunda adımlar attı. İsrail ise, Türkiye''nin etrafında adeta duvar örmeye girişti. Fransa, Almanya, Yunanistan, Ermenistan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerle askeri anlaşmalar, ittifaklar imzaladı. Bütün bu ülkelerin Türkiye''nin etrafında olması, bir nevi "çevreleme" stratejisine işaret ediyordu.
Benzer bir durum bu sefer bölge ülkeleri tarafından inşa edilmek isteniyor sanki. İran, Irak, Suriye ve Lübnan ekseni, Türkiye''nin Güney''le bütün bağlarını kesecek hal alıyor. Suriye kapısının kapanmasıyla Ürdün-Irak alternatifini öne alan Türkiye''ye karşı Bağdat ticari engeller çıkarıyor.
Burada dikkat çeken konu; İsrail''in çevreleme stratejisiyle bölgesel direnç hattının girişimlerinin birbirini tamamlar mahiyette olması. Ne garip bir tesadüf!
Süreç böyle devam edecekse gelinecek nokta şudur: Irak''taki kimlik eksenli çözülme bütün bölgede ayrışmalara neden olacak. Sünni Araplar ile Kürtler yakınlaşacağı gibi, Türklerle Kürtler "çatışma"dan "ortaklığa" yönelecek. Bu da bölgesel güç dinamikleri açısından sarsıcı olabilir!
Durun, daha yeni başladı!
00:0028/12/2011, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2011 geride ne bıraktı sorusuna verilecek cevabın bu köşeye sığması elbette mümkün değil. Gazetelerin, televizyonların yıl sonu özetleri gibi liste yapamayacağımıza ve her şeyi yazma, her şeyi tartışma hoyratlığını da benimsemediğimize göre, geçmişi yıla ilişkin birkaç not aktarmakla yetinelim.
"İyi şeyler" pek hatırlanmaz ve toplumların hafızalarında fazla iz bırakmaz maalesef. Tarih; barışın değil çatışmanın ürünüdür. İnsanlık tarihi çatışmaların; krizlerin tarihidir. Barışın tarihi yoktur. İnsanlığın ortak geçmişine bakanlar, barış adına çok az şey gerecektir.
2011''de de bu kural bozulmadı. Asya''dan Avrupa''ya, Amerika''ya, Ortadoğu''ya kadar bir yıl boyunca krizleri, gerilimleri, değişimleri tartıştık. Avrupa ekonomik krizle sarsılırken, ABD aynı krizle süper güç büyüsünü kaybederken, Asya yükselişe geçerken Ortadoğu, tarihinin en büyük değişimlerinden birini yaşıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan statüko şimdiden yerle bir olmuş durumda.
Japonya''nın yeniden askeri güce yönelmesi, Rusya''nın imparatorluk hayalleri, Çin''in küresel güç dengesini altüst eden yükselişi, Avrupa Birliği projesinin dağılmaya yüz tutması, yine Avrupa''da eskinin sömürge ülkelerinin birlik ruhunu terkedip imparatorluk geçmişlerine dönüşü, ABD''nin İkinci Dünya Savaşı''ndan bu yana hiç olmadığı kadar sarsıntılar yaşaması ve yeryüzünün bir çok bölgesinde güç boşluğu oluşturabilecek eğilimlere girmesi 2011''de daha bir belirginleşti.
21. yüzyıl sanki son iki yılla başladı. Soğuk Savaş''ın sona ermesiyle başlamasını beklediğimiz derin değişimlerin izlerini yeni yeni keşfediyoruz. Tek kutuplu dünya sistemi başlamadan bitti, şimdi çok boyutlu güç haritası şekilleniyor. 21. yüzyıla model gösterilen Avrupa Birliği projesi çöktü, Avrupa içi güç haritası eskinin kalıntıları üzerinden yeniden inşa ediliyor.
En önemlisi de, Ortadoğu''da, yirmi yıl önce çökmesi beklenen statüko bu yıl çökmeye, değişmeye başladı. "Arap Baharı" ismiyle öne çıkan, devrim mi değişim mi diye sorgulanan gelişmenin daha başındayız. Merkez güçlerin, eskinin alışkanlığı ile, yatırım yaptığı, bu yükselen değer sadece bölgeyi değil, Doğu''yu ve Batı''yı da sallayabilir. Asya''nın kalabalık şehirlerinin arka sokaklarında, Avrupa başkentlerinde kitleler, onlarca yılın istismar edilişe duyulan öfkeyle çılgına dönebilirler.
Bizim yaşımızdakilerin Ortadoğu''su Hüsnü Mübarek''le, Saddam Hüseyin''le, Albay Kaddafi ile, Bin Ali ile, Esad ailesi ile, Al Abdullah Salih ile, Ortadoğu tipi liderler, diktatörlerle sınırlıydı. Bir çoğu gitti, sonları çok aşağılayıcı oldu. Güç ve iktidar kanla geliyorsa kanla ve acımasızca ona eriyor. Kimin aklına gelirdi Kaddafi''nin linç edileceği, o iğrenç muameleye maruz bırakılacağı…
Diğerleri de gidecek… Dalga; birileri üzerine kötü hesaplar yapsa da, devam edecek. Bölge dışı aktörler müdahale ete de, bölge içi güç ayrımının parçası gibi görünse de devam edecek.
Burada bize düşen, bütün coğrafyada, baskıcı rejimlere karşı duranlara destek olmak. Ancak bölge içi ya da bölge dışı oyuncuların senaryolarına da kurban gitmemek. Bu duyarlılık ve dikkate ıslarla gündemde tutmak. Sadece bugünü değil, sonrasını da düşünmek, okumaya çalışmak. Bunu yaparken baskıcı rejimlerin, hangi gerekçeyle olursa olsun, meşrulaştırılmasına izin vermemek.
Liderlerin ve rejimlerin devrilmesi durumunda ortaya nasıl harita çıkacağını, nasıl bir güç dengesi oluşacağını hiç kimse bilmiyor. Batı''yı, dünyanın merkez güçlerini vuran ekonomik krizin nerelere uzanacağını bilmedikleri gibi. Krizin siyasi ve sosyal sonuçlarını, Batı içindeki güç kaymalarını, bunun dünyaya yansımalarını bilmedikleri gibi.
Aslında sonuçları itibariyle Ortadoğu''daki değişim ve güç kayması ile Batı''da kriz nedeniyle yaşanan değişim ve güç kayması birbirine çok benziyor. İki sarsıntı da 21. yüzyılın küresel güç haritası üzerinde büyük etkisi olacak. Ortadoğu''daki değişim, bölge sınırlarını aşacak ve tahmin edilenden daha küresel bir hal alacak. Öyle görünüyor.
Bu aşamadan sonra söz konusu dalganın küresel etkisini izlemeyi öneriyorum. Paris''ten Londra''ya, Roma''dan New York''a, Asya kıtasındaki kentlere kadar ulaşmasını..
Bu yüzyıla damga vuracak asıl değişim bu "küresel etki" olacak. 2011 işte bize bunu gösterdi. Büyük değişimin başlangıcını…
2012 yılında bizi bunlar bekliyor!
00:0029/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
''Arap Baharı İsrail kışına dönebilir'' diyor bir bölge lideri. Sadece İsrail için mi? ABD''nin bölgesel nüfuzu için, yüzyıllık emperyal hırslar için, katı diktatörler için de kışa dönebilir. Tabii, bölge halkları için büyük bir hayal kırıklığına da dönüşebilir.
Filistin''de işgal eskisi gibi kolay olmayacak, bölge ülkelerinde halk dizginleri ele alacak, hiçbir lider kişisel otorite sahibi olamayacak, ülkesini kişisel mülkü gibi kullanamayacak, yeryüzünün en çatışmalı bölgesinde varolan statüko tepetaklak olacak, rejimler ülke çıkarlarını iktidarları için pazarlık konusu yapamayacak, özgürlük ve adalet bu topraklara da gelecek.
Beklenti bu yönde… Mümkün mü? Elbette mümkün ama yakın dönemde çok da gerçekçi değil. Bölgesel değişim, küresel güç kaymalarıyla beslendiği oranda, onunla paralel geliştiği oranda sonuç doğuracak. ABD''deki ekonomik krizin, Avrupa''daki ekonomik ve siyasi krizin üstesinden gelindiği anda Ortadoğu''daki değişim dalgası başka pazarlıklara çerez yapılacak.
Daha büyük beklentiler de var. "Kimlikler savaşı"nın bu yüzyıla damgasını vuracağına inananlar, "Tahrir ruhu"nun Batı başkentlerini, büyük şehirlerin kenar mahallelerini, Asya sokaklarını kaplayabileceğine de inanıyor.
Bunun da ötesinde, Ortadoğu''da, eski Osmanlı topraklarında başlayacak, devletlerin değil siyasal grupların ve bireylerin belirleyici olduğu çatışmaların Akdeniz''in kuzeyini de yutacağını, devletlerin ve orduların aciz kalacağını, İskenderiye kadar Marsilya''nın da aynı savaşa tanık olacağını, insanlık tarihinde yeni bir sayfa açılacağını, güç haritasının tamamen değişeceğini de söyleyebiliyorlar.
Onlara göre 21. yüzyıl bu güç kaymasının çağı olacak. Büyük değişim, kitlelerin isyanıyla, sorgulamasıyla daha doğrusu bir isyan dalgasıyla gerçekleşecek. O kadar esasa girmeyelim. Herkesin sona eren yıllın hesabını yaptığı günlerde biz, yeni başlayacak 2012''de neler olabileceğine bakalım.
1- Arap Baharı denilen değişim dalgası, bu haliyle kalmaz daha da hız kazanır. Mısır''da Tahrir isyanı devam eder. Askeri cunta ile kitleler arasında çatışmalar başlar. ABD''nin Mısır Ordusu ile pazarlık halinde olduğunu, Müslüman Kardeşler''in iktidara gelmesi ihtimaline karşı İsrail''in sınırda hazırlık yaptığını da hatırlatalım.
2- Suriye''de Beşşar Esad yönetimi devrilir. Oldukça kanlı, muhtemelen de dış müdahaleyle gerçekleşir değişim. Lübnan modeli esas alınarak hassas ve kırılgan bir iktidar yapılanması şekillendirilir. Ancak Alevi-Sünni ve Hristiyanlar arasında her an kopacak bir fırtına beklentisi hakim olur.
3- Irak-İran yakınlaşması daha da güç kazanır. Bağdat-Tahran ittifakı bölgedeki en güçlü direnç halini alır. Buna bağlı olarak ülkedeki Kürtler ve Sünniler''le Şii Bağdat yönetiminin arası açılır.
4- İran, Basra Körfezi''ndeki küçük ülkeleri hareketlendirir. Bölgedeki Şiiler üzerinden nüfuz alanını genişletir ve S. Arabistan''a meydan okur. S. Arabistan''daki Şiiler de bu çerçevede hareketlenmeye başlar.
5- Türkiye, Ortadoğu''daki açılımını Suriye''nin güneyine, Kuzey Afrika''ya ve Orta Afrika''ya yoğunlaştırır. Ankara, her ne kadar mezhep eksenli ilişkileri reddetse de, İran merkezli direnç hattının hareket alanını daralttığı gerçeğiyle Sünni topluluklar üzerindeki etkisini artırır. Suriye''de değişim sonrası oluşumun merkezinde yer alır.
6- Türkiye, bulunduğu coğrafyanın en büyük devrimci gücü olur. Kitleleri etkiler, sokakların baskı gücünü ele geçirir… Artık İran statükoyu, Türkiye devrimi temsil etmektedir!
7- İsrail; Mısır''da Müslüman Kardeşler''in iktidara gelmesi, Suriye''de aynı grubun iktidara gelmesi üzerine iki cephe ile de gerilimler yaşar. İran''la zaten çatışma halindedir ve dünyayı İran''a saldırı için provoke etmektedir. Ancak İsrail''in bu tehditlerle yüzleşebilmesi için Hizbullah ve Hamas engelini aşması gerekir. Bu yüzden:
8- İsrail Gazze''ye yeniden saldırır. Suriye krizine bağlı olarak Hizbullah İsrail ile çatışmaya girer, elini kolunu bağlar.
9- Avrupa Birliği''nde çözülme eğilimleri başlar. Ekonomik krizin etkisiyle, hantallıklarından kurtulmak isteyen merkez Avrupa, kenar ülkelerini dışlar. Birlik bir tür Alman-Fransız çekirdek Avrupa projesine dönüşür.
10- Fransa-İngiltere krizi, Kıta Avrupası ile Kuzey Avrupa arasındaki gerilime dönüşür ve bu, çözülmeyi hızlandırır. Birlik, 21. yüzyıla model olma özelliğini kaybeder. Avrupa ülkeleri dar bölge yakınlaşmalarına, geleneksel reflekslerine geri döner.
11- Bu arada, kriz Avrupa''ya daha güçlü dalgalarla vurur. Şirket iflasları ağırlıklı olarak devlet iflaslarına dönüşür. Bunlara bağlı olarak müthiş bir yabancı düşmanlığı gelişir, milliyetçilik tehlikeli hal alır.
12- Kriz, Amerika''yı da, 2009''dakinden daha şiddetli sarsar. Artık ayıplar, zaaflar örtülemeyecek boyut alır. Buna bağlı olarak ABD, dünya genelindeki askeri gücünü daraltma yoluna gider. Bu da birçok bölgede güç boşlukları oluşturur.
13- Atlantik krizle, sosyal çalkantılarla boğuşurken, kendi içinde gerilimler yaşarken Latin Amerika ve Asya''da yeni güçler daha bir öne çıkar. Rus milliyetçiliği, Çin meydan okuması güç kazanır. Bu arada, Türkiye gibi orta ölçekli ekonomiler sürpriz çıkışlar yapar.
14- Listeye eklenecek çok şey var ama en önemlisini sona bıraktık: Sudan''dan Suriye''ye kadar Müslüman Kardeşler Kuşağı 2012''de daha da belirginleşir. Artık bu bölge, İran''ın nüfuz alanına girenlerle Müslüman Kardeşlik kuşağı denklemine dayalı bir güç haritası ile yönetilecektir. Bölgedeki yeni statüko budur. 2012''nin en büyük çıkışı şüphesiz bu kuşağın şekillenmesi olacaktır.
.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Hiçbir şey değişmedi!
00:003/01/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2012''nin ilk iki günü ne oldu? Çok şey oldu… Bir önceki yıldan kalanlara yeni sorunlar eklendi. Sadece Ocak ayının birinci ve ikinci gününe bakmak bile bize bir yıllık perspektif sunacaktır. Yani biz değişmiyoruz. Nerde kalmışsak devam ediyoruz. İyi şeyler azalmaya, kötülükler çoğalmaya devam ediyor.
İlk iki gün için bir gündem listesi yaptım. İnanıyorum; bir yıl boyunca bunlarla uğraşacağız, hatta daha fazlasıyla.. İşte size iki günün listesi:
1- Filistin''i çepeçevre duvarlarla kapatan, aileleri ve yerleşim birimlerini bölen İsrail, Ürdün sınırı boyunca duvar örme kararı aldı. Şu an Mısır''la sınırına güvenlik duvarı örüyor. O bittikten sonra beş metre yüksekliğinde, 240 kilometre uzunluğunda duvar inşasına başlayacak. Müjdeli haberi İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu verdi. Filistin''deki duvarları artık bütün dünya biliyor. Aynı model Bağdat''a uygulandı. Mahalleler, yerleşim birimleri yüksek duvarlarla çevrildi. Bağdat''ta köprülerden geçerken sadece gökyüzünü görüyorsunuz artık. Sınır sorunu belli bir noktaya gelsin, bir süre sonra Lübnan sınırına da duvar örülecektir.
2- Peki İsrail ne yapıyor. Güvenlik Duvarı örerken, adına “barış duvarı” diyebilirken, etrafındaki ülkelerle ilişkilerini koparırken neyi amaçlıyor? Elbette kendince güvenliği… Ama, başkalarını hapsetmek için inşa ettiği duvarlar bir gün İsrail''e hapsedecek. Bunu farketmiyorlar mı?
3- Etiyopya askerleri Somali''ye saldırıya geçti. Eş Şehab birliklerinin elindeki Beledveyne kasabasını ele geçirdi. Binlerce Etiyopya askerinin Somali işgali devam ediyor. Bir kaç hafta önce, Somali''ye karşı bir işgal başlayacağı duyurulmuştu. Bir süre sonra, Batılı birliklerin de Somali işgaline katılabileceğini, yeni bir Somali savaşının başlayabileceğini öngörmek marifet olmayacak sanırım. Çünkü bu, Somali''ye yönelik Etiyopya''nın üçüncü saldırısı. ABD''nin rezillikle sona eren işgal girişiminden bu yana bu ülke ile ilgili hesaplar bitmedi. 2012''de kapsamlı bir Somali operasyonunu olacak gibi…
4- Yeni yılın ilk günlerine savaşla giren bir ülke daha var, Nijerya. Afrika''nın en kalabalık ve en çok petrol üreten ülkesi Nijerya, iç savaşlarla uğraşıyor. Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki çatışmalardan sonra olağanüstü hal ilan edildi. Önceki yıllarda, Müslüman-Hristiyan çatışmalarındaki korkunç görüntüler gözlerimizin önünde. Petrol bu ülkeye ölümden başka bir şey getirmedi. Petrol şirketlerinin paralı askerleri, orduları bile var ve istedikleri gibi siyasi sorunlar, çatışmalar çıkarabiliyorlar. Siyasi iktidar, bölgesel hesaplar ve uluslararası çıkarlar, Nijerya''da kimlik üzerinden çatışmalar şeklinde kendini gösteriyor.
5- 2011''den en ilginç olaylarından biri siber savaşlardı. Geleceğin savaş yöntemlerinden biri kabul edilen siber saldırılarının en ilginç olanı İran''a karşı kullanıldı. İran nükleer çalışmalarına yönelik saldırı kampanyaları devam ederken, Stuxnet adı verilen bir virüsle İran''ın nükleer programları sabote edildi. Tahran bunu uzun süre yalanladı ancak sonraları Stuxnet''in verdiği zarar belirginleşti. Saldırının ABD-İsrail ortak girişimi olduğu da…
6- Yeni yılın ilk günü, Stuxnet''in yalnız olmadığı ortaya çıktı. Kaspersky''den yapılan açıklamada Stuxnet''in yalnız olmadığı, siber saldırı için farklı virüs programlarının da geliştirildiği ortaya çıktı. Bizler hava saldırıları beklerken ABD-İsrail ittifakı İran''a karşı yoğun siber saldırılar zaten yapıyormuş. ABD Savunma Bakanlığı iddiayı yayınladı ama nedense buna pek kimse inanmadı.
7- Yeni yıla geçen en ağır ve tehlikeli konulardan biri de Irak''taki kimlik eksenli çözülme ve güç savaşı. Başbakan Nuri El Maliki''nin Sünni lider Tarık Haşimi''nin tutuklanması kararı ABD''nin çekilmesi sonrası kartların yeniden dağıtıldığını gösterdi. Merkezi elinde bulunduran Şii iktidarın Sünnilerle ilişkileri geriliyor. Öngörüler, gerilimin Kuzey Irak''a da yansıyabileceğinin işaretlerini veriyor. Hemen her gün, krizle ilgili yeni gelişmelere tanık oluyoruz. Yani tansiyon yükseliyor. Umarız uzlaşma için bir zemin bulunur. Aksi takdirde feci gelişmelerle yüzleşebiliriz.
8- Tabi bu durum; Suriye odaklı olarak Türkiye''nin bölgesel pozisyonunu kökünden değiştirecek nitelikte. İran-Irak-Suriye-Lübnan ekseni güç kazanıyor ve bu eksen Türkiye''yi dışlıyor. Bir zamanlar ABD ve müttefiklerinin Türkiye''nin Güney''le bağlantısını koparabilecek nitelikte projesinden sonra, bölgesel güçler, aynı sonucu doğuracak yeni bir kuşak oluşturuyor. Sadece bu bile, Suriye krizinin Türkiye için ne anlama geldiğini göstermeye yeter. Türkiye için Esad yönetiminin devrilmesi bir iç sorun olmaktan çoktan çıktı, Türkiye''ye yönelik bir kuşatmanın kırılması projesine dönüştü. Yani? Suriye krizi bu yılın ilk aylarında çok büyüyecek!
.İsrail Heronları, o gün orada mıydı?
00:004/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, 35 vatandaşımızın hayatını kaybettiği operasyonu anlamaya çalışırken, "kasıt mı ihmal mi yoksa başka bir şey mi" sorgulaması alabildiğine derinleşirken, "terör bağlantılı" ya da "terör koalisyonu" bağlantılı gelişmeler de gün yüzüne çıkıyor.
Geçtiğimiz yıl yaşanan, o günlerde "PKK saldırısı değil terör koalisyonu" şeklinde bakışı öncelediğimiz bir olayla bağlantılı olabilecek yeni bir durum gün yüzüne çıktı. Bu tür gelişmeleri dikkatle izlememiz, bölgesel konjonktürel değişimin terör üzerinde ne tür değişiklikler yaptığını anlamamız gerekiyor. Terör ile bölgesel ve uluslararası güç ilişkileri arasındaki bağlantıyı görmeyenlerin, bize doğru şeyleri söyleme imkanı hiç olmayacak.
Önce olayı hatırlayalım:
İsrail''in Akdeniz''de Mavi Marmara gemisine saldırdığı gece Türkiye''yi sarsan bir başka olay daha yaşandı. İskenderun''da deniz üssü vuruldu, yedi asker şehit oldu. Saldıran PKK''ydı!
İskenderun yani Doğu Akdeniz, Türkiye''nin geleceğe yönelik en büyük proje merkezlerinden biri, büyük umutlar ve emeklerle hazırlanan enerji kavşağı. Türkiye''yi buradan vurmanın ne anlama geldiğini o günlerde çok sorguladık. Saldırının Mavi Marmara Gemisi''ne saldırıyla aynı gece olmasını da çok sorguladık. Ve "PKK saldırdı" söyleminin çok ötesinde bir sorgulamanın zorunluluğuna dikkat çektik.
Saldırıdan kısa bir süre sonra İsrail''den Türkiye karşıtı şikayetler yükselmeye başladı. Bu şikayetler, İskenderun saldırısının gerekçelerini ortaya koyar nitelikteydi.
Türkiye; İskenderun''a hava savunma sistemi kurmuş, bölgeyi askeri merkeze dönüştürmüş, kurulan füze üssü İsrail''in potansiyel saldırılarına hazırlıkmış, I-Hawk füzelerinin amacı Suriye ve Hizbullah''ı korumakmış… İsrail kaynakları daha sonra Türkiye''yi dünyaya böyle şikayet ediyordu.
Bu şikayet aslında İskenderun saldırısının gerekçesini oluşturuyordu ve açık adres gösteriyordu. Aynı zamanda Türkiye''yi "teröre destek veren ülke, Hizbullah''a silah sağlayan ülke" olarak bir yerlere şikayet ediyorlar, bir tür algı oluşturuyorlardı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan''a yönelik İsrail merkezli kampanyanın merkezinde de bu tür kampanyalar vardı.
Aslında, PKK saldırıları adı altında birtakım eylemler yapılıyor, terör üzerinden Türkiye köşeye sıkıştırılıyor, hem Kürt meselesi bir şekilde yönetiliyor hem de Türkiye''nin iç iktidar yapılanmasına müdahale ediliyordu. Gazze''den Kürt meselesine, Türkiye''nin iç işlerinden Suriye ve bölge politikalarına kadar birçok alana müdahil olunuyordu. Ne üzerinden? Terör üzerinden…
O günlerde; "Hem Gazze''ye yönelik sivil girişime böyle cevap veriyor hem de Doğu Akdeniz İsrail''den sorulur diyorlar" demiştik. Daha sonra Doğu Akdeniz''de yaşananlar; İsrail ile Yunanistan, Almanya, Fransa ve Rum Kesimi arasındaki ortaklık bölgesel güç çatışmasının büyük resmini ortaya koydu.
Dün dikkatimizi çeken haber, Taraf gazetesinde yayınlandı. Eylül ayında Hatay''daki askeri birimler üzerinde İsrail''e ait Heron''ların tespit edildiği, hava araçlarının dört saat bölgede gözlem yaptığı, durumun radarlarla tespit izlendiği, F-16''ların havalandırıldığı ancak hiçbir müdahalede bulunulmadığı iddia ediliyor.
Olay Hatay''da gerçekleşiyor. Heronlar İsrail''e ait. Malum saldırı İskenderun''da yani bölgede oldu. Dahası, İskenderun saldırısından sonra İsrail, bölgede kurulan füze üssünden şikayet ediyordu. Heronların söz konusu füze üslerini izlerken tespit edildiği ifade ediliyor.
Nasıl ama!
İddia doğruysa resmin tamamı aydınlandı demektir. Yani harita netleşti. İskenderun saldırısı PKK değil İsrail''in planıydı. Amaç Mavi Marmara yüzünden Türkiye''ye ders vermekti. Tabii bu ilk akla gelen. Dahası da var. Bölgeye kurulan füze üssünü tehdit gören, bunu gizlemeyen İsrail, söz konusu saldırı ile Türkiye''nin hava savunma sistemini mi test etmişti?
Neden olmasın!
Daha önce, Türkiye hava sahasını kullanarak Suriye''ye saldırmış, bir tesisi bombalamış, yakıt tanklarını Türkiye topraklarına bırakmış, aynı saldırıdan Rusya''dan Suriye''ye giden hava savunma sistemleri test edilmişti?
Şimdi biz; İskenderun saldırısını PKK yaptı diyerek o dosyayı kapatacak mıyız? Terör konsorsiyumunun diğer büyük saldırılarını da PKK saldırısı diyerek kapattığımız gibi… Sadece İskenderun''u değil, birçok olayı biraz da bu açıdan düşünmeyi öneriyorum…
Bölgesel soğuk savaş, Mezhepsel intihar!
00:005/01/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir süredir; ABD''nin çekilmesinden hemen sonra Irak''taki ayrışmaya, ayrışmanın mezhepsel bir kimlik çatışmasına dönüşme eğilimine, gerilimin Irak sınırları dışına taşma ihtimaline dikkat çekiyoruz.
Sünni lider Tarık Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılmasının böyle bir sonuç doğurabileceği endişesini taşıyoruz. Bağdat yönetiminin Sünnilere devre dışı bırakmaya çalıştığını, Sünni liderlere yönelik tavrın bir süre sonra Kürtlere de yöneleceği şeklinde sözler sarfeden Haşimi''nin açıklamaları da zaten bu endişeyi doğruluyor.
Suriye''deki iç çatışmanın daha da yoğunlaşacağı öngörüsü ortada. Ve bu çatışma bir süre sonra mezhep kimliği üzerinden çatışma halini alacak, oraya doğru gidiyoruz. Irak ve Suriye''deki gelişmeleri, bu açıdan okuduğumuzda karşımıza ne çıkıyor? Şam Yönetimi''nin Tahran''dan başka sığınacak adres bulamaması, Tahran-Bağdat arasındaki ilişkilerin bir dayanışma hattına dönüşmesi, Irak Başbakanı Nuri El Maliki''nin Suriye''nin içişlerine doğrudan karışarak "komşu ülkelere" uyarılar göndermesi bir başka güç haritasının şekillendiğine gösteriyor bize. İran-Irak-Suriye hattı, dış tehlikeye karşı bir savunma kalkanı olarak yeniden dizayn ediliyor.
Bütün bunlar sokaklara nasıl yansıyacak? 2012''de bölgeye nasıl yansıyacak. Birileri "dur" demez ve süreç bu yönde ilerlerse bölgesel güç haritası nasıl şekillenecek?
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun İran ziyaretini bu açıdan çok önemsiyorum. Türkiye, işgalin ilk yıllarında Irak içinde başlayan mezhep ayrışmasına doğru tavır koymuştu. Ne "İran kadar Şii ne S. Arabistan kadar Sünni" yaklaşımı ile muhtemel bir mezhep krizine, bunun bütün bölgeye yayılmasına karşı durdu. Biraz da bunun sonucu olarak mezhep eksenli çatışmalar Irak sınırlarına hapsedildi.
Ama şimdi yeni bir durum var. Şii bölgelerindeki Sünni ailelerin evlerini terkettiği, göç ettiği iddia ediliyor. Öyleyse vahim bir durum var ve büyük bir tehlike hissediliyor demektir. Türkiye''nin yine doğru yerde duracağına inanıyoruz.
Davutoğlu''na İran ziyareti öncesi bu sorular sorulmuş. Verdiği cevaplar tatmin edici nitelikte. Türkiye''nin Ortadoğu bölgesinde hiçbir kutuplaşmaya taraf olmadığını söyleyerek, "Bölgesel bir ''soğuk savaş'' çıkarmak isteyenler var, bunu açık söyleyeyim. Bölgesel bir soğuk savaşı engellemeye kararlıyız. Bölgesel bir mezhep gerilimi, bütün bölge için bir intihar olur" diyor.
Burada da son günlerde üzerinde durduğumuz "Tahran-Şam-Bağdat" ittifakı görüntüsüne yönelik soruya ise şu cümlelerle cevap veriyor:
"Böyle bir şey söz konusu değil. Maalesef bölgemizde ister mezhepsel, ister bölgesel kutuplaşmalara zemin hazırlamak isteyenler olabilir. Türkiye Ortadoğu bölgesinde hiçbir kutuplaşmaya taraf değildir, hiçbir kutuplaşmanın çıkmasını da istemez, kutuplaşmalara karşı aktif politika takip eder. Bölgesel bir soğuk savaş çıkarmak isteyenler var, bunu açık söyleyeyim. Bölgesel bir soğuk savaşı engellemeye kararlıyız. Bazı çevreler Sünni-Şii gerilimi etrafında bir soğuk savaş çıkarmaya eğilimliler, etkileri on yıllarca sürebilecek olan. Zaten bu ziyaretimde bu konuyu özellikle gündeme alacağım ve gündeme getireceğim.
Bölgesel bir mezhep gerilimi, bütün bölge için bir intihar olur. Biz Türkiye olarak bunun karşısındayız. Siyasal bağlamda da ister İran-Arap gerilimi, isterse belli eksenler oluşturma çerçevesinde olsun Türkiye bütün bu kutuplaşmalara karşıdır. Benim Tahran''a götüreceğim önemli mesajlardan biri de budur."
Bu cümleler, aslında böyle bir tehlikenin varolduğuna işaret ediyor. Biz de uzun süredir bu tehlikeye dikkat çekiyoruz. Türkiye''nin bunu boşa çıkartacak girişimleri çok önemli. Görünen o ki, teşhis doğru. Türkiye''nin tavrının nasıl olacağı da Davutoğlu''nun yukarıdaki sözleriyle net.
Umarım bu tehlikeyi savuşturmayı başarabiliriz. Bunun için de, öncelikle, Suriye''deki iç siyasi krizin, çatışmaların Mezhep kimliği üzerinden savaşa dönüşmesini önlemek atılacak ilk adımdır.
Bölgesel savaş planlayan kim?
00:0010/01/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''deki iç savaşın ve Irak''taki mezhep eksenli krizin bölgeyi nasıl sarsacağını öngörmeye, uyarılar yapmaya, daha fazla kan dökülmesinin önüne geçmeye yönelik çabalar devam ederken, iki haftadır çok daha büyük, bölgesel bir kriz öne çıktı ve tehlikeli bir hal aldı.
Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi''nde bir çok ülkenin birbirine meydan okuması anlamına gelen askeri tatbikatlar yapılıyor. Tatbikatlara bakınca, bölgedeki bütün ülkelerin geniş çaplı bir krizin tarafları haline geldiği, hiçbir ülkenin krizin dışında kalamayacağı gibi bur durum çıkıyor ortaya.
İran, "Hürmüz Boğazı''nı kapatırım" tehditleri savururken ABD, "Böyle bir şey söz konusu değil, kapatırsa gereği yapılacak" diyor. İran dev deniz tatbikatları yaparken ABD ve İsrail oldukça geniş kapsamlı hava savunma tatbikatına hazırlanıyor.
Peki neler oluyor? Gelişmeleri alt alta sıralayıp resme bir bakalım:
1- Arap Baharı, Kuzey Afrika''dan Afganistan''a kadar bütün bölgeyi sarsıyor, her geçen gün yeni ülkeleri etkisi altına alıyor. Şu anki durak Suriye. Arap Birliği''nin gözlemci heyeti çalışmalarını sürdürüyor. Nihayetinde bir karar verilecek. Ancak bunlar olurken ülkede ciddi oranda şiddet hüküm sürüyor ve her gün onlarca insanın ölüm haberleri geliyor. Türkiye''nin açıkça cephe aldığı Suriye yönetimine destek için Rus donanması Akdeniz''e ulaştı ve Suriye kıyılarına demirledi.
2- İran''ın nükleer çalışmalarına yönelik yıllardır devam eden tehdit yeniden arttı. İsrail''in kışkrtmasıyla ABD üzerinden Tahran''a baskılar yoğunlaştı. İran-Irak-Suriye arasındaki dayanışma, "dış tehdit" yüzünden daha da pekişti. Ama bu sefer İran-Irak dayanışması bütün bölgenin dikkatini çekecek ölçüde gelişti.
3- Tahran, yükselen tehdide meydan okurcasına dünyanın en büyük enerji koridorlarından birinde, Hürmüz Boğazı''nda dev bir deniz tatbikatı yaptı. On gün süren tatbikatta orta menzilli füzeler denendi. GPS donanımlı füzelerin İsrail''i rahatlıkla vuracak, İsrail nükleer tesislerini, depolarını, Dimona santralini tahrip edecek nitelikte olduğu söyleniyor. Böyle olunca da ABD/İsrail için yeni bir tehdit oluştu; İsrail''in, İran füzelerinin menziline girmesi…
4- Hemen ardından ABD ile İsrail, şimdiye kadar hiç olmamış büyüklükte hava savunma tatbikatı yapacaklarını duyurdu. Arrow anti balistik füze sistemi test edilecek ve İran''dan İsrail''e ulaşacak füzeler bu sistemle tehdit olmaktan çıkarılacak. Tatbikatta işte bu plan test edilecek. ABD savaş gemileri, uçak gemisi ve binlerce askeri İsrail ve belli merkezlerde bu amaç için konumlanıyor.
5- Krizin savaşa dönüşmesi halinde kimse İran''ın ilk saldıran olacağına inanmıyor. Böyle bir saldırının ABD/İsrail''in çok büyük saldırılarını getireceği ve İran''a yıkım yaşatacağı biliniyor. Ayrıca ABD/İsrail tarafından saldırı gelmesi durumunda ise İran''ın öncelikle körfezdeki ABD donanmasına, Irak ve bölgedeki ABD üslerine saldıracağı öngörülüyor. Yine çatışma olması halinde İran füzelerinin Körfez''deki ABD donanmasını bitirebileceği söyleniyor.
6- Ancak son krizin sebebi sadece bu gelişmeler değil. Bir çeşit ekonomik savaş var ortada. Şöyle:
7- Barack Obama yönetimi, İran''a yönelik yeni yaptırım kararını imzaladı. Müthiş bir ekonomik abluka içeren karar, İran''a yönelik petrol ambargosu anlamını da taşıyor. Tahran''ın "Hürmüz Boğazı''nı kapatırız" blöfünün arkasında yatan sebep, yeni ambargo kararıyla İran''ın petrol endüstrisine, ticaretine darbe vurmak. "Siz benim petrol satışımı engellerseniz ben de Hürmüz Boğazı''nı kapatırım" anlamında bir tehdit bu.
8- Tabi bu arada Türkiye ile Mısır arasında yapılan tatbikatı da hatırlatmakta fayda var. İki ülke, askeri açıdan ciddi bir yakınlaşma içerisinde ve benzer ortak girişimler devam edecek.
9- Doğu Akdeniz''de petrol ve doğal gaz aramaya yönelik İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi, Almanya ve Fransa işbirliğinin ilk tartışıldığı yer bu köşe olmuştu. Türkiye ile bu ülkeler arasındaki enerji krizi bitmedi, aksine daha da büyüyor. Bir nevi Doğu Akdeniz''de "efelik yarışı"na dönen gelişme ile ilgili yeni durum, İsrail''in bölgeye savaş gemileri gönderdiği iddiası. Bakalım Türkiye bu duruma ne diyecek…
10- Suriye krizi olmasaydı, Doğu Akdeniz''deki güç haritası daha net belirginleşebilirdi. Ancak Suriye''deki iç savaş hem Doğu Akdeniz''i, hem bölge genelinde mezhep krizini, hem Türkiye ile Arap dünyası arasındaki ilişkileri hem de İran-Batı krizindeki pozisyonları etkiliyor.
11- Bütün bu gelişmelerin hepsinin merkezindeyiz, günübirlik yaşıyoruz. Gazete ve televizyonlardaki "bölgesel savaş mı çıkacak" tartışmalarının, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun "Bölgede yeni bir savaşa izin vermeyiz" uyarılarının arkasında bunlar yatıyor.
12- Burası bizim bölgemiz ve her gün yeni çatışmalara, tehditlere, meydan okumalara uyanıyoruz. Bölge dışı aktörler çekilinceye kadar da bu böyle devam edecek…
13- Şu an bütün senaryolar İsrail''in ABD askeri gücünü tahrik etmesi ve bölgesel bir müdahaleyi provoke etmesi yönünde. Senaryonun boşa çıkartılması için büyük bir kampanya başlatılması gerekiyor.
Aynı hınç, aynı gurur, aynı ölümcül hata...
00:0011/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu bölgenin diktatörleri kendilerini sorgulamaz. Günahlarını kabullenmez. Haklıdır, hatasızdır, doğru yoldadır.
Halk adına, ülke adına, insanlık adına en doğru olan onlardır. Bu karakterle donanmış rejimlerin tepesindedirler. Ölümleri pahasına, bu zirveden inmeyi akıllarına bile getirmezler.
Yeri gelir dünyaya meydan okurlar. Yeri gelir kendi insanlarına meydan okurlar. Mutlak yönetim yetkisi onlardadır. Barışın ve savaşın kaderi onların elindedir. Öldürme yetkisi onlardadır.
Mutlak güce inanırlar. Ülkelerini güvenlik ve silahla, baskıyla, gerekirse demir yumrukla yönetirler. Gerekmediği zaman şefkatlidirler. Ancak bir gün şefkat gösterdiklerini yarın elleriyle toprağa gömerler.
Bu bölgenin diktatörleri bazıları için özgürlük isterken, özgürlük isteyen başkalarını yok ederler. Bazıları için demokrasi, refah isterken başkalarının refah isteklerini kanla ödetirler. Onların istediği kadar özgür, onların istediği kadar huzurlu, onların istediği kadar vatansever, onların istediği kadar birey olabilirsin.
Anti emperyaldirler, bağımsızlıkçıdırlar, en ileri vatanseverdirler. Ama iktidarlarına yönelik tehdit algılamalarını ülkeye yönelik tehdit diye kabul ederler. Dış tehditle kitleleri denetim altında tutarlar, karşı koyanları hainlikle suçlarlar.
Bu bölgenin güçlü adamları, katı liderleri, tartışmasız önderleri bu kimliklerinden, özelliklerinden asla vazgeçmezler. Ölümle sonuçlansa bile öyle kalırlar. Bir çoğu, bölgesel ve küresel güç oyunları içindeki boşlukları iyi okuyarak, yorumlayarak müthiş bir cambazlıkla ayakta kalırlar. Ama okuyamadıkları zaman, şartlar değiştiği zaman, kitleler onları istemediği zaman bu yetenekleri kaybolur. Yine de direnirler, değişmezler, geri adım atmazlar. Bu hatalarının bedelini canlarıyla öderler.
Ölüm anında bile bu inatlarından vazgeçmezler. Çünkü onlar ülkenin sahibidir, halkın babasıdır. Kaddafi''nin "ben sizin babanızım, hata yapıyorsunuz, siz benim evlatlarımsınız" sözleri böyle bir şeydir. Saddam Hüseyin''in boğazına ilmik geçirildiği anda bile hatasını kabul etmemesi böyle bir şeydir. Hüsnü Mübarek''in kafesle geldiği mahkeme salonunda aynı şeyleri söylemesi bundandır.
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad''ın dünkü konuşmasını izlerken bunları düşündüm. Aynı bakış açısı, aynı mantık, aynı öfke, içinde bulunduğu durumu okuyamaya ve meydan okuma hali...
Esad''ın haklı olduğu yönler var. Demokrasi ve özgürlük düşmanı rejimlerin Suriye''de demokrasi için baskı yapması, ülke içindeki sorun dışarıdan gelen müdahale, iç çatışmanın özellikle teşvik edilmesi, Arap ülkelerinin çelişkili tutumları gibi...
Ama başka gerçekler de var. Suriye halkının bir kısmı bu devletle yaşamak istemiyor. Ona inanmıyor, güvenmiyor. Esad ve yönetimini sahiplenmiyor, gitmesini istiyor.
Öyleyse, "dış tehdit", "dış müdahale" söylemlerinin dışında yapılması gerekenleri kabul etmesi lazım. Bir an önce, radikal kararlar vermesi, iç barış için sürpriz adımlar atması lazım. Ancak o zaman inandırıcı olacaktır. Ancak o zaman kendi halkıyla barış yolu açılacaktır.
Esad''ın, haklı olduğu argümanların ardına sığınarak ülkesini kan gölüne çeviren gerçekleri kamufle etmesi akıllıca değil. Eğer dış müdahale varsa, bunun en büyük müsebbibi bugüne kadar uygulanan katı, uzlaşmasız tutumdur. Bu bölgede dış müdahaleye karşı teyakkuzda olan güçlerin bir çoğu aslında dış müdahalenin en önemli gerekçesini oluşturuyor. Bunun farkında olmak, şuan için en fazla Şam yönetimi için bir zarurettir.
Bu yüzden, "zafer" ilanı inandırıcı değil. Şam yönetiminin bu tutumla, İran ve Irak desteğiyle zafer kazanamayacağını bilmesi gerekir. Bir ülkenin daha iç hesaplaşmaya sürüklenmesi acı verici. Hele dış müdahale olursa bu katlanılabilir bir şey değil. Esad yönetimi bunu önlemek istiyorsa, suçladıkları güçler kadar kendisini de sorgulaması, kendi günahlarının da frakında olması gerekir.
Darbe geliyor! İç savaş yetmedi mi?
00:0012/01/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan''da asker kışladan çıkıyor, tanklar sokağa iniyor! Yani darbenin eli kulağında.. Siyasi tarihi darbeler tarihinden oluşan ülkede, Başbakan Yusuf Rıza Giylani''nin Savunma Bakanı''nı görevde alması orduyu harekete geçirdi.
Genelkurmay Başkanı Aşfak Kayani, bunun “çok ciddi sonuçları olacağı” tehdidinde bulunurken, kuvvet komutanlarını Revalpindi''deki karargahta toplantıya çağırdı. Başbakan ise, halka seslenme kararı aldı.
Yani saflar ayrıldı, derinden devam eden güçler çatışması alenileşti. İç savaş yaşayan Pakistan krizden çıkamadı. Uzunca bir süredir söylenen “darbe olacak” endişesi ilk kez bu kadar ciddileşti. Son derece zayıf siyasi liderlik askeri yeniden sahaya inmeye teşvik etti.
Ama durum sadece sivil-asker geriliminden ibaret değil. Pakistan oldukça karmaşık, içinden çıkılması son derece zor olan bir kriz içinde. Kendisi de darbeyle gelen Perviz Müşerref''in görevden ayrılmasından sonra, suikastle hayatını kaybeden Benazir Butto''nun kocası Asıf Ali Zerdari Cumhurbaşkanı seçildi. Ama Zerdari, ülkeyi toparlayacak bir isim değildi, güven vermiyordu. Son krizde de Zerdari''nin ABD Genelkurmay Başkanı''na mektup yazarak askeri şikayet etmesiyle patladı zaten. Biraz geriye gitmekte fayda var. Ancak o zaman bu karmaşık krizin ana hatlarını çizebiliriz.
Son aylarda ABD ile Pakistan arasında, ipleri kopartacak ölçüde kriz yaşanıyordu. ABD-NATO birliklerinin bir Pakistan karakolunu bombalaması ve yirmi beş askeri öldürmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ardından İslamabad, ülke içindeki ABD üslerinden bazılarının boşaltılmasını istedi ve ABD askerlerini bu üslerden çıkardı.
Ancak krizin sebebi bu da değildi. Afganistan''ın ABD tarafından işgalinden bu yana devam eden bir sorun vardı: ABD, Afgan savaşını Pakistan''a doğru genişletiyordu. Bunu yaptı ve ülkeyi iç savaşa sürükledi. Ortalama günde yüz kişinin hayatını kaybettiği bir savaştı bu. Pakistan''daki üslerden kalkan insansız hava araçları yine Pakistan topraklarını bombalıyor adeta katliam yapıyordu. Bu hali Pakistan halkına hiçbir sivil iktidar anlatamazdı. Bunlar olurken de, Karaçi''den Afganistan''a uzanan ABD-NATO lojistik hattı ağır saldırılara uğruyor, Afganistan operasyonu başarısızlığı sürükleniyordu.
ABD''nin örtülü operasyon merkezi olan ülke, neredeyse egemenliğini kaybetti. Dünyada böyle bir ülke yoktu. Kendi topraklarında üslenen bir yabancı gücün kendi insanlarını öldürmesine seyirci kalan bir ülke zaten olamazdı. İşte bu gelişmeye, buna seyirci kalanlara ve o yabancı güçlere karşı alttan alta şiddetli bir direnç güç kazanıyordu.
Son dönemlerde ABD misyonlarına saldırılar arttı. Afganistan''da NATO ve ABD temsilciliklerine ağır saldırılar başladı. ABD, bu saldırıları yapanlarla Pakistan istihbaratı arasında irtibat olduğunu iddia etti. İşte o zaman ipler koptu. Bu ve benzeri krizler sonrasında Pakistan ile ABD arasında derin bir kriz oluştu.
Biraz daha geriye gidelim: ABD''nin Pakistan planının ana hatları 2007''de belirginleşmişti. Kasım ayında The Washinton Post gazetesi ilginç bir haber yayınladı. “ABD''nin Pakistan için gizli bir planı var” başlıklı haberde, Pakistan''ın nükleer silahları sorgulanıyor, “bu silahların güvende olmadığı, ABD''nin bunları güven altına almayı planladığı” belirtiliyordu. Onlara göre Müşerref kontrolü kaybedecek ve nükleer silahlar ABD/İsrail karşıtı güçlerin eline geçecekti. Ya da ABD karşıtı generaller darbe yapacak, Pakistan büyük bir tehdit haline gelecekti. Çok geçmeden iki ülke arasında özel birliklerin Pakistan''da konuşlandırılmasına ilişkin anlaşmalar imzalandı. Hedef terörle savaştı. Oysa gerçek nükleer silahlardı.
İşte bu plan üzerine özel birlikler, insansız hava araçları, operasyon birimleri Pakistan''daki askeri üslere yerleşti. Her şey ondan sonra başladı. Saldırılar, suikastler, sabotajlar, etnik ve mezhep eksenli çatışmaların tırmanması, kısaca iç savaş böyle başlatıldı.
İslamabad''a gidenler görecektir. Neredeyse işgal altındaki Bağdat''ı andıran görüntüler dikkat çekecektir. Asker her yerde, polis her yerde, tam bir olağanüstü hal varken, ülke fiili iç savaşın içindeyken bu ülke hakkında ne düşünülebilir?
Pakistan''ı izleyenler birkaç yıldır askeri darbe bekliyordu. Bugüne kadar olmadı, keşke yine olmasa ve Pakistan yönetimi bu krizi de atlatabilse. Ancak krizi atlatmanın tek yolu, ülkede istikrarı sağlamaktır. İstikrar ise ABD''nin projelendirdiği iç savaşı sona erdirmek, “terörle mücadele” adı altında yürütülen operasyonları durdurmak, ABD ile bu anlaşmayı sona erdirmekle sağlanır. Bu da Zerdari ile olabilecek bir şey değil.
Perviz Müşerref''in darbe yaptığı günü bugün gibi hatırlıyorum. Sri Lanka''dan dönerken uçağına yerden ateş açıldığını iddia etmiş, iner inmez komutanları toplamış ve yönetime el koymuştu. Onun yönetiminde Pakistan çok acı yaşadı. Butto öldürüldü. ABD ile bu anlaşmalar yapıldı, ülke kaosa sürüklendi. O şimdi Pakistan''a dönmeye, siyasete girmeye hazırlanıyor.
Bugün yarın Pakistan ordusu ne yapacak dikkatle izleyeceğiz… Darbeye hayır ama bu ülke krizden nasıl çıkacak, kimse bilmiyor!
Allah belanızı versin!
00:0013/01/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
O resmi gördünüz mü? Ya da o görüntüyü? Bu görüntüler nasıl verilir, nasıl karartılır, ekrana nasıl yansıtılır? İnsan ırkının en aşağılık hallerinden birine tanık olduk bir kez daha. Afganistan''daki ABD askerlerinin öldürdükleri Taliban mensuplarının cesetlerine uyguladıkları muameleye... Onların Taliban üyesi oldukları bile meçhul. Öyle bile olsa, dünyanın en azılı suçluları bile olsa, o rezil görüntüdeki askerler kadar hiç kimse iğrençleşemez.
Bu bir kültür.. Bu, iddia edildiği gibi münferit bir olay değil. Birkaç kişinin macera arayışı, sınırı aşan davranışı değil. On yıldır benzeri onlarca olaya tanık olduk. Haberdar olamadığımız yüzlercesi belki binlercesi var.
Afganistan''ı işgal eden bir ülkenin, terörle savaş adı altında yerkürenin her köşesinde benzer çirkinliklere imza atan bir ülkenin eseri bu. Afrika''nın en ücra köşelerinde, Güneydoğu Asya''nın yağmur ormanlarında, İsrail''in Negev çölünde, Orta Asya ülkelerinde, bugün düşman gördüğü Suriye''de, Ürdün''de, Avrupa Birliği ülkelerinde, Batı başkentlerinin en işlek caddelerindeki binaların bodrum katlarında sayısız insanı sorgulayıp, işkence ederek öldüren bir ülkenin eseri.
Düşman gösterilen, özellikle de Müslüman kimlikli insanlara reva görülen uygulamanın arkasında yatan ruh halini çok iyi tanıyoruz. Siyasi açıklamalar ne olursa olsun, ne tür soruşturma açılırsa açılsın, nasıl özür dilenirse dilensin, bu askerler Müslüman topraklarına gönderilmeden önce bu ruh haline hazır hale getiriliyor. Ebu Gureyb''de, Bağram üssünde, ve diğer gizli esir kamplarında işte bu tür aşağılamalar yapmaları için kodlanıyor. İnsanları, ülkelerini, kimliklerini, değerlerini, dinlerini, kitaplarını aşağılayacak şekilde motive ediliyor.
Irak işgali bir Haçlı Ruhu ile yapıldı. İşgal sonrası o ülkenin bütün değerleri aşağılandı, inançlarına hakaret edildi, kültürel varlıkları yağmalandı. Hemen her ülkede, müdahale edilen her toprak parçasında benzer şeyleri gördük. Onlar; düşman belledikleri, tehdit belledikleri Müslüman toplumlara yönelik aşağılama yöntemleri geliştirdiler. İşkence için Nazi döneminde kalma metodları kullandılar, o dönemden kalma uzmanlardan yararlandılar.
Daha önce de, Alman askerleri, kafataslarıyla hatıra fotoğrafları çektirmişti. Mezar-ı Şerif''in etrafındaki çöllere gömülen binlerce beden, işkence ile öldürülen, kurşuna dizilen, asitle yakılan insanlara aitti. Irak''ta kadınlara yönelik uygulamalar aynı ruh haliyle yapılıyordu. Sadece kadınların tutulduğu işkence merkezleri, çocukların tutulduğu kamplar böyle yerlerdi. Bunların bir çoğu hala faaliyette. Devletlerin sessiz onayıyla dev bir trafik işletiliyor!
On yıldır yüzbinlerce insan sorgulandı. Yüzlerce belki binlerce insan kayboldu. Bizler sadece Guantanamo''yu bildik. Bir de tesadüfen ortaya çıkan Ebu Gureyb''i. Guantanamo on yıldır kapatılamadı. Barack Obama''nın en önemli sözlerinden biriydi kapatılması ama kapatılamadı.
Afganistan''dan alınıp, elleri ve ayakları bağlı, kafalarına çuval geçirilmiş halde kargo uçaklarına sıra sıra bağlanan o esir resimlerini hatırlıyor muyuz? Yüzlerce benzer sefer yapıldı. Dünyanın belli başlı merkezlerine insan taşındı. Bu insanların çoğunun izi kayboldu.
Biz, Türkiye''nin insanları, bırakın bu trafiği sorgulamayı, İncirlik Üssü''nün esir ticareti için nasıl kullanıldığını bile sorgulayamadık. O işkence merkezlerinden, sorgu merkezlerinden Türkiye''de de var mıydı, üzerine gitmedik. Çoğu Avrupa Birliği üyesi otuz altı ülkenin esir ticareti için yaptığı anlaşmada Türkiye var mıydı, bilemedik.
Ülkelerin çıkarları, jeopolitik hesaplar, günübirlik siyasi şovlar, kitlelerin dostluk ve düşmanlıklara göre formatlanması, demokrasi çığlıkları, içi boş siyasi söylemler, bize dayatılan tehdit algılamaları… Bunların çoğu yalan.
Yalanlar üzerinden iktidarlar şekilleniyor, ülkeler kurulup yıkılıyor, haritalar değiştiriliyor. Bizler, bu yalanlarla avunuyoruz sadece.
İnsan ırkının onuruna, değerlerine, özgürlüğüne saygı duymayı bilemediğimiz, onlara sahip çıkamadığımız müddetçe bu iğrenç insanların şekillendirdiği bir dünyaya mahkum olacağız.
Yerde yatan o Afgan''ın, ülkesini savunmak için verdiği mücadele ile, binlerce kilometre öteden gelip cesetlere işeyen rezil askerlerin onuru arasında bir tercih yapalım.
Biz hangisiyiz gerçekten?
Türkiye savaş mı istiyor!
00:0017/01/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak Başbakanı Nuri El Maliki''nin Türkiye''ye yönelik sözleri gerçekten endişe verici. Daha önce böyle cümleler hiç duymamıştık. Irak''la Türkiye arasında ciddi sorunlar olmadığı gibi, sıkıntılı günlerde de son derece dikkatli bir dil kullanılıyordu. Bir yıl önce ortaklık ilan ettiğimiz bir ülkenin Başbakanı''ndan böyle ağır suçlamalar işitmek her halde üzerinde ciddi ciddi durulması gereken bir konu. Bir şeyler değişti, ortaklık bitti ve bizler farklı kamplardayız artık.
“Türkiye Irak''ın içişlerine karışıyor, bu iç savaşa neden olabilir, Türkiye bölgeyi felakete sürüklemek istiyor” diyor.
“Türkiye''nin sürpriz müdahalesi”nden yakınıyor, “bunu ummuyorduk” diyor. “Irak''ı onlar kontrol ediyormuş görüntüsü veriyorlar” diyor. “Bölgede çatışma ortamı oluşturmak isteyen Türkiye bu durumdan daha fazla etkilenir. Buna kesinlikle müsaade etmeyiz. Eğer bizim hukuk mercilerimizle ilgili konuşacaklarsa biz de onların hukuk mercileriyle ilgili konuşabiliriz. Onlar eğer bizim anlaşmazlıklarımızı konuşacaklarsa biz de onlarınkini konuşuruz. Çünkü onların da farklı mezhep ve etnik grupları var” uyarıları yapıyor. Uyarı değil aslında bu sözler, tehdit..
Türkiye-Suriye ilişkileri koptu. Dostluktan, ortaklıktan düşmanlığa savaş haline sürüklendi. Aynı durum Irak için de gözleniyor. Ankara-Bağdat ilişkileri de müthiş bir kopuş yaşıyor. İki ülke ile de ortaklıklar inşa etmiş, entegrasyon projeleri geliştirmiştik. Şimdi bunların yerinde yeller esiyor. Dahası, iki ülke ile de düşmanlıklar güç kazanıyor.
Şu anki durum; Irak''ta Sünni lider Tarık Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılması, Haşimi''nin Kuzey Irak Kürt yönetimine sığınması, Bağdat''ın geri istemesi, Türkiye''nin Haşimi''ye sahip çıkması ile oluştu. Haşimi, Sünniler''in tasfiye edildiğini, bir süre sonra Kürtler''in de aynı durumu yaşayacağını, Bağdat''taki Şii yönetimin güç kazanmasının Irak''ı parçaladığını iddia ediyor.
Ancak, Türkiye-Irak ilişkilerindeki kopma Haşimi ile başlamadı. ABD''nin çekilmesinden de önce başladı. Kopuşun nedeni Suriye. Türkiye''nin muhalefeti desteklemesi, Suriye yönetimi ile ipleri koparması, açıkça rejim değişikliği istemesi İran kadar Irak''ı da kızdırdı. Maliki, açıktan Türkiye''yi suçlamaya, Suriye yönetimine sahip çıkmaya, İran''ın yanında yeni bir “hami” olarak öne çıkmaya başladı. Suriye''ye müdahaleye, Esad''a suikast iddialarına sert reaksiyon gösterdi.
Mesele şu: “İran-Suriye aksı”na yeni bir ortak geldi. ABD''nin çekilmesiyle Irak''ın tek hakimi olmaya soyunan Şii güçler, bölgesel güç olarak pozisyon alıyordu. İran-Suriye-Hizbullah aksı, İran-Irak-Suriye-Hizbullah aksına dönüşüyordu. Kendini böyle konumlandıran bir Bağdat yönetiminin Kürtlere ve Sunilere güvenmesi artık düşünülemezdi. Öyle de oldu ve ilk kriz Sünnilerle patladı.
Aslında bu “yeni durum”u 21 Aralık''ta “Fars oyununa Arap figüran” başlığı altında tartıştık. O günden bu yana, bu ''yeni tehlike''ye ısrarla dikkat çektik. Türkiye kamuoyu maalesef son birkaç gündür bunu farkedebildi.
ABD''nin çekilmesinden sonra iki tür kavga ile yüz yüze geldik. İlki Bağdat''ı yani Irak''ı kim yönetecek, Şii gruplar iktidarı diğer unsurlarla paylaşacaklar mı paylaşmayacaklar mı kavgası.. Son günlerde ortaya çıkan gelişmeler, paylaşmak istemediklerini net içimde ortaya koydu. Çatışma her geçen gün daha da şiddetlenecek ve berbat örnekler ortaya çıkabilecek.
İkinci kavga daha bir ürkütücü çünkü bölgesel nitelik arzediyor. Suriye odaklı bir dizayn daha doğrusu dayanışma çizgisi güç kazanıyor. İran-Suriye-Hizbullah direnç hattına yönelik saldırılar Şam yönetimine odaklanmışken, aynı anda İran''a saldırı kampanyaları artmışken bu hattın aralarındaki dayanışmayı güçlendirdiğini görüyoruz. İran-Suriye-Hizbullah hattına şimdi de Irak ekleniyor. Tahran, Şam''ın düşme ihtimaline karşı Şam''dan daha güçlü bir kalkan olacağını hesapladığı Irak''ı kuruyor. Artık bölgede İran-Irak-Suriye ve Hizbullah dayanışması gibi, eskisinden daha güçlü bir hat var.
Bu cümlelerden sonra, Bağdat''taki tiyatronun asıl hedefinin Türkiye olduğunu söylemiş, “Oyun Tahran''da yazılmış, Bağdat''ta oynanıyor” demiştik.
Şimdi üçüncü bir gerçek çıktı ortaya.
2011 yılında, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin şu sonuçlarına tanık olduk: Ankara, İsrail''i bütün bölgede tecrit etme yolunda adımlar attı. İsrail ise, Türkiye''nin etrafında adeta duvar örmeye girişti. Fransa, Almanya, Yunanistan, Ermenistan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerle askeri anlaşmalar, ittifaklar imzaladı. Bütün bu ülkelerin Türkiye''nin etrafında olması, bir nevi “çevreleme” stratejisine işaret ediyordu.
Benzer bir durum bu sefer bölge ülkeleri tarafından inşa edilmek isteniyor. İran, Irak, Suriye ve Lübnan ekseni, Türkiye''nin Güney''le bütün bağlarını kesecek hal alıyor. Burada dikkat çeken konu; İsrail''in çevreleme stratejisiyle bölgesel direnç hattının girişimlerinin birbirini tamamlar mahiyette olması.
Suriye''de rejim değişmezse, Türkiye''nin Güney''le bağlantısı tamamen kesilecektir. İran Güney''den çevrelerken İsrail Balkanlar''da, Akdeniz''de ve Kafkaslar''da aynısını yapıyor. İran ekseni ile yaşanan kriz çok daha tehlikeli çünkü kimlik eksenli, mezhep eksenli bir kabusu barındırıyor.
İşte tuhaf olan şey bu!
Türkiye dahil, herkesin bu durumu yeniden düşünmesi lazım. Çok tehlikeli bir geleceğe sürükleniyoruz…
Uludere"de Heronları İsrail mi kontrol etti?
00:0018/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son iki ay içerisinde Hatay ve Adana semalarında, yani Türk hava sahasında tespit edilen insansız hava araçlarının İsrail''e ait olduğunun belirlenmesi, Türk istihbaratını alarma geçirmiş. İsrail Heronları''nın Türkiye''deki askeri hareketlilik üzerine “keşif” yaptığı ortaya çıkmıştı. Şimdi bu “keşif” operasyonu ile PKK arasındaki bağlantı sorgulanıyormuş. İsrail-PKK ilişkileri, İsrail-terör bağlantısı araştırılıyormuş.
Bu gelişmeler, benim gibi bazı şeyleri farklı gözlerle değerlendirenler için sürpriz değil. Irak işgalinden bu yana, İsrail''in Kuzey Irak''ta yürüttüğü çalışmaları, organizasyonları, İsrail-Kuzey Irak-Türkiye bağlantılı sevkiyatları, silah ve patlayıcı trafiğini izleyenler için ortada yadırganacak bir durum yok. Bu ilişkileri, söz konusu Heron''ların tespitinden sonra farkedenler şaşırmış olmalı, biz değil. Türkiye-İsrail gerilimine paralel biçimde terör kartını yeniden devreye soktukları aslında bilinen bir şeydi.
İsrail''in K. Irak''ta son on yıldır yürüttüğü çalışmaların öncelikli hedefi elbette Türkiye değil. İran''a için yapılan hazırlıkların bir parçasıdır. Ancak, Türkiye''ye zarar vermek için terörün çok güçlü bir kart olduğunu bilmemesi düşünülemez. Daha birkaç gün önce Tahran''da bir nükleer bilimciyi hava uçuran, bölge genelinde sayısız cinayetlere, örtülü operasyonlara imza atan bir devlet için söz konusu kart, inanılmaz iştah açıcı bir malzemedir.
Hiçbir şey olmasa, bütün bunlar iddia olsa ya da yok farzetsek bile, İsrail''e ait insansız hava araçlarının Türk hava sahasına girmesi, dört saat boyunca keşif yapması ve hava kuvvetlerinin buna müdahale etmemesi yeterince çarpıcı ve çarpık bir durum. Ama maalesef bunlar gerçek.
Bu yüzden, Uludere''de otuz beş vatandaşımızın hayatını kaybettiği hava saldırısı ile ilgili karmaşık düşünceler içindeyiz. Fena halde kuşku duyuyorum. Belki bizim anlayamayacağımız, belki bu ülkenin istihbarat birimlerinin farkettiği ama açıklayamadığı farklı bir durum var ortada.
Ben, Heron''ların katıldığı her operasyondan kuşku duyarım. Kumandası kimin elinde olursa olsun, askeri teknolojinin nasıl istismar edildiğinin yüzlerce örneğini görüyoruz dünyada. Daha önce, bölgede yaşanan büyük terör saldırıları, aslında bir tür terör konsorsiyumu sonucuydu. Ama “PKK saldırdı” dedik kapattık. Bir süre sonra, Uludere olayında da benzer ipuçları çıkabilir ortaya. Burada kimseyi aklamaya çalışmıyorum, işin tabiatında bu var... Ülke içi-ülke dışı unsurlar diye bir ayırımın son derece tehlikeli olduğunu ve gözlerimizi kör ettiğini biliyoruz. Bu yüzden gelecekten yeni Heron skandallarıyla, trajedileriyle yüzleşebiliriz. Yine bu yüzden, Heron''ların bir şekilde kontrol altında tutulması, mümkünse bütün operasyonların dışında tutulması gerektiğini düşünüyorum.
Elimizde kuşku duyacağımız çokça örnek var. İsrail''in Akdeniz''de Mavi Marmara gemisine saldırdığı gece İskenderun''da deniz üssü vuruldu, yedi asker şehit oldu. Saldıran PKK''ydı! Saldırının hemen ardından İsrail''den; “Türkiye, İskenderun''a hava savunma sistemi kurdu, bölgeyi askeri merkeze dönüştürdü, kurulan füze üssü İsrail''in potansiyel saldırılarına hazırlık amaçlı, I-Hawk füzelerinin amacı Suriye ve Hizbullah''ı korumak” şeklinde şikayetler yükseldi.
Ne büyük tesadüf, değil mi? İskenderun saldırısının gerekçesi aslında bu şikayette gizliydi. PKK saldırıları adı altında bir takım eylemler yapılıyor, terör üzerinden Türkiye köşeye sıkıştırılıyor, hem Kürt meselesi bir şekilde yönetiliyor hem de Türkiye''nin iç iktidar yapılanmasına müdahale ediliyordu.
“Hatay''daki askeri birimler üzerinde İsrail''e ait Heron''ların tespit edildiği, hava araçlarının dört saat bölgede gözlem yaptığı, durumun radarlarla tespit izlendiği, F-16''ların havalandırıldığı ancak hiçbir müdahalede bulunulmadığı” haberleri de bu iddialara güç kazandırıyor.
Olay Hatay''da gerçekleşti. Heronlar İsrail''e aitti. Malum saldırı İskenderun''da yani bölgede olmuştu. Dahası, İskenderun saldırısından sonra İsrail, bölgede kurulan füze üssünden şikayet ediyordu. Heronların söz konusu füze üslerini izlerken tespit edildiği ifade ediliyor.
Yani Türkiye''nin hava savunması test ediliyordu.
Acaba, Uludere''deki trajedide de böyle bir boyut var mı? Otuz beş kişinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırı, Heronlar üzerinden yürütülen bir operasyon sonucu olamaz mı? Bu sefer kim test edildi? Hükümetle halkı karşı karşıya getirmek, Kürt meselesine ayar vermek mi istendi?
İstihbarat iletişiminin en zayıf halkası neresiydi? İçerideki İsrail uzantıları mı yoksa Heronların kendisi mi? Hedef İsrail''de bir yerlerde belirlenmiş olmasın!
Kıbrıs"a İsrail füzeleri, Türkiye için olmasın!
00:0020/01/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Kıbrıs Rum Kesimi''ni ziyaret edecek? 16 Şubat''ta gerçekleşecek ziyarette Akdeniz''de petrol ve doğal gaz arama konuları görüşülecek.
Peki ne var bunda? Başbakanlar, Cumhurbaşkanları, dışişleri bakanları, temsilcileri yüzlerce kez bu tür ziyaretler yapabilir. Netanyahu''nun Rum Kesimi''ne gitmesi neden farklı değerlendirilsin?
Öyle değil. İddialara bakılırsa Netanyahu Rumlar''dan askeri üs isteyecek. İsrail ilk kez bir başka ülkede askeri üs inşa edecek. Oraya yerleşecek İsrail askeri gücü, füzeleri, uçakları sadece Suriye ve İran''ı mı hedef alacak? Öyle olsa bile, bütün bölgeyi sarsacak bir gelişme bu. Ama bu silahların Türkiye''yi hedef almayacağını kimse söyleyemez.
Çünkü, bizi rahatsız eden başka şeyler var. Onlarla birlikte değerlendirilince Netanyahu''nun ziyaretinin huzursuz edici boyutları ortaya çıkıyor. Çokça tartıştık bu köşede, konuyla ilgili hemen her gelişmeyi takip edip paylaştık. İsterseniz birlikte yeniden hatırlayalım ve bölgesel denklemin nasıl değiştiğini birlikte görelim:
Akdeniz ve Balkanlar''da İsrail''in Türkiye karşıtı etkin kampanyasını hatırlayalım. Onlarca yıl Ortadoğu''yu dizayn etmeye dönük Türk-İsrail ekseninin çökmesi, dar anlamda Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok ötesinde sarsıntılara yol açtı. Bu gelişme, Akdeniz''den Karadeniz''e, Macaristan''dan Gürcistan''a uzanan geniş bir alanda Türkiye''yi çevreleme görüntüsü vermeye başladı. Türk-İsrail ilişkilerindeki gerilime karşıt olarak Tel Aviv kendi eksen arayışına girişti.
Gürcistan''la askeri ortaklığa, Azerbaycan''la yakınlığa, İsrail ile Balkan ülkeleri arasında son iki yılda imzalanan askeri anlaşmalara bakılırsa, Türkiye karşıtı bir tecrit stratejisinin adım adım uygulandığı apaçık ortaya çıkacaktır. İki ülkenin hesapları ve girişimleri de bölge ölçekli jeopolitik sarsıntılara yol açacak, güç dengelerini temelden değiştirecek boyutta ve öyle de oluyor.
İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri anlaşmalara dikkat edelim. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını İsrail savunma sanayisi karşılayacak. Söz konusu anlaşmaları teknoloji transferi ve askeri ihtiyaçlar değil, jeopolitik hesaplar belirliyor. F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik söz konusu. Daha önce yapılan askeri anlaşmalar pekiştiriliyor. Yunanistan altmış yıldır devam eden Arap dünyasına yakın duruşunu terk ediyor. Netanyahu''nun 15 Ağustos 2010 tarihli Atina ziyareti, Yunanistan Başbakanı ve heyetlerinin İsrail ziyaretleri, Yunan hava sahasının irsali uçaklarına açılması…
Ekim 2010''da iki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denedi. Uzun menzilli saldırı tatbikatıydı bu. İran gibi hedeflere yönelik bir tatbikat… Rusya''nın İran''a sattığı ancak engellenen, Suriye''ye verdiği ancak İsrail''in bütün baskılara rağmen engelleyemediği S-300 hava savunma sistemine karşı hazırlıklar yapıldı. İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi''yle de askeri anlaşmalar yaptı. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.
Benzer anlaşmalar; savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi daha bir çok ülkeyle yapıldı. Bu ülkelerin Akdeniz ve Balkan ülkeleri olması dikkat çekiciydi. İtalya ile tatbikatlar. Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiciydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan''la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açıldı. Görünüşte Anadolu semaları kendisine kapatılan İsrail, askeri eğitim için geniş hava sahaları buldu.
Doğu Akdeniz''de; İsrail-Rum Kesimi-Yunanistan arasında askeri bir ittifak, Akdeniz ekseni oluşturuluyor. Balkanlar''da; İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan hatta Sırbistan ve Makedonya arasında benzer anlaşmalarla askeri bir alan, eksen oluşturuluyor. İsrail heyetleri, gittikleri bütün başkentlerde, özellikle Balkanlarda "Türk tehlikesi"ne vurgu yapıyor, tarihi önyargı ve korkuları diriltiyor, Türkiye''nin kendileri için nasıl bir tehdit haline gelmek üzere olduğu konusunu işliyor.
Son dönemde, İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi, Fransa ve Almanya''nın ortaklaşa yürüttüğü, Doğu Akdeniz merkezli enerji çalışmaları işte bu yeni stratejik ortaklığın sonuçlarından biri. Türkiye''yi son derece rahatsız eden Akdeniz merkezli enerji tartışmalarına paralel biçimde İsrail''in yakın bölgemizde hatta hava sahamızdaki askeri hareketliliği dikkatle izleniyor. Bizler Suriye iç savaşına, İran''a yönelik askeri müdahale arayışına, Arap Baharı çerçevesindeki gelişmelere odaklanmışken söz konusu gelişmeye yeterince önem veremedik. Oysa bir tür jeopolitik kayma yaşandı bu coğrafyada.
Bunları tartışırken tehlikeye; "Ege adalarında İsrail füzeleri.. Kime karşı?" diye sormuştuk. Netanyahu''nun ziyareti ile gündeme gelen "Kıbrıs Rum Kesimi''ne İsrail üssü" gerçekleşirse ne diyeceğiz? Adalar''dan sonra Kıbrıs''ta da İsrail füzeleri… Kime karşı? İran ve Suriye''ye tabi ki. Acaba? Acaba sadece bu iki ülkeye karşı mı? Türkiye''ye karşı olmasın!
.Kırmızı çizgiler birbirine karıştı
00:0024/01/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yıllardır Batı-İran/İsrail-İran gerilimini, çatışma senaryolarını, her an savaş olacakmış gibi gelişmeleri, bir sabah ansızın İsrail''den gelebilecek saldırı ihtimalini izliyoruz.
Kriz her tırmandığında bölgede bir yerlerde bir çatışma patlak veriyor. Lübnan''da, Filistin''de ya da başka bir yerde. Ama çatışan taraflar hiçbir şekilde yüz yüze gelmiyor. Böyle zamanlarda, çatışma çıkacağına ilişkin öyle inandırıcı durumlar ortaya çıkıyor ki, karşıt güçler teyakkuza geçiyor, askeri tatbikatlar başlıyor, Batı donanması Basra Körfezi''ne yığınak yapıyor, şantaj ve tehditler havada uçuşuyor. Koca devletler, mahalle kavgalarını andırır biçimde havalara giriyor. Ancak şimdiye kadar krizlerin hiç biri çatışmaya dönüşmedi, İran-İsrail savaşı ya da İran-Batı bloku savaşı çıkmadı.
Bu arada çatışma dilini kullananlar hep kazandı. İran kazandı, İsrail kazandı, ABD kazandı. Çatışmadan güç devşirme, çatışma ile güç kazanma yöntemini kullananlar başarılı oldu. Bazıları bunu bir danışıklı dövüş olarak bile niteleyebildi. Yıllarca süren kriz, İran''ı neredeyse nükleer güce dönüştürdü. ABD bölgesel haritaları değiştirdi. Harita değişiklikleri İsrail''in tehdit önceliklerine göre şekillendi.
Peki bu hep böyle mi devam edecek? Hiç sanmıyorum. Ortada bir danışıklı dövüş yok... Gerçekten de uzun süreli, uzun soluklu kriz var ve devam ediyor. Zamanla tırmanıyor, belli aralıklarla yumuşuyor ama hep devam ediyor. Daha önceki krizlerde Lübnan savaşı çıktı, Gazze savaşı çıktı, Irak''tan Yemen''e kadar bir çok bölgede sarsıcı gelişmeler yaşandı.
Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Birkaç aydır, İran ve Suriye merkezli yeni ve belki bugüne kadar yaşananlardan çok daha vahim ve bölgesel nitelik arzeden sıkıntının yansımalarını izliyoruz. Bu sefer sadece ABD-İran ya da İran-İsrail arasında değil. Daha karmaşık, bölgesel ve uluslararası kamuoyunun önemli bir kısmının içinde yer aldığı, rol belirlediği, pozisyon aldığı bir durum var.
Suriye''deki değişim ve iç çatışma ile İran merkezli krize bölgenin hemen bütün ülkeleri taraf. ABD ve İsrail''den sonra, bugüne kadar kısmen yumuşak tavır alan Avrupa Birliği de taraf. ABD''nin aşamalı ambargo kararlarından sonra, 27 AB ülkesinin Dışişleri Bakanları da Brüksel''de İran''a ambargo kararı aldı. Tahran, en zayıf noktasından, petrol üzerinden kıskaca alınıyor. 1 Temmuz''dan itibaren başlatılacak ambargoya karşı İran''ın en büyük silahı Hürmüz Boğazı''nı kapatmak.
Dünya enerji koridorlarının en önemli güzergahlarından biri olan Hürmüz''ün kapatılması, ABD ve Avrupa kadar Asya ekonomilerini de vuracak nitelikte. Bu yüzden bütün dünya Tahran''dan gelen açıklama karşısında tedirginliğini ortaya koydu. Ambargo, 1 Temmuz''da uygulanırsa Boğaz kapatılacak. En azından İran resmi açıklaması böyle..
ABD, “kapat da görelim” mealinde açıklamalar yaparken NATO, ne pahasına olursa olsun Boğaz''ın açık kalmasını sağlayacağını duyurdu. Aylardır devam eden İran deniz tatbikatları, ABD ve Batı donanmasının Basra Körfezi''nde yoğunlaşması, Suriye meselesinin çözümsüz hale gelmesi, İran''ın bölgesel nüfuz alanını güçlendirmesi ve karşısında güçlü bir müdahil ittifakın oluşması endişeleri artırıyor. Bu da; İran ya da Suriye gibi münferit müdahale senaryolarının ötesinde bölgesel çatışma ihtimalini güçlendiriyor.
Tahran-Bağdat-Şam ve Beyrut ekseni adeta meydan okuyor. Bugüne kadar izlediğim İran merkezli kriz, hiçbir zaman bu aşamaya gelmemişti. Suriye''ye müdahale böyle bir çatışmayı başlatacağı gibi, İran''a yönelik ani saldırı da bölgesel ölçekli çatışmaya neden olacaktır.
Çok yoğun bir stres birikimi izliyoruz. Nasıl, nerede, ne zaman patlayacak kimsenin bildiğini sanmıyorum. Ama patlayacak... Çünkü kırmızı çizgiler birbirine karıştı... İran''ın kırmızı çizgileri her ülkenin kırmızı çizgileri anlamına geliyor. Bakalım Tahran''ın bileğini bükebilecekler mi?
Hepinizin sonu böyle olabilir!..
00:0026/01/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa için tehlikeli bir dönem başladı. Hoşgörünün azaldığı, demokrasinin zayıfladığı, özgürlük alanlarının daraltıldığı, otoriter yönetimlerin güç kazandığı, aşırı sağ kadroların iktidara taşındığı, ekonomik çöküntülerle beslenen kitlesel öfkenin kabardığı bir gelecek şekilleniyor. Kendi coğrafyamızda yıllardır mücadele ettiğimiz şeylerin, aslında refahın düşmesiyle bütün topluluklarda yaşanabildiğini öğreniyoruz.
Son birkaç yıldır şirket iflasları, devlet iflasları, dev kurtarma paketleri ile izlediğimiz ekonomik çöküntü hızla siyasal hırçınlığa, sosyal huzursuzluklara, bölgesel ve küresel ölçekli eksen kaymalarına dönüşüyor. Bu da devletlerin otoriterleşmesi, özgürlüklerin kısıtlanması, insani değerlerin anlamsızlaşması gibi sonuçlar doğuruyor.
Avrupa Birliği, bir süredir Macaristan''la uğraşıyor. Yunanistan, Portekiz, İspanya, İtalya hatta Fransa''nın ekonomik sorunları, İngiltere''nin zoraki kamufle edilen çöküşü bir tarafa birlik içinde bazı ülkelerin sert koruma duvarları inşa etmesi, ülke içinde ve genelde Avrupa kamuoyunda büyük tepkilere yol açıyor.
Mesela Macaristan hükümetinin Anayasa''dan medya yasasına, mali tedbirlerden yargıya kadar her şeyi değiştirmesi, katı yasalar çıkarması ülkenin ekonomik çöküşünü engellemeye yönelik gibi görünse de aslında Avrupa''nın geleceğine ayna tutuyor. Yakın gelecekte, benzer tedbirlerin hiç ummadığımız ülkede alınabileceğini, Fransa''dan İtalya''ya kadar bir çok ülkede devlet iktidarının katı uygulamalarına tanık olabileceğimizi düşünmeliyiz.
Özgür düşünceyi; çok kültürlülüğü, birarada yaşama felsefesini çoktan terketti Avrupa. 11 Eylül sonrası, elli yıllık proje rafa kaldırıldı. En son Almanya Başbakanı Angela Merkel''in “aslında biz yanılmışız” itirafı geçmişi değil geleceği işaret ediyor. 11 Eylül''den hemen sonra vatandaşlık yasalarından göçmen yasalarına, iç güvenlik uygulamalarına kadar her şeyi değiştiren Avrupa''nın merkez ülkeleri, krizin vurmasıyla içe kapanıyor, katılaşıyor, otoriterleşiyor.
Bu bir eğilim, dalga, bir tür geleceğe yöneliş. Faşizm Atlantik kıyılarını hırçın dalgalarla vuracak gibi. Bu yüzden Arap Baharı dediğimiz şeyin aslında Ortadoğu ile sınırlı olmayacağına, yayılacağına, Batı başkentlerini, sokaklarını vuracağına inanıyoruz. Ortadoğu''daki huzursuzlukların kaynağı özgürlük, adaletse Avrupa''da huzursuzluk sebebi refah kaybı olacak. Kitlelerin öfkesi her coğrafyada bir başka gerekçeyle şekillenecek.
Macaristan''a öfkelenen, yaptırım uygulayan ülkelerin çok geçmeden benzer uygulamalara girişeceğine dair ciddi göstergeler mevcut. George Soros, Davos konuşması öncesi Newsweek''te, mali sistemin çökebileceğini, krizin çözümünün bulunamadığını, durumu Sovyetler''in çöküşüne benzettiğini söylüyor. Çözüm bulunamamasının şiddeti artıracağını, özgürlüklerin askıya alınacağını, polis devletlerinin ortaya çıkacağını söylüyor. Ona göre Avrupa ve Amerika''da sokak çatışmalarından özgürlüklerin kısıtlanmasına kadar bir çok ihtimal var ve yollar otoriter rejimlere çıkıyor.
Soros dediği için değil, gerçekten de böyle bir eğilim var ve bu bütün dünyayı korkutuyor. İkinci Dünya Savaşı öncesinin şartları oluşuyor. Barack Obama''nın, zenginlerin daha fazla vergi vermesi yönündeki açıklamaları varolan sistemi sallıyor.
Bir süre sonra refaha alışmış toplumların bencilliklerini, acımasızlıklarını, tahammülsüzlüklerini, devletlerin katı uygulamalarını, katı mali ve güvenlik önlemlerini, sosyal patlamalara karşı olağanüstü yasalar uyguladıklarını görebiliriz. Daha şimdiden Avrupa Birliği için çözülme, dağılma hesapları yapılıyor yeni haritalar üzerinde çalışılıyor. ABD''nin, mali piyasaları denetim altına almak, orduyu iç güvenlikte kullanmak gibi aşırı önlemler içeren yasaları ne zaman uygulayabileceği tartışılıyor. Hatta bazıları “Avrupa iç savaşı”ndan bile söz edebiliyor.
Bu yüzden hep şunları söyledik:
Şam''a bakarken, Kahire''ye bakarken, Yemen''e, Basra Körfezi''ne bakarken gözlerimizi kaldırıp Atina''ya, Barselona''ya, Paris''e de bakmak zorundayız. Hangi güç bu kadar büyük çöküşleri finanse edebilir? Hangi güç yeniden moral, gelecek vaat edebilir, kitleleri buna inandırabilir? Bugün bölgemizde, rejimler üzerinden, özgürlük arayışları ile kendini gösteren isyan, önce Güney Avrupa''da ardından Kuzey ülkelerinde refah isyanları şeklinde kitleleri sokaklara dökecek. Devletler kendi halklarını, şehirlerini, kasabalarını, köylerini bombalayabilecek. Kendi paralarıyla, kendi uçaklarıyla, kendi silahlarıyla kendi sokaklarını, insanlarını vurabilecek.
Yeni otoriter rejimlere göre düşmanlık da, güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da içeride... Kurşunlarla yumrukların, saraylarla sokakların, seçkinlerle fakirlerin, zorbalarla mazlumların hesaplaşmasına ayarlı bir gelecek var önümüzde. Şam''daki, İskenderiye''deki, Sana''daki öfke ve arayış ile Atina''daki, Barselona''daki, Paris''teki öfke nitelik olarak aynı olacak.
Yarın Avrupa, Ortadoğu, AB ülkeleri Macaristan olabilir! Ezberlenmiş doğruların dışına çıkıp bakabilenler bunu görecektir...
Maliki"yi tasfiye et, Esad"ı devir..
00:0027/01/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin, Suriye yönetimine yönelik baskıları son günlerde ciddi biçimde yoğunlaştı. Hemen her toplantı, her görüşme, her basın açıklaması Suriye ile ilgili cümleler hem de oldukça sert cümleler içeriyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nun son birkaç günlük açıklamaları bile Suriye ile ilgili mesainin yoğunlaştığına işaret ediyor. Açıklamaları takip edenler, yakın gelecekte bu ülkeye dair önemli gelişmelerin olabileceği, iç çatışma haline müdahale edileceği izlenimi ediniyor.
Türkiye''nin bölgesel diplomasisinin üç ana konusu var; İran nükleer müzakerelerinin Türkiye''de yapılması, Suriye yönetiminin devrilmesi ve Irak Başbakanı Nuri el Maliki''nin iç çatışmaya odaklı çıkışlarının kontrol altına alınması…
Tahran''la karşılıklı ziyaretler ve temaslar bu konuda işlerin olumlu gittiğini gösteriyor. Davutoğlu''nun Moskova ziyareti ise, Suriye konusunda olmasa bile İran konusunda iki ülkenin benzer pozisyonlar içinde olduğunu teyid etti.
Türkiye''nin; Şam ve Bağdat''ta varolan yönetimleri ile artık iş tutması mümkün değil. Bölgenin geleceği açısından iki başkentte iktidarı elinde tutanların gitmesini istiyor. Beşşar Esad ve yönetimi Suriye''de, Nuri El Maliki Irak''ta iktidar olduğu müddetçe bu iki ülke ile eski günlere dönüşü imkansız. Özellikle Esad''a bakışının artık değişmeyeceğini biliyoruz. Maliki''nin Sünnileri ve Kürtleri dışlayan tek adam olma eğilimi, Esad yönetimine destek çıkmaya dönük açıklamaları, Türkiye ile ipleri kopardı.
Davutoğlu''nun Tahran ziyareti sırasında Muktada Sadr''la yaptığı görüşme, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi Başkanı Ammar el Hakim''in Ankara ziyareti sırasında verilen mesajlar, Bağdat''ta Maliki''yi tasfiye etmeye dönük girişimler olarak öne çıkıyor.
Verilen mesajlar, etnik ve mezhep eksenli ayrışmanın nasıl tehlikeler içerdiğine dikkat çekmeye yönelik oldu hep. Maliki''nin bu ayrışmaya, tehlikeye yatırım yaptığı ortada. Şiilerin ve Sünnilerin saygı duyacağı isimlerin yönetime getirilmesi, görünüşte herkesin çıkarına uygun. Ama iş, İran''la Türkiye arasındaki pazarlıklarda bitecek gibi. Yine de Maliki''nin gidici olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek.
Irak''taki sorunu aşmak kısmen daha kolay ancak Suriye''deki gelişmeler bütün bölgeye sarsacak bir depreme dönüşmeye doğru ilerliyor. Son olarak Esad için Miloseviç benzetmesi yapılması, Türkiye''nin zaten net olan pozisyonunun, net tavır almaktan müdahaleci pozisyon almaya dönüştüğüne işaret ediyor. Bu da şu anlama geliyor:
Ne pahasına olursa olsun Esad gidecek. İster bölge ülkeleriyle isterse uluslararası planlamayla ama bir şekilde bir müdahale şekli uygulanacak. Hesap bu! Miloseviç NATO saldırılarıyla gitmişti. Şam yönetiminin bölge ülkelerinin katılımıyla yerinden edilmesinin zor olduğunu herkes biliyor. Öyleyse bir tür daha geniş koalisyonlu ya da bölge dışı aktörlerin katılımını içeren planlama yapıldığı tahmininde bulunmak mümkün.
Müdahalenin gecikmesinin elbette bir çok sebebi var. En önemlisi de İran''ın pozisyonu ve sürecin kimlik eksenli çatışmaya dönüşme ihtimali. Bütün görüşmeler, Suriye meselesini kimlik meselesi olmaktan çıkarmaya dönük. Sorunun üstesinde ne kadar gelindi bilemiyoruz ama son günlerde müdahaleye dönük daha net mesajlar verilmeye başlandı. Davutoğlu''nun Moskova ziyareti sonrası Rus kaynaklardan gelen; “Türkiye''den ve Ürdün''den koridor açılacak ve uçuşa yasak bölge ilan edilecek” iddiaları dikkat çekiciydi.
Birkaç ay içinde bir hareketlenme bekliyoruz. Bu yılın ilk altı ayı içinde Suriye''de bir şeylerin değişeceğine dair güçlü tahminler mevcut. Bağdat''tan yükselen sert çıkışların, İran''a yönelik müdahale kampanyasının esas hedefinin Suriye''de işleri kolaylaştırmak olduğu ortada. Öyleyse bütün senaryolar Şam''a çıkıyor demektir.
Eğer Esad Miloseviç ise, müdahale bekleyin derim! Slogan şu: Maliki''yi tasfiye et, Esad''ı devir!
Süper güce büyük tuzak
00:0031/01/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD''nin küresel ölçekte askeri operasyonlarını sınırlandıracağını, bir çok bölgeye ilgisini azaltacağını, yeryüzünün her köşesinde varlık oluşturmaya dayalı bakışını değiştireceğini, bu içe kapanma veya daralmanın birkaç yıl içinde kendini göstereceğini hep söyledik. Bunun görünüşteki sebebi ise, artık gözlenemeyen, bütün iyi niyetli telkinlere rağmen yıkıcı etkisini gösteren ekonomik krizdir.. Ama krizin yanında yıllardır bir başka oyun oynanıyor. Washington''ın şahinleri kafaya alınarak oynanan bu oyun, en az kriz kadar ABD''yi salladı.
ABD askeri ve siyasi gücüne açıktan meydan okuyamayan ülkelerin/güçlerin, bu gücün yayılmasının önünü açtığını, merkezi zayıflatmayı bir yöntemi olarak gördüğünü, ABD''nin bu durumu çok geç farkettiğini, birkaç yıldır bu konuda kendi içinde ciddi uyarılar aldığını biliyoruz.
İslam''ın öfkesi ile ABD''yi çatıştırma tezi, şaşırtıcı biçimde bir çok ülkenin çıkarlarıyla örtüşüyordu. 11 Eylül saldırılarının arkasında bir güç varsa, amaç burada yatıyor işte... O saldırı, görünüşte El Kaide saldırısı olarak öne çıksa da, büyük satrancın en önemli hamlelerinden biriydi. “Müslümanların intikamını ABD''nin üzerine çek, bu gücü bütün insanlığı koruma gibi saçma bir amaçla dünyaya yay ve zayıflat.” ABD, burada kibrine yenildi. Büyük ülke, süper ülke, gezegeni kontrol eden ülke, barış için ahlaki sorumluluk gibi gerekçeler üretilerek bu oyunu kabullendi.
Oysa bu bir yıkımdı. Yıkımın sonuçlarını önümüzdeki yıllarda çok daha belirgin bir şekilde göreceğiz. Yeryüzünün en güçlü ülkesi, öncü ülkesi, karşı konulamayan ülkesi, kibrine ve kibirden doğan basiretsizliğine yeniliyordu. İnsanlığın ortak tecrübesini yabana atmanın, imparatorlukları hizaya çeken kaderin ve gazabın önemsenmemesinin nedeniydi bu.
Ben planın işe yaradığını düşünüyorum. On yıldır dünyanın her köşesinde ABD operasyonları gördük. Görünüştü başarılı, bir çok ülkeyi dize getiren bir girişimlerdi gördüklerimiz. Hepsinin kendine göre gerekçeleri, stratejik hesapları vardı. Ama bir çoğunun hâlâ ne için yapıldığına ikna olabilmiş değiliz. İşte bu müdahalelerin gerçek sebebi, bir gücün yeniden sahneye çıkışını önlemekti. Arka plandaki hesap buydu. İşte bu düşünce korkunç bir öfkenin kabarmasına neden oldu. Washington, ülke içindeki neocon kıyamet savaşçılarının çılgın hesaplarıyla da örtüşen bu yanlışın bedelini ödüyor şimdi.
Daha doğrusu, Müslümanların öfkesi üzerine yatırım yapanlar kazandı, ABD kaybetti. Buradan ABD''nin de Sovyetler gibi hata yaptığını ve kaybettiğini söyleyebiliriz.
Bunları neden yazıyorum? ABD ordusu yeni bir yapılanmaya gidiyor. Asker sayısı azaltılıyor, hantallıktan hareketli, mobil yapılanmaya geçiliyor. Yüksek maliyetli operasyonlar yerine ucuz, nokta hedeflere yönelen operasyonlar yapılacak. Bu küresel emperyal gücün denizlere ve kara parçalarına yayılan askeri varlığı daraltılacak.
Hatırlarsanız, 11 Eylül sonrası, işgaller öncesi ABD savunma doktrinini değiştirmişti. İki cephede aynı anda savaşmaktan, geçici ittifak ilişkilerine kadar bir dizi değişiklik yapıldı. Buna göre de yeni yapılanmaya gidildi. İşte İslam''ın öfkesi, Müslüman dünyaya yönelik seferler ve intikam duyguları bu dönemde zirveye çıktı. Şimdi bu doktrin sanki değiştiriliyor.
Görünüşte ekonomik krizin ağır faturasını biraz olsun hafifletmek için yapılıyor bu. Sadece ABD değil, bütün Avrupa ülkeleri, NATO ülkeleri savunma harcamalarını kısıyor. Artık paralı askerlerin, örtülü operasyonların, bir çok ülkeye yayılmış özel üslerden hareket eden insansız hava araçlarının yürüttüğü savaşlar izleyeceğiz. Elbette bu, devletlerin örgütlere dönüşmekte olduğuna, bireylerin ve toplumların güvencesi olan kurumların şirketleştiğine işaret ediyor ve büyük tehlikeler içeriyor.
Ancak bu yeni yapılanma bu tehlikeye rağmen, krizin dayatması dışında aslında bir yenilginin, bir geri çekilmenin göstergesi. Atlantik İttifakı, on yıldır yürüttüğü küresel ölçekli savaşı kaybetti. Bu kaybın bedelini ödüyor şimdi. ABD''yi bu savaşın öncüsü yapanlar bir süper gücü nasıl da aciz hale düşürdüler.
Kim ne dersi desin, hangi gerekçe ile olursa olsun, on yıldır devam ettirilen savaş İslam''ın ve Müslümanların yeniden varoluşunu, tarih sahnesine çıkışını engellemeye yönelikti. Kim ne dersi desin, hangi analizi yaparsa yapsın, hangi doğru gerekçeleri öne alırsa alsın bu yeni değişim, Müslümanların öfkesini çekmenin bedelidir. Dünyanın en güçlü, en rasyonel ülkesi bir oyunun kurbanı edildi, insanlığın ortak tecrübesinden ders almamanın bedelini ödüyor şimdi.
İslam''la savaş için dünyayı yayılan gücün merkezi çöküyor. Çünkü onca zulme onca kana ve zorbalığa rağmen proje çöktü. Gücün zirvesinde olanların ne kadar aptallaşabildiğinin örneğidir var önümüzde. Hikaye budur.
Durun daha neler olacak, göreceksiniz...
Türk dış politikası satılık mı?
00:001/02/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney''in askeri danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, Türkiye''nin Suriye''ye sorun yaratması için Katar yönetiminden milyarlarca dolar aldığını öne sürmüş. Şok edici bir iddia bu. Son derece rahatsız edici, basit, seviyesiz bir açıklama. Elbette yalanlanacak ama yalanlamak yetecek mi? Suriye meselesi, iki ülkenin birbirine bakışını bu seviyeye mi indirdi? Sorun Suriye ise, İranlı generalin açıklamalarını tartışmadan önce neler oluyor bir bakalım.
Öyle görünüyor ki, Suriye''de yolun sonuna geliniyor. Ülkenin bazı şehirlerinde, kasabalarında çatışmalar yoğunlaşırken, belli bölgeler muhaliflerin eline geçerken, Rusya''da masaya oturma formülü muhalifler tarafından reddedilirken, Beşşar Esad''ın ailesini kaçırmaya çalıştığına dair spekülatif haberler artarken genel kanaat Şam yönetimi için yolun sonuna gelindiğine işaret ediyor.
Suriye herkes için düğüm noktası. Çözülmesi çok zor… Çözüldükten sonrası belki daha zor. Ortadoğu''nun yeni güç yapılanmasından Kürt meselesine, İran''ın bölgesel aksının geleceğinden Katar''ın neyin hesabını yaptığına, Arap Birliği''nin girişimlerinden Türkiye''nin bölge ile ilgili geleceğine, Rusya''nın Akdeniz''deki varlığından İsrail''in tehdit algılamalarına kadar aklınıza gelen her konu bir şekilde Suriye ile bağlantılı…
Elbette bu ülke ile ilgili her gelişmeyi, Suriye dışına taşan etkilerini, çok ölümlü senaryoları günü gününe izliyoruz. Ama en çok Suriye-İran ve Suriye-Türkiye ilişkileri perspektifinde bakıyoruz. İran''a göre Suriye yönetimi kesinlikle ayakta kalmak zorunda. Türkiye''ye göre ise kesinlikle gitmek zorunda.
Bu iki sert ve kararlı tutumun akıbetinin ne olacağı belki de bölgenin geleceği için en dramatik sonuçları ortaya çıkaracak. Bir çokları bu yönüyle bakıyor olmalı ki, mesele bir anda mezhep meselesine dönüştü. Mezhep ve kimlik eksenli bölgesel kamplaşmanın intihar anlamına geleceğini bilmeyen yok ve herkes bu konuda uyarılar yapıyor. Belki öyle bir boyut almayacak ama bir çok ülke özel politikalarında bu ayrışmadan ciddi biçimde yararlanıyor.
İran''ın; Suriye ile öteden beri varolan dayanışma hattına Irak''ı da eklemesi, Türkiye''nin Güney''le bütün bağlantılarını kesecek güçte bir hat oluşturması belki Suriye meselesinin çok daha şiddetlenmesine yol açtı. Türkiye, kendi perspektifinden şunu düşünüyor: İran''dan Akdeniz kıyısına kadar uzanacak böyle bir dayanışma hattı büyük oranda mezhep kimliği üzerinden şekilleniyor. Ve bu gelecek Türkiye''nin Ortadoğu ile ilişkilerini tamamen kesecek güce ulaşabilir. Tıpkı Türkiye-Orta Asya ilişkileri gibi. Ankara''nın Orta Asya bağlantısının Nahcıvan''la sınırlı kalması İran-Ermenistan yakınlığı özellikle de Rusya arasında yüzyıllara dayanan dayanışmanın ciddi sonuçlarından biridir.
Türkiye-İran ilişkileri belki son yıllarda oldukça gelişti. Ekonomik açıdan, güvenlik açısından ciddi ortaklıklar inşa edildi. Ama Suriye meselesi bu ilişkileri tehdit edebilir. Tahran''ın Suriye''deki iç çatışmaya bakışındaki görünüşte suskunluk ama el altından destek, ilişkileri sabote edebilir.
General''in açıklamaları, İran''dan Suriye''deki gelişmelere ve Türkiye''ye bakışın nasıl da sorunlu olabileceğine örnek teşkil ediyor.
Tümgeneral Yahya Rahim Safevi açıktan, Türkiye''nin Suriye''ye sorun yaratması için Katar yönetiminden milyarlarca dolar aldığını öne sürebiliyor. Ona göre; “ABD, bölgedeki gelişmelerin İran''a karşı, kendi çıkarları doğrultusunda olması için Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar için rol verdi. Bazı raporlara göre, Katar yönetimi Ankara''ya Suriye''ye sorun çıkarması için milyarlarca dolar yardım etti.”
Hemen ardından Fars Haber Ajansı''nın İngilizce bölümünde, durum düzeltilmeye çalışıldı ve Safevi''nin Türkiye''ye yönelik ''para'' iddialarına yer verilmedi. Sanırım Tahran''dan konuşmaya ilişkin bir yalanlama gelecek. Genelde böyle olur. Bir açıklama yapılır, ardından yalanlama yayınlanır, “kişisel değerlendirme, İran yönetimini bağlamaz” denir.
Buradaki sorunlu durum, Türkiye ve birkaç ülkeye ABD''nin rol verdiğine dair iddia değil. Bu tür iddialar yapılabilir ve tartışılır. Nihayetinde Suriye olayı Büyük Ortadoğu Projesi''nden Nusayri azınlık rejimi olmasına kadar her yönüyle tartışılıyor.
Ancak bir ülkenin Suriye''de iç savaşı birkaç milyar dolarlık para alıp yaptığını iddia etmek son derece sakat, kasıtlı, önyargılı ve seviyesiz bir yakıştırmadır.
Türkiye''nin her politikasını yerden yere vurabiliriz, sorgulayıp ayıplayabiliriz. Ya da bunu bir çokları yapabilir. Ancak bu ülkeyi, birkaç milyar dolara kendini satan ülke olarak bakmak çirkin bir durumdur.
Açıklama yalanlansa da, Tahran''dan Türkiye''ye bakışta, Suriye meselesi yüzünden bir hırçınlığın giderek kendini belli ettiği ortada. Yalanlama yerine bu sorunun üstesinden gelinmesi gerekiyor
Suriye, öfke ve dua!
00:007/02/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Korktuğumuz başımıza geldi. Her gün onlarca kişinin hayatını kaybettiği, sivil ölümlerin Irak''ı andırdığı ve can yaktığı bir Suriye var önümüzde.
Hep, en kötüsü olmadan bir yol bulunur umudunu taşıdık. Bu yönde çaba harcandı da.. Ama nedense yetersiz gibi geldi bu çabalar. Zor da olsa, çözüm için diretilir, silah dışında bir yol aranır ve sonuç da alınabilirdi. Bunun sayısız örneği var... Bir ülkede, değişim için iç savaş dışında yöntemlere ağırlık verilebilirdi. Şu anki görüntü, rejimi değiştirmek için bu ölümlerin zorunlu olduğu gibi bir resim çıkartıyor ortaya.
Birçoklarının bir yol bulma amacında olmadığını, çözüm adı altında çatışmayı dayattığını, çatışmaya odaklı hesaplar yaptığını gördük bugüne kadar. Şam yönetiminin silah ve kana odaklanmış hükümranlık arzusu çıldırtıcı bir öfke kabarmasına yol açtı. Bu aşamadan sonra “ya hep ya hiç” sloganı dışında bir öneri, çıkış imkansız. Taraflar bilenmiş, asla geri adım atmama kararlılığında.
Beşşar Esad ve istihbarat rejimi; silah dışındaki çözümlere sadece kendini değil, içerideki tarafları, komşuları ve bölgeyi de kapattı. İnsanları öldürerek sindirme dışında hiçbir yönteme açık değil ve olmayacak. Bu akıl tutulması, Ortadoğu''da yeni bir kanlı hesaplaşmayı başlatırken, Irak benzeri yeni bir senaryoya da bizleri mahkum etti. Bu bir intihar girişimiydi ve Esad ekibi bunu yapıyor. Saddam ya da Kaddafi örneği ne ise aynısını tekrarlıyor. Bir tür feci son hazırlıyor. Hem kendi için hem ülkesi hem de Suriye halkı için.
Muhalefet, önce kitlesel gösterilerle başlattığı değişimi silahlı çatışmaya dönüştürdü, belki de mecbur kaldı. Muhalifler de geri adım atmayacak. Onlar için de tek çözüm Şam yönetiminin devrilmesi. Bunun dışında hiçbir ara formülü kabul etmeyecekler.
Rusya; BM Güvenlik Konseyi kararlarını Çin''le birlikte veto ederek, Atlantikçi güçlere karşı son birkaç mevzide tutunma arayışında. Şu an geri adım atmayacak gibi görünse de bir süre sonra, bizim bilemeyeceğimiz pazarlıklar sonrası, geri adım atabilir. Libya''da olduğu gibi...
ABD, Fransa ve Batı ittifakı, Suriye''de rejim değişikliği konusunda kararlı. Süreç her geçen gün daha şiddet odaklı olacak. Belki Güvenlik Konseyi devre dışı bırakılarak dolaylı bir müdahale şekli denenecek. Dün ABD ve İngiltere''nin büyükelçilerini geri çağırması bunun işareti olabilir.
Açıktan Suriye''ye saldırmak, Şam''ı bombalamak bölgede infiale neden olacaktır. İran''ı, Irak''ı, Lübnan''ı provoke edecek, Şii dünyasını ayağa kaldıracak, Körfez ülkelerinde ciddi istikrarsızlıklara neden olacaktır. Sadece Şiilerin değil, Sünnilerin de büyük bölümü, Şam gibi İslam başkentlerinden birine bombalar yağmasını hazmedemeyecektir.
Fransız ya da ABD savaş uçaklarından yağacak bombaların bu güzel şehri harabeye çevirmesi hepimizin acısını ve öfkesini katmerleştirecektir. Bağdat gibi bir kaderi Şam''a reva görmenin vebalini kimse üslenmeyecektir. İşte bu yüzden açıktan müdahaleden ziyade dolaylı, karmaşık bir yol denenecektir.
Bu yolun ne olduğuna dair bir çok spekülasyon var. Rejimi içeriden çökertmek, Suriye ordusunun merkezini dağıtmak, Saddam''a yapıldığı gibi orduyu etkisiz hale getirmek gibi. Ya da dışarıdan verilecek çok ciddi destekle muhaliflerin silah gücünü artırmak veya sivilleri koruma adına uçuşa yasak bölge ve tampon bölgeler oluşturmak gibi. Şu an için Sünnilerin hepsinin muhalefete katılmaması dikkat çekici. Halep''te neden bir isyan yok anlaşılabilir değil. Halep ayağa kalktığı anda işin rengi değişecek. Ancak Esad yönetiminin Nusayriler, Hristiyanlar bazı toplumsal kesimler tarafından desteklendiği unutulmamalı. Neredeyse nüfusun yarısının yönetime destek verdiği bilinmeli.
Bu durum, Suriye''deki gelişmeleri bölgedeki bütün değişimlerden ayrıştırıyor. Yani, iç savaş, kimlik savaşı üzerinden yürütülecek bu da Suriye''nin bölünmesi anlamına gelecektir. Belki de Esad yönetimi buna yatırım yapıyor şuan.
İran, ne pahasına olursa olsun, Suriye''ye ayakta tutma derdinde. Tahran biliyor ki; Şam düşerse Akdeniz''e kadar uzanan bölgede, İran''ın başını çektiği en tek dayanışma hattının beli kırılacak. İran, Batı karşısında çok daha zayıf, savunmasız halde kalacak.
Türkiye, ilk kez bir ülkede toptan değişim, rejim değişikliği istiyor ve bunu kendisinden umulmadık ölçüde açıklıkla sürdürüyor. Ankara; İran''dan Lübnan''a uzanan kuşağın kendisine Ortadoğu kapılarını kapatacağına inanıyor. Suriye, değişim sonrası başkalarının kontrolüne girerse Türkiye için Ortadoğu''nun kapıları kapanacak demektir.
İster oyun olsun ister, ister özgürlük mücadelesi isterse iç savaş. Bu aşamadan sonra haklı-haksız ayırımının, senaryoların çok da önemi kalmadı. Herkes tarafını ve pozisyonunu belirledi. Hatlar keskinleşti. İç çatışma üzerinden bölgesel çatışma, onun üzerinden de uluslararası çatışma söz konusu.
Bunlar ihtimal hesapları. Ama bir gerçek var ki, bütün hesapların üstünde. İçeride ve dışarıda hesap yapanların hepsinin planı ölüm üzerinden, kan üzerinden şekil alıyor. Suriye halkının kanı. Yıkılan evler, bombalanan semtler, kafa kesmeler, feryatlar.. İşte bizim durduğumuz yer, her şeyin üstünde tuttuğu şey budur. İnsan olmamız, vicdanımız ve çaresiz kalışımız...
Rejim elbette gitmeli, bu tartışılamaz bile. Ama Şam''a düşecek bombalar yüreklerimizi kanatır... Zaten kanıyor...
Şam"a bombalar yağarken!
00:008/02/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sadece dünkü gelişmelere bakanlar bile, Suriye''nin nasıl bir bölgesel ve uluslararası kriz merkezine dönüştüğünü, her an patlamaya hazır hale geldiğini, Suriye sınırlarının çok ötesinde bur durumla karşı karşıya olduğumuzu görecektir.
Sanki Irak işgali öncesi günleri yaşıyoruz. Sanki eller tetikte, her an bir şeyler olacakmış gibi. Sanki sabah uyandığımızda bir hava saldırılarını ya da Şam''ın bilinen figürlerinin tepetaklak olduğunu görecekmişiz gibi. Sanki gece yarısı Suriye hava sahasında füzeler uçuşacakmış gibi...
Şam yönetiminin son destekçisi Rusya, Dışişleri Bakanı''nı ve İstihbarat Başkanı''nın dün Şam''a gönderdi. Heyet, veto nedeniyle Şam''da krallar gibi, Şam yönetiminin kurtarıcıları gibi karşılandı. Ardından Esad''ın bundan önce defalarca tekrarladığı vaatleri geldi: “Şiddeti durduracağız, Anayasa''yı değiştireceğiz...” Moskova bunu bir tür diplomatik başarı olarak dünyaya açıkladı. Oysa son fırsat olduğunu kendisi de biliyordu.
Şam''dan defalarca gelen bu tür güvenceler, bugüne kadar maalesef hep sonuçsuz kaldı. Elbette bir ülkenin, bu iç savaş ortamında bunları yapması mümkün değil. Öyleyse Suriye yönetiminin dünyaya ve kendi halkına başka şeyler söylemesi gerekiyordu. Bunların hiç birinin gerçekleşmeyeceğini, gerçekleşemeyeceğini artık bütün taraflar biliyor. O zaman, Rusya''nın bu manevrasının sonuçsuz kalacağı da bir gerçek.
Rusya çabalarını sürdürürken Şam boşaltılıyordu. Hem de aynı gün. ABD ve İngiltere''den sonra, İtalya, İspanya, Fransa, başını Suudi Arabistan''ın çektiği Körfez İşbirliği Konseyi''nin altı ülkesi ardı ardına bu ülkeden büyükelçilerini çekti.
Şam, diplomatik açıdan boşaltılıyordu. Muhtemelen kaçış bugün ve yarın da devam edecek. Avrupa ülkeleri ve Arap ülkeleri Suriye yönetimiyle diplomatik ilişkilerini kesiyor. Ülkeler, elçilerini güvenlik için mi geri çağırıyordu yoksa bilmediğimiz bir şeylerin habercisi miydi bu? Bence güvenliğin ötesinde olacaklara işaret eden bir gelişmeydi..
Peki ne olacak?
Şam ve Moskova''nın dediği gibi olmayacağı açık... Güvenlik Konseyi''ne sunulacak ve müdahaleye kapı aralayacak karar tasarılarının veto edileceği gerçek. Doğrudan müdahale olur mu olmaz mı bilemiyoruz. BM kararı olmadan bir müdahale şekli denenebilir. Doğrudan olmasa bile dolaylı bir müdahale geliyorum diyor sanki. Çünkü, Türkiye dahil tüm taraflarda kesin bir kararlılık gözleniyor. Dünkü yazıda da belirttiğim gibi; Suriye içi taraflar, bölge içi taraflar ve uluslararası boyuttaki tarafların hiç biri geri adım atmaya niyetli değil. Öyleyse bir güç mücadelesi kaçınılmaz görünüyor. Suriye içinde zaten bu güç mücadelesi keskin biçimde devam ediyor.
Bölgesel güçlerden Türkiye, S. Arabistan ve Katar ile İran arasında da şimdilik sessiz ve derinden süren mücadele yakında sokaklara kadar yansıyabilir. Uluslararası ölçekte ise Rusya ve Çin ile ABD, İngiltere ve Fransa arasında aynı mücadele var. Suriye''de Esad yönetiminin, Bölgede İran''ın, uluslararası ölçekte Rusya''nın kaybetme ihtimali yüksek görünüyor.
Bu mücadelenin Suriye ölçeğindeki kayıplarına odaklanıyoruz ama Türkiye-İran ilişkilerine nasıl yansıyacağını pek tartışmıyoruz. Ya da bölgede nasıl bir kapışmaya yol açacağına, sonuçlarının neler olabileceğine pek kafa yormuyoruz. Türkiye kamuoyu şu an için bunları düşünmekten oldukça uzak görünüyor.
Aylardır her gün Suriye''yi izliyoruz. Ama dün ilk kez bir “müdahale havasını” iliklerimize kadar hissettik. Baas yönetiminin canı cehenneme demiştik daha önce. Ancak Şam''ın bombalanmasına yol açacak her müdahale şekli, özellikle de dış müdahale bize tarifsiz acılar yaşatacaktır.
Önümüzdeki günlerde çok hareketli gelişmelere tanık olacağız... Umarım sağduyumuzu kaybetmeyiz... Bu psikolojiyle Suriye''de mezhep kavgasıyla insanların birbirini boğazlaması ya da Şam''ın haritadan silinmesi kimsenin umurunda olmayacak sanki... Şam''a bombalar yağarken hangi “taraf” kazanıp hangisi kaybetmiş olacak!
.Hesaplaşma: Kim kimi tasfiye edecek?
00:0010/02/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Biz önümüzdeki günlerde Suriye''de fırtınalar kopacak diye beklerken asıl fırtına evimizde koptu. Dün tam anlamıyla alarm durumundaydı Türkiye...
MİT, Emniyet, özel yetkili savcılık, KCK operasyonları, Ergenekon tasfiyesi birbirine karıştı. Öyle bir iç hesaplaşma duruma geldik ki; bu ülkenin Başbakanı dahil herkesin çok kolay bir şekilde hesaba çekilebildiği, çok kolay bir şekilde suç isnad edilerek değersizleştirilebileceği bir ülkede yaşadığımızı farkettik.
Tanık olduklarımız aslında kendimize, ülkemize, kurumlarımıza güvenin ne kadar kolay sarsılabildiğini, görev ve yetkilerin kontrol dışına çıkmasının hepimizi nasıl bir kaosa sürükleyebildiğini, güç-iktidar hesaplarının nasıl da Türkiye''nin ortak iyiliğinin önüne geçebildiğini, devlet iktidarı üzerine hesap yapanların nasıl da asabileştiğini gösterdi.
Daha dün bu ülkenin ordusunu yönetenler terörist olabiliyor, bugün bu ülkenin güvenliğinden sorumlu isimler “ihanete varan” ithamlarla karşılaşabiliyor. Ülkesi için mücadele edenler, o dar iktidar hesaplarına ters düştüğü anda çok kolay bir şekilde kurban edilebiliyor.
Hiçbir gücün, çevrenin, zümrenin kendi özel hesaplarını ülke çıkarlarıyla, ülke savunmasıyla örtbas edip servis etme özgürlüğü yoktur, olmamalıdır. Bu ülke, onlarca yıl ayrışma ile, ayrışmadan doğan çatışmalarla kan kaybetti. Devlet iktidarı üzerindeki güç mücadeleleriyle yıllarını yitirdi. Bu mücadeleler yüzünden bu milletin önemli kesimleri düşman, hain ilan edildi. Benzer bir durumu yeniden mi yaşayacağız?
Hesaplaşma çizgisine doğru sürükleniyoruz. Devleti şeffaflaştırırken, kötülüklerden temizlerken, normalleştirirken yürütülen operasyonlara destek verenlerin kafalarında kocaman soru işaretleri belirdi. Artık bir çokları bu soru işaretlerinden hareketle bakıyor gelişmelere. Bir süre sonra, sıradan, normal olan bir müdahale, operasyon ya da uygulama bile “acaba”larla sorgulanacak.
Demokratikleşiyoruz, özgürleşiyoruz, normalleşiyoruz derken, sürece alabildiğine destek verirken demokratikleşme yerine hesaplaşmaya mı gidiyoruz? Eğer böyleyse büyük bir hayal kırıklığı hatta infial yaşayacağız demektir. Elbette hukukun, adaletin, güvenliğin gerekliliğini biliyor, bu amaçla yürütülen özverili çabaları destekliyoruz. Ama sanki bu aşamayı geçtik. Devlet içinde yeni devletçiklerin oluştuğunu görüyoruz. Daha önce de böyleydi. Yıllardır mücadele edilen şey buydu. Yeni devletçikler, sanki intikam hırsıyla hareket ediyor. Bakıyorum da, düşman-kötü hanesine Türkiye''nin büyük bölümünü sığdırıyorlar. Böyle bir ülke hayal etmemiştik.. Kötülüklerden arınırken yerine adaleti, doğru olanı koymayı amaç edinmiştik. Ama bugün başka amaçların varlığını da farkettik.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ekibine yönelik suçlamalar, kafa karıştırıcı ithamlar birçokları gibi benim kafamda da kocaman soru işaretleri doğurdu. Elbette, suç işleyen herkes hesabını vermeli. İlke budur... Ama son yaşananların bir ilkeyle, prensiple alakası olduğunu sanmıyorum.
Fidan''a yönelik ilk reaksiyon, daha göreve gelir gelmez başlamıştı bile. Ehud Barak, o tuhaf açıklamayı yapmıştı. Tarihte ilk kez bir ülkenin yöneticilerinden biri bir başka ülkenin istihbarat başkanı hakkında ağır ithamlarda bulunuyordu. O günden bu yana, benzer operasyonlar hep devam etti. Bazılarından haberdar olduk bazılarından olamadık ama devam etti. Öyleyse burada tuhaf bir durum var.
Elbette son gelişmeler için bir dış unsuru adres gösteriyor değilim. Son Uludere saldırısı ve öncesinde, terör üzerinden bir çok okuma yapabildik. Ne gariptir ki, bu okumalarda alakasız görünen bir çok şey arasında bir tür illiyet bağı farkediliyordu.
Bunlar bir tesadüf mu? Söylediklerimin aslı olmayabilir. Ama bu ülkeden yaşayan milyonlarca insandan biri olarak aklıma gelebiliyorsa, bir çoklarının aklına da gelebiliyordur. Ortada bir operasyon var sanki. Sadece PKK meselesi ile sınırlı olduğunu hiç sanmıyorum. Tam da Türkiye, Suriye yönetiminin devrilmesi için “farklı bir girişim” için temaslara başladığı bir dönemde oluyor bütün bunlar. Tesadüf işte!
Dünkü değerlendirmelere bakıyorum da, operasyonun doğrudan Başbakan''ı hedef aldığına dair neredeyse bir ortak kanaat oluşmuş bile... Bu kadar insan yanılıyor olamaz değil mi!
Hepimizin kafası karışık bugünlerde... Yeni fırtınalar bekliyoruz...
.Eller tetikte!
00:0014/02/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan''dan Azerbaycan''a, Mısır''dan İran''a, Lübnan''dan Ürdün''e kadar her yer ateşe mi verilecek? Sadece Suriye''de Baas yönetiminin devrilmesi için mi bu kıyameti hatırlatan hazırlıklar?
Ortadoğu ve Kuzey Afrika, hiç kimsenin güvende olmadığı, hiçbir gücün inisiyatif alamadığı, hiçbir bölgesel aktörün toparlayıcı adımlar atamadığı bir coğrafyaya mı dönüştürülecek? Yoksa Suriye''deki yönetimin ayakta kalmasını isteyenler böyle bir korkuyu mu işliyor?
Öyle ki, Suriye odaklı restleşme, Atlantik''ten Asyalı güçlere, bölgesel aktörlerin en marjinal örgütlere kadar hatta sokaklara kadar herkesi etkileyecek bir hale geldi, gelecek de. Bu coğrafyada yaşadığımız olağanüstü gelişmelerden Suriye olayına benzer tek örnek Irak işgali ve iç savaşıdır. Irak dahil, bunlardan hiçbiri, bölgesel bir kaosa yol açmadı. Ama bu ülkedeki gelişmelere müdahil olanların tavrına bakınca, sanki sadece Suriye değil konu. Neredeyse bütün bölgeyi ateşe verecek daha geniş ölçekli bir restleşme giderek gün yüzüne çıkıyor.
Tiflis''te ve Yeni Delhi''de İsrail misyonlarına yönelik saldırı ve girişimleri oluyor, İran suçlanıyor. Nükleer Pakistan, İran''a saldırı olursa Tahran''ın yanında yer alacağını açıklıyor. İran Tahran''daki Azeri Büyükelçi''yi çağırıp sert bir dille uyarıyor ve nükleer bilimcilere yönelik saldırıları yapan İsrail ajanlarının Azerbaycan''dan geldiğini iddia ediyor.
Bağdat yönetimi, cihatçıların Irak''tan Suriye''ye geçtiğini açıklarken karşı taraf İran''dan binlerce milisin Suriye''ye geçtiğini hatta Rus komandoların bu ülkede olduğunu iddia ediyor. Aynı şekilde Atlantikçi güçlere ve Arap ülkelerine ait özel birliklerin de Suriye''de olduğu öne sürülüyor. Konuyla ilk bakışta alakası yok gibi görünüyor ama var: Mısır, ABD yardımları keserse Camp David anlaşmasını askıya alırız diyor. İsrail ise, “böyle olursa en sakin sınırımız hareketlenecek” uyarısı yapıyor.
Bunlar ve daha bir çok gelişme, aslında Suriye krizi üzerinden bölgesel ve küresel aktörlerin sürdürdüğü müthiş kapışmanın yansımaları. Öyleyse, Suriye ile ilgili pozisyonları güçlü tutmak için ya blöf yapıyorlar ya da gerçekten Suriye''nin de ötesine geçen bir çatışma hali güç kazanıyor.
Son olarak Arap Birliği, Suriye''de sistemi felç edecek kararlar aldı. İçerideki çatışma hali yoğunlaşırken, ilk haftalardan itibaren Suriye''de rejim değişikliği için ön sırada yer alan örgüt, ticari ilişkilerin durdurulması, diplomatik ilişkilerin kesilmesi, gözlemci misyonunun iptal edilmesi ve Suriye''ye doğrudan müdahalenin şartlarının oluşturulması kararı aldı. On dört maddelik kararda, Arap Gücü ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin ortak güç kurması yönündeki çağrı, belki de en dikkat çekici olanı.
Rusya ve Çin''in veto kararlığına karşı bu nasıl başarılacak? Bilmiyoruz, belki de yeni bir müdahale örneği ile karşılaşacağız. Arap Birliği ülkelerinin Suriye yönetimine açıktan savaş ilanı bu. Hangi güçle? Hiçbir ülkenin Suriye''ye tek başına savaş ilan etmesi mümkün değil.
Daha önce, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi''ne bağlı altı ülke, bir “Arap Ordusu” kurma kararı almıştı. Bu güç, bölge içi çatışmalara müdahil olacaktı. İlk denemesini Yemen''de yaptı ama başarısız oldu. Bazı Arap ülkeleri bu çerçevede Yemen''e birlik gönderdi. S. Arabistan''ın isyanları bastırmak için Bahreyn''e gönderdiği güç de bu kapsamdaydı.
Ama Suriye''de Baas yönetimini devirmek için çok daha büyük bir güç gerekiyor. BM ile Arap Birliği bunu nasıl formüle edecekler? Bu güç hangi ülkelerden oluşacak? Belli değil. Türkiye ile Arap Birliği''nin oluşturacağı ortak gücün müdahale edeceği söylentileri bile var.
Bazı kaynaklar, müdahalenin beklenenden kısa süre içinde gerçekleşeceğini, Ürdün, Lübnan ve Türkiye sınırlarında bazı bölgelerin müdahale için hazırlanacağını bile iddia ediyor.
Peki, böyle bir müdahalenin sonuçları ne olur?
Çin''in yaptırım gücü fazla olmayacaktır. Ancak Rusya Suriye''yi bir cephe olarak görüyor ve bu cepheyi kaybetmenin acısını yaşayacaktır. Ticari yaptırımlar ve Suriye''deki iç savaşa destek dışında Moskova''nın çok da fazla seçeneği yok gibi. Ancak İran''ın çok ağır bir bedel ödeyeceği kesin. Suriye gibi, kendisine yönelik sert rüzgarlara kalkan olan bir ülkeyi kaybetmek, İran''ı tam anlamıyla savunmasız bırakacak. Tıpkı, Lübnan''dan çekilmenin Suriye''ye savunmasız bıraktığı gibi. Dolayısıyla asıl yaptırımı İran''dan göreceğiz...
Bir kere İran, Arap Birliği''nin yaptığının aynısını yapacak. Bağdat yönetimi ile birlikte Suriye içinde bir güç olarak kendini hissettirecek. Bunu istihbarat, özel birlikler ya da milisler, ambargonun uygulanamaması gibi bir çok açıdan yapacak. Şam yönetiminin devrilmesinin önüne geçmek için savaşta dolaylı olarak yerini alacak. Aynı şekilde Bağdat da örtülü bir şekilde İran''ın yanında olacaktı. Dolaylı ve örtülü ifadelerini özellikle kullandım. Ama işler endişe ettiğimiz kadar büyürse Basra Körfezi''nden Akdeniz kıyısına kadar kimlik eksenli bir çatışma ihtimali hep vardır ve işte bu ihtimal örgütü ve dolaylı olanı açık ve doğrudan savaşa dönüştürür.
Bugün itibariyle Suriye bölgesel çatışma konusudur. Ve bu ülkeye doğrudan müdahale yapılacaktır. Kılıçlar çekildi ve müdahale tahminimizden daha kısa süre içinde olabilir.
Uluslararası kurguyu sorgularız biz hep. Ama bu ülkenin kan gölüne dönüşmesinin birinci müsebbibi Şam''daki istihbarat rejimidir. Saddam ve Kaddafi''nin hatasını tekrarladılar. Artık onlar da Suriye''yi ellerinde tutamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Ya ülkenin bir bölümüne sahip olmanın ya da bir örgüt gibi düşmanlarıyla savaşmanın hesabını yapıyor olmalılar...
Binlerce insan öldü. Belki on binlerce insan daha ölecek. Keşke, bu ölümlerin önüne geçmenin bir yolu olsaydı.
.Hasta adamlar kıtası"na dikkat!
00:0015/02/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Uzun bir süredir "Hasta adamlar kıtası"ında olanları dikkatle ve günü gününe izlemeye çalışıyorum. 2009''daki büyük kriz dalgasından çok önce, 2005 ve 2006''lardan itibaren krizle ilgili gelişmeleri, ihtimalleri elimden geldiğince paylaşmaya çalıştım. O tarihlerde "kriz geliyor" diyen herkes gibi ayıplandığımı hatırlayınca gülümsüyorum. Ekonomist değilim elbette ama krizi öngörmek için ekonomi bilmek bile gerekmiyordu. Sadece ekonomi penceresinden bakanlar, sadece verilerle bakanlar fena halde yanıldı. Krizi de öngöremediler, sonrasını da..
Bugün kriz üzerine kafa patlatanlar, dar ekonomik verilerle bakıyorsa bir sonraki aşamayı yine göremeyecekler. Defalarca tartıştık, bu görünüşte ekonomik olsa da esasında siyasi bir kriz ve sonuçları sadece ekonomik olmayacak. Jeopolitik çözülmelere, güç kaymalarına, sosyal patlamalara, bir çok Batı ülkesinde olağanüstü durumlara kadar gidebilecek. Atina''daki gösteriler Madrid sokaklarında, Güney İtalya kentlerinde, hatta Fransa''da görülebilecek.
Birkaç yıldır bu ülkelerdeki olağanüstü hal hazırlıkları nedense herkesin gözünden kaçıyor. Endişe çok yüksek, iyimser görüntüler ve moral çalışmaları bir noktadan sonra işe yaramayacak gibi. Çünkü; ne Avrupa Birliği ülkelerinde ne de ABD''de, krizin çözümüne ilişkin bir esaslı yöntem keşfedildi. Bunlar felaket tellallığı değil, herkesin gördüğü ama inanmak istemediği gerçekler. Çünkü onlarca yıldır küresel ölçekte etkili olan büyülü bir yapı var ve bu yapı zihinleri de, algıları da biçimlendirmiş. Bu bakışla, büyülü dünyanın arkasında neler olduğunu görmek biraz zor olsa gerek.
Son olarak Moody''s, Avrupa''nın en güçlü ekonomilerinden İtalya dahil, İspanya, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Malta''nın notunu düşürdü. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi merkez ülkelere de ciddi bir uyarı yaptı. Bu üç ülke, özellikle de İngiltere ve Fransa bir tür koruma kalkanı altında gerçekleri gizliyor. İngiltere aslında iki kez dip yapmış bir ülkedir ve yakında bunu gizleme şansı kalmayacak. Daha önce de Standard and Poor''s, dokuz Avrupa ülkesinin notlarını düşürmüştü. Hemen belirtelim, kredi kuruluşlarının merkez ülkeleri bakışı siyasidir ve gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Çok daha vahim bir durum söz konusu.
Yunanistan gibi, küçük bir ülkeyi felakete sürüklemek, krizi oralara ihraç etmekle çözüme ulaşılmıyor. Ulaşılmadığı da bütün AB ülkelerinin diz çöküp Çin''e yalvarmasından belli. Dünyanın en büyük döviz rezervine sahip ülkesi Çin, elbette Avrupa''ya ihracatının düşmemesi için çırpınacak. Ancak AB ülkeleri ile Çin arasındaki pazarlık bir başka gerçeği daha ortaya koyuyor. Artık bu ülkeler için ABD bile çare olmaktan çok uzak. Çünkü ABD kendi felaketinin üstesinden gelmekte zorlanıyor.
ABD''nin borcu, gayri safi milli hasılasının yüzde 138''ine çıkmış durumda. 2016''da 24.1 trilyon dolarlık bir borçla yüzleşecek. Çözüm üretiyorlar mı? Kesinlikle hayır. Krizin gerçek sebebi olan çarpık ekonomiyi daha da güçlendiriyorlar. 2009''da türev piyasaların yüzde 80''i beş bankanın kontrolündeydi. 2012''de aynı piyasaların yüzde 95''i dört bankada toplandı. JPMorgan Chase & Co., Citigroup Inc., Bank of America Corp. ve Goldman Sachs Group 600 trilyon dolarlık piyasayı denetimleri altında tutuyor. Amerika''nın kaderi bu dört bankanın elinde. Yani ülkeyi hortumlayan, milyonları fakirleştiren sermaye odakları, bu ülkeyi iliklerine kadar sömürüyor ve sömürü düzeni güç kazanıyor. İşte burada sosyal patlama riski ortaya çıkıyor.
Bunları ekonomi çevreleri yeterince yorumluyor. Endişeyi artırmamak için iyimser bakışlarla tabi... Ancak, krizin ekonomik boyutuna değil, siyasi boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Jeopolitik güç kaymalarına, siyasal istikrarsızlıklara, sosyal huzursuzluklara bakalım. Dünyayı değiştirecek olan varolan ekonomik sistemin revize edilmesi değil. İşte bu çözülme... Tarihi tersine çevirecek, yüce devletleri cüceleştirecek, evrensel ölçekte kırılmalara yol açacak hatta Avrupa iç çatışmalarına kadar varabilecek gerçek bu...
Bir de bu bakışla izleyin derim....
En tehlikeli ihtimal: Ya savaş tersine dönerse!
00:0016/02/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran''a baskı, Suriye''ye müdahale derken bölgede hiç beklenmedik bir karşı taarruz belirmesin! Bugün, pek kimsenin temas etmediği, ihtimal vermediği bu konuyu, bölgesel aktörlerin elindeki kartlardan belki de en önemlisini gündeme getirmek istiyorum. Ama önce hikayenin geneline bakalım ve bu ihtimalin ne kadar güçlü olduğunu ölçmeye çalışalım.
İran, nükleer çalışmalarında geldiği seviyeyi dünyaya duyurdu: Araştırma reaktöründe artık yerli üretim nükleer yakıt çubukları ve dördüncü nesil santrifüjler kullanılacak.
Bu, nükleer teknolojide bağımsız olma yolunda dev bir adım. Zaten İran''ın nükleer çalışmalarıyla ilgili sorun nükleer santral kurması değildi. Bu teknolojide dışa bağlı olmadan kendine yeter hale gelmesiydi. Yani İran, kontrol edilebilir noktadan hızla uzaklaşıyor, İsrail ve Batılı ülkeler için "tehdit olma" halini güçlendiriyor.
Bir süredir İran ve İsrail''le bir şekilde bağlantılı görünen suikast girişimleri ve bombalamalar dikkat çekiyor. İranlı nükleer bilimcilere yönelik uzun süredir devam eden "sürek avı"nın son örneği Tahran''da bir bilim adamının aracıyla havaya uçurulması şeklinde gerçekleşti. Son günlerde ise, Bangkong, Yeni Delhi ve Tiflis''te benzer girişimler oldu. İsrail İran''ı hedef gösterirken İran Bangkong''daki saldırıyı kınadı. Ancak iki ülke arasında belli hedeflere yönelik nokta operasyonların varlığı hissediliyor.
Önümüzdeki günlerde daha feci sonuçları olabilir bu "sürek avı"nın. İran''ı çok zor durumda bırakacak bir saldırı ya da nükleer bilimcilere yönelik yeni suikastler yaşanabilir. Bütün bunlar hesaplaşma için ortam oluşturma dışında hiçbir amaç içermiyor.
İran ve Suriye ortak cephe… Dolayısıyla Suriye''de olan her şey İran''ı da ilgilendiriyor. Bu yüzden bölgede bir çok şeyi birlikte değerlendirmek zorunludur. Suriye''ye müdahale hazırlıkları ve müdahalenin yöntemleri üzerine tartışma ve hazırlıklar çok yönlü biçimde yoğunlaşıyor.
Suriye dün, 16 Şubat''ta yeni Anayasa referandumu yapacağını açıkladı. Bu aşamada bunun bir anlamı kaldı mı, sorgulanır. Zaten nasıl yapılacağı, ne kadar şeffaf olacağı, güvenliğin sağlanıp sağlanamayacağı belli değil. İnsana sormazlar mı? Neden şimdi? Neden bugün kadar beklediniz? Hiç değilse bir ihtimal vardı. Artık o ihtimal de ortadan kalktı. Bu yüzden referandum ilanının Suriye''ye yönelik süreci yavaşlatacağını sanmıyorum.
Fransa-İngiltere görüşmesi bir müdahale ile sonuçlanır mı? Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppe, Suriye''de "insani yardım koridoru" kurulması fikrinin BM Güvenlik Konseyi''nde tartışılması için yeni bir karar tasarısı hazırlandığını, Rusya ile pazarlık yaptıklarını açıkladı. Yani biri Güvenlik Konseyi''nde diğeri Fransa-İnglitere görüşmesinde olmak üzere ikili bir süreç yürütülüyor. İkili görüşmenin daha örtülü planlamaları içerdiği kanaatini taşıyorum.
Türkiye''nin ön planda olduğu "insani koridor planı" nasıl uygulanacak? Konu ile ilgili Türkiye ile ABD arasında bir anlaşma olduğu belirtiliyor. "Suriye''nin Dostları" toplantısı sonrası uygulama başlar mı? Hep birlikte göreceğiz. Ancak, insani koridor beklerken Fransa, Libya''da olduğu gibi bir tür fiili durum oluşturup, Suriye üzerine birkaç uçuş yapıp işin rengini değiştirir mi? Bu konuda Sarkozy''ye güvenilemeyeceği, müttefiklerini bile zor durumda bırakacak fevri bir davranışa girebileceği biliniyor.
Elbette daha bir sürü ihtimal var, dikkatle takip edilmesi gereken. Ama bütün bunların ötesinde bizi şaşkına uğratacak bir ihtimal var ki, pek kimse bunun üzerinde durmuyor. Uzunca süredir bu ihtimalin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair işaretlere dikkat ediyorum. O da şu:
Suriye''ye müdahale beklerken ya tam tersi bir gelişme yaşanırsa? Ya İran bir Hizbullah İsrail savaşı çıkarırsa! Ya Suriye''deki kriz, Golan üzerinden İsrail''le sıcak çatışmaya dönüşürse!
Ne olur o zaman? Suriye olayı nasıl bir hal alır? Suriye yönetiminin de, Tahran''ın da en etkili kartı şu an için bu. Özellikle Hizbullah-İsrail savaşının kendilerine bir çıkış sağlayıp sağlayamayacağını ciddi olarak düşündükleri kanaatindeyim.
İşte o zaman bütün hesaplar sıfırlanır. Bölge kamuoyu ani refleks gösterir, rüzgar tersine döner. Hizbullah ve İran İsrail''le savaşırken Fransız uçakları Suriye''yi bombalarsa Türkiye de zor durumda kalır.
Peki böyle bir ihtimal var mı? Bence var? İran ve Suriye''nin bu işin üstesinden gelme, Şam yönetiminin devrilmesini önleme imkanları yok. Tek çıkış hedef saptırmak, rüzgarı başka yöne çevirmek, ezeli düşmanlığa sığınmak. Bu gerçekten etkili bir kart ve son çare olarak kullanılabilir…
Bekleyip göreceğiz..
Yeni bir "suikast dalgası" geliyor!
00:0017/02/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son günlerde ardı ardına patlayan bombaları, suikast girişimlerini izliyor musunuz? Öyle kriz bölgelerinde değil, alakasız gibi görünen ülkelerde, Ortadoğu''nun kriz noktalarının çevresindeki hatta çok uzağındaki ülkelerde yaşanıyor bunlar. Hemen hepsi İsrail, İran bağlantılı istihbarat operasyonları olarak öne çıkıyor.
Ne zaman benzer örtülü operasyonlar uç vermeye başlasa, sonrasında daha büyük suikastler hatta ciddi çatışmalar gelir. Şimdiye kadar hep böyle oldu. Bu yüzden, münferit gibi görünen bu tür saldırıları dikkatle izlerim yıllardır. Çünkü, bir şeylerin habercisidir, ipin ucunu buradan yakalar, yaklaşmakta olan krizin kalbine kadar ilerlersiniz.
Konuyla ilgili son bomba, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak''la ilgili oldu. Geçtiğimiz günlerde Singapur''u ziyaret eden Barak''a, bu ülkede suikast yapılacağı, saldırının son anda önlendiği, üç kişinin yakalandığı bildirildi. Singapur kaynaklarına göre zanlıların elinde Barak''ın ziyaret programı bulunmuş. İsrail, hemen olağan şüpheliyi adres gösterdi ve işin arkasında İran ve Hizbullah olduğunu iddia etti. Bildiğimiz, Hizbullah''ın Lübnan dışında bu tür saldırılara girişmediği yönünde.
Sadece bu kadar değil. Zincirleme saldırılar oluyor. Bangkong, Tiflis ve Yeni Delhi''de İsrail misyonlarına yönelik saldırılar da aynı zincirin halkaları sanki. Mesela Bangkong''daki saldırıdan önce Mossad liderinin Tayland''ı ziyaret etmesi, Tiflis''in İsrail için neredeyse askeri garnizona dönüşmesi birlikte düşünülmeli. Bugünlerde İran-Azerbaycan ilişkileri ciddi biçimde gerildi. Gürcistan gibi Azerbaycan''ın da İsrail ilişkilerinin de en yüksel seviyede olması, Tahran''ın Bakü''ye ağır suçlamalarda bulunması, İran nükleer bilimcilere yönelik saldırıları yapanların Azerbaycan''dan geldiğini iddia etmesi de bu çerçevede değerlendirilmeli…
Peki neler oluyor?
İran ile İsrail karşılıklı örtülü operasyonlar mı yapıyor? Öyleyse bu saldırıların sonu nerelere uzanır? İsrail''in İran''a yönelik kampanyası malum: Batı dünyasını bu ülkeye müdahaleye çağırıyor. Siyasi çatışma zaten yaşanıyor. Uzunca bir süredir İsrail kaynaklı olarak İran''a yönelik örtülü operasyonlar zaten yapılıyordu. Tahran''da arabasına bir Mossad ekibi tarafından bomba yapıştırılarak öldürülen nükleer bilimci, bunun tek örneği değil. Tuhaftır, İran''ın suçlandığı son saldırılardan bazılarında da yine o “yapışkan bombalar” kullanılmış.
Saldırılarda ortak nokta şu: Hindistan, Tayland ve Gürcistan İsrail''in çok iyi ilişkiler içinde olduğu ülkelerden. İsrail-Hindistan ilişkileri nükleer teknolojide ortaklığa kadar uzanıyor. Tayland, CIA uçakları ve esir kampları konusunda etkin biçimde kullanılan, İsrail''le çok iyi ilişkiler içinde olan ülkelerden biri. Gürcistan''ı söylemeye bile gerek yok. Çünkü bu ülke, İsrail''in Kafkaslardaki hareket üslerinden biri.
Böyle devam ederse, Barak''a bile suikast girişimi olduğu iddia edilebiliyorsa, önümüzdeki günlerde çok daha büyük ve ses getirici operasyonlar beklerim ben. İşin tuhafı, bütün bunların Ortadoğu dışında oluyor olması. O zaman yeni saldırılar, Azerbaycan ya da bir Avrupa ülkesinde neden olmasın!
Aslında bugün İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu''nun Kıbrıs Rum Kesimi''ne ziyaretini tartışacaktım. Doğu Akdeniz''deki enerji kaynaklarının işletilmesine yönelik yeni ihaleler açılırken, bunlar Türkiye''yi rahatsız ederken, “İsrail Kıbrıs''ta askeri üs kuracak” tartışmalarıyla ele alınan bir ziyaret bu.
Daha önce çok tartıştık burada: Eğer gerçekleşirse, İsrail ilk kez bir başka ülkede askeri üs inşa edecek. Oraya yerleşecek İsrail askeri gücü, füzeleri, uçakları sadece Suriye ve İran''ı mı hedef alacak? Öyle olsa bile, bütün bölgeyi sarsacak bir gelişme bu. Silahların Türkiye''yi hedef almayacağını kimse söyleyemez.
Çünkü, bizi rahatsız eden başka şeyler var. Akdeniz ve Balkanlar''da İsrail''in Türkiye karşıtı etkin kampanyasını hatırlayalım. Akdeniz''den Karadeniz''e, Macaristan''dan Gürcistan''a uzanan geniş bir alanda Türkiye''yi çevreleme görüntüsü veren gelişmeler bunlar..
Yunanistan''la yapılan askeri anlaşmalara dikkat edelim. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını İsrail savunma sanayisi karşılayacak. Söz konusu anlaşmaları teknoloji transferi ve askeri ihtiyaçlar değil, jeopolitik hesaplar belirliyor. Netanyahu''nun 15 Ağustos 2010 tarihli Atina ziyareti, Yunanistan Başbakanı ve heyetlerinin İsrail ziyaretleri, Yunan hava sahasının açılması, Ekim 2010''da iki ülkede ortak hava tatbikatı düzenlenmesi, Girit açıklarında yapılan yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzelerinin test edilmesi, İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denemesi ve daha bir çok yeni durum…
Bunları tartışırken tehlikeye; “Ege adalarında İsrail füzeleri.. Kime karşı?” diye sormuştuk. Netanyahu''nun ziyareti ile gündeme gelen “Kıbrıs Rum Kesimi''ne İsrail üssü” gerçekleşirse ne diyeceğiz? Adalar''dan sonra Kıbrıs''ta da İsrail füzeleri… Kime karşı? Türkiye''ye karşı olmasın!
Her gün yeni bir şeye uyanacağız sanki…
Ben Şam"ı bin yıl öncesinden bilirim
00:0022/02/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ben Şam''ı bin yıl öncesinden bilirim
Annemin sütü kadar yakın bana
Babamın uğradığı son antik çarşıDedemin kılıcını dayadığı surlarına
Ey kalbimin içinde uyuyan şehir
Hiç bir uçak hiç bir tren hiç bir otomobilHiç bir muştu hiçbir belge hiçbir kanıt hiçbirSeni alıp bana getirmemiştir(Beni alıp sana gelememiştir)
Niçin göçtün benden ve nereye
Yükleyip gittin ağır kervanınıNeden aldatmadın karanlığı bezirganınıBoyanmış olan sarıya kızıla griye
Peygamberlerin türbeleri makamları
Mahallelerinde ağaçlarla çevriliAltından suların aktığı Bir sırrı fısıldayan yeşil rüzgar
Tevrat çizgisi Zebur yankısı
İncil sesi Kur''an nefesiŞam sokaklarının sabah öncesiVe güneşi yere indiren öğlesi
Atların aşık kemiğine kadar çıkmıştı
Seni son koruyanların kanıTaşıdıkları yeşil Peygamber sancağıDalgalanmıştı sağnak sağnak tepelerinde
Şehirde adım adım savaş…
Sokak sokak gerileme ve çekilişMaveraunnehir''den gelip de durmuşHuzurunda Peygamberin. Şimdi geri gidiş…
Nereye gidiş? Şehitler ülkesine elbet
Vahyin kanatlarıyla sedefleşen yerGecenin günün ortasında cennetlerSonsuz balkonlardan gül saçılışı sepet sepet
Yeniden doğuş, diriliş suru çalınca
Benim geri döneceğim şehir Şam''dırBir Başşehre döner gibi dönecek askerlerBelki yorgun, fakat neşelerin en neşesiyle
Fırat sana geldiği zaman
Nasıl karşılayacaksın onuDicle sana geldiği zaman-Bir diriliş başlangıcıBir kıyamet sonu-Nasıl karşılayacaksın onu
Taşların içindeki cevher
Kederimin madenindenToprağın ruhumun yeraltında gezerBir gelgit depreminden boğazıma yükselen
Şam Şam Şam
Sana hangi kadırgamı göndersemSana hangi çektirimi yollasamSana hangi kucağımı uzatsam
Bir nar gibi koparılan Şam
Yabancı ellerce gerçek dalındanGüneşten ayırıp götürülen nereyeRenginden ruhundan anasından soyundan
Atların aşık kemiğine kadar çıkmıştı
Dünya yüzüne Allah adını yazan kanBir kan ki, Ilgaz, Erciyes, Ağrı, SüphanDağları ırmaklarından akmıştı coşkun coşkun
Ve sonra ne yazık sonbahar büyük bozgun
Çıkageldi Büyük Halk ve Büyük Yurt içinİstanbul''u, Bağdat''ı, Şam''ı kaplayan matem içinKanatlarıyla siyah siyah bir kuzgun
Ama, umutsuzluk yok, en yakın ve keskin günde
Sonunda dönecek talih, gelecek Büyük AtlıÇileye batmış İslam halkı için kurtarıcıGörünecek ilkin Şam''da der gelenek saati
Sezai Karakoç
(Alın yazısı saati, 1979-1988. Gün Doğmadan, Şiirler, Diriliş Yayınları)
.Biz bu kavgayı ne çok sevdik!
00:0023/02/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Nasıl da savaş tutkunu, çatışmaya aç bir toplum olduk. Etrafımız ya savaşanlarla ya da savaş çığırtkanlarıyla dolu. Sokaklarımız, evlerimiz "kim kime vuracak, kim ne planlıyor" konulu tartışmalarla meşgul. Gazetelerimiz, televizyonlarımız çatışmaya odaklı senaryoları ardı ardına sıralıyor. Bizler farkına varmadan sadece çatışmaya, ayrışmaya, kavgaya kilitlendik, başka seçenekleri göremez olduk. Kör olduk...
Öyle MİT meselesinde söz etmiyorum. Ak Parti-Cemaat kavgası tartışmalarından da söz etmiyorum. İçeride kim kimi tasfiye etmeye çalışıyor, kim kendi derin devletini kurma hesapları yapıyor spekülasyonlarından da söz etmiyorum. Ortalıkta gezinen "istihbarat" uzmanı kılıklı kafası karışık insanların yol açtığı zihin bulanıklıklarından, kişisel ve dar iktidar hesaplarıyla orayı burayı taşlayanlardan da söz etmiyorum.
Yakın çevremize bakıyorum; Suriye''ye, İran''a, Lübnan''a, Irak''a, Pakistan''a, Kafkaslar''a... Daha uzak halkaya bakıyorum; ABD''nin bölge hesaplarına, Rusya''nın imparatorluk çıkışlarına, çöküşü engellemeye çalışan Avrupa Birliği ülkelerinin hırçınlıklarına...
Her yerde çatışmaya odaklı sözler, çatışmaya odaklı girişimler var. Dünya, İkinci Dünya Savaşı''nın yaralarını sarmakla meşgulken, o korkuyu yeniden yaşamamak için inşa ettiği her şeyi terkediyor. Sanki o büyük savaş sonrası ilk kez bu kadar yaygın bir çatışma dönemine sürükleniyoruz. Diplomaside, ekonomide, güvenlikte, neye bakarsanız bakın, hepsinde çatışmaya sürüklenişin izlerine, işaretlerini görüyoruz.
Bir yandan ekonomik çöküntü hırçınlıkları artırırken diğer yanda kaynaklara yönelik aç gözlülük öne çıkıyor. Atlantik kıyıları faşizm dalgalarıyla dövülürken merkezinde bulunduğumuz coğrafya; kapı komşularının birbirini boğazlayacağı olağanüstü hallere sürükleniyor.
Güneyimizde bir ülke; Suriye kanlı bir iç savaya sürüklendi. Değişmesi gerektiğine, adaletsiz ve zalim olduğuna inanılan bir rejimin devrilmesi istenirken, rejimden de öte kimlik eksenli acımasız bir düşmanlık beslendi. Artık Suriye''de Nusayri''nin Sünni''ye, Dürzi''nin Hristiyan''a hiçbir tahammülü yok. Rejim gitse de, bu çevreler birbiriyle hesaplaşmaya devam edecek.
Sadece silaha, güce dayalı istikrar ve düzen bizim için barış değildir, olmayacak da. Silahı güçlü olanın hakim olacağı bir düzen, devrilen rejimlerden çok da farklı olmayabilecektir. Mazlumun zalimleşmesinin örneklerini gördük Irak''ta. Yüzyıllardır aynı sokakta, mahallede yaşayanların birbirini nasıl kıydığını gördük. Bizim mahallenin her sokağında bunları mı yaşayacağız artık? Amacımız bu değildi.
Türkiye sokaklarına bakıyorum. Özellikle belli çevreler; "Suriye''yi vuralım, İran''ı vuralım" sloganlarıyla hareket ediyor. "İnşa edelim, düzeltelim değil, vuralım" dediğimiz anda yakıp yıkmaktan başka hiçbir becerimiz kalmayacak demektir.
Suriye ve İran, sadece bizim önceliklerimize göre hizaya çekiliyor değil. Sokakta bu sloganları atarken, kimler adına söz söylediğimize de biraz dönüp bakmakta fayda var. İsrail Gezze''de kıyım yaparken hepimiz Gazze''liydik. Ama hiç birimiz 1917''de yaşananları; Gazze savaşlarını, Osmanlı-İngiliz muharebelerini, o savaşlarda neyin mücadelesinin verildiğini düşünmedik, hatırlamadık. Günübirlik algılar ve düşüncelerle hareket ediyorsak, kendi düşüncelerimiz olmadığındandır. Kendi sözümüz, kendi gelecek perspektifimiz olmadığındandır. İşte o zaman başkaları için savaşıp başkaları için öleceğiz demektir.
Bu coğrafyanın en büyük sorunu bu oldu. Afganistan''dan Irak''a kadar, onlarca yıldır bedelini ödediğimiz savaşların, yaşadığımız trajedilerin büyük çoğunluğu başkaları adına yapıldı. Bu toprakların insanı hep başkaları için ölü, onlar için bedel ödedi, onlar adına silah tuttu. Bizler, çoğu zaman o başkalarının doğru ve yanlışlarına göre saf belirledik.
Hiçbir ayıbı örtüyor değilim. Utanç verici zaaflarımızı, çaresizliklerimizi küçümsüyor değilim. Ama biz İran''la neden savaşalım, savaşacaksan bu kimin savaşı olacak? Düşünmüyor muyuz?
Haftalardır belli çevreler İran''a karşı müthiş bir psikolojik operasyon yürütüyor. Alakasız, asılsız haberleri bile servis ediyor. İşte bu başkalarının hesabı. İran''ı biz değerlendirelim, karşı çıkacağımız ne varsa öyle karşı çıkalım. Ama kimse bize başkalarının savaşını yutturmaya kalkışmasın.
Suriye''de iç savaşın sonu ne olacak? Bunca ölümüm nerede duracak? O korkunç görüntüler ne zaman ve nasıl bitirilebilecek. Gelin bunlar için kafa yoralım. Ama Suriye''de bunlar olurken bu ülkeye, topluma, bizlere birileri başka bir savaş ihale etmesin. Kimse o "birileri adına" zihinsel operasyonlara girişmesin. Medya üzerinden seferberlik ilan etmesin. Biz buna inanmayız.. Bu Türkiye''nin savaşı olmayacaktır.
Peki sadece biz mi yanlış yapıyoruz?
İran, ardı ardına güç gösterisi yapıyor. ABD''nin "önleyici saldırı" doktrinini benimseyip "ilk vuran biz oluruz" diyor. Rusya; Soğuk Savaş dilini kullanıyor. "Vururuz" tehditleri savuruyor.
ABD, Fransa, İngiltere, İsrail İran''ı ne zaman vuracaklarını tartışıyor, dünya kamuoyunu buna hazırlıyor. İşte içerideki "operasyon" bu hazırlığın unsuru.
Doğu ile Batı, Türkiye-İran sınırında çatışıyor aslında. Küresel güç mücadelesinin asıl mevzisi Türkiye-İran sınırı. Bu, bizim sınırımız. Ama buradan yeryüzünü iki parçaya ayırmak bizim hesabımız değil.
Öyleyse aklımızı başımıza almamız lazım...
.İkili savaş: Önce hangisini vuralım?
00:0024/02/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün; bölgemizdeki savaş hırçınlığından, çatışmaya odaklı senaryolardan söz etmiş, herkesin, her ülkenin güvenlikten ekonomiye kadar bütün politikalarını çatışmaya ayarlamasından yakınmıştım. Sokaktaki insandan devletlerin güvenlikle hiç ilgisi olmayan kurumlarına kadar, bölgesel ve uluslararası ilişkiler hep çatışma tezlerine göre yürütülüyor.
Bu yüzden de, gündelik hayatımızın her alanı ve zihinlerimiz çatışmaya göre formatlanıyor. Bize sadece, çatışma senaryolarından birini seçme dışında seçenek bırakılmıyor. Zihinsel özgürlüğümüzü yok edecek bu atmosfer, en uysal görünenlerimizi bile eline silah alıp "cepheye" koşturacak boyuta geldi.
Şu an için, iki savaş seçeneğinden birine zorlanıyoruz. Suriye mi Iran mı? Hangisi bize daha yakın? Bölge ülkeleri ve uluslararası güçler, önce İran''ı mı vursunlar yoksa Suriye''yi mi? İkisine de karşı olma seçeneği ortadan kaldırıldı, birine "evet" demek, bir safa seçmek zorunlu hale getirildi. Savaş dışındaki seçenekler tamamen devreden çıkartıldı.
Türkiye kamuoyuna, dünya kamuoyuna bakılırsa Suriye öncelikli… Humus''ta son günlerde yaşananlar, hemen her gün onlarca ifade edilen ölü sayısı, muhalif silahlı güçlerin yemin törenleri, bölge ülkelerinden Suriye''ye yönelen sert rüzgarlar, Batılı ülkelerden "müdahaleyi nasıl yapmalıyız" türü açıklamalar birer gösterge.
Ancak Suriye''deki krizden bağımsızmış gibi gösterilen çok daha büyük bir rüzgar estiriliyor. İsrail''in başını çektiği, Batı dünyasını harekete geçirmeye yönelik İran rüzgarı bu. Gerçi biz alışkımız, dönemsel olarak İran krizi yükselir ve bir noktada yumuşar. Bunu defalarca gördük. Ama bu sefer biraz farklı gibi.
Farklılığı İsrail ve müttefiklerinden aldığımız mesajlara göre değil, Tahran''dan yükselen mesajlara göre ölçüyoruz. Ambargo kararları uygulanmadan kendisi petrol ambargosu başlatıyor. ABD''nin ünlü "önleyici saldırı" doktrinine sahip çıkıyor ve "önce biz vururuz" diyor. Kendisine yönelen tehditlere ortak olduğunu düşündüğü Azerbaycan, Gürcistan, Körfez ülkeleri hatta Türkiye''ye inceden uyarılar gönderiyor. Ardı ardına tatbikatlar, savaş hazırlıkları yapıyor. İran, yaklaşan seçimlere yönelik endişelerin de etkisiyle ilk kez bu kadar açık biçimde "savaşa hazırım" mesajı veriyor.
Önceleri, İran krizini, Suriye konusunda Tahran''a yönelen caydırıcı politikanın, "fazla karışma, seninle zaten hesabımız var" türü politika ile bağlantılı değerlendirdik. Ama iş o noktadan daha ileriye gidiyor sanki. Belki önümüzdeki seçimlerde İran''da ciddi karışıklıklar beklemeliyiz. Suriye''nin yanısıra, İran''a karşı da bazı girişimler beklemeliyiz.
Baksanıza, İsrail''in "Gazze''yi nükleer silahlarla yok edelim" diyebilen Dışişleri Bakanı, ABD ve Rusya''ya rest çekerek "biz İran''ı vuracağız, kemse karışamaz" türü sözler sarfedebiliyor. ABD, İngiltere ekibi; "Bu felaket olur. Biraz sabret, ağır yaptırım İran''ı hizaya getirebilir" diyerek İsrail''e baskı kuruyor görünürken Rusya açıktan İsrail''i ve İran''a müdahaleye destek verecek ülkeleri tehdit ediyor.
"İran mı, Suriye mi" seçeneği dışında bütün ihtimallere devre dışı bıraktık, işte bu bir amaçtı. İkisinden birine razı edilmemiz zaten savaşın ön hazırlığının tamamlandığını gösteriyor. Sanırım bir süre sonra ikisine de razı geleceğiz. O noktaya geleceğiz, bekleyin ve görün…
İran, Rusya, Hizbullah ya da bölgeye yönelik müdahaleye karşı olanların kartlarını henüz görmedik. Bir çılgınlık hali söz konusu olabilir. Saldırı ihtimal olmaktan çıkıp kesinleştiği anda, başka şeyler göreceğiz. Bazı yerel dinamiklerin harekete geçirildiğini, ortalığın toza dumana karıştığını görebiliriz. Bu ihtimali yabana atmamak gerekiyor.
Bu konuda son iddia bir internet sitesinden geldi. İsrail istihbaratı adına dezenformasyon yapmak için kurulan ve kullanılan internet sitesi, beş ülkenin Suriye''ye savaş açmaya hazırlandığını iddia etti. Türkiye, ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya, müdahale için askeri hazırlıklara başlamış. ABD''nin kararı bekleniyormuş. Tunus''ta yapılacak "Suriye''nin dostları" toplantısından sonra Hillary Clinton''ın vereceği rapora göre ABD kararı verecekmiş. Katar, Mısır ve S. Arabistan''ın tavrı netleşmeliymiş.
İddialar böyle… Dezenformasyon kaynağı olmasına rağmen, iddianın ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Kişisel olarak, dışarıdan bir müdahale olmadan Suriye''de bugün yaşananların sonunun gelmeyeceğine inanıyorum. Bence başından beri "müdahale" masadaydı. Şartların olgunlaştırılması bekleniyordu. Bir süre sonra o "şartlar müdahaleyi zorunlu hale getirecek" noktaya varmış olacak. ABD''nin isteksiz de olsa müdahale istediğini, S. Arabistan ve Katar''ın açıktan destekleyeceğini düşünüyorum. Belki Mısır''dan itiraz yükselecektir.
Peki ne olacak? Suriye mi, İran mı?
Malum güçlerin sürpriz çıkışları hesabı bozmazsa, Suriye''ye müdahale yakındır. Çünkü Beşşar Esad yönetimi, müdahaleyi erkene almak için, elinden gelebilecek her yöntemi denedi. Başardı da…
.Türkiye size bunun hesabını soracak!
00:0028/02/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye tarihinde ilk kez sokaklar bölündü. İşadamlarından eğitimcilere, bürokrattan siyasilere, kebapçıdan fırıncılara kadar herkes; “bizden” ve “bize karşı” şeklinde ikiye ayrıldı. Bu ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu “hain”, “düşman” ilan edildi. Mezhep ve etnik kimlikler üzerinden toplumsal çatışma projeleri uygulandı.
Hiçbir askeri darbe, sokakları ve kalpleri böylesine parçalara ayırmamıştı. “Düşman” olanların, “hain” ilan edilenlerin üzerine hışımla gidildi. Bu insanlar siyasetten men edildi, işadamıysa iflas ettirildi ya da haraca bağlandı, eğitimciyse kızağa çekildi, dindarsa sistematik yıldırma kampanyalarına maruz bırakıldı.
Cemaatlere savaş açıldı. Belli siyasi çevreler tasfiye edildi. Hükümetler yıkıldı, aydınlar cezalandırıldı ya da itibarsızlaştırıldı, askeri vesayetle hükümetler kuruldu, bakanlara brifingler verildi. Sokaklarda dindar avcılığı başlatıldı. Vakıflar, dernekler gözaltına alındı. Öyle bir korku salındı ki, bir çok cemaat temsilcisi, bu ülkeye hizmet etmiş birey Türkiye''yi terketmek zorunda bırakıldı.
28 Şubat müdahalesinin mimarları ya da figüranları, asık suratları ve üniformalarıyla her akşam televizyon ekranlarından bütün ülkeye talimatlar veriyor, iç politikayı dizayn ediyor, kendilerine verilen rolü hatasız oynuyordu. Yanlarına aldıkları yargı mensuplarıyla, medya mensuplarıyla, sermaye çevreleriyle, Atlantik ötesi ortaklarıyla, Tel Aviv kadrolarıyla Türkiye''yi yeniden kurmaya, yeni bir ülke inşa etmeye, bunu yaparken de bu ülkenin ezici çoğunluğunu sindirmeye çalışıyorlardı.
Başardılar da... Son derece iyi planlanmış bir projeydi 28 Şubat. Ama asla Türkiye''nin iç iktidar odaklarıyla sınırlı bir planlama değildi. Neocon-İsrail aşırı sağı ile içerideki ortakları tarafından projelendirilen, onların desteğiyle uygulanan, bu ülkenin insanlarına savaş açılan bir projeydi 28 Şubat. Yeryüzünün orta kuşağında yükselen İslam, siyasi söylemiyle meydan okumaya girişmişti ve cezalandırılmalıydı. Öyle de yapıldı.
Darbeden önceki yıllarda Türkiye-İsrail ekseni ile Ortadoğu''yu dizayn etmeye girişenler, bütün bölge ülkelerinde antiterör merkezleri kuruyordu. O zaman daha “terörle küresel mücadele” ilan edilmemişti. Ama inceden, sessiz ve derinden bunun alt yapısı hazırlanıyordu. 21. yüzyıl dünyasında İslam kontrol altına alınmalıydı ve bu İslam kuşağının merkez ülkesi Türkiye''den başlatılıyordu. 11 Eylül saldırıları sonrası proje küreselleştirildi ve bütün İslam topraklarına yayıldı.
O zamanlar; “Soğuk savaş dönemi kadar bile terör saldırıları yok, bu anti terör merkezleri neden kuruluyor” sorusunun cevabını aradık hep. Bunca hazırlığın bir sebebi olmalıydı ama görünürde öyle bir tehdit yoktu. Oysa varmış, 21. yüzyıla dönük bir projeymiş. Türkiye üzerinden bütün coğrafyaya uygulanmaya çalışılıyormuş. Daha sonra bunun açık savaşa dönüşmüş halini hep beraber yaşadık, yaşıyoruz.
28 Şubat, asla yerli bir proje değildi. Neocon-İsrail aşırı sağının planlamasına göre bu koca ülke, İsrail''in güvenlik çıkarları için hoyratça kullanıldı. Washington ve Tel Aviv''deki ağalardan talimat alanlar, onların önceliklerine göre kendi insanlarına savaş açtı ve bu savaşın bin yıl süreceğini ilan etti. Tıpkı George Bush''un, 11 Eylül sonrası sınırsız savaş ilanı gibi. Projenin entelektüel mimarlığını yapan neocon yazarlar; “Biz bile bu kadar kolay olacağını, koca generallerin bu kadar işbirliği yapacağını bilmiyorduk” diye yazdı daha sonra.
Projenin yerli aktörleri, ağababalarının çizdikleri yolda kararlı adımlarla yürüyorlardı. İçeriyi hizaya soktuktan sonra, bölge ülkelerini hizaya sokacaklar, sadece Türkiye''de değil, bütün Müslüman ülkelerde İslami yapıları tasfiye edeceklerdi. İsrail istihbaratı ile birlikte Türkiye dahil bir çok ülkede örtülü operasyonlara başladılar bile. İşte o zaman sırrını çözemediğimiz antiterör merkezlerinin ne amaçla kurulduğunu öğrenebildik.
Türkiye''yi İsrail gibi bir ülkenin güvenlik çıkarlarına peşkeş çekenler, neocon hayalperestlerin hizmetine sununlar bugün itibarlarını aynen koruyor. Sorgulanmadılar... Meclis denetiminden bile gizlenen o anlaşmaların neler olduğu, milyar dolarlarla dağıtılan ihalelerin nasıl verildiği, bu paralarla hangi projelerin desteklendiği, hangi şirketlere haraç kesildiği sorulmadı kimseye.
28 Şubat''ın siyasi sorgulaması elbette Türkiye''nin o karanlık tarihini aydınlatacak. Ancak bir şey daha var: O dönem için Türkiye''nin en büyük yolsuzluk soruşturmasının başlatılması.. Bu ülkenin kaynaklarının nasıl ve kimler tarafından paylaşıldığı ortaya çıkarılmalı.
Çünkü; 28 Şubat müdahalesi sadece ideolojik bir kıyım, Türkiye''nin iç iktidar paylaşımı ile ilgili bir meydan okuma değildi. Tamamen uluslararası inisiyatifle planlanan ve uygulanan bir plan, proje ya da tasarımdı. Bir ABD-İngiliz-İsrail projesiydi ve generaller üzerinden yürütüldü. Para kaynakları, para trafiği en az darbe kadar önemliydi.
Biz bu müdahaleyi, diğer askeri müdahaleler gibi, Türkiye''nin iç iktidar çekişmeleri, asker-sivil ilişkileri, Türkiye''nin laiklik duruşuyla sınırlı tartıştık. Hiçbir zaman, ulusal sınırlar ötesindeki bağlantılarını sorgulamadık. Türkiye''de bu yönde kapsamlı bir sorgulama bulamazsınız, garip biçimde bu yönü hep gizlenmiş, dikkatlerden uzak tutulmuştur.
Öyle ki, bu ülkede darbe ile iktidarı ellerine alanlar, projenin fikir babalarıyla sarsılmaz ortaklıklar, işbirliği, ideolojik bağlantılar kurmuş, dayanışmaya girmiş, kendilerini iktidara taşıyanlara diyet ödemiştir.
28 Şubat''ın uygulayıcılarının daha sonra hangi ülkelere tekmil verdiklerini, hangi ülkeler tarafından korunduklarını düşünelim. Emir erleri, patronlarının talimatıyla veriyordu bu ihaleleri.. Kim adres gösterirse oraya veriliyordu, hiç kimse bunun hesabını soramıyordu. Bu yüzden İsrail''e verilen milyarlarca dolarlık askeri ihalelerin de 28 Şubat gibi sorgulanması gerekiyor. Yakın tarihin kirli ilişkilerinin aydınlatılması, para trafiğinin izlenmesi, Türkiye''de kimlerin bu işten para kazandığının tespit edilmesi gerekiyor.
Türkiye bunun hesabını soracak...
.Bu adam Türkiye ile "hesaplaşma" istiyor!
00:001/03/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bölgesel ve uluslararası gelişmeleri izleyenler, bir gün bile aksatmadan gelişmeleri anlık takip edenler, belli bölgelere ve ülkelere daha bir özenle bakarlar. Çünkü bu ülkeler ya da bölgeler; güvenlikten diplomasiye, ekonomiden sosyal gelişmelere kadar bir test alanı gibidir. Bütün bağlantıları, detayları, ihtimalleri görme ve bir okuma yapma imkanı tanırlar. Özellikle gazetecilerin sürekli izlediği ve beslendiği böyle kavşaklar hep vardır.
Ülkeler ve bölgeler gibi, çok yakından izlenen liderler de vardır. Bu kişileri izlediğinizde; tavırlarından, sözlerinden, davranışlarından bir çok şeyi önceden öğrenme fırsatı bulursunuz. Sadece kendi ülkesiyle sınırlı değil, o ülkenin uluslararası gelişmelere katkısının ne olacağını, ne tür hesaplar içinde olduğunu az çok anlarsınız. Bir adım sonrasını kestirebilmenizde, o tür liderlerin açıklamaları anahtar niteliğindedir.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bunun en iyi örneklerinden biri. Boşboğazdır, hırçındır, agresiftir. Ne söylediği çoğu zaman anlaşılır değildir, itibar da edilmez. Ama satır aralarında bir çok ayrıntıyı ortaya koyar, açık verir. Dolayısıyla gazeteciler için çok iyi bir kaynaktır. Sarkozy''yi izleyenler, Fransa''nın bir adım sonra ne yapabileceğini, Avrupa Birliği içindeki çekişmeleri okuyabilir. Kişisel hırslarının Fransız ulusal siyasetine nasıl yansıdığını, dış politikayı nasıl kişiselleştirdiğini, ağırbaşlılık yerine çatışmacı kişiliğinin Fransa''yı ne tür sıkıntılara soktuğunu kolayca görebilir.
İçişleri Bakanı iken Paris varoşlarının alev alev yandığı sırada Cezayir asıllı Fransız vatandaşlarını kastederek “Pislikleri, hortumla yıkamaya!” ant içişinden, ırkçılık kokan beyanlarından, Türkiye''nin AB''ye girmesine karşı net tutumundan, İslam karşıtlığına verdiği destekten, özel hayatındaki dedikodulardan da biliriz onu. Siyasi hırsı için ırkçı Le Pen''in söylemlerine yakın bir dil kullanmasından, Yahudi lobisine sırtını dayayıp Avrupa''nın lideri hayalleri kurmasından da...
Öyle bir hırs ki; IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan onun gazabından kurtulamadı ve geceliği bin dolar olan otelde bir hizmetliye yönelik tecavüz iddiasıyla tutuklandı. Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasının önüne geçildi. Peki bu tuzağı kim, neden kurdu? Fransız iç siyasetiyle mi bağlantılı, Wall Street bankalarının çıkarlarıyla mı? IMF''nin geleceğinin nasıl şekillendirileceği ile mi, çökmekte olan Batı piyasasındaki yeni iç savaşla mı? Hepsi olabilir.. Ama aslında tek bir hedef vardı: Sarkozy''nin önünden çekilmesi ve bu başarıldı.
9 Şubat 2007''ye dönelim. Fransa''da PKK''ya yönelik kapsamlı bir operasyonu yapıldı. 5 Şubat''ta bazıları PKK''nın üst düzey sorumluları olmak üzere 14 kişi gözaltına alındı. Peki olay nasıl gelişti, hangi gerekçelerle operasyon yapıldı, Fransız seçimleriyle ilgisi neydi? Nedim Sever''in Fransız istihbaratıyla ilişkileri aslında her şeyi ortaya koyuyordu. Rıza Altun''un yardımcısı Atilla Balıkçı, Fransız istihbaratıyla bağlantıları olduğunu bizzat soruşturmayı yapan hakime bildirdi. Balıkçı, Fransa İçişleri Bakanı ve bu seçimlerin favori Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy''nin politika danışmanı Ermeni milliyetçisi Patrick Deveciyan''la bağlantılarını anlattı. Fransız istihbaratı, bu görüşmeleri doğruladı.
İşin esası şuydu:
Fransa''da seçim vardı ve Sarkozy yükseliyordu. Operasyon Sarkozy''yi yıpratmak, gizli ilişkilerini deşifre etmek için bizzat Fransız istihbaratı tarafından tezgahlanmıştı. Operasyonu Fransız istihbaratı başlatır, politika danışmanı Deveciyan üzerinden Sarkozy hedeflenir. Çünkü görüşmeler yapıldığında tarih 2003''tür, o zaman da Deveciyan yine Sarkozy''nin danışmanıdır.
Sarkozy bunun intikamını fena aldı. Kendisiyle hesaplaşanları yargı önüne çıkardı. Peki bu kavga bitti mi? Hayır. Seçimler yaklaştı ve önümüzdeki günlerde Sarkozy için de benzer dosyalar servis edilecek gibi.
Sarkozy''nin “soykırımı inkar” yasası Anayasa Konseyi''nden döndü. Peki bu, kontrolü zor Fransa liderini hizaya sokmaya dönük ilk adım olabilir mi? Her ne kadar soykırım meselesinin yasayla düzenlenmesine yönelik bilinen itirazlar kapsamında görülse de, Sarkozy''yi sınırlamaya dönük benzer adımların geleceğini şimdiden mümkün mü?
Bir kere “inkar yasası” sadece Ermeni meselesine duyulan hassasiyetle sınırlı değildi. Sadece seçime endeksli de değildi. Yasa, Sarkozy iktidara geldikten bu yana şiddetini artıran; Türkiye ile hesaplaşma, Türkiye''yi kendi bölgesinde sınırlama, hasım belleme, Fransa çıkar alanlarına yönelik tehdit görme gibi gelişmelerin de sonucudur.
Türkiye''yi AB dışına itme, Fransa''nın eski sömürge ülkelerine yönelik ilgisini kırma, nüfuz gelişmesini durdurma, bölgesel projeleri dinamitleme Sarkozy Fransa''sının önceliklerinden. İsrail aşırı sağı ile Batı''da yükselişe geçen yeni milliyetçi dalga da böyle bir hesaplaşmayı besliyor zaten. Ancak Sarkozy''nin hırçınlıklarını artık Fransa bile kaldırmıyor.
İlk çelme takıldı, muhtemelen devamı gelecek. Sarkozy''nin uykularını kaçıran süreç başladı. Seçim öncesi iç hesaplaşmayı izleyin artık. Ermeni meselesi üzerinden mi, Fransa''daki Müslümanlar üzerinden mi, kirli dosyalar üzerinden mi, göreceğiz...
Ermeni meselesi üzerinden Türkiye ile hesap görmeye kalkıştı, kaybetti. Umarız bu çöküşün başlangıcı olur. Yoksa dünya bir de Sarkozy için bedel ödemek zorunda kalacak.
..Humus, kuşatma, "zafer" ve intihar!
00:002/03/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''nin Humus bölgesinden günlerdir çatışma, kıyım haberleri alıyoruz. Şam yönetimine göre bölge "teröristler"den temizleniyor. Muhaliflere göre katliam yapılıyor. Bize yansıyan görüntülerde sivil ölümler, yanan binalar, harabeye dönen mahalleler var. Çatışma görüntülerinin ortasında kalan kadınlar, çocuklar var.
Yine günlerdir, Suriye ordusunun bazı bölgeleri kuşatma altında tuttuğu, bu bölgelere giriş çıkışları tamamen engellediği, bir imha hareketi için uygun zamanı beklediği haber veriliyor. Küçük mahalleler nasıl kuşatılır, top menzilinde bulunan evlerde yaşayanlar ne hisseder, kuşatma altında tutulan insanlar ne yapar, ne yer, ne içer, durumları nasıldır, ne tür korkular içindedir.. Elinde silah olanın ruh halini anlarız.. Öldürür ya da ölür. Kendini bir şeye adamıştır. Bazıları rejime bazıları rejimle hesaplaşmaya adamıştır.
Ya elinde silah olmayanlar? Onlar ne yapar? Nasıl bir çaresizlik yaşar? Kime, nasıl ulaşır ve ne söyleyebilir?
Birkaç gündür, bu bölgede ne olacak diye bekliyoruz. Mahalleler bir gecede yok edilebilir. İçindekilerle birlikte enkaza dönüştürülebilir. Her ülkenin silah gücü bunu kolaylıkla yapacak donanımdadır. Bab Amr semtini yok etmek Suriye için zor değil. Semte girmelerine bile gerek yok. Beklemeleri muhtemelen içerideki silahlı güçlerin imha edilebilmesiyle ilgili. Yeraltında oluşturulan tünellerden kaçışlarını engellemekle alakalı. Peki ya silahsız olanlar? Onlar da tünellerden kaçabilecek mi? Tanklar, uzaktan silahlı silahsız ayırımı yapabilir mi?
Önceki gece iki taraftan da farklı açıklamalar geldi. Hükümet Bab Amr''ı ele geçirmişti. Muhalifler, asla böyle bir şey yok açıklaması yaptı. Dün akşama doğru, haber kaynakları, Suriye ordusunun, muhaliflerin kalesi konumundaki Bab Amr semtinin kontrolünü tamamen ele geçirdiği duyurdu. Kaynak Suriye yönetimiydi. "Son direniş de kırıldı" diyordu yetkili. Muhalifler ise, "taktik icabı çekildik" diyordu. Siviller zarar görmesin diye çekilmişler.
Ve bu; "Suriye ordusunun zaferi" olarak duyuruldu.
Kim yendi, kim çekildi çok da önemli değil. Önemli olan iki şey var: Biri; aylardır devam eden sivil ölümler. İkincisi Bab Amr''daki sonucun "zafer" olarak görülmesi.
En ölümcül hata bu… Bir ülkede toplumsal bir sorunun, rejim-kitle arasındaki hoşnutsuzluğun, çatışmaya kadar varmış reaksiyonun hınçla, silahla dizginlenmesi ve bunun bir zafer olarak sunulması.
Kime karşı zafer? Düşman kim? Elinde silah olanlar mı? Yoksa o ülkede yaşayan ve varolan yönetimi istemeyen milyonlarca insan mı? Bu sistemi istemiyor diye karşı olan herkesi öldürmek mi zafer? Öldürme, yok etme dışında bütün çözümlere kapıları kapatıp sadece güvenlik eksenli politikalara sığınmak mı?
Dün, 1 Mart''tı. Irak işgaline karşı Türkiye''nin ortaya koyduğu tavrın yıl dönümüydü. Irak yine de işgal edildi. Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Dile kolay, yüzbinlerce.. Sadece işgal edenler değil, işgal altında gruplaşanlar da birbirini boğazladı. Coğrafyanın tarihindeki en büyük trajedilerden biri yaşandı.
Bu yüzden işgal politikalarına karşı son derece hassasız. Çünkü yaşadık, acıyı birlikte yaşadık. Ailelerin bölünmesini, yetimleri, dul kadınları, kültürel talanı, bir ülkenin yıkımını yaşadık. Yüzyıllarca birlikte yaşayanların kalın duvarlarla birbirinden ayrılmasına tanık olduk. Hâlâ ayrılar, birleşemiyorlar. Onlarca yıl da birleşemeyecekler, maalesef..
Coğrafyada, bir ülkenin daha aynı trajediyi yaşamasını asla istemedik, istemeyiz. Kapı komşusu olanların birbirine silah doğrultmasının acısını tekrar yaşamayı kim isteyebilir? Bizim şehirlerimizin bombalanmasını kim isteyebilir? Ancak bir istihbarat yönetiminin kendini Suriye yerine koyarak meşruiyet sağlamaya çalışması ile işgal politikaları arasında bir bağlantı yok değil. Bu coğrafyada işgallerin en büyük gerekçesi rejimlerin sorumsuzluğu, ülkeye ve halka bakıştaki çarpıklığıdır. "Bu ülke bana kalmıyorsa kimseye kalmasın" mantığı, Soğuk Savaş mantığıdır ve Ortadoğu''daki bütün rejimler aynı düşünce yapısına sahip.
Bu yüzden de asla kendi halklarıyla barışmayacaklar. Çünkü yıllardır düşman bildikleri halkın "artık sizi istemiyoruz" sözü öyle bir öfkeye yol açıyor ki, sahibi olduklarına iman ettikleri ülkeyi yok etme pahasına onlarla barışmayacaklar.
Dün, Bab Amr''da kim zafer kazandı? Bu nasıl zafer olabilir? Kendi köylerini, kasabalarını bombalayabilen rejimler nasıl o ülkenin sahibi olabilir? Neden bir rejim, kendini ülkenin sahibi sanır? Neden bir lider, ülkesini babasının mülkü kabul eder?
Ortada zafer yok… Hiçbir yönetim kendi halkına karşı zafer kazanmaz. Onlara karşı verdiği mücadelenin anlamı intihardır. Bab Amr''ı ele geçirseniz yarın bir başka bölgede aynısı yaşanacak. Bunun sonu gelmeyecek. Nereye kadar silahla iktidarda kalınır? Ne zamana kadar silahla milyonlar kontrol altında tutulabilir?
Bunun sonu yok, geleceği yok. Ve Suriye''de artık sistemin ülkeyi birarada tutma, ülke bütünlüğünü koruma refleksiyle ona karşı olanların savaşı yok. İki grup arasında ülkeye sahip olma savaşı var. Çünkü artık devlet refleksi, devlet aklı kalmadı..
.Üç ülke, üç ayrı cephe: Suriye"siz gelecek yok!
00:006/03/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, “Euroasia Interconnect” isimli denizaltı elektrik kablo ağı projesinin ilk aşamasına ilişkin anlaşmayı Kudüs''te imzaladı. Geçtiğimiz günlerde, İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu, Rum Kesimi''ni ziyaret etti ve o günlerde “İsrail Kıbrıs''ta üs açacak” tartışmaları Türk medyasına da yansıdı.
Yaklaşık bir yıldır, İsrail ile Yunanistan, Rum Kesimi, Balkan ülkeleri, Azerbaycan ve Gürcistan arasındaki dikkat çekici ortaklıklara, Almanya ve Fransa ile birlikte planladığı Akdeniz merkezli enerji ve güvenlik ortaklıklarına dikkat çekiyoruz. Girit açıklarında S-300 füzelerinin de kullanıldığı, savaş uçaklarının uzun menzilli uçuşlar için eğitildiği tatbikatlardan, Balkan ülkeleri ile yapılan askeri ortaklıklara, hava sahası anlaşmalarına kadar detayları aktarmaya çalıştık.
Yine İsrail''in Gürcistan''ı “garnizon ülke”ye çevirmesinden, Azerbaycan''la silah satışları ve stratejik ortaklıklara varan yakınlığından söz ettik. Ve dedik ki; bütün bunlar Türkiye''yi çevrelemeye dönük girişimler, planlamalardır. Özellikle Akdeniz''deki dev enerji ortaklıkları Türkiye''yi gerçekten endişeye sevk edecek boyutta. Öyleyse önümüzde bir güç dayanışması var:
İsrail, Balkan ülkeleri, Kafkasya''da iki ülke, Yunanistan ve Rum Kesimi ile İsrail-Almanya ve Fransa''dan oluşan üst yapı arasında bir dayanışma hattı oluşuyor. Bölgemizdeki birinci güç haritası bu!
Devam delim:
İran, Suriye''deki krizin tam merkezinde. Şam yönetimine her türlü istihbarat ve lojistik desteği sağlıyor. Aynı şekilde Rusya ve Çin de Şam''a tam destek veriyor. Ancak; Suriye''de insanlık trajedisi devam eder hatta daha da artarsa bu iki ülkeye yönelecek uluslararası tepki, stratejik çıkarlar adına olsa bile desteğin sorgulanmasına yol açabilir.
Çünkü Suriye yönetimi bu saatten sonra artık “devlet” değil. Ortada devlet yerine bir örgüt kaldı ve Suriye halkının önemli bölümünü temsil etmiyor. Örgüt gibi, siyasal gruplar gibi, ideolojik yapılar gibi hareket eden, intikam alan, kendi safında olmayan ülke insanlarını düşman bilip yok etmeye ayarlı uygulamalara girişen bir Şam yönetimi var. Öyleyse çatışma ve ayrışma devam edecektir.
Birkaç gün önce, İsrail insansız hava araçlarının Suriye hava sahasında olduğunun Türkiye tarafından tespit edildiği iddia edildi. İsrail''in Suriye yönetimine istihbarat sağladığı veya İsrail yapımı insansız hava araçlarının Rusya tarafından satın alınıp Şam yönetimine verildiği iddialar var. Mümkün mü? İlk bakışta hayır... Ama savaş düşmanlarla bile ortaklığa zemin hazırlayabilir.
Bu bölümün özeti şu: İran, Suriye, Lübnan (Hizbullah) arasında bir güç haritası var. Bu dayanışmanın arkasındaki besleyici dayanak ise Rusya ve Çin. Yani ortada bir Asyalı güçler dayanışması var. Vladimir Putin''in yeniden seçilmesi Rusya''nın bölgeye yönelik ilgisinin daha da artacağının ve daha agresif politikalar izleneceğinin göstergesidir.
Türkiye''nin merkezinde olduğu coğrafyadaki ikinci güç haritamız bu...
S. Arabistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye, Suriyeli muhaliflerin silahlandırılmasını istiyor. Bu ülkeler, bölgenin geleceğinde Baasçı, istihbarat devletinin kesinlikle olmayacağına karar verdi. Bu karardan geri dönüş olmayacak. Muhaliflere destek devam edecek ve Şam yönetiminin direnci çözülecek. İnsani trajedinin yol açtığı travma da Esad yönetiminin her geçen gün daha da marjinalleşmesine yol açacak.
Bir dış müdahalenin yol açacağı sarsıntı ve çözülmelerin farkında olan Türkiye, ilk kez bir ülke yönetiminin devrilmesi için öncü güç oldu. Arap dünyası ve Batı ülkeleri ile kanaatler neredeyse ortak. Suriye yönetimi ya gidecek ya gidecek! Bu güçler aynı zamanda İran ve Rusya''nın da Şam''a verdiği desteği etkisizleştirmek zorunda.
Türkiye-bölge ülkeleri (özellikle Arap Baharı sonrası oluşan yönetimler) ve Batı dünyası. Bölgemizdeki üçüncü güç haritası da bu...
Peki Ortadoğu''nun geleceğini hangisi şekillendirecek? İsrail''in mi, İran''ın mı yoksa Türkiye''nin mi isteği olacak. Bu üç ülkenin gelecek perspektifi kendileriyle sınırlı olsaydı sadece bir dış politika gelişmesi olarak tartışırdık. Oysa bölgenin tamamını değiştirecek hatta küresel etkileri olacak bir güç şekillenmesinden söz ediyoruz. Öyle ki; üç ülkenin bölgesel öncü olması değil dikkat çektiğimiz. Kimin tezi başarılı olacaksa o küresel aktörlerden biri olacak bütün bölgeyi peşinden sürükleyecek.
Türkiye''nin tezleri gerçekleşirse İran da İsrail de dar alanlara sıkışacak. Türkiye ise ülke değişimlerinin ardından ulus üstü ortaklıkların kurucu ülkesi olacak.
Suriye sadece Esad değil. Sadece rejim değişimi değil. Sadece muhaliflerle Baasçıların mücadelesi değil. Sadece acı insan öyküleri değil.
Suriye yeni Ortadoğu, yeni güç haritası, yeni Türkiye demek. Ankara''nın kazancı onu bir numaraya yükselteceği gibi, kaybetmesi Cumhuriyet tarihinin “Anadolu''ya sıkışmışlık hali”nin yeniden başlaması anlamına gelecektir.
Öyleyse Türkiye için Suriye''yi geçmek bir gelecek planlamasıdır. Suriye''den çok Türkiye''nin gelecek hesabıdır...
Başbakan"ın kaç yıl ömrü kaldı!..
00:007/03/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu mu şimdi gazetecilik? En uçuk, en korku verici, en spekülatif iddiaları, dedikoduları, "sır bilgiler"miş gibi, sadece kendileri biliyormuş gibi, doğru ve güvenilir kaynaklarmış gibi, kamuoyunun umutlarını yok edecek şekilde vermek mi?
Üç kuruşluk itibarı olmayan insanların kişisel değerlendirmelerini, "zan"larını istihbarat bilgileri gibi pazarlamak mı? Bir "istihbarat şirketi"ne para karşılığı kanaat satanların cümlelerini Türkiye''nin kaderi gibi sunmak mı?
Bu kişilerin şirketlerine gönderdikleri mesajları, istihbarat oyunlarını muteber kabul edip bu ülkenin Başbakanı hakkında kafaları karıştırmak, bu ülkeyi yönetenler hakkında şaibeler oluşturmak, kamuoyunda heyecan dalgasına yol açmak, endişeleri beslemek mi?
Sansasyon ile bilgilendirme sorumluluğu arasındaki ölçüyü kaçırmak tehlikelidir. Kişisel analizleri bilgi olarak sunmak tehlikelidir. Dedikoduları bir ülkenin kanaati olarak aktarmak tehlikelidir.
Kahve sohbetlerinde kulaktan dolma malumatları Türkiye hakkında derin analizler, istihbarat bilgileri gibi toplayanlarla bunu çok ciddi bilgilermiş gibi servis edenlerin iş tutuş tarzları sağlıklı değildir.
Türkiye''de çoktan konuşulup tüketilen söylentileri Atlantik ötesinden getirip yeniden servis etmek sadece habercilikle sınırlı olabilir mi? Yoksa bir resim mi çiziliyor, bir algı mı oluşturuluyor? Kamuoyunun algıları ile oyun mu oynanıyor? Öyleyse, kamuoyu nereye sürüklenmek isteniyor?
Görünüşte dikkat çekici, herkesin merakını uyandıran bir haber bu. Günlük gazete sayfalarına bakıldığında en fazla ilgiyi uyandıracak metinler. Dolayısıyla bir çok gazete bunu yayınlamak, okuyucularına ulaştırmak, ilgi uyandırmak ister. Ama bütün bunlar önce bir değerlendirmeden geçirilir, tartılır, sonuçları hesaplanır.
Sorun, Stratfor''a gönderilen, şaibeli "bilgi kaynakları" tarafından derlenen dedikodulara yüklenen anlamda. Bunların "esaslı" kanaatler hatta "bilgi" olarak sunulmasında. Bu kanaatler üzerinden Türkiye''nin tamamına yöneltilen zihinsel operasyonda.. Sokaktaki insanın algılarını dönüştürerek birilerinin "itibarsızlaştırılması"nda... Bu itibarsızlaştırmanın bir tür operasyon görünümü olmasında.
Başbakan''ın iki yıl ömrü kalmış! Etrafındaki insanlar Başbakan sonrasının hesaplarını yapıyormuş! Erdoğan sonrasında kim öne çıkacakmış! Kim kimin ayağını kaydırıyormuş!
Başbakan ölür. Parti dağılır, iktidar el değiştirir. Ülke parçalanır. Birilerine suikast yapılır, Ankara''nın göbeğinde bombalar patlar, Türkiye''nin bir bölümünde başka bir devlet kurulur, İran Türkiye''yi işgal eder. Demokrasi askıya alınır, polis devleti kurulur.
İnanın bunlardan çok daha uçuk "analizler" içeren binlerce eposta gönderilmiştir benzer kaynaklardan. Yarın onları da bulup, "ABD''nin Türkiye ile ilgili kararları", kanaatleri gibi pazarlayacak mıyız? Taksimde bombaların patlatılmasını da içeren Türkiye senaryolarını ne çabuk unuttuk?
Burada Taraf gazetesine değil eleştiri. Bu tür algı inşasının nelere yol açacağını ölçemeyenlere. Yine de temkinli olalım. Bu, ölçüyü kaçırmak olsun. Kasıtlı olabileceğini düşünemiyoruz bile. Ancak kasıt varsa, birileri bu ülkede derinlemesine psikolojik operasyon yapıyor demektir.
Dedikoduları gerçek diye pazarlayıp kimler itibarsızlaştırılmak isteniyor… Bir anlık düşünelim… O zaman, birkaç bin dolara Türkiye''ye kader biçen medyumlara ve bu ne olduğu belirsiz tipleri güvenli kaynak olarak Türkiye''ye pazarlayanlara sorulacak o kadar çok soru var ki…
Türkiye bile bunu yapmadı!
00:008/03/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hindistan; bazı ülkelere ait şirketlere ihale yasağı getirdi. Gerekçe, rüşvet. Yasaklananlar arasında İsviçre, Rusya ve Singapur şirketleri de var. Buraya kadar gayet normal bir haber bu. Yolsuzluk sebebiyle bazı şirketler Hindistan piyasasından uzaklaştırılmış.
Ancak bu haberde normal olmayan bir şey var: İsrail''e uygulanan ambargo.. Öyle bir şirket ihale yasağının çok ötesinde bir durum bu. İsrail Askeri Sanayi on yıl boyunca Hindistan''daki savunma ihalelerine katılamayacak.
Oysa biz biliyoruz ki, İsrail-Hindistan ilişkilerinin özünü savunma ortaklığı oluşturur. İki ülke yıllardır, nükleer teknolojiden istihbarat ortaklığına, Pakistan''ın dizginlenmesinden Keşmir''deki direnişin kırılmasına kadar çok geniş alanda beraber çalışıyorlardı. Öyle ki, Keşmir''de İsrailli askeri uzmanlar bile görev yaptı. İsrail savunma sektörünün en büyük müşterilerden birini kaybetmesiyle sınırlı değil olay. İsrail-Hindistan arasındaki güvenliğe endeksli ortaklıkların, nükleer birlikteliğin de sonu sanki.
Biraz geçmişe gidelim.. Ortaklığın iki ülke ile sınırlı olmadığını, Ortadoğu''yu dizayn etmek isteyenlerin Güney Asya''yı da dizayn etmeye dönük projelerinin merkezinde bu iki ülkenin bulunduğunu hatırlayalım.
Eylül 2003''te Ariel Şaron Hindistan''ı ziyaret etti. Aşırı uçların adamı olan dönemin Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee ile Türkiye-İsrail eksenine benzer bir ittifak inşa ediliyordu. Türk-İsrail ekseni Ortadoğu''yu, İsrail-Hindistan ekseni Güney Asya''yı yeniden şekillendirecekti. İki proje de ABD''nin Avrasya stratejinin alt unsurlarıydı.
Irak işgalinin tozu dumanı arasında Ortadoğu''dan Güney Asya''ya uzanan Müslüman coğrafyayı kontrol altına almaya yönelik bir jeopolitik eksen ya da ABD''nin Avrasya''ya yönelik stratejisini uygulamaya ayarlı bir cephe hattı şekilleniyordu.
Türkiye için ''Türk-İsrail ekseni''nin önceliklerini göre belirlenen 28 Şubatçı dış politika çizgisinin benzeri bölgede Hindistan üzerinden pazarlanıyordu. Türk-İsrail ekseni “Türkiye-İsrail-Hindistan ekseni”ne dönüştürülmek isteniyordu. Şaron''un dört günlük yoğun Hindistan ziyareti Vajpayee''nin Ankara''ya gelişi de bu amaca yönelikti.
“ABD''nin yeni Avrasya projesi” olarak adlandırılan üçlü ititfak, önce Türkiye-İsrail-Hindistan arasında bir üçlü ittifak şeklinde değil de, İsrail-Türkiye ve İsrail-Hindistan ittifakları şeklinde geliştirildi. Buna bağlı olarak 28 Şubat sonrası Türkiye ile Hindistan arasındaki ilişkiler, Ankara''nın geleneksel Pakistan/Güney Asya politikasında radikal değişikliklere yol açacak şekilde değişti. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit''in Mart 2000 tarihinde Hindistan''a yaptığı, Pakistan''ı küstüren ziyaret, bu çerçevede planlanmıştı. Ziyaretle Ankara, Pakistan''la geleneksel dostluğunu bitirip, Hindistan''a yakınlaştı. Buna bağlı olarak da, Keşmir''de Hindistan''a karşı savaşanları resmen terörist olarak kabul etti. O dönem Türkiye''yi yönetenler Rusya ile anlaşıp Çeçenleri, Çin ile anlaşıp Doğu Türkistanlıları terör listesine aldı.
İsrail''in her iki ülkeyle ilişkilerinin seyri birbirine çok benziyor. Türkiye ile Orgeneral Çevik Bir''in imzasıyla yaptığı askeri/istihbari anlaşmayı hızla güçlendiren İsrail, Hindistan''la da benzer anlaşmalar yaptı. Nükleer teknoloji işbirliği bölgesel güvenlik ve İslam tehdidini de içine alacak şekilde genişletildi. Hindistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Brajesh Mishra''nın da katılımıyla Washington''da ABD-İsrail-Hindistan ekseni ilan edildi.
Türkiye''de pek kimse bu gelişmeleri takip etmedi, tartışmadı.
Üçlü eksen''in birinci amacı jeopolitik, yani ABD''nin küresel hegemonya harekatında Avrasya için öngördüğü en büyük hedefti. İkinci hedef İslam''dı: Türk-/İsrail ekseninin 28 Şubat''la Türkiye''de başlattığı, ardından Orta Asya ve Kuzey Afrika''ya kadar yaygınlaştırdığı “İslam tehdidiyle mücadele stratejisi” bütün Avrasya hattına yayılıyordu. Üçüncü amaç ise, enerji kaynakları ve güzergahlarını kontrol etmekti.
Türk-İsrail ortaklığı çöktü. Şimdi İsrail-Hindistan ortaklığının da çöküşünü görüyoruz. Bu gösterge, ABD''nin Avrasya stratejisinin en temel ayaklarının çöktüğüne de işaret ediyor. İsrail''in Türkiye''yi kaybetmesinin sonuçları ortada: Ortadoğu''da yalnızlaşıyor, hareket alanı daralıyor. Aynı İsrail şimdi Asya''daki en büyük müttefiki Hindistan''ı da kaybediyor.
Türkiye, İsrail''le yaşadığı büyük krize rağmen İsrail''e on yıl yasak getiren bir karar almadı. İlişkiler, anlaşmalar önemli ölçüde donduruldu, iptal bile edilmedi. Hindistan ise açık ve net bir karar aldı ve en önemli tedarikçilerinden birini, üstelik nükleer ortağını kapı dışarı etti.
Bu sert kararın sadece rüşvet gerekçesiyle alındığını söylemek zor. Rüşvet bile olsa, 28 Şubatçıların İsrail''e aktardığı sermaye Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk dosyalarından biridir. Öyleyse sadece bu yolsuzluk sebebiyle bile İsrail''le yapılan anlaşmaların tamamen iptal edilmesi gerekiyordu.
İsrail-Hindistan ilişkilerindeki gerilim açısından sadece bir olay hatırlatayım: 26 Aralık 2008''de Hindistan''ın Wall Street''i, finans başkenti sayılan Mombai, dehşet verici saldırılarla maruz kaldı. “Hindistan''ın 11 Eylül''ü” dediler. Kentin en hassas bölgelerine koordineli ve son derece planlı biçimde yönelen saldırılardan elbette Pakistan sorumlu tutuldu. Ama hiç de öyle değildi. Yine genç, çok iyi eğitimli, iyi donanımlı, BlackBerry telefonuyla iletişim kuran saldırganlar denizden gelip kenti cehenneme çevirmişti. Mart 1993''te yine Mombai''de seri bombalar olmuş, borsa vurulmuş, 257 kişi ölmüştü. Mombai saldırısı, FBI uyarısından sadece birkaç saat sonra gerçekleşmişti. Hiç kimse, bunun sıradan bir terör saldırısı olduğuna inanmadı.
Bu ve benzeri devlet destekli terör eylemlerinden sonra İsrail-Hindistan ilişkileri eski havasını kaybetti. Elbette ne olduğunu bilmiyoruz ama rüşvetin çok ötesinde dosyalar açığa çıkmış olabilir..
İsrail''in iki cephede de kaybetmesi sevindirici. Kafamızı kaldırıp biraz da coğrafyanın doğusuna baksak daha neler göreceğiz.
.Humus, Kandahar, sıkılan yumruklar..
00:0013/03/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yemen''de 9-11 Mart tarihlerine arasında, yani sadece üç günde 64 kişi hayatını kaybetti. Ölümler çatışmalardan değildi. ABD''ye ait insansız hava araçlarının “terörist” avının sonuçlarıydı bu. Ölenler ABD''ye göre terörist bölge halkına göre sivillerdi. Beyda bölgesinde sadece Cuma ve Cumartesi günü 58 sivil bu şekilde hayatını kaybetti.
Suriye''den ölüm haberleri geliyor her gün. Rejim ile muhalefet arasındaki çatışmalar bazı bölgelerde yoğunlaşırken İdlib''de 58 kişinin hayatını kaybettiği söyleniyor. Ölenlerin sivil olduğu aralarında çocukların da bulunduğu belirtiliyor. Tabii Şam yönetimi bu iddiaları reddediyor.
Ölümler, BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan''ın Suriye, Katar ve Türkiye temaslarıyla aynı anda gerçekleşiyor. Bu aşamada siyasi arayışlar, stratejik değerlendirmeler anlamsızlaşıyor. Bu ölümler karşısında haklı haksız ayırımının, siyasi ve ideolojik taraf tutmaların ne anlamı olur?
Haber merkezlerine ulaşan görüntüler ürpertici. Kadınlar ve çocuklara ait cesetlere bakmak mümkün değil. Kim, bu görüntülerin varlığını inkar edebilir? Yok saymanın ne anlamı olabilir? Çatışmalarda seken kurşunlarla ölümler başka sistematik, intikam duygularıyla öldürmeler başka. Bunları yok saymak ve bir takım analizlere sığınmak, hepimiz için, bir vicdan muhasebesini zorunlu kılıyor.
İsrail, günlerdir Gazze''yi bombalıyor. Ölenlerin sayısı yirmiye ulaştı. Belki daha da artacak. “Bize havan topu attılar” gerekçesine sığınıp, önceden planlanmış hedeflere saldırı kimi ikna edebilir? Gazze katliamından sonra, Basra Körfezi''nden Akdeniz''e kadar bütün bölgenin hareketlendiği bir dönemde bu saldırılar hiç de iyiye işaret değil. Gazze''de de biz ölüyoruz.
Afganistan''da bir ABD askeri eve girip içeridekileri kurşuna dizdi. İster çıldırmış olsun ister bilerek, dokuz çocuğun cesedi bize ne anlatır? Bir eve girilip insanların teker teker öldürülmesi nasıl hazmedilir? Kur''an''ı Kerim nüshalarının yakılması ile ayağa kalkan Afganistan halkının, bu ölümlerle ABD askerlerine, askeri üslerine saldırmasından daha doğal daha meşru ne olabilir?
Yemen, Suriye, Filistin, Afganistan... Liste uzar gider. Listeye ekleyeceğimiz her ülke ile ilgili bir çırpıda onlarca acı hikayeyi buraya yazabiliriz. İster katliam diyelim ister çatışma.. Sonuç hep aynıdır. Biz ölürüz. Hangi taraf olursak olalım, hep biz ölürüz. Bu bize biçilen kader değildir.
Hatırlayın; Afganistan''da yine ABD askerleri, öldürdükleri Taliban mensuplarının üzerine uyguladıkları muameleyi. Ve bu görüntüleri paylaşmalarını.. İnsan ırkı için utanç verici görüntüler işgalin nasıl iğrençleşebileceğini gösteriyordu. Üzerine pislenen ölü bedenler Afgan insanlarına aitti. Ama Afgan olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yarın aynı görüntüler Somali''de, Suriye''de, Pakistan''da, Yemen''de de ve aklınıza getirmek istemediğiniz ülkelerde de olur. Oldu da.. İşgal böyle bir şeydir. İşgal için gelenlere yüklenen öfke ve aşağılama duygusu böyle bir şeydir. Irak''ta gördüklerimizi ne çabuk unuttuk? Daha önce Alman askerleri ellerinde kafataslarıyla resim çektiriyordu.
Siyasi açıklamalar ne olursa olsun, ne tür soruşturma açılırsa açılsın, nasıl özür dilenirse dilensin, bu askerler Müslüman topraklarına gönderilmeden önce bu ruh haline hazır hale getiriliyor. İnsanları, ülkelerini, kimliklerini, değerlerini, dinlerini, kitaplarını aşağılayacak şekilde motive ediliyor.
İşte burada; ülkelerin çıkarları, jeopolitik hesaplar, günübirlik siyasi şovlar, kitlelerin dostluk ve düşmanlıklara göre formatlanması, demokrasi çığlıkları, içi boş siyasi söylemler, bize dayatılan tehdit algılamaları... Bunların hepsi yalan oluyor.
Bizim payımızı sadece ölüm düşüyor. İster Afganistan''da ister Filistin''de isterse Suriye''de. Dışarıdan gelenlerle içerideki işgalciler aynı yöntemleri uyguluyor. Dışarıdaki nasıl değerler üzerinden aşağılıyorsa, nasıl insanları yok edilmesi gereken unsurlar gibi görüyorsa, içeride efendiliğe alışkın kadrolar da insanlara o gözle bakıyor.
Öyleyse sorun bu iki kötüden birine sığınmakta değil. Biz, kim olursa olsun, insan onurunun yanında olmalıyız. Ölüm nerden gelirse gelsin karşı durmalıyız. Dışarıdaki tehdidi göstererek içerideki zorbalıkları masum gösteremeyeceğimiz gibi, içerideki zorbalardan kurtulmak için de dışarıdan gelen kötülüklere sığınamayız. Bir kötüyü diğer kötüyle dengeleme, yok etme felsefesi, yüz yıldır bu topraklara ölümden başka hiçbir şey getirmedi.
Topyekun isyandan, ayağa kalkmaktan, ortak ve özgür bir dil geliştirmekten, birbirimize sığınmaktan başka biç bir yol yok önümüzde...
Satılık ülkeler, öfke ve isyan..
00:0014/03/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kaddafi''nin ölümünü hatırlıyor musunuz? Sığındığı son şehir Sirte''den kaçarken konvoyu saldırıya uğradığında tahliye borusunda yakalandı. Dövüldü, aşağılandı, yaralandı, linç edildi. "Evlatlarım, ben sizin babanızım. Yanlış yapıyorsunuz. Ben size ne yaptım" şeklindeki yakarışları işe yaramadı. Onu dövenler, linç edenler sevinç çığlıkları atıyordu. Ölümü çok aşağılayıcı, yüz kızartıcı oldu.
Aynı Kaddafi, Libya''dan isyan başlamadan aylar önce, Roma''da, Paris''te en üst düzeyde, şatafatlı ve riyakarca törenlerle ağırlanıyordu. Paris''in göbeğine çadır kurdu, Roma''ya giderken yakasına Ömer Muhtar''ın resmini taktı. Fransa ve İtalya için para kaynağı idi, zenginlikti, doğalgazdı. Nicolas Sarkozy de, Silvio Berlusconi de karşısında ellerini ovuşturuyordu. Çünkü para vardı..
Zavallı adam, bu iki ülke tarafından öldürüldü. Libya''ya hava saldırılarını bu iki ülke başlattı ve yürüttü. Kaddafi''yi onlar devirdi. El üstünde tuttukları Kaddafi''yi birkaç ay sonra bir kanalizasyon tahliye tünelinde yakalatıp öldürttüler.
Sarkozy''nin 2007 seçimlerinde Kaddafi''den aldığı elli milyon dolar yardımın kanıtları ortaya çıktı dün. İslam''dan, Araplardan, Doğu''dan, Güney''den nefret eden Sarkozy, para söz konusu olunca Kaddafi gibi adamları nasıl da el üstünde tutuyordu. Seçim kampanyasını onlara finanse ettiriyordu.
Kaddafi gibi onlarca bölge lideri var, Batılı liderlerin, ABD''li adayların seçim kampanyasını finanse eden. Milyon, milyar dolarlar akıyor bu piyasalara onlarca yıldır. Kendilerinden nefret eden kişileri, kurumları paraya boğuyorlar.
Kaddafi öldü, Saddam idam edildi, Mübarek devrildi, Bin Ali S. Arabistan''a sığındı. Ancak bölge liderleri hala bu para akışını devam ettiriyor. Doğrudan seçim kampanyalarına aktarılan paralar belki de en masum olanı. Milyar dolarlık silah ihalelerinde dönen paralar, yüz milyarlarca dolarlık enerji piyasalarında verilen paylar, yine Batı bankalarına aktarılan yüz milyarlarca dolarla finanse edilen ülkeler, şirketler...
Düzen elli yıldır devam ediyor. Belki de bu düzeni bozanlar tasfiye ediliyor.
Kimin parası bunlar? O ülkelerin, insanlarının parası. Ama her nasıl oluyorsa, bu bölgenin diktatörleri, kralları ülkelerinin sahibi oluyorlar, halkları da yönetilecek, kontrol altında tutulacak köleler. Zenginlikler ülkenin değil, halkın değil zorbaların oluyor ve bunlarla iktidar satın alıyorlar.
Bu coğrafyada düzen; kaynakları paylaş-iktidar garantisi al pazarlığı üzerine kurulmuştur. Ekonomi politikaları, dış politikaları, güvenlik stratejileri, yönetim biçimleri bu kanlı alış veriş üzerine kurulmuştur. Demokrasi projeleri, özgürlük söylemleri, reform vaadleri aynı alış verişin ömrünü uzatma çabasından başka bir şey değildir. Osmanlı siyasal otoritesinin dağılmasından bu yana, düzen böyle kurulmuş, bu coğrafyanın beyinsizleri üzerinden yürütülmüştür.
Sarkozy''nin Kaddafi''den aldığı elli milyon doların kanıtları neyi açıklamaya yeter ki... Belgede her yıl bir trilyon dolar yolsuzluk parası paylaşılıyor. Kimler arasında? Bu paradan kimler ne kadar pay alıyor? Batılı liderlerin, Sarkozy gibilerinin bu "piyasa"daki payları ne kadar? "Piyasa kuralları"na uymayanlara neler yapılıyor? Bilen var mı?
Dün burada, Afganistan''dan Yemen''e, Suriye''den Somali''ye kadar, işgalcilerle yerli zorbalar arasında sıkışan insanlara ölümden başka bir seçenek yok demiştim. Onlarca yıl, "kaynak-iktidar" pazarlığı arasına sıkışanlara demokrasi de özgürlük de refah da verilmedi. Kimsenin böyle bir niyeti de yok. Sıkılan yumruklar ve öfke harekete geçmedikçe de bu düzen bozulmayacak. Liderler değişecek, rejimlere ayar yapılacak ve düzen devam edecek.
Sessizlerin isyanından başka bu düzeni değiştirecek ne bir güç ne de niyet var. Onlarca yıl avutulan, kandırılan, baskıyla kontrol altında tutulanlar kendi yolunu çizmedikçe, kendi sözünü söylemedikçe kurtuluş olmayacak, dünya tersine dönmeyecek.
Bu coğrafyanın kaderi Sarkozy ile Kaddafi arasındaki alış veriş kadar. Para varsa iktidar var. Para yoksa rezil ölümler... İsyan etmemiz gereken nokta burası işte.
22 "casus"un hikayesi...
00:0015/03/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran-Azerbaycan ilişkileri, İsrail-Azerbaycan yakınlaşmasıyla orantılı bir şekilde geriliyor. Suriye ve İran''a yönelik krizle boğuşurken Kafkaslarda sessiz sedasız bir başka kriz kendini hissettiriyor. Ortadoğu''nun kalbindeki kriz ne kadar İsrail-İran eksenli ise Kafkaslardaki yeni tehlike de İsrail-İran eksenli.
Konuyla ilgili son gelişme şu: Azerbaycan''da, İran Devrim Muhafızları adına casusluk yapmakla suçlanan 22 kişi gözaltına tutuklandı. Azerbaycan Milli Güvenlik Bakanlığı; casusluk yapan bir ekibin ortaya çıkarıldığını, tutuklanan 22 kişinin Azerbaycan vatandaşı olduğunu, Azerbaycan''da ABD, İsrail ve bazı Batı ülkeleri elçilikleri ve üyelerine karşı terör eylemi hazırlığında olduklarını açıkladı. Suçlama oldukça ağır: Bu kişiler vatana ihanetle suçlanıyor çünkü.
Yıllardır, İsrail-İran arasında sık sık istihbarat operasyonları yaşanır. Ancak son bir yılda, özellikle son aylarda bu operasyonlar yoğunlaştı. Sadece istihbarat operasyonları değil, suikastler de yoğunlaştı. Öyle ki, bölge ülkelerinin dışına taştı; Tayland, Hindistan gibi uzak bölgelerde de iki ülkeyle bağlantılı saldırılar ve karşılıklı suçlamalar arttı.
Nükleer bilimcilere yönelik İran içinde ve dışında yürütülen suikastlerle ilgili Bakü''ye ağır ithamlarda bulunan, nota veren Tahran, İsrail istihbaratına mensup saldırganların Azerbaycan''dan geldikleri ithamı dikkat çekiciydi. Tahran''daki son saldırıda, bir nükleer uzman, aracına yapıştırılan bir bomba ile öldürülmüştü. İran''a göre Azerbaycan, Mossad''ın ana operasyon üslerinden biri.
Geçtiğimiz günlerde İsrail ile Azerbaycan arasında imzalanan 1 milyar 600 milyon dolarlık silah anlaşması iki ülke ilişkilerini daha da gerdi. Satış, İsrail''in İran''a yönelik saldırı kampanyası çerçevesinde değerlendirildi. 22 Azeri''nin İran adına casusluk yaptıkları gerekçesiyle tutuklanması bu kapsamda değerlendirilmeli. İran ile İsrail, Azerbaycan''da tam anlamıyla bir istihbarat savaşı yürütüyor. Bu savaşın, yeni boyutlarını önümüzdeki aylarda daha net göreceğiz sanki.
Aslında 17 Şubat''ta bu istihbarat savaşıyla ilgili bazı gelişmeleri burada tartıştık. Korkum, Asya ülkelerinde kendini hissettiren terör saldırıları ile İran içindeki suikastlerin daha da yaygınlaşmasıydı. Aynı endişeyi hala taşıyorum. Çünkü ne zaman benzer örtülü operasyonlar uç vermeye başlasa, sonrasında daha büyük suikastler hatta ciddi çatışmalar gelir. Biraz hatırlayalım:
Singapur''u ziyaret eden Ehud Barak''a, bu ülkede suikast yapılacağı, saldırının son anda önlendiği, üç kişinin yakalandığı bildirildi. Singapur kaynaklarına göre zanlıların elinde Barak''ın ziyaret programı bulunmuş. İsrail, hemen olağan şüpheliyi adres gösterdi ve işin arkasında İran ve Hizbullah olduğunu iddia etti.
Aynı günlerde gerçekleşen Bangkong, Tiflis ve Yeni Delhi''deki İsrail misyonlarına yönelik saldırılar ya da saldırı girişimleri de aynı zincirin halkaları sanki. Mesela Bangkong''daki saldırıdan önce Mossad liderinin Tayland''ı ziyaret etmesi, Tiflis''in İsrail için neredeyse askeri garnizona dönüşmesi birlikte düşünülmeli. Gürcistan gibi Azerbaycan''ın da İsrail ilişkilerinin de en yüksel seviyede olması, Tahran''ın Bakü''ye ağrı suçlamalarda bulunması, İran nükleer bilimcilere yönelik saldırıları yapanların Azerbaycan''dan geldiğini iddia etmesi de bu çerçevede değerlendirilmeli…
Peki neler oluyor?
İran ile İsrail karşılıklı örtülü operasyonlar mı yapıyor? Evet… Öyleyse bu saldırıların sonu nerelere uzanır? Nerelere uzanacağını bilemiyoruz ama Bakü''de bu örtülü çatışmanın yeni halkası ortaya çıktı bile. Bu ülkelerin hepsinin, İsrail''le yakın ilişki içinde olması dikkat çekici. “Barak''a bile suikast girişimi olduğu iddia edilebiliyorsa, önümüzdeki günlerde çok daha büyük ve ses getirici operasyonlar olabilir” demiştik.
Bekleyelim: Yakın gelecekte iki ülke arasındaki örtülü savaşın çok daha can alıcı sonuçlarını göreceğiz. Belki Bakü''de belki Tiflis''te belki Lübnan''da ya da iki ülkenin yakın ilişkiler içinde olduğu başka ülkelerde…
“22 casus”un hikayesi bu çerçevede değerlendirilmeli…
Esad için geri sayım mı?
00:0016/03/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
15 Mart, Suriye''de isyanın başladığı gün. Şam''da, “hürriyet” isteyen bir gruba güvenlik güçlerinin müdahalesiyle başlayan isyan dalgası, Lübnan ve Ürdün sınırına sonra da Türkiye sınırındaki yerleşim bölgelerine yayıldı. Özgürlük sloganlarına kurşunla cevap verildi.
Ortadoğu tipi liderlik ve rejimlerin geleneksel refleksine Suriye''de en açık ve çarpık haliyle tanık oluyoruz şimdi. Değişimi güçle, silahla bastırma, kitleleri korkuyla dizginleme, ülkeyi koruma adı altında o ülkede yaşayanların ezici çoğunluğunu “dış düşman” gibi algılama ve yok etmeye ayarlı bir güç gösterisi bu.
Öyle ki; kasaba ve köyleri içindekilerle birlikte yok etmeye, dünyaya Felluce örneklerini hatırlatmaya, sistem içinde örgütlenmiş çeteler üzerinden sivil kıyımlara imza atmaya, ülkenin tamamına sahip olma yerine belli bir zümrenin temsilcisi gibi davranmaya, toplumun geri kalanını korku ile sindirmeye ya da ezmeye girişen bir devlet var karşımızda. Daha doğrusu devlet özelliğini hızla kaybedip örgüt olmaya doğru giden bir yapı…
Bir yıl içinde Arap dünyasını kaybetti, bölgede yakın olduğu ülkeleri kaybetti, Batı''da zaten dostu yoktu, Asya ülkelerinin sempatisini kaybetti. Rusya, Çin ve İran dışında dünyayı karşısına aldı. Şam boşaldı, büyükelçilikler terkedildi. Bir devletin, her ne olursa olsun, kendi insanlarına reva gördüğü dışlama, bağlılığından emin olmadığı kitleleri yok etme mantığı hiçbir şekilde kabul edilemez.
Bu haldeyken bile, “bize uluslararası komplo kuruluyor” yakınmalarının hiçbir anlamı olmayacaktır. Eğer komplo kuruluyorsa, eğer Suriye işgal edilmek isteniyorsa, eğer bu ülkede iç savaş çıkarılmak isteniyorsa bunun zeminini şu anki Şam yönetimi oluşturuyor. Saddam da, Kaddafi de aynı hatayı yaptı. Söylediklerinin önemli bir kısmı doğruydu. Ama şunu göremediler: İşgal yerli zorbaların zaaflarından beslenir, onların hatalarıyla mümkün olur.
Şam yönetimi aynı şeyi yapıyor. Dış tehdide karşı insanlarıyla barışma yerine tehdit gördüklerini yok etmeye girişiyor. Hep söyleriz; bu coğrafyanın insanları dış tehditle içerideki zorbalar arasına sıkışmıştır. Sonuç itibariyle iki kötülük de aynı noktada buluşuyor. Baas ya da başka bir rejim; bağımsızlık-egemenlik-istikrar adı altında kendilerini ülkenin mutlak sahibi görüyor, ülkeyi yönetme hakkının münhasıran kendilerine ait olduğuna inanıyor. Geri kalanlar sadece yönetilecek olan yığınlar. Bu yüzden de, köy ve kasabaları içindekilerle birlikte yok ederken “insan” kaybını hiçe sayıyor.
Suriye için yolun sonuna gelindi mi? Bu aşamadan sonra Esad''ın ya da ülkeyi elinde tutan sistemin eski haline dönmesi, istikrarı ve ülke bütünlüğünü güvenceye alması, meşruiyet sağlaması mümkün değil. Buna kendileri bile inanmıyor. Artık her geçen gün bu iktidar için bir geri sayımdır.
Direnmeleri daha çok kan demek ki, bu onların umurunda bile değil. Ülkenin tamamına sahip olmaktansa bir bölümüne sahip olmayı, toplumun tamamını yönetmektense bir bölümünü yönetmeyi hayal ediyorlar. Ancak, uygulanan yöntem ve gelecek günlerde yaşanacaklar, çok daha azına sahip olmalarına bile izin vermeyecektir.
Bölgesel denklem hesapları, harita değişikliklerine neden olabilecek güçteki Suriye''nin stratejik pozisyonuna yatırım yapılması bir gelecek güvencesi vermeyecektir. Esad yönetimi şu an tipik bir soğuk savaş dönemi stratejisi izliyor. Ama son yirmi yılda, bu tür stratejilere yatırım yapan her ülke ve lider kaybetti.
Rusya, Çin ve İran''ın verdiği destek Şam yönetimini ayakta tutar mı? Şu ana kadar tuttu. Bundan sonra ne olacağına çok dikkat etmek gerekiyor. İran hariç, Rusya ve Çin desteğinin bu güvenceyi uzun süre vermeyeceğinin işaretleri bir yıl sonra ortaya çıkmaya başladı.
Çin Başbakanı Wen Jiabao, ülkesinin Suriye''de taraf olmadığını söylerken, “Arap Baharı''nın önünde hiçbir güç duramaz” açıklamasının da Çin''den gelmesi dikkat çekici.
Ancak asıl dikkat çekici olan Rusya''dan gelen sinyaller. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Suriye''ye silah verdiklerini ancak bir dış müdahale olursa rejimi savunmak için asker göndermeyeceklerini açıkladı. Dahası, “Esad reformlar için çok geç kaldı” ifadesini kullandı. Rusya, son yirmi yılda, bu bölgedeki bütün müdahalelere şiddetle direnmiş ancak son anda yapılan pazarlıklarla geri adım atmıştır.
Bunun son örneğini Libya''da gördük. Suriye her ne kadar Rusya için çok hassas bir durum olsa da, Rusya''dan benzer bir sonuç göreceğimize inanıyorum. Moskova üzerinde yoğunlaşan uluslararası baskı, iki yüze yakın insan hakları örgütünün çağrısı değil kastettiğim.
Rusya ve Çin''den gelen sinyaller, Esad''ın yalnız bırakılacağına işaret ediyor. İki ülkenin desteğini çekmesi Şam''ın direncini ciddi oranda kıracak, büyük oranda yolun sonu anlamına gelecektir
İşte o zaman, Şam yönetimi için sığınacak tek yer kalıyor, İran. İran''ın Suriye''deki iktidar grubuyla ittifakı ise, iç savaşın yoğunlaşması, kimlik eksenli çatışma ve Sünni dünya ile hesaplaşma anlamına gelebilir. Bu da, tehlikeli, uzun süreli ve acı verici olabilir. Ancak bu destek de, Şam''daki iktidarın ömrünü uzatmayacak, sadece çatışmanın niteliğini değiştirecektir...
Korkulan oldu, bölündük..
00:0020/03/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hindistan; yolsuzluk yaptıkları, rüşvet verdikleri iddiasıyla İsrailli şirketleri on yıllığını savunma ihalelerinden men etti. Stockholm Uluslararası Barış Enstitüsü''nün yayınladığı son silahlanma raporuna göre, dünyada en fazla silah alımı yapan ülke Hindistan. Özellikle de yıllardır İsrail''le ortak nükleer silah çalışmaları yapmasıyla bilinir...
Bu gelişme küresel güç kaymaları açısından aslında çok şey anlatıyor. Ama hepsi bu değil. Asya''nın yükselen gücü, Asya''daki silahlanma yarışı, Hindistan''ın İsrail askeri teknolojisine bağımlılığının ortadan kalkması. İsrail''le Asya NATO''su kurmaya çalışan bir gücün farklı seçeneklere yönelmesi ve daha bir çok şey.
Ama şaşırtıcı olan bunlar değil.
Bu olaydan sonra ABD, İran''la ticareti kesmediği gerekçesiyle Hindistan''ı yaptırım uygulamakla tehdit etti!
Petrol başta olmak üzere iki ülke arasındaki ticarete son verilmesi için baskı altına alınan Hindistan''a; “İran''la ticari ilişkilere son vermezsen, İran''la bankacılık işlemi yapan Hindistan bankalarının ABD bankacılık sistemi ile ilişkileri kesilecek” tehdidi iletildi.
Burada mesele İran''la ticaret mi yoksa İsrail''in savunma ihalelerinden men edilmesi mi? Peki, bütün baskılara rağmen; İran''la ticareti daha da artırmaya çalışan, İran''a uluslararası finans sistemine erişim sağlamakla suçlanan Türkiye, İsrail''le askeri ilişkileri dondurduğu için benzer bir tehditle yüz yüze gelebilir mi?
Bekleyip göreceğiz...
Bu örneği neden verdim? Devletlerin birbiriyle hesaplaşmalarına neden olan gerçek ilişkileri yansıttığı için... Siyasi ve diplomatik söylemlerin çoğu zaman gerçeği yansıtmadığını göstermek için...
Daha yakın bir örnek verelim:
Suriye''nin sınır bölgelerindeki çatışmalar merkeze ulaştı. Şam''ın kenar semtlerinden birkaç gündür çatışma haberleri geliyor. Suriye''deki değişim çabasının öncü ülkesi haline gelen Türkiye, diplomatik misyonlarını boşaltıyor, vatandaşlarından bu ülkeyi terk etmelerini istiyor. Ankara, sürecin başından bu yana tartışılan “tampon bölge” planının somutlaşacağına yönelik açık işaretler veriyor. Türkiye için Şam yönetiminin devrilmesinden başka bir seçenek yok artık.
Peki Irak''a ne oluyor? Ne oluyor da Türkiye''ye yönelik sert politikalar uyguluyor? Nuri el Maliki yönetimi, Sünnilerle arayı açarken, Tarık Haşimi''yi hapsetmek için Kuzey''e ve Türkiye''ye sert mesajlar verirken, Suriye''yi sanki kendi eyaleti gibi sahipleniyor.
Muhaliflere yönelik sert açıklamalar, onları El Kaide olarak suçlama, “Şam yönetimi devrilirse bölgesel savaş çıkar” şeklindeki uyarılar, Türkiye''yi Suriye''yi istikrarsızlaştırma ile suçlama gibi, Şam''ın sözcüsü gibi hareket ediyor. Irak''taki Sünni aşiretleri, Suriye''deki muhaliflere silah, Irak''taki savaşçı grupları Suriye''ye geçmekle itham ediyor. vermekle
İran''la tam ittifak halinde, Irak''ın parçalanmasına yol açacak politikalara girişiyor, Türkiye karşıtı tutumunu keskinleştiriyor. Neden?
“İran-Suriye aksı”, bugünkü Ortadoğu denkleminin bel kemiği. Suriye''nin düşmesi İran''ı ciddi oranda zayıflatacak. Tahran buna hiçbir zaman razı olmayacak, “Suriye kartı”nı elinden kaçırmak istemeyecek. “Aks”a yeni bir üye, hem de Suriye''den çok daha güçlü bir üye katıldı şimdi; Irak... Suriye düşerse Irak öne çıkacak, İran''a kalkan olacak.
Bu yüzden iktidarda kaldığı sürece Maliki''nin Türkiye karşıtı duruşu daha da keskinleşecektir. Neden? Cevap, kabul edilmesi zor olsa da gayet net: Kimlik eksenli ayrışma, bölgesel kutuplaşma... Yoksa Bağdat yönetiminin ABD karşıtlığından değil.
Buraya kadar söylenenleri de çokça tartıştık.
Buradaki sürpriz başka: ABD, İran''dan Irak''a giden uçakların Suriye''ye silah taşıdığından endişe ediyormuş! Eğer böyle bir endişe varsa, yakında bazı “uçak kazaları” yaşanması muhtemel. Irak''ta hava savunma sistemleri bulunan ABD''nin İran uçaklarını araması, silah bulması, bu silahların Suriye''ye nakledildiğini öne sürmesi de muhtemel. İran''dan Suriye''ye giden uçakların Türkiye tarafından indirilip aranmasını hatırlayalım...
Daha işgal tam bitmemişken ABD ile yeni Bağdat yönetimi farklı yönlere yelken açıyor. Bağdat İran yanında saf tutarken, Suriye''yi savunurken ABD bu iki ülkeye de müdahale çizgisinde.
Peki bu ayrışma ne tür sonuçlara yol açar? Bağdat ABD inisiyatifinden tamamen çıkar ya da Maliki devrilir. Irak''taki Sünnilerle Suriye Sünnileri yakınlaşır. Bağdat''la arası açılan kuzey Irak Kürt yönetimi, Sünni ülke ve çevrelere yakın durmaya başlar.
Öyleyse şunu itiraf edebiliriz: Bölge kimlik eksenli bölünme yaşıyor. Irak iç savaşında tanık olduğumuz şey Suriye ile yaygınlaşıyor, Şii ve Sünni olarak bölge ikiye bölünüyor...
Kulağa çok kötü geliyor değil mi? Ama gerçek. Hayal dünyasına kapılmayalım; bugün bölgedeki bütün ayrışmalar kimlik/mezhep üzerinden yürütülüyor. İstediğimiz kadar “mezhep ayrışması istemiyoruz” diyelim. Durum budur...
Hindistan-İsrail-ABD örneğinde olduğu gibi, devletlerin geleneksel politik söylemlerinden daha çok, birbiriyle bağlantısızmış gibi görünen hareketleri bir çok şeyi ele veriyor. Suriye meselesi de, küresel ölçekte saflaşmalara yol açtığı gibi bölgesel ölçekte ayrışmaları pekiştiriyor.
Bu yüzden, söylemlere saplanıp kalma yerine, her hareketi okuma becerisini kazanmak zorundayız. Gerçeği ve geleceği ancak böyle görebileceğiz...
Evet, bölündük... Zihinlerimizde, kalplerimizde ayrıştık...
NOT: Suriye''de rehin tutulan gazeteciler Adem Özköse ve Hamit Coşkun''la ilgili kamuoyu hassasiyeti dorukta. Medya olarak bizler konuyu gündemde tutmaya devam edeceğiz. Türkiye kamuoyunu zaten kaybetmiş bir ülkenin kamuoyu baskısını önemsemesi beklenemez. Sonuç Dışişleri Bakanlığı''nın çabaları ve özel görüşmelerle gelecek. Yakın zamanda bırakılacaklarını umuyorum ve buna inanıyorum.
Suriye için "Misak-ı Milli"
00:0027/03/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya ve İran, Beşşar Esad ve Suriye''deki rejimi kurtarabilecek mi? İki ülkenin “stratejik değer” tanımı için göze alabileceği şeyler neler olabilir? İran aktif olarak Suriye''de. Rusya''nın da, Tartus''taki askeri üssü dışında, özel birliklerini bu ülkeye gönderdiği, her türlü istihbarat desteği verdiği biliniyor. İki ülke de, tahmin edilen bütün alanlarda Esad yönetimi ile omuz omuza savaş veriyor.
Tabii bir de PKK''nın ve PJAK''ın Esad yönetimi ile ortak hareket etmesi var. Kuzey Irak yönetimi, Mesud Barzani Suriye''de değişimi desteklerken PKK''nın açıkça Baas yönetimiyle ortaklık yapmasının ne tür sonuçlar vereceği aslında tahmin edilebiliyor. PKK''nın kaybeden bir güce dayanması, Kuzey Irak yönetiminin Türkiye ile ortak zeminde hareket etmesi, yine Irak''ta Şii yönetim ile Sünni Araplar ve Kürtlerin ayrışması, “yeni durumlar”ın ortaya çıkmasına yol açacak.
Bu “yeni durum”lar arasında PKK ile daha aktif ve verimli mücadele, Kuzey Irak ile Türkiye arasında yakınlaşma, Sünni Araplar ile Kürtler arasında yakınlaşma, Irak Başbakanı Nuri el Maliki''nin etkisizleştirilmesi var. Mesud Barzani''nin ABD ziyaretinin esas konusunun bu olacağı söyleniyor.
Ortada şöyle bir güç haritası, dayanışma hattı var: İran, Bağdat''taki Maliki yönetimi, Esad yönetimi ve Hizbullah... İran''ın gücü buradan geliyor. Suriye yönetiminin çöküşünü geciktiren şey de bu güç birliği. Suriye, zincirin halkalarından biri. Bu halka koptuğunda İran çok zarar görecek. Tahran, bu yüzden, bedeli ne olursa olsun Şam yönetimini ayakta tutmak için direniyor.
Peki ne olacak?
Türkiye, tarihinde ilk kez bir ülkede değişimin öncü gücü oldu. Tek adam, azınlık yönetiminden toplumun bütün kesimlerinin temsil edildiği demokratik bir Suriye için seferber oldu. Ankara''nın bakışına göre; Esad ya gidecek ya gidecek. Bundan başka bir ihtimale şans verilmiyor. Gitmesi tamamen zamanlama konusu.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın G. Kore''de ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmenin sonucu da bu. Silah dışında bütün yardımların yapılması kararlaştırıldı. Bu yardımların içine istihbarat desteği, muhabere desteği ve Suriyeli silahlı güçlerin savaş kabiliyetini artıracak her tür yardım giriyor olmalı. Bir süre sonra açık silah desteğinin de gelebileceğini öngörebiliriz. Yani, süreç bundan sonra çok daha hızlı ilerleyecek.
Öyle de oluyor..
Dün İstanbul''da başlayan Suriyeli muhalifler toplantısının ana konusu, muhalif grupları ortak bir şemsiye altında toplamak. Bütün grupların, Suriye Ulusal Konseyi etrafından birleştirilmesi amaçlanıyor. Etnik, mezhep ve din ayırımı yapmaksızın bütün gruplar toplantıya çağrıldı. İki yüz kişinin katıldığı toplantıda bir siyasi vizyon oluşturulması, yol haritasının çizilmesi hedefleniyor. En önemlisi de bir “ortak belge”nin ortaya çıkacak olması.
Bu “belge” Suriye''nin “Misak-ı milli”si olacak ve geleceğin Suriye''si bu belgeye göre şekillenecek.
İkinci hedef ise, Özgür Suriye Ordusu ile Ulusal Konsey arasındaki ilişkinin netleştirilmesi. Bu çerçevede, muhalif silahlı güçlerin Ulusal Konsey''e bağlanması, küçük gruplar ya da çete görünümünden kurtulup düzenli birlikler haline getirilmesi hedeflenmiş.
1 Nisan''da yapılacak Suriye''nin Dostları toplantısında ise çok daha kesin bir karar alınacak: Bu tarihten itibaren muhalefet, Suriye halkının tek meşru temsilcisi kabul edilecek. Muhtemelen, Suriye yönetimini, sistemi kilitleyecek uluslararası ölçekte çok daha ciddi kararlar çıkacak bu toplantıdan.
Göstergeler, Suriye''deki değişimin öncüsü ülkeler için konunun zamanlama meselesi olduğu yönünde. Rusya''nın yumuşama sinyalleri not edilirse, Suriye yönetiminin arkasında İran ve Irak''taki Şii yönetim dışında pek kimse kalmamış gibi görünüyor.
Herkes kendi kararını vermiş. Kimse geri adım atmayacak. Öyle görünüyor... Oldukça hareketli günler bekliyor bizi...
.En tehlikeli senaryo
00:0028/03/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Suriye ordusu Lübnan''a girdi” haberini görünce yüreğimiz ağzımıza geldi. Muhaliflerle askeri birliklerin çatışması sınır bölgelerinden izlendiği için böyle bir yanlış anlama olmuş ve olay da yalanlandı zaten.
Ancak hemen, “sınır ötesi operasyon” ve “savaşı Lübnan''a taşıma” ihtimalleri ilk akla gelenlerden oldu. Suriye ve bölgeyi bilenler, iki ihtimalin de ne kadar tehlikeli olduğunun farkında. Lübnan''da Hizbullah iktidarda ve Şam yönetimine destek veriyor. Suriye ordusu yıllarca bu ülkede kaldı. Eski Başbakan Refik Hariri suikastinden sonra Birleşmiş Milletler kararı ile Lübnan''dan çıkarıldı. Ardından da Hizbullah-İsrail savaşı çıktı. Lübnan''ın iç yapısı, Şii-Sünni ayrışması Hariri suikastinden sonra tehlikeli bir hal aldı. Suriye yönetiminin Lübnan''da, özellikle de Hizbullah üzerinden, nüfuzu hâlâ mevcut. Öyle ki, muhalif silahlı güçler, çatışma sonrası ya da öncesi, Lübnan''da üslenmeleri Hizbullah''a rağmen pek de kolay olmayacak.
Bir çok açıdan Suriye krizi, savaşın yoğunlaşması Lübnan''ı istikrarsızlığa, iç gerilime sürükleme potansiyeli taşıyor. İran-İsrail savaşının Lübnan''dan yürütülmesi gibi, Suriye''deki kriz de bir gecede Lübnan''a taşınabilir. Suriye sınırlarını aşıp bölgesel boyut kazanabilir. İşte o zaman, çatışmayı önlemek Suriye''de Baas rejimini değiştirmenin ötesinde, İran''dan Akdeniz''e uzanan bir gerilim hatta çatışma hattına dönüşür.
Şu an Şam''da iktidar olanların böyle bir senaryo üzerinde çalıştıklarından hiç kuşkum yok. Devrileceğini anladığı anda, Esad yönetimi, İran''la birlikte, Lübnan''da bir şeyler deneyecektir. Krizi uzak bölgelere yayma, Şam üzerindeki baskıyı hafifletecektir. Ancak devrilmesini önleyebilir mi? Sanmıyorum. Sadece erteleyecektir.
Suriye meselesinde tehlikeli senaryo, bu yüzden Lübnan''dır. Bu, Hizbullah açısından da böyle.. Esad yönetiminin devrilmesi Lübnan''daki Hizbullah''ı besleyen kanalları önemli ölçüde kısıtlayacağı, İsrail karşısında savunmasız bırakacağı için Hizbullah yönetiminin bu senaryoya pek de soğuk bakmayacağı tahmin edilebilir.
İkinci tehlikeli senaryo ise Irak''tır. Nuri el Maliki yönetimindeki Bağdat, ülkenin tamamını yönetme yerine Kürtleri ve Sünni Arapları dışlayıcı bir pozisyona girdi. Son aylarda, özellikle de Suriye meselesinin tırmanmasıyla Maliki''nin bu tutumu daha da belirginleşti. Bağdat Esad''ı desteklerken Sünniler muhalefeti destekliyor. Her iki kesim de birbirini Suriye''ye silah sevketmekle suçluyor. Şu anki Bağdat hükümeti, Şam yönetiminin devrilmemesi için yine İran''la birlikte elinden geleni yapacaktır. Dolayısıyla, çatışmaların iki ülkeye sıçrama ihtimali var. Özellikle, bölgenin en hassas en kırılgan ülkesi Lübnan''a azami dikkat etmekte fayda var.
Türkiye''de muhalefeti birleştirme toplantıları devam ederken, 1 Nisan''da “Suriye''nin Dostları Toplantısı” başlamadan önce Lübnan sınırındaki gelişme ve BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan üzerinden yürütülen planın Esad yönetimi tarafından kabul edilmesi ne anlama geliyor?
Türkiye''deki çalışmalar sekteye uğramayacak, kararlılıkla devam edecek. 1 Nisan toplantısı sonrası ciddi kararlar açıklanacak. “Tampon bölge” belki de ilk somut adımlardan biri olacak. Suriye, Annan Planı''nı kabul etse de, operasyonlara devam edecek. Lübnan gibi daha tehlikeli kartları devreye sokmaktan çekinmeyecek. “Evet” kararı sadece zamana oynamaktır çünkü. Rusya ve Çin''in de “olabilir” dediği Annan Planı, ateşkesi öngörse ve çözüm için ilk adım görülse bile bir süre sonra daha etkisiz bir seçeneğe dönüşecek.
Görünen resim, yönetimin devrilmesi ya da yönetimi devirmek isteyenlerin geri adım atması dışında bir seçeneğe şans vermiyor. Kimsenin geri adım atmaya niyeti yok, olmayacak da. Bu, bölgesel güç haritasını değiştirmeyi amaçlayan bir mücadele. Elbette bir istihbarat rejiminin tasfiyesi, Suriye halkına demokrasi ve özgürlük sağlanması, ülkede tüm tarafların temsiline imkan tanıyan bir yönetimin işbaşına gelmesi amaçlanıyor. Ancak bundan ötesi de var..
Ötesi, İran''dan Akdeniz''e uzanan hattı kırmak. Bu yüzden de, her türlü tehlikeli senaryo ihtimal dahilinde. Irak''ta eksenli ayrışma, ateşin Lübnan''a sıçraması gibi. Kaybetmek üzere olduğunu anladığı anda Suriye yönetimi bütün bu senaryoları denemek isteyecektir.
.Suriye satrancı, İsrail"e askeri üs
00:0030/03/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son bir haftanın baş döndürücü trafiğine bakalım ve Suriye''den Azerbaycan''a bütün bölge nasıl da sarsılıyor görelim.
- Başbakan Tayyip Erdoğan, Güney Kore''de ABD Başkanı Barack Obama ile görüştü. Öncelikle gündem, Suriye… İki ülke öteden beri Suriye konusunda çok yakın işbirliği yürütüyor. Sonuç; muhalefete silah dışında yardım yapılacak. Müdahale öngörülmüyor, “şimdilik” silahlı destek verilmiyor. İkinci adımın silahlı destek olacağını tahmin etmek güç değil. İlk adım çerçevesinde yapılacak yardımların güvenliğinin sağlanması da bir tür müdahale anlamına geliyor tabi.
- Bu görüşme ile aynı günlerde Suriye muhalefeti İstanbul''da toplandı. Tüm tarafların davet edildiği toplantının amacı Suriye için “misak-ı milli”, geleceğin Suriye''sinin nasıl olacağına dair bir yol haritası oluşturmaktı. Muhalefet birleştirilecek, silahlı kanat Ulusal Konsey''e bağlanacaktı. Kürtler ikna edilemedi, küçük firelerle önemli mesafe alındı. Muhalif gruplar arasındaki farklılıkların bir toplantıda giderilmesi elbette mümkün değildi.
- Zamanlamaya bakın ki, Suriye yönetimi tam da bu sırada Annan Planı''nı kabul ettiğini açıkladı. Rusya ve Çin''in de destek verdiği plan öncelikle ateşkesi öngörüyor. Daha sonraki süreç açısından bu da bir “ilk adım” niteliğinde. Şam yönetimi belki de İran ve Rusya''nın telkinleriyle kıvrak bir manevra yapıp sert rüzgarların yönünü değiştirmeyi amaçladı. Tarafların pozisyonuna dikkat edenler, kabul edilen planın uygulanmasının zor olduğunda hemfikir. Ya da bir adım sonrasının belirsiz olduğundan…
- Bir sonraki sahne: Erdoğan G. Kore''den İran''a geçti. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile dini lider Ali Hamaney''le biraraya geldi. Bu yazı yazıldığı ana kadar, Erdoğan-Ahmedinejad görüşmesine dair hiç bir açıklama gelmemesi dikkat çekici. Tabi bu, endişeleri artıran bir durum. İki ülke arasında elbette konuşulacak çok şey var: İran''ın nükleer meselesini savaşa dönüştürmeye çalışanlar ile çözüm arayanlar arasındaki mesafe kapanması gerekirken daha da açılıyor.
- Nükleer müzakerelerin İstanbul''da yapılması önerisi bir tarafa, Suriye konusunda Türkiye ile ortak hareket eden ABD, İran konusunda da benzer bir ortaklık istiyor. ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, bu yüzden “Türkiye''nin bu konuda bir karar varmasını bekliyoruz” diyor. Artık nasıl anlarsak..
Ambargonun, özellikle de finansal sistemi felç edecek yaptırımların uygulanması yönünde Ankara üzerinde yoğun baskı var. Türkiye-İran ilişkilerinde kırılmaya yol açacak bir kavşakta Türkiye. ABD''nin dediğini yaparsa İran''la ciddi sıkıntılar yaşayacak, yapmazsa, en azından Suriye konusunda sıkıntı yaşayacak.
- Türkiye ile İran''ın Suriye konusunda yaklaşımları taban tabana zıt. Tahran, Şam yönetimine tam destek verirken Türkiye bu sistemin değişmesini istiyor ve bu yönde girişimlere öncülük ediyor. ABD''nin İran''la ilgili istekleri ve Suriye konusundaki farklılık Türkiye-İran ilişkilerinde ne tür sonuçlara yol açar? Bu iki konu oldukça ciddi sorunlara yol açabilir. İki ülke ilişkilerinde ciddi sıkıntılara neden olabilir.
- Bunları yazarken aklıma şu geliyor: Türkiye-İsrail gerilimi bir hayal kırıklığından kaynaklandı. İsrail-Suriye görüşmelerine aracılık eden Türkiye, bu ülke tarafından aldatıldı. O günden bu yana da ilişkiler düzelmiyor, düzelmesi de zor görünüyor. Türkiye-Suriye arasında da böyle bir hayal kırıklığı yaşandı. 2003 yılından bu yana Suriye''ye arka çıkan Türkiye, Reformlar konusunda aldatıldığını düşünüyor. Erdoğan''ın “Esad bize çok yalan söyledi” mealindeki sözü de bu hayal kırıklığını yansıtıyor.
- Üçüncü hayal kırıklığı İran''dan gelebilir. Bütün uluslararası platformlarda İran''ın nükleer teknoloji hakkını savunan Ankara, Suriye meselesinde İran kaynaklı derin bir hayal kırıklığı karşı karşıya kalabilir. İki ülke ilişkilerinde anlaşmazlıklar var ve hiç olmadığı kadar uç noktalara gelinmiş durumda.
- Konuyu dağıtmadan bir sonraki sahneyi not edelim. Bütün bunlar olurken Bağdat''ta Arap Birliği Zirvesi yapılıyor. Suriye ve İran''la aynı çizgide bulunan merkezi Bağdat yönetiminin ev sahipliğindeki zirveden Suriye ile ilgili bir sonuç çıkar mı? Daha önceki Arap Birliği kararlarının sonuçsuz kalmasını hatırlayarak bir karara varabiliriz.
- Yukarıda not ettiklerimizin hepsi bir hafta-on gün içinde gerçekleşti. Bölge odaklı nasıl bir mücadelenin verildiğini, nasıl bir ayrışma yaşandığını, bölge üzerinde nasıl bir güç savaşı yaşandığını sadece son on güne bakarak anlıyoruz.
- Ve son not: Azerbaycan''ın İran sınırına yakın bölgede İsrail''e askeri üs verdiği iddiası dün bütün bölgede bomba etkisi yaptı. Bakü''nün silah alımları dışında güvenlik stratejilerini İsrail''e emanet etmesi, İran''a saldırı hazırlıklarına ev sahipliği yapması bir başka cepheyi şimdiden açmış gibi. Rusya''nın son günlerde Dağıstan''a asker sevketmesinin bu olayla bir bağlantısı olabilir mi?
- Nasıl bir hız, nasıl bir mücadele, nasıl bir güç çatışması… Sanki bütün bölge alarm durumunda…
.Türkiye"ye saldırı tatbikatı?
00:003/04/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Burnumuzun dibinde bir tatbikat yapılıyor. İsrail donanması neredeyse Türkiye karasularında geziniyor. Haritayı açıp, Meis adasının nerede olduğuna bakanlar, neden söz ettiğimizi görecektir. ABD, İsrail ve Yunanistan''ın Akdeniz''de ve Türkiye sınırlarına yakın bölgede yürüttüğü tatbikatlar nedense Türkiye kamuoyunun ilgisini çekmedi.
Ankara''nın İsrail''le ilişkileri dondurmasından, bu ülkeyi Anadolu Kartalı tatbikatlarından dışlamasından sonra, Doğu Akdeniz''den Balkanlara hatta Kafkaslara uzanan ve Türkiye''yi "çevreleme" görüntüsü veren gelişmelerle birlikte bakınca rahatsız edici görüntüler çıkıyor ortaya.
Aslında bundan önce Girit açıklarında yapılan benzer bir tatbikatı ve Doğu Akdeniz''deki doğalgaz mücadelesini uzun uzun tartıştık burada. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu''nun 16 Şubat''ta Rum Kesimi''ne yaptığı ziyareti, "askeri üs isteyeceği"ne yönelik iddiaları, bu ülkenin Balkan ülkeleriyle birlikte yürüttüğü askeri ortaklıkları, girişimlerin Türkiye''yi hedef almasını, İsrailli yetkililerin Yunanistan mesailerini hep gündeme getirdik. Bugün konu edindiğimiz tatbikat da işte bu gelişmelerin sonucu ve Türkiye''yi gerçekten çok rahatsız ediyor.
26 Mart''ta Girit''teki ABD üssünden başlatılan, 5 Nisan''da sona erecek tatbikata ABD 6. Filosu ile İsrail ve Yunanistan''dan savaş gemileri ile uçaklar katılıyor. Operasyon özellikle İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi ile perde gerisinde Almanya ve Fransa''nın yer aldığı, Doğu Akdeniz''in yeni keşfedilen dev doğalgaz rezervlerini barındıran bölgelerinde yapılıyor. Bu çerçevede Antalya''nın Kaş ilçesinin hemen karşısında bulunan, Meis adası, belki de tarihinde ilk kez askeri nitelik kazanıyor.
Tatbikatın konusu, yeni enerji kaynaklarına yönelik saldırıyı önlemek. Peki kim yapacak bu saldırıyı? Elbette, söz konusu ülkelerle ciddi krizler yaşayan, çıkar alanlarının tehdit edildiğini söyleyen ve açık tavır alan ülke, Türkiye! Bu yüzden de, Yunan basını, tatbikat simülasyonunda "düşman" gösterilen gücün Türk Hava Kuvvetleri''ni andırdığını yazmış.
Doğru da yazmış... Çünkü bölgedeki zenginliği paylaşan ülkelerin rahatsız ettiği tek ülke Türkiye ve bu rahatsızlık da açıkça ifade edildi hatta iş restleşmeye kadar vardı. Sadece Yunan basını değil, konuyla ilgili hemen bir çok değerlendirmede tatbikatla "Türkiye''ye mesaj verildiği" söyleniyor.
Güvenilir Denizkızı tatbikatları her yıl ABD, Türkiye ve İsrail tarafından yapılıyordu ve bir kurtarma tatbikatıydı. Türkiye-İsrail krizinden sonra ABD-İsrail birlikte yapmaya devam etti. Bu yıl ise Yunanistan İsrail tarafından davet edildi. Adı Noble Dina olarak değiştirildi. Sadece adı değil, kurtarma tatbikatı açık bir saldırı tatbikatına dönüştürüldü. Bunun üzerine Türkiye, 13 Nisan''a kadar devam edecek kendi tatbikatını başlattı.
Bugünlerde Suriye''ye odaklandığımız için, tatbikat ölçeğinin çok ötesine, bölge genelinde neler olduğuna bakmakta biraz zorlanıyoruz. Geçtiğimiz hafta Azerbaycan''ın İsrail''e askeri üs verdiği iddialarını hatırlayalım. Bakü iddiaları yalanladı ama İsrail-Azerbaycan ilişkilerini takip edenler için iddia hiç de şaşırtıcı değil. Aynı şekilde Akdeniz''den Balkanlara uzanan İsrail "etkisi" Türkiye''nin aleyhine büyüyen bir fırtına gibi.
Macaristan, Bulgaristan, Yunanistan ve Gürcistan''la askeri ortaklıklara, havca sahalarının kullanılmasına, askeri teknoloji transferine kadar kapsamlı ortaklıklar, ikili ilişkiler kategorisinin çok ötesine taşınmış durumda. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını İsrail''in karşılaması, F-16 silah sistemleri gibi geniş bir alanda askeri tedarik, Yunan hava sahasının İsrail uçaklarına açılması gibi gelişmeler aslında jeopolitik hesaplarla ilgili ve hepsi Türkiye''nin alanını daraltmaya yönelik.
Ekim 2010''da iki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denedi. Uzun menzilli saldırı tatbikatıydı bu. İran gibi hedeflere yönelik bir tatbikat... Rusya''nın İran''a sattığı ancak engellenen, Suriye''ye verdiği ancak İsrail''in bütün baskılara rağmen engelleyemediği S-300 hava savunma sistemine karşı hazırlıklar yapıldı. İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi''yle de askeri anlaşmalar yaptı. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.
Benzer anlaşmalar; savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi daha bir çok ülkeyle yapıldı. Bu ülkelerin Akdeniz ve Balkan ülkeleri olması dikkat çekiciydi. İtalya ile tatbikatlar, Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan''la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açıldı. Görünüşte Anadolu semaları kendisine kapatılan İsrail, askeri eğitim için geniş hava sahaları buldu.
Doğu Akdeniz''de; İsrail-Rum Kesimi-Yunanistan arasında askeri bir ittifak, Akdeniz ekseni oluşturuluyor. Balkanlar''da; İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan hatta Sırbistan ve Makedonya arasında benzer anlaşmalarla askeri bir alan, eksen oluşturuluyor. İsrail heyetleri, gittikleri bütün başkentlerde, özellikle Balkanlarda "Türk tehlikesi"ne vurgu yapıyor, tarihi önyargı ve korkuları diriltiyor, Türkiye''nin kendileri için nasıl bir tehdit haline gelmek üzere olduğu konusunu işliyor. Doğu Akdeniz merkezli enerji çalışmaları işte bu yeni stratejik sonuçlarından biri.
Bu yüzden "Ege ortaklığın adalarında İsrail füzeleri.. Kime karşı?" diye yazmıştık. "Adalar''dan sonra Kıbrıs''ta da İsrail füzeleri" demiştik. Bu çalışmaların hedefi sanki İran''mış gibi bir görüntü veriliyor. Oysa hedef hep Türkiye idi. Şimdi İsrail savaş gemileri neredeyse Türkiye karasularına giriyor.
Meis neresi? Hadi haritaya beraber bakalım...!
Şeytan!
00:004/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hiperaktif, kurnaz, hırçın, aşırı ihtiraslı, güvenilmez biridir. Kolay yalan söyler, verdiği sözleri tutmaz, değer yargılarından yoksundur, ani ve öngörülemez değişiklikler gösterir, gevezedir.
Siyasi yaşamı hep dalgalı, sorunlu, entrikalarla doludur. Dostlarına ihanet etmekten çekinmez, beraber yola çıktığı insanları kolayca harcar. Müthiş intikamcıdır.
Başında bulunduğu ülkeyi kişisel hırslarına ve bağlı bulunduğu lobinin çıkarlarına göre yönetir. Sadece o ülkenin lideri olmak ona yetmez, küresel ölçekte lider olmayı, tarihe geçmeyi kafasına koymuştur.
İslam''dan ve Müslümanlardan nefret eder. Bütün tezleri, bu çevrelere yönelik düşmanlıklar üzerine kurgulanmıştır. Irkçılığa varan söz ve davranışları vardır, ayırımcı, dışlayıcı ve kışkırtıcıdır. Bu çevreleri insan yerine bile koymaz. O kadar kışkırtıcıdır ki, onları aşağılayıcı sözler sarfetmekten çekinmez. Bu sözleriyle binlerce insanı sokağa dökmeyi başarmıştır.
İçişleri Bakanı iken, Paris varoşlarının alev alev yandığı sırada, Cezayir asıllı Fransız vatandaşlarını kastederek; "Pislikleri, hortumla yıkamaya!" ant içmişti. "Pislikler", Kuzey Afrikalılar ve Müslümanlar oluyordu. IMF eski Başkanı Dominique Strauss-Khan onun gazabından kurtulamadı ve geceliği bin dolar olan otelde bir hizmetliye yönelik tecavüz iddiasıyla Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olması engellendi.
Hep, "bu adamın sonu nasıl olacak" diye düşünmüşümdür. Normal bir son olmayacağına, skandallarla sona ereceğine, bir yerde duvara toslayacağına inanmışımdır.
ABD aşırı sağı ile İsrail aşırı sağının ortak çabası sonrası iktidara geldi, Cumhurbaşkanı oldu. Seçilir seçilmez ülkesinin siyasi duruşunu sarsıntılı bir şekilde değiştirdi, bu çevrelerin çıkarlarına hapsetti. İslam düşmanlığının liderliğini onlardan aldı. Siyasi rakiplerini birer birer itibarsızlaştırdı, haklarında yolsuzluk soruşturmaları açtırdı ve yargıladı.
Kendisiyle ilgili bir çok sıfat kullandım burada. Hepsi uyuyor ona. Ancak bir zamanlar arkasına sığındığı kişi olan Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, onun için en iyi tanımlamayı yaptı, en doğru ismi buldu: "Hayatımda gördüğüm en büyük şeytan!"
22 Nisan''da Fransa''da seçim var ve Nicolas Sarkozy fırtına gibi esiyor. Komplolar hazırlıyor, senaryolar uyguluyor, kitlesel öfke ve ayrıma tezlerine yatırım yapıyor, "İslam tehdidi" korkusu yayıyor, yabancı düşmanlığı ile oy toplamaya çalışıyor. Müslümanlara ait evleri basıyor, insanları sınır dışı ediyor.
Bir hafta içinde Kuzey Afrika kökenli üç Fransız askerini, bir Yahudi okulu önünde üçü çocuk bir dört kişiyi öldüren Muhammed Merah, kuşatıldığı evin camından atlarken kurşun yağmuruna tutulup öldürüldü. Bir çokları, Merah''ın Fransız istihbaratına çalıştığını, kullanıldığını ve yok edildiğini düşünüyor. Bazıları da, Yahudi karşıtlığı ve İslam düşmanlığı üzerinden oy avcılığı yapan Sarkozy''e bağlı unsurların ortak senaryosundan söz ediyor.
Her seçim öncesi Fransa''da benzer operasyonlar oldu. Daha önce burada tartıştık, hatırlayalım: 9 Şubat 2007, Fransa''da PKK''ya yönelik kapsamlı bir operasyonu yapıldı. 5 Şubat''ta bazıları PKK''nın üst düzey sorumluları olmak üzere 14 kişi gözaltına alındı. Peki olay nasıl gelişti, seçimlerle ilgisi neydi? Nedim Sever''in Fransız istihbaratıyla ilişkileri aslında her şeyi ortaya koyuyordu. Rıza Altun''un yardımcısı Atilla Balıkçı, Fransız istihbaratıyla bağlantıları olduğunu bizzat soruşturmayı yapan hakime bildirdi. Balıkçı, Fransa İçişleri Bakanı ve seçimlerin favori Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy''nin politika danışmanı Ermeni milliyetçisi Patrick Deveciyan''la bağlantılarını anlattı. Fransız istihbaratı, bu görüşmeleri doğruladı.
İşin esası şuydu:
Seçim vardı ve Sarkozy yükseliyordu. Operasyon Sarkozy''yi yıpratmak, gizli ilişkilerini deşifre etmek için bizzat Fransız istihbaratı tarafından tezgahlanmıştı. Siyasi danışmanı Deveciyan üzerinden Sarkozy hedeflendi. Çünkü görüşmeler yapıldığında tarih 2003''tür, o zaman da Deveciyan yine Sarkozy''nin danışmanıdır. Sarkozy bunun intikamını fena aldı. Kendisiyle hesaplaşanları yargı önüne çıkardı. Peki kavga bitti mi? Hayır. Seçimlere az bir zaman kaldı. Yeni senaryolar, yeni dosyalar görecek gibiyiz.
Müthiş bir Türkiye karşıtlığı var. Gerek Ortadoğu''da gerekse Avrupa Birliği çerçevesinde her gelişmede Türkiye''nin önüne dikilen bir isim Sarkozy. Mesela; başaramadığı "inkar yasası" sadece Ermeni meselesine duyulan hassasiyetle sınırlı değildi. Sadece seçime endeksli de değildi. Yasa, iktidara geldikten bu yana şiddetini artıran; Türkiye ile hesaplaşma, Türkiye''yi kendi bölgesinde sınırlama, hasım belleme, Fransa çıkar alanlarına yönelik tehdit görme gibi hastalıklı bir bakışın göstergesiydi.
Türkiye''yi AB dışına itme, Fransa''nın eski sömürge ülkelerine yönelik ilgisini kırma, nüfuz gelişmesini durdurma, bölgesel projeleri dinamitleme onun önceliklerinden. İsrail aşırı sağı ile Batı''da yükselişe geçen yeni milliyetçi dalga da ile beslenen bu hesaplaşmacı, kavgacı kişinin hırçınlıklarını artık Fransa bile kaldıramıyor.
"Daima İsrail''in dostu oldum ve olacağım. Fransa, varlığına yönelik her tehdit karşısında İsrail''in yanında yer alacak" der. Neoconlardan daha neocon, İsrail''den daha İsrailci, Amerika''dan daha Amerikancı bir liderdir. Hastalıklı, sorunlu bir kişiliktir.
Chirac''ın; "hayatımda gördüğüm en büyük şeytan" sözü, boş bir söz değildir.
Türkiye-İran: Neler oluyor?
00:005/04/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran''dan Türkiye''ye yönelen açıklamaların son günlerde dikkat çekici bir şekilde keskinleştiğini farkettiniz mi? Tahran, her zamanki dikkatli, bir çok dengeyi gözetir tutumunu önemli ölçüde değiştirdi ve yer yer tehdit edici ifadeler kullanmaya başladı. Bu ifadelerin bir çoğunu, doğrudan söylemek yerine dolaylı yollardan, bu alanda söz hakkı olmayan resmi kişiler üzerinden ulaştırmayı tercih etti.
Bu bazen bir Devrim Muhafızları komutanı bazen de bir milletvekili oldu. Türkiye topraklarında kurulan ABD/NATO füze kalkanını kastederek hedef alabileceğini açıklamaktan çekinmezken, sert karşılık alması üzerine geri adım atıp durumu düzeltmeye çalıştı. Suriye meselesine “farklı” yaklaşımdan nükleer müzakerelere, ABD''nin ambargo kararının uygulanmasından Bağdat''taki Maliki yönetiminin tutumuna kadar bir çok konuda iki ülke arasında bir ayrışma kendini hissettiriyor.
En son Başbakan Tayyip Erdoğan''ın Tahran ziyareti, Mahmud Ahmedinejad ve dini lider Ali Hamaney''le görüşmesi, iki ülke arasında “farklılık” yaşanan konularda yakınlaşmayı amaçlıyordu ama olmadı. Ziyaret sonrasında Tahran''ın tutumu sanki daha da keskinleşti ve Türkiye ile arasındaki mesafeyi açmaya başladı.
Türkiye; İran''dan aldığı doğalgazı yüzde yirmi azaltması, Suriye''deki değişimin baş aktörü haline gelmesi dışında, bütün uluslararası platformlarda İran''ın nükleer meselesini tam destek verdi. Her ülkenin nükleer teknoloji, nükleer enerji hakkı olduğuna, nükleer klübün çifte standart uyguladığına dikkat çekti.
Son olarak “P5 artı 1” ülkeleri ile yapılacak müzakerelerin İstanbul''da yapılması konusunda anlaşmaya varılmıştı. 13 Nisan''da yapılacak toplantı, İran Dışişleri Bakanlığı tarafından onaylandı. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, görüşmelerin İstanbul''da yapılacağını açıkladı. Ancak birkaç gün sonra Tahran''dan çok farklı sesler yükselmeye başladı. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Tahran''ın müzakerelerin Irak''ta yapılmasını istediğini söyledi.
Eğer bu doğruysa ve müzakereler İstanbul''da yapılmazsa, İran nükleer meselede en yakın destekçilerinden birini kaybedecek. Tahran bunu göze almışsa, Türkiye-İran ilişkilerinde bir kırılma olması muhtemel ve bunun bölgeye yansıması oldukça belirleyici olacak.
Bu gelişmenin hemen öncesine dönelim: İran Meclis Başkanı Ali Laricani; İstanbul''da yapılan Suriye''nin Dostları Toplantısı''nı ağır ifadelerle eleştirdi. Katılımcıları “Suriye''nin düşmanları” diye nitelendirdi. Toplantının “İsrail''e nefes aldırmak için yapıldığını” öne sürdü.
Türkiye, bu ifadelerle ilgili Tahran''dan izahat istedi. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi''nin açıklaması şöyle: “Dış politika konusundaki açıklamalar sadece Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkanı ve dini lider tarafından yapılır. Bu açıklamayı, İran''ın resmi görüşü olarak kabul etmeyin.”
Bundan önce, Türkiye''yi huzursuz eden benzer ifadelere Tahran''ın açıklaması hep bu şekilde oldu. “İran, söylemek istediğini dolaylı söylüyor” derken bunu kastettim. Nükleer müzakerenin İstanbul''da yapılması kararı iptal edilirse gerçekten de Türkiye-İran arasında ciddi sıkıntılar yaşanacak. Karar, iki ülke ilişkilerinde belki de dönüm noktası olacak.
Türkiye-İran sınırı, Kafkaslar''dan Basra Körfezine kadar uzanan kuşak, 21. yüzyıl güç haritasında Doğu ile Batı''nın sınırını oluşturuyor. Biz buna “sınır” diyelim siz “cephe” anlayın. ABD ya da Avrupa Birliği''nin bölgeye bakışında cephe hattı Türkiye-İran sınırıdır.
Suriye meselesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin çok ötesinde güçler çatışmasına dönüştü bile. Rusya''nın askeri olarak da Suriye''de olması, İran''ın bütün unsurlarıyla Şam yönetimine destek vermesi ve onu ayakta tutmaya çalışması, İran''dan Akdeniz''e uzanan dayanışma hattına yönelik her gelişmeyi tehdit algılaması, Suriye meselesinin asıl zor kısmının yeni başladığına işaret ediyor.
Türkiye, hiçbir şekilde, Suriye''de değişimden vazgeçmeyecek. Bunu olayların başladığı ilk günden beri söylüyoruz. Aynı şekilde İran da geri adım atmayacak. Bu yüzden de, iki direnç noktası arasında ciddi krizler yaşanma ihtimali oldukça fazla.
Son günlerde Tahran''dan, Bağdat''tan ve Şam''dan gelen açıklamaların neredeyse birbirinin tekrarı olduğu gözden kaçmıyor. Suriye''nin BM Temsilcisi, Türkiye''nin yürüttüğü politikayı “savaş ilanı” olarak nitelendirdi. Nuri el Maliki yönetimindeki Bağdat''ın ve Tahran''ın, ifade etmeseler de benzer şeyler düşündüğüne işaret eden ciddi ipuçları var. Bu iki ülke, Türkiye''nin Suriye''ye gireceğine inanıyor çünkü.
Türkiye-İran ilişkilerinde geçmişte ağır krizler yaşandı. Devrim ihracından ABD-İsrail''in İran''da rejim değişikliği projelerine kadar bölgesel nitelikli her gelişme, iki ülke ilişkilerine yansıdı. Ankara da Tahran da, müthiş bir basiret ve tarihsel tecrübe ile krizlerin hepsinin üstesinden gelmeyi başardı. Şimdi yeni bir kriz güç kazanıyor. Buna bağlı olarak da hem Türkiye kamuoyunda hem de bölgesel düzeyde, sokaklara yansıyan bir “karşıtlık” tezi işleniyor.
Umarım bunu da atlatmayı başarabiliriz. Aksi, gerçekten felaket olur…
.Annan Planı öldü, bir kurşuna bakar!
00:0010/04/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''nin Türkiye sınırında, rejime bağlı askerlerle muhalifler arasındaki çatışmalar Türkiye''den izleniyor. Türkiye topraklarına kadar ulaşan kurşunlardan altı kişi yaralandı. Çatışmaların ortasında kalan Suriyelilerden de ölenler var. Yaralılar Türkiye''ye geçiyor.
Aynı şekilde, Lübnan-Suriye sınırında da çatışmalar devam ediyor. Bir gazetecinin çatışmalar sırasında öldüğü haberleri geldi. Türkiye sınırına benzer bir durum orada da geçerli.
Bugün Suriye için önemli bir gün. Annan Planı uyarınca ateşkes sağlanıp sağlanamayacağı belli olacak. Kofi Annan bu çerçevede Türkiye''ye geliyor. Şam yönetimi, Annan Planı''nı kabul etti ancak o açıklamadan bu yana Suriye''de hiçbir şey değişmedi. Çatışmalar devam ediyor. Askerler göstermelik bazı bölgelerden çekildi. Bazı yerlerde ise sadece mevzi değiştirdi.
Şam yönetiminin ateşkes şartı muhalifler tarafından kabul edilmiyor. Silah bırakacaklarına dair ''yazılı'' güvence vermeyeceklerini açıkladılar. Şam, ''yazılı güvence'' verirlerse 10 Nisan''dan itibaren askerlerin şehirlerden çekileceğini açıkladı. Ancak sadece muhalifler değil, hemen kimse bu taahhüde inanmıyor. Silah bırakmaya yanaşmayacaklar, öyle görünüyor. İki taraf da son derece kararlı.
Rusya ve Çin''in de destek verdiği Annan Planı, Suriye için son şans. İki ülke de Esed yönetimine Annan Planı''nı adres gösterdi. Bu girişim de sonuç vermezse, bu bölgede neler olacağını az çok kestirebiliyoruz. Oklar yaydan çıkacak, geri dönülmez bir hal oluşacak, Suriye için ''müdahale'' seçenekleri açıkça tartışılır olacak. Özellikle Rusya üzerinde baskılar oldukça artacak.
Başından beri, Annan Planı''nın, Arap Birliği girişimi gibi sonuçsuz kalacağına inandık. Bölgenin şartları, Suriye''deki sorunun niteliği, rejimin düşünce biçimi, muhaliflerin durduğu yer böyle olacağını gösteriyor. Plann tek başarısı olabilir; sonuçsuz kalması halinde Suriye yönetimine yönelik baskıları genişletmesi ve yoğunlaştırması. Çünkü dünya, Suriye yönetiminin zaman kazanmaktan başka düşüncesi olmadığına, iyi niyetli olmadığına daha fazla inanacak.
Sanırım bu başarısızlıktan sonra da yeni girişimlerin ortaya çıkması çok zor hale gelecek. Türk Dışişleri Bakanlığı''nın olaya bakışı da, 10 Nisan''ın şimdiden kadük olduğu ve Plan''ın başarısız olacağı yönünde. Bir süre sonra, bir çok ülke olaya böyle bakacak. ''Bugünden itibaren yeni bir dönem başlıyor'' sözü, belki de Suriye için diplomatik çözüm yollarının tamamen kapandığı anlamına geliyor.
Peki 11 Nisan''dan itibaren ne olacak? Gerçekten de Annan planının başarılı olacağına inanan çok azdı. Bu kadar zor bir meselenin çözümünün kolay olmayacağını herkes biliyor. Bir sonraki sahnede, güvenlik önlemlerinin öne çıkacağını söyleyebiliriz. Bugünkü şartlarda Suriye muhalefetinin Esed yönetimini geri adım attırması mümkün değil. İşte ikinci adım bu gücü muhalefete sağlamak olacak. Bunu da yapacaklar.
Türkiye sınırında ya da Lübnan sınırındaki çatışma bir anda böyle bir müdahalenin kapılarını açabilir. Seken bir kurşun, bir top mermisi, yönünü kaybeden bir helikopter saldırısı, münferit bir intikam eylemi ya da her hangi bir provokasyon Türkiye ile Suriye''yi savaşın içine çekebilir. Bu, tahmin edilenden çok daha kolay gerçekleşebilir ve müdahalenin meşru zeminini oluşturabilir.
Kim bilir, belki de Suriye''de rejimi devirmenin yolu böyle çizilmiştir. Neden olmasın! Annan Planı öldü. Geriye kurşundan başka bir şey kalmadı.
Türkiye Suriye"ye girecek mi?
00:0011/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Annan Planı sonuçsuz mu kaldı? Türkiye, Suriye''ye girecek mi? Çözüm umudu kalmazsa nasıl bir müdahale şekli denenecek? Birkaç hafta sonra nasıl bir Suriye göreceğiz?
Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği''nin çözüme zemin oluşturmaya ve ateşkesi sağlamaya odaklı girişimi için dün kritik tarihti. Tanklar yerleşim bölgelerinden çekilecek, iki gün sonra da ateşkes ilan edilecek. Ardından bir sonraki aşama işletilecek.
Şam''dan gelen ve Kofi Annan''ın da dile getirdiği açıklama, Suriye birliklerinin çekilmeye başladığı yönünde. Ancak, önceki günden bu yana çatışmalar devam ediyor. Türkiye, planın yürümediğine, Suriye''nin plana uymadığına inanıyor ve bunu da Annan''a iletti.
''Şimdi şiddetin durması, silahların susması ve askerlerin kışlalarına dönmesi zamanı. Umut ediyorum ki, bütün taraflar bu yönde adım atmaya başlayacak ve bu şiddet duracak. Şiddetin durması için önkoşul olmaması lazım'' diyen Özel Temsilci''ye göre, planın başarısız olduğunu söylemek için henüz erken.
Suriye şartlarını, tarafların bulunduğu pozisyonu, krizin karmaşıklığını gözönüne alınca Annan''ın sözleri fazlasıyla iyimser gibi. 12 Nisan sabahı Suriye ordusu operasyonlarını durdurmuş, muhalifler silah bırakmış, ateşkes sağlanmış olacak mı? Bu mümkün mü? Sanmıyorum...
Keşke bu mümkün olsa. Keşke Suriye için böyle bir çözüm imkanı olsa... Ama burada bir resim analizi yapıyoruz. Umut ettiklerimizle gerçekler her zaman örtüşmüyor. Belki birkaç gün, göstermelik manevralar, çekilme söz konusu olacak. Belki birkaç gün silahlar susacak. Kişisel olarak buna da inanmıyorum ama böyle olacağını düşünelim. Hemen ardından çatışmalar yeniden başlayacak. Suriye ordusu da muhalifler de kaldıkları yerden devam edecekler.
Dün akşam saatlerinde Beyaz Saray''dan gelen açıklama şöyle: ''Plan çökerse müttefiklerimizle görüşeceğiz...'' Bu ne demek? Yeni bir eylem planı demek. Yeni planın Annan girişimi gibi olmayacağını söylemeye gerek yok sanırım.
Yani, plan çökerse diplomatik girişimlere yeni kapı aralanması çok zor. Ne olacak? Güç konuşacak. Taraflar net, pozisyonları net. Kimsenin geri adım atmaya niyeti yok. Daha şimdiden planın çöktüğüne dair genel bir kanaat var. Ankara böyle inanıyor. ABD böyle inanıyor. İran dışındaki bölge ülkeleri böyle inanıyor.
Şu anki göstergelere göre geriye iki yol kalıyor: Doğrudan müdahale ya da muhalif birlikleri silahlandırıp güçlendirerek rejimi zorlamak. Bu arada içeride, sistemi çökertecek örtülü operasyonları sürdürmek. İhtimallerin hepsi, bundan sonra durumun daha da sertleşeceğine işaret ediyor.
Nasıl bir müdahale? Türkiye''nin tek başına Suriye''ye girmesini isteyenler çok. Dışarıdan ''yabancı'' müdahale isteyenler çok. Birleşmiş Milletler üzerinden bir koalisyon oluşturulacağına inanan çok. Doğrudan müdahale dışında tampon bölge, insani koridor gibi dolaylı müdahale seçeneklerinin masada olduğuna inanan çok. Doğrudan ya da dolaylı müdahale olmadan Suriye''de değişimin gerçekleşmeyeceğine inanan çok.
Türkiye''nin durduğu yerden, Ankara''dan yansıyan sinyallerden anlaşılan şu: Bu rejim hiçbir şekilde yerinde kalmamalı. Türkiye, Beşşar Esed yönetimini iktidarda bırakacak bütün senaryolara kapalı. Son derece kararlı, neredeyse bir yıldır değişmeyen, tereddüt göstermeyen duruş bu. ABD ve Avrupa da aynı görüşte. Ancak seçimlerin yaklaşması, Suriye''de İslamcı iktidar korkusu tereddütleri artırıyor.
Her ne olursa olsun, bu aşamadan sonra Suriye yönetiminin iktidarda kalması zor görünüyor. Ülkenin tamamına hükmetmesi imkansız. Esed ve ekibi ülkenin tamamı yerine belli çevrelere dayanarak örgütsel bir mücadele şekli benimseyecek. Bu da sistemin bir süre sonra çözüleceği, tarafların çatışmasının bu şekilde devam edeceği anlamına geliyor.
Umarız bu mücadele şekli, kimlik üzerinden, etnik farklılık üzerinden, mezhepsel ayrılık üzerinden yürütülmez. Ancak, çatışma bu noktalara sürüklenince bunların hepsinin kullanılacağını göreceğiz. İki gün, Suriye''de hiçbir şeyi değiştirmez. Uzlaşma ve çözüm için umudu korumak, çözümü istemek başka, gerçeği görmek başka. Bu gerçekçilik, tarafların durduğu yerden açıkça görülüyor.
Peki Türkiye Suriye''ye girecek mi? Tek başına hayır ama oluşturulacak bir koalisyon içinde en ön cephede yer alacaktır. Bunu ben söylemiyorum, şu anki resim öyle gösteriyor...
Yedi başkent"li dünya ve Türkiye
00:0012/04/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bölgemizde, dar alanlarda yoğunlaşan stres ve kriz dalgaları, kafamızı kaldırıp küresel ölçekte eğilimlere, yeni hareketlere ve tartışmalara bakışımızı engelliyor. Oysa bütün bu sorunlar, bizim göremediğimiz, dikkat etmediğimiz o eğilimlerin birer sonucu olarak önümüze geliyor ve bütün enerjimizi alıyor. Öyleyse, sorunu da çözümü de tespit etme yolumuz, öncelikle nasıl bir dünya şekillendiği sorusunun cevabını bulmamıza bağlı.
The Wall Street Journal''da Walter Russell Mead imzalı, "The Myth of America''s Decline" imzalı bir yazı yayınlandı. Dünyabülteni''nin çevirisini yayınladığı yazı, Amerika''nın çöküşü efsanesinin yanlışlığı üzerine kurgulanmış. Ancak, bu kanaati beslemek için kullandığı tezler ve göstergeler; on yıldır yoğun biçimde tartıştığımız yeni küresel gerçekler, yükselen güçler ve bazı merkezlerin çöküşüne ilişkin tartışmalarla ilgili ilginç tespitler içeriyor.
Dünyadaki güç dengesinin değiştiği gerçeğinden hareketle, Çin, Hindistan, Türkiye ve Brezilya''nın öne çıktığı, isimlerinin daha sık duyulduğu, Avrupa Birliği''nin durgunlaştığı, genişleme enerjisi kaybettiği, Japonya''nın Asya''da birinciliği Çin''e kaptırdığı not edilen yazıda, bunlardan hareketle ABD''nin gücünün azaldığı varsayımının anlamsızlığı, çöküş söylemlerinin gevezelikten öte bir anlam taşımadığı iddia ediliyor.
Yazara göre bütün bunlar doğru ancak Amerika''nın çökeceği iddiası kesinlikle yanlış. Çünkü ABD kendini yeni şartlara göre yeniden dizayn ediyor. Çöküş değil yeni denge oluşumu bu.
Ona göre çöken ABD değil üçlü eksen. ABD, Avrupa ve Japonya üzerine kurulu üçlü güç dengesi çöküyor, etkisizleşiyor. Dünyanın bu üçlü güç dayanışmasına göre devam edeceği düşünülüyordu. 21. Yüzyıl''da da liberal dünya sistemi bu yapı üzerinde devam edecekti. Soğuk Savaş sonrası düzen bozuldu ve çok daha karmaşık ilişkiler, güç arayışı gündeme geldi.
Hesap tutmadı, üç ortaklı sistem bozuldu. Avrupa ve Japonya her açıdan gücünü kaybetmeye başladı. Mesela Türkiye, Avrupa''dan uzaklaşıp kendi coğrafyasına odaklandı, Avrupa''dan daha etkili bir güç haline geldi. Avrupa Birliği Afrika''yı Çin''e kaptırdı. Yine Çin, bu güçleri Latin Amerika''da da etkisizleştirdi.
Yazar bu tespitlerden sonra durumu şöyle açıklıyor: Amerika halen lider bir oyuncudur ancak üç taraflı değil yedigen/yedi taraflı bir dünyada. Avrupa ve Japonya''ya ek olarak Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye artık ABD''nin hızlı arama listesinde. Yeni üç taraflı ortaklık yedi ortaklığa dönüştü. Rusya ise tereddüt yaşıyor, pazarlıklar devam ediyor.
Şu sonuç işleniyor: Ortak sayısını artıran ABD hem kendini hem de dünyayı yeniden kuruyor. Türkiye, ortaklık anlamında Avrupa gibi, merkezlerden biri. Oysa, ekonomik krizin niteliği ve çözümsüzlüğü, doğuya kayan ekonomik ve siyasi ağrılık ortaklığa, işbirliğine, konsensusa dayanmıyor. Uyum ve uzlaşmadan çok güçler çatışması yeni düzeni belirliyor. Rusya''nın ve Çin''in, en azından siyasi duruşu, Atlantik merkezli güç ortaklığını zayıflatmaya yönelik. Bu yüzden de dünyanın her köşesinde ekonomik ve siyasi derin bir hesaplaşma yürütülüyor.
ABD''nin, ortak sayısını genişleterek yeni dünyayı inşa edeceğine dair düşünce 1997''lere kadar etkili oldu. Bundan sonra itibar kaybetti ve dünya çok başkentli, çok kutuplu bir arayışa başladı. Türkiye''nin özellikle son on yıllık pozisyon alma çabaları bu okuma üzerine kuruludur.
İşte harita önümüzde. Yedigen ya da daha fazla gücün sahnede olduğu bir paylaşım yaşanıyor. Bence, bu çok başkentliliğin doğal lideri olmayacak. Asya''dan, bölgemizden, Latin Amerika''dan yeni güçler yükselecek. Arap Baharı dediğimiz dalganın sadece Ortadoğu''yu mu sarsacağını sanıyoruz, çok daha geniş coğrafyada etkilerini göreceğiz.
Bu yüzden, İran meselesi de, Suriye meselesi de bu yeni güç arayışının ürünleridir. Haritayı görebilelim ki, sorunun ne olduğunu tespit edebilelim. Ya da ne tür çözümler olabileceğini.
Aksi taktirde kör bir savaşın yakıtı olmanın ötesine geçemeyeceğiz…
"Bin yıl" sürecekmiş! Hesap verin bakalım..
00:0013/04/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye tarihinde ilk kez sokaklar bölündü. İşadamlarından eğitimcilere, bürokrattan siyasilere, kebapçıdan fırıncılara kadar herkes; “bizden” ve “bize karşı” şeklinde ikiye ayrıldı. Bu ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu “hain”, “düşman” ilan edildi. Mezhep ve etnik kimlikler üzerinden toplumsal çatışma projeleri uygulandı.
Hiçbir askeri darbe, sokakları ve kalpleri böylesine parçalara ayırmamıştı. “Düşman” olanların, “hain” ilan edilenlerin üzerine hışımla gidildi. Bu insanlar siyasetten men edildi, işadamıysa iflas ettirildi ya da haraca bağlandı, eğitimciyse kızağa çekildi, dindarsa sistematik yıldırma kampanyalarına maruz bırakıldı.
Cemaatlere savaş açıldı. Belli siyasi çevreler tasfiye edildi. Hükümetler yıkıldı, aydınlar cezalandırıldı ya da itibarsızlaştırıldı, askeri vesayetle hükümetler kuruldu, bakanlara brifingler verildi. Sokaklarda dindar avcılığı başlatıldı. Vakıflar, dernekler gözaltına alındı. Öyle bir korku salındı ki, bir çok cemaat temsilcisi, bu ülkeye hizmet etmiş birey Türkiye''yi terketmek zorunda bırakıldı.
28 Şubat müdahalesinin mimarları ya da figüranları, asık suratları ve üniformalarıyla her akşam televizyon ekranlarından bütün ülkeye talimatlar veriyor, iç politikayı dizayn ediyor, kendilerine verilen rolü hatasız oynuyordu. Yanlarına aldıkları yargı mensuplarıyla, medya mensuplarıyla, sermaye çevreleriyle, Atlantik ötesi ortaklarıyla, Tel Aviv kadrolarıyla Türkiye''yi yeniden kurmaya, yeni bir ülke inşa etmeye, bunu yaparken de bu ülkenin ezici çoğunluğunu sindirmeye çalışıyorlardı.
Başardılar da… Son derece iyi planlanmış bir projeydi 28 Şubat. Ama asla Türkiye''nin iç iktidar odaklarıyla sınırlı bir planlama değildi. Neocon-İsrail aşırı sağı ile içerideki ortakları tarafından projelendirilen, onların desteğiyle uygulanan, bu ülkenin insanlarına savaş açılan bir projeydi. Yeryüzünün orta kuşağında yükselen İslam, siyasi söylemiyle meydan okumaya girişmişti ve cezalandırılmalıydı. Öyle de yapıldı.
Darbeden önceki yıllarda Türkiye-İsrail ekseni ile Ortadoğu''yu dizayn etmeye girişenler, bütün bölge ülkelerinde antiterör merkezleri kuruyordu. O zaman daha “terörle küresel mücadele” ilan edilmemişti. Ama sessiz ve derinden bunun alt yapısı hazırlanıyordu. 21. yüzyıl dünyasında İslam kontrol altına alınmalıydı ve bu İslam kuşağının merkez ülkesi Türkiye''den başlatılıyordu. 11 Eylül saldırıları sonrası proje küreselleştirildi ve bütün İslam topraklarına yayıldı.
O zamanlar; “Soğuk savaş dönemi kadar bile terör saldırıları yok, bu anti terör merkezleri neden kuruluyor” sorusunun cevabını aradık hep. Bunca hazırlığın bir sebebi olmalıydı ama görünürde öyle bir tehdit yoktu. Oysa varmış, 21. yüzyıla dönük bir projeymiş. Türkiye üzerinden bütün coğrafyaya uygulanmaya çalışılıyormuş. Daha sonra bunun açık savaşa dönüşmüş halini hep beraber yaşadık, yaşıyoruz.
28 Şubat, asla yerli bir proje değildi. Neocon-İsrail aşırı sağının planlamasına göre bu koca ülke, İsrail''in güvenlik çıkarları için hoyratça kullanıldı. Washington ve Tel Aviv''deki ağalardan talimat alanlar, onların önceliklerine göre kendi insanlarına savaş açtı ve bu savaşın bin yıl süreceğini ilan etti. Tıpkı George Bush''un, 11 Eylül sonrası sınırsız savaş ilanı gibi. Projenin entelektüel mimarlığını yapan neocon yazarlar; “Biz bile bu kadar kolay olacağını, koca generallerin bu kadar işbirliği yapacağını bilmiyorduk” diye yazdı daha sonra.
Projenin yerli aktörleri, ağababalarının çizdikleri yolda kararlı adımlarla yürüyorlardı. İçeriyi hizaya soktuktan sonra, bölge ülkelerini hizaya sokacaklardı. İsrail istihbaratı ile birlikte Türkiye dahil bir çok ülkede örtülü operasyonlara başladılar. İşte o zaman sırrını çözemediğimiz antiterör merkezlerinin ne amaçla kurulduğunu öğrenebildik.
28 Şubat müdahalesi sadece ideolojik bir kıyım, Türkiye''nin iç iktidar paylaşımı ile ilgili bir meydan okuma değildi. Tamamen uluslararası inisiyatifle planlanan ve uygulanan bir plan, proje ya da tasarımdı. Bir ABD-İngiliz-İsrail projesiydi ve generaller üzerinden yürütüldü. Para kaynakları, para trafiği en az darbe kadar önemliydi.
Öyle ki, bu ülkede darbe ile iktidarı ellerine alanlar, projenin fikir babalarıyla sarsılmaz ortaklıklar, işbirliği, ideolojik bağlantılar kurmuş, dayanışmaya girmiş, kendilerini iktidara taşıyanlara diyet ödemiştir.
28 Şubat''ın uygulayıcılarının daha sonra hangi ülkelere tekmil verdiklerini, hangi ülkeler tarafından korunduklarını düşünelim. Emir erleri, patronlarının talimatıyla veriyordu bu ihaleleri.. Kim adres gösterirse oraya veriliyordu, hiç kimse bunun hesabını soramıyordu. Bu yüzden İsrail''e verilen milyarlarca dolarlık askeri ihalelerin de sorgulanması gerekiyor. Yakın tarihin kirli ilişkilerinin aydınlatılması, para trafiğinin izlenmesi, Türkiye''de kimlerin bu işten para kazandığının tespit edilmesi gerekiyor.
28 Şubat 2012''de, yani darbenin on beşinci yıldönümünde yazılmış bir yazı bu. Türkiye''yi İsrail gibi bir ülkenin güvenlik çıkarlarına peşkeş çekenler, neocon hayalperestlerin hizmetine sununlar bugün itibarlarını aynen koruyor, sorgulanmadılar diye yakındığım yazı. Neden, neden, diye yakındığım, “Türkiye size bunun hesabını soracak” diye umudumu koruduğum yazı.
Ama işte başladı… Kirli ilişkilerin, para trafiğinin, bu ülkeyi kamplara ayırmanın, koca ülkeyi birilerine peşkeş çekmenin hesabı soruluyor. O zamanın kudretli adamları, sözü emir kabul edilenler, karşılarında hazırolda beklenenler gözaltında. Yeni isimler de gözaltına alınacak, sorgulanacak, yargılanacak. Bu ülkeye ödettikleri bedelin hesabı sorulacak. “Bin yıl” sürecekmiş. Hadi sürsün bakalım…
Çevik Bir''in gözaltı görüntülerine, uçakta çe-kilen görüntülerine bakıyorum. Ne yani, acımalı, “Zavallı Çevik Bir” mi demeliyiz…
.Evet, icazet de aldılar, emir de..
00:0017/04/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Madem 28 Şubat "çokuluslu" askeri müdahalesi soruşturuluyor, "figüranları" tutuklanıyor ve yargılanıyor, gelin o kirli ilişkileri bütün detaylarıyla ortaya dökelim.
O karanlık dönemin Atlantik ötesi bağlantılarını, bu millete ödetilen yüz milyarlarca dolarlık yolsuzluğu, koca generallerin emir eri gibi talimatlar almasını, oyun kuruculara kusursuz raporlar sunmalarını konuşalım.
28 Şubat''ın sadece Türkiye içi iç iktidar kavgasıyla sınırlı olmadığını, yeni bölgesel dizayn için Türkiye''nin iç siyasetinin de dizayn edilmek istendiğini, Türkiye için bölgesinde yeni roller tanımlandığını görelim. Görelim de; içerideki askeri ve ekonomik güç yapılanmasının daha üst bir oluşum için nasıl kullanıldığını, harekete geçirildiğini, bu ülkenin geniş bir coğrafyada ne tür bir savaşın içine sürüklendiğini bilelim.
Sızdırılan sorgu tutanaklarında iki şey özellikle dikkatimi çekti:
1- RP''nin iktidara gelmesinin hemen ardından ABD ve İsrail''de bir dizi görüşme yapıldığı ve askeri müdahale için icazet alındığı iddiası..
2- Batı Çalışma Grubu üzerinden İran''daki rejimin zayıflatılmasına yönelik faaliyetler, rejim değişikliği projeleri ile ilgili detaylar...
Açık söylüyorum, bunların hepsi doğru. Çok daha fazlası da var.
Bugünün şartlarıyla resmi görmemiz zor. Bu yüzden o döneme geri gidelim: Soğuk Savaş bitmiş, iki kutuplu sistem çökmüş. ABD önderliğinde yeni bir dünya şekilleniyor. Yeni sistemde, Batı''ya meydan okuduğu iddia edilen Müslüman dünyanın hizaya sokulması öncelikli amaç. Bu çerçevede bir tür "Yeni Ortadoğu Düzeni" planlanıyor. Sisteme meydan okuma ya da kontrol altına alınması zor üç ülke var: İran, Irak ve Suriye... Bu üç ülkenin istikrarsızlaştırılması, tasfiye edilmesi isteniyor, üçüne yönelik de rejim değişikliği projeleri hazırlanıyor. Tabii ki, İsrail''in bölgesel güvenliği öncelenerek planlar yapılıyor.
İşte 28 Şubat müdahalesi de, Türk-İsrail ekseni de bu dönemde gerçekleşiyor. ABD ve İsrail aşırı sağının kurguladığı bu eksene daha sonra Ürdün ve kısmen Mısır da katılıyor. Amaç; Türkiye-İsrail öncülüğünde Yeni Ortadoğu Düzeni''ni kurmak, "İslam tehdidi" ile mücadele cephesi şekillendirmek.
Bu yüzden önce eksen oluşturuluyor sonra Türkiye''nin iç politikası yeni eksene göre dizayn ediliyor. Necmettin Erbakan hükümetinin bu dönemin şartları göz önüne alındığında en büyük talihsizlik! Çünkü kurulan yeni sisteme uymuyor. Refahyol hükümeti "hatasız" olsaydı bile tasfiye edilecekti. Öyle de oldu... Ardından Türkiye ve İsrail, bütün bölgede ortak örtülü operasyonlara girişti, o zamana kadar kurulan "antiterör merkezleri" hareket geçirildi. Türkiye için yazılan yeni stratejik değer "İslam tehdidi"ne karşı mevzi almaktı ve öyle de oldu.
"Oyun kurucular" ABD aşırı sağı ile İsrail aşırı sağı idi. Türkiye''deki askeri çevrelerle ortaklık kurdular, sermaye çevreleri ile işbirliğine gittiler ve bu ülkeyi 21. yüzyıl boyunca sabit duracağı bir mevziye yerleştirdiler. Hesap buydu..
Yıllardır bize "Türkiye dostu" olarak yutturulan Richard Perle, Frank Gaffney, Michael Rubin, Michael Ledeen, Kenneth Adelman ve daha nice ABD-İsrail aşırı sağına mensup isimler projenin fikir babalarıydı. Sadece fikir mi, ortada milyar dolarlar dönüyordu. Öyle ki; bunlardan biri, "koca generallerin bu kadar kolay işbirliği yapacağını biz bile tahmin edemedik" diye yazacaktı daha sonra.
İran''da rejim değişikliği için, Hizbullah''ın tasfiyesi için, Ortadoğu''da radikal İslamcı güçlerin yok edilmesi için çok büyük operasyonlar yapıldı. 28 Şubat''ın etkisi azaldığında bile o "derin ittifak" operasyonlara devam ediyordu. İsrail istihbaratı bu ülkede evler basıp insanları bile gözaltına aldı, sorgu evlerinde İsrail istihbarat mensupları görevlendirildi.
Cengiz Çandar''ın, 28 Şubat konusunda Neşe Düzel''e yaptığı açıklamalarda bu anlamda çok değerli bilgiler var. Gerçekten de Türkiye''de ilk kez ö dönemin uluslararası niteliği ile ilgili böylesine açık sözler duydum. Yıllardır, "Plan oralarda hazırlandığı halde neden kimse bu boyutları tartışmaz" diye dövünüp durduğum için Çandar''ın sözlerinin çok değerli olduğunu biliyorum.
"28 Şubat İsrail işiydi" diyen dönemin andıçlı isimlerinden Cengiz Çandar; müdahaleyi Cumhuriyet tarihinin en büyük soygunu olarak niteliyor ve "Bu soygunun bedelini vatandaş 2001''de feci bir ekonomik krizle yoksullaşarak ve işsiz kalarak ödedi. Sadece bankaların içinin boşaltılması, vatandaşa 380 milyar liraya mal oldu. Vatandaş bu faturayı fakirleşerek ödedi" ifadelerini kullanıyor. Bu yüzden, konuyla ilgili her yazıda 28 Şubat''la ilgili derin bir yolsuzluk soruşturması yapılmasının her şeyden önce gelmesi gerektiği çağrılarını yıllardır yapıyoruz.
Çandar''ın, "oyun kurucular"la ilgili sözlerine gelelim: 12 Mart 1997''nin cumartesi günü Washington''da dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright''ın çağrısı üzerine Bakanlık binasının yedinci katında Türkiye ile ilgili bir toplantı yapılmış. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK toplantısından iki hafta sonra düzenlenmiş. Hatırlayın... RefahYol, haziranda iktidardan gitti. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi toplantıdaymış. Türkiye''ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o toplantıda konuşulmuş. O toplantıdan çıkan genel eğilim, "doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli" olmuş.
28 Şubat''ın sadece iç güçlerle yapılan bir darbe olmadığını, Amerika''nın en İsrail yanlısı çekirdeğinin de darbeye dahil olduğunu belirterek şöyle devam ediyor Çandar: "28 Şubat''ın simge ismi olan Çevik Bir o dönemde çok muteber biriydi. Amerika''da iki tane aleni İsrail lobisi var. Bir''in bunlarla o kadar yoğun ilişkisi vardı ki, 2000 yılında ilk kez ihdas ettikleri "uluslararası devlet adamı" ödülünü Bir''e verdiler. Bir''in Demirel''den sonra cumhurbaşkanı olması gerektiği fikrini yaydılar. Çevik Bir''in İsrail askerî sanayileriyle de çok sıkı ilişkileri vardı.
Emekli olduktan sonra İsrailli silah firmalarının temsilcisi olmadı mı? TSK ile İsrail establisment''ı ve ABD''deki İsrail yanlısı çekirdek kadrolar arasındaki çok yoğun ilişkiyi görmeden 28 Şubat''ı anlayamayız..."
Daha ne denir!
1- 28 Şubat ABD-İsrail aşırı sağı tarafından planlandı. 2- Türkiye ve bölgedeki İslami eğilimi tasfiye amacı taşıyordu. 3- Yeni Ortadoğu dizaynı çerçevesinde İran-Irak-Suriye istikrarsızlaştırılacaktı. 4- Öncelikle Türkiye''nin iç politikası yeniden dizayn edildi ardından bölgesel dizayn başladı. 5- Bu koca ülke, İsrail aşırı sağının bölge politikalarına peşkeş çekildi. 6- İçerideki figüranlar için Türkiye''nin çıkarları değil, itaat edip tekmil verdikleri lobinin çıkarları öncelikliydi. 7- Hem ülke soyuldu hem de halk kamplara ayrıldı, sokaklar bölündü. Aslında bu bir iç çatışma teziydi. Bir sonraki adım İran''la savaş projesiydi.
Dolayısıyla 28 Şubat soruşturması sadece Çevik Bir''i tutuklamakla kapatılamaz. Söyleyecek çok söz var bu konuda...
Bu nasıl bir şımarıklıktır!
00:0018/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kimse ile pazarlık yapmayız. Canımız ne zaman isterse bombalarız. İran nükleer silah yapıyor. Dünyanın gözü kör. İstanbul''daki toplantı ile İran''a beş hafta daha süre verildi. İsrail, bu tehdidi ortadan kaldıracak. Kararlıyız, Amerika''yı bile dinlemeyeceğiz. İran''ı vuracağız…
Böyle bir ülke İsrail. Dünya umurlarında bile değil. İşgal, devlet terörü, işkencenin her türü, insanlık suçları, nükleer silah depoları, terör organizasyonları…
Her şeyi yapabilir. İstediği insanı istediği ülkede öldürür. İstediği ülkeye savaş açar. Kimse “ne yapıyorsun sen” demez. Hiçbir uluslararası sözleşme, teamül, hukuk onu bağlamaz.
Her ülkenin içişlerine karışır. Aklınca, Türkiye dahil, bir çok ülkenin iç politikasını dizayn etmeye girişir. Müttefiklerine kazık atar, ihanet eder. Devlet değil, kabile mantığına sahiptir. Yalan, dolan, entrika ve güvensizlik yumağıdır. Dostu yoktur, olmayacaktır da. Çünkü kimseyi sevmez.
İstanbul''da yapılan P5 artı 1 toplantısı beş hafta sonra Bağdat''ta devam edecek. Başarılı olur ya da olmaz. Ancak toplantı sonrası İsrail''de yapılan açıklamalara bakın:
“İran''a saldırma seçeneğini rafa kaldırmadık. ABD yönetimine nükleer müzakereler sürerken saldırmayacakları yönünde bir söz vermedik. İstanbul''daki görüşmeler zaman kaybı. Kaybedilen zamana çok üzülüyoruz. Oysa zaman şimdi çok kıymetli.
Savunma Bakanı Ehud Barak söylüyor bu sözleri.
Başbakan''dan Genelkurmay Başkanı''na, istihbarat yetkililerinden Dışişleri Bakanı''na kadar, İran''a saldıracağız demeyen bir kişi kalmadı İsrail''de. Hemen her hafta “hazırız, saldıracağız” açıklamaları geliyor. Yok füzeler hazırmış, yok uzun menzilli uçuş hazırlıkları tamammış yok Akdeniz''deki denizaltılar savaşa hazır hale getirilmiş…
Barak''ın sözlerine destek olarak Channel 10 televizyonu, şimdiye kadar onlarcasını dinlediğimiz bir saldırı provası yayınlıyor. 23 Mayıs''ta Bağdat''ta yapılacak müzakerelere kadar beklenecekmiş, sonuç alınmazsa plan uygulanacak, saldırı emri verilecekmiş.
“Operasyonda onlarca saldırı uçağı, eskort jetleri, havada yakıt ikmali sağlayan tanker uçaklar, elektronik savaş uçakları ve kurtarma helikopterleri yer alacak. İsrail filosunun en uzun mesafe uçma kapasitesine sahip uçağı olan F-15''ler ön cephede yer alacak. Hava Kuvvetlerinin ''Eitan'' adlı insansız uçağı da İran''a gidecek. Şimdiden pilotların ailelerini yerleştirmeleri için üslerden uzakta yer alan güvenli bölgeler de oluşturulmuş.”
Ne hakla? Nükleer çalışma yapıyor diye bugüne kadar hangi ülkeye savaş açılmış? Nükleer klübün dışında kalan hangi ülke bu silahı kullanmış?
Şimdi düşünelim… Türkiye ya da İran veya bir başka ülke. “Elli yıldır nükleer silah üreten İsrail bizi tehdit ediyor. Kesinlikle nükleer silaha sahip olamaz. Dünya buna izin veremez. ABD ya da merkez güçler bir şey yapmıyorsa biz yapacağız. İsrail nükleer çalışmalarını durdurmazsa savaş planlarımız hazır. Kimse ile pazarlık yapmayacağız ve saldırı emrini vereceğiz” derse nasıl bir şey çıkar ortaya?
İsrail''in yaptığı ile bu senaryo arasında ne fark var? Kim nasıl güvenlik sağlayacak İsrail''e mi sorması gerekiyor? Bu bölgede hangi ülke İsrail kadar güvensizlik yayıyor, komşularını tehdit ediyor, her türlü terör olayını yürütüyor?
Şimdi diyeceksiniz ki, “Çok safsın. Dünya böyle değil. İşler böyle yürümüyor. Hiçbir devlet de senin baktığın gibi bakmıyor. Daha karmaşık ilişkiler söz konusu.”
O karmaşık güç ilişkilerinin hepsini biliyorum. Küresel sistemin nasıl işlediğini de biliyorum. Ancak karmaşık ilişkilerin algılarımızı yönetmesini kabullenemiyorum. Peşin yenilgiyi kabullenemiyorum. Biz böyle yapa yapa kendi ülkelerimize, toplumlarımıza, topraklarımıza haksızlıklar, hatta ihanet ettik.
Yarın aynı sözlerin Türkiye''ye söylenmeyeceğini kim garanti edebilir? O zaman da bunu kabul edecek miyiz? “yapma, saldırma, bu işi çözelim” diye diz mi çökeceğiz? İtaat edip hizaya mı gireceğiz?
Bugün İran''a ya da bir başka ülkeye söylenmesiyle yarın Türkiye''ye söylenmesi arasında ne fark var? Bu bölgeyi hizaya sokmak, diz çöktürmek, itaat ettirmek İsrail''e mi düşmüş? Bu ne küstahlık böyle.
Saldıracakmış.. Hadi saldır bakalım…
.Türk-Kürt-Sünni..
00:0020/04/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bölgemizdeki yeni ayrışmaya ya da bloklaşmaya dikkat ediyor musunuz? Aslında yeni değil, on yıl önce tartıştığımız, sonra da "aslında böyle bir şey yokmuş" dediğimiz senaryolar, bugün yeniden gündeme geliyor.
Iraklı Sünni lider Tarık Haşimi''nin Türkiye''de bulunması, Mesud Barzani''nin ziyareti, Irak''ta yeniden bölünme senaryolarının konuşuluyor oluşu, Sünnilerle Kürtlerin yakınlaşması, Türkiye''nin bu iki kesimle ilişkilerini her geçen gün daha da güçlendirmesi "bölgesel güç oluşumuna yönelik yeni arayışlar mı var" şeklinde soruları akla getiriyor.
Hatırlayalım, Irak işgalinden hemen sonra şöyle tahminler yürütülüyordu: Altı ay içinde işgal amacına ulaşacak. Doğal olarak Irak; Şii-Sünni ve Kürtler olarak üçe ayrılacak. Ardından Suriye''ye müdahale olacak. Irak ve Suriye Sünnileri yakınlaştırılacak hatta yeni bir devlet çıkacak ortaya. Hatırlamayanlar o günlere geri dönüp yazılanlara, tartışmalara bir baksın. Yeni Ortadoğu dizaynı denilen 21. yüzyıl bölge hesaplarının parçasıydı bu senaryolar. Sadece bu kadar değil, Büyük Kürdistan, Büyük Belucistan gibi harita taslakları bile vardı.
O dönemde en korktuğumuz şey mezhep savaşlarıydı. Irak bunun için elverişli bir ortamdı. Yaşanmadı mı? Yaşandı… Yüzbinlerce insan Şiilerle Sünniler arasındaki kavgada hayatını kaybetti. Ancak, kimlik üzerinden yürütülen bu savaşın, Türkiye ve bölge ülkelerinin dikkatli tutumlarının sonucu olarak, Irak dışına taşması önlendi. Şimdi Suriye''de Soğuk Savaş artığı bir rejimin değişmesine yönelik süreç işliyor. Aynı tartışmalar yine gündemde. Korku aynı; mezhep savaşları.
Kim ne derse desin, Şii-Sünni ayrımı 21. yüzyılın Ortadoğu''sunun güç haritasını belirleyecektir. Bölgedeki her gelişme bu ayrışmaya göre şekilleniyor. Sadece savaşları, çatışmaları kastetmiyorum. Bölge ülkelerinin aldığı yeni pozisyonların da, bölgeye dışarıdan müdahale edenlerin de, artık ortadan kalkması gereken rejimlerin de durduğu yer burası; Şii-Sünni ayrışmasına uyanlanmış.
Tarık Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılması, kendisinin Kürtlere sığınması, ardından Türkiye''ye gelmesi, verdiği mesajlar, Barzani''nin Bağdat''la ilişkileri koparmayı göze alarak ona sahip çıkması, Bağdat''ın Türkiye''ye açık tavır alıp Suriye yönetimine sahip çıkması, Türkiye''nin her iki lidere bakışı bu yeni haritanın ana hatlarını belirginleştiriyor.
Haşimi''nin; "Irak''tan Suriye''ye koridor kuruldu, buna karşı çıktığım için başıma bunlar geldi" mealindeki sözleri aslında gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Tahran, Bağdat ve Şam ekseni ile Sünni dünya arasında müthiş bir güç mücadelesine tanık oluyoruz. Aslında Irak işgalinden bu yana, mücadele devam ediyordu. Şimdi Suriye meselesi ile saflar daha da netleşti, mücadele sertleşti.
Dış müdahale zemininin dışına taşıdığımızda, bölgesel gerçeklerle baktığımızda, bu çatışmanın tarihi kökleri olduğunu göreceğiz. Bırakalım dış müdahaleleri, sadece bu miras bile bugünü belirlemeye yetecek güçte. Biz bu gerçeği, Irak işgalinden bu yana tartışıyoruz ve daha çok tartışacağız. Bölgenin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehdit İsrail ya da Batı müdahaleleri değil, kendi içindeki yırtılmadır. Maalesef bu hal giderek çatışmaya dönüşmektedir.
26 Mayıs 2005 tarihinde "Şii ittifakına karşı Türk-Kürt ittifakı mı" başlıklı yazı ile 22 Eylül 2005 tarihli "Türk-Kürt ittifakı: 21. Yüzyılın Selçuklusu" başlıklı yazılarda aslında bunları tartıştık. Aradan yedi yıl geçti ve aynı konuları konuşuyoruz. Nitekim süreç o yöne doğru hız kazanıyor. Bölgesel ayrışma, yeni ittifakları gündeme getirirken, yeni çatışma alanları da oluşturuyor.
O günlerde şunları söylemiştik:
"Şii Bloku"na karşı yeni bir "Sünni direnç" geliştirilecek. Türkiye-Arap dünyası yakınlaşmasının yanında özellikle Türk-Kürt ittifakı ilk akla gelenlerden. Böyle bir durumun, Türklerin Abbasi döneminde zinde güçler olarak İslam dünyasına girmesine benzer etkilere yol açabileceği düşünülebilir. Türkiye''de Kürt sorunu etnik çözülme senaryolarıyla örtüşse de, genel Ortadoğu planlamasında bu yönde bir süreç işliyor. Türkler ve Kürtler, bölgenin yeni Selçukluları olma yolunda sanki…
Bugün bölgesel haritayı okuyunca aynı sonucu görüyoruz. Irak''ta mezhep eksenli çözülme, bütün bölgede mezhep eksenli ayrışma ve Şiilerin Şiiler''le, Sünnilerin Sünnilerle daha da yakınlaşması... Suriye krizi bu ayrışmayı tahminlerimizden fazla hızlandıracak.
Türkiye, Haşimi ve Barzani ile ilgili son gelişmeler bile bunu haber veriyor… Doğru ya da yanlış, bir okuma biçimi sadece…
.2012
00:0024/04/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''nin geleceği birbirine geçmiş iki bölgesel cepheleşmeyi tehlikeli bir noktaya getirdi: İran merkezli Sünni dünya ayrışma ile İsrail merkezli İran-Mısır''la çatışma senaryoları..
İran-Irak-Suriye cephesi ile bölgenin diğer ülkeleri arasındaki gerginliğin bu kadar tırmandığını hatırlamıyorum. Soğuk Savaş''tan bu yana, Irak işgali dönemlerinde bile, Şii-Sünni kamplaşması böylesine bölgesel boyut kazanmadı. Yıllardır hep tartışılan Şii Blok-Sünni Blok ayrışmasına yönelik tezler hiç bu kadar gerçeğe dönüşmedi.
Sadece birkaç günlük gözlem bile bunu anlamaya yetiyor artık. Türkiye''nin Suriye''de değişimin öncü ülkesi olması, Irak''taki Sünnilerle yakınlaşması, Irak''ın etnik ve mezhepsel ayrışmasının Türkiye ile Kürtleri yakınlaştırması "Sünni ittifak" tezlerinin yıllardır devam eden ciddi sorunların bile üstünde tutulduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Tahran''ın Şam yönetimine tam desteği, Tahran-Bağdat dayanışmasının Şam''ı korumaya alması da "Şii ittifak" tezinin her şeyin üstünde tutulduğunun göstergesi.
Mesut Barzani''nin Türkiye ziyareti ve verdiği mesajlar, Tarık Haşimi''ye sağlanan koruma, Nuri El Maliki''nin "Türkiye düşman oldu" açıklaması ve Tahran ziyaretiyle verdiği fotoğraf da bir tür mezhepsel dayanışmadır. Maliki gibi bir kukla yönetimin mezhepsel dayanışma değil, Suriye''ye yönelik dış müdahale ihtimaline karşı antiemperyalist bir tavır aldığını düşünmek saçmalıktan ibarettir.
Bölgenin kendi içinde derin iki kampa ayrılması, Soğuk savaş sonrası ilk ciddi kırılmadır ve önü alınmazsa çok tehlikeli sonuçlara yol açacak. Tamamen yaşadığımız coğrafyanın zaaflarından kaynaklanan bir "iç düşman"la karşı karşıyayız.
İkinci cepheleşme İsrail ile Irak ve Mısır arasında, biraz daha dış etkenlerin yol açtığı ve uzun süre devam eden çatışma senaryosu.. İsrail-İran krizini biliyoruz, günlük takip ediyoruz, konuyla ilgili hemen hepimizin kanaatleri var. Her gün tazelenen bir çatışma, savaş tehlikesi bu...
İsrail Genelkurmay Başkanı Benny Gantz, günlerdir medyaya ardı ardına açıklamalar yapıyor ve savaş tehditleri savuruyor. Son açıklamasında; "Stratejik gerekçeler ve bölgedeki istikrarsızlığı değerlendiren istihbaratımız, savaş çıkma olasılığının geçmiş dönemlere oranla çok daha büyük olduğunu değerlendiriyor" ifadesini kullandı. Ona göre bu savaş İsrail sınırları içinde ve dışında basit bir savaş olmayacak.
Benzer açıklamaları bir çok İsrailli yetkiliden duyuyoruz. "Suriye konusunda İran''ı tedirgin etmeye yönelik çıkışlar bunlar" yorumu, ilk akla gelenlerden. Böyle bir tarafı var açıklamaların ancak bunun ötesine geçen ve ciddiye almamız gereken bir resmi daha bir dikkatle ve tedirginlikle okumak gerektiğini düşünüyorum.
İsrail-İran krizinin dışında yeni bir kriz daha belirginleşiyor. Hüsnü Mübarek''in devrilmesinden sonra, yeni Mısır ile İsrail arasında gerilim özellikle Sina yarımadasında artıyor. Tarafların askeri hareketliliği bir tarafa, Camp David anlaşmasına son verilmesine yönelik Mısır halkının talepleri iki ülke arasındaki açıyı genişletiyor.
Son olarak Kahire İsrail''in doğalgazını kesti. Her ne kadar tamamen ekonomik sebepler gösterilse de İsrail tarafı bunun siyasi olduğuna yönelik açıklamalar yaptı. İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman''ın; "Mısır, İran''dan daha büyük tehdittir" açıklaması "gaz kesme" olayının algılanma biçimini ve İsrail''in Mısır''a bakışını açıkça ortaya koyuyor.
Tam burada; "nerden nereye" diye bir hatırlama yapmakta fayda var.
2005''te Hamas''ın seçim zaferinden sonra Filistin iç savaşının temelleri atılmıştı. ABD, İsrail ve Mahmut Abbas, özellikle de ihanetiyle meşhur olan Mahmud Dahlan arasında yapılan işbirliği vardı. Bush, Rice, ünlü neocon Eliot Abrams ve Filistin yönetiminin Hamas''ı ezmek için giriştiği kanlı bir ortaklıktı bu.
İsrail Savunma Bakanı, Dahlan ve dönemin Başbakanı Ehud Olmert gizli toplantılar yaptı. Filistin iç savaşı böyle çıkarıldı. Hamas''a önce ambargo uygulandı, başarılı olmayınca iç savaş çıkarıldı. ABD ve İsrail''den açıkça silah konvoyları getirildi, El Fetih''e silah aktarıldı. Gazze''ye girilecek, Hamas ezilecekti.
Hamas komployu fark edip erken davrandı ve Gazze''de yönetimi ele geçirdi. El Fetih''in istihbarat merkezinde, İsrail istihbaratıyla işbirliğinin belgeleri ele geçirildi. Dahlan''ın işkence kayıtları bulundu. Amerikan yapımı silahlar ortaya çıktı: 7 bin 400 M-16, çok sayıda makineli tüfek; 18 adet ABD malı zırhlı araç, yüz binlerce mermi. El Fetih liderleri, komutanları ile Mossad ve CIA arasındaki ilişkileri ortaya koyan sayısız evrak bulundu.
Çarpıcı olan, Mısır''ın bütün bu kirli ilişkilerin merkezindeki ülke olmasıydı. İsrail saldırıyor, Mısır destek veriyordu. Hem iç savaşın hem de Gazze''ye saldırının ortağı Mısır''dı.
Kendini koruyamayıp sınır Refah sınır kapısına akın eden insanlar, Mısır''ın çelik duvarlarını geçemiyordu. Anlaşma böyleydi, talimat böyleydi. Mısır-İsrail ortak çıkarları bunu gerektiriyordu. Ortadoğu kentlerinde, sokaklar binlerce insanın İsrail''e öfkesiyle çınlarken, Mısır ve bazı Arap ülkeleri İsrail saldırılarından medet umuyor, saldırıları teşvik ediyordu. Ortak amaç: Hamas''ı sindirmek ya da zayıflatmak, mümkünse tasfiye etmekti. Mısır, Hüsnü Mübarek ve Ömer Süleyman sonrası, sessiz, derinden ve şaşırtıcı bir şekilde Filistin iç barışına öncülük etti. İsrail-Mısır ilişkileri gerilmeye başladı.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesiyle Mısır-İsrail ilişkilerinin gerilmesi birbirine benziyor. Bölgede çok ciddi zemin kayması, pozisyon değişiklikleri yaşanıyor. Hep söyleriz, yepyeni bir güç haritası şekilleniyor. Bunlar, yüz yıl sonra tanık olduğumuz gerçekçi arayışlardır. Ancak bölge içi kamplaşma bütün bu arayışları kabusa dönüştürecek güçte. Bu yüzden dikkat çağrıları yapıp duruyoruz.
.Türk-Kürt ortaklığı mı?
00:0025/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dilimiz yıllarca Türk-İsrail eksenine ya da ABD-İngiliz-İsrail eksenine alıştığı için, Türk-Kürt ekseni ifadesi oldukça yadırganabilir. Çünkü “eksen” içinde tanımladığımız iki toplum, yüzyıllara dayanan ortaklığa rağmen, neredeyse bir yüzyılı çatışma ile geçirdi.
Dolayısıyla “çatışma ve ayrışma”dan “yeniden ortaklığa” dönüş zihinlerde ve kalplerde devrim anlamına geleceği gibi, yaşadığımız coğrafyanın bütün güç haritasını da değiştirecek enerjiye sahip. Yirminci yüzyılın artıklarından kurtulup yeni bölgesel düzeni inşa etmenin yolu bu ortaklığa dayanıyor.
Geçtiğimiz hafta, “Türk, Kürt, Sünni” başlığı altında bu yeni duruma bir giriş yapmıştık. Tehlikelerine ve avantajlarına dikkat çekmiştik. Sanırım önümüzdeki dönemde konuyu, iki boyutunu de çokça tartışacağız. Sadece biz değil, uluslararası medya organlarındaki Irak ve Türkiye analizleri bu konu etrafında yoğunlaşıyor, “Türkler-Kürtler el ele” gibi başlıklar kullanılıyor.
Birkaç haftadır Türk dış politikası merkezli gelişmeler sadece Suriye, sadece Irak''ta siyasi kriz, sadece Nuri el Maliki''nin Türkiye karşıtı açıklamaları şeklinde sınıflandırılamaz. Bu kadar basit değil, en azından görüntü birkaç kare değil.
Yeni “harita”nın tamamını görmemiz, bundan sonraki eğilimleri okuma biçimimizi belirleyecek, algılama şansımızı da artıracaktır. Üstelik “yeni durum” sadece dış faktörlerin ya da aktörlerin dayatması ile de açıklanabilir olmaktan çıkmış, bölge ülkelerinin gelecek hesaplarıyla örtüşür olmuştur.
Türkiye''nin Iraklı Sünni lider Tarık Haşimi''ye sahip çıkması, Mesud Barzani''nin Türkiye ve ABD ziyaretleri, bu ziyaretlerle bağlantılı haber ve yorumlar, Irak içinde Sünni ve Kürtlerin Bağdat''a karşı ortak tavır almaları, Türkiye''nin İran kontrolündeki Maliki yönetimi ile yaşadığı huzursuzluk, Bağdat''tan yükselen “Türkiye düşman ülke” açıklamaları, Ankara''ya nota verilmesi ve daha bir çok gelişme, günübirlik temaslara yüklediğimiz anlamların çok ötesinde şeyler anlatıyor.
Türkiye ile Haşimi arasındaki dayanışmanın aynısı İran''la Maliki arasında yaşanıyor. Öyle ki, Bağdat''tan Türkiye''ye yönelik çıkışlar tamamen Tahran''da pişirilip Bağdat''tan servis ediliyor. “Tahran ekseni” Suriye yönetiminin ayakta kalması için var gücüyle mücadele ederken bir taraftan da “mezhep çatışması” tehdidi olduğunu söylüyor.
Oysa Irak içindeki ayrışmasının en önemli sebebi Maliki ve İran''ın ülkenin tamamını kontrol altına almaya dönük dışlayıcı yaklaşımları oldu. Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılırken başka liderler için de suikast söylentileri dolaşıyor. Siyasi rakipleri tasfiye etmenin yöntemi siyasi rekabetten ziyade ortadan kaldırma olunca da Irak''ın birliği düşüncesi tamamen sahipsiz kaldı.
Dün Ankara''ya gelen Irak Meclis Başkan Usame Nuceyfi''nin “yeni sayfa açalım” çağrısına kendisinin bile inandığını sanmıyorum. Nasıl bir sayfa ve hangi güçle? Irak''taki kimlik eksenli ayrışmanın Suriye''de kimlik eksenli iç savaşın tırmandığı bir dönemde tekrar güç kazanması bir rastlantı değil. Ayrışma, ülke sınırlarını aşıp bölgenin geneline yayılıyor ve kötü olan bu durum ülkelerin dış politikalarını yönlendirir hale geldi. Şii olsun Sünni olsun her ülke “mezhep çatışması” tehlikesine karşı uyarılar yaparken nasıl oluyor da “tehlike” hızla geniş bölgeleri etkisi altına alıyor anlamak mümkün değil.
Şii-Sünni ayrışması, maalesef gelecek yılları etkisi altına alacak. Açık yüreklilikle itiraf etmemiz lazım ki, Şii ve Sünni çevreler üzerinde korkunç bir düşmanlık güç kazanıyor. Hemen her olumsuz gelişme düşmanlığı besliyor, birbirini boğazlayacak insan tiplerinin sayısı artıyor. Irak''ta gördüğümüz bu sağlıksız anlayış Türkiye''de bile güç kazanmaya başladı. Türkiye elbette Sünni ağırlıklı bir ülkedir ve siyasi tarihi Sünnilik üzerine şekillenmiştir. Ancak burada bizim endişe ettiğimiz, geleneğimizde olmayan, tecrübelerimize yabancı bir Sünni anlayıştır. Bu bakış en büyük zararı elbette bu ülkeye verecektir ve bir çok projede Truva atı işlevi görecektir.
Bunun dışında Türkiye ve Kürtler arasındaki yakınlaşma umarız “geçici” bir manevra değildir. Açık söyleyelim, Türkiye''nin geleceği de, Kürtlerin geleceği de iki toplumun ortak geleceğe yatırım yapmalarıyla güven altına alınacaktır. Selçuklu ortaklığı bazılarına göre “ürpertici” gelebilir. Ancak, Selçuklu bu coğrafyadaki etnik unsurları Osmanlı''dan çok daha güçlü bağlarla birleştirmiş bir tecrübedir.
Kısaca; ister etnik isterse mezhep eksenli olsun, bölgedeki bütün ayrışma ve çatışma tezlerine hayır diyor, Türk-Kürt dayanışmasından daha geniş ortaklıklara kadar bütün yakınlaşma çabalarını alkışlıyoruz.
Yüz yıldır ayrışma tezleri bu topraklara çok acı çektirdi. Önümüzdeki tek çözüm, yapabileceğimiz tek şey, ayrışma tezlerini ortaklık tezlerine dönüştürmektir. Tek yol haritası da budur…
Suriye harita değiştiriyor..
00:0027/04/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1- Suriye''deki Birleşmiş Milletler gözlemci misyonunun, sayısı ne kadar artırılırsa artırılsın, başarılı olması muhtemel görünmüyor. Keşke olsaydı ve bu ülkeyi bekleyen kanlı geleceğin önüne geçilebilseydi. Ancak Şam yönetiminin de muhaliflerinin de plana şans verme diye bir düşüncesi yok.
2- Annan Planı''na yönelik geniş bir güvensizlik söz konusu. Bir çok ülke, bunun “son şans” olduğunu, başarılı olamaması halinde çözüm yollarının tamamen tıkanacağını, işte o zaman “farklı seçenekler”in öne çıkacağını zaten söyledi. Gerçekten de, Plan ve gözlemci misyonu hiçbir şeyi değiştirmedi. Çatışmalar, ölümler, şehirlere yönelik saldırılar bütün şiddetiyle devam ediyor.
3- Rusya ve İran, Şam yönetimini ayakta tutmayı başarabilecek mi? En önemli soru bu? İran''ın bunu varlık yokluk meselesi gördüğü, son güne kadar mücadele vereceği ortada. Rusya''nın rejime desteği dışında muhaliflerle ilişkileri de kontrol etme, inisiyatif alma, bölgede ciddi bir aktör olma çabaları, iktidar muhalefet arasındaki diyaloğu yönetmeyi amaçlıyor. Son derece kırılgan, zayıf ve başarı şansı çok az bir çaba bu.
4- Suriye''de rejim değişikliği kararı çoktan verilmişti. Üstelik bu karar, Türkiye-Suriye ilişkilerinin iyi gittiği dönemde bile belliydi. Türkiye-Suriye ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı dönemlerde bile birileri Türkiye''de ve bütün bölgede organizasyonlar düzenliyor, bizlere kadar gelip destek istiyordu. Süreç ilerletildi ve bu noktaya geldi.
5- Rusya ve İran ne kadar direnirse dirensin Şam yönetiminin bundan sonra ülkeyi yönetme şansı olmayacak. Suriye''nin parçalanmasına bile yol açabilecek şeyler göze alınmış durumda. Esad yönetiminin de bu aşamadan sonra bu gerçeği gördüğü belli. “Elimizde kalana razı olalım” mantığı ile hareket edecek. Bu da “dış müdahale” olsa bile “örgütsel mücadele”nin devam edeceği anlamına geliyor.
6- Başından beri inandığımız gerçek şuydu: Şekli, yöntemi, içeriği nasıl olur bilmem ama bir “dış etki” ya da “müdahale” olmadan Suriye''de değişim gerçekleştirmek imkansız. Muhalifler üzerinden bunu yapmak ya da sistemin çöküşünü beklemek kanlı mücadelenin uzun süre devam edeceği anlamına gelir çok acı çekilir. Ancak bir dış müdahalenin bölgede nasıl algılanacağını bilmeyen yok sanırım.
7- İster inanın ister inanmayın ama süreç müdahaleye gidiyor. Fransa, Suriye''ye on beş gün süre verdi. NATO''nun operasyon hazırlıkları yaptığına dair işaretler var. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton; “ABD, Annan Planı''nın çökmesi sonrasına hazırlık yapıyor” diyor. Bunlar gibi bir dizi gelişme, Annan Planı''nın çökeceğine yönelik önkabulden hareketle öne çıkıyor.
8- Şüphesiz müdahale, Şii-Sünni dünyasında ciddi kırılmalara yol açacak. Suriye meselesi, safları netleştirecek, bölgeyi iki ana kampa ayıracak gibi. Zaten bu, büyük oranda gerçekleşti. Şam yönetiminin kendi halkıyla savaşı, bölgesel ayrışmayı keskinleştirdi.
9- Ancak pek kimsenin bundan şikayeti yok gibi. Zaten böyle bir ayrışma ve kamplaşma isteniyormuş gibi. Suriye meselesi, 20. Yüzyıl statükosunu tamamen değiştirecek güç barındırıyor ve öyle de oluyor. Bu yönüyle Irak işgalinden çok daha büyük etkilere yol açacak görünüyor.
10- Önümüzdeki dönemde “mezhep üzerinden ayrışma”nın çok daha belirgin etkilerini tartışacağız. Umarız o noktalara varmaz. Bunun dışında “yeni güç haritası”nın nasıl değiştiğini hep birlikte izleyeceğiz. Suriye''deki değişim Suriye ile sınırlı kalmayacak. Türkiye, Kürtler ve Sünni Araplar arasında çarpıcı yakınlaşma arayışları ortaya çıkacak.
11- Bu yüzden günlerdir Türk-Kürt-Sünni vurgusuna dikkat çekiyoruz. Yeni yol haritası, yeni güç haritası bu formül üzerinden şekilleniyor sanki….
.Türk-İsrail ekseni de Camp David de çöktü
00:001/05/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yazının sonunda söyleyeceğimi ilk cümlede söyleyeyim: 28 Şubat ürünü Türk-İsrail ekseni çöktü. Şimdi Camp David ekseni çöküyor. Türkiye-İsrail ilişkileri koptu. Ardından Mısır-İsrail ilişkileri kopuyor. Suriye krizi bir tarafa, bu iki derin değişim bölgesel denklemi tamamen değiştirecek.
Neden mi? Anlatalım..
Haber şöyle: İsrail, 1979 barışıyla feshedilen Güney Birliği''ni yeniden kurarak, Mısır sınırına 30 bin asker gönderme kararı aldı. Sınırda görev yapacak birlik üç taburdan oluşacak ve yüzlerce tank da bölgeye gönderilecek.
İki ülke arasında Camp David Anlaşması, Mısır-İsrail ittifakı üzerinden bölgede yeni bir düzen inşa etmişti. Enver Sedat bu yüzden suikastle öldürülmüştü. O günden bu yana Filistin iç savaşından bölgesel bir çok konuya, iki ülke neredeyse ortak hareket etti. Filistin iç savaşı da Mısır ve İsrail istihbaratının ortak ürünüydü.
Hüsnü Mübarek''in devrilmesi ile iki ülke ilişkilerinde her şey neredeyse sıfırlandı. Yeni iktidar çevresi, İsrail''le ittifakı her fırsatta sorguladı. Mısır halkı, "Camp David''e son" sloganları atmaya başladı. Bir İsraillinin öldürülmesine yönelik tepkiler İsrail elçiliğinin basılmasına kadar uzandı ve İsrail, Kahire Büyükelçiliği''ni boşalttı. Son olarak Mısır, ekonomik sebepleri gerekçe göstererek İsrail''in doğalgazını kesti.
Mısır sınırına otuz bin asker kararı ile Camp David Anlaşması bir anlamda bitmiş oldu. İslami eğilimli partilerin iktidara gelmesi, Mısır''daki İsrail karşıtı duyguların patlamasına yol açtı. Bundan sonraki her adım, iki ülke ilişkilerini daha da gerecek gibi.
Geçtiğimiz günlerde, merkezinde bulunduğumuz coğrafyayı saran iki bölgesel cepheleşmeye dikkat çekmiştik. Suriye merkezli krizle boğuşurken aslında Suriye''yi bile aşan sorunlarımız olduğunu ve bu sorunların oldukça uzun süre bölgeye meşgul edeceğini vurgulamıştık. Bu iki cepheleşme; İran merkezli Sünni dünya ayrışma ile İsrail merkezli İran-Mısır''la çatışma senaryolarıydı...
İran-Irak-Suriye cephesi her açıdan gündemimizde.. Soğuk Savaş''tan bu yana, Şii-Sünni kamplaşması hep tartışıldı ancak bu kadar gerçeğe dönüşmedi. Kimlik eksenli ayrışma, kamplaşma, saflaşma, çatışmaya sürükleniş gerçekten tehlikeli bir hal aldı. Bölge ölçekli kırılma, düşmanları aynı safta birleştirirken dostları karşıt cephelere dönüştürdü. İran-Irak-Suriye bloku kimlik eksenli kenetlenirken Türkiye-Kürtler ve Sünni Araplar arasında hiç olmadığı türden bir yakınlaşma kendini gösterir oldu. Bu konu, Suriye merkezli olarak yeterince tartışılıyor. Hatta öyle ki, Türkiye''de sokakları bölecek güce ulaştı.
Burada asıl dikkat çekmek istediğimiz, sessiz sessiz ilerleyen, acı hatıralarla dolu bir geçmişin bugüne taşındığı ikinci cepheleşme; İsrail-Mısır gerilimi..
Günlerdir Güney Sudan ile Sudan yönetimi arasında ağır çatışmalar yaşanıyor. Sudan''dan bağımsızlığını kazanan Güney Sudan ordusu, şimdiye kadar olanın tersine, Kuzey''e saldırılar düzenliyor. İngiliz istihbaratının belirgin rol oynadığı bu çatışma halini çözmek için İsrail-Güney Sudan ilişkilerine dikkat etmekte fayda var. İstihbaratı ile, ekonomisi ile, askeri gücü ile ve örtülü operasyon birimleriyle İsrail Güney Sudan''ın tamamında. Otelleri bile onlar işletiyor. Bu, hem Nil''in suyu hem de petrol üzerinden Sudan''ı ve Mısır''ı cezalandırma operasyonudur. Bu tespit doğruysa, önümüzdeki dönemde Güney Sudan üzerinden Sudan''a saldırılar daha da tırmanacak demektir. Yani, Mısır-İsrail gerilimi Sudan savaşına kadar uzanıyor.
İsrail Genelkurmay Başkanı''nın geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamaları hatırlayalım: "Stratejik gerekçeler ve bölgedeki istikrarsızlığı değerlendiren istihbaratımız, savaş çıkma olasılığının geçmiş dönemlere oranla çok daha büyük olduğunu değerlendiriyor" ifadesini kullandı Benny Gantz. Ona göre bu savaş İsrail sınırları içinde ve dışında basit bir savaş olmayacak. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ise aynı günlerde; "Mısır, İran''dan daha büyük tehdittir" açıklaması yapıyordu.
"İsrail İran''ı vuracak" tartışmalarının gölgesinde, Ortadoğu''da varolan düsenin temelini oluşturan Mısır-İsrail ittifakı çöküyor. Çökmekle kalmıyor, iki ülkeyi Sina Yarımadası''nda yeniden karşı karşıya getiriyor.
"Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesiyle Mısır-İsrail ilişkilerinin gerilmesi birbirine benziyor" demiştik. Camp David Anlaşması ile 28 Şubat dönemi Türk-İsrail ekseni anlaşmaları arasında pek fark yok. İkisi de, İsrail çıkarları öncelenerek bölgeyi yeniden dizayn etmeyi amaçlıyordu.
Türk-İsrail ekseni çöktü. Şimdi Camp David Ekseni çöküyor.
20. yüzyıl uyanışı, 21. yüzyıl korkusu
00:003/05/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir önceki yazıda; "Türk-İsrail ekseni çöktü. Şimdi Camp David ekseni çöküyor. Türkiye-İsrail ilişkileri koptu. Şimdi Mısır-İsrail ilişkileri kopuyor" tespitini yaparken aslında geçmişimizde olanlar ve bugün yaşananlar üzerinden bir gelecek öngörüsü yapmaya çalıştım. Çözülme ve yeni eğilimler üzerinden yeni bölgesel güç haritası oluşuyor ve bizler bu gelişmelere pek önem vermiyoruz.
Bir süredir, bu sebeple, gündelik gelişmeleri esas alarak bölgemizdeki yeni eğilimlere, gelecek yıllarda önümüze çıkacak sorunlara, muhtemel senaryolara, Türkiye''nin pozisyon arayışlarına dikkat çekmeye çalışıyorum. Güncel olana öylesine saplanıp kalıyoruz ki, aslında hararetle tartıştığımız şeylerin "esaslı" planlamaların gün yüzüne çıkmış görüntüleri olduğunu düşünecek halimiz kalmıyor. Gelişmeleri her şeyden soyutlayarak, bize sunulan hatta dayatılan gerekçelerle algılıyoruz.
Bu durum gözlerimizi kör ediyor farkında değiliz. Oysa bizler, Birinci Dünya Savaşı''ndan bu yana ülkemize ve bölgemize bu "körlük"le baktık ve hep kaybettik. Körlük, akıl tutulması, zihinsel operasyonlar, kitlesel algılarımıza dönük yönlendirmeler bu coğrafyaya o kadar acı çektirmesine rağmen, maalesef eski tür algı yönetimlerinin esaretinden kurtulup özgür, bağımsız ve kendimize dönük bir bakışaçısı geliştiremedik. Bu yüzden, aslında tavır belirlemekten önce geleceğe dönük eğilimleri tespit etmemiz gerekiyor.
Öteden beri iki esaslı gelişmeyi öne çıkarmaya çalışıyorum. Aslında tartıştığımız hemen her konu bu iki gelişmenin su yüzüne çıkan kısmı veya patlama noktası. Suriye meselesi, Türk dış politikasındaki arayışlar, Türkiye-Irak arasındaki gerilim ve daha bir çok konu böyledir.
Bu yüzyıla dönük iki eğilimden biri; Türk-İsrail ekseni ile Camp David Ekseni''nin çöküşü. İkincisi ise, Şii ve Sünni dünya arasındaki ayrışma..
İkisi de sarsıcı, hayati, geleceğimizi yönlendirecek sonuçlar doğuracak. Bu yüzden; 28 Şubat''ın asıl sebebi olan Türk-İsrail Ekseni''ni Türkiye''nin Camp David''i olarak niteliyoruz. 1978''de günler süren gizli görüşmelerden sonra imzalanan sözleşme, İsrail önceliklerine göre bölgesel statüko oluşturdu. Arap dünyasının büyük ismi Mısır ile İsrail arasında kurulan ortaklık, yıllarca Ortadoğu''nun her alanında hissedildi. Bu ilişkinin zirvesi Filistin iç savaşıydı. O savaş, İsrail ve Mısır istihbaratının ortak operasyonuydu.
Türkiye''nin Camp David''i ise, yine İsrail merkezli olarak bölgenin en güçlü ülkesini dizayn etmeyi, ardından da bütün İslam kuşağında İsrail''e yönelik tehditlere kalkan yapmayı amaçlıyordu. Türkiye''nin gücünden faydalanılarak İsrail''e yönelen tehditler ortadan kaldırılacak, belli ülkeler hizaya sokulacaktı. Bu ittifakı, Özbekistan''dan bölgenin her köşesine kadar örtülü operasyonların hepsinde gördük.
İşte şimdi, bu iki "eksen" de çözüldü. Türkiye ve Mısır ile İsrail arasındaki "ittifak" ilişkisi çöktü. İki ülke de artık kendine ve bölgesine hatta dünyaya İsrail''in gözüyle bakmıyor. Öyle ki, Türkiye''nin ilk kez yüzyıllara dayanan zenginliğini farkettiğini, gücü algıladığını söylemeliyiz. Aynı uyanışı Mısır''da da görüyoruz.
Elbette bu gelişme bir uyanış işareti. Uyanış; bütün kuşakta hissedildiğinde, ortak siyasal dile dönüşmesi dönüştüğünde, küresel bir sarsıntıya da sebep olacaktır. Bunun olup olmayacağını gelecek gösterecek, bizler de izleyeceğiz. Ben, Camp David çözülmelerini yüzyılın en önemli değişimlerinden biri olarak algılıyorum.
Ancak, bunlar olurken bir "uğursuz" fırtına iyiden iyiye hızını artırıyor. Uyanışın, iyileşmenin, özgürleşmenin karşısında "en tehlikeli düşman" olarak öne çıkıyor. İşte "ikinci esaslı değişim" bu. Irak savaşında acı örneklerine tanık olduğumuz, Suriye meselesinde tekrar gündeme gelen ve bölgeye yayılma riski olan rüzgar, "yüzyılın uyanışı"nı karanlığa, kabusa dönüşebilir. Burada gerçekten "korku" var ve bu korkuya yönelik farkındalık yeterli düzeyde değil.
Mezhep ayrışması, Şii Hilali, Sünni Bloku ya da "kimlik" eksenli ayrışmalar bölgenin geleceğini dinamitleyebilir. Ayrışmadan medet uman bölge ülkeleri, cemaatler, topluluklar yarın en ağır bedelleri ödeyebilir.
Maalesef, "mezhep savaşı" uyarıları yapanların bile zaman zaman bu ayrışmayı destekleyici pozisyon aldığına tanık oluyoruz. "Şu ülke mezhepçi hareket ediyor" denilerek o ülkeye karşı pozisyon alma, bir anda mezhep eksenli çatışma duruşuna dönüşebiliyor.
Bugüne kadar İslam kardeşliği diyenler artık Sünni kardeşliği, Şii kardeşliği diyebiliyor. Aslında ülkelerin de, cemaatlerin de, gelecekte bu bölgenin siyasi eğilimlerini temsil etme potansiyeli taşıyanların da kendini biraz sorgulaması lazım.
Camp David ekseni çökerken, Türkiye''nin Camp David''leri çözülürken birileri bizleri, bu "eksen"lerin yıkımından çok daha büyük bir yıkıma sürüklemesin. Çükü biz bu yüzyılı küresel ölçekte güç kaymalarının yaşandığı bir kırılma dönemi olarak görüyoruz. Kendi ellerimizle kendi düşmanlıklarımızı inşa edersek bir yüz yıl daha kaybedeceğimizi çok iyi biliyoruz…
Baş belası!
00:008/05/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekonomik bunalım Avrupa''yı derin bir değişime hazırlıyor. Aşırı sağın ve Sol''un yükselişe geçmesi değişimin ilk dalgaları. Krizin siyasi ve sosyal sonuçları, yakın gelecekte kendini ağır biçimde hissettirecek ve asıl sarsıntı o zaman hissedilecek.
Avrupa Birliği yerine bölge ölçekli ortaklıklar, Atlantik kıyılarını vuracak ırkçı dalgalar, bir tür “Avrupa neoconları”nın ortaya çıkışı, birlik yerine çatışma eksenli politikaların öne çıkması, 2. Dünya Savaşı sonrası yoğun emekle biriktirilen şeylerin hoyratça gözden çıkarılması, ekonomik krizin kaynak ve pazar paylaşım savaşına dönüşmesi gibi Avrupa dışını da etkileyecek ciddi gelişmelere “olabilir” diyerek hazır olmakta fayda var.
Bu yüzden “Arap baharı” dediğimiz isyan dalgalarının Akdeniz kıyılarından başlayarak Avrupa başkentlerini vuracağına hep inandım. Ortadoğu''dan sonra Asya''yı vuracağı iddia edilen değişim dalgasının Asya''dan önce şaşırtıcı biçimde Avrupa''yı etkileyebileceğine de.
Bu yüzden, 21. yüzyılın küresel sistemin çekirdeğini yerinden oynatacağını, varolan ekonomik, siyasi yapılarında köklü değişiklikler yaşanacağını, yeni “merkez”lerin oluşacağını düşünüyorum. Dolayısıyla bu yüzyılın bir tür “isyan çağı”na dönüşebileceğine de...
Fransa ve Yunanistan''daki seçimlerin sonuçlarını bu açıdan iyi değerlendirmek, Avrupa''da yapılacak diğer seçimlerde kamuoyu eğilimlerini bu açıdan değerlendirmek, geleceğe yönelik bir perspektif geliştirmek doğru olacaktır. Bundan sonraki seçimlerde benzer eğilimler ya da tepkiler etkili olacaktır.
Ancak Nicolas Sarkozy''nin kaybetmesinde kişisel bir sevinç duyduğumu itiraf etmeliyim. Sarkozy, hem Fransa hem Avrupa siyaseti için bir talihsizlikti, yol kazasıydı. Özellikle İslam dünyası, Türkiye, Ortadoğu''nun geneli için tehlikeli, rahatsız edici bir isimdi. Seçilmesinde de, Fransa politikalarına etkisinde de belli güçlerin, savaş lobisinin etkisi çok büyüktü.
Sarkozy ve politikalarından hep endişe duydum. Bu hiperaktif, kurnaz, hırçın, aşırı ihtiraslı, güvenilmez, yalan söyler, yalan söyleyen, verdiği sözleri tutmayan, değer yargılarından yoksun, ani ve öngörülemez değişiklikler gösteren geveze adam bir dönem daha seçilseydi, dünyanın başına bela olacaktı. Bence Avrupa da, Ortadoğu da, dünya da “tehlikeli” eğilimleri olan bir liderden kurtulmuş oldu.
Bu köşede kadar çok şey yazıldı onun için. Aşırı sağcı karakteri, devlet başkanından çok örgüt lideri gibi davranması, İsrail aşırı sağı ile sıkı ilişkileri, Avrupa''daki yabancılara nefret duyması, siyasi yaşamının hep dalgalı, sorunlu, entrikalarla dolu olması gibi...
Müthiş intikamcı karakteri ile başında bulunduğu ülkeyi kişisel hırslarına ve bağlı bulunduğu lobinin çıkarlarına göre yönetmesi, dengesiz bir siyasi figür çıkardı ortaya. İslam''dan ve Müslümanlardan nefret etmesi, bütün tezlerini, bu çevrelere yönelik düşmanlıklar üzerine kurgulaması, ayırımcı, dışlayıcı ve kışkırtıcı olması gibi...
İçişleri Bakanı iken, Paris varoşlarının alev alev yandığı sırada, Kuzey Afrika asıllı Fransız vatandaşlarını kastederek; “Pislikleri, hortumla yıkamaya!” ant içmişti. “Pislikler”, Kuzey Afrikalılar ve Müslümanlar oluyordu.
ABD aşırı sağı ile İsrail aşırı sağının ortak ürünüydü Sarkozy. Cumhurbaşkanı oldu. Seçilir seçilmez ülkesinin siyasi duruşunu sarsıntılı bir şekilde değiştirdi, bu çevrelerin çıkarlarına hapsetti. İslam düşmanlığının liderliğini onlardan aldı. Siyasi rakiplerini birer birer itibarsızlaştırdı, haklarında yolsuzluk soruşturmaları açtırdı ve yargıladı.
Seçim kampanyasında yine İslam ve yabancı düşmanlığını kullandı. “Tehditler”e yatırım yaptı ve bunu göstermek için Müslümanların evlerini bastırdı, insanları gözaltına aldırdı, sınırdışı etti.
Kuzey Afrika kökenli üç Fransız askerini, bir Yahudi okulu önünde üçü çocuk dört kişiyi öldüren Muhammed Merah, kuşatıldığı evin camından atlarken kurşun yağmuruna tutulup öldürüldü. Merah, Fransız istihbaratına çalıştı, kullanıldı ve yok edildi. Kampanyasını Yahudi karşıtlığını kullanma, İslam düşmanlığı tezini işleme, Avrupa''yı “Müslüman tehdidi”nden kurtarma üzerine kurgulayan Sarkozy için Merah, müthiş bir örnektir. Bir çokları bu operasyonda Sarkozy''nin parmağı olduğuna inanıyor.
Görevde kaldığı süre içinde müthiş bir Türkiye karşıtlığı rüzgarı estirdi. Gerek Ortadoğu''da gerekse Avrupa Birliği çerçevesinde her gelişmede Türkiye''nin önüne dikildi. Türkiye ile hesaplaşma, Türkiye''yi kendi bölgesinde sınırlama, hasım belleme, Fransa çıkar alanlarına yönelik tehdit görme, Türkiye''nin etki alanının genişlemesini durdurma önceliklerindendi.
Gerçekten bir “baş belası”ydı. Türkiye, İslam dünyası, Avrupa hatta dünya, böyle dengesiz bir siyasi figürden kurtulduğu için sevinmeli!
.
.Türkiye Haşimi"yi teslim edecek mi?
00:009/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye krizi ile beslenen Irak''ın kimlikler üzerinden parçalara ayrılması sürecinde öne çıkan belki de kurban seçilen isimlerinden biri Tarık Haşimi. Nuri el Maliki yönetimi, Tahran''da pişirilen senaryoları Bağdat''tan servis ederken Haşimi''ye ağır suçlamalar yöneltti. Suikast iddiaları, mahkeme kararları, tutuklama emirleri ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi''yi bitirecek, hapse attıracak hatta idama götürecek yol açıldı. Bağdat, bütün uzlaştırma çabalarına, baskılara rağmen kararından dönmedi. Haşimi bitirilecekti.
Sünni lider önce Kuzey Irak''a kaçıp Mesud Barzani''ye sığındı. Erbil Bağdat ilişkileri gerildi, kopma noktasına geldi. Kuzey Irak yönetimi bağımsızlıktan söz eder oldu. Tehditlere rağmen Haşimi''yi teslim etmedi.
Ancak başka bir formül bulundu. Haşimi Kuzey Irak''tan sessizce, Barzani''yi geri adım atmış göstermeden ayrıldı. ''Geçici'' olarak Katar''a gitti. Çok geçmeden, bir akşam baktık ki, İstanbul''da, havaalanında.
Bağdat''tan çıkması, Kuzey Irak''a sığınması, Barzani''nin kararlı açıklamalara rağmen onu koruyamaması, Katar''a ulaşıp oradan Türkiye''ye getirilmesi aynı operasyonun aşamaları mıydı, bilmiyoruz. Sonunda ''geçici olarak'' Türkiye''ye getirildi ama hala bu ülkede.
Çok da iyi ağırlandı, ilgi gördü. Medya Haşimi ile söyleşi yarışına girdi, sivil toplum örgütleri onu bağrına bastı. Haşimi, neredeyse Iraklı değil de Suriyeli bir Sünni lider gibi algılandı ve Suriye''deki değişim mücadelesinin parçası haline getirildi. Elbette bu ilgi kendiliğinden oluşmamıştı.
Hakkında tutuklama kararı çıkartılması, kendisinin Kürtlere sığınması, ardından Türkiye''ye gelmesi, verdiği mesajlar, Barzani''nin Bağdat''la ilişkileri koparmayı göze alarak ona sahip çıkması, Bağdat''ın Türkiye''ye açık tavır alıp Suriye yönetimine sahip çıkması, Türkiye''nin her iki lidere bakışı aslında bir başka resmi ortaya çıkarıyordu. ''Irak''tan Suriye''ye koridor kuruldu, buna karşı çıktığım için başıma bunlar geldi'' diyordu Haşimi. Açıklamalarının önemli bir bölümü gerçeği yansıtıyordu. Gerçekten de Nuri El Maliki yönetimi otoriter eğilimlere girmiş, mezhepçi bir politika benimsemiş, Suriye yönetimine açıkça destek vermiş, bu yüzden Türkiye''ye tavır koymuş, Ankara''yı ''düşman'' ilan etmiş, Irak içindeki Sünnileri oyundan çıkarma yollarına girişmiş bir lider haline geldi.
Son ABD ziyaretinde, şaşırtıcı biçimde destek aldı hatta güç tazeledi. İşte, Interpol''ün Tarık Haşimi hakkında yakalama kararı çıkarmasını biraz burada aramak lazım.
Şimdi ne olacak?
Türkiye, Interpol kararına nasıl tavır alacak? Haşimi''ye teslim edecek mi? Elbette hayır, etmeyecek. Edemez, etmemeli.
Çünkü Haşimi dosyası tamamen siyasi bir dosya. Eğer Bağdat yönetiminin suç delillerine göre hareket edecek olursak, Nuri el Maliki''yi yüzlerce insanın ölümünden sorumlu tutabiliriz. Irak dışından bir gazeteci olarak bile, Maliki hakkında uzun bir suç listesi hazırlanabileceğini biliyoruz. Bu liste, Irak Başbakanı''nın makamından hapse gönderilmesine yetecektir. Maliki''nin öncelikle Irak içindeki mezhep çatışmalarındaki rolü hakkında hesap vermesi gerekiyor.
Haşimi meselesi bir iktidar meselesidir. Tahran-Bağdat-Şam ekseninin infaz kararıyla ilgilidir. Türkiye ile İran arasındaki nüfuz mücadelesinin bir parçasıdır. Irak''ın üçe bölünmesi, Suriye''de kimin iktidar olacağı meselesidir.
Ancak bir şeyi burada not etmekte fayda var: Haşimi''nin Bağdat''tan kaçışıyla Türkiye''ye gelişi arasındaki süreç Ankara tarafından yönetilmemişse, Kuzey Irak ve Katar''ın başarılı bir şekilde Haşimi''den kurtulduğunu ve onu Türkiye''ye ihale ettiğini söyleyebiliriz.
Türkiye, Interpol''ün kararına nasıl tepki verecek beraber göreceğiz. Ancak Haşimi meselesinin bütün bölgede etkisi gösteren mezhep eksenli ayrışmanın ürünü olduğunu bilelim. İran''ın, Bağdat yönetiminin, Şam yönetiminin tavrı ortada... Türkiye''nin, Iraklı Sünnilerin ve Suriye muhalefetinin de. Bu bir güç çatışması ve herkes birilerinin kellesini almaya çalışıyor.
Bu yüzden, Haşimi meseli Interpol meselesi değildir!
."Kötü adam"ın sözü ve şehirlerin çağrısı
00:0023/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
NATO zirvesi ve Türkiye''yi de yakından ilgilendiren yeni savunma konsepti, İran''ın Bakü Büyükelçisi''ni geri çekmesi, Türkiye ile Fransa''nın yeniden dost olup olamayacağı, Afganistan''da Taliban''la hükümet birliklerinin işgale karşı ortaklıklar yaptığı iddiaları ve daha bir çok konu var tartışılacak.
Ancak ''İşte adamımız bu'' diyerek hakkında oldukça kötü şeyler yazdığım bir isme ayırmak istiyorum bugün köşeyi. Yıllardır verdiğimiz mücadelenin, hayalini kurduğumuz geleceğin karşı tarafından yer alan, bugünkü adaletsizliklerin emelindeki düşüncenin temsilcilerinden biri olan, ömrünü bize ait her şeyi yakıp yıkmaya adayan, ABD''nin ''karakutusu'' olarak bilinen ve şimdilerde NATO zirvesinin yapıldığı Chichago''nun Belediye Başkanı olan Rahm Emanuel''in bir sözü, yukarıdaki bütün konulardan daha çok dikkatimi çekti.
Hürriyet gazetesine konuşan Emanuel, ''Chicago ve New York gibi kentlerin aldıkları kararlar, geleceğin nasıl olacağını şekillendiriyor. Gelecekte dünyadaki rekabetin, Türkiye ve ABD şeklinde değil, Chicago ve İstanbul veya Şangay ve Hong Kong şeklinde olacağını düşünüyorum'' diyor.
Doğru söylüyor...
Küresel siyasi ve ekonomik ağırlık Doğu''ya kayıyor, Türkiye''nin ekseni değişiyor, dünya yeni kutuplara ayrılıyor, Yeni Ortadoğu düzeni inşa ediliyor, Avrupa Birliği dağılma sürecine girdi, yıldızı parlayan ülkeler, Atlantik merkezli ekonomik kriz ve daha bir çok konu aslında bu çerçevede tartışılmalı.
Yıllardır bu köşede ulusal sınırların, devletlerin, rejimlerin gelip geçici olduğunu, bölgesel ve küresel düzeni, güç ortaklıklarını şehirlerin belirlediğini, ülkeler yıkılsa bile şehirlerin dimdik ayakta kaldığını ve çevresini yeniden inşa ettiğini söyleyip durduk.
Irak işgal edilirken Irak''tan çok Bağdat''ın haline üzüldük. Ancak dedik ki; Bağdat sadece Amerika''yı değil, Moğolları da gördü. Yakılıp yıkıldı, yağmalandı, yok edilmek istendi. Onu yıkan devletler, imparatorluklar tarihe gömüldü, yok olup gittiler. Bağdat hala ayakta ve kendine zarar verenlerden hep intikam aldı. Bu yüzden Bağdat yaşayacak. Irak yok olsa da yaşayacak ve yeniden yükselecek. Binlerce yıldır bu hep böyleydi.
Rahm Amanuel, hiçbir zaman sempati duymayacağım bir kişilik. Bu kişisel bir şey değil. Nedenini daha önce burada yazmıştık, tekrar edeyim.
Aile geçmişi, gelişim süreci, ait olduğu çevre, üslendiği sorumluluklar, sırlarla dolu hikayesi, Nazi bağlantıları, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesiyle ilgisi, Deir Yasin katliamıyla alakası ve kapkaranlık bir hayat!.. Bazılarına göre bir teröristin oğlu, ''vaat edilen toprak'' için savaşan örgütün mensubu. Ekonomik krizin en önemli sebebi olarak gösterilen hedge fon yöneticisi ve büyük paralar kazanan adam. İsrail yanlısı değil, İsrail aşırı sağı mensubu.. Bildiğimiz anlamda bir Zio-faşist. Elinden gelse bütün Ortadoğu''yu dümdüz etmek isteyen biri. George Bush''u bile, İsrail''e yeterli destek vermediği için eleştiren adam. Tam anlamıyla ırkçı...
18 yaşına kadar İsrail vatandaşıydı. İsrail pasaportunu gizledi. 1991''deki Körfez Savaşı sırasında İsrail pasaportunu gün yüzüne çıkarıp, ''ülkesi'' İsrail''i Saddam''ın füzelerinden korumak için askere gitti. Lübnan sınırında görev yaptı.
Ailesi, 1931-40 yıllarında Naziler''le işbirliği yapıp Filistinlilere ve İngilizlere karşı savaşan terörist örgütlere mensuptu. Menahem Begin''e bağlı Irgun çetesinin üyesiydi. Siyasi suikastler yapıyor, BM temsilcilerini öldürüyor, Filistinlileri topraklarından sürmek için köy katliamlarına girişiyorlardı. Bu terörist operasyonlar İsrail devleti ilan edilene kadar devam etti. İşte ''altın adamı''mızın geçmişi, bugünkü İsrail ordusu, bu terörist örgütlere uzanıyor. Amcası bu saldırılar sırasında ölür ve ona amcasının adı verilir.
Babası Benjamin Auerbach''tır. Söz konusu örgütlere silah sağlayan isimlerdendir. Stern çetesi bu örgütlerden en radikalidir ve ailesi bu örgütle bağlantılıdır. İngiltere''nin Filistin''i terk etmesi ve İsrail devletinin kurulması için Nazilerle birlikte hareket ederler. İrgun''un çocukları, aslında Nazi müttefiki Yahudilerdir!
Auerbch soyadı sonradan Emanuel olarak değiştirilir. Adamınızın adı da Rahm yani Rahmim''dir. Rambo bile derlermiş kendisine. Clinton ekibinde yer alan, İsrail ve Ortadoğu ile ilgili her girişimin içinde bulunan kişidir. Babası gibi o da çifte pasaportludur. Hem İsrailli hem Amerikalı...
Ve Emanuel, Obama ekibinin başına getirilir. O artık Beyaz Saray''daki en etkin kişidir. Hem Beyaz Saray''ı hem de Obama''yı yönetecek gerçek kişidir. Derhal İran konusunu tartışmaya açmıştır. Tıpkı ABD yönetiminde her zaman konumunu koruyan, ABD''den daha fazla İsrail aşırı sağına mensup olan diğer çifte vatandaşlar gibi. Kimler onlar? Rechard Perle, Paul Wolfowitz, Lawrence Franklin, Douglas Feith, I. Lewis Libby, Eliot Abrams, Marc Grossman, Robert Zoellick, Ari Fleisher, David Frum, John Bolton, Eliot Cohen, Davud Wurmser ve daha niceleri. Hanry Kissinger''ı da ekleyelim.
Beyaz Saray''dan istifası ''Obama''ya darbe'' olarak nitelenmişti.
İşte bu adam, bir çoğumuzun unuttuğu, düşünmediği, önemsemediği bir gerçeğin altını çiziyor: Gelecek devletlerin değil, şehirlerin.. Buna göre bir dünya şekilleniyor, buna göre ekonomik düzen biçimleniyor, buna göre kitleler kimlik kazanıyor. Geleceğe yönelik kimlik savaşları tezlerinin temelinde de bu düşünce var.
Oysa bizler bunu yüzyıllardır biliyorduk. Emanuel''in söylediği gibi bu geleceğin değil aynı zamanda geçmişin formülüydü. Bağdat örneğinde olduğu gibi. Bu coğrafyada yaşayan toplumları ayakta tutan o küçücük, dar toprak parçalarına bölünmüş devletler değil, hala bizim olan, bize ruh veren şehirlerdir. Bağdat gibi, Şam gibi, İstanbul gibi, İsfahan gibi, Kahire gibi, Mekke gibi, Kudüs gibi, Herat gibi... Geçmişimizin ortaklıklarının temelinde bu şehirler vardır. Geleceğimizde de onlar olacaktır.
Biz bu şehirleri anladığımız zaman, onlar ''bize ait'' olduğu zaman güç kazanıyor, yükseliyoruz. Onları kaybettiğimiz an her şeyimizi kaybediyoruz. Geçmişimizi de onlar yönetti, geleceğimizi de onlar kuracak. Bu yüzden, şehirlerimize dokunan her uğursuzlukla mücadele, kendi geleceğimizi kurtarma arayışıdır.
Bu gerçeği, Emanuel gibi birinden duymak içimi sızlattı. Bugünün bütün sorunlarını çözecek şifredir bu. Bu ses, kendi coğrafyamızdan yükselmeliydi.
.O kurşun atıldı!
00:0024/05/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Lübnan''da iç çatışmaya kapı aralayan gelişmeler oluyor. Suriye ateşi bu ülkeye sıçramış, mezhep eksenli çatışmanın zemini oluşturulmuş, bir takım güçler sokağa salınmış gibi… “Suriye krizi Lübnan''da iç savaş çıkarır” gerçek mi oluyor? Sanki birileri “ilk kurşun”u atmış görünüyor.
Bazen çok büyük krizler küçük ihmalkarlıklarla başlar. Bazen büyük savaşlar, tek bir kurşunun atılmasıyla ya da kimin yönettiği belli olmayan bir “kaza” ile patlar. Bazen büyük güçler, hiç de ciddiye almadıkları küçük örgütler karşısında çaresiz kalır. Mükemmel işleyen senaryolar, hesapta olmayan küçük ve ani gelişmelerle, kontrol edilemez karmaşaya dönüşebilir.
Özellikle bizim yaşadığımız coğrafyada bu genelde böyle olur, hiçbir senaryo tam tutmaz, akşam verilen kararların etkisi sabaha kadar bile sürmez. Dostlar bir günde düşman, düşmanlar müttefik olur. Vefa, söze sadakat, devlet olma olgunluğu bizim buralarda pek kabul görmez. Bu yüzden, “iyi amaçlar” için yola çıkarsınız, son derece kaygan bir zeminde sendelemeye başlarsınız. Yüce hedefler için donanırsınız, kendinizi berbat bir kaosun içinde bulabilirsiniz.
Suriye meselesi başladığı günden beri en az Suriye kadar Lübnan''ı da izliyorum. Zira, İran''dan hatta Afganistan''dan başlayıp dalga dalga Akdeniz kıyılarına ulaşan bir deprem, coğrafyası ikiye bölecek derin bir uçuruma dönüşüyor. En küçük meseleler bile uçurumu genişletiyor, uyarılar hiçbir işe yaramıyor. Çünkü, herkes pozisyonunu “kaçınılmaz gerçek” kabul ettikleri yeni duruma göre ayarlamış görünüyor.
Lübnan bir test alanıdır, laboratuvardır. Bölgedeki her gelişmenin sonucu en bariz biçimde bu ülkede kendini gösterir. Irak''ta atılan yumruk Lübnan''da birinin burnunu kanatır, Suriye''deki her kavga Lübnan''da çatışmaya dönüşür. Bu yüzden, bölgesel gelişmeleri okuyabileceğiniz en iyi yer Lübnan''dır.
Lübnan''a bakarak Suriye''de neler olabileceğini öngörebilirsiniz. İran''ın ne planladığını, S. Arabistan''ın reflekslerini, Körfez-İran çatışmasının geldiği aşamayı ve bölgenin geleceğinde nelerle karşılaşabileceğimizi anlarsınız.
Eğer, Suriye''ye dış müdahale olacaksa Lübnan''dan savaş çıkacaktır. Suriye''de iç savaş başlarsa Lübnan''da iç savaş başlayacaktır. Şam yönetimi sona yaklaştığını farkettiği anda hem Lübnan iç çatışması hem Hizbullah-İsrail başlayacaktır.
Biz, “Suriye''ye müdahale ederiz ancak Lübnan''da çatışma çıkmasına izin vermeyiz” sözlerinin bir karşılığı yoktur. O aşamadan sonra kriz kendi kurallarını koyar, senaryo tamamen değişmiş olur.
Aylardır bu tehlikeye dikkat çekiyorduk ve tehlike ufukta göründü. Lübnan''da iç çatışmanın fitili ateşlenmiş sanki. Birkaç haftadır Suriye yanlıları ile karşıtları çatışıyor. Şii-Sünni grupların arası iyice gerildi. Liderler, din adamları öldürülüyor, kaçırılıyor. Suriye''ye giren Şiiler kaçırılıyor, Hizbullah harekete geçiyor. Beyrutta protesto gösterileri oluyor Hasan Nasrallah açıklama yapıyor. Lübnan yönetimi, bu kişilerin kısa süre içinde bırakılacağını açıkladı.
Bıraksa ne olur? Yenileri gelmeyecek mi? Sorun sadece bu münferit olay değilki...
Yakında bu ülkeden suikastler ve bombalı saldırı haberleri de gelir. Suriye krizi Lübnan''a sıçradı. Belki Suriye''den çok daha sıcak gelişmeler bu ülkede gerçekleşecek. Suriye ateşi Lübnan''ı yakmaya başladı bile.
Pek kimsenin bunu umursadığını sanmıyorum. Suriye konusunda sokakları harekete geçirenler için bu bir tehlike değil. Onlar, coğrafyada, zihinlerde ve kalplerde yaşanan ayrışmayı, bu ayrışmanın çatışmaya dönüşmesini aslında istiyorlar. Şiiler ve Sünniler birbirine girsin istiyorlar. Tarafları belli, karşıtı tarafın “canı cehenneme” diyorlar.
Maalesef geldiğimiz nokta burası.
.Hula, kıyım, büyük acı..
00:0029/05/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İnsan olanın yüreği bunu kaldırmaz. O gencecik, çocuk bedenlerin sıra sıra dizili görüntülerini hiç kimse hazmedemez.
Bu nasıl bir savaştır? Neyin intikamıdır?
Hangi siyasi amaç, güç arzusu, iktidar mücadelesi böyle bir kıyımı kabullenebilir, sahiplenebilir?
Bu görüntüleri hazmedenlerin, kıyımı yapanların, tetiği çekenlerin hangi amaçlarını kim savunabilir?
Etnik, ideolojik, dini, mezhebi hangi kimlik insanı böylesine vahşileştirebilir?
Bu çocukları kim neden, hangi amaçla, nasıl öldürdü? Hula''da hangi vahşi hesap görüldü?
Muhalefete göre Esad''ın askerleri. Şam yönetimine göre El Kaide öldürdü. BM Güvenlik Konseyi Suriye''yi kınadı ancak kim öldürdü sorusuna cevap vermiyor. BM gözlemcileri hala araştırıyor.
Bazılarına göre iki ateş arasında kaldılar. Bazılarına göre Şam yönetimine bağlı çeteler yaptı. Bazılarına göre muhalefet içinde birileri yaptı.
Muhalefet uluslararası müdahale istiyor. Batılı ülkeler acil çağrılar yapıyor. Kim yaptı, neden yaptı, neyin intikamını aldı?
Hakim kanaat rejim yanlısı güçler olduğu şeklinde. Öyle bir kafa karışıklığı yaşanıyor ki, herkes bambaşka iddialarla müthiş bir medya savaşı veriyor. Mesela BBC, Irak''ta çekilmiş bir fotoğrafı Suriye resmi diye internet sitesinde yayınlıyor, deşifre olunca da kaldırıyor.
Aynı günlerde, aynı bölgede devlet hastanesinin yakılması, köylerin ateşe verilmesi var. Kim kimi bulursa kurşuna diziyor. Bazen ayırım yapmadan kitlesel ölümlere imza atılıyor.
O görüntüler, kimin yaptığı gerçeğinin çok ötesinde bir şeyler anlatıyor bize: Suriye, kirli bir savaşa sürüklendi. Kimlerin ne adına tetik çektiği birbirine karıştı. Gerçekten de, Irak''ta tanık olduğumuz savaşın bir benzeri yaşanıyor bu ülkede. Ölüm üzerinden, sivil katliam üzerinden hesap görülüyor. Demokrasi ve özgürlük isterken böyle bir savaş yaşanacağı öngörülüyor muydu?
Barış çağrıları yapanların elleri kanlanıyor farkında mısınız? Zulümle mücadele ederken zalimleşiyoruz, farkında mısınız?
Stratejik değerlendirmeler, diplomatik manevralar, güç mücadeleleri, iktidar ihaleleri kan üzerinden yürütülüyor farkında mısınız?
Lübnan''daki kıpırdanmalar Suriye''den besleniyor, yarın Lübnan-Suriye hattı bu coğrafyanın tanık olmadığı acılara sahne olabilir, duyuyor musunuz?
Bir halkı kurtaralım derken savunmasız bir şekilde ölümün ellerine terk ettiğimizi anlamıyor musunuz?
İç savaşa yatırım yapanlar, Esad yönetimini iç savaşla bitirmeyi düşünenler, binlerce masum insanı ölüme gönderdiğinizi görmüyor musunuz?
Bir Nusayri öldürmek, bir Sünni öldürmek, bir muhalif öldürmek, bir Suriye askeri öldürmek nasıl bu kadar kutsallaşabildi? Nasıl böylesine bir intikam sarmalına teslim olduk?
Hula''daki acı unutulacak türden değil. Yapanlar elbette hesap verecek, vermeli. Ama bu hesaptan daha öncelikli bir mesele var: Artık bu ülke şiddetin ellerine bırakıldı. Geri dönüşü olmayacak. Hula''da öldürülen otuz iki çocuk gibi, nice kıyımlar göreceğiz.
Neden göreceğiz? Çünkü herkes yatırımını silaha, çatışmaya, intikama, hesaplaşmaya, güç gösterisine ayarladı.
Ölüm, bizden başka, kimin umurunda? Ölenlerin ailelerinden, acıyı yaşayanlardan başka kimin umurunda? Herkes kendi tarafının haklılığı için başkalarının ölümüne susarken savaştan başka yol mu kalır?
Suriye kirli savaşa teslim oldu. Maalesef bu coğrafya için çok acı bir geleceğe daha tanık olacağız. İstihbarat kontrollü örgütler üzerinden özgürlük mücadelesi olmaz.
Şam''da patlayan bombaların öldürdüğü okul çocukları da Suriyeli, Hula''da kurşuna dizilenler de.. Bizim insanlarımız, bizim çocuklarımız onlar. Her ölüm yüreğimize ateş düşürmüyorsa, bu çocukların bir kısmını kardeş, diğerlerini rejim yanlısı diye ayırabiliyorsak, ebediyyen kaybettik demektir.
Bu ülke nasıl ateşe atıldı? Nasıl iç savaşa sürüklendi? Kıyımları sadece Şam yönetiminin kötülüğü ile açıklamak yeterli mi?
Öfke kalbimizi rehin aldı, gözlerimizi kararttı bizim. Artık her şeye bir hesaplaşma ile bakıyoruz. Ne kadar şiddet o kadar başarı noktasına savrulduk. Bir süre sonra, ne kadar öldürdüysek o kadar mutlu olacağız.
İşte o zaman, kimlerin ellerine ne kadar kan bulaştığını sorgulamaya başlayacağız. Ancak kanı durdurmak mümkün olmayacak.
O çocukların ölümünden hepimiz sorumluyuz. Gerçekten suçluyuz.
Hula katliamı, kirli hesaplar..
00:0030/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hula katliamı hepimizin yüreğini titretti. Gençlerin, çocukların hangi suçtan öldürüldüğünü, hangi alçakça amaç uğruna katledildiğini, sıra sıra dizilen cenazelerin hangi günahın bedeli olduğunu sorguladık.
Bu ülkedeki her gelişmeyi bu titizlikle sorgulayacağız. Her ölümün, her kıyımın peşine düşeceğiz. Bu bizim insan olma sorumluluğumuz. Bütün siyasi hesapların ötesine geçip, vicdanlarımızda bir mahkeme kurup suçlu olanları yargılayacağız.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği temsilcisi, Hula''da top ve tank ateşiyle yirmiye yakın insan öldüğünü belirterek; ''Geriye kalan kurbanların çoğu, kent sakinlerinin anlattığına göre, rejim yanlısı milisler tarafından girişilen iki ayrı saldırıda infaz edildiler'' dedi.
Yani sistematik bir kıyım yaşandı. Öteden beri, rejim yanlısı cinayetlerin büyük bölümüne adını yazdıran ''çeteler''in intikam saldırısıydı yaşanan. Daha önce bu bölgede yirmiye yakın askerin öldürülmesinin intikamı mı alınmıştı, bilemiyoruz.
Ancak hiçbir şey, böyle bir çocuk katliamı ile anılamaz. Kimin neden yaptığı değil artık konu. Bu canilerin, intikam hırsıyla, çok daha büyük, hepimizi dehşete düşürecek saldırılar yapabileceğini gördük.
Böyle devam ederse, Suriye''nin yarısı ateşe verilir, on binlerce insan kaybı söz konusu olabilir. Bu yüzden, ''Suriye kirli savaşa teslim oldu'' diyoruz işte.
Hula katliamından sonra Kofi Annan Şam''a gitti, dünyanın ''endişesini'' iletti. Almanya, Fransa, Avustralya, Yeni Zelanda, Norveç, İtalya, Kanada ve İngiltere, Suriye elçilerini sınırdışı etme kararı aldı.
Yeni bir süreç başlıyor izlenimi oluşabilir. Ama olmayacak... Bu yıl sonuna kadar Suriye''ye yönelik uluslararası girişim çok zor görünüyor. Dolayısıyla benzer haberleri çokça alacak gibiyiz.
Başlangıçta, Suriye''de rejimin devrilmesinin kolay olacağını düşünenler, böyle bir algı oluşturanlar yanıldı. İşte bu yanlış kanaat yüzünden ülkedeki iç savaş bu noktalara taşındı. Böyle olmasaydı, daha kontrollü, daha soğukkanlı hareket edilseydi, şiddet bu kadar beslenmeyebilir, kıyımlar bu kadar artmayabilirdi.
Bir şeyler yanlış inşa edildi, şimdi kimse bu yanlışı üslenmiyor. Alabildiğine savaşı kızıştıranların, Hula benzeri dehşet verici gelişmelerin yaşanabileceğini öngörmeleri gerekiyordu. Bu yüzden, ilk günden beri ''dikkat'' çağrısı yaptık. Korkumuz, endişemiz vardı. Ancak birileri bu hassasiyeti alabildiğini sömürdü, uyarıları küçümsedi, benzer endişeleri dile getirenleri itibarsızlaştırmaya çalıştı, işi çirkefliğe/edepsizliğe kadar götürdü. Suriye''de rejim ne yapıyorsa aynı yöntemleri öne çıkardı. Geldiğimiz sonuç bu işte...
Suriye meselesi sadece rejimle muhalefet arası bir mesele değil. Çok boyutlu, çok taraflı, çok hesaplı bir mesele. Bunların hiç biri yokmuş gibi hareket edip, iki taraflı bir çatışma varmış gibi hesap yaparsanız, insanları kurşunların önüne sürerseniz kaybeden sadece siviller olur. Binlerce insanın ölüm haberlerini okur durursunuz.
Derin, karmaşık, uzun tartışmalar gerektiren, bütün hesapları bozabilecek güçte bir sorun var önümüzde. Aylardır bunları tartışıp duruyoruz.
Bir örnek vereceğim.
Suriye ordusunda görev yapmış bir muhalif lider, İsrail''in Haaretz gazetesine konuşuyor: ''Esad''ın devrilmesinin ardından gelen ilk saatlerdeki önceliklerimizin başında kimyasal silahların kontrolünü ele geçirmek var. Böylece bu silahların teröristlerin eline geçmesine engel olacağız. Kimyasal silah depolarının nerelerde olduğunu biliyoruz ve bunları ivedilikle güvence altına alacağız. Kimyasal silahların Hizbullah''ın eline geçmesini engelleyeceğiz....''
İlk bakışta makul bir öncelik hatta ivedilikle yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük bu. Esad devrilirse devlet olacaklar bu tür konularda dikkatli olmak zorundalar.
Adını açıklamak istemeyen muhalif lider bu açıklamayı bir İsrail gazetesine yapıyor. İsrail''in endişelerini gidermeyi amaçlıyor. Hizbullah''a karşı güvence veriyor. Sadece İsrail''in değil, Batılı ülkelerin öncelik sıralamasına sadık kalacaklarının güvencesini veriyor.
Peki bu kimin önceliği sizce? Muhaliflerin mi gerçekten?
Sadece bir haber bile, ''Suriye meselesi''nin karmaşıklığı konusunda bize yeterince bilgi veriyor. Tabi okuyabilene... Hiç kimse bu savaşın muhaliflerle rejim arasında olduğunu söylemesin. Hiç kimse, ölümler üzerinden başkalarının kirli hesaplarını gizlemesin.
Başkalarının ölümü üzerinden iktidar hesapları yapanlara, güç hesapları yapanlara, bölgesel hesaplar yapanlara ne demeli!
İnsansız savaş üsleri!
00:001/06/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her savaş, her kriz, her devrim, çalkantılı dönemler, derin sarsıntılar, güçlü eğilimler insanlık tarihine yepyeni yöntemler kaydediyor. İnsan ırkı kendi gelecek serüvenine heyecan verici keşiflere imza atarken bir yandan da insan ırkını yok edici adımlar atıyor, hükmetme hırsıyla acımasız bir geleceğin kapılarını aralıyor.
Arap Baharı''nı tartışıyoruz, Orta Kuşak''ta derin değişimleri not ediyoruz. Yüzyıllık kurulu düzenler yıkılıyor, kitleler harekete geçiyor, sorguluyor, hesap soruyor, daha adil bir gelecek için can veriyor.
Ekonomik krizi tartışıyoruz, küresel güç haritasındaki eksen kaymalarını farkediyoruz. Yeryüzünün Doğusu ile Batısı arasındaki orantısız güç dengesi bozuluyor, Atlantik eksenli dünya düzeni sarsılıyor, ekonomik sistemi değişime zorlayan şartlar siyasal sistemleri de değiştiriyor, sosyal düseni yeniden biçimlendiriyor.
Devletlerin gücü sorgulanırken şehirler ön plana çıkıyor, sınırları aşan ortaklıklar belirleyici hale geliyor, yönetim tarzları değişime uğruyor, yeni tür kimlik haritası biçimleniyor, sokakların dili kitlesel öfkeye dönüşebiliyor, güçler arası çatışma kimlikler üzerinden yürütülür oluyor.
Özgürlük, şeffaflık, değerler adına yola çıkılırken, insanın özgürlük alanı alabildiğine daraltılıyor, bireyler nefes alamaz hale getiriliyor. Bu da bir başka öfke patlamasının zeminini oluşturuyor.
Savaşlar da böyle. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş yöntemlerini öğrenmiştik, biliyorduk. Ancak iki kutuplu dünya sisteminin çökmesinden sonra savaş yöntemleri şok edici değişimlere uğradı ve bu değişim, her yeni örnekte daha da hızlanıyor.
Irak işgalinde orduların yerini özel güvenlik şirketlerinin aldığını gördük. Eskiden beri varolan paralı askerlik kurumsallaştı. Güvenlik şirketlerine bağlı silahlı güçlerin sayısı yüzbinlere ulaştı. Milyar dolarlık savaş ihaleleri veriliyordu artık.
Bu güçler, özel sözleşmelerle hukuki yaptırımdan ve uluslararası sözleşmelerden muaf tutuluyordu. Katliamlar, kıyımlar, örtülü operasyonlar, insanlık suçları içeren saldırılar bu güçler üzerinden yürütülüyordu. Yüzbinlerce insan bu güçler tarafından öldürüldü.
Sektör o kadar büyüyordu ki, dış politika, savunma politikaları, jeopolitik hesapların öncüsü bu birimler oldu. Hedef ülke seçiliyor, ardından örtülü operasyonlar başlıyor, ülke içinde ne kadar farklı kesim varsa hepsi birbirine düşürülüyor, iç savaşın şartları oluşturuluyor, ardından uluslararası müdahale meşruiyeti oluşuyor ve amaç gerçekleşiyor. Şu an dünya genelinde onlarca ülkede benzer operasyonlar bu birimlerce, ölüm timlerince yürütülüyor.
Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Savaş tarihinde devrim niteliğinde değişimlere yol açacak bir değişimin başlangıcı bu.
İnsansız hava araçları sektörü geleceğin savaşlarının nasıl olacağını, sivil asker karışımı çatışma alanlarının nasıl şekillendirileceğini gösterdi bize. Bugünkü insansız hava araçlarını takılıp kalmayalım; çok daha ileri teknoloji ürünü, karmaşık sistemlere sahip ve daha etkili araçlar yakından "piyasa"ya sürülecek. Özel güvenlik şirketleri ile insansız hava araçlarını birarada düşünelim: Nasıl bir dünyaya doğru gidiyoruz?
Bugünlerde, işte bu yeni operasyon türü için özel hava üsleri kuruluyor. Yeryüzünün her köşesinde sadece insansız hava araçları için askeri bölgeler oluşturuluyor. Afrika''da, Asya''da, Ortadoğu''nun her köşesinde, ülkelerin özel çalışmalarının dışında küresel müdahale alanları tespit ediliyor.
Dünyabülteni, ABD''nin insansız savaş üsleri ile ilgili bir haberini görünce bunlar geldi aklıma
Üç kıtaya yayılmış 12 askeri üs belirlenmiş bile: Türkiye''deki İncirlik, Afganistan''daki Celalabad, Host, Kandahar, Şindand havaalanları, Katar''daki El Udeid üssü, Filipinler''deki Zamboanga üssü, Birleşik Arap Emirlikleri''ndeki Al-Dafra Hava Üssü, Yemen''deki El Anad üssü, Etiyopya''daki Arba Minch üssü, Cibuti''deki Kamp Lemonier üssü, Seyşeller''deki Mahe üssü gibi…
Birkaç yıla kadar bu sayı elliyi hatta yüzü bulacaktır.
Peki ne yapılacak buralarda? Ordular, savaş gemileri, hava filoları, masraflı askeri sevkıyatlar yerine nokta operasyonlar yapacak elit birlikler, füze yüklü insansız hava araçları savaşlar çıkaracak, o ülkenin çıkarlarını koruyacak, suikastler düzenleyecek…
Pakistan bu şekilde iç savaşa sürüklendi. Yemen''de böyle bir savaş yürütülüyor, sokak ortasındaki araçlar havaya uçuruluyor.
Böyle bir geleceğe karşı ne yapmalıyız? Devletler, terör yöntemlerine mi yöneliyor yoksa!
.Bu hükümet gitmeli
00:005/06/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran''dan Lübnan''a, Yemen''den Suriye''ye kadar "kimlik savaşları"nın temellerinin atıldığını farkediyor musunuz? Daha da kötüsü, "kimlik çatışmaları" normalleşiyor, kitleler üzerindeki ürkütücü etkisi azalıyor, bir çoğumuz "seçeneksiz" biçimde bu eğilime teslim oluyoruz.
Bölgedeki otoriter rejimler, monarşiler, mafyalaşan yapılar iktidar gelecekleri için son şans olarak bu çatışmaya yatırım yaparken, bölge dışı merkezler "İslam kendi içinde savaşacak" tezini gerçekleştirmek için yerel iktidar artıklarıyla aynı hesapları yapıyor.
Bizlere, bu coğrafyanın insanlarına birbirini boğazlamaktan başka seçenek bırakılmıyor sanki. İyilik isterken, özgürlük ararken, zulümden kaçarken, adalet peşinde koşarken bile yolumuz iç çatışmadan, birbirimizle hesaplaşmadan, zihinlerimizi ve kalplerimizi ayırmadan geçiyor. Maalesef, öyle bir hale geldik ki, bu uyarıya dikkat çekenlerimiz, aslında bu konuda gerçek anlamda hassasiyet göstermesi gerekenlerin saldırılarına maruz kalıyor.
Arap Baharı, kitlelerin artık bir şeyleri değiştireceğinin göstergesi oldu. Sokakların sesiyle, öfkesiyle yerel ve uluslararası güç merkezlerinin projeleri arasında kıyasıya bir mücadele başladı. Bazı bölgesel güçler, Arap Baharı''na destek veriyormuş görünürken aslında değişim dalgasını tıkayan roller üslendi.
Bölgesel güç dinamikleri hesaplarını ayrışmaya, kimlikler çatışmasına ayarladılar. Haritaya bir bakın: İran, Irak, Suriye ve Lübnan''daki Hizbullah ile Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün gibi ülkeler arasında karşılıklı cephe şekillendi ve bu cephe giderek sertleşiyor. Suriye meselesinin böylesine sancılı, acı verici olmasının sebeplerinden biri Şam yönetiminin gaddarlığı ise, ikincisi bu cepheleşmedir.
Aylardır Irak''ın pozisyonu, Irak-Türkiye ilişkilerinin gerilmesi, Bağdat''ın ikinci bir İran gibi hareket etmesi ve Şam yönetimine tam destek vermesi tartışılıyor. Mesele sadece Nuri El Maliki''nin "tek adam"lık, diktatörlük hayalleri değil. Maliki yönetimindeki Irak''ın İran-Suriye-Hizbullah ekseninde merkezi bir pozisyon almasıdır.
Bir işgal yönetiminin, "Suriye''ye dış müdahaleye karşıyız" açıklamasındaki çarpıklık herkesin dikkatini çekiyor olmalı. Maliki''nin; "Türkiye Suriye''nin iç işlerine karışmasın" şeklindeki sözlerinin, "Irak''ın içinde bulunduğu durum" yüzünden ne kadar anlamsız olduğu ortadadır. Bağdat''ın, Şam yönetiminin ağabeyliğine, koruyuculuğuna soyunması Irak politikası değil, o "eksen"in tavrıdır. Irak yönetimi, bu tavrıyla bir yandan "tuhaf" bir hal alırken diğer yandan ülkeyi paramparça ediyor. Kuzey Irak Kürt yönetimi Bağdat''la ilişkileri neredeyse koparırken Tarık Haşimi''ye yönelik tutuklama kararı ile Sünnilere yönelik de bir tür tasfiye süreci başlatıldı.
Bağdat''tan gelen son haberler oldukça dikkat çekici. Maliki''yi düşürmek için 172 milletvekilinin imzası toplandı. Maliki ise, "güvenoyu alamaması durumunda ülkenin güneyinde bağımsız devlet ilan edeceği" tehditleri savurmaya başladı. Irak''ın önemli siyasi figürlerinden Mukteda Sadr''ın çıkışı oldukça dikkat çekici: "Irak''ın birliği Maliki''nin şahsiyetinden daha önemli" sözü ile Sadr, Irak''ın mezhep ve etnik kimlikler üzerinden bölünmesine karşı tavır almış görünüyor.
Türkiye''nin; Şam ve Maliki liderliğindeki Bağdat''la ilişkileri koptu. Beşşar Esed ve yönetimi Suriye''de, Nuri El Maliki Irak''ta iktidar olduğu müddetçe bu iki ülke ile eski günlere dönüşü imkansız.
Irak''ın, bölgenin hatta Suriye''nin iyiliği için Maliki yönetiminin devrilmesi, bu hükümetin gitmesi gerekiyor. Tamamen mezhep eksenli bir devlet oluşturup bölgesel çatışmaya yönelmekten, Tahran''da pişirilenleri Bağdat''ta servis etmekten başka düşüncesi olmayan bir yönetimin temsilcisi Maliki. Bu yüzden de iktidarda kalması, hem Irak için hem de bölge için ciddi tehlikeler içeriyor.
Lübnan''daki iç çatışmalar tırmanıyor, Suriye''de ölümler her güne düşen bir katliama dönüşüyor, Irak parçalanıyor... Bu durumun en önemli unsurlarından biri Maliki. Baksanıza, Güney''de "bağımsız devlet'' kurmaktan söz ediyor. Irak''ı parçalamayı göze alan bir liderin başka neler yapabileceğini siz düşünün!
.Suriye savaşı, dünya savaşı..
00:006/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kafkaslar, Türkiye-İran sınırı, Suriye-Irak-Doğu Akdeniz, Basra Körfezi''nden Hint Okyanusu''na açılan koridor, yeni şekillenmeye başlayan Doğu-Batı ayrışmasının sınır çizgisi oluyor. Bu hat üzerindeki mücadele Pakistan''dan Yemen''e kadar bütün bölgeyi sallıyor. 21. Yüzyıl''ın güç haritasında Atlantik ile Asyalı güçlerin kapışma noktası, birbirini ölçtüğü bölgedeki her ülke, gelecekte çok ciddi istikrarsızlıklarla karşı karşıya.
Suriye meselesinin bu kadar sancılı olmasının bir nedeni de bu. Şam yönetimi ve muhalefet arasında, aslında yürümeyen, ateşkes bitti. Annan Planı''nın başarı şansı neredeyse tükendi. İran-Suudi Arabistan arasındaki bölgesel güç çatışmaları Suriye meselesini zorlaştırdı. Ancak bu kadar değil. İşi daha da zorlaştıran Asyalı güçlerle Atlantik çevresi arasındaki derin çatışmadır.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Pekin''de. Dünyanın en büyük enerji üreticisiyle en fazla enerji tüketicisi ülke arasındaki zirveyi çok yakından izlemek lazım. Pekin''den daha ilk gün Suriye ile ilgili açıklama gelmesi, iki ülkenin Suriye konusunda hemfikir olduğunun bildirilmesi, meselenin ciddiyetini ortaya koyuyor sanırım. Oysa iki ülke arasında yüz milyarların telaffuz edildiği ekonomik projelerden küresel ölçekte siyasi konulara kadar çok önemli konular görüşülürken Suriye meselesinin gündemin en önemli meselesi yapılmasına dikkat etmekte fayda var.
Putin''in ziyaretiyle aynı dönemde ABD Savunma Bakanı Leon Panetta Hindistan''da ve ''Asya stratejisi'' üzerine görüşmeler yapıyor. Panetta ABD donanmasının yüzde altmışının 2020 yılında Pasifik''e sevkedileceğini belirterek şöyle diyordu: ''Donanma, halen Pasifik ve Atlas Okyanusu arasında yarı yarıya dağıtılmış haldeki güçlerini, 2020 yılına dek yüzde 60 oranında Pasifik''e sevkedecek. Bu sevkiyata 6 uçak gemisi, kruvazör, destroyer, savaş gemisi ve denizaltılarımızın çoğunluğu dahil olacak.''
Pekin''in bunu bir meydan okuma olarak algıladığını tartışmaya gerek bile yok. Yükselen Çin ile ABD-Avrupa arasındaki güç mücadelesinin Afrika''dan Asya ülkelerine kadar birçok alanda devam ettiğini, aslında yerel sorunlar olarak gördüğümüz çoğu krizin bu büyük, derin, sessiz çatışmanın ürünü olduğunu da...
Yeryüzünün kırılma noktaları olarak bilinen bölgelerindeki çatışmalar, öyle iç uzlaşmalarla, bölgesel müdahalelerle çözülecek gibi değil. Ekonomiden siyasi hesaplara, kaynak savaşlarından kimlik eksenli ayrışmalara kadar her alanda gördüğümüz küresel ölçekte ayrışma, yeni güç haritasının şekillenme sancısı sorunları alabildiğine büyütüyor. Uluslararası toplum dediğimiz inisiyatif, bu anlamda, çatışmaları sona erdirmekten ziyade yeni çatışma alanları oluşturuyor.
Yıllar boyunca, ''Asya NATO''su'' adı altında bu güç şekillenmesine, büyük hesaplaşmaya, yeryüzünün ağırlık merkezindeki değişime ilişkin çokça yazı yayınlandı bu köşede. Bugün, 2003 yılında yazılan bir yazıdan bölümler aktarmak istiyorum. Aslında hiçbir şeyin değişmediğini, ayrışmanın devam ettiğini, varolan ekonomik sisteme ve siyasi düzene karşı bazı ülkelerin yıllar önce isyan bayrağını açtığını, yerel sorunlara boğulan bizlerin bu büyük hesaplaşmaya yeterince ilgi gösteremediğimizi, bugün sokaklarımıza yansıyan sıkıntıları anlamak için yeni haritaya dikkatle bakmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatmak için...
Amerika, Hindistan''la birlikte bir Asya NATO''su kurmak için görüşmeler yürütüyor. Paul Wolfowitz, bu amaçla Japonya, Singapur ve Güney Kore''yi içeren beş günlük Asya turu yaparken Pentagon''dan Adrew Marshall, Hindistan''da Asya NATO''sunun temel ilkelerini ele alıyordu. Hindistan''ı Asya''daki en önemli stratejik ortağı haline getiren ABD, bu yolla hem Malezya, Singapur ve Endonezya''nın kontrol ettiği Malaka Boğazı''nda denetim kurmayı, hem Güneydoğu Asya''nın petrol ve doğal gaz kaynaklarına yaklaşmayı hem de Çin''in bölgesel etkisini kırmayı planlıyor. Bölgedeki askeri varlığını da yeniden yapılandırıyor ve Avustralya, Singapur ve Filipinler''e yığıyor.
''Kuzey Amerika-Asya Anlaşması'' (NAATO ya da NATO) adıyla kurulması planlanan yeni güvenlik örgütünün bel kemiğini ABD ve Hindistan oluşturacak. Üyeler arasında Kanada, Japonya, Malezya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya''nın yanı sıra Ortadoğu''da ABD''nin iş yaptığı ülkeler olan Kuveyt, Umman, Bahreyn ve Katar''ın da yer alması planlanıyor. Tayvan ise, Çin''in sert tepkisi endişesiyle potansiyel üye olarak kabul ediliyor. Örgütün en önemli hedefi Çin.
Asya NATO''sunun iki ülkeyi dışarıda bırakmasına çok dikkat edilmeli. Endonezya ve Pakistan... Soğuk Savaş döneminde Amerika''nın Sovyetler''e karşı en sağlam kaleleri olan ülkeler, şimdi dışarıda tutuluyor. Pakistan kontrol altına alınırken Malaka Boğazı''nın kontrol eden ve zengin enerji kaynaklarına sahip olan Endonezya parçalanmaya çalışılıyor.
Böyle bir hikaye bu. O tarihten bu yana hiçbir şey değişmedi. Ülkelerin pozisyonu ve arayışları aynı. İran''ın neden bu tadar ''güçlü'' olduğunu, Suriye meselesinin neden bu kadar zora girdiğini, Tunus''ta olanların neden Suriye''de olamadığını ve daha bir çok şeyi, yeni güç haritasının oluşum şeklini izlemeden bilemeyeceğiz.
Peşin kabullerimizle, birtakım güçleri kutsallaştırmakla, körü körüne takım tutmakla olmuyor bu işler...
.Ölüm satrancı!
00:008/06/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''de dün, aralarında çocukların da olduğu seksen altı kişi can verdi. Ölenlerin otuz beşi aynı aileden. Ölümler rakamlarla anılır oldu. Sayı elli, yüz, yüz elli ya da üç, bir şey değişmiyor. Top ateşiyle mi, kurşuna dizilerek mi, bıçaklanarak mı öldürüldükleri de bir şeyi değiştirmiyor. Hula''da öldürülen çocukların kaderi, zaman geçtikçe bütün Suriyelilerin kaderine dönüşüyor.
Şu kadarını rejim öldürdü, şu kadarını adı bilinmeyen gruplar öldürdü, şu kadarı intihar saldırılarında öldü, bu kadarı aşiret kavgasında öldü, ne farkeder. Ölüm sonuçsa ve bu sonuç bütün ülkeyi etkisi altına alıyorsa bize ne düşer? Biz siyasetçi değiliz, karar verici değiliz, plan kurucu değiliz.. Bizler izliyoruz, eleştiriyoruz, sorguluyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Buradan, durduğumuz yerden bir tarafın ölümüne sevinip diğer tarafın ya da tarafların ölümüne alkış tutmuyoruz. Yapamayız bunu, yapmamalıyız.
Bir ülkenin çocukları, zulüm ve baskı üzerine kurulmuş bir düzenin ölüm timlerinin önüne atılıyor. Sivillerin, masumların kanı üzerinden bir hesaplaşma yaşanıyor ve “rejim katliam yapıyor” diyerek sorumluluktan kurtulamayız. Rejim zaten kötü, bölgedeki bütün zorba rejimler gibi değişmesi gerekir. Bunda kimsenin kuşkusu, tereddüdü yok. Ancak bunu söylemek bize yetmiyor, ülkenin kan gölüne dönmesinin önüne geçmiyor. “Lanet olsun” bedduaları ölümleri durdurmuyor.
Ne yapacağız şimdi, rejim dönüşene kadar ölümleri normal mi sayacağız? Kim kimi daha fazla öldürdü diyerek istatistik mi tutacağız? Uluslararası irade dediğimiz şeyin harekete geçmesini mi bekleyeceğiz? Bosna''da olduğu gibi, Irak''ta olduğu gibi, Yemen''de olduğu gibi mi? İran''a mı kızacağız S. Arabistan''a mı? Rusya''ya mı kızacağız Fransa''ya mı? “Uluslararası irade” dediğimiz inisiyatifin ölüm diye bir derdi yok, hiç olmadı. Bir ülkedeki kıyımlar hangi sorunun çözümünü dayattı? O masa etrafında toplananların pazarlıkları, hesapları, çıkarları ya da uzlaşmaları bir yere gelmeden ölümlerin duracağını mı sanıyoruz? Bu çevrelerden yükselen merhamet çağrılarının ne kadar anlamsız olduğunu kaç kez tecrübe ettik!
Neden “ölüm satranç” ya da “ölüm oyunu” diyoruz? Suriye''ye bakarak içimiz kan ağlarken ülkelerin pozisyonlarının nasıl bir tiyatroya dönüştüğünü gördüğümüz için. Sadece birkaç günlük gelişmeleri sıralayalım:
Rusya; Şanghay İşbirliği Teşkilatı''nın yapıldığı Pekin''den Suriye ile ilgili bir toplantı çağrısı yaptı. BM Güvenlik Konseyi üyeleri ile birlikte Türkiye ve İran''ın da katılacağı bir toplantı istedi.
Hemen ardından ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye''de akan kandan sorumlu tuttuğu İran''ın böyle bir toplantıya davet edilmesine karşı çıktı. Önceki akşam İstanbul''da Suriye Halkının Dostları Grubu''na mensup 10''dan fazla ülkenin dışişleri bakanları biraraya geldi. Geçiş dönemi ve Esed sonrasının konuşulduğu toplantının Rusya''nın çağrısı sonrası yapılması önemliydi. Clinton, Esed''e görevi bırakma ve ülkeden ayrılma çağrısı yaptı. Keşke ayrılsa ve bu kanlı hesaplaşmaya bir son verilse. Ancak, tıpkı Saddam gibi, Suriye yönetimi bunu yapmayacak. Bölgedeki rejimlerin de liderlerin de karakteri böyle ve bizim coğrafyanın en büyük talihsizliği de bu.
İran, Rusya ve Çin bir tarafta, ABD, Avrupa, S. Arabistan ve Türkiye diğer tarafta. Tarafların safı net. Her ülke durduğu pozisyondan, karşıt güçlerin geri çekilmesi için çalışıyor. Bu bir bilek güreşi ve taraflar birbirini yokluyor. Şam yönetimi de, güçler savaşı içindeki yerini çok iyi bildiği için alabildiğine bu çekişmeye yatırım yapıyor.
Bu boyutu ile Suriye meselesi “Arap Baharı” olmaktan da, demokrasi-özgürlük mücadelesi olmaktan da çıktı. Bir halkın özgürlük-adalet arayışı üzerinden ülkelerin pozisyon almasının, büyük hesaplar yürütmesinin, herkesin kendi planlarını uygulamasının, bırakın ülkeleri farklı siyasi grupların kendi küçük hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmasının kurbanı oldu Suriye halkı. Bizler bu kurbanlara üzülüyoruz. Onların ölümleri üzerinden, acıları üzerinden plan kuranlara öfkeleniyoruz.
Türkiye, İran, Rusya arasında çözüm kapıları kapanmışsa Suriye için savaştan başka yol yoktur. Bu savaş işgal de olur iç savaş da. Her durumda ölüm ve acı var demektir. O masalarda ölüm satrancı oynanırken, başkentler birbiriyle hesaplaşırken bizler ölüyoruz.
Bu yüzden bir ölüm oyununun kurbanlarıyız. Hep böyle olduk…
.Bu adam mı PKK"ya silah bıraktıracak!
00:0012/06/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, PKK''yı ateşkese ikna etme ya da örgüte silah bıraktırma konusunda yeniden sahnede. Tuhaftır, ne zaman bölge ile ilgili ciddi gelişmeler olsa, ne zaman Türkiye-ABD ilişkilerinde kayda değer bir hareketlilik sağlansa, ne zaman Türkiye''den bir takım beklentiler ortaya çıksa Talabani sahneye çıkar. Her çıkışında kullandığı tek bir koz vardır: PKK''yı ateşkese ikna etmek ya da örgüte silah bıraktırmak...
İddialı cümleler kurar, ciddi açıklamalar yayınlar. Talabani''nin açıklamalarını duyanlar önce bir heyecanlanır, bu birkaç gün sürer, sonra her şey unutulur.
Yeni bir Talabani çıkışıyla karşı karşıyayız. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) sözcüsü Azad Cündiyani, Talabani''nin PKK''yı ateşkese ikna etmeye çalıştığını açıkladı.
Ki açıklama şöyle: ''Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ateşkes ilan etmesi konusunda ikna etmek amacıyla PKK ile görüşüyor. Türk ordusuyla, PKK arasında çıkan çatışmalardaki kan duruncaya kadar Talabani''nin girişimleri devam edecek. Bu çabanın neticeleri yakın bir zamanda ortaya çıkacak. Talabani iki taraf arasında bir köprü vazifesi görüyor. Kendisi, barışçıl çözümlerin iki tarafı birbirine yakınlaştıracağına inanıyor..''
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay''ın; ''silah bırakma dahil'' bir takım gelişmelerin olabileceğine yönelik sözleriyle de örtüşen açıklamayı duyanlar, önceki çıkışlarını hatırlamadıkları için Talabani''nin ''Barış adamı'' misyonuna inanabilirler.
O zaman bir Talabani profili koyalım ortaya. PKK konusunda, silah bırakma konusunda, ateşkes konusunda bundan önce neler yapmış, neler söylemiş ve bu açıklamaları hangi konjonktürde yapmış, bakalım:
Eylül 2006''da Talabani aynı iddialarla öne çıktı. ''PKK''yı ateşkese ikna ettiklerini, örgütün birkaç gün içinde silah bırakacağını'' açıkladı. O günlerde gerilim yüksekti. Newsweek dergisinin ''Türk birlikleri Irak sınırında'' hatırlatmasına Talabani; ''Öyle ama içeri girmiyorlar. PKK''yı ikna ettik, bir kaç gün içinde resmi ateşkes ilan edecek'' şeklinde cevap veriyordu.
Aynı Talabani, bu keskin iddiasından sadece birkaç gün sonra ABD medyası üzerinden Türkiye''yi tehdit ediyordu. Türkiye, İran ve Suriye''nin Irak''ın içişlerini karıştığını öne sürüyor ve akılalmaz bir tehdit savuruyordu: ''Böyle giderse biz de (Irak) bu ülkelerdeki muhalif grupları destekleyeceğiz, bu ülkelerde sorun çıkaracağız..''
Birbirine zıt iki keskin iddianın yapıldığı günlerde Irak''ta önemli şeyler oluyordu: PKK Irak''ta Anayasal güvence altına alınıyor, ABD ile birlikte örgüt mensuplarının iadesini yasaklanıyordu.
Bu çıkış ayrıca, Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ABD ziyareti öncesi, Türkiye''nin Lübnan''a asker göndermeye hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyordu.
Devam edelim:
Tarih 9 Ekim 2007 ve Talabani yine sahneye çıkıyor: KYB internet sitesinde bir açıklama yayınlıyor: ''PKK bu akşamdan itibaren ateşkes yapacak'' diyor. Açıklamanın yapıldığı gün Çankaya''da terör zirvesi yapılıyor ve Talabani tam o saatlerde ortaya çıkıp zirveye mesaj veriyor. Tabi Irak Cumhurbaşkanı''nın bu iddialı çıkışlarının hiç birisi gerçekleşmiyor.
Böyle çelişkilerle dolu çıkışlar hep kritik gelişmelerin öncesi yaşandı. Bu yüzden Talabani PKK kartıyla yeniden sahneye çıktığına göre, ''acaba önümüzdeki günlerde neler olacak'' diye sorma hakkımız var. Önceki iki çıkış böyle olmuştu çünkü. Bu yüzden Irak Cumhurbaşkanı''nın sözlerini temkinli değerlendirmekte fayda var.
Acaba Irak içinde, Nuri El Maliki ile muhalefet arasındaki güç mücadelesinin Türkiye''ye verilen bu mesajlarla bir bağlantısı var mı?
Yoksa Suriye''ye yönelik bir girişim hazırlığı var da, PKK konusunda Türkiye''yi rahatlatma çabası mı söz konusu? Türkiye''den beklentiler arttığında hep böyle yapıldı ve bunların hiç birinden sonuç alınamadı.
Bakalım ''Barış adamı''nın bu çıkışının arkasından neler çıkacak?
Karabağ krizi değil, İsrail-İran kavgası
00:0013/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye''de kitlesel kıyımlar, bir halkın kanı üzerinden çokuluslu güç savaşları yaşanırken Kuzey Doğu''da, Çeçen direnişi ile izlediğimiz Kafkaslar''da ciddi gelişmeler oluyor. Azeri-Ermeni gerilimi gibi görünen kriz; Rusya-İran-İsrail ve Atlantik çevrelerinin yer aldığı çok boyutlu bir güç çatışmasına dönüşmek üzere.
Yeryüzünün fay hatlarının en önemlilerinden biri Kafkaslar. Sadece Çeçen meselesi değil, Dağıstan meselesi, Gürcistan-Abhazya sorunu, Azeri-Ermeni çatışmaları, Rusya ve İran''ın bölgesel direnç hattı, ABD ve Batılı güçlerin Rusya ve İran''la yüzleşme hattı bu bölge.
Haziran ayında Karabağ çevresinde çatışmalar yoğunlaştı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton''ın bölgeye yaptığı ziyaretle aynı günlerde sınır çatışmaları yaşandı. Beş Azeri askeri öldü. Ermeni askerlerin de öldüğü ifade ediliyor. Bakü''de neredeyse savaş hazırlıkları başladı.
Rusya, Ermenistan''daki üslerini güçlendirirken bölgeye daha fazla uçak gönderme kararı aldı. Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu''ndan hemen sonra Orgeneral Bekir Kalyoncu Bakü''ye gitti. Hava Kuvvetleri Komutanı''nın da Bakü''ye gitmesi bekleniyor. Türkiye''den bölgeye ardı ardına üst düzey ziyaretler yapılıyor. Rusya, İran ve Türkiye''deki hareketliliğe bakılırsa ikinci Karabağ savaşı hazırlıkları yapılıyor.
Azeri-Ermeni çatışmasının yeniden başlaması bütün bölgeyi hareketlendirebilir. Rusya, Türkiye ve İran hiçbir şekilde bu çatışmanın dışında kalmayacaktır. Son Gürcistan savaşında, Tiflis tamamen yalnız bırakılmış, Rusya Gürcistan yönetimine ağır darbe indirmişti. Atlantik İttifakı''nın çaresiz kaldığına tanık olduk o savaşta. Bazılarına göre Rusya ve İran, ABD ve müttefiklerinin bölgesel etkisinden rahatsız ve Azeri-Ermeni krizini özellikle çatışmaya dönüştürmek istiyor.
Ancak olay sadece Karabağ meselesi değil. Azerbaycan''la Ermenistan arasında bir mesele de değil. Suriye''de yaşananlardan İran-İsrail gerilimine kadar bir çok konuyla bağlantılı. Çünkü bu bölgede hiçbir mesele tek başına değerlendirilemez. Biraz geriye gidelim, sınır çatışmaları öncesi neler olmuş bakalım:
İran; nükleer bilimcilerine suikast düzenleyen İsrail istihbaratçılarının Azerbaycan''dan geldiği iddiasıyla Bakü''ye nota verdi ve ilişkiler bu yüzden oldukça gergindi.
Azeri yönetimi, Mart ayında, İran Devrim Muhafızları adına casusluk yapmakla suçlanan 22 kişiyi tutukladı. Milli Güvenlik Bakanlığı; casusluk yapan bir ekibin ortaya çıkarıldığını, tutuklanan 22 kişinin Azerbaycan vatandaşı olduğunu, Azerbaycan''da ABD, İsrail ve bazı Batı ülkeleri elçilikleri ve üyelerine karşı terör eylemi hazırlığında olduklarını açıkladı. Bu kişiler vatana ihanetle suçlanıyordu.
Bir yanda İsrailli suikastçilerin Azeri ülkesini kullandığı iddiası, diğer yandan İran istihbaratının İsrailli ve batılı hedeflere saldırı düzenleyeceği iddiası. İran''a göre Azerbaycan, Mossad''ın ana operasyon üslerinden biriydi. Azerbaycan tam bir istihbarat savaşları ülkesine dönmüştü. Bunlar doğru.
Yine Mart ayında, İsrail ile Azerbaycan arasında imzalanan 1 milyar 600 milyon dolarlık silah anlaşması iki ülke ilişkilerini daha da gerdi. Satış, İsrail''in İran''a yönelik saldırı kampanyası çerçevesinde değerlendirildi. İran ile İsrail, Azerbaycan''da birbiriyle çatışıyor, karşılıklı örtülü operasyonlar yürütüyordu? İsrail''in Gürcistan''ı bir ''garnizon ülke''ye dönüştürdüğünü, Kafkaslardaki en önemli operasyon merkezlerinden biri yaptığını biliyoruz. İsrail askeri uçuşlarına Türk hava sahasının kapatıldığı sırada bunu tartışmıştık. İsrail''den Gürcistan''a hava köprüsü kurulmuş, Türkiye üzerinden silah sevkiyatı yapılıyordu.
Türkiye ile ilişkiler gerilince Tel Aviv Azerbaycan''a daha da ağrılık vermeye, bu ülkeyi, Gürcistan gibi, ''garnizon ülke''ye dönüştürmeye başladı. Gizli İsrail üsleri kurulduğuna dair iddialar, İsrail dinleme/istihbarat operasyonları ortaya çıktı. Tahran, Azerbaycan''ın İsrail için bir ''truva atı'' rolü üslendiğine inanıyor. İsrail yüzünden Bakü-Tahran ilişkileri geriliyor. Gerçi, Azeri Ermeni savaşında, daha sonraki bölgesel sorunlarda Tahran ısrarla Ermenistan''ın yanında yer aldı. Bu da Rusya-İran ittifakının bir sonucuydu. İki ülke hem Kafkaslar''da, hem Suriye ve Ortadoğu''da birbiriyle çelişmeyen politikalar uyguluyor adeta bir dayanışma görüntüsü veriyor.
Şimdi; Azeri topraklarındaki İsrail ve ABD ittifakının örtülü operasyonlarının tamamının İran''a yönelik sürecin parçası olduğunu biliyoruz. Bakü yönetimi, Rusya ve Batılı güçler arasında sıkışıp kaldı. Her ne kadar son çatışmalar, Azerbaycan''ın işgal altındaki toprakları kurtarmaya yönelik hazırlık yaptığını, İsrail desteği ile Ermenistan''la hesaplaşma hazırlığı yapıldığını gösteriyor gibiyse de, bazı çevrelerin, aslında çatışmaları Rusya ve İran''ın çıkardığı iddiası da ciddiye alınmalı.
Azerbaycan, işgal topraklarını kurtarayım derken çok daha büyük bedel ödeyebilir. Gürcistan''ın, Batılı müttefikleri tarafından nasıl yalnız bırakıldığını gördük. Benzer bir durum Azerbaycan için de geçerli olabilir.
Gelişmeleri ciddiye almak, konuyu sürekli gündemde tutup tartışmakta fayda var. Suriye iç savaşı bütün bölgeyi sallarken Kafkaslarda yeni bir deprem kaldırılabilir bir şey değil.
Şu ana kadarki gösterge şu: Azerbaycan-Ermenistan krizi üzerinden daha büyük güçler çatışması yaşanıyor. Bu hesaplaşmanın Azerilere ve Ermenilere ödeteceği bedeli pek kimsenin düşündüğünü, ciddiye aldığını sanmıyorum. Azeri toprakları elbette iade edilmeli ve Ermeni işgali bir an önce sona erdirilmeli. Ancak yine de Rusya, İran ve İsrail''e dikkat..
Türkiye-Suriye savaşı
00:0014/06/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1- İç savaşa yaklaşılıyor değil, iç savaş yaşanıyor. Birleşmiş Milletler''in; ''Suriye''de iç savaş'' uyarısı bu aşamadan sonra pek de anlamlı değil. Amaç hasıl oldu, Suriye kanlı bir iç savaşa sürüklendi.
2- Olay küçük ölçekli gerilla taktikleri olmaktan, rejimle muhalefet arası çatışma boyutundan çıktı. Şehirler tanklarla dövülüyor, muhalif birliklerin elinde füzeler bulunuyor. Suriye''de bundan sonra tek belirleyici olan silahtır. Şam yönetimi, ülkenin belli bölgelerinde kontrolü zaten kaybetmiş durumda.
3- Suriye''de devlet ortadan kalktı. Muhalifler ve Baas yönetimi arasında ideolojik, mezhep kimliği üzerinden yaşanan savaşın üstünde bir savaş daha var. Batı dünyası, S. Arabistan ve Türkiye ile Baas yönetimi, İran ve Rusya arasında bilek güreşi yapılıyor. Bölgesel ve küresel aktörler, Suriye halkı üzerinden bölgesel paylaşım mücadelesi veriyor.
4- Türkiye aslında bu savaşın içinde.. Hatta ortada Türkiye-Suriye savaşı var.. Bunu söyleyebilir miyiz? İlk tepki elbette hayır, olacaktır ama biraz düşünüp resme iyi bakınca, ''evet'', bunu söyleyebiliriz.. Hatta Türkiye, bu savaşın en aktif taraflarından biri.
5- İran ve Rusya da savaşın içinde, hem de fiilen. Silah güçleriyle, istihbaratlarıyla, diplomatik kozlarıyla Şam yönetimine tam destek veriyor. Rusya ve İran''dan bu ülkeye askeri ekipman sevkiyatını konuşmaya bile gerek yok.
6- Tahran-Ankara-Moskova üçgenindeki çekişme Suriye üzerinde savaşa dönüştü. Bunun Suriye sonrası travmalarını kestirmek güç. Hangi bölgede ne tür sonuçlara yol açacağını zaman gösterecek.
7- Ancak üç ülke arasındaki çekişme daha şimdiden, Kafkaslarda Azeri-Ermeni krizi ile kendini gösterdi. Bu haliyle Suriye savaşı Kafkaslara taşınıyor. Karabağ merkezli son krizin tarafları sadece Bakü ve Erivan değil. Rusya, İran, İsrail, Türkiye ve ABD, bu krizin de tarafları.
8- ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton''ın son açıklaması, Türkiye''nin durduğu pozisyonu tanımlıyor. Hillary, adeta Türkiye''ye ''kırmızı çizgiler'' çiziyor. Hillary''nin, Suriye ordusu Halep için yığınak yaptığını söyleyerek; ''bu durumun, ulusal ve stratejik çıkarları açısından Türkiye''nin kırmızı çizgisi olabileceğini'' söylemesi bir tespit olabilir. Ancak, içeride reaksiyon uyandıracak, Türkiye''nin hassasiyetlerini ABD''nin dış politik çıkarları görüntüsü verecek bir talihsizliğe de yol açabilir.
9- İngiliz basınında yer alan, aslında uzun süredir devam eden yayınlar, Türkiye''yi Suriye savaşının içinde gösteriyor. Silahların gemilerle Türkiye''ye getirildiği ve buradan sevkedildiği iddiası son derece ciddi. Ancak bu aşamadan sonra Türkiye''de pek kimsenin bunu yadırgadığını sanmıyorum. Böyle haberleri İran hatta Rus basınında görebiliriz. Ancak İngiliz basına yapılan haber siparişleri, Clinton''ın açıklaması gibi, Türkiye için pozisyon tanımlama çabasının göstergesi gibi.
10- Artık bu savaşı, masumların kanı-canı üzerinden pazarlamayı terkedelim. Bu ciddi anlamda rahatsızlık veriyor ve insanları aptal yerine koyan bir yaklaşıma dönüşüyor. Hepimiz kimlerin aslında neyin mücadelesini verdiğini çok iyi biliyoruz. Eğer bir savaşın içindeysek, ki görüntü öyle, bunu açıktan yapalım. Önüne gelene saldıran tipleri sokağa salarak kamuoyu oluşturmanın başta tehlikeleri de barındırdığını bilelim.
11- Bu aşamada Esed ve yönetiminin bir an önce iktidarı devretmesi gerekiyor. Umalım ve dua edelim öyle olsun. Bırakıp gitsinler ve bir halkın imhasının bir ülkenin harabeye dönmesinin önüne geçilmiş olsun. Aksi takdirde rejim zaten yok olacak, Esed''in sonu da kötü olacak.
12- Ancak hiç kimse, bulunduğu pozisyondan geri adım atacak gibi değil. Öyleyse bu savaş, çok büyüyecek. Mezhep üzerinden bölgesel sarsıntılar hissedeceğiz. Esed yönetimi de bu aşamadan sonra örgütsel bir mücadele verecek. Suriye, sayısız örgütün hesaplaşma alanına dönecek. Tabi biz, bu örgütlerin arkasında hangi istihbarat teşkilatlarının, derin yapıların olduğunu bileceğiz.
13- Savaşın tarafları değil, Suriye halkı ve bu güzel ülke bedel ödeyecek. Kötü olan da bu.
.Rus-İran orduları Suriye"ye girerse!
00:0020/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün gün boyu terör saldırılarını, şehitleri, operasyonlar konuştuk. Leyla Zana''nın açıklamaları, Kandil''den sinyaller, Barzani-Talabani ateşkes söylentileri, PKK içindeki bölünme tartışmaları sonrası ağır bir fatura konuldu önümüze.
''PKK''nın silah bırakması'' çok kolay tartışılan, kolay hüküm verilen bir mesele gibi ele alınıyor. Kürt meselesi-terör meselesi ayrıştırması üzerinden çözümler üretiliyor. Oysa PKK sadece PKK değildir. PKK, Batılı bütün başkentlerdir, bölgedeki bütün güçlerdir, karmaşık istihbarat hesaplaşmalarıdır, bölgesel güç mücadelesinin ana unsurlarından biridir. Bu gerçek hep unutulur, günübirlik büyük sözler söylenir, ölümler devam eder...
Bırakalım diğer bağlantılı gelişmeleri, ülkelerin pozisyonlarını... Suriye meselesi bitmeden PKK ya da terörle mücadelede mesafe alınması mümkün değildir, olmayacaktır. O zaman ''PKK''yı Suriye destekliyor'' desek yetiyor mu? Hayır..
Suriye meselesi ile PKK kartı arasında ilişki kuran Suriye''nin çok ötesinde güçlerin de olduğunu pekala biliyoruz. Bölgedeki her gelişmenin karmaşıklığına dikkat çekmeye çalışıyoruz. ''Dost ve müttefik'' güçlerin, Suriye konusunda aynı safta yer aldığımız güçlerin bile PKK kartı üzerinden iş yürüttüğü alenen ortada değil mi?
Suriye''deki iç savaş, rejimi değiştirme girişimlerinin hangi aşamaya geldiğine dikkat edelim. Muhaliflerle rejim arasındaki mücadele, Atlantik güçleriyle Asyalı güçler arasında çok sert bir hesaplaşmaya dönüştü. Bu haliyle, hesaplaşma devam ederse, Suriye''de kimse kazanamayacak. Özgürlük için kan akıtanlar, can verenler daha büyük bir savaşın kurbanları olacak.
Meksika''daki G-20 Zirvesi''nde Barack Obama ile Vladimir Putin arasındaki görüşmenin detayları ortaya çıktığında bu hesaplaşmanın, Suriye meselesindeki zorluğun ayrıntılarını da göreceğiz. Elbette ne konuşuldu bilmiyoruz ama kötü bir görüşme olduğu kesin.
ABD-Rusya bilek güreşi ne kadar devam eder, Rusya ne kadar direnir, kim geri adım atar, ne tür pazarlıklar yapılır, ne zaman bir uzlaşma sağlanır ya da sağlanır mı, hep birlikte göreceğiz.
Ancak bu görüşme öncesi İran ve Suriye kaynaklı bir haber gerçekten ürkütücüydü. İddialara göre, Temmuz ayında Suriye''de Ortadoğu''nun gördüğü en büyük askeri tatbikat yapılacak.
Yaklaşık doksan bin askerin, yüzlerce uçağın, bine yakın tankın ve deniz kuvvetlerinin katılacağı tatbikat gerçekleşirse, bu bölgede bambaşka bir senaryoyla karşılaşacağız demektir. Rusya, Çin, İran ve Suriye ortak tatbikatı ABD''ye de, İsrail''e de, Türkiye''ye de meydan okuma anlamına gelecek.
Bu kadar kapsamlı bir operasyonun olacağına ihtimal vermek zor. Eğer gerçekleşirse Suriye, Rusya ve İran tarafından adeta işgal edilmiş olacak!
Taraflar tatbikat iddiasını resmen doğrulamadı. Ancak Rus savaş gemilerinin Akdeniz''e açılmak için hazırlık yaptığı, Sivastopol''daki Karadeniz Donanması''nın Nicolay Filchenko, Ceasar Kunikov''un Suriye''nin Tartus limanına gönderileceği, Rus donanmasının Akdeniz''de ağırlığını artıracağı söyleniyor. Belki bu hazırlık, iddia edilen o büyük tatbikat içindir, belki Suriye''ye zaten verilen lojistik destek kapsamındadır, bilemiyoruz.
Ancak Moskova''nın Suriye konusunda tahminlerden çok daha sert bir tutum içine girmesi, geçtiğimiz günlerde Rusya-Çin ortak açıklamaları, Moskova-İran ittifakının keskin tutumu endişeleri artırıyor.
En büyük hata, Suriye meselesini basite almaktı. Hâlâ aynı hata üzerinden ısrar ediliyor. Rejimin zayıflığı, ülkenin fakirliği, yönetimin zulmü göz önüne alınarak, bu ülkede her şeyin çabucak biteceğine inanıldı. Rejim çökse de, Suriye meselesi zor olmaya devam edecektir. Rejim çökse de İran hatta Rusya, bölgedeki savaşını devam ettirecektir.
Moskova''nın bu kadar kararlı durmayacağını varsaymak da hatalıydı. Şahsen ben Rusya''nın bir tür pazarlıkla ikna edileceğine inanmıştım ama yanıldım. Öyleyse burada çok daha büyük bir kavga var ve bizler yeni yeni bunu görmeye başlıyoruz.
Eğer İran, Rusya ve Çin Suriye''yi böylesine savunacaksa, bu kapsamda bir meydan okumaya girecekse, Suriye topraklarını tatbikat alanına çevirecekse, ABD ve müttefiklerinin boş durmayacağını söylemeye gerek yok. Obama-Putin görüşmesi tahmin edildiği kadar gergin geçmişse, önümüzdeki günlerde Atlantik çevrelerinin de kendi meydan okumalarına tanık olacağız demektir.
Peki, nasıl bir manzara çıkıyor ortaya? Bu neyin savaşı? Bir Doğu-Batı hesaplaşması mı? Bugüne kadar açıktan böyle bir resme tanık olmadık. Yirmi yıldır, örtülü savaş zaten yaşanıyordu ancak kartların bu kadar açık oynandığını görmedik. İşte tehlike burada. Endişemiz bundan..
İnsanın aklına, Suriye''de yapılacağına inanılan Neoconlar''ın Armageddon Savaşı gelmiyor değil..
Cemaat-Cunta savaşı ve milyonların öfkesi
00:0021/06/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hüsnü Mübarek komada... Bazı kaynaklar beyin ölümünün gerçekleştiğini söylüyor. Ölümüne üzülecek kimse var mıdır? Bir yıl önce böyle bir sonla yüzleşeceğini tahmin etmiş midir? Hiç sanmıyorum.
Şubat ayına kadar milyonlarca insanı yöneten tek adam şimdi yapayalnız. İktidar, güç, tanrılaşma eğilimleri birkaç aylık Tahrir direnişiyle yerle bir oldu.
Dünyevi saltanatların, iktidar gücünün ne kadar geçici olduğunu, kibir ve dokunulmazlıkların aniden çıkan bir rüzgarla yok olup gittiğini, üstelik bütün bunların çok kısa süreler içinde yaşanabildiğini gördük. Tarih, bu örneklerle doludur ve güce ulaşanlar nedense bunu hep unutur.
1981''den bu yana devam eden katı diktatörlük, istihbarat yönetimi, başkalarının çıkarları için Mısır halkına reva görülen eziyetler, işkenceler, acımasızlıklar bu aciz adamın eserleriydi.
Ortadoğu tipi katı rejimlerin, diktatörlüklerin özel bir örneğiydi Mısır ve Mübarek... Şimdi teker teker devrilen, kitlelerin öfke seliyle sarsılan bizim coğrafyanın diktatörleri acaba ders alıyorlar mı?
Almıyorlar... Nasıl Mübarek bir ya da iki yıl önce böylesine sefil duruma düşeceğini öngörememişse, nasıl Saddam Hüseyin boynuna ilmik geçirilene kadar güce tapınmaya devam etmişse, bugün gücün zirvesinde olan acımasız yöneticiler bundan da ders almıyorlar.
Hep aynı hatayı yapıyorlar. Hep, başkalarının yokoluşuna alkış tutarken zulümlerini ve kendilerini yüceltip, sonsuza dek dokunulmaz kalacaklarını sanıyorlar. Bugün, Arap Baharı''nın yıktığı rejimlere sevinen monarşiler, sıranın kendilerini gelmeyeceğini sanıyorlar, efendilerinden aldıkları güvencelere dayanıyorlar.
Mısır halkı bir diktatörden kurtuldu. Ancak o rejimden kurtulamadı. Mübarek gitse de, rejim hüküm sürüyor. Nasır öldükten sonra, Enver Sedat öldükten sonra devam ettiği gibi.
Ama bu sefer farklı... Bu sefer, bir liderin ölümüyle sınırlı kalmayacak hiçbir şey. Dünya değişti, bölge değişti ve en önemlisi de Mısır halkının gözleri açıldı. Firavun geleneğine son verecek bir fırsat yakalandı. Adalet ve özgürlük ilk kez böylesine bir çığlığa, öfkeye, sorgulamaya dönüştü.
Bu yüzden, Mübarek ölse de, askeri vesayetle, cuntayla eski rejimin devamını sağlamak mümkün olmayacak. Seçim sonuçları ortaya çıkar çıkmaz ordu tam anlamıyla darbe yaptı. Parlamentoyu feshetti, seçilecek devlet başkanının geçici olacağını açıkladı. Adeta seçim sonuçlarını tanımayacağını duyurdu.
Şunu anlatmak istiyorlar: Halk kimi seçerse seçsin, demokrasi de, özgürlük de bizim vereceğimiz kadardır. Hiçbir güç, devlet iktidarı üzerinden söz hakkı elde edemeyecek, pay alamayacaktır. Mısır halkı Mısır''ın kaderi üzerinde söz sahibi olamayacaktır. Enver Sedat''ın, Hüsnü Mübarek''in rejimi devam edecektir. Biz ne kadar izin verirsek o kadar özgürsünüz, o kadar haksınız, o kadar varsınız. Mısır halkı, büyük bir tuzakla karşı karşıya. Mübarek rejiminden daha beter bir askeri yönetim baskısı ile yüzleştirilecek çünkü.
Tahrir isyanı bir öfkeyle başladı. Kuzey Afrika''da başlayıp bölgenin neredeyse her ülkesine yayılan rüzgar Mısır''ı ne kadar değiştirecekse bölge o kadar değişecektir. Devlet başkanlığı seçimini kazanan Müslüman Kardeşler ülkenin en güçlü siyasi yapısıdır. Her ne kadar Tahrir olaylarında fazla öne çıkmak istememişse, geri planda kalmayı siyaset sanmışsa, isyan yerine sistemle uzlaşarak güç elde etmeye çalışmışsa da, artık bu yolun kapandığını görmüş olmalı.
Bundan sonra Müslüman Kardeşler''in önünde Tahrir dışında seçenek kalmamıştır. Bu yüzden, milyonları meydana çağırıyor şimdi. Cunta ile cemaat arasında müthiş bir güç mücadelesi yaşanacak. Eski rejimin devamını isteyen asker ve İslamcıların iktidara gelmesinden ürken Batı, Mısır gibi bölgenin merkez ülkesinin yönetimini bu kadrolara vermemek için direnecek. Gerekirse özgürlük alanlarını eskisinden daha beter şekilde daraltmayı, gösterilere çok sert müdahaleyi hatta iç çatışmaları göze alacak.
Müslüman Kardeşler Nasır tarafından kullanıldı. Sedat tarafından kullanıldı. Mübarek tarafından kullanıldı. Hep uzlaşma zemini arandı, bir miktar uzlaşıldı. Ancak bu liderler, istediklerini elde ettikten sonra İslamcılara çok acılar çektirdi. Binlerce insanı hapislerde, işkencehanelerde yok etti. Müslüman Kardeşler, bu konuda acı tecrübelere sahip. Yine aynı hatayı yapmayacaklarını varsayıyoruz. Yaparlarsa yine kaybedecekler çünkü.
Bu yüzden, gerçekten de milyonlar Tahrir''de toplanmalı. Askeri vesayet bitene kadar, Mısır kazanana kadar, rejim yıkılana kadar da çekilmemeli. Yoksa, Mübarek''in gitmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecek.
Devrim tamamlanmalı...
Örtülü, kararlı, yıpratıcı savaş..
00:0026/06/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Suriye arasındaki kriz, Türk savaş uçağının düşürülmesiyle nitelik değiştirdi, tansiyon hiç olmadığı kadar yükseldi. Ummayalım, ''inşallah olmaz'' diyelim ama bunun bir adım sonrası iki ülkenin karşı karşıya gelmesidir, savaştır...
Muhalefetin harekete geçmesi, rejimin sert tepki vermesi, Suriye içi krizin iç savaş boyutuna gelmesinden bu yana Suriye sorunu, bu olayla, ilk kez, bölgesel ve uluslararası hal aldı.
Bugüne kadar, ABD, Avrupa ve Türkiye''nin muhalefete örtülü desteği, Rusya ve İran''ın rejime örtülü desteği ile taraf ülkeler iç savaşta pozisyonlarını net biçimde ortaya koymuştu. Aslında bu ülkelerin ''örtülü'' desteklerinin açık destek olduğunu bilmeyen yoktu. Suriye üzerinde bir güç savaşı yaşanıyordu ve bu durum geri dönüş çizgisini çoktan geçmişti.
Bu çerçevede, Türkiye ile Suriye arasında aslında bir örtülü savaş yaşanıyordu. Örtülü savaşın patlama noktası, Suriye hava sahasını ihlal ettiği iddiasıyla bir Türk uçağının düşürülmesi oldu.
Bir şekilde, uçak krizinin üstesinden gelinse bile, önümüzdeki dönemde benzer hatta çok daha ağır olayların patlak vereceğini, üstesinden gelinemeyecek gelişmelerin olabileceğini öngörmek durumundayız.
Türkiye''ye göre uçak uluslararası hava sahasında düşürüldü. Suriye hava sahası ihlal edildi ancak saldırı, uçağın Suriye hava sahasından çıkmasından sonra meydana geldi.
Son aylarda Doğu Akdeniz çevresinde sayısız ihlaller yaşandığını hatta İsrail savaş uçaklarının Türk hava sahasını defalarca ihlal ettiğini biliyoruz. 2007 yılında İsrail savaş uçaklarının Türk hava sahasını da kullanarak Suriye''ye saldırdığını, yine İsrail uçaklarının Lazkiye''de alçak uçuş yaptığını, Esad''ın ikametgahının üzerinde uçtuğunu biliyoruz. İsrail uçakları her hafta Lübnan hava sahasında uçuyor, biliyoruz.
İhlaller, uçakların düşürülmesine gerekçe değildir. Öyle olsaydı her hafta savaş çıkardı. Olayların seyri, Şam yönetiminin bilerek ve isteyerek Türk uçağını düşürdüğünü ortaya koyuyor. Saldırının sonuçlarını göze aldığı ortada. İç savaş yaşayan bir ülkenin kontrolsüz tavrı da diyebiliriz buna ancak bu böyle bir açıklama yeterli olmayacaktır.
Saldırının elbette hukuki ve siyasi sonuçları vardır. Uluslararası hukuktan doğan yükümlülükler Suriye yönetimini bağlayacaktır. Siyasi sonuçları çok daha önemlidir: Türkiye ile Suriye arasındaki örtülü savaş inanılmaz derecede şiddetlenecek, Ankara dünyayı Suriye''ye karşı harekete geçmeye zorlayacak, muhalefete verdiği desteği çok daha fazla güçlendirip çeşitlendirecektir.
Ancak, Türk uçağına yönelik saldırının askeri sonuçları üzerinde son derece dikkatli olmak gerektiğini söylemek lazım. Bu bir savaş sebebi olarak görülmemeli. Sokakların, belli çevrelerin, içeride ve dışarıda savaş için ellerini ovuşturanların gazına gelinmemeli. Çünkü, böyle bir savaşın Türkiye ile Suriye arasında olmayacağını, taraflarının çokluğunu hepimiz biliyoruz.
Türkiye''nin olaya ilişkin tavrı son derece dikkatli, temkinli, akıllıca: Fevri hareket etmeme, krizin bütün boyutlarını iyice tartma, sadece Batı dünyasının yaklaşımını değil, Rusya ve İran''ın reflekslerini de hesaba katma, uzun vadeli ve kararlı hareket etme gibi.
İlk bakışta bu hal, yumuşak bir tavır gibi algılanabilir. Ancak Şam yönetimi, bunun uzun vadede ne kadar yıpratıcı, sarsıcı bir strateji olacağını görecektir.
Elbette saldırının hesabı sorulacaktır ve sorulmalı da. Artık ''devlet gibi hareket etmeyen'', kartlarını Rusya ve İran''a endeksleyen Şam yönetiminin tavrına göre pozisyon almak, Türkiye''ye tahmin edilenden fazla rahatsızlık verecek, bir tür hesap yanlışlığını sebep olacaktır. Hesap sorarken, kuru gürültüye kapılıp gitmeden, uzun vadeli cezalandırıcı bir süreç başlatılacaktır. Dolayısıyla, Suriye yönetiminin tutumuna göre pozisyon belirlemek akıllıca olmayacaktır çünkü ''akıl dışı'' uygulamaların daha ilk örneklerini görüyoruz.
Filistin-İsrail sorunundan sonra, bölgenin en karmaşık sorunuyla yüz yüzeyiz. Rejimin zayıflığı, ülkenin gücünün olmaması kimseyi aldatmasın. Bu karmaşıklık, zorluk rejim karakterinden, gücünden kaynaklanmıyor, ülkenin kendisinden kaynaklanıyor. Suriye meselesini ''Arap Baharı'' kategorisinde görmek bu yüzden aldatıcı olacaktır. Suriye''yi sadece Suriye görmek de öyle.. NATO da girse, ABD de destek verse, Suriye''ye müdahale oldukça ağır sarsıntılara, artçı depremlere yol açacaktır.
''Suriye uçağımızı vurdu, hadi saldıralım'' diyenlerin bir adım sonrasını gördüklerini, algılayabildiklerini sanmıyorum. Nasıl bir bölge şekilleneceğine dair fikirleri olduğunu sanmıyorum. Bugüne kadar savaş karşıtlığı edebiyatı yapanların en şahin kesilmelerindeki tutarsızlığı algılamakta zorlanıyoruz. Olabilecek bir savaş halinde ilk eleştirenlerin de bu çevreler olacağını tahmin etmek zor değil. Türkiye, ''sorumsuz sözler'' ülkesi haline geliyor.
Suriye yönetiminin, İran ve Rusya''nın bölgesel stratejik hesapları dışında hiçbir anlamı kalmadı. Bu ülkelerin verdiği güç kadar direnecek, o kadar ayakta kalabilecek. Suriye yönetimi, halkının belli kesimlerine dayanarak örgütsel bir mücadele vermek, ülkenin bir bölümünde tutunmak da isteyebilir. Şam yönetiminin bu hesabı düşündüğünden eminim. Ayrıca, pek de görülmeyen bir başka gerçek var:
Sanılanın aksine savaşı Türkiye değil, Suriye istiyor olabilir mi? Bu seçenek yabana atılmamalı. Ayakta kalamayacağını anlayan bir rejim için savaşı bölgeselleştirmek, savaşın taraflarını artırmak, mümkün olduğunca ülkeyi savaşın içine çekmek ve masada bir sandalye kapmak gibi. Kendisi giderken bütün bölgeyi yakmak gibi. Lübnan''ı, Türkiye''yi, Irak''ı ve İsrail''i işin içine çekmek gibi. Bu ihtimalin en az bir kez düşünülmesinin yararlı olacaktır.
Türkiye ne yapacak? Öncelikle, düşürülen uçaklara ilgili hukuki ve siyasi tutumu çok sert olacak. Suriye''ye bunun bedelini ödetecek. Uluslararası kamuoyunu ve bölge ülkelerini Suriye yönetiminin devrilmesi için elinden geldiğince harekete geçirecek.
En önemlisi de, muhalif güçlere desteğini artıracak, çeşitlendirecek, bunu çok daha açık yürütecek.
.Vur emri!
00:0027/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazıları, Suriye''ye açık savaş ilan edilmesini istedi. Bazıları ''Türk uçağının orada ne işi var'' dedi. Günlerdir o kadar yorum, o kadar analiz, o kadar sansasyon izledik ki, söylenmedik söz, yapılmadık tahmin, atılmadık slogan kalmadı.
Bir tahminde de biz bulunduk... Türkiye''nin dikkatli, temkinli, uzun vadeli tutumuna işaret ederek; Türk savaş uçağına yönelik saldırının Türkiye-Suriye geriliminde nitelik değişimine yol açtığını, bundan sonra ''örtülü, kararlı, yıpratıcı'' bir mücadele yöntemi izleneceğine vurgu yaptık.
Türkiye''nin krizi ele alma biçimi, Suriye''nin krize yaklaşım biçimi böyle bir gözlemi öne çıkarıyordu. Uluslararası hukuki ve siyasi mücadelenin sertleştirilmesi dışında Türkiye''nin muhalefete desteğini yoğunlaştıracağını, kapsamını genişleteceğini söyledik...
Başbakan Tayyip Erdoğan dün, çok sert bir konuşma yaptı. Suriye yönetimine, bölge ülkelerine, dünyaya açık, net sözler söyledi. Özellikle İran''a örtülü göndermelerde bulundu. Türkiye''nin Suriye meselesine bakışının ana hatlarını bir kez daha çizdi.
Konuşmanın ekseni, ani tepkiden ziyade, ''örtülü, kararlı, sarsıcı'' ve uzun vadeli yıpratıcı süreci haber veriyordu. Münferit tavır yerine çokuluslu bir müdahale arayışına işaret ediyordu. Ancak nihayetinde, yalnız da kalsa, Türkiye''nin pozisyonunu değiştirmeyeceğine, bu mücadeleyi sürdüreceğine vurgu yapılıyordu.
Erdoğan''ın, hukuki ve siyasi yaptırımın dışında, askeri yönteme ilişkin bir cümlesi, aslında bundan sonra olacakları ortaya koydu: ''Türkiye sınırına yapılacak her ihlale karşılık verilecek.''
Bu cümle, yeni bir durum oluşturuyor ve askeri seçeneği öne çıkarıyor, çatışmaya kapı aralıyor. Süreç böyle devam ederse, hele ki bir sınır ihlaline müdahale söz konusu olursa, siyasi süreç devre dışı kalacak, tüm yollar silahlı çatışmaya çıkacak demektir. İşte böyle bir dönemde ''nasıl bir Ortadoğu'' sorusunun cevabını tahmin etmek güç değil.
Başbakan''ın Suriye''ye bakışı, krizi algılaması, bölgeye verdiği mesajlarda insani vurgular merkezi bir önem kazanıyor: ''Türkiye''nin kardeşleriyle kucaklanmasından Türkiye''nin yüz yıllık hasreti sona erdirmesinden rahatsızlık duyanlar var. Bunların terörü desteklediklerini, kukla yönetimleri kışkırttıklarını çok iyi biliyoruz. Büyüyen, güçlenen, etkinliği artan bir Türkiye, bu ülke için bir risk değil bir fırsattır. Güçlü bir Türkiye''den rahatsızlık duyanlar da karşılarında nasıl bir devlet olduğunu iyi anlasınlar ve adımlarını ona göre atsınlar.
Bu coğrafyadaki her oyunu, halklara, masum insanlara kast eden her senaryoyu boşa çıkarmak için Türkiye var gücüyle mücadele edecektir. Bölgede kadastro mühendisliği yapılmasına asla müsaade etmeyecektir.''
Bu duyarlılığın Ortadoğu başkentlerine nasıl yansıdığı elbette çok önemli. Ancak Batı dünyasının da, Ortadoğu başkentlerinin de böyle bir duyarlılığa sahip olmadığını, Suriye krizine bu pencereden bakmadıklarını, Türkiye''nin söylemlerinden yer yer rahatsızlık bile duyabileceklerini söylemek mümkün.
Bu sözlerin İran tarafından algılanması ile Suudi Arabistan tarafından algılanması arasında pek de bir fark yok gibi. Bu ülkelerin hiç biri, Suriye krizini insan merkezli ele almıyor, Türkiye''nin bölge ile kucaklaşma özlemini paylaşmıyor. Elbette bu, Türkiye''nin değil, onların ayıbı. Türkiye''nin Suriye meselesine bakışındaki derin tarihi algı ile bölge başkentlerinin algısı arasında uçurum gerçekten tehlikeli boyutlarda.
Dünkü konuşmadan anladığımız şu: Suriye ile siyasi kriz askeri krize dönüştü. Askeri karakter her geçen gün daha da öne çıkacak. Suriye Türkiye için ''açık ve yakın tehdit'' kategorisine girdi. Bu da ''sıcak çatışma'' kapısını araladı.
Dün söylediğimiz gibi, ''örtülü savaş'' çok daha sert ve yıpratıcı hal alacak. ''Uçak krizi'' gibi yeni örnekler yaşanma ihtimali eskisine göre çok daha arttı. Bundan sonraki saldırının örtülü savaşı açık çatışmaya dönüştürme riski hiç olmadığı kadar yüksek.
Önümüzdeki günler ne getirir bilinmez. Umarız ''savaş'' seçeneği, ihtimali tamamen ortadan kalkar. Ancak dünkü sözlerden tam tersini anladım. Maalesef, iki ülke çatışmaya doğru sürükleniyor...
Örtülü krizden açık çatışmaya gidiyoruz...
Türkiye Suriye"yi neden vurmadı?
00:0029/06/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her kafadan bir ses çıkıyor. Suriye savaş uçağımızı düşürdü, Türkiye hiçbir cevap vermedi, veremedi. İsrail, Mavi Marmara gemisine saldırıp dokuz insanımızı şehit etti, Türkiye yine cevap vermedi. Kuzey Irak''ta askerlerimizin kafasına çuval geçirildi, ABD''ye nota bile verilemedi? PKK, bir başka ülkeden gelip askerlerimizi şehit ediyor, cevap vermiyoruz.
Büyük ülke, süper güç, bölgesel güç, büyük devlet, yükselen güç.. Bunlar hayal mi yoksa kendi kendimize rol biçip gururumuzu okşuyoruz da kimsenin bundan haberi mi yok? Çok konuşup, büyük konuşup hiçbir şey yapamayan bir ülke mi olduk? Son yirmi yılda gördüklerimiz, okuduklarımız, izlediklerimiz bir tür yanılsama mı?
Birkaç gündür benzer söylemler yoğunlaştı. İçeride ve dışarıda bir çok çevre, Türkiye''ye rol biçiyor, tahrik ediyor, eleştiriyor. Kimileri yerin dibine batırıyor, kimileri göklere çıkarıyor. Herkes, belli çevrelerin, ülkelerin durduğu yerden, baktığı yerden hareketle Türkiye üzerinde senaryolar yazıyor. Türkiye''yi eleştiren de, aciz gösteren de, yücelten de belli güç merkezlerinin hesaplarını önceliyor.
Bu kriz durumunda, tansiyonun böylesine yükseldiği bir dönemde, Türkiye üzerine düşüncelerin büyük çoğunluğunun iyi niyetten yoksun, hesaplı ve kesinlikle Türkiye merkezli olmadığını farkediyoruz. Kimi Ortadoğu''daki otoriter rejimlerin ya da monarşilerin korkularından besleniyor, kimi İran''ın stratejik önceliklerinden kimileri de İngiltere ya da bazı batılı güçlerin bölgesel hesaplarından...
Bölgenin doğal değişin sancıları, "Rusya-İran aksı"nın Suriye hesapları, "Suudi Arabistan-Katar hattı"nın Türkiye''nin askeri ve siyasi gücünü kullanma çabaları, ABD-İsrail''in yeni bölgesel projeleri... Böylesine karmaşık güçler mücadelesinin medyaya, sokaklara yansıma biçimleri, dar-küçük grupların harekete geçirilmesi, fikir ve sorgulamadan ziyade çirkef tartışma biçimleri ve zihin kirliliği...
Bütün "uzantılar", istihbarat kuryeleri, dürüst gazeteci ve dava adamı görüntüsü altında Türkiye''ye rol biçmek için harekete geçirilmiş durumda. Zihin kirliliğini yaratanlar bunlar. "Türkiye neden savaşmıyor", "Türkiye haksız", "Suriye''ye bile karşı çıkamadınız", "Bizim uçağımız zaten hatalı, ne hakla Suriye''yi tehdit edersiniz", "Türkiye''ye ne hakla Suriye meselesine burnunu sokar" ve benzer sayısız sloganlarla herkes sokağı kendi lehine çevirmeye çalışıyor.
Buradan sağlıklı bakış çıkmaz. Bu zihin kirliliğinden, akıl yoksunluğundan, başkalarının kuryeliğinden Türkiye sadece zarar görür. Bunları yapıyorlar, ardından da hükümet neden bizim dediğimiz gibi hareket etmiyor diyerek saldırıya geçiyorlar. Bir taraftan "büyük ülke, hadi vur" diyorlar, olmayınca o "büyük ülke" kabile devletine dönüşüyor.
Türkiye''nin en büyük sorunu Suriye meselesi değil, bu zihin bulanıklığıdır. Gazetecinin, sivil toplum örgütü temsilcisinin, dava adamı görüntüsü altında kimlik bulan bir takım tanımsız kişilerin kendini devlet görmesidir. Ellerine küçücük iktidar alanı geçiren herkes, her çevre kendini devletin ve ülkenin sahibi görüyor. Kendi buyruklarını onaylamayanlara verip veriştiriyor.
Bırakın kuryeleri, lobileri, küçük grupların temsilcilerini. Bir bakanlıkta küçücük yer edinen ya da devlet bürokrasisi içinde "iş" bulan, eline telefonu ya da kalemi alıp devlet adına, hükümet adına ona buna buyruk vermeye, ayar vermeye, azarlamaya kalkışıyor. Büyük büyük sözler söyleyip, devlet gibi konuşmaya, aslında hiç bilmediği konularda ahkam kesmeye başlıyor. Bu, son derece tehlikeli ve rahatsız edici bir eğilimdir. Tevazu, olgunluk, işi ehline bırakma ya da sorumluluk duygusu kimsenin umurunda değil. Bu ülkede kimse işleri, oy verip hükümet ettiklerine bırakma niyetinde değil. En hassas, ne tehlikeli konularda bile herkes bulunduğu yerde devlet sanki.
Saldırının üzerinden birkaç gün geçti. İçeride ve dışarıda Türkiye''yi yerin dibine batıranlarla göklere çıkaranlar aynı. Esad yalnız adamlıktan kurtulur korkusuyla Türkiye cevap vermemiş. Uçağı İran füzesi düşürmüş. Yok Rus füzesi düşürmüş. Belki de İsrail vurmuş olabilir.
Batı basınına, özellikle İngiliz basınına bakıyoruz: Türkiye, zayıf ve akılsız bir ülke olmuş. Düne kadar bu ülkeye gaz verip "hadi Suriye''yi işgal et" diyorlardı. Bu çerçevede yüzlerce haber servis edip sayısız yazı yazdırdılar.
Bütün bunlar zihinlerimizi kirletiyor. Bir ülke, kendi değerlendirmesini, güvenlik politikasını elbette belirler. Durduğu yeri, Suriye krizine ilişkin değerlendirmelerini elbette yapar. Bizler, hepimiz elbette bu konuya ilişkin görüşlerimizi açıklayacağız, gerekirse eleştireceğiz de. Ancak kendimizi devlet yerine koymayı, herkese akıl öğretmeyi, başkalarının hesaplarını Türkiye''nin doğrularıymış gibi pazarlamayı bırakalım.
Türkiye Suriye''yi neden vurmadı? Suriye meselesinin karmaşıklığını, çok taraflılığını değerlendiren mekanizmalar var. İşin bir kısmını da onlara bırakalım. Ne dersiniz?
"Namert"lik..
00:003/07/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
''Türk uçakları Suriye hava sahasında vuruldu'' iddiasıyla Türkiye''nin şimşeklerini üzerine çeken muhafazakar Amerikan gazetesi, dün, kaynağının ''Amerikalı yetkililer'' olduğunu açıkladı.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ''namert'' ilan ettiği The Wall Street Journal gazetesinin kaynaklarının ''derin'' olduğunu, Pentagon kaynaklı olduğunu, istihbarat bağlantılı olduğunu daha da ötesi neocon-İsrail aşırı sağı olabileceğini tahmin etmek güç değil.
Amerikan siyaseti dışında, özellikle Ortadoğu''daki gelişmelere yönelik bir derin Amerika, neocon perspektif bulunduğuna, bu gücünün kritik zamanlarda öne çıktığına, ''kaynak'' olarak gösterdiği bir çok olayın sonradan başka amaçlara hizmet ettiğine tanık olduk.
Burada, iddianın yanlışlığından ya da doğruluğundan söz etmiyoruz. Bu gazetenin, bağlantılarının, ait olduğu çevrelerin Türkiye''ye bakışındaki, Erdoğan''a bakışındaki, Kürt meselesine bakışındaki sakatlığa, Türkiye''nin iç siyasetini dizayn etmeye yönelik girişimlerine varmak istiyoruz.
Yıllardır, Türkiye ve AK Parti karşıtı kampanyanın en etkin yayın organlarından biri oldu The Wall Street Journal.. Ülkemizde bazı güçlerle girdikleri çıkar ortaklığı, bu ortaklık üzerinden Türkiye''yi biçimlendirme çabaları, darbe girişimleri, AK Parti''yi kapatma ve Erdoğan''ı tasfiye etmeye planları, bu planları uygulamak için neler yaptıkları unutulmuş değil.
2003 yılından beri, medya üzerinden, ABD''nin etkin yayın organları üzerinden bir kampanya yürütüyorlar. Yazılar yayınlıyorlar, asılsız ithamlarda bulunuyorlar, Türkiye kamuoyuna korku senaryoları aktarıyorlar. Dahası iç savaş provokasyonları yapıyorlar. ''Yüzde elli darbe olacak'', ''Türkiye''de iç savaş çıkacak'', ''Ak Parti''ye karşı yasal süreç işletilecek'' söylemleri hep bu gazete ve bağlantılı yayınlar üzerinden servis edildi. Bunların, olağan siyasi analizler olduğunu mu sanıyorsunuz!
Eli kırbaçlı köle tacirleri gibi Türkiye''yi hizaya sokmaya çalıştılar. Michael Rubin gibi tipler üzerinden Türkiye''ye yol çizmeye kalkıştılar. Andıç listeleri hazırladılar. Siyasileri, yazarları, gazetecileri, kanaat önderlerini damgaladılar. Bu ülkenin Başbakanı''na, Cumhurbaşkanı''na ağza alınmayacak iftiralar attılar. ABD''den çok İsrail istihbaratına malzeme biriktiren, insanları fişleyen gazeteci kılığındaki isimleri bu ülkeye pazarladılar.
Türkiye''yi Ortodoks İslamcılar yönettiğini, Tayyip Erdoğan''ın Türkiye''yi şeriata sürüklediğini, İran laikleşirken Türkiye''nin İslamlaştığını, Türkiye''nin bir an önce düşman kategorisine alınması gerektiğini, ABD''nin Türkiye''deki bu gidişe müdahale etmesinin zorunlu olduğunu ve Türkiye''nin AB üyeliğine destek verilmemesi gerektiğini iddia eden bunlardı.
Abdullah Gül''ün cumhurbaşkanı olma ihtimaline karşı tehditler savuranlar bunlardı.
Ortak noktaları İsrail aşırı sağına yakın olmaları, İslam ve Müslümanlardan nefret etmeleri. Aslında Suriye yönetimine karşılar ama yerine İslami yönü belirgin bir iktidar gelecekse Baas Yönetimi''ni savunurlar.
Öyle ki, Başbakan''ın ''namert'' sözü onlara dokunmuş. Aslında onlara dokunan bu söz değil, yıllardır mücadele verip de başaramadıklarıdır. Senaryolarının hep başarısız çıkmasıdır. Darbe yapamadılar, iç politikayı dizayn edemediler, yeni 28 Şubat denemeleri boşa çıktı, Türkiye''yi iç savaşa sürükleyemediler.
Başbakan''ın çıkışı da, aslında o zamanlar gerekiyordu. Hakkında hiçbir medya organının kullanamayacağı ağır ifadeleri yazdıklarında... Mesela Rubin''e göre; Türkiye-Amerika arasındaki en önemli sorun reddedilen 1 Mart Tezkeresi değil; bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan''dı. Hareket noktası burasıydı.
Türk uçağının nerede vurulduğu sorusu teknik bir mesele. Er geç ortaya çıkar. Ancak burada, söz konusu gazetenin tavrı, eski bir hesabın görülmesinden başka bir şey değil. Daha doğrusu bu hesabın bitmediğini göstermesidir.
Bir öfke var; başaramamanın öfkesi. Bu öfke, Türkiye''yi sıkıntıya sokmak için, her kritik anda devreye girecektir.
Malatya"ya İran füzesi düşer mi?
00:004/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1- Türk Silahlı Kuvvetleri, hemen her gün bir açıklama yapıyor: Suriye helikopterleri sınırımıza yaklaştı, F-16''lar engelledi, dört milden fazla yaklaşırsa vururuz gibi..
Türk savaş uçağının düşürülmesinin ardından savaş uçakları sınır bölgelerindeki her gelişmeyi tehdit algılayıp harekete geçiyor. Mesaj şu: Bir ihlal yapıldığı anda saldırı gerçekleşecek. “Vur emri” için bahane aranıyor sanki. Bir kıvılcım, bir dalgınlık, bir provokasyon savaş için yeterli. Türkiye''nin “misilleme” yapması an meselesi. Böylesine kaotik bir ülkeden, iç savaş yaşanan bir ülkeden er geç ihlal gelecek ve saldırı gerçekleşecek. Sonrası ne olur? Sonrası sadece Türkiye-Suriye meselesi değildir.
2- ABD Dışişleri Bakanlığı, Türk uçağının Suriye hava sahasında vurulduğuna dair The Wall Street Journal haberini yalanlamadı. Sadece, Pentagon''daki “sızıntı”yı kınadı. ABD, İngiltere ve Rusya olayla ilgili ne kadar bilgi paylaşımı yaptı, bilmiyoruz. Ancak bu üç ülkenin de, Türkiye''nin kaygılarını umursamadığı gibi bir durum çıkıyor ortaya.
Tam bu sırada Rusya Genelkurmayı''nın; “Türkiye''yi avucumuzun için gibi biliyoruz” açıklamasındaki ince tehdidi dikkate almakta yarar var. Moskova''nın, Suriye meselesini küresel güçler arası mesele olarak algıladığını, derdinin Beşşar Esad olmadığını artık biliyor olmalıyız.
3- Suriye meselesinin en derin taraflarından biri olan İran günlerdir füze tatbikatı yapıyor. Kısa, orta, uzun menzilli füzelerle İsrail''e, ABD''ye mesaj veriyor. Füzelerinin Kürecik''teki NATO/ABD radar üssünü vurabilecek kapasitede olduğunu söylemekten çekinmiyor. “Yüce Peygamber 7” adlı tatbikat çerçevesinde Şahap 1,2,3 ile Fatih, Tonder, Zilzal, Fars Körfezi, Kıyam füzeleri çöl ortasındaki hedeflere fırlatılıyor. Savaş uçakları ve bomba yüklü insansız hava araçları savaş hazırlıkları yapıyor.
4- Tahran, 1 Temmuz''da yürürlüğe giren Avrupa Birliği yaptırımları kararına karşı Hürmüz Boğazı''nı ABD, İsrail ve Avrupa Birliği ülkelerinin tanker trafiğine kapatma hazırlığı yapıyor. Bu amaçla yüz milletvekilinin önerisi Meclis''te kabul ediliyor.
Dünya petrol sevkıyatının yüzde 20''sinin yapıldığı Boğaz''ın kapatılması elbette savaş sebebidir. Defalarca bu blöf ortaya konuldu ama Boğaz kapatılamadı. Tahran''ın buradan yaptığı petrol sevkıyatının yüzde yetmişten fazlası Asya ekonomilerine, Çin''e ve Hindistan''a gidiyor. Dolayısıyla AB ülkelerine satışın kesilmesi daha doğrusu ambargonun hiçbir yaptırım gücü yok.
5- Uzunca bir süredir, İsrail''in başını çektiği, Doğu Akdeniz merkezli, Türkiye''yi oldukça rahatsız eden oluşumdan söz ediyoruz. Doğu Akdeniz''de keşfedilen doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi arasında bir ortaklık kuruluyor. Almanya ve Fransa''nın da bir şekilde yer aldığı bir ortaklık bu. Öyle ki, söz konusu ortaklık askeri nitelik kazanmaya başladı. İsrail''in Doğu Avrupa ülkeleriyle imzaladığı savunma anlaşmaları Yunanistan ve Rum Kesimi''yle stratejik ortaklığa dönüştü. Ege ve Doğu Akdeniz''de yapılan ortak tatbikatlar Türkiye''nin burnunun dibine kadar geldi. Meis adası çevresi bile tatbikat bölgesi oldu. İsrail savaş uçakları defalarca Türkiye hava sahasını ihlal etti.
6- Söz konusu askeri ortaklıkla ilgili son gelişme şöyle: Rum kesimi ile İsrail arasında yapılan silah satışı, gizli bilgilerin korunması, askeri teknoloji anlaşması dün Rum Meclisi tarafından onaylandı. Doğu Akdeniz''de Türkiye karşıtı ittifak resmileşti. Önümüzdeki günlerde yeni tatbikatlara, hava sahası ihlallerine, Türkiye''yi huzursuz edecek gelişmelere tanık olabiliriz.
7- İran ve Rusya, son aylarda bölgesel etkisini alabildiğine arttırdı ve son derece kararlı bir tutum sergiliyorlar. Sadece Suriye meselesinde değil, bölgenin tamamına yakın tehditlere karşı ortak hareket ediyorlar ve bir cephe gibi davranıyorlar. İki ülkenin Suriye meselesinde Türkiye''ye gözdağı verir nitelikteki tavırlarına karşı, Ankara''nın müttefiklerinde şaşırtıcı derecede çekingenlik, isteksizlik, sahiplenmeme durumları öne çıkıyor.
8- Böyle bir atmosferde Türk F-16 uçaklarının olası sınır, hava sahası ihlaline ateşle karşılık vermesinin sonuçları ne olabilir? Bir Türk savaş uçağı düşürüldü ve hiçbir ülke Türkiye''nin yanında yer almadı. Bakmayın süslü sözlere, ABD ve AB ülkelerinin riyakar tutumları Türkiye''nin sıkıntıya girdiği her durumda böyle olmuştur.
9- Olası çatışma, sınırda patlayacak bir füze sonrası bu ülkelerin tavrının ne olacağını az çok kestiriyoruz. Suriye''nin Türkiye''ye karşılık verme gücü yok ancak mesele Suriye''nin tavrı değil. Özellikle İran''ın nasıl davranacağı iyi hesaplanmalı. ABD ve müttefikleri için Suriye, İran''a gidilen yolda bir mevzi ve aşılması gerekiyor. Tahran bunu çok iyi biliyor ve hazırlığını ona göre yapıyor.
10- Yukarıda birkaç örnekle bölgemizdeki potansiyel çatışma noktalarına işaret ettik. Bunların her biri tek başına da gerçekleşebilir aynı anda da. Zincirleme bir çatışma hali, Türkiye dahil, bu bölgede herkesin hesabını bozabilir.
11- Genelkurmay''ın her gün yaptığı açıklamalar, iç kamuoyunu rahatlatabilir. Ama görüyoruz ki, Türkiye savaş dahil, her ihtimale hazırlanıyor. Bu hazırlık yapılırken yukarıdaki birkaç örnek de elbette düşünülmüştür…
12- Mesela, Suriye ile çatışma başladığı anda, ortaya çıkacak kaos içinde Kürecik''teki radar üssüne bir İran füzesi düşerse ne olur? Türkiye yalnız bırakılır, dostları ve müttefikleri aynı riyakarlığa sarılır mı?
Arafat"ı işte böyle zehirlediler!
00:005/07/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Filistin''in unutulmaz lideri Yaser Arafat''ın ölümüyle ilgili “şok edici gerçek”te yeni bir durum yok. 11 Kasım 2004''te hayatını kaybeden Arafat''ın zehirlendiğini yeni öğreniyor da değiliz. Sadece ne ile zehirlendiği belirlenebildi. Hem de sekiz yıl sonra… Oysa o tarihte; zehirlendiği, ölüm raporlarının gizlendiği, eşi ve birkaç kişi ile Fransa tıp otoritelerinin gerçekleri hasıraltı ettiği, Filistin liderini İsrail''in acılı bir biçimde ortadan kaldırdığı biliniyordu.
Arafat''ın tecrit edilmesine, Filistin''in iç savaşa sürüklenmesine, İsrail ile Filistinli bazı çevrelerin istihbarat ortaklığına, suikaste dair o tarihteki yazılara göz gezdirirken, nasıl da çirkin, karanlık ilişkiler kurulduğunu, bu ilişkiler üzerinden Filistin ve bölgede ne tür cinayetler işlendiğini hatırlama fırsatı buldum. Bir kez daha ürperdim.
Şeyh Ahmet Yasin suikasti öncesi İsrail''in hâlâ komada yatan eski Başbakanı Ariel Şaron''un çiftliğindeki gizli görüşmeyi, ardından sabah namazında şeyhin füzelerle şehit edilmesi gibi, utanç verici, aşağılık ihanet örnekleri gibi..
Arafat''ın tercit edilmesinden öldürülmesine uzanan süreç sadece İsrail istihbaratının yürüttüğü bir plan değildi. Mısır istihbaratı, El Fetih''e bağlı unsurlar birlikte çalıştı. Karargahını basıp korumalarının kafasına kurşun sıkarken, Filistin liderini dört duvar arasında sıkıştırıp dünya ile bağlantısını keserken, ardından zehirleyip uzun ve acılı bir ölüme mahkum ederken ortada sadece İsrail yoktu. ABD vardı, Mısır vardı, el Fetih vardı, bazı bölge ülkeleri vardı.
O günü ve yazılanları hatırlayalım:
Ölüm haberi tam 36 saat gizlendi. Filistin yönetiminin talebi üzerine 11 Kasım''da Türkiye saatiyle sabah saat 04:30''da öldüğü açıklandı. Oysa Filistin lideri 7 Kasım''da ölmüştü. Ölümü, tedavi yöntemi ve hastalığının teşhis edilememesi şaibelere neden olurken, daha ölmeden hem Filistin yönetimi içindeki hem de bölgeye müdahil güçler arasındaki pazarlıklar hoş olmayan görüntüler ortaya çıkardı. Cenazesi pazarlık malzemesine dönüştü.
Ölümü iki ülkeyi sevindirdi: İsrail ve Amerika''yı... Ona üç yıl güneş yüzü göstermeyen de bu iki ülkeydi. Filistin halkını toptan imha planları yapanlar, füzelerle çocukları paramparça edenler, evleri içindekilerle birlikte enkaza çevirenler, okul sıralarında oturan ya da evinin bahçesinde oynayan çocukları katledenler, öfkelerini alamayıp küçücük bedenle onlarca kurşun sıkanlar da onlardı.
13 Kasım''da, ölümünden iki gün sonra zehirlendiğine dair şu satırları yazmıştık: Sağlık durumu ve tedavisi soru işaretleriyle dolu. Hastalığı teşhis edilemedi. Filistin halkının bir bölümü zehirlendiğine inanıyor. Bazı kaynaklar, Fransa''ya götürülmeden önce zehirlendiğini, kanına karışan bir zehrin yavaş yavaş etki ettiğini, sonra komaya soktuğunu ve onu öldürdüğünü iddia ediyor.
Ölümünden Bugünkü Filistin lideri Mahmud Abbas da sorumluydu. İsrail ve ABD, “Abbas modeli” diye bir proje uyguladı. Onu Başbakan yaptılar. Aldıkları taviz, Filistinli örgütlerin silahsızlandırılmasıydı. Örgütler buna karşı çıktı. Tabii Arafat sert direniş sergiledi. Bu tarihten sonra ölüm süreci başlatıldı. Ardından Filistin iç savaşı.
Aynı projenin uzantısı olarak İsrail''in son Gazze saldırısı gerçekleşti. Ortaklar yine o güçlerdi. İsrail''in Gazze saldırılarının güvenlikle hiçbir ilgisi yoktu. ABD, İsrail ve Mahmut Abbas, özellikle de ihanetiyle meşhur olan Mahmud Dahlan arasında yapılan işbirliği vardı. George Bush, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ünlü neocon Eliot Abrams ve Filistin yönetiminin Hamas''ı ezmek için giriştiği kanlı bir ortaklıktı bu.
Hamas''ın seçim zaferinden sekiz ay sonra. Rice Abbas''a şöyle diyordu: “Anlaştık değil mi, iki hafta içinde hükümet dağıtılmış olacak.” Abbas: “Belki iki hafta içinde olmaz, bana bir ay süre verin.”
Arafat''ın öldürülmesi, Filistin ve Hamas liderlerine yönelik suikastlerin bir parçasıydı. Hamas Gazze''yi kontrol altına alınca Amerikan yapımı silahlar ortaya çıktı: 7,400 M-16, çok sayıda makineli tüfek; 18 adet ABD malı zırhlı araç, yüz binlerce mermi. El Fetih liderleri ile Mossad ve CIA arasındaki ilişkileri ortaya koyan sayısız evrak bulundu. Hamas liderlerine yönelik suikastlerle ilgili bilgiler elde edildi. Gazze''deki ABD özel timleriyle ilgili bilgilere ulaşıldı.
Başka hangi belgeler bulundu, biliyor musunuz? Dahlan''ın İsrail istihbaratıyla birlikte Yaser Arafat''ı öldürme senaryoları. Öldürdüler de. Zehirleyerek…
İşte böyle bir cinayetti bu.
Şaron''un kendisini öldüreceğini düşünen ve bunu yakın çevresine anlatan Arafat''ın eşcinsel olduğunu ve AIDS''ten öldüğünü bile iddia ettiler. Hem öldürüyor hem itibarsızlaştırıyorlardı.
O tarihlerde; “Arafat''ın ABD Başkanı George Bush''un onayı ile Ariel Şaron tarafından zehirlendiği elbette bir gün netleşecek” demiştim. Doktoru Eşref El Kurdi''yi dinleyelim isterseniz: “Eğer bir Müslüman belirsiz bir sebepten ölürse otopsi zorunludur. Bence Arafat ölümcül bir zehirle öldürüldü. Bunun için otopsi yapılmadı.”
Son altı ayında Arafat''a çok sayıda AIDS testi yaptığını, hiçbir testin pozitif çıkmadığını, dudaklarındaki ve ellerindeki titreme dışında hiçbir sağlık problemi olmadığını, iddia edildiği gibi Parkinson hastası da olmadığını söyleyen El Kurdi, Arafat''ı ölümünden 16 gün önce gördüğünü belirterek bakın neler söylüyordu: “O an zehirlendiğini anladım. Yüzünde kırmızı parçacıklar vardı ve derisi metalik sarı renge bürünmüştü. Paris''e götürülmeden önce, Amman''da onu son kez canlı gördüğümde, vücut ağırlığının yarısını kaybetmişti. Kızıllıklar bütün yüzünü kaplamıştı ve sapsarıydı. Ramallah''ta zehirlendiğini ve yavaş yavaş öldüğünü söylemişti.”
Ortadoğu tarihi cinayetler tarihidir. Suikastlerin izini sürdüğünüzde hangi ülkenin neyin peşinde olduğunun resmi net biçimde ortaya çıkar. Arafat''ın öldürülmesi, bu serinin en önemli halkalarından biridir.
"İslamcı" kültür düşmanları!
00:006/07/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mali de nereden çıktı diyeceksiniz şimdi! Suriye meselesi varken, Türkiye her gün yeni bir gündemle sarsılırken, sınırlarımızda hararet giderek artarken..
Belki son günlerde haberlerde, gazetelerin dış haber sayfalarında görmüşsünüzdür. İç savaş yaşayan Mali, tarihte özgürlüklerine düşkün millet olarak bilinen Tuareg''lerle İslamcı Ensar örgütü arasındaki çatışmalara sahne oluyor. Önce birlikte hareket eden bu iki grup, şimdi birbiriyle savaşıyor.
Elbette Tuareg''ler üzerine, Mali üzerine, Ensar örgütü üzerine çok şey söylenebilir. Buraya kadar olan, Yemen''de ya da Afrika''nın çok dinli, çok etnik yapılı biri çok ülkesinde tanık olduğumuz şeyler.
Ancak iç savaş, yeni devlet kurma gibi siyasi gelişmelerin ötesinde çok daha endişe verici bir durum gelişti: Ülkenin bir bölümünde bağımsızlık arayan Ensar örgütü, İslam medeniyetinin şaheser örneklerinden Timbuktu''yu adeta yok ediyor.
Dünya kültür mirasında önemle bir yere sahip olan, İslam şehirlerinin, özellikle eğitim geçmişinin zengin mirasını barındıran, yüzyıllara dayanan eğitim/üniversite geçmişi olan, yazılı eserlerle dolu kütüphaneleriyle bilinen Timbuktu, Ensar örgütü tarafından kıyıma uğratılıyor.
Sufizmin kalıntıları temizleniyor, türbeler yıkılıyor. İslam''ı sığ bir ideoloji olarak algılayan bu yapı, silah ve güce ulaşır ulaşmaz, keskin kurallar koyup, yüzyılların mirasını yok ediyor. Altı yüz yıllık bir türbenin traktörlerle yıkılması çok acı. Camilerin içindeki türbelerin birer birer yıkılması ürkütücü.
“Şirk”, “haram” sözleriyle hareket ediliyorsa, bu şehrin büyük bölümü yıkılacak demektir. Bu kavramların böylesine dar yorumlanması, böylesine sığ bir İslam anlayışı yakın gelecekte çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Bu miras, İslam mirası, UNESCO tarafından korunuyorsa, uluslararası mekanizmalar bu yıkımları “savaş suçu” kabul ediyorsa, “333 evliya şehri” kültürel soykırıma uğratılırken Müslümanların, İslam İşbirliği Teşkilatı''nın susması akıl alır bir şey değil.
Şu ana kadar dört türbe yıkıldı ve devam ediyor. Bunlardan biri altı yüz yıllık Şeyh Mahmud Türbesi. Mesela 1327 yılında yapılan Djingareyber Camsi''nin içindeki türbe, tekbirler eşliğinde kazmalarla yıkıldı.
“Biz şeriatı tanırız” diyor ve örgüt yetkilisi. “yıkım Allah''ın emridir. Peygamberimizin mezarı üzerine inşa edilen şeylerin de yıkılması gerekiyor” diyor. Mekke ve Medine ellerine geçse, Bağdat, Şam, İstanbul ellerine geçse bütün bu şehirler çorak bir araziye dönüşecek demektir.
Bu bakışın, Moğolların Bağdat''a yaptığından ne farkı var!
Aklıma Mekke''deki yıkımlar geldi. Tarihi mekanlar yıkılırken, Cenk Kalesi yıkılırken, İslam''ın öncülerine ait mezarlar yok edilirken yerine gökdelenler inşa eden, Starbuks açan zihniyet geldi. “Haram ve şirk” olduğu gerekçesiyle yıkılanlar ve yerlerine inşa edilenler geldi. O ürpertici çarpık zihniyet geldi.
Bu bir insanlık suçudur. Bir kültür katliamıdır.
Müslüman dünya böylesine tehlikeli bir dalga ile nasıl başa çıkar, bilinmez. Ancak Batılı kurumlar İslam kültür mirası örneklerini kurtarmak için seferber olurken, Müslüman dünyanın sessizliği, bu kıyımdan çok daha büyük bir suçtur.
Doğu Akdeniz"de ölümcül satranç..
00:0010/07/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazı gelişmeleri birlikte değerlendirelim. Rusya, Suriye''ye silah satışını durdurdu. Ne zamana kadar? Suriye''deki iç karışıklık yatışıncaya kadar? Peki yatışacak mı, elbette hayır. Rusya silah satışını tamamen durdurdu mu? Elbette hayır.
Suriye savunması, Sovyet döneminden bu yana Rusya tarafından sağlanıyor. Türk savaş uçağının düşürülmesinde de gördük, özellikle hava savunma sistemi, son yıllarda Rusya tarafından sağlandı. 2007''de İsrail savaş uçakları, Türk hava sahasını da kullanıp, El Kibar bölgesinde nükleer tesis olduğu iddia edilen hedefleri vurduğunda gözler Rus hava savunma sistemine takıldı.
İşte tam da bu saldırıdan önce, Rusya Suriye''ye bu sistemi sağlıyordu. İsrail''in saldırısının bir amacı da, yeni kurulan bu sistemi test etmekti. Etti ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim soluğu Ankara''da aldı. Türkiye''nin bütün öfkesine rağmen İsrail suskunluğunu korudu.
Rusya, Suriye meselesinin çözümünün ne kadar zor olduğunu, hatta çözüm olamayabileceğini çok iyi biliyor. Bu haldeyken Suriye''ye silah satışını tamamen durdurmuş olabilir mi? Sanmıyorum. S-300''ler dahil, ''silah satışları durduruldu'' açıklamasının tam bir keskinlikle anlaşılmaması gerekiyor. Suriye''ye doğrudan vermezse İran üzerinden verecek. Bu, bir şekilde devam edecek.
Ayrıca, S-300 füzelerinin satışının iptal edilmesinin Suriye iç savaşıyla bir alakası yok. Doğru, Moskova çok yoğun baskı altında ama uzunca bir süredir İsrail''in Rusya''ya yönelik baskıları S-300''lerin kaderini etkiledi. İptalin tam da Vladimir Putin''in İsrail ziyaretine denk gelmesi ilginç. Çünkü, birkaç yıldır İsrail ile Rusya arasında, Suriye''ye satışların, özellikle de S-300 satışının durdurulması için müzakereler yürütülüyordu.
BM-Arap Birliği Özel temsilcisi Kofi Annan, dün Şam''daydı. Daha önce üzerinde anlaşılan ancak ateşkesi bile sağlamakta yetersiz olan altı maddelik planın uygulanması için belki de son şanstı bu ziyaret. ''Mutabık'' oldukları açıklandı. Annan, Şam''dan Tahran''a gitti. Mutabık kalmalarının gerçekte bir karşılığı yok, olmayacak gibi de.
Annan''ın Tahran''a gitmesi, Tahran üzerinden iş yürütmeye çalışması belki de atılan en akıllıca adım. Moskova''nın Suriye meselesine ilişkin tutumunu bütün boyutlarıyla değerlendiririz. Rusya, hem Esad yönetimine destek verir hem de muhaliflerle sürekli görüşür. Bu yönüyle kilit ülkedir. Ama Suriye''de asıl kilit ülke İran''dır. ''İran masada olmasın'' ısrarı devam ederse Suriye''de çözüm arayışı başarılı olmayacak demektir. Rusya''yı ikna etmek, İran''ı ikna etmekten çok daha kolay. Şam yönetimi için asıl güvence Rusya değil, İran''dır.
Bu yüzden, başından beri; Suriye meselesi ancak Türkiye-İran-Rusya arasında çözülür diye ısrar ediyoruz. Gerekten çözüm aranıyorsa bu formül işe yarayacaktır. İran''ı masadan atıyorsak, çözüme inanmıyoruz demektir.
Gerçi, gelinen noktada çözüm umutları yok oldu diyebiliriz. Annan ya da bir başkası, tarafları ateşkese, masaya oturmaya zorlayacak ne kadar formül üretirlerse üretsinler, başarılı olamayacaklar. Çünkü, çözüme inanan kimse kalmadı. Başından beri krizin tarafları çözümsüzlüğe, hesaplaşmaya, tasfiyeye inandı ve buna göre hareket ediyor. Suriye yönetimi, muhalefet, İran, Türkiye, S. Arabistan, Katar, Fransa vs... Bütün bu tarafların aslında bir çözüm üretmeye değil, nihai bir hedefe kilitlendiğini görmemek mümkün değil.
Bunlar olurken, Doğu Akdeniz''de Suriye merkezli tansiyon çözümsüz hale gelirken, oluk oluk kan akarken, herkes daha büyük hesaplaşmaya hazırlanıyorken hemen güneyimizde, yine Doğu Akdeniz''de, Türkiye''nin geleceğinde kritik rol oynayacak bir bölgede derin endişeler duymamız gereken gelişmeler oluyor.
İsrail ve Rum Yönetimi arasındaki stratejik ortaklık, Türkiye''nin güvenlik stratejilerine ağır darbe vuracak noktaya geldi. Artık İsrail savaş uçakları Kıbrıs üzerinde uçuyor, Türkiye hava sahasının kıyılarında dolaşıyor, yer yer ihlaller yapıyor, İsrail savaş gemileri Meis adasına kadar geliyor, burnumuzun dibinde ciddi şeyler oluyor.
Garip bir sessizlik bu. Ege adaları İsrail füzeleriyle donatıldığı zaman, Kıbrıs İsrail için bir garnizon devlete, askeri üsse dönüştüğü zaman ne diyeceğiz, merak ediyorum. İsrail nükleer denizaltıları Doğu Akdeniz''in en caydırıcı unsuru haline geldi.
Dikkat ederseniz, Suriye meselesi de, İsrail tazyikleri de, bölgedeki doğalgaz paylaşımı da hararetli bir geleceği davet ediyor. Bütün bunlar ve daha bir çok gelişmenin merkezinde olan tek ülke Türkiye. İran''dan Akdeniz''e uzanan dayanışma hattı da, Suriye''nin geleceğine kimlerin hükmedeceği de, Rusya''nın bölgedeki varoluş mücadelesinin de, İsrail''in Türkiye karşıtı cephe projesinin de en fazla etkileyeceği ülke Türkiye.
Bunlar, kolay üstesinden gelinebilir şeyler değil. Doğu Akdeniz; çevresindeki her ülkenin güvenlik stratejilerini de, dış politikasını da, ekonomisini de, siyasi aklını da rehin alacak bir kriz bölgesi olarak öne çıkıyor.
Rusya"dan Türkiye"ye ağır ticari ambargo!
00:0011/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rus savaş gemileri Boğaz''ı geçti, Suriye yolunda. İsrail, Doğu Akdeniz''de askeri ağrılığını artıracak. Moskova''nın, Türkiye''den gelecek kargo taşımacılığını tamamen durduracağı iddiası. Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ani Moskova ziyaretinin sebebi. Kofi Annan''ın başkent başkent çözüm araması. Suriye meselesinin daha şimdiden bütün bölgeyi rehin alması...
İşte tam da bunu anlatmaya çalışıyorum. Aylardır hemen her gün, konuyla ilgili yepyeni gelişmeler oluyor. Bir çok gösterge, Suriye''de rejim değişikliğinin de ötesinde bir gerçeğe işaret ediyor: Doğu Akdeniz yüzyılın en hassas, çatışma riski en yüksek bölgelerinden biri haline geliyor. Çok boyutlu, çok taraflı, çok hesaplı bir çatışma alanı oluşuyor. Gelecek yıllarda Doğu Karadeniz''in de aynı sancıları çekeceğini bugünden not edelim.
Dün, ''Doğu Akdeniz''de ölümcül satranç'' derken yaklaşmakta olan bu tehlikeye dikkat çekmeye, merkez ve yerel güçlerin aynı bölgede kapışmasına dikkat çekmeye çalıştım. Sadece bir gün içinde, bu endişeyi doğrulayan bir çok şey oldu.
Rus savaş gemilerinin Suriye''ye doğru yola çıkması, İsrail''in aynı bölgede askeri ağırlığını artırma kararı, Annan''ın Tahran, Şam, Bağdat arasında mekik dokuması.. Rusya, ağır baskı altında. Bazıları Esad''ın tasfiyesi için anlaşma yakın diyor. Bazıları ise, tam tersine, Atlantikçi güçlerle Asyalı güçler arasındaki gerilimin fazlasıyla tırmanmasından endişe ediyor.
Ve son iddia: Rusya, Türkiye''den gelen kargo taşımacılığını tamamen durdurabilir. Türkiye''den giden meyve-sebze yolda kalabilir. Türkiye''nin, Suriye''ye yönelen Rus askeri kargolarını engelleme girişimleri, savaş uçağımızın düşürülmesiyle ilgili sorunlar sonrası Moskova''nın bu yönde mesajlar verdiği söyleniyor. Türkiye-Rusya arasındaki milyarlarca dolarlık ticaretten söz ediyoruz.
Şu ana kadar medyada böyle bir iddia yer almadı. Gerçek olabilir mi? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak gerçekleşirse, Rusya-Türkiye ilişkileri feci derecede gerilecek demektir. Suriye merkezli krizin ekonomik faturası önümüze konulacak demektir. Suriye savaşı, ticaret savaşına dönecek demektir.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın 18 Temmuz''da sürpriz bir şekilde Moskova''ya gidecek olmasının sebebi bu olabilir mi?
Moskova, bu kadar baskı altındayken bunu göze alabilir mi? Rusya, İran, Suriye, Irak ve Lübnan dayanışma hattı, Basra Körfezi''nden Doğu Akdeniz''e ulaşan stratejik ortaklık, Suriye''de rejim değişikliğinin önüne geçebilir mi? Türkiye-Suudi Arabistan-Katar ve Ürdün gibi bölge ülkeleriyle ABD ve AB ülkeleri bu dayanışma hattını aşabilecek mi? Bütün ülkelerin pozisyonları işte bu iki cephe arasındaki güç mücadelesine göre şekil alıyor.
Bunlar yetmiyormuş gibi, İsrail merkezli yeni bir kriz dalga dalga Türkiye kıyılarına çarpmaya başladı. İsrail, Yunanistan ve Rum Kesimi arasındaki stratejik ortaklık anlaşmaları, Doğu Akdeniz''deki devasa doğalgaz kaynaklarının işletilmesi, Ege adalarında ve Türkiye kıyılarında tatbikatlar yapılması, İsrail savaş uçaklarının Kıbrıs semalarında hava tatbikatı yapması görünüşte İran savaşına hazırlık gibi.
Aslında böyle değil. Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesinden sonra, Balkan ülkeleriyle de benzer anlaşmalar yapıldı: Silah satışı, hava sahasının kullanılması, askeri ortaklıklar gibi. Gariptir aynı İsrail, yine aynı anlaşmaları Azerbaycan ve Gürcistan''la da yapıyor. Bunları yaparken, özellikle Rum Kesimi, Yunanistan ve Balkan ülkelerinde yoğun Türkiye karşıtı kampanya yürütüyor.
''Doğu Akdeniz''de ölümcül satranç'' yazısıyla aynı olanları bir daha sıralayalım: Daha önce açıklanan ancak Türk medyasının es geçtiği ya da önemsemediği Rus savaş gemileri dün İstanbul Boğazı''ndan geçti. Nereye? Suriye''deki Tartus Deniz Üssü''ne. Tam da Suriye''den savaş tatbikatı yaptığı günlerde. Şam yönetimi daha önce ''Ortadoğu''nun en büyük tatbikatı yapılacak, Rusya ile İran ve Çin de katılacak'' demişti. Ancak Rusya ve Çin bunu yalanlamıştı. Acaba, bu ülkeler, el altından tatbikatta yerini almış olabilir mi?
Aynı gün, İsrail''in Doğu Akdeniz''deki askeri gücünü artıracağı açıklandı. Bu açıklamaya gerek yoktu. Uzun süredir Türkiye''yi rahatsız edecek süreci buradan aktarıyoruz, bilinmeyen bir şey değil bu. Öyle ki, İsrail uçakları bu kapsamda defalarca Türk hava sahasını ihlal etti. Hep bir garip suskunluk izledik. Türkiye, kendisi için büyüyen belki de en büyük tehlike için ne zaman bir açıklama yapacak, tavır koyacak merak ediyoruz.
Bu konuların hepsi çok önemli. Her biri Türkiye''yi ve bölgeyi derinden etkileyecek nitelikte. Ancak gariptir, hepsinin buluştuğu tek bir nokta var: Doğu Akdeniz! Bu bölgenin geleceğine ilişkin ciddi kafa yormak gerekiyor. Aman dikkat!..
Kaza ya da sabotaj çıkarsa ne olacak?
00:0013/07/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1- Türk savaş uçağının düşmesi "kaza" olabilir mi? Ya da Türkiye''yi savaşa sokmak isteyenlerin bir senaryosu olabilir mi?
2- Uçağın Suriye hava sahasında ya da uluslararası hava sahasında vurulması, Suriye karasularına ya da uluslararası sulara düşmesi teknik bir konu.. Başından beri Ankara''dan çok net açıklamalar yapıldı. Dünya ayağa kaldırıldı, kesin sözler söylendi. Elbette bu açıklamalara inanmak durumundayız. Ancak, Genelkurmay açıklamasında kullanılan "düşürüldüğü iddia edilen" cümlesi ne kadar kafa karıştırdıysa, son üç aydır Doğu Akdeniz''deki savaş oyunları da o kadar kafa karıştırıcı.
3- Ne olacak şimdi? Kısa zamanda bu iş netleşecek. Türkiye''yi zora sokacak, haklı ve mağdurken bir mağduriyet daha yaşatacak bir sonuç ortaya çıkarsa ne olacak? "Kaza" ihtimali artan bir tartışmaya dönüşüyor. "Kaza" olması bile Türkiye''yi ciddi biçimde sıkıntıya düşürecek bir konuyken, Türkiye''yi zora sokacak bir "ihtimal" daha olabilir mi düşüncesi geliyor insanın aklına… Mesela bir sabotaj, bir tuzak, uzaktan kumandalı siber saldırı..
4- Suriye böylesine karışmışken, iç savaş bölgesel düzeyde etkiler gösterirken, uluslararası diplomasi bölgeye yoğunlaşmışken, Doğu Akdeniz''de müthiş güç çatışmaları yaşanırken uçak "kaza" kadar bu tür bir oyuna kurban gitmiş olabilir mi? Elbette bu bir endişe, belki uç bir ihtimal. Ancak bölgenin güç haritasını, bu güçler arasındaki kesintisiz hesaplaşmayı izleyenler için her "ihtimal" üzerinde durulabilir niteliktedir. "Dışarıdan" ve "içeriden" kaynaklanan böyle bir kasıt söz konusu olabilir m? İnşallah yoktur. Yoksa bütün hesaplar altüst olacak demektir.
5- Kaza ya da sabotaj ihtimali neden bu kadar öne çıktı? 6 Eylül 2007''de İsrail savaş uçaklarının Suriye''de bir tesisi bombalaması örnek veriliyor buna. İran''ın nükleer tesislerini sabote etmek için üretilen Stuxnet virüsü, bilgisayar yazılımları üzerinden savunma sistemlerinin çökertilmesine dair örneklerin son zamanlarda artması belki bu ihtimali öne çıkarıyor.
6- İsrail savaş uçaklarının o saldırısı sırasında Suriye radarlarını körleştirdiği iddialarının yer aldığı bir kitabın bugünlerde yayına verilmesi "acaba"lara güç kazandırıyor. O günlerde Suriye hiçbir şey yapamamış, Dışişleri Bakanı''nı hemen Ankara''ya göndermişti. Türkiye sessiz kalmadı, İsrail''e öfkeli suçlamalar yöneltti. Ancak İsrail''den hiçbir açıklama, Türk hava sahasını kullandığı için bari özür gelmedi.
7- Suriye''nin El Kibar bölgesinin bombalanmasından Türkiye içinde bazı çevrelerin büyük keyif aldığını, en azından hava sahası ihlalinin önceden bilindiğini bilmem söylemeye gerek var mı?
8- Türk savaş uçağı da, böyle bir saldırının kurbanı olabilir mi? Doğrudan uçağı ya da Suriye''yi hedef alan siber saldırılar Türkiye''yi bu sıkıntıya sokmuş olabilir mi? Ya da birileri Türkiye''yi savaşa sokmak için "Tonkin Körfezi" tarzı bir senaryo yazmış olabilir mi?
9- Elbette resmi açıklamalara inanıyoruz ama bu coğrafyada her şeyin mümkün olduğuna da inanıyoruz. Öyle senaryolar, akla hayale gelmeyen uygulamalar gördük ki, Irak işgalinden bu yana en büyük krizi yaşayan bölgede bunlardan çok daha vahim gelişmelerin olabileceğini biliyorum.
10- Suriye üzerinden yürütülen güçler çatışmasına dair her gün yeni gelişmeleri sıralıyoruz burada. Esad rejiminin devrilmesi, muhaliflerin güçlendirilmesi, Esad yerine yeni aday üzerinde çalışmalar, Suriye''nin özgürleşmesi tartışmanın sadece bir boyutu.
11- Hemen her gün Boğaz''dan bir Rus savaş gemisi geçip Akdeniz''e açılıyor, Suriye kıyılarına varıyor. Tartus üssünden Akdeniz''deki Rus nüfuzunu koruyor. Bir kaç gün sonra Doğu Akdeniz''de Rus tatbikatları izleyeceğiz.
12- İsrail son iki yılda, son üç ayda Doğu Akdeniz''de kaç tatbikat yaptı sayan var mı? Kıbrıs semalarından Hatay''a, Lübnan''a kadar İsrail savaş uçakları tatbikat yapıyor, devriye geziyor. Bunları yaparken kaç kez Türk hava sahasına girdi, neden kimsenin dikkatini çekmiyor? Türk uçağı düşürüldüğü gün aynı bölgede İsrail savaş uçaklar ne yapıyordu, bilen var mı?
13- İran, Basra Körfezi''nde aylardır değişik adlarla tatbikat yapıyor. ABD bölgeye askeri yığınağını artırıyor, insansız deniz araçları gönderiyor. Doğu Akdeniz ile Basra Körfezi arasında dünyanın en tehlikeli kamplaşması var ve bu her an sıcak çatışmaya dönebilir. Rusya''dan ABD''ye, Fransa''dan Türkiye''ye, İran''dan S. Arabistan''a kadar her ülkenin pozisyonu savaşa ayarlı. Öyle değil mi?
14- Restleşme öyle bir hale geldi ki, Rusya Türkiye''den yaptığı yıllık altı milyar dolarlık meyve-sebze ithalatını bile durdurabilmeyi göze alıyor. Siyasi çekişme, askeri hazırlık ticaret savaşına dönebilecek hale geliyor. Bu güç gösterisi basite alınacak, üstü örtülecek sıradan bir kriz değil.
.Erdoğan, Mursi, Malazgirt..
00:001/10/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yazıdan bu kadar uzun süre uzak kaldığım bir dönem hiç olmadı. Yeni Şafak ve TVNET"teki yoğun, bir o kadar da heyecan verici ve yakında sonuçlarını göreceğiniz çalışmalarımız dolayısıyla, istemeyerek de olsa yazmaya ara vermek zorunda kaldım.
Dün, Başbakan Tayyip Erdoğan"ı dinlerken, Mısır Devlet Başkanı Muhammed Mursi"yi izlerken, Halid Meşal"e yönelik coşkulu alkışlara bakarken, uzun süredir izlediğimiz küresel değişimin, güç kaymalarının Türkiye ve bölge ülkelerinin kendilerine, bölgelerine ve dünyaya bakışını nasıl değiştirdiğine tanık olduk.
Bu tablodan kimlerin ne mesajlar çıkardığını, kimlerin coşku kimlerin öfke ile dişlerini gıcırdattığını çok iyi biliyoruz. Mesaj çıkaranlar da, öfke duyanlar da önlerinde nasıl bir tablo olduğunun gayet farkındalar.
21. yüzyıl boyunca tanık olacağımız bu güç kayması, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına uzanan coğrafyada yaşayanlar için bambaşka anlamlar içeriyor. Çünkü bu coğrafya Müslümandır ve bu coğrafya, tarihin en ağır travmalarını yaşadı, hala da yaşıyor.
Bir şeyler tersine çevrilemezse, bütün sert rüzgarlara direnebilen birileri çıkmazsa, hesapları sıfırlanamazsa, travma bir yüz yıl daha devam edecek...
Öyleyse, Türkiye"nin, Mısır"ın ve bölgenin diğer merkez ülkelerinin tercihleri, geleceğe dönük vizyonları ve hedefleri sadece kendilerini değil, dünyayı da değiştirecek, güç haritalarını altüst edecek anlamlar içeriyor.
Bu yüzden önce biz değişmeliyiz. Başkalarının önceliklerine, çıkar hesaplarına, değer yargılarına, bizim için belirledikleri doğru ve yanlışlara göre değil, geçmişimiz ve geleceğimizi birleştirerek, kendi sözümüzü söyleyerek, kendi yolumuzu çizerek değişmeliyiz..
Ülkemizi, dostlarımızı ve düşmanlarımızı kendi gözlerimizle tanımayı, kendimize ve dünyaya bulunduğumuz yerden bakmayı öğrenmeliyiz.
Bu yüzden, Başbakan"ın sözlerini dinlerken, sadece bir iktidar partisinin program ve gelecek planları değildi benim anladıklarım. Anadolu"nun İslamlaşmasından Selçuklu"nun etnik unsurları kardeş yapan hamuruna, Selahaddin"in Kudüs mesajından Anadolu-Kuzey Afrika arasında yaşayanları bir tutan iradeye kadar geleceğin Türkiye"sinin ipuçlarını gördüm.
İçe kapanan değil, gönül birliği, ruh birliği yaptığı toplumlarla gelecek hesapları yapan bir ülke hayali gördüm. Bu coğrafyanın kurtuluşunun, çözülme değil birleşme olduğuna, en esaslı stratejinin çözülmeye ve ayrışmaya ayarlı politikaları tersine çevirmek olduğuna bir kez daha inandım. Aslında asıl bundan sonra yapılacakların çokluğunu, asıl büyük yürüyüşün yeni başladığını farkettim.
Erdoğan"dan sonra gelenler de aynı yoldan yürümek zorunda. Çünkü geriye dönüş yıkımdır. Türkiye"nin parçalanmasıdır, kardeşlerin birbirini boğazlamasıdır.
Türkiye"nin önünde bundan başka seçenek yoktur. Malazgirt"ten Balkanlar"a uzanan irade bir yayılma değil kardeşlik harekatıdır ve her şeyin bu ruhla yeniden inşa edilmesi gerekiyor.
''En büyük sultan Allahtır'' diyen anlayış bir kurtuluş kapısı, yeniden kuruluşun anahtarıdır. Bizi ve komşularımızı diri tutan, ayağa kaldıran, güç haline getiren, kaynaştıran, birleştiren ruhtur.
Bunlar bazılarına abartılı, büyük sözler gibi gelecektir, istihza ile güleceklerdir.
Ama bin yıldır, bizim ülkelerimizde büyük söz söylemeyenlerin, büyük adımlar atmayanların, büyük hedefleri olmayanların nasıl unufak edildiğini, ezildiğini, rezil edildiğini çok iyi biliyoruz. Önümüze, ayaklarımızın ucuna baka baka nasıl körleştiğimizi de...
Öyleyse, iç politik kavgalara boğulmadan, dar iktidar hesaplarına gömülmeden, geleceğe bakma, geleceğe yürüme zamanıdır.
.Akıllı ol, senden kahraman olmaz..
00:003/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Danimarkalı bir çizer, Hz Muhammed"i hedef alan, ağır tahrik içeren karikatürler yayınladı. Mısır"dan Pakistan"a kadar yüzbinlerce insan ayağa kalktı, saldırıyı lanetledi.
Önce Danimarka basını, ardından Avrupa medyası, saldırıyı "düşünce özgürlüğü"nün zaferi olarak gördü. Dahası, biraraya gelmesi muhtemel görünmeyen çevreler, "düşünce özgürlüğü" adı altında kenetlendi.
Savunulan şey, düşünce ve ifade özgürlüğünü güçlü tutmak değil, bu kavramların ardına sığınıp, karikatüristin önyargı ve aşağılamaya dönük arzularıydı. Düşünce ve ifade özgürlüğü adı altında, İslam"ın değerlerine hep birlikte saldırmayı tercih ettiler, bir tür dayanışma hattı oluşturdular.
Oluşturulan ortak cephe, 11 Eylül sonrası alenileşen "İslam"la hesaplaşma" isteğinin göstergesiydi, bir mevzi savaşıydı. Ebu Grureyb"de "ibadet aşkıyla işkence" yapanlarla bu saldırıyı destekleyenlerin ruh dünyaları pek de farklı değildi.
Daha sonra, "Karikatür Krizi"nin mimarlarının, "İslam"la savaş" doktrinini geliştirip küresel ölçekte nefret inşa eden çevrelerle bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Danimarkalı karikatürist ile neoconlar ve İsrail aşırı sağı arasındaki güçlü bağlar deşifre oldu.
Gerçekten de, Ebu Gureyb işkencecilerinin arkasında olan güçlerle karikatür krizinin arkasındaki güçlerin aynı çevreler olduğunu gördük.
Geçtiğimiz günlerde, "fitne filmi" adı altında yeni bir öfke dalgası projelendirildi. Yöntem yine aynıydı: Müslümanları, değerlerini, sevdiklerini rencide et, onları tahrik edip sokaklara sür, yer yerinden oynasın.
Yine öyle oldu, sokaklar doldu taştı, kitleler harekete geçti, insanlar öldü. Öfkenin mimarları değil, saldırının mağdurları "tahammülsüz insanlar" olarak pazarlandı.
Ancak asıl plan başkaydı. Birileri; Arap Baharı ile iktidara gelenlerin Batı ile müthiş bir hesaplaşmaya gireceğini, dolayısıyla sürece destek verilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor, İslam"ın ve Müslümanların nasıl tehlikeli düşmanlar olduğuna dair Batı başkentlerine uyarılar yapıyordu.
Neocon-İsrail aşırı sağı; Müslüman dünyayı dize getirmeye, yeryüzünün en hareketli bölgelerini tekrar vesayet yönetimi altına almaya dönük savaşı canlandırmak istiyordu.
İşin tuhafı, Danimarkalı karikatürist gibi, fitne filmini yapan gibi, üzerinden nefret pazarlanan kişiler hem kahraman yapılıyor hem de öfkenin mağdurlarına dönüştürülüyor. Onlar aslında birer tetikçi olarak kullanıldı, özgürlük kahramanları gibi pazarlandı, onlar üzerinden ülkeleri çatışmalara dökecek küresel ölçekli projeler uygulandı.
Elbette, her münferit olayın böyle olduğunu, bu kadar kapsamlı projelerin ürünü olduğunu söylemiyoruz. Ancak on-on beş yıldır, benzer saldırıların birbiriyle bağlantısı, beslendikleri kaynakların şaşırtıcı benzerliği dikkatten kaçmıyor.
Müslümanların yaşadığı ülkelerden seçip Batı dünyasının gözünde kahramanlaştırılan profillere bir bakın. Hepsinin ortak özelliği, İslam"ın değerlerine meydan okumaları ya da Müslümanları rahatsız edecek çıkışlar yapmalarıdır.
Bu, sık sık uygulanan bir projedir.
Öyleyse Müslüman topluluklar artık kolayca öfkelenen, kontrolsüz hiddetle harekete geçen, her münferit olayla provoke edilen topluluklar olmaktan uzaklaşmalı.
Elbette saldırılara, aşağılamalara uygun tepkiler gösterilmeli ancak sahip oldukları hassasiyetin bir zayıflık, zaaf olarak istismar edilmesine izin vermemeli. Bu başarılırsa, öfke üzerinden, zaaf üzerinden uygulanan yıkıcı planların çoğu boşa çıkacaktır.
Dün, Türkiye kamuoyu, benzer bir olayı tartıştı. Konu, Sevan Nişanyan"ın Peygambere, İslam"ın değerlerine yönelik hakaret içeren cümleleriydi. Bir çok Müslüman ülkede gördüğümüz "değerlere saldırının" son örneğini Türkiye"de tartışıyoruz.
Burası Pakistan, Mısır ya da bir başka ülke değil. Eğer bu münferit bir olaysa kimse bunu düşünce özgürlüğü diye yutturmaya kalkmasın. Münferit değil başka bir şeyse, kimse Türkiye"de benzer senaryoları denemesin. Özellikle bu dönemlerde...
Ve kimse kahramanlığa soyunmasın... Hiç kimse bu olaya yönelik tepkiyi, etnik kimliklere yönelik görmesin. Zira hiçbir kimlik bu tür saldırıların kamuflajı olamayacağı gibi, buna müsaade de etmez.
Mazlumder"in konuyla ilgili açıklaması önemli. "Müslümanlar, İslam dininin kutsallarına yönelik saldırılar karşısında tepkilerini gösterirken kendi tarzlarını ortaya koymalı."
Herkes aklını başına alsın. Bu rezillikten kahraman çıkarmaya kalkışmasın...
Suriye, daha çok tezkere götürür..
00:005/10/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye ile ilgili söylenecek bütün sözler tüketildi. Baas rejimi, diktatörlük, yıllardır devam eden acımasızlık, özgürlük arayışı, isyan ve direniş, iç savaş, Arap Baharı''nın neresinde olduğu, Türkiye ve İran için ne anlam ifade ettiği, yeni bölgesel düzen için kimlerin hesabında yer aldığı, bölgesel güç haritasını nasıl değiştireceği gibi bütün boyutlar ele alındı.
Mesele rejim meselesi olmaktan, özgürlük meselesi olmaktan, Esad''ı devirmekten hızla uzaklaşıyor; farklı ve her biri bölgeyi sarsacak krizlere dönüşüyor.
Suriye meselesi olmaktan bölgesel hatta küresel meseleye dönüşüyor. S. Arabistan''ın, İran''ın, Rusya''nın, İngiltere ve ABD''nin meselesi haline geliyor.
Bu haliyle Esad gitse de, rejim devrilse de Suriye meselesi bitmeyecek. O zaman örgütler savaşı başlayacak, bir çok ülke, yönettiği örgütler üzerinden bu savaşın içinde yer alacak. Şu haliyle Suriye''yi oldukça uzun süreli krizler bekliyor.
Öyle ortada dolaşıp çok basit bir işmiş gibi atıp tutanlara ya da savaş iştahıyla yanıp tutuşanlara bakmayın siz. Bu; bölgedeki bütün ülkeleri içine alan, Esad ismiyle sembolleştirilemeyecek ölçüde büyük bir kriz.
Dolayısıyla Türkiye''nin Suriye meselesini tek başına çözme gibi bir lüksü de yok, niyeti de. Zira, tek başına hareketin sonuçlarının ne olacağına, bugün müttefik görünenlerin tavırlarının daha sonra nasıl değişeceğine dair tecrübesi çok olan bir ülke Türkiye. Bütün bu unsurlar, ihtimaller elbette değerlendiriliyor, atılacak adımlar bu ihtimallere göre planlanıyor.
Savaş naraları atmanın da, Suriye''den gelen saldırılar hoş görmenin de anlamı yok. Ancak ihtimaller gerçekleri ortadan kaldırmıyor. Çok konuşan ama hiçbir şey yapmayan ülke görünümü Türkiye için bir zayıflıktır, zaaftır.
Sadece PKK''nın Suriye topraklarında örgütlenmesi değil, savaş uçağının düşürülmesi de krizi Türkiye içine taşıdı. Suriye artık bir iç kriz, kendi sorunumuz.
Öyleyse Akçakale''ye yönelik son saldırılar cevap bulmalıydı ve buldu da. Daha önce sessiz sedasız verilen karşılık bu sefer alenileştirildi, sorun uluslararası gündeme taşındı. Oyunun kuralları asıl şimdi değişti.
Bundan sonraki her saldırı anında cevap bulacak. Bunu yapmayan hiçbir devletin kendi halkının gözünde itibarı kalmaz. Böyle bir durumda, karşıdaki gücün ne olduğu, hangi ülke olduğunun anlamı yok.
Dün sabah çıkarılan Meclis tezkeresi, sorunun çetrefilliğinden, ani cevapların zorunluluğundan, bütün ihtimallerin masada olmasından hareketle bir ön hazırlık niteliği taşıyor.
''Bir sonraki adım savaş'' değil.. Suriye topraklarındaki PKK mevzileşmesine, Şam yönetiminin beklenmedik eylemlerine, iç savaşın öngörülemeyen sonuçlarına yönelik bir tezkere bu.
Çürümüş, etrafını kirleten, kendi halkının kanına bulanmış, bazı ülkelerin bölgesel stratejilerinin figüranı olmuş Şam yönetiminin, ne tür çılgınlıklar yapacağını kestirmek zor. Benzer rejimlerin nasıl intihar ettiğini, kendileriyle beraber ülkelerini ve çevrelerini nasıl ateşe attığını biliyoruz.
Kimse savaş istemez. Bu ülkede savaş isteyenlerin oranı yok denecek kadar azdır. Kimse de böyle bir rejimin günahlarına ortak olmaz.
Ancak o rejim, kendisiyle beraber etrafındakileri de ateşe sürüklüyorsa, her ülkenin cevabını üretmesi zorunludur. Hiç kimse, bunları yapıyor diye o ülkeyi suçlayamaz.
Umalım, Suriye krizi mümkün olduğunca erken bitsin. Yoksa bu kriz daha çok tezkere götürür...
Top mermileri savaş çıkarır mı?
00:009/10/2012, Salı
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Akçakale"ye her gün bir top mermisi düşüyor. Sınırın birkaç kilometre ötesinde yaşanan yoğun çatışmalar Akçakale"den izleniyor. Karşı taraftaki ölümler evlerimizin içine kadar geldi.
Her top mermisine "anında" karşılık vermek elbette her devletin sorgulanamaz tavrıdır. Kimin attığı, kasıtlı mı atıldı yoksa sınırın sıfır noktasına yönelik saldırılar sırasında mermiler sınırı mı geçti tartışması şu an pek kimsenin üzerinde durmadığı bir konu.
Ancak "anında" karşılık vermenin bir sonraki adımını herkesin endişeyle izlediği muhakkak.
Normal zamanlarda böylesi saldırılar savaş sebebidir. Hiçbir devlet, günlerini "anında" karşılık vererek saymaz. Bir olur, iki olur, üç olur. Ya sonrası? Karşılıklı taciz durdurulmazsa, sonrası top mermilerini aşan savaş haline döner.
Tezkere"nin kabulü, sonraki adımlara yönelik bir tedbir, bütün ihtimallere hazırlıktı. Acaba, o korkutucu senaryonun gerçek olacağına dair kesin bir kanaat mi var. Öyleyse gerçekten de endişeli olmak zorundayız.
"Bizim toplarımız Suriye toplarını döver, Esed katliamcı öyleyse savaş açalım, birkaç günde Şam"a ulaşırız" diyen yaygaracılara aldırmadan bunu bir kez daha düşünmek lazım.
Savaş, Suriye"yi yenip yenmemekle alakalı bir şey değildir. Savaş, rejim devrilse de Türkiye"yi ve bölgeyi felakete sürükleyecek ciddi ihtimaller içeriyor. Durumu Esed meselesine, rejim meselesine indirgemek, bölgenin karmaşık durumunu hiçe saymaktır.
Vahşi bir aç savaşın sürdüğü bu ülkenin en büyük gücü elbette rejimi ya da askeri gücü değil. Bağlantılı olduğu örgütler de değil. Yeni Suriye"nin nasıl şekilleneceğinin, Suriye üzerindeki güç mücadelesinin yıllar alacak olmasıdır.
Bazı şeyleri "çok kolay" gördüğümüz için bu noktadayız. Rejimin sevilmemesine, ordusunun zayıf olmasına, ekonomisinin direnememesine ayarlı baktığımız için..
Oysa Suriye"nin bütün bunların ötesinde bir gücü var. Destekleyen ülkelerin tavizsiz tutumu, daha da önemlisi bulunduğu coğrafyanın sağladığı bir güç var. Bunları küçümsemek yanlışa götürür en azından planları geciktirir. Her gecikmenin maliyetini iyi hesaplamak lazım.
Batılı ülkelerin, açık müdahaleye, şu an için destek vermedikleri ortada. Sonrası ne olur, Suriye"nin ya da Akdeniz"in doğalgaz kaynakları onları ne kadar harekete geçirir birlikte göreceğiz.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; "Suriye"de şu anda en kötü senaryoların gerçekleştiğini" söylüyor. Son derece doğru bir tespit. Bundan daha kötü, daha kanlı ve acı verici bir senaryo olamazdı. Hiç kimse bu güzel ülkenin bu hale gelmesini istemezdi.
Şam yönetiminin mutlak iktidara ayarlı tutumu, rejimi koruma adına kitlesel kıyımlara girişmesi, rejim değişikliği projesinin tavizsiz şekilde uygulanmasına yönelik girişimler, Suriye"yi yıllarca sürecek bir kaosa sürükledi.
Bu aşamada yine de bir çözüm yolu, en kötü senaryoyu boşa çıkaracak bir formül bulunabilir mi?
Bu her zaman mümkün. Mümkün olmak zorunda... Yüzbinlerce insanın ölümünün, ülkenin harabeye dönüşmesinin, bölgeyi ateşe sürüklemesinin önüne geçmek için hesapları gözden geçirmek insanlık adına bir sorumluluktur.
İran ve Rusya"nın desteği olmadan Esed yönetimi direnemez. Türkiye-İran-Mısır ve Suudi Arabistan"dan oluşan dörtlü inisiyatif bir şans olabilir ve teşvik edilmelidir. En azından Türkiye-İran-Mısır bir çözüm arayışına girmelidir.
Beşşar Esed yerine Faruk Şara"nın adı geçiyor. Muhalefetin bunu kabul ettiği söyleniyor. Şam yönetimini buna ikna etmenin yolları aranmalıdır.
Küçük de olsa her umut değerlendirilmeli. Rejime duyduğumuz öfke, bizi büyük felaketlere sürüklememeli. Çünkü bizim bölgemizde, bu kapsamda bir savaşın kolay sona ermeyeceğini çok iyi biliyoruz.
Top mermilerinin bir sonraki adımını atarken durup bir kez daha düşünmekte fayda var..
Dünyanın merkezi neresi?
00:0015/10/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Batı artık dünyanın tek merkezi değil.." Bu gerçek önemli. Son yirmi yıldır, uluslararası politikadan savaşlara, iç politik arayışlardan "örtülü" ekonomik çatışmalara kadar her gelişmenin altında bu gerçek var.
Belli dönem "eksen kayması" adıyla ihraç edilen, içeride kısır ve düzeysiz bir sataşma haline dönüştürülen ama aslında Türkiye"nin ve bölgenin geleceğini belirleyecek ölçüde değer taşıyan tartışmanın altında bu gerçek yatıyor.
Sadece Türkiye"nin değil, yaşadığımız coğrafyanın yüzyılını, Atlantik ortaklığının yavaş yavaş kendini belli eden gerilemesini, Asya"nın hatta Afrika"nın geçtiğimiz yüzyılda yaşananları tersine çevirecek uyanışını şekillendirecek gerçeği de bu cümle açıklıyor.
Yıllardır tartıştığımız ancak hiçbir zaman hakkını vermediğimiz, afaki, hayali görülen gelecek tartışmalarının özünü bu gerçek oluşturuyor. 19. Yüzyıl"dan bu yana devam eden, acımasızlığı ve adaletsizliği ile özellikle 20. Yüzyıl"ın ikinci yarısına damgasını vuran dönem sonlara yaklaşıyor.
Siyasi olarak, ekonomik olarak, askeri olarak, teknoloji olarak yeryüzünün Doğusu ile Batısı arasındaki uçurum daralıyor. İnsan faktörü olarak, kaynaklar olarak, motivasyon olarak bu uçurum çoktan beri Batı"nın aleyhine seyrediyordu.
Güç haritası değişiyor, yeryüzünün ağırlık merkezi dağılıyor, "İki Kutuplu Dünya" dengesinin bozulmasından sonra "Tek Kutuplu Dünya" hayal edenler hüsrana uğruyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın; Batı artık dünyanın merkezi değil. Dünya çok merkezli bir yapıya dönüştü. Daha adaletli kurumsal dönüşüme ihtiyaç var. Kimse BM"nin yapısının adil bir anlayış üzerine bina edildiğini söyleyemez. Beş daimi üyenin içinden biri çıkıp "hayır" dediği zaman karar çıkarmak mümkün değil" diyerek karar mekanizmalarını ağır eleştiriye tutması, yeni şartlara göre yeni karar mekanizmalarının oluşmasını istemesi Türkiye"nin durduğu yer olmalı.
Soğuk Savaş dönemi algısına saplanıp kalanlar bunu, bir tür Üçüncü Dünya refleksi sanacak. Yeni Amerikan Yüzyılı projesi için dünyaya savaş alanına çevirenlerin algıları ne kadar saplantılıysa, hâlâ Üçüncü Dünya diye bir çevre olduğunu sananların algısı da o kadar saplantı.
Kayıtsız şartsız Atlantik Merkezi inancına sahip olanlar da öyle. İnsanlık tarihi, medeniyetler tarihi, siyasi tarih güç haritalarının nasıl değiştiğine dair sayısız örneklerle dolu.
Haçlı Savaşları ne kadar yıkımsa sonrası o kadar yükseliştir. Moğol istilası ne kadar yıkımsa sonrası o kadar aydınlanmadır. Birinci Dünya Savaşı ne kadar hüsransa sonrası yeni bir yükseliş dalgası olacaktır.
Dünyayı yöneten iradeyi oluşturan "Beşli" kendi arasında bile anlaşamıyor. Dünyayı temsil etmiyor. Tek kutuplu diyenlerle çok kutuplu diyenlerin çatışmasını izliyoruz.
Öyleyse uluslararası kurumlar, oluşmakta olan güç haritasına göre yeniden şekillenmeli. Bu yöndeki itirazlar siyasi kararlılığa dönüştürülmeli. BM Güvenlik Konseyi"nden önce İslam İşbirliği Teşkilatı gibi, BM"den sonra en büyük organizasyonu oluşturan yapı ıslah edilmeli ya da yeni bir yapı inşa edilmeli.
Afrika"nın, İslam dünyasının, Hindistan"ın temsil edilmediği, İkinci Dünya Savaşı sonrasına ayarlı bir karar mekanizmasının 21. Yüzyıl dünyasına söz söylemesi mümkün değil, hiçbir zaman mümkün olmayacak.
Bugün, başta kendi bölgemiz, yeryüzündeki çatışmaların ana sebebi bu temsil sorunudur. Türkiye olarak, bu adaletsizliği sadece Suriye için değil, ilkesel olarak seslendirmek, itirazı diri tutmak zorundayız. Dünyanın ezici çoğunluğu bu kanaati paylaşıyor çünkü.
Dünya siyasi olarak da ekonomik olarak da tek merkezlilikten çok merkezliliğe gidiyor. Yeni başkentler, özellikle de ekonomik başkentler oluşuyor, oluşacak.
Bu, insanlığın tanık olduğu tarihsel kırılmalardan biridir ve geri dönüşü olmayacak.
İşte bu yüzden, uzunca zamandır; Türkiye ve bölge ile ilgili değer tanımlarını kendimiz yapmamız gerektiğini, rol tayinlerinin geride kaldığını, kendimize ve dünyaya bakışımızın yerli bir bakış olması gerektiğini savunuyoruz.
Türkiye"nin yeni neslinin, genç kuşaklarının, bu anlamda öncekilerden daha geniş, daha yerli, daha gerçekçi baktığını söyleyebilirim. Yıllara dayalı önyargı ve önkabullerden sıyrılmış kuşakların Türkiye ve dünya algısı yukarıdaki itirazlara göre şekilleniyor.
Bu; sadece Türkiye"de değil, Asya"da, Afrika"da, Ortadoğu"da da böyle.
"Kaos Kuşağı", "Fay Hattı" gibi tanımların esiri olmayacağız. "Kaos Kuşağı"nın yeni merkezlerden biri olamayacağına dair inanç, en büyük düşmanımızdır.
Yüzyıllarca merkez olmuş bir coğrafyanın bu inançsızlığından daha kötü ne olabilir...
Maliki-PKK görüşmesi, Ahmedinejad"ın jesti..
00:0017/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İddia şöyle: PKK mensubu iki kişi, üç hafta önce Bağdat"a gidiyor. Bağdat Havaalanı"ndan alınıp doğrudan Irak Başbakanı Nuri el Maliki"nin ofisine götürülüyor. Maliki ile iki PKK"lı dört saat süren bir görüşme yapıyor.
Maliki onlara; "Suriye yönetimine destek verirseniz Irak hükümeti olarak biz de size her türlü yardımı yaparız" diyor.
Görüşmeye Celal Talabani"nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) aracılık ediyor. Görüşme dört saat sürüyor. Kaynak, Kuzey Irak"ta yayın yapan Awene gazetesi. KYB çevreleri bu iddiayı reddediyor. PKK heyeti üç gün Bağdat"ta kalıp geri dönüyor.
Bu iddianın doğru ya da yanlış olması ayrı bir tartışma konusu. Ancak Bağdat yönetiminin Suriye meselesinde aldığı tavır, Türkiye"ye karşı sert tutumu, Tahran-Bağdat ekseni inşası, Irak içindeki güçler çatışması iddiayı önemli hale getiriyor.
Irak işgali döneminde, yerel örgütler bölgesel hatta küresel etkinlik kazandı, son derece elverişli kartlara dönüştü. Bölgeye müdahil olan güçler, örgütler üzerinden iş yürütüyor, örgütlere "ihaleler" dağıtılıyor, söz konusu ülkeler bu örgütler üzerinden hem birbiriyle çatışıyor hem de bazı ülkelere ayar veriyordu.
Irak"ta tansiyon düştükçe örgütlerin etkinliği azaldı. Dağıtılan ihaleler küçüldü. Örgütler tekrar bölge içi gündemlerine yoğunlaştı. PKK, PJAK, Cundullah ve Irak içinde savaşan örgütler, Türkiye"ye, İran"a ve Pakistan"a karşı, Irak"ın yeniden dizayn edilmesi yönünde kullanıldı.
Pasta küçüldü, örgütlerin bazıları dağıtıldı, bazıları zayıfladı.
Şimdi yeni bir kriz var yanıbaşımızda... Suriye iç savaşı örgütleri yeniden beslemeye başladı. Bölge ülkeleri, bölge dışı ülkeler veya güçler, örgütlere yeniden ihale dağıtır oldu. İki tarafa da kazandıran bu "ticaret"in hacmi büyüdü daha da büyüyecek.
Maliki"nin; gerek Sünnilere yönelik dışlayıcı tutumu gerekse Suriye yönetimine verdiği destek üzerinden Türkiye"ye karşı düşmanca tavrı, PKK ile bu tür bir "iş ortaklığı"na girme ihtimalini artırıyor. Suriye meselesi bölgenin güç haritasını tamamen değiştirebilecek nitelikte. Dolayısıyla düşmanların dost, dostların düşman olması şaşırtıcı gelmemeli.
PKK, yeniden bölgesel karta dönüşüyor sanki. Suriye-PKK yakınlaşmasına yönelik tartışmalar, İran"daki PJAK"ın benzerinin PYD adı altında Suriye"de güçlendirilmesi, bu örgütün Suriye içi savaşında pozisyon alması için destek görmesi bunun göstergesi. Zaten PYD üzerinden böyle bir işbirliği var.
Öyleyse Türkiye-Irak ilişkileri daha çok gerilecek demektir. Tahran-Şam-Hizbullah dayanışma hattının Suriye ayağı giderek zayıflıyor. Suriye yerine daha güçlü bir mevzi inşa ediliyor, Bağdat yönetimi öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Tahran-Bağdat ekseni kendini hissettiriyor. Suriye konusunda tamamen Türkiye karşıtı bir pozisyon bu.
Bu okuma, Türkiye-İran, Türkiye-Irak ilişkilerinin daha da gerginleşeceği anlamına gelir. Bağdat"ın Tahran"ı rahatsız edecek girişimlere, hele hele bu aşamada, girmesi ihtimal dahilinde değil. Maliki"nin bunu tek başına yapması İran"ın da bölgesel ilişkilerini riske atacak güçte.
Peki o zaman ne düşüneceğiz...
Bakü"de Başbakan Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad arasındaki samimi görüntü, İran"ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"ne yönelik vetosunu kaldırması ile Maliki-PKK görüşmesi örtüşmüyor.
Başbakan"ın; "Akçakale konusunda haklıyız. Gereğini yapmaya devam edeceğiz" ifadesine Ahmedinejad"ın; "Bu konuda size hak veriyoruz, haklısınız" diye karşılık vermesini Türkiye kamuoyu "şaşırtıcı jest" olarak gördü.
Suriye krizi ile iki ülke, hiç olmadığı kadar karşıt mevzi aldı. Çünkü Türkiye ve İran"ın Suriye meselesinde durduğu nokta birbirine tamamen zıt. Türkiye kamuoyuna sağlıksız bir İran düşmanlığının pompalanması, adeta iki ülkeyi savaşa sokmaya ayarlı ve mezhep düşmanlığına varacak ölçüde tehlikeli kampanyalar yürütülmesi bu karşıtlıktan beslendi.
İki ülkenin şimdiye kadar bütün krizlerden sağduyulu biçimde çıkmayı, ilişkileri dengede tutmayı başaran devlet aklı, elbette bu krizi de atlatmayı bilecekti. Ama savaş kampanyası yürütenler, mezhep üzerinden kitleleri kışkırtanlar bunu akıllarına bile getirmek istemediler.
Ahmedinejad"ın iki jesti, iyimser havanın güçlenmesi açısından önemli ve karşılıklı olarak devam etmeli. Çünkü ancak bu iyimser hava Suriye krizine bölge içinde çözüm bulma fırsatı oluşturabilir. Maliki"nin PKK ile flörtü gibi, tehlikeli oyunların önünü alabilir.
Son haftalarda ağırlaşan ekonomik krizin, Türkiye"nin önemi konusunda Tahran"ı yeniden düşünmeye sevketmesini umuyoruz. Örgütleri "kart" olarak kullanmanın ülkeleri nasıl felakete sürüklediğini hep birlikte görüyoruz.
Her şeye, bütün karşıtlıklara, düşmanlıklara rağmen, Türkiye-İran dengesi Ortadoğu"nun güç haritası demektir. Bu denge bozulursa hepimiz felaketi yaşarız.
İki ülkenin çıkarları, bölgesel sükunet, krizlerin çözümü Türkiye ve İran"ın o müthiş devlet aklının işletilmesine bağlı.
Maliki"nin yaptığı gibi Hafız Esad"ın Soğuk Savaş politikalarına değil..
Lübnan, suikast, karışık hesaplar..
00:0022/10/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
20 Ekim 2012.. Bu tarihe dikkat.. Suikastler ülkesi Lübnan için bu tarih, yeni ve çok kötü şeylerin başlangıç noktası olabilir.
Cumartesi günü, Hristiyan Falanjistlerin merkezine yakın bir yerde bomba yüklü araç havaya uçuruldu. 8 kişi öldü, 80 civarından insan yaralandı. Saldırının hedefi Lübnan İç İstihbarat Başkanı Wissam el Hassan''dı.
Hasan için dün cenaze töreni yapıldı. Saad Hiriri, Lübnanlılara törene katılma çağrısı yaparken ülke genelinde Suriye karşıtı gösteriler yapıldı, yollar kapatıldı, ''Lübnan Suriye''ye kurban edilmeyecek'' sesleri yükseldi.
İstihbarat başkanı Suriye karşıtlığı ile biliniyordu, Hariri ailesine yakındı. Baba Refik Hariri''nin adamıydı. Suriye''ye yakın isimlerin Lübnan içindeki komplolarını açığa çıkarmış, ayrıca İsrail istihbaratının Lübnan''daki istihbarat ağına darbeler vurmuştu.
Sadece Lübnan''da değil, hemen bütün ülkelerde parmaklar Suriye''yi işaret etti. İç savaş yaşayan, ülkeye yeniden hakim olma şansı hızla zayıflayan Şam yönetimi, giderayak bütün bölgeyi yakıyor muydu?
Saldırıyla ilgili henüz bir bulgu yok. Öyle çabucak bir bulgu edileceğini de sanmıyorum. Dolayısıyla şu anki suçlama, ''olağan şüpheli'' olarak Suriye''yi gösterse de gerçeğin ortaya çıkarılması tahmin edilenden çok daha zor olacak.
Saldırı bizi yedi yıl öncesine götürdü. 14 Şubat 2005... Son derece iyi planlanmış dev bir patlama Lübnan''ı sarstı ve eski Başbakan Refik Hariri, beraberindekilerle birlikte hayatını kaybetti. Bütün bölge şoktaydı.
O gün de ''olağan şüpheli'' Suriye oldu. ABD ve bölge ülkeleri Şam''ı işaret etti. Ne yazık ki, Hariri suikastı çözülemedi, soruşturmalardan hiçbir sonuç alınamadı. BM soruşturmaları boşa çıktı. O kadar gizli el soruşturmaya müdahale ediyordu ki, suikastın arkasındaki gücü tespit etmek yerine işler daha da karıştı.
İsrail istihbaratı ile bağlantıları tespit edilen BM savcısı görevden alındı. Hariri suikastını Hizbullah-Suriye ortaklığının yaptığı iddiasıyla Hizbullah üst düzey yöneticileri hakkında suçlama dosyaları hazırlandı.
Sonra ne oldu?
Güvenlik Konseyi kararı çıkartıldı. Suriye askerleri Lübnan''dan çıkarıldı. Ülke iki keskin siyasi kampa ayrıldı ve savunması kırıldı. Hemen ardından İsrail Lübnan''a saldırdı. 33 gün süren saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Hizbullah''a giden yardımların kesilmesi için proje üstüne proje uygulandı. Örgüt silahsızlandırılacaktı, başarılamadı. Bu arada Lübnan''da ardı ardına suikastler, saldırılar düzenleniyor, Sedir Devrimi projesi uygulanıyor, halk sokaklarda gösteri yapıyordu. İç savaş yeniden başlayacaktı. Şükür ki başlamadı, başlatılamadı. Lübnan siyasetinin basireti bu tehlikeli senaryoyu boşa çıkardı.
Yine bunlar olurken, İsrail uçakları Lübnan ve Suriye üzerinden uçuşlar yapıyor, Türkiye hava sahasını kullanarak Suriye''de nükleer tesis olduğu iddia edilen yerleri bombalıyordu.
2006 yılında Lübnan''da İsrail''e çalışan ve suikastler yapan biri Lübnanlı diğeri Filistinli iki kişi yakalandı. Dönemin İçişleri Bakanı Fevzi Saluk, ''Tel Aviv''i Güvenlik Konseyi''ne şikayet edeceğiz. Ama önce teşhir edeceğiz'' dedi. Beyrut''taki ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman; ''Eğer Lübnan bunu yaparsa ilişkiler sekteye uğrar'' açıklaması yaptı. Hiçbir şey yapılamadı.
Hariri suikastı aydınlatılamadı, kolay kolay da aydınlatılamayacak. İstihbarat Başkanı''na yönelik suikast ile Hariri suikastı birbirine çok benziyor. Bu saldırıyı aydınlatmak da o kadar kolay olmayacak. Sadece keskin suçlamalar, ithamlar devam edip gidecek.
Aslında 11 Eylül saldırıları ve sonrasındaki büyük saldırıların hiç biri aydınlatılamadı. Dikkat çekici değil mi bu?
Peki bu saldırıyı kim yaptı? Hariri suikastı sonrası bölgede neler olduğuna bir bakalım. ''Suikastten kim faydalandı'' sorusunun cevabı her zaman doğruluk içerir ama suikastı aydınlatmaya yetmez. Bu sefer de ''suikastten kim kazandı'' sorusunu soralım. Aldığımız cevap yine yeterli olmayacaktır. Uzunca bir süre bu soruların cevabını bulamayacağız..
Hariri suikastını kimin ya da kimlerin yaptığı değil, suikastın kendisi önemliydi ve sonuç doğurdu. Bölgede derin değişimlere yol açtı. Bu suikast de öyle sonuç doğuracak.. Kimin yaptığından ziyade kendisi önemli ve gerekli sonucu doğuracak. Dünkü cenaze töreninde yaşanan çatışmalar bir işaret olabilir.
Şu an için en önemli sonucu, Lübnan''ı Suriye iç savaşına çekmek. Ya da Hizbullah''ın siyasi gücünü kırmayı da Suriye meselesine dahil etmek.. Saldırı olmasaydı da bu bir şekilde olacaktı. Çünkü Suriye''de savaş olacaksa önce Lübnan''da, barış olacaksa da önce Lübnan''da olur.
Peki Suriye böyle bir şey yapmaz mı? Çok daha fazlasını yapar. Kendi ülkesinde şehirleri bombalayabilen, kitlesel kıyımlara girişebilen, iktidarı elde tutma adını halkını gözden çıkarabilen bir rejimin mantığı açısından bakınca daha fazlası bile düşünülebilir. Ancak amacımız suikast gerçeğini öğrenmekse bence biraz daha sorgulayıcı ve sabırlı olmakta fayda var.
Sonuç; Lübnan yeniden suikast ateşinin içine çekildi. Terör üzerinden bölgesel hesaplaşmaların adresi oldu.
Öyleyse devamı gelecektir...
Bayram için.. Bir gram iyilik için..
00:0024/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir süredir; Türkiye içine ve bölgeye, daha farklı bir gözle bakmak için özellikle yoğun çaba harcıyorum. Çatışma ve ayrışma, ya da ayrıştırma tezleri dışında hiç mi seçeneğimiz yok, hiç mi umut kalmadı, bunu anlamaya çalışıyorum.
İnsanlık tarihi çatışmaların, krizlerin tarihidir. Ama bizim bölgemizde bu çok daha sert, çok daha yıkıcı. Farklılık oluşturan bütün kimlikler, tanımlamalar ayrıştırma tezi olarak karşımıza çıkıyor. Bu tezler bir süre sonra çatışmalara, savaşlara, toplumsal travmalara dönüşüyor.
Dikkatle bakan herkes, Türkiye"yi de içine alan bölgede, bütün kimliklerin çatışma sebebi olduğunu görecektir. Etnik, dini, mezhebi kimlikler, kültürel farklılıklar, siyasi kamplaşmalar birer hesaplaşma olarak önümüze geliyor ya da önümüze sürülüyor.
Farklılıkları zenginlik değil "zaaf" olarak değerlendiren acımasız bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyaya yönelik bütün telkinler, dayatmalar, akıl öğretmeler bu zaaflar esas alınarak biçimlendirilmiş oluyor ve bu şekilde servis ediliyor.
Birinci Dünya Savaşı"ndan bu yana, Türkiye ya da bölgenin her hangi bir ülkesine servis edilen bütün telkinler bu "zaaf"lar üzerine kurulmuş ayrıştırma projeleri oldu. Özellikle Soğuk Savaş sonrası, demokrasi ve özgürlük adı altında bile çatışma ithal ettik. Sorgusuz şekilde bunları kabul ettik, birbirimize yönelen silahlara dönüştürdük.
Yüzyıllarca birlikte, aynı sokakta yaşayanlar birbirini boğazlar oldu. İsimleri nedeniyle bile insan öldürür hale geldik. Cinayetleri işlerken kendi kutsallarımız, tartışılmaz doğrularımız vardı. Bir kez kendimize dönük, "acaba" demedik.
Devletimizi, etnik kimliğimizi, mezhebimizi, geçmişte kalan kan davalarımızı, bin yıl önceki sıradan bir sorunumuzu, giyimimizi-kuşamımızı kavga sebebi haline getirdik. "Bin yıldır birlikte yaşıyoruz, yine yaşarız" diyenleri bile alay konusu yaptık. Siyasi farklılıklarımızı kör döğüşüne, eleştirilerimizi saldırganlığa dönüştürdük.
Bunları yaparken, zenginliklerimizi, kardeşliklerimizi, ortaklıklarımızı, insanlığımız kaybetmedik sadece. Belki de en büyük kaybımız, inançlarımız oldu. Bunların yanlış olabileceğine dair kanaatlerimiz yok oldu. Barışa inancımız kayboldu. Çatışma tezleri dışında hiçbir şeye inanmaz olduk.
Daha doğrusu kendimize inancımızı kaybettik.
Suriye"de barış isterken, özgürlük için mücadele ederken kimlikler üzerinden savaşın içinde bulduk kendimizi. Merkez güçlerin jeopolitik mücadelesi masumların kanı üzerinden yürütülüyor şimdi. Ama bir bayram için bile olsa, ateşkes sağlayamıyoruz.
Silahların geçici olarak susması için yüzlerce tarafın ikna edilmesi gerekiyor. Oysa o yüzlerce taraf savaş için ikna edilmemişti. Bir kişinin bile yaşama şansı varsa, bu ateşkes sağlanmalıdır. Ama barış, ateşkes ne kadar zor, farkında mıyız?
Ve kendimize soralım, Suriye"yi düşünürken, ideolojik, siyasi, jeopolitik hesaplarımızı, dar çevre/cemaat hesaplarımızı bir kenara atabilme erdemini gösterebiliyor muyuz? Suriye"yi düşünürken kaçımız öfkelerimizden azıcık kurtulup insan merkezli düşünebiliyoruz?
Rejimleri, siyasi grupları, devletleri suçlamak çok kolay. Ama çatışma oralarda değil zihinlerimizde, kalplerimizde, bunu ne kadar sorgulayabiliyoruz?
Dün Erciş"ten bütün Türkiye"ye teşekkürler yağdı. İşte bu vefayı, erdemi gösterebiliyor muyuz? Bunlar bizim uzunca bir süredir unuttuğumuz şeyler. "İşte biz buyuz, bu olmalıyız" diyebiliyor muyuz? Bunu söylemeye bile çekiniyoruz, değil mi…
Allah aşkına biraz kendimize, etrafımıza bakalım. İki kişilik sohbetlerimizde, çoklu konuşmalarımızda, Türkiye analizlerimizde, bölgeye dair düşüncelerimizde zihinlerimiz bizi nasıl yönlendiriyor?
Öfke, nefret, kin, düşmanlık… Bir gram iyilik yüreklerimize ne kadar da ağırlık verir oldu. Devletler çatışmadan güç devşiriyor derdik. Oysa artık bizler, bireyler çatışmadan güz kazanıyoruz.
Bizler gerçekten de barışın, uzlaşmanın, iyi şeylerin önündeki en büyük engeller haline geldik…
Zihinlerimizi ve kalplerimizi ıslah etmeden, etrafımızdaki kan denizinde boğulmaktan kurtulamayacağız..
Herkese iyi bayramlar…
Bir kez daha düşünelim..
00:0029/10/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail savaş uçakları, geçtiğimiz hafta, Sudan''ı bombaladı. Tabii ki bu haber, "İsrail Sudan''ı bombaladı" şeklinde verilmedi. Gündelik, tipik İsrail tavrı, Ortadoğu-Afrika bölgesinde her zaman olan bir şey gibi sunuldu.
Oysa bir ülkenin savaş uçakları, Kızıldeniz''i aşıp Afrika''nın en büyük ülkelerinden birinin hava sahasına giriyor, başkentinin yakınlarına kadar gidiyor, kendince "tehlikeli" bulduğu bir tesisi bombalayıp geri dönüyor.
Burada kullanılacak ifade elbette; "İsrail Sudan''ı bombaladı" olacaktır. Gerekçe, tehlike, amaç ne olursa olsun, bir ülkenin bombalanmasına bu kadar kayıtsız kalınması endişe verici.
Sudan''ın durumu, General Ömer el Beşir''le ilgili tartışmalar, İsrail-İran geriliminin hangi aşamada olduğu gibi konular, bu gerçeği hafifletmiyor. Bugün Sudan''ı bombalayanlar dün Suriye''yi, daha önce Irak''ı bombalamıştı. Yarın hangi ülkeyi bombalayacağına dair kimsenin bir fikri yok.
Aynı İsrail, 2007 yılında Türk hava sahasını kullanarak Suriye''de de bir tesisi bombaladı. Yıllar önce Irak''ın Osirak nükleer tesislerini bombaladı. Yürüttüğü örtülü terör operasyonlarının sayısı belli değil.
Neymiş, bu tesiste silah, füze üretiliyormuş. İsrail bu saldırısıyla İran''a gözdağı vermiş. Hadi gidip, silah üreten her ülkeyi bombalayalım o zaman..
Endişe verici olan Sudan''da bir tesisin bombalanması değil. Yıllardır uluslararası ilişkilerde "haydutluk" yapan bir ülkenin, sayısız kınama alan bir ülkenin, terörü devlet politikası olarak uygulayan bir ülkenin eylemlerinin normalleşiyor olması.
Uluslararası sistem, İsrail tarzı uygulamaları benimsemeye, bir yöntem olarak kabul etmeye başlarken, ülkeler giderek aynı uygulamalara yöneliyor. Normalde suç, terör, devlet terörü olarak görülen, kabul edilmeyen benzer uygulamalar bireyler tarafından kanıksanıyor, devletler tarafından uygulanıyor. "İsrail yöntemi" bir tür uluslararası uygulama dayatıyor ve bu başarılı da oluyor.
Devletler hukuku, teamüller, siyasi ahlak, uluslararası sözleşmeler anlamsızlaşıyor. Ülkelerin eşitliği, bağımsızlığı, onuru ve haysiyeti de öyle.
Irak işgali, hem devletler hukukunda, hem uluslararası teamüllerde hem de savaş hukukunda radikal değişikliklere kapı araladı. Savaşlar özelleşti, ülkeler açık artırmaya çıkarıldı, devletler terör örgütlerine ihale dağıtır oldu, orduların yerini özel şirketler almaya başladı.
Ama bunlardan daha vahim bir gelişme oldu ve geleceğin dünyasının siyasi güç haritasını da derinden etkileyecek, hiçbir hukuka dayanmayan sınırları aşan operasyonlar olağanlaştı.
İnsansız hava araçlarının keşfi savaşın da, güç ilişkilerinin de, sınırların da kurallarını değiştirdi. Daha doğrusu kuralsız bir dünya oluşturdu. Artık ülkeler sınırları hatta kıtaları aşan operasyonlar yapıyor, bunları gizleme gereği duymuyor, saldırının hukuki ve ahlaki dayanağı sorgulanmıyor. Ülkeler bombalanıyor, caddelerde seyreden araçlar havaya uçuruluyor.
Güvenlik ve tehdit algısı alabildiğine geniş yorumlanıyor. Her ülkenin tehdit algısı kendi saldırısının dayanağı olarak kabul edilebiliyor. Aslında bir tür korsanlık, karmaşa, kuralsızlık dönemi başlıyor.
İnsansız hava araçları operasyonları için yeryüzünün farklı bölgelerinde özel askeri üsler tesis ediliyor. Özellikle Afganistan-Pakistan hattında bu araçlar üzerinden insanlık suçları işlenirken, Afrika''da bir çok bölgede yeni operasyon üsleri kuruluyor. Cibuti bu amaçla kullanılan en büyük üslerinden biri. Somali''de, Etiyopya da bile benzer üsler kuruldu.
11 Eylül saldırıları sonrası, güvenlik gerekçeli bütün operasyonlarda adelet ve hukuk devre dışı bırakıldı. Binlerce insan kaçırılırken hiç birine savunma hakkı tanınmadı. Şimdi de insansız hava araçları üzerinden böyle bir süreç geliştiriliyor. İsrail''in yıllardır yaptığı uygulamalar, öyle görünüyor ki, daha da yaygınlık kazanacak.
Devletler örgüt gibi hareket eder olacak. Kuralsız, tamamen güce ayarlı bir geleceğe doğru savrulacağız. Bu süreci engellemek, tersine çevirmek mümkün değil.
Öyleyse, bir kez daha düşünelim. İleride, şu an devletlerin yaptığı bu uygulamaların şirketlere ihale edileceğini göreceğiz. Dolayısıyla bir an önce bu eğilimin çerçeveleri çizilmeli, kötü teamüller oluşmadan hukuki altyapısı belirlenmeli.
Yoksa güvenlik şirketlerinin örtülü operasyonları, insansız hava araçlarıyla yaptığı müdahaleler, suikastler, günlük hayatımızın bir parçasına dönüşecek.
Bu yüzden, bir kez daha düşünüp, devletlerin örgütlere dönüşmesinin önüne geçilmeli. Bazı ülkeler, bu konuda yeni bir uluslararası sözleşme oluşturulmasına öncülük etmeli...
Arap-Kürt savaşı
00:0031/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Arap- Kürt savaşı" ifadesi yeterince ürkütücü. Ancak daha şimdiden bu ifade medya diline yerleşti bile. Özgür Suriye Ordusu ile Demokratik Birlik Partisi PYD adı altında Suriye"de faaliyet gösteren PKK güçleri arasında Halep çevresinde devam eden çatışmaların Arap-Kürt savaşına dönüşebileceğine ilişkin yaygın bir endişe var.
Karşılıklı çatışmalar, öldürmeler, esir almalar, PYD güçlerinin muhaliflere ait askeri üsleri basması ve sonrasında; "Suriye"de savaşa hazır yüz bin Kürt var. Arap-Kürt savaşı başlarsa devrimi unutun" sözleri aslında her şeyin ne kadar kırılgan, cephelerin ne kadar değişken, krizin ne kadar bölgesel nitelikli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Kuzey Suriye"de oluşan otorite boşluğuna önceden hazırlık yapan PYD ile Baas rejimine karşı mücadele veren muhalifler arasındaki çatışmanın "yeni bir cephe" açıp açmayacağı tartışmalarını geçelim. Bir değil, iki değil belki onlarca cephe açılacak Suriye"de.
Irak"tan Şii güçlerin, Sünni güçlerin Suriye"ye geçtiği haberlerini hatırlayalım. Herkes kendi safında birleşiyor ve çok taraflı bir savaşın adımları atılıyor.
Suriye"de sadece rejim krizi, Esed krizi, Baas krizi yok artık. Kimlikler krizi var artık. Daha doğrusu, etnik, dini, mezhebi kimlikler üzerinden cepheler inşa ediliyor.
İstediğimiz kadar; "mezhep savaşına karşıyız, ama dikkat edin" uyarıları yapalım. İstediğimiz kadar "Arap-Kürt savaşı istemiyoruz", "Şii-Sünni savaşı istemiyoruz" diyelim..
Oluşturulan ortam ve basiretsizliğimiz Suriye topraklarında adeta bu senaryoyu zorunlu hale getirdi. Karşı olduklarımız, savunduklarımız, umutlarımız ve öfkelerimiz birbirine karıştı.
Bölgeyi iyi okuyanların yaptıkları hataları gördükçe, öngörülerin sığlığına tanık oldukça "göz göre göre bu hatalar nasıl yapılıyor" diye sormadan edemiyor insan.
Irak"ta yaşananlar bugün Suriye"de olanların temellerini attı. Etnik ve mezhep kimliği üzerinden haritalar oluşturma düşüncesi yaygınlık kazandı. Bölgenin yeniden yapılanmasının motivasyonu özgürlükler olacakken güç hesapları oldu.
Bölgeye yönelik ayrıştırma senaryoları artık dışarıdan gelmiyor, içeriden besleniyor. Yıllardır mücadele ettiğimiz bölgesel dizayn projelerinin aynısı içeriden, bölgenin kendi dinamiklerinden besleniyor. Bugünkü çatışmanın taraflarına, siyasi kimliklerine bakınca geleceğe doğru kendimizi nasıl formatladığımızı şaşkınlıkla izliyoruz.
Suriye meselesi, rejim meselesi olmaktan, özgürlük meselesi olmaktan çıkıp içeride, bölgede ve dünyada çokça tarafı olan karmaşık, içinden çıkılmaz, çözümü yıllar alacak bir meseleye dönüşüyor. Dahası, bölge ülkelerinin iç politik yapısını bile sarsacak bir yangını ateşliyor.
Bunlar sadece korku, endişe değil. Bir yanlış okumanın, zihinlerimizi ısrarla sığlaştırmanın bedelinin ne olabileceğine dair bir kez daha düşünebilme çabasıdır.
Bu yüzden, Arap-Kürt savaşı da çıkar, Şii- Sünni savaşı da. Yakında Sünniler birbiriyle bile savaşa tutuşabilir. Olmaz demeyin..
Güçlü bir inisiyatif gerekiyor. Bir kaç ülkenin, hem kendi hem de bölgenin geleceğini düşünerek harekete geçmesi, ön alması, duruma vaziyet etmesi gerekiyor. Devletlerin inisiyatifini örgütler alıyor çünkü. Örgütlerin yönettiği bir krizden asla çözüm, sonuç çıkmayacaktır.
Farkında mısınız, etnik hesaplaşmaların da mezhep çatışmalarının da toplumsal tabanı hızla genişliyor, güçleniyor.
Bundan daha büyük tehlike olur mu?
.Bu "operasyon"u kim yönetiyor?
00:002/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2007"deki cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlayalım. İç politikadaki yoğun tartışma, Abdullah Gül"ün de Tayyip Erdoğan"ın da cumhurbaşkanı olmaması için yürütülen sert kampanya, tehditler, şantajlar ve senaryolar ve hepsinin üstünde dikkat çekici bir "organizasyon" vardı.
Siyaset, medya, asker ve sermaye çevreleri bu organizasyonun öngördüğü şekilde formatlanıyordu. Atlantik ötesi toplantılar yapılıyor, Türk medyasında yazılar yayınlatılıyor, sarsıcı bir kampanya yürütülüyordu. Bazı kalemler, dünyanın sayılı yayın organlarında ardı ardına Türkiye karşıtı iddialara yer veriyor, aynı iddialar içeride aynen servis ediliyordu.
Türkiye"de bir nevi iç politik dizayn projesi yürütülüyordu.
Garip bir ortaklıktı bu. Türkiye içinde bazı medya grupları, bazı sermaye çevreleri ile ABD"de neocon çevreler bir de İsrail aşırı sağı arasında tuhaf bir ittifak kendini baskın şekilde hissettiriyordu.
Öyle iddialar ortaya atılıyordu ki, bugünden hatırlayınca, Türkiye"nin yüz yüze bırakıldığı iç çatışma senaryosunun vehameti daha iyi anlaşılıyor.
"Türkiye"ye İslamcı Cumhurbaşkanı mı?" başlıklı 2 Şubat 2007 tarihli bir yazıda sınırsız bir taşkınlık sergileniyor, cumhurbaşkanlığı seçiminin "son elli yılın en önemli olayı" olduğu iddia ediliyordu. Türkiye"nin "2001 krizinden daha beter krize gireceği, Erdoğan"ın uyarıları dikkate almaması halinde tankların sokaklarda dolaşmayacağı ancak yasal süreç işletileceği" ifade ediliyordu.
ABD"ye, Türkiye"deki gidişe müdahale etmesi çağrısı yapılıyor, yüzde elli darbe olacak yaygarası koparılıyor, Ak Parti"nin kapatılması ve Erdoğan"ın tasfiyesi isteniyordu. Hatta "iç savaş çıkacak" korkusunu yaygınlaştırıyorlardı.
2003"ten 2007"ye kadar, Türkiye"de ardı ardına korku senaryoları devreye sokuldu. Amaç, bu ülkenin genel eğilimini yolundan saptırmak, devlet iktidarını kontrol altında tutmak, kitlesel taleplerin önüne geçmek, "istenmeyen adamları" ve "istenmeyen siyasi anlayışı" tasfiye etmekti.
Bunları niye anlatıyorum..
Birkaç haftadır benzer bir sürecin işletileceğine dair ciddi işaretler beliriyor. Atlantik ötesinden yine aynı çevreler, belki Amerikan seçimlerinin de etkisiyle, Türkiye karşıtı ardı ardına açıklamalar yapıyor. Ankara da bunları yalanlıyor.
Dünya sarsıcı bir ekonomik kriz yaşarken, normalde Türkiye"nin notunun yükselmesi gerekirken, kredi derecelendirme kuruluşlarının ağız birliği etmişçesine, iç gerilime, etnik ve mezhep ayrımına vurgu yapmaları hiç hayra alamet değil. Örnekleri artırmak mümkün. Sanki her şey birbirini tamamlıyor görüntüsü veriyor.
Bu çıkışların, Türkiye"nin bölgesel ya da uluslararası pozisyonuna değil, doğrudan iç politikaya dönük olduğuna inanıyorum. Bu okuma doğruysa, önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda durum daha sertleştirilecek demektir. Ve bu yeni süreç, 2007"de yaşananlara çok benziyor.
Bunlara paralel olarak da bazı çevrelerin iç politikada her gelişmeyi alabildiğine çatışmaya dönüştürme hevesine girdiklerini görüyoruz.
Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında "farklılıklara" alabildiğine vurgu yapılırken, adeta çatışma, kamplaşma görüntüsü oluşturuluyor. BDP"ye rezerv koyan medya organları, garip biçimde BDP"yi sevmeye başlıyor.
Gösteriler, çatışmalar şaşırtıcı bir şekilde büyütülüyor, öğrenci gösterilerine işaret ediliyor, muhalefet oluşturulabilecek bütün alanlar kullanılıyor.
Sanki yıpratıcı bir kampanyanın ayak seslerini duyuyoruz.
29 Ekim gösterilerinde Hürriyet gazetesinin kullandığı dil, bu açıdan son derece dikkat çekiciydi. "CHP lideri Anıtkabir yürüyüşünün yolunu açan operasyonu yönetti" ifadesindeki "operasyon" ve "yönetmek" sözünün farklı bir okuma biçimi olabilir mi?
Önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Ama benim şimdiden gördüğüm; 2007 cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde tanık olduğumuz "dayanışma"nın bir benzeri şekilleniyor. Medya, sermaye ve Atlantik ötesi çevreler sanki yeni bir kampanya başlatıyor. Gelin "operasyon" ifadesini bu kampanya için kullanalım.
Çünkü gelecek günlerde "operasyon" çerçevesinde nasıl çatışmacı bir dil kullanılacağını, ne tür yaygaralar koparılacağını hep birlikte göreceğiz.
Peki bu operasyonu kim yönetiyor olacak? Tabii ki Kılıçdaroğlu değil.. O operasyonun Türkiye ayağı bile değil.
Siz o merkezleri çok iyi biliyorsunuz…
ABD Başkanı kim olmuş, bana ne!
00:005/11/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerikan seçim süreci Türkiye kamuoyunda neden ilgi görmedi? Soruyu daha da genişletelim: Bu seferki ABD seçimleri dünya genelinde neden heyecan uyandırmadı?
Barack Obama"yı iktidara taşıyan seçim dünya genelinde ciddi bir dalga oluşturdu. ABD için devrim niteliğindeydi. Hatta dünya genelinde benzer bir etkiye neden oldu. Haftalarca, aylarca ABD seçimlerini tartışıp durduk.
11 Eylül saldırılarının yol açtığı kırılma, ardından gelen acımasız savaş kampanyaları, küresel olağanüstü hal insanlığı yeterince bunaltmışken Obama"nın seçilmesi herkese rahat bir nefes aldırdı. Obama"nın tercih edilmesi, yeryüzünü savaş alanına çevirmeye ayarlı Neocon hayalperestlere verilen en güçlü cevap oldu.
Obama"nın seçilmesinin bu kadar etkili tartışılmasının elbette güçlü sebepleri vardı. Ancak daha önceki seçimler de yoğun ilgi gördü. Her seçim döneminde Türkiye"de medya, siyaset, iş dünyası ABD"yi kilitlendi. İç politika, yeni hükümet senaryoları ABD seçimlerine göre yeniden şekillendi.
Washington"daki görev değişimi, Ankara"da da görev değişimi, yeni siyasi oluşumlar demekti. Özellikle Cumhuriyetçiler"in kazanmasına Türkiye içinde sevinen çok oluyordu. Türkiye Cumhuriyeti"nin bölgesel pozisyonu, içerideki otoriter yapı Cumhuriyetçiler kazanınca daha da güçleniyordu.
Peki bu seçim süreci neden sessiz geçiyor. Yarın ABD halkı bir tercih yapacak. Obama ve Cumhuriyetçi aday Romney, başa baş gidiyor. Her ne kadar seçmen ağırlığı, şans Obama"dan yana görünüyorsa da, her ne kadar Türkiye kamuoyunun gönlü Obama"dan yanaysa da, pek kimsenin heyecan duymadığını söylemek mümkün.
Seçimin sonucu sanki Türkiye kamuoyunun umurunda bile değil. Neden? Obama"ya duyulan büyük beklentinin boşa çıkmasından mı? Dünya genelinde pompalanan pembe tablonun illüzyon olduğunun ortaya çıkmasından mı? Yoksa Cumhuriyetçiler"den duyulan korkunun etkisini kaybetmesinden mi?
Elbette bunlar var. Ama gerçek sebep bu değil.
ABD"nin içinde bulunduğu kriz, Amerika içinden çok dışarıdaki büyüyü yok etti. Kim seçilirse seçilsin, ABD"nin her geçen gün daha da içe kapanacağına, kendi sorunlarıyla boğuşacağına, özellikle askeri alanda yaygın etkisinin zayıflayacağına dair bir kanaat oluştu.
Bu, sadece Türkiye"de değil. Avrupa"da, Latin Amerika"da ve Asya"da da böyle. Büyülü, sınırsız güce sahip, bir işaretiyle okyanusları harekete geçiren Amerika inancı sarsıldı. Artık "Hasta Adamlar Coğrafyası" olarak nitelenen Avrupa"nın hastalığı ile Amerika"nın hastalığı aynı.
Süper ezici güç, tek güç yok artık dünyada. Rakipler oluşuyor, tek kutuplu dünya projesi çöktü. Bölgesel ortaklıklar ve yükselişler izleniyor. Dünyanın ekonomik ve siyasi ağırlık merkezi dağıldı. Yeni ağırlık merkezleri, yeni başkentler oluşuyor.
Küresel eğilimler, doğru izlendiğinde, 21. Yüzyıl"ın yeni güç haritasının bir önceki yüzyıldan çok çok farklı şekilleneceği görülüyor. Ekonomik krizin siyasal krizlere, toplumsal travmalara dönüşeceğine dair tartışmalar bu kadar yaygınlaşmışken, hiçbir şey olmamış gibi, ABD"ye kilitlenmenin milletleri çıkmaz sokaklara sürükleyeceği biliniyor.
Orta boy güçler hatta küçük ülkeler bile, büyük değişimin kendilerine ne tür fırsatlar sunacağını keşfetmek için inanılmaz bir hareketlilik içinde. Dış politika, askeri yaygınlık ABD seçim sonucunu çok fazla etkilemeyecek. Hangi ülkede rejim değiştiririz, hangi teröristi yok ederiz, hangi ülkeyi işgal ederiz söylemleri ABD halkını da dünyayı da etkilemiyor.
Obama döneminde yaygın bir geri çekilme izledik. Muhtemelen bunun devamını göreceğiz. Çünkü ABD"nin dev sorunları, enerjisini büyük oranda kendi içinde tüketeceğine işaret ediyor.
Seçime ilgi azlığının başka bir sebebi daha var. Türkiye"de iktidar değişimleri, yeni iktidar arayışları, toplumsal projeler, eskisi gibi Washington"da bir lobinin parmağını çıtlatmasıyla olmuyor. ABD seçimlerine bakarak Ankara"da ne olacağını kestirme, ona göre pozisyon belirleme dönemi bitti.
İçerideki medya, siyaset, sermaye ortaklarıyla proje üstüne proje deneyenler, eskisi kadar güçlü değil. Daha doğrusu, Türkiye eskisi kadar zayıf değil. ABD Savunma Bakanlığı"ndan üçüncü sınıf bir kişinin bir açıklamasıyla, Türkiye"de bazı çevrelerin maaş bağladığı "tuhaf aydın türleri"nin yazılarıyla Ankara"yı titrettiği dönemler geride kaldı.
Ne Türkiye eski Türkiye, ne bölge eski bölge ne de Amerika eski Amerika. En azından, ABD"deki sinyalleri bu ülkeye pazarlayanlar, bu alanda oluşan sektör gücünü kaybetti. Kaybetti çünkü, Türkiye"deki müşterileri kaybetti.
Obama kazanırsa bu süreç aynen devam edecek. Cumhuriyetçiler kazanırsa karşılarında çok ciddi bir direnç bulacaklar.
Öyleyse neden ilgilenelim ki.. Bu sefer ABD seçimleri, dünyanın seçimi değil, sadece Amerika"nın seçimi çünkü...
Doğu ile Batı hesaplaşır mı?
00:009/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir önceki yazıda, Amerikan seçimlerinin neden Türkiye ve dünyada eskisi gibi yankı uyandırmadığını sorgulamıştım. Özeti şuydu: Dünyanın ekonomik merkezi dağıldı. Yeni ekonomik başkentler oluşuyor. Çok başkentli bir dünya şekilleniyor. Yakın gelecekte bu süreç daha da hızlanacak. Her ne kadar küresel statüko yerli yerinde duruyor gibi görünse de, fay hatları bir kere hareketlendi. Bu hareketlilik sonrası küresel güç haritası hiç bir şekilde eskisi gibi olmayacak.
Ekonomik merkez dağıldığı gibi siyasi güç merkezi de dağılıyor, yeniden şekilleniyor. Atlantik merkezli güç yapılanması eski havasını, cazibesini kaybediyor. Zayıflıyor, istemese de gücü paylaşmak zorunda kalacak. Dünyanın ağırlık merkezi Doğu''ya, çevreye yayılıyor.
Bu gelişmeler doğrultusunda ülkelerin de insanların da, siyasetçi ve sermayenin de dikkatleri başka yönlere kayıyor.
Doğu Asya''da neler oluyor, Latin Amerika 21. Yüzyıl"a nasıl hazırlanıyor, Türkiye gibi hızla güç kazanan ülkeler ne tür pozisyon değişiklikleri yaşıyor gibi yepyeni ilgi ve tartışma alanları oluştu.
Başbakan Tayyip Erdoğan''la birlikte Endonezya, Bali''deyiz. Bali 5. Demokrasi Forumu''nu izlerken, konuşan devlet ve hükümet başkanlarının çoğunun konuşma metinlerinin yukarıdaki gerçeklerden hareketle hazırlandığına tanık oldum. Kürsüye çıkan her lider, küresel sistemin adaletsizliklerini sıraladı.
Varolan statükonun demokrasi eksikliğinin de, özgürlüklerin gelişememesinin de, adaletsizliklerin de temel sebebi olduğuna vurgu yapıldı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nde neden sadece beş daimi üye var, bu sistem neden değiştirilmiyor? Bazı kıtalara, dinlere, medeniyet havzalarına neden temsil hakkı verilmiyor? Herkes bunları sorguluyor.
Eskiden bu sorgulamalar daha dar çerçevede yapılırdı. Ancak bugün dünyanın ezici çoğunluğu bu talepleri yüksek sesle dile getiriyor. Üstelik bu ülkeler, güçler ekonomik dev halini almış, siyasi olarak en azından kendi bölgelerini peşlerinde sürükler olmuş.
Başbakan Erdoğan; "Dünyanın kaderi beş ülkenin dudağı arasında" gibi sert cümlelerle küresel sistemi en cesur sorgulayan kişiydi. Eminim; bu düzenin insanlığın kanını emdiğini söyleyen Erdoğan''ı dikkatle dinleyen oturumdaki liderlerin büyük çoğunluğu bu ifadelere katılıyordu.
Doğu Asya yaklaşık otuz yıldır ekonomik yükselişiyle, mucizeleriyle tartışıldı. Demokrasi forumlarından ziyade ekonomik forumlar izledik bölgede.. Demokrasi ve özgürlükler siyasi yaptırım olarak bu ülkeleri dize getirmek için uygulanırdı.
Ancak şimdi, büyüyen Asya, ekonomik gücünü siyasi güce dönüştürüyor ve kendi demokrasi, özgürlük açığını kendisi kapatmaya çalışıyor. Bu görüntüde Asya''da demokrasi arayışı, Batı''dan gelen suçlama, dayatma, zorlamadan ziyade, küresel eğilimlerin bölgeye sunduğu yeni statüyü, gücü haketme kaygısından kaynaklanıyor...
Dünya nüfusunun ağırlıklı bölümünü barındıran, ekonomide ve teknolojide Batı ile arayı hızla kapatan Asya, yeni küresel sistemin ağırlık merkezini oluşturacak. Çin''i, Hindistan''ı, Endonezya''yı düşünün... Zengin kaynaklarını ve milyarlarca insanı içine alan pazarları düşünün. Varolan ekonomik birliklerin yakın gelecekte siyasi ortaklıklara dönüşeceğini düşünün. Dinamik bir Asya ve ihtiyarlayan, yavaşlayan bir Batı düşünün...
Türkiye bu müthiş çevre ile her alanda ortaklık kurmalı ve enerjisinden güç almalı. Dar çevrelerin Avrasyacılık suçlamalarına aldırmadan yeni kurulan dünyada pozisyonunu iyi belirlemeli. Bütün komplekslerden, Soğuk Savaş artığı algıdan, önyargılardan kurtularak, esaslı bir Asya stratejisi belirlemeli..
ABD seçim sonuçlarını Doğu Asya''da izlemek bu yüzden oldukça keyifliydi.. Dünyanın en fazla Müslüman nüfusunu barındıran Endonezya''nın haritada kapsadığı genişlik, Atlantik kıyılarından Moskova''ya kadar uzanıyor. Sadece Malakka Boğazı''nın dünya ekonomisindeki yeri trilyon dolarlarla ölçülüyor.
Yeni küresel düzende yerimizi alacaksak önce bu coğrafyayı, insanlarını, zenginliklerini tanıyarak başlayabiliriz...
Petraeus, aşk, Angeline Jolie, istihbarat savaşı..
00:0012/11/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
CIA Başkanı David Petraeus kendisini, istifaya kadar götüren, müthiş bir trafiğin içinde buldu. Bu trafiğin; istihbarat dünyasının doğal ve karmaşık seyrinin dışında, kadın trafiği olarak öne çıkması, ABD"nin en havalı komutanı ve en üst istihbaratçısı için oldukça ağır olmalı.
Acaba "kadın trafiği"nin dışında bu şok istifanın başka sebepleri de olabilir mi? Gerçekten de Petraeus, "istihbarat trafiği"nin ya da bir tür hesaplaşmanın kurbanı olabilir mi?
Söylendiğine göre; kendisi gibi evli, biyografisini yazdırdığı ve eskiden ordu mensubu olan Paula Broadwell ile ilişkileri FBI denetimine takılmış. ABD istihbaratının birinci adamı, yasak aşk kurbanı olmuş.
Ancak ortaya çıkan şey sadece Petraeus-Broadwell ilişkisi değil. Bu kadarla kalsaymış belki idare edebilirmiş. (Muhtemelen bu ilişkiyi kurum içinde herkes biliyordu.) Kimliği belirlenemeyen bir kadın daha varmış ve Broadwell"le adı bilinmeyen (karısı değil diyorlar) o kadın arasındaki kıskançlık krizleri CIA Başkanı"nı ele vermiş.
Broadwell, Petraeus"un Gmail hesaplarına girerek, "diğer kadın"la yazışmalarını izlemeye teşebbüs etmiş. İşte, CIA Başkanı"nın hesabına dışarıdan girilmesi "ulusal güvenlik" sorunu olmuş ve FBI tarafından tespit edilmiş. Eşini de sayarsak, "üç kadınla ilişki" artık gizlenemez bir hal aldığı için de, uygun bir şekilde istifası gerçekleşmiş. Belki FBI duruma müdahale etmeseydi Broadwell, kıskançlıktan, çok daha vahim bir tabloyu ortaya serecekti.
Peki kim bu kadın? Bilen yok. Daha doğrusu kimse o kadının kim olduğunu söylemiyor. Tabii şimdilik..
İlginçlikler bu kadar da değil. The Chicago Tribune gazetesinin iddiasına göre Petraeus ile ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie, CIA Başkanı"nın makamında bir resim çektirmiş. Petraeus resmi yasak aşk yaşadığı Broadwell"e göndermiş. O da Facebook sitesinde yayınlamış.
"Broadwell ile Petraeus arasında başka tür bir kıskançlık meselesi daha mı var" diyesi geliyor insanın. Broadwell adı bilinmeyen o kadını mı kıskanmış, yoksa Petraeus Broadwell"i kıskandırmak mı istemiş belli değil.
Karışık işler yani.
Kıskançlıkla alakası olmasa bile, Angelina Jolie"nin, sadece CIA fotoğrafçılarının girebildiği yedinci katta rahatça resim çektirebilmesi başka şeyleri de çağrıştırıyor. Zaten bu da tartışılıyor: Angelina, CIA"nın örtülü operasyonlarında ne tür görevler alıyordu? Arap Baharı çerçevesinde, Ortadoğu"da nerede bir hareket olsa orada görünen Angeline Jolie, CIA"nın kadrolu elemanı, gülümseyen yüzü mü?
Bu da karışık işlerden..
Petraeus, Amerika"nın yükselen yıldızıydı. Afganistan ve Irak"taki komutanlıkları, Türkiye"de bile "entelektüel komutan" şeklinde servis edildi. ABD"nin Ortadoğu"daki askeri hareketlerinin beyniydi. Hatırlayalım; CIA Başkanı olarak atanmasından 15 gün sonra Türkiye"ye geldi. Şaşırmıştım o günlerde ve "bu ne acele" diye yazmıştım. Libya Temas Grubu"nun dördüncü toplantısı için Türkiye"ye gelen Hillary Clinton"ın ardından, üstelik Diyarbakır"da 13 askerin şehit olduğu günlerde Türkiye"ye gelmişti.
Kadın, metres, aşk ilişkilerinin ötesinde ilginç iddialar da var:
CIA Başkan"nın aslında ABD içindeki güç savaşının kurbanı olduğu tezleri üzerine dayanıyor iddialar. Özellikle Libya"da ABD Konsolosu Chris Stevens"ın öldürülmesi olayıyla Petraeus"un istifası arasında bağlantı kuruluyor.
2007 yılında The West Point Terörizmle Mücadele Merkezi"nin hazırladığı bir rapora göre; Libya"da saldırıya uğrayan konsolosluk binası o tarihlerde El Kaide"nin ana karargahıymış. Aynı merkez, saldırıya uğradığında CIA"nın Libya"daki ana karargahıydı. Konsolos denilen Chris Stevens ise, CIA"nın örtülü operasyonlarını yöneten adamdı. Merkeze, ABD Dışişleri Bakanlığı"na ait diplomatik misyon süsü verilmiş.
O tarihten beri CIA"nın bu merkezden Libya içi operasyonlar yaptığı, muhalif gruplara silah dağıttığı iddia ediliyor. Aynı merkezin Kaddafi sonrası da operasyonu Suriye"ye yönelttiği söyleniyor. Hatta bu merkez üzerinden 2006"dan beri Suriye dahil, bölgedeki bir çok gruba silah aktarıldığı öne sürülüyor.
Barack Obama, Libya"daki Konsolos"un (CIA mensubu) öldürülmesine kayıtsızlığı nedeniyle ağır suçlama altındaydı. Bu merkeze ve Chris Stevens"a sahip çıkmadığı suçlamaları söz konusuydu. İddialara göre Obama, merkeze saldırı görüntülerini canlı izlemiş ve hiçbir şey yapmamış. İnsansız hava araçları saldırıdan sürekli görüntü aktarmış..
İşte CIA Başkanı"nın istifasına sebep olan olaylar zincirinin Libya"daki saldırıyla bağlantılı olduğu öne sürülüyor. Stevens ile CIA patronları arasında, örtülü operasyonlar konusunda anlaşmazlıklar olduğu, bu yüzden öldürüldüğü bile söyleniyor. Yani Libya"daki saldırı, Libyalılar"ın ABD Konsolosluğu"na saldırısı değil, CIA içi bir hesaplaşma olduğu ifade ediliyor. Eğer öyleyse söz konusu operasyon Petraeus"a kadar uzanıyor.
Bir senaryo daha var…
ABD"nin 16 istihbarat kuruluşu, 2022"ye yönelik "Preparing for a Post Israel Middle East" adlı bir taslak rapor hazırladı. Henry Kissinger"ın da olduğu ekip, Arap Baharı sonrası daha gerçekçi Ortadoğu politikası önerdi ve İsrail"in zora gireceğini, ABD"nin bütün çıkarlarını İsrail üzerinden yürütme lüksü olmadığını vurguladı. Hatta, böyle bir dönemde İsrail"i desteklemek için ABD"nin mali ve askeri kaynaklarının yeterli olmayacağına dikkat çekti. Onlara göre dev bir güç oluşuyordu ve ABD bunu görmeli, Ortadoğu politikalarını yeniden dizayn etmeliydi.
Petraeus"un bu yeni yaklaşımın kurbanı olduğu, devamında yeni isimlerin geleceği, yeni aşk skandalları ya da komploların servis edileceği söyleniyor.
Öyleyse bu işin ucu Obama"ya kadar uzanacak demektir. Peki böyle bir senaryonun arkasında kim olur? Obama"nın kazanmasından en çok rahatsızlık duyan İsrail aşırı sağı-neocon ittifakı değil mi?
Obama"nın ikinci dönemi çok hareketli olacak gibi…
Acı, vahşet, korku!
00:0014/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ceylanpınar, Suriye''deki savaşın tam da içine düştü. Sınırın diğer tarafında yaşanan korkular Türkiye tarafına kadar ulaşıyor. Okullar tatil ediliyor, Suriye uçakları birkaç yüz metre mesafeyi bombalıyor, yaralılar sınıra akın ediyor, apar topar evlerinden kaçan insanlar yalınayak Türkiye tarafına geçmeye çalışıyor…
Dün, Rasulayn bölgesinden gelen; kamyonetlere istif edilen ceset ve toplu defin görüntüleri yürek parçalayıcıydı.
Ceylanpınar''da cami hoparlörlerinden "sınır bölgesinden uzak durun, evlerden çıkmayın" çağrıları yapılıyor.
Türkiye, bir yandan yoğun terör operasyonları yaparken diğer tarafta güney sınırı boyunca bir başka krizle yüzleşiyor. Askeri hareketlilik günlük takip ediliyor, yığınak gün be gün artıyor, çatışma ihtimali alabildiğine güç kazanıyor. Uzun Suriye sınırı, adeta bir "cephe hattına" dönüşüyor.
Irak sınırı PKK yüzünden çatışma sınırıdır. Suriye sınırının bir bölümü PYD yüzünden çatışma hattına dönüşmek üzeredir. Geri kalan bölge, Türkiye ile Suriye arasında ilan edilmemiş fiili çatışmanın gerçek bir çatışmaya dönüşme korkusu yaşamaktadır.
Türk savaş uçağının düşürülmesinden, ardı ardına top atışlarından sonra ilan edilen "angajman kuralları"nın fiili bir tampon bölge, uçuşa yasak bölge oluşturacağı tahmin ediliyordu. Tam olarak uygulanamamış olacak ki, Suriye savaş uçakları sınırın hemen dibini bombalayabiliyorlar.
Suriye konusunda oluşan yeni durumlar yeni hareketliliklere yol açar mı?
Doha''daki toplantıda, Suriye Ulusal Konseyi dışında Suriye Ulusal Koalisyonu adı altında bir şemsiye yapı oluşturuldu. Büyük küçük bütün grupları birleştirmeyi, aynı hedefe yöneltmeyi, aralarında koordinasyon sağlamayı amaçlayan ve geçiş yönetimi olduğu vurgulanan yeni oluşumun başına yüzyıllardır Suriye ve bölgenin hem dini hem de siyasi merkezi olan Emevi Camii''nin eski imamı getirildi. Kahire''deki toplantıda da bu yapı olgunlaştırıldı.
Bu tercihin sembolik anlamı olabilir mi elbette olabilir ve bu konuda uzun tartışmalar yapılabilir. Emevi Camii''nin geçmişten gelen siyasi kimliği tam da bu tercihin merkezine yerleşmiş gibi.
Suriye Ulusal Koalisyonu, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton''ın; muhalefetin örgütlenme biçimine yönelik eleştirisi sonrası şekillendirildi. ABD ve Batı, "muhalefetin İslamcılar öncülüğünde şekillenmesi, geleceğin Suriye''sinin hem kendileri hem de İsrail için tehdit oluşturacağı" korkusunu yaşıyor. Dolayısıyla daha ılımlıların öne çıkmasını istiyor. Baas yönetimini devirirken bir başka tehditle yüzleşmek istemiyor.
Öteden beri muhalefetin dağınıklığı, temsil konusundaki sorunlar, dışarıdan verilecek desteğin önündeki en önemli engeldi. "Silah verirsek kime gider, şu anki silahlı güçler Esad sonrası İsrail''le çatışmaya girer mi", hatta kendileriyle çatışır mı gibi gerekçeler öne sürülüyordu. Suriye Ulusal Koalisyonu bakalım bu birlikteliği saylayabilecek mi?
Muhalefetin yapısıyla ilgili sorunun giderildiğine inanılıyorsa, önümüzdeki günlerde yeni durumlara hazırlıklı olmak gerekiyor. "En önemli sorun çözüldü, öyleyse süreci hızlandıralım" görüşü ağır basıp dolaylı mücadele yoğunlaştırılır mı ya da doğrudan müdahalenin önü açılır mı?
"ABD seçimleri yapılmadan hiçbir şey yapılmayacak" diye bir gerekçe de kalmadı. Barack Obama seçildi, muhalefet örgütlendi. Artık hiçbir bahane kalmadı. Resim böyle olunca da doğal olarak "Acaba önümüzdeki günlerde neler olacak" diye bir beklenti oluştu.
Suriye krizi başladığı günden bu yana taraf olanların hiçbiri bir adım bile durduğu yerden gerilemedi. Muhalefet, Şam yönetimi, Türkiye, İran, Mısır hepsi, bir yıl önce nerede duruyorsa bugün aynı noktada duruyor. Bu yüzden de krizin ilk günlerinde; "Hiç kimse geri adım atmayacak. Bu iş tamamen çatışmaya ayarlandı. Silahı güçlü olan kazanmış" olarak diyenler bugün de aynı şeyi söylüyor.
ABD''nin isteksizliği, bölge ülkelerinin aceleciliği de ilk günlerden bu yana değişmedi. Değişen tek şey, yıkılan bir ülke, harabeye dönen Halep, öfkenin bölgeselleşmesi, binlerce ölüm, yüzbinlerce mülteci, kurban edilen bir ülke oldu.
Krizin başlamasından altı ay sonra yapılan değerlendirme ile bugün yapılacak değerlendirme arasında bunlar dışında bir farklılık yok. Stratejik analizler, müdahil güçlerin politikaları aynı. Krizin sonuçlarına yönelik öngörüler de. Tek farklılık Suriye halkının yaşadığı acı oldu.
Belki ilk kez, yeni bir resim oluşuyor. ABD seçimi yapıldı, muhalefet birleştirildi. Öyleyse bir şeylerin değişeceği zamana geldik anlamı mı taşıyor bu? Görünüşe göre öyle… Siyasi çözüm kapıları sıkı sıkı kapatıldığına göre değişiklik savaşın şiddetinde olacaktır.
Sonuç yakın mı?
Kişisel olarak sanmıyorum… Suriye''de iki taraf yok ki artık. Onlarca taraf var ve bu tarafların tek amaçları rejimi değiştirip daha adil bir sistem oluşturmak değil.
Öyleyse savaş, nitelik değiştirerek, şekil değiştirerek devam edecektir ve her geçen gün bölgeselleşecektir…
Ceylanpınar''da "sınırdan uzak durun, evden çıkmayın" çağrısı Türkiye''nin bir tür gövde gösterisi yapacağı anlamına gelir mi?
Gelebilir…
Ey ümmet, hiç utanmaz mısın?
00:0016/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Allah"ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum! Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim! Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler! Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında? Bir halk yok mu?
Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak? Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye. ''Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü"min kullarına yardım et!'' diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah''ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın! Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah''ım!
Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana m?
Allah''ım!
Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz…"
Şahit Ahmed Yasin"in bu duasını defalarca okudum. Daha önce de burada hatırlattım. Bir halkın trajedisi bundan daha içten, daha güçlü sözlerle anlatılabilir mi? Siyasi değerlendirmeler ne işe yarar? Riyakar acılar ve öfkeler, kalabalık sözlerden başka ne anlam ifade eder?
Hayatının büyük bölümünü İsrail hapishanelerinde geçirmiş, gözleri görmeyen, felçli, tekerlekli sandalyeye mahkum Filistinli lider 22 Mart 2004"te, 67 yaşındayken ve sabah namazına giderken bir İsrail füzesiyle şehid edildi.
Ardından diğer, Abdülaziz Rantisi"ler, Mahmud Ez Zahar"lar ve diğerleri geldi. Yaser Arafat zehirlenerek suikaste kurban edildi. Şimdi Ahmet El Caberi ile suikast politikası yeniden başladı. Gazze"de ambulanslar bile bombalanıyor.
Cenin katliamıyla toprağa gömülen aileler, suikastler, sonra gelen o korkunç Gazze saldırıları ve bir avuç toprağın müthiş direnişi..
Yeniden suikast yeniden saldırı mı? Yeni bir Gazze katliamı mı? Evet, öyle…
Arap Baharı, devrimler, Suriye"de oluk oluk akan kan. Belki Gazze saldırısı belki Lübnan savaşı. Ama bütün bölge şiddetle sarsılmaya başladı. Bu gidiş iyi değil.
Tarihi tersine çevirmeden de hiçbir şey değişmeyecek.
"Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!" diyor Ahmet Yasin. Evet, öyle… O gittikten sonra ne değişti?
Yüz yıllık yalnızlık bitti
00:0019/11/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Müslüman dünyanın 20. Yüzyıl"ı yoktur, olmamıştır. Rehin alınmış bir tarih, esir alınmış topluluklar, kurban edilmiş ülkeler, aşağılanmış değerler, heba edilmiş bir zaman vardır sadece.
Eğer aynı kalırsak, eğer 20. Yüzyıl"ın başındaki gibi suskunluğa, yılgınlığa ve çaresizliğe mahkum olursak, bu coğrafyanın 21. Yüzyıl"ı da olmayacak. Bir kayıp yüz yıl daha yaşayacağız.
Bu yüzyılın başındaki en büyük korkumuz buydu. Yine mi aynı olacaktık? Yine mi haritalar çizilecek, iktidar ihaleleri dağıtılacak, kitleler mahkum edilecek, kaynaklar talan edilecekti?
Yine mi yüzyıllarca aynı sokakta yaşayanlar arasına kalın duvarlar örülecek, kardeş olanlar yabancılaştırılıp yalnızlaştırılacaktı? Hatta birbirine boğazlatılacaktı?
Rüzgar böyle estikten sonra ne kadar kardeşlik, ne kadar birleşme, ne kadar yakınlaşma çabası olursa olsun, bir noktada duracak, bir süre sonra anlamsızlaşacak, ardından bütün uğraşlar bir gizli el tarafından yok edilecekti.
Öyleyse rüzgarı tersine çevirmek, tarihi tersine çevirmek, yüzyılların akışını değiştirmek gerekiyordu. Bu bölgenin, geniş İslam kuşağının, yüzyıllarca sömürge yaşamış toplumların, ülkesi, onuru ve geçmişi çalınanların ayağa kalkması, dirilmesi, meydan okuması tek yoldu. Bölgenin değil dünyanın kaderini, tarihin akışını değiştirecek tek yol da buydu.
Öyle de oluyor. Bir Tahrir ruhu, dalga dalga bütün coğrafyaya yayılıyor. İnanın bu dalganın etkisi, bizim coğrafyamızla sınırlı kalmayacak. Atlantik kıyılarına kadar etki edecek, Pasifik kıyılarını vuracak.
Yeryüzündeki güç haritasının, milletlerin kaderinin değiştiği bir zaman dilimine tanık oluyoruz. Siyasi ve ekonomik iktidar merkezleri dağılırken yeni merkezler oluşuyor, kenarda tutulan milletler merkeze akıyor, küresel iktidar dediğimiz ve bütün adaletsizliklerin kaynağı olan ittifak sarsılıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın bir önceki Mısır ziyaretinde "Tahrir''de konuş! Tarihi değiştir! De ki..." diye bir çağrı yapmıştım. Önceki gün Kahire Üniversitesi"nde dün de Türkiye-Mısır İş Forumu"nda yaptığı konuşmalar işte bu çağrıyı yansıttı.
"Kimse bu coğrafyada yüz yıldır devam eden sükutu farklı şekilde yorumlamasın" diyen Başbakan, Tahrir isyanının Ankara"dan, İstanbul"dan ve bir çok ülkeden nasıl duyulduğunu anlatırken, işte bu büyük değişime vurgu yapıyordu.
Aslında bütün konuşmalarında, cümlelerinde o suskunluğun bittiğini ilan ediyordu. Kayıp yüzyıl, bir asırlık yalnızlık bitmişti.. "Başını dik tut Mısır, başını dik tut Filistin, Suriye, Lübnan, Afganistan…" çağrıları Müslüman Orta Kuşak"taki bütün sokaklarda karşılık buluyor artık.
Yapay sınırların bizi bir asırlık mahkumiyete, hasrete mahkum etmesi, bugün artık bariyerlerin kalkıyor oluşu, ayrılıkların bitişi, kardeş olma döneminin başlaması yüz yıl sonra bu coğrafya için yeni bir durum.
Gazze"ye saldıran İsrail"e; 2008"de değiliz, aklını başına al derken, BM Güvenlik Konseyi"ne ağır eleştiriler yöneltirken, Arap Birliği"ne "Yemek yiyip dağılıyorsunuz" derken, İslam İşbirliği Teşkilatı"na "Siz ne yapıyorsunuz" diye sorarken "devrim"in" sadece sokakları değil, bölgesel ve uluslararası kurumların tamamını kapsaması gerektiğini anlatılıyor.
Müthiş bir sorgulama, hesaplaşma, isyan sözleri işitiyoruz.
Bu coğrafyayı kaos coğrafyasında çıkarma, güç merkezine, özgürlük adasına dönüştürme yönünde Türkiye"yi aşan, bölge dışına taşan sözler söyleniyor.
Bölgenin iki güçlü ülkesi Türkiye ile Mısır arasında derin bir ortaklığın temelleri atılıyor, Arakan"dan Filistin"e kadar ortak sorunlara bakış Tahrir ruhuna göre şekilleniyor.
Ne kadar yapılır, ne kadar başarılır zamanla göreceğiz. Ancak bu söylemin, bu bakışın her geçen gün Müslüman dünyanın şehirlerinde, köylerinde, sokaklarında daha güçlü yankılanacağını şimdiden görüyoruz.
Bakmayın İslam coğrafyasının bütün köşelerinin hatta kalbinin çatışmalarla sarsıldığına. Bölgesel ve küresel bütün göstergeler yeni bir dünyanın kuruluşuna, tarihin akışının değiştiğine, yeryüzüne hakim olan ittifakın zayfıladığına, yeni merkezlerin oluştuğuna en önemlisi de insanlığın varolan sistemi hiç olmadığı kadar sorguladığına işaret ediyor.
Öyleyse biz yeni dünyaya hazırlanalım. Yeni sözlerle, yeni perspektiflerle, cesaretle, kararlılıkla büyük yürüyüşü devam ettirelim.
Birinci Dünya Savaşı"nı nasıl kaybettiysek, nasıl parça parça savrulduysak bu parçaları yeniden kuracak güce ve birikime sahibiz.
Yüzyıllık yalnızlık sona eriyor.
İşte devrim bu.
.Yüz yıllık hesaplaşma
00:0021/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak"ta, Şii ağırlıklı merkezi Bağdat yönetimi ile Kuzey Irak Kürt yönetimi arasındaki çatışma başladı başlayacak. Şii-Sünni Araplar arasındaki gerilim, Tahran-Bağdat ekseni inşası, ardından Bağdat"la Kürt yönetimi arasındaki kriz sadece Irak"ın bölünmesini tetiklemiyor, bir Arap-Kürt savaşını da davet ediyor.
Bölgeden gelen haberlerde "eller tetikte" ifadesi kullanılıyor. Kürt birliklerinin komutanı Mahmud Senkavi, Irak güvenlik güçlerine "her an" saldırabileceklerini söyledi. Gerçekleşmesi halinde bu bir Irak iç savaşıdır. Etkileri bölgesel nitelikli olacak bir iç savaştır.
Suriye"deki iç savaş ise kanlı bir şekilde devam ediyor. Esad yönetimi tahminlerin aksine ayakta, muhalifler eskisinden daha güçlü. Çatışmaların yayılarak devam edeceğini söylemek bir kehanet değil. Suriye-Türkiye sınırı ile Suriye-Ürdün ve Suriye-İsrail sınırı oldukça gergin.
Bu kadarıyla bile Suriye meselesi rejimi devirmekten öte, bölgesel fay hatlarını harekete geçiren bir patlamaya dönüştü. Hesaplar Suriye üzerinden yeniden görülür oldu, bu güzel ülke, iki değil, çok taraflı hesaplaşma alanına dönüştü.
Bunlar bölgeyi yeterince yorarken İsrail"in ani Gazze saldırıları geldi. Roket-füze atışları bahanesiyle başlatılan ve önceki Gazze katliamını andıran kıyım örnekleriyle devam eden saldırıların gerçek hedefi belli bile değil. İsrail, böyle bir dönemde neden saldırıya başladı? Daha önce Gazze saldırılarında başaramadığını şimdi başarabilecek mi?
Kesinlikle başaramayacak… Önceki saldırılarda Hüsnü Mübarek"in Mısır"ı bütün unsurlarıyla, özellikle de istihbarat teşkilatıyla İsrail"le ortak hareket etti. Ömer Süleyman"ın sadece o savaştaki rolü bile onun insanlık suçundan yargılanmasını gerektiriyor. Yine El Fetih, Gazze"de Hamas"ın tasfiyesine destek verdi.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın Kahire"de söylediği söz aslında tam da bunu anlatıyor. 2012"nin şartları çok değişti. Mısır"da Müslüman Kardeşler iktidarda. Önceki yönetim gibi Hamas"ı Mısır için rejim tehlikesi olarak görmüyor. Tam aksine, aynı siyasi gelenekten geldiği için Hamas"ı desteklemeyi ahlaki bir yükümlülük olarak görüyor. Dolayısıyla Mısır, bütün unsurlarıyla Hamas"ın yanında. İsrail bu sefer Gazze"ye Mısır"sız, Mübarek"siz saldırıyor. Yine El Fetih, bu sefer Hamas"la ortak hareket edeceğini açıkladı ki bu, yıllardır Filistin"de bir ilk olarak görülebilir.
Dahası, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dahil, Arap Birliği dışişleri bakanları dün hep birlikte Gazze"ye gidip destek verdiler. Bunu da "ilk"ler arasında sayabiliriz. İsrail"e açıkça: "Bütün bölge Gazze"nin arkasında, artık bu küçük toprak parçası sahipsiz değil" mesajı veriliyor.
Bütün bölgede iki türlü gelişme var: İran"dan Lübnan"a kadar uzanan kuşakta çatışmaların hızla yayılması ve Ortadoğu"da yeni bir çevre-ittifakın şekillenmesi. Hangisi galip gelecek? Yayılan çatışmalar mı bu yeni havayı yok edecek yoksa bu olumlu gelişmeler mi çatışma alanını daraltacak, göreceğiz.
Şüphesiz bugünlerde bölgeye rengini veren, güçlü bir rüzgar estiren, hem küresel sistemi hem de bölgesel statükoyu sorgulayarak bölgenin alışık olmadığı güçlü sözler söyleyen kişi Başbakan Erdoğan"dır.
"BM Güvenlik Konseyi"ndeki daimi üyelerin ağzına bakarak adım atacak olursak halimiz perişandır. Bugün onlara yarın bize, bunu böyle bilin. Öleceksek adam gibi ölelim, bunu da bilin" diyerek, Kahire"de verdiği mesajları güçlendirerek sürdüren Erdoğan, bölge ülkelerine, başkentlerine, sokaklarına bir çağrı yaptı. Yüz yıllık tarihin sonuna gelindiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması gerektiğini, onurlu ve yürekli biçimde ayağa kalmanın tek yol olduğunu söyledi.
Erdoğan"ın çağrısı, bir isyan çağrısıdır. Coğrafyaya yönelen "ayağa kalkın" çağrısıdır. Küresel sisteme, bölgenin kaderiymiş gibi gösterilen ezikliğine dur deme çağrısıdır. Bu çağrının, Afrika"dan Endonezya"ya kadar sokaklar tarafından doğru algılandığını, yeni rüzgarın bütün başkentleri etkileyeceğini göreceğiz.
Türkiye-Mısır öncülüğünde "yeni" şeyler oluyor. Arap Baharı sonrasına eren ülkeleri, grupları, çevreleri içine alan yeni ittifakın temelleri atılıyor. Yeni anlayış, çizgi, savaşı değil özgürlüğü ve onuru önceliyor. Bölgesel bir özgürlük perspektifi sunuyor. Ne kadar başarılır, ne tür engellere takılır bilemiyorum ama bu heyecan dalgası müthiş bir etkiye sahip.
Başbakan"ın bugün gideceği Pakistan"da yapılacak D-8 zirvesinde, benzer bir konuşma yapacağını tahmin ediyorum. Çünkü bu oluşum, Soğuk Savaş sonrası küresel sisteme karşı ilk meydan okuma girişimiydi ve bu yüzden de acı bir şekilde cezalandırıldı.
Yıllardır iki gerçekten söz ettim burada. "Yüzyıllık kuşatma" ve "Yüzyıllık hesaplaşma." Kuşatma, bu coğrafyaya yeni bir 20. yüzyıl yaşatmayı amaçlıyor. Hesaplaşma ise, bu coğrafyanın ayağa kalkma, özgürleşme mücadelesini..
Erdoğan, 20. yüzyılın acılarını hatırlatarak kuşatmayı etkisiz hale getirmeye, daha da önemlisi 21. yüzyılı kurtarmaya çalışıyor. Yani sokaklarımızı hesaplaşmaya davet ediyor.
Esad"a yeni "ev" aranıyor
00:0026/11/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
D-8 zirvesi sırasında konuştuğum bir İranlı diplomat, Suriye lideri Beşşar Esad"ın artık iktidarda kalamayacağına kendilerinin de inandığını, böyle bir gerçek olmadığını belirterek, "siz onu yüksek bir binadan aşağı atmak istiyorsunuz, bizse paraşütle indirmek istiyoruz" dedi.
Suriye yönetimine kayıtsız şartsız destek veren, bunu kendi varoluşu ile eşleştiren bir ülke bile umudunu kaybetmiş ve Şam"daki iktidar değişimine hazırlanmaya koyulmuş diyebilir miyiz? Neden olmasın?
Rusya ve İran, Suriye"deki yeni durumun elbette farkında... Ancak iktidar değişiminin kendilerini bu ülkeden silip süpüreceğinden endişe ediyor. Yeni bölgesel güç haritasında kendilerine ne düşeceği kesinleşmeden bir pozisyon değişikliği zor gibi görünüyor.
Bu sözler, İranlı diplomatın kişisel görüşü olabilir. Elbette bir cümleye bakarak İran"daki pozisyon değişikliğine hükmedecek değiliz. İran "derin devleti"nin reflekslerini, hassasiyetlerini, bölgeyi okuma biçimini, kendine yönelen tehdidi savuşturmak için gerekirse bütün bölgeyi ateşe atacak reflekslere sahip olduğunu düşününce bu sözler anlamsızlaşıyor.
Ancak çevresel şartlar, son haftalarda gözlemlediğimiz yeni durumlar bu eğilimi doğrular nitelikte. İran Meclis Başkanı Ali Laricani"nin Suriye, Lübnan ve ardından Türkiye"ye yaptığı ziyaret; sadece sınıra yerleştirilecek Patriot füzeleriyle değil, doğrudan Suriye"de çözüme odaklı bir tür diplomasi atağı olarak öne çıktı.
Tahran"ın tek başına öne çıkıp Suriye meselesine çözüm bulması elbette düşünülemez. Elbette, bu kadar Suriye"deki savaşın içinde olan bir ülkenin tarafsızlığı ve inandırıcılığı olmayacaktır. Ancak ne olursa olsun İran, Suriye meselesinin en keskin taraflarından biridir ve bu iş, İran"sız çözülemeyecektir.
İslamabad"daki D-8 zirvesi sırasında Suriye odaklı bir toplantı yapıldı. Türkiye, İran, Mısır, Pakistan ve Endonezya, Gazze"ye yönelik İsrail saldırılarıyla birlikte Suriye meselesini görüştü. Bu görüşmeden önce, Bali Demokrasi Forumu sırasında Başbakan Tayyip Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad arasında aynı konu görüşüldü. Pakistan"da üç ülkenin (Türkiye, Mısır, İran) dışişleri bakanları beşli toplantıdan önce yine bu konuyu ele aldı.
Sonuç hep aynı oldu: Hiçbir gelişme yok... Taraflar bulundukları pozisyondan hiçbir taviz vermedi. Görüşmelerde İran"ın, içinde bulunduğu pozisyonu savunmada zorlandığına dair bilgiler geldi.
Beşli toplantıdan farklı bir şey oldu. Pakistan ve Endonezya, Suriye konusunda arabulucu olmak istedi. Diğer taraflar da bunu kabul etti. İki ülkenin dışişleri bakanları, Aralık başından itibaren hem Şam yönetimi ile hem de muhaliflerle görüşmelere başlayacak. Bu arada Türkiye ve İran"la da görüşecek. Türkiye"deki kampları ziyaret edecek.
Beş ülkenin desteğiyle bir çözüm süreci başlatılacak. Daha önce başlatılan bütün süreçler başarısızlıkla sonuçlandı. Bu süreçten sonuç çıkar mı? Zayıf bir ihtimal.
Ama konu bu değil. Suriye meselesinde tüm tarafların, giderek diplomasiye ağırlık vermeye başladığı gözlemleniyor. Daha önce, görüşmelere baştan "olmaz" diyen ülkeler bile şimdi "acaba" deme noktasına gelmiş gibi.
İran"ın, başlayacak arabuluculuktan hemen önce harekete geçmesi, bir tür ön alması dikkat çekici. İki dışişleri bakanının başlatacağı arabuluculuk beklenirken Tahran"ın diplomaside de öne çıkma arzusu, pozisyon değişikliğinin en önemli göstergesi sanki.
Esad yönetimi, bu işin savaşla kazanılamayacağını artık anlamış olmalı.
Rusya, ne kadar direnirse dirensin şartların Şam yönetiminin aleyhine geliştiğini görüyor olmalı.
İran ve Türkiye, Suriye"deki iç savaşın bölgenin bütün fay hatlarını hareketlendirdiğini, çatışmaların uzamasının bütün taraflara zarar vereceğini, bölgesel istikrarsızlığa yol açacağını görmüş olmalı ya da görmeli.
Belki bu yüzden, son haftalarda dikkat çekici bir şekilde "tek yol silah" seçeneğinin bölge ülkelerini ürkütmeye başladığı görülüyor. Bu yüzden de tarafların tavırlarında bir yumuşama seziliyor. D-8 zirvesi sonrası başlayacak görüşmeler bu yeni pozisyonun sonucu olabilir mi? Olabilir ve bu cesaretlendirilmesi gereken bir durum.
Ancak diplomasi bile Esad"ın bir şekilde iktidardan indirilmesine, bir geçiş süreci oluşturulmasına, Suriye"nin parçalanmadan toplanmasına odaklanmış gibi.
Esad"a yeni bir ev bulmak tüm tarafların kabul edebileceği bir şey gibi görünüyor. Ortadoğu tipi inatçılık galip gelirse, Şam"da idam sehpaları kurulmasına bile tanık olabiliriz. Ne yazık ki bu böyle...
Evet, zehirledi! Yine yapacak..
00:0028/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Filistin"in efsanevi lideri Yaser Arafat"ın mezarı açıldı. Sekiz yıl önce ölen, ölüm raporu gizlenen, ölümü üzerine şaibeler gün geçtikçe daha da büyüyen Arafat"ın naaşından DNA örnekleri alınacak, ölüm sebebi belirlenecek, zehirlenip zehirlenmediği kesinleştirilecek.
Tıpkı Turgut Özal"ın zehirlenme iddiaları gibi. Mezarının açılıp örnekler alınması gibi..
Kıyafetlerinde yüksek oranda polonyum maddesine rastlanması Arafat"ın suikastle öldürüldüğü iddialarını güçlendirdi. Tuhaflığa bakın ki, Filistin liderinin ölümü hakkındaki bilgileri gizleyen eşi ve Fransız tıp otoriteleri, bu sefer mezarın açılmasına öncülük etti.
O günlere dönelim.
Arafat"ın resmi ölüm tarihi 11 Kasım 2004, sabah 04:30 olarak açıklandı. Paris"te, 75 yaşında öldü. Oysa 7 Kasım"da hayatını kaybetmişti. Ölüm tarihi neden gizlendi, kim gizledi açıklığa kavuşmadı. O zamanlar, Filistin"de karışıklıktan çekinildiği için böyle bir tedbir alındığı düşünüldü.
Hastalığı teşhis edilemedi. Ölüm sebebi de belirlenemedi. Aslında açıklanmadı. Fransız tıp otoritelerinin ölümü hakkında hazırladığı 558 sayfalık rapor gizlendi. Sadece, "damarlarında kan pıhtılaşması tespit edildi" açıklaması yapıldı.
Ölümünden iki gün sonra, yani 13 Kasım"da, bu köşede Filistin liderinin aslında zehirlendiğini yazmış, şu ifadeleri kullanmıştık:
Sağlık durumu ve tedavi şekli soru işaretleriyle dolu. Hastalığı teşhis edilemedi. Filistin halkı zehirlendiğine inanıyor. Bazı kaynaklar, Fransa"ya götürülmeden önce zehirlendiğini, kanına karışan zehrin yavaş yavaş etki ettiğini ve onu komaya soktuğunu ardından da öldürdüğünü belirtiyor…
İsrail istihbaratı tarafından Ürdün"de kulağına zehir akıtılarak zehirlenen, zamanın Ürdün Kralı Hüseyin"in ısrarı sonucu İsrail"den panzehiri getirilip kurtarılan Halid Meşal de Arafat"ın zehirlendiğini açıkladı. Meşal"e suikast girişiminde bulunun Mossad mensupları yakalanmış, Ürdün Kralı; "panzehir getirilmezse bu kişilerin idam edileceğini" açıklamış, panzehir öyle gelmişti.
Arafat"ın ölümünden on dört ay önce, Ehud Olmert şöyle diyordu: "Soru nasıl yapacağımız. Sürgün bir seçenek, öldürmek de bir başka seçenek.."
Aynen öyle oldu. Arafat tecrit edildi. Dışarı çıkması yasaklandı. İsrail askerleri kaldığı yere kadar girip korumalarının kafasına kurşun sıktı. Filistin lideri, dört duvar arasına hapsedildi. Sonunda hapsedildi, ağırlaşınca Fransa"ya götürüldü ve öldü.
Zehirlenmişti… Zehir yavaş yavaş onu güçten düşürdü. Yüzünde, vücudunda lekeler oluşmaya başladı. Hızla zayıfladı ve öldü.
O, George Bush ile Ariel Şaron tarafından öldürüldü. Tıpkı Şeyh Ahmet Yasin gibi. Şeyh Yasin suikastinden birkaç gün önce, Şaron"un çiftlik evinde Ürdün Kralı ile Şaron arasında yapılan gizli görüşmenin, Arafat"ın zehirlenmesiyle ve Filistin liderlerine yönelik suikastle ilgisini tarih gösterecektir.
25 yıl Arafat"ın özel doktorluğunu yapan Eşref El Kurdi"yi dinleyelim: "Eğer bir Müslüman belirsiz bir sebepten ölürse otopsi zorunludur. Bence Arafat ölümcül bir zehirle öldürüldü. Bunun için otopsi yapılmadı."
"Son altı ayında Arafat"a çok sayıda AIDS testi yaptım. Hiçbir test pozitif çıkmadı. Dudaklarındaki ve ellerindeki titreme dışında hiçbir sağlık problemi yoktu, iddia edildiği gibi Parkinson hastası da değildi.
Arafat"ı ölümünden 16 gün önce gördüm. O an zehirlendiğini anladım. Yüzünde kırmızı parçacıklar vardı ve derisi metalik sarı renge bürünmüştü. Paris"e götürülmeden önce, Amman"da onu son kez canlı gördüğümde, vücut ağırlığının yarısını kaybetmişti. Kızıllıklar bütün yüzünü kaplamıştı ve sapsarıydı. Ramallah"ta zehirlendiğini ve yavaş yavaş öldüğünü söylemişti." Doktoru zehirlendiğini o günlerde zaten söyledi. Arafat da zehirlendiğini söylemişti.
Bunları neden hatırlattım:
1- Arafat"ın mezarı açıldı, zehirlenme iddiası genel kanaate dönüştü. Elbiselerinde bile zehirli maddelere rastlandı.
2- Benzer biçimde Turgut Özal"ın da mezarı açıldı, naaşında zehir örnekleri tespit edildi. Tartışma devam ediyor.
3- Ölüm raporunu gizleyen Fransa ve otopsi istemeyen ailesi şimdi mezarının açılmasına öncülük ediyor.
4- İsrail, suikast politikasına yeniden başladı. Benzer örneklerin yaşanmasından endişe duyuyorum.
Kudüs özgür olana kadar..
00:001/12/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tarihe not düşülecek anlar vardır. Günlük değil; gelecekte geri dönüp, o tarihte ne olmuş diye baktığımızda anlam kazanan anlardır bunlar. "Kim ne demiş, kim ne anlamış" diye sorduğumuzda, değer ifade eden notlardır. Çoğu zaman gündelik tarafgirliğimiz yüzünden gerçek anlamda kavrayamadığımız gelişmelerdir…
Filistin"in Birleşmiş Milletler"de "gözlemci üye" olması böyle bir şeydir. Bir halkın, ruhuyla, zihniyle, etiyle, kemiğiyle onlarca yıldır verdiği, önderlerini, evlatlarını toprağa gömdüğü, en ağır bedelleri ödediği bir mücadelede sevindiği andır.
Birleşmiş Milletler gibi, galiplerin yönettiği, güya bütün ulusları temsil ettiği iddia edilen bir kurumun bile, o halkın azmine "hayır" diyemediği, dize geldiği, adaleti teslim etmek zorunda olduğu andır.
Uluslararası sistemin en üst düzeyde imtiyaz tanıdığı, koruduğu, bütün uluslararası sınırlamalardan ve ahlaki değerlerden muaf tuttuğu yeryüzünün şımarık çocuklarının yapayalnız kaldığı andır.
"Gözlemci üye" olmak hala BM üyesi olamamaktır, biliyoruz. Ancak bugüne kadar bütün platformlardan uzak tutulan, millet kabul edilmeyen, haydut, terörist muamelesi gören, oysa insanlığın önünde diz çöktürecek bir kutlu mücadele veren Filistin halkının direnerek, ölerek, özgürlüğünü ele alabileceğinin bir göstergesidir bu.
"Hayır" diyenlere bakın! Dünya sistemini ayakta tutan Amerika, Filistin halkını on yıllardır kıyıma uğratan İsrail ve yeryüzünün ücra köşelerinde birilerine yaranarak varolmaya çalışan küçük köyler.. Kimi garnizon ülke, kimi askeri üs kimi sömürge.. Kendisi olamayanlar yani..
Tarih yapan her ülke Filistin halkını yanında oldu. Geleceğin dünyasını kuracak her millet onlara destek verdi. Bundan sonra vermeye de devam edecek.
Çünkü tarih değişti. Öncelikler değişti. Dokunulmazlar değişiyor. Küresel sistem, siyaset, ekonomi değişiyor. İkinci Dünya Savaşı"ndan bu yana dünyayı yönetenler güçlerini kaybediyor. Yine güçlü olacaklar belki ama asla tek başlarına olamayacaklar.
Yeni aktörler, yeni oyuncular, yeni ülkeler artık bu gücü sınırlıyor. Eskinin dünya düzenine umut bağlayanların sayısı hızla azalıyor. Zenginlik dağılıyor, sermaye dağılıyor, güç dağılıyor.
Yeni siyasi başkentler, yeni ekonomik başkentler oluşuyor. En önemlisi de, küresel iklim değişiyor. İklim değişikliği ile güçler haritası değişiyor. Ezilenler, çevrede tutulanlar merkeze geliyor, gücü paylaşıyor, varolan sistemi inatla sorguluyor hatta meydan okuyor.
BM"deki Filistin oylaması bu büyük dönüşümün en önemli göstergelerinden biri. ABD"nin İsrail"i koruma stratejisi çok ağır bir yara aldı. İsrail"le birlikte olduğu sürece kendisi de yalnızlaşacak, bu ortaya çıktı.
O eski günler yok artık. Başkentlere birer telefon ederek hizaya sokulduğu, "İsrail"i destekleyeceksiniz" dendiği anda akan suların durduğu günler yok. Bunu yapan ABD bile olsa, hiçbir kıtada karşılık bulmuyor.
Türkiye, Filistin"in özgürlük mücadelesine destek veren öncü ülke oldu. Artık Filistin davası Türkiye"nin davası. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"nun BM"deki oylamaya dönük çabaları, kutlamalardaki görüntüler, kutlayan ilk liderin Başbakan Tayyip Erdoğan oluşu, Ankara"nın başkentleri harekete geçirme girişimleri bu gerçeğin kanıtı.
Türk-İsrail eksenini inşa edip bölgeyi İsrail adına hizaya çekmeye çalışanlar nerede? Türkiye"yi kaybeden İsrail, neleri kaybettiğini acaba görüyor mu?
Son Gazze saldırısı İsrail"in diplomatik hezimetiydi. İlk kez bölge ülkeleri Hamas"a siyasi destek verdi. Ama BM"deki oylama İsrail"in uluslararası alanda çöküşüdür. Bu çöküş, böyle de devam edecektir.
İklim değişikliğini iyi takip edelim. Yeryüzünün ağırlık merkezi değişirken, bütün ülkelerin pozisyonları yeniden belirliyor. 21. yüzyıl boyunca bu böyle devam edecek. Rüzgar tersine döndü, tarihin akışı değişti.
Öyleyse, yeni ve ezber bozan gelişmeler olacak demektir.
Filistin halkı bugün BM"de gözlemci üye oldu. Burada mı kalacak? Elbette hayır!
Kudüs özgür oluncaya kadar kimse bu büyük yürüyüşü yarıda bırakmayacak…
Tahrir isyanı, "karşı devrim"
00:003/12/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tahrir bir isyandır. Varolan dünya sistemine, bu sistemin bölgede oluşturduğu statükoya, adaletsizliklere, fakirliğe, onursuzluğa karşı direnişti.
Tahrir, sadece Mısır"ı değil, bütün Arap kuşağını, İslam kuşağını değiştirecek bir ışık yaktı. Bu kuşakta yeniden kurulmak istenen 20. yüzyıl tarzı yapıların önünü kesti, bölge insanına yol açtı, ışık verdi. Yüz yıldır devam eden siyasi çevreyi değiştirmenin bölge insanının elinde olduğunu gösterdi.
Bu yönüyle geleceğin tarihinde dünya değiştiren olaylardan biri olarak kayıtlara geçecektir. Tahrir söylemi, bölgeyi hatta dünyayı değiştirmeye devam edecektir.
Mısır"da ilginç gelişmeler oluyor. Bölgede ve dünyada popülaritesi hızla yükselen Devlet Başkanı Muhammed Mursi"nin ordudan sonra yargıyı hedef alan düzenlemeleri, Tahrir meydanını böldü.
Hüsnü Mübarek"e direnenler, onu tasfiye edenler şimdi birbirlerini suçluyor. Günlerdir Tahrir"de Mursi"yi hedef alan gösteriler oluyor, Mursi"nin Mübarek"leştiği iddiaları dile getiriliyor, tek adamlığa isyan çağrıları yapılıyor.
Mursi"yi iktidara taşıyan toplumsal kesimler, Ortadoğu"nun en güçlü örgütlü muhalefeti olan Müslüman Kardeşler, bir tür iç çatışma endişesiyle sessiz duruyor, yüzbinleri Tahrir"e yığma gücü varken oldukça dikkatli hareket ediyor.
Mursi, diktatörlüğe mi gidiyor?
Mısır, bir iç çatışmaya mı sürükleniyor?
Mısır"da bir "karşı devrim" mi tezgahlanıyor?
Hemen belirtelim; Tahrir"de isyan ateşini ilk yakanlar Müslüman Kardeşler değildi. Onlar belli bir süre bu gösterileri katılmayıp sessiz bekledi. Müslüman Kardeşlerin katılımı ile sonuç alındı ve Mübarek gitti.
Tahrir"de bugün Mursi"ye karşı duranların kötü niyetli olduklarını düşünmüyorum. Daha özgür, daha demokratik bir Mısır istediklerini biliyoruz.
Ancak Mısır, köklü bir değişim yaşıyor. Asıl zorluk Mübarek gittikten sonra başladı. Bir ülkeyi, sistemi değiştirmek, yerli yerine oturtmak kısa sürede başarılabilecek, kolay bir iş değil.
Bunu anlamak lazım. Mısır"a zaman verip gelişmeleri izlemek lazım. Hem olayın başka ve çok ciddi boyutları var.
Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz, Mısır"a siyasi ve ekonomik yaptırım çağrısı yaptı. Böyle bir tavır hiç akıllıca değil ve bölgedeki özgürlük rüzgarını tersine çevirmeye ayarlı bir çağrı gibi duruyor.
Ülkede ciddi siyasi bölünmeye yol açacak, bölünmeyi sokaklara taşıyacak (ki bunlar kısmen oldu) ve tehlikeli gelişmelere kapı aralayacak bu tür açıklamaların sorumlu bir davranış olmadığı açık.
Tahrir"in ilk günlerini hatırlayalım: İç çatışma denendi. Kiliselere bomba konuldu, insanlar öldü. Müslüman-Hristiyan çatışmasına yatırım yapıldı. Daha sonra, hem de Mübarek döneminde, bu provokasyonları yapanların İsrail istihbaratıyla bağlantıları tespit edildi ve bu insanlar tutuklandı.
Müslüman ve Hristiyan liderlerin sağduyulu davranışlarıyla bu tezgah boşa çıkarıldı.
Şimdi sanki benzer bir senaryo deneniyor. İslamcıların iktidara gelmesinden duyulan rahatsızlık gizlenerek ülkede iç bölünme tahrik ediliyor, bir tür "karşı devrim" senaryosu uygulanıyor.
Böyle devam ederse, kriz, Tahrir"de gösteri yapanları da aşıp, Hristiyanları ve diğer bazı siyasal çevreler harekete geçirilerek Müslüman Kardeşler"e yönelik açık kampanyaya dönüştürülecek.
Arap Baharı Mısır"dan ilham alıyor. Arap baharı sonrası iktidara gelenler bölgenin örgütlü muhalefetini oluşturan Müslüman kardeşler ekolünden. Bütün bölgede İslamcı çevrelerin iktidara gelmesinden kimlerin rahatsızlık duyduğunu, ne tür endişeler taşıdığını herkes biliyor.
20. yüzyıl yapılarının dönüştürerek devam etmesini isteyenler belki de yeni yeni devreye giriyor.
Ama bu dalga kolay önlenebilir değildir. Bu dalga sadece Mısır, sadece Müslüman Kardeşler, sadece Mursi değildir.
Rüzgar bir kere yön değiştirdi ve böyle de devam edecek. Rüzgarın önüne geçmek isteyenler, ancak ve ancak, kanlı Cezayir senaryosunun belki biraz daha yumuşak halini göze almak zorundalar.
Bu da üstesinden gelinemeyecek, yönetilemeyecek bir krizdir ve zayıf bir ihtimaldir.
Devrim devam edecek ve yakın gelecekte bölgenin siyasi iklimini tamamen değiştirecektir. Mısır"ın bu krizi aşacağına, iç bölünmenin önüne geçeceğine dair kuşkumuz yoktur.
Üç ülke ve üç lider: Üçü de kaybedecek
00:005/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Üç ülke ve üç lider şu an Ortadoğu''ya yönelik bütün senaryoların merkezinde yer alıyor. Üç lider de büyük risk alıyor, meydan okuyor. Savaşlar, siyasi çatışmalar, iç bunalımlar, uluslararası restleşmeler bu üç lider etrafında şekilleniyor.
Bunlar; Suriye''de Beşşar Esad, Irak''ta Nuri El Maliki, İsrail''de Benjamin Netanyahu.
Görünüşe bakılırsa, üçü de fazlasıyla risk aldı ve oyunu kaybedecek.
Tayyip Erdoğan-Vladimir Putin görüşmesinde, Suriye konusunda "yeni sözler" söylendiği, iki ülkenin bu "yeni sözler" etrafında çalışacağı belirtildi.
Geçiş süreci, "Esad''lı mı Esad''sız mı olacak" sorusunun cevabı bu "yeni sözler"de saklı. Ne olduğunu, kimin kimi ikna edeceğini, Rusya''nın Suriye konusunda geri adım atıp atmayacağını yakında göreceğiz.
Ancak Suriye içindeki gelişmeler, bölge ülkeleri arasındaki görüşmeler, İran''ın son zamanlarda hissettirdiği gönülsüzlük ve son olarak Erdoğan-Putin görüşmesi, Suriye konusunda "yeni şeyler"in olabileceğine dair kanaatleri güçlendirdi.
Beşşar Esad kaybetti. Bugün Yeni Şafak''ta okuyacağınız haber, Suriye liderinin ülkeyi elinde tutma yerine hayatta kalma mücadelesi verdiğine işaret ediyor. Kendisini ölüm korkusunun sardığını, gitse de kalsa da öldürüleceğini düşündüğü belirtiliyor.
Öyleyse, büyük yıkımın ve acının yaşandığı Suriye''den önümüzdeki günlerde önemli haberler gelecek diye bekleyebiliriz.
Nuri El Maliki, İran ve ABD''nin desteğiyle iktidara geldi. Önceleri Türkiye''nin de desteğini almıştı. Ancak kimlik üzerinden iktidar, mezhep üzerinden devlet inşa etmeye kalkıştı.
Irak''ın Sünnilerini iktidardan uzak tutmayı öncelikli hedef haline getirdi. Sünni liderlerin evlerini bastı, kaçıp kurtulan Tarık Haşimi için idam kararı çıkarttı. Birleşik Irak''ı değil, bölünmüş Irak''ı, Şii ağırlıklı Bağdat yönetimini tercih etti.
Sünnilerden sonra Kuzey Irak''taki Kürtlerle gerilimi tırmandırdı. Son haftalarda tırmanan Kerkük merkezli gerilim, her ne kadar petrol kavgası olarak nitelense de sonuçta, Irak''ı işgal döneminden daha ciddi şekilde bölünmenin, iç savaşın eşiğine getirdi.
Şam yönetimine açık destek verdi, silah aktardı. Irak''ı; "İran''ın stratejik kalkanı" olarak konumlandırdı. Tahran''ın bölgesel stratejileri için elverişli ülke haline getirdi, adeta garnizon ülkeye çevirdi.
Hem iç savaşa hem de bölgesel savaşa yol açabilecek son derece basiretsiz uygulamalara imza attı, atmaya da devam ediyor.
Bu yönüyle, Maliki''nin hataları Beşşar Esad''dan az değil. İki liderin uygulamaları da müthiş bir ideolojik körlüğü yansıtıyor. Belki Esad kadar çabuk değil ama Maliki de bu tehlikeli oyunun kurbanı olacak gibi.
Aslında hem Esad''a hem de Maliki''ye düşman, ancak bir o kadar da onlarla benzeşen bir başka lider daha var. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu…
Ne tuhaftır ki, aradaki düşmanlığa rağmen, aldığı riskler, kontrolsüz öfke ve siyasi körlük aynı. Netanyahu''nun bölgeye bakışı ile Maliki ve Esad''ın bakışı arasında müthiş benzerlikler var.
Filistin Yönetimi''nin BM''de "gözlemci üye" statüsü kazanması, Gazze''deki başarısızlıktan sonra Netanyahu için ağır bir kayıp. O oylamada ABD ve İsrail''in ne kadar yalnız kaldığını, İsrail''in Hamas kadar bile taraftar bulamadığını gördük. Bu, bölge için yeni ve şok edici bir gerçekti.
BM''de alınan sonuca tepki olarak üç bin konutluk yerleşim projesi açıklaması ise dünyayı ayağa kaldırdı. Bir çok ülke, İsrail büyükelçilerini çağırıp tepki gösterdi. Netanyahu, İsrail''i yalnızlaştırmaya devam ediyor.
Seçimi kazanır mı kazanamaz mı bilemem, ama şu ana kadar alınan sonuçlar, İsrail''e çok ağır faturalar ödetecek. Netanyahu aslında kaybetti, ama ondan önce Netanyahu liderliğinde İsrail kaybetti.
Beşşar Esad, Nuri El Maliki ve Benjamin Netanyahu bugün Ortadoğu''yu parmaklarında oynattıklarını sanıyor. Ama aslında yol açtıkları krizler kendilerini yok edecek.
Birbirinden oldukça farklı görünen üç liderin de aynı yöntemleri tercih etmesi, benzer yollarda yürümesi ve kendi sonlarını hazırlaması ne kadar da ibret verici.
Bu günü hiç unutmayın!
00:0010/12/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Geçmişi bugüne çağırdık. Anılarımızı, acılarımızı, sevinçlerimizi yeniden hatırladık.
Coğrafyayı, şehirleri, insanları yeniden farkettik.
Ancak buradan bakarak bir gelecek inşa edebileceğimizi anladık.
Geçmişin mirası kadar, ortak hafıza kadar, bugünün çözümü zor meselelerine de Müslüman toprakların günlük hikayelerine de dikkat kesildik.
Artık her ülke bizi ilgilendiriyor. Her topluluğun sevinci ve acısı bizim meselemiz.
Mısır''da Mursi geri adım mı attı, Suriye''de rejim değişikliği sonrası ne olacak, Halid Meşal''in yıllar sonra Gazze''ye dönmesinin anlamı ne, Filistin halkının bir devleti olacak mı, Türkiye bölgesel ortaklıklar inşa edebilecek mi, kaos coğrafyası adı verilen Ortak Kuşak hesapları bozabilecek mi?
Günlük tartışma konularımız..
Halep''te yıkılan tarih de, oluk oluk kanı akıtılan Suriye''nin güzel insanlarının ayakta kalma mücadelesi de..
Türkiye''nin tarihle barışmasının bölgenin de tarihle barışması sonucunu doğurduğunu gördük. Geçmişimizle sorunlarımızı çözmenin bugünkü sorunları çözmek için tek yol olduğunu anladık.
21. Yüzyıl, bu coğrafya insanına büyük fırsatlar sunuyor. Yeniden varolma şansı, bir gelecek kurma fırsatı, kaos coğrafyasını barış ve ortaklık coğrafyasına dönüştürme imkanı veriyor. Bakmayın bugünkü çatışmalara.. Bu sancılı süreci yaşamak zorundayız belki.
Birinci Dünya Savaşı''nın yol açtığı yıkımın sonuna geldik. Dondurulmuş tarihin sonuna... Paramparça dağılan, zihinleri rehin alınıp bir tür köleliğe mahkum edilen kitlelerin giderek yükselen sesleri bir şeyleri değiştirecek. Tarihin akışını değiştirecek.
Belki tarihin akışı değiştiği için bu sesleri daha gür çıkıyor şimdi. Gündelik gel-gitlere aldırmayın.. Bu gel-gitler bu uzun ve yorucu yolun olmazsa olmazları..
Yıllardır, tarihin akışının değiştiğini izliyoruz aslında. İmparatorluk hesaplarının tozlu raflardan indirildiğini, ülkelerin ve milletlerin yeni arayışlara girdiğini, küresel sistem dediğimiz zoraki yapının dağıldığını görüyoruz. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen bir çok şeyin aslında o büyük değişimin alt unsurları olduğunu biliyoruz.
Bu yüzden, Soğuk Savaş''ın bitişinden bu yana yakın tarihi, Birinci Dünya Savaşı dönemini, ardından oluşturulan haritaların hikayesini yeniden okumak gerektiğini söyleyip durduk. Aslında haritaların hikayesinin yeniden yazılması gerektiğine inandık.
O hikayeyi okumayanların bugünü ve yarını anlaması mümkün değildi çünkü.
Gazze saldırıları yaşanırken 1917 Gazze savaşlarını hatırladığımda, Gazze''de şehit olan Osmanlı askerinin cebinden çıkan notları okuduğumda, aslında bütün tarihin ''bugün'' olduğunu farkettim.
Bize yüzyıllar gibi gelen zamanın aslında sadece doksan yıl olduğunu gördüm. Öyleyse her şeyi bilmek zorundaydık. Hatırlamak, diri tutmak zorundaydık.
Hafızalarımızda varolan ancak hatırlamayı ihmal ettiğimiz her şeyi canlandırmalıyız.
Bunları neden yazıyorum..
Bugün, Kudüs''ün işgal edilişinin yıldönümü.
730 yıl sonra Kudüs, son Haçlı savaşıyla bugün Müslümanların elinden çıktı.
Kırk günlük yoğun çatışmalardan sonra İngiliz askerleri 9 Aralık 1917''de Kudüs''e girdi. 1187''den 1917''ye kadar süren devir kapandı. 11 Aralık''ta ise General Allanby bu kutsal şehre girdi.
Ve işgal devam ediyor..
Hatırlayalım istedim.
Çünkü hatırladığımız kadar varız
Haritaları yeniden çizecek müthiş güç
00:0012/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD Ulusal İstihbarat Konseyi, "2030 yılında nasıl bir dünya" sorusuna cevap üreten bir rapor yayınladı?
Bence son derece heyecan verici, ayakları yere basan, bugünden izleyebildiğimiz güçlü eğilimleri net cümlelerle ifade eden, olabilecekler konusunda bir perspektif sunan, oldukça cesur bir rapor.
İncelerken, yıllardır aslında burada da çokça dile getirdiğimiz, ancak bazılarına "uçuk" gelen eğilimlerin raporda aynen yer aldığını gördüm.
Ne yazık ki bizim ülkemizde, sadece "birkaç yıl" sonrasına yönelik öngörüler bile "hayal" olarak niteleniyor. Oysa ayaklarının ucuna bakan bir ülkenin, toplumun, bireyin ne tür bedeller ödeyeceğini görmek için şöyle bir etrafımıza hatta kendi ülkemize bakmamız yeterli.
Şimdi söz konusu rapora dönelim:
2030 yılına kadar dünyayı değiştirecek dört büyük eğilim var: Bireysel güçlenme, gücün yayılması, demografik düzen, artan gıda ve enerji ihtiyacı...
Bireyin güçlenmesi bence dünyayı değiştirecek en önemli etken. Arap Baharı ve Tahrir ruhu ile gündemimize giren, bugün Ortadoğu''da kendini hissettiren, yarın Avrupa''nın ve Asya''nın en önemli kentlerini harekete geçirmesi beklenen, sokakların devletleri ve sistemleri değiştirdiği bir dönem başlıyor.
Yer yer "isyan çağı" olarak adlandırılan bu müthiş yeni güç, devletlerin ve kurulu düzenlerin adeta kâbusu olacak. Artık hiçbir devlet, hiçbir kurum veya örgütlü yapı, bu yeni gücün denetiminden, sorgulamasından muaf olamayacak. Sokakların sesinin yer yer öfkeye de dönüşerek, dünyayı değiştirecek en büyük dalgaya dönüşeceğine inanıyorum.
Belki de 21. Yüzyıl''ın en büyük değişikliği, devrimi bu olacak.
Gücün yayılmasına gelince.. "Dünyanın ağırlık merkezi Doğu''ya kayıyor" cümlesini herkes hatırlayacaktır. Yirmi yıldır yoğun biçimde bu tartışılıyor zaten. Son dönemlerde Türkiye''de "eksen kayması" olarak ifadesini bulan tartışma da bu büyük güç kaymasının bir parçası.
Ekonomik başkentler değişiyor, yeni siyasi başkentler oluşuyor, Atlantik merkezli güç dağılıyor. Bunlara bağlı olarak Birleşmiş Milletler''in yapısından uluslararası kurumların yeniden şekillenmesine, kaynakların ve pazarların paylaşılmasına kadar sancılı bir dönüşüm, derin bir tartışma yaşanıyor.
Dört ana eğilimden "demografik değişim" ile "gıda ve enerji ihtiyacının artması" da aslında gündelik tartışmalarımızdan. Batı''da nüfus yaşlanırken Doğu''da hızla artması, genç iş gücünün de ötesinde bazı toplumların nüfus güçlerini kaybetmeleri kendileri açısından ciddi bir tehlike. Gıda savaşlarını, gıda fiyatları üzerindeki spekülasyonları, bugün dünyadaki çatışmaların büyük çoğunluğunun enerji ve kaynak savaşı olduğunu belirtelim yeter.
Raporda en dikkat çekici tespit şu: 1750''den bu yana devam eden Batı''nın yükselişi tersine döndü. Yani Batı''nın yükselişi durdu hatta bu durgunluk gerilemeye dönüştü.
Benzer ifadeler uzunca bir zamandır fantastik hayaller olarak kabul edildi. Batı''nın gerilemesi, tarihin dönüşmesi, rüzgarın yönünü değiştirmesi, yeni ülkelerin, toplumların sahneye çıkışı, gücüne erişilemez sanılan merkezlerin kendini toparlayamaz hale gelmesi bugün artık bir gerçek.
Çin''in 2030''da ABD''yi geçeceği, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin birinci lige çıkacağı, ABD ve Avrupa''nın, Japonya ile birlikte gerileyeceği ifade ediliyor. Türkiye, Meksika, İran, Güney Afrika, Endonezya, Mısır gibi ülkelerin dünya ekonomisini hareketlendireceği, bu ülkelerin siyasi ağırlığının ciddi oranda artacağı öngörülüyor.
Sadece bu raporda değil, on yıllık, yirmi yıllık, elli yıllık başka öngörülerin hemen hepsinde aynı tespitler var. Türkiye yükselen güçler arasında ve bugünden bunu apaçık görüyoruz.
Kürt devletinin kurulması, Türkiye ve bölge için kabus senaryosu olarak nitelenmiş. Bağımsız bir Kürt devleti kurulması, bugünkü Ortadoğu''daki güç haritasını tamamen değiştirecektir, bu doğru. Ama çatışmalar yerine ortaklıklar inşa edilirse bu aynı zamanda müthiş bir güce dönüşecektir, bu da doğru...
Tarihin kırılma anları vardır. Birinci Dünya Savaşı bunlardan biridir. Savaş sonrası oluşturulan Ortadoğu-İslam kuşağındaki bütün haritalar sanaldır, gerçeklikten uzaktır. Şimdi, bu haritaların değişeceği söyleniyor.
Evet, haritalar değişecek. Nasıl ki güç haritası değişiyor, bunun bir adım sonrası coğrafi haritaların, ülkelerin değişmesidir. Ancak bu, sadece Ortadoğu için değil bütün dünya için muhtemeldir.
Patriot, fay hattı ve dünya savaşı..
00:0017/12/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi, Türkiye"ye yerleştirilen Patriot"ların "dünya savaşına yol açabileceğini" söyledi.
Oldukça abartılı, gerçeklikten uzak, İran ordusuna gaz vermeye yönelik bir açıklama. Eğer Patriot"lar bir dünya savaşına yol açacaksa; birileri de kalkıp, İran"ın yıllardır sürdürdüğü silahlanma, uzun menzilli füze çalışmaları ve nükleer çabalarının "dünya savaşı" çıkaracağını pekala söyleyebilir.
Oysa Türkiye, İran"ın nükleer çalışmalarını her devletin sahip olması gereken "doğal hak" kapsamında değerlendirdi ve bunu bütün uluslararası platformlarda cesurca dile getirdi.
Son aylarda Tahran"dan gelen benzer açıklamaların sayısı arttı. Siyasi ve askeri çevreler, Türkiye"ye, Türkiye üzerinden Batı"ya ağır sözler söylediler. Her açıklamadan sonra da "Bu sözler İran"ın resmi görüşü değil" türü düzeltmeler geldi.
Patriot meselesi Tahran için bir Suriye meselesi değildir. Rusya için de öyle.. Tahran, bu sistemlerin, yarın çıkabilecek bölgesel krizlerde İran"a karşı kullanılacağı ısrarından hiç vazgeçmedi.
Suriye meselesi, Türkiye-İran arasında ciddi kırılmaya yol açtı. İki ülkenin bölgeye ve geleceğe bakışı ciddi biçimde ayrıştı, hızla karşıt kamplara dönüşüyor. Türkiye-İran ayrışması, Doğu-Batı ayrışması ve yeniden yapılanmasının en belirgin çizgisi olarak öne çıkıyor.
Bu yüzden de, aslında Doğu-Batı çatışmasının alt unsurları olan olumsuz birçok gelişme, Türkiye-İran arasındaki krizler gibi yansıyor. Çünkü iki ülke de kendini, içinde bulunduğu ittifak ya da çevrenin cephe hattı olmaktan kurtaramadı. Aksine, her geçen gün bu yönde daha da zemini sağlamlaştırıyor.
Aslında Suriye meselesini de bir "iktidar/rejim değişikliği/özgürleşme" projesinin ötesinde Doğu-Batı çatışmasının bir uzantısı olarak görmek lazım. Bu esaslı gerçeğin dışındaki her gerekçe, elbette birçoğu meşru gerekçeler, kısmen detaydır ya da bir alt unsurdur.
6 Mayıs"ta Doğu ile Batı"nın yeni sınırları üzerine bir değerlendirme yapmış, aslında bölgesel nitelikli çatışmaların büyük çoğunluğunun bu ayrışmaya göre şekillendiğini söylemiştik: Kafkaslar, Türkiye-İran sınırı, Suriye-Irak-Doğu Akdeniz, Basra Körfezi"nden Hint Okyanusu"na açılan koridor, yeni şekillenmeye başlayan Doğu-Batı ayrışmasının sınır çizgisi oluyor. Biz buna "sınır" diyelim siz "cephe" anlayın. ABD ya da Avrupa Birliği"nin bölgeye bakışında cephe hattı Türkiye-İran sınırıdır.
Soğuk Savaş döneminde Doğu Batı sınırı Bağazlar"dı. Yeni dönemde, özellikle Avrupa"nın, Avrupa Birliği"nin sınırı Boğazlar"dan Türkiye-İran sınırına kadar Doğu"ya itildi.
Öyleyse bu sınırın Batı tarafı yeniden dizayn edilecek demektir. Bu yapılıyor olmalı ki, birçok ülkede derin değişimler, dönüşümler izleniyor. Elbette bu dönüşümleri, tamamen birilerinin dizaynı ile anlamıyoruz anlamak istemiyoruz. Bölgenin kendi içindeki değişim arzusu ile Doğu-Batı kırılmasının yol açtığı sarsıntı birbirini besliyor sanki.
Siyasi, ekonomik ve teknolojik olarak, insan gücü olarak hızla yükselen Doğu"ya da yüzümüzü döndürmek zorundayız. Bu, belki yüzyıllar sonra bir ilk olacak ama geleceğin dünyası da burada kurulacak.
Çatışmaları veya değişimi tetikleyen sadece Doğu-Batı sınırındaki değişim değil. Bölgesel düzeyde, bölgenin kendi iç düzeninde de kırılmalar yaşanıyor. Arap-Fars çizgisi İran-Irak sınırından Irak-Suriye sınırına çekildi. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı, bir Arap-Fars savaşıydı. Irak, özellikle ABD işgalinden sonra İran"ın nüfuz alanına girdi.
Şimdi Suriye üzerinde yürütülen güçler mücadelesinin, elbette birçok boyutu var ama nitelik itibariyle bölge için bir kırılmanın ürünü. Hem Arap-Fars savaşı hem de Doğu-Batı mücadelesi. Irak"ın İran nüfuz alanına girmesinden sonra Suriye"nin İran nüfuz alanından çıkarılmasının mücadelesi veriliyor.
Muhtemelen de Suriye, İran etkisinden çıkarılacak. Bu konuda ciddi bir kararlılık sergileniyor.
Bölge içi kırılma şimdilik kimlik üzerinden yürütülüyor. Mezhep kimliği en baskın yönlendirici. Güçler, kitleleri bu kimlikler üzerinden yönetiyor. Ancak kimlik çatışması, bir süre sonra kaynaklar üzerinden çatışmaya ardından da bölgesel liderlik üzerinden mücadeleye dönüşecek.
İran Genelkurmay Başkanı ya da diğer yetkililerin, "Dünya savaşı çıkar" türü sözlerini Patriot"lara bağlamaları çok da anlamlı değil. Derin, sınırsız, örtülü bir dünya savaşı zaten yaşanıyor. Bu savaşın, Patriot meselesi gibi daha onlarca göstergesini sayabiliriz.
Şüphesiz bunlardan bir kısmının altında İran"ın imzası olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Talabani sonrası Irak"a ne olacak?
00:0019/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün akşam saatlerinde Irak''tan şok edici bir haber geldi. Bağdat''tan arayan arkadaşımız, Cumhurbaşkanı Celal Talabani''nin hayatını kaybettiğini söyledi.
Tabii ki bu haberi, daha doğrusu iddiayı paylaştık. Irak gibi, işgalden henüz kurtulamayan, bunun yanısıra acımasız bir iç savaş yaşayan, Bağdat-Kuzey Irak arasında gerilimlerin devam ettiği bir ülkede, ''denge unsuru'' olarak tanımlanan Talabani''nin ölümü ciddi bir sarsıntı uyandıracaktı.
Haber, bazı Irak televizyonlarında, Lübnan hatta Çin basınında da yer aldı. Türkiye''de ise, Talabani''nin ölüp ölmediği üzerinde yoğun bir tartışma başladı. Bazıları beyin ölümü gerçekleşti derken bazıları, özellikle de Talabani çevresi sağlık durumunun iyi yönde seyrettiğini açıkladı. Irak Dışişleri Bakanlığı da benzer bir açıklama yayınladı.
Ama bazı kaynaklar hayatını kaybettiği konusunda ısrarcıydı ve ölüm haberinin uygun bir zamanlama ile açıklanacağını öne sürüyordu. Yalanlama sonrası aradığım Bağdat''taki arkadaşımız da, kendinden emin konuşuyordu.
Beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırılan, yoğun bakıma alınan, makineye bağlanan Talabani, Almanya''da 3 ay tedavi gördükten sonra Eylül ayında Irak''a dönmüştü.
Başbakan Tayyip Erdoğan da, ''durumu ciddi, sağlık yardımı teklif ettik, isterlerse Türkiye''ye getiririz'' diyordu. Ancak Irak kaynakları Almanya''ya götürülebileceğini açıkladı.
Irak Cumhurbaşkanı''nın sağlık durumu ile ilgili spekülasyonlar sanıyorum bugün netleşecektir. Ancak, kritik bir durumda olduğu kesin. ''Beyin ölümü gerçekleşti'', ''yoğun bakımda'' hatta ''hayatını kaybetti'' görüşleri dolaşımda olsa da Irak''ın resmi açıklamasını doğru kabul ediyoruz.
Talabani, son dönemde Irak''ta yükselen yeni tansiyonun düşürülmesi yönünde çaba sarfediyordu. Bağdat-Erbil arasında ''her an'' çatışma çıkacakmış görüntüsünü veren, ABD''nin ve Türkiye''nin de bir şekilde taraf olduğu yeni krizi yumuşatmak için taraflarla görüşmeler yapıyordu.
Ancak açık söylemek gerekirse bu kriz, Talabani''nin çözebileceği, üstesinden gelebileceği bir kriz değil. Böyle olsa da, onun ölümü, krizin önünü daha da açacak bir görüntü veriyor, bunu da söylemek lazım.
Farklı, kurnaz, kişisel dostlukları üzerinden siyaset yapan biri Talabani. Özellikle Irak işgalinden sonra çelişkilerle dolu, yer yer kendini yalanlayan bir siyaset yolu izledi. Türkiye açısından düşünülürse hakkında çokça şey yazılabilir. Elbette bunlar çokça tartışılacaktır.
Son dönemde, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, Nuri El Maliki''nin baskın yönetiminden o da payını aldı. Bağdat yönetiminin giderek İran''la dayanışma içine girmesi, Sünnilerden sonra Kürtlerle de hesaplaşmacı bir çizgiyi takip etmesi Talabani''yi bir anlamda devre dışı bıraktı. Hem sağlık sorunları hem de Maliki''nin tutumu yüzünden Talabani''nin Irak siyasetindeki etkisi büyük oranda azaldı.
Hastaneye kaldırılmasına sebep olan stresli durumun da bundan kaynaklandığı söyleniyor.
Peki Talabani Bağdat''la Kuzey Irak arasındaki gerilimi ortadan kaldırabilir miydi? Bence hayır. Bunu başaramayacaktı. Gerilim elbette sona erdirilebilir ama bu, Talabani''nin kişisel ya da Cumhurbaşkanlığı rolü üzerinden yürüttüğü gayretler sonucu değil, Bağdat''la Kürtler arasında Irak''ın geleceğine dair bir uzlaşma ile mümkün olacaktır. Bu ise, şu an için oldukça zor görünüyor.
Talabani''nin denge unsuru olma, arabulucu olma gayretleri elbette takdir edilmeli ama bunlar genelde başarısızlıkla sona erdi.
Türkiye''nin PKK sorunu üzerinde yaptığı çıkışlar hep inandırıcılıktan uzak oldu. Ekim 2007''de ''PKK saldırılarını bu akşamdan itibaren durduracak'' diye açıklama yapıyor aynı anda da ABD basını üzerinden Türkiye''ye şu mesajı veriyordu: ''Türkiye Irak''ın içişlerine karışırsa biz de o ülkedeki muhalif güçleri destekleriz.''
Çankaya''da terör zirvesi yapılırken hemen Türkiye''de bir televizyon kanalına bağlanıp pozisyon alıyordu. ''Türkiye''ye kedi bile teslim etmeyiz'' derken aynı anda PKK ile Türkiye arasında çözüm bulmaya girişiyordu. Başbakan''ın ABD ziyaretinin hemen öncesinde ABD''ye gidiyor ve ön alıyordu.
Talabani''nin formülleri hep gündelik, gel-gitlerle dolu oldu ve bu yüzden de başarılı olmadı. ABD Talabani üzerinden mesaj veriyordu. Talabani de ABD''nin kendi üzerinden mesaj verdiği görüntüsüne sığınıyor, buradan güç alıyordu.
Elbette ölümü Irak''ta tansiyonu artıracak. İç iktidar çatışmasını sertleştirecek. Bağdat-Erbil ilişkilerindeki krizi derinleştirecek.
O, eski tarz, Soğuk Savaş dönemi siyasetçilerinin tipik örneklerinden biri. Bu haliyle Irak''ın son siyasetçisi denebilir…
Türkiye, Irak"ı bölmek mi istiyor?
00:0021/12/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ankara-Bağdat arasındaki gerilimin Türkiye ile Kuzey Irak yönetimi arasında yakınlaşmaya dönüşmesi, Suriye konusunda Bağdat-Tahran dayanışmasının yine Kuzey Irak-Türkiye arasında ittifak ilişkisinin yolunu açması, son dönemde yaşanan en önemli bölgesel kırılmalardan biri.
ABD"li petrol şirketleri ile Barzani yönetimi arasında yapılan petrol anlaşmaları, Türkiye ile Barzani yönetimi arasındaki enerji işbirliğini geliştirmeye dönük çalışmalar, Irak merkez hükümetinin bunu savaş sebebi sayacağına yönelik açıklamaları da öyle.
Aslında bunların hepsi, bölgesel güç haritasının nasıl değiştiğine dair dikkat çekici örnekler sunuyor. Her biri, o yeni haritanın unsurlarından ya da haritanın oluşumunu tetikleyen gelişmelerden biri.
2003 yılındaki Irak işgalinden bu yana, ülkenin üçe bölünebileceği tezi çokça tartışıldı. "ABD Irak"ı bölecek, ardından sıra değer ülkelere gelecek" kanaati, Türkiye kamuoyu tarafından da paylaşıldı. Bu dönemde Ankara"nın resmi tezi, Irak"ın bütünlüğü üzerine kuruldu ve konuya olağanüstü hassasiyet gösterildi.
Bölünme için sadece Irak"ta değil bölge düzeyinde başka gelişmelerin de olması, çevresel şartların bu bölünmeyi kaldıracak ortama ulaşması gerekiyordu.
İşgal döneminde bu olmadı. Türkiye bu dönemde, Kuzey Irak"la mesafeli durup Bağdat merkezi hükümeti güçlendirme stratejisi izledi. Sadece petrol anlaşmalarında değil her konuda azami ölçüde Bağdat"a yatırım yaptı, orayı adres gösterdi.
Suriye krizi patladıktan sonra Türkiye"nin bu hassasiyeti neredeyse tamamen ortadan kalktı. Ankara-Bağdat ilişkileri gerildi, Türkiye bütün enerjisini Kuzey"de yoğunlaştırdı.
Elbette bu değişim sadece Türkiye"de değil, Kuzey Irak"ta, bölgede ve Batı başkentlerinde dikkatle izleniyor. Türkiye, nasıl bir bölge, nasıl bir Irak istiyor? Kuzey Irak"la yakınlaşması nereye kadar gidebilir, bölgenin geleceğinde nasıl bir rol oynayabilir?
Suriye krizi sadece Türkiye"nin pozisyonunu değil, bütün ülkelerin pozisyonunu değiştirdi. Fay hatları hareketlendi, sarsıntıları izliyoruz. Bu hareketlilik durulduğunda Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişki nasıl bir görüntü verecek?
Bu sorular önemli. Cevapları sadece Türkiye"nin tavır değişikliğinde değil, İran ve Irak"ın benimsediği pozisyonda da aramak gerekiyor. Tahran ile Bağdat arasında hızla güçlenen Suriye dayanışması ile Türkiye arasındaki derin ayrışma Türkiye ile Kürtlerin ortak geleceğini de şekillendirecek.
İngiliz The Economist dergisi, "Türkiye, Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi hükümetlerinin tehlikeli bir oyun oynadıkları"nı iddia ediyor ve "Türkiye"nin Kuzey Irak"la ilişkilerinde stratejik bir değişiklik yaptığını" ifade ediyor.
Oyun ne kadar tehlikeli, ne kadar oyun ne kadar bölgesel şartların da dayatması göreceğiz ama Türkiye"nin Kuzey Irak stratejisinde radikal değişikliklere gittiği ortada.
Irak"ın bölünmesi üzerine tartışmalarda bir de şu görüş dile getirilirdi: Türklerle Kürtler arasındaki ortaklık, bölgenin geleceğini şekillendirir ve olağanüstü bir enerji ortaya çıkarır… Bu son derece doğru bir tespit. Ancak hakim kanaat, bunca sorun varken bunun mümkün olamayacağı yönünde oldu.
Suriye krizinden sonra ise şu görüş çokça dile getirilir oldu: Türkiye, Kürtler ve Sünni Araplar arasında geleceğe dönük bir ortaklığın temelleri atılıyor.
Şu anki fotoğraf biraz bunu gösteriyor. 20 Nisan"da "Türk-Kürt ortaklığı mı?" başlığı altında, öncesinde de "Türk-Kürt-Sünni" formülü ile konuyu tartışmıştık.
Çünkü süreç, kim ne derse desin, Şii-Sünni ayrımının 21. Yüzyıl"ın Ortadoğu"sunun güç haritasını belirleyeceğine işaret ediyor, bölgedeki her gelişme bu ayrışmaya göre şekilleniyor. Bölge ülkelerinin aldığı yeni pozisyonların da, bölgeye dışarıdan müdahale edenlerin hesapları da, artık ortadan kalkması gereken rejimlerin durduğu yer de Şii-Sünni ayrışmasına uyarlanmış görünüyor.
Bugünün haritası böyle bir resim gösteriyor.
Hep böyle mi devam eder, Suriye sonrası kartlar yeniden mi karılır, bilemiyorum ama Irak"ta mezhep eksenli çözülme, Suriye"de mezhep eksenli çözülme bunu gösteriyor.
Bağdat"ın askeri güçleriyle K. Irak Kürt birlikleri arasındaki tansiyonu izliyoruz. Celal Talabani"nin arabuluculuk yapmaya çalıştığı son mesele de buydu. Taraflar her ne kadar tansiyonu düşürseler de gerilim devam ediyor ve bir çatışma riski var.
Şii Arap-Kürt çatışması çıkarsa, Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki yakınlaşma ilk sınavını verecektir. Oyunun ne kadar tehlikeli olacağını ancak o zaman test edebileceğiz.
Peki Türkiye-Bağdat arasındaki krizin tırmanması, Türkiye-Kuzey arasındaki yakınlaşmanın güçlenmesi, diğer faktörlerle birlikte ele alındığında Irak"ın bölünmesini hızlandırır mı? Türkiye bir şekilde bölünmeye yatırım yapmış görünür mü?
Bunların sorgulanması lazım. Nuri el Maliki yönetiminin Sünnileri ve Kürtleri dışlayıcı politikaları bölünme riskini oldukça artırdı. İktidarda kaldıkları süre içinde de bu ayrışmadan geri adım atmayacaklar.
Bu durum, aynı dönemde Türkiye ile Kürtler arasındaki yakınlaşmayı devam ettirecek gibi. Peki ne çıkacak ortaya?
"Türk-Kürt-Sünni" mi?
Türk-Kürt ortaklığı elbette bölgenin güç haritasını değiştirecek bir enerji barındırıyor. Ama artık dış müdahaleler değil, bölge için pozisyonlar bölünmeyi ve ayrışmayı besliyor. Bir tarafta güç birliği diğer tarafta ayrışma ve çatışma demek.
Çok yönlü sorgulama gerektiren, uzun tartışmaları hak eden bir konu bu.
Mavi Marmara karartması mı?
00:0024/12/2012, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mavi Marmara davası, "siyasi yönü" ağır basan bir davadır. Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyrinden, bölgesel konjonktürden, "batılı" arabulucuların çabalarından etkilenecektir.
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilim sadece Mavi Marmara baskını olsaydı, belki de bu dava açılmayacaktı, krizin üstesinden bir şekilde gelinecekti. Ancak Ankara"nın bölgeye bakışı ile İsrail"in durduğu yer arasındaki açı bu kadar genişleyince ilişkiler gerildi ve iki ülke de ellerindeki kartları etkin biçimde kullanma yolunu seçti.
Yakın gelecekte ikili ilişkilerde radikal değişiklikler olur mu? 1997"den bu yana zayıflayan ilişkileri yeniden güçlendirme yoluna gidilir mi? Özellikle Suriye sonrası bir yumuşama yaşanır mı?
Bilemiyoruz. Bekleyip göreceğiz.
Şu an için bizi, davanın hukuki boyutu daha çok ilgilendiriyor. Mavi Marmara gemisine bir saldırı yapılmış, vatandaşlarımız şehit edilmiştir. Özür, tazminat ve uluslararası yaptırım dışında iç hukuk açısından yapılabilecekler değerlendirilip, operasyona katılan İsrail askerleri ve operasyondan sorumlu olanlar hakkında dava açılmıştır.
Dava ile birlikte İsrail"in nüfuz casusları harekete geçti, etkin olabildikleri her alanda Türkiye karşıtı kampanya yürütmeye başladı. Gerçi bu kampanyanın, 2003 yılından beri etkin olduğunu, bu ülkenin siyasi liderleri için ağır ithamlarla dolu dosyalar servis ettiklerini hatırlatalım.
Kampanyanın amacı davayı sulandırmak, mümkün olursa üstünü örtmek. Dava çerçevesinde yürütülen adli soruşturmaya katılan, bilgi aktaran her bireyi hatta kurumu anti-semitik kampanya yürütmekle suçlamak hemen her zaman başvurulan en etkin karşı kampanyadır ve oldukça da etkili olur. Yine aynısı yapılıyor.
Gazze"ye yönelik kıyımı da, İsrail istihbaratının Dubai"de AB ülkelerinin pasaportunu kullanarak suikast yapmasını da, füzelerle Filistinli liderleri öldürmesini de eleştirseniz aynı suçlamaya maruz bırakılırsınız. Hemen Türkiye, İsrail ve ABD"deki çevreler harekete geçer, o kişi, kurum ya da çevre için anti-semitik kampanyaları başlatılır ve o kaynaklar susturulur.
Mesela, kişisel olarak, Mavi Marmara saldırısı olduğu gece, İskenderun"da yapılan "PKK" saldırısının İsrail bağlantısına ilişkin güçlü şüpheler taşıyorum. Bunu söylediğiniz an, benzer bir suçlamaya maruz bırakılırsınız.
Mesela, Mavi Marmara davası ile ilgili soruşturma kapsamında güvenlik birimleri delil toplaması, o saldırıya katıldığı, en azından, tanık ifadeleriyle kesinleşen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kişilerle ilgili haber yapılması müthiş bir anti-semitizm kampanyasına maruz kalmak demektir.
Oysa ortada adli bir soruşturma vardır. Her hangi bir Türk vatandaşı, işlediği suçtan nasıl soruşturuluyorsa, dini inancı ve etnik düşüncesine bakılmaksızın, bu ülkenin kanunlarına tabi herkes işlediği suç varsa soruşturma kapsamındadır ve öyle de olmalıdır.
Öyleyse, içeride ve dışarıda bazı çevrelerin böyle bir kampanya yürütme, kendine yakın yayın organları üzerinden bunu servis etme amacı nedir? Elbette bir koruma kalkanı oluşturma, soruşturmayı sulandırma, bir tür "imtiyazlı alan" oluşturma telaşıdır.
Dışişleri Bakanlığı, benzer bir kampanya için önceki gün açıklama yayınladı. Elbette, yaygınlaştırılan bir sulandırma operasyonuna karşı haklı bir açıklama bu. Ancak açıklamanın, dava ile ilgili soruşturma sürecini zayıflatacağı, soruşturmayı yürütenlerin ellerini güçlendirmeyeceği endişesini taşıdığımı belirteyim.
Açıklamaya gerekçe teşkil eden yayınlara bakınca hiç şaşırmadım. Yıllardır, bu ülkenin Başbakanı"na, Dışişleri Bakanı"na, güvenlik birimlerinin tepesindeki isimlere, yazar-çizerlere karşı kirli kampanya yürütmekle tanınan çevreler bunlar.
ABD basınına bu kişilerle ilgili utanç verici yazılar sipariş eden, Türkiye"de kelle avcılığı yapan çevreler. 2003 yılından bu yana, Türkiye"nin iç siyasetini dizayn etmeye dönük operasyonların yürütüldüğü merkezler. Yukarıda sözünü ettiğim kişi ve çevrelerle ilgili yayınları, ithamları, hakaretleri, iftiraları hatta tehdit ve şantajları elimizin altında duruyor.
Mavi Marmara baskınına, esir alınan kişilerin sorgulamasına katılanlar ebette bu davanın sanıkları tarafında yer alacaktır. Başka türlü bir davadan söz edemezsiniz. Birkaç tanık ifadesi verelim:
Tanıklardan biri: Aşdot limanına götürülmeden geminin güvertesinde uzun bir süre bekletildik. Orada bir askerle diyaloğa girdik. Bana "Şişli"de oturduğunu, kısa bir süre önce askerlik yapmak için İsrail"e geldiğini tekrar İstanbul"a döneceğini" söyledi. Aşdot"a götürüldükten sonra sorgumuza katılan askerlerden ikisini Taksim Meydanı"nda gördüm.
Bir başka tanık: Özgürlük Filosu"na İzmir"den katıldım. Açılan ateşle omuzumdan yaralandım. İsrail"de beni sorgulayan askerler arasında İzmirli bir asker vardı. Kendisine konuşmak için haber gönderdim ancak hiçbir şekilde bu isteğime olumlu yanıt vermedi.
Şimdi bu kişilerin dava kapsamında ifadesinin alınmasından daha doğal ne olabilir? Bundan neden rahatsızlık duyulur? Davayı sabote etmek isteyen İsrail uzantılı çevreler ve nüfuz casuslarının kullandığı kışkırtıcı dil sadece ve sadece bu davayı sabote etmeye dönüktür.
Eğer biz, kampanyadan ürküyorsak, bu kişilerden ifade alamıyorsak, o zaman davayı da ka-patalım gitsin. Başka türlü bir davadan söz etmek mümkün olmayacak çünkü.
İçeride ve dışarıda, bir karartma operasyonu görüntüsü hissediliyor. Umarım yanılıyorumdur…
Milyar dolarlık yazılar
00:0026/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''ye, özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ak Parti iktidarına karşı yayınladığı etkin, hırçın, saldırgan yazılarıyla ve yürüttüğü kampanyalarla bilinen The Washington Times gazetesi, unutmaya yüz tuttuğumuz yayınlarına yeniden başladı.
2003''te başlayıp 2005-6''larda zirveye çıkan, bir siyasi lidere yönelik eleştirilerin ötesinde kampanyalara dönüşen, mutlaka ve mutlaka Türkiye''nin iç politikasında bir gerilime ayarlı olan ya da Türkiye''nin bölge ile ilişkilerindeki bir rahatsızlığı ele veren yayınlardan söz ediyorum.
Darbe senaryoları çıkarıp bunları Türkiye''de tartıştıran, iç savaş tezgahları ile korku yayan, neocon-İsrail aşırı sağı bağlantılı gizli gündemlere ayarlı bu tür yayınlar, o gazetenin dezenformasyon amaçlı kullanıldığına, bir tür operasyon üssü olarak kullanıldığına dair güçlü bir kanaat oluşturdu.
Ne zaman Türkiye ile ilgili ağır ithamlara başlasalar bu ülkede bir kriz patlıyor ya da bazı senaryolar devreye sokuluyor. Bunların bir kısmı Türkiye''ye çok zarar verdi. Bazıları ise başarısızlıkla sonuçlandı.
Darbe senaryoları doğru çıktı. Sonradan öğrendik ki; 2003 yılından bu yana devam eden çalışmalar büyük oranda ABD''de bazı çevreler tarafından yürütülüyor. Türkiye ile ABD''deki o çevreler arasında güçlü para ilişkilerine kadar uzanan bir tür darbe ortaklığı var.
2005 yılında ''İslamcı Türkiye''ye hayır'', ''Türkiye İslamofaşist bir ülkeye dönüşüyor'' kampanyaları ABD''yi bile etkilemiş, dönemin ABD Başkanı George Bush''a; ''ABD İslamofaşist tehdit altında'' açıklaması yaptırmışlardı.
Kampanya uzun süre devam etti. Aynı dönemde Türkiye''ye karşı öyle ithamlar, hakaretler, tehditler yapıldı ki, her kampanya ile içerideki asker-bürokrasi-sermaye çevreleri harekete geçiriliyor, ''Türkiye''yi kurtarma'' çalışmaları yapılıyordu.
Kampanya önemli ölçüde Türkiye kökenli kalemler ABD medyasına taşınarak yürütülüyordu. Öyle ki, maaşa bağlanan üç beş kalem, en etkin yayın organlarında Türkiye hakkında yargılarda bulunuyor, korku senaryoları çiziyor, bu ülkeye ayar vermeye yelteniyordu.
Nerede o kalemler, merak ediyorum. Uzun süredir sesleri çıkmıyor. Türk-Kürt savaşı tezgahları da, darbe çağrıları da sonuçsuz kaldığı için, kendilerine iş siparişi verilmiyor sanırım.
Aynı gazete, bugünlerde yeniden benzer yayınlara başladı. Erdoğan''ı Osmanlı padişahlarıyla kıyaslayan bir yazı yayınladı. Yazının Türkiye kökenli birinin elinden çıktığı belli. Yoksa yeni senaryolar mı var? Yeniden ihaleler mi dağıtılıyor?
Benzer yayınların yapıldığı her dönemi içeride birileri derin huzursuzluk duyuyor demektir. Çünkü hep böyle oldu. Müthiş bir dayanışmadır bu. Ya da bölgede birilerini rahatsız eden şeyler mi var, demeliyim.
İsterseniz biraz buraya bakalım.
Son günlerde Irak''ta; Erbil ile Bağdat arasında ciddi bir gerilim yaşanıyor. Hatta Cumhurbaşkanı Celal Talabani''yi stresten komaya sokacak kadar ağır bir bunalım bu.
İki taraf da ordularını Kerkük çevresine yığmış her an savaşa hazırmış görüntüsü veriyor. Krizin temelinde Irak''ın geleceği var. Kuzey Irak''ın Bağdat''tan kopuşunu engelleme telaşı..
Ancak krizin daha ateşli ve kısa vadeli sebebi elbette petrol.
ABD''nin Exxon Mobil şirketi, K. Irak yönetimi ile dev petrol anlaşmaları yaptı. Başka petrol şirketleri de benzer anlaşmalar yapıyor. Bağdat, kendi onayı olmadan bu anlaşmanın uygulanamayacağını söylüyor. K. Irak''ın petrol şirketleriyle elli civarında anlaşma imzaladığı söyleniyor.
Aynı dönemde Exxon Basra bölgesinden çekildi. Basra''nın petrol kaynaklarını Çinlilerin işleteceği söyleniyor. Muhtemelen Kuzey''deki anlaşmaya misilleme olarak Bağdat yönetimi bu şirketi Basra''dan çıkardı.
On milyarlarca dolarlık bir piyasadan söz ediyoruz. Bu miktar sadece Erbil-Bağdat çatışmasına değil, işgallere bile gerekçe yapılacak kadar büyük.
Türkiye, son dönemde K. Irak''la oldukça yakın. Exxon Mobil''in yaptığı gibi, güçlü enerji anlaşmaları için pazarlıklar yapılıyor. Bu da Bağdat''ı çılgına çeviriyor.
Petrol üzerinden güç haritalarında ciddi değişim yaşanacak gibi. Ankara''nın tavrı ''radikal'' bir değişiklik olarak tanımlanırken Bağdat; şu üç şarttan biri gerçekleşirse Kürtlerle savaş çıkacağını açıkladı:
Exxon Mobil, anlaşma gereği Kerkük-Musul civarında çalışmalara başlarsa, Kürt birlikleri ilk ateş açan olursa ya da şu anki pozisyonlarını daha ileri götürürse…
Tam bu dönemde, Türkiye-Kuzey Irak arasında enerji pazarlıkları yapılırken, aynı gazetenin iç siyasi atmosferden hareketle benzer yayınlara tekrar başlaması ne anlama geliyor?
Daha önce, içeriye yönelik senaryoların bölgesel gelişmelerden bağımsız olmadığına tanık olduk. Irak ve K. Irak''taki gelişmelere göre yayınlar yapıldığını, buralarda çıkarları olan çevrelerin söz konusu gazeteyi kullandığını iyi biliyoruz.
Bu sefer de, enerji lobisi üzerinden bir kampanya başlatılıyor olmasın!
Exxon Mobil''in Basra''da vazgeçtiği miktarın elli milyar dolar civarında olduğunu, Kerkük-Musul çevresindeki kaynakların piyasasının bundan çok daha büyük olduğunu, yüz milyarlarca dolarlık bir piyasadan söz edildiğini düşünürsek durum netleşir.
Kavga sertleşecek gibi. Bekleyip görelim…
Başbakan, Barzani"ye bağımsızlık sözü verdi mi?
00:0028/12/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak"taki bazı gazetelerden Türk basınına, Cengiz Çandar"dan Ertuğrul Özkök"e kadar bir iddiadır ortalıkta dolaşıyor: Başbakan Tayyip Erdoğan, eğer Irak birlikleri Kuzey Irak"a girmeye kalkar, bu yönde bir saldırı gerçekleşirse Kürtleri koruyacağına dair söz vermiş.
İddianın kaynağı ise, Lübnan"da yayın yapan Daily Star yazarı David Hirst..
İddiayı doğru kabul edenler şu soruyu soruyor: Bu söz verilmişse, Erbil-Bağdat arasındaki bir savaşa Türkiye de katılacak demektir.
Yani, Suriye krizinden sonra, Irak"ta başlayabilecek bir iç savaşa doğrudan gireceğiz.
Her ne kadar, "tartışmalı" bölgelerde güvenliğin sağlanması yönünde, Bağdat ile Erbil arasında uzlaşma haberleri gelse de, ortada çok ciddi bir gerilim var. Suriye"deki rejim-muhalefet çatışmasından daha büyük ve bölgesel etkileri olabilecek bir kriz bu.
Çünkü hem etnik hem mezhep kimliği ile bağlantılı. Ama temelde bütün bölgeyi ateşe atabilecek büyüklükte bir petrol-enerji kavgası. Sadece Erbil-Bağdat arasında bir çatışmayla sınırlı olsa bile, Irak"ın geleceğini dinamitleyecek bir tehlikeyi barındırıyor çünkü.
Ama durum o kadar dar bir alanı ilgilendirmiyor. Kuzey"le Bağdat arasında petrol gelirlerinin nasıl paylaşılacağı meselesinden ziyade, Kuzey"in petrol kaynaklarının kimler tarafından nasıl paylaşılacağı sorunu var ortada.
Yeni keşfedilen dev kaynaklardan kimler ne kadar pay alacak? ABD"nin Exxon Mobil şirketi başta olmak üzere, Türkiye"deki petrol şirketlerine, Fransızlara, İngilizlere ne kadar pay düşecek.
Musul"un yeni keşfedilen rezervlerinin büyüklüğüne bakılırsa, bırakın Erbil-Bağdat çatışmasını, Batılı ülkeler de bölge ülkeleri de bu savaşın içine girer. Maliki"den ve Kürtlerden daha büyük bir pasta çünkü bu.
Böyle bir durumda, Türkiye"nin yeri; her alanda Türkiye karşısına dikilen, Ankara"nın bölgeye yönelik her duruşuna tavır alan ve bunu çatışmacı bir dille ifade eden Nuri El Maliki"nin yanı olmayacaktır.
Bölgedeki bugünkü kamplaşma şekli bunu gösteriyor. K. Irak ile yürütülen enerji pazarlıkları ve son yıllarda kendini gösteren yakınlaşma Türkiye"nin Kuzey"e yakın duracağını gösteriyor.
Bunu anlamayacak bir durum yok.
Ancak bu destek, Irak"ın bölünmesini hızlandırır mı? Irak zaten kendi içinde hızla bölünüyor ve şu anki kriz, işgal döneminde bile yaşanmadı.
Irak"ın bölünmesi dışında böyle bir destek görüntüsü yadırganacak bir şey değil. Ama bölünme, petrolden daha önemli sonuçlar doğuracak. Bölgesel güç haritasını da, fiziki haritayı da değiştirecek bir durum çıkıyor ortaya.
Hemen söyleyelim: Suriye meselesi çözülmeden, sonuçlanmadan bu yönde hiçbir ciddi gelişme olmaz.
İddia bu kadar değil. Başbakan"ın; Mesud Barzani yönetimine, "bağımsız devlet kurma sözü verdiği" öne sürülüyor. Asıl tartışma konusu da bu.
Öncelikle Türkiye"nin hiçbir şekilde böyle bir söz verme lüksü yok. Başbakan"ın böyle bir söz verdiği iddiasına inanmak, Türkiye"nin kendine ve bölgeye bakışını anlamamak ya da görmek istememekle mümkün.
Arap Baharı"nın, Suriye"deki değişimin, son olarak Irak"taki "kimlik motifli" petrol kavgasının çok şeyi hareketlendireceği ortada. Kürt devleti tartışması, 1991"den beri "çevresel şartların olgunlaşması"nı bekledi. Daha uzun zaman bekleyecek gibi.
Çünkü şu anda da, yakın gelecekte de "çevresel şartlar" kolayca olgunlaşabilecek gibi görünmüyor.
Benzer çevreler, Maliki"ye yakın çevrelerin de "bağımsız Kürt Devleti"ne "evet" diyebileceğini iddia ediyor. İki iddianın aynı zamanda dile getirilmesi dikkat çekici.
Barzani"ye bağımsızlık sözü verilmesi, şu an için, bugünkü bölgesel haritaya göre pek mümkün görünmüyor. Bırakalım çevremizdeki etkilerini, bunun; Türkiye"nin içinde yol açacağı sarsıntıları kimse öngöremez.
Ancak, İran aksı ile Türkiye arasındaki ayrışmanın giderek belirginleştiğini, bunun çevresel şartları değiştirdiğini görüyoruz. Bu değişimin, "Barzani"ye bağımsızlık" gibi dar ölçekte değil, bölgesel kutuplaşma şeklinde olduğunu bilmek lazım. Bu kutuplaşmada Türklerle Kürtler aynı cephede yer alıyor.
Bağımsızlıktan ziyade yakınlaşma, ortak alanları genişletme eğilimi var.
Değişiklik bu.
Başbakan"ın; Erbil-Bağdat savaşında Barzani"ye destek sözü burada anlamlı olabilir. Ancak "bağımsızlık" sözü hiçbir yere oturmuyor. Böyle bir sözü gerektirecek ortam bile yokken bu iddia neden ortaya atıldı?
Başlayan petrol savaşı o kadar büyük ki, ortalıkta daha ne senaryolar dolaşacak. Bekleyin, göreceksiniz…
Petrol pazarlığından beslenen bölgesel projeksiyon tartışmaları Kim Bunlar
.Yeni MİT krizi mi?
00:002/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye tarafından düşürülen Türk savaş uçağına ilişkin siyasi süreç zaten yıpratıcıydı. Türkiye iç kamuoyu, bilinmezlikler üzerinden ciddi bir sorgulama, tereddüt yaşadı. Türkiye, Rusya ve ABD"de bazı çevreler arasında karşılıklı iddialar havada uçuştu.
İç savaş yaşayan Suriye"nin bir uçağımızı Akdeniz üzerinde düşürmesi, nerede ve ne ile düşürdüğüne ilişkin iddialar, Ankara"nın çok sert tutumunun yerini derin bir sessizliğe bırakması, tartışmaların bir anda kesilmesi konularında kamuoyu yeterince ikna olmuş değil. Tartışma bitti sadece.
Ancak, saldırıyla ilgili iç soruşturma, daha doğrusu olayın hukuki boyutuna ilişkin gelişmeler, benzer bir kriz mi çıkıyor, birileri bu olay üzerinden bir hesaplaşmaya mı gidiyor izlenimi oluşturdu. Neden mi?
Şehit pilotlarının aileleri tarafından açılan soruşturma üzerine Malatya Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, kapsamlı bir çalışma başlattı. Genelkurmay Başkanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı"ndan bilgiler istedi.
İşin tuhafı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan isminin bu olayda da öne çıkması oldu.
Ailelerin başvurusu, savcılığın soruşturma açması, Genelkurmay Başkanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı"nın konunun muhatapları olması son derece normal. Hukuki bir süreç ve bu sürecin muhatapları elbette bu kurumlar ve başında bulunan kişiler olacaktır.
Dün Türkiye"yi hareketlendiren haber ne soruşturma ne de bu kurumların ismi oldu. Heyecan yaratan şey; Hakan Fidan"ın isminin soruşturmada geçmesiydi. Hatta, savcılığın Fidan için Başbakanlık"tan izin isteyeceği bile öne sürüldü.
Belki savcının elinde böyle bir izin talebine ilişkin bilgi-belge vardır, bilmiyoruz. Uçağın düşürülmesi, görev alanı ve MİT ile bağlantısı arasında bir bağlantı en azından şu an için bilinmiyor.
Peki neden ortam hareketlendi? Herkesin bildiği, Türkiye"ye gergin günler yaşatan, MİT Müsteşarı"nın ifadeye çağrılması hatta tutuklanmasının gündeme gelmesine ilişkin gelişmelerin hala hafızalarda taze olması...
Bu ülkenin Başbakanı"na "O zaman beni de alın" mealinde sözler sarf ettirecek ölçüde, adli bir soruşturmanın siyasi linç ölçüsüne çıkarılmasına ilişkin örnek yeniden yaşanır mı endişesi, inanıyorum dün bu haberi okuyan herkesin aklına gelmiştir.
Oslo görüşmelerinin sızdırılması, KCK operasyonlarındaki sorgularla elde edilen bilgiler, savcıları bu noktaya getirmiş, olay bir iktidar hesaplaşması gibi algılanmıştı.
Birkaç gündür İmralı ile görüşmeler tartışılıyor. Başbakan"ın "görüşülüyor" açıklamasından sonra Yalçın Akdoğan"ın daha detay bilgiler verdiği, "Kürt meselesinin değil terörün sona erdirilmesinin konuşulduğunu" söylediği, KCK çevrelerinin "rahatsızız" şeklinde açıklama yaptığı bir dönemde, Hakan Fidan isminin, bu sefer başka bir soruşturma üzerinden öne çıkması dikkat çekici.
Göreve gelir gelmez, Ehud Barak"tan diğer yöneticilere kadar, İsrail"in ağır ithamlarda bulunduğu Fidan ismini hemen her soruşturmada göreceğiz galiba.
Bir iddiam yok. Zamanlama dikkat çekici sadece..
.
|
| Bugün 835 ziyaretçi (933 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|