 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.
Skandal anlaşma
00:005/06/1999, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yugoslavya Devlet Başkanı Miloseviç ve önde gelen Sırp liderlerin Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından savaş suçlusu ilan edilmesi ve haklarında tutuklama kararı çıkarması ABD''de memnuniyetle karşılanırken Rusya ve Avrupa''da tedirginlik yaratmıştı. Karara karşı olanların gerekçesi, suçlamanın Kosova konusunda olası bir barışı baltalayacağı ve müzakere kapısını kapatacağı yönündeydi. Karardan bir hafta sonra Rusya ve AB Sırplar''la anlaşmaya vardı. Avrupa''nın Savaş suçlusu ve hakkında tutuklama emri bulunan Miloseviç''le anlaşması ancak bir skandal olarak nitelenebilir ve meşruluğu tartışılabilir. Ancak Kosova konusundaki gelişmeleri insani boyuttan uzaklaştırıp stratejik bir hesaplaşmaya, daha doğrusu asıl anlamına döndürüsek bunun o kadar da garipsenmemesi gerektiği ortaya çıkar.
Avrupa''nın iki önemli atağı
Avrupa Birliği bu hafta çok önemli iki adım attı. Biri Köln''de yapılan AB Zirvesi''nde alınan kararlar, diğeri Miloseviç''le yapılan anlaşma. Bu iki adım da Amerika açısından hiç de hoşlanılacak bir durum değil ve Avrupa-Amerika çekişmesinin geldiği boyutları gözler önüne seriyor. Geçen hafta Fransa ile Almanya''nın aralarında anlaştığı, Köln''deki zirvede de resmileşen Avrupa Savunma Kimliği, Avrupa''nın önümüzdeki yüzyılda Amerika''dan sonra ikinci bir süper güç olma hesapları açısından çok ciddi bir adım. Başını Almanya ve Fransa''nın çektiği bu gelişme Avrupa güvenliği üzerinde NATO''nun, dolayısıyla Amerika''nın rolünü azaltmayı, kriz noktalarına anında müdahale edebilecek bir Avrupa gücü oluşturmayı hedefliyor. Artık Avrupa, daha doğrusu Almanya ve Fransa Amerikan koruyuculuğuna ihtiyaç duymuyor. Avrupa gücünün yetkileri ve sınırları henüz tam olarak netleşmiş değil. Ancak bu gücün NATO ile yetki çatışması yaşayacağı bir gerçek. NATO''nun 50 kuruluş yılı nedeniyle Washington''da yapılan toplantılarda ve Köln Zirvesi''nde de görüydüğü gibi Avrupa savunmasının karar mekanizmalarında tercihini Amerika''dan yana koyan Türkiye''ye yer verilmiyor. Washington''daki zirvede Amerika''nın baskısıyla Türkiye''nin dışlanması ertelenmişti.
Almanya''nın ikinci zaferi
Miloseviç''le yapılan anlaşma başından beri Amerika''nın Kosova''ya müdahalesine karşı çıkan ve bugüne kadar Yugoslavya''ya yönelik kara saldırısını engelleyen Almanya''nın ABD''ye karşı kazandığı ikinci zafer. Rusya ve Avrupa Birliği anlaşmayı Kosova sorununa bir çözüm ve zafer olarak sunarken ABD anlaşmanın havada kalacağının işaretlerini veriyor. Avrupa-Rusya ve Sırplar arasında bir danışıklı dövüş özelliği gösteren gelişmeye ABD''nin tedirginliği gizlenmiyor. Anlaşmada Sırplar''ın 48 saatte Kosova''dan çekilmesi öngörülüyor. Amerika, Kosova''dan çekilmesi için Sırplar''a 10 hafta süre tanımaya hazırlanıyor. Bu krizin daha uzun süre devam edeceğini gösteriyor. Anlaşma, çekilmeyle beraber NATO operasyonlarının durdurulmasını öngörüyor. ABD ise operasyonların durmasının şimdilik sözkonusu olmadığını açıkladı.
Avrupa-Rusya''nın geleceği
Anlaşmada yer alan çok önemli bir madde daha var: BM şemsiyesi altında uluslararası bir gücün devreye girmesi... Kosova müdahalesinin en önemli özelliği, NATO''nun uluslararası boyutta bir askeri güç, bir dünya jandarması olmasına yönelik ABD planının uygulanmasının bir başlangıcı olması ve BM''nin devreden çıkarılmasıydı. Başından beri Sırplar''ın, Rusya''nın ve Avrupa''nın sancısı da buradan kaynaklanıyor. Rahatsızlık BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından da bizzat dile getirilmişti. Buraya kadar anlatılanlardan yola çıkınca, Avrupa''nın Sırplar''la anlaşması Amerika''nın stratejik hesaplarına büyük bir darbe niteliği taşıyor. Kosova''da ne tür bir sona ulaşılacağını bu tartışmaların sonucu belirleyecek. Ya anlaşma yoluna gidilecek ve Avrupa''nın dediği olmuş olacak ya da Miloseviç ekibi tasfiye edilip Yugoslavya Federasyonu parçalanacak ve ABD galip gelecek. Sonuç Rusya ile Avrupa''nın ortak geleceği üzerinde de önemli sonuçlar doğuracak. ABD başarılı olursa Avrupa ile Rusya arasında bir tampon bölge oluşacak ve Almanya ile Fransa dizginlenecek. Aksi olursa Rusya da Avrupa Birliği''ne dahil olacak ve önümüzdeki yüzyılda bir Avrupa süper gücü göreceğiz. Bu arada, ABD''nin Balkanlar üzerindeki hegemonyasını engellemeye çalışan Almanya Sırbistan dahil, Balkan ülkelerine AB''ye alınma sözü bile verdi. Bu ABD''nin Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti''nun NATO''ya almasına verilen bir cevaptı.
.Türkiye"siz Ortadoğu barışı
00:0016/07/1999, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ehud Barak''ın İsrail Başbakanı olmasının üzerinden daha bir ay bile geçmeden sadece Türk-İsrail ilişkilerinde değil, Ortadoğu''daki barış sürecinde de köklü değişimleri haber veren gelişmelere şahit oluyoruz. Türkiye ile İsrail arasında kurulan ''stratejik eksen'' Barak''ın izlediği politikalara paralel olarak ciddi biçimde tartışmaya açıldı. Ortadoğu''ya yeni bir biçim vermeyi amaçlayan bu anlaşmalar, Netanyahu için en güçlü destek olmuştu. Netanyahu ve Türkiye''de devletten ziyade belirli çevrelerin şiddetle savunduğu bu ''eksen'', Barak''ın tasarladığı Ortadoğu barışı formülüne ne kadar uyuyor?
Cumhurbaşkanı Demirel''in İsrail ziyareti çok önceleri planlanmasına rağmen, İsrail Başbakanı''nın Demirel''le ancak 15 dakika görüşmesi, ABD gezisinin Demirel''in ziyaretiyle çakışması soru işaretlerine yolaçıyor. İsrail ile Suriye arasındaki yakınlaşma, resmi ağızlar tarafından yalanlansa bile Türkiye''nin Ortadoğu ile ilişkilerini derinden etkileyecek. Bütün hesaplarını İsrail üzerine yapan, Müslüman ülkelerin şiddetli tepkisini ciddiye almayan Ankara, şimdi İsrail''in Suriye, Filistin, Lübnan ve diğer Müslüman ülkelerle yakınlaşmaya dayanan bir politikayı uygulamaya sokması karşısında şaşkın.
Barak''ın formülünde Türkiye yok
Barak''ın kafasındaki Ortadoğu barışı formülünde Türkiye yer almıyor. Bu formülde, Filistin, Lübnan ve Suriye''den başlayarak Kuzey Afrika ülkelerini de içine alan bir ortadoğu barışı düşüncesi var. İsrail Başbakanı''nın her şeyin planlanacağı Amerika ziyaretinden sonra Fas''a gidecek olması, bu yeni süreçte Türkiye''nin yerini Mısır''ın alması Türkiye''nin dışarıda kalacağının işaretlerini veriyor. Türkiye''yi Müslüman ülkelerle ilişkiler konusunda bir sıçrama tahtası olarak kullanan İsrail, artık böyle bir misyona ihtiyaç duymuyor.
Türkiye''nin yerine Mısır
Türk-İsrail ekseninde Türkiye''den önce Mısır vardı. Mısır''la pazarlıklar sonuç vermeyince yerine Türkiye geçirildi. Bölgeyi yeniden dizayn etme amacı taşıyan ve küresel etkileri olacak olan bu süreçte taşlar yeniden oynuyor ve Mısır ilk baştakı rolüne dönüyor. Bunun sebebi, Suriye ve İran tehdidinin ortadan kalkması. Suriye ile barış yapılıyor. İran''a ambargo kaldırıldı. Libya Batı ile anlaştı ve yeniden Ortadoğu''ya döndü. Sudan ise İngiltere ile diyalogları yeniden kurdu. Türkiye ise İran, Suriye ve Arap ülkelerinin tepkilerini göğüslemekle kaldı. Avrupa ile zaten ilişkiler koptu. Amerika ile Kıbrıs ve Kuzey Irak''ta çok ciddi krizler yaşanacak. Türkiye başından beri Batı''nın Kuzey Irak''la ilgili planlarının önündeki en büyük engel. Eğer bu yeni süreç başarılı olursa, Türkiye Kuzey Irak''ta hiç istemediği bir durumla karşı karşıya kalacak ve yanında sadece Saddam yönetimini bulabilecek. Saddam''a bakışı belli olan bugünkü hükümet bu plan için biçilmiş kaftan. Üstelik Saddam yönetimini isteyen hiç bir Ortadoğu ülkesi de kalmadı.
Plan yürüyor, tartışılan Türkiye
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin mimarları gelip Türkiye''yi bu halden kurtarsınlar bakalım. Türk-İsrail ekseni ilk başlarda iyi işlemişti. Yeni bir bölge tasarımıydı. Ancak Türkiye adına bu planı yürütenler Türkiye''nin konumunu iyi belirlemediler. Artık ne İsrail''de Netanyahu var ne de bu işin Türkiye''deki mimarları. Herkes yaptığı ile kaldı. Avrupa yok. İslam dünyası yok. Yakında Kıbrıs ve Kuzey Irak krizi patlayınca Amerika da olmayabilir. Ortadoğu''yu Kafkaslar ve Orta Asya''ya kadar genişletme planı yürüyor. Tartışılan plan değil, Türkiye''nin durumu.
Ankara-Tahran krizi: Neden şimdi?
00:0027/07/1999, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran''dan Fas''a kadar Ortadoğu ve Kuzey Afrika''da İsrail merkezli baş döndürücü bir barış trafiği yaşanıyor. Bu yeni süreç, bölge barışının temelinin İsrail-Filistin merkezinden bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika''yı içine alan daha kapsamlı bir sürece kaydığını gösteriyor. Gelişmeler, İsrail-Filistin sorununun çözülmesi ve İsrail-Suriye düşmanlığının sona erdirilmesinin çok ötesinde uzun vadeli hesapların yapıldığının ipuçlarını veriyor. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel''in İsrail ziyaretinden sonra Mısır''a gitmesi ve bu yoğun diplomaside yer almaya çalışması, Ortadoğu''nun yeniden şekillendirilme çalışmalarının hızlandığı bir dönemde Türkiye''nin sürece bir yerden eklemlenmeye çalıştığı hissini veriyor. Bölgede taşların yerinden oynadığı bir günde Türkiye''nin İran''la derin bir kriz yaşyıyor olması bir rastlantı olabilir mi?
Ankara ve Tahran can alıcı noktalardan vuruyor
Başbakan Bülent Ecevit''in Tahran''daki öğrenci olayları devam ederken, "İran halkını bu çağdışı rejime bu kadar tahammül etmesi beklenemez" şeklindeki açıklaması İran''ı derinden etkiledi. İran''ın Türkiye''nin Piranşehir''de bir askeri kampı bombaladığını, daha sonra da Türk askerlerinin sınırı geçtiğini ve çatışma yaşandığını iddia etmesi ve iki Türk askerinin hala İran''da tutulması Türkiye ile İran arasında küçümsenmeyecek bir krizin başlangı olabilir. Tahran''ın Türkiye''ye yönelttiği suçlamalar komşu iki ülke arasında yaşanması muhtemel gerginliklerin boyutunu aşıyor. Öğrenci olaylarının doğrudan Türkiye ve ABD destekli olduğunu iddia eden Tahran, Türkiye''nin İran Azerbaycanı''na yönelik hesaplar içinde olduğunu, tutuklu bulunan 13 Mossad casusunun Türkiye üzerinde İsrail''e bilgi aktardığını iddia ediyor. Ankara''ya göre oldukça sert açıklamalar yapan Tahran, İran Azerbaycanı konusunda paronayaya varan hırçınlığını açıkça sergiliyor. Başbakan Ecevit''in, önceki gün ve dün yaptığı açıklamalarda, İran''ı Suriye''nin yerine koyması da Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin karekteri bakımından olağan değil. Sık sık kriz yaşayan iki ülke hiç bir zaman birbirlerini bu denli uzun vadeli hesaplar içinde olmakla suçlamamışlardı. İki taraf da birbirini en hassas olduğu noktalardan vuruyor.
Kriz neden şimdi patladı?
İki ülke arasındaki kriz neden Ortadoğu barış sürecinin hızlandırıldığı, kapsamının Filistin ve Suriye boyutlarını aşarak, bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika''yı içine alan, Kuzey Irak ve Kafkaslar''a kadar uzanan etkiler doğuracak kadar genişlediği bir döneme denk geldi? Cumhurbaşkanı Demirel''in İsrail ziyareti, Türkiye''nin Ortadoğu''daki yeni düzenden duyduğu bir panik havası içinde geçti. Türk-İsrail eksenli Yeni Ortadoğu Düzeni, Ehud Barak''ın Başbakan olmasıyla İsrail-Suriye-Mısır eksenine kaydı. Türkiye ise, İsrail''le yaptığı anlaşmalarla ortada kaldı. Türk-İsrail ekseninin Türkiye''deki mimarları için Netanyahu dönemi bu projenin yürümesi için en iyi dönemdi. Ancak Netanyahu seçimi kaybetti ve İsrail başbakanlığına, bölgesel çözümü Arap ülkelerine endeksleyen Barak geçti. Barak ve ona en büyük desteği veren ABD, Yeni Ortadoğu Düzeni için yine başa döndüler ve Türkiye''nin yerine başta öngörüldüğü gibi Mısır''ı yerleştirdiler. Barış için Filistin''in yerine de Suriye''yi geçirdiler.
İsrail Türkiye düşmanlığını kullanıyor
Ortadoğu barışının İsrail-Filistin anlaşmasına dayanması gerktiğini savunan tek ülke Türkiye kaldı. Bütün Ortadoğu ülkeleri şimdi bu yeni sürece övgü düzüyorlar. Türkiye, İsrail''le imzaladığı anlaşmalarla Müslüman ülkeleri karşısında bir blok olmaya zorlanmakla kalmadı, Barak''lı, Mübarek''li, Esad''lı bu yeni sürecin oturması için İsrail''in eline büyük bir koz daha verdi: Türkiye düşmanlığı. Şimdi İsrail Ortadoğu ülkelerinin Türkiye''ye yönelik öfkesini çok iyi kullanıyor. Cumhurbaşkanı Demirel''in Mısır ziyaretinde de, İsrail ziyareti gibi, Türkiye''nin yeni süreçte dışarıda kalma korkusunun verdiği panik havası hissediliyor.
Tehlikeli senaryo
Türkiye''nin Avrupa ile ilişkileri malum. Son zamanlarda ikili ilişkilerde en iyi dönemi geçirdiği ABD ile Kıbrıs ve Kuzey Irak krizleri kapıda. İsrail''e yapılan yatırımın getirdiği sonuç gözler önünde. Tam bu sırada İran''la ilişkilerin derin bir krize girmesinin sebebi ne olabilir? İran''ın içteki gerginliğin verdiği rahatsızlıkla daha bir saldırganlaştığı da bir gerçek. Ancak İran''ın Türkiye''ye, Türkiye''nin de İran''a saldırgan ifadelerle cevap vermesi yine de insanın aklına kötü senaryoları getiriyor. Şöyle ki:
Türkiye dünyayı tercihe mi zorlayacak?
Ortadoğu''da, devletlerin çatışması esasına dayanan düzenden işbirliğine dayalı bir düzene geçildiği ve bu projenin iki önemli düşmanı Suriye ve İran''ın da yavaş yavaş "yola geldiği" bir dönemde, yeni bir İran düşmanlığı hesapları mı yapılıyor? Bu kapsamlı barış projesinden istediği payı alamayan, üstelik Kuzey Irak gibi çok hassas olduğu bir bölgede kendi inisiyatifi dışında gelişmeler olacağını farkeden Türkiye, Araplar''ı ve Batı''yı yeni bir tercihe mi zorlamak istiyor? Ankara İran''ı hasım durumuna düşürerek Tahran''ın Araplar''la hızla gelişen ilişkilerini yeniden gergin bir döneme mi sokmak istiyor? NATO''nun öncü kolu Türkiye böyle bir krizde İsrail ve Batı''nın, İran tedirginliğini hala içinde barındıran Arap kamuoyunun Türkiye''yi tercih edeceğini, böylece hem Kuzey Irak planlarını erteleneceğini hem de Türkiye ile Ortadoğu''nun yeniden birbirine yakınlaşacağını mı düşünüyor? ABD''nin Kafkaslar ve Orta Asya''da İran''la işbirliği yapacağı sinyallerinin alındığı bir dönemde Türkiye, İran''ı ABD''nin gözünde yeniden "düşman ülke" statüsüne mi sokmak istiyor? ABD dış politikasında İran''ın, Kafkaslar ve Orta Asya''da dışlanmasına dayalı politikalar dayatan "şahinlerin" yerini İran''la işbirliğini isteyenlere terketmesinden korkularak, şahinler yeniden harekete mi geçirilmek isteniyor?
Büyük risk
Bunlar sadece akla gelen sorular. Birileri bölgede yeni bir macera peşinde koşuyor. Kimse Türkiye''nin böyle bir riski üslenmesini kabul edemez. Ankara''daki yeni yapı bu hesabı yapanlar için biçilmiş kaftan. Otoriterleşmenin getirdiği içe kapanıklılığı aşmanın ve kamuoyunu kontrol altında tutmanın yolu ülkeyi yeni bir maceraya sokmak değil, küresel eğilimlere göre dış politika belirlemektir. Dış politikada atılan adımlara yönelik eleştirileri de devlet-millet düşmanlığı ile karıştırmamaktır.
Suriye, Kuzey Irak ve Kıbrıs"a dikkat
00:007/08/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Abdullah Öcalan''ın PKK''ya silah bırakma ve sınır dışına çekilme talimatı vermesi, PKK Başkanlık Konseyi''nin bu karara kayıtsız şartsız uyacağını açıklaması önümüzdeki günlerde Türkiye''nin hem içinde hem de sınırlarının hemen yakınında çarpıcı gelişmelerin olacağını habercisi. Öcalan''ın çağrısı bugüne kadar yaptığı ateşkes çağrılarının çok ötesinde örgütün tarihinde bir dönüm noktası niteliğinde. Çağrı, örgütün silahlı mücadele tarihine bir nokta koyuyor. Bundan sonrası bilinen anlamıyla ''siyasallaşma" süreci ya da bölgesel pazarlıkların hızlandığı anlamına geliyor.
Yeni süreç
Hem Öcalan''ın çağrısı hem de örgütün buna bütün boyutlarıyla uyacağını açıklaması, PKK açısından tarihi bir dönüm noktası olduğu gibi Türkiye açısından da tarihi bir dönüm noktasıdır. Türkiye açısından, sorunun ''askeri boyutu'' böylece ortadan kalkmış oldu. Örgüte karşı askeri anlamda zafer kazandığını dünyaya deklare eden Türkiye, bölgeye yönelik reformlarla toplumsal huzuru tesise yönelik yatırımlara girişme eğiliminde. Ancak son gelişmeler, Türkiye''nin kendi iradesiyle ortaya koyduğu bir stratejiden ziyade, Fas''tan Kafkaslar''a kadar hızlı bir değişimin yaşandığı Ortadoğu''daki yeni pazarlıkların içinde olduğu çok boyutlu bir denklemin yansımaları gibi. Artık Türkiye''nin Güneydoğusu''nda akan kanın yerini Türkiye''nin ve Kürtler''in taraf olduğu uluslararası boyutta yeni bir tartışma süreci alıyor. Öcalan''ın çağrısı, PKK''nın bittiği anlamına gelmiyor. Aksine örgüt bundan sonra Türkiye ile bir ''taraf'' olarak'' müzakerelere başlama şansını ele geçirmiş oluyor. Türkiye''de ''devlet'' bir taraftan resmi söylemiyle bunu kolay kolay kabul etmez görünüyor diğer taraftan kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanı Demirel''in Saraybosna ziyaretinden dönerken sarfettiği sözler Türkiye''de de dünyada da aynı yansımayı buldu. Dünya basını Demirel''in sözlerini alıntılayarak, "Türkiye''de Öcalan''ın idamının karşısında güçlü bir kamuoyu oluştuğunu" yazdı. Öcalan''ın çağrısının ardından yapılan yorumlarda ise Türkiye''nin uzlaşma arayışlarına gireceği iddia edildi.
Çağrı, ABD ve AB''de karşılık bulacak
Silahları bırakmış bir PKK''nın siyasal talepleri hem Avrupa''da hem de Amerika''da doğrudan karşılık bulacak. Amerika''nın bugüne kadar PKK''ya yüz vermemesinin gerekçesi terör kelimesiyle özetlenyordu. ''Terör''ün bittiği bir atmosferde Washington''ın bu gerekçesi de ortadan kalkacak. Öcalan''ın ABD''ye bu yönde göndermeler yapması dikkat çekici. İngiltere zaten Amerika ile hemen hemen aynı politikaya sahip ve tavırları da yine aynı olacak. O da PKK''ya terör yüzünden itiraz ediyordu. Silahlı bir PKK''ya bile destek veren Avrupa için ise artık tek muhatap Türkiye. Avrupa Birliği bundan sonraki ilk adımın Ankara tarafından atılması için baskı yapacak. Türkiye''de ABD ve Avrupa''dan gelecek taleplerin karşılık bulacağı bir atmosfer oluştuğu kanaati yaygın. Türkiye''yi Avrupa''dan dışlayan Almanya Helsinki''de yapılacak AB Zirvesi''nde Türkiye''nin aday ülke yapılması için mücadele ediyor. Bu yeni Başbakan Schröder''den kaynaklanan bir gelişme olamaz. Almanya gibi ciddi bir ülkede iktidarlarla devlet politikası değişmez. Türkiye ile yine PKK yüzünden kanlı bıçaklı olan İtalya Türkiye''nin AB üyeliğini destekleyeceğini açıkladı. Yunanistan''ın AB''de Türkiye aleyhine sık sık kullandığı vetolarının önleneceği Türkiye''ye taahhüt ediliyor. Türkiye muhtemelen Helsinki Zirvesi''nde AB''ya aday ülke ilan edilecek. Ne değişti de Avrupa ile buzlar çözülmeye başladı?
Suriye ve Kuzey Irak
Ehud Barak''ın İsrail Başbakanı olmasından sonra Ortadoğu''daki gelişmeler dikkatle takip edilmeli ve Suriye, Kuzey Irak ve Kıbrıs mercek altına alınmalı. Barak''ın göreve başlamasıyla Ortadoğu''da taşlar yerinden oynamaya, Kuzey Afrika''dan Suriye ve İran''a kadar barış rüzgarı esmeye başladı. Filistinliler bir kenara atıldı ve bütün hesaplar Suriye üzerine yapılmaya başlandı. Türkiye-İsrail arasında yapılan ve bölgeye bir nizam vermeyi amaçlayan eksen sarsıldı. Cumhurbaşkanı Demirel''in İsrail ve Mısır ziyareti bir anlamda panik havasında geçti. Stratejik avantajlarının bir kısmının Suriye''ye kaydığı endişesine kapılan Türkiye, garanti istedi. İsrail''le barışmış bir Suriye''nin dikkatlerini Kuzey''e yoğunlaştırmasından ve ABD''nin Türkiye''ye biçtiği misyonu bir anlamda üslenmesinden korkuluyor. Böyle bir durumda Türkiye''nin bazı tavizlere açık olduğu dikkatlerden kaçmamalı. ABD''nin Kuzey Irak''ta bir Kürt devleti kurma planlarının önündeki en büyük engel bugüne kadar Türkiye oldu. Türkiye bunun için Kürt grupların barışmasını hiç bir zaman istemedi. Bölgede kurulacak bir Kürt devleti kısa vadede sorunu Kuzey Irak''a yoğunlaştırsa ve Türkiye''nin üzerindeki ağırlığı kaldırsa da, uzun vadede Kürt sorununu sadece ertelemek anlamı taşıyor. Bugünkü gelinen noktada Türkiye ile Kuzey Irak konusunda bir uzlaşmaya varıldığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak nasıl bir formül benimsendiği şimdilik bilinmiyor. ABD''nin Barzani ve Talabani grupları arasında anlaşma sağlandığına dair son açıklaması ve bugünlerde Irak''ta oluşabilecek gelişmeler not edilmeli.
NATO adası Kıbrıs
ABD''nin son günlerde Türkiye''nin keyfini kaçırdığı bir diğer nokta Kıbrıs konusu. G-8 zirvesinde alınan kararlar ve bu kararlar doğrultusunda BM''nin yönlendirilmesi Türkiye''yi oldukça rahatsız etti. Amerika''nın Kıbrıs üzerine bu kadar yoğunlaşması sadece Türk-Yunan sorunuyla bağlantılı bir durum değil. NATO''nun genişlemesi perpektifinden de olaya bakıldığında, Ortadoğu''ya yönelik hesaplarla bir bütünlük arzettiği ortaya çıkıyor. NATO bir dünya gücü olarak Doğu Avrupa, Kafkaslar ve Orta Asya''ya yerleşirken bir taraftan da Ortadoğu''ya açılıyor. Kıbrıs''ın bir NATO üssü olarak kullanılması, hem Ortadoğu''nun denetlenmesi hem de Ortadoğu ve Hazar enerji kaynaklarının kontrol altında tutulması açısından çok önemli. Bunun için Kıbrıs sorunu bir an önce çözülecek. Çözüm formülü Türkiye''nin de Yunanistan''ın da kabullenebileceği bir şekilde olması gerekir ancak büyük güçler için bu o kadar da önemli değil. Önemli olan Amerika ve Avrupa dengesinin Ada üzerinde de sağlanması.
Dayatma mı, pazarlık mı?
PKK''nın en güçlü olduğu dönemlerde şiddetle örgütün üzerine giden ve dünyanın onca baskısına rağmen pazarlık ya da uzlaşma kelimelerini ifade edenleri hain ilan eden Türkiye, PKK''nın askeri anlamda bittiği ve zaferin ilan edildiği bir dönemde büyük güçlerle Kürt sorununu pazarlık konusu yapar mı? Ayrıca, Kürt sorunu konusunda, Kuzey Irak''ta, Kıbrıs''ta ve Suriye ekseninde ve gelişen Ortadoğu barışında Türkiye''ye bir dayatma ile mi karşı karşıya yoksa Yeni Ortadoğu Düzeni kapsamında pazarlıklar mı sözkonusu? Her ikisi de olabilir. Ayrıca Suriye, Kuzey Irak, Kıbrıs ve PKK konusunda Türkiye''de oluşan olumlu hava birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Türkiye''nin bir dayatmadan ziyade Fas''tan Hazar''a kadar bütün bölgeyi içine alan Yeni Ortadoğu denkleminde konumunu güçlendirme çabası içinde olduğu ihtimali daha güçlü. Ortadoğu ve Hazar enerji kaynaklarını kontrol edecek, bölgede devletlerin çatışmadan ziyade uzlaşması esasına dayanan, uzlaşmayanların dışlanacağı bu yeni projede haritaların değişmesi bile sözkonusu. Irak''taki bir yönetim değişikliği veya Irak''ın bölünmesi Kürt devleti''ne izin vermeyen Türkiye, İran ve Suriye''nin önceliklerini değiştirebilir.
.Türkiye"deki Rus cephesi
00:0014/08/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çeçenistan''dan sonra Dağıstan''da da başlayan özgürlük hareketi dağılma süreci devam eden Rusya''nın iç yapısında ve Kafkasya''da derin sarsıntılara yolaçma potansiyeli taşıyor. Ağır bir hezimetten sonra Çeçenistan''ın bağımsızlığını fiilen kabullenmek zorunda kalan Rusya, Dağıstan''ı da aynı şekilde kaybedecek gibi görünüyor. Bir haftadır şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgede direniş belki kısa bir dönem içinde kırılabilir. Ancak uzun vadede Rusya''nın bölgedeki kontrolü hiçbir zaman eski haline dönemeyecek ve direniş her geçen gün daha da güçlenecek.
Rusya için Dağıstan Çeçenistan''dan çok daha önemli bir bölge. Hazar enerji kaynakları, boru hatları, Rusya''nın Hazar Deniz''inin statüsü üzerindeki etkisi, Rusya''nın güneyle ilişkisi açılarından bakıldığında Dağıstan''ın, Moskova''nın hayat damarladrından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı şekilde bu yeni durum, NATO''nun bölgeye ve Orta Asya''ya yönelik hesaplarını ve Türkiye-İran ve Rusya arasındaki tarihi rekabeti de derinden etkileyecek.
Büyük oyun
Soğuk Savaş sonrası uygulamaya konulan küresel projeler için büyük güçlerin bölge ülkelerini de kamplara bölerek sürdürdüğü başdöndürücü bir savaşa sahne oluyor Kafkasya. Her an dengelerin değişebildiği, yeni oyunların sahneye konduğu böylesine kaygan bir zeminde en azılı düşmanların çıkar ilişkisi içine girmesi, dostların karşı kamplarda yeralması anormal değil. Önemli olan aktörlerin elde edecekleri sonuç. Dolayısıyla herkes bölgede pay kapmaya, etkili bir güç olmaya ve yeni dünya sisteminin şekillenmesinde çok önemli bir köşe taşı olan Kafkasya''da söz sahibi olmaya çalışıyor. Gelişmelere bu perspektiften bakanlar önyargılarını terkedip bölgedeki her güçle işbirliği yapmanın yollarını arıyor.
Rus ağzı
Ancak Türkiye''deki bazı kalemler Dağıstan''daki direnişin başladığı günden bu yana, tam anlamıyla bir Rus ağzı kullanarak hem devleti hem de Türkiye kamuoyunu bölgedeki gelişmelerden uzak tutmaya çalışıyor. Savaşın başlamasından bu yana gazetelerde yeralan konuya ilişkin yorumların hemen hepsi, Dağıstan''daki gelişmeyi bir ''terör hareketi'' olarak nitelendirdi ve mahkum etti. Rusya ve küresel güçler için olduğu kadar Türkiye için de tarihi fırsatlar yaratabilecek olan bu gelişmeyi küçümseyen, Rusya''yı kırmamayı salık veren, Yeltsin senaryoları üreterek gelişmeleri Rusya''nın iç politikadaki çekişmelerine indirgeyen bu kesimler, Çeçenistan''daki şanlı direniş başladığında da aynı tavrı sergilemişlerdi. O zaman da üzerine basa basa Çeçen direnişinin Rusya''nın iç meselesi olduğunu söylemişler, onlara ''terörist'' sıfatını yakıştırmışlardı. Halkımız ise gereken desteği vermekte tereddüt bile etmedi.
Direnişe destek
Ama şimdi Çeçenistan, petrol boru hatları üzerinde ve Kafkasya''ya yönelik hesaplarda vazgeçilmez bir güç. Bugün Çeçenistan''ın Türkiye''ye olan ihtiyacından çok Türkiye''nin Çeçenistan''a ihtiyacı var. Türkiye Çeçenistan konusunda düştüğü hataya şeniden düşmemeli. Kafkas Müslümanları hem özgürlük hem de Rusya''nın elinde olan stratejik imtiyazların kendi ellerine geçmesi için direniyorlar. Hazar''ı Karadeniz''e bağlayan bir kuşak her açıdan Türkiye''nin menfaatinedir. Türkiye''nin küçümsediği bu güçler çok ciddi projeleri adım adım uyguluyorlar ve uluslararası pazarlıklarda yerlerini alıyorlar. Madem destek olmuyorsunuz hiç değilse rahatsızlık vermeyin. En azından Anadolu insanının gönlünü karartmayın.
Yağmur Atsız''ın ''geyiği''
Türkiye''de bölgedeki gelişmeleri Yağmur Atsız''ın dünkü Milliyet''te yazdığı pencereden bakmayan insanların da olduğunu biliyoruz. Onurlu Kafkas insanını en doğal haklarını elde etmek için verdikleri mücadelerinde birer profesyonel katil olarak damgalayan bu zihin yapısı iç karartmaktan başka bir işe yaramaz. Rusya, Kafkasya''da ve Orta Asya''da çıkarlarına zarar veren her güç için Vahhabi sıfatını kullanıyor. Türkiye''deki bazı çevreler de nedense bu sıfatı çok benimsediler ve sürekli gündemde tutuyorlar. Katı Hanefi olan Orta Asya''daki Müslümanlara bile Vahhabi diyerek, Türkiye kamuoyunda olumsuz bir imaj çizmeye çalışıyorlar. Sanırsınız Ortadoğu''dan gelen üç beş kişi bütün Asya''nın kaderini elinde tutuyor. Sanırsınız Kafkaslar ve Orta Asya''daki herkes mezhebini değiştirip Vahhabi olmuş ve Suudi Arabistan''ın hizmetine girmiş. Sanırsınız S. Arabistan Amerika ve Batı''dan önce bölgeye girmiş ve Kafkasya ve Orta Asya''yı işgal etmiş. Diğer yorumlar da Atsız''ın ''geyiği''nden farklı değil. Sanki Türkiye''nin önünü kapatıp Rusya''nın çıkarlarının zedelenmemesi için çalışıyorlar. Yazık..!
.Kıbrıs için kritik dönem
00:0017/09/1999, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Yunanistan ve AB arasında son günlerde yaşanan dostluk gösterileri kamuoyunu gözlerini kamaştırıyor. Bir Yunan aşkıdır aldı başını gidiyor. İnsanın içinden "Türkiye ile Yunanistan bir fedrasyon altında birleşsin" demek geliyor. Böylece ne Kıbrıs sorunu kalır, ne AB ile ilişkilerdeki kriz, ne kıta sahanlığı, ne Kardak, ne de ''resmi düşman'' gibi sorunlar!
Başımızı döndüren, gözlerimizi karartan bu duygusal hava, Türkiye ile AB ve Amerika arasında sürdürülen Kıbrıs ve AB''ye üyelik pazarlıklarına dikkat çekmemizi bile engelliyor. Romantik bir havaya büründürülen gelişmelerin arkasından gelecek gerçekler sanki bir sis perdesinin arkasında özellikle gizleniyor. Oysa Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs konusunda çok ciddi adımlar atılıyor ve bu adımların hapsi Kıbrıs üzerinde pazarlığa dönüşüyor.
''Egemen Kıbrıs'' tezi rafa kaldırıldı
Ankara, Türkiye''nin Avrupa ile geleceği üzerinde birinci dereceden etkili olan Kıbrıs konususunda çok ciddi bir yumuşama dönemine girdi. Önceki akşam Çankaya''da yapılan ve Türkiye ve KKTC''nin en üst düzeyde temsilcilerinin katıldığı Kıbrıs zirvesinde alınan kararlar, Türkiye''nin resmi Kıbrıs tezinde radikal bir dönüşe işaret ediyor.
Önceki gün alınan kararlarla Ankara, bugüne kadar savunduğu ''egemen Kıbrıs'' tezini rafa kaldırıldı. Her ne kadar kararlarda ''devlet'' sözüne vurgular yapıldıysa da, ABD''nin önerdiği ''üç çatılı yapı'' formülünün kabul edildiği açıkça ilan edildi.
''Egemenlik'' ve ''eşitlik''
Buna göre KKTC ve Güney Kıbrıs iki ayrı yapı olarak kabul edilecek ve bunların üzerinde yeni bir anayasa ile dış ilişkileri yürütecek üçüncü bir ''çatı'' ihdas edilecek. Yani ''eşit statü''yü öngören bir kabul sözkonusu. Oysa ''egemen'' kavramı ile ''eşit'' kavramı arasında büyük bir fark var.
Türkiye de KKTC de ''egemenlik'' kavramını bir daha dile getiremeyecek. Bu durumda Türkiye, bağımsız KKTC devletinden, Rumlar''ın AB''ye üyeliğine karşı geliştirilen KKTC''nin Türkiye ile ekonomik ve siyasi entegrasyonu politikasından da vazgeçmiş sayılıyor. Gerçi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Türkiye''nin öteden beri savunduğu tezlerden geri adım atmayacağını kayda geçirdi ancak bunun ne kadar doğru olduğu tartışılır. Çankaya Zirvesi''nde alınan kararlar resmi tez olarak Başbakan Ecevit''in Amerika ziyaretinde esas alınacak.
Kıbrıs tavizi Helsinki''ye yetiştirilecek
Türkiye''nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin de Yunanistan ile ilişkilerinin de düğüm noktasını Kbırıs konusu oluşturuyor. Zaten AB''nin Türkiye''ye yönelik olumsuz tavrının en önemli gerekçesini Türkiye''nin Kıbrıs konusunda sürdürdüğü tavizsiz tutumu oluşturuyordu. Bu kriz ABD''nin marifetiyle büyük oranda aşılacak ve Helsinki''de yapılacak AB Zirvesi''ne yetiştirilecek. Zirvede Türkiye''nin adaylığının ilan edilmesi buna bağlı. Yani Ecevit''in ABD ziyaretinde taşlar yerine oturacak.
Kıbrıs''tan sonra özgürlükler
Kıbrıs''tan sonra AB üyeliği önündeki ikinci engel demokratikleşme, özgürlükler, insan hakları ve azınlık hakları gibi daha önce Türkiye''nin reddettiği ölçütlerdir. Türkiye bu alanlarda Kıbrıs''tan daha önce adımlar atmaya başlamıştı. ''Depremlerle gelen dostluk'' süreci aslında Başbakan Bülent Ecevit''in Almanya Başbakanı Schröder''e yazdığı mektupla başladı. Lüksemburg zirvesinde Türkiye''yi hayal kırıklığına uğratan Almanya''nın Başbakanı''na gönderilen mektupta, Türkiye''nin AB kriterlerini esas alacak reformlar yapılacağı belirtilde ve bunun için Türkiye''ye bir program önerilmesi istendi. Mesela tahkim yasası bu açıdan atılmış önemli bir adım oldu.
Ankara böylece, Türkiye''nin AB yolundaki en önemli engellerinden biri olan "Kopenhag Kriterleri''ne" uyum konusunda inandırıcı adımlar atmaya niyetli olduğunu gösterdi. Bu süreç devam ederse önümüzdeki günlerde Kürt sorunu ve demokratikleşme alanında önemli adımların atılacağını umabiliriz.
Sonu gelmeyecek savaşlar
00:0025/09/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BM Genel Sekreteri Kofi Annan''ın örgütün 54. Genel Kurulu''nu açarken yaptığı konuşmada, insani amaçlı uluslararası müdahalelerin ne kadar meşru ve gerekli olduğuna dair sözleri, Batı kamuoyunda yoğun bir tartışma başlattı. Türk basınının Ecevit''in ABD ziyareti, Türk-Yunan yakınlaşması ve Kıbrıs''tan fırsat bulup yansıtamadığı tartışmalarda, kendini ''Batı Klübü''nde gören ülkelerin bile başını ağrıtacak gelişmeler ele alınıyor. Annan, artık hiç bir devletin ulusal sınırlar veya ulusal egemenlik kavramlarının arkasına sığınarak halkına zulüm yapamayacağını, bu gibi durumlara doğrudan müdahale edileceğini ve edilmesi gerektiğini söyledi.
Dünyaya nizam veriyorlar
İnsani gerekçeler ileri sürülerek egemen devletlere yönelik askeri müdahaleler, NATO''nun yeni statüsü ve genişleme stratejisinin kabulüyle başladı. Kosova ile başlayan yeni süreç, Doğu Timor''la devam ediyor. Kosova''da BM''yi bile devre dışı bırakan güçler, uluslararası terimlerin içini boşaltarak, ulusal devlet, milli egemenlik, ülkelerin eşitliği, içişlerine karışmama gibi birçok ilkeyi tanımayacaklarını ilan etmişlerdi. Soğuk Savaş''tan sonra oluşturulmaya çalışılan yeni dünya sistemi, küresel düzeyde bir çok çalkantılara sebep olacak. Sistemin tasfiye edeceği ülkelerdeki etnik sorunlar teker teker gündeme getirilerek çatışmalar çıkarılacak ve ''uluslararası insani müdahaleler'' yapılacak. Bugün Ortadoğu''daki eksen kaymaları, Kafkaslar ve Orta Asya''da kanlı çatışmalar, Balkanlar ve Doğu Avrupa''daki ince hesaplar, Pasifik''te Çin''i kontrol etmeye yönelik projeler ve küresel bir müdahale gücüne dönüştürülen NATO''nun Ortadoğu ve Orta Asya''ya doğru genişlemesi, taşlar yerine oturana kadar bir çok ülkenin haritasının değişeceğini ve kanlı etnik kavgaların alevleneceğini haber veriyor.
Vatansever ve terörist
Dünya kamuoyu iki şeye inandırıldı: Birincisi, bu müdahaleler insani amaçlıydı. İkincisi, dünyanın neresinde olursa olsun sistem dışında kalan herkes, her grup teröristti. Bağımsızlık için savaşan gruplar İslami bir niteliğe sahipse terörist olarak ilan edilir ve uluslararası koruma bir tarafa, şiddetle üzerine gidilir. Çeçenistan ve Dağıstan halkının Doğu Timor''dan farkı ne? Doğu Timor''u kurtarmak için dünya seferber olurken, Kafkaslar''daki direnişçiler uluslararası terörist olarak ilan edildi. Bugün terörist olarak nitelenen kişi ve grupların hemen hepsi Müslümandır ve İslami talepleri vardır. BM''nin 54. Genel Kurulu''nda da resmileşen bu süreç, dünyayı önü alınmaz savaşlara sürükleyebilir. "Etnik grupların birarada yaşamasının imkansızlığı"na dair oluşturulan kanaat, daha bir çok ülkenin tek kutuplu dünya sistemine kurban edileceğini, doğrudan Batı''nın askeri gücü ile karşılaşacağını gösteriyor.
Kıbrıs"ın geleceği NATO"ya bağlı
00:0029/09/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Ecevit''in ABD ziyareti''nin en önemli gündem maddesinin Kıbrıs olduğu bir gerçek. Avrupa ve ABD, Ada''nın statüsünün netleşmesi için Atina''ya ve Ankara''ya ikili bir baskı uyguluyor. Çözüm formülleri değişecek ancak değişmeyecek olan tek bir şey var: Anlaşma formülünün Ankara''yı da Atina''yı da rahatsız etmeyecek olması konusunda ABD ile AB''nin kararlılığı.
Peki Kıbrıs sorunu neden bir an önce çözülmek zorunda? Şimdiye kadar neden bu kadar acele edilmemişti? Kıbrıs Türkiye''nin AB ile ilişkilerinin geleceğinde anahtar bir rol oynayacağı gibi, Ankara ile Atina arasındaki sorunların çözülüp çözülemeyeceğini de belirleyecek. Bunlar doğru. Ancak Batı''nın Kıbrıs konusunu bir an önce çözme ısrarı sadece bunlardan kaynaklanmıyor. Ada''nın NATO için ne anlam ifade ettiğine bakarsak, çözüm için bunca ısrarın ve aceleciliğin sebebini anlarız. ABD''nin önceliği Türkiye''nin AB''ye girmesinden ziyade, genişleyen NATO''nun Ortadoğu''yu kontrol altına almasıdır. Kıbrıs''ın çözümü de buna göre şekillenecektir.
Doğu Akdeniz''i Kıbrıs denetleyecek
Kuruluşunun 50. yılında Avrupa güvenliği konseptini aşan NATO, dünya çapında bir müdahale gücüne, ''Amerikan Dünyası''nın silahlı koluna dönüştürüldü. Önce Karadeniz''in kuzeyinden Kafkaslar''a uzanan ittifak, oradan Orta Asya''ya yayıldı ve bu bölgede Rusya ve Çin ile çatışıyor. Atlantik İttifakı, Avrasya merkezli yayılmasına devam ederken, bir taraftan da Ortadoğu''ya açılıyor. Çünkü ''yeni sistem'' Ortadoğu''yu Avrasya ile birleştiriyor ve bir ''Amerikan Ortadoğusu'' oluşturuyor. Yani, Ortadoğu''nun enerji kaynakları ile Hazar çevresi enerji kaynakları için ortak bir denetim mekanizması kurmanın hesapları yapılıyor. İşte burada, Doğu Akdeniz''in denetimi Kıbrıs''tan geçiyor. Ortadoğu barışını, İsrail-Filistin ekseninden İsrail-Suriye eksenine oturtan güç, Kıbrıs''ın çok önemli stratejik avantajını NATO''nun hizmetine sunacak. Böylece hem Suriye, hem Irak, hem de İran denetim altında tutulacak. Türkiye, İsrail ve Ürdün''ün eli daha da güçlenecek. Eğer Suriye kendisine uzatılan son şansı kullanıp İsrail''le barış yapmazsa, o da denetlenmesi gereken ülkelerden biri olacak.
Ankara ve Atina direnemez
Kıbrıs sorununun çözümü Türk-AB ilişkilerinin geleceğini belirleyecek, doğru. Ancak NATO''nun yayılma stratejisine bakılırsa, Türk-AB ilişkilerinin NATO''nun menfaatlerine göre ikinci planda kalacağı görülecektir. NATO üssü bir Kıbrıs için Türk-AB ilişkileri de yoluna girer, Türk-Yunan ilişkilerinde de yumuşama sağlanır. Ankara ve Atina''nın, Kıbrıs sorununun çözümü yolunda inanılmaz esneklikler göstereceğine şahit olacağız. Avrupa''nın Lüksemburg zirvesinde alınan kararlardan çarkedip Türkiye''nin kapısına dayanmasının, Yunanistan''ın Helsinki zirvesinde veto hakkını Türkiye''ye karşı kullanmayacağını açıklamasının ve Türk-Yunan halkları arasında oluşturulan inanılmaz dostluk havasının arkasında hep bu planlar yatıyor.
Türkiye taviz mi verecek?
AB''nin Türkiye''ye yönelik tavır değişikliği, AB ile ABD''nin Kıbrıs konusunda anlaşmış olmalarından kaynaklanıyor. Yani NATO üssü Kıbrıs için Türk-Yunan anlaşmasından önce ABD ile AB''nin anlaşmış olması gerekiyordu. Türk tarafı da dahil, Kıbrıs AB''ye üye olacak. Ada Avrupa sınırları içine girerken Türkiye için artık modası geçmiş olan bir üyelik ihdas edilecek. Türkiye''nin önüne konulacak uzun yolun sonuna gelindiğinde ise, Balkanlar''dan Doğu Avrupa''ya bölgede AB üyesi olmayan ülkenin kalmamış olacağını göreceğiz. Yani üye olmak bir ayrıcalık olmaktan çıkacak. Zaten AB''ye üyelik artık Türkiye için bir dava olmaktan da çıkmış durumda. Pek Türkiye zararlı mı çıkacak? Hayır. Türkiye''nin geleceği Avrupa''dan ziyade Ortadoğu-Kafkaslar ve Orta Asya ekseninde şekilleniyor. Türkiye, ''tek süper güç'' olan ABD ile, dolayısıyla NATO ile ortak bir geleceğe doğru yelken açmış durumda.
Kafkaslar"dan sonra Orta Asya
00:002/10/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Ecevit''in ABD ziyareti üzerindeki tartışmalara odaklanan Türkiye, hemen yanıbaşındaki Kafkaslar ve Orta Asya''nın merkezindeki sıcak gelişmeleri ne kadar takip ediyor? Perşembe günü Çeçenistan topraklarını yeniden işgale başlayan Rusya''nın girişimi bütün dünyada çılgınlık ve umutsuz bir gösteri olarak nitelenirken, Özbekistan-Tacikistan-Kırgızistan arasındaki bölgede hareketli günler yaşanıyor.
Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov''u devirmek için resmen savaş ilan eden Özbek İslami muhalefeti, Özbekistan topraklarına doğru harekete geçti. Muhalif birliklerin Haydarhan''a kadar ilerlediği ve Kerimov''un çok zor durumda olduğu belirtiliyor. Muhalif güçler son olarak Kerimov''dan, 16 Şubat''ta Taşkent''te meydana gelen bombalamalardan sonra hapislere doldurduğu 50 binden fazla kişiyi serbest bırakmasını istedi. Kerimov ise Salı günü 700 siyasi tutukluyu, bir daha kendisine karşı gelmeyecekleri şartıyla, serbest bıraktı. Serbest bırakılanlar arasında 1992''den beri hapiste olan Fergana müftüsü ile 1993''ten beri hapiste olan Namangan müftüsü de bulunuyor.
Kerimov paniğe kapıldı
Tacikistan ve Afganistan''dan silemediği, Kırgızistan''daki çatışmalarda da yokedemediği muhalefetin ilerleyişi karşısında paniğe kapılan Kerimov, bir taraftan daha sert tedbirler almaları için bölge ülkelerine baskı yapıyor diğer taraftan Rusya ve Çin''den askeri yardımlarını artırmasını istiyor. Tacikistan İslami haretketi ile birlikte hareket eden Özbek İslami muhalefeti, Tacik Müslümanlar''ın İmamali Rahmanov yönetimi ile anlaşmaları ve iktidarı paylaşmalarından sonra bu ülkede sıkıntılı günler geçirdi. Kerimov''un Tacik yönetimi üzerinde kurduğu baskılar sonuç verdi ve Özbekler''in bölgeyi terketmeleri istendi. Yönetimdeki Tacik Müslümanlar da bu baskıya direnemediler ve Özbekler''den silahlarını teslim etmelerini istediler. Bunu reddeden Özbekler, Kırgızistan topraklarına girip 4 köyü işgal ederek kendilerine üs haline getirdiler. Olayın seyri bundan sonra değişti. Kırgız topraklarındaki Özbekler''e karşı bütün bölge ülkeleri harekete geçti. Rusya ve Çin ise bu ülkelere yoğun askeri destek sağladı.
Paralı asker toplanıyor
Günlerdir süren çatışmalardan Kırgız ordusu başarı ile çıkamadı. Kırgızistan ve Özbekistan resmen Moskova''dan askeri destek istediler. Son olarak Kerimov''un Kırgızistan Devlet Başkanı Asgar Akayev''e sert ifadelerin yeraldığı bir mektup gönderdiği, onu başarısızlıkla suçladığı, bir anlamda tahrik ettiği söyleniyor. Akayev üzerindeki Özbek ve Rus baskısı her geçen gün daha da şiddetleniyor. Özbek muhalefet kaynakları, askerlerin muhalif güçlere karşı hiç bir başarı sağlayamadığını, Rusya ve Kore''den paralı asker toplandığını ve bölgeye gönderildiğini söylüyorlar. Ortalama maaşın 4 dolar olduğu Özbekistan''da her paralı askere 320 dolar veriliyor.
Sovyet kadroları endişeli
Orta Asya''da her geçen gün daha da güçlenen muhalif hareketler, eski Sovyet kadrolarını ciddi bir şekilde korkutuyor. Her evden en az bir kişinin hapiste olduğu ve Kerimov''un baskılarının dayanılmaz noktalara ulaştığı Özbekistan''da, halkın muhaliflere destek vermesi, bölgede yepyeni bir süreç başlatabilir. Özbekistan''da yaşanacak bir değişim dalga dalga bütün bölgelere yayılma potansiyeli taşıyor. Doğu Türkistan''dan Kafkaslar''a kadar Orta Asya''yı çok sıcak günler bekliyor. Rusya ve Çin bu ülkelerin yönetimleri üzerinde yoğun bir baskı uyguluyor ve muhalif grupların yokedilmesi için her türlü yola başvuruyor. Türki Cumhuriyetler''de iktidarı elinde tutan eski Sovyet kadroları ile Rusya Federasyonu''nun akibeti birbirine benziyor. Her ikisi de bir geçiş dönemi özelliği gösteriyor ve her ikisi de taşlar yerine oturana kadar ancak ayakta kalabilecek gibi görünüyor.
.
.Amerikan dış politikası ve İslam düşmanlığı
00:006/10/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ABD dış politikasında derin dönüşümlere yolaçtı. Tek süper güç olarak dünyanın her bölgesine müdahale etme gücünü eline geçiren ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler daha hassas bir döneme girdi. Almanya belirgin bir şekilde öne çıktı. BM''nin yerine G-8''ler dünyanın karar mekanizması haline geldi. İslam dünyasında cok ciddi hareketlenmeler başladı. Ekonomi ABD dış politikasının en önemli unsuru oldu ve ABD büyükelçileri birer ticari ataşe gibi çalışmaya başladılar. Ancak ABD dış politikasındaki en dramatik dönüşüm İslam''a bakış açısında yaşandı.
İslam dost mu, düşman mı?
Soğuk Savaş döneminin ''Amerika''sı, İslam dünyasını en önemli müttefiklerinden biri olarak kabul ediyordu. Washington''a göre, Sovyetler''in güneyinde boydan boya uzanan Müslüman ülkeler, komünizmin yayılmasına karşı en etkili güvenlik kuşağı idi. ABD kaynakları, Afgan mücahitlerine 3 milyar dolar yardım yaptıklarını iddia ediyor ve Afgan direnişçilerinin ABD medyasının gözbebeği olduğunu hatırlatıyor.
Ne zaman Sovyetler çöktü, ABD dış politikasında bir ikilem başladı. İslam dost mu, düşman mıydı? Sovyetler''den kurtulan Orta Asya ve Kafkaslar''daki ABD çıkarlarını önceleyen kesimler, Amerika''nın Müslümanlar''a bakış açısının değişmemesi gerektiği, hatta ilişkilerin daha da sıklaştırılmasının zorunlu olduğu, zira ABD''nin Avrasya hedefinin ancak Müslümanlar''la ittifak yaparak başarılabileceği tezini savundular. Onlara göre Amerika, İslami hareketlerle iyi geçinmeli, İslam dünyasındaki antidemokratik rejimlere fazla bel bağlamamalı ve yükselen toplumsal muhalefeti ciddiye almalıydı. Ancak bu kesimler ABD dış politikasını kendi kontrollerine almayı başaramadılar.
"İslamcı terör" paranoyası
Başarılı olanlar ABD dış politikasını İslam''a karşı provoke edenler oldu. Müslüman ülkelerdeki baskıcı yönetimler ile İsrail, yeni dönemde komünizmin yerin İslami hareketlerin aldığı, yükselen İslam''ın Batı için komünizmden daha tehlikeli olduğu tezini sürekli işlediler.
İslam ülkelerini kontrol eden yönetici elit, iktidarlarının geleceği için en büyük tehlike olarak gördükleri İslam''ı etkisizleştirmek için onu, komünizmin yerine yeni bir düşman olarak sundular. Baskı altında tuttukları toplulukların İslamlaşması''na paralel olarak siyasi ve ekonomik taleplerini artırması, boydan boya bütün İslam dünyasında toplumsal muhalefetin iktidarları zorlamaya başlaması, Yeni Dünya Sistemi için düşman arayanlara önerilecek çok iyi bir fırsattı. Ne de olsa bu yönetimler İslam dünyasının bütün kaynaklarını Batı''nın kontrolüne açmıştı ve iktidarlarının korunması için bunun devamını da taahhüt ediyorlardı. Müslüman ülkelerin yöneticileri bir taraftan bu propagandayı dünyaya kabul ettirmeye çalışırken diğer taraftan kendi ülkelerinde İslami kurum ve kuruluşlara karşı yoğun bir tasfiye süreci başlattılar. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, bu propagandanın en ateşli savunucularından biri oldu. Bütün bunlar, istikrar adına yapılıyordu ve bu "istikrar" kavramı milyonların kanı pahasına sağlanacaktı.
İsrail ve Yahudi lobileri
İsrail''in şiddetli baskısı ve ABD''deki Yahidi lobileri ise, Amerikan dış politikasındaki İslam düşmanlığının itici gücünü oluşturdular. Batı medyası ve araştırma kuruluşları yoğun bir ''İslami terör'' teması işledi. Önce ABD, sonra da dünya kamuoyunda terör paranoyası oluşturdu. Çok sistemli bir program uygulandı. Dışişleri yetkililerinden uluslararası kurumların temsilcisine kadar birçok kişi, İslami hareketlerin yeni dünya düzeninin en tehlikeli düşmanları olduğunu her fırsatta dile getirmeye başladılar.
Üsame Bin Ladin sendromu
ABD dış politikasını, uluslararası kurumları kimlerin yönettiği düşünülürse, bu çevrelerin nasıl bir etkinlik alanına sahip oldukları görülür. Bunlar gibi daha birçok think-tank kuruluşu çevresinde oluşan akademisyen, yazar, gazeteci ve siyasi şahsiyet, Fas''tan Endonezya''ya kadar bütün İslami hareketlerin birer terör grupları olduğu tezini sistemli bir şekilde dünya kamuoyuna ve ülke yönetimlerine empoze ediyorlar. Oldukça başarılı oldular. Bu çevreler, "İslami terör" kavramını uluslararası askeri müdahaleler için bir numaralı gerekçe haline getirdiler.
Üsame Bin Ladin sendromunun, Afganistan ve Sudan''a yapılan saldırıların, Kafkaslar''daki özgürlük savaşçılarının ''profesyonel Vahhabi tetikçiler'' olarak tanımlanmasının, Hamas''a yönelik tasfiye sürecinin, İslam ülkelerinde Müslümanlar''a yönelik baskıların arkasında hep bu kaynakların çalışmaları yeralıyor.
.Türkiye kendi coğrafyasına ihanet ediyor
00:009/10/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya''nın Çeçenistan''a yönelmesine dünyanın tepkisi yeni yeni şekillenmeye başladı. Bugüne kadar yaşanan trajediye sessiz kalan, onbinlerce insanın sürgün edilmesine, onlarcasının ölümüne, köylerin-kasabaların haritadan silinmesine ses çıkarmayan, bölgeye insani yardım göndermek için hiç bir girişimde bulunmayan uluslararası kamuoyunun neden şimdi harekete geçtiğini sorgulamak gerekir.
Moskova''nın Dağıstan''daki İslami grupları hedeflemediği, Kuzey Kafkaslar''da kalıcı bir takım düzenlemelere giriştiği ve bölgedeki kuvvetler dengesini sarsacak bir plan uyguladığı ortaya çıkınca birbiri ardına kınamalar gelmeye başladı. Burada üç ayrı yaklaşıma; Batı, İran ve Türkiye''nin tavrına dikkat çekmek istiyorum. Özellikle Türkiye''nin gösterdiği trajik yaklaşımın altı kalın çizgilerle çizilmeli.
Batı niye telaşlandı?
Daha önce Moskova''yı uyaran ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya''dan sonra Avrupa Parlamentosu da Perşembe günü Rusya''yı kınayan bir karar aldı. Kararda, Moskova''nın her türlü arabuluculuğu reddetmesi kınanırken, artan sivil can kaybına dikkat çekildi ve bölgeye yönelik insani yardımların önündeki engellerin kaldırılması istendi.
Batı''nın geç gelen bu tepkisinin altında insani kaygıların yattığına inanmak o kadar kolay değil. 1994-96 yıllarındaki kanlı savaşta Çeçen kahramanlığını efsaneleştiren Batı, aynı halkı bu sefer terörist ilan etti. Ancak Rusya''nın Terek nehrinin kuzeyini güvenli bölge ilan etmesi Batı''yı telaşlandırdı. Moskova''nın Çeçenler''i cezalandırmadan da ileri giderek Kuzey Kafkasya''nın haritasını yeniden çizmesinin, Avrasya merkezli projelere ve boru hatlarına büyük zarar vereceği anlaşılınca tepkilerin şiddeti de artmaya başladı. Nitekim Rusya''nın Kafkaslar''daki askeri gücünü sınırlandıran AKKA anlaşmasının artık tanımayacağını açıkça ilan etmesi olayın vehametini ortaya koydu. Moskova çekilmek zorunda kaldığı Kafkaslar''a yeniden dönüyor ve ilan ettiği güvenli bölge ile yeni bir Ermenistan''ın temellerini atıyor. Bu da Ukrayna''dan başlayarak Orta Asya''ya uzanan NATO''nun önünde çok ciddi bir engel teşkil edecek.
İran Rusya''yı yalnız bıraktı
İran da tarihi müttefiki Moskova''yı Çeçenistan''a yönelik saldırılarını durdurması için uyardı. İran''ın uyarısı Moskova''da tam bir şok etkisi yarattı. Gerek Hazar petrolleri, gerek Hazar''ın statüsü ve gerekse Orta Asya''ya yönelik projelerde Batı''ya karşı aynı eksende hareket eden Rusya ve İran arasındaki bu ayrışma çok dikkat çekicidir. Zira İran-Rusya ittifakının kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanan bir gelenektir. 15. yüzyılda İslam dünyasını ikiye bölen, biri Hazar''ın güneyini diğeri de kuzeyini kontrol altına alarak doğu ile batı Müslümanlar''ı arasında yüzyıllarca sürecek derin bir engel oluşturan iki ülke, 21. yüzyıla yönelik tek kutuplu dünya sistemi projesine karşı da bugün de aynı doğrultuda hareket etmişlerdi. İki tarafta da değişen rejimler bu jeopolitik ittifakın yönünü hiçbir zaman değiştirmedi. Moskova, İran''ın kendisini arkadan vurduğunu düşünüyor. Ruslar ''çok kutuplu dünya'' arayışında İran''ın kendilerini yanlız bıraktığını gördüler ve büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Kafkaslar''daki krizlerde her zaman Rusya ile ortak hareket eden Tahran''ın bu ani dönüşünün sebepleri yakında ortaya çıkacaktır.
Ve Türkiye... Tam bir trajedi
Hemen yanıbaşımızda yaşanan insanlık dramı, güç gösterisi ve Kafkaslar''ı ve Orta Asya''yı paylaşma savaşına karşı Türkiye''nin tutumu ise insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Sovyetler''in çökeceği yönünde hiçbir öngörüsü olmayan, bağımsızlık sonrası Orta Asya ve Kafkaslar''a yönelik hiçbir sağlıklı proje uygulayamayan Türkiye, bugünlerde yine çok kötü bir sınav veriyor. Dünya gerek insani gerekse stratejik amaçlarla Rusya''yı kınarken Ankara, Kafkasya''daki Rus katliamını ağzına almak bir tarafa, soykırıma tabi tutulan bir halkı terörist olarak niteliyor. Ankara''nın tek derdi bölgedeki ''Vahhabi teröristler''. İnguşistan''daki falaket, füzelerle vurulan mülteci otobüsleri, harabeye dönen Çeçenistan, 150 bin kişinin sürgün edilmesi Ankara''nın umurunda bile değil. Rusya''ya gitmeye hazırlanan Başbakan Ecevit, Rusya başbakanına mektup göndererek güvence veriyor. Mektupta "Türkiye''nin Kafkaslar''daki ''teröristlere'' destek vermesinin mümkün olmadığı" ifade ediliyor.
Moskova''ya güvence
Rusya''nın en büyük korkusu Türkiye''den bölgeye yönelecek destek. Bunu engellemek için de Ankara nezdinde çok yoğun girişimlerde bulunuyor. O kadar başarılı oldu ki, Rus kamuoyu bile ''terör'' ve ''müdahale'' kavramlarını sorgulamaya başladığı halde, bizimkiler "Vahhabi teröristler" saplantısından kurtulamıyor. Dünyanın bölgeye yönelik tepkileri iyi takip edin. Hiçbir ülkenin bölgedeki gelişmelere bu kadar sığ, bu kadar ufuksuz yaklaşmadığını göremezsiniz. Abdullah Öcalan Moskova''da iken Türkiye''nin, Öcalan''ın sınırdışı edilmesi karşılığında Kafkasya''daki özgürlük mücadelesine destek vermeyeceği yönünde Moskova''ya taahhütte bulunduğu iddia edilmişti. Bunun ne kadar doğru olduğu şimdi anlaşılıyor. Türkiye kendi coğrafyasına ihanet ediyor.
.Düğmeye basıldığı an
00:0013/10/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan ordusu dün akşam ülke yönetimine el koydu. Daha önce Kara Kuvvetleri Komutanı''nı değiştiren Başbakan Navaz Şerif''in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Perviz Müşerref''i görevden almasından birkaç saat sonra harekete geçen ordu birlikleri, Başbakan''ın resmi konutunu, evini, televizyon ve radyo kanalları ile havaalanını kuşattı. İlk saatlerde darbenin niteliği henüz netleşmemişti: Ordunun yönetime el mi koyduğu, yoksa olayın görevden alınan Genelkurmay Başkanı''na destek veren ordunun bir bölümünün girişimi mi olduğu belli olmamıştı. Başkent İslamabad''ın çevresinden silah sesleri geldiği, televizyonların önce karardığı daha sonra belgeseller ve marşlar çalmaya başladığı, Şerif''in evinin çevresindeki polislerin silahsızlandırıldığı ve Şerif''e evinden dışarı çıkmamasının emredildiği bildirildi. Ancak daha sonra Navaz Şerif hükümetinin görevden alındığı açıklandı. Peki Pakistan bu duruma nasıl geldi? Önce Pakistan''ı darbe sürecine sokan iç gelişmeleri ve daha sonra da bölgede son aylarda yaşanan ve ordunun darbe yapmasına etki eden dış gelişmeleri sıralayalım:
Sivil-asker iktidar kavgası
Ezici bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelen Şerif''in daha önce de bir Genelkurmay Başkanı ve bir Devlet Başkanı harcadığını hatırlatalım. Gücünün zirvesinde olan Şerif önceki Devlet Başkanı Faruk Legari''yi istifaya zorlamıştı. Perviz Müşerref de, Şerif''in görevden aldığı ikinci Genelkurmay Başkanı oluyor. Sahip olduğu sivil gücü çok etkin bir şekilde kullanan Şerif, bu gücü sadece orduya karşı değil, ülkedeki muhalefete karşı da kullandı. Muhalefet partilerinden Cemaat-i İslami, Şerif''i iktidardan düşürmek için günlerce protesto mitingleri düzenledi. Ülkedeki muhalif partiler otoriterleşen Şerif''i devirmek için güçbirliğine gittiler. Pakistan, bağımsızlığından bu yana geçen sürenin üçte ikisini sıkıyönetim altında geçirdi. Yani ordu çok güçlü ve ülkenin iç ve dış politikalarında birinci derecede belirleyici durumda. Şerif de, ordunun bu gücünü sınırlama yoluna giden ilk Başbakan durumunda. Bu da ordu ile Şerif arasında müthiş bir güç mücadelesinin başlamasına sebep oldu.
Şerif Clinton''a ne taviz verdi?
Pakistan ordusunun sabrını taşıran son olay Temmuz ayında meydana geldi. Keşmir''in bağımsızlığı için mücadele eden gruplar, Hint işgali altındaki Kargil bölgesine sızarak şiddetli bir direniş başlattılar. Gerçekten de mücahitler ilk kez Hindistan ordusu karşısında mevzi kaybetmediler ve günlerce süren çatışmalarda Hindistan çok zor durumda kaldı. Ta ki 4 Temmuz''da Şerif''in ABD''ye gitmesi ve Clinton''la görüşmesine kadar. Şerif''in Clinton''la ne tür pazarlıklar yaptığını Pakistan halkı da bilmiyor. Ancak ABD''den dönen Başbakan''ın ilk icraatı mücahitleri Kargil bölgesini terketmeye zorlamak oldu. Şerif''in bu kararı mücahitleri isyan ettirdi, orduyu da... Emekli generaller ve ordu içinden bazı üst düzey subaylar, Şerif''i vatana ihanet etmekle suçladılar ve ABD''ye ne tür tavizler verdiğini açıklamasını istediler. Pakistan''da büyük gösteriler oldu. Sonunda mücahitler istemeseler de bölgeden çekilmek ozrunda kaldı. İşte ordunun sabrını taşıran bu gelişme oldu. Mücahitlerin Kargil bölgesinde direnmelerini isteyen orduya göre bu bölge, Pakistan''ın savunulması için stratejik bir bölgeydi ve Hint ordusunun ilerleyişini engelliyordu. Ayrıca Şerif, ülkenin ulusal güvenliği ile ilgili bir konuda, üstelik bugüne kadar ordunun belirleyici olduğu bir konuda orduya danışmadan böyle bir karar almıştı. Bazı kaynaklar, Pakistan ile Hindistan''ın Keşmir konusunda bir anlaşmaya varmak üzere oldukları bir anda Keşmirli mücahitlerin direnişinin başladığını ve anlaşmanın suya düştüğünü söylüyor. Bu gizli hesap kamuoyunda duyulunca da Şerif''e yönelik büyük bir tepki ortaya çıktı.
Darbe önceden planlandı
Aslında darbe hazırlıkları o günlerde başlamıştı. Ancak iki general durumu Şerif''e haber verdiler. Aynı dönemde Navaz Şerif''in kardeşi Amerika''ya gitti ve ABD Pakistan''da bir darbe yapılacağı endişesini taşıdığını Şerif yönetimine bildirdi. ABD ayrıca silahlı müdahaleyle iş başına gelecek bir yönetime iyi bakmayacağını da dile getirdi. Darbe hazırlıklarını haber veren iki generalden biri Genelkurmay Başkanı''nın baskısıyla istifa etmek zorunda kaldı. İikincisi de pasif göreve atandı. İşte bu hareket ve darbe hazırlıkları yüzünden Şerif son olarak Genelkurmay Başkanı Pervez Müşerref''i görevden aldı ve yerine İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hacı Ziyaeddin''i atadı. Sri Lanka''da bulunan Müşerref de dün ülkeye döner dönmez üst düzey komutanlarla biraraya geldi ve darbe için düğmeye bastı.
.Ankara"yı AB korkusu sardı
00:0016/10/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa Komisyonu''nun Aralık ayında yapılacak Helsinki Zirvesi için hazırladığı raporda Türkiye''ye adaylık verilmesini tavsiye etmesi, Türkiye''de "Merhaba Avrupa" sloganları ile karşılandı. Ancak raporun "adaylık statüsü verilmesi" ifadesi, ardından gelen katı şartları gölgede bıraktı. Gazeteler Türkiye''nin Avrupa''daki geleceği için hayali tablolar ortaya koyarken, Demirel, Ecevit ve İsmail Cem''in temkinli ve tedirgin tutumu raporun Türkiye için ne anlama geldiğinin göstergesiydi. Demirel ve Ecevit, "umutlu" olduklarını açıklarken Cem, "Katılmadığımız yönleri var" diyordu. Hiçbirinde ''sevinç'' alameti yoktu, aksine ''tedirginlik'' vardı.
Ankara bunu kaldırabilir mi?
Türkiye''ye adaylık şansı veren Avrupa, ardından Ankara için ciddi bir sınav niteliğinde olan katı şartları da sıraladı. Bırakın Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Slovakya veya Malta''dan sonra sıraya girebildiğimizi, AB''nin Türkiye''nin önüne sürdüğü şartlar Ankara''da depreme yolaçacak nitelikte. Ecevit''in aylar önce Almanya Başbakanı Schröder''e gönderdiği ve Türkiye''nin Kopenhag kriterlerine uyacağı yönünde taahhütlerde bulunduğu iddia edilen mektuptan sonra yön değiştiren Türkiye-AB ilişkileri, kaçınılmaz sona gelip dayandı. Yani Ankara, bugüne kadar ''ulusal güvenlik'', ''ülke bütünlüğü'' ve ''devletin bekası'' çerçevesinde değerlendirdiği birçok konuda ciddi değişimlere imza atmak zorunda kalacak.
Peki Ankara bunu kaldırabilir mi? Hiç sanmıyorum. Eğer Ankara bu değişimi kaldırabilirse bu Türkiye için tarihî bir dönüm noktası, bir devrim olacak. Çünkü bu değişim, ''devlet'' kavramının, ''millet'' kavramının, ''özgürlük'' kavramının, ''devlet-millet ilişkileri''nin ve ''millet iradesi''nin yeniden tanımlanması anlamına geliyor. Türkiye''ye üyelik şansı verip yükümlülükleri yerine getirene kadar müzakerelerin başlatılmaması şartı, önümüzdeki aylarda Avrupa''nın Ankara''yı çok ciddi reformlara zorlayacağına işaret ediyor. Ankara, Helsinki Zirvesi''ne kadar, Türkiye''nin toplumsal yapısını da rahatlatacak, birçok konuda somut adımlar atmak zorunda. Demirel''in, Ecevit''in ve Cem''in tedirginliği buradan kaynaklanıyor. Bunu yapabilecekler mi? Gerçekten yapmak istiyorlar mı? Veya yapmalarına izin verilecek mi?
Raporda ne diyor?
1- İnsan haklarında ciddi eksiklikler var.
2- İşkence devam ediyor.
3- DGM sistemi hâlâ etkin bir şekilde kullanılıyor.
4- MGK siyasi hayatta belirleyici rolünü sürdürüyor.
5- Hukuk d?evleti ilkesi oturmamış.
6- Ekonomi çokmüş halde.
Avrupa ne istiyor?
1- Kopenhag kriterlerine uyun. Yani:
a- İnsan hakları, demokrasi, kanun hakimiyeti prensiplerini sadece kabul etmekle kalmayacak, günlük hayata da uyarlayacaksınız.
b- İfade, düşünce ve basın özgürlüğünü tam teminat altına alacaksınız.
c- Azılık haklarına riayet edeceksiniz. (Bu madde, Lozan Antlaşması ile azınlık statüsü verilenlerin dışında Kürt sorununu da bir azınlık sorunu olarak Ankara''nın önüne getirebilir)
2- Abdullah Öcalan''ı idam etmeyeceksiniz.
3- Atina''nın Türkiye''nin AB üyeliğine yönelik engelini kaldırması karşılığında siz de Kıbrıs konusunda bir jest yapacaksınız.
4- DGM''lere son vereceksiniz.
5- MGK''yı kaldıracaksınız.
6- Sivil otoritenin üstünlüğünü kanıtlayacaksınız. (Yani, onların deyimiyle, ''askeri demokrasi''den kurtulacaksınız.)
40 yıl daha bekleriz
Bu maddeleri gördükten sonra AB Komisyonu''nun Türkiye raporunun Ankara''da ne anlam ifade ettiği, Ankara''nın bu değişimi kaldırıp kaldıramayacağı ortaya çıkıyor. Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde üyelik perspektifi verilmesinin Türkiye için hiçbir pratik anlamı yok. Yani ''adaylık'' için 40 yıl bekleyen Türkiye ''üyelik pazarlıklarının başlaması için'' 40 yıl daha beklemek zorunda kalacak. Ankara, AB''nin istediği doğrultuda yapısal değişiklikleri kaldıramayacağını anladığı anda, AB yolunda yine karamsar bir dönem başlatıp yeni krizler ortaya çıkarabilir. Veya bu yapısal değişiklikleri göğüslemeye kalkan koalisyon hükümeti ciddi sarsıntılar geçirebilir. Türkiye''nin AB''ye üye olup olmayacağının kriteri ''adaylık satüsü''nün verilmesi değil. Yeni oluşturulmaya çalışılan Avrupa Savunma İnisiyatifi''nde Türkiye''ye ne tür bir rol veriliyor ona bakın siz. Türkiye''nin NATO üyeliğini bile kaldıramayan Avrupa, bu oluşumda Türkiye''yi tamamen dışlıyor. Yani, geleceğin ''Avrupa''sının güvenlik haritasında Türkiye''nin yeri yok. Bu da Türkiye''nin Avrupa''nın geleceğindeki yerinin neresi olduğunun bir göstergesi değil mi?
Bu anlaşmayı imzalamayın
Başbakan Bülen Ecevit 4 Kasım''da gideceği Moskova''da Rus yetkililerle Kuzey Kafkasya''nın Müslüman halkının yüreğine oturacak bir anlaşma imzalayacak. Adı, "Terörizmle Orta Mücadele Anlaşması". Yani, Kafkaslar''da özgürlük için binlerce şehid veren halklarla mücadele anlaşması. Yani, Rusya''ya göre ''ayrılıkçı'' ve ''terörist'' olan ve Rus imparatorluğunu parçalamaya çalışan bu insanlar Türkiye''ye göre de ''ayrılıkçı'' ve ''terörist''. Yani, Türkiye bölgedeki Müslümanlar''ın Rusya''dan kopmaması için Moskova ile birlikte hareket edecek. Yani, Türkiye''deki Kafkas kökenliler de takibata uğramaya başlayacak. Rusya''da apartmanları havaya uçuran, onlarca masum insanı öldürenlerin Çeçenler olmadığını bütün dünya anladı, Ankara''dakiler hâlâ bu katliamları Çeçenler''in yaptığında ısrar ediyor. Dağıstan''daki çatışmaları ''Vahhabi teröristler''in başlatmadığını, Rusya''nın bağımsızlık yanlısı Müslüman köyleri harabeye çevirmesine bir tepki olduğunu bütün dünya anladı, Ankara''da bazıları hâlâ onların ''Vahhabi teröristler'' olduğunda ısrar ediyor.
Soykırıma sessiz kalamayız
Bütün dünya Ruslar''ın 160 bin kişiyi yurdundan sürmesini, yüzlerce insanı öldürmesini, yerleşim birimlerni harabeye çevirmesini bir soykırım olarak değerlendiriyor, Ankara''dakiler bu insanlara karşı Moskova ile işbirliği yapmaya hazırlanıyor. Dünyanın önde gelen ülkeleri ve petrol şirketleri bölgedeki gruplarla pazarlıklar yürütüp onlar üzerine hesaplar yapıyor, Ankara''dakiler bırakın onları muhatap almayı, Çeçenistan''daki soykırıma tepki göstermeye bile müsaade etmiyor. Bütün dünya parçalanmakta olan bir imparatorluğun mirasından pay kapmaya çalışıyor, Ankara''dakiler bu imparatorluğu ayakta tutmak için var gücüyle çalışıyor. Türk halkı, Türkiye''de yaşayan milyonlarca Kafkas kökenli ve en önemlisi Kafkaslar''da bizim sınırlarımızı koruyan Müslüman halklar böyle bir anlaşmayı ''ihanet'' olarak algılayacak. Böyle bir anlaşmanın terörle hiçbir ilişkisi yok. Tamamen Moskova''nın güvenliğini sağlamayı amaçlıyor.
Rusya''nın toprak bütünlüğünü biz mi koruyacağız?
Türkiye''de bazı çevreler Rusya''ya toz kondurmuyor bugünlerde. Türkmenistan dururken Rusya''dan pahalı doğal gaz almak için dev yatırımlara girişiyoruz. Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmenbaşı''nın sitemlerini bütün kamuoyu duydu. Aynı sitemler Azerbaycan''dan da geldi. Ama duyan yok. Rus lobisinin etkisini kimse kıramıyor. Ankara Moskova''yı gücendiririm korkusuyla resmi gezileri bile iptal ediyor. Nedir bu korkunun içeriği? Bunun kamuoyuna açıklanması lazım. Ankara''nın bölgeye yönelik politikasının ana hatlarını bilmemiz gerekiyor. Ankara, Sırbistan karşısında izlediği ''toprak bütünlüğüne saygı'' politikasını Rusya karşısında da tekrarlamak zorunda mı? Dünya Rusya ve Sırbistan''ı parçalarken onların toprak bütünlüğünü biz mi koruyacağız? "Ya Kürt sorununu kaşırlarsa" korkusu, Türkiye''yi tarihî yanlışlıklara götürüyor. Söz konusu devletlerin hiçbir ülkeyi sarsacak gücü kalmadı zaten. Ve böyle bir anlaşmanın kesinlikle imzalanmaması gerekiyor. Bunun tek sonucu olacaktır: O da, Kafkas ve Türkiye halkının gönlünde açılan derin yara.
.Müşerref, Ziya-ül Hak olamaz
00:0020/10/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan Genelkurmay Başkanı Perviz Müşerref''in 12 Ekim''de liberal Başbakan Nevaz Şerif''i devirip yönetimi ele almasından sonra bütün dünya, Pakistan''da yeni bir Ziya-ül Hak döneminin, yeni bir İslamcı yönetimin başladığı korkusuna kapıldı. Özellikle Amerikan gazeteleri, darbenin hukuki meşruiyeti ve demokrasiyi kesintiye uğratmasından daha ziyade, Müşerref''in İslamcılığını, bunun Pakistan için ne anlama geldiğini ve Keşmir, Afganistan ve Orta Asya''daki İslami gelişmelere ne tür etkileri olacağını tartıştı. Darbenin bölgesel dengeleri tehlikeli bir şekilde sarstığını vurgulayan dış politika uzmanları, öteden beri İslami kimliği belirgin olan Pakistan ordusunun Keşmir, Afganistan, Tacikistan ve Özbekistan bölgesindeki silahlı İslami gruplara yönelik desteğini sürdüreceğine, son zamanlarda gözden çıkarılan Taliban''ı yine eski gücüne kavuşturacağına yönelik endişelerini dile getirdiler. Avrupa Birliği Pakistan''ı şiddetle kınadı ve ilişkileri asgariye indirme kararı aldı. İngiliz Milletler Topluluğu Pakistan''ın üyeliğini askıya aldı. Ülkenin en önemli finansörü durumundaki Japonya kredi musluklarını kapattı.
İslamcı Pakistan yeni sisteme uymuyor
Zaten Pakistan''a ambargo uygulayan ABD ise, günlerce net bir tavır sergilemedi. Ta ki, İslamabad Büyükelçisi''ni Müşerref''le görüştürene kadar. Görüşmenin içeriği ile ilgili kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Müşerref ABD''ye, Hindistan''la ilişkilerin yumuşatılmasından Taliban''a desteğin çekileceğine, nükleer denemelerin azaltılmasından silahlı İslamcı grupların tasfiye edileceğine kadar bir dizi garanti verdi. ABD Büyükleçisi''nin görüşmeden çıkardığı en önemli sonuç; Müşerref''in ''köktendinci'' olmadığı, kendisiyle işbirliği yapılabileceği oldu. Askeri darbenin arkasında ABD var mı, yok mu tartışmaları bir tarafa, ABD Büyükelçisi''nin bu tesbiti, Amerika açısından çok büyük önem taşıyor. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği''nin Afganistan''ı işgaline karşı Pakistan''ı güçlendiren, Hindistan''a rağmen Pakistan''ı tercih eden, bölgedeki İslami grupların desteklenmesine zemin hazırlayan, Soyvetler''in karşısına Müslümanlar''ın desteğini almış bir Ziya-ül Hak çıkaran ABD için durum şimdi çok farklı. O zamanlar Soyvetler''e karşı mücadele veren, Ruslar''ın Hint Okyanusu''na inmesinin önündeki en önemli engel olan İslam, şimdi ABD''nin Orta Asya politikaları için bir tehdit olarak görülüyor.
O zaman Soyvetler''e karşı savaşan İslam, şimdi Rusya''nın çekildiği Orta Asya''daki Amerikan yayılmacılığına karşı savaşıyor ve ABD, ileride Müslümanlar''ı karşısında birer silahlı güç olarak görme endişesini taşıyor. Sadece Afganistan değil, Keşmir''in bağımsızlığı için savaşan İslamcı gruplar, Özbekistan İslami muhalefetinin silahlı mücadeleyi başlatması ve Taciki''daki Müslüman muhalefetin gücünü artırması, bölgedeki Batı çıkarlarını ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Bu yüzden Perviz Müşerref''in demokrasiye ne zaman izin vereceğinden, serbest seçimleri ne zaman yapacağından çok daha önemli bir konu askeri yönetimin İslam''a bakışı. Avrasya''nın İslamcılar''dan ''temizlenmesi'' Orta Asya petrol ve gazını Hint Okyanusu''na indirmek için Taliban öncülüğünde ''istikrarlı bir Afganistan'' projesi uygulayan ABD, Taliban''ın bölgedeki çıkarlarını tehdit ettiğini anladığı anda bundan vazgeçti. Vazgeçmekle kamadı, Taliban''ı ezmek için bir dizi yaptırımlara girişti. Nevaz Şerif yönetimi de ABD''nin bu politikasını Taliban karşısında aynen uygulamaya girişti. Tıpkı Taliban''ı palazlandırdıkları gibi. Petrol boru hatları, Orta Asya''daki statükoyu sarsan İslamcı gelişmelerden duyulan korkuyla rafa kaldırıldı. Keşmir''deki İslamcı güçlerin Pakistan ordusunun desteğiyle kazandığı zaferden endişe edildi ve Navaz Şerif''le anlaşılarak mücahitlerin direnişi kırıldı. Pakistan''daki yerli ve yabancı Müslüman gruplara karşı geniş bir tutuklama kampanyası başlatıldı. Bazı kişiler Amerika''ya veya ülkelerine iade edildi. Pakistan''da yerleşik Orta Asya ve başka bölgelerin muhalif grupları ülkeden kovuldu. Bu kişiler Amerika''ya göre ''İslamcı teröristler''di ve yeni dünya sisteminin bir numaralı düşmanlarıydı. Bu konuda Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin, aralarındaki çıkar kavgalarına bakmaksızın işbirliğine gittiler. Ortadoğu''dan Doğu Türkistan''a kadar Müslümanlar''ın yaşadığı ''orta kuşağın'' İslamcılar''dan ''temizlenmesi'' için sürdürülen kampanyaya Pakistan da katılmak zorunda kaldı. Çünkü, yeni dünya sistemi için ''eksen'' alınan Avrasya''nın bütün siyasi ve ideolojik ''sıkıntılar''dan arındırılması gerekiyor ve bu sürece katılmayan ülkeler dışarıda kalmanın cezasını bir şekilde çekeceklerini biliyorlar.
Askerler neyi değiştirecek?
Amerika ile hemen her konuda işbirliği yapan Şerif yönetimini deviren General Müşerref, darbenin Pakistan''a maliyetini en aza indirmek ve yeni yönetimi meşrulaştırmak için dünyanın ''hassas'' olduğu her konuda Batı''ya güvenceler verdi. İç politikadan daha ziyade nükleer silahlar, Keşmir ve Afganistan gibi gerekçelerle sivil yönetimi deviren Müşerref, birkaç günlük bocalamadan sonra derbenin gerekçesini iç politikaya indirgedi ve eski yönetimin dünya sistemiyle işbirliği yaptığı her konuda kendilerinin de işbirliği yapacağı izlenimini uyandırmaya çalıştı. Her ne kadar Pakistan halkı ve Müslüman gruplar yeni bir Ziya-ül Hak dönemi beklentisi içine girmişlerse de, buna uluslararası konjonktürün izin vermeyeceğini yakında anlamak zorunda kalacaklar. Askerlerin böyle bir iradesinin olup olmadığı da şimdilik bilinmiyor. Ancak böyle bir iradesi olsa bile bölgesel ve küresel güçleri karşısına alması çok zor. Ekonomik açıdan çökmüş, etrafı krizlerle çevrilmiş üstelik Avrasya merkezli projelerin tam ortasında yeralan Pakistan''ın, kendi başına buyruk hareket edemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
AB üyeliği pahalıya malolacak
00:0023/10/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fazilet Partisi''nin AB''ye üye ülkelerin Türkiye Temsilcileri için verdiği yemeğe katılan AB''nin Türkiye Temsilcisi Karen Fogg''un bir sözü oldukça dikkat çekiciydi. Fogg, Fazilet lideri Recai Kutan''a bakın ne diyor: Ne zaman Türkiye ile Avrupa arasında bir yakınlaşma doğsa Türkiye''de bir şeyler oluyor. Avrupa Komisyonu''nun Türkiye''nin Helsinki Zirvesi''nde aday ülke ilan edilmesine yönelik raporu ve hemen ardından sıralanan şartların Türkiye''de nasıl algılandığı tekrar tahlil edilince, Ahmet Taner Kışlalı''nın öldürülmesi ve son günlerde meydana gelen ''garip'' olaylara ister istemez değişik bir açıdan bakma zorunluluğu doğuyor.
Bazılarını korku sardı
16 Ekim''de yazdığım ''Ankara''yı AB korkusu sardı'' başlıklı yazıda, Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem''in AB Komisyonu''nun raporuna hiç de sevinmediklerini aksine tedirgin bir görüntü sergilediklerini belirtmiştim. AB''nin şart koştuğu kriterlerin Türkiye''de derin bir değişimi gerektirdiğini, Ankara''nın bu yönde yapacağı reformların Türkiye için devrim anlamına geleceğini, Demirel''in, Ecevit''in ve Cem''in bunun Türkiye için ne anlama geldiğini çok iyi bildiklerini, tedirginliklerinin bundan kaynaklandığını söylemiştim. Hemen ardından Ankara''nın bu değişimi kaldırmasının çok zor olduğunu, zira yapılacak reformların, ''iktidar'', ''devlet'', ''millet'' ve ''halk iradesi'' gibi kavramların içeriğinin büyük oranda değişimini zorunlu kılacağını, iktidar aygıtlarının sarsılacağını, bunun da Türkiye''de şiddetli bir depreme neden olabileceğini belirtmiştim. Ve sonra eklemiştim: Ankara, Helsinki Zirvesi''ne kadar, Türkiye''nin toplumsal yapısını da rahatlatacak, bir çok konuda somut adımlar atmak zorunda. Demirel''in, Ecevit''in ve İsmail Cem''in tedirginliği buradan kaynaklanıyor. Bunu yapabilecekler mi? Gerçekten yapmak istiyorlar mı? Veya yapmalarına izin verilecek mi? Ankara, AB''nin istediği doğrultuda yapısal değişiklikleri kaldıramayacağını anladığı anda, AB yolunda yine karamsar bir dönem başlatıp yeni krizler ortaya çıkarabilir. Veya bu yapısal değişiklikleri göğüslemeye kalkan koalisyon hükümeti ciddi sarsıntılar geçirebilir. Şimdi kimin AB''yi istediği, kimin istemediği belli olacak...
Doğru adrese ulaşmak
Bazı çevreler yine eskisi gibi ''İslamcı terör'' söylemlerini sürdürüyor. Ancak bu sefer resmi ağızlar bu tür söylemlere prim vermiyor ve hiç kimse de bunları ciddiye almıyor. Merve Kavakçı olayında olduğu gibi iktidarıyla muhalefetiyle bütün partiler bir senaryonun kokusunu almış gibi ortak tavır sergiliyorlar. AGİT Zirvesi yaklaşırken sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi Türkiye''nin toplumsal yapısı tekrar giriliyor. AB üyeliğinin neye malolacağını çok iyi bilen çevreler yeni bir korku senaryosunu devreye sokmuş gibi görünüyor. Ancak Ankara''daki siyasi iradenin bu sefer doğru iz üzerinde olduğu izlenimi belirgin.
Deprem öncesi, deprem sonrası
Türkiye tarihine depremden önce ve depremden sonra diye bir çizgi çizilmeli ve bazı olaylar bu gelişmelerin seyrine göre dikkate alınmalı. Depremden sonraki gelişmeleri sıralayalım:
1- Deprem sonrası inanılmaz bir sivil dayanışma örneği sergilendi ancak aynı şiddetle bu dayanışma engellenmeye çalışıldı.
2- Deprem sonrası Türk dış politikasının temel tezleri büyük darbe yedi. Dış düşmanlarla çepeçevre ''kuşatılmışlık'' tezi iflas etti ve ''düşman'' devletler Türkiye''nin yardımına koşarak dostluğunu gösterdi. Yıllardır milletin zihnine ilmik ilmik işlenen düşmanlık bir anda yok oldu.
3- Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkiler yeniden düzelmeye başladı. AB''nin Lüksemburg kararından sonra Ankara''nın sert tutumu ilişkileri bir anlamda koparmıştı. O zaman Ankara tercihini tamamen ABD''den yana kullanarak AB ile ilişkileri ''bilinçli'' olarak koparmıştı.
4- AB ile ilişkilerin gelişmesine ters orantılı bir şekilde Türk-İsrail ekseni etkisini kaybetmeye başladı. Nitekim bugünlerde Türkiye''ye gelmeye hazırlanan Ehud Barak''ın İsrail''de Başbakan olması ve Türkiyesiz bir Ortadoğu barışı için kolları sıvaması, iki ülkenin ortak düşmanı olan Suriye ile anlaşmayı her şeyden önce tutması ve Türkiye''nin bundan duyduğu rahatsızlık ''eksen''i zayıflatan unsurlar oldu.
5- AB Komisyonu gelişme raporunda Türkiye''nin Helsinki Zirvesi''nde aday ilan edilmesini istedi ve ardından demokrasi ve insan hakları eksenli şartlarını sıraladı.
6- İstanbul''da toplanacak AGİT zirvesi ve Türkiye''nin adaylığının tescilleneceği Helsinki zirvesi öncesi ciddi reformların yapılması için Türkiye''ye baskılar başladı.
Bu daha başlangıç
Bazı çevreler AGİT Zirvesi''ne kadar hemen her gün Türkiye''nin durumunu zorlaştıracak bir takım olayların meydana geleceği uyarıları yapıyor. Son günlerde yaşanan ve bundan sonra da yaşanması muhtemel görünen provakasyonların adreslerini ararken, öncelikle "Türkiye''nin Avrupa üyeliğini kim, hangi sebeplerle istemez" sorusunu sormak gerekiyor.
Endonezya topyekün direnişi seçti
Son yılların ''istikrarsızlaştırılan'' ülkelerinden biri olan Endonezya, Çarşamba günü ülkenin en büyük İslami cemaatinin lideri Abdurrahman Vahid''i Devlet Başkanı seçti. Perşembe günü ise bütün dünyanın Devlet Başkanı olacağına kesin gözle baktığı eski döktatör Sukarno''nun kızı Megavati Sukarnoputri''yi Vahid''in yardımcılığına seçti.
Dünyanın en kalabalık ve eski Müslüman cemaatlerinden biri olan Nahdat-ul Ulema''nın lideri Vahid, Batı''nın favori adayı Megavati''ye karşı parlamentodaki bütün grupların desteğini aldı. Kurulduğundan bu yana Endonezya''da iktidarı belirleyen ordu, ordu ile birlikte Suharto başkanlığında 32 yıl ülkeyi yöneten Golkar partisi, bir diğer Müslüman cemaat olan Muhammediye hareketinin lideri Emin Reis ve diğer küçük gruplar hep birilkite Vahid''den yana tavır koydular. Ordunun ve Golkar''ın Vahid''e oy vermesi ve Vahid''in diğer Müslüman gruplar tarafından da desteklenmesi Endonezya için dönüm noktası niteliğinde. 210 milyonluk nüfusuyla dünyanın en fazla Müslümanını barındıran bu ülkede Müslümanlar yıllardır iktidardan uzak tutuldu.
Cakarta parçalanmayı önlemeye çalışıyor
Kurulduğundan beri ülkeyi yöneten Sukarno ve Suharto gibi diktatörler, iktidarlarını ordunun gücüne dayandırdılar ve sadece ülkenin zengin azınlığı ile paylaştılar. Ülkenin kuruluşunda İslami bir devlet amacıyla nice şehitler veren Müslümanlar, o zamandan bu yana devlet tarafından hep tehlike olarak görüldü.
Ancak bugünlerde Endonezya''nın sıkıntıları çok farklı. Pasifk ile Hint Okyanusu, Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz arasındaki deniz ulaşımını kontrol eden Endonezya, dünya sisteminin belirleyicileri tarafından cezalandırılıyor. Soğuk Savaş döneminde Çin ve Vietnam''a karşı güçlendirilen Cakarta yönetimi şimdilerde dünya sistemi için ''tehlike'' olarak algılanmaya başlandı. Bölgenin yeni bölgesel gücü olarak ise, Avustralya öne çıkarılıyor.
Doğu Timor''u kaybeden Cakarta, kopuşun bununla bitmeyeceğini çok iyi biliyor. Son yıllarda ülkenin hemen her köşesinde etnik ve dini çatışmalar aldı başını gidiyor. İşte, geçtiğimiz hafta Endonezya Parlamentosu''nda sergilenen tavır bu kopuşa gösterilen tepkinin sonucu. Bütün güçlerin Vahid''i desteklemesi Batı''nın yoğun desteğini alan Megavati''nın diışarıda kalması Endonezya için bir başka tehlike anlamına geliyordu. Ancak Megavati de Başkan Yardımcısı olarak atandı ve sürece dahil edildi. Yeni oluşum hiç kimseyi dışarıda bırakmadan bir ulusal uzlaşma ve topyekün savunma girişimidir.
Şimdi Endonezya ordusuyla, Müslüman gruplarıyla, laikiyle Müslümanıyla, sağcısıyla solcusuyla, Cakartalısıyla Açelisiyle küresel baskılara karşı topyekün direnişin yolunu seçti. Yeniden bir kurtuluş savaşını göğüslemeye hazırlanan bu Müslüman ülke, dünya sisteminin azgın saldırılarına karşı bütünlüğünü koruyabilecek mi?
."Kadife kuşak" ve Çevik Bir
00:0027/10/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Emekli Orgeneral Çevik Bir Salı günü ABD''deki Yahudi lobilerinin önde gelenlerinden olan ve ABD dış politikasında belirleyici bir etkisi olan Musevi Ulusal Güvenlik Enstitüsü''nden Türk-İsrail ilişkilerine yaptığı katkılarından dolayı ''Uluslararası Liderlik Ödülü'' aldı. Ödülü almak için ABD''ye giden ve buradaki düşünce kuruluşlarında konuşmalar yapan Bir''in ısrarla üzerinde durduğu en önemli konu, Türkiye-İsrail-ABD ''ekseni''nde oluşturulan ve Soğuk Savaş''tan sonra Ortadoğu ile Orta Asya''yı birbirine bağlamayı amaçlayan Avrasya Projesi oldu. Bir, ''kadife kuşak'' olarak tanımladığı ve Ortadoğu, Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya''yı içine alan coğrafyada yeni bir güç dengesi oluşturmayı amaçlayan bu projenin ekseninde yeralan Türk-İsrail itifakının, Türkiye''nin bölgesel gücünü ne kadar artırdığını vurgularken diğer yandan bölgede yaşanabilecek muhtemel eksen kaymaları konusunda bir dizi uyarılarda bulunmayı ihmal etmedi.
Son yıllarda Ortadoğu''dan Orta Asya''ya uzanan bölgedeki gelişmeleri ve bu bölgedeki ülkelerin iç yapılarındaki sancıları anlamak, Türkiye''de yaşanan 28 Şubat''ı, Suriye''deki değişim sancılarını, Ortadoğu Barış Süreci''ndeki nitelik farklılaşmasını ve Mısır-Türkiye-Suriye arasındaki hassas ilişkileri kavramak için Çevik Bir''in her sözünü dikkatle izlemeye çalışıyorum. Çünkü Çevik Bir, Soğuk Savaş''tan sonra içinde bulunduğumuz coğrafyanın geleceğini belirleyecek nitelikteki en somut ve şimdiye kadar da ''başarılı'' bir seyir takip eden projenin merkezinde yeralan bir isim. Bir''in ABD''deki konuşmalarına bakarsak, ''İslami tehdit'' yine birinci sırada. Gerçi İsrail''de Netanyahu kabinesi düştü ve önceki gün Türkiye''ye gelen Ehud Barak''ın Suriye ile barışa öncelik vermesi Türkiye''yi tedirgin ediyor. Barak''ın Türkiye''ye resmen gelen ilk İsrail Başbakanı olması bu açıdan önemli.
Şaniler''in projesi
Türkiye''nin, İsrail''in ve ABD''nin ''şahinleri'' tarafından planlanan ve Kuzey Afrika''dan Özbekistan''a kadar dünyanın bu en hareketli bölgesini ''hizaya sokmak'' için uygulamaya sokulan bu proje, Soğuk Savaş sonrası ''bizim bölgemiz''de yeni bir blok oluşturmayı amaçlıyor. İsrail''de Netanyahu kabinesinin, Türkiye''de 28 Şubatçılar''ın ABD''de ise dış politikayı belirleyen Yahudi lobilerinin ve onların kontrolünde çalışan isimlerin imzasını taşıyan proje, Sovyetler''in dağılmasından sonra Müslümanlar''ın yaşadığı ''orta kuşak''ta yepyeni bir güç merkezi oluşturuyor. ''Savunma''dan ziyade ''yayılmacı'' bir karakter taşıyan bu güç merkezi, dünyanın tek süper gücü Amerika öncülüğünde oluşturulmaya çalışılan yeni dünya sisteminin en önemli ağırlık noktasını oluşturuyor.
Bu merkezin öncelikleri ve tehdit algılamaları bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri belirlediği gibi bu ülkelerin toplumsal yapılarında da önemli değişimleri zorunlu kılıyor. Nitekim son yıllarda bölge ülkelerinde yaşanan iç gerilimler, toplumu hizaya sokma çabaları bunun bir uzantısı.
''Eksen''in ilk meyveleri
Türkiye ile İsrail arasında yapılan anlaşmalarla kendini gösteren, Ürdün''ü de içine alan ''eksen'' ilk meyvelerini Ortadoğu''da verdi. Türkiye ve İsrail''in, aralarındaki anlaşmaları ''ikili ilişki'' olarak tanımlamalarına ve bir başka ülkeyi hedef almadığı yönünde garantiler vermelerine rağmen, Suriye ve Mısır, süreci yeni bir bloklaşma olarak algıladı ve Arap dünyasını harekete geçirmeye çalıştı. Öte yandan İran, Müslüman ülkeleri bu yeni eksene karşı mücadeleye çağırdı. Çünkü bu eksen öncelikle İran ve Suriye''yi düşman listesinin başına yerleştirmişti. Ancak Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin zirvede olduğu dönemlerde ne olduysa Mısır''ın tavrı değişti ve başlangıçta Arap dünyasını yeni oluşuma karşı harekete geçirmeye çalışan Mısır, sürece bir şekilde katıldı. Dolayısıyla Suriye yalnız kaldı. Bu günlerde Suriye''de yaşanan iç gerginlikler ve Suriye-İsrail arasındaki diyalog süreci Şam''ın da yerini belirleyecek. İran ise tarihî müttefiki Rusya''nın Kafkaslar''da ve Orta Asya''daki gerilemesi yüzünde bölgede yalnız kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Tahran''ın Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle yakınlaşan ilişkileri bu eksen için şimdilik bir tehdit içermiyor. Rusya''nın kayıpları Tahran''ın bu eksene yönelik tepkileri üzerinde belirgin bir rol oynayacak.
Öncelikler ve tehdit
Yeni yüzyılın enerji merkezleri olan Ortadoğu ve Orta Asya''daki kaynaklar üzerinde ortak bir kontrol kurmayı amaçlayan eksen, Kafkaslar''daki gerginlikler, Hazar''ın geleceği, Batı''ya ve Hint Okyanusu''na uzanacak boru hatları, Taliban''ın geleceği, önümüzdeki yıllarda Orta Asya''da çıkabilecek yeni krizler ve sınır değişimleri gibi bir- çok konuda karar mercii durumunda. Çünkü ABD''nin Avrasya projesinin merkezini bu eksen oluşturuyor. Eksen''in öncelikleri ve tehdit algılamaları konusunda ise belirleyici olan İsrail.
Yaşadığımız coğrafya üzerinde uygulamaya konulan bu masa başı proje ilk sonuçlarını şüphesiz Müslümanlar üzerinde hissettirecek. Hissettirmeye başladı bile. Nasıl mı? Avrasya projesinin en önemli propagandası ''istikrar''dır. Tehdit algılamasında en önceliklisi ise ''İslam''.
Hantal devlete son
Yeni bir dünya kuruluyor ve bu dünyanın mimarları insan hakları, demokrası, bireysel özgürlükler gibi ''devlet''i hantallaştıran, karar mekanizmalarını yavaşlatan, hareket kabiliyetini sınırlayan ''değerler''le uğraşmak istemiyorlar. Bunun için muhalif hareketler, hatta ''yasal muhalefet'' bile bir tehlike oluşturuyor. İstakrar adına Kuzey Afrika''dan Özbekistan''a kadar bütün otoriter yönetimler ayakta tutulmaya çalışılıyor. Bölgedeki birçok ülkenin bu eksene gönüllü olarak katılmak istemesinin en önemli sebeplerinden biri de bu yönde verilen güvencelerdir. İktidar tutkusu kendi kaynaklarını paylaşmayı, halkı hizaya getirmeyi, ulusal çıkarları unutmayı mübah kılıyor.
İslam düşman safına itildi
Gelelim tehdit algılamasına. Yeni süreç, İslami gelişmeleri, bölgenin daha da İslamlaşması''nı, İslam''ın bir bağımsızlık ruhuna dönüşmesini ve bölgedeki ''istikrarlı'' otoriter yönetimleri tehdit etmesini en büyük tehlike olarak algılıyor. Kuzey Afrika''dan Orta Asya''ya kadar hemen her ülkede İslami hareketlere karşı sürdürülen tasfiye operasyonunun ve ''İslami terör'' paranoyasının sebebi bu. Müslüman bir coğrafyada uygulanan ve Müslüman halkı baskı altında tutmayı, kontrol etmeyi ve onları iktidara ortak etmemeyi amaçlayan bu sürecin en zayıf noktası da burası. Yeni dünya sisteminin mimarları İslam''la barışmak yerine onu düşman safına iterek bir tercih yaptılar. ''İslam'' hem uluslararası düzeyde hem de Müslüman ülkeler nezdinde birinci tehdit ilan edildi ve bunun sonucu olarak sert bir tasfiyeci süreci yaşanıyor. Ortadoğu''nun ve Orta Asya''nın Müslüman toplumları ne zamana kadar kontrol altında tutulabilecek, bölgedeki otoriter yönetimler Müslümanlar karşısında ne kadar direnebilecek, bunu gelecek yıllar gösterecek. İslam''ı ''düşman'' safına iten bir projenin uzun vadede bölgeyi kontrol altında tutması zor görünüyor.
Ver Ermenistan"ı al Çeçenistan"ı
00:0031/10/1999, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Bülent Ecevit''in 4 Kasım''da Moskova''ya yapacağı ziyaret öncesi Kafkaslar''ın hem güneyinde hem de kuzeyinde yaşananlar, Türkiye''nin Rusya''ya ve bölgeye yönelik politikalarında derin izler bırakacak nitelikte. Türk dış politikası için ciddi bir sınav olan gelişmeler, önümüzdeki yüzyılın Kafkasya ve Orta Asya''sının haritasını şekillendirmeye yönelik küresel politikaların çatışmasından başka bir şey değil.
Çeçenistan''a yönelik Rus işgali, Ermenistan''daki Parlamento baskını, Azerbaycan''daki siyasi kriz, Bakü-Ceyhan boru hattı konusundaki son gelişmeler, Türkiye ile Rusya arasında imzalanması muhtemel olan Mavi Akım Projesi, Türkmenistan ve Azerbaycan doğalgazı üzerindeki pazarlıklar, Türkiye''nin Rusya ile imzalamaya hazırlandığı ''Terörle Mücadele Anlaşması'' ve son günlerde Bakü-Ankara-Erivan-Moskova arasında sürdürülen mekik diplomasisi hep birbiriyle bağlantılı konular ve Kafkaslar''daki uluslararası çıkar dengesinin birer tezahürü. Bugüne kadar daha çok diplomasi ağırlıklı olarak sürdürülen savaş Rusya''nın Çeçenistan''a yönelik işgal harekatı ve özellikle Ermenistan''daki kanlı baskınla birden güç gösterisine dönüştü. Dünyanın en kritik noktalarından biri olan ve küresel projelerde çok belirgin bir yer işgal eden Kafkasya, Sovyetler''in çöküşünden bu yana hiç bu kadar tehlikeli bir sürece girmemişti. Peki nasıl oldu da bugüne kadar kontrollü bir şekilde devam eden gerginlikler aniden böylesine endişe verici bir boyuta geldi? Rusya''nın Çeçenistan''ı yeniden işgale girişmesi aslında son krizin başlangıç noktası oldu. Hazar çevresi enerji kaynakları, bunları dünyaya taşıyacak stratejik ulaşım koridoru ve Hazar''ın geleceği üzerindeki etkisini kaybetmekte olan Rusya, son bir hamle ile Kafkaslar''da kendini dışarıda bırakacak hesaplara izin vermeyeceğini göstermek istedi. Güney Kafkasya''da Azerbaycan ve Gürcistan''ı Batı''ya kaptıran, NATO''nun Orta Asya ve Güney Kafkasya''ya yerleşmesini engelleyemeyen Moskova, Çeçenistan''ın kopması yüzünden hem boru hatları konusundaki tezlerini kaybetti, hem de Hazar kıyısındaki Dağıstan''daki egemenliğini tehlikeye düşürdü. Dağılmakta olan bir imparatorluğun mirası üzerinde paylaşım yapan Batı ise, Rusya''yı kontrollü bir şekilde Hazar çevresinden uzaklaştırmaya yönelik politikalarını ısrarla sürdürdü. Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Orta Asya ülkeleri ile Rusya''nın güneyini boydan boya kuşatan Batı, NATO''nun caydırıcı gücünü, Moskova''nın bütün direnişine rağmen, Özbekistan''a kadar hissettirdi. Üstelik bölgedeki kaynaklar üzerindeki Rus etkisi de günden güne kırıldı ve Moskova kuzeye hapsedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Kafkaslar''a dönersek. Rusya son işgal operasyonuyla hem Kuzyey Kafkaslar''daki iktidarını pekiştirmek hem de Çeçenistan yüzünden kaybettiği boru hatları şansını yeniden ele geçirmek istiyor.
Çeçenistan kurban edildi
Rusya''nın Çeçenistan''a yönelik son saldırıları Batı''da ciddi bir tepki doğurmadı. Batı''nın önceliği şimdilik Güney Kafkaslar. Moskova işgal harekatında Batı''dan destek bile gördü. ABD ve İsrail istihbaratı Çeçenler üzerinde Rus istihbaratı ile ortak çalışıyor. Eğer Ermenistan''daki kanlı baskın yaşanmamış olsaydı Çeçenistan''daki soykırıma kimse ses çıkarmayacaktı. Ancak Moskova güneydeki tek üssü olan Ermenistan''ın da elinden çıkmak üzere olduğunu anlayınca Ermenistan''ı karıştırdı. Hazar petrolünü dünyaya ulaştırmak için en elverişli güzergahta bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış süreci Moskova''yı telaşlandırdı. Hattın Ermenistan''dan geçmesi için Karabağ konusunda Erivan ile Bakü''nün anlaşması gerekiyordu. İşte ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbot''ın Bakü-Erivan-Ankara-Moskova arasında günlerdir sürdürdüğü mekik diplomasisininin sebebi de bu. Anlaşılan hem Bakü, hem de ciddi bir şekilde dünyadan izole olan Erivan imzaya hazır hale getirildi. Ankara ise Erivan''a uyguladığı ambargonun kalkmasının tek sebebi olarak Bakü ile anlaşmayı şart koşuyordu. Dolayısıyla Ankara''nın onayını almak hiç de zor olmadı.
Moskova''nın onayını almak için Çeçenistan kurban seçildi. Şimdi "Ver Ermenistan''ı, al Çeçenistan''ı" pazarlığı yapılıyor. Moskova''ya giden Talbot, Rus yetkililere, "Anlaşmayı onaylayın Çeçenistan''da yaptıklarınıza karışmayalım" önerisi getirdi. Talbot''a verilen cevabın ne olduğunu Erivan''daki kanlı baskınla anlıyoruz. Çeçenistan konusuna hiçbir müdahaleyi kabul etmeyen Moskova, Ermenistan''ın Batı''yı tercih etmesine de müsaade etmedi. Parlamento baskını Moskova''nın bölgedeki barış sürecine bir cevabıydı. Moskova, son günlerde hem Çeçenistan konusunda hem de Ermenistan konusunda Batı''ya iki gol atmış oldu. Eğer Moskova Çeçenistan''a karşı Ermenistan''ı vermeyi kabul ederse kriz yakın bir zamanda Ermenistan ve Azerbaycan''da dondurulabilir. Ancak o zaman da Çeçenistan''ın Rus merhametine terkedilmesine şahit olacağız.
Aliyev''in Karabağ''ın genişletilmiş özerkliğini kabul ettiği ve bu statüye göre Karabağ Ermenileri''nin kendi parlamentosu, anayasası, ordusu ve parası olacağı, bunun bir bağımsızlık anlamına geldiği anlaşılınca Bakü karıştı. Bu güne kadar 30 bin kişinin öldüğü, 1 milyon kişinin melteci durumuna düştüğü Karabağ anlaşmasına göre, işgal edilen Laçin ve Kelbecer gibi birçok bölgenin geri verilmeyeceğinin ortaya çıkması Azeriler''in kolay kabul edebileceği bir sonuç değil. Yani önümüzdeki günlerde Bakü''de daha çok sarsıntılar yaşayacağız. Aliyev''in en büyük destekçisi de Ankara olacak. Onun için Azeri muhalefeti "Ankara onaylamazsa bu iş olmaz" diyor. Ancak Bakü-Ceyhan''ın selameti için Ankara bu projeyi onaylayacak, hatta teşvik edecektir.
Bundan sonra ne olacak?
Moskova Ermenistan''ın Batı Klübü tercihini kolay kolay kabul etmez. Ermenistan''ın da Moskova''nın onayını almadan böyle bir tercih yapması şimdilik çok zor. Moskova hem Azerbaycan''da hem de Erivan''da provokasyonlarına devam edebilir. Ancak Çeçenistan''ı vererek Ermenistan''ı almayı düşünen Batı da, planın başarısız olmasını kolay kolay kabul etmez. Boru hatları gibi uzun vadeli stratejik hesaplar öyle bir- kaç kişinin ölümüyle vezgeçilecek mesele değil. Bunun için ülkeler feda edilebilir, haritalar değiştirilir. Moskova Azeri-Ermeni anlaşmasını, dolayısıyla Ermenistan''dan geçecek boru hatlarını engellemeye yönelik çalışmalarını sürdürürse, bugüne kadar Çeçenistan konusunda sesini çıkarmayan Batı harekete geçebilir. Sadece Ermenistan değil, Çeçenistan''daki Rus varlığı da tehlikeye düşebilir. Nitekim Rusya''nın Çeçen operasyonu sadece Çeçenler''i değil, petrol hesaplarını gözönüne getirirsek, Batı''yı da hedefliyor.
Ankara''nın tavrı değişir mi?
Böylesine karışık bir dönemde Ecevit''in Moskova ziyaretinde iki önemli günden maddesi var. Rusya''dan Türkiye''ye gelecek Mavi Akım doğalgaz boru hattı ve Moskova ile imzalanacak ''Terörle Mücadele Anlaşması''. Bu iki konu da Türkiye''de şiddetli tepkilere yolaçıyor. Rusya''dan pahalı gaz alımının arkasında yatan sebep aylardır açıklığa kavuşmuş değil. Böyle bir anlaşma Azeri ve Türkmen enerji kaynakları konusunda Türkiye''nin şansını zayıflatacak, belki de Bakü-Ceyhan''ı tehlikeye düşürecek. Türk Dışişleri''nin gezi öncesi Ecevit''e verdiği brifingte de bu tehlikelere işaret edildi. Dışişleri''nin tavrı Kafkaslar''daki son gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde oldukça sağduyulu bir tavır. Brifingten sonra Mavi Akım Projesi konusunda Ankara''daki eğilim biraz değişmiş gibi görünüyor. Bunu Moskova ziyareti sırasında izleyeceğiz.
Dışişleri''nin ikinci uyarısı, ''Terörle Mücadele Anlaşması'' konusunda oldu. Başından beri tamamen Rusya''nın güvenlik endişelerini öncelediği belli olan anlaşmaya yönelik eleştirel yayınlar yaptık. Böyle bir anlaşmanın Türkiye''nin tarihî bir hatası olacağı, Türkiye''nin bölge ile tarihî yakınlığına gölge düşüreceği, Türkiye''deki Kafkas kökenlileri rencide edeceği, üstelik çözüldüğü bir dönemde PKK''nın Moskova tarafından bir koz olarak kullanılmasının Türkiye açısından telafi edilmez tavizlere yolaçtığı belliydi. Ancak Ankara, Çeçenistan''a yönelik soykırıma bugüne kadar hep Moskova''nın tezleriyle yaklaştı ve hâlâ da bu tutumunu sürdürüyor. İşte, Dışişleri''nin Ecevit''e verdiği brifingte bu konuda da sağlıklı uyarılar var.
Bakü-Ceyhan, Ermenistan''daki kanlı baskın, Azerbaycan''daki siyasi kriz, Karabağ anlaşması gibi konulara Rusya''nın gösterdiği tepki, sanıyorum Ankara''nın bakışını da değiştirdi. Dışişleri uyarısı bunun bir göstergesi. Moskova''nın Türkiye''nin bölgedeki çıkarlarına göz göre göre sabotaj düzenlediği bir dönemde Ankara''nın Rusya''ya böylesine tavizler vermesi kabul edilir bir şey değil.
.Rusya ile Avrasya ortaklığı mı?
00:006/11/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Bülent Ecevit''in büyük gürültü çıkaran Rusya gezisi, Moskova''yı teskin etmeyi mi amaçlıyor yoksa, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğini daha da geliştirmek adına Türkiye''nin stratejik çıkarlarının yara alması göze mi alındı?
Ziyaretin planlaması çok önceleri yapılmasına rağmen Çeçenistan''daki katliamla aynı döneme gelmesi Ecevit adına çok büyük bir talihsizlik. Başbakan bu gerilimli ortamda Çeçen halkının gönlünü alacağı, Türkiye kamuoyunu teskin edeceği yerde Rusya''ya yönelik öyle açıklamalar yaptı ki, normal zamanlarda bile yenilir yutulur cinsten değil.
"Çeçenistan Rusya''nın kendi meselesidir. Rusya''nın toprak bütünlüğünü en az kendi toprak bütünlüğümüz kadar önemsiyoruz" sözlerinin Türk dış politikasının elini kolunu bağlayan PKK ve Kürt kompleksinden kaynaklandığı biliniyor. Nitekim Türkiye Balkanlar''da ve Kafkaslar''daki her krizde aynı tavrı gösterdi. Bu politika bir korkudan öte paronayaya ve Türkiye''nin ufkunu daraltan bir noktaya ulaşmış durumda.
Kim paniğe kapılmalı?
Türkiye''nin sıkıntıları açısından Ankara''yı bu paronayadan uzaklaştıracak gelişmelerin yaşandığı bir dönemde bu açıklamaların yapılması bir başka talihsizlik. Hem PKK eski PKK değil, hem de Kürt milliyetçiliği tabanını kaybetmiş durumda. Rusya''nın PKK kartını kullanması nasıl olur da Türkiye''yi bu kadar köşeye sıkıştırabilir? İki ülkenin mevcut durumuna ve gidişatına bakınca şartların hiç de eşit olmadığı apaçık ortada. Bir kere Rusya, kim ne derse desin, çözülmekte olan ve bütünlüğünün korumaktan aciz bir imparatorluk. İkincisi, Türkiye bugünkü Rus imparatorluğunun her köşesinde Moskova''ya baskı kurabilir. Kafkaslar''dan alın da Moskova''nın burnunun dibindeki Tataristan''a kadar Türkiye''nin nüfuz sahası. Böylesi bir durumda kimin paniğe kapılması gerektiği apaçık ortada değil mi?
O zaman Ankara''nın bu paronayayı sürdürmesi ne anlama geliyor? Öyle görünüyor ki, Ankara ''toprak bütünlüğü'' kompleksli dış politikasını yakın gelecekte de sürdürecek. Çünkü bu tavır, ''ayrılıkçı hareketler'' ve ülke bütünlüğüne yönelen tehditlerden değil, Ankara''nın uzun vadeli politikalar üretme yönündeki beceriksizliği ve cesaretsizliğinden kaynaklanıyor.
Çeçenistan Rusya''nın iç meselesi değil
Bütün bunlara rağmen Ecevit bu sözleri söylemek zorunda mıydı? Kafkaslar''daki Müslüman halkların gözlerini Türkiye''ye diktiği, 200 binden fazla Çeçen''in yollara düştüğü, bir insanlık trajedisinin yaşanmakta olduğu üstelik dünyanın hiç bir yerinden yardım gitmediği bir dönemde Rusya''nın toprak bütünlüğünden sözetmeden başka bir açıklama yapamaz mıydı?
Üstelik Çeçenistan hiç bir zaman Rusya''ya entegre olmadı. Bırakın şimdiki bağımsızlığını, tarihten gelen özel bir statüsü var ve bu Sovyetler döneminde bile böyleydi. Sovyetler dağıldıktan sonra Rusya çözülmeleri önlemek oluşturduğu federasyon anlaşmasını imzalamayan iki bölgeden biri Çeçenistan diğeri Tataristan. Moskova Tataristan''a genişletilmiş bir özerk statü kazandırarak bir şekilde Tatar konusunu erteledi. Şimdi Tatarlar güvenlik ve dış politika gibi bir kaç konu dışında tamamen bağımsız. Çeçenistan ise Federasyon''la hiç bir anlaşma yapmadı. Yani Çeçenistan''ın statüsü öyle iddia edildiği gibi kolay kolay Rusya''nın iç meselesi olarak değerlendirilemez. Bu gerçekler varken, üstelik bölgede vahşi bir insanlık trajedisi yaşanırken Ecevit''in bu sözlerinin üstü kolay kolay örtülemez.
Ruslarla çıkarlarımız ne zaman örtüştü?
Ecevit''in Rusya''ya yönelik övgüleri bu kadar da kalmadı. "Büyük gelecek vaat eden Avrasya''da, Rusya ile olan dostluğumuz özel bir önem taşıyor" diyen Başbakan, Türkiye''nin Rusya''yı, güçlü ve değerli bir ortak olarak kabul ettiğini vurguluyor ve "Ortağımızla Avrasya''nın geleceği için birlikte çalışacağız" diyor.
Bu ne demek? Türkiye ile Rusya Avrasya üzerinde ne tür bir ''ortaklık'' ilişkisi içine girebilir? Avrasya''nın geleceğini nasıl planlayabilir? Bu mümkün mü? Türkler''in ve Ruslar''ın tarihte çıkarlarının örtüştüğü hiç bir dönem bir örnek gösterilebilir mi? Ruslar''ın Moskova Prensliği''nden imparatorluğa geçiş döneminden, Altınordu Devleti''nin yıkılışından bu yana Türkler''le Ruslar''ın çıkarları hep çatışmıştır. 5 yüz yıldır devam eden süreci iki taraftaki rejim değişiklikleri bile etkileyememiştir. Ruslar İran''la, Çin''le Avrasya üzerinde ''ortaklık'' kurabilir. Ancak Türkiye ile asla! Kafkasya yerinde kaldığı, Orta Asya yerinde kaldığı sürece bu böyledir ve Ruslar yeniden bir Moskova Prensliği''ne dönünceye kadar da böyle devam edecek. O zaman Rusya ila Avrasya üzerinde nasıl ''ortaklık'' kuracak Türkiye. Yeni Dünya Sistemi ve Avrasya merkezli çalışmalarla dünyanın bölgeye yığıldığı, Enerji kaynakları üzerinde küresel bir savaşın verildiği ve Türkiye''nin bu savaşta Batı Klübü ile birlikte hareket ettiği bir dönemde Ecevit''in bu sözleri ne anlam ifade ediyor?
''Talihsizlik''
Başbakan''ın sözleri Rusya''yı teskin edici nitelik taşımıyor. Öyle olsaydı kendi kamuoyunu ve bölge halklarını rencide etmeyecek cümleler seçerdi. Türkiye Batı''ya karşı Rusya''yı koz olarak kullanabilecek bir durumda da değil. Hem Türkiye''nin Batı ile ilişkileri ve geleceğe yönelik planları, hem de Rusya''nın Batı ile ilişkileri buna imkan vermez. O zaman bu cümleleri düşüncesizce sarfedilmiş talihsiz beyanlar olarak mı kabul edeceğiz? Böyle kabul etmez, bölgedeki hassas durumu gözönüne getirerek anlamaya çalışırsak yine bir talihsizlikle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Türkiye''nin Rusya''da büyük ekonomik çıkarları var, bu doğru. Ancak kısa vadeli ekonomik kazançların, uzun vadeli stratejik çıkarlara tercih edilmesi, Türkiye''ye ileride büyük zararlar verecek. Rusya''yı teskin edici ancak bölge halklarının menfaatlerini savunan, onları tahrik etmeyen bir formül bulunamaz mıydı?
Rusya''ya verilen iki ödül: Çeçenistan ve Mavi Akım
Başbakan Bülent Ecevit''in Rusya ziyaretine damgasını vuran iki konu var; Terörle Ortak Mücadele Deklerasyonu ve Mavi Akım doğalgaz boru hattı projesi. Her iki konuda şiddetli tartışmalara neden oldu ve bu tartışmalar daha uzun süre devam edecek.
Terörle mücadele anlaşması hem zamanlama açısından hem de içerdiği anlam açısından hafızalardan silinmeyecek büyük bir gaflet. Bütün dünyanın Çeçenistan''daki insanlık dışı saldırılara sesini yükselttiği, Avrupa ve Amerika''nın Moskova üzerinde baskı kurduğu ve Çeçen halkının bir soykırımla karşı karşıya olduğu bir dönemde, Türkiye gibi bölgeye sahip çıkması gereken bir ülkenin başbakanının Moskova''ya gitmesi başlıbaşına büyük bir ihanetken, kalkıp soykırıma uğrayan bir halkın yokedilmesini meşrulaştıran, üstelik bu halkı ''terörist'' gibi aşağılayan bir anlaşmaya imza atmak soykırımı onaylamaktan başka bir anlam taşımıyor. Ankara bu tavrıyla Rusya''nın Çeçenistan''daki saldırılarını desteklediği imajı verirken Moskova, büyük bir keyifle, Kafkaslar ve Orta Asya''daki tarihi rakibini yanına alarak bütün dünyaya şov yapıyor.
Bedeli kim ödeyecek?
Ankaradakiler, ''Çeçen terörü''nün başı ilan edilen Şamil Basayev''in Yeni Şafak''ta da yayınlanan teröre yönelik açıklamalarını bari duymadı mı? Basayev, Çeçen savaşının başlama sebebini, Moskova''daki iktidar savaşlarını, kendilerinin nasıl kurban edildiğini bir bir dünyaya açıkladı ve Rusya''ya, "Gelin teröre karşı birlikte savaşalım" çağrısı yaptı.
Rusya''nın Çeçenler''in terörist olduğu, teröre karşı savaştığı yönündeki tezi bütün dünyada inandırıcılığını kaybetti artık. Herkes Ççenistan''daki katliamların Moskova''daki iktidar savaşı olduğunu biliyor. Dünya, bölgede yaşanan insanlık trajedisine odaklanmış, Moskova''nın insani yardımları bile engellemesi kendisine yönelen eleştirileri öfkeye dönüştürmüş, binlerce Çeçen Gürcistan''dan Türkiye''ye doğru yola çıkmışken imzalanan böyle bir anlaşmanın bedelini kim ödeyecek?
Bu ısrar neden?
Hal böyleyken Ankara Mavi Akım projesiyle Ruslar''ı ödüllendiriyor. Türkiye gerek petrol boru hatları ve gerekse doğalgaz boru hatlarıyla yeni yüzyılda bir enerji kavşağı olmayı hedefliyor. Bu büyük bir proje ve alkışlanması gerekir. Çünkü, yeni yüzyılda Avrasya merkezli güvenlik stratejileri üzerinde Türkiye''ye büyük bir etkinlik sahası açacak. Ancak Mavi Akım Projesi''nin, Kafkaslar''daki trajedinin devam etmesine yönelik Rusya''ya destek sağlamasının dışında, kimin yararına olduğu iyi tespit edilmeli. Bir kere Türkiye''nin 2020 yılı için tespit edilen doğalgaz ihtiyacı, Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalarla sağlanan, Cezayir''den alınan, İran''dan geçecek boru hattı ve Bakü-Ceyhan''a paralel olarak Azerbaycan''dan getirilmesi planlanan doğalgazla karşılanıyor.
Ekonomi mi güvenlik mi?
Peki Mavi Akım üzerindeki bu ısrar neden? Türkiye fazla gaz ithal edip dünya pazarlarına taşıyabilir. Bu yadırganacak bir düşünce değil. Ancak olay sadece ekonomik açıdan değerlendirilemez. Hazar petrolleri ve boru hatları ekonomik olmaktan ziyade güvenlik stratejileriyle ilgili bir konudur. Doğalgaz kaynakları ve bunlara bağlı boru hatları da böyle. Bir kere ABD, Türkmenistan ve Azerbaycan, Rusya''nın ısrarla üzerinde durduğu bu projeye şiddetle karşı çıkıyor. Türkiye''nin Bakü-Ceyhan''a dair beklentileri için de ABD ve bölge ülkeleri belirleyici bir durumda. Peki ABD ve bölge ülkelerinin desteği olmadan Bakü-Ceyha''ın savunmasını bile doğru dürüst yapamayan Türkiye, dünyayı karşısına alarak Mavi Akım için nasıl bu kadar kararlı olabiliyor? Bu konuda kamuoyu ikna olmuş değil. Bu proje ekonomik çöküş yaşayan Rusya''ya bir hayat damarı kazandıracak. Ayrıca, Hazar çevresinden ve boru hatları güzergahlarından uzaklaştırılmaya çalışılan Rusya bu projeyle enerji alanında tekrar etkinlik kazanacak. Bu açılardan bakıldığında Mavi Akım, dünya enerji pazarından kovulmaya çalışılan Rusya''nın tekrar bu pazara dönmesi anlamına geliyor. Bu da Moskova''nın güneye yönelik politikaları açısından büyük bir kazanç. Hazar enerji kaynaklarının Rusya topraklarından Avrupa''ya ve dünyaya ulaştırılmasıne güvenlik endişesiyle izin vermeyen Batı, Mavi Akım''ı yine güvenlik endişesiyle kolay kolay hazmedemez.
İstanbul"da Kafkasya zirvesi
00:0010/11/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İstanbul''da yapılacak ve 54 ülkenin temsil edileceği ''Yüzyılın son zirvesi'' Çeçenistan, Güney Kafkaslar''daki güçler dengesi ve enerji pazarlıklarının gölgesinde geçecek. Soğuk Savaş döneminde Doğu ile Batı arasında bir uzlaşma yolu olması için oluşturulan AGİT, Sovyetler''in dağılmasından sonra kurulan Rusya Federasyonu tarafından ABD''nin Balkanlar ve Kafkaslar''daki yayılmasına karşı bir can simidi gibi kullanılmaya çalışıldı. İstanbul''daki zirvenin en önemli iki gündem maddesi olan Avrupa Güvenlik Şartı ile AKKA Anlaşması''nın güncelleştirilmesi de yine Kafkaslar''daki Rus varlığını belirleyecek olan, dolayısıyla Çeçenistan ve Güney Kafkaslar''daki son gelişmelerle birebir bağlantılı konular. 1994''te Rusya tarafından gündeme getirilen ve Avrupa güvenlik modelini belirleyecek olan Avrupa Güvenlik Şartı''nın imzalanması konusunun zirvede Avrupa, ABD ve Rusya arasında şiddetli tartışmalara yolacacağı belirtiliyor. Zira Avrupa güvenliğinin ana ilkelerini belirleyecek olan Şart''ın, Avrupa ile Rusya''nın ortak geleceği üzerinde etkili olacağı gibi, muhtemel bir Avrupa-Rusya yakınlaşmasına karşı ABD''nin tepkisini de ortaya çıkaracak. Avrupa ile Rusya''nın ortak geleceği Washington''ın Avrupa ve Asya''daki etkisine yönelecek en ciddi tehlike olarak ortaya çıkıyor. Ayrıca bir Avrupa Barış Gücü''nü de ortaya çıkarabilecek olan Güvenlik Şartı, ABD kontrolündeki NATO''nun uluslararası müdahale gücünü de, hiç olmazsa Doğu Avrupa, Balkanlar ve Kafkaslar''da sınırlayabilecek. Nitekim Kosova operasyonunu sona erdiren anlaşma Avrupa ile, daha doğrusu Almanya ile Rusya arasında yapıldı ve Amerika burada bir oldu bitti ile karşı karşıya kaldı.
Bir diğer önemli konu olan AKKA''nın güncelleştirilmesi konusu da Çeçen savaşı nedeniyle tehlikeye girdi. Rusya saldırıları başlattığı günlerde AKKA''nın operasyonu sınırlayan bölümlerini yok saydığını ilan etmişti. ABD ise, Rusya''nın Çeçenistan işgaleyle AKKA''yı ihlal ettiğini, bunu için İstanbul Zirvesi''nde güncelleştirme anlaşmasının imzalanmayabileceğini açıkladı. Birinci dereceden Türkiye''nin güvenliğini ilgilendiren bir konuda bu tür tartışmalar yapılırken Ankara, Rusya''nın Kafkaslar''a yeniden dönüş girişimine karşı ciddi bir politika ortaya koyamadı. Oysa Ankara, zirveye ev sahipliği yapan bir ülke olarak bölgedeki gelişmelere karşı herkesten önce söz söyleme imkanına sahipti.
Ecevit Türkiye''nin elini zayıflattı
AGİT zirvesinin en önemli iki gündem maddesi olan Avrupa Güvenlik Şartı ve AKKA''nın yenilenmesi konusu Çeçenistan''daki soykırım, Ermenistan''daki etkinlik savaşı ve enerji pazarlıkları ile biraraya geldiğinde İstanbul Zirvesi''nin bir Kafkasya zirvesine dönüşeceği ortada. Rusya, gerek Çeçenistan''daki işgal harekatı gerekse Erivan''daki kanlı baskınla Karabağ anlaşmasına imkan vermeyip, Bakü-Ceyhan''ın Ermenistan üzerinden Türkiye''ye ulaşmasını engelleyerek, zirveye bir adım önde katılıyor. Ancak Moskova, gerek Hazar petrolleri ve boru hatları gerekse doğalgaz pazarlıkları konusunda şansını büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Başbakan Ecevit''in fiyaskoyla sonuçlanan Moskova gezisi sonrası Mavi Akım Projesi konusunda Rusya ve Türkiye''deki Rus lobisi büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Rusya''nın Kafkaslar''daki yeni yayılma sürecinden endişelenen güçler, Türkiye''nin Mavı Akım konusundaki ısrarını da kırdılar ve Rusya için paha biçilmez bir ekonomik kazanç olan proje belirsiz bir tarihe ertelendi. Buna karşılık Türkmenistan ve Azerbaycan ile Türkiye arasındaki doğalğaz pazarlıkları hızlandırıldı. Bakü-Ceyhan petrol boru hattı için de zirvede bir dizi somut gelişmelerin olacağı müjdesi verildi. Yani Türkiye ile Rusya arasındaki pazarlıklar bir anlamda sabote edildi.
Ecevit''in ''Avrupalı'' tavrı
Balkanlar''da, Kafkaslar''da ve Orta Asya''da Amerika ile birlikte hareket eden Türkiye, Ecevit''in Moskova ziyaretiyle aslında ''Avrupalı bir tavır'' ortaya koymuştu. Ankara ile AB arasında son zamanlarda gelişen yakınlaşmaya ve Avrupa Birliği ile Rusya''nın ortak geleceğine yatırım yapmayı amaçlayan, ancak Türkiye''nin içinde bulunduğu Amerikan ekseninin Avrasya''daki çıkarlarını kötü yönde etkileme potansiyeli taşıyan bu ziyaretten hiçbir sonuç alınamamasına hiç şaşırmamak gerekir. Türkiye''nin ziyaretten elde ettiği tek bir sonuç var; Kafkaslar''daki pazarlık gücünün büyük yara alması. Yüzyılın son zirvesi arefesinde Türkiye için bir lüksten başka anlam ifade etmeyen bu çıkış, ABD-Avrupa-Rusya ekseninde, Türkiye''nin içinde bulunduğu durumu ve Avrasya''daki paylaşım savaşında Türkiye''nin elini zayıflattı, güvensizliğini ortaya koydu. Türkiye''nin birçok kozu elinde bulundurduğu coğrafyada kıyasıya bir rekabetin sürdüğü bir dönemde Ankara''nın bu tavrı yüzünden Kafkaslar''daki nüfuzumuz büyük ölçüde yara aldı. Çeçenler''i PKK''nın statüsüne indirgeyen ve bunun için Ruslar''dan alkış alan Başbakan, sadece Çeçenler''in değil, bütün Kuzey Kafkasya halklarının Türkiye''ye duyduğu güveni ve bağlılığı yoketti. Böyle bir basiretsizliğin bedelinin muhakkak ödenmesi gerekir. ABD Başkanı Clinton''ın; "20. yüzyılın tarihi Osmanlı''nın çöküşü ile belinlendi. 21. yüzyıl ise Türkiye''nin rolünü nasıl tanımlayacağına göre şekillenecek" sözleriyle, Ecevit''in Moskova''da Türkiye''yi düşürdüğü alçaltıcı durumu bir arada düşünmek ne kadar zor.
Moskova''ya Çeçenistan baskısı artacak
Bugüne kadar Rusya''nın Çeçenistan''ı işgaline seyirci kalan ABD''nin, zirve öncesi Rusya''ya yönelik tepkilerini şiddetlendirmesi bekleniyor. Nitekim son zamanlarda Washington''dan Moskova''ya ardı ardına uyarılar gelmeye başladı bile. Eğer Moskova, Ermenistan''a müdahale edip Karabağ barışını, dolayısıyla boru hatlarının Ermenistan''dan geçmesini engellemeseydi ABD''nin Çeçenistan konusunda suskunluğu devam edecekti. Ancak Moskova hem Karabağ barışını engelleyerek boru hattı planını zora soktu hem de Rusya''nın Kafkaslar''daki üssü Ermenistan''ın Batı''dan yana tercih koymasını engelledi. Yani Moskova, hem Kuzey Kafkasya''da hem de Güney Kafkasya''da Batı''ya gol atmış oldu. Oysa Rusya Güney Kafkasya''yı rahat bırakarak Kuzey Kafkasya''ya yönelecek müdahaleyi engelleyebilirdi. Her ikisi üzerinde de taviz vermeye yanaşmayan Moskova, zirvede şiddetli bir tepkiyi göğüslemek zorunda kalacak. Ancak zirve öncesi Rusya''da birçok şey değişebilir. Çeçenistan''daki soykırımdan geri adım atılmasına kesinlikle razı olmayan Başbakan Viladimir Putin ve bazı generaller gözden çıkarılabilir. Nitekim generaller ile Kremlin arasındaki tartışmalar basına yansımaya başladı bile. Yine Rus gazeteleri Başbakan Putin''in Yeltsin tarafından görevden alınacağını belirterek, muhtemel başbakan adaylarının isimlerini yayınlamaya başladılar bile.
İstanbil Zirvesi''nin bu açılardan bir Kafkasya Zirvesi''ne dönüşeceği muhakkak. Gerek enerji pazarlıkları, gerek Avrasya''nın geleceği ile birebir ilintili olan stratejik boru hatları ve gerekse Kafkaslar''daki etkinlik savaşı zirveye damgasını vuracak. Rusya''ya yönelen tepkiler ise, bir insanlık trajedisinin yaşandığı Çeçenistan üzerinde şekillenecek.
21. yüzyılın AvrupasıAGİT''in İstanbul''da yapılacak yüzyılın son zirvesinde, Avrupa''nın 21. yüzyıldaki güvenlik çerçevesini belirleyen Avrupa Güvenlik Şartı ile AKKA''nın yeni şartlara uyarlanmış şeklinin imzalanması bekleniyor.ANKARA- Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı''nın (AGİT) İstanbul''da yapılacak yüzyılın son zirvesinde, Avrupa Güvenlik Şartı ve Avrupa''da Konvansiyonel Kuvvet Anlaşması''nın (AKKA) yeni şartlara uyarlnmış şeklinin imzalanması bekleniyor. Rusya''nın 1994''te gündeme getirdiği, Avrupa Güvenlik Şartı''nın, AGİT ilkelerini teyit eden ve yeni yüzyılda hangi işlevleri ve fonksiyonları icra edeceği hususunda genel bazı ilkeleri öngöreceği kaydedildi. Ayrıca, AGİT''in önemli bir uğraş alanı haline gelmesi düşünülen barış koruma harekatlarının nasıl yapılacağını ve bunlar için yeni mekanizmalar geliştirilip geliştirilmeyeceğini hedefleyen bir belgenin de imzalanması bekleniyor. AGİT dönem başkanlığını yürüten Norveç tarafından hazırlanan güvenlik konusundaki dördüncü taslak üzerinde de ciddi tartışmalar yaşanıyor. İstanbul''daki zirve sonunda, Çeçenistan, Kosova ve Karabağ sorunlarını da içeren bölgesel konularla ilgili ortak bir deklarasyon yayınlanması bekleniyor. Sözkonusu bildirinin AGİT''in diğer uğraş alanlarını ve özellikle bölgesel çatışmalar konusundaki misyonlarının sonuçlarını içerecek bir deklarasyon olması öngörülüyor. Zirvede, 1986 yılından beri geliştirilen Viyana Belgesi''nin gözden geçirilmiş şeklinin devlet ve hükümet başkanları tarafından kabul edilmesi bekleniyor. Askeri kuvvetler, silah ve teçhizat ile bunların konuşlandırılacağı yerler hakkında bilgi değişimini içeren Viyana Belgesi''nde, ülkeler her yıl savunma planlaması konusunda da bilgi alışverişinde bulunuyorlar. Ülkelerin olağan dışı veya tehlikeli askeri faaliyetlere giriştiklerinde belge gereğince, bilgi değişimi, işbirliği ve temas mekanizmalarının tesis edilmesi öngörülüyor. Hava üslerinin ziyareti için özel hükümlerinin ibraz edilmesinin yanısıra askeri makamlar arasında da temas öngörülen belgede, belirli düzeylerdeki tatbikat ve yığınakların bildirilmesi, 9 bin askeri kapsayan askeri faaliyetlerin 9 gün önceden bildirilmesi, asker sayısının 13 bini aşması halinde de gözlemci çağırmak zorunluluğu bulunuyor.
AKKA Uyarlama Anlaşması
İstanbul''daki zirve sırasında, AKKA Uyarlama Anlaşması''nın kabul edilmesi de bekleniyor. Beş kategoride önemli bazı indirimler ve kısıtlamalar getiren ve Avrupa güvenliğinin büyük ölçüde temel taşını oluşturan bir düzen olan AKKA, imzalandığı tarih itibariyle NATO ve Varşova Paktı olmak üzere iki blok esasına dayalıydı. Varşova Paktı''nın çökmesinden sonra taraflar, İstanbul''daki zirvede blok tavanlarından ülke tavanlarına geçecekler. Böylelikle, AKKA''da bloklar içinde var olan ülkesel tavanlar, doğrudan ülkesel tavanlar şeklinde tanımlanacak ve değişen güvenlik şartlarına göre uyarlanmaya çalışılacak.
Yugoslavya hariç 54 ülke katılıyor
İstanbul''daki zirveye, üyeliği 1992 yılında askıya alınan Yugoslavya dışında 54 ülke katılacak. Zirveye katılan ülkeler şunlar: "Arnavutluk, Andora, Ermenistan, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna Hersek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, GKRY, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Almanya, Yunanistan, Vatikan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Moldova, Monako, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya Federasyonu, San Marino, Slovak Cumhuriyeti, Slovenya, İspanya, isveç, isviçre, Türkiye, Tacikistan, Makedonya, Türkmenistan, Ukrayna, Britanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Özbekistan". Zirveye üye 54 ülkenin yanısıra, AGİT''in Akdeniz''de işbirliği yaptığı Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Fas ve Tunus da katılacak.
Denktaş yok Klerides var
AGİT İstanbul Zirvesi''ne Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) katılamazken, Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Glafkos Klerides başkanlığındaki 30 kişilik bir heyetle katılacak. Türkiye''nin tüm itirazlarına rağmen AGİT''e üye olarak kabul edilen GKRY, yine AGİT''in bağımsız işlevinden dolayı İstanbul''da yapılacak zirveye katılırken, KKTC''yi tanımayan ve KKTC ile herhangi bir diplomatik ilişki geliştirmeyen AGİT''in kararı yüzünden KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş zirvede bulunamayacak. Türkiye, zirveye sadece ev sahipliği yapıyor ve bu nedenle de, GKRY''nin zirveye katılmasının Türkiye tarafından tanındığı anlamına gelmiyor. GKRY''nin Türkiye tarafından tanınması şeklinde yorumlanabilecek olguları göz önünde bulunduran Türkiye, GKRY yönetimi ile tüm yazışmalarını AGİT Sekretaryası aracılığıyla yapıyor. Buna göre, zirve için Türkiye''ye gelecek GKRY heyetinin vizeleri pasaportları yerine ayrı bir kağıt üzerine işlenecek. Türkiye, GKRY ile birlikte imzalamak zorunda kalacağı anlaşmalara çekince şerhleri düşecek.
Kafkasya zirveye damgasını vuracak
AGİT İstanbul Zirvesi birçok ikili ve bölgesel görüşmelere de ev sahipliği yapacak. Türkiye''nin önerisi üzerine, Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİB) Örgütü üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının zirveden önce ortak bir açıklama yapması planlanıyor. Dışişleri Bakanı İsmail Cem''in, Türkiye''ye gelecek 15 AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına bir yemek vermesi beklenirken, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel''in de AB dönem Başkanı Finlandiya Cumhurbaşkanı ile görüşmesi öngörülüyor. Zirve bir anlamıyla, Türkiye''nin AB üyeliği konusunda 10-11 Aralık''ta Helsinki''de yapılacak AB zirvesi öncesi, Türkiye''nin kulis faaliyetleri için önemli bir fırsat olacak. Demirel''in Ekim ayında Bakü''deki temasları ve Aliyev''in Türkiye''yi ziyareti sırasında gündeme getirdiği Bakü-Ceyhan boru hattı çok büyük bir aksilik çıkmaması halinde imzalanacak. Zirvede, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan''ın, Dağlık Karabağ sorunu konusunda bir görüşme yapması beklenirken, Ermenistan Başbakanı Sarkisyan''ın geçen ay parlamentoda uğradığı saldırı sonucunda öldürülmesinin sözkonusu süreci olumsuz yönde etkilemesinden endişe ediliyor. AGİT''in Çeçenistan gözlemcileri de İstanbul''daki zirvede açıklanacak.
Zirvenin duayeni Süleyman Demirel
AGİT''in son zirvesinde, Cumhurbaşkanı Demirel 1975''te imzaladığı Helsinki Nihai Belgesi''nden 24 yıl sonra zirveye katılan tek lider olarak İstanbul Şartını imzalayacak. Helsinki Nihai Senedi''nin imzalandığı 1975''te ABD Başkanı olan Richard Nixon''dan İstanbul''daki Zirve''ye kadar geçen sürede sırasıyla Jimmy Carter, Ronald Reagan, George Bush ve Bill Clinton ABD''de iktidara geldi. Almanya adına Helsinki Senedi''ni imzalayan Başbakan Helmut Schmidt''ten sonra Helmut Kohl ve son olarak Gerhard Schröder iktidara geldi. Fransa adına Helsinki Nihai Senedi''ni Cumhurbaşkanı Valery Giscard D''estaing imzalarken, geçen süre içinde Fransa''da toplam 11 başbakan değişti. Dönemin Başbakanı Harold Wilson''un Helsinki Senedi''ne imza koyduğu İngiltere ise bugüne kadar 4 başbakan değiştirdi.
.21. yüzyıla biz de girecek miyiz?
00:0013/11/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Zirvesi''nin İstanbul''da yapılmasının, Türkiye için ne kadar büyük bir kazanım olduğunu takdir edebiliyor muyuz? Soğuk Savaş''tan sonraki on yılın karmaşasından sonra yeni bir bin yıla girerken, dünyanın istikrar ve denge aradığı, ulus devletlerin ömrünü tükettiği, ulusal sınırların ortadan kalktığı, devletlerin egemenliği ilkesinin sağladığı korumacılığın etkisini kaybettiği, ''insan unsuru''nun öne çıktığı ve insan hakları ilkesinin yaptırım gücüne dönüştüğü bir dönemde, dünyanın önde gelen 54 ülkesinin liderleri İstanbul''da toplanarak, 20. yüzyılın kapanışını ve 21. yüzyılın ana ilkelerini ortaya koyacak.
20. yüzyılı kayıp bir yüzyıl olarak geçiren İstanbul için bu zirve bir dönüm noktası, yeni bir başlangıç olabilir mi? Bir yüzyıl ulusal sınırlar içine sıkışıp kaldıktan, iç sorunlarla uğraşıp durduktan ve o yüzyılı kendi gölgesinden korkarak geçirdikten sonra Türkiye, İstanbul ile yeni bir vizyonu yakalama şansı bulabilecek mi? Yeni bir dünyanın kurulduğu, Türkiye''nin de bu yeni dünyanın ekseninde yeraldığı bir dönemde, İstanbul ile sembolleşen küresel aktör olma özelliğimizi tekrar kazanabilir miyiz?
Soğuk Savaş dönemindeki bir ''cephe ülkesi'', bir ''tetikçi ülke'' olmaktan öte geçmeyen bölgesel rolümüzden, hafızalarımızı yenileyip ufkumuzu genişleterek sıyrılmamız, içinde bulunduğumuz coğrafyanın pazarlık gücünü kullanarak yeni bir dünyanın kurulmasında öncü bir misyon yakalamamız mümkün mü?
Yeni yüzyılın haritası
Pazar günü Türkiye''ye gelecek olan ABD Başkanı Clinton''ın Georgetown Üniversitesi''ne bağlı Alman-Avrupa Araştırmaları Merkezi''nde Türkiye için sarfettiği sözleri de bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Berlin Duvarı''nın yıkılışının 10. yıldönümü için düzenlenen programda konuşan ABD Başkanı, Soğuk Savaş''ın nasıl sona erdiğini, Sovyetler ve diğer Doğu Bloku ülkelerinin nasıl birer birer devrildiğini anlatırken, kurulacak yeni dünya sisteminin de haritasını çizdi. Yeryüzünün ''orta kuşağı''nı kontrolü altında tutan Osmanlı''nın dağılmasının 20 yüzyılın tarihini ve güçler dengesini belirlediğini söyleyen Clinton, Osmanlı''nın kalbi olan Türkiye''nin sahip olduğu vizyonun, kendine biçeceği rolün yeni dünya sisteminin ağırlık merkezini oluşturan aynı kuşak üzerinde bir güce dönüşeceğinin, dolayısıyla 21. yüzyılın güçler dengesini belirleyeceğinin altını çizdi.
Soğuk Savaş perspektifi
Hala Soğuk Savaş''tan kalan dünya perspektifinden kurtulamayan, yeni sürecin zorlamasına karşı direnen, iktidar kaybı korkusuyla yüzünü dünyadan çok kendi kamuoyuna çeviren Türkiye için bu sözler ya ''uçuk''tur ya da korku kaynağı. 20. yüzyılı kendi toplumuyla kavga ederek geçiren, otoriter yöntemlerle vatandaşlarının gözlerini dünyaya çevirmesini engelleyen ve bunu bir ''iç tehdit'' olarak gören Türkiye''nin, 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuracak bu paylaşıma nasıl bir donanımla gireceği konusunda maalesef umutlu değiliz.
Türkiye''nin Rusya ve Hindistan gibi süper güç olma potansiyeli taşıyan ülkelerin arasında sayıldığı, üstelik bu öngörüde Ankara''nın peşine takıldığı İsrail''e ''bölgesel bir güç'' olmaktan öte rol biçilmediği bu bin yılın kavşağında, vatandaşının kendisi için bir korku kaynağı olarak gören, onlara iktidarına göz diken işgalciler gibi bakan bir zihniyetin Türkiye''nin önünü kapatması ne büyük bir talihsizlik.
20 yüzyılın karamsarlığına dönmek...
Devlet gibi bizlerin de Soğuk Savaş''tan kalma bakışaçısından kurtulmamız gerekiyor. Clinton''ın çizdiği 21. yüzyıl perspektifini, ABD''nin dünyanın bir numaralı hegemonik gücü olduğu gerekçesiyle, korku ve şüpheyle algılamamız ilk elde makul görülebilir. Ancak bu yaklaşım, tehdit ve tuzaklara karşı bir savunma mekanizması geliştirmekten öte, önümüzü kapatan ve bizleri yeniden 20 yüzyılın karamsarlığına geri götüren bir tehlikeyi de içeriyor.
Kabul edelim veya etmeyelim ABD dünyanın yönünü belirleyen tek süper güç ve yeni dünyayı şekillendiren de o. Bu güce karşı hiç bir bölgesel gücün ayakta kalamadığını, yakın gelecekte de kalmasının mükün olmadığını görmek zorumuza gitse de bir gerçek. Böyle bir gücün ulusların birikimlerinden, fırsatlarından yararlanması da son derece doğal. Bunu ister sömürge olarak algılayalım, ister işbirliği olarak. Amerikan hegemonyasına karşı olmamız bu gerçekleri ortadan kaldırmadığı gibi, bu gerçeklerden hareket etmemiz de bize yönelen bir tehlikenin olmadığı anlamına gelmez. Ancak yakın gelecekte dünya sitemini tersine çevirme gücünü kendimizde bulamayacağımızı bilen bizlerin, Amerika''yı, Avrupa''yı, Çin''i, Rusya''yı, kısaca bütün dünyayı Müslümanlar''ın düşmanı ilan etmemiz ne kadar rasyonel? Dostluk ve düşmanlığın ötesinde başka seçenekler üzerinde kafa yormamız gerekmez mi?
Tetikçi ülke mi, küresel güç mü?
ABD Başkanı''nın Türkiye''nin geleceğine biçtiği rolü Müslümanlara karşı bir tuzak olarak değerlendirmek, dünyadaki her oluşumu Müslümanlar''ın dünya sistemine yönelik atılımlarını yoketme girişimi olarak görmek bizleri bir paronayaya doğru sürüklemez mi?
Türkiye Avrasya merkezli dünya sistemi projesinin en merkezinde yeralan, bir kolu Balkanlar''a, bir kolu Ortadoğu''ya bir kolu da Kafkaslar''a ve Orta Asya''ya uzanan bir ülke. 21. yüzyılın paylaşımını belirleyen enerji kaynaklarının kavşak noktasında. Kuzey Afrika''dan Hindistan''a kadar nüfuz sahası olan bir geleneğin mirasçısı. Yine dünya sisteminin en önemli ağırlık noktası olan orta kuşak Müslüman bir coğrafya ve Türkiye bu topluluklar üzerinde derin etkileri olan ve bunu kullanması gereken bir ülke.
Dünya egemenliğine oynayan her güç böylesi bir imkandan yararlanmak isteyecektir. Ama bu gücün karşısındaki rölünü belirleyecek olan da Türkiye''dir. İster Soğuk Savaş dönemindeki gibi ''tetikçi ülke'' olur, isterse pazarlık gücünü en etkin bir şekilde kullanarak bölgesel sınırları aşan bir yetkiye ulaşır.
Zirve ve İstanbul vizyonu
Müslümanlar''ın dünyasından oluşan bir coğrafyada Müslümanlar''ı düşman safına iterek oluşturulan bir projelerin de uzun vadeli olmayacağını, olmaması gerektiğini de bilmemiz gerekir. Şunu bilmemiz gerekir ki, son on yılda İslam''ın yeni dünya sistemi için birinci tehlike olarak ilan edilmesi, küresel aktörlerden çok Müslüman topluluklar üzerindeki gayri adil, gayri insani yönetimlerin projesiydi. Bu iktidarlar kendilerini ayakta tutabilmek için Müslüman coğrafyanın kaynakları karşılığında böylesi bir pazarlığa giriştiler ve kendileri için birinci tehdit olan Müslümanlara yönelik bir ''Haçlı Savaşı''na öncülük ettiler.
Bu açılardan Clinton''ın Türkiye vizyonu, bizim uğruna adım atmaya cesaret edemediğimiz gerçekliklerin 21. yüzyılda en çok muhatap olacağımız gücün itirafından başka bir şey değil. Bunun bir tuzak olup olmadığına karar verecek olan da bizleriz. Pazartesi başlayacak olan İstanbul Zirvesi''nin, gerek Ankara''ya gerekse bizlere bir İstanbul vizyonu sağlaması en büyük kazancımız olacak.
21. yüzyıl kasırgası
00:0020/11/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Deprem nasıl bir sivil uyanışa sebep olduysa, 60''a yakın ülkenin liderinin geldiği AGİT İstanbul Zirvesi de Türkiye''nin bir dünya gücü olmasının önündeki tek engelin kendi içimizde olduğunu öğretti bizlere.
İki gün boyunca dünyanın kalbi İstanbul''da attı ve biz Atlantik''ten Pasifk''e kadar olan coğrafyayı içine alan 21. yüzyıl kasırgasını çok yakından yaşadık. Amerika''nın küresel bir güç olarak damgasını vurduğu zirvede Rusya''nın Sovyetler''in çöküşünden beri devam eden çözülme sürecinin devam ettiğini ve bu çöküşün dünyayı nasıl sarstığını, iştahları nasıl kabarttığını gördük.
Yeryüzününün eksenini oluşturan bir coğrafyaya hakim olan Türkiye''nin, imkanlarını kullandığı sürece, elinde ne muazzam imkanları barındırdığını ilk elden test ettik. Avrupa''nın güvenliğinin Türkiye ve Rusya''ya bağlı olduğunu, çöken bir Rusya''nın ancak küçülerek Avrupa''nın bir parçası olabileceğini, Rusya''nın parçalanmasıyla Türkiye''nin hem Türkiye hem de Rusya''nın gücünü eline geçirererek Avrupa''nın kaderini etkileyebileceğini, bu yükselişe Avrupa''nın direnmesinin mümkün olmadığını öğrendik.
İçimizdeki Türkiye...
21. yüzyıla yön verecek olan enerji kaynaklarının kaderinin Türkiyesiz belirlenemeyeceğinin, Avrupa-Ortadoğu-Asya ekseninde Türkiye''ye rağmen hiç bir harita değişikliğinin, hiç bir paylaşımın, hiç bir savaşın ve barışın mümkün olmadığının ayırdına vardık.
Bugüne kadar bu gerçekleri dile getirenleri hayalcilikle suçlayanların hayal bile kuramadıklarına, Türkiye''nin ve Türk halkının vizyonunun genişlemesini iç tehditle birebir algılayanların ne kadar büyük bir ihanet içinde olduklarına bütün Türkiye şahit oldu. Yıllardır Türkiye''yi ulusal sınırlar içine hapsedenlerin dünyalarının ne kadar küçük olduğu, bin yılın kavşağında varlık ve yokluk arasında tercih yapma aşamasında olan Türkiye''yi bu küçük insanların bile artık engelleyemeceği apaçık ortada değil mi? İki gün boyunca dünyanın merkezi olan İstanbul, bizlere yeniden bir dünya gücü olmanın duygularını tattırdı.
Amerikancılık-Avrupacılık-Rusçuluk-Çincilik gibi sloganlarla yıllarını kaybeden Türkiye için bu sloganlar artık bir anlam ifade etmiyor. Anlamlı olan içimizdeki Türkiye''yi uyandırmaktır.
Bunun için önce kendi insanlarımızın bileklerindeki zincirleri kırmak, onurunu iade etmek, kendi değerleriyle insanca yaşama hakkının önündeki zorlukları ortadan kaldırmak, halkını iktidarı elinden kaçırma korkusuyla en büyük tehlike olarak gören zihniyeti şiddetle sorgulamak gerekmiyor mu?
İki imparatorluğun mirası üzerinde iki dünya sistemi
21. yüzyılın temel ilkelerini belirlemek için İstanbul''da toplanan dünya liderlerinin hemen hepsinin yüzünün doğuya dönük olduğuna dikkat ettiniz mi?
Amerika, Türkiye, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, İsrail ve Çin, Sovyet sömürgesinden kurtulan ve daha kurtulacak bölgeleri bulunan bu devasa kıtanın bakir kaynakları üzerinde kıyasıya bir savaş yürütüyor. 19. yüzyılda Rusya ve İngiltere arasında İran ve Afganistan''ı kontrol ederek Orta Asya''ya hakim olmak için verilen kirli savaşın, yani ''Büyük Oyun''un onlarca katı şiddetinde bir savaş yaşanıyor ve bu savaşta süper güçlerin yanında bölge ülkesi olan ve olmayan hemen her ülke yeralıyor.
İngiltere''nin Hindistan''ın güvenliğini sağlamak, Rusya''nın da Orta Asya''nın zenginliklerini ele geçirmek ve güneye inmek için yoğun enerji sarfettiği Büyük Oyun''dan bugüne çok şeyler değişti. Zamanın iki süper gücü eski konumunda değil artık.
İngiltere ABD''nin Avrupa''daki bir piyonu olmaktan öteye geçemezken Rusya imparatorluktan bir ulus devlete doğru geriliyor. Yeryüzünün orta kuşağını oluşturan bölge, gerek startejik üstünlüğü gerekse ekonomik zenginliğiyle yeniden dünyayı biçimlendirmeye başladı. Kuzey Afrika''dan Çin Seddi''ne uzanana bu kuşağın merkezi bir kontrolün altında olmaması büyük güçler için en büyük şans. Zira bölgeyi kontrol altında tutan güçlü bir irade, hem dünyayı avucunun içine alır hem de bugünkü büyük güçlerin çoğunun bu güce erişmesine imkan tanımazdı. O zaman, bugün dünyayı paylaşan empenryal güçlerin çoğunun tarih sahnesinde yeri bile olamazdı. Böyle bir coğrayaya sahip olan Müslümanlar''ın kurtlar sofrasında ikinci kez yem olmaları ne büyük bir acı.
Bu acıyı ikinci kez yaşıyoruz
Biz bu acıyı ikinci kez yaşıyoruz. Birincisinde 20. yüzyılın dünya sistemi belirlendi. İkincisinde de 21. yüzyılın dünya sistemi belirleniyor. Birincisinde Osmanlı İmparatorluğu dağıldı ve onun mirası üzerinde kurulan onlarca devlet bugüne kadar kendilerini küresel güçlerin hizmetine adadı. Müslüman coğrafyanın kaynakları süper güçlerin hizmetine verildi ve bu coğrafyadaki paylaşım dünya sisteminin temelini oluşturdu. Avrupa korkunç ikinci dünya savaşını yaşadı ama bu savaş dünya değiştirmedi ve Osmanlı mirası üzerindeki paylaşıma göre oluşturulan düzen Sovyetler yıkılana kadar devam etti. Batı bir imparatorluğun mirası ile yüz yıl beslendi.
Şimdi kalan son imparatorluk, Rus imparatorluğu parçalanıyor ve Batı Osmanlı mirası ile bu imparatorluğun mirasını birleştirerek bir kaç yüz yıl daha kendini sağlama almanın hesaplarını yapıyor. Her ne kadar parçalanan imparatorluk bizim ezeli düşmanımız ise de, yağmalan coğrafya yine bizim coğrafyamız. Dünyayı doyuracak olan zenginlikler yine bizim zenginliklerimiz.
İstanbul''a akın eden dünya liderleri ve Clinton''ın Türkiye''nin 21. yüzyılı belirleme potansiyeline işaret eden sözleri, bizim bu paylaşım savaşında bir anda öne çıkabileceğimize de işaret ediyor. Bütün toplumsal zindeliği ile yeni yüzyıla hazırlanan bizler, bu paylaşım savaşını kendi lehimize çevirebiliriz ve Türkiye, bir anda Avrasya''ya rengini veren ülke haline gelebilir. Bu gücü bize başkaları hatırlattı. Önemli ve değerli olduğumuzu bir anlamda onlar dikte etti.
Türkiye''yi AGİT sonrası yeniden karamsarlığa, yeniden bir Üçüncü Dünya ülkesi ölçeğine indirgemeye çalışanların hesapları boşa çıkarılmalı. Osmanlı''nın çöküşünün başladığı zamandan beri bu şansı ilk kez yakalıyoruz. Ve bu şans yeni bir dünyanın kurulmasından sonra bir daha elimize geçmeyecek.
Kafkasya''da açık savaş dönemi
İstanbul Zirvesi''nin ilk gününde ABD Başkanı Clinton ile Rusya lideri Yeltsin arasındaki söz düellosu, Doğu ile Batı arasındaki Avrasya savaşının ne derece tehlikeli bir hal aldığını gözler önüne serdi. Ermenistan''daki Meclis baskını ve Çeçenistan işgaliyle zirveye bir adım önde katılan Rusya, bir anda bütün dünyayı karşısında buldu. Çeçenistan''ın artık bir iç mesele olmadığını haykıran dünya, Moskova''nın boru hatlarına yönelik sabotajlarına ve Kafkaslar''a yeniden dönüşüne çok sert cevap verdi. ABD ve Rus liderleri kamuoyu önünde ilk kez böyle bir üslup kullanıyorlar. Bu durum iyi tahlil edilmeli. Rusya Kafkaslar ve Orta Asya konusunda Batı ile bir uzlaşmaya girmeyeceğini ortaya koyarken Batı, işbirliği yapmayan Rusya''nın cezalandırılacağını ilan etti. Bu olay bu güne kadar Rusya''yı kızdırmadan sonuca ulaşmayı amaçlayan ABD ile Rusya arasında açık bir savaş ilanı anlamı taşıyor. Yeltsin''in öfkeyle geldiği zirveyi öfkeyle terketmesi, Batı ile Rusya arasında yeniden bir soğuk savaşı başlatabilir. Bu gergin dönemde Rusya''da milliyetçi eğilimler tehlikeli bir boyut alabilir. Çeçenistan''a yönelik saldırılar şiddetlenebilir. Rusya''da sivillerle generaller arasında büyük bir kavganın başlangıcı olabilir ve Rusya derin bir sarsıntıya yakalanabilir. İmzalanan Bakü-Ceyhan anlaşması ile büyük oranda petrol hesaplarından dışlanan Rusya ile yine petrol pazarlıklarından dışlanan İran ve Çin arasındaki yakınlaşma daha da güçlenebilir. Bu durumda özellikle Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan''ın tavırları yakından izlenmeli. Bu ülkeler büyük ölçüde Rusya-Çin eksenine kayabilir. Moskova, zirvede sergilediği ''açık savaş'' tercihini değiştirmek ve yumuşamak zorunda kalacaktır. Bu da Kremlin ile generaller arasındaki uzlaşmaya bağlı. Moskova bunu sağlayamaz, Çeçenistan''dan çekilmez, Ermenistan''ın tercihlerine koyduğu ambargoyu kaldırmaz, Kafkasya ve Hazar bölgesine yönelik uzlaşmaz tutumunu yumuşatmazsa, Rusya Federasyonu büyük yara alacak. Önümüzdeki Duma seçimlerine kadar Moskova''da yer yerinden oynayacak.
Malezya Endonezya olmasın
00:0024/11/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dört asır süren İngiliz sömürgesinden 1957''de kurtulan ve son 20 yılda inanılmaz bir yükselişe geçen Malezya, tıpkı Endonezya gibi, bugünlerde çok sıkıntılı günler yaşıyor. Bağımsızlıktan sonra yeni bir ulus meydana getirmek için çok çalışan Malaylar, kendi ülkelerinde yabancı olmanın, ikinci sınıf vatandaş olmanın dayanılmaz acısını hâlâ üzerilerinden atabilmiş değil.
Ülkenin kaynaklarını Çinlilere veren sömürgeci İngilizler, Malayları köylerde tarımla uğraşmaya mahkum ederek, onların şehirlere yerleşmelerine, ticaretle uğraşmalarına, devlet yönetimi ile ilgili becerilerini geliştirmelerine, bir ulus olmalarına engel oldu. Ancak bağımsızlıktan sonra hızla kendine gelen Malaylar, müslümanların aleyhine olan herşeyi kökünden değiştirmeye koyuldu, sosyal ve kültürel zenginliklerini güçlendirmeye çalıştı, ulusal bilincini geliştirmek için İslam''a sarıldı. Malezya son 10 yılda Asya''ya ve müslüman dünyaya ilham kaynağı olan ekonomik başarılara imza attı. Ancak bölgeyi çökerten büyük ekonomik kriz, hem Endonezya''yı hem de Malezya''yı derinden sarstı ve Malezya rüyası bir anlamda sona erdi.
Toplumsal yapıları etnik ve dinî çoğulculuk üzerine şekillenen İki müslüman ülkede de taşlar yerinden oynadı. Endonezya hızla parçalanma sürecine girerken Malezya da o yöne doğru ilerliyor. Ekonomideki hızlı gelişme ve bunun getirdiği refah Malezya''nın iç sıkıntılarını ertelemesine yolaçmıştı. Yükseliş durunca sıkıntılar bir bir ortaya çıkmaya başladı. 29 Kasım''da yapılacak ve eyalet parlamentoları ile Federal Parlamento üyelerini belirleyecek olan seçimler, bağımsızlığını kazandığı 1957''den bu yana, Malezya için en büyük sınav niteliği taşıyor. Malezya bu tarihî sınavın üstesinden gelip yoluna devam edebilecek mi? Bunu umuyoruz ancak, ülkede yaşanan tansiyona bakınca karamsarlık öne çıkıyor.
''Bay Otorite'' sarsılacak
Asya''nın en uzun süre iktidarda kalan ''seçilmiş Başbakanı'' olan 73 yaşındaki Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed''in 1981''den beri devam eden tartışılmaz otoritesi bu seçimlerde ciddi bir şekilde sarsılacak gibi görünüyor. Yardımcısı ve Maliye Bakanı olan, kendisinden sonra ülkenin lideri olarak görülen ve toplumun her kesiminin sempati beslediği Enver İbrahim''e yönelik komplodan sonra, Mahathir''in Malezya halkının gözündeki imajı çok büyük bir darbe yedi.
Karizması tartışılmaz olan Mahathir''den sonra Malezya''nın yetiştirdiği ender lider adaylarından biri olan ve Malezya tarihine damgasını vuracak birikime sahip olan Enver İbrahim''e kurulan yüz kızartıcı komplo, Mahathir''in gözüyle dünyayı gören Malezya halkının gözlerini açtı. Enver 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve siyasi yaşamı sona erdirildi. Ancak bu olay Enver''i halkın gözünde daha da kahramanlaştırdı. Hiçbir zaman biraraya gelmeyecek olan partiler Mahathir''e karşı birleşti. 1974''ten beri iktidar olan ve 14 partiden oluşan Mahathir''in önderliğindeki UMNO (Malay Ulusal Birliği) koalisyonunun karşısında ilk kez 4 partiden oluşan bir mahalefet cephesi oluştu.
Muhalefet sürpriz yapabilir
Enver İbrahim''in karısı tarafından kurulan Ulusal Adalet Partisi''nin öncülük ettiği muhalefet cephesi, Mahathir''i yendikleri takdirde Enver İbrahim''i Başbakan yapacaklarını açıkça ilan etti. Malezya İslam Partisi ile ülke nüfusunun yüzde 30''unu oluşturan Çinliler''i temsil eden Çinli Demokrat Partisi''nin de yeraldığı koalisyonun amacı, Mahathir''in, Anayasa değişikliği için gerekli olan üçte birlik oranı yakalamasını engellemek. Ancak muhalefet cephesinin büyük bir sürpriz yaparak çoğunluğu ele geçirebileceği üzerinde de duruluyor.
Her ne kadar yarış Mahathir''in önderliğindek UMNO ile muhalefet cephesi arasında ise de bu seçimde en büyük sürprizi Anamuhalefet Partisi olan Malezya İslam Partisi yapacak gibi görünüyor. Malezya İslam Partisi''nin (PAS), iktidarda olduğu kuzeydoğu eyaleti Kelantan''ın dışında Malayların çoğunluk teşkil ettiği kuzey eyaletlerinde oylarını büyük oranda artırdığı belirtiliyor. Enver İbrahim komplosuna yönelik tepki ve diğer azınlık partilerinin de desteğiyle birleşen bu yükselişin, Mahathir''i zor durumda bırakacağı ifade ediliyor.
İç savaş korkusu
Taraflar kıran kırana bir propaganda dönemi geçiriyor ve 29 Kasım''da yapılacak tercihin ülkenin kaderini belirleyeceğini halka hissettiriyor. Ülkenin bütün gücünü elinde bulunduran Mahathir, bu avantajını seçim sonuçlarına tahvil etmeye çalışıyor. Bütün kurumların başında, ya Mahathir''in ''doyurduğu'' kişiler ya da Mahathir korkusundan nasibini almış kişiler bulunuyor. Böylece muhalefet, devletin bütün kurumlarıyla yarışmak zorunda bırakılmış. Mahathir, basına çok sıkı kontrol getirmiş ve muhaliflerin propagandasını yapmalarını yasaklamış. Gazete ve televizyonların muhalefetin ilanlarını bile yayınlamıyor.
Mahathir, kaybetmesi halinde ülkede iç savaş çıkacağını, ülkenin parçalanabileceğini, Çinli ve Hintli azınlıklarla müslüman Malaylar arasında etnik ve dinî çatışmalar çıkacağını iddia ederek halka korku yaymaya çalışıyor. Ancak bunun karşısında İslam Partisi ile budist Çinliler seçim ittifakı yapıyor ve Malezya halkı bunu görüyor. Mahathir ayrıca, seçim tarihini 29 Kasım olarak belirleyerek Haziran''da oy kullanma ehliyetine sahip olacak ve büyük ihtimalle muhalefeti destekleyecek 680 bin genç seçmenin oy kullanmasına engel oldu.
Mahathir değişime direniyor
Her ne kadar seçilmiş bir Başbakan olsa da Mahathir''in bir ''seçilmiş diktatör'' olduğunu bilmeyen yoktur. Bölgedeki otoriter devlet anlayışının en önemli örneklerinden biri olan Mahathir, gençliğe ve değişime direnmeye çalışıyor. Endonezya''daki kaosu, diktatör Suharto''nun başına gelenleri gördükten sonra, seçilmiş de olsa, Mahathir''in entikalarla değişime uzun süre direnemeyeceği ortada. Umarız bu güzide müslüman ülke, iktidar tutkusu yüzünden bir kaos ortamına sürüklenmez. Aksi takdirde, müslümanların nüfusun yüzde 55''ini oluşturduğu Malezya da, Endonezya gibi, etnik ve dinî çatışmaların yakıp yıktığı bir ülke olacak ve başta Sabah ve Saravak eyaletleri olmak üzere, birçok bölge Federasyon''dan kopmaya çalışacak. Singapur ve Buruney''in de bir zamanlar Malezya''nın bir eyaleti olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Kafası bozuk iki adam ve Orta Asya"nın selameti
00:0027/11/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İstanbul''daki AGİT Zirvesi''nden kafası bozuk ayrılan iki lider oldu: Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov. Yeltsin''in öfkesinin sebebini anlamak zor değil. Çarlık Rusyası ve Sovyetler''in haşmetini yavaş yavaş kaybeden Rusya''nın lideri olarak, son Çeçenistan katliamlarının da etkisiyle, bütün dünyanın sert eleştirilerini kaldırmak o kadar kolay değil. Üstelik 21. yüzyılın dünyası Rusya''nın kayıpları üzerine şekillenecek ve Avrupa''dan ABD''ye ve Uzakdoğu''ya kadar herkes hesaplarını ona göre yapıyor. Doğu Avrupa''da, Balkanlar''da, Kafkasya''da ve Orta Asya''da devam eden kayıplar süreci zamanla Sibirya''ya, Moskova''nın burnunun dibine kadar genişleyecek.
Eğer Rusya üzerindeki ağırlıklardan kurtulamazsa, bu ağırlıkların altında ezilip gidecek. Veya çılgınca bir taşkınlıkla dünyayı kana bulayacak. Bunun içindir ki dünya, Moskova''yı tahrik etmeden, sabırla işin üstesinden gelmeye çalışıyor. Var gücüyle Çeçenistan''da zafer kazanmaya çalışan Moskova, Kafkaslar''ı ele geçirerek, Orta Asya''ya giden yolları tekrar açmaya çalışıyor. Ancak yeni dünya sesteminin ağırlık merkezini oluşturan bu bölgeleri Rusya''ya bırakmaya kimsenin niyeti yok. Yani Moskova, Çeçenistan''daki saldırganlığı ile bütün dünyaya karşı, yeni dünya sistemine karşı bir savaş başlattı.
Rusya''nın bugünkü içleracısı halini gören herkes, Moskova''nın bu çılgınca ve umutsuz girişiminin sonuçlarını tahmin edebilir. Bu, Rusya tarafından dünyaya yöneltilen bir tehdittir. 21. yüzyılın enerji stratejisi ile güvenlik stratejisinin iç içe şekillendiği bölgede, Yeltsin''in ve Rusya''nın dünyanın önünde durması mümkün değil. Bir ayağı mezarda olan Yeltsin''in İstanbul''da öfke ile masayı terketmesi bu açılardan son derece normal. Hastalığı ağırlaşan Yeltsin''in ölmesi veya iktidardan uzaklaştırılması ise, generallerin ve milliyetçilerin önünü açacak ve Rusya çok tehlikeli bir sürece girecek. O zaman hem Kafkaslar hem de Orta Asya yeniden sıcak çatışmaların girdabına sürüklenecek ve çatışmanın sarsıntıları bölge sınırlarını aşacaktır.
Kerimov''un derdi ne?
Peki ama Kerimov''un derdi ne? Yeltsin''den sonra İstanbu''dan öfkeyle, daha doğrusu küserek ayrılan Kerimov, zirve öncesi onca gürültü çıkarmasına rağmen, İstanbul''da silik bir tavır sergiledi. Akıntıya karşı kürek sallayan bir isim Kerimov. Batı''yı ve Türkiye''yi, tarih boyunca Orta Asya''nın bir numaralı düşmanı olmuş Çin ile dengelemeye çalışan Kerimov, Emir Timur''un ruhunu kuşanarak, komşu Türkî Cumhuriyetler''i tehdit eder bir hale geldi. Türkiye ve komşularıyla ilişkilerinde Timurvari bir tavır sergileyen Kerimov''un Timur havasını aslında kendisinden başka takan yok.
Kendisine rakip gördüğü ve Özbekistan''dan sürdüğü, öldürtmek için girişimlerde bulunduğu Muhammed Salih''in İstanbul''a gelmesine engel olan, bu amaçla Türkiye''ye şantaj yapan ve AGİT''in Salih''e gönderiği davetiyeyi iptal ettiren Kerimov, Ankara''nın her istediğini yapmasına rağmen yine de tatmin olmadı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel''in Türk Cumhuriyetleri''nin devlet başkanlarına vermeyi planladığı kahvaltıyı reddeden ve programın iptaline sebep olan Kerimov, hemen herkese küserek zirveyi terkedip gitti.
Orta Asya için tehlikeli
Kerimov, hem ülkesinin yönetiminde hem de uluslararası ilişkilerde başarısız bir tablo çiziyor. Bugüne kadar Özbekistan''da uyguladığı baskılarla, insan hakları ihlalleri ile, demokrasi ve özgürlük katliamı ile, binlerce masum insanı terörist olduklarını iddia ederek hapishanelere doldurmasıyla, sayısız insanın faili meçhullere kurban gitmesinden sorumlu olduğu iddiasıyla dünya gündeminin baş sıralarını işgal eden Kerimov, hem kendi halkıyla hem de komşularıyla çatışma halinde. Dinine bağlı herkese inanılmaz baskı uygulayan bu demir yumruklu adamın hapishanelere doldurduğu insan sayısının yüz bine yaklaştığı söyleniyor.
Rusya''yı tekrar Orta Asya''ya çağıran, Çin ile, Doğu Türkistan müslümanlarının özgürlük mücadelesine büyük darbe vuracak anlaşmalar imzalayan Kerimov''un tek dostu Çin. Pekin''de "Ayrılıkçılığa Karşı İşbirliği Anlaşması" imzaladıktan sonra ayağının tozuyla İstanbul''a gelen Kerimov, "Biz büyük komşumuz Çin''in kudretine sığınmalıyız" diyor. Yine İstanbul''dan Taşkent''e gider gitmez Kırgızistan''la yeni bir gerilim başlatıyor ve Kırgızistan''ın doğalgazını kesiyor. Taşken''te Bişkek ve Duşanbe arasında karşılıklı protesto notaları gidip geliyor bugünlerde. Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan''ı Özbekistan''ın bir eyaleti olarak gören ve bu ülkelerin bağımsızlığının önündeki en büyük tehdit olan Kerimov, Orta Asya''da başgösterecek bir kaosun bir numaralı sorumlusu olacak.
Göstermelik seçimler
Kerimov''un Özbekistan''ı bugünlerde göstermelik seçimlere hazırlanıyor. 5 Aralık''ta yapılacak parlamento seçimlerine 5 parti katılacak. Bu 5 parti de, seçilecek 250 milletvekili de Kerimov''un onayından geçmiş kimseler.
Devlet başkanlığı seçimi ise 9 Ocak''ta yapılacak ve Kerimov tartışmasız yine seçilecek. AGİT, seçimler için Özbekistan''a gözlemci göndermeye bile gerek duymadı. Gerekçe şu: Özbekistan''da serbest seçim şartlarının bulunmaması. Seçimlerin tüm aşamalarına devletin karışmasının gerçek muhalefetin ortaya çıkmasını, seçim kampanyalarının serbest biçimde yapılmasını engellenmesi.
Orta Asya''nın selameti Kerimov''suz bir Özbekistan''la mümkün. Tarihi, devlet geleneği, kültürel zenginliği nüfus yapısı itibariyle dünyaya açılan Özbekistan, Orta Asya''yı peşinden sürükleyebilir, Çin ve Rusya''ya karşı bir denge unsuru olabilir. Ancak bütün bu imkanlar Kerimov''un paronayaya varan kuşkuları arasında kaybolup gidiyor.
AB üyeliğine karşı Öcalan
İtalya''nın sol gazetelerinden La Republica, İtalya ile Türkiye arasında AB üyeliği konusunda "gizli bir anlaşma" yapıldığını, İtalya''nın, "AB''ye girmesine yardımcı olma karşılığında Türkiye''den Öcalan''ın hayatını bağışlama ve İtalya ile ekonomik ilişkilerin yeniden başlamasını istediğini" iddia etti.
Anlaşmanın İtalyan Dışişleri Bakanı Lamberto Dini''nin geçen Eylül ayında Türkiye''ye yaptığı ziyaret sırasında yapıldığı öne süren gazete, "Türkiye Avrupa''da. Ama Öcalan''ın yaşamasıyla... Bu anlaşma, Türkiye ile İtalya''nın tekrar yakınlaşmasını sağlayacak bir şeytan paktı" iddiasında bulundu.
ROMA- İtalya''nın sol gazetelerinden La Republica, İtalyan Hükümeti ile Türk Hükümeti''nin arasında Avrupa Birliği konusunda "gizli bir anlaşma yapıldığını" ileri sürdü. Öcalan''ın İtalya''da bulunduğu sırada kendisiyle sık sık röportaj yapan Marco Ansaldo''nun kaleme aldığı yazıda, İtalyan Hükümeti''nin, "AB''ye girmesine yardımcı olma karşılığında Türkiye''den Öcalan''ın hayatını bağışlama ve İtalya ile ekonomik ilişkilerin yeniden başlamasını istediği" iddia edildi. Anlaşmanın İtalyan Dışişleri Bakanı Lamberto Dini''nin geçen Eylül ayında Türkiye''ye yaptığı ziyaret sırasında yapıldığı öne sürülen haberde, "Türkiye Avrupa''da. Ama Öcalan''ın yaşamasıyla... Bu anlaşma, Türkiye ile İtalya''nın tekrar yakınlaşmasını sağlayacak bir şeytan paktı" iddiasında bulunuldu. Diğer İtalya gazetelerinden Corrier della Sera, "Öcalan adalete gidiyor. Ama Avrupa önlemeye çalışıyor" başlığını kullandı. La Repubblica, "Avrupa''nın Ankara''ya karşı ayaklandığını" savunurken, Sağ görüşlü Il Giornale, Türk Hükümeti''nin zorda olduğunu iddia etti ve "Türkiye uluslararası baskılara boyun eğerse, aşırı sağ partiler ortalığı karıştıracak" diye yazdı.
"Ankara''ya Öcalan''ın canlısı lazım"
İngiltere''de yayınlanan haftalık siyaset ve ekonomi dergisi The Economist ise, Öcalan''ın, "canlı olarak Türk Hükümeti''ne çok daha faydalı olacağını" yazdı. Dergi, bu haftaki sayısında yer verdiği "Öcalan''ı hayatta bırakmanın faydaları" başlıklı yorumunda, Kenya''da yakalanıp Türkiye''ye getirildiğinde 30 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan Öcalan''ın idamının geniş kitlelerce istendiğini hatırlattı. Dergi, şimdi bu havanın değiştiğini, aralarında politikacıların da bulunduğu pekçok kişinin artık Öcalan''ın asılmasının "ne kadar akılcı bir karar olacağını" tartıştığını bildirdi. Başbakan Ecevit''in de genelde idam cezalarına karşı olduğunu sık sık söylediğini hatırlatan dergi, ancak, yine Ecevit''in, bu konudaki dış baskılara boyun eğmeyeceği yolunda açıklamalarda bulunduğuna da işaret etti. Öcalan''ın asılmaması halinde bunda en büyük rolün yine kendisine ait olduğunu iddia eden dergi, Öcalan''ın mahkemeye ilk çıkarıldığında "devlete isyanın bir hata olduğunu kabul etmesinin" gelinen noktada etkili olduğunu yazdı.
Asılırsa adaylık hayal olur
İngiltere''nin bütün gazetelerinde yer alan haberlerde, özellikle AB ülkelerinin, idamın infazının Türkiye''ye üyelik yolunu kapatacağı şeklindeki açıklamaları ön plana çıkarıldı. The Guardian gazetesi, "AB, Türkiye''yi, Öcalan''ı bağışlaması yolunda uyardı" başlığını kullanırken, şehit ailelerinin Öcalan''ın asılması yönündeki ısrarlarına dikkati çekti. Gazete, Türkiye''nin, önümüzdeki günlerde son derece hassas diplomatik ilişkilerin içine gireceğini savundu. The Times ise, Öcalan''ın asılması halinde, Türkiye''nin AB adaylık listesinden silineceğini öne sürdü. The Daily Telegraph da, TBMM''nin sözkonusu kararı almakta zorlanacağını öne sürdü. The Independent ise, kararın onanmasından sonra, Türkiye''nin AB''den bugüne kadarki "en açık uyarıyı" aldığını savundu.
.Çevik Bir ve ABD tipi kampanya
00:001/12/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rumeli Yönetici ve İşadamları Derneği''nin davetlisi olarak önceki akşam Ceylan Intercontinental Otel''de konuşan emekli General Çevik Bir, Türkiye''nin Soğuk Savaş sonrası konumu üzerine şekillendirdiği konuşmasını, özenle seçilen davetlilerin sorularının da yardımıyla, Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayarak sona erdirdi. Fenerbahçe eski Başkanı ve işadamı Ali Şen''in, NATO''nun yeni stratejisinden Avrupa Savunma Girişimi''ne kadar daldan dala atlayarak yaptığı girişden sonra, konuşmasını kendi isteğiyle kürsüde yapan Bir, uzmanlık alanı olan Soğuk Savaş sonrası güvenlik stratejileri konusunda bugüne kadar söylediklerinin bir tekrarını yaptı. Konuşmasının bu bölümü heyecanlı değildi, heyecanlı olan soru-cevap faslı oldu. Bir''in flaş açıklamalarına da bu bölümde şahit olduk.
Bugüne kadar ''kullanıldığı'' hissini üzerinden atamayan, bunun için mümkün olduğunca konuşmamayı tercih eden, konuştuğu mekanları özenle seçen, konuşmalarını manipule ettiğini söylediği kişileri azarlayan Bir, önceki akşam kamuoyunda tartışılan hemen her konuda açık sözlerle düşüncelerini ortaya koydu. Bir''in siyasi geleceğine ilişkin sözlerinden önce, ben yine de konuşmasında üzerinde durduğu Soğuk Savaş sonrası Türkiye''nin durumu ile ilgili ifadelerinin es geçilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu sözler, Türkiye''nin toplumsal yapısındaki sancıların sebebini birinci elden ortaya koyuyor.
Yeni tehdit, denge formülü ve 28 Şubat
28 Şubat müdahalesinin ve Türk-İsrail anlaşmalarının merkezinde yer alan bir isim olan Bir, Doğu Bloku''nun yıkılmasıyla Türkiye''nin ''kanat ülke'' rolünün ''cephe ülkesi'' konumuna evrildiğini ve konumunun daha öne çıktığını, artık güvenlik üreten, strateji üreten ülke konumuna geldiğini söyledi. Ben 28 Şubat''ın mantığını ve amacını anlamak için Çevik Bir''in konuşmalarını özellikle takip ederim. Sovyetler''in çöküşünden sonra Batı''nın yeni tehdit değerlendirmelerine dikkat çeken Bir, uluslararası terörizm, kitlesel güç, nükleer tehlike gibi endişelerle oluşturulan bu tehdit değerlendirmesinin Türkiye için de geçerli olduğuna dikkat çekti ve bu tehdit değerlendirmesine karşı oluşturulan ''denge kavramı''nın güvenlik, sosyal, ekonomik ve politik alanda yapılacak düzenlemelerle sağlanacağını ifade etti.
28 Şubat''ın bu tehdit değerlendirmesinde sadece müslümanları öncelediğini ve müslümanları uluslararası terörizmin potansiyeli olarak gördüğünü söylemeliyiz. Çünkü Fas''tan Özbekistan''a kadar hemen her müslüman ülkede yaşanan 28 Şubat süreçlerine baktığımızda, hepsinde müslümanların ''birinci tehdit'' ilan edildiğini görüyoruz. Ayrıca Batı''nın ve uluslararası örgütlerin hedef listesindeki ''yeni uluslararası terörizm'' kavramının yeryüzünün her köşesindeki İslami canlanmayı hedef gösterdiği de apaçık ortada. Batı''nın biçimlendirdiği ve Türkiye''nin tabi olduğu yeni tehdit değerlendirmesinin üstesinden gelmek için planlanan denge formülünün içeriğini oluşturan sosyal, güvenlik, ekonomik ve politik düzenlemeler, güvenlik stratejilerinin ağırlık merkezini oluşturan Avrasya coğrafyasındaki hemen her müslüman ülkede uygulanıyor. 28 Şubat, bu anlamda sosyal bir düzenlemedir. Toplumu homojenleştirme, toplumu ''hantallaştırıp karar mekanizmalarını yavaşlatan'' muhalefeti tasfiye etme, hatta demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi ''angaryalara'' saplanıp kal?an siyasi iradeyi ezme girişiminden başka bir şey değildir. Baştan sona mizansen Bir''in konuşması bitince gelecek soruların da bu minval üzere devam edeceğini sanmıştım ancak yanıldım. Kimsenin yeni uluslararası düzen tartışmalarıyla harcayacak vakti yoktu anlaşılan. Mayıs''ta boşalacak bir Cumhurbaşkanlığı makamı dururken, 28 Şubat''ın birer birer harcadığı siyasi partilerin bıraktığı boşluk ortada iken, yeni arayışlar için oldukça elverişli bir dönem yaşanırken, Türkiye''nin kurtarılması herşeyden önemliydi onlar için. Aslında toplantının başından sonuna kadar bir mizansene şahit olduk. Bir''in konuşması asıl değil bir ayrıntıydı. Hemen her toplantıda aynı knuyu konuşan ve aynı sözleri sarf eden Bir, önceki akşam bunların kısa bir özetini yaptı sadece. Toplantıya davet edilenler özenle seçilmişti ve muhtemelen nelerin sorulması gerektiğini, Bir''in siyasi geleceğine ilişkin düşüncelerini açıklayacağını biliyorlardı. Sözbirliği etmişçesine hep aynı sorular soruldu: Bundan sonra ne yapacaksınız? Siyasi parti kuracak mısınız?, Cumhurbaşkanlığı''na aday olacak mısınız?
Boşuna liderlik ödülü almadı
Alınan cevaplar yoğun alkışlarla karşılandı. Sanki bir kampanya dönemi başlatılıyormuş gibiydi. Evde oturup, eşinin ev temizliğine yardımcı olmak istemediğini söyleyen Bir, önce, bir strateji vakfı kurmak istediğini söyledi. Ancak Yahudi kuruluşlardan ''liderlik ödülü'' alarak liderlik kapasitesini tescillendiren Bir''i yeni bir imaj olarak görmek isteyenler, ardı ardına sordukları sorularla emekli generalin konuşmasına yardımcı oldular. "Dostlarım bana başkalarının emrine girme diyorlar" diyen emekli general, siyasi parti de kurabileceğini, Cumhurbaşkanı adayı da olabileceğini net bir tavırla ortaya koydu. Ancak 28 Şubat''ın rantı üzerinde siyasi gelecek hayalleri kuran bir generalin, "Cumhurbaşkanı''nı halk seçerse aday olurum" şeklindeki sözlerini büyük bir şaşkınlıkla karşıladığımı ve bunu çok cesur bir çıkış olduğunu ifade etmeliyim.
Medya adayını görücüye çıkardı
Sürekli stratejik arayışlardan dem vuran, sivil toplum örgütlerinin devletin iç ve dış politikalarını belirlemesi gerektiğini söyleyen, ABD''deki düşünce üreten kurumların sosyal ve siyasi alandaki belirleyiciliğini örnek gösteren Bir, hayran olduğu Amerikan tarzı bir kampanya başlattı. Türkiye''nin yeni vizyon arayışlarıyla Bir''in imajı ne kadar örtüşür, kapalı kapılar ardında devam eden pazarlıklarda Bir''in şansı ne kadardır bilemem ama, önceki akşam medya dünyasının yoğun alkışları arasında, yağcıların bol olduğu bir ortamda, Türkiye''ye yeni bir lider adayı sunuldu. Mizansen böylece tamamlandı. Soru sorması gerekenler sordu, lider adayı açıkça cevap verdi ve kampanya başlatıldı. Bu arada geceyi ''sulandıran'', imaj sarsıcı sorular soran Murat Birsel gibiler de fırçayı yedi. Medya yeni lider adayını görücüye çıkardı. Bakalım, Türkiye bu işe ne diyecek.
Çeçenistan"ı unutmayalım
00:002/12/1999, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekim ayından bu yana devam eden katliamlardan ve üzücü haberlerden sonra birkaç gündür Çeçenistan''dan içimizi ferahlatan haberler de geliyor. Çeçen savaşçılar, hiçbir yerden destek alamamalarına rağmen ruhlarını ortaya koyarak yeni bir destan yazmaya çalışıyor. Gerçi bu iyi haberler, savaşın kaderini belirleyecek nitelikte değil ama başından beri Rusya''nın Çeçenistan''da bir geleceğinin olmadığını, savaşın Rus-Çeçen boyutunun çok ötesinde anlamları olduğunu, dolayısıyla savaşın kaderini, Çeçenler''in zaferini veya mağlubiyetini de bunun belirleyeceğini hep söyledik. Bunun içindir ki, Çeçenistan''dan gelen kötü haberler bizleri hiç de ümitsizliğe sevketmedi.
Ancak, yaşanan insani trajedinin stratejik pazarlıkların gölgesinde kalması, Türkiye ve dünyanın Çeçen halkının yaşadığı drama karşı kahredici bir duyarsızlık sergilemesi, bununla da kalmayıp Türkiye''nin Başbakanı''nın Moskova''ya giderek Kafkaslar''ın bu yiğit-özgürlük âşığı insanlarının terörist olduğunu iddia eden bir anlaşma imzalaması bizleri Rus füzelerinden daha fazla yaraladı. Ne oldu Ecevit''in dilinden düşürmediği Rus tezlerine? Rusya Federasyonu''nun kuruluşuna bakın. Ecevit, Sovyetler''in yıkılmasından sonra kurulan yepyeni bir devlet olan Federasyon''a üyelik imzası atmayan, bu vesileyle uluslararası hukuka göre Federasyon''un bir üyesi olmayan, yani fiilen bağımsız olan Çeçenistan''ı PKK ile eş değerde tutup, hem PKK''yı bir uluslararası sorun haline getirdi, hem de Çeçenler''i Rusya''nın bir iç meselesine indirgedi. Moskova ziyaretinden Ecevit''in elinde ne kaldı? Koca bir utanç.
Meclis''in çıkışı çok önemli
Bu açıdan Pazartesi günü TBMM İnsan Hakları Komisyonu''nun Çeçenistan''la ilgili olarak aldığı karar çok önemli ve Türkiye''nin başından beri izlediği yanlışlığın düzeltilmesi açısından umut verici. Komisyon, Hükümetin aksine, Çeçenistan''ın Rusya''nın iç sorunu olmadığını ve Çeçenistan''daki insan hakları ihlallerinin katliama dönüştüğünü belirterek, Rusya''nın bir an önce durdurulmasını istedi ve dünyanın dikkatlerinin bölge üzerinde yoğunlaştırılması için harekete geçti. AGİT Zirvesi''ndeki havanın Ankara''ya yansıdığı belli. Zirve sırasında dünyanın Rusya''ya karşı tutumu Ecevit Hükümeti''nin bölgeye yönelik politikasıyla tezat teşkil etmişti. Zirve''de varlığı bile hissedilmeyen Ecevit ve koalisyon hükümeti, izlediği Rusya ve Kafkasya politikasıyla, dünyadaki yönelimin tamamen dışında kaldılar. Zannediyorum bu çelişki görüldü ve birileri Ankara''ya, Kafkasya politikasının ne kadar sığ ve kısa vadeli hesaplar üzerine kurulduğunu hatırlattı. Eğer böyleyse Ankara''nın bölgeye yönelik politikalarındaki ürkekliğin önümüzdeki günlerde değişeceğini umabiliriz. Ancak öyle değilse Ecevit''in Moskova''daki gafları gibi daha bir sürü yüz kızartıcı olaylara şahit olacağız demektir.
Kafkasya''yasız, güçlü Türkiye mümkün değil
Biz bunları tartışılırken Kafkasya''daki Çeçen-Rus savaşı, Amerika ile Rusya arasındaki Kafkasya''ya sahip olma savaşı, bütün dünyanın katıldığı Kafkaslar ve Orta Asya''yı kontrol etme ve buradan alınan güçle dünya sisteminde söz sahibi olma mücadelesi devam edip gidecek. Doğu ile Batı''yı, Asya ile Avrupa''yı, İslam ile Hristiyanlığı ayıran, Orta Asya''nın kapısı olan, enerji kaynaklarını kontrol eden, Rusya-Ortadoğu ilişkilerini belirleyen, Ortadoğu müslümanları ile Asya müslümanları arasında bir köprü olan, Türkiye''nin ve İran''ın güvenliği ile birebir ilişkili olan Kafkasya''da hiçbir savaş kısa sürmemiştir. Daha doğrusu savaşlar hiç bitmemiştir. Ne Cengiz Han Kafkas dağlarına hakim olabilmiş ne Timur. Ne Çarlık Rusya''sı bölgeyi tam anlamıyla kontrol edebilmiş ne Sovyetler Birliği. Bütün bir tarih önümüzde dururken ayakta durmakta bile zorluk çeken Rusya Federasyonu''nun bölgeyi kontrol edeceğine kim inanır? Kim, imparatorlukların kaderini belirleyen böylesine bir coğrafyaya karşı bu denli sığ bir politika izleyebilir? Kafkas halklarıyla işbirliği yapmayan hiçbir güç bölgede etkinlik kuramaz, kalıcı olamaz. Çeçenler''i küstüren, Kuzey Kafkasya halklarıyla bağlarını güçlendirmeyen Ankara, istediği politikayı uygulasın, hiçbir başarı sağlayamayacaktır. Bölgeye yönelik politikalarda etnik, dinî, ideolojik hiçbir ölçü anlamlı değildir. Dolayısıyla ''islamcı terör'' safsatası Rusya''dan başka kimsenin işine yaramaz. Bunu bilen büyük güçler bölgedeki her grupla, rengine bakmaksızın, işbirliği yapmaya çalışıyor. Müslüman Türkiye ise, bu fırsatlarına büyük darbe vurdu.
Savaşın sebebi Basayev değil
Bu arada son Çeçen-Rus savaşının Çeçenler''in taktik hataları sonucu meydana geldiğini, Şamil Basayev''in Dağıstan''a saldırmasının bir sonucu olduğunu iddia etmek hiç anlamlı değil. Bu yöndeki tartışmalar Türkiye kamuoyunun bölgeye yönelik duyarlılığına darbe vuruyor. Herşeyden önce şu bilinmeli: Çeçenler hiçbir taktik hata yapmasalardı, Dağıstan''da ezilen müslümanları savunmasalardı, hatta Şamil Basayev olmasaydı bile bu savaş çıkacaktı. Savaşın Dağıstan''daki çatışmalarla başladığına inanmak büyük bir hatadır. Zaten böyle bir durum da sözkonusu değil. Rusya''nın Dağıstan''daki bazı müslüman köyleri bombalamasına bir grup Çeçen''in verdiği destek Çeçenistan''ı bağlamaz ve Rusya Kafkaslar''a bunun için dönmedi. 21. yüzyıla yönelik güvenlik stratejileri, enerji hatları üzerindeki küresel rekabet, Kafkaslar''ın Amerika, Rusya ve Türkiye için ne anlam ifade ettiğini düşünürsek, bölgedeki savaşın gerçek boyutları ve sebepleri ortaya çıkar. Yoksa olayı sadece Şamil Basayev''in taktik hatalarına indigemek hem bölgedeki değişimleri görmemizi engeller hem de müslümanların bölgey yönelik duyarlılıklarına darbe vurur.
Türkiye-ABD-Avrupa denklemi ve Helsinki
00:008/12/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cuma günü başlayacak AB Helsinki Zirvesi, Türkiye-AB ilişkilerinde, iki tarafın hesaplarını da aşan nitelikte, yepyeni bir süreç başlatacak. 1959 yılından bu yana Türkiye''yi Avrupa haritasının dışında tutan Birlik, Lüksemburg kararlarının aksine, Ankara''nın bir zamanlar hayalini bile kuramadığı türden jestlerle kapıyı aralıyor. Gerçi Avrupa Türkiye gibi büyük bir ülkenin hazmının kendine oldukça pahalıya malolacağını biliyor. Bunun için insan hakları, sivil yönetim, azınlık hakları gibi genel kriterlerin yanında, Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümü şartlarının üzerinde de ısrarla durarak, Türkiye''yi ehlileştirmeye, Avrupa değerlerini özümsemeye zorluyor.
Zirve öncesi genel manzara, Türkiye''nin AB''ye üyelik baskısından ziyade, Avrupa''nın Türkiye üzerinde ısrarcı olduğu şeklinde. Avrupa, ilişkilerde Türkiye''den bir adım önde gidiyor ve sanki Ankara''yı cesur adımlar atmaya zorluyor. Buna karşılık Ankara ısrarla fazlaca umutlu olmaya gerek olmadığı, Türkiye''nin Avrupa dışında seçeneklerinin olduğu, AB üyeliğinin Türkiye için saplantı olmadığı yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Türkiye''nin bu tavrının yeni bir hayal kırıklığını önleme amacından ziyade, değişen şartlara ve kapalı kapılar ardında sürdürülen uzun vadeli pazarlıklara göre şekillendiği ortada.
40 yıllık süreç ömrünü doldurdu
Avrupa''nın genişleme stratejisinde Türkiye''nin yeri diğer adaylarla kıyaslanamaz. Pazarlıkların zorluğu da buradan kaynaklanıyor. Pazarlık AB-Türkiye bağlamını çoktan aşıp Amerika''nın daha fazla belirleyici olduğu bir boyuta dönüştü. Avrupa''nın tavrındaki kesin dönüş ve Türkiye''nin pazarlık gücünü artırmaya yönelik eğilimleri Amerika''nın olaya dahil olmasıyla ortaya çıktı. Buradan şuna ulaşıyoruz: Klasik Türkiye-AB süreci ömrünü doldurdu ve yepyeni bir ilişkiler tarihi başladı. Eski süreçte Avrupa''nın sınırları Ege''den başlatılarak Türkiye dışarıda bırakıldı ancak, ilişkiler kontrolde tutularak, Türkiye''nin Avrupa''nın karşısına dikilecek bir güç olmasına, veya böyle ''tehlikeli'' bir maceraya girişmesine engel olundu.
Yeni süreç ve ABD''nin hesabı
O zaman Avrupa''nın keskin dönüşü, Amerika''nın olaya müdahil olması ve Türkiye''nin tavır değişikliği ile başlayan bu yeni dönemi, Türkiye ile Avrupa arasında yeni bir ilişkiler tarihinin başlangıcı olarak göreceğiz ve taraflar arasındaki pazarlıklara da bu doğrultudan bakacağız. Bu yeni durumda Avrupa''nın, Amerika''nın ve Türkiye''nin tavırları yeni uluslar arası düzen hesaplarına dayanıyor. Türkiye Avrasya kuşağının merkezinde yer almasının büyük avantajını kullanma fırsatıyla karşı karşıya. Türkiye''yi AB üyeliğinin yanında Avrupa Savunma Gücü''nün karar mekanizmasına da sokmaya çalışan Washington, bir taraftan Avrupa içinde Almanya-Fransa ağırlığına karşı denge oluşturmaya çalışıyor diğer taraftan Türkiye''yi Avrupa ile Asya arasında bir bağlantı noktası haline getirerek, Avrupa-Asya ilişkilerini denetime almayı hesaplıyor. Bunu ABD''nin Balkanlar ve Doğu Avrupa''da yaptıklarına benzetebiliriz. NATO''nun yayılmasını da görüldüğü gibi, ABD bu iki bölgede Rusya ile Avrupa arasında bir güvenlik kuşağı oluşturmuş durumda. Aynı durum Rusya''nın güneyinde de mevcut. Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan''dan Pakistan''a kadar Rusya güneyden kuşatılmış durumda ve her geçen gün kuzeye doğru daha çok sıkıştırılıyor. Çeçenistan''daki Rus saldırganlığına biraz da bu yönden bakılmalı. ABD Asya ile bütün bağlantı noktalarına kontrolü altına almaya çalışıyor.
İnsan hakları hedef değil
Kopenhag kriterlerinin içerdiği insan hakları, sivil yönetim, azınlık hakları ve Abdullah Öcalan''ın idam edilmemesine yönelik talepler, bu yeni durumda, Türkiye''nin üyeliğinin merkezini oluşturmuyor aslında. Gerçi, Batı Türkiye''nin Avrupa değerlerini benimsemesi konusunda ısrarını sürdürecek ancak tarafların hiç biri bu alanlardaki olumsuzluklarla ilişkileri kesme noktasına bir daha getirmeyecek. Eğer ilişkiler kesilecekse bu, insan Türkiye''nin insan hakları ve özgürlükler konusunda yeterli reform yapmamasından değil, 21. Yüzyıla dönük pazarlıkların kötüye gitmesinden kaynaklanacak. Öcalan da, Kürt sorunu da Batı için feda edilmeyecek konular değil. Nitekim Kürtler''i daha önce de yüzüstü bıraktı.
Kıbrıs, petrol ve Doğu Akdeniz''in güvenliği
Peki Kıbrıs konusunun bu süreçle ne tür bağlantısı olabilir? Tıpkı Türkiye-AB ilişkileri gibi Kıbrıs sorununa da bu yeni durumdan bakmalıyız ve kırk yıllık Kıbrıs sürecini kapatıp yeni bir sayfa açmalıyız. Soğuk Savaş sonrası Doğu Akdeniz''in, tıpkı Kafkasya ve Balkanlar gibi, büyüyen önemi ve Ortadoğu ve Hazar petrollerinin bu bölgeden dünyaya dağıtılmasının planlanması Kıbrıs''ı çok önemli bir üs haline getirdi. Ayrıca NATO''nun Orta Asya''nın yanısıra Ortadoğu''ya yönelik yayılma hesapları da Kıbrıs''ın bir an önce sakinleşmesini gerektiriyor. Bu açıdan New York''ta devam eden Kıbrıs pazarlıkları ile Helsinki''de başlayacak AB Zirvesi''nde alınacak kararlar birbiriyle çok bağlantılı ve birbirini tamamlayan unsurlar. Çünkü her ikisinde de yeni bir süreç başlıyor. Bu süreç eskisinden bir ölçüde bağımsız ve ikili ilişkilerle sınırlı değil.
AB ve Kıbrıs''taki bu yeni pazarlıklar sürecinde Türkiye kartların çoğunu elinde tutuyor. Bu açıdan Avrupa''nın Ankara üzerinde kuracağı baskıların Türkiye''de büyük büyük değişimlere yol açmasını beklemek rasyonel olmayabilir. Çünkü yeni dönem insani konulardan ziyade stratejik önceliklere göre şekilleniyor. Dikkat ederseniz Türkiye son günlerde dış ilişkilerde daha insani bir tavır çizerken içte tam tersine statükocu eğilimlerini devam ettiriyor
.Ankara"da hüsran
00:0011/12/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün Helsinki''de toplanan Avrupalı liderler, Türkiye''nin 1987''de yaptığı tam üyelik başvurusunu cevapladı ve Lüksemburg kararlarının tam aksine, Türkiye''yi resmen aday ülke ilan etti. Bir kaç gündür Ankara-Helsinki arasında sürdürülen yoğun trafik ve Atina''yı ikna etmek için serfedilen baskılar sonucu alınan karar, başta Türkiye olmak üzere bütün bütün Avrupa''da yankılandı. Türkiye aday ülke ilan edildi ancak, AB''nin Türkiye''nin önüne koyduğu şartlar henüz tüm ayrıntılarıyla kamuoyuna yansımadı. İlk izlenimlere göre, Ankara beklentilerin aksine Kıbrıs ve Ege konusunda Yunanistan''a verilen taahhütlerden oldukça rahatsız ve adaylık kararı geri dönebilir.
Bütün Avrupa ve ABD Türkiye''nin cevabını beklerken dün gece geç saatlere kadar taraflar arasındaki müzakereler devam etti. Helsinki''de Türkiye''ye hayır denmesinin Avrupa ile kapıları sonuna kadar kapatacağını daha önce açıklayan Türkiye, ''evet'' dense bile Ankara''nın kabul etmeyeceği veya edemeyeceği şartların öne sürülmesi halinde de bunun ''hayır'' anlamına geleceği uyarısını da önceden yapmıştı. AB Dış Politika ve Ortak Savunma Yüksek Temsilcisi Javier Solana AB''nin görüşlerini anlatmak ve Ankara''yı ikna etmek üzere dün akşam apar topar Ankara''ya geldiler. Bu yazıyı yazdığım saatlerde Ankara''nın cevabı açıklanmamıştı ancak Yunan cephesinden gelen haberleri bakılınca, Türkiye''nin durumunun hiç de iç açıcı olmadığını söyleyebilirim. AB kararından sonra Ankara''dan çıkan ilk tepkiler olumsuz oldu ve Solana bunun üzerine Türkiye''ye hareket etti. Ankara''nın cevabı Solana ve beraberindeki heyetin kendisini ikna edip edemeyeceğine göre şekillenecek.
Atina istediklerini aldı
Atina cephesi, Kıbrıs ve Ege dahil olmak üzere bekledikleri bütün tavizleri aldıklarını ve Kıbrıs Rum Kesimi''nin adaylık müzakerelerinin önünün de açıldığını duyurdu. Açıklamalarda, "Kıbrıs konusunda AB ile anlaştık" ifadesi kullanıldı. Atina, eğer doğruysa, bu zirveden en kazançlı çıkan ülke oldu. Rum Kesimi, üyelik müzakerelerinin önündeki Almanya, Fransa ve Hollanda engelini aştı. Kıbrıs sorununun çözümü konusunda AB''nin desteğini aldı ve Türkiye''nin başından beri karşı çıktığı Ege sorununun Uluslararası Lahey Adalet Divanı''nda çözülmesi teklifini kabul ettirdi.
Sevinç kısa sürecek
Eğer Türkiye''nin önüne Yunanistan''ın iddia ettiği gibi ağır şartlar konulmuşsa, ki bu bugün net olarak belli olacak, Türkiye''deki sevinç kısa sürecek demektir. Üye adaylığı şarta tabi tutulmamış ancak üyelik müzakerelerinin başlaması Kıbrıs ve Ege''de verilecek taviz şartına tabi tutulmusa, üyelik süreci ölü doğmuş demektir. Ankara''daki koalisyon hükümetinin, Atina''nın iddia ettiği gibi, ''ağır tavizler'' vermesi ve bunu kamuoyuna anlatması çok zor olacak. Eğer hükümet, Avurpa''dan gelen teklife göre hareket eder ve AB''nin önerisini kabul ederse, Kıbrıs ve Ege konusunda kamuoyu karşısında zor bir durumda kalacaktır. Dışişleri Bakanı İsmail Cem''in günlerdir sürdürdüğü tedirgin açıklamalar, Ankara''nın kararı o kadar da kolay kabul etmeyeceğini gösteriyor.
Kıbrıs görüşmeleri kesilebilir
Dün Helsinki''de alınan karar ve Ankara''dan verilecek cevap New York''ta devam eden Kıbrıs görüşmelerinin de kaderini belirleyecek. Türkiye olumsuz bir tavır takınırsa Kıbrıs görüşmeleri yarıda kesilecek, Denktaş geri dönecektir. Böyle bir durumda Türkiye-Avrupa ilişkileri çok kötü bir döneme girecek, Ankara ''tek alternatif'' ABD ve İsrail ile ilişkilerini daha bir sıklaştıracaktır. Bu da, yeni yüzyıla yönelik staratejik paylaşımda Türkiye''nin kazançlarına uyum sağlasa bile Türkiye''nin iç yapısında derin sancılara yolaçacak, baskıcı eğilimi artıracak, insan hakları ve özgürlük alanları daha da daraltılacaktır.
Bundan sonra ne olacak?
Kısacası, Kıbrıs ve Ege''de verilecek tavizlere göre şekillenecek olan Türkiye-Avrupa ilişkilerinin geleceği, sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki yapımızda köklü dönüşümlere zemin hazırlayacak. Ankara şartları ''ağır'' bulur ve daha önce yaptığı gibi gerekli adımları atmayıp sürüncemede bırakırsa, bundan hem Avrupa hem de Ankara zarar görecek ve bu sonuç, Ankara''nın da Avrupa''nın da yeni yüzyıla ilişkin bölgesel politikaları üzerinden derin etkiler bırakacak. Avrupa Asya''ya yönelik paylaşım savaşına Türkiye''nin sahip olduğu imkanlardan mahrum bir şekilde girecek ve özellikle Almanya ve Fransa, Ortadoğu''da olduğu gibi, Asya''da da Amerika hegemonyasına boyun eğmek zorunda kalacak. İlişkilerin daha da kötüye gitmesiyle Batı''nın baskılarını bertaraf etmiş bir hale gelecek olan Türkiye''de ise, baskıcı eğilimler artarak insani değerler geri plana itilecek.
Bugün deprem bölgelerindeki mağdur insanlara iftar vermeyi bile yasaklayan devlet mantığı daha da hortlayacak. Paylaşmayan, kıskanç, vatandaşıyla ilişkileri güvensizlik üzerine kurulu ve tahakkümcü devlet, kendini uluslararası baskılardan, insani değerlere ilişkin prensiplerden kurtulmuş sayacak ve rahatlayacaktır.
Ucuza mı gittik?
00:0015/12/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin Helsinki Zirvesi''nde Avrupa Birliği''ne aday ülke ilan edilmesi, Avrupa''da Türkiye''den daha fazla sevinç dalgası oluşturdu. Helsinki''den önceki Türk-Avrupa ilişkileri ile çelişen bu sevincin aynısını Yunanistan ile Rum Kesimi''nde de görüyoruz. Bunlara karşılık Türkiye''de önce tedirgin sonra göstermelik bir sevinç, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti''nde ise tam anlamıyla hüzün yaşanıyor.
Kıbrıs konusunu çözülmüş gören, Ege sorunlarını da Avrupa''ya havale eden Yunanistan, son zamanlarının en büyük diplomatik başarısına imza attı. Her iki konuda da Türkiye''yi Avrupa''nın karşısına çıkaran Atina, "bölünmüş bir Ada''nın AB''ye üye olamayacağı"na ilişkin Almanya, Fransa, İtalya ve Hollanda''nın ısrarını kırarak, Rum Kesimi''nin AB üyeliğinin önündeki engelleri kaldırdı. Böylece hem Birlik içindeki konumunu güçlendirdi hem de Türkiye''nin bu yöndeki itirazlarını işlevsiz hale getirdi. Rum Yönetimi''nin önü açılırken KKTC bir anda yalnızlığa terkedildi. Denktaş üzüntüsünü hiç saklamıyor.
Üstelik Türkiye Avrupa ile değil de Rum Yönetimi ile ilişkilendirildi. Yani Rumlar''ın üyelik müzakerelerinin başlatılması karşılığında Türkiye''nin adaylığı açıklandı. Yoksa adaylık çoktan Atina''nın vetosuna takılmıştı. Türkiye''yi AB''ye sokmaya çalışan Almanya, Fransa gibi ülkeler Atina ile bunun pazarlığını yaptılar.
Bir diğer olumsuzluk da Ege ile ilgili. Türkiye yıllarca konunun iki ülke arasında çözülmesinde ısrarcı oldu. Uluslararası müdahaleleri engellemeye çalıştı. Atina''nın hep savunduğu Lahey Adalet Divanı''na kesinlikle karşı çıktı. Şimdi ne oldu? Adaylık sözleşmesindeki ifadeler aynen kabul edildi. Tıpkı Kıbrıs''la ilgili hükümler gibi. Dışişleri Bakanı İsmail Cem''e göre, Lahey aslında Türkiye''nin menfaatine imiş. Peki Türkiye bunu yeni mi anladı? Bu güne kadar neden hep karşı çıktık?
Pazarlık gücümüzü kullanamadık
Aslında Helsinki''den gelen ilk taslak karşısında Ankara''nın takındığı ilk tavır bir ciddi devlet tavrı idi. Yazılı metindeki bağlayıcı ifadeler Solana, Clinton gibilerin taahhütleriyle yumuşatıldı ve Türkiye ikna edildi. Oysa gerçek olan, kalıcı olan imzalanan sözleşmedir. Zamanla verilen taahhütlerin hepsi unutulur. Ankara bu taahhütlerden sonra şahlandı ve Avrupa ve Yunanistan''dan sonra sevinç kervanına katıldı.
Yeni yüzyıla ilişkin küresel ve bölgesel politikalar Türkiye''yi büyük fırsatların kapılarını açıyor. Türkiye bir daha eline geçmeyecek şekilde, hemen her uluslararası pazarlıkta güçlü bir şekilde yer alabilecek bir konuma geldi. Avrupa da bunlardan biri. Ancak böylesine güçlü imkanlara sahip olduğu bir dönemde Türkiye bunu iyi bir pazarlığa dönüştüremedi. Kıbrıs ve Ege''de olan budur. Pazarlık gücümüzü kullanamadık ve bir anlamda ucuza gittik. Bu sadece Kıbrıs ve Ege konularıyla da sınırlı değil. Türkiye, Avrupa''dan istediği hemen har tavizi alabilecek durumdaydı ancak bunu yapamadı.
Asıl pazarlık Türkiye ile Ankara arasında
Göreceksiniz Türkiye''nin adaylıkta üyeliği gidiş süreci beklenenden daha kısa ve problemsiz olacak. Avrupa yeni yüzyıla ilişkin paylaşım savaşına Türkiye''nin imkanlarından mahrum şekilde girmeyi göze alamaz. Bunun için şartları Türkiye için kolaylaştıracaktır. İnsan hakları, özgürlükler, sivil demokrasi gibi alanlardaki Avrupa şartlarından vazgeçilmeyecek ancak bunlar Türkiye için yumuşatılacaktır. Üyelik müzakereleri döneminde beklenen zorluk Avrupa-Türkiye arasında değil, Türkiye ile Ankara arasında yaşanacaktır.
Bugüne kadar iktidar ve zenginliği bu ülkenin insanlarıyla paylaşmayan güçler, bundan önce yaptıkları gibi, yeni sabotajlara yeltenmezlerse Türkiye sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda büyük değişime uğrayacak. Kendi şartlarında insanca bir yaşam standardına ulaşamayan bir toplumun ''yabancı bir terbiyeci'' ile buna ulaşma hakkı var. Daha önce üyeliğe karşı olan bütün kesimler artık kararı alkışlıyor. Türk halkındaki AB sevinci bir soluk alma ihtiyacından kaynaklanıyor ve umarız bu beklenti hayal kırıklığına uğramaz.
Çeçenler değil, biz kaybettik
00:0018/12/1999, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Üç aydır Rusya''nın bütün gücüyle sürdürdüğü saldırılara karşı koymaya çalışan Çeçen mücahitler, çarşamba günü Grozni''ye girmeye çalışan Rus ordusuna karşı 1994-96 dönemindeki meşhur savunmalarına hatırlatan bir direniş örneği gösterdiler. Savaşın başından beri Çeçen halkını ve yerleşim birimlerini uzaktan bombalayan, binlerce insanın ölümüne, yerleşim birimlerinin haritadan silinmesine ve unutulmaz bir sivil faciaya yol açan, dünyanın gözleri önünde kimyasal silah bile kullanabilen ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan Ruslar, Çeçenler karşısında ilk kez böylesine bir hezimete uğradı. Başkente girip girmemekte tereddüt eden, 19 Aralık''ta yapılacak Duma seçimleri öncesinde olası bir hezimetle yüz yüze gelmemeye çalışan Rusya, mücahitlerin bu muhteşem zaferinin üstünü örtmeye çalıştıysa da başaramadı. Kente girmeye çalışan Rus birlikleri tanklarıyla, zırhlı araçlarıyla ve askerleriyle tamamen imha edildi.
Mücahitlerin Başkent''e kadar hemen bütün yerleşim birimlerinden çekilmesini erken zafer olarak ilan eden, Grozni''yi de alsa bile bu savaşı kaybetmesi kaçınılmaz olan Moskova yönetimi, bütün dünyanın kaderine terkettiği bu insanların artık hiçbir şey yapamayacağını düşünüyordu. Ruslar ne şiddette saldırırsa saldırsın Grozni ve Çeçenler''in elinde kalan dağlık bölgelerin savunması bugüne kadar şahit olduğumuzdan çok farklı olacak. Ruslar, uzaktan füzelerle ne kadar saldırırsa saldırsın bir şekilde Çeçenler''le yakın çatışmaya girmek zorunda kalacak. O zaman savaşın seyri tamamen değişecek. Ve Ruslar Grozni''ye ele geçirseler de bu savaşı kaybedecekler. Bir kere Çeçenler''i desteklesin veya desteklemesin bütün dünyada ortak bir kanaat var: Ruslar bu savaşı kesinlikle kaybedecekler.
Daha ne olması gerekiyor?
Peki bu durumda, binlerce Müslüman''ın bu Ramazan ayında sığınaklarda yaşadığı, elektriksiz, susuz, yemeksiz, ekmeksiz yaşama savaşı verdiği bir durumda, bu insanlara hiçbir şekilde yardım ulaştıramayan Müslüman dünya Çeçenler''in yüzüne nasıl bakacak? Ya Türkiye, bu Müslüman insanları en ağır şekilde ''terörist olmakla'' suçlayarak küstüren Türkiye, muhtemel bir Çeçen zaferi sonrası ne yüzle bölgeye ilişkin yakınlaşma politikaları uygulayacak? Kuzey Kafkasya''yı Ruslar''ın insafına bırakarak, Ermenistan''ın, Azerbaycan''ın, Gürcistan''ın istikrarını garanti altına almaya çalışan Batı, Kafkaslar''ın kuzeyini yeniden ele geçiren Rusya''nın güneyi rahat bırakmayacağını bilmiyor mu?
Rusya ve Çin''in Asya''da yükselen İslam''a karşı geliştirdikleri ''Vahhabi terör'' ''İslamcı terör'' propagandasının esiri olan Müslüman ülkeler, hatta Müslüman bireyler İslam ulusunun bu nadide çocuklarına ihanet etmenin, onlar için hiçbir ciddi girişimde bulunmamanın, bu yanlışlarına gerekçe olarak da Rus tezlerine sığınmanın rahatsızlığını vicdanlarından söküp atabilecekler mi? Bıraktık Müslüman ülkelerin yönetimlerini, bıraktık Avrupa Birliği''ni, bıraktık Amerika''yı, bıraktık uluslararası insani kurumları, Müslüman bireylerin vicdanlarını harekete geçirmek için daha ne kadar katliam olması gerekiyor? Grozni''de bodrum katlarında ölümle burun buruna yaşayan, üstelik bir mübarek Ramazan ayında, üstelik Kafkasya''nın o inanılmaz soğuğunda direnmeye çalışan bu insanların daha ne tür bir trajedi yaşaması gerekiyor ki, vicdanlar harekete geçebilsin?
Vicdanlarımızı harekete geçirelim
Onlar bütün dünyadan umutlarını kestiler. Daha önce de kesmişlerdi. Çarlık Rusya''sı döneminde de, İmam Şamil''in direnişi sürerken de, Sovyetler''in o korkunç sürgün ve soykırım uyguladığı günlerde de bütün dünya tarafından unutulmuşlardı. Ama yok olmadılar. Her katliamdan sonra yeniden bilendiler, Cengiz Han''a, Timur''a, Çarlık Rusya''sına, Sovyetler''e karşı hep direndiler. Hiçbir güç, hiçbir imparatorluk, hiçbir silah onları yıldıramadı. Yine yılmayacaklar. Yine başaracaklar. Grozni teslim olsa, bütün Çeçenistan işgal edilse bile yüzyıllardır süren bu özgürlük direnişi hiçbir zaman bitmeyecek. Kaybedecek olan onlar değil bizleriz, bizim vicdanlarımız, insani değerlerimiz, Müslümanca bilincimiz, paylaşma duygularımız...
İnsan haklarını yeni yüzyılın temel kriteri ilan edenler, bunun için egemen devletlere savaş ilan edebilenler, Kafkaslar''ın, Orta Asya''nın kaynaklarını paylaşmak için dünyayı yeniden dizayn edenler ve onların bölgesel ortakları stratejik öncelikleri için birçok milletin yok olmasına rıza göstereceklerini gösterdiler. Ama Müslümanların, hâlâ insani değerlerini muhafaza eden Müslümanların, yapabilecekleri çok şey var. Dünya bir insanlık sınavını kaybederken bizler hiç olmazsa yapabileceklerimizi ihmal etmeyelim. Vicdanlarımızı harekete geçirelim.
.Moskova"da soykırım tacirleri kazandı
00:0022/12/1999, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Duma''daki komünistlerin bile ulusal konularda şahinleştiğini ve milliyetçilerle hiç tereddütsüz işbirliği yaptığını hatırlarsak, bu seçimlerle daha da güçlenen milliyetçiliğin staratejik konularda komünistlerle beraber hareket edeceğini, bunun da hem bölgesel bir tehdit içerdiğini, hem de Rusya''nın Batı ile ilişkilerinin daha da tutarsızlaşacağını söyleyebiliriz.
Rusya''da Pazar günü yapılan parlamento seçimlerinde komünistler oy oranını korumakta zorlanırken milliyetçiler, özellikle de Çeçenistan''daki soykırımın arkasında olan güçler, nisbi bir başarı gösterdiler. Devlet başkanı karşısında yetkileri oldukça sınırlı olan, ancak yine de muhalefetin yönettiği durumlarda, sık sık Kremlin''in önünü kapatan Duma''da komünistler artık eskisi gibi hareket edemeyecek ve özellikle dış politik konularda bundan sonra Kremlin''e engel değil yardımcı olacak. Daha birkaç ay öncesine kadar adı bile bilinmeyen eski KGB''li şimdiki Başbakan Viladimir Putin, seçim sonuçlarını, "devlet başkanlığına giden yolda ilk raundun kazanılması" şeklinde yorumladı. Haziran''da yapılacak devlet başkanlığı seçimi için Yeltsin''in yerine geçecek kişi üzerinde henüz uzlaşma sağlanamadı. Putin, altı ay zarfında popülaritesinden bir şey kaybetmezse bu makan için Kremlin''in en önemli adayı gibi görünüyor. Ancak Rusya''nın özel şartları gözönüne getirildiğinde altı ay sonrasını bugünden kestirmenin hiç de gerçekçi olmadığı ortada. Yeltsin''in harcadığı başbakanları hatırlarsak Putin''in de bir anda gözden düşebileceğini ve kısa sürede adının bile unutulabiliceğini söyleyebiliriz.
Rus milliyetçiliği tehlike saçıyor
Moskova''daki iktidar hesapları Haziran''a kadar kıran kırana devam edecek. Ancak bize göre bu seçimin en önemli göstergesi, Rusya''da milliyetçiliğin gittikçe güçlenmesidir. Duma''daki komünistlerin bile ulusal konularda şahinleştiğini ve milliyetçilerle hiç tereddütsüz işbirliği yaptığını hatırlarsak, bu seçimlerle daha da güçlenen milliyetçiliğin staratejik konularda komünistlerle beraber hareket edeceğini, bunun da hem bölgesel bir tehdit içerdiğini, hem de Rusya''nın Batı ile ilişkilerinin daha da tutarsızlaşacağını söyleyebiliriz.
Batı ile ilişkileri iyiden iyiye soğuyan Rusya''nın lideri Yeltsin''in, İstanbul''daki AGİT Zirvesi''nden sonra soluğu Çin''de aldığını unutmayalım. Çeçenistan konusunda Batı''nın onca tepkisine aldırmayan Moskova, umutsuz da olsa, Pekin''le sıkı bir işbirliğine giderek Batı''dan gelen baskıları göğüslemeye çalışıyor. Milliyetçi eğilimlerin giderek güçlendiği Rusya daha da saldırganlaşabilecek, özellikle Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri üzerindeki baskılarını artıracaktır. Bu da, Türkiye''nin de içinde bulunduğu Batı Bloku''nun gerek enerji kaynakları ve boru hatları, gerekse Avrasya eksenli dünya sistemi projesi üzerinde ciddi bir endişe oluşturacaktır. Ancak Moskova''nın, Pekin''siz bu işi başarması mümkün değil. Pekin ise, yarını belirsiz Rusya ile böylesine bir ''ittifaka'' girmenin riskini göze alacak gibi görünmüyor. Zira kendi iç bütünlüğü şimdiden tehlike sinyalleri vermeye başladı. Rusya ve Çin''in tek kutuplu dünya sistemine karşı geliştirmeye çalıştıkları çok kutuplu denge aslında apayrı bir yazı konusu... Şimdilik bu kadarla yetinelim.
Çeçenistan''ı nasıl etkileyecek?
Peki seçim sonuçları Çeçenistan''ı nasıl etkileyecek? Çeçenistan''daki Rus işgalinin en önemli sebeplerinden biri Moskova''daki iktidar hesaplarıydı. Savaşın başladığı günden bu yana bütün dünya bunun bir seçim yatırımı olduğunu, daha fazla oy almak için insanların katledildiğini hep söyledi. Moskova''nın bu hesabı seçim sonucunda da görüldüğü gibi tuttu. Daha önceki Çeçenistan savaşında ciddi bir kamuoyu tepkisine maruz kalan Moskova, bu savaştan gerek kendi kamuoyu, gerekse dünya ölçeğinde çok ciddi bir propaganda yürüttü ve başarılı da oldu. Moskova bunun için apartmanları bombalayarak kendi insanlarını bile katletti ve bu cinayetleri Çeçenler''in üstüne attı. Bütün dünya artık bunu biliyor. Sonuçta Çeçen soykırımının failleri seçimden başarıyla çıktı. Savaşın bundan sonra daha da şiddetleneceğini, hiç değilse Haziran''daki devlet başkanlığı seçimine kadar bu ''soykırım primi''nin kullanılmasının düşünüldüğünü söyleyebiliriz. Sibirya''dan Çeçen dağlarına getirilen deniz komandoları da savaşın devam edeceğini gösteriyor. Putin ve Yeltsin''in kadroları ''faşizmin ratingi''nden daha fazla yararlanmak istiyorlar.
Ancak Çeçenler''in bu planı bir anda tersyüz debileceği de hesaba katılmalı. Nitekim son zamanlarda Grozni''deki Rus kayıpları hızla artıyor ve Ruslar bu kayıpları uzun süre kamuoyundan gizleyemeyecek. Bu da Moskova''daki planları bir anda değiştirebilir ve Devlet Başkanlığı''na hazırlanan Putin''in bütün hesaplarını bozabilir. Beklentimiz o yönde.
Kazanan Çeçenler olacak
Beklentimiz Grozni''de çok şiddetli bir direniş olacağı, bu direnişin savaşı uzatacağı, Ruslar''ın moralini bozacağı, gecikmenin mali açıdan Moskova''yı zor durumda bırakacağı, asker ve itibar kaybının yükselmesinin Moskova''daki iktidar hesaplarını bozacağı yönünde. Eğer beklentimiz gerçekleşirse ''Putin canavarı''nın bütün hesapları bozulacak ve Haziran''a varması bile mümkün görünmeyen Yeltsin sonrası Moskova''da ciddi karışıklıklar ortaya çıkacak.
Savaşın süreceğine dair kanaatimizin en önemli dayanağı aslında seçim sonuçları değil. İşgalin en önemli sebebi seçim yatırımı değil de ondan. Savaşın asıl hedefi Kafkaslar''ın Batı''ye kaptırılmamasıdır. Hazar petrollerinin, Dağıstan''ın, Gürcistan''ın NATO kontrolüne girmememsidir. Ermenistan''ın kontrol altında tutulmasıdır ve Kuzey Kafkasya''daki Rus hegemonyası güçlendirilerek Güney Kafkaslar''ın istikrarının korunmasının amaçlanmasıdır. Esas savaş Rusya ile Batı''nın güç mücadelesidir, Kafkasya mücadelesidir, enerji mücadelesidir. Ve bu mücadele 21. yüzyılın ilk dönemine damgasını vuracaktır. Gerçi Çeçenler yenilse bile savaş bitmeyecek ve kolay kolay da yenilmeyeceklerdir. Zira Rusya''nın bu savaşı uzun süre götürebilecek bir direnç göstermesi mümkün değil. Ayrıca Çeçenler''i ne zaman yenilmiş sayacaksınız? Grozni''nin işgali Çeçenler''i kaybettiği anlamına gelmez. Asıl sorun Ruslar orada kalıcı olabilecek mi? Hiç sanmıyorum. Kazanan her halükârda Çeçenler olacaktır.
.Rehine pazarlığı ve Taliban"ın Orta Asya kozu
00:001/01/2000, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Eğer Hindistan ve Taliban arasındaki yakınlaşma başladığı gibi olumlu devam ederse, bundan en karlı çıkan Hindistan olacak. İkincisi ise Taliban. En büyük zararı da Pakistan görecek
Geçen Cuma günü kaçırılan ve Afganistan''ın Kandahar kentinde tutulan Hindistan yolcu uçağı ve 155 yolcu dün nihayet serbest bırakıldı. Hindistan''da tutuklu bulunan, aralarında eylemcilerin lideri Mevlana Mesud Ezher''le 2 Keşmir mücahidi serbest bırakıldı ve bu kişiler bizzat Hindistan Dışişleri Bakanı tarafından Kandahar''a getirildi.
8 gün boyunca Hindistan, Pakistan, Taliban (Afganistan) ve İran''ın aktif olduğu yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı bölgede. Hindistan ile eylemciler arasındaki pazarlık Hindistan ile Afganistan arasında Orta Asya dengelerini etkileyecek nitelikte ve çok önemli bir gelişmenin ilk adımlarını oluşturdu. Geçen yazıda değindiğim bu konuyu daha detaylı bir şekilde tartışmak istiyorum.
Uçağı kaçıran Keşmirli gruplar belki liderlerini hapisten kurtardılar ancak Keşmir davasına, uzun vadede etkisini gösterecek, büyük bir darbe vurdular. Biraz sonra sözünü edeceğim Hindistan-Taliban yakınlaşmasına zemin hazırlayarak, Afganistan''ın Keşmir üzerindeki etkisinin ve Taliban''dan Keşmir''e gelecek desteğin önünü kestiler.
Bu arada bu grup eyleme karşı çıkan, Keşmir direnişinin öncü gruplarından olan ve Cemaat-i İslami''nin Keşmir kolu niteliğindeki Hareket-ül Mücahidin ile karıştırılmamalı. Bunların ismi sadece Mücahidin. Yeni bir grup, genç insanlardan oluşuyor ve radikal yöntemleri benimsiyor. Organik hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen Üsame Bin Ladin çizgisine yakın.
Büyük Oyun devam ediyor
1850''lerden yüzyılın sonuna kadar İngiltere ile Rusya arasında yaşanan ve adına ''Büyük Oyun'' denen ''Afganistan Savaşı'' bugün daha ince ve çok taraflı bir şekilde devam ediyor. Afganistan, Orta Asya''nın güneye açılan kapısı. Pakistan''ın da Orta Asya''ya uzanan tek yolu. Afganistansız bir Pakistan''ın Orta Asya üzerinde hiçbir hesabı olamaz. Bunun için ABD ile birlikte Taliban''ı Afganistan''a hakim hale getirdiler ve bu ülkeyi bir an önce istikrara kavuşturarak Avrasya projelerinde etkin bir şekilde kullanmayı düşündüler.
Ancak Taliban kontrol edilmez bir hale gelince ve Afganistan''dan Hint Okyanusu''na inecek boru hatları projeleri rafa kaldırılınca bu plan da ''ertelendi.'' Üstelik Taliban, bölgedeki İslami hareketlerle birlikte, Orta Asya''daki Batıcı yönetimleri tehdit eder hale geldi. Ve cezalandırıldı. Bugün Afganistan''a uygulanan sıkı ambargo Afganistan''da Taliban dışındaki arayışların bir göstergesi.
Kaçırılan uçak kime ne kazandırdı?
Bu özetten sonra Kandahar''daki rehine pazarlığının bölge ülkeleri açısından neleri değiştirdiğine bir bakalım:
1- Pakistan: Taliban''ı destekleyip diğer grupların tasfiye edilmesini sağladı. ABD''nin Taliban''ı cezalandırmasıyla o da Taliban''la ilişkilerini bozdu. Afganistan''ın hemen tamamını kontrol eden Taliban''ın dışlanması Afganistan''ın dışlanmasıdır. Afganistan tarihî olarak bölgedeki güç dengelerini belirleyen bir ülke olmuştur. Bu gün bu özelliği daha da güçlendi. Afganistansız bir Pakistan, Orta Asya''dan tecrit edilmiş, Hindistan''la baş başa bırakılmış olacak. Orta Asya''yı ve Afganistan''ı arkasına alamayan Pakistan''ın Hindistan karşısındaki caydırıcı gücü büyük yara alacak. Rehine pazarlıkları sırasında Taliban''ın İslamabad kapısını kapatıp Yeni Delhi kapısını açtı. Bu Pakistan için yeni bir durum.
2- Hindistan: Bugüne kadar Taliban''ı tanımayan, onu Keşmir için en büyük tehditlerden biri olarak gören, hatta terörist örgüt olarak niteleyen ve hâlâ Burhaneddin Rabbani yönetimini yasal kabul eden Hindistan ile Taliban arasındaki yakınlaşma rehine krizinin en önemli sonucu. Çok önemli iki başarı sağladı Hindistan. Birincisi Taliban''ı kontrol altına alarak Keşmir''e destek vermesini engelledi. İkincisi, Batı ve İslam dünyası tarafından dışlanan Taliban yönetimindeki Afganistan''ı kendi yanına çekerek hem Orta Asya''daki güç mücadelesine müdahil oldu hem de Pakistan''ın Orta Asya yonunu keserek onu adeta arkadan kuşattı.
3- Taliban: Hindistan''a kayan Taliban Pakistan için artık ciddî bir tehdit olacaktır. Pakistan Hindistan ile Afganistan arasında sıkışmış durumda. Taliban bu hareketi ile meşruiyet anlamında da önemli bir adım attı. Muhtemelen ileride Hindistan tarafından tanınacak. Tabi işler yolunda giderse. Ayrıca BM''yi de devreye sokarak uluslararası bir kredi elde etmiş oldu. Terörist olmadığını, insani önceliklerinin olduğunu dünyaya kanıtlamaya çalıştı. Bunda da bir nebze olsun başarılı oldu.
Eğer Hindistan ve Taliban arasındaki yakınlaşma başladığı gibi olumlu devam ederse, bundan en karlı çıkan Hindistan olacak. İkincisi ise Taliban. En büyük zararı da Pakistan görecek. Eğer ambargo devam ederse Afganistan''ın ileride, Özbekistan gibi, bölgede oluşan batı karşıtı eksenin içinde yer alması mümkün. ABD''nin bölgeye ilişkin politikalarının Hindistan değil Pakistan üssünden yürütüldüğünü unutmayalım. Bu Soğuk Savaştan sonra değişmeyen bir durum.
.Moskova"da örtülü darbe ve Çeçenistan
00:003/01/2000, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kendini son gününe kadar hükmetmeye kodlamış olan Yeltsin''in ''istifası'' milliyetçilerin ve generallerin daha emperyal bir Rusya çabalarının bir sonucudur.
Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin''in 1999''un son günü görevinden ''istifa etmesi'', Yeltsin Rusyası''nın yaşaması yönünde büyük çaba sarfeden Amerika için 20 yüzılın son kötü haberi oldu. Ağır sağlık problemleri geçirdiği günlerde bile Kremlin''den uzaklaşmamak için büyük gayret gösteren, ülkeyi hasta yatağından idare etmek için direnen, Rus iç politikasında ''temsil ehliyetinin kalmadığı'' tartışmalarına hiç aldırmayan, dirayetini göstermek için her fırsatı kullanan, görevden aldığı ve atadığı başbakanların adını kendisi bile unutan (sağlık durumu) Yeltsin''in bu ani istifası, Rusya ve Türkiye''nin de içinde bulunduğu bölge için ciddi gelişmelerin habercisi.
Batı Yeltsin''i koruyordu. Ona ekonomik ve siyasi destek vererek iktidarının zayıflamasına engel oluyordu. Çünkü Yeltsin Rusya''yı kontrol altında tutan, dengeleyen bir isimdi. Rusya''nın yeni arayışlara girmesine, Rus milliyetçliğinin güçlenmesine, Rusya''nın daha da saldırganlaşmasına engel olan Yeltsin, Batı''nın Avrasya''ya yönelik stratejik proglamlarını sabote etmiyor, bir şekilde uzlaşma yolunu seçiyor, ekonomik gelişmeye daha fazla önem veriyordu. Onun için en büyük kazanç refah seviyesinin artmasıydı. Batı''nın kredileri de bunu sağlıyordu. Strateji ve devlet öncelikleri ikinci plana itilmişti. Batı da onu kredilerle destekleyerek, kendi stratejik programlarını bir şekilde garantiye almıştı. Generaller emekli etti
Kendini son gününe kadar hükmetmeye kodlamış olan Yeltsin''in ''istifası'' milliyetçilerin ve generallerin daha emperyal bir Rusya çabalarının bir sonucudur. Bir kaç ay öncesine kadar adı bile bilinmeyen bir adam olan Vilademir Putin''in, generallerin baskısıyla Yeltsin tarafından başbakanlığı atandığı gün Yeltsin Rusyası''nın sonu gelmişti zaten. Putin''i atarken boyun eğdiği güçlerin baskısına dayanamayan Yeltsin ''emekli edildi.''
Çeçenistan''da işlenen insanlık suçunun birinci dereceden sorumlusu olan Başbakan Putin, Rusya''nın yeni eğiliminin ekrandaki yüzü. 26 Mart''ta yapılacak devlet başkanlığı seçiminde ne olur bilinmez ama, Putin''in o tarihe kadarki uygulamaları Rusya ile komşuları arasında gerilimli günlerin yaşandığı bir dönem olacak. Çeçenistan''daki Rus katliamları daha da artacak. Artık Kremlin''in değil generallerin ne düşündüğü önemli ve savaşın sonucunu da onlar belirleyecek. Rus ordusunun Kafkaslar''daki ağırlığını gittikçe artırmasını dikkatle izleyen, Çeçenistan''daki savaşın Güney Kafkaslar''a nasıl yansıyacağını belirlemeye çalışan, Yeltsin''le yine eskisi gibi krizi çözme hesapları yapan Batı, Putin''e karşı yepyeni bir yöntem belirlemek zorunda. Zaten Yeltsin, ordunun ve güç odaklarının baskısı altında olmasaydı Çeçenistan''daki durum daha anlaşma zeminin yatkın olurdu.
Putin''in hakaretlerini nasıl içine sindirdin?
Putin''in Rusyası stratejik konuları tekrar birinci plana aldı. Bu da Hazar petrolleri ve boru hatları savaşlarının, NATO''nun Kafkaslar''a ve Orta Asya''ya yayılmasının seyrini değiştirecek, Rusya ile Batı''nın çıkarlarının çatıştığı hatlarda ciddi gerilimlere yolacak bir gelişme. Artık daha saldırgan, daha kapalı, daha baskıcı bir Rusya göreceğiz. Rusya Federasyonu''nu bir arada tutma telaşından kaynaklanan bu uygulama aslında Federasyonu daha katlanılmaz bir hale sokacak ve dağılma sürecini artıracaktır.
Yeltsin Batı''nın adamı idi ama aslında Rusya''nın da geleceğinin güvencesiydi. Putin ve onun gibiler ise sert uygulamalarıyla hem bölgelerinde bunalımlara yol açacaklar hem de Federasyon''un dağılma sürecini hızlandıracaklardır.
Çeçenistan''da ağır bir insanlık suçunun işlendiği bir dönemde Moskova''ya yaptığı skandal ziyaretle bütün Müslümanları rencide eden, tamamen Rusya''nın önceliklerine göre programlanan ziyarette bir anlamda Ankara''daki Rus lobisinin sözcülüğünü yapan Başbakan Bülent Ecevit de Putin''den rahatsız olanlardan. Moskova ziyareti sırasında Rus Başbakanı yanında Çeçenler''e ağır hakaretler ederken, onlara inanılmaz sıfatlar yakıştırırken sadece gülümseyen Ecevit, şimdi Putin''in uygulamalarını içine sindiremiyormuş. Türkiye, bugün Çeçenistan''a gösterdiği duyarsızlığın bedelini yarın Kafkaslar''da ödeyecek ve bunun sorumlusu da Ecevit hükümeti olacak.
Önümüzdeki günlerde Çeçenistan''ın yanında Güney Kafkasya''da ve Orta Asya''daki gelişmeleri yakından izleyeceğiz. Batı da bu yeni durum karşısında bu bölgelere yönelik politikalarını yeniden gözden geçirecek. Çeçenistan''da başlayan ve Kafkaslar''ı tehdit eden savaşın başladığı günden bu yana Rus dış politika önceliklerine göre bir Çeçenistan politikasın izleyen Ecevit hükümeti, şahinlerin iktidarda olduğu ve bölgesel güvenlik sorunlarının daha da önem kazandığı bir dönemde, bakalım Rusya''ya ve Kafkaslar''a yönelik politikasını nasıl belirleyecek? Dün Çağlayan Meydanı''nda toplanan binlerce insan, Çeçenistan''da Körfez Savaşı''ndan sonra en ağır bombardımana maruz kalan bir masum halk ve Bütün Türkiye sizi izleyecek.
.21. yüzyıla ilişkin öngörüler
00:005/01/2000, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
21. yüz yılın ilk çeyreğinde en büyük değişikliklerin, bunalımların ve kargaşanın yine Müslümanlar''ın yaşadığı topraklarda yaşanması bekleniyor.
Müslümanların kayıp bir yüzyıl olarak geçirdiği 20. yüzyılı, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde yaşanan acılarla/krizlerle kapatıp yeni bir yüzyıla girdik ve bu yüzyılı da yine İslam coğrafyası üzerinde yaşanan krizlerle/bunalımlarla/acılarla açtık. Öyle görünüyor ki, 21. yüzyıla, en azından ilk çeyreğine, Müslüman topraklar üzerindeki krizler ve küresel güçlerin paylaşım savaşları damgasını vuracak ve daha nice katliam/soykırım örneklerine şahit olacağız.
Osmanlı''nın dağılması ve onlarca devletin ortaya çıkması dünya sistemini belirleyen Batı için yeni bir sömürge dönemi başlattı. Sömürgecilik döneminde dünyanın her köşesinden Avrupa''ya aktarılan zenginlik Avrupa''nın uzun dünya hakimiyetinin temelini oluşturdu. 20. yüzyılda dağılan Osmanlı''nın mirası ise Batı''nın (Avrupa ve Amerika''nın) 20. yüzyılda da bu hakimiyetini sürdürmesine ciddi bir katkı sağladı. İslam topraklarındaki kaynaklar Avrupa''yı ve Amerika''yı yüzyıl boyunca doyurmaya yetti ve onların dünyayı şekillendirecek gücü ellerinde tutmalarına imkan tanıdı.
Derin sancılar çekeceğiz
Sovyetler''in dağılıp Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden, Doğu Avrupa ve Orta Asya''nın Rus hegemonyasından kurtulmasından ve sosyalizmin alternatif dünya sistemi modeli sunma şansının ortadan kalkmasından sonra oluşturulmaya başlanan yeni dünya tasarımı, artık proje aşamasını geçip uygulama aşamasına geldi ve sistem ABD''nin dünya hakimiyeti öncelikleriyle bütünleşti. Bu tek kutuplu sistemin ağırlık merkezini Ortadoğu''dan başlayıp, Kafkaslar ve Orta Asya''yı içine alarak Güneydoğu Asya''ya uzanan, üzerinde Müslümanlar''ın yaşadığı coğrafi kuşak oluşturuyor. Avrupa''nın (Almanya-Fransa), Rusya''nın ve Çin''in ABD''ye karşı henüz bir denge oluşturamadığı, Müslüman dünyanın ise böyle bir inisiyatif geliştirme gücünün kısa vadede mümkün görünmediği 21. yüz yılın ilk çeyreğinde en büyük değişikliklerin, bunalımların ve kargaşanın yine Müslümanlar''ın yaşadığı topraklarda yaşanması bekleniyor.
Müslüman ülkelerdeki temsil krizinin çözülemediği, Müslümanlar''ın kendi zenginliklerine, dünya görüşüne sahip çıkamadığı, jeopolitik imkanlarını pazarlık konusu yapamadığı sürece, yeni yüzyılın ilk çeyreğinde dünya sisteminde belirleyici bir aktör olma şansları da görünmüyor.
Bu dönemde Müslümanlar eğer dünya sistemi ile barışma yolunu seçmez, imkanlarını pazarlığa ve güce dönüştürmeye yönelirse iki ciddi sorunla boğuşmak, iki cephede savaşmak zorunda kalacaklar. Bunlardan biri, Müslüman toplumları yöneten baskıcı yönetimleri sorgulamak, diğeri de kendi coğrafyalarındaki küresel paylaşım savaşına müdahale etmek.
Müslümanlar''ı zorlu bir sınav bekliyor
Ortadoğu''da İsrail''in güvenliği ve ekonomik önderliğini öngören uzlaşma çabalarının bölgesel dengenin eksenini oluşturmaya doğru hızla gittiği bu dönemde, en büyük krizin eski Sovyet sınırlarında yaşanacağı bir gerçek. Rusya''nın Kafkaslar ve Orta Asya''daki hakimiyetini tekrar tesis etmeye yönelik girişimi, Batı ve İslam dünyası ile Rusya arasında şiddetli bir gerilim yaşanmasına yol açacak. İlk örneğini Çeçenistan''da veren bu gerilim zamanla Güney Kafkaslar''ı ve Orta Asya''yı da içine alacak gibi görünüyor. Rusya ve Çin''in Orta Asya''da bir rekabete gireceğini tahmin eden ve bundan yararlanmayı uman Batı şimdilik yanılmış görünüyor. Bu iki ülke Asya''da yükselen İslam''a karşı omuz omuza vererek şiddetli bir savaş başlattı. Bölgedeki yerel yönetimlerle de anlaşmalar yaparak onları yanlarına almaya çalışan bu iki gücün uzun vadede başarılı olmaları oldukça zor.
Dağılmakta olan Rusya ile güney bölgeleri sisteme başkaldıracak derecede güçlenen ve bir iç savaş paronayası yaşayan Çin, dünya sistemini tersyüz edecek bir görüntü çizmiyorlar. Ancak bu iki ülke Orta Asya ve Kafkaslar''ı kontrollerinden çıkarmaya da hiç niyetli değil. Batı ile Rusya ve Çin arasında yaşanacak gerilimin faturasını bölgede yaşayan Müslüman halklar ödeyecek. Kaynaklarını Batı''ya rüşvet vererek bağımsızlıklarını ve kişisel iktidarlarını korumayan çalışan bölge yönetimleri ile halkları arasındaki bunalımlar da buna eklenince, Orta Asya''nın önümüzdeki yıllarda yeryüzünün en sancılı bölgesi olacak gibi görünüyor.
Taşların yerinden oynayacağı, haritaların yeniden belirleneceği, etnik çatışmaların başını alıp gideceği, birçok ülkenin dünya sistemine kurban edileceği Fas''tan Endonezya''ya kadar olan Müslüman kuşağı büyük bir sınav bekliyor. Umarım bu yüzyıl da bir önceki gibi Müslümanlar''ın ağıtları üzerinde şekillenmez
.Müslüman-Hıristiyan çatışması ve Endonezya
00:0012/01/2000, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir ''öz savunma dönemi'' yaşayan Endonezya dağılmaları önlemek için federasyona geçmeye çalışıyor. Ancak bu çaba askerlerle siviller arasında ciddi bölünmelere yol açtı.
Rusya''da Viladimir Putin ve ekibinin başlattığı Sovyet Ruhu''nu canlandırma girişimleri dünyada endişeye yol açıyor. Çeçenler''in ölüm kalım savaşı tüm duyarsızlıklara rağmen başarıya ulaşacak gibi görünüyor. Gürcistan ve Azerbaycan ciddi bir Rus tehtidi altına girdi. Ortadoğu''da Türkiye''nin de içinde yer aldığı ''su diplomasisi'' hızla bölgenin yeni yüzünü ortaya çıkarıyor. Türkiye''nin etrafında bütün bunlar yaşanırken, Güneydoğu Asya''nın en güçlü ülkesi Endonezya''da 21. yüzyılın dünyasında yaşanması muhtemel kaygı verici gelişmelerin ipuçlarını veren olaylar oluyor.
210 milyon nüfusuyla, zengin kaynaklarıyla, güçlü ordusuyla, jeopolitik konumuyla ve teknolojik üstünlüğü ile İslam dünyasının en güçlü ülkesi olan Endonezya, yeni yüzyıla en ağır bedeli ödeyecek ülkelerden biri olarak girdi. Soğuk Savaş döneminde dünya sisteminin bekçiliğini yapan, onca etnik ve dinî karışıma rağmen ''istikrarı'' garanti edilen Endonezya, değişen koşullarda bu önemini muhafaza edemedi. Doğu Timor''da yaşananlar bu ülkenin Pasifik''teki ABD çıkarları için tehlikeli görüldüğünün bir işareti. Hıristiyanlar''ın yaşadığı Doğu Timor, Endonezya''dan alınıp Avustralya''nın denetimine verildi ve Avustralya bölgesel bir güç olarak Endonezya''nın yerini almaya başladı. Suharto''nun uzun yıllar süren diktasının sone ermesinden hemen sonra yaşanan bu olay, Endonezya''nın diğer sorunlu bölgelerini de hareketlendirdi.
Etnik ve dinî çatışma bölgeleri
Onlarca etnik yapının barındığı ülkede etnik çatışmaların yanında dinî çatışmaların da baş göstermesi, üzerinde çok ciddi şekilde durulması gereken bir konu. Çeçenistan''da, Bosna''da, Kosova''da, Mısır''da ve Nijerya''daki Müslüman-Hıristiyan çatışmasından çok farklı bir karakter çizen Endonezya''daki dinler arası çatışmalar dalga dalga bütün Güney Asya''yı sarabilir ve önümüzdeki yüzyılın en önemli sorunlarından biri haline gelebilir. Her ne kadar medeniyetler arası bir hesaplaşmaya prim verilmiyorsa da bu ülkede yaşananlar dünyaya acı tecrübeler sunabilir.
Etnik ve dinî çatışmaların özellikle zengin kaynakların bulunduğu bölgelerde yaşanması bir raslantı değil. Doğu Timor gibi, Batı Timor, Doğu-Batı ve Güney Kalimantan, Orta ve Güney Sulevasi, Güney ve Kuzey Sumatra, Doğu Cava, İriyan Jaya (Papua) ve Baharat Adaları hem zengin kaynakları hem de stratejik önemleri bakımından çok önemli bölgeler. Bazıları zengin petrol yataklarına sahip, bazıları dünyanın en önemli kauçuk merkezi, bazıları yağmur ormanlarıyla kaplı, bazıları ise Pasifik''le Hint Okyanusu''nu birbirine bağlayan su yollarını kontrol ediyor. Bu bölgelerin hemen hepsinde etnik ve dini çatışmalar yaşanıyor ve bunlar doğrudan dışarıdan yönlendiriliyor.
Müslümanlar''ın öfkesi
D. Timor tecrübesini yaşayan Endonezya halkı Hristiyanlar''ı artık birer işbirlikçi olarak görüyor. Arefe günü Cakarta''da toplanan yüz binden fazla Müslüman Hıristiyanlar''a karşı cihad çağrısı yaptı. Bunu bir dine yönelik öfkeden ziyade, ülkenin parçalanmasını engellemeye yönelik çırpınış olarak görmeliyiz. Zira hemen hemen bütün etnik ve dinî azınlıklar küresel güçlerle işbirliğine giderek ülkeden kopuyor.
Bunların içinde Açe''nin durumu çok farklı. Ülkenin kuruluşundan bu yana bağımsızlık savaşı veren Açe, İslami bilincin en yoğun olduğu yerlerden biri ve askerî baskılardan çok çekti, katliamlar yaşadı. Bağımsızlık Açe''nin hakkı. Ancak böyle bir dönemde Endonezya''dan kopması ülkenin tamamen parçalanmasına yol açacak. Bunun için ulusal birlik yönetimi Açe ile barışmaya çalışıyor.
Bir ''öz savunma dönemi'' yaşayan Endonezya dağılmaları önlemek için federasyona geçmeye çalışıyor. Ancak bu çaba askerlerle siviller arasında ciddi bölünmelere yol açtı. Eski Savunma Bakanı Viranto''nun temsil ettiği şahinler sorunların askeri yöntemlerle çözülmesini savunurken Abdurrahman Vahid liderliğindeki siviller, uzlaşma ve federatif çözüm istiyorlar. Bu iki kesim arasındaki bölünme telafi edilmezse Endonezya çok daha büyük gerilimler yaşayacak ve süreci ağır bir bedel ödeyerek kapatacak.
Diğer taraftan Hıristiyanlar''ın yaşadığı bölgelerde Müslümanlara yönelik kıyım ve katliamlar da ülke içinde şiddetli öfkelere yol açıyor. Müslümanlar katliamların önlenmesi için hükümete ültimatomlar veriyor, aksi taktirde kendilerinin savaşacaklarını söylüyorlar. Dünyaya Hıristiyanlar''ın katledildiği şeklinde verilen olaylarda aslında büyük oranda Müslümanlar katlediliyor. Endonezya tekrar dünya sisteminin sömürge alanlarından biri oldu. Bu güçlü ülkenin dağılması İslam dünyası için çok büyük kayıp olacak.
.Neden paniklediniz?
00:0015/01/2000, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Güney Kafkaslar''da ve Türkiye''deki paniğin zamanlamasına dikkat ettiniz mi?
Rusya''nın son günlerde Kafkaslar''daki ağırlığını iyice artırması Bakü-Tiflis ve Ankara''nın eteklerini tutuşturdu. Aliyev''in apar topar Ankara''ya gelmesinden sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dün Tiflis''e gitti. Kafkaslar''daki bu hareketlenmenin sebebi kamuoyuna yansıdığı gibi değil. Aliyev''in ve Demirel''in ziyaretlerinin gerekçesi Bakü-Ceyhan boru hattında Gürcistan''dan kaynaklanan bazı pürüzlerin giderilmesi şeklinde yansıtıldı. Oysa sorun çok daha derinlerde. Moskova''nın Kuzey Kafkaslar''da baskılarını artırması, beklendiği gibi Güney Kafkaslar''daki Azerbaycan ve Gürcistan''da ciddi bir güvenlik endişesine yol açtı. Moskova bu iki ülkeyi doğrudan tehdit etmeye başladı. Hatta, Çeçenler''e yardım ettiği, yardımların ulaşmasına aracı olduğu iddiasıyla Tiflis''e müdahale sinyalleri bile gönderdi. İstanbul''daki AGİT zirvesinin arefesinde Rusya''nın bölgedeki en sağlam üssü olan Ermenistan''ı bile Moskova''dan koparma noktasına gelen Türkiye ve Batı, izlediği kararsız siyasetle, bırakın Ermenistan''ı yanlarına çekmeyi Azerbaycan ve Gürcistan''ı da tehlikeye attı.
Dört ay sonrasını göremediniz
Moskova''ya Kuzey Kafkaslar''da istediği manevrayı yapabileceği sinyalini veren Batı, bu şekilde Güney''i garantiye alacağını düşündü. Oysa Kuzey Kafkaslar''da durdurulamayan Rusya''nın Güney Kafkaslar ve Orta Asya için çok büyük bir tehdit haline geleceği belliydi. ABD Başkanı Clinton''ın şiddetle eleştirilen ''Rusya''nın istikrarı'' politikası hem Batı''yı hem de Türkiye''yi içinden çıkılmaz bir sıkıntıya soktu. Çeçenistan''da yaşanan onca katliama rağmen Moskova''ya karşı caydırıcı bir tepkide bulunulmamasının sebebi de buydu. Rusya hırçınlaştırılmayacak. Kuzey Kafkaslar''da istediği gibi varlığını sürdürecek. Ancak Azerbaycan ve Gürcistan''a dokunmayacak. Bu politika Türkiye''yi Çeçenistan konusunda çok kötü bir sürecin içine soktu. Başbakan Bülent Ecevit''in Moskova ziyareti ve imzaladığı terör anlaşması, Çeçenler''i terörist olarak nitelemesi ve sorunun Rusya''nın bir iç sorunu olduğunu vurgulayarak Moskova''ya güvence vermesi daha dört ay geçmeden bakın Türkiye''yi ne duruma getirdi. Gelinen noktada sadece Azerbaycan''ın ve Gürcistan''ın değil Türkiye''nin de güvenlik ve çıkarları tehlikeye girdi. Bu sıkıntılı dönemde ABD''yi de tam olarak Türkiye''nin yanında göremiyoruz.
Rusya''ya karşı yeni cephe
Türkiye-Gürcistan ve Azerbaycan arasında bir savunma ittifakı oluşturulmasının da gündemde olduğu ve bölgede Rusya''ya karşı bu üç ülkenin yeni bir cephe açma aşamasına girdiği bu karmaşık dönemde iki durum söz konusu. Birincisi ihtimal: Türkiye kendi inisiyatifini ortaya koyarak Rusya''ya karşı ciddi bir üstünlük mücadelesine girecek. Rusya''nın yeni lideri Viladimir Putin''in Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devlet başkanlarının Moskova''da bir araya getirme çabası, Karabağ konusunda arabulucu rolüne soyunması ve son günlerde boru hatları konusunda ABD''nin başka arayışlar içinde olduğu iddiası, Türkiye''yi Rusya''nın karşısında yalnız başına bıraktı. Bu durumda Türkiye ya Rusya''ya karşı cepheye sürülüyor ya da kendi başına bölgede etkinlik mücadelesine giriyor. Her iki şekilde de Rusya ile Türkiye arasında yepyeni ve gerilimli bir dönem başlıyor. Demirel, Aliyev ve Sevardnadze arasındaki hızlı diplomasi başarıya ulaşamaz veya ABD tarafından desteklenmezse boru hatları da, Gürcistan da, Azerbaycan da tehlikede demektir. Türkiye Orta Asya''nın yolunu da unutabilir.
Panik neden şimdi başladı?
Gelelim ikinci ihtimale... Güney Kafkaslar''da ve Türkiye''deki paniğin zamanlamasına dikkat ettiniz mi? Çeçenler geri çekilirken, Ruslar ardı ardına zafer duyuruları yaparken, binlerce Müslüman sürgün edilir veya öldürülürken, yani Ruslar''ın işgal planı kusursuz işlerken böyle bir panik yaşanmıyordu. Ne zaman Çeçenler Ruslar''ı avladı, işgal edilen kentleri birer geri aldı, Rusya''dan zafer değil hezimet duyuruları gelmeye başladı, o zaman Türkiye''nin de, Güney Kafkaslar''ın da etekleri tutuştu. Acaba paniğin sebebi başlangıçtaki zımni anlaşma mı? Yani Ruslar''ın kuzeydeki hakimiyetinin garanti edilmesi karşılığında Güney''in rahat bırakılması politikası tehlikeye mi düştü? Çeçenler''in kazandığı zafer bu planları bozuyor mu? Eğer böyleyse Ankara savaşın başında izlediği yanlış ve çirkin politikayı sürdürüyor demektir. Umarız böyle değildir ama böyle bir ihtimal var.
Konsensus bozuldu mu?
Rusya''nın sorunsuz bir şekilde Çeçenistan''ı işgal edeceği düşünüldü. Böylece Moskova susturulacaktı. Petrol güzergâhlarındaki pazarlık payını da koruyacaktı. Ancak Çeçenler''in planı bozmaları Moskova''nın Kuzey''deki hakimiyet planını sabote etti. Bundan hem Moskova, hem ABD, hem Türkiye ve hem de Güney''dekiler rahatsız oldu. Buna Putin''in ''şahin'' politikalarını da ekleyince, başlangıçtaki konsensusun artık ortada olmadığını, yeniden başa dönüldüğünü görüyoruz. Yani her şey yeni baştan dizayn edilmek durumunda. Öyle görünüyor ki, Kafkaslar önümüzdeki aylarda Türk dış politikasının birinci gündemi olacak. Türkiye''nin Asya''daki geleceğini belirleyecek olan bu satranç masasından bakalım kim galip kalkacak?
Türk-Rus cepheleşmesi
00:0019/01/2000, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Rusya''nın başını çektiği bir kutuplaşmanın şekillenmesine şahitlik ediyoruz. Türkiye-İsrail''e karşı Rusya-İran ekseninde oluşan bu rekabet, bölge ülkelerini de saflarını netleştirmeye zorluyor.
İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi''nin Türkiye ziyareti Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya''nın geleceği üzerine yürütülen çetin pazarlıklar ve bölge diplomasisinin temelini oluşturan su ve enerji kaynakları üzerindeki paylaşım savaşları açısından çok önemli anlamlar içeriyor. Bu günlerde Ankara''ya gelen ziyaretçilerin yoğunluğu ve kimliği, bölgenin nasıl sıcak bir atmosfer içinde olduğunun ve Türkiye''nin belirleyici konumunun göstergesi. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı, Ürdün Tarım ve Su Bakanı, İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı da Türkiye''ye geldi. Yunanistan Dışişleri Bakanı bugün geliyor. Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu dün sabah Şam''a gitti.
Saflar netleşiyor
Güvenlik konularından petrol ve doğalgaza, su kaynaklarından silahlanmaya, Ortadoğu barışından Kafkaslar ve Orta Asya''nın geleceğine kadar bir dizi konu bu temaslarda masaya yatırılıyor. Türkiye''nin bölgedeki etkin konumunun tartışılmaz bir şekilde zirveye oturduğu bu müzakerelerde, ülkeler arasındaki ikili anlaşmazlıklardan bölgesel bloklaşmaya kadar uzun vadeli projeler üzerinde kıran kırana pazarlıklar yapılıyor. Geleceğin Avrasyası''nın şekillenmesi açısından tarihî adımların atıldığı günleri yaşıyoruz.
Türkiye-İsrail''in arkasındaki ABD desteğine karşı Rusya-İran ekseni Çin''i yanına çekmeye ve Suriye-İsrail anlaşmasını engellemeye çalışıyor. Şam geleneksel müttefikleri Tahran ve Moskova''ya sırtını dönerse bu iki ülke Kafkaslar''da olduğu gibi Ortadoğu''da da büyük bir darbe yiyecek. Gürcistan ve Azerbaycan gibi, Orta Asya ülkeleri de tercihlerini net olarak ABD''den yana koyarsa Rusya ve İran''ın enerji kaynakları üzerindeki pazarlık payları önemli ölçüde zayıflayacak. Şimdi son günlerde ortaya çıkan önemli gelişmeleri ve ülkelerin konumuna özet olarak bakalım:
Yeni Rus emperyalizmi
Rusya-İran: Generalleri temsil eden Vilademir Putin''in yönetime gelmesinden sonra ilk iş olarak güvenlik doktrinini değiştiren Rusya, saldırgan ve yayılmacı bir yola girdi. Son birkaç gün içinde Tahran ve Pekin''le askeri işbirliği anlaşmaları imzalayan Moskova, bunu NATO ve tek kutuplu dünya sistemine karşı bir gövde gösterisi olarak sundu. İran ve Rusya ilk kez nükleer işbirliğini açıkça deklare etti ve üçüncü ülkeleri uyardı. Moskova, Kafkaslar ve Orta Asya''da tahrik edici bir politikaya girişti. Gürcistan ve Azerbaycan''a yönelik tehditlerini artıran Putin, Orta Asya liderlerini Moskova''da toplamaya hazırlanıyor. Türkiye ile Rusya ilk kez bu denli bir cepheleşme içine girdi. Kafkas Paktı önerisi Rusya''yı tedirgin etti.
Nükleer güce ulaşan İran ise, Türkiye''nin ''İsrail tuzağı''na düşmesinden oldukça rahatsız. Tahran, İsrail''in Türkiye üzerindeki etkisin kırarak, hem güvenlik endişelerini gidermeye hem de Türkiye ile arasında çıkacak gerilimleri önlemeye çalışıyor. Ayrıca, Türkiye''nin enerji pazarından pay kapmayı umuyor. Tahran''ın bir diğer endişesi de Suriye. Şam İsrail ile anlaşırsa İran''ın Ortadoğu''daki etkisi büyük yara alacak. Suriye''yi kaybeden İran, Irak''la yakınlaşma yoluna gidecektir.
Fatura Türkiye''ye
İsrail: Suriye ile yürüttüğü müzakerelere Türkiye''yi de dahil etmeye çalışan İsrail, Suriye''nin su ihtiyacının Türkiye tarafından garanti edilmesini isteyerek Golan''daki su kaynakları konusunda Şam''dan taviz koparmayı umuyor. Yani barışı Türkiye''ye fatura etmeye çalışıyor. ABD Dışişleri Sözcüsü James Rubin''in, "Türk hükümetiyle düzenli temas halindeyiz. Su konusu da, bariz şekilde bu meselelerden bir tanesi. Su yalnızca İsrail ve Suriye''yi ilgilendirmiyor. Bölgesel boyutu var. Herhangi bir çözümün de bölgesel boyutları olabilir" sözleri bunun kanıtı. İsrail dünyanın sayılı nükleer ve biyolojik silahlarına sahip olan ülke olmasına rağme, İran''a karşı büyük bir kampanya yürütüyor. İran-Suriye ittifakını da kırarak Tahran''ın Ortadoğu''daki etkisini sınırlandırmaya çalışıyor. Türkiye''nin bölgesel gücünden yararlanmayı hedefleyen İsrail, Şam-Tahran-Ankara arasında ortaya çıkabilecek üçlü yakınlaşmadan özellikle çekiniyor.
Türkiye başrolde
Türkiye: Gerek Avrupa ile yakınlaşma, gerek ABD ile yürütülen stratejik ortaklık ve gerekse bölge ülkeleri üzerindeki artan etkisiyle Türkiye, bu çok yönlü oyunda tartışılmaz bir güç olarak öne çıkıyor. İran ve Rusya''ya karşı İsrail''in askeri teknolojisinden yararlanmayı uman Ankara, İsrail zaafının esiri olmazsa, uzun zamandır ilişkileri bozuk olan Ortadoğu''da da, tıpkı Kafkaslar''da olduğu gibi, tartışılmaz bir etkinlik alanı oluşturacak. Bölgede bir süper güç olarak yerini sağlamlaştıran Türkiye, Rusya''ya karşı çok ciddi bir etkinlik mücadelesine girdi veya ''sürüklendi''.
Ankara kendini sadece İsrail''e endekslemez, Suriye ve İran kartını da iyi oynarsa yeniden toparlanmaya çalışan Rusya karşısında avantajlı duruma geçecektir. Bölgesel konumunu iyi kullanan Türkiye, yeni dünya sisteminin en önemli ağırlık merkezini oluşturan Avrasya''nın başkenti olma yolunda. Ankara''daki ziyaretçi trafiği bunun bir göstergesi değil mi?
Türkiye için tehlike çanları
00:0026/01/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugüne kadar hep başkalarının programıyla mücadele eden Türkiye yine başkalarının kurbanı oluyor. Rusya''ya karşı yalın kılıç savaşan bir cephe ülkesine dönüşüyor.
Sovyetler''in dağılmasından sonra oluşturulan Bağımsız Devletler Topluluğu''na bağlı ülkeler Moskova''da bir araya geldi. Rusya''nın Sovyet coğrafyasını kontrol altında tutmak için oluşturduğu, ancak bugüne kadar bir türlü istediği sonucu alamadığı örgüt dağılma noktasına gelmişken, generallerin idaresindeki Viladimir Putin''in Yeltsin''den görevi devralmasıyla Türkiye ve Batı için tehlikeli bir hal almaya başladı. Sovyet Ruhu''nu canlandırma ve emperyal bir Rusya meydana getirme peşindeki Putin, özellikle Orta Asya ve Kafkas ülkelerini yanına çekmek için, şantaj dahil, her türlü yöntemi kullanıyor. Buna bölge ülkelerinin Batı karşısında yaşadığı hayal kırıklığı da eklenince durumun vehameti ortaya çıkıyor. Kuzeyimizde hiç de iç açıcı gelişmeler olmuyor.
Rusya''dan karşı atak
Kafkaslar''da ve Orta Asya''da bugüne kadar gerileyen Rusya, amacının sadece Çeçenler olmadığını, Gürcistan ve Azerbaycan''ın da Rusya''nın bir arka bahçesi olduğunu göstermeye çalışıyor. Moskova''daki bu zirveden sonra Rusya''nın Kafkaslar ve Orta Asya''da ağırlığı daha da artacak. Gürcistan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Batı''dan sağlam güvenlik garantileri alamadıklarını düşünerek ciddi bir şekilde Moskova''nın yörüngesine doğru kayıyor. ABD dış politikasının özellikle son dönemlerde izlediği pasif ve tereddütlü durum Türkiye''yi Rusya karşısında tek başına bıraktı. Kafkaslar ve Orta Asya''da Rusya''ya karşı ciddi bir etkinlik mücadelesine giren Türkiye için Moskova''daki zirveden iyi sonuçlar çıkmayacak.
Türkmenistan, doğalgaz konusunda Azeri engeline takıldı. Azerbaycan Rus topraklarından alternatif boru hattı projelerine sıcak bakmaya başladı. Özbekistan, Batı''dan ciddi bir güvenlik garantisi alamadığını ve Rusya seçeneğini değerlendirmek zorunda olduğunu açıkça dile getirdi. Putin''in Kuzey Kafkaslar''daki saldırgan tutumu ve Batı''nın Çeçenistan''a destek vermemesi Gürcistan''ı telaşlandırdı. Bakü-Ceyhan boru hattı konusunda Bakü ile Tiflis arasındaki problemler Türkiye''nin müdahalesine rağmen çözülemedi. Hatta Gürcistan''ın Cuma günü Rusya ile yeni bir sınır anlaşması yaptığı ve Gürcistan sınırlarına Rus askeri yerleştirileceği iddia ediliyor. Moskova böylece hem Gürcistan''ı ablukaya alacak hem de Çeçenler''in yolunu kapatacak. Bu doğruysa Türkiye için yaşamsal önemi olan Kafkaslar''da tehlike çanları çalmaya başladı demektir. Yine Türki cumhuriyetlerin son günlerde Moskova''ya yönelmesi Türkiye''nin Orta Asya serüveninin büyük yaralar alacağına delalet ediyor.
Türkiye cepheye sürüldü
Türkiye, eline bir Kafkas Paktı paketi verilerek tek başına Rusya cephesine sürüldü. Gerçi ABD olmasa bile Türkiye bu mücadeleyi devam ettirmek zorunda. Çünkü geleceği Kafkaslar ve Orta Asya''ya bağlı. Ancak bugüne kadar hep başkalarının programıyla mücadele eden Türkiye yine başkalarının kurbanı oluyor. Rusya''ya karşı yalın kılıç savaşan bir cephe ülkesine dönüşüyor. Türkiye bir an önce kendi stratejisini belirlemeli ve çalışmalarını ona göre yapmalı. Ankara içinde bulunduğu bu sıkıntının farkında ve Amerika''yı hem askeri hem de siyasi anlamda bölgeye çekmeye çalışıyor. Bu amaçla Genelkurmay''da bir çalışma grubu oluşturulduğu, öncelikle Kafkaslar ve bir sonra da Orta Asya''da tekrar oluşabilecek Rus etkisini kırmak için çalışmalar yapıldığı bildiriliyor. Rusya ile uzlaşma tezini savunanlar, Rusya''nın Türkiye ile hiç bir zaman uzlaşamayacağını, çıkar paylaşımına girmeyeceğini, bunun tarihi bir gerçeklik olduğunu düşünmediler. Hatta yaptıkları anlaşmalarla Rusya''yı güçlendirdiler. Türkiye''deki Rus lobisi yine başardı galiba.
Biraz hareket lütfen
Hem enerji kaynakları ve bunların dünya pazarlarına ulaştırılması için planlanan boru hatları konusunda, hem de Rusya''nın Kafkaslar ve Orta Asya''dan uzaklaştırılması konusunda son bir kaç yıldır süreç Türkiye ve Batı''nın lehine işliyordu. Ancak Rusya, dünyanın korktuğu bir sürece girdi. Rus milliyetçiliği güçleniyor. Milliyetçilerle komünistler dış politikada birlikte hareket ediyor. Rusya''yı şahinler yönetiyor. Rusya''nın Batı ile ilişkleri Soğuk Savaş dönemini andırır bir boyuta sürükleniyor. Moskova buna paralel olarak hem Kafkasya''da hem de Orta Asya''da yayılmacı ve baskıcı bir politikayı uygulamaya soktu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Haydar Aliyev ve Eduard Şevardnadze arasındaki mekik diplomasisinin başarıya ulaşamadığı, sadece Türkiye garantisinin Gürcistan''ı ikna edemediği ortaya çıktı. Sanki 1918-21 arası döneme tekrar dönüyoruz. O zaman da hem Azerbaycan hem de Gürcistan bağımsız olmuştu. Kuzey Kafkas halkları kendilerine gelmeye başlamıştı. Ancak çöken Çarlık Rusyası''nın yerine geçen komünistler bu bölgeleri tekrar işgal ettiler. Dağılmakta olan Rusya bir kez daha kabuk değiştirip milliyetçi ve emperyal bir boyuta evrilirse, ki çok bu ciddi bir endişe, Kafkaslar''ı da, Orta Asya''yı da, Hazar petrollerini de, Bakü-Ceyhan''ı da unutabiliriz. Ne yazık ki, bizim hızımızla dünyadaki değişimin hızı bir birine uymuyor.
"Barış, çıkarlarımıza uygunsa mümkün..."
00:0029/01/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Barış eğer Amerikan çıkarlarına uygunsa mümkündür. Barış Doğu Timor''da mümkün, Çeçenistan''da değil. Doğu Timor''da ucuz, Çeçenistan''da pahalı.
"Çıkarlarımız tehlikede olduğu zaman ve müdahalenin sonuç vereceği durumlarda barışı kurmalıyız. ABD, her çatışmayı önleyemez." ABD Başkanı Bill Clinton''ın ''Ulusa sesleniş'' konuşması, Amerikan dış politikasının ve küresel hesaplarının ana ilkelerini ortaya koyarken, dünya sisteminin patronunun açmazlarının da ipuçlarını veriyor. İnsan hakları gerekçeli askerî müdahaleleri yeni meşruiyet aracı olarak uluslararası hukukun baş tacı yapan ABD''nin, dünyadaki çatışma bölgelerine yaklaşımındaki çelişkilerin sebebi Clinton''ın konuşmasında açıkça ortaya konuyor.
Amerika''nın kriz bölgelerine müdahalesinde ''seçici'' davrandığını itiraf eden Clinton, hangi ulusun uluslararası sisteme kabûl edileceğini, hangilerine bu hakkın verilmeyeceğini belirleyen kriterin, öyle propagandası yapıldığı gibi, insan hakları değil, çıkarlar olduğunun altını çiziyor. Böylece, Yeni Dünya sisteminin insanlığa, vadedildiği gibi, refah ve özgürlük vermekten ziyade, çatışmalarla dolu bir dünya hediye edeceği birinci kaynaktan itiraf edilmiş oluyor. 1990''lardan bu yana yaşananlar zaten bunun kanıtı niteliğinde değil mi? Ortadoğu''da sancılı bir değişim dönemi yaşanıyor. Kafkaslar''da ve Orta Asya''da çatışmalarla dolu bir geleceğin başlarındayız. Asya-Pasifik''te taşlar yerinden oynuyor. Müslümanlar''ın kaynakları üzerinde yeni bir dünya inşa edilmeye çalışılıyor ancak, İslam''ın bu yeni dengede etkin bir güç olma şansı ortadan kaldırılıyor. Sürecin aktörleri ortaya çıkardıkları krizler oranında barış adına bugüne kadar bir şey yapmadılar.
Ne zaman barış, ne zaman savaş
Barış eğer Amerikan çıkarlarına uygunsa mümkündür. Barış Doğu Timor''da mümkün, Çeçenistan''da değil. Doğu Timor''da ucuz, Çeçenistan''da pahalı. Doğu Timor''da insan hakları müdahale sebebi, Çeçenistan''da değil. Doğu Timor''da Endonezya''ya rağmen var, Çeçenistan''da Rusya olduğu için yok.. Bir devletin kendi içindeki topluluklara baskı yapmasının artık o ülkenin iç sorunu olarak görülemeyeceği, uluslararası müdahale gerektireceği, bu anlamda ulusal sınırların anlamını yitirdiği tezlerini nereye koyacağız? Endonezya''nın Doğu Timor''a baskısı bu ülkenin iç sorunu olarak görülmezken, Rusya''nın Çeçenistan''da soykırıma girişmesi iç sorun olarak niteleniyor. Bu çelişkiler üzerine bir gelecek nasıl kurulur?
Ertelenen yüzleşme
Clinton''ın sözlerinde bir konu daha göze çarpıyor: ABD''nin Rusya, Çin ve Avrupa''ya yönelik tutumu. Amerika bu üç güçle ilişkilerini çatışma ve rekabetten ziyade uzlaşma ve işbirliği içinde yürütmeye çalıştığı görüntüsü veriyor. Çeçenistan savaşının Çeçenler''i değil, Rusya''yı yıprattığını savunan Clinton yönetimi, Rusya''nın istikrarını önde tutuyor. Rusya ve Çin ABD''ye karşı çok kutuplu dünya arayışlarını umutsuz da olsa sürdürürken Washington bu iki ülkeyi açıkça karşısına almaktan kaçınıyor. Böyle bir uzlaşmanın uzun vadede mümkün olmadığı, çıkarların buna izin vermeyeceği ortada iken, ABD''nin bu tutumunun anlamı ne? Washington''ın her iki ülkeyi de tahrik etmek istemediği tezi bunu açıklamıyor. Clinton yönetiminin bu politikasını şiddetle eleştiren çevreler, ABD''nin er geç bu güçlerle yüzleşmek zorunda kalacağını, izlenen politikanın bunu sadece erteleme şansı olduğunu ifade ediyor. O zaman bir ihtimal daha ortaya çıkıyor: Amerika yeni dünya sisteminin ağırlığını kaldırmakta zorlanıyor mu?
.Avrupa"da "dün" korkusu
00:005/02/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avusturya''da yaşanan gelişmeler en büyük darbeyi Birleşik Avrupa projesine vuracak gibi. Sürece bakılırsa, Viyana''daki durum kısa zaman sonra diğer ülkelerde de yaşanacak.
Avusturya''da aşırı sağcı Özgürlükler Partisi''nin muhafazar Halk Partisi ile iktidarı paylaşmasıyla birlikte Avrupa''yı yeniden ''Hitler paronayası'' sardı. Son yıllarda birçok Avrupa ülkesinde aşırı sağcı veya ırkçı partiler her seçimde oy oranlarını artırıyorlar. Bu durum Avrupa''nın geleceği için ciddi bir tehdit olarak tartışılıyordu. Ayrıca iki Almanya''nın birleşmesiyle Almanya''da yükselen milliyetçilik, başta Türkler olmak üzere, özellikle yabancıları telaşlandırmıştı. Ancak ilk kez bir ırkçı parti bir AB ülkesinde iktidara geliyor ve hem kendi ülkesinde hem de Birleşik Avrupa''nın kurumlarında resmî bir hüviyet kazanıyor. Ancak, başta Avrupa''nın sürükleyici ülkeleri Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya olmak üzere, hemen her Avrupa ülkesinde aşırı sağın oy oranları ortalama yüzde 30''ları aşmış durumda. Bu gerçek, geçmişin acı hatıraları üzerinde yeni bir Avrupa ruhu oluşturmaya çalışan Avrupa''yı bir gelecek korkusunu sarması için az bir sebep değil. Irkçı lider Jörg Haider''in sıradışı kişiliği Avrupalı sosyalistler tarafından abartılmış olabilir. İsrail''in Nazi söylemi de Avrupa''yı saran bu kaygıya tuz biber olabilir. Ancak Avrupa''nın korkusunun temelinde ne sosyalistlerin yaygarası ne de İsrail''in antisemitizm telaşı yatıyor. Bunlar sadece birer yardımcı etken. Korkunun temelinde Avrupa''nın kendisi var.
Avrupa güvenliği ve üç tehdit
İnsanlığı iki dünya savaşı kabusuyla karşı karşıya bırakan Avrupa''nın ihtirasları İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra dizginlenmeye çalışıldı. Özellikle Avrupa''nın kendisi, kendi geleceği için bunu başarmaya yönelik çok ciddi adımlar atmak zorundaydı. Avrupa Birliği tezi Avrupa''nın kendisinden duyduğu korkunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kıta içindeki, kökleri derinlere inen, anlaşmazlıkları küllendirmeye ve yeni bir Kıta Avrupası ruhu oluşturmaya çalışıldı. İkinci Dünya Savaşı''ndan sonraki kıta ile ilgili tehdit algılamalarına ve geliştirilen güvenlik stratejilerine bakarsak bu korkunun temeli ortaya çıkar. Avrupa güvenliği için iki tehdit sözkonusudur: Biri Avrupa''nın kendisi, diğeri de doğudan, Rusya''dan gelecek tehdit.
Özellikle Soğuk Savaş''tan sonra buna bir üçüncüsü eklendi: Avrupa nüfusundaki gerileme ile Doğudan ve Güney''den Avrupa''ya akan yabancı nüfus. Rusya''dan gelecek nütkleer içerikli tehdit Sovyetler''in yıkılmasından sonra da devam ediyor. Özellikle Doğu Avrupa''nın geleceği Avrupa-Rusya arasında, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de büyük sorun olmayı sürdürecek. Bunun için Rusya''nın batısında yeralan ülkeler üzerinde ciddi bir güvenlik hattı oluşturulmaya çalışılıyor. Ayrıca Rusya-Avrupa yakınlaşması sağlanarak potansiyel Rus tehdidinin kontrol altına alınması planlanıyor. Nüfus sorunu ve yabancı göç ise Rus tehdidinden daha çok korku kaynağı.
Avrupa kendisinden korkuyor
Avusturya''da yaşanan gelişmeler en büyük darbeyi Birleşik Avrupa projesine vuracak gibi. Sürece bakılırsa, Viyana''daki durum kısa zaman sonra diğer ülkelerde de yaşanacak. Avrupa başkentlerinde ve Birleşik Avrupa''nın kurumlarında boy göstermeye başlayacak olan milliyetçiler, bugüne kadar sistemin dışında kalmanın, İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra oluşturulan yeni Avrupa''nın temelinde ve Avrupa''nın geleceğine dair projelerde yer alamamanın açığını kapatmaya çalışacaklar.
Ekonomik ve siyasi entegrasyonun, kültürel ve tarihî farklılıkların üstünü örtmesinin mümkün olmadığını ispat etme yolunu seçecekler. Avrupa''daki Amerikan hegemonyasına başkaldıracak, Avrupa''nın emperyal vizyonunu genişletmeye kalkışacaklar. Eğer, gittikçe taraftar bulan bu yeni güçler Birleşik Avrupa''nın sistemi içinde eritilemezse, bu sorgulama dönemi Avrupa''ya çok pahalıya malolacak. İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra oluşturulan sistem ve Birleşik Avrupa''nın genişlemesi projeleri suya düşebilir. Avrupa''nın kanlı tarihi tekrar geri dönebilir. Almanya ile Fransa, İngiltere arasındaki eski hesaplar gün yüzüne çıkabilir. Avrupa bu tarihi anlaşmazlıklara göre şekillenmiş bir coğrafyadır.
Refahın ve siyasi entegrasyonun tarihi ve kültürel temeli çok derinlerde olan bu anlaşmazlıkları ortadan kaldıramayacağı biliniyordu. Krizin bir gün ortaya çıkacağı bekleniyordu ve bunu engellemenin yolları aranıyordu. İşte bugün Avusturya''daki gelişmelerin üzerine bu denli hışımla gidilmesinin arkasında bu korku yatıyor.
Ne tür önlem alınacak?
Birleşik Avrupa ve üye ülkeler, bakmayın bunca yaygaralara, milliyetçilere polisiye tedbirlerle karşı koyma yolunu kullanmayacak. Böyle bir yöntem hem milliyetçiliği daha da artırır hem de üye ülkeler arasında ciddi krizlere sebep olur. Bu yeni güçler önce, Avrupa değerleri potasında eritilmeye, sisteme entegre edilmeye çalışılacak. Özellikle Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya''nın tavrı belirleyicidir. Olayın patlak vermesinden hemen sonra gelişen şiddetli tepkiler ileride etkisin yitirecektir. AB''nin Viyana''yı gözden çıkarması ise hiçbir zaman mümkün değil. Avrupa''dan bölünmenin ilk adımını oluşturacak olan bu yöntem, milliyetçilerin yapamadıklarını onlar adına yapmak anlamına geliyor. Viyana ile ilişkileri dondurmaya yönelik tepkilerin milliyetçileri tasfiye etmesinin mümkün olmadığı anlaşılınca de geri adım atılacaktır.
Bugünkü öfke, korkuyu bir müddet erteleyebilir ancak bitiremez. ''Dün korkusu'' ayrıca, birlik ülkelerini zamanla milliyetçilerle barışma ve onlarla bazı şeyleri paylaşma yoluna da itecektir. Şiddet ve askerî çözüm bu yolun en sonunda yer alıyor. O zaman gelince de Birleşik Avrupa zaten ömrünü doldurmuş olacak.
Viyana''dan yükselen Haider krizinin kaynağında Hitler zulmünü aramak Avrupa''nın karşı karşıya geldiği endişeyi basite almak olur. Antisemitizm sadece Almanlar''a özgü bir şey değildir. Başta İngiltere olmak üzere, Avrupa tarihi Yahudi düşmanlığının örnekleriyle dolu ve bugünün Avrupa değerlerinin bu yargıyı ortadan kaldırması da mümkün değil.
İslam dünyası sancılı
00:009/02/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Geleceğin dünyasında söz hakkı isteyen Müslümanlar, yaşadıkları bu tarihi günlerin, İslam''ın bütün dünyada siyasi sahneden uzaklaştırılmasına tanık olmanın sorumluluğunu duymalılar.
Zaten krizlerle, çatışmalarla dolu İslam dünyasında son günlerde yüksek tansiyonlu, uzun vadeli sonuçlar doğuracak gelişmeler yaşanıyor. Avusturya''daki Haider krizi dışında, dünya gündemini meşgul eden gelişmelerin hemen hepsi İslam ülkeleri ekseninde şekillenmiş durumda. Dünyanın geri kalanı sakin ve huzurlu günler yaşarken Müslüman coğrafyanın her köşesi kaynıyor. Gerçi bu durum bizler için yeni bir şey değil. 20. Yüzyılı istikrarsızlık ve çatışmalarla geçiren bir coğrafyanın sakinleriyiz biz. Ancak, önümüzdeki yıllarda İslam dünyasını daha da etki altına alacak olan kaosun şiddetlenmesi ve yaygınlaşması yeni bir durum. 20 yüzyılın kurulu düzeninde büyük değişikliklere yol açacak olan yeni süreç, dünyaya bakış açımızı nasıl şekillendirmemiz gerektiği konusunda bizlere önemli görevler yüklüyor. Geleceğin dünyasında söz hakkı isteyen Müslümanlar, yaşadıkları bu tarihi günlerin, İslam''ın bütün dünyada siyasi sahneden uzaklaştırılmasına tanık olmanın sorumluluğunu duymalılar.
Son bir hafta içinde dünyada neler oluyor bir göz atalım...
Ruslar karşısında kim kaybetti?
Çeçenistan''da yalnız bırakılan bir halkın dramını yaşıyoruz. Bir kaç bin kişiyle Grozni''de inanılmaz bir direniş sergileyen Çeçenler, savaşın daha uzun süreceği bir taktik uygulamasına geçtiler. Çeçenler''in Grozni''yi terketmesi Rusya tarafından bir zafer olarak ilan edildi. Ancak buna Rusya''dan başka kimse inanmıyor. Bölgedeki savaşın tarihini ve karakterini bilen hiç kimsenin inanması da mümkün değil. Olayın vehametini iyi bilen Ruslar, ucuz bir zafer söylemiyle durumu kurtarmaya çalışıyor. Savaş da bitmedi ancak dünya, özellikle İslam dünyası bir insanlık sınavını kaybetti. Ayrıca Batı ve Türkiye Kafkaslarda önemli derecede mevzi kaybetti. Türkiye ile Gürcistan arasında son günlerde yaşanan olumsuzluklar ve Tiflis ile Moskova arasında başlayan yeni bahar havası bunun kanıtı değil mi? Yeni Rus milliyetçiliğinin sadece Kafkaslar''ı ve Orta Asya''yı değil, Doğu Avrupa''yı da tehdit etmeye başladığı yakında görülecektir. Ne yazık ki dünya bu tehlike karşısında ciddi bir tavır geliştiremedi.
Taliban hızla meşrulaşıyor
Afgan Havayolları''na ait yolcu uçağının kaçırılıp Londra''ya indirilmesi, daha önce Hindistan uçağının Afganistan''a kaçırılmasında olduğu gibi, Taliban tarafından çok iyi kullanılıyor. Misyonu tamamlandığı gerekçesiyle tasfiye edilmeye çalışılan ancak kendisinden beklenmediği ölçüde akılcı bir direnç gösteren Taliban hızla meşrulaşıyor. Halen ambargo altında olan, ''Terörü besleyen örgüt'' olarak kabul edilen ve tecrit edilmeye çalışılan Taliban, ''teröre karşı mücadele eden bir yönetim'' görüntüsü veriyor. Taliban, Çeçenistan''ı tanıyarak, dünya Müslümanları''nın nezdinde bugüne kadar bulamadığı saygınlığı kazanmaya çalışmıştı ve bunda başarılı da oldu. Hindistan-Aganistan-Pakistan arasındaki denge mücadelesi Orta Asya''yı da birebir etkileyecek. Dünya sistemi ile uzlaşma adına önemli adımlar atan Taliban hem Pakistan''a karşı Hindistan, hem de Orta Asya kartını iyi oynuyor. Güneydoğu Asya''yı Orta Asya''ya bağlayan bölge önümüzdeki dönemde en hareketli bölgelerden biri olacak.
İsrail, Hizbullah ve Tahran''daki saldırı
Son günlerde en hareketli bölgelerden birisi de Lübnan. İsrail, Güney Lübnan''daki 22 yıllık işgaline son vermeyi amaçlayan Hizbullah karşısında çaresiz. Suriye ile İsrail arasındaki barış görüşmelerinin ana eksenini de Hizbullah konusu oluşturuyor. Golan dahil, İsrail''in örgütün tasfiyesi karşılığında vermeyeceği taviz yok. İsrail-Suriye görüşmelerinin kesilmesinden hemen sonra Güney Lübnan''daki çatışmaların şiddetlenmesi ilginç. Barış görüşmeleri iki ülke arasında Hizbullah kavgasına dönüştü. Hizbullah''ın caydırıcı gücünü iyi hesaplayan Suriye ve İran örgütü tasfiye yerine güçlendirme yoluna gittiler. İsrail ise, "Lübnan sınırındaki askeri faaliyetlerinde, 1996''da imzalanan sivillerin korunması anlaşmasıyla bundan böyle yükümlü olmadığını" açıkladı. Durumun ciddiyetini ortaya koyan bu açıklama, İsrail''in yeniden sivil katliamlara girişebileceğine işaret ediyor. Son kriz Ortadoğu''da yumuşayan havayı oldukça sertleştirdi. İran''da doğrudan dini lider Hamaney''i hedefleyen saldırıların ''Halkın Mücahitleri''nden ziyade bu olayla bağlantılı olduğu kuşkusu var. Her yönüyle mevzi kaybeden ''Halkın Mücahitleri''nin saldırısının 18 Şubat''ta İran''da yapılacak seçimler öncesinde ve Hizbullah-İsrail çatışmalarının şiddetlendiği bir dönemde meydana gelmesinin altı çizilmeli. Bölgede örgütlerin karmaşık ilişkileri göz önüne getirilirse Halkın Mücahitleri''nin de kimler tarafından ne amaçla kullanılacağı ortada değil mi?
Bunlara, Endonezya''daki dini ve etnik çatışmaları, Kosova''da yeniden tırmanan etnik krizi ve daha nicelerini ekleyebiliriz. Gerginlik yaşamayan Müslüman ülke yok gibi. Acaba neden?
Batı Rusya"yı kaybetti, İran"ı kazanıyor
00:0012/02/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tahran, bir taraftan Rusya ile stratejik ortaklığını sorgularken diğer taraftan ABD, özellikle de Avrupa ile ilişkilerini geliştirme yolunda hızlı adımlar atıyor.
Sovyetler''in yıkılmasıyla başlayan Rusya''nın Batı''ya yakınlaşma süreci, Yeltsin''in ''devrilip'' generallerin ipleri ele almasından sonra tersine döndü. Eski günlerine dönüş yolunda tehlikeli adımlar atan Rusya, Batı ile uzlaşma yerine çatışmacı bir stratejiyi uygulamaya soktu. Rusya''nın Amerikan hegemonyasına karşı birlikte denge oluşturmaya çalıştığı İran ve Çin ise, tam tersine, Batı''ya yaklaşıyor. Çin''in temkinli tutumuna karşın İran''ın Washington, Ankara ve Brüksel ile ilişkileri bir çoklarını şaşırtacak veya rahatsız edecek derecede gelişiyor. Rusya''nın 1990''lardan sonra kendisini marjinalleştirmeye çalışan ABD ve Avrupa''ya karşı takındığı düşmanca tutum Türkiye''nin de içinde bulunduğu bölgede ciddi denge kaymalarına yol açtı. Tarihi Rus-İran ittifakı da sıkıntılı bir döneme girdi. Moskova''nın yeniden başlattığı Soğuk Savaş dönemi örneği adımlar hem İran''ın hem de Çin''in stratejik önceliklerini tehdit eder duruma geldi. Bu, İran''ın hem Kafkaslar''da hem de Ortadoğu''da Türkiye ile yakınlaşmasına, Washington ve Brüksel ile ilişkilerini daha da geliştirme ihtiyacı duymasına yol açtı.
Rusya''nın yeni tehdit stratejisi
Yeni Rus yönetiminin Irak, Kuzey Kore ve Vietnam''la yoğun bir stratejik ortaklığa girmesi Basra Körfezi''ni, Güneydoğu Asya deniz yollarını ve Japonya-Güney Kore bölgesindeki Amerikan çıkarlarını ciddi biçimde tehlikeye attı. Moskova''nın Indo-China bölgesinde ve su yollarında etkin olmasından rahatsız olan Pekin, Kuzey Korey''i kontrol altında tutma karşılığında Japonya ve Güney Kore ile milyarlarca dolar tutarındaki ticaretinin de tehlikeye düştüğünü düşünüyor. ABD ise Pasifik''teki otoritesinin kaleleri durumunda olan Güney Kore ve Japonya''nın tehdit edildiği kanaatinde. Kuzey Kore de, Vietnam da Sovyetler''in ileri karakolu durumundaydılar. Şimdi Rusya bu karakolları yeniden devreye sokuyor. Hem Amerika, hem de Çin bugünlerde Moskova''nın bu tehlikeli adımlarının önüne geçmeye çalışıyor. Irak, Kuzey Kore ve Vietnam''ı kontrol altına alan ''yayılmacı Rusya'' bu bölgelerle dünyanın en kritik noktalarında sarsıntılara yol açacarak yeni bir çatışma dönemini başlattı.
Basra Körfezi''nde Rus askerî üssü
Kavganın en şiddetlisi ise Ortadoğu''da yaşanıyor. Rusya''nın Irak''la ciddi ilişkiler içine girmesi hem ABD''yi, hem de İran''ı sıkıntıya soktu. ABD''nin gerekçeleri malum. Körfez''deki çıkarları tehlikeye giriyor. Irak''ın toparlanmasını istemiyor. Bölgemizde asıl kaymalara yol açacak olan İran''ın içinde bulunduğu gerginlik. Rusya ile nükleer teknoloji alanında işbirliği içinde olan İran kendini ihanete uğramış hissediyor. Irak''a uygulanan ambargonun kaldırılmasını isteyen Rusya''nın, Basra Körfezi''nde bir Rus askerî üssü kurulması için Irak''la anlaşması Tahran''ın eteklerini tutuşturdu. Rusya''nın Irak''ı yanına alarak Körfez''e yerleşmesi, ekonomik ve askerî gücünün temeli Körfez''de olan İran''ın bölgesel etkinliğine büyük darbe vuracak. Buna karşı politika geliştirmeye çalışan Tahran, bir taraftan Rusya ile stratejik ortaklığını sorgularken diğer taraftan ABD, özellikle de Avrupa ile ilişkilerini geliştirme yolunda hızlı adımlar atıyor. ABD ile AB arasındaki ihtilafları iyi takip eden Tahran, ABD henemonyasına karşı tavır alan Almanya, Fransa ve İtalya ile işbirliğini artırıyor.
İran NATO''ya girmek istiyor
18 Şubat''ta yapılacak İran meclis seçimleri bu süreci hızlandıracak. Dışa açılmayı, dünya ile uzlaşmacı bir dış politikayı takip edecek olan yenilikçiler, İran''ın Washington, Brüksel ve Ankara ile ilişkilerinin daha da güçlendirmesini istiyor. Ancak İran''daki radikal dönüşün yenilikçilere endkesli bir gelişme olmadığı da bir gerçek. Hatemi''nin dış politikasının öncelikleri muhafazakarlar tarafından da benimsenmiş ve bir devlet politikası haline gelmiş durumda. Muhafazakar kanada mensup bir milletvekilinin NATO konusunda sarfettiği sözler, İran''ın yeni gerçekliğini apaçık ortaya koyuyor. Iran dış politika komisyonunda görevli Muhammed Cevad Larasani, Tahran''ın NATO ile ilişkilerini geliştirmek istediğini, AB-İran yakınlaşması çerçevesinde sürdürülen müzakerelerin İran-NATO yakınlaşmasına kadar uzanacağını açıkladı. Seçimleri kim kazanırsa kazansın, İran dış politikası Batı''ya dönük girişimlerini sürdürecek. Bunu hem Hatemi yanlısı yenilikçiler hem de muhafazakarlar istiyor.
Türkiye''yi kapma yarışı
Türkiye-İran-Suriye-İsrail ekseninde ciddi hareketlenmeler yaşanıyor. Suriye ve İran''ın Türkiye ile yakınlaşma çabalarının önündeki en önemli engel İsrail. Uzun vadede bölge ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin yumuşayacağı farzediliyor. Ancak, Tel Aviv''le ittifak halindeki ülkelerde bile ortak bir kanaat var: İsrail''in güvenilmezliği. Çünkü İsrail, bir çok konuda ''devlet'' gibi değil, ''örgüt'' gibi hareket ediyor ve müttefiklerini şaşırtabiliyor. Türk-İsrail stratejik ittifakı bölgemizdeki hareketlenmelerde tek itme noktası değil. Türkiye eksenli, İran ile Suriye''yi içine alan ve Tahran-Moskova ilişkilerinin geleceğinin de etkili olduğu bölgesel hareketlenme, bir anlamda Türkiye''yi kapma yarışına dönüşmüş durumda. Ankara ile Tahran''ın Suriye ve Kafkaslar konusunda son günlerde yakın işbirliği içine girdikleri biliniyor.
Rusya''nın başlattığı, en somut sonuçlarını yaşadığımız bölgede ortaya koyan bu hareketliliğin en önemli sonucu Rusya''nın sistemin dışına itilmesi, İran''ın sistemle barışması olacak gibi.
Özgürlük tuzağı ve Muhammed Salih
00:0019/02/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ülkesinde uyguladığı terör yönetimiyle binlerce insanı hapishanelere dolduran, her türlü düşünceyi ve siyasi örgütlenmeyi yasaklayan, legal veya illegal muhalefeti sindiren ve ülkenin güzide insanlarının bir kısmını hapseden, bir kısmını da ülke dışına çıkmak zorunda bırakan Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, kendisinden beklenmeyecek bir demokratikleşme paketi açıkladı. 9 Ocak''ta yapılan ''komedi'' bir seçimle tekrar Devlet Başkanı olan ve kukla partilerden bir meclis listesi hazırlayan Kerimov, Erk Demokrat Partisi, Birlik Partisi ve Özbekistan Halk Hareketi başta olmak üzere, daha önce yasaklanan bütün siyasi partilere af vaadetti ve ülke dışındaki muhalif liderlere birlikte çalışmateklifinde bulundu. Şiddet politikalarıyla hem kendi ülkesinde hem de uluslararası alanda yalnız kalan Kerimov, Orta Asya''nın bel kemiği olan Özbekistan''ın parlak geleceğini de büyük bir riske soktu. Şimdi bu görüntüden kurtulmak istediği izlenimi veriyor ancak, kendi toplumunun ve dünyanın güvenini kazanması zor görünüyor. Kerimov''un bu radikal dönüşüyle ülke içinde ve dışındaki yalnızlıktan kurtulmayı, Devlet Başkanlığı sıfatına meşruiyet sağlamayı, özellikle iktidarını tehdit eden silahlı İslami gruplara karşı muhalefetin desteğini almayı amaçladığı belirtiliyor.
Kerimov neler vaadediyor?
Ne oldu da baskıcı yönetimi, siyasi ve İslami muhalefete yönelik şiddet politikalarıyla bölge ülkelerine de öncülük yapan, bu amaçla Çin ve Rusya ile işbirliğine giren ve Orta Asya''nın kendi içine kapanmasına yol açan Kerimov, birden eskiyi bir yana bırakıp, demokrat, insan haklarına saygılı, iktidarını paylaşacağı izlenimini veren bir demokratikleşme paketi açıkladı?
Kerimov''un 8 maddeden oluşan paketinin ana hatları şöyle:
1- Daha önce yasaklanan bütün siyasi partiler tanınacak.
2- Bu partilerin ülke içindeki faaliyetleri kısıtlanmayacak.
3- Demokratikleşme için bir dizi adımlar atılacak: Basın özgürlüğü sağlanacak ve resmî basının manipülasyonuna son verilecek. Sivil toplum örgütlerine tam serbestiyet tanınacak. Sendikalar ve yazarlar birliği gibi örgütlerin çalışmaları desteklenecek.
4- Özbekistan''ı demokrasiden uzaklaştıracak girişimlere müsaade edilmeyecek
5- Yukarıdaki adımlar atıldıktan sonra özgür seçimler yapılacak.
6- Bütün bunların yapılabilmesi için muhalefet Kerimov''a destek verecek. Yine muhalefet, bugünkü yönetimi devirip yerine İslam devleti kurmak isteyenlere karşı Kerimov''la birlikte mücadele edecek.
7- Kerimov ve muhalefet ülkenin tam demokratikleşmesi için içte ve dışta birlikte çalışacak.
8- Serbest seçimler yapıldıktan sonra yeni bir anayasa hazırlanacak.
Muhammed Salih ne dedi?
Kerimov''u tanıyanları ciddi bir şaşkınlığa iten bu uzlaşma teklifinin ne anlama geldiğini halen ülke dışında yaşamak zorunda kalan, Kerimov''un öldürtmeye çalıştığı Özbek muhalefetinin önde gelen ismi ve Erk Demokrat Partisi Başkanı Muhammed Salih''e sordum. Ülkesine hizmet etmek istediğini, bu amaçla bütün yolları deneyeceğini öncelikle vurgulayan Muhammed Salih, öneriyi ciddiye aldıklarını, aksi halde Kerimov''un bunu aleyhlerine kullanacağını söyledikten sonra, umutlu olmaktan ziyade, ''ciddi bir şüphe içinde olduğu''nun altını çiziyor. Kerimov''un bu açıklamayı yapmasından sonra bile baskılarda hiç bir yumuşama olmadığının ifade eden Salih''te, uzlaşma önerisinin yeni bir manevra olduğu kanaati hakim. Özbek muhalefetinin yayınladığı ortak bildiriyi hatırlatan Salih, önerinin ciddi olup olmadığının ortaya çıkması için Kerimov''dan isteklerini şöyle sıraladı:
1- Öncelikle hapiste bulunan onbinlerce muhalif, dindar insan serbest bırakılsın.
2- Özgürlük sadece siyasi partileri değil, İslami grupları, her türlü düşünceyi ve toplumun bütün kesimlerini kapsasın.
3- Terör politikasına bir an önce son verilsin.
4- Demoktaritk kurallara bir erken seçim yapılsın.
Özbekistan''da insani bir yönetimin kurulması adına her türlü fedakarlığa hazır olduğunu belirten Salih ve diğer muhalifler, şimdi Kerimov''un atacağı ikinci adımı bekliyor. Umutlu olmaktan çekinen Salih, Kerimov''un vaadlerini yerine getirmesinin bir mucize olacağına işaret etti.
.İran"daki değişimden kimler rahatsız?
00:0023/02/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hatemi misyonunun zaferi, öyle sanıldığı gibi, İran''ın komşularının pek de hoşuna gitmedi. Özellikle İsrail ve Türkiye''nin rahatsızlığı çok yakında kendini ele verecektir.
İran''daki parlamento seçimlerinde Muhammed Hatemi''nin temsil ettiği ''değişim ve dışa açılma'' dalgası ezici bir çoğunlukla İran parlamentosunda üstünlüğü ele geçirdi. Hatemi misyonunu taşıyanların bu zaferi İran''dan çok Türkiye''de ''erken sevinç dalgaları'' ile karşılandı. Türk medyası olayı, İslam''la hesaplaşma hevesiyle "devrim bitti" şeklinde, son derece yüzeysel ve gerçekdışı bir değerlendirme ile alkışladı. Oysa İran''daki değişimden en fazla rahatsız olması gerekenler bugün en çok sevinenler olmalıydı. Değişen İran''ın en büyük zararının Türkiye''ye dokunacağını anlamayanlar, aslında Türkiye''nin kaybedişini alkışlamış oldular.
Komşular rahatsız
23 Mayıs 1996''da Hatemi''nin Cumhurbaşkanı olması ile başlayan ve 18 Şubat seçimlerinden sonra daha da hızlanması beklenen yeni süreci izlemeye çalışan bu kesimler, ''kıravat ve güneş gözlüğü''nün ötesine geçip bu derin yenilenme dalgasının İran, komşuları ve bölge için ne tür sonuçlar ortaya çıkaracağı üzerine hiç kafa yormadılar. Devrimin sürekliliğini, İran halkının refahını ve özgüvenini artıracak olan Hatemi''nin zaferi, en önemli sonucunu İran''ın uluslararası alandaki yeni yeri üzerinde gösterecek.
1979''dan sonra dünya sisteminden dışlanan İran''ın bölgesel bir güç olarak uluslararası sahnede yeniden boy göstermesinin erken dönemlerini yaşıyoruz bugün. Hatemi misyonunun zaferi, öyle sanıldığı gibi, İran''ın komşularının pek de hoşuna gitmedi. Özellikle İsrail ve Türkiye''nin rahatsızlığı çok yakında kendini ele verecektir. Bu açıdan, Başbakan Ecevit''in ''İran''da devrimin bittiği'' hükmünü ortaya koyan açıklaması, ileriyi gören bir devlet adamının sarfetmesi gereken sözlerden çok uzak; basınının yanılgıları üzerinde biçimlenmiş bir açıklama oldu. İran''daki gelişmeleri ''karşı devrim'' olarak görüp alkışlayanlar, yarın bu kesimlerle en çok çatışmaya girecek olanlardır.
En büyük derbeyi Türkiye yiyecek
İran halkının önünü açacak yeni süreç, komşuları için ne anlama geliyor? Dışa açılan, dünya sistemi ile işbirliğine girebilen, stratejik konumunu pazarlık konusu yapabilen İran''ın Türkiye ve İsrail için iyi sonuçlara yolaçmayacağı ortada. İsrail''in ''İran tehlikesi'' kozu, Türkiye''nin ise, İran''ın yokluğunda bölgede Batı''nın alternatifsiz müttefiki olma tekeli ortadan kalkacak. Her iki ülke de, İran''ın sistem dışına itilmesinin büyük nimetlerini yedi yıllardır.
Sovyetler''in dağılmasından sonra Kafkaslar ve Orta Asya''ya yönelik projelerde tek sermayesi olan ''stratejik konumu'' ile ABD ve Avrupa açısından vazgeçilmez ülke haline gelen Türkiye, ABD ve Avrupa ile arası düzelecek İran''la bu avantajlarını paylaşmak zorunda kalacak. İran''ın tecrit edilmesi bölge petrol ve doğalgazını dünyaya ulaştırmak için İran seçeneğinin yok sayılmasına yol açmıştı. Kısa vadede Bakü-Ceyhan başta, stratejik enerji koridorları üzerinde hesapların yeniden yapılmasına yol açabilecek olan İran''daki değişim, uzun vadede Türkiye''nin Asya''ya yönelik hesaplarına darbe vuracak. Türkiye''ye biçilen ''bölgesel güç'' rolü de İran''ın yükselişi ile tehlikeye girecek. Tahran''ın Almanya, Fransa ve İtalya ile kurduğu yakın ilişkinin içeriği iyi tahlil edilirse, Türkiye''nin seçim sonuçlarından ve reformcuların dışa açık politikalarından o kadar da memnun olmaması gerektiği ortaya çıkar.
İkiyüzlü yaklaşım
Uluslararası ilişkilerde iki türlü yaklaşım sözkonusu. Kamuoyuna verilen insancıl mesajlarla şekillenen, demokrasi, insan hak ve hürriyetlerini öne alan özgürlükçü yaklaşım ve ülkelerin gerçek ''devlet'' politikaları. İnsani bir dünya söyleminin sempatisiyle devlet politikalarının acımasızlığının çatışmasını özellikle İslam dünyasına yönelik Batılı politikalarda açıkça gözlemleyebiliriz. İnsan haklarını, özgürlükleri, sivil idareyi uluslararası yaptırım aracına bile dönüştürebilen güçlerin, İslam dünyasındaki gayri insani yönetim ve eğilimlerin en büyük destekçileri olduğunu biliyoruz. Buradan hareketle, eğer Hatemi misyonu, küresel güçler karşısında teslimiyetçi bir politika izlemeyip, İran''ın pazarlık gücünü sonuna kadar kullanma yoluna giderse, ki öyle görünüyor, büyük güçlerin hedefi durumuna gelecektir ve değişime karşı olanlarla dış güçlerin işbirliğine şahit olacağız. Bugünkü tereddütlü sempati, büyük güçlerin İran''ın teslim olacağına dair umutlarından kaynaklanıyor.
İran''ın komşularının, kamuoyunda alkışlanan Hatemi''den ziyade, değişime direnenlerle işbirliği içinde olduğu ortada değil mi?
Not: 19 Şubat''ta yayınlanan ''Özgürlük tuzağı'' başlıklı yazıda, Özbekistan''da Kerimov-muhalefet uzlaşması için Sayın Timur Kocaoğlu tarafından maddeleştirilen öneriler, Kerimov''un teklifleri olarak sunulmuştur. Düzeltir, özür dilerim.
.Panda diplomasisi ve kurbanlar
00:001/03/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ankara Müslüman-Türk dünyası üzerindeki etkisinden vazgeçerek Çin''in en önemli güvenlik sorununu çözmekle kalmıyor, Çin''e yönelecek tehditlere karşı da işbirliği taahhüt ediyor.
Türkiye''nin Rusya ve Çin ile ilişkileri iki halkın kurban edilmesi üzerine şekilleniyor: Çeçenler ve Uygurlar. Başbakan Ecevit''in Moskova''da imzaladığı anlaşma Çeçenler''i, İçişleri Bakanı Saadettin Tantan''ın Pekin''de imzaladığı güvenlik anlaşması da Doğu Türkistan''daki Uygur Müslümanları''nı terör sınıfına soktu. Gerçi Tantan''ın imzaladığı anlaşmada yeni bir şey yok. Türkiye daha önce verdiği güvencelerle Pekin''in Doğu Türkistan konusundaki kaygılarını gidermişti.
1997''de zamanın Çin Başbakanı Li Peng, Türkiye''deki Doğu Türkistan''a yönelik faaliyetlere tepki olarak Ankara ziyaretini iptal etmişti. Bu olaydan sonra iki ülke arasındaki ilişkilerde sıkı bir yakınlaşma dönemi başladı. Mesut Yılmaz''ın, bölgeye yönelik faaliyetleri yasaklayan meşhur genelgesi ve Ecevit''in girişimleri Pekin ile ilişkileri stratejik bir boyuta sürüklerken, Türkiye kamuoyunun bölgeye yönelik hassasiyetlerine de büyük darbe vurdu. Öyle ki, bölgedeki ağır insan hakları ihlallerini bile dile getirmek imkansızlaştı. Karşılıklı üst düzey ziyaretler gerçekleşti. Türkiye''den sivil ve askerî heyetler kısa aralıklarla Pekin''e gitti ve önemli anlaşmalar imzalandı. Son olarak Tantan ve Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut başkanlığındaki heyetler Pekin''e gitti ve en üst düzeyde ilgi gördü. Basının, hediye edilen panda ve karşılığında gönderilen Van kedisi üzerinde magazinleştirdiği süreç, aslında Türkiye''nin Orta Asya''ya yönelik geleceğine büyük darbe vuracak. Türkiye bu sefer de Pekin''in taşeronu olma yolunda. Nasıl mı?
Çin''in Türkiye ve İran hesabı
Bir kere Ankara-Pekin ilişkileri Türkiye''nin kazanımlarından ziyade Çin''in Ortadoğu''ya kadar uzanan hesaplarına göre şekilleniyor. İki ülke arasında yapılan anlaşmalarda, kamuoyuna yansıtıldığı gibi ekonomik bir beklenti sözkonusu değil. Ticari ilişkilerin seyri izlendiğinde bu apaçık ortada. Yakınlaşmanın esas unsurunu güvenlik stratejileri oluşturuyor. Yapılan askerî karakterli anlaşmalarda Ankara''nın ne tür askerî teknolojilere ulaştığı belirsiz. Ancak kesin olan bir şey var ki, Pekin, Doğu Türkistan''dan Kafkaslar''a, oradan da Basra Körfezi''ne kadar uzanan bölgede etkinlik kazanıyor. Nasıl?
Pekin''in Türkiye ile ilişkileri İran''la ilişkileriyle paralel gelişiyor. Aynı zamanda hem Türk, hem de İran''lı heyetler Pekin''de oluyor. Ancak Pekin''in İran ve Türkiye''ye yönelik politikası nitelik olarak farklı. İran''la ilişkileri ekonomik ağırlıklıyken Türkiye ile ilişkileri güvenlik ağırlıklı gelişiyor. Doğu Türkistan, Hazar çevresi ve Basra Körfezi dünyanın en önemli petrol bölgeleri arasında. Çin İran''la hem Hazar çevresinde hem de Ortadoğu''da ekonomik karakterli işbirliğine gidiyor. Karşılığında da askerî teknoloji veriyor.
Pekin''in Türkiye''ye biçtiği rol
Türkiye-Çin ilişkileri ise Pekin''in güvenlik endişelerine göre şekilleniyor. Amaç Orta Asya ve Doğu Türkistan''da yükselecek ve bütün hesapları bozabilecek İslamcı veya milliyetçi karakterli bir akımın önünü kesmek. Çok önemli enerji kaynaklarına sahip olan Doğu Türkistan, aynı zamanda Çin''in nükleer deneme merkezi. Pekin, Orta Asya kontrol altında tutarak Doğu Türkistan''a yönelecek bir tehlikeyi önlemeye çalışıyor. Ayrıca Çin''in kendi içinde büyük bir Müslüman potansiyel var. Zamanla bu toplulukların uyanmasından endişe ediliyor. Bu amaçla Pekin ile Türk cumhuriyetleri arasında bir dizi güvenlik anlaşmaları imzalandı ve Orta Asya''daki muhalif gruplara karşı ortak mücadele veriliyor. Türkiye ile yakınlaşma da bu paralelde. Ankara Müslüman-Türk dünyası üzerindeki etkisinden vazgeçerek Çin''in en önemli güvenlik sorununu çözmekle kalmıyor, Çin''e yönelecek tehditlere karşı da işbirliği taahhüt ediyor.
Soykırıma ortak olmuyor muyuz?
Türkiye''nin Kafkaslar''a ve Orta Asya''ya yönelik uzun vadeli politikaları nedense bölge halklarının önünü kapatan, onları baskılardan kurtaracak gelişmelerin önünü tıkayan bir karakterde. Oysa bugünkü iktidarlar halkın taleplerine uzun vadede direnecek durumda değil. Bölgede çok ciddi değişim sancıları yaşanıyor. Bugün cephe aldığınız güçlerle yarın bölgenin kaderini elinde tutacak.
Ankara''nın Rusya ve Çin''le yürüttüğü ilişkilerin kurbanları olan Çeçenler''e ve Uygurlar''a bir bakın. Çeçenistan''da bir millet yokediliyor ve hiçbir vicdan harekete geçmiyor. Günlerce kar altında kalan cesetler gömülemiyor, gökyüzünden kapkara kar taneleri düşüyor. Katliam, işkence, tecavüz... Küresel çıkarlar adına bir milleti yoketmek için sessiz bir ittifakı gözlemliyoruz. Doğu Türkistan da benzer durumda. İdamlar, nükleer kazalar ve sağlık sorunları, baskılar... İki millete karşı uygulanan soykırıma ortak olmuyor muyuz? Hem de MHP''li bir yönetim iktidardayken...
.Yeniden Soğuk Savaş: Türkiye riskli oynuyor
00:004/03/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye hem Rusya ile hem de Çin ile savunma alanında çok ciddi projeler ele alıyor. AB ile yakınlaşma sürecinde olan Türkiye''nin bu tavrı Batı ile ciddi bir soruna dönüşebilir
Türkiye kamuoyunun Türk-AB ilişkilerinin dışında hiç bir uluslararası gelişmeyi ciddi olarak ele almadığı bugünlerde, Türkiye''yi de içine alan, küresel düzeyde çok önemli adımlar atılıyor. 1991''de Sovyetler''in dağılmasından sonra oluşan tek kutuplu dünya düşüncesinin fiilen ömrünü tamamladığına, yeniden Soğuk Savaş''ın başladığına delalet eden bir sürecin içindeyiz.
NATO''nun Kosova operasyonuyla Balkanlar''ı kontrol altına almasından sonra iyice bozulan Doğu (Rusya-Çin) Batı (ABD-AB) ilişkileri, Kafkaslar''da ve Orta Asya''daki Rusya-Çin yayılması ve ABD''nin Pasifik''te füze savunma sistemi kurma planıyla tam bir cephe savaşına dönüştü. Rusya ve Çin, Kafkaslar ve Orta Asya''nın enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü her geçen gün daha da artırırken, Batı''nın bu bölgelerdeki etkisi zayıflıyor. Yine Rusya ve Çin, Türk cumhuriyetlerinin sınır kontrollerinden rejimlerine, muhalefet gruplarını tasfiyesine kadar Orta Asya''yı avucunun içine almış durumda. Bunun en büyük sebebi bu cumhuriyetlerin Batı''dan alacakları destek konusunda yaşadıkları hayal kırıklığıdır.
Karşılıklı restleşme ve cephe ülkeler
Rusya ve Çin''in Orta Asya ve Kafkaslar''da yayılmasına karşı ABD ve Avrupa da, Sovyetler''den ayrılan Baltık cumhuriyetleri, İsveç, Polonya, Ukrayna, Türkiye ve Tayvan üzerinden Rusya ve Çin''i baskı altına almaya çalışıyor. NATO eski Sovyet cumhuriyetlerinde askeri denetim kurmaya çalışırken AB de bu ülkelere finansal desteğini artırıyor. Mart ayının ilk günlerinde karşılıklı restleşmenin örnekleri yaşandı. Çin Dışişleri Bakanı''nın Moskova gezisi sırasında iki ülke arasında varolan stratejik işbirliğini daha da geliştiren anlaşmalar derinleştirildi ve bunun Batı''ya karşı olduğu deklare edildi.
Aralarında çok önemli sorunlar olmasına rağmen iki ülke Batı''nın dünya hegemonyasına karşı karşı ortak bir tavır sergiliyor. Bunun yanı sıra savunma, güvenlik ve enerji alanında dev adımlar atıyorlar. Rusya askeri alanda ileri teknoloji ve enerji konularında Çin''e bir dizi teklifler sundu. Rusya''dan Çin''i bir petrol boru hattının döşenmesi gündemde. Bu durum Orta Asya enerji yolları için yeni bir alternatif sunabilir. Geçen hafta Türkiye''ye gelen Rusya Başbakan yardımcısı İlya Klebanov Pekin''e gitti. Taraflar bir liderler zirvesi için hazırlıklar yapıyor.
Çatışma şiddetlenecek
ABD-Avrupa cephesi ise NATO''nun Rusya''nın batı ve güney sınırlarında baskısını artırarak, Kafkasalar''da zayıflayan drurumunu güçlendirmeye çalışıyor. NATO-Ukrayna Komisyonu''nnun 1-2 Mart''ta Kiev''de toplanması Rusya''ya bir gözdağı verme niyetini taşıyordu. NATO''nun üzerine en fazla yatırım yaptığı Ukrayna''nın, Türkiye''den sonra Rusya karşısında en güçlü direniş noktası olması planlanıyor. Ancak sahip olduğu Rus nüfus ve ekonomisinin bağımlı olmasından dolayı tercihini Batı''dan yana yapmayı isteyen Ukrayna tedirgin. Şimdi Moskova''nın bu gözdağına vereceği cevap bekleniyor.
Eğer Moskova, Çeçenistan''dan sonra Gürcistan ve Azerbaycan üzerinde baskılarını artırmaya başlarsa çatışma çok ciddi bir boyuta sürüklenecek.
Türkiye ve Ukrayna''nın önemi
Hem Rusya ve Çin hem de ABD-Avrupa açısından cephenin en önemli ülkeleri Türkiye ve Ukrayna. Türkiye''nin AB üyeliği, Ukrayna''nın da NATO üyeliği sürecini bu açıdan görmek gerekiyor. AB, üyelik yolunda Türkiye''yi küstürmemek için her türlü olumsuzluğa evet derken, ABD bölge enerji savaşında Türkiye''ye desteğini sürekli açıklamak zorunda kalıyor. Ancak Moskova ve Pekin Ankara ile ilişkilerini geliştirmek için yoğun çaba sarfediyor.
Çarşamba günkü yazımda Çin''in Türkiye ve İran''la ilişkilerini sorgulamış, Tahran''ı ekonomik bir partner olarak kullanan Pekin''in, Ankara''yı Orta Asya''daki İslami ve milliyetçi dalganın önlenmesi için kullanmayı amaçladığını yazmıştım. Bunun karşılığında Türkiye''ye askeri teknoloji transferi taahhüt ettiğini belirtmiştim.
Ankara''nın riskli oyunu
Pekin gibi Moskova''da Ankara''ya askeri alanında işbirliği öneriyor. Bunun karşılığında ne istediği malum. Moskova ayrıca hem Pekin hem de Ankara ile çok ciddi enerji pazarlıkları yapıyor. Ankara''dan döner dönmez Pekin''e giden Klabenov''un çantasında yine enerji ve savunma projeleri vardı. Ortak nokta şu: Türkiye hem Rusya ile hem de Çin ile savunma alanında çok ciddi projeler ele alıyor.
AB ile yakınlaşma sürecinde olan Türkiye''nin bu tavrı Batı ile ciddi bir soruna dönüşebilir. ABD''ye tam entegrasyona karşı olan yerli güçlerin Rusya ve Çin ile ilişkilerin daha da güçlenmesi için elinden geleni yapacağını ve yaptığını biliyoruz. Soğuk Savaş''ın yeniden hortladığı bir dönemde Türkiye''nin bu riskli oyunu, korkarım en önemli sonucunu tekrar yalnızlaşma ve içe kapanma şeklinde gösterecektir.
.Türkiye"nin yeni serüveni
00:008/03/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, Rusya ve Çin... Her üç ülkenin çıkarları aslında Orta Asya''da kesişiyor. Şimdi buna dördüncü olarak Hindistan eklendi. Bu dört ülke Orta Asya''da nasıl bir işbirliğine gidebilir?
Ankara, Çeçenistan''daki trajedi karşısında neden Moskova ile birlikte hareket etti? Türkiye, İsrail-Suriye barışı konusunda ve Fransa ve Almanya''nın İran''la ilişkilerini geliştirmesine karşı ne tür yöntemler geliştiriyor? Kafkaslar ve Orta Asya''da ağırlığını her geçen gün daha da artıran Rusya-Çin eksenine karşı önlem almak yerine Türkiye neden bu ülkelerle stratejik ölçekli işbirliğine gidiyor?
Ankara, bir taraftan Amerika ve Avrupa ile ilişkiler pekiştirirken diğer taraftan Rusya ve Çin gibi, Batı karşısında yeni bir denge oluşturmaya çalışan güçlere yakınlaşıyor. Bu ilişkilerde inisiyatifi hangi taraf belirliyor? Yeni süreç Ankara''nın ABD ve AB ile ilişkilerini nasıl etkileyecek? Türkiye''nin Kafkaslar ve Orta Asya''daki çıkarları, Ortadoğu-İran ile ilişkileri, bu karmaşık ilişkiler ağında nasıl bir hal alacak?
Yeni dış politika perspektifi
Türk dış politikasında iki yönlü bir eğilim var. Dışişleri Bakanı Yunanistan ve AB ile ilişkilerin ötesine geçemezken, dış politikayı yönlendiren güçler, Türkiye''nin uluslararası ilişkilerinde yapısal değişikliklere gidiyor. Bir önceki yazıda bu yeni süreci sorgulamış, Rusya ve Çin''in Türkiye ile İran''a yönelik politikalarındaki ortak yönlere işaret etmiştim. AB ile ilişkilerin kayıtsız şartsız bir üyeliğe gidişinden rahatsız olan güçler Türkiye''ye yeni bir uluslararası ilişkiler perspektifi çiziyorlar. Üstelik bu perspektif, Türkiye''nin temel değerlerine, Müslüman halkların özgürlük mücadelelerine rağmen çiziliyor. Tıpkı Çeçenistan ve Doğu Türkistan gibi, yakında başka Müslüman toplumların da kurban edildiğini göreceğiz. Mesela Keşmir.
Ecevit Pakistan''a neden gitmiyor?
Rusya ve Çin''in yanında Batı''ya karşı yükselen yeni bir güç olma mücadelesi veren Hindistan''la ilişkilerde ne zaman bir yakınlaşma başlayacağını düşünürken Başbakan Ecevit''in bu ayın sonuna doğru yapacağı Hindistan ziyareti gündeme geldi. Rusya ve Çin ile ilişkiler süreci Türkiye''nin Hindistan''la da yakınlaşmasını gerektiriyor. Bu arada Rusya Hindistan''la ilişkilerini derinleştirirken, Pekin, Yeni Delhi ile kırk yıllık dargınlığı sona erdirmenin yollarını arıyor.
İlginç olanı Ecevit''in bu ziyareti sırasında Pakistan''a gitmeyecek olması. Gerekçe Pakistan''daki askeri yönetimin meşruiyeti olarak sunuluyor. Oysa General Perviz Müşerref daha önce Türkiye''ye geldi. O zaman meşruiyet sorunu yok muydu? ABD''nin Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında bölgede yatırım yaptığı ülke olan Pakistan bu güçler tarafından bir kenara itilerek, Hindistan bölgesel bir güç olarak öne çıkarılıyor.
Helikopter ihalesi Ruslar''ın
Türkiye, Rusya ve Çin... Her üç ülkenin çıkarları aslında Orta Asya''da kesişiyor. Şimdi buna dördüncü olarak Hindistan eklendi. Bu dört ülke Orta Asya''da nasıl bir işbirliğine gidebilir? Aslında Orta Asya''da nüfuz mücadelesine gitmeleri beklenen bu ülkeler, bölgede ne tür bir işbirliği formülü geliştiriyorlar?
Türkiye''nin 150 milyar dolarlık silahlanma programındaki helikopter ihalesinin İsrail-Rusya ortaklığına verileceği kesinleşmiş gibi. Bölgedeki yeni eğilim iyi izlenirse bunda yadırganacak bir şey yok. Teknoloji öncelenirse İsrail-Rus ortaklığının bu ihaleyi alamaması gerekir. Ancak siyasi karar alınacak ve ihale bu ülkelere verilecek. Büyük pastadan Çin''e de pay verilmesi gerekir. Ne de olsa Çin askeri teknolojide başarılı bir ülke. Ne de olsa süreç bunu gerektiriyor.
Kafamızı biraz kaldırıp biraz da Doğu''ya bakmamız gerekiyor. Sonuçlarını birebir yaşayacağımız gelişmeler oluyor Doğu''da.
Peki Türkiye neden böyle bir sürece girdi? Stratfor''da "Why It''s Not A New Cold War: Secondary Powers and the New Geopolitics" başlığıyla yayınlanan analizde, Fransa, Almanya, Türkiye ve Hindistan gibi "ikincil güçler''in yeni serüveninden sözediliyor. Eğer fırsat olursa bu analizi tartışmak istiyorum.
.Raduyev"in kaçırılması direnişi zayıflatmaz
00:0015/03/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Raduyev''in kaçırılması Çeçen direnişinde bir gerilemeye yol açmayacak, sadece Putin''e reyting kazandıracak.
Rus gizli servisi, silah pazarlığı için Dağıstan sınırındaki Novogroznenski kasabasına gelmeye ikna ettiği Çeçen komutanlardan Salman Raduyev''i kaçırıp Moskova''ya götürdü. Ruslar''ın hezimete uğradığı 1994-96 savaşında önemli kahramanlıklar gösteren Raduyev, Çeçenistan''ın bağımsızlğını ilan eden Şehit Cehar Dudayev''in de damadıydı. Ancak savaş sonrası Çeçen yönetimi ile anlaşamayan Raduyev, kendine bağlı savaşçılarla bağımsız bir gurup olarak hareket ediyordu ve ülkenin içinde bulunduğu ikinci savaşta aktif olarak kendini gösteremedi. Raduyev''in bugünkü Çeçen yönetiminde resmî bir görevi de bulunmuyor.
''Durumu kurtarma'' telaşı
Çeçenistan''ın seçilmiş Devlet Başkanı olan ve Rusya ile resmî barış anlaşması imzalayan Aslan Mashadov''u bile uluslararası terörist ilan eden Moskova, Şamil Basayev ve diğer komutanların da ele geçirileceğini iddia ediyor. Bu, başarılması çok güç bir iddia ve Moskova da bunu biliyor. Zira savaşı sürdüren asıl güçler cephede ve Çeçenistan''ın üçte biri hâlâ onların kontrolü altında. Rus birlikleri ülkenin güneyindeki dağlara saplanıp kaldı. Yerleşim birimlerini yoğun ateş gücüyle ele geçiren Rusya, Çeçenler''in mevzi savaşını "terketmesiyle" zor anlar yaşıyor. En az kayıpla baharın gelişini bekleyen Çeçenler, ilerleyen günlerde daha güçlü saldırılara hazırlanıyor. Kremlin, Raduyev''in kaçırılması gibi sansasyonlarla seçim arafesinde durumu kurtarmaya çalışıyor.
Rusya''nın Apo''su mu olacak?
Uluslararası terör söylemini bugüne kadar çok iyi kullanan ve böylece dünyanın soykırıma sessiz kalmasını sağlayan Rusya, başından beri Çeçenler''i PKK ile özdeşleştirmeye ve dört yüz yıllık meşru müdafaayı terörist bir hareket olarak göstermeye çalıştı. Bu politikasına hem Türkiye gibi bölge ülkelerinden hem de Avrupa ve ABD''den destek sağladı. Moskova, Türkiye''nin Abdullah Öcalan''ı yakalaması ve yargılaması sürecini örnek alarak, Raduyev''i bir Öcalan haline getirecek ve ''terör'' tezini güçlendirmeye çalışacaktır. İngiltere Başbakanı Blair''in Çeçenler''i terörist olarak göstermesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi''nin ateşkes şartı olarak Çeçenler''in İslami yönetimden vazgeçmesini istemesi ve NATO''nun "terörü" önlemek amacıyla kitle imha silahlarının kullanılması konusunda Rusya''ya güvence vermesi, Moskova''nın elini daha da güçlendirdi.
Putin''in seçim yatırımı
Raduyev''in kaçırılması Rus-Çeçen savaşını nasıl etkileyecek?
Hemen belirtelim ki, Çeçenler üzerinde ciddi bir olumsuz etki uyandırmayacak. Raduyev''in ele geçirilmesiyle ilgili dün bir açıklama yapan Mashadov, "Onun nerede olduğunu bilmiyorum. Çünkü askeri çarpışmalara katılmıyor" dedi. Raduyev''in kaçırılması, sonuçlarını Çeçenistan''da değil Moskova''da ortaya koyacak. Rusya Devlet Başkan Vekili Viladimir Putin, 26 Mart''ta yapılacak devlet başkanlığı seçimi öncesi büyük bir sükse yaptı. Tek sermayesi Çeçenistan zaferi olan Putin, seçime iki hafta kalmasına rağmen kesin bir üstünlük sağlayamamanın verdiği sıkıntıyı kamufle etme şansını buldu. Raduyev''in kaçırılması Çeçen direnişinde bir gerilemeye yol açmayacak, sadece Putin''e reyting kazandıracak.
Yüzbinlerin duası
Çeçenler, bütün dünyanın Moskova ile birlikte hareket ettiği bir dönemde tam anlamıyla varolma savaşı veriyor. Şurası unutulmamalı ki, İslam''ı önceleyen bütün özgürlük mücadelelerine karşı uluslararası güçler ortak tavır alıyor. Bosna ve Kosova''ya müdahale edenler, İslami hassasiyetlerin yokedilmesi için büyük çaba sarfettiler ve bunu insani tarjediyi önleme şartı olarak öne sündüler. Çeçenler İslam''dan yüz çevirmedikleri sürece Çeçenistan toptan yokolsa, bütün Çeçenler öldürülse bile dünyanın kılı kıpırdamayacak. Avrupa, Amerika, Türkiye ve diğer İslam ülkelerinin Çeçenistan politikalarının Rusya ile örtüşmesinin tek sebebi bu. İnsani değerlerin kategorize edildiği, İslam ülkelerinde bile, İslam''la terörün eş değer gösterildiği bir döneme şahit oluyoruz. Bizim umudumuz Çeçenler''den yana. Yüzbinlerce Müslüman''ın Mescid-i Haram''da edeceği dualardan elbet biri kabul olacak.
.Clinton"ın ziyareti ve İslam"ın değişen rolü
00:0020/03/2000, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Clinton''ın 22 yıl aradan sonra Hindistan''a giden ilk ABD Başkanı olması, bölgedeki çıkarlarını yıllardır Pakistan üzerinden yürüten Washington''ın tercihinin değiştiğini göstermesi bakımından önemli.
Tayvan''da önceki gün yapılan devlet başkanlığı seçimini tam bağımsızlık üzerine propaganda yapan Çen Şui-pian''ın kazanması, Pekin''in istila tehdidi ve Tayvan ordusunun alarma geçmesi iki ülke arasındaki Formoza Boğazı''nı dünyanın en sıcak bölgesi haline getirdi. ABD''nin de taraf olduğu krizin yolaçtığı toz duman arasında ABD Başkanı Bill Clinton, Çin ile bir başka çekişmeli bölge olan Güneydoğu Asya''ya çok kritik bir ziyarete başladı. Bangladeş''te bir gün kalacak olan Clinton''ın ziyaret programının ağırlık noktasını beş gün kalacağı Hindistan oluşturuyor. Pakistan''a ise, dönüşte bir kaç saatliğine ''uğrayacak''.
Denge savaşları
Kosova savaşından sonra daha da gerginleşen Amerika-Çin ilişkileri, Pekin-Moskova ekseninin ABD''nin dünya hegemonyasına karşı geliştirmeye çalıştıkları yeni bloklaşma hareketi, iki ülkenin özellikle Orta Asya''da Batı''ya karşı yakaladıkları üstünlük, yine iki ülkenin başta Türkiye ve İran olmak üzere, Ortadoğu''da ve Pasifik''teki ABD ileri karakollarına yönelik girişimleri ve son Tayvan krizinin de bunlara tuz biber olması, küresel düzeydeki denge savaşının çok önemli göstergeleri.
Rusya ve Çin''in Türkiye ve İran''la ilişkilerine neden bu kadar önem verdiklerini tartıştığım bir yazımda, bu iki büyük gücün yakında Hindistan''ı da öne çıkarmaya çalışacaklarına işaret etmiştim. Buna paralel olarak da, Türkiye''nin Rusya ve Çin''den sonra Hindistan''la da bir yakınlaşma içine gireceğini, Pakistan''ın ''bir anlamda'' devre dışı olacağını ifade etmiştim. Nitekim Clinton''dan sonra bu ayın sonlarına doğru Başbakan Ecevit de Hindistan''a gidecek. Ecevit''in programında, Türkiye''nin çok yakın dostu olan Pakistan''ın olmaması çok ilginç. Bunun sebebi Pakistan''daki askeri yönetimin meşruiyeti değil. Zira General Perviz Müşerref darbeden sonra Ankara''ya geldi ve Clinton da İslamabad''a ''uğrayacak''.
Pakistan neden yalnızlaşıyor?
ABD, soğuk savaş dönemi boyunca bölgedeki çıkarlarını Pakistan üzerinden yürüttü. Afganistan savaşında da olduğu gibi, İslam''ın öne çıkarak Sovyetler''in karşısında bir Müslüman kuşağın oluşmasına yardım etti. Ziya-ül Hak''ın İslamizasyon projelerini destekledi. O dönemde İslam, komünizme karşı küresel düzeyde bir müttefik olarak benimsenmişti. Ancak şimdi durum tam tersine döndü. İslam, dünya sisteminin en büyük düşmanı ilan edildi. Fas''tan Uzakdoğu''ya, Orta Asya''dan Nijerya''ya kadar, dünya sistemine entegre olmayan, politik talepleri olan ve kendi kaynakları üzerinde hak iddia eden İslami söylemlere karşı küresel düzeyde bir savaş yürütülüyor. Bunun için, Çeçenistan gibi, İslam''ın öncülük ettiği özgürlük savaşlarının boğulmasına yönelik bir ittifak söz konusu.
İslam''a biçilen yeni misyon belirleyici
Bu süreç dünyada yeni dengelerin oluşumunda çok önemli hareket noktalarından biri. Bunun en iyi örneği ise Pakistan. Müşerref darbe yapınca yeni bir Ziya-ül Hak olacacağı umuldu. Bunun mümkün olmadığını o zaman yazdık. Artık Sovyetler yok ve İslam düşman safına itilmiştir. Bunu bilen Müşerref, iktidara geldiğinden bu yana, bilinçli bir şekilde, ''laik'' bir görüntü çiziyor. Pakistan''ın misyonunun değiştiğinin farkında. Ancak, Afganistan ve Keşmir''deki İslamcı güçlerin, Pakistan için hayati önemini de bildiği için bu güçlerin tasfiyesinde ABD ile işbirliği yapmıyor.
Clinton''ın 22 yıl aradan sonra Hindistan''a giden ilk ABD Başkanı olması, bölgedeki çıkarlarını yıllardır Pakistan üzerinden yürüten Washington''ın tercihinin değiştiğini göstermesi bakımından önemli. ABD basını, yılların müttefiki Pakistan hakkında yoğun eleştiriler yayınlarken Hindistan''a övgüler düzüyor bugünlerde. Pakistan''ın giderek yalnızlaşması sanıldığı gibi askeri darbeden kaynaklanmıyor. Hem ABD hem de Türkiye, bir başka darbeci Ziya-ül Hak''a büyük destek vermişken, Müşerref''e neden yüz vermiyor sizce?
Hindistan''ı tavlama dönemi
Rusya ve Çin arasındaki derin ilişkiler, bu iki ülkenin Hindistan''ı da yanlarına çekme planları ABD''nin Hindistan''a yakınlaşmasının bir başka sebebi. Bu üç ülkenin, etkileri altındaki ülkeleri de Batı karşıtı bir yörüngeye sokmaları, Washington''ın dünya hegemonyasına büyük bir darbe vurabilir. Üstelik Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi müttefikler daha da tehlikeye girebilir. Şimdi, ABD ile Çin ve Rusya arasında Hindistan''ı tavlama yarışı yapılıyor. Bundan sonra Pakistan''ın giderek yalnızlaşmasına, Hindistan''ın yükselişine şahit olacağız.
Batı''nın en önemli bölgesel müttefiklerinden Türkiye''nin ise, aynı zamanda Rusya ve Çin''le, hatta Hindistan''la yakınlaşması, Moskova ve Pekin''in Orta Asya ve Ortadoğu''da daha da yerleşmesine imkan verecek derinlikte ilişkilere girmesi önemli bir risk taşıyor. Bu arada, Türkiye''nin İslami söylemlere karşı acımasız bir savaş yürüten güçlerle işbirliği yapması dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta...
.Çeçenistan, "Yeni Rusya" ve seçim
00:0022/03/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çeçenistan Rusya''nın dağılmasının anahtarı durumunda. Üstelik seçime bir hafta kala Ruslar hala zafer kazanmış değiller.
Pazar günü Rusya''da devlet başkanlığı seçimi yapılacak. Kremlin''deki karanlık iktidar hesaplarından Rusya''nın dış ilişkilerine kadar bütün planlar bu seçime endekslenmiş durumda. Seçimi, Rusya''nın emperyal vizyonunu tekrar devreye sokan, Basra Körfezi''nden Kuzey Kore ve Vietnam''a kadar Soğuk Savaş dönemi stratejilerini yeniden uygulamaya başlayan, Orta Asya ve Kafkaslar''da kanlı ve istikrarsızlıklarla dolu bir geleceğe yönelik sıkıntı verici adımlar atan, yumuşama dönemindeki Rusya''nın batılılaşması sürecini kapatan ve nükleer korku üzerine uluslararası siyaset yürüten Viladimir Putin''in kazanması için hiç bir şey şansa bırakılmıyor.
Rusya''nın dünya ile ilişkileri gibi, özellikle Batı''nın Moskova ile ilişkilerinin geleceği de bu seçime ayarlı. Yeltsin''in bir anda devreden çıkarak Putin''in vekaleten devlet başkanlığına gelmesinden bu yana Batı, kalıcı ilişkileri yeniden belirlemek için seçimi beklemek zorunda kaldı. Bu arada Putin''i de test etme yoluna gitti.
Ancak generallerin temsilcisi Putin, bugüne kadar Batı''ya hiç de iyi sinyaller vermedi. Rus milliyetçiliğinin ve emperyalizminin eski Sovyet coğrafyasını tekrar sıkıştırmaya başlaması, Batı''yı Rusya politikalarını gözden geçirmek zorunda bıraktı. Eğer seçimi bugün iktidarda olan askeri kadrolar kazanırsa, Rusya''nın dünya ile ilişkileri oldukça gergin bir döneme girecek. Orta Asya ve Kafkaslar''daki karışıklıklar daha da artarken, yeni dönemin etkisi Çin-ABD ilişkilerindeki rahatsızlığın da yardımıyla, Pasifik''ten Güney Asya''ya, hatta Ortadoğu''ya kadar uzanacak. Kafkaslar''daki savaşın yayılmasını, bu bölgede yeniden tesis edilen Rus hegemonyasının Türki Cumhuriyetler''in bağımsızlıklarını nasıl tehlikeye düşürdüğünü göreceğiz.
Savaşın Kremlin''deki anlamı ne?
Putin''in seçimi kazanma stratejisinin en önemli ayağını Çeçenistan''daki savaş oluşturuyor. Çeçenler''in özgürlük direnişinin kırılması hem Putin''i karşı konulmaz bir kamuoyu desteği sağlayacak hem de Rusya''nın yeniden dirilişinin kalkış noktasını oluşturacak. Ukrayna''nın Rusya''nın Karadeniz''e açılan kapısını büyük oranda kapatması, Hazar çevresinin Türki Cumhuriyetleri''nin inisiyatifine geçmesi, her iki bölgeye bağlılığını küçük kara parçaları ile korumaya çalışan Rusya''nın güneye açılan yollarınının tehlikeye düşürdü.
Çeçenistan''da başlayan direnişin boydan boya Kafkaslar''ın batısını kaplaması ve Hazar''a girişi sağlayan Dağıstan''ı etkisi altına alması Rusya''nın yüzyıllarca mücadele ettiği güney kapılarının tamamen kapanmasına yol açacak. Üstelik bölgedeki bağımsızlık hareketi Federasyon''un ikinci parçalanma dönemini de başlatacak ve süreç, Rusya''nın Kuzey''e sıkışıp kalmasına kadar gidebilecek. Yeniden yayılmacı bir hüviyete bürünen Moskova için bu yok oluş demektir. Buradan hareket eden Putin ve generaller, savaşın ne pahasına olursa olsun kazanılmasını istiyor. Savaşı kazanırlarsa hem yeni Rusya''nın önü açılacak hem de emperyal Rusya''yı taşıyacak kadrolar iktidarda kalacak. Batı''dan gelen cılız tepkileri umursamıyorlar bile.
Çeçenistan Rusya''nın anahtarı
Ancak bu hesapların tam tersi de mümkün. Çeçenistan Rusya''nın dağılmasının anahtarı durumunda. Üstelik seçime bir hafta kala Ruslar hala zafer kazanmış değiller. Argun''dan başlayarak güneye doğru uzanan dağlarda hiç bir varlık gösteremediler. Zaten yüzyıllar süren direnişinin ana noktaları da hep bu bölgeler olmuştur. Savaşı, dağların kontrolünü kim elinde tutarsa o kazanır. Çeçenler''in her an bir sürpriz yapıp Moskova''yı karıştırmaları da mümkün. Dağıstan ve İnguşistan''a ağır takviye birliklerinin gönderilmesinin sebebi de bu. Salman Raduyev''in kaçırılması, Putin''in Grozni''ye gelerek şov yapması Rus ordusunun başarısızlığını kamufle etmeyi amaçlıyor. Putin''in Grozni''de, Çeçenler''le görüşmeye hazır olduğu yönündeki açıklamasını da buraya eklemek gerekir. Dünyaya mesaj niteliği taşımasından öte bir anlam olmayan ''görüşme''den kasıt, Çeçenler''in direnişi bırakarak teslim olmaları. Çeçenler için bu hiç bir anlam ifade etmiyor. Şimdi Çeçenler''e düşen 26 Mart''tan önce Putin''e önemli bir mesaj vermeleri ki, bunu bekliyoruz.
Dostlarımızı ucuza satıyoruz
Savaşın ve Kremlin''deki karanlık iktidar hesaplarının bir başka boyutu daha var: İnsanlık değerlerinin, bir ulusun yaşama hakkının, özgürlük hakkının denge savaşlarına, enerji kaynaklarına, stratejilere kurban edilmesi. Hem de bütün dünyanın sessiz onayıyla... Başta Türkiye olmak üzere, Avrupa ve Amerika Kafksalar''daki bu toplu imha hareketine karşı tarihe geçecek bir duyarsızlık sergiledi.
Özellikle Türkiye''nin savaşı, Rusya''nın basit propagandalarına indirgeyerek algılaması, Osmanlı tarihi boyunca Rusya ile yaşananları unutması ve 21. yüzyılda yaşamamız muhtemel süreci öngörmedeki yeteneksizliği tam anlamıyla ibretlik bir durum. Bu sığlık Çeçenistan''la sınırlı da değil. Balkanlar''dan Orta Asya''ya ve özellikle Doğu Türkistan''a kadar, Türkiye''nin uluslararası konumunu güçlendirmede çok önemli misyonlar yüklenecek bir çok dost topluluk, ucuz hesaplara kurban ediliyor.
.Putin"in Rusya"sı, Putin"in dünyası
00:0025/03/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yeni Rus yayılmacılığının Çeçenistan''daki vahşi örnekleri önümüzdeki günlerde daha bir çok bölgede kendini gösterecektir.
Rusya''da yarın yapılacak devlet başkanlığı seçimini şimdiki Başkan Vekili Vladimir Putin''in kazanması, hem Rus halkı hem de bölge ve dünya için hiç de iyi sonuçlar doğurmayacak. Ancak, Putin''in kazanması için Rusya bütün kurumlarıyla seferber edilirken, dünyada bu tehlikeli eğilime karşı duyulan rahatsızlıkla ilgili kayda değer bir çıkış şimdilik gözlenmiyor. Uluslararası kamuoyu, Rusya''daki gelişmelere hazırlıksız yakalanmanın verdiği temkinlilikle süreci izlemeye almış durumda. Seçimden sonra daha da kendini hissettirmesi beklenen Rus yayılmacılığının Batı ve Rusya''nın komşuları tarafından kolayca hazmedilmesi de beklenmiyor. Zira Putin''in kafasındaki Rusya, bağımsızlığına kavuşan eski Sovyet topraklarındaki kaynakların paylaşımı konusunda hiçbir pazarlığa yaklaşmayacak, Basra Körfezi''nden Kuzey Kore''ye, Baltık bölgesinden Güney Asya''ya kadar eski Sovyet nüfuz bölgelerine tekrar hakim olmaya çalışacaktır. Bunun için de en etkili silahı nükleer gücü ve ABD''nin dünya hakimiyetine karşı yükselen rahatsızlığı manipule etmek olacaktır.
Batı''nın kredileri kurşun olarak döndü
Rusya ekonomik, siyasi ve etnik olarak bir çöküşün eşiğinde. Putin''in de dediği gibi, "Ülke son üç yüz yıldır hiç karşılaşmadığı derecede parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya." Rus halkının büyük bölümü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Hatta bu yıl Rusya''da kıtlık bekleniyor. Putin''in önündeki ilk ve en önemli sorun bu. Batı Rusya''ya kredileri dondurmuş durumda. Sebebi; ülkenin son dönemde Batı ile ilişkilerinin kopma noktasına gelmesi ve Putin''in icraatlarına yönelik güvensizlik ve endişe. Ayrıca, geniş Rus coğrafyasının dünya savaşında Alman ordularını yuttuğu gibi, yıllardır Rusya''ya verilen milyarlarca dolarlık krediler de kaybolup gitti. Bunlar Rusya''nın ekonomisinin düzelmesi ve ülkenin Batı ile ilişkilerinin daha da geliştirilmesi için verilmişti ancak paralar reformlara değil, mafyaya gitti.
Sadece silah satmayla Rus ekonomisi kendini kurtaramaz. ABD ve Avrupa''nın kredilerinden yoksun olan Rusya, hem ekonomik hem de sosyal ve etnik çözülmeyi önlemek için askeri tedbirlere sarılacaktır. İç politikadaki bu katılaşma, zaten ekonomik olarak zor durumda olan halkını daha da huzursuz edecek, azınlıklara yönelik baskıların da buna paralel olarak artmasıyla, ülke şimdikinden daha sancılı bir döneme girecektir.
İslam''a karşı ortak savaşın bedeli
Bugüne kadar Rusya''daki azınlıkların bağımsızlık özlemlerine karşı Moskova ile işbirliği yapan, bölgede Rusya''yı ve işbirliği içindeki iktidarları yıpratma potansiyeli taşıyan İslami ve demokratik yükselişin ezilmesinde Kremlin''e her yönden destek veren Batı, şimdi Pasifik''ten Ortadoğu''ya kadar çıkarlarını tehdit etmeye başlayan Rus-Çin ortaklığına karşı yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyor.
Moskova''daki tehlikeli eğilim, bir taraftan Kafkaslar ve Orta Asya''daki yeni özgürleşmiş ve özgürleşme yolundaki toplumları tehdit ederken, diğer taraftan daha geniş düzeyde Batı''nın çıkarlarına zarar vermeye başladı. Moskova''nın Pekin''le birlikte ABD''nin dünya hegemonyasına karşı açıkça savaş ilan etmesi, Kuzey Kore ile Güney Kore ve Japonyayı tehdit etmesi, Vietnam ile Indo-China''yı etkileri altına alma çabası, Hindistan ile Hint Okyanusu''nu, Güney Çin Denizi''ni, Pasifik''teki su yollarını Batı''ya kapatma ve ABD''nin Pasifik gücünü sınırlama çalışmaları Batı''yı ciddi bir şekilde endişelendiriyor. Üstelik Amerika, Endonezya''yı parçalayarak bölgedeki önemli bir kalesini kendisi yok etti. Şimdi de Soğuk savaş dönemi boyunca müttefiki olduğu Pakistan''ı devre dışı bırakarak Asya''nın güneyinde mevzi kaybediyor. Eğer Hindistan''ın Rusya ve Çin''in elinden kurtaramazsa ABD''nin zararı katlanacaktır. Rusya ve Çin''in Ortadoğu''nun önemli kaleleri olan Türkiye ve İran''la geliştirmeye çalıştıkları derin ilişkileri de bu bağlamda çok dikkatli bir şekilde takip etmek gerekiyor.
Bütün bunlar Putin ve ekibinin kazanması halinde daha da hızlanacak bir rekabetin erken örmekleri. Yeni Rus yayılmacılığının Çeçenistan''daki vahşi örnekleri önümüzdeki günlerde daha bir çok bölgede kendini gösterecektir. Çeçen savaşını Basayev ve Hattab''ın stratejik hatalarına bağlayanlar, olaya biraz da bu açılardan bakmalı.Putin''in Rusya''sı, Putin''in dünyası
Yeni Rus yayılmacılığının Çeçenistan''daki vahşi örnekleri önümüzdeki günlerde daha bir çok bölgede kendini gösterecektir.
Rusya''da yarın yapılacak devlet başkanlığı seçimini şimdiki Başkan Vekili Vladimir Putin''in kazanması, hem Rus halkı hem de bölge ve dünya için hiç de iyi sonuçlar doğurmayacak. Ancak, Putin''in kazanması için Rusya bütün kurumlarıyla seferber edilirken, dünyada bu tehlikeli eğilime karşı duyulan rahatsızlıkla ilgili kayda değer bir çıkış şimdilik gözlenmiyor. Uluslararası kamuoyu, Rusya''daki gelişmelere hazırlıksız yakalanmanın verdiği temkinlilikle süreci izlemeye almış durumda. Seçimden sonra daha da kendini hissettirmesi beklenen Rus yayılmacılığının Batı ve Rusya''nın komşuları tarafından kolayca hazmedilmesi de beklenmiyor. Zira Putin''in kafasındaki Rusya, bağımsızlığına kavuşan eski Sovyet topraklarındaki kaynakların paylaşımı konusunda hiçbir pazarlığa yaklaşmayacak, Basra Körfezi''nden Kuzey Kore''ye, Baltık bölgesinden Güney Asya''ya kadar eski Sovyet nüfuz bölgelerine tekrar hakim olmaya çalışacaktır. Bunun için de en etkili silahı nükleer gücü ve ABD''nin dünya hakimiyetine karşı yükselen rahatsızlığı manipule etmek olacaktır.
Batı''nın kredileri kurşun olarak döndü
Rusya ekonomik, siyasi ve etnik olarak bir çöküşün eşiğinde. Putin''in de dediği gibi, "Ülke son üç yüz yıldır hiç karşılaşmadığı derecede parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya." Rus halkının büyük bölümü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Hatta bu yıl Rusya''da kıtlık bekleniyor. Putin''in önündeki ilk ve en önemli sorun bu. Batı Rusya''ya kredileri dondurmuş durumda. Sebebi; ülkenin son dönemde Batı ile ilişkilerinin kopma noktasına gelmesi ve Putin''in icraatlarına yönelik güvensizlik ve endişe. Ayrıca, geniş Rus coğrafyasının dünya savaşında Alman ordularını yuttuğu gibi, yıllardır Rusya''ya verilen milyarlarca dolarlık krediler de kaybolup gitti. Bunlar Rusya''nın ekonomisinin düzelmesi ve ülkenin Batı ile ilişkilerinin daha da geliştirilmesi için verilmişti ancak paralar reformlara değil, mafyaya gitti.
Sadece silah satmayla Rus ekonomisi kendini kurtaramaz. ABD ve Avrupa''nın kredilerinden yoksun olan Rusya, hem ekonomik hem de sosyal ve etnik çözülmeyi önlemek için askeri tedbirlere sarılacaktır. İç politikadaki bu katılaşma, zaten ekonomik olarak zor durumda olan halkını daha da huzursuz edecek, azınlıklara yönelik baskıların da buna paralel olarak artmasıyla, ülke şimdikinden daha sancılı bir döneme girecektir.
İslam''a karşı ortak savaşın bedeli
Bugüne kadar Rusya''daki azınlıkların bağımsızlık özlemlerine karşı Moskova ile işbirliği yapan, bölgede Rusya''yı ve işbirliği içindeki iktidarları yıpratma potansiyeli taşıyan İslami ve demokratik yükselişin ezilmesinde Kremlin''e her yönden destek veren Batı, şimdi Pasifik''ten Ortadoğu''ya kadar çıkarlarını tehdit etmeye başlayan Rus-Çin ortaklığına karşı yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyor.
Moskova''daki tehlikeli eğilim, bir taraftan Kafkaslar ve Orta Asya''daki yeni özgürleşmiş ve özgürleşme yolundaki toplumları tehdit ederken, diğer taraftan daha geniş düzeyde Batı''nın çıkarlarına zarar vermeye başladı. Moskova''nın Pekin''le birlikte ABD''nin dünya hegemonyasına karşı açıkça savaş ilan etmesi, Kuzey Kore ile Güney Kore ve Japonyayı tehdit etmesi, Vietnam ile Indo-China''yı etkileri altına alma çabası, Hindistan ile Hint Okyanusu''nu, Güney Çin Denizi''ni, Pasifik''teki su yollarını Batı''ya kapatma ve ABD''nin Pasifik gücünü sınırlama çalışmaları Batı''yı ciddi bir şekilde endişelendiriyor. Üstelik Amerika, Endonezya''yı parçalayarak bölgedeki önemli bir kalesini kendisi yok etti. Şimdi de Soğuk savaş dönemi boyunca müttefiki olduğu Pakistan''ı devre dışı bırakarak Asya''nın güneyinde mevzi kaybediyor. Eğer Hindistan''ın Rusya ve Çin''in elinden kurtaramazsa ABD''nin zararı katlanacaktır. Rusya ve Çin''in Ortadoğu''nun önemli kaleleri olan Türkiye ve İran''la geliştirmeye çalıştıkları derin ilişkileri de bu bağlamda çok dikkatli bir şekilde takip etmek gerekiyor.
Bütün bunlar Putin ve ekibinin kazanması halinde daha da hızlanacak bir rekabetin erken örmekleri. Yeni Rus yayılmacılığının Çeçenistan''daki vahşi örnekleri önümüzdeki günlerde daha bir çok bölgede kendini gösterecektir. Çeçen savaşını Basayev ve Hattab''ın stratejik hatalarına bağlayanlar, olaya biraz da bu açılardan bakmalı.
.Amerika ile kavga, Avrupa ile barış
00:0029/03/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Putin''in dış politikada iki hedefi var: ABD''nin dünya hegemonyasına karşı bir duruş geliştirmek ve ABD ile Avrupa''yı birbirinden ayırmak.
Rus halkı Pazar günü yapılan devlet başkanlığı seçiminde, Vladimir Putin''in otoriter yönetimini tercih etmekten ziyade, mafya-siyaset-işadamı üçlüsünün oluşturduğu yolsuzluk ve başıbozukluğa karşı oy kullandı. Putin''in, seçimden önceki birkaç aylık iktidarı döneminde Rus milliyetçiliğini canlandırmaya yönelik girişimi kısmen etkili olsa da, Sovyetler''in yıkılmasından sonraki on yıl içinde ülkenin bütün zenginliğini emen oligarşik sınıfa yönelik tepki sonuçlar üzerinde belirleyici oldu.
Batı''dan gelen milyarlarca dolarlık kredileri ekonomik reformlar için kullanmak yerine kendi aralarında paylaşan, Rus toplumsal yaşamında yepyeni bir sınıf oluşturan ve Rusya''nın siyasi ve ekonomik yaşamını tamamen kontrolleri altına alan bu sınıf, halktaki fakirleşmeye ters orantılı olarak tehlikeli bir şekilde büyüdü. Putin''in bu kesimleri dize getireceğine dair verdiği sözler, siyasette birkaç aylık tecrübesi olan bu eski istihbaratçının önünün açılmasına yetti.
Rusya''nın yeni Stalinist liderinin seçimden sonraki dönemde aşması gereken en zor engel şüphesiz bu sınıfı tasfiye etmek olacaktır. ''Kanunların diktatörlüğü''ne boyun eğmeyenler Putin ve çevresindeki KGB kökenli kadroların sert yöntemleriyle karşılaşacak. Ekonomik çöküş içindeki Rus halkının tek umudu zenginliğin tabana yayılmasıdır. Putin iç politikadaki bu savaşı kazanamazsa, -ki bu bir ihtimal- arkasındaki destek hızla eriyecektir.
Dış politikada iki hedef
Yeni Rus liderinin düşünceleri daha çok ülkenin dış politikası üzerinde kendini hissettirecek. Putin''in, iç politikadaki projelerini hayata geçirebilmek için uluslararası boyutta krizlerden medet umması bekleniyor. Oligarşik sınıfa yönelik savaşının başarıya ulaşması için, özellikle ABD ile sürtüşme yoluna gitmesi beklendiği gibi, bu mücadeleyi kaybetmesi halinde başvuracağı Rus milliyetçiliğini diriltme düşüncesi de doğal olarak bölgesel ve uluslararası krizlere sebep olacaktır.
İç politikadaki tek hedefi olan mafya-siyaset-işadamı üçgenine yönelik projesinin yanında Putin''in dış politikada iki hedefi var: ABD''nin dünya hegemonyasına karşı bir duruş geliştirmek ve ABD ile Avrupa''yı birbirinden ayırmak. ABD''nin özellikle eski Sovyet toprakları üzerindeki etkisini kırmak isteyen, güçlü bir ordu, otoriter ve yayılmacı bir Rusya hayal eden Putin''in, nükleer tehdit stratejisini tekrar devreye sokarak ülkeyi eski şöhretine kavuşturmayı hedeflediği biliniyor. Amerika''nın önümüzdeki yıl uygulamaya geçirmeyi planladığı Ulusal Füze Sistemi, Putin''in bu politikası için elverişli bir ortam oluşturuyor. ABD her ne kadar bu sistemi, Rusya için değil, Kuzey Kore gibi ülkelere karşı geliştirdiğini söylese de, Putin bunu anlamak yerine kendine hareket noktası olarak almayı tercih ediyor.
Son dönemde Hazar çevresi enerji kaynakları ile Kuzey Kafkasya ve Orta Asya''da kendini hissettirmeye başlayan yeni Rus politikası, ABD ve Türkiye''nin bölgesel menfaatlerine ağır darbeler indirmeye hazırlanıyor. BP''nin Bakü''de darbe planladığına dair iddialar, Amerikan gazetelerinde Bakü-Ceyhan''ı stratejik hayal olarak niteleyen yazılar, Putin''in Türkmenistan''ı uyararak doğal gazı kendine satmaya zorlaması ve Cumhurbaşkanı Demirel''in Türkmenistan ziyareti, bölgedeki hareketlenmenin birer göstergesi. Önümüzdeki günlerde bu hareketliliğin arttığını, ayrıca daha geniş coğrafyalarda kendini hissettirdiğini göreceğiz.
Avrupa''yı Amerika''dan ayırmak
Putin''in ikinci dış politik hedefi ABD ile Avrupa''yı birbirinden ayırmak. 1970''lerden 1980''lere kadar Doğu Almanya''da kalan, çok iyi derecede Almanca konuşan, çocuklarını Alman okullarında okutan, tam bir Alman hayranı olan Putin, Rusya''nın Alman geçmişine çok iyi bir örnek teşkil ediyor. ABD ile restleşirken özelde Almanya, genelde Avrupa ile yakınlaşmayı planlayan Putin, Avrupa''da ABD hegemonyasına karşı yükselen muhalefeti çok iyi ölçüyor. Seçilmesi ABD''de rahatsızlık yaratırken Avrupa Putin''i alkışladı.
Rusya ne kadar otoriterleşirse otoriterleşsin Almanya''nın bu ülkeye yoğun finansal destek vereceği söyleniyor. Özellikle Almanya, Fransa ve İtalya, Rusya''nın yükselişinin kendi dış politikalarında yeni açılımların ortaya çıkmasına ve ABD''ye karşı geliştirilen muhalefete destek vereceğine inanıyor. Avrupa öteden beri Moskova''ya her halükarda destek vermişti. Bunun altında yatan sebep ise, Almanya ve Fransa''nın küresel düzeyde bir denge unsuru olma düşüncesinin önündeki ABD engelini Rusya üzerinden aşmayı düşünmeleridir. Rusya Gorbaçov''dan sonraki en büyük değişimin eşiğinde. ABD''nin Yeltsin döneminde Rusya''ya uyguladığı politika ömrünü doldurdu. Yeni Rusya ve yeni bölgesel krizlere hazır olalım.
.Pakistan artık "kardeş" değil
00:001/04/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ecevit''in ziyareti, Bugüne kadar ''kardeş ülke'' durumunda olan Pakistan''ın devre dışı bırakılıp artık Hindistan''ın tercih edildiğinin tescilidir.
Her ne kadar 5+5 fiyaskosunun gölgesinde kalacak gibi görünse de, Başbakan Bülent Ecevit''in Hindistan ziyareti Türk dış politikasında son dönemde yaşanan eğilimi tamamlayan unsurlar içermesi açısından çok ömenli. Ziyaret Türkiye''nin Rusya ve Çin ile yürüttüğü ilişkilerin yükselen grafiği ile birlikte değerlendirilmeli. Ankara hem Moskova hem de Pekin''le stratejik ölçekli bir yakınlaşmaya girdi son yıllarda. ABD''nin bölgedeki en iyi müttefiki olan, Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu ile ilişkilerinde önemli bir yer işgal eden Türkiye, doğudan yükselen ve Rusya ile Çin''in sürüklediği batı karşıtı yeni eğilime ilgi ile yaklaşıyor.
Bu ülkelerle ilişkiler her ne kadar ekonomik gerekçelerle ilişkilendirilse de, ilişkilere asıl yön veren unsurlar askeri teknolojiler ve bu iki ülkenin özellikle Orta Asya ve Kafkaslar''daki güvenlik endişeleridir. Şüphesiz Rusya, Çin ve Hindistan Türk ekonomisi için çok büyük bir Pazar. Ancak bugüne kadar ilişkilerin ekonomik boyutu Türkiye için yeterince cazip bir görüntü vermedi. Bu ülkeler daha ziyade Türkiye''yi askeri teknoloji alanında birer Pazar olarak gördüler.
Ekonomi değil, stratejik ilişkiler
Ankara''nın Rusya ile ilişkileri malum. Son iki yıldır Rusya''ya her açıdan destek veren Ankara, Kafkaslar ve orta Asya''nın her geçen gün daha da Moskova''nın kontrolüne girmesine imkan tanıdı. Sovyetler''in dağılmasından bu yana Türkiye bu bölgelerde hiç bir zaman böylesine zayıf duruma düşmemişti. Çeçenistan''daki soykırım bile Ankara''da bir tereddüde yol açamadı. Şimdi Moskova, Bakü-Ceyhan''dan Türkmen gazına kadar enerji kaynakları üzerinde Türkiye''nin projelerini tehdit eder bur duruma geldi. Önümüzdeki günlerde bu tehdit daha da kendini hissettirecektir.
Çin ile ilişkiler ise, öncelikle askeri alanda başladı. Sayısız askeri ve sivil heyet karşılıklı ziyaretler yaptı. Yakınlaşmanın ekonomik hiç bir göstergesine şahit olmadık bugüne kadar. Buna karşı Rusya''nın yanında Çin de Orta Asya''ya damgasını vurdu. Kazak petrolünün Rusya üzerinden Çin''e taşınması projesi için çalışmalar sürüyor. Orta Asya''da ve Doğu Türkistan''da yükselecek İslami veya milliyetçi bir yükseliş hem Rusya''yı hem de Çin''i tedirgin ediyor. Her iki ülkenin Türkiye ile ilişkileri de bu bölgelerdeki güvenlik endişelerine endekslenmiş durumda. Ankara Çeçenistan konusunda Moskova''ya verdiği taahhüt gibi, Doğu Türkistan konusunda da Çin''e taahhütlerde bulundu ve her iki bölgedeki özgürlük hareketlerini ''terörist hareket'' olarak niteleyen anlaşmalara imza attı. Ancak bu ülkeler taahhütlerle yetinmeyip Türkiye''den bu hareketlerin ezilmesi için de destek istiyor. Pekin bu amaçla Türkiye ile ilişkileri güçlendirmeye özel bir önem veriyor. Bu ay Çin Devlet Başkanı Can Zemin Türkiye''ye gelecek ve gündemin ağırlık noktasını Doğu Türkistan oluşturacak.
Kıbrıs ve Keşmir pazarlığı
Rusya ve Çin''den sonra Ankara''nın Hindistan ile de özel bir ilişkiye geçmesi çok anlamlı. Bir kere Rusya ve Çin, tek kutuplu dünya sistemine karşı duruşlarını güçlendirmek için Hindistan''ı yanlarına almaya çalışıyor. Yeni Delhi ile aralarındaki sorunları süratle çözüyorlar. Buna karşılık Kafkaslar ve Orta Asya''da hızla mevzi kaybeden ve durumu kurtarmak için Orta Asya ülkelerine ardı ardına temsilciler gönderen ABD, Clinton''ın ziyareti ile Hindistan''ı bu oluşumdan uzak tutmaya çalışıyor. Türkiye ise, kendi stratejik çıkar alanları üzerindeki kayıpları hiç hesaba katmadan, Türkistan coğrafyası, Afganistan ve Pakistan''ı gözden çıkararak, Rusya ve Çin''den sonra Hindistan''la da aynı paralelde yakınlaşmaya çalışıyor. Türkiye''nin her üç ülke ile de ilişkilerinin askeri ve güvenlik ekseninde gelişmesi çok ilginç değil mi? Ecevit''in ziyareti, Bugüne kadar ''kardeş ülke'' durumunda olan Pakistan''ın devre dışı bırakılıp artık Hindistan''ın tercih edildiğinin tescilidir. Ekonomik çıkar kandırmacasıyla Türkiye''nin stratejik çıkarları satılıyor. Ecevit''in ziyaretiyle, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhtarı politika yürüten Hindistan''ın bu tavrı değişecek, Türkiye''de Kesmir''e verdiği desteği çekecektir.
Üç ülke üç kurban
Türk dış politikasındaki yeni eğilimin çarpıcı bir özelliği daha var. Türkiye, İslam''a karşı savaşın güçlerle derin ilişkilere giriyor. Rusya ile yakınlaşma adına Çeçenistan kurban edildi. Çin ile yakınlaşma adına Doğu Türkistan kurban edildi. Hindistan''la yakınlaşma adına da bugüne kadar desteklediğimiz Keşmir kurban ediliyor. Üstelik bu bölgelerde yıllardır süren kanlı özgürlük savaşlarının mensupları, Türkiye tarafından resmen ''uluslararası terörist gruplar'' olarak kabul ediliyor artık. 28 Şubat''ın sürecinin oluşturduğu dış politika perspektifi hiç bir aşınmaya uğramadan Türkiye''nin ufkunu karartmaya devam ediyor.
Kimse bunların büyük ülke olmak, uluslararası güç dengesinde aktif biçimde yer almak ve çok yönlü dış politika geliştirmek adına yapıldığını iddia etmesin. İsrail''in Suriye ile barışmak için Türkiye''nin sularını satması gibi, Kafkaslar, Orta Asya ve Doğu Türkistan''da da Türkiye''nin stratejik çıkarları Türkiye''nin geleceğini mahkum edecek şekilde Türkiye''ye karşı kullanılıyor. Burada hazin olan nokta ise, Türkiye''nin bütün bunlara gönüllü olmasıdır.
.Soykırım tescillendi
00:008/04/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya''nın Çeçenistan''da giriştiği soykırıma bugüne kadar sessiz onay veren batı ilk kez ciddi bir tepki gösterdi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, önceki gün kabul ettiği bir kararla, Çeçenistan''daki soykırımı tescil ederek, Rusya''nın oy hakkını elinden aldı.
Karada ayrıca, Moskova''nın ateşkes ilan edip Çeçen temsilcilerle görüşmelere başlamaması halinde, üyeliğinin askıya alınması, üye ülkelerin de Rusya''yı Avrupa İnsan hakları Mahkemesi''ne ''devlet olarak'' şikayet etmeleri istendi.
Karar, ABD''nin Kafkaslar ve Orta Asya''da mevzi kaybettiği, Avrupa-Rusya ilişkilerinin Vladimir Putin''e rağmen geliştiği bir döneme denk gelmesi açısından oldukça önemli. Özellikle Fransa ve Almanya''nın, Devlet Başkanı seçilen Putin''e ''her şeye rağmen'' açıkça destek vadetmeleri ve Rusya''da yükselen ABD karşıtı eğilimi kullanma yoluna gitmeleri bu ''tavsiye kararı''na gölge düşürse de, bölgede yaşanan ağır insan hakları ihlallerine karşı ilk kez bir uluslararası kurum resmen tepki göstermiş oldu.
Türk paralamenterlerin başarısı
Türkiye gibi, Almanya ve Fransa hükümetleri de, Çeçenistan''daki vahşete karşı Moskova''ya her yönden destek veriyor. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi''nin kararı, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, koalisyon hükümetinin ''yüz kızartıcı'' Çeçen politikasının aksine, sürdürdüğü özverili çabalarıyla paralellik gösteriyor.
Çeçenistan konusunda ciddi çalışmalara imza atan TBMM, hükümetin her yönüyle Moskova''nın taleplerine endekslediği Çeçen politikasının kamuoyunda açtığı yaraları bir ölçüde tedavi etmeye çalışıyor.
Kararın alınmasında Türk parlamenterlerin gösterdikleri çabalarını özellikle vurgulamak gerekiyor. Oylamaya son anda katılan sekiz kişilik Türk heyeti, yoğun tartışmalara sahne olan salonda onurlu bir tavır sergileyip, sekiz oy farkla alınan kararda belirleyici oldu. Beklenenin aksine karara sert tepki göstermeyen Moskova ise, "Çeçenistan politikasının aynen devam edeceği"ni açıkladı.
Rusya''nın üyeliği askıya alınır mı?
Moskova, Türkiye gibi, Avrupa yönetimlerinin kendisini desteklediğini biliyor ve kararın ciddi bir etki uyandırmayacağını düşünüyor. Rusya''nın APKM üyeliğinin askıya alınması tehdidini de ciddiye almıyor. Zira AB ülkeleri ile Rusya arasındaki derin ilişkiler, Moskova''da yeterli derecede güvence oluşturuyor.
AB Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Javier Solana, AB Dönem başkanı Portekiz''in Dışişleri Bakanı Jaima Gama ve AB başkanlığını Portekiz''den devralacak olan Fransa''nın Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine Moskova''da. AB''nin Rusya ile ilişkilerini önceki gün alınan karar değil, bu isimlerin Moskova''daki temasları şekillendiriyor.
Rusya''yı soykırımla itham eden bu karar, katliamdan kaçan bir kaç mülteciyi sınırdan geri çeviren hükümetin kararlı Rusya dostluğuna etki eder mi? Hiç sanmıyorum. Çünkü Ankara''nın Moskova ile ilişkilerinde ''insani değerler''in yeri yok.
Rusya yargılanmalı
APKM''nin kararından önce Çeçenistan''da yaşanan, katliam, işkence, tecavüz, sürgün ve toplama kamplarına karşı dünyaya ardı ardına çağrılar yapan insan hakları kuruluşları Rusya''nın durdurulmasını istemişlerdi. İşte bunlardan bazıları:
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson, esir kamplarına girmesine izin verilmediği halde, Çeçenistan''da tescil edilmiş insan hakları ihlallerine dikkat çekerek, bunların soruşturulmasını istedi.
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, "Çeçenistan''da sürdürülen zalim, onur kırıcı ve gayri insani davranışlar"a dikkat çekerek Rusya''yı, "savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekle" itham ederken, bu konuda uluslararası bir mahkeme kurulması çağrısında bulundu.
Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi, Çeçen toplama kampında Rusların mahkumlara kötü muamele ettiğini açıkladı.
Cenevre''deki Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Çeçenistan''daki insan hakları ihlallerinden sorumlu kişiler hakkında soruşturma açmak ve bu kişileri yargılamak için uluslararası ceza mahkemesi kurulmasını önerdi.
Uluslararası Af Örgütü ve Human Right Watch, neredeyse günlük olarak bölgedeki vahşeti örmekleriyle dünyaya duyurdu.
Bir sonraki adım atılmazsa AKPM''nin kararı, Çeçenistan''dan gelen çığlıklara kulaklarını tıkayan insanlığı bu utançtan kurtarmaya yetmeyecek.
Ucuz propagandaları gerekçe yaparak Müslümanların bölgeye yönelik duyarlılığını bastıran Türkiye, İran ve diğer İslam ülkeleri, Moskova ile yürüttükleri çirkin pazarlıkları bir tarafa bırakmadan sorumluluğun altından kalkamayacak.
.Soykırımı onaylamak...
00:0015/04/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ankara, 18-21 Nisan tarihlerinde Çin Devlet Başkanı Can Zemin''i ağırlayacak. Ankara''nın Pekin ile ilişkileri, Türk-İsrail ilişkileri gibi, gizli yanları fazla olan bir süreç.
Türkiye gibi İsrail de Çin ile askeri teknoloji ve güvenlik eksenli ilişkilerini geliştiriyor. Hem de Çin''i, Avrasya''ya projesinin önünde en büyük engel gören ABD''ye rağmen. ABD''nin bölgedeki en önemli iki müttefikinin, Pekin ile bu denli yakınlaşması Orta Asya''nın özgürlüğü ve enerji kaynakları üzerinde ne denli karmaşık bir savaşın sürdüğünü gözler önüne seriyor.
Zemin''in "Ortadoğu''da söz hakkı elde etme" amacına yönelik ziyareti, İsrail ile ABD arasında çok ciddi bir krize neden oldu.
İsrail''in Çin''e askeri teknoloji transfer etmesi, Awacs radar sistemlerini vermesi ve bu sistemin monte edildiği Çin uçaklarının teslimine hazırlanması ABD-İsrail ilişkilerinde görülmemiş bir sıkıntıya yol açtı.
ABD''nin İsrail''e nota vererek askeri yardımları kesme tehdidinde bulunması bile İsrail''e geri adım attıramadı. Gelinen durum, barış sürecini tamamlaması halinde İsrail''in dünya dengelerini nasıl ''ilkesizce'' sarsacağına örnek teşkil ediyor.
İsrail askeri teknolojinin yanısıra, Pekin''in Doğu Türkistan ve Orta Asya''daki İslami yükselişe karşı savaşına da büyük destek veriyor. Bu iki konu, Ankara-Pekin ilişkilerinin de ana eksenini oluşturuyor.
Daha önce Türkiye''nin üç ülkeyle ilişkilerinin üç masum Müslüman toplumun kurban edilmesi üzerine şekillendiğini belirtmiştim. Rusya ile ilişki Çeçenler''in kurban edilmesi ve ''terörist'' ilan edilmesine kadar gitti. Pakistan yerine Hindistan''la yakınlaşan Ankara, Hindistan''ın Kıbrıs politikasını değiştirmesi karşılığında Keşmir konusunda tavrını değiştirme eğiliminde. Çin ile yakınlaşma da Doğu Türkistan''ın ''satılması'' şartı üzerinde gelişiyor.
Yılmaz''ın başlattığı süreç
Türk-Çin ilişkileri Pekin''in ''arka bahçesi'' olarak gördüğü Doğu Türkistan ve Orta Asya''ya dönüp, Türkiye ve İran''la işbirliği ile Ortadoğu''ya kadar Avrasya bölgesinin kontrolünü ele geçirme düşüncesiyle başladı.
Bölgesel bir güç olma yerine global düzeyde belirleyici olacak süper güç olma yolunda ABD ile hemen her alanda yarışa giren Çin, Orta Asya''daki üstünlüğünü şimdiden ele geçirmiş gibi görünüyor. Türk cumhuriyetleri ile güvenlik eksenli bir dizi anlaşmalar yapan Çin, bu ülkelerin işbirliği ile bölgedeki Müslümanlar''a göz açtırmıyor.
1995''ten bu yana Cumhurbaşkanı Demirel''den Başbakan Ecevit''e, Akbulut''a, İsmail Cem''e, Sadettin Tantan''a kadar Pekin''e gitmeyen hemen hiç bir yönetici kalmadı. Son olarak Enerji Bakanı Ersümer ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz gitti. Bunların yanında Dışişleri ve Genelkurmay''dan heyetler sürekli Çin''e gitti. Pekin''den Ankara''ya gelenlerin sayısı da bir o kadar var.
Ziyaretlerin içeriği hep ''ekonomik yakınlaşma'' olarak gösterildi. Ancak ticaret hacmine bakıldığında ortada bir şey yok. Olancası da onda bir oranında Türkiye''nin aleyhine.
1998''de Mesut Yılmaz tarafından yayınlanan genelge yakınlaşmanın gerçek boyutunu ortaya koydu. Genelgeyle Doğu Türkistan davasını savunan programlar yasaklandı, devlet erkanının bu programlara katılması engellendi, Doğu Türkistan''ın Çin toprağı olduğu tescillendi ve bu mazlum milletin temsilcileri Türkiye''den kaçmaya zorlandı.
Ankara: Onlar terörist
Son olarak Tantan''ın Pekin ziyaretinde, yıllardır soykırıma uğrayan Doğu Türkistan''ın bağımsızlığı için mücadele edenler ''terörist'' olarak nitelendi. Tıpkı Çeçenler gibi... Zemin ile Demirel arasında imzalanacak anlaşmada bu ifadelerin yer alması muhtemel.
Türk cumhuriyetleri Pekin''le yaptıkları anlaşma gereğince bu özgürlük aşıklarını Çin''e teslim ediyor ve bu kişiler idam ediliyor. Yarın Türkiye de aynı davranışı sergilemek durumunda kalacak.
İnsan hakları örgütleri hemen her hafta bölgedeki soykırımı, idamları, katliamları, sürgünleri, nükleer denemeleri, bozulan ekolojik dengeyi ve denemelere bağlı olarak yükselen hastalık oranlarını rapor ediyor.
Bir kaç ay önce bir Fransız televizyonunda yayınlanan Doğu Türkistan''dan gizlice çıkarılmış görüntüler insanın kanını donduracak nitelikteydi.
Bu ödül verilmemeli
Ancak Ankara''da bunları düşünecek kimse yok. ABD ve Almanya kadar bile tepki gösterecek irade bulunmuyor. Aksine Salı günü Türkiye''ye gelecek olan Zemin''e Devlet Nişanı veriliyor. Sanki soykırım ödüllendiriliyor. Türkiye kamuoyu ne düşünür, Türkiye''deki sürgünler ne hisseder, düşünen yok.
MHP''li bakanların ilgili Bakanlar Kurulu Kararı''na imza vermeyeceklerini düşünmek istiyoruz. Verirlerse kendilerini inkar etmiş olacaklar. Bu ödül, Orta Asya''da, Türkiye''de, Doğu Türkistan''da yaşayan insanların onurunu kıracak.
Türkiye Rusya ile yakınlaşmanın bedelini bu ülkenin tekrar Kafkaslar ve Orta Asya''ya dünüşüne zemin hazırlamakla ödüyor. Pekin''le ilişkilerin bedeli ise Doğu Türkistan. Ortadoğu''da zaten yokuz. Peki geriye ne kaldı? Birileri Türkiye''nin stratejik çıkar alanlarını satıyor. Birileri Türkiye''nin önünü belki de bir daha açılmayacak şekilde kapatıyor.
.Adriyatik"ten Çin Seddi"ne" ne oldu?
00:0019/04/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Vefatının yedinci yıldönümünde Turgut Özal''ın dış politikada ve iç toplumsal yapıda çizdiği ufuk çizgisinin, özgürlükler üzerine kurduğu refah toplumu projesinin yerinde yeller esiyor şimdi. Dünyaya açılan Türkiye toplumu alabildiğini sıkıştırılıp tekrar kontrol altına alınırken, iktidar aygıtlarındaki yaygınlaşma dizginlenirken, tabana yayılan ulusal zenginlik yeniden merkezileştirilirken, bireysel özgürlüğün en dar yorumlarına bile müsamaha göstermeyen ''devlet kontrolü'' yeniden tesis edilirken, aynı daralma ve içe kapanma dış politikada da trajik bir şekilde kendini gösteriyor.
Türk dış politikası hızla Sovyetler''in çöktüğü, yeni bir dünya sisteminin temellerinin atıldığı, kaynakların yeniden paylaşıldığı doksanlı yılların öncesine dönüyor.
Çin Seddi''ne varamadık
Balkanlar, Karadeniz, Ortadoğu, özellikle de yeni sistemin ağırlık noktasını oluşturan Kafkaslar-Orta Asya eksenindeki stratejik avantajları, Soğuk Savaş döneminin cephe ülkesi Türkiye''ye bölgesel bir güç olarak öne çıkma şansı vermişti.
Dünyadaki değişim ve yenilenmenin hızını yakalamaya çalışan Türkiye, bir taraftan toplumsal zenginliğini ekonomik ve siyasal alanda itibara tahvil etmeye çalışırken, diğer taraftan da uluslararası güç dengelerinde belirgin bir rol oynamaya başlamıştı.
"Adriyatik''ten Çin Seddi''ne" şeklinde formüle edilen etkinlik alanı, son yıllarda içeride yaşadığımız gerilimlerin temelindeki ''ideolojik konsept''in dış politikaya da uyarlanmasıyla, Balkanlar''da, Ortadoğu''da ve Kafkasya-Orta Asya ekseninde ardı ardına hayal kırıklığına dönüştü.
Çin''i Adriyatik''e taşıyoruz
"Adriyatik''ten Çin Seddi''ne" kimler mi at koşturuyor şimdi? Kafkaslar''ı teslim ettiğimiz Rusya''nın faşist Devlet Başkanı Vladimir Putin ile dün Türkiye''ye gelen Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin.
Türkiye, "Çin Seddi''nden aldığı Pekin yönetimini Adriyatik''e, hatta Kudüs''e kadar taşıyor.
Orta Asya''nın enerji kaynakları yönünü Batı''dan Doğu''ya dönmüş durumda. Kazak petrolü Rusya üzerinden Çin''e taşınıyor. Türkmen gazının yine Rusya üzerinden Batı''ya ve İran-Pakistan üzerinden Hint Okyanusu''na taşınması için çalışılıyor. Moskova ve Pekin Orta Asya''yı dünyaya kapatmak üzere.
Türkiye ise, İsrail''e endeksli ''İslam fobisi'' üzerine şekillendirdiği politikasıyla Orta Asya''da ''radikal İslam''ın peşine düşmüş durumda. Bölge yönetimleriyle tek ortak çabası da bu.
Bakü''de toplanan son ''Türkçe Konuşan Devletler Zirvesi''ne Türkmenistan ve Özbekistan devlet başkanları katılmadı. Bu Türkiye''ye çok ciddi bir uyarıdır. Bakü''deki zirve muhtemelen son zirve olacak.
Putin''e de ''Devlet Nişanı'' verin
Ankara, Kremlin''e endeksli politikasıyla Kafkasya''yı terketti. Hem de öyle bir terketti ki, dört yüz yıllık bir direnişin evlatlarını ''uluslararası terörist'' olarak damgaladı. Çeçenistan''daki soykırım Ankara''nın umurunda bile olmadı. Ne de olsa onlar Putin''in dediği gibi ''Vahhabi teröristler''di. Bununla da yetinilmedi. Bölgeye duyarlı insanların çabaları baskı altına alındı, engellendi.
Aynı oyun Doğu Türkistan''a da oynanıyor. Ecevit''in Moskova''da Putin''li imzaladığı ''terör anlaşması'' gibi, Pekin''le imzalanan anlaşmalarla bu sefer Doğu Türkistan halkı terörist ilan edildi. Mesut Yılmaz''ın genelgesiyle Doğu Türkistan davası Türkiye''de mahkûm edilmişti zaten. Pekin''de imzalanan son anlaşmayla da, tıpkı Çeçenler gibi, yıllardır soykırıma, katliamlara, idamlara, nükleer denemelere maruz kalan bu mazlum halk ''terörist'' ilan edildi. Şimdi bu ifadeler Zemin-Demirel arasında Ankara''da imzalanacak anlaşmada da parafe edilecek.
Türkiye bununla da yetinmedi. Zemin''e Devlet Nişanı'' verilmesine karar verdi. Hem de MHP''li bakanların imzasıyla... Soykırımın temsilcisi ödüllendirildi.
Ne adına? Askerî teknoloji adına. İsrail adına. İslam fobisi adına.
.Tehlikeli çıkışlar...
00:0026/04/2000, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlendiği bugünlerde hemen yanıbaşımızda çok önemli gelişmeler oluyor. Rusya ve Çin''ın Kafkaslar ve Orta Asya''da attığı adımlar Türkiye''nin çıkar alanlarını her geçen gün daha da daraltıyor.
Çin Cumhurbaşkanı Jiang Zemin''in Ankara ziyareti, Pekin''in Çin Seddi''nden Adriyatik''e kadar olan coğrafyada Türkiye''nin önünü kesmeye yönelik tehlikeli adımlarının son merhalesi oldu. Bundan sonra oluşturulan stratejinin somut sonuçlarını göreceğiz.
Rusya Devlet Başkanlığı''na getirildikten sonra radikal çıkışlarıyla bütün dünyanın ilgisini üzerinde toplayan Vladimir Putin''in geçen hafta yaptığı doğrudan Türkiye''yi ilgilendiren, Türkiye''ye yönelik ciddi tehditler içeren çıkışları nedense Ankara''da ve basınımızda gerekli yansımayı bulmadı.
"Karadeniz de bizim Hazar da"
Neydi bunlar?
1- İngiltere''den Ukrayna''ya gelen Putin, Rus donanması Karadeniz''de geniş çaplı tatbikatlar yaparken, Ruslar''ı imparatorluğa götüren Karadeniz''in önemini vurgulayıp Osmanlı ile yapılan savaşların anısını canlandırarak, "Karadeniz''in bir Rus gölü" olduğunu söyledi. Bu açıklama, Türkiye''nin son yıllarda Karadeniz''e komşu ülkelerle yakınlaşmasına, NATO-Türk gücünün Karadeniz''e etkinliğini artırmasına ve özellikle NATO-Türkiye''nin Ukrayna''ya yatırım yapmasına yönelik bir tehdit niteliği taşıyor. Moskova Türkiye''nin önerdiği Karadeniz Gücü''ne de taş koyarak, çatışmayı tercih ettiğini ortaya koydu.
2- Karadeniz''deki çıkıştan hemen sonra Moskova Hazar''a yönelik yeni stratejisini uygulamaya koydu. ABD ve Türkiye''nin bölgedeki enerji ve güvenlik eksenli üstünlüğüne ciddi olarak karşı koyamayan Moskova, yeni Hazar politikasıyla Kafkaslar ve enerji kaynakları üzerinde etkinliğini yeniden tesis etmeye çalışacak. Enerji şirketleri ve bölgedeki Rus valilerin de katıldığı Güvenlik Konseyi toplantısında, "Türkiye, İngiltere ve Amerika''nın Hazar''a yönelik ilgisi rastlantı değil" diyen Putin, Rusya''nın bölgedeki yarışmaya artık aktif bir şekilde katılacağını açıkladı. Bir Hazar Çalışma Grubu kuruldu ve Özel Hazar Temsilcisi atanması kararlaştırıldı. Türkmen gazı ve Kazak petrolü üzerinde baskı kuran Moskova, önümüzdeki günlerde Hazar çevresindeki ülke yönetimlerini de ciddi şekilde sarsabilir.
Ermeniler neden harekete geçti?
3- Türkiye''ye yönelik üçüncü çıkış, ''Ermeni soykırımı'' tezine verilen destek oldu. Amerika ve Avrupa''da faaliyetlerini yoğunlaştıran Ermeniler, ''soykırım'' tezini birçok ülke parlamentolarına kabul ettirdi. Türk Dışişleri ile Ermeni lobileri arasında kıyasıya bir mücadele sürüp gidiyor. ''Sözde soykırım''ın 85. yıldönümü vesilesiyle Batı''da yapılan gösterilerin Avrupa''dan Moskova''ya, İran''dan İsrail''e kadar kendini hissettirmesine dikkat edilmeli. Türkiye''nin "en iyi müttefiği" İsrail bile bu tezleri lise müfredatına almayı planlıyor. Rusya''nın Kafkaslar''daki en etkin gücü olan Ermenistan''ın, Türkiye ile uzlaşma çabalarını sürdürürken, aniden dünya Ermenileri''ni Türkiye''nin aleyhine harekete geçirmesinin arkasındaki irade Moskova''dır.
4- Yine son günlerde Karabağ''nın Rusya toprağı olduğu iddiası Moskova''da sıkça dile getirilmeye başlandı. Eğer beklendiği gibi Türkiye''nin Bakü''de bir NATO temsilciliği açma girişimi sonuca ulaşırsa bu tezler çok daha keskin ifadelerle Ankara''nın önüne gelecek.
Moskova cepheyi genişletiyor
Moskova, Türkiye ile mücadelesinde cepheyi genişletiyor. Çeçenistan''daki son Rus saldırısıyla başlayan süreç, şimdi Karadeniz''den Hazar''a, Türkmen doğalgazından Özbekistan''a kadar kendini hissettiriyor.
START 2 Anlaşması''nı ve Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşmaları''nı onaylayan Moskova, küresel düzeyde bir süper güç olmaktan ziyade bölgesel düzeyde hareketli bir güç olmaya doğru gidiyor. Moskova''nın kendi bölgesinde yoğunlaşmasının sonuçlarını en fazla Türkiye hissedecek.
Ancak Rusya''nın son bir haftada attığı büyük adımlara karşı Ankara''dan hiçbir karşı girişim gözlenmedi. NATO''nun bölgeye yönelik stratejisine sığınan Türkiye, bu gelişmelerin kendi güvenliğini tehdit etmediğini düşünüyor. Oysa bölgede yarışan ülkeler kendi güvenliklerinin değil, çıkarlarının ve etki alanlarını genişletmenin yarışını yapıyor. Türkiye Soğuk Savaş dönemi zihin yapısını andıran ve risk almaktan kokan bir tavrıyla, Kafkaslar ve Orta Asya''da ardı ardına mevzi kaybetmeye devam edecek, yakın bir dönemde bu bölgelerde iddiasız bir konuma gelecektir.
.İnsanlık suçu, sürgün, katliam, soykırım
00:0029/04/2000, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
24 Nisan''ı ''soykırım günü'' ilan eden Ermeniler, Amerika''nın değişik eyaletlerinde, Avrupa başkentlerinde, Moskova''da, Tahran''da ve Ortadoğu''da anma gösterileri düzenleyerek, Türkiye aleyhine şiddetli bir kampanya başlattılar. Bir çok başkentte bu toplantılara ilgili ülkelerin üst düzeyde yetkilileri de katılarak, Türkiye ile ilişkilerin nabzına göre açıklamalarda bulundu. Fransa, "Fransa yetkilileri, bu trajedinin kurbanlarını anmaktadır" derken ''soykırım'' kelimesini kullanmayan ABD Başkanı Clinton, "Osmanlı''nın son yıllarında 1,5 milyon Ermeni''nin göçe zorlanması ve katledilmesiyle oluşan 20. yüzyılın en büyük trajedilerinden birini hatırladıklarını" belirtti. İsrail Eğitim Bakanı, sözde ''soykırım''ın okullarda okutulmasını önerirken, İsrail Adalet Bakanı, "Olanlar soykırımdan başka bir sözcükle açıklanamaz. 1,5 milyon insan yok olmuş. İhmal nedeniyle değil bilinçli olarak" dedi. Soykırım silahı
Türkiye ile ''derin'' ilişkilere sahip olan İsrail, sözde ''soykırım''ı resmî ağızlardan daha fazla dile getirmeye ve bunu Türkiye''ye de kabul ettirmeye hazırlanıyor.
Avrupa''nın hemen her ülkesinin parlamentolarında Ermeni soykırımı için karar tasarıları görüşülüyor. Bazıları kabul edilirken, bazıları Türkiye''nin girişimiyle ''şimdilik'' engellenebildi. Ancak bu süreç önümüzdeki yıllarda, ekonomiden dış politikaya, uluslararası dengelerden bölgesel işbirliklerine kadar Türkiye''yi her açıdan kuşatacak bir boyut alacak gibi.
Soykırım, etnik temizlik, katliam, asimilasyon, insanlık suçu ve sürgün gibi unsurları netleştirilmemiş kavramlar, 21. yüzyılın galiplerinin elinde en etkin uluslararası yaptırım silahı haline geldi.
Soğuk Savaş döneminin ideolojik yaptırım mantığı yerini insani yaptırım söylemlerine terketti. En esnek, en istismar edilen kavram haline gelen ''soykırım'' kelimesini sıkça telaffuz edenlerin bunu insani amaçlı kullanmadıkları da gün gibi ortada.
Ermeni karar tasarılarını parlamentolarından geçiren veya bunları, Türkiye''ye karşı gerektiğinde kullanılacak bir silah olarak kullanmak için, yedekte tutan ülkelerin geçmişlerine bakarsanız kapkara sicillere sahip olduğunu görürsünüz.
Kendi günahlarını hatırlasınlar
Rus ordusu ile işbirliği yapan Ermeniler''in Anadolu''da işledikleri cinayetleri, daha dün yine Ermeniler''in Hocalı''da yaptığı katliamı kim unuttu?
Ermenileri Türkiye''ye karşı tekrar harekete geçiren Rusya''nın yüzyıllardır Türk ve Müslüman toplumlara yönelik katliam, soykırım ve asimilasyon ve sürgün çalışmalarını kim dile getirecek? Bu soykırım süreci 21. yüzlılda bile Çeçenistan''da devam ediyor. Orta Asya''da Ruslar''ın katlettiği insanlara ait toplu mezarlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.
Ermeni soykırım tezini ençok savunan Fransa, Afrika''da katlettiği yüzbinlerce insanı hatırlamıyor mu? Cezayir''de işlenen cinayetlerin dehşeti insanlığın hafızalarından hiç bir zaman silinmeyecek.
İtalya''nın Libya''daki cinayetleri, İspanya''nın ve Portekiz''in sömürge toplumlarına reva gördüğü katliamları nereye koyacağız?
Soykırımla kazanılmış topraklar üzerinde kurulan Amerika''nın Japonya''da kullandığı atom bombalarıyla ölen on binlerce masum insanın haklarını kim dile getirecek? Bu savaş hukukuna sığar mı? Toplu katliam mı, yoksa soykırım mıydı?
Balkan Savaşları''ndan bu yana Balkanlar''da Türk ve Müslüman toplumlara yönelen zulümlerin madurları kimler?
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, bu asılsız suçlamalara karşı "Böyle bir şey olmadı" şeklindeki uysal yaklaşımını terkedip, soykırım, insanlık suçu, sürgün, asimilasyon ve katliam gibi kavramlar üzerinde bilimsel çalışmalar yapmalı. Bugün kendisine yönelen suçlamaların geldiği adreslere yönelik karşı tezler hazırlamalıdır. Zira bu suçlamalar, insani yaptırımların en önemli silah haline geldiği 21. yüzyılda taktik savunmalarla geçiştirilemeyecek kadar önem arzetmektedir.
Ermeni soykırımı tezini dile getiren her toplumun geçmişi insanlık suçlarıyla dolu. Türkiye, tarihte ve bugün soykırıma mahkum olan insanlarımızın haklarını dile getirirse, soykırım suçuyla yargılanmak bir tarafa, soykırım maduru ülke konumunda bulacaktır kendini. O zaman bakın ilişkiler nasıl tersine dönüyor.
Ancak Türkiye, Doğu Türkistan''daki soykırımı bir kalemde silerse, Çeçenistan''da katliama uğrayanları terörist ilan ederse ve "Biz soykırım yapmadık" demekten öteye bir strateji geliştiremezse korkarım kendi kendini mahkûm edecek.
.İslam"la savaş Pasifik"e kaydı
00:0020/05/2000, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Filipinler''in güneyinde yaşayan Müslümanlar''ın bağımsızlığı için savaşan en küçük ve en yeni grup olan Ebu Seyyaf birliklerinin 23 Nisan''da 21 kişiyi rehin alması, Mindanao bölgesinde yaşayan trajediyi tekrar dünya gündeminin üst sıralarına yerleştirdi.
Olay Filipinler''de yaşanan iç savaşın uzantısı gibi görünse de, vatandaşları kaçırılan Malezya, Finlandiya, Almanya, Lübnan ve Güney Afrika''nın doğrudan taraf olması, krize uluslararası boyut katıyor. Ancak daha da önemlisi, son gelişme, dünyanın en önemli kriz bölgelerinden biri olan Güneydoğu Asya''nın gittikçe ısınan atmosferini yansıtıyor oluşudur.
Komploya karşı İslami dayanışma
Doğu Timor''un Endonezya''dan koparılması, ardından başka bölgelerdeki ayrılma eğilimleri körüklenerek bu büyük ülkenin parçalanmaya doğru sürüklenmesi, yıllarca Endonezya''ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Açe''deki savaşın yeniden patlak vermesi ve Müslüman Mindanao''da özgürlük savaşının şiddetini artırması,bölgeyi çok sıcak bir çatışmanın içine doğru sürüklüyor.
Dünyanın en önemli su yollarını kontrol eden, milletler, dinler ve kültürler mozaiği olan bu binlerce adada yaşayan Müslümanlar, büyük güçler ve uluslararası kurumlar tarafından tezgâhlanan bir oyunla karşı karşıya olduğuna inanıyorlar ve öz savunma mekanizmalarını ve varlık mücadelelerini daha da İslamlaşarak güçlendirmeye çalışıyorlar.
Moro Müslümanları''nın tarjedisi
Rehine eylemi münferit bir terör eyleminin ötesinde anlamlar içeriyor. Filipinler''i doyuran ancak en fakir bölge olan Müslüman Mindanao''daki (Moro) özgürlük savaşı 30 yıldır onbinlerce insanın canına maloldu. Manila''ya karşı savaşan Moro Ulusal Kurtuluş Hareketi 1996''da hükümetle anlaştı ve bu anlaşma 1998''de yürürlüğe girdi. Ulusal ve laik karakterli hareketin lideri Nur Misuari bölge valiliğine getirilirken askerleri de polis gücüne dönüştürüldü. Selamet Haşimi liderliğindeki Moro İslami Kurtuluş Cephesi mücadeleye devam ediyor. Bazı bölgelerin kontrolünü elinde tutan cephe, son zamanlarda etkisini daha da artırdı. Anlaşmaya yanaşmayanlar Misuari''den ayrılıp İslami Kurtuluş Cephesi''ne geçti. Ebu Seyyaf Grubu ise, küçük olmasına rağmen oldukça etkin ve tavizsiz tutumuyla Manila''yı ciddi anlamda zorluyor.
Hükümet, 1998''den bu yana anlaşma yükümlülüklerini yerine getirmedi ve bölgeye hiçbir yatırım yapmadı. Misuari''nin misyonu da tamamen göstermelik kaldı. Yeni Devlet Başkanı Josef Estrada''nın inisiyatifi askerlere bırakması huzursuzluğu daha da artırdı. Popülaritesini ciddi oranda kaybeden Misuari''nin anlaşmayı bozabileceği, işbirliğine girenlerin yeniden savaşa döneceği söyleniyor.
Ebu Seyyaf grubu rehineler karşılığında ciddi hiçbir talipte bulunmadı. Bu da asıl amacın, bölgedeki sorunu uluslararası düzleme taşımak olduğuna işaret ediyor. Mindanao''daki özgürlük mücadelesi eski kanlı dönemlerine dönüyor.
Küresel güçler ve Mahathir endişeli
Gelişmelerin Filipinler''i aşan boyutu bölge ülkelerini ve uluslararası güçleri endişelendiriyor. Endonezya''da başlayan yeniden İslamlaşma ruhu, Açe''de bağımsızlık özleminin İslamla yoğrulması, Malezya''da İslam Partisi''nin son seçimlerde gücünü ciddi oranda artırması ve Mindanao''da şiddetlenen bağımsızlık savaşının İslami karakterli olması, dünyanın her tarafında İslami unsurları tasfiye eden küresel güçleri ve bölge ülkelerini telaşlandırdı.
Yıllarca Mindanao Müslümanlar''ın silah gönderen Malezya''nın Başbakanı Mahathir Muhammed, şimdi İslam''ın yeniden siyasi ve askeri güç kazanmasına karşı projelere üretme çabasına girişti. Güçlenen İslam''ın kontrol altına alınması için, Malezya, Endonezya ve Filipinler''den oluşan bir "kriz troykası" öneren Mahathir, ASEAN çerçevesinde de Bölgesel Güvenlik Konseyi oluşturulmasını istiyor. Enver İbrahim''in neden harcandığı ve hapiste süründürüldüğü yeni ortaya çıkıyor.
.Ankara"daki Rus lobisi kazandı, Türkiye kaybetti...
00:0024/05/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya''nın son birkaç hafta içinde Türkiye''nin stratejik çıkar alanları olan Kafkaslar ve Orta Asya''da attığı uzun vadeli ve çok önemli adımlar Ankara''da ciddi bir heyecana yol açmadı.
İnsanın, "Dış politikayı belirleyenlerin mutlaka bir bildiği vardır" diyesi geliyor. Ama geçek maalesef hiç de öyle değil. Özellikle son iki yıldır Türkiye''yi yönetenlerin başarılı olduğu en önemli konu, kamuoyunu yönlendirme becerisi. Kamuoyu "istikrar"a o kadar yönlendirildi ki, kimse neler olup bittiğini sorgulama gereği duymuyor.
Bütün iktidar aygıtlarının işbirliğiye toplum her alanda başarı yanılsamasına şartlandırıldı. Dolayısıyla Ankara''nın attığı yanlış adımlar kimsenin gözüne batmıyor.
Geçtiğimiz hafta Türkiye neler kaybetti, bir bakalım...
Orta Asya turuna çıkan Rusya''nın yeni Çar''ı Vladimir Putin, Özbekistan ile güvenlik anlaşması imzalayarak muhaliflerine karşı Kerimov iktidarını garanti altına aldı. Özbek liderin İslami muhalefete karşı savaşını da Moskova yönlendirecek artık. Özbekistan''ı tehlikelerden koruma sözü veren Putin, "Biz bu tehlikenin nereden geldiğini biliyoruz" dedi. Kerimov''un sözleri ise ibretlik: "Benim yerimde olan herkes bir ortak bulma zorundadır. Ben de Rusya''yı yakın gördün." Bu sözler, bağımsızlıktan sonra Özbekistan''ın Moskova''ya ciddi anlamda teslim olduğunun kanıtıdır.
Türkmenbaşı''yla da 15 yıllık güvenlik eksenli anlaşmalar imzalayan Putin, Türkmen gazı üzerinde tekel oluşturuyor. 50 milyar metreküplük Türkmen gazı 40 dolardan Rusya''ya verilecek. Türkiye ise bu gazı 110 dolardan Rusya''dan satın alacak. Ankara Türkmen gazını Türkiye''ye ulaştıracak projeyi bilinçli bir şekilde işlevsiz hale getirdi. Böylece Türkmen gazı, dolayısıya Türkmenistan Moskova''ya teslim edildi.
Türkmen gazı gitti, sıra Bakü-Ceyhan''da
Türkmenistan''a sadece Putin gitmedi. İran heyet üstüne heyet gönderiyor. Çin Devlet Başkanı gaz için Aşkabat''a gelecek. Pakistan''ın askeri lideri Perviz Müşerref bile Aşkabat''a geldi. Katar dahi Aşkabat yolunda. Yani Türkiye''den başka herkes Türkmen gazının peşinde. Ama bunlar Ankara''nın umurunda değil. Onlar "Mavi Akım"ı bir an önce tamamlayarak Türkiye''yi enerji alanda Rusya''nın kontrolüne sokma telaşında.
Başbakan Ecevit, Putin''in, Orta Asya''yı yeniden ele geçirme planlarının Bakü-Ceyhan''ı etkilemeyeceğini iddia ediyor. Yani Türkmen gazı Ankara''nın gündeminde yer almıyor bile.
Sadece gazla yetinilmiyor. Gelişmeler Bakü-Ceyhan''ın da rafa kaldırılmak üzere olduğuna da işaret ediyor. Türkman gazını Rusya''ya ulaştırmayı planlayan Moskova, İran ile Hazar''ı Basra Körfezi''ni ulaşacak ulaşım koridoru oluşturma aşamasında.
Moskova''nın planının ikinci aşaması Hazar petrolleri. Orta Asya''yı dize getiren Moskova Bakü ve Tiflis üzerine de yoğun baskı uyguluyor. Gürcistan Bakü-Ceyhan''a paralel yeni bir hat kurularak, Kazak petrolleri ile birleştirilip Rusya''nın Novorossisk limanına bağlanmasını önerdi. Bu tamamen Rusya''nın tezi ve Tiflis''e yönelik baskıların bir göstergesi. Geriye Azerbaycan kaldı. Onun da Aliyev sonrası ne olacağı belli değil.
Orta Asya''ya ihanet
ABD Türkmen gazının Rusya kontrolüne girmesinden Türkiye''yi sorumlu tutuyor ve Türkiye''nin "Mavi Akım"a ağırlık vererek Türkmenistan''ı ihmal etmesinin bu sonuca yol açtığını vurguluyor.
Türkiye''nin her alanda kaybı ve basiretsiz tutumu Bakü-Ceyhan''a verilen siyasi desteği de zayıflatacak ve ABD''yi yeni arayışlara itecek gibi görünüyor.
Ankara''da Rus lobisi başardı.
Kafkaslar ve Orta Asya''nın enerji kaynaklarını ve siyasi liderliğini Moskova''nın eline teslim etti. Böyle yaparak yeni özgürlüğüne kavuşan bölge halklarına da en büyük kötülüğü yaptı ve onları Moskova''ya mahkûm etti.
Putin''in Rusya''yı neden yedi bölgeye ayırıp özerk yönetimlerden daha yetkili valiler atadığını kimse düşünmüyor mu? Bunlardan dördü general. Putin''nin ''Yeni Rusya''sı Türkiye''nin hataları üzerine şekilleniyor.
''İstikrar'' yanılsamasına mahkûm edilen Türk halkı bakın neler kaybediyor.
.Ankara"daki Rus lobisi kazandı, Türkiye kaybetti...
00:0024/05/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya''nın son birkaç hafta içinde Türkiye''nin stratejik çıkar alanları olan Kafkaslar ve Orta Asya''da attığı uzun vadeli ve çok önemli adımlar Ankara''da ciddi bir heyecana yol açmadı.
İnsanın, "Dış politikayı belirleyenlerin mutlaka bir bildiği vardır" diyesi geliyor. Ama geçek maalesef hiç de öyle değil. Özellikle son iki yıldır Türkiye''yi yönetenlerin başarılı olduğu en önemli konu, kamuoyunu yönlendirme becerisi. Kamuoyu "istikrar"a o kadar yönlendirildi ki, kimse neler olup bittiğini sorgulama gereği duymuyor.
Bütün iktidar aygıtlarının işbirliğiye toplum her alanda başarı yanılsamasına şartlandırıldı. Dolayısıyla Ankara''nın attığı yanlış adımlar kimsenin gözüne batmıyor.
Geçtiğimiz hafta Türkiye neler kaybetti, bir bakalım...
Orta Asya turuna çıkan Rusya''nın yeni Çar''ı Vladimir Putin, Özbekistan ile güvenlik anlaşması imzalayarak muhaliflerine karşı Kerimov iktidarını garanti altına aldı. Özbek liderin İslami muhalefete karşı savaşını da Moskova yönlendirecek artık. Özbekistan''ı tehlikelerden koruma sözü veren Putin, "Biz bu tehlikenin nereden geldiğini biliyoruz" dedi. Kerimov''un sözleri ise ibretlik: "Benim yerimde olan herkes bir ortak bulma zorundadır. Ben de Rusya''yı yakın gördün." Bu sözler, bağımsızlıktan sonra Özbekistan''ın Moskova''ya ciddi anlamda teslim olduğunun kanıtıdır.
Türkmenbaşı''yla da 15 yıllık güvenlik eksenli anlaşmalar imzalayan Putin, Türkmen gazı üzerinde tekel oluşturuyor. 50 milyar metreküplük Türkmen gazı 40 dolardan Rusya''ya verilecek. Türkiye ise bu gazı 110 dolardan Rusya''dan satın alacak. Ankara Türkmen gazını Türkiye''ye ulaştıracak projeyi bilinçli bir şekilde işlevsiz hale getirdi. Böylece Türkmen gazı, dolayısıya Türkmenistan Moskova''ya teslim edildi.
Türkmen gazı gitti, sıra Bakü-Ceyhan''da
Türkmenistan''a sadece Putin gitmedi. İran heyet üstüne heyet gönderiyor. Çin Devlet Başkanı gaz için Aşkabat''a gelecek. Pakistan''ın askeri lideri Perviz Müşerref bile Aşkabat''a geldi. Katar dahi Aşkabat yolunda. Yani Türkiye''den başka herkes Türkmen gazının peşinde. Ama bunlar Ankara''nın umurunda değil. Onlar "Mavi Akım"ı bir an önce tamamlayarak Türkiye''yi enerji alanda Rusya''nın kontrolüne sokma telaşında.
Başbakan Ecevit, Putin''in, Orta Asya''yı yeniden ele geçirme planlarının Bakü-Ceyhan''ı etkilemeyeceğini iddia ediyor. Yani Türkmen gazı Ankara''nın gündeminde yer almıyor bile.
Sadece gazla yetinilmiyor. Gelişmeler Bakü-Ceyhan''ın da rafa kaldırılmak üzere olduğuna da işaret ediyor. Türkman gazını Rusya''ya ulaştırmayı planlayan Moskova, İran ile Hazar''ı Basra Körfezi''ni ulaşacak ulaşım koridoru oluşturma aşamasında.
Moskova''nın planının ikinci aşaması Hazar petrolleri. Orta Asya''yı dize getiren Moskova Bakü ve Tiflis üzerine de yoğun baskı uyguluyor. Gürcistan Bakü-Ceyhan''a paralel yeni bir hat kurularak, Kazak petrolleri ile birleştirilip Rusya''nın Novorossisk limanına bağlanmasını önerdi. Bu tamamen Rusya''nın tezi ve Tiflis''e yönelik baskıların bir göstergesi. Geriye Azerbaycan kaldı. Onun da Aliyev sonrası ne olacağı belli değil.
Orta Asya''ya ihanet
ABD Türkmen gazının Rusya kontrolüne girmesinden Türkiye''yi sorumlu tutuyor ve Türkiye''nin "Mavi Akım"a ağırlık vererek Türkmenistan''ı ihmal etmesinin bu sonuca yol açtığını vurguluyor.
Türkiye''nin her alanda kaybı ve basiretsiz tutumu Bakü-Ceyhan''a verilen siyasi desteği de zayıflatacak ve ABD''yi yeni arayışlara itecek gibi görünüyor.
Ankara''da Rus lobisi başardı.
Kafkaslar ve Orta Asya''nın enerji kaynaklarını ve siyasi liderliğini Moskova''nın eline teslim etti. Böyle yaparak yeni özgürlüğüne kavuşan bölge halklarına da en büyük kötülüğü yaptı ve onları Moskova''ya mahkûm etti.
Putin''in Rusya''yı neden yedi bölgeye ayırıp özerk yönetimlerden daha yetkili valiler atadığını kimse düşünmüyor mu? Bunlardan dördü general. Putin''nin ''Yeni Rusya''sı Türkiye''nin hataları üzerine şekilleniyor.
''İstikrar'' yanılsamasına mahkûm edilen Türk halkı bakın neler kaybediyor.
.ABD-Avrupa çatışması ve Türkiye"nin savruluşu
00:007/06/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kasım ayında yapılacak seçimler arafesinde son dış ziyaretlerini Avrupa ve Rusya''ya yapan ABD Başkanı Bill Clinton, Avrupa, Rusya ve Çin''e yönelik politikalarının ABD''nin küresel hegemonyasına ne büyük zararlar verdiğine dair şiddetli bir sorgulama ile karşı karşıya. ABD basını ve bazı çevreler, Washington''ın Avrupa, Rusya ve Çin politikalarının tam anlamıyla iflas ettiğini belirterek, Clinton yönetimini topa tutuyor. ABD''nin Avrupa, Rusya ve Çin politikalarında yaşanan gerileme Türkiye''yi de çok yakından ilgilendiriyor.
Birleşik Avrupa''nın oluşumu için büyük çaba harcayan Clinton, Amerika''nın karşısına yeni bir süper güç çıkardı: Avrupa. Artık yeni Avrupa''nın tek amacı ABD''nin gölgesinden kurtulmak, kendi savunma gücünü oluşturmak ve ABD''den bağımsızlığını kazanmak. Atlantik İttifakı içindeki çatlak derinleşiyor.
Avrupa-Amerika çekişmesini körükleyen ve Avrupa''nın yeni bir kimlikle ABD''ye karşı meydan okumasına zemin hazırlayan Fransa, Portekiz''den sonra AB dönem başkanı olacak. Fransa''nın başkanlığı döneminde Avrupa''nın tanımı, sınırları ve kimliği konularında birlik içinde ciddi bir sorgulama dönemi başlatması, ABD ile ilişkilerde ise, tam anlamıyla bağımsızlaşmaya ayarlı bir siyaset yürütmesi bekleniyor.
ABD''nin Rusya ve Çin hüsranı
ABD hem Avrupa hem de Rusya ve Çin ile ilişkilerde bir gerileme dönemi yaşarken Avrupa, Rusya, Ortadoğu ve Asya''da mevzilerini güçlendiriyor. Özellikle Rusya''nın ABD ile ilişkileri gerginleştirirken Avrupa''ya yakınlaşması ABD için ciddi bir tehdit.
ABD''nin Ulusal Füze Savunma Sistemi Avrupa, Rusya ve Çin başta olmak üzere, dünyanın geri kalanında ciddi rahatsızlığı yol açtı. Avrupa Savunma Kimliği''ni hayata geçirmeye çalışan ve buna sadece birliğe bağlı ülkeleri kabul eden Avrupa, savunma alanında da Rusya ile yakınlaşıyor. Moskova ABD tarzı ortak bir savunma kalkanı oluşturmayı Avrupa''ya teklif etti.
ABD dış politikası Avrupa''nın dışında Rusya ve Çin karşısında da yara aldı. Bu ülkelerde ekonomiyi güçlendirerek serbest piyasa ekonomisinin yerleştirilmeyi hedefleyen ABD, ekonomik liberalleşmenin siyasi liberalleşmeyi de beraberinde getireceğini, böylece bu iki ülkenin ABD''nin değerler sistemine dahil olup çatışmayı değil işbirliğini tercih edeceğini düşünüyordu. Yeltsin dönemi Rusya''sında işe yarıyor gibi görünen bu formül Putin''in gelişiyle bozuldu. Çin ise, ekonomiyi liberalleştirirken, hatta ABD''nin öncülüğündeki Dünya Ticaret Örgütü''ne dahil olmaya çalışırken, siyasi alanda ABD''ye karşı rekabeti seçti. Üstelik iki ülkede de milliyetçilik daha hızlı yayılmaya, güvenlik kaygıları ekonominin önüne geçmeye başladı. Rusya''nın toprak bütünlüğünü korumak için çabalayan ABD, bu ülkenin yeniden birincil güç olarak karşısına dikilmesine engel olamadı ve şimdi oluşmaya başlayan bir Avrupa-Rusya ekseni tehlikesiyle karşı karşıya.
Türkiye tek kelimeyle harcandı
Türkiye gibi ikinci dereceden ülkeler ise, ABD-Avrupa ve ABD-Rusya-Çin ilişkilerinin seyrine göre bir oraya bir buraya savruluyor. Avrupa savunmasına dahil edilmeyen ve edilmesi de düşünülmeyen Türkiye''nin, iflas eden ABD-Rusya ve ABD-Çin politikasının gereği olarak Moskova ve Pekin''le derin ilişkilere girmesi sağlanırken, bölgesindeki İran, Suriye ve Irak gibi ülkelerle muhtemel yakınlaşması ve etkinlik arayışına girmesi derhal önleniyor.
Ankara''nın Rusya ve Çin''e yakınlaşarak göz göre göre Kafkaslar ve Orta Asya''daki stratejik önceliklerini bu ülkelere devretmesi tamamen ABD dış politikasına yamanmanın bir sonucuydu. Şimdi bu politika iflas etti ve Türkiye de kaybetti. İran-Suriye ve Irak''la yakınlaşmasına da izin verilmiyor.
Son dönemde Türkiye''de kopan yaygaralar karşısında devletin bazı kurumlarının tedbirli tavrı ve tedirginliği iyi izlenmeli. Bölgesel yakınlaşma adına atılan her adım bir takım çevrelerce sabote ediliyor ve senaryo üstüne senaryo pazarlanıyor. Türkiye''yi son bir kaç yılda tehlikeli maceralara sokan, uluslararası alanda hırpalayan ve küçülten güçler, ipleri ellerinde tutmanın savaşını veriyor.
.Türkiye-İran-İsrail denklemi ve senaryolar
00:0010/06/2000, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mayıs başından bu yana kamuoyunda tezgahlanan senaryoların amacının neler olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Devletin en üst mercilerinin daha sorgulamaları bile bitmeden ''katil'' olarak tanımladığı kişilerin aranan kişiler olmadığı yine bizzat resmi ağızlardan dile getirildi. Türkiye kamuoyu büyük oranda suçlamaların gerçeği yansıtmadığını zaten biliyordu. Ancak, ardı ardına pazarlanan senaryolar insanların kafalarını öyle karıştırdı ki, kimse bunları analiz etmeye bile muktedir olamadı.
Sonunda itirafları bölgesel kirizlere yol açan kişilerin iddialarla hiç bir ilgisinin bulunmadığı ortaya çıktı. Bu fiyaskonun ardından kaçakçı ve kara para aklayıcısı olduğu söylenen Ahmed Behbahani diye biri piyasaya sürüldü ancak o da tutmadı. Türkiye''nin yöneticileri ise, bu senaryolardan hareketle, uluslararası ilişkilerde telafisi çok zor kararlar aldılar.
Türkiye''nin Kafkaslar ve Orta Orta Asya''daki etkinliği açısından çok önemli misyonu olan, üstelik kurucusu olduğumuz ECO gözden çıkarıldı ve uluslararası pazarlıklarda tek kozumuz olan bu bölgelerle ilişkilerimize büyük darbe vuruldu.
Dosyalar ne zaman aydınlanır
Abdullah Öcalan''ın Suriye''den çıkarılması ve Kenya''da ele geçirilmesi, Türkiye-Suriye arasında yumuşamanın başlaması, İsrail ile Suriye arasındaki düşmanlığın sona erdirilmesi çalışmaları, İsrail''in karşılıksız olarak Güney Lübnan''dan çekilmesi ve başarısızlıkla sonuçlanan Suriye ile İran''ı birbirine düşürme planı, Suriye''nin İsrail''e mi yoksa Türkiye''ye mi yakınlaşacağı sorusu, İran''ın Suriye''yi İsrail''den uzak tutma çabaları, Türkiye-İran-Suriye arasında özellikle Tahran tarafından sürdürülen yakınlaşma çabaları, PKK''nın bitmesi ve Kuzey Irak''ın ne olacağı gibi konular sorgulanmadan daha çok senaryolarla uğraşacak Türkiye.
İran-Türkiye-Suriye ve İsrail arasında yeniden yapılanma sancısı çeken dengeler oturmadan, bu ülkeler arasındaki ilişkiler netleşmeden, hiç kimse, karanlık dosyaların aydınlanmasını beklemesin.
Türkiye-İsrail-İran-Suriye denklemi
Bölgede kim ne istiyor bir bakalım:
İran: Hatemi''nin özgürleşme ve dışa açılma misyonunun en büyük amacı İran''a uluslararası meşruiyetini yeniden kazandırmak. Bunun için İran dünya ilişkilerini yumuşatmaya ciddi şekilde ihtiyaç duyuyor. Tarihi müttefiki Rusya''nın Kafkaslar ve Orta Asya''daki son atılımlarından endişe duyuyor ve Türkiye ile ABD''ye işbirliği öneriyor. Suriye''nin İsrail yörüngesine girmesini engelleyerek Türkiye-Suriye ve İran arasında bölgesel işbirliği temeli arıyor. Hatemi misyonunun en büyük korkusu İran''daki yenilenmenin komşuları ve uluslararası güçler tarafından sabote edilmesi. Zira başta İsrail, bazı komşuları tecrit edilmiş İran''ı, dünya ile barışmış İran''a tercih ediyor. Bu güçler 20 yıldır İran''ın dışlanmasının rantını kaybetme endişesi içinde.
İsrail: Türkiye-İsrail eksen anlaşmaları ile Ankara üzerinde ciddi etki kuran İsrail, muhtemel İran-Suriye-Türkiye yakınlaşmasını sabote etmek için yoğun çaba harcıyor. G. Lübnan''da Suriye ile İran''ı etkinlik savaşına sokmaya çalışan ancak başaramayan Tel Aviv, Suriye''nin Türkiye''ye yaklaşmasından da endişeli. Ancak İsrail''in en büyük korkusu, Türkiye-İran ve Suriye arasında kendisini dışarıda bırakacak bir oluşumun şekillenmesi. İsrail bu yakınlaşmayı sabote etmek için her yolu deniyor.
Senaryolar neyi amaçlıyor?
Suriye: İsrail''le yapmayı planladığı barış son anda İran tarafından engellendi. Türkiye-İran veya Türkiye-İsrail denklemi arasında kararsız ama Türkiye-İran yakınlaşmasına daha yakın. Türkiye de, İsrail de ve İran da Suriye üzerine oynuyor. Şam''ın tercihi bölgesel denklemi belirleyecek. Eğer İsrail zaman içinde Suriye''yi Türkiye''ye karşı kullanmaya kalkışmazsa, Türkiye ile Suriye arasında yeni bir gerilim beklenmiyor.
Türkiye: Bugune kadar bölgesel işbirliğini İsrail eksenli olarak düşünen Türkiye, son zamanlarda Türkiye-Suriye-İran yakınlaşmasını hayata geçirme çabası ile yeni bir merhaleye girdi. Tam bu sırada Türkiye''de İran''a karşı yoğun bir saldırı kampanyası başlatıldı. Türkiye ile Suriye Ordu Milli Takımları''nın futbol maçı yaptığı bir dönemde İran''a karşı ikili bir yaklaşım sözkonusu. Bazı çevreler, Suriye gibi İran''la da yakınlaşmayı savunurken bazıları, ortamı iyice gerginleştirdi. Türkiye İran konusunda kararsız durumda. Ancak, Suriye''nin İsrail yörüngesine girmesinden de endişe ediyor. Türkiye''de İsrail-Suriye-Türkiye eksenini savunanlarla Türkiye-İran-Suriye ekseninin savunanlar arasındaki rekabeti yaşanıyor. Gelinen noktada İsrail eksenini savunanlar, İran''daki yenilenmeden endişe edenler, Türkiye''yi Kafkaslar ve Orta Asya''da büyük bir kayıpla başbaşa bırakanlar bir adım önde görünüyor.
Türkmenbaşı gibi, Aliyev''in de Tantan''a sitem etmesini ve "Gaz veriyoruz almıyorsunuz. Bakü-Ceyhan anlaşmasını onaylamıyorsunuz" sözlerini, Orta Asya''da Rusya ve Çin karşısında aldığımız hezimetlere eklersek, senaryo pazarlayanların neyin peşinde olduğunu anlarız.
.Ortadoğu"yu değiştiren ölüm
00:0014/06/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün toprağa verilen Suriye''nin 30 yıllık diktatörü ve Ortadoğu dengesinin kilit adamı Hafız Esad''la birlikte, bölge ülkeleri arasındaki düşmanlıklar da bir anlamda toprağa gömülmüş oldu ve İsrail''in kuruluşundan bu yana devam eden bölgesel denklem, ilk kez köklü bir değişimin arafesine geldi.
ABD ve İsrail dışındaki bölge ülkeleri Esad''ın ölümüne hazırlıksız yakalandı.
Başta, kendisini henüz Suriye''nin başına geçmeye hazır görmeyen Beşşar olmak üzere, Ortadoğu''daki en büyük müttefikini kaybeden İran, Şam''ın himayesindeki Lübnan ve yalnızlıktan Suriye''ye yakınlaşarak kurtulmaya çalışan Irak Esad Suriyesi''ni çok arayacak.
Ölüm haberinden en fazla mutluluk duyan ülke ise şüphesiz İsrail. Bölgesel barış perspektifini Suriye''ye endeksleyen, yapılan onca gizli görüşmelere ve 15 Aralık''taki Barak-Clinton ve Faruk El Şara görüşmelerine rağmen Suriye''yi yumuşatamayan İsrail, bölgesel projelerinin önündeki en büyük engelden kurtulmuş oldu.
Bu engelden kurtulmak için son olarak Güney Lübnan''dan karşılıksız çekilen İsrail, böylece, hem Suriye''yi bölgede işgalci bir güç olarak gösterip uluslararası baskıya maruz bırakacak hem de Suriye-İran eksenini parçalayarak Esad''ı yalnız bırakacaktı. Ancak tem tersi oldu ve Şam ile Tahran, Lübnan''da bir etkinlik savaşına girmeme konusunda anlaştılar. İran-Suriye dayanışmasını kırmadan istediği maverayı yapamayacağını çok iyi bilen İsrail''in tek umudu kalmıştı, o da Esad''ın sahneden çekilmesi.
İktidarı kim belirleyecek?
Oğul Beşşar''ın Batı''da eğitim görmüş olması, asker veya siyasetçi olmaması, internete meraklı olması, Suriye''nin izolasyonundan rahatsızlık duyması, modern bir Suriye hayal etmesi ve zayıf iradeli bir kişi olması İsrail ve Batı için bulunmaz bir fırsat. Dolayısıyla Beşşar''ın Suriye''nin başına geçmesi hem ülke içindeki yönetici Nusayri azınlık hem de Batı''dan büyük estek görüyor ve görecek de...
27 Nisan''da İsrailliler''le buluşan Beşşar, her ne kadar babasının yolunda gideceğini iddia etse de, İsrail-Suriye ilişkilerinin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağının sinyallerini gerekli adreslere ulaştırdı.
Ancak Beşşar Batı ve İsrail için alternatifsiz değil. Bölgesel ilişkilerde beklenen yumuşamaya giden adımlar atmazsa, Pazartesi günü Suriye halkını ayaklanmaya çağıran ve meşru liderin kendisi olduğunu iddia eden kardeş Rıfat, pekala sahneye sürülebilir. Zira Rıfat da Beşşar gibi çoğunluğu oluşturan Sünni Müslümanlar''ı iktidara ortak etmeme konusundaki acımasız ve katı tutumuyla biliniyor. Geçen yıl Lazkiye''de yüzlerce adamı öldürülen Rıfat, "Otokratik düzen''in değişmesi, demokratik seçimlerin yapılması ve Suriye''den özgürlüğün tesis edilmesi" gibi kulağa hoş gelen referanslar kullanıyor. Bu da iktidara giden yolun nerelerden geçtiğini çok iyi bildiğine işaret ediyor. Zaten Suriye halkı hiçbir zaman iktidarı belirlemedi ve yakın vadede de belirlemesi beklenmiyor. Bunun için iki aday da hesaplarını Suriye halkı değil dış güçler üzerine kuruyor.
İktidar arayışlarını sadece azınlıktaki Aleviler arasında tutma konusunda ise sanki bütün dünya hemfikir. Şu an için inisiyatif belirleme şansı olmayan ezici Sünni çoğunluk, iktidar kavgalarının uzaması, Suriye yönetiminin yumuşaması, Filistinliler''in geleceği, Ürdün-Filistin ortak kaderinin seyri gibi dalgaların da etkisiyle zaman içinde bir fırsat yakalayabilir.
Bundan sonra ne olacak
Bölgesel dengelerde ne gibi değişiklikler olur?
İsrail, Türkiye ve İran arasındaki Suriye''yi kontrol etme yarışında dengeler değişecektir. İsrail-Türkiye-Suriye''ye karşı İran''ın başını çektiği İran-Türkiye-Suriye ekseni yara aldı. Ayrıca varılan Suriye-İran dengesi sarsıldı ve İran, Türkiye ve İsrail''e karşı iyice yalnızlaştı. Tahran''ın son zamanlarda Türkiye''ye yakınlaşma sebeplerinden biri de Esad sonrası Suriye''den emin olamayışıydı. İsrail ve Türkiye, Suriye''yi de yanlarına alarak İran''ı dışlama siyaseti güderken bir taraftan da kendi aralarında Suriye savaşı veriyorlar. Bu savaş Esad sonrası da devam edecek.
Tahran ise, Türkiye''nin İsrail cephesinde değil, İran-Suriye cephesinde yer alması için uğraş verirken, Türkiye''ye karşı İran-Suriye gücünü hissettirmeyi de ihmal etmedi. Yani İsrail ve İran hem Türkiye''yi hem de Suriye''yi yanlarına çekme savaşı veriyor. Türkiye ile İsrail ise, bir taraftan İran''a karşı cephe oluştururken diğer taraftan, bazı güçler hariç, birbirlerine güven duymuyor, kendi aralarında Suriye''ye kapma yarışı yapıyorlar.
Ankara İsrail''in Suriye ve Ürdün üzerine kurduğu hesaplardan tedirginlik duyuyor. Bu güvensizlik Suriye safını netleştirene kadar devam edecek ve Şam''daki iktidar yarışı üzerinde ciddi oranda belirleyici olacak. Cmuhurbaşkanı A. Necdet Sezer''in Şam''a gitmesi, Türkiye''nin Suriye konusundaki hassasiyeti bakımından önemli bir adım olmuştur. Şimdilik Türkiye''nin kaybı görünmüyor. İsrail kazanan, İran ise kaybeden taraf durumunda.
.İran-Suriye ayırımı ve Türkiye-İran krizi
00:0021/06/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer''in Tahran''daki ECO Zirvesi''ne katılmayıp, Hafız Esad''ın cenaze töreni için Şam''a gitmesi, Türkiye''nin bölgesel ilişkilerindeki iki farklı yaklaşımı göstermesi açısından çok önemli. İki ülkeye gösterilen iki farklı tavrın yansımaları bundan sonra kendini çok fazla hissettirecek.
Tahran''a uygulanan ambargo sanıldığı gibi ''terör'' gerekçeli değil. Öyle olsaydı, Şam''a hiç gidilmemesi gerekirdi. Zira Suriye kadar Türkiye''ye terör ihraç eden bir başka ülke hiç bir zaman olmadı. Gerekçe daha, Türkiye-İran-İsrail arasındaki bölgesel etkinlik mücadelesinden başka bir şey değil. Henüz yerine oturma sancısı çeken bu hareketlilik, özellikle Türk-İran ilişkilerinde yepyeni krizlerin de habercisi.
Bu açılardan, üç ülke arasındaki etkinlik mücadelesi günü gününe izlenmesi gerekiyor.
Esad''ın ölümünden sonra Suriye bölgesel dengelerde ciddi anlamda mevzi kaybetti. Ülkedeki belirsizlik Suriye''nin bundan sonra aktif bir aktör değil, edilgen ama yine de anahtar ülke olacağını gösteriyor. Dolayısıyla Suriye''ye hakim olan ülke büyük oranda Ortadoğu''da söz sahibi olacaktır.
Mücadele her ne kadar üç ülke arasında gibi görünüyorsa da iki kutuplu bir yarış sözkonusu. Türkiye-İran ve Türkiye-İsrail. Ankara, Türk-İran yakınlaşmasıyla bölgesel işbirliği arayışını, ECO''yu gözden çıkarma pahasına, tercih etmediğini ortaya koydu.
Türkiye-İran krizine doğru
Oysa Türkiye İran''la ilişkileri güçlendirerek İran-İsrail gerginliğinin, dolayısıyla Ortadoğu''ya özgü soğuk savaşın aşılmasına imkan sağlayabilirdi. Ankara''nın İsrail''in beklentileriyle örtüşen tercihe zorlanması ve İran''ın kenara itilmesine yol açacak bir sürece girmesi, Ortadoğu''da krizin İsrail-Suriye cephesinden uzaklaşıp Türk-İran cephesine kaymasına yol açacak.
Türkiye ile İsrail arasında krize dönüşebilecek Suriye konusunu bir tarafa bırakırsak, Türkiye ve İsrail''in yaklaşımları birinci elden İran''ı tecrit etmeyi, ikinci safhada da Türkiye ile İran arasında krizi yükseltmeyi hedefliyor.
Suriye''nin etkin olmadığı bu hareketlilik içinde bütün uygulamalar Ankara-Tahran gerginliği üzerine kurgulanmış. Sezer, Tahran''a gitseydi Türkiye böyle bir krizin içine çekilmeye izin vermeyeceğini ortaya koymuş olacaktı.
Ankara''yı bu maceraya sürüklemek isteyen "etkin çevreler" Türkiye''nin genel hassasiyetini temsil etmiyor. Bu çevreler, Türkiye-Suriye krizinin bitmesinden sonra, Türkiye''yi İran''a yönlendirerek hem İran''ı hırpalamayı hem de Türkiye''nin bölgesel inisiyatifi eline almasını engellemeyi amaçlıyor.
Türkiye için doğru olan "etkin çevrelerin" provakasyonuna gelmeyerek hem İran hem de Suriye ile yakınlaşmasıdır. Hatemi yönetiminin yakınlaşma çabalarına rağmen, değişime direnen merkez güzlere yakın durmak Türkiye''ye, sanıldığı gibi, yarar getirmeyecektir. Tecrit edilmiş İran Türkiye''nin değil, İsrail''in yararına. Senaryoyu kurgulayanlar, Türkiye ile İsrail arasında ileride Suriye krizinin çıkacağını da biliyorlar. Kimbilir, su veya değişik gerekçelerle Türkiye-Suriye yakınlaşması da sabote edilip Türkiye iki cepheye birden sürülebilir.
.Doğu Türkistan, Türkiye ve İran
00:0024/06/2000, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin Orta Asya politikalarındaki gerileme her geçen gün daha da geri dönülmez bir hal alıyor. Hükümetteki üç ''milliyetçi'' partinin dış politika anlayışındaki marjinal yaklaşım, Türkiye''nin bölgedeki bütün kazanımlarını neredeyse sıfırladı. Ecevit ekibinin nostaljik özentileri ve MHP''nin buna yamanmasıyla bakanlarımız günlerinin çoğunu Küba, Vietnam ve Çin''de geçirir oldu. AB ile ilişkiler ve Yunanistan dışında uluslararası ilişkilerde Türkiye''nin inisiyatif belirlediği hiç bir platform gözükmüyor.
Konuyu Doğu Türkistan''a getirmek istiyorum. 21. Yüzyıl dünyasında yüzkarası bir trajedinin yaşandığı bu talihsiz ülkeye ve insani değerlerin korumasına layık görülmeyen, kanlı katliamlara maruz kalan ve en yakınları tarafından ''satılan'' insanlarına...
Daha geçen hafta özgürlük istedi diye 7 kişi yargılanmadan idam edildi. Bilmediğimiz sayısız ölümler ve idamlar devam ediyor ve edecek. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi 5 günlük Çin ziyaretin çıktı. Programında D. Türkistan da var.
Ziyaret her açıdan Türkiye için önemli sonuçlar doğuracak nitelikte. Rusya-Çin-İran arasında şekillendirilmeye çalışılan ''stratejik üçgen''in değişen durumu, Rusya''nın Orta Asya''nın kaynakları üzerinde tekel oluşturmasının İran ve Çin''e verdiği korku, petrol ve enerji kaynakları üzerinde ortak yatırım, doğuya döndürülen boru hatları vs.
Hatemi ve Doğu Türkistan
Ancak, Hatemi''nin ziyaretinin en dikkat çekici yönü şüphesiz Doğu Türkistan''a gidecek olması. İran-Çin arasında özellikle askeri ilişkilerin en yüksek düzeyde olduğu bir dönemde bölgeyi ziyaret eden Hatemi, Türkiye''nin geri çekildiği Orta Asya''da İran''ın kazanımlarına bir yenisini daha ekliyor.
Türk Cumhuriyetleri ile ilişkileri gittikçe güçlenen ve çeşitlenen Tahran, Türkiye''nin ''sattığı'' D. Türkistan Müslümanları''nın da temsilcisi olduğu izlenimini verecek. Elbette Tahran''ın Çin''e karşı bu insanlara destek vermesi beklenmiyor. Tıpkı Çeçenler''e karşı Rusya''yı, Azerilere karşı Ermenileri desteklediği gibi Tahran, D. Türkistan''a karşı da her zaman Pekin''in yanında olacak. Ancak, onlara yeni bir adres gösteriliyor: Tahran.
İran''ın da tıpkı Rusya ve Çin gibi, Türkiye''nin boşalttığı mevzilere yerleşmesi Ankara''da kimseye bölge politikalarını sorgulama ihtiyacı hissettirmiyor mu? Üç ülke de Türkiye''nin bölgeden çekilmesini meyvelerini topluyor.
Peki biz ne yaptık D. Türkistan''a...
Pekin ile yaptığımız kimsenin ne olduğunu bilmediği sayısız anlaşmalarla önce onları Türkiye''den kovduk. Soykırımı dünyaya duyurmalarını yasakladık. Sesini kestiğimiz bu insanları, tıpkı Çeçenler gibi, terörist ilan ettik ve resmen tescilledik. Pekin''in onları ezme politikalarına açık desteğimizi taahhüt ettik. Devlet erkanından Pekin''e gitmeyen kimse kalmadı.
Türkiye ne kazandı? Kimse bilmiyor. Ne kaybetti? Orta Asya''yı, enerji kaynaklarını, kardeşlerini, çıkarlarını, hayat alanlarını, Doğu Türkistan''ı, geçmişini...
Rusya ve Çin''i Müslümanların nasıl dize getirileceğine dair tecrübelerimizi aktarıyoruz. Yeter ki bölgedeki İslami mücadeleler, özgürlük mücadeleleri ezilsin. Türkiye''nin çıkarlarıymış, Orta Asya''ymış, enerjiymiş, soykırımmış, kardeşlikmiş, tarihmiş... Bunlar kimin umurunda. Korkularınız yüzünden bu ülkenin her şeyini heba ediyorsunuz. İslam''la mücadele etme adına Türkiye''nin feda edilecek neyi kaldı?
.Globalleşme bizi yok edecek
00:0028/06/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Malezya''nın başkenti Kuala Lumpur''da dün başlayan İKÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı''nın çok önemli bir gündemi var: "İslam ve globalleşme."
Toplantıya 56 ülkeden binden fazla delege katılıyor. İKÖ Genel Sekreterliği yarışına da sahne olan toplantılara en kalabalık katılım 28 kişilik heyetle Türkiye''den.
Genel Sekreterliğe adaylığını koyan Türkiye, son yıllarda gerek örgüt nezdinde gerekse diğer platformlarda Müslüman ülkelerle ilişkilerini ciddi şekilde soğuttu. Türk-İsrail anlaşmalarından bu yana Ankara örgüt içinde ''yabancı bir unsur'' olarak görülmeye başlandı. Hatta bazı ülkeler Türkiye''yi ''İsrail''in sözcüsü'' durumuna indirgedi.
En son ECO Zirvesi''ne gösterilen tavır, Orta Asya ve Pakistan gibi ülkelerde rahatsızlık doğurdu. Hem Arap dünyası hem de Asya, Türkiye''nin sürekli değişen tavırlarından rahatsız.
Türkiye''nin kalabalık bir heyetle toplantıya katılması sadece genel sekreterlik yarışı için mi, yoksa ilişkileri yeniden güçlendirme arzusundan mı? Her ne olursa olsun alınacak sonuç, Türkiye''nin İslam dünyasındaki itibarını ortaya koyacak.
Enformasyon devrimi ve yenilgi
Gelelim toplantıların asıl gündemine...
İslam dünyası, Sanayi Devrimi gibi, Globalleşme ve Enformasyon Devrimi''ne de yenilgiyle girdi. Önceki gün insanlık tarihinin en önemli buluşu dünyaya duyuruldu. ''Ulusal sınır'', ''milli egemenlik'', ''ülkelerin eşitliği'', ''ulusların kendi geleceklerini tayin etmesi'', ''özgürlük'' ''özel hayatın dokunulmazlığı'' ve ''siyasal irade'' gibi nice kavramların yerinden yeller estiği, küresel zenginliğin belirli merkezlerde toplandığı, dünyanın iletişim teknolojisi ile yönetildiği bir çağda Müslüman ülkeler otoriter yönetimler altında nefes bile alamıyor. İslam dünyasının kaynakları karşılığında varlığını devam ettiren bu ilkel anlayış, Müslüman halkların entelektüel zekasını, girişim ruhunu yok ederek, köle düzenlerini 21. yüzyılda da devam ettirmeye çalışıyor.
Mahathir: Tehdit altındayız
Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, muhteşem bir konuşma yaparak, Müslümanlar''ı hem eleştirdi hem de uyardı: Konuşmada hepimizin alacağı önemli dersler var: Mesela:
"Müslümanlar Batı''nın düşmanı değil, Batı İslam''a düşmanlık yapıyor. Müslümanlar''ın değerlerini yok ediyor. Birleşmezsek, globalizasyon bizleri birer muz cumhuriyetine dönüştürecek"
"Müslüman olmayanlar, Enformasyon Çağı''nın fırsatlarını değerlendirip sınai hegemonyayı güçlendiriyor. Küreselleşmenin, tüm ülkelerin, serbest ticaretle zenginleşeçeğine dair vaadlerine karşı dikkatli olun. Zengin ülkelerin, sahip olduğumuz küçük bankalar, sanayiler ve işletmeleri yutmak için hazırladığı büyük tasarısının bir parçası olan Dünya Ticaret Örgütü''ne karşı ihtiyatlı olun."
"Müslümanlar ciddi bir ayrımcılıkla karşı karşıya. Hepimizi terörist ve ülkelerimizi terör üssü olarak ilan edecekler."
"Allah bu dünyayı sadece Batılılar için yaratmadı. Müslümanlar geri kalsın, onurunu kaybetsin, ezilsin diye yaratmadı. Eğer isteseler bütün Müslümanlar''ı yeryüzünden silebilirler."
"Globalleşen dünyanın finansal sistemi bizi neredeyse iflasın eşiğine getirerek dilenci yaptı ve gündemleri bizimle aynı olmayan dış güçlerin yörüngesine yerleştirdi."
"İslam dünyası bilgi çağı ile yüzleşmeye hazır değil".
."Dil" yanlışlıkları
00:001/07/2000, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
26 Haziran 2000 tarihli Milliyet''in ilk sayfasında yeralan (Araç muâyenesi özelleştiriliyor) başlıklı haberin bir spotu şöyle:
"Özel şirketler muâyene başına belirli bir ücret alacak.. Belirlenen niteliklere hâiz şirketler, âlet ve cihazları krediyle getirebilecek."
Bu spotun yanlışlığı şurada: (niteliklere hâiz) denemez; (nitelikleri hâiz) denmesi gerekir..
(Niteliklere sahip) denebilirdi.. Fakat, hâiz olmak, geçişli bir fiil olduğu için, nesnesinin (i) halinde bulunması gerekir.. Meselâ; (bu mesele, benim için büyük ehemmiyeti hâizdir.) deriz.. (Bu mesele benim için büyük ehemmiyete hâizdir.) diyemeyiz.. Ama, istersek (hâiz) yerine başka bir kelime kullanarak (bu mesele benim için büyük ehemmiyete sahiptir.) diyebiliriz..
(Haiz olmakla ilgili yanlışlık gitgide yaygınlaşıyor.. Bu yanlışlığa göz yumulmaması gerekir.
22 Haziran 2000 tarihli Hürriyet''te Oktay Ekşi, (Bu, tabîî, özgürlükçülükle bağdaştırılamıyacak bir yaklaşım..) demiş.. Cümlede bir gramer hatâsı yok.. Ama, özgürlükçülük kelimesinde, bir telâffuz zorluğu, yani, eskilerin "tenâfürü hurûf", sonrakilerin "kakafoni" dediği bir sakatlık var.. Bunun yerine "özgürlük ilkesi" yahut "özgürlük tutkusu", veyahut "özgürlük prensibi", "özgürlük ülküsü" falan gibi bir terkîb kullanılabilirdi.
Oktay Ekşi''nin türkçesini beğeniriz ama, ender de olsa, bu çeşit pürüzlerden uzak durmaya özen göstermesi gerekir.
Doğan Heper, (18 Haziran 2000) tarihli Milliyet''te, İstanbul Belediyesi''nin gönderdiği ulaştırma bilgilerini sütûnunda neşrederek sözünü şöyle bitiriyor: "Bu duyarlılık daha güzel bir İstanbul için umut veriyor. O nedenle ve taahhüt olarak kabul ederek, belediyeden gelen bilgileri özetleyip siz İstanbullularla paylaşmak istedim.."
Burada (olarak) kelimesi fazladır. Eski tabirle fıkra yeni deyimle köşe yazısı yazanlar, vecîz ve mükemmel bir türkçe kullanmak zorundadırlar.. Aksi takdirde o köşede oturamazlar.. Birçok haklı ve güzel yazısını okuduğumuz Doğan Heper''in çalakalem yazmaktan kaçınması ve yazdıklarını kontrol etmeyi unutmaması gerekir. Türkçeye ve okuyucuya saygısı bunu âmirdir.
Bu vesileyle kardeşi (veya ağabeyi) Av. Tamer Heper''in güzel türkçesine işaret etmenin de bir kadirşinaslık borcu olduğunu belirtmeden geçmeyelim!..
Çeçenistan"dan Fergana"ya...
00:005/07/2000, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Orta Asya''nın geleceği Çeçenistan ile Fergana Vadisi''nin geleceğine göre şekillenecek. Bu iki bölgedeki Müslümanlar''a karşı bütün dünya dayanışma içine girse de, düşman ülkeler bile bölgedeki Müslümanlar''a karşı sayısız güvenlik anlaşmaları imzalasa da, Orta Asya''yı denetimine alacak uluslararası güçler dengesi için birinci tehdit olarak gösterilen İslam''ın tasfiye edilmesi amacıyla bütün güçlerin katıldığı ortak bir çephe açılsa da, yeryüzünün suskun Müslümanları''nı sevindirecek, coşturacak, özgüvenini artıracak zaferler ardı ardına geliyor.
Orta Asya''nın batısındaki Çeçenistan''da mücahidler Pazar günü Ruslar''a 1994''teki savaşı andıran ağır kayıplar verdirdiler. Moskova''nın, "Çeçenistan''daki savaşın artık bittiği, ordunun geri döneceği ve özel polis timlerinin görevlerine devam edeceği" şeklinde açıklama yapmasından hemen sonra başlayan Çeçen saldırıları, Rusya''yı, savaşta Rusya''ya destek veren komşularını ve uluslararası güçleri şok etti.
1 saatte 1.500 kayıp
Çeçenler; Grozni, Gudermes, Urus-Martan, Argun, Kurcheloy ve daha bir- çok bölgede Ruslar''ı korkunç bir gerçekle yüzyüze getirdiler. Bu bölgelerde sadece Pazar günü 1.500 Rus askeri öldürüldü. Hem de bir saat içinde. Tıpkı 1994 yılında Rusya''nın yine bir saat içinde 2.300 askerini kaybetmesi gibi... Gudermes''i her an ele geçirebilecek bir duruma gelen Çeçenler''in asıl hedefi başkent Grozni. Rusya''nın Çeçenistan''ın geleceğine dair hiçbir çözüm planının olmayışı bu savaşın hiçbir zaman Rusya lehine bitmeyeceğinin apaçık delilidir.
Çeçenler''i bölgedeki petrol pazarlıklarında Rusya''nın çıkarlarına hizmet etmekle, Basayev ve arkadaşlarını Rusya''nın istekleri doğrultusunda savaş çıkarmakla itham ederek, Müslüman dünyanın bölgeye yönelik ilgisini sabote edenler de, bu masum ve mazlum millete en büyük darbeyi vuranlardan oldular. Bütün yokluklarına, kimsesizliklerine rağmen onlar hâlâ ayakta ve direniş "Rusya''nın dostları"nın şok etmeye devam edecek.
Bölgedeki insanî kıyıma sessiz kalan, soykırımı, hak ihlalini ''terörizme karşı savaş'' kapsamında değerlendiren, Moskova ile suç ortaklığına giren ve insanî değerleri çiğneyen "Rusya''nın dostları" ise, terörizm ile özgürlük savaşını karıştırmanın, devlet terörizmine destek vermenin utancından hiçbir zaman kurtulamayacak.
İnsanî değerlerin savaşı
Müslüman halkların özgürlük arayışlarını, hak arayışlarını, baskılardan kurtulma çabalarını, "İslami terörizm tehdidi" propagandasıyla yok etmeye çalışan, böylece Müslüman dünyanın kaynaklarına, 21. yüzyılda da sahip olmayı amaçlayan uluslararası güçler ve denetimlerindeki yerel iktidarlar, Müslümanlar''ın siyasi, sosyal ve ekonomik yükselişlerine karşı acımasız bir tasfiye hareketi başlattılar.
Çeçenistan''daki yüzyılların özgürlük direnişini boğmaya çalışan bu dayanışma, Orta Asya''daki özgürlük, refah, din ve inanç hürriyeti isteyen halkları da düşman listesine yerleştirdi. Çeçenistan''dan Fergana''ya kadar Müslümanlar''ın karşısında olan güçlere dikkat etmek gerekiyor.
Kendi aralarında enerji savaşı veren güçler Müslümanlar''a karşı aynı cephede. ABD, Avrupa, Rusya, Çin, bölgedeki iktidarlar, komşu ülkeler aynı safta nasıl yer alıyor? Çeçen savaşında Avrupa, ABD, Türkiye, İsrail, İran, Çin Moskova''nın yanında yer aldı. Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Afganistan, Doğu Türkistan''daki İslami uyanışa, özgürlük ve refah arayışına karşı bu ülkeler yine aynı safta. Aynı güçler Afganistan ve çevresindeki Müslümanlar''a karşı da birlikte savaşıyor.
Enerji-kaynak savaşı uluslararası güçler arasında değil, uyanan Müslüman halklarla küresel hegemonya arasında yapılıyor.
.Bush yönetimi, İslam ve Esposito"nun uyarısı
00:007/01/2001, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sekiz yıllık Demokrat Bill Clinton''dan sonra gelen Cumhuriyetçi George Bush ve kurduğu ''şahin'' ekibin, Sovyet sonrası dünyanın ''karşı konulmaz hegemonik gücü'' olan ABD dış politikasında ne tür değişikliklere imza atacağı bugünlerin en belirgin tartışma konusu. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği, Çin, Kuzey Kore ve Küba gibi ABD ulusal güvenliği ve küresel çıkarları için korku kaynağı olan ülkeler, Çin hariç, güçlerini kaybetti. Pekin ve Moskova şimdi ABD''nin lideri olduğu tek kutuplu dünya sistemine karşı bir denge oluşturmak için yoğun bir çaba sarfediyor. Avrupa Birliği''ni arkasına alan Almanya ve Fransa ise, Ortadoğu ve Orta Asya''da Rusya''nın desteğiyle ABD gücüne meydan okumanın formüllerini aramakla kalmıyor, yeni dünya sistemine muhalefetin ideolojisini şekillendirmeye çalışıyor.
Bush''un yardımcısı Dick Cheney, Dışişleri Bakanı Colin Powell, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice ve Genelkurmay Başkanı Donald Rumsfeld gibi stratejik görevlere atanan sembol isimler, yeni yönetimin Ortadoğu''dan Orta Asya''ya, Kuzey Afrika''dan Güneydoğu Asya''ya kadar bir çok alanda hiç de sakin bir politika izlemeyeceğinin en belirgin işareti.
İslam''la savaş sürecek mi?
Son on yıldır dünya sistemi için bir numaralı tehdit ilan edilen İslam''a karşı yeni yönetimin ne tür tavır alacağı konusu ise, İslam dünyasında hararetle merak ediliyor. Gerek NATO gerekse diğer uluslararası kurumlar harekete geçirilerek, Fas''tan Endonezya''ya kadar siyasal İslam''a karşı yürütülen savaş, Müslüman ülkelerin toplumsal yapılarının ve siyasi kurumlarının bu savaşa göre yeniden dizayn edilmeye kalkışılması, "İslamcı terör" buluşuyla Müslüman organizasyonlara karşı Haçlı savaşı ilan edilmesi, Müslüman ülkelerin iç tehdit değerlendirmelerinin İsrail''in küresel güvenliği ekseninde belirlenmesi, Ortadoğu ve Orta Asya''da enerji kaynakları ve stratejik çıkarlar uğruna yapılan korkunç mücadeleyi kamufle etmek için "Taliban", "Usame Bin Ladin", "İslamcı terör" tehditleri üretilerek Müslümanlar''a karşı yürütülen kirli savaş Bush yönetiminde de devam edecek mi?
ABD''nin, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Sovyet sonrası da Müslüman dünya ile çatışma yerine işbirliğine girme seçeneği vardı. Washington''a bu düşünceyi önerenlerin sesi Clinton döneminde ABD dış politikasını bir anlamda teslim alan Yahudi lobisi tarafından kesildi ve İslam''la küresel savaş bu çevrelerin planlamasıyla harekete geçirildi.
Uluslararası ilişkilere hakim olan kavramların ve uluslararası hukukun yeniden tanımlandığı, ulusal sınırların kaldırıldığı, egemenlik ve devletlerin eşitliği ilkesinin çöpe atıldığı, insani suçların "iç mesele" olmaktan çıkıp askeri müdahale gerekçesi sayıldığı bu dönemde, yeni kriterlerin hiç biri adalet, özgürlük veya demokratikleşme için mücadele eden Müslümanlar için uygulanmadı.
Esposito: Yeni Amerikan düşmanlığı kapıda
Prof. John L. Esposito, İslam dünyasını kaosa sürükleyen bu yaklaşımı terketmesi için yeni yönetime uyarılarda bulunan bir yazı yayınladı. İslam dininin bütün İslam coğrafyasında en güçlü siyasi ve ideolojik motivasyon olmaya devam ettiğine işaret eden Esposito, Fas''tan Endonezya''ya kadar İslami siyasi taleplerin tabandan gelen bir hareket olduğunun altını çizerek, Washington''dan yeni bir Amerikan karşıtlığının habercisi olan bu yaklaşımı terk edip, İslam dünyasındaki demokratikleşmeye önyargısız yaklaşmasını istedi. Esposito''nun uyarılarından bazıları şöyle:
"Amerika, otoriter yönetimlere, ''İslami fundamentalizmle savaşıyorum'' gerekçesiyle muhalefete baskıyı meşrulaştırma imkanı veren Soğuk Savaş mantığına kaymaktan kendini korumalı. ABD''nin Müslümanlar''la ciddi iletişim sorunları var. Müslümanlar ABD''yi demokratikleşmeye verdiği destekte çifte standart uygulamakla suçluyor. Bugün Ortadoğu, İslam dünyasının çoğu bölgesinde olduğu gibi, diktatörlerin ve ekonomik durgunluğun altında eziliyor. Bu durum sonuçta yeni bir Batı karşıtlığını ortaya çıkarabilir. Üstelik bu cephede yer alan herkes ideolojik ve dini karakterli olmayabilir. Amerika''nın İslam karşıtlığına ihtiyacı yok. ABD''ye yönelik tehdit medeniyetler çatışmasından gelmeyecek, sosyo-ekonomik ve siyasi gerçeklerden gelecek."
.Büyük Oyun"da ikinci perde
00:0014/01/2001, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin''in Bakü ziyareti sırasında Azerbaycan''la stratejik işbirliği yolları araması ve Azeri petrollerinin tamamının Bakü-Novorossisk boru hattından taşınmasını önermesi, ABD''nin Carnegie Endowmen ve CATO Institute gibi düşünce kuruluşlarının Bush yönetiminden, Clinton''ın iflas eden Orta Asya/Hazar politikalarını kökten değiştirmesini ve bölge enerji kaynaklarına ilişkin boru hatlarında radikal değişikliklere gidip, Bakü-Ceyhan''a verilen desteğin çekilmesini istemeleri, yine Bush yönetiminin İran''a uygulanan ambargonun kaldırılması ve Hazar enerji hatlarında Tahran''la işbirliğine yönelik işaretler vermesi, enerji savaşlarının yeniden şiddetini artıracağına ve bunun Türkiye''nin bölgeye yönelik politikalarından derin izler bırakacağına işaret ediyor.
Bush''un Yardımcısı Dick Cheney''in Hazar petrolleriyle "çok yakından" ilgilenen bir isim olması ve Enerji Bakanlığı''na Ermeni yanlısı olarak gösterilen ve Türk tezlerine karşıtlığını gizlemeyen Spencer Abraham gibi bir ismin atanması, Kafkasya''dan Afganistan''a kadar enerji politikalarında yaşanacak değişikliklerin sadece Türkiye''nin enerji politikasını değil, bölgenin siyasi yapısında da ciddi bir dalgalanmaya yol açacağının göstergesi.
Soğuk Savaş''tan sonra yeniden başlayan "Büyük Oyun"un ikinci perdesi Bush yönetimiyle start aldı. Kabinedeki kilit isimlerin belirlenmesinden sonra yeni yönetimin verdiği mesajların hemen hepsinde belirgin bir ihtiras ve saldırgan tutum kendini hissettiriyor. Daha birkaç gün önce yeni Savunma Bakanı Donald Rumsfeld''in Rusya, Çin ve Avrupa''nın şiddetle karşı çıktığı Füze Savunma Projesi''ni hayata geçirerek Yıldız Savaşları Projesi''ni yeniden başlatacaklarını ve Anti-Balistik Füze Anlaşması''nı feshedeceklerini, bunun için Rusya''nın öfkesini dikkate almayacaklarını söylediği oldukça sert ve bir o kadar da riskli açıklaması, yeni yönetim döneminde özellikle Asya''nın hiç de huzur bulmayacağının kanıtı.
Türkiye''nin hezimeti ve Mavi Akım
Clinton yönetiminin Orta Asya politikasının Rusya ve Çin karşısında hezimete uğradığı ve NATO''nun bölgeye yönelik genişleme çalışmalarının eski heyecanını kaybettiği ABD diplomasi çevrelerinde de kabul ediliyor hatta tam anlamyla iflas olarak niteleniyor.
ABD ile beraber Türkiye''nin politikaları da aynı iflası yaşadı. Rusya ve Çin''in bölge ülkeleriyle enerjiden iç güvenliğe kadar birçok alanda yaptığı anlaşmalar ve bu ülkelerin ABD''den duydukları hayal kırıklığı Türkiye''yi de hezimete sürükledi. Türkmenistan, Kazakistan, İran ve Azeri doğal gazı dururken, bugünlerde sürdürülen "enerji operasyonları" ile adından tekrar söz ettiren Mavi Akım Projesi''yle kendini Rusya''ya bağımlı hale getiren Ankara''nın, elinde kala kala petrol şirketlerinin hiç de şans tanımadığı, sadece Clinton yönetiminin baskılarıyla bugüne kadar gelen Bakü-Ceyhan kaldı. O da, Bush yönetiminin verdiği sinyallere bakılırsa, şansını kaybetmek üzere.
Türkiye kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan Mavi Akım Projesi, Türkiye ile Orta Asya ülkeleri ve enerji kaynakları arasına Rusya''yı öyle bir yerleştirdi ki, Ankara''nın Moskova''nın referansı olmadan bölgeye ulaşması imkansız artık. Bazı çevrelerin ısrarlı hayata geçirmeye çalıştığı Mavi Akım, Türkiye''nin Orta Asya politikalarına vurulan en büyük darbelerden biri. Enerji alanında birçok alternatif varken Mavi Akım''la Türkiye''nin Rusya''ya mahkum edilmesinin arkasındaki sır perdesi kamuoyuna açıklanmalı. Türkiye''nin enerji ihtiyaçlarına atıfta bulunan gerekçelere kimse inanmıyor.
Dört aktörün ganimet savaşı
Afganistan''da Taliban hakimiyetini tesis eden ABD şimdi Taliban''a ambargo uyguluyor ve Afganistan''a askeri müdahaleyi tartışıyor. Boru hatlarını Afganistan ve Pakistan üzerinden Hint Okyanusu''na indirme politikaları terkedilince Taliban gözden çıkarılmıştı. Taliban''ın kaderi enerji politikalarının seyrine göre değişecek. Kazakistan''dan Çin''e uzanan boru hattı gibi, Afanistan güzergahı da tekrar hayata geçirilirse Afganistan ambargosu da kalkacak, Taliban imajı da sempatik hale getirilecek.
Clinton döneminde Rusya''nın inisiyatifine terkedilen ancak Moskova korkusuyla Çin''e teslim olan Türk cumhuriyetlerinin ABD''ye duyduğu güvensizlik ortadan kaldırılırsa, ABD ile Çin ve Rusya arasındaki hegemonya savaşı şiddetini artıracaktır. Sinyallere bakılırsa, Bush yönetimi ile Almanya kılavuzluğunda Avrupa''ya yaklaşan Rusya''ya ve Orta Asya''yı aşıp Türkiye ve İran üzerinden Ortadoğu''ya kadar etki alanını genişleten Çin arasında sert rüzgarlar esecek.
Türkiye, Rusya, Afganistan, Pakistan ve İran''ın bölgedeki etkisi, Türk cumhuriyetlerinin geleceği, siyasi yapıları, bu ülkelerdeki muhalefetin kaderi üç ülke arasındaki hegemonya savaşına göre şekillenecek. Rusya ile bölgeye uzanan Avrupa ise dördüncü bir güç olarak denklemdeki yerini hızla alıyor.
Kafkaslar, Orta Asya ve Hazar petrolleri üzerinde oynanan oyunun birinci perdesi bitti, ikinci perde başladı. ABD''nin karşı konulmaz manevralarıyla başlayan ilk perdenin sonunda Washington hayal kırıklığına uğradı. İkinci perdede dört oyuncu arasında yaşanacak acımasız savaş, en kalıcı etkisini bu güçlerin etrafındaki ülkeler üzerinde bırakacak. İslam coğrafyasının kaynakları üzerindeki bu ganimet savaşına bizler yine sadece şahitlik edeceğiz.
.Fransa bunu neden yaptı?
00:0022/01/2001, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD Temsilciler Meclisi Genel Kurulu''na kadar çıkan, Avrupa Parlamentosu, Almanya ve İtalya başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinin ulusal meclisinde tartışılan "Ermeni Soykırımı Tasarısı" Fransız Ulusal Meclisi''nde kabul edildi ve sırada bekleyen Avrupa''nın diğer parlamentolarının önünü açtı. Önümüzdeki günlerde hem ABD yönetiminin hem de Avrupa ülkelerinin teker teker bu tasarıyı yasalaştırmaları pek muhtemel. "Soykırım" kavramının unsurlarının henüz netleşmemesi gerçeğini ve Ermeni iddialarının bu unsurları ne ölçüde barındırdığını, Avrupa parlamentolarında yasalaşan iddiaların Türkiye üzerinde ne tür hukuki sonuçlar doğuracağını, bugün yaptırım gücü bulunmayan bu kararların yarın Anadolu insanının gündeminde nasıl yer edineceğini, Ankara''nın yıllardır hemen her platformda önüne çıkan ve bu sonuçları doğuracağı önceden belli olan iddialara karşı neden etkisiz kaldığını ve Osmanlı mirasının reddi üzerine kurulan Cumhuriyet Türkiye''sinin "Modern Türkiye''yi suçlamıyoruz" telkinlerine rağmen bu olayda neden Osmanlı üzerine toz kondurmadığını bir tarafa bırakalım.
Avrupa Birliği''ne aday olan Türkiye''nin birliğe girmeden önce "ehlileştirilmesi", sivri uçlarının törpülenmesi, bölgesel güç olma yolundaki bir ülkenin "ulusal gururunun kırılması", birlik içinde hazmının kolaylaştırılması için mümkün olduğunca budanması, tabiri caizse "hırpalanıp yumuşatılması" düşüncesini de şimdilik geçelim.
Hamasi söylemlerin, "Fransa''ya ambargo" sloganlarının, "Fransa ASALA''ya teslim oldu", "Fransa Ermeniler''in oyununa geldi", "Fransa zaten öteden beri Ermeniler''in ve Ermeni terörünün en büyük destekçisiydi" türü avuntularla gelişmeyi sadece Fransa-Ermeni yakınlığına bağlamak ne Fransa''ya bir zarar verebilir ne de bizim Fransa''nın bu davranışının altındaki sebebi anlamamıza yardımcı olur.
Fransa''nın bu tavrını Fransız-Ermeni dostluğuna bağlayabilirsiniz. Türkiye''nin tam üyelikten önce hazmının kolaylaştırılması için terbiye edilmesi düşüncesine dayandırabilirsiniz. NATO (ABD)-AGSK (Avrupa) çekişmesine, Avrupa Gücü karar mekanizmasında yer verilmeyen Türkiye''nin NATO''da bu girişimi "sabote" etmesine cevap olarak da görebilirsiniz. Bunların hepsi doğru ancak asıl sebep bunlar değil...
Fransa''nın "aktör olma" stratejisi
Afrika''da, Cezayir''de kanlı bir tarih bırakan, kendi aydınları bile bu bölgelerde uygulanan katliamların bir soykırım olup olmadığının tartışılmasını isteyen Fransa''nın bu kararının arkasında yatan sebep bambaşka...
Bunu anlamak için özellikle son 10 yıllık Fransız dış politikasının seyrini yakından izlemek, ABD dış politikasıyla Fransa dış politikasını karşılaştırmak, aradaki görünmez rekabeti iyi tahlil etmek, Fransa''nın 21. yüzyıla yönelik önceliklerini kestirmeye çalışmak gerekir.
Paris, Soğuk Savaş''ın bittiği, Sovyetler''in çöktüğü, iki kutuplu dünya dengesinin ortadan kalktığı, ABD''nin küresel hegemonyasının pekiştirilmeye ve yeni dünya sisteminin kavramsallaştırılmaya çalışıldığı 10 yıl boyunca Avrupa''daki ABD varlığına, Afrika, Ortadoğu, Akdeniz, Orta Asya ve Kafkaslar''daki ABD hegemonyasına muhalefetin öncü ülkesi haline geldi. Rusya''nın, Çin''in, Avrupa Birliği''nin, Fransa ve Almanya''nın öncü güçlerden olduğu, Türkiye ve Hindistan''ın da potansiyel aday görüldüğü bu cephenin en hareketli savunucusu ve bir anlamda yeni oluşumun ideolojisini oluşturan ülkedir Fransa.
Amerika''nın küresel hegemonyasını hiçbir zaman içine sindiremeyen Paris, özellikle son yıllarda, küresel aktör rolüne soyundu ve hemen bütün uluslararası soruna/konuya müdahale ediyor.
İnsan hakları emperyalizmi
Bosna ve Kosova savaşından Çeçenistan''a, İran ve Irak''a yönelik ambargonun kaldırılmasından İsrail-Filistin sorununa, uluslararası kurumlardaki yetki paylaşımından Amerikan kültürüne savaş açmaya kadar Fransa''yı hemen her konuda ABD''ye karşı yalın kılıç savaşırken görüyoruz. NATO''nun yayılmasını engellemek için kurulması planlanan Avrupa Gücü''nün de öncü ülkesi Fransa.
Küresel aktör olma yolunda böylesine bir savaşa girmiş bir ülke "Büyük devlet" olarak emperyal vizyonunu sadece askeri ve teknik alanlarda değil, kültürel ve insani alanlara da yaymak zorunda hissediyor kendini.
İnsani değerlerin savunulmasının ve insan hakları ihlallerine yönelik müdahalelerin stratejik çıkarlarla iç içe geçtiği, insani amaçlardan ziyade bir emperyal baskı ve şantaj aracı haline getirildiği, demokrasi-insan hakları-birey özgürlüğü gibi masum kavramların ''kirletilerek'' bir sömürü silahına dönüştürüldüğü yeni dönemde Fransa 21. yüzyılın en etkin silahını güce tahvil etme peşinde. Madem ABD bu mekanizmayla küresel hegemonyasını ayakta tutuyor, bu silahı Fransa neden kullanmasın?
Hedef ülkelerin azınlıklar, insan hakları ihlalleri, kültürel değerler gibi gerekçelerle hırpalandığı bir döneme girdik. Yakında Amerika ve Fransa''nın yanında "Büyük devlet" çizgisini geçen başka ülkeler de bu kervana katılacak. Son 10 yılı heba eden ve "ısrarla küçük kalmak isteyen" biz daha çok hırpalanacağız. Yeni döneme en avantajlı giren ülke olan Türkiye, "çizginin ötesine çekecek" ve bu tür yaptırımları bertaraf edecek güce ulaşması için hayati önem arzeden Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu gibi stratejik çıkar alanlarını kendi elleriyle terkedince böylesine savunmasız kaldı işte...
.Avrupa"nın Orta Asya macerası
00:0029/01/2001, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev, Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac''ın Cuma günü Paris''te yaptıkları üçlü görüşmenin, Fransa''nın Ermeni soykırım iddialarını kabul etmesinden hemen sonra yapılması bir rastlantı değil. Ermenistan ve Azerbaycan''ın Avrupa Konseyi''ne kabul edilmesinin de aynı zamana denk gelmesi, Fransa''ya dolayısıyla Avrupa''ya Kafkaslar''da önemli bir mevzi kazandırdı. Azeri-Ermeni sorununun Avrupa''nın eliyle çözülmesi ise AB''yi, Kafkaslar''a daha da yerleştirecektir.
Bakü ve Erivan''ın Avrupa Konseyi''ne dahil edilmesiyle AB''nin sınırları Kafkaslar''a kadar genişletildi.
Böylece Fransa''nın Almanya ve AB''yi arkasına alarak Amerikan hegemonyasına karşı başlattığı savaşın yeni cephesi Kafkaslar''da açıldı.
Bu çok önemli gelişmeyi sadece Bakü-Erivan sorununu çözmek gibi dar bir açıdan yorumlamak, Kafkaslar''da, Hazar enerji kaynakları üzerinde ve Orta Asya''da yeniden belirlenmeye çalışılan güçler dengesini sağlıklı olarak anlamamıza engel olacaktır.
Rusya-İran ile Amerika-Türkiye arasında zaten varolan etkinlik savaşına üçüncü bir güç olarak giren Avrupa, yarışı sadece Kafkaslar''la sınırlamıyor, Hazar''dan Orta Asya''ya kadar genişletmeyi planlıyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Almanya ve Fransa''nın Orta Asya''daki sorunlarla daha yakından ilgilenmesi beklenebilir. Bu sadece enerji pazarlıklarında değil, Türk cumhuriyetlerindeki insan hakları ve demokratikleşme gibi konuları da içerecektir. Zira, insani değerlerin savunulmasıyla kamufle edilen stratejik yayılma planları günümüzün en etkin baskı unsuru ne de olsa.
Bir önceki yazıda Fransa''nın Ermeni soykırımı iddialarını Meclis''te yasalaştırmasının gerçek sebebinin tarihi Ermeni-Fransız yakınlığından ziyade, Paris''in ABD''nin tek kutuplu dünya sistemine karşı başlattığı savaşın bir uzantısı olduğunu dile getirmiş, insan hakları ve demokrasi gibi insani değerlerin uluslararası güce tahvil edilen bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü, ABD tarafından çok iyi kullanılan bu yöntemin yeni global aktör olma hevesindeki Fransa tarafından da kullanılmaya çalışıldığını belirtmiştim. Fransa bu uygulamasıyla Ermeni iddialarını Temsilciler Meclisi''nden geri çeviren ABD''ye bir ''gol'' daha atarak ABD''nin yapamadığını yapıp tasarıyı meclisten geçirdi ve Ermenistan üzerinde zaten var olan etkisini pekiştirdi.
Denklem yeniden kuruluyor
Sovyetler''in çöküşünden sonra Kafkaslar ve Orta Asya''da başlatılan sömürge rekabetinde Avrupa istediği yeri kapamadı. Tartışmasız bir üstünlükle bölgeye giren ABD, Clinton yönetiminin Rusya politikası yüzünden büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Beklenenin aksine Çin sürpriz bir çıkış yaptı, Rusya da yüzünü tekrar Orta Asya''ya çevirdi. Avrupa (Almanya ve Fransa) ise İran''la yakınlaşıp ABD ambargosunu delmenin ötesinde ciddi bir varlık gösteremedi.
Şimdi Hazar enerji savaşlarında yeni bir perde açılıyor ve denklem yeniden kuruluyor. Yeni George Bush yönetiminin hem Rusya''ya karşı hem de Hazar çevresi enerji kaynaklarına yönelik ABD politikasında ciddi değişikliklere gitmesi planlanıyor. Yani 10 yıllık Kafkaslar ve Orta Asya rekabetinde politikalar, ittifaklar ve ortaklıklar yeniden belirleniyor. Önceki dönemde bölgede pek varlık gösteremeyen Avrupa ise yeni döneme en hazırlıklı giren güç durumunda.
AB-Rusya ve Fransa-Rusya zirvesi, Almanya ile Rusya arasında enerji hatları ve bir çok alanda stratejik projelerin hayata geçirilmesi gibi özellikle Devlet Başkanı Vladimir Putin döneminde artan Avrupa-Rusya yakınlaşması ile Asya''ya açılan Almanya''dan sonra, Fransa''nın da Kafkaslar''daki atağa geçmesi yeni dönemde bölgede daha şiddetli bir rekabetin yaşanacağına işaret ediyor.
Aliyev ile Koçaryan Ankara''da görüşmeliydi
AB-Rusya ve İran arasındaki dayanışmaya karşı son dönemi kayıplarla geçiren ABD-Türkiye ne tür bir yöntemle cevap verecek? Hem ABD hem de Türkiye, Türk cumhuriyetlerini memnun edemedi. Ne Azeri-Ermeni sorununa çözüm bulabildi, ne enerji hatları üzerindeki projelerini hayata geçirebildi. Bakü-Ceyhan''ın geleceği hâlâ tartışmalı. ABD, Afganistan ve Pakistan üzerinden geçirmeyi planladığı boru hattını bile eline yüzüne bulaştırdı ve bir zamanlar bu proje için iktidara geçirdiği Taliban''ı bugün düşman ilan etti.
Buna karşı Kazakistan''dan Çin''e boru hattı yapımı çoktan başladı. Bölge ülkeleriyle bir dizi projeye imza atan İran, Türkmenistan''la demiryolu bağlantısı kurdu. Üstelik Hazar petrollerinin İran üzerinden Körfez''e indirilmesi projesininin önü açılıyor.
Almanya ve Rusya Avrupa''nın enerji ihtiyacını karşılayacak dev projeleri hayata geçiriyor.
Mavi Akım''la Bakü-Ceyhan arasında sıkışıp kalan Türkiye''nin Çeçenistan''la başlayan gerilemesi devam ediyor. Orta Asya ülkeleri artık Türkiye''yi ciddiye almıyor. Sadece, Özbekistan gibi, sıkıştığı zaman askeri ve güvenlik alanında yardımlarına başvuruluyor.
Aliyev''le Koçaryan Paris''te değil Ankara''da buluşmalıydılar. Kayıplar devam edecek...
.Endonezya"dan alınacak dersler
00:005/02/2001, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
21. yüzyılın ilk günlerinde etnik ve dini sorunlardaki artış, bu sorunların gittikçe bölgesel düzeyde krizlere dönüşmesi, etnik ve dini farklılıkların belli büyük güçler tarafından hedef ülkeleri yıpratacak/sarsacak bir silah olarak kullanılması ve bununu belli bazı ülkeler üzerinde yoğunlaşması düşündürücü.
Bugünlerde Ermeni soykırımı tasarılarıyla köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Türkiye, Avrupa''da kendisine yönelen bu dalgayı savuşturmaya çalışırken İslam dünyasının bir başka ülkesi parçalanmanın eşiğine geldi. Türkiye''ye oldukça uzak bir coğrafyada bulunan ancak gerek kuruluş dönemi şartları gerekse modernleşme tarihi açısından Türkiye''ye çok fazla benzeyen, içinde bulunduğu süreç açısından ise yakından izlenmesi gereken Endonezya''da ilk demokratik seçimlerden sonra biraz sakinleşen hava yeniden sertleşiyor.
Uzun süren bir sömürge döneminden sonra bölgesel düzeyde kurulmaya çalışılan İslami yönetimlerin tasfiyesi üzerine oluşturulan Endonezya devleti, yüzlerce etnik yapıdan oluşuyor. Bağımsızlıktan sonra Sukarno ve Suharto diktatörlükleri altından bugünlere gelen Endonezya, Soğuk Savaş sonrası dünya sisteminin tasfiyesini öngördüğü belli başlı ülkelerden biri.
Hedef "yeniden bağımsızlık ruhu" mu?
Sovyetler ve Çin komünizmine karşı, tıpkı Türkiye gibi, yıllarca Batı tarafından desteklenen, onca etnik ve dini anlaşmazlıklara rağmen bütünlüğü korunan, Vietnam savaşı döneminde Güneydoğu Asya''nın güven verici ülkesi olan Endonezya, son yıllarda uğursuz planların hedefi haline geldi. Suharto''nun devrilmesinden sonra yapılan demokratik seçim sonrası bir ulusal uzlaşmayla Devlet Başkanlığı''na getirilen Abdurrahman Vahid, Endonezya için en kolay suçlama yolu olan yolsuzluk ithamlarıyla parlamento ile karşı karşıya getirildi. Hedef Vahid değil, onu iktidara getiren ulusal uzlaşma ruhunun parçalanması. Zira, Vahid''i iktidara getiren Endonezya''nın ''Halk Partisi'' konumundaki Golkar ve liderliğini eski diktatör Sukarno''nun kızı Megavati Sukarnoputri''nin yaptığı Demokratik Mücadele Partisi Vahid''e cephe aldı.
Vahid''in bir özelliği de ilk kez Müslüman bir liderin Endonezya gibi bir ülkenin devlet başkanlığına getirilmiş olmasıdır. Yıllarca İslami taleplere göz açtırılmayan ülkede parçalanma korkusu o kadar büyüdü ki, dünyanın en eksi ve en büyük İslami örgütlenmelerinden ikisi olan Muhammediye ve Nahdat-ul Ulema iktidara ortak edildi. Bu, Endonezya için yepyeni bir tecrübeydi ve ülkede dalga dalga yayılan "yeniden bağımsızlık ruhu"nun motor gücünü Müslümanlar oluşturmaya başladı. Bütün dünyada İslami hareketlerin, siyasal İslami yapıların güç kaybettiği bir dönemde Endonezya toplumumun İslami hareketlerin peşine takılmaları bazı güçleri korkutacak nitelikte oldu.
Dolayısıyla çok geçmeden ulusal uzlaşma ruhu üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı. Doğu Timor sarsıntısıyla kendine gelmeye başlayan Endonezya, yeni şok dalgasını da atlatabilecek mi?
Zengin kaynaklar iştah kabartıyor
210 milyon nüfusuyla, zengin kaynaklarıyla, güçlü ordusuyla, jeopolitik konumuyla ve teknolojik üstünlüğü ile bu güçlü ülkenin, yeni yüzyıla en ağır bedeli ödeyecek ülkelerden biri girmesi sadece iç sorunlarıyla açıklanamaz.
Doğu Timor''da yaşananlar bu ülkenin Pasifik''teki Batı çıkarları için tehlikeli görüldüğünün bir işareti.
Hristiyanlar''ın yoğunlukta olduğu Doğu Timor Endonezya''dan alınıp Avustralya''nın denetimine verildi ve Avustralya bölgesel bir güç olarak Endonezya''nın yerini almaya başladı. Suharto''nun uzun yıllar süren dikta yönetiminin bitmesinden hemen sonra yaşanan bu olay, Endonezya''nın diğer sorunlu bölgelerini de hareketlendirdi.
Etnik ve dini çatışmaların özellikle zengin kaynakların bulunduğu bölgelerde yaşanması da bir raslantı değil. Doğu Timor gibi, Batı Timor, Doğu-Batı ve Güney Kalimantan, Orta ve Güney Sulevasi, Güney ve Kuzey Sumatra, Doğu Cava, İriyan Jaya (Papua) ve Baharat Adaları hem zengin kaynakları hem de stratejik önemleri bakımından çok önemli bölgeler. Bazıları zengin petrol yataklarına sahip, bazıları dünyanın en önemli kauçuk merkezi, bazıları yağmur ormanlarıyla kaplı, bazıları ise Pasifik''le Hint Okyanusunu birbirine bağlayan su yollarını kontrol ediyor. Bu bölgelerin hemen hepsinde etnik ve dini çatışmalar yaşanıyor ve bunlar doğrudan dışarıdan yönlendiriliyor.
Ders alınacak süreç
Endonezya''da başlayan "yeniden İslamlaşma ruhu", Açe''de bağımsızlık özleminin İslamla yoğrulması, Malezya''da İslam Partisi''nin son seçimlerde gücünü ciddi oranda artırması ve Mindanao''da yeniden şiddetlenen bağımsızlık savaşının İslami karakterli olması bölgesel hatta, uluslararası bir sorun olarak algılanıyor. Endonezya''daki etnik ve dini çatışmaların başta Malezya olmak üzere bütün güneydoğu Asya''yı sarsmasından endişe ediliyor.
Endonezya tecrübesi gerek bu ülkenin İslam dünyasındaki özel konumu, gerek bölgesel ve uluslararası etkileri, gerek dünyanın geri kalan bölgelerinde İslami hareketlerin güç kaybettiği bir dönemde yepyeni bir İslami dalga yakalaması açısından yakından izlememiz gereken bir süreç.
.Amerika Bağdat"ı neden bombaladı?
00:0019/02/2001, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD ve İngiltere''nin Irak''a karşı kapsamlı saldırıya girişmelerinin Bağdat yönetiminin eylemlerinden kaynaklanan hiç bir inandırıcı gerekçesi yok. Hukuki ve insani gerekçesi de yok. İki ülke saldırıyı en yakın müttefiklerine bilgi verme ihtiyacı bile hissetmeden gerçekleştirdi.
Saldırının inandırıcı gerekçesi olmayınca da dünya doğal olarak değişik ihtimalleri tartışmaya başladı. Ortak kanaat, mesajın sadece Saddam''a değil, son zamanlarda AB''yi ABD karşıtı bir çizgiye çekmeye çalışan, Irak ambargosunun delinmesine öncülük eden, ambargoyu fiilen işlevsiz hale getiren Fransa''ya ve Paris''le birlikte Kafkaslar''da yeni bir güç dengesi oluşturmaya çalışan Rusya''ya olduğu şeklinde. Saldırının bu iki ülkeden, AB''den hatta Türkiye''den gizlenmiş olması da bu ihtimali güçlendiriyor. Zira Türkiye de tıpkı Rusya ve AB ülkeleri gibi Bağdat''la ilişkileri yeniden kurmaya çalışıyor.
AB-Rusya''nın etkinlik savaşı
Gerek Fransa gerekse Almanya, Rusya ile hem AB''nin geleceği konusunda hem de Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu''da ekonomik ve siyasi anlamda çok derin ve uzun vadeli projeler üzerinde çalışıyorlar. Bu ülkeler ayrıca İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerle de hızla yakınlaşıyorlar. İran, Rusya ve Suriye''nin gerek Körfez ülkeleri ve gerekse diğer Ortadoğu ülkeleri ile dikkat çekici yakınlaşmalarını da göz önüne alırsak, yeni oluşumun Avrupa''dan Rusya''ya, Orta Asya''ya ve oradan da Ortadoğu''ya kadar ciddi bir etkinlik alanı oluşturmaya çalıştığını görürüz.
Avrupa ve Orta Asya''da oluşturulmaya çalışılan bu yapılanmaya karşı ilk tepkisini en güçlü olduğu Ortadoğu''dan veren ABD''nin, önümüzdeki dönemde, Avrupa Gücü konusunda tavrını serleştireceğini, NATO''nun genişlemesi projesini tekrar canlandıracağını, Hazar enerji kaynakları, Kafkaslar ve Orta Asya''da gerileyen ABD varlığını yeniden tesis etmeye çalışacağını, bütün bunları yaparken de daha çatışmacı bir çizgi takip edeceğini söyleyebiliriz.
H3>''Enerji merkezi Hazar değil, Ortadoğu''<
Saldırının başka bir mesajı daha var: Hazar enerji kaynakları dünya pazarlarına açıldıktan sonra Ortadoğu üzerindeki yoğunluk biraz Kafkaslar ve Orta Asya''ya yöneldi. Yeni yönetim ilgiyi tekrar Ortadoğu üzerinde toplamaya çalışıyor.
Carnegie Endowmen, CATO Institute veya Stratejik ve Uluslararası İlişkiler Merkezi gibi bir çok düşünce kuruluşunun son günlerde yayınladığı raporlar özellikle dikkat çekici. Genelde Bakü-Ceyhan''a alternatifler göstermesi nedeniyle Türkiye''de iyi karşılanmayan bu raporlarda bir konunun altı ısrarla çiziliyor. Bu da şu: Hazar enerji kaynakları her ne kadar paylaşılamayacak kadar değerli olsa da, tahmin edildiği gibi, hiç bir zaman Ortadoğu petrollerinin yerini alamayacak. Ortadoğu 2040 yılına kadar dünya enerji ihtiyacının karşılamaya devam edecek. Dolayısıyla bu bölge üzerindeki kontrol kesinlikle gevşetilmemeli. Bağdat''a yönelik saldırı Ortadoğu''nun merkezi önemine tekrar vurgu yaptı ve yeni ABD yönetiminin enerji savaşına Ortadoğu merkezli baktığını da ortaya koydu.
Sırada neler var?
George Bush liderliğindeki yeni ABD yönetiminin hem Ortadoğu''da hem de Kafkaslar''da Clinton döneminde uygulanan politikalarda ciddi değişikliklere gitmesi zaten bekleniyordu. Bush''un, en yakın yardımcılarını seçerken Ortadoğu, Rusya ve enerji konularında tecrübe sahibi kişileri tercih etmesi, bu bölgelerde hareketli gelişmelerin olacağı yönünde genel bir beklenti oluşturdu.
Yeni ekibin dış politika konusundaki bütün açıklamaları Irak, Ortadoğu petrolleri, Hazar enerji kaynakları, Rusya''nın geleceği, Orta Asya ve Kafkaslar''daki otorite boşluğu ve nükleer füze kalkanı gibi konular etrafından odaklandı.
Dış politika çevreleri daha göreve gelmeden Bush ve ekibinin dış politika önceliklerini şöyle sıralamışlardı:
1- İsrail-Filistin barış sürecinde ABD doğrudan anlaşma dayatmayacak.
2- Irak''ta yarım bırakılan şey bitirilecek. Yani Irak''a yönelik baskılar artacak, Kuzey Irak daha da hareketlenecek.
3- Rusya''ya yönelik politika gözden geçirilecek. Clinton''un Rusya politikası tam anlamıyla iflas etmiş durumda. Bu ülkenin geleceğini kurtarma kaygısı ve kayıtsız şartsız mali destek rafa kaldırılacak.
4- Hazar enerji kaynakları üzerindeki yarış sertleşecek.
5- İran''a uygulanan ambargo kaldırılacak, Orta Asya ve Kafkaslar''da İran ile işbirliği imkanları aranacak.
6- Bu da Hazar petrollerinde İran alternatifinin şansını artıracak. Yani Bakü-Ceyhan ve Türkiye''nin bölgesel politikaları darbe alabilecek.
7- İnsan hakları öncelikle konu olmayacak. Askeri operasyonlar için insan hakları gerekçesi aranmayacak.
ABD Irak''a saldırarak bir taşla çok sayıda kuş avladı. Bundan sonra Irak merkezli kriz daha da tırmandırılacak. Devlerin küresel hegemonya ve kaynak savaşlarında Saddam günah keçisi olarak daha çok kullanılacak. Sadece Saddam mı? Yakında yeni günah keçileri çıkarılacak ortaya. Enerji savaşından denklem yeniden belirlenecek. Bu yapılırken ABD ile Fransa ve Almanya gibi AB ülkeleri, Rusya ve Çin arasında sert rüzgarlar esecek. Türkiye ve İran''ın bölgesel rolü bile yeniden tanımlanabilir..
.Buda heykelleri ve Taliban"ın hesabı
00:0011/03/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Taliban''ın Afganistan''daki antik Buda heykellerini yıkacağını açıklaması hem uluslararası kamuoyunda hem de İslam dünyasında "şok" etkisi yaptı.
Başta BM olmak üzere, bütün uluslararası kurumlar Taliban''ı bu fikrinden vazgeçirmek için seferber oldu. Batılı ülkelerin yanı sıra, Mısır gibi, Müslüman ülkeler de Taliban''ı ikna edebilmek amacıyla Kabil''e temsilciler gönderiyor. Taliban ise, "hiç bir gücün kendisini bu kararından geri çeviremeyeceğini" belirterek, heykellerin yıkılmaya başladığını hatta yok edildiğini açıkladı.
Kimse, bazıları bin beş yüz yıllık olan, antik eserlerin gerçekten yok edilip edilmediğini bilmiyor. Zira, Taliban''ın Buda heykellerini tahrip ettiğine dair hiç bir görüntü yayınlanmadı. Dün Hürriyet gazetesinde yayınlanan "kafası parçalanmış Buda heykeli resmi" yeni değil. Eski bir resim ve heykelin üzerindeki tahribat, Rusya ile savaş sırasında meydana gelmiş...
Ancak uluslararası "meşruiyet krizinde" olan Taliban, bu çıkışıyla kendini uluslararası gündemin en üst sırasına yerleştirdi. Şimdilik ortaya çıkan en net sonuç bu...
Mantık ve zamanlama
Bu eylemin "mantığı" ve "zamanlaması", "İslam''ın heykellere ilişkin yaklaşımı" İslam dünyasında yeni bir tartışma başlattı. Müslüman alimler, dünyanın ortak kültürel mirası olan heykellerin yıkılmaması için Taliban''ı kararından vazgeçmeye çağırdı. Yusuf el Kardavi, "Taliban fakirlikle, hastalıklarla, işsizlikle, iç savaşı sona erdirmekle savaşsın, heykellerle değil" derken, Batı''yı, "dünyanın diğer bölgelerinde ağır zulümler altında inleyen topluluklara heykeller kadar değer vermemekle" suçladı.
Başta el Ezher uleması olmak üzere, Mısır''lı alimlerin herkesten daha fazla öfkeli olmalarının sebebi, bu mantığın Mısır piramitleri açısından bir tehdit içermesi olabilir mi, bilmiyoruz. Taliban "putların" yıkılması için Müslümanlar''dan destek isterken, İslam dünyası, bütün kurumlarıyla, bu hareketi kınadı. Olayın tarihi ve İslami boyutu veya Taliban''ın İslam anlayışı daha çok tartışılacak.
Dini değil, siyasi amaçlı
Ben bu çıkışın arkasında, dini değil, siyasi gerekçelerin olduğuna inananlardanım.
Ciddi bir "meşruiyet" krizi yaşayan Taliban, bulduğu her fırsatı kendini kabul ettirmek için kullanıyor. Uluslararası sistemin "yok edilmesi gerekenler" listesinin en üst sırasında yer alan Taliban''ın, Hindistan''dan Çin''e ve Orta Asya''ya kadar bütün bölgeyi tehdit ettiğine inanılıyor. Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan''da yaşananlardan sonra silahlı İslami hareketler her geçen gün bölge ülkeleri için daha büyük bir tehdit olmaya başladı.
Orta Asya''ya ilişkin hiç bir politika Taliban''ı hesaba katmadan uygulanamaz oldu. Bundan hareketle, ABD, Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan Taliban''ın devirmek için ortak hareket etmeye başladılar. Ancak tehdidi en yakından hisseden Rusya, Çin ve Hindistan Afganistan''a yönelik "yıkıcı" çalışmalarını açık açık yürütmeye başladılar. Rusya''nın Orta Asya, Çin''in Doğu Türkistan, Hindistan''ın Keşmir ve Müslüman nüfusu Taliban''ın elindeki en ciddi kozları oluşturuyor. Rusya ve Hindistan temsilcileri Yeni Delhi''de "Taliban''ı nasıl devireceklerini" dünyanın gözü önünde tartıştılar. Büyük güçlerle çevrili Afganistan ise bu politikalara silahla değil, Buda heykellerinin yıkılması gibi, "hassas yöntemlerle" cevap veriyor.
"Mekke ve Medine''yi yakarız"
Karara karşı Hindular, Yeni Delhi sokaklarında Kur''an-ı Kerim nüshalarını yaktılar. "Mekke ve Medine''yi yıkacağız" sloganları attılar ve Babür Mescidi''ni yıktıkları gibi, Hindistan''daki bazı camileri yıkacaklarını açıkladılar. Bu gelişme, yeni Bir "Hindu-Müslüman çatışması"nın habercisi. Daha önce binlerce Müslüman''ın hayatını kaybettiği bu iç çatışmalar Hindistan''ı kalbinden vuruyor. İşte "Taliban misillemesi..." Her ne kadar etkili olsa da oldukça tehlikeli sonuçlar verecek bir plan...
Ambargonun kaldırılmasını ve uluslararası tanınmayı isteyen Taliban, heykel krizi ile bir taraftan şiddetli öfkeye maruz kalırken diğer taraftan tanınmak için uluslararası sistemi zorluyor, adeta "şok dalgası" uyguluyor. Bu politika şimdiye kadar resmiyette olumsuz sonuçlar verdi. Ancak fili durumda Taliban''ın kazançlı çıktığını söyleyebiliriz. Zira her geçen gün gücünü daha da artırdı, Afganistan''ta "alternatifsiz" hale geldi, bölgesel konularda "kilit rol" oynamaya başladı. Son krizin sonuçları henüz ortaya çıkmadı ancak Hindistan''daki iç çatışma riski Taliban''a sert tepki gösterilmesine engel olabilir. Zaten ambargo altındaki bir yönetimin kaybedeceği fazla bir şey de yok.
Taliban Dışişleri Bakanı Vekil Ahmed Mütevekkil, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile Pakistan''da bir araya gelerek, Buda heykelleri dahil, Afganistan''la ilgili bir çok konuyu görüşme fırsatı yakalayacak. Bu, Taliban için ciddi bir kazanım...
Mütevekkil, "BM haksızlığını, yaptırımları ve Afgan halkının kötü durumunu Annan ile görüşeceğim. Heykeller de gündeme gelecek ve dünya ile karşı karşıya gelmenin amaçlanmadığını ileteceğim" dedi.
.Çeçenler neyi hatırlattı?
00:0017/03/2001, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İstanbul-Medine hattındaki uçak kaçırma olayı maalesef kanlı bitti. Kan dökülmeden de sona erdirilebilirdi. Sonuç çok kötü olsa da, İstanbul-Moskova seferini yapan Rus uçağını kaçıran Çeçenler''in öne sürdüğü üç istek dikkatleri yeniden Çeçenistan''a çekmeye yetti: Çeçenistan''daki sivil katliamların, insani trajedinin ve Rus vahşetinin görüntülerini içeren bir video kaseti dünyaya göstermek, savaşı sona erdirecek müzakerelerin başlatılması ve Ruslar''ın Çeçenistan''dan çekilmesi...
Çeçenistan''da insani değerleri yerle bir eden savaş uzunca bir süredir dünya kamuoyunun dikkatlerinden uzaklaştı/rıldı. Son günlerde ortaya çıkarılan ve içinde yüzlerce ceset bulunan toplu mezarlar bile dikkatleri bölgeye toplayamadı.
Mezarlardan çıkarılan kadınlar, çocuklar, gençler... Elleri bağlanarak kurşuna dizilen masum insanlar, yaşlılar, gençler, kadınlar...
Hatta bir yaşındaki bebekler...
Kaçırılarak ailelerinden fidye istenen, verilemeyince de öldürülen çocuklar... Yerle bir edilen Çeçen köy, kasaba ve kentleri...Mülteci kamplarında açlık ve sefaletle iç içe yaşayan yüz binlerce kişi... Ölüm çukurlarındaki Çeçen çocuklar... Kaybolan veya cesetleri bulunan insanlar... En yalın insani değerlere bile itibar etmeyen Rus ordusu... Ve direnen insanların dünyası...Bütün bunlar dünyanın dikkatinden uzaklaştırıldı. Kimler uzaklaştırdı? Rusya, İran ve Türkiye...
Rus-İran kuşatması
Rusya ve İran tarihi müttefik. Hem Ermenistan konusunda, hem Çeçenistan konusunda, hem Hazar''ın statüsü konusunda, hem enerji kaynakları ve boru hatları konusunda tam anlamıyla "müttefik". İran''ın savunmasının, askeri teknolojisinin, hatta nükleer teknolojisinin, dolayısıyla hem siyasi hem de askeri anlamda bölgede hızla yükselmesinin arkasındaki güçlerden biri Rusya. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi''nin Moskova ziyareti bölgedeki İran-Rusya dayanışmasının hangi boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi. İki ülke arasındaki askeri, siyasi ve ekonomik dayanışma Türkmenistan''ı ve Azerbaycan''ı hem ekonomik hem de siyasi anlamda boğmaya doğru gidiyor. Azerbaycan ve Türkmenistan''ın enerji kaynakları ve bunları dünyaya ulaştıracak boru hatları İran ve Rusya tarafından kuşatılmış durumda. Hatta Kazakistan bile, Çin''e yönelik açılımının dışında Rusya ve İran''ın kuşatması altında.
"Hazar''dan geçemezsiniz"
Hatemi''nin ziyareti sırasında Moskova''dan gelen "Hazar''ın altından boru hatlarının geçirilmesine izin vermeyiz" açıklaması ne anlama geliyor? Kazak petrolünün ve Türkmen gazının Türkiye''ye ulaşmayacağı anlamına... Ne olacağı belli olmayan Bakü-Ceyhan''ın dışında Hazar enerji hatlarının Türkiye ve Batı''ya ulaştırılmasında İran ve Rusya''nın dışında hiç bir alternatif güzergah var mı? Yok... Türkiye ise, bırakın bu iki güce karşı rekabet etmeyi, Mavi Akım ve Türk-İran doğal gaz hattı gibi, stratejik enerji geleceğini tamamen bu iki ülkeye bağlamış durumda. Moskova ve Tahran, enerji savaşının dışında Kafkaslar''da kendilerine yönelecek bütün tehditlere de birlikte karşı koyuyorlar. Ermenistan''a büyük destek verirken Çeçen direnişinin kırılmasında da işbirliği yapıyorlar.
Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev''in Ankara ziyaretinin panikten başka gerekçesi yok. Fransa ve Rusya tarafından Karadağ konusunda köşeye sıkıştırılan Bakü, İran-Rusya stratejik dayanışmasının sonuçları itibari ile geleceğe ilişkin ciddi güvenlik kaygıları duyuyor.
Ankara''nın "satışı"
Çeçenistan''ı susturan üçüncü ülke Türkiye''dir. Mavi Akım''la enerji alanında Rusya''nın denetimine giren Türkiye, bölgeye yönelik bütün planlarını rafa kaldırarak Moskova''nın önünü açtı. Ancak anlaşmalar zinciri ekonomik alanla sınırlı kalmadı. Ankara, Moskova ile güvenlik alanında yaptığı anlaşmalarla da, başta Çeçenistan, Kafkaslar''daki bütün inisiyatifi Moskova''ya terketti. Yani Kuzey Kafkasya Ankara''nın ilgi alanında çıkarıldı. Rusya''nın isteğiyle Çeçenler resmen "terörist" ilan edildi. Türkiye''den giden yardımlar engellendi, "Çeçenistan''la dayanışma" Anadolu insanının gündeminden çıkarıldı. Açlık ve sefalet içinde sınırlarımıza dayanan Çeçen kadın ve çocuklar içeri alınmadı. Çeçenler sınır dışı edildi. Moskova ne isterse Türkiye onu yaptı. Rusya ile yapılan anlaşmaların sonuçları, Çeçenistan''ın gözden çıkarılması ile kalmadı. Bugün Azerbaycan''ın içine düştüğü sıkıntılı durumun arka planında Ankara''nın Moskova''ya verdiği tavizler vardır. Önümüzdeki dönemde daha vahim sonuçlarla karşılaşacağız.
Türkiye''nin geleceğine ipotek koyan iki konu var. Türk-İsrail ekseni ve Ankara-Moskova arasında yapılan anlaşmalar. Bu iki gelişme Türkiye''nin bölgesel ve uluslararası çıkarlarına, etkinlik alanlarına, stratejik geleceğine çok büyük darbe vurdu. Yakın dönemde Türkiye''ni başını ağrıtacak bütün gelişmelerin temelinde bu iki yakınlaşmayı göreceğiz. Ama bunlar Ankara için önemli değil. Onların Türkiye''yi bölgesel hatta uluslararası bir güce dönüştürme gibi bir tercihleri söz konusu değil. Onlar Türkiye''nin Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bir cephe ülkesi konumuna indirgenmesini istiyorlar. Türkiye hızla bu yöne doğru ilerliyor.
Yeni gerilim hattı...
00:0024/03/2001, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
George Bush yönetiminin iktidara gelmesinden sonra Ortadoğu''da yeniden tırmanan gerilim Balkanlar''dan Orta Asya''ya kadar uzanma evresine girdi. Bağdat saldırısı ve Körfez Koalisyonu''nu tekrar bir araya getirme çabaları İsrail-Filistin gerilimini bile gölgede bırakan bir hareketliliği Ortadoğu''ya taşırken, Balkanlar''da Sırplar''ın hakim rolünü üslenmeye aday olan Arnavutlar''ın Makedonya''yı bölünmeye doğru sürükleyen çıkışları ve bütün Arnavutlar''ı birleştirme hedefleri bölgede uzun sürecek çatışmaların kapısını açtı.
Son olarak ABD''nin 50 Rus diplomatı sınır dışı etme kararı ve bunlardan dördünün derhal ABD''yi terk etmesini istemesi, Rusya''nın da misilleme hazırlığına girişmesi ve aynı şekilde 4 ABD''li diplomatı sınır dışı etmesi, bununla da kalmayıp, ABD yönetiminin Çeçenistan Dışişleri Bakanı İlyas Ahmadov''un Washington''a geleceğini ve kendisiyle resmen temas kurulacağını açıklaması Moskova''yı telaşlandırdı.
Bütün bu gelişmeler, yeni ABD yönetiminin sadece Ortadoğu''da değil, Orta Asya ve Balkanlar''da da daha "radikal çıkışlar" yapabileceğinin sinyallerini verdi. İlginç bir şekilde, "Avrupa Birliği, Rusya ve İran hattı"ndaki stratejik yakınlaşma ve bunun sonucunda Avrupa''dan Rusya''ya, oradan da İran ve Ortadoğu''ya kadar uzanan yeni dayanışma hattında ciddi hareketlilikler oluşmaya, Balkanlar''dan Orta Asya/Hazar bölgesine oradan da Ortadoğu''ya uzanan bir gerilim hattı ortaya çıkmaya başladı.
AB-Rusya dayanışması ve ABD''nin misillemesi
ABD''nin yeni Ortadoğu politikası netleşirken Orta Asya''daki "hezimet"i nasıl telafi edeceği hala tam anlamıyla belirginlik kazanmadı. Aynı şekilde Hazar enerji kaynakları ve ulaşım koridorlarını denetim altına alan AB-Rusya-İran dayanışmasına, Balkanlar''daki ABD varlığının geleceğine, Avrupa''nın Sırplar''la yeniden barışıp Arnavutlar''ı dışlamasına karşı nasıl tavır alacağı merakla bekleniyor.
Ancak sinyaller, ABD''nin Ortadoğu''da yaptığı gibi bu bölgelerde de ilişkileri sertleştireceği izlenimini veriyor. Kafkaslar ve Hazar bölgesine ilişkin gelişmelere karşı sessizliğini koruyan ABD''nin son "casus krizi" ve Çeçenistan''la temas kurma girişimi Rusya ile ilişkileri gerdi.
Rusya''nın ABD karşısında ne Ortadoğu''da, ne Balkanlar''da ne de Orta Asya/Hazar bölgesinde tam anlamıyla direnç göstermesi mümkün değil. Casus krizi ve Çeçen meselesi üzerine Moskova''dan yapılan "Soğuk Savaş yeniden başlar" tehditlerinin de ciddiye alınacak bir tarafı yok. Mesela, Fransa ile birlikte Rusya Irak ambargosunun fiilen devre dışı bırakan iki ülkeydi. Buna rağmen ABD''nin sert yöntemlerle Irak meselesini yeniden gündeme getirmesine karşı Moskova hiç bir şey yapamadı.
Her ne kadar gerilim ABD ile Rusya arasında görünüyorsa da, son zamanlarda Rusya''nın derin ilişkilere girdiği adreslere bakılınca yeni boyutlarının nelere uzandığı ortaya çıkıyor. Rusya hem Balkanlar''da, hem Orta Asya/Hazar bölgesinde hem de Ortadoğu''da AB ile birlikte hareket ediyor. AB Rusya ve Rusya-İran arasındaki stratejik derinlikli işbirliği, Avrupa''dan Rusya''ya, Orta Asya''dan Ortadoğu''ya uzanan bir dayanışma hattına dönüştü. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell Ortadoğu''ya yönelik destek turundan şimdilik boş döndü. Yine Washington, Clinton yönetiminin iflas eden Orta Asya politikasından sonra bölgeden sanki silindi. ABD ve Türkiye''nin bıraktığı boşluk Rusya, AB ve İran tarafından dolduruldu. Şimdi ABD bütün bu bölgelerde her şeyi yeniden başlatıyor. Bush yönetiminin, Almanya-Fransa güdümündeki AB''ye ve Rusya''ya karşı Clinton yönetimi kadar "sabır" göstermesi beklenmiyor.
Türkiye yeni tercihlere zorlanacak
Yeni gerilim hattı en fazla Türkiye''yi bir "tercih yapmak"la karşı karşıya bırakacak. Gerek AB''ye üyelik süreci gerekse Mavi Akım gibi enerji projeleri ve güvenlik anlaşmalarıyla AB ve Rusya ile geri dönülmez ilişkilere giren Türkiye, son krizden sonra ekonomik yönetimini tamamen ABD inisiyatifine terk etti. Bunun gerek iç siyaset üzerinde gerekse dış politika ve Türkiye''nin bölgesel konumu üzerinde ciddi etkileri olacak. ABD''nin tayin ettiği bölgesel rolü oynamaktan başka seçeneği kalmayan Türkiye, geçmişe yönelik alternatif açılımlarını da sorgulama dönemine girecek. Mesela, Rusya ve Çin ile girdiği ekonomik ve güvenlik eksenli ilişkiler yeniden gözden geçirilebilir. ABD dış politikasının önceliklerine göre Ortadoğu''ya karşı konumlandırılmaya çalışılan Türkiye, yine ABD''nin tercihlerine göre Orta Asya/Hazar bölgesinde yeni roller üslenmeye başlayacak.
Rusya ile ABD arasındaki belirginleşmeye başlayan gerilim, aynı zamanda Atlantik İttifakı''ndaki çatlamanın da göstergesi. Yani, Avrupa''dan Rusya''ya, oradan İran ve Ortadoğu''ya uzanan dayanışma hattı ABD''nin son çıkışlarıyla bir gerilim hattına dönüşüyor. Bu hat üzerinde en zor sınavı verecek ülke de Türkiye''dir.
."Stratejik ortak" vefasızlık mı yaptı?
00:0031/03/2001, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
On yıl önce, "Adriyatik''ten Çin Seddi"ne uzanan bölgede varolmak isteyen her ülkenin kapısını aşındırdığı, dünya enerji merkezleri olan Körfez ve Hazar bölgeleri etrafındaki 16 ülke arasında yıldızı en hızlı parlayan, "Avrasya''ya yönelik küresel projelerin "kilit ülke"si olan, Almanya, Japonya, Rusya, Fransa ve Hindistan ile birlikte bölgesel güçler arasında yer verilen Türkiye, "geleneksel iktidar odaklarının direnç noktası"nı kıramadı ve kendini hızla eski konumuna; siyasi ve ekonomik krizleriyle boğuşan sıradan bir bölge ülkesine indirgedi.
Türkiye''nin iki geleneksel rakibi Rusya ve İran ise, hem Ortadoğu''da, hem Orta Asya''da, hem Hazar enerji kaynakları üzerinde hem de petrol ve doğal gaz boru hatları üzerinde tam anlamıyla denetim sağlarken, Rusya Orta Asya ve Kafkaslar''a geri dönerken, İran, bırakın Hazar petrollerini, Ortadoğu''da düşmanca ilişkiler içinde olduğu ülkelerle bile ekonomik ve güvenlik eksenli anlaşmalar imzalarken Ankara, yıllardır bu bölgelerde "sırtında taşıdığı" Batı''nın "vefasızlığı" ile dövünüyor bu günlerde.
Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, bugün de "jeopolitik konum" satmaktan başka hiç bir çözüm projesi olmayan Türkiye, "büyük devlet" veya "bölgesel güç" olmanın "ekonomik, siyasi ve diplomatik esnekliğini" gösteremeyince bütün dünyada ikna gücünü kaybetti.
Rus oligarşisi ve Türkiye
Devlet Bakanı Kemal Derviş, ekonomik kriz içinde kıvranan Türkiye''nin son umudu olarak gittiği ABD ve Avrupa''dan neden eli boş döndü?
Çünkü Avrupa da ABD de Türkiye''nin içinde bulunduğu ekonomik bunalımı "eknomik sorun" olarak görmüyor. Daha krizin ilk günlerinde "siyasi kriz" teşhisi koyan iki merkez de Ankara''ya verilen kredilerin, tıpkı Rusya''da olduğu gibi, "doğru adres"lere ulaşacağına inanmıyor? Türkiye''de siyasi ve ekonomik anlamda yapısal değişimler gerçekleşmediği sürece de bu kanaatleri değişmeyecek.
ABD ve Avrupa''nın Moskova''ya verdiği milyarlarca dolarlık krediler, Yeltsin döneminde oluşan, ahtapot gibi Rusya''yı kuşatan mafya ve medya baronlarından oluşan oligarşik yapı arasında kaybolup gitti. Rusya''ya kredi muslukları kapatıldı. Ancak Putin''le yeni bir dalga yakalayan Rusya, kısa sürede kendini toparladı. Önce oligarşik yapı dağıtıldı veya zayıflatıldı. Bugün IMF''nin kredilerini bile reddedebilen Moskova, çıkışını diplomatik alanda da ciddi kazanımlara tahvil etti.
Hazar enerji kaynaklarının kaderini belirleyecek olan Hazar Denizi''nin statüsü konusunda beş kıyıdaş ülke arasındaki sorunlar hızla çözülürken Moskova, en son Tengiz-Novorossisk petrol boru hattına start vererek Türkiye''ye bir gol daha attı. Bu gelişmeyle bir taraftan Boğazlar''a yönelik Türkiye''nin endişesini kimsenin ciddiye bile almadığı ortaya çıkarken, Türkiye''nin enerji savaşının tamamen kaybettiği de tescillenmiş oldu. Dün Moskova''dan gelen "Türkiye''nin Boğazlar''daki trafiği kısıtlama veya engelleme gibi bir hakkı yok" açıklaması gelinen hazin durumu ortaya koyuyor.
ABD desteğinin iki şartı
Orta Asya, Kafkaslar ve enerji kaynakları üzerinde yürütülen küresel savaşta Türkiye''yi Rusya''nın yerine ikame etmeye çalışan ABD, Moskova''nın Avrupa ve İran''la birlikte bölgenin kontrolünü ele geçirmesi karşısında yeniden durum belirlemeye çalışıyor.
Yeni ABD yönetiminin "AB-Rusya-İran dayanışması"na karşı geliştireceği politika Türkiye''nin hem bölgesel konumunu yeniden tanımlayacak hem de iç siyasi yapısında ciddi değişimleri gündeme taşıyacak. Ekonomik, siyasi ve güvenlik heyetlerinin ABD''den aldığı "siyasi reform yapın, krizin sebebi ekonomik değil, siyasi" cevabının anlamı bu.
George Bush yönetiminin Ortadoğu ve Orta Asya''ya yönelik politikaları netleşmeden, ABD ve Avrupa''nın Rusya ve Türkiye konusundaki "tercihleri" netleşmeden Ankara''ya ciddi taahhütte bulunulmayacak. Türkiye''nin kredi taleplerinin ABD''de de Avrupa''da da beklemeye alınmasının ve siyasi reform şartına bağlanmasının sebebi bu.
Kimse Türkiye''nin 2010 yılında bile AB üyesi olmasını beklemesin. Zaten Birlik de Türkiye ile uzun vadeli bir ortaklık statüsünden başka bir birliktelik düşünmüyor. Ankara''nın büyük reform paketi olarak sunduğu Ulusal Program''a AB''nin resmi tepkisinin sert olacağı da bir gerçek. Avrupa için Türkiye değil, Rusya önemli ve AB''nin geleceğine ilişkin büyük hesaplar Rusya üzerine yapılıyor.
Türkiye-ABD stratejik ortaklığı gücünü kaybetmedi. Bush döneminde daha da güçlenmesi bekleniyor. Ancak Washington''ın Türkiye''ye vereceği desteğin iki şartı var: Biri ABD''nin Ortadoğu ve Hazar enerji kaynaklarına yönelik politikasının netleşmesi, diğeri de Türkiye''nin, ekonomik sarsıntının da desteğiyle, radikal bir siyasi dönüşüm gerçekleştirmesi. Böylece, Türkiye''ye yüklenecek misyona yönelik iç drencin kırılması...
.Casus uçak krizinden Ahmed Şah Mesud"a
00:008/04/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerika ile Çin arasındaki casus uçak krizi Pasifik''te gerilimi bir anda tırmandırırken, aslında dünyanın bazı bölgelerinde aynı türden ve birbiriyle oldukça bağlantılı ciddi ve bir o kadar da tehlikeli "gerilim noktaları" oluşuyor. ABD ile Çin arasında Asya-Pasifik bölgesinde yaşanan hakimiyet savaşı, yine ABD ile Avrupa ve Rusya arasında Kafkaslar''dan Irak''a ve Afganistan''a kadar uzanıyor. AB-Rusya arasındaki dayanışma hattı İran''ı da içine alarak Hazar enerji kaynakları ve boru hatlarını kontrol altına alıp İran ve Irak''la Körfez''e kadar uzandıktan sonra, enerji güzergahları ve Orta Asya''nın geleceği için hayati konuma sahip Afganistan''a yöneldi. Yani ABD''ye karşı oluşan "yeni gerilim hattı"nın kapsama alanı daha da genişledi. Strasbourg''a çağrılan Ahmed Şah Mesud, AB nezdinde en üst düzeyde ağırlandı. Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev ve Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan''ı ABD''ye davet eden George Bush yönetimi, taraflara Yukarı Karabağ sorununun çözüm için yoğun baskı uyguluyor. AB ülkeleri, Rusya ve Çin, Irak''la ilişkileri yoğunlaştırırken ABD, Irak''a baskıyı daha da artırmak için bölge ülkelerini tekrar biraraya getirme planları yapıyor ve Irak''ın komşularıyla pazarlıkları sürdürüyor.
Ekonomik kriz içinde kıvranan Türkiye''nin kafasını kaldırıp etrafındaki bu hareketli gelişmelere bakacak hali bile yok. Oysa Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Afganistan, Türkiye''nin hayati çıkar alanları.
Önümüzdeki dönemde AB, Rusya ve İran''ın Avrupa''dan Kafkaslar''a oradan da Basra Körfezi''ne uzanan manevralarıyla yeni ABD yönetiminin Ortadoğu ve Asya''ya yönelik heyecanlı çıkışı arasındaki etkinlik mücadelesini izleyeceğiz. Özellikle Azeri-Ermeni sorunu ve Kafkaslar, Irak ve Körfez, Afganistan bir de Kıbrıs sorunu dikkatle takip edilmesi gereken konuları oluşturuyor.
Şah Mesud''un Avrupa çıkarması
ABD''nin Pakistan''la birlikte önce destekleyip Afganistan''da hakim kıldığı, Afganistan üzerinden Hint Okyanusu''na indirilmesi planlanan boru hatları projesinin iptal edilmesinden sonra tecrid edip düşman ilan ettiği Taliban''a karşı savaşan Ahmed Şah Mesud, Afganistan Devlet Başkanı Yardımcısı sıfatıyla AB tarafından bu hafta Strasbourg''a davet edildi ve en üst düzeyde ilgi gördü. Başta Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine, Fransa Meclis Başkanı Raymond Forni, Senato Başkanı Christian Poncelet ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontaine olmak üzere, hem Fransız yönetimi hem de AB''nin üst düzey yöneticileriyle biraraya gelen Mesud, Taliban''ın devrilmesi için Avrupa''dan destek istedi. AB ise Pakistan''a çağrıda bulunarak, Taliban''ı desteklememesini istedi ve bu desteğin bütün bölge için bir tehdit oluşturduğunu açıkladı. Taliban sonrası kurulacak sistem hakkında AB''yi ikna etmeye çalışan Mesud, "kadın ve erkeklerin özgür seçimlere katılmalarına izin vereceklerini, Taliban''ın aşırılığına karşı modern bir İslami devletten yana olduklarını, komşularıyla ve dünyanın geri kalanıyla karşılıklı saygı içeren ilişkiler kuracaklarını" taahhüt etti ve "Afganistan''ı yeniden fethetmek" için yardım istedi.
Daha önce Aliyev ile Koçaryan''ı iki kez Paris''e getiren ve görüştüren Fransa, dolayısıyla AB, Rusya ile birlikte enerji merkezli ataklarına böylece bir yenisini daha eklemiş oldu. Clinton yönetiminin başarısız politikalarıyla Türkiye ve ABD''nin bölgede etkisini kaybetmesinden doğan boşluğu iyi kullanan AB, Rusya ve İran üzerinden bölgedeki açılımını sürdürüyor. Avrupa''nın Afganistan''a yönelik ilgisi şüphesiz Hazar enerji merkezleriyle birebir bağlantılı. Dolayısıyla Rusya ve İran''la dayanışma içinde sürdürülüyor. En son Tengiz-Novorossisk hattının devreye sokulmasına, Boğazlar''ın ve Türkiye''nin enerji projelerinin tehlikeye atılmasına hiç bir cevap üretemeyen Türkiye''nin Afganistan konusunda da inisiyatif ortaya koyacak bir politikası yok.
Türkiye''nin etkinliği Nahcivan''da bitiyor
Mesud''un ziyareti önümüzdeki dönemde Avrupa-Rusya dayanışmasının Afganistan üzerinde, daha sonra da bütün Orta Asya''da manevralarını artıracağının göstergesi. Öyle görünüyor ki, Türkiye Nahcıvan''dan öteye geçemeyecek artık. Ve bu yeni süreç Azerbaycan''ı da tehdit ediyor. Tıpkı Türkmenistan ve Kazakistan''ı, dolayısıyla bu ülkelere ait enerji kaynaklarını kuşattığı gibi Azerbaycan da, eğer Yukarı Karabağ sorunu çözülemezse, kuşatılma tehdidi altında.
Bugünlerde Çin ile casus krizi yaşayan ABD''nin bu sürece sessiz kalması mümkün değil. Karabağ görüşmelerinde olduğu gibi, Afganistan konusunda da bir çıkış yapması bekleniyor. Fransa''dan hemen sonra ABD de Aliyev ve Koçaryan''ı biraraya getirdi. Florida''daki görüşmelere büyük önem veren ABD, bu yaz Karabağ sorununu çözmeyi planlıyor. Bu çerçevede Azeriler ile Ermeniler arasında toprak değişimini esas alan bir çözüm önerisi üzerinde duruluyor. Bakalım çözümü ABD mi sağlayacak Fransa mı? Aynı şekilde Bush yönetiminin Afganistan konusunda da yeni bir çıkış yapması bekleniyor. Eğer AB ve Rusya''nın bölgedeki ağırlığı daha da artar, bu güçler Taliban''ı devirir veya Mesud''a askeri ve siyasi destek vererek Afganistan''daki iç savaşı yeniden tırmandırırlarsa ABD''nin Taliban''a yönelik tavrı değişebilir. Halen Afganistan''a ambargo uygulayan ve dünyadan tecrid eden ABD, Hazar enerji savaşındaki savaş kızıştığında eski projeleri tekrar hayata geçirebilir ve ilk dönemde olduğu gibi Taliban''a destek verebilir.
.Soros-Mahathir kavgası ve Türkiye
00:0015/04/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Devlet Bakanı Kemal Derviş''in dünyaca ünlü Musevi para spekülatörü George Soros''un özel temsilcileri Antnio Richter ve Aryeh Neier ile görüşmesi Güneydoğu Asya''nın derin bir ekonomik krize sürüklendiği dönemde Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed ile Soros arasındaki keskin kavgayı hatırlamamıza yol açtı. Kurduğu fonlarla yüzmilyarlarca doları yönlendiren, Balkanlar''ı, Rusya''yı ve Orta Asya ülkelerini siyasi hesaplara göre dizayn edilmiş görünüşte yardım kuruluşlarıyla donatan Soros, 1997 yılında korkunç bir kaosa sürüklenen Güneydoğu Asya''nın kaderini belirleyen kişi olarak biliniyor.
Soros''u, Batı''nın yönlendirmelerine direnip kendi politikalarını uygulayan bölge ülkelerini "çizgiyi aştıkları" için cezalandıran "uluslararası finans kuruluşlarının tetikçisi" olarak niteleyen Mahathir''in öfkesi aslında Soros''tan ziyade uluslararası finans kuruluşlarına yönelik.
Aslında kendisi de küreselleşmeye, kapitalist sisteme, serbest piyasa ekonomisine inanan ve yabancı sermayeye önem veren Mahathir''in uluslararası sermaye kuruluşlarına karşı başlattığı amansız savaşın gerekçeleri ve uluslararası sisteme yönelik itirazları, bugünlerde aynı kaosun içinde bulunan Türkiye açısından da ciddi mesajlar içeriyor.
"Ülkelerimizi yağmalıyorlar"
Mahathir''e göre uluslararası sermaye, Güneydoğu Asya, Latin Amerika, Güney Kore gibi, "refah ülkeleri" ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki çizgiyi zorlayan ve uluslararası sermayenin kontrolünden bağımsızlaşma eğilimi gösteren ülkeleri cezalandırıyor.
Krizin sıcak günlerinde Asya''yı Batı''nın "tahrip edici finansal fikirler"ine karşı önlem almaya çağıran Mahathir, bu dev güçlerin para kazanmaktan başka değer yargılarının bulunmadığını belirterek, "Şirketlerin nasıl yutulduğunu görüyorum. Sınırlarımızda yığınak yapıyorlar. Sonra her şeyi ele geçirmek için ülkelerimize girecekler. İnsanlarımız ızdırap çekecek. Kafalarını koparmak istiyorum. Ancak buna gücüm yetmiyor" diye haykırıyor.
Malezya Başbakanı, uluslararası sistemin gelişmekte olan ülkelere yönelik bir sömürü mekanizması kurduğunu, bu ülkelerin ekonomilerini kontrol ettiğini, mekanizmaya karşı çıkan veya mekanizmadan kurtulma eğilimi gösteren ülkelerin ise derin bir krize sürüklendiğine inanıyor.
Mahathir''in uluslararası finansın, dolayısıyla uluslararası sistemin bu ülkelere yönelik "sömürü tuzağı"na karşı geliştirdiği akıl dolu itirazları, küreselleşmenin karşı konulmaz gücü karşısında çaresizlik içinde kaybolup gitti.
"Direnirseniz sizi yok ederiz"
1997''de Hong Kong''da yapılan Dünya Bankası Yıllık Toplantısı''nda gelişmekte olan ülkelere yönelik Haçlı Savaşı''na isyanının ana hatlarını dile getiren Mahathir, sorunu, "Onların yapmayın dediklerini yaptık ve başarılı olduk. Yapmayın dediklerini yaptığımız için de cezalandırılıyoruz" diye özetledi.
"Japonya, Kore ve Meksika gibi ülkeler gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı kapatmak üzereyken uluslararası komplo ile yüz yüze geldiler. Bizden Meksika yolunu izlememiz istendi. Oysa Meksika uluslararası sermayenin manipülasyonu ile büyük darbe yedi ve arkasından 20 milyar dolar borç almaya zorlandı" diyen Mahathir, sermaye ihraç eden ülkelerin refahın başkalarını fakirleştirmekle mümkün olduğuna inandıklarını, zenginliği fakir ülkelere karşı bir silah olarak kullandıklarını söylüyor..
Yabancı sermayeye çok geniş imtiyazlar tanıdıklarını ancak bu firmaların yerel ekonomiyle hiç bir zaman bütünleşmediğini ve yerel katılıma imkan vermediğini dile getiren Malezya Başbakanı, uluslararası sermayenin Güneydoğu Asya''dan gelişmiş ülkeleri yakalama mücadelesini durdurmasını istediğini açıkça dile getiriyor.
"Rant ekonomisi ahlaksızdır"
Bakın Mahathir ne gibi itiraflarda bulunuyor:
"Bize spekülasyona izin vermemiz söylendi. Büyümeyi durdurmamız, mega projelere girmememiz istendi. Büyük ülkeler bizden, fakirleşmeyi kabul etmemizi, uluslararası finansın bunu istediğini, bu güce karşı direnmemiz halinde bizi yok edeceklerini bildirdiler. Yabancı sermayeye geniş imkanlar tanıdık, spekülasyona izin verdik. İstedikleri hisseyi satın alıp istedikleri zaman ülke dışına çıkarmalarına imkan tanıdık. Ancak daha sonra büyük fonlar spekülasyonlara başlayarak devasa miktarda para kazanıp bunları ülke dışına çıkardılar.
Rant ekonomisinin reel ekonomiden yirmi kat daha büyük olduğunu söylediler. Bankalar arasındaki bu ticaret halka hiçbir şey vermedi. Milyarlarca dolar sadece bankalar arasında alınıp satıldı. Reel ekonomiye hiçbir katkısı olmadı. Rant ekonomisi zorunlu değil, üretici değil ve ahlaksızdır. Durdurulmalı ve yasadışı ilen edilmeli. Bizim buna ihtiyacımız yok. Bizim sadece reel ekonomiyi finanse etmek için paraya ihtiyacımız var..."
"Bize ne söyledilerse tersini yaptık" diyen Mahathir, tersini yaptıkları için de başarılı olduklarını, dev yatırımlara giriştiklerini, bu ülkelerle aradaki açığı büyük oranda kapattıklarını, bunun bedeli olarak da dünya sisteminin kendilerinden intikam aldığını dile getiriyor. Malezya, Meksika, Güney Kore, Arjantin ve Türkiye hem ekonomik hem de siyasi olarak belirleyici olabilecek ve refah çizgisini zorlayabilecek ülkeler. Dolayısıyla Güneydoğu Asya''nın başına gelenlerden bizim de alacağımız dersler var...
.Felaket senaryoları, Türkiye ve Endonezya
00:0022/04/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekonomik ve siyasi anlamda çok derin bir krizin içine sürüklenen ve tarihinin en buhranlı, en hazin dönemlerinden birine daha katlanmak zorunda bırakılan Türkiye, bunalımdan kurtulma yollarını ararken, umuyoruz ki, ızdıraplı olsa bile ciddi bir sorgulama dönemine de imzasını atacaktır.
On yıl önce Balkanlar''dan Doğu Türkistan''a, Kafkaslar''dan Kudüs''e kadar etkili olabilecek bölgesel bir güç olarak nitelenen, uluslararası konjonktürün adeta "emperyal" bir vizyonla öne sürdüğü Türkiye''nin bu kadar kısa zaman içinde böylesine daramatik bir sürece girmesinin nedeni ciddi biçimde sorgulanmadan ileriye güvenle bakabilmemiz mümkün değil.
Türkiye''nin siyasi ve ekonomik yapılanması yeniden tanımlanmadan, iktidar mekanizmaları üzerinde yoğunlaşan soru işaretleri giderilmeden, uluslararası sistemin Türkiye''ye biçtiği rol ile Türkiye''nin kendisine biçtiği rol arasında kararlı bir denge kurulmadan, uluslararası finansla ilişkiler spekülasyon ekseninden kurtarılıp adil bir düzleme oturtulmadan, bu çevrelerle Türkiye''nin ilişkilerini belirleyen ve bu ülkeyi ağır biçimde sömüren oligarşik blokun imtiyazları elinden alınmadan geniş çaplı bir ıslahata gitmenin, Türkiye''yi yeniden yapılandırmanın mümkün olmadığını akıl sahibi herkes biliyor.
"Uçurumun kenarındaki ülke"
Türkiye''nin dış kredi bulmak için kapı kapı dolaştığı, içeride umut vaadeden bir havanın oluşturulduğu bu günlerde, uluslararası finans çevreleri ve siyasi merkezler krizin vahim boyutlara ulaşabileceğine dair raporlar yayınlıyor, Türkiye hakkında felaket senaryoları üretiyor. Başta ABD olmak üzere, Türkiye''nin kapısını çaldığı herkes öncelikli olarak ekonomik değil siyasi değişim şartında ısrar ediyor. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi belirli aralıklarla toplanıp Türkiye''nin durumunu tartışıyor. Toplantılara Savunma Bakanlığı''ndan istihbarat teşkilatlarına kadar geniş yelpazeden yetkililer katılıyor. Dünya uçurumun hemen kenarındaki bir ülkenin dramatik serüvenini heyecanla izliyor.
Alman Die Welt gazetesi Türkiye''deki kötü yönetimin özelliklerini dört maddede özetledi: Hükümet işlerini gizli yürütmek ve şeffaflıktan kaçmak, mutlak gerekli olan dönüşümleri geciktirmek, idare-i maslahatı bozmaya çalışanları maddi menfaat karşılığı susturmak ve kamu maliyesini yağmalamak... Die Welt, Kemal Derviş''in ülkenin kanını emen spekülasyoncuların üstesinden gelemeyeceğini belirtti ve şu ifadeleri kullandı: "Türkiye''nin kamu borçlarının ödenmesi mümkün değildir. Ne IMF ne Dünya Bankası ne de G-7 ülkeleri Türkiye''ye ödeme yapmayacaktır. Türkiye tamamen kontrolden çıkabileceği bir mali çöküşe doğru ilerlemektedir..."
Neden Endonezya örneği veriliyor?
Die Welt''in bu yorumundaki ifadelerin aynısı veya benzerleri bugünlerde hemen bütün Batı basınında yer almaktadır. Küresel düzeyde sermayeyi yönlendiren kuruluşların korku senaryoları içeren raporlarını da ekleyince, içerideki iyimser havanın dışarıdan hiç de öyle görünmediği ortaya çıkıyor.
Meksika, Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya örneklerinden hareket eden bu çevreler Türkiye''yi özellikle Endonezya''ya benzetiyorlar. Burası çok önemli... Çünkü Endonezya ekonomik krizin faturasını toplumsal bölünmeyle ödeyen tek ülke. Latin Amerika ve Güneydoğu Asya krizinden sonra ülke bütünlüğünü kaybeden, parça parça bölünen tek ülke Endonezya oldu. Soğuk Savaş dönemi güç dengeleri açısından Asya-Pasifik bölgesinin en sağlam kalelerinden biri olan ve bunun için sürekli finanse edilen ülke bir anda kaosun içine sürüklendi. Endonezya''nın yerine bölgesel güç olarak Avustralya ikame edildi. Önce Doğu Timor BM, ABD ve diğer uluslararası kurumların işbirliği ile ülkeden koparıldı. Başta İrian Jaya olmak üzere petrol gibi zengin kaynaklara sahip bölgelerde çok ciddi etnik çatışmalar başladı. Endonezya etnik anlamda çok hassas bir ülke. Ancak son çatışmaların ve ülkenin parçalanmaya doğru gidişinin sebebi bu değil. Uluslararası sistem İslam dünyasının en kalabalık ülkesini parça parça yutuyor. Türkiye''nin Endonezya''ya benzetilmesi bu açıdan hiç de iyi çağrışımlar yapmıyor.
Kim suçlu?
Türkiye''nin kendi ulusal duruşunu, iç siyasi yapılanmasını yeniden tanımlamadan, uluslararası sistemle, küresel finansla ilişkilerini yeniden belirlemeden krizden kalıcı olarak kurtulması mümkün değildir. Krizin faturasını sadece içerideki siyasi yapının bozukluğuna bağlamak, buhranın sebebini anlamamızı yardımcı olmayacak ve eksik kalacaktır. Küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerin siyasi yapısını belirleyen en etkili güç olduğu bir gerçektir. Bu ülkelere ekonomik programlar öneren veya ''dayatan'' IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası sistemin öncü kuvvetleri hiçbir zaman sözkonusu ülkeleri düzlüğe çıkarmadılar. IMF programlarıyla kalıcı bir refaha ulaşan, bunalımlardan kurtulan hiçbir ülke örnek gösterilebilir mi?
Uluslararası sermayenin Türkiye''ye yönelik ''müdahalesine'' karşı itirazlar geliştirmek, ulusal menfaatleri savunmak, bir ülkenin kaynaklarının sömürülmesine karşı olmak o ülkenin siyasi, ekonomik ve özgürlükler anlamında değişmesine karşı olmakla birebir örtüşen tavırlar değildir. Siyasi, ekonomik ve kültürel reformları savunmanın bedeli de o ülkenin kaynaklarının peşkeş çekilmesi olmamalı. Sorumuluk sadece Türkiye''yi yönetenler veya sadece uluslararası sermaye olarak tanımlanamaz. Sorumlu ikisi de. Zira Türkiye''yi bu hale getirenler hiç bir zaman uluslararası sermayeden bağımsız olmadılar.
"Sınırlarımıza yığınak yapıyorlar. Her şeyimizi yağmalayacaklar. Kafalarını koparmak istiyorum. Ancak buna gücüm yetmiyor" diyen Mahathir, uluslararası sistem tarafından tecrit edilse de, bu feryad, Türkiye için de bir çağrıdır.
.Kim kimi tasfiye ediyor?
00:005/05/2001, Cumartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Devletin, bankaların, Türkiye''nin siyasi yapısını belirleyen sermaye çevrelerinin içine düştüğü ekonomik krizin ağır faturasını "toplumsal facia"ya dönüştürerek halka ödettirenlerin, Türkiye''yi ABD''nin ekonomik ve siyasi vesayeti altına soktukları bugünlerde, hem ABD cephesinde hem de Avrupa Birliği cephesinde küresel düzeyde belirleyici olacak nitelikte ancak Türkiye''de kimsenin gündemine bile almadığı oldukça radikal gelişmeler yaşanıyor.
ABD Başkan George Bush''un, 1972 Anti Balistik Füze Anlaşması''nın çağdışı kaldığını açıklayarak, beklemede bırakılan "nükleer füze kalkanı" projesini yeniden uygulamaya koyduğu günlerde AB Dönem Başkanı İsveç''in Başbakanı Göran Persson, Avrupa Komisyonu''nun dış ilişkilerden sorumlu üyesi Chris Patten ve AB Ortak Savunma ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana''nın da içinde bulunduğu üst düzey Avrupa Birliği heyeti ABD''nin "nükleer füze kalkanı"na gerekçe gösterdiği ülkelerden biri olan Kuzey Kore''deydi.
"Süper Avrupa" ve ABD
Yine ABD Dışişleri Bakanlığı''nın "terörizmi destekleyen ülkeler" listesinde K. Kore ile birlikte yer alan İran, Irak, Suriye gibi ülkelerle AB arasında son zamanlardaki yakın işbirliği dikkat çekici boyutlarda. ABD''nin sorunlu olduğu ülkelere özel bir yakınlık duyan Avrupa, Hazar petrolleri ve Orta Asya için hayati önem taşıyan Azeri-Ermeni sorunu ve Afganistan''la da çok yakından ilgileniyor. ABD''nin İran ve Irak''a uyguladığı ambargo, AB, Rusya ve Çin''in ortak manevralarıyla işlevsiz hale getirildi.
AB''nin motor gücü olan Almanya ve Fransa ile Rusya arasında, Rusya ile de ABD''nin "Asya''daki stratejik rakibimiz" dediği Çin arasında derin stratejik ortaklıklar kuruluyor. Bunun yanı sıra hem AB, hem Rusya, hem de Çin, İran''la oldukça ciddi işbirliği alanları oluşturdular. İşin ilginç yanı, AB, Rusya, Çin ve İran''ın Kafkaslar''da, Orta Asya''da ve Basra Körfezi''ndeki manevraları ABD çıkarlarını tehdit ediyor.
ABD''nin dünyayı Soğuk Savaş günlerine döndürecek "nükleer füze sistemi"ne karşı Rusya ve Çin''den yükselen öfke ile Fransa ve Almanya''nın tepkisi birbiriyle örtüşüyor. Almanya''nın "Süper Avrupa" hedefiyle bir "AB hükümeti" peşine düşmesi, Almanya-Fransa arasındaki ''flört''ün İngiltere ve ABD entrikalarıyla boşa çıkarılmaya çalışılması, ABD''nin küresel hegemonya planının karşı konulmazlığının sorgulanmasına yol açıyor.
AB Türkiye ile değil İran''la iş yapıyor
Bütün bunların Türkiye ile ne ilgisi var? Paris''ten Moskova''ya, Kafkaslar''dan Orta Asya''ya, Afganistan''dan Tahran''a kadar Avrupa''nın yoğunlaşan bir ilgisi söz konusu. Ancak bu yeni oluşumun içinde Türkiye''nin adı geçmiyor. Brüksel''de hiç de iyi karşılanmayan Ulusal Program''la Türkiye-AB ilişkileri sanki donduruldu. AB''nin Rusya ve İran''la geliştirdiği ilişki biçimi, bir aday ülke olan Türkiye''nin bölgesel çıkarlarına ciddi zarar verecek nitelikte. AB-Rusya ilişkileri sadece Doğu Avrupa üzerinde değil, özellikle Kafkaslar ve Orta Asya üzerinde yoğunlaşıyor. İran''la ilişkileri ise Hazar petrollerinden Basra Körfezi''ne kadar yayılıyor. Peki AB neden Türkiye ile değil de Rusya ile veya neden İran''la bu bölgeye yatırım yapıyor? Aday ülke Türkiye mi yoksa İran mı?
ABD''nin stratejik ortağı, AB''nin de aday ülkesi olan Türkiye, bu süreç içinde nerede duruyor? Almanya ve Fransa''nın çıkışı ABD ve Türkiye''nin Kafkaslar ve Orta Asya''da ciddi bir gerileme dönemi yaşadığı günlere tekabül ediyor. Aynı dönemde derin bir ekonomik krizin içine sürüklenen Türkiye''de, ekonomik ve siyasi olarak yeniden yapılanma çalışmaları Ankara''da değil, Washington''da başlatılıyor. Krizin ilk günlerinde ABD finans otoriteleri Türkiye''nin içine düştüğü durumdan açıkça Almanya''yı sorumlu tutmuşlardı. Bugün Almanya, Türkiye''ye verilmesi taahhüt edilen kredi miktarı yüzünden IMF''yi yetkilerini aşmakla suçluyor.
Avrupacı olmak tehlikeli
Kemal Derviş''i Türkiye''ye kendilerinin gönderdiğini Dünya Bankası yetkilileri bizzat dile getirdiler. Derviş''in günlerce süren hazırlık çalışmaları sonrası açıkladığı ekonomik program IMF''nin Endonezya''ya önerdiği programın aynısı. Bankacılık reformu, telekom satışı, Merkez Bankası''nın bağımsız hale getirilmesi vs. Verilecek kredilerin faizi bile aynı. Burada programın Derviş''in eline Washington''da tutuşturulduğu ortaya çıkıyor. Derviş günlerini, yeni bir ekonomik program için değil, eline tutuşturulan programın kabul edilmesi için ikna turlarıyla geçirdi.
Ardından başlayan siyasi yapılanma çalışmaları ve Mavi Akım gibi AB-Rusya patentli projelerin üzerine gidilmesi üzerinde dikkatlice düşünülmesi gereken konular. Türkiye''de gerçekten yolsuzlukların üzerine mi gidiliyor yoksa AB-Rusya-İran hattına karşı ilk çıkış Türkiye''den mi yapılıyor. Olup bitenlere biraz da Avrupa, Amerika cephesinden bakmak gerekmez mi?
Türkiye bir tasfiye sürecine girdi. Keşke bu süreç, gerçekten yolsuzlukların üzerine gidilmesi, Türkiye''yi bu bunalımın içine sokanlardan hesap sorulması, ülkeyi uzun vadede büyük zararlara sokacak uluslararası taahhütlerde bulunanların cezalandırılması amacıyla yapılıyor olsa... Türkiye''de Avrupa referansıyla iş yapanlar için zor bir dönem başlayor. AB''ye giden yol Derviş''ten sonra çok daha sıkıntılı olacak...
.Mavi Akım"dan Doğu Türkistan"a
00:0019/05/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son üç hafta içinde Çin''de beş yüze yakın kişi idam edildi. Yolsuzluklara ve "ayrılıkçı hareketler"e savaş açan Pekin yönetiminin idam ettiği kişilerin önemli bir kısmı Doğu Türkistan bağlantılı. "Strike Hard" (sert vuruş) adı verilen tutuklama ve idam furyası, dünyaya yolsuzluklara karşı verilen mücadele olarak yansıtılsa da, operasyonun Doğu Türkistan bağlantısı Müslüman Uygur Türkleri''ne yönelik yeni bir kıyım harekatından başka bir şey değil.
Önümüzdeki hafta Doğu Türkistan''da yeni bir nükleer deneme yapmaya hazırlanan Pekin yönetiminin, Mayıs''ın son günlerinde bu bölgedeki Müslümanlar''a karşı geniş çaplı bir "temizlik harekatı"na girişeceğine dair haberler geliyor. Çin Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkan Yardımcısı Orgeneral Shugen Qian Salı günü Ankara''da görüşmeler yaparken, camilerin yıkıldığı, Kur''an okumanın yasaklandığı, insanların "İslamcı" veya "ayrılıkçı" olarak damgalanıp düzmece bir yargılama sonrası kurşuna dizildiği Doğu Türkistan''da korku dolu bekleyiş sürüyordu.
Rusya ile birlikte "Şanghay Beşlisi"ni kurup Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan''ı kontrol altına alan, Doğu Türkistan ile Türk cumhuriyetleri arasına güvenlik duvarı ören Pekin, bir taraftan içeride acımasız bir baskı uygularken diğer taraftan bölge ülkelerine askeri destek vererek Uygurlar''ın "hayat damarları"nı kurutuyor.
Doğu Türkistan''daki bu baskı ve kıyımlarda Türkiye''nin basiretsiz politikalarının çok önemli etkileri var.
Yeni strateji pahalıya patladı
Çin Kara Kuvvetleri Komutanı gibi, hemen her hafta Pekin''den bir askeri veya sivil heyet Ankara''ya geliyor. Aynı şekilde Türkiye''den de askeri ve sivil heyetler Pekin''e gidiyor. MHP''liler dahil, Pekin''e gitmeyen pek az hükümet yetkilisi kaldı. Kamuoyunda fazla öne çıkmayan bu temaslar ve son dört yıldır Ankara ile Pekin arasındaki askeri-güvenlik eksenli ve bir çoğunun içeriği bilinmeyen anlaşmalar Doğu Türkistan''a vurulan en ağır darbe oldu. Pekin Doğu Türkistan''da katliamlarını sürdürürken Türkiye, Çin Devlet Başkanı''na Devlet Nişanı takıyordu.
Mesut Yılmaz''ın meşhur genelgesiyle Türkiye''de Doğu Türkistan''a verilen moral desteğinin önü alınırken Ankara, baskılara karşı ayakta durmaya çalışan bu insanları resmen "terörist" olarak niteledi. Ankara''nın bu tavrı, Rusya ve Çin ile girdiği stratejik yakınlaşmanın bir parçasıydı ve Türkiye için yeni bir stratejiydi. İslami hareketler ve güvenlik ekseninde belirginleşen bu strateji, Türkiye''nin bölgeden tamamen silinmesiyle sonuçlandı.
Ankara''nın Çeçenler''i ve Müslüman Uygurlar''ı resmen "terörist" ilan etmesiyle başlayan yeni strateji, Türkiye''ye oldukça pahalıya maloldu. Bölge halkları nezdindeki sempatisini kaybeden Türkiye, ekonomik ve stratejik çıkar alanlarına da kendi eliyle büyük darbe vurdu.
Dünyanın en önemli kriz noktalarından biri olmaya doğru hızla yol alan Orta Asya''da Rusya-Çin-Hindistan üçlüsü, İslami hareketlere karşı ciddi bir savaş yürütüyor. İsrail ve Türkiye ise, bu savaşa önemli katkılarda bulunuyor. Askeri teknoloji vererek Türkiye ve İran''ı etkileyen ve önemli güvenlik garantileri elde eden Moskova ve Pekin, Orta Asya''yı denetim altına almış durumda.
İki ülkenin yakın işbirliği içinde olduğu Tahran, hem petrol boru hatları hem de bölgenin ticari hayatında önemli mevziler kazanırken kaybeden ülke Türkiye oldu. Ankara, Pekin ve Moskova ile yaptığı anlaşmaların sonucunda hem Orta Asya''dan silindi hem de iddia ettiği gibi ciddi bir ekonomik gelir elde edemedi.
İsrail ise Hindistan ile İslam dünyasının kritik bölgelerinde İslami hareketlere karşı ortak operasyonlar yapmak için geçtiğimiz günlerde bir anlaşma imzaladı. İstihbarat örgütlerinin birlikte çalışmasını öngören bu anlaşma, İslam ülkelerindeki Hindistan büyükelçiliklerini aynı zamanda İsrail istihbaratının üsleri haline getiriyor.
Mavi Akım "gizemli dayanışma"yı vurdu
Türkiye''nin Rusya-Çin ve Hindistan''la aynı döneme denk gelen yakınlaşmasının tıpkı Mavi Akım projesi gibi mercek altına alınması gerekiyor.
Ankara''nın "İslam fobisi" ve "askeri teknoloji" ekseninde bu üç ülke ile geliştirdiği ilişkiler Türkiye''nin doğu sınırını Nahcıvan''da kapattı. Öyle ki, Türkiye Hindistan''a yaranabilmek için en önemli dostu Pakistan''a bile sırtını döndü. Başbakan Bülent Ecevit''in Hindistan''a gidip Pakistan''a gitmesini yeni stratejinin bir gereğiydi. Mavi Akım Ankara''nın Rusya-Çin ve Hindistan''a yaptığı ve Türkiye''yi bölgeden silen anlaşmalarla aynı strateji içinde yer alan bir proje.
Çeçenistan''daki gayri insani duruma ve Doğu Türkistan''daki katliam ve idamlara karşı Türk halkının hassasiyetlerinin önünde devlet eliyle bir duvar ören yeni strateji, bugünlerde ciddi sarsıntı geçiriyor. Mavi Akım soruşturmasıyla başlayan yeni süreçte, üzerine gidildiği takdirde, Türkiye''nin Rusya ve Çin''e yakınlaşması kapsamında yeni yeni skandallar patlayabilir.
Bir çoğu gizli olan ve kamuoyuna ekonomik ve ticari anlaşmalar şeklinde "yutturulan" bu "gizemli dayanışma" Türkiye''nin Sovyetler''in dağılmasından sonra doğan bölgesel rolünü değiştirmeyi ve ABD ve Rusya''nın küresel denge oluşturma çalışmaları içinde yer almayı amaçlıyordu.
Ancak özellikle son ekonomik krizden sonra süreç tersine dönmeye başladı. Hemen ardından Mavi Akım mercek altına alındı. Yakında Türkiye''nin Kafkaslar''dan Orta Asya''ya, Doğu Türkistan''dan Afganistan''a ve petrol boru hatlarına kadar dış politikasında bir çok şeyin sorgulandığına şahit olabiliriz. Tabi, kriz sonrası Türkiye''nin ekonomik ve siyasi yönetimini vesayeti altına alan irade bu kararlılıkla devam ederse...
"Hizaya sokulan" ülke
00:002/06/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dünya sisteminin Türkiye''yi, "hizaya" sokarak uluslararası sermaye hareketleri ve ABD''nin küresel hegemonyası için "istikrarlı" bir ülkeye dönüştürme projesi emin adımlarla ilerliyor. En "hassas" ulusal konularda bile Türkiye''nin direnci birer birer kırılıyor. Kuzey Irak''ta Kürt devleti kurulmasını "savaş sebebi" sayan, Rumlar''ın AB''ye üye olması halinde Kuzey Kıbrıs''la entegrasyona gireceğini ve Kıbrıs''ta iki ayrı devlet dışında formül tanımayacağını açıklayan ve bunun MGK toplantısıyla dünyaya duyuran, Avrupa Ordusu''ndan dışlanması halinde ise NATO''daki veto hakkını kullanacağını açıklayan Ankara''nın ilk olarak Avrupa Ordusu konusundaki direnci kırıldı.
Böylece Türkiye''nin AB karşısındaki en önemli kozu da elinden alındı. AB''nin kuracağı 60 bin kişilik Avrupa Ordusu''nun NATO imkanlarından yararlanması ancak NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin bu gücün karar mekanizmasında yer almamasına şiddetle karşı çıkan Ankara, ABD ve İngiltere''nin baskılarıyla teslim oldu. Kıbrıs Rum Kesimi''nin AB''ye tam üyeliğine karşı veto yetkisini kullanarak AB ile ABD arasındaki Avrupa Gücü-NATO pazarlıklarını kilitleyen Türkiye, Kıbrıs konusunda da elindeki kartları ciddi oranda kaybetti.
Türkiye nasıl ikna edildi
Artık Rum Kesimi''nin tam üyeliğinin önündeki Türkiye engeli ortadan kalkmış oldu. Türkiye''nin teslimiyeti AB''yi hem Avrupa Gücü''nün kurulmasında hem de Rum Kesimi''nin tam üyeliği sorununda büyük bir sıkıntıdan kurtardı. Ankara''nın NATO''daki direnişine en büyük desteği veren Amerika idi. Ancak Avrupa Gücü''nün NATO imkanlarından yararlanamaması halinde AB ülkelerinin NATO dışı arayışlara girişmesinden ve Avrupa''nın AB denetiminden çıkmasından endişe eden Washington desteğini çekti ve Türkiye''yi ikna etti.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı James Dobbins ve İngiltere Dışişleri Siyasi Direktörü, 27 Mayıs Pazar günü Türkiye''de yaptıkları gizli görüşmelerle ikna operasyonu tamamlandı. Ziyaret ve pazarlıklar gizli tutuldu. ABD''nin Ankara''ya güvence vermesiyle Türkiye''nin ısrarı ortadan kaldırıldı.
Böylece sorun Budapeşte''de yapılan NATO ve AB dışişleri bakanları toplantısı öncesi çözülmüş oldu. NATO ile Türkiye arasında yapılman uzlaşma Budapeşte''deki toplantıda açıklandı. Geriye AB''nin uzlaşmayı kabul etmesi kaldı.
Avrupa kapısı kapandı
Türkiye''yi karar mekanizmasından, AB''nin istediği gibi, dışlayan uzlaşmaya göre Avrupa Gücü Türkiye''nin stratejik çıkar alanları üzerinde Ankara''nın hassasiyetlerini dikkate alacak ve bu bölgelere yönelik müdahalelerde Türkiye''ye bildirimde bulunacak. Ayrıca bu bölgelerde NATO imkanlarını sınırlı olarak kullanabilecek.
Yani AB''nin dediği oldu. Ankara blöfü hiç bir işe yaramadı. Türkiye''nin, geleceğin "süper Avrupa"sının en önemli projesi olan Avrupa Ordusu''ndan dışlanmasının net sonucu şu: AB kapıları Türkiye''ye kapandı. Geleceğin Avrupa''sında Türkiye gibi bir ülke olmayacak.
Türkiye''nin yakın dönemde önündeki üç hassas konudan biri olan Avrupa Ordusu kavgası da böylece bitti. Geriye Kıbrıs ve Kuzey Irak kaldı. Her üç konuda da "şahin" bir tutum sergileyen Ankara bakalım Kıbrıs ve Kuzey Irak konusunda da bu kadar kolay teslim olacak mı?
Dünya sisteminin veya "dış irade"nin Endonezya''da direnen güçleri nasıl temizlediğine, Devlet Başkanı Abdurrahman Vahid''i bile görevden almak üzere olduğuna bakılırsa, Ankara''nın Kıbrıs ve Kuzey Irak''ta da "dış irade"ye direnmesi biraz zor görünüyor.
Yeniden hizaya sokma projesi Türkiye''yi hızla "istikrarlı ülke" haline getiriyor. Ancak bu projenin hiç bir şekilde demokratikleşme veya özgürlüklerin genişletilmesi gibi bir niyeti yok. Son dönemde Türkiye''yi de içine alan gelişmeler, Avrupa Ordusu, ABD''nin Füze Savunma Projesi, Rusya''nın eski Sovyet coğrafyasında ardı ardına attığı önemli adımlar gibi, özellikle güvenlik eksenli .
"İstikrarlı cephe ülkesi"
Türkiye ile AB arasındaki mesafe hızla açılırken ABD''nin küresel düzeydeki askeri-güvenlik projelerinin ağırlık noktası Türkiye üzerinde yoğunlaşıyor. 4 Haziran''da Ankara''ya gelecek olan ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, hem Avrupa Ordusu konusunda Ankara''yı neden yarı yolda bıraktıklarını açıklayıp Türkiye''ye "güvence" verecek hem de "Nükleer Füze Kalkanı" konusunda Türkiye''nin üsleneceği misyonu belirleyecek. Gelişmeler Türkiye''nin özellikle İslam dünyasına karşı konuşlandırıldığına işaret ediyor. İran, Irak veya Pakistan''dan Batı''ya yönelecek muhtemel nükleer tehdide karşı Türkiye savunma füzeleriyle donatılacak. Ayrıca ABD''nin birinci düşmanı olarak gösterdiği Çin''in nükleer tehdidi de Anadolu''da durdurulacak.
Yani hızla cephe ülkesi, tetikçi ülke haline geliyoruz. Soğuk Savaş dönemi bütün uğursuzluğu ile yeniden kapımızda.
.Türkistan İslam Partisi"
00:008/06/2001, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
NATO''nun Ortadoğu''dan Orta Asya''ya kadar geniş bir alana yayıldığı, Avrupa Birliği''nin kendi uluslararası müdahale gücü olan Avrupa Ordusu''nu kurmaya çalıştığı, Rusya ve Çin''in kendi ekonomik-güvenlik eksenini oluşturmaya çabaladığı, dünyanın, İkinci Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi, yeniden paylaşılıp yapılandırıldığı, Sovyet sonrası doğan "küresel otorite boşluğu"nun giderilip büyük güçler arasında yeni bir Soğuk Savaş''ın temellerinin atıldığı, Türkiye, İran, Mısır, Endonezya, Nijerya gibi İslam dünyasının güçlü ülkelerinin ABD, Avrupa ve Rusya-Çin arasında oradan oraya sürüklendiği bir zamanda yaşıyoruz.
Son bir kaç yıldır uluslararası ilişkilerin niteliği "askeri-güvenlik" alanındaki restleşmelere doğru sürükleniyor. ABD füze kalkanı ile dünyayı tekrar silahlanmaya iterken, Avrupa NATO dışı askeri mücadale gücü oluşturma çabasıyla küresel "ekonomik-güvenlik" çıkarlarını genişletmeye çalışıyor. Rusya ve Çin ise, "askeri teknoloji transferi"yle taraftar kazanma peşinde. Güçlenen Japon milliyetçiliğinin sonucu olarak Japonya da silahlanma yarışında yerini aldı.
İslami uyanış dalgası ve birinci tehdit
Dünya sisteminin yeniden oluşturulduğu bu geçiş döneminde, küresel aktörlerin "ayakbağı" veya "tehdit" olarak gördüğü bazı ülkeler, uluslar, dünya görüşü veya dinin mensuplarına karşı acımasız bir savaş yürütülüyor. Yeni uluslararası dengenin ağırlık bölgesini oluşturan Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya bu savaşın en fazla hissedildiği bölgeler. Bu coğrafyanın Müslüman olması, İslam''ın yeni dünya sistemi açısında "birinci tehdit" ilan edilmesine yol açtı. Bunun içindir ki, son on yıldır buralarda İslami hareketlere, müslümanların ekonomik ve siyasi taleplerine karşı acımasız bir tasfiye hareketi sürdürülüyor. Hemen bütün büyük güçler bu savaşta "aynı cephede" yer alıyor. ABD, AB, Rusya ve Çin İslam dünyasını "ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel alanda yeniden yapılandırma"ya çalışıyor. Bölge ülkeleri ise bu güçlerin birer cephe ülkesi misyonu yükleniyorlar.
Özellikle son 5 yıldır Fas''tan Endonezya''ya kadar hemen her müslüman ülkede İslami yeniden "uyanış dalgası" bu yüzden çok büyük darbe yedi. Bir çok ülkede güçlü İslami hareketlerin yerinde yeller esiyor bugün. En demokratik yapılar bile sistemden dışlandı ve iktidarı paylaşmasına imkan verilmedi. Dünya sistemini belirleyen güçler açısından, kendi aralarındaki savaş kadar belki de ondan daha önemli tek bir konu var, o da İslam. İslam''la savaş, yeni küresel denge arayışı için son derece belirleyici olan Kafkaslar, Orta Asya ve Güneydoğu Asya üzerinde yoğunlaşıyor. Afganistan, Tacikistan, Keşmir, Özbekistan, Doğu Türkistan ve Kırgızistan İslam''ın siyasi-sosyal ve ekonomik taleplerle yeniden sahneye çıktığı ülkeler durumunda.
Türkistan''ın İslamlaştırılması
Özbekistan''daki acımasız baskılara karşı ortaya çıkan Özbekistan İslami Hareketi''ne, Taliban''a veya Usame Bin Ladin''e karşı sürdürülen savaş, bu kişi ve oluşumların ciddi anlamda tehdit olmasından değil, İslam''ın yeniden gündeme gelmesinden ve kitleler için alternatif önermelerinden kaynaklanıyor. Üstelik bu güçler özellikle müslüman coğrafyanın kaynaklarının paylaşılmasına, yağmalanmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Büyük güçleri kızdıran en önemli unsur da bu. Ladin''in, Özbekistan İslami Hareketi''nin veya Taliban''ın düşünce tarzı veya eylem biçimi büyük güçler için hiç de önemli değil. Son derece demokratik yapılar olsalar bile bir taleple ortaya çıktıkları için düşmandırlar.
ABD, Rusya, AB ve Çin bölgedeki "otoriter yönetimler"i askeri techizatla donatıyor. Müslümanlarla ilgili yoğun bir dezenformasyon ve olumsuz imaj propagandası yürütülüyor. Fergana Vadisi''nden yükselen bu güç bütün dünyayı kana bulayacak sanırsınız.
İki kez İslam Kerimov yönetimini devirmek için Özbekistan''a giren Özbekistan İslami Hareketi (IMU), içinde bir çok etnik unsurdan insan barındırıyor. Hareket hedef alanını genişleterek bütün Türkistan''ı kapsayan bir yapıya büründü ve Mayıs ayında bir açıklama yaparak sadece askeri değil siyasi ve demokratik yöntemleri de kullanacağını ilan etti. Bunun için "Türkistan İslam Partisi" adında bir siyasi parti kurdu. Hareketin lideri Cuma Nemangani partinin "Hizb-i İslam-ı Türkistan" adını aldığını ve yeni hedefinin Doğu Türkistan''ı da kapsayacak biçimde bütün Türkistan coğrafyası olarak yeniden belirlendiğini açıkladı. Hareketin içinde Özbeklerin yanı sıra Çeçen, Arap, Pakistanlı, Kırgız, Tacik ya da Uygurlar''ın bulunduğunu söyleyen Nemangani, amaçlarının "Türkistan coğrafyasının İslamlaştırılması" olduğunu belirtti.
D. Türkistan''dan Hazar Denizi''ne
Bu strateji değişikliği hareketin askeri kanadının zamanla tasfiye edilmesini ve Özbekistan ve diğer bölgelerde siyasi bir varlık olmasını da beraberinde getirebilir. Ancak hedefin "Doğu Türkistan''dan Hazar Denizi''ne" kadar genişletilmesi, hareketin küçülmek yerine büyümeyi ve önümüzdeki yıllarda Orta Asya''da aktif rol oynamayı planladığına işaret ediyor.
Hiç şüphesiz yeni parti, Orta Aya üzerinde yürütülen uluslararası pazarlıklarda taraf olma potansiyeli taşıyor. İslami hareketler dünyanın diğer bölgelerinde güçlerini kaybederken Orta Asya''da dinamik bir yapı oluşturuyor. Orta Asya''da İslami hareketlerin geleceği İslam dünyasını da derinden etkileyecek. Savaş sürecek, bizler de heyecanla takip edeceğiz.
."Bloklar savaşı" ve Türkiye"nin yeri
00:0016/06/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD''nin füze kalkanı projesiyle dünyayı yeniden silahlanma yarışına sürüklediği, Avrupa Birliği''nin –Fransa ve Almanya''nın– ısrarla üzerinde durduğu Avrupa Acil Müdahale Gücü ile "Süper Avrupa" düşünün en önemli projesini hayata geçirmeye çalıştığı, ABD ile AB''nin NATO-Avrupa Ordusu''nun görev dağılımı konusunda kıyasıya pazarlıkların sürdüğü bugünlerde Rusya ve Çin de boş durmadı ve kendi güvenlik teşkilatlarını kurdu.
Budapeşte''de yapılan NATO ve AB dışişleri bakanları toplantısı, Brüksel''de yapılan NATO liderler zirvesi ve son olarak dün Göteborg''da başlayan AB liderler zirvesi, ABD ile Avrupa arasında küresel güvenlik, AB''nin genişlemesi, NATO ve Avrupa Gücü arasındaki görev paylaşımı konularında yoğun pazarlıklara sahne oldu. Amerika ve Avrupa arasındaki pazarlıkların dışında kalan, ABD''nin global güvenlik politikalarından ciddi biçimde rahatsızlık duyan Rusya ve Çin ise, "bloklar savaşı"nda üçüncü bir güç olarak ortaya çıktı ve bir nevi yeni Warşova Paktı''nın kuruluşunu ilan ettiler.
Rusya ve Çin''in "Warşova Paktı"
Moskova ve Pekin, Orta Asya ülkelerini kontrolleri altına alarak oluşturdukları "Şanghay Beşlisi" oluşumu, Özbekistan''ın da katılımıyla, Çin''in Şanghay kentinde liderler düzeyinde toplandı ve "oluşumun" artık "Bölgesel Güvenlik Örgütü"ne dönüştürüldüğü deklare edildi.
"Şanghay İşbirliği Örgütü" adını alan örgütün kuruluş bildirgesi de altı ülke liderleri tarafından imzalandı. Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan devlet başkanları, bildirgenin yanı sıra, Doğu Türkistan''da olduğu gibi bağımsızlık hareketleri ve Özbekistan''da olduğu gibi "İslami hareketler"le mücadele için de bir anlaşma imzaladılar.
Liderlerin önceki gün ve dün Şanghay''da yaptıkları anlaşmalar, hem Orta Asya''nın tamamen Rusya ve Çin hegemonyasına girdiğinin hem de ABD ve Avrupa dışında yeni bir güç dengesinin oluştuğunun ilanıydı.
Moskova ve Pekin''in, Orta Asya''yı kontrol altında tutmak ve her iki ülkenin çıkarlarını tehdit eden İslami canlanmanın bölgedeki gücünü kırmak için kurdukları Şanghay Beşlisi, yeni haliyle ABD''nin küresel hegemonyasına ve tek kutuplu dünya projesine karşı yeni bir "blok"a dönüştü.
İslam''a karşı Rus-Çin cephesi
Zirvede Rusya lideri Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin ABD''nin füze kalkanı projesine karşı olduklarına dair ortak açıklama yaptılar. "Sovyetler''in Orta Asya''dan çekilmesi bölgede bir otorite boşluğu ortaya çıkardı" diyen Putin bu boşluğu İslami hareketlerin doldurduğunu söyledi. İki günlük zirvenin en önemli gündemi Afganistan, Tacikistan ve Özbekistan''daki İslami canlanmanın nasıl yok edileceği konusu oldu.
Şanghay Beşlisi''nin savunma bakanları 18 Nisan''da Bişkek''te, dışişleri bakanları ise İstanbul''da yapılan "Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi"nden bir gün sonra Moskova''da yaptığı toplantılarda "İslam''la savaş" için yeni anlaşmalar yapmışlardı. Bu görüşmelerde Kırgızistan ve Tacikistan''ın Rusya ve Çin tarafından silahlandırılması ve İslami hareketlere karşı ortak askeri harekat düzenlenmesi kararlaştırılmıştı.
Oluşumun içinde yer almayan, İstanbul''daki zirveye de katılmayan, Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov ise, 4 Mayıs''ta Moskova''ya gitmiş, Putin''le yaptığı görüşme sonrasında, "Rusya''nın Orta Asya''daki çıkarlarını tanıyoruz. Rusya bizim stratejik ortağımız" şeklindeki ifadeler kullanmıştı. Moskova''daki bu görüşmeler Özbekistan''ın da oluşuma katılmasını sağladı.
Türkiye''nin zemini kayıyor
Türkiye ise her üç denge arasında son derece kararsız politikalarla bir oraya bir buraya sürükleniyor. Son ekonomik krizden sonra sağladığı kredilerle ABD ve AB karşısında savunmasız durumda kalan ve hiç bir tavize direnme gücü kalmayan Türkiye, bir taraftan ABD''nin Rusya ve Çin''e karşı geliştirdiği füze kalkanı projesinde ağırlıklı rol almaya çalışırken, diğer taraftan Rusya ve Çin ile ilişkilerini güçlendirme telaşında. Avrupa Ordusu''nun karar mekanizmasından dışlanan, böylece AB''nin geleceğinde kendisine yer olmadığını anlayan, Rum Kesimi''nin AB''ye tam üye olmasıyla da Kıbrıs konusunda tezlerini büyük oranda kaybedecek olan Türkiye, Avrupa Ordusu konusunda aynı zamanda "ABD''nin satışı" ile karşı karşıya.
ABD ve AB cephesinden gelen her tazyik Ankara''yı Moskova ve Pekin''e daha da yaklaştırıyor. Kuzey Irak''ta yeni bir ABD baskısına cevap üretmeye çalışan Ankara, Rusya ve Çin''e "rüşvetler dağıtarak" durumunu kurtarmaya çalışıyor.
Rusya''ya "enerji tekeli" sağlayan ve Kafkaslar''la Orta Asya''daki "nüfuz" iddialarından vazgeçen Ankara, Çin''e de "Doğu Türkistan''ı hibe etti." Ankara ile Pekin arasında askeri ve güvenlik eksenli ilişkiler ciddi anlamda güçleniyor. Ankara hızla Batı ile Rusya-Çin arasında bir tercihe sürükleniyor. ABD ve AB cephesinden gelen baskılar artarsa Türkiye kendini bir anda Rusya ve Çin''in insafına terkedilmiş bir halde bulabilir. O zaman ne demokrasi, ne insan hakları ve hürriyetleri ne de dini ve siyasi hakları dile getirmeye kimsenin cesaret edemeyeceği bir Türkiye''de yaşıyor olacağız
.Bir Felsefe Dili Kurmak (IV)
00:0023/06/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Efendiler! Burası bir Dârülfünûn değil, ben bir Dârülfünûn hocası değilim, sizler de Dârülfünûn talebesi değilsiniz. İşte [derse] buradan başlayabiliriz!"
Mehmed Akif merhûm Dârülfünûn''daki ilk dersinde işte böyle demiş... Lâkin siz siz olun büyük adamların kendi vasıfları hakkındaki tevazûlarını zâhirine hamletmek hatasını işlemeyin!
Sözümüzü tutalım ve biz de burada böylesi bir hataya düşmeyelim. Akif merhûm –her büyük adam gibi– "olan"ı "olması gereken"den ayırabilecek evsaftaydı ve hiç kuşkusuz olan''ın/olmakta olan''ın ne denli aşağılarda seyrettiğini de gayet iyi bilmekteydi.
- "İşte buradan başlayabiliriz!"
Yani ne olduğumuzu bilerek... Yani yoksulluklarımızı, yoksunluklarımızı farketmiş olarak.... Yani seviyemizi hiç değilse kendimize itiraf etmekten çekinmeyerek.... Yani bir işe başlamak için gerekli olan yegâne şartı, tevazû şartını yerine getirerek... Yani şimdi ve burada, şimdiden ve buradan....
Şimdi ve burada..... Başlanacak yer ve zaman her hâlukârda şimdi ve burada ile muttasıf bir yer ve zaman olmalıdır. Nitekim Akif de başlanacak yeri göstermiş: buradan...
Şimdi, şimdiden ve buradan başlayan bir büyük adamı daha, Babanzâde Ahmed Naim''i dinleyelim:
- "[Babanzâde Ahmed Naim] Galatasaray Sultanîsinde Arapça hocası olmuş. Dediğine göre, günün birinde, o dönemin Maarif Nazırı Emrullah Efendi kendisini çağırmış, demiş ki: "Ben seni üniversiteye Psikoloji hocası yapacağım!" O zaman Emrullah Efendi''nin bir üniversite reform girişimi var. Naim Bey de: "Aman efendim, ben ne anlarım Psikoloji''den?" demiş. "Bak Naim Bey!" diye karşılık vermiş Emrullah Efendi, "Bu memlekette kime, seni üniversitede şu dersin hocası yapacağım desem, bana aynı şeyi söyleyecektir. Bak sen üstelik iki dil biliyorsun: biri Fransızca, bir de Arapça; yani bir bizim eski dünyamızın klasik dili; bir de yeniden girdiğimiz dünyanın temel dillerinden bir tanesi... Bir ondan okursun, bir bundan, işin içinden çıkarsın!"
"İşte biz de böyle girdikti felsefeye" diye anlattıydı bana Naim Bey, "iyi kötü bir şeyler de yaptık. Tam şöyle oturacaktık ki dersimizde, konumuzda; dediler ki: "Psikoloji hocası geldi, sen şimdi burada Ahlâk okutacaksın! (O sırada Mustafa Şekip gelmiş Cenevre''den). "Aman" demiş Naim Hoca, "Ben bunu zaten zorla öğrendim. Nasıl olur? Ben bu Ahlâk''ı nasıl yaparım?" "Onu da öğrenirsin" demişler. "Ben yine kafayı vurdum" diye anlatıyor Hoca bana; Ahlâk filan derken, günün birinde Mehmet İzzet gelmiş; "Ahlâk''ın da hocası geldi" demişler: "Sen –o zamanki adıyla- Ma''ba''de''t-tabia (Metafizik) okutacaksın!"
Macit Gökberk, hocası Babanzâde''nin tevâzuunu zâhirine hamletmek hatasını işleyenlerden... Güya demek istiyor ki: "İşte bize felsefe okutacak adam hasbelkader bu işlerle meşgul olan biriydi."
İnsanın diyesi geliyor ki siz de hasbelkader bu işlerle meşgul olan böyle bir zâtı bulun da Ahlâk, Psikoloji, Metafizik gibi "demir leblebi" dense sezâ felsefe derslerini size okutuversin!
Acaba Ahmed Naîm neler okutmuş, nasıl okutmuş idi? Öyle ya, acaba kendileri hasbelkader meşgul olduğu sanılan (çağdaş) felsefe''yi ne düzeyde anlayabilmiş ve anlatabilmiş idi?!?
İsmail Kara''nın "Bir Felsefe Dili Kurmak: Modern Felsefe ve Bilim Terimlerinin Türkiye''ye Girişi" (Dergah Yayınları, İstanbul, 2001) adlı eserini okuyan her felsefe-sever''in bile hemen anlayabileceği gibi, Felsefî terimlerin Türkçeleştirmesi çabalarının en muktedir ve gayretli ustalarından biri olan Babanzâde Ahmed Naîm, tâbir-i âmiyanesiyle "çoluk-çocukla çelik çomak oynamanın" sıkıntısıyla birşeyler yapmaya çalışmış ve gerçekten de şimdi ve burada felsefe yapmanın sevdasıyla tutuşan hiçbir hikmet âşığının müstağni kalamayacağı devâsâ bir mirası ardıllarının istifadesine sunmayı başarmıştı.
O ki meşhûr (!) Fatih Türbedârı Amiş Efendi''nin damadıydı... O ki bilgiç değil, bilakis bilgin ve bilge bir zâttı. O ki sadece Dâvâ-yı Kavmiyet gibi reddiyelerin değil, Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi gibi –ömrünün âhirinde kaleme aldığı- şaheserlerin müellifiydi.
Psikoloji dersi okutması istenince kendisinden –ki isteyen kim bir düşünün hele!- "Aman efendim, ben ne anlarım Psikoloji''den?" demiş, diyebilmiş bir usta!
Ahlâk dersi okutması istenince, "Aman efendim, ben bunu zaten zorla öğrendim. Nasıl olur? Ben bu Ahlâk dersini nasıl okuturum?" diyebilecek kadar büyük bir ahlâk sahibi!
Metafizik dersi okutması istenince, "iş başa düştü" deyip o dersin de hakkını verenlerden...
Bilenler bilir, hani beni çileden çıkaran bir lâf u güzaf vardır: "Bizden kim çıktı ki? Bizde adam var mı?", vs.
İşte size adam gibi adam! Doğu''ya da, Batı''ya da vâkıf gerçek bir bilgin... Öyle asırlar öncesinden filan da değil... Yıkıldığı, çöktüğü söylenilen acılı günlerin tanıklarından.... Vefat tarihi de 1934.
Evet yanlış yazılmadı: 1934.
Son 70 senenin mahsûlatını toplayınız; Babanzâde''nin bir dipnotu bile eder mi gelin birlikte bir mukayese edelim.
Fazla söze ne hacet! Haleb de burada, arşın da!
."Şanghay Bloku" ve kuşkulu sessizlik
00:0023/06/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan''ın Çin''in Şanghay kentinde 15 Haziran''da kuruluşunu ilan ettikleri "Şanghay Bloku", nedense Türkiye''de fazla yankı bulmadı. Oysa yeni Blok''la, Orta Asya''yı kontrol etmek oradan da bütün Avrasya üzerinde etki kurmak için sürdürülen Büyük Oyun''da yepyeni bir perde açıldı. Oyunun önemli aktörlerinden Türkiye ise, Şanghay Bloku ile Orta Asya''dan dışlanmış oldu. Rus-Çin ittifakı bir taraftan Japonya ve Hindistan''ı tehdit ederken, diğer yanda ABD ve Türkiye''yi Orta Asya''dan sildi, bölge enerji kaynakları ve boru hatları üzerinde tam denetimi sağladı.
Avrupa Ordusu pazarlıklarından dışlanarak, AB''nin geleceğinde yer bulamayan Türkiye, hayat damarları olan Orta Asya''yı da kaybetti. Bu durumun "ABD-İsrail ekseni"ni Türkiye için alternatifsiz hale getirmesi muhtemel.
Yeni global aktör
Türkiye''nin geleceği üzerinde çok derin izler bırakacak olan Şanhay Bloku''nun Türkiye açısından hayati önemde iki sonucu var:
Birincisi; ABD ve Avrupa dışında yepyeni bir güç dengesi oluştu. ABD''nin küresel hegemonya projesine karşı Avrupa''dan sonra ikinci karşı çıkış Rusya-Çin cephesinden geldi. ABD''nin "global jandarma"sı NATO''ya karşı, doğum sancısı çeken Avrupa Gücü''nden sonra Şanghay Paktı''nın ortak askeri gücü ortaya çıktı. Şanghay Beşlisi, Hindistan''a karşı Pakistan''ı da yanına aldıktan sonra "global oyuncu" olarak tavrını daha da net olarak ortaya koyacaktır.
İlk başlarda Orta Asya''daki "İslami canlanma"yı yok etmek için oluşan bu yakınlaşma, bir taraftan Orta Asya''ya yeni bir şekil veren, diğer taraftan da ABD''nin Füze Savunma Sistemi''nden Avrupa ordusuna, nükleer silahların yayılmasından Irak ambargosuna, petrol ve doğal gaz boru hatlarından Güvenlik Konseyi''nde ortak tavır almaya kadar bir çok küresel konularda tavır belirler hale geldi.
Yeni blokun öncelikli iki hedefi var: Orta Asya petrol ve doğal gaz kaynaklarına milyarlarca dolar yatırım yapan ayrıca NATO''nun etkinlik alanını bölgeye yaymaya çalışan ABD ve en yakın müttefiki Türkiye. Blok''un, ABD''nin yeni dünya sistemine bir meydan okuma olduğu ambleminden bile belli. Amblemdeki haritada ABD''ye yer verilmemiş.
Oluşum aynı zamanda, iki dev güç olan Rusya ve Çin''in tek kutuplu dünya düzenine karşı ne denli işbirliği içinde olduklarının da ilk resmi göstergesi. Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin Temmuz ayında Moskova''ya gidecek ve Rusya lideri Vladimir Putin ile dostluk anlaşması imzalayacak.
Türkiye ne yapmaya çalışıyor?
Türkiye için ikinci sonucu ise şu: Yeni oluşum Türkiye''nin hayati çıkar alanları üzerinde şekillendi. Sovyetler''in dağılmasından sonra Kafkaslar ve Orta Asya''da ortaya çıkan otorite boşluğunda kendine inanılmaz manevra alanı bulan ve bu güçle bölgesel ve global anlamda öne çıkan Türkiye, bölgede hiç bir zaman inisiyatif ortaya koyamamanın faturasını çok ağır ödedi ve kendini bir anda pazarlıkların ve ittifakların dışında buldu.
ABD, AB ve Rusya-Çin ekseninde oldukça "karmaşık ilişkiler"e sahip olan Türkiye''nin yeni eksene karşı nasıl tavır alacağı resmi görüş olarak henüz tanımlanmış değil. ABD ile stratejik müttefik olan, Avrupa Birliği ile üyelik yolunda çaba harcayan ve Avrupa Gücü içinde kendine yer bulmaya çalışan Türkiye, Rusya ve Çin ile de, özellikle son zamanlarda yapılan stratejik ölçekli anlaşmalarla "derin" ilişkilere girdi.
Ankara bir taraftan ABD-İsrail füzelerini Doğu Anadolu''da konuşlandırıp, hava savunmasını ABD-İsrail yapımı Arrow füzeleriyle İsrail''e emanet ederken, diğer tarafta Rusya ile yürüttüğü enerji projeleriyle ABD''nin bölgedeki planlarına büyük darbe vuruyor, Çin ile "askeri teknoloji transferi"ne dayalı anlaşmalar yaparak Doğu Türkistan''dan Kafkaslar''a kadar çıkar alanlarını Pekin''e devrediyor. Çin ise, Türkiye sayesinde Doğu Türkistan''dan Akdeniz''e ulaşacak ekonomik-güvenlik hattını kuruyor.
Aslında Ankara''nın Rusya ve Çin''e yaklaşması, Avrupa Ordusu ve Kıbrıs konularında AB ile, Kürt sorunu, Kuzey Irak ve Irak''la ilişkiler konularında da ABD ile sorunlar yaşamasından kaynaklanıyor. Ancak Türkiye''nin her iki güçle girdiği güvenlik eksenli ilişki ABD''yi kaygılandırıyor.
Yedek oyuncu mu olacağız?
Göstergeler Şanghay Bloku''nun en büyük darbeyi Türkiye''ye vuracağını gösteriyor. Ancak Ankara''nın Rusya ve Çin ile yürüttüğü "kuşkulu yakınlaşma" ve yeni Blok''a karşı tavrını net olarak ortaya koymaması bir takım endişeleri beraberinde getirmiyor değil. Türkiye de bu oluşumda yer alabilir mi? Bugüne kadar Orta Asya''daki İslami hareketlere karşı Rusya ve Çin ile ortak hareket eden Türkiye''nin Şanghay Bloku''na karşı tavrını net olarak ortaya koyamamasının asıl sebebi ABD''nin tepkisinden çekinmesi mi? Eğer Blok''a eklemlenirse bu, Türkiye için oldukça hazin bir durumu ortaya çıkaracak. Bugüne kadar bölgede aktif bir güç olarak görülen Türkiye, kendini bölgede "yedek oyuncu" statüsüne, örgüt içinde ise Kırgızistan veya Kazakistan''ın pozisyonuna düşecek.
Bugünlerde bir MHP Başkan yardımcısı Şevket Yahnici başkanlığında MHP kökenli bir heyet Çin''de üst güzey yetkililerle görüşüyor ve kendilerine Türkiye-Çin ilişkileri ile ilgili brifingler veriliyor. Orta Asya''da en büyük hezimetin milliyetçi bir koalisyon döneminde yaşanması oldukça üzüntü verici bir durum. Hiç bir zaman kamuoyuna açıklanmayan bu karmaşık ilişkilere yönelik milliyetçi tepkilerin kırılması ise başka bir gariplik. Şanghay Blok''u Türkiye''nin dış politika gündeminde ileride ciddi tartışmalara neden olacak.
.Dünya, Fazilet"in kapatılmasına neden tepki göstermedi?
00:0030/06/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fazilet Partisi''nin, "demokratik ilkeler" bir tarafa bırakılarak, sistemin endişelerinden hareketle kapatılması, Türkiye''de İslami değerlere sahip kitlenin "sistemle uzlaşma formülleri"nden hiç birinin, iktidar talep ettiği sürece, onaylanmayacağının bir kez daha vurgulanmasından başka bir anlam taşımıyor.
28 Şubat''ta İslami değerleri önceleyen her hareketin birinci derecede "tehdit" ilan edilmesinden bu yana yaşanan süreçte belirgin bir değişiklik olmadı. Ekonomik kriz nedeniyle Türkiye''nin yangın yerine döndüğü bir dönemde MGK''nın "irtica raporu" görüşmesi, krizin tetiklediği "toplumsal cinnet"in değil, İslami değerlere sahip kitlelerin hala "ulusal güvenlik sorunu" olduğu düşüncesindeki ısrarı yansıtması bakımından önemli.
FP''nin kapatılması, Türkiye''deki statükonun İslam''ı siyasi ve sosyal talepleri ile nasıl algıladığını, dünya sisteminin siyasi İslam''a bakışı açısını ve hem yerel hem de uluslararası sistemin İslam''ı "öncelikli tehdit" ilan etmesinin pratik sonucunu yansıtması bakımından da çok önemli. Uluslararası sistemi belirleyen güçlerin, özelde Türkiye''de genelde ise İslam dünyasında İslami talepleri "demokratik yöntemler"le iktidara taşıma çabalarına nasıl baktığını, yerel ve uluslararası statükon "birbirini tamamlayan refleksler"ini doğru sorgulamak bundan sonra olabilecekler konusunda bize kapsamlı bir bakış açısı sağlayacaktır.
"Özgürlük sorunu değil"
Türkiye''nin demokratikleşmesi, AB''ye üyelik yolunda mesafe alması, insan hakları, demokrasi, bireysel haklar, örgütlenme ve inanç özgürlüğü gibi alanlarda uluslararası anlaşmalara imza atması ve bunları bir şekilde uygulamaya niyetlenmesi ile FP''nin kapatılması arasında, sanıldığı gibi, ciddi bir "çelişki" yok.
Tıpkı Türkiye''deki yerel iktidar gibi, uluslararası sistemi belirleyen güçler ve insani değerleri öne alan organizasyonlar da İslami olan, toplumsal ve siyasi talep ve vaadlerde bulunan, iktidar isteyen oluşumları hiç bir zaman özgürlükler kapsamında ele almadılar. Kapatma kararına ABD ve Avrupa cephesinden ciddi tepkinin gelmeyişinin sebebi de bu.
Yerel statüko bu tür talepleri, bilinen en kabul edilebilir ve "en ılımlı formüller"le yola çıksa bile, "iktidar paylaşımı"nın veya statükonun yok edilmesinin amaçlanması olarak gördü hep.
Sadece Türkiye''de değil, bütün dünyada İslami talepler içeren toplumsal ve siyasal projeler büyük bir endişeyle izlendi, "yerinde müdahaleler"le hep bir çizgide tutuldu, manipule edildi, kontrol edilemediği zaman ise "tasfiye" edildi.
Yerel ve uluslararası statükonun korkusu
1990''larda İslam''ın küresel düzeyde yeni bir siyasi, ekonomik ve sosyal bakış açısı olarak dünya gündemine girmesinden sonra, bu alanda oluşan "demokrasi dışı örgütlenmeler" yerel iktidarlar için olduğu kadar, dünya sistemi içinde tehdit görüldü. İslam''ın dünya sistemi tarafından düşman ilan edilmesinin en önemli sebebi yerel iktidarlardır. Onlar, sosyal, ekonomik ve siyasal alanda güç kazanan İslami eğilimlerin "yerel statüko" için birinci derecede tehdit olarak algıladılar ve bunu uluslararası güç merkezlerine de kabul ettirdiler.
"İslami canlanma"ya öncülük eden örgütlenmelerden demokrasi dışı ve batılı değerlere savaş açanlar başından itibaren hedef haline getirildi. "İslamcı terör" imajı ve askeri tedbirlerle bir çoğu yok edildi, bazıları da zayıflatıldı.
Ancak demokratik örgütlenmeler entelektüel seviyede ilgi gördü. Bu seviyede olmasa bile, "uluslararası statüko" tarafından da "müsamahakar" bir tavırla karşılandı. Böylece siyasal İslam''a görünürde bir şans verildi ve kontrol altına alınmak istendi.
Ancak hiç kimse bu oluşumların kitleler nezdinde bu denli popüler olacağını, ciddi ekonomik programlar ortaya koyacağını ve sistemin dışladığı kitleleri merkeze çekmeye "yelteneceğini" tahmin edemedi. Gördükleri yoğun ilgi, yerel iktidarlar kadar dünya sistemini tedirgin etti. İşin başında İslami oluşumlara şans tanıyor gibi görünen dünya sistemi, artık onları tehdit olarak algılamaya başladı.
Bu "modern ve demokratik örgütlenmeler", bir taraftan dışlanan yığınları iktidara ortak edip "seçkinlerin dokunulmazlığı"nı "tehlike"ye atarken diğer yandan, geleneksel değerler üzerinde olduğu gibi, "ülke kaynakları" üzerinde de kıskanç bir tavır sergileyerek "uluslararası sermaye" çevrelerini ürkütmüş oldular.
Siyasal İslam''ın farklılaşması
Gerek ABD ve Avrupa basınında gerekse ABD ve AB resmi çevrelerinde FP''nin kapatılması, insan hakları, demokratik ilkeler, fikir ve inanç veya örgütlenme özgürlüğü açısından değil, IMF programlarının geleceği, bu programların uygulanması için gereken "siyasi istikrar" ve özellikle "siyasal İslam"ın bundan sonra ne tür bir evrim geçireceğinin tecrübe edilmesi açısından ele alındı.
Avrupa ve Amerikan basını kararı, "Türkiye''de siyasal İslam bölündü" ekseninde tartıştı. Bu nokta çok önemli. Çünkü yasaklanan FP çizgisi, "İslam dünyasının en modern, en güçlü, en profesyonel siyasi örgütlenmesi"ydi. Onlara göre bu oluşumunun geçireceği değişim ve farklılaşma, diğer Müslüman ülkeleri derinden etkileyecek, Müslüman toplumların radikalleşmesi veya liberalleşmesi üzerinde etkili olacaktır. Böylece siyasal İslam''ın modernleşmesi daha yakından test edilecektir
.Türkiye"nin "sabıkalı dostlar"ı ve topyekün savaş
00:0014/07/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail Savunma Bakanı Benjamin Ben-Eliezer''in Ankara ziyareti, Genelkurmay Başkanı Şaul Mofaz''ın ay sonunda Ankara''ya gelecek olması, bugünlerde Ortadoğu''yu bölgesel bir savaşın içine çekme hazırlığı yapan Ariel Şaron''un Türkiye''ye gelmesinin planlanması kamuoyunun dikkatlerinden özellikle uzak tutulmaya çalışılan bir süreci hatırlamamıza yardımcı oldu: Türkiye''nin uluslararası ilişkileri hızla askeri/güvenlik eksenli bir boyuta evriliyor ve Ankara, antidemokratik, hızla silahlanan ve uluslararası düzeyde gerilim üreten ülkelere yakınlaşıyor.
AB ile yakınlaşmayı ulusal güvenlik için tehlike olarak algılayan Ankara, ABD''nin Irak ve Kuzey Irak politikasından duyduğu endişenin de tazyikiyle yeni arayışlara girdi. İsrail''le ilişkiler ivme kazanırken Ankara''nın Çin ile yürüttüğü askeri yakınlaşmaya yönelik Türkiye kamuoyundaki inanılmaz suskunluk da sürüyor. Ankara son olarak, dünyanın korsan ülkesi Kuzey Kore ile karşılıklı büyükelçi atama kararı aldı. Bu da hiç kimsenin dikkatini çekmedi.
"Askeri teknoloji" transferi sevdası
Türkiye''nin bu "üç özel dostu"na yakın sebebi askeri teknoloji transferi. Batı''nın silah satışlarında teknoloji transferini sıkı şartlara bağlaması Türkiye gibi hızla silahlanan ülkeleri farklı arayışlara itiyor. İsrail, Çin ve K. Kore ise, teknoloji transferini ekonomik/stratejik çıkar amaçlı kullanıyor. Ankara ile Pekin arasında, füze sistemleri dahil, savaş uçakları gibi çok önemli projeler gündemde.
Askeri teknoloji transferi Türkiye-İsrail ekseni ile başladı. Oluşturulan stratejik ortaklık, Suriye''nin dize getirilmesinden ziyade, İsrail''in sahip olduğu yüksek teknolojinin Türkiye''ye transferini amaçlıyordu. Bu amaçla çok önemli savunma anlaşmaları yapıldı. Türkiye''nin dev askeri ihaleleri, bazıları ihale bile yapılmadan, İsrail''e verildi ve bu ülkeye milyarlarca dolar aktarıldı. Ancak İsrail, teknoloji transferinde gönülsüz davrandı. İsrail''in korkusu bu teknolojinin Türkiye tarafından bir Müslüman ülkeye aktarılması ihtimaliydi.
Türkiye bunun üzerine, Çin, Rusya, Hindistan ve K. Kore''ye yöneldi. Ben Eliezer''in ziyareti sarsılan güveni tekrar tesis etmeyi amaçlıyordu. Kriz nedeniyle ihalelerin bir kısmı donduruldu ancak Tel Aviv önemli güvenceler vermiş olmalı ki, ticaret yeniden hareketlendi. İsrailli Bakan Ankara''da, Arrow füzeleri için gereken "Green Pine" radar sistemi, tanksavar füzeleri, insansız uçak ve Türk F-16''ları için Popeye füzelerinin satışı ile Türk M-60 tankları için modernizasyon paketini görüştü.
Soykırım suçlusu "dostlar"
Türkiye''nin, İsrail''le ilişkilerinden güvenlik alanında sağladığı hiç bir çıkarı yoktur. Aksine Ankara''nın askeri teknoloji sevdası, İsrail''in ise güvenlik endişeleri ve savunma sanayiinin geleceği söz konusudur. Konya''daki hava tatbikatı, yapılması planlanan kara tatbikatı, İsrail uçaklarının Türkiye''de eğitim yapması, milyarlarca dolarlık füze ihaleleri, Arrow füzelerinin ortak imalatı ve Türkiye''nin İran, Irak ve Suriye''ye karşı kışkırtılması tamamen İsrail''in ekonomik ve güvenlik çıkarlarına yöneliktir.
Türkiye''nin askeri teknoloji peşinde olduğu bir başka ülke olan Çin ile ilişkileri o kadar hızlı ilerliyor ki, her hafta Pekin''den bir askeri veya sivil heyet Ankara''ya geliyor. Yakınlaşma büyük bir gizlilik içinde yürütülüyor. İki ülke arasında pilotsuz uçaklardan füze teknolojisine kadar oldukça çeşitli silah anlaşmaları yapıldı. Türkiye, bir başka nükleer güç ve askeri teknoloji ihraç eden ülke olan Kuzey Kore ile de karşılıklı büyükelçilik açma kararı aldı.
Türkiye''nin yeni "dostları"nın ortak özelliği, insan hakları sicillerinin kabarık olması. Çin''in Doğu Türkistan''da uyguladığı soykırımın, yapılan nükleer denemelerin sakat bıraktığı insanların, her gün idam edilen Uygur gençlerinin ve toplu katliamların Ankara''nın Pekin''le yakınlaşmasında hiç bir caydırıcı etkisi olmadı.
Sabra ve Şatilla katliamlarını yöneten Ariel Şaron hakkında Belçika''da insanlık suçundan soruşturma başlatılması ve 31 Ağustos''ta yapılacak BM Dünya Irkçılık Konferansı''nda İsrail''in "ırkçı devlet" ilan edilmesinin beklenmesi de Ankara için hiç önemli değil.
"40 bin Filistinli ölecek"
Ankara, Şaron''un "Filistin''i imha etme"yi amaçlayan saldırı hazırlıklarına girişmesine ne diyecek acaba? Foreign Report dergisinin haberinde, "Filistin Yönetimi''nin yok edilmesi" adlı planda, İsrail''in saldırıyı Ramallah ve Gazze Şeridi''ne F-16 ve Türkiye''de eğitilen F-15 uçaklarının düzenleyeceği hava akınlarıyla başlatacağı, Filistin''in ağır topçu ateşiyle bombalanacağı, 30 bin İsrail askerinin bölgeye gireceği, Filistin''den "40 bin kişinin öleceği veya tutuklanacağı" belirtiliyor. Türkiye ırkçı "Şaron''un günahları"na katlanmak zorunda mı? Böyle bir savaş olursa Ankara bölgede nasıl bir açmazın içine düşecek acaba?
Türkiye silah alım projelerinden sadece kriz nedeniyle dondurulan 32 projenin maliyeti 19.5 milyar dolar. Silahlanma projelerinin toplam maliyeti ise 150 milyar dolar civarında. Türkiye''yi bu denli silahlanma yarışı içine sokan, çıkarlarından bu denli taviz verecek düzeyde endişe duyduğu güvenlik sorunu nereden kaynaklanıyor? Ekonomik kriz içinde kıvranan Türk halkı için bunun ne anlama geldiğini kimse hesaplıyor mu? Süreci anlamak için önce bunların sorgulanması lazım.
."Yeryüzünün efendileri" ve fakirlerin direnişi
00:0021/07/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Zenginler Klübü"nün liderleri küresel boyut alan ekonomik durgunluğa çözüm bulmak için Cenova''da çelik duvarların arkasında biraraya geldi. Küresel ekonominin üç motor gücü ABD, Avrupa ve Japonya ekonomilerinde yaşanan durgunluk ve gerilemenin sebebinin tartışıldığı zirvede üç büyük güç, çöküş eğilimine giren küresel ekonomideki sorunların kaynağı olarak birbirlerini suçluyor.
Dünya ölçeğinde üretimin yüzde 65''ini, refahın ise yüzde 80''ini ellerinde bulunduran "yeryüzünün efendileri"nin masasında gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerin sorunları ve milyarlarca insanın yaşamak zorunda bırakıldığı fakirlik ve açlık yer almıyor.
Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası gibi kendilerine bağlı uluslararası kurumlarla "altı milyar insanın kaderine hükmeden sekiz lider"in, Cenova''da toplanan 150 bin kişinin çığlıklarına kulaklarını tıkayarak ekonomik çıkarları için alacakları kararlar, yeryüzünün diğer ulusları için daha fazla çalışma, daha fazla fedakarlık ve daha fazla fakirlikten başkahiç bir anlam ifade etmiyor.
"Köleler"in yükü ağırlaşacak
Bangladeş''in "fakirlerin sözcüsü" olarak zirveye katılması ve borçlandırılarak bağımlı hale getirilen ülkelerin borçlarından 54 milyar dolar indirim yapılması ise milyarlarca fakir insana yapılan büyük bir hakarettir. Bu tavırları, onların, dünyanın geri kalan halklarını nasıl "aptallar sürüsü" olarak gördüklerini gözler önüne seriyor.
Verdikleri yüksek faizli kredilerle fakir ülkeleri milyarlarca dolar borçlandırıp ekonomik ve siyasi olarak kontrol altına alan, ekonomik çıkarları için bölgesel krizler ve güvenlik sorunları üreten, yeryüzünün kaynaklarına, insanlığın ortak değerlerine hoyratça, bencilce ve büyük bir açgözlülükle saldıran, ulusal değerlerini ve kaynaklarını koruma içgüdüsüyle hareket eden ülkeleri acımasız bir hışımla cezalandıran, bölgesel ve uluslararası düzeydeki askeri kurumlarından adalet teşkilatlarına, İnsan Hakları Mahkemesi veya Savaş Suçları Mahkemesi''nden yardım kuruluşlarına kadar her şeyi dünyanın geri kalanının sömürülmesi esasına dayanan global politikalarına alet eden, kontrol altında tuttukları ülkeleri ağır silahlanma yükü altına sokup ellerindeki bütün kazanımlarını talan eden "yeryüzünün efendileri"nin Cenova zirvesinden fakir uluslar için "köleliklerinin daha da ağırlaşması"ndan başka nasıl bir sonuç çıkabilir?
İhanete uğrayan Türkiye...
Endonezya ve Arjantin gibi ekonomik krizin hızla siyasal kaosa dönüştüğü ülkelerle aynı sıkıntıları çeken, onbinlerce insanın daha iyi bir yaşam amacıyla yurtdışına kaçtığı Türkiye için bu zirvenin bir başka anlamı var.
Bir dönem dünyanın birinci sınıf ülkeleri arasında yer almak için hiç değilse hayal kurabilen Türkiye, kendisine ihanet eden vatandaşları ve uluslararası sermayenin ortak manevralarıyla bugün tarihinin en ağır ekonomik ve siyasi krizi altında ve birkaç milyar dolar bulmak için uluslararası kredi kuruluşlarının kapılarında dileniyor. Milyonlarca insan işsizlik ve fakirlik içinde kıvranırken ülkenin kaynakları haraç mezat yağmalanıyor.
Yeryüzünün efendileri ise Türkiye''deki risklerini kurtarmak için yüksek faizli krediler vermeye, bağımlılığı daha da pekiştirmeye devam ederken, bir taraftan da Türkiye''nin etrafında yepyeni kriz bölgeleri oluşturuyor. Türkiye yoğun bir silahlanma yarışının içine çekilirken ülkenin stratejik kaynakları da denetim altına alınıyor.
İnsanların yüz milyon lira aylıkla yaşamaya mahkum edildiği Türkiye, gayri safi milli hasılasının yarısına yakınına tekabül eden savunma ve güvenlik harcamalarına sokuluyor, füze sisteminden savaş uçaklarına, tank modernizasyonundan helikopter filolarına kadar milyarlarca dolarlık silahlanma paketleri oradan oraya uçuşuyor.
IMF''den bir buçuk milyar dolar alınması için Türkiye''de yer yerinden oynarken, aynı dönemde, Türkiye ile İsrail arasında milyarlarca dolarlık ortak füze ve savunma anlaşmalarının yenilenmesi karara bağlanabiliyor.
Endonezya''nın, Meksika''nın, Arjantin''in, Nijerya''nın, Ortadoğu ülkelerinin veya dünyanın geri kalanının durumu ise Türkiye''den farklı değil.
"Küresel direniş hareketi"
Yeryüzünün efendileri hegemonyalarını daha da pekiştirmek için Cenova''da toplantı üstüne toplantı yaparken, insanlığın adaleti için kente akın eden yüz elli bin kişinin, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF ve çokuluslu şirketler gibi uluslararası sömürünün öncü kuvvetlerine, kapitalizm, fakirlik ve küresel hegemonyaya karşı başlattığı savaş hiç küçümsenmemeli. Hareketin bizzat Avrupa ve Amerika''da filizlenmesi ve giderek dünya ölçeğinde bir harekete dönüşmesi tipik bir "Üçüncü Dünyacı söylem" olarak da algılanmamalı.
1999 yılında ABD''nin Seattle kentinde yapılan Dünya Ticaret Örgütü toplantısından bu yana en kalabalık ve en sert gösteriler yaşanıyor Cenova''da. Küresel hegemonya ve adaletsizliğin boyutları her geçen gün daha da katlanılmaz bir hal alırken, "fakirlerin çığlığı" da güç kazanıyor. Küreselleşme karşıtı hareket, ideolojilerin saltanatının bittiği Soğuk Savaş sonrasında adalet ve onur arayışına giren milyarlarca insan için yeni bir yol, bir ideoloji haline geliyor.
Cenova''daki meydan okuma ve küresel direniş, Yıldız Savaşları projeleriyle yeni güvenlik endişeleri ortaya çıkararak, ekmek bulamayan insanları hızla silahlanma yarışına sokan, uluslararası kurumlarıyla dünyanın geri kalanının elinde ne var ne yoksa el koyan "yeryüzünün efendileri" için ciddi bir uyarıdır. Adaleksizlik devam ettikçe bu hareket de güç kazanacaktır.
.Eliezer, Mofaz, Şaron, silahlanma, savaş suçu...
00:0028/07/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail Savunma Bakanı Benjamin Ben-Eliezer''in ziyaretinden sonra Genelkurmay Başkanı Şaul Mofaz da dün Türkiye''deydi. İsrail Başbakanı Ariel Şaron ise Başbakan Bülent Ecevit''in üç kez yaptığı davetten sonra 7 Ağustos''ta Ankara''da olacak. Mofaz da Ben-Eliezer gibi, füze savunma sistemi, Türk tanklarının modernizasyonu, insansız uçak satışı, havadan karaya Popeye-2 füzeleri, askeri istihbarat uydusu, helikopterler ve tanksavar roketlerinin teslimi gibi ortak savunma projeleri için geldi.
Ben-Eliezer, Mofaz ve Şaron''un ziyaretleri, Türkiye ile İsrail arasında 1996 yılında imzalanan "stratejik ortaklığın" ivme kazandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Ortaklık Türkiye''nin tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşadığı dönemde milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları ile güçleniyor.
Ben-Eliezer''in ziyareti sırasında iki ülke "ortak füze kalkanı" kurma konusunda anlaşmaya vardı. Kriz nedeniyle ertelenen bazı projeler yenilendi. ABD''nin Füze Kalkanı Projesi çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu''ya yerleştirilecek füzelerin ağırlıklı olarak İsrail tarafından karşılanması ve Arrow füzelerinin bu amaçla ortak üretimi kararlaştırıldı. İsrailli pilotların Konya Ovası''nda yaptığı eğitim uçuşlarından ve hava tatbikatlarından sonra iki ülkenin ortak kara tatbikatı da yapması planlandı.
Anadolu''ya yerleştirilecek Arrow''lar için gereken "Green Pine" radar sistemi, tanksavar füzeleri, insansız uçak ve Türk F-16''ları için havadan karaya Popeye füzelerinin satışı ile Türk M-60 tankları için modernizasyon paketi ele alındı ve bunların bir çoğunun tekrar hayata geçirilmesi kararlaştırıldı. Türk hava sahasında önemli ayrıcalıklar kazanan İsrail, belki önümüzdeki dönemde Anadolu''da kara birlikleri de bulunduracak. Kimse olmaz demesin.
Türkiye topraklarına İsrail füzeleri
Ziyaretler, Türkiye''nin İran, Irak ve Suriye''ye karşı konumlandırıldığı, bu ülkelere karşı topraklarının füzelerle donatıldığı, sınırlarına "İsrail malı dinleme istasyonları" ve füze rampaları monte edildiği bir dönemde yapılıyor. ABD''nin Füze Kalkanı projesinin gerekçesi olarak İran ve Irak''tan gelecek füze saldırıları gerekçe gösteriliyor ve Türkiye bu ülkelere karşı silahlandırılıyor. Füze Kalkanı gibi küresel bir projenin gerekçesinin ısrarla İran ve Irak olarak gösterilmesi hiç de inandırıcı bir durum değil.
ABD ve İsrail''in bu ülkelere yönelik olası bir müdahalesinde Türkiye topraklarının ve hava sahasının, İsrail''in İran''ın nükleer tesislerine yönelik saldırısında da uzun menzilli uçuşlar için Türkiye''de eğitilen İsrail uçaklarının ve pilotlarının kullanılması muhtemel.
Üst düzey ziyaretler ayrıca Şaron''un Filistin Yönetimi''ne karşı topyekün savaş hazırlığı yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Filistin Yönetimi''nin yok edilip Arafat ve diğer liderlerin Suriye''ye sürülmesi hesaplanan Şaron''un saldırı planına göre, 40 bin Filistinli bu savaşta hayatını kaybedecek veya tutuklanacak. Batı Şeria ve Gazze yeniden işgal edilecek. CIA kaynakları tarafından da doğrulanan senaryo, doğal olarak Suriye ve Irak''ı da içine çekecek nitelikte. Aynı dönemde ABD''nin Irak''a yönelik yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna dair belirtiler kendini hissettiriyor.
Avrupa Birliği''nin Tel Aviv yönetimini açıkça uyardığı, İsrail''e ekonomik ambargoyu bile düşündüğü, işgal altındaki topraklarda üretilen ve ihraç edilen İsrail mallarına vergi muafiyetini kaldırdığı, 31 Ağustos''ta Güney Afrika''nın Duban kentinde yapılacak olan BM Dünya Irkçılık Konferansı''nda İsrail''in ırkçı devlet ilan edilmesi için çalışmalar yapıldığı bir dönemde Türkiye ile İsrail arasında temaslar yoğunluk kazandı.
Savaş suçundan yargılanacaklar
Ben-Eliezer ve Mofaz ve Şaron, insanlığa karşı suç işlemekle suçlanıyor. Şaron hakkında Belçika''da insanlık suçu işlemekten resmen soruşturma açıldı ve 24 tanık ifade vermek için mahkemeye çağrıldı. AB''nin İsrail''e yönelik politikalarına bakılırsa AB Dönem Başkanı olan Belçika''nın soruşturma sonunda dava açması kesin. Başlangıçta soruşturmayı önemsemeyen Şaron, sonunda Belçikalı bir avukatla anlaşmak zorunda kaldı. Şaron, 1982 yılında Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamların dışında 1992''de Kanada''da 105 kişinin ölümüne yol açan bombalama olaylarından sorumlu tutuluyor.
AB İsrail''i, insan hakları açısından tam anlamıyla kuşatmaya alıyor. Şaron''dan sonra Mofaz ve Hava Kuvvetleri Komutanı Dan Haluzt için soruşturma açılacak. İsrail''in Filistinliler''e karşı suç işleyen ve askeri çevreden gelen bir çok isminin bu süreçten kurtulma şansı görünmüyor. Tel Aviv yönetimi, bu endişeyle paniklemiş durumda. İsrail güvenlik güçlerinde görev yapmış ve halen görevli üst düzey yetkililer Dışişleri Bakanlığı''na başvurarak, Avrupa''da hangi ülkelerde dikkatli olmaları gerektiği konusunda tavsiye istediler.
Danimarka ise, İsrail''in yeni Kopenhag Büyükelçisi olarak atanan Güvenlik Servisi Şin Bet''in eski başkanı Carmi Gillon''u ülkeye ayak basması halinde, işkence yaptığı ve yaptırttığı gerekçesiyle tutuklayacağını açıkladı.
Mofaz böyle bir ortamda Ankara''ya geldi. Mofaz ve diğerleri yakında hiç bir Avrupa ülkesine gidemeyecek duruma gelebilirler. Türkiye, ırkçı devlet ilan edilmesi beklenen İsrail ve insanlık suçundan mahkum edilmek üzere olan Şaron ve arkadaşları ile stratejik ortaklığını nasıl devam ettirecek? Şaron''un felaket senaryoları Türkiye''yi nasıl etkileyecek? Hep birlikte göreceğiz.
.Şaron Türkiye"ye felaket getirecek
00:004/08/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''in son Nablus saldırısında 2''si çocuk 8 kişiyi öldürdüğü, Ortadoğu''da bölgesel bir savaşın çıkmasının an meselesi olduğu ve İsrail ordusunun Filistin Yönetimi''ni imha etmek için hazırlık yaptığı, Avrupa Birliği''nin Tel Aviv''e baskılarını artırdığı, ABD''nin "çıkarları"na zarar verdiği gerekçesiyle İsrail''i uyardığı ve gerilimin Filistin sınırlarını aşıp İran, Irak ve Suriye''yi de kapsayacak biçimde genişlediği bir dönemde Ankara, Belçika''nın hakkında "savaş suçu" işlemekten resmen soruşturma başlattığı İsrail Başbakan''ı Ariel Şaron''u ağırlamaya hazırlanıyor.
AB Dönem Başkanı Belçika, Şaron''dan sonra İsrail Genelkurmay Başkanı Şaul Mofaz, Hava Kuvvetleri Komutanı Dan Haluzt ile bazı üst düzey askerler hakkında da "insanlık suçu"ndan soruşturma açmaya hazırlanıyor. Belçika''nın bu tavrı bizzat AB politikası olarak uygulanıyor.
1 Eylül''de Güney Afrika''da toplanacak BM Irkçılık Konferansı''nda İsrail ırkçı devlet ilan edilecek ve Siyonizm "ırkçılık" olarak tanımlanacak. Danimarka ise, İsrail''in yeni Kopenhag Büyükelçisi olarak atanan iç istihbarat teşkilatı Şin Bet''in eski başkanı Carmi Gillon''u ülkeye ayak basması halinde, tutuklayacağını açıkladı.
Bütün bunlar olurken topyekün saldırı hazırlıkları yapan İsrail, 20 bin askerini ağır silahlar eşliğinde Filistin topraklarına yerleştirdi. Alarm durumundaki 186 bin İsrail askeri ile 445 bin kişilik yedek güç, 3 bin 900 tank, 133 askeri helikopter, bir çoğu Türkiye''de eğitim gören F-16 ve F-15''ler Filistin''e saldırmak için emir bekliyor. Türkiye''nin Şaron''u ağırlayacağı günlerde Ortadoğu''nun genel manzarası böyle...
Türk topraklarına İsrail askerleri de gelecek mi?
Şaron''un Çarşamba günü Ankara''da yapacağı temaslar, hem Ortadoğu''da hem de bütün dünyada çok yakından izlenecek. Terörü bir devlet politikası olarak uygulayan ve gittiği Avrupa başkentlerinin hiç birinde sıcak karşılanmayan Şaron''un, Türkiye tarafından üç kez davet edilmesi ve "Türk-İsrail ekseni"ne ivme kazandırılıp bölgesel gerilimi tekrar tırmandırması iyiye işaret değil. Türkiye''nin İsrail''le yürüttüğü askeri teknoloji ve ortak savunma projeleri NATO çevrelerinde bile ciddi tartışmalara neden oluyor.
Daha önce Ankara''ya gelen İsrail Savunma Bakanı Benjamin Ben-Eliezer ve Genelkurmay Başkanı Mofaz''ın temaslarında ele alınan konulara bakılırsa, Şaron''un gündemi Türk-İsrail askeri anlaşmalarla sınırlı değil. Mofaz''ın Ankara temasları hakkında İsrail''in "ulusal güvenlik" endişesiyle yayın yasağı koyması da kuşkuları artırıyor.
Mofaz ve Eliezer''in Ankara ziyaretlerinde, insansız uçak satışı, havadan karaya Popeye-2 füzeleri, askeri istihbarat uydusu, helikopterler ve tanksavar roketleri, Green Pine radar sistemi ve Türk M-60 tankları için modernizasyon paketi ele alındı. İki ülke "ortak füze kalkanı" kurma konusunda anlaşmaya vardı.
ABD''nin Füze Kalkanı planı çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu''ya yerleştirilecek füzelerin İsrail tarafından karşılanması ve Arrow füzelerinin bu amaçla ortak üretimi kararlaştırıldı. İsrailli pilotların Konya Ovası''nda yaptığı eğitim uçuşlarından ve hava tatbikatlarından sonra iki ülkenin ortak kara tatbikatı yapması planlandı. Önümüzdeki dönemde Türkiye topraklarına İsrail kara birlikleri konuşlandırılır hatta İsrail için Anadolu''da askeri üs tesis edilirse kimse şaşırmasın.
"Eksen" amacına ulaştı
Ziyaretler, Türkiye''nin İran, Irak ve Suriye''ye karşı konumlandırıldığı, bu ülkelere karşı topraklarının füzelerle donatıldığı, sınırlarına İsrail yapımı dinleme istasyonları ve füze rampaları monte edildiği bir dönemde yapılıyor.
Suriye sınırın Türkiye tarafında İsrail füze sistemleri tespit ettiğini açıkladı. Gerek Eliezer ve Mofaz''ın gerekse Şaron''un temasları, stratejik ortaklığın giderek Türkiye''nin komşularına karşı bir "meydana okumaya" dönüştüğünü gösteriyor.
Irkçı devlet ilan edilmesi beklenen İsrail ve insanlık suçundan mahkum edilmek üzere olan Şaron ve arkadaşları ile ortaklığı daha da güçlendiren Türkiye, İsrail''e yönelecek tehditleri kendi topraklarında durdurma görevini üzerine almakla kalmıyor, İsrail''in Türkiye''nin komşularına yönelik saldırganlığına da bir nevi üs oluyor.
İsrail''de yayınlanan Yediot Ahronot gazetesi, Türkiye ile İsrail arasında stratejik anlaşmanın 1958''de imzalandığını belirterek, anlaşmanın içeriğinin özellikle gizli tutulduğunu, ortak deniz manevralarının sembolik "kurtarma operasyonları" olarak gösterildiğini, İsrail Hava Kuvvetleri''nin Anadolu semalarında eğitiminin öneminin bilinçli olarak küçümsendiğini yazdı. "Eksen''in amacına ulaştığı"nı, dolayısıyla "gizlilik perdesi"nin kaldırılmasının ve gerçekleri açıklamanın zamanının geldiğini yazan gazete, "Artık İran, Suriye ya da Irak, İsrail''e savaş ilan etmek isterse, birliklerinin bir bölümünü Türkiye sınırlarına yığmak zorunda" ifadesini kullandı.
Siyonizme 312 koruması
Silah anlaşmalarının, istihbarat birlikteliğinin, Anadolu''nun İsrail füzeleriyle donatılmasının ve Türkiye''nin özellikle İran''a karşı kışkırtılmasının dışında, Türkiye''de büyük tartışmalara neden olacak bir gelişmeyi de burada haber vermek gerekiyor: Şaron yönetimi ve Yahudi lobisi, siyonizmin 312. madde koruması altına alınmasını istiyor. Buna göre, Türkiye''de İsrail''e veya siyonizme yönelik eleştiri TCK 312. Maddesine göre suç sayılacak ve cezalandırılacak. Böyle bir şey olur mu? "Türk-İsrail ekseni"nin boyutlarını kestirebilen bir insan için bunlar olmayacak şey değil.
.Ankara Şaron"u fırçalayabilir mi?
00:0011/08/2001, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''in "savaş suçlusu" Başbakanı Ariel Şaron''un estirdiği şiddet politikası sadece İsrail ve Filistin''i değil, bütün Ortadoğu''yu hızla cehennemi bir ateşin içine doğru sürüklüyor. Önceki gün Kudüs''te meydana gelen patlama bölgede artık barışın bir tarafa, ateşkesin bile sözünün edilmesinin ne kadar zor olduğunu ortaya koydu. Sokakta yürüyen herhangi bir insanın İsrail helikopterinden atılan füze ile paramparça edildiği, terörün bir devlet politikası olarak en şiddetli biçimleriyle uygulandığı bu topraklarda, her şeye namlunun ucundan bakan, insani değerlerden nasibini almamış, hayatı katliam ve cinayetlerle geçen ve bütün dünyada "savaş suçlusu" olduğuna dair ortak kanaat oluşan "dengesiz bir adam"ın estirdiği "şiddet ruhu"nun faturasını Filistin ve İsrail kadar, Suriye, Irak ve Türkiye de ödeyecek.
"Kudüs İsrail''indir" açıklamasına cevap
Kudüs''teki saldırının, Şaron''un Ankara''dan dönüşünün hemen ertesinde meydana gelmesi, Türkiye''nin de bu savaşın içinde olduğunun bir göstergesidir. Ardı ardına yapılan üç davetten sonra Ankara''ya gelen Şaron, İsrail''in ABD''den sonra "ikinci dostu ve stratejik ortağı" olan Türkiye''den 170 adet M-60 tankının modernizasyonu projesiyle ülkesine döndü.
Başbakan Bülent Ecevit, basın toplantısında Şaron''u uyarıcı rollere bürünürken perde gerisinde ortak füze kalkanı kapsamında Türk topraklarına yerleştirilecek İsrail füzeleri, helikopter ve tank projeleri ile Türkiye''nin komşularına karşı stratejik ortaklığın daha da geliştirilmesi konuları görüşüldü.
İsrail Başbakanı Ankara''da hem Filistin''e, hem Arap dünyasına hem de insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle hakkında hukuki süreç başlatan Avrupa Birliği''ne gövde gösterisi yaptı.
Türkiye''nin barış sürecine ilişkin tüm tekliflerini reddeden Şaron, "Kudüs''ün İsrail''in ezeli ve ebedi başkenti" olduğunu dünyanın en güçlü Müslüman ülkesinin başkentinde bütün dünyaya ilan etti. Müslümanlar''a yönelik bu aşağılayıcı ifadeler, Ankara''daki yetkililerin dışında Müslüman Türkiye''yi şok etti. Şaron''un şovundan bir gün sonra Kudüs''te olanlar, bu kentin hiç de İsrail''in başkenti olmadığını ortaya koydu.
Sabıkalı biriyle maceraya girişmek
"Ankara''nın Şaron''u fırçaladığı" yönünde kamuoyunda işlenen kanaat tam anlamıyla saçma bir düşünce. Savaş suçlusu bir insanı en üst düzeyde ağırlayacaksınız, onunla bölgesel maceralara girişeceksiniz, ordularını bu topraklarda eğiteceksiniz, sınırlarınıza onun dinleme istasyonlarını yerleştireceksiniz, hava sahanızı onun füzelerine emanet edeceksiniz, bütün bölgeyi savaşa sürükleyen ırkçı bir adama destek olacaksınız, ondan sonra da Şaron''u fırçalayacaksınız, öyle mi?
Şaron''a yapılan "dostça uyarılar"ın ciddiye alınacak hiç bir tarafı yok. Zira basın önünde yapılan bu uyarıların Türk-İsrail ilişkilerinin içeriğini hiç bir şekilde yansıtmadığını biliyoruz. Ankara, Türkiye''den önce Avrupa turu yapan Şaron''un Almanya ve Fransa''da ne kadar soğuk karşılandığını, AB''nin bu kişiyi savaş suçlusu ilan etmeyi kafasına koyduğunu, İsrailli diplomatların Avrupa başkentlerine sokulmadığını, Şaron''un yanı sıra İsrailli bir çok kişi hakkında yakında soruşturma başlatılacağını çok iyi biliyor.
Böylesine sabıkalı bir isimle bölgesel maceralara girişmenin bedelinin ne olacağını da çok iyi biliyor. Dolayısıyla Ecevit''in serzenişleri bu ağır sorumluluğu bertaraf etmek için görüntüyü kurtarma telaşından başka hiç bir şey değil.
Bu ihaneti durdurun!
Şaron''u davet ederek ona rahat bir nefes aldıran Ankara, bu ayın sonunda Güney Afrika''da toplanacak BM Irkçlılık Konferansı''nda İsrail''in ırkçı devlet ilan edilmesini ve siyonizmin ırkçılık olarak tanımlanmasını engellemek için hazırlıklara başladı bile. Daha çarpıcı şeyler de var: 31 Temmuz''da Mısır''a giden Dışişleri Bakanı İsmail Cem''in gündemi neydi? Ya da 1 Ağustos''ta Ankara''ya gelen Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Seba Nasır''a ne tür telkinlerde bulunuldu?
Ortadoğu''nun kan gölüne döndüğü, Şaron''un Filistin topraklarını tekrar işgal edip liderlerini sürgüne göndermeye hazırlandığı, Kudüs''te Filistinliler için çok önemli anlamı olan ve AB yetkililerinin ziyaret ederek Filistin Yönetimini meşrulaştırdığı Doğu Evi''nin kapatıldığı bir dönemde Ankara, dünya Müslümanları''nın büyük tepkisine çekecek yeni bir girişim başlattı.
Türkiye, İsrail''in Filistin''e yönelik topyekün saldırısı başladığı zaman Suriye ve Mısır''ın karşılık vermesini engellemek için bu ülkeler nezdinde İsrail adına müzakereler yürütüyor, Kahire ve Şam''a baskı uyguluyor. Ancak bu olay savaşın genişlemesinin önlenmesi şeklinde yutturuluyor. Yani "Hitler bozuntusu" bir adamın kanlı emellerine destek oluyor, önünü açıyor.
İsrail''in saldırısı bir şekilde başlayacak. O zaman Türkiye özellikle Suriye üzerinde caydırıcı bir güç olarak kullanılacak ve Şam''ın İsrail''e tepki vermesi engellenecek.
Şaron Ankara''dan sadece tank ihalesiyle dönmedi. İsrail''e yönelecek tehditleri engellemesi için Ankara''ya yeni bir misyon yükledi. Şaron''a Ankara''da "Kudüs İsrail''in ezeli ve ebedi başkentidir" açıklamasını yaptıranların üslendiği yeni misyon, bu toplumun hafızalarından uzun yıllar silinmeyecek. Bir katilin çılgınlıklarına zemin hazırlamak veya yardımcı olup korumak, Türkiye için aşağılayıcı bir durum
.Durban: Susturulan ulusların adalet savaşı
00:008/09/2001, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Güney Afrika'nın Durban kentinde düzenlenen BM Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı, Soğuk Savaş'tan sonra dünya sisteminin iki etkin aktörü olan ABD ve Avrupa ile İsrail'e yönelik en ciddi uluslararası "kalkışma"ya sahne oldu. Kölelik, sömürgecilik ve siyonizm mağdurları ortak bir zeminde hareket ederek, neredeyse dünya sisteminin aktörlerine meydan okudular. Amerika yüz kızartıcı köleci geçmişinin, Avrupa kanlı sömürgeci tarihinin, Nazi soykırımına uğrayanların kurduğu İsrail modern dünyanın "ırkçı devlet"i ilan edilmenin utancıyla yüzleşmek zorunda kaldılar.
Asya'nın, Afrika'nın ve Ortadoğu'nun halkları köleci, sömürgeci ve ırkçıların özür dilemelerini, insanlığa karşı işlenen cinayetlerin tazmin edilmesini Durban Konferansı'nda belki sağlayamadılar ancak çok önemli bir sürecin kapılarını aralayıp bütün dünyada etkisini gösteren etkin bir kampanya yürüttüler.Avrupa sömürgeci geçmişinden dolayı tazminat ödemeyi şimdilik kabul etmese bile özür dilemeye hazır hale geldi. ABD de tazminata karşı çıkmakla birlikte köleleştirdiği toplumlar için özür dilemeyi kabul etti. Küreselleşme karşıtlığı ve mülteci akınından sonra sömürgecilik ve köleliğin sorgulanması Batı'nın gelecekte karşı karşıya kalacağı en büyük tehdit haline geldi."Siyonizm ırkçılıkla eş anlamlı"İsrail ise, insanlığa karşı işlenen suçların en ağırıyla, ırkçılık suçlamasıyla köşeye sıkışmış durumda: Filistinliler'e yönelik şiddet ve terör yöntemleri yüzünden İsrail yönetimi ırkçı devlet ilan edildi ve Siyonizm, tıpkı Nazizm gibi, ırkçılıkla eş anlamlı olarak kabul edildi. Gerçi bu ifadeler Konferansı'ın sonuç bildirgesinde yer alamadı. Toplantıyı terk eden ABD'nin baskıları sonucu sonuç bildirgesinde çıkarıldı. Ancak dünyanın her bölgesinden gelen 3 binden fazla sivil toplum örgütü İsrail'i ırkçı devlet ilan etti. Resmi sonuç bildirgesi değil, dünya halklarının gerçek temsilcileri olan bu 3 bin NGO'nun ortak kararı, bütün dünyada yankı buldu ve İsrail insanlığın zihninde insanlığa karşı suç işleyen bir yönetim olarak yerini aldı.Birleşmiş Milletler'in, 1975 yılında aldığı ve "siyonizm ırkçılığın ve ırk ayrımının bir şeklidir" ifadesinin kullanıldığı 3379 sayılı kararından ve zamanın ırkçı Güney Afrika rejimiyle İsrail arasındaki ittifaka dikkat çeken 1973 tarihli kararından hareket eden 42 Müslüman ülke, gerek Durban'daki Konferans'ta gerekse Konferans'ın ön hazırlıklarının yapıldığı Cenevre'deki toplantılarda İsrail ırkçılığına karşı etkin bir mücadele örneği sergilediler. Bu durum Müslüman ülkeler ve Filistin adına çok ciddi bir diplomatik kazanımdır.Konferansın daha etkin bir şekilde sona ermesine engel olan tek talihsizlik belki de, hem köleliğin, hem sömürgeciliğin hem de siyonizmin aynı anda hedef haline getirilmesiydi. Bu durum Konferans'tan etkin sonuç alınmasını engelledi ve ABD, Avrupa ve İsrail'i aynı hedef almanın sıkıntısı yaşandı. ABD'nin Konferans'ı terk etmesinin sebebi, İsrail'in mahkum edilmesi değil, Amerika'dan da kölelik tazminatı istenmesinin de bu boykotta büyük etkisi var.İsrail yasadışı bir devletİsrail Başbakanı Ariel Şaron hakkında Belçika'da insanlık suçundan dava açılması, İsrailli üst düzey askeri görevlilere yönelik insan haklarını ihlal suçlamaları ve son olarak Durban'da bu ülkenin açıkça ırkçı devlet ilan edilmesi, İsrail'de tam anlamıyla paniğe neden oldu. Daha önce savaş suçlusu olarak gözaltına alınabileceği endişesiyle askeri yetkililerin Avrupa'nın hangi ülkelerine nasıl gidebileceklerine dair sıkı bir denetim uygulamaya başlayan İsrail Dışişleri Bakanlığı, Durban Konferansı sonrası durumu değerlendirmek için İsrail'deki tüm büyükelçiliklerin temsilcilerini acil bir toplantıya çağırdı.Ancak bu gelişmelerin İsrail için ortaya çıkardığı ölümcül bir gelişme daha var ki, işin en korkutucu yanı da bu: Durban Konferansı, İsrail'in yasallığını tekrar dünya gündemine taşıdı. Yani Tel Aviv yönetimi çok ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalabilir ve yasadışı bir yönetim durumuna düşebilir. İsrail dışişleri çevrelerini panikleten nokta burası.Sessiz kitlelerin tarihi zaferiOrtadoğu'da İsrail karşıtı söylem güçlenip, barış sürecine yönelik umutlar azalırken, Avrupa'dan Çin'e, Rusya'dan Afrika ve Güney Asya'ya kadar İsrail'e yönelik tepkiler güç kazanıyor. Durban'da İsrail ırkçılığına karşı blok halinde kendini gösteren karşı çıkışa tahammül edemeyen ABD ve İsrail'in Konferans'tan çekilmesi, siyonizmin bir terör politikası olduğuna dair kanaatin ne denli güçlendiğini gözler önüne serdi.ABD, Hindistan ve Türkiye dışında bütün dünyada yalnızlığa sürüklenen İsrail, bu gelişmeler sonrası biraz olsun özeleştiri yapmak yerine, başta BM olmak üzere dünyayı karşısına aldı ve herkesi Yahudi düşmanı olmakla suçlamaya başladı. Şaron yönetiminin tazyiklediği öyle bir paranoya işleniyor ki, İsrail halkı bütün dünyaya karşı histeri nöbetine yakalanmış gibi. "Hitler bile bu kadarını hayal edemezdi" diye yazan İsrail basını, "Bütün dünya bize karşı" tezini işliyor.Durban Konferansı resmi olarak başarıya ulaşmamış görünebilir. Ancak başta İsrail olmak üzere, ırkçı, şiddeti bir devlet politikası uygulayan ülkelerle kölelik ve sömürgecilik geçmişi olanlar için korkutucu bir süreç başlattı. Bu da dünyanın sessiz kitleleri için tarihi bir zaferdir.
.Yeni Dünya Düzeni on yıl ayakta kalabildi...
00:0015/09/2001, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD'nin küresel hegemonyasına dayanan tek kutuplu Yeni Dünya Düzeni 10 yıl yaşayabildi. Dünyayı dehşete düşüren şok saldırı artık Amerikan hegemonyasının kanlı bir şekilde sorgulandığını, dünya sisteminin oluşturan güçlerin bundan sonra güven içinde olmayacağını, yeni bloklaşmanın dünya sistemini oluşturan güçlerle sistem dışına itilenler arasında olacağını ortaya koydu.
1987 yılında 19 yaşındaki Alman Mathiast Rust, Cessna 172-B uçağıyla Hamburg'dan yola çıkıp Sovyetler Birliği hava sahasını aşarak Kızıl Meydan'a indiğinde, Sovyetler'in bütün büyüsü bozuldu. Bu eylem, dünyaya korku salan bir orduya, nükleer güce, hava ve deniz kuvvetine sahip Sovyetler'in hava savunmasının bir hiç olduğunu, ortaya koymuştu. Bundan üç yıl sonra da Sovyetler dağıldı.
Artık hiç bir güç egemen değilABD'nin askeri, siyasi ve ekonomik mahremiyetine yönelen dehşetengiz saldırı da ABD'nin "federal" yapısını çok şiddetli şekilde sarstı ve Amerikan rüyasını yerle bir etti. Sovyetler gibi, ABD'nin de dokunulmazlığı da korkunç bir yara aldı. ABD'nin milyarlarca dolarlık hava savunmasının, nükleer gücünün, karşı konulmaz istihbarat yapısının, milyonlarca telefonu, e-maili ve faksı kontrol eden elektronik istihbaratının, iç güvenlik teşkilatının, en küçük hareketleri bile kontrol eden uydularının büyüsü bozuldu.Binlerce masum insanın hayatını kaybettiği bu saldırı, kapitalizmin, ABD federal sisteminin, küresel askeri ve siyasi güç merkezlerini hedefledi. Saldırı, gerek hedef aldığı semboller, gerekse sofistike planlaması açısından, bilinen hiç bir örgütün başarabileceği bir eylem değildir. Olayın iki önemli sonucu var: Birincisi; en büyük zararı ABD federal sistemine vurdu, dolayısıyla saldırının arkasındaki güçlerin Amerikan sistemi içinde aranması gerekiyor. İkincisi ise, dünya sisteminin belirleyen güçlerin, sistemin dışına ittikleri kitle veya grupların ne kadar güçlü olduğunu ortaya koydu. Artık hiç bir güç gerçekten egemen değildir.
ABD'nin düşmanı kendi içindeOklahoma'daki federal binayı yerle bir edip 168 kişiyi öldüren ve 11 Haziran'da idam edilen Timoty McVeigh, açıklamalarıyla ABD'nin en büyük düşmanının kendi içinde olduğunu ortaya çıkarmıştı. ABD federal sisteminin bireysel hakları yok ettiğini söyleyen McVeigh, "Ben bu saldırıyı Amerikan yönetiminden öğrendim. ABD'nin dünyada yaptığı operasyonlarla benim yaptığım aynı şey" diyerek, idam edildiğinde şehadete ulaşacağını söylemişti. Demek ki, Amerikalı bir beyaz da bu tür bir "şehadet saldırısı" yapabiliyor. 168 kişinin öldüğü Oklahoma saldırısından sonra ABD'de Müslümanlar'a yönelik saldırılar başlamış, Afganistan'a ve Sudan'a saldırı olmuş ve korkunç bir cadı avı başlatılmıştı. Çok geçmeden olayın faili bulundu ancak ABD, yaptığı hataları hala kabul etmedi.Oklahoma'dan daha kapsamlı, daha sofistike hazırlanmış, felsefi arkaplanı daha net, küresel sistemin kalbini vuran ve ona kafa tutan bir saldırı var önümüzde. Bir değil, elli McVeigh biraraya gelip böyle bir intihar saldırısı yapamaz mı? Ancak bu ihtimal yine ciddi olarak ele alınmıyor.
İslam dünyası tehdit altındaFatura Müslümanlar'ın üzerine yıkılmış durumda. Amerika temkinli olmaya çalışıyor görüntüsü veriyor ancak Dışişleri Bakanı Colin Powell, Usame Bin Ladin'in birinci derecede şüpheli olduğunu ilan etti. Afganistan, Pakistan, Irak, Yemen ve diğer Müslüman ülkeler tehdit altında. İslam dünyasına karşı küresel düzeyde ittifak kuruluyor. Sağduyusunu kaybetmiş ABD'li yazarlar, savaş çığırtkanlıkları yapıyor. Dünya medyası Müslümanları hedefe almış koymuş savaş çığlıkları atıyor.Afganistan ve Pakistan savaşa hazırlanıyor. ABD özel birliklerini ve yedek askerlerini göreve çağırıyor. Eğer saldırıyı yapan bir örgüt ise bunca savaş hazırlığı niye? Bütün İslam coğrafyası mı işgal edilecek? Afganistan'a kara harekatı yapılacağı söyleniyor. Ancak bakmayın siz bu küresel ittifaka. ABD, bu fırsatı stratejik çıkarlarına dönüştürmeye başladığı anda dünyadan itirazlar yükselecektir. ABD Afganistan ve Pakistan'a yerleşip Orta Asya'yı, Güneydoğu Asya'yı kontrol etmeye başladığında Rusya, Çin ve Avrupa hırçınlaşmaya başlayacaktır.
Usame Bin Ladin paranoyasıUsame Bin Ladin veya her hangi Müslüman bir örgüt bu korkunç saldırıyı düzenlemiş olsa bile, Müslümanlar bu derecede bir linç kampanyasına, aşağılanmaya, horlanmaya maruz kalamaz. Sorumlu olan örgütün bulup yok etmek varken İslam dünyasına karşı işgal kampanyaları başlatmanın amacı ne? Avustralya'dan Fransa'ya ve Almanya'ya kadar bir çok ülkede, Amerika'nın bütün eyaletlerinde Müslümanlar'a ait ev, işyerleri ve camiler saldırıya uğruyor, Müslüman çocuklar okullardan kovuluyor. Bu cinnet hali ABD'nin İslam dünyasıyla arasına uzun yıllar etkisini sürdürecek kalın bir duvar örecektir.Ne Bin Ladin'in ne de bir başka Müslüman örgütün böylesine iyi planlanmış bir saldırıyı yapabileceğine pek kimse inanmıyor. Salı gününden bu yana yapılan "İslamcı terör" propagandasına rağmen Türk halkının yüzde elliye yakını saldırının Amerikalı bir örgüt tarafından yapıldığına inanıyor. Bin Ladin'in yaptığını söyleyenler ise sadece yüzde 3.9.Fas'tan Endonezya'ya, Orta Asya'dan Güney Afrika'ya kadar İslam dünyasında son bir kaç yıldır İslam'a yönelik şiddetli bir kampanya zaten yürütülüyor. Şimdi bu saldırı çok daha şiddetlenecek. Müslüman ülkeler ve bireyler bunun acısını çok ağır hissedecek. Müslümanlar siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda büyük darbe yiyecek.İstesek de, istemesek de iki kutuplu bir dünya oluşuyor ve aradaki çizgi gittikçe kalınlaşacak. Dünya sistemini oluşturan güçler ve Müslümanlar arasıncda uzun sürecek bir savaş başlıyor. Bu, her iki taraf için de kaos demektir.
.Küresel olağanüstü hal mi ilan ediliyor?
00:0022/09/2001, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
New York ve Washington'ı vuran ve uluslararası sistemi sarsan saldırının bir numaralı "zanlı"sı ilan edilen Usame Bin Ladin ne kadar güçlü bir insan ki, bir eylemle bütün dünyayı kaosa sürükleyip, hak, adalet, uluslararası hukuk, ulusların egemenliği, insanlık değerleri, güç kullanımının meşru sınırları, birey hakları veya küresel ve bölgesel bloklaşmaları bir anda işlevsiz hale getirerek dünyayı "ölçüsü belirlenemeyen bir savaş atmosferi"ne sokabiliyor?
Eğer bir birey veya grup dünya sistemini bu kadar kolay sarsabiliyorsa, küresel güç dengelerini bu kadar kolay bozabiliyorsa, dünya sistemini oluşturan gücün, sermayenin ve kuvvetler dengesinin dayandığı temellerin bir hiç olduğu ortaya çıkmıyor mu? Dünyanın en güçlü ordusuna, sermayesine, uluslararası hukuku ve değerleri belirleme gücüne sahip bir süper imparatorluk nasıl oluyor da bu kadar kolay provoke edilebiliyor?11 Eylül'den bu yana şahid olduklarımız, eylemin sonuçlarının bir kişi veya örgütün hayal dünyasına bile sığmayacak şeyler olduğunu ortaya koydu. Saldırının arkasındaki güçleri tespit edip cezalandırmak için uluslararası çapta bir soruşturma yürütmek yerine, bu güçlerin kimler olduğu dünyanın dikkatinden özellikle uzak tutuluyor."Büyük çözülme"den sonra ilk ciddi tehditBütün bu sorular ortada dururken, entelektüel temelleri Soğuk Savaş'tan hemen sonra atılan, gerek uluslararası kurumlar düzeyinde, gerek öncü devletler ve yerel iktidarlar düzeyinde ve gerekse dünya medyasında on yıldır gündemde tutulan "İslamcı terörizm paranoyası"ndan hareketle, Müslüman toplumlara yönelik açık bir tasfiye operasyonu başlatılıyor.Müslümanlar'ın yaşadığı hemen her ülke bir anda "cephe ülkesi" haline geldi. Sanki bütün dünyada olağanüstü hal ilan edildi. Fas'tan Güney Afrika'ya, Orta Asya'dan Güneydoğu Asya'ya kadar Müslüman toplumlar tedirgin birbekleyiş içinde. Her ne kadar Batı-İslam karşıtlığı nitelemesinden kaçınılsa da, son on gün içinde İslam toprakları neredeyse bir "açık hapishane"ye dönüştürülmüş durumda.Taliban, Bin Ladin ve adamlarını ABD'ye teslim etse bu savaşın duracağını mı sanıyorsunuz? Veya sadece Afganistan'ın bombalanması, estirilen savaş çığırtkanlığını sona erdirecek mi? Bunun "Batı medeniyetinin savaşı" olduğunu söyleyen ABD Başkanı George Bush "Haçlı Seferi" gafını düzeltmeye çalışsa da, Müslümanlar kendilerini karşı safta görmeye başladılar bileEndonezya'da bir milyondan fazla insanın, yüz binlerce masumun öldüğü katliamların arkasındaki güçleri yıllar sonra öğrenen dünya, bu olayın arkasındaki güçleri belki de hiç bir zaman öğrenemeyecek. Ancak Müslümanlar, İslam dünyasının 19. yüzyılda yaşadığı "büyük çözülme"den sonra en büyük tehditle karşı karşıya bırakıldı bile...
Son on günde neler değişti?11 Eylül saldırısında hemen sonra dünya Amerika'nın etrafında kenetlendi. Tek kutuplu dünya sistemine itirazlar yükselten, NATO'nun global jandarmalığına karşı Avrupa Gücü'nü kuran, ABD'nin Yıldız Savaşları projesine öfke duyan ve "Süper Avrupa"yı oluşturmak ABD ile kıyasıya rekabete giren Avrupa Birliği'nin tezleri suya düştü. ABD'ye karşı çok kutuplu dünya sisteminin temellerini atmaya çalışan Çin ve Rusya, potansiyel müttefiklerini ABD'ye kaptırdı.ABD küresel hegemonyasına karşı olanları "terörle mücadele" gibi masum bir çıkışla öyle bir hazırlıksız yakaladı ki, Soğuk Savaş'tan bu yana yapamadıklarını 10 günde başarmış oldu.Amerika'yı, İsrail'i ve Türkiye'yi Orta Asya'dan silen, ABD'nin ambargo uyguladığı ülkeleri ayağa kaldırmaya çalışan, Ortadoğu'da ABD'ye karşı kıyasıya bir rekabet başlatan Almanya, Fransa, Rusya, Çin ve İran dengesi son beş yılda kazandığı mevzileri bir haftada kaybetti. Orta Asya'yı kontrol altına alan Rusya ve Çin liderliğindeki Şanghay Beşlisi daha başlamadan bitti.Afganistan'da Taliban karşıtlarının komutanı Ahmed Şah Mesud'un bir kaç ay önce Strasbourg'da AB tarafından en üst düzeyde ağırlanması, AB, Rusya ve Çin'in Taliban'ı devirmek için Mesud'a silah sevkıyatı başlatması ve Mesud'un 11 Eylül'den hemen önce öldürülmesi kimsenin dikkatini çekmiyor mu?Almanya, Fransa, Rusya, Çin ve İran dengesinin, Avrupa'dan Rusya'ya ve Basra Körfezi'ne kadar oluşturduğu hattın ötesinde ABD çıkarlarını yerle bir ettiğini, Hazar petrolleri üzerindeki ABD tezlerini bitirdiğini, Hazar enerji kaynaklarını Avrupa'ya, Çin'e, Basra Körfezi'ne aktaran bu dengenin, Taliban yönetimini devirip Afganistan'ı kontrol altına almaya çalıştığını hatırlamıyor mu kimse? İşte bütün bu çabalar on gün içinde heba oldu. Yaşanan bu atmosferde, ABD'ye itirazını yükseltebilecek bir güç görebiliyor musunuz?
Sorun Bin Ladin veya Taliban mı?Sorun, Usame Bin Ladin veya Taliban mı? Bin Ladin sendromu, ABD'nin yıllardır ısıtıp ısıtıp servise sunduğu bir paranoyadır. ABD, bu paranoyayı kullanarak hem İslam dünyasını tamamen kontrol altına alıyor hem de Avrupa, Rusya ve Çin'e kaptırdığı bölgelere yerleşiyor.Oluşturulmaya "küresel ittifak"ın hedefi sadece Afganistan değil. Sudan'dan Irak'a, Yemen'den Pakistan'a, Keşmir'den Mindanao'ya kadar bir çok Müslüman bölge endişe içinde. İçinde Müslüman grupları barındıran her ülke, en demokratik olanından en radikaline kadar İslami cemaatler, İslami eğitim veren kurumlar ve İslami dünya görüşüne sahip bireyler dünya sisteminin düşmanı listesine yerleştiriliyor. Cezayir'den Tacikistan'a ve Endonezya'ya, Özbekistan'dan Orta Afrika'ya kadar İslam topraklarında bir cadı avı başlatılıyor. Bunlar yapılırken şiddeti tasvip edenlerle etmeyenler arasındaki çizgi göz önüne alınmadan, siyasal, sosyal ve ekonomik talepleri olan her grup hedef alınabilir. Cadı avına karşı çıkanlar "terörist damgası" yiyebilir.Aslında bu yeni bir kampanya değil. Bugüne kadar el altından, ülkeler bazında yürütülen bir projenin ikinci aşaması. Yani açık savaş dönemi... Gözlerinizi açık tutun. Daha çok şeyler göreceğiz.
."Terör"le savaşta kim ne hesaplar yapıyor?
00:0029/09/2001, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
11 Eylül'den sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylenler, dünyada nelerin değişeceğini açıkça ortaya koymalılar. 11 Eylül'den sonra ordularını İslam topraklarına yöneltenler, Amerika'da ve Avrupa'da Müslümanlar'a yönelik nefreti körükleyenler, dünyayı "ya bizdensiniz ya da teröristlerin safında" gibi üçüncü bir tercih hakkını ortadan kaldıran sinsi dayatma ile yüz yüze bırakanlar, Müslümanlar'ı uygarlığın önündeki engel olarak gösterenler, Haçlı Savaşı'ndan ve Batı uygarlığının Müslümanlar'ı ehlileştirmesinden söz edenler, kafalarında nasıl bir dünya haritası oluşturduklarını, İslam dünyasında nasıl bir toplumsal yapı öngördüklerini, ne tür Müslüman birey tanımı yaptıklarını, dini özgürlüğün yeni sınırlarını açıklamalılar.
Bir taraftan kendi ülkelerindeki Müslüman kuruluşları ziyaret ederek bu savaşın "İslam'a değil, teröre karşı" olduğunu söyleyip dostluk nutukları atarken diğer taraftan Müslümanlar'ı hedef alan küresel ittifak arayışına girenlerin mesajları, Müslümanlar için hiç bir şekilde ikna edici değil. Bu nutuklar, hazırlandıkları intikam saldırılarını kamufle etmekten başka bir anlam ifade etmiyor.Onlar, ABD Başkanı George Bush'un, saldırılarının ardından doğrudan İslamcı örgütleri hedef gösterip "Haçlı Seferi" başlattığını ilan etmesini, "Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün gibi bir çok Müslüman ülkedeki rejimleri devirmek istiyorlar. İsrail'i Ortadoğu'dan atmak, Hristiyanları ve Musevileri Asya ve Afrika'dan çıkarmak istiyorlar" şeklindeki sözlerini bir "gaf" olarak kabul etmiyorlar.İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin, "Batı medeniyeti İslam medeniyetinden üstündür. Batı, komünizmi yendiği gibi, başka toplumları da yenmeli. Bu, başka bir medeniyetle, bin dört yüz yıl önce öncesine takılıp kalan İslam'la çatışmaya kadar gitse bile" şeklindeki ırkçı söylemlerini "o zaten çatlak bir adam" deyip geçiştirmiyorlar.Delil yok, nükleer savaş başlıkları varOnlar, Afganistan'dan sonra sıranın Çeçenistan'a mı, Doğu Türkistan'a mı, Tacikistan'a mı, Lübnan'a mı, Filistin'e mi geleceğini, "Haçlı Savaşı"nın İslam dünyasını nasıl bir kaosa sürükleyeceğini kestirmeye çalışıyorlar. Onlar, ne Brüksel'de toplanan NATO savunma bakanlarının ne de ABD'ye koşan "müttefik" liderlerin saldırının arkasında kimlerin olduğuna dair delillere ulaşamamasına dikkat ediyorlar. Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın "kesin kanıtları açıklayacağız" sözünden sonra FBI'in Arap asıllı bir kaç kişinin isimlerini ve resimlerini "delil" diye dünyaya "yutturmasını" ibretle seyrediyorlar. Amerikan ve İngiliz uçaklarının, savaş gemilerinin, binlerce askerinin Basra Körfezi'nde toplanmasının, Afganistan sınırına nükleer savaş başlıkları depolamasının ucunun nerelere varacağını tahmin etmeye çalışıyorlar.Onlar, bugüne kadar ABD karşısında yer alan Rusya ve Çin'in İslam söz konusu olunca ABD'nin Orta Asya'ya yerleşmesine nasıl böyle sessiz kaldıklarını, Rusya'nın hava sahasını neden ABD'ye açtığını, Hindistan'ın istihbarat bilgilerini neden ABD hizmetine verdiğini merak ediyorlar.Hazar projelerinde ABD'ye kafa tutan ve petrol ve doğal gazını dünyaya ulaştıracak boru hatları projelerinde ABD'yi Orta Asya'dan silen Almanya ve Fransa'nın neden bu gidişe ses çıkarmadıklarını, neden Birleşmiş Milletler'in devreden çıkarıldığını, neden saldırıların arkasındaki güçleri ince bir soruşturma ile bulma yolu varken Afganistan'a, Irak'a ve daha bir çok Müslüman ülkelere savaş açıldığını öğrenmek istiyorlar.Cevapsız kalan bu sorular, dünya Müslümanları arasında öyle bir ABD ve Batı karşıtlığı dalgası yayıyor ki, bunun ne zaman, nerede patlayacağını kimse tahmin edemez.Amerika dünyayı, dünya Amerika'yı kullanıyorMüslümanlar bu çarpıklıkların sebeplerini çok iyi biliyorlar aslında. Zira onlar, Soğuk Savaş'tan sonra komünizmin yerine Batı'nın düşman olarak İslam'ı nasıl ikame ettiğini, son on yılda bir çok ülkede Müslümanlar'ın siyasi, ekonomik ve kültürel olarak nasıl bir baskıya maruz kaldığını, "İslamcı terör" kavramının nasıl gündemde tutulduğunu ve "İslamcı teröre" karşı nerelerde anti-terör merkezleri kurulduğunu, Müslüman ülkelere yönelik ne tür toplumsal projelerin hayata geçirildiğini ve bu toplumların nasıl yeniden dizayn edilmeye çalışıldığını, sürece direnen ve kontrol altına alınamayıp sistem dışı kalan çevrelerin tereddütsüz terörist damgasını yediğini biliyorlar.Dünyanın bir çok bölgesindeki özgürlük mücadelelerine destek verilir ve onlar için askeri müdahaleler yapılırken, bizzat BM eliyle Endonezya parçalanırken, Müslüman coğrafyadaki hak ve özgürlük taleplerine neden şiddetle karşılık verildiğini de... Küresel güçler ve yerli iktidarların, siyasi ve sosyal talepleri kadar kendi kaynakları üzerinde de hak isteyen Müslümanlar'a karşı "kutsal ittifak" kurduklarını gördüler ve yaşadılar. Sadece onlar değil, on yıldır İslam dünyasında olan bitenleri yakından izleyen herkes bunlara şahit oldu. Şimdi ikinci on yıllık savaş başlıyor. Cephenin diğer tarafında ise Müslümanlar'dan başka kimse yok.11 Eylül'den sonra ilan edilen sınırsız ve ölçüsüz savaş, bir çok ülke için bulunmaz bir fırsat oldu. İntikam saldırılarına hazırlanan ABD'nin aslında dünyayı terörle değil, kendi amaçları için savaşmaya çağırdığı gibi bu ülkeler de terörü değil kendi sorunlarını çözmek için ABD'nin yanında yer aldılar.Bu kaotik ortamda, Rusya Çeçenistan'dan, Hindistan Keşmir'den, Filipinler Mindanao'dan, Cezayir cuntası İslamcılar'dan, Çin Doğu Türkistan'dan, İsrail Hamas ve Hizbullah'tan ve bir çok ülke İslami veya ulusal muhalefetten kurtulama umudunda. Artık kimse Çeçenler'in, Uygurlar'ın, Keşmirliler'in, Moro Müslümanları'nın "İslamcı teröristler" olmadığını, onların da temel hakları olduğunu, onlara yönelik katliam veya soykırımların insani değerlerle bağdaşmadığını iddia edemeyecek.Terör tanımı yenilenecek ve oldukça geniş yorumlanacak. "İslamcı terör"ü beslediği gerekçesiyle Müslümanlar'a ait ekonomik, siyasi ve kültürel kurumlar tasfiye edilecek. İslami değerleri önemseyen siyasal hareketlerin meşruiyeti sorgulanacak. Temel haklar ve özgürlüklere yönelik kısıtlamaların önündeki sınırlar esneyecek. Toplumsal muhalefeti temsil edenler, o ülkede yaşanan adaletsizliklerin üzerine gidemeyecek. Zira "statükoyu"i rahatsız eden her düşünce ve eylem terör kapsamına alınabilecek. Dünyaya özgürlük ve demokrasi vadedenler özgürlüklerin sınırlanmasına zemin hazırlayacak. ABD'nin otoriter yönetimlere verdiği desteğin, o yönetimler tarafından nasıl istismar edileceğine hep birlikte şahit olacağız.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Silopi"de bir Kontrgerilla karargahı!
00:005/07/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Londra'da yayınlanan El Kudüs El Arabi gazetesi, 4 Temmuz tarihli haberinde, Amerika'nın Silopi'de yeni bir üs inşa ettiğini, bir yıl içinde tamamlayacağını yazdı. Haberini Iraklı Kürt kaynaklara dayandıran gazete, yeni üssün, Habur sınır kapısı ile Silopi arasında, bin dönümlük bir alanda inşa edilmekte olduğunu belirti ve bazı ayrıntılar verdi. Nisan ayında başlanan çalışmalarla ilgili her ayrıntıyı izledim ama gündeme alma fırsatı bulamadım.
4 Temmuz tarihli iki haberi daha arşivime atmışım. Şöyle: Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı tank ve zırhlı araçlardan oluşan askeri araçlar, Silopi de konuşlanmaya başladı. Haberi, PKK'ya yakınlığı ile bilinen Fırat Haber Ajansı duyurdu. Ajans, Hac Konaklama Tesisleri ve Gıte köyü kırsalına sevk edilen tank ve zırhlı araçlardan dört tanesinin ise Habur Sınır Kapısı'nın sol tarafında yapılan çelik köprüden Kuzey Irak'a geçtiğini iddia etti. Yine ajansa göre, Silopi ile Kuzey Irak sınırına yapılan tank sevkıyatı, bir haftadan beri devam ediyordu.
Diğer haber ise şu: Kuzey Irak bölgesel hükümeti, Silopi'ye 16 kilometre uzakta Kabaruk'ta petrol bulmuştu. Petrol çıkarma ve pompalama töreni ise bir gün sonra yapılacaktı. Petrolü, CIA'nın gizli uçakları ve işkence merkezleri konusunda ABD ile işbirliği yapma karşılığında bölgede petrol arama imtiyazı elde eden insan hakları savunucusu Norveç bulmuştu.Silopi üssü haberi önceleri pek dikkat çekmedi. Akşam gazetesi, Mutlu Çölgeçen'in haberiyle konuyu gündeme taşıdı. 27 Haziran tarihinde "Çuvaldan ortaklığa" başlıklı, dün de "Emekli ajanlar şirketi" haberleriyle Black Hawk şirketi, üssün niteliği ve misyonu üzerine bir tartışma başlattı. Şirketin sorumluluğu resmi olarak Irak'a giden "Türk kamyonlarının güvenliğini sağlamak" olarak gösteriliyor. Gerçek amacın bu olduğuna siz de inanmadınız değil mi? Emekli asker ve istihbaratçılardan oluşan kadrosu ile zırhlı konvoy güvenliği, savunma taktikleri, düşük yoğunluklu çatışma, terörle savaş, istihbarat, hava operasyonları ve rehine kurtarma gibi "görev"ler üslenecek bir merkezin "kamyon güvenliği" ile bu kadar yakından ilgilenmesi ne kadar da şaşırtıcı!Sabah'tan Umur Talu, dün ve önceki gün, üs ve Black Hawk şirketi ile ilgili çok ilginç detayları yayınladı. ABD'de kurulan bu şirketin ortakları, Türkiye'deki şirketin ortakları hakkında bilgiler aktardı. En önemlisi de, ortaklardan birinin Kuzey Irak'ta başlarına çuval geçirilen askerlerden sorumlu dönemin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Köksal Karabay'ın da ortaklar arasında bulunması. Diğerleri; Gaffar Okan suikastinin faillerinin Hizbullahçılar olduğunu açıklayan, devlet-Hizbullah ilişkilerine ilişkin açıklamaları bulunun eski vali Cemil Serhadlı, eski Büyükelçi Mehmet Nuri Ezen ve benzer isimler. Bin dönüm arazi üzerine kurulan bir üs, MİT, CIA, FBI ve Özel Kuvvetler'den emekli kişilerden oluşan bir kadro. ABD'nin Irak işgalinin lojistik güzergahı Silopi.Serdar Turgut, Türkiye ile ABD arasındaki yeni Stratejik Ortaklık Belgesi'ne dikkat çekerek, ortak operasyon ihtimali üzerinde duruyor ve Silopi'deki yapılanmanın bunun ilk adımı olabileceğini söylüyor. Bir başka noktaya dikkat çekelim:Üssü, ABD ordusunun karanlık işlerini yürüten ve Irak'ı parselleyen ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin şirketi Halliburton'a bağlı KBR şirketi inşa ediyor. ABD, Irak'taki yakıt ihtiyacını büyük oranda Türkiye'den karşılıyor. Koç Grubu ve Milangaz, bu şirketle yaptığı anlaşma gereğince Irak'a ayda bin 600 tanker lpg gönderiyor. Günde bin 200 tanker uçak yakıtı gönderiyor. ABD'nin mazot ihtiyacının yüzde 70'i bu kapıdan sağlanıyor. "Türk kamyonları"nın güvenliği derken bu tankerlerin güvenliği kastediliyor.Black Havk tipi örgütlenmeler aslında özel güvenlik şirketi. Yani özel ordu. Yani paralı askerler. Bu güçlerin Irak'ta neler yaptığını biliyoruz. Daha önce Vietnam'da, S. Arabistan'da, Latin Amerika'da, Güneydoğu Asya'da on binlerce insanın kanına giren bir yapılanma bu. ABD ordusunun kirli işlerini yürüten, savaş suçu kanıtlarını gizleyen, kitle imha silahı izlerini temizleyen, ihale edilen katliamları yapan örgütlenmeler.CIA'nın gizli insan kaçakçılığı, gizli işkence merkezleri de bu tür özel örgütler üzerinden yürütülüyor. Bugün Irak'ta sayısı binleri bulan suikastleri, çok ölümlü bombalamaları, iç savaş provokasyonlarını, mezhep çatışması senaryolarını da bu tür örgütler yürütüyor.Yakında bu üssün şanı sadece Irak'ta ve Türkiye'ye değil, bütün Ortadoğu'ya yayılacaktır.
.Edelman olsa da bu haberi yalanlasa!
00:006/07/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ve dünya medyası, birkaç gündür, Irak'ın Mahmudiye bölgesinde yaşanan korkunç vahşeti tartışıyor. ABD askerleri, 12 Mart 2006'da, 15 yaşındaki Ebir Kasım Hamza adlı kızın evine girerler. Ailenin diğer fertlerini bir odaya kilitlerler. Iraklı kıza tecavüz ederler. Sonra kafasından vurup öldürürler. Ardından cesedini ateşe verirler. Durmayıp, odaya kilitledikleri annesini, babasını ve 5 yaşındaki kız kardeşini de kafalarından vurarak öldürürler. Üç askerden ikisi direnişçiler tarafından ele geçirilir ve öldürülür. Diğeri, iddialara göre vicdan azabı, ama gerçekte korkudan olanları anlatmak zorunda kalır. Direnişçilerin aynı tarihteki açıklamasında ise, eve üç askerin değil, 10-15 askerden oluşan bir birliğin girdiği belirtiliyor.
Medyanın olayı ele alış tarzına dikkat edelim: Vahşetin ürkütücü boyutları, en önemlisi de işgal altındaki Irak'ta bu tür olayların ne kadar yaygın ve sistematik olduğu sorgulanmıyor. Askerin vicdan azabı, Amerikan adaletinin göstergesi olan soruşturma süreci, askerin ne kadar ceza alacağı öne çıkarılıyor. Asker kötü, ABD iyi tezi işleniyor. İşgalin ilk günlerinden bu yana işkence ve tecavüz vakalarının ne boyutta olduğu, ABD yönetiminin bunu önlemek için hiçbir şey yapmadığı, göstermelik soruşturmalar açarak kamuoyunu uyuttuğu, soruşturmalardan hiçbir sonuç çıkmadığı, insan ırkına yönelik benzer saldırıların işgalden çok daha acı verici olduğu sorgulanmıyor. Her zaman olduğu gibi, "münferit vaka" teması işleniyor. Hadisa'da 24 sivili kurşuna dizen askerlerle ilgili soruşturmadan da, bu olaydan da bir şey çıkmayacak. Şimdiden tecavüzcü askerin deli olduğu, bunalıma girdiği ve sarhoş olduğu işlenmeye başlandı.
Arşivime baktım: Benzer gibi o kadar olay var ki. Hiç biri, yaşananları durdurmak için dünyayı harekete geçirmeye yetmedi. Gizli işkence merkezindeki çocuklar ve kadınlar, kaçırılan kız ve erkek çocukların akıbeti, belgelenmiş somut olaylar, hiç biri. Mesela; 9 Haziran 2004'te 18 ABD askerinin 14 ve 15 yaşlarında iki kız kardeşe tecavüz edip daha sonra birini kafasına kurşun sıktığı Irak'taki Es Sabah gazetesinde ve El Cezire'de yayınlandı. Olayı örtbas eden ABD, suçlamaları geri çevirdi.21 Kasım 2003'te akşam dokuz civarında komşudan gelirken ABD askerleri tarafından sokağa çıkma yasağına uymadıkları için gözaltına alınan Feride Buyut (38) ve kızı Havva (13) 1 Aralık'ta Bağdat çevresindeki kırsal alanda ölü bulundu. Defalarca tecavüz edilip işkenceye tabi tutulmuş, ardından da kafalarından kurşunlanmışlardı.Bir başka örnek: Samarra'da, iki ay önce tecavüze uğramış ve psikolojik tedavi gören 9 yaşındaki bir kız, ABD askerleri tarafından bir kez daha ailesinin gözleri önünde zorla alıkonuldu ve bilinmeyen bir yere götürüldü. Direnişçi diye tutuklanan Iraklı erkeklerin tüm kadın akrabaları işgalci askerler tarafından alıkonuluyor. Bunlara ne olduğunu bilen yok. Sokaktan kaçırılan ve ABD üslerine götürülen kadın ve kızlardan öldürülmeyenlerin günler sonra perişan halde döndükleri söyleniyor. Bazıları da "namus" gerekçesiyle aileleri tarafından öldürülüyor. En genç mağdure 9, en yaşlısı ise 64 yaşında. Binlerce tecavüz vakası bulunuyor.2003 yılında Irak'ın Samarra kenti ayağa kalktı. ABD ordusu 54 sivili öldürdü. Samarra halkı, ABD askerlerinin 15-20 yaşında 30 kızı kaçırıp tecavüz etmeleri sonucu ayaklanmıştı. 2 Aralık 2003'te bu olayı yansıttığımızda çok ağır bir baskıyla karşılaştık. Türkiye'deki bazı çevrelere Büyük Ortadoğu Projesi'ni ve Osmanlı Modeli'ni nasıl anlatacaklarına dair brifinglerle meşgul olan dönemin ABD Büyükelçisi Eric Edelman'ın linç girişimlerini unutmuyorum. Tabiî buna alkış tutanları da...ABD Büyükelçiliği'nin bu olayla ilgili 23 Ekim 2003 tarihli açıklaması şu an önümde. Türk-Amerikan ilişkilerini bozmakla, porno sitelerinden haber yapmakla suçlandık. Kendi gazetemizde bu habere yönelik eleştirileri yeterli bulmayan Edelman'ın linç girişimi, çirkin bir boyut aldı. Hürriyet gazetesine ardı ardına sipariş haberler yayınlattı.Ancak bu haberden sonra Irak'ta aslında neler yaşandığı ortaya çıktı. Bütün kirli işler, işkence merkezleri, kayıplar, tecavüz dosyaları birer birer ortaya çıktı ve dünyayı sarstı.Hâlâ devam ediyor. Devlet terörü, işkence, tecavüz, suikast, sabotaj, katliam, 'ABD-İngiliz-İsrail cephesi'nin en etkili savaş yöntemi. Devam edecek de. O zaman, ABD adaletini, tecavüzcü askerin vicdanını bir tarafa bırakıp, insan ırkını hedef alan bu uğursuz dalgaya karşı hep birlikte mücadele edelim.
Türkiye savaşta!
00:0018/07/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1996'dan beri bu savaşa hazırlanıyorlar. Bölgesel savaşa! Büyük Ortadoğu Savaşı'na! Nihai hesaplaşmaya! En kötü senaryoya! Nükleer silahların da kullanılacağı büyük yıkıma! İsrail'in Lübnan'a saldırılarına paralel biçimde PKK saldırılarının tırmandırılması, büyük savaşın Türkiye'ye de sıçradığının kanıtı!
O tarihlerde aralarında Türkiye de vardı. Hedef İran'dan Filistin'e kadar bütün bölgeyi hizaya sokmaktı. Kim adına? ABD ve İsrail adına! Türk-İsrail anlaşmalarına, İsrail'in 21. yüzyıl hazırlıklarına ve Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'ne bakın! Türkiye, bu savaşın kendini de hedef aldığını çok geç anladı. Hâlâ da tam anlayabilmiş değil. Kafa karışıklığı devam ediyor. İçimizdeki beyinsizler ve akıllarını kiraya verenler yüzünden ne olup bittiğini anlamayanlar ne kadar da çok ki!
Yeni yüzyıl inşasının temelinin Ortadoğu'da atıldığını, bölgedeki bütün ülkelerin çözülmesinin planlandığını, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan haritaların yeniden çizildiğini, işgal ve yağmanın yanı sıra etnik ve mezhep ayrılıklarının iç savaşlara dönüştürülüp yeni harita taslaklarına malzeme yapıldığını, müttefiklik-dostluk ilişkilerinin artık gelecek güvencesi vermediğini, herkesin kendi öz savunma gücüne yoğunlaşmasının zamanının geçmekte olduğunu ne zaman anlayacağız!Afganistan işgal edildi, anlamadık. Irak işgal edildi, anlamadık. Irak'ta iç savaş çıkarıldı, anlamadık! Bütün bunlar birer aşamaydı, anlamadık! Filistin'de uyguladıkları yöntem, Lübnan'da iç savaş çıkarma çabaları hep bunun içindi. Anlamadık. Anlamamakta direniyoruz. Ne zaman anlayacağız? Türkiye topraklarından bir parça kopunca mı? Bu ülkede insanlar birbirini bir birini boğazladığı zaman mı? Bu suskunluk devam ederse, bunlarla da karşılaşacağız.Refik Hariri suikastini planlayıp uygulayanlar, bu suikast üzerinden Lübnan'da iç savaş çıkarmak, Suriye'yi Lübnan'dan atmak ve parçalara ayırmak istediler. Yapmadıkları rezillik kalmadı. Gözlerimizin içine baka baka, tüm arsızlıklarıyla bir kirli senaryo uyguladılar. Suriye'yi Lübnan'dan çıkardılar. Böylece hem Lübnan'ı hem de Suriye'yi savunmasız bıraktılar. Aynı anda Suriye'ye saldırma, parçalara ayırma planlarını açıkça ortaya koydular. Aynı anda İran'ı doğrudan hedef ilan ettiler. Lübnan'da Amerikancı bir darbe yapmaya kalkıştılar. Lübnan'ın, Filistin'in ve bölgenin direnç merkezlerini tasfiye etmeye kalkıştılar. Başaramayınca da, her zaman inandıkları yönteme başvurdular. Açık savaş...Şimdi Gazze'yi yakıp yıkıyorlar. Beyrut'u yakıp yıkıyorlar. Ne için? Kaçırılan askerleri için mi? Hayır, değil. Bu saldırılar o olaylardan çok önce planlandı. Dünya neden susuyor peki? Saldırıyı ABD ile İsrail birlikte planladığı için. Filistin'e, Lübnan'a yönelik saldırılar ABD/İsrail ortak saldırısı olduğu için. Irak işgali gibi, Büyük Ortadoğu Savaşı'nın yeni bir cephesi açıldığı için.Dar anlamda hedef Hizbullah ve Hamas. Çünkü bu iki güç, bölgedeki Arap rejimlerinden daha güçlü. ABD, İngiltere ve İsrail'in yeni Ortadoğu dizaynının karşısındaki en güçlü kaleler. Bu güçleri tasfiye etmek istiyorlar. Başarabilecekler mi? Elbette hayır, başaramayacaklar! Savaş onları daha da güçlendirecek. Bölge yönetimleri kendi halklarını savunmuyor, rejim derdinden başka kaygıları yok. Bakın ses çıkarabiliyorlar mı? Bakın İslam Konferansı Örgütü ses çıkarabiliyor mu? Çıkaramaz! Kim çıkarabilir? Kimin çıkaracağını bildikleri için hedeflerini ona göre belirliyorlar! Bölgenin rejimlerini değil, halklarını hedef alıyorlar.Bugün Beyrut'u vuran füzeler, Suriye topraklarına, kentlerine, köylerine yönelir. Bu çok güçlü bir ihtimal. Zaten işgal altında bulunan Golan Tepeleri, İsrail'in Suriye topraklarına yönelik saldırılarıyla yeniden cepheye dönüşebilir. Şu an susan dünya, zayıf bir ihtimal de olsa, İsrail'i sakinleştirse bile, yakın zamanda üretilecek yeni bir krizle bu gerçekle karşı karşıya kalacağız. Bağdat bombalanırken İstanbul'un yüreği yandı. Şam bombalanırken yüreklerimiz yine yanacak. Suriye rejimini gerekçe gösteren içimizdeki o beyinsizler, o zaman kişisel ve bölgesel çıkarları için bu korkunç yıkımı anlayışla karşılayacak.Bu, bölgesel savaşın hazırlıkları. Asıl amaç bu! Bugün başlamazsa yarın başlayacak. Kime güveneceğiz? Sadece kendimize. Yüreklerimizi ortaya koyup, öz savunma yöntemlerimizi yeniden keşfedeceğiz. Bunu bildikleri için, bu direnç merkezlerini tüketmeye, aşındırmaya ve bizleri çözmeye çalışıyorlar. Bu yönüyle savaş, Türkiye'de de yaşanıyor! Irak'ta, Lübnan'da yaşanan savaşın bir boyutunu da Anadolu topraklarında yaşıyoruz biz.İsrail saldırılarına paralel biçimde PKK saldırılarının başlamasına ne demeli? Ya da bu saldırıları PKK dışında birileri mi yapıyor? Ortadoğu'daki krize karşı en sert çıkış yapan Türkiye, bir anda kendi içindeki saldırılara yönelmek zorunda kaldı? Kim planladı bunu dersiniz? İsrail Türkiye'ye de mi saldırdı? ABD ve İsrail'in Kuzey Irak'taki faaliyetleri Türkiye'ye yönelmiş durumda. Açın gözlerinizi!Bölgesel kurtuluş savaşına doğru sürükleniyoruz. Belki şehirlerimiz yakılıp yıkılacak, ekonomimiz çökecek, ağır bedeller ödeyeceğiz ama bu coğrafyanın insanı kendi kurtuluş yolunu bulacak, her zaman bulduğu gibi.Türkiye'nin ve bölgenin insanları, siyasi liderleri, aydınları, toplumsal öncüleri, gerçeği görmeli artık. Washington'dan, Londra'dan gelen barış projeleri savaş olup bizi yakıyor. Bugüne kadar anlayamadıklarını artık anlasınlar! Anlasınlar da, kendi insanlarına öncü olsunlar, başkalarının hegemonyacı projelerine değil. Bugüne kadar yaptıklarına bir baksınlar. Baksınlar da, aslında kimler adına hareket ettiklerini görsünler. Hiç değilse vicdanlarına kulak versinler. Bağdat'ı, Beyrut'u, Şam'ı savunmayanlar İstanbul'u da savunmayacaktır. Bunu böyle bilin! Herkes gözlerini açmalı artık. Yüreklerini ortaya koymalı...
Beyrut"ta 243 ABD askerinin ölümünü unuttunuz galiba!
00:0019/07/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerikan-İngiliz savaş gemileri Lübnan'a geliyor. Binlerce askeriyle. Güya Lübnan'daki 25 bin ABD vatandaşını tahliye edecek. Ama bunlar tahliye gemisi değil. Bir ateşkesi zorlamak için de gelmiyorlar. Bunlar işgal gemileri. İsrail'e destek için geliyorlar. İşgale yardım için geliyorlar. Savaş şiddetlenirse büyük ihtimalle ABD deniz piyadeleri ve özel operasyon birlikleri Lübnan saldırısına destek verecek.
Amerikan özel birlikleri, Dimona'daki İsrail nükleer silah kompleksini korumaya aldı. Muhtemelen başka bölgelerdeki nükleer silah depolarını da korumaya aldılar ya da alıyorlar. Özel birlikler, ABD Dışişleri Bakanı ile İsrail Başbakanı arasında yapılan bir anlaşma gereği Irak'tan getirildi. Bu, savaşın hangi boyutlara ulaşabileceğine işaret ediyor.
Lübnan'ın dört bir yanı ağır bombardıman altında. Dünya, bırakın İsrail'i durdurmayı, ateşkes için bile kılını kımıldatmıyor. BM Güvenlik Konseyi İsrail'i kınayamadığı gibi ateşkes çağrısı için bile karar almadı. İsrail'e yapabileceklerini yapması için zaman tanıyorlar, kapıları açıyorlar, ellerini ovuşturup Lübnan'ın harabeye dönüşünü izliyorlar.Lübnan saldırıları, ABD yönetiminin, özellikle de neoconların rüyalarını süsleyen Büyük Ortadoğu Savaşı için bir bahane olarak kullanılacak. Saldırılarla bu savaşın zeminini hazırlıyorlar. Neoconların öncü ismi William Kristol, Weekly Standard'daki yazısında Bush'a çağrıda bulunarak, G-8 zirvesini bırakıp derhal Kudüs'e gitmesi ve İsrail'e destek vermesi çağrısında bulundu. Dünya, bu saldırılar nedeniyle İsrail'e şükran borçluymuş, İsrail özgürlükleri koruyormuş, hem kendi topraklarını hem de Amerika'yı savunuyormuş. "Bu bizim savaşımız" diyor Kristol ve asıl hedefin İran ve Suriye olduğunu söylüyor.Refik Hariri'yi neden öldürdükleri açıkça ortaya çıkmadı mı şimdi? Hariri suikastini soruşturan Lübnan istihbaratı, suikastten sonra Beyrut'ta meydana gelen 15 bombalı saldırının arkasındaki gücün İsrail istihbaratı olduğunu ortaya çıkardı. Suikastlerde kullanılan Lübnanlı Mahmud Rafa ve Filistinli Hasin Hattab, Mossad'a bağlı çalıştıklarını, Hariri suikastine benzer şekilde öldürülen İslami Cihad lideri Mahdum Maczib ile kardeşine yönelik suikasti aynı yöntemlerle düzenlediklerini, istihbarat ve teknolojiyi İsrail'in sağladığını, Mossad adına havaya uçurdukları 5 kişinin ölümünden sorumlu olduklarını itiraf etti. Lübnan Dışişleri Bakanı Fevzi Saluk, "Tel Aviv'i BM Güvenlik Konseyi'ne şikayet edeceğiz ancak önce uluslar arası kamuoyu önünde teşhir edeceğiz" açıklamasına Beyrut'taki ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman, "Eğer Lübnan bunu yaparsa Lübnan-ABD ilişkileri sekteye uğrar" tehdidiyle cevap verdi. Sekteye uğradı da! Ardından bu saldırılar başladı. İsrail ve ABD'nin kirli çamaşırları ortaya dökülüyordu.İsrail saldırılarını tek bir ülke durdurabilir: Amerika! Ama durdurmayacak. Çünkü saldırının arkasında o var. Bölgesel savaş için zemin oluşuncaya kadar saldırıları sürdürecekler. Öncelikli hedefleri Hamas ve Hizbullah'ı kontrol altına almak. Ama bu mümkün değil. Lübnan'da rejimi değiştirip bir kukla yönetim kurmaya, 1982'de yapamadıklarını şimdi yapmaya çalışacaklar. Hizbullah'ı sınırdan uzaklaştırıp İsrail topraklarını füze menzilinden çıkaracaklar. İlk etapta Lübnan'a 20-30 kilometre girmeyi uman İsrail, Beyrut'un güneyine kadar işgal senaryosu hazırlıyor.Güvenlik gerekçesiyle bütün Ortadoğu'yu ateşe atacak üçlüde bir saldırganlık örneği sergileyen ABD, İngiltere ve İsrail, PKK saldırıları nedeniyle Türkiye'nin Kuzey Irak'ta operasyon yapmasına kesin olarak karşı çıkıyor. Ankara'daki ABD Büyükelçisi, İsrail'in savunma hakkını kullandığını söylerken Türkiye'ye aba altından sopa gösteriyor.Onların terörle mücadele palavraları bu işte. Terörü bir savaş aracı olarak kullanıyorlar, ondan sonra da terörle savaştan söz ediyorlar. Bütün dünyayı aptal yerine koyuyorlar. Terör örgütleri kurup, varolanları destekleyip hedef ülkelere, Türkiye'ye, İran'a, Suriye'ye saldırtıyorlar. Herkes aklını başına almalı. Türkiye'nin elini kolunu bağlamalarının sebebi ne sizce?Ekim 1983'te Lübnanlı bir kızın ABD askeri üssüne bombalı araçla düzenlediği saldırıda, 243 Amerikalı deniz piyadesi öldürüldü. ABD apar topar Lübnan'ı terk etmek zorunda kaldı. Aynı gün Beyrut'taki Fransız askeri üssüne düzenlenen saldırıda ise 58 Fransız askeri öldü. Aradan 23 yıl geçti.Bekleyin, çok daha büyük dersler alacaklar!
İsrail Türkiye"yi nasıl susturdu!
00:0020/07/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail'in önce Gazze'nin altyapısını yok edip onlarca sivili katletmesine ardından Lübnan'a yönelip her köşesini bombalamasına, yüzlerce sivili öldürmesine yönelik en şiddetli tepkiyi Türkiye gösterdi. Bu insanlık dışı, ırkçı ve bütün bölgeyi savaş alanına dönüştürmeyi amaçlayan vahşete dünya onay verirken, İslam Konferansı Örgütü tuhaf sessizliğini korurken, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler saldırıları destekler bir pozisyon alırken en güçlü ses Türkiye'den yükseldi. Türkiye, hem insani yardım desteğini hızlandırdı hem İsrail'in insanın kanını donduran vahşetine tepkiler gösterdi hem de saldırıların bütün bölgeye yayılmasını önlemek için çaba harcadı.
Saldırılar devam ediyor. ABD, İngiltere ve İsrail Büyük Ortadoğu Savaşı'nın altyapısını hazırlıyor. Şehirlere harabeye dönüyor, yüz binlerce insan Lübnan'dan kaçıyor, çocuklar, siviller ölmeye devam ediyor. Ama Türkiye'nin sesini kestiler! Herkes sustu. Neden? Kim, nasıl susturdu?
Çünkü; İsrail Filistin'i ve Lübnan'ı bombalarken PKK saldırıları anında şiddetlendi. Bitlis ve Siirt'teki saldırılar ile İsrail'in bombardımanı aynı anda gerçekleşti. Türkiye'nin dikkati içeriye yöneltildi. Ardından Kuzey Irak'a girme tartışması alevlendi. ABD'nin Türkiye'ye tavrı ise net oldu: Hayır!PKK saldırılarıyla Lübnan saldırıları arasında bir bağlantı var mı? Ya da bu saldırıları gerçekten PKK mı yaptı? Neden aynı anda Türkiye'de çatışma tırmandı ya da tırmandırıldı? İsrail'in Kuzey Irak yönetimi üzerindeki etkisini, İsrail istihbaratının bölgedeki faaliyetlerini sadece hatırlatalım. Ama bir olaya özellikle dikkat çekmek istiyorum.1967 Arap/İsrail Savaşı'nda aynı anda Mısır, Suriye ve Ürdün ordularıyla savaşan İsrail, İran Şahı ile birlikte Kuzey Irak'taki Kürtlere askeri yardımlar yapmaya başladı. İsrail'den İran'a getirilen ağır silahlar karayolu ile Kuzey Irak'a aktarılıyor, İsrailli istihbaratçılar, subaylar aynı güzergahtan bölgeye naklediliyor, Kürt birlikleri eğitiliyordu. Barzani birliklerinin başına geçen İsrailli subaylar Bağdat'a karşı ağır saldırılara girişti. Bölgede görev yapan yüz civarında İsrailli subay hem savaş taktiklerini belirliyor hem de savaşı bizzat komuta ediyordu. Yetenekli gördüklerini ise seçip askeri eğitim için İsrail'e gönderiyordu.Peki neden? Büyük bir savaşın içinde olan İsrail neden bunu yaptı. Kürtleri sevdiği için mi? Elbette hayır! Hedefi Bağdat'tı. Daha doğrusu Irak birliklerinin İsrail'le savaşan Birleşik Arap Orduları'na katılmasını engellemekti. Nitekim başardı da! Irak ordusu Birleşik Arap Orduları'na çok az destek verebildi. Bütün gücünü Kuzey'e yığmak zorunda kaldı. Bu savaşta tam on bin Irak askeri öldü. İsrail başarmıştı. Kendisi de Kuzey Irak'ta görev yapan Şolom Nakdimon'un hatıralarını anlattığı Mossad adlı kitabı, konuyla ilgili çarpıcı detaylar içeriyor ve bugüne ışık tutuyor.Irak işgalinden bu yana İsrail'in bölgedeki ağırlığının ne kadar arttığını herkes biliyor artık! İşte bu çalışmaların sonucunu şimdi Türkiye topraklarında görüyoruz. Lübnan saldırılarına karşı yükselen Türkiye tepkisi, anında söndürüldü. PKK üzerinden. Yani PKK İsrail'i kurtardı! Gerçekten PKK mı? Yoksa İsrail'in Barzani için eğittiği birlikler ya da kurduğu istihbarat teşkilatı mı?Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahalesine dikkat etmek gerekiyor. İsrail saldırılarıyla paralellik kurmak çok tehlikeli. Kürt sorununu İsrail-Filistin sorunuyla, Fransa-Cezayir soruyla örtüştürmek ve buna göre konum belirlemek hem tarihi bir hata, hem de çok ciddi bir kafa karışıklığıdır.Kuzey Irak'a girme meselesini dar anlamda PKK meselesine indirgemek son derece yanlıştır. Önceki gün savaşın Anadolu topraklarına sıçradığını yazdım. İsrail ve ABD, sadece Lübnan'ı vurmadı, aynı anda Türkiye'yi de vurdu. Vurmaya da devam edecek. Yoğun hazırlık ABD'nin Türkiye'yi Irak batağına çekme manevrası olabilir mi?Ya da şu ölümcül ihtimale ne dersiniz? Aynı güçlerin Lübnan'da bir işgal başlatmaları, Suriye topraklarına müdahale etmeleri halinde Suriye'deki Kürtler ayaklanacak, ülke parçalanacak, Kuzey Irak bağımsızlığını ilan edecektir. Türkiye, bu büyük korkuya hazırlık yapıyor olabilir mi?Not: Bu köşenin okuyucularına yoğun destek mesajları için teşekkür ediyorum. Hepsine cevap verebilmem maalesef imkansız. Anlayışla karşılanacağımı umuyorum...
Bölgesel istila ve nihai hesaplaşma!..
00:0021/07/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şu işe bakın!.. ABD ve İsrail saldırı altındaymış! Lübnan ve Filistin değil. Savaşı İran ve Suriye başlatmış İsrail ve ABD değil! İsrail hem Amerikan topraklarını hem de dünya demokrasi için savaşıyormuş! Füzeler İsrail topraklarını yakıp yıkıyormuş Filistin ve Lübnan'ı değil. İsrail, İran-Suriye ekseninin kurbanı olmuş! Bu iki ülke hem ABD'ye hem de İsrail'e savaş açmış! Amerikan medyası ve buradan beslenen dünya medyası barbarlığı böyle pazarlıyor. İsrail'in kendini savunma hakkı olarak pazarlıyor. ABD yönetimi ve dünya liderleri de buradan beslenip aynı sözleri tekrarlıyor.
Sanki; İsrail Gazze'yi, Batı Şeria'yı Güney Lübnan'ı işgal etmemiş de Hamas ve Hizbullah İsrail'i işgal etmiş! Sanki; İsrail ABD'nin verdiği F-15 ve F-16'larla Gazze'yi ve Lübnan'ı harabeye çevirmemiş de, İran ve Suriye Tel Aviv'e saldırmış! Sanki; ABD'nin İsrail'e verdiği beş bin adet Bunker Buster sığınak bombası Beyrut'a atılmamış da, İsrail'e atılmış!
Bunlar, Irak'ı da kitle imha silahı gibi yalanlarla işgal etmişlerdi. Bunlar; Ortadoğu'yu nükleer silah deposuna dönüştüren İsrail ortadayken nükleer çalışması var diye İran'a saldırmaya hazırlanıyor! Bunlar, Suriye'yi parçalama planlarını bile kitle imha silahı var yalanlarıyla pazarlıyor! Bunlar, bütün dünyayı aptal yerine koyuyorlar. Hepimizi...Beyaz Saray eski Sözcüsü New Ginrich; şu anki durumun "Üçüncü Dünya savaşı"nın bir parçası olduğunu söylüyor. Yine Cumhuriyetçi senatörlerden biri Müslüman ülkelerde bir çok bölgenin Batı ile İslam'ın çatışma alanı olduğunu söylüyor. Aynı senatör, şunu ekliyor: "Avrupalı dostlarımız şunu anlamalı: Bu, Ortadoğu'da karşı karşıya olduğumuz en ciddi meydan okuma. ABD doğrudan müdahale etmeli." Seferberlik havası hakim. Sanki İsrail bütün Ortadoğu'da yapayalnız ve korkunç saldırı altında inliyor.İsrail Başbakan Yardımcısı Şimon Peres, iki örgüt ve iki devletle savaş içinde olduklarını söylüyor. Bunlar, İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah... İsrail yapayalnızmış. İsrail teslim olursa İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah'a karşı koyabilecek hiç kimse kalmayacakmış. Barbarlığı hâlâ gözyaşlarıyla pazarlayan bir zihniyet bu!Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora, "Hizbullah'ı silahsızlandırmamız için tüm dünya bize yardımcı olsun. İsrail'in bombardımanı derhal sona ersin. İsrail, Şeba bölgesinden çekilsin, tutukluları da serbest bıraksın. Biz de Hizbullah'a silahı bırakması gerektiğini anlatalım" diyor. Bu da barışın özeti. Ama kim dinleyecek? Hiç kimse...Yeni hedef ortada. Öteden beri hedef alınan ülkeler ve çıkarılmak istenen Büyük Ortadoğu Savaşı apaçık ortada. Irak işgalinden bu yana Suriye ve İran'ı parçalayıp bölgede etnik ve mezhep eksenine göre kukla devletçikler, garnizon ülkeler kurmaya çalışıyorlar. Irak'tan üç devlet çıktı, Suriye'den de üç devlet çıkar. İran'dan da birkaç tane. Bütün bölge Körfez emirlikleri gibi olur. ABD, İngiltere ve İsrail ise 21. yüzyıl boyunca Ortadoğu'nun efendileri olup bütün kaynaklarını talan eder. "İslam tehdidi" de ortadan kaldırılır. Bölge insanı için yüzyıllık bir esaret hayatı başlatılır!Bu bölgesel bir savaş. Amacına ulaşana kadar durmayacak. Kısa süreli ateşkesler kimseyi yanıltmasın. Lübnan'da ABD/İngiliz/İsrail ekseninin İran ve Suriye'ye karşı açtığı savaşı izliyoruz bugün. Yarın bu savaş Suriye topraklarında devam edecek. İsrail ve ABD, bunun, İran ve Suriye'ye karşı başlattıkları savaşın ilk aşamaları olduğunu söylüyor. Onlara göre Hizbullah, bu ülkelerin Lübnan'daki savunma hattı. Saldırı bu nedenle Lübnan'da başlatıldı. Hesap bu olunca sonuçlarının çok ürkütücü olacağı ortada. Bir sonraki aşamasının ne olacağı da. Lübnan'da kısa süre içinde bir ateşkes beklemek fazla iyimserlik olacak. Ne dünyanın merkez ülkeleri ne de Birleşmiş Milletler böyle bir girişimde bulunmayacak. Ne İslam Konferansı Örgütü ne de Arap ülkeleri ateşkes girişiminde bulunmayacak. Sivil kayıplar, kentlerin yakılıp yıkılması kimsenin umurunda olmayacak.ABD savaş gemileri, uçak gemisi, helikopter gemileri ve binlerce askeri bölgeye geldi. Kurtarma harekatı için mi? Hayır! İşgale hazırlık için... Hepsi İsrail'e getirilen mühimmatlarla doluydu. İsrail'i yeniden silahlandırıyorlar. İngiltere bölgeye altı savaş gemisi gönderdi, aynı amaç için.Peki bunu beklemiyor muyduk? Irak işgalinden bu yana dünyayı ve bölgeyi buna hazırlamıyorlar mıydı! Bilmediğimiz bir şey yok. İran'dan Kızıldeniz'e kadar, daha doğrusu Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki bütün bölgelerde sarsıcı çatışmalar, çözülmeler işgaller göreceğiz. Lübnan çatışması uzadıkça ABD'nin doğrudan müdahalesini göreceğiz. Çünkü Ortadoğu, 1973 savaşından bu yana hiç bu kadar tehlikeli bir sürece girmedi.Bu coğrafyada yaşayan herkes artık şu gerçeği görmeli: Bütün bölge kapsamlı bir savaşın eşiğinde. Topyekün bir istilanın, parçalanmanın, çatışmaların arefesinde. Bütün ülkeler bir şekilde bu savaşın içinde yer alacak. Türkiye de. Türküyle, Arabıyla, Acemiyle, Kürdüyle bu bölgede yaşayan bütün insanların ağır yara alacağı bir süreç bu. Nihai bir hesaplaşma ve yeniden varolma süreci..
.Yuh olsun!..
00:0025/07/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Afganistan işgal edilirken de, Irak işgal edilirken de aynısını yaptılar. ABD ve İngiltere'nin önünü açtılar. İslam dünyasını uyutmak için her şeyi yaptılar. Irak'ta iç savaş, etnik savaş, mezhep savaşı projelerine kapı araladılar, destek verdiler. Filistin'deki işgali ve insanlık trajedisini yıllarca istismar ettiler; kendi halklarının öfkesini kontrol altına almak için Filistinli çocukların kanını kullandılar! ABD ve İngiltere'nin bölgesel hegemonyasının bekçiliğinden başka hiçbir rolü olmayan rejimlerini korumak için her türlü onursuzluğu sergilediler. Onlarca yıldır Ortadoğu'da yaşanan işgallerde, insanlık dramlarında, sömürüde, onursuzlukta, aşağılanmada, yoksullukta, yolsuzlukta ve kaosta hep en önemli rolleri üstlendiler. Kendi halklarını, bölgenin insanlarını, refahını değil, patronlarının çıkarlarını öncelediler, onların bekçiliğini yaptılar, onlar için kendi halklarını kıyımdan geçirdiler. Bu onursuzlukları sergilerken gerekçeleri bazen Taliban'dı, bazen Saddam'dı, bazen mezhepti, bazen terördü. Bu bölgede işlenen bütün günahlardan onlar sorumlu. Bu azgın zümre sorumlu.
Lübnan'a yönelik ABD-İsrail saldırısı, tüm gaddarlığı ile devam ederken S. Arabistan'ın, Mısır'ın ve Ürdün'ün saldırıdan Hizbullah'ı sorumlu tutmaları, İsrail'e karşı seslerini yükseltememeleri, ABD'yi ağızlarına bile alamamaları, Arap Birliği zirvesinde sergiledikleri tutum ne utanç verici! Beyrut harabeye dönerken onlar iktidarlarını koruma telaşı içinde kendi toplumlarına, kendi coğrafyalarına, kendi tarihlerine sövmeye devam ediyorlar. ABD/İngiliz/İsrail cephesinin istediği gibi, olayı hemen mezhep farklılığına getirdiler. Irak'taki mezhep savaşında da aynısını yapmadılar mı? İsrail'in Lübnan'a saldırısı kadar alçakça değil mi bu?
Suudi din adamlarından Şeyh Abdullah bin Cabrin'in şu fetvasına bakın: "Hizbullah'ı desteklemek hatta onun başarısı için dua etmek bile haram"mış. Adam devam ediyor: Sünniler Hizbullah'ı kınamalıymış, ona sempati besleyenlerle arasına mesafe koymalıymış, böylece onların İslam düşmanlığını ortaya koymalıymış!İsrail bir açıklama yapsa ancak bu kadarını söyleyebilirdi. ABD ve İngiltere, Müslümanları birbirine bağazlatmak için bir tahrike girişse ancak bu kadarını yapabilirdi. Bu nedenle ABD televizyonları fetvayı büyük bir sevinçle yayınladılar. Sünni Müslüman Kardeşler Lübnan'ın yanında yer alırken Suud'lu ve Kuveytli yozlaşmış, gözleri ve kalpleri kararmış din adamı kılığındaki aptallar takımı kendilerine verilen vazifeleri harfiyen yerine getirdiler.Tam bu açıklamalar yapılırken S. Arabistan'la ABD arasında 6 milyar dolarlık silah anlaşmaları imzalanıyordu. Black Hawk ve Skorsky helikopterleri, 724 tane askeri araç, iletişim sistemleri ve askeri mühimmat için imzalar atılıyordu. Bu açıklamalar yapılırken S. Arabistan ile İngiltere arasında 10 milyar dolarlık savaş uçağı anlaşmaları için son görüşmeler yapılıyordu. 71 Eurofighter savaş uçağını içeren pazarlıklar yapılırken Lübnan'ın canın cehenneme! Filistin'in canı cehenneme! Irak'ın canı cehenneme!..Yine Suudi yönetimi ABD Başkanı George Bush ve Dışişleri Bakanı'yla görüşme istiyor. Neden? İsrail saldırılarını durdurmak için mi? Hayır! ABD ve İngiliz askerlerini Lübnan'a yerleştirmek için... Onlar ABD askerlerinin NATO bünyesinde Lübnan'a yerleştirilmesine çoktan karar verdiler. Bunlar ise, bir yandan bunu için çabalıyor diğer yandan İsrail'le çatışan grupları kınamaya devam ediyorlar!İsrail ordusu Lübnan'ı işgal edecekmiş, ülke İsrail kontrolüne verilecekmiş, ABD bölgeyi ikinci bir Irak'a dönüştürecekmiş, Suriye'yi parçalayıp bölgesel savaş çıkaracaklarmış, etnik ve mezhep eksenli çatışmalarla binlerce yıldır bir arada yaşayan insanları kıyımdan geçireceklermiş. Kimin umurunda! Kendi ülkelerini ve bölgelerini parça parça satıyorlar. Sadece kendilerini korumak için, sadece rejimlerini korumak için. Din de, mezhep de, kitleler de onlar için sadece birer malzeme. Bütün bunları istismar ediyorlar.Bu ilkel, bu kör, bu akılsız kafalar yüzünden onlarca yıldır bölge insanının yüzü bir kez olsun gülmedi. Aşağılanmanın her türünü yaşadılar. Öldürüldüler, fakir bırakıldılar, horlandılar, zulüm altında inlediler. Hesap sormaya kalkıştıkları anda din adına, mezhep adına kafaları ezildi, kıyımdan geçirildi. Onlarca yılda bitmeyecek bir kin tohumu ekiyorlar şimdi, kitleleri ateşe atıyorlar. Kim adına? Tabiî ki, ABD ve İngiltere adına!İslam Konferansı Örgütü ne işe yarar? Ya da ne işe yaradı şimdiye kadar! Irak işgal edilirken ABD/İngiltere aleyhine tek bir cümle söz söyleyebildi mi? Afganistan işgal edilirken tek bir cümle söz etti mi? Mezhep savaşları yayılırken bir kez olsun, o hiçbir işe yaramayan bitmek bilmez toplantılarının gündemine alabildi mi? Lübnan alevler içinde yanarken hepiniz sormadınız mı? Nerede bu örgüt diye?Toplanamaz, konuşamaz, hayır diyemez! Çünkü Müslüman kitlelerin değil ABD ve İngiltere'nin örgütüdür o! Suudi finansıyla Suudi dış politikasına göre hareket eder. Yani ABD ve İngiliz politikalarına göre. Onların talimatlarına göre toplanır, onların politikalarını uygular. Milyarlarca dolar paraya hükmeder, bu paralarla semirir, lüks salonlarda toplanır, kararlar alır ama bu kararları kimse duymaz, anlamaz, kabul etmez. Kendileri konuşur kendileri dinler. Bombalar altında inleyen İslam şehirlerinin acılarını hissetmez!..10 milyar değil, bir trilyon dolarlık silah da alsalar, Beyrut'a düşen bombalar onların da tepesine düşecek. ABD, İngiltere ve İsrail, ülke ülke, bölge bölge, bütün Ortadoğu'yu istila ediyor, kamplara ayırıyor, iç çatışmalara sürüklüyor. Ama onlar bunu anlamazlar, düşünemezler. Onlar küçük hesaplarla hareket ederler. Amaçlarına ulaşmak için her şeylerini satarlar. Sattılar, satıyorlar! İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan en büyük talihsizlikten söz ediyoruz. En büyük esaretten. En büyük ihanetten. Yuh olsun!..
.Anadolu"ya Amerikan askeri mi yerleşecek!
00:0026/07/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail'in Lübnan saldırısını, ABD ve İsrail üst yönetimi birlikte planladı. 17-18 Haziran tarihlerinde ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, İsrail eski Başbakanı Benjamin Netanyahu, Bush'un akıl hocası Natan Şaransky arasında Colarado'da yapılan toplantıda bütün ayrıntılar netleştirildi: İsrail Gazze ve Lübnan'ı işgal edecek. Netanyahu, İsrail'e dönünce "eski başbakanlar" toplantısı yapıldı. Netanyahu, Ehud Olmert, Ehud Barak ve Şimon Peres gibi liderlerin katıldığı toplantıya bir Ariel Şaron katılamadı.
Yapılan hazırlık, Filistin ve Lübnan'daki direncin kırılması, sadece Hamas ve Hizbullah değil, İsrail otoritesine karşı direnecek hiçbir gücün bırakılmaması, ABD askerlerinin Lübnan işgaline iştirak etmesi ve Lübnan'a yerleşmesi, böylece Suriye yolunun açılmasıydı. Bahaneleri İsrail üretti. Hiç yoktan sivilleri öldürmeye başladı ve süreç başlatıldı. Amerikan güçleri Lübnan'a yöneldi. Çok yakında Suriye cephesi açılacak. Suriye ya çok kanlı bir cephe olacak ya da Büyük Ortadoğu Savaşı'nın ana merkezi.
S. Arabistan'ın, Mısır'ın, Ürdün'ün, Türkiye'nin Lübnan'a NATO gücüne onay vermeleri bu ülkelerin tuzağa düştüklerinin ya da ABD-İsrail planlarına iştirak ettiklerinin göstergesi. Afganistan ve Irak işgalinden sonra Lübnan'ın işgali de bölge ülkelerinin desteğiyle gerçekleşiyor. Lübnan'a gelecek NATO gücü, ateşkesi hedeflemeyecek. İsrail ve ABD için savaşacak. Kendilerine yönelecek direnişi kırma görevi üslenecek. Bu NATO gücü değil, Amerikan gücü olacak. Plana destek veren ülkelere şunu soralım: Tamam; NATO gücü gelsin ama içlerinde ABD askeri olmasın! ABD ve İngiltere bakalım bu planı kabul edecek mi? Bölge ülkeleri kabul edecek mi? Etmeyecekler! Çünkü amaç saldırıların durdurulması değil. Amaç, ABD-İngiliz emperyal gücünün Lübnan'a yerleşmesi. Bu yeni bir işgal. Bir ülkenin daha ABD-İngiliz-İsrail cephesine kurban edilmesi..Uzun bir savaş olacak. ABD ön hazırlık olarak bir yandan İsrail'in ateş gücünü kullanırken diğer yandan Arap ülkelerini hizaya sokuyor, büyük istila harekatı için onlara talimatlar yağdırıyor. Hem İsrail saldırganlığına karşı seslerini kesmelerini istiyor hem de ABD ve İsrail'e yönelen kitlesel öfkeyi bastırmalarını. Bunun için en iyi çözümü buldular. Şii-Sünni ayırımı. Başarıyla uyguluyorlar. ABD ve İsrail bölgesel müttefikleriyle birlikte kitleleri büyük bir tuzağa sürüklüyor. Onlarca yıl sürecek bir hesaplaşmaya. Din adına, mehzep adına ABD/İngiliz çıkarları için on binlerce insanın hayatını söndürmeye...Irak işgalinden bu yana, İsrail'i hazırlıyorlardı. Bölgenin en büyük ateş gücüne sahip ülkesine Suriye ve İran'a saldırı hazırlıkları kapsamında yığınak yapıyorlardı. ABD yapımı yüzlerce GBU-28 bunker buster bombaları, Hizbullah menzillerini vurmak için değil, doğrudan Suriye ve İran hedeflerini vurmak için verildi. Lübnan bombardımanı başladıktan sonra askeri mühimmat nakliyatı hızlandı. Şu anki silah yığınağı Lübnan için değil, Lübnan sınırlarının ötesine yapılacak saldırılar için. ABD Dışişleri Bakanı'na göre, Lübnan'a "uluslararası" Amerikan gücü yerleştirme planı 60 ile 90 gün içinde gerçekleştirilecek. Bu gücün amacı ateşkesi sağlamak olmayacakmış, Hizbullah'ı silahsızlandıracakmış! Lübnan işgalinin ilk aşaması bu. Neden bunu yapıyorlar? İsrail'e "dur" deseler duracak. Neden demiyorlar da böyle bir güç yerleştiriyorlar? Çünkü savaşı yaymak!Not edin: Bir süre sonra Suriye için de "uluslararası güç" isteyecekler. Suriye topraklarını parçalara ayırmak için önce krizler çıkartacaklar, bazı yerlerini bombalayacaklar. Ardından çatışmaların önüne geçmek için ABD askeri ya da ABD kontrolündeki birlikleri yerleştirecekler.Şunu da not edin: Çok geçmeyecek, Türkiye'nin Güneydoğusu için de benzer senaryolar yüksek sesle dile getirilmeye başlanacak. Türkiye-Suriye sınırı boyunca ve İskenderun Körfezi'ne "çokuluslu güç" adı altında Amerikan askeri yerleştirmek isteyecekler.Ahmet Şah Mesud suikastini kimse sorgulamadı. İki gün sonra 11 Eylül oldu ve Afganistan işgal edildi. Irak işgali öncesi İngiliz silah denetcisi David Kelly, öldürüldü, intihar dendi ve düzmece bir soruşturmayla dosya kapatıldı. Gerçekler gizlendi. Refik Hariri suikastine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Onun imar ettiği Beyrut'u şimdi yıkıyorlar. Sonuçlarını nasıl devşiriyorlar, görüyor musunuz? Kendi dostlarını, müttefiklerini kurban ederek hedeflerine ulaşıyorlar.Her şey apaçık ortada. Bu, Lübnan'ın, Hizbullah'ın, Irak'ın ya da İran'ın meselesi değil. Bu Şii-Sünni savaşı değil. Bu; Irak'ın veya Lübnan'ın savaşı da değil. Öyle düşünmemizi istiyorlar. Bu; ABD Dışişleri Bakanı'nın söylediği gibi, "Yeni Ortadoğu" savaşı. Daha doğrusu Büyük Ortadoğu Savaşı.
Yayınlanmayan o yazı!
00:0027/07/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
30 Mayıs 2006 tarihinde bu köşenin boş olduğunu fark etmişsinizdir. Aslında o günkü yazımı yazmıştım. Ama yayınlamadım. Çünkü, yazıda yer alan iddiaların Türkiye kamuoyunda derin etkileri olacaktı. Belli çevreler iddiaları kesin bir dille yalanladı. kamuoyuna yansımaması için azami gayret sarfetti. Yazdığım yazıyı bir kenara koydum. Yeni bir yazı yazma fırsatı da bulamadım. O gün bu köşe boş kaldı. İşte o yazıyı bugün aynen yayınlamam gerektiğine karar verdim. Çünkü iddialar ve yalanlamalar gazete sayfalarına, köşelere yansıdı. Bu köşenin okuyucusu, olayları, gelişmeleri, tartışmaları aylar hatta yıllar önce öğrenmeye alışkın. Ama bu sefer öyle olmadı. Bir buçuk ay önce yazılan "Bu sefer MİT'çilerin başına "çuval" geçirildi!" başlıklı yazı şöyleydi:
"4 Temmuz 2004 tarihinde, Irak'ın Süleymaniye kentinde yaşanan "çuval olayı" Türk-Amerikan ilişkilerinde hiç bir zaman telafi edilemeyecek bir kırılmaya neden oldu. Türk Özel Kuvvetleri karargahı basıldı. 11 asker, kafalarına çuval geçirilerek gözaltına alındı ve sorgulandı. Bununla da kalmayıp onur kırıcı, aşağılayıcı uygulamalara maruz bırakıldı. ABD askerlerinin baskınına Peşmergeler'in de katılması, hatta iddialara göre, bu güçlerin içinde PKK'lıların da bulunması, Türkiye kamuoyunda infiale neden oldu. Türkiye ile ABD arasında yapılan, olayı unutturmaya yönelik bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlandı.
Başbakan Tayip Erdoğan'ın 22 Aralık 2004'teki Şam ziyaretinden hemen önce bir vahim olay daha yaşandı. Türkiye'den Bağdat'a giden Büyükelçilik korumaları Musul'da pusuya düşürüldü. 4 koruma kurşuna dizilerek öldürüldü. Peşmergelerin ve PKK'nın bu saldırısı üzerindeki esrar perdesi, mesela Mossad'ın rolü, hala netleştirilemedi. Çünkü "Çuval olayı"ndan sonra Musul saldırısı gündemden uzak tutuldu, unutturulmaya çalışıldı.Bugün anlatacağım ise, "yeni bir çuval olayı"ndan farklı değil. Bu sefer Özel Kuvvetler'e mensup askerler değil, Türkiye'nin Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) mensup istihbaratçılar benzer bir olay yaşadılar. Bu sefer kafalarına çuval geçirilmedi ama ellerine kelepçe takıldı. Olay Mayıs ayı başlarında meydana geldi. Şöyle:Milli İstihbarat Teşkilatı'na mensup 2 istihbaratçı, bir iddiaya göre 4 istihbaratçı, akşam saatlerinde Silopi'nin doğusunda Habur çayı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yaptırılan demir köprüden geçerek Zaho'ya girdi. İstihbaratçılar Zaho girişinde bulunan peşmerge kontrol noktasında durduruldu. Bölgeye girişlerinin yasadışı olduğu söylendi. Kimlik bilgilerini sorup iki istihbaratçıyı gözaltına almak istediler.Peşmergeler ile Türk istihbarat personeli arasında yaşanan tartışma sonrasında peşmergeler, bu kişileri tartaklayarak ellerine kelepçe taktı ve gözaltına aldı. Ardından Zaho'da bir yere götürülen Türk istihbaratçıları uzun süre burada sorgulandı. Durum Selahaddin kentinde bulunan Mesut Barzani'ye bildirildi.Barzani önce serbest bırakılmalarını istedi sonra bu kararını değiştirdi. Bu arada bir başka İstihbarat yetkilisi gelerek adamlarını almak istedi ancak bu yetkili de göz altına alındı. Saatlerce gözaltında tutulan ve sorgulanan istihbaratçılar, aynı gece saat 01.00 sularında Barzani'den gelen bir talimatla serbest bırakıldı ve Türkiye'ye "iade" edildi. Türk istihbaratçıları önce serbest bırakmayan Mesut Barzani, muhtemelen Ankara'dan bir telefonla kararını değiştirdi ve olay büyük bir skandala dönüşmeden kapatıldı.Irak'taki yerel kaynaklar ve Kürdistan Demokrat Partisi çevreleri tarafından doğrulanan bu olay hakkında Türkiye'de nedense hiçbir bilgi yayınlanmad..."Bazıları bu kişilerin MİT'e değil, başka istihbarat teşkilatlarına bağlı olduğunu öne sürüyor. Gazeteler hem bu olayı hem de Özel Kuvvetler'in Kuzey Irak'taki operasyonlarını birlikte tartışıyor. "8sutun" adlı haber sitesi, Vatan gazetesi, Takvim gazetesi, E. Özkök ve Ö. Lütfi Mete'nin haber ve yorumlarının ana konusu çuval olayı ve operasyonlar."Barzani'ye operasyon" tartışmasının temelinde Özel Kuvvetler'in son günlerde Kuzey Irak'ta yürüttüğü çalışmalar var. Bölgede operasyon yapan Özel Kuvvetler'e mensup birimlerden bir kısmı geri çekildi. Peşmergelerle bu birimler arasında ciddi sorun lar çıktığı ifade ediliyor. Geri çekilenlerin yerini başkaları aldı. Son olarak 24 Temmuz akşamı bir başka birlik, operasyon için Kuzey Irak'a gönderildi.Kuzey Irak'ta çok gizli operasyonlara katılan Özel Harekat Birlikleri'nin çalışmalarının birileri tarafından gerekli adreslere bildirildiği, operasyonların deşifre edildiği, birliklerin pusuya düşürüldüğü iddia ediliyor. CIA, Mossad ve Barzani ile irtibatlı çevrelerin bölgeye gönderilen birimleri ateşe attıkları öne sürülüyor. Lübnan'a düşen bombaların sesi Kuzey Irak'a kadar ulaşıyor. Bu ses yakında daha da güçlenecek.
.Terörist devlet ve Roma rezilliği..
00:0028/07/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerika'nın Felluce'de kullandığı fosfor bombaları, vakum bombaları şimdi Lübnan'da kullanılıyor. Felluce'de gördüğümüz yanmış, kararmış cesetler şimdi Lübnan'da görülüyor. Felluce'yi bombalarla harabeye çevirirken insanları ve bütün canlıları kimyasal silahlarla yakmışlardı. Cesetleri gizlemişler, kenti haftalarca dünyaya kapatıp kitle imha silahlarının izini silmeye çalışmışlardı. Aynı vahşeti şimdi Lübnan'da yapıyorlar. Sayda kentinde kimyasal silahlarla yanan insan bedenleri gerçeği apaçık ortaya koyuyor. Kararmış cesetlerde ne kurşun ne de yara izi var. Lübnan Başbakanı günlerdir dünyaya; "İsrail'in kitle imha silahları kullandığı"nı haykırıyor. Çünkü Güney Lübnan'daki köylere karşı zehirli gaz kullanılıyor. Ama bu sesi de kimse duymuyor.
Bu da yetmemiş olacak ki İsrail kimyasal ve nükleer içerikli füzeleri kullanıma hazır hale getiriyor. İsrailli askerler, fanatik Yahudilerin duaları eşliğinde füzeleri kullanıma hazır hale getiriyor, askeri araçlara yerleştiriyor. Neden? Çünkü Hizbullah direnişini kıramıyorlar. Kıramadıkları gibi ağır zayiat veriyorlar. Birkaç gün daha kıramazlarsa büyük ihtimalle Cenevre Sözleşmesi'ne göre yasaklanmış silahları aleni kullanmaya başlayacaklar. Hizbullah mevzilerini kimyasal silahlarla, nükleer içerikli bombalarla vuracaklar.
Amerika'dan İsrail'e füze koridoru oluşturuldu. İngiltere üzerinden İsrail'e füze yığınağı yapılıyor. Irak işgalinden bu yana sevkıyat devam ediyordu. İsrail toprakları füze stoklarıyla dolduruldu. Anadolu semalarında eğitilen İsrail pilotları Lübnan'ı harabeye çevirirken, Anadolu semalarında denenen F-16 ve F-15'lerle toplu kıyım hazırlıkları yapılıyor. Bu uçaklardan atılabilen nükleer içerikli füzelere yenileri ekleniyor. 2004 yılında 500 adet BLU 109 bunker buster bombası nakledildi İsrail'e. 2005 yılında daha sofistike olan 100 adet GBU 28 bombası. Kayda geçmeyen daha yüzlerce lazer güdümlü ağır bombanın İsrail'e nakledildiği söyleniyor. ABD-İsrail yapımı Harpoon füzelerine nükleer başlıklar takıldı. Doğu Akdeniz'deki Dolphin tipi denizaltılara nükleer füzeler monte edildi. Neden? Ne amaçla? Konvansiyonel saldırılar yetmedi mi? Nükleer içerikli füzeleri, kimyasal silahları sadece Hizbullah mevzilerine mi atacaklar? Savaş uzarsa ve İsrail beklediği başarıyı elde edemezse Lübnan kentlerine, sivil halka karşı bu silahları kullanmazlar mı?Kullanırlar, katliamlar yaparlar! Çünkü ortada bir terörist devlet var. Terörle kurulmuş, terörle yönetilen, terörle ayakta kalmaya adanmış, kurucularının ve yöneticilerinin büyük çoğunluğu terörist olan, işledikleri suçlardan bir çok ülkeye girmesi yasaklanan bir devlet. Kanla, katliamla, soykırımla beslenen bir devlet! Hiçbir uluslararası sözleşmeye uymayan, başıboş, ırkçı bir devlet. ABD yönetimini ellerine geçiren Anglosakson ırkçılarla el birliği içinde bütün bölgeyi ateşe atan bir devlet!Hani hedef Hizbullah'tı? Neden Lübnan'ın her köşesini vuruyorlar o zaman? Hedef sadece Hizbullah, sadece Lübnan değil. Hedef bütün Ortadoğu. Hedef Suriye, hedef İran ve sonra hedef Türkiye!Pentagon ABD medyasına direktifler yağdırıyor. Sanki saldıran İsrail değil, saldırıya uğrayan İsrail! Lübnan saldırısını Ortadoğu Savaşı'na dönüştürmek için hem halkına hem de ABD askerlerine karşı müthiş bir yalan kampanyası başlatıldı. "Suriye İsrail'e ültimatom vermiş, orduyu alarma geçirmiş, İsrail'e saldıracakmış! İsrail korunmalıymış, ABD korunmalıymış!" Beş yıldır bu bölgede uyguladıkları bütün politikaları yalan üzerine kurulmuştu. Hep yalan söylediler, hâlâ söylüyorlar!Onca hava saldırısına, kara saldırılarına rağmen Hizbullah'ı bir adım geriletemediler. Bir adım ilerleyemediler. Ağır kayıplar verdiler. Birkaç gün içinde Güney Lübnan'ı işgal edeceklerdi. Olmadı, yapamadılar, yapamayacaklar da! Birkaç ay saldırsalar da başaramayacaklar. Lübnan'ı tamamen harabeye çevirseler de.. Hizbullah'ı aşamayan bir güç neyi başaracak? Bütün bölge İsrail'e ve ABD'ye bileniyor. Korkunç bir öfke dalgası kabarıyor. Devletler, rejimler, ordular hiçbir şey yapmasalar, yapamasalar bile, bu topraklarda yaşayan her birey onlar için aşamayacakları birer engele dönüşecek. Yeni Hizbullahlar, yeni direniş örgütleri ortaya çıkacak. Bir düşmanı ortadan kaldırmaya çalışırlarken karşılarına onlarca düşman dikilecek.Sahipsiz bir dünyada yaşıyoruz. Sağduyusunu, erdemini kaybetmiş bir dünyada! ABD, İngiltere ve İsrail alabildiğine taşkın, pervasız, açgözlü ve utanmaz biçimde herkese saldırıyor, her şeyi yağmalıyor. Roma Toplantısı'nda sergilenen rezilliğe bakın! Acizliğe bakın! Dünya üç ülkenin hizmetine girmis. Ateşkes kararı bile alamadılar. Bırakın karar almayı teklif dahi edemediler. Roma toplantısı ABD'nin Büyük Ortadoğu Savaşı'nın ilanından başka bin anlam taşımıyor. Uluslararası irade diye bir şey var mı? Birleşmiş Milletler, uluslararası sözleşmeler, teamüller nerede? Var mı ki?Türkiye'ye kurulan tuzağa bakın! "Lübnan'a asker gönderirsen biz de PKK'ya karşı operasyon yaparız" diyorlar! Yalan, palavra! Böyle bir niyetleri yok. Bölgeye 10 ile 20 bin ABD askeri göndermeye hazırlanıyorlar. Türkiye'nin de bu güce destek olmasını hedefliyorlar. Kuzey Irak'ta birkaç yüzeysel operasyon yapacaklar, göz boyayacaklar, Türkiye'yi ikna etmiş olacaklar. Ama aslında hiçbir şey yapmayacaklar. Sadece Türkiye'yi, kendilerinin başaramadığı bir düşmana karşı cepheye sürecekler. Hizbullah'ın ve bütün bölgenin karşısına dikecekler!Barış nutuklarının palavra olduğunu bütün dünya bir kez daha gördü. Böyle bir dünyada, sahipsiz kalan kitleler kendi yolunu bulacak, kendi savaşını verecek, kendi kurtuluşunu sağlayacak. Herkesin savunması kendi elinde. Bilinen her yöntemle bu bölgenin insanları savunma hatlarını oluşturmak zorunda...
.Yeryüzünün sapkını!
00:001/08/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ellerinden gelse insanlığı öldürecekler. Kendilerine bir yeryüzü cenneti yaratmak için, her şeye sahip olmak için, her şeye hükmetmek için kadın, çocuk, yaşlı demeden bütün insanları yok edecekler: Denizleri kurutacak, yeryüzünü ateşe verecekler. Bu ırkçı, bu bencil, bu açgözlü, bu çıldırmış, bu sapkın devlet, sadece Filistin için değil, sadece Lübnan için değil, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için büyük bir tehdit, trajik bir talihsizlik! Ya onu onaylayanlar, onu omuzlayanlar? Barbarlıklarını, utanmazlıklarını gözyaşlarıyla gizleyenler?
İşlemedikleri günah kalmadı, yapmadıkları katliam kalmadı, imza atmadıkları zalimlik kalmadı, denemedikleri kötülük kalmadı, fesat tohumları ekmedikleri yeryüzü parçası kalmadı!
Kurulduğundan beri günahla, gözyaşıyla, kanla beslenen bir devlet! Tarihin gördüğü en şımarık, en ölçüsüz, en azgın devlet! Hak ettiği en çirkin sıfatları iltifat gören bir devlet! Yüzüne tükürsen sırıtan bir devlet! Yaptıklarından çok daha fazlasını yapmaya hazırlanan bir devlet! Sadece düşmanlarını değil, dostlarını da ateşe atmaya hazırlanan bir devlet! Kendisinden başka herkesi, her topluluğu, her ülkeyi düşman gören bir devlet! Yeryüzünde hiçbir devlete, hiçbir güce, hiçbir topluluğa, hiçbir canlıya tahammül edemeyen bir devlet!Bu bir güç mücadelesi değil, bu bir güvenlik arayışı değil, bu bir ayakta kalma refleksi değil! Bu; şiddetle beslenen bir kültürün, intikam hırsıyla şekillenen bir kafa yapısının, hastalıklı bir ruhun göstergesi.O çocukların ne suçu vardı? Kime, ne yaptılar? Saldırılardan kaçıp kendilerince güvenli bir yere sığınmışlardı! Su bulmuşlardı, sığınak bulmuşlardı. Orada olduklarını biliyorlardı. Çocuk olduklarını biliyorlardı. Bilerek öldürdüler, kasten öldürdüler. Ardından da utanmazca, edepsizce yalanlar sıraladılar. Hep yaptıkları gibi.Neden öldürüldüler? Gözdağı vermek için mi? Hizbullah'ı dize getirmek için mi? Lübnan'ı Hizbullah'a karşı kışkırtmak için mi? "O çocuklar büyür de bizimle savaşırlar" diye mi? Bunların hepsi... Ama bir neden daha var: Hep inandıkları, hep yaptıkları, hiçbir zaman vazgeçmeyecekleri bir neden? Buna inanmaları!.. Çocukların öldürülmesi gerektiğine inanmaları! Siyaseten, ahlaken ve dinen inanmaları!18 Nisan 1996'da aynı yerde aynısını yaptılar. Gazap Üzümleri adını koydukları saldırılar dan kaçıp BM korumasına sığınan 800 kişiyi bombaladılar. Çoğu çocuk 109 kişiyi öldürdüler. BM soruşturma açtı. Hazırlanan raporu yayınlamak isteyen dönemin BM Genel Sekreteri Boutros Gali'yi; "Bu raporu yayınlarsan seni görevden alırız" diye tehdit ettiler. Şimdi öldürdüğü masumların, çocukların hesabını veren ölüm döşeğindeki tarihin en büyük teröristi Ariel Şaron hakkında, o katliamdan insanlık suçu gerekçesiyle dava açıldı.Güney Lübnan'da kalan herkes terörist kabul edilecekmiş ve öldürülecekmiş! İsrail adalet bakanı öyle söylüyor. O çocuklar da teröristti! ABD ve İsrail, o çocukları terörist kabul ettiği için öldürdü! Bölgeyi tamamen boşaltmak istiyorlar. Ellerini kollarını sallaya sallaya oraya yerleşecekler. Yok öyle yağma!...Bir karış ilerleyemediler. Çocukları öldürmekten, şehirleri harabetmekten, uzaktan bombalamaktan başka bir şey yapamadılar. Şimdi Suriye sınırlarını bombalıyorlar. Önceki gece Suriye askerleriyle ile İsrail askerleri az kalsın çatışmaya giriyordu. Suriye hava sahasına gönderdikleri casus uçakları düşürüldü. Provoke ediyorlar. Savaşı Suriye topraklarına yaymaya çalışıyorlar.Girdikleri her coğrafyada, her ülkede, her bölgede, saldırdıkları her karış toprakta karşılarına bir Hizbullah dikilecek. Sağlam bilekli, sağlam yürekli insanlar dikilecek! Öldürdükleri her çocuk için binlerce çocuk doğacak, büyüyecek, karşılarına dikilecek! Attıkları her kurşun huzursuzluklarını daha da artıracak. Kullandıkları her füze, bölgeyi onlar için daha da yaşanılmaz hale getirecek. Yürekleri korkutamadıktan sonra, yenemedikten sonra ne yapabilirler! Filistin'de onlarca yıldır korkutamadılar! Lübnan'da korkutamadılar, Irak'ta korkutamıyorlar! Yarın Suriye'de ya da bir başka bölgede korkutamayacak. Öfke bilenecek, nefret büyüyecek. Şehirlerine, kasabalarına, evlerine hapsolup kalacaklar. Yeryüzünde özgürce gezemeyecekler! Bunu mu istiyorlar!
.Damadın gelini beklemesi gibi..."
00:002/08/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Hiçbir ülke İsrail'e ahlak dersi veremez. İsrail, binlerce yıllık Yahudi geleneğinin bir parçası olan en yüksek ahlaki değerlere bağlı" diyor İsrail Başbakanı. O ahlakın ne olduğunu biliyoruz biz. Bütün insanlık biliyor. O ahlakı, önceki gün Kana'da bir kez daha gördük. 37 çocuğun tüyler ürperten görüntüleriyle gördük. O ahlakı Cenin'de gördük. Küçücük bir alana tonlarca bomba yağdırılırken gördük. Onlarca insan diri diri toprağa gömülürken gördük. Sabra-Şatilla'da gördük. Masum insanlar boğazlanırken gördük. O ahlakı, gözleri görmeyen, felçli Ahmet Yasin'i füzelerle parçalarken gördük. Babasının arkasına sığınan çocuk kurşunlanırken gördük. Taş atan çocukların kolları kırılırken gördük. Evinin önünde oynayan kız çocuğu kurşun yağmuruna tutulurken gördük. Sınıfında ders dinleyen çocuk kafasından vurulurken gördük. Bir halk, aç susuz bırakılırken, her gün bombalanırken, her şeyi çalınırken, evleri yağmalanırken gördük. Kentler, kasabalar harabeye döndürülürken gördük. O ahlakı, hahamlar çocuk ölümlerine fetva verirken gördük. Zeytin ağaçları yok edilirken gördük. Onlarca yıldır Filistin'de, Lübnan'da her gün görüyoruz. Dünyanın her yerinde suikastlerle, cinayetlerle, entrikalarla görüyoruz. Nazilerden öğrendikleri yöntemleri uygularken gördük. O ahlakı, hiçbir meşruiyeti olmayan, hiçbir ahlakı olmayan, hiçbir sınırı olmayan, dokunulmazlık sarhoşluğu ile azgınlaşan bir devletin küstahlıklarıyla gördük, görüyoruz.
Teröre karşı savaşıyormuş, ayakta kalmak için savaşıyormuş, kendi halkını korumak için savaşıyormuş! Bu palavralara inanan kimse yok. Boşuna nefeslerini tüketmesinler. Bütün insanlık, taşkın bir devleti, kontrol altına alınması gereken bir devleti, terör devletini sorguluyor. Bu büyü bir gün bozulacak. Bu dokunulmazlık zırhı bir gün çatlayacak. O zaman Amerika, füzeler, saldırganlıklar, ölçüsüzlükler, korku salmalar para etmeyecek. Bugün Ortadoğu'da dolaylı askeri gücünüz olan rejimler para etmeyecek. Kitlesel öfkeyi ne İsrail, ne ABD ne de bölgedeki rejimler kontrol edebilecek.
Bu coğrafya, yüzyıllar sonra en büyük uyanışını gerçekleştiriyor. Haçlı savaşlarından sonraki en acımasız saldırılarla yüzleşiyor, tarihi rolünü yeniden üstlenmenin ilk adımlarını atıyor. Bugün yıkım gibi görünen, bugün kaos gibi görünen, bugün yenilgi gibi görünen her şey aslında bir direniş dalgasının, değişimin, özgürleşmenin sarsıntıları.Hizbullah onlara göre bir örgüt. Onlara göre terörist. Bir avuç militan. Ama 20 gündür bir avuç insanı aşıp bir adım ilerleyemiyorlar. Sivilleri katletmekten, alçaklıktan başka bir şey yapamıyorlar. Bu bir avuç insan dokunulmazlık büyüsünü paramparça ediyor. Amerika'ya, İsrail'e, İngiltere'ye ve onların arkasında saf tutan dünyayla karşı onurlu bir savaş veriyor. Bir avuç insan, Ortadoğu'nun en güçlü ordusu haline geliyor.Üç haftadır İsrail askerleriyle savaşan Hizbullah savaşçısının; "Onların silahlarına bir bakın bir de bizdeki silahlara. Onları nasıl mağlup ettik? İşte bu Allah'ın bir sırrıdır. Bu, savaşçıyla Allah arasında bir olaydır. Bir damadın gelini beklemesi gibi biz de savaşı bekliyoruz!" sözlerinden ders çıkartsınlar! Hizbullah'ı geçseler bile karşılarında başkalarını bulacaklar.Unutanlar için hatırlatalım: CIA eski Başkanı James Woosley; Amerika'nın "Dördüncü Dünya Savaşı"nda olduğunu söylemişti. Soğuk Savaş'ın "3. Dünya Savaşı" olarak tanımlayan Woosley, "4. Dünya Savaşı'nın 1. ve 2. dünya savaşlarından çok daha uzun süreceği"ni belirtmişti. ABD'li General Wesley Clark, ABD'nin 2001 yılında hazırladığı plana dikkat çekip, Pentagon'dan bir yetkilinin; "Evet Irak'a gireceğiz. Ancak daha fazlası var. Beş yıllık bir plan hazırlandı. Toplam yedi ülke var: Irak, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan" şeklindeki sözlerini aktarmıştı.Herkes bunun bölgesel bir savaşın ilk adımları olduğunu biliyor. Hizbullah savaşı olmadığını biliyor. Lübnan'a, Suriye'ye ve bütün bölgeye yönelik hedefleri biliyor. ABD ve İsrail'in savaşı Suriye topraklarına yayacağını biliyor. Suriye ordusu, İran Devrim Muhafızları bu yüzden en üst düzeyde alarma geçirildi. İsrail bu yüzden Suriye sınırlarını bombalıyor. Suriye'den Lübnan'a silah taşıyan her araç vurulacakmış ama Suriye'ye savaş açma niyetleri yokmuş. Yani; "ben Suriye topraklarında saldıracağım, Şam cevap vermesin" demek bu!Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi, İsrail'in Yeni Ortadoğu Planı, Avrupa'nın Ortadoğu politikaları.. İstedikleri kadar proje uygulasınlar. İstedikleri kadar harita çizsinler. İstedikleri kadar rejim değiştirsinler. İstedikleri kadar etnik çatışma çıkarsınlar. Lübnan'ı iç savaşa sürüklesinler, Irak'ı bölsünler, Suriye'yi parçalasınlar, İran'ı dize getirsinler, Türkiye'yi istikrarsızlaştırsınlar. Hepsi hüsranla bitecek. Bu bölge kendi haritasını çizecek, kendi yolunu çizecek. Ve, yüzyıllardır bu toprakları ezen, sömüren, yağmalayan, kanla yoğuran uğursuzluk, bir daha geri dönmemecesine çekip gidecek.
.En sıcak iki ay!
00:003/08/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan istihbarat teşkilatı (ISI) eski başkanı General Hamid Gül; "Amerika'nın İran ve Suriye'ye Ekim ayında saldıracağını" iddia ediyor. Ona göre iki ülkeye yönelik saldırı eşzamanlı olacak ve Ekim'de kesin olarak başlatılacak. Pakistan'ın ve Müslüman ülkelerin acizliğini kınayan Gül; bugünkü savaş senaryosuna göre ABD ve İsrail'in Lübnan'da siyasi ve askeri olarak inisiyatifi kaybettiğini, kitlelerin bu iki ülkeye karşı bloklaştığını, İsrail'in kara saldırılarını yakında durdurmak zorunda bırakılacağını ancak korkunç hava saldırıları yapacağını belirtiyor. Gül'ün bir diğer iddiası ise şu: İran ve Suriye'den sonra Suudi Arabistan, ardından da Pakistan aynı kaderi paylaşacak.
Başka kaynaklar da; ABD'nin İsrail'e böyle bir plan sunduğu, Suriye'ye karşı bir "Ekim Sürprizi" hazırlandığı, Ehud Olmert kabinesinden bazılarının önerinin reddedilmesini istediği, gerekçe olarak Saddam'ın kitle imha silahları gösterileceği, Negev Çölü'nde birkaç aydır hazırlıklar yapıldığı, ABD/İsrail istihbaratının Suriye topraklarına girerek daha önce hazırlanmış senaryoyu uygulayıp kitle imha silahlarını bulacağı iddia ediliyor.
Gül'ün iddiası yeni değil. Bu, Afganistan işgalinden bu yana uygulanan savaş stratejisinin, yeniden dizayn stratejisinin bir kez daha hatırlatılması. Hesapları bozan, erteleyen Irak direnişi ve Hizbullah'ın beklenenden daha çetin çıkması dışında, hiçbir şey bu senaryonun dışında gelişmedi. Elbette Lübnan savaşı Hizbullah'la sınırlı değil. Elbette Suriye'ye saldırı olacak. Elbette İran'a yönelik oldukça tehlikeli senaryolar uygulanacak. Bunlar kesin. Sadece zaman ve yöntem tartışılabilir. Ve en önemlisi, giderek güçlenen bölgesel reaksiyonun bu senaryoyu nasıl paramparça edeceği konusunda öngörülerde bulunulabilir.Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde ortaya atılan hiçbir iddia, öngörü temelsiz değil. BOP'un Türkiye'de tartışılma biçimi çok yanlıştı, yanıltıcıydı. Askeri bir proje olduğunu, güvenlik eksenli bir proje olduğunu, demokrasi ve özgürlüklerle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını, harita taslaklarını gerçeğe dönüştüren bir amaca hizmet ettiğini söyleyip durduk. Ama hep başkalarına kulak verildi. Lübnan'da yaşananlara ister askeri ister siyasi gözlükle bakılsın. İki halde de Lübnan dışına taşacak senaryo görülecektir. İsrail Lübnan'ın doğusunu, Suriye sınırlarını bombalamaya, Suriye-Lübnan bağlantısını kesmeye, sınır bölgelerini boşaltmaya, boşaltılan yerleri Suriye'ye karşı mevzilere dönüştürmeye çalışıyor.İsrail Savunma Bakanlığı, sınırın Suriye tarafından patlama haberleri veriyor. Yorumu şu: "Hizbullah, Suriye'yi İsrail'le savaşa kışkırtmak, savaşın içine çekmek için provokatif patlamalar yapıyor!" Ne kadar gerçekçi bir tahmin! Propaganda aygıtı böyle çalışıyor işte!Suriye'nin BM Temsilcisi Beşşar Caferi, Washington ve Tel Aviv'in Suriye'ye saldırı için bahaneler ürettiğini söyledi. 1973 Arap-İsrail savaşında işgal edilen Golan Tepeleri'nin Suriye tarafındaki Quneytra, Şam'ı savaşa çekmek için her türlü oyunun oynanacağı bir bölge. "Lübnan'a silah taşıyor" iddiasıyla vurulacak bir Suriye aracı, ölecek bir Suriye askeri bile çatışmaları başlatabilir. Bir de, Lübnan'ın dışına gelişen bölgesel savaş hazırlıklarına bakalım.ABD'nin Irak'taki gücünü azaltması bekleniyordu. Tam tersi oldu, Pentagon Irak'a yeni birlikler gönderme kararı aldı. Neden? Suriye'yi Doğu'dan da sıkıştırmak için Irak'taki güçlerini takviye ediyor olmasın! Jerusalem Post gazetesi, Pazartesi günkü nüshasında İsrail ordusunun savaşı Suriye'ye yayma konusunda ABD'den işaret aldığını yazdı.Lübnan'daki trajediye karşı rezil bir tutum takınan BM Güvenlik Konseyi, İran için toplandı ve tüm nükleer çalışmalarını durdurması için Tahran'a 31 Ağustos'a kadar süre tanıdı. İsrail'in kınanmasını veto eden ABD Temsilcisi John Bolton, İran'ın nükleer çalışmalarının Lübnan'dan daha acil olduğunu söyledi.Irak'ta bu ihtimali besleyen ilginç gelişmeler oluyor. Bağdat'taki Nuri El Maliki hükümetine karşı darbe hazırlıkları yapıldığı, hükümetin dağıtılıp yerine "Ulusal Kurtuluş Hükümeti" kurulacağı, Anayasanın ve seçimlerin geçersiz kabul edileceği, Güney Irak'ın bağımsız bir devlet olmaya doğru yö-neleceği iddia ediliyor.Necef'te yetişen Hizbullah lideri Hasan Nasrullah'ın, Ayetullah Sistani, özellikle de Muktada Sadr'ın ailesiyle yakın bağlarına dikkat çekiliyor ve Lübnan saldırısının devam etmesi halinde Irak'ta bir patlama yaşanabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.ABD, Yeni Ortadoğu için beş yıllık işgal planı hazırlamıştı. Beş yılın en sıcak iki ayına giriyor olabilir miyiz?
.İşte İsrail"in o korkunç planı!
00:004/08/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice yayın organı Kivunim'de yayınlanan ve Kudüs İbrani Üniversitesi profesörü Israel Shahak'ın İngilizce'ye çevirdiği "The Zionist Plan for the Middle East" (Ortadoğu İçin Siyonist Plan) başlıklı rapor, bugün Müslüman dünyada yaşananların adresini gösteriyor.
"Lübnan'ın tam anlamıyla parçalanıp beş ayrı bölgeye ayrılması içerisinde Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası'nın da bulunduğu bütün bir Arap dünyası için bir örnek teşkil edecektir. Tıpkı Lübnan gibi, Suriye ve Irak'ın da etnik veya dini bölgelere ayrılması şeklinde ortaya çıkacak parçalanması İsrail'in bölge için uzun vadeli amacıdır.
Suriye, bünyesinde barındırdığı etnik ve dini yapılara uygun bir şekilde birkaç bölgeye ayrılacaktır. Kıyı bölgelerinde Şii-Alevi devleti, Halep civarında Sünni bir devlet, kuzey komşusuyla husumet içerisinde olan bir başka Sünni devlet ise Şam'da kurulacaktır. Dürziler ise başta Huran ve Kuzey Ürdün olmak üzere muhtemelen Golan'ı da içine alabilecek şekilde bir devlet oluşturabilirler.Araplar arasındaki her türlü iç çatışma kısa vadede bizim lehimize sonuçlar doğuracaktır ve Irak'ın da mezhepler çerçevesinde bölünmesi gibi çok daha önemli hedeflere ulaşılması sürecini hızlandıracaktır. Tıpkı Osmanlı yönetiminde Suriye'de olduğu gibi, Irak'ta da etnik ve dini bölgeler şeklindeki parçalanmışlık mümkün gözükmektedir.Bu çerçevede, üç (veya daha fazla) devlet, Basra, Bağdat ve Musul gibi üç önemli şehir merkezli olmak üzere bir oluşum sergileyecektir. Güneydeki Şii bölgeler, Kuzeydeki Sünni ve Kürt bölgelerinden ayrılacaktır...Büyük felaket kimi bekliyor?Küdüs'ün kurtarılması için kurulan ve 57 Müslüman ülkeyi temsil eden İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Lübnan'a saldırının başlamasından 23 gün sonra toplanabildi. O da, dar bir katılımla. Arap ülkelerinin kerhen katılımıyla. Lübnan yakılıp yıkıldıktan sonra. Bir milyon kişi mülteci olduktan, yüzlerce kişi öldürüldükten sonra. Güya ses verdiler, ilk kez bir krize karşı süslü ve gereksiz cümlelerin dışında bir şey söylediler: "Ateşkes olsun!"Kim duydu? Lübnan duydu mu? Filistin duydu mu? İslam dünyası duydu mu? İsrail umursadı mı? ABD ve İngiltere umursadı mı? Avrupa ve dünya ciddiye aldı mı? Elbette hayır! Mısır ve S. Arabistan gibi, bölgedeki kanlı oyunu hala mezhep rekabeti olarak algılayanlar yüzünden yaşanan bir fiyasko... Birkaç ülkenin iç politikasına göre hareket eden ama temelde ABD/İngiliz emperyal hülyalarına göre kendini konumlandıran bu örgütten kim, ne bekleyebilir? Hiç kimse.. Ama alay konusu olmasınlar, bunu bari yapmasınlar artık!Beş yıldır dünya tarihini şekillendiren krizler yaşanıyor bu coğrafyada. İKÖ neye çözüm buldu, hangi konuda bir söz söyledi ve tavır aldı? Afganistan ve Irak'ın işgal edilmesine karşı mı? Irak'taki mezhep krizine ve bölünmeye karşı mı? Oturumlarına bakın, gündemlerine bakın! Hemen hepsi ABD'nin, İngiltere'nin dayattığı gündemler oldu. Hemen hiçbir toplantısı, hiçbir gündemi, temsil ettiği insanların sorunları olmadı.Müslümanlara yönelik işkence kurumsallaştırıldı, İKÖ hiçbir çözüm üretmedi. Yeni sömürge dalgası bizleri adım adım sardı, İKÖ hiçbir şey yapmadı. Bölgedeyi daha da parçalanmaya sürükleyen stratejilere karşı hiçbir şey yapmadı. Etnik ve mezhep çatışmaları çıkaranlara karşı hiçbir şey söylemedi. Adaletsizliklere, özgürlük taleplerinin susturulmasına, fakirliğe karşı bir şey yapmadı.Ben bu örgütü şimdiye kadar hep, bölgenin enerjisini boşa çıkaran bir yapı olarak gördüm. Bölgesel direnci kıran, adalet ve özgürlük arayışlarının önündeki en büyük engel olarak gözlemledim. Müslüman dünyanın temel sorunlarından hiçbirine çözüm üretemedi. Bir vizyon çizemedi. Aksine haksızlıklara karşı güçlenen direnci eritip bitirdi. Belki de en büyük başarısı burada.Kuala Lumpur'daki toplantıda konuşulanlar bir ümitsizliği yansıtıyor. İKÖ'nün çöküşünü. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Bugün dokunulmayanlar, yarın bana dokunulmayacak rehaveti içine girmesinler. Aynı tarafsızlık, aynı durum onlara da olabilir'' şeklindeki sözleri bir gerçeği en yalın haliyle ortaya koyuyor. "Korkunç küresel yeni bir yangının, büyük bir felaketin bizleri beklediğini söylemek kehanet olmayacaktır" cümlesi önümüzdeki on yılı işaret ediyor. Ancak İKÖ'nün, bugünkü rejimlerin bu cümleleri algılaması mümkün değil.Yeni yüzyıla, yeni şartlara, yeni fırsatlara, yeni tehditlere göre yepyeni bir temsil mekanizmasının oluşturulması, yepyeni siyasi, ekonomik, askeri yakınlaşmanın temellerinin atılması gerekiyor. Bölgedeki devletlerin ömürlerinin ne kadar olacağının tartışıldığı bir dönemde, bölgeyi temsil ettiği varsayılan bu örgütün geleceğinin olmayacağı bir gerçek. Çünkü, ülkelerinden, topraklarından, tarihlerinden, kültürlerinden çok saraylarını, altınlarını, Batı bankalarındaki paralarını, yolsuz ve zalim iktidarlarını düşünenler, ABD işgalleri kadar, İsrail saldırıları kadar bu topraklara zarar veriyor.
.Tarih sizi unutmayacak!
00:008/08/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail'e yönelik nefretle Arap rejimlere yönelik öfke arasında kıyaslama yapsak nasıl bir sonuç çıkar ortaya? Mısır yönetimine, S. Arabistan yönetimine, Ürdün yönetimine yönelik öfke, İsrail'e yönelik düşmanlığa paralel olarak hızla tırmanıyor. Bu rejimlerin ABD ve İngiltere'nin Ortadoğu politikalarının önünü açmaları, kendi haklarının sesine kulak tıkamaları, İsrail'in Lübnan saldırıları için mazeret üretmeleri, mezhep farklılığını gerekçe göstererek İsrail saldırılarını adeta alkışlamaları, bu yolla hem derin bir düşmanlığı tahrik etmeleri hem de rejimlerini kurtarmak için ABD ve İngiltere'nin gözüne girmeye çalışmaları kendilerine yönelik kitlesel öfkeyi patlama noktasına getirdi.
ABD korkusundan İKÖ toplantısına bile katılamayan rejimler Amerika'nın, kitleler ise Lübnan halkının yanında. Öteden beri var olan bu ayrışma iktidar elitlerini sonunu getirecek güçlü bir dalgaya dönüşüyor. Lübnan'ı parçalama senaryoları daha da somutlaşır, Suriye'yi işgal süreci başlarsa Arap dünyası asıl savaşı kendi içinde ve rejimlerine karşı yapacak.
Kahire'de yapılan Lübnan'a destek gösterisinde Hüsnü Mübarek için "İsrail'in Mısır Elçisi" sloganları atıldı. Rejim yanlısı dini liderler, Hizbullah karşıtı fetvalar yayınlarken, bölgenin gerçek liderleri ABD-İngiliz-İsrail cephesinin bütün pisliklerini ortaya döküyor. Suudi ailesine bağlı Şeyh Abdullah bin Cebr; "Hizbullah'ı desteklemek, başarısı için dua etmek haramdır. Sünniler Hizbullah'ı kınamalı. Ona sempati besleyenlerle arasına mesafe koymalı" diyerek "Hizbullah'ın başarısı için dua etmenin bile haram olduğunu" söylerken S. Arabistanlı alimler ve entelektüeller bu fetvaya karşı harekete geçti. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'a destek verdiklerini belirten grubun sözcüsü Şeyh Selman el-Avde, dünya Müslümanlarının Lübnan halkı yanında olmasını ve onlara gereken insani, maddi ve manevi yardımları esirgememesi gerektiğini söyledi. Yine S. Arabistan'da halk, Hizbullah'a destek için birbirlerine cep mesajlarını gönderirken gençler, rejimlerinin aksine Hizbullah ve Lübnan'a destek için boykot çağrıları yapıyor, Riyad'da 1 milyon bildiri dağıtıyor.Mısır yönetimi, ABD ve İsrail'in Lübnan senaryosunu meşrulaştırmak için, mezhep farklılığı silahını kullanırken, Sünniliğin kalesi olan Ezher Üniveristesi öğrencileri Lübnan ve Hizbullah'a destek gösterileri yapıyor. Fransa'daki başörtüsü yasağına destek veren dini liderler, Hizbullah karşıtı fetvalar yayınlarken, gerçeği gören dini liderler, aydınlar, gazeteciler ve halk dayanışma çağrıları yapıyor. Dünyanın en büyük Sünni cemaati olan Müslüman Kardeşler, Lübnan halkına ve Hizbullah'a tam destek veren açıklamalar yayınlıyor. Hizbullah saflarında savaşmaları için 10 bin savaşçıyı Lübnan'a göndermeye hazır olduğunu duyuruyor.Irak'ta bazı Şii ve Sünni grupların kör bir düşmanlıkla yakalandıkları mezhep çatışması tuzağı rejimlerin katılarıyla derinleştirilmeye çalışılırken, kitleler saldırıya uğrayan her ülkeye, her topluma mezhep farklılığı gözetmeden açık destek veriyor. Rejimlerin ilkel, aşiret politikalarının fersah fersah ilerisinde olan kitleler, tehlikenin aslında ne olduğunun çok iyi farkında. Bu bilinç hem ABD ve İsrail için hem de baskıcı rejimler için tehlike çanları anlamına geliyor.Bölgede mezhep krizi değil rejim krizi var. ABD/İngiliz/İsrail saldırganlığının önünü açan despotik rejimler en büyük sorun. Şimdi bu yönetimler geriliyor, dini cemaatlerin toplumlar üzerindeki etkisi güçleniyor. Bu da Ortadoğu'nun keskin bir iç hesaplaşmaya doğru sürüklendiğinin göstergesi. 170 civarında Müslüman alim ve entelektüelin yayınladığı bildirideki şu cümleler, işte yaklaşan büyük hesaplaşmaya işaret ediyor:"Ey Müslüman ülkelerin liderleri! Haçlı Siyonist tufanın zararlarında ancak Allah'ın ipine sarılarak ve ümmetin birliğini temin ederek korunabiliriz. Bu tufan önlenemez ise zararını hepimiz çekeriz fakat bu durumda hükümetlerin zararı, halkın zararından daha büyük olur.Bizler sizlerden İsrail ile yaptığınız gizli açık tüm siyasal ve ekonomik ilişkileri kesmenizi ve bizlere ölüm, yıkım, zillet ve tefrikadan başka hiçbir şey getirmeyen 'Barış Evhamları'ndan vazgeçmenizi istiyoruz.Ey Müslüman yöneticiler! Sizleri Allah için uyarıyor ve tarihten ders almaya çağırıyoruz. Yaptıklarınızı ne halk ne de tarih unutmayacaktır. Sizden önceki liderlerden de mi ibret ve ders almazsınız?!"
.Dört günlük kıyamet savaşı!..
00:009/08/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Cuma günü, Beyrut'un merkezine yapılacak her hangi bir saldırıya karşı Tel Aviv'i bombalayacaklarını söyledi. İsrail'in BM'deki temsilcisi Dan Gillerman, BBC'ye verdiği söyleşide, "Hizbullah'ın Tel Aviv'e saldırması bir savaş ilanı sayılacak. Çünkü Hizbullah Tahran'ın açık talimatı olmadan böyle bir şey yapamaz" dedi. Bu söz; İsrail'in Tel Aviv'e yönelik saldırıya Tahran'ı bombalamakla cevap vereceği şeklinde yorumlanıyor. İran Devrim Muhafızları Komutanı Yahya Rahim ise dün, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırısına yüz kat daha güçlü cevap vereceklerini, cevabın İran halkının öfkesi ve gücüyle sınırlı kalmayacağını söyledi. Suriye bölgesel savaşa hazır olduğunu bir çok kez açıkladı ve Hizbullah'a desteğini yineledi.
ABD'nin Fransa ile birlikte hazırladığı BM Güvenlik Konseyi karar tasarısı, Lübnan, İran, Suriye, bazı Müslüman ülkeler, Rusya ve Çin tarafından reddedildi. Şu bilinmeli: Lübnan'ı kurtarmaya, İsrail saldırılarını durdurmaya yönelik hiçbir diplomatik girişim olmayacak. Bütün girişimler savaşı bölgesel düzeye çekmeye ayarlı olacak.
Irak işgalinden hemen sonra başlayan askeri yığınak Lübnan'a saldırılarla bambaşka bir boyut aldı. ABD'den İsrail'e füzeler, bunker-buster bombaları, askeri mühimmat taşıyan uçaklar, İngiltere hava sahasını kullanıyor. İki haftadır devam eden seferlere kimse dikkat etmiyor. Şimdi İncirlik hava üssü de bu amaçla kullanılmaya başlandı. Dün İncirlik'ten Mersin'e giden ABD konvoyun da İsrail'i silah taşıdığı iddia ediliyor.Bu füze ve bombalar Lübnan'da kullanılıyor ama asıl hedefi İran ve Suriye. Askeri yığınak Lübnan ölçeğini çoktan aşmış durumda. Dünya; Büyük Ortadoğu Savaşı'nın hangi ölçeklerde seyredeceğini tartışmaya başladı. Bunu yaparken de, ABD-İngiltere-İsrail-Türkiye ilişkilerine dikkat çekiliyor.Bölgesel savaş aslında Irak işgaliyle başlamıştı. Üçüncü Dünya savaşı ise Afganistan işgaliyle. Şimdi merak edilen, Büyük Ortadoğu Savaşı'nın nükleer içerikli olup olmayacağı. Çok tehlikeli ve ürkütücü senaryolar dile getiriliyor. İran-İsrail/ABD çatışmasında nükleer silahların kullanılabileceği, bölgede büyük bir yıkım yaşanabileceği ifade ediliyor.7 Eylül 2004'te "En korkunç senaryo" başlığı ile buraya aldığım bir metni tekrar hatırlatmak istiyorum.Claude Salhani, 2003 yılında "The American Conservative" dergisinde "Four Day War" (Dört Gün Savaşı) başlıklı hayali bir senaryo yayınladı, ben de 7 Eylül 2004'te "En korkunç senaryo" başlığı ile bu köşeye aldım. Bugün yaşanan sapkınlığın nerelere uzanabileceğine dair biraz durup düşünmek için hatırlatayım:"Birinci gün: Çarşamba.Şafak vakti Negev çölündeki askeri üslerden kalkan İsrail savaş uçakları İran'ın Buşehr'deki nükleer tesislerini yok eder. Saldırı İslam dünyasını sarsar. Milyonlarca insan sokaklara dökülür.İkinci gün: Perşembe.İsrail'in ABD desteği olmadan saldıramayacağına inanan İran misillemeye geçer. Binlerce devrim muhafızı Irak içlerine girer. Şiddetli çatışmalar yaşanır. Hizbullah, İsrail'e füze yağdırır. İslam dünyasında dev kalabalıklar sokakları kaplar. Kahire, Amman ve Ankara'da İsrail büyükelçilikleri tahrip edilir, ABD büyükelçilikleri ateşe verilir.Üçüncü gün: Cuma:İslam dünyasında Cuma namazı sonrası kalabalıklar harekete geçirilir. Devlet binaları yağmalanır. Çatışmalar büyük bir zayiatla sona erer. Sıkı yönetim ilan edilir. Ancak kargaşa durdurulamaz. S. Arabistan'da İslamcı gruplarla güvenlik güçleri arasında yaygın çatışmalar başlar. Suudi kraliyet ailesi ortadan kaybolur. Endonezya'da, Malezya'da, Mısır'da İsrail'e savaş açılmasını isteyen halk çılgına döner.Dördüncü gün: Cumartesi.Pakistan ordusundaki İslamcı subaylar Perviz Müşerref'i devirme planını hareket geçirir. Pakistan istihbarat servisi ISI, ülkenin nükleer tesisleri ve nükleer kodların denetimini ele geçirir. Birkaç saat içinde, nükleer silah yüklenen iki uçak, gizli bir hava üssünden kalkar. Hedefleri Tel Aviv ve Ashdod'dur. Dolambaçlı bir yol izleyerek Doğu Afrika'da yakıt ikmali yapar. Kendilerini Güney Afrika uçakları olarak tanıtır. Kuyruk işaretleri de Güney Afrikalı olduklarına işaret etmektedir. İki uçak intihar pilotları tarafından uçurulmaktadır. İsrail hava trafik kontrolünün kendilerine verdiği hattı izlerken aniden yön değiştirip iki kente dalarlar ve nükleer yüklerini boşaltırlar.İsrail Pakistan'a misilleme yapar. Milyonlarca insan ölür. Arap yönetimleri çöker. Savaş Ortadoğu'yu kaplar. Yüz binlerce insan ölür. Zayıflayan İsrail ayakta kalma mücadelesi vermektedir ve nükleer silahlarla Arap başkentlerini vurur. Ortadoğu tam bir kaosa sürüklenir....."Bu cinnet çağında hiçbir şey ihtimal dışı değil....
.Kral neden geldi!
00:0010/08/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1966 yalında Türkiye'ye gelen Kral Faysal'dan sonra ilk kez bir Suudi Kralı Türkiye'yi ziyaret etti. Kalacağı otelin hazırlanması, limuzinleri, 17 uçak dolusu insan gibi medyatik konular ve Türkiye-S. Arabistan ilişkilerinin seyri bir tarafa, bu ziyaret Riyad yönetiminin belki de kurulduğundan bu yana başlattığı en radikal dış politika açılımının daha doğrusu arayışının çok önemli bir parçası.
Soğuk Savaş dönemindeki ABD/İngiliz bağımlılığının artık kendisine gelecek güvencesi sağlamadığını gören, Birinci Körfez Savaşı'ndaki tutumu nedeniyle büyük itibar kaybına uğrayan, 11 Eylül saldırılarından sonra açıkça hedef gösterilen Suudi Krallığı, ABD bağımlılığını dengelemek için enerji/güvenlik ekseninde sürpriz adımlar atıyor.
El Kaide'nin ve 11 Eylül saldırılarında adı geçenlerin büyük çoğunluğunun Suudi kökenli oluşu ardından ABD'deki şahin çevrelerin, krallığın yakılmasına yönelik açık ifadeleri ve ülkenin doğusundaki Şii bölgelerin ayrılmasına yönelik süreç, Riyad yönetimi için yeni güvenli limanlar arayışını zorunlu hale getirdi. Bugün hala ABD'nin bölgedeki en yakın müttefiki gibi duran S. Arabistan'ın son üç yılda yürüttüğü arayışlara bakınca Irak, Filistin, Lübnan'a yönelik saldırıların ve İran ile Suriye'ye yönelik saldırı tehditlerinin Riyad yönetimini ne kadar endişelendirdiği, aslında kendisinin de hedef olacağına dair kanaatini güçlendirdiği ortaya çıkıyor. S. Arabistan'ın güvenli liman arayışı başarılı olursa Krallık kendini adeta yeniden kurmuş olacak. En azından bütün Ortadoğu'yu kapsayan kaostan sıyrılma yolunu bulacak.Suudi yönetimini ABD'den uzaklaştıran adımların ilki 2 Eylül 2003'te gerçekleşti. Veliaht Prens Abdullah'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le yaptığı görüşme S. Arabistan'ı, 1926 yılından bu yana Rusya ile ilk kez bu kadar yakınlaşıyordu. Ziyaret, Ortadoğu'da taşların yerinden oynadığı, Rusya'nın bölgedeki en önemli petrol üreten müttefiki Irak'ı kaybettiği, ABD'nin OPEC'i devre dışı bırakmak ve Rusya ile Suudi Arabistan arasında rekabete yol açarak dünya petrol piyasasını kontrol etmek için Irak'ı elinde tutmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleşti.Dünyanın en büyük petrol üreticisi iki ülke, petrol ve doğal gaz fiyatlarının belirlenmesi amacıyla 5 yıl süreli anlaşma yaptı. Bununla da kalmadı, Riyad ve Moskova savunma anlaşmalarının kapılarını açtı. Afganistan'da ABD ile birlikte Rusya'ya karşı savaşan ve Sovyetler'in yıkılmasından ciddi etkisi olan Riyad, güvenlik ve silahlanması için de ABD-İngiltere dışında seçenekleri devreye soktu. Soğuk Savaş döneminin iki düşman ülkesi bir çok alanda şaşırtıcı işbirliğine giriyordu.Suudi diplomasisinin ikinci manevrası Pakistan oldu. Prens Abdullah, 200 kişi ile gittiği Pakistan'dan çok önemli anlaşmalarla döndü. İki ülkenin nükleer işbirliği konusunda anlaştığı, Pakistan'a ait nükleer başlık takılabilen füzelerin S. Arabistan'a verilmesi konusunda anlaşma yapıldığı bildirildi. Böylece İsrail'in nükleer gücüne karşı bir denge oluşturulması amaçlanıyordu.Bir sonraki adım Çin oldu. Artık Kral olan Abdullah'ın 22-24 Ocak 2006'da Pekin'e yaptığı üç günlük ziyaret de, S. Arabistan'ın kuruluşundan bu yana bu ülkeye yapılan ilk üst düzey ziyaret oluyordu. Beş anlaşma yapıldı. Enerji alanındaki ortaklıklar ve savunma alanındaki işbirliği tabi ki en önemlileriydi. ABD çıkarları ile hiç de örtüşmeyen bu anlaşmalar, enerji bölgelerini birer birer ele geçiren ABD'ye karşı Çin'e Ortadoğu'da bir kapı açıyordu. Aslında çok eskilere dayanan askeri anlaşmalar ise alenileştirildi. 1980'lerde gizli pazarlıklarla verilen CSS-2 balistik füzeleri modern versiyonlarıyla yenilendi, tabi Pekin'in askeri teknolojisi ve ürünleri S. Arabistan savunmasındaki yerini aldı.Bir diğer adım, 24-27 Ocak 2006 tarihlerinde atıldı. Kral Abdullah, dört günlük bir ziyaret için Hindistan'a gitti. Bu ziyaret de, diğerleri gibi, 50 yıl sonra yapılan ilk en üst düzey ziyaret oldu. Rusya ve Çin'le yapılan anlaşmaların hemen hemen aynısı Hindistan'la da yapıldı. Hindistan Başbakanı Manmohan Singh, Kralı havaalanında karşıladı. (Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer'in bu yöne bir talebi geri çevirdiğini hatırlatalım.) Kralın onuruna yapılan davete 10 bin kişi katıldı. Enerji karşılığı silah anlaşmaları bu ülkeyle de yapıldı. Büyüyen Hindistan ekonomisinin enerji açlığını karşılama konusunda cömert davranan S. Arabistan, karşılığında savunma desteği aldı.İşte sürecin son adımı Türkiye oldu. 40 yıl sonra ilk kez bir Suudi Kralı Türkiye'ye geldi. Bu ziyaret sadece ekonomik ya da Arap sermayesini Türkiye'ye çekmekle sınırlı değil. Daha çok güvenlikle ilgili. Riyad'ın yeni Ortadoğu düzenine karşı arayışlarıyla ilgili. Türkiye de benzer arayışlar içinde değil mi? ABD müttefiki Türkiye'nin Rusya ve Çin'le yakınlaşmasının altında yatan gerçek gündeme dikkat edelim. Türkiye'nin Yeni Ortadoğu Düzeninin ortağı iken nasıl kurbanı olmaya başladığına dikkat edelim. İsrail'le bu kadar yakınken, İsrail savaş uçakları Konya uçuşlar yaparken, pilotları Türkiye hava sahasında eğitilirken, Lübnan krizine neden en fazla Türkiye'nin ses çıkardığına dikkat edelim. İki ülke de hızla silahlanıyor, ABD kaynaklı savunma sistemlerinin dışında alternatif kaynaklara yöneliyor, özellikle füze sistemleri üzerinde çalışıyor. Batı kaynakları, iki ülkenin de nükleer silahlanmaya gidebileceğine dair iddialarını yüksek sesle dile getirmeye başlamadılar mı?Bir konu daha var: Şii yükselişine karşı bir "Sünni eksen" oluşturulması düşüncesi. Ama bu bir başka yazı konusu.
.Katliama biz de ortağız!
00:0011/08/2006, Cuma
G: 9/08/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Lübnan'a yönelik kıyımda Türkiye'nin hiç mi rolü yok? Uluslararası iradenin İsrail'in önünü açmasıyla başlatılan ve bu ruhsatla devam ettirilen ABD-İsrail saldırılarına "İsrail'in en iyi ikinci dostu" Türkiye'nin katkısını konuşalım. Sorular soralım ve cevabını isteyelim.
Bütün dünyada infial uyandıran saldırılar Türkiye'de de yüksek sesle kınanırken Türk-İsrail askeri ortaklıkları neden sorgulanmıyor? Neden kimse ağzını açıp tek bir cümle söylemiyor? Türkiye'nin İsrail'e her türlü desteği vermeye devam ettiğine neden dikkat çekilmiyor? İç kamuoyuna yönelik mesajlarda İsrail eleştirilirken, askeri/güvenlik anlaşmalarından bir tanesi bile neden iptal edilmiyor?
1996'lardan bu yana devam eden süreç, savunma anlaşmaları, milyarlarca dolarlık ihaleler, istihbarat anlaşmaları, gizli operasyonlar, ortak tatbikatlar, oluşturulan eksen çerçevesinde uygulanan 28 Şubat projesi neden bir kez daha masaya yatırılmıyor? İsrail lobisine ve onların kontrolündeki dar bir kadroya teslim edilen bu ülkenin iç güvenliği ve dış politikasının Türkiye'yi nelere sürükleyeceğine dair neden bir sorgulama başlatılmıyor?
İki ülke arasındaki ortak füze kalkanı projesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yerleştirilmesi yerleştirilen füze sistemleri, füzelerin İran ve Suriye'ye karşı konuşlanması, Arrov füzelerinin ortak üretimi, "Green Pine" (Yeşil Çam) radar sistemi, tanksavar füzeleri, insansız uçaklar, Türk F-16'ları için havadan karaya Popeye füzelerinin satışı, Türk M-60 tankları için modernizasyon paketleri, sınırlarda kurulan İsrail elektronik dinleme istasyonları ile ilgili kimse neden bir soru sormuyor.
Filistin'e, Lübnan'a, Suriye'ye ve İran'a saldırı için Türkiye hava sahasında uzun menzilli uçuşlara hazırlanan İsrail savaş uçakları şimdi Lübnan'ı bombalıyor. Konya ovasında eğitilen İsrail pilotları şimdi Lübnan'da sivillere karşı korkunç bir kıyım gerçekleştiriyor. Türkiye'de savaşa hazırlanan uçaklardan geriye dönen ilk parti F-16'lar, aldıkları ilk görevde Filistinlileri bombalamadı mı? Şimdi aynı uçaklar sığınak delici bombalarla Lübnan'da apartmanları yerle bir etmiyor mu?
Konya ovasında yapılan, 20 bin kilometre kare alanda yüzlerce uçağın katılımıyla gerçekleştirilen nükleer saldırı tatbikatları bugünler için değil miydi? 1992 ve 1994 yıllarında yapılan bu nükleer saldırı tatbikatlarında ABD, İsrail ve NATO pilotlarının bu silahları nasıl kullanacağına dair verilen eğitim hangi ülkeyi, hangi bölgeyi hedef alıyordu? "Anadolu Kartalı" şimdi Lübnan'a bomba yağdırıyor. Doğu Akdeniz'de, Suriye açıklarında yapılan ABD-İsrail-Türkiye tatbikatları bu saldırılar için miydi?
Türk özel timleri İsrail'in Negev Çölü'nde ne arıyordu? İsrail askeri uzmanları Suriye-İran sınırlarında kimleri eğitiyordu? Bakü-Ceyhan'ı İsrail'e bağlamak için planlanan Ceyhan-Aşkelon-Eilat boru hattı için ne tür temizlikler yapılıyor? Lübnan saldırılarının bu projeyle hiç mi bağlantısı yok?
İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz'un, İsrailli komandoların Bolu ve Hakkari'deki dağ komando birliklerinde eğitilmesi talebi ne aşamada? Bölgesel savaş için Irak, S. Arabistan ve Türk hava sahalarının üç seçenek olarak öne çıktığı, Türkiye hava sahası üzerinde yoğunlaşıldığı, İsrail uçaklarının yakıt ikmali için Türk hava sahasının düşünüldüğü, vurulan İsrail uçaklarının Türkiye'ye veya Kuzey Irak'a iniş yapacakları söylentileri ne kadar gerçekçi? ABD'den İsrail'e açılan askeri yardım koridorunun bir diğer ayağı Türkiye değil mi? Lübnan'a atılan bombalar ve füzelerin ne kadarı Türkiye'den gidiyor?
Bir soru daha: Bugünlerde Lübnan'da olduğu iddia edilen Türk özel harekat birimlerinin ne amaçla burada tutulduğunu, ne tür operasyonlara katıldığını açıklayacak birileri var mı?
Bu soruların cevabını kim verecek? Gelin; Türkiye-ABD-İsrail ve NATO arasındaki Yeni Ortadoğu Projesi'ne yönelik askeri anlaşmaları tartışalım, 1994 yalında yapılan anlaşmanın ayrıntılarını ele alalım. Türkiye'de bunları tartışacak kimse var mı? Türkiye kamuoyundaki infiale oynayanlar, bu soruların cevabını verebilirler mi? Evet, İsrail'in Lübnan'da yürüttüğü katliamlarda Türkiye'nin de rolü var! Türkiye de sorumlu! İsrail'e lanet okuyan bizler de sorumluyuz!
En akıllı adamları böyleyse!..
Anglosakson faşizminin teoloğu, Yahudi kökenli, Uygarlıklar Savaşı tezinin öncü ismi, İngiliz istihbaratının akıl hocası ve George Bush yönetiminin pek tuttuğu Bernard Lewis, İran'ın Miraç Gecesi yani 22 Ağustos'ta İsrail'i yok edecek çok dehşetli bir saldırı yapacağını bunun da küresel kaosa yol açacağını iddia etmiş. Yani Kıyamet Savaşı başlayacakmış. Türkiye'de ve dünyada çok itibarlı olan Lewis'in neoconları çok sevindirdiği ortada. Çünkü Armageddon, yani kıyamet savaşını en çok isteyenler onlar. Türkiye'de birileri böyle bir iddiada bulunsa başına neler gelir tahmin edersiniz. En masum ifadeyle cinnet geçirdiği söylenir. Ama o Batı'nın en "akıllı" adamlarından. Her ne kadar adı 11 Eylül saldırısına karışmış olsa da. Batı'nın en "akıllı" adamları böyleyse bize eyvah demekten başka ne düşer!
.Ateşkes değil tuzak!
00:0015/08/2006, Salı
G: 9/08/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD ve İsrail’in Lübnan’ı harabeye çeviren ve korkunç insan kıyımına yol açan saldırılarına bugüne kadar ses çıkaramayan, ABD’nin telkinlerinin ötesine geçemeyen Birleşmiş Milletler’in ateşkes kararı dün sabah yürürlüğe girdi. Dört haftadır İsrail’in önünü açmak, ona zaman kazandırmak için bekleyen BM, neden şimdi ateşkes kararı aldı? Neden bu zamana kadar sustu ya da susturuldu? Onca kıyım yaşanırken, şehirler harabeye dönüştürülürken, siviller katledilirken, öldürülen sivillerin çok önemli bir bölümünü çocuklar oluştururken, Rusya’daki G-8 Zirvesi’nde, Roma Toplantısı’nda, BM Güvenlik Konseyi’ndeki oturumlarda, İsrail saldırılarını güvence altına almak, Güney Lübnan’daki hedeflerine ulaşmasını beklemek için her türlü senaryoyu uygulayan bu güçler, ne oldu da bir anda ateşkes istediler?
Peki ateşkes, Lübnan’a saldırıları durduracak mı? Baktılar İsrail amaçlarına ulaşamıyor, planlanan zamanda ulaşamadı ve ulaşamayacağı da kesinleşti, ateşkes kararı aldılar. Lübnan halkını düşündükleri için değil, öldürülen çocukları düşündükleri için değil, yıkılan kentleri düşündükleri için değil, evlerini terk eden bir milyon kişiyi düşündükleri için değil. İsrail rezil olduğu için. Başaramadığı için. Yenilgisi katlanacağı için.
Ateşkes kararı uygulanamayacak. Birkaç gün içinde ateşkesin de aslında savaşın bir parçası olduğunu herkes görecek. İsterdik ki, dünya, bu insanlık trajedisini durdurmak için harekete geçmiş olsun ama öyle değil. İsrail’e biraz daha zaman kazandırmak için bu kararı aldılar. Savaşın yeni bir aşamasına geçileceğini göreceğiz. Daha kanlı, daha büyük yıkıma yol açacak bir aşama olacak bu! Ateşkes kararı Lübnan’a bir nefes alma fırsatı sunuyor gibi. Ama aslında İsrail’e nefes aldırmak için hazırlandı. Kararın bütün aşamaları İsrail’le istişare içinde belinlendi. “İsrail’i G. Lübnan’ı terk etmeye zorlamayacak. Uluslararası güç” gelene kadar 30 bin İsrail askeri orada kalacak. İsrail’in askeri operasyon hakkı devam edecek.” Bu da savaşın devam edeceği anlamına geliyor. Bütün bunlar olurken Hizbullah sessiz bir köşede mi bekleyecek!
İsrail’in amacı neydi ve bugün ne kazandı sorusunun cevabı da savaşın devam edeceğini gösteriyor. Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve tasfiye etmek, Güney Lübnan’dan uzaklaştırmak, Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir kamuoyu oluşturmak, örgütün lojistik kaynaklarını kurutmak ve kaçırılan iki askeri kurtarmak ABD ve İsrail’in öncelikli hedefleriydi. Ne oldu? Bunların hangisini başarabildiler? Hiç birini. Tam tersi oldu. Hizbullah sadece Güney Lübnan’ın değil bütün bölgenin askeri gücü ve umudu oldu. Son güne kadar Hizbullah’ın füze saldırılarında bir azalma olmadı. Son gün bile İsrail topraklarına iki yüz füze düştü. Hizbullah yine G. Lübnan’da ve eskisinden çok daha güçlü. Ayrıca, silahsızlandırılması eskisine göre imkansız hale geldi.
En önemli gösterge de; İsrail ordusunun yenilmez olmadığını bütün dünyaya gösterdi. İsrail’in askeri dokunulmazlığı, büyüsü bitti. Artık bütün bölge ülkeleri, Hizbullah benzeri örgütlerin pekala İsrail’i dize getirebileceğini biliyor ve kendilerine yönelen tehdide bu yolla cevap vermeyi deneyecekler. Kara savaşında çok ağır yenilgiler yaşayan İsrail, Hizbullah karşısında ikinci yenilgisini aldı. Bu, İsrail kara birlikleri için gerileme döneminin başladığına işaret ediyor. Kaç kez kara saldırısı başlattılar ve iptal ettiler. Bütün iptaller aldıkları ağır yenilgi ve kayıpları içindi. Ama dünyaya diplomasiye şans tanımak olarak gösterdiler.
Türkiye’ye de satmak istedikleri Merkava tankları Hizbullah karşısında hiçbir işe yaramadı. Ölen İsrail askerlerinin büyük bölümü bu tankların içinde öldü. Bir Rus tanksavar roketi Merkava markasını silmeye yetti. Elliden fazla tank kayıpları var. Helikopterler kaybetti, savaş gemisi vuruldu. Sadece önceki günkü saldırıda yirmi beş İsrail askeri öldü. Hangi savaşta bu kadar asker kayıpları oldu? Savaş devam etseydi, günde ortalama kırk İsrail askeri ölecekti. Ve Hizbullah Tel Aviv’i vuracaktı. Bu füzeler hiç kullanılmadı.
Refik Hariri suikastiyle başlatılan istila süreci ikinci kez yenilgiye uğruyor. Bu yenilgi ile Büyük Ortadoğu Projesi yerle bir oldu. Haritaların ABD ve İsrail’e göre değil, bölgenin direnç haritasına göre şekilleneceğine ilişkin kanaat daha da pekişti. İsrail, sadece askeri olarak değil, siyaseten de kaybetti. Savaşın başlangıcında hedeflediği hiçbir siyasi amaca erişemedi. Sadece sivilleri katleden, apartmanları, yolları, köprüleri, fabrikaları, hastaneleri bombalayan bir İsrail. Bölgede istediği gibi at oynatamayacağını anlayan bir İsrail. Lübnan’da bir kukla yönetim kurulması amacına ulaşamayan, Suriye ve İran’ın bölgedeki varlığına hiçbir şey yapamayan bir İsrail.
Bütün dünya yanındaydı. Korkunç ateş gücüne rağmen, bu desteklere rağmen kazanamadı. Tek başarısı sivil katliamlar oldu. İnsanlık suçları, Kana katliamı oldu. Bundan başka başarı olarak gösterilebilecek ne var?
İsrail bu yenilgiyi hazmedebilecek mi? Elbette hayır! Bunun için çok daha tehlikeli bir süreç bizi bekliyor. Ateşkes bu haliyle tuzaktan başka bir şey değil!
.İncirlik’ten nükleer silah mı çıkarılıyor?
00:0016/08/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran’ın nükleer silahlanmasına yönelik baskı Hizbullah direnişi nedeniyle bir süre ertelendi. Ama BM Güvenlik Konseyi’nin Tahran’a verdiği süre Ağustos ayı sonunda doluyor. Lübnan için alınan ateşkes kararı, Hizbullah’ın savunma kabiliyetini teslim etti, Lübnan halkının kitlesel ölümlerini şimdilik durdurdu. Ama bir çarpıklık var ortada. Bölgeye konuşlanacak uluslar arası güç, İsrail için güvence oluşturabilecek mi? Daha doğrusu ateşkes ne kadar uygulanabilecek? ABD ve İsrail bu ateşkesi neden kabul etti? Bu soruların cevabı olumsuz. Dolayısıyla nasıl bir sürprizle karşılaşacağımızı düşünmeliyiz! Lübnan’daki ateşkesi İran’ı merkeze almak için mi kabul ettiler? Çünkü dünya İran’a yoğunlaşmışken Hizbullah-İsrail savaşı çıktı. Ateşkesten sonra dünya yeniden İran’a yoğunlaşacak. O zaman da Irak’taki Şiiler mi harekete geçecek?
Lübnan saldırılarının Suriye/İran yolunu açma girişimi olduğu biliniyor. İki ülke bir şekilde savaşın içine çekilecekti. Olmadı. Hem Hizbullah direnişi kırılamadı hem de İran ve Suriye dikkatli hareket etti. Şimdi yeni bir aşamaya geçildi. Hizbullah’ın savunduğu ve İsrail için en büyük tehlike olan G. Lübnan artık uluslararası gücün kontrolüne veriliyor. İsrail ve ABD bölge ile uğraşmak zorunda kalmayacak. Doğrudan Suriye ve İran programını uygulayabilecek. Binlerce askerden oluşacak uluslararası güç ise, her ne kadar Hizbullah’ı silahsızlandıramasa da, örgütü hareket edemez hale getirecek. İsrail’in eli rahatlatılacak.
ABD ve İsrail’in; 34 gün süren ağır saldırılar sonrası, askeri ve siyasi açıdan hiçbir başarıya ulaşamadan Lübnan’da ateşkes ilan etmesini ya da ettirmesini bu açılardan sorgulamak gerekiyor. Ayaklarına dolanan G. Lübnan’ı “uluslararası taşeronlar”a havale eden ABD-İngiliz-İsrail cephesinin çok daha büyük bir hedefe kilitlendikleri ortada. Bu sefer Yeni Ortadoğu Dizaynı’nın bölgesel savaş karakteri gerçekten öne çıkacak. Hem de nükleer içerikli bir savaş ihtimali güç kazanıyor. ABD’nin Irak’ta yaptığı hazırlıklar, İsrail’e üç yıldır yapılan yığınak, diplomatik alanda yürütülen süreç, bölge ülkeleri arasında oluşturulmaya çalışılan kamplaşma gibi bir çok faktör, bu tehlikeli sürece işaret ediyor. Irak işgalinden hemen sonra yazdığım; “Amerika’nın Irak’ın güneyine nükleer silahlar stokladığına, bunların B61 taktik nükleer silahlardan olduğuna, Güney Irak’taki ABD F16’larının bu silahları kullanacak şekilde yenilendiği”ne dair bilgilerin gerçek anlamı şimdi ortaya çıkıyor. Bir kısmı İncirlik’te bulunan bu silahların akıbeti hakkındaki tartışmaların neden sonuçsuz kaldığı sorulmalı. Bugünlerde İncirlik’ten Mersin’e taşınan oradan da bir ABD gemisine yüklenen konteynırların içinde “patlayıcı” değil nükleer silahlar olabilir mi? Türkiye’de bulunan 90 adet B61 nükleer bomba, bölgesel savaşta İncirlik bombalanır diye başka bir yere mi sevkediliyor? İran için burada tutulan bombalar İsrail’e ya da Irak’a naklediliyor olabilir mi?İsrail’in ABD’den 5 bin adet 500 BLU 109 bunker-buster bombası almasını, bunlarla yeraltındaki İran nükleer tesislerini vurmaya hazırlanmasını, saldırıların ABD’nin AWACS uçaklarının desteğiyle yapılacak olmasını da ekleyelim.Üç yıl önce yine bu köşede bir çok kez İsrail denizaltılarının nükleer füzelerle donatıldığını yazdım. Almanya’dan İsrail’e verilen Dolphin (Yunus) denizaltıları nükleer başlık takılan Harpoon füzeleriyle donatılmıştı. Şimdi o denizaltılar Basra Körfezi’ne gönderildi. Alman mühendislerin de görev yaptığı denizaltılar neden Basra Körfezi’nde, neden nükleer füze yüklü? Bernard Lewis, The Wall Street Journal’da yayınlanan ve “22 Ağustos’ta Ortadoğu’yu büyük bir kaos bekliyor” çerçevesinde tam bir dehşet senaryosu çizdi. İsrail’in İran nükleer tesislerine saldırısı, ABD’nin Basra Körfezi ve Irak’tan vereceği desteği, İran’ın misillemesini, bu kaos durumunda korkulan silahların kullanılmasını ve Türkiye’nin savaşın içine çekilmesini içeren senaryoyu hatırlayalım. Hiroşima’ya atılan atom bombasından sonra ABD, nükleer silahlanma için 5 trilyon dolar harcadı. Ama 60 yıl boyunca nükleer silahlar kullanılabilir olamadı. ABD, askeri açıdan ihtiyacı olduğu için değil, bu silahların kullanılabilir olmasını istediği için nükleer soykırıma kadar varabilecek çılgınlıkları düşünebiliyor. Ben ateşkese inanmıyorum. Kalıcı olacağına, uluslararası gücün bu imkanı sağlayabileceğine, krizin G. Lübnan’la sınırlı kalacağına inanmıyorum. Bana göre ateşkes; bölgesel savaş tezinin yeni bir aşaması. Lübnan’a asker göndermenin aslında Büyük Ortadoğu Savaşı’nın bir parçası olarak şekillendirildiği şimdiden belli değil mi?
.“Lübnan’a karşı PKK” palavrası!
00:0017/08/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye’nin toprak bütünlüğünün Irak’ın toprak bütünlüğü ile aynı cümlede zikredilmesi beni müthiş rahatsız ediyor. Hele de bu; Yeni Ortadoğu dizaynının, harita değişikliklerinin tartışıldığı bir gündeme ilişkin olursa. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack’in, “Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve Irak’ın toprak bütünlüğü konularında kesinlikle çok doğrudan ve açık konuşuyoruz” sözleri, Irak’ın fiilen üçe bölünmesi, Lübnan’da yaşananlar, Suriye, İran ve S. Arabistan’ı parçalama senaryoları, bölgesel düzeyde Şii-Sünni kamplaşması hazırlıklarıyla birlikte ele alındığında ne ifade ediyor. Sakın Türkiye’nin toprak bütünlüğü, Irak’ın toprak bütünlüğü ile aynı güvencede olmasın! Buna güçleri yetmez ama bölgedeki yakın hedeflerine ulaşırlarsa, dillerinin çözüleceği bir gerçek. Ortadoğu’ya yönelik bütün tezleri ile uygulamalarının farklı olması, siyasi gündemleriyle gizli gündemleri arasında derin bir farklılık olması, bizi her ihtimali düşünmeye sevk ediyor. Söylenen hemen her şeyin tam tersinin çıkması aklımızı başımıza getirmiş olmalı.
Lübnan’da yaşananlara bakalım: Hep yalan söylendi, dünya yanlışa yönlendirildi. Yıkım ortada. Bundan sonra olacaklar da öyle. Yine yalanlar söylenecek. Gerçek gündem gizlenecek. Barış nutukları atılacak ama yıkımı Suriye topraklarına yaymak için akla hayale gelmedik yöntemler denenecek.
Ateşkes kararından sonra ABD için en önemli ülke, Lübnan’da oluşturulacak “barış gücü” için vazgeçilmez ülke Türkiye. ABD ile ortak siyasi ve askeri geçmişe sahip, AB üyesi, NATO üyesi, laik, Müslüman, Osmanlı siyasi mirasına sahip olan bir ülke ve ABD'nin bölgesel politikaları için daha elverişlisi yok. Dahası, ABD’de ve Türkiye’de bir çoklarının fena halde kızdığı; Hamas daveti, İran ve Suriye ile yakın ilişki, Sünni dünya ile iç içelik Lübnan konusunda ABD’nin beklentilerini artıran unsurlar. O çevreler hâlâ itiraz edecek ama; Lübnan konusunda Türkiye üzerinde bu kadar ısrarla durulmasının en önemli sebebi bu yakınlık.
Özellikle AK Parti hükümetinin üç yıldır bölge ile geliştirdiği çok yakın ilişkiler, ABD’nin Lübnan için Türkiye’den beklentisi üzerindeki en önemli etken. Buradan hareketle; Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni beklentiler ortaya çıktı. Türkiye’nin Lübnan'a asker göndermesinin, ilişkilerdeki soğukluğun, özellikle Irak işgalinin ortaya çıkardığı rahatsızlığın giderilmesi için bir fırsat olduğu, Lübnan krizinin Türk generallerin ABD’deki pozisyonunu güçlendirdiği, özellikle askeri/güvenlik alanında iliksilerin güç kazanacağı, bunun da PKK konusunda kendini göstereceği öne sürülüyor. Acaba öyle mi?
Lübnan krizi, Yeni Ortadoğu Projesi kapsamında yapılan dizayn çalışmalarının sadece bir aşaması. Bitmedi, yeni başladı, devam edecek. Bundan sonraki gelişmeler de, öncekiler gibi, son derece rahatsız edici olacak. Üstelik krizin bölgesel boyutu öne çıkacak. Dolayısıyla Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesinin barışla bir ilgisi yok. Türk birlikleri Güney Lübnan’ı İsrail saldırılarından mı koruyacak? Elbette değil. İsrail'in sınırını koruyacak. Bombardıman başlar başlamaz Türkiye’yi içeren diplomatik sürece dikkat edelim.
Ankara-Washington görüşmelerine dikkat edelim. Barış gücünün daha o zaman planlandığını, bütün aşamalarının ABD-İsrail onayıyla belinlendiğini, önce NATO bünyesinde askeri birlik düşünüldüğünü, büyük reaksiyon olacağı endişesiyle BM’-nin devreye sokulduğunu, asıl amacının Hizbullah’ı tecrit etmek, Güney Lübnan’ı İsrail adına kontrol etmek olduğunu, “barış” adına, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzeltilmesi adına yapılan bu girişimin aslında savaşın bir parçası olduğunu bilelim.
Bundan sonra Türk-Amerikan ilişkileri “işbirliği” değil “şantaj”la yönetilecek. İsrail'in Lübnan’a saldırılarıyla aynı anda PKK saldırılarının tırmanmasına dikkat çekerek, “İsrail Türkiye”yi nasıl susturdu” diye yazmıştım. Şimdi de; Lübnan’a “barış gücü” söylemiyle paralellik arzeden ABD'nin PKK'ya karşı açıklamalarına, koordinatör atanmasına, ortak operasyon iddialarına dikkat çekiyorum. PKK’ya karşı operasyon yapılacağı yok. Belki birkaç kişi paketlenip Türkiye’ye verilir, o kadar... Ama Türkiye, Lübnan kriziyle bölgesel savaşın ve kamplaşmanın tarafı haline getirilmek üzere.
Bizler elbette, Türkiye’nin barış adına, huzur adına, etkinliğini artırması adına dünyanın her yerinde olmasını istiyoruz. Ama bu beklenti çoğu zaman Türkiye’nin değil, başkalarının bölgesel hegemonyasına hizmet ediyorsa ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. “Lübnan'a karşı PKK” pazarlığı bizi “barış ve güvenlik” ararken çok daha büyük güvensizliklere sürüklemesin!..
.Güney Lübnan: Direnen köyler!
00:0022/08/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BEYRUT- Amerika’nın Irak’ta uyguladığı “şok ve dehşet” saldırılarına maruz kalan Lübnan, 3.6 milyar dolarlık zararı bir şekilde telafi eder ve yeniden imar edilir. Nitekim imar çalışmaları derhal başlatılmış. Ancak, Hizbullah’ın dünyayı şaşırtan direnci ile ülkeye yönelen uluslararası gücün etkileri, İsrail saldırganlığı ve ABD’nin yeni Ortadoğu dizaynı ile birlikte ele alındığında, Lübnan’ın eski günlerine dönmesinin çok zor olduğunu, krizin Güney Lübnan sınırlarını aşıp ülkenin tamamını tartışmalı hale getirdiğini söyleyebiliriz. Bölgesel stresin zirveye tırmandığı bir zamanda, dış etkenlere aşırı bağımlı, iç yapısı hassas dengeler üzerine kurulu bir ülkenin hem de böylesine ağır bir saldırıdan sonra kendi yolunu çizebilme iradesini gösterebileceğine inanmak mümkün mü?
Birkaç gündür Beyrut’ta bu soruların cevabını arıyorum. ABD-İngiliz ekseninin nasıl bir dünya kurmaya çalıştığını, bu sürecin Ortadoğu’ya nasıl yansıdığını, Lübnan krizinin “Büyük Oyun” içinde nereye oturduğunu, bölge için ne tür ayrıştırma senaryoları uygulandığını tartışmanın yanında, savaşın mağduru olan insanların gündelik yaşamlarını gözlemlemek için Beyrut’un güneyine, G. Lübnan’a, sınır köylerine gitmemiz gerekti. 8 Ağustos’ta ilan edilen ateşkesten sonra yeniden canlanmaya başlayan ama hâlâ sokakları, meydanları saldırıların ürkekliğini yansıtan Beyrut, bu gözlemi yapmaya yetmiyor.
Ronald Reagan, 20 Ağustos 1982’te Amerikan deniz piyadelerine “Barış Gücü” olarak Lübnan’a gitme emri verdi. Bu emir, üç yıl sonra, Lübnanlı bir kızın 243 Amerikalı deniz piyadesinin öldüğü saldırıyı gerçekleştirmesiyle fiyaskoya dönüştü ve Beyrut’u denizden bombalayan ABD, bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. “Barış Gücü” adı altında gelen ABD güçleri bir anda kendilerini Lübnan’ı bombalar halde buldular. Bugün yine uluslararası güç Lübnan’da toplanmaya başladı. Bugün Barış Gücü olarak gelenlerin yarın Hizbullah’la savaşmayacağını, İran ve Suriye bağlantısı dolayısıyla Lübnan’a saldıran güçler haline gelmeyeceğini kim garanti edebilir?
Benzer bir senaryonun yeniden yaşanacağına, üstelik bu sefer Lübnan’la sınırlı olmayıp bölgesel bir krize yatırım yapıldığına inanan birisi olarak, Reagan’ın bu emri verdiği 20 Ağustos’ta Güney Lübnan’da bombalanan köyleri, kasabaları, köprüleri, camileri, sığınak delici bombalarla yerle bir edilen apartmanları, sınır köylerindeki çatışma izlerini görme fırsatı bulduk. Şimdilik sadece notlar halinde anlatayım:
- Beyrut’u, Sayda’ya, Sur’a ve daha güneye bağlayan yollar birkaç kilometre arayla, köprülerin ise tamamı bombalanmış. Özellikle kavşaklar seçilmiş. Yolun güneye giden tarafları bombalanmış, kuzeye gelen tarafı sağlam bırakılmış. Sebebi, güneyden çıkış yolu açık olsun ama kuzeyden güneye geçiş imkanı olmasın. Hizbullah’ın lojistik desteğini kesmek için G.Lübnan’ı insansızlaştırma girişiminin açık bir göstergesi bu. Fabrikalar, santralar, elektrik trafoları, küçük atölyeler bombalanmış. Kısaca, insan yaşamı için zorunlu ne varsa yok edilmiş.
- Yerleşim bölgelerinde yoğun olarak Şii bölgeleri bombalanmış ama sadece Hizbullah’a bağlı insanlar hedef alınmış. Emel Hareketi’ne mensup insanlara ait tek bir ev bile bombalanmamış. Camiler, okullar da saldırıdan nasibini almış.
- Hizbullah’ın direnişine Sünniler de katılmış. Destek açıklaması yapan Müslüman Kardeşler’e mensup direnişçilerden 6 kişi şehid olmuş. Dört kişi de yaralanmış. Ancak direnişe destek veren Sünnilerin ismi gizleniyor. Çünkü Lübnan’da sadece Hizbullah’ın silah taşıma izni var. Sünniler’in bu hakkı yok. Terörist kabul edilip cezalandırılıyorlar. Nitekim yaralanan dört kişi hapse atılmış. Savaşın uzun sürmesi halinde Müslüman Kardeşler’in de silahlı direnişe geçme kararı aldığı, buna yönelik hazırlıklara giriştiği ifade ediliyor.
- İsrail saldırıları Şii yerleşim birimlerini hedef almış. Bu evler özellikle seçilmiş ve yok edilmiş. Ancak vurulan Sünni köyleri de var. Hem de çok sayıda. Bu saldırılara bağlı olarak da çok sayıda Sünni de hayatını kaybetmiş.
- Hizbullah’ın; “Kudüs kurtulana kadar hiçbir grupla çatışmayacağız” açıklaması dikkat çekici. İsrail saldırılarını Şii-Sünni ayrışması için bir bahane olarak kullananlar aslında tersi bir durum olduğunu bilmeliler. Irak’taki mezhep çatışmasının aksine Lübnan krizi, Şiilerle Sünniler arasında bir yakınlaşma sağlayabilir. ABD’nin S. Arabistan, Ürdün ve Mısır arasında Sünni blok oluşturma gayretlerine rağmen, kitleler ve birçok Sünni cemaat tam tersi bir tutum içinde.
- Lübnan’da Şiiler’le Sünniler arasında değil, Şiiler’le Dürziler arasında ciddi gerilim var. Krizin temelinde ise, Velid Canbulat’ın İran ve Suriye ile ters düşüp Suudi Arabistan’a yakınlaşması var. Babası Kemal Canbulat’ın Suriyeliler tarafından öldürülmesinin bıraktığı bir kin var. Canbulat’ın Refik Hariri suikastinden bu yana Hizbullah karşıtı açıklamaları, ateşkesten sonra tekrar başladı. Ancak Dürziler’in küçük bir bölümü Hizbullah’ı destekliyor. Ayrıca, Hristiyanların bir bölümü Hizbullah’a destek verirken diğer bir bölümü karşı duruyor.
Sınır köylerinde Marmara depremini andıran görüntüleri ve “mukavemeti” de yarına bırakalım.
.Bir Katyuşa da ben aldım!
00:0023/08/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BEYRUT- Güney Lübnan eskisinden daha güçlü. Her ne kadar İsrail, sınırdan 25 kilometre kuzeye kadar bütün yerleşim birimlerini yok etmeye, bölgeyi insansızlaştırmaya çalışsa, onları en az üç yıl kafalarını kaldıramayacak hale getirmiş gibi görünse de birer enkaza dönüşen köylere dönüş hızlı. İnsanlar, köylerin yeniden kurulacağına, evlerin yapılacağına, hayatın başlayacağına inanıyor. Topraklarına ve özgürlüklerine tutkuyla bağlı olan bu insanları hangi güç yıldırabilir?
Uluslararası gücün gelişine ve İsrail’in çekilme takvimine göre Lübnan ordusu bölgeye yerleşiyor. Lübnan ordusunun ulaştığı son noktadan itibaren BM barış gücü askerlerinin kontrolü var. Ancak daha güneye inildiğinde belirsizlik sürüyor. Sur’da Şiiler’in olduğu dört bölge bombalanmış. Sekiz katlı bir binanın son iki katı vurulmuş. Antik Sur kentinin en eski Sünni camisinin imamı, 25 ceset olduğunu, hâlâ orada beklediğini söylüyor.
Ateşkes kararı alınalı iki hafta olmasına rağmen asıl darbeyi yiyen sınır köylerine pek kimse ulaşamamış. Geri dönenler evlerinin yerine enkaz bulmuşlar. Kimi tamire başlamış kimileri de ne yapacağını bilemez halde bekliyor. Köylerin bazıları sığınak delici bombalarla vurulmuş, mahalleler yok edilmiş. Ağır bir koku, patlamamış top mermileri karşılıyor sizi. Kadınlar ellerinde çocukları gelen araçları durdurup, ne yapacaklarını soruyor. “Günlerdir bu haldeyiz, kimse gelmedi, ne yapacağımızı bilmiyoruz” diye yakınıyor. Bu görüntünün yansıtılmasını, seslerinin duyurulmasını istiyor.
Hizbullah, evlerini kaybedenlere ekonomik yardımlar başlatmış, tespit yapıp zararlarını karşılıyor. Hizbullah bayraklı araçlar her tarafta, halkın ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor. Yemek dağıtıyor, ihtiyaç listeleri yapıyor.
Tam sınırdayız. Beyyada köyü: Tamamen yok edilmiş. Yine sınıra en yakın köy olan Şem’a. Hâlâ İsrail askerleri var. Geceleri devriye gezdikleri, gündüzleri ortalıkta görünmedikleri söyleniyor. Daha önce ölenler mezarlarından çıkarılıp tekrar gömülüyor. Şem’a köyünde dört kişinin cenaze törenine denk geldik. Biri Hizbullah direnişçisi. Çiçeklerle süslenmiş. Ağıtlar ve sloganlar eşliğinde mezarlığa getirildi. Aynı şehide ağlayan anne, baba, dede, kız kardeş ve genç bir kadın. Gururlu, adanmış ancak içten içe ağlayan köyün delikanlıları. Hüzün ve övünçlerini gizlemeyen genç kızlar. Bizi gezdiren kişi Sünni olmasına rağmen kabre indiriliyor ve telkin verdiriliyor. 23 yaşlarındaki şehid, şarapnel parçalarıyla dolu mezarlıkta “Ya Allah, Ya Hizbullah” sloganlarıyla toprağa veriliyor. Yaşlı bir adam mezara inip İsrail aleyhine nutuk çekiyor.
Şam’a köyü, İsrail askerlerinin girdiği ilk yer. 15 gün boyunca bombalanmış. İsrail sınırına bakan tepeye çıkıyoruz. 65 yaşlarında fakir bir adam torunlarıyla yıkılmış evin önünde oturuyor. Yanımıza gelip hararetle olanları anlatıyor. Sonunda; “İnsan ve hayvan görünce vuruyorlar. Her şey Lübnan için, Hizip için. Sabır gerek. İsrail bitene kadar sabredeceğiz ve savaşacağız” diyor. Yıkıntılar üzerine bez afişler asılmış. “Sizin demokrasiniz bu”, “Bu Amerika ve İsrail’in terörü”, “Köprülerimizi yıktınız ama kalplerimizi aşamadınız” yazılı afişler…
Sınıra bir kilometre boyunca ilerliyoruz. Tepelerde İsrail tankları var. Ana yoldan çıkmamamızı istiyorlar. Sayda’ya gitmek için aracımıza binen kişi, acele etmemizi söylüyor, ateşkese rağmen İsrail askerleri saldırabilirmiş.
Mecd el Zuun köyü. Tam bir harabe. Mezarlıklar bombalanmış, mezarlığın ortasında dev bir çukur açılmış. Ortaya saçılan iskeletler köylüler tarafından kapatılmış. Yine bir sığınak delici bunker-buster bombası, bir mahalleyi tamamen yok etmiş. Korkunç bir yıkım... Herkes bu insanlık suçunun kayıtlara geçmesini istiyor, bizi gezdirip “bunları da çekin” diyor. Hizbullah her yerde. Savaşan, direnen, bölge insanın her şeyi olan Hizbullah, onların yardımına koşan tek güç. Buralara daha Lübnan hükümeti ulaşmamış.
Mervah köyü. Hemen sınırda bir Sünni köyü. 23 kişi şehid olmuş. Köyün meydana yıkıntılarla dolu. Yaşlı bir adam ve iki yaşlı kadın aracı durduruyor. “Bahçede mayın var, ne yapacağımızı bilmiyoruz, bize yardım eder misiniz” diyor. Lübnan askerlerini beklemelerini söyleyip devam ediyoruz. Cami’nin hemen yanında Katyuşa parçaları. Zaman ayarı yapılırken patlamışlar. Bir direnişçi şehid olmuş. Kömüre dönüşen araç ve direnişçinin parçalanan elbisesi oracıkta. Katyuşa’nın bir parçasını Türkiye’ye getirmek için yanıma alıyorum. Direnen insanlara saygı için…
Bunca yıkıma rağmen insanlar güçlü, kararlı, onurlu. Acıyı sevinçle birlikte yaşıyorlar. Evleri yıkılsa da kalpleri ve iradeleri sapasağlam. Eskisinden daha da güçlüler. Çünkü bir zafer kazandılar. Bütün dünyaya rağmen. Ve bu zafer Ortadoğu’da çok şeyi değiştirecek.
Geri dönen köylülerden ve İsrail askerlerinden başka kimsenin olmadığı sıfır noktasına IHH insani yardım kuruluşu olmasa ulaşamazdım. IHH gönüllüsü İhsan Özyürek ve yine bir yardım organizasyonunun başındaki İmad İbrahim Said’e teşekkürlerimi gönderiyorum.
Neden bu kadar istekliyiz?
00:0024/08/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hiçbir ülke, Lübnan’a asker gönderme konusunda Türkiye kadar istekli değil. ABD’nin “Uluslararası güç” planlamasına hiçbir ülke Türkiye kadar destek vermiyor. Uluslararası gücü komuta etmesi beklenen Fransa son anda vazgeçti ve göstermelik bir birlik gönderme kararı aldı. Şimdi komutayı İtalya’ya vermeye çalışıyorlar. Avrupa Birliği ülkeleri, birer birer kaytarıyor. Neden? Korkudan mı, kaypaklıktan mı? Bosna’da gösterdikleri acizlikten mi? Bence değil. BM Gücü’ne katılmak, bir ateşkesi ayakta tutmak, bizzat şahit olduğum o korkunç yıkımın bir daha olmaması için bir şeyler yapmak her ülkeden çok, yüzyıllarca bölgede kalan bizim üzerimize düşüyor. Nitekim insani yardım örgütlerimiz, herkesten önce oralara ulaştı, ev ev, köy köy dolaşıp yardım dağıtıyor. Anadolu’dan giden gönüllü insanlar, ateş altında bile bu çalışmalarına devam ediyor. Lübnan-Suriye sınırı Türkiye’den giden tırlarla dolu. Türkiye olarak oradayız. Asker olarak da orada bulunabiliriz, siyasi ve ekonomik olarak da... Ve bulunmalıyız...
Ama mesele bu kadar basit, bu kadar düz ve kolay anlaşılabilir değil. Lübnan konusunda tereddüt eden bütün ülkeler, ateşkesin çok kırılgan olduğunu, uzun sürmeyebileceğini, uluslararası gücün Hizbullah’ı silahsızlandırma tuzağına çekileceğini düşünüyor. Türkiye ise, bunları pek önemsemiyor. Sadece “Hizbullah’ın silahsızlandırılması” gibi bir rolü üslenmeyeceğine dair net ifadeler kullanıyor. Oysa daha bugünden işin rengi belli oldu. Öncelikle; 19 maddelik 1701 Nolu Karar’ın ilgili maddelerini dikkatle inceleyelim 8. Madde’de yer alan; “Bu bölgenin (Mavi Hat ve Litani Nehri arasında kalan güvenli bölge) 11. maddede zikredilen şartlara uygun olarak yetkilendirilen Lübnan ve UNIFIL güçleri dışında tamamen silahsızlandırılması ve silahlı unsurlardan arındırılması. Lübnan’da bulunan silahlı grupların silahsızlandırılmasını öngören Taif Uyumları, 1559 ve 1680 nolu kararlarının bütünüyle hayata geçirilmesi, böylelikle Lübnan devletinden başka silahlı bir güç veya yetkinin olmayacağını ifade eden ve Lübnan 27 Temmuz 2006’da Lübnan Kabinesi’nin tarafından alınan kararın hayata geçirilmesi” ifadeleriyle 15 Madde’deki, “Herhangi bir kuruluş, örgüt ya da Lübnan’da bulunan çeşitli gruplara silah, cephane, patlayıcı madde, askeri araç gereç, özel askeri ekipman ve bunların yedek parçalarının satışı ya da temini” ifadesi, bölgeye yerleştirilecek gücün görevini açıkça tanımlıyor. O halde, Türkiye’nin “silahsızlandırma rolü üslenmeyeceğiz” kaydı ne kadar geçerli olacak?
İsrail ateşkesi iki kez ihlal etti. Önce Baalbek’e operasyon yaptılar, 21. Ağustos’ta da 3 Hizbullah direnişçisini öldürdüler. Yani Ateşkes her an bozulabilir.
Bölgedeki BM gücü UNIFIL’e bağlı askerlere, 21. Ağustos’ta “Silahlı Hizbullah direnişçilerine ateş açma” emri verdi. Bu emir, Hizbullah direnişçilerine silah taşıma yasağı getirmenin dışında, silahını teslim etmezse vurulacağına işaret ediyor. BM askerinin buna gücü yetmez, ama “uluslararası gücün” amacı hakkında açık işaret veriyor. Güney Lübnan’a silah nakli bu güçler tarafından önlenecek. Güya bölgeyi Lübnan askeri koruyacak. Mümkün mü? Suriye’yi bölgeden çıkaranlar Hizbullah’ı da devreden çıkarıp bölgeyi tamamen savunmasız hale getirecekler. Lübnan ordusunu buna gücünün yetmeyeceğini herkes biliyor. Böylece İsrail, Hizbullah’a karşı her türlü operasyonu yapacak ama Hizbullah cevap veremez hale gelecek. Ne olacak o zaman? BM gücü hedef olacak. BM gücü, İsrail’in bölgeye müdahalesine karşı durabilecek mi? Buna inanan var mı?
Türkiye’nin asker göndermesine zemin oluşturan 1701 Nolu BM Kararı açıkça silahsızlandırmayı öngörürken, bu karara dayanıp asker gönderenlerin “Asker göndereceğiz ama kararı uygulamayacağız” demesi ne anlama geliyor?
İlk gün dediğimiz gibi: Lübnan’ı Suriye’den çıkaran karar bu silahsızlandırmayı içeriyordu. Başaramadılar. Sonra İsrail saldırılarıyla yapmaya çalıştılar. Başaramadılar. Üçüncü adım bu işi “uluslar arası güce havale etmek” oldu. Kendimizi kandırmayalım. Yine başarısız olacak. Bu teşebbüs, Lübnan’ı ve bölgeyi daha berbat hale getirecek. Üçüncü başarısızlıktan sonra olacak olan şu: İsrail ve ABD yeni bir saldırı dalgası başlatacak. Ama bu sefer, kararı uygulamaya gidecek ülkeler de bu ateşin içinde kalacak. Hizbullah’la anlaşmadan bölgeye gönderilecek askerler, sadece ABD’yi, Lübnan’da bazı grupları ve birkaç Arap rejimini memnun edecek. Gerisi kayıplar listesi... İsrail’le bu kadar askeri yakınlığı olan Türkiye’nin, Lübnan halkını İsrail saldırılarından koruyabileceğini kim düşünebilir? Dünya bekliyor, ateşkesin ömrünü kestirmeye çalışıyor. Peki biz, neden bu kadar aceleci ve hevesliyiz?
.Lübnan’a asker pazarlığı savaştan önce başladı!..
00:0025/08/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kendimizi kandırmayalım. Lübnan'a asker gönderme isteğinin altında ne Türkiye'nin bölgesel gücünü yaygınlaştırması var ne de Lübnan halkını İsrail saldırılarından koruma ya da ateşkesi güvence altına alma düşüncesi. Türkiye ile İsrail arasındaki sır dolu anlaşmaların bölgesel etkilerini ortada iken, Türkiye ile ABD arasında Yeni Ortadoğu Dizaynı'na ilişkin temel alanlarda işbirliği bu kadar güçlü iken, ateşkes kararının bütün maddeleri ABD tarafından hazırlanmış ve İsrail'e danışılmışken, "uluslararası güç" bir ABD planı iken, insani gerekçeleri öne sürüp bölgede asıl yapılması planlanan düzenlemeyi gizlemek, Türkiye'nin bu düzenlemedeki rolünü hasıraltı etmek, asker gönderme konusunu mecrasından çıkarmak, asıl tartışılması gerekenleri ertelemek kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil.
Lübnan'ın güneyinde 30 kilometrelik bir tampon bölge oluşturulacak. Göstermelik bir Lübnan ordusu buraya yerleştirilecek. Aynı anda bir de 15 bin kişilik yabancı güç.. Ülkesini korumak bir tarafa, Lübnan ordusunun kendini koruyacak hali yok. Güney'deki Lübnan-Suriye sınırı bu güçler tarafından kontrol edilecek. Hizbullah bölgeye hapsedilecek. Lübnan'a gönderilecek gücün bunlardandan başka hiçbir görevi yok.
Yolları, köprüleri tamir edecekseniz edin. Ekonomik yardım yapacaksanız yapın. Harabeye dönen köyleri imar edecekseniz edin. Ama "biz gideceğiz, ama Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına karışmayacağız" diyerek ne kendinizi ne de bizi kandırın! Konuyu sorgulayanları da boş laflarla suçlamayın sakın! Bu ülkenin hassasiyetlerini başka güçlerin bölgesel heveslerine kurban etmenin adı ne zamandan beri "çıkar" oldu?
Biz, bugüne kadar bölgede olanların hemen hepsini doğru öngördük, maalesef bütün endişelerimiz gerçek oldu. Türkiye, asker gönderirse ve gücü yeterse bu silahsızlandırmada rolünü oynayacak, bu kesin! Çünkü görev tanımı Türkiye'nin dışında yapılıyor. Tanımı yapanlar, Hizbullah'ı terörist örgüt görüyor ve hesaplarını bu gücün silahsızlandırılması üzerine kuruyor. Açık konuşalım: Türkiye'nin Lübnan'da ABD ve İsrail'in çıkarlarını korumaktan başka hiçbir misyonu olmayacak!..
Çok daha yaygın ve yıkıcı!
İsrail saldırıları bütün şiddetiyle devam ederken, İngiltere üzerinden İsrail'e füze taşımak için hava koridoru kurulurken, ABD gemileri İsrail'e askeri mühimmat taşırken, İncirlik'ten nakledilen konteynerları durdurduk mu? Kaç yıldır İskenderun Körfezi'nden Irak'a sevkıyat yapılıyor, durdurduk mu? Ama biz, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına ateşkesten önce başladık. Silahsızlandırdığımız aslında Hizbullah değil, Güney Lübnan'da harabeye dönen evlerini savunan insanlardı. ABD ve İsrail'in baskılarıyla sınırlarımızı sıkı kontrol altına aldık. Askeri mühimmat diye insani yardımları bile engelledik.
Hal böyle iken, ABD basını, İsrail kaynakları hâlâ Türkiye'den Hizbullah'a silah sevkıyatı yapıldı iddiasında bulunabiliyor. Türkiye üzerinden Suriye'ye ve oradan da Hizbullah'a kamyonlarla "seyyar füze bataryası ve bu bataryalara ait parçalar"ın gönderildiğini idtdia edebiliyor.
Oysa aynı tarihlerde Türkiye, ABD baskılarıyla İran kargo uçakların indirip arıyor, bazılarını ise geri gönderiyordu. Türkiye ve Irak, Suriye'ye gidecek İran uçaklarına hava sahasını kapatıyordu. Mesela; 15 Temmuz'da, savaşın başlamasından üç gün sonra, ABD istihbaratı harekete geçiyor, 19 Temmuz'da Mahrabat Havaalanı uydudan kontrol altına alınıyor, 20 Temmuz'da Şam'a gitmek üzere havalanan Ilyushin Il-76 tipi kargo uçağına ABD'nin baskısıyla Türkiye hava sahasını kapatıyor ve Tahran'a geri gönderiyordu. 22 Temmuz'da ise iki İran uçağı Türkiye'de indirilip aranıyordu. Oysa İran, Türk uçak ve helikopterlerine kendi topraklarında PKK'ya karşı askeri operasyonlar için hava sahasını açıyor, Türk askerine Van ve Hakkâri'den Urumiye'ye geçiş izni veriyordu.
Yani Türkiye, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına daha savaş sırasında başladı. ABD ve İsrail istihbaratının her talebini yerine getirdi. İncirlik'ten İsrail'e yardım için kalkan ABD uçaklarına izin verilmemesi hikayesine inanan yok herhalde…
Ateşkesin her an bozulacağı beklentisi ortadayken, Lübnan'daki gruplar arasında gerilim tırmanırken, ABD ve İsrail'in bir sonraki adımının savaşı bölgesel düzeye çıkarmak olduğu biliniyorken, ABD savaş gemileri Lübnan sularına ilerliyorken, İsrail nükleer denizaltı filosunu güçlendiriyorken ve "olası acil durum için" taktik nükleer silahları hazırlıyorken, öncekinden çok daha yaygın ve yıkıcı bir savaşın ön hazırlıkları yapılıyorken binlerce askeri o bölgeye gönderip de krizlerin dışında tutmanın mümkün olacağını kim söyleyebilir?
Asker gönderme kararının ateşkes kararından hatta savaştan önce verildiği ortada. Kararı hazırlayanlar, Güvenlik Konseyi'ne sunanlar, "uluslararası güç" planlamasını yapanlar Türk askerinin bölgeye gönderilmesini de karara bağladılar. Son birkaç aydır Türkiye ile ABD arasındaki görüşmelere dikkat edelim. Pazarlık İsrail saldırılarından önce başladı. Bütün görüşmelerde bölgeye Türk askeri gönderilmesi vardı. Saldırılar devam ederken de pazarlıklar sürdü. Türk askerinin oraya gönderilmesi, İsrail saldırıları kadar ABD planlamasına dayanıyor. "Irak'a gitmedik bari Lübnan'a gidelim" hevesi, ABD'ye yaranma isteği ve İran'ın bölgesel etkisini kırma misyonundan başka hiçbir gerekçe yok burada. Bu da bizi, beklenen bölgesel savaşın açıktan tarafı haline getiriyor.
.Nasrallah ne dedi ?
00:0029/08/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ın; «İsrailli askerleri kaçırmanın, o dönemde, bu ölçüde bir savaşa yol açabileceğine yüzde bir bile ihtimal vermemiştik. Bana; ‘Bunun savaşa neden olacağını bilseydiniz yine de o emri verir miydiniz’ diye sorsanız, cevabım ‘Kesinlikle hayır’ olurdu. İnsanların güvenliğine, askeri ve siyasi nedenlere istinaden buna kesinlikle karşı çıkardım» şeklindeki ifadeleri ABD/İsrail kaynakları tarafından Hizbullah’a karşı bir kampanya aracı olarak görüldü. Hürriyet gazetesi ise, açıklamayı «Hizbullah pişman» şeklinde verdi.
Açıklamayı bu şekilde okuyanların Hizbullah hakkında, Güney Lübnan’da olanlar hakkında, bölgenin geçmişi hakkında ve bölge insanı ile Hizbullah arasındaki güçlü ilişki hakkında hiç bir şey bilmedikleri ortada. Hizbullah’ın attığı askeri ve siyasi adımları hangi ilke ve ölçeklerde belirlediğini bilmiyorlar. Savaşın sebebinin aslında iki askerin kaçırılması olmadığını, iki askerin bahane olarak kullanıldığını, daha önceki bu tarz eylemlerin böylesi bir savaşa yol açmadığını bilmiyorlar. G. Lübnan’daki yıkımın hangi boyutta olduğunu, İsrail’in Hizbullah’a zarar veremediğini ancak sivillere ve yenleşim birimlerine ağır zayiat verdiğini, bu kayıplarla Hizbullah otoritesini sarsmayı denediğini ama başaramadığını, şimdi Nasrallah’ın kendi halkına yönelik iyiniyet ve dürüstlük açıklamasını istismar ettiğini görmüyorlar.
Son saldırıdan önceki bir kaç yıla bakanlar, daha önce de benzer durumlar yaşandığını, karşılıklı çatışma ve asker esir alma eylemleri gerçekleştirildiğini ancak hiç birinin böylesi saldırıya gerekçe oluşturmadığını, son durumun ABD ve İsrail tarafından kasıtlı olarak istismar edildiğini, Lübnan halkını Hizbullah’a karşı kışkırtmak, ezemedikleri bu gücü bu yolla oyun dışına itmek, Suriye ve İran’a gözdağı vermek için korkunç bir sivil kıyıma girişildiğini anlayacaktır.
Açıklama, Hizbullah’ın böylesi bir savaşa hazır olmadığı, bu kadar şiddetli bir saldırı beklemediği anlamına da geliyor. Bu haldeyken, ciddi bir hazırlığı yokken, İsrail karşısında zafer kazanan, karadaki çatışmaların hemen hepsini kazanan, İsrail ordusunun yenilmezlik büyüsünü yok eden Hizbullah, acaba bu kapsamda bir saldırıya hazır olsa ne olacaktı? Hezimeti tartışan İsrail kamuoyu ve ordusu, Hizbullah’ın yıllardır böyle bir savaşa hazırlandığını söylemiyor muydu?
Hiç bir lider, bu ölçüde bir sivil yıkımın altından kalkamaz. Ama Nasrallah ve Hizbullah kalkabiliyor. Gidenler görecektir; ben gittim ve sınır köylerini, olağanüstü yıkımı, insanlık suçunu gördüm. Bunca yıkıma rağmen insanların Hizbullah’a bağlılığını ve manevi gücünü de gördüm. Nasrallah büyük bir lideri olarak dünya sahnesinde yerini aldı. Onlarca yıldır Arap dünyasının yapamadığını yaptı ve İsrail karşısında zafer kazandı. Kimse ona «bu yıkımı senin yüzünden yaşadık» demiyordu. Bunun sefasını sürebilirdi. Ama o öyle yapmadı, halkına ne kadar yakın olduğunu gösterdi. Acıyı onlarla birlikte yaşadığını... İşte onu güçlü yapan, G. Lübnan halkını «mukavemete» bu kadar sıkı bağlayan kullandığı bu dil, uyguladığı bu siyaset. Sınır köylerinden birinde, evinin ankazının yanında bekleyen yaşlı Lübnanlı’nın «Her şeyimiz yokoldu, hayvanları bile vurdular. Ama sabretmek gerekir. İsrail yıkılana kadar sabredip savaşacağız» diyerek Hizbullah’a övgüler yağdırması ile Nasrallah’ın açıklamasını ve yıkılan evlerin inşasına destek veren, evlere yemek servisi yapan Hizbullah ve şehid evlerindeki gururu birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Şu kesin: Hizbullah öncekinden çok daha güçlü. Lübnan’da kimseye hesap verme durumunda da değil. Çünkü kimse ondan hesap sormuyor. Sadece zaferini paylaşıyor. Ancak hayatını kaybeden, evlerini araçlarını kaybeden, köylerini köprülerini kaybeden insanlarla birlikte olan liderler, halkın gözünde daha da büyüyor. Nasrallah gibi...
Şu soru neden sorulmuyor: İki askerin kaçırılmasına karşı bunca yıkımın hesabını kim verecek? Köylerini, kasabalarını, camilerini savunan insanlara karşı sığınak delici bombalarla mahalleleri toptan yok edenler neden pişman değil? Savaşı onlar çıkarmadı mı? Neden Lübnan halkının acısını paylaşmıyorlar? Onlar yıkmadı mı, onlar öldürmedi mi?
Nasrallah’ın konuşmasında bir şey daha vardı: «G. Lübnan’a gelecek BM gücü, savaşçıları silahsızlandırmaya kalkışmazlarsa hiç bir sorunla karşılaşmayacak. Şimdiye kadar sabretmemiz, sürekli olarak sabredeceğimiz anlamına gelmez, Hizbullah ne şimdi ne de gelecekte kimseye garanti vermeyecektir. İsrail’in Lübnan’ın herhangi bir yerinde kalması durumunda savaşmaya hakkımız olacaktır.” Bu sözler de bölgeye asker göndermek isteyen ülkelereydi ve bence konuşmanın en önemli bölümüydü.
.Kime suikast yapılacak?
00:0030/08/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ortadoğu’nun geleceğine yönelik beklentiler, Lübnan’da çok kötü bir “uluslararası güç fiyaskosu”nun yaşanacağına işaret ediyor. Güney Lübnan için ilan edilen ateşkesin ne kadar kırılgan olduğuyla sınırlı değil bu endişe. Bazı ülkeler reddetse de, uluslararası gücün asıl hedefinin İsrail’le birlikte Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve Lübnan’ı abluka altında tutmak olduğu bir gerçek. Bunun yanında; giderek tırmanan İran-ABD/İsrail krizi, İsrail-Suriye krizi, Lübnan iç siyasetinde beklenen kriz, ABD/İngiltere ve İsrail’in bölgesel dizaynı çerçevesindeki son gelişmeler, bölgesel düzeyde çok ciddi bir gerilimin yaklaşmakta olduğunu, siyasi müdahalelerin yanında askeri operasyonların ve suikast planların yapıldığını görmek zorundayız.
Lübnan’a Türk askeri gönderilmesi yönünde çalışanların, her ne kadar vizyonlarına toz kondurmasalar da, bu gerçekleri kavradıklarını pek sanmıyoruz. Çünkü bugüne kadar kavramadıklarını defalarca gördük. Hesaplarının büyük çoğunluğu yanlış çıktı. Hâlâ haritanın tamamını, resmin bütününü görmemekte, bölgenin nasıl bir kamplaşmaya doğru sürüklendiğini anlamamakta ısrar ediyorlar. Lübnan’da yaşanan savaşın ABD/İsrail ile İran/Suriye arasında yaşandığını ve bu savaşın asıl bundan sonra başlayacağını görmüyorlar. Ateşkes sürecinin Güney Lübnan’daki krizi, Suriye-Lübnan sınırına taşıyacağını, Lübnan-Suriye sınırının yeni kriz hattı olarak öne çıktığını görmek istemiyorlar. Şimdi şu gelişmeleri birlikte düşünelim:
1- ABD’nin elektronik savaş birimleri İsrail’de ve savaş sırasında kontrol edemedikleri Hizbullah’ın elektronik savaş aygıtlarını çözmekle meşgul. Hizbullah’ın İran kaynaklı iletişim sistemini aşamayan İsrail’e yardım ediyor. Hazırlıklar Lübnan savaşının bir sonraki aşamasına ve Suriye’ye askeri müdahaleye hazırlık için.
2- ABD ve İsrail kaynakları, Lübnan’daki savaşın yeniden başlayacağına ama özellikle bir kısmı İsrail işgali altında olan Golan’a sıçrayacağına inanıyor. İran ve Suriye’nin, Hizbullah’ın başarısını örnek alıp, İsrail’e karşı yeni bir savaş yöntemi uygulayacağı, İran’ın nükleer silah edinmesine kadar dünyayı bu şekilde oyalayacağı belirtiliyor.
3- İki ülkenin, uluslararası gücün Suriye ve İran’ın etki alanını daraltmak ve Hizbullah’ı kontrol altına almak için geleleceği gerçeğinden hareketle, Lübnan’daki bu gücü işlevsizleştirmeye çalışacağı ifade ediliyor. Dolayısıyla bölgede her an yeni bir çatışmanın başlayabileceği ve BM gücü formülünün suya düşebileceği, düşmese bile kısa zamanda zor durumda bırakılacağı vurgulanıyor.
4- BM gücü Hizbullah’ı hareket edemez hale getirirken ABD ve İsrail’in Suriye sınırına yoğunlaşacağı, aynı zamanda BM güçlerinin de desteğiyle Suriye-Lübnan sınırını kontrol altına alacağı, iki ülke arasında tehlikeli bir düşmanlık dönemi başlatılacağı, sınırın Suriye tarafına müdahaleler yapılacağı ifade ediliyor. Şam yönetimi bu tehdide karşı “Yabancı güç yerleştirilirse sınırları kapatırız” diye açıklama yaptı.
5- Lübnan krizi, dünyanın müdahalesiyle Ortadoğu’da derin bir kamplaşmaya yol açıyor. İran-Suriye’ye karşı Batılı güçler ve bölgedeki yandaşları etkin bir savaş yürütüyor. Bu nedenle Fas’ın dışında hiç bir Anap ülkesi asker göndermiyor. Hizbullah’ın bölgedeki etkisinden çekinen bu rejimler, asker göndermenin siyasi intihar olacağı kanaatinde.
6- Dikkat edilecek bir başka nokta, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttükleri saldırgan süreç. İran’dan gelecek füze saldırılarına hazırlanmakta olduğunu açıklayan İsrail kendi saldırganlığını gizlemeye çalışırken, Genelkurmay Başkanı Dan Halutz, Hava Kuvvetleri Komutanı General Elyezer Shkedy’yi İran’la savaşacak güçlerin başına getirdi. Diğer askeri hazırlıkları tekrar etmeye gerek yok.
7- Muhalifler Lübnan hükümetinin istifasını istiyor, Beyrut’ta siyasi kriz başlayabilir. Dahası, ülkedeki etnik ve dini gruplar birbirine düşebilir. Fuad Sinyora hükümeti devrilebilir.
8- Ve en tehlikeli ihtimal: Refik Hariri suikasti’ne benzer yeni bir suikastle karşı karşıya kalabiliriz. Hizbullah’a ve Suriye’ye karşı sert tavırlarıyla bilinen Velid Canbulat, son olarak Suriye ile savaşacağını açıkladı. ABD ve İsrail için bulunmaz bir fırsat bu. Suriye’ye saldırının gerekçesini oluşturmak için suikast yapılacak en doğru kişiyi buldular. Böyle bir suikast bekleniyor. Eğer gerçekleşirse, bu bölgede hiçbir ülke güvende olmayacak.
.Siyasi suikastler cenneti!
00:0031/08/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dünkü «Kime suikast yapılacak» başlıklı yazımda; Türkiye dahil, birçok ülkenin asker göndermeye hazırlandığı Lübnan’da beklenen gelişmelere dikkat çekmeye çalıştım. İç yapısındaki hassas dengeler, yıllardır devam eden güç mücadelesi, etnik ve dini farklılıkların çok çabuk düşmanlığa ve çatışmaya dönüşebiliyor oluşu, bölgedeki her ülkenin bir uzantısını barındırması, ABD ve diğer merkez güçlerin müdahale alanı olması, yapay ve zoraki ayakta duran bir devlet oluşu, Ortadoğu’da yaşanan bütün krizlerin ortasında kalması, yeni Ortadoğu planlamasının merkezinde yer alması, yaşadığı işgaller, iç çatışmalar, siyasi suikastler nedeniyle her an her şeyin değişebileceği, hesapların sıfırlanacağı bir ülke Lübnan. Dünyanın en hassas bir kaç bölgesinden biri. Uluslararası ilişkileri izlemek için en verimli laboratuar. Ve kendi başına bırakılmayan, bırakılmayacak olan bir ülke. Beyrut’a yansıyanlar, dünyadaki gelişmeleri algılamak için yeter de artar bile.
Dolayısıyla akşam verilen kararların sabah bozulduğu bu ülkeye ilişkin uzun vadeli tek bir öngörü olabilir; istikrarsızlık. Yeni bir İsrail saldırısından henüz çıktığı, Hizbullah’ın Lübnan’daki en etkili güç haline geldiği, 1980’lerdeki kaosa dönüş konusunda güçlü işaretlerin bulunduğu bir dönemde, Lübnan’da her an sürprizler yaşanabilir. Refik Hariri suikasti, yeni dönemde bu sürprizlerin ilkiydi. İkincisi Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılması oldu. Üçüncüsü, İsrail saldırıları oldu. Dördüncüsü ise «uluslararası gücün» Lübnan’a yerleştirilmesi kararı.
Bundan sonraki sürprizlerin neler olacağı aşağı yukarı belli. Hepsi, barışa değil, iç çatışmaya ve bölgesel krize yönelik olacak. Hizbullah’ın silahsızlandırılması öncelikli hedef. Bu girişim, içerideki güçler arasındaki husumeti tahminlerin çok ötesinde artıracak. Silahsızlandırma başarılı olamazsa, Hizbullah’a ve Suriye’ye karşı provokasyonları göreceğiz. Hariri suikasti sonrası Beyrut’a yürütülen gençler, «Sedir Devrimi» karnavalları yerini silah seslerine terkedebilecek. Etnik ve dini grupların liderlerine yönelik suikastler ciddi bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Hem Lübnan’ı hem de bölgeyi karıştırmak, Suriye ve İran’a yönelik süreci hızlandırmak için en elverişli yöntem bu.
Lübnan tarihi bir çeşit siyasi suikastler tarihi. 1977’de Dürzi lider Kemal Canbolat, 1982’de Hristiyan Devlet Başkanı Beşir Cemayel, 1987’de Devlet Başkanı Reşit Kerimi, 1989’da Suriye destekli Maruni Devlet Başkanı Rene Muavid, 1992’de Hizbullah lideri Abbas Musavi ve son olarak 14 Şubat 2005’te eski Başbakan Refik Hariri. Devamında kimler olacak ?
Suikastlerin hepsi, Lübnan’daki güç mücadelesi ile bağlantılı. Ama sadece Lübnan’la sınırlı değil, bölgesel niteliği olan, ABD, Fransa, İsrail, Suriye, İran ve Suudi Arabistan gibi güçlerin oynadığı oyun çerçevesinde yapıldı. O zaman sorun İsrail-Filistin kriziyle sınırlıydı. Bu krizin Lübnan’a yansımalarıydı.
Şimdi çok daha büyük bir oyun oynanıyor. Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar bütün ülkelerin içinde olduğu, bölgesel istila ve harita çalışmalarının masada olduğu ölümcül bir satranç oynanıyor. Güney Lübnan’da sadece İsrail-Hizbullah savaşı yaşanmadığını, ABD/İsrail ile İran/Suriye arasında bir savaş yaşandığını hepimiz biliyoruz. Ve bu savaşın yayılacağını da. Suriye ve İran’a yönelik müdahale için Güney Lübnan’ın ayakbağı olmasını engellemek istediler. Hariri suikasti ile Suriye’yi bölgeden çıkardılar. 1976’da Lübnan, Mısır, Kuveyt ve S. Arabistan’ın katılımıyla imzalanan Riyad Anlaşması gereği «Arap Gücü» olarak Lübnan’a konuşlandırılan Suriye askerleri ABD ve İsrail’in suikasti istismar etmesi sonucu bölgeden çıkarıldı. Ama Hizbullah hâlâ orada duruyordu. Son ABD/İsrali saldırısıyla Hizbullah’ı dize getirmek istediler, başaramadılar. Şimdi bu görevi uluslararası güce havale ediyorlar. Bu güçler Hizbullah’la uğraşırken onlar daha önemli hedeflere yoğunlaşacaklar.
Uluslararası güç formülü tutmazsa, etkisiz kalırsa, yeni bir senaryo devreye sokulacak. Hariri suikastine benzer suikastler görebileceğiz. Hem Lübnan’da iç çatışma çıkarmaya hem de Suriye üzerine yürümeye elverişli suikastler.
Hariri suikasti sonrası Beyrut’un Hristiyan mahallelerinde patlayan bombalar, Suriye karşıtlarına yönelik suikastler yeterli olmadı. Suriye-Lübnan bağlantısı tamamen kesilemedi. Son savaşta da bu görüldü. Suriye’ye karşı müdahale gerekçesi tam olarak oluşturulamadı. Suriye’nin Hizbullah’a destek iddiaları da yeterli olmadı. Şimdi daha etkili bir şok bekleniyor. Cumhurbaşkanı ve Başkomutanı Maruni, Başbakanı Sünni, yardımcısı Ortodoks Hristiyan ve İslamcı Şii, Genelkurmay Başkanı Dürzi, Meclis Başkanı laik Şii ve yardımcısı Ermeni olan, her grubun kendine göre bir güç olduğu Lübnan, yabancı güçlerin gelmesiyle zaten zayıf olan egemenliğini tamamen kaybetmiş bir ülke haline gelecek. Bölgeye müdahil olan ülkelerin amaçları ve içerideki grupların çıkarları doğrultusunda her türlü senaryola açık hale gelecek. Kimin ne kadar gizli gündemi varsa çok yakında görmeye başlayacağız
Türk kontrgerilla timleri Lübnan ve İsrail’e ne amaçla gönderildi?
00:001/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
27 Temmuz 2006 tarihinde “İşte yayınlamadığım o yazı” başlıklı bir “buçuk ay gecikmeli” yazıda Kuzey Irak’ta yaşanan bir olayı nakletmiştim. Olay şuydu:
Türk istihbarat birimlerine mensup 2 istihbaratçı, akşam saatlerinde Silopi’nin doğusunda Habur çayı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yaptırılan demir köprüden geçerek Zaho’ya girdi. İstihbaratçılar Zaho girişinde bulunan peşmerge kontrol noktasında durduruldu. Bölgeye girişlerinin yasadışı olduğu söylendi. Kimlik bilgilerini sorup iki istihbaratçıyı gözaltına almak istediler.
Yaşanan tartışma sonrasında, bu kişiler tartaklanarak ellerine kelepçe takıldı ve gözaltına alındı. Zaho’da bir yere götürülen istihbaratçılar uzun süre sorgulandı. Durum Selahaddin kentinde bulunan Mesut Barzani’ye bildirildi. Barzani önce serbest bırakılmalarını istedi sonra bu kararını değiştirdi. Bu arada bir başka İstihbarat yetkilisi gelerek adamlarını almak istedi ancak bu yetkili de göz altına alındı. Saatlerce gözaltında tutulan ve sorgulanan istihbaratçılar, aynı gece saat 01.00 sularında Barzani’den gelen bir talimatla serbest bırakıldı ve Türkiye’ye “iade” edildi. Türk istihbaratçıları önce serbest bırakmayan Barzani, muhtemelen Ankara’dan bir telefonla kararını değiştirdi ve olay büyük bir skandala dönüşmeden kapatıldı...”
Bazı gazetelere de yansıyan bu iddiaları Milli İstihbarat Teşkilatı kesin bir dille yalanladı. Haziran’dan itibaren benzer tartışmalar farklı bir boyutta devam etti. Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahale tartışmaları arasında özellikle Özel Harekat birimlerinin bölgedeki operasyonlarına ilişkin ilginç haberler yayınlandı. Ama bunlar doğrulanmadı.
Şimdi aktaracağım son derece önemli iddialar:
Haziran ayı sonlarına doğru üç bölgeye kontrgerilla timleri gönderilir. Her biri 15 kişiden oluşan timlerden biri Kuzey Irak’a gider. Türkiye’de gizli operasyon tartışmalarının merkezindeki grup budur. Peşmergelerle çatışmaya girerler, birkaç tanesi yaralanır. Tim geri çekilir. 24 Temmuz akşamı bir başka birlik, operasyon için Kuzey Irak’a gönderilir. Ancak bu birimlerin operasyonları Türkiye’den bazı kaynaklar tarafından gerekli adreslere ispiyonlanır, operasyonları deşifre edilir, pusuya düşürülürler. Türkiye’den CIA, Mossad ve Barzani ile irtibatlı çevreler bölgeye gönderilen birimleri ateşe atarlar. Tabi on binlerce asker yığılan sınırın diğer tarafında operasyon yapıldığı iddiaları da yalandır.
İsrail’in Lübnan’a saldırıya başladığı günlerde “Türkiye de bu savaşın içinde” demiştim. Hatta İsrail ve ABD kontrolündeki güçlerin Türkiye topraklarında PKK üzerinden yaptığı saldırılara dikkat çekmiş, “İsrail Türkiye’yi nasıl susturdu” başlıklı bir yazı yazmıştım. Çünkü Lübnan’da patlayan füzelerin sesi Kuzey Irak’a ve Türkiye’ye kadar ulaşıyordu.
Şimdi asıl soruya gelelim: Haziran başlarında başlayıp Ağustos ortasında sona eren kontrgerilla operasyonları başka nerelerde yapıldı? 15’er kişilik gizli timler başka nerelere gönderildi?
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup en gizli birimlerden iki tim İsrail’e gönderilir. Savaş sırasında orada bulunurlar. İsrail’e gidenler Türk-İsrail istihbarat anlaşmaları çerçevesinde buradadır. Bu ülkede yaşayan herkesin, orada ne yaptıklarını sorma hakkı var. Bu soruyu biz de soruyoruz: Savaşın en yoğun olduğu zamanda 30 kişilik iki tim İsrail’de ne yapıyordu?
Dahası var: Bir tim de Lübnan’a gönderilir. Amaçları bilgi toplamaktır. Onlar da savaş sırasında oradaydılar. Ama nasıl olduysa İsrail saldırısı altında kalırlar. İçlerinden biri hayatını kaybeder. Ve geri çekilirler. İsrail’dekiler İsrail’le işbirliği içinde çalışırken Lübnan’dakiler İsrail’le çatışma içinde buluyorlar kendilerini. Nasıl oluyorsa!
Afyon’da eğitim gören bu birlikler simdi yabancılarla birlikte hareket ediyor. 7 yıldır bu birimin içinde bulunan Afyon doğumlu kişinin bu yabancılarla ne işi olabilir? Kimlerden emir alıyorlar? En mahrem birimlerin içinde ABD ve İsrailliler de mi var? Yeni bir operasyona hazırlanıyorlar. Acaba Kuzey Irak’a mı yoksa Lübnan’a mı?
Türkiye zaten Lübnan savaşının içinde. Kuzey Irak’ta ABD ve İsrail nedeniyle kılını kıpırdatmayan, bu güçlerle işbirliği yapan çevreleri kontrol edemeyen ve kamuoyunu yanıltan bilgilere göz yuman Türkiye, gizli birimleriyle İsrail-Hizbullah savaşının tam ortasındaydı.
Bu iddialara karşı söyleyecek sözü olan biri var mı bu ülkede? Bunları tartışacak kimse var mı? Doğrulayacak veya yanlışlayacak kimse var mı? Varsa çıksın ortaya ve bu işin detaylarını da aktaralım.
İşte Lübnan’a bu şekilde gidiyoruz biz. “Barış gücü” olarak. En azından kamuoyu öyle bilecek. Ama birileri safını çoktan seçmiş. Suriye, İran ve Hizbullah’a karşı ABD ve İsrail’in safını. Anadolu çocuklarının orada Türkiye’nin “büyük devlet” olma özlemine mi hizmet edeceğini sanıyorsunuz? Umarız öyledir. Ama ben emin değilim. Gizli eller bizi hızla bir cephenin içine doğru sürüklüyor. Bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz...
Bu kadarı fazla değil mi?
00:005/09/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu kadarı fazla değil mi? Madem BM bünyesindeki uluslararası güç çatışmalara katılmayacak, Hizbullah''ı silahsızlandırmayacak o zaman Doğu Akdeniz''deki devasa askeri yığınağın sebebi ne? Bırakalım kaç ülkenin kaç asker göndereceğini de Akdeniz''deki hareketlenmeye bakalım. Güney Lübnan''ı ya da Hizbullah''ı kontrol etmenin hatta Lübnan''ı tamamen kontrol etmenin çok ötesinde bir askeri yığınak yapılıyor. İşin ilginç yanı, bölgeye gönderilen savaş gemileri BM komutasında olmayacak, ait olduğu ülkenin komutasında görev yapacak.
Yoksa G.Lübnan''ın dışında bir amaç için mi hazırlık yapılıyor? Suriye için mi? İran için mi? Bölgesel savaş için mi? Kapsamlı bir saldırıya hazırlık mı? Yeni Ortadoğu Savaşı için mi? Amerika''nın Lübnan ve Suriye''ye yönelik girişimlerini, İsrail''in girişimlerini, bu iki ülkenin Türkiye ile ortaklıklarını, NATO''nun D. Akdeniz faaliyetlerini, D. Akdeniz üzerindeki küresel kapışmayı ve son askeri yığınağı bir araya getirince G. Lübnan ya da Hizbullah''ın silahsızlandırılmasından başka daha büyük bir senaryo çıkıyor önümüze.
Avrupa ülkeleri D.Akdeniz''e, 2. Dünya Savaşı''ndan sonraki en büyük askeri yığınağını yapıyor. “İran cephesi” için yeni bir komutan atayan, yeni askeri birimler kuran, hemen her gün İran''ın nükleer tesislerini vuracağını açıklayan İsrail, ABD üzerinden yürüttüğü Tahran''a baskı kampanyasından sonuç alınamazsa neler yapabileceğına ilişkin hazırlıklara çoktan başladı. ABD''nin, Irak, Lübnan ve Basra Körfezi''nde etkinliğini her geçen gün artıran İran''a karşı istikrarsızlaştırma kampanyası şimdilik Birleşmiş Milletler üzerinden devam ediyor. Ama, BM dışı alternatiflere daha fazla ağırlık verildiği, hatta İran-Suriye blokuna karşı BM dışında koalisyon arandığı ortada.
İsrail istihbaratına yakın bir internet sitesi, Avrupa''nın Akdeniz''deki yığınağını ABD/İsrail ile İran/Suriye arasında çıkacak bir savaşa karşı hazırlık olarak değerlendiriyor. Üstelik çatışmanın bugünden Kasım ayına kadar bir süre içinde olabileceğini iddia ediyor. Avrupa''nın askeri yığınağı şöyle: 75 savaş gemisi, casus uçakları, helikopterler taşıyan iki uçak gemisi, 15 savaş gemisi, 7 bin asker. Türkiye de dahil, ABD ve müttefiklerinin D. Akdeniz''de “teröre karşı savaş” kapsamında tuttuğu güçler ile ABD''nin uçak gemisi, savaş gemileri ve deniz piyadeleri bunun dışında. Bu güçler, Hizbullah''a silah sevkıyatını önleyecek deniz ve kara ablukası dışında özellikle İran ve Suriye ile ABD/İsrail arasındaki savaş için burada tutuluyor. Ayrıca, Suriye/İran ve Hizbullah''ın Akdeniz''den ABD ve İsrail''e karşı yeni bir cephe açmasının önüne geçmek için. Bir başka görevleri de, İran''ın Şahab füzelerinin Avrupa''ya yönelmesini engellemek.
Fransızların Charles De Gaulle uçak gemisi, 40 savaş uçağı, helikepterler, keşif uçakları, iki bin sekiz yüz asker, 15 bin askerin 90 günlük ihtiyacını karşılayacak mühimmatla ve 7 savaş gemisiyle bölgede görev aldı. Yine Amerika''nın dünyanın en ileri komuta kontrol sistemleri ve diğer gemilerle bölgede görev aldı. Yine İtalya''nın uçak/helikopter gemisi Garibaldi, Skorsky ve savaş uçaklarıyla bölge görevi aldı.
Fransa donanması, bu ülkenin BM gücüne liderlik yaptıktan sonra yine Fransa tarafından yönetilecek. ABD birimleri ABD tarafından (Çünkü ABD 1993''ten beri BM idaresine asker vermiyor), İtalya gemileri İtalya tarafından. İsrail savaş gemileri ve denizaltıları da İsrail tarafından yönetilecek. Kimse BM Gücü diye bölgedeki güçlerin yönetimini devretmiyor.
Bölgedeki olağanüstü gelişmeler Lübnan ölçeğini aşıyor. ABD, AB ülkeleri, NATO, Türkiye, İsrail… İran ve Suriye''ye karşı yeni bir koalisyonun temelleri atılıyor. ABD ve İsrail, iki ülkeye yönelik savaş hazırlıklarını sürdürürken müttefikleri “yeni Ortadoğu dizaynı”ndan pay almak için orada bekliyor.
Türkiye''nin hangi koalisyonun içinde yer aldığını şimdi bir kez daha düşünelim. Doğu ve Güneydoğu Anadolu''ya yerleştirilen füze sistemleri, Arrov füzelerinin ortak üretimi, insansız uçaklar, Türk F-16''ları için havadan karaya Popeye füzelerinin satışı, Türkiye hava sahasında uzun menzilli uçuşlara hazırlanan İsrail savaş uçakları, Konya ovasında eğitilen İsrail pilotları, Konya ovasında yapılan ve 20 bin kilometre kare alanda yüzlerce uçağın katılımıyla gerçekleştirilen nükleer saldırı tatbikatları bugünler için değil mi? 1992 ve 1994 yıllarında yapılan bu nükleer saldırı tatbikatlarında ABD, İsrail ve NATO pilotlarının bu silahları nasıl kullanacağına dair verilen eğitim hangi ülkeyi, hangi bölgeyi hedef alıyordu? “Anadolu Kartalı” ve Doğu Akdeniz''de, Suriye açıklarında yapılan ABD-İsrail-Türkiye tatbikatları bu saldırılar için miydi?
Ve Cuma günü yazdığım, herkesin sus pus olduğu İsrail ve Lübnan''a gönderilen Türk Özel Kuvvetleri''nin oralarda çalışmaları, bu büyük hazırlık için miydi?
Hadi bunlara cevap verin!
00:006/09/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Beklenen oldu. Lübnan''da karışıklığın ilk kıvılcımları ortaya saçılmaya başladı. 14 Şubat 2005''de öldürülen Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastini soruşturan Lübnan İstihbarat''nın Bilgi Merkezi Başkanı Albay Samir Şehade''ye Hariri suikastindeki yöntemle dün saldırı düzenlendi. Tesadüfen başka bir araçta olan Şehade ağır yaralı olarak kurtuldu. Beraberindeki 4 kişi öldü. Beyrut''un güneyindeki Sayda kentine bağlı Rimeyla köyünde düzenlenen saldırıda ölenler Şehade''nin yardımcıları ve korumaları. Durumu kritik olan istihbarat şefinin yanı sıra 5 kişi daha yaralandı. Yola yerleştirilen bomba uzaktan kumandayla patlatıldı. Amaç Şehadeyi susturmaktı. Umarız hayatta kalır. Hariri suikasti gibi, bu saldırıyı da kimse üslenmedi.
Şehade, Refik Hariri soruşturmasını yürüten ekibin içindeydi. Soruşturma kapsamında toplanan bilgiler onun kontrolündeydi. Onu susturmak isteyenler, Hariri soruşturmasının üstünü örtmek isteyenlerdir. Şimdi çok çarpıcı şeyler aktaracağım. Umarım Lübnan''a asker göndermek için yanıp tutuşanlar, güllük gülistanlık gösterenler birkaç hafta ya da ay içinde bu bölgede nelerle karşılaşacağımıza dair bir nebze bilgi edinirler.
Hariri soruşturmasını yürüten ve Mossad''la bağlantısı açığa çıkan Alman Savcı Detlew Mehlis, neredeyse ABD ile Suriye arasında savaş çıkaracaktı. Görevi devretti. Yerine geçen Belçikalı savcı Serge Brammertz birkaç ay önce ilk raporunu BM''ye sundu. Mehlis''in aksine, işbirliği yaptığı için Suriye yönetimini teşekkür etti. Ama kimse bu rapordan bahsetmedi. Çünkü ABD/İsrail tezleriyle örtüşmüyordu. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad''la bile görüşen Brammertz, soruşturmayla ilgili bütün bulgularını bir rapor halinde 10 gün sonra BM Güvenlik Konseyi''ne sunacak. Muhtemelen Lübnan istihbaratının bilgilerinden yararlanacak. Yani Samir Şehade''nin bilgilerinden. Bu bilgiler kimi rahatsız etmişse Şehade''yi onlar susturmak istedi. Sizce kimi rahatsız etmiş olabilir? Birlikte bakalım:
Hariri suikastinden sonra Lübnan''da Hristiyanların yaşadığı bölgelerde ardı ardına bombalar patlamaya başladı. Daha da önemlisi, Suriye karşıtı gazetecilere yönelik suikastler düzenlenmeye başlandı. Bütün bunlar, Suriye askerlerini Lübnan''dan çıkaran ABD ve İsrail''in Beyrut meydanlarında “Sedir Devrimi” karnavallarıyla örtüşüyordu. Saldırıların hepsinden Suriye sorumlu tutuldu. Tıpkı Hariri suikastinde olduğu gibi. Türk basını da her bombadan, her saldırıdan sonra Suriye''ye veryansın ediyordu. Kimse; saldırılar hakkında işe yarar tek bir soru sormadı.
Lübnan istihbaratı, Hariri sonrası saldırılar için dikkatli bir soruşturma yürüttü. Hem Hariri suikasti hem de diğer saldırılara yönelik soruşturma çok çarpıcı, aslında dünyayı sarsması gereken bulgular elde etti.
22 Haziran 2006''da “Neden susuyorsunuz şimdi de konuşsanıza!” başlıklı bir yazı yazdım ve önemli bilgiler aktardım. Dünkü suikastle birlikte bu bilgileri yeniden okuyalım:
“Şimdi sıkı durun!
Lübnan, suikastlerin arkasındaki gizli gücün İsrail olduğu gerekçesiyle bu ülkeyi BM Güvenlik Konseyi''ne şikayet etmeyi tartışıyor. Lübnan askeri polisi ve gizli servisinin uzun süredir yürüttüğü gizli operasyonlar, saldırılardaki İsrail bağlantısını açığa çıkardı. Siyasi suikastlerde kullanılan Lübnanlı Mahmud Rafa ve Filistinli Hasin Hattab, Mossad''a bağlı çalıştıklarını, Hariri suikastine benzer şekilde öldürülen İslami Cihad lideri Mahdum Maczib ile kardeşine yönelik suikasti aynı yöntemlerde düzenlediklerini, istihbarat ve teknolojiyi İsrail''in sağladığını, Mossad adına havaya uçurdukları 5 kişinin ölümünden sorumlu olduklarını itiraf etti. Lübnan Dışişleri Bakanı Fevzi Saluk, “Tel Aviv''i BM Güvenlik Konseyi''ne şikayet edeceğiz ancak önce uluslararası kamuoyu önünde teşhir edeceğiz” açıklamasına Beyrut''taki ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman, “Eğer Lübnan bunu yaparsa Lübnan-ABD ilişkileri sekteye uğrar” tehdidiyle cevap verdi. Uçaklardan gönderilen sinyallerle patlatılan bombalar gibi, Hariri suikastinde kullanılan teknolojinin İsrail''e ait olduğu ortada.”
Şehade''yi kimlerin susturmak istediğini bir kez daha soralım. Lübnan''a asker gönderme tezkeresinin görüşüldüğü saatlerde yazdım bu yazıyı. Tezkerenin bir sonuç olduğunu, asker meselesinin Türkiye ile ABD arasında savaştan önce ve savaş sırasında müzakere edildiğini hatırlatayım. İsrail Lübnan''ı bombalarken Türk Kontrgerilla Birlikleri''nden bir timin Lübnan''da, iki timin de İsrail''de olduğunu geçen hafta yazmıştım. Bu akşam aynı birimlerden iki tim daha Lübnan''a gidiyor. ABD ve İsrail''le birlikte planlanan operasyonlar için. Biz, bölgesel bir savaşın içinde yerimizi aldık. Bundan sonra Lübnan ve Kuzey Irak''ta hepimizi şok edecek gelişmeleri beklemekten başka ne yapabiliriz ki!
Yeni suikastleri bekleyin!
Acaba biz mi yanılıyoruz?
00:007/09/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Lübnan''a asker gönderme tezkeresi beklendiği gibi Meclis''ten geçti. Dünyanın içinde bulunduğu küresel bunalım, Ortadoğu-Orta Asya hattındaki çatışma alanların hızla artması ve bölgenin ölümcül bir paylaşım savaşının merkezi oluşu, ABD''nin müttefikleriyle başlattığı yeni istila dalgası ve karşısında gelişen bölgesel direnç, Irak işgaliyle başlayan ve kısa sürede bitmesi beklenmeyen harita değişiklikleri ve Lübnan''da başlayan krizin Suriye ve İran''a doğru yönelmesi nedeniyle günlerdir burada endişelerimizi dile getiriyoruz. “Dünyada hiç savaş olmasın” diyenlerle olayı “horoz dövüşü”ne çeviren, birilerine yaranmak için alabildiğine asabileşen, hiçbir şey anlamadıkları halde “uluslararası ilişkiler” dersleri vermeye kalkışanlar arasındaki tezkere tartışması ne yazık ki, gerçekleri gizleyen bir örtü oldu Türkiye kamuoyu için ve kafaları daha da karıştırdı.
Ama biz, uyarmaya devam edeceğiz. Her ne kadar yalanlansa da, kamuoyu yanlış yönlendirilse de, ABD''nin BM üzerinden uyguladığı Lübnan politikası, hem Lübnan''ın hem de yakın çevresinin savaş alanına dönüştürülmesini içeriyor. Sadece Refik Hariri''nin öldürülmesinden sonraki gelişmeleri izleyen biri için bile ortada cevaplanmadık soru yok aslında. Son saldırının neden başlatıldığı, ülkenin neden bu kadar tahrip edildiği, uluslararası gücün ne amaçla planlandığı ve bundan sonraki gündem açıkça ortada.
Lübnan''a yönelik hava ve deniz ablukası kaldırılmıyor. BM ve bir çok ülkenin taleplerine rağmen ABD ve İsrail ablukaya devam ediyor. Doğu Akdeniz''e biriken yabancı birlikler sayesinde bu abluka devam ettirilecek. Ayrıca Lübnan-Suriye sınırı kontrol altına alınacak. Suriye ve İran''a yönelik planları uygulamak için, Lübnan''ın daha doğrusu Hizbullah''ın ayak bağı olmaması için abluka katı bir şekilde uygulanacak. Birçok gözlemci, “Doğu Akdeniz''deki askeri yığınağın ve Lübnan ablukasının Suriye ve İran''a yönelik saldırı hazırlığının işareti” olduğunu dile getiriyor.
Bugünkü gelişmeler ve Lübnan''a yönelik uluslararası müdahale, 1982''deki İsrail işgali ve sonrasına çok benziyor. O zaman sorun İsrail-Filistin''le sınırlıydı. Şimdi ise, çok daha büyük bir kriz var. Çünkü bölge yeniden tanımlanıyor. O döneme bakalım:
İsrail askeri istihbarat başkanı Washington''a gidip teröristleri (Filistinlileri) yok etmek için Beyrut''un güneyine asker gönderme planını önerdiğinde ABD bunu, teröristlerin Batı''ya karşı savaştığı düşüncesiyle kabul etti. Beyrut''taki ABD Büyükelçisi ise, bu müdahalenin ABD''nin Arap dünyasındaki gücüne ağır darbe indireceği uyarısı yaptı. 6 Temmuz 1982''de İsrail güçleri sınırı geçti, 8 gün sonra da Beyrut''un güney varoşlarına ulaştı. “Galile” operasyonu başarıya ulaşmıştı. Üç ay sonra Lübnan''ın Hristiyan Devlet Başkanı Beşir Cemayel öldürüldü. Lübnan karıştı. İsrail ancak 18 yıl sonra Lübnan''dan çıkarıldı. (Şimdi yeniden Lübnan''da.) Bunu başaran da, İsrail işgali nedeniyle kurulan Hizbullah oldu.
4 Ekim 1982''de, Beyrut''taki ABD diplomatı Washington''a 17 sayfalık bir rapor gönderdi. “Çokuluslu güç” adı altında Lübnan''a asker gönderilmesi isteniyordu. Bu güç, Filistinli “teröristler”in Beyrut''tan çıkarılmasını sağlayacaktı. 800 ABD askeri 25 Ağustos''ta Lübnan sahillerindeydi. 10 gün içinde operasyon tamamlandı. Çokuluslu güç içindeki Fransız, İtalyan ve İngiliz birlikleri için de öyleydi. Cemayel''in öldürülmesi Ariel Şaron''a FKÖ''yü bitirme fırsatı vermişti. İsrail emriyle, 16 Eylül''de Cemayel''in Hristiyan militanları Sabra ve Şatilla''ya girdi ve o korkunç katliamı yaptı.
48 saat sonra ABD Deniz Piyadeleri yeniden Beyrut''a gönderildi. Bu askerlerin aslında ne yapacağını kimse bilmiyordu. Bin beş yüz asker ve tanklar Beyrut Havaalanı''na yerleşti. Planlara göre Lübnan ordusu 18 ay içinde iç güvenliği, 3 yıl içinde de sınırları kontrol edecekti. 29 Ağustos''ta ilk ABD askeri bir havan saldırısında öldü. Lübnan ordusu ağırlıklı olarak Hristiyanların kontrolündeydi. Ama kısa süre içinde Hristiyan, Şii, Sünni, Dürzi, Suriye ve İsrail gibi bir çok kamp oluştu. Sahildeki ABD donanması bir anda kendini Beyrut''u bombalarken buldu. 23 Ekim: Sabah saat 06:30. Sarı bir Mercedes kamyon Beyrut Havaalanı''ndaki ABD karargahına daldı. Sonuç 241 Amerikan deniz piyadesinin ölümü. Aynı anda Fransız karargahı: 59 ölü. Saldırıyı İslami Cihad üslendi. O zamana kadar adı duyulmamıştı.
1984. Bütün umutlar tükendi. ABD''nin bugünkü Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Lübnan Devlet Başkanı Emin Cemayel''e “Artık burada yapabileceğimiz bir şey yok” dedi ve “çokuluslu güç” planı çöktü.
Bugünün Ortadoğu''su çok daha vahim gelişmelere hazırlanıyor. Lübnan, Suriye, Filistin, İran ve Irak, bölgesel hatta küresel bir savaş alanına dönüşmek üzere. Tezkereyi tartışırken bunları tartışmak istiyorduk. Acaba biz mi yanılıyoruz? Umarız öyle olur…
.Gelin Türkiye"yi bu pis işten kurtaralım!
00:008/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD kimseyi işkence yapılan bir ülkeye taşımamıştır, taşımayacaktır. ABD işkence yapmak için hiçbir ülkenin hava sahasını ve havaalanını kullanmaz.” (ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice. 5 Aralık 2005)
Sayısı bile bilinmeyen insanlar Avrupa''dan Güneydoğu Asya''ya, Orta Asya''dan Afrika''ya ve okyanuslara kadar yayılan gizli işkence merkezlerinde hayatlarını kaybederken, Avrupa ve Türkiye hava sahalarında uçan esrarengiz uçaklar “21. yüzyılın köleleri”ni bu merkezlere taşırken ABD Dışişleri Bakanı bütün dünyaya bu yalanı söylüyordu.
ABD Başkanı Geroge Bush ise; “Teröristlerle ilgili en önemli bilgilerin, bunların nerelerde saklandıklarının, neler planladıklarının, yine teröristlerden alınabildiğini, dünyanın çeşitli ülkelerinde CIA''nın sorgulama merkezlerinde bu çalışmanın yapılmış olduğunu, bu kişilerin gizlice elde tutulabileceği, sorgulanabileceği yerlere ihtiyaç olduğunu” söylüyor. Ne zaman? 7 Eylül 2006''da.
1995''lerden bu yana devam eden, Afganistan işgaliyle devasa boyutlara ulaşan, Irak işgaliyle insanlık için tehdit haline gelen ama Ebu Gureyb ve Guantanamo ile kontrol edilebilir noktada tutulmaya çalışılan 21. yüzyıl köle ticaretinin hangi boyutlarda olduğunu yaklaşık dört yıldır yazıp durduk. Kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum bile. Hep yalanladılar. ABD yalanladı, elçilikleri yalanladı, bu “ticaret”e dahil olan ülkeler yalanladı, hava sahasını kullandıran ülkeler yalanladı, topraklarında gizli işkence merkezi kurduran ülkeler yalanladı, insan hakları şampiyonu ülkeler yalanladı ve Türkiye yalanladı. Uluslararası Af Örgütü, bağımsız gözlemciler, bu korkunç “ticaret”in mağdurlarının seslerini duyurmaya, biz de bu sese destek vermeye çalıştık. Şimdi, bu insanlık suçunun en büyük faili, işkence ve katliamların en büyük sorumlusu bizzat itiraf ediyor. Neleri itiraf etmediler ki? Yalanlayıp da sonradan itiraf etmedikleri ne kaldı ki!
Uluslararası Af Örgütü''nün CIA''nın işkence uçakları ve gizli cezaevleriyle ilgili raporundan sonra Avrupa Konseyi''nin 67 sayfalık raporu da her şeyi ortaya koymuştu. CIA''nın terör zanlılarının yasa dışı transferi ve gözaltında tutulmaları için “küresel örümcek ağı'' kurduğu, bu operasyonunda Avrupa Konseyi''nin 14 üye ülkesinin işbirliği yaptığı, Türkiye, İsviçre, Bosna-Hersek, İngiltere, İtalya, Makedonya, Almanya, Polonya, Romanya, İspanya, Kıbrıs Rum kesimi, İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin “esir ticareti”nde rol aldığı, Romanya ve Polonya gibi ülkelerde gizli cezaevleri kurulduğu, Norveç''in bu kirli ticarette önemli bir ülke olduğu, karşılığında da Kuzey Irak''tan petrol kuyuları aldığı, kanlı ticaretin Kosova, Ukrayna, Azerbaycan, Özbekistan, Mısır, Ürdün, Tayland, Filipinler ve Ortadoğu ülkeleri gibi onlarca ülkeyi kapsadığı, özellikle İsrail ve Ürdün''de insanlığın yüz karası kampların kurulduğu bilinmiyor muydu?
İstanbul, Sabiha Gökçen, İncirlik ve Diyarbakır gibi bölgelerde neler döndüğü, 7 Mart 2005''te İstanbul''dan kalkıp Kopenhag Havaalanı''na inen, 23 saat sonra, İzlanda''ya oradan da ABD''ye giden uçağın kimleri taşıdığı yalanlanmadı mı? 31 Mart 2002''de Spar 2 uçuş plakalı Learjet uçağının İzlanda (Keflavik)-Fransa (Brest-Guipavas)-İtalya (Roma)dan hareketle İstanbul''a gelmesi gibi, kaç uçağın daha Türkiye''ye geldiğine, Güney''deki bazı ülkelerden Türkiye''ye uçuş yapıldığına dair iddialar hep yalanlanmadı mı?
Afganistan''dan alınan bir kişinin Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan ya da Doğu Avrupa''da bir yerlere götürüldüğü, Yemen''den alınan kişinin İtalya''ya, İspanya''ya, İngiltere''ye, Almanya''ya ya da Kuzey Afrika ülkelerine götürüldüğü, Tayland, Singapur gibi ülkelerde, Diago Garcia''da, okyanuslarda yüzen gemilerde, ABD askeri üslerinde ne tür insanlık suçlarının işlendiği bilinmiyor muydu? 80 ülkeden 80 bin kişiyi sorgudan geçirenler, CIA''nın bu kirli işleri 24 ülke ile birlikte kurduğu karşı terör merkezi üzerinden yürüttüğünü gizlemeye çalışmadılar mı? Paris''teki merkez karargah, işbirlikçi ülkelerde yapılan ortak gizli operasyonlar, CIA merkezindeki eğitim birimi, hangi ülkeye ne kadar ABD özel birlik mensubu gönderildiği bilinmiyor muydu?
Yalancılara buradan bir çağrı yapmıştım. “Yalanlamayın. Bir süre sonra ABD bütün bunları kabul eder. Siz yalanladıklarınızla kalırsınız. Bu bir insanlık suçu. Bu suçta yer almayın” demiştim. Onlar kendilerine söylenenleri yapmaya devam ettiler. Hadi şimdi konuşun bakalım! Ne diyeceksiniz? “Hayır Bush yanlış biliyor, yok öyle bir şey” mi diyeceksiniz?
İnsanlığın ortak hafızasını hafife almayın! İnsanlık suçlarını hafife almayın! Bir gün yakanıza yapışır, kurtulamazsınız. Tarihin en büyün insanlık suçu bu! Sayısız insanın şu anda nerede olduğu bile bilinmiyor. Yeryüzünün her yanı işkence merkezine dönüştürüldü. Offshore işkence merkezleri ve modern köle ticareti size bir şey anlatmıyor mu?
Gelin bu pis işten kurtulalım. Türkiye''yi bu ayıptan kurtaralım. Çünkü yarın Türkiye topraklarında neler yapıldığını, bu kirli ticaretin altında kimlerin imzası olduğunu, CIA''nın bu ülkedeki sorgu merkezlerine kimlerin izin verdiğini de açıklayacaklar. O zaman sizi kimse düşünmeyecek…
Usame Bin Ladin nerede?
00:0012/09/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Beş yıl oldu… Berlin Duvarı''nın yıkılmasından bu yana kaos peşinde koşanların, yeryüzünü talana çevirmek isteyenlerin, bencillikleri ve açgözlülükleri için insanlığı toptan ateşe atmaktan kaçınmayanların, kendileri dışında herkesi düşman safına itenlerin “yeni küresel düzen” inşası adı altında başlattıkları açık savaşın üzerinden sadece beş yıl geçti. Oysa bu savaş, 11 Eylül 2001 tarihinde başlamamıştı. Soğuk Savaş''tan hemen sonra başlamıştı. Ama 11 Eylül saldırıları, yeryüzüne egemen olmak isteyenlerin bahanesi oldu.
1990''lardan beri ilmik ilmiş işledikleri stratejiyi uygulamak için elverişli bir zemin oluşturdu. Aslında 11 Eylül''den çok önce tehdit konseptini hazırlamışlardı. “İslam tehdidi”, “terör tehdidi”, “İslamcı terör”, “medeniyetler krizi”, “medeniyet içi kriz”, “rejim değişikliği”, “küresel güvenlik”, “enerji güvenliği”, “demokrasinin geliştirilmesi” ve daha nice kavramların bugün yaşadığımız savaş ve yeni sömürge dalgasının ön hazırlıkları olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Beş yılda neler oldu?
Temel insan hakları ve bireysel özgürlükler yok edildi, özgürlük alanları daraltıldı, uluslararası hukuk rafa kaldırıldı, uluslararası kurumlar devre dışı bırakıldı, sivil toplum örgütleri baskı altına alındı, uluslararası sözleşmeler unutuldu, dünyanın her köşesinde insanlar gözaltına alınıp aylarca sorgusuz-sualsiz hapislerde tutuldu, hemen her Amerikan askeri üssü esir kampları haline geldi, katliamlar/toplu mezarlar dönemi başlatıldı, diktatörler güç kazandı, devlet terörü meşrulaştı, işkence ve tecavüzler bir savaş yöntemi haline getirildi, ABD ordusu katliam yapma hakkını elde etti, ABD, İngiltere ve İsrail''in ekonomik-siyasi ve askeri önceliklerine ters düşen ülkeler düşman ilan edildi. Her türlü muhalif söylem ve harekete şiddetle karşılık verildi. ABD dış politikası uluslararası hukuk normu haline geldi.
İki ülke işgal edildi. Lübnan ağır yara aldı. İran ve Suriye işgal tehdidi altında. Pakistan ve S. Arabistan''ın bölünmesi tartışılıyor. Irak üçe bölündü. Sınırlar tartışmaya açıldı. Etnik ve mezhep eksenli krizler beslendi. 140 ülke ya da bölgeye ABD askeri yerleşti. “Terörle mücadele” adı altında yürütülen saldırılarda en az 180 bin kişi öldü, beş milyona yakın kişi mülteci oldu.
Terör paranoyası ile zihinler esir alındı. İnsanlık askeri/güvenlik projelerine mahkum edildi. Demokrasi ve özgürlükler güvenlik stratejilerinin malzemesi oldu. Zihinleri tazelemek için belli aralıklarla terör alarmları verildi, Londra''da olduğu gibi standart terör saldırıları tezgahlandı.
İnsanlık suçlarının hemen hepsi denendi. Afganistan''da binlerce esir katledilip toplu mezarlara gömüldü. Üzerlerine asit dökülüp yakıldı, konteynerlerın içinde kurşuna dizildi. Toplu mezarlarla ilgili soruşturma bile açılamadı.
Irak toplu katliamlara sahne oldu. Felluce''de kaç kişinin öldüğü hala bulunmuyor. Haftalarca dünyaya kapatılan kentte korkunç cinayetler işlendi. Kimyasal silahlar kullanıldı. Soruşturma bile açılamadı.
Ebu Gureyb''deki işkence ve tecavüzler yaşandı. En az on cezaevi daha vardı, gizlendi. Çocukların tutulduğu esir kampları kimseye gösterilmedi.
Hedef ülkelere karşı terör örgütleri kuruldu ve kullanıldı. Terör askeri bir strateji olarak kullanıldı.
Yeryüzünün her köşesi işkence merkezlerine dönüştürüldü. ABD askeri üsleri, savaş gemileri, okyanuslardaki küçük ve ıssız adalar, yağmur ormanları ya da çöller gizli cezaevleriyle doldu. Sayısı belirsiz insanlar bu merkezlere götürüldü. Hemen hiç birinden bir daha haber alınamadı. İşkence uçaklarıyla esir ticareti yapıldı.
İşgal gerekçeleri olarak öne sürülen her şey yalan çıktı. Irak''ta kitle imha silahları bulunamadı. El Kaide''ye ne oldu? Usame Bin Ladin nerede? Hani bu El Kaide''ye karşı bir savaştı? Dünyanın birçok bölgesinde meydana gelen El Kaide saldırılarıyla ilgili soruşturmalar sonuçsuz kaldı. “El Kaide yaptı” denilip soruşturma dosyaları kapatıldı.
Yalanladıkları her şey sonradan doğrulandı. Gizli cezaevleri, kitle imha silahları, işkence uçakları ve daha niceleri. Küresel savaş kapsamında iddialarının hiç biri doğru çıkmadı.
Terörle mücadele adı altında yürütülen savaşı ABD çoktan kaybetti. Yılda yüz milyar dolar harcanan savaşla hiçbir sorun çözülemedi. Ancak dünya, aslında böyle bir savaş olmadığını, ABD/İngiliz/İsrail ekseninin, askeri, siyasi, finansal ve kültürel açıdan kendilerine bağımlı bir dünya kurmaya çalıştığını gördü.
Artık onlara kimse inanmıyor. İnanmayacak da. Sevilmiyorlar, sevilmeyecekler de. Bugün kazanıyor gibi görünebilirler. Ama gerçekte kaybediyorlar. Bu coğrafyada onlara güvenip gelecek inşa etmeye kalkışanlar da kaybedecek!
11 Eylül"ü haber veren suikast!!
00:0013/09/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hazır dünya 11 Eylül saldırılarını ve ardından başlayan küresel olağanüstü hali sorgularken, bunu fırsat bilip dikkatleri yeniden bir noktaya çekmek istiyorum. En az 11 Eylül saldırıları kadar üzerinde durulması gereken bir konuya. 11 Eylül kadar tartışmamız gereken 9 Eylül 2001 tarihine….
Küresel istila harekatı kapsamında on beş yıldır üretilen kavramların çok çabuk aşındığı bugünlerde “İslamcı faşitlerle savaş” doktrinini dünyaya kanıksatmaya çalışan ABD Başkanı George Bush''un, 11 Eylül''ün yıldönümünde sarfettiği sorumsuz cümlelerini okurken, yalan ve senaryolarla geçen son beş yıla ilişkin bazı gerçeklerin hatırlatılmasının zaruretini bir kez daha düşündüm. “Özgür ulusların yaşam standardını güvence altına alacak yeni bir yüzyıl için” savaş verildiğini söyleyen ABD Başkanı, bunun bir “medeniyet mücadelesi” olduğunu söyledi. 11 Eylül sonrası oluşturulan ideolojik kamplaşma, “medeniyetler çatışması”, “medeniyet için çatışma”, “Haçlı savaşı” gibi çok farklı kavramlarla ifade edildi. Bu kavramlar ve onlara bağlı süreç gündelik yaşamımızın her alanında etkili oldu. Enerji savaşından işgallere, güvenlik paranoyasından ekonomik baskılara, demokrasi nutuklarından kadife devrimlere, rejim değişikliklerinden bireysel özgürlüklerin sınırlanmasına kadar, aynı merkezlerden üretilen çok yoğun zihinsel dayatmalarla, güvenlik operasyonlarıyla boğuşuyoruz.
İşgallerin, örtülü operasyonların, esir kamplarının, gizli gündemlerin, suikastlerin, boru hatlarının, bölgesel istikrarsızlaştırma senaryolarının ve tanık olduğumuz daha bir çok şeyin aslında aynı büyük amacın parçaları olduğu ortada. Her olayı diğerinden bağımsız değerlendirmenin bizi hiçbir sonuca ulaştırmadığını bu beş yıl içinde gördük. Bugün, bütünün çok önemli bir parçasını hatırlatmak istiyorum. Ya da 11 Eylül''le çok bağlantılı bir suikastten.
Tarih 9 Eylül 2001. Yani 11 Eylül saldırılarından iki gün önce. Afganistan''da Kuzey İttifakı''nın askeri lideri ve Ruslara karşı Afgan mücadelesinin sembol ismi Ahmet Şah Mesud''a suikast düzenlendi. Ağır yaralanan Mesud, kurtarılamadı. Kimse 11 Eylül ile 9 Eylül''de meydana gelen bu saldırı arasında bağlantı kurmadı.
O zamanlar, suikastle ilgili çarpıcı iddialarda bulundum. 11 Eylül''le bağlantısını sorguladım. ABD''nin Afganistan''a ilişkin gündemiyle birlikte değerlendirdim. El Kaide saldırısı denilerek üstünün örtüldüğünü, aslında ABD''nin yeni küresel savaş stratejisi kapsamında işlenen bir suikast olduğunu söyledim. Benden başka da kimse suikasti bu yönüyle sorgulamadı. Sonraları doğrulanan bir çok olayda olduğu gibi. Ama ben ısrarımı sürdürüyorum. Çünkü, 11 Eylül''ün, Afganistan işgalinin, bugün Ortadoğu''da yaşananların; terörle mücadele palavrasının şifresi bu suikastte gizli.
Şah Mesud, Afganistan Devlet Başkanı Yardımcısı sıfatıyla AB tarafından Strasbourg''a davet edildi. Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine, Fransa Meclis Başkanı Raymond Forni ve Senato Başkanı Christian Poncelet ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Nicole Fontaine gibi çok önemli isimlerle görüştü. Taliban''ın devrilmesi için Avrupa''dan destek istedi. AB''den siyasi destek alan, ekonomik ve askeri destek sözü alan Mesud''a Rusya da askeri yardım yapmaya başladı. Taliban''ı devirmek için Yeni Delhi''de bir toplantı bile yapıldı. Rusya, İran ve Avrupa gezisinden yeni dönen Mesud 9 Eylül 2001''de öldürüldü. Belçika''dan 2 Arap gazeteci, Tacikistan içlerindeki Hoca Bahuiddin''deki merkezde Mesud''la görüşmek üzere izin aldı. 5 gün bekletildikten sonra, 9 Eylül''de görüştürüldüler. Görüşme odasında kameraman hazırlık yaparken, teçhizat arasına gizlenmiş güçlü bir bomba infilak etti. Sonradan bu kişilerden birinin eşi vasıtasıyla olay öğrenildi. Bomba olduğunu saldırıyı yapanlar da bilmiyordu!
Kuzey İttifakı ve Batı basınına göre Pakistan istihbaratının (ISI) bu suikastle bağlantısı vardı. Aynı tarihte ISI''nin başındaki kişi Washington''daydı. Bush yönetiminin önde gelen isimleriyle görüşmeler yapıyordu: Colin Powell, Richard Armitage, CIA Baskanı George Tenet ve Senato yetkilileriyle. Şimdilerde olay biraz aydınlanıyor. Suikastte ABD ve Pakistan''ın rolüne ilişkin daha somut veriler ortaya çıkıyor.
Mesud öldürülmeseydi ABD Afganistan''ı bu kadar rahat işgal edip Hamit Karzai gibi bir kuklayı iktidara taşıyamayacaktı. Çünkü Mesut ABD ve İngiltere ile değil Avrupa ve Rusya ile iş tutuyordu. Yıllardır Mesud''u zayıflatıp Taliban''ı güçlendirmeye çalışan ABD, bu suikastle amacına erişti. Ve bugünkü Afganistan''ı dizayn etti. Suikastten iki gün sonra 11 Eylül saldırıları gerçekleşti ve ABD''nin Afganistan işgali başladı. Mesud suikasti ile Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikasti sonuçları itibariyle ne kadar de benzeşiyor.
11 Eylül''ün yıldönümünde bu gerçeği bir kez daha hatırlatıp Şah Mesud''a rahmet diliyorum.
Kim bu İslamcı faşistler!..
00:0014/09/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ürettikleri kavramlar hızla aşınan İsrail sağı ve Hristiyan siyonistlerden oluşan neoconlar, bugünlerde yeni bir kavrama, slogana sarıldılar. Batı''nın tarihsel korkularını sömürerek, İslam coğrafyasına yönelik yeni sömürge kampanyalarına destek bulmaya çalışıyorlar. Çünkü korkudan başka sömürecek bir şey bulamaz oldular. 21. yüzyılda yüzleşeceğimiz yeni faşizm dalgasının öncüleri, kendilerine karşı duranları “şer ekseni” ya da “terörist” görüyorlardı, bugünlere gelebilmek için İslam tehdidi, “radikal İslam” ya da “İslamcı terörizm” gibi kavramlara sığınmışlardı. Dünyaya hatta Müslümanlara bile bu kavramı kanıksattılar. Son keşifleri “İslamofaşizm” oldu.
ABD Başkanı George Bush, 11 Eylül saldırılarının yıldönümünde yaptığı konuşmasını bu kavram üzerine oturttu. Dünyayı “İslamcı faşistlere karşı savaşa” çağırdı. İnsanlığın yeni bir faşizm, yeni bir Nazizm dalgası tarafından tehdit edildiği propagandasını yapmaya başladı. Törene katılan “vatansever” Amerikalılar da tv kameralarına aynı korkuyu haykırdı. Bu bir medeniyet mücadelesiydi, Batı değerlerini, demokrasiyi, özgürlükleri koruma savaşıydı. Sadece El kaide değil, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler de faşistti. Sadece bunlar değil, bir çoklarının “ılımlı Müslüman” kategorisinde gördüğü siyasi partiler, gruplar da faşistti. Sadece bunlar da değil, Ortadoğu''da, İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde hatta dünya genelinde ABD saldırganlığına karşı duranlar, direnenler, ülkelerinin özgürlüğü için mücadele edenler hatta ABD ile aynı safta savaşmayanlar da faşistti.
Sadece Bush mu? Rupert Mordoch''un sahibi olduğu Fox News ve diğer yayın organları, neoconların yayın organı Weekly Standard, Moon tarikatının yayın organı The Washington Times, The New York Sun, onlardan geri kalmamaya çalışan diğer ABD, İngiliz ve Kanada merkezli yayın organları, aylardır “İslamofaşizm”e karşı savaş çağrıları yapıyor. Dünyayı adeta Nazi Almanyası''na karşı mücadeleye davet ediyor. İnsanlığa 1930''lardaki faşizmin yükselişi dönemini hatırlatıyor. Onlara göre İslamcı İran da İslamofaşist, seküler Suriye''de. Kavramı kullandıkları çerçeveye bakınca İslam dünyasının ezici bölümünün faşist olduğunu görüyorsunuz.
Bu topraklarda baskıcı rejimler oldu, monarşiler oldu, aşiret devletleri oldu, diktatörler oldu ama faşizm olmadı. Hizbullah''ın, Hamas''ın, Irak''taki direnişçilerin, Taliban''ın ya da diğerlerinin, bu coğrafyanın özgürlüğünü savunanların, kitlelerin faşizmden nefret ettiklerini de.. 1980''lerde tek bir faşist grup vardı. Lübnanlı Hristiyanlardan oluşan Falanjistler. Onların da İsrail tarafından yönetildiğine dikkat etmek gerekiyor. Peki Avrupa tarihi öyle mi? Bugün Hristiyan sağının öncülük ettiği yeni faşist dalga, ilhamını nereden alıyor? Faşizmin tarihinde Avrupa''dan başka bir coğrafya var mı?
Şimdilik Amerika''da servis ediliyor bu kavram ve ABD kamuoyunu etkilemeyi amaçlıyor. Yakında Avrupa''da da dile getirilmeye başlanır. Henüz “Türkiye pazarı”na girmedi. Her ne kadar birkaç kendini bilmez, İslamcı, ulusalcı ve solcu karışımı tuhaf benzetmelerle köşelerinde patinaj yapıp dursalar da, pek dikkate alan olmadı. Ama yakında güçlü bir şekilde Türkiye pazarına sürüleceğini söyleyelim. Alıcısı olacaktır. Ancak alıcıdan çok satıcısı olacaktır. ABD finanslı bir kamuoyu çalışmasıyla gündeme getirilecektir. O zaman kimlerin bu pastadan pay alma yarışına girişeceğini bu köşenin okuyucuları çok iyi biliyor.
Önce neocon ideolojik savaş ajanları keşfetti kavramı. Neoconların mabedi American Enterprise Institute ve Yahudi lobisine bağlı kuruluşlarda çalışan Daniel Pipes, Michael Rubin ve daha bir çok isim sayesinde. İlk kez, The Washington Times''ın editörü neoconcu Tony Blankley “Batı''nın son şansı: medeniyetler savaşını kazanacak mıyız” başlıklı kitabında kullandı. Ardından Reagan yönetiminin Savunma Bakan Yardımcısı Frank Gaffney aynı gazetede 27 Eylül 2005''te çıkan “İslamcı Türkiye''ye hayır” başlıklı yazısında kullandı ve Türkiye''nin “İslamofaşist ülke haline dönüşmekte olduğu”nu iddia etti. Bundan sonra Bush, ABD''nin “İslamofaşist tehdit altında olduğu”nu söyledi.
Sizin ne olduğunuz önemli değil. Müslümansanız, ABD''nin bu bölgedeki işgallerine direniyorsanız, işkence uçakları ya da gizli cezaevlerine karşıysanız, zenginliklerinizin talan edilmesini engellemek istiyorsanız “İslamofaşist”siniz. Laik ya da İslamcı olup olmamanızın hiçbir önemi yok. Irak işgaline karşı, İsrail''in Lübnan''daki kıyımına karşı ya da bu savaşta ABD''nin yanında değilseniz faşistsiniz. ABD''nin uzun savaşının ideolojik kılıfı bu kavram artık.
Farklı renk ve kültürde olan herkes; Araplar, İranlılar, Türkler, zenciler, Asyalılar ya da Latin kökenliler… Müslümansanız böylesiniz. Müslüman değilseniz yakında siz de faşist ilan edileceksiniz. Ama deriniz beyazsa, İngilizce konuşuyorsanız, biraz da Hristiyansanız kurtuldunuz Anglo-Amerikan faşizminin elinden…
Ankara"da Mossad"lı kontrgerilla toplantısı!
00:0015/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
31 Ağustos''ta “Türk kontrgerilla timleri Lübnan ve İsrail''e neden gönderildi?” başlığı altında yayınlanan yazımda; İsrail''in Lübnan''a saldırıları devam ederken Türk özel birimlerinin Lübnan ve İsrail''e neden gönderildiğini sorgulayıp, BM gücü''ne asker vermeye hazırlanan Türkiye kamuoyuna olayın bir başka yönünü sunmaya çalıştım. Önce o bilgileri tekrarlayalım:
“Haziran ayı sonlarına doğru üç bölgeye kontrgerilla timleri gönderilir. Her biri 15 kişiden oluşan timlerden biri Kuzey Irak''a gider. Türkiye''de gizli operasyon tartışmalarının merkezindeki grup budur. Peşmergelerle çatışmaya girerler, birkaç tanesi yaralanır. Tim geri çekilir. 24 Temmuz akşamı bir başka birlik, operasyon için Kuzey Irak''a gönderilir. (…)
İsrail''in Lübnan''a saldırıya başladığı günlerde ''Türkiye de bu savaşın içinde'' demiştim. Hatta İsrail ve ABD kontrolündeki güçlerin Türkiye topraklarında PKK üzerinden yaptığı saldırılara dikkat çekmiş, ''İsrail Türkiye''yi nasıl susturdu'' başlıklı bir yazı yazmıştım. Çünkü Lübnan''da patlayan füzelerin sesi Kuzey Irak''a ve Türkiye''ye kadar ulaşıyordu.
Şimdi asıl soruya gelelim: Haziran başlarında başlayıp Ağustos ortasında sona eren kontrgerilla operasyonları başka nerelerde yapıldı? 15''er kişilik gizli timler başka nerelere gönderildi?
En gizli birimlerden iki tim İsrail''e gönderilir. Savaş sırasında orada bulunurlar. İsrail''e gidenler Türk-İsrail istihbarat anlaşmaları çerçevesinde buradadır. Bu ülkede yaşayan herkesin, orada ne yaptıklarını sorma hakkı var. Bu soruyu biz de soruyoruz: Savaşın en yoğun olduğu zamanda 30 kişilik iki tim İsrail''de ne yapıyordu?
Dahası var: Bir tim de Lübnan''a gönderilir. Amaçları bilgi toplamaktır. Onlar da savaş sırasında oradaydılar. Ama nasıl olduysa İsrail saldırısı altında kalırlar. İçlerinden biri hayatını kaybeder. Ve geri çekilirler. İsrail''dekiler İsrail''le işbirliği içinde çalışırken Lübnan''dakiler İsrail''le çatışma içinde buluyorlar kendilerini. Nasıl oluyorsa!
Afyon''da eğitim gören bu birlikler simdi yabancılarla birlikte hareket ediyor. 7 yıldır bu birimin içinde bulunan Afyon doğumlu kişinin bu yabancılarla ne işi olabilir? Kimlerden emir alıyorlar? En mahrem birimlerin içinde ABD ve İsrailliler de mi var? Yeni bir operasyona hazırlanıyorlar. Acaba Kuzey Irak''a mı yoksa Lübnan''a mı?”
G. Doğu, K. Irak ve Lübnan''a dikkat!
Bu yazıdan sonra ne oldu? Lübnan''a asker tezkeresi Meclis''ten geçtikten sonra üç bölgeye yeni timler gönderilir. Lübnan''a ulaşanlar CIA ve Mossad birimleriyle buluşur. Kuzey Irak''a ise, dört ya da beş tim gönderilmesi kararı alınır. Lübnan''a yeni birimler de yol hazırlıklarına girişir. Bugünlerde Afyon''dan Güneydoğu, Kuzey Irak ve Lübnan''a yolculuklar yoğunlaşır.
Beş/altı gün önce: Ankara''da Lübnan ve Kuzey Irak konusunda aynı birimler çerçevesinde bir toplantı yapılır. Dört saat süren toplantıya bir süredir özel birliklerle birlikte olan beş yabancı da katılır. Kim mi bu yabancılar? Mossad''a bağlı birimler! Ankara''da Türkiye''nin en mahrem güvenlik birimleriyle Mossad mensupları toplantı yapıyor! Ne toplantısı bu? Neyi planladılar? Bu toplantının Güneydoğu, Kuzey Irak ve Lübnan''da etkisi nasıl olacak? Bekleyip göreceğiz.
Dün de İstanbul''a Kuzey Irak''tan bir ekip geldi. Bazı görüşmelerden sonra Ankara''ya geçtiler. Orada, aynı birimlerden birkaç subayın da katılacağı bir toplantı yapılacak. Tabiî yine yabancılarla! Ve bir şey daha;
ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya''da belli adreslere virüs içeren mektuplar gönderilir bugünlerde. Salgın hastalıklara yol açan virüs içeren mektuplarla ilgili bakalım kamuoyuna bir şey sızacak mı? Yoksa yeni bir El kaide kampanyası mı başlatılıyor?
İsrail''in Lübnan''a saldırısından önce bölgeye giden, ateşkes ve uluslararası güç yerleştirilmesi aşamasında yeni birliklerle takviye edilen, Güneydoğu, Kuzey Irak, Lübnan ve İsrail gibi dört önemli bölgede Türk özel birimleri, CIA ve Mossad unsurlarıyla ortak operasyon ve toplantılar yapılan bir süreç yaşanıyor. Bu bölgelerde meydana gelen her olayı kılı kırk yararak sorgulamayı öneririm. Diyarbakır''da 10 kişinin ölümüne yol açan son saldırıyı da tabiî…
Hizbullah neden sertleşti?
BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Lübnan içinde devletin dışında hiçbir silahlı güce izin verilmeyeceğini içeren bir rapor hazırladı. 1701 sayılı BM kararı ve atıf yaptığı 1559 sayılı kararla, silahsızlandırma sürecinin başlatılacağı işaretini verdi. Buna paralel olarak Hizbullah lideri Hasan Nasrallah''ın, Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora''yı topa tutması, istifasını istemesi ve onu “Amerikan taşeronu” olarak nitelemesi de, çok yakında şahit olacaklarımıza ilişkin ilginç ipuçları veriyor. İsrail askerleri, uluslararası gücün korumasında, daha önce giremediği sınırdaki Lübnan köylerine yerleşiyor bugünlerde. ABD, İsrail, Türkiye üçgeninde, Güneydoğu, Kuzey Irak, Lübnan ekseninde neyin hazırlıklarının yapıldığını bir kez daha düşünmek geriyor. Özellikle El Kaide''nin ABD''ye nükleer saldırı yapacağı, Sovyetler''in kayıp 200 çanta nükleer bombasının bazısının örgütün elinde olabileceği, hatta İran''ın Ramazan ayında ABD''yi nükleer silahla vuracağına dair neocon merkezli sansasyonların tekrar piyasaya sürüldüğü bir dönemde, üç bölgeyi çok dikkatli izlemek gerekiyor.
Hayalin ötesine geçmek!
00:0019/09/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1993 yılından bu yana yapılmakta olan Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı''nın onuncusu, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi ile (TİKA) Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı(TÜDEV)''nca ortaklaşa düzenlendi. Kurultayın MHP''nin inisiyatifinden çıkıp Ak Parti hükümetinin kontrolünde yapılması, iç politikada yol açtığı tartışmalar bir tarafa, benim açımdan, hükümetin ilk kez Türk dünyası ya da Orta Asya''yı bu derece önemsemesi açısından önemli. İktidara gelir gelmez, Avrupa Birliği yolunda dev adımlar atan, içteki radikal reformların yanısıra AB ortak dış politikasına yakınlaşan, Ortadoğu''ya yönelik cumhuriyet tarihinin en önemli açılımını gerçekleştiren AK Parti iktidarı, nedense bugüne kadar Orta Asya''dan hep uzak durdu.
Türk dünyası ya da Orta Asya politikalarının belli çevrelerin kontrolünde olmasının yol açtığı psikolojik ön kabul, bu soğukluğun oluşmasında muhtemelen rol oynamıştır. Öteden beri, Ak Parti''nin bir Orta Asya girişimi olması gerektiğini ısrarla dile getirdim. AB ya da Ortadoğu''ya yönelik enerjinin bir benzerinin Orta Asya''ya yansıtılması gerektiğini, bu yönün eksik kaldığını vurguladım ve bunu sorguladım. Bölgeye yönelik girişimin duygusallıktan çıkarılıp küresel politikalarda gördüğümüz gibi rasyonel bir çizgiye çekilmesi gerektiğini, Kafkaslar, Hazar ve Orta Asya''da ABD politikalarına paralel bir yol izlemenin bu açığı kapatmayacağını, yine Rusya ve Çin''in bölgeyi hızla denetimi altına alan etkinliğinin iyi izlenmesi gerektiğini, Türkiye''nin Atlantikçi ve Asyalı güçlerin bölgesel kapışmalarının kurbanı olmaması için Bir “Türkiye inisiyatifi” olarak adlandırılacak köklü politikalar üretmesi gerektiğini söyledim ve buna gücünün yeteceğine hep inandım.
Başbakan Tayip Erdoğan''ın, kurultaydaki konuşmasında altını çizdiği maddeler çok önemliydi: Kalıcı Ekonomik Ortaklık Tahkimi''nin oluşturulması, dil birliğinin geliştirilmesi, ortak tarihin yazılması ve bunun ders kitabı olarak okutulması, Türkçe Konuşan Devletler Topluluğu oluşturulması ve küresel politikalarda bu topluluk adı altında birlikte hareket edilmesi. Oldukça somut kalıcı nitelikleri olan bu önerileri gerçekleştirmesi mümkün mü?
Atlantikçi ve Asyalı güçler arasındaki Hazar/Orta Asya kapışmasının bölgeyi hızla yeni bir Ortadoğu''ya dönüştürmekte olduğu, Hazar çevresinin ve Kafkaslar''ın 21. yüzyılın en büyük çatışma alanları olmaya doğru sürüklendiği, Batı ve Asya arasındaki nüfuz savaşının küresel ölçekte kamplaşmanın temelini oluşturduğu bir dönemde, Türkiye''nin, ABD ve İngiltere paralelinde politikalarla bunları başarması mümkün değil. Tek başına Asyalı güçlerle de başaramaz. İki dünyanın küresel iktidar ve pazar paylaşımından azami ölçüde yararlanıp, bunlardan kısmen bağımsız bir Türkiye varlığı için en azından mücadele edilmelidir. Keşke bunlar, on yıl önce yapılabilseydi. Bölge bu kadar paylaşılmadan önce bu somut projeler hayata geçirilebilseydi. Çünkü artık Orta Asya, bugün büyük oranda paylaşıldı. Ne yazık ki Türkiye etkinlik mücadelesinin ana aktörlerinden değil. ABD''nin, İngiltere''nin, Rusya''nın, Çin''in ve Hindistan''ın yanında Türkiye''nin ne kadar yeri var? İran''ın bile bu büyük satranç oyunundaki hamleleri birilerini aşırı kızdırırken Türkiye, 1990''dan beri ABD; İngiltere ve İsrail''in dışında bölge için hiçbir inisiyatif geliştiremedi. Duygusallık bitti.
Yeni bir dünya var. Bu dünya, Ortadoğu ve Orta Asya merkezinde şekilleniyor. Batı ile Doğu arasındaki ilişki Soğuk Savaş döneminden çok farklı. Dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri ağırlık merkezi Batı''dan Doğu''ya kayıyor. Yıllarca “Adriyatik''ten Çin Seddi''ne” sloganları attırılan Türkiye, bu sloganların ABD ve İngiltere için atıldığını çok geç fark etti. Bakü-Ceyhan gibi “milli onur” düzeyine çıkarılan projelerin bile İngiliz emperyal stratejilerine göre belirlendiğini hâlâ anlayamadık.
Ama yine de geç değil. Çünkü Orta Asya, bu yüzyılın jeopolitik oyunlarının tam merkezinde. Öyleyse, duygusallıktan, dar milliyetçi bakıştan, işe yaramayan kardeşlik nutuklarından biraz uzaklaşıp, yüzyılın nasıl şekillendiğini görerek, nasıl bir Asya inşa edileceğine bakarak biz de bu bölgede varolmalıyız. Bu yüzden, hükümet, ilişkilerdeki bugünkü seyri tatmin edici bulmamalı. Dünyanın ağırlık merkezini oluşturmaya başlayan bu bölgedeki bütün imkanlarıyla varolmanın yollarını aramalı. Ve hiçbir zaman, Kafkaslar ve Orta Asya''ya yönelik politikaları iç politik çıkara tahvil etmemeli.
Küresel fay hattını oluşturan coğrafyanın insanları Antalya''da elbette bunları tartışamıyor. Bazı konuşmacıların politik ufukları “terörle mücadele” ve “dini ekstremizm” gibi ABD''nin imparatorluk dedikodularından öteye geçemezken, biz neleri hayal ediyoruz!
Daha ne söyleyecekti!
00:0020/09/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Katolik dünyasının dini lideri Papa 16. Benediktus''un; Bizans imparatoru Manual II Paleologos''tan yaptığı, “Hz. Muhammed''in gayri insani ve şeytanca olanın dışında yeni bir şey getirmediği”ne yönelik alıntı, “medeniyetler çatışması” tezini doğrularcasına devam eden krizler zincirine yeni bir halka ekledi. Daha önce “Hristiyan Birliği” çağrıları yapan, Müslüman bir ülke olduğu için Türkiye''nin AB üyeliğine karşı çıkan ve bunu bir medeniyet sorunu olarak yansıtan, Batı''nın İslam coğrafyasını, Müslümanları ve doğrudan İslam''ı hedef alan saldırgan tutumuna destek veren Papa, hemen bütün açıklamalarında “Haçlı zihniyeti”ni yeniden ortaya koyan sözler sarfetti. Adeta Batı''yı, “İslam tehlikesi”ne karşı yeniden uyanışa geçirme gibi tarihsel bir misyon üslendi. Her ne kadar Katolik dünyasının lideri olsa da, Protestanların dünyayı İslam''a karşı seferberliğe çağıran, açık savaş olarak yeryüzünün bir çok bölgesinde yaşadığımız yeni istila dalgasına paralel bir dini söylemi tercih etti. Bu yönüyle, neoconlara yakın Protestan papazlardan hiç de farklı olmayan bir dil kullandı, kullanıyor.
Şimdi biz, özellikle 11 Eylül''den sonra dünyanın başına bela olan bu tehlikeli ve ırkçı yangını “Haçlı savaşı” olarak nitelesek, öncelikle kendi kamuoyumuzdan, çevremizden ciddi tepki alırız ve “medeniyetler çatışması” istemekle suçlanırız. Ancak hem medeniyetler çatışmasına hem de İslam içi çatışmaya yatırım yapanların söylemini, eylemlerini, uyguladıkları stratejiyi, insanlığı sürükledikleri geleceği, yol açtıkları kaosu ve çatışmaların şeklini birlikte değerlendiren herkes, aslında bu tanımlamanın bizzat onlar tarafından benimsendiğini, sanki yüzyıllar öncesine dönüş yaşandığını, terör tehdidi gibi söylemlerle doğrudan Müslümanlar, İslam ve Kur''an''ı hedef aldıklarını, yeryüzünü İslam tehdidi''nden kurtarma gibi “ilahi” bir misyona omuz verdiklerini, Ortadoğu''ya yeniden bu amaçla yoğunlaştıklarını göreceklerdir. “Medeniyetler çatışması”na karşı söylemi geliştirenlerle bu çatışmayı körükleyenlerin aynı güçler olduğunu, Anglo-Amerikan ve Protestan dünyanın başını çektiği “topyekun savaş” kampanyasında Katolik liderlerin hiç de geri kalmadıklarını görmek gerekiyor.
Türkiye''nin, özellikle de Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu''nun yerinde ve zamanında tepkisi, bir çokları tarafından “bize mi düştü, laik Türkiye''ye mi düştü” şeklinde sığ eleştirilere muhatap olsa da, ağır tarihsel sorumluluğu içermesi bakımından, son derece önemliydi. Haçlı müdahalelerini göğüsleme tecrübesine, yüzyıllara dayanan Avrupa-İslam ilişkilerini belirleme mirasına sahip bir ülkenin bu şekilde tepkisi gerekliydi. Siyasi ve dini meşruiyet krizi yaşayan İslam dünyasında, asıl sorunun temsil krizi olduğunu artık herkes biliyor. Batının toptancı müdahalelerine karşı, bu toprakların sahipsiz, parçalı ve gelişigüzel reaksiyonlarla kendini ifade etme zorunda bırakılması, çok daha üzücü sonuçlar doğuracaktır.
Danimarka''da yayınlanan ve İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatür rezaletinin Avrupa basını tarafından nasıl sahiplenildiğini, nasıl dayanışma çağrıları yapıldığını, hakareti yapanların kendilerini değil de hakarete uğrayanları nasıl yerden yere vurulduğunu hatırlayalım. Bu “bağ”, ABD''nin İslam coğrafyasında yaptıkları, Papa''nın sözleri ile birlikte ele alınmalı. Batı''nın kaosa sürüklenen Müslüman topluluklara karşı toptan “yok edici” bir müdahaleler zincirini nasıl beslediğini o zaman görürüz.
Papa seçimleri yapılırken 9 Nisan 2005''te “Soğuk Savaş''ın Papası öldü: Vatikan''a da bir Şahin lazım!” başlığı altında yazdıklarıma atıfta bulunmaktan geçemeyeceğim:
“Papa 2. Jean Paul, uygarlıklar arasında gerilimin tırmandırıldığı, medeniyetler çatışması “tezi”nin adım adım gerçeğe dönüştürüldüğü, dinlerin siyasi alanda yeniden belirleyici olmaya başladığı, 21. yüzyıl inşasına dönük planların kaba güce ve güvenlik doktrinlerine göre yapıldığı bir dönemde öldü.
“Soğuk Savaş''ın Papası”nın, tam da, insanlık tarihinde derin kırılmaların yaşandığı bir dönemde ölmesi, yeni seçilecek Papa''nın kimliğini çok daha önemli hale getiriyor. Soğu Savaş döneminde ABD ile birlikte Sovyetler''e karşı büyük bir savaşın içinde yer alan Papa, 65 milyon Katolik barındıran ABD''nin Başkanı George Bush tarafından “Barış adamı” ilan edildi. Ama yine Batı medyasında Papa''nın ABD destekli Pinochet''ye omuz vermesi, eşiyle birlikte onu “örnek Hristiyan” ilan etmesi, CIA''ya bağlı terörist örgütlerin Nikaragua, El Salvador ve Guatemala''da binlerce Katolik din adamını öldürmesine karşı sesini çıkarmaması, Arjantin''deki faşist rejimin katil ve işkencecileri için af istemesi gibi eleştiriler yer aldı. Sovyetler''in çöküşünden bu yana, Batı''nın İslam dünyasına karşı başlattığı medeniyetler çatışması eksenli müdahale stratejisine karşı Vatikan''ın ya da Papa''nın direncini görmedik. Bu cinnet döneminde Papa ve Vatikan hiçbir şey yapmadı. Yapmamakla kalmadı, bu ortamdan mümkün olduğunca yararlanma yoluna gitti.
“Soğuk Savaş döneminin Papası” gitti. “Sıcak Savaş” ya da “Dördüncü Dünya Savaşı” olarak tanımlanan bu dönemde yeni Papa''nın, yeni Haçlı rüzgarına yelken mi açacağını yoksa ABD''de yükselen ve yakın zamanda Avrupa''yı da etkisi altına alması beklenen faşizm dalgasına direnmeyi mi tercih edeceğini göreceğiz. Ancak, 21. yüzyılın siyasi geleceğinde derin izler bırakacak bu seçime İslam''la ilişkiler damgasını vuracak. Yani Papalık seçimi, aynı zamanda İslam''la ilişkilerin belirlendiği bir seçim olacak. (…) Vatikan''a bir “Şahin” seçilirse, asıl kaos, asıl medeniyetler çatışması o zaman ortaya çıkacak.”
Dolayısıyla özürleri çok da ciddiye almayın bence...
İşkence uçakları"nı neden indirmediniz!
00:0021/09/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BBC, İsrailli komandoların Kuzey Irak''taki Kürt birliklerini eğittiğine dair önemli bir haber yayınladı. İsrailli uzmanlar bölgeye Türkiye üzerinden geçiyormuş. Aynı bilgiler daha önce de yayınlanmıştı, yeni değil. İsrail reddetmiş, Türk dışişleri bakanlığı ise kabul etmişti. Aynı uygulama 1970''lerde de vardı. Ancak İsralli uzmanlar Türkiye''den değil, Şah yönetimindeki İran''dan Kuzey Irak''a geçiyordu. Tabi silahlar da aynı yoldan bölgeye intikal ediyordu. Şimdi İsrail komandoları Türkiye''den geçiyor, acaba silahlar da geçiyor mu? Gerçi buna gerek yok. Irak ABD, İngiliz ve İsrail denetiminde. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra asıl konuya dönelim ve biraz kafa karıştırıcı şeyler söyleyelim:
Aynı gün Türkiye ile İran arasında “uçak krizi” yaşandı. Venezuela ziyaretinde İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad''a eşlik eden Dışişleri yetkilileri, Sanayi Bakanlığı uzmanları ile gazetecilerden oluşan 90 kişiyi taşıyan Boeing 707 tipi yolcu uçağı dün sabah 04:00 sıralarında İstanbul Atatürk Havalimanı''na indirildi. Uçağın Türk hava sahasını kullanmasına izin verilmedi. Türkiye''nin Tahran Büyükelçisi Hüsnü Gürcan Türkoğlu, İran Dışişleri Bakanlığı''na çağırıldı ve bu davranış protesto edildi.
Bir ülkenin güvenlik nedeniyle hava sahasında bu tür önlemler almasından daha doğal bir şey olamaz. Ama olay öyle mi? Özellikle İsrail''in Lübnan''a saldırısından sonra çok sayıda İran uçağının Türk hava sahasını kullanmasına izin verilmemesi dikkat çekici. O zamandan beri uygulama aynen devam ediyor. İran uçaklarına kesin sınırlamalar getiriliyor, özellikle Suriye''ye giden uçaklar indirilip aranıyor. Şam''a gitmeye çalışan bazı İran uçakları Diyarbakır havaalanına indirilmiş ve aranmıştı.
Mesela 15 Temmuz''da, İsrail saldırılarının başlamasından üç gün sonra, ABD istihbaratı harekete geçiyor, 19 Temmuz''da Mahrabat havaalanı uydudan kontrol altına alınıyor, 20 Temmuz''da Şam''a gitmek üzere havalanan Ilyushin Il-76 tipi kargo uçağına ABD''nin baskısıyla Türkiye hava sahasını kapatıyor ve Tahran''a geri gönderiyordu. 22 Temmuz''da ise iki İran uçağı Türkiye''de indirilip aranıyordu. Oysa İran, Türk uçak ve helikopterlerine kendi topraklarında PKK''ya karşı askeri operasyonlar için hava sahasını açıyor, çok sayıda Türk askerine Van ve Hakkâri''den Urumiye''ye geçiş izni veriyordu.
Daha önce İran, Suriye ve Irak sınırlarında İsrail''e dinleme üsleri izni veren Türkiye, aslında Lübnan''a yönelik ambargoya çoktan başladı. “Hizbullah''ın silahsızlandırılması”na savaş sırasında başladı. Uluslararası güç, Lübnan''ı çepeçevre kuşatıp kesin bir abluka uygularken Türkiye de İran''dan bölgeye giden uçaklara aynı ablukayı uyguluyor. ABD, İsrail ve müttefikleri İsrail''e askeri yardım koridorları oluştururken, İsrail''e füze taşıyan uçaklar bir çok ülkenin hava sahasını kullanırken, Türkiye İncirlik''ten giden askeri mühimmata izin verirken, Hizbullah''a gidecek diye katı bir hava ambargosu uyguluyordu.
Aynı Türkiye, hava sahasını kullanan CIA''nın işkence uçaklarının hiç birine müdahale etmedi. En son ABD Başkanı George Bush''un itiraf ettiği gizli cezaevleri çerçevesinde hava sahasını, üslerini ABD uçaklarına kullandırttı. Kamuoyundan gelen yoğun tepkilere rağmen bir adım geri atmadı, bu uçakları sorgulamadı, indirip aramadı. Tam aksine, uygulamayı sürekli yalanladı. Tabi kimse inanmadı. Çünkü hepsi yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Ne garip? Mossad timleri Kuzey Irak''ta eğitim verirken, yine Mossad ve CIA''ya bağlı özel birimler, Türkiye''de, Kuzey Irak''ta, Lübnan''da ortak operasyonlar yapıyordu. Savaştan önce de sonra da bölgeye kontrgerilla timleri gönderildi. Hepsi İsrail istihbaratı ile koordinasyon içinde. Türkiye''de de bu koordinasyon devam ediyor.
Türk hava sahasını ABD ve İsrail mi kontrol ediyor? Hizbullah''a yönelik katı ambargo Türk hava sahasında başlarken, aynı hava sahası İsrail''in bütün faaliyetlerine açık. Dahası, karada ortak operasyonlar yapılıyor. Ama Lübnan halkına yardım gider korkusuyla İran uçakları indirilip aranıyor? O zaman biz, açıkça tarafımızı seçtik. Lübnan''a giden Türk askerinin ne yapacağı hemen hemen belirginleşmiş olmuyor mu? Şimdi düşünelim: İsrail Kürt birliklerini eğitiyor. Türk özel harpçileri Mossad''la birlikte eğitim yapıyor. Lübnan''da, Kuzey Irak''ta CIA ve Mossad''la birlikte çalışıyor. Kime karşı? ABD ve İsrail için Türkiye''nin üsleri ve hava sahaları kullanılıyor, silah sevkıyatı yapılıyor. Ama İran uçaklarına; “Hizbullah''a silah gider” korkusuyla ve ABD ile İsrail''in baskılarıyla hava sahası kapatılıyor, uçaklar indirilip aranıyor.
Mesele İran''a yönelik uygulama değil. Burada rahatsız eden şey, kamuoyunun bilgisi dışında ve asla onaylamayacağı şekilde bir gizli ortaklık. Bu ülkenin bütün nimetlerinin İsrail çıkarlarına hasredilmesi…
Madem hava sahamız bütün şüpheli hareketlere karşı kesin kontrol altında, CIA''nın işkence uçaklarından bir tanesini bari indirseydiniz ve bu insanlık suçuna ortak olmasaydınız ya! İsrail''e giden silahları engelleseydiniz ya!
."Derin uçurum"un mimarları siz değil misiniz?
00:0022/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
AB Yüksek temsilcisi Javier Solana, karikatür krizi ve Papa 16''ncı Benedict''in sözlerine atıfta bulunarak; ''Bir sorunumuz var. Uçurum derinleşiyor, bunu son günlerde görüyoruz. Uçurum sandığımızdan daha derin. Bizim için bir saldırı kaynağı olmayan, ancak dünyada milyonlarca insan için böyle algılanabilecek sözleri, ifadeleri kullanma biçimimiz konusunda sakınımlı olmalıyız'' dedi ve Müslümanlarla dünyanın geri kalanı arasındaki uçurumun derinleştiğini söyledi. İyi niyetli cümleler ancak son derece yanlış bir tespit içeriyor.
Müslümanların dünyanın geri kalanı ile bir sorunu yok. Batı''nın Müslümanlarla sorunu var. Şimdi kalkıp bunu; Müslümanların kendileri dışında her topluma, kültüre, medeniyete düşman olduğu şekliyle sunmak, onları küresel tehdit, düşman ilan etmekle aynı ölçüde sorumsuzca.
Soğuk Savaş döneminde böyle bir sorun var mıydı? Batı-İslam ilişkileri tehdit üzerine mi kuruluydu? Hatta o zaman Batı''nın İslam''la ilişkileri yer yer “ittifak” ilişkisi içinde değil miydi? Batı, Sovyetler''e karşı kimlerle ittifak yaptı? Ki bunun, Müslümanlar için ne derece zararlı sonuçlar doğurduğu ortada. Afganistan''da “Rambo”lar kimlerle birlikte kime karşı savaşıyordu? Afgan direnişçileri Batı''nın özgürlük sembolü değil miydi?
Soğuk Savaş bittikten sonra değişen neydi? Bir zamanlar özgürlük sembolü olanlar neden birkaç yıl içinde yeryüzünün en gerici insanları, teröristler ve azılı düşmanlar oluverdiler? “Uluslararası terörizm, İslam tehdidi, radikal İslam” gibi kavramları kimler üretip pazarladı? “İslamcı terörizm”e karşı küresel ölçekte operasyonları kim başlattı?
“Medeniyetler çatışması” tezini kim hazırladı? Bu bir öngörü değil proje değil miydi? Neden böyle bir projeye ihtiyaç duyuldu? Bununla da kalmayıp “Medeniyet içi çatışma” tezini kim ileri sürdü? “İslam kendi içinde çatışacak” tezini doğrularcasına, yeniden sömürge harekatı başlattıkları İslam coğrafyasında kitleleri etnik ve mezhep eksenli çatıştırma stratejisini kim hazırladı? 1990''dan bu yana, özellikle de 11 Eylül''den sonra, Batı''nın 21. yüzyıla dönük politikaları, güvenlik stratejileri neden hep “medeniyetler çatışması” ekseninde hazırlandı?
Dünyayı “İslamcı faşistler”le savaşa çağıran, “Haçlı ittifakı”ndan söz eden, dini olarak bunu reddetse de siyasi sonuçları itibariyle bir nevi Haçlı savaşı yürüten, “Hristiyan Birliği” çağrıları yapan Batı değil mi?
Ordularıyla bu toprakları istila eden, kaynaklarını talan eden, akılalmadık işkence ve katliamlara imza atan, bütün bunları dini-kültürel bir motivasyonla yapan, esir kampları ve işkence merkezleri kuran onlar değil mi? Bütün bunlar Müslümanların kendi topraklarında olmuyor mu?
Onlarla ortaklık eden baskıcı rejimler, fakirlik, geri kalmışlıkla mücadele eden Müslümanlar özgürlüklerinden, tarihlerinden, kimliklerinden ve onurlarından başka ne istiyor? Ülkelerini istila eden, kaynaklarını sömüren, kimliklerine saygısızlık yapanların topraklarından gitmesinden başka ne istiyor?
Hal böyle iken, Batı kendine yeni bir düşman belirlemişken, bu düşman tezi üzerinden yeryüzünün önemli bir bölümünü ele geçirmeye ve yağmalamaya çalışırken, bu yolda bütün gayri insani ve gayri ahlaki yöntemleri denerken, ürettiği kavramlarla kitleleri zehirlerken, Vatikan ve Avrupa ülkeleri bu ganimet paylamışında ABD''nin yanında saf tutarken, dünyanın sürüklendiği kaosun sorumlularını gizlemeye çalışmak son derece ahlaksızca. Müslümanların, kendilerine yönelen yeni sömürge harekatına, Haçlı dalgasına karşı olmaktan başka ne günahı var? Ne yapsaydılar, önlerinden diz mi çökseydiler? Batı''nın bu müdahalesi dışında Müslümanların yeryüzünün diğer kültür ve medeniyetleriyle bir sorunu yok.
Dünyayı ayrıştıran, kamplara bölen, çatışmacı tezleri besleyen, bu yolda “İslam düşmanlığı” tezine sarılan Batı, kendi kötülüklerini Müslümanların üzerine yıkarak dünyanın geri kalanlarını da aynı düşmana karşı ortak cepheye çağırıyor. “Müslümanlarla dünyanın geri kalanı arasındaki uçurum derinleşti” derken bütün suçu Müslümanlara yüklemek, hepimize kör ve aptal muamelesi yapmaktan başka bir şey değil.
İsrailli diplomat patlayıcılarla yakalandı!
9 Ağustos 2006 tarihinde Arjantin''in Buenos Aires havaalanı güvenliği bir İsrailli diplomatı gözaltına aldı. Diplomatın büyük miktarda patlayıcı taşıdığı, Şili''ye gitmek üzere olduğu, uçak havalanmadan birkaç dakika önce gözaltına alındığı, protestolara rağmen Savunma Bakanlığı''na bağlı güvenlik birimlerinin dinlemediği, hükümetin serbest bırakılması yönündeki baskılarına rağmen askeri birimlerin İsrailli diplomatı bırakmadığı belirtiliyor.
Arjantin ordusu, ülkede İsrail misyonlarına yönelik “üçüncü saldırı” hazırlığı şüphesi üzerine yoğunlaşmış. 1992''de İsrail elçiliğinin bombalanması ve Temmuz 1994''da Arjantin-İsrail Dostluk Derneği''ne yapılan ve Hizbullah''a yüklenen saldırıdan sonra, yakalanan patlayıcıların yeni bir saldırıya hazırlığın göstergesi olduğu söyleniyor. Arjantin''de “üçüncü saldırı” yapılacağı, İsrail''in Filistin ve Lübnan''a saldırısıyla aynı döneme denk gelecek saldırıdan El Kaide''nin sorumlu tutulacağı ifade ediliyor. Arjantin kaynakları, diplomatın gözaltına alınmasıyla büyük bir komplonun önlendiği üzerinde duruyor.
PKK, koordinatör, Türkiye-İran operasyonu
00:0026/09/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayip Erdoğan''ın 29 Eylül''de başlayacak ABD gezisinin temel gündem maddeleri PKK, Lübnan ve İran/Suriye. İki ülke arasında “PKK ile ortak mücadele” gerilimi şimdilik “koordinatörlük” formülüyle ertelendi. Hemen belirtelim; “koordinatörlük”, Türkiye''nin önüne sürülen bir aldatmacadan, krizi erteleme formülünden başka bir şey değil. Sadece PKK meselesine değil, Washington''ın Ortadoğu''da, özellikle de Irak''ta, “terör” üzerinden ne gibi sonuçlar elde ettiğine dikkatle bakmak, “terör kartı”nın nasıl işlettiğini görmek, bunları terörle mücadele adı altında nasıl yapabildiğini iyi kavramak gerekiyor.
Şimdilerde İran''a karşı etkin biçimde kullanılan PJAK, bir ABD projesi. Irak''ta kuruldu, örgütlendi, silahlandırıldı, eğitildi ve şimdi İran''ı vuruyor. Aynı girişim Suriye içinde de söz konusu. Aynı yöntem İran''daki başka etnik gruplar üzerinden de uygulanıyor.
Ziyaret öncesi ilginç gelişmeler oldu. Türkiye Lübnan''a asker gönderme kararı aldı ve ABD''nin Lübnan için geliştirdiği “uluslararası güç” formülüne dahil oldu. Hizbullah''ın silahsızlandırılması için hem Lübnan''da rol aldı hem de kendi hava sahasında İran uçaklarına sıkı denetim uygulamaya başladı.
PKK konusunda Türkiye''nin çağrılarını yıllardır duymayan ABD bir anda harekete geçti ve Türkiye''nin PKK''ya yönelik politikalarını belirleme pozisyonuna geçti. Türkiye sadece ABD''nin açtığı yoldan yürüme durumunda kaldı. Dolayısıyla PKK da, ABD''nin Ortadoğu''daki “Kürt kartı” çerçevesinde oynanan oyunun malzemelerinden biri oldu.
Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, “Saldırıları durdurması yönünde PKK''yı ikna ettiklerini, örgütün yakında ateşkes ilan edeceğini” söyledi. Garip bir şekilde, İran için kurulan PJAK daha da güçlendirilip İran topraklarına saldırtılırken, PKK için başka bir formül devreye sokuluyor. ABD-Türkiye-Irak arasında PKK üzerinden bir pazarlık sürecinin zemini oluşturuluyor.
Tam bu sırada ilginç bir iddia ortaya atılıyor.
İsrail istihbaratına yakın bir internet sitesi, Türkiye ile İran''ın Kuzey Irak''a ortak operasyon yapmaya hazırlandığını öne sürüyor. Daha çok İsrail ve İran kaynaklarına dayandırılan iddialara göre; operasyonun hedefi Kandil dağı. Öncü birlikler Irak''ın 7-8 kilometre içerisinde hazır bekliyor. ABD''nin yarı resmi kurumlarında Türkiye topraklarının bölünmesine ilişkin haritalara da atıfta bulunulan iddialarda, Türkiye''nin Irak petrolünün yüzde 40''ını çıkaran Kerkük''ü ele geçirebileceği, Türkiye-İran ortak operasyonunun Ortadoğu Savaşı''na yol açacağı ifade ediliyor. İki ülkenin hava kuvvetleri, hava indirme birimleri, zırhlı birlikleri, özel harekat birlikleri (Son aylarda Kuzey Irak''ta yoğunlaşan özel harekat birlikleri ve Barzani birliklerinin Türkiye sınırına yaptığı yığınak hatırlanmalı) ve topçularının koordine bir operasyon için bekledikleri öne
sürülüyor.
Haberde, bu durumun ABD-İsrail karşısında Türkiye-İran ortak gücünü çıkarmış olacağı, Kuzey Irak hava sahasının kapanmasının İran''ı vurmaya niyetli ABD ve İsrail uçakları için ciddi sorun teşkil edeceği söyleniyor.
İsrail''in Kürtleri eğitmesine de atıfta bulunulan haberde, BBC''nin konuya ilişkin son haberindeki görüntülerin, Türkiye tarafından verildiği de iddia ediliyor. Yine ilginç bir iddia; ABD''nin PKK için koordinatör olarak tayin ettiği General Joseph Raltson''ın asıl görevi Türkiye''nin Kuzey Irak''a müdahalesini engellemek. İran ise, müdahale için Türkiye''nin karar vermesini bekliyor. İlk Türk asker ve tankı harekete geçtikten sonra İran da harekete geçecek. Eğer böyleyse Suriye''yi de üçüncü bir aktör olarak nitelemek gerekiyor.
İsrail kaynaklı bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtıyor? ABD ve İsrail İran''ın nükleer tesislerine saldırıya hazırlandığı; Türkiye''nin Irak işgalinden bu yana ABD ile ilk kez bu kadar yakın olduğu bir dönemde bilgiler ne kadar doğruyu yansıtabilir?
ABD, PKK konusunda Türkiye''ye hep yalan söyledi. Çağrılarını duymadı, önerilerini geri çeviri. Şimdi birden PKK meselesine yoğunlaştı. Irak, Türkiye ve ABD üçgeninde belli çevreler Türkiye''yi bir müzakere masasına doğru sürüklüyor.
Ancak bu müzakereye direnç oldukça güçlü. Yakında ABD''nin yine yalan söylediği ortaya çıkacak ve müzakere süreci boşa çıkacak. Tabi Türkiye iç kamuoyunda ciddi bir gerilimin bizi beklediğini söylemek kehanet değil.
Ortada iki seçenek var: Sınıra yığılan binlerce asker ve aylardır süren hazırlıkların iki amacı olabilir: Ya ABD ve İsrail''le birlikte İran''a karşı bir operasyonun içinde yer alacaklar. Ya da, ABD''nin yalanlarına, ''Kürt kartı''na ve İsrail''in bölgedeki etkinliğine karşı belki İran ve Suriye ile büyük bir operasyona girişecekler. Türkiye''de her iki ihtimalin de müşterileri var. Bakalım kim kazanacak!
Kürt koalisyonu: PKK"ya anayasal güvence verildi!
00:0027/09/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Celal Talabani ne diyor? ABD basını üzerinden Türkiye''ye sinyaller gönderen Irak''ın Devlet Başkanı, bir gün önce PKK''yı ateşkese ikna ettiklerini, örgütün birkaç gün içinde ateşkes ilan edeceğini açıkladı. Newsweek dergisinin; “Türk birlikleri Irak sınırında” sorusuna Talabani; “Öyle ama içeri girmiyorlar, PKK''yı ikna ettik, birkaç gün içinde resmi ateşkes ilan edecek” şeklindeki cevabıyla PKK''nın nasıl bir pazarlığın içinde olduğunu, bölgesel satrancın nasıl da bir parçası olduğunu ortaya koydu.
Aynı Talabani; bir gün sonra, yine ABD medyası üzerinden Türkiye, İran ve Suriye''ye tehdit etti. Bu ülkelerin Irak''ın içişlerine karıştığını, bunun devamı halinde Irak''ın da bu ülkelerdeki muhalif grupları destekleyeceğini, bu ülkelerde sorun çıkaracağını söyledi. Kuveyt dışında bütün komşularını suçlayan Talabani, Irak''ın da o ülkelerde iç sorun çıkarmaya çalışabileceğini, bunun da bölgede kaosa yol açacağını ifade etti.
ABD''ye gitmek Talabani''nin cesaretini artırmış. Dengesiz, ölçüsüz, gelişigüzel ve ciddiye alınmayacak cümleler gibi gelebilir. Bir sömürge ülkesinin Devlet Başkanı olmanın yeterince küçük düşürücü olması, bu yönüyle Hamid Karzai ile Talabani''nin aynı karakteri yansıtması bir tarafa.
Talabani''nin son iki açıklaması da ABD ile Kuzey Irak yönetimi arasında yürütülen bir pazarlığın sonuçları ve çok önemli. ABD''nin “PKK ile mücadele koordinatörü”, daha doğrusu “Türkiye''yi PKK ile pazarlığı oturtmakla yükümlü” temsilcisi Joseph Raltson ile Kürt liderler ve PKK arasında yapılan müzakerelerin sonuçlarını izliyoruz bugünlerde. PKK''nın Türkiye''ye yönelik saldırılara “son vermesine” karşılık, Irak''taki PKK''lılara “Türkiye''ye iade edilmeme güvencesi” verildi. Talabani''nin önceki açıklaması bu anlaşmanın sonucuydu. Türkiye''yi ve diğer komşularını tehdit eden açıklaması ise, ABD ile bölge yöneticileri arasındaki anlaşmaya Türkiye''nin yanaşmamasına verilen bir cevap oldu. Dikkat edin, bu, Talabani üzerinden ABD''nin verdiği bir cevap, tam anlamıyla bir tehdit. “Bizim planlarımıza uymazsanız sizi içeriden çökertiriz” tehdidi.
ABD ve bölge yöneticileri, bir yandan bu anlaşma ile PKK''yı güç koalisyonuna ortak ederken aynı anda, “iade”yi yasaklayan bir maddeyi Kürt Anayasa taslağına eklendi. Kerkük ve Tel Afer''in Kürt sınırlarına alınması bir tarafa, PKK, Kürt parlamentosunun oluşturduğu Anayasa tarafından güvence altına alındı. PKK Irak''ta ABD, Kuzey Irak''ta ise Bölgesel Anayasa''nın güvencesi altında artık.
Buradan şu çıkıyor: Bundan sonra PKK ile Kuzey Irak Kürt yönetimi iç içe olacak. Türkiye, İran ve Suriye içinse PKK; PJAK veya diğer Kürt güçleri arasında fark kalmayacak. ABD yönetiminde bir “Kürt koalisyonu” oluşuyor ve bu Türkiye, İran ve Suriye''ye hedef alıyor. Tabiî ABD''nin bölgesel istila haritasının seyrine göre.
Şu söyleniyor: “Suriye, İran ve Türkiye''ye karşı Kürt kartı elimizde. Tabiî PKK kartı da, PJAK kartı da…” Kürtler bu büyük savaşta çok güçlü bir kart oldular. Bu yönüyle Talabani de Barzani de, PKK da birer kart. ABD, İngiltere ve İsrail bu kartı oldukça etkin biçimde kullanıyor.
Kuzey Irak''taki liderlere danışmanlık yapan Amerikalı Peter Gelbraith yeni yapılanmanın teorisini oluştururken, Raltson, gerçekten de tam bir koordinatör gibi stratejinin uygulanmasını koordine ediyor.
Gelbraith, 22 Kasım''da, “Ankara Kürt devletini kurulmasını engelleyemeyecektir. Bunu Türkiye''nin kendisi de anlamıştır” dedi. Gelbraith, aynı konuşmada, Kürt devletini Türkiye için tehdit görme düşüncesinin terk edilmekte olduğunu da söylemişti. Bu iddia, olsa olsa bugünkü pazarlıklar zincirine kapı aralamak için söylenmiştir.
Şimdi dünkü yazıya tekrar dönelim.
Türkiye ile İran''ın Kuzey Irak''a ortak operasyon yapmaya hazırlandığı öne sürülüyor. Türkiye''nin Irak petrolünün yüzde 40''ını çıkaran Kerkük''ü ele geçirebileceği, Türkiye-İran ortak operasyonunun Ortadoğu Savaşı''na yol açacağı ifade ediliyor. İki ülkenin hava kuvvetleri, hava indirme birimleri, zırhlı birlikleri, özel harekat birlikleri ve topçularının koordine bir operasyon için bekledikleri öne sürülüyor….
Yine son günlerde içerideki “ateşkes çağrıları”na karşı giderek keskinleşen "restleşme nutukları”na dikkat çekmek gerekiyor. ABD, İngiltere ve İsrail şimdi çok güçlü bir kartla bölge ülkelerini dize getirmeye çalışıyor. Bu ülkeler ise direnmeye. Ortada hem Türkiye''nin sınırlarını zorlayan hem de iç çatışmaya zemin hazırlayan bir kriz var. Önümüzdeki aylar çok kritik. Ne yazık ki, ABD, İngiltere ve İsrail bu kartı elinde tutup kullandığı sürece bizim diyalog için hiçbir şansımız kalmayacak.
Abdullah Öcalan"la pazarlık başladı mı?
00:0028/09/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Birkaç gündür Celal Talabani üzerinden bir şov izliyoruz. Şovun doğrudan Türkiye''nin iç sorunlarıyla bağlantılı olması, Talabani''nin güvenilmezliğine rağmen, son derece ciddiye alınmasını zorunlu hale getiriyor.
Önce “PKK ile anlaştık” diyor. “Birkaç gün içinde ateşkes ilan edecek” diyor, Türkiye''ye güvenceler vermeye çalışıyor. Neden? Türkiye''nin ABD''ye yaptığı baskılar mı sonuç verdi? Irak yönetimine yazılan rica mektupları mı sonuç verdi?
Sonra bambaşka şeyler söylüyor. Türkiye''yi, İran''ı, Suriye''yi tehdit ediyor. Aslına bakarsan Kuveyt dışında Irak''ın bütün komşularını tehdit ediyor. Bu ülkelerin Irak''ın içişlerine karıştığını, devamı halinde Irak''ın da bu ülkelerdeki muhalif grupları destekleyeceğini, sorun çıkaracağını söylüyor. Yani “Bu ülkelerdeki Kürtleri ayaklandırırız” diyor. Türkiye''ye ve diğer bölge ülkelerine en fazla ürktükleri gerçeği işaret ediyor.
Bunlarla da kalmıyor, devam ediyor: “Bizim de kartlarımız var. Özellikle Amerikan varlığı bir dış işgali caydırıcı nitelikte. İşte bu yüzden gelecekteki olası müdahalelere karşı Irak''ta sembolik boyutta da olsa Amerikan gücü kalmasını istiyoruz.” Birkaç gün önce “PKK ile anlaştık, ateşkes ilan edecek” diyen Talabani bu sözlerden birkaç gün sonra, “Türkiye''yi yatıştırabileceklerini ve PKK''yı Türkiye ile çatışmaları durdurması konusunda ikna edebileceklerini” söylüyor.
Tuhaf bir ortama sürükleniyoruz. Irak''ta Kürtlerden sonra Şiiler de federasyon istedi. Ülke dağılıyor. Kuzey Irak bölgesel anayasası bütün güçleri aynı koalisyon içinde toplamaya dönük maddeler içeriyor. Nitekim PKK''ya aynı Anayasa tarafından dokunulmazlık zırhı verildi ve Kürk koalisyonunda yerini aldı. Bundan sonra Türkiye''nin ABD ile birlikte PKK''nın üzerine gitmesi, Kuzey Irak otoritesine bunu kabul ettirmesi diye bir seçenek hemen hemen kalmadı.
ABD, PKK ve Kürt liderliği arasındaki pazarlıklar, anlaşmalar şimdilerde uygulanıyor. Özellikle Türkiye''yi PKK ile masaya oturtma konusunda ısrarlı adımlar atılıyor ve kısmen başarılı sonuçlar alınıyor. Türkiye''deki etkin lobinin katılımıyla, medya ve aydın imzalarıyla beslenen ama aslında ABD tarafından dizayn edilen bir süreç bu. Talabani''nin son sözleri, bu sürecin önemli ayrıntılarını ortaya dökmekten başka bir anlamı içermiyor.
Büyük pazarlık ABD/İngiltere tarafından hazırlandı. Kuzey Irak''ta pişiriliyor. Türkiye''de ise siyaset, medya ve sermaye ile destekleniyor. Ama sanıldığı gibi bir barış projesi değil. Keşke öyle olsaydı. Keşke bölgedeki sorunlar, bu sorunları istismar eden güçler devre dışı bırakılarak konuşulabilseydi. Ama izlediğimiz süreç, ABD''nin bölgesel dizaynının bir parçası. Bir çeşit “devrim” provası. Yeni Türkiye planlaması. Bu da beni ürkütüyor gerçekten!
Hal böyle iken Türkiye''de bambaşka bir reaksiyon kendini saldırgan bir üslupla hissettiriyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ''un sert ifadeleri, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt''ın Harp Akademileri''nin 2 Ekim''deki açılış töreninde yapacağın konuşmanın televizyonlar tarafından naklen yayınlanacak olması, Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer''in 1 Ekim''de Meclis''te yapacağı konuşmanın daha şimdiden tartışılması ve krizi tırmandıran açıklamaları, PKK ya da Kürt meselesi üzerinden Türkiye içinde büyük bir kavganın yaklaşmakta olduğuna işaret ediyor.
Bir tarafta ABD ile birlikte hareket eden, Türkiye''yi büyük pazarlığa hazırlayan, siyaset/aydın/sermaye desteğine sahip garip bir uzlaşma ya da “barış” süreci. Diğer tarafta, aşırı hassas, sert, reaksiyoner ve sorunu çatışma ve güçle çözmeye dayanan güçlerden oluşan bir direnç.
İki taraf arasındaki gerilimin ne kadar tırmanacağını kestirmek zor. Ama bir taraf barış adına İmralı''daki Abdullah Öcalan''la pazarlık sürecini başlatırken diğer taraf, ABD''ye rağmen, bölgeye müdahalenin yollarını arayabilecek, ilginç ittifaklara girişebilecek. Kendi halkına karşı yaptırımlara girişebilecek.
Bu kamplaşma tehlikeli. Çok tehlikeli...
ABD ziyareti, PKK ve irtica!..
00:003/10/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayip Erdoğan''ın ABD ziyareti, kendisinden önce Washington''a giden Irak Devlet Başkanı Celal Talabani''nin çelişkili ama önemli çıkışlar içeren dört açıklaması, Abdullah Öcalan''la pazarlık süreci, Öcalan''ın ateşkes çağrısı, PKK''nın kabul edip ateşkes kararı alması, Başbakan Erdoğan ve TSK''nın “pazarlık” ifadesine karşı sözleri, ABD-Türkiye-Irak arasındaki PKK diplomasisinin seyri, Cumhurbaşkanı ve kuvvet komutanların sert açıklamaları ve son olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt''ın naklen yayınlanan konuşması.
Bütün bunlar birkaç gün içinde oldu. Cumhurbaşkanı seçimi, Türk-ABD ilişkileri, Kuzey Irak, terörle mücadele adı altında gelişen belirsizlikler.. Hepsi kendi başına bir ülkeyi yeterince sarsacak potansiyel kriz alanları… Daha yakından bakalım:
Talabani''nin sözleri: “PKK''yı ikna ettik”, “yakında ateşkes ilan edecek”, “Türkiye ve diğer komşular Irak''ın içişlerine karışırsa biz de o ülkelerdeki muhalif güçleri destekleriz” ve son olarak “PKK bitti” şeklindeki ifadeleri. Bu sözler ABD ziyaretini sırasında sarf edildi. Bu sözler Talabani''nin ya da Irak''ın değil, ABD''nin PKK politikasını yansıtan sözler.
Talabani''nin sözleri resmi çevrelerde yoğun tepki gördü. “Resmen ateşkes” ifadesi rahatsızlık verdi. Türkiye''nin bir örgütler pazarlık etmeyeceği söylendi. Talabani sorumsuzlukla suçlandı. Ancak Talabani, “PKK bitti” erken Türkiye''nin, Kandil Dağı''ndaki PKK''lılar için genel af çıkarmasını istedi. Bu şart, PKK üzerinden uygulanan politikanın ayrıntılarını biraz daha ortaya çıkardı.
Ardından Öcalan''la pazarlık gündeme geldi. ABD''nin Kürt politikasına, PKK''ya yüklediği misyona ve Talabani''nin sözlerine paralel olarak İmralı ile yürütülen görüşmelerden sonra Öcalan ateşkes çağrısı yaptı ve PKK''da ateşkes kararı aldı.
Türkiye''de belli çevreler tarafından desteklenirken belli çevreler tarafından ihanetle değerlendirilen süreç, önümüzdeki dönemin en önemli çatışma konusu olacaktır. Öcalan''la pazarlık ve genel af konusunun ABD''nin PKK üzerinden yürüttüğü politikanın unsurlarından biri olduğu ortada. Tahmin ettiğimiz doğruysa, pazarlık sürecinin de af sürecinin de olgunlaşmaya doğru seyrettiğini göreceğiz. Tabi içerideki direnç, reaksiyon bütün hesapları bozmazsa…
Mesele PKK ile sınırlı değil. Türkiye gelecekte Kürtlerle ilişkisini ne şekilde yürüteceğini belirlemek zorunda. PKK tasfiye edildiğinde bugün yaşanan kriz sona erecek mi? Elbette hayır!.. Bu nedenle konu dar anlamda PKK değil, Türkiye ile Kürtler arasında belirlenecek gelecek sorunudur. “İşbirliği ve uyum mu yoksa çatışma ve nihai hesaplaşma mı” sorusunun cevabıdır.
Kürt meselesi ve Cumhurbaşkanlığı, Türk dış politikasını ve içerideki güç dengesini derinden etkileyen iki önemli konu. Ama nedense çatışma bu merkezlerden uzaklaştırılıp başka mecralara sürükleniyor. Yeniden başlatılan irtica tartışmaları, son derece kurnazca belirlenmiş ve planlanmış bur politikanın gsötergesi. PKK ve Kürt meselesi konusunda cesur ve rasyonel adım atmaya cesaret edemeyenler irtica gibi; Türkiye''de toplumla savaş stratejisine dönüşmüş bir kavrama sağınıp hem başarısızlıklarını kamufle ediyor hem de donkunulmazlıklarını güvence altına alıyor. Hamasi ve artık ezberlediğimiz cümleler tekrarlanıp duruyor. Bu sözlerin, tavırların, yaklaşımın şimdiye kadar hiç bir çözüm önermediğini görmedik mi hala?
Cumhurbaşkanı seçimi, bu makamın Türkiye''de temsil ettiği iktidar, bu iktidarı elde etmek için yürütülen büyük kavga kamuoyunun dikkatlerinden uzak tutuluyor. Bunun yerine irtica kampanyaları öne çıkarılıyor. Nasıl olsa karşılarında İslamcı geçmişten gelen bir siyasi kadro var.
Daha önce de aynısı olmadı mı? Anadolu insanının değerleri üzerinden iktidar/sınıf/dokunulmazlık mücadelesi yürütenler şimdi bunu tekrar ediyor. Bu sefer psikolojik ortam hazır. Nasıl olsa dünyada İslam ve terör tehdidine karşı kirli savaş yürütülüyor. Bu savaşın Türkiye ayağı 28 Şubat''la başlatılmıştı. Şimdi neden kaldığı yerden devam etmesin? Nasıl olsa George Bush ve ekibi daha yeni insanlığı “İslamci faşistler''le savaş”a çağırdı. Türkiye''deki iktidar/dokunulmazlık mücadelesi neden irtica ile ya da “islamofaşistlerle mücadele”ye dönüşmesin! Şimdi olduğu gibi… PKK, Kürt meselesi ve iktidar/rejim mücadelesi, yine irtica kampanyaları arkasında devam edecek…
Ve bir söz de İslamcılara!..
00:004/10/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Büyük Ortadoğu Projesi her alanda dökülüyor. Askeri projeler başarısız oldu. Demokrasi paketleri ve model ülke arayışları başarısız oldu. Silahsızlandırma çalışmaları ters tepki verdi. Devletler zayıflatıldı ama ABD''nin karşısına çok daha zor düşmanlar çıktı, çıkıyor. Büyük Ortadoğu coğrafyasında ABD''nin hiçbir kredisi kalmadı. Bu krediye dayanan iktidarlar, geniş kitlelerin tarafından yalnız bırakılıyor.
Irak''ta başarısız oldular. Ülke bölünse ve iç savaş yaşansa da, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan bir ABD başarısı görmek neredeyse imkansız. Başarısızlık artık resmi ifadelerle teyid ediliyor. Direnişi kıramadılar. Dahası giderek güç kazanmasının önüne geçemediler. Son olarak Kadiri tarikatı toptan direnişe katılma kararı aldı. Dünya genelinde sufileri yanına çekmek için “Sufi Müslüman Konseyi” kurdular, neoconlarla bazı tarikatler arasında güçlü ilişkiler tesis etmeye çalıştılar, Türkiye''de de iyi bilinen bazı isimler üzerinden bu projeyi İslam dünyasına pazarladılar. Ama başarısız oldular.
Lübnan''da da başarısız oldu ABD. Yoğun saldırılara, suikastlere, entrikalara, bombalı saldırılara ve “renkli devrim” panayırlarına kadar denenmedik yol kalmadı. Sonuç bir hiç.
İran ve Suriye''ye yönelik baskı ve tecrit süreci başarısız oldu. Dahası, İran krizi dünyayı iki ayrı kampa ayırdı. Krizden şu ana kadar Tahran yararlandı. Daha güçlendi, etkinlik alanını genişletti, ABD''yi karşı kartlarını güçlendirdi, ABD karşısında küresel blok oluşturmayı başardı.
Bu yazının konusu olan Afganistan, yepyeni bir başarısızlık anıtı olarak öne çıkıyor şimdi. 11 Eylül''den hemen sonra saldırıya uğrayan, Taliban ve El Kaide nedeniyle dünyanın alkışları ve kitlesel kıyımlar arasında işgal edilen, “terörle mücadele”nin en güçlü kalesi haline getirilen, gizli işkence merkezlerinin ilk modellerine ev sahipliği yapan, masum insanların kanı üzerinden bir demokrasi abidesi olarak dünyaya sunulan Afganistan''da her şey ABD ve müttefiklerinin aleyhine gelişiyor.
Irak''ta ABD kaybediyor, Afganistan''da NATO ve Avrupa ülkeleri. Son aylarda tırmanan direniş, hem ABD''yi korkutuyor hem de NATO''yu çok ciddi bir başarısızlık sınavına tâbi tutuyor. ABD ve NATO''nun işgali altındaki ülkenin başkentinde kurulan ve diğer hedef ülkelere model olarak gösterilen kukla yönetimin, ABD ve NATO''nun askeri desteğine rağmen Kabil dışında hiçbir etkinliği yoktu. Askeri karargahların dışında Afganistan''ı kontrol edemiyorlardı. Şimdi ise, ABD, Hamid Karzai yönetimi ve NATO güçlerine karşı çok şiddetli bir mücadele başladı. Sovyetler''e karşı verilen direnişin bir benzeri. Ama bu sefer, geleneksel Afgan taktiklerinin yanında Irak''taki gerilla savaşının örneklerini de görüyoruz. Her ne kadar kabul edilmese de öngörülemeyen bir direniş dalgası bu.
NATO Operasyonlar Komutanı James Jones, ittifakın bir sürprizle karşı karşıya olduğunu söylerken Afganistan''daki İngiliz komutanlar ise, direnişin yoğunluk ve şiddet bakımından Irak''tan daha şiddetli olduğunu söylüyor.
Afganistan; 100 bin Sovyet askerine ve onun kontrolündeki Afgan ordusuna, Sovyet komandolarına karşı verdiği mücadeleyi şimdi ABD ve müttefiklerine karşı başlatıyor. Ülkedeki 20 bin ABD askeri, hemen bir o kadar NATO askeri, 42 bin Afganistan askeri, direniş karşısında çaresiz. Sadece ağır silahlar ve hava saldırılarıyla ölçüsüz saldırılar düzenliyor, çok sayıda sivilin ölümüne neden oluyorlar. Ama giderek yayılan direniş karşısında daha fazla asker istemekte başka yapacak hiçbir şeyleri yok. Nitekim bu çağrıya, Türkiye, Fransa, Almanya ve İtalya olumsuz cevap verdi. Olumsuz bakışın nedeni asker sıkıntısı değil, Afganistan''da bambaşka bir gerçeğin ortaya çıkması ve hiçbir ülkenin bu gerçekle yüzleşmek istememesi.
Pakistan Taliban''la anlaşma yapmak zorunda kaldı. Afganistan''da Pakistan istihbaratının etkisi yeniden yayılıyor. Devlet Başkanı Perviz Müşerref''in son ABD ziyareti, Pakistan liderinin siyasi geleceğinin o kadar da güvende olmadığını, ABD-Pakistan ilişkilerinin o kadar da yolunda gitmediğini, kayıtsız şartsız teslimiyetin Pakistan içinde ciddi sıkıntılara neden olduğunu, ülkenin siyasi bütünlüğünün tehdit altında olduğunu ayyuka çıkardı.
ABD Temsilciler Meclisi çoğunluk lideri Bill Frist, Afganistan ziyareti sonrası özetli şunu söyledi: “Gerillalar askeri olarak kesinlikle yenilgiye uğratılamaz. Bu nedenle bir an önce kendilerini Taliban olarak tanımlayan insanları iktidara getirmek gerekiyor.”
Büyük Ortadoğu Projesi yepyeni bir aşamaya girdi. Artık yerel direnişin gücünü göreceğiz. ABD ve proje ortakları bundan sonra her cephede son derece sert bir direnişle yüzleşecek.
Ve bir söz de İslamcılara!..
Afganistan''da ABD değil de Rusya ya da Çin olsaydı böyle susar mıydınız! Taliban dediniz, El Kaide dediniz. Bir ülke işgalini içinize sindirdiniz. Hâlâ susuyorsunuz. Bugünkü direniş Rusya ya da başka bir ülkeye karşı olsaydı ayağa kalkmayacak mıydınız? Peki şimdi neden susuyorsunuz! Zihinlerimizi yoklayalım. Aslında neye inandığımıza ibretle bakalım!...
"Ilımlı Sünni Konsensus": Allah akıl fikir versin!
00:006/10/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ortadoğu''nun ve dünyanın geleceğinde oldukça belirleyici olacak iki önemli gelişme yaşanıyor. Aslında birbirini tamamlayan, geleceğin dünyasını kurmaya çalışanların iki projesi hızla uygulamaya geçiriliyor.
Birincisi; Yeni bir Ortadoğu Ekseni kuruluyor. Türkiye''nin de doğal olarak içinde bulunduğu, ama özellikle Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Lübnan gibi ülkeleri bir araya getirmeyi amaçlayan, özünde ılımlı Sünnilerden oluşan bir Amerikan projesi. 1950''lerin "Bağdat Paktı" benzeri yeni yapılanma. Bir yönüyle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında olan, diğer yönüyle BOP''un başarısızlığını telafi etmeyi amaçlayan, ama bölge ülkelerini İsrail''le "stratejik konsensus" oluşturmaya yönelten, Arap dünyasındaki İran korkusu üzerine şekillendirilen bir çaba.
Soğuk Savaş''tan hemen sonra tasarlanan, 1995''lerde somutlaştırılan ve Yeni Ortadoğu dizaynına girişen "ABD-Türkiye-İsrail-Ürdün ittifakı"nın bir başka formatı ile karşı karşıyayız. "Bağdat Paktı" Sovyet tehdidini önlemek, bölgeyi ABD ve İsrail''e yakınlaştırmak için kurulmuştu. Şimdi ılımlı ve otoriter Sünni ülkelerden oluşturulan ve "şimdilik" konsensus olarak tanımlanan oluşum öncelikle İran''ı ve Suriye''yi tecrit etmeyi öngörüyor. Ama asıl hedefi çok daha büyük. Radikal İslam tehdidini kontrol altına almak.
Oluşumun dikkate aldığı ciddi bir konu var. Aslında İran-Irak savaşıyla başlayan mezhep eksenli bölünmenin, bölgesel bir savaşa yol açacağı öngörüsü. Irak''taki iç çatışmada da gözlemlediğimiz tehlikenin, İran''ın orantısız güç ve nüfuz el de etmesi halinde bütün bölgeye yayılacağı, Bir "Şii Hilali" oluşmasının aynı zamanda bir çok cephede savaş anlamına geldiği, dolayısıyla İran''ın dizginlenmesi gerektiği düşüncesi hakim. Türkiye dahil, bölge ülkeleri, aslında mezhep farklılığını çatışmaya dönüştüren ABD''nin beslediği canavara karşı ortaya attığı çözüm önerisine yakın. Bu nedenle, ABD-İran krizinin arkasında S. Arabistan ve Mısır gibi bölge ülkelerinin de bulunduğunu söylemeye gerek yok.
İSRAİL-SUUDİ ARABİSTAN PAZARLIĞI MI?
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rise''ın son dönemdeki yoğun temaslarının temelini bu çalışma oluşturuyor. Yine Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora, Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerref ve Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai''nin son ABD ziyaretlerinin temelinde de bu proje var. Başbakan Tayip Erdoğan''ın ABD ziyaretinde aynı konunun gündemde olup olmadığını bilmiyoruz. Türk-İsrail ekseni ve Büyük Ortadoğu Projesi''nin merkez ülkesi olan Türkiye, yeni "Bağdat Paktı"nın ne kadar içinde?
İsrail-Hizbullah çatışması bu süreci hızlandırdı. Bazı kaynaklar, İsrail-Hizbullah çatışmasının en yoğun olduğu günlerde S. Arabistan''dan üst düzey bir yetkilinin İsrail Başbakanı Ehud Olmert''le görüştüğünü, bu görüşmeden sonra S. Arabistan, Ürdün ve Mısır''ın Hizbullah''a tavır aldığını iddia ediyor.
Yeni "konsensus"un İran ve Suriye''yi tecrit etmek ve genel anlamda radikal İslam tehdidine karşı koymanın dışında çok önemli bir amacı daha var. İsrail''le yakınlık… Artık bölgede ideolojik değil jeopolitik hesaplar öne çıkmış durumda. Ancak bütün hesaplar, her zamanki gibi, ABD ve iki müttefikinin Ortadoğu''yu denetlemesine ayarlı. Proje ılımlı ve otoriter Arap rejimleri İsrail''le aynı safta birleştirmeyi hedeflese de, başarı şansı zor gibi. Çünkü iktidarların eğilimleri ile kitlelerin eğilimi tam ters yönde ilerliyor. İktidar için gözlerini karartıp en büyük düşmanları İsrail''le bile yatağa girmeye razı oluyorlar ama bizzat kendi Sünni kitleleri bu projelerin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.
NATO MEDENİYET İÇİN SAVAŞACAK!
İkinci önemli gelişme de aynı kaynaktan besleniyor ve yukarıdaki gelişmeye paralel işliyor. İsrail''in NATO üyesi yapılması… 1949''dan 1991''e kadar Sovyetlere karşı mücadele eden ittifak artık bir medeniyet savaşı veriyor. 11 Eylül saldırılarından sonra açıktan radikal İslam tehdidine karşı Batı medeniyetini, Batı değerlerini korumak için yeniden yapılandırıldı. Ortadoğu''da oluşturulan konsensus çerçevesinde NATO-İsrail ilişkileri güç kazandı. ABD''de özellikle neocon çevreler İsrail''in tam üye yapılmasını istiyor. İttifak''a göre "İslamcı aşırılık üye ülkelere yönelmiş en büyük tehdit." Dahası, bu tehdide karşı genişleme takvimi son dedece dikkat çekici. İttifak, İsrail''den sonra Japonya ve Avustralya''ya tam üyelik önermeyi düşünüyor. Ardından Tayvan, Güney Kore ve Şili''ye… Bu ülkelerin hepsinin ABD''nin küresel savaşına en çok destek veren ülkeler olduğunu hatırlatalım. Özellikle İsrail, Avustralya ve Güney Kore. İttifak ayrıca Hindistan, Kolombiya, Meksika ve Sri Lanka''ya da yarı üyelik önerecek.
İçlerinde bir tane Müslüman ülke yok. ABD müttefiki olsa bile bir Arap ülkesi yok, bir Müslüman Asya ya da Afrika üyesi yok. Çünkü NATO artık medeniyet savaşı için var. ABD ve müttefikleri "İslami cihadizm"e karşı küresel ölçekte ittifaklar oluşturuyor. Bu mücadele için bölgemizde on tane daha Bağdat Paktı ya da Sadabad Paktı kurulur ve bütün ayrıştırma, çatıştırma tezleri uygulanır. Kimi Sünniliği kurtarmak, kimi Şiiliği kurtarmak, kimi etnik kimliğini kurtarmak için bir savaşın içinde yer alır. Ama aslında başkaları için savaşıp öldüklerini anlamazlar.
Allah akıl fikir versin!
.Kuzey Kore, Kürt sorunu, ateşkes!..
00:0010/10/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kuzey Kore ilk nükleer denemesini yaptı ve başarılı oldu. Bugüne kadar uzun menzilli füze sistemleriyle kendini gösteren, ABD, Japonya, Güney Kore ve “Nükleer Klüp”ün bütün baskılarına ve “Şer Ekseni” ilan edilmesine rağmen engellenemedi. Nükleer silahlanmada pandoranın kutusu açıldı. Asya Pasifik bölgesinde de pandoranın kutusu açıldı. Tıpkı Ortadoğu gibi.
ABD ve müttefikleri oldukça gergin. G. Kore ve Japon orduları alarma geçirilirken NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, NATO Konseyini olağanüstü toplantıya, ABD ve müttefikleri de BM Güvenlik Konseyi''ni acil önlemler için toplantıya çağırdı.
Ne yapabilirler? Halkı açlıktan kırılan, bütün gücünü füze ve nükleer silaha harcayan, nükleer ve füze teknolojisi transfer etmeye başlayan, ABD''nin durdurmayı başaramadığı bir ülke Kuzey Kore. Asya''daki güç dengesini derinden etkileyen, değiştiren bir ülke. Hesapları bozmaya şartlanmış bir ülke. Bozdu da… ABD''nin Doğu Asya''daki üstünlüğü ile alay ediyor şimdi.
Irak işgali sırasında Kuzey Kore daha öncelikli bir hedefti ABD için. Ama silah gücü ABD tehditlerini engelledi. Washington K. Kore''ye sadece kuru tehditler gönderebildi. Şimdi müttefiklerini topluyor. Ne yapacak dersiniz! Bence pek bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Dikkatlerini ısrarla Ortadoğu''da tutacak, Hazar çevresinde tutacak. Nükleer denemeyi yapan K. Kore olmasına rağmen İran''ın nükleer çalışması öncelikli olacak. Dünyanın dikkatini K. Kore''ye değil İran''a çekecek.
Nitekim öyle de oluyor. Birkaç haftadır ABD, Türkiye ve bazı Arap ülkeleri arasındaki gelişmelere bakınca, asıl krizin Asya''da değil, yine Ortadoğu''da yaşanacağına dair güçlü işaretler görülüyor. Yani bir “Kuzey Kore şoku ve İran gerçeği” var önümüzde.
Irak''ın üçe bölünmesinin resmen teklif edileceği tartışmaları, ABD Kongresi''nin bu yönde karar alacağına dair belirtilerle birleştirildiğinde, İran''ın istikrarsızlaştırılması bizleri çok daha yakından ilgilendiriyor. Çünkü evlerimizin içine kadar etkisini hissediyoruz. Kürt meselesi, ateşkes, genel af tartışmaları hep bu krizlerden beslenmiyor mu? Şii-Sünni ayrışması, bölgenin bu ayrışmaya göre yeniden planlanması, Kürt meselesinin bir başka çatışma stratejisi olarak bölgenin kurucu unsurlarına karşı kullanılması, ne Kürtlerin ne de bu bölgede yaşayan diğer etnik unsurların hiçbir fayda göremeyeceği bir süreç olacak.
Irak işgalinden önce iddia ettiklerimizden hangisi gerçekleşmedi? Şimdi yeni iddialarımız var? Irak''ın bölünmesi, Suriye''nin de bölünmesini gerektirecek. Tahminlerin aksine İran''ı da istikrarsızlaştıracak. Bunun için de İran''ın nükleer çalışması uzunca bir süre önümüzdeki en ciddi kriz olmaya devam edecek.
Çünkü bölgede İran''a karşı bazı oluşumlar gerçekleşiyor. K. Kore''nin nükleer deneme yaptığını açıklaması gibi, bir sabah benzer bir İran şokuyla uyanabiliriz. Bunu engellemek isteyen ABD, bölge ülkelerinden İran''a karşı bir ittifak oluşturuyor. Türkiye, S. Arabistan, Ürdün, Mısır, Lübnan gibi ülkelerle ABD arasındaki yakın temaslara dikkat edelim. Yine bu ülkelerin kendi aralarındaki ilişkilerde son günlerdeki belirgin hareketliliğe de. Cuma günkü yazımda “Ilımlı Müslüman Konsensus” olarak nitelenen ve ABD''nin İran''a karşı oluşturduğu yakınlaşmaya değindim. Bu bir bölgesel bir yırtılma, ayrışma senaryosu. Bir çatıştırma stratejisi. İki kampa ayırma planı.
Türkiye, ABD ve Kürt temsilciler arasındaki ateşkes tartışması da bu genel planın bir unsuru olarak öne çıkıyor. Tahminlerimiz doğruysa “PKK ile pazarlık” da dahil, ateşkese ilişkin öncekilerden daha somut tartışmalar, gelişmeler izleyeceğiz önümüzdeki günlerde. Hiç tahmin edilmeyen kişiler, bir yerlerden güç ve iktidar devşirmek için, barış öncüleri olacak.
DYP Lideri Mehmet Ağar''ın ya da başkalarının sorunu çözmeye dönük önerilerinin bu yeni durumla ilgisi olduğunu düşünüyorum. ANAP lideri Erkan Mumcu''nun da benzer bir söyleme sarılacağını da. AK Parti iktidarının, cesaretle üzerine gidemese de, aynı hedefe kilitli olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla üç partinin de ABD ile ilişkileri bu soruna ne kadar ilgi gösterdiklerine bağlı. Tabi içerideki güçleri için iyimserlik söz konusu değil.
Türkiye''nin bütün enerjisini tüketen sorun, ne yazık ki, Kürtlerin ve Türklerin inisiyatifinden hızla çıkıyor. Bizlere başkalarının belirlediği programa uyma ve ondan güç devşirme düşüncesi kalıyor sadece.
Türkiye''nin çevresindeki gelişmeler, ABD ve müttefiklerinin yeni Ortadoğu planları ve İran''a karşı bölgesel bir blok oluşturma çalışmaları süreci zorluyor. Kürt meselesine ilişkin yol haritasını ABD belirliyor. Türkiye ise, hizaya getiriliyor.
Kuzey Kore şoku değil, İran şoku, Irak''ın bölünmesi, Kürt sorunu ve bunlara bağlı olarak içeride başlayan yeni siyasi ortam bizim gündemimiz. Önümüzdeki seçim ateşkes ve milliyetçilik arasında yaşanacak.
.Anasayfa
Yazarlar
İbrahim Karagül
İran sürprizine uyanmak!
00:0011/10/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD, ilan ettiği “Şer Ekseni”nin tuzağına mı düşüyor? Daha doğrusu, ölçüsüz ve düşüncesiz politika belirlemenin bedelini mi ödemeye başladı? Kuzey Kore, İran ve Irak''ı hedef alan bu politika beş yıl sonra ABD''ye çok da bir şey kazandırmış görünmüyor. Dahası, bu “haydut devletler” Washington''ı tahmin edemediği bir sınav stresine soktular hatta gücü ile alay eder hale geldiler. Kuzey Kore 9 Ekim''de ilk nükleer denemesini yaptı. ABD bunu engelleyemedi.
İran uranyum zenginleştirmeyi durdurmuyor ve hızla nükleer güç olmaya doğru gidiyor. ABD ve müttefikleri şu ana kadar İran''a karşı son derece etkisiz kaldı. Irak işgal edildi ama üç buçuk yıldır kontrol altına alınamadı. Muhtemelen uzun vadede bu ülke üzerinde denetim kurulamayacak.
ABD ve müttefikleri şimdi hangi ülkenin yeni bir Kuzey Kore sürprizi yapacağını sorguluyor. Bir sabah İran''ın nükleer denemesiyle karşı karşıya kalabileceğini düşünüyor. İran devriminin dünyayı şok etmesi gibi, ikinci bir şokla karşılaşmamayı umuyor.
28 milyonluk aç nüfusu, son derece baskıcı rejimi, dünyadan izole olması bir tarafa, K. Kore''nin nükleer denemesi, tahminlerin çok ötesinde sarsıntılara neden olacak. Bugüne kadar yaptırımlara direnebilen bu ülke, askeri/güvenlik anlamında dokunulmazlık zırhına bürünmek üzere. Washington''ın Doğu Asya''daki iki önemli müttefiki olan Japonya ve Güney Kore gerçekten tehdit altında. Ortadoğu/Hazar çevresindeki büyük krizin bir benzeri Doğu Asya''da patlamak üzere. Orta Asya''daki Rus-Çin dayanışması, İranlı Şanghay Bloku ABD ve müttefiklerine ağır darbeler vururken, Rusya-Çin-Hindistan üçgeninde ekonomik ve askeri açıdan büyük bir Asya gücü oluşurken, dünya ekonomisinde Batı tekeli zayıflayıp bölge, dünyanın yeni ağrılık merkezi olarak öne çıkarken ve ABD Ortadoğu''ya bu kadar batmışken, birkaç yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağımız konusunda ön kabullerimizi tekrar gözden geçirmemizde fayda var.
K. Kore''nin Temmuz ayında test ettiği nükleer başlık takılabilen Taepodong füzeleri Alaska''yı vurabilecek kapasitede. Şimdi, ikinci sürprizin bu füzelere nükleer başlık takılması olabileceği belirtiliyor. Böylece ABD, Japonya ve Güney Kore, nükleer başlıklı Taepodong füzelerinin menzili içine girmiş oluyor.
Bu gerçekten hareketle Japon milliyetçiliğinin ve silahlanmasının hızlanacağını söyleyebiliriz. Yeni bir Kore krizinin şimdiden patladığını söyleyebiliriz. K. Kore''nin nükleer know-how ihraç etme konusunda istekli olmasının, ABD''nin tehdit ilan ettiği ülkeler için yeni fırsatlar oluşturacağını, bunun da dünyanın bir çok bölgesinde nükleer silahlanmayı artıracağını, nükleer denetimin Batı''nın kontrolünden çıkacağını ve dünyadaki güç dengesinin önemli ölçüde sarsılacağını söyleyebiliriz.
Sürpriz bu kadarla sınırlı değil. Washington, neoconlarla işbirliği içindeki Moon tarikatına mensup Güney Kore Dışişleri Bakanı Ban Ki-moon''u BM Genel Sekreteri seçtirdi. Böylece Güney Kore, ilk kez dünya diplomasisinde çok önemli bir mevzi kazanmış oldu. K. Kore ise, bu atağa nükleer denemeyle cevap verdi. ABD''nin havası bir anlamda sönmüş oldu.
Şimdi bütün gözler, sanıldığı gibi K. Kore üzerinde değil, İran üzerinde. Acaba İran ne yapacak? Tahran yönetimi, merkez güçlerin bu ülkeye nasıl bir yaptırımla cevap vereceğini dikkatle izliyor. Muhtemelen nükleer güç olma yolunda aynı yöntemi izleyecek. ABD''nin nükleer bir güce karşı ne kadar çaresiz kaldığını görecek. George Bush''un açıklaması bu açıdan son derece ilginç: “Kuzey Kore, İran ve Suriye''ye en çok nükleer teknoloji transfer eden ülke.” İran''ı biliyoruz da, Suriye nereden çıktı?
Rusya, Çin ve Avrupa, İran''a askeri müdahaleye karşı. Ambargoya da. ABD''nin diplomasi ile bir sonuca ulaşma şansı yok. Tahran, nükleer teknolojiye karşı Asyalı güçleri petrol ve doğalgazla doyuruyor. Onların da, büyüyen ekonomileri gereği, en çok ihtiyaç duydukları şey enerji.
ABD ve İsrail şimdi şunu düşünüyor: “Kuzey Kore''yi engelleyemedik. İran da aynı yoldan bizi şaşırtırsa yapacak hiçbir şeyimiz kalmaz. Bu nedenle İran''ı, bu güce ulaşmadan, engellemek zorundayız.” Öteden beri, birçoklarının inanmadığı askeri seçenek, bir kez daha karşımıza çıkıyor. Gerçekten de, nükleer güce ulaştıktan sonra İran''a karşı ABD''nin elinde hiçbir koz kalmıyor. Bugünlerde Türkiye, S. Arabistan, Ürdün ve Mısır''ı İran''a karşı kışkırtmaya yönelik ABD politikalarını dikkatle izlemeyi öneriyorum. Ortadoğu''da oluşturulmaya çalışılan yeni blok, sadece Büyük Ortadoğu Projesi çalışması değil. Yepyeni bir cephe kuruluyor.
K. Kore, Doğu Asya''yı büyük bir kamplaşmanın girdabına sürükledi. Ama asıl Ortadoğu''daki krizi tetikledi. ABD, İsrail ve İngiltere''nin, bölgesel müttefikleriyle birlikte İran''a karşı çok daha sertleşeceklerini göreceğiz.
Washington 1979''da İran''ı kaybetti ve büyük bir şoka uğradı. İkinci bir İran şoku yaşamamak için mantık kurallarını tersine çevirecek ölçüde ölçüsüz hareket edecektir.
.655 bin kişiyi kim öldürdü?
00:0012/10/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fransız parlamentosu bugün "soykırımı inkar" yasasını oylayacak. Büyük ihtimalle de kabul edecek. "Soykırım politikaları" çok etkin bir dış politika aracı. Sadece Fransa değil, bir çok Avrupa ülkesi ve ABD, yıllardır Türkiye''ye karşı bu "dış politika aracı"nı kullanıyor. Türkiye, ABD''deki Yahudi lobisine bu amaçla yıllardır para akıtıyor. Bu yönüyle soykırım tartışması aynı zamanda oldukça kar getirici bir sektör.
Ermeni soykırımına karşı Türkiye''nin Cezayir''de yaşanan vahşetten medet umması bir başka tutarsızlık. Bir kere Cezayir''in bağımsızlık oylamasında Türkiye Fransa''nın yanında oy kullandı. Milyonların hayatını verdiği özgürlük mücadelesi sonunda elde edilen bağımsızlığa karşı çıktı. Şimdi bunu kendisi için kullanıyor. Türkiye başkasının yaşadığı trajediyi kendini savunmak için kullanabiliyorsa, Fransa''ya da bu hakkı vermiş olmuyor mu?
Amacım Ermeni soykırımını tartışmak değil. Herkes tartışıyor ve söylenmedik hiçbir şey kalmadı. Ben çok daha güncel, günümüzde, gözlerimizin önünde yüz binlerin nasıl heba olup gittiğini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Soykırım tartışmasını ağızlarından düşürmeyenlerin, yanı başımızda yüz binlerin ölümüne neden ses çıkarmadıklarını sorgulamak istiyorum. Konu insansa, insanın merkeze alınmasıysa neden her gün izlediğimiz kıyıma karşı seslerini yükseltmiyorlar? Yoksa mesele, insan nesline duyulan saygı değil, belli merkez güçlerin bölgesel politikalarına destek vermek mi? Yaşanan trajedilerin istismarı mı?
Sözünü ettiğim ABD''nin Kızılderili katliamı değil. İspanyolların Latin Amerika''da uyguladıkları soykırım da değil. Balkan savaşlarında Anadolu''ya kaçarken hayatlarını kaybeden yüz binler değil. Kafkaslar''dan Andolu''ya kaçmaya çalışırken ölen, öldürülen topluluklar değil..
Irak''ın işgal edildiği Mart 2003 yılından bu yana kaç kişi hayatını kaybetti? Dünkü Washington Post gazetesi hepimizi şok etmesi gereken bir raporu tartıştı. Irak''ta işgalden bu yana hayatını kaybedenlerin sayısının yaklaşık 655 bin olduğunu ortaya koyan bir raporu. Tüyler ürpertici bir sonuç değil mi! Yüz binlerden söz ediliyor, binlerden değil!
20 Mayıs-10 Temmuz arası, Irak genelinde ev ev araştırma yapıldı. Proje, Massachusets Teknoloji Enstitüsü''ne bağlı Uluslararası Çalışmalar Merkezi tarafından finanse edildi. John Hopkins Üniversitesi Kamu Sağlığı Bölümü mensupları ile Iraklı görevliler tarafından yapılan çalışma bir rapor olarak yayınlandı.
2004''te, işgalden 18 ay önce yayınladığı ve Irak''ta 100 bin kişinin hayatını kaybettiğini açıklayan İngiliz tıp dergisi Lancet''in yayınladığı yeni rapor elbette büyük tartışmalara neden olacak. Ortaya çıkan rakam ABD Başkanı George Bush''un verdiği 30 bin rakamının yirmi katı. İngiltere merkezli Iraq Body Count adlı kuruluşun verdiği 50 bin rakamının on katı. Haziran sonu itibariyle ülkede ölüm oranı binde 13,3 olmuş. İşgalden önce bu oran binde 5,5''ti.
Bir önceki raporu çok tartışıldi Lancet''in, spekülatif bulundu. Yeni rapor da tartışılıyor. Washington Post gazetesinin görüşlerine başvurduğu uzmanlar, çalışmayı son derece gerçekçi buluyor. Colombiya Ünivirsitesi''nden Ronald Waldman rapor için "en iyi çalışma" olarak söz ederken Human Right Watch yetkilisi, sonucun sorgulanacak bir yanı olmadığını söylüyor.
Ölümlerin büyük çoğunluğu silahlı saldırı, intihar bombaları, yol kenarına yerleştirilen bombalar ve araçlarla yapılan saldırılardan kaynaklanmış. Silahlı saldırıda ölenler, toplam ölümlerin yüzde 56''sını oluşturuyor. Sağlık sebeplerinden ölümler de inanılmaz ölçüde artmış. Sadece dün ölenlerin sayısının 196 olduğu göz önünde bulundurulunca, yaşanan dehşet daha iyi anlaşılıyor. Sadece Bağdat''ta, Salı günü 30 patlama oldu. Genelde ABD karargahları hedef alındı.
Yeniden rapora dönelim. Elbette pek inandırıcı bulunmayacak. Çünkü Irak için sağlıklı bilgi kaynağı maalesef yok. Bir yanda işgal ve direniş, diğer yanda iç savaş, adam kaçırmalar, sokaklarda bulunan cesetler, infazlar. Tam anlamıyla bir ölüm kapanı. Ve bunun sorumlusu ABD ve İngiltere. Ölenleri suçlamayı bırakıp gerçek suçlulara bakamaz mıyız?
Lancet''in raporu şimdiye kadarki en yüksek ölüm oranını veriyor. Raporun ABD''Deki Kongre seçimlerinden birkaç hafta önceye denk getirilmesi ilginç. Ceset sayımları ve evlerde yapılan birebir görüşmelerle orta çıkarılan 600 bin civarındaki insan kaybında, ölenlerin büyük çoğunluğunun silahla öldürülmüş olması, işgal güçlerinin doğrudan sorumluluğunu işaret ediyor.
Soykırım elbette teknik bir kavram. Bir ulusu toptan yok etmeye yönelik sistematik bir şiddeti gerekli kılar. Irak''ta böyle bir durum yok tabi. Ama, tartışmaları bir kenara bırakıp, raporu esas alalım. Ne diyeceğiz buna? Ve kimleri suçlayacağız?
Hadi soykırım demeyelim. Bu kitlesel katliam değil mi? Bu, insan ırkına yönelik en ağır cürümlerden biri değil mi? Ne adına? Soykırımdan ne farkı var?
.Soykırım ve paylaşım: Ermeniler kimin umurunda!
00:0013/10/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fransa Parlamentosu, “soykırımı inkar” yasasını onayladı. Artık bilimsel amaçla dahi olsa, Ermeni soykırımı tezini inkar, cezai müeyyide ile karşılanacak. Türkiye, “soykırım bir söylenti, yalan, dolayısıyla böyle bir yasa çıkmamalı” demenin ötesinde hiçbir caydırıcı adım atamadı.
Bu haliyle atamaz da... Çünkü durduğu yer sağlam değil. Kendi ayakları üzerinde durmaktan çok başkalarının desteğiyle bir gelecek kurmaya çalışan bir ülke. Dış politikası, bölgesel politikaları hep başka güçlere emanet edildi bu ülkenin. Soğuk Savaş boyunca ABD ve İngiltere''ye emanet edildi. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu''ya bakışımızın nasıl olacağına hep onlar karar verdi. Şimdi farklı mı? Yeni bir dünya kuruluyor, Türkiye''nin kaderi Washington, Londra ve Brüksel belirliyor.
Son on yılda, Türkiye''nin iç politikasındaki gelişmelere dikkatle bakalım. Nerelerle, hangi ülkelerin bölgesel politikalarıyla ne tür bağlantı içinde olduğunu aynen göreceğiz. Kürt meselesi de, Ermeni meselesi de Türkiye''nin inisiyatif alanından çıkmıştır. Tabii Kürtlerin ve Ermenilerin de…
Ermeniler Fransa''nın umurunda bile değil. Tıpkı Kürtlerin ABD''in umurunda olmadığı gibi. Onlar, bu güçlerin bölgesel hedefleri için sadece birer araç, gerekçe olarak kullanılıyor. Bu, 1915 tarihinde de böyleydi, şimdi de böyle. Ermeni tehcirini hazırlayan şartları düşünelim: Rusya için, Fransa için, İngiltere için Ermeni meselesi ne anlam içeriyordu? Osmanlı''yı haritadan silmeyi ve bu toprakların paylaşımını sağlamayı. Şimdi ne anlam içeriyor? Jaques Chirac''ın Erivan şovunun arkasında ne var? Aynı şeyler var... Aradan yüz yıl geçti, hiçbir şey değişmedi. Güç mücadelesi, nüfuz alanı oluşturma çabası, ganimet paylaşımı, “malzeme” olarak kullanılan unsurlar…
Nuray Mert, dünkü (11-10-2006) yazısında çok iyi özetlemiş: “Bu Fransızlar, Türkler ve Ermeniler arası bir hesaplaşma değil. Fransa''nın AB içindeki iktidar mücadelesiyle, Batı emperyalizminin kendi içindeki iktidar mücadeleleri ve tüm dünyada giriştiği yeni kuşatma harekatıyla ilgili bir mesele. Ve nihayet Batı''nın zenginler kulübüne arkadan girmeye çalışan bir bölge gücü olan Türkiye ile ilişkilerine dair bir mesele. Ne akıl tutulması? Akıl tutulması bunlardan habersiz olmak.” Bir vizyon sorunu var ortada. Fransa''nın ısrarının arkasında yatan sebebi ortaya çıkaracak, Türkiye''nin karşı koyamamasının sebeplerini analiz edecek, 21. yüzyıla dönük yeni dünya tasarımının bölgede ne tür değişimleri tetiklediğini algılayacak bir vizyon..
“Medeniyetler barışı” tekerlemesini bir kenara bırakıp, aslında çatışma üzerine bir dünyanın şekillendiğini görmemiz gerekiyor artık.
Azeri petrolü ve Ermeni tehciri
Jack Manueilan, Ermeni sürgünü ile Bakü petrolleri arasında da ilginç bağlantılar kuruyor. Yazar, İspanya''dan kaçan Yahudilere kucak açan Osmanlı''nın dört yüz yıl sonra bu kişiler tarafından yıkılmasına dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Zaferlerini imparatorluk içindeki Hristiyanları öldürerek kutladılar. Ermenileri, Rumları ve Asurlu/Aramileri.”
“İmparatorluğun başkenti İstanbul''da 10 binden az Yahudi yaşıyordu. Hristiyan nüfus ise 200 bin civarındaydı. Ticaret ve finans Hristiyanların kontrolündeydi. Yahudilerle Hristiyanlar arasında yüzyıllardır süren yoğun bir rekabet vardı. Yahudiler kaybeden, Hristiyanlar ise kazanan taraftaydı. Çünkü, birkaçı hariç, sultanlar Hristiyanlar''a destek veriyordu. Yahudiler siyasi gücü ele alınca Hristiyanları tasfiye ettiler...”
Yazarın Ermeni sürgünüyle ilgili ikinci iddiası ise, Clifford Shack tarafından yazılan “The Armenian & Jewish Genocide Project: Eliminating Ethnic Conflict Along the Oil Route From Baku to the Suez Canal Region” adlı makaleye dayanıyor. İddia şu: 1880''de Rothschild ailesinin Fransa kolu Bakü petrolleri üzerinde inisiyatifi ele geçirdi. Petrolü İstanbul ve Marmara boğazlarından dünya ulaştırmak için Bakü''den Batum''a demiryolu hattı döşendi. (Bu hat yeniden açılıyor) Bölgenin etnik sorunlardan arınması gerekiyordu. Türkler, Azeriler ve Kürtler hakim unsurlardı. Hristiyan Ermenilerin tehciri ile sorun çözülmek istendi.
Petrol ilk kez 20. yüzyılda dünya siyasetini ele geçirdi. 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan Ermeni sürgünü Bakü petrollerini güvenceye aldı. Ortadoğu/Mezopotamya petrolleri İngilizlerin kontrolüne geçti. İkinci Dünya Savaşı sonrası Yahudiler Avrupa''dan sürüldü ve İsrail ile bölge petrolleri güvenceye alındı.
Shack; “Tarih bize Ermeni sürgününü Türklerin yaptığını söylüyor. Ama yakından bakanlar Türklerin bunu kendilerinden çok Fransa için yaptıklarını görecektir” diyor ve Fransa, Napolyon, Rothschild ailesi, Theodor Hertzl arasındaki ilişkilere dikkat çekiyor.
.Başörtüsü, Somalili Ayan ve Ekin Deligöz!
00:0017/10/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İngiltere Dışişleri eski Bakanı Jack Straw''un; Müslüman kadınlara “Peçelerinizi çıkartın” çağrısı yapmasından sonra ırkçılar harekete geçti. Liverpool''da otobüs durağında bekleyen bir kadına saldırıp peçesini çıkarttılar. Tabiî bu kişi yakalanamadı. Ardından çoğunlukla Pakistanlıların gittiği bir okulda öğretmenlik yapan Ayşe Azmi isimli kadın, peçeli olduğu iddiasıyla görevden uzaklaştırıldı.
Ardından ülkedeki Müslüman okulları tartışmanın merkezine yerleştirildi. Bazıları bu okulların terörist yetiştirdiği gibi moda söylemleri tekrarlarken bazıları da “uyum”u engellediği, buralarda yetişen çocukların yabancılaştığı tezini savunuyor. Bu nedenle devletin Müslüman okullarını okulları finanse etmemesi gerektiğini söylüyor. Zaten İngiliz yönetimi de, özellikle Londra saldırılarından sonra bu okullara destek verme konusunda son derece isteksiz. Yedi bin Hristiyan okulu, 36 Yahudi okuluna para aktaran devlet, sadece 7 Müslüman okuluna finansal destek vermiş.
Ardından, okullarda hocalara ispiyonculuk baskıları geldi. Eğitim Bakanlığı''nın öğretim üyelerinden Müslüman ve Asyalı öğrencileri takip etmelerini isteyeceği, emniyet müdürlüğünün ilgili birimine bilgi aktarmaları için tüm üniversitelere genelge gönderileceği ortaya çıktı.
İngiltere kırk yıl önceki çok kültürlülük felsefesini sorguluyor. Böyle bir devlet felsefesinin 21. yüzyılın, güvenlik eksenli dünyasına uymadığına inanıyor. Başörtüsü, Müslüman kimlik tartışması ve dışlaması, İslam-tehdit şeklinde formüle edilen yeni dünyanın düşman tasavvurunun daha doğrusu savaşının ilk belirtileri.
Ancak bir başka yönü daha var. Batı, artık yabancılarla birlikte yaşamak istemiyor. Çok kültürlülük, uyum, diyalog gibi kavramlar Avrupa ülkelerinin övünebilecekleri değerler kapsamında yer almıyor artık.
11 Eylül sonrası vatandaşlık ve göçmen yasalarındaki değişiklikler, terörle mücadele yasalarındaki faşizan düzenlemeler, bunlara paralel olarak sosyal alandaki ayrıştırma ve dışlamaya yönelik devlet merkezli politikalar, Londra bombalamalarının hemen ardından güvenlik planlamalarının hayata geçirilmesi, kamuoyundaki terör paranoyasını canlı tutmak için belli aralıklarla uygulanan terör saldırısı senaryoları. Hepsi, yabancılardan kurtulmayı, onları dışlamayı hedeflemiyor mu?
İngiltere''de bunlar olurken Almanya''da Türk kökenli Federal Meclis üyeleri, Lale Akgün ve Ekin Deligöz Almanya''yı işte bu tehditten kurtarmak için çok önemli bir çözüm buldular. Bil am Sonntag gazetesi üzerinden Müslüman kadınlara başörtülerini çıkarma çağrısı yaptılar. Alman toplumuna uyumun önündeki en büyük engelin başörtüsü olduğu iddiasından hareket eden vekiller, Türk kadınının görüntüsünü değiştirilmesinden, Alman toplumu içinde asimile edilmesine kadar oldukça “ileri” düşüncelere sahip. Amaçlarının “uyum” olmadığı çok açık. Bugüne kadar Almanya''nın bile öneremediği bu orijinal “çözüm”ün, Avrupa''nın gözünde yeni kahramanlar üretmenin en etkili yolu olduğunun bilincindeler. Özellikle Deligöz, bu çıkışlarını sürdürürse, Batı''nın el üstünde tuttuğu bir isim haline gelebilir.
Deligöz''ün sözleri ile Alman milli marşının Türkçe okunmasına karşı çıkan, Alman ulusunun bütünlüğü adına söyledikleri Almanları bile şaşırtan, önerinin toplumu Almanyalaşmaktan uzaklaştırmayı hedeflediğini iddia edebilen FDP Yönetim Kurulu eski üyesi Mehmet Daimagüler''in davranışı arasında hiçbir fark yok. Uyum''u asimilasyon olarak algılayan, kendine yabancılaşan, kendisiyle birlikte ait olduğu topluluğu da dönüştürmeye çalışan bir kişi o. İngiltere''nin, ABD''nin ve bütün Avrupa''nın yapmak istediğini yapan kişi. İslam tehlikesine karşı alarma geçirilen dünyada bundan daha çok kâr getirici ne tür bir yatırım olabilir ki?
Böyle giderse o da Almanya''nın Ayan Hırsi Ali''si olacak. 1992''de Hollanda''ya iltica eden, İslam ve Müslümanlara karşı etkin bir mücadele içine giren, ödüllendirilip milletvekili yapılan ancak en sonunda utanç içinde Hollanda''dan kovulan, ABD''deki neoconlara yakınlığı ortaya çıkan Somalili Ayan Hırsi Ali''yi hatırlamamak mümkün mü?
İngiltere''deki tartışmalarla Almanya''dakileri birbirinden ayırmak mümkün değil. Kimin ne söylediği değil önemli olan. Batı''nın ve dünyanın nasıl bir ayrışma, tahammülsüzlük, çatışmaya doğru sürüklendiğini ve bu çatışmanın hangi güçlerce beslendiğini bilmektir... Ötekilerden kurtulmak için her türlü yöntemi deneyenler, bunu Deligöz ve Hırsi Ali gibileri üzerinden yürütüyor. Irak''ta mezhep çatışmasını kışkırtılırken Tunus''ta sokaktaki başörtülü kadınlara “suçüstü” hali yapılması ve bir daha başörtüsü takmayacaklarına dair imza alınması işte bu büyük ayrıştırma stratejisinin birer uzantısı değil mi?
Kudüs"te Selahaddin"i beklemek...
00:0019/10/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
KUDÜS- Batı monarşileri, Vatikan Haçlıları ve Amerikan şirketleri petrol, doğalgaz ve silah sektörü için nasıl bir Ortadoğu dizayn ediyor? Din, kültür, medeniyet eksenli dünya tasavvuru, sömürge, istila, talan ve hükmetme arzusu ile yoğrulup, nasıl bir pervasızlık olarak kendini gösteriyor ki, insanoğlu''nun direncini ezip geçebiliyor? Vatan, özgürlük, refah ve onurlu yaşam özlemleri bu güçlerin ürettikleri birkaç kavramla nasıl işlevsiz, anlamsız hale getirilebiliyor?
Küdüs''te, Kanuni Sultan Süleyman''ın yaptırdığı surlar boyunca uzanan Sultan Süleyman Caddesi''nden Mescid-i Aksa''nın avlusuna girerken karşılaştığım dört gencin o akşam yaşadıkları, aslında bu bölgedeki her toplumun yabancısı olmadığı aşağılamalardan sadece birisi. Kudüs''ün birkaç kilometre dışındaki köylerinden Mescid-i Aksa''ya gelebilmek, orada namaz kılan binlerce insanın arasına karışabilmek, millet olduklarını hissedebilmek, kendilerini yalnız olmadıklarına inandırabilmek için İsrail duvarlarını, kontrol noktalarını aşmak gerekiyor. Ne yazık ki, aileleri parçalayan, köyleri-kasabaları birbirinden ayıran, kendi ülkelerinde köleleştirilen insanların birbirine ulaşabilmek için verdiği mücadeleyi, katlandığı zorlukları takdir edecek bir dünyada yaşamıyoruz.
İsrail engellerini aşamayınca Mescid-i Aksa''ya ancak su borularının içinden sürünerek ulaşabilmişler. Bir millete reva görülen bu işkencenin, insan ruhuna karşı verilen bu savaşın güvenlik kaygılarıyla çok da ilgili olmadığını düşündüm. Daha çok aşağılama, hakir görme, geri bırakma, köleleştirme, itaate zorlama, terbiye etme, ehlileştirme, kamçılama stratejisiydi bu. Yılgınlık ruhlarına o kadar işleyecekti ki, onları Firavun''un Mısır''da yüzlerce yıl köle olarak çalıştırdığı İsrailoğullarına benzetecekler ve kendi tarihlerinin intikamını alacaklardı. Ancak dört gencin, her engeli aşarak oraya gelmesi, su boruları içinde sürünerek gelebilmesi, insan ruhuna karşı, yaratılışında var olan özgürlük tutkusuna karşı yürütülen bir savaşın asla kazanılamayacağını gösteriyor. Çünkü onlar, bu halde bile, gündelik yaşamlarının acımasızlığına boyun eğmek yerine Selahaddin Eyyubi''nin kurtuluşunu, Sultan Süleyman''ın kudretini istemeye cüret edebiliyor.
Filistin''i ev ev, köy köy, kasaba kasaba parçalayan zihinle, Irak''ta, Lübnan''da, Pakistan''da, İran''da, Suriye''de ya da bir başka bölge ülkesinde aynı senaryoyu uygulayan, uygulamaya teşebbüs eden zihin aynı değil mi? Bu coğrafyada etnik farklılıkları, mezhep farklılıklarını ölümcül bir çatışmaya ve ayrışmaya dönüştüren, kamplara ayıran, yüzyıllardır birlikte yaşayan insanlara birbirini boğazlatan düşünce aynı değil mi? Tarihinde hiçbir zaman bu denli bir mezhep çatışması yaşamayan Irak''ta her gün tanık olduğumuz kanlı çatışma, CIA''nın işkenceleriyle hayatını kaybeden insanların sokaklara atılan cesetleri bu çirkin amacın birer göstergesi değil mi? CIA tarafından eğitilen “ölüm mangaları”nın üç yıldır sayısız insanın hayatına malolan cinayetleri bugün yaşanan mezhep çatışmasının altyapısını hazırlamadı mı?
Ne oldu? Irak parlamentosu, 11 Ekim''de yaptığı şaibeli bir oylamayla federasyon kararı aldı. ABD ve İngiltere''nin mezhep savaşı çıkarmaya yönelik kirli eylemlerinden sonra, Kürt temsilcilerin ve Şii Irak İslam Devrimi Lüksek Konseyi''nin evet oyu verdiği, Mukteda Sadr ve Sünnilerin veto ettiği federasyon kararı, ülkenin üçe bölünmesi için atılan ikinci adım oldu. Şimdi Irak Çalışma Grubu adı verilen bir yapılanma ülkenin üçe bölünmesini önerme hazırlığında. Dışişleri eski Bakanı James A. Baker, eski Kongre üyesi Lee H. Hamilton''ın başını çektiği, çoğu askeri endüstriyel komplekse bağlı ve ABD''nin yıllardır yürüttüğü örtülü operasyonlarda kariyer edinmiş kişilerden oluşan grubun önerisi büyük ihtimalle çok yakında ABD''nin resmi politikasına dönüşecek.
İşgalden bu yana yürüttükleri sabotajlar, kitlesel katliamlar, cami bombalamaları, suikastler, toplu infazlar, faili meçhuller, iç savaş senaryosuna yönelik kanlı senaryolar, bu niyetlerini açıklayacak ortamı oluşturdu. Buna rağmen Ekim ayında meydana gelen bin 666 bombalı saldırının yüzde 70''inin ABD askerlerini hedef aldığı, yüzde 20''sinin Irak polisini hedef aldığı ortada. Bu saldırılarda sivil kayıplar yüzde 10 sadece. İngiliz tıp dergisi The Lancet''in geçen hafta yayınladığı 655 bin kişinin ölümünden doğrudan ABD ve İngiltere sorumlu. Ama nedense dünya, bu korkunç rakamı görmezlikten geldi. Buna karşı, mezhep savaşını öne çıkararak bölünmeyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Sanki o ülkede sadece bir iç savaş varmış, işgal yokmuş, ABD''nin kitlesel katliamları olmuyormuş havası oluşturuluyor.
1998''de Bill Clinton''a mektup yazarak Saddam''ın devrilmesini isteyen Yeni Amerikan Yüzyılı savaşçıları ile “A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm” raporunun mimarları, bunu başaramayınca şok etkisi yaratacak bir Pearl Harbor aradılar. 11 Eylül''le de aradıklarını buldular. Batı''nın yüzlerce yıllık sömürge geçmişinden beslenerek yeni bir dünya kurmaya giriştiler. Yeni bir Ortadoğu dizayn ettiler ve uyguluyorlar. Filistin''de uygulanan politikayla Irak politikası işte bu kaynaktan bes-leniyor. Bu coğrafyanın tamamını liflere ayırmak istiyorlar. Ancak Filistinli dört genci su borularının içinden sürünerek Mescid-i Aksa''ya ulaştıran irade var oldukça Selahaddinler de hep varolacak!...
Kudüs, sen neden bu kadar sevilirsin!
00:0020/10/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kudüs''teyim. Bugün Kudüs ve Filistinliler için olağanüstü bir gün. Çünkü Kadir Gecesi. Filistinliler için dini anlamının yanında bir kimlik bilincinin canlı tutulması aynı zamanda. Ramazan ayının son Cuma''sının Kudüs Günü olması, İslam dünyasında Mescid-i Aksa''ya ilginin zirveye çıkmasına neden oluyor. Ama Kadir Gecesi''nde Mescid-i Aksa''da olmak, Filistin halkı için hem dini bir kurtuluş arayışı hem de var oluşun, ayakta kalmanın, direnmenin, yok olmamanın göstergesi.
“Bu akşam en az yüz bin kişi toplanır” dediklerinde inanmadım. Belki ''on bin diyecekken yüz bin dediler'' diye düşündüm. Ancak öğleden sonra Kudüs''ün sokaklarının dolup taştığını, heyecan ve telaşın her yanı kapladığını, trafiğin işlemez hale geldiğini, Mescid-i Aksa''ya açılan kapıların ve daracık sokakların kilitlendiğini görünce gerçeği kavramaya başladım. Kudüs''te oturanlar sokaklara dökülürken, kentin dışında kalanlar, otobüslerle şehre akın ediyorlar, gelemeyenler İsrail''in ördüğü utanç duvarını zorluyordu.
Kudüs''ü Filistin''in diğer bölgelerinden ayıran duvarı görmeye gittik. Kente gelemeyenlerin hikayesini dinlemeye. Kontrol noktalarında olağanüstü güvenlik önlemi alan İsrail polisi ve askeri, şehre girmeye çalışanları engellemeye çalışıyor, ara sıra göz yaşartıcı bomba sesleri duyuluyordu. Öfkeli bir halde bizi uzaklaştırdılar. Kudüs''ü Batı Şeria''dan ayıran duvarın komşuları, aileleri birbirinden kopardığını orada tüm çıplaklığı ile görmek acı verici. Arada sekiz metrelik bir duvar, arkasında Batı Şeria, bu tarafta Kudüs''te adeta açık hava hapishanesinde yaşama mahkum edilen Filistinliler. Sadece 60 yaşın üstündekilere Kudüs''e girme izni veriliyordu.
Özellikle gençlerin öfkesi, sabırsızlığı ve Mescid-i Aksa''ya ulaşmak izin gösterdikleri göz yaşartıcı çaba, duvarlara yazılan sloganlarda kendini gösteriyor. Hiç değilse bu akşam, bu gece Mescid-i Aksa''da olmak onlar için karşı konulmaz bir tutku ama ulaşamıyorlar işte. Kaçak yollardan bir şekilde gelebilenler, adım başı bekleyen İsrail askerleri tarafından tutulup otobüslere bindiriliyor ve geri gönderiliyor.
Gazze''de yaşayanlar 18 yıldır Mescid-i Aksa''ya gelemiyor. Cenin''de, Ramallah''ta, Beytüllahim''de, El Halil''de yaşayanlar gelemiyor. Fatih''ten Eyüp''e gidememek gibi bir şey bu! Ya da Ayasofya''dan Sultanahmet''e geçememek gibi..
Duvarlara hapsedilen Kudüs''te yaşayanların rahatlıkla girebildikleri bu kutsal mekana eğer bütün Filistinliler gelebilselerdi ne olurdu kim bilir! İftar vakti yaklaşınca caddelerden, sokaklardan akın akın Mescid''e giden insanların arasına karışıp, İsrail kontrol noktalarından ve daracık sokaklardan geçip Mescid-i Aksa ve Kubbet-us Sahra''nın avlusuna girebildik. On binlerce insan, kadın, çocuk, yaşlı, genç, aileler dev avluyu doldurmuş, yer sofralarını kurmuş iftar vaktini bekliyordu. A. Faruk Ünsal ve Osman Atalay''la, Türkiye''den İHH''nın hazırladığı iftar sofrasının bir kenarına da biz iliştik.
Kubbet-us Sahra''nın avlusu kadınlara ayrılmıştı. Mescid-i Aksa''nın avlusu ise erkeklere. Ancak kadınlarla erkekleri birbirinden ayıran net bir çizgi yoktu. İftardan sonra oldukları yerde namaza başlayanların önünde kadın grupları namaz kılıyordu. Teravih vakti gelene kadar avluya insan seli devam etti. Yer bulmak, adım atmak, neredeyse imkansız hale gelmişti. En az 250 bin kişi avluyu doldurmuştu ama, Mescid-i Aksa''ya açılan sokaklardan insan seli gelmeye devam ediyordu.
Ağlama Duvarı''na yöneldik. İzin verilmedi. “Yarın gelin” dediler. Tam geri dönecekken izin verildi. İçeri girdik. Süleyman Mabedi''ni ortaya çıkarmak için yapılan kazı çalışmaları, dehlizlere uzanan demir parmaklıklı kapıların açıldığı alanda elli-yüz kişilik Musevi grup dua ediyordu. Duvarın hemen üstünde ise 250 bin kişi teravih namazı kılmaya başladı. İki mescidin kubbesini, etrafındaki coşkuyu bir de oradan izledik. Tekrar alana döndüğümüzde kalabalığın izdiham noktasına ulaştığını fark ettik. Bir süre sonra kendimizi alanı çevreleyen surlardan dışarı attığımızda insanlar hâlâ kapıları zorluyordu. Çünkü on binlerce insan sabaha kadar orada kalacaktı.
Eski kentin labirenti andıran sokaklarında yön duygumuzu tamamen kaybetmiş halde ilerlerken, bu şehrin yeryüzünden neden bir örneğinin bulunmadığını düşündüm. Peygamberlerin, dinlerin, medeniyetlerin merkezi bu şehir ve sokaklar, binlerce yıllık taş duvarlar ve daracık sokaklar, dehlizleri andıran evler… İnsana adres ve yön kavramını unutturan, zaman kavramını unutturan bir sonsuzluk hissi veren şehir.. Attığınız her adımın, bastığınız her taşın hikayesini düşündüren şehir.. Neden bu kadar kıskanıldığını, neden bu kadar sevildiğini, neden bu kadar sahiplenilmek istendiğini, bu şehir için neden bu kadar kan döküldüğünü ancak bu sokaklarda gezerken anlıyor insan!
Selahaddin-Ben Yahud arasında
Kudüs''te, duvarlara hapsedilmiş 220 bin Müslüman yaşıyor. Musevilerin nüfusu ise 800 yüz bini aşmış. Eski şehirden ayrılıp bir de Musevilerin yaşadığı bölgeleri görmek istiyoruz. Ben Yahud''a gidiyoruz. İki kesim arasında keskin bir refah farklılığı karşılıyor bizi. Yaşam standardındaki devasa farklılık ürkütüyor. Eski şehir kadar olağanüstü bir gece yaşanıyor burada da. Adım başı kontrol noktası, alabildiğine silahlanmış askerler, neredeyse her insan grubuna bir grup asker düşecek şekilde güvenlik önlemi. Bu heyecan verici gecede olası bir saldırı için alarm durumu hakim. Nereli olduğumuz soruluyor sık sık ve pasaportlarımız kontrol ediliyor. Her detayı kameralarla donatılmış eski Kudüs, kentin üzerindeki zeplinli gözetleme yeterli görülmemiş. Korku burada da kendini hissettiriyor. Bir tarafta var olmak, özgür olmak için korkuya talip olanlar, diğer tarafta sahip olduklarını, gücü ve refahı korumak için yaşanan korku.
Geri döndüğümüzde, Filistin bölgesinin en işlek mekanı olan Selahaddin Caddesi''ndeki festival havası devam ediyordu. Ara sıra gelen havai fişek ve göz yaşartıcı bomba sesleri, tekbir sesleri eşliğinde…. Kafesler içine yaşama mahkum edilmiş bir halkın dramını, umudunu ve azmini görüyoruz burada. Üzülüyoruz, seviniyoruz ve yoruluyoruz!..
Bizden neden nefret ediyorlar?
00:0025/10/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Bizden neden nefret ediyorlar?” Bu soruyu hep Amerikalılar sorardı kendilerine. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonraki en önemli tartışma buydu: “Müslümanlar Amerika''dan ya da Batı''dan neden nefret ediyor”du? Ardından gelen son beş yıllık saldırganlıklar, yüz binlere varan katliamlar var olduğuna hükmedilen nefretin kökenini bütün dünyaya gösterdi.
Ama bugün konumuz Amerika değil. Bugün aynı soruyu bizim de kendimize sormamızın zamanının gelip gelmediğini sorgulayalım. Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye''ye karşı büyüyen ve her fırsatta kendini ifade eden öfkenin kaynağı ne olabilir? Kazakistan''da Türk işçilere yönelik saldırı her ne kadar münferit bir olay gibi görünse de, geçtiğimiz yıl Mart ayında Kırgızistan''da yaşananlarla birlikte ele alındığında derinlerde bir sorunun var olduğunu ve giderek kangrenleştiğini görmemizi zorunlu kılıyor.
Tengiz bölgesinde Amerikan Tengizchevroil şirketinin sorumluluk alanında iş yapan ENKA''ya bağlı, 4 bin Kazak ve bin 600 Türk işçinin birlikte çalıştığı şantiyedeki kavga, Türk işçilere göre maaş farkının doğurduğu kıskançlıktan, bazılarına göre yemek kavgasından kaynaklandı. Azatlık Radyosu''nun Kazakça servisine konuşan olaya karışmış Kazak işçilerse, olayın bir Kazak işçinin üç Türk tarafından ''iyi çalışmıyorsun'' diye demir çubukla dövülmesi yüzünden patlak verdiğini iddia etti.
Olayla ilgili haberler başından beri kontrollü olarak basına yansıdı. Ancak, çoğu yaralı halde Türkiye''ye getirilenlerin sayısının 396 kişi olması ve işçilerin anlattıkları basit bir kavga ya da kıskançlığın ötesinde bir ciddi bir sorunu önümüze koydu. Gayri resmi rakamlara göre 25 bin Türk işçinin bulunduğu Kazakistan''da Türkiye''nin istenmediğine dair halk düzeyindeki kanaatin iyice pekiştiği ortada. Bu olaydan sonra, daha başka istenmeyen gelişmelerin yaşanabileceği de. İşçilerin; “on kişi öldü”, “işkence yaptılar”, “yaktılar”, “boyunlarından astılar” gibi ifadeleri, son derece organize bir tepkinin var olduğunu gösteren bir başka gösterge.
Türkiye''nin Orta Asya''da algılanış biçimi hiç de kardeşçe değil. Oradaki insanları suçlama kolaycılığına kaçmadan şu zafiyetleri tespit etmek zorundayız: Bağımsızlıklarından bu yana resmi ilişkiler belli bir stratejiye göre seyretmedi. Bazı ülkelerde Türkiye, Ruslar''ın yerine yeni sömürgeci güç gibi algılandı. “Ağabey” yaklaşımının sonuçlarını şimdi görüyoruz. Bölgeye yoğun yatırım yapan Türk şirketleri, ülke kaynaklarını sömüren güçler olarak algılandı. Kamuoyu ile sağlam ilişkiler kuramadı. Bölgede iş yapan kişiler, yerel halkı hakir gördü, küçümsedi, değerlerini önemsemedi.
Geçen yıla dönelim. ABD''nin Kırgızistan''da giriştiği “Kadife Devrim”in yol açtığı kaosa… Eski yönetim devrildi ama Kırgız halkının öfkesi Türklere yöneldi. Oysa sokaklara dökülen halkın iktidarda görmek istediği kadro Amerika tarafından belirlenmişti. Türkiye de bölgede tamamen ABD''ye endeksli bir politika izliyordu. ABD şirketlerine ya da Rus ve Çin şirketlerine değil de, kitlelerin öfkesi neden Türkk şirketlerine, Türkiye vatandaşlarına yönelmişti? Kimse bunu sorgulamadı. Kaos ortamı denilip örtbas edildi. Sayısız mağaza yağmalanıp yakıldı. Otellere el konuldu. Türk vatandaşlarının evlerine saldırıldı. Korku ve dehşet doğrudan Türkiye''ye ve Türkiye vatandaşlarına yöneldi. Oysa Türkiye''nin Bişkek''teki rejim kriziyle doğrudan ilgisi yoktu. ABD ile Rus-Çin dayanışması arasında bir güç mücadelesi yaşanıyordu. Peki neden? Aynı sebeplerden. Kazakistan''da olan sebeplerden. Bütün Orta Asya''da çizilen kötü imajdan. Birilerinin bu imajı istismar etmesinden.
Bir örnek daha vereyim. Kırgızistan''daki kaostan iki ay sonra. 13 Mayıs 2005. Özbekistan''ın Andican kentinde, İslam Kerimov''un tiranlığına karşı çıkan halka Özbek ordusu ve özel timleri silahla karşılık verdi. 200 kişi hayatını kaybetti. Göstericilere ateş açan özel timler Türkiye tarafından yetiştirilmişti. Dahası, özel tim mensuplarını taşıyan araçlar ve silahları Türkiye tarafından verilmişti. Kentten dünyaya yansıyan az sayıdaki resimlerden birinde, katliamın failleri olan özel timlerinin mevzilendiği aracın kapısındaki Türk bayrağını elbette Özbek halkı da görmüştü. Kırgızistan ve Kazakistan''daki Türkiye karşıtlığı giderek güçlenecek. Daha kötüsü, Özbekistan''da yaşanacak olası bir karışıklıkta belki de en şiddetli tepkiyi yaşayacağız. Belki, Kerimov kadar Türkiye de yara alacak.
Orta Asya politikası, birkaç şirketin çıkarlarına hasredildi. 21. yüzyılın en büyük paylaşım alanı üzerindeki Türkiye tezleri birkaç işadamına bırakıldı. Çok büyük zaaf. Aklımızı başımıza almak zorundayız. Bizden nefret etmeye başladılar. Böyle giderse Türkiye''nin Asya kapısı Nahcıvan''da kapanacak.
.Bu haberi bizden neden gizlediler!
00:0026/10/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
10 Ekim 2006 Salı günü saat 12:30. Bağdat''taki Yeşil Bölge''nin 13 kilometre güneyinde bulunan ABD''nin Irak''taki en büyük karargahlarından birine yönelik karşı bir direnişçi saldırısı başlatıldı. Önce roketler, ardından Grad ve Katyuşa füzeleri farklı yönlerden ardı ardına askeri üsse yadı. Falcon askeri üssü, En büyük mühimmat depolarından biri olduğu gibi, 4. Piyade Bölüğü dahil, en az 3 bin kişinin barındığı bir karargah. 2 ile 5 metre yüksekliğindeki sağlam duvarlarla çevrili üs, kanlı para ile semiren askeri şirketler tarafından en ince detayına kadar özenle yapılmış, yoğun güvenlik önlemleriyle kontrol altında tutulan bir bölge olarak bilinir.
Füze saldırılarından sonra askeri bölgede büyük patlamalar başladı. Bağdat''ın her tarafından duyulan patlamalar gece gökyüzünü tıpkı ABD bombardımanında olduğu gibi aydınlattı. Haber kaynakları Bağdat''ta ardı ardına 30 patlama duyulduğu aktardı. Ama aslında Amerikan üssünden geliyordu. 4 saat süren patlamalarla birlikte askerin üssün hemen her yanını saran yangınlar ancak Çarşamba sabahı kontrol altına alınabildi.
Amerikan askerlerinin yanı sıra, Iraklı askerler, CIA mensupları, tercümanlar ve sivil görevlilerin bulunduğu üs, bölgedeki en büyük mühimmat deposuydu. Sadece bu mühimmatların güvenliğini sağlayan asker sayısı yüzün üzerindeydi. Askeri ve diplomatik misyonun bulunduğu Yeşil Bölge''de olağanüstü önlemler alındı.
Misilleme gecikmedi. ABD savaş uçakları ve helikopterleri havalanıp Bağdat''ın bazı bölgelerini bombaladı. Füze saldırılarını engellemek için. Ancak amaç hasıl olmuş, üs kullanılamaz hale gelmiş, mühimmat depolarının hemen tamamı yok olmuş, tanklar, füzeler, zırhlı araçlar, tonlarca yakıt, altı Apachi helikopteri, çok sayıda Humwee tarzı askeri araç imha edilmişti. Askerlerin barınakları, basketbol sahası, rekreasyon merkezleri ve idari binalar yandı. Bağdat yönetimi, zararın en az bir milyar dolar olduğunu açıkladı.
ABD''nin resmi açıklamasında bir kişinin bile yaralanmadığı söylendi. Ama yanmış tanklar Irak''taki başka üslere taşınırken Kızılhaç bayraklı askeri nakil araçları hastanelere ölü ve yaralı taşıyordu. Sadece ilk gün ölü ve yaralı sayısının 300 civarında olduğu söyleniyor. Bu büyüklükteki bir askeri üs, bu büyüklükte bir saldırıya uğrayacak, mühimmat depolarının yol açtığı dev patlamalar sırasında askeri araçlar ve binalar kömüre dönüşecek, üssün büyük bölümü sabaha kadar yanacak ve bir kişi bile yaralanmayacak!
11 Ekim sabahı ölü ve yaralı taşıyan 9 nakil aracının hastaneye gidişi medya mensuplarının gözünden kaçmadı. Direniş kaynakları ve hastane kayıtları, ABD askeri, CIA ajanı, tercümanlardan oluşan 300 kişilik kayıp sayısı veriyor. 165 yaralı ve 122 Iraklı askerin ölüm kayıtlarını. ABD''nin, kayıplarının artması üzerine 12 Mayıs''ta açtığı Bağdat''ın 70 kilometre Batısındaki Habbaniye Hastanesi''nin verdiği isim listesini burada yayınlama imkanı yok.
Üs kullanılamaz halde şimdi. Yaralılar Habbaniye ve diğer hastanelerde tedavi ediliyor. ABD ise sansür mekanizmasını işletmeye çalışıyor. Irak ordusundan General Bilal Ahmed El İ''tavi, askeri mühimmat dışında bütün binaların ve arşivlerin imha olduğunu söylüyor. Ve çok dikkat edici bir noktaya işaret ediyor: “En büyük korku, ABD ordusunun bu üste, Felluce''de kullandığı türden, düşük yoğunluklu nükleer ve kimyasal silah deposu olduğu. Eğer bu silahlar üste ise Bağdat''ta binlerce insan ölecek demektir.”
Direnişçiler ilk kez böyle bir saldırıya giriştiler ve son derece başarılı oldular. Bu olay, artık ABD üslerinin bile güven altında olmayacağını, her an saldırıya uğrayabileceğini, direnişçilerin bu boyutta saldırılar yapabileceğini gözler önüne serdi.
Irak''ın bölünmesi, ABD''nin Irak''tan çekilmesi, seçimler, iflas itirafları, Basra Körfezi''ne yığılan ABD uçak gemileri, İran''a karşı Bahreyn açıklarından yapılan tatbikat, yeni Irak politikası belirleme stresi tartışmaları arasında bu olay gazete ve televizyonlarda küçük haber olarak geçiştirildi. Neden ve nasıl?
Geciktim, biliyorum ama bayramınızı mübarek olsun….
.Kafatası resimleri ve bir vahşetin öyküsü
00:0027/10/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amerika ve İngiltere''nin, yerel cinayet şebekeleriyle birlikte imza attığı katliamların bedelini ödenek Almanlara düştü. Bild gazetesinin yayınladığı, Alman askerlerinin kafataslarıyla gösteren resimler büyük tartışmalara neden olsa da, Irak ve Afganistan''da işlenen cinayetlere katılan askerlerin ortak yönlerini bir kez daha gösterdi. Karikatür krizi, Papa''nın söylemi, Peygamber''e hakaretler, Irak''taki işkence merkezlerinde görev yapanların kurbanlarına bakışı, işkence resimleri, gizli cezaevleri, işkence uçakları, Müslüman veya öteki olanlara bakışın Batı''da nasıl da çirkinleştiğini göstermiyor mu?
ABD''nin küresel savaşına katkıda bulunan Alman, İngiliz, İsrail, Fransız, İtalyan ya da bir başka ülkenin askerlerinin, düşmanlarını algılayışının aslında birbirinden çok da farklı olmadığı, “Müslüman” olanı aşağılama, horlama, ezme, yok etme dürtülerinin hemen hepsinde canlı olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün.
“Düşman İslam”, “tehdit Müslümanlar” ön kabulü, ABD ve İsrail''in yoğun gayretleri sonunda dünya genelinde yaygın bir kanaate dönüştürülebildi. Ülkesi istila edilen, değerleri aşağılanan, kaynakları sömürülen insanların özgürlük ve refah için verdikleri mücadele artık terörizm olarak görülüyor. Ve bu abartılı tehdide karşı yürütülen yaygın savaşa katılan askerler, nefret ve aşağılamaya şartlandırılıyor. İdeolojik şartlandırma, ABD ve Avrupa''da sokaklara, evlere kadar girdiği gibi, Irak''ta Ebu Gureyb, Afganistan''da Şibirgan ve Alman askerlerin davranışları gibi sonuçları ortaya çıkarıyor.
Papa gibi dini liderlerden siyasilere, aydınlardan güvenlik mensuplarına kadar, kitlelerin kanaatlerini etkileyenlerin sistematik biçimde yönlendirdikleri ve yönettikleri çatışma ve düşman tezi, insan ırkının nefretini besleyen çirkin sonuçları ortaya çıkardığında ise, olayın “münferit” olduğu iddia ediliyor.
O KATLİAMDAN MI KALDI?
Yıllardır bu sürecin ayrıntılarını aktarıyor, kaydını tutuyorum. Tutmaya da devam edeceğim. Bu kayıtlardan biri Afganistan işgalini sırasında yaşanan bir olayla ilgiliydi. Sanırım Türkiye''de olayın üzerine giden, birçok kez gündeme getiren tek kişi benim ve hatırlatmaya da devam edeceğim. Alman askerlerinin resim çektirdiği kafataslarıyla bu olay arasında nasıl bir bağlantı var? O kafatasları, ABD, İngiltere ve Raşit Dostum''un toplu mezarlara gömdüğü genç Afgan savaşçılarının kafatası olabilir mi?
En az üç bin kişinin gömülü olduğu, Birleşmiş Milletler''in, ABD''nin ve genel olarak dünyanın ört bas ettiği tüyler ürpertici bir vahşetten geriye kalan toplu mezarlardan söz ediyorum. Hatırlayalım...
ABD-İngiliz işgali sırasında bugün Alman askerlerinin yerleştiği Kunduz''da binlerce Taliban askeri teslim olmak istedi. Çünkü rejim çökmüştü. BM''nin Afganistan temsilcisi Lahdar Brahimi bu teklifi aracılık teklifini reddetti. İşgal güçlerinin verdiği güvenceyle teslim oldular. Yaklaşık 8 bin kişi silahlarını bıraktı. Teslim alınınanlar, Kunduz''dan Mezar-ı Şerif''e nakledilmeye başlandı. 500''ü Cenk Kalesi''ne nakledildi. Bu kişilerin nasıl katledildiğini Türkiye''de televizyon ekranlarından canlı izlemiştik. Dünya, ABD''nin “teröristler”e karşı zaferini bu yayınlarla alkışlamıştı. 7 bin 500''ü ise, Mezar-ı Şerif''teki Şibirgan Cezaevi''ne götürüldü. Konteynerlara istif edilenlerin bir kısmı havasızlıktan boğularak öldü, bir kısmı ise, dışarıdan açılan ateşle öldürüldü. Kurşun deliklerinden kan sızıyordu. İrlandalı gazeteci Jamie Doran, vahşeti “Mezar''da katliam” adıyla belgesel haline getirdi. Kunduz''da, değişik Müslüman toplumlardan 8 bin kişinin esir alındığını belirten Doran, bunların tek tek sayıldığını, 500 kişinin Cenk Kalesi''ne, 7 bin 500 kişinin Şibirgan Cezaevi''ne nakledildiğini, ancak cezaevine konulanların sayısının 3 bin 15 olduğunu belirterek, “geri kalanlara ne oldu?” diye sordu.
Görgü tanıkları, ABD askerlerin cezaevine getirilen esirlerin boyunlarını kırarak öldürdüğünü, üzerlerine asit döktüğünü, yüzlerce esirin çöle götürülüp ABD askerleri ve Dostum''un adamları tarafından kurşuna dizildiğini, infaz emrinin bölgedeki ABD birliklerinin komutanı tarafından verildiğini ve onlarca ABD askerinin bu infazda yer aldığını söyledi ve “Amerikalılar ne isterlerse yapıyorlardı. Onları durduracak gücümüz yoktu” dediler.
Toplu mezarları köpekler ortaya çıkardı. BM soruşturma bile açmadı. ABD, bu olayı Uluslararası Ceza Mahkemesi''ne götürecek ülkeleri tehdit etti.
Kasetin küçük bir bölümü Haziran 2002''de önce Alman Parlamentosu Reichstag''da, ardından Avrupa Parlamentosu''nda parlamenterler, insan hakları örgütlerinin temsilcileri ve hukukçulara izlettirildi. Ardından bütün dünya suspus oldu. Artık kimse bu olaydan söz etmiyor. Ben hatırlatmaya devam edeceğim.
Askerlerin elindeki kafataslarının Sovyet işgali zamanından kaldığı söyleniyor. Ama kesin bilgi yok. Alman askerleri, kendi parlamentolarında gösterilen bu vahşetin kalıntılarıyla mı resim çektirdi? Öyle olmasa bile ne farkeder ki! Mezar-ı Şerif çevresindeki toplu mezarlarda binlerce genç insanın kafatası var. Bugünkü işgalin ve yaşanan caniliğin Sovyet işgalinden ne farkı var! İkisi de toplu mezarlar bıraktı!
.Çok mu kötü niyetliyim!
00:0031/10/2006, Salı
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''in Lübnan''ı harabeye çevirdiği saldırıların henüz bittiği günlerdi. Saldırıdan önce ABD ve İsrail tarafından planlanan, 19 madde halinde hazırlanıp BM Güvenlik Konseyi''ne kabul ettirilen 1701 sayılı karar uyarınca, Lübnan''a “çokuluslu güç” yerleştirilmesi aşamasına gelinmişti. Karara bağlı olarak Türkiye''nin de asker göndermesi tartışılırken, ABD-Türkiye-İsrail arasındaki derin bağlantılara, gelişmelere, Lübnan özelinde ve Ortadoğu genelinde öteden beri varolan ortaklıklara dikkat çeken yazılar yazdım. Bugün Lübnan açıklarında toplanan olağanüstü askeri gücün başka şeylere işaret ettiğine, daha kapsamlı krizlere hazırlık yapıldığına dikkat çekerken, üç ülkenin öteden beri Lübnan konusunda birlikte çalıştığına hatta gelecek krizlere karşı birlikte hazırlık yaptığına ilişkin tartışmalara yer verdim.
Sınırım bu iddialardan en etkili olanı gerek Lübnan savaşı sırasında gerekse savaş bittikten sonra bölgeye gönderilen Türk özel birliklerine ilişkin olanlardı. 31 Ağustos 2006 ve 15 Eylül 2006 tarihlerinde yazdığım iki yazıda yer alan iddialar şöyleydi:
“Haziran başlarında başlayıp Ağustos ortasında sona eren kontrgerilla operasyonları çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri''ne mensup en gizli birimlerden iki tim İsrail''e gönderilir. Savaş sırasında orada bulunurlar. İsrail''e gidenler Türk-İsrail istihbarat anlaşmaları çerçevesinde buradadır. Bu ülkede yaşayan herkesin, orada ne yaptıklarını sorma hakkı var. Bu soruyu biz de soruyoruz: Savaşın en yoğun olduğu zamanda 30 kişilik iki tim İsrail''de ne yapıyordu? Bir tim de Lübnan''a gönderilir. Amaçları bilgi toplamaktır. Onlar da savaş sırasında oradaydılar.
Lübnan''a asker tezkeresi meclisten geçtikten sonra üç bölgeye yeni timler gönderilir. Lübnan''a ulaşanlar CIA ve Mossad birimleriyle buluşur. Kuzey Irak''a ise, dört ya da beş tim gönderilmesi kararı alınır. Ankara''da Lübnan ve Kuzey Irak konusunda aynı birimler çerçevesinde bir toplantı yapılır. Dört saat süren toplantıya bir süredir özel birliklerle birlikte olan beş yabancı da katılır. Kim mi bu yabancılar? Mossad''a bağlı birimler! Ankara''da Türkiye''nin en mahrem güvenlik birimleriyle Mossad mensupları toplantı yapıyor! Ne toplantısı bu? Neyi planladılar? Bu toplantının Güneydoğu, Kuzey Irak ve Lübnan''da etkisi nasıl olacak?”
İddialar yalanlandı. Güverlik birimleriyle ilgili olmasına rağmen, güvenlik merkezlerinden bir yalanlama gelmedi. Dışişleri Sözcüsü Namık Tan, 15 Eylül 2006''da gazeteyi arayarak bu bilginin doğru olmadığını söyledi. Bir açıklama gönderilmesi ve bu köşede yayınlanması kararlaştırıldı. Görüşmeden birkaç saat sonra Anadolu Ajansı''na bir yalanlama haberi yaptırıldı. Haber şöyleydi: Dışişleri Bakanlığı, basında yer alan “Ankara''da Mossadlı kontrgerilla toplantısı” başlıklı köşe yazısında öne sürülen bilgilerin gerçek dışı olduğunu bildirdi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Bugünkü Yeni Şafak gazetesinde İbrahim Karagül imzasıyla yayınlanan ''Ankara''da Mossadlı kontrgerilla toplantısı'' başlıklı köşe yazısında öne sürülen bilgiler tamamen gerçek dışı olup, ülkemizin dış politikası ile ilgili olarak istifham yaratıcı bu tür yayınlar basın sorumluluğu ile bağdaşmamaktadır” denildi.
Türkiye''nin bölge ülkeleriyle yakınlaşmasını en çok savunan insanlardan biri olmama rağmen, Türk dış politikası ile ilgili istifham yaratmakla suçlanıyordum. Ama dikkatimi çeken yalanlanmak ya da bu ifade değil, Dışişleri Sözcüsü Tan''ın telaşıydı. “Acaba Tan''ın telaşının İsrail''e Büyükelçi atanmakla bir ilgisi olabilir mi” diye düşündüm.
29 Eylül''de gazetelerde Namık Tan''ın Tel Aviv''e Büyükelçi atandığı haberi yayınlandı. İyi niyetimi korumakla birlikte, Namık Tan''ın, söz konusu iddiaları yalanlama usulü ve garip telaşının, Türk dış politikasına yönelik kaygılardan ziyade, kişisel kariyeriyle bağlantılı olduğu kanaatimi hala koruyorum. Anlaşılan daha atanmadan İsrail''le ilişkisini iyi tutma yolunda büyük çaba sarfetmiş! Yanılıyor muyum acaba?
El Kaide devleti!
00:001/11/2006, Çarşamba
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Pakistan''ın kuzeybatısındaki aşiret bölgesi Bajur''da El Kaide kampı iddiasıyla bombalanan yer, bir medreseydi. Aslında medrese de değil. Çocukların eğitim yaptığı bir Kur''an okuluydu. Yani elifba okunan bir mektep. Büyük çoğunluğu çocuk 80 kişi hayatını kaybetti. Çok sayıda da yaralı var.
ABD kaynaklarına göre burası El Kaide''nin üst düzey yetkililerinin bulunduğu bir kamptı. Pakistan kaynakları da aynı fikirde. İki ülkenin saldırıdan sonraki açıklamaları birbirinin aynısıydı. Pakistan ordusuna bağlı helikopterler bir El Kaide kampını bombalamıştı. Ancak olayın hiç de açıklandığı gibi olmadığı çok erken belirginleşti.
Okul, Pakistan ordusuna göre kendi helikopterleri tarafından bombalanmıştı. ABD kaynaklarına göre ise, daha sonra, ABD''nin pilotsuz uçakları tarafından vuruldu. Bir başka kaynak, ABD istihbaratı ve verdiği koordinatlara göre Pakistan helikopterlerinin bombaladığını söylüyor.
Ancak dikkat çekici bir iddia daha var, üzerinde durulması gereken: Kur''an okulu aslında NATO birlikleri tarafından bombalanmıştı. Bu da, cinayetin hem ABD hem NATO hem de Pakistan tarafından işlendiğini ortaya koyuyor. Çünkü Pakistan ile ABD arasında varolan ortak operasyon anlaşması, kısa zaman önce Pakistan ile NATO arasında da imzalandı. Bu anlaşmaya göre NATO güçleri, Afganistan''dan Pakistan''a geçebilecek, sınır ötesi operasyon yapabilecek. Bölgeye yönelik saldırı işte bu çerçevede yapıldı. Çoğu çocuk, 80 kişinin ölümüne hem Pakistan hem ABD hem de NATO imza atmış oldu.
İşin tuhaf tarafı, aynı bölgede binlerce kişi iki gün önce ABD ve NATO karşıtı protesto gösterileri yaptı. Çünkü Afganistan''da devam eden NATO operasyonlarında son günlerde çok ağır insan zayiatı veriliyor, ittifak birlikleri çoğu zaman sivilleri bombalıyordu.
Daha da tuhafı, Pakistan hükümeti ile bölgedeki Taliban yetkilileri arasındaki barış görüşmeleri bombalanan yerde, Bajur''da yapılıyordu. Daha iki gün önce yapılan görüşme imza aşamasına gelmişti. Sıkı durun! Anlaşma, okula saldırının gerçekleştiği Pazar günü aynı yerde imzalanacaktı. Çoğu çocuk 80 kişinin öldüğü saldırıda hayatını kaybedenlerden biri de, Taliban adına imzayı atacak kişiydi.
Bütün bunlar birer rastlantı mı? Bu karmaşanın içinden nasıl çıkılır? Küresel savaşta tarafları net biçimde ayırabilenler için bu hiç de zor değil.
Bajur, dini hassasiyetin en güçlü olduğu yerlerden biri. 2001 yılında ABD''nin Afganistan işgaline karşı savaşmak için aynı bölgeden 10 bin kişi Afganistan''a gönderildi. Pakistan ordusunun kontrolü dışında olan Veziristan bölgesi Taliban''ın çok güçlü olduğu bir yer. Bajur da öyle. Bölge, son günlerde NATO birlikleriyle yoğun çatışmaların yaşandığı Kunar''a gidiş yolu üzerinde. Yine El Kaide''nin Kunar ve Nuristan yolu için kullandığı, Afganistan eski Başbakanı Gülbeddin Hikmetyar''ın da güç aldığı bölgelerden biri.
Afganistan''da ittifak güçlerine karşı mücadele güç kazanıyor. Giderek şiddetlenecek bu savaş, Pakistan içlerine yayıldı. ABD''nin Sovyetlere karşı savaş alanı olan bölge, şimdi başka güçlerin ABD''yi av haline getirmek için kullandığı bölge oldu. Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerref''in Veziristan bölgesine yönelik tutumu, ülkenin parçalanmasına kadar varabilecek bir kapı araladı. Pakistan ordusundaki Pencabiler ile Paştun ve Beluciler arasındaki çatışma, ABD''nin bölge stratejisinin de yardımıyla hem Pakistan''ı bölecek hem de El Kaide''ye bir devlet kazandıracak gibi. Sadece Irak değil, Lübnan, Suriye, İran ve Pakistan da bölünme tehdidiyle karşı karşıya. Peki Türkiye için böyle bir tehdit yok mu? ABD ile ittifaka güvenenler Pakistan örneğine bakmalı. ABD''nin kendi müttefikini ne hallere soktuğuna dikkat etmeli.
Mesela İran''a yönelik istikrarsızlaştırma, parçalama stratejisinin bedelini iki ülke ödeyecek. Türkiye ve Pakistan. İran savaşıyla Belucistan''ı kaybedecek olan Pakistan, Afganistan''daki yeni savaşın sonucuna göre Veziristan''ı da elinden çıkarmak zorunda kalabilir. Türkiye''nin ne kaybedeceğini bilmeyen yok sanırım.
Bejur saldırısı Müşerref''in çöküşünün başlangıcı. Afganistan''da çok tehlikeli bir savaşın içine sürüklenen NATO''nun da büyük yara alacağını şimdiden söyleyelim. Kitlelere karşı yürütülen bu savaş ve tekrarlanan hatalar devam ederse, Taliban devleti de kurulur, El Kaide devleti de. Çünkü iki örgüt, küresel savaşın ve yeni bloklaşmanın çok önemli iki unsuru haline geldi.
..İki fiyasko, bir itiraf!
00:002/11/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bağdat kuşatma altında. Sünni direnişçiler Genelde Şiilerin hakim olduğu Bağdat''a giden bütün yolları kesti. Bazı bölgelerde gıda sıkıntılarının başladığı, köylerde insanların birkaç haftadır karpuz ve ekmekten başka bir şey yemedikleri söyleniyor. Bu durum Şiilerle Sünniler arasında çok ciddi gerilimlerin habercisi. Ama en önemlisi ABD''nin Irak''ta kontrolü tamamen kaybettiğinin göstergesi. Son bir ayki gelişmeler sanıldığı gibi ABD''deki Kongre seçimleriyle sınırlı değil. Ülke tamamen Şii ve Sünni grupların elinde. Peki ABD ve İngiltere nerde? İkinci Vietnam sendromu boş bir kaygı olmayacak gibi. Artık Sünniler kadar Şiiler de ABD''yi istemiyor, çekilme takvimi istiyor. Ülke hızla bölünmeye gidiyor. ABD, Kuzey Irak''a yoğunlaşma planlarını hızlandırıyor.
Afganistan''da durum hiç de bundan farklı değil. Taliban bir çok bölgede kontrolü elinde tutuyor. Altı bölgede Taliban''la ABD ve NATO askerleri arasında çatışma var. Hava saldırılarının neden olduğu sivil kayıplar halkı Taliban saflarına itiyor. NATO direnişçilerle pazarlıklara bile başladı. Kış boyu sürmesi beklenen çatışmaların bahara nasıl bir Afganistan bırakacağı meçhul. Burasının da Üçüncü Vietnam olmayacağını kim garanti edebilir?
ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu ve Asya''da başlattıkları istila süreci karşı reaksiyonunu doğurdu. Bundan sonra Irak''ta da Afganistan''da da çok daha yoğun reaksiyon göreceğiz. Bu beklenen bir gelişmeydi ancak tek taraflı enformasyon ve zihin yönlendirmesi, dünyayı bu gerçeği öngörmekten mahrum etti.
ABD için bölgedeki kayıplar süreci başladı. Bölgesel refleks giderek güç kazanacak. Başarısızlıklar daha da artacak. Özellikle NATO''nun çok ciddi itibar kaybedeceği söyleniyor. İki fiyaskonun yanında, Washington için daha kötüsü de var. İslam dünyasına yönelik bütün kredisini kaybetti. Artık hiçbir girişimi, planı, projesi taraftar bulmayacak. Şüphe ve tereddütle karşılanacak. Bunu ben söylemiyorum.
CIA''nın Siyasal İslam Stratejik Analiz Programı Başkanı olan, Dış İlişkileri Konseyi üyesi ve terörle mücadele gibi kilit birimlerde 15 yıl görev yapan Dr. Emile A. Nakhleh, Harper''s dergisinin altı sorusuna verdiği cevaplarda çok önemli şeyler söylüyor. www.dunyabulteni.net adresinde Türkçesi yayınlanan söyleşideki şu analizlere birlikte bakalım:
“Hızlı bir şekilde çıkış stratejisi için yol bulmaya başlamalıyız. Irak''ta bir iç savaş var ve bizim varlığımız şiddete katkıda bulunmaktadır. Paratonere dönüştük, şiddeti azaltmıyoruz, artmasına katkıda bulunuyoruz. Irak mücahitleri harekete geçirdi. Bizim varlığımız onları cezbediyor. Oradan çıkmaya ihtiyacımız var. Irak''ın bölge için model olması düşüncesi de bence önemini yitirdi. Şimdi tek sorun şu: Irak, İran modelini mi yoksa Arap otoriterliğini mi izleyecek?. Aradan sadece üç yıl geçmesine rağmen, laik bir model talebinin ve demokratik bir Irak''ın unutulmasıdır. Bu Amerika''nın bölgede demokrasiyi yayma çabalarını gölgelemektedir.”
ABD-İslam dünyası ve terörle mücadele stratejisi için ise şu ifadeler kullanılıyor:
“İslam dünyasında bir iyi niyet neslini kaybettik. Resmi tumturaklı sözler hariç, demokratikleştirme ve Ortadoğu için reform programı artık kayboldu. Bu, Başkan''ın bölge için merkezileştirme politikasıydı ve şimdilerde kimse onun hakkında konuşmuyor. Biz tüm İslam dünyasında; demokrasi, temsili hükümet ve adalet konularında güvenilirliğimizi kaybettik. Herhangi bir karşılığı olmadan insanları (içerde) tutmak için yeni kurallar ve düzenlemeler tasarlıyoruz. İslam dünyası, “İnsan hakları hakkında konuşuyorsunuz, insanları yargılamadan içerde tutuyorsunuz” diyor. İslam dünyası, “terörle savaş” adı altında İslam ile savaş verdiğimiz görüşünde ve biz onları bu düşüncelerinden vazgeçiremedik. Guantanamo, Ebu Gureyb ve diğer işkencelerden dolayı; adalet, yasalara uyma, hukukun üstünlüğü düşüncelerimizi kaybettik. Ve bunlar Amerikan düşüncesinin kalbiydi. Bu çok ciddi bir durum ve ileriki yıllarda bunun tehlikeli neticeler doğuracağını görüyorum.”
Irak ve Afganistan''da sadece Iraklı direnişçiler ve Taliban savaşmıyor. ABD bu bölgeleri işgal ederken Taliban gibi semboller üzerinden aslında çok büyük bir dünya savaşını gizledi. Şimdi hem bölgesel reaksiyon harekete geçti hem de ABD karşıtı güçler, özellikle Asyalı güçler gücünü gsötermeye başladı. İki ülkedeki çatışmalar merkez güçlerin birbiriyle hesaplaşmasından başka bir şey değil. İşte Dördüncü Dünya savaşı dedikleri bu. Çok yakında bu büyük savaşı başka bölgelerde de izleyeceğiz. Geleceğin dünyası bu savaşın seyrine göre şekillenecek. Dünyanın nasıl kamplara bölünmüş olduğunu ancak o zaman farkedeceğiz.
İran"a saldırı tatbikatı mı?
00:003/11/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Daha önce de sormuştum: Doğu Akdeniz''deki devasa askeri yığınağın sebebi ne? Lübnan''ı tamamen kontrol etmenin çok ötesinde deniz gücünün biriktiği bölgede İsrail savaş uçaklarının Alman gemilerine ateş açmasından daha önemli gelişmeler yaşanabilir. ABD savaş filolarının yanı sıra Avrupa ülkeleri D. Akdeniz''e, 2. Dünya Savaşı''ndan sonraki en büyük askeri yığınağını yaptı. 75 savaş gemisi, casus uçakları, helikopterler taşıyan iki uçak gemisi, 15 savaş gemisi, binlerce asker ve bu sayı artıyor. ABD yüzlerce gemisiyle Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Kızıldeniz''de toplanıyor.
ABD Başkanı George Bush''un Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac''a söylediği; “İsrail İran nükleer tesislerine önleyici saldırı yaparsa bunu anlayışla karşılarım” ifadesini son derece ciddiye almak gerekiyor. Ciddiye almamız gereken başka gelişmeler de var.
Yüzlerce Amerikan savaş gemisi Ortadoğu''nun stratejik sularında toplanmaya başladı. Bu hazırlığa paralel olarak bölgede iki önemli askeri tatbikat başlatıldı. İkisinin de amacı, İran nükleer varlığına yönelik saldırıya hazırlık ve petrol kaynaklarını korumak. Biri, uçak gemilerinin de katıldığı Arap Denizi''nde yapılan Malabar 06 adlı ABD-Hindistan ortak tatbikatı. Bu tatbikata katılan savaş gemileri, daha sonra Basra Körfezine gidecek. İran açıklarında ABD deniz filolarının başlattığı tatbikata katılacak. Operasyon kapsamında gelen askerlerin önemli bir bölümü, aylardır petrol ve doğalgaz platformlarını kontrol eğitimi alıyordu.
Tatbikatın bir diğer amacı da, bölgeye girecek nükleer malzemenin geçişini engellemek. Bu amaç, her ne kadar El Kaide''nin yakında S. Arabistan ve Körfez bölgesinde saldırı yapmasının önüne geçmek olarak ifade edilse de aslında doğrudan İran''ı hedef alıyor. Tatbikata katılmayan S. Arabistan bütün güçlerini alarma geçirdi. Dünyanın en büyük petrol terminalini barındıran bölgelerde olağanüstü önlemler aldı. Bu çerçevede askeri yığınak yapılan yerlerden biri de Kızıldeniz.
ABD''nin nükleer uçak gemisi USS Eisenhower da bu görevle Süveyş Kanalı''nı geçip 31 Ekim''de Kızıldeniz''e girdi. Şu Türkiye''de gazetecilerin davet edildiği, fotoğraflarının birinci sayfalarda yayınlandığı, hakkından övgüler düzülen uçak gemisi. Suudi Arabistan kıyılarında bekleyen bir diğer uçak gemisiyle buluştu. Bunlar olurken ABD''nin istihbarattan sorumlu ismi John Negroponte ise S. Arabistan, Mısır ve İsrail başkentlerinde görüşmeler yapıyor.
Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Arap denizindeki askeri yığınak hayra alamet değil. Terör ihtimali, petrol ulaşımı ve Lübnan''da ateşkesin korunması gibi gerekçeler, devasa yığınağın sebebini yeterince açıklamıyor. Çünkü bütün bunlara göre oldukça orantısız bir güç birikimi var bu bölgelerde. Irak''ta ve Afganistan''da devam eden savaş da yeterli gerekçe değil. Bu ülkeler için çok özel araçlarla donatılmış mayın gemilerine ihtiyaç yok.
USS Enterprise, USS Iwo Jima, USS Nashville, USS Whidbey Island, USS Saipan ve daha bir çok savaş gemisi ve bağlı birimler Basra Körfezi''nde. USS Boxer, USS Dubuque, USS Comstock gibi gemiler ve bağlı birimler Hint Okyanusunda. USS Dwight D. Eisenhower ve bağlı birimler Kızıldeniz''de. Bütün bunlar ve binlerce asker el Kaide saldırısını engellemeye yönelik mi? Gülerler adama…
Bu gelişmeler İran''da gereken alarma yol açtı. Tahran, ABD ve müttefiklerinin tatbikatına karşı Çarşamba günü aniden kapsamlı bir tatbikat yapacağını açıkladı. “Büyük Peygamber” adı verilen ve Basra Körfezi ile Umman Denizi''nde yapılacak tatbikat on gün sürecek. Tahran ikinci bir sürpriz daha yaptı. ABD tatbikatının başladığı gün nükleer başlık taşıyabilen bir füzeyi denedi. 2 bin kilometre menzilli Şahap-3 füzesi hem İsrail''i hem de bölgedeki Amerikan güçlerini vurabilecek kapasitede.
Dünya petrol akışının yüzde 20''sinin yapıldığı Basra Körfezi diken üstünde. Her an öngörülmeyen bir gelişme yaşanabilir. Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Kızıldeniz''de biriken stres bir şekilde patlayacak. Şaşırtıcı gelişmeler yaşayabiliriz.
Neden aynı senaryo olmasın!
Vietnam savaşı Ağustos 1964''te Tonkin Körfezi''ndeki bir destroyerine yönelik saldırı iddiasıyla başladı. Bu iddia üzerine ABD Vietnam''a saldırı kararı aldı. Ama zamanla ortaya çıktı ki, aslında böyle bir saldırı olmamıştı. Savaşı başlatmak için bir mizansendi. Bu senaryo milyonlarca Vietnamlının, on binlerce ABD askerinin ölümüyle sonuçlandı. Şimdi gözler Basra Körfezi''nde. Hazır iki taraf da askeri tatbikatlara girişmişken benzer bir senaryo yaşanabilir mi? Bir “kaza” meydana gelir mi? Başka bir ülke ABD hedeflerine saldırır suç İran''ın üzerine atılır mı? İsrail''in böyle bir senaryosu olduğuna inananlar bile var! ABD ya da İngiliz gemilerine yönelik bir saldırı neden benzer bir savaşa yol açmasın! Neden İran nükleer gücü böyle bir senaryo sonucu hedef alınmasın!
Olmaz demeyin! Güce dayalı politikalar, güvenlik stratejileri ve aptallık bu kadar öne çıkmışken olmayacak bir şey yok. Bush''un; “İsrail İran nükleer tesislerine önleyici saldırı yaparsa bunu anlayışla karşılarım” sözünü tekrar hatırlayalım….
.655 bin kişinin katilini kimler yargılayacak?
00:007/11/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün yapılacak ABD seçimleri için kaç bin Iraklının daha ölmesi gerekiyor? İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan insanlığın vicdanında mahkum olanlar bir başkasını insanlık suçundan yargılayabilir mi? Ellerinde yüz binlerce insanın kanı olan bir cinayet şebekesi, hangi toplumun haklarını savunabilir? Hangi masumun vicdanını rahatlatabilir? Kötülüğe daha büyük kötülükle, cinayete daha çok cinayetle, katliama daha acı katliamla, insanlık suçuna daha çirkin insanlık suçuyla karşılık veren hangi toplum iflah olur?
Saddam Hüseyin''e idam cezası verildi. Asılarak öldürülecekmiş. Burada Saddam''ı savunacak değiliz. Kötülük her zaman kötülüktür. Cezasını bulur, bulmalıdır da. Ama daha büyük kötülükleri örtmek için toplumların acılarının istismar edilmesini anlayabilmek, rüzgara kapılmadan gerçekleri görebilmek ve adalet duygusunu ayakta tutabilmek için bazen zor olanı söylemek gerekiyor.
Saddam''ın yakalanması da, yargılama süreci de, idam kararı da ABD''nin Irak''taki durumuna ve iç politikasının seyrine göre gelişti. Irak''ta zor durumda kaldığı zaman, iç politikada sıkıştığı zaman bu yöntemleri deneyen Bush yönetimi, yarınki seçimlerin dışında Irak''ta bu sefer gerçekten çok kötü durumda ve giderek kaybediyor.
Mesela şu tabloya bakalım: Resmi açıklamalara göre Irak''ta ölen ABD askeri sayısı 2 bin 790. Bağımsız kaynaklara göre bu sayı 15 bini aşıyor. Direniş kaynaklarına göre 25 bini aşkın ABD askeri öldü. Arapça haber kaynaklarının verilerine göre ise sayı 33 bin 693. Özellikle son iki ayda Irak neredeyse tamamen ABD''nin elinden çıktı. Güneyi Şiiler, Kuzey''i Kürtler, orta Irak''ı da Sünni direnişçiler kontrol ediyor. ABD''de ise çekilme takvimi tartışılıyor. Ülke bir daha toparlanamayacak halde bölündü. Şimdi bölünmenin resmileşmesi bekleniyor.
Saddam için kurulan mahkeme yasal değil. İşgal güçleri ve kuklaları tarafından yönetiliyor. Slobodan Miloseviç gibi bir uluslararası mahkemede yargılanmadı. Mahkemeyi yönetenlerin bazıları şu anki mezhep katliamından sorumlu isimler. Bazıları ise ölüm mangalarının yöneticileri.
Uluslararası yargı süreci ve uluslararası hukuk, mesela Cenevre Sözleşmesi uygulanmıyor. Son derece keyfi bir mahkeme. İntikam duyguları ile bir yargılama yapılıyor.
Savunma hakkı verilmedi. Avukatları öldürüldü. Tanıklar tehditle ve cinayetlerle sindirildi. Avukatlarından Hamis el Ubeydi 21 Ocak 2006''da, Sadun el Cenabi Ekim 2005''te, Abdüzzübeydi Kasım 2005''te öldürüldü. Saddam''ın savunmasıyla bağlantılı dokuz kişi öldürüldü.
Bağdat sokaklarında ve ülkenin bir çok bölgesinde kan ırmakları akarken, ülke alev alev yanarken ellerini kımıldatmayan Iraklı yöneticiler, katliamı daha da artırmak için bütün çirkinliklerini sergileyenler, yarın kendilerinin de aynı şekilde yargılanacaklarını düşünmeden adalet dağıtıyorlar! Caniler, hırsızlar, ırz düşmanları, kitlesel katliamdan sorumlu isimler adalet dağıtıyor, bir başkasını yargılıyor.
Mahkemedeki iddiaların büyük çoğunluğu gerçek verilere dayanmıyor. Alabildiğine abartılan rakamlar birer propaganda malzemesinden başka bir şey değil. Kimseyi incitmek istemiyorum ama Halepçe katliamı ve idam kararına gerekçe olan Duceyl katliamından sonra görülecek Enfar Katliamı ile ilgili rakamlar gerçeği yansıtmıyor. 1986-89 tarihlerinde gerçekleşen Enfal operasyyonunda 200 bin Kürt''ün öldüğü iddia ediliyor. Ama katliamla ilgili tarafsız bir araştırma yok. Human Rights Watch''ın iki uzmanının yaptığı bir araştırma var, o da rakamı 50 bine kadar düşürüyor. Amnesty, sadece 17 bin kişilik bir isim listesi belirleyebildi. Düceyl''de Saddam''a suikast yüzünden yapılan katliamla ilgili iddialar daha o zaman The New York Times gazetesi tarafından yalanlanmıştı.
Rakamlar çok önemli değil, suç suçtur. Bir kişi bile olsa. Ama şunu söylemek geliyor insanın içinden: ABD, İngiltere, müttefikleri ve içerideki kuklaları üç buçuk yılda aynı yerde 655 bin sivili öldürdü. Medya neden bundan söz etmiyor? Onlar insan değil mi? Bu suçu işleyenler nasıl başka suçları yargılayabilir? Bu bir soykırım değil mi?
Karardan sonra ülkede çok keskin ve kanlı bir iç savaş yaşanacak. Kararın uygulanması zor ama artık ipler koptu. Şii, Sünni ve Kürtler asla bir arada yaşayamayacakları gibi, onlarca yıl sürecek çatışmalar izleyeceğiz.
Mayıs 2005''te telaşla Irak''a giden Donald Rumsfeld, Bağdat havaalanındaki hücresinde, direnişi durdurma karşılığında Saddam''a ve ailesine güvenlik ve ekonomik destek taahhüt etti. Reddedilmeseydi bugün mahkeme bile olmayacaktı. Aynı Rumsfeld''in yıllar önce silah satmak için Bağdat''ta Saddam''la yaptığı görüşmenin resimlerini hatırlayalım.
Bu bir tiyatro. Masumların cesetleri üzerinde oynanan bir oyun. Bugün sevinç çığlıkları atanlar yarın kendilerini sanık sandalyesinde bulacaklar. Saddam''ın kaderini yaşayacaklar. Bugün sırtını ABD''ye verip sırıtanlar yarın Saddam gibi yalnız kalacak. Ve bugün on binlerce kurban üzerinden işgal politikası uygulayanlardan yarın 655 bin insanın hesabı sorulacak. Saddam da kendini idama götüren suçları ABD ile birlikte işlemişti. Şimdi ortakları onu yargılıyor. Yarın, ABD''nin bugünkü ortaklarını yargılayacaklar. Kim mi dersiniz? Birkaç yıl daha bekleyelim, göreceğiz!
Sünni dünyanın çöküşü
00:008/11/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
21. yüzyılın en kapsamlı çatışmalarının sebebi Batı''nın yaşadığımız coğrafyaya yönelik tek yanlı müdahaleleri mi olacak yoksa bu bölgenin iç sorunları mı? Etnik çatışmalar mı yoksa mezhep çatışması mı öne çıkacak? Bölgenin geleceğini iç çatışmalar mı yoksa dış müdahaleler mi şekillendirecek? Soğuk Savaş sonrası dünyanın yeniden şekillenmenin haritasına bakanlar, Afrika, Ortadoğu ve Asya''daki gelişmelerin, krizler ve çatışmalar zincirinin büyük oranda ABD blokunun yeni dünya tasavvurundan, tek taraflı dünya sistemi dayatmasından kaynaklandığını görüyor. Ama son zamanlarda, bu müdahaleciliği kamufle edecek yeni senaryolar öne çıkmaya başladı. Medeniyetler çatışması tezini tartışanlara; “asıl medeniyet içi çatışma yaşanacak” teziyle karşı duranlar daha belirleyici olmaya başladı.
Bunlardan biri de ünlü İslam düşünürü Seyid Hüseyin Nasr''ın oğlu Vali Rıza Nasr. Siyaset bilimci ve güvenlik uzmanı olan Prof. Nasr, Ortadoğu ve Güney Asya üzerine çalışıyor. Özellikle Irak işgalinden Şii uyanışı ya da Şii Hilali kavramları ile çokça tartışılan mezhep çatışması, Şii-Sünni rekabeti, bu gerilimin tarihi sebepleri, Irak''taki yansıması ve İslam dünyasının geleceğinde mezhep çatışmalarının nasıl belirleyici olacağı üzerinde tartışma doğuracak çalışmaları var. Nasr''ın tezleri, “İslam kendi içinde çatışacak” tezini ya da projesini öngörenler için ufuk açıcı. O, bu krizin üstünün örtüldüğünü, aslında çok derin ve etkin olduğunu, son derece ciddiye alınması gerektiğini söylüyor.
“The Worm in the Sunni Apple” (Sünni Elmasındaki Kurt) adlı kitabı, bugün Orak''ta yaşanan mezhep çatışmasının gelecekte İslam coğrafyasında nasıl yıkıcı sonuçlara, bölünmeye, ayrışmaya ve krizlere yol açacağına dair ilginç tespitlerde bulunuyor. “Nasrallah-Sistani-Hamaney ekseni”n nasıl bir Şii uyanışının öncüsü olduğuna işaret ederek, bir yandan bugünkü ABD yönetimine bir yol haritası sunuyor, diğer yandan Şii uyanışının artık önlenemez olduğunu, Şiilerin tarihsel bir fırsat yakaladığını, Pakistan''dan Lübnan''a kadar çok güçlü bir Şii kuşağının oluşacağını, Sünni dünyanın giderek zayıflayacağını öngörüyor. Yazar, Şiiler''in Safeviler dönemindeki gibi yeni bir çıkış yapacağını, mezhep dengesinin artık bozulduğunu söylüyor. Kitaba göre;
Sünni üstünlüğüne karşı fırsat yakalayan Şiilik, Ortadoğu ve Güney Asya''nın geleceğine yeniden verecek. Batı''nın İslam dünyası hakkında durmadan söz ettiği noktalar merkeziyetçilik, köktencilik ve kadın hakları olmasına rağmen, temelde mezhepçilik tezinin yanlışlıkları göz ardı ediliyor. Iraktaki savaş; İslam dünyasını yöneten Sünnilerin mutluluk çağını tehdit ediyor. Irak''ta mezhepçi güç dengesi bozuldu. Ayetullah Ali Sistani''nin ılımlı üslubu, Şii nüfuzu için milyonlarca Iraklı, İranlı, Lübnanlı, Pakistanlı ve Afganlının kimlik paylaşımı temeli üzerine kuruldu.
Şiilik ilk defa, 16. yüzyılda Safeviler''in soylarını Yedinci Şii İmama nispet ederek İran''da saltanatlarını pekiştirmeleri ile siyasi güce ulaştı. Bu şimdi yenileniyor.
Saddam Hüseyin''in Irak''ta düşmesiyle Şii din alimleri gerçek güç sahiplerine dönüştü. Şiiliğin suçlanması, Suudi''nin yol göstericiliğinde, kaybedilen Sünni ihtişamının yeniden ihya edilmesi projesinin bir parçasıydı. Ama artık bu başarısız olacak. Sünniler, Humeyni''nin, küresel İslami uyanışın kahramanı olma girişimini kabullenmediler. Humeyni, Mekke ve Medine yönetimini ele geçirmek şeklinde bir ''Şia entrikası'' olarak görüldü.
İran-Irak Savaşı (1980-88) bir Sünni ve Şii mezhep savaşıydı. Suud ve Pakistan stratejik ilişkileri kapsamında, Keşmir''de Taliban ve mücahitlere yönelik yapılan anlaşma, ''İran''ın ideolojik etkisini yok etmek'' amacıyla düzenlenmişti. Bu gün Şiiler, bundan daha fazlasını istiyor. Sadece yaşadıkları bölgede değil, bütün İslam coğrafyasında güç olmak istiyor…
Biraz abartılı olmakla birlikte, sarsıcı tespitler içeren kitap, “İslam kendi içinde çatışacak” tezini haklı çıkarmak istercesine ABD''ye yol gösteriyor. Bu derin kırılmanın nasıl kullanılabileceğine dair ipuçları veriyor ve Sünni dünyanın tarihsel çöküşüne işaret ediyor.
İşgal bu senaryoyu Irak''ta gerçekleştirdi. Bu zaaf, diğer bölgelerde en etkili silahları olarak kendini gösterecektir. Irak''ın dışlanmış Sünnileri 15-16 Kasım''da Türkiye''de toplanacak. Toplantıyı organize edenlerden Sünni lider İsam er Ravi, geçtiğimiz hafta öldürüldü. Sünniler Türkiye''de kendilerine bir lider seçecek.
Nasr''ın tezleri pek objektif değil. Adeta mezhep savaşı kışkırtıcılığı yapıyor. Şiiler''in rövanşı alması gerektiğini, tarihsel intikamı işaret ederek istiyor aslında. Adeta neoconların iç çatışma tezlerini kitaplaştırmış. Kötü bir mezhepçilik bakışıyla, Şii dünyasını Sünni dünyayı yönetmeye davet ediyor.
Tarihsel sömürgeciliğe karşı çıkanlar, bugünkü işgalleri yargılayanlar, bu coğrafyanın refah ve özgürlüğünü savunanlar, bu kimlik savaşının önüne geçmek zorunda. Aksi takdirde bu keskin ve kanlı hesaplaşmadan kimlerin kazançlı çıkacağını hepimiz biliyoruz. Kaybeden tarafta ise hepimiz olacağız!
Saddam"ın asılması bile kurtaramaz onu
00:009/11/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Salı günkü ABD Temsilciler Meclisi ve Kongre seçimlerinden iki gün önce, Pazar günü asılarak idam edilmesine karar verilen Saddam Hüseyin bile George Bush yönetimi ve Cumhuriyetçileri kurtaramadı. Demokratlar karşısında 11 puan geride kalan Cumhuriyetçiler, idam kararıyla aradaki farkı 4 puana düşürebilmişlerdi. Sansasyonel haberler, asılsız iddialar ve cehaletle çok kolay yönlendirilebilen ABD kamuoyu bir kez daha ikna edilmiş gibiydi. Ama yeterli olmadı. Temsilciler Meclisi''nin 435 sandalyesinden 226''sını Demokratlar kazandı. Cumhuriyetçiler 185''te kaldı. Sayımı devam eden 24 sandalye de sonucu değiştirmiyor. 100 sandalyelik Kongre sonuçlarını ise son iki bölge belirleyecek.
Saddam hakkında verilen idam kararının tek sebebi bu seçimdi. Ama Bush''a bu da yetmedi. Irak''taki siyasi gruplar ABD iç politikasının malzemesi olduklarının farkında bile değiller. Yalanlarla başlatılan bir savaş, yalanlarla devam ediyordu. Bush yönetimi, hem kendi kamuoyunda zor bir döneme giriyor hem de ABD''yi soktuğu Irak batağında giderek hezimete doğru yaklaşıyordu. İdam kararıyla bir şov yaptılar. Kararın uygulanması da yine aynı iktidarın ihtiyaç duyduğu zaman başvuracağı bir koz olarak bekletilecek.
ABD seçimleri için kaç bin Iraklının daha ölmesi gerekiyordu? İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan insanlığın vicdanında mahkum olanlar bir başkasını insanlık suçundan yargılayabilir miydi? Ellerinde yüz binlerce insanın kanı olan bir cinayet şebekesi, hangi toplumun haklarını savunabilirdi? Kötülüğe daha büyük kötülükle, cinayete daha çok cinayetle, katliama daha acı katliamla, insanlık suçuna daha çirkin insanlık suçuyla karşılık veren hangi toplum iflah olur muydu? Karardan sonra ülkede çok keskin ve kanlı bir iç savaş yaşanacağı kimin umurundaydı. Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında yıllarca devam edecek kanlı çatışmalar kimin umurundaydı? Kaybedilecek hayatlar, harabeye dönecek bir ülke ve yağmalanacak kaynakları kim düşünebilirdi? Ama kimse bunları sorgulamadı:
Temsilciler Meclisi''nde bir sandalye daha kazanmak, ABD''nin kahramanlık büyüsüne azıcık katkı yapmak ya da bir varil petrol için milletlerin kaderiyle nasıl oynadıklarını, bir şirketin para kazanması için on binleri nasıl öldürebildiklerini hala sorgulayamıyoruz.
Bush yönetimi ve kadrosu güvenoyunu kaybetti. Dünyadaki kredileri çoktan bitmişti. Şimdi kendi kamuoyunda da ikna yeteneğinin kalmadığı ortaya çıktı. Çirkin işgal, ülkenin parçalanması, insan ırkını yerin dibine batıran işkence ve tecavüzler, esir kampları, gizli cezaevleri, iç savaş, ülkenin parçalanması ve 655 bin kişinin öldürülmesinin sorumluları için artık zor bir dönem başlıyor.
Yüz milyarlarca dolarlık savaş bütçeleri, milyarlarca dolarlık yols
uzluklar, örtülü operasyonlar, entrikalar, suikastler, devlet destekli cinayet şebekeleri için sorgulama imkanı doğdu. İşgalin ve hezimetin faturasını sorma fırsatı çıktı. ABD''nin daha büyük hatalardan vazgeçmesi için bir ihtimal belirdi. Bu cinayet şebekesi iktidarda tutulduğu sürece dünyanın bir çok bölgesini kana bulayacak. Hiçbir yerde güvenlik olmayacak. Haçlı istilası mantığı ile dünya egemenliği sevdasına girişen bu ideolojik kadro, bu fanatik cemaat durdurulamazsa, ABD''de başlayan faşizm dalgası Avrupa kıyılarına ulaşacak.
Ama şu gerçeği de görmek gerekiyor. Sonuçlardan hareketle dramatik değişimler beklenemez. Gördüklerimiz sadece iktidardaki oligarşik yapının ettikleriyle sınırlı değil. Gerçekte bir devlet politikası. Yaşananların temellerinin Demokrat Parti iktidarında, Ronald Reagan döneminde, Bill Clinton zamanında atıldığını unutmamak gerekiyor. Ama yine de Irak ve küresel savaşla ilgili kararlar ciddi engellerle karşılaşabilir. Terörle mücadele gibi palavralar sorgulanabilir. Savaş bütçeleri denetlenebilir. İşgal sorgulanabilir, toplu katliamlar su yüzüne çıkabilir. Lübnan, Suriye ve İran krizlerinde ABD''nin tutumu yumuşayabilir. Irak''tan çekilme için güçlü kamuoyu baskısı oluşabilir.
Çünkü ABD gerçekten kaybetti. Irak''ta yapabileceği hiçbir şey yok. Kuzey Irak''tan başka hiçbir yerde barınamayacak. CIA''nın Siyasal İslam Stratejik Analiz Programı Başkanı olan, Dış İlişkileri Konseyi üyesi Dr. Emile A. Nakhleh ne demişti?
“Hızlı bir şekilde çıkış stratejisi için yol bulmaya başlamalıyız. Irak''ta bir iç savaş var ve bizim varlığımız şiddete katkıda bulunmaktadır. Paratonere dönüştük, şiddeti azaltmıyoruz, artmasına katkıda bulunuyoruz. Oradan çıkmaya ihtiyacımız var. Irak bölge için model olması düşüncesi önemini yitirdi. Şimdi tek sorun şu: Irak, İran modelini mi? Yoksa Arap otoriterliğini mi izleyecek?” Bunu artık herkes söylüyor. Amerikan ordusundaki komutanlar da söylüyor, savaşın mimarlarından Richard Perle de. Sadece Irak''ta kaybetmediler. Bütün İslam coğrafyasında kaybettiler. Bu kaybı gidermek için aptalca denemeler yapabilirler. Buna da hazırlıklı olmak gerekir.
Bunların hesabını kim verecek
00:0010/11/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
O bir savaş tüccarıydı. Soğuk savaş döneminin çatışmacı dünya görüşüne sahip, Amerika''nın küresel imparatorluk düşleriyle yaşayan, güvenlik stratejilerinden başka hiçbir şeye inanmayan, ekranlarda kendinden emin ifadelerle Irak işgalinin haklılığını iddia eden, faşist eğilimlere sahip bir neocondu. Silah ve petrol lobisinin en etkin isimlerinden biriydi. Askeri endüstriyel kompleksin yarattığı bir oyuncuydu. Irak ve Afganistan işgallerinin mimarlarından biriydi.
O bir insanlık suçlusuydu. Savaş suçları nedeniyle hakkında soruşturmalar başlatılan, davalar açılan biriydi. Irak ve Afganistan''da işlenen savaş suçlarının, insanlık suçlarının hepsinin altında imzası vardı. Kabil havaalanı ve Bağram''daki üslerde işkence ile öldürülen kişilerden o sorumluydu. İşgal sırasındaki sivil katliamlardan, kitlesel ölümlerden, ölçüsüz şiddetten o sorumluydu. Kunduz''da esir alınan 8 bin 500 kişinin korkunç kaderinden o sorumluydu. Cenk Kalesi''nde katledilen yüzlerce kişiden, Mezar-ı Şerif''e varamadan katledilen binlerce esirden, Şibirgan cezaevinde katledilen binlerce esirden, kurbanların gömüldüğü toplu mezarlardan o sorumluydu. Amerikan askerlerinin boyunlarını kırarak, üzerlerine asit dökerek, çöle götürüp kurşuna dizerek öldürdüğü esirlerden o sorumluydu. Bunlar olurken; onların haydutlar olduğunu, insan olmadıklarını, yaşamayı hak etmediklerini söyleyen de oydu.
Ebu Gureyb''deki işkence ve tecavüzden de o sorumluydu. Ebu Gureyb gibi onlarca işkence merkezinden, kadın ve çocukların bu merkezlerde yaşadıklarından, binlerce insanın istif edildiği esir kamplarından, buralardaki toplu infazlardan o sorumluydu. CIA''nın gizli uçaklar projesinden, dünyanın her yanındaki ABD askeri üslerinin işkence merkezlerine dönüştürülmesinden, esir kampları haline getirilmesinden, küresel düzeydeki insan kaçakçılığından, bir çok ülkenin hava sahasını istismar eden işkence uçuşlarından, okyanuslarda dolaştırılan işkence gemilerinden o sorumluydu.
İşgalin çirkin yüzüydü o! Irak''ta yaşananların çirkin yüzü… Amerika''nın Irak''ta tatmak zorunda kaldığı hezimetin de sorumlusuydu. Gurur ve kibirle işgal askerleri arasında verdiği pozlar onu kurtaramadığı gibi, ellerindeki kanı, kafasındaki çirkinlikleri de gizleyemedi.
Donald Rumsfeld. ABD''nin Savunma Bakanı. Şimdi istifa ettirildi. George Bush yönetimi, onu görevden alarak hezimeti gizlemeye çalışıyor. Yaptığı kötülüklerle kaldı. Sadece o değil, bu bölgede Amerika da kaybetti, etmeye de devam edecek.
Rumsfeld''den ne farkı var?
İnsan ırkına karşı işlediği bu suçlar elbette yakasını bırakmayacak. O bu kadar kötü biriydi. Ama kötülük onunla sınırlı değildi. Bush yönetimi, neo-conlar, dünyayı savaş alanına çeviren ideolojik çetede yer alan herkes onun kadar suçlu. Bir çoğu somut olarak savaş ve insanlık suçlarından sorumlu tutuluyor. Ara seçimlerde alınan yenilginin faturasını Rumsfeld''e ödettiler. Ama bu istifa Bush yönetimini aklamayacak. Kayıpları durduramayacak. Çünkü yönetim, tam bir kötülük abidesi. Hepsinin elinde bu coğrafyada yaşayan insanların kanı var, acısı var. Kötülüklerden vazgeçmek niyetinde değiller. Hezimetten ders alma niyetinde değiller.
Yerine atanan Robert Michael Gates''in Rumsfeld''den hiç de farkı yok. Hayatı boyunca CIA''ya çalıştı, neocon ekipten, soğuk savaşçı, Bush''un güvenlik ekibinden, iki yıl CIA başkanlığı yaptı. Zbigniew Bzrezinski''nin yardımcılarından. Sovyetler ve Asya uzmanı. Nixon, Ford ve Carter yönetimleriyle çalıştı. Ronald Regan ve Baba Bush döneminde kritik görevlerde bulundu. Bush ailesine yakın bir neocon. İlginç bir işi daha var. Birkaç ay önce dışişleri eski bakanı James Baker başkanlığında oluşturulan Irak Gözlem Grubu''nun bir üyesi. Bu ekip, ülkenin parçalanmasını önermeye hazırlanıyor şimdi. Daha da önemlisi Latin Amerika''daki örtülü operasyonlarda elleri kirlenenlerden biri. İran-Contra skandalının da merkez isimlerinden.
Rumsfeld''den ne farkı var? Hiç. Belki daha da kötü bir isim. O da bir kötülük abidesi. Gelen gideni aratacak gibi. Yani, değişen bir şey yok. İstifa ve yeni atama göz boyamadan başka bir şey değil. Bu ekip durdurulamazsa, yıkımlar devam edecek. Tabi bu şiddete karşı dünya Amerika karşısında saf tutmaya da.
.Hangi medeniyet, kimlerin ittifakı!..
00:0014/11/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ve İspanya öncülüğünde yürütülen Birleşmiş Milletler''in Medeniyetler İttifakı Projesi, yeryüzünü kuşatan derin krizden çıkış için bir yol önerebilir mi? Bu soruya gönül rahatlığıyla cevap vermek zor. Ancak, Başbakan Tayyip Erdoğan, İspanya Başbakanı Jose Luis Dordiguez Zapatero ve görev süresinin sonuna gelen BM Genel Sekreteri Kofi Annan''ın Ankara''da verdiği mesajlar, bir çaresizliğin resmedilmesi, dünyanın dibe vurduğunun gösterilmesi açısından son derece önemli. İyi niyetli ve kaygı içeren bir çaba. Soğuk Savaş sonrası barış adına atılan tek adım. Keşke gerçek olabilse!
Ancak; “Medeniyetler çatışması” ve “medeniyet için çatışma” ya da İslam kendi içinde çatışacak tezlerinin öncülüğünü yapanların, bu tezler üzerinden bir gelecek şekillendirenlerin, kimlikler üzerinden güç ve hegemonya mücadelesine girişenlerin, güvenlikten dine, kültürden sosyal projelere kadar her şeyi ayrışma ve çatışma tezleri üzerinden belirlediği bir dünyada, bırakalım ittifakı, çatışmaları önlemek için bile umutlar giderek tükeniyor. Hal böyle iken, Ankara ve İstanbul''da verilen mesajların, gösterilen çabaların cılız kalacağını, genel süreci tersine çevirme şansı olmayacağını söylemek mümkün.
Proje kapsamında oluşturulan Akil Adamlar Grubu''nun tespitleri elbette çok önemli. Filistin sorununun krizlerin merkezinde yer alması, İslam dünyasındaki sorunlar ve en önemlisi de; aslında bir medeniyet çatışması olmadığı, siyasi çatışma olduğu tezi gibi. O zaman şunu sormak gerekmiyor mu? Medeniyetler çatışması yoksa, bu işin adı neden Medeniyetler İttifakı Projesi oldu?
Soğuk Savaş''ın sona erdiği andan itibaren, hemen bütün Batılı siyasi liderlerin İslam ve düşman tezi üzerine sarfettiği cümleler, Batılı aydınların estirdiği entelektüel terörizm dalgası, yeni dünya düzenine dönük güvenlik projeleri, uluslararası ilişkilerdeki radikal değişimler, uluslararası kurumların yeni güvenlik konseptleri, ABD ve Avrupa''daki vatandaşlık ve terörle mücadele yasaları, uyum projelerinin askıya alınması gibi gelişmelerin hemen hepsinin temelinde çatışmacı bir tezin var olduğunu, dünyanın geri kalanını dönüştürme ve kontrol altına alma amacı olduğunu bilmiyor muyuz! Siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyeti amaçlayan bu kapsamlı müdahale ne yazık ki kimlikler üzerinden yürütülüyor.
Yıllardır bunlar olurken Avrupa ülkelerinden hiç ses çıkmadı. Avrupa aydınları suskun kaldı ve bir çoğu kampanyada yer aldı. İslam dünyası zaten kendi ayakları üzerinde durmanın yollarını arıyordu. Müslüman aydınların önemli bir bölümü, yeni bir şey söylemek yerine bu tezlerin, yeni kavramların sözcülüğünü üslendi ya da sadece özür dileyici bir pozisyona girdi. Hala da aynı durumdalar. On yıl önce yazılanları, söylenen sözleri tekrarlasak, yıllardır nasıl bir küresel krize hazırlık yapıldığını ancak anlayabiliriz.
İyi niyetli çabaları istisna tutalım. Ama Medeniyetler çatışması ve ittifakı kavramını üretenlerle yaşadığımız krizin mimarları aynı. Batı''nın 21. yüzyıl lüksünü koruması için üretilen bu kavramlar, tehdit değerlendirmeleri, güvenlik konseptleri ve yürütülen fiili istilalar nedense dünyanın geri kalanının özgürlüğünü, refahını, adaletini, din ve kültürünü hiç göz önüne almıyor. Hem çatışma hem diyalog söylemleriyle, dünyanın geri kalanına söz hakkı bile verilmiyor. Ortadoğu''da, Orta Asya''da, Afrika''da, Latin Amerika''da ya da Uzak Asya''da yaşayanlar, Batı''nın yeni yüzyılda refah ve huzurunun güvence altına alınması için acı çekiyor, fakirleşiyor, sömürülüyor, eziliyor, öldürülüyor.
Böyle bir durumda nasıl bir medeniyet ittifakından söz edilebilir? Güce dayalı bir gelecek özleyenler, öteki gördükleriyle ittifak, diyalog ya da barış istemiyorlar ki! Kontrol etmek, özgürlüklerini ve zenginliklerini talan etmek istiyorlar. Bu amaçla ülkeleri işgal ediyorlar, iç savaşlar çıkarıyorlar, onları din, etnik farklılıklar ve mezhep gibi kimlikler üzerinden birbirleriyle savaştırıyorlar. Medeniyetler Çatışması kavramı neden Batı''da üretildi? Medeniyet içi çatışma tezini kim üretti? Filistinliler mi, Irak''ta direnenler mi? Bu coğrafyanın öncüleri mi?
Medeniyetler İttifakı Projesi, krizin mimarlarını sorgulamıyor. O da önerilerini mağdurların sorgulanması üzerine kuruyor. Yapılacak şey şu: Medeniyetler İttifakı Projesi değil, Krizlere Müdahale Projesi geliştirilmeli. İslam dünyasından, Asya''dan, Afrika''dan ve Avrupa''dan belli ülkeler bir araya gelerek dünyayı çatışmalardan çıkarmak için yol haritası oluşturmalı. Çünkü dünya, ittifak çizgisini çoktan geçmiş durumda. Bu aşamada ittifak değil, ateşkes için çaba gerekiyor. Hele de, krizi besleyen ve yönetenler bu kadar güçlüyken ve çatışmaları alabildiğince yaymaya çalışırken nasıl bir ittifaktan söz edebiliriz?
Hemen bütün Batılı liderlerin ağzından çıkan şu ifadeyi tekrar etmeliyim: “Günümüzde, özellikle de son yıllarda hem yerel hem de küresel düzeyde İslam''ın meydan okuyuşuyla karşı karşıyayız. Artık İslam''a karşı muhalefetimizi göstermenin zamanı geldi. Bunu yapmak zorundayız. Çünkü zamanında teşhis koyamamaktan ötürü zor duruma düşebileceğimiz bu tehdit riskinden kurtulmalıyız.” (15 Nisan 2005. Danimarka Kraliçesi 2. Margrethe.)
O çocukları kim öldürdü?
00:0015/11/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail ordusunun çekildiğini açıkladıktan sonraki sabah beşte Beyt-i Hanun''da bir aile apartmanına yönelik saldırısındaki trajik görüntüler unutulmadı. Aynı aileden 13 kişinin tank ve Apache helikopterleriyle katledilmesini, birkaç aylık ya da bir başındaki bebeklerin annelerinin kucağında cansız yatışını, 15 dakika arayla altı top mermisi atılan binadan 20 cesedin çıkarılmasını unutmak mümkün mü?
Türkiye basınında “insanlık neredesin” başlıklarıyla yayınlanan resimler, Filistin''den dünyaya yansıyan, insan ırkının tahammül sınırlarını zorlayan trajik görüntülerden sadece bir tanesiydi. Saldırının sebepleri, şekli, iğrençliği, sonuçları, dünyadaki yansımaları ve verilen tepkilerde bir farklılık olmadı. Bazılarının açık desteği, bazılarının sessiz onayı tekrarlandı sadece. Ama o saldırılarda dikkatlerden kaçan ya da kaçırılan çok önemli bir ayrıntı var ki, Filistin halkına yönelik yeni kıyımın niteliğini anlamak için bu ayrıntının üzerinde durmak gerekiyor.
Çocukların katledildiği saldırıdan 3 gün önce, 5 Kasım''da bir iddia atıldı ortaya. Birleşik Arap Emirlikleri''nde yayınlanan El-Beyan ve El-Halic gazeteleri, İsrail ordusunun “Güz Bulutları” adlı saldırılarının ve Beyt-i Hanun''daki apartman saldırısının Amerikan askerleri komutasında gerçekleştirildiğini yazdı. El Beyan gazetesinin “Amerikalı subaylar Gazze''ye saldırıyı yönetiyorlar” başlığıyla verdiği haberde, İsrail ordusunun Lübnan''da Hizbullah karşısında aldığı yenilginin Gazze''de tekrarlanmaması için ABD''nin operasyona yardım ettiği bildirildi. El-Halic ise, aynı haberi, “İsrail, saldırının ABD yönetiminde olduğunu açıklıyor” başlığı ile verdi. ABD''nin İsrail''i destekleme politikasını siyasi destekten askeri operasyonları yönetme seviyesine çıkardığını belirten gazete, son saldırıların bu işbirliğinin ürünü olduğuna işaret etti.
İsrail kaynaklarına dayandırılan haberde, İsrailli subayların Washington''da Amerikalı subaylarla bir araya geldiği ve Gazze''deki saldırıların planlanıp yönetilmesi konusunda Amerikalı subayların İsrail''e gönderilmesinin talep edildiği bildirildi.
Bu iddiaları güçlendiren başka gelişmeler de oldu. İsrail''de yayınlanan aşırı sağcı Jarussalem Post gazetesinde 12 Kasım''da yayınlanan haberde; Filistinli direniş gruplarının Amerikan hedeflerini vurma çağrısı yaptığı duyuruldu. Gazete, saldırı sonrası toplanan BM Güvenlik Konseyi''nde, İsrail aleyhinde hazırlanan karar tasarısının ABD tarafından veto edilmesine karşı, Filistin Hak Direniş Komitesi, El Aksa Tugayları, Ebu Riş Tugayları ve daha önce adı duyulmayan Tevhid Tugayları''nın, ortak bir açıklama yaparak, ABD''yi hedef aldıkları iddia edildi. Daha önce ABD vatandaşlarını rehin alan ama hepsini serbest bırakan Filistinli gruplar şimdiye kadar hiçbir şekilde ABD hedeflerine saldırmadı. Ama açıklamadaki şu ifadeler yeni bir gerçeği ortaya koyuyor: “İsrail''e atılan Kassam füzelerini engellemek için son Beyt-i Hanun saldırısına Amerikan askeri uzmanları da katıldı.”
Lübnan savaşından önce İsrail savaş gemilerinin Gazze plajında dokuz çocuğu katleden saldırısından bu yana devam eden operasyonlara ABD askerlerinin katıldığı yönünde bir çok iddia ortaya atıldı. Ama kimse bu konuda konuşmuyor. Daha da geriye gidelim:
2002 yılında yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği korkunç Cenin katliamına da ABD askerleri katılmıştı. O zamandan bu yana İsrail''in hemen bütün operasyonlarına ABD askeri uzmanları ve özel birlikleri de katılıyor. Irak işgali sonrası başlayan direnişe karşı iki ülke birlikte çalışıyor. İsrail özel birlikleri ve istihbaratı Irak''ta aydınları, akademisyenleri, siyasi ve dini liderleri öldürmekle kalmıyor, mezhep savaşını kışkırtan saldırıları da planlayıp uyguluyor. Aynı anda ABD özel birlikleri İsrail topraklarında yetiştiriliyor. Şehir savaşı ve gerilla savaşı eğitimi alanların bir kısmı Gazze ve Batı Şeria''daki özel operasyonlara katılıyor. ABD askeri uzmanları ile İsrailli subaylar aynı operasyonlarda görev alıyor. İki ülke arasındaki dayanışma sadece siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri yardımlarla sınırlı değil. İstihbarat ve operasyon birlikteliği uzun zamandan beri devam ediyor.
BM Güvenlik Konseyi''nde İsrail aleyhine hazırlanan kararı veto eden ABD''nin aynı zamanda o masum çocukların da katili olduğunu neden kimse söylemez? Kıyamet savaşı, ırkçılıkla karışık seçilmişlik düşüncesi ve talan kültürünün ürettiği çarpık zihniyet, bu coğrafyanın her köşesinde aynı cürümleri işliyor. Irak''ta ölen çocukların katili kimse, Filistin''de ölen çocukların katili de o! Cephe ortak, kurbanlar ortak. Kullanılan silahlar ortak, uygulanan yöntem ortak, acımasızlık ortak!
Bir Duvar, bir yalan: Daha ne diyebilirim!
00:0016/11/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şii ile Sünni dünya arasındaki derin bölünme, mezhep çatışması yaşanan Irak kadar, belki de ondan daha çok, bir başka bölgede kendini gösteriyor. Bir duvar hikayesinde. Medeniyetler arası düşmanlık, kültürlerarası ayrışma gibi çatışma alanlarının dışında, medeniyetler kendi içinde çatışacak tezi bir duvarın hikayesinde kendini ortaya koyuyor artık.
12 Nisan 2006''da bu köşede o duvarın hikayesini yazmıştım. Yazının yayınlandığı gün, Suudi Arabistan Büyükelçiliği''nden bir açıklama geldi. Yayın yönetmenimiz Mustafa Karaalioğlu''na hitaben yazılan açıklama şöyle: “Gazetenizde 12.04.2006, Çarşamba günü Sayın İbrahim Karagül''ün kalemi ile “Bir bu eksikti! Şii-Sünni duvarımız da olacak artık!” başlığı ila yayınlanmış yazı konusunu tekzip eden S. Arabistan Krallığı İlgili Makamları''nın açıklaması ekte bilginize sunulmuştur.” Ekte ise, Krallık İçişleri Bakanlığı''nın Sözcüsü''nün ağzından “Güvenlik Duvarı” planı olmadığı net bir şekilde ifade ediliyordu.
Dün Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber, Duvar hikayesinin yalanlandığı gibi değil, benim yazdığım gibi olduğunu netleştirdi. Ama tam yedi ay sonra. Habere göre Suudi yönetimi, “İslamcı militanlar”ın sızmasını önlemek için Irak sınırına 900 kilometrelik duvar örmeye hazırlanıyor. O zamanki yazım İçişleri Bakanlığı tarafından yalanlanmıştı. Ama bu sefer bilgiyi aynı İçişleri Bakanı Prens Nayef veriyor. “Askeri karakollar ve gözlem noktaları içeren dev proje, 12 milyar dolara malolacak. Çalışmalar önümüzdeki yıl başlayıp 5-6 yıl sürecek. Tel örgü mü yoksa İsrail''in ördüğü 670 kilometrelik ''Utanç Duvarı'' gibi mi olacağı henüz netleşmemiş.” Teknik ayrıntılar bir tarafa. Amacı ve siyasi hedefi bana göre “militan sızması”nı önlemenin çok ötesinde. Anlamını o gün yazmıştım, tekrar edeyim:
“Çin Seddi''nden Orta Çağ''ın burçları yıldızlara uzanan kalelerine, Berlin Duvarı''ndan İsrail''in Filistin topraklarını çalmak için planladığı Utanç Duvarı''na kadar, şehirleri, ülkeleri, milletleri bölmek için nice kalın duvarlar inşa edildi. Berlin Duvarı dünyanın ikiye bölünmüşlüğünün simgesiydi. Dünya iki kamp arasında kalmanın sayısız trajedisini yaşadı. Soğuk Savaş döneminde ülkeler arasındaki ideolojik kamplaşma, akraba milletler ve topluluklar arasında görünmeyen sayısız duvar inşa etti. Ulusal sınırlar Çin Seddi kadar kalın, Çin Seddi kadar uzun ömürlüydü. Ama elli yıl sonra darmadağın oldu. Türkiye ile Suriye arasındaki “duvar”ın, sınırda değil, zihinlerimizde olduğunu, gönüllerimizi ayırmak için inşa edildiğini ancak birkaç yıl önce fark ettik. Suriye/Irak arasında sınır çizgisi yoktu. Şam''ın bizim şehrimiz olduğunu, Bağdat bombalanırken içimizden bir şeylerin kopup gittiğini, İsfahan''ın kaderinin İstanbul''la birlikte yazıldığını gördük.
21. yüzyıl medeniyetler, kimlikler, kültürler ekseninde ve yine güvenlik merkezli olarak dünyayı yeniden duvarlarla parçalıyor. İsrail''in Utanç Duvarı bunun ilk örneği idi. ABD Meksika sınırında duvar inşa ediyor. Rusya Çeçenistan sınırında duvar inşa edecek. Ama bizi en çok üzen, şaşırtan ve korkutan S. Arabistan''ın Irak sınırı boyunca duvar inşa etme kararı oldu. Riyad yönetimi, Irak''tan gelecek “terör”ü önlemek için sınır boyunca 900 kilometrelik duvar inşa etme kararı aldı. Milyonlarca dolara malolacak “duvar” için ihaleler açıldı. Resmi gerekçe, El Kaide sızmasını önlemek. İki hat halinde inşa edilecek duvarın gerçek amacı ise Şii yayılmasını durdurmak.
Tarihte ilk kez Müslümanlar kalın duvarlarla birbirinden ayrılıyor. ABD ve müttefiklerinin yeni Ortadoğu dizaynı, İslam dünyası ve Müslümanları yeniden kamplara ayırıyor. 20. yüzyılda ulusal sınırlarla onlarca devlete bölünen Ortadoğu halkları şimdi yine etnik ve mezhep farklılığı ile çok daha derin ve tehlikeli şekilde karşıt cepheler şeklinde konumlanıyor.
Irak''taki mezhep çatışması bu amaçla çıkarıldı. Şii-Sünni krizi Pakistan''dan Lübnan''a uzanacak şekilde provoke ediliyor. Bir taraftan Şii kuşak oluşturulurken diğer taraftan Sünni refleks için bölgesel planlamalar yapılıyor. Bu süreç, yarın Afganistan/İran arasında, Lübnan topraklarında, Ürdün/Irak topraklarında, Irak''ın orta yerinde, Bağdat''ı ikiye bölecek şekilde yeni duvarlara öncülük edecek. Belki Türkiye/İran arasında da benzerleri olacak. Belki Suriye''nin parçalanmasıyla yeniden çizilecek sınırlar duvarlar kadar kalın ve aşılmaz olacak.
Bu coğrafyanın “akıllıları” Irak''ta planlanan mezhep çatışmasını hâlâ anlamadı. Neden planlandığını, sonuçlarının nerelere uzanacağını kavrayamadı. Çatışmanın bir çok ülkeyi parçalara ayıracağını göremedi. Krizi yayılmadan dondurmak mümkünken, Şiiler''in ve Sünniler''in “akıllıları” aptalca denemelere giriştiler. “İçimizdeki beyinsizler” bu haldeyken başkalarının bu topraklarda bir şeyler yapmasına gerek var mı? Türkiye, S. Arabistan, Ürdün ve Mısır''ın yanlış adımları, İran''ın ihtiraslarıyla birleşince ortaya korkunç bir tablo çıkıyor.
Ne olacak? Şii blok ile Sünni blok bu yüzyıla damgasını vuracak çatışmaların içine çekilecek. Yeni savaşlar, yeni bölünmeler, yeni trajediler... Hangi devlet kendini duvarlarla koruyabildi? Bu duvarların kaç yıl ayakta kalacağını sanıyorlar? 21. yüzyıl için buldukları tek çözüm yolu bu mu?”
Daha ne yazayım!..
Zafer stratejisi: Artık 500 bin asker de yetmez!
00:0017/11/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül''ün; "Irak bölünürse inanılmaz karanlık bir dönem başlar. Bölünme durumunda komşu ülkelerin tavrı da bugünkü gibi olmaz" şeklindeki sözleri ne yazık ki, bir korkunun ifadesinden başka bir anlam taşımıyor. Artık bu ülkeyi birleştirmek, yeni bir devlet kurmaktan çok daha zor. Ama komşularının tavrının bu kadar cesur olabileceği konusunda pek de umutlu olmamak gerekiyor. İşgalden bu yana yaşanan süreci adım adım tekrarlayalım. Kimin dediği oldu? Tabiî ki işgal edenlerin. Ve onlar bu ülkeyi parçalamayı işgalden önce planlamışlardı. Bu korkuyla yüzleşmenin zamanı geldi. Bakalım kim ne yapabilecek?
ABD seçimlerinden sonra hararetle tartışılan yeni Irak politikası için şu ana kadar geliştirilen yöntemler "yeni" bir şey içermiyor ve bölge ülkelerini ikna etmekten çok uzak. "ABD asker çekecek mi" tartışmaları sürerken bir anda dört maddelik bir plan çıktı ortaya. Ancak hiç biri çözüm önermediği gibi, kaosu daha da yaygınlaştırmaktan başka anlam taşımıyor. Zafer Stratejisi''nin maddeleri şöyle:
Irak''a 20 bin asker daha gönderilecek. Sorun 20 bin asker eksikliği mi? Elbette hayır? 100 bin asker daha gönderseler başaramazlar. Paul Bremer, "Irak''ı ancak 500 bin askerle kontrol ederiz" demişti. Bu aşamadan sonra, Bremer''in teklifi bile anlam taşımıyor.
S. Arabistan ve Kuveyt''in savaşı finanse etmesi. Zaten bu ülkeler finanse ediyordu. İran-Irak savaşını da, Birinci Körfez Savaşı''nı da onlar finanse etmişti. Ancak şimdi Suudi yönetiminin desteği, mezhep savaşını daha da kışkırtacak. Savaşı bölge ülkelerinin sırtına yükleme stratejisi bu ülkeyi bölgesel bir savaşın merkezine dönüştürecek.
Şii-Sünni ve Kürtler arasında yakınlaşma: Bölünme planını onlar yaptı, mezhep savaşını onlar planladı ve çıkardı. Hangi yakınlaşmadan söz ediyorlar? Her gün yüzlerce insanın kurban edildiği bir ülkedeki cinnet halini görmüyorlar mı?
Irak ordusunun güçlendirilmesi. Merkezi bir Irak ordusu zaten istenmiyordu ve bu olmayacak. Kurulan birilikler Kürtlerle Şiiler arasında paylaşılmış durumda. Bu etnik ve mezhebi farklılık birliğe değil iki kesimin daha da güçlenmesine yarayacak.
Acaba gerçek plan bu mu? Dışişleri eski Bakanı James Baker''ın ve yeni Savunma Bakanı Robert Gates''in de içinde olduğu Irak Gözlem Grubu şu planları yapmış olabilir mi?
Demokratlar ve Cumhuriyetçiler''in ortak planı gereğince; ABD yakında temel bir Irak stratejisi açıklayacak. Önümüzdeki aylarda uygulanacak bu strateji gereğince Amerikan ordusu yoğun olarak Kuzey Irak''a yerleşecek.
Şiiler ve Sünniler arasında ABD kara gücünün yer almayacağı çok keskin bir mezhep savaşı başlayacak.
Kuzey Irak''ta yoğun olarak sınır bölgelerine yerleşecek iç savaşın seyrine göre yapılacak plana göre müdahaleye hazır bekleyecek.
ABD sadece hava gücüyle çatışmalara müdahale edecek. Ancak yerine göre kara birlikleriyle de Sünni bölgeleri Şiilere karşı savunacak.
İç savaş Bush yönetiminin Irak başarısızlığını büyük oranda örtecek.
İran, Şii gruplar üzerinden Irak''ta olacak. Tahran savaşın içine çekilecek ve İran''a yönelik ABD stratejisi devreye girecek. ABD Sünnileri destekleyerek, İran-Irak savaşında olduğu gibi Tahran yönetimini ekonomik açıdan zayıflatacak ve rejimi yorgun düşürecek.
İran, ABD ile işbirliğini reddederse olacaklar bu. Ancak bir başka aşama daha var. Irak''ın parçalanmasının resmileşmesi ve Kürdistan Devleti''nin bağımsızlığının kabul ettirilmesi.
Kürdistan''ın bağımsızlığı karşısında Türkiye AB üyeliği ile yumuşatılacak.
Ve ardından Domino Etkisi devreye girecek. İran etnik olarak parçalanacak. Huzistan ve Güney Azerbaycan kopacak. Tahran işte o zaman kutsal değerler üzerinden savaşı bütün bölgeye yayacak.
Bazıları da böyle düşünüyor. Bakalım hangisi doğru çıkar. Ama kesin bir şey var: O da Ortadoğu''da haritaların böyle değiştirildiği gerçeği.
Maliki gelmese de olurdu!
Irak Başbakanı Nuri El Maliki Ankara''ya neden geldi? PKK ve Kerkük konusu dışında ortada bir gündem yok. PKK konusunda Maliki''nin yapacağı hiçbir şey yok. Bakanları bile Bağdat Havaalanı''nda aranan bir Başbakan''dan kim, ne bekleyebilir? İpler tamamen ABD''nin elinde. Kerkük konusunda ise Türkiye''nin hassasiyetleri ortada ama anayasal çerçeve ile belirlenmiş bir süreci Bağdat''ın değiştirme isteği ya da gücü yok. Soğuk bir ziyaret. Önceden planlandığı için yapılmak zorunda kalınan bir ziyaret. Hükümeti sallantıda olan bir Başbakan. ABD ile arası kötü. Irak''ın geleceği ile ilgili hiçbir konu ele alınmadı. Alınsa da bir işe yaramayacaktı. Zoraki bir görüşme işte!
Hepsi bu kadar mı?
00:0021/11/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
CENTCOM''un, yani ABD''nin Ortadoğu, Asya ve Afrika''daki güçlerinin, Irak ve Afganistan''da şu an devam eden savaştaki askerlerin, Büyük Ortadoğu Projesi''ni geliştiren merkezin ve beş yıldır terörden işgallere kadar yaşanan bütün acıların ve çirkinliklerin mimarı olan birimlerin en üst yöneticisi ve 27 ülkedeki 250 bin ABD askerinin patronu olan Orgeneral John Aabizaid birkaç cümlede her şeyi özetlemiş. Barış ve özgürlük getirmek için gelenlerin, aslında kafalarında hangi düşüncelerin olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymuş.
“1920 ve 30''larda Avrupa''da faşizmin yükselişi İkinci Dünya Savaşı''na temel oluşturmuş. Şimdi de İslamcı militanların yükselişi varmış. ABD bu tehdidi bastırmazsa Üçüncü Dünya Savaşı çıkacakmış. Dünya üç tehditle karşı karşıyaymış: Arap-İsrail krizi, İslamcı militanların yükselişi ve İran...” ABD bu tehditlere karşı dünyayı koruyormuş. Faşizme karşı korumuş. Komünizme karşı korumuş. Şimdi “İslam tehdidi”ne karşı koruyormuş.
Göz yaşartıcı bir kahramanlık efsanesi. Bu efsaneler üzerinden yürütülen bir dünya egemenliği, küresel sömürge harekatı. Faşizme karşı savaş verenler, gerçekten yeni faşizm dalgasının mimarları olduğunu, bu dalganın dünyayı tehdit ettiğini işte böyle kamufle ediyorlar. İnsanlığı sanal bir düşman paranoyası ile böyle dize getiriyorlar...
Yaşanan sürecin dünya savaşı olduğu ve daha da yayılacağı başından beri biliniyordu. Yeni dünya savaşının faşizmle ya da İslamcı militanlıkla hiçbir ilgisi olmadığını, doymak bilmez bir dünya egemenliği hırsından kaynaklandığını ve tek sorumlusunun bizzat ABD olduğunu bilmeyen mi kaldı?
Birinci Dünya Savaşı''nın gerçek sebebi neyse, İkinci Dünya Savaşı''nın gerçek sebebi neyse, bazılarına göre üçüncü, Soğuk Savaş''ı da katanlara göre Dördüncü Dünya Savaşı''nın gerçek sebebi de aynı. Sadece formatlar, sadece düşmanlar, sadece yöntemler değişti. Ancak bütün gezegeni kontrol etmek, yönetmek, sömürmek isteyen güçlerin amaçları hep aynı oldu. Ve bu güçler aslında hiç değişmedi.
Üstelik bu gerçek ilk kez ifade edilmiyor. CIA eski Başkanı James Woosley; Abizaid''den çok daha önce bunu söyledi. 2003''ten beri bu köşede tartıştığımız gerçekler şimdilerde en üst düzeyde ifade edilir oldu. Ne demişti Woosley? Soğuk Savaş''ı “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak tanımlayan Bill Clinton döneminin CIA Başkanı, Amerika''nın “Dördüncü Dünya Savaşı”nda olduğunu, bu savaşın Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından çok daha uzun süreceği”ni ilan etmiş, düşmanları ise dini yönetimler, faşist yönetimler ve İslamcı örgütler olarak nitelemişti.
“Türkiye bir karar vermeli” demiştim o zaman. “Afganistan''la başlayan, Irak''ta süren bütün Ortadoğu''ya ve İslam coğrafyasına yayılacak ve Türkiye''yi de vuracak olan Amerikan-İngiliz imparatorluk savaşında, sömürgecilerle birlikte mi hareket edecek yoksa bu ülkenin tarihine ve geleceğine mi sahip çıkacak. Bu karar şimdi verilmezse sonra verilemeyecek. Zira süreç Türkiye''yi de tehdit eder hale geldi. Hangi ''koalisyon'' içindeyiz? Seçimimizi yapalım: 4. Dünya Savaşı''nda işgalcilerin safında mıyız?” diye sormuştum. Türkiye hala karar vermedi, veremedi. Kendini tehdit eden sürece direnmenin yolunu bile bulamadı. Bırakın direnmeyi kendine bir yol bile çizemedi. Moğollar karşısında kurbanlık koyunlar gibi sırasını bekleyen hanlıklar misali kafası karışık, eli kolu bağlı bekliyor.
Irak''tan çekilmeye karşı olan Abizaid, “bu savaşta yenilemeyiz” diyor. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyor: Daha fazla güç, daha şiddetli savaş, daha fazla yıkım, daha fazla acımasızlık! Öldürülen 655 bin kişi kimin umurunda! İran, Suriye ve başka ülkeler sıradayken yolun başındayken durmak, dönmek olur mu? Irak''tan çekilmek olur mu? Peki ne öngörüyor olabilir o zaman?
“6 aylık süremiz var. Ya ABD muradına erecek ya da silahlarımızın gerçek gücünü herkese tattırabileceğimiz bir ''Dünya Savaşı''na hazır olun” mu diyor ABD''li komutan? İkinci Dünya Savaşı''nda Tokyo''ya, Dresden''e yaptıklarını mı yapacaklar Bağdat''a! Şehir sularını kaynatıncaya kadar, metalleri eritinceye kadar mı bombalayacaklar? ABD''nin onurunu böyle mi kurtaracaklar?
Unutmasınlar… Bağdat, Şam, Kudüs ve bu topraklardaki nice şehir, kaç tane Amerika''yı tarihe gömdü. Her yıkımdan sonra küllerinden yeniden dirildi. Özgürlüğüne ve onuruna kavuştu. Yine öyle olacak. Yine ayakta kalacaklar. Ama bugün Bağdat''ı Dresden''e çevirme planları yapanlar, Bağdat için Guernica senaryoları çizenler o zaman olmayacak. Hele bu yüzyılda, hele bölgenin yeniden dirilmeye çalıştığı bir dönemde bu şehirler bütün kabus senaryolarından daha güçlü çıkacak, daha aydınlık ve daha parlak bir gelecek için dirilecek. Unutmasınlar! Bu topraklar nice imparatorlukları tarihe göndü. Onları da gömecek!
Bir hatırlatma, bir yakıcı soru!
00:0022/11/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Seymour Hersh, PKK''nın İran''daki koluna ABD ve İsrail''in yoğun destek verdiğini yazınca, Türk medyası sanki yeni bir bilgiymiş gibi haberin üzerine gitti. Hersh doğru söylüyordu. ABD ve İsrail, PKK''nın İran''daki kolu “Kürdistan''da Özgür Yaşam Partisi”ne (PJAK) yoğun destek veriyor, İran''daki örtülü operasyonlar sadece Kürtler üzerinden değil diğer etnik gruplar üzerinden de yürütüyor, PJAK''a teçhizat ve eğitim sağlıyor hatta İran içinde hedefler listesi hazırlıyordu.
Bu bilgiyi biz yazdığımızda ya kimse ciddiye almaz ya da yalanlanırız. Bir çok gerçeği önceden duyurmanın böyle rahatsız edici bir tarafı var. Haberi okuyunca, bu konuda yazdıklarım aklıma geldi. Mesela; bir yıl önce 11 Mayıs''taki “ABD teröristlerle pazarlık etmezmiş. Hadi oradan!..” başlıklı yazıdaki ifadeler şöyle:
“ABD hedef bölgelerdeki işlerini çoğunlukla teröristlerle, hedef ülkenin muhalif örgütleriyle, bunlar yoksa ABD istihbaratının kuracağı örgütlerle yürütür. İran''a karşı Halkın Mücahitleri Örgütü ile çalışmaktadır. İran topraklarındaki Azerileri, Sünnileri, Kürtleri ve Arapları kışkırtmaktadır. Ülkenin bir çok bölgesinde saldırılar, sabotajlar yapmaktadır. Kimler eliyle? İran''a karşı kullanmak için kendi istihbaratı tarafından kurulan terör örgütleri eliyle.
Daha bu hafta İran''ın Kirmanşah kentinde meydana gelen iki patlamayı ABD yaptırdı. Saldırıdan önce 6 Mayıs''ta PKK lideri Cemil Bayık, “İran''a vur-kaç taktikleriyle saldırılara başlayacaklarını” açıkladı. Kirmanşah''daki saldırıyı PKK''nın İran''daki uzantısı olan PJAK üslendi. PJAK''ı kim kurdu? Amerika... Hem de açıktan. Hem de liderlerini Kuzey Irak''a davet ederek, onlarla toplantılar yaparak kurdu. İran için de bir PKK kurdu. Örgütün elemanları hâlâ ABD özel birlikleri tarafından eğitiliyor. Eylemleri Irak''taki ABD istihbaratı ve askeri birimleri tarafından planlanıyor.
Bir keresinde 27 İran askeri öldürüldü. Tahran, geçtiğimiz hafta Kandil Dağı''nı bu nedenle füzelerle vurdu. PJAK, PKK yönetiminde bir örgüt. Bayık, İran''la Türkiye''nin bölgedeki koordineli operasyonuna karşı İran''a verip veriştiriyor, tehditler yağdırıyor. Tabi ABD''nin verdiği, para, silah, eğitim ve istihbarat desteğinin verdiği cesaretle.”
26 Nisan 2006 tarihli yazıdan: “ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice''ın Ankara ziyareti, Türkiye''nin PKK konusunda ABD''den beklentilerine hiçbir şekilde cevap vermeyecek... Ziyaretin esas gündemi İran. Türkiye ile pazarlıkların merkezinde “İran''a karşı PKK” mı var? Öyleyse ABD''nin Türkiye''ye karşı PKK kozunu kullanmasından ne anlayacağız? İran''a karşı yeni kurulan Kürt örgütleri Irak''ta eğitiyor. ABD tarafından kurulan ve finanse edilen PJAK, ABD özel timleri tarafından eğitiliyor. İlk füzenin İran''a düşmesinden sonra bütün bölge kan gölüne dönecek. Saldırının en acı faturasını iki ülke ödeyecek. Türkiye ve Pakistan. Pakistan, İran savaşıyla Belucistan''ı kaybedecek. ABD, bir yandan müttefiki Pakistan''la işbirliği yaparken diğer taraftan Belucistan''daki Pakistan karşıtı örgütleri destekliyor. Kendi müttefikinin bile altını oyuyor. Türkiye''ye karşı aynısını yapmıyor mu.”
26 Eylül 2006 tarihli yazıdan: “Başbakan R. Tayip Erdoğan''ın ABD ziyareti öncesi ilginç gelişmeler oldu. Türkiye Lübnan''a asker gönderme kararı aldı. PKK konusunda Türkiye''nin çağrılarını yıllardır duymayan ABD bir anda Türkiye''nin PKK''ya yönelik politikalarını belirleme pozisyonuna geçti. Türkiye de ABD''nin açtığı yoldan yürüme durumunda kaldı. Böylece PKK, ABD''nin Ortadoğu''daki “Kürt kartı” çerçevesinde oynanan oyunun malzemelerinden biri oldu.
Celal Talabani, “Saldırıları durdurması yönünde PKK''yı ikna ettiklerini, örgütün yakında ateşkes ilan edeceğini” söyledi. İran için kurulan PJAK daha da güçlendirilip İran topraklarına saldırtılırken, PKK için başka bir formül devreye sokuldu. Tam bu sırada, İsrail istihbaratına yakın bir internet sitesi, Türkiye ile İran''ın Kuzey Irak''a ortak operasyon yapmaya hazırlandığını öne sürdü…. ABD''nin PKK için koordinatör olarak tayin ettiği General Joseph Ralston''ın asıl görevi Türkiye''nin Kuzey Irak''a müdahalesini engellemek. (Ralston olayı da tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.)… ABD, PKK konusunda Türkiye''ye hep yalan söyledi. Ortada iki seçenek var: Türkiye, ya ABD ve İsrail''le birlikte İran''a karşı operasyonda yer alacak ya da ABD''nin ''Kürt kartı''na ve İsrail''in bölgedeki etkinliğine karşı İran ve Suriye ile büyük bir operasyona girişecek. Her iki tezin de müşterisi var. Bakalım kim kazanacak!”
Başka örnek vermeye gerek kaldı mı?
Peki; ABD ve İsrail istihbaratı mensuplarıyla Türk özel birlikleri Kuzey Irak''taki ortak üslerde hangi hazırlıkları yapıyor? Bu üslerdeki füze yığınakları kimler için? Sadece bu sorunun cevabını düşünsek yeter!
."Kime suikast yapılacak" diye sordum, işte cevabı!
00:0023/11/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
14 Şubat 2005''de öldürülen Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri''den sonra kaç cinayet işlendi? Hristiyan bölgelerinde Suriye karşıtı bombalamaları bir tarafa koyarsak, önceki gün öldürülen Hristiyan Sanayi Bakanı Pierre Cemayel''e yönelik saldırı beşinci infaz oldu. Samir Kasır, George Hawi ve Cibran Tueyni''den sonra siyasi suikastler zincirine bir isim daha eklendi. Hariri suikastiiyle ilgili resmi palavraları bir kenara atın. Daha sonraki cinayetlerle ilgili olanları da. Lübnan''ın içine sürüklendiği iç savaşı, ABD ve müttefiklerinin bölgeye yönelik planları çerçevesinde suikastleri bir kez daha düşünün. Kim ne kaybediyor, kim ne kazanıyor? Gerçekleri görmek için orta derecede bir zeka yetiyor. Ama, zihinlerinizi bölge haritasına yeniden çizmeye çalışanların esaretinden ya da onların sözcülerinin dezenformasyonundan kurtarmak şartıyla.
30 Ağustos 2006''da bu köşede “Kime suikast yapılacak” başlığı ile olabilecekleri yazmış, sırada kimin olduğunu sorgulamıştım. Özetle şöyleydi: “Ortadoğu''nun geleceğine yenelik beklentiler, Lübnan''da çok kötü bir ''uluslararası güç fiyaskosu''nun yaşanacağına işaret ediyor. Güney Lübnan için ilan edilen ateşkesin ne kadar kırılgan olduğuyla sınırlı değil bu endişe. Bazı ülkeler reddetse de, uluslararası gücün asıl hedefinin İsrail''le birlikte Hizbullah''ı silahsızlandırmak ve Lübnan''ı abluka altında tutmak olduğu bir gerçek. Bunun yanında; giderek tırmanan İran-ABD/İsrail krizi, İsrail-Suriye krizi, Lübnan iç siyasetinde beklenen kriz, ABD/İngiltere ve İsrail''in yeni dizaynı çerçevesindeki son gelişmeler, bölgesel düzeyde çok ciddi bir gerilimin yaklaşmakta olduğunu, siyasi müdahalelerin yanında askeri operasyonların ve suikast planların yapıldığını görmek zorundayız.
Lübnan''a Türk askeri gönderilmesi yönünde çalışanların, her ne kadar vizyonlarına toz kondurmasalar da, bu gerçekleri kavradıklarını pek sanmıyoruz. Çünkü bugüne kadar kavramadıklarını defalarca gördük. Hesaplarının büyük çoğunluğu yanlış çıktı. Lübnan''da yaşanan savaşın ABD/İsrail ile İran/Suriye arasında yaşandığını ve bu savaşın asıl bundan sonra başlayacağını görmüyorlar. Ateşkes sürecinin Güney Lübnan''daki krizi, Suriye-Lübnan sınırına taşıyacağını, Lübnan-Suriye sınırının yeni kriz hattı olarak öne çıktığını görmek istemiyorlar.
Lübnan''daki savaş yeniden başlayacak ama özellikle bir kısmı İsrail işgali altında olan Golan''a sıçrayacak. Uluslararası Güç, Hizbullah''ı hareket edemez hale getirirken ABD ve İsrail Suriye sınırına yoğunlaşacak. Beyrut''ta siyasi kriz başlayacak. Etnik ve dini gruplar birbirine düşebilir. Fuad Sinyora hükümeti devrilebilir. Ve en tehlikeli ihtimal: Refik Hariri suikasti''ne benzer yeni bir suikastle karşı karşıya kalabiliriz. Eğer gerçekleşirse, bu bölgede hiç bir ülke güvende olmayacak.»
31 Ağustosta ise ; «Siyasi suikastler cenneti!» başlığı altında şu ifadeleri kullandım : «Hariri suikasti, sürprizlerin ilkiydi. İkincisi Suriye ordusunun Lübnan''dan çıkarılması oldu. Üçüncüsü, Sedir devrimi denemesi oldu. Dördüncüsü İsrail saldırıları oldu. Beşincisi ise «uluslararası gücün » Lübnan''a yerleştirilmesi kararı. Bundan sonarki sürprizlerin neler olacağı aşağı yukarı belli. Hepsi, barışa değil, iç çatışmaya ve bölgesel krize yönelik olacak.
Lübnan tarihi bir çeşit siyasi suikastler tarihi. 1977''de Dürzi lider Kemal Canbolat, 1982''de Hristiyan Devlet Başkanı Beşir Cemayel, 1987''de Devlet Başkanı Reşit Kerimi, 1989''da Suriye destekli Maruni Devlet Başkanı Rene Muavid, 1992''de Hizbullah lideri Abbas Musavi ve son olarak 14 Şubat 2005''te eski Başbakan Refik Hariri. Devamında kimler olacak? Uluslararası güç formülü tutmazsa, benzer suikastler görebileceğiz. Hem Lübnan''da iç çatışma çıkarmaya hem de Suriye üzerine yürümeye elverişli suikastler…
Lübnan siyasi olarak bitti. Bağmısızlığını uluslararası güce devretti. Her ülkenin özel hedefleri var. Fuad Sinyora hükümeti devrilince yenisini kurmak neredeyse imkansız hale gelecek. Burası artık bir garnizon ülke, bir askeri üs. 1980''lerdekine benzer iç savaşa sürüklenecek. Ama bu sefer Suriyeli bir savaş olacağı kesin. Son suikastin, İran-Suriye-Irak yönetimi arasındaki yakınlaşmayla aynı döneme denk gelmesi dikkat çekici. Din, mezhep ve etnik farklılıklar üzerinden bir iç savaş ve bu savaş üzerinden de bölgesel müdahale senaryolarının gerçekleştirilmesi. Ne kolay, değil mi? Lübnan''a Türk askeri tartışmalarına katılanlar nedense bunları görmemeyi tercih etti. Amcası Beşir Cemayel 1982''de öldürülünce Falanjistler Sabra ve Şatilla''daki o korkunç katliamı yapmışlardı. Bakalım bu suikastin bedeli ne olacak? Ancak, bunun son suikast olmayacağı, siyasi kriz ve iç savaşa ayarlı cinayetlere daha çok kurban verileceği ortada.
Bize suikastlerin izini sürmek kalıyor. Çünkü bu iz, Afganistan''dan Lübnan''a uzanan krizler coğrafyasındaki gizli ve kirli hedeflerin haritasını sunuyor.
Papa"nın ziyareti ve medeniyetler çatışması
00:0024/11/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Papa 16. Benediktus''un Türkiye ziyareti, medeniyetler çatışması çerçevesinde kendini gösteren bölgesel ve küresel krize nasıl etki edecek? İslam-Batı arasındaki derin güvensizlik ve düşmanlık giderek ürkütücü bir hale dönüşürken, dünya acımasız bir hesaplaşma çizgisine doğru sürükleniyor, çatışmacı tezler güç kazanıyor. Krizi kontrol etmeye ehil kişi ve çevreler ise affedilmez sorumsuzluk örnekleri sergiliyor. Kimileri din için, kimileri kaynak için, kimileri imparatorluk rüyalarıyla, kimileri de tarihi düşmanlıklardan beslenen intikam hırsıyla derin çatışmayı beslemekten geri durmuyor.
Papa''nın Türkiye ziyaretinin Batı-İslam çatışması ekseninde ele alınmasının nedeni de bu. “The Papa Confronts Islam” başlığını kapak yapan Time dergisi, 16. Benediktus''un ilk kez bir Müslüman ülkeye gittiğine dikkat çekerek, “ziyaretin Batı ile İslam arasındaki ilişkileri yeniden belirleyeceği”ni iddia ediyor. Nasıl belirleyecek? Krizi yumuşatacak mı yoksa daha mı alevlendirecek? Papa''nın dini ve siyasi bakışından hareket edersek, umutlu olmak için bir sebep bulmamız maalesef çok zor.
Türkiye, medeniyetler krizinin tam merkezinde. Hem ziyaret hem de konu, George Bush''un ifadesiyle “cephe ülkesi” Türkiye''yi çok yakından ilgilendiriyor. Türkiye, bir taraftan İslam dünyasındaki Batı karşıtı reaksiyonu dizginlemekle uğraşırken diğer taraftan, Batı''nın İslam dünyasına yönelik dönüşüm projelerinde de ana merkez rolü oynuyor. İki dünyanın kesişme noktası ve en sancılı bölgesi.
AB VE HIRİSTİYAN BİRLİĞİ
Ziyaret, bazılarına göre ortamı yumuşatmak için bir fırsat. Bazılarına göre Hristiyan dünyanın kendi iç sorunuyla sınırlı. Bazılarına göre ise, Batı''nın İslam dünyasına yönelik genel savaş kampanyasının bir parçası. Vatikan, son kanaati uyandırmak için gereken ne varsa yaptı sanki. “Hristiyanlar tek çatı altında toplanmalı” çağrısı yapan, Hristiyan Birliği hayalleri kuran, Müslüman olduğu için Türkiye''yi Avrupa Birliği içinde istemeyen 16. Benediktus, karikatür krizi gibi aşağılanmalarla hırpalanan Müslümanlara en ağır darbeyi vurmaktan çekinmedi. Sözlerinin yanlış anlaşıldığı söylense de, kullanılan cümle-ler, Papa''nın inanç dünyasını, dünyaya bakışını, Müslümanlara yönelik yeni küresel kampanyayı algılama biçimini son derece açık biçimde ortaya koydu. ABD''nin imparatorluk hevesi gibi Vatikan''ın da, dinlerin yeniden sahneye indiği bir dönemdi, Hristiyanlar arasında yeniden diriliş vücuda getirmeyi hedeflediği, bunu yaparken varolan çatışmacı tezlerden yararlanma yolunu seçtiği ortada. Türkiye ziyaretinin Ortodoks Hristiyanlarla yakınlaşmayı amaçlaması bu yeni durumun bir göstergesi.
SÖZLERİN YIKICI GÜCÜ
16. Benediktus''un; Bizans İmparatoru Manuel II Paleologos''tan yaptığı, “Hz. Muhammed''in gayri insani ve şeytanca olanın dışında yeni bir şey getirmediği”ne yönelik alıntısı, “medeniyetler çatışması” tezlerine maalesef çok büyük bir destek sağladı. Bu sebeple unutulması, affedilmesi, mazeret üretilmesi çok zor bir çıkıştı bu.
AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana''nın, bu sözlere atıfta bulunarak; “Bir sorunumuz var. Uçurum sandığımızdan daha derin. Bizim için bir saldırı kaynağı olmayan, ancak dünyada milyonlarca insan için böyle algılanabilecek sözleri, ifadeleri kullanma biçimimiz konusunda sakınımlı olmalıyız” demesi, sözlerin yıkıcı gücünü anlama konusunda çarpıcı bir örnekti.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu''nun yerinde ve zamanında tepkisi, ağır tarihsel sorumluluğu içermesi bakımından, son derece önemliydi. Haçlı müdahalelerini göğüsleme tecrübesine, yüzyıllara dayanan Avrupa-İslam ilişkilerini belirleme mirasına sahip bir ülkenin bu tepkisi zorunluydu. Bardakoğlu''nun ziyaret konusundaki tavrı da aynı şekilde titizlikle belirlenmiş, “bir dini lider olarak” görüşme inceliğinin, İslam-Batı ilişkilerinin tarihi ve bugünkü durumu göz önüne alınarak belirlenmiş olduğu seziliyor.
Papa 2. Jean Paul, Soğuk Savaş döneminin Papa''sıydı. 16. Benediktus ise, dünyanın dinler, kimlikler ekseninde bölündüğü, tehlikeli bloklaşmaların oluştuğu bir çağın papası. O bir şahin… Dolayısıyla Türkiye ziyaretinde iki dünya arasındaki ilişkileri yumuşatmaya yönelik ciddi çıkışlar beklememek gerekiyor.
NOT: Bu köşede ele aldığımız tartışmalara, her hafta Cuma akşamı saat 22.00-23.00 arasında SKYTURK''te devam ediyoruz. Şimdilik sizden bir hafta izin rica ediyorum…
Babil"de son günler!
00:005/12/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayip Erdoğan''ın Tahran ziyareti, ikili ilişkiler ve İran''ın nükleer silahlanması gibi genel gündemin dışında, çok özel bir anlam taşıyor. Ziyareti, daha önce yapılan Amman ziyaretiyle, 28 Kasım''da Riga''da yapılan çok önemli NATO zirvesiyle, sıradaki Şam ve Beyrut ziyaretiyle birlikte ele almak gerekiyor. Bu da, hem Ortadoğu, hem ABD''nin bölge politikaları hem de Türkiye için çok önemli gelişmelerin gündemde olduğuna işaret ediyor.
Elbette, yeni olan bu durum sadece Erdoğan''ın ziyaretiyle sınırlı değil. Bölgedeki hareketliliği dikkatle izleyenler, baş döndürücü bir diplomasi trafiği yürütüldüğünü, Irak''taki iç savaşın ve ABD hezimetinin, Washington''u düşmanlarından yardım istemeye zorladığını, “zafer stratejisi” ya da “zarifçe çekilme” seçeneklerinin ABD''yi Irak batağından çıkarmaya yetmeyeceğini, yarın açıklanacak Irak Gözlem Grubu raporunun yeni sürece ilişkin önemli ipuçları sunacağını, bütün çabanın ABD''yi bir çıkmazdan kurtarmaya ayarlı olduğunu görüyorlar. Şimdi daha detaya girelim:
Riga''daki NATO toplantısı: Enerji, Ukrayna-Gürcistan ve NATO''nun Ortadoğu''daki (Büyük Ortadoğu Projesi. BOP) rolü gündemiyle toplanan ve 26 ülke temsilcisinin katıldığı zirvede, ABD müttefiklerinden Afganistan''daki asker sayısını artırmalarını ve bu güçlerin sevk ve idaresini tamamen kendisine bırakmalarını istedi.
NATO Irak''ta yardıma çağrıldı. NATO-Akdeniz İnisiyatifi kapsamında, İttifa''ın Basra Körfezi, Kuveyt ve Katar''da askeri üsler kurması tartışıldı. NATO''nun BOP''ta etkin rol almasının önü açıldı.
Daha önemlisi; Körfez İşbirliği Konseyi, Ürdün, Mısır ve bazı Sünni ülkelerle ABD ve özellikle de İsrail arasında bir yakınlaşmanın temellerinin atılmasına çalışılıyor. Bu çerçevede, Suudi Arabistan ve Hamas''la İsrail arasında gizli, dolaylı görüşmelerin yapıldığı iddiaları var. Irak''taki mezhep eksenli bölünme ve çatışma, Lübnan''da çatışmaya doğru sürüklenen Şii ve Sünniler arasındaki bölünme ve bütün bölgede güçlenen İran nüfuzuna karşı bir çeşit “Sünni Arap-ABD/İsrail dayanışmas”nın gündemde olduğu öne sürülüyor.
ABD''yi Irak''taki zor durumda kurtarma karşılığında Filistin meselesinde nasıl bir ilerleme olabilir? Artık Türkiye dahil, bütün ülkeler Irak-Lübnan ve Filistin meselesini bir bütün olarak görüyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice''ın bölge ziyareti, kapsamlı diplomasinin Filistin boyutuyla ilgiliydi. ABD Başkanı George Bush, Ürdün''ün başkenti Amman''da Kral Abdullah ve Irak Başbakanı Nuri el Maliki ile görüşürken Rice, sürecin Filistin ayağı ile ilgileniyordu.
Ama ilginç bir ziyaret daha oldu ve biraz gözlerden kaçtı. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, 25 Kasım''da Suudi Arabistan''daydı. Riyad''da Kral Abdullah''la tam iki saat görüştü. Bu çok önemli görüşmede ele alındığı iddia edilen konular şöyle:
Cheney, Riyad''a, ABD-İran diyaloğu olmayacağına ilişkin güvence verdi. ABD''nin bölgede zayıflayan durumu için bir nevi İran karşıtı blok oluşturulması amacıyla, yukarıda değindiğimiz güç birliğinin oluşturulması; Katar, Kuveyt, Ürdün ve Mısır''ın da içinde bulunduğu Sünni Arap-ABD/İsrail dayanışması, NATO için askeri alanlar oluşturulması konuları ve bölgede yeni bir güvenlik yapılanması ele alındı. Yine, Lübnan''daki Suriye-İran ittifakı içinde yer alan Hizbullah''la Michel Aoun arasındaki dayanışmanın kırılmasına ilişkin bir süreç işletildiği söyleniyor.
ABD bir yandan komşuları Irak''ta inisiyatif almaya itiyor gibi bir hava veriyor, İran ve Suriye ile diyalog sürecini işletiyor gibi görünüyor diğer yandan ise, Sünni dünyayı Şiilere karşı örgütlemeye çalışıyor. Bir taraftan Irak''taki iç savaşı derinleştiriyor, Lübnan''ı iç savaşa sürüklüyor, diğer taraftan iç savaşı önlemeye çalışıyor görüntüsü veriyor.
Ancak hem Irak''ta hem de bütün bölgede pozisyonu giderek zayıflıyor. Babil''de sona doğru yaklaşırken Lübnan''da bütün denemeleri başarısız başarısızlıkla sonuçlandı. Şimdi komşuları yardıma çağırıyor, düşmanlarına sarılmaya çalışıyor. Bölgesel direnç, giderek etkisini artırıyor.
Tahran ziyaretinin Türkiye için anlamı çok büyük. ABD''nin bilgisi dahilinde gerçekleşse de, Türkiye ilk kez ciddi bir inisiyatif alma şansını yakaladı. Hem Irak''ta hem de Lübnan''da, taraflarla yakın ilişkisini kullanarak, tarafsız bir güç olarak, hem dış müdahaleyi dizginleyici hem de iç çatışmalarda arabulucu bir rol üslenebilir ve dünyanın saygısını kazanabilir. Başbakan''ın Irak ve Lübnan için yaptığı uyarılar son derece sağduyulu. Türkiye''nin işgalden bu yana ortaya koyduğu kaygıları ABD daha şimdi anlayabildi.
İnisiyatif ABD''nin elinde kalırsa, yada sadece İran ve Suriye''nin restleşmesine endekslenirse, bugün sokaklarda devam eden kimlik üzerinden siyasi iktidar savaşı, yarın devletler düzeyinde kendini gösterecek. Ama her şartta, bölgede yakın zamanda çok önemli gelişmelerin yaşanacağını söylemeliyiz.
Vatikan-neocon ittifakı ve Sultanahmet kıyamı!
00:006/12/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Papa 16. Benediktus, Türkiye ziyaretinden sonra gerçek anlamda Papa olmuş. Sorumluluklarını anlamış, olgunlaşmış. Dini lider olarak, siyasi lider olarak, kendini yeniden keşfetmiş! Daha önce Ratzinger''miş. Radikal, keskin düşüncelere sahipmiş. Ancak Katolik dünyanın dini lideri olduktan sonra bir Papa gibi düşünmeye, Papa gibi davranmaya başlamış. Diyalog, barış mesajlarını öğrenmiş. Bu değişimin meyveleri ise, Türkiye''de olgunlaşmış.
“Sultanahmet kıyamı”, Türk bayrağı sallaması, Müslüman dünyanın hoşuna gidecek sözler sarfetmesi, Türkiye''nin AB üyeliğine karşı olan sert tutumunu yumuşattığına dair imalarda bulunduğu varsayımı, öylesine bir sevda yeşertti ki, sanki Papa yeniden doğdu. Sanki, sadece Papa değil Vatikan da kökten değişti. Yüzyılların sorunları buhar olup uçtu. Hristiyan Birliği için yapılan ziyaret, bir anda, Müslüman-Hristiyan Birliği''ne dönüştü.
Hayal dünyasında yüzenler, gördükleri rüyadan ayılmak istemeyenler, ziyaretten Bizans imparatoru Manual II Paleologos''un “Hz. Muhammed''in gayri insani ve şeytanca olanın dışında yeni bir şey getirmediği” şeklindeki sözlerini unutuverdiler. Dahası bu sözleri Papa''ya kimin hatırlattığını düşünmediler. Dahası, bir ay önce, Papa Ratzinger''in danışma heyetine kimlerin isminin yazıldığını hatırlamadılar bile.
Geçmişi bir tarafa bırakalım. Soğuk Savaş döneminde dünya genelindeki kıyımlarda Vatikan''ın ne tür roller üslendiğini bir tarafa bırakalım. Günümüze gelelim ve unutulanları ve hayal dünyasında yüzenlere küçük bir gerçeği hatırlatalım.
Üç günlüğüne medeniyetler arası barış insanı ilan edilen Papa 16. Benediktus, kimlerden akıl alıyor sizce? Barış ve diyalog havarilerinden mi? Hayır, tam tersi… Medeniyetler çatışması projesinin, medeniyet için çatışma tezlerinin, İslam dünyasına karşı yürütülen yıkıcı küresel savaşın mimarlarından alıyor.
Bunlardan biri herkesin günahlarıyla tanıdığı Henry Kissinger! Ratzinger ya da 16. Benedictus, 83 yaşındaki Kissinger''a danışmanlık teklif etti. Ve bu teklif kabul edildi. Neden acaba?
İtalyan La Stampa gazetesinin 4 Kasım tarihli nüshasında yayınlanan ve Vatikan kaynaklarına dayandırılan habere göre Kissinger, siyaset, dış politika, İslam''la ilişkiler, Filistin-İsrail sorunu ve Irak konularında Papa''ya danışmanlık yapacak. Aynı kaynaklar, Ratzinger''in meşhur Regensburg konuşmasındaki Müslüman dünyayı çıldırtan alıntıyı Kissinger''in uyarılarının etkisinde kalarak yapmış olabileceğini iddia ediyor. Soğuk Savaş''ın kurt politikacısının, yükselen İslami tehdit konusunda uyarılarının o çirkin yakıştırmaya yol açmış olabileceğini belirtiyorlar. Bir önceki Papa da bir başka Soğuk Savaş dönemin mimarı olan Zbigniew Brzezinski''yi danışman olarak atamıştı. Çünkü ikisi de Polonyalıydı. Ratzinger Almanya, Bavyera''dan. Kissinger da Bavyera doğumlu. 2. Dünya savaşı öncesi Nazi soykırımından kurtulmak için kaçan Musevi bir ailenin çocuğu.
Kissinger''ın günah defteri o kadar kabarık ki, hangi birini hatırlatabiliriz? Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika''da, Güneydoğu Asya''da ve Ortadoğu''da yaşanan iç savaşlarda, kanlı katliamlarda, işgallerde hep onun imzası var. Sadece Endonezya''da bir milyon insanın ölümünden sorumlu olanlardan biri de o.
Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzeni arayışlarında medeniyetler çatışması, özellikle de medeniyet içi çatışma, İslam dünyasının Balkanlaşması, Avrasya fay hattı gibi tezler hep Kissinger ve benzerlerinin ürünü. “Medeniyetler çatışması değil asıl medeniyet için çatışma yaşanacak. İslam kendi içinde çatışacak” tezi Kissinger''ın. Bugün bu tezin Irak''ta nasıl uygulandığını, Lübnan''da nasıl uygulandığını, bütün bu coğrafyanın nasıl kendi içinde çatışmalara sürüklendiğini görmemiz bir rastlantı sonucu mu? Dünya nüfusunun dengelenmesi için soykırım planları bile yapabilen bir insan Papa''ya ne tür tavsiyelerde bulunur sizce? Papa''nın danışmanlar heyetinde başka ilginç isimler de var. Mesela Bernard Lewis.
Anglosakson faşizminin teoloğu, Medeniyetler çatışması tezinin öncü ismi, İngiliz istihbaratının akıl hocası ve George Bush yönetiminin pek tuttuğu bir isim. Sadece en son kehanetini hatırlatalım yeter. Geçtiğimiz Ağustos ayında, “İran''ın Miraç gecesi, yani 22 Ağustos''ta İsrail''i yok edecek çok dehşetli bir saldırı yapacağı, bunun da küresel kaosa yol açacağı” iddiasında bulunun büyük adam! Ona göre bu saldırıyla Kıyamet Savaşı, Armageddon başlayacaktı. Olmadı böyle bir şey.
Türkiye''de ve dünyada çok itibarlı olan Lewis neoconları ne de çok sevindirmişti. Ne de olsa o Batı''nın en akıllı adamlarından biriydi. Kissinger, 11 Eylül''le ilgili gerçekleri gizlemek için kurulan Soruşturma Komisyonu''nun başındaydı. Lewis ise, adının bu saldırılara karışmasını engelleyememişti.
Bir kişi daha var Vatikan''a akıl hocalığı yapanlardan. Onun da adını vereyim de, resim netleşsin: Şimdilerde Dünya Bankası Başkanı olan Paul Wolfowitz… Kissinger, Lewis ve Wolfowitz… Neoconlar Vatikan''ı işgal mi etti? Yoksa ortada gizli bir ittifak mı var? Peki bize ne oluyor?
Rüya görenler, madem geçmişi hatırlamıyorlar bugünü bari görsünler. Vatikan, 21. yüzyılın tehditlerine, krizlerine göre mevzi belirliyor. Ratzinger Papa olunca da değişmedi. Ratzinger olduğu için Papa seçildi. Çünkü o bir şahin! Vatikan büyük savaşta yerini alıyor. Her zamanki gibi
.Türkiye ve İran, Irak"a müdahale mi edecek?
00:007/12/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayip Erdoğan''ın Tahran''dan sonra Şam''a gitmesi, ardından Beyrut''a gidecek olması, Irak''taki durum, Lübnan''da büyüyen kriz ve ABD''nin bölgedeki başarısızlıklarına ilişkin genel değerlendirmelerin dışında, bugüne ve geleceği ilişkin yeni ve özel anlamlar içeriyor mu? Bu ziyaretlerden bir umut çıkar mı? Bölgenin içinde bulunduğu kaostan çıkış yolunda bir kapı aralanır mı? Erdoğan''ın ziyaretleri ve çok yoğun diplomasi trafiği ABD''yi zor durumdan kurtarmayı mı amaçlıyor yoksa bugüne kadar ciddiye alınmayan bölgesel inisiyatifin önünü açmayı mı?
Salı günkü “Babil''de son günler” başlıklı yazıda, Başbakan''ın Tahran ziyaretini NATO''nun Riga zirvesinde alınan kararlar, George Bush''un Amman''da Irak ve Ürdün liderleriyle yaptığı görüşme, ABD Başkan Yardımcısı Cheney''nin Riyad''a gitmesi, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice''ın ayrı koldan yürüttüğü temaslar, bu trafiğin İsrail-Filistin sorununa etkisi ve Lübnan''da büyüyen kriz çerçevesinde ele almış, ABD-İran ve Suudi Arabistan-İran şeklinde bir cepheleşmenin yaşandığı Ortadoğu''da Türkiye''nin barış misyonu üslenmesinin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiştim.
Soru şu: Tüm bu temaslar, ABD''nin inisiyatifiyle mi yapılıyor, ona bir çıkış yolu bulmayı mı amaçlıyor yoksa bölge ülkeleri Irak işgalinden bu yana ilk kez duruma müdahale fırsatı mı bulacak? En azından, Ortadoğu''da küresel aktörlerin oynadığı oyun içinde bölgesel aktörler kendilerine bir yer bulabilecekler mi? Irak, Lübnan ve Filistin sorununda biraz daha etkin olma fırsatını yakalayabilecekler mi?
Şu ana kadar İran, nüfuz alanını alabildiğine güçlendirdi. Bunu, büyük oranda ABD/ İsrail cephesiyle yürüttüğü çatışma eksenli stratejiye borçlu. Irak içinde neredeyse ABD''den daha etkin hale gelirken, Lübnan''da Suriye ile birlikte, ABD/İsrail cephesiyle kıyasıya bir güç mücadelesine girişti. Küresel göstergelerin aksine, Tahran iki cephede de tahminlerin ötesinde bir başarı sağladı.
Bunun dışında, Hem Irak''ta hem de Lübnan''da Suudi Arabistan''la kıyasıya bir mücadele yürütüyor. ABD ve işgalci güçleri bir tarafa bırakırsak, iki ülkede de aslında İran-Suudi Arabistan çatışmasından söz edebiliriz. Aslında bu çatışmanın İran-Irak savaşından beri devam ettiğini, Birinci Körfez Savaşı''nın bu çerçevede şekillendiğini, şimdi Irak''taki iç çatışma ile kendini gösterdiğini, giderek yayılma işaretleri gösterdiğini söylemeliyiz. Irak''ta izlediğimiz mezhep üzerinden iktidar savaşının önlenmesi, Lübnan''a ve Körfez bölgesine sıçramaması için bu iki ülkenin ikna edilmesinin tek yol olduğunu da.
Şu haliyle Ortadoğu''da dünya siyasetini belirleyen iki derin sorun ve bu sorunlara bağlı cepheleşme var. Biri bölgeye müdahil olan ABD ve müttefikleri ile karşısına aldığı ülkeler ve güçler arasında. Sebebi bazılarına göre siyasi, bazılarına göre ekonomik, bazılarına göre kültürel.
Diğeri ise yukarıda da değindiğimiz bölge içi kamplaşma. Afganistan''dan Lübnan''a uzanan, mezhep ve etnik kimlikler üzerinden yürütülen, bölgenin önemli aktörleri arasındaki güç mücadelesinden başka bir anlam taşımayan derin bölünme. Belki de işgallerden çok daha tehlikeli sonuç verecek bir tehlike bu.
Türkiye, birinci kamplaşmada iki kesime de yakın. Hareket alanı geniş. Yapıcı roller üslenebilir, krizi yumuşatıcı ya da erteleyici girişimlerde bulunabilir. Bölgesel kamplaşmada ise bekli de etkili olabilecek tek ülke. Şii yayılması, İran nüfuzu, Sünni Blok gibi projelerin dışında kalarak, iki tarafı da teskin etmeyi deneyebilir. İran-Suudi Arabistan gibi iki uç nokta arasında bölgesel bir çatışmaya doğru ilerleyen kriz sürecine etki edebilir.
ABD''nin yeni Savunma Bakanı Robert Gates, Irak''taki savaşı kazanamayacaklarını açıkladı. Aynı zamanda da komşuların Irak''a müdahale edebileceğini söyledi. Irak Gözlem Grubu ABD askerlerinin Irak''taki varlığının 2008''den itibaren çekilmesine ilişkin bir yaklaşım sunarken askeri kaynaklar ABD askerlerinin 2007''nin ortalarında görevi Irak birliklerine devretmeye başlayacağını söylüyor. Gözlem Grubu ayrıca İsrail-Filistin krizine müdahale konusunda da ABD''nin rolünü artırıcı öneriler getiriyor.
Erdoğan''ın ziyareti, Irak-Lübnan-Filistin paketi içinde önemli bir yer tutuyor. Komşuların Irak''ta daha işlevsel olmasına yönelik bir sürecin ilk adımları. Türkiye''nin mimarlığını yaptığı Irak''a Komşu Ülkeler Platformu belki de daha etkin çalışma imkanı bulacak. Tahran ve Şam ziyaretleri, bu iki ülkenin etkisinde olan gruplara söz dinletmeyi amaçlayan bir tarafı da var. Böylece en azından Lübnan''da bir iç çatışmanın önüne geçilmesi hedefleniyor. Peki Türkiye, İran ve Suriye Irak''a müdahale edebilir mi? Bu üç ülke bir şekilde zaten müdahil. ABD''nin üç ülkenin güvenliğini tehdit etmeye yönelik kozları bugünlerde biraz zayıflamış görünüyor. Ama bu bir müdahalenin önünü açmıyor. Önemli olan üç ülke ile birlikte S. Arabistan''ın Irak''taki kaosu sona erdirmek için olumlu katkılarda bulunabilmesi. Umut ancak o zaman doğacak.
Semerkand"da matem, Dilubar"ın gözyaşları..
00:008/12/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Yaşlı adam korkudan titriyordu. Suçlananlardan biri torunuydu. Polis sorgulamasında torunu aleyhine verdiği ifade yüzüne okundu. Torununun Usame Bin Ladin''e vermek için soygun yaptığını ve Afganistan''a gidip El Kaide lideriyle buluştuğunu söylemişti.”
“Bu senin ifaden mi, diye sordu savcı. Yaşlı adam: Ama bu doğru değil. Bunu söylemem için bana işkence yaptılar, dedi. Torunuma gözlerimin önünde işkence yaptılar. Elektrik verdiler, testislerine vurdular, maske giydirip nefes alamaz hale getirdiler. Sonra kız kardeşini getirip tecavüz etmekle tehdit ettiler. Bizler iyi Müslümanlarız ama Bin Ladin hakkında ne bilebiliriz ki..”
“Dilubar Huderbigaynova. O, göstermelik yargılama kurbanlarından birinin kız kardeşi. Gözyaşlarına boğulmuştu. Kardeşi birazdan idam edilecekti. Nefretle doluydum. ''Üzülme, elimden gelen yardımı yapacağım'' demeye çalıştım. Ama ne yapabilirdim ki… Peki bir şey yapamayacaksam burada işim neydi?”
“Altı adam ölüm mangası tarafından idam ediliyordu. Kurşunlar beyinlerini dışarı fırlatıyor, omurgalarını parçalıyor, kalplerini patlatıyordu. İdam kararı hakkında ailelerine haber bile verilmemişti. Aylarca sevgili yavrularının hayatta olup olmadığını bile bilmeden beklediler. Belki ölmüşler belki de bir kuyuda ölüme terkedilmişlerdi. Sovyetlerden kalma bir gelenekle, kurşuna dizildikten sonra ailelerine haber verilecek, çocuklarını öldüren kurşunların parası onlardan tahsil edilecekti.”
“O an, Dilubar''ın hayatım boyunca unutamayacağım bakışlarına yakalandım. Gözlerimi delip geçiyordu. Küçük, siyah, yoğun, öfkeli, çaresizlik içinde.”
Muhalefet yok, özgür medya yok, din ve ifade hürriyeti yok. Sadece ülkeden çıkmak için değil, bir şehirden diğerine gitmek için bile vizenin olduğu bir ülke burası. Tırnakların söküldüğü, insanların suda kaynatılarak öldürüldüğü bir ülke. Sadece 2002''de 220 kişinin idam edildiği bir ülke. Hem de resmi rakamlara göre. Kayıplar, faili meçhuller, hapislere doldurulan on binler hariç.
Bu bilgiler, İngiltere''nin eski Özbekistan Büyükelçisi Craig Morray''nin kitabındaki tüyler ürpertici gerçeklerden sadece bir bölümü. ABD ve İngiltere''nin “Terörle savaş”taki en büyük müttefiklerinden olan, şimdilerde onlara sırt çevirip Rusya ve Çin''e yaslanan İslam Kerimov''un, yeryüzünün en acımasız rejiminin hüküm sürdüğü ülkesinde, kendi insanlarına reva gördüklerinin çok küçük bir bölümü. Hani şu, Türkiye''nin özel harekat timlerini yetiştirdiği, askeri araç-gereç ve silahla donattığı, aynı timlerin verilen silahlarla Mayıs 2005''te Andican''daki o korkunç katliamı yaptığı “müttefik”in ülkesi.
“MURDER IN SAMARKAND”
Murray, 2002 ile Ekim 2004 arası Taşkent''te büyükelçilik yaptı. Atandığında 43 yaşında olan büyükelçi, standart bir diplomat çalışmasının dışına taşan gayretleri, Özbekistan''da yaşananlarla çok yakından ilgilenmesi, şahit olduğu karanlık ortaklıklar ve insanlık dışı uygulamalar sonrası ABD ve İngiltere''nin “terörle savaş”ını sorgulamaya başlaması ile dikkat çekti. Bunları yaparken ABD öncülüğünde yürütülen küresel savaşın çirkinliklerini gözler önüne sermeye çalıştı. ABD ve müttefiklerinin Afganistan''ı “özgürleştirdiği” ve toplu mezarlarla doldurduğu dönemde ABD-Özbek ilişkilerini, ABD destekli insan hakları ihlallerini, devletlerin kontrol ettiği uyuşturucu ticaretini deşifre etti. Washington ve Londra''nın ortak arzusuyla görevinden uzaklaştırıldı.
Ülkesine dönünce, bildiklerini bir kitapta topladı. “Murder in Samarkand” (Semerkant''ta cinayet/katliam), ABD ve İngiltere''nin küresel savaş çerçevesinde Orta Asya''da yaptıklarıyla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Müttefik diktatörlerin nasıl desteklendiğini, onlardan güç alan baskıcı rejimlerin kendi halklarına neler yaptıklarını, El Kaide ve terör gerekçesiyle masum insanların ne tür acılar çektiğini öğrenmek için iyi bir kaynak.
Tüm bunlar olurken ABD''nin istifa ettirilen Savunma Bakanı Donald Rumsfeld bakın ne diyordu: “Özbekistan''a geldiğim için sevinçliyim. Başkanla uzun, yararlı ve ilginç bir görüşme yaptık. Özbekistan, terörle küresel savaş koalisyonunun kilit ülkesi. Başkan Bush''un iyi dileklerini ve terörle savaşa verdiği cesur desteğe yönelik teşekkürlerini Başkan''a (Kerimov''a) ilettim. İlişkimiz güçlü ve daha da güçlenecek. (Taşkent, Şubat 2004)
Mart 2002''deki Bush-Kerimov görüşmesiyle Özbekistan''la ABD arasında “Stratejik ortaklık” anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın ardından Rumsfeld, General Tommy Franks ve Colin Powell defalarca Taşkent''e gitti. 11 Eylül''den bu yana Bush yönetiminin, neo-con''ların, İngiltere''nin ve İsrail''in “terörle mücadele”de en iyi müttefiki olan Özbekistan, ABD''nin kaçırdığı gençler için işkence merkezine dönüştürüldü.
Şimdilerde ABD ile arası çok kötü. Ama birkaç yıllık ittifakın ne tür kirli ilişkiler üzerine kurulduğunu anlamak için Murray''nin kitabına bir göz atmak gerekiyor. Kaç ülke, aynı yöntemi izliyor, bir düşünelim.
."Ülkemi bombalayın" diyen lider ve milyonların sesi!
00:0012/12/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''in Güney Lübnan''ı harabeye çevirdiği 34 günlük saldırılar devam ederken, Lübnan''ın önde gelen isimlerinden biri İsrail Başbakanı Ehud Olmert''i arayarak, saldırılara devam etmelerini istiyor. "Biz bu Hizbullah''ı bitiremiyoruz, siz bitirin" diyor. Bugünlerde milyonları sokaklara döken Hizbullah''ın lideri Hasan Nasrallah, bu liderin kim olduğunu söylemiyor ama bilenler, siyasi çıkar için ülkesine saldırılmasını isteyen kişinin Dürzi lider Velid Canbolat olduğunu söylüyor. ABD ve İsrail''i arkasına alıp, Suriye ve Hizbullah''a savaş açmış görünerek siyasi kazanç elde etmeye çalışan bir kişinin, kendi ülkesini nasıl satabildiğinin çarpıcı, utanç verici bir örneği. Yaşadığımız coğrafya, bu tür aşiret politikaları örnekleriyle dolu. Küçük çıkarları için ülkelerini satan, büyük krizlere gözü kapalı giden lider örnekleriyle dolu.
Canbolat''ın planı basitti: ABD ve müttefikleri Suriye ve İran''a karşı kriz süreci uyguluyor. Bölgeyi etnik ve mezhep eksenli ayrıştırıyor. Yeni bir Ortadoğu dizayn ediyor. O zaman ben bundan alabildiğine nasipleneyim. Nasıl olsa Hizbullah tasfiye edilecek. Nasıl olsa Suriye parçalanacak. Nasıl olsa Lübnan iç savaşa sürüklenecek. Nasıl olsa yabancı güçler Lübnan''a yerleşti. O zaman benim için bir sorun yok. Güçlüden yana olayım. Beni korurlar….
14 Şubat 2005''te eski Başbakan Refik Hariri öldürüldükten sonra Suriye karşıtlarına yönelik suikastler devam etti. Gençler ''Sedir Devrimi'' adı altında renki devrimler için Beyrut sokaklarına sürüldü. Ama, ''Sedir Devrimi'' provalarının yapıldığı meydanlarda şimdi milyonlarca insan toplanıyor. Kimse renkli devrimlerden söz edemiyor. Lübnan''ın bütünlüğünü savunanlar, Şiiler, Sünniler, Hristiyanlar Beyrut sokaklarında yürüyor.
Irak''ta yenilen müttefikler, İran''ı da, Suriye''yi de ağızlarına alamaz lodu. Kurtuluş için düşmanlarına sarılmak zorunda kaldı. Lübnan''a yığdıkları yabancı güçlerle, Lübnan açıklarında demirleyen müttefik donanmasıyla karşıtlarını ezeceklerdi. Şimdi, iktidarda tuttukları zayıf bir hükümeti bile kollamaktan acizler. İsrail saldırıları sırasında Güney Lübnan''ı savunmak için silah gönderilmesini engellemeye çalışanlar, saldırıyı mezhep savaşı olarak gösterenler, şimdilerde suskun, endişeli.
Önceki gün Beyrut meydanlarında toplanan yüz binlerce insanın sesine neden kulak verilmedi? Sedir Devrimi için toplanan birkaç yüz kişi, haftalarca dünya basınının gündeminde kalırken, çarpıcı resim ve görüntülerle sunulurken, günlerdir aynı meydanlarda toplanan kalabalık neden ihmal ediliyor? Cuma günkü birlik gösterisi, önceki günkü dev kalabalık neden ilgi görmez? Görmez tabi.. Görmeyecek de.. Çünkü bu ses, özgürlüğün, onurun, yerli olmanın, direnmenin ve tarihin sesi. Kuklaların, "daha fazla saldır" diyenlerin, üç kuruşluk çıkar için değerlerini pazarlayanların sesi değil.
Sedir Devrimi''nden, Güney Lübnan''ın dize getirilmesinden, emperyal sömürgeye hayır diyenlerin tasfiye edilmesinden emin olanlar şimdi ne yapıyor. Beyrut''taki milyonların karşısını çıkabiliyor mu? Yerel direnci hiçe sayanlar, petrodolarlarla, yolsuzluk paralarıyla, suikastlerle, entrikalarla, yalanlarla Irak''ı mahvettikleri gibi Lübnan''ı da paramparça etmeye çalışanlar, bir garnizon ülkeye, askeri üsse dönüştürmeye kalkışanlar, sokaklardaki direnci, sokağın gücünü yenebilecekler mi, bu sesi susturabilecekler mi? Sinyora hükümetini korumak için bu ülkede bulunan uluslararası güç, Şii-Sünni-Hristiyan ortak hareketine karşı savaşa mı girecek? Bunu başarabilecek mi? Bu mümkün mü?
"Lübnan, Irak ve Filistin''de iç savaş çıkacağına dair açıklamaların geçmişte Şii hilal söylemini pazarlamaya çalışan çevrelerden gelmesi dikkat çekici. İsrail''in Filistin''deki, ABD''nin de Irak''taki işgaline veya Lübnan''a yapılan müdahalelere değinilmiyor" diyen Seyyid Hüseyin Fadlullah, bölge inanının bu tuzağı boşa çıkaracağını söylüyor. İşte şu an Beyrut sokaklarında bunun provası yapılıyor.
Müslüman Kardeşler''in Lübnan kolu olan Cemaat-i İslami''den ayrılan Sünni dini lider Fethi Yeken de, Cuma hutbesinde; "ABD''nin Lübnan''a uzanan eli kesilecek, Büyük Ortadoğu Projesi Lübnan''da mezara gömülecek. Bu kalabalık yalnızca Şiilerin, yalnızca Sünnilerin değil, bu kalabalık Lübnanlıdır, Lübnan kadardır. Ey Lübnanlılar! Sünniler! Şiiler! Dürziler! Hristiyanlar! Sakın bölünmeyin. Parçalanmaya karşı durun" diyerek, ABD''nin Irak''takine benzer mezhep savaşı projesini Lübnan''da uygulamaya çalıştığını, bunu boşa çıkaracaklarını söyledi. Şiiler ve Sünnilere Cuma namazı kıldıran Yeken de, tıpkı Fadlullah ve Nasrallah''la aynı dili kullanıyor.
Nasrallah''ın; "Lübnan''da Şiiler ile Sünniler arasında hiçbir zaman savaş çıkmaz. Onların kanı bizim kanımız, onların evi bizim evimiz. Sinyora hükümeti Sünni hükümet diyorlar. Hayır, Sünni değil, ABD sefirinin hükümeti. Gerçekten Sünni olsaydı önce biz tabi olurduk" şeklindeki sözleri, bu coğrafyaya ihtiyaç duyduğu vizyonu sunuyor.
Şii Hizbullah, Sünni Cemaat-i İslami, Hristiyanlar, Fethi Yeken, Fadlullah ve Nasrallah''ın yürüttüğü insan selini şimdi ciddiye almayanlar, yakında bu öfkenin Washington''ın kafasında patlayacağını şimdiden düşünebilmeli.
İngiliz şehid, Müslüman Gurka
00:0013/12/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İngiltere İslam Forumu (The British Muslim Forum), ülke çapında kampanya başlatarak, Müslüman gençleri İngiliz ordusuna katılmaya ve cepheye gitmeye davet ediyor. Kampanyada en etkili argümanı ise, şehadet! İngiliz ordusuna katılan Müslüman gençler cepheye gönderilecek, savaşta hayatlarını kaybederlerse şehid olacaklar. İngiltere İslam Forumu, gençlere böyle bir güvence veriyor.
İkinci Dünya Savaşı döneminde değiliz. Nazi Almanyası İngiltere''ye saldırmıyor. Ya da, faşizmi ezmek için Almanya''ya çıkarma yapılmıyor. İngiltere tehdit altında değil. Peki hangi cephelerde şehadet dağıtılıyor? Bu gençler nerelerde savaşacak? Ne adına şehid olacak?
Elbette Afganistan ve Irak''a gönderilecek? Oralarda savaşacaklar. İngiliz emperyal mirası için hayatlarını verecekler. Ölürlerse, ülkelerini, vatanlarını korudukları için şehid sayılacaklar.
“Silahlı kuvvetlerde görev yaparken öldüğünüz ülke Irak ve Afganistan gibi bir İslam ülkesi olsa bile, İngiltere için savaşırken ölmeniz sizi şehitlik mertebesine ulaştıracaktır.” Verilen konferanslarda böyle söyleniyor.
Irak''a gelecekler. Basra''da, Bağdat''ta, Felluce''de Müslüman kardeşlerini öldürecekler. Çatışmalara ara verip ibadetlerini yapacaklar, namazlarını kılacaklar, bölgedeki camileri ziyaret edecekler, Allah''a zafer için, şehadet için dua edecekler.
İngiliz ordusunda savaşırken geçen Temmuz ayında bir çatışma sırasında ölen Pakistan doğumlu Jabron Haşmi''nin şehid olup olmadığı tartışması yaşanmıştı. Müslüman cemaatler şehid olmadığını, hain olduğunu söylerken, 600''e yakın caminin üyesi olduğu en büyük İslami kuruluşlardan biri olan İngiltere İslam Forumu şunu söylüyor: “O bir şehitti, zira ülkesi için savaşırken öldü. İslam sadakati, insanın doğduğu topraklara ve o toprakların hukukuna bağlı olmasını emreder.” Bu söz, Forumun başkanı Hurşid Ahmed''e ait.
7 Ekim''deki Londra bombalamalarından sonra Başbakan Tony Blair''in en büyük destekçilerinden olan Forum, İngiliz yönetiminin Müslüman toplumla ilişkilerinde en büyük destekçi gücü.
Irak ve Afganistan''da yüz binlerce Müslüman''ı, ''insan''ı kim öldürdü? ABD ve İngiltere. Kitle katliamları, toplu mezarlar, kimyasal silahlar, işkenceler ve esir kampları kimlerin ürünü? Tabi ki onların. Kimdi bu ölüm mangaları? Bu ülkeleri özgürleştirmek, medenileştirmek, insanlık ailesine katmak için gelenler. Düşmanları kimdi? Irak''ı savunan Iraklılar, Afganistan''ı savunan Afgan halkı? Neydi bunlar? Batı''nın hayat tarzı için tehdit oluşturan teröristler? Mağdurların terörist olduğu, katillerin özgürlük sembolü olduğu bir dünya!
İngiltere''de yaşayan 20 yaşındaki bir Müslüman genç, kalkıp ta Afganistan''a gidip savaşınca ne oluyor? Ölürse şehid, kalırsa özgürlük abidesi. Peki aynı genç Londra''dan kalkıp Kandahar''a gitse ve ülkelerindeki işgale karşı savaşan Müslüman Peştun direnişçilere katılsa ne olacak? Tabi ki terörist, tabi ki insanlık suçlusu. Yakalanırsa göreceği işkence ve aşağılama tahayyül bile edilemez. Afganistan işgali sırasında Taliban saflarında savaşırken yakalanan Batılı Müslüman gençlerini akıbetini hatırlayalım. İngiliz ordusuyla Basra''da savaşan Irak kökenli bir Müslüman kahramandır. Aynı kişi Irak''ın kurtuluşu için savaşırsa terörist!
İngiltere Müslüman Forumu''na soralım: Basra''da ülkesini İngiliz işgaline karşı savunurken ölen Müslümanlar şehid mi? Yoksa Blair''in “özgürleştirici” gayretlerini anlamadıkları için boş yere hayatlarını kaybeden zavallılar mı? Yine soralım: Çanakkale''de Osmanlı''ya karşı savaşırken ölen Hindistan kökenli askerler şehid miydi? Cevabı “evet”se, aynı kişiler Hindistan''ın özgürlüğü için İngiltere''ye karşı savaşırken neydi? Britanya''ya göre, eğer Çanakkale''de Osmanlı''ya karşı savaşıyorlarsa şehid, kendi ülkelerini İngiliz işgalinden kurtarmak için savaşıyorlarsa teröristlerdi?
Ortadoğu''nun çöllerinde; Irak''ta, Kanal''da, Akabe''de, Medine''de Osmanlı askerleriyle omuz omuza çarpışan Araplar terörist, İngilizlerle birlikte savaşıp ölenler şehitti. Anadolu''da işgale direnenler, Kuzey Afrika''da, Güney Asya''da direnenler de teröristti. Ama bu coğrafyalarda İngiliz emperyalizmi için savaşanlar şanlı, ölenler şehitti.
Şehadet tapusu dağıtan İngiltere İslam Forumu, yeni bir Gurka sınıfı oluşturuyor. Müslüman Gurka''lar! Para ve vatandaşlıkla kandırılan, 1815''ten beri İngiliz ordusunun pis işlerini yapan, şu anda bile binlercesi İngiliz ordusunda görev yapan Nepalli Gurka''lar gibi. Öldür deyince öldüren, yat deyince yatan, beş para etmez kiralık katiller onlar. Ne için savaştıklarını bilmeyen, kendi ülkelerine, kardeşlerine karşı savaştıklarını anlamayacak kadar aptal olan bu katiller sürüsü şimdi Irak''ta. Ne mi yapıyorlar? Bıçaklarıyla, ABD ve İngiltere''nin terörist tanımına girenleri yakalayıp boğazlarını kesiyor..
Şimdi Müslümanlara aynı misyonu yüklemeye çalışıyorlar. ABD ve İngiltere saflarında işgal edilen Müslüman ülkelerde terörizme karşı savaşacaklar. Sağ kalırlarsa para ve vatandaşlık alacaklar. Ölürlerse şehid olacaklar? Zihinler o kadar karıştırıldı ki, sadece İngiltere''de değil, yaşadığımız topraklarda da Müslümanların bir kısmı böyle düşünebiliyor. Terörle küresel savaşta kim terörist kim özgürlükçü? Gelin bir daha düşünelim.
Tarih bize ne öğretti?
.Lübnan"da Türk askerine saldırı mı?
00:0014/12/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail''in 33 günlük Lübnan saldırısından hemen sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin aldığı 1701 sayılı kararla uluslararası güçlerden oluşan askeri birlikler Lübnan topraklarına yerleştirildi. Lübnan hava sahası kontrol altına alınırken, Doğu Akdeniz''e oldukça yoğun bir askeri yığınak yapıldı. Uluslararası güç, İsrail''in hedef alanı ilan ettiği bölgelere yerleştirildi. Amaç, Lübnan''ı korumaktı. Saldırı İsrail''den gelmesine rağmen yabancı güçler sınıra değil Lübnan topraklarına yerleşti. Saldırının geldiği ülke sınırına değil! Sonraları, bu güçlerin aslında İsrail saldırılarını önlemek için değil, Beyrut''taki ABD destekli hükümeti korumak ve Hizbullah''ın gücünü sınırlamak için geldiği netleşti.
Bugün Beyrut sokakları dolu. Şiiler, Sünniler, Hristiyanlar, hükümeti düşürmek için diretiyor. Hizbullah, askeri başarısından sonra siyasi olarak da Lübnan''da gücünü gösterme konusunda oldukça kararlı. Hükümet düştükten sonra nasıl bir Lübnan''la karşılayacağız? İç savaş tezleri, yabancı güçlerin aktif müdahalesi, din ve mezhep eksenli çatışmalar gibi kötü senaryolar konuşuluyor. Kimse bunların dışında Lübnan krizine son verecek bir proje önermedi şu ana kadar.
Suikastlerle bugüne getirilen Lübnan''da bir adım sonrası ne olacak? ABD ve Müttefikleriyle İran-Suriye ve müttefikleri olan örgütler arasındaki mücadelede ne gibi yeni sürprizler ortaya çıkacak? Ortamı yumuşatacak bir çözüm önerisi sunulmazsa, önümüzdeki günlerde bütün hesapları bozan, ülkeyi içinden çıkılmaz hale sokan yepyeni bir gelişme, olay, provokasyon olabilir. ABD, İsrail ve bölgedeki güçler, Beyrut''taki bu duruma bir şekilde müdahale edecek? Bu müdahalenin niteliği nasıl olacak? Hizbullah''ı, dolayısıyla İran''ı ve Suriye''yi dizginlemek, Lübnan''da artan etkilerini kırmak için ne yapılacak?
Birinci ihtimal: Bölgedeki uluslararası güç, Hizbullah''ın belirleyici olacağı bir Lübnan''a izin vermeyecek. Şimdiki hükümeti iktidarda tutamazsa bile, Hizbullah''ın gücünü sınırlamak için oldukça etkin görevler üslenecek.
İkinci ve en önemli tehlike: Yabancı güçlere yönelik saldırı. Bu ihtimal hep vardı. Her an, bir porvokasyon yapılacağına, suçun Hizbullah veya ABD karşıtı güçler üzerine atılacağına ve Uluslar arası gücün kendini bir iç savaşın içinde bulabileceğine dair çok ciddi endişeler mevcut.
Bir çok kimse, bu endişe çerçevesinde, Türk birliğine saldırı ihtimali olduğunu, Türkiye''yi Hizbullah''a karşı mevziye çekmek, bölgesel Şii-Sünni kamplaşmasına hazır hale getirmek için bir oldu-bitti yaşanabileceği ifade ediliyor.
İsrail Başbakanı Ehud Olmert''in, “El Kaide''nin Lübnan''daki BM Barış Gücü UNIFIL''e saldıracağı” açıklaması endişelerimi oldukça artırdı. İsrail askeri istihbaratı, Türkiye''nin de asker gönderdiği Lübnan''daki BM Barış Gücü''nün tehlikede olduğunu Olmert''e bildirmiş. İstihbarat daire başkanı Albay Yossi Baidatz, el-Kaide''nin UNIFIL''e saldırmaya hazırlandığını, Lübnan''da, özellikle mülteci kamplarındaki varlığına dair önemli göstergeler bulunduğunu, amaçlarının BM gücüne saldırmak olduğunu iddia ediyor.
Gerek UNIFIL''e, gerekse Türk birliğine saldırı endişesini taşıyanlar, saldırının el Kaide''den değil, Lübnan''da yeni bir askeri süreç başlatmak isteyenlerden geleceğini sık sık dile getirdi. Ben de bu kanaatteyim ve bunu gündemde tutmaya çalıştım. Bir süre önce, Lübnan''da el Kaide adına bildiriler dağıtıldı. Tabi sahte bildiriler. Sünnilere, Hizbullah''a karşı harekete geçmeleri çağrıları yapılıyordu.
El Kaide adına yapılan saldırılar sonrası neler olduğunu bir kez daha gözden geçirelim. El Kaide üzerinden ne tür planlar yapıldığını, hangi kirli tezlerin kamufle edildiğini hatırlayalım. O bildiriyi yayınlayanlar, El Kaide''nin BM Gücü''ne saldıracağını söyleyenler ve Lübnan''da ABD/İsrail karşıtı güç birliğine karşı harekete geçmeye hazırlananlar aynı güçler.
Gerçekten, eğer böyle bir açıklama yapılıyorsa, bunu bir istihbarat teşkilatı yapıyorsa, saldırının bu çevreler tarafından planlanma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir kenara not edilmeli.
Sinyora hükümetinin devrilmesini engellemek, devrilirse ondan sonrasını kontrol etmek, Hizbullah''ı durdurmak, Beyrut meydanlarını susturmak isteyenler, bugünlerde hiç de hoş olmayan planlar hazırlıyor. Bir suikast ya da BM Gücü''ne saldırı. Tabi Türk askerlerine saldırı ihtimalini de ekleyelim.
Ve şunu kaydedelim: Bu güçler, Lübnan''da şu an yaşanan sürece müsamaha etmeyecekler ve kesin müdahale edecekler. Müdahale sonrası savaş yeniden başlayacak. Şimdi fırtına öncesi sessizlik hakim.
Bir soruyla bitirelim: ABD ve İsrail istihbaratıyla Türk birimlerinin Kuzey Irak''taki ortak askeri üslerinden Lübnan''a sevk edilen silahlar hakkında kimsenin bilgisi var mı? Neden ortak askeri üs, neden o üste füzeler depolanıyor, neden bu silahlar Lübnan''a gönderiliyor?
Şimdilik bu Olacak O Kadar
.Cennet Krallığı ve Yeryüzü Cenneti!
00:0015/12/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Taliban, Afganistan''da iktidara getirildiğinde bir nevi "Cennet Krallığı" kurma sözü verdi. Ama olmadı. Onu iktidara taşıyanlar 2001 yılında iktidardan indirdi. Taliban ve El Kaide gerekçesiyle Afganistan''ı işgal eden ABD ise, ülkeyi bir çeşit "Yeryüzü Cenneti" yapmayı taahhüt etti. Beş yıl geçti, ülke çok daha kötü duruma düştü. Taliban''ın devrilmesine karşı çıkmayan, bir şans veren aşiretler, silahlarıyla birlikte dağlara gönderdikleri Taliban savaşçılarını geri çağırdı.
Yeniden Cennet Krallığı denemesini başlattılar, Taliban saflarına geçtiler. Çünkü ABD''nin vaat ettiği cennet, cehenneme döndü. Afganistan''ı ele geçirmenin, Kabil''e yerleşmenin yolu tarih boyunca hep Kandahar''dan geçti. Taliban, bu tarihsel geleneği izliyor şimdi. Kandahar üzerinden Kabil''e yürüyor. Bu sefer, Çin''in, Rusya''nın silahlarıyla. Taliban ve Afganistan üzerinden ABD-Çin savaşı, NATO-Rusya savaşı başladı.
Bunu neden hatırlattım? Şundan: Irak''taki durum, giderek Afganistan''daki bu güç mücadelesine dönüşüyor. Afgan direnişini Sovyetlere karşı destekleyenler, para ve silah verenler, şimdi bu güçlerin para ve silahlarıyla yüzleşiyor. 1980''lerden sonra Soğuk Savaş''ın en kanlı cephesinde direnişçilerle birlikte mücadele verenler, şimdilerde yeniden sahneye iniyor. Ve en önemlisi de, aynı yöntem bu sefer Irak''ta denenmeye çalışılıyor.
Önce kısa birkaç bilgi aktaralım, sonra asıl konuya girelim.
Suudi Arabistan, İran nüfuzuna karşı, Irak''taki Sünnilere destek vereceğini açıkladı. Riyad''a göre, ABD çekilirse Şiiler Sünnileri katledecek, bir nevi etnik temizlik uygulayacak.
ABD ile üç büyük Sünni direnişçi grup, (Ensar-ı Süne Ordusu, Irak İslam Ordusu ve 1920 Devrimi Tugayı) yaklaşık bir yıldır görüşmeler yapıyor. Zalmay Halilzad''ın yürüttüğü bu görüşmelerin temel hareket noktası, Şii militanları sınırlamak, Sünnilerle işbirliği, İran nüfuzunu daraltmak. Amman''daki görüşmelerden şu ana kadar sonuç çıkmadı. Ancak görüşmelerden hemen sonra ABD, direnişçileri "teröristler" olarak değil, "milliyetçi Iraklılar" olarak tanımlamaya başladı.
Suudi Arabistanlı 30 dini lider, Irak''ın "Şii-Haçlı ittifakı" işgali altında olduğunu açıkladı ve Sünnilere destek çağrısı yaptı. Mezhep krizinin 1 milyon 800 bin Iraklıyı yerinden ettiğini, Sünnilerin büyük tehdit altında olduğunu duyurdu. Onlara göre:
Irak bir çeşit SAVAK (Şah zamanının CIA kontrolündeki İran istihbarat teşkilatı) ülkesi oluyordu. Irak''ta 50 bin İran askeri vardı ve Bedir Tugayları''nı kontrol ediyordu. Binlerce insanın ölümünden sorumlu "Ölüm Mangaları" işte bunlardı. Ayda beş bin kişinin öldüğü iç savaşta ölenlerin yüzde 80''i Sünni idi.
S. Arabistan, Ürdün ve Mısır''ın öncülük ettiği yeni Sünni Blok, açık biçimde İran''ın bölgesel hegemonyasına karşı cephe alıyor. Bu güçler, Sünnilere destek vereceklerini ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney''ye net bir şekilde ilettiler.
Şimdi asıl konuya gelelim: S. Arabistan''ın Washington Büyükelçisi Prens Türki el Faysal, 11 Aralık''ta aniden görevinden ayrıldı. Ayrılacağını sadece ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rica''a bildirdi.
Görünüşte hem ABD hem de Suudi yönetimini şaşırtan bir gelişmeydi bu. Arap basını, ani istifayı manşetlerden verdi ama kimse nedeni hakkında bir yorumda bulunamadı. Bazılarına göre sağlık sebeplerinden, bazılarına göre ailesiyle ilgilenmek için, bazılarına göre Dışişleri Bakanı olmak için ayrılmıştı. Bazıları ise, Türki el Faysal, 14 aylık görevine Suudi-ABD ilişkilerini rayına oturtmak için başladı, başaramayınca da istifa etti.
Bunların hiç biri bana inandırıcı gelmedi. Neden mi?
Türki el Faysal''ın kimliği çok önemli. 1980''lerde El Kaide ile yakın işbirliği içinde olan, Suudi istihbaratını yöneten, ABD''nin El Kaide dosyası hakkında çok önemli bilgilere sahip olan, ABD-Pakistan-S. Arabistan''ın ortak Taliban projesinin mimarlarından biriydi o. Pakistan eski istihbarat başkanı Hamid Gül ve Türki el Faysal bu örtülü projelerin iki kritik adamıydı.
İstifanın Irak''la ilgili olduğunu, Irak''taki Sünnilerle bağlantılı olduğunu, ABD-S. Arabistan arasında Sünniler üzerinde yeni bir girişimin gündemde olduğunu düşünüyorum. Ve soruyorum: 1996''larda iktidara getirilen Taliban gibi, Irak''ta da ABD-Suudi Arabistan ve bölgenin Sünni ülkeleri arasında yeni bir yapılanmaya mı gidiliyor?
Irak''ın Taliban''ı mı kurulacak? Afganistan''da Cennet Krallığı ve Yeryüzü Cenneti rüyaları görülmüştü. Şimdi Irak''ta da "Yeryüzü Cenneti" için bir serap mı hazırlanıyor? Yeni dönemin koordinatörlüğünü Türki el Faysal mı yürütecek?
Taliban temsilcileri İstanbul''da
Daha önce ertelenen Sünni liderler toplantısı dün ve önceki gün İstanbul''da yapıldı. Türkiye''nin organize ettiği toplantılara katılan Iraklı Sünni liderlerin büyük bölümü, mezhep krizine vurgu yaptı, Irak''taki kaosun sebebi olarak özellikle İran''ı hedef gösterdi. Haris ed-Dari gibi bazı isimler ise, "Sorun Şii-Sünni ya da Kürt-Arap sorunu değil. Sorun işgal sorunu" gibi krizin gerçek mahiyetini ortaya koyan önemli sözler söyledi.
Ama çok önemli bir gelişmeyi daha burada not edelim. Türkiye''nin organize ettiği iki günlük toplantıya Taliban temsilcilerinin de katılması, size göre ilginç değil mi? Afganistan ve Irak''ta çok şey değişecek gibi…
Dünyanın tüm yoksullarına!..
00:0019/12/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dünyayı, hayatı ve insanı aynı duyarlılık, aynı kavrayış, aynı endişe, aynı özlemle algılayanlara. Güçlü yüreği, açık zihni, onurlu duruşu olanlara. Dünyanın tüm yoksullarına. Adalet ve erdemin peşinde koşanlara… Cahit Koytak''ın, “yoksullardan biri olmanın onurunu taşıdığı” için dünyanın tüm yoksullarına adadığı “Önden Yırtılan Gömlek” adlı yeni şiirini, aynı gerekçelerle buraya aldım bugün. Kalplerimizi, hafızalarımızı, duruşlarımızı, hedeflerimizi, sevgilerimizi bir kez olsun gözden geçirmek için…
ÖNDEN YIRTILAN GÖMLEK
İktidar, yol üzerinde bulduğun şu tekeş ayakkabı,
En belalı sınavıdır, Tanrı''nın.
Gözünü açıp da, çalıların, dikenlerin arasında
Onun yitik eşini, adaleti de bulup giymezsen öteki ayağına,
Yandın, ey Kral, yandın ey Başkan, yandın ey petrol şeyhi!
Bu durumda, seke seke gitmektense,
Cehenneme kadar yalınayak koş daha iyi!
Ve siz, benim yoksul, benim aziz dostlarım, kardeşlerim,
Siz, yüksek oktanlı refah ve demokrasi için kanları petrole katılanlar
Bakın, “Uygarlık ve barış” diyor bu Kuzeyliler,
“Özgürlük ve refah” diyor Romalı Kayzer,
Halkın, celladını kendisinin seçmesi falan feşmekân…
Söyleyen onlar olunca, on sefer düşünüyorum, ben,
Kırk sefer düşünüyorum ve yalan diyorum,
''Hakikat olsa da'', yalan!
Peki, ya sen ne diyorsun, kardeşim Moritanya?
Peki sen ne diyorsun Fas, sen ne diyorsun Cezayir,
Sen ne diyorsun Mısır, sen Libya, sen Ürdün,
Sen Katar, sen Yemen, sen Sükutî Arabistan?
Onların senin ağzının kenarına iliştirmek istedikleri
Bu kirli karanfiller, bu, barut ve üre kokan yapay süs çiçekleri,
Sömürgeli muhbirlerin sonunu hatırlatmıyor mu sana?
Hani şu önce tüyleri dolar rengine boyanıverip av tazılarının, polis köpeklerinin arasına katılan
Sonra, ya sınır tanımayan oburluklarından
Ya da rahimlerinde döllenen şeytanın büyüklüğünden karınlarını taşıyamaz hale gelince
Şakaklarına seksen sentlik bir kurşun sıkılan yahut ipe çekilen
Şu zavallı, çaputsu hainlerin sonunu, hatırlatmıyor mu sana,
Ne dersin, sen yoksul Darfurlu, yoksul Nouakhottlu,
Yoksul Bağdatlı, yoksul Felluceli, Yoksul Beyrutlu?
Peki, ya siz Ekselansları, ya siz Majesteleri,
Sizler ne buyururdunuz? Özgürlük, eşitlik, tarz-ı şûravî?
A evet, evet, sizler omuz silkiyorsunuz,
Susma hakkınızı kullanıyorsunuz, doğal olarak…
Pekâla… Pekâla… Sizler susmaya devam buyurun!
Şu kovulmuş melekle fiskoslarınıza yani,
İyidir, iyidir, kaht-ı ricalden iyi, fitneden iyi, ölümden iyi!
Sürdürün sabır kürlerinizi, dua kürlerinizi, uyku kürlerinizi sizler,
Ben kalkıp Bağdat''a gideceğim, Filistin''e gideceğim
Mezarından kaldırmaya İnsanlığı;
Ama Romalı Lejyonerlerin yaptığı gibi
Kefenini, altın dişlerini, iç organlarını soymak için değil, hayır,
Önden yırtılmış günah gömleğini,
Şu kapkara vicdanını söküp göğsünden,
Kürsüsünün önüne atmak için, Yargıçlar Yargıcının.
Tabii, Roma''nın korkunç cinayetleri,
Roma''nın ve Siyon''un efelikleri karşısında
Tam da ölülerden bekleneceği gibi
Sustuğu, susmayı seçtiği için,
O ''İnsanlık'' dediğimiz tabansız hortlak
Utançtan ve korkudan yerin yedi kat
Dibine tüymemişse, doğal olarak…
Cahit Koytak / 10 Aralık 2006
Safavi Şiiliği"ne karşı Osmanlı Sünniliği mi?
00:0020/12/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''nin Ortadoğu ve yakın çevresine yönelik açılımına, üslenmeye çalıştığı misyona ilişkin tartışmalar, kafaların ne kadar karışık olduğunu, varolan durumu okumaktan ne kadar uzak olduğu ortaya koymuyor mu?
Kaos, parçalanma ve tırmanan düşmanlıklar, dış müdahalelere karşı direnç merkezlerini hırpalarken, bölgenin derin tarihini yeniden günümüze taşıyor, birliktelik yerine çatışma örnekleriyle dolu eski düşmanlıkları canlandırıyor, kimlikler üzerinden yıkıcı siyaset üretiyor. Bugünün sorunlarına çözüm üretemeyenler, başkalarının hegemonik müdahalelerine direnme yolunu tercih etmeyenler zaaflarını, enerjilerini birbirine karşı tüketerek ortaya koyuyor.
Bazılarına göre Türkiye tarihsel yükselişini yaşıyor. Tek güç olarak öne çıkıyor. İran''ın güçlenmesi, karşısında Sünni dünyanın bir varlık gösterememesi, Türkiye''yi doğal olarak bölgenin liderliğine itiyor. Yeni bir Selçuklu ya da yeni bir Osmanlı yükselişinin ilk evreleri yaşanıyor. Kaostan çıkış için bir lider gerekli ve bu da Türkiye. Hem İran''ı dizginlemek hem de Sünni dünyayı toparlamak için tarih Türkiye''yi bu rolü islenmeye zorluyor. Bu bakışı ve bölgenin şu anki durumunu ile birlikte ele alalım.
ABD''nin Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye''de “Yeni Osmanlı Projesi” olarak tanıtıldı ve tartıştırıldı. ABD Büyükelçiliği''nde Türkiye''nin önde gelen aydınlarına “Yeni Osmanlıcılık” brifingleri verildi. Türkiye modeli üzerinden bir geniş Ortadoğu tanımı yapıldı. O zaman işgal dönemiydi. Tek taraflı işgal ve karşı direniş vardı. Şimdi bölge kendi içinde çatışıyor. Şiiler ve Sünniler arasında kalın duvarlar örülüyor. Tam bu sırada İran yeniden Safaviler olarak anılmaya başlıyor.
Bir yanda “Yeni Osmanlı” harekatı, diğer yanda “yeni Safaviler”in dizginlenmesi. Safavi Şiiliği''ne karşı Osmanlı Sünniliği. İran-S. Arabistan arasında, Irak''ta kanlı bir savaşa dönüştürülen nüfuz mücadelesinin arasında sıyrılıp çıkacak bir Türkiye. Fatih ile Uzun Hasan ya da Yavuz Sultan Selim''le Şah İsmail arasındaki mücadele yeniden mi başlatılacak?
Safavi Şiiliği-Suudi Vahhabiliği arasındaki çatışmasına karşı Osmanlı Sünniliği, neden bir model olmasın? Türkiye neden bu model üzerinden sıyrılıp çıkmasın? Neden bölgeyi toparlayıcı güç olmasın? Belki yakın bir gelecekte İstanbul''un ortasına Vatikan benzeri bir Hilafet bölgesi kurarlar. Neden olmasın!
Böyle düşünenlere göre Osmanlı Sünniliği-Safavi Şiiliği ya da Yeni Osmanlılar-yeni Safaviler gibi iki ayrı dünya oluşacak. Elbette yeni Fatihler yeni Yavuzlar gerekecek. Yeni Şah İsmailler… Ahmedinicad Şah İsmail, Tayip Erdoğan da Yavuz olacak…
Bölge için bulduğumuz en ciddi formül bu mu? Ya da bu kimlerin tezi? Türkiye''nin gücünü abartmak, ona hayali misyonlar yüklemek ne kadar sağlıksızsa, onu yok farzetmek, ABD''nin yüklediği misyonla sınırlamak da o kadar sağlıksız. Bu doğru. Ancak Batı''nın hegemonya için işgaller dışında en etkili politikası, Ortadoğu''da onlarca yıl sürecek mezhep savaşları olduğunu belirtelim. 1618''de başlayıp 1648''e kadar devam eden Avrupa''daki Otuz Yıl Savaşları''na benzer bir senaryo bu.
Türkiye''de her olay böyle yüzeysel algılanır. Ya bir anda gaza geliriz ya da her şeyi yanlış anlarız. Hürriyet gazetesinin (Cumartesi 16-12-2006) günkü manşeti işte bu sığlığın örneklerinden biri. İstanbul''da düzenlenen Sünni Liderler Toplantısı''na Taliban''ın katılıp katılmadığını sorgulayan gazete, iddiasını benim Cuma günkü “Cennet Krallığı ve Yeryüzü Cenneti” başlıklı yazımla desteklemiş. Ama şunu görmemiş. Toplantı Türkiye için büyük bir yanlışsa, ABD bir yıldır bu Sünni liderlerle pazarlık yapıyor. İki yıldır Taliban''la pazarlık yapıyor. Bu da mı büyük bir çarpıklık. Elbette hayır. Bu işler böyle yürür. Haberdeki, “ABD kızdı” yaklaşımının gerçekle ilgisi yok. ABD zaten bu işin öncüsü.
İdeolojik, ekstrem bakış açısı bu olmalı. Uluslararası politikada İran kadar bile pragmatik olamamanın örneğidir bu. Ya da gelişmeleri okuyamamanın.
İşte böyle bir Türkiye''de Ortadoğu''nun ve dünyanın geleceğine yönelik öngörülerimiz de bu sığlıkla şekilleniyor. Osmanlı-Safavi örneklerinden olduğu gibi. Ya gaza geliyoruz ya da kendimizi hiçbir şey zannediyoruz. Ya başkalarının projelerini kendimize malediyoruz ya da hiçbir şey söyleyemiyoruz. Ya tarihle şahlanıyoruz ya da emanet zihinlerle kendimize gelecek arıyoruz.
Biraz kendimize gelsek!
Üç ülke, üç kurban, üç ayrı iç savaş!..
00:0021/12/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD, İsrail''in 34 günlük Lübnan saldırısını finanse etti. İsrail''e her türlü füze ve mühimmatı verirken, ABD-İsrail arasında füze koridoru kurarken, bir çok ülkenin hava sahasını bu amaçla kullanırken, ateşkese ilişkin girişimleri de durdurdu. Temsilciler Meclisi ve Senato, Lübnan savaşı için İsrail''e finansal destek veren bütün kararları hızla aldı ve onayladı.
İsrail istihbaratına yakın kaynaklar, benzer bir desteğin Filistin için de kullanıldığını söylüyor. Bu kaynaklara göre, Aralık ayı içinde hem ABD hem de İsrail, önemli miktarda silah ve mühimmatı Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas''ın El Fetih grubuna transfer etti. Silahlar El Fetih lideri Muhammed Dahlan''a ulaştırıldı, buradan da El Fetih''in silahlı kanadı El Aksa Şehitleri Tugayı''na. Amaç, siyasi ambargonun yanında askeri alanda da Hamas hükümetini köşeye sıkıştırmak.
ABD, Lübnan savaşını neden finans eder? İsrail, El Fetih''e neden silah verir? Lübnan ve Filistin''de iç savaş çıkacak mı? İki ülkenin bu iki ülke ile ilgili planları neler?
Mahmut Abbas, Yaser Arafat döneminde de Başbakan yapıldı. Onun liderliğinde Filistin için yeni bir iktidar eliti oluşturulmak istendi. ABD/İsrail kontrolünde olacak bu iktidarın en büyük görevi Filistinli direniş gruplarını silahsızlandırmaktı. Arafat planı suya düşürdü. Abbas''ı hareket edemez hale getirdi. ABD ve İsrail''in denemesi sadece 4 ay sürdü. Abbas istifa etmek zorunda kaldı. Ardından Arafat''a yönelik ağır baskılar, tecrid, evinde korumalarının kurşunlanması ve son olarak zehirlenip öldürülmesi geldi. Arafat ölür ölmez Abbas yeniden iktidara getirildi. Yine ABD ve İsrail''in desteğiyle. Onlara verdiği taahhütler Filistin halkının tamamen teslim olmasına yönelikti.
Uluslararası gözlemcilerin denetiminde Ortadoğu''nun en demokratik seçimi yapıldı. Hamas iktidara geldi. ABD/İsrail destekli iktidar, Hamas iktidarına yetkilerini devretmedi. Hamas''ı bitirmek için Filistin''e ağır bir ambargo süreci başlatıldı. Halk açlıkla terbiye edilecek, Hamas iktidarı düşmek zorunda kalacaktı. Yardımlar durdu. Aylardır maaşlarını alamayan, korkunç bir ekonomik sıkıntının baş gösterdiği ülkeye bugün ancak çanta içinde gizlice para sokuluyor. Bu da yetmedi, başarılı olmadı. Şimdi iç savaşı tetikliyorlar. Faili meçhul saldırılarla, tıpkı Irak''ta yaptıkları gibi, iki grubu sokak çatışmalarına sürüklüyorlar. ABD, İsrail ile işbirliği içindeki Abbas ve ayakta kalmaya çalışan Hamas. Ülke yeniden seçime zırlanıyor. Ne değişecek? Bunun neresi demokratik olacak? ABD ve İsrail, Filistin halkına şunu söylüyor: "Bizim tercihlerimiz dışında kimseyi seçemezsiniz. Seçerseniz böyle açlıkla terbiye edilirsiniz."
Lübnan saldırıları da ülkede iç savaş çıkarmayı amaçlıyordu. İsrail başarsaydı bu savaş çıkacaktı. Başarısız oldu. Hizbullah direnişi kırılamadı. Şimdi yeni komplolar peşinde koşuyorlar.
Washington Ortadoğu Politikaları Merkezi Başkanı Meyrav Wurmser, neoconların İsrail''in Lübnan''dan sonra Suriye''ye saldırması için girişimlerde bulunduğunu söyledi. Hatta başarısız olduğu için İsrail''e kızdıkları, bunun için Lübnan savaşını finanse ettikleri, İsrail''in Suriye''ye saldırmasının hem Irak''taki direnişçiler hem de İran için sert bir darbe olacağını ifade etti.
Denklemi iyi okuyalım. Irak direnişi, Lübnan gerilimi, Filistin''de iç savaş senaryoları aynı merkezlerden besleniyor. Filistin''deki gerilim neden Condoleezza Rice''ın, Filistin-İsrail görüşmelerini merkeze alan bölge ziyaretinden sonra tırmandı? Abbas yönetimiyle neyin pazarlığı yapıldı? "Önce Hamas''ı tasfiye edelim, ondan sonra görüşmeleri başlatırız" mı dendi? Irak Gözlem Grubu''nun, "mültecilerin dönüşü dahil, Filistin-İsrail görüşmeleri yeniden başlatılmalı" önerisi mi boşa çıkarılıyor?
İki Filistin mi olacak? Gazze Şeridi''nde Hamas, Batı Şeria''da El Fetih! Yani Filistin kendi içinde de mi bölünecek? Bunun sonucu olarak El Fetih''e milyonlarca dolar mı akıtılacak? Silah transferlerinden sonra neden olmasın? Filistin için çok hazin bir senaryo bu.
İşgallerin yerini iç savaşlar alıyor. Irak''ta bunu tetiklediler ve başardılar. Şimdi mezhep kıyımı yaşanıyor. Lübnan''da denediler, şu ana kadar başaramadılar. Denemeye devam ediyorlar. Geri adım atma niyetleri de yok. Filistin''de deniyorlar. Suriye ve Lübnan için de planları giderek işgallerden iç savaş çıkarmaya doğru evriliyor. Bölgeyi azınlıklar ve otoriter rejimlerle yönetenler şimdi keskin ayrışmaları besliyor.
Evet, işgal yerini iç savaşa terk ediyor. Çünkü, işgaller, Irak''ta görüldüğü gibi, başarısız oluyor. Suriye''yi işgalin, İran''a saldırmanın faturasının ne kadar ağır olacağı görüldü. İç savaş daha etkili. Daha başarılı. Daha uzun ömürlü. Bir kez ayrılık, düşmanlık tohumlarını ekince, gerekli desteği verince amacına ulaşıyor. Sadece mezhep farklılığı değil, siyasi/ideolojik kamplaşma, ABD hegemonyasına direnme ya da karşı çıkma şeklindeki farklılıklar kanlı çatışmalara dönüştürülüyor.
Şimdilik ülkelerin sınırları içinde yaşanan iç çatışmalar yakında bölgesel bir bölünmeye, yırtılmaya yol açacak. İngiltere Başbakanı Tony Blair''in Kuveyt''te yaptığı, "İran nüfuzunu dizginlemek için Ilımlılar İttifakı" önerisi, işte bu iç çatışmaların bölge düzeyine yayılmasının bir projesi. Şii yayılmasına karşı Sünni Blok da bunun bir başka formülü.
Filistin''e, Lübnan''a, Irak''a birlikte bakalım…. Ve birlikte karşı duralım!
Bakalım bu iddialara ne diyeceksiniz!
00:0022/12/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şimdi ben şöyle bir iddiada bulunsam ve “PKK''dan bazı gruplar, Irak''taki Sünni direnişçilerle pazarlık yapıyor. Aylardır görüşmeler sürdürülüyor. PKK''lı gruplar, ABD''ye karşı direnişe katılmak için Sünni gruplara işbirliği teklif ediyor!” desem kimler, ne anlar? “Görüşme teklifleri hatta baskılarının PKK''lılardan geldiğini, direnişçi grupların; ''böyle bir işbirliği direnişi zayıflatır, imajını bozar, Türkiye''de algılanışına zarar verir'' diyerek bugüne kadar işbirliğini reddettiğini, ancak görüşmelerin sürdüğünü” söylersem nasıl anlaşılır?
“Hayır, böyle bir şey yok. Bu bir manipulasyon hatta komplo teorisi” diyecek olanlara karşı, görüşmelerin tarihini ve katılanların isimlerini yazarsam, görüntülerini yayınlarsam kimlerin ağzı kapanır? Böyle bir işbirliği, bölgede ne gibi değişikliklere yol açar? Özellikle PKK ile Barzani/Talabani grupları arasındaki ilişki nasıl bir hal alır?
Peki Kuzey Irak''taki İsrail askeri üsleriyle, depolarıyla ilgili hiç yayınlanmayan resimler yayınlasam. Türk, İsrailli, Amerikalı ve bazı Kürtler''in de içinde bulunduğu özel birimlerin nerelerde ne tür ortak üsleri bulunduğunu, nerelere füze ve mühimmat yığınağı yaptıklarını, bu stokları nereye, hangi ülkeye gönderdiklerini yazsam, ne olur? Öncelikle herkes susar. Kimse konu hakkında bir cümle bile sarfetmez. En fazla bir yalanlama gelir ve konu kapanır.
Çarpıcı değil mi? Kaosun, belirsizliğin hüküm sürdüğü coğrafyamızda, bütün hesapların sürekli değiştiği bir yerde her şeyin mümkün olduğunu, herkesin herkesle işbirliği yapabileceğini, düşmanların bir anda dost olabildiğini, dostlar arasında keskin düşmanlıklar başlayabileceğini, çıkarların, güç mücadelelerinin, nüfuz savaşlarının, daha yeni başladığı, yıllarca süreceği Afro-Asya kuşağında politikaların, taktiklerin sürekli değiştiğini anlak için önyargı ve ön kabullerden uzak durmak gerekiyor, değil mi?
İstanbul''da yapılan “Sünni liderler toplantısı” da böyle bir şey. ABD gibi, Rusya gibi, İsrail ve İngiltere gibi, Türkiye de kendi bölgesinde gücünü, etkinliğini artırmak, bölgesel kaostan çıkış yolu bulmak için kendince bazı çalışmalar yürütüyor. Bunların bir kısmı İran''la, bir kısmı ABD/İngiltere ile iş birliği içinde, bir kısmı da Türkiye''nin kendi önceliklerine göre şekilleniyor. 16 Aralık''ta Hürriyet gazetesi bu toplantı üzerinden, beni de kaynak kullanarak, hükümetin dış politikasını eleştirdi. Dün de Mehmet Y. Yılmaz aynı doğrultuda konuyu tekrar hatırlattı. Toplantıya katılan Mevlana Semiul Hak ve Fazlurrahman Pakistan''ın önde gelen Sünni liderlerinden. Taliban düşüncesinin beyin takımından. Semiul Hak, bu düşüncenin önemli kurumu olan Hakkaniye medresesinin başında. İkisi de Taliban''ın kök saldığı Diyobendi ekolüne mensup. Peki bunlar toplantıya katılmışsa ne olmuş! Bu çevrelerle başka hangi ülkeler görüşüyor izleyen var mı?
Oysa ben aynı yazıda, Iraklı Sünni gruplarla ABD''nin Zalmay Halilzad üzerinden bir yıldır pazarlık yaptığını, görüşmelerin Amman''da devam ettiğini, sürecin birbirine paralel olduğunu belirttim. Başka yazılarımda ise, ABD''nin en büyük düşmanlarından Taliban''la iki yıldır pazarlık yaptığını, bir taraftan savaştığı Taliban''ı diğer taraftan Hamid Karzai hükümeti ile işbirliği yapmaya ikna etmek için uğraştığını yazdım. Ve bunların hepsi gerçek!
Bu köşede, dünya genelinde ve bölgemizde yaşananları hem teorik hem de ince detaylarıyla tartışıyorum. Ve birçok şey hakkında önceden bilgi aktarıyorum. Bunu yaparken, birilerini hedef almıyorum, hangi ülkenin gündelik iç politikasını nasıl ilgilendirdiğine genelde bakmıyorum. Daha büyük resmin aydınlanması için genel eğilimleri ve can alıcı detayları hatırlatıyorum.
Sığ limanlara demir atanlardan değilim. Bugün böyle yarın tam tersi yazmıyorum. Yazdıkları yüzünden yüzü kızaranlardan da değilim. İnanması zor şeyler için biraz beklemeyi öneriyorum sadece. Çünkü ben, Türkiye''nin bu kaotik süreci, dar grupların, parti politikalarının gündelik taktiklerine göre algılamaması gerektiğine inanıyorum. Bu konular, tıpkı yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, iç politikanın dar sokaklarına hapsedilecek kadar sıradan değil. Ortadoğu ve Orta Asya''da korkunç bir jeopolitik oyun oynanıyor ve bu, yüzyılın dünyasını şekillendirecek. Böylesine büyük bir mücadeleyi, gündelik iç politik manevralara kurban etmemek lazım.
Avrasya satrancında bir kurban ülke
Türkmenistan''ı 21 yıl yöneten, ömür boyu devlet başkanı ilan edilen, renkli uygulamalarıyla dünyanın gündeminden düşmeyen, Sovyet dönemi Orta Asya liderlerinden Saparmurat Niyazov, kendisine göre Türkmenistan''ın Atatürk''ü öldü. Dramatik bir hayat hikayesi güç ve ihtişamla sona erdi. Bazılarına göre diktatördü. Ülkesinde muhalefeti yok etti. Demokrasi ve özgürlüklere tahammülü yoktu. Tek adam olarak ülkenin başına geçti, tek adam olarak öldü. Kişiliği, inançları, icraatları elbette çok tartışılacak. Ancak şu an için ondan daha önemli bir şey var: Türkmenistan ne olacak? İkinci, üçüncü, dördüncü adamın olmadığı ülkeyi nasıl bir gelecek bekliyor? Bir çeşit Türkmen Kadife Devrimi mi izleyeceğiz? Uzun süren istikrarsızlıklar, bu güzel ülkeyi ne hale getirecek? Avrasya''daki jeopolitik satrancın tam merkezinde olan, Hazar kavgasının göbeğinde olan bu küçük, zengin ülke, hangi güçlerin savaş alanına dönüşecek? Zenginlikleri gücünden çok çok fazla olan Türkmenistan, Hazar mücadelesinin ilk kurbanı mı olacak? Türkmenistan halkının bu geçiş dönemini yara almadan atlatmasını, birlik içinde, bağımsız ve özgür bir geleceğe doğru adım atma becerisini göstermesini diliyorum.
Avrasya jeopolitiği ve ölümcül satranç
00:0026/12/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkmenistan lideri Saparmurat Niyazov''un ani ölümü, Avrasya''daki jeopolitik kavganın taraftarlarını hazırlıksız yakaladı. Ortadoğu''dan Orta Asya''ya çevirdi. Kuzey Afrika''dan İran''a uzanan 21. yüzyıl dünya savaşının bir başka cephesi olan Karadeniz-Hazar-Orta Asya hattında enerji kaynakları üzerindeki savaşı bir anda şiddetlendi. Hazar kaynakları üzerindeki büyük savaşın tarafları, bu ölüm sonrası hamlelerini yeniden belirlemek zorunda kalacak. Ortadoğu''da ki ABD müdahalesinin geldiği nokta, Afganistan işgali ve Kadife devrimler yoluyla Orta Asya''da devam eden ABD nüfuz mücadelesinde yaşanan gerileme, Türkmenbaşı''nın ölümü sonrası yaşanabileceklerle birlikte ele alındığında, “Büyük Oyun”da yeni bir aşamaya girdiğimiz söylenebilir.
''Buüyük Oyun''un ilk aşaması 11 Eylül, Ahmet Şah Mesud suikasti ve Afganistan işgali; ikinci aşama, Irak işgali ve ardından gelen Lübnan krizi ile İran ve Suriye''ye yönelik süreç şeklinde kendini gösterdi. Üçüncü aşama ise, geçtiğimiz kış yaşanan ve Avrupa''yı korkutan doğalgaz krizi ile başladı. Türkmenbaşı''nın ölümüyle 2006 kışı sendromu, Avrasya''daki savaşın aşamalarından birini daha başlatıyor.
ABD Orta Asya''da çok ciddi bir gerileme içine girdi. Kadife devrimler Ukrayna ve Kırgızistan''da başarısız oldu. Gürcistan kapı kapı dolaşıp yardım istiyor. Afganistan işgali, NATO desteğine rağmen büyük bir hezimete dönüşüyor. Bu kez Asya''nın merkez güçleri, Taliban''ın Kabil''e yürüyüşünü destekliyor. Özbekistan, ABD ile kanlı bıçaklı oldu. ABD, İngiltere, Türkiye, İsrail, Azerbaycan ortak cephesi, bugüne kadar Bakü-Ceyhan''dan başka hiçbir projeyi hayata geçiremedi.
Ocak 2006''da Rusya, ABD''nin Kadife Devrim''le iktidarı denetim altına aldığı Ukrayna''nın doğalgazını kestiği zaman Batı, Rusya''yı gazı silah olarak kullanmakla suçladı. Nisan 2006''da Çin Devlet Başkanı Hu Jintao Beyaz Saray''ı ziyaret etti. ABD Çin liderini aşağılarcasına basın toplantısına Çin muhalefet temsilcilerini de kattı. Jintao Washington''dan S. Arabistan''a geçti ve petrol ve ileri teknoloji ürünü silah anlaşmaları yaparak ABD''ye cevap verdi. ABD Başkan Yardımcısı Cheney, 4 Nisan 2006''da Putin''i açıkça enerjiyi silah olarak kullanmakla suçladı ve gerilimi “soğuk savaş”a döndürdü. Rusya''nın dev enerji şirketi Gazprom, Almanya Eski Başbakanı Gerhard Schröder''i Kuzey Avrupa Gaz Hattı''nın danışmanlığına getirdi. Rusya ile Almanya, bu hattı, ABD''nin yeni müttefiki Polonya''yı by-pass ederek Baltık Denizi''nin altından geçirme kararı aldı.
Avrupa, 2006 kışı yaşadığı enerji krizi yüzünden Rusya ve Orta Asya kaynaklarına ne kadar bağımlı olduğunu fark etti. Avrupa''ya yönelik Rus doğalgazı''nın yüzde sekseni Ukrayna üzerinden gidiyor. Türkmenbaşı, Avrupa için doğalgaz sıkıntısının zirveye çıktığı bir dönemde öldü. Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili''nin Ankara''ya gelip gaz ihtiyacını Türkiye''den karşılama çabası da bu korkudan kaynaklanıyor.
Rusya, Çin ve İran Hazar enerji savaşının belki de en kazançlı ülkeleri. ABD/İngiltere''nin Bakü-Ceyhan projesine karşı bu ülkeler hem kendi aralarında hem de dünya piyasalarına yönelik dev ilerlemeler kaydetti. Sadece İran''la-Çin arasındaki enerji anlaşmalarının toplamı yüz milyar dolar. İran-Hindistan arasındaki anlaşmalar milyarlarca doları buluyor. Çin, hem Orta Asya hem de İran''la yaptığı anlaşmalarla dev enerji ihtiyacının önemli bir kısmını güvenceye aldı. Bu ülkelerin Kazakistan, Türkmenistan ile yaptığı enerji anlaşmaları, Afganistan, Pakistan üzerinden boru hattı projeleri, Kazakistan''dan Çin''e uzanan boru hattı projeleri, ABD''nin Irak işgalinin çıkardığı büyük gürültü sırasında göze batmadı.
ABD''nin Afganistan işgalinin en önemli sebebinin Türkmen Doğal gaz boru hattı projesi olduğunu hatırlayalım. Çünkü Afganistan, enerji jeopolitiğinde kilit ülkelerden biri. Ama başarısız oldu. El Kaide ve terör kisvesi altında yürütülen hegemonya savaşlarının gerçek boyutu ortaya çıktı. ABD şimdi Afganistan ve Irak''ta çok zor durumda. Enerji alanındaki Alman-Rus arasındaki ortaklığı AB-Rusya ortaklığına dönüşürse ABD Kafkaslar ve Orta Asya''da hırçınlaşacak. Afganistan''ın yeniden patlamasının nedeni bu. Güney ve Kuzey Kafkaslar''ın karışması an meselesi.
Türkmenbaşı Avrasya''daki oyunun önemli aktörlerindendi. Bakalım, 330 bin kişi istihdam eden dev Gazprom imparatorluğu, trilyon dolarlık paylaşım kavgası, El Kaide/terör kavramı ile jeopolitik hesaplaşma arasındaki ilişki Türkmenbaşı''nın sahneden çekilmesi sonrası nasıl şekillenecek? Kadife devrimler, iktidar mücadeleleri, El Kaide saldırıları yeniden mi başlayacak? Bunları da yarın tartışalım.
.Türkmenbaşı öldürüldü mü?
00:0027/12/2006, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkmenistan lideri Saparmurad Niyazov öldürüldü mü? Kalp krizi ile hayatını kaybeden Türkmenbaşı, gerçekte Avrasya''daki enerji savaşının kurbanı mı oldu? Washington''daki enerji oligarşisinin son kurbanı, ''Büyük Oyun''un, ''Avrasya satrancı''nın, ABD-Rusya Orta Asya rekabetinin, ABD-İran krizinin, Hazar''daki paylaşım savaşının tam ortasında bulunan Türkmenistan liderinin ölümünde ABD''nin ne tür bir rolü olabilir?
Muhalefeti yok ettiği için George Soros ve ABD sivil toplum kuruluşlarının milyonlarca dolarla finanse ettikleri Kadife Devrim''le devrilmesi mümkün olmayan Türkmenbaşı''nı ortadan mı kaldırdılar? Türkmenistan-Rusya, Türkmenistan-Çin, Türkmenistan-İran doğalgaz anlaşmalarını kontrol edemeyen, engelleyemeyen ABD, Kadife Devrimlere rağmen Orta Asya''da giderek güç kaybeden ABD, Türkmenbaşı''na yönelik bir komplonun içinde bulunamaz mı? Bunun için görünüşte bütün gerekçeler mevcut. Hazar çevresinin en kritik ülkesi ve halkı nasıl bir oyunla yüz yüze?
22,5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi üzerinde bulunan ve Asya''nın ikinci büyük gaz ihtiyacını karşılayan bir ülke ve bu dev kaynağı tek başına kontrol eden bir lider. Üstelik bu gazı Rusya''nın Gazprom devi üzerinden dünyaya pazarlayan bir ülke (Gazprom''un Ukrayna ve Avrupa''ya verdiği gaz, Türkmenistan''dan geliyor). Dünyanın birinci doğalgaz üreticisi ve ikinci petrol üreticisi olan, 153 bin 800 kilometrelik boru hattını yöneten, Asya ve Avrupa''nın enerji ihtiyacını karşılayan ve dünyada giderek tekel olan Rusya''nın Enerji Çarı Vladimir Putin''in maharetle yürüttüğü ''Avrasya satrancı''nın temel taşlarından biri olan bir ülke. Amerika''nın petrol şirketleri üzerinden Orta Asya''da kurmaya çalıştığı hegemonyaya boyun eğmeyen, Özbekistan ve Kırgızistan faciasından sonra ABD için yeni bir kabusa dönüşme ihtimali yüksek olan bir ülke.
Çin ile Kazakistan ve Özbekistan üzerinden döşenecek boru hattına imza atan, Ocak 2009''dan itibaren bu ülkeye yılda 30 milyar metreküp doğalgaz taahhüt eden, yine Çin ile 7 trilyon metreküplük (Suudi Arabistan''ın toplam rezervinden fazla) doğalgaz işletme anlaşması yapan bir lider. Yine doğalgazının bir bölümünü İran üzerinden dünyaya pazarlayan bir lider!
ABD''nin ise, Hazar''ın altından, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye üzerinden, (Bakü-Tiflis-Ceyhan''a paralel) doğalgazını Akdeniz''e ya da Afganistan ve Pakistan üzerinden Hint Okyanusu''na çıkarmaya hazırlandığı bir ülke.
Rusya, Çin ve İran; ABD''nin Ortadoğu-Hazar-Orta Asya kuşağındaki hegemonya savaşındaki düşmanları ve Türkmenbaşı bu güçlerle onlarca yıllık anlaşmalar yaptı. ABD''nin iki projesi olan Hazar altından döşenecek boru hattı ve Afganistan üzerinden gidecek boru hattı planlarında hala hiçbir gelişme yok. Türkmenbaşı yönünü hangi tarafa çevirmiş olabilir? ABD için yeni bir Ahmedinecad, yeni bir Hugo Chavez olmayacağını kim garanti edebilir?
Afganistan, Unocal''ın boru hattı projesi için işgal edildi. Taliban''ı iktidara getiren, finanse edenler de bu petrol şirketleriydi. El Kaide ve Taliban gerekçesiyle bu ülkenin işgalini sağlayanlar da onlar! Irak işgalinin en önemli sebeplerinden biri de buydu? Hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymadan yaptılar. Kosova''daki Arnavut direnişinin ve Kosova için verilen NATO desteğinin Trans-Balkan boru hattıyla ilgisi hakkında kim ne söyleyebilir? Somali''de direnişçiler yönetimi ele geçirince Etiyopya''yı birkaç gündür bu ülkenin üzerine salan ABD değil mi? Hangi petrol kaynağı hangi boru hattı için? Darfur''daki soykırım edebiyatının Sudan petrolleriyle, Orta Afrika boru hatlarıyla hiç mi ilgisi yok? Neden bütün enerji kaynakları ve boru hattı güzergahlarında terörle mücadele var? Neden bu bölgelerde kadife devrimler yapılıyor? Neden aynı bölgelerde rejim değişiklikleri deneniyor? Lübnan iç geriliminde İsrail''e kadar uzanacak boru hattının hiçbir payı yok mu?
El Kaide-Afganistan, El Kaide Somali ve Orta Afrika, El Kaide-ABD''nin Orta Asya''da kurduğu askeri üsler ilişkisini bu bakışla yeniden gözden geçirsek nasıl bir sonuca ulaşabiliriz? Enerji kaynakları ve küresel hakimiyet alanında Doğu ile Batı arasında bir dünya savaşı yaşanıyor. El Kaide de, terör de, rejim değişikliği de, mezhep savaşları da hep bu büyük savaş için, anlamıyor muyuz hâlâ!..
ABD kontrolünde bir Türkmenistan''ın değeri o kadar yüksek ki... Rusya-İran arasında bir Hazar ülkesi... Dünyanın en zengin kaynakları, askeri koridorlar ve boru hattı güzergahları üzerinde... İran''ı çepeçevre sarmak için son kale... Rus-İran eksenini kırmak için ve 2 trilyon varillik Hazar petrolüne konmak için biricik konumda... Tabii Rusya ve Gazprom tekelini kırmak için de... Avrupa''nın enerji ihtiyacını kontrol etmek için de... Böylece, artık ABD''nin enerji savaşı için yaşatılan NATO da bölgeye tamamen yerleşecek. Eğer bu gerçekleşirse, ABD bu ülkeye konarsa Hazar savaşı kapıda demektir ve bunu kimse durduramaz.
Türkmenistan''ın başına neler gelecek? Doğu-Batı savaşının mahvedeceği bir ülke mi olacak? ABD yanlısı kadrolar yönetimi ele alacak mı? Yoksa Batı medyası NGO destekli demokrasi harekatı mı başlatacak ve bizdekiler buna alkış tutacak?
Ortadoğu (Irak, Lübnan, Filistin, İran, Suriye, S. Arabistan), Orta Asya (Afganistan ve şimdi Türkmenistan), Irak''taki Anglo-Amerikan işgalinin ürettiği kaos, Orta ve Doğu Afrika''da yeniden patlayan çatışmalar… Büyük satranç tahtasında kaç ülke kurban, bakar mısınız? Ve neyin kurbanı? Şimdi kilit oyunculardan biri devreden çıkarıldı. ABD-Rusya rekabetini, ABD-Çin rekabetini daha kaç bölgede göreceğiz? Daha kaç ülke mahvedilecek? Mezhep savaşlarıyla, etnik çatışmalarla uğraşanlar, demokrasi palavralarıyla beslenenler, sizler bu savaşın niteliğini hala anlamadınız, anlamayacaksınız da. Çünkü sizler, trilyon dolarlık pasta için kullanılan küçücük piyonlardan başka nesiniz ki! Çok yazık!
.Abizaid bir ziyaretle kirli savaşı başlattı!
00:0028/12/2006, Perşembe
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Orta Asya ve Ortadoğu''dan sonra üçüncü cephe açıldı. Afganistan, Irak, Lübnan ve Filistin''den sonra beşinci iş savaş, en az Yemen kadar en az Basra Körfezi kadar, en az Doğu Akdeniz kadar önemli olan bir başka coğrafya''da, Doğu Afrika''da, Afrika Boynuzu olarak nitelene Somali''de başlatıldı. 11 Eylül''den hemen sonra Cibuti''yi askeri üsse dönüştüren, Kızıldeniz''i abluka altına alan ABD, yine İslamcılar, yine terör, yine El Kaide argümanını önümüze sürerek bir ülkeyi daha işgal ediyor. Ama bu sefer doğrudan değil. Somali''nin sınır komşusu Etiyopya askerleriyle. ABD tarafından eğitilen, silahlandırılan, finanse edilen Etiyopya askerleri birkaç gündür Somali topraklarını işgal ediyor, havadan bombalıyor, ABD donanması da denizden abluka altına alıyor. Somali bizi ne kadar ilgilendiriyor? Afganistan kadar mı? Irak kadar mı? Lübnan kadar mı? İnanın hepsi kadar ilgilendiriyor. Somali''deki savaşla Lübnan ve Irak krizleri birbirine o kadar bağlı ki.
Fakir ve iç savaşlarla harap olmuş bir ülke Somali. Ama bu yönü kimseyi ilgilendirmiyor. Yine enerji, yine enerji! 1993''teki iç savaş ve ABD müdahalesinden sonra bu yaz çatışmalar yeniden şiddetlendi. İslamcı gruplar, savaş ağaları ve terör örgütlerine rağmen ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. Haziran''daki çatışmalar sırasında ABD, İslamcı gruplara karşı terör gruplarına açıkça finans ve silah desteği verdi ve örtülü operasyonlarla bu çatışmada yerini aldı. Ama başarılı olamadı. İslamcılar Mogadişu''yu ele geçirdi.
O zaman; "Somali ABD için yeni bir hedef haline getiriliyor" diye yazmıştım, işte şimdi gerçekleşiyor. Birkaç gündür Etiyopya ordusu Somali''ye saldırıyor, ülke topraklarını işgal ediyor, her yanını bombalıyor. Daha önce İslamcılara karşıt grupları destekleyen ABD, şimdi kendi eğittiği, finanse edip silahlandırdığı 15 bin kişilik Etiyopya ordusuyla Somali''yi işgal ediyor. Peki nedir bu savaşın gerekçesi? Daha önce yazmıştım, tekrar edeyim:
ABD, 1993 yılında Somali''ye binlerce askerin katıldığı kanlı bir operasyon yaptı. Ama korkunç bir facia yaşadı. Tam anlamıyla fiyaskoydu. Bu operasyon için "Black Hawk Down" adında bir film bile çevrildi. Amaç, her zamanki gibi, insani bir müdahaleydi! Oysa beş ABD firması Somali topraklarının üçte ikisini petrol ve doğalgaz sondajları için neredeyse kapatmıştı. Operasyon, bu şirketlerin çıkarlarını güvence altına almak için yapıldı. Plan başarısız oldu ama şirketlerin çıkarları hala tehlikedeydi.
Son yıllarda Sudan çok önemli bir petrol ülkesi olarak öne çıktı. Bütün Afrika''ya açılan ve ABD''ye karşı bir denge oluşturan Çin, Sudan''a 3 milyar dolarlık enerji yatırımı yaptı. Pekin''in enerji ihtiyacının önemli bir kısmını Sudan karşılayacaktı. Ayrıca Güney''den Kızıldeniz''e petrol boru hattı döşeyecekti. Çin ve Asyalı petrol şirketleri Afrika''nın bir çok ülkesinde enerji yatırımlarında kontrolü ele aldı. Ayrıca işbirliği yaptıkları ülkeleri, Batı''nın teknoloji ve ekonomik baskısından kurtarmak için yeniden yapılandırmaya giriştiler. Asya''nın Sudan çıkarmasına ABD, petrol ve doğalgaz zengini Darfur ile cevap verdi. BM''yi de yanına alarak Darfur''a insani müdahale projesi başlattı. Çünkü Darfur da bir başka enerji kaynağı olarak öne çıkıyordu. Çin, BM''nin Darfur ve Sudan kararlarını veto edeceğini açıkladı. Sudan''a, Çin''le işbirliğinin bedelini Darfur''la ödetiyorlardı. Şimdi Somali ile ödetiyorlar.
Somali, tıpkı Yemen gibi, enerji güvenliği için kritik bir ülke. Başkalarının kontrolüne geçerse ABD''nin Afrika-Ortadoğu bağlantısı çökecek. 11 Eylül''den bu yana Afrika Boynuzu''nu askeri muhasara altına alan ABD ve müttefikleri, El Kaide ve terörle mücadele adı altında Kızıldeniz''i adeta işgal etti. ABD''nin Afganistan''ı işgal gerekçesi neyse, Yemen''i kontrol altında tutma gerekçesi neyse, Somali''yi kontrol etme gerekçesi de o.
Somali petrol zengini bir ülke değil. Bilinen rezervi 200 milyar metreküp doğal gaz. Ama ülkenin çok zengin petrol ve doğalgaz kaynakları barındırdığı, hem Ortadoğu petrollerinin geçiş yolu üzerinde bulunması hem de kendi zenginlikleri nedeniyle ABD için yeni bir fırsat oluşturduğu biliniyor. Conoco, Amaco, Chevron, Phllips gibi ABD petrol şirketleri ülkenin bir an önce kontrol altına alınmasını ve sondajların başlamasını istiyodu. Bunun sonucu olar ABD ülkedeki savaş ağalarını hem askeri hem de finansal olarak desteklemeye başladı. George Soros''un kurduğu "Uluslararası Kriz Grubu" da sahnede yerini aldı.
1993''teki operasyon bir başka şekliyle tekrar başlatıldı, şirketlerin önü açılacaktı. Örtülü operasyonlar sonucu iç çatışma yeniden patlak verdi. Bu, büyük enerji savaşının ve jeopolitik oyunun yeni bir cephesiydi. Ama hesap yine tutmadı. ABD karşıtı güçler kazandı. 4 aydır süren çatışmalar sonrası başkenti ele geçirdi. ABD''nin Somali''de ikinci hezimetiydi bu. Ama altı ay geçmedi. ABD bu sefer Etiyopya üzerinden saldırıya geçti. Denizden de Somali''yi abluka altına aldı. 2001 yılından beri bu savaşa hazırlanıyorlardı. Petrol şirketlerinin önünü açmak için. Şimdi başladılar. Savaş bütün Doğu Afrika''ya yayılabilir. Kızıldeniz''i kontrol etmek için bütün bölge ateşe atılabilir.
Tereddüdü olanlar için bir not daha: ABD''nin Irak ordularını komuta eden General John Abizaid, bu ay Etiyopya''daydı. Birkaç gün sonra Etiyopya ordusu ABD ile birlikte saldırıya geçti. Ne ilginç değil mi? Tam da Çin Devlet Başkanı Hu Jintao''nun Kenya, Sudan ve Etiyopya''ya gidip enerji anlaşmaları yapmasından sonra. Yeni bir Afganistan, yeni bir Irak, yeni bir Lübnan''ımız oldu. Devlerin savaşı ile kana bulanan beşinci Müslüman ülke olan Somali, size uzak olabilir ama ABD ve Çin''e çok yakın…
.Bu yoğun ilginin sebebi ne?
00:0029/12/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yabancılar Türk medya sektörüne neden bu kadar ilgi gösteriyor? Bir taraftan yeni televizyon kanalları kurulurken, haber kanallarının sayısı yenileriyle Türkiye''nin ihtiyacının çok üstüne çıkarken diğer taraftan dünyanın belli başlı medya devlerinin ve belli sermaye çevrelerinin Türk medyasında yer edinmek için birbiriyle yarışmasının gerçek sebebi ne olabilir? Televizyon kanalları, gazeteler, dergiler, radyolar birbiri ardına tanıdık sermaye gruplarının ilgisine mazhar olurken, uluslararası yayın yapan TV kanalları Türkçe yayınlara başlıyor, merkezler kuruyor, ortaklıklar tesis ediyor.
11 Eylül saldırıları, El Kaide miti, Afganistan ve Irak işgalleri ile dünya çapında bir yayın kuruluşu olan El cezire, yakında Türkçe yayına başlayacak. Bunun için hazırlıklar ve görüşmeler devam ediyor. Belki yakında bir diğer önemli Arap televizyonu olan El Arabiya da aynı yolu izler.
Alman Axel Springer grubu, Doğan medya grubu ile ortaklıklar tesis ediyor. Avrupa Birliği''nin önemli haber televizyonu Euronews Türkçe yayınlara başlıyor.
Dünya medya devi, gazeteleriyle, televizyonlarıyla, radyolarıyla, film sektöründeki yatırımlarıyla, internet sektöründeki gücüyle, dergileriyle medya-enformasyon alanının en güçlü isimlerinden Rupert Murdoch, TGRT''yi satın aldı. Weekly Standart ve Fox TV gibi, dünyayı istilaya girişen neoconların önemli yayın organlarının da sahibi olan Murdoch''ın TGRT''sini artık Foxs Tv logosuyla izleyeceğiz. Yeniden kadrolaşan TGRT''de geçenlerde önemli bir talimat verilmiş. “Arşivde ne kadar Amerikan bayrağı yakılan görüntü varsa yok edilmesi” istenmiş ve yok edilmiş. Aynı Murdoch, 1980''lerde Lübnan işgalini ve bölgesel krizi tetikleyen ünlü Negev toplantılarına Ariel Şaron, Henry Kissinger ve İngiliz istihbarat elemanlarıyla katılan kişiydi. Bu toplantıların en önemli sonucu Lübnan''ın işgali ile Sabra ve Şatilla katliamları olmuştu.
Türkiye''nin ilk özel tv kanallarından olan ancak şimdiye kadar kimseye fayda getirmeyen Kanal 6''nın satışı için Ahmet Özal''la Orta Avrupa Medya Grubu (Central European Media Enterprises-CME) arasında pazarlıkların devam ettiği belirtiliyor.
TMSF''nin elindeki yayın kuruluşlarıyla yakından ilgilenen, agresif bir şekilde Türkiye piyasasına giren, Star TV ile ilgilenen ama başarısız olan Kanada merkezli Canvest, şimdi Çukurova grubu ile pazarlık yapıyor. Show tv, Akşam gazetesi, SKYTÜRK, Tercüman, Güneş, gruba bağlı dergiler ve radyolar için pazarlıklar devam ediyor. Bu yayın kuruluşlarının çoğunluk hisselerinin verilmeyeceği, yönetimin Çukurova Grubu''nda kalacağı yani TGRT''deki gibi yönetimin yabancılara geçmeyeceği ifade ediliyor.
Uluslararası yatırım bankası Moran Stanley, reklam gelirleri açısından cazip bir gelecek olan Türkiye''deki medya sektörünün iyi bir yatırım alanı olduğuna dair bir rapor yayınladı. Bugün 1 milyar dolar civarında olduğu söylenen reklam pastasının çok büyüyeceği, çünkü Türkiye''de Gayri Safi Yurtiçi Hasıla''da medyanın yerinin dünya ortalamasının çok gerisinde olduğu, AB sürecinde bu oranın tırmanacağı belirtiliyor. Dolayısıyla AB sürecinde yabancı girişi de artacak.
Acaba bu ilginin sebebi sadece ekonomik gerekçeler mi? Pek sanmıyorum.
Ortadoğu, Orta Asya/Hazar çevresinde yaşanan işgaller ve güçler çatışması Türkiye''nin merkezinde bulunduğu coğrafya üzerinde hazin görüntüler oluşturuyor. Küresel iktidar, kaynak ve pazarlar üzerinden acımasız bir hesaplaşma yaşanıyor. Ülkeler işgal ediliyor, iç savaşlar çıkarılıyor aslında bir dünya savaşı yaşanıyor. Bu savaş sadece askeri, siyasi ve ekonomik alanda değil, enformasyon alanında da kendini gösteriyor.
Enformasyon akışını yönetmek için Stratejik Etki Ofisi''i ve tv kanalları kuranlar, kamuoyu oluşturmak için Türkiye dahil bir çok ülkede milyonlarca dolar harcayanlar şimdi farklı bir yöntemle Türkiye üzerinden bu savaşı büyütüyorlar. Türkiye enformasyon savaşı ve kontrolünün merkez ülkelerinden biri haline geliyor. Türk medyasına ilgi gösteren sermaye çevrelerinin ABD''nin küresel savaş doktrinine, uygulamasına destek vermesi ve korkunç enerji savaşlarına da taraf olması dikkat çekici değil mi?
2007 yılı Ortadoğu''da şok gelişmelere sahne olacak. Ama özellikle kriz İran ve Hazar çevresinde yoğunlaşacak. Kamuoyu denetimi Irak işgali döneminden çok daha önemli hale gelecek. Türkiye bir taraftan enformasyon merkezi olurken, diğer taraftan İran ve bölgenin diğer ülkelerine karşı krize hazırlanacak. 2007 yılı aynı zamanda Türkiye''de bu süreci sorgulayan ve eleştiren muhalif sesler için belki de en zor yıl olacak!
NOT: Bütün okuyucularımın Kurban bayramını en içten dileklerimle kutlar, 2007 yılının hepimize huzur ve refah getirmesini dilerim…
Hurşid Ahmed ve bir hatırlatma!
13 Aralık 2006''da yazdığım “İngiliz şehid, Müslüman Gurka” başlıklı yazıda, İngiltere''de devlet tarafından kurulan ve Irak işgalini destekleyen İngiltere İslam Forumu''nun (The British Muslim Forum), Müslüman gençleri askere alabilmek için, Irak''ta savaşarak ölseler bile şehid olacaklarına ilişkin propagandasına dikkat çekmiş, kurumun başındaki Hurşid Ahmed''in bu yöndeki sözlerini aktarmıştım. Bu ismin, Pakistan Cemaati İslami Partisi''nin Genel Başkan Yardımcısı Prof. Hurşid Ahmed''le hiçbir ilgisi yoktur. Zaten öyle bir kasıt da yoktu. Tamamen isim benzerliğidir. Yanlış anlamayı önlemek için Sayın Temel Karamollaoğlu üzerinden gönderilen hatırlatmayı buraya alıyorum.…
.
|
| Bugün 337 ziyaretçi (525 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|