 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yeni MİT krizi mi?
00:002/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye tarafından düşürülen Türk savaş uçağına ilişkin siyasi süreç zaten yıpratıcıydı. Türkiye iç kamuoyu, bilinmezlikler üzerinden ciddi bir sorgulama, tereddüt yaşadı. Türkiye, Rusya ve ABD"de bazı çevreler arasında karşılıklı iddialar havada uçuştu.
İç savaş yaşayan Suriye"nin bir uçağımızı Akdeniz üzerinde düşürmesi, nerede ve ne ile düşürdüğüne ilişkin iddialar, Ankara"nın çok sert tutumunun yerini derin bir sessizliğe bırakması, tartışmaların bir anda kesilmesi konularında kamuoyu yeterince ikna olmuş değil. Tartışma bitti sadece.
Ancak, saldırıyla ilgili iç soruşturma, daha doğrusu olayın hukuki boyutuna ilişkin gelişmeler, benzer bir kriz mi çıkıyor, birileri bu olay üzerinden bir hesaplaşmaya mı gidiyor izlenimi oluşturdu. Neden mi?
Şehit pilotlarının aileleri tarafından açılan soruşturma üzerine Malatya Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, kapsamlı bir çalışma başlattı. Genelkurmay Başkanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı"ndan bilgiler istedi.
İşin tuhafı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan isminin bu olayda da öne çıkması oldu.
Ailelerin başvurusu, savcılığın soruşturma açması, Genelkurmay Başkanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı"nın konunun muhatapları olması son derece normal. Hukuki bir süreç ve bu sürecin muhatapları elbette bu kurumlar ve başında bulunan kişiler olacaktır.
Dün Türkiye"yi hareketlendiren haber ne soruşturma ne de bu kurumların ismi oldu. Heyecan yaratan şey; Hakan Fidan"ın isminin soruşturmada geçmesiydi. Hatta, savcılığın Fidan için Başbakanlık"tan izin isteyeceği bile öne sürüldü.
Belki savcının elinde böyle bir izin talebine ilişkin bilgi-belge vardır, bilmiyoruz. Uçağın düşürülmesi, görev alanı ve MİT ile bağlantısı arasında bir bağlantı en azından şu an için bilinmiyor.
Peki neden ortam hareketlendi? Herkesin bildiği, Türkiye"ye gergin günler yaşatan, MİT Müsteşarı"nın ifadeye çağrılması hatta tutuklanmasının gündeme gelmesine ilişkin gelişmelerin hala hafızalarda taze olması...
Bu ülkenin Başbakanı"na "O zaman beni de alın" mealinde sözler sarf ettirecek ölçüde, adli bir soruşturmanın siyasi linç ölçüsüne çıkarılmasına ilişkin örnek yeniden yaşanır mı endişesi, inanıyorum dün bu haberi okuyan herkesin aklına gelmiştir.
Oslo görüşmelerinin sızdırılması, KCK operasyonlarındaki sorgularla elde edilen bilgiler, savcıları bu noktaya getirmiş, olay bir iktidar hesaplaşması gibi algılanmıştı.
Birkaç gündür İmralı ile görüşmeler tartışılıyor. Başbakan"ın "görüşülüyor" açıklamasından sonra Yalçın Akdoğan"ın daha detay bilgiler verdiği, "Kürt meselesinin değil terörün sona erdirilmesinin konuşulduğunu" söylediği, KCK çevrelerinin "rahatsızız" şeklinde açıklama yaptığı bir dönemde, Hakan Fidan isminin, bu sefer başka bir soruşturma üzerinden öne çıkması dikkat çekici.
Göreve gelir gelmez, Ehud Barak"tan diğer yöneticilere kadar, İsrail"in ağır ithamlarda bulunduğu Fidan ismini hemen her soruşturmada göreceğiz galiba.
Bir iddiam yok. Zamanlama dikkat çekici sadece..
.İmralı görüşmeleri ve büyük hesaplar
00:004/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye"deki iç çatışma bittiği anda Irak bölünecektir. Yine de kesin konuşmayalım; bölünme ihtimali tahminlerden çok daha fazla olacaktır, diyelim.
Böyle bir bölünme şüphesiz Irak"la sınırlı kalmayacaktır. Irak bölününce Suriye de bölünecektir. Belki Suriye ile Irak"ın Sünnileri birleştirilecektir.
Dış müdahale olmazsa, Suriye"deki iç çatışma, rejim mücadelesi ya da iktidar mücadelesi, tahminlerden çok daha uzun sürecektir. İddianın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini o zaman göreceğiz. O tarihe kadar Irak içindeki iktidar çatışmaları bir şekilde kontrol altında tutulacaktır.
Irak işgalle, Suriye iç savaşla harabeye döndükten, bu iki ülkenin insanları birbirine karşı onlarca yıllık kin-nefret biriktirdikten sonra parçalanma sancılarıyla yeni bir hesaplaşma başlayacaktır.
Aslında bunları 2003 yılında Irak için tartışıyorduk. Şimdi Suriye için de tartışıyoruz. O zamanlar "çevresel şartların uygunluğu"ndan söz edilirdi. Sonra gördük ki, "çevresel şartlar" sadece Irak"la sınırlı değil, bölge ile ilgiliymiş.
Şimdi bu "çevresel şartlar"ın Suriye boyutunun gerçekleşmesini bekliyoruz. İki ülke dışında, "olgunlaşması" gereken hangi mesele var? Akla ilk gelen şey Kürt meselesi.
Ortadoğu"nun hatta Türkiye"nin geleceğini belirleyecek, bölgesel güç haritasını yeniden şekillendirecek ölçüde büyük bir mesele bu. Bölgeye rengini verecek, fiziki haritaları da değiştirecek kadar büyük.
Bu yüzden de, Kürt meselesi sadece Kürtlerin, sadece bölge ülkelerinin meselesi değil, küresel ölçekte değişikliklere etki edecek bir meseledir.
Günlük düşünüyoruz. Günübirlik çözümler ve taktiklerle boğuşuyoruz. Yüzyıla dönük meseleleri, iç politik manevralara sıkıştırıyoruz.
Oysa Arap Baharı bölgeyi, küresel ekonomik ve siyasi ağırlık merkezlerinin değişmesi dünyayı değiştiriyor. Ülkelerin pozisyonları yeniden tanımlanıyor, dostluklar ve düşmanlıklar yer değiştiriyor. Yeni ülkeler, topluluklar tarih sahnesine çıkıyor, gücüne erişilemez sanılan ülkeler sarsılıyor.
Bu dönemde büyük hesap yapanlar kalıcı olacaktır. Ne kadarını başardıkları hiç önemli değil. En azından başarmaya adandıkları bir hesap olanlar güçlenecektir.
Son aylarda Irak iç çatışmalarını, petrol paylaşımına ayarlı gibi görünen Erbil-Bağdat ayrışmasını, kimlik eksenli iktidar kavgalarını, Suriye"de yaşanan acımasız mücadele ile birlikte değerlendirdiğimizde, bölgenin geleceğini nelerin beklediğine ilişkin az çok bir resim gözümüzde canlanmaya başladı. Belki birkaç yıl içinde bu resim netleşecek.
PKK ve terör meselesini çözmeye ayarlı çabaları özellikle bugünlerde böyle okumaya başladım. Türkiye ile K. Irak arasında yaşanan ve bütün dünyanın dikkatini çeken yakınlaşmayı da, bu yakınlaşma ile bağlantısı olduğuna inandığım terör meselesi-İmralı görüşmelerini de…
Batı medyası, Türkiye-
K. Irak yakınlaşmasını bölgenin güç haritasını değiştirecek kadar önemli olduğunu yazıyor. Bu yakınlaşma, Kürtlerle yakınlaşmaya dönüşürse, olağanüstü bir enerji açığa çıkacaktır ve herkes bunun farkında.
Bugünlerde pek kimse bunu ihtimal dahilinde görmüyor. Öfke ile bakıldığı için böyle bir ortaklığın mümkün olmadığı düşünülüyor.
Ancak Irak ve Suriye"nin parçalanmasının son aşaması Türkiye"nin parçalanmasıdır. Bu parçalanmayı önlemenin tek yolu da böyle bir güç ortaklığıdır.
Mümkün mü? Bence mümkün. Türkiye-K. Irak bu kadar yakınlaşabiliyorsa, terör devre dışı bırakıldıktan sonra bu yakınlaşmanın çok daha kapsamlı bir ortaklığa dönüşmesi de mümkündür.
Bu yüzden, İmralı görüşmelerini, bölgenin geleceğine yönelik boyutu ile de ele almakta fayda var.
"Türk-Kürt-Sünni" şeklinde sloganlaştırmıştık bunu. Şu an yadırgansa da, bölgenin geleceği bu formüle göre şekilleniyor.
Bu yüzden, son görüşmeler herkes için, şiddetin ötesinde anlamlar ifade ediyor ve her zamankinden daha önemli..
Başarılı olursa, Türkiye"yi de yeni bir "kuruluş sözleşmesi"ne yönlendirecek bir süreçtir bu.
.Sabotajcıların elleri tetikte..
00:009/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Onlarca yıl, Türkiye"nin umutlarını yok eden, bu toprakları acıyla kavuran, birlikte yaşama iradesini hiç olmadığı kadar zayıflatan, Türkiye"nin iç siyasi kamplaşmasının en güçlü gerekçesi olan Kürt meselesi ve terör konusunda ilk kez bu kadar güçlü bir hava oluştu.
Oslo görüşmelerinin sabote edilmesinden sonra, bir daha böyle bir ortamın oluşması zor görünürken, bu kez temennilerin ötesinde, çok daha ileri, somut maddelerle belirlenmiş, hedefi belli adımlar atılıyor.
En önemlisi de; sürecin umulmadık ölçüde toplumsal destek görmesi. Artık herkes; bu yakıcı sorunun bir şekilde üstesinden gelinmesini, Türkiye"nin geleceğe yönelik bütün hesaplarını altüst eden, önünü kapatan, kan davasına kilitlenen bu kördüğümün çözülmesini istiyor.
Maalesef barış, savaş kadar kolay değildir. Bu yüzden de insanlık tarihi savaşların, çatışmaların tarihidir. Barışın tarihi yok denecek kadar azdır. Barış, yakıcı, can acıtıcı "evet"ler diyebilmekten, zor kararlar vermekten geçer.
Anadolu"nun her köşesinde, hemen her evde bu savaşın acısı yaşandı. Binlerce ailenin bu çatışmadan doğan trajedisi vardır. Annelerin, babaların, ailelerin acısı ile elinde silah tutanlarının can acıtıcı "evet"leri kıyaslanamaz bile.
Geçmişin acısı üzerine gelecek kurulabilir mi? Zor.. Ancak acıların üstesinde gelmeyi, ona dayanmayı bilenler, geleceği şekillendirir. Bunun başka da yolu yoktur. Barış bu yüzden zordur..
İkinci Dünya Savaşı elli milyon insanı alıp götürdü. Korkunç bir nefret, bütün Avrupa"yı sardı. Ama acıların üstesinden gelinerek bir gelecek inşa edilebildi. Gördüler ki, acı ve kini beslemek daha fazla kin, daha fazla acı, daha fazla yıkım demek.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en zor meselesiyle karşı karşıya. Terör sorununu çözmek, en azından kontrol altına almak, terörü doğuran şartları ortadan kaldırmak ya da hafifletmek, bu ülkenin siyasi tarihinde milat olacaktır.
Başarılırsa, yepyeni bir Türkiye, olağanüstü bir enerji ortaya çıkacak, bütün bölgenin rahatlamasına kapı aralanacaktır. Tüm tarafların, çözüme odaklı iradeleri, daha da güçlenerek devam ederse, hesapları altüst edecek şok edici bir sabotaj yaşanmazsa Türkiye"yi yeni bir umut dalgası saracaktır.
İşte o şok edici endişe, kuvvetli bir ihtimal olarak önümüzde duruyor. Bundan önceki her girişimim bir şekilde sabote edildiğini, boşa çıkarıldığını biliyoruz.
Çünkü; terör meselesi Türkiye"nin iç meselesi değildir. Sadece Kürt meselesinden beslenen bir durum değildir. Tarafları sadece Türkiye ve Kürtler değildir. Avrupa başkentlerinden Atlantik ötesine ve Ortadoğu başkentlerine kadar her gücün bir şekilde oyun sahasında olduğu bir meseledir.
Bir şeyler yolunda giderken umulmadık örtülü operasyonlar yapılıyor ve bunların büyük kısmı PKK üzerinden yürütülüyor. Dış politikada, enerji kavgalarında, bölgesel güç haritasına yönelik girişimlerde hep aynı sonucu görüyoruz: Birileri terör üzerinden Türkiye"ye ayar veriyor ve bu hep başarılı oluyor.
Lübnan"da ya da Filistin"de bir şey yapıyorsanız karşılığını terör saldırılarıyla alıyorsunuz. Irak ya da Suriye"de bir sürece dahil olmuşsanız, aynı sonuçları alıyorsunuz.
Bu coğrafyada, birleştirici, barıştırıcı her girişim cezalandırılmıştır. Türklerle Araplar yakınlaşıyorsa bedeli ödenir. Türkiye-Mısır yakınlaşıyorsa, bedeli ödetilir. Türklerle Kürtler kaynaşıyorlarsa hiç umulmadık bir cepheden saldırıya geçilir. Bu, siyasi olur, ekonomik olur, terör olur.
Ayrışmaya ve çatışmaya dönük her çıkış desteklenir, birleştirici her çaba cezalandırılır. Bu bölgenin kaderi budur. İşte Türkiye"nin yükselişi ancak bu rüzgârı tersine çevirmekle mümkün olacaktır.
Bu yüzden, İmralı görüşmeleriyle başlatılan sürecin önüne çıkacak iç direnç ciddi bir engeldir. Ama dışarıdan yönetilen sabotaj ihtimali çok daha büyük tehdittir.
Sadece terör meselesini çözmek, PKK liderlerini Avrupa"ya göndermek, silahlı grupları Kuzey Irak"a nakletmek değil mesele. Bugüne kadar siyasi ve ekonomik olarak çatışmayı besleyen, bu çatışma üzerinden bölgesel planlar yapan o güçlerin de üstesinden gelmek gerekiyor.
Türkiye bunu başarabilecek bir inanca ve güce sahiptir. Yeter ki, basiretli olması gerekenler küçük hesaplarına bu ülkeyi kurban etmesinler. Anaların, babaların "artık bu acıyı bir başkası yaşamasın" yakarışına inansınlar, rol yapmayı bıraksınlar..
Önümüzdeki günlerde, atılan her adıma karşı bir reaksiyon gelişecek. Her adıma bir misilleme gelecek. Bunların hangi merkezlerin misillemesi olduğunu, ne tür şeyler yapacağını aslında hepimiz biliyoruz.
Türkiye"nin miladı bu meselenin bitmesidir.
.Paris"te infaz: O tetik çekildi
00:0011/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ankara-İmralı-Kandil arasında baş döndürücü bir trafik yaşanırken, görüşmelere ilişkin bütün detaylar kamuoyuna yansırken, atılacak yeni adımlar ardı ardına sıralanırken herkes; ''bu işi kim, nasıl sabote edecek'' sorusunu sorarken Paris''te üç PKK mensubunun ''infaz'' edilmesi nasıl yorumlanır?
Para meselesi mi, örgüt içi hesaplaşma mı, İmralı sürecini sabote etmeye yönelik bir dış istihbarat müdahalesi mi, örgütün şahin kanadının tasfiye operasyonu mu?
Bu kadar kıt bilgiyle büyük sözler sarfetmek doğru olmaz. Ancak hemen herkesin saldırıyı ''infaz'' ve ''İmralı sürecini sabote etmeye dönük'' olduğunu düşündüğü de ortada.
Pazartesi günü, Hakkari Çukurca''da girişilen ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırı süreci sabote etmeye yönelikse, Paris''teki saldırıyı da böyle düşünmek abartılı olmayacaktır. PKK''yı iyi tanıyan çevrelerin ağırlıklı kanaati de, çözüme ayarlı girişimlerin sabote edilmesi hatta Kandil-İmralı çatışması şeklinde.
Saldırıya uğrayan kişilerin kimliği, örgüt içindeki pozisyonları, Öcalan''la yakınlıkları, Avrupa''daki misyonları, saldırının yapılış şekli, şifreli kapının saldırgana açılması, infaz sonrası kapının kilitlenmesi, Fransa İçişleri Bakanı''nın olay mahallini ziyaret etmesi gibi detaylar, kriminal inceleme yapılmadan bile az çok bir kanaat oluşturmaya yetiyor.
''Bu işi kim, kimler, hangi güçler ya da ülkeler sabote edebilir'' sorusu giderek daha da anlamlı hale geliyor. Terör meselesinin Türkiye''ye karşı hatta bölgenin dizaynı için sadece yıllardır nasıl etkin bir ''kart''a dönüştürüldüğünü bilen herkes bu sorunun cevabını arıyor?
Sadece PKK''nın şahinleri değil, İsrail''in, İran''ın, Irak''ta Nuri el Maliki yönetiminin, Suriye''nin daha da önemlisi yıllardır bu sorunu çözümsüz hale getirip teröre destek veren Batılı ülkelerin, özellikle Avrupa ülkelerinin süreci sabote etmek için çok şey yapabileceğini biliyoruz.
Örgütün Avrupa için çalışmaları o ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla iç içe. Sadece siyasi desteğe değil, para hareketlerine de özellikle dikkat etmek gerekiyor. PKK''nın yönettiği milyonlarca doların ne kadarı PKK''nın ne kadarı o ülkedeki istihbarat kurumlarının ya da siyasi çevrelerin kara para çarklarından geçiyor?
Olayın geçtiği Fransa''da yaşanan, PKK, Fransız iç politikası ve para trafiğine ilişkin bir örneği burada hatırlatmak gerekiyor:
Tarih 9 Şubat 2007. Fransa''da PKK''ya yönelik kapsamlı bir operasyon yapıldı. 5 Şubat''ta bazıları PKK''nın üst düzey sorumluları olmak üzere 14 kişi gözaltına alındı. Türkiye''de ''Fransa PKK''ya operasyon yapıyor'' memnuniyeti ile karşılanan olay aslında para aklama, Fransız istihbaratı ve PKK üzerinden yürütülen bir iç politik hesaplaşmaydı.
Nedim Sever''in Fransız istihbaratıyla ilişkileri her şeyi ortaya koydu. Rıza Altun''un yardımcısı Atilla Balıkçı, Fransız istihbaratıyla bağlantıları olduğunu bizzat soruşturmayı yapan hakime söyledi. Balıkçı, Fransa İçişleri Bakanı ve bu seçimlerin favori Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy''nin politika danışmanı Ermeni milliyetçisi Patrick Deveciyan''la bağlantılarını anlattı. Fransız istihbaratı, görüşmeleri doğruladı.
İşin esası şuydu:
Fransa''da seçim vardı ve Nicolas Sarkozy yükseliyordu. Operasyon Sarkozy''yi yıpratmak, gizli ilişkilerini deşifre etmek için bizzat Fransız istihbaratı tarafından tezgahlanmıştı. Politika danışmanı Deveciyan üzerinden Sarkozy hedeflenmişti. Çünkü görüşmeler yapıldığında tarih 2003''tür, Deveciyan o zaman da Sarkozy''nin danışmanıdır.
Sarkozy bunun intikamını fena aldı. İktidara geldikten sonra operasyonda parmağı olan bir çok kişi hakkında soruşturma başlattı.
Paris''teki saldırı, Fransız istihbaratından bağımsız değil. Para hesaplaşmasıysa da bağımsız değil, İmralı görüşmelerini sabote etmeyi amaçlıyorsa da bağımsız değil.
Kimse kimseyi kandırmasın. Örgüt için hesaplaşma diyerek olayı PKK''ya hapsetmemek lazım. İnfazı yapan kişi tespit edilse de bu böyledir. Eğer bu ''İmralı-Kandil kapışması'' ise, bunun bir başka okunuşu da Fransa-Türkiye kapışmasıdır. Ya da saldırının arkasında hangi Avrupa ülkesi varsa. Fransız hükümeti, üzerinde bu şaibenin kalmaması için saldırıyı mutlaka aydınlatmak zorundadır.
PKK kartını devreden çıkarmak bu bölgenin güç haritasını değiştirecektir. Fransa da, en az İsrail kadar, Almanya kadar bu harita değişikliğini hazmetmeyecektir. Bu başkentleri ikna etmek, Kandil''i ikna etmekten zordur.
Bir önceki yazıda ''Sabotajcıların elleri tetikte'' demiştik. Görünüyor ki, o tetik çekildi. Devamında neler geleceğine bakalım…
.Paris"teki infaz ve para trafiği..
00:0014/01/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris''te, PKK mensubu üç kişinin infaz edilmesi, yoğun olarak Lübnan''da, genel olarak Ortadoğu''da gördüğümüz suikast örneklerine çok benziyor.
Örgüt içi hesaplaşma mı? Bölgesel güç çatışmalarının bir yansıması mı? Yoksa, pek de üzerinde durmadığımız para trafiğini yönetenlerin idam kararının infazı mı?
Bir özet yapalım:
PKK''ya silah bıraktırma çabaları, yakından izlediğimiz heyecan uyandıran MİT-PKK görüşmeleri, Kandil-İmralı pazarlıkları sadece Türkiye''nin iç bütünlüğüyle, acının dindirilmesiyle sınırlı bir çaba değil.
Kuzey Irak merkezli yeni bir bölgesel planlama çalışması var. Enerji paylaşımı öncelikli ama Irak''ın siyasi haritası üzerinde derin etkiler uyandıracak yeni bir durum var ortada.
Bağdat-Erbil arasındaki ayrışma, Kürtler ile Sünni Araplar arasındaki yakınlaşmayı teşvik ediyor. Gariptir; aynı ayrışma ve yakınlaşma Türkiye''nin bölgesel duruşunu da birebir etkiliyor. Türkiye; Kürtler ve Sünni Araplar ile yakınlaşırken Bağdat''tan uzaklaşıyor.
Ankara''nın K. Irak''la yakınlaşması, Batı basınında bölgenin güç haritasını değiştirecek ölçüde önemli görülüyor. Sadece siyasi değil, enerji merkezli bir yakınlaşma bu.
İşte bu süreç; Suriye''deki krizin geleceğini de düşünenlere göre, Irak''ı üç parçaya bölebilecek sonuç doğuracak. Bu bölünme ve yeni ittifaklar oluşturma çalışmaları, PKK''nın Türkiye ve K. Irak''ta etkin güç olmasının, oyun bozucu olmasının önüne geçilmesini zorunlu kılıyor. Özellikle Avrupalı ülkelerin, PKK kartı üzerinden K. Irak merkezli yeni hareketliliğe müdahil olmaları, Türkiye''nin bölge dışına itilmesiyle sonuçlanacak.
Eğer bu okuma doğruysa, Türkiye-K. Irak yakınlaşacaksa PKK''nın silah bırakması iki tarafın da çıkarına olacaktır. İmralı ile başlatılan son görüşmelerin arkasındaki iki gerekçeden birinin bu olduğunu düşünüyorum.
Böyle bir dönemde bir Avrupa başkentinde, çok iyi korunan ve izlenen bir binada üç PKK''lının kafalarına kurşun sıkılarak ortadan kaldırılmasında, sürecin önüne geçmek isteyen bütün tarafların şaibe altında olduğu bir gerçek.
Bazen basit suikastlerin arkasında çok ilginç bağlantılar, suikastlerden çok daha büyük çıkarlar gizlenir.
11 Eylül saldırılarından üç gün önce, 9 Eylül''de Ahmet Şah Mesud öldürülmesiydi, ABD''nin Afganistan işgali gerçekleşmeyecekti. Abartı gibi görünebilir ama o suikastin bu açıdan yeniden yorumlanmasına ciddi ihtiyaç var.
Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri 14 Şubat 2005''te Beyrut''ta öldürülmeseydi bugün Ortadoğu''daki kriz alanları bu şekilde olmayacaktı, Suriye meselesi bu boyuta gelmeyecekti.
Aynı şekilde, Pakistan''da Benazir Butto öldürülmeseydi, bugün Pakistan iç savaşı ve Afganistan''daki krizin seyri önemli ölçüde farklı olacaktı.
Bu üç büyük suikastte, onlarla bağlantılı yan suikastlerde ortadan kaldırılan insanların kişiliklerinin dışında, bölgesel etkileri üzerinde ciddi biçimde durmak lazım.
Suikastleri ve paranın izini takip etmek insana çok şey öğretir. En karmaşık sorunlar, bu iki alanda bulacağınız küçücük ipucunu takip etmekle çözülebilir.
Paris''teki infazı elbette Butto, Hariri ya da Şah Mesut Suikastiyle aynı büyüklükte ve önemde görmüyorum. Bu üç olay ülkeleri ve bölgeleri etkileyecek güçteydi. Ama hangi ölçekte olursa olsun, her suikastin, böylesine gizemli, karmaşık infazın, ölenlerin kişiliğinin çok ötesinde anlamları vardır.
Üç PKK mensubunun öldürülmesiyle ilgili ikinci derecede önemli tartışma konusu para meselesi. Sakine Cansız''ın PKK''nın trafiğindeki, kara para operasyonlarındaki rolü bu sonucu doğurmuş olabilir mi?
Hariri suikastinin aslında para kavgası olduğuna dair çok güçlü iddialar var. Ortadoğu''da yıllık üç trilyon dolarlık kayıt dışı para dolaşıyor. Bu trafiği kimler yönetiyor ve kimler buradan pay alıyor?
İddianın temelinde Hariri''nin bu trafiğin merkezinde olduğu ve bu yüzden öldürüldüğü tezi var. Ne gariptir ki, Fransa''nın da adı bu trafikte ve Hariri ile ilişkilerde öne çıkıyor. Lübnan eski Başbakanı''nın öldürülmeden önce para ödediği son kişinin Jacques Chirac olduğu iddiasına ne demeli?
Fransa PKK''nın para operasyonlarının her zaman merkezinde olmuştur. Paris''teki infaz, para meselesi ise, bu para PKK''nın bile olsa kimler tarafından nasıl yönetildiğine bakmak lazım.
Uyuşturucu trafiği ve para trafiği, hiçbir zaman devletlerin, istihbarat teşkilatlarının koruması olmadan yürütülemez. Kimin parası olursa olsun.
Afganistan''dan New York''a ulaşan dünyanın en büyük uyuşturucu koridorunu kimler yönetiyor sizce? Ve bu hat için ne savaşlar, ne bölgesel planlamalar, ne suikastler yapılıyor?
Büyük Ortadoğu Suikastleri adını verdiğim ve hakkında çokça yazdığım cinayetlerin hiç birisi aydınlatılmadı. Bir çoğunun üstü örtüldü.
Eğer bir cinayet çözülemezse, üstü örtülürse, bilin ki arkasında kişiler ya da örgütler değil, güçler ve devletler vardır. Ve o cinayet kesinlikle sadece bir kişinin ortadan kaldırılması amacıyla yapılmamıştır…
.Paris"teki infaz ve para trafiği..
00:0014/01/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris''te, PKK mensubu üç kişinin infaz edilmesi, yoğun olarak Lübnan''da, genel olarak Ortadoğu''da gördüğümüz suikast örneklerine çok benziyor.
Örgüt içi hesaplaşma mı? Bölgesel güç çatışmalarının bir yansıması mı? Yoksa, pek de üzerinde durmadığımız para trafiğini yönetenlerin idam kararının infazı mı?
Bir özet yapalım:
PKK''ya silah bıraktırma çabaları, yakından izlediğimiz heyecan uyandıran MİT-PKK görüşmeleri, Kandil-İmralı pazarlıkları sadece Türkiye''nin iç bütünlüğüyle, acının dindirilmesiyle sınırlı bir çaba değil.
Kuzey Irak merkezli yeni bir bölgesel planlama çalışması var. Enerji paylaşımı öncelikli ama Irak''ın siyasi haritası üzerinde derin etkiler uyandıracak yeni bir durum var ortada.
Bağdat-Erbil arasındaki ayrışma, Kürtler ile Sünni Araplar arasındaki yakınlaşmayı teşvik ediyor. Gariptir; aynı ayrışma ve yakınlaşma Türkiye''nin bölgesel duruşunu da birebir etkiliyor. Türkiye; Kürtler ve Sünni Araplar ile yakınlaşırken Bağdat''tan uzaklaşıyor.
Ankara''nın K. Irak''la yakınlaşması, Batı basınında bölgenin güç haritasını değiştirecek ölçüde önemli görülüyor. Sadece siyasi değil, enerji merkezli bir yakınlaşma bu.
İşte bu süreç; Suriye''deki krizin geleceğini de düşünenlere göre, Irak''ı üç parçaya bölebilecek sonuç doğuracak. Bu bölünme ve yeni ittifaklar oluşturma çalışmaları, PKK''nın Türkiye ve K. Irak''ta etkin güç olmasının, oyun bozucu olmasının önüne geçilmesini zorunlu kılıyor. Özellikle Avrupalı ülkelerin, PKK kartı üzerinden K. Irak merkezli yeni hareketliliğe müdahil olmaları, Türkiye''nin bölge dışına itilmesiyle sonuçlanacak.
Eğer bu okuma doğruysa, Türkiye-K. Irak yakınlaşacaksa PKK''nın silah bırakması iki tarafın da çıkarına olacaktır. İmralı ile başlatılan son görüşmelerin arkasındaki iki gerekçeden birinin bu olduğunu düşünüyorum.
Böyle bir dönemde bir Avrupa başkentinde, çok iyi korunan ve izlenen bir binada üç PKK''lının kafalarına kurşun sıkılarak ortadan kaldırılmasında, sürecin önüne geçmek isteyen bütün tarafların şaibe altında olduğu bir gerçek.
Bazen basit suikastlerin arkasında çok ilginç bağlantılar, suikastlerden çok daha büyük çıkarlar gizlenir.
11 Eylül saldırılarından üç gün önce, 9 Eylül''de Ahmet Şah Mesud öldürülmesiydi, ABD''nin Afganistan işgali gerçekleşmeyecekti. Abartı gibi görünebilir ama o suikastin bu açıdan yeniden yorumlanmasına ciddi ihtiyaç var.
Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri 14 Şubat 2005''te Beyrut''ta öldürülmeseydi bugün Ortadoğu''daki kriz alanları bu şekilde olmayacaktı, Suriye meselesi bu boyuta gelmeyecekti.
Aynı şekilde, Pakistan''da Benazir Butto öldürülmeseydi, bugün Pakistan iç savaşı ve Afganistan''daki krizin seyri önemli ölçüde farklı olacaktı.
Bu üç büyük suikastte, onlarla bağlantılı yan suikastlerde ortadan kaldırılan insanların kişiliklerinin dışında, bölgesel etkileri üzerinde ciddi biçimde durmak lazım.
Suikastleri ve paranın izini takip etmek insana çok şey öğretir. En karmaşık sorunlar, bu iki alanda bulacağınız küçücük ipucunu takip etmekle çözülebilir.
Paris''teki infazı elbette Butto, Hariri ya da Şah Mesut Suikastiyle aynı büyüklükte ve önemde görmüyorum. Bu üç olay ülkeleri ve bölgeleri etkileyecek güçteydi. Ama hangi ölçekte olursa olsun, her suikastin, böylesine gizemli, karmaşık infazın, ölenlerin kişiliğinin çok ötesinde anlamları vardır.
Üç PKK mensubunun öldürülmesiyle ilgili ikinci derecede önemli tartışma konusu para meselesi. Sakine Cansız''ın PKK''nın trafiğindeki, kara para operasyonlarındaki rolü bu sonucu doğurmuş olabilir mi?
Hariri suikastinin aslında para kavgası olduğuna dair çok güçlü iddialar var. Ortadoğu''da yıllık üç trilyon dolarlık kayıt dışı para dolaşıyor. Bu trafiği kimler yönetiyor ve kimler buradan pay alıyor?
İddianın temelinde Hariri''nin bu trafiğin merkezinde olduğu ve bu yüzden öldürüldüğü tezi var. Ne gariptir ki, Fransa''nın da adı bu trafikte ve Hariri ile ilişkilerde öne çıkıyor. Lübnan eski Başbakanı''nın öldürülmeden önce para ödediği son kişinin Jacques Chirac olduğu iddiasına ne demeli?
Fransa PKK''nın para operasyonlarının her zaman merkezinde olmuştur. Paris''teki infaz, para meselesi ise, bu para PKK''nın bile olsa kimler tarafından nasıl yönetildiğine bakmak lazım.
Uyuşturucu trafiği ve para trafiği, hiçbir zaman devletlerin, istihbarat teşkilatlarının koruması olmadan yürütülemez. Kimin parası olursa olsun.
Afganistan''dan New York''a ulaşan dünyanın en büyük uyuşturucu koridorunu kimler yönetiyor sizce? Ve bu hat için ne savaşlar, ne bölgesel planlamalar, ne suikastler yapılıyor?
Büyük Ortadoğu Suikastleri adını verdiğim ve hakkında çokça yazdığım cinayetlerin hiç birisi aydınlatılmadı. Bir çoğunun üstü örtüldü.
Eğer bir cinayet çözülemezse, üstü örtülürse, bilin ki arkasında kişiler ya da örgütler değil, güçler ve devletler vardır. Ve o cinayet kesinlikle sadece bir kişinin ortadan kaldırılması amacıyla yapılmamıştı
.Şov yapma zamanı değil
00:0016/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir çözüm olacaksa; çözüm için radikal adımlar atılıyorsa, "asla olmaz" diyenler bile "bu kan dursun artık" diyecek duruma geliyorsa, barış isteği toplumsal tabanını hızla genişletiyorsa şiddet elbette devreye girecektir.
Böyle bir yönelişi durdurmak için, acıyı daha da artırarak, kin ve nefreti daha da besleyerek, bunu şiddet üzerinden yürütecek onlarca taraf sayılabilir. İçeride ya da dışarıda, bu meselenin çözülmesini isteyen ne kadar taraf varsa o kadar da süreci şiddetle durdurmak isteyenler olacaktır.
Paris"te işlenen cinayetleri bir başka Avrupa başkentinde de görebiliriz. Benzer saldırıları Türkiye"de görebiliriz. Bugünlerde, ne yapılacağına dair bir çok "merkez"de harıl harıl çalışmalar yapıldığını, belli kişi ve çevrelerin harekete geçirildiğini, yöntemler ve eylemler üzerine kafa patlatıldığını, yeni ayrışma ve çatışma alanları ve araçları geliştirildiğini tahmin ediyorsunuzdur.
PKK"nın silah bırakması, Kürt meselesinin çatışmadan uzlaşmaya doğru yönelmesi bu bölgede müthiş bir enerji açığa çıkaracaktır. Bu, sadece Türkiye için değil, herkes hatta bütün bölge için geçerlidir.
Terör de, terörün sona ermesi de bölgesel denklemi birebir etkileyen, büyük oranda da yönlendiren bir etkidir. Öyleyse, bizim iyiliğimize olanın, bölgeyi ayrıştırmaya çalışanların hoşuna gitmemesi kimin umurunda. Onların yapıp edeceklerine, ayrıştırıcı ve tahrik edici eylemlerine karşı da aynı kararlılıkla durmak boynumuzun borcu olmalı.
Bu süreç, suikastlerle, saldırılarla engellenemeyecek kadar güçlü olmalıdır. Küçük hesaplarla, günübirlik öfkelerle Türkiye"nin ve bu ülkede yaşayan herkesin geleceğinin karartılmasına karşı basiretli bir duruş sergilenmelidir.
Sadece devlet, hükümet ya da görüşmelerin birinci derecede tarafları değil, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, bu toplumun sinir sistemini oluşturan tüm kesimler umuda destek vermeli.
Kim kazanacak? Umudu destekleyenler mi, sürece şiddetle engellemek isteyenler mi?
Kimin kazanacağından çok "biz ne taraftayız", o önemli. Öfkesine yenilenler ve umuda destek verenler arasında biz umut tarafında olmalıyız. Çok zor bir süreç işletiliyor. Ne kadar ileriye gidilir belli değil ama bu ülkenin, bu toplumun hatta bölgenin geleceği umuda destek verenlerin olacaktır.
Başbakan Tayyip Erdoğan, dünkü konuşmasında çok güçlü sözler söyledi. Yıllardır bu mesele hakkında konuşup yazan herkesten daha ileri sözler söyledi. Umut ve temkini öne alan, "geri adım atmayız" derken "oyun bozuculara" dikkat çeken bir konuşmaydı.
"Şiddet ve terör bu ülkeye acıdan, kan ve gözyaşından başka hiçbir şeye getirmemiştir. İnanın tek bir gayemiz var. O da annelerin gözyaşını dindirmektir. Meşru çizgide kalarak, hangi yöntemle olursa olsun, biz, bu gözyaşını mutlaka dindirmek istiyoruz. Onun için Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi diyoruz. Bu milli birliğin içinde her etnik unsur var. Kardeşlikten daha güzel ne olabilir. Temkinliyiz, dikkatliyiz ama umutluyuz."
Bu sözler, uzun ve kararlı bir yolun işareti. Hiç bir siyasi hesap, amaç, insan merkezli arayışlardan daha değerli olamaz.
Bu yüzden, bugünlerde herkesin aklını başına alması, sorumlu davranması, umuda destek vermesi lazım. Diyarbakır"da düzenlenecek cenaze törenlerinin "yeni bir Habur" senaryosuna dönüşmemesi lazım.
Barışı kim istiyor, savaşa kim yatırım yapıyor, kim samimi, kim iki yüzlü bugünlerde ortaya çıkacak. Ezberlerimizi, önyargılarımızı değil, ortak iyiliğimizi ortaya çıkarmanın Hakikat Zamanı
.Türkiye"nin çözümü, Fransa"nın savaşı..
00:0018/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Oyun kurucu ya da oyun bozucu olmanın bedeli vardır. Rol dayatılan ülke iken, sorunların da çözümlerin de başkalarının elinde iken, aynı topraklarda yaşadığın insanlarla başkalarının diliyle konuşuyor iken başka ülke olursun, bunlara hayır dediğinde bambaşka ülke olursun.
Oyunda varsanız diğer oyun kurucuların bütün ayak oyunlarıyla yüzleşmek, mücadele etmek ve üstesinden gelmek zorundasınız.
"Hayır" dediğinizde, "bu işi artık ben yapmak istiyorum" dediğinizde, kendi ülkemde kendi sorunlarımla kendim yüzleşmek, "kendi barış dilimi kullanmak istiyorum" dediğinizde ya yeni bir oyun kurulur ya da eskinin oyun kurucuları size hiç tahmin etmediğin alanlarda yıkımlar getirir, sizi yeniden ehlileştirmeye girişir.
Bu bir kavgadır, yarıştır, rekabettir, çatışmadır, hesaplaşmadır. Hesaplar yeniden yapılır, çözüm adresli çatışma senaryoları gelir, suikastler gelir, sabotajlar gelir.
Şehirlerde bombalar patlar, umulmadık kişilere saldırı girişimleri olur. Paris"te, Moskova"da, Tahran"da veya bir başka başkent ya da şehirde, birbirinden bağımsızmış gibi görünen ölümler gelir.
Toplumsal dalgalanmalar başlar, çözülmeye yüz tutan meselelerin yerine yenileri ikame edilir, bir başka toplumsal zaaf alanı keşfedilir.
Bir süredir izlediğimiz ve "barış" adıyla öne çıkan, Türkiye"nin en hassas, uluslararası nitelikli meselesinin çözümüne yönelik süreçte herkes çok dikkatli davranıyor. Dün Diyarbakır"da bu dikkati ve sağduyuyu gördük.
Çünkü süreci sabote eden ihale kimin üzerine kalırsa, o kaybetmiş olacaktır. Kimse, bunu göze almıyor, böyle bedeli ödemek istemiyor.
Bölgesel ya da küresel meseleler ile iç meseleler arasında ciddi nitelik farkı yok. Oyun aynı kartlarla oynanır, çözüm için aynı yöntemler kullanılır, çatışma alanları da benzeşir.
Aktörler değişir, oyun çok sertleşir, hesaplaşmanın travması çok daha büyük olur. Sadece daha büyük ölçekli gerilimler, restleşmeler izleriz.
Fransa"nın Mali"ye müdahalesini izliyoruz. Bir çok Avrupa ülkesinin destek verdiği, Paris yönetiminin her zamanki aceleci tavrıyla rol kaptığı bu müdahale, Orta Afrika"da sonu gelmez krizlerin, iç çatışmaların öncü adımları olabilir.
"Terörle mücadele", "İslamcı tehlike" kavramları artık uluslararası düzeyde kitlesel ikna edici argüman değil. Dübedüz emperyal bir müdahale var önümüzde.
Ekonomik krizle sarsılanların yeryüzünün kaynaklarını talan etmeye dönük paylaşım mücadelesi var. Yerel grupların karşısında kocaman bir Avrupa koalisyonu var. Bu koalisyon, Afrika"da neyin paylaşımını yapıyor?
Bölgeyi yeniden dizayn etmenin, ülkelere yeniden ayar vermenin, bunu yaparak kaynakları denetim altında tutmanın hesabını.. Artık kimseye "tehdit" paranoyası yutturacak halde değiller. Bu söylemler üzerinden örtülü ve açık operasyon pazarlama dönemi çoktan kapandı.
Bir süre sonra başka ülkelerin de Mali"deki gibi iç çatışmalara sürükleneceğini, çatışmaların etnik ya da dini kimlikler üzerinden servis edileceğini göreceğiz. Bölgemizdeki etnik çatışmalarla Orta Afrika"daki etnik çatışmaların birbirinden çok da farkı yok. Hepsinin arkasında daha büyük bir başka proje, bölgesel nitelikli ekonomik ya da siyasi hesaplar var.
Orta Afrika"da, kukla yönetimler hangi ülkede zayıflarsa o ülkeye müdahaleler olacaktır. Tıpkı Ortadoğu"da olduğu gibi. Dahası, müdahaleye direnenler belki de bir süre sonra kendi aralarında çatışacaktır. Tıpkı bu bölgede ve Güney Asya"da olduğu gibi.
Krizler de tanıdık, taraflar da yöntemler de.. Çok tuhaf ama sahtekarca yürütülen çözüm arayışları da tanıdık.
Bu yüzden, nerede olursa olsun, kendi çözüm yöntemimizi, çözüm dilimizi, ayrışmalara karşı ortaklık projelerimizi, kendi gelecek hesaplarımızı kendimiz geliştiremiyorsak hep kaybedeceğiz. Asla ortaya bir çözüm çıkmayacak. Belki sadece kriz nitelik değiştirecek, başkalaşacak.
İşte Türkiye, kendi sorunlarıyla yüzleştiği, içtenlikle çözüme yöneldiği, meseleyi sorunun taraflarına indirgediği oranda başarılı olacaktır. Avrupa, Amerika ya da bir başka güç ne kadar dışarıda tutulursa çözüm o kadar yakındır.
Eğer böyle yapıyorsanız, şaşırtıcı saldırıları göze almanız, asıl bunların üstesinden gelmeniz gerekiyor. Eğer bugünlerde izlediğimiz umut daha da güçlenecekse, dört bir taraftan saldırı gelecek demektir. Bu saldırılar çok iyi analiz edilmeli, eskinin oyun kurucularının önleri kesilmeli.
Türkiye, kendi iç sorununa kendi çözümünü üretebiliyorsa, Mali"deki Fransız müdahalesine de bir sözü olmalı. Oyun kurmak ya da oyun bozmak böyle bir şey.
.O harita bize neyi anlatıyor?
00:0021/01/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şöyle tespitler yapsam:
PKK''ya silah bıraktırmaya yönelik yoğun çabalar, girişimler, sadece terörü sona erdirme amacı taşımıyor.
Suriye''deki iç çatışmanın tek sebebi, demokrasi ve özgürlük arayışı değil.
Fransa''nın Mali''de öncülük ettiği askeri müdahale, oradaki İslamcı grupların başkenti ele geçirecek güce ulaşmasını önlemeyi amaçlamıyor.
Monarşi ile yönetilen Ortadoğu rejimlerine yönelen özgürlük talepleri, birçok ülkede özgürlük arayışına destek veren devletler tarafından engelleniyor.
Kaynaklara yönelik paylaşım savaşı çok yakın gelecekte yeni devletlerin sahneye çıkmasıyla sonuçlanacak.
Hep ayrışma, bölme ve çatışma olarak gördüğümüz bu süreç, bazı ulusların birleşmesine de yol açabilecek. Bu bölgelerde bir çok devletçik ortaya çıkacak. Ama aynı zamanda çokuluslu yeni güçler de ortaya çıkacak.
Rusya''nın ve Avrupa Birliği ülkelerinin Suriye''deki krize müdahil olmamaları, buna karşın Mali''deki askeri müdahaleye tam destek vermeleri; bütün bu bölgelerde olup bitenlerde insani gerekçelerin sonuca pek de etkili olmadığını, ülkeleri harekete geçiren gerekçe olmadığını gösteriyor.
Liste uzayabilir.. Daha birçok tespit sıralanabilir.. Bu tespitler bazılarına provoke edici gelebilir.. Yukarıdaki her olayın tek gerekçesi yok. Mesela Suriye''deki durumun insani, siyasi ve bölgesel bir çok sebebi var. Ancak gördüğümüz, baktığımız, durduğumuz yer tek doğru değil. Dolayısıyla biraz daha karmaşık, biraz daha gündelik olanın ötesine bakmakta fayda var.
Öteden beri dillendirdiğim, üzerine yazılar yazdığım bir Orta Kuşak teorim var. Yeryüzünün ana ekseni üzerindeki gelişmelere genellikle bu tez üzerinden bakıyorum. Çoğu zaman da ulaştığım tespitler, bu yüzden doğru çıkıyor.
Atlantik''ten Pasifik Okyanusu''na uzanan bir kuşaktan söz ediyorum. Müslüman olan, zengin kaynaklar barındıran, küresel sisteme muhalif bir dil geliştiren, çok dinamik nüfus hareketliliklerine sahip bir kuşak burası. Tarihi tersine çevirecek, tarihin akışını değiştirebilecek bir güç barındırıyor.
Geçtiğimiz günlerde Yeni Şafak gazetesinin dış haberler sayfasında bir harita yayınlandı. Kızıldeniz''den Atlas Okyanusu''na uzanan, Orta Afrika''da bir kuşağı işaret ediyordu. İnanıyorum bu haritada yer alan bütün ülkeler, bir süre sonra, ya iç savaşa sürüklenecek ya da işgallere maruz kalacak. Tıpkı Ortadoğu''daki çatışmalar kuşağı gibi. Tıpkı Güney Asya''daki krizler kuşağı gibi.
Aslında haritada gösterilen Orta Kuşak''ın Afrika bölümüydü. Yeryüzünün fay hattı olarak gösterilen, 20. yüzyılda büyük çatışmalara sahne olan, Doğu-Batı bloklarının sınır hatlarını oluşturan, 21. yüzyılda daha büyük çatışmalarla sarsılan bu kuşakta yeni sürprizler yaşanacak. 21. yüzyıl tarihi büyük oranda bu kuşakta yaşananlardan oluşacak.
Önce Ortadoğu''da, sonra Güney Asya''da, şimdi Orta Afrika''da harita değişiklikleri konuşuluyor. 2007''lerde, Ortadoğu''da yaşananlara benzer şekilde Güney Asya ve Orta Afrika''da da cepheler açılacağını tartıştığımızı hatırlıyorum. İnanıyorum bu yüzyılın sonuna kadar fiziki harita değişiklikleri tartışılacak, bazıları da gerçekleşecek.
Mesela Suriye savaşının sonu, PKK meselesinin çözümü, Türkiye-Kuzey Irak yakınlaşmasının seyri, Ortadoğu monarşilerini vuracak iktidar değişimleri, Sudan''dan sonra Mali ve Somali''deki gelişmelerin sonrası harita değişikliklerine tanık olabiliriz.
Bunları ciddi ciddi tartışmak, soğukkanlılıkla değerlendirmek, günlük değil beş-on yıl sonrasına yönelik tartışmalar yapmak gerekiyor.
Sadece Rusya''nın Suriye meselesinde neden bu kadar ısrarla direndiğini, Rusya-İran dayanışmasının sır olmayan nedenini, Batılı ülkelerin neden gözlerini Ortadoğu''dan Orta Afrika''ya kaydırdığını düşünmek bile bu gerçeği anlamaya yetiyor.
Enerji, madenler ve askeri açıdan stratejik bütün bölgeler bir talanla karşı karşıya. Bu bölgeler de, sözünü ettiğim Orta Kuşak''ta yer alıyor. Dolayısıyla bu kuşakta olup bitenler hiçbir zaman anlatıldığı kadar değil.
Bir güçler çatışması yaşanıyor. Küçük ülkelerin kendini koruma arzusu, baskıcı rejimlerin her türlü gayrimeşru pazarlıkları kullanarak ayakta kalma telaşı, bölgesel güçlerin harita değişikliklerinde merkezde yer alma kaygısı, merkez güçlerin ekonomik kriz sonrası yine merkezde kalmak için kaynaklara el koyma girişimleri bu büyük çatışmanın içinde.
Öyleyse Mali''deki askeri müdahale ile Suriye meselesinin, PKK''nın devre dışı bırakılmasıyla Türkiye-Kürtler arasındaki yakınlaşma ve Irak''ın geleceğinin, Rusya''nın Akdeniz''de dev tatbikatlara başlamasıyla İsrail savaş gemilerinin Meis Adası''na kadar gelmesinin, Türkiye-Fransa arasındaki soğuk rüzgarlarla Afrika açılımının birbirinden kopuk tartışılması bizi doğru bilgilere ulaştırmayacaktır.
Ya sokaktan günlük reaksiyonlarla hareket edeceğiz ya da kapsamlı, derin bir perspektifle bir adım sonrasının ne olabileceğini öğreneceğiz.
Ben yarını öğrenmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Büyük hesaplar küçük sorunlar üzerinden yürütülür..
.Tetikçi Ömer Güney "kurban" olabilir mi?
00:0025/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris''te üç PKK''lı kadının infazının tetikçisi olduğu iddiasıyla tutuklanan Ömer Güney''in öldürülen Sakine Cansız''ın koruması olması, cinayet gecesi sabaha kadar kapıda beklemesi, Almanya''da bir misyoner teşkilatında çalışması, Türkiye''ye defalarca gelip gitmesi, renkli kişiliği sorguya muhtaç bağlantıları bana bir başka suikasti hatırlattı.
Geçtiğimiz yıl, yine Fransa''da 32 saatlik kuşatma sonrası öldürülen Muhammed Merah''la Ömer Güney arasında ilginç benzerlikler var.
23 yaşında, Toulouse''un banliyölerinde büyümüş bir otomobil tamircisi olan Cezayir asıllı Merah, 11 Mart''ta bir askeri, dört gün sonra iki askeri öldürdü. Yine dört gün sonra bir Yahudi okuluna saldırıp üç çocukla bir öğretmeni vurdu. Uzun bir takip sonrası Toulouse''daki evi kuşatıldı. Pazarlıklar sonuç vermedi ve pencereden atlayarak öldü.
Ama bilinmezliklerle dolu Merah dosyası, bu ölümden sonra şaşırtıcı bir hal aldı. Camdan atladığı için ölmediği, keskin nişancı tarafından öldürüldüğü ortaya çıktı. Öldürülmeden önceki son konuşmasında ''beni kullandınız'' diye bağırıyordu.
Fransız polisi Merah''ın Afganistan ve Pakistan''a gidip kamplarda eğitim gördüğünü, ABD askerleri tarafından gözaltına alınıp Fransa''ya gönderildiğini, El Kaideci olduğunu iddia etti. Daha sonra bu iddiaların da asılsız olduğu ortaya çıktı.
Gerçekten de Merah''ın bu ülkelere gittiği ancak Türkiye dahil başka bir çok ülkeye seyahatler yaptığı ortaya çıktı. El Kaide kampında bulunmadığı da.
Asıl şok bundan sonra geldi. Merah''ın Fransız iç istihbarat servisine çalıştığı ortaya çıktı. Fransız istihbaratının eski patronu Yves Bonnet, onun iç istihbarat teşkilat DCRI''ye para karşılığı muhbirlik yaptığını açıkladı. İddia resmi olarak yalanlandı ama daha sonra ortaya çıkan yeni gelişmeler bu iddiayı oldukça güçlendirdi.
İtalyan basını Merah''ın, Fransız istihbaratının referansıyla İsrail''e gittiğini yazardı. Merah; Türkiye, Lübnan, Suriye, Mısır''a da, büyük ihtimalle Fransız istihbaratının referansıyla seyahatler yapmıştı.
Babası Fransız hükümetine dava açacağını açıkladı.
Merah bilmecesi Nicolas Sarkozy üzerinde düğümleniyordu. İçişleri bakanlığı döneminden Cumhurbaşkanlığı görevi sona erene kadar benzer hemen bütün operasyonların merkezinde yer alan Sarkozy''nin karanlık döneminin bir uzantısıydı Merah trajedisi.
O aslında bir kurbandı. Fransız istihbaratı tarafından kullanılmış, bir çok ülkeye gönderilmiş, sonra da ortadan kaldırılmıştı.
Avrupa''da, istihbarat teşkilatlarının içerideki ''yabancı unsurlara'' karşı ya da dışarıda içinde ''İslam'' olan operasyonlarda benzeri isimler sıkça kullanılır.
Ömer Güney''le ilgili her gün yenisi ortaya çıkan gelişmeleri takip ederken Merah örneği geldi aklıma. Birbirine çok benziyor.
Merah zavallı bir kurbandı. Cinayet, suç profili olarak kullanıldı ve yok edildi. Merah''ın ortadan kaldırılmasıyla hangi suçların üstünün örtüldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Ömer Güney de benzer bir rol üslenmiş olabilir mi? O da bir ''kurban'' olabilir mi?
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez''in öldürülmesi hangi suçları, gizli ilişkileri toprağa gömdüyse, Ömer Güney''in suçlanması, daha doğrusu bütün suçun Ömer Güney üzerinde yoğunlaşması bir başka kamuflaj olabilir.
Bu suikastte ''devlet eli'' mutlak. Ama öldürülenler ya da suçlananlar üzerinden nelerin gözlendiğini bilemiyoruz. Sarkozy dönemi ilişkilerine, özellikle danışmanı Patrick Deveciyan üzerinden PKK ve istihbarat bağlantılarına dikkat çekiyorum.
Bu yüzden Muhammed Merah suikastine bir kez daha bakmayı öneriyorum. O da bir ''kurban'' olabilir…
.Peki, şimdi ne olacak?
00:0028/01/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rus basını, Suriye konusunda ilginç bir spekülasyon aktardı. "JasIrX" kod adlı hacker, İngiltere"de özel ordu sayılan, SAS komandolarından oluşan Cama Britam Defense güvenlik şirketinin şifresini kırıp bilgisayarlarına girmiş ve bazı "gizli" bilgiler elde etmiş.
Belgelerde Britam"ın müdürü David Golding ile başkanı Philip Doughty arasında şöyle bir yazışma olduğu öne sürülüyor.
"Philip selam. Yeni bir iş teklifi aldık. Yine Suriye ile ilgili. Katar bize büyük paralar ve ABD"nin onayladığı bir iş teklif ediyor. Bizim yapmamız gereken Libya"da bulunan Rus yapımı birkaç zehirli gaz bombasını Suriye"nin Humus şehrine nakletmemiz. Bu bombalar, Esad"ın depolarında bulunanlardan aynısı olacak. Kimyasal silah yüklü bombalar Humus"a nakledildiğinde bizim Ukraynalı personel tarafından kullanılacak. Bombayı patlatma işlemi kayda alınacak. Personelin Rusça konuştuğunun net biçimde anlaşılması gerekiyor. Pek temiz bir iş değil, ama vadettikleri paralar astronomik. Teklif hakkında ne düşünüyorsun?"
Humus"ta kimyasal bombanın Ukrayna vatandaşı Artaşes Manasyan tarafından infilak ettirileceği ifade ediliyor.
İddia bir spekülasyon olabilir. Rus hacker"ın ortaya çıkardığı öne sürülen komplo, bizzat Rusya istihbarat servislerinin komplosu olabilir.
Elbette bu metinde kullanılan ifadeler üzerinden bir kanaat belirlemek imkansız. Bu kanaatler üzerinden Suriye meselesine bakmak sağlıksız.
Türkiye"den bakınca Suriye"deki trajedi bu tür komplo ya da enformasyon savaşlarıyla ele alınamayacak kadar hassas.
Bu uyarıları not düştükten sonra yine de konuyla ilgilenmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Neden mi?
Bütün büyük operasyonlar, benzer örtülü operasyonlarla başlar ya da büyük krizlerin tarafı olan ülkeler ve güçler benzeri komplolara, örtülü operasyonlara girişir. Bu yönde son on yılda ortaya çıkan, çoğunluğu sonradan doğrulanan onlarca örnek sayabilirim. Bırakın güvenlik şirketlerini, son derece güvenir bilinen devlet adamları bile bu senaryolarda kullanılmıştır.
Özellikle Irak işgalinde "gizli" kaydıyla imzasız yürütülen suikastler, bombalı saldırılar, örgütsel savaşlar, şirketlerin yürüttüğü çıkar çatışmaları, devletlerin imza atamadığı kirli işler çok fazlaydı.
Irak-Afganistan hattında, Güney Asya"dan Afrika ortalarına kadar insanoğlu için utanç verici bazı operasyonların hepsinin altından benzer güç savaşları ve devletler çıktı. Hatta devletlerin şirketler adına bu operasyonları yaptıkları belirlendi.
Suriye"nin kimyasal silahları ile ilgili yaygın endişeler var. Kaybedeceğini anlayan Suriye yönetimi bu silahları kullanabilir mi? Ya da iç savaş sırasında bu silahlar kontrolden çıkar mı?
Geçtiğimiz haftalar, Humus"da kimyasal silah kullanıldığına dair haberler servis edildi. Gazeteler, Irak işgali sırasında yaşananları hatırlayınca bu haberlere pek ilgi göstermedi. Her yönüyle dezenformasyon, örtülü operasyon, propaganda savaşı kokusu yayıyordu çünkü.
Bazıları, Suriye"deki bu silahların Rusya"nın kontrolünde olduğunu ifade ediyor. ABD yönetimi kimyasal silah kullanıldığı iddiasını yalanladı. Ama benzer haberler ısrarla servis edildi. Belki önümüzdeki günlerde yenileri de servis edilecek.
Rus hacker"ın deşifre ettiği söylenen olay bu haberlerle bağlantılı gibi görünüyor.
Ortada bir güvenlik şirketi var. Artık savaşlar özel güvenlik şirketleri üzerinden yürütülüyor. Bu şirketlerde çalışanların sayısı olağanüstü arttı. Milyarlarca doların döndüğü dev bir sektör oluştu. Bu sektörün doyurulması gerekiyor. Sadece bu yüzden bile savaşların, özellikle de iç savaşların çıkarıldığını söylemeliyiz.
Devletler, savaşları bu şirketlere ihale ediyor. Kirli işlerin, örtülü operasyonların neredeyse tamamı bu şirketler üzerinden yürütülüyor. Savaşlar, güvenlik uygulamaları bu anlamda nitelik değiştirdi. Ordular geri planda, örgütler ve güvenlik şirketleri öncü güçler olarak rol üsleniyor.
Fransa, Mali"ye girmeden günler önce paralı askerler ve özel operasyon birlikleri savaşı başlatmıştı bile. Şimdi hayalet insansız hava araçları Mali"ye gönderiliyor. Libya operasyonu başlamadan haftalar önce Fransız, İngiliz, ABD özel operasyon birlikleri Libya"daydı.
Suriye meselesi de öyle… Gördüğümüz açık çatışmaların ötesinde örtülü operasyonlar üzerinden yürütülüyor bir çok şey. Hangi ülke ne yapıyor belli değil. Bizler rejim ile Suriye halkı arasında taraf belirlemek durumundayız ama savaş çok daha karmaşık ve tarafları çok fazla.
Diyelim bu iddia doğru. Öyleyse benzer yeni komplolar göreceğiz demektir. İddia yanlışsa bile benzer operasyonların her zaman yapıldığını bilelim.
Umarız bu senaryolar, Suriye halkına büyük acılar verecek bir noktaya ulaşmaz. İş paralı askerlerin, güvenlik şirketlerin insafına, savaş yöntemine, operasyonlarına kaldıysa çok kötü şeyler olacak demektir.
Artık savaşlar da özelleşti ve dev ihaleler dağıtılıyor. Maalesef hiçbir yasal sınırlama, hiçbir ahlaki kaygı olmadan yapılıyor bunlar.
Humus"ta kimyasal saldırı olsa, kitlesel ölümler yaşansa Türkiye"de infial olurdu. Kimin tezgahı olduğunu düşünmeye gerek bile duymazdık.
O zaman soralım: Acaba sırada ne var?
.
Halep"ten gelen o görüntüler..
00:0030/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün, Halep"ten korkunç görüntüler geldi. Elleri arkadan bağlanmış genç insanlar, kafalarına birer kurşun sıkılarak öldürülmüş. Bazıları ensesinden vurulmuş.
Bazıları 12 yaşında, bazıları 19… Kuveyk Nehri"den çıkarılan cesetlerin bize ulaşan görüntüleri ürpertici, acı verici. Suriye için, Suriye halkı için, insanlık için utanç verici.
Korkunç manzarayı kameraya alan kişi, "sniper korkusuyla daha ileri gidemiyorum" diyor. Nehir boyunca sıralanmış cesetlere bakarken etraftan gelen silah seslerini duyuyorsunuz.
Belli ki bir infaz yapılmış. İnsanlar esir alınmış, elleri arkadan bağlanmış, sıraya dizilmiş, kafalarına kurşun sıkılıp nehre atılmış.
Kim yaptı, neden yaptı ve ne için yaptı?
Görüntüleri bakınca sorular anlamsızlaşıyor.
Bölgeyi kontrolü altında tutan Özgür Suriye Ordusu"ndan komutan Ebu Seda, en az 68 cansız beden bulduklarını söylüyor. Sayının 100"ü geçebileceği belirtiliyor. Muhalifler, "Esad ordusunun katliamı" diyor. Şam yönetimi, "bu kişiler daha önce kaçırılmıştı Bustan el Kasr"da bir parkta infaz edildiler" diyor.
Ama muhalifler "idam" diyor. Bu kişiler idam edilmiş. Görüntüleri servis edenler de, cesetleri toplayanlar da muhalif çevreler.
Belki muhalefet safında savaşanlar yakalanıp infaz edildi. Belki genç insanlar, çocuklar sadece intikam olsun diye öldürüldü. Arkadan bağlanan elleri silah tuttu mu bilinmez ama hepsi toplanıp kurşuna dizildi işte..
Bilmiyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz..
Resimlere bakıyorum; genç, temiz yüzlü.. Elleri arkadan, plastik kelepçelerle bağlanmış. Profesyonelce…
Bu aşamada kimin öldürdüğü, dehşet görüntülerinin arkasında kimin olduğu değil önemli olan. Görüntünün kendisi, Suriye"den böyle görüntülerin geliyor oluşu önemli.
2011 Mart ayından bu yana Halep"te 7 bin sivilin hayatını kaybettiği söyleniyor. Sadece Halep"te..
Yaklaşık iki yıldır yıkım görüyoruz. Ölüm görüyoruz, yüzbinlerce mülteci görüyoruz, trajik insan manzaraları görüyoruz. Harabeye dönen Halep"i, yıkıntıya dönüşen tarihi binaları, on binlerce insanın ölümünü, kin ve nefret üzerinden parçalara ayrılan bir toplum görüyoruz.
İşgalin ilk aylarıydı. Irak"ta da benzer manzaralar görüyorduk. Aylar uzadı, yıllar oldu. Onlarla ifade edilen ölümler yüzlere, binlere, onbinlere, yüzbinlere yükseldi. Milyon oldu…
Aynısı mı olacak? Öyle görünüyor. Malesef öyle.. Daha çok yıkım, daha çok ölüm, daha öfkeli insanlar, daha parçalanmış bir toplum..
Şam yönetimi Moskova-Tahran desteğiyle ayakta durmaya çalışırken Suriye kentleri üzerine daha çok ölüm gelecek.
Rejimler gider, liderler devrilir. Saddam gibi, Kaddafi gibi. İktidara gelenler de bir gün değişir, yenileri gelir.
Ama ortak vatanda kan davasına tutuşan insanlar, bunu kolay unutmaz.
Ac ve kin unutulmaz. Toplumsal hafızadan kolay silinmez.
Yüreklerin dağlandığı bir ülke oldu Suriye.
Acının ülkesi oldu.
.İkame güçler oyuna girdi..
00:003/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
PKK silah bırakırsa, Ankara-İmralı-Kandil görüşmelerinden sonuç çıkarsa, Türkiye en hassas ve zor sorununu çözmeyi başarırsa oyun kurucular ve ihale alanlar açısından geniş bir alan boşluğu oluşacaktır.
PKK biterse büyük bir sorunun üstesinden gelinmiş olacak ancak bütün sorunlar çözülecek yargısı tamamen yanlış olacaktır.
PKK"nın bıraktığı boşluğu, örgüt içinden bir başka yapı dolduracaktır, doldurmak isteyecektir.
O olmazsa, aynı boşluğu bir başka örgüt doldurmak isteyecektir. Oyun kurucular, Türkiye"nin şartlarını, zaaf alanlarını, bölgesel hareketliliklerini belirleyip uygun bir örgüt üzerine yatırım yapacaktır.
Oyun kurucular hiçbir şey yapmasa bile; Türkiye ile sorunu olan, bölgede bir yere tutunmaya çalışan, bölgeye yönelik küresel müdahalelerde kendine pozisyon arayan bazı örgütler bu alanı doldurmak isteyecektir.
Münferit, son derece marjinal, bireysel oluşum ve hareketlilik dışında hiçbir örgüt; bir devletin, kurumun, çevrenin, sermayenin veya herhangi bir gücün koruması olmaksızın bu boşluğu doldurma imkanına sahip değildir.
PKK"ya silah bıraktırma gibi, Kürt meselesinde de mesafe alınırsa, başka sorunlar öne çıkarılacaktır. O sorunlardan beslenen örgütler, işte o zaman "etkili kart" haline dönecektir.
Türkiye, Kürt meselesinde mesafe aldığı anda, bir etnik soruna çözüm ürettiği anda bu sefer mezhep üzerinden oluşumları sahnede göreceğiz.
Kürt meselesi yerine Alevi meselesini, PKK yerine DHKP-C"yi ya da benzer örgütleri görebiliriz.
Son günlerde, sadece Ankara"daki saldırı değil, PKK bağlantılı bir çok gelişmede de, etnik tercih yerine mezhep kimliği üzerinden bir hareketlilik seziliyor. Bölge genelinde olduğu gibi..
Elbette bu kanaat için oldukça erken. Önümüzdeki dönemde, benzer eylemler, hareketlilikler olursa, o zaman, "birilerinin tercihleri değiştirdiği" izlenimi güç kazacaktır.
O zaman; Kürt meselesinde etkin olan Atlantik ötesinin yerine, Alevi meselesinde etkin olan Avrupalı oyuncular üzerinde odaklanmak gerekecektir.
PKK"nın silah bırakmasına yönelik süreç, sanıldığı gibi sadece Türkiye"nin iç huzuruyla sınırlı değil. Bölgesel denklemi tamamen değiştirebilecek bir güce sahip.
Bu bölgede güç çatışması devam edecekse örgütlere rol dağıtılması da devam edecektir. Terör ihalesi, bu sektör maalesef onlarca örgütü besleyip ülkelerin başına bela edebilecek büyüklüktedir. İhale dağıtıcıları elbette sadece siyasi hesap yapanlarla sınırlı değil. Şirketlerin de beslediği bir sektör bu.
Mesela Kuzey Irak"taki petrol paylaşımı, bir çok gücün bu ihalelere yönelmesine neden olabilecektir.
İmralı süreci hangi aşamaya gelir, bir çözüm olur mu olmaz mı bilemiyoruz ama ikame güçler daha şimdiden devreye sokuldu bile.
Bu, ürkütücü bir gerçek. Ama bir yandan da; eğer ikame güçler devreye sokuluyorsa, yeni oyunculara görev veriliyorsa, PKK-Kürt meselesinde çözüme odaklı büyük adımlar atıldığını da anlayabiliriz.
Eğer bölgesel denklem değişiyorsa, bence değişiyor, Ankara"daki saldırının benzerlerini göreceğiz.
O zaman eski bilgi ve analizlerle değil, devletler ve örgütler üzerinden hareketle bu yeni denkleme göre yeni şeyler söyleme zamanı.
Yeni oyuncuları izlerken, iki Avrupa ülkesine özellikle dikkat etmekte fayda Ne Var Ne Yok
.Avrupa"ya sitem Şanghay"a selam
00:006/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BUDAPEŞTE- Başbakan Tayyip Erdoğan"ın son günlerde Avrupa Birliği"ne yönelik sorgulayıcı tavrı, "ya tamam ya devam", "artık bir karar verin" şeklinde ifadesini bulan tepkileri, anlık bir reaksiyon değil..
Daha derin, Türkiye ve dünyadaki değişimle paralellik arzeden, Türkiye"nin öteden beri eli zayıf olduğu için ifade etmekte güçlük çektiği bir duruşun belki de yeni arayışların açık yüreklilikle yansıtılması anlamı taşıyor.
Bu yüzden önemli… Hem Avrupa Birliği ülkelerine, hem birlik ortak politikalarına hem de Türkiye"ye bıkkınlık veren küçümseyici, küçük düşürücü tavırlarına karşı esaslı bir tepki var ortada.
Avrupa Birliği Türkiye için artık tek adres değil. Aslında hiçbir zaman tek adres olmadı. Olmamalıydı. Merkezinde bulunduğumuz bölge yeniden yapılanıyor ve Türkiye, 20. Yüzyıl"ın başından bu yana ilk kez bu kadar etkin. Türkiye"siz Ortadoğu şekillenmesi artık mümkün olmayacak.
Transatlantik ortaklık hem Türkiye hem de dünya için eski cazibesine sahip değil ve küresel ekonomik ve siyasi eğilimleri belirlemede tek etkili çevre değil.
Bir süredir, Avrupa"nın kendi içinde ayrışmasını, bölgelerarası farklılaşmayı, Alman-Fransız ortaklığının dışında kalanlara mesafeli duruşu, krize yuvarlanan ülkeleri dışlayıcı tutumu, çekirdek Avrupa inşası şeklinde eğilimleri izliyoruz.
Böyle bir dönemde Türkiye ile tam entegrasyon mümkün de görünmüyor. Çelişkili tutumlar Türkiye"yi kendi başına bırakma, kontrol dışı bir güç olarak öne çıkmasını önleme amacı taşıyor.
21. Yüzyıl fırsatlar yüzyılı. Bazı ülkelerin tarih sahnesine çıktığını, tarih yapıcı roller üstlendiğini, 19. Yüzyıl öncesi merkez güçlerden bazılarının yeniden eski misyonunu üstlendiğini göreceğiz.
Coğrafyayı şekillendirmede, ekonomik ve siyasi çevreyi biçimlendirmede yeni aktörlerin tahminlerden çok daha fazla etkili olacağını da… Türkiye bu ülkelerden en şanslısı olarak öne çıkıyor.
Öyleyse Türkiye için yeni adresler, yeni cazibe alanları, yeni oluşumlar var. Türkiye, bölgesinde etkin, dünyada söz sahibi olmak istiyorsa tek yönlü Avrupa bileti yerine çok gidiş gelişli otobanları tercih etmek, yükselen piyasalara ortak olmak, Avrupa"dan Asya Pasifik"e kadar elini uzatmak zorunda.
Böyle de oluyor. En azından böyle bir aklın varlığı somut ve güçlü bir şekilde hissediliyor.
Şanghay Örgütü"ne yönelik açıklamalar da bu çerçevede değerlendirilmeli. AB"ye yönelen sorgulayıcı tavır ile Şanghay Örgütü"ne yönelik istekli cümleler aslında aynı arayışın alt unsurları durumunda. Bu ikisi birbirinin elbette alternatifi değil. Çünkü, alternatif ya da zıtlıklar üzerinden gel-gitler dönemi değil. Bu ikisinin dışında farklı piyasalar, güç oluşumları, yükselen çevreler de var ve bunlar da Türkiye"nin ilgi alanına giriyor.
Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya ziyaretleri sırasında "Şanghay ve ASEAN, bilinçli olarak gündeme getirdiğim bir tezdir. Bu konularda gerekenler yapılacak" diyen Başbakan, AB bile Şanghay Örgütü ile işbirliği peşinde iken bu tezin Türkiye"de eleştiri almasını yadırgamış.
"AB bizim için olmazsa olmazlardan değil. Kıyamet kopmuyor, yola devam ederiz" derken aynı zamanda sürecin ilerlemesine yönelik Türkiye"nin bütün adımları attığını, atmaya da devam edeceğini söylemeyi ihmal etmiyor.
Burada asıl tartışma, AB"yi sorgulama ya da Şanghay Örgütü"ne katılma çabası değil. Değişen, genişleyen, çeşitlenen, gücün ve zenginliğin parçalandığı 21. Yüzyıl dünyasında güçlü bir ülke olma yolunda pozisyon belirleme mücadelesini görüyoruz.
"Ben ülkemin her türlü piyasasını geliştirmek için halkıma hizmetle yükümlüyüm" diyor Erdoğan.. Bu mücadeleyi öne çıkarıyor, yeni tartışma alanları açarak Türkiye kamuoyunun dikkatini bu çeşitliliğe çekiyor.
Son zamanlarda dikkatimi çeken şey; Pasifik"ten Orta Afrika"ya kadar her çevrede varolma yönünde azami gayret sarfeden Türkiye, Avrupa Birliği ile kollektif yakınlaşmanın yanısıra, AB ülkeleriyle tek tek özel, güçlü ilişkiler kurmaya yoğunlaşmış. Zaten bunu, uzunca bir süredir Ortadoğu, Asya ve Afrika açılımlarından da izliyorduk.
Sanıyoruz AB üyelerinde de benzer bir arayış söz konusu. Birçok AB ülkesinin, birliğin dışında kendi özel ilişkilerini güçlendirme çabası dikkat çekiyor.
Onlar bizi beğenmediler, biz onlara güvenmedik. Bugüne kadar bu böyleydi. Ama artık şartlar değişti, dünya değişti, Türkiye değişti.
Öyleyse oyunun kuralları da değişti.
Yadırganacak bir şey yok.. Tam tersine, bu tartışmaları daha da alevlendirmeye ihtiyacımız var.
.Arap Baharı"na "karşı devrim" mi?
00:0010/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır"daki sancılı geçiş süreci, Tunus"ta sokakların tekrar hareketlenmesi, Suriye"de giderek kilitlenen kanlı mücadele Arap Baharı olarak bölgeyi hatta dünyayı hareketlendiren coşkulu değişimi tersine çevirebilir mi?
Hemen söyleyeyim, bu mümkün değil ve uzun yıllar da mümkün olmayacak.
Böyle durumlarda aceleci davrananlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Çabuk sonuç bekleyenler ümitsizliğe kapılabilir. Değişimi sabote etmek isteyenler ellerinin çok güçlü olduğunu ve rüzgarı tersine çevirebileceklerini sanabilir.
Bütün bölgede; Kuzey Afrika, Orta Afrika, Ortadoğu hatta Ön Asya"da kitleler aynı sloganlarla, aynı hedeflerle, aynı yöntemlerle harekete geçebiliyorsa, sınırları aşan bir eğilim, toplumsal dalga ve arayış var demektir. Bu arayış aslında onlarca yıldır vardı ancak, küresel iktidar parçalanmasının oluşturduğu boşluk bu kuşaktaki kitlelere altın fırsat sundu.
Artık yerel iktidarlar da o kadar kuvvetli değil, onları besleyen Batılı kanallar da. Arkalarındaki güç zayıfladıkça ya da dikkatlerini başka alanlara yönlendirdikçe bu iktidarlar daha da zayıflayacak. Hiç biri değişimi yönetme, yönlendirme, buna öncülük etme, kitleleri yeni söylem ve hedeflerle kontrol altına alma gücü ya da becerisine sahip değil. Yakın gelecekte böyle bir otorite de oluşacak gibi değil.
Öyleyse Arap Baharı olarak nitelenen derin dalga, bırakın etkisini kaybetmeyi, yolundan sapmayı, tersine dönmeyi, yolunu güçlenerek devam edecektir. Çünkü bölgesel arayışlar ve küresel ayrışmalar daha da hızlanarak devam edecektir.
Mısır"daki gösteriler, Muhammed Mursi ya da Müslüman Kardeşler yönetimine karşı toplumun bazı kesimlerinin hareketlenmesi, iktidar paylaşımındaki anlaşmazlıklar, beklentilerin karşılanması konusundaki acelecilik, değişim dalgasını iyi anladığını düşündüğümüz kesimlerde bile hayal kırıklığı ve umutsuzluğa neden olmuş görünüyor.
Bir devletin, sistemik değişimin ne kadar zor, sancılı olduğunu ve zaman gerektirdiğini söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Mısır, daha uzun bir süre değişim sancısı çekecek, yer yer krizler yaşayacak ve bunları atlatmayı başaracaktır. Hüsnü Mübarek"in devrilmesini devrim sananlar elbette şaşkınlık yaşıyor olacaklar. Bir liderin devrilmesiyle sistemin değişmesi arasındaki farkı bilenler, Mısır için umutlu olmaya devam edecektir.
Tunus"ta da, benzer şekilde, yeni bir öfke patlaması yaşanıyor. Muhalefette bulunan Demokrat Yurtseverler Partisi Genel Sekreteri laik siyasetçi Şükrü Belayid"in, Çarşamba günü işe giderken arkadan kurşunlanarak öldürülmesi, öfkeyi daha da artırdı.
Tunus"taki durum; devrim kendi içinde iktidar kavgasına yenilmiş, zorba yönetimi devirenler birbirine düşmüş görüntüsü üzerinden tartışılıyor.
Mısır"da da, Tunus"da da iç iktidar tartışmaları hatta çatışmaları devam edecek. Bazı siyasal gruplar zayıflayacak bazıları güç kazanacak. Ama bunlar, eski günlere dönüş anlamına gelmeyecek. İki ülkede de, yavaş, sancılı ama kararlı bir geçiş süreci yaşanacak ve bu belki de tahminlerden daha uzun zaman alacak.
Arap Baharı, sadece iktidarları devirmiyor. Bölgedeki güç haritasını, bölgeye yönelik müdahil ülkelerin pozisyonunu, çıkar ve tehdit algılamalarını da kökünden değiştiriyor.
İslamcı siyasal yapıların iktidar yürüyüşü, Arap Baharı"nın Batı cephesindeki algılanma biçimini tek başına belirleme gücüne sahip. Bu yüzden de, iç iktidar çatışmaları teşvik ediliyor, İslamcılar dengelenmek isteniyor. Hatta bölge genelinde benzer siyasal yapıların iktidar olmalarının önüne geçilmeye çalışılıyor.
Aslında Cezayir"deki FIS seçimlerinin ardından darbe ve iç savaşın teşvik edilmesi ile şu anki süreç aynı. O zaman silah zoruyla yapılıyordu şimdi siyasal gruplar çatıştırılarak bir "tehlike"nin önüne geçilmek isteniyor. Mesela Fransa o zaman darbenin ve iç savaşın arkasındaydı şimdi silahsız müdahalenin arkasında yer alıyor.
Aslında bütün bunlar Raşid Gannuşi"nin sözlerinde mevcut.
Şükrü Belayid"in öldürülmesine atfen; "Bu olay, İslami eğilimli gruplar ile laik kesim arasındaki ilişkilerde eşsiz bir deneyim sunan Tunus modelini hedef alarak, İslami ve modernist aileler arasında savaş sebepleri çıkarmayı hedeflemektedir" diyor Gannuşi.
Devam ediyor:
Arap Baharı başarısız kılınmaya çalışılıyor. Tunus"un içişlerine müdahaleyi içermesi sebebiyle Fransa"nın açıklamalarını reddediyoruz. Yabancı bir ülkenin başka ülkelerin içişlerine karışmasını kınıyoruz. Tunus"a karşı düzenlenen komplolar başarısız olacaktır. Devrimler aleyhine sergilenen uluslararası çabalar, devrimlere karşı düzenlenen komploların ipucu niteliğindedir. Devrimlerin yaşandığı ülkeleri karışıklık içine sokma, şiddeti yayma, kin nefret tohumları ekme ve bu ülkeleri dışarıya kapalı hale getirme gibi yollarla Arap Baharı başarısız kılınmaya çalışılıyor.."
Bu sözleri Mısır için de düşünün.
Ama on yıl önceki Ortadoğu ve on yıl önceki dünya yok. On yıl önceki Batı da yok. O zaman Arap Baharı da yoktu. Hesaplar değişti. Eski hesaplar bu sefer tutmayacak.
Bir Karşı Devrim olmayacak. Sabırla bekleyin, göreceksiniz…
.Daha şahin bir Papa için!
00:0012/02/2013, Salı
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Onu Bizans İmparatoru Manual II Paleologos"un sözleriyle tanıdık. "Hz. Muhammed"in gayri insani ve şeytanca olanın dışında yeni bir şey getirmediği" şeklindeki sözlerini, hem de neocon saldırganlığın Müslüman coğrafyayı çılgına çevirdiği günlerde hatırlattı.
Göreve gelir gelmez, bir taraftan Hristiyan Birliği kurulması çağrısı yaparken, diğer taraftan Müslüman dünya ile gerilimi tırmandıracak açıklamalara girişti. Türkiye"nin Avrupa Birliği üyeliğine, sadece Müslüman olduğu için, şiddetle karşı çıkıyordu.
Medeniyetler çatışması projesine, medeniyet için çatışma tezlerine ya da bu tezlerin öncü isimlerine yakın durmasıyla bildik onu. Ona göre İslam bir tehditti, Müslümanlar tehditti, Hristiyan dünyası bu tehdidin üstesinden gelmeliydi.
Soğuk Savaş sonrası geliştirilen İslam/tehdit paranoyasını alabildiğine desteklerken görevi gereği de olsa diplomatik bir dil kullanma ihtiyacı hissetmedi. Tam da dönemin Papa"sıydı. Küresel konjonktür bir tehdide yoğunlaşmıştı o da buna göre hareket ediyordu.
O, Vatikan"da bir Neocon"du.
Papa 16. Benediktus"tan söz ediyorum. Alman Ratzinger"den..
Bir süredir istifa edeceğine yönelik iddialar ortalıkta dolaşıyordu. Dün, 28 Şubat itibariyle görevini bırakacağı açıklandı. Yaşlı ve hasta olması gerekçe gösterildi.
Altı üz yıl sonra bir Papa istifa ediyordu. Daha önce istifa edenlere bakıyoruz; bir kısmı sürgünde olduğu için, bir kısmı Katolik dünyası bölünmesin diye istifa etmiş. Ortaçağ Avrupası"nda yaşanan siyasi çalkantılar istifaların ana sebebi olmuş.
Ratzinger için böyle bir durum yok. Yaşlılık ve hastalık ikna edici bir gerekçe değil. Biliyorum bugünden itibaren sayısız spekülasyonlar üretilecek. Papa suikastlerinden Vatikan entrikalarına kadar, istifanın arkasında çok şey aranacak.
Ganalı Kardinal Turkson, Ratzinger"in yerine en güçlü aday olarak öne çıkarılıyor. Tarihte ilk siyah Papa olması beklenen Kardinal"in Doğu/İslam toplumlarına bakışı Ratzinger"den hiç de farklı değil. "Avrupa"nın Müslüman olacağı" korkusuyla hareket eden Turkson, artan Müslüman nüfustan endişe duyuyor ve Fransa"nın 40 yıl içinde İslam Cumhuriyeti olacağı gibi uçuk görüşleri dile getiriyor.
Ratzinger"in yerine zenci bir şahinin Vatikan"a gelmesi nasıl olur? Çok dikkat çekeceği bir gerçek.
Vatikan"daki neocon"un bir de Türkiye ziyareti vardı. Şunları yazmıştık:
Papa 16. Benediktus, Türkiye ziyaretinden sonra gerçek anlamda Papa olmuş. Sorumluluklarını anlamış, olgunlaşmış. Dini lider olarak, siyasi lider olarak, kendini yeniden keşfetmiş! Daha önce Ratzinger"miş. Radikal, keskin düşüncelere sahipmiş. Ancak Katolik dünyanın dini lideri olduktan sonra bir Papa gibi düşünmeye, Papa gibi davranmaya başlamış. Diyalog, barış mesajlarını öğrenmiş. Bu değişimin meyveleri ise, Türkiye"de olgunlaşmış.
Sanki, sadece Papa değil Vatikan da kökten değişti. Hristiyan Birliği için yapılan ziyaret, bir anda, Müslüman-Hristiyan Birliği"ne dönüştü. Türkiye ziyaretinde böyle bir imaj çalışması yapıldı. Oysa gerçek ne kadar da farklıydı..
O, barış ve diyalog havarilerinden değil, medeniyetler çatışması projesinin, medeniyet için çatışma tezlerinin, İslam dünyasına karşı yürütülen yıkıcı küresel savaşın mimarlarından akıl alıyordu.
Bunlardan biri herkesin günahlarıyla tanıdığı Henry Kissinger"di! 83 yaşındaki Kissinger"a danışmanlık teklif etti ve bu teklif kabul edildi. Neden acaba?
Kissinger, siyaset, dış politika, İslam"la ilişkiler, Filistin-İsrail sorunu ve Irak konularında Papa"ya danışmanlık yaptı. Ratzinger"in meşhur Regensburg konuşmasındaki Müslüman dünyayı çıldırtan alıntıyı Kissinger"in uyarılarının etkisinde kalarak yaptığı söylenir. Bir önceki Papa da bir başka Soğuk Savaş dönemin mimarı olan Zbigniew Brzezinski"yi danışman olarak atamıştı. Çünkü ikisi de Polonyalıydı. Ratzinger Almanya, Bavyera"dan. Kissinger da Bavyera doğumlu. 2. Dünya savaşı öncesi Nazi soykırımından kurtulmak için kaçan Musevi bir ailenin çocuğu.
Bir diğer danışmanı Anglosakson faşizminin teoloğu, Medeniyetler çatışması tezinin öncü ismi, İngiliz istihbaratının akıl hocası Bernard Lewis oldu. Hani şu; "İran"ın Miraç gecesi, yani 22 Ağustos"ta İsrail"i yok edecek çok dehşetli bir saldırı yapacağı, bunun da küresel kaosa yol açacağı" iddiasında bulunun büyük adam! Ona göre bu saldırıyla Kıyamet Savaşı, Armageddon başlayacaktı. Olmadı böyle bir şey!
Üçüncü akıl hocası ise, Paul Wolfowitz"di... Kissinger, Lewis ve Wolfowitz... Neoconlar Vatikan"ı işgal mi etti? Yoksa ortada gizli bir ittifak mı vardı?
İşte Ratzinger böyle bir Papa"ydı. Yerine geçecek esmer Papa nasıl solacak?
Daha mı şahin? Daha mı neocon?
İstifanın bu eğilimlerle alakası var mı? Ya da istifanın arkasından ne sürpriz çıkacak?
Merakla bekliyorum
.Cilvegözü saldırısı üzerine birkaç not
00:0013/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ankara"daki Amerikan Büyükelçiliği"ne yönelik intihar saldırısı da, Cilvegözü sınır kapısına yönelik bombalı araç saldırısı da Suriye"deki gelişmelerle bağlantılı.
Suriye yaptı, el Muhaberat yaptı, Suriyeli örgütler yaptı, Suriye rejimi ile ideolojik bağı olan gruplar yaptı gibi kesin bilgilerimiz elbette mevcut değil.
PKK meselesinde adım atıldıkça, ilerleme kaydedildikçe, Başbakan Erdoğan"ın; "Siyasi hayatımın biteceğini de bilsem, öleceğimi de bilsem bu zehri içerim. Yeter ki terör bitsin" kararlılığı devam ettikçe, ikame güçler, PKK"nın bıraktığı boşluğu dolduracak güçler ya da örgütler ciddi roller üslenecektir.
Ne yazık ki dünya sistemi, ülkelerin güç arayışları terör örgütlerine çok geniş bir yaşam alanı sağlıyor ve onları besliyor. Örgütlerin büyük çoğunluğu, sosyal ya da ideolojik taleplerden değil bu güçlerin dağıttığı görevlerden besleniyor, öyle ortaya çıkıyor, öyle ayakta kalıyor.
Ortaya çıkan her bölgesel mesele, iç mesele yeni örgütlerin belirmesine, eskilerin güç kazanmasına yol açıyor, böyle olmaya da devam edecektir. Terör sorununu devletler besler. Bu yüzden örgütleri suçlamadan önce, devletlerin, güçlerin kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. Bunu yapmadıkları müddetçe terörle mücadele uluslararası sorun olmaya devam edecektir.
Suriye, bu dönemde Ortadoğu merkezli en büyük, çözümü en zor ve karmaşık sorundur. Irak iç savaşında olduğu gibi, bu kriz de onlarca örgütü besleyebilecek, onlara "piyasa" sağlayacak geniş bir "Pazar" oluşturuyor.
Bazıları ideolojik, bazıları ihale peşinde küçüklü büyüklü örgütler ortaya çıkacak, çatışma büyüdükçe, kriz derinleştikçe, hele çözümsüz bir hal alınca örgütler müthiş bir hareket alanı kazanacaktır. Böyle bir zamanda örgütlerin ilgi alanı Suriye dışına taşacak, mesele Suriye sınırını ötesine taşınacak, terör ya da bu örgütler bölgeselleşecektir.
Böyle dönemlerde örgütler sadece iç çatışmanın tarafı olmaz. Barışın, pazarlıkların, o soruna müdahil güçlerin birer uzantısı olur ve tahminlerden çok daha belirleyici hale gelir.
Cilvegözü sınır kapısında bombalı araçla yapılan saldırı, böyle bir saldırıdır. Belli kişi ya da grupları ortadan kaldırmaktan ziyade belli bir süreci boşa çıkarma, yolundan saptırma, yönlendirme amacı taşır. Arkasında sadece bunu yapan örgüt yoktur, o süreci yönetmek isteyen ülke ya da güç vardır.
Saldırı yapılır yapılmaz gözler Suriye rejimine yöneldi. Çünkü hedef muhalif gruplardı. Öyleyse El Muhaberat, onun kontrolündeki bir örgüt, Suriye rejimiyle ideolojik bağı olan Türkiye kökenli bir örgüt saldırıyı yapmış olabilir. Bu mümkündür. İlk göstergeler de böyledir.
Muhalefeti temsil eden heyetlerin Türkiye"den Suriye topraklarına geçeceği hesaplanmış, güzergah üstünde saldırı noktası belirlenmiş ama muhalif isimler saldırıdan kurtulmuş.
Ancak bugün Yeni Şafak"taki haberde de göreceğiniz gibi, farklı senaryolar da var. Bu senaryolar üzerinden bakınca işler daha da karmaşık hale geliyor.
Bir süredir Suriye muhalefeti ile rejim arasında görüşme yapılmasına ilişkin bir diyalog çabası var. Muhalefet gruplarından bazıları bu görüşmeye karşı, bazıları "evet" diyor. Siyasi ve askeri temsilciler arasında Şam yönetimi ile hangi ön şartlara göre konuşulacağı konusundaki farklılık, görüşmeler konusunda Suriye meselesine yakın duran ülkelerin tutumu gibi zor bir süreç var ortada.
İddialara göre muhalif gruplar rejimle görüşülmesi konusunda kendi aralarında anlaşmış. Türkiye"den bir heyet, konuyu kendi aralarında konuşmak için Suriye"ye geçmek üzereyken saldırı yapılmış. Belki Suriye tarafındaki görüşmelerden sonra rejimle masaya oturacaklardı. Ulusal Konsey Üyesi George Sabra da, saldırının kendilerini hedef aldığını söylüyor.
Olay böyle olunca, muhalif grupları ya da Şam yönetimiyle masaya oturacakları ortadan kaldırmak isteyenlerin sayısı artabilir. Sadece Şam"a bağlı unsurlar ya da Suriye yönetimine yakın örgütler değil, bu görüşmeyi istemeyenler de saldırının arkasında olabilir.
Elbette, bir çok şey aydınlatılamadı henüz. Böyle bir ortamda net analizlerin güçlüğü ortada. Ancak bir ülke harabeye dönerken, çok kanlı bir hesaplaşma var yanı başımızda. Gerçekten korkunç acılar yaşanıyor. Bir şekilde diyalog ya da çözüme kapı aralayan girişimlerin hala şansı olabilir mi? Olabilir, olmalı da.
Mesele kilitlendi ve bir kör döğüşü halini aldı. Uluslararası camia Suriye"de olup bitenlerle pek de ilgilenmiyor. Böyle giderse, bir umut kapısı aralanamazsa, bu savaş uzun yıllar devam edebilir. Sadece Suriye"yi bitirmekle kalmaz, bölgesel cepheler açabilir.
Her geçen gün tarafların, aktörlerin sayısı artacak. Ve her geçen gün çözüm daha da güç hale gelecek. Suriye kaybedecek, bu kesin. Kimler, ne kazanacak işte orası pek belli değil.
Bir İslami Cihad lideri Türkiye"de ne yapar?
00:0018/02/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bölgesel normalleşme ya da bölgesel eksen kaymaları devletler kadar örgütleri de derinden etkiliyor, yapısal değişime zorluyor. Denklem değişiyor, çıkar alanları değişiyor, ülkelerin ilgi alanları değişiyor. Ekonomik, siyasi ve güvenlik stratejileri değişiyor.
PKK"ya silah bıraktırma sürecinin bu değişimle birebir ilgisi var. Türkiye"nin bölgesel açılımı, Orta Afrika"dan yakın çevresine yönelik ilgisi kadar Irak"ın ve Suriye"nin içinde bulunduğu durum ve Kuzey Irak yönetiminin geleceğe bakışı gibi bir çok faktör var. Bu faktörler, bir örgüt olarak PKK"nın da pozisyonunda radikal değişiklikleri zorluyor.
Buradan hareketle PKK ya da "barış süreci"ne ilişkin bir değerlendirme yapacak değilim. Yukarıda verdiğim gerekçeler sadece bizimle ilgili bir durum değil. Filistin"den Mısır"a kadar bir çok ülke, bu ülkelerle bağlantılı örgütler de aynı durumda.
Filistin İslami Cihad Hareketi"nin Gazze Siyasi Büro Şefi Muhammed El Hindi ile görüşürken, değişimin örgütleri nasıl dönüştürdüğüne ilişkin dramatik örnekler geldi aklıma. En keskin, en örtülü, en radikal unsurlarla, en uyumlu yapılar aynı dönüşüm şiddetini hissediyor.
1970"lerde kurulan İslami Cihad hareketi, bizim gibi yıllarca bölgeyi izleyenler için bir efsanedir. Son derece gizli, bilinmezliklerle dolu, kararlı, kendini öne çıkarmayan, nokta hedeflere göre hareket geden gizli ordulardandır.
Bu yüzden de, İslami Cihad liderleri, İsrail için öncelikli hedeftir ve bir çoğu sınırötesi istihbarat operasyonlarıyla şehid edilir. Malta"da Mossad suikastçileri tarafından öldürülen Fethi Şikaki gibi…
İslami Cihad hareketi, El Fetih gibi ya da Hamas gibi bir yapı değildir. Yıllarca Filistin halkının sinir sistemini oluşturan en mahrem yapılardan biridir. Dolayısıyla, Hamas ya da El Fetih"in tavrı kestirilebilir ancak İslami Cihad"ın gündeminde ne olduğu ancak eylemi yaptıktan sonra öğrenilir.
El Fetih, ABD ve İsrail için meşrulaştıktan sonra Hamas yeni zinde güç olarak öne çıktı. Savaş esastı ve öyle de devam etti. Hamas kitleselleşen tabanının siyasi güce dönüştürdü ve hükümet oldu. Son günlerde Hamas ile dolaylı pazarlık süreci iddiaları yalanlansa da, bu siyasi yapının yönü bellidir.
Ama İslami Cihad hareketi hala pozisyonunu değiştirmedi. Kitlesel sempatiyi siyasi güce dönüştürme, bir parti gibi hareket etme girişimi olmadı. İsrail"le savaş dışında arayışlara girmedi. "ABD ne der, İsrail ne der ya da bölge ülkeleri bizim savaşımıza nasıl bakar" gibi endişeleri olmadı.
İslami Cihad liderleri en üst düzey gizlilik ve koruma ile hareket ederdi. Çünkü her yerde öncelikli hedeftiler ve İsrail istihbaratı imkanını bulduğu anda onları ortadan kaldırıyordu.
İslami Cihad liderlerinden birinin Türkiye"ye gelişi, programlara katılması, 16 Şubat"taki Şehitler Gecesi"nde konuşma yapması, televizyon ve gazetelerle görüşmesi, açık hedef olup olmadıklarına bakmaksızın ziyaretler yapması olağan şeylerden değildi. Muhammed El Hindi"de bu rahatlık açıkça gözlemleniyordu.
El Hindi ile görüşürken bunları düşündüm. Bu bağlamda sorular sordum. Bu rahatlık nereden geliyordu?
Türkiye"nin sağladığı güvenceden mi yoksa kendilerini artık açık etmekten çekinmediklerinden mi?
Elbette Türkiye, Filistin davasına hiç olmadığı kadar, çok az ülkenin verdiği kadar destek veriyordu ve bu yeni bir durumdu. Onlar da bu güvenceyi hissediyorlar ve Türkiye"de çok rahat hareket edebiliyorlar.
Ancak "yeni ve alışık olmadık" durumun sebebi sadece bu olamaz. Nedeni kendisine sordum. "Artık siz de mi bir siyasal grup ya da parti gibi hareket edeceksiniz? Çalışma yönteminizi değiştirip kitleselleşmek, siyasi güç olarak öne mi çıkıyorsunuz" şeklinde sorular yönelttim.
Hiçbir şekilde savaştan taviz vermeyeceklerini, mücadeleyi aynen devam ettireceklerini, İslami Cihad"ın pozisyonunu değiştirmeyeceğini söyledi. Filistin toplumuyla dayanışma içinde olduklarını, bazı ülkelerde benzer görüşmeler yaptıklarını, Türkiye"de bunun bir ilk olduğunu ekledi.
Her ne kadar net bicimde ifade etmese de şu kanaat oluştu:
İslami Cihad Filistin"de kitleselleşip aynı zamanda bir siyasi güce dönüşmek, Filistin dışında da kendi özel ilişkilerini kurup güç kazanmak istiyor. Bu yönde bir hareketlilik söz konusu. Hamas"ın serüvenine benzer bir süreç gelişiyor, Filistin halkı kendi içinden bir başka gücü daha öne çıkarıyor sanki.
Eğer öyleyse, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, İslami Cihad"ı sadece örtülü savaşta değil, Filistin meselesiyle bağlantılı bütün siyasal hareketlilik içinde daha güçlü bir yapı olarak göreceğiz bundan sonra.
Bölgesel güç haritasındaki değişikliğin, ülkelerin olduğu kadar örgütlerin de pozisyonunu nasıl değiştirdiğine ilişkin çarpıcı bir örnek daha…
.Davutoğlu: Son yüzyıl bir parantezdir
00:0025/02/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye meselesi kilitlendi mi ya da Türkiye kamuoyu Suriye"deki krizi nasıl algıladı? Suriye ile birlikte, Ortadoğu genelinde yaşanan derin değişim nerede duracak ya da nasıl sonuçlanacak?
PKK"ya silah bıraktırmaya dönük barış süreci ile bölgesel değişim arasında bir bağlantı var mı? Türkler ve Kürtler ortak bir gelecek kurabilecek mi?
Türkiye, kendisine nasıl bir gelecek kurmaya çalışıyor?
İsrail"le ilişkilerde yeniden bir yumuşama yaşanır mı?
Türkiye, Şanghay İttifakı"na nasıl bakıyor?
Neden Afrika"ya bu kadar önem veriyoruz?
"Tarihin sonu", "İslam"ın kanlı sınırları", "İslam kendi içinde çatışacak" tezleri birer proje miydi ya da bugünkü durum o çatışmaları mı yansıtıyor?
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"na sorduğumuz sorular bunlarla sınırlı değildi. Aklımızdaki onlarca sorunun hepsini sormaya çalıştık. Tabi mümkün olmadı ama oldukça kapsamlı bir söyleşi oldu…
Suriye konusunda söylenecek çok sözü vardı. Meselenin bölgesel bağlamından Türkiye"deki algılanış biçimindeki sıkıntılara, Türkiye"nin net pozisyonundan Batı dünyasının ikilemlerine, Suriye meselesinin Arap Baharı dalgasındaki yerinden yaşanan insanlık dramına kadar geniş bir değerlendirme yaptı.
Bölgesel dönüşümü geçmişte yaşanan iki büyük hareketlenme ile birlikte değerlendiriyor Davutoğlu:
Osmanlı"da Birinci Dünya Savaşı"ndaki hareketlenme, Arap milliyetçiliğinin yönlendirildiği İkinci Dünya Savaşı"ndan sonra çıkan yeni devletlerin oluşma dalgası ve bugünkü bölgesel dönüşüm. Yani 20 yüzyılın sona ermesiyle oluşan yeni devrim dalgası.
Üç büyük şok dalgası, üç büyük dönüşüm ya da devrim.
Bu dalgaların daha sonraki dönemleri şekillendirdiğini ve halkların desteğiyle yapıldığını, bu desteği kaybettiğinde de etkisini kaybettiğini söylüyor Davutoğlu. Hiç kimsenin bu büyük dalganın dışında kalamayacağına, hiçbir rejimin dış destekle ayakta duramayacağına işaret ederek, Türkiye"nin doğru yerde durduğunu söylüyor ve ekliyor: "Etik olarak, tarihi olarak, stratejik olarak doğru yerde durmak lazım; bizim bütün yapmaya çalıştığımız bu."
Davutoğlu ile konuşurken, zamanın nasıl da yetersiz kaldığını farkediyorsunuz. "Kadim güçlerin yükselişe geçtiğini" söylerken, "modern güçlerin" pozisyon alışını değerlendirirken, "Önce zihin haritalarımız değişmeli" derken, "Suriye sadece Suriye olarak ele alınır bu değişim dalgasından koparılırsa" doğru sonuçlara ulaşmanın neden mümkün olmadığını analiz ederken bir geçmiş ve gelecek yolculuğunun içinde buluyorsunuz kendinizi.
Kişisel olarak da gazeteci olarak da, yıllardır ilgilendiğim bölgeye bakarken bu coğrafya için 20. yüzyılın sadece acılardan ibaret olduğunu, çok büyük trajedilere sahne olduğunu, coğrafyayı vuran üç büyük şok dalgasından biri olduğunu gördüm. Gerçekten bir yıkımdı ve bölge yüz yıldır bu yıkımın üstesinden gelmeye çalışıyor.
Bu yüzden de "kaos coğrafyası" ifadesi, 21. yüzyılın da böyle devam etmesini isteyenler tarafından özellikle kullanılıyor. Bu yüzden, 20 yüzyıl bir kayıp yüzyıldı benim için.
Davutoğlu ile konuşurken söylediği; "Son yüz yıl bir parantezdir. Kapatılması gereken bir parantez" cümlesi her şeyi özetleyen cümle olarak benim zihin haritamda yerine oturdu.
Abdülkadir Selvi ile beraber yaptığımız söyleşiyi, Salı gününden itibaren dört bölüm halinde Yeni Şafak"ta yayınlayacağız..
Sadece Suriye ekseninde değil, PKK"nın silah bırakmasına yönelik son gelişmelerle de birlikte okumanızı öneririm.
.Kıyamete kadar savaşacak mıyız?
00:0027/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Risk almak, siyasi bedel ödemek hatta zehir olsa içmek ama bu sorunun üstesinden gelmek...
Kanı durdurmak, öfkeyi durdurmak, acıya son vermek. Yüz yıldır devam eden ayrışma ve çatışma rüzgarını tersine çevirmek, geçmişi bugüne çağırıp bir şeyleri yeniden inşa etmek.
Dağlardan şehirlere, sokaklara, evlere uzanan, zihinleri ve kalpleri parçalayan, belki geçmişten çok geleceği yok edecek, Cumhuriyet tarihinin en ağır, Ortadoğu"nun en karmaşık, çok taraflı krizini çözmek...
Başbakan Erdoğan"ın bu dönemde kilitlendiği konu bu.
Ne kadar başarılı olur, önüne nasıl engeller çıkar?
"Silah bırakmak" için yapılması gerekenlerin ne kadar yapılabilir, iki taraftaki direnç merkezleri nasıl aşındırılır, kan üzerinden piyasa yapanlar hangi yöntemlerle etkisizleştirilir?
Olabilir mi, başarılabilir mi? Henüz test etmediğimiz o korkulan engeller aşılabilir mi?
Olabilir, başarılır, bu engellerin hepsi aşılabilir. Sabırla, kararlılıkla, iyi niyetle, güçlü iradeyle bu sağlanır.
Sadece son yüzyılda, Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı coğrafyada ne büyük trajediler yaşandı, ne ağır bunalımlar atlatıldı. Son yüzyılda, dünyayı saran iki büyük savaş yaşandı, on milyonlarca insan öldü, ülkeler parçalandı, dünya yeniden şekillendi.
Ama üstesinden gelindi. Acının ve nefretin gücü bastırıldı, çatışmalar coğrafyası barış adalarına dönüştürülebildi, savaşın yerini ittifaklar alabildi.
Benzer bir çok sorun çözüldü ya da üstü örtüldü. Bu yönde bir çok örnek var.
Toplumsal destek var, siyasi irade var, etkili mekanizmalar var, iletişim yolları açık.
Bütün Türkiye"nin dikkatle takip ettiği süreç şu ana kadar beklenenden daha başarılı oldu.
Eskinin öfkesine galip gelenler, ideolojik ve etnik nefretin kirinden arınanlar süreci heyecanla izliyor.
Güçlenen Türkiye"nin, bu sorunu çözmeden güçlü bir gelecek kuramayacağı biliniyor. PKK"nın temsil ettiği kavganın, bölgeye ve Kürtlere huzurlu bir gelecek vermeyeceği de biliniyor.
Bölgesel dönüşüm bu barışı adeta dayatıyor. Ortak kader, ortak iyilik bunu zorluyor.
Türkiye "sorunları erteleme, günü kurtarma" felsefesini terk edeli çok oldu. En hassas, yakıcı sorunların üzerine gidiliyor, erteleme yerine çözmeye, Türkiye"yi o sorundan kalıcı olarak kurtarmaya dönük bir irade ve toplumsal bilinç var.
Bu tür krizlerin çözümü; çok taraflı olduğu zaman, bir çok başkentin meselesi haline geldiği zaman, zordur.
Jeopolitik hesaplar girer araya. Örgütler hatta devletler oyunun kurbanları olur. İşte o zaman, sorunun kendisi de başkası da yabancıdır. İşte o zaman; Kürt meselesi de, PKK meselesi de Türkiye"nin meselesi, Kürtlerin meselesi olmaktan çıkar.
O zaman çözüm zordur hatta imkansızdır. Taraflar oynanan her sahneye göre rol üslenir. Başkası için savaşırlar ama bunu asla bilmezler. Kan akıttıkları, acısını çektikleri savaşın kendi savaşları olduğunu sanırlar.
Bugün bu kadar kötü durumda değiliz. Bugün bölgesel değişim, çatışmayı değil bu konuda uzlaşmayı, çözümü teşvik ediyor. Yüzyıllık çatışma haritası değişiyor.
Birbirine yakın güçler, tanıdık güçler, topluluklar daha bir kaynaşıyor. Bu çatışmayı yıllardır besleyenlerin elleri eskisi kadar güçlü değil. Bu yüzden bir fırsat var, imkan var, arayış var.
Öfkelerimiz bizi yönetmesin. Acılarımız da yönetemesin. Daha fazla öfke, daha fazla acı istemiyorsak barışı zorlayalım.
Başaramayacak olsak da zorlayalım.
Silahtan başka seçeneğimiz, kanlı hesaplaşmadan başka yolumuz kalmadığı zaman, savaş da kazanılmaz barış da…
Önümüze savaştan başka seçenek koymayanlar; bu ülkenin de, bu topraklarda yaşayanların da iyiliğini istemiyor demektir.
Barış acılar üstüne kurulur. Hazmederek inşa edilir. Acının gerçek sahipleri; evlatlarını toprağa gömenler barış diyebiliyorsa, hepimize düşen, en azından denemek değil midir?
Bizi kıyamete kadar savaşa kilitleyen kim?
.Bu sözün nesi yanlış?
00:002/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın; Medeniyetler İttifakı forumunda yaptığı konuşmada "Siyonizm" kavramını "ırkçılık"la bir görmesi, ABD, Birleşmiş milletler ve İsrail"in sert tepkilerine yol açmış.
Beyaz Saray Sözcüsü Tommy Vietor; "Erdoğan"ın Siyonizmin bir insanlık suçu olduğu yorumunu reddediyoruz. Bu yorum saldırgan ve hatalıdır" demiş. Hatta bunu nefret eylemiyle bir tutmuş! Bazı ABD"li yetkililer, Erdoğan"ın açıklamasını "saldırgan" bulmuş ve iki ülke ilişkilerini aşındırabileceğini söylemiş.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun ise, "Sorumlu liderlik başlığı altında yapılan bir toplantıda böylesine yaralayıcı ve ayrıştırıcı yorumlar yapılmasının talihsiz" olduğunu söylemiş.
İsrail aşırı sağının sembol isimlerinden Benjamin Netanyahu"nun; "Türkiye Başbakanı''nın Siyonizm''le Nazizm arasında yaptığı kıyaslamayı kınıyorum" adeta bütün Batı dünyası harekete geçmiş, açıklama ve tepki yarışına başlamış.
Bu kadar gürültü koparan Erdoğan"ın cümlesi şu: "Tıpkı siyonizm gibi, tıpkı antisemitizm gibi, tıpkı faşizm gibi, İslamofobinin de bir insanlık suçu olarak görülmesi kaçınılmaz hal almıştır."
Ne var bunda?
Faşizm, bir zamanlar Avrupa"yı hatta dünyayı yakıp yıktı, on milyonlarca insan hayatını kaybetti, dünyanın düzeni değişti. İnsanlık suçuydu ve dünya hala bu yaraları sarmakla meşgul.
İsrail aşırı sağının, daha doğrusu İsrail ırkçılarının Siyonizm adı altında elli yıldır Ortadoğu"da estirdiği terör, sadece bir varoluş mücadelesi mi?
Nerede olursa olsun, İsrail aşırı sağına mensup birinin düşüncelerini, kendilerine ve insanlığa bakışını, Araplara bakışını azcık sorgulayın.
Önyargı ya da önkabullerden kurtulup, objektif kıstaslarla ölçün. Tam anlamıyla bir ırkçılıktır. Böyle olduğu için de, uzun süredir İsrail aşırı sağı, "Siyonist" ifadesi yerine ırkçı olarak niteleniyor, bu ifade kullanılıyor.
Onlara göre sadece kendileri vardır, geri kalan teferruattır. Bu çarpık anlayış, ister Ortadoğu"da olsun isterse başka bir coğrafyada, sürekli sorun üretmeye devam edecektir.
11 Eylül saldırılarından bu yana, yine bu ırkçı anlayış hedef alanını genişletmiş, ABD"nin küresel hegemonik rüyalarıyla örtüştürülerek, İslam karşıtlığı olarak yeniden kurgulanmıştır.
Dünyanın her bölgesinde kelle avcılığı yapılmış, yüzbinlerce insan sorgulanmış, yüzlercesi kaybolmuştur. İsrail aşırı sağı ile ABD aşırı sağının, yani iki ırkçı çevrenin ortak projeleri, son yirmi yılda yüzbinlerce insanın ölümüne yol açmıştır.
Geri dönüp bakıyoruz: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu"nda, 10 Kasım 1975"te alınan kararla "Siyonizm" "ırkçılık" olarak niteleniyor. Karar, 35"e karşı 72 oyla kabul edilmiş. İfade şöyle: "Genel kurul, Siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğuna karar verir."
Peki ne olmuş bu karara. 1992"de, BM üzerine baskı yapılıp karar kaldırılmış.
Neoconların istilacı önderi George Bush"un, küresel savaş sloganları attığı, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra dünyanın yarısını savaş bölgesi ilan ettiği, sınırsız ve sonsuz savaş ilan ettiği günlerin hazırlık dönemiydi o günler. Türkiye dahil bir çok ülkede, George Bush"un önderlik ettiği neoconlar ile İsrail aşırı sağının daha sonraki sınırsız ve sonsuz savaşının ayak sesleri duyuluyordu.
Bu ittifak, yani Amerikan ve İsrail aşırı sağı, dünya genelinde faşizm yeni bir faşizm dalgası oluşturdu. Sonra neler olduğu malum: Küresel 28 Şubat"ın ilan edildiği, Türkiye dahil, yeryüzünün her köşesinden insanların kaçırılıp sorgulandığı ama asla yargılanamadığı, işkence merkezlerinin kurulduğu, ülkelerin işgal edildiği bir dönem. Küresel "olağanüstü hal" uygulandığı, devletler kadar uluslararası kurumların da kendilerini bu yeni dalgaya göre şekillendirdiği günler.
O günlerde ABD aleyhine, İsrail aleyhine, neoconlar ya da İsrail aşırı sağı aleyhine tek cümle edenlerin kayıplara karıştığı, ABD üniversitelerinde insanların fişlendiği dönem. BM"nin sadece istilaya meşruiyet kazandıran bir yan kuruluşa indirgendiği, insanlık suçlarına kamuflaj dikmekle meşgul edildiği dönem.
Irak"ta bir milyon insanın canına kıyan bu ortaklık, bu anlayış tam bir ırkçılık ve insanlık suçuydu. Bunu kimse inkar edemez ve geleceğin tarihi böyle yazılacak.
Şimdi; faşizm, ırkçılık insanlık suçuysa, neocon düşünce ve İsrail aşırı sağının Siyonizm düşüncesi de "bütün unsurları tamam" bir ırkçılıktır. Kavramsal açıdan, ırkçılığın unsurlarını karşılaştırın. Resmi tariflerin olgunlaşmasını beklemeden bunu yapın, bakın ne çıkacak?
Öyleyse, Faşizm gibi, Siyonizm de ırkçılıksa o da insanlık suçudur.
Resmi tarih, meşru otorite ve literatür ne söylerse söylesin, gelecekte bu kavram resmileşecektir.
Erdoğan, faşizmi yargılamış, ırkçılığı yargılamış ve bunları insanlık suçu olarak nitelemiş. Siyonizm ve İslamofobi"nin diğerlerinden hiçbir farkı yoktur. Bütün bunları, ortak bir başlık altında suç görmek adaletli bir tutumdur.
Bizi kavramlarla öldürüyorlar. Bu coğrafyada yıllardır, yüzbinler bu kavramlarla yok edildi. Bu kavramlara yüzyıldır itiraz ediyoruz biz bu topraklarda. İtiraz etmeye de devam edeceğiz.
.Barışı kim zorluyor, savaşı kim istiyor?
00:004/03/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Barış süreci"ne ilişkin gelişmeleri; "Türkiye"nin barışı bölgenin barışı" olarak nitelesek, bunun aksini ise, "Türkiye"nin savaşı bütün bölgenin savaşı" olarak görsek abartmış olmayız.
Türkiye"nin kilitlendiği; PKK"nın sınır dışına çekilmesi ve silah bırakmasını önceleyen, kırk yıllık çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan, bütün sabotajlara rağmen kararlı biçimde devam eden süreç, sadece Türkiye içi barış arayışlarıyla sınırlı değil.
Öyle hemen, Amerikan dayatması gelmesin aklımıza. Bölgenin bir çok ülkesinde, başkentlerin ve sokakların yakınlaştığı, merkezlerin ve çevrenin sarsıntılı biçimde değiştiği, iktidar elitlerinin de anlayışının da yeniden şekillendiği bir coğrafyada, güçler dengesi de, örgütlerin yüklendiği misyonlar da biçimleniyor.
Bir süredir, sadece PKK meselesinde değil, Türkiye ile genel olarak bölgedeki Kürtler arasında ciddi bir yakınlaşma yaşanıyor. Bunu en iyi Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerinde görebiliriz.
Yakın gelecekte, bu sürecin böyle devam edeceği, bütün yol kazalarına, sabotajlara rağmen böyle devam etmesi için güçlü bir iradenin ve kararlılığın söz konusu olduğu öngörülüyor.
Garip biçimde, 1. Dünya Savaşı"ndan bu yana hiç olmadığı biçimde, çatışma haritaları da barış haritaları da bölgeselleşiyor. Hiçbir ülkenin iç meselesi o ülke içinde kalmıyor. Bu dalga, toplu barış fırsatlarını da toplu/bölgesel çatışma ihtimallerini de barındırıyor.
Türkiye ile PKK bundan sonra da çatışacaksa bu, Türkiye ile bütün Kürtlerin çatışması, PKK silahı terkedecekse de bu, bütün Kürtlerle Türkiye"nin bölgesel bir ortaklığı anlamına geliyor.
Sadece Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişkiler değil böyle olan. Başka örnekler de verelim.
Suriye meselesi asla Suriye meselesi değildir. Bırakalım bölge dışı güçleri, bölgenin hemen bütün ülkeleri bu meselede taraf durumunda. Şam yönetimi ile Özgür Suriye Ordusu arasında bir savaş izlemiyoruz yani.
Mesela Çarşamba günü, Nuri el Maliki"nin askerleri, Suriye-Irak sınırında muhaliflerin elinde bulundurduğu Suriye"ye ait sınır kapılarına Şam adına el koydu. Irak birlikleri Suriye içlerine girip muhaliflere saldırdı. Bağdat yönetimi hızla Suriye iç savaşının içine çekiliyor. Bir süre sonra, bu ortak çatışma hali daha da belirginleşecek. İran"ı konuşmuyoruz bile.
Bu, çatışma ortaklığına bir örnekti.
Arap Baharı ile başlayan süreç, değişim dalgasının etkilediği bütün ülkelerde derin bir zihniyet değişikliğine, buna bağlı olarak bölge ve uluslararası ilişkilerde köklü yeniliklere zemin hazırlıyor. Bu ülkelerde iktidara gelen yeni kadrolar, sokaklarla daha barışık ve kendi aralarında gelecekte ortaklıklar inşa etmeye çok hazır. Türkiye"nin de bu ülkelerle bir gelecek ortaklığına girmesi kuvvetle muhtemel.
Bu da barış ortaklığına bir örnek.
Bölge genelinde, görülebildiği kadarıyla iki ana eğilim var. Barış ve çatışma eğilimi… Bütün ülkeler, örgütler, güç merkezleri, ekonomiden güvenliğe ve siyasete kadar, bu iki eğilime göre yeniden şekilleniyor. Coğrafya, iki eğilimin bütün bölgesel ayrışma tuzağını atlatabilirse, bu kuşakta yeni bir 20. Yüzyıl yaşanmayacak.
Ancak, PKK üzerinden etkin çatışma ile bu ülkenin boynunu bükenler, coğrafyayı kendi içinde ikiye ayırıp acımasız bir "iç savaş" haritası oluşturmak için var güçleriyle çalışıyor. Şükür ki, on yıl önceki, yirmi yıl önceki hatta Soğuk Savaş dönemindeki güçleri, etkileri ve imkanları yok.
Türkiye"nin PKK meselesi nasıl Türkiye ile Kürtler arasındaki yakınlaşmadan etkileniyor hatta ondan besleniyorsa, Arap Baharı"nın değiştirdiği ülkeler de birbirine yakınlaşıyor. Dolayısıyla bu büyük değişim hem Türkiye-Kürtler arası yakınlaşmayı hem de PKK üzerinden devam eden krizin çözümünü besliyor.
Barış sürecine ilişkin hiç bu kadar uygun bölgesel hatta uluslararası konjonktür olmamıştı. Umarız bu fırsat, içeride ve bölgedeki basiretsiz, çatışmadan beslenen çevrelerin komplolarına kurban gitmez. Gitmemesi için de herkesin üzerine düşeni yapma borcu vardır.
Günübirlik pazarlıklar, iç politik manevralar, çıkar ilişkileri, bireysel ve çevresel hesaplar, birilerinin "piyasa" kayıpları umursanmamalı.
Türkiye"nin sadece kendi içindekilerle değil, bölge genelinde Kürtlerle yakınlaşması, onlara kuşkulu bakışını terketmesi, onların da Türkiye ile güven ilişkisi kurabilmesi, bütün bölgenin güç haritasını değiştirebilecek bir enerji biriktiriyor. Yakın geçmişin kötü örnekleri yerine uzak geçmişin iyi örnekleri ve bölgedeki yeni durumun iyi hesaplanmasıyla oluşturulabilecek bir gelecek ortaklığıdır bu.
Bu yüzden, İmralı-Kandil üzerinde yürütülen görüşmeler sadece içerideki kamuoyu desteği, görüşmeleri yürütenlerin ısrarlı tutumlarıyla değil, bölgedeki bu yeni durumun desteğiyle sonuca ulaşacaktır.
Ortaya Türk-Kürt-Sünni ortaklığı çıkıyor. İster inanın ister inanmayın ama süreç oraya doğru gidiyor.
Elbette bu bir Şii-Sünni ayrışması olmamalı. Ama en azından daha kolay yakınlık kurabilenler bu ortaklığa ayak dirememeli.
İlk kez, barışı isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü hale geldi. Bu müthiş bir fırsattır. Barışı zorlayanlar, savaştan beslenenlerin üstesinden gelmeli.
.Onlar konuşursa silahlar susar
00:006/03/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Asıl onlar konuşursa barış gelir. Onlar konuşursa silah susar. Onlar konuşursa sokaklar inanır.
Onlar bu toplumun sinir sistemleridir. Herkesin yıldığı, sustuğu, kaybettiği dönemlerde bile direnç merkezleri olarak ayakta kalmayı bilir.
Devletler değişir, rejimler yenilenir, savaşlar biter, barışlar da tükenir.. Her şeyi yeniden başlatanlar onlar olur.
Bireyleri, toplumları kaynaştıran, pekiştiren, dinç tutan onlardır. Bu yüzden onlar olmadan barış olmaz, savaş da olmaz.
Her ilde, ilçede hatta köyde, Anadolu"ya saçılmış halde bulursunuz onları. Çoğu zaman sessizdirler. Uzun sessizlik dönemleri vardır. Ama yeri geldiğinde, ihtiyaç olduğunda ayağa kalkarlar, hareket geçerler.
Birileri hep konuşur, savaşır, barışır, meydanlardadır, piyasadadır. Ama onlar sabır dönemlerindedir. Acıyı da öfkeyi de derinden hissederler, baskılara sessizce direnirler. Ama sabır orucunu bozmazlar, suskun kalmaya devam ederler.
Çünkü onlar konuşacak zamanı beklerler. Herkesin tükendiği zamanları.. O zaman geldiğinde söz söylerler ve bir şeyleri değiştirirler.
Suskun oldukları zamanlar güçlerini kimse ölçememiştir. Onlar ne zaman konuşmuşsa bu ülkede çok şey değişmiştir. Güç ortaya çıkmıştır. Bu ülkenin ortak iyiliğinin mimarı hep onlardır olmuştur.
Cumhuriyet tarihi boyunca bu yüzden tehdit görülmüşler, sindirilmek istenmişler, türlü zorbalıklara maruz bırakılmışlardır. 20. Yüzyıl Türkiye tarihinin önemli bölümü onların kötülüğü üzerine kurgularla geçmiş, acımasız bir imaj operasyonunun kurbanları olmuşlardır.
Ama onlar yine de bu ülkeye küsmemiştir.
Türkiye şimdi yeniden onların kapısında, onların bu toplumun hamurunu yeniden karmalarını istiyor.
Sadece siyaset, sadece güvenlik, sadece medya, sadece aydınlar değil, kanaat önderleri, cemaatler, medreseler, mollalar, geleneksel ulema olmadan bu ülkede barış olmaz.
Hükümet çabalar, BDP-Kandil-İmralı arasında görüşmeler devam eder. Ama barışı topluma kazandıracak olanlar, sokakları ikna edecek olanlar devletin de PKK"nın da bugüne kadar hor gördüğü, dışladığı o direnç merkezleridir.
Başbakan Erdoğan, çözüm sürecine destek için işte bu çevrelerle görüşecekmiş. Siirt"te, Tillo"da din adamlarıyla, medrese hocalarıyla, kanaat önderleriyle biraraya gelip barış için destek isteyecekmiş.
Bu destek arayışı karşılık bulacak, göreceksiniz. Karşılık bulduğunda nasıl sonuç doğuracak onu da göreceksiniz.
Bu çağrıyı, destek arayışını sadece Doğu"da, Güneydoğu"da değil bütün Türkiye"de aramak gerekiyor. Hatta Türkiye dışında, sınırların ötesinde, devletin uzak toplumun yakın olduğu çevrelerde de aramak gerekir.
Geleneksel dini liderler, kanat önderleri, cami imamları, çevrelerini etkileme gücü olan ama aynı zamanda bu ülkenin ortak iyiliğine inanmış bütün kesimler harekete geçirilmelidir.
Biz de buna katkı için Yeni Şafak olarak bu çevrelerin sözlerini sayfalarımıza taşıdık. "Artık onlar konuşacak" başlığı altında bu çevrelerin çözüm sürecine bakışlarını irdeledik.
"Kravatlı adam görünce kaçar olduk", "Devlet ile PKK"nın arasında sıkışıp kaldık" diyenlerin aslında barışa ne kadar aç olduklarını, nasıl destek vereceklerini gördük.
Türkiye ancak, sessizlerin de konuşabildiği zaman, barışı inşa edebilecektir. Öyleyse bırakın artık onlar da konuşsun..
.Kral"ın gözyaşları ve o gizli görüşme
00:008/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ürdün Kralı ne zaman Türkiye"ye gelse, ziyaret sonrası bölgede umulmadık şeyler olur. Her ne kadar Anıtkabir"de akıttığı gözyaşı ile, ATAK helikopterinde verdiği pozlarla, Türk medyasına yönelik çalışmalarla, askeri teknolojiye ilgisiyle gündeme gelse de, öteden beri kişisel tecrübelerim; Kral"ın ziyaretleri sonrası "tuhaf gelişmelerin yaşandığı" şeklinde olmuştur.
Hatta bu seferki ziyareti sırasında etrafımdakilere; "Kral geldi, iyi izleyin bakın bölgede ne gibi şeyler olacak" türü cümlelerim bile oldu. Yanılmadım, yine Türkiye-Ürdün bağlantılı bir gelişme, ziyaretten bir gün sonra gazete manşetlerindeydi.
Haber şu:
Yasadışı yollarla Türkiye"ye girdikten yakalanan CIA"in en çok aradığı isimlerden El Kaide sözcüsü Süleyman Ebu Geyt, Ürdün"e gönderilir. CIA ajanları da onu Ürdün"den paketleyip ABD"ye götürür. İran"dan giriş yapan, 33 gün Türkiye"de tutulan, İran"a iadesi Tahran tarafından kabul edilmeyen, Ürdün üzerinden eskiden vatandaşı olduğu Kuveyt"e gönderilmek istenen Bin Ladin"in damadı Geyt, CIA operasyonuyla ele geçirilir.
Şimdi siz bu olayın böyle geliştiğine mi inanıyorsunuz? Ben inanmıyorum. Genelde böyle olmaz. Olayın, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Kral Abdullah"ın ziyaretiyle aynı zamana denk gelmesi sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Ortada ne bir CIA operasyonu var, ne de Ürdün"den paketleme işi. Görüşmeler yapılmış, Geyt ABD"ye nakledilmek istenmiş, anlaşılmış, Ürdün"e gönderilmiş ve oradaki CIA birimlerine teslim edilmiş. Geyt Kuveyt"e hiç gönderilmeyecekti, gönderilse bile Kuveyt"te teslim edilecekti.
Geyt, Kerry"nin Türkiye"ye geldiği gün Ürdün"e gönderildi, Kral"ın Türkiye"ye geldiği gün de Ürdün"de CIA"ya teslim edildi.
Ürdün Kralı bu tür örtülü operasyonları çok iyi bilir. Bölgede oynadığı tek rol de neredeyse budur. Bakmayın öyle gözyaşları döktüğüne; bölge genelindeki bazı örtülü operasyonlarda, ABD-İngiliz ve İsrail istihbaratıyla bağlantılı konularda her zaman gerekenden fazla yardımsever olmuştur.
Çok mu ağır bir yargı bu? Burada bir niyet ya da eylemi sorgulamıyorum. Sadece bazı tespitler yapıyorum ve bu "rastlantılar" yıllarca dikkatimden kaçmıyor.
Öyle düşünüyorsanız bir başka olayı anlatayım. Vahim bir örnek bu ve bu örnek üzerinden Kral"ı kişisel vicdanımda yargılıyorum.
Yıl 2004. Ariel Şaron"un suikastleri bütün bölgede büyük nefret uyandırıyor. Şeyh Ahmed Yasin sabah namazında füze saldırısıyla havaya uçuruluyor. Ardından diğer liderler teker teker şehit ediliyor. Acımasız, dünyanın hiçbir tepki vermediği bir terör fırtınası esiyor.
Peki bu sadece Şaron"un acımasızlığı mıydı? Suikast politikasında ABD"nin rolü neydi. Ya da bölge ülkelerinden hangisi bu suikastleri onaylamış ya da İsrail"e destek vermişti?
İsrail, Amerika"nın ve bazı bölge ülkelerinin tavrını ölçmeden bütün Ortadoğu"yu ateşe verecek böyle bir saldırıyı yapar mıydı? ABD"nin haberinin olmaması ihtimal dışı. Elbette ABD, İsrail"e her türlü desteği verdiği için bu suikastlere de destek veriyordu.
Ama şaşırtıcı bur durum daha vardı.
Saldırıdan önce Ürdün Kralı Abdullah ile Şaron arasında hiç beklenmedik ve içeriği gizli tutulan bir görüşme yapıldı. Kral Abdullah, 16 Mart"ta Türkiye"ye geldi. 19 Mart"ta Şaron"un İsrail"in güneyindeki çiftlik evine giderek gizli bir görüşme yaptı. 22 Mart"ta ise Şeyh Yasin şehid edildi.
O zamanlar Hamas"ın, İslami Cihad"ın ve Hizbullah"ın tasfiyesine yönelik sürecin başlatılması bekleniyordu. Bu güçlerin yok edilmesi Amerika ve İsrail için Irak"ın işgalini içeren projenin bir unsuru olarak görülüyordu. Suikastlerle bu süreç başlatılmıştı.
O zamanlar, "Eğer böyle bir süreç başlatıldıysa Şeyh Yasin suikastinden Ürdün"ün de, Türkiye"nin de, Mısır"ın da haberi var" diye yazmıştım.
Başbakan"ın çok ağır tepki verdiği Şeyh Yasin suikasti döneminde Türk-İsrail ilişkileri Türkiye"nin güvenlik stratejilerini belirleyen çevrelerin elindeydi. O çevrelerin İsrail bağlantıları yıllar sonra detaylı olarak ortaya çıktı ve bütün Türkiye gördü.
Ama Kral aynı Kral"dı. Kral Abdullah, Anıtkabir"de ne için gözyaşı döktü, bilmiyorum ama bu suikastler yüzünden çok kişinin gözyaşı akıttığını iyi biliyorum.
.Almanya, yangın, o korkunç şüphe..
00:0011/03/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yine Almanya, yine yangın, yine facia, yine ölümler ve yine o korkunç şüphe!
Bu sefer Stuttgart yakınlarında bulunan Backnang"da bir apartman…
Gece çıkan yangında anne Nazlı Özkan (40), Hatice Oruç (17), Yılmaz Soykan (14), Abdülkadir Soykan (8), İzzet Soykan (7), Yasin Soykan (6), Ahmet Soykan (3) ile 6 aylık Murat Soykan hayatını kaybetti.
Solingen"den Ludwigshafen"a yanarak ölme, yakarak öldürme geçmişi var Almanya"nın. Yangın, belki de "yakmak" Almanya"nın üzerine bir "etiket" gibi yapışıyor sanki.
Genelde Türklerin oturduğu apartmanlarda tuhaf yangınlar çıkar, çocuklar ölür, cenazeler Türkiye"ye getirilir, iki ülke teskin edici açıklamalar yapar, medya ve sivil toplum kuruluşları yangınları gerçek anlamda sorgulamaz, Alman polisinin araştırmaları hep sonuçsuz kalır ve Alman savcılığı dosyaları bir bir kapatır.
Bugüne kadar hep böyle oldu. Yüzlerce ev kundaklandı ya da yandı. Bizi şaşırtan, yüreğimizi ferahlatan, kafamızdaki soru işaretlerini gideren hiçbir sonuç görmedik. Yüzlerce evin kundaklanma görüntüsünü binlerce sokak kamerasından hiç biri kaydetmemişti!
İstanbul"da bir olay olur, güvenlik birimleri sokak kameralarından birkaç gün geriye doğru inceler ve o görüntüler kesinlikle bulunur. Ama Almanya"da böyle bir imkan hiç olmadı. Sanki bütün kameralar kördü ya da yangınları çekmiyordu.
Biraz geriye gidelim. Almanya"daki yangın ya da "yakma" arşivlerini karıştıralım.
2 Şubat 2008: Ludwigshafen"da, Solingen faciasını geride bırakan bir trajedi yaşandı. Beşi çocuk dokuz kişinin can verdiği olayla ilgili elli uzman dört hafta çalıştı. Ulaşabildikleri tek bir sonuç vardı o da yangının kundaklama olduğu. Yangın, bodrumdaki merdivenlerin ikinci basamağında çıkmış, orada her hangi bir elektrik tesisatı yokmuş, müdahale sonucu çıktığı kesinmiş.. Hepsi bu kadar.
Daha sonra Alman makamları "kundaklama" ihtimalini bile devredışı bıraktı. Ludwigshafen"daki saldırıyı çözemedikleri gibi, ondan sonra seri şekilde devam eden saldırıların hiç birisi hakkında kamuoyunu ve bizleri rahatlatacak bir ilerleme sağlayamadı.
2 Şubattan sonra kundaklama olayları daha da arttı. Hatta Almanya sınırlarını aşıp Avusturya"ya uzandı. Viyana"da, Türklerin oturduğu binanın ilk katı, içeri giren kimliği belirsiz kişiler tarafından ateşe verildi. Binada oturan 11 aileden dokuzunun Türk olması yeterince dikkat çekiciydi.
4 Şubatta, Türklerin oturduğu binada çıkan yangında 16 kişi yaralandı. Aynı gece bir başka yerdeki yangında ise beş kişi yaralandı. Baden-Württemberg"de bir Türk ailenin evinde yangın çıktı. Ölen, yaralanan olmadı. 16 Şubatta, Kuzey Ren Vestfalye"nin Gelsenkirchen kentinde çıkan yangında yedi Türk vatandaşı yaralandı. Pforzheim kentinde altı katlı bina kundaklandı. Yirmi dört gün içerisinde Türklerin oturduğu on yedi ayrı bölgede yangınlar çıktı. Saldırıları devam etti. 2008 yılında neredeyse yüze yakın kundaklama olayı yaşandı.
O zamanlar, bu saldırılar için kendimce "Alman Ergenekonu" ifadesini kullandım. Bana göre sıradan yangınlar değildi. Tuhaf gelebilir ama Neonazi saldırıları da değildi.
Bir derin devlet yapılanması, sistemik bir odak, Alman iç ve dış politikası ekseninde örtülü operasyonlar yapıyor, bu operasyonları da aşırı sağ çetelerle kamufle ediyordu. Kanaatlerim öyleydi. Hala da öyle.
Alman Federal Savcılığı"nın bu kadar olay hakkında yürüttüğü "derin" soruşturmalarda bir görgü tanığı, bir kamera görüntüsü bulamaması kanaatimi daha da güçlendirdi. Nihayetinde savcı da, bir basın toplantısı düzenleyip; "kanıt bulunamamıştır" dedi ve dosyalar kapatıldı.
Türkiye"de böyle olsaydı, bu cinayetlerin üstü örtülseydi, kamu vicdanı yara alsaydı Avrupa Birliği ülkeleri nasıl ayağa kalkardı? Ne olacağını söylemeye gerek var mı? Hepimiz bu örnekleri defalarca yaşadık.
Peki bu ülkenin medyası, sivil örgütleri, kanaat önderleri, gazetecileri, Almanya olunca neden bu konuları sorgulamaz?
İsterseniz o tarafı siz düşünün.
Backnang"daki olayın niteliği hakkında henüz bir kanaat oluşmadı. Sıradan bir kaza da olabilir, kundaklama da. Ama önceki örnekler hala bu kadar taze iken insanın aklına her türlü şey geliyor.
Buradan Almanya"ya bir çağrı yapmak istiyorum:
Yangınlar şüpheli, sıradan olaylar değil.
Bugüne kadar yaptığınız soruşturmalar da sonuçları da ikna edici değil.
Sanki bir şeylerin üstü örtülüyormuş görüntüsü Türkiye"de hemen herkesin zihnini meşgul ediyor.
Bari bu facianın sebebini tam olarak tespit edip ortaya koyun.
Geçmişteki bütün yangınlar için yeni ve kapsamlı bir soruşturma başlatın.
Alman Savcılığı"nın hepimizi rahatsız eden kayıtsızlığına bir son verin.
Yangınlar gerçekten de Almanya için bir "etiket" haline geliyor. Hiçbir ülkede bu kadar ölüm sadece "yangın"dan olmaz. Öyleyse bu işin üstesinden gelin. Sorumluları bulup yargılayın.
Dönerci cinayetleri, cinayetlerdeki Alman istihbaratı bağlantıları sıradan olaylar değil.
Eskiden ırkçı saldırılar sokaklarla ilgiliydi. Şimdi devlet yetkililerinin söz ve eylemleri sokakları bu yönde tahrik ediyor. Buna son verin.
Almanya ve "yakmak" kelimelerinin yan yana gelmesi bizi rahatsız ediyor. Sizi etmiyor mu?
Ediyorsa bu sorunu çözün. Artık "Almanya"da feci yangın", bu kadar "çocuk öldü" haberleri duymak istemiyoruz.
.Savaş da barış da Suriye"nin değil..
00:0016/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye"de iç savaşın üzerinden iki yıl geçti. On binlerce insan öldü. Yüz binlercesi ülkeyi terketti. Milyonlarca insan evinden oldu, yer değiştirdi. Ülke etnik ve dini cephelere bölündü. Acımasız bir şiddet bütün ülkeyi kasıp kavuruyor.
Onlarca müzakere, yüzlerce toplantı yapıldı. Arabulucular da, müzakereciler de elleri boş döndü. Hiçbir formül işe yaramadı. Hiçbir çözüm önerisi ciddi karşılık bulmadı. İki yıl önce, iç çatışmaların başladığı gün ile neredeysek aynı yerdeyiz sanki. Aradaki fark, yıkılan bir ülke, daha çok kan, daha çok öfke ve daha da karmaşıklaşan bir sorun.
İki yıl önce, bölgeyi etkileyen normalleşme sürecinden destek alanların kitlesel gösterileri başladı. Yozlaşmış bir rejimin kendini dönüştürme çabası yetersiz kalmıştı. Halk, en azından bir bölümü daha hızlı normalleşme istedi. Gösterilere kurşunla müdahale edildi. Kıyımlar yaşandı. Ortadoğu tipi rejimlerin genel karakteri böyleydi. Hak aramak ihanetti ve ihanetin cezası ölümdü.
İlk kurşun kurşunu davet etti, öfke öfkeyi besledi. O zamana kadar örgütlenmiş muhalefet silaha sarıldı. Suriye bir anda iç savaşa sürüklendi. Artık silahların dili konuşuluyordu, kan aktıkça öfke büyüdü, kan aktıkça çözüme yönelik girişimlerin şansı daha da azaldı.
Şam yönetimi de, muhalifler de, ilk günden bu yana, bulundukları mevziden bir adım dahi geri atmadı. Kimse anlaşma, uzlaşma diye bir seçeneğe inanmadı. Öyle görünüyor ki inanmayacak da.
Suriye iki keskin cepheye bölündü. Suriye üzerinden bölge iki keskin cepheye bölündü. Suriye üzerinden dünya iki farklı perspektife mahkum oldu.
Önce gösteriler sonra iç çatışma ardından bölge ülkelerinin dolaylı olarak savaşın içine sürüklenmesi… Kriz, Suriye meselesi olmaktan çıktı. Çatışma, rejim değişikliği meselesi olmaktan çıktı. Hızla bölgeselleşti hatta uluslararası cepheleşmeye dönüştü.
Soruna taraf olan her ülke, kendi bölgesel hesaplarına göre bir Suriye şekillendirmeye çalışıyor. Böyle olunca da, ölümler, kıyımlar, yıkımlar, konuşulanlar kadar pek kimsenin de umurunda olmuyor. Geleceğin Suriye"si yaşanan trajediye göre değil, bu ülkelerin Suriye üzerindeki hesaplarının denkleştirilmesine göre şekillenecek.
Bundan sonra Şam yönetiminin Suriye"yi temsil etmesi gibi bir durum olmayacak. Ülkenin tamamına hiçbir şekilde hakim olamayacak. Bunu kendileri de biliyor. Bundan sonra çatışma, Şam yönetimi için ülkenin en azından belli bölümünü elinde tutmaya dönük mücadele şeklinde olacak.
Dolayısıyla artık Suriye"de devlet yok. Devlet gibi hareket edecek bir yapı da yok. Varolan yapının böyle bir gücü de imkanı da yok. Esad ve kadroları artık Suriye"yi yönetenler gibi değil, ülkedeki siyasi güçlerden biri gibi hareket etmek zorunda kalacak. Şu anki durum da budur.
Fransa ve İngiltere, muhalefeti silahlandırma kararı aldı. Avrupa Birliği ülkelerini ikna etmeye çalışıyorlar. Rusya ve İran, aktif olarak, askeri güçleriyle bu savaşın içinde.
Bir süredir muhaliflerle Hizbullah güçleri arasında çatışmalar yaşanıyor. Beşşar Esad, muhaliflere destek verdiği iddiasıyla Lübnan"a; "sabrımız taşıyor, Lübnan ordusu bunu durdurmazsa saldırırız" mesajları veriyor. Bu mesaj aslında Lübnan ordusundan ziyade Hizbullah"a verilen, "Duruma müdahale edin" mesajlarına benziyor.
İsrail, Şam yönetiminin güç kaybetmesi durumunda "Hizbullah silahları ele geçirirse saldırırız" açıklaması yapıyor. Daha önceki Hizbullah-İsrail savaşının asıl tarafı İran"dı. Ama savaş Lübnan"da Hizbullah üzerinden yürütüldü. Bu sefer İran-İsrail boy ölçüşüşü hem Lübnan hem Suriye üzerinde yaşanacak gibi bir tablo çıkıyor ortaya.
Savaş Suriye sınırlarının dışına taşıyor. Aslında bu savaş, sınırları olmayan bir krize dönüşme eğilimi taşıyor. Irak askeri olarak krizin içinde, İran"la aynı safta mücadeleye girdi bile. Öte taraftan Lübnan"da Hizbullah savaşın içine sürükleniyor. Böyle giderse, Irak"tan Akdeniz kıyısına kadar bir çatışmalar zinciri oluşabilir.
Kötü bir harita var önümüzde. Ne kadar farkındayız emin değilim. Bu kötü harita, olağandışı bir gelişmeyle değişebilir mi? Elbette mümkün ama bu ihtimal artık çok az.
Söz konusu harita, Suriye krizinin çözümünü ya da sonuçlanmasını da engelleyecek ölçüde etkili artık. Bu bölgesel güç gösterisi devam ettikçe meselenin çözümü hem çok zor olacak hem de uzun zaman alacaktır.
"Esad"ın muhaliflerle görüşeceği" bildirildi dün. Heyet belirlenmiş, üç bakan bu iş için görevlendirilmiş. Muhalifler buna evet der mi? Deseler bile görüşme mümkün olur mu ya da bir sonuç çıkar mı? Bence umutsuz görünüyor.
Bir daha söyleyelim; Suriye meselesi Suriye meselesi olmaktan çıktı. Artık barışı da savaşı da başkaları belirleyecek. Biz yine de, bölgesel güç mücadelesinin on binlerin ölümüne, bir ülkenin harabeye dönüşüne dönüşmemesi için var gücümüzle mücadele edelim
Şehirlerin üzerine Scud füzeleri atılmasına, bir halkın gözümüzün önünde imha edilmesine, bu kriz üzerinden bütün bölgenin ateşe atılmasına karşı sesimizi yükseltelim.
Yoksa bu savaş, sadece Suriye"yi değil, bütün bölgeyi ateşe atacak, hepimizi yakacak.
Rumların iflası Avrupa-Rusya savaşına döndü
00:0019/03/2013, Salı
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2006"dan bu yana, küresel ekonomik krizle ilgili bütün yazılarda, krizin ekonomik sonuçlarından çok jeopolitik sonuçlarına, barındırdığı toplumsal tehditlere dikkat çekmeye çalıştım.
Günübirlik ekonomik reçeteler, ya da krizi önlemeye dönük "yama" yöntemlerinin işe yaramayacağına, küresel ekonomik sistemde devrim niteliğinde değişikliklerin zorunlu olduğuna, ekonomik iktidarın aynı zamanda siyasi iktidar olduğuna, bu iktidarı paylaşmak istemeyen güçlerin krizi de bu yüzden çözmek istemediğine ilişkin tartışmaları aktarmaya çalıştım.
Aslında küresel ekonomik kriz dediğimiz şey, küresel iktidar kriziydi. Ekonomik ve siyasi iktidarı elinde tutup dünya sistemini yönetenlerin bu gücü paylaşmayı hiçbir zaman istemeyecekleri biliniyordu.
Onlar, bu gidişin sosyal patlamalara, bölgesel çatışmalara, siyasi harita değişikliklerine yol açacağını çok iyi biliyorlardı. Bu yönüyle kriz henüz atlatılmış değil ve bu sonuçları gelecekte göreceğiz. Bu yüzden, "yeni tür tehdit"leri önlemek için ABD ve Avrupa ülkeleri sessizce olağanüstü hal yasalarını değiştirdiler.
Bu dönemlerde yetkili olacak kurumların yetkilerini alabildiğine artırdılar. Bir çok ülkede ordunun "iç güvenlik"te kullanılması için yasa değişiklikleri yapıldı. Mevduat sahiplerinin bankalardan para çekmesini yasaklayan, özel izne tabi tutan düzenlemeler yapıldı.
Krizi gürültülü biçimde tartışırken, bu sessiz ve tehlikeli değişiklikleri hep görmezden geldik, tartışmadık.
Kıbrıs Rum Kesimi, bugünlerde olağanüstü sıkıntılar yaşıyor. Ülke iflas noktasında. Avrupa Birliği"nin, yani Almanya"nın "kurtarma paketi" çözüm olarak görülüyor yoksa ülke iflas edecek. "Kurtarma paketleri"nin kurtarmaya mı yoksa "el koymaya" mı dönük olduğu ayrı bir tartışma konusu tabi.
Rum Kesimi"nde bankalar yapalı. Mevduattan vergi alınmasına tepki olarak halkın paralarını çekmesinden endişe ediliyor.
Tam bu sırada Rusya"dan sürpriz bir manevra görüyoruz. Enerji devi Gazprom, AB"nin dışında Rumlara farklı bir öneri getiriyor. "Kıbrıs çevresindeki doğalgaz kaynakları üzerinde arama hakkı verin, ekonominizi kurtaralım." Öğreniyoruz ki, Rusların Rum bankalarında yirmi milyar Avro"nun üzerinde parası var. AB paketi ise, yüz bin Avro"nun üstündekilere ciddi vergi koyuyor. Yani Rus paralarına...
Olayın rengi hemen değişiyor. Ekonomik kriz Avrupa ile Rusya arasında jeopolitik güç mücadelesine dönüşüyor. Avrupa bankalardaki Rus parası üzerinden Rum Kesimi"ni kurtarmayı düşlerken Rusya, hem parasını kurtarmak hem de enerji imtiyazı almak için harekete geçiyor. Burada Rumlar, bir anda, Avrupa ile Rusya arasındaki savaşın mağdurları haline geliyor.
Şimdi ne olacak?
Kıbrıs çevresindeki doğalgaz kaynakları uzunca bir süredir tartışma konusu. Rumlar ile İsrail arasında Akdeniz"deki doğalgaz kaynakları üzerinde bir ortaklık şekillendi. Bu ortaklık daha sonra stratejik ortaklığa dönüştü. Hatta Yunanistan"ın da katılımıyla Akdeniz"de, Yunan Adaları çevresinde S-300"lerin de kullanıldığı tatbikatlar yapıldı. İsrail bu ülkelerle hava sahası anlaşmaları, askeri teknoloji anlaşmaları yaptı. Türkiye"nin etrafında stratejik dayanışma hattı kuruluyordu.
Bu çerçevede İsrail savaş gemileri Türkiye"nin dibindeki Meis adasına kadar gelebiliyordu.
Elbette bu anlaşmalar Ankara"nın sert tepkisini çekti. Ancak yakınlaşma sadece bu ülkelerle sınırlı değildi. Almanya ve Fransa da doğalgaz peşindeydi ve Rumlar-Yunanistan ve İsrail arasındaki projelerin hepsinde onlar da vardı. Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel"in İsrail, Yunanistan ve Rum Kesimi ziyaretlerinin takvimlerine bakanlar bunu açıkça görecektir.
Rumlar ne kadar Türkiye"nin AB üyeliğine karşı ise aslında Almanya ve Fransa da o kadar karşıydı. Üstelik Akdeniz doğalgaz kaynakları önlerinde uzanıyordu.
Şimdi Rumlar ekonomik olarak çöktü. "1974"ten daha kötü durumdayız" cümlesi gerçek bir itiraftır. Rumlar krizden kurtulmak bir tarafa, İsrail ve AB"nin elinde köleleşmeye doğru sürükleniyor. Pastaya Rusya"nın da katılımıyla çatışma daha da şiddetlenecek.
Rumların acıklı durumu bir tarafa, krizin nasıl ekonomik savaşa dönüştüğünü, jeopolitik hesaplaşma haline geldiği, aynı anda Rum Kesimi içinde halkı nasıl da bunalttığını görüyoruz.
2006"dan bu yana işte hep bu örneği vermeye çalıştık. Bence küresel ekonomik krizle ilgili tartışmalara katılanların, Rum Kesimi"nde yaşanan durumu "örnek model" olarak analiz etmeleri hatta bu durumun ders kitaplarına geçmesi gerekiyor.
Öyle inanıyorum ki, bu "kurtarma paketleri", Avrupa içi "yeni tür sömürgecilik" olarak tarihe geçecektir.
İsrail"e özür diletmek..
00:0023/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hollanda dönüşünde Başbakan Tayyip Erdoğan''a sorduğum sorulardan biri şuydu: ''ABD Başkanı Barack Obama İsrail''de. Dikkat çekici bir karşılama izliyoruz. Obama''nın bu ziyareti, Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir değişikliğe neden olabilir mi?''
Kastım, Obama''nın iki ülke arasında arabulucu olup olamayacağı idi.
''Bizim şartlarımız belli, hiç değişmedi'' dedi ve ekledi. ''Özür, tazminat ve ambargonun kaldırılması… Tazminatı kabul ettiler zaten. Özür ve ambargo konusunda bir gelişme olmadı.'' ''Peki, Obama''nın bir baskısı ve sonrası bir değişiklik söz konusu olabilir mi'' sorusuna ise, ''Olabilir. Ama ambargo konusunda bir karışıklık var. (Obama''yı kastederek) Yarın telefonla konuşacağım'' şeklinde cevap verdi. Ve dediği gibi de oldu.
Başbakan''ın ''yarın görüşeceğim'' dediği Obama ile görüşme, Benjamin Netanyahu ile de görüşmeye döndü.
Bu görüşmeler sonrası, Türkiye''nin, hiç geri adım atmadığı üç şart çözüldü. İsrail, bugüne kadar ısrarla direndiği özür meselesinde diz çöktü.
Türkiye''den özür diledi.
Obama arabulucu olmuştu. Erdoğan ile Netanyahu arasındaki görüşme ABD''nin yürüttüğü çalışmalarla gerçekleşti. Netanhayu özür diledi, Erdoğan da bu özrü kabul etti.
''ABD, hem Türkiye hem de İsrail''le olan yakın ortaklığına büyük değer veriyor. Bölgesel barış ve güvenliğin güçlendirilmesi için Türkiye ile İsrail''in ilişkilerinin tekrar düzelmesine büyük önem veriyoruz'' ifadelerinin, yani ''özür'' açıklamasının Türkiye ve İsrail''den değil Beyaz Saray''dan gelmesi dikkat çekici. Muhtemelen, iki ülke de Obama''nın elini güçlendirmeyi öncelediler.
Özür uyarınca, Mavi Marmara baskınına katılan İsrailli askerlere yönelik hukuki girişimlerden de vazgeçildi. Hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödenmesine karar verildi. Ama bu özür, İsrail''in suçunu tescil etti.
Daha sonra Ankara''dan açıklama geldi. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin tekrar güçlendirilmesine yönelik vurgu öne çıkıyordu.
Peki ambargo ne oldu? Başbakanlık açıklamasında şu ifade geçiyor: ''Sayın Netanyahu ayrıca İsrail''in sivil halkın kullanacağı malların Gazze dahil Filistin topraklarına girişine ilişkin kısıtlamaları esas itibariyle kaldırdığını ve sükunet devam ettiği müddetçe bu durumunda devam edeceğini ifade etmiştir.''
Görünüşe göre ambargo konusunda iki taraf da yumuşamış, bir tür ara formül bulunmuş…
Türkiye''de barış süreci şaşırtıcı bir kararlılık ve başarıyla devam ediyor. Nevruz''daki barış mesajlarından, PKK''lıların sınır dışına çekilme hazırlıklarından, silahların susması kararından sonra dün Murat Karayılan, örgüt mensuplarına eylem yapmayın talimatı verdi.
Bölgesel güç haritasını değiştirecek, Türkiye''nin adeta yeniden kuruluşu anlamına gelebilecek, içinde bulunduğumuz coğrafyada bir tür enerji patlamasına yol açabilecek, Türkiye toplumunun onay verdiği bir barış süreci bu.
Öcalan''ın açıklamasındaki cümlelerin hepimizi şok ettiğini, ''inadına birleşme'' vurgusunun PKK''nın da ötesinde bölgesel düzeyde Kürtlerle ortaklık geleceğine vurgu yaptığını söylemeliyim.
Bize her zaman çok tanıdık gelen ancak Öcalan''dan hiçbir zaman duymadığımız o cümleler bölge düzeyindeki çatışma haritasını ortaklığa dönüştürecek bir güç barındırıyor. Ne yalan söyleyeyim, okurken şaşkınlık ve heyecan duydum ve beni rahatsız eden hiçbir cümlenin olmadığını farkettim.
Biz, ''bundan sonrası nasıl gelişecek, bir sonraki adım ne olacak'' diye düşünürken İsrail''den özür açıklaması gelmesi dikkat çekiciydi. Belki sadece zamanlama meselesidir.
Barış sürecine yönelik muhtemel sabotaj adresleri olarak İsrail hep şüpheli ülkelerden biri oldu. Özür açıklaması bu ihtimali ortadan kaldırır mı? Ya da bu özürden sonra Türkiye-İsrail ilişkileri eski durumuna gelir mi, göreceğiz.
Kişisel olarak iki ülke ilişkilerinin eski pozisyonuna gelemeyeceği kanaatindeyim. Bu gelişmenin, barış süreci ile bağlantısını kurmak ise, zorlama ve erken oluşmuş bir kanaat gibi görünüyor.
Önümüzdeki günler çok hareketli geçecek. Bölgede şiddetli bir deprem yaşanıyor, taşlar yerinden oynuyor, hesaplar değişiyor, Türkiye bütün bunların içinde hızla öne çıkan ülke oluyor.
Kuşkucu olma yerine bunun sevincini yaşamak lazım. Özür açıklaması, büyük gelişme içinde sadece bir ayrıntı. Esas yürüyüş barış sürecidir. ''Türkiye''nin Kürtlerle genel anlamda yakınlaşmasının, bölgenin siyasi yapısında yol açacağı değişim, yüzyıllık bir değişim olacaktır. Öyle de oluyor ve bunu şimdiden görmeye başladık.
Yüzyıllık hesaplar değişiyor. Ne kadarını anlayabiliyoruz, emin değilim. Ama Türkiye İsrail''e özür diletmiştir. Durum budur.
Yirminci yüzyılın defterini dürmek
00:0025/03/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Siyasi ve ekonomik açıdan "güç haritaları değişiyor, merkezdekiler kan kaybediyor, yeni aktörler öne çıkıyor, bu değişim bölgesel ve uluslararası düzeyde siyasi haritalar üzerinde bile değişikliğe sebep olabilir" derken soyut bir şeylerden söz ediyoruz sanki. Bir tür hayal, öngörü ya da umut gibi…
Oysa öyle değil. Hiç öyle değil. 20. yüzyılın başlarındaki kırılmanın bir yenisini, benzerini yaşıyoruz. Aslında bugün değil, yirmi yıldır yaşıyoruz. Her gün kırılmanın sonuçları daha da çarpıcı hale geliyor. Bir çoklarına anlam vermekte zorlanıyoruz, okuyamıyoruz, eski alışkanlıklarımızla türlü bahaneler buluyoruz.
Yeni tür gelişmelere elli yıl öncesinin, tamamen başka bir iklimin çözüm ve analizlerini dayatıyoruz. O kırılmanın oluşturduğu yapı aslında çöktü. Şimdilik itelemelerle, yamalarla, zorlamalarla ayakta tutmaya çalıştıkları yapının daha ne kadar dayanabileceğini tahmin etmek güç değil.
Bunu kabullenmekte zorlanıyoruz. Ezberlerimiz de, birikimlerimiz de, kullandığımız dil de bu "yeni" dünyaya yabancı kalıyor. Eskinin liderlikleri, eskinin siyasi söylemleri, eskinin toplumsal algıları yok artık.
Hızlı, radikal, keskin gelişmeler oluyor ve bu hıza ayak uyduramayanlar sürecin gerisinde kalıyor. Hız daha da artacak. Arttıkça çatışmanın da ortaklıkların gerekçeleri daha da hızlı değişecek. Ülkeler yeni durumlara uyum sağlamak için hızlı olmak, önyargılarından ve eski hesaplardan kurtulmak zorunda. Özellikle bizim yaşadığımız coğrafyada, 20. yüzyılın defterini düremeyenler, 20. yüzyılın güç ilişkilerinden medet umanlar kaybolup gidiyor.
Bölgede hatta dünya genelinde ekonomik dinamikler, siyasi eğilimler, toplumsal yönelimler değişiyor. En dramatik gelişme de, artık bu değişimleri, gelişmeleri yönetenlerin iktidar güçlerini, etkileme yeteneklerini önemli ölçüde yitirmeleri oldu.
Onlar dünyayı eskisi gibi yönetemiyor. Bırakın dünyayı kendilerini bile eskisi gibi yönetemez hale geldiler. Buradan hareketle; ülkelerin iç siyasetinden bölgesel çatışmalara kadar senaryo üstüne senaryo uygulayanların, askeri müdahalelerden iç savaşlara ya da bölgesel dizayn projelerinden toplumsal eğilimlere kadar her şeye müdahil olanların ellerinin nasıl da zayıfladığını görüyoruz.
Bu güçler, eski tarz uygulamalarına devam ettikçe, bir tür isyan çağının muhatapları olacak ve bugün Ortadoğu"da kaybeden liderler ve rejimler gibi güç kaybedecek hatta bazıları savrulup yok olacaktır.
İşte Türkiye"nin çevresinde olup bitenlere biraz buradan bakmak lazım. Onlarca yıldır ayrışma ve çatışma tezleriyle yatıp kalkarken ne oldu da yeniden barış ve uzlaşma arayışları öne çıktı. Bu, birilerinin kurgusu değil. Bu, o muktedir güçlerin ellerinin zayıflamasından, bölge dinamiklerinin kendini ve geçmişini yeniden keşfetmesinden kaynaklanıyor.
On yıl, yirmi yıl önce olsaydı, PKK ve Kürt meselesinde bugünkü barış ortamını hazırlamak imkansız olacaktı. O zamanın Türkiye"si de, örgütler de, bölgesel konjonktür de buna izin vermeyecekti. Peki bunları kim belirliyordu? Bölge içi dinamikler mi? Elbette hayır… Çünkü, barışa da savaşa da bölgeyi yönetenler ya da yönlendirenler karar veriyordu.
Yeni durum bir güç kaybından mı yoksa onların bölgeye bakışlarındaki değişiklikten mi kaynaklanıyor? İlk yorum "elbette onların bakışı değişti" şeklinde olacaktır.
Oysa bu en büyük yanlışlıklardan biridir. Bu, eski güç ve tarzın devam ettiğine yönelik bir ezber ve inançtan kaynaklanıyor. Ben güç kaybettiklerine inanıyorum. Aylar ve yıllar geçtikçe bu kaybın çok daha çarpıcı örneklerini göreceğiz.
Bu yüzden, Türkiye"nin Kürtlerle yeniden yakınlık hatta ortaklık kurmaya çalışması, bölgedeki değişimin zorlayıcı gücü haline gelmesi, bir süre sonra daha geniş çevrede daha güçlü ortaklıklara dönüşebilir. Bunun önünde hiçbir engel yok. Engel sadece zihinlerimizde, kuşkularımızda, korkularımızda..
Türkiye bağlantılı "yeni" gelişmeleri, küresel değişim dalgasıyla birlikte ele alıyoruz. Bu dalga müthiş fırsatlar sunuyor, boşluklar oluşturuyor. Konjonktürel ya da sadece Türkiye"ye özgü gibi görünen her gelişmeyi yorumlarken gözlerimizi kaldırıp Türkiye"nin ötelerine de bakmak doğru tespitlere ulaşmamızı, anlık yorumların tuzağına çekilmemizi ya da Türkiye içindeki öfkelerimize kurban gitmemizi önleyecektir.
Barış sürecini, İsrail"in özür dilemesini gündelik gelgitlerin dışına çıkıp bu çerçevede değerlendirebilmeliyiz. Türkiye"nin önyargı ve önkabullerinden kurtulabilmesini, öfkenin ve acının üstesinden gelebilmesini teşvik etmeliyiz.
Etnik kimlik, dini kimlik, mezhep kimliği ya da bir başka çatışma sebebine saplanıp kalmadan, ayrışmaları ortaklıklara dönüştürebilme becerisine destek vermeli, Türkiye"nin artık buradan güç alabileceğini anlamalıyız.
Bölgeyi ve dünyayı dikkate alarak bakınca; barış sürecinin bütün sabotaj girişimlerine rağmen devam edeceğini, barış halkasının daha da genişleyeceğini, bölgesel iktidar değişimlerinin durdurulamayacağını, çatışmadan ortaklıklara doğru bir dönüşün söz konusu olacağını, "kaos kuşağı"nın şaşırtıcı biçimde ortaklıklara sahne olacağını göreceğiz.
Cesur adamlar, cesur adımlarla yola devam edecek.
Oldu mu bu şimdi?
00:0028/03/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya"da gerçekten tuhaf şeyler oluyor. Özellikle Türkiye"yi, Türkleri, Almanya"da yaşayan gurbetçileri ilgilendiren konularda adalet, siyaset, ekonomi başka bir hal alıyor.
En küçük, en sıradan gelişmelerde bile "devlet müdahalesi" anında harekete geçiyor. Siyasi teamüller de, hukukun temel prensipleri de kolayca çiğneniyor, bu anormallikler kimsenin umurunda olmuyor.
Devlet bunu yaparken Alman medyası ya da bağımsız kuruluşları hiç ses çıkarmıyor, tam tersine bir nevi ulusal dayanışma ya da cephe görüntüsü veriyor.
Uzunca bir süredir, Almanya"daki bu garipliklere dikkat çeken yazılar yazıyorum. Yabancıları ilgilendiren her gelişmede devlet müdahalesinin anlamını sorguluyorum. Kundaklanan, yakılan evleri veya Türkiye"ye dönen cenazeleri, bunlarla bağlantılı tartışmaları izlerken bu müdahalenin nasıl acımasızca yapıldığını, Almanya"nın müthiş bir savunma refleksine girdiğini, bütün bunlara karşı bir tür örtülü operasyon yürüttüğünü savunuyorum.
Türkiye"de Ergenekon operasyonları başladığı anda Almanya"da ev kundaklamaları başladı. Hemen her şehirde, Viyana"ya kadar uzanan Almanca konuşulan hatta onlarca ev kundaklandı. Hiçbir kanıt bulunamadı, hiçbir hukuki süreçten sonuç alınamadı. Bunların hiçbiri bize göre sıradan olaylar değildi. Hepsinde Alman derin devletinin karartma operasyonları vardı. Sanıldığı gibi bunların hepsi Neonazi saldırıları değildi. Olsa bile her aşırı sağcı örgütün devlet içinde sağlam bağlantıları vardı.
Bu yüzden öteden beri "Alman Ergenekonu" tanımlaması yapıyorum. Saldırılar ve karartma operasyonları sıradan olaylar değil. Alman devletinin ya da sisteminin içinde bir iktidar odağı hem bu saldırıları organize ediyor hem de karartma operasyonlarını yürütüyor.
Yeni bir örnekle karşı karşıyayız. Sekizi Türk, on kişinin ölümüyle ilgili Neonazi davasında aynı tavrı görüyoruz. Münih Yüksek Mahkemesi"nde görülecek davayı izleyecek medya kuruluşları arasına Türk medyasının alınmamasına karar verilmiş. Güya kura çekilmiş, elli kişilik listeye Türkiye kökenli hiçbir yayın organı girememiş.
Gerçekten bir tiyatro oynanıyor.
Acaba Türkiye"de böyle bir dava görülürken, Almanların mağdur olduğu bir suça ilişkin yargılama esnasında, Alman çevrelerinin bu davaları takip etmesi engellense nasıl bir durum çıkar ortaya? Kıyameti koparırlar. Bırakın Almanya"yı, Avrupa Birliği"nin bütün kurumlarını harekete geçirirler, Türkiye"ye heyet üstüne heyet gönderirler, Türk medyasındaki yandaşlarına talimat verirler. Hem Avrupa medyası hem de Türk medyası üzerinden linç kampanyaları başlatırlar.
Şimdi gelelim bu yargılamaya…
Daha önce bu saldırılarla ilgili birçok detay çıktı ortaya ve buradan aktardık. O zaman saldırı ve dava sürecini tekrar hatırlatalım da "Alman Ergenekonu" ya da derin devletinin suç haritası bir kez daha bizi hayretler içinde bıraksın.
Sekizi Türk, on yabancı esnafı öldüren Neo-Nazi terör örgütünün üç üyesinden biri itirafçı olup cinayetleri anlatmıştı. Ne çıktı ortaya? Organizasyonun bir derin devlet yapılanması olduğu, dönerci cinayetlerini neo-naziler üzerinden Alman istihbaratının yaptığı… Cinayetleri işleyenler de ajanmış! Alman istihbaratının muhbirleriymiş.
Almanya"nın bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açtığı zamanlarda, "Bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? Şimdiden not edeyim, hiçbir şey çıkmayacak. Alman hükümeti bir süre sonra dosyayı kapatacak, olayları unutturacak. Türkiye"de kimse de bu olayların üzerine gidemeyecek, soruşturmanın takipçisi olamayacak" diye yazmıştım.
Şimdi yargılama başlıyor ve daha başlamadan Türkiye"den hiçbir yayın organının duruşmayı izlemesine izin verilmedi.
Açıkça söyleyelim: Bu duruşmalarda adalet tesis edilmez. Duruşmalarda Almanya"nın gizli günahları kamufle edilir, suç dosyaları kapatılır, belki sembolik cezalar verilir ve olayın üstü örtülür.
Daha önce de öyle olmadı mı?
2 Şubat 2008"de Ludwigshafen"da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetti. Ardından Almanya"nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya"da yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu. Saldırılara ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Ne mi oldu? Savcı "Kanıt bulunamamıştır" dedi ve dosya kapatıldı.
Çünkü Alman adaleti böyle işliyordu.
Daha ne diyelim…
Modern tarihin en büyük hırsızlığı
00:0030/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ekonomik kriz, batık şirketlerden sonra batık ülkeler üzerinden müthiş bir para savaşına dönüştü.
İzlanda"nın batışı, Rusya"nın bu ülkeye beş milyar dolar kredi açması, Avrupa ülkelerinden krize sürüklenen ülkelere Rus ve Çinli kredi akışı, krizin güç savaşına dönüştüğüne dair dikkat çekici örnekler oluşturmuştu.
Ama bugünlerde Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden hem krizi, hem güçler savaşı hem de arsız bir para savaşı izliyoruz. Almanya ve Avrupa ile Rusya arasındaki para kavgasında Rum Kesimi"ne kurban rolü oynamaktan başka da seçenek düşmüyor gibi.
Rumların batışı, krizden nasıl çıkabilecekleri, Avrupa Birliği"nin bu ülkeyi kurtarıp kurtaramayacağı ya da Yunanistan ve Rum Kesimi"nde Almanya ve AB"ye karşı ne tür tepkiler oluşacağı ayrı bir konu.
Rumlar üzerindeki para kavgası bize ne gösteriyor ona bakalım. Kriz ülkeleri, off-shore bankalar ve piyasalarda dolaşan paranın peşine düşmüş olmalı ki, bu piyasalardan biri olan Rum Yönetimi"ndeki Rus parasına, Rumları krizden kurtarma gerekçesiyle el koymanın şartlarını hazırlamaya giriştiler. Almanya"nın kurtarma paketi bu yüzden on milyarlarca dolar Rus parasına endekslendi.
Tabi Moskova ayağa kalktı. Rusya"dan, Almanya ve Avrupa Birliği"ne sert tepkiler yükseldi. Onlara göre bu hırsızlıktı. Kıbrıs"taki örnek, Rusya"nın ülke dışındaki paraları için nasıl bir tehlikenin doğduğuna dair iyi bir örnek oluşturdu. Rusya"nın sınırötesi zenginlikleri tehlikedeydi, Rum Kesimi"nden sonra başka ülkelerde de aynı şeyler olabilirdi.
22 Mart"ta, Rusya Dışişleri Bakanlığı"nın dünyadaki bütün elçiliklerine "acil" koduyla bir talimat gönderdiği, Avrupa ve Amerika bankalarındaki Rus paralarının güvence altına alınmasını ya da başka piyasalara aktarılmasını istediği iddia edildi.
Talimatta, AB ve ABD"nin Rus yaralarına yönelik modern tarihin en büyük "hırsızlık operasyonu"na hazırlandığı ifade ediliyordu. Bu çağrının Başbakan Dimitri Medvedev talimatıyla yapıldığı söyleniyor.
Şimdi iki konuyu daha aktaracağım ve bu iki konuyu, yukarıdaki gelişmelerle birlikte değerlendirelim.
Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, önceki akşam televizyondan yaptığı konuşmada, "Kıbrıs gibi olmayacağız" derken, Fransa için nasıl da talihsiz bir açıklama, örneklendirme yaptığını biliyor muydu acaba? Fransa gibi dünyanın en büyük ekonomilerinden birinin, krize yönelik çözüm çabaları konusunda halkı aydınlatırken vereceği güvence Rum Kesimi olması gerçekten acınacak bir durum.
İnsanlara "mevduatlarınız güvence altında" diyen Cumhurbaşkanı, acaba Fransa"da mevduat güvencesinin bile tehlikede olduğunu göstermiş olmadı mı?
Ne olursa olsun, Avrupa ülkeleri için bu açıklama muhtemel kötü senaryolara karşı iyi bir örnek ama Fransa için uluslararası düzeyde dehşet bir güvensizlik yayacak.
İkinci örnek Rus "oligark"larla ilgili. Bugüne kadar yoğun olarak İngiltere ve Avrupa piyasalarına akıtılan para, bu ülkelere sığınan "oligark"lar için artık Avrupa"nın da güvenli piyasa olmadığının kanıtı İngiltere"de yaşanan son örnekler. Boris Berezovski"nin asılarak "öldürülmesi", Rum Kesimi"ndeki Rus paralarına el koyma çabaları, Rusya"nın sınır dışındaki zenginlikleri için Avrupa"nın hiç de güvenli liman olmadığının göstergesi oldu.
Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş"in, "oligar"klar Türkiye"ye yönelebilir" mealindeki sözleri aslında müthiş bir gerçeği, para savaşının nasıl da sertleştiğini ortaya koyuyor. Bence bu açıklamanın üzerinde durulmalı ve buradan bir kriz ve fırsat okuması yapılmalı.
Saflar netleşiyor, Avrupa-Rusya savaşı kızışıyor. Krizdeki Avrupa yabancı paralara göz dikmiş durumda ve gelecek olağanüstü durumlarda bu paralara el koymak için hiçbir sınır tanımayacak.
Siz bir de yıllardır Avrupa ve Amerika bankalarında duran, kriz yüzünden geri alınamayan yüz milyarlarca dolarlık Arap sermayesinin kaderini düşünün.
Tek bir cümle söyleyeyim: Yağma başladı.
Davutoğlu"nun gelecek çağrısı
00:001/04/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"nun sözlerini, gündelik siyasetin bir yansıması olarak görmek büyük talihsizlik olur. Davutoğlu bu ülkede geleceğe dönük güçlü bir dil kullanıyor ve aslında bu dile karşı olanların da ufkunu açıyor.
Bu yüzden her konuşmasında bazı cümleleri seçerek kendime ayırıyorum, bir çoğunun ne kadar tanıdık olduğunu farkediyor ve sahipleniyorum.
Geçmişi ve geleceği birleştiren cümlelerde, siyasi pozisyonumuz ne olursa olsun, inkar edilemez bir şekilde kendimizden parçalar buluyoruz. Zihinlerimiz tazeleniyor, geçmişin birikimine bugünden bakmanın yolunu buluyoruz. Buradan, bu idrakten, bu ülkeden kendimize, çevremize, dünyaya ve geleceğe bakma fırsatı yakalıyoruz.
Benim için; "Yirminci Yüzyıl parantezini kapatma zamanı" cümlesi bile yeterli oysa. O Yirminci Yüzyıl ki, bu coğrafyayı kaos kuşağına dönüştürmüş, yüzlerce yıl birlikte yaşayanları kanlı iç savaşlara sürüklemiş, milletleri ve toplulukları başkalarının savaşları için cepheye sürmüş, "bir daha asla biraraya gelemeyecek" şekilde formatlamış kayıp bir yüzyıldır.
Bizler; yeryüzünün bir merkez kuşağında yaşayanlar, acının ve kötülüğün türlüsüne bu yüzyılda tanık olduk. En sıradan ayrışma ve çatışmalarımızdan en küresel hesaplara kadar bütün pozisyon alışlarımız bu yüzyıla dönük bölge dışı planlamalara göre şekillendi.
Şimdi onlar, 21. Yüzyıl"ı ikinci bir 20. Yüzyıl"a dönüştürmek isterken, güçlü bir sese, bilince, çağrıya hepimizin ne kadar ihtiyacı olduğunun farkına varıyoruz. Birinci Dünya Savaşı"nın artçı şokları yeni yeni duruluyor. Küresel güç kaymaları, kaos kuşağı olarak formatlanan bu coğrafyaya inanılmaz fırsatlar sunuyor.
Öyleyse gerçekten de bu parantezi kapatıp, geçmişin ortaklıklarını bugüne çağırarak bir gelecek kurmak için harekete geçme zamanı. Türkiye"de bu gerçeği algılayanlarla algılayamayanlar arasında bir ayrışma yaşanıyor.
Davutoğlu"nun sadece dünkü konuşmasından birkaç cümle aktarayım:
"Biz hep var olacağız, AB yolumuzu açarsa başımızın üstünde, stratejik hedefimizdir, devam ederiz. Açmazsa, onlar yoluna, biz yolumuza."
"Tarih hızlı akarken siz eğer tereddüt ederseniz, hele bu tarih bir aksın ben sonra ona yetişirim derseniz, o tarih sizi ezer geçer. Tarihin peşinden koşulmaz. Tarihin içinde koşulur, önüne geçilir. Bundan sonra tarih akarsa Türk bakmaz. Bundan sonra tarih akarsa bizim irademizle akar."
"Son 150 yıl içinde neredeyse bütün Afro-Avrasya kıtasında her yere şehit olarak düşmüşler. Savundukları değerler ne ise biz bugün onların takipçisiyiz, bekçisiyiz. Savundukları topraklar nereyse o toprakların bugün de haklarının hukuklarının takipçisiyiz."
"Türkiye Cumhuriyeti devleti konjonktürel şartlarda ortaya çıkmış bir devlet değildir. Bu millet de belli şartlarda başkalarının lütfettiği bir coğrafyada ortaya çıkmış sıradan bir millet değildir. Biz geriye doğru o bilinci öylesine gereceğiz ki yayı, öylesine çalışacağız ki bizden sonraki nesiller o yaydan çıkan okun ulaştığı her yere yeni hedefler ortaya koyarak yürüyecekler."
"Tarihi normalleştirme"den "devlette hücre yenilenmesi"ne ya da "fetret devrini sona erdirmeye" kadar birçok yeni ve cesur cümleyi, aslında söz olmanın ötesinde bir çağrı gibi algılıyorum. Bunun bir gelecek çağrısı olduğunu, gündelik rezervlerimizi bir tarafa bırakıp kulak vermemiz gerektiğini, buna ihtiyacımız olduğunu görüyorum.
Bunları "hayal" olarak görenlerin birazcık geçmişe bakmalarını salık veririm. Azıcık geçmişe baksalar, öyle beş on yıla değil, yüzyıllara göz ucuyla baksalar tarihin nasıl değiştiğine, hiç olmayacak sanılan şeylerin ne çabuk gerçekleştiğine tanık olacaklar.
Mesela bugünlerde içeride barış sürecini, kanın durmasını, acının ve öfkenin üstesinden gelebilmeyi tartışıyoruz. Bırakın Cumhuriyet dönemini, bırakın Osmanlı"yı, bugünlerde Selçuklu dönemini sadece bu sebeple bile okumak bir zorunluluktur.
Bölgenin bütün etnik unsurlarını kaynaştıran, birleştiren olağanüstü bir tecrübe var orada. Yine aynı insanlarız, yine aynı milletleriz ya da topluluklarız ve yine aynı coğrafyada yaşıyoruz. Öyleyse bizden öncekilerin başardıklarına bir göz gezdirmek neden zor olsun.
Güçlü isimlere, güçlü sözlere, güçlü kararlara ihtiyacımız var. Yeni gibi duran bütün sözler aslında bu topraklarda ve yüreklerimizde olan sözlerdir. Yeniden keşfetme zamanını yaşıyoruz.
Tarih yön değiştiriyor, güç haritası başkalaşıyor, "kötülük coğrafyası" olarak damgalanan bu kuşak, zenginliklerini ve erdemini önümüze seriyor.
Öyleyse kendimize gelmenin, bize ait olanları farketmenin zamanı. Bunu yapabilenler ya da bu yönde çağrıları duyanlar bize bir gelecek kuracak. Onlar kazanacak ve bu ülkeye kazandıracak.
Bir önceki yazıda da söylediğim gibi, "yirminci yüzyılın defterini dürme" zamanı geldi.
Anadolu devrimi, Ortadoğu devrimi
00:004/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Akil İnsanlar listesi, listenin yeterli olup olmadığı, Akil İnsanlar"ın bir buçuk ay içinde neler yapacağı ya da yapamayacağı, bu listenin toplumsal eğilimleri gerçekten etkileyip etkileyemeyeceği, İmralı"dan Kandil"e gidecek son mesajın ne olacağı, çekilme ve yasal düzenleme sorunun üstesinden nasıl gelineceği gibi hararetli bir Türkiye gündemi yaşanıyor.
Aslında bir tür Anadolu devrimi süreci test ediliyor.
Bu ülke; bütün unsurlarıyla harekete geçip barışı yeniden kurmayı deniyor. Başarılırsa, gerçekten bir Anadolu devrimi yaşanmış olacak, yeni bir toplumsal sözleşme yeni bir Türkiye ortaya çıkacak. Başarılırsa, böyle bir Türkiye"nin bölgesel çekim etkisi, yeni bir Ortadoğu"nun şekillenmesinin kapılarını aralayacak.
Bu yüzden olağanüstü gelişmeler olurken, içerideki derin değişimi tartışırken hemen yanı başımızda, çevremizdeki her hareketi dikkatle izlemek ve bağlantılı olarak analiz etmek zorundayız. Çünkü çevremizde olanlarla içeride olanlar hiçbir şekilde birbirinden bağımsız düşünülemez
Bir ay önce biz yine barış sürecini, bir adım sonrasını tartışırken bunlardan biri gerçekleşmiş, sessiz sedasız bir süreçten sonra İsrail Türkiye"den özür dilemişti. Bu özrün ne anlama geldiğini hem Türkiye-İsrail ilişkileri hem de bölgesel etkileri açısından sorgulamaya devam ediyoruz.
"Özür"den sonra öğrendik ki; ABD Dışişleri Bakanı John Kerry"nin 1 Mart"taki Türkiye ziyaretinde bu konular konuşulmuş, özür meselesi masaya yatırılmış, Türkiye ve İsrail ikna edilmiş, Barack Obama"nın İsrail ziyareti öncesinde temel ilkelerde anlaşmaya varılmış.
Obama İsrail"den ayrılmak üzereyken, havaalanında yürütülen telefon diplomasisi ile de sonuç alınmış ve ilan edilmişti. Özür, tazminat ve ambargo anlaşmasının uygulama aşamasını takip ediyoruz şimdi.
Bu hafta sonu, Kerry ikinci kez Türkiye"ye geliyor. Bu sefer çantasında ne var? İstanbul"da yapılacak görüşmelerde hangi konular ele alınacak? Bu ziyaret de önceki kadar önemliyse ki sanırım öyle, İsrail"in özrü gibi yeni bir gelişme bekleyebilir miyiz? Bence beklemeliyiz.
Birkaç madde var öne çıkan: Türkiye-İsrail yakınlaşması, Suriye meselesi, Irak"ta Nuri el Maliki konusu gibi..
Kerry"nin PKK"nın çekilmesi ya da silah bırakması için geldiğini sanmıyorum. Elbette bu konuyla da yakından ilgileniyorlar çünkü Türkiye"nin yürüttüğü barış süreci bölgesel nitelik taşıyor. Türkiye"nin genel anlamıyla Kürtlerle yakınlaşması bölgenin güç haritasını değiştirecek bir enerji barındırıyor. Bırakın terör meselesini, bu gelişme ABD"nin bölgedeki pozisyonunu bile ciddi oranda etkileme potansiyeli taşıyor.
Türkiye-İsrail yakınlaşması konusunda ABD"nin baskıları devam edecek. Her ne kadar, iki ülkenin bölgeye bakışındaki ciddi farklılık devam etse de, iki ülkenin eskisi gibi ortak hareket etme lüksü kalmasa da, en azından kriz durumundan uzak durmaları için nisbi bir yumuşama öne çıkacak gibi.
Ayrıca Türkiye-İsrail ilişkileri, başta Suriye"nin geleceği ve PKK meselesi olmak üzere bölgedeki her gelişme üzerinde izler bırakabilecek nitelikte. İsrail açısından; Arap Baharı sonrası etrafında oluşan yeni hasım güçlere karşı Türkiye bir güvence oluşturabilir ve bu yüzden Ankara ile ilişkilerini iyi tutmak zorunda. Türkiye için ise, barış süreci ve bölgesel yakınlaşmaya yönelik olası İsrail sabotajı ciddi bir tehdit oluşturabilir.
Kerry"nin çantasında bu sefer ağırlıklı olarak Suriye meselesi olduğunu düşünüyorum. Artık başkentlerde "Esad sonrası Suriye" tartışılıyor. Birleşmiş Milletler, Esad sonrası için raporlar hazırlıyor. Batılı ülkeler ve NATO, muhalifler başarılı olamazsa tam bir tür işgalden söz ediyor.
Suriye"nin Ürdün-Irak sınırında ve İsrail işgali altındaki Golan bölgesinde "tampon bölge oluşturma planları yapılıyor. ABD askeri birlikleri "kimyasal savaş" eğitimleri alıyor. Muhalif güçler Ürdün"de ağır saldırılar için eğitimden geçiriliyor. Genel kanaat, Suriye"de Mayıs ayında bir şeylerin olacağı yönünde.
Öyleyse Suriye meselesi acil gündem maddelerinden biri diyebiliriz. En azından çevresel göstergeler böyle söylüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan"ın 16 Mayıs"ta yapacağı ABD ziyareti öncesi hem içeride hem çevremizde çok önemli gelişmelere tanık olacağız sanki.
PKK"nın silah bırakması, terörün sona ermesi daha doğrusu içerideki barış sürecinin tamamlanması nasıl bir Anadolu devrimi olarak anılacaksa, içerideki bütünlüğünün sağlamış Türkiye"nin bölgeye katkıları, çevresini ayağa kaldırması da bir tür bölgesel devrim, derin değişim anlamına geliyor.
Bu yüzden barış süreci ile Suriye meselesi, barış süreci ile Arap Baharı süreci birbirini besleyen hatta zorlayan bir büyük değişimin unsurları bence. İçeride de çevremizde de hareket eden her şeyin çok önemli sonuçlar doğurabileceği bir süreç yaşıyoruz.
.Off-shore hırsızlık ve trilyon dolarlar
00:006/04/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Off-shooreLieks adı verilen kimliği belirsiz dosyalarla tarihin en büyük hırsızlık dosyası açılmış oldu. Devlet adamlarının, siyasetçilerin, işadamlarının, bürokratların gizli para trafiğine, ülkelerin zenginliklerinin nasıl kaçırıldığına dair şok edici bilgiler ortaya saçıldı.
Şimdilik 170 ülkeden 130 binden fazla zenginin, paravan şirketler kurarak ülkelerinin zenginliklerini başka hesaplara aktardığı ve bunları vergiden kaçırdığı, bu piyasada trilyonlarca dolar paranın döndüğü ortaya çıktı.
İlham Aliyev ve ailesini öne çıkaranlar, ABD, Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Orta Asya"nın zenginliklerinin kimler tarafından kullanıldığına dair detaylı bilgiler paylaşmadılar. Orta Asya liderlerinin, Körfez emirliklerinin bırakın off-shore hesaplarını, ABD ve Avrupa bankalarındaki trilyon dolarları bile yeterince sorgulanmadı. Umarım bu kayıtdışı bilgilerin tamamı bir gün ortaya çıkar ve paylaşılır.
İşte o zaman nasıl bir dünyada, nasıl bir ekonomik çevrede yaşadığımız, dünya sisteminin nasıl yönetildiği net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Meşru mekanizmaların, temsil sisteminin sorunsuz çalışmadığı, güç paylaşımının aslında perde gerisinde yaşandığı, dünyanın asıl bu güç savaşlarına göre yönetildiği de ortaya çıkacaktır.
Ülkeler, milletler veya toplumlar; savaşlarla, iç çatışmalarla, ekonomik krizlerle bunaltılırken, önlerine sürülen çatışma senaryolarıyla birbirine boğazlatılırken, milyarlarca insan birkaç dolara çalıştırılırken zenginliklerin bir takım güçler arasında paylaşılması, bu gezegendeki adaletsizliklerin temelidir.
Sanıldığı gibi, adaletsizliklerin, çatışmaların temeli ideolojiler ve fikirler değil, kaynak paylaşımı, zenginlik paylaşımı ve bu paylaşımdan doğan krizlerdir. Bugün bile dünya genelinde gördüğünüz, etnik ya da başka sebepten kaynaklandığını sandığınız krizlerin çoğunun gerçek sebebi budur.
Peki neden şimdi ortaya çıktı? Çünkü ekonomik kriz var. Kriz sadece küresel ekonomik düzeni sarsmadı, küresel ölçekte kayıtdışı düzeni de bozdu. Rum Kesimi üzerinde Almanya ile Rusya arasındaki para kavgasını izledik en son. Hem meşru mekanizmalar hem de gayrimeşru mekanizmalar müthiş bir para ve kaynak savaşına tutuştu ve tam anlamıyla bir yağma, talan başladı.
Sadece Ortadoğu"da yıllık üç trilyon dolarlık kayıtdışı para dolaşıyor. Siz buna kara para ya da yolsuzluk paraları da diyebilirsiniz. 2005"te öldürülen Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri"nin bu para trafiğini yönetenlerden biri olduğu ve bu yüzden öldürüldüğüne dair iddialar hiç de yabana atılır değildi. Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Hariri arasındaki para ilişkilerine bakmak bile bunu anlamaya yetecektir.
Afganistan"dan New York"a uzanan, onlarca ülkeden geçen dünyanın en büyük uyuşturucu trafiğini kimler yönetiyor? Bu trafikte kaç trilyon dolar dönüyor? Bu para nasıl paylaşılıyor? Bu hat üzerinde kaç savaş senaryosu uygulanır? Kaç terör örgütü buradan beslenir? Öyleyse bu örgütlerin arkasındaki güç nedir?
Sadece Ortadoğu"da üç ya da dört trilyon dolar dönüyorsa dünya genelinde bu miktar nedir? Bu piyasayı kimler yönetiyor, bu zenginliği kimler paylaşıyor? Örtü kaldırıldıkça şok edici bilgilere tanık olacağız.
Daha yeni, daha güncel bir örnekle anlatmaya çalışayım:
Son günlerde Kore yarımadasında ciddi bir kriz var. Kuzey Kore ile Güney Kore neredeyse savaşa tutuşacak. Kuzey nükleer tehditlerini sürdürüyor, ABD ağır bombardıman uçaklarını bölgede dolaştırıyor ve füzeleri hazır tutuyor, Çin "Kuzey"e saldırıyı kendime yapılmış sayarım" diyor, Güney Kore ise alarmda bekliyor. Kore savaşından beri ateşkes halinde olan iki kardeş ülke arasındaki savaş alarmı belli dönemlerde hep olur.
Ama bu sefer, krizin başka bir boyutu çıkıyor ortaya.
BRICS ülkeleri adı verilen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika arasındaki ekonomik savaşın Kore krizi olarak nasıl ortaya çıktığını görüyoruz. BRICS ülkeleri, Batı"nın küresel ekonomik düzenine ve dünya sistemine meydan okumak için kuruldu ve etkinliklerini hızla artırıyor. Bu ülkelerin son çıkışı, ABD ve Batı"yı fena halde rahatsız etti.
Dünya Bankası ve IMF"i devre dışı bırakmak ve yeni bir ekonomik düzen kurmak için "ortak para sistemi" oluşturma kararı aldılar. Son zirvede bu amaca yönelik ciddi bir eylem planı kabul edildi. Onlara göre, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen tamamen değişecek. Çin ve Brezilya ticaretlerinin yüzde ellisini Dolar piyasasının dışında tutmak için anlaştı.
BRICS ülkeleri, bu girişimin aslında küresel siyasal sistemi değiştirmeye dönük olduğunu gizleme gereği duymuyorlar bile. ABD"nin Kore yarımadasındaki krizi, aslında bu para ya da ekonomik çatışma yüzünden büyüttüğü, Kuzey Kore meselesini de bahane olarak kullandığı ifade ediliyor.
Ekonomik kriz, küresel ekonomik düzenin değiştirilmesini zorunlu kılıyor. Atlantik merkezli ekonomi yönetimi, bu ayrıcalığı kaybetmemek için hiç bir iyileştirmeye kapı aralamıyor. Bu yüzden de özellikle Asya"nın merkez güçleri yeni ekonomik düzen dolayısıyla da yeni siyasal düzen için müthiş bir çaba içinde. Bu da ekonomik savaş demektir.
Off-shore hesaplarda dönen para, ekonomik kriz olmasaydı bu şekilde deşifre edilmeyecekti. Daha neler neler ortaya saçılacak.. Krizlerin, kaosların, çatışmaların arkasındaki çıkar ve kaynak savaşları artık gizlenemeyecek.
Belki de, 21. yüzyılın dünyasını kurmak için bütün kirli dosyaların ortaya çıkması gerekiyor. Bekleyelim…
Thatcher gitti, kötülüğü kaldı
00:0010/04/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Soğuk Savaş döneminde komünizmi nasıl kontrol altına aldıysak İslam"ı da kontrol altına alacağız, Batı bunu başaracak" diyordu.
Soğuk Savaş döneminin sonlarıydı. Varolan küresel statüko Sovyetler"in dağılmasıyla çökmüştü. İki kutuplu dünya artık yoktu. Nasıl bir dünya şekilleneceğine dair kimsede bir kanaat yoktu. Ortada sadece herkesin hesapları vardı.
Soğuk Savaşı kazanan "galipler" yeni bir dünya şekillendirecekti. Tek kutuplu, Atlantik merkezli, gücü sınırsız, rakibi olmayan bir yapı oluşacaktı. Kaynaklar ve pazarlar onların elinde olacaktı. Ekonomik güç sarsılmaz bir siyasal güç de kazandıracaktı. "Anglo-Amerikan 21. Yüzyıl" başlıyordu ve tarihin sonuna kadar bu böyle gidecekti.
Rusya çökmüştü, ayağa kalkması yıllar alacaktı. Sovyetler"in etrafındaki ülkeler kendilerini bile kurtaramayacak durumdaydı. Üçüncü Dünya bir daha toplanamayacak haldeydi. Rakip olabilecek bütün güçlerin ekonomileri dağılmış, siyasal güçleri parçalanmıştı. Belki de iki yüz yıldır böyle bir ortam oluşmamıştı.
ABD, yakın ortaklarıyla, Roma İmparatorluğu"ndan sonra bir "Yeryüzü İmparatorluğu" kuracaktı. ABD"nin sınırsız gücü, İngiltere"nin küresel imparatorluk tecrübeleri üzerine bir dünya inşa edilecekti.
En küçük tehditler bile dikkatle incelendi. O günkü değil, sonradan ortaya çıkabilecek tehlikeler tanımlandı. Çin bir tehlike olabilirdi ama daha uzun bir yolu vardı. Üstelik küresel hegemonik güç olacak siyasal kültüre sahip değildi.
Avrupa, ABD dışında bir dünya kuramazdı, Almanya"nın yeniden kontrolden çıkması yakın gelecekte muhtemel görünmüyordu. Latin Amerika"da bir tehdit öngörülebilir gelecekte olamazdı.
Kısaca yeryüzünün hiçbir bölgesinde, Soğuk Savaş"ı yani Üçüncü Dünya Savaşı"nı kazananlara meydan okuyacak bir güç ortaya çıkamayacaktı.
Ancak şaşırıcı bir düşman tespit ettiler. Yeryüzünün en kaotik, sorunlu, fakir, siyasi geleceği karanlık, çatışmalardan bunalmış, Atlantikçi güçler tarafından sömürülen bölgesinde bütün hesapları bozabilecek bir "tehdit" yükseliyordu.
İki yüz yıllık sessizlikten sonra, İslam-Orta Kuşak üzerinde bir türlü kontrol altına alınamayan kitleler, müthiş meydan okumaya girişmiş, Batı"dan gelen bütün projeleri öfkeli, hiçbir şekilde uzlaşma taraftarı olmayan, Yeni Amerikan yüzyılı projesine daha şimdiden savaş ilan etmiş bir gücü öne çıkarıyordu.
Yeryüzünün en dağınık, en fakir, en geri kalmış bölgelerinden birinde bu güç nasıl ortaya çıkabilirdi? O zaman gördüler ki, bu güç coğrafyanın kendisinden, geçmişinden, İslam"dan, İslami öğretilerin yeniden hareket ettirdiği topluluklardan kaynaklanıyordu.
21. Yüzyıl"ı inşa etmek isteyenler için önceden pek de hesaba katılmamış bir düşmandı bu.
Yeni düşman bulunmuştu. Uluslararası kurumlar bu yeni düşmana karşı seferber edildi. Yasalar değiştirildi, uluslararası sözleşmeler yenilendi. Devletler ve uluslararası organizasyonlar güvenlik stratejilerini yeniledi. İslam ve Müslümanlar, Batı"nın, 21. Yüzyıl dünyasının acımasız düşmanları ilan edildiler.
Öyle bir savaş başlatıldı ki, yeryüzünün hemen her köşesinde anti terör merkezleri kuruldu. Küresel düzeyde olağanüstü hal yasaları uygulandı. ABD"nin öncülük ettiği bu yeni savaşta, Avrupa, özellikle de İngiltere en öndeydi. Müslüman ülkelerin yönetimleri bile onların yanında kendi halklarına karşı savaşa giriştiler.
Tehdit her yerdeydi. Atlas Okyanusu"ndan Pasifik"e uzanan bütün ülkelerde hatta Avrupa"nın ve Amerika"nın kalbindeydi. Kısaca Müslümanların yaşadığı her yerdeydi.
Margaret Hilda Thatcher yukarıdaki cümleleri o tarihlerde, bu tehdit için kullandı. Batı dünyasını hatta bütün dünyayı yeni tehdide karşı seferber edenlerin başında gelen isimlerden biriydi. Acımasız, öfkeyle dolup taşıyordu. O ve ortakları Batı"yı koruyup yeniden inşa ediyordu ama bu proje bizim coğrafyaya milyonların kanı olarak geliyordu.
Afrika ülkelerine kadar hemen her ülkeye benzer açıklamalar yaptırdılar. Bütün açıklamalar aynı kelimelerden oluşuyordu ve yaklaşan büyük "tehdit"i haber veriyordu. Hatta Müslüman ülkeleri de bu kampanyaya kattılar. Türkiye"nin siyasi liderleri bile oralara gittiğinde "Biz gidersek İslamcılar gelir" pazarlığını yapıyorlardı.
Ama onlar bu savaşı kaybettiler. Yeni yüz yıl onların istediği yönde gitmedi. Ne bir dünya devleti kurabildiler ne de "Yeni Amerikan Yüzyılı"nı şekillendirebildiler. Tam tersine, ekonomik kriz içinde kendilerini kurtarma telaşına düştüler. Tek kutuplu dünya yerine birçok kutuplu dünya şekillendi ve insanlık onların acımasız düzenini zihinlerinde çoktan yargılayıp mahkum etti.
20. Yüzyıl"ın en uzun ömürlü siyasi lideri olan Thatcher öldü. Bush"ların, Şaron"ların dünyasının parçasıydı o. İslam"la savaşın en önemli mimarlarındandı. İngiliz emperyal geleneğinin temsilcisiydi. Kendi ülkesinde de dünyada da sevilmedi.
Onların dünya tasavvuru yüzünden çok kan aktı, yüzbinlerce insan öldü, ülkeler harap oldu ama kaybettiler… Bundan sonra kaybedişlere tanık olacağız. İslam"ı ehlileştirme, Müslümanları dize getirme, bunun üzerinden Ortadoğu ve Asya"ya hakim olma projesi çöktü.
Thatcher"ın yolunda kim giderse gitsin, geleceğin dünyası onları kabul etmeyecek. Onlar, 20. Yüzyıl"ın son kalıntıları ve arkalarında kötü miraslar bırakarak gidiyorlar. Ellerindeki kanla, günah dolu defterlerle...
Çünkü tarih yön değiştirdi, suyun akışı değişti..
Hizbullah"ı terör listesine almak..
00:0012/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye''de barış süreci; coşku, tartışma, yer yer sert atışmalar ve en önemlisi de merak içinde olgunlaşırken, birkaç gündür Diyarbakır ve çevresinde ortaya çıkan PKK-Hizbullah bağlantılı gerilim endişe verici oldu.
Sorunun kaynağı, kimlerin krizi beslediği, çatışmanın yayılmasından kimlerin ne kazanacağı, üniversitelerde başlayan gerilimin neden bu dönemde ortaya çıktığı gibi soruların hepsi ikna edici bir cevabı hakkediyor. Umarım, arabulucular gerilimi krize dönüşmeden uzlaşmaya bağlarlar. Çünkü, bu yönde kötü hatıralara sahip bölgenin yeni bir Hizbullah-PKK çatışmasını kaldırma gücü olmayacak.
Aslında bugün burada başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Yine Hizbullah, ama Türkiye''deki ile hiçbir şekilde bağı olmayan Lübnan Hizbullah''ı ile ilgili bütün bölgeyi etkileyecek çok önemli bir gelişme var.
Bahreyn yönetimi, Hizbullah''ı terör örgütleri listesine aldı. Bu, öyle bir haberle geçiştirilecek konu değil. Bahreyn bunu yaptıysa sırada başka ülkeler de olacak, onlar da Hizbullah''ı terör örgütü ilan edecek demektir.
Körfez İşbirliği Konseyi''ne üye ülkelerin bakışının Bahreyn''den hiç de farklı olmadığını söylemek lazım. Bu da; Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi, Konsey üyesi bütün ülkelerin yakın gelecekte aynı kararı alabilecekleri anlamına geliyor.
Suriye krizi, bütün bölgeyi iki keskin kampa ayırdı. Bu cepheleşme, bir yandan Suriye''deki acımasızlığı daha da karmaşık hale getirirken diğer yandan Bahreyn''in kararı gibi tehlikeli sonuçları barındırıyor. Lübnan''ın savunmasına ve İsrail''le hesaplaşmaya ayarlı Hizbullah, Suriye krizinden sonra bütün bölgede populeritesini kaybetti.
Bu, örgüt açısından şimdiye kadar yaptığı en büyük hata oldu. İsrail''le savaşırken kahraman olanlar şimdi Şam yönetimine destek veriyor söylemi üzerinden tehlikeli düşmanlar haline geldi.
Terörist örgüt ilan etmenin ötesinde, bu yaygın kanaat de kendi içinde ciddi tehlikeler, tehditler barındırıyor. Yarın körfez ülkeleri ve diğer Sünni Arap ülkeleri de aynı kararı alırsa Hizbullah, İsrail için ne anlama geliyorsa Sünni Araplar için de aynı anlama gelmiş olacak. Bu da, Hizbullah''a karşı İsrail-Arap ortak paydası demektir.
Nasıl bir tehlikedir farkediyor muyuz?
Bahreyn, Arap Baharı rüzgarından etkilenen ülkelerden biri. Şii nüfus ağırlıkta. Böyle olunca da Arap Baharı, Şii devrimi gibi algılandı. Suudi Arabistan tankları ülkeye girdi ve isyanı bastırdı. Maalesef Arap Baharı''nı alkışlayanlar bu askeri müdahaleye ses çıkarmadı.
Körfez İşbirliği Konseyi, birkaç yıl önce ''Birleşik Arap Ordusu'' kurma kararı aldı. Kurdu da… Bu güç ilk kez Yemen''de denendi. Zeydilerin isyanı, Zeydi-S. Arabistan savaşına dönüştü. Birleşik Arap Ordusu''na bağlı birlikler bölgeye gönderildi. Aynı askeri güç, Arap Baharı sonrası da Bahreyn''deki isyanı bastırdı.
Şimdi, Hizbullah''ı terör örgütü listesine alan iradenin Bahreyn iradesi olmadığını, Birleşik Arap Ordusu''nu kuran, amacını belirleyen irade olduğunu söylemek anlamsız değil.
ABD''nin 5. filosuna ev sahipliği yapan Bahreyn gibi bir ülkenin, ''Ülkemize yönelik tehditleri nedeniyle Lübnan Hizbullah''ını terörist örgüt ilan ettik'' açıklamasındaki tuhaflığı anlamak da zor değil.
Bu kararın bölge için talihsiz, akılsızca bir karar olduğunu, sonuçlarının herkes için acı verici olacağını, bölge genelinde yeni bir cephe açacağını, arkasındaki iradenin İsrail''in yapamadığını yapıp Hizbullah''ı Lübnan''da etkisiz hale getirmek isteyeceğini, en önemlisi de Şii-Sünni ayrışmasını hızlandıracağını ve İran-S. Arabistan çatışmasını şiddetlendireceğini söyleyelim.
Hangi akıl bu ülkeleri yönlendirmişse, bölge için tehlikeli bir senaryoya zemin hazırlıyor demektir. Hizbullah''ın Suriye krizindeki tutumu sorgulanır, yargılanır. Burada söylenecek bir şey yok. Ama bu durum bölgesel gerçekleri ortadan kaldırmaz. Suriye krizi üzerinden bölgesel çatışma senaryolarına yatırım yapılmaz.
Hizbullah-İsrail savaşı sırasında Suudi sokakları Hizbullah''a destek olurken bazı dini otoriteler bu desteğin haram olduğuna dair fetvalar yayınlıyordu. Böyle bir aklın, bölgeye acı ve kargaşadan başka bir şey getirmeyeceğini hepimiz biliyoruz.
Hizbullah bir terör örgütü değildir. Lübnan''ın gerçeğidir. Suriye krizindeki tavrı yanlıştır ve ama bu yanlışın sonucu terörist örgüt listesi değildir. Bu, ölçüsüz, yanlış, başka amaçlara yönelik karar, yarın yaygın bir kanaate dönüşür, yeni kararlar alınırsa yanlışlıkların zararı asıl o zaman görülecektir.
Burada sadece S. Arabistan cephesine yönelttiğimiz eleştirilerin benzerlerini İran Aksı için de dile getirebiliriz.
Maalesef bölgesel krizleri çözmeye odaklı irade giderek zayıflarken, çatışma alanlarını genişletmeye dönük öfke ve akılsızlık, her iki cephede de güç kazanıyor.
İşin özü budur.
Kızılay Somali"de neden hedef olur?
00:0015/04/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Somali"deki bombalı saldırıda Türk Kızılayı Konvoyu da hedef oldu. Saldırı, Türkiye"nin Somali"deki varlığını değerlendirmemiz için zihin açıcı bir analizi zorunlu kılıyor. Neden mi, anlatalım…
Geçtiğimiz yıl Temmuz başlarında Birleşmiş Milletler bir rapor yayınladı. Raporda; yıllardır iç çatışma halinde olan, fakirliğin ve kaosun mahvettiği, doğalgaz kaynakları yüzünden ABD işgaline maruz kalan, uluslararası şirketlerin üzerinde talan haritaları yaptığı Somali"de açlık uyarısı yapılıyordu.
Medya, Afrika için onlarca yıldır süregelen açlık raporlarından biri olarak gördü bu uyarıyı. Umursamadı…
Nasılsa bu raporlar yayınlanır, batılı bazı sivil kuruluşlar organizasyonlar yapar, ünlü isimlere aç insanlar üzerinden şovlar yaptırılır, toplanan paraların yüzde doksanı organizasyon masrafı olarak ceplere indirilir, vicdan operasyonları ile kirliliklerin üstü örtülmeye çalışılır ama Afrika"nın kaynakları üzerine talan devam ederdi.
Yeni bir şey yoktu.
Biz öyle yapmadık. Yeni Şafak ve TVNET üzerinden kampanya başlattık. Yoğun haber yayınına, kampanya çağrılarına yer verdik. Birkaç hafta kimseden ses çıkmadı. Sonra yavaş yavaş yardım kuruluşları harekete geçti. Dikkat çekmeyi başarmıştık.
Ama hükümetin bu kampanyayı benimsemesi, sahiplenmesi, yardım kuruluşlarını bölgeye yönlendirmesi ile Somali duyarlılığımız bir yardım operasyonuna dönüştü. Toplumsal zemin buldu, sokaktaki insandan işverenine ve yardım kuruluşlarına kadar hemen herkes, bütün kurumlar seferber oldu.
Kampanya, Türkiye"nin kampanyası oldu.
Güney Asya"daki büyük deprem ve tsunami ile Pakistan"daki deprem sonrası büyük yardım organizasyonuna bir yenisi eklendi. Yardımlar çığ gibi büyüyor, şirketler ve sivil toplum kuruluşları bölgeye gidiyor, Başbakan Tayyip Erdoğan öncülüğünde bütün bakanlar konuyla yakından ilgileniyor, kamu kurumları Somali"de projeler uyguluyordu.
Ne yazık ki, toplumsal ilgiyi bir noktada uzun süre tutamıyorsunuz. Bir süre sonra ilgi azalıyor. Somali"de de böyle oldu. O yoğun hareketlilikten sonra ortamı bir sessizlik kapladı. Somali"de resim verenler sustu, medya haber vermemeye başladı.
Ancak devlet ve bazı yardım kuruluşları, kimseye aldırmadan sessiz sessiz çalışmalarına devam ettiler. Şirketler projelerine, yardım örgütleri çalışmalarına ara vermedi. Çok az gündeme gelse de Türkiye, Somali"yi ayağa kaldırmaya çalışıyor, dev projeler uyguluyordu.
İç savaşı bitirmek için taraflar arasındaki uzlaştırma çalışmaları, alt yapı çalışmaları devam ediyor, hastaneler açılıyor, fabrikalar devreye alınıyordu. Bölgedeki çabaları için Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ"ın özverili çabalarının hakkını burada vermek lazım.
Türkiye kamuoyu yakından izlemiyordu ama Batı dünyası Somali"deki Türkiye damgasını dikkatle takip ediyordu.
Somali sadece ekonomik açıdan değil, uluslararası güvenlik açısından da stratejik bir yer. Kızıldeniz"in, Doğu Afrika"nın okyanusa açılan kapısı. Nüfusunun tamamı Müslüman. Yeraltı zenginlikleri çok fazla. Stratejik önemi ve zenginlikleri yüzünden de bu ülkenin yüzü hiçbir zaman gülmedi.
Mesela ABD"nin Somali işgalinin, hani o "Blackhawk Dawn" gibi filmlere konu olan, Çevik Bir"in 28 Şubat"taki misyonunu da hazırlayan askeri müdahalenin sebebi doğalgaz kaynaklarıydı. Batılı şirketler ülkedeki gaz alanlarını paylaşmış, ama istikrarsızlık yüzünden faaliyet yapamıyordu. Şirketlerin talebi ile, Somali"yi istikrarlı hale getirmek için yapıldı o müdahale. Rezil bir şeydi…
Bir süredir Somali"deki gelişmeleri yakından izliyorum. Bölgeden gelen haberlerde, Türkiye"nin her yerde olduğu, ülkenin her alanında çalıştığı, ekonomisinden siyasetine, insani yardımından yatırımlara kadar Somali"ye Türkiye damgası vurulduğu söyleniyor, "nereye elinizi atsanız orada Türkiye var" deniyordu.
İki ülke arasındaki ilişkilerin seyrinden, Somali yöneticilerinin de oldukça memnun olduğu görülüyor. Hatta, insani yardım konusundaki bir toplantıda Somalili bir yetkilinin Batılı kuruluşlara dönerek; "Yardım yapacaksanız Türkiye gibi yapın, yoksa hiç gelmeyin" dediği ifade ediliyor.
Bazı gelişmelere, çalışmalara, çabalara ancak dikkat çekici bir şey olduğunda ilgi gösteriyoruz.
Dün Somali"den bir haber geldi.
Mogadişu"da düzenlenen bir dizi bombalı ve silahlı saldırıda aralarında iki Türk"ün de bulunduğu en az 20 kişinin hayatını kaybettiği öne sürüldü. Daha sonra Kızılay konvoyuna yönelik saldırıda bir Kızılay mensubu Somalili"nin öldüğü, üç Türk"ün de yaralandığı ortaya çıktı. Kızılay"dan yapılan açıklamaya göre, bölgede yardım faaliyetlerini sürdüren Türk Kızılayı ekibini taşıyan iki araçlık konvoy saldırıdan etkilenmiş…
Türk Kızılayı Olağan Genel Kurulu"nun gerçekleştiği gün böyle bir saldırı olması anlamlı. Ama asıl anlamlısı, Somali"de Türkiye kökenli yardım kuruluşlarının saldırı hedefi olması. Gerçi saldırının hedefi mahkeme binası. Kızılay ekibi saldırıdan sadece etkilenmiş. Ancak bu olay, olabileceklere dair zihinlerimizi uyarıcı bir etki yapıyor.
Türkiye bu ülkede bu kadar etkinse, Türkiyeli yardım kuruluşları ülkenin her alanında var ise, Türkiye ekonomik ve siyasi olarak bu ülkeyi ayağa kaldırmaya çalışıyorsa, hedef olabilir. Bu tür saldırıların arkasında elbette Somalili silahlı gruplar vardır. Ama "onların arkasında kim var" diye sorarsak, bu ülke, şirketlerin çıkarı için işgal edilebiliyorsa, o şirketlerin ve ülkelerin önceliklerini yok sayamayız.
Türkiye"nin Somali"deki varlığından kimlerin rahatsız olabileceğini söylemeye bile gerek yok.
Boston saldırısı, beyaz ırkçı terör
00:0017/04/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Boston''da, yirmi bin kişinin katıldığı maraton koşusunu ve kütüphaneyi hedef alan eş zamanlı bombalı saldırıdan sonra ABD güvenliği ''Müslüman ve esmer avı'' başlattı.
Yirmi yıldır, her güvenlik sorununda Müslümanların ''olağan şüpheli'' olmasına ve ABD güvenlik birimlerinin aşırı abartılı güvenlik önlemlerine hatta paranoyalarına bakılırsa, operasyonlar bir süre daha devam edecek. Belki birkaç örgüt mensubu gözaltına alınacak, hatta El Kaide, olmazsa adı duyulmamış örgüt isimleri servis edilecek.
ABD yönetiminin tedbirli davranıp ''İslamcı terör'' söylemini devam ettirmemesi iyi bir işaret. Çünkü şartlar değişti, aşırı sağcı Neocon çevrelerin küresel istila hayalleri büyük oranda suya düştü. Bunlara, son dönemde ABD, hatta batılı çevrelerin giderek içe kapanmaları, içerideki sorunlara yoğunlaşmaları da eklenince, ''İslam''la savaş'' doktrininden ekmek yiyenlerin önemli bir bölümü işini kaybetti.
''İslam tehdidi'' ön kabulüne bağlı güvenlik stratejileri olağanüstü karmaşa ve yıkımı da beraberinde getirdi. Şükür ki, insanlık bazı ''gerçekler''in üretilmiş gerçekler olduğunu kanıksadı da iddiaların alıcısı kalmadı. Çünkü iddianın mimarlarının genel anlamda sahtekar olduğuna dair binbir örnek çıktı ortaya.
Ama Boston''daki saldırıdan sonra da gördük; her ne kadar devlet bazı şeyleri değiştirse de güvenlik birimleri eski alışkanlıklarını devam ettiriyor. Çünkü müthiş bir zihinsel yönlendirme yaşandı. Buna genel anlamda ''öteki'' algısı da eklenince, Müslüman ve esmer avının her olayda tekrar başlatılacağını not etmek gerekiyor.
Bence ABD''nin, genel anlamda Batı''nın yepyeni bir sorunu var. Bu yeni tehdit, dışarıdan değil, içeriden geliyor. Onları uzun yıllar meşgul edecek, hatta yer yer kendi içlerinde çatıştıracak bir dalga bu.
Soğuk Savaş''tan sonra, var güçleriyle güvenlik stratejisine sarılıp dünyanın yarısını savaş alanı ilan edenler, maalesef bu yeni tehdidin de mimarları durumunda. Yani oyun kurucular aynı.
Aşırı sağcı söylem, Atlantiğin iki yakasında müthiş bir ırkçılık dalgası oluşturdu. Şimdiye kadar ABD ve Avrupa dışı hedeflere yönelen, devlet desteğiyle büyüyen bu dalga, şimdi içe yöneliyor. ABD ve Avrupa ülkeleri, ekonomik krizin de etkisiyle içeriye yoğunlaştıkça, bu dalga, yeni tehdit olarak çok daha büyüyecek. Besledikleri ırkçılık kendilerini vuracak, vuruyor da.
Norveç''te yaşanan ve 93 kişinin ölümüyle sonuçlanan kâbus bunun örneklerinden biriydi.
Aşırı sağcı Anders Behring Breivik, ırkçı, radikal Hristiyan, Tapınak Şovalyeleri mensubu, kafayı sıyırmış ve birtakım derin organizasyonların tetikçisiydi. Atlantik ırkçılığından besleniyor, Neocon örgütler tarafından yönetiliyordu. Onun düşünce dünyası ile Batı''nın siyasi, entelektüel ve dini önderlerin birçoğunun düşünce dünyaları örtüşüyordu.
Duruşması beş Mayıs''a ertelenen Almanya''daki Neonazi davasını, dönerci cinayetlerini, dahası yer yer nükseden ev kundaklama olaylarını bir kez daha hatırlayalım. Yüzlerce evi kundaklayan, yabancıların korkup ülkelerine geri dönmesini sağlamayı amaçlayan saldırıların arkasında derin devlet unsurları vardı ve bunlar Neonazi ırkçıları besliyordu.
Bu iki örnek, Atlantiğin Avrupa yakasından. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy''nin ölçüsüz söylem ve politikalarına bakalım, Alman siyasi liderlere bakalım, Avrupa genelinde onlarca örnekle anlatabileceğimiz genel uygulamalara bakalım.. Hepsi birbirini tamamlıyor ve aşırı sağı besliyor. Danimarka''daki karikatür krizinin bile Neocon örgütlerle bağlantıları ortaya çıktı.
Atlantiğin öteki yakası, aslında bu yeni ırkçılığın merkezi durumunda. Protestan, beyaz, Irak''ta ayinler eşliğinde işkence yapan Amerika için tehdit Müslümanlar ya da Hispanikler değil. Tehdit kendisi, besleyip büyüttüğü ırkçı dalgadır ve bu dalga teröre dönüşüyor.
İşte bu ırkçı dalganın ilk örneğini 19 Nisan 1995 sabahı yaşadık. Amerikan yedek askeri olan Timothy McVeigh ve arkadaşı Terry Nicolas, Oklahoma''daki FBI binasının önüne bombayı patlattı. 168 kişi öldü, 680''den fazla kişi yaralandı.
Timothy McVeigh, Hristiyan sağcı örgütlere mensuptu. Tıpkı Anders Behring Breivik gibi. Dünyaya bakış, Müslümanlara bakış, Amerika''ya bakış aynıydı. 1995''ten sonra ''İslam ve terör''ün dünya genelinde yaygın bir kanaate dönüştürülüp bu ırkçı tehdidin gözardı edilmesi oldukça anlamlıdır.
Oysa McVeigh, ABD''nin gerçek düşmanının kendi içinde olduğunu ortaya koymuş, ''Ben bu saldırıyı Amerikan yönetiminden öğrendim. ABD''nin dünyada yaptığı operasyonlarla benim yaptığım aynı şey'' demişti. Ne gariptir ki, Breivik de benzer şeyler söyledi. Ülkesini ve Batı''yı tehditlerden koruyor, ''akılsız yönetimleri'' uyarıyordu.
Neyle? Katliamla.. Bu söylem ve eylemler Batı için bir ''cinnet hali''dir, ancak hala bu tehdit kamufle edilmektedir.
Henüz bilgimiz yok ama Boston''daki bombalı saldırıların arkasından da benzer bir bağlantı çıkacak gibi geliyor bana. Çünkü, dışarıdaki emperyal istila arzularını kamçılayacak şekilde geliştirdikleri tehditlerden kendi içlerinde büyüyen tehditlere bakamaz oldular. Ama bu ırkçı tehdit onları vuracak maalesef, bu kaçınılmaz görünüyor.
Onların teorisyenleri, ''İslam kendi içinde savaşacak'' diyordu. Ne kadar doğru ayrı bir tartışma konusu. Ama ırkçılık ve terör kendi içlerinde büyüyor
ve çok ciddi bir iç tehditle yüzleşmek üzereler.
Belki de bir iç çatışma tehdidi vardır ve bu tehdit
onlar için bütün tehditlerden daha önceliklidir.
.Bir cunta liderinin ibret dolu hikayesi
00:0019/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir zamanların kudretli Devlet Başkanı, cunta lideri Pervez Müşerref, dün hakkında tutuklama kararı verilen mahkemeden apar topar kaçırıldı.
Oysa o, 11 Mayıs"ta yapılacak seçimlerde yeniden aday olmak, kazanmak, Pakistan"ın başına geçip eski kudretli günlerine dönmek istiyordu.
Onun, Navaz Şerif"i darbeyle devirdiği günü bugün gibi hatırlıyorum. 1999"da Sri Lanka"dan gelirken "uçağıma ateş açıldı" demiş, havaalanına iner inmez Pakistan ordusunu harekete geçirmiş ve ülkenin kontrolünü ele almıştı. Film senaryosu gibi an be an izlemiştik o günkü gelişmeleri.
ABD"nin Afganistan"a müdahalesi, Pakistan"ı iç savaşa sürüklemesi onun zamanında oldu. Gücünü Pakistan ordusundan alıyordu ama bu müdahaleler sırasında ABD ile derin ilişkilere girdi, iktidarı ondan alır hale geldi. Gerçi askeri darbe de böyle bir ortaklığın ürünüydü ama neyse..
Daha sonra; ABD"nin kendisini tehdit ettiğini, "ülkeni taş devrine döndürürüz" dediğini söyledi. Korkmuştu ve her emre itaat etmişti!
Türkiye"de eğitim gören, Türkçe bilen, Beşiktaşlı Müşerref, ülkesini neoconların insafına terketti. Onun eseri olarak bugün Pakistan"da neredeyse günde yüz kişi hayatını kaybediyor.
2008"de azledilme korkusuyla görevinden istifa etti. Dört yıl sonra yeniden Pakistan"a döndü. Dönüş haberini aldığımda, "onu öldürecekler" demiştim.
Eski Başbakan Benazir Butto da aynı şekilde sürgünden dönmüş, seçimlere katılmak istemiş, dönüşü Müşerref"i ciddi biçimde rahatsız etmiş, seçim kampanyaları sırasında öldürülmüştü. 2007 yılının sona ermesine dört gün kala Pakistan tarihine çok önemli bir not düşülmüştü.
Öyle olmadı, öldürülmedi ama hakkındaki soruşturmalar yüzünden tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Dünkü duruşmada da onu mahkeme salonundan kaçırdılar.
Bundan sonrası Müşerref için hiç de iyi olmayacak. 11 Mayıs"a kadar her şeyin olabileceğini not edelim.
Müşerref gibi liderlerin; gücünü halktan değil küresel güçlerden alan siyasilerin sonu hiç iyi olmuyor. Ülkesinden ve halkından çok güç dengeleri üzerinde ip cambazı gibi oynamayı seçtikleri için her an infaz edilme riskini taşıyorlar. Bir çoğunun sonu da öyle olur.
Pakistan"a dönüşünde dikkat çekici bir bilgi çıktı ortaya. İnsansız hava araçlarıyla hemen her gün saldırılar düzenleyip onlarca insanı öldüren ABD"nin gizli operasyon anlaşmasını Müşerref"le yaptığı kesinleşti.
O günleri de çok iyi hatırlıyorum. Müşerref, Afganistan işgalinin en itaaktar ortaklarındandı.
Bırakın Afganistan"a ihanet etmeyi, kendi askerlerine ve istihbarat görevlilerine bile ihanet etti. Onun gizli anlaşmaları yüzünden yüzlerce Pakistanlı istihbarat mensubu Afganistan"da öldürüldü. Taliban saflarında savaşan binlerce Pakistanlının ölümünü söylemeye bile gerek yok.
Bu gizli anlaşmalar yeni ortaya çıktı ama bize göre hiç de yeni değildi. Daha fazlasını 2007 Aralık ayında bu köşede, ayrıntılarıyla aktarmıştım. Bugün ortaya çıkanları beş yıl önce nasıl anlattığımı hatırlatayım:
Müşerref 3 Kasım"ında olağanüstü hal ilan etti. 2 Kasım"da ABD"li bir istihbarat şirketi, "nükleer silahların İslamcıların ya da ordu içindeki şahin grubun eline geçmeyeceğini" açıkladı. Yani olağanüstü hal ilanından bir gün önce. İstihbarat şirketinin Ortadoğu uzmanı The Washington Post gazetesinde "müdahale"nin gerçek sebebini açıklamış oldu. Açıklama, ABD yönetimini rahatlatmayı, Pakistan"ın nükleer silahlarının kontrolüne ilişkin kaygılarını gidermeyi amaçlıyordu. 12 Kasım"da aynı gazetede AFP kaynaklı bir haber daha yayınlandı. ABD"nin, Pakistan nükleer silahlarını korumak için gizli bir planı olduğuna ilişkin rapordan söz ediliyordu. Washington"ın silahların kontrolünü ele almayı planladığı, iyimser senaryoya göre Pakistan ordusunun ABD"ye destek vereceği bildirildi.
Kötümser senaryoya göre ise, Müşerref"in kontrolü kaybedeceği, siyasi krizin derinleşeceği, ABD karşıtı güçlerin nükleer silahların kontrolünü ele geçireceği ve bunun bir ya da iki yıl içinde olabileceği belirtiliyordu. Tehlikeyi önlemek için önümüzdeki yıldan itibaren Pakistan"a ABD askeri gönderilecek, ülke içinde operasyonlar yapılacak ve yedi yıl orada bulunulacaktı.
Dünya, gizli plana kilitlendi ve Müşerref "darbe"sine ilişkin tartışmanın niteliği değişti. Bir gün sonra, yani 13 Kasım"da Pakistan Dışişleri Bakanlığı ABD"nin planına karşı çıktı ve nükleer silahları koruyacak güçte olduklarına duyurdu. Bir korkunç korku vardı: Pakistan"ın nükleer silahları bir gün İsrail"e yönelirse korkusu bu.
İşte bunlar olurken Müşerref, ABD"nin nükleer kaygılarını gideriyor, terörle mücadele bahanesiyle ülkesine yabancı özel birlikleri alıyor, Pakistan üslerini onlara tahsis ediyordu.
Bir- iki yıl değil, yıllardır silahların kontrolünü ele alamadılar ve yıllardır o operasyon devam ediyor. İşte ölümlerin sebebi bu operasyon. Altında da Müşerref"in imzası var.
Böyle bir coğrafya burası. Soğuk savaş döneminde bunun onlarca örneğini gördük. İktidar için kendi ülkesini ve halkını kurban edenlere tanık olduk. Ama artık o dönem geride kaldı. Böyle liderlerin iktidar şansı kalmadı.
Müşerref bu günah defterine rağmen Pakistan"a gelip seçime girmek istiyor. Ama bu gidişin sonu da Benazir Butto gibi olabilir… Dikkatle takip etmek lazım.
.PKK"yı, Kürt petrolü bitirdi
00:0025/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
PKK"nın silah bırakması, Kandil"den bugün yapılacak açıklamadan sonra sınır ötesine çekilmeye başlaması, Türkiye"de iç barışın yeniden inşası yönünde çok yoğun bir enerjiye, özverili çabalara tanık oluyoruz. Siyaset, medya, iş dünyası ve sivil toplum örgütleri tam bir seferberlik havasında çalışıyor. Bu yönüyle tarihi nitelikli gelişmeler oluyor.
Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var. Sürecin Türkiye dışında bölgeye etkileri üzerinde fazla durulmuyor. Barış süreci ile bölgenin yeniden şekillenmesi arasında inanılmaz bir bütünlük var. Üstelik bu bütünlük, sadece Türkiye ve bölgesel güçlerle de sınırlı değil. Neredeyse uluslararası sistem, bütün unsurlarıyla Türkiye"nin iç barışını destekler pozisyona girdi.
Türkiye içi tartışmaları, analizleri dikkatle izliyoruz. Ama kişisel olarak, sürecin başladığı günden bu yana, bölgesel etkileri üzerinde hiçbir şeyi kaçırmamayı daha çok önemsiyorum. Yakın komşularımızdaki her hareketi, olumlu-olumsuz gelişmeyi, ABD-Avrupa cephesindeki yaklaşımları dikkatle izliyorum.
İzledikçe; uluslararası sistemin ve bölgesel konjonktürün Türkiye"nin önüne çok geniş bir hareket alanı çıkardığını, Türkiye"nin bunu iyi kullandığını, barış ve ortaklık üzerine güç arayışına girdiğini görüyorum. Bu; PKK meselesinin kontrol altına alınmasından sonra sürecin Türkiye dışı etkilerinin de şaşırtıcı bir hal alacağına işaret ediyor. Suriye meselesini bu yönde değerlendirmek gerekiyor. Şimdilik tıkanmış gibi görünen kriz zaten uzunca bir süredir öyle değerlendiriliyordu.
Ama Irak"a pek dikkat edilmiyor. Son günlerde Kerkük ve çevresinde yaşananlar, sürecin bölgesel niteliği üzerine dramatik bir örnek sunuyor. Nuri El Maliki yönetiminin, Suriye konusunda aldığı pozisyon, Tahran-Bağdat-Hizbullah dayanışmasının, sadece Suriye"de krizi daha da derinleştirmediği, Irak"ı da ikiye ayırdığı söylenebilir.
Maliki"nin Kuzey Irak yönetimi ile sorunları her geçen gün derinleşirken, son günlerde Sünnilerle çatışmaların ürkütücü boyutlara yükselmesi, belki de Suriye kadar önemli bir meseleyi önümüze koyuyor. Bağdat hükümetinde ardı ardına istifalar ve görevden alınmalar yaşanırken, Irak birlikleriyle Sünniler arasındaki çatışmalarda ölenlerin sayısı 100"ün üzerine çıktı. Daha da devam edecek gibi. Öyle ki, Mukteda es-Sadr bile, Bağdat yönetiminin uygulamalarından şaşkınlığını dile getiriyor. Güvenlik operasyonu olarak nitelenen müdahaleler aslında bir sindirme, tasfiye operasyonu olunca, Maliki hükümetine karşı olan herkes düşman kategorisine giriyor, bunun sonucu olarak da direniş cephesi genişliyor.
Birilerinin; Bağdat ile Kürtler, Bağdat ile Sünniler arasındaki tansiyonu acilen düşürmesi gerekiyor. Türkiye ile Kürtlerin yakınlaşması, barış sürecine bağlı olarak PKK"nın çekilmesi, Bağdat merkezli bu çatışmaları çok fazla tırmandıracak çünkü. Eğer kontrol altına alınamazsa, bir Suriye cephesi de Irak"ta açılacak demektir.
İfade etmek istemiyorum ama, mezhep eksenli bölünme bölgeselleşiyor. Kimlik çatışmalarına karşı duran ülkeler bile, siyaseten bu bölünmeye teslim oluyor sanki. Bölgenin yeni güç haritası etnik kimliklerin ötesinde Şii ve Sünni gibi iki kimlik eksenli bölünme şeklinde olacak gibi. İran merkezli Şii dayanışması Suriye cephesini ayakta tutmaya çalışırken, "Türk-Kürt-Sünni" formülü, Türkiye merkezli bir bölgesel yapılanma olarak öne çıkıyor.
Bütün bunlar üzerine çok şey söylenebilir, soğukkanlı tartışmalar yapılabilir.
Ancak; "Petrol yeni bir harita çiziyor" desek belki de en şaşırtıcı sözü söylemiş olacağız. Stratejik değerlendirmeler, kimlik analizleri veya barış projeleri üzerine çok söz var söylenecek. Petrol ve enerji paylaşımı bütün bunları bir şekilde yönetiyor, yönlendiriyor demek, bu konjonktürde pek de akıllıca bir söz olmaz ama biz diyeceğiz.
Kuzey Irak petrolleri üzerine bir tür uluslararası pazar oluştu. Kürt yönetimi bu pazarı çok iyi kullanıyor. Türkiye, bu pazarla ilgili hemen her projenin içinde. Barış arayışları da, yeni çatışma alanları da bu pazardan ve paylaşımdan besleniyor.
Birinci Dünya Savaşı döneminde Kafkas petrollerinin bölgeyi nasıl şekillendirdiğini, 20. Yüz yıl boyunca Ortadoğu petrollerinin nasıl bir kaos ve sistem oluşturduğunu bilenler için, yeni petrol paylaşımının nelere kadir olduğunu anlamak güç olmayacaktır. Uluslararası sistem ve bölgesel konjonktür bu yeni pazar paylaşımında PKK gibi "oyun bozucu", güvenlik sorunu oluşturacak bir yapı istemiyor. Bölgenin güvenli hale gelmesi için ne gerekiyorsa yapılacak. Buradan hareketle, İran"ın ya da Bağdat yönetiminin Türkiye"deki barış sürecini aksatmak için çok şey yapabileceğini söylemek mümkün. Başarabilirler mi, hiç sanmıyorum ama deneyecekler. PKK"nın silah bırakması İran için bu yüzden bir kabustur.
Irak merkezli çatışmaları biraz bu yönden okuyalım. İş çok ciddi, krizin büyüme ihtimali çok yüksek. Devam ederse Suriye savaşı Irak"a taşınacaktır.
Bunları bilelim ama biz yine kendi barışımıza dönelim. Çünkü bizim için, bu ülkede yaşayan herkes için kırk yıllık savaşın bitmesi, kanın durması, bütün petrol pazarlıklarından, strateji hesaplarından çok daha önemli. Petrol biter, gaz biter, biz bu topraklarda binlerce yıl daha varlığımızı sürdürürüz.
Kürt korkusu
00:0029/04/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Korkularımız şöyle:
Birileri Türkiye"ye büyük bir tuzak kuruyor.
Birileri Kürtler üzerinden Türkiye"yi bölmeye çalışıyor?
O birileri ABD veya malum çevreler.
Irak"ı bölecekler. Kürtler ve Sünni Araplar Bağdat"tan ayrılacak. Bağdat yönetimi ise Tahran ekseninde yeni Suriye olarak öne çıkacak.
Iraklı Kürtler bu ayrışma sonrası bağımsız olacak.
Suriye"deki kriz ne zaman biter bilemeyiz ama Kuzey Suriye"deki Kürtler daha şimdiden kendi yolunu çizmeye başladı. Geleceğin Suriye"si şekillendiğinde onlar da özerk bir yapıya kavuşacak.
Bir İran-ABD/Batı kapışması olursa, İran"ı içeriden çözmek mümkün olacak. Böylece Azeriler, Türkmenler, Sünniler, Araplar gibi Kürt nüfus da İran"dan kopacak.
Kürtlerin bağımsızlık yolunda üçüncü aşama da bitmiş olacak.
Ardından sıra, en fazla Kürt nüfusu bulunan Türkiye"ye gelecek. Üç ülkenin Kürtleri Türkiye"deki Kürtlerle birleşip büyük bir devlet kuracak. Türkiye de parçalanmış olacak.
Bütün planlar, Kürtlerin büyük bir Ortadoğu devleti olmasına göre dizayn edildi. Bakın, İsrail bile Türkiye ile ilişkilerini geliştirme, bu süreci aksatacak tavır sergilememe peşinde!
Bir büyük irade bölgeyi yeniden dizayn ediyor. Bu dizayn, Basra Körfezi"nden Doğu Akdeniz"e uzanacak bir Kürt haritası çizmeye çalışıyor.
Türkiye"yi yönetenler bu tuzağın farkında bile değil!
Bunlar ve benzeri korkular, bugünlerde alabildiğine işleniyor.
Bu tezleri savunan, bunlara inanan çok insan olduğuna eminim. Kürt milliyetçiler, Türkiye"nin iç barışından rahatsızlık duyanlar, öteden beri bu ülkeyi çekip çeviren ama şimdi güçlerini ve ayrıcalıklarını önemli ölçüde kaybedenler gibi. Bir de kötü niyetli olmadığı halde bu tezlere inananlar var. Onlar bir şekilde anlaşılabilir.
Ama onların dışında bu tezleri savunanların Cumhuriyet tarihinin korkularından beslendiğini, her türlü düşünceyi çatışma kültüründen aldığını, Anadolu insanı ile barışma yerine ayrıcalıklı, imtiyazlı halin devamını istediğini, daha doğrusu kendinden olmayanlardan hazzetmediğini söylemeliyiz.
Süreç başarılır olur ya da yol kazaları yaşanır, tartışılır. Ama Cumhuriyet tarihinin en büyük toplumsal uzlaşma projesidir bu.
Buna inanmayanlar; eskinin hesaplaşmacı çizgisinin devamını isteyenler, bu korkularla kitleleri harekete geçirmeye çalışanlar şunu bilmeli:
21. Yüzyıl"ın dünyası da, bölgesi de, Türkiye"si de onların alışık olduğu, devamını hayal ettiği şekilde olmayacak. Ne ABD 20. Yüzyıl"ın ABD"si, ne Avrupa yeni Roma İmparatorluğu, ne Ortadoğu birkaç varil petrol karşılığı satın alınan iktidarla yönetilen bir bölge olacak.
Tarihe bakmak, son yüzyılı iyi incelemek, geleceğe dönük eğilimleri öngörebilmek barış projesini anlamak için olmazsa olmazlardan. Yirminci Yüzyıl"ın bölgesel ve küresel güç haritası yeniden şekillenmeyecek, sabırlı olalım bunu göreceğiz.
Öyleyse Türkiye"nin önünde iki seçenek var: Küçülerek bölünerek varolma ya da genişleyerek, etkinlik alanını genişleterek, içerideki çatışma alanlarını uzlaşmaya dönüştürerek varolma.. Aslında bu, Soğuk Savaş"ın bitmesinden hemen sonra yapmak zorunda olduğumuz bir tercihti.
Türkiye bir büyüme projesi yürütüyor. İçerideki çatışma alanlarını daraltıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca devletin küs olduğu, tehdit bellediği toplumsal kesimlerle barışıyor.
Eminim, bunun bir sonraki adımı bölgesel barış alanlarını genişletmek, çatışma alanlarını daraltmak şeklinde olacaktır.
Bin yıl birlikte yaşayan insanları tekrar birlikte yaşayamayacaklarına inandırmak bu ülkeye, hepimize yapılan en büyük kötülüktür. En büyük bölünme, parçalanma senaryosu bu düşünceden besleniyor.
Artık korkularla değil özgüvenle hareket etme zamanı. Yüzyıllık korkunun, öfkenin, güvensizliğin bu ülke ve insanlarına ödettiği bedeli gelin hep beraber hesaplayalım. Geriye dönüp o ürkütücü tabloya bakalım.
Yaşadığımız bölgede hiçbir etnik yapı, kendi başına varolamaz. Bu kadar karmaşık bir coğrafyada, Kürtler ya da başkaları tek başına oyun kuramaz.
Bütün bölge yeniden yapılanıyor. Bölgesel dinamikler, Osmanlı"nın çöküşünden bu yana ilk kez bu kadar güçlü ve belirleyici. Bu değişimi birilerinin emperyal projesi diyerek algılarsak çok eksik kalır. Değişimi daha çok bölgenin dinamikleri şekillendiriyor.
Bundan sonraki haritalar bu bölgede yaşayan toplumların isteklerine, amaçlarına, gelecek hesaplarına göre şekillenecek.
Yapacağımız büyük devrim, yüz yıldır devam eden ayrıştırma ve çatıştırma tezlerine tersine çevirmektir. Bu, tarihi tersine çevirmek anlamına geliyor.
Bugün olan da budur. Proje budur.
Korkunun, öfkenin, önyargının, nefretin esaretinden kurtulmak en büyük hedeftir.
Kürt korkusu ya da bir başka korku üzerine yeni bir çatışma tarihi yazılmasına izin vermeyelim.
Çünkü korku zayıflıktır, yenilgidir, kaybetmektir.
PKK"nın çekilmesi ve İran sabotajı
00:003/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran, PKK"nın çekilme sürecini sabote eder mi? Sadece örgüt mensuplarının sınırötesine çekilmesini değil, PKK"nın genel anlamda silah bırakmasını engelleme yoluna gider mi?
Kapsamı daha da genişletelim; Türkiye ile Kürtlerin bölgesel anlamda yakınlaşmasını kendisi için ciddi bir tehdit görüp, oyunlarını bu yakınlaşmanın önüne geçme şeklinde yeniden kurar mı?
Ben bütün bu sorulara "evet" cevabı veririm.
Elinden gelse bunların hepsini yapar. Yapamayacağını bilse bile, en azından yapmaya teşebbüs edecektir.
Peki İran, PKK"nın uzantısı PJAK"la bu kadar uğraşmışken, Batılı güçlerin finanse ettiği bu yapıyı dağıtmak için bedel ödemişken PKK gibi bir örgütün silah bırakmasından neden rahatsızlık duysun. Kendisi de aynı sorunlarla uğraşmıyor mu?
Bu doğru ama "evet"lerin arkasında yatan gerekçeler çok daha güçlü.
Sürecin başından beri, Tahran"ın PKK mensuplarına Türkiye ile uzlaşmaya varmamaları için telkinlerde bulunduğu, yer yer örtülü tehdit ettiği, Kuzey Suriye"deki PYD gruplarıyla yakın ilişkiler kurduğu hatta maddi yardım yaptığı iddialarını herkes duydu.
Hatta, çekilme sürecinde birtakım saldırıları yönlendirerek süreci sabote edebilecek iki ülkeden birinin İran olduğu, Türkiye ve Kuzey Irak"taki güvenlik birimlerinin bu ihtimali fazlasıyla ciddiye aldığı bilinen bir gerçektir.
"Evet" derken sadece bunlarla da yetinmiyorum.
Daha genel, daha geniş kapsamlı, daha uzun vadeli sonuçlar doğuracak, İran"ın bölgesel hesaplarını altüst edecek köklü değişiklikler oluyor. Türkiye"nin barış süreci, bütün bu değişikliklerin en dikkat çekici örneğini oluşturuyor.
Basra Körfezi, enerji merkezli kriz bölgesidir ve İran"ın güvenlik stratejilerini yönetme gücüne sahiptir. İran"ın hem bölgesel hem de küresel ölçekte çatışmaya ayarlı stratejilerinin merkezinde Basra Körfezi"ndeki güç mücadelesi yatar.
Kuzey Irak, ikinci bir Basra Körfezi oluyor sanki. Yine enerji eksenli, küresel ölçekte finans ve enerji şirketlerinin çöreklendiği bir bölgeye dönüşüyor. İran"ın; Irak ve bölge güvenliğine yönelik politikaları K. Irak merkezli yeni oluşumdan ciddi biçimde etkilenecek.
Irak"ın düşmesinden bu yana her şey İran"ın lehine gelişiyordu. ABD-İran çatışması bile Tahran için ciddi bir güç kazanımına dönüştü, Irak Tahran"ın inisiyatifine terkedildi. Taliban"ın devrilmesi de öyleydi. İlk kez, İran"ın bölgesel hesaplarına uymayan bir süreç gelişti. Tahran yönetimi için, Irak ve K. Irak"taki statükonun, Türkiye ile Kürt grupların çatışma halinin devamı, sonraki adımlar için bir zorunluluktur.
Genel anlamda Kürtlerin İran"ı değil Türkiye"yi tercih etmesi, Kuzey"in enerji denkleminde İran"ın devre dışı kalması, jeopolitik ve jeoekonomik yeni haritanın tamamıyla İran aleyhine şekillenmesi sanırım bugünlerde Tahran"dan en fazla kafa yorulan meselelerden biridir.
Kürtleri kaybeden İran"ın sadece Bağdat yönetimiyle gelecek kurması, bölgesel güç haritasında çok ciddi bir mevzi kaybıdır. Türkiye"nin bölge genelinde etkinliğini artırması karşısında, üzerinde oyun kuracağı en etkili alanı kaybetmesi demektir.
Ancak yine de kesin konuşmamak lazım. PKK sınırötesine çekilse hatta silah bıraksa bile, bazı unsurlar İran"la iş tutmaya devam edebilir. Böyle bir şey olursa, bu unsurların barış sürecini sabote etmek için çok şey yapabileceğini düşünebiliriz.
Çekilme sırasında PKK"lı gruplara yönelik kimliği belirsiz tüm saldırılar Türk Silahlı Kuvvetleri"nden bilinecektir. Bu ortamı, böyle bir saldırıyı organize etmek hiç de zor olmayacaktır. Bölgede bunu yapabilecek, böyle bir göreve talip olacak gruplar yeterince vardır.
Tahran"ın Türkiye"ye yönelik siyaset dili, bölge ile ilgili genel anlamda oldukça olumlu işbirliği çağrıları alkışlanabilir. Bunların doğruluk payı da vardır. Ancak İran"ın durduğu yerden olup bitenlere bakınca, yukarıdaki ihtimallerin ciddi olduğunu düşünebiliriz. Türkiye"nin değil, Tahran"ın gözüyle baktığımız zaman söz konusu tehlike daha iyi anlaşılacaktır.
Çekilme sırasında bu tür sabotajlara, süreci tersine çevirecek eylemlere, Kürt halkını dalgalandıracak söylem ve hareketlere azami dikkat edilmesi gerekiyor. Büyük oyuncularla ortaklık tecrübesine sahip çok sayıda kişi ve örgütün bulunduğu bizim coğrafyada, bunların hiç biri sıradışı değildir.
İran, Türkiye"nin barış sürecini, PKK"nın sınırötesine çekilmesini, silah bırakmasını, Türkiye ile sorununu çözmesini, daha genelde Türkiye ile Kürtlerin ortak gelecek kurmaya yönelik yürüyüşlerini durduramaz, yönlendiremez hatta sabote edemezse bambaşka bir senaryo çıkacak karşımıza.
İşte o zaman, Bağdat güçleriyle Kürtler arasında, aynı anda Sünniler arasında gerçek bir savaş ve ayrışma yaşanacaktır. Amacım İran"a karşı olumsuz kanaatleri beslemek değil. Bunların olmasını hiç istemeyiz. Türkiye ile İran arasında bir tür soğuk savaş estirilmesini de amaçlamıyoruz.
Ancak devletler oyunu böyledir. Çoğu zaman dostluklar değil güç oyunları üzerine hesap yapılır. Bölgedeki ayrışma ve yeni saflaşma, herkesin elindeki kartı etkili şekilde kullanmasını dayatıyor. İran için PKK öyle bir karttır. Bu kartı kaybetmek istemeyecektir.
Öyleyse, PKK gruplarının çekilmesi, süreci tersine çevirecek müthiş bir fırsat barındırıyor. Bu fırsatı kullanabileceklerden biri İran"dır.
Umarım bu kanaatlerin hepsinde yanılırım…
.Maliki"nin PKK korkusu!
00:0010/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tam da PKK sınır ötesine çekiliyor, barış süreci tahmin edemediğimiz kadar yolunda gidiyor, Türkiye; Cumhuriyet tarihinin en karmaşık ve zor krizini çözme yolunda kararlı adımlarla ilerliyor derken yeni bir sorun çıktı.
Irak Dışişleri Bakanlığı, dün, Türkiye''ye karşı şaşırtıcı bir açıklama yayınladı: Kuzey Irak''a doğru çekilen PKK''lılar Irak topraklarına giremez..
Açıklamaya; ''Irak hükümeti, Türkiye''deki Kürt sorununun siyasi ve barışçıl yollarla çözümü konusundaki çabaları takdirle karşılıyor'' notu düşüldükten sonra, ''Irak''ın egemenliği, toplum güvenliğinin ve istikrarının sağlanması ve başka ülkelerin iç işlerine karışmama ilkeleri gereğince, Irak hükümeti PKK''lıların Irak topraklarına girmesini kabul etmiyor'' ifadesi kullanılmış. Silahlı grupların Irak''a girmesinin bölge ülkelerinin güvenlik ve istikrarını da tehlikeye sokacağı sanki özellikle vurgulanmış. Olaya bölgesel bir nitelik kazandırılmış.
Bu açıklama ciddiye alınır mı?
* Irak''ın istikrarı diye bir şey söz konusu mu?
*Kürtlerle zaten ayrışmış, Sünnilerle savaş halinde olan, ülkeyi neredeyse üç parçaya bölen Bağdat yönetimi Irak için asıl istikrarsızlık kaynağı değil mi?
* Madem Irak''ın istikrarı bu kadar sarsılıyor, on yıllarca Irak topraklarından Türkiye''ye yönelen tehdit Bağdat için bu kadar kötü bir sicil iken söz konusu açıklamayı kim umursar?
*Kürtlerle arayı geçici olarak düzeltip Sünnileri sindireyim, ardından Kürtlerle hesaplaşırım tezine sarılan bir yönetimin bu açıklamadaki asıl amacı, PKK''lıların K. Irak''a çekilmesi mi yoksa Türkiye''nin bir sorunu K. Irak yönetimiyle birlikte çözme çabası mı?
*Yani bir tür sabotaj mı?
* Açıklama, Irak''ın istikrar ve güvenliği için mi yapılmış yoksa İran''ın bölgesel hesapları esas alınarak mı?
* Tahran''da pişirilip Bağdat üzerinden servis edilen bu tavır; Irak''ın istikrarını önceliyorsa o zaman Tahran-Bağdat ekseninin Irak''ı neden üçe bölecek politikalar uyguladığı sorgulanmaz mı?
Bu soruların hepsi çok önemli. Hepsi üzerinden ciddi değerlendirmeler yapılabilir ve söylenecek çok söz var.
Ama barış süreci konusunda bizim de kendimize sormamız gereken, ihmal ettiğimiz bir boyut var. Genelde içerideki gelişmelerle birlikte değerlendirdiğimiz sürecin bölgesel etkileri üzerine pek kafa yormuyoruz.
Türkiye''nin bütünleşmesi, birlikte gelecek kurmaya çalışması, buna bağlı olarak büyümesi ve daha geniş ölçekli hesaplar içine girebilmesi güzel. Ancak Türkiye''nin büyümesinin çevresinde yol açacağı sarsıntı da iyi hesaplanmalı. Bu sarsıntı Maliki yönetiminin bakışıyla ölçülmese de bölge gerçekleri ile sürecin birbirini beslediğini bilmeliyiz.
Krizi çözme konusunda Türkiye''de müthiş bir fedakarlık, çaba ve istek var. Bu notu düştükten sonra çözüm sürecinin iki gerçekten beslendiğini söylemeliyiz: Bölgede şekillenen yeni güç haritası ve Kuzey Irak petrollerinin paylaşımı.
Yeni güç haritası ya da güç arayışı Türkiye''nin iç bütünleşmesini de destekliyor, bölgesel düzeyde yeni ortaklarını da. Sünnilerin ve Kürtlerin yeni ortaklar olarak öne çıkmasının nedeni de bu. Bu tür bir yakınlaşma söz konusu olmasaydı, PKK''nın böyle bir barışa, çözüme razı edilmesi imkansız olacaktı, bugün hala o dağlarda kanlı çatışmalar izliyor olacaktık.
İşte bu yeni saflaşmanın diğer yanında İran ve Bağdat duruyor. Suriye meselesi de bu saflaşma yüzünden kangren haline geldi zaten.
Dolayısıyla İran ve Maliki yönetimi için, PKK''nın Türkiye açısından sorun olmaktan çıkması ellerini zayıflatan, karşı taraftaki Türkiye''nin elini güçlendiren bir durum. Böyle olunca da güç oluşumunda denge Tahran-Bağdat aleyhine bozuluyor.
Irak''tan gelen ''istikrarsızlık'' iddiası gülünç. Ortada istikrar olmadığı gibi, ülke zaten bölünüyor. Sünniler bile Kürtler gibi özerklik istiyor. Meselenin ''istikrar''la açıklanacak yanı yok. Bir tür saptırma söz konusu.
Suriye''deki cepheleşme, Irak''ta da ayrışma şeklinde ortaya çıkıyor. Çözüm süreci ve Türkiye''nin genel anlamda Kürtlerle yakınlaşması, İran için ciddi bir zemin kaybıdır. Bunu engellemek için mümkün olan her yol denenecektir.
İran''ın PKK meselesine bakışını Bağdat üzerinden gördük. Hepsi bu.
.Kan tutulması, akıl tutulması
00:0012/05/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hatay Reyhanlı"da, 40"ın üzerinde insanımızın hayatını kaybetmesine, yüze yakın kişinin yaralanmasına yol açan korkunç saldırı üzerine ne söylenebilir?
Önce hayatını kaybedenlere Allah"tan rahmet, yaralılara acil şifa ve Türkiye"ye başsağlığı…
Sonra derin bir üzüntü ve öfke.. Giderek büyüyen bir öfke. Ve lanet olsun denir.
Ölü ve yaralı sayısı daha da artacak gibi, maalesef..
Türkiye tarihinin en büyük, en kanlı terör saldırılarından biri gerçekleşti dün. Banyas"taki katliamın bir benzeri Reyhanlı"da yapıldı. Banyas katliamının failleri kimse bu saldırının sorumluları da onlar.
El Muhaberat.. Acilciler… Stepne örgütler.. Ya da hepsi.. Suriye rejimi ya da onlarla birlikte hareket eden Türkiyeli unsurlar..
Bu işin içinde, Suriye üzerinden, PKK"nın devredışı kalması üzerinden hesap yapanlar da var mı, bilmiyorum.
Ne önemi var! Kimin yaptığını sorgulamaya ne gerek var. Her şey ortada.
Cilvegözü saldırısından üç ay sonra, yine ayın on birinde, Başbakan Tayyip Erdoğan"ın ABD"ye yapacağı ziyaret öncesi böyle bir saldırı ne anlama geliyor?
Üç ay önceki saldırı ne anlama geliyorsa o anlama geliyor.
Şartlar aynı, bölge aynı, taraflar aynı, örgütler aynı, sorun aynı, Suriye aynı, Türkiye"nin durduğu yer aynı..
O saldırı sonrası yapılan yorumlar/analizler de aynı.. O gün ne söylenmişse o söyleniyor.
Farklı olan; ölümlerin çoğalması, öfkenin artması, krizin yayılıp Türkiye"nin istikrarını tehdit eder hale gelmesi, terörü bitirme noktasına gelen Türkiye"nin yepyeni bir sorunla yüzleştirilmek istenmesi, on yıllardır olduğu gibi bu ülkenin terörle terbiye edilmek istenmesi…
"ABD"de Suriye"nin kaderini etkileyecek bir karar alırsanız bu savaşı Türkiye"nin içlerine yayarız" diyorlar.
"Türkiye"deki uzantılarımızla ülkenizi kan gölüne çeviririz" diyorlar. "Suriye olayında taraf olan bölge ülkelerini de savaşın içine çekeriz, Suriye krizini bölgesel savaşa dönüştürürüz" diyorlar.
Savaşı Türkiye"ye taşımak istiyorlar.
Türkiye topraklarında Arap-Türk savaşı çıkarmak istiyorlar. Saldırı sonrası sokaklarda Suriyeli mültecilere yönelik uygulama bunun ilk örneği.
Suriye"deki ayrışma üzerinden Türkiye"de de bir ayrışma tezgahlamak istiyorlar. PKK sonrası stepne örgütleri devreye sokmak istiyorlar.
Türkiye"de etnik çatışmaları yeniden başlatmak, belki de mezhep çatışması çıkarmak istiyorlar.
PKK"nın sınır dışına çekilmesi ve barış sürecinin başarılı olması sonrası Türkiye"nin kucağına bir ateş topu daha bırakmak istiyorlar.
Suriye yönetimi, aslında ortada bir yönetim de yok aksine bir örgüt var, kendisinden sonra bütün bölgeyi yangın yerine çevirmek istiyor.
"Benden sonrası tufan, ben öleceksem herkes ölecek" diyor.
Bunu yapar da… Gücü yetse bütün bölgeyi yok eder. Kendi halkını da bölge halkını da. Bunun örneklerini çok gördük.
Bu rejim, halkına rağmen, bölgeye rağmen ayakta kalamayacağını çok iyi biliyor. Ne kadar yıkım yaparsa yapacak, becerebilirse bölgesel savaş çıkaracak.
Bir uyarı yapmak istiyorum buradan.
Suriye meselesini kimse küçümsemesin. Hafife almak en büyük hatadır. Tahmin edilenden çok büyük bir mesele bu. Bu bölgede hiçbir mesele küçük değildir. Kolay başlar yıllarca bitirilemez.
Uzun yıllar sürebilir. Türkiye"yi, Ürdün"ü, Lübnan"ı içine çekebilir.
PKK sonrası PKK kadar büyük bir meseleyle yıllarca uğraşmak zorunda kalabiliriz.
"PKK bitti" derken yeni PKK"larla yıllar geçirebiliriz.
Bunu sadece Suriye değil, bütün komşularımız ve Türkiye"nin büyümesinden rahatsız olan "Batılı dostlarımız" da istiyor, emin olun..
Suriye bir intikam saldırısı yaptı.
Ama PKK"nın bıraktığı boşluk üzerine hesap yapanların sırada olduğu ortada.
Sadece Suriye"yi, sadece bu saldırıyı değil, bugünlerde her şeyi dikkatle sorgulamak lazım. Kendimizi de…
Türkiye"nin başı sağolsun…
Ne eski ABD var, ne eski Türkiye..
00:0020/05/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"de, liderlerin ABD ziyareti her zaman çok önemlidir. Ziyaretler eskiden iktidar esaslı olur, belli roller tayin edilir, rol/iktidar pazarlığı şeklinde geçerdi. Türkiye zayıftı, iç politika kırılgandı. ABD"den bir işaret, Türkiye"de iktidar değiştirip iç politikayı yeniden dizayn ediyordu.
Ama o günler geride kaldı. Bir zamanlar iktidar değiştirenlerin 2003 yılından beri tezgahladığı darbe senaryolarının hiç birinin başarılı olmaması bunun kanıtı.
Son yirmi yılın, özellikle de on yılın küresel düzeyde güç sarsılmaları Türkiye-ABD ilişkilerinin de niteliğinde ciddi değişikliklere yol açtı. İki ülke hala ortak, ABD hala baskın ama ortada ne eski ABD var ne de eski Türkiye.
Türkiye büyüdü, güçlendi, kendine güveni arttı. ABD kendi sorunlarına yoğunlaştı, en azından Obama döneminde, küresel istila projelerinden biraz uzaklaşıp ekonomik sorunlara odaklandı. Asya"daki güç yükselişi ABD"nin dünya genelindeki nüfuzunu kırmaya dönük belki de tarihteki en büyük çıkış oldu.
Türkiye için, BRICS ülkeleri gibi yeni bir oyun sahası açıldı. ABD de Türkiye de, artık çok boyutlu güç ilişkilerinin yaşandığını, alternatiflerin çoğaldığını, Türkiye"nin tek yanlı-sorgusuz ABD bağımlılığı düşüncesinden uzun zamandır uzaklaştığını biliyor.
Belki çok yakında BRIC ülkeleriyle Türkiye arasında ciddi bir yakınlaşma göreceğiz.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın ABD ziyaretinde de bunu gördük. Çok yoğun bir ilgi vardı. İlginin sebebi sadece işbirliği ve ortaklıklar değil, Türkiye"nin son yıllarda gösterdiği başarılı grafikti.
ABD Başkanı Barack Obama"nın ekonomik ortaklık vurgusu, ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi ve bunun olacağına ilişkin taahhütleri, bu konuda Türkiye"den daha istekli görünmesi dikkat çekici bir farklılıktı.
Irak işgali döneminde Türkiye"yi belli rollere zorlayan ABD varken şimdi ABD"yi Suriye konusunda bir yerlere çekmeye çalışan Türkiye"nin varlığını gördük.
Suriye konusundaki bütün tezlerin Türkiye tezi olduğunu, ABD"nin bunların ne kadarında olacağı konusunun esas konu olduğunu farkettik.
Türkiye, Suriye"de rejim değişikliği istiyor ABD direniyor görüntüsü var. Gerçi Obama, "bu konuda Türkiye ile bütün fikirlerimiz uyuşuyor" dese de hemen ardından; "ABD"nin tek yanlı müdahalesinin Suriye meselesine çözüm getireceğini düşünmüyorum" cümlesini eklemesi bir gönülsüzlüğü ifade ediyordu.
Başbakan"ın ABD ziyaretinin esasını Suriye konusu oluşturdu. İki ülke muhalefete daha fazla destek vermek, "Esed"siz çözüm", aşırı uçlara tavır almak, Suriye"de tüm tarafların katılımını sağlayacak bir yönetim, azınlık haklarının garanti altına alınması ile Suriye ve destekçilerinin yalnızlaştırılması konusunda hemfikir.
Ancak "kimyasal silah" gibi kırmızı çizgi konusunda ABD tarafının göründüğü kadar kararlı olmadığını, Türkiye"nin elindeki bilgilerin kendilerinde de olduğunu, kimyasal silah konusunda tavır almak yerine istihbarat paylaşımı gibi genel bir işbirliği üzerinde durulduğunu da not edelim.
Bunun dışında, Rusya ile yürütülen müzakerelere bel bağlanmış görünüyor. Güvenlik Konseyi"nde karar alabilmek için Rusya"yı ikna etmeye odaklı bir yaklaşım var. Bu ne kadar gerçek olur bilemiyorum ama Türkiye tarafı da; Rusya"yı "Esed"siz çözüme eskisine oranla daha yakın" görüyor.
Kilit ülke Rusya ise, bunun dışında bir seçenek yoksa Suriye meselesinin çözümünün oldukça uzun zaman alacağını söyleyebiliriz.
Görüşmelere katılan herkes yüzleri gülerek çıkıyordu. Başbakan Erdoğan da buna dahil ve oldukça keyifli bir görüntü verdi.
ABD"de bugünlerde skandal üstüne skandalın patlak vermesiyle bağlantılı olarak Obama daha sıkıntılı görünüyordu. Başbakanla ortak basın toplantısını da büyük oranda iç kamuoyuna mesaj vermek için kullandı.
Bir gün önceki "zorunlu" basın açıklaması yetmemiş olacak ki, gazetecilerin sorduğundan daha fazla içeriye dönük açıklamalar yaptı. Hatta, "şunu da eklemek istiyorum" diyerek özellikle baş ağrıtıcı konular üzerinde durmaya çalıştı. ABD medyası, iç skandallar nedeniyle, basın toplantısına yoğun ilgi gösterdi.
Çok hareketli ve iki tarafın da memnun kaldığı bir ziyaret oldu. Sonuçlarını, detaylarını uygulamada göreceğiz. Bir çok ülkede gördüğümüz ilginin aynısını gördük.
Güçlenen Türkiye"ye olağanüstü bir ilgi var.
Suriye için müthiş pazarlık
00:0022/05/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayyip Erdoğan"la ABD Başkanı Barack Obama"nın Beyaz Saray"da yaptığı görüşmede Suriye konusunda alınan kararlar şöyleydi:
Esed"siz çözüm.
Esed"in gücünü yetkili bir organa devretmesi.
Bu yetkili organın Suriye"deki tüm tarafları temsil etmesi.
Ülkedeki bütün azınlıkların haklarının korunması ve aşırı uçlara izin verilmemesi.
Cenevre görüşmelerinde alınacak sonuca göre Rusya"nın ikna edilmesi.
En azından bize yansıyanlar bunlardı. ABD, askeri müdahale seçeneğini zaten öngörmüyor. Türkiye"nin üzerinde durduğu "uçuşa yasak bölge" içinse Güvenlik Konseyi kararı gerekiyor. Böyle bir karar da Rusya"nın katılımıyla mümkün. Dolayısıyla şu an için böyle bir seçenek yok.
Peki bütün bunlar gerçekleşebilir mi? Ya da Erdoğan-Obama görüşmesinden somut ne çıkacak, ABD-Rusya pazarlıklarından ne sonuç alınacak? Suriye için diplomasi seçeneğine inanç bu kadar zayıflamışken, ülkeyi bir şiddet sarmalı rehin almışken bir çözüm mümkün mü? Yoksa çatışmalar birkaç yıl daha sürecek, Suriye ve halkı imha mı olacaktı?..
Dün gelen bir haber, Washington"da konuşulanların bir yansıması gibi oldu. Gerçekten de söz konusu haber, Beyaz Saray görüşmelerinden somut bir şeyler çıkacağına dair güçlü bir işaret verdi.
Haberde Beşşar Esed"in; muhaliflerle görüşmek için beş kişilik bir ekip oluşturduğu, bu kişilerin değişebilir olduğu, muhaliflerin istemedikleri kişilerin yerine yenisinin belirlenebileceği belirtiliyor.
Avrupa Birliği kaynaklarına göre, Rusya ve ABD"nin 80 bin kişinin ölümüne yol açan çatışmayı bitirmek için organize etmeye çalıştığı müzakerelere katılacak isimler Rusya"ya bildirildi.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry"nin Moskova temasları, Erdoğan"ın ABD ziyaretinden hemen önce İngiltere Başbakanı"nın Moskova"daki görüşmeleri, ardından Başbakan Erdoğan"ın Washington ziyaretleriyle ortaya çıkan Suriye"deki yeni durum belki de son bir yıldır ortaya çıkan tek umutlu gelişme.
Öyle görünüyor ki, oldukça yoğun bir pazarlık süreci yaşanıyor.
Türkiye tarafı, daha Washignton"da iken, Rusya"nın "Esed"siz çözüme yakınlaştığı" mesajını vermişti. Şam yönetiminin savaşı kaybetmesinin Rusya"nın Akdeniz"den tamamen silineceği görüntüsü vermeye başlaması bu değişimde etkili olmuş olabilir.
Cenevre görüşmelerinden ne çıkar, bilmiyoruz, ama özellikle ABD tarafı hesabını bu görüşmelere ayarlamış, Türkiye"yi de buna ikna etmiş görünüyor. Rusya"yı ikna edip etmediklerini, ettilerse neye ikna ettiklerini henüz bilmiyoruz.
"Rusya Esed"siz çözüme yakınlaşıyor" sinyalinin Washington"da verilmesi, ABD tarafının bu konuda Türkiye"ye bir takım taahhütlerde bulunduğu izlenimi oluşturuyor. Moskova-Washington pazarlığı Suriye"de bir çözümün kapılarını aralayabilir. Aralayamazsa, bundan sonra Suriye konusunda Güvenlik Konseyi"nden karar çıkarabilmenin yolunu açabilir. İşte o zaman "uçuşa yasak bölge" seçeneği devreye girer.
Şimdi gözler, muhalif grupların İstanbul"da yapacağı toplantıya çevrildi. Türkiye, Washington"daki görüşmeler ve ABD-Rusya pazarlığı konusunda elbette muhalefeti bilgilendirecek ve müzakere süreci ile ilgili kanaatlerini etkileyecek. Belki de onlara baskı yapacak.
Son günlerde özellikle Hizbullah güçlerinin Suriye"deki çatışmalara aktif biçimde katılması, Hizbullah"ın ilk kez Lübnan dışında savaşa girmesi, muhaliflerle Hizbullah arasında karşılıklı suçlamaların yoğunlaşması büyük bir tehlikeyi öne çıkardı.
Devletlerin politikalarına bağlı olarak mezhep kimliği üzerinden saf belirleyen örgütler, artık devletlere bakmadan kendi aralarında mezhep üzerinden kendi savaşlarını başlatıyor.
Hizbullah"ın Suriye"de bu kadar etkin olması savaşın bölgeselleşmesi için en tehlikeli adımlardan biri oldu. Bu tavır hem Suriye"nin Lübnan"laşmasına yol açıyor hem de İsrail"i yeniden Lübnan"a, Hizbullah"a saldırıya teşvik edecek bir durum da oluşturuyor.
Savaşın uzaması bölge için felaketler doğuracak. Dolayısıyla bir an önce bir çözüm bulunması gerekiyor. Rusya"nın ikna edilmesi, ki tüm taraflar buna oynuyor, çözümün tek yolu gibi görünüyor.
Öyle anlaşılıyor ki, ABD tarafı hem Rusya"yı hem de Türkiye"yi ikna etmeye çalışıyor. Buna bağlı olarak da Rusya"ya Şam yönetimini, Türkiye"ye ise muhalefeti ikna etme yükümlülüğü düşüyor.
Peki bu kadar karmaşık bir durumdan çözüm çıkar mı? Görüntüye göre "asla" demeliyiz.
Ama gerçekten çözüm isteniyorsa bu iş bir haftada biter. Yeter ki istensin.
Dudayev"in emaneti Medet Ünlü için…
00:0024/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir dava uğruna ömür tüketenlerden, bedel ödeyenlerden, can verenlerden daha değerli kim olabilir?.. Hele bu dava bir halkın özgürlüğü, varolma mücadelesi ise..
Medet Ünlü böyle biriydi.
Çeçen halkının, Kafkas halklarının özgürlüğünün sembol isimlerindendi..
Çeçen direnişinin zirvede olduğu dönemlerde, gelen haberleri onun süzgecinden geçirirdik. Doğru bilgiyi ondan alır, savaşla ilgili detayları onun gözüyle algılardık.
Çeçenistan"da, Kafkasya"da ne olursa olsun, ilk onu arardık. Enformasyon kirliliğine bir nevi ayar verirdi.
Bir mücadele adamıydı. Hiç geri adım atmadı. Çeçen davası zirvedeyken de vardı, direnişçiler ezildikten, herkes sustuktan sonra da vardı.
Aynı zamanda Türkiye için bir gönül adamıydı. Kanaat önderlerinden, akil adamlarından biriydi.
Önceki gece Ankara"da işyerinde suikaste uğradı. Türk medyası, kim olduğunu tam olarak bilemediğinden, tanımadığından olacak ki, suikaste önce sessiz kaldı. Bilmiyorum, bu sessizliğin başka anlamları da var mıydı?
Bir adam, elini kolunu sallayarak işyerine geliyor, zili çalıyor, kapıyı açan Medet Ünlü"ye kurşun yağdırıyordu.
Bu saldırı; Türkiye"de sistematik biçimde devam eden Çeçenlere yönelik suikast zincirinin son halkasıydı.
Daha önce Ümraniye"de İslam Canibekov, yine İstanbul"da Albay Edilsultanov, Ali Osaev benzer şekilde infaz edildi.
Bazıları son derece profesyonel saldırılar olarak öne çıktı.
Aydınlatılamayan, önlenemeyen suikastlere biri daha eklendi.
Kadirov ya da Rus istihbaratı.. Bilmiyorum..
Ama birilerinin bu suikastlere ciddi biçimde koruma sağladığı ortada.
Türkiye"de muhafazakar camianın çok yakından tanıdığı ve değer verdiği bir isimdi Medet Ünlü.. Bugün Türkiye"yi yönetenlerin büyük çoğunluğunun yolu en az bir kere onunla kesişmiştir.
Başbakan ve hükümetteki bir çok isim dahil. Yazar-çizerler ve kanaat önderleri dahil. Çeçenistan konusunda duyarlı olanların bir çoğu dahil.
Rahmetli Necmettin Erbakan"ın da Çeçen konusunda görüşlerine başvurduğu kişiydi.
Efsane komutan Cevher Dudayev"in emanetiydi.
Dudayev, telefon sinyalleri izlenerek yapılan bir füze saldırısıyla şehid edildi.
Telefonuna izleme cihazı yerleştirildiği iddia edildi.
Rusya açısından büyük bir hedefti.
Saldırıda Rusya"ya kim yardım etti?
Türk istihbaratından, özellikle o dönemdeki MİT kadrosundan Dudayev suikastine kimler yardım etti?
Hiç aydınlatılamadı. Kimse de aydınlatmaya teşebbüs etmedi. Bu soruyu sormak bile istemedi kimse..
Medet Ünlü"ye Allah"tan rahmet diliyorum. Ailesine, yakınlarına ve Kafkas halklarına da başsağlığı…
Onları neden koruyamıyoruz, neden!..
Hizbullah"ın bittiği andır!
00:0027/05/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2006 Temmuz ayında İsrail"e karşı 33 gün savaşan Hizbullah nerde? O günün Hizbullah efsanesi, o günün Nasrallah"ı nerede?
Lübnan"ın güneyi alev alev yanarken, İsrail"e karşı eşsiz bir direniş veriyorlardı.
Arap sokakları "Hizbullah-Nasrallah" sloganları atıyordu. Arap rejimleri neredeyse "İsrail Hizbullah"ı bitirecek" diye sevinirken kitleler bu onurlu direnişe destek veriyordu.
Nasrallah bir kahramandı, direniş lideriydi, müthiş bir karizmaydı ve İsrail"in hesaplarını bozup büyüsünü yok etmişti.
O günlerde Hizbullah sloganları atanlar, Nasrallah posterleri taşıyanlar Şii-Sünni ayrımı yapmadı.
Sünni ülkelerin sokaklarında, yönetimlere inat Nasrallah posterleri dağıtıldı, destek gösterileri yapıldı.
Çünkü onlar Lübnan"ı koruyorlardı, Lübnan halkının özgürlüğünü koruyorlardı. İsrail yayılmacılığına karşı şaşırtıcı bir mücadele veriyorlardı.
Hiçbir şekilde mezhepsel bir tavır yoktu. Kimse Hizbullah İran"a yakın diye de tavır almadı. İran"ı sevmeyenler bile o coşkuyu yaşadı.
Peki o Hizbullah nerede?
Bir zamanlar İsrail askeri gücünün büyüsünü yok ettiği gibi, bugün Suriye konusundaki tavrıyla, kendi büyüsünü yok ediyor.
İsrail"le savaşanlar silahları Müslümanlara doğrulttu, İslam dünyasına doğrulttu.
Ortadoğu"nun çürümüş rejimlerinden birine destek için bir efsaneyi yok etti. Özgürlük mücadelesi verenler, özgürlük mücadelesi verenlerle savaşır hale geldi. Baas rejimi adına savaşmak, halkların özgürlüğünden daha baskın çıktı.
Hizbullah, hep şikayet ettiği rejimlerden biriyle halk arasındaki tercihte silahlarını yanlış hedeflere doğrulttu.
Suriye meselesinin karmaşıklığı, çok boyutluluğu, Suriye"nin emperyal müdahale alanına dönüşmesi bu tercihi haklı çıkarmıyor.
İran"ın jeopolitik hedefleri ve mezhep aidiyeti baskın çıktı. Bunlar söz konusu olduğunda Hizbullah"ın İsrail ile Müslümanlar arasında fark görmediği ortaya çıktı.
"Cihat ilan etmemize gerek yok, Suriye"deki savaşa on binlerce insan göndermemiz için iki kelimemiz yeter" diyor Nasrallah.
"İsrail"e yapılan savaşın ilk günlerinde vaadettiğim gibi size zafer vaadediyorum. Biz bu savaşa gireceğiz ve kazanacağız" diyor.
Sanki Suriye işgal edilmiş gibi. Sanki ABD ya da Fransız orduları Suriye"yi ele geçirmiş gibi.
Kime karşı savaşıyorsun, kime karşı zafer kazanacaksın!?!
Madem o kadar heveslisin, Irak işgalinde neden on binlerce insanı direniş saflarına gönderip ABD"yi bu ülkeden atmadın?!
Bu mevzi, bu savunma, bu savaş aşkı, bu coşku, Müslümanların kıyımı üzerine kurulu. Karşında İsrail askerleri değil, Suriye"nin çocukları var. O ülkede doğmuş, büyümüş kadınlar ve çocuklar var.
Suriye düşerse Kudüs düşermiş! Gayri meşru bir çılgınlığa kılıf aramak denir buna. Kudüs"ü Suriye yönetimi mi koruyor?
"Saflarımızı belirledik" diyor Nasrallah. Safın bu olmamalıydı. Safın mezhep ya da birilerinin jeopolitik çıkarları değil, başından beri savunduğun halkın özgürlüğü olmalıydı.
Bu coğrafyada kendi halkına silah doğrultanlar, halkla savaşanlar hep kaybetti.
Hafız Esad, Hama katliamıyla nefret kazandı. Saddam Şii-Kürt katliamıyla yok oldu. Şimdi Beşşar Esad aynı yolda yürüyor.
Hizbullah da Suriye halkına silah doğrulttuğu için kaybedecek.
2006"da Nasrallah"ı, Hizbullah"ı destekleyen Sünniler şimdi Hizbullah saldırılarının mağduru oluyor.
O günlerde bu desteği verenler aynı coşkuyu paylaşıyordu. Ama bugün Nasrallah o olgunluğu gösteremedi. Mezhep saplantısıyla hareket ediyor, Müslümanlarla savaşıyor.
Suriye krizi Irak"tan daha karmaşık ve uzun süre bitecek gibi de değil. Bugüne kadar, yanlışlıkları hep dile getirdik. O yanlışlıkları dile getirmemiz, Hizbullah"ın bu akılsızca tutumunu sorgulamamıza engel değil.
Bakın savaş Lübnan"a yayılıyor. Kısa bir zaman içinde Suriye-Lübnan sınırı diye bir şey kalmaz, savaş alabildiğine yayılır.
Bu, bölge için kabustur. Bakıyorum da, önüne gelen bu kabusu büyütmek için müthiş bir çaba harcıyor.
Ben sonunda felaket görüyorum. Bir cinnet halidir, aldı başını gidiyor.
Sanki Suriye savaşı değil de Türkiye-İran savaşı çıkarmak istiyorlar..
Taksim"den Tahrir çıkmaz!
00:002/06/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Meselenin Gezi Parkı meselesi olmadığını görmüş olduk. Ağaç kesmekle, Topçu Kışlası''nı yeniden inşa etmekle, içine AVM yapıp yapmamakla alakası yokmuş.
Biz öyle sanıyorduk. Öyle sandığımız için de tepki gösterenlere sempatiyle baktık. Bir duyarlılıktı, eleştiriydi, tepkiydi ve son derece doğaldı. Olması gerekiyordu, Türkiye''de eleştiri ve tepki ruhu diri tutulmalıydı. Bu herkesin yararınaydı.
Ama düğmeye kim bastıysa senaryonun ikinci aşaması gerçeği çırılçıplak ortaya koydu.
O da şuydu:
Muhalefet dalgası geliştiremeyenlere yol gösteriliyordu. Kitleler belli duyarlılıklar üzerinden seferber ediliyordu. Ortak düşman Tayyip Erdoğan''dı.
Bugüne kadar kamuoyunu ona karşı harekete geçiremeyenler, darbe yapamayanlar, önünü kesemeyenler, Türkiye toplumuyla gönül bağını kurutamayanlar yeni senaryolar deniyordu.
CHP yapamamıştı, darbeciler yapamamıştı, Ergenekoncular yapamamıştı. Nasıl olsa Arap Baharı, Tahrir ruhu gibi kavramlar hazır bekliyordu. Yeni bir söylem, yeni bir yol, yeni bir isyan dalgası buradan geliştirilebilirdi.
Mısır neresi, Tunus neresi, Mübarek ya da Bin Ali kim, kimsenin umurunda değildi. Bu gömlek Türkiye''ye uyar mı, düşünen yoktu. Oralarda kitleler neye isyan etmişti pek umursanmıyordu. Sadece belli kalıplar belli öfkelere giydiriliyordu.
Bunun içindir ki, buradan bir yere gidilemeyeceğinin kimse farkında bile olmuyordu.
Olaya müdahale eden polisin basiretsizliğine ne demeli. Akıl alır gibi değil. İnsanları neredeyse isyana teşvik edecek uygulamalara girişti. İki gün boyunca göstericilere tepki gösterenlerin bile tepkisine neden olacak şekilde meydanları gaza boğdu.
Bu uygulama sorgulanmalı, bedeli neyse ödenmeli. Sorumlusu kimse hesabını vermeli.
Taksime toplanan insanların itirazları nasıl dikkate alınması gerekiyorsa polisin tavrı da ciddi biçimde sorgulanmaya muhtaç. Bütün bunları iyi değerlendirilip gerekli sonuçları çıkarmak medyanın da, siyasetin de sorumluluğunda.
Nasıl oluyor da, Londra''da, Brüksel''de ve dünyanın bir çok bölgesinde aynı anda bu organizasyonlar yapılabiliyor? ''Siz hala Gezi Parkı meselesi mi sanıyorsunuz bunları, hala anlamadınız mı'' diyor gösterilerin önde gelen isimlerinden biri.
Gerçek ne? Gerçek hükümeti devirmekse bunun yolu seçim. Halk ayaklanması, devrim gibi kavramların hiç bu kadar hafife alındığı olmamıştır.
İngilizce metinler yazıp ''27 kişi öldü'' diye dünyayı ayağa kaldıranlardan, ''panzerler insanları eziyor'', ''Polis insanları evlerinde öldürüyor'' diyenlere kadar inanılmaz bir dezenformasyona tabi tutulduk iki gündür. Yalanlar üzerinden bir ''devrim'' kalkışması gördük.
Çözüm sürecine karşı olanlar oradaydı. Suriye meselesinde Türkiye''nin tutumuna öfke duyanlar oradaydı. Kronik muhalefet oradaydı.
CHP ise, hazır kitlesel öfkeyi görünce durumdan vazife çıkarma pozisyonuna geçti. Olayı sahiplendi, alabildiğine kışkırtmaya başladı. Olay CHP mitingine, bir tür Cumhuriyet Mitingi''ne dönüştü.
Gerçekten iyi niyetle, bir takım kaygılarla hareket edenlere söyleyecek hiçbir şey yok. Onların duyarlılıkları, kaygıları, endişeleri dikkate alınmalı. Dikkate almak hepimizin boynumuzun borcudur.
Ama bunların ötesinde bir şeyler var. Bu duyarlılıklar üzerinden bir şeyler servis ediliyor.
Endişe ettiğimiz, korktuğumuz nokta bu gösterilerin toplumsal bölünme, ayrışma hatta çatışmaya doğru sürüklenmesidir. Gerçekten de bir adım sonrasında bunun istendiğine dair çok ciddi işaretler var.
Batı başkentlerinin açıklama üstüne açıklama yapması, dünya medyasının, haber ajanslarının iki gündür canlı yayın vermesi, olayları ''Türk Baharı'' gibi kavramlarla servis etmesi dikkat çekici.
El Cezire yayınlarına bakanlar Türkiye''de Mısır Devrimi yaşanıyor, iç savaş yaşanıyor sanacak. Bir televizyon kanalı değil sanki, Tunus veya Libya''da olduğu gibi Türkiye''de de devrim yönetiyor pozisyonundaydı.
''Kürt Baharı''nı tutturamadık, çözüm/barış süreci bunun önüne geçti o zaman Türk Baharı yapalım, sokakları bölelim, toplumsal kırılma alanlarını çatışmaya dönüştürelim diyenler bence Taksim''de gösteri yapanlar değil.
Birileri Türkiye''deki muhalefet kanalları üzerinden büyük hesaplar yapıyor gibi. CHP''yi, Taksim''de toplananları da aşan bir hesap var gibi. Hatta Erdoğan düşmanlığının da ötesinde bir Türkiye tasavvuru var gibi.
Bunlar da benim endişem.
Taksim, mezhep, kardeş kavgası..
00:004/06/2013, Salı
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu iş kontrolden çıktı. Haklı haksız birbirine karıştı. Siyasi muhalefet duygusu linç operasyonuna dönüştü. Çirkeflikler gerçeklerin üstünü örter hale geldi. Gösteriler meşruiyet zeminini hızla kaybedip kaosa dönüştü.
Kitleleri harekete geçirmek isteyenlerin sosyal medyadaki inanılmaz seviyesizlik örnekleri ürküttü. Sabah ''haydi isyana'' çağrıları yapanlar, alabildiğine felaket tellallığı yapanlar akşam korkup ''ne olur sakin olun, evinize gidin'' diye yalvarır oldu.
Korkunç bir öfke, nefret söylemi sokaklardan bütün ülkeye yayılmak isteniyor sanki. Aklı başında bildiğimiz insanların bu nefreti nasıl körüklediğini görüyoruz. Kişisel öfkenin toplumsal algıya dönüştürülmek istendiğine tanık oluyoruz.
Bazı gazeteciler militanlaştı, örgüt yönetir oldu. Bazı sanatçılar ellerinden gelse bütün İstanbul''u ateşe verecek hale geldi. Atılan adımların, söylenen sözlerin sokaklarda nasıl yankılandığını, Türkiye genelinde nasıl bir infiale neden olacağını düşünen neredeyse kalmadı.
Yarın insanlar sokakta birbirini öldürmeye başlarsa bu insanlar sorumluluğu nasıl kaldıracak, kimse bunu sormuyor. Olay, gidişat oraya doğru, görmüyor musunuz?
Burada Gezi Parkı yok, burada hükümet karşıtlığı ya da siyasi muhalefet de yok.
Burada başka bir şey var. Yeni yeni farkına vardığımız, Türkiye için, herkes için son derece tehlikeli başka şeyler var.
Panik havası yayanlara bakıyorsunuz, büyük çoğunluğu yabancı. Türkiye''de adeta ''iç savaş var'' görüntülerini dünyaya servis ediyorlar. Kimisi yabancı gazeteci, kimisi yabancı istihbarat mensubu, kimisi bilmem hangi ülkenin hangi kuruluşunun temsilcisi.
Fransa''dan, İngiltere''den, Almanya''dan adamlar, Türkiye''de sokakları coşturuyor, insanları isyana çağırıyor. Araçların üzerine çıkıp ''on kişi, yirmi kişi öldü'' anonsları yaptırıyor.
Bazı üniversiteler, sermaye grupları, meslek grupları bunlarla aynı paralelde, planlanmış bir programa göre, pozisyon alıyor.
Daha önce Türkiye''yi yönetmeye alışkın olan, iç siyaseti yıllarca dizayn eden derin yapılar yeniden ortaya çıkıyor, suskunluklarını bozuyor, sokakları, örgütleri hareket ederek yeni bir Türkiye biçimlendirmeye çalışıyor.
Bu güçlerle ortak hareket eden, bu ülkede darbeler planlayan Avrupalı ve Atlantik ötesi yapılar yeniden ortaklık görüntüsü veriyor. Türkiye''de ne planlanıyorsa ortak planlandığını bir kez daha görüyoruz.
Barış süreci, Kürt meselesindeki ilerlemeler onları oldukça rahatsız etmiş olmalı ki, bunu boşa çıkarmaya dönük çıkışlar yapıyorlar. Birkaç gün içinde bazı PKK''lı unsurları yeniden çatışma alanlarına bile sokabilirler.
Ama madem barış süreci tahminlerden daha büyük destek aldı o zaman başka kırılma alanlarına odaklandılar. Etnik çatışmayı yeniden çıkaramazlarsa mezhep, kimlik üzerinden Türkiye''nin zaaf noktalarını kaşımaya, hareket etmeye çalışacaklar.
Taksim''de başlayıp şekil değiştirerek devam eden süreç buraya doğru gidiyor. Bu ülkenin insanlarını, sokaklarını yeniden bölmeye, ayrıştırmaya, çatıştırmaya yönelik projeler uygulanıyor. Her geçen gün bu çalışmaların olgunlaştırıldığını görüyoruz.
Bu işin öyle birkaç günlük olmadığını, uzun süredir planlandığını, bazı Avrupa ülkelerinin bütün unsurlarıyla işin içinde olduğunu, İstanbul''dan Türkiye''nin geneline yönelen bir proje uygulandığını görüyoruz.
En çok korktuğum şey, bence bütün ülke bundan korkmalı; birileri bu Ortadoğu''daki mezhep krizini Türkiye''ye çağırıyor. O birilerinin birkaç göndür devam eden eylemleri, hızla o tarafa yönlendireceğini, bu ülkedeki Aleviler ve Sünniler arasında kardeş kavgası çıkarmayı deneyeceğini göreceğiz. Yine o birilerinin belki birkaç gün sonra, Alevi kardeşlerimizi isyana çağıracak kadar arsızlaşacağını da.
Bunlar korkutucu, bunlar hükümete yönelik tepkiyi de aşan hesaplar. Belki bugün abartılı görünebilir ama işin arkasındaki güçlere bakınca neler olabileceğini ya da ne tür senaryoların deneneceğini öngörmek zor değil.
Bu ülkenin siyasi aklı bir an önce harekete geçmeli. Cumhurbaşkanı, hükümet ve siyasi partiler, muhalefet dilini tekrar kendi yörüngesine sokacak basireti, olgunluğu gösterebilmeli.
Sınırötesi ortaklarıyla yıllardır tezgah üstüne tezgah deneyen güçlerin ipleri ellerine almasına izin verilmemeli. Bu başarılamazsa Türkiye''nin önünde sadece kaos vardır, Suriye örneği vardır, tipik Ortadoğu sorunları vardır, bilinmeli.
İnanın bu işleri tezgahlayanlar, sokaktaki insanın itirazlarını kirli çıkarları uğruna heba edecek, bu ülkenin kutsallarını amaçları için hoyratça kullanmaktan çekinmeyecek.
Artık sokaklarda gösteri yapanları değil, oyun kurucuları sorgulama vaktidir. O oyun kurucular birkaç günde deşifre oldu. Bir süre sonra çırılçıplak ortaya çıkacaklar. Kurguları, planları da... İşte o zaman birileri hesap vermek zorunda kalacak. Türkiye, onlardan hesap soracak.
Akıllı olma zamanı. Sabır zamanı. Türkiye''nin sayısız kez yaşadığı tecrübelerden biri daha yaşanıyor. İnanıyorum öfke değil olgunluk başaracak. Kaos, düşmanlık değil, kardeşlik kazanacak.
İç savaş istiyorlar, sokak çatışmaları istiyorlar. Bu ülkenin kardeş kavgasına sürüklenmesine izin vermeyelim.
.Ben de Taksim"e gitmek isterdim!
00:006/06/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Eylemlerin ötesine geçelim.. Gezi ''direnişi''nin ötesine..
Sokakların yakılıp yıkılmasının, polis şiddeti tartışmalarının, kargaşadan kahramanlık çıkaranların, Türkiye''ye düzen vermeye girişenlerin, öfke ve hıncın, toplumsal tedirginliğin ötesine..
Geçebilir miyiz? Elbette hayır, çok zor.. Özellikle toplumsal tedirginlik, huzursuzluk ciddi boyutlarda. İşyerlerinde, okullarda, üniversitelerde hatta sokakta birbirine ürkek ürkek bakan insanlar varken, aynı apartmanda selamlar kesilirken orada durmak, bir düşünmek, sokakların bölünmesine doğru itilen süreci sorgulamak, uyarı üstüne uyarı yapmak zorundayız.
Ama bunları yaparken bir adım sonrasını görmek, görmeye çalışmak, en azından ne tür sürprizlerle karşılaşacağımızı öngörebilmek zorundayız. Küçücük bir sorgulamayı dahi kaldıramayanların cevap vermesi gereken o kadar soru varki..
Nasıl oluyor da, eylemler başlar başlamaz bazı sanatçı ve gazeteciler tam bir organizasyon görüntüsü vererek harekete geçebiliyor?
Nasıl oluyor da, olay Gezi Parkı boyutlarını aşmasına rağmen eylemler daha da yaygınlaşıp öncüler daha da keskinleşebiliyor?
Nasıl oluyor da, bu kadar seviyesizlik, çirkeflik, saldırganlık, iki yüzlülük bu kadar masum bir kamuflajla, medya imajıyla pazarlanabiliyor?
Nasıl oluyor da, Taksim olayları başlar başlamaz, bazı Avrupa ülkelerinden birbirinin kopyası açıklamalar geliyor? Meydanlarda, sokaklarda bu kadar yabancı uyruklu kişi organize olup ''savaş'' veriyor?
Nasıl oluyor da, yabancı istihbarat kuruluşları, lobiler, sermaye çevreleri eylemleri desteklemek amacıyla Türkiye''ye karşı ortak bir saldırıya girişebiliyor?
Nasıl oluyor da, yabancı fonlar, ajanslar, anormal sağlıksız raporlar yayınlayarak Türkiye ekonomisini çökertmek için ciddi bir proje görünümü veren operasyon yapıyor?
Nasıl oluyor da, bazı yerli siyasi ve sermaye unsurlarıyla yabancı muadilleri bir iki günde böylesine organize olup, eylemleri Türkiye''de sosyal çatışma boyutuna sürüklemeye dönük icraatlere girişiyor?
Nasıl oluyor da, İran istihbaratı ile Avrupalı bazı ülkelerin istihbarat unsurları aynı amaç için Türkiye''de ortaklık kuruyor? Bu süreçte İran kadar Almanya''yı, İngiltere''yi, Fransa''yı da sorgulamak gerektiğini düşünüyorum.
Bu bir operasyon. Gezi Parkı eylemcilerinin ötesinde bir operasyon. Dolayısıyla bu operasyonu kimse bu gençlerimiz üzerinden pazarlamaya kalkışmasın.
Daha önceki bütün bunalımlarda, darbe senaryolarında, Türkiye''yi cezalandırma projelerinde imzaları olan içerideki ve dışarıdaki unsurların yeni bir ortaklığını görüyorum.
Etnik çatışmaların, PKK meselesinin bittiği, barış sürecinin yaşandığı, Türkiye toplumunun nefes almaya başladığı bir dönemde yeni bir öfke, nefret dalgası yayıyorlar. Bu sefer yine kimlik üzerinden toplumsal bölünme senaryoları uyguluyorlar.
Bu o proje adamlarını da, onlara finansal, siyasi ve medya desteği verenleri de biliyoruz, onları tanıyoruz. Bu ülkenin kırk yılını alan, on binlerce evladını toprağa gömen o kanlı savaşın yerine yenisini ikame etmeye çalışıyorlar.
Buna hep birlikte hayır diyelim, direnelim, karşı çıkalım.
Ellerinden gelse, İstanbul''daki, Ankara''daki, İzmir''deki gerilimi bütün Anadolu''ya yayacaklar, insanları sokağa dökecekler, Türkiye tarihindeki acı örnekleri yeniden yaşatacaklar.
Artık olay, Gezi Parkı''nı da, siyasi muhalefeti de, AK Parti ve Tayyip Erdoğan karşıtlığını da aştı. Bir tür toplumsal sarsıntı, bir tür güç kayması yaşatılmak isteniyor.
Böyle olmasaydı ben de Taksim''e gitmek isterdim. Ama öyle değil.. Kirli bir operasyonun tam ortasındayız. Şiddete başvurmayan eylemcilerin masumiyeti üzerinden kurgulanan, Türkiye toplumunun bir kısmına isyana teşvik eden bir operasyon.
Bu tehlikeden güç devşirmeye, kahramanlık çıkarmaya, öç almaya çalışanlara yazıklar olsun.
Taksim karartması, Erdoğan"ın günahı..
00:0010/06/2013, Pazartesi
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gezi Parkı eylemcileri üzerinden bir karartma yapılıyor. Bize gençliği, çevreyi tartıştırıp devlet iktidarını ele geçirme operasyonu yapılıyor. "Bu çocuklar çok güzel" üzerinden Erdoğan"ı hedef alan "çirkinleştirme" kampanyası yürütülüyor. Zor olacak… Çocuklar güzel de olsa, çirkin de olsa Erdoğan"ı çirkinleştirmeye yönelik operasyonu başarmak zor olacak. Çirkinleştirmek isteyenlerden daha çok gönül bağı kuranlar oldukça proje başarısız olacak.
Oysa herkes biliyor ki, kavga "bu çocuklar" değil. Kavga Taksim ya da çevre de değil. Bugün bunu anlamamış görünenlerin bir çoğu, çok iyi anlamışlar olarak, ortadan kayboldu. Pozisyon almak için bir sonraki gücün şekillenmesini bekliyor.
Bütün iyi niyetimle, samimiyetimle, gençlik ruhumla, itirazlarımla, kaygılarımla bakıyorum, yine de "bu çocuklar"ın ötesinde şeyler görüyorum. Böyle olunca da, Gezi"nin ötesine geçip kavgayı izlemek, kavgayı analiz etmek, kavgaya göre tavır almak ağır bir sorumluluk oluyor.
Hiç kimse, Türkiye"nin siyasi tarihini, güç çatışmalarını, siyasi dönüşüm projelerini unutmamızı, zihnimizden silip atmamızı istemesin. Körleşmemizi, aptallaşmamızı istemesin.
"Ne istiyorsunuz, neye karşısınız" sorularının cevabı yok. Ağaç diyorlar, park diyorlar ama birileri onların üzerinden başka bir cevap üretiyor ve bu cevap onların da cevabı haline geliyor. Gezi eylemcilerinin bütün talepleri kabul edilse, hatta bu eylemler bitse kavga bitecek mi? Bitecek sananlar yanılıyor. Biteceğini söyleyenler yalan söylüyor. Çünkü kavga bu değil. Dolayısıyla soruların da cevapların da yerli yerinde olması lazım.
Ortalığı kasıp kavuran, işi cazgırlığa vuranlara göre bir Türkiye algısı, ne yalan söyleyeyim, bana kaosu hatırlatıyor. İnanılmaz iddialar uçuşuyor ortalıkta, inanılmaz bağlantılar çıkıyor. Bunlar tesadüf mü, sadece iyi niyetli destekler mi? İnanalım mı bunlara?
Bu organizasyonları yapanların, dayanışmayı örgütleyenlerin önemli bir kısmının Türkiye tarihinde acı hatıraları var. Bir çoklarının ismi, kirli operasyonlarda geçiyor. Hal böyle iken, bize bunları görme, hatırlama, ifşa etme diyorlar.
Aklıma İran geliyor. Musaddık operasyonu geliyor. Türkiye"de çok az insanın bildiği o müthiş operasyon geliyor. ABD ve İngiliz istihbarat teşkilatları, 1953 İran"ında ortaklaşa bir darbe tezgahladılar. Ortadoğu"nun o tarihten bugüne uzanan siyasi yapısını kökten etkileyen bir darbeydi bu. Petrolü millileştiren İran Başbakanı Musaddık sokak isyanıyla görevden uzaklaştırıldı. İsyana katılan İranlılar sonradan derin bir hayal kırıklığı yaşadı ama olan olmuştu. İran Başbakanı"na karşı, kamuoyu çalışmaları ile "komünizm yanlısı, ihtiyar bir huysuz" olarak imaj operasyonu yapıldı. Bugün Türkiye"de yapıldığı gibi.
AJAX adı verilen bu operasyonu, ABD eski Başkanı Theodore Roosevelt"in yeğeni Kermit Roosevelt yönetti. Bugünü anlamak için o operasyonu birazcık okuyun. ABD ve İngiliz istihbaratının siyasi tarihteki en kirli operasyonlarından biriydi. Musaddık"ı devirip ülkeyi tekrar Şah"a verdiler. İran"ı normalleştiren adamı devirip diktatörü iktidara taşıdılar. Demokratik süreci sabote ettiler. Nedeni petroldü, petrolün millileştirilmesiydi.
Kermit Roosevelt"in kendi operasyonunu anlattığı "Karşı darbe" adlı kitabını okuyun, bugün olanlarla ilgili ilginç benzerlikler göreceksiniz.
Erdoğan"ın günahı sert olması mıydı, üslubu muydu? Bugüne kadar Türk siyasi tarihinde insanların kalbine girebilen kaç lider vardı?
İran"ı büyüten, güçlendiren, inanılmaz bir ivme yakalayan Musaddık"ın günahı petrolü millileştirmekti. Erdoğan"ın günahı ne acaba? Çılgın projeler mi? Türkiye"yi; bu coğrafyayı yüz yıldır yönetenleri rahatsız edecek ölçüde, büyütmesi mi? Boğazları millileştirmek mi? Taksim Platformu üyelerinin "Kanal İstanbul projesi iptal edilsin" talepleri bundan mı?
Sadece Erdoğan imajına yönelik söylem üzerinden bir Türkiye projesini millete satamazsınız. Bu millet bunu almaz, inanmaz. Her geçen gün, malum operasyonun ayrıntılarına, bağlantılarına ilişkin çarpıcı gerçekler çıkıyor ortaya. Bunlar bilindikçe milletin tepkisi daha da sertleşebilir.
Bu bir "darbe" senaryosudur ve tarihe öyle geçecektir. İçerideki bazı güç odakları ve sermaye gruplarıyla dışarıdaki muadillerin ortak yürüttüğü bir Türkiye tasarımı. Tasarımın merkezinde sosyal tepkiyle iktidar devirme, Erdoğan"ı siyasetten uzaklaştırma, Türkiye"yi küçültme amacı var.
Hiçbir iktidar bu durumda "evet haklısınız" diyerek çekilmez. Millete gider. Millet karar verir. Ama millet, sanılanın, alabildiğine güçlü propagandanın tersine, bu oyunu kabullenmedi, kabul etmedi.
Bu çıkışa bel bağlayan, bundan iktidar devşirmek isteyen, bundan siyasi gelecek hesabı kuran, bundan ekonomik iktidar kazanacağını sanan kaybeder. Benden söylemesi…
Çünkü millet oyunu gördü. Türkiye bu
oyunu bozar.
Zor zamanda konuşmak
00:0012/06/2013, Çarşamba
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
İbrahim Karagül
On beş gündür nefeslerimizi tutup tek bir olaya kilitlendik.
Masum bir olaydan hükümeti devirmeye, toplumsal çatışma çıkarmaya, sokakları bölmeye, kimlik krizleri çıkarmaya çalıştık.
Taksim"den Kızılay"a mevzi savaşları başlattık.
Korkuya, öfkeye hatta nefrete yatırım yaptık.
Unuttuğumuz kinlerimizi bugüne taşıdık. Birbirimize selamı kestik, ters bakışlar fırlattık. Oysa Türkiye böyle değil ama bir süre de olsa öyle sandık.
Darbelere alışkın bir ülkede, darbe tarihinin kapandığını sandığımız bir ülkede, bir muhalif dalga yakalayanların bir çevre eylemini nasıl rejim meselesine dönüştürdüğünü gördük.
Sokakları alabildiğine galeyana getirdiler. İnsanların öfkelerine, memnuniyetsizliklerine, gündelik itirazlarına yatırım yaptılar. Türkiye"nin iyiliğine ilişkin ne varsa unutturan, yok sayan bir hafıza silme operasyonu yaptılar.
İdeolojik grupları hatta siyasi partileri geçtik… Sermaye, medya, iktidar üçgeninden eskinin Türkiye"sini bugüne çağırdılar. Barış süreciyle çözüme yüztutan o kanlı çatışmanın geride bıraktığı boşluğu başka tür bir çatışma ile doldurmak istediler.
Dar iktidar yorumlarıyla, güç hesaplarıyla, kendi çıkarları için Türkiye"yi kurban etmeye çalıştılar.
Kişisel öfkeleri, memnuniyetsizlikleri ile öne çıkan medya mensupları hınçlarını Türkiye"nin meselesi gibi sattılar. Onların çığırtkanlıkları yıllarca bu ülkede yaşayan herkesin kulaklarında çınlayacaktır.
Türkiye"yi Suriyeleştirmek istediler.
Bu senaryoların hepsi ama hepsinin arkasında, eskinin iktidar odaklarının devlet iktidarını yeniden ele geçirme, siyaseti de ekonomiyi de yönetme dürtüleri vardı.
Ak Parti hükümeti döneminde alabildiğine zenginleştiler. Zenginliklerini on katına, yirmi katına çıkardılar. Dev şirketlere dönüştüler. Milyar dolarlık ihaleleri kimselere kaptırmadılar.
Ama yine de müthiş bir hazımsızlık yaşamışlar, öfkelerini gizlemişler, herkesi kandırmışlar. Erdoğan"ın önünde el pençe divan durup arkasından onu devirmeye kalkıştılar.
Bu on beş gün içinde yağcıları gördük, yalakaları gördük. En yalakalar en öfkelilerdi, ilk kaçanlardı. En çok kazananlar Erdoğan"ı devirmek için toplumu galeyana getirenlerdi.
Erdoğan adına, AK Parti adına sözü kimseye bırakmayanlar ortalardan kayboldu. Sustular, sindiler, kendilerini gizlediler.
Sebebi gayet basitti: Durumdan vazife çıkarmışlardı. Muhtemel bir iktidar değişimine yatırım yapmışlar, gücün yeniden şekillenmesini beklemişler, ona göre pozisyon almaya girişmişlerdi.
Ama aslında hiçbir şeyin değişmediğini, iki haftalık heyecanın dindiğini, operasyonun deşifre olduğunu, buradan bir sonuca varılamayacağını anlayınca yeniden ortaya çıktılar, "kaldığımız yerden devam" dediler.
Türkiye"yi, insanlarının hassasiyetlerini hiçe saydılar. Memleketi sadece Taksim sandılar. Anadolu insanının Türkiye"yi dönüştürme ruhunu küçümsediler. Bu ruhu ezmeye çalışanlarla ortaklık kurdular, ihanet ettiler.
Böyle bir zamanda sağlam duranlar önemlidir. Hangi fikir için olursa olsun, sağlam duranlar, kavga verenler, mücadele edenler değerlidir. Rüzgara göre yön değiştirenler, kendilerini ne kadar gizlemeye çalışsa da, onlara not verilmişti.
Zor zamanda ayakta duranlar, söz söyleyenler hep az olmuştur. Bu sefer de öyle oldu… Ortadan kaybolanları, kendilerini gizleyenleri, bir sonraki sahne üzerine hesap kuranları değil, inandığını çekinmeden savunanları, ona sahip çıkanları bilme zamanıdır.
Türkiye müthiş bir ikiyüzlülüğe sahne oldu. Meşru bir hükümeti gayri meşru yollardan devirmeye yönelik krizde, ön sıralarda olması gerekenler yoktu. Şimdi meydanlara, ekranlara, gazete sayfalarına dönmeye başladılar.
Bu süreçte Yeni Şafak"a yönelik ciddi bir yıpratma kampanyası yaşandı, sert eleştirilere muhatap olduk.
Elbette biz bir gazeteyiz. Yeni Şafak, kurulduğu günden bu yana özgürlüğü ve açık fikirli olmayı önceledi, öyle olmaya da devam edecek.
Ama biz aynı zamanda bir direnç merkeziyiz. Siyasi değişkenliklere, gündelik gel-gitlere göre pozisyon almayız. Günübirlik hareketlere göre de yayın politikamızı değiştirmeyiz. Kendimizle çelişmeyiz.
Hiç kimse kalmasa da, Yeni Şafak bu merkezde durmaya devam edecektir.
Durduğumuz yer bellidir. Bu zemin sağlamdır ve bu zemin üzerinde sağlam durmaya özen gösteririz. On beş gündür tanık olduğumuz gelişmeler bir çoklarını sendeletti. Biz sendelemedik ve bunu bilinçli olarak yaptık.
Öyle de devam edeceğiz…
Eyvah, Avrupa bize kızmış!..
00:0014/06/2013, Cuma
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sen hala kendini Roma İmparatorluğu sanıyorsun. Baltık Denizi"nden Suriye sınırına kadar yönettiğini sanıyorsun. Hala Birlik olduğunu, dünyanın hoşgörü önderi olduğunu sanıyorsun.
Hala Türkiye kamuoyunun kayıtsız şartsız arkanda olduğunu, Avrupa rüyası gördüğünü düşünüyorsun. Hala aldığın kararlarla bu ülkenin siyasi yapısında sarsıcı değişikliklere yol açacağını umuyorsun.
Oysa bu ülke de, millet de seni çoktan zihninden sildi, farkında bile değilsin. Ezici çoğunluğun Avrupa Birliği diye bir hedefi kalmadı, görmüyorsun. Kıytırık kararlarınla, gündemlerinle siyaseten cüceleştiğini farketmiyorsun. 21. Yüzyıl dünyasına ayak uyduramadığını, sürekli zemin kaybettiğini, bu yokluğunla "birlik" düşüncesinin çoktan parçalandığını öngöremiyorsun. Geleceğin dünyasında Avrupa Birliği Modeli"nin yeri olmayacağını, yeni güç oluşumlarında, Birlik ülkelerinin tek başına varlıkları dışında, bir oluşumun anlamsızlaştığını ölçemiyorsun.
11 Eylül saldırıları oldu, elli yıllık hoşgörü ve birarada yaşama tezini çöpe attın. Faşizm örneklerini hatırlatan vatandaşlık ve göçmen yasaları çıkardın. Bunları sorgulamadın, sorgulanmasına bile izin vermedin. Bu yasaları çıkaran ülkelere hiçbir yaptırım uygulamadın. Alabildiğine İslam korkusu yaydın, İslam-terör üzerinden güvenlik stratejileri kabul edip uyguladın. Birçok üye ülke, polis devletini andıran uygulamalara girişti. Hiçbirine bir şey demedin.
Ekonomik kriz, seni paramparça etti. Krize yuvarlanan ülkeleri terkettin. "Herkes başının çaresine baksın" dedin. Ortak bir çözüme bile ulaşamadın. Toplumsal memnuniyetsizlik şimdi başkentlerini vuruyor, daha vuracak da. Peki bunlara karşı hoşgörü ile mi yaklaştın? Olağanüstü hali andıran yasaları çıkaran üyeler bu yasaları hangi toplumsal tepkiye hazırlık için çıkardı ve bu gösterilere nasıl karşı koyacak? Dünyanın da bunları sorguladığını bilmiyor musun?
Hepsine sus, Türkiye ile ilgili bir şeyler olunca aslan kesil!
Yemezler! Ciddiye bile almazlar. Öyle bir Türkiye yok. Öyle bir Türkiye kamuoyu da yok. Ne dış politikanla ne ekonomi politikanla bu ülkeye vereceğin hiçbir şey yok. Demokrasi, özgürlükler ve birarada yaşama projesini ise sen çöpe attın. Bu ülkeye satacak, kaprislerin dışında, hiçbir şeyin kalmadı.
Bu ülkeyi o başkentlerden görmemeyi öğrendik biz.
Hiçbir yerde ciddiye alınmayan adamlar, Türkiye ile ilgili kıyametleri koparıyor. Bu ülkeye yön vermeye, bu ülkeyi hizaya sokmaya, bu ülkeyi azarlamaya çalışıyor.
Günlerdir "Türkiye"de iç savaş yaşanıyor" görüntüsü vermeye çalışan Avrupa basını, "iç savaş görüntüsü" bulamayınca Türkiye"yi azarlamaya giriştiler. Türkiye"de işler yolunda gitmeyince "merkezden" müdahaleye başladılar. Türkiye artık bu kibri kaldıramıyor, anlamıyor musunuz?
Taksim olaylarında ne oyunların döndüğünü bu ülkenin insanları görmüyor mu sanıyorsunuz? Bu ülkenin artık size güveni kalmadı, iyi niyetinizi sorguluyor farketmiyor musunuz?
Artık "Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi dondururuz" uyarısı yapan bir ülke var karşınızda. Bunu bilin, bilmeniz gerekiyor. Bugün yapılacak bir referandumda, AB"ye tam üyeliği reddedecek bir toplum var.
Siz Türkiye"yi bırakın da gelin biraz Avrupa rüyasını tartışalım. Rüyadan geriye ne kaldığını, küresel güç oluşumunda nerede durduğunuzu ele alalım. Biz tartışmayalım, sizdeki tartışmalara bakalım. Sizin cümlelerinizle konuşalım.
Bir ekonomik krizde dağılma noktasına geldiniz. Değerlerin değil, ekonomik çıkarların sizi ayakta tuttuğu apaçık ortaya çıktı. Krizin sosyal patlamanın dışında jeopolitik çözülmeye yol açacağına, bunun da Birleşik Avrupa düşüncesini ortadan kaldıracağına dair tartışmaları sizin düşünürleriniz, siyasileriniz yapıyor. "Birleşik Avrupa"nın, "Parçalanan Avrupa"ya veya bölgesel birlikteliklere doğru gittiğini söylüyorlar. Onlar şöyle bir Avrupa Birliği haritası çıkardılar, hatırlatayım:
Alman bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya, Slovakya..
Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya, Litvanya ve Latviya…
Doğu Avrupa ülkeleri: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan… Kendi içinde bölgesel bir yakınlaşmaya gidebilir…
Akdeniz ülkeleri: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta.. Bugün bu ülkelerin hepsi derin ekonomik sarsıntı içinde ve hızla iflasa sürükleniyor.
Bu yeni harita örneklerini biz çizmedik. Siz, geleceğinizi çizdiniz.
Gezi eylemlerini bu ülke sorgulayacak, ders alacak. Ama Türkiye artık sizden ders almayacak, bunu bir kenara yazın. Londra"daki olaylara neden suskunsunuz, hadi bir şey söyleyin.
Avrupa Parlamentosu açıklama yapmış, uyarmış. Kimin umurunda! Geçin bunları….
Bu ülke "vatan"dır, "kimlik"tir, "şefkat"tir
00:0017/06/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İnanılmaz bir kalabalık.
İnsan seli.
Mahşer gibi.
Yüzbinler meydanda.
Yüzbinler meydana çıkan yollarda.
Yüzbinlercesi o bölgeye yaklaşamadı bile.
Şımarık değil.
Öfkeli değil.
Kırıcı değil.
İntikamcı değil.
Düşman değil.
Kim bu insanlar, hangi coğrafyadan?
Ne için burada toplandılar?
Ne için sabah saatlerinde yollara düştüler?
Endişeleri neydi, korkuları neydi?
Parti meselesi mi, Türkiye meselesi mi?
Bu ülke; kadim medeniyetlerin, geleneklerin, zenginliklerin toplamıdır.
Bu ülke tarihtir, hafızadır, bilinçtir.
Bütün renkleriyle, çeşitliliğiyle, farklılığıyla "ülke"dir, "vatan"dır, "kimlik"tir.
Bu ülke kardeşliktir.
Yüzyıllardır nice küskünlükler, nice alınganlıklar yaşadı.
Ama kardeş olmayı, birlikte yaşamayı, öfkeye galip gelmeyi bildi.
Yine bilecek. Bu öfke de geçecek, üstesinden gelinecek.
Bu ülke; çıkar gruplarının, çığırtkanların, tetikçilerin, Türkiye düşmanlarının tahriklerini de yenecek.
Onları da, dışarıdaki ortaklıklarını da altedecek.
Onların kimlik savaşları, etnik ve mezhep savaşları için yürüttüğü senaryoları başlarına geçirecek.
Bu ülke akıldır, bilgeliktir.
Kötümserlik yok, ümitsizlik yok, nefret yok.
Bütün öfkelerin üstünde bir şefkat vardır.
Bu, hepimizde vardır.
Bütün renklerimizde, kimliklerimizde vardır.
Öfke değil şefkat, kavga değil dayanışma, cehalet değil bilgelik galip gelecektir.
Gelmelidir.
Gelin hep birlikte bir kez daha düşünelim…
Gözlerinizi açın, bu bir intikam savaşı..
00:0019/06/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ağaç isyanı değil, park isyanı değil, iç politik isyan da değil. Demokrasi, özgürlük ayaklanması, hak-hukuk meselesi de değil.
Bir başka harita var önümüzde. Küresel ekonomik krizi hala anlamamış olanların, krizin ne tür güç kaymalarına yol açtığını göremeyenlerin, dünyanın efendileri çökerken zinde güçlerin öne çıkmasını algılayamayanların Türkiye"de olup bitenleri anlaması da mümkün değil.
Eski Dünya intikam alıyor. Yakın coğrafyayı parçalara ayıran imparatorluk güçleri intikam alıyor. Türkiye"yi yüz yıl Anadolu"ya hapsedenler intikam alıyor.
21. yüzyılı kaybedenler, kazananlardan intikam alıyor. Küresel ekonomiyi yönetirken bu gücü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlar intikam alıyor. Meydan okuyan ülkelerden intikam alınıyor. Küresel ekonomiyi, kaynakları ve pazarları yönetenler merkezi kaybetmekle yüz yüze. Güç ellerinden kayıp gidiyor çünkü.
Ekonomik merkezi kaybedenler siyasi gücü de, küresel iktidarı da kaybedecekler, biliyorlar. Bu yüzden merkezin yeni taliplilerine savaş açtılar.
Yükselen, bağımsızlaşan, yönetilemez hale gelen ülkeleri sarsıyorlar, bütün zaaf alanlarını kaşıyorlar. Krizin faturasını onlara ödetmeye çalışıyorlar. Toplumsal ayrışmalarla o ülkeleri tekrar hizaya sokmaya, yönetilebilir hale getirmeye çalışıyorlar.
1750"den beri dünyayı yöneten bu güçler, 21. yüzyılın en büyük kaybedenleri oldu. Eriyorlar, içlerine çekiliyorlar. O tarihten bu yana esen rüzgar tersine döndü. Tarihin akışı değişti. Suyun yönü değişti. Atlantik ekseni çöktü. Çöküş devam edecek.
Bu güç kaymasının kazananlarını durdurmaya çalışıyorlar. Onları hırpalamaya, en azından kendi gerilemelerini yavaşlatmaya çalışıyorlar. Tarihin akışını zorlayarak yeniden kendi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar.
Bunlar size saçma gelebilir. Türkiye"de, bu kavga-gürültü içinde, bu sığ atışmaların ortasında bunları düşünebilmek, anlamak mümkün görünmüyor.
Hesap sorulan ülke sadece Türkiye değil. Toplumsal çalkantı sadece Türkiye"de olmayacak. Orta ölçekli ve hızla yükselen bütün ekonomik çevrelerde benzer kalkışmaları, isyanları göreceğiz.
Türkiye"de göreceğiz, görüyoruz. Brezilya"da göreceğiz, görüyoruz. Meksika"da, Endonezya"da, Hindistan"da göreceğiz. Belki BRIC ülkelerinde göreceğiz.
İzleyin, takip edin ekonomik kriz döneminde hızla öne çıkan, büyüyen, güç kazanan, özgüvene ulaşan ve merkez güçlere karşı meydan okumaya girişen bütün ülkelerde benzer senaryolar denenecek.
Kitleler sokaklara akıtılacak, kaos davet edilecek, iktidarlar sarsılacak, güven zedelenecek, siyasi kaos ekonomik krizleri getirecek ve bu ülkeleri yüzyıllar sonraki meydan okumalarının önüne geçilecek.
Ekonomik ve siyasi bağımsızlaşmalarının önüne geçilecek. Küresel iktidardan pay almalarının, yeryüzünün güç merkezlerini değiştirmelerinin önüne geçilecek.
Bunları hayali şeyler mi sanıyorsunuz? Öyle düşünmeye devam edin. Kısır tartışmalarla, park-ağaç kavgalarıyla devam edin. Resmi görmeyin. Bunun aslında bir ekonomik savaş olduğunu anlamayın. Bunun bir Türkiye meselesi olduğuna inanmayın. Küresel finans çevreleriyle Türkiye"deki bağlantıları da size bir şey söylemesin. Süslü kelimelerle, çuvallar dolusu boş laflarla idare edin, ekranlarda atıp tutun.
Ama bekleyin… Meselenin sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını, yükselen ekonomilere, özgürleşen ülkelere karşı büyük bir savaş olduğunu çok yakında göreceksiniz..
Benzer ifadeleri hala fantastik hayaller zannedin. Batı"nın gerilemesini, tarihin dönüşmesini, rüzgarın yönünü değiştirmesini, yeni ülkelerin ve toplumların sahneye çıkışını, gücüne erişilemez sanılan merkezlerin kendini toparlayamaz hale gelmesini hala görmeyin.
Çin"in 2030"da ABD"yi geçeceğine, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin birinci lige çıkacağına, ABD ve Avrupa"nın Japonya ile birlikte gerileyeceğine inanmayın.
Türkiye, Meksika, İran, Güney Afrika, Endonezya, Mısır gibi ülkelerin dünya ekonomisini hareketlendireceği, bu ülkelerin siyasi ağırlığının ciddi oranda artacağı öngörülerini hiçe sayın.
On yıllık, yirmi yıllık, elli yıllık bütün öngörülerin hepsinde aynı tespitlerin olması bir rastlantı olabilir mi?
2006"dan beri yaşananların, yaşanacakların bize sunulduğu gibi finans krizi, emlak krizi olmadığını tartışıyoruz. Varolan düzen doğal sınırına dayandı, ömrünü tamamladı, bir adım öteye gidecek durumda değil. İnsanoğlu ya bu düzeni ortaklaşa değiştirecek ya da hırslarına yenilip her şeyi batıracak. İkinci ihtimalde trajediler var, kaos var.
ABD başkenti, Avrupa başkentleri, merkez şehirler, bankalar, finans baronları korku içinde. Kitlesel, yaygın ve nerede duracağı asla kestirilemeyen bir dip dalga geliyor ve hiçbir silah, askeri güç, siyasi ikna yöntemleri bu dalganın büyümesini, yayılmasını, varolan sistemi tepetaklak götürmesini önleyebilecek gibi değil.
Türkiye, Avrupa"dan uzaklaşıp kendi coğrafyasına odaklandı, Avrupa"dan daha etkili bir güç haline geldi. Avrupa Birliği Afrika"yı Çin"e kaptırdı. Yine Çin, bu güçleri Latin Amerika"da da etkisizleştirdi.
İşte bu dip dalga, söz dinlemeyen, meydan okuyan ve artık yönetilmek istemeyen ülkelerde harekete geçiriliyor. Daha özgür bir ülke için değil, daha adil ya da daha zengin bir ülke olmaları için değil.
Boyun eğdirmek, uslandırmak, hizaya sokulmak için yapılıyor bunlar. Gücü kaybetmek istemeyenlerin belki de son kartı bu ve şimdi uyguluyorlar.
Krizin bedeli bize ihraç ediliyor. Merkez, çevrenin büyük yürüyüşünü durdurmak istiyor…
Gözlerinizi açın, uyanın…
Alman Ergenekonu Türkiye"yi vuruyor!
00:0021/06/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya''nın dahil olduğu, elinin değdiği, etkisinin hissedildiği gelişmelerin büyük bölümünü bir tür ''derin devlet operasyonu'' olarak görürüm. Özellikle böyle düşünmeye çalışmıyorum.
Ama bu konuda o kadar çok örnek var ki, ister istemez ''ne oluyor, ne iş'' demek zorunda kalıyor insan. Türkiye''ye karşı sessiz ve derinden bir Alman müdahalesi her zaman vardır ve bu çoğu zaman hissedilemez.
Bu yüzden de uzun süredir ısrarla ''Alman Ergenekonu'' diye bir kavram üzerinden sorgulama yapıyorum.
Bugünlerde, Gezi eylemleri kamuflajı altında Türkiye''de olup bitenlerle ilgili Almanya''yı, Alman vakıflarını, Deutsche Bank operasyonunu tartışmazsak olmaz. Türkiye''deki toplumsal kalkışma girişiminde Almanya''nın duruşunu sorgulamazsak olmaz.
''Ev kundaklama'' operasyonları ile, Deutsche Bank''ın 2001 krizinde milyarlarca dolarlık operasyonunu hatırlatıyorum. Ardından, Gezi eylemlerinin en yoğun olduğu gün yapılan borsayı çökertme, milyarlarca doları Türkiye''den çıkarma operasyonunu, yine Almanya''da bazı dernek ve vakıflarla birlikte organize edilen Türkiye karşıtı gösterileri dikkatinize sunuyorum.
Gezi Parkı olaylarının en yoğun şekilde yaşandığı 7 Haziran''da Borsa İstanbul''un en çok işlem gören hisse senetlerinde, yabancı aracı kurumlar üzerinden gerçekleştirilen alım satımları bugün Yeni Şafak''ta okuyacaksınız.
Milyarlarca dolar değerindeki hissenin bir günde el değiştirdiğini göreceksiniz. Daha önce milyarlarca doları ülke dışına çıkarıp ekonomiyi çökerten Deutsche Bank''ın aynı yöntemi bir kez daha denediğini, Türk ekonomisini çökertmeye yönelik büyük bir müdahalenin söz konusu olduğunu ama yeterince başarılı olamadığını okuyacaksınız.
Dönerci cinayetlerinden Türklerin oturduğu yüzlerce evin kundaklanmasına kadar bir karanlık proje yürütüldü Almanya''da. Hemen her eyalette hatta Avusturya''da bile evler yakıldı, insanlar öldürüldü, Türkiye''ye cenazeler getirildi. Bu saldırılarda bazen Neonazi örgütler kullanıldı ama büyük çoğunluğu aydınlatılamadı. Hayır, aydınlatılmadı, üstü örtüldü.
Ortada bir derin devlet yapılanması vardı. Türklere, Müslümanlara yönelik sistematik saldırıları organize ediyordu. Alman istihbaratı ile bütçesi örtülü ödenekten ayrılan derin vakıflar, organizasyonlarla bağlantılı saldırıların her alanında vardı.
İşte o zamanlar, ''Alman Ergenekonu''na dikkat çekmiş, derin devlet yapılanmasının, sistemik bir odağın, Alman ulusal iç ve dış politikası ekseninde örtülü operasyonlar yaptığını, bu operasyonları da aşırı sağ çetelerle kamufle ettiğini ifade etmiştim.
Pek kimse oralı olmadı.
Başbakan Tayyip Erdoğan''ın ''Alman vakıflarının faaliyetleri ve terör finansmanı''na ilişkin sözleri bile, bu organizasyona, Türkiye''de etkin faaliyet gösteren bu yapılara dikkat çekmeye yetmemişti.
Konu Almanya olunca Türkiye''de herkesi, özellikle de entelektüel camiayı ve sivil toplum örgütlerini bir sessizlik kaplıyordu çünkü.
Dönerci cinayetlerinin Alman istihbaratıyla bağlantıları daha sonra ortaya çıktı. Cinayetleri işleyenlerin muhbir olduğu kesinleşti. Şimdi soruşturma ve yargılama devam ediyor. Ama hiçbir şey çıkmayacak, emin olun.
2 Şubat 2008''de Ludwigshafen''da bir evin kundaklanması ve sonrasında yüze yakın evin yakılması ile ilgili soruşturmaları hatırlayın. Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bile bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Ne mi oldu? Savcı; ''kanıt bulunamamıştır'' dedi ve dosya kapatıldı.
Derin devlet operasyonları böyle oluyor işte.
Yıllardır Türkiye''ye insan hakları baskıları yapan, adalet, özgürlük söylemleri pazarlayan Almanya, Türkiye''nin etnik ve mezhep haritasını tahrik eden eylemlerine, derin devlet cinayetlerini de katıyordu.
Maalesef bugünlerde tekrar başladı. İstanbul''daki gösterilerde Almanya merkezde yerini aldı. Vakıfları üzerinden, fonları üzerinden, Türkiye toplumundaki bazı çevreler üzerinden toplumsal çatışma senaryolarına imzasını attı.
Çok garip, bu hafta sonu Almanya''nın değişik kentlerinde benzer gösteriler yapılacak. Mesela Köln''de yapılacak gösterilerin afişleri alabildiğine rencide edici. Alman Ergenekonu, kendi içindeki bazı kuruluşları da harekete geçirmiş görünüyor. Deutsche Bank operasyonu ile Alman vakıflarının girişimleri ve hafta sonu yapılacak gösteriler belli merkezlerden yönetiliyor. Tıpkı yüze yakın evin sistematik biçimde kundaklanması gibi.
Hatırlatayım-1: Alman Ergenekonu''nun ev kundaklamaları, Türkiye''deki Ergenekon operasyonlarıyla aynı tarihte başlatıldı. Tuhaf değil mi?
Hatırlatayım-2: 28 Şubat''taki büyük finans operasyonunda Deutsche Bank vardı ve Türk ekonomisi çöktü. Bu sefer de, aynı operasyon yapıldı. Tuhaf değil mi?
Hatırlatayım-3: Bir zamanlar, Alman örtülü ödeneğinden aldığı paralarla terörü fonlayan vakıflar, şimdi bir başka toplumsal kesimi harekete geçiriyor, fonluyor. Etnik çatışma biter bitmez bir başka ''kimlik çatışması''nı besliyor.
Almanya''daki gösterilerin özellikle Alevi kardeşlerimiz üzerinden organize edilmesi ibretlik değil mi? Tuhaf değil mi?
Türkiye bunların farkında olsun. Özellikle de Almanya''daki vatandaşlarımız, insanlarımız bu tehlikenin farkında olsun…
"İslam kendi içinde çatışacak", öyle mi!
00:0026/06/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"İslam kendi içinde çatışacak" sözü gerçek mi oluyor?
"İslam"ın kanlı sınırları" projelerinden buralara mı geldik?
Çok acı ve ürkütücü bir tez bu.
Tam da, "bölgenin direnci harekete geçti" derken, "20. Yüzyıl"ın sömürge ve baskı dönemi bitti" derken, "Bir asırlık durgunluk dönemi sona erdi" derken, "Tarihi bugüne çağırıyoruz, su kendi yolunu buluyor, güç Doğu"ya kayıyor, ekonomik ve siyasi güç haritası bizim lehimize şekil değiştiriyor" derken bunları mı tartışacaktık.
Hiçbir zaman düşünmek istemediğimiz, ama çevremizde olup bitenlerin bizi düşünmeye zorladığı şeyler bunlar.
Etnik ayrışma ve çatışma tezlerinden sonra mezhep ayrışmaları mı başlatılıyor?
Bu yeni tür kimlik savaşları, bir yüzyıl daha alır mı?
Bağdat"ta olduğu gibi; şehirlerimiz, caddelerimiz, sokaklarımız yüksek duvarlarla bölünür mü? Aileler parçalanır, bin yıllık birliktelikler sona erer mi?
Aslında bu korku hep vardı. Yer yer öne çıkıyor, tartışmalara konu oluyor, patlamak üzere olan stres bir şekilde boşa çıkarılıyordu.
Bugüne kadar Pakistan"da, Afganistan"da varolan mezhep eksenli çatışmalar yereldi, dar bir bölgeye özeldi. Ancak Irak işgali ve iç savaşı bu yeni tür tehdidin boyutlarını ilk kez ortaya çıkardı.
O zaman; "Ne İran kadar Şii, ne Suudi Arabistan kadar Sünni"yiz" sloganı, söz konusu tehdidin Irak dışına taşmasını, bölgeye yayılmasını engelledi.
Bu, büyülü bir slogandı, son derece tutarlı bir duruştu. Artık bu söyleme öfke ile bakanlar çoğunluk oldu.
Mezhep çatışmaları, mezhep/kimlik üzerinden güç mücadelesi yerel olmaktan çıkıp hızla bölgeselleşiyor.
Önlem alınamazsa, bir süre sonra Pakistan"dan Lübnan"a kadar derin bir bölünme, yırtılma yaşanabilir. Bu ayrışmaya göre yeni bir bölge haritası oluşabilir.
Sünnilik ve Şiilik üzerinden, Alevilik ve Sünnilik üzerinden düşmanlık tezleri üretiliyor, cepheler oluşturuluyor artık. Ayrışma zihinlere ve kalplere yerleşiyor ve hızla kendi çatışma ortamını şekillendiriyor.
Zamanla, bu duyarlılık çağrıları bile sert bir reaksiyonla karşılanacak, göreceksiniz. "Yapmayın, bu yeni bir ayrışma bölgenin yıllarını alacak" uyarılarının anlamı kalmayacak.
Etnik kimlik ve mezhep kimliği çatışma nedeni değil. Sadece başka tür çatışmalara ideolojik kılıf olarak kullanılıyor. Osmanlı-İran savaşlarında da bu böyleydi. Onlarca yıl devam eden etnik çatışmalarda da bu böyleydi.
Şimdi yeni tür güç oluşumlarına sahne oluyor dünya. Bu güç oluşumunun en şiddetli çatışmaları yine bizim bölgemizde yaşanıyor. Dolayısıyla, mücadelenin tarafları için, çatışmayı besleyecek mezhep kimliğinden daha elverişli kamuflaj olabilir mi? Bunu keşfettiler şimdi. Ya da sırası geldi ve servis ediyorlar.
Şöyle bir haritaya bakın: Lübnan, Suriye, Irak, Bahreyn, Yemen, hatta Mısır"da, son dönemdeki bazı işaretlere göre Türkiye"de böyle bir ayrışmanın ayak sesleri duyulur oldu. Bu ülkelerden bazılarında sorun iç savaş halini aldı. Öyleyse durup kendimize, yapıp ettiklerimize bir bakmamız lazım.
Bu sürecin sonrası ne olacak, nerelere kadar gidebilir, sorgulamamız lazım. Türkiye kamuoyunun, son gelişmeler dolayısıyla neden Almanya"yı hedef aldığını iyi anlamamız lazım.
Geriye dönüp bakıyorum da; 4 Aralık 2003"te, aslında bugünlere ışık tutan "İslam"ın kanlı sınırları"ndan "İslam içi savaş" projesine" başlığı ile aynı endişeleri paylaşmışım.
Belli ki, o zaman da korkularımız aynıydı. Korkularımız kadar zayıflıklarımızı da biliyorduk. Bize yönelen bütün tezlerin zayıflıklarımız üzerine şekillendirildiğini biliyorduk.
Dokuz yıl önce ifade ettiğimiz endişeler bugün ne kadar tanıdık geliyor:
"İslam"ın kanlı sınırları"na dikkat çekerek "medeniyetler çatışması"na yatırım yapanlar, şimdi de "Müslümanların kendi içinde hesaplaşması gerektiği" tezini ısrarla gündemde tutuyor. 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında Hanry Kissinger ve ekolünden gelenlerin öne sürdüğü bu tez; Müslümanların Osmanlı siyasi iktidarından sonraki uzun uykudan uyanmasıyla, Soğuk Savaş sonrasının küresel denkleminde etkin konuma gelmeye aday olmasıyla yakından ilgili.
Coğrafyadaki yerel dinamiklerin yeniden keşfedildiği, Fas"tan Endonezya"ya kadar uzanan orta kuşak üzerinde yaşayanların ortak bir dil geliştirmeye çalıştığı, ortak kanaatler etrafında toplandığı bir zaman diliminde yaşıyoruz.
İşte bu dönemde etnik, din ve mezhep çatışmaların körüklendiğini, Müslüman kitlelerin özgürlük taleplerinin kontrol altına alındığını, bazı Müslüman toplumların yıllardır süren haklı bağımsızlık mücadelesinin terör ithamıyla mahkum edildiğini görüyoruz.
Tam bu sırada "Müslüman-Müslüman ideolojik ve güvenlik iç savaşının zorunluluğu" konusunda bütün dünyada etkin bir kamuoyu çalışması yürütülmeye başlandı.
Şimdi, "acaba" diyorum, "bu tezler gerçek mi oluyor?" Onlarca yıl etnik çatışmalara boğulan coğrafya, yine onlarca yıl mezhep savaşlarıyla mı meşgul olacak?
Bugün çevremize bakınca böyle bir gelecek haritası görüyorum. Umarım bu harita yanlıştır, umarım mezhep kimliği üzerinden bölgesel hesaplar yapanların hesapları tutmaz.
Tahrir"de "karşı devrim" provası
00:001/07/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap Baharı, Tunus"tan başlayıp bütün bölgeyi sarsarken "ne oluyor" sorusunu soranlar iki cevabı bulmaya çalışıyordu: Bu büyük değişim dışarıdan mı tezgahlanıp dayatılmış yoksa bölge içi dinamikler mi değişimi harekete geçmişti? Bugün bile, Arap Baharı ile ilgili bu iki soru ve cevabı değişmedi.
Kendi kendime verdiğim ve inandığım cevap şu oldu:
Değişim içeriden geliyor. On yıllarca baskı altına alınan toplumlar harekete geçiyor. Stres bir şekilde patladı, kitleler baskıcı rejimleri deviriyor. Kaynak verip iktidar satın alma dönemi bitiyor. Aslında bu süreç yirmi yıl önce başlamalıydı.
Daha fazla özgürlük, daha fazla refah talebi artık dizginlenemez. Teknolojinin, iletişimin bu kadar yaygınlaştığı bir yüzyılda yeryüzünün bazı bölgelerinde yaşayanlar kalın duvarların arasına hapsedilemez. Bu yüzden Arap Baharı müthiş bir değişim dalgasıdır ve bence Avrupa şehirlerini bile vurabilir.
Ancak değişim içeriden başlasa da dışarıdan yönetilmeye çalışılıyor. Dış müdahale burada kendisini gösteriyor. 20. yüzyıl Ortadoğu"sunu dizayn edenler, müttefikleri olan zorba rejimleri artık değiştiremez oldu. Buna rağmen, bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi de beceremedi. Geriye tek bir şey kalıyordu: Değişimi yönetmek, rüzgarı yönlendirmek hiç değilse etkileyip bu ülkelerin ve toplumların kontrollerinden çıkmasının önüne geçmek.
Bu açıdan Tahrir ruhu, sadece Mısır ya da birkaç ülkeyle sınırlı bir değişim değil. 21. yüzyılın siyasi tarihinde bir kırılma olarak yerini alacaktır.
Arap baharı, zorba rejimlere, özgürlüklerin kısıtlanmasına, devletle halk arasındaki büyük uçuruma, refahın yaygınlaşamamasına, ülkelerin belli bir azınlığın kişisel mülkü gibi kullanılmasına isyandı. Ülkelerin ve toplumların tercihleri, bazıları için, "kontrol edilebilirlik, yönetilebilirlik" sınırlarını aşmaya başladığı anda tehdit olarak görülür oldu.
Mısır bu yüzden bir laboratuvardır. İktidara gelen kadroların yetersizliği, yer yer duyarsızlığı, aceleciliği ve tecrübesizliği bir "karşı devrim" ihtimalini ortaya çıkarsa da, Muhammed Mursi"ye yönelik isyan dalgası sadece bundan ibaret değil.
Yönetemeyenler, süreci tersine çevirmek istiyorlar şimdi. Sudan"dan Suriye"ye kadar, asla kabullenemeyecekleri kadroların iktidara gelmesini hazmedemiyorlar. Etmeyecekler de.
Taksim"den Tahrir çıkarma girişimleri, Tahrir formatını aynen Türkiye"ye de uygulama çabaları, Erdoğan ve Mursi"ye yönelik imaj ve algı yönetiminin bu kadar benzeşmesi, bölgeyi daha fazla açılıma zorlayan Türkiye"yi yeniden kapalı topluma dönüştürme gayretleri iyi okunmalı.
Erdoğan ve Mursi"yi tasfiye etmek isteyenler, tarihi kırılmanın, güç haritasının yeniden şekillenmesinin önüne geçmek istiyorlar. Türkiye"yi ve Mısır"ı yeniden merkezin denetimine almak istiyorlar. İki ülkenin beslediği yeni, bağımsız, özgür ve güçlü siyasal dilin, yeryüzünün Orta Kuşağını oluşturan coğrafyayı etkisi altına almasından korkuyorlar.
Taksim üzerinden denenen senaryo nasıl Gezi/çevre bilinci üzerinden pazarlanmışsa, Mısır"daki "karşı devrim" senaryosu da Mursi"nin başarısızlığı üzerinden servis ediliyor. Orada da "diktatör" imajı işleniyor.
Bence de Mısır"ın yeni yönetimi kitleleri kucaklamada acemilikler, yanlışlıklar yapıyor. Ancak yine de olup bitenler için bu yeterli bir gerekçe değil. Bir süre sonra Mısır"da ve Türkiye"de din/mezhep kimliği üzerinden ayrışmalar yaşanırsa, bazılarımız sanırım o zaman gerçeği anlayacak.
Türkiye ve Mısır, bölgenin merkez ülkeleri, direnç noktaları. Bu iki ülke ne olursa bölge o renge boyanacak. Taksim"de Tahrir üretmeye çalışanlar, sembolleri, formatları son derece sığ ve gerçeklikten uzak kullandılar. Özgürlük diyenleri diktatörlükle suçlayıp, aslında diktatörlük özentisi olanları özgürlük arayışı olarak nitelediler.
Evet, Taksim"den Tahrir çıkmaz dedik. Çıkamaz da. Aynı şekilde Tahrir"den de "karşı devrim" çıkmaz. Çünkü tarihin akışını artık değiştiremezler. Bütün bölge, bu yeni akışa göre şekillenecek.
Büyük yürüyüş devam edecek…
Peki Başbakan"ın ofisine o "böceği" kim koymuştu?
00:003/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) adına çalışan muhbir Edward Snowden günlerdir dünya medyasının birinci gündemi. İlk bakışta şaşırtıcı gibi gelen bilgiler aktarıyor.
The Guardian ve Rusya"da tutulduğu havaalanında Der Spiegel"e verdiği bilgiler, ABD istihbaratının müttefiklerini bile dinlediği, onlara istihbarat anlamında "tehdit" kategorisinde gördüğü, özellikle ticari sırlara özel bir ilgili duyduğu yönünde.
Sanırım, bireysel anlamda yeni bir WikiLeaks sızıntısıyla karşı karşıyayız. Türkiye dahil 38 ülkenin dinlenmesi, skandalın ABD ile Avrupa ülkeleri arasında "ben sana küstüm" tarzı göstermelik krizle geçiştirilmeye çalışılması, ABD ile birlikte Almanya ve İngiltere"nin küresel düzeyde siber istihbarat çalışmalarına ilişkin gerçekleri örtme telaşından başka bir şey değil.
Siber saldırılar, dinlemeler konusunda Atlantikçi güçlerle karşıt güçler arasında uzunca bir süredir kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Öyle ki, bireyler ya da örgütler değil, devletler birbirlerinin stratejik adreslerine siber saldırılar yapıyor. İran"ın nükleer tesislerine yönelik virüs saldırılarının bile aslında ABD-İngiliz-İsrail üçlüsünün bu ülkeye yönelik siber savaşının parçası olduğu daha sonra ortaya çıktı.
Artık dünyada bireylerin dinlenmesi, izlenmesi ikinci derecede bir tartışma konusuna indirgendi. Devletlerin birbiriyle mücadelesinin ya da küresel ölçekteki güç mücadelelerinin siber savaşlar üzerinden yürütüldüğünü, bu yöntemin giderek daha merkezi bir çatışma aracına dönüştüğünü biliyoruz.
Snowden olayı basit bir sızıntıdan ibaret değil. Bilenler, işin vehametini, boyutlarını biliyor zaten. Ama bu devletler, kitlelerin gerçeği bilmediğinden hareketle bir tiyatro oynuyor ve sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi hareket ediyor.
Almanya ABD"ye kızmış, İngiltere"nin de rolü sorgulanıyormuş. İsrail nerede, sözünü eden yok.
Oysa gerçek tamamen başka… Sızıntının ele verdiği gerçekler aslında çok büyük ve kirli bir koalisyonun küçük bir parçası. Birbirini suçlayan bütün ülkeler bu işin parçası. ABD Almanya"yı dinlemiyor, dinleme bu ülke ile ortak yapılıyor. İngiltere ayrı ABD ayrı dinleme yapmıyor, en üst düzeye istihbarat konsorsiyumu işletiliyor. Bu olayda bile, ABD, İngiltere ve Almanya birlikte hareket ediyordu. Ortada birbirine karşı mücadele eden ülkeler değil, dev bir organizasyonun üyeleri arasındaki ilişkiler söz konusu.
NSA 38 ülkeyi izliyorsa, demek ki bunlardan büyük bölümü zaten bu izleme ve dinleme operasyonunun parçası. "Senin vatandaşın, benim vatandaşım" diye bir şey yok. Küresel ölçekte kitlelerin kontrolü diye bir kaygı var ve istihbarat örgütleri buna göre yapılanıyor, buna göre ortak operasyonlara girişiyor. Ortada sadece devletler ve kitleler ayırımı var.
Bu yüzden, Snowden olayında ortaya çıkanlar bu ülkelerden hiçbirini kızdırmayacak. Kitlesel tepki artarsa göstermelik açıklamalar yapılacak, bilgiler istenecek ancak kapalı kapılar ardında kıs kıs gülünecek. Bir tiyatro oynanacak ve bizler inanacağız. Şu anda böyle oluyor.
Sadece dinleme olayı değil, suikastler dahil, yeryüzünün birçok bölgesindeki örtülü operasyonlar da böyle oluyor. "İsrail yaptı" dediğimiz suikastlerin daha sonra istihbarat konsorsiyumu ile yapıldığı ortaya çıkıyor. Arkasından ABD ya da başka "müttefikler" çıkıyor.
Konuyu daha iyi anlatmak için sadece bir örnek vereceğim:
Hatırlarsanız "CIA uçakları", "gizli işkence merkezleri" diye bir tartışmamız vardı. Tartışma değil, binlerce insanın sorgudan geçirildiği, bazılarının kaybolduğu, Avrupa ülkeleri dahil, İsrail"den Ürdün"e, Taylan"dan Filipinler"e kadar yayılan işkence merkezleri vardı. 2001 yılından bu yana devam eden, küresel ölçekte bir tür esir ticareti yapılıyordu.
"CIA"nın gizli uçuşları" ya da "Gizli işkence merkezleri" olarak sorgulanan bu pis işler bizzat ABD istihbaratı tarafından yapılıyordu ve korkunç insanlık suçları işleniyordu. Türkiye"nin hava sahası bile bu amaçla kullanılmış, hatta Sabiha Gökçen"in ismi geçmişti.
Biz bütün bunları neoconların insanlık suçları olarak görüyorduk.
Oysa durum hiç de öyle değildi.
Bir istihbarat konsorsiyumu vardı. Kanlı trafik ikili ve çok yönlü anlaşmalar çerçevesinde, dünyanın en demokratik, insan haklarına en saygılı ülkeleri tarafından ortak yürütülüyordu.
Ortada gizli Paris Anlaşması vardı ve 36 ülke anlaşmaya imza koymuştu. Operasyon merkezi de Paris"teydi. Başkentlerin ana caddelerindeki binaların bodrum katları bile sorgu evleri yapılmıştı.
O ikili anlaşmalar gizliliğini hala koruyor. Anlaşmanın altında kimlerin imzası var, hala tartışma konusu. O zamanlar, Türkiye"nin adı da bu ülkeler arasında geçmişti ve "bu utançtan Türkiye"yi aklayın" çağrıları yapmıştık.
İsviçre, İngiltere, İtalya, Makedonya, Almanya, Polonya, Romanya, İspanya, Kıbrıs Rum Kesimi, İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkeler CIA"nın kanlı esir ticaretinin içindeydi. Neredeyse bütün Avrupa Birliği…
Snowden üzerinden deşifre olan olay da böyle bir şey. ABD"nin dinlediği ülkelerin büyük çoğunluğu, bu dinleme ve izleme operasyonunun parçası. Almanya da, İngiltere de, İsrail ve birçok Avrupa ülkesi de bu operasyonunu içinde.
Haritayı gösterdikten sonra nokta sorgulamalar yapılabilir? Başbakan"ın çalışma ofisine böcek konulması da dahil…
Ele geçirilen dinleme cihazının İsrail Mossad ve Alman BND"nin kullandığı model olduğu iddiası gibi mesela.
Tahrir kirlendi, yüz kızartıcı bir hal aldı
00:005/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tahrir bir isyandı. Zulme karşı ayaklanmaydı.
Bir arayıştı. Özgürlük adına başkentleri harekete geçiren bir dalgaydı.
Kahire"den, İskenderiye"den başkentlere ulaşıyor, kitleleri harekete geçiriyordu.
Derin bir değişimin ismiydi Tahrir.
Yirminci yüzyılın otoriter rejimlerini yerinden eden, bu yüzyıla dalgasını vuran bir söylemdi.
Kitleler ilk kez sokaklara iniyordu, artık sokaklar çok şeyi değiştiriyordu.
O meydanda, şimdi tanklar dolaşıyor.
O meydandakiler şimdi tankları, üniformaları alkışlıyor.
O meydan şimdi, darbeyi, darbecileri, cuntayı kutsuyor.
Bundan daha büyük hayal kırıklığı, bundan daha yüz kızartıcı bir sonuç olamazdı.
Ama oldu…
Meydanı dolduran yüzbinler artık "özgürlük" demiyordu, "demokrasi" demiyordu..
"Darbe" diyordu. Mısır tarihinde ilk kez seçimle gelen bir iktidarın devrilmesini istiyordu.
"Demokrasi ruhu" "cunta ruhu"na dönüşmüş, özgürlük tankların altında ezilmişti.
Arap rejimleri, Avrupa ülkeleri, uluslararası kurumlar ve ABD, darbeye alkış tutuyordu.
Ortadoğu"nun demokratikleşmesi, Mısır"ın özgürleşmesi, normalleşmesi birkaç günde unutuluvermişti.
Türkiye dışında net ve dengeli tavır gösteren neredeyse olmadı.
Değerler üzerinden politika üreten ülkeler utanç verici bir durumda kaldı. Askeri müdahaleye karşı duramadı, "bu bir darbedir" bile diyemedi.
Alkışlar arasında, canlı yayında darbe izledik.
Güç ilişkileri, çıkarlar söz konusu olduğunda, dünyanın özgürlükler konusunda bir adım bile atamadığını gördük.
Tahrir kirlendi, yüz kızartıcı bir hal aldı. Ama 21. Yüzyıl''ın dünyasının da en az onun kadar kirli olduğunu, darbelerin hala yadırganamadığını gördük.
Kitlelerin artık eskisinden çok daha kolay yönetilebilir olduğunu, özgürlük yoluna çıkanların özgürlük düşmanlarına dönüştürülebildiğini gördük.
Bir yıllık hükümetin beceriksizliği, acemiliği değildi öfkenin sebebi. Bize yanlış bir resim servis ediliyor, inanmayın!
Güç mücadelesi bu, gücün kimler tarafından kontrol edileceği meselesi. Meydana yığılan yüzbinler aslında başkalarının güç mücadelesinin figüranları oldu. Kendilerine sadece darbeye alkış tutmak kaldı.
Mısır"da devlet iktidarının ağırlıklı olarak Müslüman Kardeşler"in eline geçmesine duyulan hazımsızlık vardı. Bu gücün bütün bölgeyi etkileyip dönüştürmesine yönelik korku vardı. Arap rejimlerinin, Ortadoğu"yu yüz yıldır sömürgen güçlerin, onaylayacağı kadroları iktidara getirme hesapları vardı.
Bir küresel koalisyon, içerideki dinamiklerle birlikte Mısır"a müdahale etti. Bir aslında bir darbe değil, operasyondur, müdahaledir.
Ama ne değişecek? Darbe de yapsalar, cunta da gelse, ara rejimler de kurulsa, bu rüzgar tersine çevrilemez. Yürüyüş, sancılı da olsa devam edecek. Bu güçlü akımın önünde tankların bile duramayacağı görülecek.
Bu açıdan Mursi kahramandır. Adını Mısır tarihine, Ortadoğu tarihine yazdıran isimdir.
O kaybetmedi aslında. Darbeciler, ona alkış tutanlar kaybetti. Tanklar sokaklardan çekilecek, ülke bir şekilde normale dönecek. O zaman ne olacak?
Sabaha kadar meydanlarda bekleyen yüzbinler, o mahcup ve üzgün insanlar Mısır"da olmaya devam edecek, Mısır"ı onlar dönüştürecek.
İlk adım atıldı. Şimdilik durdursalar da, yeni adımlar gelecek, adımlar sıklaşacak, büyük yürüyüş devam edecek.
İki günlük Mısır tarihinden geriye, onurlu bir adam, yiğit bir adam kaldı. Bir de özgürlük adı altında özgürlük düşmanlığının verdiği utanç…
ZORUNLU BİR AÇIKLAMA:
Yeni Şafak gazetesi, kurulduğundan bu yana çok sesliliği ve düşünce özgürlüğünü esas alan bir yayın çizgisi izledi. Bundan sonra da bu yayın prensibinden hiçbir ödün vermeyecektir. Gezi eylemlerinin oluşturduğu sert rüzgarlar sırasında Yeni Şafak"taki çok seslilik hiçbir gazetede yoktu. Yazarlarımızın önemli bir bölümü, gazetenin yayın politikasından farklı olarak kişisel düşüncelerini özgürce ifade etmişlerdir. Kendi gazetelerinin yayın çizgisine muhalif tek cümle kuramayanların gazetemizi bu açıdan sorgulamalarını ciddiye bile almıyoruz.
Kürşat Bumin"in gazetemizden ayrılmasının düşünce özgürlüğü ya da bu çokseslilikle hiçbir ilgisi yoktur. Yazısında yer alan, kurumumuzu hedef alan ve rencide edici bulduğumuz bir ifadesinden dolayı, yollarımızı ayırma kararı verdik.
Durum bundan ibarettir.
Darbecileri paraya boğan "şer ittifakı"
00:0011/07/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu coğrafyaya yönelik demokrasi çıkışlarının hiçbirine inanmadım. "Paket"lerle servis edileni değil, kitlelerin arayışlarını, azimlerini, hedeflerini, hayallerini önemsedim. Adalet ve özgürlük duygusunun bir gün coğrafyanın haritasını da rengini de değiştireceğine inandım.
Çünkü bize sunulanların hepsi projeydi, güvenlik eksenliydi, bölgeyi yüzyıldır yönetenlerin çıkarlarına göre şekillendirilmişti.. Hepsi birer sahtekarlık örneğiydi.
Büyük Ortadoğu Projesi de böyleydi, Irak için pazarlanan demokrasi çıkışları veya diğer örnekler de…
Yüz yıldır bu bölgede bir tiyatro oynanıyor, acıklı bir oyun sahneleniyor. Birinci Dünya Savaşı"nın kaybedenlerinin kutsadığı her şey üzerinde, kazananlar ve onların kuklaları tepiniyor.
Mısır"da gerçekleşen askeri darbe, bu açıdan bir 20. yüzyıl klasiğidir. Olmaması gereken, utanç duymamız gereken sahtekarlıkların belki de son örneğidir.
Asker veya belli azınlık üzerinden ülkenin her şeyini kontrol et, kitleleri arada bir sevindir/gönlünü et, bu ülkelerin hepsi elinin altında olsun. Kaynak mı, petrol mü? O zaten senin.. Küçük bir azınlığa iktidar satıp onu zaten alabiliyorsun.
Tiyatronun sona ermesi için, oyun kurucuların ellerini bu bölgeden çekmesi lazım. Kitlelerin aklını başına alması lazım. Gerçekten demokrasi ve özgürlük isteyenlerin sahneye geçmesi lazım.
Ama en önemlisi de, köleliği bir karakter haline getirmiş, sindirmiş "yönetici" azınlığın tarih sahnesinden çıkarılması lazım.
Devlet adamıdır, askerdir, bürokrattır, aydındır, işadamıdır, din adamıdır farketmiyor. Köle ruhlu olmak meslek ve görev alanı seçmiyor. Bu insanlar, bu kadrolar özgürlük getiremez ondan sadece korkar, kaçar.
Kahire"de aslında elli yıl öncesinin bir oyunu sahnelendi.
Mısır tarihinin ilk özgür seçimine ve çıkan sonuca hoşgörü gösterilmedi. Özgürlük isteyen kitle, nasıl olduğunu bile anlayamadan özgürlük düşmanlarının kuklaları haline getirildi.
Mısır ordusu, ABD tarafından bu darbe için görevlendirildi. ABD olmasa buna asla cesaret edemeyeceklerdi. Muhtemelen yılbaşından bu yana bu darbenin hazırlıkları yapılıyor.
Hatırlar mısınız, Hamas demokratik seçimleri kazandığında nasıl bir karşı cephe oluşmuştu. İsrail, Mısır (Mübarek yönetimi) Avrupa Birliği ve Amerika… Filistin halkını açlıkla cezalandırdılar. O olmadı iç savaş çıkardılar. O da olmadı İsrail"i Gazze"ye saldırttılar. Mısır istihbaratı, ABD özel birlikleri ve İsrail askerleri omuz omuza savaşıyordu. Katliam ortaktı.
Şimdi Mısır"da aynı şeyi görüyoruz. Siyasi krizi beslediler, ekonomik olarak Mısır"ı köşeye sıkıştırdılar, NGO"lar üzerinden toplumun belli bir kesimini sokağa taşıyıp yönettiler.
İttifak da cephe de aynıydı.
Darbe yapıldı, bizzat ABD tarafından hem de ABD askeri okullarında eğitilmiş silik bir general üzerinden. Çokuluslu müdahale örneği yaşandı Mısır"da. Ve hangi ülkeler darbeye destek verdi bakalım.
ABD, Avrupa Birliği, İsrail, Suudi Arabistan..
Nasıl bir cephe ama..
Para muslukları derhal açıldı. Sadece S. Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bir kısmı hibe olmak kaydıyla Mısır"a 8 milyar doları servis etmeye başladı.
Darbeyi ilk selamlayan Suudi yönetimi bunu yaparken de İsrail, Mısır"a askeri ve ekonomik yardımların kesilmemesi için ABD yönetimine baskı yapıyordu.
Dahası, İsrail ve Mısır askerleri Sina"da, Mursi"ye destekleyenlere karşı birlikte hareket ediyordu. Tıpkı Gazze"yle saldırırken yaptıkları gibi.
Mesele İslamcıların demokratik yöntemlerle bölgedeki etkisini genişletmesiydi. Korku buydu. ABD de İsrail de Suudi Arabistan da aynı korkuyu yaşıyor. O korku İslamcılık da değil aslında. Eski düzen değişecek, güç ve zenginlik gidecek korkusu.
Bu yüzden Mısır"daki darbe için şu söylenir: "Bütün bölgede yükselen demokratik taleplerle mücadelede müthiş bir örnek olacak, emsal oluşturacak."
Hesabı gördünüz mü?
Artık kitleler Arap sokaklarında bu demokrasi, özgürlük düşmanlarıyla mücadele edecek.
Bence "Arap Baharı" dediğimiz, "devrim" dediğimiz şey yeni ortaya çıkıyor. Bölgeyi değiştirecek dalga bence budur!
Ve o diriliş gerçekleşecek..
00:0013/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu coğrafyayı liflerine ayırmak istiyorlar. Her ülke için iç çatışma alanları oluşturmak istiyorlar. "İç savaş, iç çatışma" kavramlarını olağan hale getirmek istiyorlar.
Bazıları için etnik çatışma, bazıları için din ya da mezhep eksenli ayrışma, bazıları için kaynak/sınır savaşı ama her ülke için zaaflarına göre ayrışma ve çatışma tezgahlıyorlar.
Yıllarca "İslam"ın kanlı sınırları", "Müslümanların olduğu her yerde savaş var" algısı ile kendi çatışma alanlarını bize kanıksattıranlar, saldırganlıklarına, yağma/talanlarına gerekçe üretenler, şimdi çok daha büyük, çok daha çirkin bir senaryo yazıyor:
"İslam kendi içinde çatışacak…" diyorlar.
"Savaş Müslümanlar arasında olacak" diyorlar.
Peki neyin savaşı olacak bu? Ne tür krizler çıkarılıp çatışma gerekçesine dönüştürülecek?
Semboller, algılar üzerinden düşmanlar, düşmanlıklar, tehditler, tehlikeler, korkular pazarlanacak..
Sokaklar bölünecek. Kitlelerin ruh dünyalarına girilecek, ceplerine girilecek. Kimlik, yaşam tarzı, ideolojik ayrışma, kamplaşma meselesine dönüştürülecek.
Yani; "Savaş İslam coğrafyasının kalbine yerleştirilecek.."
Suriye"de Nusayri, Mısır"da Kıpti, Cezayir"de Berberi gibi, kimlikler üzerinden servis edilecek. Bu olmazsa, Tahrir ile Adeviye arasında çıkacak kan davası devreye girecek.
Mısır"da olanları sadece darbe olarak görmeyin. Bütün bölgeyi iki keskin kampa ayıran "ayrıştırma" senaryosunun Suriye"den sonraki en büyük cephesi açılıyor belki de.
Mısır ordusu sadece darbe yapmadı. ABD, İngiltere, İsrail ve Avrupa Birliği ile Körfez"in zengin Araplarının müthiş dayanışmasını, organizasyonunu görüyoruz.
Emir ABD"den, para Körfez"den, destek Avrupa Birliği"nden, organizasyon İsrail"den…
Asker yönetime geldi bütün Batı dünyasında müthiş bir Mısır aşkı depreşti.
Borsa yükseldi, askerin elindeki benzin pompaları çalıştırıldı, Gazze tünelleri kapatıldı, Mısır"ın ekonomik krizi aşıldı.
Körfez parası, Mısır"ın ruhunu, demokrasi arayışını, özgürlüğünü satın aldı.
ABD ve Avrupa müdahalesi Mısır"ın özgürlük aşkı kabusa dönüştürdü.
İsrail-Mısır ordusu arasındaki ilişki ise, yüz yıldır devam eden, bitmek üzere sandığımız ihanet örneğine yenisini ekledi.
Paradan sonra Mısır"a silah akmaya başladı. Savaş uçakları, gemiler Mısır"a yöneldi.
Bu neyin hazırlığı? İç savaşın mı? Din savaşının mı? Etnik çatışmaların mı? Yoksa ABD ve Cunta, Müslüman Kardeşleri hedef alan çok büyük bir tasfiye operasyonuna mı hazırlanıyor?
Tahrir ile Adeviye oyarak ikiye mi bölündü bu ülke? Çatışma buradan mı şekillenecek?
Cezayir"de denedikleri gibi… Yüzbinlerce insanı iç savaşta öldürdükleri gibi. Demokratik süreci darbeyle kesip ülkeyi kaosa sürükledikleri gibi. Orada Fransa vardı, burada ABD var, İsrail var.
Ama bu tezler tutmayacak. Kan dökecekler, Mısır"a acılar çektirecekler. Ancak kitlelerin arayışlarını askerle, tankla, savaş gemileriyle dizginleyemeyecekler.
Mısır gerçekten de bölgeyi değiştirecek devrimin merkezi olacak. Müslüman Kardeşler, belki çok büyük bedel ödeyecek ama bu direnişle yepyeni bir rüzgarın önünü açtı.
Bu rüzgar yarın Mısır"dan Sudan"a, Mısır"dan Suriye"ye kadar uzanacak. Bu dalgaya karşı son derece ilkel, kaba askeri müdahaleden başka yol bulamayanların, devrimin bundan sonraki aşamalarına da engel olamayacaklar.
Bunun adı direniş cuması.
Bunun adı seferberlik.
Burada Mısır"ın siyasi tarihi yeniden yazılıyor.
Bu duyguyu, inancı, öfkeyi silahla durdurmayı deneyenler asla başaramadı. Sadece birkaç yıl zaman kaybettirdi ama sonradan kaybetti.
Mısır"da da Cunta kaybedecek. Körfez"in kirli paraları kaybedecek. ABD ve İsrail kaybedecek.
Unutmayın, bu coğrafyaya yönelik bütün senaryolar, en kanlı operasyonlar tek bir şeyi engellemek için. Bu kadar kan dökülmesini tek sebebi bu.
O gerçek coğrafyanın dirilişidir.
Ve o diriliş gerçekleşecek…
Türkiye"yi bir kez daha "Anadolu"ya hapsetmek"
00:0017/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Önce ortak bakanlar kurulu toplantıları vardı. Ülkeler bir araya geliyor, bilinen tüm alanlarda ortak çalışmalara girişiyor, gümrükleri, pasaportları ortadan kaldıracak niyetler beyan ediliyor, ekonomi üzerinden bir tür bölgesel entegrasyon kuruluyordu.
Türkiye-Suriye ile başlayan, Türkiye-Irak-Ürdün ve Lübnan"la devam eden, Kuzey Afrika"yı da içine alacak şekilde genişletilmesi planlanan ulus üstü bir ortaklığın temelleri atılıyordu.
Osmanlı sonrası ilk kez ayrışma ve çatışma yerine kaynaşma, birleşme, kavuşma işaretleri görmüştük. Umut görmüştük.
Aniden bütün bu hesaplar bitti. Bir rüzgar esti. Çok sert ve sınır-rejim-devlet-silah tanımayan, önüne gelin her şeyi dağıtıp parçalayan yeni bir güç çıktı ortaya.
Adına Arap Baharı dediler..
Mısır"da Hüsnü Mübarek"i devirdi, Tunus"ta Bin Ali"yi devirdi, Yemen"de Ali Abdullah Salih"i götürdü, Libya"da Albay Kaddafi"ye utanç verici son hazırladı.
Rüzgar değil, kasırgaydı. Kimse tam olarak ne olduğunu, bu organizasyonun nasıl yapıldığını, ilk hareketin kimden geldiğini, kitlelerin özgürlük tutkularıyla birilerinin çıkar-güç hesaplarının nasıl buluşturulduğunu bilmiyordu.
Ama kitleler, yüzyıllardır olmadığı şekilde bu coğrafyayı değiştirecek bir güce ulaşıyordu. Adalet, özgürlük, refah sloganları kadar tahrik edici ne olabilirdi!
Ortak bakanlar kurulları, ulus üstü entegrasyon projeleri, yüksek düzeyli stratejik işbirliği örnekleri, gümrüklerin-pasaportların kaldırılması hatta ulusal sınırların belirsizleştirilmesi planları bir anda yok olup gitti.
Her şey dondurulmuştu. Arap Baharı"nın ilk dalgası Türkiye"nin merkezinde yer aldığı bütün projeleri durdurmuştu. Arap Baharı aslında Türkiye"yi vurmuştu.
Ardından ikinci dalga başladı. Suriye cephesi açıldı. "Cephe" diyorum çünkü Suriye meselesinin ne kadarı Arap Baharı ne kadarı işgal planları tartışılır.
Bir ülke derin, kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Bahar"dan etkilenmeyen "monarşiler" (Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri) nedense Arap Baharı"nın Suriye"de iç savaşa dönüşmesi için azami gayret sarfetti. Bu tutum; bir tür kendini koruma güdüsü, kaçınılmaz sonu erteleme girişimi gibiydi.
Türkiye, Suriye iç savaşının da tam merkezindeydi. Monarşiler kitlesel tepkiyi, demokrasi arayışını iç savaşa dönüştürdü. Türkiye ise, Arap Baharı sonrası gelişmelerde ilk kez net ve erken tavrı Suriye"de göstermişti.
Bu tutumu hiç değişmedi. Durduğu yer ilkeliydi. Adalet, özgürlük ve demokrasi diyordu sadece. Bir adım bile gerilemedi. Ama hesap bu kadar değildi, oyun daha genişti.
Arap Baharı ile bölgesel entegrasyon projeleri dondurulan Türkiye, Suriye"de keskin bir hesaplaşmanın da içine çekildi.
Mesele kilitlendi. Ortadoğu"daki yeni belirsizliklerin de etkisiyle, altı ay ya da bir yıl olarak belirlenen öngörüler şimdi on yıla çıkarıldı.
Beş yıl, on yıl belirsizlik ve sadece çatışma. Bu coğrafya bunu kaldırmaz.
Suriye meselesi bir test alanı oldu. Bu coğrafyada demokrasi ve özgürlük yolunda attığınız her adıma silahla, güçle, oyunlarla karşılık verilir. Bu coğrafyada bu tür değerlere asla izin verilmez.
Bölge dinamikleri, kitlelerin öfkesi bir yere kadardır ve öfke, kitlelerin özgürlük alanlarının daha da daraltılması için kullanılır.
Tahrir"de olduğu gibi. Bir devrimci ruhun nasıl darbeci ruha dönüştürüldüğünün en çarpıcı örneği oldu Tahrir. Üzerinden daha çok yazılar yazılacak bu tuhaf dönüşümün.
Muhaliflere destek veriyor gibi görünen monarşiler sadece Arap Baharı"nı iç savaşlara dönüştürmek ve etkisizleştirmek istiyordu. Demokratik sistemin gelmesine asla izin veremezlerdi. Böyle bir tehlikeyi göze alamazlardı. Bu yüzden, tehlikeyi kör bir savaşla çıkmaz sokağa sürüklemişlerdi.
Mısır"da tarihin ilk özgür seçimleri, aslında özgürlük için meydanlara çıkan kitlelerin zihinleri kirletilerek yok edildi. Mursi yönetimi ABD, Avrupa Birliği, İsrail ve "monarşiler"in desteğiyle devrildi.
Bir umut, bir filiz, bir ışık söndürüldü.
Mısır"daki değişime en güçlü desteği Türkiye veriyordu. Orada da birileri, bir şeyleri Türkiye aleyhine çevirdi.
Arap Baharı önce Türkiye merkezli projeleri dondurdu, sonra Türkiye"nin net tavır aldığı Suriye"yi kör bir savaşa sürükledi ardından yine Türkiye"nin açık destek verdiği Mursi yönetimini devirdi.
İki şey oluyor: Biri, bu coğrafyada asla demokratik değişimlere izin vermemek.. Diğeri; Türkiye"nin etkinlik alanını hızla daraltıp onu yeniden Anadolu sınırlarına hapsetmek.
Arap Baharı"nın da, Suriye savaşının da, Mısır"daki darbenin de Türkiye"nin önünü kapatıyor oluşunun bir hikmeti yok mu sizce?
Bence var. Çok büyük bir oyunla karşı karşıyayız. Bu oyunu, oralara bakmadan, sadece Türkiye"ye bakarak bile görebiliyoruz artık.
Devrimci/değişimci güçlerle statükocular arasında müthiş bir savaş var. Türkiye değişimin merkezinde. Karşıda ABD, Avrupa ve monarşiler var. Bölgedeki güç haritasının değişmesini istemiyorlar.
Kim kazanacak?
PKK-El Kaide savaşı
00:0019/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sadece devletler değil örgütler de petrol hesabı yapıyor. Bölge planlamaları, harita örnekleri, güç hesaplamaları, karmaşık ilişkiler, para transferleri gibi her alanda örgütler de yer alıyor.
Türkiye sınırına yakın yerlerde, Suriye topraklarında önceki gün yaşanan PYD (PKK) ile en Nusra (El Kaide) arasındaki çatışmayı yorumlarken, örgütler savaşının ötesinde, bu çatışmaların ne yana düştüğünü iyi anlamamız lazım.
Eğer, bütün bölgeyi değiştirmesi beklenen Tahrir; Suudi Arabistan fonlarıyla, ABD ve Avrupa"nın sivil toplum örgütleri ve fonlarıyla yolundan çıkarılıyorsa, milyarlarca dolarla bir askeri darbe finanse edilirken Tahrir"dekilere "devrim çağrısı gibi darbe çağrısı" yaptırılıyorsa, olanları, gördüklerimizi bir kez daha düşünmemiz ve resimleri yorumlarken son derece titiz davranmamız gerekiyor.
Evet, Suriye de bir kirli savaşa sürüklendi. Evet, aynı kirli savaş şu an Ortadoğu"nun merkez ülkesi Mısır"a da yaklaştırılıyor. Örgütlerin, dinlerin, mezheplerin, etnik kimliklerin, şirket rekabetlerinin cirit attığı bir çatışma senaryosu Mısır için de öngörülüyor.
Sina"daki çatışmalar, bölge üzerindeki denetimin zayıflaması, İsrail için ne anlama geliyor. Darbeye verdiği desteğin ganimeti sakın Mısır"ın Sina bölgesi toprakları olmasın. Sakın bölgedeki bedeviler, "Mursi görevine dönsün" derken, İsrail adına planlanmış bir isyanı sürdürüyor olmasın?
Yarın bir Kıpti devleti karşımıza çıkmasın. Sudan çok büyüktü, ikiye ayırdılar. Şimdi üçe bölmeye çalışıyorlar. Onlara göre Mısır da çok büyük. Ülke olarak da, halk olarak da çok büyük. Arap dünyasının yörüngesini belirleyebilecek kadar büyük.
Bu kadar büyük olmamalı. Küçülmeli, birkaç Mısır çıkmalı ortaya. İsrail"in güvenliği, ABD"nin bölgesel otoritesinin devamlılığı, Avrupa Birliği ve İngiltere"nin küresel koalisyondaki payları için küçülmeli.
İran için de benzer şeyler yazılıp çizilmedi mi? Düşünülmedi mi? Planlanmadı mı?
Türkiye için de benzer şeyler düşünülmedi mi? On sene önceki tartışmaları ne çabuk unuttunuz? Büyük Kürdistan, Alevi ayrışması gibi senaryolar ve haritaları çok tartıştık.
Aslında hiçbir şey değişmedi. Düşünce aynı, hesap aynı, yöntem aynı, kullanılan sorunlar/gerekçeler aynı…
Bu coğrafyada hiçbir güçlü devlet olmamalı. Mikro devletçikler biçimlendirilmeli. Tehdit olamayacak kadar küçülmeli herkes.
Son dönemde her şeyin Türkiye"nin aleyhine gibi görünmesinin sebeplerinden biri bu. Türkiye, Mısır, İran farketmiyor. Hepsi ama hepsi küçülmeli. Bazılarına fantastik düşünceler gibi gelen, bu yüzden de itibarsızlaştırılan bu ihtimallerin nasıl gerçek olabileceğine bakmak için son on yılı tekrar hatırlamak bile yeterli.
Kör olmayanlar, 2001 yılından bu yana bu coğrafyada olanları alt alta yazsın bakalım ne çıkıyor ortaya. Bugün yine konuştuğumuz, on sene sonra yine tartışacağımız şeylerin adım adım gerçekleştiği çıkmıyor mu?
Bizim ülkelerimiz ne çektiyse çok bilmişlerden, en akıllılardan çekti. Böyle giderse daha çok çekeceğiz.
Türkiye üzerine yapılan tartışmaları yönlendirenlerle, Mısır"da olanlar arasında bir "ortak el" hissi hep vardır. Aynı şekilde Suriye"de olanlarda, Ceylanpınar karşısındaki çatışmalarda o "ortak el" yine hissedilir.
PYD (PKK) ile en Nusra (El Kaide) arasındaki çatışma, Suriye"nin kuzey bölgesinin, sınır kapılarının ve bölgedeki petrol alanlarının denetimi için yapılıyor. Burada ne PYD etnik bir çatışma yürütüyor ne Nusra İslami önceliklerinin savaşını. İkisi de, Mısır"dan Suriye"ye uzanan o büyük oyunun figüranlarından ve rollerini oynuyorlar.
Her şeyin ötesinde, Kuzey Irak"tan İskenderun Körfezi"ne uzanan hattın bu coğrafyadaki en tehlikeli gelişmelere sahne olabileceğini söylemeliyim. Bunu on yıl önce de söylerdim.
Yine bu vesile ile; Suriye meselesinin bütün önyargılardan ve ön şartlardan arınmış bir şekilde bir kez daha ve ciddiyetle ele alınmasının zorunlu olduğunu söylemeliyim.
Detaylara saplanıp kalmayalım. Kürt meselesi de, İslam rengi verilen meseleler de aslında güç oyununun parçasıdır. Kitabın tamamını okuyalım. 2001 yılında okumaya başladığımız kitabın daha yarılarındayız.
İlk Büyük Oyun Asya"da yaşanmıştı. İkinci Büyük Oyun, işte burada yaşanıyor. Kim bilir, bir sonraki belki de Avrupa"da yaşanacak.
Bugün yaşanan açıkça PKK-El Kaide savaşı işte. Gerisini siz düşünün…
K. Irak-Akdeniz hattına dikkat..
00:0022/07/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Suriye arasındaki uzun sınır boyunca hemen her gün bir başka gerekçeyle ortaya çıkan çatışmalar, Suriye"deki çatışmaları bölgeselleştirebilir mi? Daha doğrusu, Türkiye"yi bu savaşın içine çeker mi?
Suriye"deki savaşın dolaylı olarak zaten içinde Türkiye. Burada kastettiğim anlamda ise yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Ama uzun süren çatışmaların, belirsizliklerin, her gün yeniden kurulan oyunların, güç haritasının sürekli değişmesinin ne getireceğini kimse öngöremez. Savaş da bölgeselleşir, Türkiye de bu savaşın içinde yerini alır. Bu mümkündür.
Suriye meselesinin nerelere varacağı öngörülemedi. ABD, Irak"ı işgal ettiğinde "bu iş altı ayda bitecek" hesabı yaptı. Ardından Suriye"yi işgal edecekti. Ama o altı aylar hiç bitmedi.
Suriye meselesi de biraz böyle oldu. Zayıf Şam yönetimi bu kadar direnemezdi. Zaten direnen de Şam"ın siyasi ya da askeri gücü değildi. Suriye"nin kendisiydi. Bulunduğu coğrafyaydı, dinamikleriydi, coğrafyada üslendiği stratejik pozisyondu.
Bu halde iken hangi yönetim olursa olsun, hangi renkten siyasi düşünce olursa olsun Şam her zaman zor bir kale olmuştur. Bu hesap iyi yapılmalı, zorluklar ölçülebilmeliydi. Öyle görünüyor ki, öngörüler tutmadı. En azından şimdilik. Öyleyse, vakit geçirmeden hesapların yeniden yapılması gerekiyor. Çünkü daha şimdiden Suriye"deki kaosun on yıl sürebileceği belirtiliyor.
On yıl sürecek bir istikrarsızlığın bu uzun sınır boylarında ne gibi hasarlara yol açacağı, güçlenen ve sayıları hızla artan örgütlerin Türkiye"yi ne tür maceralara sürükleyeceği, "oyun kurucu" güçlerin bu örgütler üzerinden ne tür hesaplar yürüteceği bugünden öngörülebilir mi? Evet, bu yapılabilir.
Aksi takdirde, savaşın Türkiye"de ödeteceği bedel, Irak savaşından çok daha büyük olacaktır. Irak"a bakış, sadece Kürt meselesi eksenindeydi. Suriye ise Türkiye"nin Güney"le bütün ilişkileri, Arap-İslam toplumlarıyla bütün ortaklıkları ya da ayrılıkları anlamına geliyor. Suriye daha bir Türkiye, Türkiye daha bir Suriye"dir. Türkiye ile ortaklık alanı en geniş olan Arap ülkesidir.
Son günlerde tırmanan PKK-El Kaide çatışmaları, Özgür Suriye Ordusu"nun bu çatışmaya göre pozisyon almaya çalışması, Türk Silahlı Kuvvetleri"nin alarm durumuna geçmesi işin ciddiyetini ortaya koyan ilk işaretlerdir.
Bunlardan çok daha ileri bir durumla da karşılaşabiliriz. Sınır boyunda Suriye askerleriyle değil, onlarca örgütler mücadele etmek zorunda kalabiliriz.
Petrol şirketleri burada, Türkiye ile husumeti olan ülkeler burada, "müttefik" adı altında Türkiye"nin burnunu sürtmek isteyenler burada. İran orada, Avrupa ülkeleri orada, İsrail ve ABD orada…
Belki bazları sadece El Kaide ile PYD"yi görüyor ama ben bu resimde onlarca ülke görüyorum. Onlarca şirket, boru hatları, finanse edilen örgütler…
El Kaide bütün unsurlarıyla Türkiye-Suriye sınırına yerleşmiş durumda.
Kürt meselesi Türkiye-Irak sınırı iken Türkiye-Suriye sınırına taşındı.
Kuzey Irak-İskenderun/Akdeniz hattı Türkiye için en istikrarsız, bölge için en hareketli kuşak olmaya doğru gidiyor.
Bu tespiti, Irak işgalinden hemen sonraki çatışmalar sırasında da söylemiştik. Yine bu tespiti, Irak işgalinden önce ABD askerlerinin Türkiye"ye yerleşmesi sırasında da söylemiştik. Çünkü o askerler bugünkü çatışma alanlarının, Türkiye-Suriye arasındaki uzun sınırın Türkiye tarafına yerleştirilecek, K. Irak"tan İskenderun"a kadar bir kuşak, tampon bölge oluşturulacaktı.
On yıldır aynı şeyi yapmaya çalıştıklarını, bu kuşağı denetim altına almak istediklerini, bu yüzden de istikrarsızlığı bölgeye taşıdıklarını düşünebiliriz. Özellikle bugünkü meselelerin örgütler üzerinden yürütülmesi bu tehlikeyi doğruluyor.
Aslında Türkiye"nin karşı karşıya olduğu tehditler Suriye ile sınırlı değil. Suriye topraklarında bile olsa, başka faktörler de gelişmeleri etkiliyor. Sanki zincirin halkaları gibi birbirini tamamlıyor.
Çözüm süreci Türkiye dışında herkes için ciddi bir tehdit oluşturdu. Başarılı olması, İran"dan Lübnan"a kadar bir çok şeyi değiştirecek. Tabii ki, bu ülkeler üzerinde söz sahibi olanların alanlarını da daraltacak.
Türkiye"den başka barışı isteyen kimse yok. Kürtlerden başka barışa ikna edilebilecek hiç kimse yok. Dolayısıyla barış, Türkiye ile Kürtlerin dürüstlük ve fedakarlıkları üzerine kurulabilecektir.
Bu iki unsur dışında herkesin barış düşmanı olduğu apaçık ortada. Dostlar, müttefikler, kardeşler bile buna karşıyken siz, oyunu Irak"ın ve Suriye"nin de ötesinde düşünmek zorundasınız.
Suriye üzerinden bile çözümü sabote edecek gelişmeler servis edilebiliyorsa, gerçekten de bölgede yeni bir hesap yapma zamanı gelmiştir.
Sınırda olanlara El Kaide-PKK çatışmaları diyoruz. On yıllık öngörüyü göze alarak Türkiye nerelere sürüklenebilir, diye sorguluyoruz.
Olmaz demeyin. Bugün küçük çatışmalara müdahale eden Türkiye, on yıllık süre içinde bütün boyutlarıyla Suriye savaşının içinde yer alabilir.
Bugün sınırın diğer tarafından örgütler üzerinden oyun kuranlar, oyun kurmaya devam ettiği müddetçe bu hep muhtemeldir.
Sınırda örgütler üzerinden bir tezgah kuruluyor, barış sürecini sabote edip Türkiye"yi sonsuz çatışmaların içine çekecek bir senaryo servis ediliyor.
Kuzey Irak-İskenderun hattına dikkat.
Demokrasi fonu, darbe fonuna nasıl dönüştü?
00:0024/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İnsanın; "Irak, Suriye, İran sonra da sıra Türkiye"ye gelecek" şeklindeki endişeye inanası geliyor. Öyle entrikalar, çözümsüzlükler, ayrışmalar ve çatışmalar tezgahlanıyor ki, bir sonraki aşamada neler olacağı apaçık ortaya çıkıyor. Bugün; "sırada bu var" dediğinizde karşı çıkanlar, sonradan gerçeği görüyor ama karşı çıkışlarını hatırlamıyor bile.
Zeki ama akıldan nasiplenmemiş bu aydın, bilmiş zümresinin tek geçim kaynağı, itaat ettikleri, beslendikleri, duygusal anlamda bağımlı oldukları ülke ve çevreleri aklamak ve hayatları da böyle geçiyor. Irak"ta, Mısır"da o örnekleri kaç kez gördük. Yeri geldiğinde ne tür roller üstlendiklerini, toplumları için nasıl bir zihin karartma operasyonu yürüttüklerine tanık olduk. Bu "havalı" tiplerin arkalarında kayda değer hiçbir şey bırakmadıklarını, sadece içinde yaşadıkları toplumların dirençlerini kırarak kötülük tohumları ektiklerini gördük.
Bu coğrafyada hiçbir şeyin geri gitmemesi bir rastlantı mı? Yüzyılın başından bu yana, ilmik ilmik işlenen ayrışma ve çatışma tezleri adım adım uygulanıyor. Son otuz yıldır, yakından izlediğimiz hangi konuda bir iyileşme emaresi gördük?
Irak meselesi 1991"den beri devam ediyor, çizilen yolun dışına hiç çıkılamadı, bir adım iyileşme sağlanamadı. Çatışmalar ve ayrışmalar derinleşiyor.
Suriye meselesi, yeni bir kriz olarak önümüze konuldu. Dikkat edin en az on yıl, çözüme ulaşılamayacak. Sorunlar daha da derinleşip kangren olacak.
Kürt meselesi otuz yıldır çatışma odaklı devam ediyor. Son "çözüm süreci" hariç, atılan her adım krizi daha da derinleştirdi. Çünkü o adımların hepsi ayrışma ve çatışmayı güçlendirmeye ayarlanmıştı.
Mısır meselesi, demokratik seçimden askeri darbeye sürüklendi. Yeni ve belki de bölgenin en ağır travmalarından biri olarak öne çıkacak. Sadece Mısır"ı değil coğrafyayı hareketlendirecek, yeni cepheler oluşturacak.
Ne zaman bölgenin direnci harekete geçse, yüz yıllık aşağılanmayı, köleliği, zorbalığı bitirmeye kalkışsa yepyeni oyunlar projeler devreye giriyor. Bu projeler bazen işgal, bazen iç çatışma, bazen etnik ve mezhep eksenli ayrışma olarak öne çıkıyor. Hatta insani yardım, demokrasi paketleri, demokratik süreci desteklemek için akıtılan fonlar olarak önümüze geliyor.
Hazır Mısır"dan söz açılmışken bir örnek vereyim: Hani ABD ve batılı fonlar, Mısır"da demokrasiyi desteklemek için sivil toplum kuruluşlarını destekliyor ya, bu fonların aslında darbecilere akıtıldığına dair ciddi göstergeler var.
Daha açık ifadeyle, "demokrasi fonu" dedikleri paralar aslında "darbe fonu"ymuş. Rejim değişikliği projesi kapsamında gerçekten sivilleşmeye değil, Mısır derin devletini denetim altına almak için servis edilmiş.
Türkiye dahil, hemen her ülkede benzer operasyonlarıyla bilinen National Endowment for Democracy üzerinden akıtılan paralar çantacılara gitmiş. Yanlışlıkla değil, özellikle onlara akıtılmış, bu gruplar ve çevreler desteklenmiş. ABD"nin darbeyi açıktan kınamaması, açıktan da sahiplenmemesi belki biraz da bu utançtan kaynaklanıyormuş. Suçüstü yakalanma utancı olmalı bu.
Mısır"da büyük miktarda paralar, darbe destekçisi gruplara akıtılırken, kimsenin demokrasi ve özgürlük diye bir derdi yoktu. Sadece bizlere öyle pazarlandı. Savaşı ve işgali bile bize özgürleşme olarak pazarlayanlar için hiç de yadırganacak bir durum olmamalı.
Hüsnü Mübarek döneminde ün salan motorlu gizli polislere onbinlerce dolar aktarılmış. Hem de şu bizim demokrasi destekçisi Endowment for Democracy üzerinden. Aynı kuruluşun belli çevreleri, grupları da Muhammed Mursi"nin düşürülmesi için finanse ettiği ortaya çıkmış.
Şunu anlıyoruz, Tahrir"i kirleten, Tahrir"den darbe çıkartan, Tahrir"i demokrasiye karşı harekete geçiren, yüzbinlerce insanı sokaklara döküp darbe yaptıran kuruluş Endowment for Democracy.. Ve onun gibi diğer demokrasi destekçisi kuruluşlar!
Darbe sürecinde kitleleri harekete geçiren kişi ve gruplara bakıyoruz. Hepsi ABD destekli. Ya doğrudan ya da bu kuruluşlar üzerinden talimat alıyor.
Bizden istedikleri tek bir şey var: Aptal olmamız. Yüz yıldır bu aptallık üzerinden yönetiliyoruz, bu aptallık üzerinden savaşıyor, bölünüp parçalanıyoruz, birbirimizi boğazlıyoruz.
Hani bize "yok kimsenin eli bu işlerde, bizim hatalarımız yüzünden oluyor her şey" diyenler var ya; zeki olup akılsız olanlardan seçilen bu kişi ve çevreler, yarın öbür gün başımıza geleceklerin de en büyük sorumluları olacak.
Son otuz yıldır yakın çevremizde her şey kötüye gidiyorsa kimse bunu sadece "bizim hatamız" diyerek yutturmaya kalkışmasın.
Bu tarih tersine dönecek, dönmeli. Bütün bu olanların, acı içinde izlediklerimizin ya da taraf olmaya zorlandıklarımızın son bulacağı bir kader var. Önceden yönetmeye alışkın olanlar şimdi bu kaderi tersine çevirmeye çalışıyor. Ama 21. Yüzyıl bu coğrafyanın uyanış yüzyılı; bu kaderi tersine çevirmeleri mümkün olmayacak.
Sadece akıllı olalım yeter. Gerçekten de "akıllı olmazsak" sıra Türkiye"ye de gelecek galiba.
İç savaş çağrısı
00:0026/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır"ı, Tahrir"i, Muhammed Mursi"yi, Müslüman Kardeşler"in siyasi tecrübelerini, askeri darbeyi, Adeviye"de direnen insanları, darbenin arkasındaki çokuluslu konsorsiyumu, halkın üzerinden savaş uçakları uçuran zihniyeti, bu coğrafyaya kan kusturan demokrasi-iktidar savaşları oyununu neden bu kadar tartışıyoruz?
Neden sürekli Mısır meselesini gündemde tutuyoruz?
Hüsnü Mübarek"e özenen General Sisi, terör gruplarını, çeteleri, örgütleri Adeviye"de demokrasi gösterileri yapan insanlara karşı sokağa çağırıyor. Sokağa çağırması demek bu örgütlerin, Mısır ordusu koruması altında hak ve özgürlük arayanlara saldırması demek. Motorlu gizli polisler, Kıpti çeteler sokaklarda insanları avlamaya başlayacak demek.
Bir devlete bakın ki, kendi halkı üzerinde savaş uçakları uçuruyor. Bir zihniyete bakın ki, Mısır"da darbe yapmak için İsrail"le pazarlık yapıyor.
Şu ana kadar yüz elli kişi hayatını kaybetti. Büyük çoğunluğu Mursi yanlıları ve elliden fazlası ordu tarafından öldürüldü. Sina"daki saldırılarda ise 16 asker öldürüldü.
Bu sayı dramatik boyutlara çıkabilir.
Suriye benzeri rakamlar, dehşet görüntüleri ortaya çıkabilir.
Mısır, Kıptiler üzerinden iç savaşa sürüklenebilir.
Şu an darbeciler şaşkın. Kararlılar, geri adım atma niyetinde değiller, içeriden destekleri belli ölçüde var, devam etmek istiyorlar ama oldukları yerde duruyorlar. Böyle bir direnç beklemiyorlardı.
Dışarıdan yoğun destek alıyorlar. Ama ortada bir belirsizlik var. İşler onlar açısından pek de yolunda gitmiyor. Ülkeye hakim olamıyorlar. Sina"ya hakim olamıyorlar. Sokaklara hakim olamıyorlar.
Nasıl bir cunta yönetimi ki, darbenin başarılı olması için insanları desteğe çağırıyor.
Bu çağrı aslında bir iç savaş çağrısıdır.
Bu Mısır"a özgü, darbecilerin başvurduğu bir yöntem değil. Suriye"dekine benzer bir toplumsal ayrışma işaretleri var. Hatta Libya"dakine benzer… Tunus"ta muhalif liderler öldürülüyor. Muhtemelen benzer bir ayrışma orada da servis edilecek.
Şunu görmüyor muyuz? Suriye"de olanlar, Irak"ta olanlar bölge ülkeleri için bir alınyazısı gibi sunuluyor. Bizler bütün bunlara ikna ediliyoruz.
Taksim"le Tahrir üretmeye çalışanlarla, bütün coğrafyayı etnik ve mezhep kimliği üzerinden dilimlere ayırmak isteyenler aynı.
Sudan"ı parçalayanlar Mısır"ı da parçalamak istiyor. Yarın Cezayir de benzer bir süreçle yüzleşecek.
İran"dan Atlas Okyanusu"na kadar, mikro devletçikler, yönetilebilir azınlıklar, şehir devletleri kurmak istiyorlar.
Anadolu"yu da Suriye"yi de, Mısır"ı da beylikler dönemine götürüp tam bir fetret dönemi oluşturmak istiyorlar.
Bizleri yeniden kabilelere bölmek istiyorlar.
İşgaller yerine, daha kolay ve ucuz olan iç savaşlar dönemini başlattılar. Bizlere sokak savaşları yaptırmak istiyorlar.
Din ve mezhep kimliğini arsızca kullanarak kardeşlik duygusunu bu coğrafyadan silip atmak istiyorlar.
Bütün bunları görmeyen hatta kitleleri bu senaryolara ikna eden o çok bilmiş havalı tipler bu coğrafyanın en büyük zaafını oluşturuyor.
İşte bunun için Mısır"da olanları çok önemsiyoruz. Bu yeni bir aşama, 21. Yüzyıl"ın coğrafyasını belirleme mücadelesi. Bize göre, Osmanlı sonrasının yüzyılı sona erdi. Bize göre o yüzyıllık kuşatılmışlık, sömürülmüşlük, aşağılanmışlık burada noktalanmalı. Tarih yeniden başlamalı.
Türkiye"yi sarsmaya çalışanlar, bunu yaparak, Türkiye"nin katkısıyla bölgede ayağa kalkanları yeniden diz çöktürmeye çalışıyor. Türkiye güçlenirse Mısır güçlenecek, Cezayir güçlenecek ve liste uzayıp gidecek.
Bu yüzden bizleri yeniden sessizliğe gömmek istiyorlar.
Bulunduğumuz sağlam zemini oynatmak istiyorlar. Bize yeniden tuzak kuruyorlar.
Bu, Irak"ta işgaldir, Suriye"de iç savaştır, Mısır"da darbedir, Libya"da NATO müdahalesidir.
Peki ya Türkiye?
Taksim"e bir de bu yönden bakmak lazım. Başbakan"ın evini basıp dünyaya fotoğraf verme fikrini verenlerle Cunta"yı yönetenler aynı güçler.
O gizli el, silahlarını Türkiye"ye doğrulttu
00:0030/07/2013, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sanki gizli bir el, Türkiye''nin ulaştığı her yeri karıştırıyor.
Onu gölge gibi takip ediyor, Türkiye kiminle iş tutarsa, yakınlaşırsa, kimi etkilerse ona müdahale ediyor. O güç, Türkiye''nin elini zayıflatmak için bilinen her yolu deniyor.
Türkiye''yi dışarıda da içeride de itibarsızlaştırmak, eski o aciz günlerine döndürmek istiyor.
Bu yüzden; son dönemde Türk dış politikasına yönelik sorgulamaları dikkatle değerlendirmek lazım. Türkiye''nin yeni bir güç/aktör olarak öne çıktığı, en azından ulaşabildiği ülkelerdeki karışıklıkları Türkiye''nin dış politik başarısızlığı olarak sunanlar aslında bir tür operasyon yapıyor.
Dışarıda Türkiye karşıtı cepheler kuruyor, içeride başarısızlık öyküleri servis ediyor.
Somali''de Türkiye Büyükelçiliği''ni hedef alan saldırı ile Libya''ya NATO müdahalesi döneminde Türkiye Büyükelçiliği''ne yönelik gösteriler aynı adresten çıkma. Libya''da Sarkozy''nin örgütlemesi, Fransız istihbaratının planlamasıyla kamuoyunda müthiş bir Türkiye karşıtlığı işlendi. Bunu yapanlar Avrupalı dostlarımızdı!
Ama tutmadı… Sarkozy''nin Libya ziyareti fiyaskoyla sonuçlandı. Türkiye etkisi daha da yaygınlaştı.
Bugünlerde Somali''de de benzer bir durum oluşuyor. Türkiye kamuoyunun yoğun destekleriyle, devlet millet Somali''ye akın etti. Okul, hastane, eğitim, sağlık, aklınıza gelen her alanda yatırımlar yapıldı. Türkiye Somali''yi ayağa kaldırmak istiyordu. Bu amaçla müthiş bir mücadele verildi, örnek bir yardım kampanyası yürütüldü.
Ama bir süre sonra işler değişti. Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında, özellikle de İngiltere-ABD-İsrail ile Türkiye arasında bir güç mücadelesi başladı.
Türkiye gibi bir ülke nasıl olur da Afrika''nın en kritik ülkesinde bu kadar etkili olabilir, halkın gönlünü kazanabilirdi?! Nasıl olur da, Avrupa ve ABD''nin yıllara dayanan etkinliğini birkaç yılda kırabilirdi?!
Türkiye''yi Somali''den çıkarmaya dönük çirkin bir süreç başlatıldı. Bu durum zamanla şiddet eğilimleri olarak Türkiye''ye yöneltildi. Artık bize saldırılar yapılıyordu. Hem de Somali''li örgütler üzerinden. Son olarak Büyükelçiliğimiz, hastanemiz saldırıya uğradı.
Bizi el üstünde tutan ülke neden, nasıl bu hale gelmişti?
Birkaç yıl önce, ''Türkiye''nin bölgedeki nüfuz alanını genişletmesine en çok dostları karşı çıkacak. Şimdi suskun göründüklerine bakmayın. Birkaç yıl içinde açıktan Türkiye''ye tavır alacak hatta tehdit edecekler'' diye yazmıştım.
Öyle de oldu… Ortadoğu''da her ülkede, Kuzey Afrika''da, ve Orta Afrika''da, Türkiye nereye ulaşmışsa karşısında bir cephe buldu. Bu cephe, ulaştığı ülkelerden kaynaklanmıyordu. Aksine orada el üstünde tutuluyordu. Cephe; kendi müttefikleri, Avrupalı dostlarıydı.
El Kaide ya da Eş Şebab… Siz arkasındaki güçlere bakın. Somali işgalini yapan ülkeler bu ülkeyi Türkiye''ye bırakmak istemiyor. Devamı da gelecek. Türkiye''ye ait unsurları tasfiye etmek, Türkiye ile ortaklık yapanları ortadan kaldırmak isteyecekler.
Suriye''de, Irak''ta, Mısır''da, Tunus''ta, Somali''de hatta Balkanlar''da Türkiye karşıtı güçlü cepheler inşa ediliyor. Yeni ittifaklar kuruluyor, örgütlere Türkiye karşıtı ihaleler dağıtılıyor.
Bu, Türkiye''nin gücünü gösterir. Etkinliğini, dinamizmini, yeni bir siyasal yol çizdiğini ve çevresini buna dahil ettiğini gösterir.
Bunu iflas gibi sunanlara inanmayın.
Dışarıda oluşturulan bu yeni cephe ile içerideki oluşturulan cephe, yürütülen operasyon birbirini tamamlıyor. Aynı ellerin ürünü, aynı amaçlar için planlandı.
Arap Baharı dediğimiz, özgürlük eksenli yükselişi darbeci bir harekete dönüştürenler, Ortadoğu''daki bu yeni çıkışı durdurmaya çalışıyor. İlham verici rolü için Türkiye''yi cezalandırıyor.
O güçler şimdi de, Arap baharının etkilediği bütün ülkelerde darbeler planlıyor, özgürlük seslerini sonuna kadar kısmak istiyor.
Mısır''da işledikleri cinayeti, bütün Kuzey Afrika ülkelerinde de işlemek, bu ülkelerde de darbeler tezgahlayıp Arap Baharı diyen herkesi cezalandırmak istiyor.
Bu yeni kabusa dikkat edelim. Batı başkentlerinden beslenen bu felaket bizim ülkelerimizi yeniden ele geçirmeye çalışıyor.
Bu yüzden Mısır direnmeli. Direnişin öncüsü olmalı. Bu direnişi kırmak için bütün çirkinlikleri destekliyorlar. Mısır''ın direncini kırmak, Somali''yi yeniden ele geçirmek, Arap Baharı''nı tersine çevirmek ve Türkiye''nin yüz yıllık uyanışının önüne geçmek.
Hesap bu...
Terör ihalesi, Londra ve Somali"de Türkiye savaşı
00:001/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Somali kıyılarında kol gezen, petrol tankerlerini ele geçirip fidye istenen, Akdeniz"in Hint Okyanusu çıkışını ellerinde tutan, korku yayan deniz korsanlarına ne oldu?
Bugünlerde Türkiye Büyükelçiliği"ne, Türkiye"ye ait hemen bütün unsurlara saldırılar olurken, özellikle İngiltere Türkiye"yi bu ülkeden dışarı atma mücadelesi verirken aklıma geldi.
"Parayı bize verin" siz gidin ya da "bu ülkede ne işiniz var, siz de nereden çıktınız" diyen ülkeler Somali"de, Afrika Boynuzu"nda Türkiye"ye karşı ortak bir savaş başlattılar.
"Sizin Afrika"da ne işiniz var, siz gidip kendi sorunlarınızla uğraşın, Anadolu dışına çıkmayın" diye telkinlerde bulunurken el altından terör örgütlerini Türkiye"ye ait unsurlara saldırı için teşvik ediyorlar. Bizi, bölgeden tamamen silmeye çalışıyorlar ve bunu açık açık yapıyorlar.
Kim mi bunlar?
Avrupa Birliği.. Ortaklarımız… İngiltere, Fransa vs..
AB"nin diplomatlarına hazırladığı Somali Raporu"na bakıyorum: "Yeni aktörlerin bağımsız hareket etmesinden rahatsız olduklarını, bunun kesinlikle önlenmesi gerektiğini", Türkiye"nin artan ilgisinin onları rahatsız ettiğini açıkça yazmışlar.
Türkiye"yi Somali"den çıkarma operasyonu AB"nin resmi raporuna yansımış. Yani Somali sadece bir ülke değil. Küresel güç haritasında köşe başlarından biri ve burada Türkiye gibi "yeni aktör" asla istemiyorlar.
"Bunu önleme"nin ne anlama geldiğini az çok biliyoruz biz. Irak"tan, Suriye"den, Yemen"den, Afganistan"dan, Mısır"dan…
Bugünlerde ABD; AB ve İsrail ortak organizasyonu, Mısır darbesiyle, Adeviye meydanındaki kıyımla meşgul değilmiş sadece. Somali diye de bir derdi varmış ve hem de ciddi bir gündemmiş.
Müttefiklerin bize açtığı bir savaşla yüz yüzeyiz. Bu coğrafyada nereye el atsak karşımıza geleneksel düşmanlar değil, Türkiye"nin yakın müttefikleri çıkıyor. Bu noktayı gelin birlikte biraz düşünelim. Ciddi biçimde düşünelim, sorgulayalım. Çünkü önümüzdeki yıllarda hep bu konuyla uğraşacağız.
Türkiye misyonlarına yönelik son saldırıları da bu çerçevede, Türkiye"yi buradan atma operasyonu kapsamında görüyorum.
Tetiği kim çekmiş, bombayı kim patlatmış, takılmayın oralara. İhaleyi kim vermiş ona bakın.
Korsanlık demiştik. Ortada ne korsan kaldı ne güvenlik sorunu. Cibuti"yi dünyanın en kritik donanma üssü yapan bir irade ya da koalisyon, hemen yanı başında böyle bir korsanlığa nasıl izin verirdi?
Bu mümkün mü? Mümkün…
Çünkü korsanlığı kendileri besliyor, organize ediyordu. Kızıldeniz"de büyük bir ekonomik ve stratejik güç savaşı veriliyordu.
O gün korsanları kim besliyorsa Türkiye"ye yönelik terörü biraz ondan sormak lazım.
Hatırlatayım o zaman: 15 Mayıs 2009"da "Terör ihalesi, Londra ve çok büyük bir oyun" başlıklı yazıya döneyim:
"Korsanlar kaçırdıkları gemiler hakkında bilgileri Londra"dan alıyordu. Fidye pazarlığı Londra üzerinden yapılıyordu. İngiliz gemilerine saldırı olmuyordu. Süveyş Kanalı"ndaki trafik, gemilerin seyir bilgileri ve yükleri hakkında bütün bilgiler Londra"dan veriliyordu.
Süveyş ve Hindistan arasında, İngiliz İmparatorluğu"nun eski nüfuz bölgesinde birileri tarafından kontrol edilen tuhaf gelişmeler oluyordu. "Büyük Ortadoğu"nun Doğu ve Batı ucunda endişe verici gelişmeler oluyordu, Afro-Asya kuşağının kuzeyinde enerji denklemi büyük restleşmelere yol açarken güneyinde, Suveyş"ten Malaka Boğazı"na kadar olan bölgede "uluslararası sistem" kontrolünde bir haydutluk besleniyordu.
"Korsanlık bir ihale" dedik. İhaleyi verenler terörle mücadele edenlerdi. Çokuluslu bir korsan gücü söz konusuydu. Korsanları hareket alanları belli, üsleri belli, etki edebildikleri bölgeler belliydi. ABD"nin Cibuti üssü, Aden Körfezi"ndeki savaş gemileri, Avrupa Birliği ve NATO gemileri de bölgedeydi. Korsanların üssüyle ABD üssü arasındaki mesafe hiç de uzak değildi. Pentagon; "Somali"de istikrar sağlanmadan müdahale edilemeyeceği"ni söylüyordu.
Çok garip, korsanların sesi sedası kesildi. Kimse farketmedi bile. Londra"daki yönetici "bir süre sessiz kalın" demiş olmalı.
Yoksa, Londra"daki yönetici, "korsanlığı bırakıp Türkiye"ye ait unsurlara saldırın" talimatı mı verdi? Sessizlik bundan mı?
Yeni terör ihalesinin kurbanı Türkiye mi olacak?
Siz gelmeden önce Azrail"i bekliyorduk
00:002/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Biz Somali ile neden bu kadar ilgileniyoruz?
Neden Türkiye, Afrika"nın bu en kritik bölgesinde bu kadar varolmaya çalışıyor? Somali"nin Türkiye"deki karşılığı nedir? Başka meselemiz mi yok da bu ülke ile uğraşıp duruyoruz? Hem terör Türkiye Büyükelçiliği"ne kadar yaklaşmışken derdimiz ne? Özellikle medya olarak (Yeni Şafak-TVNET-yenisafak.com.tr) daha cazip konular varken bu konuyu neden gündemde tutuyoruz?
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Türkiye"nin Somali"deki çalışmalarının yükünü çeken en önemli isim. Kaç kez bu ülkeye gitti bilmiyorum ama o ülkede kalıcı ne varsa hepsinin altında emeği, imzası olan biri.
Türkiye Büyükelçiliği"ne yapılan saldırı sonrası gelişmeleri, ülkenin içinde bulunduğu durumu, Türkiye"nin bölgedeki etkileyici çalışmalarını, devlet dışında STK ve şirketlerimizin yatırımlarını anlattı.
Bölgeyi yıllardır yakından izleyen biriyim ve ortalamanın üstünde bilgiye sahibim ama Bozdağ"ın söyledikleri beni çok etkiledi.
Neler söyledi, Bozdağ"ı dinleyelim:
Somali"de vatandaşlarımızın can güvenliği her şeyden önemli. Bunu sağlamak için yoğun çaba harcanıyor. Türkiye Büyükelçiliği"ni Somali polisi koruyor. Orada çalışan STK"ların hepsi güvenlik satın alıyor. Bu güvenlik personelini maaşlarının ödenememesi gibi bir durum yok. Türkiye bütün bunların maaşlarını ödüyor. Yani maaş alamadıkları için Eş Şebab"a katılma diye bir şey söz konusu değil.
Orada zırhlı araçlarımız öteden beri vardı. Başbakan"ın talimatıyla beş tane daha gönderdik. Şirketlerimizin ve STK"larımızın, vatandaşlarımızın ihtiyaçları için de bu zırhlı araçlar kullanılıyor.
Türkiye"ye ait bir hedef ilk defa saldırıya uğradı. Daha önceki saldırılarda hedef Türkiye değildi. Eş Şebab örgütü internet yayınlarında "Türkiye"yi neden hedef aldınız, daha önce bunu yapmıyordunuz" şeklindeki sorulara cevaplar yazmış. Türkiye"yi işgalin parçası göstermiş. Şer gruplara askeri ve siyasi destek verdiği, dişi hayvanları kestiği gibi iddialarda bulunmuş. Hükümete destek veriyor NATO üyesi vs demiş.
(Bunları birilerinin örgütün eline tutuşturduğu bayat argümanlar olduğunu not edeyim. Hesap başka. Birileri bu örgütü Türkiye karşıtı bir konuma sürüklemeye çalışıyor.)
Tabi ki iddialar doğru değil ve Bozdağ da aynısını söylüyor ve şöyle devam ediyor: Orada insani yardım için varız. Hiç bir siyasi ve askeri hesabımız yok. Mevcut Cumhurbaşkanı Müslüman Kardeşler"den. Daha önceki de Şebab grubundandı. Başka türlü iş yürümez. Biz taraf değiliz. İnsani ve vicdani olarak oradayız. Bir tane dişi hayvan kesilmedi. Kesilenlerin erkek olmasına özellikle dikkat ediliyor. Dişi hayvanları en çok S. Arabistan götürüyor. Güvenlik NATO"da değil Afrika Birliği askerlerinde.
Oradaki görünülürlüğümüz arttıkça bunlar oluyor. "Türkiye burada ne yaptı" sorusunu sorduğumuz herkesin gözleri parlıyor. Türkiye"de 2 bin Somalili öğrenci var. Bunların bir kısmı orta öğretimde. Hepsine burs veriliyor. Havaalanı yakınında 200 yataklı Somali"nin en modern hastanesi yapılıyor. Yollar asfaltlanıyor. Sağlık merkezleri, klinikler yapılıyor.
Artık Somali"de açlık yok. İlaç bulamama diye bir şey söz konusu değil. (Bu noktaya Türkiye"nin özverili çalışmalarıyla, yardımlarıyla gelindi.)
Çevre temizliği için daha yeni dört yüz araç gönderdik. Devlet ve bütün STK"larımız orada. Diyanet İşleri Başkanlığı İmam Hatip lisesi yaptırıyor. Şu an orada binden fazla insan bizden düzenli maaş alıyor. Issız sokaklar hareketlendi, pazarlar hareketlendi. Somali canlandı. İç savaş nedeniyle ülkeden kaçanlar geri dönüyor. Yüzlerce su kuyusu açıldı. Bütün bunlar, kargaşadan beslenenleri rahatsız etti.
Somali Cumhurbaşkanı"nın şu sözünü de aktarıyor Bozdağ: Siz gelmeden önce, hasta olanlar Azrail"i bekliyordu. Siz geldiniz, şimdi doktor bekliyor. Eski ve yeni Cumhurbaşkanı"nın; "Son yirmi yılda Somali tarihinin en önemli olayı Erdoğan ve eşinin burayı ziyaret etmesidir…" dediğini söylüyor.
Devam edelim:
Son saldırıyla ilgili inceleme için bu ülkeye bir uzman heyeti gönderiyoruz. Yeni ve büyük bir Büyükelçilik yaptırıyoruz. Ayrıca güvenlikte zaten çok dikkatliydik şimdi güvenliği daha da güçlendirdik.
Türkiye hariç, hiçbir Batılı ülkenin Somali"de büyükelçiliği yok. İngiltere bile yeni elçilik binasını havaalanı içine yapıyor ve burada sadece meslek memurları tutuyor…
Bozdağ, Başbakan Erdoğan"ın bir sözünü aktarıyor. Görüyorum ki, temel hareket planı bu:
"Yozgat"a gider gibi Somali"ye gideceksiniz.."
Türkiye ve Mısır"ı boğma senaryosu
00:005/08/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
20. Yüzyıl''da kaldı dediğimiz askeri darbelerin küresel ölçekte bu kadar destek bulmasından daha büyük hayal kırıklığı olur mu? 21. Yüzyıl savaşlarla, işgallerle, örtülü operasyonlarla, elli yıllık emeklerin heba edilmesiyle, insanlığın ortak iyiliğini öne çıkaran değerlerin çıkarlar ve güvenlik paranoyasına heba edilmesiyle başladı.
Ama yine de, doğrudan askeri müdahalenin yadırganacağını, tereddütle karşılanacağını sanıyorduk. Bu durumun anlatılması zor olur diyorduk. Hiç de öyle olmadı. Mısır''da çokuluslu bir askeri müdahale yapıldı. Doğu da Batı da bu müdahaleye destek verdi. ABD de, Avrupa da, Arap dünyasının monarşileri ve zorba rejimleri de destek verdi. Hem de yüzleri kızarmadan.
Öyleyse bir yanılsama bir sahtekarlıkla yüzyüzeyiz.
Küresel ölçekte gördüğümüz bir çarpıcı, hazin gerçekliği kendi mahallelerimize de uygulayabilir, mikro düzeyde görebiliriz. Bu gerçek karşısında şapkaları önümüze koyup düşünmemiz lazım.
Demokrasi ve özgürlük algısı sadece güç haritasını şekillendirenlerde değil aydınlarda, düşünürlerde de yok. Herkes kendi çıkarı, güç ilişkileri çerçevesinde bir yol izliyor. Bulunduğu yerden, mahalleden, aşiretten, cemaatten, çevreden bakarak insanoğlunun ortak iyiliği adına aslında kendi iyiliklerinin hesabını yapıyor.
Milyonlarca insan, Mısır''ın dört bir yanında haftalarca özgürlük, adalet için sokaklarda. Bırakın onlara destek olmayı, onları anlamayı, kitlelere kurşun yağdıranlar, onları kıyıma uğratanlar alkışlanıyor. Ne hayasız bir dünya bu!
El birliği ile bir cinayet işleniyor. Mısır''ın ilk kez elde ettiği bu fırsat cezalandırılıyor. İnsanlık suçu işleniyor ve herkes bir şekilde buna ortak oluyor. Keskin nişancılarla insanlar öldürülüyor, meydanlara kurşun yağdırılıyor hepimiz suskunluğa bürünüyoruz. Daha arsızlarımız da bu insanların tehdit olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Bir dışişleri bakanı, ''Mısır ordusu demokrasiyi yerleştirmeye çalışıyor, kaosu önlemeye çalışıyor'' diyebiliyor. Bunu en son söylemesi gerekenler dışişleri bakanları ve diplomatlardır. Herkes savaş istese, herkes askeri müdahale istese bile onlar başka bir çözümü aramak zorundadır. John Kerry''nin bu ayıpı, 21. Yüzyıl''ın siyasi tarihine not düşülecektir.
Ve darbeci general Sisi, ''Obama beni yalnız bıraktı, yarı yolda bıraktı'' diyerek aslında cinayetin, kimler tarafından, nasıl tezgahlandığını açık ediyor.
İki durum da ABD ile ilgili. Elli yıldır bize demokrasi pazarlayan, bu pazarlama stratejisini kanla yoğuran, ülkelerimizi, halklarımızı birbirine boğazlatan ABD ile. Yakında Avrupa Birliği''nden de benzer açıklamalar gelir. Elli yıllık birlikte yaşama, demokrasi ve özgürlük gibi değerlerini bir kaç yılda çöpe atabilen, azıcık sıkıştığında kendine ihanet edebilen, eski faşist, acımasız tarihine dönen AB, darbecilere bir cümle bile söyleyemedi. Muhtemelen ABD''den aldığı talimatlar bu yöndeydi.
Bu coğrafyaya özgürlük ve adalet ''paket''lerle gelmeyecek. Buna hiç bir zaman inanmadık. İnananları da uyarmaya çalıştık. Çünkü dışarıdan gelen her ''paket'' bir güvenlik stratejisidir, çıkardır, talandır, iç savaştır ya da işgaldir. Yani köleliktir.
''Kaos coğrafyası'' olarak dizayn edilmeye çalışılan bu topraklarda her şey bizim elimizden olacak. Bizim sözümüzle bizim mücadelemizle olacak. Kimse artık bize bir şeyler pazarlamaya, akıl vermeye, ukalalık yapmaya, bizim için doğruları söylemeye kalkışmasın. Bütün bunları toptan reddetmek, durduğumuz yeri belirlemek için yapacağımız ilk iş olacaktır.
Mısır''da derbeyi yapanlarla, Türkiye''de benzer hayaller görenler aynı. Aynı adresten besleniyor. Üretilmiş ithamlarla, sembollerle, imajlarla benzer sonuçları zorluyorlar. Devlet de, ülke de, millet de onların isteği yerine geldiği müddetçe kutsaldır, değerdir. Aksi halde hiçbir anlamı yoktur.
Aslında yeryüzünün kırılma noktası olan bu hareketli çoğrafyada ülkeleri de aşan bir projenin savaşı veriliyor. Tahrir''den darbeci çıkaranlar, hemen her ülkede benzer senaryolar uyguluyor. Türkiye''de ya da Mısır''daki derin dönüşümü boğmaya, uyanışı engellemeye, kendine gelişi durdurmaya çalışıyor.
Bu savaşta ABD nerede ise S. Arabistan ve Körfez ülkeleri orada. AB ülkeleri nerede ise bizdeki darbeciler orada. Türkiye ve Mısır''ın bölgeyi değiştirmesinden korkuyorlar. Zorba rejimlerin, monarşilerin kitlesel uyanışla yerle bir olmasından endişe ediyorlar. Çünkü bu başarılırsa 1. Dünya Savaşı''ndan bu yana devam eden düzen, sömürge yönetimi son bulacak. Yüz yıldır bölgeyi dizayn edenler kapı dışarı edilecek. Onlarca argümanla bunu haklılaştırmaya, kitleleri bu şekilde yönlendirmeye çalışıyorlar. Türkiye ve Mısır, başarısız olursa bütün bölge başarısız olacak. Aynı zorba rejimler iktidarda kalacak.
Bırakın Batı''yı, Suudi Arabistan ve İran da aynı pozisyonda. Türkiye ve Mısır''ı boğma çabasında. Her ülke kendi hesabıyla bu kavganın içinde. S. Arabistan da İran da, ABD ve AB ülkeleri de… Ama ortak nokta bir devrimi, tarihi değiştirecek bir dönüşümü engelleme çabasıdır.
Mısır darbesine bu kadar desteğin altında yatan tek sebep budur.
Ama bir kere baraj patladı. Suyu tutmak da yönetmek de çok zor artık. Belki daha çok kan dökülecek, acılar çekilecek.
Ama bu devrim tamamlanacaktır.
Bayram için..
00:007/08/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gazeteciler için yorucu bir yıl oldu. Sondan başlarsak Ergenekon davaları, Mısır"da darbe ve darbeye direnenlerin Adeviyye"de verdiği mücadele, Taksim/Gezi krizi ve bunun üzerinden Türkiye"yi keskin kamplara ayırma çabaları, Çözüm sürecine ilişkin gelişmeler, Suriye"de bütün bölgeyi sarsan o trajik durum ve bitmek bilmez tartışmalar.
Devam edecek... Yakın çevremizdeki krizler, çatışmalar, bunalımlar sürecek. Belki daha hareketlenecek. Türkiye"de; yukarıda bir kaçını saydığım tartışmalar belki daha da sertleşecek.
Birileri bu ülkeyi siyasi hınç, hastalıklı bir öfke ve kişisel çıkarları üzerinden krizlere sürüklemek istiyor. Zaaf alanları üzerinden çatışma tohumları ekiyor. Birileri bu ülkede sürekli kavga istiyor. Herkes birbiriyle kavga etsin istiyor.
Ve bu konuda alabildiğine destek buluyor.
Biz gazeteciler, her zaman bu çatışmaların merkezinde buluruz kendimizi. Tanık oluruz, birebir muhatabı oluruz… Gelişmelerin sıcaklığı hep yüzümüze vurur. Başka da seçeneğimiz yoktur.
Bazen, bu kadar yoğunluğa, tempoya nasıl tahammül edebildiğimize şaşırıp kalırız. Ama bunu sorgulamaya bile vaktimiz olmaz.
Yeni Şafak, TVNET ve yenisafak.com.tr olarak son bir yıl, bizim için son derece başarılı geçti. Yorucu ama o yorgunluğu unutturan bir ekip çalışmasıyla, heyecanla geçti. Bütün arkadaşlarıma, özverili çalışmaları için buradan da teşekkür etmeliyim.
Yeni Şafak, her zaman Türkiye"nin merkez gazetelerinden biriydi ve öyle de olacak. Üstelik gücünü, imkanlarını ve yayın kalitesini daha da artıracak. Haberleriyle, durduğu yerle, yazarlarıyla, yeri geldiğinde verdiği mücadeleyle bu ülkede hep sağlam bir zemin olacak.
Bir çoklarının sarsıldığı, sallandığı, kararsızlaştığı dönemlerde bu zemin hep sağlam kalacak.
Tabi hazır Bayram"ken, fırsat bulmuşken, bir hafta bu tempodan uzaklaşayım. Önümüzde hareketli bir dönem var. Daha iyi şeyler yapmak için durup bir düşünme fırsatı bulayım.
Hepimizin Ramazan Bayramı"nı kutluyor, ülkemiz ve insanlarımız için, kalbimizde yerini bulan herkes için huzur ve sükunet diliyorum.
Bayram sonrası görüşmek üzere…
Bir dua niyetine. Acı ve öfke ile!..
00:0021/08/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Erdoğan"ın Mısır ziyareti sırasında, 9 Eylül 2011"de, "Tahrir"de konuş ve tarihi değiştir" diye bir çağrı yapmıştım.
Bugün, Kahire sokaklarında can verenler anısına, acıya ve kana bulanmışlar adına, bir dua niyetine tekrar ediyorum:
Tahrir"de konuş! Tarihi değiştir! De ki;
Ortadoğu toplumlarına, Müslüman dünyaya, insanlığa güçlü sözler söyle..
Mısır halkına, Filistin halkına, Irak halkına, Suriye"ye, Cezayir"e, Somali"ye, Endonezya"ya, Hazar"ın doğusuna, Afrika"nın derinliklerine, Atlantik"ten Pasifik Okyanusu"na uzanan o geniş coğrafyanın öfkeli ve acılı insanlarına o çağrıyı yap.
Yirminci Yüzyıl"ın ezilenlerine, horlananlarına, kıyıma uğratılanlarına, çaresizlerine, her çıkış yolu denediklerinde tekrar tekrar aldatılanlarına, yüzyılın öfkesini içinde biriktirenlerine o diriliş çağrısını yap! Onlara bir çıkış yolu çiz, gidebilecekleri yeri göster, ne istemeleri gerektiğini anlat..
De ki;
Artık vesayet dönemi bitmiştir. Sizi yönetmek için atananların dönemi, sizden değil başkalarından talimat alanların, sizi onlar adına yönetenlerin dönemi bitmiştir.
Özgürlüğünüzü elinizden alanların, zenginliğinizi çalanların, onurunuzla oynayanların, tarihinize küfredenlerin, kimliğinizle alay edenlerin dönemi bitmiştir.
Size rağmen iktidar, size rağmen zenginlik, sadece kendileri için özgürlük, sadece kendileri için adalet isteyenleri ayakta tutma, her ne gerekçeyle olursa olsun, destekleme dönemi bitmiştir.
Sizi bu gezegenin yoksulları, kimsesizleri yapanların, adam yerine koymayanların, sizi alıp satanların, köleleştirenlerin, susturanların dönemi bitmiştir.
Size tarihinizi, güçlü olduğunuzu unutturanların, bir geleceğiniz olduğuna dair umutlarınızı yok edenlerin, sizi duvarlar arasına sıkıştırıp çaresiz bırakanların dönemi bitmiştir.
Korku dönemi, silahla hizaya sokma dönemi, sizinle hiçbir gönül bağı olmayanların dönemi bitmiştir.
De ki;
Mısırlılar, Filistinliler, Iraklılar, Afrikalılar..
Birinci Dünya Savaşı"nı hatırlayın. Bu coğrafyanın nasıl paramparça edildiğini, yüzlerce yıl bir arada yaşayanların nasıl azılı düşmanlara dönüştürüldüğünü, birbirine boğazlatıldığını, topraklarınızın nasıl şirketlere pazarlandığını, kişiliklerinizle nasıl oynandığını, siz açlıktan kırılırken kaynaklarınızla nasıl saltanat sürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünüzü, topraklarınızdan sürüldüğünüzü hatırlayın.
Size kadermiş gibi gösterilen fakirliğin, geri kalmışlığın aslında bir oyun olduğunu, neden hep sizin ülkelerinizin işgal edildiğini, neden hep sizin öldüğünüzü, neden hep sizin iç savaşlar yaşadığınızı sorgulayın.
Ebu Gureyblerin, Bağram hapishanelerinin, esir kamplarının, gizli işkence merkezlerinin neden sizlerle dolu olduğunun, esir ticaretinin, din ve kimliğinizi ayaklar altına alarak işkence yapanların neden sizi hedef aldığının hesabını sorun.
De ki;
Ey Atlantik"ten Pasifik Okyanusu"na uzanan geniş coğrafyanın insanları! Sizler, size kabul ettirildiği gibi, onların anlattığı gibi değilsiniz. Uyanın, ayağa kalkın, direnin, intikam hırsıyla değil, adalet için uzun bir yürüyüş başlatın. Siz, yirminci yüzyılın kurbanları ilan edenlere imkan tanımayın, onların topraklarınızdan kovun. Adalet, özgürlük, refah, onur için topyekun mücadele edin, artık susmayın!
Mezhepleriniz, etnik kimlikleriniz sizi bölmesin, yine kardeş olun. Bilin ki, kimlikler üzerinden yürüttüğünüz bu savaş, düşmanlık sizin savaşınız değil. Onlar için kan akıtıyorsunuz, onlar için ölüyorsunuz. Siz birbirinizle savaşırken onlar ülkelerinizi talan ediyor, kaynaklarınızla 21. Yüzyıl"ın refahına yönelik yatırımlar yapıyor.
De ki;
Ey yüz milyonlar ayağa kalkın, dik durun, hesap sorun, onurunuza, ülkenize ve geleceğinize sahip çıkın. Zaaflarınızdan arının, zaaflarınızı kullanarak ülkelerinize girenlere karşı durun.
Kendinize, ülkenize, dünyaya neler yapabileceğinizi, barış, adalet ve özgürlük yolundan geri adım atmayacağınızı, artık başkalarının hesaplarının parçası olmayacağınızı haykırın!
Ey Afrikalılar, Araplar, Türkler, İranlılar, Kürtler, Malaylar.. Gelin hep birlikte yeni bir dünya inşa edelim, geleceğimizi aydınlatalım. Yüz yıldır bu coğrafyayı kan gölüne dökenlerin ellerindeki bütün kozları boşa çıkaralım, dünyayı şaşırtalım.
Bir tarihi kapatıp, yeni bir tarih başlatalım!
…
Bugün Mısır halkı bunu yapıyor. Direniyor, ölüyor, can veriyor. Bu yüzyılın da, bu toprakların da onurunu ayakta tutuyor.
Diktatörler çağı bitti sandık, bitmemiş. Özgürlük çağı başladı sandık, öyle bir şey yokmuş. Tahrir ruhu adalet ruhudur dedik, darbe çağrısıymış. Dünya böyle ayıpları artık kaldıramaz dedik, dünya aynı utanmaz dünyaymış.
Ama bizim sözümüz hep bu olacak. Bugün bu çağrı çok daha değerli. Bugün bu çağrıyı çok daha güçlü çığlıklarla haykırmalıyız. Çünkü bu söz bizim sözümüz, bizim duruşumuz.
Bir önceki yüzyılda kaldığı sandığımız kötülükleri bugüne çağırıyorlar. Önümüze yeni diktatörler dikiyorlar. Washington"dan, Brüksel"den, Riyad"dan Körfez"den, Londra"dan saldırılar yapıyorlar. Coğrafyayı kan denizine boğuyorlar.
O zaman "Başbakan keşke bu çağrıyı seslendirse" demiştim.
Bugün bu çağrıyı Kahire"den, Şam"dan, bu zulme alkış tutan tiranların hüküm sürdüğü bütün ülkelerden, şehirlerden duymak istiyoruz.
Bu çağrıyı seslendirmeden coğrafya özgürleşmeyecek. Bu çağrı şehirleri inletmeden tarih değişmeyecek.
Ölsek de, ezilsek de, üzerimize bütün dünya gelse de bu çağrı zaferle sonuçlanacak. Bu uzun bir yol, acılı bir yol, yürünecek.
Bu coğrafya bir daha 20. Yüzyıl"ı yaşamayacak. Acının öfkeye dönüşeceği gün, yıkım sizin üzerinize ulaşacak
Türküz, Kürdüz, Arabız: "Büyük Oyun"u gördük..
00:0023/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye"de; bu yüzyıla damgasını vuracak kıyım, kitle imha silahları kullanımına varan acımasızlık nedir?
Mısır"da; Hüsnü Mübarek"i hapisten çıkarıp, kanlı ellerini temizleyip, özgürlük isteyeni zindanlara, toprağa gömmenin anlamı nedir?
20. Yüzyıl"ı yeniden yaşamamak için ayağa kalkan kitleleri, dizlerini kırıp bir daha harekete geçemeyecek hale getirmek isteyenlerin niyeti nedir?
Sudan"dan İran sınırına hatta Güney Asya"ya uzanan bu kuşak üzerinde Birinci Dünya Savaşı döneminden daha beter kaos senaryosu uygulanmasının sebebi nedir?
Türkiye"de ve yakın çevremizdeki bütün ülkelerde, demokrasi ve özgürlük adına en önde yürümeleri gerekenlerin, bunu defalarca taahhüt etmişlerin, bütün varlık sebepleri bu olanların, diktatörlerin arkasına sığınmalarının, türlü türlü bahanelerle zorbalardan yana tavır koymalarının sebebi nedir?
Türkiye"ye karşı oluşturulan "şer ekseni" ile gönül bağı içine girip anında mevzi alanların bu ülke ile ilişkileri nedir? Kendi ülkelerine, kendi insanlarına yönelttikleri bu küstahça öfkenin kaynağı nedir?
Arap Baharı dediğimiz bölgesel değişim dalgasını boğup, Kuzey Afrika"dan Türkiye sınırlarına kadar bütün coğrafyayı yangın yerine çevirenlere, daha da çevirmek isteyenlere emir kulu olmanın onursuzluğu nasıl bir şeydir?
Önceki gece Şam"da kimyasal silahlarla ölen çocukların son anlarının görüntülerinden bile vicdanları sızlamayanların, bunu bile politik/ideolojik tarafgirlik içinde yorumlayanların ruh hali nedir?
Gözlerini kan bürümüşçesine herkese saldıran, herkesi itham eden, herkesi tehdit gören, acı ve merhametten nasiplenmemiş, sadece öfke dağıtanların kalkıp ülkelerin geleceğine talip olmalarının, kuşandıkları nefretle önümüze çıkanların beslendikleri kaynak nedir?
20. Yüzyıl"ın başında bir Büyük Oyun oynandı bu coğrafyada. Atlas Okyanusu"ndan Pasifik kıyılarına uzanan zengin kuşakta, yeryüzünün medeniyet kuşağında insanlık tarihinin en acı hesaplaşması yaşandı.
Kaybedenler üzerine yüzyıllık projeler hazırlandı. Sömürünün, ezilmenin, aşağılanmanın, onursuzluğun, zalimliğin, fakirliğin, iç savaşın, işgalin en ağırı yaşatıldı.
Bir asır boyunca, bu coğrafyanın insanları diz çöktürüldü, ayağa kalkması engellendi. Kendi yöneticileri tarafından, satın alınanlar tarafından, sömürge valileri tarafından en beter haliyle ezildi.
Ruhlarını efendilerine satmış bu köle tacirleri üzerinden, sadece bu coğrafya için şekillendirilmiş ideolojiler, etnik çatışmalar, mezhep kavgaları, su anlaşmazlıkları, petrol paylaşımı, mahalli meseleler yüzünden yüzbinler hayatını kaybetti.
Kendi savaşlarının, şirket çıkarlarının bedelini bize ödettiler. Onların çıkarları için birbirimizi boğazladık. Ülkelerimizi harabettik. İnsanlarımızı yok ettik. Birbirimizden nefret ettik.
Ülkelerimiz, şehirlerimiz, mahallelerimiz, evlerimiz bölündü. Onlar için yüzyıllık bir bedel ödedik.
Ama bunları bize coğrafyanın kaderiymiş gibi pazarladılar. Şiddet bizim ruhumuzda vardı! İslam"ın sınırları kanlıydı. Müslümanlar şiddetten besleniyordu. O kanlı sınırları merkeze taşıdılar. Şehirlerimize, evlerimize taşıdılar.
21. Yüzyıl, bu "kader" değişecek dedik. Değişmeliydi. Kitleler patlamak üzereydi. Yüzyıllık uyku bitmişti. Zihinler açılmıştı. Uyanma, kendimize gelme, ayağa kalkma vaktiydi.
Bir büyük dönüşüm yaşanacaktı. Zorba rejimlerin, atanan yöneticilerin, kendi halkını baskı altında tutup coğrafyayı yönetenlerden emir alanların, azınlık yönetimlerinin, oligarşik yapıların, monarşilerin sonu gelecekti.
Refah, adalet, özgürlük yaygınlaşacaktı.
Tarih yeniden hatırlanıyordu, kaynaklarımızın, ülkelerimizin bize ait olduğunu görmeye başlamıştık. Büyük Oyun"un nasıl bir senaryo olduğunu sokaklar bile öğrenmişti.
Son yirmi yılda çok mesafe aldık. Kendimizi, ülkemizi, geçmişimizi farkettik. Geleceğimizi kendi gözlerimizle görür olduk. Kendi cümlelerimizle konuşmaya başladık.
Bu değişim sadece bizi değil, küresel sistemi de değiştirecekti. İktidar paylaşımı yeniden yapılacaktı. Uluslararası sistemin köleleri değil, uygulayıcılarından olacaktık.
Bu mücadelenin, bu aydınlanmanın, bu kendine gelmenin Mısır"ı yoktu, Suriye"si yoktu. Türkü, Kürdü, Arabı yoktu. Öfke ile değil, hesap sormak için değil, intikam almak için değildi. Sadece "üzerimizden elinizi çekin" diyorduk.
Korktular… Hesap bozulunca paniklediler. Uydu yönetimlerin devrilmesi kendilerinin devrilmesiydi. Coğrafyanın ellerinden kayıp gitmesiydi.
Yeni bir "Büyük Oyun" kuruyorlar şimdi.
Diktatörleri geri getiriyorlar. Bize yeni bir 20. Yüzyıl dayatıyorlar. Yeni Mübarekler, Bin Aliler çıkarıyorlar. Bütün ülkelerde kaos senaryosunu devreye sokuyorlar.
Bu, büyük bir istila hareketidir. Yeniden işgal, yeniden kuklalar, yeniden iktidar-kaynak denklemidir.
Ama ok aydan çıktı. Gerçeği görenleri yeniden aptallaştırmak mümkün olmayacak.
Hiçbir ülke, bir daha köle tacirlerine bırakılmayacaktır.
Bu yüzyıl, hesaplaşma yüzyılıdır.
Mısır darbesini İsrail planladı, bu kesin!..
00:0026/08/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
28 Şubat müdahalesi Türkiye için bir darbe değil, Türkiye"de devlet iktidarının el değiştirmesini önlemeye ayarlı bir çokuluslu müdahaleydi. Planlama, Neocon-İsrail aşırı sağı tarafından yapıldı, Türkiye"deki uzantıları tarafından uygulandı.
Cezayir"de demokratik seçimlerle iktidara gelen İslami Selamet Cephesi FIS, 1992"de askeri darbe ile engellendi. Fransa ile birlikte yine İsrail aşırı sağı işin içindeydi. Darbe sonrası başlayan iç savaşta 200 bin kişi hayatını kaybetti.
Mısır"da Müslüman Kardeşler"in, ilk kez iktidara gelmesi, hem Mısır"ın hem de bütün bölgenin değişmesi anlamına geliyordu. Kitleler sokaklara dökülerek darbe için kullanıldı. Mısır halkı istemiyor dendi ve askeri müdahale oldu. Ama gerçekte istemeyen Mısır halkı değil, 28 Şubat"ı yapan merkezlerdi. Planı yine onlar yaptı, Suud parasını kullanıp kanlı bir 28 Şubat tezgahladılar.
Aslında bu üç müdahale Ortadoğu"da, 20. Yüzyıl"ın başlarında şekillendirilen statükonun değişmesi için mücadele eden bölge insanına karşı uluslararası müdahaleydi. Teorik altyapısını İsrail aşırı sağı oluşturuyor, ABD ve Avrupalı müttefikleri siyasi eylem planını uyguluyor, masraflar da bölgedeki garnizon rejimlerden tahsil ediliyordu.
Elbette o statüko değişmeliydi ama değişimi, yeni güç haritasını yüz yıldır bölgeyi dizayn edenler belirlemeliydi. Değişimi yönetemedikleri zaman bütün bölgenin ellerinden çıkacağını biliyorlardı. Monarşileri, diktatörleri, otokratik rejimleri hep bu amaçla desteklediler, ayakta tuttular.
Ama bence zorlanıyorlar. Mısır"daki gibi darbe yönetimlerinin bu yüzyılda çok kısa ömürlü olacağını bilmeleri gerekiyor. Kitleleri yönetmenin otuz yıl önceki kadar ya da İran"da Musaddık"ı devirdikleri dönemdeki kadar kolay olmayacağını bilmeleri gerekiyor. Bu yolla, bölgeyi ellerinde tutamayacaklarının hesabını yapmaları gerekiyor.
Görüyoruz ki, yapmıyorlar. Eski yöntemlerin dışında yeni yöntem keşfedebilmiş değiller. Artık darbecileri de yaşlandı, sermayedarları da o ülkelerde tekel olmaktan çıktı. İdeolojik olarak, felsefi olarak da bölge insanına verebilecekleri hiçbir şey kalmadı. Bu coğrafyaya ihraç etmeye çalıştıkları değerleri, ki aslında bir yanılsama, kendileri çiğnedi. İtibar ve güvenilirlikleri sıfıra indi.
Aslında 28 Şubat, Cezayir"deki darbe, Mısır"daki askeri müdahale, formatları farklı gibi görünse de aynı elden çıkma, aynı adresten gelmedir. Çokuluslu müdahaledir, kitlesel eğilimleri engelleme çabasıdır, halkın direncini kırma planıdır, yüz yıllık sömürü düzenini koruyup kaynakları elde tutma hesabıdır.
Tabii, bölgenin uyanışının küresel iktidarda yol açacağı sarsıntıyı engelleme, Batı"nın küresel düzenini elde tutma çabasıdır.
Bu yüzden, "Mısır"daki darbenin arkasında İsrail var" sözü son derece doğru bir tespittir.
İsrail bu darbenin her aşamasında vardır. Kendi kaygıları, bölgesel hesapları, Arap-İsrail sorunu, Filistin meselesi, bölgede Batı denetiminden çıkacak iktidarların oluşturacağı tehlike İsrail"i panikletmektedir.
28 Şubat"ın ve 11 Eylül sonrası sınırsız savaşa dönüştürülen küresel 28 Şubat"ın mimarı da İsrail aşırı sağıdır. İslam"ın tehdit/terörle ilişkilendirilmesi, dünyanın onlarca ülkesinde anti terör merkezleri kurulması, dünya genelinde örtülü operasyonlar yapılması, sayısız insanın kayıplara karışması hep bu büyük planın alt unsurlarıdır.
Müslüman Kardeşler"in Mısır"da iktidarın ana ortağı olduğunu düşünelim. On yıl içinde Suriye"de, Sudan"da, Ürdün"de ve daha birçok ülkede, Müslüman Kardeşler gibi İslami eğilimli yapılar iktidara yürüyecektir. Böyle bir çevrede İsrail kendini nasıl hissedecektir. Mesele budur.
Bu yüzden ideolojisini, fikri temellerini hazırladıkları bu büyük projeyi ABD"nin ve Avrupa"nın siyasi, ekonomik ve askeri gücüyle uyguluyorlar. Tabii bölgedeki yönetimleri de bu savaşta cepheye sürüyorlar.
O anti terör merkezlerinin en faal ülkelerinden birinin, bir zamanlar Türkiye olduğunu unutmayalım. İsrail kadar Ürdün"ün de faal olduğunu unutmayalım. İşgalle tehdit ettikleri Suriye bile gizli işkence merkezleri işletmiş, CIA"nın esirlerini sorgulamıştı, hatırlayalım.
Bir örnek daha: Hamas Gazze"de iktidarı ele geçirdiğinde önce ambargo uyguladılar. Sonra Filistin iç savaşı çıkardılar. İç savaşta İsrail istihbaratı ile Mısır istihbaratı alenen silah sevkiyatı yapıyordu. Hamas"ı sindirmek ya da zayıflatmak, mümkünse tasfiye etmek. Gazze"yi yaşanmaz hale getirip insansızlaştırmak ve ciddi bir nüfus hareketliliğinin alt yapısını hazırlamak.. Mısır ve bazı bölge ülkelerinin amacı ile İsrail"in bu savaştaki hedefleri ne kadar da örtüşüyordu. Onlar Hamas tehdidinin İsrail eliyle ortadan kaldırılmasını istiyordu. Alçakça ama son derece zekice bir politikaydı. Bu proje de başarısız olunca doğrudan Gazze"ye saldırdılar.
Ürdün"deki gibi Mısır istihbaratı da büyük oranda İsrail istihbaratı etkisindeydi. Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesine paralel biçimde Mısır-İsrail istihbaratı adeta ortaklığa girişti. Yaser Arafat"ı da aynı kirli ortaklık zehirleyip öldürmüştü. Bölgedeki suikastler, örtülü operasyonlar hep neocon-İsrail aşırı sağı ile onların Avrupalı ve bölgedeki ortakları tarafından yapılıyordu.
Ömer Süleyman"ı ne çabuk unuttuk..
Şimdi bu ortaklığı yeniden kuruyorlar. Başarılı olursa, Mısır halkının direnci ezilebilirse Mısır-İsrail istihbaratlarının bölgede nasıl İslamcı avı başlatacağını göreceğiz.
Şu an yaşananın bir neocon-İsrail aşırı sağı projesi olduğundan kuşkum bile yok. Söz konusu ittifakın, Avrupalı birçok derin yapıyı da yönettiğini biliyoruz.
Bu "şer ittifakı"nın 28 Şubat"ta yaptıklarının bir başka formatını Türkiye"de yeniden uygulamak istediklerini de gördük. Ne yapabileceklerine kafa yormak gerekiyor. Neler yapabileceklerini biliyoruz. Nasıl karşı durulacağının hazırlığını yapmak gerekiyor.
Suriye müdahalesinde biz nerede duracağız?
00:0028/08/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Görünen o ki, Suriye"ye askeri müdahale yapılacak.
Savaş uçakları ve füzeler, Suriye çevresindeki üslerden ya da savaş gemilerinden belirlenen hedefleri vuracak.
Irak işgalinde olduğu gibi, belki günlerce, gecelerce bombalamalar göreceğiz.
Ekranlara kilitlenip yorumlar yapacağız.
Beşşar Esad ne kadar dayanabilir, tahminlerde bulunacağız.
İsrail bunun neresinde, ABD neresinde, Türkiye ve Suudi Arabistan neresinde analizlere gömüleceğiz.
İran, nereye kadar karşı durabilir, Rusya Şam yönetimini ne kadar savunabilir, bakacağız.
Ülkeler savaş konseylerini topluyor.
Başkentler arasında inanılmaz bir müdahale trafiği var. Washington, Londra, Paris, Riyad alabildiğine hareketli.
BM dışı yollar aranıyor. Ülkeler birbirini ikna ediyor.
Irak işgalinden sonra, George Bush yönetimi altı ayda bu işi bitirir Suriye"ye gireriz diyordu.
Nice altı aylar geçti, Irak bitmedi. İşgal başarılamadan ABD çekilmeye başladı.
İşte o zamanlar Suriye her an saldırı bekliyordu. Şam"da dayanışma çadırları kuruluyordu. Gittik, gördük, gönülden, yürekten katıldık onlara, destek verdik.
Öğrenciler her akşam yürüyüşler yapıyor, Şam sokaklarında "Suriye"nin koruyucusu Allah"tır" pankartları okunuyordu.
Suriye ile dayanışma içindeydik. Devlet olarak da halk olarak da kalplerimiz bir atıyordu.
Ama aynı Suriye bugün kıyımlar ülkesi oldu. "Suriye"nin koruyucusu Allah"tır" yazılarını asanlar, sadece Allah"a sığınan insanların evlerini başlarına yıkar oldu.
Şehirler, kasabalar, köyler harabeye döndü. Kitlesel ölümlere varan saldırılar yapıldı. Acı, zulüm, gaddarlık sınırsız bir hal aldı.
ABD işgaline, İsrail saldırılarına gerek kalmadı.
Bir rejim kendi halkını, işgalcilerden daha beter öldürüyordu. Kendi şehirlerini vuruyor, kendi ülkesini harabeye çeviriyordu.
Ülke değil rejim, insan değil iktidar için yürütülen bir savaştı bu. Aslında savaş değil, imha hareketiydi. Devlet adına, rejim adına, iktidar adına bir halk imha ediliyordu.
Hama"nın resimlerini gördük. İkinci Dünya Savaşı görüntülerini andırıyordu. Sanki başka bir gezegenden gelen görüntülerdi.
En son, kimyasal saldırı görüntülerine ısrarla baktım. Unutmayayım diye, zihnime kazıyayım diye baktım.
Genç bedenlerin çırpınışlarını unutmak mümkün değildi.
Suriye hepimize büyük acılar yaşatan bir ülke haline gelmişti.
Biz işgallere hep direndik. Coğrafyanın bir karış toprağına yönelen işgale hep karşı durduk, durmaya da devam edeceğiz.
Ama bu coğrafyanın zalimlerinin, diktatörlerinin, zorba yönetimlerinin işgaller kadar acımasız olabildiğinin örneklerini de gördük.
İktidar/rejimi uğruna ülkeyi ve tüm halkı yok etmeyi göze alabildiklerini, korkunç bir inatlaşma ile kendilerini ve ülkelerini intihara sürüklediklerini gördük.
Maalesef insanlar iki seçenekten birini tercih etmek zorunda bırakıldı. İşgal ya da katliam.. Hangisi tercih edilebilir. Hiç biri.
Şam rejiminin canı cehenneme. Onun gibi, bu bölgedeki monarşiler, zorba yönetimler yok olup gitmeli. Ama Suriye, böyle bir işgali yaşamamalıydı. Aynı Suriye, yüz yıl unutamayacağı bu zulmü de görmemeliydi.
Bizler, coğrafyanın insanları, kendi kötülüklerimize karşı durmayı bilemedik. Onları kendi elimizle yok etmeyi öğrenemedik.
Mısır"da, darbeyi, ardından gelen kıyımı, yeniden inşa edilen zorbalığı durduramadık.
Şimdi işgal geliyor. Aslında işgal değil, sınırlı bir hava saldırısı başlamak üzere.
Bir müdahale koalisyonu şekillendi gibi. Gece-gündüz neler olabileceğini takip etmek için nöbette olacağız.
Nereler vurulacak, hangi üsler kullanılacak, ne tür silahlar denenecek, hangi ülke saldırıya ne ölçüde katılacak, saldırı ne kadar sürecek, siviller ne kadar korunabilecek, bunları konuşacağız.
Savaş Lübnan"a sıçrar mı, bölgeye etkileri nasıl olur, kestirmeye çalışacağız.
Ama bölgede bir rejimin daha son zamanlarına tanık oluyoruz.
Müdahale sınırlı kalır, Şam yönetimi devrilmezse, iç savaş çok daha kanlı hale gelebilir. Suriye"den Lübnan"a kadar yeni bir kaos dalgası başlar, Lübnan iç savaşı benzeri çatışmalar yaşanır.
Resim çok kötü. İç savaşın bütün çirkinliklerini yaşadık, gördük, acı duyduk. Şimdi ABD-Batı müdahalesi göreceğiz. Bu da acı veriyor.
Keşke bölge ülkeleri kendileri bu müdahaleyi yapabilselerdi. Ama böyle bir şeyin imkansız olduğunu, bu imkansızlıklar içinde Suriye halkının ölmeye devam edeceğini biliyoruz.
Bölgedeki bütün rejimlerin karakteri aynı. Bu bölgenin bütün diktatörlerinin zihin yapısı aynı. Ülkelerini de kendilerini de yokoluşa sürüklemekten kaçınmıyorlar.
Bugün Suriye"ye dış müdahale yapılacaksa, yarın bu ülke işgal edilecekse bunun tek sorumlusu Şam"daki zorbalardır.
Yüz bin insanı öldürdükleri, onlarca yerleşim birimini yok ettikleri, milyonlarca insanın ülkeden kaçmasına yol açtıkları yetmedi, giderayak müdahaleyi de, işgali de ülkeye çağırdılar.
Müdahaleye zemin hazırladılar. Bunu zorunlu hale getirdiler.
Bir kişinin iktidarda kalması için bir ülkenin ödediği bedele bak.
Peki biz nerede duracağız?
Kabul edelim, seçeneksiz bırakıldık. Öyle zulümler yapıldı ki, müdahaleye hayır deme mecalimiz bile kalmadı.
Şam"daki zorbaların bize ödettiği bedel de bu!
..Anti emperyalist zorbalar
00:002/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kimse anti emperyalizm teraneleriyle kendi halkına zulüm yapamaz.
Kimse anti emperyalist kamuflaja bürünüp haksızlıkları meşrulaştıramaz, ülkeyi ve milleti mutlak iktidar için kurban edemez.
Kimse, bağımsızlıkçılık, devletçilik, koruyuculuk kalkanına sığınıp; İsrail karşıtlığını, Amerika karşıtlığını, Batı karşıtlığını kullanarak yeryüzünün en kanlı rejimlerinden birini sevimli hale getiremez.
Ve kimse bize, anti emperyalizmin, sömürünün ne olduğu konusunda ders veremez. İçerideki iktidar kavgaları üzerinden Suriye meselesinde bize saf belirleyemez.
Bugün bizim coğrafyada Batı karşıtı, antiemperyalist pozisyon alan rejimlerin hemen hepsi aslında en yandaş rejimler kadar onlarla birliktedir.
Batı karşıtı rejimlerin büyük çoğunluğu kendi ülkelerine ve insanlarına en az bu coğrafyaya müdahil olanlar kadar zarar vermiştir.
Zulmün yerlisi-yabancısı olamaz.
Coğrafyanın özgürlüğünü savunmak Baas rejimine yandaş olmak değildir. Türkiye"de hiç kimse, Suriye"ye yönelik müdahale tehdidinin arkasına sığınıp Şam"daki istihbarat rejimine yandaş aramasın, bulamaz.
Antiemperyalist çizgi, bölgedeki zorba yönetimlerin çizgisi değildir. Antiemperyalist çizgi, sömürge politikalarına karşı durmak kadar bölgedeki zorba rejimlere de karşı durma çizgisidir. Çünkü bunlar yüz yıldır kanımızı akıtan, ülkelerimizi işgal eden, şehirlerimizi harabeye çevirenlerin uzantılarıdır.
Çünkü bu coğrafya, Birinci Dünya Savaşı"nda özgürlüğünü, bağımsızlığını kaybetmiştir. O günden bu yana da özgür olmamıştır.
Bir karış toprağın işgaline ne kadar karşıysak, bir İslam şehrine düşecek bombaya ne kadar öfkeliysek bu rejimlere de o kadar karşı durmaktır mesele. Bunu yapabiliyorsak doğru yerde duruyoruz demektir.
20. Yüzyıl"a özgü, coğrafyayı denetim altında tutmak için geliştirilen siyasal söylemler, ideolojiler yerli değildir. Yandaş rejimler kadar karşıt rejimler de aynı adresler tarafından formatlanmıştır.
Baas ideolojisi nedir? Aynı döneme denk gelen Endonezya"nın Pançalisa"sı nedir? Her ülke, her bölge için siyasal söylemler oluşturuldu ama bunların hiç biri yerli değildi. Kitleler sömürge karşıtlığı ve bu rejimler arasına sıkıştırıldı, nefes alamaz hale getirildi. Yerlilik ana ilkesiyle öne çıkan bütün bu ideolojilere dayanan rejimlerin hepsi zorbaydı, baskıcıydı ülkeleri.
Baasçılık, Kemalizm ve Pançalisa arasındaki benzerliklere bir göz atın. İlginç ortaklıklar göreceksiniz. İlkeler aynı, duruşlar aynı, hedefler aynı. Ülkeye ve millete bakışları, modernleştirme projeleri, kitlesel dönüşüm "devrim"leri aynı.
Devlet iktidarını ele geçiren bir çevre, ülkenin ve milletin mutlak hakimi olmaya inanmış yönetici kadrolar, kendi ülkelerine en az o ülkelere düşman olanlar kadar yabancıdır.
Ülke ve millet kadar zenginliğin de, tarihin de geleceğin de sahibi biziz derler. Mutlak mülkiyet üzerine kurulmuş rejimlerdir bunlar.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Kuşak"ta yer alan ve talan haritasının merkezinde yaşayan milletler üzerine giydirilmiş konjonktürel giysilerdir bunlar. Asla bu toprakların ruhundan beslenmiyorlar ve asla anti emperyalist değiller.
20. Yüzyıl bitince onlar da bitti. Bitmesi kaderdi, bitecekti... Çünkü 20. Yüzyıl"a özgü düzen yıkılıyordu. Ayakta kalmaları mümkün değildi. ABD yandaşı da ABD karşıtı da aynı misyonu yüklenmiş, aynı rolleri üstlenmiş, coğrafyaya yıkım getirmişti.
Şimdi yerine ne konulacağı tartışma konusu. Çatışmanın merkezi burası. Krizin sebebi bu. Yine emanet rejimler mi gelecek yoksa bu kuşakta, bu medeniyet merkezindeki toplumlar kendi geleceklerini mi kuracaklar. Hesap da bu savaşın sebebi de bu.
Son yirmi yıldaki bütün çatışmalar; işgaller, etnik gerilimler, mezhep krizleri bu çatışmadan besleniyor. Yerli uyanış hareketi ile 21. Yüzyıl"ı dizayn etmek isteyenlerin mücadelesi bu.
Mısır"da kavga bu, Suriye"de bu, Kuzey Afrika"da bu, hatta Türkiye"de bu. Gezi kalkışması üzerinden yürütülen hesap da bu. İçerideki iktidar yapısını dizayn etmek isteyenler, Türkiye"yi de diz çöktürüp coğrafyanın geneline yönelen projeye hazır hale getirmek istiyorlar.
Coğrafyanın yerlileri ülkeleri yönetmeye başlar diye ödleri kopuyor. Tarihin akışını değiştirirler, Birinci Dünya Savaşı ile kurulan düzen bozulur diye yürekleri yarılıyor.
Suriye"ye müdahaleye karşı olmak Baas rejimini savunmak değildir. Baas yönetimine karşıt olmak müdahaleyi savunmak değildir. Yerimiz Suriye halkının, Mısır halkının durduğu yerdir.
Şunu bilelim ki, zorba rejimler varoldukça, ülkelerimiz, topraklarımız, şehirlerimiz saldırıya uğrayacaktır. Bu rejimler saldırının gerçek sebebidir. Yüz yıldır bu yüzden saldırı altındayız. Rejimler varoldukça 21. Yüzyıl da böyle olmaya devam edecektir.
Kimyasal anlaşma, kan üzerinde dans!
00:0016/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye"ye müdahaleyi önleyen ya da erteleyen ABD-Rusya anlaşması, gün gelir de müdahalenin gerekçesi haline getirilebilir mi?
2014 sonuna kadar tamamlanması planlanan kimyasal temizlik operasyonu, Ortadoğu"nun gel-gitleri düşünüldüğünde, birkaç ay sonra anlamsız hale gelebilir mi?
Bir taraftan Suriye"yi kimyasal silahlardan arındırırken diğer taraftan savaşın gidişatını etkileyebilecek ölçüde muhaliflerden yana durmak, özellikle ABD"nin tavrı düşünüldüğünde, diplomasinin iflasına yol açabilir mi?
Suriye muhalefetinin; bölge ülkelerinin, Avrupa ülkelerinin ve ABD"nin bu kadar desteğinden sonra, son anlaşmayla yalnız bırakıldığı ya da bırakılacağı kanaati biraz anlamsız olmuyor mu?
Bunların hepsinin cevabı "olabilir", "evet" ve "muhtemel"dir.
Burası Ortadoğu"dur. Dahası, burası Suriye"dir. Hiçbir plan birkaç aydan daha uzun ömürlü olmayacaktır.
Bir yılda kimyasal silahlar ortadan kaldırılacaksa, bu bir yılda daha onlarca yeni plan devreye girecek, bir sonraki öncekini sıfırlayacak demektir.
Kimyasal silah anlaşması, Suriye"nin elinde bulunup da İsrail"i rahatsız edebilecek silahların tasfiyesi ve Şam yönetimine zaman kazandırmaktan başka hiçbir anlam taşımamaktadır.
Sanıldığı gibi ABD-Rusya anlaşmasında, Suriye meselesinin esasına ilişkin hiçbir çözüm bulunmamakta, çözüme giden yolu açacak bir işarete de yer verilmemektedir.
Birkaç ay sonra yaşanabilecek hayalkırıklığını şimdiden tahmin etmek hiç de zor değildir. "Rusya"nın diplomatik zaferi", "ABD"nin Rusya ipine sarılıp günü kurtarması" olarak nitelemenin ötesinde bu anlaşma, ne Şam yönetimine garanti sunuyor ne de muhaliflere bir şey söylüyor.
Bir tür diplomatik dans seyrediyoruz.
Anlaşmanın ayrıntılarına bakalım:
Esad yönetimi bir hafta içinde kimyasal silahların detaylarını ve yerlerini bildirecek.
Ardından kimyasal silah denetçilerine izin verilecek ve denetimler başlayacak.
Bu silahlar, gelecek yılın ortalarına kadar Suriye"den çıkarılmış olacak. Kasıma kadar da imha işlemi tamamlanacak. Sonunda da Suriye"deki tesisler sökülecek. P5 ülkelerine mensup uzmanlar bu işlerde görev yapacak.
Şam yönetimi "oyun oynarsa" BM Güvenlik Konseyi devreye girecek. Muhtemelen müdahaleyi önlemek için başka gerekçe kalmayacak.
Bu ana ilkelerde o kadar geniş açıklar, boşluklar var ki, her biri aylarca dünyayı oyalayabilir. Şam yönetimi de, Rusya ve ABD de bunu gayet iyi biliyor. Mesela:
Suriye"nin beyanları ne kadar doğru kabul edilecek ya da Şam doğru beyanda bulunacak mı? Denetçiler çalışırken ateşkes yapılmazsa denetim nasıl sağlanacak?
Şam yönetimi, silahları teslim karşılığında, saldırı olmayacağına dair garanti isterse ne olacak?
Şam yönetimi, silahları teslim karşılığında muhaliflere verilen desteğin kesilmesini isterse ne olacak?
Bildiğim, tanıdığım kadarıyla benzer rejimler, bu tür oyunları, maharetle oynayabiliyor. Suriye de oynayacaktır. Sarsıcı büyüklükteki tek bir saldırı bile, bugün ABD-Rusya şovuna dönen anlaşmayı tamamen ortadan kaldırabilir ya da işe yaramaz hale getirebilir.
Anlaşmanın duyurulduğu saatlerde hem Şam yönetimi ile muhalifler savaşıyordu hem de örgütler birbiriyle çatışıyordu.
Muhalefet cephesi kesin bir dille anlaşmayı reddetti. Geri adım atmazlarsa ateşkes de mümkün olmayacaktır.
Paris"te yapılacak görüşmelerde ABD-Türkiye arasında neler konuşulacağını, Türkiye"nin pozisyonunu değiştirmek isteyeceklerini tahmin etmek zor değil.
Ama şu bilinmeli:
Ateşkes sağlanamazsa bu anlaşma başlamadan bitmiş demektir.
Bir yıl devam edecek süreç, Suriye içinde kanlı çatışmaları durduramazsa, bir yıl içinde yüz bin kişi daha hayatını kaybederse, diplomasi şovu televizyon ekranlarında kalacaktır.
Aslında ABD de Rusya da bu anlaşmanın fiyaskoyla sonuçlanacağını çok iyi biliyor. Çünkü anlaşmanın Suriye meselesinin esasına ilişkin, krizi çözmeye dönük hiçbir boyutu yok.
Tamamen ABD"yi kurtarma, Rusya"nın mevzisini koruma, İsrail"in güvenlik kaygılarını giderme üzerine kurgulanmış bir tiyatro oynanıyor.
Baştan beri "kimyasal silah kullanma"yı "kırmızı çizgi" olarak belirlemelerinin nedeni de buydu.
Suriye krizini çözmeye, en azından kanı durdurmaya dönük her çözüm girişimine sorgusuz sualsiz destek vermek insanlık görevimiz, bunda şüphe yok. Çünkü karşımızda çok vahim bir tablo var.
Ama kimyasal silah anlaşması bu vahim tablonun sona erdirilmesine dönük bir şey değil. Başka bir hesabın parçası.
Bir hafta sonra ayak oyunları başlar, birkaç ay içinde de diplomatik "fiyasko" ifadesini kullanırız
.Türkiye"ye haddini bildirmek!
00:0018/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD ve Rusya, Suriye için kimyasal silah anlaşması yapıyor ve Şam yönetimine bir yıl hareket alanı tanıyor. Sadece kimyasal silahların kontrol altına alınmasını amaçlayan anlaşma, Suriye"deki krizin esasına ilişkin hiçbir unsur taşımıyor.
Paris"te tarafların anlaşmayı tartıştığı sıralarda, bir Suriye helikopteri Türkiye sınırı boyunca uçuyor, ihlaller yapıyor, uyarılara rağmen geri çekilmiyor. Ardından Türk savaş uçakları tarafından vurulup düşürülüyor.
Bu olaydan bir gün sonra, Cilvegözü sınır kapısı yakınlarında, Türkiye tarafına geçemeyen bomba yüklü araç patladı. Türkiye"ye yönelen bir terör saldırısı, sınır kapısını geçemeden önlendi. Tabii çok sayıda insan hayatını kaybetti. Muhtemelen, kapıda alınan önlemler sayesinde büyük bir saldırının önüne geçildi.
Ankara, kimyasal anlaşmayı desteklemekle birlikte tatmin edici bulmadı. Gerçekten de, öteden beri Suriye meselesinin çözümüne yönelik çabaların bu anlaşmayla birlikte ertelenmesinden rahatsızlık duyduğunu gizlemedi.
Şam yönetimi, anlaşma ile rahat bir nefes almış oldu. Kendine güveni arttı, Rusya ve İran"ın güçlü desteğinden sonra ABD"nin müdahale tehdidinin de en az bir yıl ertelenmesiyle, muhaliflere yönelik savaşın üstesinden geleceğine dair bir kanaate ulaşmış olabilir.
Helikopter olayında olduğu gibi, Türkiye"nin tavrını test etmiş, kimyasal anlaşmadan rahatsız olan Türkiye"yi suçlu duruma düşürmek istemiş olabilir. Böylece dünyaya; "Bakın Türkiye sizin gibi değil, o savaş istiyor" görüntüsü vermek istemiş olabilir.
Cilvegözü sınır kapısını zorlayan bombalı araç, helikopterin düşürülmesine misilleme amacı taşıyor olabilir. Suriye, kendi içindeki çatışmayı bir tarafa bırakarak Türkiye"ye "haddini bildirmek" istemiş olabilir.
Ama öyleyse bir gerçek çıkıyor ortaya: Ortada bir devlet kalmamış. Örgütler üzerinden savaşan, örgütler üzerinden hesap sormaya girişen, örgütler üzerinden misilleme yapan bir Suriye kalmış.
Cilvegözü sınır kapısına yönelik saldırı girişimini hangi örgüt yapmış olursa olsun, durum Suriye"nin örgütleştiğinin en açık göstergelerinden biridir.
Aslında bu konuyu çok kez tartıştık: Suriye yönetiminin artık devlet gibi değil, örgüt gibi hareket edeceğini söyledik. Ülkenin tamamına yönelik egemenlik hakkını çoktan kaybeden rejimin, muhalif örgütlerle savaşan bir örgüt, fraksiyon olduğunu, ideolojik bir kimlikle mücadele ettiğini söyledik.
Böyle de olmak zorundaydı. Krizin geldiği nokta buydu ve başka türlüsü de düşünülemezdi. "Devlet" gibi hareket etme yetkisi ve sorumluluğu Rusya ve İran"a devredilmişti.
Stratejik çıkarları, ideolojik bağlantıları bu iki ülkeye, Suriye yönetimi üzerinde bir vesayet denetimi fırsatı verdi. En azından kendilerinde bu sorumluluğu ve yetkiyi hissediyorlar. Bir tür yetki devri söz konusu.
Peki egemenlik hakkı devredilebilir mi? Tabii ki hayır. Öyleyse bu iki ülkenin Suriye"yi yardım adı altında ele geçirdiğini pekala söyleyebiliriz.
Cilvegözü"nde daha önce yaşanan saldırı, Reyhanlı"daki saldırı ve son girişim bundan sonra olabileceklerin habercisi. Eğer ortada bir devlet kalmamışsa, örgütlerin ne zaman ne yapacağı kestirilemez. Son derece fevri ve son derece tehlikeli girişimler söz konusu olabilir.
Örgütleşen devletlerin ve iç savaşların ne tür felaketler barındırdığını İsrail"in uygulamalarından ve Irak iç savaşından biliyoruz çünkü.
Hiçbir kuralı, ölçüsü ve sınırı olmuyor.
.Türkiye"yi kim yalnız bıraktı?
00:0020/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Türkiye"nin yalnızlığı" son günlerin en moda tartışma konusu. Suriye ile adeta savaş halindeyiz. İran"la eski dostluk bitti. Irak merkezi hükümeti ile ilişkiler son derece kötü. Mısır"da Türkiye"ye en yakın hükümet askeri darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı. S. Arabistan ve Katar"la ilişkiler her zaman kaygan ve belirsiz olacak. ABD ile ilişkiler sorunlu. Avrupa Birliği ülkelerinin bir çoğu ile sorun yaşıyoruz vs.
Son derece genellemeci, içerideki siyasi muhalefet üzerinden bir uluslararası ilişkiler perspektifi çizmeye ayarlı bir yaklaşım bu. Hele, öteden beri Türkiye karşıtı çevrelerin yeniden sahneye indiğini, içeride bazı ortaklarla operasyon yaptığını görebiliyorsanız, nasıl bir algı inşa edilmek istendiğini de göreceksiniz.
Şüphesiz, yukarıda yazılanların bazılarında doğruluk payı var, sorgulanacak taraflar var. Ama bunların hepsi konjonktürel gelişmeler. Bir süre sonra bunların bir çoğunun değiştiğine tanık olabiliriz.
Bir zamanlar Bağdat-Türkiye arasındaki ilişkiler zirvedeydi. Ankara ısrarla Irak"la ilgili her konuda Bağdat"ı adres gösteriyor, merkezi hükümeti güçlü tutmaya çalışıyordu. Ardından bu güç ağırlığı Kuzey Irak"a kaydı. Özellikle Tahran-Bağdat ilişkilerinin güçlenmesi ve bölge politikalarının Türkiye"nin aleyhine seyretmeye başlaması adeta bir kopuşu getirdi. Yakın gelecekte tam tersi olabilir, Ankara-Bağdat ilişkileri yumuşayabilir.
Türkiye-İran ilişkileri, özellikle nükleer pazarlıkları döneminde ve PKK saldırılarının yoğun olduğu dönemlerde zirvedeydi. Suriye krizinde iki ülkenin birbirine zıt tavır almaları belki bundan da önemlisi çözüm sürecinde güçlü adımlar atılması aradaki mesafeyi artırdı. Suriye iç savaşının seyrine göre iki ülke ilişkilerinde gel-gitler hep yaşanacak. Ama asla Türkiye ve İran "iki düşman ülke" şeklinde tanımlanamayacak. Dışarıda ve içeride bu yönde çalışmalar ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın böyle bir şey mümkün olmayacak.
Suriye meselesinin başlangıç günlerinde kafamızdaki soru işaretlerini hep paylaştık. Anlayamadığımız, anlam veremediğimiz, ikna olamadığımız konuları yazmaktan çekinmedik. Ancak mesele derinleştikçe bu soruların anlamsızlaşmaya başladığını da gördük. İki taraf vardı. Biri Şam yönetimi, yani Baas istihbarat yönetimi diğeri de muhalifler. Suriye halkının önemli bir bölümü bu rejimi artık istemiyordu. Kanlı bir çatışma, kıyım, katliamlar zinciri başladı. Böyle bir dönemde "emperyal projeler" gerekçe gösterilerek Baas yönetimini savunabilmek pek de insanca bir duruş değildi.
Bölgede bütün rejimler gidiciydi. Şu an erteleniyor gibi görünse de Ortadoğu tipi rejimlerin kalıcı olmayacağını, olmaması gerektiğini artık herkes biliyor. Bu yönetimleri omuzlayarak bölgede varlık oluşturmaya çalışan güçler orta ve uzun vadede büyük kayıplar yaşayacak. Suriye"de savaş belki birkaç yıl devam edecek ama varacağı nokta burası olacak.
Mısır"da askeri darbe Mursi yönetimine karşı yapılmadı. Bütün Ortadoğu"yu değiştirecek bir dalgayı boğmak için yapıldı. Bölgenin merkez ülkesi Mısır"da yaşanacak bir başarı, Orta Afrika"dan Suriye"ye kadar bütün bölgeyi dönüştürecekti. Bu yüzden aslında bir darbe de yapılmadı. Çokuluslu bir müdahale yapıldı ve müdahalenin gerçek aktörü hiçbir zaman Mısır ordusu değildi.
Bir hesap yapılıyor. Bir büyük savaş var ortada. O savaş Türkiye-Irak ilişkileri, Mısır ilişkileri ve Suriye değil. Bu, Türkiye"yi de içine alan, bu yüzyılda nasıl bir İslam coğrafyası şekilleneceğinin savaşı.
Bugün zorba yönetimler, monarşiler, diktatörler üzerinden baskı altına alıp ezmeye çalıştıkları şey, bu yüzyıla damgasını vuracak büyük değişim dalgasıdır. İşte bu değişim, sokakları kapladı, rejimleri zorluyor. Hangisi ne kadar dayanabilecek zamanla göreceğiz.
ABD ve Batı için tehlike, Müslüman Kardeşler anlayışının bütün Arap devletlerinde iktidarlara akın etmesidir. Bu akımın önünü kesmek istiyorlar. Savaşların, darbelerin, siyasi krizlerin sebebi budur.
Önümüzde iki seçenek var: Ya bu dalganın önüne geçeceğiz, onu ezenlerle birlikte olacağız ve coğrafyayı bir yüz yıl daha rehin alacak cephenin parçası olacağız ya da büyük değişim lehine tercih yapacağız.
Tabi, haritayı bu şekilde okuyamayanlarla aslında burnunun dibini bile göremeyenlerle bu rejimlerden beslenenlere gerçekleri anlatmak mümkün değil. Onlar Türkiye"nin yalnızlaştığını, kaybettiğini, mahvolduğunu söyleyip iç politik dizayn için aslında çok tanıdık olan çevrelerle operasyona devam edecekler.
Reuters"ın Türkiye için servis ettiği "değerli yalnızlık" analizini okuyunca bunlar geldi aklıma. Son derece sığ, kasıtlı, bir analizden çok "servis" görüntüsü veren yorumda, yine o "adresler"in marifetlerini gördüm. Yıllardır "Türkiye"de darbe yapılacak", "ekonomi battı", "Türkiye şeriata gidiyor", "iç savaş çıkacak" yaygaraları yapanlar yeniden piyasaya sürülmüş.
Türk dış politikasını eleştirmek, sorgulamakla Türkiye"ye karşı "operasyon yapmak" arasındaki farka dikkat etmek gerekiyor.
Merak etmeyin; Türkiye"nin bulunduğu coğrafyada yalnızlık mümkün değildir. İsteseniz de yalnız kalamazsınız.
Bunu bari bilin.
.Kimlik savaşları, infaz görüntüleri
00:0023/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şam ve Halep"ten Bağdat ve Musul"a, Karaçi"den Mumbai"ye, Nairobi"den Beyrut"a, İskenderiye"den Avrupa başkentlerine kadar uzanan çok geniş coğrafyada kimlik savaşları hızla yayılıyor.
Bazıları Hristiyanlık, bazıları Musevilik, bazıları Müslümanlık, bazıları etnik milliyetçilik, bazıları ırkçılık, bazıları mezhepçilik üzerinden dünyayı yeni tür savaşlara zorlayacak ürkütücü saldırılara imza atıyor.
Silahın her türü ile şiddetin her yöntemi uygulanıyor. Kentler, alış veriş merkezleri, camiler, kiliseler, siviller hedef alınıyor.
Siyaset kadar ideolojik kimlik, askeri stratejiler kadar ekonomik güç savaşlarıyla harmanlanan şiddet artık evlerimize kadar ulaşıyor.
Birçok alanda, birçok ülkede ve bölgede, devletler geri çekilirken örgütler öne çıkıyor, güç kazanıyor, bölgeleri ve ülkeleri denetim altına alıyor, kitleleri yönetiyor, kaynaklar üzerinde denetim kuruyor, kendi kurallarını hakim kılıyor.
Müzakere masalarında devletler kadar örgütler de var artık. Cephelerde devletlerle örgütler yan yana savaşıyor. Kitleler üzerinde devletlerin etkisi azalırken örgütlerin etkisi güç kazanıyor.
Denetimsiz, kontrolsüz, kaotik bir geleceğe doğru yol alıyoruz.
Bunun en büyük sebebi, örgütlerin güçlenmesi değil, devletlerin örgütleşmeye doğru sürüklenmesi. Örgütler gibi hareket etmesi, örgütlerle iş tutması, örtülü operasyonlarını örgütler üzerinden ve paralı askerler üzerinden, güvenlik şirketleri eliyle yürütmesi, kirli işlerini bu şekilde örtbas etmesi insanlar kadar devletleri de yeni bir tehditle baş başa bıraktı.
Nairobi"de bir alış veriş merkezine yönelik saldırıda 60 kişi hayatını kaybetti. Çok sayıda insan yaralandı ve bazıları rehin alındı. Saldırıyı yapan Somali kökenli bir örgüt. Alışveriş merkezinin sahipleri İsrailli. Şehir, İsrail"in operasyon merkezi. Somali"de Kenyalı askerler görev yapıyor. Görünüşe göre bu bilgiler bile olayı açıklamaya yeterli. Ama ortada korkunç bir katliam, terör saldırısı var.
Bağdat"ın Sadr bölgesinde bir taziye evi hedef alındı. Irak"ta sıklıkla gördüğümüz intihar saldırılarından biriydi ve iki intihar saldırganı tarafından yapıldı. 72 kişi hayatını kaybetti. Aynı sırada bir de bomba yüklü araç patladı.
Irak"ta Şiiler ve Sünniler arasında işgalden bu yana devam eden çatışmalarda önce camiler, türbeler hedef alındı. Ardından liderler, ilim adamları, imamlar, pazar yerleri hedef alındı. Şiiler Sünnilere, Sünniler Şiilere saldırıyordu. Hatta Şiiler birbirlerine, Sünniler de birbirine saldırır oldu. Yüzbinlerce insan bu çatışmalarda, saldırılarda hayatını kaybetti.
Pakistan"ın Peşaver kentinde, dün sabah bir kiliseye yönelik intihar saldırısında 56 kişi hayatını kaybetti, yüze yakın insan da yaralandı. Karaçi ve Peşaver başta olmak üzere, Pakistan"da Hristiyanlara yönelik merkezler hep saldırılara hedef oldu. Şii camileri ve Sünnilere yönelik merkezler de saldırılara hedef oldu. Kimlikler üzerinden yürütülen bir kaos stratejisi Pakistan"ı yıllardır hırpalıyor, iç istikrarını ciddi oranda yok ediyor.
Benzer saldırıları Endonezya"da, Nejerya"da, Hindistan"da ve daha bir çok ülkede hatta Avrupa ülkelerinde görüyoruz.
Ve iç çatışmanın, sıcak savaşın en acımasız haliyle yaşandığı Suriye"de, örgütler savaşını en ileri noktalarda görüyoruz. Muhalifler arasında onlarca örgüt kendi özel gündemleri için savaşın içinde yer alıyor.
Şiddetin, vahşetin her türü, akıl almaz örnekleri yaşatılıyor. Devlet özelliğini kaybeden Şam yönetimi de, ona karşı savaşan bazı örgütler de sınırsız bir şiddet ve nefretle hareket ediyor. Kimyasal saldırıdan kafa kesme görüntülerine kadar, insan ırkının en rezil hallerini gösteriyorlar.
Son zamanlarda örgütlerin, terör saldırılarının, şiddet görüntülerinin bu kadar yayılması, bu kadar sıklıkla gerçekleşmesi, özellikle belli bölgelerde yoğunlaşması neyin habercisi?
Yeni bir kaos stratejisi mi uygulanıyor. Örgütlere yeni ihaleler mi dağıtılıyor?
Hiçbir örgüt, sistem içinden destek görmedikçe bu kadar etkili olamaz. Devletler ya da güçler savaşının taşeronluğunu yapmadıkça hayat bulamaz. Bazıları finanse edilir, eğitilir, silahlandırılır, önlerine hedefler konulur. Bazılarının ise önleri açılır. Bu işbirliğini besleyecek toplumsal anlaşmazlık noktaları her zaman mevcuttur.
İşbirliğini besleyen gerekçe bazen etnik mesele, bazen dini farklılık, bazen mezhep farklılığı bazen de ekonomik çıkar olabilir. Maalesef, terörle mücadeleyi 21. Yüzyıl"a dönük bir doktrin olarak öne çıkaran devletlerin büyük çoğunluğu bu örgütleri besler. Terörle savaşan ülkelerin büyük çoğunluğu terörü besler.
Büyük terör saldırılarının arkasında her zaman bir devlet eli, bir istihbarat bağlantısı olmuştur.
Ama şu an üzerinde dikkatle durulması gereken şey, son zamanlarda bu saldırıların neden yoğunlaştığı, neden kimlikler üzerinden çatışmaların tırmandırıldığıdır.
Kimlikler hiçbir zaman savaş nedeni değildir. İşi planlayanlar da bunu pekala bilir. Sadece, başka gerekçelerle çıkarılan çatışmalar kimlikler üzerinden servis edilir. Bizler de bunları din savaşları, mezhep savaşları ya da etnik çatışmalar sanırız. Oysa bu savaşların arkasında her zaman ya devletlerarası örtülü savaşlar ya da ekonomik çıkar ilişkileri vardır.
Türkiye, Suriye meselesinde bu tür örgütlerin hareket alanını daraltacak girişimleri yoğunlaştırmalı. Özellikle o korkunç görüntüleri "zafer"miş gibi servis eden örgütlerin hareket alanı daraltılmalı.
Birileri Orta Afrika"dan Güney Asya"ya kadar, bildiğimiz, tanıdığımız o kaos stratejisini yeniden uygulamaya koydu sanki. O birilerinin savaş, çatışma için en yüksek değerleri bile nasıl kullandığını, aşağıladığını görüyoruz.
Kaos stratejisini uygulayan da onlar, terörle savaşın öncüleri de!
Bu yüzyılın en büyük çelişkisi de bu olmalı...
28 Şubat"ın hırsızları!
00:0025/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
28 Şubat"ın asker ayağı.
28 Şubat"ın medya ayağı.
28 Şubat"ın "beşli çete" ayağı.
28 Şubat"ın dış bağlantısı.
28 Şubat"ın yolsuzluk boyutu..
28 şubat davasının duruşmaları 17 gün önce başladı. Dönemin MGK toplantısında neler konuşuldu, hükümet nasıl baskı altına alındı, Necmettin Erbakan hangi kararları imzaladı ya da imzalamadı, Çevik Bir, İsmail Hakkı Karadayı hakkında neler söyledi? İlk günkü duruşmada öne çıkanlar bunlar. Bazıları hala brifingleri savunuyor, bazıları "şimdi olsa yine yaparım" diyor.
Pişman değiller yani... Türkiye"yi, sokakları kamplara ayırıp toplumun yarısını "devlet düşmanı" ilan etseler, Türk dış politikasını İsrail"e peşkeş çekseler, ülkeyi ekonomik çöküşe sürükleseler de pişman değiller.
Çünkü ülkeden ve milletten çok daha büyük hedefleri vardı onların.
Nasıl bir öfke, nasıl bir hükümranlık arzusu, nasıl bir Türkiye algısı? İslam-terör eşleştirmesinin ilk somut projesini uyguladılar. Küresel 28 Şubat"ın denemesini yaptılar. "Küresel terörle savaş" adı altında Müslüman dünyaya diz çöktürmeye ayarlı projenin Türkiye"deki gönüllüleri oldular. Pentagon ve İsrail aşırı sağı adına Türkiye"yi hizaya sokma, ehlileştirme, evcilleştirme, denetim altına alma stratejisinin taşeronluğuna soyundular.
28 Şubat hiçbir zaman, iç iktidar kavgalarıyla sınırlı bir müdahale değildi. Çokuluslu bir müdahaleydi. Bugün Mısır"a da biraz daha kaba haliyle aynısını yapıyorlar. Cunta yönetimi, iktidardan devirdiği Müslüman Kardeşler"i yasakladı. Uygulamaları, 28 Şubat"ın biraz daha sert, biraz daha acemi halinden başka bir şey değil.
Müslüman Kardeşler"i yasaklasalar ne olacak? Sudan"dan Suriye"ye kadar, önümüzdeki on yıl içinde, onlardan başka muhalif yapı şekillenmeyecek. Mısır tarihinde çok kez yasaklanan, hapislere doldurulan, acımasızlıklara maruz bırakılan Müslüman Kardeşler her saldırıdan güçlenerek çıktı. Yine aynısı olacak. Ancak darbecilerin Türkiye tecrübesinden yeterince yararlandığı çok belli. Çünkü akıl verenler aynı. 28 Şubat"ta Türkiye"ye müdahale edenlerle bugün Mısır"a müdahale edenler aynı merkezler.
28 Şubat"la ilgili çok şey tartışıldı, duruşmalar sırasında yeni tartışmalar da çıkacak ortaya. Ancak sürecin özellikle iki ayağı neredeyse hiç tartışılmadı, tartışılması için kapı bile aralanmadı. Bunlar ekonomik yolsuzluk boyutu ve dış bağlantısı.
Dış bağlantısı, bence kolay kolay sorgulanmayacak, açığa çıkarılmayacak. Bilen biliyor, o dönemi iyi takibedenler, darbenin izlerinin hangi başkentlere, karargahlara uzandığını görüyor. Bir neocon-İsrail aşırı sağı müdahalesi yapıldı Türkiye"ye ve aslında bunlar aktörlerine varana kadar biliniyor. Ama sorgulanmıyor, tartışılmıyor. Bu kapıyı kimlerin neden kapattığı çok önemli.
Bana göre Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından biri 28 Şubat. Kısık sesle, acemi girişimlerle de olsa bu alanda bir merak söz konusu ama yeterli değil. Dev bir yolsuzluktan, para hareketinden, Türkiye"nin zenginliğine, birikimine yönelik hırsızlıktan söz ediyoruz.
Darbe sürecinin bu boyutu siyasi boyutundan çok daha önemli. Türkiye"nin zenginliğinin ne kadarı Türkiye dışına çıkarıldı? Bu paralar hangi ülkelere, hangi çevrelere, hangi şirketlere gitti?
Türkiye içindeki sermaye operasyonu kimleri zengin etti? Hangi şirketler cezalandırıldı, hangi şirketler öne çıkarıldı? Hangi şirketlere devlet gücü bahşedildi? Kimler, kimlerden komisyon aldı, kimlerle ortaklık kurdu, ülkenin zenginliği kimler arasında paylaşıldı?
Meclis denetiminden bile gizlenen anlaşmaların neler olduğu, milyar dolarlarla dağıtılan ihalelerin nasıl verildiği, bu paralarla hangi projelerin desteklendiği, hangi şirketlere haraç kesildiği sorulmadı kimseye.
28 Şubat"ın uygulayıcılarının daha sonra hangi ülkelere tekmil verdiklerini, hangi ülkeler tarafından korunduklarını düşünürsek doğru adreslere ulaşırız. İçeride kimlerin darbe düzeninin devamı için var güçleriyle çalıştıklarını, kimlerin darbe planladıklarını, bu projeleri finanse ettiklerini görürsek hırsızları da görürüz.
ABD"de ya da başka başkentlerde yıllardır darbe çağrıları yapanları, Batı medyasını bu yönde finanse edenleri görürsek gerçeği görürüz.
28 Şubat"ı yaptıranlarla on yıldır darbe planlayanlar, Türkiye karşıtı cepheyi güçlü tutanlar, Batı medyasını bu yönde besleyenler, son zamanlarda toplumsal kalkışma ile yeni bir Türkiye projesi uygulayanlar aydı.
Hala aynı merkezlerle ortaklar, oralardan talimat alıyorlar, bu talimatlara göre Türkiye"yi yeniden formatlamaya teşebbüs ediyorlar.
Öyle zenginleşmişler, öyle büyük hırsızlıklar yapmışlar ki, yıllardır bu paralarla rejimi düzeltmeye, Türkiye"yi eski haline getirmeye çalışıyorlar da söz konusu kaynak tükenmiyor.
20 Şubat"ta emir erleri, patronlarının talimatıyla ihaleler dağıtıyor, onlar kimi adres gösterirse ihaleler oraya veriliyor, hiç kimse bunun hesabını soramıyordu. Daha sonra da bu emir erleri patronlarına tekmil verip faaliyet raporları sunuyordu.
Şimdilerde "beşli çete" denilen yapıdan sorumlu olanların da yargılanacağı iddia ediliyor. İş dünyası ve medya ayağı ile ilgili soruşturmalar yapıldığı öne sürülüyor.
Sadece askerlerle sınırlı darbe sorgulaması hiçbir zaman o dönemi aydınlatmaya yetmeyecektir.
Bu yüzden İsrail"e verilen milyarlarca dolarlık askeri ihalelerin kimler eliyle nasıl verildiği, bu ihalelerden kimlerin faydalandığı, içerideki sermaye transferinin nasıl yapıldığı, Türkiye"nin kaynaklarının nerelere aktarıldığı derinlemesine soruşturulmalı. Ancak böyle bir soruşturma gerçek ilişkiler ağını ortaya çıkaracaktır.
Yakın tarihin kirli ilişkilerinin aydınlatılması ancak ve ancak bu para trafiğinin izlenmesi ile mümkün olacaktır.
Bu işi Türkiye ve İran çözer
00:0027/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye meselesinin kilit noktası Türkiye-İran ortaklığıdır. Buna bir de Rusya"yı eklerseniz, bütün bölgeyi ateşe verme potansiyeli barındıran kriz yumuşatılabilir. Ardından da bir yol haritası şekillendirilebilir.
İki ülkenin işbirliği olmadan bu meselenin çözümü imkansız.
İlk gün çözümün adresi neyse, isterse on yıl sürsün, çözüm girişimlerinde yine aynı noktada olacağız. İlk gün de bu böyleydi, şimdi de böyle, sonra da böyle olacak.
Öyleyse; yüz bin insanın hayatını kaybettiği, şehirlerin harabeye çevrildiği, Suriye toplumunun parçalara ayrıldığı, keskin bir öfke ve nefretin her tarafa yayıldığı krize bu yönde acil bir müdahale yapılması zorunluluktur.
Bırakın Suriye"yi, Türkiye"de bile insanlar bu yüzden kamplara ayrılırken, Türkiye-İran ilişkilerinde ciddi bir kırılma yaşanırken, iki ülkenin benimsediği Suriye politikası hızla çıkmaza sürüklenirken, öngörülebilir gelecekte daha da içinden çıkılmaz hale geleceği ortadayken meseleyi Suriye"deki kamplaşmanın acımasızlığına, Batı"nın merhametine bırakmak iki ülkeye de ciddi bedeller ödetecektir.
İran Şam yönetimiyle iş tutarak Suriye üzerinde denetimini garanti altına alamaz. Türkiye, sadece muhaliflere verdiği destekle bu savaşın ömrünü kısaltamaz. Batı"nın müdahalesi ise bölgeye on yıllarca sürecek kaos bırakacaktır. Mezhep eksenli kamplaşma, Suriye"nin bütün enerjisini ve zenginliğini yok edecek, toplumsal hafızasına yüz yıl sürecek kötü izler bırakacaktır.
Başından beri söylüyoruz; Suriye meselesi bu şekilde devam ederse, yıllar alabilir, ortada Suriye diye bir ülke kalmayabilir. İran"ın da Türkiye"nin de bölgeye yönelik pozisyonu bugünkünden çok daha kötü noktalara savrulabilir.
Elbette herkes bir taraftır. Ahlaki duruş; özgürlük isteyenlerin, daha iyi bir yaşam isteyenlerin, istihbarat devletinden kurtulmak isteyenlerin yanıdır.
Ama mesele sadece ahlaki duruş değildir. Bu duruş bir çözüm sunmuyor. Taraf olmak bazen sorunu kilitleyen olmak anlamına da gelebiliyor. Öyleyse daha hareketli daha esnek, manevra alanı geniş bir duruş sergilemek gerekebilir.
Son dönemde Türkiye, bu yönde işaretler veriyor. İran"da da benzer yaklaşımlar kendini hissettiriyor. Aynı şekilde Türkiye-Irak ilişkilerinde de benzer işaretleri alıyoruz.
Bu yaklaşım teşvik edilmeli, cesaretlendirilmeli. Bu yaklaşım; başta Suriye"nin geleceği olmak üzere, Türkiye-İran-Irak üçgeninde de bir şeylerin normalleşmeye doğru gitmesi umudu taşıyor.
Ankara-Tahran ilişkilerinin de Ankara-Bağdat ilişkilerinin de seyrini değiştiren, gerilmesine neden olan konu Suriye oldu. Bölge ülkelerinin, kendi aralarında kamplaştıkça ciddi oranda güç kaybettiği bir tecrübedir. Birden fazla bölge ülkesinde ikili ilişkilerin bu kadar olumsuz seyrettiği, bölgesel ya da ikili ortaklıkların bu kadar etkisiz kaldığı dönem az olmuştur.
Daha şimdiden Suriye meselesi bölgeyi bölmüş, kamplara ayırmıştır. Savaş devam edecekse bu kamplaşma tehlikeli biçimde derinleşecektir. Sonunda hiçbir ülke, istediği sonuca ulaşamayacak ama ciddi oranda güç kaybına uğrayacak, yara alacaktır.
Türkiye"de keskin bir İran karşıtlığı, İran"da Türkiye karşıtlığı, Arap dünyasında kafa karışıklığı oluşmuştur. Türkiye"de bazılarının neredeyse "İran"la savaşalım" yaklaşımı ile İran"daki mezhep duruşu ve Suriye meselesindeki körlük aynıdır.
Şunu itiraf etmek zor olmasa gerek: İki ülke de Suriye meselesinde bir noktada düğümlenip kaldı. Bir adım sonrasında ne olacağına ilişkin kimsenin sağlıklı bir hedef belirleyebildiğini sanmıyorum.
Ankara-Tahran-Bağdat arasında buzları eritmenin Suriye meselesine ciddi oranda olumlu katkı sunacağını, belki çözüme kapı aralayacağını, Rusya"nın bu yakınlaşmaya olumlu yaklaşacağını tahmin edebiliriz. Ayrıca, bu yakınlaşmaya, Suriye dışarıda tutulsa bile, acil ihtiyaç var.
Unutmayalım; devletler ayrıştıkça toplumlar bölünüyor. Bu, yüzyıllardır hep böyleydi. Bir kez daha tanık olduk. Duruşumuzu koruyarak da çözüm çabalarına kapı aralayabiliriz. Bu yazıyı yazarken, kimyasal silahlara maruz bırakılan insanların o ürpertici görüntülerini izliyordum. Mesele şu ki, hiçbir şey yapılmadığı süre benzer görüntüleri daha çok yaşayacağız.
Yüz bin kişinin katledilmesi öfkelerimizi biledi. Ama bu öfke ile hareket ederken nice yüz binler hayatını kaybedecek.
İran Perestroikası, yeni terör dalgası
00:0030/09/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çok garip gelişmeler oluyor. İran-ABD yumuşaması, Türkiye-İran arasındaki gerilimin düşürülmesi, Suriye konusunda daha rasyonel bir eğilimin şekillenmeye yüz tutması ve bütün bunlar olurken Afrika''dan Güney Asya''ya kadar bir çok ülkede örgütlerin hızla öne çıkması ve terör saldırılarının alabildiğine artması ya da artırılması...
Kimler arasında nasıl bir güç gösterisi yapılıyor? Terörü finanse edip coğrafyaya yayanlarla işbirliği kanalları açmaya çalışanlar arasında sert bir çatışma başladı. Bu yönüyle mücadele, İran-ABD yakınlaşmasının, bölgede genel iyileşmenin çok ötesinde, sınırları aşan bir görüntü veriyor.
ABD''de Barack Obama''yı köşeye sıkıştırmaya çalışanlarla yeni terör dalgasını yayanları bağlantılı görüyorum. ''İslamcı'' gruplar ya da başka örgütler, böylesine bir mücadelede hiç farketmiyor, aynı rolleri üslenebiliyor. Örgütlere roller dağıtılıyor ve bizler bunları bazen bir kilise saldırısında, bazen mezhep çatışmasından, bazen etnik kavgalarda bazen de şirket rekabetlerinde görüyoruz. Dolayısıyla İslamcı kategorisine alınan örgütlerin faaliyetlerini, cinayetlerini Müslümanlara yıkma girişimi de bu büyük operasyonun bir parçası.
Yeni sürecin flaş gelişmesi İran-ABD yakınlaşması. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Muhammed Hatemi''den bu yana ''gülümseyen yüzü'' ile öne çıkıyor. Sosyal medyayı etkin biçimde kullanıyor ve ''değişim'' vurgusu işliyor. Ruhani ile Obama arasında yapılan ve ''hoda hafız'' ifadesiyle son bulan görüşme, İran İslam Devrimi''nden bu yana iki ülke arasında (bilinen) en üst düzey diyalog oldu.
Şaşırtıcı bir durum. Hızlı gelişti ve pek kimse işlerin bu kadar kısa zamanda bu noktalara geleceğini düşünemedi. Dünya, iki ülkenin sürekli çatışma haline alışmışken, İran bu çatışmadan her zaman güç devşirmişken, ABD''nin İsrail''in verdiği provokatif yönlendirme ile İran''a saldırı yapması tartışılırken, Suriye krizinin zirvede olduğu bir zamanda bu yakınlaşma nasıl yorumlanacak?
Görünüşe bakılırsa ilk panikleyen İsrail olmuş. Benjamin Netanhayu alelacele ABD''ye gitme kararı almış. Obama''ya; ''Sen bu İran''ı tanımazsın. O ölümcül gülümsemenin altında başka şeyler var'' diyerek gerçekleri söyleyecekmiş.. Bundan şunu anlıyoruz:
İsrail Obama''ya gerçekleri söylemekten öte, ABD''deki etkin çevrelerle birlikte ''çekidüzen'' vermeye hazırlanıyor. Şimdiye kadar bunu hep başardı. Bakalım bu sefer sonuç ne olacak?
Ama biz, Netanyahu-Obama arasındaki Ruhani münazaasının sonuçlarını şimdiden görmeye başladık. Somali''den Kenya''ya, Nijerya''dan Pakistan''a ve Irak''a kadar bombalar ardı ardına patlamaya, terör örgütleri hızla sahneye çıkmaya, dünya yeni terör dalgasıyla imtihan edilmeye başlandı bile.
Obama''ya ve İran''la yakınlaşma isteyenlere şunu söylüyorlar: ''Siz bu işi bilmiyorsunuz. İslam tehlikesi diye bir şey var. 11 Eylül''den bu yana bu tehdit hiç azalmadı. Bırakın öyle diyalog, ılımlılık politikalarını. Batı ile Doğu ilişkileri bu çatışma üzerine kuruludur ve siz bunu değiştiremezsiniz.''
İşte yeni çatışma alanı budur. Öyleyse; ''İslam kendi içinde çatışacak'' teorisini ortaya atanlar yeni bir oyun sahneliyor. İsrail aşırı sağı ile ABD ve Avrupa''nın neoconları yeni bir cephe oluşturuyor. Bu yönüyle Batı kendi içinde çatışma alanı oluşturuyor. Eskisi gibi topyekün mücadele yok ve saflar bölündü.
Peki İran ne yapmaya çalışıyor? Ruhani gerçekten İran''da şeffaflık ve yeniden yapılanma, Batı ile ilişkileri rayına oturtma, devrimin sert ilkelerini yumuşatma konusunda ciddi olabilir mi? Öyleyse buna İran''da Glasnost ve Perestrokia dönemi diyebilir miyiz?
Çok erken bir yorum bu. İran''ın kıvrak diplomasisini izleyenler, heyecanla bu işin sonunda neler göreceğimizi bekliyor. Tahran, bu diplomasiyle Irak işgalinden karlı çıktı. Afganistan işgalinden karlı çıktı. Batı''nın Sünni dünyaya yönelik bütün müdahalelerinden karlı çıktı. Şimdi aynı diplomasiyi Suriye''de test ediyor.
Önümüzdeki günlerde bu yakınlaşmanın doğuracağı tepki çok ciddi çatışma alanları oluşturacak. Buna hazır olmak gerekiyor. Şimdiden örgütler düzeyinde bu başlatıldı. ABD iç iktidar dinamiklerinin Obama''yı köşeye sıkıştırmaya dönük manevralarını uzun süredir izliyoruz. İran''la yakınlaşma bu baskıyı daha da artıracak. Üstelik o malum cephe, çatışmayı bizim bölgelerimize yayacak, bilinen ''korku'' üzerinden Batı kamuoyunu zorlayacak.
İyi tarafı da var: ABD-İran yakınlaşması ile aynı dönemde Suriye''de kısmi bir yumuşama, Türkiye-İran-Irak arasında buzların eritilmesine dönük ciddi girişimler var.
Son üç yıldır, bölge ülkeleri arasındaki asgari yakınlıklar yok edildi. İkili ortaklıklar ve bölgesel organizasyonlar etkisizleştirildi. Şimdi bunları yeniden kurmak, şekillendirmek için olumlu bir ortam oluşuyor. Bu bir fırsat.. İran, Ruhani üzerinden ne planlıyor bilemeyiz ama söz konusu yakınlaşma böyle bir fırsat da sunuyor.
Fars ateşi ABD''yi dize getirebilir mi? Yoksa İran derin bir dönüşümü Ruhani üzerinden mi yaşayacak, bunu göreceğiz. Şimdilik bundan daha önemlisi, ılımlı havaya karşıt güçlerin bizim coğrafyamızı teröre boğmak için düğmeye bastıklarını görmek. Mezhep eksenli ayrışma ve düşmanlığın, Türkiye dahil bir çok ülkede sokaklara yansıması ile, bu terör dalgasını besleyenler arasındaki bağ da dikkatle düşünülmeli.
.Paket" ve yeni sempati dalgası
00:001/10/2013, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"de muhalefet partilerinin en büyük zaafı yenilikçi bir siyasi dil, söylem geliştirme konusunda müthiş derece başarısız olmalarıdır. Normalde muhalefet her zaman iktidardan daha ötesini talep eder, yapamayacak olsa bile, iktidarın bir adım ilerisine geçecek muhalif bir söylem geliştirir. Topluma yeni şeyler söyler.
Türkiye"de bunun tam tersi oluyor. Muhalefet partileri iktidarın çok gerisinde, Türkiye toplumun dönüşümünün çok gerisinde bir siyasal söylemle ayakta kalmaya çalışıyor. Bu yüzden de kalamıyor zaten. Yine tam tersi olması gerekirken iktidar partisi, yani Ak Parti, yenilikçi özelliğini hiç kaybetmiyor, muhalefetin fersah fersah ilerisinde söylem ve eylemler gerçekleştirebiliyor. Bu yüzden de hep dinç, başarılı kalıyor, kitlesel tabanını sürekli genişletiyor. Böyle devam ederse daha uzun bir süre, iktidar partisini zorlayacak bir muhalif dalganın Türkiye"de taban bulması mümkün olamayacağını göreceğiz.
Bu yüzden muhalefet partilerinin bıraktığı boşluğu örgütler, farklı siyasal çevreler doldurmaya çalışıyor. Ancak daha beteri oluyor ve bu çevreler Türkiye"yi yirmi-otuz yıl öncesinin bağnazlığına, otoriter devlet anlayışına çağırıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın "Demokratiktleşme Paketi"ni duyurmak için düzenlediği basın toplantısını izlerken bunları düşündüm. Erdoğan"ın, konuşmasının özellikle ilk bölümünde, oldukça samimi, kuşatıcı, Anadolu insanının gönlüne hitabettiği cümleleri etkileyiciydi.
İktidara geldiği ilk dönemle, toplumun tüm kesimlerine verdiği mesajların benzeriydi. Çatışmacı değil uzlaşmacı ve birleştiriciydi. Son aylarda Türkiye toplumunu rehin alan gergin, çatışmacı, ayrıştırıcı hatta kamplara ayırıcı uğursuz havayı dağıtmak için sanki cümleler özellikle seçilmişti.
Bu tür konuşmaları önemsiyoruz. Siyasi, kültürel bütün çevrelerle iletişimi, kaynaşmayı güçlendirecek yaklaşımlara, özellikle son dört ayda yaşananlardan sonra, daha da ihtiyacımız var. Bir sempati dalgasının yeniden etkileyici biçimde yaygınlaşması gerekiyor.
Demokratikleşme Paketi"nin zamanlaması önemli. Türkiye"deki gergin havadan daha beter şekilde yakın çevremizde, coğrafyamızda nefret ve çatışma alabildiğine tırmanıyor. İç savaşlar, işgaller, darbeler, etnik ve mezhep eksenli çatışmalar, örgütler üzerinden yürütülen kıyımlar belki hiç olmadığı kadar bölgeselleşti.
Bunların uzantıları Türkiye"ye kadar ulaştı, Türkiye toplumunu da gerdi. Son aylarda yaşanan sıkıntılarda çevremizdeki gerilimlerin payı çok büyük.
Türkiye"nin ortak iyiliği diye bir kavramı neredeyse unuttuk. Cepheler, cemaatler, örgütler bütün ufkumuzu belirler oldu. Parça parça Türkiye"ler oluşturduk. Doğrularımız ve yanlışlarımız, dostluklarımız ve düşmanlıklarımız bu parçalanmışlıklara göre şekil aldı. Dolayısıyla ne kadar iyi şeyler söyleseniz, iyi işler yapsanız, Türkiye"yi öne çıkarmaya çalışsanız da bazı çevrelerde bunların hiçbir anlamı yok.
Onlar sığ bir anlayıştan, nefret üzerine kurulu bir politik kimlikten, Türkiye"nin ortak iyiliğini aşan dar çevre çıkarlarından bakarak her şeyi lanetleme üzerine kurmuş kendilerini.
Son on yılda, Türkiye"nin nereden nereye geldiğinin kısa bir listesini yapsak, reform ve değişim sürecinin nasıl devrimsel bir hareket olduğunu samimi olarak görsek, aslında gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacak. Ancak kişisel çıkarlara ayarlı entelektüel ve siyasi ahlak anlayışımız buna izin vermiyor.
Türkiye"nin ekonomik alanda, siyasi alanda on yıllık muhasebesini yapalım. Boşverin beş yıllık muhasebesini yapalım. Demokratikleşme, özgürlük alanlarının genişletilmesi, kimliklerin hayat alanı bulması ve daha bir çok konuda ne kadar mesafe alınmış bir bakalım. Bugün her şeye "hayır" diyenlerin aynı mesafeyi elli yılda alması mümkün değil. Çünkü "hayır" üzerine kurgulanmış bir Türkiye modeli, çatışma ve düşmanlıklardan, tehdit ve öfkeden bunları yapma fırsatı bulamayacaktır. Zaten öyle bir devlet anlayışı da söz konusu olmayacaktır. Eski Türkiye özlemcilerinin Baasçıları, darbecileri dost edinmesinden, Türkiye"yi her alanda köşeye sıkıştırmaya çalışan ülkelerle el ele vermesinden belli değil mi?
Seçim barajından anadilde eğitime, kamu kurumlarında başörtüsü yasağının kaldırılmasından kişisel verilerin korunmasına, nefret suçlarından yaşam tarzının güvence altına alınmasına, alfabeye eklenen harflerden yerleşim yerlerinin eski isimlerini iade etmeye kadar bir dizi reformun yer aldığı paket, daha öncekilerinin devamı, daha sonrakilerinin de habercisi.
İki sene öncesini unutanlar için bir şey ifade etmeyebilir ama Türkiye toplumu bunları anlaması gerektiği gibi anlıyor. İşte bu yüzden muhalefet partileri sadece iktidar partisinden değil, Türkiye"nin sokaklarından bile geri bir siyasi söylemi dillendiriyor. Bu yüzden de güç kaybediyor.
Pakette yer alan maddeler günlerce tartışılacak. Ama ben dün iki konuyu özellikle not ettim: Erdoğan"ın herkesi kucaklayan söylem biçimi ve başkasına zarar vermediği sürece herkesin yaşam biçiminin güvence altına alınması...
Özgür Türkiye hepimiz için bir amaç olmalı. Onlar "hayır" demeye devam edecekler ama devrim devam ediyor..
El Kaide ve DHKP-C: Ortak hedef Türkiye
00:005/10/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Garip bir tesadüf ya da sinsice bir planlama! DHKP-C Türkiye içinde, El Kaide ise Türkiye"nin hemen sınır boyunda ve daha geniş anlamda Orta Afrika"dan Pakistan"a kadar Türkiye"nin yakın ilgi gösterdiği her bölgede yükseliyor.
Gülsuyu"nda örgüt-mafya çatışmasında hayatını kaybeden bir gencin cenaze töreni DHKP-C"nin bayraklı, maskeli, Kaleşnikoflu gösterisine dönüşürken CHP milletvekilleri ile örgüt mensupları aynı karede birleşebiliyor.
Taksim olaylarını, Gezi isyanını darbeye dönüştürmeye çalışanların vurucu gücü gibi çalışan bir örgüt, Kürt meselesinden sonra Türkiye"nin burnunu sürtecek şekilde Alevi ayaklanması çıkarmak isteyen güçlerin de etkin bir şekilde öne sürdüğü bir yapıya dönüşebiliyor.
İçeride ve dışarıda ortak hareket eden bir akıl, Türkiye"ye yeni bir kimlik savaşı dayatırken, stepne örgütleri de devreye sokabiliyor. En basit, en sıradan mesele bile, isyan, ayaklanma, sokak üzerinden hükümeti devirme, Türkiye"yi hizaya sokma girişimine dönüşebiliyor.
Örgütlü grupları, İstanbul"da Başbakanlık ofisini, Ankara"da Başbakanlık binasını ele geçirmeye sürükleyenler, bunu engellemeye çalışan güvenlik birimlerini de bir tür entelektüel terör ağını kullanarak yerden yere vururken Washington"da silahsız bir kadının nasıl infaz edildiğini görmüyor, sorgulamıyor, susuyor.
İçeride ve dışarıda, yakın çevremizde ve daha uzak çevremizde, son aylarda örgütlerin hızlı yükselişi, etkinliği, güçlenmesi kimsenin dikkatini çekmiyor mu?
Dahası, bu örgütsel yükselişin, nerede olursa olsun, bir şekilde Türkiye"yi ilgilendirir hal aldığını, başını ağrıttığını, yakın gelecekte daha da ciddi sorunlara yol açacağını düşününce "birileri Türkiye"ye ne mesaj vermek istiyor acaba" diye sormadan edemiyoruz.
Somali"den Pakistan"a, Suriye"den Irak"a kadar yeni dalga El Kaide saldırılarının başlaması, En Nusra Cephesi"nin Türkiye sınırında mevzilenmesi ve belli bölgeleri kontrol altına alması, Türkiye içlerine kadar etkinlik kurmaya çalışması öncelikli tehdit olarak algılanmaya başlandı.
Cumhurbaşkanı"ndan Başbakan"a, Dışişleri Bakanı"ndan güvenlik birimlerine ve siyasetçilere kadar, "yeni tehdit"le ilgili ardı ardına açıklamaların yapılması dikkat çekici.
Türkiye, ısrarla En Nusra Cephesi ve diğer bazı gruplara karşı tavır almaya, sertleşmeye başlarken bu örgütlerden de ardı ardına Türkiye"yi hedef haline getirecek açıklamalar geliyor.
Örgütlerin bu şekilde güçlenmesi elbette son derece endişe verici. Türkiye"nin En Nusra gibi örgütlere karşı tavır alması, bu örgütlerin faaliyetlerini terör eylemi olarak nitelemesi bir devlet olmanın gereğidir ve son derece doğru bir duruştur.
Ancak dikkatimi çeken yeni bir durum, yeni bir tehlike var: Türkiye; El Kaide ve unsurlarına karşı net ve sert tutum takınırken, bu yeni durum alkışlanırken sanki başka bir oyun sahneleniyor.
Birileri Türkiye"yi bu örgütlerin hedefi haline getirmeye çalışıyor! Türkiye En Nusra"ya tavır aldıkça, bunu yüksel sesle dillendirdikçe bu örgütlerin Türkiye"ye daha fazla yoğunlaştığı dikkatimi çekiyor.
İçeride DHKP-C, dışarıda El Kaide.. Odak noktaları Türkiye. Sanki koordineli hareket ediyorlar. Çok dikkatli olmak gerekiyor. Senaryoyu kimler yazmış olabilir?
Sızlanmayı bırakın artık!
00:009/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Avrupa demokrasi konusunda tükenmiştir. Dünyaya, insanlığa öğretecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Hızla 2. Dünya Savaşı atmosferine doğru sürüklenmektedir. Bu yüzden de Mısır"daki yüz kızartıcı tutumu, utanç sayfası olarak tarihe geçecektir. En kaba haliyle askeri darbeye "hayır" bile diyemeyenlerin, demokratik değerlerden söz etmesi yüz kızartıcıdır. Hızla aşırı sağa kayan Avrupa Birliği"nden "değerler" üzerinden beklenti içine girmek artık abestir.
İnsanlar, sadece özgürlük, demokrasi ve daha iyi bir yaşam istedikleri için kurşuna dizilirken, keskin nişancılar tarafından kafalarından vurulacak avlanırken hala Avrupa değerlerinden söz edebiliyor olmak, insan hakları raporları yayınlayabilmek, ülkeleri bu değerlendirme üzerinden sınıflandırmak acıklı bir yaklaşımdır.
İslam korkusu ve paranoyası yüzünden sahip olduğu bütün değerleri bir çırpıda silip atabilenlerin dünyaya öğretebilecekleri hiçbir şey yoktur. Korku üzerine, saplantılarla şekillendirilmiş bir bakışaçısının bizim dünyamızda saygınlığı kalmamıştır.
Genel anlamda Avrupa Birliği"nin, daha özelde Almanya, Fransa ve diğer AB ülkelerinin bugünkü pozisyonları yüzünden kendilerini savunabilecek hiçbir makul gerekçeleri olmayacaktır. Ne söyleseler, hangi gerekçeyi öne sürseler yine de en çıplak anlamda askeri müdahaleye destek olduklarını, cunta üzerinden kitlesel kıyıma gizli destek verdiklerini, el altından gizli anlaşmalar yaptıklarını, "Müslüman Kardeşler gelir" korkusuyla eli kanlı diktatörleri destek verdiklerini gizleyemeyeceklerdir.
Mısır tarihinin ilk demokratik seçimlerine dünya ancak bir yıl tahammül edebildi. Çokuluslu bir müdahaleyle bu büyük değişim dalgası kırıldı. Arap dünyası, ABD, Avrupa ve İsrail bir anda ortak cephe oluverdi. Yüz gündür insanlar sokakta, bu "cephe"ye direniyor.
Silahsız, şiddetsiz sadece hak arıyor, özgürlük çağrıları yapılıyor. Helikopterlerle, tanklarla bir milletin direnci kırılmak isteniyor. Yüzlerce ölüme, binlerce yaralıya, sayısı bilinmeyen gözaltılara, yargısız infazlara rağmen hala sokaktalar.
Arap monarşilerinin milyar dolarlarına, ABD"nin talimatlarına, İsrail"in operasyonel gücüne, Avrupa"nın açık desteğine rağmen bir millet hala ayaktaysa, o millet yenilmeyecek demektir. Mısır halkı sadece cuntaya değil, çokuluslu koalisyona direniyor. Hiçbir darbe, bu kadar uzun süre kitlesel tepkiye rağmen ayakta kalamaz. Ne kadar dış destek alsa da yine kalamaz. Bir yerde ya ülkeyi kaosa sürükleyecek ya da pes edecektir. İkisinde de yenilmiş olacaktır.
Mısır"daki durum, darbeye küresel destek bize çok şey öğretti: Türkiye"de olup bitenleri bu gözle tekrar tekrar düşünüp ders almaya yöneltti. Çevremiz kan gölüne dönerken, her ülke kaosa sürüklenirken, ABD krizle boğuşurken, Avrupa hızla merkezileşip katılaşırken, Batı dünyasında özgürlük alanları daraltılırken, Türkiye kararlı, durmaz bir şekilde normalleşiyor, özgürlük alanlarını genişletiyor, sorunlarıyla yüzleşmeye ve üstesinden gelmeye çalışıyor.
Devletler katılaşırken sokaklardaki özgürlük sesleri yükseliyor. Türkiye, katılaşan devletlerin tam tersine, sokakların çağrılarına paralel biçimde özgürleşiyor. Bizde devlet normalleşirken oralarda devlet sertleşiyor. Oralarda sokaklar normalleşme isterken bizde bazıları sokaklarda darbe çığırtkanlığı yaptırıyor. Her iki halde de birbirine zıt eğilimler dikkat çekici.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın dünkü konuşması, kuşatıcı, kucaklayıcı, kaynaştırıcı, birleştirici nitelikteydi. Demokrasi paketini açıklarken de benzer bir konuşma yaptı. Pakette yer alan reformların bir kısmı dün uygulamaya geçerken Erdoğan"ın konuşmaları da cesaretlendirici, öz güveni okşayıcı niteliği ile öne çıkıyor.
Türkiye"de çatışma dilini kullanan herkes kaybeder. Kimlikler üzerinden ayrıştırıcı politikalar kaybeder, kaybedecek. Yenilikçi siyasi söylemler hep kazandırır. Artık böyle bir dönem var. Seçimler yaklaşırken, çatışma dilini kullananların, çatışmadan güç kazanamayacaklarını bilmeleri gerekiyor.
Başörtüsü takanları vatandaş bile görmeyen, onları devlet için tehdit olarak algılayan, sokakları kimlikler ekseninde bölen devlet anlayışı tarihe karıştı dün. Bir utanç sayfası kapandı. Ne oldu? İç savaş mı çıktı, devlet mi çöktü, insanlar birbirine mi girdi?
Nefretleri üzerinden devlet dizayn eden, ülke tasarlayan, toplum planlayanların kendi korku ve öfkelerini bize dayattıkları günler sona erdi.
Bırakalım ABD"yi ya da Avrupa"yı... Kendi coğrafyamıza gelelim. Mısır"da darbe ve etrafındaki kalın koruyucu kalkanı oluşturanlar ile Türkiye"deki eğilimi insaflıca değerlendirelim. Ne çıkıyor ortaya? Onlar özgürlükleri yok ederken bizde özgürlük alanları genişletiliyor. Bunun nesi kötü? Partizanca, kişisel veya çevresel çıkarlarımıza dayanan "karşıt olma"nın Türkiye"nin ortak iyiliği ile hiçbir ilgisi yok.
Coğrafyamızda yaşananlar bize şunu öğretti? Bırakın sızlanmayı. ABD"den, Avrupa"dan uluslararası kurumlardan medet ummayı. Onlar, küçücük çıkarları uğruna "değer" ifade eden her şeyi bir çırpıda silip atabiliyor. Onlar bizler için hiçbir "iyilik" düşünmüyor. Yıllardır bu bölgede uyguladıkları demokratikleşme projeleri bu yüzden hep başarısızdır. Çünkü hepsi güvenlik eksenli stratejilerdir ve çıkarlara göre şekillenmiştir.
Öyleyse ne yapacaksak kendi elimizle yapacağız. Bugün Atlantik kıyılarını yoklayan faşizm dalgaları bütün kıtaya yayılsa da biz kendi özgürlük yolumuzda yürüyeceğiz.
Sızlanma, medet umma, yardım dilenme ve yerlerde sürünme dönemi bitmiştir. Gelişmiş ülkelerin demokrasi, özgürlük gibi "değer" üzerinden öncü olmaları artık mümkün değil. Nöbeti bugün "ikinci kategori"de olan ülkeler alıyor. Onlar öne çıkıyor.
Yirminci Yüzyıl"ın suskunları, 21. Yüzyıl"ı değiştirecek güç olmaya doğru ilerliyor. Bu gerçeği görün artık!
Puro içmeyen MİT Başkanı mı olurmuş!
00:0011/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD"nin muhafazakar gazetelerinden The Wall Street Journal, Ortadoğu"daki yeni aktörleri öne alan ilginç bir analiz yayınladı.
Gazete; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan"dan üç ismi öne çıkararak, üç ülkenin dolayısıyla da söz konusu üç kişinin ABD"nin bölgede bıraktığı boşluğu doldurduğunu öne çıkardı.
Ancak ilginç olan Hakan Fidan konusunda böylesine kapsamlı, dikkat çekici değerlendirmeydi. Kasım Süleymani ve Prens Bender Bin Sultan Bin Abdülaziz"i şimdilik bir kenara bırakalım. Özellikle Bender bin Sultan"la ilgili yazacak, çizecek çok şey var ve oraya girersek çok uzun bir metin çıkar ortaya. Yine, bölgedeki İran etkisi de apayrı bir tartışma konusu. Bu yüzden Hakan Fidan bölümü daha çok ilgimizi çekiyor.
"Puro içmez, pahalı takım elbiseler giymez, koyu renk gözlük takmaz ve gösterişli olmayan" ama Washington"da "alarm, şüphe ve gönülsüz bir saygıyla" karşılanan Fidan"la ilgili bu analiz, aslında pek de rahatsız edici değil.
Yıllarca Türkiye"de istihbaratı maaşa bağlayanların "alarm, gönülsüz saygı ve şüphe"lerinin neler olabileceğini çok iyi takdir ediyoruz çünkü. Bu bakış da hiç rahatsız edici gelmiyor. Aksine benim hoşuma gidiyor.
İstihbarat alanında rahatsızlık vermek iyi bir şeydir. Dışişlerinde, ekonomide ve daha birçok alanda Türkiye"nin ön alması, kendini ifade etmesi, hareket alanını genişletmesi, özerkleşmesi, bağımsızlaşması, kendi perspektifini çizebilmesi, kendi duruşunu sergileyebilmesi bu ülkede kimseyi rahatsız etmez.
"Görevlendirme" ile hareket edenler, ABD ya da İsrail"in çıkarlarını Türkiye"nin çıkarları sananlar, ya da öyle gösterenler, neocon-muhafazakar yayın organının bu yazısına bir "malzeme" olarak sarılmayı tercih edecektir. "Gördünüz mü Fidan nasıl bir adammış" diyerek, öteden beri yürüttükleri kampanyayı yeniden ateşlemeyi deneyecektir.
Dolayısıyla buradan "Aman Türkiye"nin istihbarat başkanına laf attılar" diyerek bir eleştiri yazısı da yazma niyetim yok. Buna gerek de yok. Türkiye bu tür komplekslerinden kurtulalı çok oldu. Sadece birkaç hatırlatma yapmak istiyorum.
Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan, öteden beri bu çevrelerin yoğun saldırıları altında. ABD"deki neocon çevreler, İsrail aşırı sağı, Türkiye"de onlarla iş tutan çevreler, ısrarlı bir yıpratma kampanyası yürüttü. WSJ"deki yazı, bu kampanyanın hala devam ettiğini gösteriyor.
Yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı tartışmaları yaklaştıkça kampanya daha da şiddetlenecek gibi.
Aynı yayın organlarında, neocon çevrelere yakın gazete ve dergilerde, Başbakan"a, Davutoğlu"na ve Hakan Fidan"a yönelik önceki yazıları hatırlıyorum. Özellikle Başbakan"a yönelik yazılar, bu ülkenin Başbakanı kim olursa olsun, yüz kızartıcı nitelikteydi. İşin garibi, neocon-İsrail aşırı sağının yürüttüğü kampanyaya Türkiye"den sermaye desteği veriliyor, Türkiye kökenli "kurye yazarlar" da kullanılıyordu.
Bu üç kişinin, Türkiye"yi dönüştürdüğü, bölgeyi dönüştürmeye çalıştığı, Türkiye"yi Batı ekseninden çıkardığı, İran ve Arap dünyasına yaklaştırdığı iddia edilerek, olay "Türkiye"yi kurtaralım" seferberliğine dönüştürülüyordu. Ne gariptir, "seferberlik" içinde darbe senaryoları bile yer alabiliyordu.
Zaman onların aleyhine işledi. Türkiye güçlendi, etki gücünü arttırdı. Onların sınırladığı alanın dışına taştı. "Türkiye"nin dostları" görünenler bile açıktan cephe almaya başladı. Sebep; Türkiye genişledikçe onların bölgedeki alanlarını daraltmasıydı. Son iki yıldır devam eden, Türkiye"yi yeniden "tanımlanan alana" sıkıştırmaya yönelik bölgesel hesapları biraz da bu yönden okumakta fayda var.
"Hakan Fidan İran"a yakın bir isim. Batı"nın sırlarını İran"la paylaşacak. Bizim için tehlike oluşturuyor" diye başladılar. Aslında dertleri başkaydı. "Bağımsızlaşma eğilimlerini" boğmaya çalışıyorlardı. Bir ülkenin istihbaratının başındaki ismi resmi olarak suçluyorlar, inanılmaz açıklamalar yapıyorlardı. Bunları bazı ülkelerin resmi temsilcileri, yöneticileri yapıyordu?
Fidan"a yönelik ilk reaksiyon, daha göreve gelir gelmez böyle başlamıştı. Ehud Barak, Fidan"ı "tehdit" gösteren bu tür açıklamalar yapıyor, "yahu böyle bir açıklama yapılmaz" diyenlere de bütün pişkinliği ile "sözlerimin arkasındayım" diyordu.
Tarihte ilk kez bir ülkenin yöneticilerinden biri bir başka ülkenin istihbarat başkanı hakkında ağır ithamlarda bulunuyordu. O günden bu yana, benzer operasyonlar hep devam etti. Bazılarından haberdar olduk bazılarından olamadık ama devam etti. Devam ettiğini, daha da edeceğini bu yazılardan anlıyoruz.
Söz konusu üç isme yönelik yıpratma, etkisizleştirme, itibarsızlaştırma çalışmaları hiç bitmeyecekti. Ama olmuyordu, denemedikleri yöntem kalmadı ama kampanya amacına ulaşmıyordu.
WSJ"deki analizin ciddiye alınacak bir tarafı yok aslında. Bu tür yazılar Türkiye"de eskisi gibi alıcı bulmuyor. "ABD"de neler oluyor, borçlanma sınırı arttırılmazsa temerrüde düşerler mi" biz daha çok bunlarla ilgiliyiz.
Sadece, söz konusu kampanyanın devam ettiğini hatırlatıyor bize. Hepsi bu.
Türkiye direnecek ve başaracaktır!
00:0021/10/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"nin en mahrem bilgileri ellerindeydi. İstedikleri operasyonu yapıyor, bu ülkeyi istihbarat üssü olarak kullanıyorlardı. Askeri bürokrasiden siyasi çevrelere kadar bütün iktidar alanlarını istedikleri gibi yönlendiriyor, yönetiyorlardı. İktidar değiştirip iç politikayı dizayn ediyor, hükümet düşürüyor, darbe planlayıp uyguluyor, koca komutanlardan tekmil bile alıyorlardı.
Onlar aslında bu ülkenin sahipleri gibi hareket ediyorlardı. Devlet iktidarı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından daha fazla yetkiye sahiplerdi. İşi; Marmara Denizi"nde gemileri durdurup aramaya kadar vardırmışlardı.
Özellikle 28 Şubat döneminde, Türkiye"nin iç istihbarat birimi gibi çalışıyor, İslamcı avı yürütüyor, İstanbul"da evleri basıp insanları kaçırıyor, belli adreslerde sorguluyorlardı. Hem Milli İstihbarat Teşkilatı hem de Emniyet İstihbarat Teşkilatı gibi çalışıyorlardı. Bu ülkenin güvenlik birimleri tarafından gözaltına alınan kişileri rahatça sorgulayabiliyor, onlar hakkında kararlar verebiliyorlardı.
CIA"nın meşhur gizli cezaevi ve gizli uçak seferleriyle esir ticareti yaptığı dönemlerde Türkiye"de ne işler çevirdikleri hala bir gizem olarak ortada duruyor.
Türkiye-İsrail ilişkileri hiçbir zaman iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmadı. Türkiye"nin en mahrem alanlarında, birimlerinde her zaman çok geniş hareket alanına sahip oldular.
MİT ve Emniyet"te bazı birimler doğrudan onlara çalışıyor, bu birimlerin yapılanmasında bile söz sahibi olabiliyorlardı. Türkiye onların avucunun içindeydi. Ve bu ülkeyi, kendi çıkarları doğrultusunda bütün Ortadoğu"da, Orta ve Güney Asya"da hoyratça kullanıyorlardı. 28 Şubat sonrası hemen bütün Müslüman ülkelerde yürütülen örtülü İslamcı avının patronları onlardı ama bunu Türkiye üzerinden yürütüyorlardı.
Bitti. En azından bitmeye az kaldı. Bu yüzden bu kadar kuru gürültü. Kıyameti koparıyorlar.
Bu ülkenin en büyük düşmanları, özgürleşmeye başladığında kendini ele veriyor. Bu sadece İsrail istihbaratıyla sınırlı değil. Avrupalı müttefiklerden içerideki bazı siyasi ve sermaye çevrelerine, medya mensuplarına, düşünce adamlarına kadar böyledir.
Garip biçimde, ulusalcısından solcusuna, İslamcısından liberaline genişleyen bir alanda insanlar bir yerlerden işareti alır almaz meydana çıkıyor, inanılmaz bir kampanya yürütülüyor.
5 yıl önce olsaydı bu operasyonlarla yer yerinden oynatılırdı. Hükümet de medya da, aydınlar da hizaya sokulurdu. Korku ve paranoya üzerinden Türkiye büyük bir bunalıma sokulur işin sonu ekonomik krize kadar uzanırdı. Tabu bu arada siyasi güç dengesi değişir, hükümetler düşürülür, medya kelle avcılığına girişir, iş dünyası ve sendikalar harekete geçirilirdi. Türkiye kamuoyu daha "neler oluyor" diyemeden amaç hasıl olur, operasyon tamamlanırdı.
Ama artık öyle olmuyor. O dönemler geçti. Üç beş tetikçinin ABD basınında uzaktan kumandalı yazılarıyla Türkiye"yi sarsma dönemleri tarihte kaldı. Ne medya onlara yüz veriyor ne siyasetçiler yazdıklarını ciddiye alıyor. Kendi kendilerine patinaj yapıp duruyorlar.
Hakan Fidan olayı üzerinden çok ciddi bir okuma yapmak, gerçek resmi ortaya çıkarmak gerekiyor. Savunma refleksi bir çok zaman gerçekleri ortaya çıkarmaya yetmiyor.
Daha göreve gelir gelmez "bu adam İran"a yakın" diye çığlıklar atanlar şimdi de "bakın biz söylemedik mi, on İsrail ajanının bilgisini İran"a verdi" diyerek İsrail yönetiminin o günkü tezini güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye-İran ilişkilerini sorgulayanların aklı nedense ABD-İran yakınlaşmasını sorgulamaya yetmiyor.
Olay sadece Hakan Fidan olayı değildir. Yıllardır burada dile getirmeye çalıştığımız, Türkiye"nin özerkleşmesi, bağımsızlaşması, kendi yolunu çizmeye çalışması, yönetilebilir olmaktan çıkması meselesidir. Bu açıdan sesini yükselten sadece İsrail aşırı sağı ya da ABD"nin neoconları değildir. Avrupa Birliği içindeki ortaklar, müttefikler, "dostlar" da en az onlar kadar rahatsızdır en az onlar kadar Türkiye"yi tekrar yönetilebilir alana çekmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de bazen oldukça çirkefleşmektedir.
Fidan olayı sadece bir istihbarat savaşı, güç kavgası değildir. Siyasi bir meseledir. Hükümeti hedef alan, aslında Türkiye"nin 20. yüzyıl defterini dürmesine duyulan öfkenin yansımasıdır. Daha doğrusu bir öfke patlamasıdır. Çirkeflik de buradan kaynaklanmaktadır. Birileri, "eksen kayması" diye tanımladıkları Türkiye"nin kendi havzasına yönelmesinin yakın tarihin en büyük siyasi suçu ilan etmiş, başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere, bu işi yönetenlere karşı itibarsızlaştırmanın da ötesinde imha harekatına girişmiştir.
Ama anlamıyorlar… Artık böyle bir Türkiye olmadığını, yeni eğilimin Türkiye kamuoyu tarafından sahiplenildiğini, bu işin geri dönüşünün olamayacağını, rüzgarın bir kez yön değiştirdiğini, bir dahaki kırılmanın en az yüz yıl alacağını göremiyorlar. Hala eski defterleri okuyup, eski taktiklerle Türkiye"ye gömlek biçmeye çalışıyorlar.
Bu tarz örtülü operasyonların, hedef olanı daraltmaktan ziyade genişlettiğini, imha edilmek istenen isimlerin daha da güçlenip kahramanlaştığını, bu milletin o insanları bağrına basıp sahiplendiğini ölçemiyorlar. Artık kahramanlar bu yolla ortaya çıkıyor. Tıpkı büyük krizler, dönüşümler döneminde olduğu gibi, yeni isimler böyle sembolleşiyor.
Örtülü operasyonun mimarlarını da taktiklerini de çok iyi biliyoruz. İsrail aşırı sağı, ABD"nin neoconları ve Avrupa"nın neoconlaşan yönetimleri, bizim bölgemizde yeniden oluşturmaya çalıştıkları dikta reimlerle belki de Türkiye"ye karşı son kapsamlı operasyonunu yürütüyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar da bu tazyikleri devam edecek.
İlginçtir, içerideki ortakları konjonktürel olarak değişiyor. Zayıflayan güçler terkedilip yükselenler tercih ediliyor. Bu yapılırken hiçbir şekilde ideolojik ayrım gözetilmiyor. Yeni ortaklar ulusalcı da olabiliyor, İslamcı da. Bir çokları kişisel, dar çevre çıkarlarını her şeyin üstünde tutarak bu tür örtülü müdahalelere açıktan destek veriyor. Bunu yaparken de ülke çıkarı, ülkenin iyiliği gibi değerlerle kendini kamufle edebiliyor.
One Minute, Mavi Marmara ve "Alçak Koltuk Krizi"den sonra hep şu cümleyi kullandım: "Türkiye-İsrail ilişkileri hiçbir zaman eski ortaklık durumuna gelmeyecektir." Çatışma istihbarat alanından siyasete, bölgesel pozisyon ve askeri teknolojiden belki de ekonomik savaşa kadar uzanacaktır. İki ülkenin bu yüzyıla, bölgeye ve kendine bakışı taban tabana zıt oldukça bu böyle devam edecektir. Yakın gelecekte de böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Bunu bildikleri için kısa yoldan iş görme gibi çok tehlikeli yöntemlere başvurmaya kalkıştılar. Bu ülkede Mısır senaryosunu bile denediler.
Fidan üzerinden yürütülen kampanya Gezi/Taksim kalkışmasından ayrı bir operasyon değil. İkisi de Türkiye"ye diz çöktürme projesinin parçasıdır. Ama Türkiye direnecek ve başaracaktır.
Zehirli aşı kim pişirdi, içeride kim servis etti?
00:0023/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın dünkü konuşmasında yer alan; "Zehirli aşı dışarıda pişirdiler, içeride servis ettiler" sözü; Türkiye"yi hedef alan "organize kampanyalar"ı anlama bakımından çokuluslu ortaklıklara, projelere dikkat çeken kritik bir sözdür.
Belli kişiler üzerinden yürütülen kampanyalar, görünürde o kişileri hedef alıyor olsa bile, aslında Türkiye"yi ehlileştirmeye, dönüştürmeye, yönetilebilir alana çekmeye dönük kapsamlı projelerin bir alt unsurudur.
Bu tür kampanyaları dar çerçevede yorumlamak, ciddi bir körlüğe neden olur. Bir yandan söz konusu kişi yıpratılırken, onun üzerinden o ülkeye zarar verilirken diğer taraftan bu kampanya daha kapsamlı planlar için kamuflaj olarak kullanılır.
Öyle ki, siz hedef alınan kişi üzerinde yoğunlaşırken onlar sessizce amaçlarına ulaşmış olur. Bu amaçlar çoğu zaman ideolojik olmaktan ziyade, ekonomik çıkar ve güç ilişkileri ekseninde şekillendirilir.
Günlerdir bütün Türkiye, MİT Müsteşarı Hakan Fidan"a yönelik kampanya üzerinden bir tartışmaya mahkum oldu. Aslında kampanya tanıdıktı. Bazen Başbakan Tayyip Erdoğan üzerinden, bazen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu üzerinden, bazen Merkez Bankası"nın para politikaları üzerinden bazen de askeri ihaleler üzerinden servis ediliyordu.
Hepsi birbirinden bağımsız gibi pazarlansa da, Erdoğan"ın dediği gibi "dışarıda" pişirilip Türkiye"deki konjonktürel ortaklar üzerinden içeride servis ediliyordu. Bu servisi yapanlar, ABD"nin veya İsrail"in hatta NATO"nun endişelerini Türkiye"nin çıkarlarının önüne alabiliyor, bir tuhaf zihin karmaşasına sebep olabiliyorlardı.
Hakan Fidan savunulur ya da savunulmaz, eleştiriler ya da desteklenir. Ancak konu Türkiye olunca, bu zihin karmaşasını anlamak gerçekten güçleşiyor. İnsan, hangi saikle hareket edildiğini anlamakta zorlanıyor.
Fidan üzerinden kopartılan fırtına ve bu fırtınanın Türkiye"deki yansımalarını bu kadar önemserken, günlerdir ABD"de patlak veren müthiş istihbarat skandalına ilgi göstermemek biraz tuhaf kaçıyor.
İstihbarat olaylarının sadece istihbarat olmadığını, güç hesaplaşmasından ticari ilişkilere, yatırım projelerine, dev ihalelere kadar uzanabildiğini, istihbarat servislerinin birer ticari kuruluş haline geldiğini, ideolojik istihbarattan ekonomik istihbarata geçildiğini, piyasaların böyle yönetildiğini, bu piyasalar üzerinden de devletlerin yönetildiğini, bunun büyük bir savaş olduğunu, bu savaşta durduğumuz yerin hiç de öyle masum algılanamayacağını bilmemiz gerekiyor.
ABD Ulusal Güvenlik Ajansı"nın (NSA) Fransa vatandaşlarının, Fransız diplomasisinin, şirketlerinin yetmiş milyon telefon görüşmesini ve elektronik postasını izlediğinin ortaya çıkarılmasının yol açtığı kriz, ABD ve Avrupa"yı sarsarken Türkiye"de bu olayın sıradan, magazinel bir konu gibi ele alınması da belki bir algı yönetimidir.
Siz NSA"nın sadece Fransa"yı değil bütün Avrupa"yı aynı şekilde dinlediğini, kaydettiğini, Avrupa Birliği"nin, birlik üyesi ülkelerin ve bu ülkelerdeki şirketlerin bütün sırlarını elinde tuttuğunu düşünün.
Sadece AB ülkeleri mi? Meksika"dan Brezilya"ya, Rusya"dan Çin"e kadar, bu yaygın dinleme ve izleme ağı üzerinden nasıl bir güç elde edildiğini, siyasi, askeri ve ekonomik olarak bu gücün nasıl kullanıldığını düşünün.
Dahası, Türkiye"nin bu ağın dışında olamayacağını, Türkiye Cumhuriyeti"nin, istihbaratının, ordusunun, bakanlıklarının, şirketlerinin bütün mahremiyetinin bu ağı yönetenlerin elinde olduğunu düşünün..
İşte o zaman, "Başbakan"ın ofisine o böceği kim koymuştu" diye bir kez daha sorun. Böyle bir dünyada yaşıyoruz işte.
NSA"nın eski sistem analisti Edward Snowden sadece bir kişiydi. Sahip olduğu bilgi, dünyayı sarstı. Bu bilgileri aktardığı için The Guardian gazetesinden ayrılmak zorunda kalan Glenn Greenwald, çok yakında en az son NSA skandalı kadar gündemi sarsacak yeni bilgiler aktaracaklarını söylüyor.
İngiliz hükümetinin Thi Guardian"a yaptığı baskı, sansür pek de ilgimizi çekmezken, ABD ve Fransa"yı içine alan son skandal Batı kamuoyunda ciddi biçimde sorgulanırken Türkiye"de hala "iç operasyon"la meşgul olmak gerçekten garip. Konuya hakkıyla önem vermek en azından biz gazetecilerin sorumluluk alanındadır.
Ülkelerin birbirini bu kadar yakından takip ettiği, 21. Yüzyıl"ın mahrem bilgiye dayanan güçle şekillendiği gerçeği ortadayken, üstlendiğimiz rolü, benimsediğimiz tavrı, aldığımız pozisyonu bari sorgulayalım.
Unutmayalım, bu tür operasyonlarda, kampanyalarda üstlendiğimiz pozisyon bir tür ihaledir. Bu tür ihaleler alanlar sadece konjonktürel ortaklardır. Konjonktürel ortaklar da çok çabuk harcanıp bir kenara atılır. Son on beş yılda, böyle kullanılıp bir kenara atılan çok ortak gördük.
Rus casus uçağının sınırda ne işi vardı?
00:0024/10/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Rusya arasında askeri alanda hiçbir sıkıntı yok. Ekonomik alanda tarihin en iyi ikili ilişkileri yaşanıyor. Türkiye, NATO ülkesi olmasına ve Transatlantik eksene bağlı olmasına rağmen, özellikle Karadeniz"le ilgili konularda Rusya ile çok yakın işbirliğine girebiliyor. Öyle ki, Türkiye-Rusya ilişkileri iki ülke açısından da "örnek", "model" olarak gösteriliyor.
Hal böyleyken dün, Genelkurmay açıklamasıyla ortaya çıkan ve daha ne olduğu kesinleşmeyen bir tuhaf durum yaşanıyor. Bir Rus uçağı, Türkiye-Gürcistan sınırında Türkiye hava sahasına yaklaşıyor. Türk F-16"ları alarm durumuna geçiyor. İki ülkenin uçakları, hava sınırına paralel biçimde Bulgaristan sınırına kadar uçuş yapıyor.
Alarm durumuna geçilmeseydi, "önleme uçuşu" yapılmasaydı Rus uçağı Türkiye"nin hava sahasını ihlal edecek miydi? "Önleme uçuşu" yapıldığına göre bu ihtimal kuvvetli olmalı.
Genelkurmay"ın konuyla ilgili açıklaması şöyle:
"Rusya"ya ait bir IL-20 tipi askeri uçak, 22 Ekim 2013 tarihinde, 16.37-19.05 saatleri arasında, Karadeniz"de Türkiye-Gürcistan hudut bölgesinden, Türkiye-Bulgaristan hudut bölgesine kadar, uluslararası hava sahasında, kıyılarımıza paralel olacak şekilde doğudan batıya doğru uçuş icra etti. Merzifon"dan saat 16.38"de kalkış yapan uçaklar (F-16), saat 17.14"de Rusya"ya ait askeri uçağa Ordu açıklarında önleme yaparak, Türk hava sahasında seyirle, uçağı Türkiye-Bulgaristan hududuna kadar izledi. Uçağın, saat 19.05"de bölgeden uzaklaşması ile birlikte, uçaklar üssüne dönüş yaptı."
IL-20 tipi uçağa bakıyoruz. Bir nakliye uçağı değil. Savaş uçağı da değil. Aslında İlyuşin tipi yolcu uçakları ve nakliye uçakları var. Ama burada Türkiye hava sahasına girmesinden endişe edilen uçak, aslında bir istihbarat uçağı.
ABD ve bazı NATO ülkelerinde bulunan Awacs uçaklarının Rus muadili de diyebiliriz. Il-20 ve IL-20 Coot, NATO dizaynına sahip bir istihbarat, elektronik dinleme uçağı.
Böyle olunca işler değişiyor. Henüz konuyla ilgili bilgiler netleşmemiş olsa da, bir ihtiyat payı bırakarak sormak lazım:
Rusya"ya ait elektronik dinleme uçağı Türkiye sınırlarını neden zorlar? Neden böyle tehditkar bir şekilde sınırın sıfır noktasında uçar? İki ülke arasında bilmediğimiz bir hesaplaşma var da buradan doğan bir gövde gösterisi mi yapıldı? 2.5 saat süren bir takip, nereden bakarsanız bakın normal değil.
Biraz araştırınca aynı olayın bir başka yerde daha yaşandığını görüyoruz. 29 Mart tarihinde, Rusya"ya ait yine IL-20 tipi elektronik dinleme uçağının İsveç sınırında benzer şekilde uçtuğunu, Baltık Denizi"ndeki tacizin, İsveç hava sahasına sıfır noktada gerçekleştiğini öğreniyoruz. Türkiye"deki gibi sıcak takip yapmasa da konu İsveç"te ciddi bir rahatsızlığa neden oldu.
Ankara-Moskova arasındaki en ciddi ayrışma Suriye konusunda yaşanıyor. İki ülke Suriye konusunda birbirine taban tabana zıt pozisyonlarda duruyor ve ikisi de, Suriye krizinin ilk gününden bu yana bu pozisyonunu hiç değiştirmedi.
Söz konusu bir nakliye uçağı olsaydı, belki Suriye ile bağlantı kurulabilirdi. Gürcistan sınırından Bulgaristan sınırına kadar uzanan yakın takipte mesele bir istihbarat uçağı olunca insan bütün ihtimalleri düşünüyor.
Hele ki Hakan Fidan ve istihbarat tartışmaları, ABD ve Avrupa arasındaki NSA skandalı, İran-ABD ilişkilerindeki şaşırtıcı yakınlaşma, buna karşıt olarak S. Arabistan-ABD ilişkilerinde ciddi sarsıntıların yaşandığı bir dönemde, bir çok şey "ihtimal olma" sınırını zorluyor.
Acaba Türkiye üzerinden yeni bir tartışma mı başlatılmak isteniyor? ABD ile, İran ile, İsrail ile, Suriye ile ortak bir çok meselemiz varken, iki ülkenin de son derece dikkatli davrandığı Türkiye-Rusya arasında bir kriz mi besleniyor?
Yoksa Moskova, Karadeniz kıyılarında ABD-NATO merkezli istihbarat, dinleme tesislerine yönelik bir test mi yaptı? Türkiye"nin refleksi, savunması, hassasiyetleri mi test edildi?
Öyle bile olsa, amacı ne olursa olsun, bu yaklaşım son derece ciddi sonuçlara yol açabilir?
Sanırım Rusya"dan konuyla ilgili kamuoyunu rahatlatacak bir açıklama bekleme hakkımız var. Türkiye de Genelkurmay açıklamasının mahiyetini, detaylarını, sebeplerini öğrenmeye yönelik kamuoyunu daha ayrıntılı bilgilendirmeli.
Rusya"nın böyle taciz görüntülü eylemi için gerçekten de mantıklı bir sebep göremiyoruz. Sadece merak ediyoruz.
Türkiye, Gürcistan savaşında ABD gemilerinin Karadeniz"e çıkışını sınırlayacak kadar Rusya ile dengeli ilişkiler kurarken şimdi Karadeniz"de neler oluyor?
Rus uçağı Türkiye"yi mi dinliyordu yoksa Türkiye"deki, Karadeniz"deki ABD-NATO istihbarat üslerini mi?
Yeter artık, bu işin tadını kaçırdınız...
00:0025/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu işin tadı kaçtı. Rengi değişti. Füze ihalesi olmaktan çıkıp Atlantik krizine, rejim meselesine, Türkiye"nin burnunu sürtmeye dönüştü.
NATO komutanı konuştu, İsrail çevresi konuştu, ABD"deki bütün iktidar odakları ayrı ayrı açıklamalar yaptı. Sanki Soğuk Savaş dönemindeyiz. Sanki Türkiye Transatlantik eksenden çıkıp Sovyet Bloku"na katılmış. Sanki bu ihaleyle Türkiye elden gidiyor.
Financial Times gazetesinden hemen her gün Türkiye"ye ayar veriliyor. Silah lobilerinin besleme yazarları topyekun savaş ilan ediyor. Konuyla görünürde alakası olmayan kişi ve kurumlar saf tutup Türkiye"ye verip veriştiriyor?
Türk medyası, bir silah şirketinin ihaleyi kaybetmesinin derdine düşmüş, dışarıdakilerden çok daha tehditkar bir şekilde Türkiye"yi dövüyor. "Eyvah Türkiye elden gidiyor" korkusu pazarlıyor.
Şaşırmamak elde değil. Gazetelerimiz, televizyonlarımız, yazarlarımız, kamuoyu üzerinde etkili olan kişi ve kurumlarımız, bir silah şirketi üzerinden kendi ülkelerini cezalandırma yarışına girişti. Tehdit üzerine tehdit, şantaj üzerine şantaj..
Bu nedir Allah aşkına, bu nasıl bir saf tutmadır. Kim adına, ne amaçla, hangi değer ya da çıkarla bu tür bir ilişkiye girilir ve açıktan böyle düşmanca bur tutum benimsenir? Anlamak mümkün değil.
Sanki dört milyar dolarlık bir füze ihalesi, ticari bir sorun değil İran"ın nükleer meselesini konuşuyoruz. Orada bile böyle bir durum söz konusu olmadı. Devletten devlete tartışmalar, diplomasi manevraları, pazarlıklar yürütüldü.
Bugün kendi ülkelerine bunu yapanlar yarın ola ki Türkiye nükleer bir arayışa girerse neler yapmaz? Düşünmek bile ürkütücü. Herhalde açıktan savaş ilan eder, kelle avcılığına girişir.
Yıllardır on milyarlarca dolar silah sattılar bu ülkeye. Teknoloji transferine, ortak üretime izin vermeden. Bu ülkenin savunma gücünü kontrolleri altında tuttular. Müthiş paralar kazanırken Türkiye"de savunma endüstrisi adına ne varsa yok ettiler. Hatta, "Bundan sonra İsrail"den alacaksınız" diye şartlar bile koştular.
Dertleri şu: Türkiye kontrolden çıkmasın, elimizin altında dursun, savunma gücünü artırmasın, bizim verdiklerimiz dışında arayışlara girmesin, bizden başka hiçbir ülke ile yakınlaşmasın, ortak üretime girmesin vs..
On yıllardır bu böyleydi. Yine öyle kalsın istiyorlar. Kendileri bize düşman diye dayattıkları bütün güçlerle ortaklık yapar, ticaret yapar, ortak istihbarat ve askeri operasyonlar yapar ama Türkiye yapmasın. Sadece yüzbinlerce asker beslesin ama silahlarını biz verelim. Türkiye"nin vergi paraları bize aksın.
Artık böyle bir Türkiye yok, olmamalı, olmayacak da. Bence daha fazlası olmalı. Bunu yapanlardan bedava verseler bile askeri teçhizat alınmamalı. Alınmasın ki Türkiye kendi altyapısını kurabilsin ve bu bağımlılıktan kurtulsun.
Kim "endişe duyuyoruz" dese, Türkiye"de birileri seferber oluyor. Kim "rahatsızız" dese Türkiye"de birileri ayar vermeye kalkışıyor.
Bu konuda son açıklama ABD"nin Ankara Büyükelçisi"nden geldi. Francis Ricciardone; Türkiye"nin Çin"le yaptığı füze anlaşmasından ABD"nin "derin endişe" duyduğu söylemiş.
Bu "derin" endişeyi anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu tür açıklamaların Türkiye kamuoyunu rahatsız ettiğinin hesabı iyi yapılmalı. Bu "derin" endişe açıklamasından sonra bakalım füze krizi nasıl bir hal alacak, kimler bu açıklamaya göre pozisyon belirleyip atışlara başlayacak?
Kimse, ABD Büyükelçisi böyle dedi diye endişelenecek değil. Kimse, bu açıklamalar üzerine kendini sorgulayacak da değil. Kimse "Aman ABD rahatsızmış, bu işi hemen düzeltelim" diyecek de değil.
Ancak söz konusu kampanya, bu tür açıklamalar, bir füze ihalesi olmaktan çıkıp Türkiye kamuoyunu rencide eden, rahatsız eden, öfkelendiren bir hal almaya başladı. Gerçekten de hem dışarıdan hem de içeriden yürütülen kampanya, nüfuz operasyonu rahatsızlıktan öfkeye doğru seyretmeye başladı.
Daha kötüsü de var:
Konuyla ilgili kararın gerekçeleri Başbakan tarafından net bir şekilde açıklanmışken, Türkiye"nin çıkarları detaylarıyla ortaya konmuşken, ABD ya da Çin değil kendi çıkarlarını hesaplamışken, bu yoğun tazyikten sonra geri adım atılırsa asıl o zaman büyük bir hata yapılmış olacak.
Olası geri adım ya da ihaleyi yeniden değerlendirme hem Türkiye"nin hem de hükümetin saygınlığına ciddi anlamda gölge düşürecektir.
Kamuoyu asıl o zaman ciddi anlamda rahatsız olacak, kendini rencide edilmiş hissedecektir.
O fotoğraf karesi yüz yıl yaşayacak
00:0029/10/2013, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tarih; büyük savaşlarla, büyük buluşlarla, büyük projelerle şekillenir. Medeniyetlerin yükseliş ve çöküşü de öyledir.
Tarih cesur insanların öncülüğünde şekillenir.
Dünyayı değiştirenler, insanlığın kaderini etkileyenler hep cesur adımlar, atılımlar olmuştur. Peygamberler de öyledir, devrimciler de, büyük öncüler de. İnsanı değiştirirler, çevreyi değiştirirler, zihinleri değiştirirler, ülkeleri ve dünyayı değiştirirler.
Büyük projeler milletlerin, ülkelerin ve devletlerin kaderini değiştirir. Dünyanın şeklini, güç haritasını, kültür haritasını şekillendirir.
Bugün, yüz yıl sonra Abdülhamit"ten konuşuyorsak, yüz yıl sonra bütün takdir duygularımızla, saygı ifadelerimizle, İstanbul boğazının altından tüp geçit projelerinin çizimlerine tekrar bakıyorsak bundandır.
Başarılar ve bu yönde girişimler, yüzlerce yıl sonra bile saygıyla anılır. Kimse o günkü konjonktürü hatırlamaz, o günkü şartları hatırlamaz, kim ne demiş bakmaz. Projeleri, girişimleri alkışlamaya devam eder.
Elli yıl sonra, yüz yıl sonra yine öyle olacak. Büyük projelere imza atanlar konuşulacak, saygı görecek, isimleri bir yerlerde hep mahfuz kalacak. Ulusların, ülkelerin tarihinde, toplumların hafızasında iz bırakanlar, imza bırakanlar gururla anılacak. Kimse o günkü konjonktürü, günübirlik tartışmaları, öfkeleri hatırlamayacak, bilme ihtiyacı hissetmeyecek.
Bugün Marmaray açılışında verilen fotoğraf karesi yüzyıllarca arşivlerde korunacak ama projeye karşı duranların sözlerinin tamamı tarih kitaplarında bir cümle kadar bile yer edinemeyecek.
Sokullu Mehmet Paşa"yı hala konuşuyorsak, Hazar ve Azak Denizi"ni birleştirme projesi bugün bile heyecan veriyorsa, İzmit Körfezi"ni Karadeniz"le birleştirme projesi bugün bile hayallerimizi zorluyorsa Marmaray da, Büyük Kanal Projesi de yüz yıl sonra aynı heyecanı vermeye devam edecek. Eleştirenler, itibarsızlaştıranlar o gün bir figüran kadar bile hatırlanmayacak.
Önceki gün Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım"la Marmaray"da, Boğazın altmış metre altında ilk seferi yaparken, benim gibi ekipte bulunan herkesin aklına benzer şeyler gelmiş olmalı.
İstanbul"u sekiz bin beş yüz yıllık tarihi, bu küçük toprak parçasında kurulan imparatorlukları, insanlık tarihindeki yerini, bir şehrin nasıl çağ açıp kapatabildiğini, nasıl dünyanın merkezi olabildiğini düşünmüş olmalı.
Eğer Marmaray"ı bütün bunlarla düşünürseniz olağanüstü heyecan duyar, sarsılırsınız.
Büyük projelerin, büyük dönüşümlerin, büyük çıkışların ve yürüyüşlerin bu kadar önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, itibarsızlaştırıldığı bir tarih dönemi sanırım olmamıştır.
Koca koca adamlardan, ergen yorumları okuduğumuz, dinlediğimiz bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye"de siyaset, taraf ya da karşıt olmak hiç bu kadar sığ bir görüntü vermemişti.
Öfkelerimiz ve sevgilerimiz çoğu zaman değişkendir. Ama ülkelere, tarihine, geleceğine bakış konusunda hepimizi kuşatan bir sorumluluk vardır.
Hazar İmparatorluğu, İslam ordularını iki yüzyıl boyunca Derbent"te, Dağıstan"da durdurmasaydı bugün bütün "Doğu Avrupa İslam olacaktı" der bazı tarihçiler.
Mesela Irak işgaline hep bu açıdan karşı çıktım. Coğrafyayı, ülkemizi ilgilendiren her konuya böyle bakmamız gerektiğine inandım. Kişisel çıkarların, bulunduğumuz cephenin ötesinde bir gerçeklik olduğunu bildim.
Devletlerden ziyade şehirlerin tarihini bu açıdan daha önemli buldum. Onlar daha kalıcıdır ve değiştirici gücü daha fazladır ve tarihi asıl şehirler yapar. Kendini yeniler, dönüştürür, ayakta kalır bütün yıkımlara direnir.
Marmaray"ı, yüzyıllara dönük bu projeyi başlatırken İstanbul"un iki bin yıl önce ne kadar güçlüyse bugün de öyle güçlü olduğunu, imparatorluklar tarih olurken onun gücünden hiçbir şey kaybetmediğini görmemiz gerekiyor. Öyleyse düşüncelerimizi, bakışaçımızı, bu büyük projeleri algılama biçimimizi ona göre değiştirmek zorundayız.
Marmaray üzerinde yürütülen çocukça, bağnazca spekülasyonlar, sığ bir anlayışın, siyasi kültürün ürünüdür ve hiçbir şekilde saygıya layık değildir. Günübirlik öfkelerle hareket edenlerin bu ülkeye kazandıracakları hiçbir şey yoktur. Bu bilinç ve algı düzeyi sorgulanabilir, sorgulanmalıdır da.
Marmaray"a yönelik itibarsızlaştırma senaryoları, Büyük Kanal Projesi"ne yönelik Türkiye sınırlarının çok ötesine geçen boşa çıkarma kampanyaları bu yüzdendir. Türkiye"nin merkeze dönüşüne, tarihi hafızasını canlandırmasına, kendi güç havzasına yönelmesine, kimlik bilinçlenmesine yönelik derin ve çokuluslu bir savaş yürütülüyor.
Bu millet, bu ülke, bu engeli aştığı, bu kuşatılmışlığı kırdığı ölçüde merkeze yönelecektir. Öyleyse, bırakın konuşanlar konuşsun, bağırıp çağırsın. Tarih onları unutacaktır, adını bile kaydetmeyecektir. Bırakın tarihi, iki nesil sonra silinip gideceklerdir.
Hep böyle olmadı mı?
Kudüs, Selahaddin"i unutmadı. İstanbul da unutmayacak...
Çünkü şehirler vefalıdır, unutmaz, yaşatır.. Şehirler yaşattıkça milletler de yaşatır.
Bu iş burada bitti, nokta..
00:001/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ne oldu?
Kıyamet mi koptu? Türkiye başımıza mı yıkıldı? Sokaklar bölünüp millet birbirine mi düştü?
Ne oldu?
Üniversiteye, kamu kurumlarına, son olarak da Türkiye Büyük Millet Meclisi"ne başörtüsü ile girenler devleti mi yıktı? Milleti mi terörize etti? Toplumsal infiale mi sebep oldu?
Hiçbir şey olmadı.. Her şey yerli yerinde duruyor. Türkiye normalleşerek yoluna devam ediyor. Başörtülü ya da örtüsüz millete, ülkeye hizmet edenler saygı kazanıyor, Türkiye"nin yolunu tıkayanlar ise her yönüyle kaybediyor.
Müzmin muhaliflerden, militanlaşmış figürlerden, öfke ve çatışma ile güç kazanmayı alışkanlık haline getirenlerden, bu ülkenin iyiliğine olan her şeye karşı çıkmayı siyaset zannedenlerden, devlet iktidarını babalarının malı sananlardan başka rahatsız olan kimse yok.
Onların da milletle, ülkeyle, millet ve ülke çıkarlarıyla alakası yok.
Merve Kavakçı dönemini hatırlayın: "Dışarı, dışarı" diye nakarat tutup "Bu hanıma haddini bildirin" diyenlerin Türkiye"sini hatırlayın. Had bildirenlerin millet tarafından nasıl silinip atıldığını hatırlayın. Milletin büyük çoğunluğunu "devlet düşmanı" ilan edenleri, onları bütün kurumlardan kapı dışarı edenleri, "kapalı" diye tedavi bile edilmeyenleri, o aşağılanmaları, hakir görülmeleri hatırlayın.
Oysa onlar milletti. Bu ülkenin insanlarıydı. Ama devlet değillerdi. Millet ve devlet arasındaki ayrışmanın acısını çok çekti Türkiye. Çünkü bu ülke, maalesef, millet-devlet çatışması ve ayrışması üzerine şekillendirilmişti.
Millet devlete ne zaman yakınlaşsa, ne zaman arada bir bağ kurulsa, "devlet iktidarı"nı ellerinde tutan zümre derhal müdahale ediyordu. Bu çoğu zaman askeri darbe, bazen parti kapatmalar şeklinde oluyordu. Hatta milletin evlatları birbirine çatıştırılarak devlet korunuyordu! Sistem bu müdahalelerle revize ediliyor, millet dışarı itiliyordu.
Bu ülkede barışın, uzlaşmanın, bütünleşmenin bütün yolları kapalıydı. Birileri barışı, kaynaşmayı, birleşmeyi sürekli sabote ediyor, engelliyor, Türkiye"ye ve bu topluma acılar çektiriyor, sanal düşmanlıklar üzerinden cepheler oluşturup saltanat sürüyordu.
Güç ve iktidar savaşıydı bu. Yüz yılımız böyle geçti bizim. Çatışarak, ayrışarak, eriyerek geçti.
Sadece başörtüsü yüzünden çekilen acıları hatırlayın. Binlerce insanın üniversitelerden, kamu kurumlarından, siyasetten kovulduğunu... Soruşturmalara uğradığını, cezalandırıldığını, partilerinin kapatıldığını, verdikleri oylar yüzünden horlandıklarını hatırlayın.
Kaç bin insanın bu yasak yüzünden hayatının karardığını, evlere hapsedildiğini, mesleklerinden uzaklaştırıldığını düşünün..
Değer miydi? Türkiye ne kazandı? Yazık olmadı mı?
Milletin evlatlarına, milletin temsilcilerine, milletin emeklerine yönelik bu acımasız savaşın faturasını kim ödeyecek?
Bir mutlu azınlık, bir Baas zihniyeti; siyasi iktidarı, ekonomik refahı, bürokratik egemenliği elinde tutmak için ülkeyi de milleti de özel mülkiyete dönüştürdü. Bağımsızlıkçı da onlardı, vatansever de.. Devlet de onlarındı, millet de, ülke de. Ne düşüneceğimizden ne giyeceğimize, nasıl yaşayacağımıza kadar her şeye onlar karar veriyordu.
Yönetemediklerini ise cezalandırıyor, tasfiye ediyordu.
Türkiye"nin siyasi tarihi, bu anlayış ile özgürlükler arasındaki mücadele tarihidir. Kendilerine alabildiğine özgürlük diyenlerin, başkalarını dar alanlara hapsetmesine karşı verilen mücadelenin tarihi.
Sevindirici olan Türkiye"nin, özgürlük ve normalleşme yönünde seyretmesidir. Özgürlük alanlarının genişlemesi, ayrışma ve çatışma alanlarının daralması, yıllardır yasaklar üzerinden saltanat sürenlerin güç kaybetmesidir.
Türkiye tarihinin en ayıplı sayfalarından biri daha dün kapandı. Milletin temsilcileri, milletin temsil edildiği yere inançlarının gereği olarak taktıkları başörtüleriyle ilk kez girebildi.
İsteyen istediği kadar hazımsızlık çekip yapay krizler üretsin. Türkiye dün özgürlükler konusunda dev bir adım daha attı.
Başörtüsü meselesi bu ülkede tartışma olmaktan çıktı.
Bu iş burada bitti. Nokta...
ABD Türkiye"den kimleri dinliyor!
00:004/11/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD Ulusal Güvenlik Ajansı''nın (NSA) dinleme operasyonu küresel krize dönüşmek olmak üzere. Bir ülkenin ulusal güvenliğinin çok ötesinde, yeryüzünde neredeyse kim varsa dinleme kapsamına alınması hatta ABD''nin kendi vatandaşlarını, şirketlerini, askeri birimlerini, generallerini, liderlerini, bankalarını takip etmesi nasıl açıklanabilir?
ABD resmi yönetiminin ötesinde bir derin yapı, ABD''nin ekonomik ve siyasi gücünü kullanarak dünyayı avucunun içine almış.
Eskiden bireyler, örgütler ve düşman kategorisine alınanlar dinlenir, izlenir, takip altına alınırdı.
Şimdi devletler, liderler, dost ülkelerin de her hareketi kontrol altına alınıyor, izleniyor, raporlanıyor. Sadece devletler, siyasiler değil, liderler, şirketler, toplantılar, uluslararası sempozyumlar, medya organları, çokuluslu toplantılar, Birleşmiş Milletler''in organize ettiği büyük ölçekli oturumlar hatta G-20 zirveleri de dinleniyor.
Bütün bunlar, NSA''nın son dinleme skandalıyla ortaya çıktı. Böyle bir yapının ABD Başkanı Barack Obama''yı da dinleyip dinlemediği soru olmaktan bile çıktı.
Bir derin istihbarat yapısı, neredeyse gezegeni kontrol altına almış, başka bir güce dönüşmüş, devletleri ve uluslararası sistemi bir kenara itmiş neredeyse dünyayı yönetir hale gelmiş. Böyle bir bilgi gücünü elinde bulunduran bir yapının ülkelere, liderlere, şirketlere neler yaptırabileceğini, ne tür baskılar kurabileceğini, küresel sistemi nasıl yönlendirip yönetebileceğini bir düşünün...
Derin bir kriz, hayal kırıklığı ve şok yaşanıyor dünyada. Latin Amerika''dan Güneydoğu Asya ülkelerine, Avrupa Birliği ülkelerinden bizim bulunduğumuz coğrafyaya kadar herkes birbirine girdi.
Kriz, bir istihbarat krizi, yolsuzluğu olmaktan çıkıp, jeopolitik haritayı etkileyecek, bir çok ülkenin ABD ile ilişkilerini sarsacak, yeni güç yakınlaşmaları oluşturabilecek büyüklükte.
Sadece Asya''ya bakıyoruz: Çin''den sonra Endonezya da ABD''yi protesto etti. Bu durumun sadece güvenlik eksenli ilişkileri değil siyasi ilişkileri de bozacağını açıkladı. Malezya benzer tepkiler veriyor. Hindistan alternatif önlemler almaya çalışıyor. Bütün Asya ülkeleri, küresel dinleme ağının ana üslerinden biri olan Avustralya''ya ateş püskürüyor.
Almanya, Fransa, İspanya gibi Avrupa ülkeleri ABD''ye hesap sormaya çalışıyor ama aldıkları cevap şu: ''Sizin üzerinizden savaş bölgelerindeki terör gruplarını izliyoruz!'' Hepsi susup oturmak zorunda kalıyor. Meksika''dan Brezilya''ya kadar müthiş bir öfke var.
ABD''nin dünya genelindeki doksan diplomatik misyonu üzerinden dinleme yapılıyor. Kanada, Avustralya, İngiltere, İsrail, Tayland, Burma, Malezya, Endonezya, Kamboçya elçiliklerinde dinleme istasyonları var. Bütün Asya istihbaratı Avustralya ve Tayland''dan organize ediliyor.
Avrupa''daki hemen bütün ülkelerdeki ABD misyonları aynı zamanda dinleme üsleri. Otuz beş dünya liderinin dinlendiği açıklandı. Siz bütün dünya liderleri diyebilirsiniz buna.
Dünya Bankası, IMF, Birleşmiş Milletler, Papa, Amerikalı siyasi ve askeri yetkililer... Neredeyse liste dışında kimse yok.
Bireyleri kendi ülkeleri zaten dinliyor. On yıllardır ABD de dinliyor. Ama bu sefer müttefikler birbirine kazık atmaya, birbirinin altını oymaya başladı. Adamlar 2007''de on bin kişinin katıldığı İklim Zirvesi''ni bile dinlemişler.
Belki de ilk kez bu tür dinleme operasyonu küresel bir hal aldı. Daha önce müttefikler birbiriyle zaten bu bilgileri paylaşıyor, ortak operasyon yapıyordu. Ama bu sefer müttefikler birbirini dinlemeye başladı. Müthiş bir güvensizlik dalgası yayıldı. Bu krizin sonuçları elbette olacak belki de ülkeler ve bölgeler arası ilişkiler bir daha eski haline gelecek şekilde onarılamayacak.
Deniz altına, okyanus altına uyuyan robot dinleme dronları yerleştireceklermiş. Bunlar yeri geldiğinde yüzeyi dinleyeceklermiş. Ya da su üstüne çıkarıp o bölgeyi takip edeceklermiş! İnsansız casus uçakları bu sefer de denizaltında!
Bir şeyi farkettiniz mi? Dünya bu skandalla sarsılırken Türkiye''de konu gündeme bile alınmıyor. Kimse doğru dürüst tartışmıyor, sorgulamıyor en azından olayın mahiyetini kamuoyuna yansıtmıyor.
Bu tesadüf ya da ilgisizlik olamaz. Bence Türkiye''de bir ''karartma'' yapılıyor. Birileri konuyu Türkiye kamuoyunda tartışılmasının önüne geçmek istiyor.
Belki de sorulacak sorulardan korkuluyor. Mesela; Türkiye bu işin neresinde? Türkiye''nin liderleri, şirketleri, kamu kurumları, stratejik birimleri, askeri yönetimi de dinlendi mi?
Dinlenmediği söylenebilir mi? Başbakan, Cumhurbaşkanı da dinlenen liderler arasında mı?
ABD''nin Ankara Büyükelçiliği''nde, İstanbul''daki diplomatik misyonunda da diğer ülkelerdeki gibi dinleme istasyonu, operasyon merkezi var mı? Buradan kimler dinleniyor, Türkiye nasıl takip ediliyor?
Son günlerde Rus istihbarat uçaklarının ardı ardına Türk hava sahasının kıyılarında dolaşmasıyla son skandalın bir alakası var mı? Edward Snowden''ın Rusya''ya verdiği bilgilerle bu uçakların hareketi arasında bir bağ var mı? On yıllardır Türkiye üzerinden operasyon yapan ABD dinleme istasyonları bugünlerde ne yapıyor?
Bu kadar gürültü arasında Türkiye ile ilgili hiçbir bilginin sızmaması, Türkiye''nin tartışmanın tamamen dışında tutulması çok rahatsız edici. Gerçeği bizlerden fena halde saklıyorlar!
Büyük dinleme skandalının Türkiye ayağına ilişkin ipucu, Başbakan''ın ofisinde bulunan böceklerdir.
Buradan yola çıkanlar, dünyayı kasıp kavuran dinleme skandalının Türkiye ayağına ilişkin sarsıcı sonuçlara ulaşacaktır. Konuyla ilgili soruşturma tamamlandı. Bakalım kamuoyu ile ne kadarı paylaşılacak, bizler skandalın Türkiye boyutunu ne kadar öğrenebileceğiz?
Küresel şebekenin Türkiye şubesi, örtülü operasyon unsurları kimlerdir bileceğiz...
Kim kime diz çöktürecek?
00:0010/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Fars diplomasisi mi ABD"ye diz çöktürüyor yoksa Barack Obama"nın yumuşama politikası mı İran"ı çözüyor?
1979 İran devriminden bu yana, "İslami İran" ile "Büyük Şeytan Amerika" arasında ilk kez bu denli yakınlaşma izliyoruz.
Barack Obama ile Hasan Ruhani arasındaki; "Hoda Hafız" jestiyle biten telefon konuşmasından bu yana hem İran"daki katı ABD düşmanları hem neoconlar hem de İsrail müthiş öfkeli.
ABD-İran yakınlaşmasının özelde Afganistan"dan Irak"a ve Suriye"ye, genelde bütün bölgeye nasıl yansıyacağını kestiremeyenler son derece dikkatli.
İran"a uygulanan ambargo yüzünden ağır ekonomik kayıplar yaşayan, kendileri ambargoya uyarken ambargonun mimarlarının İran"la kesintisiz ticaretinden rahatsızlık duyanlar beklenti içinde.
Kısaca; ABD-Irak yakınlaşmasının yol açacağı jeopolitik sarsıntı bir ölçüde bütün dünyada etkisini gösterecek. Kim, nasıl pozisyon alacak, görüşmelerin geleceği ne olacak dikkatle ve merakla izleniyor.
Yakınlaşmadan ciddi endişe duyan İsrail ve Suudi Arabistan arasında da bir tuhaf yakınlaşma, bir tür kader ortaklığı şekilleniyor. İsrail ve S. Arabistan istihbarat başkanlarının gizlice görüştüğü iddiası bunun en çarpıcı göstergesi.
İki ülke, ABD tarafından yalnız bırakıldığını düşünerek, "İran tehdidi"ne karşı ortak zemin arayışına girmiş görünüyor.
Ortadoğu tarihi açısından son derece ibretlik bir resim bu.
Cenevre görüşmeleri, bu yüzden artık bıkkınlık veren İran nükleer pazarlığının ötesinde şaşırtıcı gelişmelere sahne oluyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry"nin sürpriz ilgisinden sonra, durumdan vazife çıkaran İngiliz, Fransız ve Alman dışişleri bakanları, son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov ile Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı da Cenevre"ye gidiyor.
Müzakereleri yürüten AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ile İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif bir süre sonra Nobel Barış Ödülü"ne aday gösterilirse hiç şaşırmayın. Taraflar dört temel konuda anlaşma işaretleri verirken, en kritik konu olan uranyum zenginleştirmede uzlaşmaya varmış görünürken İran da orta menzilli füze tesislerini yeni müttefiklerine açıyor. En önemlisi de; İran"ın dondurulan malvarlığının geri dönüşü ve uygulanan katı ambargonun yumuşatılması, tamamen kaldırılmasına yönelik altı aylık süreç belirlenmesi…
Ezber bozacak gelişmeler bunlar… Ortadoğu merkezli pozisyonları tamamen değiştirecek, çok ciddi güç hareketliliği oluşturacak, yeni bir güç haritası şekillendirecek gelişmeler…
Ne gariptir ki, 17 Mayıs 2010 yılında Türkiye-İran-Brezilya arasında imzalanan Takas Anlaşması"nı sabote eden ülkeler şimdi Cenevre"de aynı masa etrafında barış şovu yapıyor.
Nasıl Türkiye gibi bir ülke, böylesine küresel bir soruna çözüm bulabilir, nasıl Brezilya gibi bir ülke, küresel sisteme hava atacak bir anlaşmaya imza atabilir diyenler, o zamanlar bilerek bir barışı sabote etmişler hatta iki ülkeyi cezalandırma girişimlerinde bulunmuşlardı.
Türkiye ve Brezilya"nın o günkü başarısını bir kez daha takdir etmek, teslim etmek boynumuzun borcu. Ne yazık ki, bu bir meydan okuma olarak algılandı ve boşa çıkarıldı.
Şimdi neredeyse üç yıl önceki pozisyondalar. Türkiye"nin krizi çözüme kavuşturma konusunda geldiği yere üç yıl sonra geldiler.
Cenevre görüşmeleri nereye kadar uzanır, biz de heyecanla takip edeceğiz. En azından ambargonun kaldırılması Türkiye için ekonomik anlamda ciddi bir kazanç olacaktır.
Ancak, iki ülkeye özellikle dikkat etmek gerekiyor: S. Arabistan ve İsrail. Yeni sarsıntının en fazla zarar vereceği ülkeler bunlar. Dolayısıyla iki ülke, Cenevre"nin başarısızlıkla sonuçlanması için her yolu deneyecektir. Bazı çevrelerde şimdiden iki ülkenin örgütler üzerinden süreci sabote edeceğini ima etmeye başladı. Konu Ortadoğu olunca "örgütler" ifadesinin ne anlama geleceğini bilmeyen yoktur.
Şahsen bu imaları ciddiye alıyorum. İki ülke ikna edilemezse, örgütler üzerinden çok ciddi çıkışlara tanık olabiliriz. Bir cephe ortadan kaldırılırken yepyeni cepheler inşa edilebilir. Terör saldırıları gelebilir.
Bunun en iyi test ortamı Suriye olacaktır. İran"ın, bu başarısı ilk sonucunu Suriye"de gösterecektir. Süreç, edilecekse Suriye üzerinden sabote edilecektir.
Şam İslam Ordusu"nun dağıtılacağı ve Suriye"de elli bin kişilik yeni ordu kurulacağı iddiaları bunun ilk işaretleri olabilir…
Ne yani, 28 Şubat diye bir darbe hiç mi olmadı?
00:0011/11/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
28 Şubat davasında 5 tutuklu kaldı. Son duruşmada 15 sanık için tahliye kararı çıktı. Böylece 76 tutukludan 71"ini tahliye etmiş oldu.
Sadece, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, emekli Korgeneral İdris Koralp, Balyoz Davası hükümlüsü emekli Orgeneral Çetin Doğan, emekli Tümgeneraller Erol Özkasnak ve Kenan Deniz"in tutukluluk süresi devam ediyor.
Bakalım onlar da bir sonraki duruşmada tahliye edilecekler mi?
Davadır, mahkemedir, duruşmadır, iddiadır, savunmadır.. Biz ne savcıyız ne hakim. Bize izlemek düşüyor. Duruşma sonrasına kadar beklemek düşüyor. Mahkeme kararlarına saygı düşüyor.
Ama sanki;
28 Şubat diye bir darbe hiç olmadı.
Seçimle iktidara gelmiş bir hükümet darbenin asker ve sivil kanatları eliyle devrilmedi. Siyasi yasaklar gelmedi. Bazı partilere oy verenler, demokratik tercihleri yüzünden cezalandırılmadı.
Türkiye toplumu kamplara ayrılmadı. Sokaklar bölünmedi. İnsanlar birbirine düşman edilmedi.
Üniversitelerde "cadı avı" yürütülmedi, insanlar politik görüşlerine göre tasnif edilmedi. Bazıları devlet düşmanı muamelesi görmedi. Kamu kurumlarından kovulmadı.
Kebapçılara varana kadar insanlar fişlenip tasfiye edilmedi.
Yargı mensuplarına ve gazetecilere brifingler verilmedi, birifingler alkış tufanı ile karşılanmadı.
İç savaş havası veren o manşetler hiç atılmadı. Her akşam televizyon ekranlarında korku filmlerini andıran operasyon görüntüleri yayınlanmadı. Medya generaller karşısında tekmil verir hale getirilmedi.
Bir tür entelektüel terör fırtınası estirilmedi.
Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu yapılmadı. Bu ülkenin on milyarlarca doları izi sürülemeyecek şekilde kayıplara karışmadı. Milyonların emekleri sermaye içerideki ve dışarıdaki sermaye baronlarına peşkeş çekilmedi.
Gerçekten de Türkiye, 28 Şubat diye bir darbe süreci yaşamadı. Bu sürecin;
Asker ayağı yoktu. Medya ayağı yoktu, "Beşli çete" ayağı yoktu.
Dış bağlantısı ya da yolsuzluk boyutu hiç yoktu.
İsrail ziyaretinden dönen generaller, daha havaalanında bütün haşmetleriyle sağa sola tehditler savurmadı. Koca ülkenin dış politikası, güvenlik politikası, istihbarat geleneği, askeri teknolojisi hatta iç güvenliği ile ilgili uygulamaları İsrail"e emanet edilmedi.
Gizli istihbarat anlaşmalarıyla kendi vatandaşlarımızı İsrail istihbaratının insafına terketmedik.
Pentagon ve İsrail aşırı sağı adına Türkiye"yi hizaya sokma, ehlileştirme, evcilleştirme, denetim altına alma stratejisinin taşeronluğuna soyunan kimsecikler yoktu. Hepsi hayal ürünüydü?
Türkiye, çokuluslu bir müdahale yaşamadı.
Türkiye; siyasi tarihinin en kırılgan, en belirsiz zamanlarını, yeni bir Türkiye dizayn etmek isteyenlerin planlarını, birileri adına bu ülke insanlarına diz çöktürenlerin hesaplarını belki de hiç sorgulayamayacak.
Bu karanlık, kaotik, karmaşık dönem aydınlatılamayacak. Askeri ve siyasi boyutu bir tarafa, tarihin en büyük yolsuzluk operasyonlarından biri belki de kapanıp gidecek.
Emir erlerinin, patronlarının talimatıyla dağıttığı ihalelerin, patronlarına tekmil verip faaliyet raporları sunmalarının hesabı belki de hiç sorulamayacak.
Bir bardak soğuk su içeceğiz, yutkunacağız, her şey normal seyrinde devam edecek...
Biz mi yanılıyoruz, gerçekten 28 Şubat diye bir darbe yaşanmadı mı bu ülkede...
Bu kadar mıydı her şey? Yoksa biz mi abarttık
.Barzani-Şivan Perwer ve Diyarbakır barışı..
00:0013/11/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile yakın komşuları arasında yeni bir barış, ortaklık, yükseliş, güç birliği havası oluştu. Sanki; Suriye krizi öncesi dönem yeniden başlatılıyor. İki yıldır esen sert rüzgarlar yumuşuyor, işbirliği alanları yeniden öne çıkarılıyor, tartışmalı konular hafifletiliyor.
Sadece siyasi ilişkiler ya da ekonomik ortaklıklar değil, özellikle kimlikler üzerinden devam eden ayrışmaya karşı ön alma mücadelesi yürütülüyor. Dile getirilmesi bile ürpertici olan ancak ne yazık ki, son yıllarda alabildiğine yayılan mezhep eksenli çatışmaya karşı ortak tavır geliştirmenin yolları aranıyor.
Unutmayalım ki, mezhep eksenli kimlik çatışmasını bir proje olarak Türkiye"de de başlatma yönünde alabildiğine bir çaba var.
Yumuşama sadece Türkiye"de değil.. Irak ve İran"da da kendini hissettiriyor. Suriye meselesi ile ayrışan, adeta düşman ülke olmaya doğru sürüklenen bu ülkeler, büyük felaketin eşiğinden dönmek istercesine "tehlikenin farkında" olduklarına dair bir görüntü sergiliyor.
ABD-İran yakınlaşması, Türkiye Irak yakınlaşması şu an için en fazla öne çıkan iki alan. Muhtemelen devamı gelecek ve yakınlaşmanın alanı genişletilecek. Eğilim bu yönde seyrediyor.
Aslında bu süreç çok daha ileri düzeydeydi. Suriye krizinin hemen öncesine bakalım: Türkiye ile Irak ve Suriye arasında hiç olmadığı kadar yakınlaşma vardı ve bu ülkeler her alanda ortaklığa doğru gidiyordu. Benzer ortaklıklar Türkiye-Ürdün ve Lübnan arasında da söz konusuydu. Hatta bölge olarak Kuzey Afrika ile de aynı süreç yürütülüyordu. Neredeyse ikili ilişkilerin ötesinde bir "bölgesel ortaklığın temeli" atılıyordu.
Türk dış politikası açısından tarihin en kapsamlı, en yapıcı girişimlerine tanık oluyorduk. Türkiye, Osmanlı sonrası ilk kez, yakın çevresindeki ülkelerle siyasi ve ekonomik entegrasyona gidiyor, inanılmaz bir güç devşiriyordu.
Ne olduysa Arap Baharı sonrası oldu. Süreç Tunus"ta, Libya"da, Mısır"da başladı. Ardından Suriye"de bölgenin en kanlı savaşlarından biri halini aldı. Türkiye ile Ortadoğu-Kuzey Afrika arasındaki entegrasyon projeleri sıfırlandı, bitti.
Belki de bitirildi. Amacı değilse bile Arap Baharı"nın en önemli sonuçlarından biri; Türkiye"yi yeniden Anadolu"ya hapsedecek, bölge ile bütün ilişkilerini koparacak bölge için cepheler oluşturmasıydı.
Şimdi, Türkiye-Irak ilişkilerindeki yeni hareketliliği bu yüzden heyecanla karşılıyoruz. İlişkilerin mezhepsel ayrışma tehlikesinden ve bu yönde çaba harcayanların elinden kurtarılması yakınlaşmanın ilk adımı olmalıydı ve öyle de oluyor.
Irak Başbakanı Nuri El Maliki"nin Türkiye"ye yakın görünme çabasının arkasında, yaklaşan seçimlerin de etkisi elbette var. Ama sanki bundan daha ileri düzeyde bir arayış söz konusu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"nun Bağdat, Necef, Kerbela ziyaretleri, Maliki"nin Ankara"ya gelecek olması ve Başbakan Tayyip Erdoğan"ın Bağdat ziyareti hızlı bir tempoyu işaret ediyor.
Ankara"nın Kuzey Irak"la ilişkileri uzunca bir süredir sorunsuz gidiyor. Hatta ekonomik ilişkiler olağanüstü boyutlarda. Ankara-Bağdat yakınlaşmasını Ankara-Erbil yakınlığını bozacak bir girişim olarak görmek ya da sunmak talihsizce olur. Tam tersine, bu ikili yakınlaşmaların Erbil-Bağdat arasındaki ilişkilere katkıda bulunması neden mümkün olmasın?
Erdoğan ile Mesut Barzani"nin aralarındaki görüşmeyi Cumartesi günü Diyarbakır"da yapacak olmalarının sembolik anlamı büyük. Görüşmenin İbrahim Tatlıses ve Şivan Perwer"li kutlamaya dönüşmesi, Bağdat"a rağmen bir gösteri değil. Çünkü aynı süreç Bağdat"la da devam ediyor. Bence Erdoğan, Irak"a yapacağı ziyarette, Barzani"yi de alarak Bağdat"a gitmeli ve Maliki ile üçlü bir görüntü vermeli. Türkiye"nin bölgeye bakışındaki esaslı perspektif ancak böyle gösterilebilir.
Barış sürecini boşa çıkarmaya dönük arayışların yoğunluk kazandığı bir dönemde hem barış sürecini güçlendirmek, hem K.Irak ve Bağdat"la yakınlaşmak son derece anlamlı. Şunu bilmeliyiz ki, Türkiye"nin iç barışı sadece Türkiye"de değil, bölgede de yakınlaşmaya kapı aralayacaktır. Aksinin ne olacağını yıllardır hepimiz biliyoruz.
Diyarbakır, aslında barış şehri, kadim kültür ve medeniyet merkezlerinden biri olmasına rağmen hep çatışma ve ayrışma şehri olarak gölgelenmişti. Milliyetçilik, PKK ve çatışmacı politikalar üzerinden şekillenen bu talihsiz algı aslında bu coğrafyanın ruhuna tersti. Çünkü bizim şehirlerimiz her zaman kuşatıcı, kucaklayıcı, birleştirici olmuştu.
Devletlerimiz, ideolojilerimiz, politik görüşlerimiz ayrıştırsa da şehirlerimiz buna ısrarla direnmiş, bu konjonktürel çatışma hallerine son vermeyi ya da onu etkisizleştirmeyi bilmiştir.
Eminim, Şam da bugün Suriye"nin içinde bulunduğu hazin duruma son vermeyi bilecektir. Bütün tarihsel gururuyla, gücüyle, vakarıyla Suriye"nin kurbanlarına ağıtlar yakacak, gerekirse bu ağıtlarla Suriye"yi yeniden birleştirecektir.
Bağdat üzerinden, Diyarbakır üzerinden barış kalıcı olacaktır. Etnik ve mezhep kimliği üzerinden kavgayı tarihe gömecek şekilde, Kardeş Şehirler üzerinden barışa hatta ortaklığa ulaştığımız anda tarihi tersine çevirmeyi başaracağız.
Hep birlikte…
.Barzani"nin yol haritası, "birlikte çıkış" stratejisi
00:0016/11/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün Diyarbakır"da büyük bir şov yapılacak.
Barış sürecinde bir zirve yaşanacak.
Önyargıların kırılmasında önemli bir eşik geçilecek.
Korku ve paranoyaya meydan okunacak.
On yıllardır ayrışan iki toplumun yakınlaşmasını teşvik edecek şekilde ilk kez şölen havasında bir görüntü verilecek.
Kürt meselesi, Türkiye"nin iç barışı, Kuzey Irak petrolü, Bağdat-Erbil ilişkileri, Irak ve Türkiye"deki seçimler, bölgesel diplomasi ve Diyarbakır ve tabi ki Şivan Perver/İbrahim Tatlıses"li kutlama...
Herkes, kendine göre bu başlıklardan birini seçip olaya öyle bakacak. Tayyip Erdoğan ve Mesut Barzani"nin vereceği resim, bu resim etrafında oluşacak görünüm bazıları için rahatsız edici bazıları içinse bölgenin geleceğine dair ümit anlamına gelecek.
Barış süreci ve bölgesel ilişkiler kadar sembollerin, duyguların da öne çıktığı bir buluşma bu. Barzani ve Şivan Perver"in bölgede ciddi bir heyecana yol açtığını söylemeye bile gerek yok. Sokakları harekete geçirdi bile. Ancak, sokakların katılımının özellikle istendiği de apaçık ortada.
BDP çevrelerinin dirençleri bu yüzden kırılmış olmalı. İtirazları, hükümetin seçim yatırımı, "Kürtler arasında ayırım çıkarmak istiyorlar" söylemi etkisini kaybetti. Tam tersine buluşmanın merkezinde yer alma yolunu seçtiler. Bunun adını da "stratejik bakış" olarak gösterdiler.
Birkaç yıl öncesine kadar, Ankara-Erbil arasında tehditler, hakaretler, sert açıklamalar havada uçuşuyordu. Oradan bazıları "Türkiye"nin toplumsal barışını bozarız" diyebiliyordu. Tehdit, güvensizlik, tehlike, düşmanlık, çatışma söylemleri revaçtaydı. Burada ise; "Türkiye"nin Kuzey Irak"a girmesi", orayı ele geçirmesi bile savunuluyordu.
Bölgesel Kürt yönetiminin çelişkili tutumları, PKK konusunda bir nevi iki yüzlü yaklaşımı, ABD"den aldığı destekle hem Bağdat"a hem de Türkiye"ye hava atar pozisyonu geride kalmış görünüyor.
Türkiye"nin de Kuzey Irak"ı kendi bütünlüğü için tehdit görme stratejisi etkisini yitirdi. Aksine işbirliğinin, güç birliğinin herkese kazandırdığı üzerinde duruluyor, politikalar bu yönde belirleniyor. Böyle olunca da tehditler yerini dostça söylemlere terkediyor.
Bu değişim, Barış Süreci gibi zorlu ve bir o kadar da kararlı sürece rağmen BDP çevreleri üzerinde pek de etkili olamadı. Onlar politikalarını yenileyemedi, pozisyonlarını bölgedeki değişim rüzgarlarına göre yeniden belirleyemedi. Eski söylem ve tavırlarla, çatışma diliyle güç kazanma çabalarından vazgeçmediler. Bir nevi taşra politikacısı kimliğinde sıkışıp kaldılar.
Bu yönde Barzani"nin politikaları BDP politikalarından çok daha ileri bir perspektife sahip görünüyor. Oysa tam aksi olmalıydı. Türkiye"deki Kürt siyasetçiler, zihinsel anlamda dar alana sıkışmışlıklarının üstesinden gelip bölgesel olmasa bile hiç değilse Türkiye ölçekli bakma yeteneği kazanabilselerdi. Maalesef bu olmadı, olacak gibi de değil.
Siyasi parti, örgüt, cephe, grup, cemaat ne olursa olsun, devlet dışı politik grupların "cephe çıkarları"na saplanıp kalmaları, kendi çıkarlarını milletin ve ülkenin çıkarları sanmaları, öyle pazarlamaları gerileme, erime başlangıcıdır. Bu hep böyle olmuştur. Bu noktaya gelen bütün yapılar zemin kaybeder, küçülür, güç kaybeder...
Türkiye"nin Barzani ziyaretinden ne beklediği kadar K. Irak"ın bundan ne beklediği üzerinde de durmak gerekiyor. Öncelikle, bölgenin kaynakları üzerinde yürütülen çokuluslu ekonomik projeler bu yakınlaşmayı teşvik ediyor, Barzani"nin politikaları da bu yönde zorluyor. Kaynaklar çoğu zaman ülkeleri ve toplulukları parçalasa, çatışmaların ana sebebi olsa da bazen ortaklıklara da zemin hazırlıyor. K. Irak petrollerinin Türkiye üzerinden dağıtımı planlarının bu yakınlaşmada payı oldukça büyük.
Ancak sadece petrol meselesi değil, her alanda Türkiye onlar için dünyaya açılan ana kapı durumunda. Bu; iç savaş öncesi Suriye"nin durumuna benziyor. O dönemde her alanda sıkıştırılan Suriye, Türkiye"yi bir nefes borusu gibi gördü, Avrupa"ya ve dünyaya açılan kapı olarak belirledi ve alabildiğine yakınlaştı.
Kuzey Irak da bir bölge yönetimi olarak aynı durumda. Eğer her alanda dünyaya açılacaksa bunun en iyi adresi Türkiye"dir. Bu "stratejik okumayı" yapmış görünüyorlar. En azından böyle umuyoruz. Böyle olunca da çatışmacı politikaların kendilerini rehin alacağının idrakindeler. Bu okumayı biraz BDP çevrelerine de öğretmelerinde fayda var!
Türkiye ile yakınlaşma Barzani için bir çıkış stratejisi olabilir. Bu, aynı zamanda Türkiye için de böyledir. Bölgesel yakınlaşmanın temelinde, her ne kadar son elli yıl ıskalansa da, Kürtlerin de bulunması Türkiye"nin gelecek hesapları için en rasyonel yaklaşımdır.
İç barışın, bölgesel barışın da ötesinde bir perspektiften söz ediyorum. Bu noktaya ne kadar yakınız, ne kadar bunun farkındayız bilemiyorum ama "yol haritası" budur.
Unutmayalım; bizim coğrafya her şeyin bir gecede sıfırlanabildiği bir coğrafya. Dolayısıyla ne abartı ne de küçümseme sağlıklı değil. Gerçekçi olup, sabırlı olup, zorlukları aşıp, gerekirse bedel ödeyerek bu uzun yolu birlikte yürümek zorundayız.
Buna ister barış diyelim, ister ittifak diyelim, ister "Selçuklu modeli" diyelim, istersek yeniden silahları ele alalım, nihayetinde varmamız gereken yer burasıdır.
Kürdistan ve "yeni bir tarih" yazmak..
00:0017/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yeni bir tarih başlatmak, yeni bir ortaklık kurmak, yeni bir toplumsal sözleşme yapmak mümkün mü? Türklerle Kürtler, bin yıl sonra, Ortadoğu"nun güç haritasını değiştirecek şekilde tekrar omuz omuza verebilecekler mi?
Bu müthiş enerjiyle, Selahaddin"i bugüne çağırmak, büyük çözülmeden sonra büyük birleşmeye doğru yeni bir atmosfer oluşturmak imkansız mı?
Dün Diyarbakır"da yaşananlar, bütün Türkiye"nin sahip çıktığı o görüntüler, gönül diliyle yapılan konuşmalar, barış çağrıları, duygu seli yeni bir tarihin habercisi olabilir mi?
Siyasetin, güç çatışmalarının, çokuluslu karmaşık hesapların, dar iktidar kavgalarının, kaynak savaşlarının, örgütsel öfkelerin ötesinde bu dil, bu bakış üstün gelebilir mi? Kalıcı bir iz bırakabilir mi?
Gönüllerdeki kırgınlıkları, kafalardaki önyargıları, öfkeleri, kinleri bir kenara itip, çok daha güçlü bir bağı yeniden inşa edebilir mi?
Öfke öfkeyi, nefret nefreti, kurşun kurşunu besler. Bunca yılın çatışma dili iki toplumu ayrıştıramamışsa, bütün yerel ve uluslararası ayrıştırma tezleri kopuşu sağlayamamışsa, birkaç cümlelik kardeşlik/barış dili toplumsal bir coşkuyla satın alınıyorsa, evet, bütün bunların hepsi mümkün. En azından bu yönde bir umut hala çok güçlü ve diri demektir.
Mesut Barzani"nin; "Yeni bir tarih oluşturma zamanı gelmiştir. Artık birbirini kabul ederek kardeşçe yaşama zamanıdır. Savaşlar denendi, kimse hayır görmedi. Bir Türk gencinin kanının bir Kürt gencinin eliyle ya da bir Kürt gencinin kanının bir Türk gencinin eliyle dökülme günü bitmiştir" sözü, tarihe geçecek, kayıtlarda yerini alacak bir manifesto niteliğindedir.
"Yeni bir tarih" ifadesi çok esaslı bir söz. Derin anlamları olan aynı zamanda vebali ağır olan bir söz. Günübirlik, kalabalıkları coşturmak için söylenebilecek bir söz değil.
"Tüm gücümüzle çözüm sürecini destekliyoruz ve destekleyeceğiz" diyen Barzani"nin; elinde silah bekleyenlere, kandan güç devşirme alışkanlığı olanlara, barış sürecini sabote etmek için karanlık çevrelerle iş tutanlara, kişisel ve örgütsel çıkarlarını ülke ve millet çıkarının önünde görenlere de verdiği bir cevap vardı.
Dün Diyarbakır"da bir barış seferberliği vardı. Birkaç cümlelik barış ifadesinin bile nasıl da toplumsal yankı uyandırdığını, coşku uyandırdığını gördük. O resim ve o görüntü sadece Kürtlerin yaşadığı bölgelerde değil, Ege"den Karadeniz"e kadar her yerde etkisini gösterdi.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın; kafasında kapsamlı bir barış projesi olduğunu farkettik. Konjonktürel değil, esaslı, kalıcı, sadece silahların susmasını değil iki toplumun kaynaşmasını da hedeflediğini gördük.
Diyarbakır"ı Mekke ile Kudüs ile bölgenin diğer kadim şehirleri ile birlikte anıyorsa, Diyarbakır üzerine bir barış misyonu yüklüyorsa, Barzani"ye "dostum" diyorsa, "Kürdistan" diyorsa bu böyledir ve yeni bir sayfa açılmış demektir. Yeni bir tarih başlatma düşüncesi sadece Barzani"nin sözüyle sınırlı değil demektir.
"Türk de Kürt de, başı açık da başı kapalı da, Alevi de Sünni de bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır" derken, "Bizim aracılara, tercümanlara ihtiyacımız yok. Biz her zaman gönül diliyle konuştuk bundan sonra da gönül diliyle konuşacağız" derken, Diyarbakır"a "barışa ve umuda sahip çık" çağrısı yaparken işte çözüm sürecine yönelik motivasyonun ne kadar güçlü olduğunun altını çiziyordu.
Son kırk yılın acı bilançosu "aracıların" bize ödettiği bedeldir. Birbirimizle doğrudan konuşamamanın vebalidir. Bu ülkenin her yanına saçılan kan aracılar için verdiğimiz savaşın faturasıdır. Washington, Brüksel, Londra, Paris üzerinden konuşmanın, birbirimizin dilini çözememenin sonucudur.
Başbakan; "Dağdakilerin indiğini cezaevlerinin boşaldığını göreceğiz" diyebiliyorsa, kafalarda "genel af" iması oluşturuyorsa, "çözüm süreci" dediğimiz şeyin aslında çok daha kapsamlı, PKK ölçeğinin çok ötesinde bölgesel bir kaynaşma projesi olduğunu düşünebiliriz demektir.
Unutmayın, bu barış gerçekleşirse, bölgenin bütün hesaplarını alt üst edecek bir enerji çıkacak ortaya... Selahaddin zamanındaki gibi, Malazgirt dönemindeki gibi, Selçuklu ittifakı gibi...
Bu aşamadan sonra ilk kurşunu atan hepimizin suçlusudur. Akacak kanın suçlusudur. Tarihin suçlusudur. Artık el ele tutuşulabiliyorsa o eli bırakan suçludur.
Geçmişin ve geleceğin tüm günahlarından sorumludur.
O yazı, Beyrut"taki saldırı için uyarıydı
00:0020/11/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Beyrut"ta İran Büyükelçiliği"ne yönelik saldırıyı, bölgede terör saldırılarının alabildiğine yükseleceğini, açık söyleyeyim, yirmi gün önce yazmıştım. Bölge genelinde yeni terör ihaleleri dağıtıldığına dikkat çekmiştim.
Önce kısa bir özet yapıp hatırlatayım:
Bu bölgede Lübnan)sız hiçbir çatışma ya da savaş yaşanmaz. Görünüşte Lübnan"la hiç alakası olmayan krizler bile sonuçlarını bu ülkede gösterir.
Etnik çatışmalardan mezhep savaşlarına; İran-Suudi Arabistan restleşmesinden İran-İsrail çatışmalarına kadar her yolun sonu mutlaka Lübnan"a çıkar.
Bölge ve bölgeye yönelik uluslararası nitelikli bütün krizlerin ya da diplomatik mücadelelerin izleneceği adres kesinlikle Beyrut"tur.
Böyle olunca da Lübnan ya da Beyrut"ta patlayan her bomba bizi alarma geçiriyor. Her suikast, her cinayet, küçük de olsa çatışmalar, Şii-Sünni kapışmaları bizi endişelendiriyor.
Biliyoruz ki, bunların sonuçları sadece Lübnan"da ortayla çıkmayacak. İran sınırına kadar bütün bölgeyi sallayacak. Biliyoruz ki, Lübnan"da patlayan bombaların adresleri her zaman Lübnan değildir. İran"dır, İsrail"dir, Suriye"dir, Suudi Arabistan"dır.
Bu yüzden, Suriye savaşı ne zaman Lübnan"a sıçrar diye sürekli tetikte bekledik. Çünkü, Lübnan"sız bir Suriye savaşı mümkün değildir. Lübnan; İsrail-İran savaşının cephesidir. Suudi Arabistan-İran çekişmesinin cephesidir.
Dün Beyrut"ta İran Büyükelçiliği"ne yönelik bir saldırı gerçekleşti. İran Kültür Ataşesi Şeyh İbrahim el-Ensari dahil 32 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı. Beyrut"un güneyindeki Dahiye bölgesindeki elçilik binası yakınında bomba yüklü araç infilak ettirildi.
İran, İsrail"i suçladı. Ama bence öncelikle Suriye"ye bakılması gerekiyor. Suriye savaşında etkinliği alabildiğine artan Sünni örgütler ile Suriye içinde doğrudan savaşa giren Hizbullah arasındaki çatışma, bu saldırıyla Lübnan"a taşındı. Hizbullah"ın arkasındaki güç İran ilk kez bu kadar açık ve güçlü bir şekilde hedef alındı.
Günlerdir Lübnan-Suriye sınırında "nihai savaş" hazırlıkları yapılıyordu. Suriyeli siviller, bu savaşın korkusuyla evlerini terkedip Lübnan"a akın ediyordu.
Yine Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Suriye"deki savaşta yer almaya devam edeceklerini, "Suriye"den çekilmeyeceklerini" açıklıyordu. Herkes biliyor ki, Şam yönetiminin elindeki en büyük askeri güç Hizbullah mensupları, en büyük siyasi güç de İran"dı. İran ve Hizbullah, Suriye"deki acımasız savaşın en keskin savaşçıları durumundaydı.
ABD ile Rusya arasında yapılan Suriye"nin kimyasal silahlarının tasfiyesine yönelik anlaşma, sadece Şam yönetimini güçlendirmedi. Suriye"de Şam yönetimiyle birlikte hareket eden İran ve Hizbullah"ı da güçlendirdi. Çok ciddi mevzi kazandılar.
Son günlerde hem Lübnan sınır bölgelerine hem de Halep"e büyük bir saldırı bekleniyordu. Beyrut"taki saldırı tam da bu sırada gerçekleşti. Saldırının arkasındaki güçler muhtemelen şu mesajı verdiler: Suriye"de mevzi kaybının bedelini İran ödeyecek...
Daha geniş bakalım:
ABD-İran yakınlaşması, Cenevre"deki nükleer müzakereler, ABD ve Avrupa dışişleri bakanlarının müzakerelere yoğun ilgisi, İran"a ambargonun yumuşatılmasına yönelik işaretler iki ülkeyi derinden etkiledi: İsrail ve Suudi Arabistan..
Bu iki ülke, İran karşıtı bir cephenin doğal ortakları haline geldi. Her ne kadar S. Arabistan reddetse de, iki ülke arasında adeta bir ittifak görüntüsü oluştu. Fransa"yı da yanlarına alarak, istihbarat ortaklığından İran cephe oluşturmaya hatta savaş hazırlığına kadar birçok iddia var ortada.
S. Arabistan"ın İran"a karşı tek başına ya da İsrail"le birlikte bir girişimde yer alacağına inanmak biraz zor. Böyle bir tehlikeyi göze alamaz çünkü. Ancak iki ülkenin de, sahip oldukları etkili argüman ve kozlarla, ABD-İran yakınlaşmasını sabote etme güçleri hep vardır ve şu an buna oynuyorlar.
ABD içindeki etkili çevrelerle iki ülke arasında, Barack Obama"yı da hedef alan, ciddi bir ortaklık söz konusu.
30 Ekim tarihli "İran Perestroikası, yeni terör dalgası" başlıkla yazımda, aslında Beyrut"taki saldırıyı haber vermiştim. ABD-İran yakınlaşmasını genişçe analiz ettikten sonra şunları yazdım:
Çok garip bir gelişmeler oluyor. İran-ABD yumuşaması, Türkiye-İran arasındaki gerilimin düşürülmesi, Suriye konusunda daha rasyonel eğilimin şekillenmeye yüz tutması ve bütün bunlar olurken Afrika"dan Güney Asya"ya kadar birçok ülkede örgütlerin hızla öne çıkması ve terör saldırılarının alabildiğine artması ya da artırılması...
Kimler arasında nasıl bir güç gösterisi yapılıyor? Terörü finanse edip coğrafyaya yayanlarla işbirliği kanalları açmaya çalışanlar arasında sert bir çatışma başladı. Bu yönüyle mücadele, İran-ABD yakınlaşması ve bölgede genel iyileşmenin çok ötesinde, sınırları aşan bir görüntü veriyor.
ABD"de Barack Obama"yı köşeye sıkıştırmaya çalışanlarla yeni terör dalgası yayanları bağlantılı görüyorum. "İslamcı" gruplar ya da başka örgütler, böylesine bir mücadelede hiç farketmiyor, aynı rolleri üslenebiliyor. Örgütlere roller dağıtılıyor ve bizler bunları bazen bir kilise saldırısında, bazen mezhep çatışmasından, bazen etnik kavgalarda bazen de şirket rekabetlerinde görüyoruz. Dolayısıyla İslamcı kategorisine alınan örgütlerin faaliyetlerini, cinayetlerini Müslümanlara yıkma girişimi de bu büyük operasyonun bir parçası.
Önümüzdeki günlerde bu yakınlaşmanın doğuracağı tepki çok ciddi çatışma alanları oluşturacak. Buna hazır olmak gerekiyor. Şimdiden örgütler düzeyinde bu başlatıldı. ABD iç iktidar dinamiklerinin Obama"yı köşeye sıkıştırmaya dönük manevralarını uzun süredir izliyoruz. İran"la yakınlaşma bu baskıyı daha da artıracak. Üstelik o malum cephe, çatışmayı bizim bölgelerimize yayacak, bilinen "korku" üzerinden Batı kamuoyunu zorlayacak.
Fars ateşi ABD"yi dize getirebilir mi? Yoksa İran derin bir dönüşümü Ruhani üzerinden mi yaşayacak, bunu göreceğiz. Şimdilik bundan daha önemlisi, ılımlı havaya karşıt güçlerin bizim coğrafyamızı teröre boğmak için düğmeye bastıklarını görmek... Mezhep eksenli ayrışma ve düşmanlığın Türkiye dahil bir çok ülkede sokaklara yansıması ile, bu terör dalgasını besleyenler arasındaki bağ da dikkatle düşünülmeli.
Bu sözler olacaklara yönelik bir uyarıydı.
Beyrut"taki saldırıyı hangi örgütün yaptığı gerçeğin çok küçük bir bölümü. İran"ı hedef alan öfke Suriye kaynaklı. Hedef alanın gerisinde İsrail, Suudi Arabistan ve Fransa"yı dikkatlice izlemekte fayda var.
Sonuç? Lübnan"da bu saldırıların ve karşı saldırıların devamı gelecek. Suikastler gelecek. Suriye"nin cepheleri Lübnan"da çatışacak.
İran ve karşıt cephede yer alan İsrail, S. Arabistan ve Fransa, örgütler üzerinden çatışmanın tam merkezinde yer alacak.
Kim kimin dostu?
00:0022/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın Rusya ziyaretinin; ekonomik ve ikili ilişkilerin seyri bir tarafa, bölgesel dengeler üzerindeki etkisi ne olabilir? Özellikle Suriye konusunda, bugüne kadarki okumalarımız dışında yeni bir ses, yeni bir adım söz konusu olur mu?
Başından beri Suriye meselesine net tavır koyan Türkiye ve Rusya gibi iki ülke arasındaki küçük adımlar bile, dünyanın en vahim krizinde kilometrelerce yol almak anlamına gelecektir.
Bölgedeki bütün ülkeleri birbirine düşman eden, bir ülkenin harabeye dönüşmesine neden olan, uluslararası diplomasinin bitmek bilmez ayak oyunları yüzünden kilitlenen ve bu gidişle çözümü yıllar alacak olan Suriye krizi, bugüne kadarki tahribatından çok daha yıkıcı ve yıpratıcı bir gelecekle ilgili bizi uyarıyor. Bu uyarıyı ciddiye almak zorundayız.
Kim ne derse desin; Rusya ile ABD arasındaki kimyasal anlaşma Suriye konusunda oyunun kurallarını değiştirdi. Ama kimse, bu kuralların yeniden değişeceğini aklından çıkarmasın. Ne bu anlaşma ne de sonraki güç kaymaları, Suriye meselesinde bir çözüm, bir sonuç ifade etmiyor. Gözlerimizin önünde bir ülkenin imhasını, milyonlarca insanın trajedisini izliyoruz.
Hazır yeniden yumuşama sinyalleri ortaya çıkmışken, Türkiye-Irak arasındaki yakınlaşma, İran"la yeniden güven ortamı oluşturma, Kuzey Irak"la ekonomik ve siyasi yakınlaşma başlamışken, Suriye meselesi için de iyi bir mevsim oluştu.
Rusya"nın ABD ile ya da Türkiye"nin ABD ile müzakereleri bu ülkeye barış ya da çözüm getirmeyecek. Üç ülke; Türkiye, Rusya ve İran bu krizi bir bölgesel sorun gibi algılayıp bölge içi çözüm çabalarına yönelmek zorunda.
Türkiye"nin, Suriye krizi ile dondurulan bölgesel yakınlaşma girişimlerine yeniden hız verdiğine tanık oluyoruz. Bu sevindirici bir durum. Aynı yaklaşımın, mümkün olduğunca bütün bölgede etkili olmasını, bütün bölgeye yönelmesini arzuluyoruz.
Bir taraftan çözüm süreci ile iç barışa yönelik dev adımlar atılırken aynı dev adımların bölgesel barış için de atılmasından daha akıllıca bir yaklaşım söz konusu değildir.
Öfke ve çatışma bize ve çevremizdeki herkese çok şey kaybettirdi. Bu kayıpların sınırı yok. Yirminci Yüzyıl korkularla, öfkelerle çatışmalarla kaybettiğimiz bir yüz yıl. Ardından müthiş bir tarihsel dönüş yakaladık. Son üç yılda şartlar bizi yeniden çatışma alanlarına sürüklemeye başladı. Bu farkedilmiş olacak ki, son dönemlerde bu uğursuz gidişin önüne geçme mücadelesi veriliyor. Bu iradenin teşvik edilmesi, cesaretlendirilmesi gerekiyor.
Biz Türkiye"den bakarken etrafımızda başka haritalar şekilleniyor. En son, İran-ABD diyaloğundan ürken Suudi Arabistan ve İsrail"in, Fransa"yı da yanlarına alarak yeni bir cephe inşa ettiğini görüyoruz. Bu cephe, yeni çatışma alanları oluşturacak. İsrail ve S. Arabistan"ın, Barack Obama yönetiminden duyduğu rahatsızlık, iki ülkeyi de yeni arayışlara itti. Fransa hemen yardımlarına koştu. Belki zamanla başka güçler de bu ekibe katılacak.
Türkiye"nin bu cepheden uzak durması gerekiyor. Çünkü, en son Lübnan"da gördüğümüz resim, söz konusu cephenin ilk icraatıdır. Çatışma başlamıştır. Çatışma Suriye"de zaten bir savaş olarak kendini gösteriyordu. Şimdi Lübnan"da örgütler seferber edildi ve örgütler üzerinden bir savaş başlatıldı.
İtiraf etmek gerekirse; örgütler üzerinden yürütülen savaşın nerelere uzanacağına dair hiç kimsenin sağlam bir öngörüsü yok. Suriye"de örgütler üzerinden bir savaş yürütülüyor. Lübnan"da örgütler üzerinden savaş yürütülüyor. Irak"ta zaten hep öyleydi.
Örgütler üzerinden yürütülen savaşın Türkiye"ye neler kaybettirdiğini tekrar konuşacak, tartışacak değiliz. Ama artık örgütlerin arkasına sığınarak, onları cepheye sürerek hesaplaşma yönteminden bu coğrafyayı kurtarmak lazım.
Erdoğan"ın Rusya ziyaretinden, enerji pazarlıkları ve ekonomik iyileşmeler dışında özellikle Suriye konusunda yeni şeyler duymayı umuyoruz. Çatışma mevsimini değiştirmeyi, yakınlaşma ve ortaklık haritasını genişletmeyi, bölge içi çözüm formüllerine ağırlık vermeyi umuyoruz.
Suriye meselesine yeni bir pencere açmak ile S. Arabistan-İsrail eksenli yeni cepheleşmeyi etkisizleştirecek adımlar atmak, bölge için barış için tarihi nitelikte olacaktır. Bunlar olmadan ne ikili ne de çok taraflı hiçbir iyi formül başarı şansı yakalayamayacak.
İsrail ve S. Arabistan"ı aynı cephenin içine yerleştirebilen bir krizi tartışıyoruz. Kimin dost kimin düşman olduğunun anlamsızlaştığı bir resim bu. Öyleyse iyi hesap yapmalıyız...
Kim kime diz çöktürdü!
00:0025/11/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran"la P5+1 ülkeleri, yani BM Güvenlik Konseyi"nin beş daimi üyesi ile Almanya arasında Cenevre"de varılan uzlaşma tarihi niteliktedir.
Yıllardır, bölge ile Batı arasındaki hemen bütün meselelerde masada yerini koruyan, nükleer korku üzerine servis edilen, "haritadan silme" tehditlerine kadar varan nükleer krizde ilk kez belirgin bir aşamaya ulaşılabildi.
Görünüşe göre taraflar, altı aylık süre içinde uranyum zenginleştirme konusunda uzlaştılar. İran yüzde üç buçuk oranında zenginleştirilmiş uranyum stoklarını gelecek altı ayda artırmayacak, ek zenginleştirme yapmayacak.
Buna karşılık olarak İran"a yönelik ağır ambargo yumuşatılacak. Hava ambargosu dahil, mali açıdan Tahran yönetimi ciddi anlamda nefes alacak. İran"ın dondurulan paralarının bir kısmı serbest bırakılacak. Taraflar sürecin normal seyrinde gitmesi halinde nihai anlaşma için zemin oluşturmuş olacak.
Nükleer krizin yirmi yıldır dünyayı meşgul ettiği düşünülünce bu anlaşmanın önemi ortaya çıkıyor. İran devriminden bu yana devam eden çatışma ve restleşme tarihinde bir kırılma yaşanıyor. Bir çatışma tarihi, İran-Batı arasında yeni bir diyalog tarihine dönüşüyor. Bunun sadece İran"la sınırlı olmadığını, Ortadoğu"da herkesi etkileyeceğini hatta küresel diplomasi ve güç kavgalarında bir kritik eşik olacağını söylemek durumundayız.
Ambargonun hafifletilmesi, İran"ın milyarlarca dolarlık malvarlığının serbest bırakılması, Türkiye-İran arasındaki ekonomik ilişkileri ciddi oranda güçlendirecek. Son yıllarda özellikle mali açıdan Ankara yoğun baskı altındaydı. Altın ve değerli taşların İran"ı satışı ve bankalar üzerindeki baskı rahatlayacak. Petrol ve doğalgazdan sivil taşımacılığa, bankacılıktan diğer endüstriyel ihtiyaçlara kadar her alanda bir yumuşama söz konusu.
Ekonomik getirisi uzlaşmanın sadece bir bölümü. Asıl önemlisi, İran"la yeni bir sayfa açılması, normalleşmeye doğru kapı aralanması. Etkili sonuçlar bu alanda hissedilecek.
İran anlaşmayı "zafer" olarak kutluyor. Yumuşamanın sembol ismi Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Ayetullah Ali Hamaney"e gönderdiği mesajda, "İran"ın nükleer hakkını dünyanın önde gelen kudretlerine kabul ettirdik. Tüm kırmızı çizgilerimize riayet ettik" diyor. Ancak masanın diğer tarafı, anlaşma ile İran"ın uranyum zenginleştirmeyi dondurduğunu söylüyor.
Türkiye, Cenevre"de varılan sonucu destekledi. Zaten Ankara"nın bu yöndeki politikası hiç değişmedi ve İran"a hiçbir ülkenin vermediği desteği verdi. Bu, yıllardır hep böyleydi. Öyle ki Türkiye, bir çok platformda İran"ın bu hakkını açıkça savundu bu yönde eleştiri ve baskılara direndi.
Ancak iki ülke çok öfkeli: İsrail ve Suudi Arabistan. Netanyahu "Anlaşmayı tanımayacaklarını, İran"ın bu gücüne karşı mücadeleye devam edeceklerini, anlaşmanın büyük bir hata olduğunu ve İran"ı durduracaklarını" açıkladı. Ne gariptir ki, İsrail"in bu mücadelede en büyük "ortağı" S. Arabistan.
İki ülke, İran "tehdidi" konusunda dünyayı etkileme gücünü büyük oranda kaybetti. Adeta yalnızlaştı. Bu yüzden de ortak çıkar ilişkilerini artık gizleme gereği bile duymuyor. İsrail ve S. Arabistan, İran-Batı yakınlaşmasına karşı yepyeni bir cephe inşa ediyor.
Beyrut"ta İran Büyükelçiliği"ne yönelik saldırıyı bu açıdan yorumlamıştık. İsrail-S. Arabistan cephesi ile İran arasında, örgütler üzerinden yeni bir çatışma başlatıldığına, bu çatışmanın terör dalgası olarak hızla yayılacağına, bölgede yeni bir terör tehdidinin ortaya çıktığına dikkat çekmiştik.
Bu, bir süre sonra suikastler olarak da kendini gösterecektir!
Bir önceki Cenevre görüşmelerini yorumlarken; "Fars diplomasisi mi ABD"ye diz çöktürüyor yoksa Barack Obama"nın yumuşama politikası mı İran"ı çözüyor" diye sormuştum.
ABD-İran yakınlaşmasının jeopolitik sarsıntıya yol açacağını belirterek, İsrail ve S. Arabistan arasındaki kader ortaklığına dikkat çekmiştim. Ortada ezber bozacak gelişmeler olduğunu, Ortadoğu"da çok ciddi güç hareketliliği yaşanacağını, yeni bir güç haritası şekilleneceğini not etmiştim.
Tekrar hatırlatmamız lazım: Ne gariptir ki, 17 Mayıs 2010 yılında Türkiye-İran-Brezilya arasında imzalanan Takas Anlaşması"nı sabote eden ülkeler şimdi Cenevre"de aynı masa etrafında barış şovu yapıyor. "Nasıl Türkiye gibi bir ülke, böylesine küresel bir soruna çözüm bulabilir, nasıl Brezilya gibi bir ülke, küresel sisteme hava atacak bir anlaşmaya imza atabilir" diyenler, o zamanlar bilerek bir barışı sabote etmişler hatta iki ülkeyi cezalandırma girişimlerinde bulunmuşlardı. Türkiye ve Brezilya"nın o günkü başarısını bir kez daha takdir etmek, teslim etmek boynumuzun borcu.
Fars diplomasisi mi diz çöktürüyor yoksa Barack Obama"nın yumuşama politikası mı İran"ı çözüyor? Bence Fars diplomasisi başardı. Masanın diğer tarafında oturanlara diz çöktürdü.
İran petrol ve doğal gazı Avrupa"yı yola getirdi. Bundan sonra enerji projeleri nükleer pazarlıkların önüne geçecek. Tabii Türkiye üzerinden...
İran "in", Türkiye "out" mu olacak?
00:0027/11/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"nin; İran ile Batı arasındaki nükleer uzlaşmadan son derece memnun olduğu ortada. Ambargonun kaldırılması, petrol ve doğalgaz projeleri, İran eksenli çatışmacı politikaların bölgede yol açtığı durumlar bu memnuniyet için yeterli sebepleri oluşturuyor.
Ama acaba öyle mi?
İran-Batı uzlaşması, devamı gelirse, Türkiye"nin bölgesel ve uluslararası güç haritasındaki pozisyonunu nasıl etkiler? Bugün için bunları sorgulamak biraz lüks kaçıyor sanki. Ama yine de tartışmakta fayda var.
Türkiye gündemi dershaneler üzerinden Cemaat-AK Parti tartışmasına kilitlenmişken "bu konu da nereden çıktı" demeyin. Zira konu, uzunca yıllar Türkiye"nin etkili tartışmalarından biri olacak. Kim bilir, yeni diyalog sürecini yürütenler Türkiye içinde yeni bir muhalefet bloğu üzerinden de hesap yapıyor belki de.
Hazır yakın çevremizde her olup biten bir şekilde Türkiye"nin önünü kapatmaya ayarlıyken, bu dalganın içeride yansımaları olması pekala muhtemel. Etkili bir muhalefet inşasının, bölgesel çevreleme ile uyum içinde olması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Dünya genelinde uygulanan "İslam kendi içinde çatışacak" söyleminin Türkiye için; "muhafazakarlar muhalefeti kendi içinde üretecek" söylemine dönüşmesi endişe verici olacaktır.
Tabii bu yorumlar için şimdilik erken diyelim ve biz konumuza dönelim.
Türkiye"nin son otuz yılına; bölge içi tehditlere karşı güvenli müttefik formülüyle biçimlendirilen "stratejik değer" tanımlaması damgasını vurdu. Soğuk Savaş döneminde bu tanımlama Sovyet tehdidine karşı kullanıldı. Son dönemde ise bölge için tehdit olarak gösterilen İslami yükseliş dalgasına karşı kullanılıyor. Her ne kadar son on yılda süreç tersine döndüyse ve bu konsept büyük oranda aşındıysa da, İran-Batı çatışmasından doğan tehlike Türkiye"nin bu pozisyonunu değiştirmedi.
Şimdi buzlar eriyor. Doğu-Batı sınırı Boğazlar"dan Türkiye-İran sınırına kayıyor. Türkiye için kullanılan stratejik değer tanımlaması artık İran için kullanılacak diyebilir miyiz?
Nükleer uzlaşma kalıcı hale dönerse bunu diyebileceğiz. İran-Batı gerilimi sona ererse bu ülkenin hızlı yükselişine, Doğu-Batı geçiş noktası olmasına, enerji kaynaklarının güç ekseninde ciddi oranda belirleyici hale gelmesine, özellikle Avrupa"da büyük bir İran sempatisinin gelişmesine tanık olabiliriz.
Bu süreç okuduğumuz gibi giderse İran"dan değil, bölgesel etkileriyle birlikte bir İran İmparatorluğu"ndan söz ediyor olacağız. Türkiye"nin stratejik önemi söylemi yerini büyük oranda İran"ın stratejik önemi tartışmalarına terkedecek.
Devrim sonrası ağır bedeller ödeyen bu ülke, çatışma kültürü üzerinden müthiş bir güç devşirdi ve bugün Ortadoğu"da belirleyici hatta Batı"nın bölge politikalarını bile sınırlayıcı bir güce dönüştü.
Türkiye için İran"ın bu yükselişi, kısa vadeli ekonomik çıkar okumalarından çok daha fazlasını hak ediyor. Batı"nın Türkiye"yi bir nevi by-pass ederek İran"a doğru uzanmasının tek sebebi enerji kaynakları olamaz. Rusya ve Çin"in yükselen gücüne karşı İran"la bir şekilde ortaklık kurmanın yollarını arayacaklar. Bu, küresel ölçekte bir girişimdir, küresel güç haritasıyla bağlantılı bir inisiyatiftir.
Ancak aynı Batı"nın Türkiye"yi sınırlandırma, dengede tutma, tekrar yönetilebilir hale getirme diye bir derdi olduğu unutulmamalı. Son yıllarda "kontrolden çıkan", başına buyruk hareket eden, tarihi hafızasını yenileyen, iddialarını tekrar bugüne taşıyan, gerektiğinde ABD ve Avrupa"yı pek de takmayan, küresel ölçekte bir aktör gibi hareket etmeye başlayan ülke görünümündeki Türkiye"nin bir çok çevreyi ciddi oranda endişelendirdiğini biliyoruz.
Her Yavuz"a bir
Şah İsmail mi?
Açık söyleyelim Arap Baharı süreci, Türkiye"nin büyük yükselişini durdurmasa da yavaşlatmıştır. Arap Baharı sonrası esen rüzgarlar Türkiye"nin aleyhine olmuş, bu ülkeyi tekrar Anadolu"ya hapsetme eğilimleri belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Türkiye nereye elini uzatsa orada karşısına birileri çıkarılmıştır, etkinlik alanını daraltmaya dönük apaçık girişimler öne çıkmıştır.
Tekrar soralım: İran"la yakınlaşmanın, nükleer krizin ötesinde Türkiye"yi sınırlama ile bir ilgisi olabilir mi? Bu hiç de yabana atılır bir düşünce değildir. Yakınlaşmanın mimarları Türkiye"nin "müttefikleri"dir ve bu müttefikler uzunca bir süredir Türkiye"den duydukları rahatsızlığı yüksek sesle dile getirir olmuşlardır.
Ancak bu yakınlaşma yepyeni bir cephe de oluşturuyor. Özellikle üzerinde durduğum İsrail-Suudi Arabistan yakınlaşmasının dışında yeni bir durum daha çıktı ortaya. Bölgede bir çok ülke nükleer güç olma yolunda hızlı adımlar atacak. Diyaloğu yürütenler bu süreci nasıl yönetecek merakla bekliyorum.
Cezayir"den Körfez ülkelerine kadar ondan fazla ülke nükleer güç olma yolunda adımlar atıyor. Bırakalım İsrail"i, bu durum yepyeni bir tehdidi, cepheleşmeyi ortaya çıkarıyor ve bir küresel krize zemin hazırlıyor. İran uzlaşması şu an bu eğilimi iyice tetiklemiş durumda.
2004 yılında, Türkiye"nin de bir süre sonra nükleer güç olma yolunda adımlar atabileceğine, bölgesel eğilimlerin buna işaret ettiğine dair çokça yazı yazdım. Kim bilir, Türkiye"nin bu yeni güç haritasına reaksiyonu belki de bu yönde olacaktır. O zaman bugün İran"la uzlaşan "müttefikler" Türkiye"nin başına nasıl çullanacaklar göreceğiz.
İran barışının Türkiye"yi sınırlama ile ilgili boyutu sorgulanmalı. Düşmanca değil, yapıcı bir sorgulama zarurettir.
Unutmayın, her Yavuz"a bir Şah İsmail lazımdır. Bu denklemi yüzyıllar önce kuranlar bugünün de oyun kurucularıdır.
..Sürprizler ardı ardına geliyor..
00:0029/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sürprizler ardı ardına geliyor. Şaşkınlık ve hayretler içinde izliyoruz. Otuz yıllık düşmanlıklar sona eriyor, çözülemez denilen sorunlar şaşırtıcı bir kolaylıkla çözülüyor, ezeli düşmanlıklar ortaklıklara dönüşüyor.
Üç yıldır çatışmanın her türünün yaşandığı Suriye"de rüzgar birden tersine dönüyor. İç savaş üzerinden birbiriyle mücadele eden ülkeler şimdi savaşı bitirmek için birbirine yaklaşıyor.
Madem bu kadar kolaydı, madem bu sorun çözümsüz değildi, madem birkaç ülkenin bastırmasıyla rüzgar tersine çevrilebiliyor bu trajedi neden yaşandı? Bir ülke neden harabeye dönüştürüldü? Milyonlarca insan neden ülkelerini terketti? On binlerce insan, binlerce çocuk neden öldü? Bütün bunlar Beşşar Esad"ın iktidarı için miydi?
Peki ne değişti?
Gerçekten şaşkınlıkla izliyoruz. Ama seviniyoruz da...
İran ile Batılı ülkelerin nükleer krizde anlaşması, en azından altı aylık bir geçiş sürecinde uzlaşmaya varması bir çok şeyin kapısını açtı. Anlaşılan ABD-İran arasındaki yakınlaşma bu sürecin ilk aşamasıymış. Listede en az bu anlaşma kadar önemli başka maddeler de varmış.
ABD-HİZBULLAH PAZARLIĞI
Mesela şöyle bir haber okuyacağımız aklımıza bile gelmezdi:
İran"la 5+1 ülkeleri arasında varılan nükleer anlaşmanın ardından bu kez ABD ile Hizbullah arasındaki gizli temaslar gündeme oturdu. ABD yönetimi ile Hizbullah"ın İngiltere"nin aracılık yapmasıyla gizli görüşme gerçekleştiği iddia ediliyor. Tarafların toplantıda Lübnan"ın siyasi konularını ve El Kaide"ye karşı mücadeleyi konuştukları öne sürülüyor. Washington"daki diplomatik kaynaklar, görüşmelerin bölgenin ve dünyanın değişen şartları etrafında şekillendiğini ve İran"ın uluslararası arenaya tekrar dönüşüyle alakalı olduğunu söyledi...
Haberde, ABD ile Hizbullah yetkilileri arasındaki gizli telefon görüşmelerinden söz ediliyor ve taraflar arasındaki telefon görüşmelerinin geçen hafta yoğunlaştığı belirtiliyor.
İran"ı da kapsayan bölge ziyaretinden yeni dönen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif"in Tahran"da, Suriye için "ateşkes çağrısı" yapmaları bu temel değişimin bir göstergesi miydi?
Suriye meselesinde taban tabana zıt pozisyonlarda bulunan iki ülke, bütün bölgeyi cephelere ayıran Suriye savaşında taraflara açıkça ateşkes çağrısı yapıyor. En azından bu konuda ortak çağrı yapabiliyor. Bunun arkasında ne olabilir? İki ülke, şu an bulundukları pozisyonlardan geri adım mı attı? Yoksa, İran-Batı yakınlaşması en somut etkisini Suriye"de mi gösterecek?
İki ülke, krizin çözümünün anahtarıdır. Böyle bir adım attılarsa bu yaklaşım birliğinin arkasında başka ne var sorusu ciddi oranda önemli hale geliyor. Türkiye"nin en önemli şartı Beşşar Esad"ın gitmesi. Bütün müzakerelerde bunu esas alıyor. Acaba bu konuda bir gelişme, bir yaklaşım birliği var mı? Bilmiyoruz, zamanla göreceğiz. Ama bu açıklama durumun vahametine bakılınca, çok ileri ve cesurca bir adım gibi görünüyor. İki ülkenin İkinci Cenevre görüşmeleri öncesi bu ateşkesi sağlama yönünde istekli olduğu söyleniyor.
İRAN VE S. ARABİSTAN"I MASAYA OTURTMAK
Devam edelim:
İran-Batı yakınlaşmasında yeni sürprizler de gelecek. Rusya ve ABD"nin İran ve Suudi Arabistan"ı aynı masada toplayıp Suriye konusunda uzlaşma arayacağı söyleniyor. İki ülkenin, savaşın iki gerçek cephesini bir masada toplaması bile başarı. Çünkü Suriye"de aslında İran-Suudi Arabistan savaşı yaşanıyor. Her ne kadar Türkiye ve Katar belirleyici aktörler olsa da asıl cephe İran"la S. Arabistan arasında.
Oysa son günlerde tam tersi bir süreç vardı. Suudi yönetimi, İran tehlikesine karşı İsrail"le aynı paydada hareket etmeye başlamış, İran"dan rahatsızlık duyan bazı bölge ülkeleri nükleer güç olma yolunda niyetlerini seslendirir olmuştu.
Anlaşılan 2. Cenevre öncesi Suriye muhalefetine ciddi baskı uygulanacak. Türkiye ve İran ateşkes için bastırırken ABD ve Rusya İran ve S. Arabistan"a baskı yapacak. Bu süreç, Suriye muhalefetini masaya oturtacak ancak El Kaide unsurlarına karşı geniş bir tasfiye süreci başlatılacak.
Buradan okuduğum yol haritası şöyle:
1- Cenevre"de İran-Batı anlaşması.
2- ABD-Hizbullah gizli görüşmeleri. (Muhtemelen Hizbullah"ı Suriye"den geri çekme pazarlıkları)
3- İran ve Suudi Arabistan"ı bir masa etrafında toplayıp Suriye odaklı krizin yumuşatılması.
4- Ateşkes"in sağlanmsası
5- El Kaide unsurlarının etkisizleştirilmesi.
6- Suriye muhalefetinin çözüme ikna edilmesi.
7- Şam yönetimi ile pazarlık. Belki İran ve S. Arabistan"ı Esad"sız çözüm konusunda uzlaştırmak ya da tarafları uygun bir geçiş dönemine zorlamak.
Bütün bunlar çok hızlı ve şaşırtıcı gelişmeler. Suriye"de kanı durduracaksa ya da durdurmaya yönelikse sevindirici, cesurca adımlar.
Rüzgar gerçekten de tersine döndü. Suriye"de çözüm bulunmadan hiçbir bölgesel proje uygulanamaz. Türk dış politikası için de bu böyledir. Çözüm sürecinden sonra Kuzey Irak ve Irak yönetimi ile yakınlaşma çabaları ve İran"la Suriye için ateşkes çağrısı yapabilmek bunun göstergelerinden.
Savaşın başladığı günden bu yana ilk kez böyle fırsat yakalandı.
Büyük Şeytan"ın izinde!
00:003/12/2013, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dershane tartışmalarından fırsat bulup İran-ABD arasındaki yeni dostluğun hikmetlerini tartışma fırsatı bulamadık. Bu büyük yakınlaşmanın bölge ve Türkiye üzerinde yol açacağı artçı depremleri sorgulayamadık.
Gerçi konu dershane boyutunu çoktan aştı. Çatışma ve hesaplaşma üzerine kurulu bir güç savaşını, devlet iktidarının denetlenmesi üzerine kurulu bir meydan okumayı izliyoruz.
Üslup gerçeğin önüne geçerken, inanılmaz bir nefret, bilgi kirliliği ve algı yönetimi ile servis edilirken, dershaneleri savunmak isteseniz bile savunacak mecali bulmanız imkansız hale geldi. Özellikle saf, samimi, içten insanların seslerini duymamızı engelleyecek ölçüde bir gürültü aldı başını gidiyor.
Blöfler, şantajlar havada uçuşuyor. Türkiye"nin siyasi tarihinin bütün hesapları dershane tartışması üzerinden görülüyor. Terörden askeri vesayete, Kerbela"dan Oslo"ya kadar her şey birbirine girdi. MİT Müsteşarı Hakan Fidan"ı hedef alan öfke ile ölçülemez bir hesaplaşma izliyoruz.
Hatlar karıştı, müttefikler yer değiştirdi, bir yıl önce boğaz boğaza olanlar el ele tutuşur oldu. Bir yıl önce birbirini tasfiye edenler şimdi omuz omuza yeni bir cephe kurmaya çalışıyor.
Meselenin tartışılma biçiminden, kullanılan argümanlardan, taban üzerinde yürütülen bilinç operasyonundan çözümün değil bir kopuşun, ayrışmanın amaçlandığı ortaya çıkıyor. Sanki samimi, vefalı insanlar üzerinden yeni bir güç inşa ediliyor. Sanki yeni bir muhalif dalga oluşturmak için toplumsal zemin hazırlanıyor. Dershanelerin kapatılmasına karşı olanların aslında bir uzlaşma istediklerine dair kanaatler hızlı bir şekilde belirsizleşiyor, yok oluyor.
Oysa bu uzlaşma zemini vardı. Üstesinden gelinemeyecek bir durum değildi. Ancak yüreklerde ve zihinlerde biriktirilen şeyler varmış ki, dershane tartışması hesap görmek için fırsat haline getirildi.
Burnumuzun dibinde bölgenin bütün güç denklemini değiştirecek şeyler oluyor ama içerideki hesaplaşmadan kafamızı kaldırıp, etrafımızı sarıp sarmalayan yeni hesaplaşmaya bakamıyoruz bile. "Büyük Şeytan Amerika", İran için, "Büyük Müttefik Amerika"ya dönüşürken iki ülke neredeyse stratejik ortaklık anlaşması imzalayacak!
Neler oluyor? İran "Büyük Şeytan"ın izinden mi gidecek?
Bu yakınlaşmanın yansımaları ne olacak?
Bölgesel etkileri neler olacak? Bölge ülkelerinin iç politik çevreleri bundan nasıl etkilenecek, nasıl bir pozisyon değişikliği yaşanacak?
İran-ABD ve Avrupa yakınlaşırken, yakınlaşmanın öncüleri bölge genelinde yeni bir cephe açıyor, farkında mıyız?
Hem yeni ittifak sürecini yönetiyorlar hem bu ittifaka karşı yeni bir muhalefet bloğu, cephesi inşa ediyorlar.
Daha açık yazayım: Yakınlaşmayı da onlar yönetiyor, yeni bölgesel cepheyi de onlar kuruyor. İran"la yakınlaşma Avrupa Birliği üzerinden servis edilirken, İran düşmanlarını aynı cephede toplama işi İsrail üzerinden yürütülüyor.
İran dünya sisteminin içine çekilirken İran"a karşı İsrail ve Arap ülkelerini içine alan öfkeli bir cephe kuruluyor. Sanki bölgesel bir yırtılma, çatışma hali şekillendiriliyor.
Arap ülkelerinin dışişleri bakanları hep birlikte Şimon Peres"i dinliyor. Hem de hayranlık ve heyecanla. İsrail Cumhurbaşkanı; aralarında Suudi Kralı"nın oğlunun da bulunduğu 29 Arap liderine gizli bir toplantıda "nasihatlerde" bulunuyor.
Suudi ailesinden Prens Velid Bin Tallal, "tehlike"nin İran"dan geldiğini açıklıyor. İsrail ile Sünni Arap ülkeleri arasında ortak cephe bölge için ne anlama geliyor, hiç düşündük mü? Belki Mısır darbesi de aynı amaca yönelikti. Güçlü Sünni ülke Mısır da yeni cephede yerini alacaktı...
İran"a karşı cephe sadece ülkelerle mi sınırlı? Sünni ülkelerde İran cephesine sürülecek çok sayıda oluşum, cemaat, organizasyon, örgüt var. Bu ülkelerde iktidar yapıları veya muhalefet yapıları muhtemelen yeni "tehdide" karşı formatlanıp "cephe"ye sürülecek.
Bunun Türkiye"deki yansımaları ne olabilir? Asıl tartışma konusu bu. Elbette dershaneleri tartışalım. Uygulanan yöntemleri sorgulayalım. Karşı duranların tarzını ve üslubunu analiz edelim. Ama bu iktidar çatışmasının sebeplerini ve nerelere kadar varacağını da tartışalım.
Birileri İran"la yakınlaşma ararken, yeni ortaklıklar kurarken Türkiye"de İran karşıtı bir muhalefet oluşturma projesi uyguluyorsa, İsrail ve Arap ülkeleri ekseninde yeni bir siyasal dalga şekillendiriyorsa ortada çok tehlikeli bir oyun, tuzak var demektir.
Ne tuhaftır; İran üzerinden iktidarı yerden yere vuranlar, İran karşıtlığı üzerinden Başbakanı ve arkadaşlarını itibarsızlaştırmak isteyenler bu işin içinde. Başbakan Tayyip Erdoğan"a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"na ve Hakan Fidan"a yönelik ilk çıkışların İsrail"den, hem de en üst düzeyden geldiğini ve İran karşıtı yeni cepheyi de onların oluşturduğunu dikkatlerden uzak tutmayalım. Neocon-İsrail aşırı sağının Türkiye"ye yönelik itibarsızlaştırma operasyonlarını unutmayalım.
Türkiye"de geleneksel muhalefet alanları etkisini hızla yitiriyor. Gezi olayları üzerinden yeni bir dalga oluşturma projesi de fiyaskoyla sonuçlandı. Kimse bu ülkede "muhafazakar" tabanı hedef alan yeni bir muhalefet bloku oluşturma projesine girmesin.
Türkiye"deki keskin tartışmanın, bölgedeki bu ayrışma ve yeni saflaşma ile aynı zamanda olmasına dikkat lütfen. Bu, hepimiz için felaket olur. En başında da Anadolu"nun yüreği temiz insanlarına...
Bir tarafta barış isterken diğer tarafta cephe kuranlara dikkat! Bu cephe Türkiye içinde de kurulmasın!
Tahrir, Taksim, Kiev.. Ya dershane krizimiz?
00:004/12/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ukrayna"nın başkenti Kiev"deki gösterileri izliyor musunuz?
En az Taksim-Gezi olayları kadar dikkatle izlemelisiniz.
En az Tahrir gösterileri kadar özenle takip etmelisiniz.
Birkaç haftadır Türkiye"yi kasıp kavuran tartışma kadar ilgi göstermelisiniz.
Gezi kalkışmasını Tahrir"e benzetmişlerdi. Kiev"deki olayları da Gezi kalkışmasına benzetebiliriz.
Tepkilerin adresi kadar toplumsal olayları yönlendiren merkezlerin benzerliği, gösterilerde kullanılan yöntemler kadar kullanılan siyasal dilin benzerliği de dikkat çekiyor.
Dalga dalga çevremizde dolaşan ve toplumsal kalkışma ile hükümetleri devirmeye formatlanan kitleler üzerinden bir Batı müdahalesi izliyoruz.
Bunu en son İstanbul"da görmüştük. Yönetimden şikayetleri olan muhalif yapılar biraraya getirildi. Ağaç/çevre hassasiyeti üzerinden bir şiddet dili oluşturuldu.
İstanbul kabus dolu günler yaşadı.
Çevreye duyarlı kalabalıklar her tarafı yakıp yıktı. İstanbul"da Başbakanlık Ofisi, Ankara"da Başbakanlık binası, hatta Başbakan"ın oturduğu ev basılmaya kalkışıldı.
Demokratik ilkeler yerle bir edilip sokakla hükümeti düşürmeyi hatta rejim değişikliğini denediler.
Arkalarında Avrupa vardı. Sivil toplum örgütleri/istihbarat kuruluşlarının temsilcileri sokakları harekete geçiriyordu. Türkiye"de ne kadar zaaf alanı varsa hoyratça kullandılar. Seviyesizlik, taşkınlık, çirkeflik sınırsızdı.
AĞAÇ"TAN CUNTA"YA
Kiev"deki olaylarla Taksim"deki olayların benzerliği çok açık. Amacım Ukrayna yönetimini savunmak değil. Yönetime karşı kullanılan argümanlar çok benziyor.
Ukrayna Avrupa Birliği ile Rusya arasındaki güç savaşının kurbanı bir ülke. Yönetimin AB ile ticaret anlaşmasını imzalamaması üzerine AB çevreleri kitleleri sokaklara döktü. Almanya Başbakanı Angela Merkel"in Taksim olayları sırasındaki tavırları ile Ukrayna hakkında yaptığı açıklamalar aynı.
Orada da Almanya var, Fransa var, diğer Avrupalı merkez ülkeler var.
Ukrayna yönetimine ömür biçiyorlar, gözdağı veriyorlar, cezalandırıyorlar.
Dokuz yıl önceki Kadife Devrim sürecini hatırlayalım: Soğuk Savaş sonrası Batılı merkez güçlerin desteklediği STK"lar üzerinden rejim değişikliği programları uygulanmıştı. Ukrayna"da, Gürcistan"da, Kırgızistan"da...
Hepsi başarısız oldu. Ama savaş bitmedi, güç çatışmaları devam ediyor.
Bir şey dikkatinizi çekiyor mu? Artık iktidar aygıtları üzerinden değil sokaklardan hareketle ülkeler hizaya sokuluyor. Eskiden darbelerle, askeri ve sivil bürokrasiyle ve sermayeyle yapılıyordu bu işler.
Kadife Devrimler"den bu yana STK"lar üzerinden sokaklar harekete geçirilerek yapılıyor. Arkadaki güç, istihbarat teşkilatlarını en etkin şekilde kullanıyor, sokaklara salıyor, o ülkenin zaafları kaşınarak kitleler provoke ediliyor.
Bu yöntemi Kadife Devrim"lerden sonra Tahrir"de gördük. Kitleler önce Mısır rejimini devirmek için sokaklara çıktı. Başardı da. ABD ve Batılı ülkelerin desteğiyle Hüsnü Mübarek rejimi devrildi. Demokrasi ve özgürlük sloganları Tahrir sokaklarında çınlıyordu.
Ne gariptir ki aynı kitle daha sonra demokrasi ve özgürlüğe karşı sokaklara salındı. Açıktan darbe çağrıları yaptı. Ve başardı da. Mısır"ın seçimle iktidara gelen ilk hükümeti darbeyle devrildi. Tabi aynı güçlerin desteğiyle. Demokrasi ve özgürlük, sokakları yönetenlerin izin verecekleri kadardı. Öyle bir izin hiç yokmuş ki, demokrasi yerine cunta tercih edildi. Şimdi Mısır halkının nasıl acı çektiğini izliyoruz. Kandırılmış kitlelerin hayal kırıklıklarını görüyoruz.
TAKSİM-KİEV BENZERLİĞİ
Taksim"de de demokrasi ve özgürlük sloganları öne çıktı. İmaj operasyonlarıyla seçilmiş hükümeti devirme girişimiydi bu. Özgürlük diye diye darbe çağrıları yapılıyordu. Tıpkı Tahrir"de özgürlük diye diye Cunta"yı davet ettikleri gibi.
İki tarafta da aslında kitlelerin öfkesi başkalarının çıkarları için seferber ediliyordu. Proje Türkiye"de başarısız oldu.
Şimdi benzer bir süreç Ukrayna"da yaşanıyor. Sloganlar aynı, örgütlenme biçimi aynı, hedef aynı, arkadaki güçler aynı, renkler ve sesler aynı.
Mesela;
Kamu binaları işgal ediliyor. Yollar kapatılıyor. Meclis ve Başbakanlık binasına saldırılar yapılıyor. İş makinası eylemde kullanılıyor. Üniversitelerde sınavlar iptal ediliyor. Anonymous kamu sitelerine saldırarak eylemcilere destek veriyor. Taksim"de gördüğümüz "Yeryüzü Sofraları" gibi organizasyon yapılıyor. Göstericiler kiliselerde konaklıyor. Paylaşılan bazı görseller reklam ajansları tarafından hazırlanmış. Türkiye"den bazı Twitter hesapları Kiev"e destek veriyor. Tıpkı Tahrir"den Taksim"e gelen destek mesajları gibi. Kasıtlı olarak yalan bilgiler yayılıyor, dezenformasyon yapılıyor. Mesela; yerle bir edilen Lenin heykeli fotoğrafı 2011"e ait çıktı. Kiev"den gelen resimlerle Taksim eylemleri sırasındaki resimler hemen hemen aynı.
Nasıl? Bu kadar benzerlik size de tuhaf gelmiyor mu?
TÜRKİYE"YE YENİDEN MÜDAHALE
Ülke ülke gezen bir toplumsal dalga var. Bu bir proje. Nerede çıkarları tehlikeye girse o ülkeye özgü muhalefet çevreleri harekete geçiriliyor. Müthiş bir yıkım, itibarsızlaştırma, seviyesiz bir siyasal dil ile.
Son birkaç haftadır Türkiye"de yaşananların bu yönünü sorgulamakta fayda var. Kontrol edilebilir, yönetilebilir bütün toplumsal zeminler yeri geldiğinde kullanılıyor. Sebep mi? Hiç önemli değil. Bir ağaç bile olabiliyor.
Dershane tartışmasıyla başlatılan karşıt dil bu açıdan çok dikkatimi çekti. İtibarsızlaştırma, açıkça meydan okuma, öfke ne kadar da benziyor. Buradan yeni bir muhalefet çıkarmaya dönük ciddi bir eğilim var.
Başbakan"ın son günlerde yaptığı konuşmalardaki, "dış müdahale" imasını sadece ben seziyor değilim sanırım.
Tahrir"e bir dış müdahale yapıldı. Taksim olayları ile Türkiye"ye bir çokuluslu müdahale girişiminde bulunuldu ama fiyaskoyla sonuçlandı. Ukrayna da aynı durumda.
Yakında Türkiye"ye yeni bir müdahale olur mu? Olmaz demeyin.. Olabileceğini, olduğunu gördük...
Bir silah şirketi bile manşet belirliyorsa..
00:007/12/2013, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Meğer yıllardır tam bir esaret ilişkisi yaşıyormuşuz.
Onlar ne diyorsa yapıyor, onlar ne satıyorsa alıyor, onlar kaç milyar dolar dese ödüyormuşuz.
Ticaret değil tek yönlü dayatma, bir zorunlu satın alma hali söz konusuymuş. "Bizde yok şu ülkeden alın" talimatlarına aynen uyuyormuşuz. İsrail"le silah anlaşmalarımızın temelinde de bu varmış. Askeri ihaleler dediğimiz şey, rekabetten yoksun, siyasi şartlara bağlı, iktidar vaatleriyle bağlantılı tamamen mecburi bir satın alma haliymiş. Yani aslında ortada ihale falan yokmuş.
Türkiye"nin milyar dolarları ABD silah şirketlerine akarken, Anadolu insanının alın teri bu şirketleri beslerken, askeri açıdan bağımlı halde tutulan bu ülkenin savunma sanayii de yok ediliyormuş. Bu çark altmış yıldır hep böyle dönmüş.
Bir füze ihalesi üzerinden başlatılan tartışma neredeyse Türkiye"ye silah ambargosu uygulamaya kadar vardı. ABD yönetimi, şirketlerine Türkiye"ye yönelik teknoloji transferini bir anlamda yasakladığı gibi, ortak girişimlere de kapıları kapatıyor sanki.
Halk Yatırım-Merrill Lynch, Aselsan"ın ikincil halk arzına danışmanlık talebinden füze ihalesinin Çinli CPMIEC şirketine verilmesi nedeniyle çekildi. Bu ciddi bir örnek, aynı zamanda arkasında daha kapsamlı bir tavır barındıran bir tür yaptırımdır. Oysa, kamuoyunda oluşturulan ve yönetilen baskı üzerine elenen diğer şirketlere tekliflerini yenilemeleri için süre verilmişti. Bugüne kadar da bu şirketler tekliflerini yenilemedi.
Ancak Türkiye"ye dört koldan saldırılar devam etti, ediyor. Önce medya devreye sokuldu. Türk medyasında ardı ardına haberler, yorumlar yayınlandı. Haber ve yorumların neredeyse tamamında gizli bir tehdit hissediliyordu.
Birileri bu medya operasyonu üzerinden Türkiye"yi cezalandırma niyetini açık ediyor, gözdağı veriyordu. Aklı başında bildiğimiz isimler hiç de inandırıcı olmayan, bir yerlerden yönlendirildiği belli olan argümanlar üzerinden hükümete operasyon çekiyordu. Gazeteler manşetler atıyor, siyasi karar vericiler köşeye sıkıştırılıyordu.
Sadece Türk medyası mı? Avrupa ve ABD medyası ile Türkiye"deki medya operasyonu koordineli yürütülüyordu. Öyle ki ABD"nin lobi kuruluşları, İsrail aşırı sağına mensup kuruluşlar ardı ardına açıklamalar yayınlıyor, konuyu siyasi yaptırıma dönüştürüyor, tehdit üstüne tehdit savuruyordu.
Oysa görünen ortada sadece bir füze ihalesi vardı ve normal şartlarda seyretmişti. Birkaç milyar dolarlık bir ihale Çin"e kaptırılmış ama daha büyükleri Batılı firmalara veriliyordu.
Buna bile tahammül edemediler. Bir silah şirketinin elinin nerelere uzanabildiğini, hangi çevreleri harekete geçirebildiğini, siyasi ve medya gücünün sınırlarını gördük bu tartışmada.
Pahalı satacaklar, ortak üretmeyecekler, teknoloji vermeyecekler ama ihale onların olacaktı. On yıllardır yaptıkları gibi, tek yönlü bir zorunlu satın alma istiyorlardı. "NATO rahatsız" diye manşetler attırarak açıkça tehdit ediyorlardı.
Türkiye"nin tercihlerini özgürce yapabilmesine izin verilmeyecekti. Kendi savunma sistemlerini üretmesine, kendi ulusal stratejisini izlemesine izin verilmeyecekti. Çokuluslu şirketler üzerinden Türkiye"ye yön verilmesinin çarpıcı örneklerini gördük. Seferber edilenlerin siyasi kimliğinin hiçbir anlamı yoktu. Güç, herkesi yönetiyordu.
İran"la nükleer barış anlaşmalarını sürdüren güçler Türkiye"ye bir füze üretme seçeneği bile sunmuyorlardı.
Peki Türkiye de nükleer teknolojiye girer, nükleer santraller dışında bağımsız nükleer teknolojiye ulaşmak isterse bunlar ne yapar?
Ellerinden gelse iç savaş bile çıkarırlar. Kürt meselesi, Alevi meselesi ya da aklınıza ne gelirse hepsini kullanırlar.
Toplumsal olayların, muhalefet hareketlerinin, konjonktürel çevresel tepkilerin bu boyutuna dikkat edilmeli. Her muhalefetin beslendiği alanlar vardır. Meşru olanlar, hak olanlar dışında muhalefet bir şekilde servis de ediliyor. Füze ihalesi üzerinden Türk medyası bu kadar yönetilebiliyorsa, bunun biraz daha ilerisi toplumsal dalgalanma demektir. Bunu bile yaparlar, en azından yapmaya girişirler.
Çünkü güç-iktidar kavgası kitlelerle birlikte olduğunda anlamlıdır, sonuç getiricidir. Bir ticaret anlaşması Ukrayna"yı ayağa kaldırıyorsa, bir füze ihalesi de benzer sonuçlar doğurabilir. Buna niyetlenen bir iradenin varlığı apaçık ortada.
Bir örnek daha: TSK için "Karayel" isimli İHA üreten Vestel, söz konusu hava aracına kamera sistemleri ve "lazer işaretleyici" temini için bir ABD şirketine başvurur. Ancak ABD yönetimi izin vermez.
Türk medyası bugünlerde bu tür haberlere bayılıyor. Çünkü zamanlama mükemmel.
İnsanın; "hiçbir şey vermeyin, ambargo uygulayın, teknoloji transferiniz de, silahlarınız da size kalsın" diyeceği geliyor. Bu gerçekten daha bile iyi olabilir.
İran, otuz yıldır ambargo altında ve kendi askeri teknolojisini üretti. Biz altmış yıldır stratejik ortağız ve NATO korumasındayız. Ama yerli savunma sanayiinde yeni yeni yol haritası çizmeye çalışıyoruz.
Ben her muhalefet dalgasının içerideki gerekçeleri kadar dışarıdan yönetilebilir olup olmadıklarına bakarım. Maalesef bir çoğu, ucuz ihaleler gibi, kurgulanan, yönetilebilen yapılar oluyor.
Bir silah şirketi bile manşetler attırabiliyorsa, gerisini siz düşünün...
Yeni bir İskenderun saldırısı mı olacak?
00:009/12/2013, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"yi rehin alan AK Parti-Cemaat tartışmasına, Cemaat üzerinden yürütülen keskin hükümet karşıtı kampanyaya, "devlet iktidarı" dediğimiz alanı yönetmeye dönük hesaplaşma çizgisine ve Hakkari Yüksekova"daki olaylara biraz daha genişçe bir perspektiften bakmak, en azından ihtimalleri sorgulamak mümkün mü?
Mümkün olmalı hatta bu konuda bir sorumluluk hissetmeliyiz. Öfke ve intikam hırsından ziyade soğukkanlı değerlendirmelere ciddi anlamda ihtiyacımız var.
Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık ölçüde, muhafazakar çevre içinde bir kırılma/çatışma yaşanıyor. Dini terminoloji üzerinden bir siyasal dil kullanılarak, kitlelerin en hassas oldukları alanlar harekete geçirilerek, bir tür biçimlendirme, saflaştırma, cepheleştirme çalışması yapılıyor. Yine cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümetine karşı, o hükümetin en hassas olduğu değerler üzerinden bir muhalefet dili ve tabanı oluşturuluyor.
Dershane tartışması değil bu. Dershane ile başlayan, bundan sonra başka gerekçelerle devam edecek gibi görünen yeni bir siyasal bloklaşma harekatı sanki. Sadece Türkiye"nin değil bölgenin de en güçlü iktidarı olan, Türkiye dışında etkileri çok güçlü hissedilen, bölgesel biçimlendirme projeleri önünde ciddi engeller oluşturabilen, muhafazakar değerler üzerinden bütün bölgede toplumları etkileyebilen bir yönetime karşı aynı değerler üzerinden hareket eden güçlü bir muhalefet projesi olabilir mi? Bir güç dengelenmesi, sınırlanması mı söz konusu?
Tartışılması gerekir dediğim şeyler bunlar.
Yeni çevreye, yeni muhalefet
Türkiye"de her seçim öncesi benzer senaryolar uygulanır, krizler çıkarılır, birileri iktidar hesaplaşması adına terör dahil her zaafı sonuna kadar kullanır. Kimin ne hesabı varsa bu yönde servis edilir, beslenir, büyütülür. Herkes kendi kavgasını verir ama genelde bu kavgaların üstünde bir başka kavga vardır. Oyun kurucuların belirlediği daha büyük bir kavgadır bu..
Ne kadar bağlantılı bilmiyorum, bunu zaman gösterecek ama tam da bu dönemde çevremizde olanlarla içerideki tartışmalar arasında tuhaf benzerlikler, etkileşimler var.
İran-Batı yakınlaşması ile bu yakınlaşma sonrası çok ciddi güvenlik açığına düşen S. Arabistan"ın hem İsrail"le İran karşıtı cepheye yakınlaşması hem de Rusya"ya; "Gel bizim yeni ağabeyimiz ol" yaklaşımı bütün hesapları alt üst etti.
Arap Baharı ile yeni bir çevre oluşturma gayretleri vardı. Şimdi bunun üzerine bir başka aşamaya geçiliyor, çevre yeniden şekillendiriliyor, bölgede daha somut biçimlendirme projeleri uygulanıyor.
Üstelik bu yeni aşamada sadece iktidar değişimleri değil, iktidarlar kadar ülkelerin de kaderini yeniden belirleme çabası var. Dolayısıyla alıştığımız siyasal dil üzerinden tartışmalar bizi yanıltabilir.
Tabii bu yeni hesabın artçı şokları çok fazla. Sadece ülkeler arası normal ilişkilerin seyrindeki değişimlerle sınırlı değil yeni süreç. Örgütlere yeni roller dağıtılıyor. Yeni tür muhalefet yapılanmaları planlanıyor. Birçok ülke için iktidar değişimin senaryoları devreye sokuluyor. Her yapı, bu yeni aşamaya göre yeniden biçimlendiriliyor.
En acı olanı da, bütün bu değişiklik çabaları yeni terör dalgası olarak karşımıza dikiliyor! Terör saldırısı görünümü verilmiş örtülü operasyonlar yapılıyor. Güçler çatışması, terör üzerinden örtülü istihbarat operasyonlarıyla kendini belli ediyor. Lübnan"da İran Büyükelçiliği"nin bombalanması, Hizbullah öncülerinden birinin suikaste uğraması, Türkiye"de terör hareketlerini artırmaya dönük örnekler bu yeni aşamanın ilk örneklerinden. Devamı gelecek..
YÜKSEKOVA-DİYARBAKIR VE ÖRTÜLÜ OPERASYON
Birkaç gündür Hakkari Yüksekova"da tertiplenen "örtülü operasyon" dün Diyarbakır"a, Kars"a sıçradı. Yarın başka illere de yayılır.
Barış süreci, hepimizin üzerine titrediği, Türkiye"nin en büyük krizini sona erdirmeye yönelik başarılı bir proje. Türkiye toplumunun hemen her kesimi tarafından benimsendi. Başından beri süreci boşa çıkarmaya dönük içeride ve dışarıda yoğun çaba var. Türkiye üzerine hesabı olanlar ile içerideki iktidar çatışmalarının taraftarları, çirkin tezgahlarından hiç vazgeçmediler. Kendi çıkarları için bu ülkeyi kana bulamaya, bu ülkenin gençlerini kurşunlara hedef yapmaya devam ettiler.
İktidara muhalefetlerini kan üzerinden kuranlar kadar Türkiye"nin boynunu kırmaya yönelik dış aktörler de bu kirli oyunlarına yeniden başladılar. Seçime kadar, ellerinden geleni yapacaklar. Terörü tırmandırıp Türkiye"ye diz çöktürmeye karar vermişler.
Geleneksel muhalefet çevrelerini kullandılar, başaramadılar. Bildikleri bütün muhalefet söylemlerini kullandılar, toplumsal destek görmediler. Şimdi terör kartını yeniden devreye sokuyorlar. Hepimiz, bu çirkin oyunun farkında olmalıyız. Barışı isteyen, ilk kez barışa bu kadar yakın olanlar, hangi çevreden olursa olsun, bu pis senaryoya direnmeli, onu boşa çıkarmalı.
Korkum; Mavi Marmara gecesi yaşanan İskenderun saldırısı gibi, terör saldırısı görünümü altında bir istihbarat operasyonunun yaşanması. Bu konuda ciddi şüpheler var çünkü.
Şimdi; bölgedeki kırılma ve yeni güç yapılanması ile barış sürecini sabote etmeye ve Türkiye"yi yeniden teröre boğmaya dönük eğilimler arasında hiç mi bir bağ yok?
Cemaat-AK Parti tartışması bu kadar alevlenmişken bütün bunların olması bir rastlantı mı? Yoksa sadece seçime dönük senaryoların zamanlama olarak kesişmesi mi?
Sanıyorum herkesin aklına geliyordur bunlar. Basiretli olma zamanı...
Yeni bir İskenderun saldırısı mı olacak?
00:009/12/2013, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"yi rehin alan AK Parti-Cemaat tartışmasına, Cemaat üzerinden yürütülen keskin hükümet karşıtı kampanyaya, "devlet iktidarı" dediğimiz alanı yönetmeye dönük hesaplaşma çizgisine ve Hakkari Yüksekova"daki olaylara biraz daha genişçe bir perspektiften bakmak, en azından ihtimalleri sorgulamak mümkün mü?
Mümkün olmalı hatta bu konuda bir sorumluluk hissetmeliyiz. Öfke ve intikam hırsından ziyade soğukkanlı değerlendirmelere ciddi anlamda ihtiyacımız var.
Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık ölçüde, muhafazakar çevre içinde bir kırılma/çatışma yaşanıyor. Dini terminoloji üzerinden bir siyasal dil kullanılarak, kitlelerin en hassas oldukları alanlar harekete geçirilerek, bir tür biçimlendirme, saflaştırma, cepheleştirme çalışması yapılıyor. Yine cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümetine karşı, o hükümetin en hassas olduğu değerler üzerinden bir muhalefet dili ve tabanı oluşturuluyor.
Dershane tartışması değil bu. Dershane ile başlayan, bundan sonra başka gerekçelerle devam edecek gibi görünen yeni bir siyasal bloklaşma harekatı sanki. Sadece Türkiye"nin değil bölgenin de en güçlü iktidarı olan, Türkiye dışında etkileri çok güçlü hissedilen, bölgesel biçimlendirme projeleri önünde ciddi engeller oluşturabilen, muhafazakar değerler üzerinden bütün bölgede toplumları etkileyebilen bir yönetime karşı aynı değerler üzerinden hareket eden güçlü bir muhalefet projesi olabilir mi? Bir güç dengelenmesi, sınırlanması mı söz konusu?
Tartışılması gerekir dediğim şeyler bunlar.
Yeni çevreye, yeni muhalefet
Türkiye"de her seçim öncesi benzer senaryolar uygulanır, krizler çıkarılır, birileri iktidar hesaplaşması adına terör dahil her zaafı sonuna kadar kullanır. Kimin ne hesabı varsa bu yönde servis edilir, beslenir, büyütülür. Herkes kendi kavgasını verir ama genelde bu kavgaların üstünde bir başka kavga vardır. Oyun kurucuların belirlediği daha büyük bir kavgadır bu..
Ne kadar bağlantılı bilmiyorum, bunu zaman gösterecek ama tam da bu dönemde çevremizde olanlarla içerideki tartışmalar arasında tuhaf benzerlikler, etkileşimler var.
İran-Batı yakınlaşması ile bu yakınlaşma sonrası çok ciddi güvenlik açığına düşen S. Arabistan"ın hem İsrail"le İran karşıtı cepheye yakınlaşması hem de Rusya"ya; "Gel bizim yeni ağabeyimiz ol" yaklaşımı bütün hesapları alt üst etti.
Arap Baharı ile yeni bir çevre oluşturma gayretleri vardı. Şimdi bunun üzerine bir başka aşamaya geçiliyor, çevre yeniden şekillendiriliyor, bölgede daha somut biçimlendirme projeleri uygulanıyor.
Üstelik bu yeni aşamada sadece iktidar değişimleri değil, iktidarlar kadar ülkelerin de kaderini yeniden belirleme çabası var. Dolayısıyla alıştığımız siyasal dil üzerinden tartışmalar bizi yanıltabilir.
Tabii bu yeni hesabın artçı şokları çok fazla. Sadece ülkeler arası normal ilişkilerin seyrindeki değişimlerle sınırlı değil yeni süreç. Örgütlere yeni roller dağıtılıyor. Yeni tür muhalefet yapılanmaları planlanıyor. Birçok ülke için iktidar değişimin senaryoları devreye sokuluyor. Her yapı, bu yeni aşamaya göre yeniden biçimlendiriliyor.
En acı olanı da, bütün bu değişiklik çabaları yeni terör dalgası olarak karşımıza dikiliyor! Terör saldırısı görünümü verilmiş örtülü operasyonlar yapılıyor. Güçler çatışması, terör üzerinden örtülü istihbarat operasyonlarıyla kendini belli ediyor. Lübnan"da İran Büyükelçiliği"nin bombalanması, Hizbullah öncülerinden birinin suikaste uğraması, Türkiye"de terör hareketlerini artırmaya dönük örnekler bu yeni aşamanın ilk örneklerinden. Devamı gelecek..
YÜKSEKOVA-DİYARBAKIR VE ÖRTÜLÜ OPERASYON
Birkaç gündür Hakkari Yüksekova"da tertiplenen "örtülü operasyon" dün Diyarbakır"a, Kars"a sıçradı. Yarın başka illere de yayılır.
Barış süreci, hepimizin üzerine titrediği, Türkiye"nin en büyük krizini sona erdirmeye yönelik başarılı bir proje. Türkiye toplumunun hemen her kesimi tarafından benimsendi. Başından beri süreci boşa çıkarmaya dönük içeride ve dışarıda yoğun çaba var. Türkiye üzerine hesabı olanlar ile içerideki iktidar çatışmalarının taraftarları, çirkin tezgahlarından hiç vazgeçmediler. Kendi çıkarları için bu ülkeyi kana bulamaya, bu ülkenin gençlerini kurşunlara hedef yapmaya devam ettiler.
İktidara muhalefetlerini kan üzerinden kuranlar kadar Türkiye"nin boynunu kırmaya yönelik dış aktörler de bu kirli oyunlarına yeniden başladılar. Seçime kadar, ellerinden geleni yapacaklar. Terörü tırmandırıp Türkiye"ye diz çöktürmeye karar vermişler.
Geleneksel muhalefet çevrelerini kullandılar, başaramadılar. Bildikleri bütün muhalefet söylemlerini kullandılar, toplumsal destek görmediler. Şimdi terör kartını yeniden devreye sokuyorlar. Hepimiz, bu çirkin oyunun farkında olmalıyız. Barışı isteyen, ilk kez barışa bu kadar yakın olanlar, hangi çevreden olursa olsun, bu pis senaryoya direnmeli, onu boşa çıkarmalı.
Korkum; Mavi Marmara gecesi yaşanan İskenderun saldırısı gibi, terör saldırısı görünümü altında bir istihbarat operasyonunun yaşanması. Bu konuda ciddi şüpheler var çünkü.
Şimdi; bölgedeki kırılma ve yeni güç yapılanması ile barış sürecini sabote etmeye ve Türkiye"yi yeniden teröre boğmaya dönük eğilimler arasında hiç mi bir bağ yok?
Cemaat-AK Parti tartışması bu kadar alevlenmişken bütün bunların olması bir rastlantı mı? Yoksa sadece seçime dönük senaryoların zamanlama olarak kesişmesi mi?
Sanıyorum herkesin aklına geliyordur bunlar. Basiretli olma Hakikat Zamanı
.Askeri yaptırım, nükleer Türkiye!
00:0011/12/2013, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Füze krizi, hiç de tahmin edemediğimiz, inanmak istemediğimiz, şaşırtıcı noktalara çekiliyor. ABD yönetimi, silah şirketleri, lobi şirketleri ve neocon cemaatler, füze krizi üzerinden Türkiye"ye yön vermek, hizaya çekmek, diz çöktürmek için abartılı ve iki ülke arasındaki ilişkileri sabote edici uygulamalara girişiyor.
En son ABD Kongresi, 2014 savunma bütçesine; "ABD fonlarının Çin füze sistemlerini NATO sistemlerine eklenmesinde kullanılamayacağına" dair bir madde ekledi. Bu madde kabul edilirse, mesele bir hassasiyet boyutundan çıkıp Türkiye"ye dar ölçekte bir tür silah ambargosu anlamına gelecektir.
Aslında biz bu işi hafife aldık. NATO"dan, ABD savunma bakanlığı çevrelerinden, neocon iktidar odaklarından, ABD ve Avrupa medyasından son olarak da Türk medyasından gelen tehditvari açıklama ve yayınları, bir ihale şantajı olarak niteledik ve öfke ile karşıladık.
Ancak daha ince, daha sistematik, daha sinsice bir süreç işleniyor. Hemen bütün batılı kurumlar üzerinden Türkiye"nin boynuna bir ilmik geçirilmek isteniyor ve "kontrol dışına çıkarsan boğarız" mesajı veriliyor.
İşin tuhafı, "askeri yaptırım" anlamına gelebilecek bu tazyikler, ABD ve Avrupa"nın İran"la otuz yıllık krizi sona erdirdiği, neredeyse yeni bir ortaklığa doğru yelken açtığı dönemde oluyor. Bu yakınlaşma çerçevesinde bölgesel güç haritası yeniden şekillenirken birileri "Türkiye"nin stratejik değer" tanımlamasını da yeniden yorumluyor sanki. Ama bunlar eski dil ve kavramlarla, Soğuk Savaş dönemi argümanlarıyla yapılıyor ve bugünün dünyasından hiçbir karşılığı olmayacağı hesaplanamıyor.
Türkiye"nin nüfuz alanını daraltmaya dönük siyasi eğilimleri dikkatle izliyoruz. Bölgede hemen her gelişme Türkiye"nin bu alanını daraltma yönünde kullanılıyor. Füze olayı üzerinden ise askeri, güvenlik alanını da daraltmaya dönük bir çaba var.
İçerideki muhalefetin yeniden kurgulanmak istenmesi ve muhalefet dilinin siyasi alandan kriz/çatışma alanına yönlendirilmesi, bölgedeki eğilimlerin Türkiye aleyhtarı rüzgara dönüştürülmesi, ikili ve bölgesel yakınlaşma çabalarının sabote edilmesi, Sudan"da bile Türkiye"nin alanını daraltmaya dönük açık müdahalelerin yapılması rastlantı olmamalı.
Savunma Bakanı İsmet Yılmaz"ın, "1974 harekatında olduğu gibi, haklı davamızda müttefiklerimizi yanımızda görmezsek ne olur? Bu bizi daha da güçlendirir. Eğer Türk savunma sanayii bu aşamaya geldiyse geçmişte TSK"ya veya Türkiye"ye uygulanan fırsatların büyük katkısı vardır. Her yıkılış bir yürüyüşü öğretir" cümleleri, aslında resmin net biçimde görüldüğüne, yorumlandığına ve bir sonraki adımların kestirilebildiğine işaret ediyor.
Sanırım bu eğilimlerin devamında Türkiye"ye askeri alanda bir yaptırım düşüncesi var ve yine sanırım Türkiye bu yaptırıma meydan okuyacak.
Ancak bu kadar değil. Konunun başka boyutları da var.
Bütün bu ön hazırlıklar sadece bildiğimiz anlamda bir yaptırım ya da kısıtlamayla sınırlı olamaz. 12 Ağustos 2005"te, "Ya Türkiye de nükleer silahlanmaya giderse!" diye bu kaygıyı dile getirmiştim. Konunun er ya da geç bu noktalara geleceğine inanıyordum o zaman. Hala inanıyorum ve geliyor da.. İran nükleer krizinden hareketle o gün aynen şunları yazdım:
Yarın Türkiye de, güvenlik kaygıları arttığında benzer arayışlara girmesi halinde, aynı tehditlerle yüzleşecek. Nükleer silahlanma olmasa bile alternatif savunma sistemlerine yatırım yapan Türkiye, bir şekilde cezalandırılacak. ABD basınında Türkiye"nin de nükleer silahlanmaya gidebileceğine yönelik haberler çıkmaya başladı bile. ABD ve İsrail, İran"ı Türkiye için birinci tehdit olarak sunacaklar, Türkiye-İran arasında derin krizlere yatırım yapacaklar...
Ayrıca o tarihlerde Türkiye ve Pakistan"ı merkeze alan nükleer kaçakçılık ve teknoloji transferi konusunda Batı medyasında çokça haber yayınlanıyor, "Nükleer Türkiye mi?" başlıklı sorgulamalar yapılıyordu.
Soğuk Savaş döneminde Pakistan ve İran, ABD"nin askeri teknolojisinden en fazla yararlanan ülkelerdendi. Ama Türkiye"ye ikisinden daha fazla askeri teknoloji aktarıldı. Pakistan nükleer güç. İran"ın nükleer çalışmaları bütün dünyanın gündeminde. Ya Türkiye?
Kampanyayı yürütenler, Türkiye"nin 12 Eylül darbesinden sonra Pakistan"la askeri yakınlaşmasına dikkat çekiyordu. Hatta Türkiye"nin Pakistan"a, nükleer çalışmalarında teknolojik destek verdiği söyleniyordu. Nükleer silah üretebilecek yerli teknolojiye sahip olduğu söylenen Türkiye"nin yakın gelecekte nükleer güç olduğunu ilan edebileceği, bunun sadece bölgede değil dünyada bir çok dengeyi radikal biçimde değiştireceği, Türkiye"nin bir anda dünyanın en önemli ülkesi haline geleceği ifade ediliyordu.
Sakın bugünkü füze krizinin arkasında bu kaygı olmasın! Savunma alanında "başına buyruk" arayışlara giren Türkiye"nin bu işi nükleer güç olarak sonlandırabileceği düşünülmesin!
İran"ın nükleer çabalarını bir "hak" olarak değerlendiren ve her platformda savunan Türkiye, aslında İran"ı değil kendini savunuyordu. Yarın kendi arayışlarına yönelik nasıl bir tazyik, baskı gelebileceğini çok iyi biliyordu. Üstelik bu baskılar en yakın müttefiklerinden gelecekti ve çok ciddi krizler yaşanacaktı.
İran-Batı arasındaki nükleer kriz yumuşarken Türkiye-Batı arasında silahlanma endeksli krizin giderek büyümesi son derece dikkat çekici. Türkiye kamuoyunun pek bilmediği bir konu bu ve karşıt kampanyalar bu yüzden alabildiğine etkili oluyor.
Evet, bir askeri yaptırım kendini belli etmeye başladı. Sanırım önümüzdeki aylar hatta yıllarda konu ciddi bir çatışmaya, meydan okumaya dönüşecek. Bugün söz konusu lobilerin baskılarına aracılık yapanlar yarın Türkiye"ye karşı kitleleri sokaklara bile sürükleyebilir. Muhalefetin yeniden kurgulanması nasılsa buna zemin sağlayacaktır.
Bir idam ve yine o kirli tasfiye planı
00:0013/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bangladeş"te Cemaat-i İslami liderlerinden Abdülkadir Molla dün idam edildi. Türkiye dahil, bir çok ülkede idama yönelik çok ciddi bir hassasiyete tanık olduk. Özellikle sosyal medya üzerinden sınırları aşan bir tepki söz konusu. Aklıma Mısır Cuntası"nın göstermelik mahkemeleri geldi. Allah korusun, benzer sonuçlar bu ülkede de ortaya çıkarsa, Abdülkadir Molla"nın idamına yönelik hassasiyetin çok çok üstünde bir tepki şekillenecek demektir. Bu yüzden, hassasiyeti alabildiğine diri tutmak gerekiyor.
Trajik Pakistan-Bangladeş savaşını sorgulamak elbette iki ülkenin de karşı konulamaz haklarından biri. Çünkü o savaş, özellikle Bangladeş için çok ciddi kıyımlarla, insan hakları ihlalleriyle dolu.
2010 yılında Bangladeş hükümetinin başlattığı konuya ilişkin soruşturma/yargılama çerçevesinde Cemaat-i İslami üyeleri de idama mahkum oldu. Abdülkadir Molla, ilerlemiş yaşına rağmen bu özür taleplerini hiçbir zaman kabul etmedi. Boyun eğmedi, İdam kararı büyük tepkilere rağmen uygulandı.
Hemen söyleyelim; Pakistan ile Bangladeş"in ayrılmasına, o dönemde iki ülkenin de entelektüel ve dini çevrelerinde karşıt olanların sayısı oldukça çoktu. Pakistanlı Ebu"l A"lâ El-Mevdudî gibi, düşünceleriyle İslam dünyasında yankı uyandırmış bir isim bile bu ayrışmaya karşı çıktı. İki ülkede, özellikle İslami grupların önemli bir kısmı, parçalanmaya haklı sebeplerle karşı çıkmıştır ve bu duruş şu an bile son derece sağlıklı bir duruştur.
Bugünkü haritaya bakınca, Bangladeş gibi yolsuzluk, sefalet, güçsüzlük ve başarısızlık örnekleriyle dolu bir ülkenin varlığını sorgulamak hala mümkün.
Ancak Abdülkadir Molla"nın idamı önümüzdeki ay yapılacak seçimler ve bu seçimlerle "vatanseverlik" oylarına talip olmakla birebir ilgisi var. Oy uğruna ülkenin en zayıf noktasını tahrik eden, istismar eden, Bangladeş halkının duygularını bu yolla oya tahvil eden bir iç politik tasarım dikkat çekiyor.
Ama bu kadar değil. İdamla ilgili çok daha önemli gerçekler var ve o gerçekler Bangladeş"i iç savaşa kadar sürükleyebilir.
Hatırlarsanız Burma-Arakan"da uzunca bir süredir inanılmaz kitlesel kıyımlar yaşanıyor. Budizm öne çıkarılarak, Arakan bölgesinde yaşayan Müslümanlar topraklarından sürülüyor, köyleri-evleri hatta kendileri yakılıyor, bunlardan bir kısmı Bangladeş"teki mülteci kamplarına ulaşıyor, bir kısmı ise hayatlarını kaybediyor. Rohingya Müslümanları konusunda Türkiye"de de belli bir hassasiyet oluştu. Ne yazık ki yeterli değil ve kıyımların önüne geçilemiyor.
Olay; bir Hindu-Müslüman çatışması olarak öne çıkıyor, değil mi? Oysa işin gerçeği daha başka. Burma"dan Çin"e uzanan doğalgaz ve petrol boru hatları projesinin bedelini ödüyor Rohingyalılar. Bildiğimiz, çok yerde karşımıza çıkan "enerji güvenliği", "güvenlik koridoru" kavramları burada da önümüze çıkıyor. Boru hatlarının geçtiği bölgelerde yaşayanlar Müslümansa o bölge insansızlaştırılıyor. Çünkü Müslüman topluluk, gelecekte enerji güvenliği için bölgesel istikrarsızlık alanı olabilir. Azınlıktırlar, Müslümandırlar, onlar üzerinden bölgenin istikrarsızlaştırılması son derece kolaydır.
Bu, güvenli koridor meselesi, buna yönelik demografik değişim çabaları petrol ve doğalgaz güzergahında bulunan yeryüzünün bir çok bölgesinde ciddi sıkıntılara, çatışmalara neden olur. Nerede bir ticaret güzergahı varsa, nerede bir enerji güzergahı varsa orada bir demografik değişim ve çatışma vardır.
Bangladeş için böyle bir durum var mı? Onu da tartışacağız ama şu an orada belki bundan daha vahim bir durum var.
Son yıllarda, Pakistan"da yaşanan türde bir iç güvenlik meselesi söz konusu. Uluslararası güvenlik için Bangladeş"in güvenliğini sarsan politikalar söz konusu. Bir nevi Türkiye"deki 28 Şubat gibi, bir İslamcı tasfiye uygulanıyor.
ABD ve Avrupa Birliği Pakistan"da uyguladıkları programın aynısını bu ülkede uygulamaya soktu. İslami hareketleri, cemaatleri, grupları, eğitim kurumlarını, özellikle medreseleri denetim altına almak için Bangladeş yönetimiyle ortak bir proje yürütüyor. Bunu da; "El Kaide" tehdidini bertaraf etmek" adına yapıyor.
Pakistan"ın denetim altına alındığını, medreselerin Batı denetiminde olduğunu, eğitim programlarının değiştirildiğini, bu eğitim kurumlarında CIA mensuplarının bile ders verdiğini düşünürsek, Bangladeş"te nelere yapılacağını da tahmin edebiliriz. Bir çok cemaat ve grup, terör ve tehdit kategorisine alındı ve Bangladeş yönetimi üzerinden tasfiye ediliyor.
Yönetim ABD ve Avrupalı ülkelerin yoğun baskısı altında görünüyor ama aslında bu baskıyı arayıp da bulamayacağı bir fırsat olarak kullanıyor.
Batılı güçler bu ülkeye şunu söylüyor: "Bangladeş Pakistan"ın yerine geçti. Hindistan"dan, Afganistan"dan, Burma"dan, Tayland"dan ve Güney Asya"nın bir çok ülkesinden İslamcılar Bangladeş"e akın ediyor. Yüzlerce medrese açıldı. Buralarda teröristler yetişiyor. Bunların önüne geçin. Bu eğitim kurumlarını kapatın, söz konusu grupları yasaklayın ya da etkisini zayıflatın."
İslamcı tasfiye kavramının bugünlerde en revaçta olduğu ülke Bangladeş!
Abdülkadir Molla"nın idamının sadece Bangladeş-Pakistan savaşına ilişkin bir yargı kararı olmadığını, İslamcı grupları sindirmeye dönük söz konusu kapsamlı projenin bir parçası olduğunu düşünüyorum.
İdam sonrası ülkede çok ciddi istikrarsızlık baş gösterecek. Zaten çatışmalar da başladı. Pakistan"da yaşananların belki daha fazlası bu ülkede yaşanacak. Tasfiye politikası Bangladeş"i önümüzdeki dönemin en istikrarsız, dış müdahalelere açık, örtülü operasyonların yaşandığı bir ülke haline getirecek. Daha şimdiden "iç savaş" söylentileri dolaşmaya başladı.
ABD ve Avrupa"nın "İslamcı tehdit" eksenli güvenlik stratejisi bir Müslüman ülkeyi daha kurban haline getirdi.
16 milyar dolarlık "yolsuzluk" operasyonu
00:0018/12/2013, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Evet, Türkiye"de devlet iktidarını denetleme üzerine kurulu müthiş bir iktidar kavgası var. Bir tarafta seçilmiş meşru bir iktidar, diğer tarafta bu iktidarın alanını daraltmaya, mümkünse tasfiye etmeye yönelen bir irade.. Hemen her zayıf nokta, zaaf üzerinden, iktidar alanına yönelik müthiş ve sofistike bir saldırı organize ediliyor.
Önce bir muhalefet dili oluşturuluyor. Kamuoyu algısı ciddi biçimde yönlendiriliyor. Ardından bu algıya yönelik operasyonlar servis ediliyor.
Devlet iktidarını denetlemeye, bu denetleme kampanyasının önünde duranları tasfiye etmeye yönelik irade hiçbir şekilde Türkiye ile sınırlı değil. Sınırı aşan, çok yönlü, çok taraflı bir mücadele izliyoruz. Bu kanaat kişisel değil, toplumsal bir zemin bulmuş durumda.
Hemen her olay, kendi seyrinden çıkıp söz konusu çatışmanın aşamaları olarak kabul görüyor. Bu aşamada, doğru şeyler yapsanız bile, bambaşka bir bağlamda; söz konusu güç çatışması bağlamında kabul görecektir. Artık bu noktadan dönmek mümkün değildir.
Bu aşamadan sonra kimse, AK Parti yönetimini devirmeye ayarlı mücadelenin "yerli bir proje" olduğuna, iç muhalefet ve iktidar çatışmasıyla sınırlı olduğuna inanmayacaktır. Bu kampanya ister yargıyla, ister emniyetle, ister olağan muhalefet söylemleriyle yapılsın durum değişmeyecektir.
Dün Türkiye kapsamlı bir yolsuzluk operasyonuyla sarsıldı. İşadamlarından bakan çocuklarına kadar uzanan bu geniş çaplı operasyon bile kamuoyunda sözünü ettiğimiz güç çatışmasının bir uzantısı olarak algılandı.
Bu ülkede hiç kimse yolsuzluğu savunamaz, yolsuzluğa bulaşanları affetmez. Yolsuzluğa bulaşanlar elbette bu millet tarafından tasfiye edilir, cezalandırılır. Bu konuda hiç kimse imtiyaz sahibi olamaz, korunamaz da..
Ancak belki ilk kez bir yolsuzluk operasyonu bu kadar bağlamından çıkıp başka bir operasyonun aşaması olarak algılandı. Sokaktaki insandan entelektüel çevreye kadar herkes, yolsuzluk boyutunu sorgulamak yerine şu soruları soruyor:
"Bu olayın arkasında ne var? Neden bugüne kadar beklendi? Birileri Başbakan"ın etrafını mı boşaltıyor? Hükümete yönelik dolaylı bir operasyon mu yapılıyor? Hedef Başbakan Tayyip Erdoğan mı? Hangi ülke ve çevre bu operasyonun arkasında? Sınırları aşan müdahalenin bir sonraki aşamalarında neler var? Seçime ayarlı bir müdahale mi söz konusu? Türkiye"de yeni bir iç politik dizayn mı yapılıyor?"
Ve benzeri daha bir çok soru ortalıkta dolaşıyor..
Mesela Halkbank konusunda bir uluslararası müdahaleye inananların sayısı oldukça fazla. Malum, Kuzey Irak petrolleri üzerinde yapılan büyük anlaşmalar geçtiğimiz haftalar bu anlamda ciddi tartışmalara neden olmuştu. "Petrol paraları hangi ülkede, hangi bankada toplanacak" sorusu kamuoyu tarafından yakından takip edildi? ABD ile Türkiye arasında bu konuda ciddi tartışmalar yaşandı. ABD yönetimi Irak"ın tüm petrol gelirlerinin ABD"de toplanıp, komisyonu alındıktan sonra buradan dağıtılmasında ısrarcıydı. Son aşamada petrol paralarının Türkiye"de, Halkbank"ta toplanması kararı verildi. 16 milyar dolarlık bir miktardan söz ediliyor burada.
Halkbank merkezli ikinci tartışma İran konusundaydı. Her ne kadar ABD-İran nükleer meselede en azından altı aylık anlaşmaya varsalar ve söz konusu mali ambargo yumuşatılmış olsa da, anlaşma öncesi Türkiye ile İran arasında ambargoyu by-pass eden bir süreç işletildi. Halkbank üzerinden İran"ın mali durumu yumuşatıldı.
Reuters ve Batılı finans çevrelerinin ardı ardına bu bankayı konu eden raporlar/haberler yayınlaması, ABD yönetimi ve uluslararası finans çevrelerinin hem banka hem de Türkiye"ye baskı üstüne baskı uygulaması tesadüf değildi. Üstelik İran"la Batı arasındaki yumuşama Türk ekonomisini, doğal olarak bu bankayı daha da öne çıkarıyordu.
Halkbank olayının, dar anlamda yolsuzluk boyutu dışında bir uluslararası operasyon boyutu fazlaca öne çıkıyor. Bu alanda da ABD"deki neocon çevreler, sermaye çevreleri ve İsrail aşırı sağının izleri söz konusu.
Şimdi olayı sadece bir yolsuzluk olarak Türkiye kamuoyuna kimse anlatamaz. Herkesin; bu açıdan operasyonun "uluslararası boyutuna", "enerji kavgasına" ve "finansal cezalandırma" yönüne dikkat çekmesi doğaldır.
Dedim ya, kamuoyu algısı artık ilk gerekçelere fazlaca odaklanmıyor, itibar etmiyor, "arkasında ne var"ı sorguluyor. Birileri İran ambargosu döneminde de, Batı-İran anlaşmasından sonra da kaybediyor olmalı ki, yolsuzluk operasyonları üzerinden Türkiye"yi cezalandırmaya girişmiş.
Aslında "Türk-Leaks" başlığı altında İran"la kayıt dışı para hareketleri üzerine ilk haberi Yeni Şafak yayınladı. Dün gün boyu bu haber servis edildi. Olayın mali/vergi boyutu, yolsuzluk boyutu ayrı bir konu. Ama olayın sınırları aşan bir operasyonun malzemesi olması, başka bir bağlamda kullanılması ayrı bir konu. Türkiye"de bunlar oluyor. Bir çok konu kendi bağlamından çıkarılıp başka bir hesaplaşmanın malzemesi yapılıyor.
Hatırlayalım: ABD Kongresi"nin Temsilciler Meclisi kanadında, İran"a uygulanan tek taraflı yaptırımlara rağmen Türkiye"nin Halkbank üzerinden İran"la ticareti artırdığı iddiasıyla, Türkiye aleyhine bir imza kampanyası başlatılmıştı. Washington"ın en güçlü lobi örgütlerinden İsrail yanlısı AIPAC"in önayak olmasıyla yürütülen kampanyaya 47 milletvekili destek verdi. Dışişleri Bakanı John Kerry hem de Hazine Bakanı Jack Lew"a gönderilen bir mektupta; "Sizden Halkbank"ın İran"a altın transfer edilmesindeki işlemlerini yaptırıma tabii faaliyet olarak ele almanızı istiyoruz" deniliyordu.
Şimdi bu olaya "yerli bir operasyon" nasıl diyeceğiz? İran altınları üzerinden iktidar hesaplaşması Türkiye"nin çıkarlarını vuruyor. Kimler adına, kimlerin çıkarları adına?
Birileri Türkiye"de çok ciddi bir hesaplaşma başlattı. Gezi olayları üzerinden yürütülen cezalandırma ve kontrol altına alma stratejisi fiyaskoyla sonuçlandı. Şimdi başka bir yöntem deneniyor. Olağan muhalefet alanlarının etkisizliği birilerini çaresiz bırakmışlar ki, yeni bir muhalefet inşa etmek için yeni bir proje uygulanıyor? Bu çevreler, yeni yöntemin son şans olduğunun farkında. Bu yüzden çatışma çok çetin geçecek...
Bu, çokuluslu bir operasyondur!
00:0020/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
28 Şubat çokuluslu bir operasyondu. Türkiye"yi "yeni tehditler"e karşı dizayn etme ve bu yeni haliyle sisteme entegre etme projesiydi. O çokuluslu müdahalenin yerel aktörleri dün tahliye oldu. Hem de yeni bir çokuluslu müdahaleyle yüzleştiğimiz günlerde.
O zaman sivil iktidar devrilmiş, yeni dizayna uygun bir "yapı" iktidara taşınmış, Türkiye"nin yüz milyarlarca doları kayıplara karışmış, sokaklar siyasi kamplara ayrılmış, ülke insanlarının ezici çoğunluğu devlet düşmanı ilan edilmişti.
Şimdi de aynı durum var. Ölümüne bir operasyonun daha ilk aşamasındayız. Diz çöktürme, süründürme, çökertme, sivil iktidarı devirme, Türkiye sokaklarını yeniden kamplara ayırma operasyonu bu. O çokuluslu çevreler, oyun kurucular yeniden sahnede.
28 Şubat"ta İslami yöneliş tehdit olarak öne sürülmüş, bu senaryo üzerinden oyun kurulmuş, siyasi ve ekonomik alanda acımasız bir program uygulanmıştı.
Şimdi yolsuzluklar, dosyalar üzerinden oyun kuruluyor. Yine siyasi, ekonomik alanı hedef alan bir proje yürütülüyor. 28 Şubat hiçbir zaman yerli, sadece Türkiye"nin iç iktidar kavgalarıyla sınırlı bir proje değildi. Ama öyle servis edildi. Türkiye"nin en büyük zaaf alanı olan askeri müdahale geleneği kullanılarak planlama yapıldı ve uygulandı.
Bu seferki de hiçbir şekilde yerli bir proje değil. Gün geçtikçe bu daha da iyi anlaşılacak. Senaryonun ileriki aşamaları bunu apaçık ortaya çıkaracak. Ama yerli bir kavga olarak öyle servis ediliyor. Askeri müdahale geleneği asker yerine başka güç odakları üzerinden yürütülüyor.
Arada tek bir fark var: 28 Şubat İslamcı-laik ayrışmasını kullandı, bunu pekiştirdi, ayrışmayı ve çatışmayı derinleştirip amacına ulaştı. Bu sefer muhafazakar bir gelenekten gelen iktidara karşı muhafazakar bir tabanı muhalefet alanına çekerek kavga ateşleniyor. Yani bir nevi İslamcı-İslamcı çatışması. Bu çok daha tehlikeli, içinden çıkılmaz, Türkiye"ye yıllarca onarılamayacak hasarlar verecek bir çatışma şekli.
O oyun kurucu çokuluslu çevreler, herkesin birbirini bitireceği noktaya kadar kavgayı sürdürecek. Muhtemelen kavgaya yeni ortaklar eklenecek, Türkiye"nin zaaf alanlarını oluşturan farklılıklar istismar edilecek, devletle hesabı olanlar sahneye sürülecek, ilginç ittifaklar-ortaklıklar kurulacak. Toplumsal olaylar, kitlesel tepkiler organize edilecek. Sadece seçimlere değil, Türkiye"nin iktidar yapısını değiştirmeye ayarlı bir proje yürütülecek.
Gezi olayları dar bir alanı içine alıyordu. Toplumsal tabanı yaygın değildi. Geniş bir örgütlenmeyi temsil etmiyordu. Kimlik olarak Alevi çevreleri öne çıkarmaya çalıştı. Çok yerli, Anadolu insanının dilini konuşan bir ayaklanma formatı değildi. Bu yüzden başarılamadı.
Ama amaç hükümeti devirmekti. Başbakanlığı, devlet kurumlarını ele geçirmeye, sokak üzerinden yeni bir Türkiye biçimlendirmeye, özgürlük diye diye özgürlükleri askıya almaya, demokrasi diye diye demokrasiyi o çokuluslu iradenin eline teslim etmeye dönüktü. Başarılamadı.
Bu sefer çok daha verimli bir alan keşfettiler. Daha geniş, daha etkili, daha örgütlü, üstelik muhafazakar değerlere sahip, sivil iktidarın mücadele etmekte en zayıf olduğunu düşündükleri toplumsal kesimler üzerinden oyun kurdular. Özgürlük tutmadı, yolsuzluk dosyalarını devreye soktular.
Bu açıdan özgürlük kavramına yüklenen misyonla yolsuzluk dosyalarına yüklenen misyon arasında hiçbir fark yok. Birinde değerler üzerinden diğerinde kamuoyunu rahatsız edecek uygulamalar üzerinden operasyon yapılıyor. Ama her ikisinde de bunlar sadece araç. Araçlar, zaaf alanları, çatışma alanları kullanılarak yürütülen bir büyük senaryoyla karşı karşıya Türkiye.
Bu bir Türkiye projesi. Zamanla göreceğiz; hiçbir şekilde içerideki bir iktidar mücadelesiyle sınırlı değil. 28 Şubat"ı yaptıran iradeyle bugünkü irade arasında fark olmadığı gibi amaçlar ve yöntem arasında da bir fark yok. Sadece araçlar, gerekçeler, kullanılan argümanlar farklı.
Türkiye son on yılda ulusal sınırlarının çok ötesine çıktı. Siyasi olarak Ortadoğu"da her denklemi bozacak güce ulaştı. Asya"dan Latin Amerika"ya uzanan bir uluslararası etkinlik alanı oluşturdu. Osmanlı siyasal otoritesinin çöküşünden bu yana bu ülke ilk kez Anadolu sınırlarının dışına taştı. Türkiye büyüdükçe bölgeyi yöneten büyükler küçüldü, bölgedeki çıkar alanları daraldı. İntikam için bu yeterli.
Türkiye, ekonomik olarak büyüdü. Dünyanın her ülkesinde artık Türkiye var. Batı, ekonomik krizlerle boğuşurken, Avrupa"nın en büyük ekonomileri çökerken Türkiye daha da güçlendi. Orta Afrika"dan Uzak Asya"ya kadar her piyasada oyuncu olmaya başladı. Sen Halkbank üzerinden küresel piyasa oyunları kurarsan, bu bankayı dünyanın sayılı bankaları arasına sokmayı düşünürsen o bankayı böyle tartışma alanına çekerler. Bu da intikam için yeterli.
Türkiye"nin sivil toplum kuruluşları, küresel ölçekte yardım organizasyonlarına başladı. Endonezya"dan Küba"ya, Afrika"nın en uçlarından Sibirya"ya kadar ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor, Afrika"nın derinliklerinde köyler, kasabalar kuruyor, geleceğe dönük kalıcı izler bırakıyor. Yakında bu kuruluşlara yönelik bir operasyon başlarsa kimse şaşırmasın. Bu bile intikam için yeterli.
Türkiye, yönetilebilir ülke olmaktan çıktı. Kendi yolunu çiziyor, kararlı bir çizgi izliyor. Tekrar yönetilebilir alana çekilmesi isteniyor. Bugün içeride tartıştığımız konular ne olursa olsun, hepsinin ötesinde bir gerçek kurgu var ve o çokuluslu irade var. Bu ülkeye diz çöktürmek, onu tekrar muhtaç hale sokmak, iç çekişmelere mahkum etmek istiyorlar.
"Sen İran"la nasıl anlaşırsın, ambargoyu nasıl delersin, ABD şirketini bir kenara atıp Çin"le nasıl füze anlaşması yaparsın, nasıl kendi savunma sanayiini kurarsın, Asyalı güçlere nasıl göz kırparsın, Mısır"dan sana ne, İsrail"e nasıl posta koyarsın" diyorlar.
Bütün bunları görüp de, kimse "ne alakası var" demesin. Tartışmayı dar alanlara çekip o iradeyi gizlemesin. Bu milleti aptal yerine koymasın. Zira bu yönde bir algı yönetimi ihanetin en acımasızıdır. Çok gördük, tecrübeliyiz.
Ortada tek bir gerçek var: Birileri, işin farkında olan herkesin karşı çıkacağı bir Türkiye projesi uyguluyor. Bu ülkeyi rehin almaya çalışıyor.
Hükümete değil ülkeye savaş açıldı
00:0023/12/2013, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Resim netleşti, ilk günlerin belirsizliği ortadan kalktı. Kamuoyu oynanan oyunun farkına vardı. Gayri meşru yollarla rejim değiştirmeye, hükümet yıkmaya çalışanlarla buna karşı direnenler arasında kalın bir çizgi oluştu.
Vicdan ve değerler üzerinden yürütülen kampanyanın aslında başka bir proje olduğu, Türkiye"nin siyasi tarihindeki sayısız darbe örneklerden birinin yaşandığı, malum sermaye tarafından beslenen bir bürokratik darbe süreci gibi bir gerçekle karşı karşıya olduğumuz anlaşıldı.
Cemaat meselesi olmaktan çıkıp, çok iyi tanıdığımız, içerideki ve dışarıdaki iktidar çevrelerinin hazırladığı bir Türkiye projesi olduğu belirginleşti. Kamuoyunun hazmedemeyeceği yolsuzluk dosyaları üzerinden kirli bir iktidar kavgasının servis edildiği, insanların vicdanları ile bu çirkin proje arasında tercih yapmaya zorlandığı kesinleşti.
Meşru iktidar taleplerinin çok ötesinde, sistemin açıkları kullanılarak, sistem dışı yöntemlerle hükümet devirme, iktidar değiştirme, bir tür darbe girişimi yaşatılıyor Türkiye"ye.
Bu hep böyleydi. Bu yöntemi deneyenler hep aynı çevrelerdi. Bu sefer, Türkiye tarihinde ilk kez, muhafazakar bir tabanı bu darbe sürecine yamamaya, Türkiye"yi bu tabanla vurmaya, hem onları hem de Türkiye"yi yıkıma uğratmaya çalışıyorlar.
Hiçbir meşru hükümet, hiçbir devlet böyle bir müdahaleye, darbe girişimine izin vermez. Bu tür hesaplaşma, ne kadar acımasız yöntemler, ne kadar derin ilişkiler, ne kadar gizli ve özel bağlar kullanılırsa kullanılsın sadece bir iktidar hesabı değildir. O ülkeye, o devlete, o millete açılmış bir savaştır.
İlk başlarda Tayyip Erdoğan ve AK Parti ile Cemaat arası bir çatışma görüntüsü vardı, ardından Türkiye Cumhuriyeti"nin malum iktidar odaklarıyla devlet arası bir çatışmaya dönüştü.
Burası önemli. Mesele hükümet meselesi olmaktan çıkıp devlet meselesi olmaya doğru gidiyor. Öyleyse bu girişime karşı önlemler de hükümet önlemleri olmaktan çıkıp devlet önlemleri, refleksleri haline dönüşmeye başlayabilir.
İşte o zaman bambaşka bir durum çıkıyor ortaya. Devlete, ülkeye meydan okuyan, ülkenin bütün iktidar alanlarını halkın elinden alıp sermaye ve bürokraside oluşan o yapıya teslim etmek isteyen, bunu başarmak içinse Türkiye dışındaki etkin iktidar çevrelerini savaşa ortak eden bir kalkışma var demektir.
Bir ülkenin istihbarat teşkilatı hedef alınıyorsa, bir ülkenin sermaye ilişkileri hedef alınıyorsa, bir ülkenin bütün mahrem bilgileri başkalarıyla paylaşılabiliyorsa, bir ülkenin sivil iktidarı demokrasi dışı yöntemlerle alaşağı edilmek isteniyorsa, bunun yerine ülke tamamen, ortakları çoğu zaman belirsiz-karanlık kişi ve çevrelerden oluşan bir kadroya teslim edilmek isteniyorsa, bu ülke de, bu devlet de, bu millet de buna dur demek zorundadır.
Demokratik sistem içinde güçlü siyasi dalgalar, muhalefet yapıları çıkaramayanların, sistem dışı yöntemlerle devlet iktidarını ele geçirmeye çalıştığı her yöntem bir darbedir, bir müdahaledir ve ülkeyi felakete sürükler.
İşte o birileri, o karanlık ittifak bu ülkeyi o felakete sürüklemeye çalışıyor.
ABD"nin Ankara Büyükelçisi Halkbank"a yönelik operasyonla birebir ilgileniyorsa, tehditkar konuşmalar yapıyorsa, operasyonla bağlantılı bir görünüm veriyorsa, hükümete yönelik müdahaleyi destekler bir görünüm veriyorsa o adama "Çek git bu ülkeden" denebilir, demeliyiz de.
Yeni Şafak bu manşeti attıktan bir gün sonra Hürriyet gazetesi üzerinden hedef alınıyorsa, hem de alakasız bir rüşvet iddiasıyla itibarsızlaştırılmak isteniyorsa bir gün önceki manşete misilleme yapanların da hükümeti devirme girişimiyle birebir bağlantısı var demektir.
Açık söyleyelim: Doğan grubu, bu iktidar hesaplaşması içinde bir cephe olarak kendini konumlandırıyor. Hükümete karşı açık bir savaşa giriyor. Sivil iktidara destek verenlere de savaş ilan ediyor. Dünkü Hürriyet"in manşetini gördüğümüzde aklımıza ilk gelen; "Çek git bu ülkeden" restinin misillemesi oldu.
Oluşan cephenin herkes farkında. Öyle gizlenecek bir durum yok ortada. Cemaat üzerinden kimlerin ne tür hesaplar yaptığı, nasıl ittifaklar kurulduğu, ne tür bir yol izlendiği apaçık ortada. Kimse kendini gizlemeye kalkışmasın. Kimse başkalarının arkasına sığınmasın.
28 Şubat darbesi aklandı. Yargılamadan hiçbir sonuç çıkmadı. Bu ülkede böyle bir darbe sanki hiç yaşanmadı. Askeri kanat bile yargılanamazken 28 Şubat döneminin büyük yolsuzluğu ve sivil ayağı yargılanabilir mi?
Peki bu nasıl oldu? Kim akladı bu darbeyi? Türkiye"nin siyasi tarihinden bu kirli sicili kim temizledi? Bugünkü iktidar kavgasıyla aklama arasında nasıl bir bağlantı var?
Daha çok şey tartışacağız, yeni başladık.
Dedim ya, iş hükümet meselesi olmaktan çıkıp devlet meselesi olmaya doğru gidiyor. Ya, "örgüt" görünümü veren bu yapıya karşı bir devlet müdahalesi gelirse, böyle bir tehdit algılaması yapılırsa ne olacak?
Bu büyük bir hesaplaşma...
Bu kavgayı kim kazanır?
00:0025/12/2013, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir kalkışma var; bir hesap görme, devletin bütün iktidar alanlarına sirayet eden bir kavga, bir iktidar mücadelesi, "sen değil ben yöneteceğim" diyen bir oligarşik meydan okuma var.
Bu bütünün parçaları arasında kaybolup gidiyoruz. Bir "yolsuzluk operasyonu" oluyor, bir "gazete rüşvet aldı" kampanyası oluyor, bir "paralel devlet" tartışmasına dönüşüyor, bir istihbarat birimleri arasında karşılıklı operasyon olarak karşımıza çıkıyor.
Emniyet, yargı, iş dünyası, medya bu kavgaya göre pozisyon belirliyor. Devlet iktidarının meşru temsilcileri ile buna karşıt cephe arasındaki savaş her geçen gün daha da alevleniyor. İş, devletle devleti ele geçirmeye çalışan iktidar odakları, çok da açık olmayan ittifaklar arasında bir çatışmaya sürükleniyor.
Dosyalar çıkıyor ortaya. Yıllardır biriktirilen kayıtlar servis ediliyor. Kurgular yapılıyor, senaryolar çiziliyor. Kişiler, kurumlar, çevreler alabildiğine hedef alınıyor. Yargıya güven, güvenliğe ve istihbarata itimat yerlere seriliyor.
Sokaktaki insanın devlet düşüncesi, ülkeye ve devlete güveni sarsılmak isteniyor. Devletin değil devlet içindeki yapıların amaçları doğrultusunda adalet arandığı izlenimi güç kazanıyor. "Kimin savcısı, kimin polisi, kimin istihbaratçısı" soruları toplumsal bellekte yer ediniyor. Bu ülkeye dair ortak olan ne varsa parça parça ediliyor.
Artık kimse, yolsuzluk yapanı tartışmıyor. Yolsuzluğa karışanlarla kimlerin neden kavga ettiğini sorguluyor. Öyle bir kanaat oluşturuldu. Öyle kuşku uyandırıcı hareketler yapılıyor ki, mahkemelerin kararı, polisin soruşturmaları, savcıların iddianameleri adaleti tesis etmek yerine belli çevrelerin operasyonu kapsamında ele alınıyor. Bu çok tehlikeli bir algı ama bu algının oluşturulması için inanılmaz uygulamalara tanık oluyoruz.
İlk günler ne tartışıyorduk, şimdi neleri tartışıyoruz. Bir sonraki aşamada neler tartışacağız? İlk gün parçalar vardı elimizde, sonrakinde bu parçalar birilerinin devletle hesaplaşması gibi bir bütün halini aldı, yani resim net olarak ortaya çıktı.
Ancak şimdi sokaklar bile hükümete meydan okuyan kesimleri sorguluyor. Bir sonraki adımda bu ittifakın çokuluslu boyutları ortaya çıkacak. Türkiye"nin nasıl bir projeyle karşı karşıya olduğu belirginleşecek. O zaman da çokuluslu ittifaka yönelik bir sorgulama başlayacak.
İlişkiler, cephenin ortakları, çok önceden yapılmış planlar, para hareketleri ortaya dökülecek. En önemlisi de bunun hükümet karşıtlığı ile sınırlı olmayıp bir Türkiye projesi olduğu, bu ülkeyi yeniden biçimlendirme ve yönetilebilir hale getirme çabası olduğu ortaya çıkacak.
Dolayısıyla kalkışmanın sadece seçime endeksli, yerel seçimlerde AK Parti"yi hezimete uğratmayla ya da Tayyip Erdoğan"ı devirmeyle sınırlı olmadığı görülecek.
Kimse böyle bir çalışmayı masum bir hak arama olarak göstermesin. Seçime endeksli krizler gibi pazarlamasın. Ortadoğu"da ABD-İran yakınlaşmasıyla ciddi bir fay hareketliliği yaşanıyor. Tekrar edelim: Bu hareketlenmeye göre ülkeler de politikalar da değişiyor ya da değiştiriliyor. S. Arabistan ve İsrail yeni durumda açığa düşen iki ülke oldu. Operasyonun arkasındaki akıl, Türkiye"nin de pozisyonunu yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Erdoğan yönetimindeki Türkiye"ye bunu yaptırmaları imkansız. Bugünün Türkiye"si oyun kurucuları rahatsız ediyor, yeri geldiğinde onlara meydan okuyor çünkü.
Buna inanmayanlara biraz daha sabır diyorum. Yakında çok şey görecekler, o zaman inanacaklar. Bugün cephenin içinde olan kurum ve çevrelerin aslında nasıl büyük bir kurgunun figüranları olduğu belirginleşecek. Devlet içindeki iktidar ayaklanmasının sokaklara yansıtılmaya çalışılacağını, muhafazakar tabanı birbiriyle çatıştırmak isteyeceklerini düşünüyorum.
"Bu daha başlangıç, devleti başlarına yıkacağız" diyenlerin Türkiye"yi paramparça edecek, en azından zihinleri ve kalpleri karartacak tehlikeli bir yolda olduklarını, bu yolun haritasını da onların çizmediklerini düşünüyorum.
Kalkışma ile birlikte oyunu görmek isteyenlere yönelik itibarsızlaştırma, kamuoyunun gözlerini karartma amaçlı bir proje de yürütülüyor. Kavga dar alanlara sıkıştırılıp öyle pazarlanıyor ki olayın bütünü görülmesin. Ama biz, geçmiş tarihimizde bunun onlarca örneğini gördük. Son on yılda kaç tane benzer operasyon atlattı bu ülke?
Uzantıları İsrail aşırı sağından Amerikalı ve Avrupalı neocon çevrelere, sermaye gruplarına kadar uzandı. Bu kamuflaja, bu körleştirmeye inanmayacağız. Aynı çevrelerin yakın tarihin en iyi planlanmış çokuluslu projesi olan 28 Şubat"ı nasıl siyasi tarihimizden silip, sicilini temizlediklerini görüyoruz çünkü.
Türkiye bu işin üstesinden gelecek, bu komployu boşa çıkaracak. Benzer senaryolara direnci fazla olan bir ülkeyiz. Kim bilir, belki bugünkü çokuluslu müdahale de bir süre sonra 28 Şubat benzeri bir darbe girişimi olarak siyasi tarihe geçecek.
Türkiye"deki siyasi akıl, olayları dar alanda görmeye ayarlı, resmin tamamına kör olan bir akıldır. Bu yüzden de bu ülkede çok kolay oyun kurulur. Yine öyle oluyor. Ama unutmayın ki bu ülkenin direnci fazla. Dünyanın en karmaşık, güç haritasının sürekli değiştiği coğrafyasına uyum sağlayan bir dirençtir bu.
Her zaman "yerli" olanı tercih eder, yabancı bir elin izini gördüğü, hissettiği her şeyi toprağa gömer. Bunu da gömecek. Çünkü oyunu gördü, oyuncuları teşhis etti.
Yargıda cinnet hali
00:0027/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İki gündür emniyet ve yargı içinde müthiş bir güç mücadelesi izliyoruz. Bu mücadele, adaletten çok siyasi iktidara, yolsuzluktan çok hükümeti devirmeye, devletin olağan işleyişine ve demokratik sisteme bürokratik iktidarı kullanarak müdahale etmeye ayarlı.
Adalet duygusunu yerle bir eden, özel gündemli, özel maksatlı olduğuna dair kamuoyunda yaygın kanaat oluşan, yolsuzluk kamuflajı altında intikam ve hesaplaşma duygusunun öne çıktığı bir cinnet hali adeta.
Her ne kadar, güvenlik ve yargının kendi kural ve mantığı içinde gibi görülse de kamuoyu bunu; hükümet ile hükümeti yıkmaya çalışan cephe arasında çatışma olarak tanımladı, adını da koydu: Bürokratik darbe girişimi...
Bu cephenin taraflarının kimler olduğu netleşti. Cephenin sadece cemaatten ibaret olmadığı aşikar. Yıllardır darbe girişimlerinde hep öne çıkan sermaye çevreleri ile onlara destek veren Türkiye dışı iktidar odaklarının, Ak Parti yönetimini devirmek için çizdiği yol haritasının bir parçası olduğu izlenimi ağır basıyor.
Bir savcı, yetkilerini geniş kullanarak, bulunduğu erk içindeki aşamaları bir yana bırakarak, iktidara yakın gördüğü sermaye çevrelerine karşı gizli bir soruşturma yürütüyor ve zamanlaması çok iyi ayarlanmış bir operasyon talimatı veriyor. Adalet arayışından ziyade tasfiye görüntüsü veren operasyon talimatına emniyet direniyor. Devleti kilitlemeye ayarlı müdahaleye karşı müdahale geliyor. Önceki gün, saatlerce bu karşılıklı restleşmeyi izledik.
Dün ise savcıların restleşmesi vardı. Önce soruşturma savcısı açıklama yaptı: Delillerin karartıldığını, yargıya baskı yapıldığını, soruşturmanın engellendiğini, dosyanın kendisinden alındığını, kendisine ve soruşturmaya yönelik bu müdahale ile suç işlendiğini iddia ederek, hukuk camiasından yargı bağımsızlığına destek vermesini istedi.
Hemen ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı ekranlara çıktı. Savcının kamuoyuna böyle bir açıklama yetkisi bulunmadığını, ancak başsavcı veya sözcüsünün böyle bir açıklama yapabileceğini belirterek, medyaya yalan yanlış bilgiler aktarıldığını, soruşturmanın kendisinden gizlendiğini, elindeki bilgileri medyaya aktaranların dosyalarının elinden alınması gerektiğini söyledi.
Operasyondan bir gün önce, bazı gazetecilerin çağrılarak dosya ile ilgili bütün bilgilerin verildiğine dair iddiaların bu kapsamda tartışılmasında fayda var.
Bitmedi..
Bu açıklama henüz bitmişti ki, HSYK devreye girdi. Adli Kolluk Yönetmeliği"ne ilişkin değişikliğin Anayasa"ya aykırı olduğunu duyurdu. Soruşturma savcısına destek mahiyetindeki bu açıklama, Başsavcı"ya karşı yapıldığına söylemeye bile gerek yok.
Saatler, dakikalarla yarışan açıklamalar izledik dün. Gördük ki, yargı sistemi içinde iktidar çatışması kontrolden çıkmış. Hükümet karşıtı operasyonun en önemli ayaklarından biri haline gelmiş. Bir meydan okuma, yargı üzerinden siyasi sistemi kontrol altına görüntüsü vermeye başlamış.
Bütün bu gelişmelerin yargının işleyişine dair mevzuat ve teamüller açısından haklı gösterilebilecek gerekçeleri var. Ama biz kamuoyunun algılamasına bakıyoruz. Artık gizlenemeyecek hale gelen kamuoyu kanaati şu: Cemaate bağlı çevreler yargı ve emniyet içinde güç gösterisi yapıyor. Devlet bürokrasisinin kendilerini sunduğu yasal imtiyazları siyasal bir tavır olarak öne çıkarıyor.
Yolsuzluk ya da başka bir konu olsun, adalet duygusunun siyasi hedeflere kurban edilmemesi gerekiyor. Öyle bir hale geldik ki, milletin paralarını çalanlara tepki göstermesi gerekenler, yapılanların siyasal boyutunu görüyor ve kendi siyasal duruşlarına göre pozisyon alıyor. Böyle olunca da söz konusu operasyonların iyi niyetle yapıldığına dair derin bir şüphe uyanıyor.
Yolsuzluk soruşturması diyorsunuz bir bakıyorsunuz, 28 Şubat"ta olduğu gibi sermaye tasfiyesi karşınıza çıkıyor. Bir bakıyorsunuz yine o dönemin aktörleri bu sefer de işin içinde tam cephe savaşa giriyor.
Gezi olayları sırasında öne sürülen talepleri hatırlayalım: Üçüncü köprü yapılmasın, Kanal İstanbul Projesi"nden vazgeçilsin, 3. Havaalanı yapılmasın! "Yahu ne alakası var" demiştik o zamanlar. Çok alakası varmış. İşin Türkiye"yi aşan boyutlarını görünce hesabın bambaşka olduğunu gördük. Bu hesap sokaklar harekete geçirilerek, darbe çağrıları yapılarak, Başbakanlık ve Başbakan"ın evi basılarak gerçekleştirilmek istendi. Destek yine aynı çevrelerdendi. Bu güne kadar her türlü darbe girişimine destek verenler yine sahnedeydi.
Tuhaf değil mi? Şimdi de benzer projeler hedef alınıyor? Türkiye"yi öne çıkaran büyük projeler, yolsuzluk soruşturmalarıyla boşa çıkarılmak isteniyor. Yine aynı çevreler AK Parti"ye devirme projesinin ön saflarında yerlerini aldı. Bu sefer sokaktan değil, bürokrasi üzerinden bir müdahale söz konusu. Aynı çevrelerin sokakları harekete geçirmeye yönelik çağrıları endişe verici. Eminim sokaklardan sonra barış sürecini hedef alacaklar, bu ülkeyi yeniden kan gölüne döndürmeye çalışacaklar.
Herkes, bu ülkenin iyiliğini isteyen herkes son derece dikkatli olmalı.
Gizli devlet
00:0030/12/2013, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Öyle şaşırtıcı bilgiler dolaşıyor ki, inanmamaya zorluyoruz kendimizi. "Bu kadar da olmaz" diyoruz... Böyle bir Türkiye olmaz, bu ülkeye bunlar yapılmaz, içeriden ve dışarıdan bu kadar çevre aynı amaç doğrultusunda böyle organize olamaz, milletin gözlerinin içine bakılarak millete operasyon çekilemez, diyoruz.
Keşke sadece yolsuzluklar olsaydı. Rahatça tartışsaydık. Suçlu olana tavrımızı koysaydık. Hesabı sorulsaydı. Ya da dershane olsaydı. Rahatça konuşsaydık. Pozisyonumuzu belirleseydik. Yanlışa yanlış, doğruya doğru deseydik. Bu tartışmaların hiç biri bu ülkeyi yaralamazdı, zorlamazdı hatta güç kazandırırdı. Ama mesele bunlardan hiç biri değilmiş. Bunlar sadece adım adım uygulanacak projenin aşamalarıymış.
Ama şimdi oluşan resim bizi ürpertiyor. Tehditler, hesaplaşmalar, operasyonlar, şantajlar, inanılmaz bir akıl tutulması, insanların zihinlerini allak bullak eden entrikalar, gizli gündemler, gizli ortaklıklar ve bir karanlık Türkiye projesi var önümüzde. Böyle olunca duracağımız yer, tereddüde yer bırakmayacak şekilde Türkiye oluyor. Türkiye"nin sivil siyasi sistemi oluyor. Millet oluyor, bu ülkenin büyümesi ve güç kazanması oluyor. Devlet dediğimiz, meşruiyetini milletinden alan iktidar alanı oluyor.
Devleti bir kenara iten, devlet gibi hareket eden bir yapının iç ve dış boyutları olan bir iktidar savaşı için nasıl organize çalıştıkları her geçen gün daha da berraklaşıyor. Buradan bakınca, yaşadığımız gerilimin seçimleri etkilemenin çok ötesinde bir hesap olduğu ortaya çıkıyor.
Gün gelir, bu karmaşık ilişkilerin ayrıntıları ortaya çıkar, kimlerin kimler için pazarlık teklifi yaptıkları ortaya serilir. İçerideki darbeci sermaye çevreleri ile dışarıdaki ortaklarının siyasi sistemi dinamitleyen bu saldırıda ne tür kazanç hesapları yaptıkları, Türkiye"nin biriken zenginliğini nasıl paylaştıkları görülür.
Savcılar üzerinden tartıştığımız resmin yabancı istihbarat ve sermaye bağlantıları açığa çıkar. Polisin kimin polisi olduğu, savcının kimler için "adalet" aradığı, yolsuzluğa karşı yapılan operasyonun nasıl bu ülkenin zenginliğine hortumlamaya dönük bir yolsuzluğa kapı araladığı anlaşılır.
Mavi Marmara"nın da, İsrail"e özür baskılarının da bu operasyonun içinde nasıl bir yer ettiği, nasıl pazarlık meselesi haline getirildiği bu millete anlatılır.
Kimseden yana değiliz. Kimseye tavır almıyoruz. Yolsuzluğu savunacak kişilik ve ahlak yapısına da sahip değiliz. Ama mütevazı tecrübemiz bu işin sonraki aşamalarını da öngörmemizi sağlıyor. Türkiye"nin sadece son yirmi yılında yaşananlara bakmak bile o resmi görmemiz için yeterli. Biz Türkiye"den yanayız. Bu ülkeyi savunur, bu ülkeye zarar verecek her gelişmeye karşı dururuz.
Hatırlayalım: Her on yılda bir Türkiye"de ekonomik kriz yaşanırdı. Bu bazen askeri darbe ile bazen siyasal krizlerle ortaya çıkardı. Aslında bunların hiç biri kriz değildi. Küresel sistemin Türkiye"de uyguladığı bir ekonomik operasyondu. Her krizde, on yılda biriken zenginlik talan edilir, krizden çıkmak için ağır krediler verilir, ülke ikinci kez soyulurdu. Tabii bu arada iç politik yapı da yeniden dizayn edilirdi.
Şükür uzunca bir süre bunları yaşamadık. Zenginlik birikti. Politik kimlik sistemi rahatsız edecek kadar güçlendi. Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Anadolu sınırlarının dışına taştı. Bölge ile, dünya ile ilgilenmeye başladı. Küresel ekonominin merkez yöneticileri krizlerle sarsılırken Türkiye kendine hep yeni yollar açma becerisine kavuştu.
Kriz zamanları, siyaset itibarsızlaştırılır, ekonomi dalgalandırılır, toplumsal alanda şiddetli cepheler oluşturulur ardından da bir Türkiye hesabı çıkardı ortaya. Sanki bu sefer de bu ülkeyi yeniden 28 Şubat sonrası siyasi ve ekonomik olarak çöküşe sürüklenen doksanların Türkiye"sine döndürmek istiyorlar. Sanki birileri bir "tehdidi", meydan okumaya başlayan bir gücü tasfiye etmek istiyorlar.
Hadi, "dış bağlantı" yok diyelim. Sadece Halkbank ve Kuzey Irak petrolleri ile ilgili boyut bile bunun bir dış operasyon olduğunu bal gibi ortaya koyuyor. Dış bağlantıya "komplo" diyenlerin yeniden sahneye sürüldüğünün farkındasınız. Komplo diyenler aslında içeride bir operasyon yapıyor, milletin gözlerini kör ediyor, en büyük komplonun etki ajanları olarak hepimize operasyon çekiyor.
İçişleri Bakanı Efkan Ala"nın açıklamalarını izledik dün. Sözleri hepimizi endişelendirecek türden:
"Güneyde bir ilde başabaş bir yapı var. Orada valiyi de iktidar partisini de tüm muhalefet partilerini de il başkanlarını da devlet içerisinde dinliyorlar. Önce orada sonra Türkiye genelinde siyasete dizayn etmek için kullanıyorlar" diyor.
"Yalanın maliyeti 104 milyar dolar oldu. Şimdi ben bir şey soruyorum, doları kim aldı? Bir şey söylüyorsam sadece şüpheyle değil. Bu tezgahın kazançlıları kimlerdir? Bu nasıl bir ihanettir. Nasıl bir yanlışlıktır. Tabii devlet ciddiyeti, bildiğinizi söylersiniz, sonra da bunu tevsik edersiniz. Sonra bunlar ortaya çıkacaktır. Kim bu bilgileri sızdırıyor, kim ne alıyor" diye soruyor.
Her gün yepyeni şeyler görüyoruz. Her hafta bir başka krizle boğuşuyoruz. Savcının soruşturmasından devletin haberi yok. Devletten gizli yürütülüyor. Polis soruşturmasından devletin haberi yok. Emniyet"ten gizli yürütülüyor ve soruşturmaya dair hiçbir resmi kayıt yok. Kim kime çalışıyor, hangi ajandaya göre yapılıyor bunlar?
O zaman bu savcılar kimin, polisler kimin, bu soruşturmaları kim yapıyor diye sormazlar mı adama. Devlet bilmiyorsa kim biliyor bunları? Kamu yararını temsil eden devlet ortada yoksa, kim var?
Bugün Pazartesi. Artık her hafta başı yeni bir bomba patlayacak diye endişe ediyoruz. Hesaplaşma da, cepheler de netleştiğine göre kim kime operasyon çekecek diye bekliyoruz.
Bu ülkeye diz çöktürmek isteyen kim olursa olsun, zelil bir şekilde tarihe gömülecektir
Bugün 451 ziyaretçi (1016 klik) kişi burdaydı
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Zekeriya Öz, o gün az kalsın dayak yiyordu
04:001/01/2015, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, 2013’ün son günlerinde başlatılan, 2014’e damgasını vuran çok ağır bir travma atlattı. Devlet, ülke ve millet, bir yıl boyunca, kökleri büyük oranda dışarıda olan, sinir uçları Türkiye toplumunun ve devletin içlerine sinen bir örgütle mücadele etti. Yerli bir görünüm, yerli bir dil ile bir dış operasyon servis edildi ve insanlar devletin ve milletin karşısına geçip bir örgütten yana tavır almaya zorlandı.
Tarihte ilk kez muhafazakar görünümlü bir yapı darbe için kullanılıyordu. Cumhuriyet tarihinde sağcısından solcusuna ve milliyetçisine kadar her kesim Türkiye’ye yönelik operasyonlar için kullanılmıştı. Ama artık bu çevreler üzerinden yürütülen operasyonlar tutmuyordu.
Geleneksel muhalefet yapıları söylem ve vizyon olarak tükenmişti ve toplumsal kredileri yeterli değildi. Önce geleneksel muhalefet çevreleri biraraya getirildi. Bir çatı oluşturulmak, şiddet ve terör üzerinden iktidar değişimi planlandı. Sokaklar terörize edildi. Bu son umuttu. Ama başarısızlıkla sonuçlandı. Geride sadece çirkinlik, kötülük bıraktı.
Muhafazakar kimliği öne çıkaran, yerli bir duruşu sahiplenen, Türkiye’nin geçmiş birikimiyle kendi yolunu çizmeye çalışan, bağımsız ve kompleksiz bir gelecek inşa etmeye çalışan kadrolara ve bu kadrolara alabildiğine destek veren kitleleri durdurabilmek için yerli görünümlü, muhafazakar bir muhalefet alanı oluşturma projesi devreye alındı.
Soğuk savaş döneminde Sovyet yayılmasını durduracak kalelerin Müslüman ülkelerden oluşturulması gibi bu sefer de Türkiye’nin yerli meydan okuyuşuna karşı direnç noktası olarak muhafazakar bir organizasyon kullanılıyordu. İslami terminoloji ve hassasiyetler bu yüzden alabildiğine istismar edildi. Daha önce tanık olmadığımız türden fitne ve yalan kampanyasıyla zihinler kirletildi.
17 Aralık 28 Şubat’ın devamıdır
28 Şubat askeri müdahalesi nasıl küresel 28 Şubat’ın ilk denemesi ise, bu da öyleydi: Yeni Türkiye’nin inşası muhafazakar yapılar üzerinden sabote ediliyor, yıllardır servis edilen “ılımlı İslam”, “Amerika İslam’ı” Sovyetler'den sonra Türkiye’yi vuruyordu.
Dünya değişmişti, küresel iktidar kavgaları büyük oranda Müslümanların hakim olduğu coğrafya üzerinde cephelere dönüşüyordu. Yükselen İslami dalga, Batı için Sovyetler gibi bir tehdit haline geliyordu. Yirmi yıldır bu dalgayı durdurmak için yeryüzünün her köşesinde anti terör merkezleri kuruluyor, askeri müdahaleler ve işgaller yürütülüyordu. Asya ülkeleri, ekonomik ve askeri güç olarak hızla öne çıkıyor, yeryüzünde yeni güç merkezleri oluşuyor, kimse eskisi gibi Atlantik merkezinden talimat almak istemiyordu.
Bu coğrafyanın en merkezi üssü Türkiye idi. 28 Şubat bu yüzden bir çokuluslu müdahale olarak bu ülkeden Batı vesayetine karşı İslami kesimlerin belini kırmak için planlandı. Türkiye kontrol altında tutulmalı, bağımsız hareket etmemeli, hele kendi geçmişi ve coğrafyasıyla barışıp bir tehdit haline gelmemeliydi.
17 Aralık müdahalesi, 28 Şubat’tan sonraki ikinci büyük Türkiye tasarımıydı. Anadolu’yu özgürleştiren, Kudüs’e sahip çıkan, İslam dünyasını harekete geçirmeye çalışan bir siyasi anlayış ve kadronun, muhafazakar görünümlü bir organizasyon üzerinden tasfiye edilmesi, ardından yine muhafazakar görünümlü bir iktidar inşa edilerek yeniden vesayet altına alınması amaçlanıyordu.
Darbe başarısız oldu ancak muhafazakar iktidar oluşumu projesi devam edecektir. Bu yapı üzerinden de müdahaleler devam edecektir. Ancak, darbeyi boşa çıkaran kamuoyu reaksiyonunu, muhafazakar muhalefet oluşumunu da boşa çıkarma ihtimali oldukça yüksek.
Bu yüzden, Fethullah Gülen’in simgesel öncülüğünde yürütülen operasyonun 28 Şubat çokuluslu müdahalesinin devamı olduğunu söylemek pekala mümkündür.
Mali Şube’yi basıp örgüt şeması yazdırmaya kalktı
İçerideki operasyonel kadroların bu kadar özgüven ve pişkinlikle hareket etmelerinin sebebi arkalarında hissettikleri daha doğrusu talimat aldıkları güçlerdi. 28 Şubat İsrail aşırı sağı ile ABD’deki neoconların ortak operasyonuydu ve Türkiye’de kendilerine yakın askeri unsurlar üzerinden yürütüldü. 17 Aralık’ta da yine aynı çevrelerin parmak izleri çok açık bir şekilde ortada. Dahası, operasyonun merkezi ABD’de ve her şey oradan yürütülüyor.
18 Aralık gününü hatırlıyorum. Önceki gün açığa alınan Zekeriya Öz, Mali Şube’yi bastı. Polislere zorla örgüt şeması yazdırmaya kalkıştı. Örgütün tepe ismi olarak da Tayyip Erdoğan’ı yazdırıyordu. Devamında bakanlar vs. geliyordu. Öyle bir pervasızlık ve pişkinlikle hareket ediyordu ki, talimatlarına uymayı reddeden emniyet mensuplarını tehdit ediyordu. Ona göre darbe başarılıydı, hükümet gidiciydi, Erdoğan’ın ellerine kelepçe takılacaktı, bakanlar tutuklanacaktı.
Efgan Ala’nın müdahalesiyle apar topar Mali Şube’den dışarı atıldı. Örgüt şeması yazdırmaya çalışan Öz, oradan kovulmuştu. Az kalsın orada bir de dayak yiyordu.
“Başbakan’ı ne zaman alıyoruz, talimat geldi mi”
Sadece Öz değil, diğer savcılar, hakimler, emniyet mensupları, gazeteciler, işadamları, aklınıza kim gelirse, örgüt içinde yer alan herkes bir şekilde darbenin başarılı olacağından emindi. Yeni hükümet, kadrolar kimlerin nerelere atanacağı, kimlerin tasfiye edilip hapislere doldurulacağı belirlenmişti. Önlerine çıkan ve çıkacak kim varsa yok edilecekti. Binlerce insan bu yüzden dinlenmiş, fişlenmiş, tapelenmiş ve haklarında örgüt ya da başka bir suçtan kurgular yapılmıştı. Dosyalar hazırdı. Sesini çıkaran içeri atılacaktı.
Okul yaptırmadığı için, haraç vermediği için, cemaatin şirketlerinin gireceği ihalelere girdiği için işadamlarını hapse atıp yüz yıl, iki yüzyıl ceza veren bir anlayışın, iktidar olduktan sonra neler yapabileceğini bir düşünün. Böyle onlarca dosya var. O zaman dertlerini anlatacak kimse bulamıyorlardı. Devletin bütün yargı kurumları kapıları yüzlerine kapatıyordu. Bu insanların çoğu iflas etti, hayatları karardı. Şimdilerde sayısız dosya geliyor gazetelere. Bize de bunları yaptılar diye.
Emniyet istihbaratta dinleme yapan polislerin kendi aralarındaki yazışmalarda “Yurt dışından talimat geldi mi, Başbakan’ı ne zaman alıyoruz”, “Bakanlar Kurulu’nu burada (emniyette) toplayacağız” diyorlardı. Başbakan'a ağır küfürler ediyorlardı.
Erdoğan’a kişisel öfke duyan herkes şimdi bu darbecilerle aynı cephede yer alıyor. Ortada fikri, siyasi bir hesap yok, sadece kin ve nefret hissi ile bir savrulma var. Kendi tükenmişliklerini bu şekilde örtmeye, gayri meşru bir arayış üzerinden can suyu bulmaya çalışıyorlar. Bazılarının ise müdahalenin dış aktörlerinin nüfuz alanında olduğuna şüphe yok.
Ferhat Kentel örneği
Başbakan olduğu dönemde bir gün bir grup gazeteci ile Erdoğan’a geçmiş olsun ziyaretine gitmiştik. Ergenekon operasyonlarının tam gaz devam ettiği günlerdi. Sıra yazar/çizerlere geliyordu, bazı isimlerin gözaltına alınacağı söyleniyordu.
Ali Bayramoğlu bu durumu gündeme getirdi. Ferhat Kentel’in gözaltına alınacağına dair söylentiler olduğu serzenişinde bulundu. Erdoğan’ın tepkisi “Olur mu öyle şey” oldu. Erdoğan’ın müdahalesi sonucu Kentel gözaltına alınmaktan kurtuldu. Aynı kişinin bugün Erdoğan’a karşı paralel çevrelerle iş tutması bu anlamda ibretlik bir durumdur.
Sadece Kentel mi? Böyle onlarca isim var.
Bir yandan Zekeriya Öz’ün Mali Şube’deki “kabadayı” havası diğer yanda Kentel’in basiretsizliği. İkisi de hüsran. Bir de ağlayıp sızlanan, basın özgürlüğü ve adalet çağrıları yapanlar var. 16 Aralık’ta o isimlerin hepsi birer Zekeriya Öz’dü.
Hepimize güzel bir yıl diliyorum....
Paralel dış tehdit ve Kırmızı Kitap..
04:003/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Milli Güvenlik Kurulu’nun son toplantısında “Paralel Yapılanma”nın öncelikle “iç tehdit” ilan edileceği, ardından “dış tehdit” boyutu üzerinden çalışma yapılacağı, Nisan ayında yenilenecek “Kırmızı Kitap”ta ise bu yapılanmanın “Ulusal Güvenlik Tehdidi” olarak yer alacağı ifade ediliyor.
17-25 Aralık sonrası “iç tehdit” ve “dış tehdit” boyutlarını sorgulayan iki yazı yazdım. 20 Ocak 12014 tarihli “Cemaat dış güç haline geliyor” ve 6 Şubat 2014’teki “Cemaat önce dış güç oldu, şimdi de dış tehdit oluyor” başlıklı yazılarda, paralel yapılanmanın Türkiye projesinin, bir Cemaat’in ihtiraslarının çok ötesine geçen bağlantılarına, operasyonel niteliklerine ve “Türkiye’yi dışarıdan dövme”ye ayarlı ilişkilerine dikkat çektim.
Başkalarının sopasıyla Türkiye’yi dövme hastalığı yeni değil. Yıllardır ABD’deki etkin nüfuz çevreleriyle bağlantılı bazı kişiler ve kurumlar, ABD sopasıyla içeride siyasi terör estiriyor, onlardan destek alan işadamı, aydın ve medya organları hükümet kurup hükümet deviriyor, askerler de darbe yapıyordu.
Ardından bunlara, Avrupa Birliği ile güçlü ilişkilere sahip kişi ve çevreler eklendi. Onlar da Avrupa başkentlerinden edindikleri güçle siyasi operasyonlar yapıyor, yeri geldiğinde tehdit ediyor, Türkiye’yi bir şeylere zorluyorlardı. İki çevre de, Türkiye’deki Atlantikçi vesayetin ileri uçlarıydı. Güçleri buradan geliyordu ve Türkiye içinde ciddiye alınacak bir temelleri de yoktu.
Washington ve Brüksel’in “adamları” yerine Cemaat
ABD ile iyi ilişkileri savunmak, AB ile uyum içinde olmayı desteklemekle bu güçlerin uzantıları olmak farklı şeylerdir, karıştırmayalım. Başkalarının sopasıyla Türkiye’yi dövme derken; ayar verme, hizaya sokma, yeri geldiğinde diz çöktürme, siyaseti onlara göre dizayn etme, ekonomiyi yönetme, toplumsal algı ve ilgiyi yönlendirme gibi etkin nüfuz operasyonlarını kastediyorum.
Bu çevreler bir vesayet makamı gibi yıllarca Türkiye’yi baskı altında tuttular, içerideki nüfuzlarına zarar veren her şeye savaş açtılar, yeri geldiğinde müthiş bir cephe görüntüsü verdiler. Ancak son on yılda etkileri hazla azaldı. Onların medyadaki uzantılarının birçoğu bugünlerde ortalarda görünmüyor. Türkiye’de yerli, kendine özgü bir arayış öne çıktı, kendi ayakları üstünde durmaya yönelik müthiş bir kamuoyu inisiyatifi güç kazandı.
Bu güçlerin iktidar hesapları zayıfladı, onlar üzerinden siyaseti dizayn etme imkanı kalmadı. Bu kayıp Gülen Cemaati ile telafi edildi. Cemaat bu anlamda yeni keşfedilmiş, Türkiye dışındaki güçlü bağlantıları, içerideki toplumsal genişliği, devlet içindeki etkin gücü harekete geçirilmişti.
Bu yüzden “başkalarının sopasıyla Türkiye’yi dövme”, yeniden yönetilebilir alana çekme, bağımlılığı yeniden sağlama rolü Cemaat çevrelerine verildi.
Üst akıl onları tek cephe yapıyor
17 Şubat Müdahalesi’nin bu boyutlarının çok ciddi biçimde sorgulanması gerekiyor. Tıpkı 28 Şubat askeri müdahalesinin Türkiye dışı bağlantıları gibi. Birbirine oldukça fazla benziyor.
Müdahalenin başarısız olmasından sonra aynı çevrelerin Türkiye karşıtı yaygaralarının sırrı işte burada kendini ele veriyor. AB kurumları üzerinden, ABD’deki nüfuz alanları üzerinden Türkiye ile hesaplaşıyorlar. Sanki ortada bir haksızlık varmış ve dünyanın vicdanını bu haksızlığa karşı harekete geçiriyormuş görüntüsü veriyorlar.
Oysa, 17 Aralık’la başlayan iç siyasi sistemi yeniden düzenlemeye ayarlı, Türkiye’nin büyük yürüyüşünü durdurmaya ve onu tekrar vesayet altına almaya ayarlı müdahalenin arkasındaki üst akıl şimdi mağduriyetler üzerinden harekete geçti ve Türkiye’den intikam alıyor.
Daha önce ABD ve Avrupa sopasını kullanan, birbiriyle alakasız görünen çevrelerin bir anda paralel safta hizalanmalarının hikmeti de burada yatıyor işte. Cemaat diye bir derdi olmayan, onların dünya görüşüyle alakası olmayan kişi ve çevreler, siyasi iktidara yönelik kişisel hınçlarının da etkisiyle bir anda “ortak cephede” hizalanabiliyorlar. Birileri, sopa görevi verdikleri herkesi bugünlerde tek bir cephede topluyor olmalı.
Önce dış güç oldu şimdi dış tehdit..
“Cemaat dış güç haline geliyor” derken söz konusu yapının, son yirmi yıldır Türkiye ve bölgeye yönelik yıkıcı çevrelerle yakın durmasına, neocon/İsrail aşırı sağına duyduğu sempatiye, Türkiye toplumunun öfkesini kazanmış çevrelerle iş tutuşuna bakıyorum. Her biri güçlü, merkezi, Batı sistemi içinde nüfuz etkisi yüksek, siyasi ve ekonomik olarak bize yönelen uygulamalardaki sicilleri bozuk çevreler.
Fethullah Gülen ve çevresinin Batı medyasına konuşma biçimi, seçtikleri adresler, onlarla dayanışma içine girip Türkiye karşıtı rüzgar isteme gayretleri, “hükümeti içeriden yıkamadık dışarıdan dövelim” tezine gönüllü destek verecek merkezler olmaları dikkat çekici.
17 Aralık’tan hemen sonra, Gülen grubunun Türkiye’den hızla ayrıştığına, yabancılaştığına, bir dış güç haline geldiğine, zamanla dışarıdaki uzantılarını Türkiye karşıtı güçlü bir lobi haline getirebileceğine dikkat çekmeye çalıştım.
Ama dış güç olmaktan, yabancılaşmaktan da kötüsü vardı. Paralel yapının, dışarıdaki bağlantıları ve destekçileri üzerinden etkin bir yıpratıcı savaşa başlayıp “dış tehdit” haline gelme ihtimali oldukça yüksekti. Bu da oldu.
MİT’e yönelik yıpratıcı süreç, 17 Aralık’ın AK Parti iktidarını tasfiye boyutu, 25 Aralık’ın sermaye savaşlarıyla ilgili boyutu dış etkiyi açıkça ortaya seriyor zaten. ABD’nin NSA üzerinden Almanya Başbakanı Angela Merkel’i bile dinlediği, Merkel’in de Türkiye’yi dinlediği, paralel istihbarat ağının NSA’nın Türkiye operasyonlarının uzantısı olduğu gerçeği ortada nasıl bir ilişkiler ağı bulunduğunu gözler önüne seriyor.
Paralel yapının AB ve ABD’de birlikte hareket ettiği nüfuz çevrelerine, ne dediklerine bakarsanız, organizasyonun kimlerin organizasyonu olduğunu görürsünüz.
“Üst akıl” için de bir tehdit haline gelecek
Ama işin tuhafı, Türkiye için bir dış tehdit haline gelen, o merkezlerin Türkiye karşıtı operasyonlar için kullandığı paralel yapının daha sonra “kendisini kullanan ülkeler için de bir iç tehdit” haline geleceği görülecektir. İşte asıl kıyamet o gün kopacak. Bugün onlar üzerinden Türkiye’yi döven, dövdüren ülkeler, o an geldiğinde onları kullanılmış bir yapı olarak tasfiye edecek, tehdit ilan edip dışarı atacaktır.
Paralel yapı Türkiye için artık hem iç hem de dış tehdittir. Muhtemelen Ulusal Güvenlik Tehdidi olma özelliği yıllarca devam edecektir. Benim asıl merak ettiğim, bugün kendisini kullanan ülkeler için ne zaman iç tehdit ilan edileceğidir.
Türkiye’ye karşı etkili kart olma güçlerini yitirdikleri anda bugün bel bağladıkları ülkeler tarafından da tehdit ilan edileceklerdir. Bekleyin, göreceksiniz...
Milletin adamları, örgütün adamları
04:005/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cemaatin devletle kavgası, birtakım aç kurtların kişisel iktidar hırslarının da etkisiyle, bambaşka bir boyut aldı.
Sanki ortada böyle bir hesaplaşma, böyle bir girişim olmamış, sanki bir örgütlü yapı devleti bütün mekanizmalarıyla ele geçirmeye teşebbüs etmemiş, sanki meşru mekanizmalara savaş açmamış, onları temsil edenlere ağır ve çirkin saldırılar, kampanyalar yürütmemiş, onları tasfiye etmeye çalışmamış, onları yok edici bir takım planlar yapıp uygulamamış gibi bir görüntü veriliyor.
Bunun yerine de devletin küçük ve masum kitleye baskı ve zulüm yaptığına dair müthiş bir duygusal atmosfer oluşturuluyor. Zalimlerin, Yezid’lerin karşısında Hüseyin’lerin adalet ve özgürlük arayışı varmış gibi bir tablo çiziliyor. Oysa bu tabloyu çizenler, çok değil, bir yıl önce ülkenin Başbakanı’nın evini basmak, çocuklarıyla birlikte ellerine kelepçe takmak, bütün kabineyi ve onlara destek verenleri hapislere doldurmak için yalın kılıç bir savaş başlatmıştı.
İş o kadar kesindi ki, yeni kabine oluşturuluyor, kimlerin nerelere geleceğine dair hazırlıklar bile yapılıyordu. Milletin adamlarına karşı örgütün adamları ülkeyi yönetecekti. Türkiye, milletin adamları ile örgütün adamları arasında tercihe zorlanmıştı.
Medyadaki keskin nişancılar!
Meşru mekanizmalar, milletin temsil yetkisi verdikleri listeler halinde suçlu ilan ediliyor, onlar için önceden hazırlanan dosyalar ortaya çıkarılıyor, her birine ne olacağına dair kararlar veriliyordu. Darbe neredeyse tamamdı, dışarıdaki ortaklarıyla birlikte müthiş bir özgüven içinde herkesi asıp kesiyorlardı. Medyadaki keskin nişancılar üzerinden azıcık ses çıkaran herkesi kurşun yağmuruna tutuyorlardı.
Bugün, bir yıl sonra oluşturulan atmosfere, bu kurşun sıkanların kullandıkları dile, argümanlarına, kampanyalarına bakın. Dünün asıp kesenleri bugün zulme uğradıklarını sayıklıyorlar. Sanki bütün bunlar hiç olmamış, hiç birisini onlar yapmamış, son derece masumane bir şekilde ülkeye ve millete sadakat etmişler gibi..
Kimseyi dinlememişler, kimseyi fişlememişler, kimse hakkında örgüt uydurmamışlar, kimseyi hapse atmaya yönelik suçlar ihdas etmemişler gibi.
Türkiye, milletin seçtiği, yetkilendirdiği adamlar ile bir örgütün adamları arasında tercih yaptı. Doğru bir tercih yaptı. Ülkeye ve devlete sahip çıktı. Oyunu gördü, darbe girişimini boşa çıkardı, hükümeti emniyette toplamak için düğmeye basanları tehdit ilan etti.
Bu olaydan sonra iki seçim atlatıldı ve milletin, bütün entrikalarına rağmen, tercihi yine doğru olan, meşru olan oldu. Yerel seçimlerde doğru söz söylendi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde paralel örgütün yok etmeye çalıştığı kişiyi Cumhurbaşkanı seçti.
İnsan bir durup kendine bakar! Ne yaptık, nerede hata yaptık, bütün bu girişimlere karşı Türkiye toplumu neden böyle bir karar verdi, diye bir sorar.
Asla.. Sormazlar, sormayacaklar. Hala yalan, dolan, entrika, tehdit, şantaj.. Kendileri dışında dürüst insan yok, kendileri dışında Müslüman yok, kendileri dışında herkes vatan haini. Bu nasıl bir mantık, nasıl bir anlayış?
Türkiye düşmanları onların dostu oldu
Herkesi İrancılıkla suçlarlar ama düşünce disiplinlerinin, İslam’ı algılama biçimlerinin Şii/İran düşünce disipliniyle tıpatıp örtüştüğünü bile görmezler. Yanlış anlaşılmasın, bunu yadırgamıyorum. Sadece bir çarpıklığı öne çıkarmak için yazdım. İsrail aşırı sağı ile bağlantıları, ABD’de bilmen neresi ile bağlantıları ortadayken, şimdilerde Türkiye karşıtı bütün lobilerle içli dışlıyken sürekli başkalarını suçlamak pek akıl karı değil.
Kavga devletle cemaat tabanı arasında değil, kavga cemaatin oluşturmaya çalıştığı iktidar elitleri ile devlet arasındadır. Mesele, medya, iş dünyası, asker, polis, sivil bürokrat gibi her alanda yetiştirilen bu kadrolarla bir devlet yönetim şeması oluşturulması, vakti ve saati geldiğine kanaat edilerek düğmeye basılmasıdır.
Bütün bunları yazdığınızda, dış bağlantıları veya ortaklıkları sorguladığınızda ne Müslümanlığınız kalır, ne Türkiyeli oluşunuz, ne de insan oluşunuz. Bir çift kişiliklilik hali söz konusudur. Bir anda en vahşi ve en masum olunabilen bir karakter sorunu vardır bu öncü kadrolarda.
Cinler ve beddualar
Kitleleri İslami hassasiyetiyle, beddualarla ve cinlerle, medyayı senaryoyla, polisi kurguyla, askeri operasyonla, istihbaratı şantajla harekete geçirir ve hedef aldığı kişi ve çevreleri imha eder.
Hala imha etmeye çalışıyorlar. Bir yazı yazıyorsunuz, bunları sorguluyorsunuz ardından tehditler başlıyor. Bugüne kadar bu kadar seviyesiz saldırılara, ithamlara, tehditlere ve küfürlere maruz kaldığımı hatırlamıyorum.
Ne olacaktı, biz de mi darbe girişimine katılsaydık. Biz de mi hükümeti devirip, başbakanın eline kelepçe takıp, ekibini ve kendisini destekleyenlerle birlikte hareket etseydik. Biz de mi Türkiye dışında bilmem hangi merkezlerin söyleminin sözcülüğünü yapsaydık. Daha hiçbir şey söylemeden yıllarca bizi dinlediniz, hakkımızda örgüt üyelikleri uydurdunuz, ne zaman içeri alınacağımıza dair dosyalar hazırladınız. Bütün bunlar olmasa bile, durduğumuz yer milletin yanı, desteklediğimiz şey meşru mekanizmalar olacaktı. Dün devlet olmaya çalışanlar bugün bizi devletçilikle suçluyor.
Allah rızası için bir kez olsun kendinize birkaç soru da kendinize sorun. Sizden başka herkes kötü, hain, suçlu psikolojisini bir kenara bırakın. Ama yapamazsınız, yapmayacaksınız. Bir yıl sonra geldiğiniz noktada, kullandığınız dile bakarak bunu yapamayacağınızı söyleyebiliyorum. Unutmayın, böyle saldırmaya, tehdit etmeye devam ettikçe daha da yalnızlaşacak, daha da yabancılaşacaksınız.
Bir yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi görünmek istiyorsunuz. Ama canını yaktığınız onca insanın bunları unutacağını mı sanıyorsunuz. Bunca entrikanın, operasyonun, darbe girişiminin hesabı sorulmaz mı sanıyorsunuz...
Bu milletin hiçbir şey olmamış gibi davranıp, her şeyi unutacağını mı sanıyorsunuz...
İstanbul’da bombalar patlasa sevineceksiniz!
04:007/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Alabildiğine bir Türkiye karşıtlığı işleniyor. ABD’de, Avrupa ülkelerinde, Afrika’nın en ücra bölgelerinde, Türk dünyasında, Ortadoğu’da ve bunlarla organize bir şekilde Türkiye içinde bir ortak organizasyon, operasyon görüntüsü veren şer kampanyası var.
Kara propagandanın dibini bulmuş paralel örgüt, ulaşabildiği her yeri, etkileyebildiği her kişiyi, kandırabildiği her aptalı Türkiye aleyhine kışkırtıyor. Bir takım ahmaklar dışında kampanyaya katılanların, bu şerde ortak olanların büyük bölümü Türkiye’ye öfkesi olan, Türkiye ile öteden beri hep hesaplaşma içinde olan, Türkiye’nin burnunun sürtülmesini isteyenlere nüfuz casusluğu yapanlardan oluşuyor.
Türkiye düşmanları tek safta birleşmiş ve bu düşmanlığın öncüsünü de 17 Aralık darbe girişimi başarısızlığa uğrayan paralel çevreler. Dünyanın her yerine Türkiye düşmanlığı pazarlıyorlar, ülkemize zarar verebilecek her olumsuzluğu bir araya toplayıp servis ediyorlar. Bir nevi Türkiye karşıtlarına yol yordam gösteriyor, içerideki zayıf alanları tespit ediyor ve onlara hedef belirliyorlar.
Öfke, nefret, düşmanlık
Bırakın hükümeti, ülkemize, insanlarımıza, tarihimize ve geleceğimize yönelen her olumsuz girişimi sahipleniyor, bu olumsuzluklar üzerinden içerideki kavgalarına malzeme topluyorlar. Kaybedişlerine o kadar öfkeliler ki, bu hınç gözlerini döndürmüş, “bizden sonrası tufan” dercesine her şeyi kırıp geçiriyorlar.
Aslında bir ihanet tarihi yazıyorlar. Türkiye’den nefret edenlerin aslında kendilerinden de nefret ettiğini bilmelerine rağmen, bu ülkenin geçmişine, geleceğine, dinine, inançlarına, değerlerine sövüp sayanlarla gönül birliği içinde, omuz omuza bir şer savaşı yürütüyorlar.
Beyaz Saray’daki gazetecileri kıvrım kıvrım kıvranıyor; ne yaparım da Türkiye aleyhine bir açıklama alırım diye. Avrupa Parlamentosu’nda, AB birimlerinde Türkiye karşıtı bir cümle koparabilirim diye kapı kapı dolaşıyorlar. Bu kirli savaşta doğal afetleri bile kullanabilen, Afrika’da bilmem hangi kabileye Türkiye’yi ayıplattırabilen bir anlayış ve gözü dönmüşlük hali söz konusu.
Mısır’da darbe olur, binlerce insan öldürülür ses çıkarmazlar, kınamazlar bile. Almanya’da ırkçılar alabildiğine saldırganlaşır, duvarlara “Müslümanlar ölecek” sloganları yazar, sokaklara iner, vatandaşlarımızı tehdit eder, öldürür ve katiller aklanır onlardan bir cümle duyamazsın. Camiler yakılır duymazlar. İsrail kıyımlarına tek laf etmezler. Şimdilerde ortaklık kurdukları, himayelerine girdikleri çevreler Ortadoğu’da yüzbinleri katleder susarlar. Bütün bunlara tavır alan Türkiye kötü olur. Başkent başkent dolaşıp Türkiye’yi şikayet ederler, ihbar ederler. Türkiye teröre destek veren ülke dedirtmek için ülkelerine ihanet ederler, onu satarlar.
Hollandalı gazeteci ve terör övgüsü..
Hollandalı bir gazeteci terörü teşvik edici yazı ve açıklamaları yüzünden Diyarbakır’da ifadeye çağrılır, ayağa kalkarlar. Avrupa ülkelerinde terörü ve şiddeti övmenin hükmü nedir diye bir kez sormazlar. Son on yılda çıkarılan terör yasalarında, olağanüstü hal yasalarında, gözaltı mevzuatında, göçmen yasalarında nasıl faşizan düzenlemeler yapılmış, dönüp bakmazlar.
Her hangi bir gazeteci ABD’de, Avrupa ülkelerinin her hangi birinde “El Kaide ya da IŞİD falanca yerde bir bomba patlatsa ne iyi olur” dese başına neler gelir bir düşünün bakalım. Hangi ülke böyle bir şeye müsamaha gösterir, bunu gazetecilik mesleği çerçevesinde görebilir?
Türkiye’de on binlerce insanın canına, kanına, ailesine yıkım getiren bir savaşı övmenin gazetecilikle ne alakası olabilir, hangi meslek böyle bir dokunulmazlık sağlayabilir, bakmazlar. Çözüm sürecini sabote edelim, Alevi isyanı çıkaralım, DHKP-C ile çalışalım, kan aksın diyen ülkelerle, güçlerle birlikte hareket ederler.
Türkiye karşıtı en güçlü lobi oldular
Eskiden Ermeni lobisi vardı, Rum lobisi vardı, her zaman Yahudi lobisi vardı, şimdi “Paralel lobisi” bunların hepsinin önüne geçti. Bulundukları ülkelerde, paralel elçilik mensupları gibi hareket ediyor, o ülkelerin yönetimleriyle daha önce kurulan ilişkileri kullanıp Türkiye karşıtı kampanya yürütüyorlar. Hangi ülkede Türkiye’den rahatsız olan kim varsa onlarla iş tutuyorlar.
İçeride ve dışarıda ne kadar hesaplaşmacı çevre varsa paralel örgütle birlikte hareket ediyor. Tek cephe halinde saldırıyor. Kişisel öfkelerine yenilenler de onlarla, iktidar hesabıyla yanıp tutuşanlar da onlarla, etnik veya ideolojik kavgaları olanlar da onlarla, başka ülkelerin içerideki uzantıları da onlarla birlikte.
Bu nasıl bir cephe, nasıl bir ortaklık, ne kirli bir işbirliği.
Zaman, Hürriyet ve kullanılan dil
Zaman gazetesinin Türkiye karşıtı haberleri veriş tarzıyla Hürriyet gazetesinin sunuş tarzı aynileşmişse, onlara bağlı yayın organları hep beraber sistematik yıpratma savaşı sürütüyorsa, bu yayın organları hem içeride hem de dışarıdaki gelişmeleri aynı dille servis ediyorsa bir cephe hali söz konusudur.
Bunlar geçer. Çok daha ağır krizleri yöneten Türkiye, bu badireyi de pekala atlatır. Ama herkesin yaptıkları bir yerlere not edilir. Toplumsal hafızada bir yer edinir. Türkiye’nin düşmanlarını dost edinip dostlarını düşman görmenin, en acısı da Türkiye’yi bir kaşık suda boğmaya çalışanlarla iş tutmanın, kader birliği etmenin anlamını bu millet hiçbir zaman unutmaz.
Seçimler öncesi, bakalım daha hangi taşın altından nasıl çıkacaklar.. Öyle bir hale geldiler ki, İstanbul’un ortasında bombalar patlasa sevinecekler!
.Siz önce sahtekarlığı, ikiyüzlülüğü bırakın..
04:009/01/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Müslümanlara, Hristiyanlara, Musevilere, kısacası kutsal olan ne varsa hepsine saldıran Charlie Hebdo dergisi çalışanlarına yönelik terör saldırısı Avrupa kamuoyunu şok etti.
Ama Avrupa hükümetlerini, istihbarat teşkilatlarını, güvenlik birimlerini veya terör ve güvenlik konularıyla ilgilenenlerden hiç birini şok ettiğini sanmıyorum.
Cezayir asıllı Fransa vatandaşı üç kişiden ikisinin, dergi ekibinin toplantı yaptığı sırada özellikle korunan binaya girip, isim isim belirledikleri çizerleri öldürmeleri, son derece profesyonelce görüntü vermeleri, telaş ve panik olmamaları, yerdeki yaralı polisi soğukkanlılıkla öldürmeleri oldukça dikkat çekiciydi.
Bazıları bu kişilerin iki ay önce Suriye’den geldiğini, bazıları En Nusra’ya mensup olduğunu, bazıları da Yemen El Kaidesi üyesi olduklarını iddia ediyor. Onlara göre savaşmak için Avrupa’dan Suriye veya Ortadoğu’ya giden binlerce kişi arasındaydılar. Bu binlerce kişinin Fransa’dan, İngiltere’den, Almanya’dan Suriye’ye gidişlerinden bu ülke istihbaratlarının habersiz olmaması mümkün değil. Ben şahsen, birçoğunun bilerek ve isteyerek önlerinin açıldığını ve buralara gönderildiklerini düşünüyorum.
Tetikçi bulunur dosya kapatılır
Saldırının kriminal incelemesini yapacak değilim. Bu zamanla ortaya çıkabilir. Ama düşündüğüm, ihtimal verdiğim gibi bir saldırıysa bir şekilde tetikçiler bulunsa da arkasındaki organizasyona ait dosyalar ört bas edilecektir. 11 Eylül saldırılarından bu yana, İslam-terör eşleştirmesi için kullanılan bütün saldırılarda dosyalar bir şekilde raflara kaldırılmış, soruşturmaların hiç birinden net ve doğru bir sonuca ulaşılmamıştır.
Bu, söz konusu saldırganların maharetinden, özel yeteneklerinden, iyi eğitimli oluşlarından kaynaklanmıyor. Bütün bu saldırılarda bir şekilde bir istihbarat, devlet bağı olmasından kaynaklanıyor. Küresel terör operasyonları için yol açmaktan, bazı ülkelerin işgali dahil, yeryüzünün her köşesinde örtülü istihbarat operasyonlarına zemin hazırlamaktan ve İslam düşmanlığı tezini beslemekten başka hiçbir işe yaramayan terör saldırıları asla aydınlatılmaz. Birkaç tetikçi bulunup kamuoyu önüne servis edilir, gerisi bilmece olarak kalır.
Onların her kararı on binlerce insan öldürüyor
İslam-terör eşleştirmesinin mimarları, bu söylemi 21. yüzyılın en etkili siyasi söylemine dönüştürdü. Ülkeler buna göre pozisyon aldı, güvenlik stratejileri buna göre değiştirildi, yasalar hazırlandı, ordular ve istihbarat teşkilatları seferber edildi. Terörle savaş uğruna yüzbinlerce insan öldürüldü, yüzlerce insan kayboldu, küresel olağanüstü hal ilan edildi.
2015 yılında bakıyoruz ki, terörle küresel mücadele, ABD ve Avrupa’nın 21. yüzyılı biçimlendirmek için geliştirdiği tek ve en önemli stratejiydi. Müslüman ülkeler büyük bunalımlar, acılar yaşadı. Hem terörle suçlandılar hem terörün ve arkasındaki müdahalelerin kurbanları oldular.
ABD ve Avrupa başkentlerinde böyle hesaplar yapılırken, bu hesaplara bağlı örtülü operasyonlar yürütülürken, alınan her karar bizim coğrafyada on binlerce insanın ölümüyle sonuçlanıyordu. Suriye’de üç yüz bin insan ölürken, Irak’ta bir buçuk milyon insan ölürken, milyonlarca insan mülteci durumuna düşerken bu kararların arkasında hep aynı merkezlerin olduğunu gördük.
Avrupa basınının iki yüzlülüğü
Batı basınının ve medyasının iki yüzlülüğünü, sahtekarlığını gördük. Hiç biri bu uygulamalara karşı çıkmadı, sorgulamadı. Kitlesel kıyımlara gözlerini kapattı ama kendi düşünce hoyratlığı tehlikeye girdiği anda düşünce özgürlüğüne sarıldı. Oysa Avrupa 11 Eylül’den hemen sonra çok kültürlülük, bir arada yaşama ve özgürlük söylemlerini tarihe gömmüştü bile. Batı entelijansiyasında kendi dünyalarını kısırlaştıran, körleştiren bu güvenlik paranoyasına karşı bir çıkış, itiraz bile göremedik.
Paris saldırısı, saldırganların kişisel öfkelerinden, El Kaide ya da bir başka örgüt ajandasından kaynaklanıyor olabilir, bilmiyorum. Ama son yirmi yılda bu tür saldırıların istihbarat bağlantılarının özellikle dikkat çektiğini hatırlatalım. Bugün, o saldırıdan çok daha vahim bir küresel sorunla karşı karşıyayız ve bu sorunun mimarları o başkentlerde oturuyor.
Terörü, 21. yüzyıl projeleri için bir silah olarak kullanan bu ülkeler, ürettikleri “terörle mücadele” ve “İslam tehdidi” gibi kavramların arkasına sığınıp yeryüzünün her köşesinde devlet terörü estirdiler. Örgütler kurdular, silahlandırdılar, eğittiler. Onlara adres gösterdiler, suikastler yaptılar, örtülü operasyonlar düzenlediler ve hala bunlara devam ediyorlar.
Dünyayı terör üzerinden dize getirmeye, hedef ülkelerde istikrarsızlık ortamı oluşturup müdahaleye hazır hale getirmeye dönük strateji üzerine sayısız örgütü, siyasi anlayışı beslediler. Bunu, bölgedeki yerel iktidarlarla, zorba rejimlerle birlikte planladılar ve uyguladılar.
Bu savaş Avrupa şehirlerine sıçrar
Ortadoğu/İslam dünyasındaki savaşın bir gün Avrupa başkentlerini vuracağını herkes biliyordu. Ürettikleri bu silah, tükettikleri kurşunlar bundan sonra çok daha fazla kendilerine vurabilir. Bölgeyi şehir devletlerine bölerken, neredeyse şehir savaşları çıkarırken, bir gün benzer çatışmaların Avrupa şehirlerine doğru yayılacağını düşünmemek imkansızdı.
ABD’den ve İsrail aşırı sağından yükselen ırkçı dalgayı hemen benimsediler. İslam ve terör tehdidini kullanma konusunda neoconları bile geçtiler. Son yıllarda İslam düşmanlığı tezlerini ABD’den çok Avrupa sahiplenir oldu. Bununla birlikte ırkçı gruplar yine devletlerin örtülü desteğiyle sokaklara indi. Müslümanları tehdit etmeye, öldürmeye, camileri ateşe vermeye başladı. Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırmak için, bu bölgelerdeki siyasi ve ekonomik hesapları için besledikleri örgütler, Avrupa’daki İslam karşıtlığına karşı silahlarını bu ülkelere yöneltmeye başladı.
Irkçılık İslam düşmanlığı ile yeniden formatlanıyor
Kuzey Avrupa’dan Kıta Avrupa’sına şimdi de Doğu Avrupa’ya kadar İslam karşıtlığı yayıyorlar, Müslümanlara ait kurum ve çevreleri hedef yapıyorlar. Irkçılık, İslam karşıtlığı üzerinden yeniden formatlanıyor. Ardı ardına her ülkede camilere saldırı haberleri geliyor. Müslüman ülkelerdeki yıkımlarına şimdi de kendi içlerinde Müslümanları dışarı atmaya dönük örtülü operasyonları eklediler.
Son saldırıda bu anlamda oldukça stratejik bir hedef seçilmiş. Sabıkası olan bir dergi kadrosu öldürülerek yükselen ırkçı dalgaya müthiş bir malzeme sağlanmış. Avrupa kamuoyunu hareket geçirmek için bundan daha iyi adres bulunamazdı. İslam karşıtlığını besleyecek, kitleleri harekete geçirecek başka bir yer bulunamazdı. İslam-şiddet bağlantısı kuracak başka bir örnek verilemezdi.
Sahtekarca ağıtlar yakıyorlar
Meselemiz Paris’teki saldırıyı kimin ne için yaptığı, Fransa’nın neden saldırıya uğradığı ile sınırlı değil, çok daha büyük. Batılı ülkelerin, kurumların, güvenlik birimlerinin, medyasının ve aydınlarının iki yüzlü, sahtekarca ağıtlarına katılmayacağız. Gerçeği daha yüksek sesle dile getirmeye devam edeceğiz.
Terörün her türlüsünü, her yerde tereddütsüz reddediyoruz. Ama son yirmi yıldır, terörün mimarlarının da, yöneticilerinin de kendileri olduğunu öğrendik. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu ülkelerine ve Güney Asya’ya kadar her yerde bu çevrelerle iş tuttular, onları besleyip beraber operasyonlar yaptılar. Hala da bunlara devam ediyorlar.
Beraber ağıt yakacaksak öncelikle Avrupa medyasının ve aydınlarının öncelikle bu ikiyüzlülüğe savaş açması gerekiyor.
Asla yapmayacaklar. Hiç yapmadılar. Hiç sorgulamadılar, itiraz etmediler. Tam tersine bu uğursuz kampanyanın her zaman en büyük destekçisi ve pazarlamacısı oldular. Müslüman coğrafyadaki şiddet ve terör onlara müthiş bir haz veriyordu. Çünkü kendi elleri de kanlıydı. Çünkü güvenlik stratejilerinin toplumsal pazarlamacısı kendileriydi. Ölen Müslümandı ve gizliden bir tür ırkçı rahatlama hissediyorlardı.
O anlaşma Paris’te yapıldı
Paris saldırılarından sonra bakıyorum, Avrupa medyası hala o ezberleri tekrarlıyor. Basmakalıp tekrarlardan başka bir şey yok. Hiç biri kendi ülkesinin örtülü terör operasyonlarına toz kondurmuyor.
Terörle mücadele edilecekse, Batı’nın bizim coğrafyaya ihraç ettiği terör operasyonlarını durdurması, şiddeti beslemeyi bırakması, işgal, iç çatışma ve örtülü operasyonlara son vermesi, güvenlik stratejilerini yeniden gözden geçirmesi, Batı kamuoyu ve medyasının ikiyüzlülüğü bırakması gerekiyor.
Müslüman ülkelerdeki eylemleri yüzünden öyle bir öfke besliyorlar ki, bu öfkenin bir gün Batı başkentlerinde patlamasını önlemeleri mümkün olmayabilir. Ezberlenmiş cümlelerle konuşmaya devam eden Avrupa medyasına bir hatırlatma yapayım:
CIA’nın esir ticareti, gizli cezaevleri ve gizli uçak seferlerinin altında otuz beş ülkenin imzası var. Söz konusu gizli anlaşma ise Paris’te yapıldı. Hadi gelin buna karşı bir şeyler yapın...
Bu kirli ticaret kaç kişinin canını yaktı, bir kez olsun düşündünüz mü? Fransa’ya geçmiş olsun ama bizim Avrupa’ya söylenecek daha çok sözümüz var.
Paris’teki o fotoğraf karesi bize ne anlatıyor!
04:0012/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris saldırıları sonrası dünya Fransa’nın yanında yer aldı. Yüzbinlerce kişinin katıldığı yürüyüşte, Başbakan Ahmet Davutoğlu dahil, bir çok ülke en üst düzeyde temsil edildi ve teröre karşı net tavrını gösterdi. Bu yürüyüş ve dünya genelinde izlenen tablo hakkında belki sayısız yazı yazılacak, televizyonlar günlerce yayın yapacak, teröre karşı insanlığın sağduyusuna atıflar yapılıp yorumlar, analizler yayınlanacak. Doğru olan da bu. Dünyadaki bu kadar güvensizliğe karşı oradaki yüzbinlerce insanın duyguları da bu yönde. Bu yüzden teröre karşı “Paris dayanışması”nı sorgulamaya kimse tenezzül etmeyecek bile.
Ancak ortada sorgulamamız gereken bir konu var. Mesele teröre karşı tavır meselesi değil. Kullanılan siyasi dilde hiçbir sorun yok. Her ülke, tartışmasız bir şekilde bu tarz saldırılara karşı dayanışma içinde zaten. 11 Eylül’den bu yana, başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin güvenlik politikalarında da bir eksiklik yok. Bu ülkeler, teröre karşı çoğu zaman faşizan denecek ölçüde sert yasalar çıkardı, birimler kurdu, operasyonlar yaptı.
Maalesef Paris’te ortak tavır alan özellikle Avrupalı liderlerin, ülkelerinin terör konusundaki samimiyetleri dünkü fotoğraf karesindeki kadar net değil. Bu liderlerden bir çoğunun ülkesinin, istihbarat teşkilatlarının, finans kaynaklarının Ortadoğu’daki güç kavgalarında, paylaşım savaşında meşru olmayan yöntemler denediklerini, bir çok örgütle iş tuttuklarını, bu örgütleri hedef ülkelere karşı kullandıklarını artık kimse inkar edemez.
Netanyahu ve Murdoch gibi düşündükçe..
Geçmişin sabıkasını, katliamlar tarihini bir kenara bıraksak bile bu ülkelerin son yirmi yılda neler yaptıklarına dair gerçekçi bir sorgulama yapanlar, merkez ülkelerin terörü nasıl bir dış politika enstrümanı olarak kullandıklarını, bir “kart”a dönüştürdüklerini, ülkeleri ve toplumları nasıl terörle dize getirdiklerini görecektir.
Son yirmi beş yıldır, yakın çevremizdeki ülkelerin nasıl bu yöntemlerle perişan edildiğini, yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan girişimlerin bu ülkelerin paylaşım ve güvenlik stratejilerinin sebebi olduğunu anlayacaktır. Türkiye içindeki terör gruplarını yıllardır nasıl beslediklerini, hala bazı örgütler üzerinden Türkiye’ye ayar vermeye alıştıklarını bilmeyen mi kaldı.
Benjamin Netanyahu ile Mahmut Abbas’ın aynı karede görülmesi ne kadar çelişkiyse, Avrupalı liderlerin teröre karşı ortak yürüyüşte verdikleri resim de o kadar çelişkilidir. “Saldırıdan bütün Müslümanlar sorumlu” diyen, İsrail aşırı sağına mensup medya patronu Rupert Murdoch’un teröre bakışı ile Avrupa ülkelerinin birçoğunun bakışı arasında pek de fark yok.
İslam’la savaş yüzyılı ilan eden kim!
Kıta içindeki Müslümanları, yabancıları dışlama adına, onlardan kurtulma adına yaptıkları derin operasyonlar, el altında besledikleri aşırı sağcı gruplar, “İslam-terör” özdeşleşmesi için besledikleri Müslüman kimlikli örgütler, bu örgütler üzerinden yürüttükleri örtülü saldırılar artık gizlenemez düzeyde.
Avrupa’nın oturup kendini biraz sorgulaması gerekiyor. Bir taraftan örgütlere destek verip sonra da ağlamak, terörle mücadele için dünyayı ayağa kaldırmak pek inandırıcı olmuyor. ABD ve İsrail aşırı sağcılarının küresel güvenlik doktrinlerine teslim olurken, 21. yüzyılı İslam’la savaş yüzyılı ilan ederlerken, bu savaş çerçevesinde Müslümanların yaşadığı toprakları kaosa sürüklerken, yüzbinlerce insana kıyarken, kutsallarını aşağılarken, ırkçı bir bakışla onların kişiliklerini ezerken bu politikaların sonuçlarının nereye varacağını da hesap etmiş olmalılardı.
Artık şu bilinmeli ki, hiçbir ülke güvende değil. Bu politikalar böyle devam ederse de olmayacaklar. Terör, Paris’te olduğu gibi bir gün hepsini vuracak. Tehlikeli bir kumar oynadılar, oynamaya da devam ediyorlar. Eminim, bu saldırıların uluslararası sonuçlarını göreceğiz. Hangi ülkeye ne tür operasyonlar yapılacak, çok geçmez öğreneceğiz.
Ne kadar güvenlik tedbiri alırsanız alın, bir medeniyete, inanç mensuplarına yönelik küresel savaşı bitirmediğiniz sürece benzer olaylar tekrarlanacaktır. Ama bitirmeyeceksiniz, daha da sertleştireceksiniz, kaç bin insanın daha kanına gireceksiniz.
Batı, İslam dünyası ile sorunlu ilişkilerini bir an önce düzeltmeli, yeni bir dil geliştirmeli. Bu savaşçı, istilacı, küçümseyici, yok edici dili terketmeli. Ne yazık ki, tam tersi bir istikamette ilerliyor. Ve bu savaş 21. yüzyıl boyunca çok daha vahim sonuçlara yol açacak. Batı medyasının kullandığı, siyasetinin kullandığı dile bakın. Hemen bütün Avrupa ırkçı, ağırı sağ eğilimlerden oy alma uğruna üretilen “düşman”a karşı öfkeli politikalar uyguluyor.
İslam dünyasına yönelik saldırgan, yağmacı, istilacı politikalar devam ettikçe şiddet Batı başkentlerini hep vuracak.
Türkiye tetikte olmalı
Türkiye seçim öncesi benzer bir eğilime girer mi? Dolmabahçe veya Sultanahmet saldırıları bu endişeyi ortaya çıkardı. Terör bir ihaleyse bu mümkündür. Birileri Türkiye’nin sokaklarını karıştırmak için bugünlerde yeni ihaleler dağıtıyor olabilir. Hangi örgüt olacağı çok da farketmeyecektir. Avrupa’daki tansiyon, bölgemizdeki olağanüstülük, son birkaç haftada dünya genelinde güvenlik meselelerinin hızlı bir şekilde öne çıkması endişeyi artırıyor.
Hollande’ın “Esed’i devirmeliydik” açıklaması birilerini rahatsız etmiş olabilir. Bu rahatsız çevreler, Avrupalı bile olabilir. Dostları, müttefikleri de olabilir. Irak işgali öncesi ülkelerin pozisyonunu biçimlendirmek için ne tür terör saldırıları gerçekleştiğini, saldırılar sonrası o ülkelerin nasıl hizaya sokulduklarını hatırlayalım. Mahmut Abbas’ın ilk kez en üst düzey protokolle karşılanması da benzer şekilde birilerini rahatsız edebilir. Olacakları çok iyi okumak gerekiyor.
Türkiye’nin Suriye konusundaki pozisyonu birçoklarını zaten rahatsız ediyor. Suriye’de normalleşme arayışı devam ederken bazıları Türkiye’nin güneyinde bir çevreleme projesi uyguluyor. Afrin-Kobani-Kamışlı hattında Türkiye karşıtı bir kuşak inşa etmeye, güneyle bütün ilişkileri kesmeye yönelik bir plan uyguluyor. Bu plan sadece Salih Müslim’in planı değil. Kobani olayları, Türkiye’yi içeriden felç etmeye dönük dışarıdan planlanan, yönetilen, sokak terörü üzerinden hesap soran bir girişimdi.
Sadece bu çevreleme projesi bile Türkiye’yi yeniden terörün hedefi haline getirebilir. “Kuzey Suriye devleti” planının Suriye ile değil Türkiye ilgili bir hesap olduğu ortada. Peki bu projenin arkasında hangi ülkeler var? Onu bildiğiniz zaman terör ihalesini verenleri de bileceksiniz. Eminim dün bazıları Paris’teki o fotoğraf karesindeydi.
Müslümanlar özür dilemeyecek..
Paris saldırıları üzerinden Müslümanları özür dilemeye çağıranlar, mahcubiyet hissettirmeye çalışanlar, af dilemeye çalışanlar, sadece son yirmi yılda öldürülen yüzbinlerce Müslüman için özür dileme erdemini göstersin önce. 20. yüzyılımız onların hoyratlıkları, istilaları, sömürge politikalarıyla heba oldu. 21. yüzyılda da aynısını yapmaya çalışıyorlar. Elleri bu kadar kana bulananlar, İsrail aşırı sağı ile iş tutanlar, neoconlar ve şimdi de Avrupa ırkçıları ile daha da saldırganlaşanlar bir varil petrol uğruna ülkeleri felakete sürükleyenler bizim coğrafyada samimi bulunmuyor artık.
Terörü dünyaya ihraç ederken iyiydi. Bumerang gibi dönüp Avrupa’yı vurduğu zaman kıyameti koparıyorlar. Unutmayın, terörün en büyük kurbanı Müslüman ülkelerdir. Hadi gelin, buralardaki teröre karşı da ortak hareket edelim. Samimi olun, gerçekçi olun.
Ama bu olmayacak. Avrupa tam tersi istikamette yol alıyor.
Paris’teki o fotoğraf karesi bize ne anlatıyor!
04:0012/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris saldırıları sonrası dünya Fransa’nın yanında yer aldı. Yüzbinlerce kişinin katıldığı yürüyüşte, Başbakan Ahmet Davutoğlu dahil, bir çok ülke en üst düzeyde temsil edildi ve teröre karşı net tavrını gösterdi. Bu yürüyüş ve dünya genelinde izlenen tablo hakkında belki sayısız yazı yazılacak, televizyonlar günlerce yayın yapacak, teröre karşı insanlığın sağduyusuna atıflar yapılıp yorumlar, analizler yayınlanacak. Doğru olan da bu. Dünyadaki bu kadar güvensizliğe karşı oradaki yüzbinlerce insanın duyguları da bu yönde. Bu yüzden teröre karşı “Paris dayanışması”nı sorgulamaya kimse tenezzül etmeyecek bile.
Ancak ortada sorgulamamız gereken bir konu var. Mesele teröre karşı tavır meselesi değil. Kullanılan siyasi dilde hiçbir sorun yok. Her ülke, tartışmasız bir şekilde bu tarz saldırılara karşı dayanışma içinde zaten. 11 Eylül’den bu yana, başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin güvenlik politikalarında da bir eksiklik yok. Bu ülkeler, teröre karşı çoğu zaman faşizan denecek ölçüde sert yasalar çıkardı, birimler kurdu, operasyonlar yaptı.
Maalesef Paris’te ortak tavır alan özellikle Avrupalı liderlerin, ülkelerinin terör konusundaki samimiyetleri dünkü fotoğraf karesindeki kadar net değil. Bu liderlerden bir çoğunun ülkesinin, istihbarat teşkilatlarının, finans kaynaklarının Ortadoğu’daki güç kavgalarında, paylaşım savaşında meşru olmayan yöntemler denediklerini, bir çok örgütle iş tuttuklarını, bu örgütleri hedef ülkelere karşı kullandıklarını artık kimse inkar edemez.
Netanyahu ve Murdoch gibi düşündükçe..
Geçmişin sabıkasını, katliamlar tarihini bir kenara bıraksak bile bu ülkelerin son yirmi yılda neler yaptıklarına dair gerçekçi bir sorgulama yapanlar, merkez ülkelerin terörü nasıl bir dış politika enstrümanı olarak kullandıklarını, bir “kart”a dönüştürdüklerini, ülkeleri ve toplumları nasıl terörle dize getirdiklerini görecektir.
Son yirmi beş yıldır, yakın çevremizdeki ülkelerin nasıl bu yöntemlerle perişan edildiğini, yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan girişimlerin bu ülkelerin paylaşım ve güvenlik stratejilerinin sebebi olduğunu anlayacaktır. Türkiye içindeki terör gruplarını yıllardır nasıl beslediklerini, hala bazı örgütler üzerinden Türkiye’ye ayar vermeye alıştıklarını bilmeyen mi kaldı.
Benjamin Netanyahu ile Mahmut Abbas’ın aynı karede görülmesi ne kadar çelişkiyse, Avrupalı liderlerin teröre karşı ortak yürüyüşte verdikleri resim de o kadar çelişkilidir. “Saldırıdan bütün Müslümanlar sorumlu” diyen, İsrail aşırı sağına mensup medya patronu Rupert Murdoch’un teröre bakışı ile Avrupa ülkelerinin birçoğunun bakışı arasında pek de fark yok.
İslam’la savaş yüzyılı ilan eden kim!
Kıta içindeki Müslümanları, yabancıları dışlama adına, onlardan kurtulma adına yaptıkları derin operasyonlar, el altında besledikleri aşırı sağcı gruplar, “İslam-terör” özdeşleşmesi için besledikleri Müslüman kimlikli örgütler, bu örgütler üzerinden yürüttükleri örtülü saldırılar artık gizlenemez düzeyde.
Avrupa’nın oturup kendini biraz sorgulaması gerekiyor. Bir taraftan örgütlere destek verip sonra da ağlamak, terörle mücadele için dünyayı ayağa kaldırmak pek inandırıcı olmuyor. ABD ve İsrail aşırı sağcılarının küresel güvenlik doktrinlerine teslim olurken, 21. yüzyılı İslam’la savaş yüzyılı ilan ederlerken, bu savaş çerçevesinde Müslümanların yaşadığı toprakları kaosa sürüklerken, yüzbinlerce insana kıyarken, kutsallarını aşağılarken, ırkçı bir bakışla onların kişiliklerini ezerken bu politikaların sonuçlarının nereye varacağını da hesap etmiş olmalılardı.
Artık şu bilinmeli ki, hiçbir ülke güvende değil. Bu politikalar böyle devam ederse de olmayacaklar. Terör, Paris’te olduğu gibi bir gün hepsini vuracak. Tehlikeli bir kumar oynadılar, oynamaya da devam ediyorlar. Eminim, bu saldırıların uluslararası sonuçlarını göreceğiz. Hangi ülkeye ne tür operasyonlar yapılacak, çok geçmez öğreneceğiz.
Ne kadar güvenlik tedbiri alırsanız alın, bir medeniyete, inanç mensuplarına yönelik küresel savaşı bitirmediğiniz sürece benzer olaylar tekrarlanacaktır. Ama bitirmeyeceksiniz, daha da sertleştireceksiniz, kaç bin insanın daha kanına gireceksiniz.
Batı, İslam dünyası ile sorunlu ilişkilerini bir an önce düzeltmeli, yeni bir dil geliştirmeli. Bu savaşçı, istilacı, küçümseyici, yok edici dili terketmeli. Ne yazık ki, tam tersi bir istikamette ilerliyor. Ve bu savaş 21. yüzyıl boyunca çok daha vahim sonuçlara yol açacak. Batı medyasının kullandığı, siyasetinin kullandığı dile bakın. Hemen bütün Avrupa ırkçı, ağırı sağ eğilimlerden oy alma uğruna üretilen “düşman”a karşı öfkeli politikalar uyguluyor.
İslam dünyasına yönelik saldırgan, yağmacı, istilacı politikalar devam ettikçe şiddet Batı başkentlerini hep vuracak.
Türkiye tetikte olmalı
Türkiye seçim öncesi benzer bir eğilime girer mi? Dolmabahçe veya Sultanahmet saldırıları bu endişeyi ortaya çıkardı. Terör bir ihaleyse bu mümkündür. Birileri Türkiye’nin sokaklarını karıştırmak için bugünlerde yeni ihaleler dağıtıyor olabilir. Hangi örgüt olacağı çok da farketmeyecektir. Avrupa’daki tansiyon, bölgemizdeki olağanüstülük, son birkaç haftada dünya genelinde güvenlik meselelerinin hızlı bir şekilde öne çıkması endişeyi artırıyor.
Hollande’ın “Esed’i devirmeliydik” açıklaması birilerini rahatsız etmiş olabilir. Bu rahatsız çevreler, Avrupalı bile olabilir. Dostları, müttefikleri de olabilir. Irak işgali öncesi ülkelerin pozisyonunu biçimlendirmek için ne tür terör saldırıları gerçekleştiğini, saldırılar sonrası o ülkelerin nasıl hizaya sokulduklarını hatırlayalım. Mahmut Abbas’ın ilk kez en üst düzey protokolle karşılanması da benzer şekilde birilerini rahatsız edebilir. Olacakları çok iyi okumak gerekiyor.
Türkiye’nin Suriye konusundaki pozisyonu birçoklarını zaten rahatsız ediyor. Suriye’de normalleşme arayışı devam ederken bazıları Türkiye’nin güneyinde bir çevreleme projesi uyguluyor. Afrin-Kobani-Kamışlı hattında Türkiye karşıtı bir kuşak inşa etmeye, güneyle bütün ilişkileri kesmeye yönelik bir plan uyguluyor. Bu plan sadece Salih Müslim’in planı değil. Kobani olayları, Türkiye’yi içeriden felç etmeye dönük dışarıdan planlanan, yönetilen, sokak terörü üzerinden hesap soran bir girişimdi.
Sadece bu çevreleme projesi bile Türkiye’yi yeniden terörün hedefi haline getirebilir. “Kuzey Suriye devleti” planının Suriye ile değil Türkiye ilgili bir hesap olduğu ortada. Peki bu projenin arkasında hangi ülkeler var? Onu bildiğiniz zaman terör ihalesini verenleri de bileceksiniz. Eminim dün bazıları Paris’teki o fotoğraf karesindeydi.
Müslümanlar özür dilemeyecek..
Paris saldırıları üzerinden Müslümanları özür dilemeye çağıranlar, mahcubiyet hissettirmeye çalışanlar, af dilemeye çalışanlar, sadece son yirmi yılda öldürülen yüzbinlerce Müslüman için özür dileme erdemini göstersin önce. 20. yüzyılımız onların hoyratlıkları, istilaları, sömürge politikalarıyla heba oldu. 21. yüzyılda da aynısını yapmaya çalışıyorlar. Elleri bu kadar kana bulananlar, İsrail aşırı sağı ile iş tutanlar, neoconlar ve şimdi de Avrupa ırkçıları ile daha da saldırganlaşanlar bir varil petrol uğruna ülkeleri felakete sürükleyenler bizim coğrafyada samimi bulunmuyor artık.
Terörü dünyaya ihraç ederken iyiydi. Bumerang gibi dönüp Avrupa’yı vurduğu zaman kıyameti koparıyorlar. Unutmayın, terörün en büyük kurbanı Müslüman ülkelerdir. Hadi gelin, buralardaki teröre karşı da ortak hareket edelim. Samimi olun, gerçekçi olun.
Ama bu olmayacak. Avrupa tam tersi istikamette yol alıyor.
.Erdoğan o töreni yapmasa, Davutoğlu Paris’e gitmese...
04:0014/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Paris saldırısı dünyayı terör konusunda suçüstü yakalarken, ikiyüzlüleri açığa çıkarırken, İslam dünyasındaki yüz binlerce kurban için parmağını kımıldatmayanların terör konusunda yapmacık tavırları dünyayı rehin alırken Türkiye yine meselenin esasından kaçmayı, işi sulandırmayı, bu mesele üzerinden bile kişisel hesaplaşma çıkarmayı becerebildi!
Hiçbir meseleyi esaslı, derinden sorgulamayı beceremeyen, sorumsuz ve sığ Türk medyasından; Paris saldırılarından hareketle son yirmi yıldır merkezinde bulunduğu coğrafyadaki büyük kıyımları, bu kıyımlarda o ülkelerin rollerini sorgulamasını beklemek elbette mümkün olmayacaktı.
Ama yine de insan, “bu bir fırsat, birkaç söz söylensin” beklentisi içine giriyor. Paris’teki saldırıları kınarken, “Suriye’de öldürülen üç yüz bin insan için de bir şeyler söylensin, Lübnan’da donan mülteci çocuklar için de bir şey söylensin, işkence için Cenevre Sözleşmesi’ni bile askıya alanlar hakkında bir şeyler söylensin, Mısır’da sadece demokrasi dedikleri için öldürülen beş bin insan için de bir şeyler söylensin” istiyor.
Israrla “ama”lı cümle kuracağız!
Bunlar gibi, daha haklarında söz söylememiz, bir şeyler yapmamız gereken sayfalar dolusu bir liste var. Avrupa “ağla” dediği zaman ağlayan, “öfkelen” dediği zaman öfkelenen, “sevin” dediği zaman sevinen medya ve entelektüel kimlik teröre karşı “ama”lı cümlelerden son derece rahatsız.
Biz de çok rahatsızız bundan. Paris cinayetlerini kınarken, olayın karmaşıklığını sorgulamanın, bu fırsatla bir şeylere itiraz etmenin “ama”lı cümle olmadığının da pekala farkındayız. 11 Eylül saldırıları sonrası bütün “Müslümanlar özür dilemeli” yaygarası koparanların, bu saldırılardan sonra iki milyona yakın insan öldürülürken “ama”lı da olsa bir itiraz cümlesi kurmadıklarını gördük. Bizim “ama”larımız, ortada böyle bir konu varken söylemek istediğimiz, canımızı yakan gerçekleri dile getirme telaşıdır. Yoksa kimsenin şiddeti ve terörü zımnen dahi olsa onayladığı yoktur.
Paris’te teröre karşı yürüyenler arasında Benjamin Netanyahu’yu görmek bir “ama” cümlesini hakediyor. Dünyayı “İslam’a karşı savaşa” çağıran elleri kanlı bir lider üzerinden terör kınaması yapmak kimseye inandırıcı gelmeyecektir. Birçok ülkenin terör konusundaki sicilini iyi biliyoruz. O ülkelerin Afrika’da, Ortadoğu’da, Güney Asya’da yüzlerce insanı örtülü operasyonlarla öldürdüğünü, devlet terörü uyguladığını, örgütleri silahlandırıp bu ülkelere gönderdiğini çok iyi biliyoruz.
Artık dünyanın nasıl döndüğünü biliyoruz
“Ama”larımız bu çirkinlikleredir ve bunu her fırsatta dile getireceğiz. Avrupa, Müslümanlarla birlikte ağlamayı öğrenene kadar bu cümleleri kurmaya devam edeceğiz. Çünkü bizim hiçbir zaman onların gözüne girme, onlar nezdinde değer kazanma derdimiz olmadı. Biz, insanlığın ortak iyiliğine katkıda bulunurken kendi haritamızda yer alan acılara son vermeyi önceleyeceğiz. Terör mağduru olan ülkelerin terörizm sicillerini sorgulayacak, onlara öfke duyacak, onların iki yüzlülüklerini suratlarına çarpmaya devam edeceğiz.
Bunları yaparken, Türkiye gibi, müttefiklerine bile terör ihraç edenlerin, bize dayattığı dili kullanmayacağız. O dönem geride kaldı, 20. yüzyıla ait bir zihinsel kuşatmaydı. Artık çok şey biliyoruz, dünyanın nasıl döndüğünü görüyoruz, kimlerin ne haltlar karıştırdığını da. İşte bu yüzden kendi gerçeklerimizle, kendi cümlelerimizle konuşmayı bileceğiz. İşte bu yüzden üzerine basa basa “ama”lı cümleler kuracağız.
Asıl kıyamet Davutoğlu gitmese kopacaktı..
Paris saldırıları çerçevesinde bunları tartışmamız gerekirken Türkiye kamuoyu iki konuya kilitlendi. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Paris’teki yürüyüşe katılması sorgulandı, bir de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Mahmud Abbas’ı karşılarken 16 Türk devletinin askeri üniformalarını giyen askerlerin bulunduğu töreni düzenlemesi..
Türkiye, Paris’te verilen fotoğraf karesindeki liderlerin temsil ettiği ülkelerin terör konusundaki sahtekarlıklarını bilmiyor mu? Davutoğlu’nun Netanyahu ile aynı kareye girmekten rahatsız olduğunu biz bilmiyor muyuz? Onlarca yıldır teröre kurban veren bir ülke olarak böyle yapmalıydık. Başbakan orada olmalıydı ve Türkiye’nin Avrupa Müslümanlarının yanında olduğunu göstermeliydi. Çünkü Avrupa, İslam’ı ve Müslümanları tehdit kategorisinin en üst sırasına çıkarmaya, onlar üzerinden dışlayıcı bir mülteci stratejisi uygulamaya çalışıyor. Türkiye’den başka hangi ülke onlara sahip çıkabilirdi.
Yıllardır terör konusunda her türlü işbirliği yapan Türkiye’nin taleplerini karşılamayan ülkeler vardı orada. Verilen listeleri hasıraltı edenler, evlerine kadar adresleri verilen teröristleri teslim etmeyenler, bu konuda ikili anlaşmalara uymayan ülkeler vardı. Böyle olunca da terör konusunda en net tavrı gösteren ülke Türkiye idi.
Asıl kıyamet Davutoğlu Paris’e gitmese çıkacaktı. MİT TIR’ları örneğinde olduğu gibi, Türkiye’yi “teröre destek veren ülke” ilan ettirmeye çalışanlar bunu kullanacak, “Türkiye IŞİD’in arkasında” kampanyaları düzenleyecek, paralel örgüt ve etrafındaki koro başkent başkent dolaşacak, Türkiye’de medya üzerinden kampanyalar yürüteceklerdi. Umutları suya düştü. Ellerindeki bir koz daha boşa çıktı.
Bu hazımsızlık kimler için
Erdoğan’ın Mahmud Abbas’ı karşılama biçimi onları rahatsız etti. Hazımsızlıktan çatlayacak duruma geldiler. 16 Türk devletinin sembollerinin o törende bulunması, bunun Abbas’ı karşılamada gösterilmesi kimleri rahatsız etti sizce? İsrail adına hazımsızlık çekiyorlar. Doğru, Türkiye bunu İsrail’e ve dünyaya bilinçli olarak gösterdi. “Filistin’in en büyük destekçisi biziz” demek istedi. Bakıyorsunuz Avrupa basını, Türkiye’de bazı medya çevreleri ve paralel çevrelerden ortak reaksiyon geliyor. Neden?
Türkiye gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı alaya alan, küçümseyen, horlayan medya dilini kim sipariş ediyorsa, bu törene karşı reaksiyonu da onlar sipariş ediyor. Ve biz onları biliyoruz.
Avrupa ülkeleri hala monarşi sembolleriyle ayakta dururken, Türkiye’nin geçmişine sahip çıkmasından rahatsızlık duyuyorlar. Kendileri emperyal geçmişlerine yeniden sarılırken Türkiye’yi dar ulusçu bir hapishaneye mahkum etmek istiyorlar. 21. yüzyıl merkez ülkelerin geçmiş birikimlerini bugüne taşıdıkları yüzyıldır. Tarih yapıcı her millet, dikkat edin, aynısını yapıyor. Türkiye’nin de bu yüzyılda en büyük mücadelesi, Selçuklu ve Osmanlı başta olmak üzere, geçmişin birikimlerini bugüne taşıma, tarihiyle barışma ve buradan bir gelecek inşa etme mücadelesidir. Bunu yaparken de, kendi coğrafyasını tanımaya, komşuları ve kardeşleriyle yeniden kucaklaşmaya çalışıyor.
Peki bu kimleri rahatsız ediyor sizce? Bulunduğumuz coğrafyada kaos teorisi uygulayıp, ülkeleri şehirlere bölme stratejisi yürüten herkesi. Bu coğrafyaya bir yüz yıl daha ayağa kalkacak mecal bırakmak istemeyenleri. İşte Türkiye bunun meydan okumasını yapıyor. Bu meydan okumaya karşı içeride cephe olanlara dikkat edin, kimlerin dilini kullandığına, kimlerin sözlerini tekrarladığına, kimler adına Türkiye’yi hedef alıp yıpratmaya çalıştıklarına iyi bakın.
21. yüzyılın Gurka’ları onlar!
Güçlü devletlerin sembolleri vardır. Devlet dediğimiz şey sembollerden oluşur. Gücün, adaletin, refahın görüntüsü bu sembollerdedir. İngiltere’nin, Almanya’nın, Rusya’nın, Çin’in, Fransa’nın 21. yüzyıla dönük politikalarına, önceliklerine bakanlar Türkiye’nin ne yapmaya çalıştığını pekala anlayacaktır. Almanya Afganistan/Kunduz’da ne arıyordu. Aynı Almanya Kuzey Irak’ta ne arıyor? ABD ve müttefikleri Mezopotamya’nın kalbine neden yerleşti? Güney sınırlarımızda Türkiye’yi çevreleme haritasını kimler çiziyor? Türkiye’nin Araplarla, Kürtlerle barışmasını kimler engelliyor?
Bizim Gazze ile, Kut-ul Amare ile, Kudüs ile, Şam ile, Yemen ile kardeşliğimiz 1917 kadar yakın. Bir insan ömrü kadar tarihi bize yüzyıllarmış gibi unutturanlar, bize ders vermeye kalkışmasın.
Ezberleri bırakın da, siz bu büyük mücadelede kimlerin cephesinde savaşıyorsunuz, önce onun cevabını verin. İngiliz Gurka”lardan hiçbir farkınız kalmadı!
Bir kirli ittifak kuruldu!
04:0016/01/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Meğer Müslümanların kutsallarına sövenlerin bu ülkede ne kadar dostu varmış! Meğer onlarla kucak kucağa olan ne kadar çok muhafazakar görünümlü insan varmış! Meğer bu çevreler, İslam’ın, değerlerinin değil de onları düşman ilan edenlerin dostuymuş! Kur’an’a hakaret edenleri savunur, Peygamber’e küfredenlere sahip çıkarmış!..
İfade özgürlüğü ya da herhangi bir kavramı kamuflaj yapıp onlarla aynı cephede olabiliyorlarmış. Müslümanlara duymadıkları sempatiyi, hoşgörüyü onlara duyabildiklerini biliyorduk ama onlarla aynı kılıcı savuracaklarını, onlara kalkan olacaklarını, onları daha çok seveceklerini bilmiyorduk...
Namazında niyazında ne kadar çok neocon, İsrail aşığı varmış... Cemaat adı altında, Hizmet adı altında, yıllardır bu ülkede kutsal olan ne varsa hepsine savaş açmışlarla omuz omuza olmayı içine sindiren, onları müttefikleri kabul eden çevreler varmış... 17 Aralık’tan bu yana, giriştikleri darbe süreci başarısız olunca, neredeyse bütün ülkeyle hesaplaşma içine girdikleri yetmiyormuş gibi, Cumhuriyet tarihinin en esaslı meselesinde saf değiştirecekleri de varmış. Meğer muhafazakar değer dediğimiz şey, onlar için, sadece amaca ulaşmak için bir söylem, bir yöntemmiş.
Bir genetik bozukluk halidir bu!
Bu öyle bir ittifak ki, din de satılır, Kur’an da satılır, Peygamber de satılır. Yeter ki bir pay çıksın, yeter ki bunun üzerinden bir hesaplaşma yapılsın, yeter ki içinde bulundukları kavga için bir malzeme çıksın, yeni katılımlarla ittifak güç kazansın.
Türkiye karşıtı ne varsa ona sahip çıkarlar. Çin’de bir bomba patlasa bunu Türkiye meselesi haline getirirler. Bu savaşta, Türkiye’ye ait ne varsa onu düşman bellerler. Bir kez olsun iyi niyetle, hesapsız bir şekilde iyi olan bir şeyi tercih etmezler. Fitne, fesat, hınç, öfke, kibir ve aşağılık kompleksi, karakter bozukluğu var ortada. Türkiye’ye sövenleri baş tacı edip, onların kutsallarına sahip çıkıp onlara söz söyleyenleri hesaba çeker, nefretle karşı çıkarlar.
Bir genetik bozukluktur bu. Hindistan coğrafyasında veya sömürge toplumlarında sömürgeci güçlerin uzun yıllar içinde oluşturdukları genetik bozukluk gibi bir şeydir. Burada da bir sömürge karakteri, bir eziklik, bir başkasına yaranma hali, içerideki kavga için başkalarından dilenme hali söz konusudur.
Sadece yabancılaşma değil, yabancı bir tehdit oldular...
Bir yabancılaşma var, evet. Ama tehlike sadece yabancılaşma değil. Tehlike durumun yabancı bir güç olma, yabancı bir silah olma, namluyu kendine, ülkesine, değerlerine doğrultma haline dönüşmesidir. Hangi siyasi amaç, güç arzusu böyle bir saf belirlemeyi meşru kılar? Hangi hesap Müslüman bir toplumsal tabanın bu şekilde savruluşunu makul gösterebilir?
Bu çevrelerin girdiği yeni iktidar ilişkilerinin, yeni ortaklık ilişkilerinin mimarları kimler? Kim kimi etkiledi, kim kimi tavladı?
İçeride ve dışarıda, İslam’ı 21. yüzyılın en büyük tehdidi ilan edenler, bu amaçla küresel istila hareketleri başlatanlar, “terörle mücadele” adı altında, bırakın ifade özgürlüğünü ya da temel hak ve özgürlükleri, insan olma özgürlüğünü bile yok edenlerle birlikteliği kim sağladı? Sadece içeride hükümetle yürüttükleri hesaplaşma mı? Sanmıyorum.
Kendisi değil, birileri cemaati yeniden konumlandırıyor. Yeni ittifaklar ve yeni hedefler belirliyor. Charlie Hebdo olayından sonra öğrendik ki, bu konumlandırma tamamen başkaları tarafından kurgulanıyor. Öyleyse bundan sonra onları her tür cephede görebileceğiz demektir. Bu da tamamen bir kimliksizlik ve ilkesizlik halini gözler önüne seriyor.
Bakın Zaman gazetesi o zaman neler yazmış..
Olayı kayıtsız şartsız ifade özgürlüğü kapsamında sahiplenen Zaman gazetesi, 20 Eylül 2012’de aynı dergi için bakın neler yazmış:
“Fransa’da mizah dergisi Charlie Hebdo’nun, dün üçüncü kez Hz. Muhammed’in tasvir edildiği çirkin karikatürleri basması tepki çekti. Bu karikatürleri, ifade özgürlüğünün sınırlarını test etmek için bastıklarını belirten dergi yönetimi, geçmişte bir çizerini Yahudi karşıtlığı yaptığı suçlamasıyla işten atmıştı. Daha önce 2006 ve 2011’de benzer karikatürler yayımlayan mizah dergisi son yıllarda Müslümanlara yönelik ırkçı yayınlarıyla dikkat çekiyor. Charlie Hebdo dergisi, daha önce birçok kez hakaret ve halkı nefrete teşvik suçlamasıyla mahkûm olurken, Müslümanlara hakaret eden karikatürler aleyhine açılan davalardan beraat etti. (...) Uluslararası İlişkiler ve Strateji Enstitüsü’nün (IRIS) Direktörü Pascal Boniface, mizah dergisinin yaptığı yayının cesaretle veya ifade özgürlüğüyle bir ilgisi olmadığını kaydederek, “Bu dergi çok iyi biliyor ki İslam'ı eleştirdiğiniz zaman satıyorsunuz. Özgürlük arayışından çok ticari bir çıkar arayışı var. Katıksız bir fırsatçılık söz konusu” dedi. İslamofobi Gözetleme Kurulu Müdürü Abdullah Zerki de, son yıllarda büyük tiraj kaybı yaşayan derginin ticari kaygılarla hareket ettiği görüşünde."
Kutsal olanı pazarlık malzemesi yapmak
İşte Zaman gazetesi, iki yıl önce aynı dergi için bunları yazıyordu. Aynı gazete bugün, o dergi ile de, onu Türkiye’de pazarlayanlarla da, bu pazarlama üzerinden kamuoyunu tahrik etmeye çalışanlarla da beraber hareket ediyor. Son yılların en büyük savruluşudur bu. Zaman gazetesinde hala muhafazakar bir kimlikle yazanlar bu işe ne diyor, ifade özgürlüğü diyerek işin içinden sıyrılma kolaycılığına mı kaçıyor?
Kimse bize ifade özgürlüğü zırvaları yutturmaya kalkmasın. Bunun ne olduğunu, sınırlarının nereye kadar olduğunu, mutlak olmadığını, dahası başkalarına küfretme özgürlüğü olmadığını bilmeyen yoktur.
İktidar hırsı uğruna kutsalları pazarlık malzemesi yapanlara başka ne denir, bilmiyorum...
Yeni Türkiye için Başkanlık sistemi
04:0020/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı, olağanüstü dönemlerde cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesiyle aynı şey değil. Cumhuriyet tarihinde ilk kez halk tarafından doğrudan seçilen Cumhurbaşkanı, kabineye başkanlık ederken, aslında Başkanlık Sistemi’nin de ilk adımlarını atıyordu.
Cumhurbaşkanlarının Bakanlar Kurulu'na başkanlık etme örnekleri ve daha önceki Başkanlık sistemi tartışmalarıyla bugünkü durum arasındaki farkı iyi anlamak lazım. Tayyip Erdoğan’ın doğrudan seçilmiş olması ve Başkanlık sistemi için Türkiye’de köklü yapısal değişikliklerin yıllar içinde yapılabilmiş olması yeni bir durumdur.
Önceki cumhurbaşkanları dolaylı bir seçimle geldiler ve güçsüzdüler. Başkanlık tartışmasını açsalar da sistemik yapı buna izin vermiyordu. O yapısal değişiklikleri, dönüşümleri yapacak irade ve güce de sahip değillerdi. Dolayısıyla boş, Türkiye gerçeklerine göre lüks tartışmalardı onlar.
Başkanlığa giden yollar açıldı
Ancak bu sefer bir gerçekle karşı karşıyayız. Somut uygulamalar, yapılan değişiklikler Türkiye’yi gerçekten bir tercihle karşı karşıya getirdi. Uzunca bir süredir, Erdoğan’ın yürüttüğü sistemik dönüşüm bugün için o yolu büyük oranda açmış görünüyor. Dolayısıyla ilk kez Başkanlık sistemi gerçekçi bir anlam ifade ediyor, amacına ulaşması da bu yüzden kuvvetle muhtemel görünüyor.
Tartışmayı demokrasinin daha da güçlenmesi ya da zayıflaması açısından değil de sistemin elverip vermemesi, Türkiye toplumunun buna hazır olup olmaması açısından yürütürsek, bugünkü ortamın bir ilk olduğunu görürüz ve tartışma daha rasyonel bir zemine oturur. İleri demokrasi tartışmaları açısından bakıldığında bile, örnek oluşturan bir çok ülkenin zaten böyle bir sistemle yönetildiğini görürüz.
Eğer Türkiye kamuoyu Erdoğan’ı doğrudan Cumhurbaşkanı seçmişse, bu tercihin “başkan” statüsü için de olumlu bir anlamı olduğunu kabullenmek gerekir. Görünen o ki, önümüzdeki dönem bu tartışmalarla geçecek. Kamuoyu, dünkü toplantı örneğinde olduğu gibi, bazı uygulamalarla bu sisteme hazır hale gelecek ve büyük bir ihtimalle de böyle bir değişime sıcak bakacak.
Erdoğan’ı bu yüzden durdurmak istediler
Olağanüstü bir karşı direnç de gelişecek. Zaten bu direnç, özellikle son iki yıldır Türkiye’yi krizden krize sürüklemiyor mu? Aslında Türkiye içi iktidar çatışması gibi gördüğümüz kavga tam da burada oluyor.
Gezi ayaklanması, Alevileri isyana teşvik, bu organizasyonda Batılı “dost” istihbarat teşkilatlarının fiilen işin içine girmesi Türkiye’deki dönüşümü ve geleceğe yürüyüşü durdurma mücadelesiydi. Bunu yaparken, sokak terörü üzerinden Erdoğan’a yönelik müthiş bir öfke ile kitleler provoke dilip, Erdoğan’ın itibarı hedef alındı. Türkiye toplumunun gözünden düşürülecek, Erdoğan’la birlikte bu büyük yürüyüşün öncüleri tasfiye edilecek, ülke yeniden Anadolu sınırları içinde hapsedilip 20. yüzyıla özgü bir ulus devlet şablonuna sıkıştırılacaktı.
Bir daha böyle şeylere teşebbüs etmemesi için de içerideki bütün farklılıklar çatışma alanına dönüştürülecek, ülkenin enerjisi yıllarca içeride tüketilecek, bu ülke belini doğrultamayacak, uluslararası sisteme yeni bir aktörün katılımının önüne geçilecek, Türkiye’nin nüfuz alanında kalan ülkelerdeki etkisi de boşa çıkarılmış olacaktı.
Yani hem Türkiye hem de coğrafya bu yeni siyasi yükselişten, güç birikiminden uzaklaştırılacak, vesayet ve hegemonya devam edecekti.
Türkiye çok tehlikeli bir oyun oynuyordu! Osmanlı’nın çözülmesinden sonra en büyük meydan okumayı yapıyor, coğrafyayı bu meydan okumaya çağırıyor, küresel iktidar denklemine güçlü itirazlar yükseltiyor, kendi toplumunu büyük bir mücadeleye ve dönüşüme hazırlıyordu... Başaramadılar. Türkiye kamuoyunun sağduyusu bu uluslararası komployu, bu Ukrayna senaryosunu bozdu.
Cemaat üzerinden Türkiye’yi vurdular
Hemen 17 Aralık devreye sokuldu. Gezi’deki seküler muhalefeti tek çatı altında birleştiren ancak başarılı olamayanlar muhafazakar bir yapıyı keşfetti. Hem de sistemin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş bir yapıyı harekete geçirdiler. Ağırlıklı olarak muhafazakar kitlenin destek verdiği bir iktidar kadrosu, muhafazakar bir cemaat üzerinden tasfiye edilecek, üstelik bu yapı Türkiye toplumu tarafından da yadırganmayacaktı.
Bu yönüyle 17 Aralık müdahale girişimi Gezi ayaklanmasından çok daha tehlikeliydi. Muhafazakar karakterli ve Ak Parti’ye ezici destek veren kitlelerin kafası karıştırılacak, “yolsuzluk” gibi onların hassas olduğu bir söylem kamuflaj olarak kullanılıp malum Türkiye senaryosu uygulanacaktı.
Erdoğan ve yakınındaki dar bir çevrenin işin farkına varması, şiddetli bir direnç göstermesi, kamuoyunun bu dirence destek vermesi ve medyanın bir bölümünün oyunu farkedip harekete geçmesiyle bu senaryo da boşa çıktı. Mısır senaryosu da böylece başarısızlıkla sonuçlandı.
Fırtınalı dönem ve o parantezi kapatmak
Seçimler yaklaşıyor. Üçüncü bir deneme daha yapılacağına dair endişeler var. Ne olacağını bilemiyoruz ama terör ve çözüm süreci konusundaki hassasiyetlerin en üst düzeye çıkarılması gerekiyor sanki. Çünkü 2015 seçimlerine kadar başarılı olamasalar Türkiye’ye müdahale alanları büyük oranda kapanacaktır. Bunun gayet iyi farkındalar ve zaman onlar için oldukça daraldı.
“Neden Türkiye ile bu kadar uğraşıyorlar” sorusunun cevabını aradığınızda aslında her şey ortaya dökülüyor. Başkanlık sistemine gidiş iradesi bile başlı başına bir müdahale sebebidir. Erdoğan ve ekibini tasfiye etme sebebidir. Türkiye, bütün değişimleriyle geleceğe hazırlanıyor. Yeni Türkiye’nin kurucu iradesinin etkisizleştirilememesi, 21. yüzyıla dönük Türkiye ve bölge hesaplarını büyük oranda değiştirecek, içinde bulunduğumuz bölgede bir siyasi güç havzası oluşturacaktır. Bu da birçoklarının alanını daraltacaktır.
Bu kadar hareketli, sarsıntılı bir coğrafyada ve kadermiş gibi görünenlerin kader olmadığının gösterilmesi gereken dönemde Türkiye’nin son derece kıvrak olması, dinamik olması gerekiyor. Karar mekanizmaları hantal bir Türkiye bu fırtınalı dönemi atlatamaz. Oysa fırtınayı atlatmaktan ziyade baş döndürücü bir tarihsel geçiş dönemine imza atmak istiyor Türkiye. 20. yüzyıl bizim için bir parantezse ve o parantez kapatılmak isteniyorsa, sistemik dönüşümün duraksamadan devam etmesi, kıvrak ve hızlı hareket edebilen bir devlet aklı ve mekanizmasının inşa edilmesi gerekiyor.
Ezberleri bozma zamanı
Başkanlık sisteminin bu dönüşümün en ileri aşaması olduğunun altını çizerek, bu fırtınalı tarih diliminde hızlı hareket edebilen bir ülke ihtiyacını da not edelim.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı bile tartışmaya açanların, ileri demokrasi örnekleri verip Başkanlık sistemine karşı çıkanların, o ileri demokrasilerdeki monarşik yapıları bari azıcık tartışma konusu yapmaları hiç değilse iki yüzlülüklerini gizleyecek bir adım olabilirdi.
Türkiye’de çok şey değişti. Daha çok şey değişecek. Mesele sadece ülkeyi yönetmek değil, varolanı idare etmek değil, önümüzdeki yıllarda ülke olarak çok zor kararlar vermek durumunda kalabiliriz. Artık sadece bir Anadolu devleti değil, Asya’nın, Afrika’nın derinliklerine kadar siyasi geleneğimiz içinde ortak tarihimiz olan bütün ülke ve toplumlarla yakın olan, onların meseleleriyle birebir ilgilenen bir Türkiye olacaksak, ezberlerimizi bozmamız, dilimizi ve bakışımızı değiştirmemiz lazım.
Yemen’de İran darbesi: Türkiye ile çok ilgisi var!..
04:0022/01/2015, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Afrika ziyaretine başladığı gün Yemen’de tam anlamıyla bir İran darbesi yaşandı. İran’ın desteklediği Şii Ensarullah Hareketi (Husiler) Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı ele geçirdi, başkent dahil ülkenin kritik şehirlerini kontrol altına aldı.
Erdoğan, Etiyopya, Somali ve Cibuti’yi ziyaret ediyor. Haritaya dikkatli bakarsanız, Yemen’in tam da ziyaret programında yer alan ülkelerin karşısında yer aldığını görürsünüz.
Yemen’deki kavganın sebebi nedir, Türkiye Yemen’in tam karşısında bulunan Somali’ye neden bu kadar önem veriyor, Cibuti’de neden Batılı ortak donanma yer alır? Lübnan’daki kavga ile Yemen’deki kavga arasında nasıl bir bağlantı vardır?
Osmanlı kadar bile bölgeyi okuyamadık
Harita okumayı bilmeyen bir toplumuz. Jeopolitik konusunda ise, Osmanlı’dan fersah fersah geride olan bir ülkeyiz, devletiz. Osmanlı’nın bütün cephelerde kaybederken neden Yemen ve birkaç bölgede olağanüstü direnç gösterdiği bugün bile tam olarak anlaşılabilmiş değil.
O dönemin kurmaylarının, istihbaratçılarının stratejik değerlendirmelerine, analizlerine baktığınızda bugün onlara göre ne kadar sığ kaldığımızı göreceksiniz. Çöküş halindeki bir devletin öngörüsü, dünyayı okuma biçimi bile bugünün Türkiye’sinin çok ilerisindeydi.
Sırası gelmişken söyleyeyim; bugün işte o vizyonu yakalamaya çalışan, yüz yıl sonra ilk kez jeopolitik hesaplarını öne çıkaran bir Türkiye ortaya çıktığı için dışarıdan ve içeriden bu kadar saldırı altındayız.
Konuya dönelim..
İran Kızıldeniz kenarına yerleşti
Yıllardır Yemen yönetimi ve Suudi Arabistan’la savaşan Husiler, İran için, Hizbullah’ın Lübnan’da üstlendiği rolü Yemen’de oynuyor. Ülkenin ağırlıklı olarak kuzeyinde yer alan ve nüfusun üçte birini oluşturan Husiler doğrudan İran tarafından destekleniyor. Son gelişmeyle İran, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz kenarında çok ciddi bir stratejik zafer kazanmış oldu.
Suudi yönetimi Mısır’da İhvan’ı ezerken, bütün bölgede İhvan’ı devre dışı bırakmaya çalışırken İran nüfuzuna yenildi. Artık sınırlarının öte tarafından bir İran ileri karakolu ile uğraşmak zorunda kalacak. Dahası, bu gelişme, S. Arabistan’ın petrol zengini doğu bölgelerinde yaşayan Şii nüfusu da ciddi biçimde cesaretlendirecek.
Bu hamleyle İran için şöyle bir Ortadoğu haritası oluştu. Bağdat’ı İran kontrol ediyor. Suriye yönetimi ayakta kalan haliyle tamamen İran kontrolünde. Öyle ki Beşşar Esed’in ordusunu bile İranlı komutanlar yönetiyor. Hizbullah üzerinden Lübnan’daki en güçlü ülke yine İran. Tahran, başı ne zaman sıkışsa Hizbullah’ı İsrail’in üzerine sürer ve krizi sınırlarının çok ötesine iteler. Lübnan gibi şimdi Yemen de İran’ın ileri karakolu daha doğrusu kalkanı oldu.
Sığınakları hazırlayın!
Bunlar olurken Suriye’nin, bir kısmı İsrail işgali altında bulunan, Golan bölgesinde bir devriye aracına İsrail saldırısı gerçekleşti. İran Devrim Muhafızları komutanlarından General Muhammed Daadi öldürüldü. Saldırıda babası da İsrail tarafından öldürülen Hizbullah’ın komutanlarından Cihad Mugniye ile birlikte beş Hizbullah mensubu daha hayatını kaybetti. Hasan Nasrallah’ın bu saldırıdan sonra İsrail’e yaptığı uyarı dikkat çekiciydi: “Sığınaklarınızı hazırlayın!”
Gariptir, bölgedeki Nusra Cephesi söz konusu generali İsrail’in değil kendilerinin öldürdüğünü iddia eden bir açıklama yayınladı. IŞİD gibi, Nusra’nın da S. Arabistan’ın bölgesel hesaplarıyla örtüştüğünü söylememize gerek bile yok. Paris saldırılarını üstlendiği söylenen Yemen el Kaidesi de öyle.. Husiler, Yemen yönetimini el Kaide’ye destek vermekle, onu kendilerine karşı silahlandırmakla suçladıklarını unutmayalım.
İran-Arap savaşı Şii-Sünni savaşına dönüştürüldü..
Hizbullah İsrail’i uyardı ama İran Yemen’den vurdu. Hamaney’in danışmanı Ali Ekber Velayeti’nin; “Hizbullah’ın Lübnan’da üstlendiği rolü Ensarullah’ın (Husiler) Yemen’de üstlenmesini umut ediyorum” sözlerini de bir yerlere not edin. İşler ciddi biçimde karıştı. Müthiş bir satranç izliyoruz. Hem Lübnan’da çatışma çıkabilir hem de Yemen yeni bir savaşa sahne olabilir.
İki türlü güç mücadelesi izliyoruz. Bu iki mücadele de Ortadoğu’da haritaları değiştirecek ölçüde izler bırakıyor. Biri, S. Arabistan-İran güç mücadelesi diğeri de bu mücadelenin de üstünde uluslararası düzeyde bölgesel paylaşım mücadelesi.
Şahsen 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana işlerin böyle yürüdüğünü görüyorum. O savaş dahil, bugüne kadar yaşanan bütün işgaller ve iç savaşlar aslında temeli itibariyle bir Arap-İran savaşıydı. Son dönemlerde bu müthiş kapışma etnik değil mezhep üzerinden yürütülür oldu. Arap-İran savaşı Şii-Sünni savaşına dönüştürüldü.
Ne gariptir ki bu savaş büyük oranda örgütler üzerinden yürütülüyor, kitlesel kıyımlara yol açıyor, korkunç bir bilanço ortaya çıkıyor.
İhvan’ı tasfiye et, şiddeti öne çıkar, işler yürüsün!
Rusya’nın Şam yönetimini desteklemesi veya Rusya-İran stratejik ortaklığı gibi bölge genelinde bir tür uluslararası güç mücadelesi de yaşanıyor. Şimdi Cibuti’nin neden Batılı donanmaların ortak deniz üssüne dönüştüğünü düşünün. Süveyş Kanalı’nı da içeren ve dünyanın enerji sevkiyatının ağırlıklı bir bölümünün geçişine imkan veren Kızıldeniz etrafında neden her ülkenin bir ileri karakol oluşturmaya çalıştığını da düşünün.
Bunlarla beraber Mısır’da demokrasinin neden askıya alındığını, İhvan’ın neden tasfiye edildiğini, darbe yönetimi ile enerji koridoru arasındaki ilişkinin ne olduğunu, İsrail ve S. Arabistan’ın neden darbeye destek verdiğini, bütün bölgede İhvan gibi ılımlı demokratik yapıların tasfiye edilip IŞİD gibi yapıların neden öne çıkarıldığını da düşünün.
İç içe geçmiş bu savaş büyük oranda otoriter rejimler ve örgütler üzerinden yürütülüyor. Harita bu şekilde oluşturuluyor. Bizlere de bu güç mücadelesini izlemek düşüyor. Bu savaşta S. Arabistan ne kadar körse İran da o kadar kötü niyetli.
Somali Yemen’in tam karşısında!
Peki Yemen’deki gelişmenin Erdoğan’ın ziyareti ile ne ilişkisi var?
Türkiye yıllardır Somali’ye yoğun destek veriyor. Bir devlet politikası olarak bölgede var olmaya çalışıyor. İnsani gerekçeler öne çıksa da bu Türkiye için jeopolitik bir atılımdır. Bütün Doğu Afrika’da olduğu gibi, Kızıldeniz kenarında hem de bu enerji koridorunun okyanusa açıldığı yerde tutunmaya çalışan bir Türkiye var.
İşte Türkiye’nin tutunmaya çalıştığı bölgenin tam karşısında yer alıyor Yemen. İran nasıl jeopolitik hesap yapıyorsa Türkiye’nin bölgede bulunuşunu da öyle değerlendirmek lazım. Yemen’deki İran darbesinin tam da Erdoğan’ın ziyareti sırasında gerçekleşmesini siz yine de bir rastlantı olarak niteleyin!
İşte Türkiye böyle şeyler düşünmeye başladığı için Gezi ve 17 Aralık’la Batı’dan, Kobani terörü Türkiye’ye ihraç edilerek Doğu'dan darbe yiyor. Gezi’de ne kadar Alman varsa, Kobani olaylarında da o kadar İran var. 17 Aralık müdahalesinin arkasında kimler olduğunu zaten biliyorsunuz.
İki ülkenin birinde savaş çıkar..
Son olarak şunu ekleyeyim? Yemen ve Lübnan hattında önümüzdeki günlerde olağanüstü gelişmeler olabilir. Yemen’deki durum sadece bir darbe ile sınırlı kalmayabilir, ülkelerin karıştığı bir savaşa dönüşebilir. Golan-Suriye-Lübnan hattında ise Hizbullah-İsrail arasında bir tür hedef saptırma çatışması başlayabilir.
Bekleyip, görelim...
Türkiye kanatlarını açınca dünyanın haritası değişiyor
04:0026/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, yüz yılı tamamlayıp kanatlarını yeniden açınca; önümüzde çok farklı bir coğrafyanın sergilendiğini, dünya haritasının öğrendiklerimizden çok daha geniş olduğunu gördük.
Türkiye kanatlarını açınca; ortak geçmişimizin tahmin ettiğimizden çok daha derin olduğunu, bize ufuksuzluk öğretenlerin müthiş bir geleceği bilerek ve isteyerek gizleyip insanlarımızı hafızasızlığa ve körlüğe mahkum ettiklerini gördük.
Türkiye kanatlarını açınca; Akdeniz’in her noktasında parmak izi bıraktığımızı, Mezopotamya’nın her metrekaresine gözyaşlarımızın aktığını, Yemen’de ve Kudüs’te ahlarımızın yankılandığını, Kafkaslar ile Balkanlar'ın İstanbul’un kapıları olduğunu yeniden öğrendik.
Türkiye kanatlarını açınca; sığınacak ne çok mazlum, ne çok toplum, ne çok ülke, bizimle aynı duyguları paylaşacak ne çok yürek olduğunu, sadece bir selamla bile kalp atışlarımızın hızlandığını gördük.
Kilitli kapıları bu dil açacak...
Türkiye kanatlarını açınca; kendisiyle birlikte coğrafyasını da fark edince, ezberleri bozup kendi diliyle konuşmaya başlayınca, içeride ve dışarıda coğrafyanın umutlarını bir yüz yıl daha gömmeye dönük ne çok kötülük beslendiğini, Türkiye’nin kanatlarını kırmaya dönük ne kirli ittifaklar kurulduğunu gördük.
Türkiye kanatlarını açınca, Pakistan’dan Somali’ye, Azerbaycan’dan Bosna’ya, Suriye’den Gazze’ye kadar zihinlerimizde ve kalplerimizde hiçbir sınır olmadığını, hiçbir yabancı kelime konuşulmadığını, ulusal sınırları çizenlerin aslında bu sınırları zihinlerimize çizdiğini, zihinlerimizi aklayınca kimlikler üzerinden yürütülen çatışma alanlarının ne kadar boş olduğunu gördük.
Türkiye kanatlarını açınca; İstanbul’un düşüşüyle coğrafyanın düşmesi gibi, İstanbul’un ayağa kalkmasıyla coğrafyanın ayağa kalkabileceğini, yapmamız gereken tek şeyin, bize öğretilen kelimeleri terkedip kendi dilimizi konuşmayı yeniden öğrenmemiz olduğunu gördük.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Somali’de verdiği fotoğraf kareleriyle Başbakan Davutoğlu’nun Diyarbakır’da sarfettiği cümlelerin aynı dil olduğunu, bizim dilimiz olduğunu, coğrafyada yüz yıldır kilitli bırakılan kapıların sadece bu dille açılabileceğini gördük.
“Kurucu irade”ye karşı ortak cephe
Türkiye kanatlarını açınca; bir kurucu iradenin varolduğunu, Türkiye’nin ve coğrafyanın yüz yıl sonra ortaya çıkan bu kurucu iradeyi sahiplendiğini, onu besleyecek bir güce ve imkana sahip olduğunu gördük. Türkiye’nin kendi içinde iktidar çatışması gibi görünen direncin aslında, bu kurucu iradeyi, uyanışı boşa çıkarıp bir yüz yıl daha hafızasızlık ve körlük telkin eden ve dışarıdan desteklenen bir ortak cephe olduğunu gördük.
20. yüzyıl boyunca bize dayatılan, Anadolu’nun Doğu-Batı arasında bir köprü olduğu, Balkanlar ve Kafkaslar kadar dışarı açılabileceğimiz şeklindeki “Türkiye’nin stratejik değeri”nin aslında başkalarının değer tanımlaması olduğunu gördük. Bu tanımlamanın Türkiye’ye biçilen rol olduğunu, böylece Soğuk Savaş döneminde bir ileri karakola dönüştürülen ülkemizin yeni dönemde İslam dünyasındaki uyanışa karşı mevzilendirilmek istendiğini gördük.
Coğrafyayı okumaya başlayınca haritanın çok geniş olduğunu, Pakistan’la yürüttüğümüz ortaklık gibi Afrika’nın en stratejik noktasında bulunan Somali ile de ortak olabileceğimizi gördük. İşte bu kurucu irade, “Türkiye’nin stratejik değeri” tanımlamasını kökten değiştiriyor, haritayı genişletiyor.
Üç halka: Kardeşler, akrabalar ve ortaklar
“İç halka” olarak bildiğimiz Balkanlara, Kafkaslara, Suriye’ye iki yeni halka daha eklendi şimdi. İkinci halkada Somali var, Yemen var, Pakistan-Afganistan var. Bunun bir geniş halkası Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’dır.
En yakın halkadan en uzak olana kadar, siyasi alanda, ekonomik alanda, askeri alanda ortaklıklar düşüncesi var. Dostlarımızı ve düşmanlarımızı belirleyenlere karşı kendi dostlarımızı ve ortaklarımızı seçme özgürlüğü var. Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Somali’de ne aradığını soranlar, önce dünyadaki güç kaymalarını, Türkiye’nin kurucu iradesini, yüz yıl sonra yeniden başlayan güç mücadelelerini oturup harita üzerinde bir düşünmesi gerekiyor.
Somali’de ne kadar varsak Suriye’de, Yemen’de de olmak zorundayız. Bosna bizim için ne kadar değerliyse Azerbaycan da, Afganistan da o kadar değerli. Kürt meselesi Türkiye için ne kadar iç, öz meseleyse, bin yıllık tarihte olduğu gibi geleceğimiz de bir olacaksa, Filistin de bir ortak meselemizdir. Somali, Yemen gibi ülkeler kardeşlik meselemizdir. Daha geniş halkada akrabalık ve ortaklık meselelerimiz vardır.
Yeni tür vesayetçi çevrelere dikkat..
Bütün bunların aksi yıkımdır. Kardeşlerine, dostlarına, ortaklarına yönelmeyen Türkiye’nin kaderi küçülmektir, daralmaktır, parçalanmaktır, yeniden garnizon ülke, cephe ülkesi olmaktır, 21. yüzyılı da ıskalamaktır. İşte Türkiye’nin kanatlarını kırmaya dönük içeriden ve dışarıdan yürütülen kampanyaların, saldırıların sebebi budur. Bu, büyük bir hesaptır, yeni bir tarihin başlangıcıdır, Türkiye ve coğrafya kavramımızın kökten değişmesidir.
Soğuk Savaş kuşağının bunu anlaması zor görünüyor. Zihinleri korku, yılgınlık üzerine kurulu siyasi kadrolarla, anlayışlarla Türkiye’yi geleceğe taşımak bu yüzden zordur. Her ne kadar tarihsel gerçeklerle hareket ediyor görünseler de, bu kuşağın zihinleri bir anlamda vesayetçidir. Türkiye ve coğrafya algılarında ABD etkisi, İngiliz etkisi belirleyicidir. Onlar üzerinden yürütülecek projeler hiçbir şekilde “yerli” olmayacaktır. Amaç, 20. yüzyılın vesayet sistemini yok etmeye çalışan Türkiye’de yeni tür vesayetçi yapının kurulmasıdır.
Korkusuz, zihinleri açık genç kuşak siyasetçiler
Zihinleri özgür, özgüveni yüksek, korkuları olmayan kuşaklara bir kapı açıldı. Kurucu irade Türkiye’nin dönüşümünün temellerini atarak yeni kuşaklara geniş bir yol haritası çizdi. Bu yüzden, yeni oluşacak siyasi elitlerimiz de yeni kuşaklardan oluşmalı, korkulardan ve önyargılardan arınmış kadroların önü açılmalı.
Osmanlı çözüldükten sonra Kafkaslar'dan gelenler için, Balkanlar'dan gelenler için, güneyimizden gelenler için Anadolu son sığınaktı. Bu sığınağa 20. yüzyıl boyunca göz bebeğimiz gibi baktık. Şimdi bu son sığınak kanatlarını açıyor, ülkelere, toplumlara ulaşıyor, onların acısını paylaşıyor, kalplerine dokunuyor.
Bu çağrı hepimize!
Bu öyle büyük bir mücadele ki, yüzyıllık bir hesaplaşma içindeyiz. Ya bu mücadeleyi kazanacağız ya da Türkiye’yi bir yüz yıl daha mahkum edip, coğrafyayı da ağıtlara terkedeceğiz.
Özellikle genç kuşaklara şu çağrıyı ısrarla yapmak lazım: Zihinlerinizi arındırın. Vesayetçi akıllardan uzak durun. Ülkenizi ve son yüz yılda yaşananları iyi anlayın. 1. Dünya Savaşı’nın her cephesini yeniden okuyun. Dünyaya kendi coğrafyanızdan bakın, kendi dilinizle konuşun, ezberlere teslim olmayın.
Çünkü bu mücadele yeniden var olma mücadelesidir. Bu yönüyle 1. Dünya Savaşı’yla başlayan hesaplaşmaya son noktayı koymaktır. Bir tarihi kapatmak yeni Türkiye’nin kuruluşunu hazırlamaktır. İçinde bulunduğumuz mücadele bu yüzden 1. Dünya Savaşı kadar önemlidir. Türkiye kanatlarını açınca nerelere uzanabildiğine dikkat edin. Bu, Türkiye’nin ve coğrafyanın özgürlük mücadelesidir.
Haçlı Savaşları sonrasında olduğu gibi, Moğol istilası sonrasında olduğu gibi, yeni bir sıçrama yapma zamanıdır. “Üçüncü Büyük Şok”u atlatma zamanıdır.
İşte olan budur!
Syriza etkisi, AB’nin sonu ve Türk-Alman rekabeti..
04:0028/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yunanistan seçim sonuçları Avrupa Birliği projesine isyan, AB üzerinden uygulanan Alman imparatorluk hayallerine meydan okuma, Atina üzerinde kurulan Alman vesayetine red cevabıdır.
İflas etmiş, AB içinde fazla bir alan kaplamayan Yunanistan’ın böyle bir gücü olabilir mi? Ülkenin ekonomik, siyasi ve askeri gücü düşünülünce bu sorunun cevabı “elbette hayır” olacaktır.
Ancak, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa ülkeleri ile birlikte batan Yunanistan’daki bu aykırı tavır, zaten sorgulanan, ne zaman dağılacağı tartışılan AB projesi üzerinde ateşli tartışmalara yol açacaktır. Merkez Avrupa ile açıyı her geçen gün daha da büyüten Kuzey Avrupa’dan sonra ekonomik krizin vurduğu Güney Avrupa ülkelerinde de benzer ayrışmaları, reaksiyonları, kopuşları izleyeceğiz. Bu ülkelerde kitleler Brüksel’e yönelttikleri öfkelerini bir süre sonra sömürgeci Almanya söylemiyle besleyecekler.
AB’yi ‘İslam tehdi’dine karşı birleştirme formülü
AB projesinin mimarları bu tehlikeyi çok iyi gördüler ki, son yıllarda ortak düşman üzerinden hareket ediyor, kitleleri bu ortak düşmana karşı mobilize ediyor, çöküşü bu psikolojik operasyonla ertelemeye çalışıyorlar. Bu projenin mimarı da Almanya. Son zamanlarda İslam tehdidi söylemini ABD’li neoconlardan ithal eden Almanya, birlik düşüncesine yönelik tepkileri ortak düşmana yöneltmeye çalışıyor.
Alman faşizminin devlet eliyle tekrar tırmandırılması, bu sefer İslam’ı ve Müslümanları hedef görmesi rastlantı değil, bir politik hesaptır. Sanıldığı gibi bu politikanın hedefinde, sadece Avrupa’daki mültecileri dışarı atma düşüncesi yoktur. Temel düşünce; bir ortak düşman ilan edip bütün Avrupa’yı bu düşmana karşı teyakkuza geçirmek, AB projesinde yaşanan sarsıntıların bu şekilde önüne geçmektir.
Çünkü onlar; Yunanistan’daki tepkinin, yarın İspanya’da, İtalya’da, Portekiz’de veya AB içinde bulunup da krizin vurduğu ülkelerde sosyal patlamalarla kendini göstereceğini, krizin yayılacağını çok iyi biliyorlar. Zamanla her ülkenin ortak çatıdan çıkacağını, kendi arayışına yoğunlaşacağını, kendine yöneleceğini çok iyi biliyorlar.
Yeni Avrupa haritası taslakları yapılıyor
Hatırlarsanız 2010’larda da yoğun bir şekilde AB’nin parçalanması tartışılıyordu. Aslında 2006’larda başlayan krizin sadece ekonomik olmadığı, jeopolitik çözülme olarak kendini göstereceği, kitlesel tepkilerin ve ekonomik paketlerin sosyal patlamalara yol açacağı dile getiriliyor, AB haritasının nasıl değişeceğine dair varsayımlarda bulunuluyordu. Siyasi olarak Alman stratejisinden başka hiçbir öncelik üretemeyen birlik yapısının, en büyük kozu olan ekonomik cazibesini kaybettikten sonra motivasyonunu da yitireceği ifade ediliyordu.
Ortaya atılan tezlere göre Avrupa Birliği haritası şu şekilde değişecekti:
Alman bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya ve Slovakya..
Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya ve Litvanya... Bu Baltık ülkelerinin Rus tehdidine karşı en büyük müttefikleri yine Almanya olacak.
Doğu Avrupa Bölgesi: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan. Bu ülkelerin kendi aralarında bir tür ortaklığa, yakınlaşmaya gidebileceği öngörülüyor.
Akdeniz Bölgesi: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta.. Ekonomik olarak daha o zaman iflasa sürüklendiği söylenen bu ülkeler bugün tamamen batmış durumda. Bu haritada İngiltere ve Fransa ise herhangi bir gruba mensup sayılmıyor.
Tartışmalara konu açan bölünmüş Avrupa haritalarından sadece birisi bu. Yunanistan seçimlerinden sonra bu tartışmaların derinleşeceğini, artık büyüsünü kaybeden AB’nin Alman hegemonyası ile birlikte tartışılacağını bir yere not edin.
Almanlar Avrupalı değildir
Avrupa aslında bir Alman-Avrupalı çatışmasının ya da rekabetinin tarihidir. Çünkü Almanlar aslında Avrupalı değildir. Kuzey Asya’dan gelmiş, Avrupa’nın bataklıklarına yerleşmişlerdir. Tarih boyunca Avrupa için hep yabancı bir ulus olmuşlardır. Bu yüzden de Avrupa ile rekabet içinde olmuşlar ve bu çatışma; felsefede, teknolojide öne çıkmasına zemin hazırlamıştır. Birinci ve 2. Dünya savaşlarının asıl sebebi Avrupa ile Almanya arasındaki savaşın gerçek sebebi bu yabancılıktır.
İki dünya savaşı çıkaran çatışmanın bugünlerde yeniden hatırlandığını görüyoruz. Yunanistan başta olmak üzere Güney Avrupa ülkelerinde Alman hegemonyasına karşı söylemler gelişiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki, AB projesi bir Alman imparatorluk projesidir.
Alman imparatorluğu İslam sınırlarına ulaştı
2. Dünya Savaşı’nın acısı henüz unutulmadı. Bu savaş, Alman milliyetçiliğinin bütün Avrupa’yı ele geçirerek bir Roma İmparatorluğu kurma hayalinin sonucudur. Dikkat edin, AB projesi de Hitler’in Roma İmparatorluğu projesini silahla değil ekonomiyle hayata geçirme projesidir. Bugünkü AB haritasına bakarsanız, Baltık Denizi’nden Doğu Akdeniz’e kadar uzandığını görürsünüz.
Almanya’nın sınırları Müslüman dünyanın sınırlarına ulaşmıştır. Türkiye, bu nedenle hiçbir zaman bu projenin içinde yer alamayacaktır. Bunu bildiği için de, kendi havzasına yönelmiş, kendi bölgesel güç arayışına çoktan girmiştir. Ama tam bu sırada Almanya, İslam karşısında bir Avrupa ortak gücü şekillendirmeye başlamıştır.
AB’nin sınırlarının Kuzey Afrika’ya ve Doğu Akdeniz’e ulaşmasıyla Almanya’nın İslam politikası değişmiş, ülke, bütün kurumlarıyla İslam’ı bir tehdit olarak görmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak da, Türkiye’nin içişlerine karışacak ölçüde mezhepçi çatışmayı destekler olmuştur. Aynı Almanya hızla emperyal uygulamalara girişmiş, Afganistan’dan Kuzey Irak’a kadar bütün bölgede nüfuz arayışına girmiştir.
Türkiye’nin içişlerine müdahale
Göstergeler, Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü bölgesel açılım çalışmalarının Almanya tarafından tehdit olarak tanımlandığını gösteriyor. Kuzey Irak, Kuzey Suriye, Alevi meselesi, Türkiye’nin iç işlerine doğrudan bir Alman müdahalesi bu yüzden anlamlıdır. Önceki gün IŞİD’in elinden kurtarıldığı söylenen Kobani olayını da bu çerçevede sorgulamak anlamlı olacaktır. Kuzey Irak’tan Akdeniz’e uzanan Kuzey Suriye hattında kimlerin bir harita oluşturmaya çalıştığı işte o zaman daha net anlaşılacaktır. Hem bu hat hem de çözüm sürecine yönelik sabotajları bir kere daha düşünmek gerekiyor.
Yunanistan’daki öfke oyları geçici olur mu, bilemiyorum. Ama özellikle Güney Avrupa ülkelerinde çok ciddi biçimde AB sorgulamasının kapısını açtığı bir gerçek. Sorgulamanın hedefinde her zaman Alman emperyalizmi olacaktır. Ekonomik krizin aslında ekonomik olmadığını, jeopolitik sonuçları olacağını daha 2006’larda konuşuyorduk. Şimdi işte bunları yaşıyoruz.
İttifaktan jeopolitik hesaplaşmaya
Birinci Dünya Savaşı iki imparatorluğun da çökmesine yol açmıştı. Yüz yıl sonra iki ülke, ittifaktan jeopolitik hesaplaşmaya doğru gidiyor. Almanya yeniden Roma imparatorluğu inşasına girişti ve bu sefer Türkiye’yi yolundan çekilmeye zorluyor. Ancak son gelişmeler 2. Roma İmparatorluğu denemesini de başarısızlığa uğratacak gibi. İşin tuhafı, tam da bu dönemde Türkiye, Osmanlı sonrası ilk kez başını kaldırıp etrafıyla ilgilenmeye başladı.
Bence Yunanistan seçim sonuçları çerçevesinde AB düşüncesinin geleceğini ve Türk-Alman ilişkilerini çok yakından izlemek gerekiyor. Gelin biz bu yeni duruma “Syriza Etkisi” diyelim...
Kürt-Arap savaşı Türk-İran savaşı
04:0031/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD’in Kürtlerle çatışmayı genişleterek tırmandırmasını neye yormalıyız? Kobani’den, uzunca bir süre direndikten sonra çekilmesine rağmen Irak ve Suriye’de gücünü her gecen gün artıran örgütün; İran destekli grupları hedef alarak etkisini artırsa da, şaşırtıcı biçimde Kürtlere her cephede saldırması üzerinde çokça düşünülmeli. Sadece dün, Kerkük ve çevresinde yaşanan çatışmalar bile, IŞİD’in Kürtlerle çatışma alanını genişleteceğine işaret ediyor.
Arap ve Sünni karakterli hareketi, Şiileri hedef gösterirken, kimler Sünni Kürtlerin üzerine sürdü? Biz, IŞİD üzerinden mezhep eksenli bölgesel bir çatışma endişesi taşırken bir anda etnik çatışma haritasının daha da yayıldığını görmeye başladık.
Sanki birileri Arap-Kürt savaşının ya da ayrışmasının temellerini atıyor. IŞİD’i durdurmak İran için daha elzemken, birileri Kürtleri de IŞİD üzerine sürüyor. Sanki örgütün yol açtığı tehdit, Kürtlerle durdurulmaya çalışılıyor. IŞİD mi Kürtler üzerine yönlendirildi yoksa Kürtler mi bu tehdidi durdurmak için cepheye sürüldü, cevabı bulunması gereken önemli bir soru bu.
Irak işgali sonrası da Arap-Kürt çatışmasına tanık olduk. Sünni Arapların oluşturduğu direniş grupları, işgale ortak oldukları gerekçesiyle, Kuzey Irak yönetimini düşman belledi. Ama o kriz Irak içine hapsedildi ve bölgeselleşemedi. Bugün ise, Irak özelinde yorumladığımız ayrışma ve çatışma halinin Suriye’ye sıçraması ile, IŞİD üzerinden daha da yaygınlaştırılması ile, bölge genelinde var olan Arap-Fars nüfuz mücadelesine yeni bir cephe eklenmiş oldu.
En korkutucu cümle: “İslam kendi içinde savaşacak”
Son yirmi yıldır, beni en çok korkutan cümle “İslam kendi içinde savaşacak” cümlesidir. “İslam’ın sınırları kanlı” diyenler ve bu sınırlar üzerinden büyük güç hesaplaşmaları yürütenler, coğrafyadan yükselen siyasi itirazları etkisizleştirmek için bu tezi öne çıkardı. Maalesef bölgedeki siyasi sorunlar, adaletsizlikler ve basiretsizlikler bu tezi haklı çıkaracak sonuçlar üretti. Ve o tez gerçeğe dönüştü. Etnik ve mezhep kimliği öne çıkarılarak, bütün bölge liflerine ayrıldı, örgütler üzerinden olağanüstü ayrışma ve çatışma alanları oluşturuldu.
Birileri gerçekten de İslam’ı kendi içinde çatıştırıyordu.
Onlarca yıldır Ortadoğu’nun her köşesinde örtük bir şekilde devam eden Arap-İran savaşları bu tezin en önemli ayağıdır. Şii ve Sünni kimlikleri üzerinden kitlelere pazarlanan bölgesel güç mücadelesi, onlarca örgüt doğurdu, coğrafyanın her köşesinde cepheler açtı. Lübnan’dan sonra Irak’ta, Suriye’de devam eden, son olarak Yemen’de kendini hissettiren Arap-İran bilek güreşinin daha da yayılacağını göreceğiz.
Çözüm Süreci işte bu projeye meydan okuma
Türkiye’nin Kürtlerle barış çabası işte burada sadece Türkiye ile ilgili bir konu olmaktan çıkıyor. Çatışmaya ayarlı bölgeye tek ve çok değerli bir örnek sunuyor. Onlarca yıllık çatışma halini sona erdirip, geleceğe dönük ortaklık çabası içine giren Türkiye, “kendi içinde çatışma” tezinin önemli bir ayağını böylece boşa çıkarmaya çalışıyor.
Çözüm Süreci’ni “geniş anlamda” sorguladığımızda Türkiye’nin bölgesel ayrışmaya dönük sinsi hesaplara karşı mevzilendiğini göreceğiz. Ancak bir takım siyasi çevrelerin, işin bu boyutunu yeterince kavrayamadığı kanaatindeyim.
Buradan hareketle, Kürtler ve İran arasındaki ilişkilerin seyrinin de önümüzdeki yıllarca barıştan ziyade çatışmaya yöneleceğini pekâlâ söyleyebilirim. Dikkat ederseniz, “o çatışma tezi”ni Ortadoğu’nun bütün kurucu etnik çevreleri arasında sergileyenlerin müdahalelerinin, Kürtlerle İran arasında da savaşı öne alan hazırlıkları öne çıkarmaya başladığını göreceksiniz.
Türkiye-İran savaşı istenecek
“Çatışma tezi”nin en önemli ayaklarından biri de Türkiye- İran çatışmasıdır. Yıllar içinde amansız iki bölgesel rakip olan Türkiye ve İran’ı çatıştırmak için çok sayıda proje yürütüldü. İki ülkenin rejim sorunları bile bu amaçla kullanıldı.
İran-Arap mücadelesine İran-Kürt ve İran-Türkiye çatışması eklenecekti. Böylece kaos coğrafyası tam anlamıyla gerçekleşecek, mikro devletçikler kurulacak, garnizon ülkeler inşa edilecek, bölge bir yüz yıl daha toparlanamayacaktı.
Tek formül Selçuklu modeli
Bir gerçeğin altını çizelim: Bulunduğumuz coğrafyada her tür siyasi oluşum ya da güç inşası dört etnik unsurdan en az biriyle bağlı olmak zorundadır. Türklerin, Arapların, Kürtlerin veya İranlıların etkisinden arındırılmış hiçbir siyasi yapının ayakta kalması mümkün değildir. Bin yıllık “yakın” tarihte coğrafyada kurulan her devlet veya siyasi hareketin temelinde bu dört unsurdan birinin veya birkaçının imzası vardır. Kurucu ortaklığın zirve noktası Selçuklu yönetimidir. Selçuklular bu coğrafyayı birleştiren, kaynaştıran, ortak güç haline getiren son siyasi güçtür.
Dört unsuru da birbirine kırdırma, aralarını bozma, ayrıştırma ve ayrı bloklar içine savurma şeklindeki tez, 21. yüzyılda bölgeye yönelin en büyük tuzak, en derin oyundur.
Aslında bu tez, 20. yüzyılda uygulandı. Sadece Türkiye açısından baktığımızda bile, Araplardan nefreti öne çıkaran siyasi algı çalışması, deyimler üzerinden bile zihinlerimizi iğfal etmişti. Türkiye sadece Araplarla değil bütün bölge ülkeleriyle ilişkilerine mesafe koşmuştu. O dönemde hiçbir ülke ya da etnik unsur aralarındaki bu ayrışmayı kıramamış, dört unsur arasında güçlü ortaklıklar inşa edilememişti.
Dört unsuru cepheye sürmek
Soğuk Savaş kamplaşmaları etkisini kaybedince bu unsurlar arasındaki siyasi ve kültürel geçişgenlik de arttı. Eski duvarlar kaldırıldı. Bölgesel ortaklığa dönük zayıf da olsa girişimler öne çıktı. Türkler, Araplar, Kürtler ve İranlılar arasındaki iletişim güçlendi.
İşte tam bu zamanda söz konusu senaryo devreye sokuldu. Dar etnik çatışmalara alışkın olan bölge, bu çatışmaların bölgeselleştiğini fark etti. Hem etnik hem de mezhep kimliği, bu kurucu unsurlar arasındaki yakınlaşmayı sabote etmeye dönük birer savaş gerekçesine dönüştürüldü. Örgütler kuruldu, devletlere hesap soruldu, yakınlaşma sabote edildi.
Şimdi sabotajın ötesinde bölge düzeyinde çok büyük bir savaşın yollarını açıyorlar. Bu savaş hem Arap-İran savaşı, hem Arap-Kürt savaşı, hem Kürt-İran savaşı, hem Türk-İran savaşı hem de Türk-Arap savaşı olarak planlandı.
İşte savaşın bölgeselleşmesi bu yolla sağlanacak.
Bu tuzak hepimize kuruldu
Dikkat edin bütün yolların o savaşa çıktığını, bütün gelişmelerin bölgeyi o noktaya bir adım daha yaklaştırdığını göreceksiniz.
On yıl sonra neler yaşanır bilmiyorum. Ancak rüzgarı tersine çevirmeye yönelik mücadeleye bütün gücümüzle destek vermemiz gerekiyor. Çözüm Süreci dahil, etnik ve mezhep ayrışmasına, kimlikler üzerinden savaş gerekçeleri üretilmesine karşı var gücümüzle karşı çıkmamız gerekiyor.
Çünkü bu tuzak hepimize kuruldu. Kürtlere de, Türklere de, Arap veya İranlılara da kuruldu. Tuzak bütün bölgeye ve tarihe kuruldu. Yeniden ayağa kalkmaya hazırlanan kitlelere kuruldu.
Siyasi gelecek, basiretli olanlar için zaferdir. Birinci Dünya Savaşı döneminde tanık olduğumuz dar ve kör bakışlılar için felakettir
Yemen ve Mısır’ı Suriyeleştirmek..
04:003/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Nijerya’dan Afganistan’a kadar “örgütler üzerinden yürütülen” bir tür coğrafya savaşı yaşanıyor. Kimsenin pek dikkat etmediği bu gerçek aslında, 21. yüzyıla dönük yıkım veya kaos senaryosunun en önemli ayağıdır.
Yeryüzünün ana eksenini oluşturan ve genel hatlarıyla “Müslüman kuşak” olarak tanımladığımız bölge; enerji kaynaklarını, enerji koridorlarını, deniz ticaret yollarını ve kara ticaret yollarını barındırıyor.
Yani yeryüzünün kaynaklar ve jeo-ekonomik koridorlarının ağırlıklı bölümü bu kuşakta yer alıyor. Sadece bu yönüyle bile merkez güçlerin olağanüstü nüfuz ve güç kavgalarına sahne olurken, hemen her ülke bu kuşakta bir ileri cephe inşa ediyor.
Bu cepheler, eski otoriter rejimler yani eski dostlar, dışarıdan müdahaleyle oluşturulan, Mısır cuntası gibi, eski moda iktidarlar ve en önemlisi de bütün bölgeye saçılan örgütler üzerinden inşa ediliyor. Zayıflayan rejimler ya gözden çıkarılıyor ve örgütlerin insafına terkediliyor ya da, Mısır’da olduğu gibi, eski moda darbelerle, ayakta tutulmaya çalışılıyor.
Kaos senaryosunun asıl sebebi
Ağırlıklı olarak Batılı ülkelerin, söz konusu kuşağa Birinci Dünya Savaşı’ndan çok daha baskın bir şekilde müdahale ettiğini, ülkeleri parçaladığını, istikrarsızlaştırdığını, şehir devletleri ölçeğinde devletçikler inşa etmeye çalıştığını, gelecekte birçok ülkenin benzer senaryolarla yüzleşmek zorunda kalacağını not etmekte yarar var.
Kaynaklar ve ekonomik koridorlar üzerinde yürütülen paylaşımdan çok daha önemli bir müdahale sebebi daha var: İslam kuşağının 21. yüzyıla dönük bütün küresel iktidar hesaplarını altüst edecek bir söyleme, bir itiraza ev sahipliği yapıyor oluşu. Bugün yaşadığımız, gelecekte çok acımasız örnekleriyle yüzleşeceğimiz müdahalelerin asıl sebebi aslında budur.
Birinci Dünya Savaşı sonrası ilk kez bir başkaldırı, ilk kez bir özgürleşme bilinci gelişti ve bu bilinç, siyasi ve ekonomik bütün hesapları bozacak bir güce ulaştı. Eskimiş yerel iktidarlar artık vesayet aracı olarak yeterli olmuyor. Bu rejimleri revize etmek de kitleler için ikna edici olmuyor.
Özgürlük, refah ve adalet uğruna yürütülen mücadeleler ise en büyük tehditlerden biri olarak algılanıyor. Çünkü bu hareketlerin amacına ulaşması ile, 20. yüzyıl boyunca devam eden vesayet kökünden sarsılacak, Batılı ülkeler ilk kez bölge dışına itilmiş olacak.
Şu an için, bölgeye yönelik müdahalenin ana ekseni, merkezi güçleri eritip, iktidar alanlarını dağıtıp, uzun süreli bir kaos dönemi oluşturmaktır. Dikkat ederseniz, sözünü ettiğim harita içinde bulunan her ülkede örgütler alabildiğine öne çıkmakta, güçlenmekte, kaos senaryosuyla örtüşecek şekilde çatışmaları genişletmektedir.
Özgürlük mücadelesi mi, örgütler mücadelesi mi?
2003 Irak işgali sonrası merkezi iktidar alanı zayıflatıldı ve Irak tamamen örgütlerin inisiyatifine terkedildi. Bu ülke için hiçbir şekilde çözüme ve istikrara odaklı bir girişim olmadı. İşgalden bu yana on iki yıl geçti ve Irak’ta örgütler savaşı inanılmaz can alıyor. BM verilerine göre sadece Ocak ayında, 790’ı sivil bin 375 kişi hayatını kaybetti, 790 kişi yaralandı. Ancak bu sayı başta IŞİD olmak üzere, örgütlerin verdiği kayıpları içermiyor. Toplam rakamın beş binin üzerinde olduğunu iddia edenler var.
Aylık bu kadar insan kaybı yaşanan bir ülkede devlet olduğundan söz edilebilir mi? Bu yönüyle Irak kaos senaryosu için rol-model ülke haline getirildi.
Benzer hatta daha kötü bir durum Suriye’de söz konusu. Şam rejimi ve muhalefet arasındaki savaş bir süredir iki cepheli savaş olmaktan çıktı, örgütlerin hakim olduğu bir savaşa dönüştü. Ülke, Hizbullah üzerinden İran’ın, IŞİD üzerinden başka güçlerin çarpışma alanı oldu. Suriye, özgürlük mücadelesinden uzaklaşıp örgütler mücadelesine teslim oldu.
Hem Irak hem de Suriye’de durum, daha uzun bir süre böyle devam edecek. Dikkat ederseniz, bölgeye müdahil olan güçlerin iki ülke için de hiçbir çözüm önermediğini, istikrar projesi olmadığını, bir yandan örgütleri desteklerken diğer yandan aynı örgütlere karşı mücadele görüntüsü verdiğini göreceksiniz. İşte tam da burası, bu ikili oyun, kaos teorisini ortaya koyuyor.
Örgütler savaşının üçüncü kurbanı Yemen olacak..
Önümüzde Suriyeleşme tehdidiyle yüz yüze iki ülke daha var. Eminim, birkaç yıl içinde iki ülke de hızla bu atmosfere sürüklenecek. Bunlar; Yemen ve Mısır.
Geçtiğimiz günlerde İran destekli Husilerin darbesine sahne olan Yemen, uzun süredir İran-S. Arabistan güç mücadelesine sahne oluyordu. S. Arabistan’ın doğrudan müdahale ettiği zamanlar da oldu. Ancak mücadele genel anlamda örgütler üzerinden yürütüldü.
Önümüzdeki günlerde Yemen’de olağan dışı gelişmeler olabilir ülke, karşıt örgütler veya güçlerin müdahalesine sahne olabilir. Ardından karşılıklı çatışmalar bir sarmala dönüşecektir ve uzun yıllar bu kaos devam edecektir. Yemen’deki rejimin devrilmesinin önüne geçen ABD ve Batılı ülkeler işte tam da bu ortamı hedeflemekteydi. Kaos senaryosunun üçüncü kurbanı Yemen olacaktır.
Mısır’a özellikle dikkat, İhvan bu tuzağa düşmez
Bugünlerde belki de en fazla dikkat etmemiz gereken ülke, Arap Baharı ve Tahrir isyanına sahne olan ancak elbirliği ile demokrasi ve özgürlük mücadelesi engellenen, bir uluslararası müdahaleye sahne olan Mısır’dır. Müslüman Kardeşler’in demokrasi söylemi yerine cuntayı tercih edenler, ülkeyi Suriyeleştirmenin ilk adımını atmış oldu.
Son zamanlarda “aktif direniş” adı altında sahibi belirsiz bir söylem öne çıktı ve İhvan’ın “silahlı direnişe geçeceğine” dair iddialar ortaya atılır oldu. Oysa İhvan, Nasır döneminde, Enver Sedat döneminde, Mübarek döneminde de çok ağır bedeller ödedi. Kendisinden ayrılan gruplar silahlı mücadeleye girişti ancak İhvan demokratik söyleminden hiç vazgeçmedi. Bu yönüyle de Sudan’dan Irak’a kadar bütün bölgede elverişli muhalif hareket olarak güç kazandı.
Şimdi birileri İhvan üzerinden Suriye ve Irak’ta olduğu gibi örgütsel çatışmaların kapısını aralamaya çalışıyor. Mısır için en büyük tehlike burada. Her ne kadar cuntaya karşıysak, Mısır’ın özgürleşmesini sonuna kadar savunuyorsak, İhvan’ın verdiği şehitlerin yanındaysak da böyle bir çatışma halinin Mısır’ı o korktuğumuz kaos ülkelerinden birine dönüştüreceğini biliyoruz. Bu yola giren İhvan’ın da bir çeşit IŞİD rolü üslenmiş olacağını da. İhvan bu tuzağa düşmeyecektir ancak kendisinden uzaklaşan yeni yapılar böyle bir senaryonun aracına dönüşebilir.
Sina Yarımadası’nda yaşanan çatışmaları da bu yönde tehlikeli bir örtülü operasyon olarak algılıyorum. Bölgenin merkez ülkelerinden Mısır’ın da kaos senaryosuna meze yapılması, sıranın Türkiye ve İran’a geleceğinin işaretidir.
Türkiye’yi 5. Ülke yapmak..
Birkaç yıldır Türkiye’de sahneye konulan iktidar değiştirme senaryoları boşuna değildi. “Ukrayna yapalım, olmazsa Mısır yapalım o da olmazsa Suriyeleştirelim” ifadeleri kendiliğinden ortaya çıkmadı.
Oysa biz tam tersine, Türkiye’yi bu yıkıcı senaryolara karşı dimdik ayakta tutmaya, bölgeye yönelen uğursuz rüzgarları tersine çevirecek bir güce dönüştürmeye çalışıyoruz. Türkiye’den yükselen siyasi söylem kaos senaryosuna karşı en güçlü iradeyi temsil ediyor. Dolayısıyla bu söylemin başkentini vurmaya dönük hesapların da yedekte bekletildiğini bilelim.
Çünkü başarırlarsa beşinci kurban olarak Türkiye’yi seçmeye çalışacaklarını çok iyi biliyoruz
.IŞİD cinayeti, Ürdün idamı ve şiddetin küreselleşmesi
04:005/02/2015, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ürdünlü pilot Muaz Kasesbe, IŞİD tarafından vahşice bir yöntemle, bir kafesin içinde yakılarak, öldürüldü. 2003’ten beri Irak ve çevresinde cinayetin her türüne tanık olan bizler için intikam ve şiddetin en çirkin örneklerinden biriydi bu.
Amman yönetimi ise, buna misilleme olarak, IŞİD’in istediği Sacide Er Rişavi ve Irak kökenli bir IŞİD mensubunu idam etti. Terör suçundan mahkum olanların cezalarını çekmesini elbette sorgulamıyoruz. Ama idamların IŞİD cinayetine misilleme olarak yapılması, en az o örgütün vahşi cinayeti kadar üzerinde düşünülmeye değerdir.
Dikkat edin, karşılıklı intikam alanların biri örgüt diğeri devlet! İşte çarpıklık burada.. Ürdün’ün acısını ve öfkesini anlıyoruz ama devletlerin hukukla değil intikamla hareket etmeye başlaması bizim coğrafyada ikinci bir tehlikenin daha kapılarını aralıyor.
Yaklaşan tehlikenin farkında mıyız!
Devletin örgütleştiğinin, örgütlerin devletleşmeye doğru gittiğinin, daha doğrusu devlet ile örgüt arasındaki çizginin belirsizleştiğinin en ürkütücü örneğidir bu.
Sanırım önümüzdeki on yıl boyunca, etrafımızdaki ülkelerde en çok üzerinde duracağımız; örgüt-devlet arasındaki belirsizleşme, örgütler kadar devletlerin de şiddeti bir misilleme, yaptırım olarak meşrulaştırması olacak.
IŞİD; Irak ve Suriye’de olağanüstü bir güce dönüştürülen, Nijerya ve Libya’da etkisini artırıp bu ülkelerde cephe oluşturan, Afganistan/Pakistan bölgesine yayılmaya çalışan, bütün coğrafyada hakim güce dönüştürülmeye çalışılan bir oluşum.
Sadece bir güç değil, bir anlayış, bir şiddet dalgası olarak öne çıkarılıyor. Hakim olduğu bölgelerde, kafa kesme ve en ürkütücü şiddet örneklerine imza atan bir yapı. Müslüman Kardeşler benzeri siyasi hareketlerin tasfiye edilerek böyle bir anlayışın kitleselleştirilmesi, gelecekte nelerle yüzleşeceğimize de ışık tutuyor.
Ürdün ise bir devlet. Monarşi ile yönetilen, özellikle İngiltere’nin her şeyini belirlediği ve yönettiği bir garnizon devlet ama devlet..
İki örnek aslında bize çok kötü şeyler söylüyor. Ne kadarını anlayabiliyoruz, yaklaşan tehlikeyi ne kadar görebiliyoruz, bilmiyorum. Devletler ile örgütlerin birbirine karışmasının, örgütlerin bütün coğrafyada etkisini arttırıp devletleşmeye doğru gitmesinin, devletlerin sağduyusunu kaybedip örgüt refleksleri göstermeye başlamasının muhtemel sonuçlarını ne kadar farkediyoruz, bilmiyorum.
Ama bu tehlikeyi bir an önce görsek iyi olacak. IŞİD cinayetleri tırmandıkça Ürdün daha da saldırganlaşacak, ardı ardına misilleme ölüm kararları alabilecek, belki daha başka saldırı yöntemleri deneyecek. Ama tüm bu denemeler Ürdün’ü devlet olmaktan uzaklaştırıp örgütleştirmeye, bir cepheye dönüştürmeye sürükleyecek.
Doğu’da IŞİD Batı’da ırkçı örgütler
Bu haliyle şiddet bölgedeki devletleri provoke edip hata yaptırıyor. Onları hukuk ve meşruiyet mevziinden çıkarıp örgütler karmaşası içine savuruyor. Irak işgalinden sonra yeniden devlet inşası bu yüzden mümkün olmadı. Mısır darbesinden sonra eğer silahlı mücadele başlarsa orada da devlet aygıtı önemli ölçüde aşınacaktır. Aynı şey Suriye ve Lübnan için de geçerlidir. Kurulduğundan beri İsrail zaten devlet gibi değil, örgüt gibi hareket etmektedir.
Sanki birileri şiddet dalgasını alabildiğine besleyerek bölgeyi bir şeylere hazırlıyor. Devletleri aşındırıp, ülkeleri örgütler üzerinden lime lime etmeye, yıllar sürecek bir kaosa hazırlıyor.
İlginçtir bu şiddet dalgası sadece bizim coğrafyada değil Batı’da da yükseliyor. Doğu’da IŞİD üzerinden bir dalga büyütülüyorsa Batıda da faşizmin ayak sesleri duyuluyor, her geçen gün yeni bir ırkçı örgüt kuruluyor. ABD’deki neocon ırkçılar son dönemde Avrupa’yı da rehin almış durumda. Bu haliyle Batı’da yükselen ırkçılıkla Ortadoğu’daki örgütler karaborsası arasında bir paralellik var.
Her iki coğrafyada da şiddet yanlıları öne çıkıyor, kitleselleşiyor, toplumlar öfke üzerinden tercih yapmaya zorlanıyor. Sanırım dünyanın genel gidişatında bu yönde tehlikeli bir eğilim var ve bu, her geçen gün daha da belirginleşiyor.
Soyut düşmanla savaş devletleri aşındırıyor..
Ürdün’ün IŞİD’e kızıp idam kararları vermesiyle ABD’nin 11 Eylül öfkesine kapılıp dünyanın bir bölümünü ateşe vermesi, yüzbinlerce insanı katletmesi arasında bir benzerlik var. O zaman da ABD’nin karşısında belli bir güç yoktu. Ölçüleri tam olarak bilinmeyen, belirsizlikleri oldukça fazla olan bir örgüt, El Kaide vardı.
ABD yönetimi bir örgütle hesaplaşıyordu. Daha doğrusu, somut bir yapıyla değil bir anlayışla dövüşüyordu. Bugün Ürdün de aynı durumda. Karşısında bir örgüt var ve bu örgütün belirsiz yönleri çok fazla. Yine söz konusu örgüt üzerinden bir anlayış öne çakıyor ve Ürdün bu anlayışla yüzleşmeye zorlanıyor.
ABD’nin başlattığı bu savaşta aslında tam olarak bir muhatap yok. Soğuk Savaş döneminde örgütler üzerindeki tanımlamalar netti. Etnik ya da ideolojik kavga veriliyordu. Ama bu sefer küresel sisteme başkaldıran yapılar var. Etnik ya da ideolojik gerekçeleri olsa da, söz konusu örgütlerin kitlesel tabanları çok daha geniş, asıl yapılanmaları zihinlerde yer ediniyor.
Dünya yeni bir güçle karşı karşıya
Dünya yeni bir güçle karşı karşıya. Devletler geleneksel pozisyonlarını terkedip ilk kez kitlelerle ve örgütlerle savaşa tutuşuyor. Gariptir bu savaş hızla küreselleşiyor. Paris’te doğan bir kişi Afganistan’da, Çin’de doğan bir kişi Suriye’de veya Darfur’da ortaya çıkabiliyor, orada bir savaşın içinde yer alabiliyor. Ya da bir Japon Suriye veya Irak’ta idam ediliyor, etkisi dünyayı sarsıyor, daha önce istihbarat örgütlerinde çalışan kişiler şimdi çalıştıkları teşkilattan insanları öldürebiliyor.
Bu savaş bir başka yönden de şehir savaşları çıkacak tezlerini doğrular nitelik taşıyor. Devlet aygıtlarının güç kaybedeceği, kitlelerin ulusal kimlikle değil şehir kimliği ile, bölge kimliği ile tanımlanacağı, kitlelerin şehirlerde inisiyatifi ele alacağı şeklindeki felaket senaryosunu getiriyor insanın aklına.
Bizim coğrafyada sadece IŞİD ya da El Kaide gibi yapıların değil, cemaatlerin de devlet olmaya, cemaat devleti projeleri uygulanmaya başladığını, “paralel yapı” tanımlamasının da bu çerçevede bir şey olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Devlet algısını yeniden inşa etmek
İşte tam da bu dönemde yeni bir devlet algısı ve anlayışı inşa etme zamanı. Otoriter, içe kapanan, kitleden yalıtılmış, güce dayalı bir devlet yerine kitlelerle ortak bir devlet anlayışı, bu dalganın önüne geçebilir.
Üç şeye dikkat çekmeye çalıştım: Örgütler üzerinden şiddetin küreselleştirilmesine, devletlerin örgütlerle mücadele ederken devlet olmaktan çıkıp örgütleşmeye başlamasına ve şiddetin İslam coğrafyasında IŞİD gibi yapılar üzerinden Batıda ise ırkçılık üzerinden yayılmasına...
Üzerinde düşünmekte fayda var.
.Türkiye-İran savaşı ve 38 gazeteciye tehdit
04:007/02/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
17-25 Aralık başarılı olsaydı Türkiye ile İran belki de şuan çok yıkıcı bir çatışmaya sürüklenmiş olacaktı! Türkiye kamuoyu, İsrail’in arzuladığı biçimde muhtemel İran savaşına hazırlanmış olacak, bütün bölgede kıyamet kopacaktı. İlk bakışta oldukça afaki görünen bu ihtimali isterseniz biraz daha dikkatlice değerlendirelim.
Darbe girişimin öncü kadrosu, yani paralel örgüt, yaygın ekibi ve devlet içindeki istihbarat ağı üzerinden İsrail istihbaratının ellerine tutuşturduğu isim listesinde yer alan herkesi tek tek dinleyip dosyaladı. Muhtemelen bu konuşmaların, takiplerin, hazırlıkların hepsini İsrail istihbaratına rapor olarak sundu. Devletin en mahrem ilişkilerini takip etti, görüşmeleri not etti, ekonomik ve bölgesel planlarını rapor etti ve İsrail istihbaratına servis etti.
Ardından bu kişileri İran casusu yapıp haklarında kovuşturmalar başlattı. Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten bütün kadroları bu listenin içine aldı. Devlet tasfiye edilecek, devlet iktidarı onların eline geçecek, ancak birileri onlar üzerinden Türkiye’yi yeniden biçimlendirecek, yönetilebilir alana çekecekti. Ardından da istedikleri ülke veya güçle kapıştıracaklardı. Bu çatıştırma planlarının ilk sırasında kuvvetle muhtemel İran olacaktı.
Neocon-İsrail projesinin kuklaları
Neocon-İsrail ortaklığı tarihte ilk kez muhafazakar bir tabanı ele geçirmiş, bu çevrenin tepe yöneticileri üzerinden Türkiye tasarımı uyguluyordu. Ancak 17-25 Aralık planlarının çökmesiyle kirli ilişkiler ağının Türkiye’ye kurduğu tuzak da çöktü. Çökmekle kalmadı, bu ilişkilerin, planların ürkütücü boyutları da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.
Senaryo başarısız olmuştu ancak o zamana kadar Türkiye’nin en mahrem devlet sırları onlar üzerinden birilerine servis edilmişti. Sadece devlet kadroları değil, Türkiye toplumunun sivil kanadında yer alan etkili kişiler de İsrail aşırı sağı ile ABD aşırı sağına ispiyonlanmıştı.
Bugün hala çözülemeyen, çözülmesi gereken ve kamuoyuyla paylaşılması zorunlu hale gelen çok dosya var. Bu, nasıl bir projeydi, detaylarında neler vardı, söz konusu kadroları kimler nasıl yönetiyordu, darbe planının arkasındaki güçlerin net görüntüsünde kimler vardı?
İşte şimdi bu ilişkiler deşifre oluyor.
27 Aralık’çı paralel örgüt, 28 Şubatçıların devamıdır
Paralel çevrelerin 17-25 Aralık‘tan çok önce başlayan İran karşıtı kampanyalarının nedenini hep merak ettim. Olur, sevmeyebilirlerdi ama İran’a karşı bir mevzi savaşı için pozisyon almaları dikkat çekiciydi. Dahası, bu nefrete göre Türkiye toplumunu şekillendirmeye çalışmaları kuşku uyandırıyordu. Ortada hiçbir şey yokken, örneğini sadece 28 Şubat’ta gördüğümüz “düşman İran” tezi üzerinden yaygın bir kamuoyu çalışması yürütüyorlardı. Bu kampanyanın nedeninin idrakine o zamanlar varamamıştık. En azından bunun böyle dehşet verici senaryolar içerdiğini tahmin edemiyorduk.
Yıllar içinde Türkiye ile İran’ı kapıştırmak isteyen çevreler hem içeride hem de dışarıda çok oldu. 28 Şubat ekibinin de İsrail’le sıkı bağları vardı. Hatta o müdahale İsrail ile ortak planlanmıştı. Aynı kadro İran düşmanlığı tezi üzerinden bu askeri müdahale planını uyguladı ve o dönem de Türkiye ile İran’ı çatıştırmaya dönük dış müdahaleler Türkiye içinde de ciddi bir taraf buldu. Türk medyasında yoğun İran tartışmaları oldu hatta İran’la çatışma tezleri ABD ve Türk medyasında görünür oldu.
Paralel çevrelerin İran tezi ile o kadroların İran tezi birbiriyle tıpatıp örtüşüyordu. Sanki 28 Şubat’çı tezlerin ertelenmiş bir biçimi uygulanıyordu. Bu yüzden 17 Aralık müdahalesinin 28 Şubat askeri müdahalesinin bir devamı olduğunu ısrarla vurguluyorum.
Mossad’ın ellerine tutuşturduğu listeler
Türkiye ve İran hep rekabet içinde olmuştur. Bölgesel nüfuz alanları hep çatışmıştır. Ama iki ülkenin siyasi basireti, her zaman bu risklerin çatışmaya dönüşmesini engellemiştir. İki ülkede de en ciddi rejim bunalımları yaşandığı dönemlerde bile bu basiret kurtarıcı olmuştur.
Başbakan’dan kabine üyelerine, gazetecilerden kamu kurum ve kuruluşlarının önde gelen isimlerine kadar herkesi fişleyip, darbe sonrası tutuklama planları yapanların Türkiye ölçeğinin de dışında hesapları olduğunu yeni yeni farkediyoruz.
Bu hesabın en büyüğü ve en tehlikelisi Türkiye ile İran’ı savaştırmaktı. Büyük bir karmaşa içinde olan bu coğrafyada iplerin kopacağı son çarpışma iki ülke arasında olacaktı ve bölgesel bir yıkım yaşanacaktı. Yıllarca kamuoyu oluşturulması bu yüzdendi. Bunun için kitaplar yazdırıldı, konferanslar düzenlendi, yayınlar yapıldı. Bütün bu hazırlıklar hep paralel çevreler üzerinden yürütülüyordu.
Mossad’ın paralel örgütün eline tutuşturduğu, haklarında takip siparişleri verdiği insanlar bu ülkenin yerlileridir. Listenin ilk sırasından son sırasına kadar isimleri geçenlerin ezici çoğunluğu, Türkiye’yi İsrail’e veya başka bir ülkeye kalkan yapacak, paçavraya çevirecek senaryolara direnecekti. İsrail ve neoconların oyununu bozacak, kamuoyunu uyaracaklar, harekete geçirecekler onların hesaplarını bozacaklardı..
Bu yüzden hedef yapıldılar. Bu yüzden haklarında infaz listeleri hazırlandı. Darbe girişimi başarılı olsaydı sadece bu insanlar değil, yüzlerce belki de binlerce insan içeri alınacaktı.
38 gazeteci için şok talimat!
Bütün bunlar açığa çıkmışken, Yeni Şafak, Star gibi birkaç gazete, bu çirkin tuzağı bozmuşken, binlerce kişinin nasıl dinlendiğini kamuoyu ile paylaştığı için yeniden hedef yapıldı. “Derin Kulak Pensilvanya” başlığı ile verdiğimiz paralel çetenin dinleme operasyonları yüzünden yeni bir örgüt soruşturması başlatıldı. Dinleme ve dosyalamaların arkasındaki isimlerden olan ve bu yüzden tutuklanan Emniyet Amiri Kürşat Durmuş, bu yayını yapanlar hakkında suç duyurusunda bulundu.
Bakırköy bilişim Suçları Savcısı Şenol Yılmaz, bu şikayeti ciddiye aldı ve Zeytinburnu Emniyet Müdürlüğü’ne talimat verdi. Yeni Şafak, sabah, Star, Takvim, Yeni Akit, Akşam, Türkiye ve Milat gazetelerinin bütün yöneticileri hakkında örgüt soruşturması başlatıldı.
Emniyet’e verilen talimata göre evlerimiz aranacak, bilgisayarlarımız incelenecek...
Ne diyeyim ben şimdi!
Ne diyeyim, siz söyleyin!
.Darbe planı yap, terör örgütü kur, Türkiye-İran savaşı çıkar
04:009/02/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan'ı, kabine üyelerini, siyasi partilerin temsilcilerini, güvenlik bürokratlarını, işadamlarını, medya yöneticilerini ve yazarlarını, kanaat önderlerini, STK temsilcilerini dinleyip, takip edip, raporlayan paralel örgütün hedefi sadece hükümeti devirmek değilmiş.
Biz öyle sanıyorduk. Tayyip Erdoğan yönetimine istediklerini artık yaptıramayınca onu devirmek için darbe girişimi hazırladıklarını biliyorduk. Bunun için ince planlar yaptıklarını, kurgularını tamamladıklarını, 17 Aralık’la da fiilen darbe sürecini başlattıklarını biliyorduk.
Onlara göre hükümetin üç günlük ömrü kalmıştı. “Her şey oldu, tamamlandı” gözüyle bakıyorlardı. Şimdilerde mazlum söylemleriyle, medya özgürlüğü söylemleriyle uluslararası kampanyalar yapanların o günlerde cezaevlerine gönderileceklerin listelerinden bile haberleri vardı. ABD’den güçlü destekler almışlardı. Erdoğan ve ekibinin Türkiye’yi bir taraftan dünyaya açarken diğer taraftan yerli bir ülkeye dönüştürmesini hazmedemeyenler onlara destek veriyordu.
Sadece destek mi, devletin en gizli sırlarını toplayıp onlara servis ediyorlar, ortak proje yürütüyorlardı.
Ama biz, planlarının sadece Türkiye ile ilgili olduğunu sanıyorduk. Sadece Türkiye’de devleti yeniden şekillendirecekler, yeniden Atlantik merkezine çekecekler, yeniden Anadolu ile sınırlı bir ülke yapacaklar, hatta daha sonra gelecek Kürt ve Alevi ayrışmalarıyla ülke küçültülecekti.
Çok daha vahim planları varmış
Mesele bu kadar değilmiş. Mesele, Türkiye’ye bir Mısır, bir Ukrayna, bir Suriye hatta bir Irak senaryosu hazırlamakmış. Ülkeyi, tıpkı 28 Şubatçılar gibi, İsrail’e ve ABD’li neoconlara peşkeş çekecekler, oradan oraya savuracaklarmış. Bu yüzden de ortak çalışıyorlarmış, bu yüzden dinledikleri binlerce insanla ilgili kayıtları onlara servis ediyorlarmış.
Gezi projesi bir Ukrayna denemesiydi, bugün o ülkenin içler acısı halini görüyorsunuz. 17 Aralık ise Türkiye’yi Mısır’laştırma, Erdoğan’ı Mursi’leştirme denemesiydi. Bugün Mısır’ın içler acısı halini de görüyorsunuz.
Bütün Avrupa elbirliği ile Mısır’da demokrasi denemesini gömdü. Şimdi utanmadan hala dünyaya demokrasi, özgürlük kriterleri satıyorlar. Türkiye’yi deviremediler, Ukrayna’yı mahvettiler. Türkiye’yi deviremediler, Mısır’ı bitirdiler.
Paralel darbe girişimine ilişkin soruşturmalar derinleştikçe bu ilişkiler daha da netleşiyor, ipuçları bağlantılara dönüşüyor. Ama sıkı durun, meselenin çok daha vahim boyutları öne çıkıyor. Çok daha büyük, bölgesel bir hesap yapılıyormuş.
Son senaryoları, Türkiye-İran savaşıymış
Türkiye ile İran’ı savaştırmak için alt yapı hazırlanıyor, kamuoyu olgunlaştırılıyormuş. Gülen Cemaati’nin İran karşıtlığını fikirsel veya mezhepsel sanıyorduk ama öyle değilmiş, bu karşıtlığın altında iki ülkeyi savaştıracak planlar yapılıyormuş.
Bölge için karar veren üst akıl, iki ülkenin savaşmasının Ortadoğu’yu yüz yıl daha ayağa kalkamayacak hale getireceğini çok iyi biliyor ve bu proje için Türkiye kamuoyunu ve devleti hazırlama görevini bunlara ihale etmiş.
Gün geçtikçe, soruşturmalar derinleştikçe, operasyonlar yapıldıkça, yeni kayıtlar-belgeler ortaya çıktıkça işte bu büyük hesapla bağlantılı gerçekler de ortaya dökülüyor.
Mesela dün yapılan operasyon, daha öncekiler gibi, devlet iktidarı içinde birinci sıradan alt sıralara kadar insanları dinleyenlere, kayda alanlara yönelikti. Geriye dönük incelemelerde ortaya çıkan yeni bir kayıtta, Bakanlar Kurulu üyelerinin tamamının sistematik olarak dinlendiği ortaya çıktı.
Tek istisna var o da, İdris Naim Şahin.
Onun dışındaki bütün bakanlar koordineli olarak dinlenmiş, darbe için hazırlıklar yapılmış. Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil, herkesi dinledikleri zaten biliniyordu ama bu yeni kayıt, darbe hazırlığında olduklarına yönelik bir tespit olarak niteleniyor.
Kendileri terör örgütü kurmuş
Buradaki mesele sadece dinleme değil. Devletin üst yönetimini, onlarla aynı şema içinde gördükleri isimleri bir örgüt kapsamına almışlar, hepsini İran’a yakın olarak nitelemişler, kurgu yapmışlar, listeler hazırlamışlar.
Dahası var..
Bu kişileri terörle bağlantılamışlar, casuslukla itham edecek kurgular yapmışlar. Buradan “Türkiye’yi teröre destek veren ülke” göstermek için hazırlıklar yapmışlar.
Öyle çalışmalar yapılmış ki, bu kişiler terör saldırılarının failleri olarak gösterilecekmiş. Paralel örgüt, kendisi örgütler kurmuş, hedefine aldığı isimleri de bu örgütün mensubu gibi göstermeye çalışmış. Türkiye dışı terör saldırılarını bile o kişilerin üzerine atacakmış. Böylece hem içeridekileri tasfiye edecek hem de dünyaya Türkiye terörü besliyor görüntüsü verecekmiş.
Düşünün bu insanlar kendileri terör örgütü kurup, şemalar hazırlıyor, alakasız ama kendilerinin hedef seçtiği isimleri bu örgütün üyeleri olarak gösteriyor, bu amaçla yasal ve güvenlik hazırlıkları yapıyor. Darbeyi başarsalar hepsini ipe götürmenin planlarını yapıyor.
Şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemler bunlar.
İran’ı değil Türkiye’yi vurdular!
Efendilerinden nasıl bir ihale almışlarsa, Anadolu insanlarından oluşan mensuplarını bu dış istihbarat operasyonuna kurban etmişler, senaryoyu onlar üzerinden, onların desteğiyle yürütmeye kalkmışlar. Devletin iktidar alanlarına yerleşen kadrolar, Türkiye’ye kaşı çok tehlikeli bir oyun oynamış. Terör örgütleri kurgulayıp devleti terörle alaşağı etmeye kalkışmış. Bundan da hedeflerindeki isimleri sorumlu tutup yok edeceklermiş.
Belki de bunu başarmak için terör saldırıları bile planlamışlardır, kim bilir. Belki zamanla bunlar da çıkar ortaya... Bu örgütler üzerinden ne tür terör saldırıları planladılar, ya da bunlardan birini gerçekleştirdiler mi, bilemiyoruz tabii.
Türkiye’de korku imparatorluğu kuracaklar, bunun karşılığında, kendilerine iktidar bahşeden üst aklın istekleri doğrultusunda bölgeyi ateş çemberine çevireceklermiş. İran’ın bütün bölgedeki yayılmacı politikaları ortada ve bunu herkes görüyor, okuyor. Ama onlar bu gerçek üzerinden İran’ı değil,
Türkiye’yi vurdular!
Dizleri titremeyen adam!
04:0016/02/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir siyasi lider; dünya genelinde, elitler arasında, iktidar merkezleri nazarında yalnızlaştırılmayı umursamıyorsa, bu umursamamayı cesaretle her platformda söyleyebiliyorsa, daha da ötesine gidip; iktidar elitlerini rahatsız edecek cümleler sarfetmeyi göze alabiliyorsa bu, Türkiye için alışık olmadığımız, dünyada da sayısına az rastladığımız bir özgüven göstergesidir.
Sadece özgüvenin ifadesi değil; ülkesine, milletine, tarihine güvenen, o güç ve zenginlikten beslenen, o birikim üzerinden gelecek hayali kuran, bir hesabı olan, o hesabı milletle birlikte yürüten, derin tarihi idrakle ülkenin ve milletin önüne bir yol haritası koyan bir liderin mücadele biçimidir.
Bu mücadele zordur. Yüz yıldır ezilen, sindirilen, uysallaştırılan, yılgınlaştırılan, gözleri kör edilen, zihinleri rehin alınan, birbirine boğazlatılan bir topluma ezberlerini bozdurmak zordur. Onları yeniden ayağa kaldırmak, harekete geçirmek, bir dava etrafında kenetlemek, yüzyılın hesabını sorup defterini dürecek bir toplumsal dalgayı beslemek zordur. Vesayetle yönetilen bir ülkeyi, bütün vesayet merkezlerini etkisizleştirip özgürleştirmek, yerlileştirmek, bu mücadeleyi yürütürken içeride ve dışarıda acımasız bir savaşa göğüs germek zordur.
Yeni toplumsal sözleşme ve vesayetçi uysallar..
Çünkü bu mücadele, bir siyasi parti mücadelesi değildir. Bir iç iktidar mücadelesi değildir. Konjonktürel bir hesaplaşma değildir. Bu mücadele, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan statükoyu yıkmaktır. Meydan okumaktır. Ülkeyi ve toplumu dönüştürmek, doğru yöne yönlendirmektir. Yeni bir toplumsal sözleşme ile, yeni bir kuruluş sözleşmesi ile ülkeyi ulus devlet sınırlarının ötesine taşımaktır, Anadolu sınırlarına hapsolmuş ülkeye yeni ufuklar sunmaktır.
En çetin savaştır bu. En acımasız saldırılara direnmektir. Bir tür bağımsızlık mücadelesidir. Bu yönüyle yeni bir ülke inşa etmek için yeniden kurtuluş savaşı vermektir. Bu bir zihinsel özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele, sadece içerideki vesayetçi uysallara karşı değil, içeride on yıllardır tortulaşmış köhne iktidar ortaklarına karşı değil, siyasi düşüncesi Soğuk Savaş dönemini aşamayanların korkularına karşı değil, Türkiye’nin kendine gelmesinden ürken her ülkeye ve güce karşıdır.
Bu yüzdendir ki, şu an Türkiye’nin öne çıkmasına karşı sanki Birinci Dünya Savaşı dönemindeki gibi bir sessiz ittifak vardır. Türkiye’nin bu yükselişine, öne çıkışına, kendini bulmasına, özgürleşmesine, kendisiyle birlikte coğrafyayı hareke geçirmesine karşı sinsi ve müthiş yıkıcı bir operasyon yürütülmektedir. Bir had bildirme, bir bileğini bükme, bir boynunu kırma savaşıdır Türkiye’ye karşı yürütülen. Bu ülkenin iyiliğine, çevresiyle birlikte ortak geleceğine atılan her adıma hışımla karşı çıkılmakta, içeride kontrol altında tutulan çevreler harekete geçirilmekte, Türkiye nefes alamaz hale getirilmek istenmektedir.
Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dondurulmuş bir tarih yaşamaktadır. Bu tarih, varolanı korumak, daha fazla zayiat vermemek, vesayeti bilmek fakat ona karşı çıkmamak, korku ve ürkeklik üzerine sabitlenen bir tarihtir.
Tam yüz yıl sonra yeni Kurtuluş Savaşı
Coğrafyanın tek siyasi otoritesini paramparça eden Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından tam yüz yıl sonra, tam yüz yıllık korku ve sabırdan sonra, siyasi tarihin önümüze çıkardığı aralıktan sıyrılıp çıkmaya çalışan bir ülkeyiz biz. Şükür ki, bu tarih aralığında vesayetçi kadroların değil, bu siyasi hesaplaşmanın bilincinde olan bir anlayışa, liderliğe, kadroya, toplumsal desteğe sahibiz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra yakaladığımız tek mucizedir bu. İşte bu mucize, yeni bir Türkiye’nin inşa edilmesidir. Devletin yeniden formatlanması, sistemin yeni döneme hazır hale getirilmesi, toplumsal hafızanın yeniden canlandırılması, Türkiye’nin tarih yapıcı misyonuna yeniden döndürülmesidir. İşte bu yüzden tanık olduklarımız Yeni Türkiye’nin kurtuluş mücadelesidir.
İşte bu yüzden savaş çok şiddetlidir. İşte bu yüzden küresel vesayet Türkiye’yi elinden kaçırmamak için saldırgandır. İşte bu yüzden Türkiye’yi dönüştüren kadrolar, o kadrolara sahip çıkan toplumsal taban ve ülkenin kendisi cezalandırılmak istenmektedir. İşte bu yüzden 17 Aralık benzeri müdahale senaryoları uygulanmaktadır.
Tarih yapıcı öncülük
Hiçbir sözünün, hiçbir politikasının, hiçbir eyleminin ömrü bir haftayı geçemeyenlerin bu büyük dönüşüm döneminde Türkiye için yapacakları hiçbir şey yoktur. Onlar, vesayet dilinden kurtulup kendi siyaset dilini bile geliştirememişken, hangi Türkiye’ye öncülük edebilirler?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Meksika dönüşünde kendisine yöneltilen; “yalnızlaştığı”na yönelik iddialara şöyle cevap verdi: “Dünya nezdinde yalnızlaşmayı umursamıyorum. Bizim için halk önemli. Halklar nezdinde yalnızlık yok, liderler nezdinde var. Halk bizi bağrına basıyor. Liderler nezdinde olabilir ama bu kıskançlıktan başka bir şey değil.”
Açık söyleyeyim, bu sözler beni heyecanlandırdı.
“Tek başıma da kalsam mücadeleye devam edeceğim” diyen, “Sandık üzerinden devrim yaşandığını” söyleyen bir adamın tarih yapıcı rolünün çarpıcı bir göstergesidir bu. Tarih değişirken, ülke değişirken, zihinlerimiz değişirken, dizleri titremeyen, dili sürçmeyen, sözlerini esirgemeyen öncülere ihtiyacımız var. Bazıları hazmedemese de Erdoğan böyle bir öncüdür. Türkiye’yi dönüştüren adamdır. Tarih böyle yazacaktır. Onun başlattığı gelenek yeni öncülere kapı aralayacak, yeni siyasi kadrolara yol verecektir. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de genç nesil yeni ve başarılı siyasi portreler öne çıkacaktır.
Günübirlik kavgalardan uzaklaşıp, Türkiye’de olanlara dışarıdan bakan herkes, kabul etsin ya da etmesin, bu gerçeği görecektir. Dışarıdan hep başkaları baktığı için ve bu gerçeği gördüğü için çetin bir mücadele yürütülmektedir.
Bir adam gelir ve o konfor bozulur
Unutmayın, yalnızlaşma söyleminin gerekçesi, yerli olmak ve iz bırakmak, tarih yapmaktır. Ancak tarih yapıcı toplumlar ve liderler dünyayı değiştirir, statükocular, sinikler, maslahatçılar değil.
Erdoğan’ı düşmanlaştıranlar, Türkiye’yi düşmanlaştıranlar, Türkiye’nin huzursuz edici yapısından korkuyorlar. Yüz yıllık tarih, onlara öyle bir konfor yaşattı ki, milletlerin bir daha uyanamayacak şekilde uyutulabildiğine kanaat ettiler.
İşte böyle bir adam gelir, bir ülke uyanır ve o konfor bozulur. Konforu bozulanlar rahatsız olur, düşman kesilir. Yerli olanların, bu ülkeye ait olanların, bu ülkeyi sevenlerin, ülke ve millet üstünde hesabı olmayanların rahatsız olacakları bir şey yoktur.
Siz siz olun, zihinlerinizin bulanmasına, hayallerinizin söndürülmesine, ümitlerinizin yok edilmesine asla izin vermeyin!
IŞİD Türkiye’yi vurabilir
04:0018/02/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD, esir aldığı Ürdünlü pilot Muaz Kasesbe’yi, bir kafesin içinde yakarak öldürdü. Bu vahşet gösterisi karşısında dünyanın nutku tutuldu. Ürdün Kralı Abdullah çıldırdı, “onları bitirinceye kadar, mermilerimiz ve yakıtımız tükeninceye kadar saldıracağız” dedi.
“Eyvah” dedim o an, Ürdün’ü tuzağa çekiyorlardı çünkü. Pilotun öldürülme biçimi tamamen Ürdün’ü provoke etmeye dönüktü ve Kral yemi yutmuştu. Ürdün, IŞİD üzerinden savaşa çekilecek, istikrarsızlık bu ülkeye ihraç edilecekti.
Saldırılar başladı, birkaç gün haber oldu, Ürdün kamuoyu teskin edildi ve ortam sessizleşti. Muhtemelen Kral, IŞİD’i tek başına yok etmeye gücü yetmeyeceğini biliyordu ya da tuzağı görmüş, bataklığa çekildiğini anlamıştı. Ancak Ürdün için IŞİD tehlikesi hala devam ediyor.
Çünkü bütün bölgede örgütler üzerinden bir senaryo uygulanıyor, geleceğin bölge haritası üzerinde taslak çalışmaları yapılıyor. Bu yeni duruma ısrarla dikkat çekmeye çalışıyorum ancak yeterince anlaşılabildiği kanaatinde değilim. Çünkü Türkiye’de herkes, genelde tek bir örgüt, tek bir olay veya ülke üzerinde yoğunlaşıyor, haritanın tamamını görmekten uzak bir seyir izliyor. Bu da, yaklaşan büyük tehlikeyi, istikrarsızlık fırtınasını anlamamızı zorlaştırıyor.
Bir örnek daha vereyim:
Mısır Libya’yı neden vurdu!
Yine IŞİD, 12 Şubat’ta 21 Mısırlı Kıpti’yi kaçırdı. Ardından bu 21 kişiyi öldürdü ve infaz görüntülerini servis etti. Kıptiler, Mısır nüfusunun önemli bir bölümünü teşkil ediyor. Hüsnü Mübarek’i deviren olaylar başlamadan hemen önce, ülkenin her tarafında bombalar patlamış, Müslüman-Hristiyan veya Arap-Kıpti iç savaşı çıkarmak için ortam hazırlanmıştı. Daha sonra bu bombaları patlatanların İsrail istihbaratına mensup kişiler olduğu ortaya çıktı, tutuklamalar oldu.
Mısır tarihinin ilk demokratik dönüşümünü askeri darbe ile durduran Cunta lideri Sisi, IŞİD’in bu görüntüleri servis etmesinden sonra Libya’ya saldırdı. Mısır savaş uçakları, Libya’da belirlenen mevzileri vurdu, intikam saldırıları başlattı.
Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden bu yana kaostan kurtulamayan Libya’da bir yandan örgütlerin gücü artarken diğer yandan ABD destekli emekli General Halife Hafter öne çıkarılıyor. Hafter ile Sisi arasındaki dayanışma ise oldukça dikkat çekici. Sözü gelmişken not edeyim, bu gidiş Libya’nın parçalanmasına kadar uzanacak gibi.
Sisi Libya’yı bombalamakla yetinmedi, BM’ye çağrı yaparak bir uluslararası koalisyon istedi. Ayrıca İtalya’ya Libya’yı birlikte vurma önerisi getirdi.
Buradan iki sonuç çıkıyor: Mısır; ABD ve Avrupa’nın desteklediği askeri darbe ile demokratik dönüşümü şimdilik durdurdu. Arkasındaki bu güçler, bölgenin demokratikleşmesinden büyük tehdit hissetmiş olmalılar ki, cunta yönetimini bölgede model olarak öne çıkarmaya başladı. Mısır tipi yönetim tarzı, bölgenin diğer monarşilerine de oldukça uygun bir yapıydı. Çünkü bu yönetimler, demokratik tehdidi ortadan kaldırmak için bütün bölgede etkili olan Müslüman Kardeşleri bir uluslararası konsensüs ile tasfiye ederken IŞİD gibi bir yapılanmanın önünü alabildiğine açtı.
IŞİD üzerinden büyük bir tuzak kuruldu
Yine aynı noktaya geldik. Örgütler üzerinden bölgesel senaryonun Mısır/Libya ayağı bu şekilde belirginleşiyor. Buradan şunu söyleyeyim: Her ne kadar Cunta yönetimi, bu hareketiyle IŞİD’e karşı Batı’nın desteğini aldığını düşünüyorsa da, o da Ürdün gibi tuzağa çekiliyor. Bir taraftan Sina’daki çatışmalar diğer taraftan Libya üzerinden başlatılan savaş senaryoları Kahire’yi örgütler üzerinden istikrarsız bir alana sürüklüyor.
ABD ve Avrupa ne mi yapıyor? Hem IŞİD üzerinden Müslüman Kardeşler’in etkisini kırıyor, bu yönüyle bölgenin baskıcı rejimlerinin gözüne giriyor, bir yandan da aynı rejimleri IŞİD üzerinden çözmeye dönük bir program uyguluyor.
Dikkat edin, Suriye’de etkin olan örgüt hemen sonra Irak’ta bir numaralı belirleyici güce ulaştırıldı. Ardından Ürdün’e ve Lübnan’a yöneldi. Şimdi Libya ve Mısır bölgesinde etkili oluyor. Çok yakın zamanda Yemen’de ve birkaç ülkede daha bunu görebiliriz. Finali ise S. Arabistan olacaktır. Riyad yönetimi, Müslüman Kardeşler düşmanlığı yüzünden hem IŞİD üzerinden hem de İran tarafından tuzağa düşürüldü bile.
Müslüman Kardeşler kuşağı IŞİD kuşağına dönüştürüldü
Yıllardır “Sudan’dan Suriye’ye kadar Müslüman Kardeşler Kuşağı” diyerek, bölgesel değişimin motor gücünün Müslüman Kardeşler olacağını yazdım. Çünkü bu geniş coğrafyada, varolan rejimlere muhalif tek ve en güçlü yapı onlardı. Garip biçimde ABD, Avrupa ve bölgedeki rejimler, Müslüman Kardeşleri bütün bu bölgede tasfiye etmeye başladılar. Bu boşluğu aynı bölgeye yayılan IŞİD doldurur oldu.
Müthiş bir plan bu..
21. yüzyıla dönük derin bir proje. Özgürlükçü muhalefet yerine şiddet ve dehşeti öne alan bir örgüt veya anlayış bütün bölgede kitleselleştiriliyor. Coğrafyanın uyanışı, dönüşümü, aydınlanması bu şekilde kör bir karanlığa mahkum ediliyor.
Örgütler üzerinden coğrafyayı istikrarsızlaştırma, kaosa sürükleme, ülkeleri ve toplumları çözme, ayrıştırma tehlikesine dikkat çekiyorum. Çok büyük bir tehlike geliyor, maalesef pek kimse bunun farkında değil. Mesele IŞİD değil, bu örgüt üzerinden bir anlayışın, bölgesel ölçekte bir çözülme stratejisinin uygulanıyor oluşudur.
Örgütün yeni hedefi Türkiye olacak
IŞİD’in ilk hedefi Şiiler’di. Suriye ve Irak’ta İran etkisine karşı harekete geçmişlerdi. Sünniliği kullanıyorlardı. Bir anda strateji değişti, örgüt Sünni Kürtlerin üzerine yöneltildi. Bu, şaşırtıcı bir durumdu ve şu ana kadar bu değişikliğin sağlıklı bir açıklamasına rastlamadım.
Şimdi, ilk söylemem gerekeni son söyleyeyim: Bütün bölgeye yönelen IŞİD’in Türkiye’yi de vurması kuvvetle muhtemel. Açıkçası yukarıdaki haritadan hareketle ben böyle bir saldırı endişesi taşıyorum. Önümüzdeki aylarda, IŞİD’in Kürtlere yöneltildiği gibi, Türkiye’ye de yöneltileceğini, Türkiye’yi de hedef alacağını düşünüyorum.
Birileri Türkiye’yi bu örgüt üzerinden sınayacak. Herkes çok dikkatli olmalı...
Türkiye’ye boyun eğdirmek zordur..
04:0020/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye’nin Batılı kurumlarla ilişkileri ne zaman bağımlılık ilişkisinden kurtarılıp, adil, iki taraflı eşit ilişkilere dönüştürülürse o zaman bir bağımsız ülkeden söz edilebilir. Bugüne kadar savunma, ekonomi, ya da siyasi alanda Batılı platformların hepsinde tek yönlü bir dayatma, zorlama, yönlendirme, rol tayin etme söz konusuydu.
Mesela NATO üyeliğimiz, Atlantik ülkeleriyle ortak güvenlik dayanışmasından çok Türkiye’nin bir garnizon ülke gibi kullanılması şeklinde dayatmacı bir yapı oldu. Daha da ötesi NATO bizim için; ortak savunmanın çok ötesine geçip Türkiye’nin rejim kimliğini koruyan, bu korumaya ayarlı örtülü operasyonlara ayarlı bir bağımlılık ilişkisi oldu.
Uzunca bir süredir bu bağımlılık ilişkilerini dengelemeye dönük yerli bir irade ve mücadele söz konusu. Güvenlik kaygıları olarak pazarlanan argümanların büyük çoğunluğunun bizim bölgemize yönelik hegemonyacı, kontrol edici, denetleyici, iç politikayı dizayn edici projelerin bir parçası olduğunu yeni yeni öğreniyoruz. İktidar elitleri, iktidar merkezleri üzerinden yürütülen bu projeleri öğrenme biçimimiz yeni yeni Türkiye toplumu tarafından kanıksanıyor.
Köprü değil, kendini yeniden kuran ülke
Dünyanın ekseninin yer değiştirdiği, güç merkezlerinin sayısının çoğaldığı, tek merkezli dünya arayışının bir hayale dönüştüğü, yeni siyasi ve ekonomik başkentlerin ortaya çıktığı, sermaye ve teknoloji farkının hızla kapandığı, çevreden gelen ekonomik sıçramanın merkez ülkeleri zorladığı bir dönemde yaşıyoruz.
Tam da bu tarih aralığında Türkiye gibi, iddiası olan, tarihi referansları ve olağanüstü siyasi birikimi olan bir ülkenin kendini yeniden kurması, yerli bir duruş sergileyebilmesi, kendini farkedebilmesi, küresel eğilimleri okumayı başararak geleceğin Türkiye’sini inşa etmesi ancak ve ancak bir bağımlılık ilişkilerini dengelemekten geçiyor.
Yüz yıllık vesayete reddiyeler okuduğumuz bir dönemde, siyasi vesayetin, cephe ülkesi olmanın, garnizon ülke olmanın, köprü olmanın ötesine geçebilmemiz için bu bağımlılık ilişkilerini ince ince sorgulayıp, alternatifleri keşfedip, dengeli bir pozisyon üretmemiz zorunlu hale geldi. Bu haliyle NATO da, Avrupa Birliği de, diğer ekonomik ve siyasi platformlar da yeniden masaya yatırılmalı.
Kırk yıldır terörle mücadele eden bir ülke, NATO’nun güneydoğu sınırları tehdit altında olmasına rağmen İttifak’tan destek alamamışsa, buna karşı terör saldırılarına uğrayan ABD bütün NATO’yu arkasına alabiliyorsa burada bir sorun var demektir. Birleşmiş Milletler’in kuruluş yapısını, beş daimi üyeye dayanan adaletsiz yapısını sorgulayan bir ülke olduğumuz unutulmasın. Sistemi zorlayan bir ülkeye rol tayin etmenin artık mümkün olmadığını bütün dünya kabul etmeli.
Silah şirketleri manşet attırıyor
Uzunca bir süredir bu konuya katalizör olabilecek bir konu tartışıyoruz. Türkiye’nin uzun menzilli füze sistemi ihalesi bu anlamda şiddetli bir çatışmaya sahne oldu. Savunma gücünün millileştirilmesi kapsamında teknoloji transferini ve bağımsız olmayı esas alan ihaleye en iyi teklifi Çinliler verdi. Doğal olarak Türkiye’nin yeni savunma doktrinine en uygun tekli olduğu için Türkiye Çin teklifine yöneldi.
İşte kıyamet o zaman koptu. Silah şirketlerinden ABD’ye ve diğer NATO üyelerine kadar Türkiye’ye karşı müthiş bir saldırı başlatıldı. “Sen İttifak üyesi iken nasıl Çin’den füze alırsın” diye Ankara’yı hem ağır baskıya maruz bıraktılar hem tehdit ettiler. Türkiye’de müthiş bir medya kampanyası başlatıldı. Gazeteler, televizyonlar tehdit haberleriyle doldu. İş neredeyse silah ambargosu uygulama noktasına geldi.
Hatta unutmuyoruz Bugün gazetesine “NATO rahatsız” diye manşet bile attırdılar. Silah şirketleri bir ihale için Türkiye’de bir ulusal gazeteye manşet olacak haber servis ediyordu. Aynı medya operasyonu ABD ve Avrupa‘da da devam ediyordu.
Türkiye’yi boğmak istediler
Asıl mesele Çin değildi. Mesele, Türkiye’nin başka bir şirket ile füze ortaklığına girmesi değildi. Mesele Türkiye’nin yerli ve bağımsız savunma sistemleri arayışını boğmaktı. Türkiye’nin tercihlerini yapmasına izin verilmeyecekti. Kendi ulusal savunma stratejisini geliştirmesine izin verilmeyecekti. Çokuluslu şirketler üzerinden Türkiye’ye yön verilmesinin rahatsız edici örneklerini gördük. İran’la nükleer pazarlık yürüten güçler Türkiye’ye bir füze üretme şansı bile vermiyordu. Türkiye’nin de ileride nükleer teknolojiye geçmesinden ve bağımsız olmasından endişe ediyorlardı.
Bu ülkede bu yönde taşeronluk isteyen, alabilecek olan o kadar insan ve çevre var ki, siyasi partiler bile o lobilerin sözcüsü oldu. Ellerinden gelse iç savaş çıkaracaklar, toplumsal gerilim alanlarını harekete geçirecekler ve Türkiye’yi durduracaklardı.
NATO’dan açıklama geliyordu, İsrail’den açıklama geliyordu, Financial Times gazetesi her gün Türkiye’ye ayar veriyordu, silah lobilerinin besleme yazarları Türkiye’yi tehdit ediyorlardı. ABD Büyükelçisi Francis Ricardione, “derin endişe duyduklarını” söylüyordu.
Türk medyası, siyasi muhalefeti, lobiler bir silah şirketinin ihaleyi kaybetmesinin derdine düşmüş, bir silah şirketi üzerinden ülkeyi cezalandırma yarışına girmişti. Tehditlerden ve şantajlardan geçilmiyordu.
NATO sistemine entegre edilmeyecek: İsyan edin!
Türkiye geri adım attı. İsyan bayrağını kaldıran ABD ve Fransız şirketlerine bir fırsat daha verdi. Tekliflerini yenilemeleri için süre verdi, bu süre daha sonra uzatıldı. Ancak bu geri adım kamuoyunu, bağımsız ve yerli olmayı isteyenleri rahatsız etti. Çünkü bir tür boyun eğmeydi.
Dün, füze konusu yeniden gündeme geldi. Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın, “yeni teklif gelmedi” sözü tartışmayı güncelledi. İsyan eden şirketler yine teknoloji transferine yanaşmamışlar, yerli üretime kapı aralamamışlardı. Türkiye’nin bu ihaledeki temel amacı teknoloji transferi ve yerli üretimdi. Bakan Yılmaz; “füze sisteminin milli sisteme entegre edileceğini ve NATO’ya entegre edilmeden kullanılacağını” açıkladı.
ABD ve Fransız teklifleri bu talebin çok uzağında. Türkiye yeniden Çin alternatifine yönelmiş gibi. Ama Yılmaz’ın “NATO sistemine entegre edilmeyecek” sözü bugün benzer bir isyanı tetikleyebilir. Medya üzerinden yeniden servis kampanyalar başlayabilir. “Türkiye NATO’dan kopuyor” yaygaraları koparılabilir. Tehditler, şantajlar havada uçuşabilir. ABD ve Avrupa basınının yaygaraları Türk medyasında sayfa sayfa yer alabilir.
NATO rahatsız manşeti bekliyoruz
O zamanlar “NATO rahatsız” manşetleri atan Gülen grubunun yayın organları yeni tartışmada ön sırada yer alabilir.
Türkiye’nin baskılara boyun eğmesi, geri adım atması, yılgınlık göstermesi bizi, bu milleti, Türkiye kamuoyunu incitir. Kim olursa olsun, bağımsız ve yerli olan girişimlerin alkışlandığı, desteklendiği bir ülke burası artık. Siyasi vesayetle mücadele edilirken her alandaki vesayeti etkisizleştirmek zorunludur. Bir silah şirketinin 3.4 milyar dolarlık ihale için Türkiye’yi tehdit etmesine, oralardan talimat alanların içeriden tehditler savurmasına bu ülkenin karnı tok artık.
Bir ihale üzerinden Türkiye’yi Ukrayna’ya çevirmeyi deneyenler bakalım bu sefer nasıl bir gürültü çıkaracaklar...Süleyman Şah operasyonu: Türkiye oyunu boşa çıkardı
04:0022/02/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye dün gece Suriye’de müthiş bir askeri/istihbarat operasyonu yaptı. Özel kuvvetler ve MİT personelinden oluşan bir ekip, saat 23 civarında başlayan dokuz saatlik bir operasyonla, Suriye topraklarında bulunan Süleyman Şah Karakolu’ndaki Süleyman Şah’ın naaşını Türkiye’ye getirdi.
İHA’lar, zırhlı araçlar, zırhlı ambulanslarla yapılan operasyonla 38 askerimiz de Türkiye’ye getirildi. Askerlerimizin yerine yenileri gönderilecek, Süleyman Şah’ın naaşı da yine Suriye’de daha güvenli bir bölgede yeniden defnedilecek.
Bu haberle ilgili bütün detayları, iki gündür süreci izleyen, bölge ve operasyonla ilgili bilgileri anlık aktaran Ankara büromuzdan Çetiner Çetin’in bugünkü Yeni Şafak’taki haberinden okuyacaksınız.
Operasyonun detayları bugün netleşecek. Operasyonun gerekçeleri, arkasında yatan endişeler, neden böyle bir harekete gerek duyulduğu, tahmin ettiğimiz ve edemediğimiz ihtimaller yoğun olarak tartışılacak. Ama sadece Süleyman Şah meselesi değil bu konu.
Süleyman Şah’a saldırı: İçeride de ortakları var
Son günlerde, özellikle CHP ve Türkiye içindeki bazı çevreler, Süleyman Şah’a saldırı olacağına yönelik spekülasyonları öne çıkarıyordu.
Spekülasyonlar, bir ihtimali veya endişeyi dile getirmekten çok, birilerinin, içeride bazı çevrelerin de bilgisi dahilinde, Türkiye için çok özel bir yer olan Süleyman Şah türbesine bir saldırının provoke edildiğine dair kanaatleri besliyordu.
Bir şeyler tezgahlanıyor ve bazı çevreler bu tezgahın farkındaydı. Belki de bir işbirliği söz konusuydu. Türkiye içinden ve dışarıdan bazı çevreler, İŞİD üzerinden veya IŞİD süsü verilmiş bir organizasyon hazırlığındaydı.
Bu anlamda Süleyman Şah, IŞİD meselesi olmaktan çıkarılıp, seçim öncesi Türkiye kamuoyunu dalgalandıracak bir iç mesele olarak hazırlanıyordu. Birileri terör üzerinden Türkiye ile hesaplaşmak istiyor, bunun için de en hassas ve tarihi yerlerden biri olan Süleyman Şah türbesini öne çıkarıyordu.
Gazeteci Metehan Demir’in karakoldaki askerlerin mağdur olduğuna yönelik iddiaları tepki çekmiş, CHP ve içerideki bazı çevrelerin spekülasyonları kamuoyunu rencide edecek noktaya ulaşmıştı. Genelkurmay kaynakları bu haber ve iddialardan rahatsız olmuş, iddiaların özellikle servis edildiği kanaati yaygınlık kazanmıştı. IŞİD’in saldıracağı iddiaları ve Türkiye’nin askerlerini değiştirmede aciz kaldığına dair söylentiler sonrası böyle bir operasyon gerçekleşti.
Bütün bölgede çok ciddi değişiklikler belirginleşiyor, son yazılarda hep bu değişikliğe dikkat çekiyorum. IŞİD üzerinden, örgütler üzerinden sadece Irak ve Suriye değil, Libya’ya kadar uzanan bölgede olağanüstü bir hareketlilik var. Bu hareketlilik çok yakın zamanda sarsıcı gelişmeleri öne çıkarabilir. Çünkü ülkelerin örgütler üzerinden tuzağa çekildiği bir senaryo var ve bu senaryo hiç de iyiye işaret değil.
Türkiye tuzağa düşürülecekti
Bu çerçevede bir ihtimal daha var: Son günlerde Ürdün, Mısır ve Libya’da da etkisini gösteren, hızla bölgeselleşen IŞİD’e yönelik geniş kapsamlı bir operasyon ihtimali giderek güç kazanıyor. Böyle bir durumda örgütün koalisyonda yer alabilecek olan Türkiye’ye yönelik ilk saldırısı Süleyman Şah’a olacaktır. Bu da askerlerimizin orada kurban edilmesi demektir.
Yine bazı kaynaklar, örgütün Türkiye içinde de bir takım hazırlıkları olduğuna dair iddiaları bir süredir dillendiriyordu. Yabancı istihbarat servislerinin oldukça etkin olduğu örgütün bir anda Türkiye’ye yönlendirilmesi pekala muhtemeldir. Türkiye içindeki terör saldırıları kuvvetle muhtemel bundan sonra IŞİD adı kullanılarak yapılacaktır. Hem Süleyman Şah’a saldırı ihtimali, hem de Türkiye içinde saldırı ihtimalleri Türkiye’yi hareket geçirmiş olabilir.
İşin daha da dikkat çekici yönü, dün geceki operasyonu Türkiye’nin Kürtlerle işbirliği içinde yapması. Bu işbirliği her ne kadar son operasyonda çok önemliyse bile IŞİD’in Türkiye’yi hedef seçmesi için bir gerekçe olarak kullanılabilir. Kimse yanlış anlamasın ama Mısır ve Ürdün olayında olduğu gibi, örgüt bu gerekçe üzerinden Türkiye’ye yönlendirilebilir. Üst akıl Ürdün ve Mısır’ı nasıl tuzağa düşürmüşse Türkiye’yi de böyle tuzağa çekiyor olabilir.
Ancak asıl güçlü ihtimal bu değil. Güçlü ihtimal ya da tezgah; örgütün Süleyman Şah’a saldırması, oradaki askerlerimize zarar vermesi olacaktı. Böylece Türkiye ile örgüt karşı karşıya getirilecek, Türkiye içine de yansıyacak şekilde uzun süreli yeni bir terör dalgası ile boğuşmak zorunda kalacaktık. Bu ihtimal tamamen yabancı kaynaklı bir senaryodur ve hala çok ciddidir.
Yani Süleyman Şah, bizim için bir tuzağa dönüştürülecekti.
Türkiye’yi IŞİD’le savaşa sokmak...
Konuyla ilgili 18 Şubat’ta “IŞİD Türkiye’ye saldırabilir” başlığı altında bir yazı yazdım ve tehlikeye dikkat çektim. Tezim şu:
IŞİD’in ilk hedefi Şiiler’di. Suriye ve Irak’ta İran etkisine karşı harekete geçmişlerdi. Sünniliği kullanıyorlardı. Bir anda strateji değişti, örgüt Sünni Kürtlerin üzerine yöneltildi. Bu, şaşırtıcı bir durumdu ve şu ana kadar bu değişikliğin sağlıklı bir açıklamasına rastlamadım.
Ardından Ürdünlü pilotu vahşi bir şekilde yaktırarak bu ülkeyi provoke ettiler. Ürdün IŞİD’e savaş ilan etti ama aslında tuzağa düşürüldü. Bu savaşı kazanamazdı ama ciddi bir istikrarsızlığa sürüklenecekti. Hemen ardından Mısırlı 21 Kıpti örgüt tarafından öldürüldü ve infaz görüntüleri servis edildi. Mısır savaş uçakları Libya’daki bazı yerlere saldırdı ve IŞİD’le çatışmaya sürüklendi. Aslında Mısır da örgütler üzerinden istikrarsızlaştırma senaryosunun bir parçası oluyordu.
Tuzağı IŞİD değil o çevreler kurdu
Bu endişe, Türkiye’yi gündeme getiriyor. IŞİD’in bir anda Kürtlerle savaşa sokulması gibi örgüte yeni bir hedef belirlenebilir ve Türkiye’ye yönlendirilebilirdi. Son dönemde buna yönelik ciddi işaretler mevcut. Birileri IŞİD’i Türkiye üzerine sürme hesapları yapıyor. O birileri Türkiye’yi bu örgüt üzerinden sınayacaktı.
Dün geceki operasyon, bütün bu senaryoları boşa çıkarmaya dönüktü. Süleyman Şah’ı hedef olmaktan çıkarıp Türkiye’ye kurulan tuzağı bozmaya dönüktü.
Türkiye çok büyük bir oyunu bozdu. Kimin oyununu? IŞİD’in değil, örgüt içindeki yabancı istihbarat birimlerinin oyununu. Onlar örgüt üzerinden Süleyman Şah’ı vuracak ve Türkiye’yi çok büyük bir belaya sürükleyeceklerdi.
.Süleyman Şah’tan infaz görüntüleri mi gelseydi!
04:0024/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Süleyman Şah Türbesi’nde görev yapan askerlerimizden bir tanesinin bile başına bir iş gelseydi, Allah korusun bir saldırı, rehin alma olayı, ardından IŞİD’in servis edeceği bir görüntü söz konusu olsaydı, Türkiye’de nasıl bir infial uyanırdı!
Hatırlayın, Ürdün’lü pilotun başına gelenleri. Ürdün devletini ve halkını provoke etmek için pilotu ateşe verdiler. Bütün ülke ayağa kalktı. Ardından Ürdün hava kuvvetleri IŞİD’e saldırıya başladı.
Hatırlayın, 21. Mısırlı Kıpti’nin idam sahnelerinin servis edilmesini. Bu görüntülerle Mısır provoke edildi. Amaç da buydu. Hem devleti hem de Mısır toplumunu provoke etmek istediler. Ettiler de, Mısır Libya’daki mevzilere hava saldırıları düzenlemeye başladı.
Musul Konsolosluğu’na gerçekte kimler saldırdı?
Hatırlayın, Musul Konsolosluğu’muzun basılıp insanlarımızın rehin alınmasını. Bu saldırıyla, Irak ve Suriye’de olanlara karşı Türkiye’nin eli kolu bağlandı, hareket edemez hale getirildi. 49 vatandaşımız 20 Eylül’de kurtarılıncaya kadar 102 gün rehin kaldı. Bu dönem Türkiye’nin bölgede felç olduğu dönemdir.
Bu dönemde 49 kişiden bir tanesinin başına bir iş gelseydi, bir infaz görüntüsü gelseydi Türkiye kamuoyu ne hale gelirdi? Değer yoksunu içerideki bazı çevreler bunu nasıl istismar ederdi? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce, IŞİD’in bu rehinelerden bir tanesini bari infaz etmesi için dua eden ne çok insan, ne çok siyasi çevre vardı o günlerde.
Hiç düşündünüz mü, IŞİD Suriye ve Irak’ta etkinliğini artırırken hiçbir şekilde Türkiye’yi hedef almıyordu. Türkiye rahatsız olur diye operasyonlarına özellikle dikkat ediyordu. Peki ne oldu da örgüt birden Musul Konsolosluğunu basıp insanlarımızı rehin aldı? Bu fikri, bu hedefi, bu talimatı kim ya da kimler vermişti? “Üst akıl” diye tabir ettiğimiz, örgütün arkasında strateji belirleyen “merkezler” Irak ya da Suriye’de miydi yoksa Londra, Washington gibi başkentlerde miydi?
Bugün, Musul’daki rehine olayının gerçek sebebi hala aydınlığa kavuşamamıştır. IŞİD içinde başka IŞİD’ler, istihbarat odakları vardı ve onlar yerine geldiğinde örgüte bir takım hedefler belirliyor, asıl operasyonu onlar yapıyordu.
Birileri IŞİD’i Türkiye ile savaştırmak istiyor
Bu anlamda örgütler devletlerin ya da istihbarat örgütlerinin kamuflajıdır. Örtülü operasyonlar bu örgütler üzerinden ya da örgütlerin içinde oluşturulan küçük odaklar üzerinden yaptırılır. Bazı devletler hasım devletlerle bu örgütler üzerinden hesaplaşıyor, onlara had bildiriyor, burnunu sürtüyor, uyarıyor, tehdit ediyordu. IŞİD üzerinden yürütülen saldırılar bir tür devletler hesaplaşmasıydı.
Musul’daki rehine olayı da Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu kırmaya, onu hareket edemez hale getirmeye, IŞİD üzerinden yürütülen bölgesel operasyona müdahale edemez alana çekmeye dönük bir saldırıydı. IŞİD saldırısı değildi bu, örgüt üzerinden bölgede Türkiye ile nüfuz, güç hesaplaşması yürüten ülkelerin saldırısıydı.
Şükür, kazasız belasız bu meseleyi çözdük. Çözmeseydik, o rehinelerden biri ya da bir kaçı, o meşhur infaz videolarından birinin kurbanı olabilirlerdi. Türkiye bunu önledi, ama içerideki beyinsizlerin, Türkiye’nin Baasçılarının, kan üzerine siyaset yapanların bu başarıyı istismar etmelerinin önüne geçilemedi.
Hiç düşündünüz mü, rafizi dedikleri Şii veya İran yanlılarına karşı konumlandırılan örgüt, bir anda nasıl oldu da Kürtlere yöneltildi? Bir anda Erbil’e kırk kilometre mesafeye geldiler. Hava saldırıları olmasaydı Erbil’i çoktan almışlardı. Oysa hesapta örgütün Kürtlerle çatışması yoktu. Örgütün Türkiye’yi de hedef alması beklenmiyordu. Durduğu yer bunu gösteriyordu.
Birileri örgütü Türkiye üzerine salmaya çalışıyor. Bu sefer hedef Süleyman Şah Türbesi ve Karakolu’ydu. Oraya saldıracaklar, belki askerlerimizi rehin alacaklar, belki türbeyi ateşe vereceklerdi. Belki de Ürdün ve Mısır’a yaptıkları gibi infaz görüntülerini servis edip Türkiye kamuoyunu dalgalandıracaklardı. Hem de seçim öncesi.
Saldırı planının içerideki ortakları
Bunlar olurken içeride de bombalar patlayacak, Kobani olayında olduğu gibi terör içeriye ihraç edilecek, toplumsal infiale yatırım yapılacaktı. İşte o zaman kan üzerinden siyaset yapanlara gün doğacak, Gezi benzeri hareketler geliştireceklerdi. Projenin Türkiye ayağının ihalesine talip çok çevre vardı.
Süleyman Şah operasyonu ile büyük bir oyun bozuldu. Bu feraseti, dikkati kutlamak lazım. Oyun bozulunca içeridekilerin nasıl galeyana geldiğini, öfkeden deliye döndüğünü gördünüz. Bu olaya ne kadar kızıyorlarsa oradaki kanlı bir bilançoya da o kadar bel bağlamışlar demektir.
“Türkiye toprak kaybetti, geri adım attı, çekildi” gibi sığ, özensiz, günübirlik reaksiyonları dile getirenler, böyle bir saldırı olması durumunda kıyameti koparacaktı. Belki de el çırpıp halay çekeceklerdi. Buradan bir iktidar devşirme hesabı yapacaklar, kan üzerinden siyasetin bir başka çirkin örneğini sergileyeceklerdi.
Burada asıl sorgulanması gereken bu anlayış, bu kötülük duygusu, bu körlüktür. Bölgedeki güçler çatışmasında aldıkları pozisyon hiçbir şekilde Türkiye’den yana olmayan, iç politik kazanç için her tür ittifakları yapabilen bu çevrelerin Süleyman Şah Türbesi üzerinden hazırlanan kanlı senaryoya bel bağlaması ülkemiz adına utanç vericidir.
Türkiye’nin itibarıyla oynayacaklardı
On beş yıldır bölgeyi izliyorum. Günlük değişkenleri çok olan bir coğrafyada siyaset üretmek, güvenlik politikaları üretip uygulamak ne zordur, biliyorum. Sürekli alarm durumunda olunması gereken bir bölgede, hiç bir devlet kalıcı politikalar uygulayamaz. Sadece uzun vadeli hesabınız, perspektifiniz olur ama her gün yeni manevralar yapmak zorundasınızdır. Burası, 21. yüzyıl güç mücadelesinin ana meydanıdır ve dünyalar savaşına sahne olmaktadır. Hiçbir örgüt sadece örgüt değildir, hiçbir cephe kalıcı değildir, hiçbir ittifak uzun soluklu olamaz.
Türkiye, IŞİD kamuflajı arkasına sığınmış bir açık saldırı tehdidi altındaydı. Terörle dize getirilmek istendi. Eğer bu operasyon yapılmamış olsaydı, çok yakın zamanda sınır bölgelerinde terör saldırıları izleyecektik. Süleyman Şah’a saldırı olacaktı. Bu saldırıyla Türkiye ve IŞİD karşı karşıya getirilecek, arkasından başka bir iş çevrilecekti.
En vahimi de, Ürdün ve Mısır örneğinde olduğu gibi, infaz görüntüleri Türkiye’ye ve dünyaya servis edilecekti. Ya da Osmanlı’nın atası Süleyman Şah havaya uçurulacak, Türkiye’nin itibarı yerle bir edilecekti.
Geçmişin ve geleceğin ülkesi
Bu operasyon basiretli bir devlet aklının, feraset sahibi insanların ön alma operasyonudur. Varsın onlar bağırıp çağırsınlar. Türkiye birkaç yıllık bir ülke değildir. Bu devlet bir garnizon devlet değildir. Geçmişin ve geleceğin ülkesidir burası. Ve hiçbir eylem günlük değildir. Bu olay, geçmişin derinliğinden beslenen, yakın ve uzak geleceği yelken açan bir devlet refleksidir.
Bir oyun kurdular, oyunları başlarına geçirildi. Oyun kuranlar Türkiye’nin oyununa yenildi. Bize tebrik etmek, bu hassasiyeti desteklemek düşer.
.Yeni mücadele adamlarına alan açmak..
04:0027/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
7 Haziran seçimleri, Türkiye’de siyasetin yeni yüzlerle tanışması, kadroların yenilenmesi, yeni zihinlerin ve kabiliyetlerin siyasi alana adım atması için çok büyük bir fırsat oluşturacak gibi.
13 yıllık AK Parti yönetimi, Türkiye’yi dönüştürürken, yeni bir Türkiye inşa etmeye girişirken, ülkeyi ve kurumları yerlileştirirken, demokratik açılımları ekonomik refahla dayanıklı hale getirirken, özgürlük alanlarını dünyadaki gidişatın tersine alabildiğine genişletirken çok ciddi reaksiyonlarla yüzleşti.
İçeriden ve dışarıdan beslenen ve AK Parti öncülerini tasfiye etmeye yönelen direnç, aslında bir siyasi kadroyu değil, Türkiye’yi durdurmaya çalışıyordu. Eskinin vesayetçi, seçkinci, imtiyazlı çevreleri devlet iktidarına milletin ortak olmaması için ölümcül bir savaş yürüttü. Ülkeyi yok edecek bir kötücül reaksiyona sarıldı. Verdikleri mücadele ülke meselesi değil, kendi dokunulmazlıkları meselesiydi.
Üçüncü bir deneme daha yapacaklar..
Sahip oldukları bütün iktidar alanlarını bu yolda sonuna kadar kullandılar. Ekonomiyi batırmak, siyasi sistemi kilitlemek, toplumsal infial oluşturmak, iç savaş tezgahlamak, etnik ve mezhep çatışmalarını beslemek, sokak terörünü finanse edip örgütlemek dahil, bugüne kadar denenmedik yol neredeyse kalmadı.
Gezi olayları, 17 Aralık müdahalesi işte bunun için çokuluslu bir organizasyondu. Şimdilerde üniversiteler üzerinden yeni bir senaryo tezgahlanıyor ve bir adım sonrası için sokak hareketliliğine yatırım yapılıyor. Seçim öncesi ellerindeki bütün yıkıcı argümanları ve tezleri sahneye sürecekler.
Çözüm sürecini sabote etmek, Türkiye’nin güney sınırlarını tartışmalı hale getirmek amaçları arasında. Ama asıl seçim sonrasında, Türkiye kamuoyu yola devam kararı verirse, ”ülke bölünüyor” paranoyası ile askeri kışkırtma dahil son bir deneme daha yapacaklar. Gezi ve 17 Aralık’tan sonra ısrarla “üçüncü bir deneme” daha yapacaklarını ısrarla öne çıkarmaya çalıştım.
Öfke ve nefret dışında hiçbir şey üretemediler
Bu da çokuluslu bir organizasyon olacaktır. Sınırlarımızın kuzeyinde ve güneyinde ülkeleri çözdükleri gibi Türkiye’yi de çözmeye çalışanlar, içerideki küskünleri, içerideki eskinin imtiyazlılarını, içerideki örgütsel ve finansal uzantılarını alabildiğine kullanacaklar.
Ama asıl planlama yine dışarıdan yapılacak, senaryo dışarıdan yönetilecek. Türkiye’nin zaaf alanlarına yatırım yapıp, bu alanları istismar edecekler, içerideki medya ve sosyal ağları üzerinden bu uğursuz senaryoyu yerli bir dile çevirip pazarlayacaklar.
Şurası kesin; Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde gelişen siyasi kadrolar, yeni bir Türkiye’nin öncüsü oldular, ülkeye yeni bir yol çizdiler. Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana devam eden mücadelenin yeni bir aşamasıdır bu. Türkiye’nin büyümesi, yerlileşmesi, çevresini farketmesi, geçmişini bugüne taşıması ve güçlü bir gelecek hayalidir bu. Bugün öfkeli yorumlar yapabiliriz, yaşananları gerçeği ile algılayamayabiliriz ama bugünün tarihi gelecekte özel bir geçiş dönemi olarak, yükseliş dönemi olarak yazılacaktır.
Küfür, hakaret, sığ reaksiyonlar, aşırı tarafgir tepkiler dışında hiçbir siyasi söylem üretememişlerin bugünleri yargılaması anlaşılmayacak bir şey değildir. Bu çevrelerin Türkiye için ürettikleri, üretme emaresi gösterdikleri maalesef hiçbir ümit verici işaret gözükmemektedir. Bir kör döğüşünün ötesine atacak tek adımları bile yoktur. Keşke olsaydı, keşke bu siyasi hareketin çok önüne geçip yeni şeyleri hepimizin önüne koyabilselerdi.
Anadolu’nun sesi ve üçüncü deneme
Erdoğan yeni bir siyaset ölçeği, bir liderlik profili koydu Türkiye’nin önüne. Güçlü siyasi hareketler ve güçlü lider karakteri Türkiye için artık lüks değil. Ahmet Davutoğlu bu geleneğin devamıdır ve güçlü lider seçiminin bir göstergesidir.
Daha uzunca bir süre bu siyasi akımın Türkiye’yi dönüştürmeye devam edeceğini, yeni bir ülke inşa etmeye dönük motivasyonunu kaybetmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü yerlileşen bir eğilimden söz ediyorum. Yerlileştikçe bu toprakların özünden daha da beslenen bir hareketten.. Dolayısıyla ortada bir siyasi parti değil bir siyasi hareket vardır ve hareket dönüştürücü gücünü hızla toplumsal tabana yaymakta, bir ortak amaç ve anlayışı yerleştirmektedir.
AK Parti’nin her seçimde, bütün kaotik senaryolara ve tehditlere rağmen, oy gücünü korumasının sebebi de, iktidar ve dönüştürücü gücüne Türkiye toplumunu ortak etmeyi başarması, onlarca yıldır toplumla iktidar arasındaki mesafeyi kapatmayı bilmiş olmasıdır.
Böyle devam ettiği müddetçe, yerli ve Anadolu’nun çağrısına kulak verdiği müddetçe, insanlarla sadece siyasi anlayışla değil gönül diliyle de konuştuğu müddetçe o “üçüncü deneme” de Türkiye’yi yolundan döndürmeye yetmeyecektir. Muhtemelen her türlü çirkinliği göreceğiz. Kin ve nefretle toplumsal bir kıyım, zihinsel bir yıkım oluşturmaya çalışacaklar ancak bu da Anadolu insanlarının gönüllerine çarpıp etkisizleşecektir.
Yeni mücadele adamlarına alan açmak
Biraz dikkat edenler dünyanın, uluslararası bazı çevrelerin ısmarlama rahatsızlıklarını bize pazarlayanların dediği gibi olmadığını, küresel konjonktürün Türkiye’yi öncü ülkelerden biri olmaya zorladığını, en azından yüz yıl sonra kendi bağımsız duruşuna sahip olmayı işaret ettiğini, bunun için alan açtığını görecektir. İşte bu yüzden Türkiye’yi durdurmaya dönük her türlü kirli tezgahın döndüğü bir savaş yürütülmektedir. Bu savaş AK Parti’ye değil ülkeye karşıdır.
Bu hareketin en önemli özelliği de, Türkiye ve dünyayı iyi tanıyan, ülkenin dönüşümü ve yeniden kurulması için adanan, Birinci Dünya Savaşı’nın o hüzünlü cephelerinde duyulan acıyı yüreklerinde hisseden insanları siyasi alana çekme becerisidir. Sanıyorum 7 Haziran seçimi yeni mücadele adamlarına bu alanda fırsatlar tanıyacak. Daha genç bir kuşağın temsilcileri Meclis’e taşınacak.
Buradan yeni kuşak siyasi aktörler, öncüler, kadrolar öne çıkacak. Yeni iktidar elitleri oluşacak. Bu siyasi hareket yeni isimlerle, yetiştirdiği ve yatırım yaptığı genç kadın ve erkeklerle Türkiye’nin önünü açmaya devam edecek.
Yüreği sağlam insanlar
Yeni Meclis’in bu anlamda çok farklı bir resim ortaya koyacağını sanıyorum. Çünkü aday adaylarına bakıyorum. Yoğun ilgi kafa karıştırıcı olabilir. Ama içlerinde tanıdığım, değer verdiğim, ülkesi için her mücadeleye katlanacak, yürekleri sağlam çok sayıda insan var. Mesela İstanbul üçüncü bölgeden aday adayı olan Ahmet selim Köroğlu, Kayseri’den Ayhan Ogan, Tokat’tan Mehmet Şahin bunlardan sadece bir kaçı.
Maksadım burada isim saymak değil ama bu arkadaşlarla yaptığım sıcak sohbetin etkisiyle buraya eklemeyi uygun gördüm. İsmini yazmadığım çok sayıda nitelikli ve değer yüklü insan biliyorum bu yola giren. Böyle nice genç ve birikimli insanlar var ve onlar aday olmadan da mücadelelerine yıllardır zaten devam ediyorlardı.
Vatan sevgisi kadar başarı
Çünkü onlar ve onlar gibi birçok arkadaşımız için siyaset işte o büyük dönüşüm mücadelesinin bir parçasıdır. Yürekleri Konya kadar, Kayseri kadar, Trabzon kadar, İstanbul kadar Şam olan, Bağdat olan, Gazze olan insanlar onlar.
Anadolu, bir dava uğruna seferber olup ömür tüketecek insanların yurdudur. Her ilde, her bölgede nice böyle gönlü geniş, zihni duru, yürekli insanlar vardır. Siyasetin mahareti bunları bulup ortaya çıkarmaktır. Uzun soluklu, kendini yenileyen hareketlerin yapması gereken de budur. İşte yeni dönemde bu insanların öne çıkmasını, Türkiye’nin büyük yürüyüşünün çok daha emin ve güçlü adımlarla devam etmesini diliyorum.
Allah hepsine yüreklerindeki vatan sevgisi kadar başarı nasip etsin!
.Barış süreci, yeni anayasa ve yeni kuruluş sözleşmesi
04:002/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Savaş karşıtlarından çok daha fazla barış karşıtı, barış düşmanı vardır. Savaş karşıtlığı ve barış havariliği yapanların ekseriyeti aslında barış düşmanıdır. Çünkü savaş bir sektördür, besleyicidir, semirtir. En fazla barış isteyenler, barış söylemi kullananlar kan üzerinden güç elde edenlerdir.
Bu yüzden ki, insanlık tarihi savaşların tarihidir, çatışmaların ve krizlerin tarihidir. Barış aralıkları sandığınızdan çok daha dardır. Hz. Adem’den bu yana bu hep böyle olmuştur. Öyle ki, barışı garantilemek için bile çoğu zaman savaşlar zorunlu hale gelmiştir.
Bu yüzden barış zordur. Barış inşa etmek, yeniden yapmak, kurmaktır. Uzun soluklu krizlerden, yıkıcı ve birden fazla ülkenin katıldığı savaşlardan sonra barış inşa etmek mucizedir.
Bir çokları için savaşın sağladığı gücü, iktidarı, imkanı terketmek zordur. Bu yönüyle barış inşa edenler, karşılıklı hasımlıktan çok savaştan kazananlarla mücadele eder. Önce onları altetmek, onları etkisizleştirmek zorunludur. Bunu yapamazsanız barış inşa edemezsiniz.
Sessiz devrim: Yüz yıl daha çatışsak geleceğim yer burası
Cumartesi günü hükümet ve HDP temsilcileri Çözüm Süreci kapsamında tarihi bir açıklama yaptılar. HDP heyeti Abdullah Öcalan’dan PKK’ya silahsızlanma çağrısını dile getirdi.
Başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan, Çözüm Süreci’ni ve ulaşılan noktayı “sessiz devrim” olarak niteledi. Bundan sonra gözler Kandil’de olacak. PKK’nın silah bırakma çağrısını ne kadar önemseyeceği, nereye kadar bu yönde hareket edeceği izlemeye alınacak. Muhtemelen silahlı birimlerini Türkiye dışına çıkarmaya dönük çalışmalar hız kazanacak.
İşin burası bir takvim sorunu, yöntem sorunu. İşin esası ise, PKK’nın, Türkiye’nin Kürtlerle kurmak istediği ortak geleceğin önünde bir engel olup olmayacağıdır. Daha doğrusu, 21. yüzyıl bölge denkleminde Kürtlerle Türkiye’nin geleceğinin barış ve ortaklıkla mı yoksa ayrışmayla mı yer alacağı sorununun cevabını bulmaktır.
Ortada bir ortaklık iradesi vardır. Ancak otuz yıllık çatışmanın travmalarını atlatmanın zorluğu ortadadır. Bir üst arayış, bir üst perspektif, yüzyıla dönük bir çaba ne kadar baskın onu göreceğiz. İçişleri Bakanı Efgan Ala’nın; “Yüz yıl daha savaşsak geleceğimiz yer yine bugünkü nokta olacaktır” sözü aslında barışa, çözüme hayır diyenlere bir soru yöneltmektedir: Ne diyorsunuz, ne öneriyorsunuz?
Sonsuz savaşların kapısı aralanabilir
Çözüme karşı olanların bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktur. Ve kendileri de bir cevap, bir çözüm adresi göstermemektedir. Dünyada olduğu gibi, coğrafyada da 20. yüzyılın tolere ettiği çatışma ve kriz haritası bu yüzyılda büyük yıkımlara dönüşme özelliği taşımaktadır. Türkiye için mesele PKK ile sınırlı değildir. Bölge genelinde yaşayan Kürtlerle bu yüzyılda nasıl bir ilişki kurulacağının cevabını ve yolunu bulmaktır.
Yani mesele PKK’dan da derindir, Türkiye’nin kaderiyle birebir ilişkili bir durumdur. Çatışmayı seçtiği durumda, kriz PKK ölçeğini çok daha fazla aşacak hızla Kürtlerle Türklerin savaşına doğru sürüklenecektir. “Türkiye bu yüzyılda büyüyerek mi yoksa küçülerek mi var olacak” sorusunun cevabı o zaman küçülerek var olmak olacaktır.
Kürtler, PKK’nın arkasına sığınarak, modası geçmiş bir etnik milliyetçilik üzerinden Türkiye ile hesaplaşma yolunu tercih eder, barış kapılarını kapatırsa ya da Türkiye’yi barışla oyalayıp örtülü bir siyasi kazanım derdine düşerse 21. yüzyıl tarihi Kürtlerle savaş tarihine dönüşebilir. Bölgede sonsuz bir yıkım ve kıyım savaşları başlayabilir ve bu, Türkiye ölçeğini aşıp bölgeselleşebilir. O zaman da Kürtler bu sonsuz savaşların kurbanı haline gelebilir. Barış değil savaş dilini tercih edenler, insanlık tarihinden örnek almalı, savaş dilinin haklı-haksız durumuna göre değil, güçler hesaplaşmasına göre şekilleneceğini bilmelidir.
Barışın karşısındaki en büyük engel, Türkiye ve Kürtler değil, savaştan güç devşiren, bunu sektöre dönüştüren, çatışma üzerinden iktidar arayışına giren, buradan semiren güç ve çevrelerdir. Bir de, Türkiye ve Kürtlerin dışındaki ülke ve güçlerdir.
Selçuklu dayanışması ve mikro devletçikler
Biz biliyoruz ki, bölgedeki sorunların aşılamamasının tek sebebi onlarca yıldır doğrudan ve kendi dilimizle konuşamamamız, başkalarının dilini kullanmamız, onların aracılığı ile iletişim kurmamızdır. İlk kez doğrudan temas kuruyoruz ve kendi dilimizi konuşuyoruz, başka adreslerin referanslarını ortadan kaldırıyoruz. Bu yüzden de ilk kez çözüm için adım atabiliyoruz.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük sorununu çözebilecek mi?
Bütün bölgenin paramparça edildiği Dünya Savaşı’nın bize bıraktığı, savaş sonrasının en sorunlu ve en kanlı krizinin üstesinden gelme becerisini gösterebilir mi?
Hem de; tıpkı Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, yeni bir çözülme dalgasının, yeni etnik ve mezhep ayrışmalarının servis edildiği bir dönemde, Kürtlerle yeni bir Selçuklu dayanışması, ortaklığı inşa edebilir mi?
Bırakın etnik ayrışmaları, aynı etnik topluluk içindekilerin bile paramparça olduğu, kimlik savaşlarının şehirlere, sokaklara yayıldığı, yeni ülke haritalarının çizildiği, mikro devletçikler inşa edildiği bir dönemde, coğrafyanın tamamını esir alan o felaket rüzgarını tersine çevirmek mümkün olabilir mi?
21. yüzyılın ilk umut ışığı
İşte Türkiye’nin, “Çözüm Süreci” başlığı altında mücadelesini verdiği şey, işte bu yüzden, sadece PKK ya da HDP ile sınırlı, sadece İmralı-Kandil ile başlayıp biten bir şey değildir. Savaşların ve çözülmelerin tahrik edildiği, projelendirildiği bir dönemde bir sorunu çözmenin de ötesinde ortak bir gelecek inşasına yönelen irade, aslında bir büyük meydan okumadır.
Çünkü PKK olarak bugüne kadar mücadele edilen şey, sadece bir Kürt meselesi değildir. Bir Türkiye, bir bölge tasarımının uzantısıdır. Sadece bir etnik sorun da değildir. İlk kez yerli bir irade, “kaos coğrafyası” olarak tanımlanan bölgede barış iradesine dönüşmüştür ve bu, 21. yüzyılın ilk umut ışığıdır.
Çünkü Kürt meselesi Türkiye için hiçbir zaman sadece Kürtlerle sınırlı bir mesele olmamış, Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar uzanan bir konu olmuştur. Dolayısıyla tarafları da Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın karşısında yer alan cephe kadar geniştir. Nasıl otuz yıllık savaş böylesine çok cepheli bir savaşsa, bugünkü çözüm arayışı da o kadar çok cepheli bir mücadeledir.
Yeni Anayasa, yeni kuruluş sözleşmesi
Aslında bu barış arayışı, önümüze bir meseleyi çözmekten çok daha derin ve geniş bir dosya koymaktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana gündemimizde olan büyük değişim ve yeniden kuruluş dosyasıdır bu. AK Parti yönetiminin “Yeni Türkiye” olarak tanımladığı ve altını doldurmaya çalıştığı, aslında ülkenin ve devletin tarihsel sürekliliği içindeki dönüşüm zorunluluğunu içeren bir yeniden yapılanmadır. Çözüm süreci de bu çerçevede, bu büyük dönüşümün bir parçasıdır. Bu gerekçeyle, Türkiye’nin çözümde ısrarı bir devlet projesi olarak devam edecektir.
Seçimlerden sonra muhtemelen başkanlık sistemi ve yeni anayasa referandumu bu amaçla Türkiye’nin önüne konulacaktır. Hemen söyleyelim ki, Yeni anayasa Türkiye için yeni kuruluş sözleşmesi olacaktır. Yeni bir toplumsal sözleşme metni olacaktır. İşte o zaman 20. yüzyıl dosyası tamamen kapatılacak, o dönemin dar alanlara sıkışmış Türkiye’si yerine daha dışarıya dönük, bütün kurumlarıyla dönüşmüş, 21. yüzyıl dünyasının şartlarına göre biçimlenmiş ve donanmış bir Türkiye şekillenmiş olacaktır.
Anadolu sınırlarına hapsedilmiş Türkiye yerine coğrafyanın da ötelerine uzanabilen, kimlik farklılıklarını zenginliğe ve güce dönüştürebilen, tarihsel iddialarını bugünlere taşıyabilen bir Türkiye mümkündür ve bunu göreceğiz.
1. Dünya Savaşı kadar önemlidir
İşte büyük değişim sancısını asıl o zaman hissedeceğiz. Bugün değişime, çözüm sürecine direnenlerden çok daha büyük bir direnç kendini gösterecektir. Bugünün barış düşmanları, o zaman büyük Türkiye düşmanlarına dönüşecek. On yıllardır ellerinde olan imtiyazları, iktidar alanlarını terketmeyenler o zaman kıyasıya bir savaşa girişeceklerdir.
İçeride ve dışarıda ortakları olan, çokuluslu bir yıkım stratejisi uygulanacak. Bunlar dönüşümü engellemek için Türkiye’yi mahvetmekten bile çekinmeyeceklerdir.
Ama Türkiye bunların üstesinden gelecek güce, imkana, birikime ve öncü siyasi kadrolara sahiptir. Bunun da üstesinden gelen Türkiye’nin önünde hiçbir engel kalmayacaktır. İşte bu yüzden, Yeni anayasa ile yeni kuruluş sözleşmesi, yeni toplumsal sözleşme dediğimiz şey aslında Birinci Dünya Savaşı kadar önemlidir. O savaş yıkım projesiydi bu seferki mücadele yeniden kurma mücadelesidir. Tarihi tersine çevirmektir.
Binlerce yıllık devlet geleneği ve aklı, Türkiye için en doğru olanı tespit etmiştir ve büyük yürüyüş bu yöndedir. Dışarıdaki güçlerin Türkiye içindeki ortaklarının birer birer ifşa edilip tasfiye edilmelerinin sebebi de budur
.Kültür teröristleri..
04:009/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tamam da bir şey söyleyin.
Elle tutulur, gözle görülür, itibar edilir, işe yarar bir şey sunun.
Dedikodu dışında bir proje, bir tez, bir söylem üretin. Üretin de herkes sahiplensin, değer versin, tartışsın.
Twitter muhalefeti, twitter entelektüeli, twitter siyaseti üzerinde ortaya hiçbir şey koymadınız. Sosyal medyayı küçümsediğimden yazmıyorum bunu. Sosyal medya üzerinden devrimler planlanıyor artık.
Ama siyasi mücadele, sosyal medyanın ötesine geçen derinlik ister. Sosyal medyanın bir adım sonrasına dair sorumluluk, ciddiyet, söylem, proje ister. Bir adım sonrası kargaşa ise, kargaşayı yatıştıracak hiçbir şey yoksa, sosyal medya bir teröre döner.
Entelektüel terörizm
Türkiye’nin en büyük problemi, siyaset değil entelektüel terörizmdir. Kültür teröristleri, inanılmaz bir sorumsuzlukla, bir adım sonrasına bile bakmadan, sadece yıkmaya ayarlı bir saldırganlık yürütüyor.
Bunu hiçbir ülkede göremezsiniz. Hiç bir ülkede, ülkenin ortak iyiliğini hedef alan, sabote eden, bir yabancıdan daha saldırgan ve yıkıcı entelektüel çevre göremezsiniz. Aydınlar arasında, siyasetçiler arasında, gazeteciler arasında bunu göremezsiniz.
Herhangi bir Batı ülkesinde eleştirinin sınırı bellidir. O sınır eleştirinin kendisidir. Eleştiri ile saldırı arasında bir çizgi vardır. Ondan ötesi yıkımdır. Hiç kimse, ülkesini, ülkesinin ortak iyiliğini hedef almaz. Onlarla konuştuğunuz zaman, Türkiye’yi saatlerce tartışabilir, eleştirebilirsiniz. Ama kendi ülkeleriyle ilgili sizinle tek cümle bile paylaşmazlar. Bu anlamda ifade özgürlüğünün çerçevesi, o hassas konulara dayanınca, Türkiye’deki kadar geniş başka da bir ülke yoktur.
“Cumhurbaşkanı’na suikast” çağrısı bİle yapabiliyorlar!
Cumhurbaşkanı’na söverler, tehdit ederler, suikast çağrısı yaparlar, ailesini hedef alırlar. Pilotuna, o uçağı düşür çağrısı bile yaparlar. Öyle bir çirkinlik, öyle bir seviyesizlik, öyle bir küstahlıktır ki bu.
Böylesine bir ihanet hiçbir ülkede yoktur. Bunların bir müeyyidesi yoktur. Mesele müeyyide de değil. Müeyyide ile bir şeyi önleyemezsiniz. Mesele düzeysizliktir. Kin ve nefretin gözleri karartmasıdır. Maalesef değme yazarlar, kanaat önderleri, gazete köşecileri bu seviyesizliğe batmıştır. Bu yüzden de ürettikleri terör dalgası dışında hiçbir varlıkları yoktur. İtibarsızlaşmışlardır. Türkiye kamuoyu tarafından dikkate bile alınmazlar. Kültür teröristleri bu anlamda en büyük darbeyi siyasete değil, entelektüel üretime vurmuştur.
Vatan hainliğidir bu
Başbakan New York’a gider, finans çevreleri ile görüşür. Amaç Türk ekonomisini daha da hareketlendirmektir. Türkiye ekonomik sıçrama yaşayan bir ülke. Elbette bu arkadaşlar buna inanmazlar ama dünya böyle görür. Biraz kafalarını kaldırıp, iyi niyetle, dünyaya baksalar, boş verin dünyayı, kendi mahallelerine baksalar, yaşanan mucizeyi göreceklerdir. Ama hınzırlık bu değil mi, kötülük bu değil mi, geri duramazlar.
Ziyareti boşa çıkarmak için inanılmaz bir yaygara koparılır. ABD’li bir yazarın “Türkiye’de ekonomik panik var” içerikli yazısı elden ele dolaştırılır. Sonra bakarsınız ki, o yazara malzemeler de buradan verilmiş. Paralel çevrelerin dolaştırdığı, “Türkiye’de panik var” havası estirilen yazı tamamen onlar tarafından sipariş yazdırılmış. Vatan hainliğidir bu.
Bu çevrelerin bugün dünyada Türkiye karşıtı en yıkıcı, zararlı lobi haline geldiğini görüyoruz. ABD’de, Avrupa ülkelerinde, uluslararası platformlarda ve ulaşabildikleri her ülkede Türkiye’ye zarar vermek için çalışmaktadırlar. Ekonomi batsın, terör azsın, çözüm süreci bitsin, siyasi kaos gelsin, hatta iç savaş çıksın. Çıksın da onlara gün doğsun. Onlar kazanacaksa Türkiye mahvolsun, batsın hiç önemli değildir.
Bu iktidar kavgası değildir. Bu, iktidarla hesaplaşma değildir, bu düpedüz Türkiye düşmanlığıdır.
Türkiye’yi savunmak mı, iktidarı savunmak mı?
Türkiye’de derinlikli eleştiriye acil ihtiyaç var. Her iktidar bu eleştirilere muhtaçtır. İktidar eleştirildikçe vardır, eleştirildikçe kendini yeniden kurar, sorgular. Ama Türkiye’nin sorunu bu değil. Sorun; kişisel, çevresel ve dar iktidar çıkarlarının Türkiye çıkarlarının çok önüne geçmesidir. Bu çerçevede hiçbir ahlaki değer kalmamıştır. Bu çevreler, sokak terörü dahil, her türlü yıkım faaliyetini yürütmektedir. Bu yıkımın bir adım sonrasına ilişkin hiçbir tezleri bulunmamaktadır.
İktidarı savunmakla Türkiye’nin iyiliğini savunmak arasındaki ayırımı bile yapamazlar, yapmazlar.
İktidara karşı olmakla Türkiye’nin zararına çalışmak arasındaki ayırımı ile yapamazlar, yapmazlar.
Evet, Türkiye’de çok ciddi anlamda kültür terörizmi vardır. Bu öncelikli bir tehdittir ve ülkeye zarar verici noktaya ulaşmıştır. Saldırganlık dışında tek cümle söyleyemeyenlerin, böyle bir derdi de olmayanların, Türkiye adına yazıp konuşuyor olmaları bir talihsizliktir.
Hani o güçlü yazarlar, nerede?
İsimlerini vermeyeyim, siz onları bileceksiniz; bir zamanların güçlü yazarları bugün nerelerde bir bakın. Ha, cevap hazır: “Siyaset bunları tasfiye etti.” Öyle değil, bu arkadaşlar kendi kendilerini tasfiye etti. Türkiye’yi konuşurken birden dar bir alana kendilerini hapsetti. Türkiye ve dünyadaki değişime ayak uyduramadı. Kendilerini yenileyemedi ve toplumsal bir değer üretemez hale geldiler. Bu yoksunluklarını, içlerindeki kişisel kin ve nefretle besleyip “siyaset bizi tasfiye etti” kılıfını üretti.
Vardıkları yer, savruldukları yer neresi bir bakın. Hepsi gidip o kültür teröristlerinin safına katıldı. Yok oldular. Artık onların bu ülkede hiçbir toplumsal karşılığı yok, böyle giderse olmayacak da.
Onlar için yol bitti!
Artık anlamalılar; Türkiye toplumu sadece kin, nefret ve küfür üretenleri sahiplenmiyor, dinlemiyor, ciddiye almıyor. On üç yıllık AK Parti iktidarı döneminde geleneksel muhalefetin yeni bir şey üretememesi, Türkiye’nin önüne yeni bir yol haritası, siyasi söylem koyamaması nasıl açıklanabilir? Böyle bir başarısızlık, böyle bir sığlık olabilir mi? Bu partiler hangi yüzle, hangi gerekçeyle, hangi söylemle oy isteyecekler? Kültür teröristleri ile bu partilerin durdukları yer aslında hiç de birbirinden farklı değil.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çarpıklık, böyle bir başarısızlık öyküsü, böyle hazin bir tablo yoktur.
Geleneksel muhalefet de, entelektüel akıl da, AK Parti söylemlerinin bir adım önüne geçememiştir. Kabul edin ya da etmeyin, bu böyledir. Bir ülke için siyasetin entelektüel üretimin önüne geçmesi kadar garipsenecek bir durum yoktur. Bu, ciddi bir kayıptır. Sövgü ve küfürden başka bir şey üretemeyenlerin başlarını önlerine alıp asıl düşünmeleri gereken de budur.
Kültür teröristleri ve cazgırlar dışında entelektüel camiada yeni isimlerin hızla öne çıkması, bir şeyler üretir hale gelmesi zorunludur. Bağırıp çağıranlar içinse, yol bitmiştir!
.Türkiye’yi durdurup ‘İslam iç savaşı’ çıkarmak
04:0011/03/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye’ye asıl oyun içeriden oynanıyor. Elleri kolları içeriden bağlanıyor. Dışarıya yönelik her hamlesi içeriden engelleniyor. Sistemik dönüşümün de, ekonomik sıçramanın da, dış politik açılımın da, yeniden biçimlendirilen coğrafyaya yönelik güç arayışının da esas düşmanları içeriden oyun kuruyor.
Cumhuriyet tarihinin güç/iktidar dokunulmazlıklarını tehdit eden bu açılımlara karşı müthiş bir direnç sergileniyor. Daha büyük, daha güçlü Türkiye demek, iktidar alanlarına başkalarının da katılımı demektir. Bu da paylaşmak, bölüşmek demektir. İşte bunu engellemek için beslenen direnç artık iç siyasi tartışma, bakış farklılığı boyutlarının çok ötesine geçti. Bu direnç, artık ülkeye ciddi bedeller ödetmeye, ağır zayiat vermeye başladı ve tahammül edilir sınırları çoktan aştı.
İş, vatan millet düşmanlığı, ülke düşmanlığı boyutlarına ulaştı. İçerideki direnç ile Türkiye’yi yeniden kafese sokmaya dönük dışarıdan gelen zorlayıcı müdahale arasında kurulan ortaklığın tek hedefi var o da bu ülkeyi yeniden vesayet altına almak, yeniden tam bağımlı ve kontrol altında bir ülkeye dönüştürmek.
Türkiye meydan okudu ve savaş başladı
Türkiye’nin yüz yıl sonra başlattığı meydan okumaya meydan okumayla karşılık verdiler. Bu karşılıklı meydan okuma, öyle sanıyorum ki, 21. yüzyıla damgasını vuracak ve hesaplaşma tarihi olarak anılacaktır. Peki, Türkiye’nin gözlerini kör edip, hareket edemez hale getirmeye dönük projenin başarı şansı var mı? Bence yok ama verdiği ve vereceği zararlar çok fazla. Daha şimdiden bu direnç, Türkiye’yi olması gereken yerin en az yirmi yıl gerisinde bırakmayı başardı.
Bunun en ağır faturasını yakın çevremizde, Ortadoğu’da görüyoruz. Bölge lime lime edilirken, parçalara ayrılırken, yeni bir güç haritası ortaya çıkarken, her ülke bir şekilde bu güç paylaşımının en merkezinde yer almaya çalışırken Türkiye’nin bölgede attığı her adımın içeride infiale neden olması size şaşırtıcı gelmiyor mu?
Filistin’le niye ilgileniyoruz, Suriye’den bize ne, Irak’tan uzak duralım, Lübnan veya Kuzey Afrika bize ne verecek, Afrika’da ne arıyoruz, Güney Asya veya Latin Amerika’ya niye gidiyoruz gibi ilk bakışta sığ bir itirazı andıran tepkilerin Türkiye’de neden bu kadar diri tutulduğunu hiç sorgulamaz mıyız?
Kim ya da kimler kuruyor bu saati? Kimler kurguluyor bu iç direnci?
Osmanlı haritasını raftan indirmek
Dünya 20. yüzyılın bitişi ile yepyeni arayışlara girdi. Her ülke bir tarih sayfasının kapandığını, yeni sayfanın asla Soğuk Savaş dönemi kurallarına göre yazılmayacağını biliyordu. Birçok ülke, tozlu raflardan dosyaları, imparatorluk hatıralarını indirip masanın üstüne koydu. Herkes kendi arayışına yoğunlaşmalı ve ayakta kalmalıydı. Çünkü var olan sistem çökmüştü. Yeni sistem arayışında birçok güçlü ülke kaybedecek, tarih sahnesine yeni uluslar çıkacaktı.
O zaman da Türkiye’nin zamanlamasına müdahale ettiler. Arayışını engellediler. İçerideki iktidar dizaynıyla bu arayışı, yeniden pozisyon almayı, Türkiye’yi yeni şartlara hazırlamayı geciktirdiler.
Ama tarihin fırsat verdiği, önüne mucizeler koyduğu ülkelerden biriydi bu ülke. Rüzgar değişmiş, tarih normalleşmeye dönmüştü. Türkiye de birçok ülke gibi raflardan geçmişin dosyalarını indirdi. Coğrafyayı, şehirleri, komşularını, zenginliklerini, imkanlarını yeniden keyfetti. Kamuoyu bu keşfi, arayışı, ayağa kalkışı coşkuyla karşıladı.
Türkiye şaşırtıcı biçimde öne çıkmaya başladı. Bu yükseliş içeride ve dışarıda ciddi bir reaksiyona yol açtı. El birliği ile bu ülkenin adımlarını yavaşlatmaya başladılar. Çok çirkin senaryolar uygulandı. Tarihe utanç sayfaları olarak geçecek oyunlar sahnelendi.
Osmanlı şehirleri İran kontrolünde
Türkiye ne zaman eski Osmanlı coğrafyasına göz atsa, dikkat etse, ilgi gösterse kıyameti koparıyorlar. Oradaki insanların sorunlarıyla ilgilense, bölgedeki kaosu sona erdirmeye dönük girişimlerde bulunsa Türkiye içinde isyan projelerini devreye sokuyorlar. “Türkiye Osmanlıcı olmuş, Türkiye emperyal olmuş” bir yaygara koparıyorlar.
ABD Ortadoğu’nun her sokağına yerleşmiş, İngiltere coğrafyayı yeniden dizayn etmeye çalışıyor, Fransa Afrika ve Ortadoğu’da her taşın altından çıkıyor, Almanya burnumuzun dibine silah yığınağı yapıyor bu utanmazların hiç birinden ses çıkmaz.
Devam edeyim; Onların Osmanlı toprağı diye yüz yıldır uzak durduğumuz o şehirler, o ülkeler bugün kimlerin kontrolünde? Şam İran’ın kontrolünde, Bağdat İran’ın kontrolünde, Yemen İran’ın kontrolünde. Osmanlı şehirleri artık İran’ın denetiminde. Türkiye gidince emperyal oluyor, İran gidince haklı savaş mı oluyor?
Sudan-Suriye arasında yeni proje uygulanıyor
Bu anlamda İngiltere de İran da kendi oyununu kuruyor. Ama Birinci Dünya Savaşı’nda tarihin en büyük siyasi yıkımlarından birini yaşamış bizler bu şehirlere, orada yaşayanlara ilgi gösterince içeride bazıları kurulmuş saat gibi çınlamaya başlıyor. İşte bu, ülkeye atılan en büyük kazıktır, en büyük ihanettir.
Türkiye Suriye’deki muhalifleri destekliyor diye kıyameti koparanlar Esed’in birliklerinin başındaki İranlı komutanları yadırgamıyor. Birileri IŞİD üzerinden bölgesel savaş senaryoları uyguluyor. IŞİD’e karşı Irak’ta başlatılan operasyonları İranlı komutanlar yönetiyor.
Sudan’dan Suriye’ye kadar uzanan bölgede, bugünkü kaosu sona erdirecek gücü olan demokratik siyasi dönüşümü sabote edenler onun yerine IŞİD’i koydu ve şiddet kültürünü öyle bir yerleştiriyorlar ki, bu şiddet üzerinden 21. yüzyıl boyunca devam edecek bir “İslam iç savaşı”nın altyapısını oluşturuyorlar.
Bedel ödetilir..
Şunu söylemek istiyorum: Her ülke elbette kendi oyununu kuracak. Zaten öyle de oluyor. Merkez ülkeler emperyal projelerini raflardan indirirken yüzyıllarca bölgede bulunan Türkiye’ye “sen asla buralara uğrama” diyorlar. İşte içerideki direnç dediğimiz o ihanet çevrelerinin düşmanlığı burada. Onlar bazılarının ileri karakolu olarak Türkiye ile savaşıyorlar.
Ama bu tarihsel bir hesaplaşma. Geri dönüş zor. Türkiye kendi yolunda yürüyecektir. O iç direnç ve dışarıdan gelen tazyik bu yolu değiştirme gücüne sahip değildir. Sadece Türkiye’yi geciktirmenin ve zarar görmesini sağlamanın bir bedeli vardır ve bu bedel kesinlikle ödetilecektir...
Emperyal İran ve S. Arabistan iç savaşı!
04:0013/03/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bence bölgenin en sıkıntılı ülkesi Irak ya da Suriye değil, Suudi Arabistan’dır. Bu ülkeye karşı hızlı bir çevreleme, istikrarsızlaştırma stratejisi uygulanıyor ve bu her geçen gün daha da tehdit edici boyutlar alıyor.
Irak ve Suriye tam anlamıyla bir kaos yaşıyor. İkinci derecede etkili ülkeler ve artık bölgesel denklemin aktörlerinden değil. Bu iki ülke, üzerlerinde yürütülün güç, alan savaşlarının mağduru durumunda. Bu yönüyle de kaderleri hızla birleşiyor.
Öyle görünüyor ki, İran sınırından Akdeniz’e uzanan koridorda siyasi sınır hiçbir zaman bugünkü gibi olmayacak. Aslında Irak da Suriye de bir Arap-İran güç mücadelesinin genişletilmiş cephelerine dönüştü.
Arap dünyasının sınırları değişiyor
Arap dünyasının doğu sınırı bir zamanlar İran sınırıydı. 1991 Körfez Savaşı bu denklemi bozdu. 2003 Irak işgali ise ülkeyi tamamen İran’ın inisiyatifine terketti. Arap-Fars sınırı bu sefer Suriye-Irak sınırına çekildi. Şam yönetimi Tahran ekseninde olmasına rağmen bu böyleydi. Üstelik son zamanlarda Suriye üzerindeki İran etkisini kırmaya dönük güçlü bir girişim vardı ve kısmen de etkili oluyordu.
Bir anda Suriye iç savaşı çıktı. Amaç, Baas rejimini devirmek ve Akdeniz’e uzanan İran aksını bu ülkede kırmaktı. Ne yazık ki, beklenen olmadı, Batı dünyası ilk başlarda gösterdiği kararlılığı devam ettirmedi. Muhalefete gereken destek verilmedi. Savaş İran’ı çok daha güçlü bir şekilde Suriye’ye taşıdı. İran aksını Suriye’de kırmaya çalışırken tam tersi oldu ve Tahran bu ülkeye fiilen hakim olmaya başladı. Arap-Fars savaşının ikinci cephesinde de İran kazanır duruma geldi.
Lübnan’da da belirgin gücü olduğunu varsayarsak İran’ın Akdeniz’e kadar müthiş atılıma geçtiğini söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz, Irak ordularını da Esad’ın askeri birliklerini de İranlı komutanlar yönetiyor. Güney Lübnan’da da İran var, Suriye’nin İsrail’le hesaplaşma çizgisi olan Golan’da da.
Körfez ülkeleri karışabilir
1991 Körfez Savaşı’na, 2003 Irak işgaline en büyük desteği Suudi Arabistan verdi. Bu savaşların ağır maliyetini ödedi. Daha önceki Irak-İran savaşının da finansörü kendisiydi. Ama kaybeden kendisi oldu. Irak’ı tamamen kaybetti. Şimdilerde Suriye’deki savaşta da en güçlü ve net pozisyon alanlardan biri S. Arabistan. Böyle devam ederse Irak’takinin aynısını Suriye’de de yaşayacak gibi.
Ama bir cephe daha var; Yemen. Orada da Husiler ile Yemen yönetimi yıllarca mücadele etti. S. Arabistan fiilen savaşa girdi, Husileri durdurmaya çalıştı. Tam tersi oldu. İran destekli Husiler Yemen’de yönetime el koydu. İran bu bölgede de S. Arabistan’ı yenilgiye uğrattı hem de Kızıldeniz kenarında olağanüstü stratejik değeri olan bir garnizon elde etti.
Basra Körfezi’ndeki Bahreyn üzerinde ise İran-S. Arabistan güç mücadelesi devam ediyor. Bir sonraki hamle bu bölgeye olacaktır. Muhtemelen Körfez karışacak, Suudi yönetiminin ortak askeri birlik bile kurdurduğu Körfez Konseyi ciddi yaralar alacaktır. Bahreyn’de Şiiler’in ayaklanması Suudi askeri desteğiyle durdurulabilmişti. Ama ne kadar direnebilecekleri belli değil.
S. Arabistan iç savaşı
Bu çevreleme yakın gelecekte Suudi Arabistan sınırlarının içlerine nüfuz edebilir. Petrol zengini Doğu bölgelerinde yaşayan Şii azınlık zaten uzun süredir oldukça hareketli. Bölgesel sarsıntı bu çevreleri isyana teşvik edebilir ve iş o zaman S.Arabistan iç savaşına dönüşebilir. Arap-Fars güç mücadelesi Yemen’de de S. Arabistan’ın aleyhine döndü ve tehlike Arap dünyasının kalbine doğru ilerlemeye başladı. Kabaca otuz beş yıldır devam eden Arap-Fars güç mücadelesinin bugün itibarıyla geldiği nokta burası.
Şimdi bu tanımlamaya karşı çıkılabilir. Arap-Fars mücadelesi tanımlaması yadırganabilir. Nihayetinde her işgal ya da iç savaşın başka dinamikleri vardır. Mesela Irak Saddam Hüseyin yüzünden işgal edilmiştir ve bu bir ABD işgalidir. Bunlar olayın bölge dışı fotoğrafı ancak dikkat ederseniz her olayda bu ayırım, bu güç kavgası belirleyici olmuştur.
Ve bu savaş kimlikler üzerinden yürütülmüştür. Savaşları milletlere, toplumlara pazarlamak için kimliğe ihtiyaç vardır. O kimlik bizim coğrafyada özellikle bugünlerde mezheptir. Bölge ülkeleri bu kimliği alabildiğine kullanmaktan çekinmemişlerdir.
İşgal sonrası Irak’taki iç savaş mezhep üzerinden yürütüldü. Şimdi Suriye’de aynısı oluyor. Yemen’de böyle oldu. Lübnan zaten hep öyle bir ayırıma göre biçimlendi. Körfez hızla mezhep eksenli ayrışmaya sürükleniyor. İran’ın mezhep dışında destek verdiği tek yer Filistin’dir. Bunun dışında İran’ın güç haritası tamamen mezhep eksenlidir.
Suudi yönetiminin stratejik körlüğü
Suudi yönetimi büyük bir hata yaptı. Sudan’dan Suriye’ye kadar oldukça etkili olan, bir alternatif sunabilen Müslüman Kardeşler'i birinci derecede tehdit olarak tanımladı. Mısır’daki askeri darbe dahil, bütün bölgede Müslüman Kardeşler’in önünü kesmek için çetin bir mücadeleye girişti. Bunu yaparken zaaf alanlarını ortaya çıkardı, kendini zayıflattı, arkasında geniş bir boşluk bıraktı. Suudi yönetiminin gözlerini kör eden bu stratejik hatanın kazananı İran oldu. Bırakılan her boşluğu o doldurdu. Onların Müslüman Kardeşler’le mücadelesi bütün bölgeyi İran müdahalesine açık hale getirdi.
Oldukça afaki gelebilir ama eğer Suriye’deki mücadele İran’ın zaferiyle noktalanırsa önce Körfez karışacak ardından S. Arabistan. Yani, tek hedef S. Arabistan olacaktır. İsterseniz bir yere not edin.
Emperyal İran
Bunları İran karşıtlığı ya da S. Arabistan sempatisi ile yazmıyorum. Bir bölge fotoğrafı çekiyorum. Kabul edin ya da etmeyin durum budur. İran bölgedeki bütün kaoslardan yararlanmayı, bunları stratejik zafere dönüştürmeyi bilmiştir. Ancak bu kazanımları İran’ı bölgesel bir tehlike olarak algılanma noktasına getirmiştir. Israrlı, hırslı, komşularının hassasiyetlerini pek de önemsemeyen, yayılmacı, emperyal bir İran gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
Peki Türkiye bütün bunların neresinde kalıyor? Türkiye’nin bölgedeki bu yeni güç haritasının, yeni şekillenmenin, yeni bloklaşma ve cepheleşmenin farkında olduğunu biliyorum. Ve kaosun bölgeselleşmesine karşı da tek panzehir olacağına inanıyorum.
Bu vesileyle yakın gelecekte Türkiye’nin bölgede çok daha aktif olacağını, hareketli bir Türkiye izleyeceğimizi şimdiden söyleyebilirim.
.
Türkiye’yi çevreleme harekatı: Yeni bir oyun kurmamız lazım
04:0016/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gezi ve 17 Aralık, Türkiye’nin, “2023, Yeniden Kuruluş” projesinin önüne geçmek isteyenlerin denedikleri iki büyük yıkım projesiydi. İlkinde mezhep kimliği öne çıkarılıp etnik çatışmanın yerine mezhep çatışması ikame edilmek istendi.
Örgütler organize edildi, kitle manipüle edildi. Bölgeye, dışarıya, dünyaya açılan, çok güçlü bir çıkış yakalayan Türkiye’yi içeride nefessiz bırakacaklar, boğacaklar, yıllarca devam edecek kaos üzerinden başını kaldırıp sınırlarının ötesine bakamayacak hale getireceklerdi.
Bu bir dış müdahaleydi. Siyasi tarihimize dışarıdan projelendirilen bir iç isyan olarak kaydedilecek, başarılı olsalar belki de bambaşka, daha zayıf, kontrol edilebilir, etkisiz bir Türkiye şekillenecekti. Kısaca Yeni Türkiye projesine karşı çokuluslu bir savaş yürütüldü. Bu, geçmişte yaşadığımız krizlerden nitelik olarak çok farklıydı. Bu sefer, Türkiye’yi kontrol altında tutmanın da ötesinde meydan okuyan bir ülkeyi cezalandırma düşüncesi vardı. Yeni bir gücün, aktörün öne çıkması durdurulmalıydı. İsyan denemesi, geçmişin sorunlarından çok geleceğe dönük bir müdahaleydi, geleceği engelleme düşüncesinden kaynaklanıyordu.
Etnik değil mezhep, devlet değil paralel
Başarılı olamayınca, Türkiye sağlam durunca, ayakta kalma ve güçlü olma konusunda kararlılığını gösterince 17 Aralık projesi devreye sokuldu. Bu sefer sokak üzerinden değil sistem içinden, devlet iktidarını dar alanlara serpiştirilmiş kadrolara projeler servis edilerek oyun kuruldu. Amaç yine aynıydı: Türkiye’yi durdurmak istiyorlardı. Bu sefer de, bir önceki gibi, Yeni Türkiye Projesi’nin öncüleri hedef alındı. Bütün tepe yöneticiler, onlara destek veren siyasi ve ekonomik çevreler biçilecekti. Eski siyaset tarzı, vesayetçi kadrolar devlet iktidarını denetim altına alacak Türkiye’nin yükselişi sabote edilecekti.
17 Aralık da mahiyeti itibariyle Türkiye’nin zaaf alanlarından kaynaklanan bir sorun değildi. Geleceğin Türkiye’sini inşa etmeye çalışan büyük projeye karşı geleceğin Türkiye’sini ipotek altına almaya çalışıyorlardı. Bu da bir çokuluslu projeydi ve muhafazakar bir toplumsal taban bu amaçla fena halde tuzağa çekildi. Onların tepe yöneticileri, kendi ülkelerine karşı başkalarının projesi için intihar edercesine kendilerini ortaya koyup bir ihanet tarihi yazdılar.
Böyle bir örnek Türkiye tarihinde hiç olmamıştır. Etnik savaş yerine mezhep savaşını ikame etmeye çalışanlar bu sefer devletin yerine bir başka devlet organizasyonu şekillendirmek istediler. Yüz yıl sonra özgür ve güçlü bir Türkiye’yi inşa etmeye çalışırken onlar bunun yerine yüz yıl daha vesayet altında kalacak bir devlet yapılanmasının tetikçi kadroları oldular. 17 Aralık da siyasi tarihimize böyle bir dış müdahale olarak kaydedilecektir.
28 Şubat’la aynı proje
Her iki denemede de Türkiye, 28 Şubat müdahalesi ile mahkum edilmek istenen kadere yeniden zorlanmıştır. Çünkü 28 Şubat müdahalesi, iktidar alanlarına toplumsal katılımı engellemeye, milli bir duruşun filizlenmesinin önüne geçmeye dönük, İsrail ve ABD aşırı sağının bir projesiydi.
Gezi ve 17 Aralık ise, artık güçlenmiş bir milli yükselişe karşı Türkiye’yi bir anlamda tepeleme, cezalandırma müdahalesidir ve bu sefer cephe çok daha geniş olmuştur.
Bitmedi, yeni şeyler deneyecekler. Siyasi iktidar alanına müdahale etmesini umdukları alanlara yatırımları başarısızlıkla sonuçlandı. Bu çevrelerden varolan yürüyüşü durduracak bir çıkış sağlamaları çok zor. Toplumsal destek azaldı, o çevreler yeni şeyler üretemez hale geldi. Türkiye toplumu “Yeni Türkiye” söylemini benimsedi. Değişimi, değişerek güçlenmeyi özümsedi. Artık ona sahip çıkıyor, içeriden ve dışarıdan bütün tazyiklere, olumsuz söylemlere rağmen bu desteğini geri çekmiyor.
Ak Parti’nin uzun iktidar süresine rağmen yeni şeyler üreten tek siyasi hareket olduğu gerçeğini gözden çıkarmayalım. Geleneksel muhalefetin tükenmişliği, üretemez hale gelmişliği ortada. Geleneksel muhalefet dışında kalan dar siyasi çevreleri ortak bir amaç etrafında piyasaya sürme projeleri hep hüsranla sonuçlandı. Öyleyse bu alanda onlara yapacak pek bir şey kalmıyor.
Erdoğan o tehlikeyi farketti
Çözüm sürecini sabote etmek iyi bir seçenekti. Başarsalar, bütün oyunları yeniden kurgulamak zorunda kalacaktı Türkiye. Ama o da bütün saldırılara rağmen şimdilik yolunda gidiyor. Bütün bölgenin perişan olduğu bir dönemde ilk ve tek yapıcı, bileştirici model olarak öne çıkıyor. Buradan bir sonuç çıkması da kararlı siyasi duruş karşısında zor görünüyor.
Ekonomiyi felç etme, dünyadaki ekonomik krizin sağladığı fırsatlardan yararlanma ve Türkiye’nin her şeye rağmen ayakta duran ekonomisini vurma çok iyi bir seçenek olabilirdi. Ekonomik bağımlılık Türkiye’ye karşı bir silaha dönüştürülebilir, bunun üzerinden siyasi sonuçlar elde edilebilir, amaç hasıl olabilirdi. Hatta ekonomik kriz üzerinden jeopolitik hesaplar bile yapılabilir, Türkiye’nin bölgeye yönelik çıkışları hedef alınabilirdi.
Bu seçenek hala masada. Denemeye çalışıyorlar. Ekonomiyi felç ederek siyasetin kitlesel desteğini vurmak, böylece yeni bir siyasi dizayn yapma fırsatı için tetikte bekliyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtemelen bu tehlikeyi farketti ki, son dönemlerde mesajlarında ağırlıklı olarak bu yönde uyarılar yapıyor. Başarabilirler mi? Hiç sanmıyorum. Bu proje de ellerinde patlayacak.
Türkiye’yi dışarıdan çevrelemek
Ama asıl darbe başka bir yönden geliyor. Bu yönde kısmen başarılı da sayılabilirler. Türkiye’nin derhal gözlerini açması, harekete geçmesi gereken bir alan bu: Sınırlarının hemen ötesinde Türkiye’nin elini zayıflatmak, etkisini kırmak, onu Anadolu sınırlarının ötesine bakamayacak hale getirmek istiyorlar. Mısır’da askeri darbe ile, Irak’ta İran denetimi ile, Suriye’de IŞİD ile bölgedeki Türkiye etkisini silmeye çalışıyorlar.
Türkiye Mısır’da demokrasiye destek veriyor, onlar askeri darbeye destek veriyor. Türkiye Suriye’de meşru muhalefeti destekliyor onlar bunun karşısında IŞİD gibi bir proje ortaya koyuyor. Türkiye Irak’ta normalleşmeye dönük çabalar içine giriyor onlar tamamen İran’ın denetimine sunup ülkeyi ayrıştırıyor.
İçeriye yönelik müdahalelerin belki çok daha keskin halini dışarıda, yakın çevresinde Türkiye karşıtı bir cephe oluşturarak yapıyorlar. Bu haliyle Türkiye ile savaşları içeriden dışarıya kaydı. İçeride çökertemedik bari dışarıda önünü keselim, alanını daraltalım çabası içindeler. İşte bu jeopolitik bir savaştır ve giderek çok daha sertleşecek.
Türkiye, içerideki karmaşadan kurtulup hızla bölgesel denkleme yeni bir soluk vermek zorunda. Yeni adımlar atmak, yeni inisiyatifler geliştirmek, içeride kendisini boğmaya ayarlı müdahalelerin üstesinden gelerek, bölge genelinde yürütülen çevreleme harekatına dur diyecek adımlar atmak zorunda.
Siyasi körlük oluşturmak, “ikinci adım”ı durdurmak
Bunun için yeterli güce, dinamizme, toplumsal desteğe, güçlü liderliğe, siyasi öngörüye ve perspektife sahibiz. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nu hedef alan ayrıştırma çabalarına ümitsizce yatırım yapanların amacı, tepede bir iktidar körlüğü oluşturarak o güçlü liderlik ve öngörüyü etkisizleştirmektir. Bunun da yukarıda sıraladığım o çözülme senaryolarının bir parçası olduğunu bilmiyorum söylemeye gerek var mı?
Ama siz, bütün o olumsuz söylemlere, karamsarlık pazarlayanlara, ruhlarını vesayetçi efendilerine satanlara aldırmayın. Türkiye çok güçlü bir ülke. Bugüne kadar geldiği gibi bundan sonra da bütün bunların üstesinden gelecektir. Kurdukları her oyun birer birer ellerinde patlayacaktır.
Çünkü bu mücadele yüzyılın mücadelesidir. Birinci Dünya Savaşı bizim tarihimizin en büyük kaybıdır. Ardından Türkiye Cumhuriyeti yeni bir inşanın ilk adımıdır. Şimdi “ikinci adım” atılıyor ve mesele bu yüzden çok büyük.
İlk ikisinde olduğu gibi, bu üçüncü savaşta da karşıda çok geniş bir cephe vardır. Dolayısıyla içerideki ve bölgedeki her karşı duruş bize göre çokulusludur. Bu çokuluslu cephenin Türkiye’nin güneyinde kurduğu yeni oyunu, çevreleme harekatını boşa çıkaracak güçlü bir adım lazım. Şu an en yıpratıcı mücadele bu alana kaymıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin geç olmadan, seçimlerden hemen sonra bölgede oluşturulmaya çalışılan Türkiye karşıtı yeni denklem arayışına güçlü bir cevap vermesi, yeni bir oyun kurması gerekiyor.
iÇanakkale sadece kahramanlık, Yemen sadece bir ağıt değildir!
04:0018/03/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Osmanlı Yemen’de neden bu kadar bedel ödedi? Neden Anadolu’yu Yemen ağıtları sardı? Neden Kızıldeniz kenarında, Hint Okyanusu’nun kıyısında bu kadar tutunmaya çalıştı? Yemen’i bizim için bu kadar değerli, vazgeçilmez yapan neydi? Yemen jeopolitiği Osmanlı/İslam milletinin hangi hassasiyetleri, çıkarları, güç kavgaları Yemen üzerinde böyle büyük bir hesaplaşmanın konusu oldu? Biz o ağıtları boşuna mı yaktık?
Bugün bazılarının bitik bir imparatorluğun intihar sahnelerinden biri olarak gördüğü Yemen savaşı, aslında Çanakkale kadar önemliydi? Hem Hint Okyanusu’na açılan Kızıldeniz’i hem Arap Yarımadası’nı hem Mekke ve Medine’yi savunmak Yemen’den başlardı çünkü. Bu savaş bir gelecek savaşıydı; İslam yurdunun, Ortadoğu denilen bölgenin ve Güney Asya’ya uzanan stratejik yolların denetim savaşıydı.
Osmanlı çözülürken, dağılırken bile yüz yıl sonrası siyasi haritaların kaygısını taşıyordu. Yüz yıl sonra bile coğrafyanın, İslam milletinin ayakta kalmasının hesabını yapıyordu. Osmanlı, İstanbul’un savunmasının Saraybosna’dan, Yemen’den, Basra’dan başladığını çok iyi biliyordu. Dağılırken bile kıtalararası güç haritasını şekillendirmeye çalışan bir stratejik hafızadan, bir jeopolitik akıldan bugüne neredeyse hiçbir miras kalmamış olmasından daha büyük bir talihsizlik olur mu!
Çanakkale aslında bugünün savaşıdır
Peki ya Çanakkale?
Neredeyse bütün Batı cephesine karşı verdiğimiz o dünyalar savaşı sadece bir kahramanlık öyküsü mü? On üç yaşında gencecik insanları, on binleri dünyanın en azılı savaş endüstrisinin karşısına diken, Anadolu’nun taşını toprağını küçücük bir kara parçasında yığan bir akıl, sadece Birinci Dünya Savaşı’nın bir cephesini mi korumaya çalışıyordu?
Çanakkale de bir gelecek savaşıydı, bugünün savaşıydı. İstanbul’u, Anadolu’yu, son sığınağı koruma savaşıydı. Bunu yaparken de Asya ile Avrupa arasındaki güç savaşında “ben de varım, ben bu halde bile küresel güç haritasını şekillendirecek bir güçteyim” diyen bir aklın mücadelesiydi. Çanakkale o gün, o tarihte geçilseydi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları bizler için çok daha büyük hüsran olacak, belki İstiklal Savaşı bile yapılamayacak ve Anadolu ebediyyen kaybedilmiş olacaktı.
Evet, Çanakkele İstanbul’un savunmasıydı. Ama bu kadar değil. O kurmay zeka şunu biliyordu: Bağdat’ın, Şam’ın jeopolitiği Çanakkale’den başlıyordu. Aslında İstanbul kadar Suriye, Mezopotamya da orada savunuluyordu.
Yüz yıl sonra aynı senaryo, aynı cephe
Peki bugünkü jeopolitik zeka, Çanakkale Zaferi'nin yıldönümünde Suriye’de yaşananlarla, Irak’ta yaşananlarla Çanakkale savunması arasında bir bağ kurabiliyor mu? Hiç sanmıyorum. Onların daha Irak ve Suriye’de aslında ne olduğunu bile kavradıklarından emin değilim. Yemen’i ele geçirenlerin, Çanakkale’de karşımızda duran cephenin Mezopotamya’nın kalbine nasıl yerleştiklerini hatırlatalım onlara. O dönemde Mezopotamya’nın kalbine yerleşen İngilizler ile seksen altı yıl sonra aynı bölgeye yerleşen Amerikan ordularının aynı mirası paylaştıklarını, senaryonun aynı olduğunu, aynı güç planlaması için buralarda olduklarını hatırlatalım. O dönemde Irak ve Suriye’yi nasıl işgal etmişlerse, paramparça etmişlerse şimdi yine aynısını yapıyorlar.
Yüz yıl, dünya tarihinde pek de bir şey değiştirmiyormuş. Öyleyse bugünün tarihini anlamak istiyorsak, Birinci Dünya Savaşı ve hemen sonraki yıllar bizim için tek adrestir. O tarihi bilmiyorsak bugün coğrafyada neler döndüğünü asla anlamayacağız. O dönemki kurmay zekayı, jeopolitik hesapları ve öngörüyü bugüne taşıyamamışsak, Anadolu’nun güney sınırlarından bir adım öteye gidemeyeceğiz, bir adım ötesini göremeyeceğiz ve bu da bize bir yüzyıllık kayıp daha yaşatacak demektir.
Cephe hiç değişmedi, Türkiye hala Osmanlı
Türkiye’nin Suriye konusunda attığı adım belki de dünya savaşından bu yana en büyük jeopolitik hesabı yansıtıyordu. Bölgenin yeniden biçimlenmesine, demorafik güç yapılanmasına karşı verilen bir cevaptı. Bu farkedildi ki, Batılı koalisyon, Çanakkale’de karşımızda yer alan o meşhur ittifak, geleneksel müttefiklerimiz Türkiye’nin arkasından çekildi. Bu da, bölgede ne kadar ortaklık kurulursa kurulsun, ne kadar işbirliği yapılırsa yapılsın, yüz yıldır cephenin hiç değişmediğini, Türkiye’nin onlar için hala Osmanlı olduğunu gösteriyor.
Bugün Suriye’de, Yemen’de, Orta Afrika’da, Irak’ta Türkiye’nin kurmaya çalıştığı ortaklık köprülerini birer birer ateşe verenlerle Çanakkale’ye dünyanın en ağır askeri gücünü yığanlar aynı ülkelerdir. Onlarca yıl, Türkiye’yi iç çatışmalarla tüketmeye ve yeniden ayağa kalkmasını engellemeye çalışanlar aynı ülkelerdir. Bugün İran’ın bölgesel açılımına destek verip Türkiye’yi dengelemeye çalışanlar da aynı güçlerdir. Yeni Osmanlıcılık diye ortalığı ateşe verip Türkiye’nin gözünü korkutanların eski Osmanlı şehirleri üzerinde kurulan İran nüfuzuna ses çıkarmamaları da bu yüzdendir.
Bağdat değil İstanbul bombalandı
Irak işgali sırasında, Bağdat bombalanırken, Bağdat’a atılan bombaların İstanbul’a atılmış olduğunu, Bağdat’ın savunulmasının İstanbul’u savunmak olduğunu, Irak’ın jeopolitiğinin Çanakkale’de başladığını, Çanakkale’ye gelen İngiltere ile Mezopotamya’yı işgal eden Amerika’nın aynı güçler olduğunu ve aynı hedefe kilitlendiğini yazmıştım.
Çanakkale Zaferi’nin yıldönümüyle Irak işgalinin yıldönümü aynı dönemde anılırken neler hatırladık? İşgalin ağır faturası, yaşanan trajedi ile Çanakkale Savaşı'nın dehşetini ve Çanakkale’yi yeniden hatırlamanın zaruretini birlikte yaşadık. Neden? Bizleri bu kader birliğine iten sebepler nelerdi? Çanakkale ile Irak arasındaki bağ, sadece Çanakkale Şehitliği'nde yatan Musullu, Bağdatlı, Basralı şehitlerle mi sınırlıydı?
Anlatmak istediğim; kaderlerimiz o gün de birdi, bugün de aynı. O gün Çanakkale savunmasını yapanlar bugün coğrafyanın savunmasını yapmakla mükelleftir. İstanbul’un kaderiyle Bağdat’ın kaderi hep aynı olmuştur. Bağdat Çanakkale’den savunuluyorsa İstanbul da Bağdat’tan, Şam’dan savunulur.
Gözlerimizi kör edenlere dikkat, o hesap bitmedi
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın; “Türkiye Endülüs olmayacak” sözünü hafife almayın. Endülüs ile Osmanlı’nın yaşı hemen hemen aynıydı. İspanya’da o imparatorluğun izini bile bırakmadılar. Batı için İstanbul hala Doğu Roma’nın başkentidir. O hayal hiçbir zaman yok olmamıştır. Beş yüz yıl böyle hayaller için çok uzun değildir. Bağdat’ın bombalanma görüntülerini gözlerinizin önüne getirin. Bir gün Medine için de, İstanbul için de aynı kaderi hayal ettiklerini asla unutmayın.
Çanakkale onlar için bir Anzak şovu, bizim için sadece bir kahramanlık değildir. Yemen de bizim için bir ağıt, bir intihar hareketi değildir. Çünkü biz, yüz yıl öncesini konuşmuyoruz. Bugünün tarihini tartışıyoruz.
Ülkenize, komşularınıza, coğrafyanıza, yakın ve bugünkü tarihe böyle bakın. Bakın da bu ülkenin gözlerini kör etmeye çalışanları, belini kırmaya çalışanları, ufkunu daraltıp onu yeniden Anadolu sınırlarına hapsetmeye çalışanları iyi belleyin.
Unutmayın; Birinci Dünya Savaşı bizim için daha bitmedi, o hesaplaşma devam ediyor. Dün Çanakkale’de verildi o hesap bugün eski Osmanlı şehirlerinde veriliyor. Yarın yeniden İstanbul önlerinde vermek zorunda kalabiliriz.
Kozmik Oda sırları: Türkiye ilk iki büyük savaşı kazandı
04:0020/03/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir devletin en mahrem istihbarat sırlarının, içeriye ve dışarıya yönelik hesaplarının, gelecek planlarının, gizli tarihinin muhafaza edildiği yerlere, o devletin iktidar gücünü istismar ederek girenler neyi arar, amaçları ne olabilir? Cemaat zannettiğimiz bir yapı, Türkiye’nin kozmik odalarında neyi bulmayı hesaplıyordu? Ya da o yapı, bu bilgileri kopyalayıp hangi ülkelere servis etti?
Kozmik Oda operasyonu, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılan en büyük istihbarat operasyonudur. Gezi isyanı ile 17-25 Aralık müdahalesi birer darbe planıydı. Ukrayna’ya döndüremedikleri Türkiye’yi Mısır’a döndürme müdahalesiydi. Gerçekten de ortada çokuluslu bir proje vardı. Bugünlerde Frankfurt’taki isyana gazetelerinde yer bile vermeyenler o zaman sokakları provoke ediyorlar, Alman istihbaratı ve fonlarıyla Türkiye’de darbe yapmaya hatta iç savaş çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu iç savaş, onlara göre mezhep kimliği üzerinden yürütülecekti. Başarsalar, bugün Ukrayna’nın hazin halini yaşıyor olacaktık.
İstiklal Mahkemeleri kuracaklardı
Ukrayna senaryosu, mezhebe bağlı iç savaş, sokak darbesi ve Alman fonları yetmedi. Der Spiegel’in “Boyun eğmeyin” kapakları da yetmedi. Kurdukları örgütler koalisyonu ve marjinal muhalefet çatısı da yetmedi. Hemen başka bir senaryoyu devreye soktular. Çevreden değil çok daha içeriden, derinden, sistem içinden bir darbe planladılar. Erdoğan’ı Mursi, Türkiye’yi Mısır yapacaklardı. Yüzlerce insanı içeri atıp Türkiye için bir Sisi bulacaklardı. İstiklal Mahkemeleri gibi çalışacak paralel yargı kadrosu çoktan hazırdı.
Bu projenin hazırlıkları çok önceden başlamıştı. Birkaç yıldır “Türkiye’nin normalleşmesi” zannettiğimiz operasyonlar aslında 17 Aralık’la start verdikleri darbenin ön hazırlıklarıymış. Vesayetçi efendileri Gezi ile ulaşmak istedikleri hedefin “B Planı”nı onlara birkaç yıldır hazırlatıyormuş. Anadolu’nun bağrından çıkan insanlar, bir uluslararası müdahale planı için bir ibadet aşkıyla çalıştırılmış. Gezi’nin önde gelen fon ülkesi Almanya idi. 17 Aralık’ın arkasındaki güç İsrail ve ABD aşırı sağı oldu. Küresel koalisyonun Türkiye projesi de bir konsorsiyumla yönetiliyordu.
Paralel’in servis ettiği bilgilerle bugün Türkiye’yi vuruyorlar..
Projenin gerçekleşmesi için adım adım yürütülen ön hazırlığın belki de en önemli aşaması Kozmik Oda operasyonuydu. Bir taşeron istihbarat yapılanması, gözlerimizin önünde ülkeyi ve devleti çökertiyordu ve bizler bunu anlamıyorduk bile. Daha doğrusu devletin normalleşmesi, Türkiye’nin önünün açılması sanıyorduk.
Oysa, cemaat olarak örgütlenen bir istihbarat yapılanmasının, bir başka ülke ve istihbarat konsorsiyumu için aldığı bir ihale varmış. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasaları, yargı erki, hakimleri, savcıları, polisi kullanılarak, devlet aygıtı kullanılarak devleti çökertmeye, içeride ve bölgede felç etmeye dönük bir plan varmış. Bu plan kapsamında ülkenin gizli tarihi, mahrem sırları, ekonomik hedefleri, iç güvenlik stratejileri, bölge ve uluslararası ilişkiler takvimi, Türkiye’nin gelecek perspektifleri o istihbarat örgütlerine servis edilmiş.
Buradan aldıkları bilgilerle ekonomiyi çökertecekler, buradan aldıkları bilgilerle iç güvenliği tehdit edecekler, buradan aldıkları bilgilerle Türkiye’yi bütün bölgede kımıldayamaz hale getireceklermiş. Türkiye’nin bütün örtülü operasyonlarını, bütün savunma stratejilerini, bütün silahlanma projelerini efendilerine peşkeş çekmişler.
Bugün yakın çevremizde oluşturulmaya çalışılan Türkiye karşıtı cephenin en büyük istihbarat kaynağı işte bu operasyonlarla sağlanan bilgilerdir. Servis ettikleri o bilgiler bugün Suriye’de ve yakın çevremizde Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanılıyor. Paralel istihbarat örgütünün içeriden devşirip servis ettiği malzemelerle Türkiye’yi vuruyorlar şimdi.
Ya o ortaklıklar deşifre olursa!
Hala utanmadan dürüst insan rolü oynuyorlar, utanmadan hiçbir şey yapmamışlar gibi mağdur rolü oynayabiliyorlar. Bu ülkeye, vatana, millete, tarihe ve ülkenin geleceğine yapılan topyekun saldırının failleri değilmişler gibi, hiçbir şey olmamış gibi, yüzleri kızarmadan ortalıkta dolaşabiliyorlar. 17 Aralık başarısız olunca soluğu efendilerinin karargahlarında aldılar, onlara sığındılar. Şimdi onların açtıkları yoldan gidip, başkent başkent dolaşıp Türkiye karşıtı kara bir kampanya yürütüyorlar. İhanete devam ediyorlar.
Yakın gelecekte o ilişkiler ağı deşifre olursa, o bağlantılar, o ortaklıklar bir bir ortaya çıkarsa ne yapacaksınız. Bu nasıl bir arsızlık, bu nasıl bur küstahlık, bu nasıl bir bağ ki, hepsi Anadolu kökenli olan bir topluluğu Türkiye karşıtı en büyük ihanet kadrosuna dönüştürebildi? Birinci Dünya Savaşı’nda da şeyhlik makamına kadar yükselmiş İngiliz istihbarat mensuplarına tanık olduk. Ama böylesine, bu kadar yaygın bir ihanete tanık olmadık.
Biliyoruz şartlar değişti. Eskiden içerideki politik kadrolar üzerinden iş yürütüyorlardı. Vesayeti bunlar üzerinden devam ettiriyorlardı. Tıpkı Ortadoğu’nun monarşileri gibi, onlara ayar verip Türkiye’ye ayar vermiş oluyorlardı. İşleri kolaydı. Ama yeni siyasi kadrolar, yeni iktidar çevreleri de Türkiye’nin dönüşümü ile değişti. O tezler işe yaramaz oldu.
Yıldız gücün ortaya çıkışı
Vesayetle yapamazsan sokakla yap, onu da yapamazsan on yıllardır sistemin içinde beslediğin kadroları harekete geçir dönemine girildi. Sistemin içini de denediler, en çevrede kalmış en marjinal yapıları da denediler, olmadı. Olmayacak.. Bu ülke vesayeti çoktan kafasından silip attı. Belli kadrolar, ekipler hariç toplumsal hafıza yeni bir durumla, yüz yıl sonra yeni bir gerçekle, kendi gerçekliği ile tanıştı. Hafızasını yeniledi, kendini yeniledi, geleceğe kendi gözleriyle bakmayı öğrendi.
Artık o kadroların, o çevrelerin, o vesayetçi geleneksel siyasi muhalefetin söylemlerinin Türkiye’de hiçbir karşılığı kalmadı. Dikkat edin, onların kalmadığı gibi, efendilerinin tehditlerinin, şantajlarının da bir toplumsal karşılığı kalmadı. Artık kimse Almanya ne diyor, ABD ne diyor, İngiltere nasıl reaksiyon gösteriyor, umursamıyor. Bu umursamazlık hali bir özgüvendir, bir gelecek ayaklanmasıdır. Bölgede bütün rejimler çözülürken işte bu tablo, yeni bir yıldız gücün ortaya çıkış görüntüleridir.
Bu savaş sekiz yıl daha sürecek
Bizim için Birinci Dünya Savaşı bitmedi. Vesayet bittiği anda dünya savaşının izleri de, kalıntıları da, etkisi de bitecek. Bu yüzden Türkiye aslında en az Birinci Dünya Savaşı kadar büyük bir mücadele veriyor. Aslında bu yeni istiklal mücadelesidir. Anadolu Cumhuriyeti’nden bir dünya gücü çıkarma mücadelesidir. Bugün toplumsal, siyasi ve ekonomik mücadelenin ana ekseni budur.
Bu yüzden savaş devam edecek. Yerli olanla bağımlı olan arasında, gerçek Türkiye ile cephe ülkesi Türkiye arasında mücadele devam edecek. 2023 yılında, Cumhuriyeti’n yüzüncü yılında, yeniden kuruluş ilan edilinceye kadar, savaş devam edecek. Önümüzdeki sekiz yıl boyunca Türkiye’yi diz çöktürmek için her yolu deneyecekler. Yeni bir gücün, yeni ve güçlü bir aktörün sahneye çıkmasını engellemek için her çirkefliğe başvuracaklar. Çünkü bu bir asırlık mücadeledir ve o kayıp asrın sonuna geldik. Bir yüz yıl daha kaybetmeyeceğiz, bir yüz yıl daha vekaletle yönetilen ülke olmayacağız.
İlk iki çokuluslu müdahale kaybetti
Gezi ve 17 Aralık müdahalesine neden bu kadar takıldık. Çünkü bu iki müdahale, Yeni Türkiye projesine karşı iki isyan denemesiydi. Açık savaşın ilk iki örneğiydi. Arkalarında Çanakkale’de karşımıza dikilen cephe kadar geniş bir koalisyon vardı. Asla Türkiye için bir sorun değildi. Dolayısıyla Yeni Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin ilk iki zaferiydi. Gezi de, 17 Aralık da, Kozmik Oda operasyonu da bu hesaplaşmanın parçasıydı.
Bundan sonra uygulayacakları her senaryo bu hesaplaşmanın bir parçası olacaktır. 17 Aralık darbesi ile aldıkları ihaleyi gerçekleştirip Türkiye’yi içeriden çökertmeye çalışanlar tarihin yanlış tarafında yer aldılar. Bundan sonra siyasi alanda, ekonomik alanda, iç güvenlik ve yakın çevre politikaları alanında Türkiye’nin büyük yürüyüşünü durdurma yönünde saf tutanlar da o yanlış tarafta yer almış olacaklar. Siyasi tarihimiz, bölgenin tarihi bunu böyle kaydedecektir. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarında yaşayıp yanlış tercih yapanlar gibi.
Unutmayın, bu yeni bir istiklal mücadelesidir. Bugün bu mücadeleyi yürütecek siyasi zeka, siyasi kadro, kaynak ve toplumsal destek mevcuttur. Tarihin yanlış tarafında yer alanlar ilk iki çokuluslu mücadelenin kaybedenleri oldu. Umarım benzer şekilde yanlış tercihler yapmaya hazırlananlar ya da zorlananlar bu gerçeği, Türkiye gerçeğini görebilirler. Tarih değişti, rüzgar yön değiştirdi, yeni bir tarih yazılıyor. Cesur insanların ve yalnız ülkemizin yanında saf tutma zamanı.
İslam iç savaşı”
04:0023/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu kavramın ne kadar tehlikeli olduğunu, bu ifadeyi kullanmanın ne kadar yıkıcı ve yıpratıcı olduğunu biliyorum. Kavramı yaygınlaştırmanın, zihinlerimizi formatlayabileceğinin, bugünkü korkunç senaryoyu kanıksamamıza yol açabileceğinin farkındayım.
Ama yaklaşan çok büyük bir fırtına, bir tehlike var ve bir süre sonra, Batı medyasında, düşünce kuruluşlarının raporlarında ve en sonunda siyasi söylemlerinde bu kavramın sık sık dile getirileceğini göreceğiz. Müslüman dünyanın kendi iç sorunları, zaafları, yoksunlukları ve vesayete dayalı siyasi aklı, bugün bütün coğrafyayı kasıp kavuran çözülme ve iç savaşların elbette birincil sebebi. Korkunç bir körlük, sığlık ve ihanetler yüzünden bütün coğrafya derin bir sarsıntı geçiriyor.Ülkeler iç savaşa sürükleniyor, var olan bütün kimlikler üzerinden çözülme ve çatışma senaryoları alıcı buluyor. Her bir rejim, iktidar kendi geleceğinin derdine düşmüş, onu yaşatmak için kendisine dayatılan her türlü yıkım ihalesine sarılıyor, o projeleri aynen uyguluyor.
Tehlikeyi görün çağrısı
Artık coğrafyayı ülke ülke düşünmemek gerekir. Türkiye, Mısır, İran, Suriye, Irak, Pakistan ya da Kuzey Afrika veya Güney Asya olarak düşünmemek gerekir. Artık uygulanan hiçbir senaryo ülkelerle sınırlı değil, hepsi ülkeler üstü, bölgesel projelerdir. Her ülkenin kaderi diğerinin elinde, her toplumun kaderi komşusunun elindedir. Dolayısıyla komşularımızın yaşadıkları aslında bizim kaderimizdir. Komşularımıza yönelen silahlar bize yönelmiştir. Onların iç savaşı bizim iç savaşımızdır.
Seçim öncesi Türkiye’nin iç politikası bu kadar hareketliyken, içeride derin bir hesaplaşma devam ederken, yazacak/tartışacak o kadar konu varken son yazılarda özellikle yaklaşan tehlikeye dikkat çekmeye, uyarıcı olmaya çalışıyorum. Yirmi yıl önce, bölgesel kaos teorisi tartışmaları afaki tartışmalar, hayali senaryolar olarak görülürdü. Yirmi yıl geçti, dikkatli bakın; Libya’dan İran sınırına kadar bütün coğrafyada kaos senaryosu başarılı oldu. O afaki gerçek, yerleşti. Görünüşte her krizin kendine özgü gerekçesi, sorumlusu vardı ve hepsine yönelik bir uluslararası irade devreye giriyordu. Ama birleştirdiğinizde hepsinin aslında tek bir senaryo olduğunu, 21. yüzyıla yayılacak bir proje olduğunu göreceksiniz.
Mikro devletçikler ve şehir savaşları
Sessiz ve derinden yürütülen bu proje daha birçok ülkeyi parçalayacak, istikrarsızlaştırıp iç savaşlara sürükleyecek. Belki bir süre sonra şehir savaşları, mikro devletçikler göreceğiz. Bizler ulus devletin de ötesinde bir çıkış yakalamaya çalışırken karşımızda bir tsunami büyüklüğünde ulus devletleri daha da küçük parçalara ayıracak bir dalga gelişiyor. Maalesef başarılı da oluyor. Görmüyor musunuz, bölgede şu an ayakta sadece Türkiye ve İran kalabildi. İkisinin de bölgeye yönelik açılım çabaları var ve belki de son bomba iki ülke arasında patlayacak.
Bugüne değil, bugünün resimlerine bakıp geleceğe yönelin. Bir yıl sonra, beş yol sonra, on yıl sonra nasıl bir coğrafya şekilleneceğini anlamaya çalışın. Bir felaket senaryosu yazmıyorum. Felaketi, o senaryoyu bugün zaten yaşıyoruz ve var olanı tartışmaya çağırıyorum.
20. yüzyılımızı bölgede inşa ettikleri rejimler, zorba yönetimler, monarşiler üzerinden çaldılar. Şimdi aynı rejimler üzerinden bir yüz yıl daha çalmaya çalışıyorlar. Coğrafyanın akılsızları bu işten ne kadar sorumluysa, kaosu kendi çıkarına yorumlayan, bu fırsatı kullanıp ülkeleri ve şehirleri kontrol etmeye çalışan ülkeler de kaosa yatırım yapıyor, krizin bölgeselleşmesine yardım ediyor.
İran’ın fırsatçılığına dikkat çekmek istiyorum. Tahran yönetimi, mezhep kimliği üzerinden yürüttüğü güç arayışı ve çizdiği harita ile bütün coğrafyayı iki keskin kampa bölüyor, tarihin en büyük ayrıştırma projesine öncülük ediyor.
Çatışma “kanlı sınırlar”dan ülkelerin kalbine yöneldi
Hatırlayın, Soğuk Savaş dönemi en meşhur söylem “İslam’ın kanlı sınırları”ydı. Coğrafyanın dış sınırlarını öyle bir çizdiler ki, Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar sayısız etnik çatışma alanı bıraktılar. Çizdikleri harita, on yıllarca devam eden kanlı çatışmalara neden oldu. O zamanlar çatışma kimliği etnikti. Ülkeler, milletler parçalanmıştı ve birçok yerde sınır çizgileri anlamsızdı. Bu çizgiler üzerinden korkunç savaşlar yaşadık.
21. yüzyıl için bu kavramı değiştirdiler. Çatışma “İslam’ın kalbine” yönelecek, İslam kendi içinde savaşacaktı. Bunu ilk dillendirdiklerinde yine hayali bir senaryo olarak gördük. Bir aydınlanma, bir bilinçlenme çağı başlamıştı ve umutlarımız vardı. “Bunu başaramazlar” diye düşünüyorduk. Ama başardılar. Çatışma, kanlı sınırlardan ülkelerin içlerine yöneldi. Bu sefer çatışmanın kimliği mezhepti. Artık işgaller olmayacak, ülkelere yabancı ordular girmeyecek. Buna gerek de yok zaten. O ülkelerde oluşturulan güç blokları üzerinden işgaller yaşanıyor, ülkeler kaosa sürükleniyor. Üstelik hiçbir masraf ve emek vermeden, risk almadan.
Yeni çatışma alanları; Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan
Irak’ın yaşadığı bir iç savaştır. Suriye öyle, Libya öyle. Şimdilerde Yemen yeni cephe olarak öne çıktı. Yine mezhep kimliği üzerinden ülkeyi iki parçaya ayırıyorlar. Irak ve Suriye’de yine mezhep kimliğinin belirleyici olduğu güç savaşları yaşıyoruz. Bir yıl sonra Basra Körfezi ülkeleri Suriye’ye dönebilir. Bir ya da iki yıl sonra S. Arabistan Irak’a dönebilir. Olmaz demeyin, olmaz dediğimiz neleri yaşadık son yirmi yılda.
Bir panzehir gerekli. Yeni şeyler söyleyen, rüzgarı tersine çevirecek, coğrafyanın aklını başına getirecek, en azından bu derin yırtılmaya karşı söz söyleyebilecek bir ülke gerekli. Bu anlamda söz söyleme gücü olan tek ülke Türkiye. S.Arabistan’ın böyle bir bakışı yok, Mısır’ın böyle bir gücü yok, İran zaten kendi işgal senaryosunu uyguluyor ve mezhep kimliğinin ötesinde bir siyasi hesabı yok.
Türkiye’nin bu sözü söyleyebilecek güçte olduğunu biliyorlar. Böyle bir sözü besleyecek siyasi birikime, tarihsel perspektife sahip olduğunu biliyorlar. İşte bu yüzden, ayakta kalan, bütün coğrafyaya bir çağrı yapabilecek Türkiye’yi vuruyorlar. Türkiye tökezlemezse coğrafyaya yönelik bütün projenin çökme ihtimali var. Bu yüzden ardı ardına saldırılar gelecek, içeriden ve dışarıdan Türkiye’yi zorlayacaklar. Çökertemeseler bile en azından hareket edemez, sınırlarının ötesiyle ilgilenemez hale getirmek için var güçleriyle mücadele edecekler.
Asıl savaş Türkiye üzerinden yapılıyor
Öyleyse asıl savaş Türkiye üzerinde yaşanıyor demektir. Özellikle son birkaç yıldır içeride neden bu kadar mücadele verildiğini, Türkiye’yi büyük yürüyüşünün neden içeride oluşturulan dirençle boşa çıkarılmak istendiğini düşünün. Türkiye’yi durdurabilirlerse coğrafyada önlerinde hiçbir engel kalmayacaktır. Yeni Türkiye perspektifi bu yüzden büyük bir meydan okumadır.
Hatırlatalım; Haçlı Savaşları ve Moğol İstilası gibi iki büyük şok dalgası sonrası büyük çıkış yine bu ülkeden olmuştu. Birinci Dünya Savaşı üçüncü büyük şok dalgasıdır. Bugün meydan okuyan sadece Türkiye’dir. Türkiye dışında bütün coğrafya o büyük kaos projesine teslim olmuştur.
İslam’ın kalbini korumak, coğrafyanın ayağa kalkmasını sağlamak, en azından tarihsel bir duruş söylemi geliştirmek Türkiye’nin elindedir. “İslam kendi içinde savaşacak” tezinin tek panzehiri Türkiye’dir.İşte bu yüzden Türkiye kazanmak zorundadır. İşte bu yüzden bu büyük yürüyüşe içeriden cephe açanlar sadece Türkiye’ye değil bütün Müslüman dünyaya savaş açmıştır. İşte bu yüzden ihanet bu kadar büyüktür!
.Biz “proje kavga”ya değil, o devrimci misyona tarafız
04:0025/03/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
AK Parti’nin sadece bir siyasi parti olmadığını, bir siyasi anlayış, siyasi hareket olduğunu biliyoruz. Hedefinin sadece iktidar olmak olmadığını, Türkiye’yi dönüştürmek, normalleştirmek, 21. yüzyıl küresel şartlarına göre yeniden formatlamak olduğunu biliyoruz.
“Yirminci yüzyıl parantezini kapatmak” bir AK Parti söylemidir ve bu, Türkiye toplumunu coşturan, harekete geçiren, özgüvenini dirilten bir söylemdir. “Yeni Türkiye” kavramı kuru bir oy avcılığı değildir. Bu kavramın içi milletçe doldurulmuştur ve AK Parti’ye verilen toplumsal desteğin ana kaynağı bu tarz söylem ve projelerdir.
Yirminci yüzyılın başlarındaki, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimci dalgadan sonra, 21. yüzyılın ilk yıllarındaki ikinci büyük devrimci dalgadır. Siyasi kimlik, söylem aynı olmasa da o dönemdeki dışarıdan destekli iç direnç ile bugünkü dışarıdan destekli iç direnç nitelik olarak birbirine çok benzemektedir. Çünkü iki dönem de yeni kuruluş dönemleridir.
Türkiye tarihinde bir ilk..
İşte bugünün tarihi Türkiye’nin ikinci dalgayı yakaladığı dönemdir. Bu dalgayı kırmak için verilen mücadeleleri gündelik hayatımızda görüyoruz. On üç yıldır devam eden dönüşüm ve güçlenmeye ayarlı yeni Türkiye yürüyüşüne karşı içeride ve dışarıda oluşturulan cepheleri ve uygulanan projeleri yaşıyoruz.
Öyleyse ortada büyük bir misyon vardır ve ikinci kurucu kadro, yeni bir siyasi akılla Türkiye’yi yeniden şekillendirmekte, 20. yüzyılın dondurulmuş tarihini sona erdirip yeni bir yükseliş hareketine öncülük etmektedir. Buzları çözülen bir ülke vardır artık. Bu dönüşümün, yeniden yapılanmanın mimarı Ak Parti’dir. Bu yüzden sadece bir siyasi parti değildir, Türkiye toplumunun siyaseti de, devleti de dönüştürme gücüdür bu.
Cumhuriyet tarihinin en reformcu, dönüştürücü gücüdür AK Parti. Ama yeni bir şey var; aslında gerçek dönüştürücü güç Türkiye toplumunun kendisidir ve bu Cumhuriyet tarihinde ilk kez olmaktadır. Devletin dönüştürücü gücüne alışkın olan Türkiye’de ilk kez tabanın, toplumun dönüştürücü gücü devleti, Türkiye’yi yeniden şekillendirmektedir ve Ak Parti dışında hiçbir siyasi yapı bu güçle barışık hareket etmeyi becerememiştir.
Bu tartışmalar AK Parti’ye zarar vermez
Bu güç hem AK Parti’yi sürekli yenilemektedir hem de Türkiye’yi dönüştürmektedir. AK Parti kurmay zekası ve toplumsal dönüşüm arzusunun ortaya çıkardığı güç, bugün Türkiye’deki en güçlü siyasi akımdır, büyük bir dalgadır. Geleneksel muhalefetin siyasi söylem zayıflığına, Türkiye’yi algılama biçimine bakılırsa, bu daha uzun süre böyle devam edecektir. Çünkü bu, tarihimizin en büyük yerlileştirme mücadelesidir, gerçek Türkiye’yi inşa edecek, bağımlılık ve kamburlarından kurtaracak ikinci kurtuluş mücadelesidir.
AK Parti kendi içindeki tartışmalarla güç kaybetmez. Tam aksine kendini yeniler, o dinamizmini ayakta tutar. Tabi bu, yıpratıcı tartışmaların normal görüleceği anlamına gelmiyor. Bu tarihi misyonu kaldıramayanların, bir süre sonra o misyonu kişisel hesaplara dönüştürenlerin, siyasi veya ekonomik ikbal peşinde koşanların bu misyona verdikleri zarar ortadadır. Onlar da, öncekiler gibi, bu uzun yürüyüşte elenecekler, etkisizleşeceklerdir. Türkiye’nin büyük yürüyüşü onların tartışmalarına, kişisel çıkar hesaplarına kilitlenip kalmayacaktır.
Şu bir gerçek ki; kendini bu tarihsel dönüşümün önünde gören herkes bir şekilde silinip gidecektir. Türkiye toplumu, destek verdiği, beslediği, ayakta tutmaya çalıştığı bu misyonu, onların kişisel hesaplarına kurban etmeyecek, yerlerine yeni isimleri öne çıkaracak ve o dinamizmi ayakta tutacaktır.
Erdoğan’ın devrimci gücü, Davutoğlu’nun devlet aklı
AK Parti’yi zayıflatacak, onu Türkiye toplumunun kalbinden sökecek tek şey bu misyonu terketmek olacaktır. Bu halde bile yerine ikame olacak siyasi anlayış yine aynı damar olacak, aynı misyona sahip yeni bir siyasi hareket ortaya çıkacaktır. Ancak Erdoğan’ın devrimci gücü, Davutoğlu’nun devlet aklı, önceki yıllara rağmen çok daha güçlü bir ortak akıl üretecek, o misyona çok daha güç katacaktır.
Bugün AK Parti dışındaki siyasi çevrelerin söylem ve perspektifleri bu siyasi akıldan neredeyse kuşaklar kadar geridir ve yakın gelecekte de bu mesafeyi kapatacaklarına dair hiçbir işaret yoktur. Dolayısıyla yeni dönemde, seçim sonrası yeni ve daha güçlü siyasi figürlerin de katılımıyla o misyon belki de zirveye çıkacaktır. İşte biz bu misyonu destekliyoruz. Destek verdiğimiz, taraf olduğumuz şey dar anlamda bir siyasi parti değil, bir siyasi hareket, Türkiye’nin büyük yürüyüşü, dönüşümü, 21. yüzyıl şartlarına göre yeniden şekillenmiş güçlü Türkiye arzusudur. Bu taraf oluşumuza yönelik eleştirilerin sığlığının farkındayız. Küstahlık..Yıkıcı, AK Parti muhalefeti üzerinden Türkiye’ye diz çöktürmeye çalışan o muhalefet girişimlerinin zirvesine Gezi eylemleri üzerinden sokak terörüyle, 17 Aralık üzerinden darbe girişimiyle tanık olduk. Onların Türkiye’ye sundukları projeleri Ukrayna veya Mısır örnekleri oldu. Türkiye’ye ayar vermeye, onu tekrar eski vesayet dönemine döndürmeye çalışanlara, dönüşümün gerçek mimarı olan toplumsal tabanın taraf olması bir hayaldir.Gezi ve 17 Aralık bu milletin kafalarındaki soru işaretlerini büyük oranda bitirmiştir. Kendileri bir başka ülkenin istihbarat teşkilatlarının kucağına oturmuşken AK Parti’nin öncülük ettiği misyona destek verenlere yönelik tepkileri tam anlamıyla küstahlıktır. Ve bu çevrelerin korkunç bir nefret ve hınç dışında kamuoyuna sundukları elle tutulur tek bir projeleri olmamıştır ve olmayacaktır.
İçeriden muhalefet üretme çabası
Şimdi Ak Parti içinden bir muhalefet dalgası geliştirebilir miyiz, onun derdine döştüler. Var güçleriyle bunun için çalışıyorlar. Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir kriz oluşturmak için müthiş entrikalar çeviriyorlar. Aslında bu onlar için tam bir iflas halidir. Tek umutları buysa, ellerinde hiçbir şey kalmamış demektir.
Maalesef AK Parti içinden veya onu destekleyenler arasında yangına körükle gidenler var. Bilerek bu koroya katılanların hesapları ayrı bir tartışma konusu ama bilmeyerek yangını besleyenlerin dikkatle izlendiklerinin farkında olmaları gerekir.
Bu siyasi hareket sayesinde kazandıkları gücü, imkanı, siyasi kimliği, medya popülerliğini başkalarının projelerine servis edenler o misyon tarafından mahkum edilirler. O misyona inancı ve güveni yok etmeye ayarlı sinsi kampanyaya servis yapanların, otuz yıl Kürt meselesi yazıp krize ilişkin tek cümle üretemeyenlerden farkı olmadığını çok iyi biliyoruz. Bir sonraki sahnede onların avuçları boş kalacaktır.
Yeni Şafak böyle bir proje kavgada yer almayacağı gibi, aslında merkezde olmayan, bazı çevrelerin provoke ettiği tartışmaların zemini de olmayacaktır.
.İran’ın işgal haritası bölgesel savaş başlattı
04:0027/03/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Aylarca dikkat çekmeye çalıştık. İran’ın örtülü yayılma haritasına, bölgesel savaş senaryolarına, mezhep kimliği üzerinden bütün bölgeyi iki ana cepheye ayırma senaryolarına, otuz yıldır devam eden Arap-Fars savaşlarının seyrine, Suriye ve Irak’ta yaşananların aynısının Yemen’de de başlayacağına, eski Osmanlı haritasındaki yeni güç yapılanmasına, bütün bölgeyi rehin alacak kaos senaryosuna, bu senaryonun nihai cephesinin Türkiye ile İran arasında şekilleneceğine…
Kimsenin dikkatini çekemedik. Türkiye’nin bile...
İçerideki seçim atmosferini anlıyoruz ama polemikler, kişisel tartışmalar Türkiye’nin gözlerini kör etti. Belki de amaçlanan buydu. Gezi isyanı ve 17 Aralık darbe girişimi sadece iktidar, hükümeti devirme meselesi değil, Türkiye’nin bölge genelinde kımıldayamaz hale gelmesine yönelikti. Amaç da buydu, sonuç da böyle oldu. 17 Aralık darbecilerinin istihbarat bilgileri ile Türkiye’yi bütün bölgede felç ettiler. Çünkü ülkemizin bütün mahremiyeti paralel çete tarafından onlara servis edilmişti.
Yeni emperyal güç İranVe beklenen oldu. Arap koalisyonu Yemen’e askeri müdahaleye başladı. Arap-Fars savaşının Yemen cephesi açılmış oldu. İran’ın bütün askeri birimleri ile Suriye’de bir savaş yürüttüğünü, Suriye birliklerinin İranlı generaller tarafından yönetildiğini biliyoruz. Bağdat’ın Tahran tarafından yönetildiğini, son günlerde başlatılan IŞİD karşıtı operasyonları İranlı komutanların yönettiğini, Irak’ın Tahran’a hediye edildiğini biliyoruz. Lübnan’ın Hizbullah üzerinden tam bir İran garnizonu haline geldiğini biliyoruz. Bölgenin yeni emperyal gücü İran’ın son cepheyi Husiler üzerinden Yemen’de açtığını, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Somali ziyareti sırasında Yemen’de iktidarı devirip yönetimi ele aldığını biliyoruz. Üstelik Erdoğan, Yemen’in hemen karşısındaki bir ülkeye, Somali’ye giderken.. O gün, Yemen’deki iktidar değişiminin Türkiye ile çok ilgisi olduğuna dikkat çekip uyarılar yapmıştım. Hatırlayın; Arap-Fars sınırı İran-Irak sınırıydı. ABD işgali sonrası bu sınır Suriye-Irak sınırına geriledi. Suriye savaşı bu yüzden bir İran savaşıdır. Eğer Suriye, savaş sonrası İran’ın denetimi altına girerse Arap-Fars sınırı Ürdün-Suriye sınırı olacaktır. Yemen’deki İran işgali başarılı olursa Arap dünyası güneyden de çevrilmiş olacaktır. Bu haritayı bir de mezhep üzerinden çizin. Aynı sonucu göreceksiniz.
Çok daha tehlikeli hesaplar var
İran bir an önce ahlaki bir pozisyona çekilmeli. Aşırı yayılmacı, komşularını tehdit edici, pervasız, açgözlü saldırganlığına derhal son vermeli. Yabancı işgallerle mücadele eden bütün coğrafya bugün en az işgaller kadar tehlikeli bir İran saldırganlığı tehdidi altındadır. Yıllardır antiemperyalist görünümüyle bölge toplumlarının saygısını kazanan Tahran yönetiminin bugün bu değer yargısını çirkin bir şekilde istismar ederek, bölgeyi kendine düşman ettiğini görüyoruz.
Son yıllarda aşırı silahlanmanın getirdiği bir şımarıklıkla Arap dünyasını tehdit etmekte, dahası Türkiye’yi güneyden çevreleme, Türkiye’nin Müslüman-Arap dünyası ile arasında bir tampon kuşak oluşturma projesi yürütmektedir.Açık söyleyeyim, bütün bölgeyi ikiye ayırıp sonu gelmez bölgesel savaşlara neden olabilecek mezhep savaşları projesi İran eliyle uygulanmaktadır. Bu müdahalelerin bir sonraki aşaması çok daha tehlikelidir ve asıl bölgesel savaş o zaman çıkacak ve Türkiye de bu savaşın içinde yer almak zorunda kalacaktır.
Tahran Körfez’i ve S. Arabistan’ı vuracak
Suriye ve Yemen’de başarılı olması durumunda İran bir yıl geçmeden Körfez ülkelerini karıştıracak. İsterseniz not edin, Basra Körfezi’ndeki ülkeler İran’ın doğrudan tehdidi hatta saldırısı altında kalacaklar. Dahası var, bunlar olurken İran’ın nihai hedefinin Suudi Arabistan olduğunu da not edin. Yine bir yıl geçmeden S. Arabistan’ın Şii nüfusunun yaşadığı doğu bölgeleri hareketlenecek ve belki de İran bu ülkede doğrudan iç savaş çıkartacak.
Dolayısıyla bugün Yemen üzerinde bir Arap-İran ya da Şii-Sünni savaşı başlamışsa da asıl Basra Körfezi ve S. Arabistan İran tehdidi altındadır. Bugün S. Arabistan ve Arap koalisyonunun Yemen’de başlattığı müdahale bir öz savunmadır. Hiçbir ülke kendisine yönelen böyle bir tehdide karşı kayıtsız kalamaz. Bu mesele İran’ı destekleyenler ve S. Arabistan’ı destekleyenler gibi kör bir tarafgirliğin çok ötesinde bir gerçekliktir. Bütün coğrafya acilen uyanmalı ve bu bölgesel yırtılma, on yıllarca sürecek bölgesel savaş planlarına karşı harekete geçmelidir.Eğer İran’ın öncülük ettiği bu işgal haritası başarılı olursa bütün bölge Birinci Dünya Savaşı’ndan çok daha büyük yıkımlar yaşayacaktır.
S. Arabistan’ın büyük hatası
S. Arabistan Mısır konusunda çok büyük bir hata yaptı. Böyle bir stratejik ufuksuzluk affedilir değildir. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin devrilmesini finanse etti ve Arap dünyasının bugün yüzleştiği tehdide karşı en yaygın toplumsal direncini kırdı. Bunu yaparak kendini İran karşısında tam bir av durumuna düşürdü. Oysa bölge ülkeleri Müslüman Kardeşler'le barışabilir, Sudan’dan Suriye’ye kadar bu güçten yararlanabilirdi. Bu yönüyle Mısır darbesinin kazananı da İran olmuştur.
Geç değil, S. Arabistan bu hatadan dönebilir, elini güçlendirebilir, Mısır’da bir çözüm üretebilir, buna Türkiye de destek olabilir. Ama yaparlar mı, emin değilim. Yapmazlarsa, İran yayılmasını durdurmaları pek de mümkün görünmüyor. Batılı güçlere bu anlamda güvenmeleri, onların garantisine sığınmaları yapacakları tarihi bir hata olabilir.
Suriye’ye müdahale ve Arap-Kürt savaşı
Yapılacak ikinci büyük hamle Suriye meselesini sonuçlandırmaktır. Muhalifleri desteklemek, büyük bir güçle hareket etmelerini sağlamak ve İran’ı bu ülkede durdurmaktır. Bunu yapmazlarsa Yemen üzerinden Kızıldeniz’e ulaşan İran’ın önünde Akdeniz’e kadar başka hiçbir güç kalmayacaktır.
Bölge ülkelerinin en büyük düşmanı, jeopolitik ufuksuzluktur.
Bu aşamada IŞİD’e karşı koalisyon İran’ın yayılması için bölgeyi temizlemekten, Tahran’ın önünü açmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Suudi yönetiminin Müslüman Kardeşler'i devre dışı bırakmasının günahıdır IŞİD. Bölgede yerli ve meşru muhalefeti desteklemek varken başka güçlerin onların bıraktığı boşluğu IŞİD’le doldurduğunu görmeyecek kadar basiretsizlik söz konusudur.
Bir hatırlatma daha yapayım: IŞİD’in normalde Kürtlerle savaşma gibi bir pozisyonu yoktu. Doğrudan İran ve İran nüfuzu altındaki güçlere karşı konumlanmıştı. Birileri bir anda IŞİD’in yönünü Kürtlere çevirdi ve örgüt üzerinden bir Arap-Kürt savaşı tezgahladı. Başarılı olan bu stratejik zekanın arkasında da İran olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Kobani olayları sırasında terörü Türkiye içlerine kadar servis edenin de İran istihbaratı olduğunu düşünüyorum.
Tek panzehir Türkiye
Bu yazıyı İran karşıtlığı veya S. Arabistan’a destek için yazmadım. Türkiye’de kör bir tarafgirlik var ve bu herkesin basiretini bağlıyor. Mezhep kimliği üzerinden yürütülen savaşın Türkiye’deki pazarlaması da bu tarafgirlik üzerinden yapılıyor. Herkesin gözünü açması, bir adım sonrasını, bir yıl sonrasını öngörebiliyor olması lazım.
Türkiye bu konuda sağlam bir pozisyon aldı. Dışişleri’nin “müdahaleyi destekliyoruz” açıklaması bunu net olarak ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İran ve terörist gruplar çekilsin” ifadesi de aslında tehlikenin tam olarak algılandığının işareti. İran’ın S. Arabistan ve Körfez ülkelerine yönelik tehdidinin bir benzeri bir süre sonra Türkiye’ye de yönelecektir. Zaten bugün Suriye üzerinden Türkiye’yi hedef almıştır.
1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir savaş bu kadar bölgeselleşti. On ülke doğrudan Yemen’e müdahale etti. Bunun kara saldırısı da olacaktır. İran’ın buna misillemesi nasıl olacak, bekleyelim. Ama Yemen’deki müdahalenin bir benzeri Suriye’de de kendini hissettirebilir.Konuyla ilgili haftalardır çok şey yazdım. Burada linklerini veriyorum. Amacım savaş bütün bölgeyi sarmadan gereken uyarıları yapmak. Çünkü çok ciddi bir tehdit bölgeyi rehin almak üzere.Bunun da tek panzehiri Türkiye’dir. Başka bir umut kalmamıştır.http://www.yenisafak.com.tr/dunya/ortadogudaki-yeni-catismanin-sifreleri-2109957
Fethullah Gülen’in gizli dünyası ve sır ilişkileri
04:0030/03/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'nin yüz yıllık vesayet döneminden kurtulup kendini yeniden kurmasının önündeki en büyük engel kendi kamburlarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca, on yıllarca hazırlanıp, biçimlendirilen yapılar bugün Yeni Türkiye'nin şekillendirilmesine karşı müthiş bir savaş yürütüyor.
Yıllar önce onları kurup biçimlendiren, yıllar içinde olgunlaştırıp belli bir güce ulaştıran malum çevreler, Türkiye'nin büyük atılımlarını, yeniden ayağa kalkıp küresel ölçekte güç olma hedeflerini sabote etmek için onları birer kart olarak sırayla öne çıkarıyor, harekete geçiriyor.
Türkiye bu kamburlarından kurtulmadıkça, onları etkisizleştirmedikçe, o iktidar alanlarını dağıtmadıkça Cumhuriyet'in yüzüncü yılında bile özgür ve güçlü bir devlet olarak varolma hayalini gerçekleştiremeyecektir.
Bakıyorsunuz, küçük bir yapı, onlarca yıl önce keşfedilmiş, sabırla beslenmiş, büyütülmüş, bugünlere hazırlanmış ve günü geldiğinde devletin ve ülkenin karşısına bir güç olarak sürülmüş.
Fethullah Gülen'den Türkiye düşmanı bir yapı çıkarmak
Bu nasıl olabiliyor? O kadar günübirlik düşünmeye alışkınız ki, coğrafya üzerindeki yüzyıllık hesapları algılamakta zorluk çekiyoruz. Bu odakları işleyip bugüne hazırlayanların Türkiye'nin gelecekte nasıl bir meydan okuyuşa geçeceğini bilmelerini tuhaf karşılıyoruz.
Bunu yapanlar, kırk yıl önce işlemeye başladıkları Fethullah Gülen'i, bir gün Türkiye'nin karşısına dikeceklerini, o büyük mücadeleyi ve arınmayı sabote edeceklerini çok iyi biliyormuş.
Bu yüzden de onu daha gençlik yıllarında aralarına almışlar, finanse etmişler, güçlendirmişler, onunla birlikte temiz Anadolu çocuklarını bir yabancı istihbarat servisine dönüştürmüşler. Gülen'in kendi hesaplarını Türkiye zaten uzun zamandır bütün boyutlarıyla tartışıyor. Ama arkasındaki güçlerin mücadelesi tamamen Türkiye'yi avuçlarının içinde tutma hedefiymiş. Gülen üzerinden büyük bir Türkiye projesi yürütülmüş.
Şimdilerde o yapının başkent başkent dolaşıp Türkiye karşıtı kampanya yapmalarının ve “Türkiye düşmanı" bir yapı olarak yeniden kurgulanmasının nedenlerini bu ilişkilere bakarak pekala anlayacaksınız.
Temelleri kırk yıl önce atılmış
Şunu biliyordum: Gülen ve ekibi, Arapları hiç sevmezdi. Kürtleri hiç sevmezdi. İranlıları hiç sevmezdi. 17 Aralık darbe girişimi başarısız olduktan sonra bu ekibe Türkiye'yi ve Türkleri de sevmeyen bir yapı olarak yeni bir kimlik kazandırıyorlar. Coğrafyamızın ana kurucu unsurlarını oluşturan dört millete de düşman olarak kurgulanan bir yapı, kimlerin nasıl bir projesinin ürünüdür, çok iyi sorgulamak gerekiyor. Anadolu çocuklarından Türkiye düşmanı bir yapı çıkarmak kadar sofistike ve başarılı bir proje, bu topraklarda bugüne kadar hiç olmadı.
Türkiye'nin Gülen cemaatini değil, Gülen ve dar ekibini ve arkasındaki güçleri çok iyi çözmesi gerekiyor. Kendisine yönelen kitlelerin büyük bölümünün dindar, vatansever olduğunu, bu yönlerinin sorgulanamaz olduğunu biliyoruz. Ama böyle bir yapı üzerinden bir uluslararası proje servis edilmesinin, Türkiye'yi yeniden vesayet altına alacak bir proje uygulanmasının ciddiyetini herkesin anlaması gerekiyor. Zira bu bir Türkiye mücadelesidir. Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük çıkışın engellenmesi projesinin temellerinin kırk yıl önce atıldığını görmek oldukça ürkütücüdür.
İsrail sevdasının hikmeti!
Yeni Şafak, bugünden itibaren tartışmalara neden olacağını düşündüğüm haberler serisine başlıyor. Bu dosyalardan sadece bir tanesi Fethullah Gülen'le ilgili ve birkaç gün devam edecek.
Daha İzmir Kestanepazarı döneminde küresel sistemin Türkiye'deki aktörleriyle tanıştırılıp, onların koruması altına alınmasını, kendisine verilen destekleri, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantılarını, İsrail'i bu kadar sevmesinin hikmetini, mason teşkilatının kendisini korumaya almasını, para ilişkilerini, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başbakanlığa kadar ulaşan şikayet dilekçelerini, Mesihlik hezeyanlarını ve bugüne kadar gizli kalmış daha bir çok konuyu, bütün açıklığı ile ortaya koyacak.
Gülen ve yakın istihbarat ekibinin bugünlerde neden ABD'de olduğunu, neden orada korunduğunu, neden Türkiye'ye saldıran en güçlü yapı olarak kullanıldığını işte o zaman anlayacaksınız.
Bu haberleri yayınlarken hiçbir şekilde kişisel hesap gütmüyoruz. Bütün çabamız, Türkiye'nin ayaklarına dolanan engellerden kurtulması, büyük yürüyüşünü durdurmak için karşısına dikilen proje yapılardan arındırılmasıdır. Biz Türkiye'nin yanındayız ve bu topraklarda yüz yıldır verilen mücadelenin ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Yüz yıldır ilk kez Türkiye'yi bütün bu kamburlardan kurtaracak güçlü bir siyasi akıl ortaya çıktı ve bu aklın yeni Türkiye'yi şekillendirecek basirete sahip olduğuna inanıyoruz.
Hareket noktamız her zaman olduğu gibi bu hesaplaşmadır.
Başka dosyalar da gelecek
Yayınlanacak dosyalar sadece Fethullah Gülen ve ilişkileriyle sınırlı değil. Gülen dosyası bu haberler serisinin sadece ilk bölümü. Ardından Atatürk'le ilgili keskin bir tartışmayı yeniden açmayı, CHP'nin gizli tarihi ile ilgili ibretlik örnekleri ortaya koymayı, Menderes'le ilgili hiç yayınlanmamış trajik olaylara yer vermeyi planlıyoruz. Eğer nefesimiz yeterse, Cumhuriyet tarihini tersine çevirecek, çok vahim bir dosyayı daha tartışmaya açacağız.
Bence bugünden itibaren Yeni Şafak'ı özellikle izlemeye alın
Terör dalgası, o belgeler ve Gezi-Paralel ittifakı..
04:003/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Seçimden önce Gezi benzeri, daha çok mezhep kimliği üzerinden büyük bir kriz planladıklarını, Gezi ve 17 Aralık darbe girişiminin başarısızlığından sonra son kozlarını oyuna sokacaklarını biliyorduk. Defalarca bu tehlikeye dikkat çektik. Aslında Türkiye’yi tanıyan, cepheleri tanıyan, ittifakları bilen, Türkiye’nin vesayetten kurtulma mücadelesini ve bu mücadeleyi sabote etmeye çalışanları bilen herkes aynı endişeyi taşıyordu.
Gezi projesi, Türkiye’de Alevi isyanı çıkarmaya ayarlı bir çokuluslu müdahaleydi. Arkasında kimlerin olduğunu, Avrupa’daki Alevi örgütlerini hangi ülkenin istihbarat teşkilatının yönettiğini, bu ülkenin Türkiye içindeki ortaklarıyla bu sokak terörünü nasıl finanse edip yönettiğini, içerideki sermaye gruplarının ne tür roller üslendiğini artık Türkiye’de herkes biliyor. Erdoğan ve ekibini tasfiye etmek ve bu siyasi harekete yönelik toplumsal desteği cezalandırmak için çok çirkin bir oyun tezgahlandı. Türkiye kamuoyu bu şeytanlığı erken farketti ve o çokuluslu müdahaleyi boşa çıkardı.
Gezi ve 17 Aralık sabotajcıları birleşti
Bu başarısızlık 17 Aralık darbe girişimini getirdi. Çokuluslu müdahalenin arkasındaki oyun kurucular bu sefer Fethullah Gülen grubunu devreye soktu. Sistemin sinir uçlarına kadar yerleşen bu yapıya bir ihale verildi. O da Erdoğan ve ekibini tasfiye etmek, Türkiye’nin vesayetten kurtulma mücadelesini boşa çıkarmaktı. Muhafazakar bir hükümete karşı cemaat görüntüsü altındaki muhafazakar bir yapı, bir tür istihbarat teşkilatı gibi kullanıldı. Arkasındaki güçler yine aynıydı ve bugün devam eden davalar ve soruşturmalar bu güçlerin, yapılan organizasyonun, şebekenin ne olduğuna dair toplumsal kanaati netleştirdi.
Üçüncü deneme yeni başlıyor. Bu sefer ittifak daha geniş. Gezi ve 17 Aralık sabotajcıları birleşti, tek bir hareket noktası oluşturdu. Geleneksel muhalefet yapılarının tükendiği, yeni bir siyasi söylem ve toplumsal proje üretemediği bir dönemde marjinal muhalefeti tek çatı altında birleştirenler, bu sefer çatının içine 17 Aralık darbecilerini de yerleştirdi. Daha büyük bir çatı oluşturuldu. Hem sokaklar üzerinden hem de sistem içinde aynı anda düğmeye basılabiliyor, senkronize eylemler, saldırılar yapılabiliyor artık.
Doğan Grubu’nun trajedisi ve yeni medya savaşları
Artık bu yeni çatının silahlı kolu görevini DHKP-C yapıyor. Tetikçilik, terör saldırıları bu örgüt üzerinden yürütülüyor. Türkiye’nin otuz yılını çalan etnik çatışmalardan sonra DHKP-C üzerinden bu sefer mezhep kimliği üzerinden bir iç çatışma projesi uyguluyorlar. Yeni çatının medya ve toplumsal mobilizasyon ayağını Doğan grubu yürütüyor.
Çağlayan Adliyesi’ni basıp bir savcımızı şehit eden teröristlere “terörist” bile diyememelerinin, bunun yerine yayınlarıyla örgüt sempatisi işlemelerinin sebebi budur. Doğan grubuna bağlı yayın organları, durum daha da vahim hale gelince çok daha tehlikeli bir yayın stratejisi yürütecektir. Doğan grubu, Türkiye’nin ortak iyiliğinin dışında bir pozisyon belirlemiş, AK Parti karşıtlığını Türkiye karşıtlığı noktasına getirmiştir. Türkiye’den ziyade bir örgütü destekler görünümü almıştır, yayınlarıyla talihsiz, çok trajik bir görüntü vermiştir.
Önümüzdeki günlerde, seçime ayarlı gibi görünen ama aslında bir Türkiye projesi olarak öne sürülen gerilim dalgasında bu anlamda müthiş bir medya savaşının da çıkacağını şimdiden söylemek gerekiyor.
Doğan grubu dışında, finansal olarak bu yeni kalkışma ve terör dalgasının arkasındaki kişi ve gruplar da yine önümüzdeki günlerde çok ciddi tartışma konusu olacaktır. Öyle sanıyorum ki, artık kartlar açık oynanacak, oluşturulan yeni cephenin aktörleri, kişi ve kuruluş olarak açık açık bütün bağlantılarıyla ortaya serilecektir.
Gülen dosyası ve son saldırılar
Gezi ve 17 Aralık darbe girişiminin aktörlerini tek çatı altında toplayan irade, bu savaşın son savaş olacağını, kendileri için son umut olacağını pekala bilmektedir. Bu yüzden, bulabildikleri bütün argümanlarıyla, malzemeleriyle, ortaklarıyla saldıracaklardır. Su seçimlerin bir genel seçim olmadığını, Türkiye için kader oylaması olacağını, bir daha geri dönüş olmayacağını pekala bilmektedirler.
Bu arada; Yeni Şafak olarak geçtiğimiz pazartesi günü bazı belgeler üzerinden yayınlara başladık. İlk dosya Fethullah Gülen’le ilgiliydi. Üç gün yayınladık, gündem çok hızlı ve dramatik bir şekilde değişti. Ardı ardına terör saldırıları geldi. Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı alçakça şehit ettiler. Bu cinayet, Türkiye’yi karşı kurulan yeni çatının mensuplarını da aslında deşifre etti. Herkesin durduğu yer, aldığı pozisyon net bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye’nin ortak mücadelesi, bundan sonra işte bu yeni konsorsiyuma karşı olacaktır.
“Belgeler sahte” iddiası
Birileri düğmeye bastı ve bir kriz dalgası servise konuldu. Oysa yayınlayacaklarımız sadece üç günlük değildi. Elbette biz bunları yayınlamaya devam edeceğiz, dosyayı tamamlayacağız. Çok mahrem konular ve isimler dışında, bazı ilişkileri açığa çıkaran, karanlık noktaları aydınlatan yayınlarımız devam edecek.
Gülen dosyası bunlardan ilkiydi. Önümüzdeki haftadan itibaren o dosya dışında bir başka çarpıcı, ürkütücü bir tartışmayı, yine belgelerle ortaya koyacağız. Yayınlarımıza karşı “belgeler sahte” kampanyası dışında hiçbir argüman üretemeyenler, belgelerin sahte olmadığını, orijinal, tarihi belgeler olduğunu en az bizim kadar iyi biliyorlar. Ama yakalandıkları paniğe karşı olayı sulandırmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktu.
Bakalım yeni belgeler yayınlanınca, tartışma konuları açılınca ne diyecekler..
Şer ittifakının temeline indik
Anlatmak istediğim şu: Yayınladığımız ve yayınlayacağımız ilişkiler ağına, gizli, karanlık dosyalara baktığınızda aslında Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu ihanetin temellerinin onlarca yıl önce atıldığını göreceksiniz. Bu ilişkilerin, dayanışmanın, ortaklığın yeni olmadığını, tarafların hiç değişmediğini, Türkiye’nin bir gün vesayetten kurtulma mücadelesi vereceğini çok iyi bildikleri için hazırlıkları o zamanlardan başlattıklarını anlayacaksınız. O zaman bugünkü ittifakın aktörlerini apaçık orada göreceksiniz.
İşte o zaman kurulan cephe bugün harekete geçti ve Türkiye’ye karşı ortak bir savaş veriyor. Bugün o cephede yer alan çevrelerin hepsi o günlerde de ittifak halindeymiş. Amacımız Masonluk tartışması açmak ya da bazı kişileri linç etmek değil. Amacımız bugünkü şer ittifakının temellerine inerek bunları Türkiye kamuoyunun bilmesini sağlamaktır.
Vesayetin Türkiye ayağı bunlar
İnsanlarımız, bu karanlık ilişkileri, bu şer ittifakının temellerini, Türkiye’nin karanlık geçmişini bilmeli ve bugünü anlamalı diye bir kaygı güdüyoruz. Çünkü bu ilişkiler ve bağlantıları Türkiye’nin bugün savaş verdiği vesayetin resmini, Türkiye ayağını ortaya koyuyor. Bu yüzden telaşlanıyorlar, bu yüzden öfkeye ve paniğe kapılıyorlar.
Gezi ve 17 Aralık darbe girişiminin arkasındaki isimleri, finans çevrelerini, medya gruplarını, siyasi çevreleri, uluslararası bağlantıları, paralel örgütü, hepsini bu ilişkilerden, belgelerden çıkarabileceksiniz.Yeni Şafak’ı izlemeye devam edin Sadece Kadir Mısıroğlu
.Dün Atatürk’ü zehirleyenler bugün Türkiye’ye savaş açtı
04:006/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Aslında biz; Türkiye’nin bugün verdiği ikinci bağımsızlık mücadelesinin karşısında duran cepheyi deşifre etmek için geçmiş bağlantıları, ittifakları, ilişkileri, kanlı suikastleri, vesayetçi şer ittifakının sırlarını, geçmişten bugüne Türkiye’yi nasıl kontrol altında tuttuklarını, CHP’nin karanlık tarihini ortaya koyuyoruz. Böylece Türkiye’nin yüz yıl sonra nasıl bir çokuluslu cephede mücadele ettiğine dair toplumsal hafızayı uyandırmaya çalışıyoruz.
Geçmişin kamburlarından, kirlerinden, günahlarından arınamayan Türkiye’nin bu büyük mücadeleyi kazanması çok zor. Bugünkü şiddetli direnç, örgütler, cemaatler, sermaye çevreleri üzerinden yürütülen, mezhep ve etnik kimlik gibi bütün farklılıkları çatışmaya dönüştürmeyi amaçlayan Türkiye karşıtı operasyonlar, işte o geçmişin kirli ittifaklarının bugün hala devam ettiğinin göstergesidir.
Atatürk neden “Türk hekimleri” istedi?
DHKP-C’yi sokaklara süren irade sadece Alman istihbaratı değil, içerideki vesayetçi iktidar odaklarının ortaklığıdır. Kürtlerle barışı sabote etmeye çalışanlar yine onlardır. Türkiye’nin ekonomisini çökertme şantajı yapanlar onlardır. Türkiye’yi bütün coğrafyada hareket edemez hale getirenler onlardır. Türkiye’yi içeride bunaltarak başını kaldırıp dünyaya bakamaz hale getirmeye çalışanlar onlardır. Gezi ve 17 Aralık müdahalesini planlayıp uygulayanlar onlardır. Seçim öncesi üçüncü büyük oyunu kuranlar ve uygulama hazırlığı içinde olanlar onlardır.
Bugün Yeni Şafak’ta, Cumhuriyet’in kurucu lideri olan Atatürk’ün nasıl zehirlenip öldürüldüğüne dair belgeler göreceksiniz. Kimse “bu belgeler sahte” tezi işlemesin açığa düşer. Yabancı doktorlar, İsmet İnönü, mason teşkilatı içinde kümelenen yapıların Atatürk’ü öldürmek için nasıl planlar yaptıklarını, nasıl bir iktidar kavgası yaşandığını, hangi doktorlar üzerinden ne tür ilaçlar kullanılıp onu gün gün zehirlediğini siz de öğreneceksiniz. Neden “Beni Türk hekimlerine emanet edin” dediğini şimdi anlayacaksınız. Yarın, bu zehirle suikast operasyonunu kimlerin yaptığına dair belgeleri, yazışmaları yayınlayacağız.
Menderes’i asanlar da onlar
Bu büyük sırrın nasıl gizlendiğini, Atatürk’ü zehirleyenler ile Menderes’i asanlar arasındaki bağı keşfedeceksiniz. O dönem oluşturulan yapının Menderes ve arkadaşlarını idama götüren hazırlıklarını da belki daha sonra açıklayacağız. Menderes’i asan ihtilali planlayanlar ile ihtilali besleyen sermaye grupları arasındaki görüşmeleri, pazarlıkları, rüşvet ilişkilerini de öğreneceksiniz.
Bugün aynı koro, aynı cephe, aynı koalisyon yine Türkiye’nin karşısında ve aynı rolü oynuyor. Eskiden askeri darbe ile işlerini yürütürlerdi, şimdilerde sokak terörüyle, sermaye hareketleriyle, ekonomik şantajlarla, devlet içinde yapılanmış grup ya da cemaat görünümlü yapılarla iş yürütüyorlar. Milli Birlik Komitesi ile darbe pazarlığı yapıp iş yürütenler bugünkü kalkışmanın, kaos planlarının yine arkasında. Atatürk’ü öldürmüşler, Menderes’i asmışlar, ülkenin bütün kaynaklarını ellerine geçirmişler, Türkiye toplumunu köle gibi kullanmışlar, yakın tarihin kanlı operasyonlarında yer almışlar.
Stadlar üzerinden kargaşa mı?
Yine yapmaya çalışıyorlar. Seçim öncesi ardı ardına provokasyonlar servis ediyorlar. Toplumu bölmeye, çatıştırmaya, seçimi etkilemeye, varolan siyasi kadroları toplum nazarında itibarsızlaştırmaya uğraşıyorlar. Adliye basılıp savcımızın şehit edilmesi, bu teröre açıktan kendi medya organları üzerinden destek verilmesi, elektrik “sabotajı” daha neler yapabileceklerinin göstergesidir.
Fenerbahçe otobüsüne saldırı yapılıyor ve bu bir anda Türkiye’yi karıştıracak bir senaryoya dönüşebiliyor. Belki de stadlar üzerinden bir kargaşa tezgahlanacak, onun hazırlıkları yapılıyor.Gezi başarılı olsaydı Türkiye’nin Başbakanı’nı hapse atacaklardı. 17 Aralık başarılı olsaydı yine Başbakan dahil, yüzlerce belki de binlerce insanı hapislere dolduracaklardı.
Kaos bölgeselleşti, Türkiye felç edildi
Ama seçimden de öte bir hesap var. Bu, Türkiye’yi yeniden kontrol altına almaya, yeniden bağımlı hale getirmeye, o büyük meydan okuyuşun hesabını sormaya, büyük yürüyüşün öncülerini yok etmeye dönük bir hesap.
Etrafınıza bir bakın: İran Batı ile anlaştı, sistemin içine çekildi. Tahran Yemen kartı ile hem bu anlaşmayı sağladı hem de S. Arabistan’ın Irak ve Suriye’deki etkisini kırdı, onu Yemen’le meşgul ediyor. Bölünme, iç savaş bütün coğrafyada adım adım sahneleniyor. Türkiye ve İran dışında hiçbir ülkede istikrar kalmadı. Kaos bölgeselleşti. Böyle bir dönemde Türkiye içeriden felç ediliyor, gözleri körleştiriliyor, başını kaldıramaz hale sokuluyor.Unutmayın, 7 Haziran sadece bir seçim olmayacak. Bu seçimi, bölgesel kaosu Türkiye’ye servis etmek için bir bahane olarak kullanacaklar. Asıl hedef Türkiye’nin kendisidir ve dolayısıyla seçim Türkiye’nin parlamento değil, gelecek seçimi olacaktır.
Türkiye’nin yanındayız, ya siz neredesiniz!
Herkese teyakkuzda olması, basiretini ve sağduyusunu kaybetmemesi çağrısı yapıyorum. En büyük hesap Türkiye’dir ve en büyük mücadele Türkiye için olacaktır. Bugün bu hesaplaşmanın tam merkezindeyiz. Çakal sürülerinin, siyaset ve medyadaki servis elemanlarının zihninizi karıştırmasına asla izin vermeyin. Türkiye Mısır olmadı, önlendi. Ukrayna olmadı, önlendi. Türkiye, Suriye veya Irak da olmayacak, emin olun. Bu toprakların basiretli insanları bu son oyunu da başlarına geçirecektir.
Atatürk’ün zehirlenmesinden Menderes’in asılmasına ve sonrasında gelen müdahalelere kadar hep sahnede olan şer ittifakı bugün yeni şeyler deniyor. Artık onları biliyoruz. İsim isim, hangi misyonları üslendiklerini biliyoruz. Nasıl medya operasyonları yaptıklarını, neleri finanse ettiklerini, terörle nasıl bir kirli ittifak kurduklarını, İslami değerleri kalkan yapanların bu şer ittifakı içindeki ilişkilerini biliyoruz.Biz, bu büyük hesaplaşmada Türkiye’nin safındayız. Ya siz neredesiniz!
İşte panzehir bu!
04:008/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye bugün Parlamento'nun yeni üyelerini oluşturacak aday listelerini tartışacak. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ilk genel seçim sınavında yol arkadaşlarını oluşturacak listeden siyasete yeni soluk getirecek, birikimlerini taşıyacak, zinde bir ekip görüntüsü verecek isimler çıkacağını umuyorum.
Çok sevdiğim, Türkiye'ye ciddi katkılarda bulunacağına inandığım bazı isimleri ne yazık ki listede göremedim. Elbette onlar mücadelelerine devam edecek. Nihayetinde siyaset mücadele yöntemlerinden sadece biridir. Eminim ki, bu arkadaşlar bütün hayatlarını o davaya hasretmiştir ve bundan sonra da aynen devam edeceklerdir. Beni özellikle, siyasete yeni adım atacak idealist isimler ilgilendiriyor. Kendi bölgelerindeki statülerinden çok Türkiye için kendilerini ne kadar adayacakları ilgilendiriyor. Güçten çok bu idealizmin Türkiye'yi dönüştürdüğüne, biçimlendirdiğine, gönül köprüsü kurduğuna inanıyorum çünkü. Açıkçası benim tek kriterim bu ama siyasetin, tabiatı itibariyle, birçok kriteri var ve bu kriterler de titizlikle uygulanmıştır. Yüreği coşkulu, zihni diri, dizleri sağlamListeye kabaca göz atınca bile çok değerli isimlerin olduğu görülüyor. Onların arasından muhtemelen güçlü siyasi kişilikler öne çıkacak. Belki bazıları geleceğin Türkiye'sinin kaderinde önemli roller üslenecek, iz bırakacak, liderlik özellikleri ortaya çıkacak. AK Parti ve diğer siyasi partilerin listelerinden seçilecek temsilcilerin, çatışma yerine ortak Türkiye ülküsü etrafında çaba harcayacaklarına dair o iflah olmaz umudumuzu koruyoruz. Kişisel hesaplardan, dar siyasi çatışmalardan çok çekti Türkiye. Bu yüzden Davutoğlu'nun, tarihin en kritik geçiş dönemini yaşayan Türkiye için, güçlü bir ekip kuracağına, bu dönüşümü sağlayacak enerji ve iradeye sahip olduğuna, ekibini de bu yönde seferber edeceğine inanıyoruz. Bu millet, bağrından çıkan, kendi dilini kullanan, kendi ideallerini savunan o kadroya çok güçlü destek verecektir. Cumhuriyet tarihinde, millet ferasetinin, derinliğinin siyaset ile bütünleştiği böyle bir dönem hiç yaşanmamıştır. Allah, Davutoğlu'nun yüreğini coşkulu, zihnini diri, dizlerini sağlam tutsun. Ülkemiz için hayırlı olsun.Erdoğan'ın o sihirli sözü tek umutSiyasi partilerin seçim listelerinin açıklandığı gün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan İran'daydı. Bu ziyaret, geleneksel Türkiye-İran ilişkilerinin ötesinde anlamlar içeriyor. Bütün coğrafyanın parçalandığı, ülkelerin bölge ve şehirlere bölündüğü, mezhep kimliği üzerinden aynı sokaklarda yaşayan insanların birbirini boğazladığı, ilk kez kaosun bölgeselleştiği bir dönemde, iki güçlü ülkesinin bölgeye bakışıyla ilgili her işaret çok çarpıcıdır.Bir süredir İran'ın Şii eksenli bölgesel yayılma haritasını izliyoruz. Irak ve Suriye bunun en kanlı iki örneği iken, son olarak Yemen'de çok güçlü bir İran atılımına şahit olduk. Dünyanın en stratejik boğazlarından biri olan Bab-ul Mendeb'e uzanan Tahran, hem küresel enerji koridorları üzerinde söz sahibi oluyor hem de S. Arabistan'ı çevreliyordu. Son dönemlerin en güçlü stratejik hamlesiydi bu ve beklenen karşılık geldi. Sünni Arap koalisyonu Yemen'e ortak askeri harekata başladı. Türkiye'nin de destek verdiği bu harekata Pakistan'ın da güçlü biçimde katılması muhtemel. Şii-Sünni ayırımı üzerinden kaosu bölgeselleştirmeye yönelik küresel akıl, bunu bölgesel aktörler üzerinden yürütüyor. Bu aktörler bazen devlet bazen de örgütler oluyor. Bazı ülkeler ise bu üst projenin gölgesine sığınıp kendi haritasını çiziyor. Mezhep eksenli bölgesel yırtılmaya karşı Türkiye ve Pakistan dışında artık sağduyu sahibi ülke kalmadı. Erdoğan'ın, Irak içinde mezhep eksenli çatışmalar yaşanırken sarfettiği; “Ne İran kadar Şii, Ne S. Arabistan kadar Sünni” formülü bugünlerde çok daha önemli hale geliyor. Aylardır bu konudaki endişelerimi paylaşırken, hep “Bu gidişin panzehiri Türkiye” dedim. İşte sözünü ettiğim panzehir bu ve başka da bir umut kalmamış gibi. “Beni ne Şia ilgilendirir, ne Sünni”Erdoğan dün Tahran'da benzer cümleleri İran liderlerine karşı tekrarladı: “Beni ne Şia ilgilendirir, ne Sünni. Ben Müslüman diye bakıyorum. Bunu kabullenmek mümkün değil. Biz de biraraya gelip, artık bu kana dur demek zorundayız. Birbiriyle vuruşanları bir araya getirelim, bu savaşa son verelim.” Maalesef Sünni dünya da, Şii İran dünyasında da bunun üstünde bir söylem yok. Bu bir iflas halidir. İşte sözünü ettiğim tek panzehir bu. Bu ipe sarılmaktan başka çaremiz yok. Başta Müslüman ülke liderleri olmak üzere, herkes şunu bilsin ki; böyle devam ederse bölgeselleşen kaos İran ve Türkiye'yi de vuracak. Hiçbir ülke bu felaketten yara almadan kurtulamayacak. İşte bu yüzden, sadece AK Parti aday listelerinden değil, bütün siyasi parti listelerinden seçilecek kişiler yeni bir üst söylem, bakış geliştirmek zorunda. Hiç kimse çatışma ve ayrışmanın bir yerlere zarar verirken başka yerlere fayda getireceğini sanmasın. Önlem alınamazsa felaket herkesi vuracak.Türkiye'nin panzehir olması gibi, yeni kabinenin de bunu idrak edecek bir üst söylem üretmesini diliyoruz. Türkiye'nin kendisi gibi bölgeyi de dönüştürecek bir güç olacağına dair umutlarımızı hiç yitirmeyeceğiz.
Türkiye mücadelesi: Neden paniklediniz!
04:0010/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Amaç; Türkiye'nin yükselen gücünü kırmaktı. Elini uzattığı her bölgeye girip ellerini kesmek, kurduğu gönül köprülerini yakmak, adımını attığı yerlerde ayak izlerini silmek, özgüven aşıladığı toplumları bir kez daha sindirmek ve Türkiye'nin oralara taşıdığı güçlü söylemi etkisizleştirmekti.
Büyük proje, Türkiye'nin jeopolitik açılımını sabote edip coğrafyayı yeniden Birinci Dünya Savaşı sonrası gibi savurmaktı. Coğrafyayı yaktıkça Türkiye'yi yakacaklarını, Türkiye'yi kendi iç kavgalarına gömdükçe coğrafyayı gömeceklerini pekala biliyorlardı. Yirmi yıldır, ilmik ilmik işledikleri fotoğraf karesi buydu. Coğrafi olarak büyük ülkeler parçalanacak, iktidar olarak güçlü ülkeler kendi içlerinde farklı iktidar alanlarına bölünecekti. Bu dönemde servis edilen; güvenlik stratejilerinden demokrasi projelerine, sivil toplum örgütlenmelerinden sermaye kümelerine, kültür terörizmi yatırımlarından din ve mezhep eksenli kimlik ayrışmalarına, iç siyasi kamplaşmalardan sivil isyan denemelerine, terör örgütlerinin meşrulaştırılmasından örgütler üzerinden rejim değiştirme çabalarına kadar, hangi projeye bakarsanız bakın bu resim karesini göreceksiniz.Büyük savaş Türkiye'dirAma her zaman en büyük savaş Türkiye'dir. Bu, yüz yıl önce de böyleydi, dünya savaşının merkezinde Türkiye vardı, Osmanlı paylaşılması vardı, coğrafyanın yeniden biçimlendirilmesi vardı. Bugün de coğrafya savaşının merkezinde Türkiye var. Nihai savaş, büyük mücadele Türkiye üzerinde yapılacaktır. Coğrafyanın şeklini Türkiye'nin kaderi belirleyecektir. Türkiye kaybederse coğrafya kaybedecek, ayağa kalkarsa bütün bölge ayağa kalkacaktır. Siyasi olarak tükenmiş, iktidar yapıları olarak yozlaşmış, her biri vesayetin ömrünü olabildiğince uzatıp ayakta kalmaya çalışan ülkelerin kendini bile kurtaramayacağını biliyoruz. Vesayetçi güçlerle örgütler arasında sıkışıp kalan o ülkelerin geleceklerinin hiç de aydınlık olmadığını söyleyebiliriz.İşte bu yüzden Türkiye'yi içeride boğmak, gözlerini körleştirmek, mecalsiz bırakmak, sindirmek, içeride birbirini boğazlar hale getirmek için var güçleriyle saldırıyorlar. Son iki darbe denemesinin sebebi de budur. Dolayısıyla bu denemeler o büyük savaşın birer cephesidir. Bugün içeride yaşadığımız sancının sebebi budur. Bu savaşın kimliği yokBu savaşın taraflarına dikkatli bakın. Kimlerin nasıl pozisyon aldığını iyi görün. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, merkez iktidarı yöneten güçler, çevreler, aileler bugün de onlarla birlikte hareket ediyor. Daha önce darbeleri destekleyenleri bugün yine aynı cephede kümelenmiş göreceksiniz. Onların beslediği medya gruplarını, yazarları aynı cephede göreceksiniz. Türkiye'nin bağımsızlık ve yeniden varoluş mücadelesine karşı kirli bir savaş yürüttüklerini göreceksiniz. Bu savaşın kimliği yok. Sağcısı, solcusu, muhafazakarı yok. Bu kategoriler o savaşı anlamanız için yeterli değil. Irkçısından muhafazakarına, terör örgütünden demokrasi vakıflarına kadar her çevre, bu savaş için cepheye sürülebiliyor. On yıllardır devlet desteğiyle merkez güç haline gelen sermaye çevreleri aynı cephede savaşabiliyor hatta bu savaşın finans ayağını oluşturabiliyor. Başbakan astıranlar bugün yine sahnedeDarbeler yaptırıp Başbakan astıranların sermaye ve medya gücü bugün yine Anadolu insanına, Türkiye'ye karşı savaşıyor ve asacak liderler arıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kez kendi halkıyla barışıp müthiş bir güç oluşturmasına karşı en çirkef entrikaları devreye sokabiliyor. Gezi ve 17 Aralık'ta amaçları buydu, Sisi gibi mahkemeler kurup idamlar başlatacaklardı. Şimdilerde kurban postuna bürünen o yapının müdavimleri o gün arkalarındaki Atlantikçi güçlerin verdiği gazla asacak adam arıyorlardı. Bir zamanların ünlü yazarlarının hangi fonlardan beslendiğini, hangi çevrelerin sözcülüğünü yaptığını, kimler adına tetik çektiklerini şimdilerde görüyorsunuz. Türkiye dönüştükçe, normalleştikçe, kendini buldukça hepsinin büyüsünün bozulduğunu, arkalarındaki güçlerin deşifre olduğunu, birer birer silindiklerini görüyorsunuz.Bugün gazetecileri siyasi iktidarı desteklemekle suçlayanların daha dün darbelerden beslendiğini, yabancı fonlardan beslendiğini görüyorsunuz. O gazetecilerden ayakta kalanların bugün terör üzerinden Türkiye'yi vurduğunu, o medya kuruluşlarının terörle ortak cephe oluşturup Türkiye'ye karşı savaştığını görüyorsunuz. Kirli ilişkiler ortaya çıkınca…Onların geçmişinde Mendereslerin idamı var. Bakalım bu ilişkiler bir bir ortaya çıkarıldığında ne yapacaklar, bunları nasıl örtbas etmeye çalışacaklar? Türkiye kendi yolunu çizdikçe, kendi dilini ve gücünü keşfettikçe hepsi panikliyor. Bu panikle bütün kirli cephelerde yer alıp daha da batıyorlar. Bu büyük savaşın kimliği, ideolojisi yok, demiştim. Türkiye'yi diz çöktürmeye dönük mücadelenin figüranları geçmişte olduğu gibi bugün de başkalarının savaşı için pozisyon alıyor, o savaştan kendilerine düşecek payın hesabını yapıyor. Tek kriter ülke, vatan ve Türkiye'nin büyük yürüyüşüdür. Herkes buna karşı pozisyonunu belirlerken son derece dikkatli olmalıdır. Çünkü geçmişin kirli ilişkileri, uluslararası bağlantıları ile ilgili daha çok şey ortaya çıkacak. Bugün Türkiye'ye şantaj yapanların kimleri kullandığı, kimler adına hareket ettiği ve günah defterleri ortaya serilecektir. İşte o zaman bazılarımız bulunduğu yerin ortaya çıkması halinde şaşkınlığa uğrayabilir. Neden paniklediler!Yeni Şafak, bazı belgeler üzerinden tartışma açmaya devam edecek. Bu tartışmalara cevap üretemeyenlerin sulandırma çabalarının farkındayız. Geçmişin karanlık ilişkileri ortaya çıktıkça bugünkü malum cephenin kirli yüzü de net biçimde ortaya çıkacak. Yeni Şafak'a karşı kampanya yürütenlerin neden paniklediğini çok iyi biliyoruz. Çünkü nerelere geleceğimizi anladılar. Daha sermaye-darbe ilişkilerine gelmedik. O gizli yazışmalara, tutanaklara gelmedik. Bir Başbakan'ın ağzını burnunu kıranlara gelmedik. İdam mektuplarına gelmedik. Başbakanların bile yıllar önce evlerine dinleme cihazları konulmasına, takip edilmesine gelmedik. Toplumun bir bölümünün toptan imhasına yönelik talimatlara gelmedik. Gerçek anlamda “derin devlet”in resmini o zaman göreceksiniz. Bugünkü kavganın köklerine ineceğiz ve sizler de bunu göreceksiniz. Kavganın bugün başlamadığını, aktörlerinin hep aynı olduğunu göreceksiniz. Onların medyadaki tetikçilerini işte o zaman tanıyacaksınız. Bu kavgada Yeni Şafak'ın yanında olanlara da olmayanlara da dikkat ediyoruz. Bazılarımız bunun Türkiye'nin verdiği o büyük kavganın, mücadelenin kendisi olduğunun farkında bile değil.
Menderes’i asan darbecilerle pazarlık yapan işadamı kim?
04:0013/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhuriyet tarihinin kirli dosyalarını açığa çıkarma konusunda Yeni Şafak olarak ciddi katkılarda bulunduğumuza inanıyorum. Gerek Fethullah Gülen belgeleri gerek “Atatürk-İnönü kavgası"nın derinliğine işaret eden “zehirlenme belgeleri" yoğun tartışmalara neden oldu. Elbette bunlar bir günlük tartışmalar değil. Etkileri uzun süre devam edecek ve biz bunlar üzerinden yeni dosyalar açmayı sürdüreceğiz.
Her ne kadar, bazı çevreler büyük bir kibirle söz konusu belgeleri küçümsemeye, itibarsızlaştırmaya dönük kampanyalar düzenleseler de, zihinlerde çok ciddi soru işaretleri oluştu. Bu çevrelerin itibarsızlaştırma çabalarının aslında bir panikten kaynaklandığının farkındayız. Gerçekten de, yayınların devamında neler olabileceğine dair kanaatleri oluştu ve bu onlar için endişe verici. O dosyaların tamamı açıldığında, Türkiye'nin geçmişindeki bazı karanlık noktalar aydınlandığında, CHP'nin kirli dosyaları bir bir ortaya çıktığında bu endişelerin boşuna olmadığını siz de göreceksiniz. İşte o karanlık, kirli ilişkiler yumağı damar bugün Türkiye'nin önündeki en büyük düşmandır.Entelektüel kılıflı cahillerBugün Türkiye'nin başına ne geliyorsa, içeride ne tür krizlerle boğuşuyorsa, dışarıda ve yakın çevresinde bu ülke nasıl çevrelenip markaja alınıyorsa, hepsinde o kirli ilişkilerin izi vardır. Onların mirasçıları bugün milletimize karşı savaş vermekte, ülke ve vatan gibi değerlerin çok üstünde tuttukları güç ve kazanç uğruna aynı kirli ortaklıkları ve ilişkileri devam ettirmektedir.Umarım bu hadiseler üzerine, bizim yayınlarımız dışında da gerçek anlamda bir sorgulama yapmayı başarabiliriz. Köşelerinde oturup ahkam kesen çok bilmişlerin istihzalarına aldırmadan yolumuza devam edeceğiz. İçtenlikli bir “dün" soruşturması gerçekleştiremeden yarının Türkiye'sini şekillendirmenin mümkün olmayacağını bilmek zorundayız.Çünkü “dün"ün belirlediği, şekillendirdiği güç yapılanmalarının, toplumsal örgütlenmelerin bugün Türkiye'nin önünde nasıl bir tehdit oluşturduğuna Gezi ve 17 Aralık darbe girişimlerinde tanık olduk. Daha bu müdahale girişimlerini anlamamış entelektüel kılıflı adamların Türkiye toplumunun ferasetinin çok çok gerisinde kaldığını ve bu ülke için sorun olma dışında artık hiçbir şey üretemeyeceğini görmeliyiz. 2. Kurtuluş Savaşı çetin geçecekElli yıldır aynı sermaye çevrelerinin, bürokratik elitin, cemaat ya da farklı formatlarda biçimlendirilmiş yapılanmaların, entelektüel terör estiren ısmarlama zihinlerin hüküm sürdüğü Türkiye'den, ilk kez Anadolu insanının devlet üzerinde söz hakkı olduğu, onunla barıştığı bir döneme geçmenin sancılarını çekiyoruz. Bu sancı daha çok büyüyecek, şiddetini artıracak. Mücadelenin gerçek anlamda “İkinci Kurtuluş Savaşı" olması bu yüzdendir. Türkiye ya bu savaşı kazanıp geçmişinde olduğu gibi güç ve refah ülkesi olacak, bütün bağımlılıklarından kurtulacak, Birinci Dünya Savaşı'ndan kalan vesayete son verecek ya da kaybedip küçülecek, parçalanacak. İşte onlar; Türkiye, vatan, millet gibi değer yargıları olmadığı için, on yıllardır bu vesayetten, bağımlılıktan semirdikleri için varolan düzeni devam ettirme yönünde servis edilen çokuluslu müdahale projeleri için var güçleri ile savaşıyorlar. Onlar aslında hep aynı mevzideydi. Sermaye güçleriyle, bürokratik cemaatleriyle, medya organlarıyla, ısmarlama kalemlerle bugün de devam ediyorlar. Ama bütün bunları bilip de sadece onlara yaranma, onlardan nemalanma, onların kanatları altına girme sevdalısı bazı çömezlerin, aydın bozuntularının kişilik bozuklukları çok daha büyük bir trajedidir.Ama zaferle sonuçlanacakCumhuriyetin yüzüncü yılında hedeflenen gerçek anlamda bağımsızlaşmış Türkiye projesinin gerçekleşmesi için; o dönemlerden kalma güç çevrelerinin, imtiyazlılar zümresinin şantajlarına son verme yönünde geniş çaplı bir ayıklama ve aklamanın zaruretini hepimiz biliyoruz.İşte o geçmişin yapılanmaları bugün terör üzerinden, ekonomik şantajlar üzerinden, mezhep çatışmaları üzerinden, iç siyasi bunalım projeleri üzerinden, devlet iktidarının paramparça edilip merkezin zayıflatılması çalışmaları üzerinden bölgesel kaos senaryosunun mimarlarının talimatlarıyla “İkinci Kuruluş"u boşa çıkarmaya çalışıyor. Anadolu insanı ise, gerçekten geçmişine bağlı ve gelecek hesabı yapanlar ise, bu ülkeyi ve milleti gerçekten sevenler ise destansı bir mücadele veriyorlar. Onlar ne yaparlarsa yapsın, bu mücadele zaferle sonuçlanacaktır. Darbe pazarlığı yapan işadamı kimdi?Birkaç haftadır yayınladığımız dosyaların bundan sonra da devam edeceğini belirtmeye gerek yok sanırım. Bugün Türkiye'nin en büyük sermaye gruplarından birinin sembol isminin, Menderes'i asanlarla “ihtilal öncesi" nasıl pazarlıklar yaptığını, Menderes'e nasıl ihanet ettiğini, bunun karşılığında ne gibi devlet ihaleleri aldığını öğreneceksiniz. Aynı yapının nasıl büyütüldüğünü, bugün Türkiye'nin dönüşümünün karşısında yer alan bütün cepheleri neden finanse ettiğinin hikmetini de o zaman anlayacaksınız. Bunlara ilişkin resmi yazışmalar yayınlanınca bakalım onlara da sahte diyebilecekler mi?Menderes'i nasıl dövdülerBugün verdiğimiz Menderes belgelerini iyi okuyun. Bu ülkenin Başbakanı'nı Yassıada'da nasıl dövdüklerini, uyuşturduklarını, dini kitap okumasını yasakladıklarını, ona nasıl eziyetler ettiklerini imzalı, mühürlü belgelerle göreceksiniz. İnönü ve CHP'nin kirli, karanlık geçmişinin örnekleridir bunlar. “Orduyu ayarlamış, ihtilal yapacak, Menderes'i asacak. Kafayı bununla bozmuş" ifadeleri ihtilal öncesine ait.
“İdamı İnönü'nün baskısıyla imzaladım"İnönü'nün Cemal Gürsel'e; Menderes ve arkadaşlarının idamını onaylaması için nasıl baskı yaptığına dair metinleri de yayınlayacağız, konuyla ilgili Alpaslan Türkeş'in Yeni Delhi'den gönderdiği mektubu da. “Vicdan azabı duyuyorum. Bu ülke elbet bir gün darbelerle demokrasi getirilmeyeceğini anlayacaktır" ifadeleri Cemal Gürsel'in kendi cümleleridir. Evet bugün Türkiye o gerçeği ilk kez anladı. Anladı ama aynı cephe bugün o gerçeği anlayan Türkiye'yi boğmaya çalışıyor. Atatürk ile Seyit Rıza arasındaki konuşma..Size bir tüyo daha vereyim: Yakında Atatürk ile Seyit Rıza arasındaki görüşme tutanaklarını, resmi kaydını yayınlayacağız. Asıl Dersim dosyasını; resimleri ve tutanaklarıyla, mektuplaşmaları ve talimatlarıyla göreceksiniz. Sabiha Gökçen'in “Zehirli gaz kullanma talimatını" kimden aldığına dair mektubu gibi, askerlerin vicdan azabıyla yazdıkları itiraf mektupları gibi..Biz Türkiye'nin geçmişin kirlerinden kurtulup büyük bir gelecek kurması için çabalıyoruz. Sadece Anadolu'nun değil, coğrafyanın yüz yıl sonra ayağa kalkması, yeni bir tarih aralığına geçilmesi için mücadele ediyoruz. Elleri kirli yapıların bugünkü temsilcilerinin Türkiye'nin önünde nasıl engel olduğunu açığa çıkarmak istiyoruz. Bir öfke ve nefretle değil, büyük Türkiye arzusuyla hareket ediyoruz.
İran’ın “Haçlı Seferleri” ve yeni Mekke Savaşı..
04:0015/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar arasında bir tür Sünni Blok oluşturulmaya çalışıldığına, bu yönde müzakereler yapıldığına, Yemen'deki askeri operasyondan sonra bu güçlerin Suriye'de operasyona başlayacağına, ABD katılmasa bile operasyonu bizzat kendilerinin yapacağına hatta Türkiye'nin kara birlikleri ile Suriye'ye gireceğine dair haberler servis ediliyor. Batı basınında, özellikle İngiliz basınında yer alan bu haberlerin gerçekliği oldukça kuşkulu. Ancak bizi endişeye sevkedecek işaretler de içerdiğini söylemek lazım.
Türkiye ve S. Arabistan arasında son dönemlerde belirgin bir yakınlaşma olduğu bir gerçek. Suriye ve diğer bölgesel krizlere yönelik Katar'ın durduğu yer de ortada. Bu üç ülkenin bölgeye bakışında, tehdit algılamalarında, gelecek hesaplarında ciddi anlamda bir örtüşme var. Doğru ya da yanlış, tartışılabilir bir ilişki, yakınlaşmadır bu. Irak ve Suriye'den sonra Yemen'deki İran nüfuzu ve operasyonlarının bu yakınlaşmayı tetiklediğini gayet rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak Türkiye'den çok Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin hissettiği İran tehdidinin bu ülkeleri Türkiye'ye yakın durmaya zorlaması, yakınlaşmanın ana motivasyonudur. Bu ülkelerin hissettiği tehdit, gerçek bir tehdittir ve İran'ın bundan oldukça keyif aldığını söyleyebiliriz. “Şii Hilali”ne karşı “Sünni Blok” Yıllardır, bölgedeki Sünni ülkelerin, istilacı Batı ile hesaplaşma yerine İran'la hesaplaşma üzerine yeniden kurgulandığına dair bir tartışma zaten vardı. O dönemlerde “Şii Hilali”ne karşı “Sünni Blok” şeklinde coğrafyayı ikiye bölecek ayrışma tezi bölge içi dinamiklerden çok bölgeye yönelik küresel müdahale stratejisinin bir parçasıydı. Bizler, söz konusu tehlikeyi hep bu açıdan tartıştık ve o tehlikeye ısrarla dikkat çekip bölge ülkelerini ve toplumlarını uyarmaya çalıştık. Maalesef bugün amaca ulaşıldı. Artık o müdahaleci güçlerin daha fazla efor sarfetmesine gerek bile yok. O eforun yerini bölge içi güç kavgaları ve dinamikleri aldı. Proje bölgenin kendi gerçekliği haline getirildi. Bölge için çatışma tezlerinin verdiği enerji, çatışmayı çok daha ileri safhalara taşıyacak duruma geldi. Sanki ok yaydan çıktı ve domino etkisiyle olaylar, krizler ardı ardına gelmeye başladı.Aptallıklar tarihi ve o müthiş tuzakKaos coğrafyası tezini yazanların, “İslam kendi içinde savaşacak” kahinliğine sapanların bundan sonra yorulmasına gerek bile yok. Yerel güçler, ülkeler öyle büyük bir basiretsizlikle hareket ediyor ki, mezhep kimliği tek gerçeklik haline geldi ve onun üzerinden kendi varoluşlarını biçimlendirmeye çalışır oldular. Oysa bu coğrafyaya kurulan yüz yıllık bir tuzaktı ve bu tuzağa düşüyoruz. Müthiş bir oyun kurdular, kurallarını kendileri belirledi ve oyunu servis ettiler. Sonunda “Şii Hilali” ve “Sünni Blok” dışında hiçbir güvenlik kaygısı, stratejisi kalmadı. Bütün tehditler bu noktaya yönlendirildi. Bir projenin nasıl olup da bu coğrafyada yaşayan Müslüman toplumların, devletlerin kendi gerçekliğine dönüştüğünün trajik örneğine tanık oluyoruz. Sanıyorum yarının tarihçileri, Müslüman ülke yönetimlerinin düştüğü bu tuzağı, 21. Yüzyıl'ın en büyük basiretsizliği, aptallığı olarak not edecektir. Eğer tehlikeli yoldan dönecek bir akıl öne çıkmazsa, bizim 21. Yüzyılımız aptallıklar tarihi olarak yazılacaktır. Uyanın, hepiniz parçalanacaksınızBu basiretsizlik, bugünün kazananlarını da kaybedenlerini de yok edecektir. Irak gibi, Suriye gibi, Afganistan gibi, Mısır gibi, Libya gibi hemen her ülke kendi kaosunu yaşayacak, uzun yıllar istikrarsızlık ve sefaletle yüzleşecek, parçalanacak, aşiretlere, şehirlere dönüşecek, örgütler devletçikleri kurulacaktır. Bizi bu yoldan döndürecek bir irade, bir akıl öne çıkmazsa bölgenin en güçlü ve sağlam gibi duran iki ülkesi Türkiye ve İran da aynı kaderi paylaşacak, belki diğerlerinden daha geç olacak ama onlar da parçalanacaktır. Dikkat edin, bugün tanık olduğunuz küçük ve önemsiz gelişmeler hep o büyük projenin alt unsurlarıdır, ilmik ilmik işlenen bir proje ile o sona doğru sürüklenmekteyiz. Bugün tanık olduğunuz o olayların birkaç yıl sonra nasıl bir oyunun parçası olduğunu göreceksiniz ve “neden hafife aldık” diye hayıflanacaksınız. “Biz” diyorum çünkü Türkiye coğrafyada tek başına bir ülke değildir. Tek başına ayakta kalacak, tek başına güçlenebilecek, tek başına istikrar sağlayacak bir ülke değildir. Suriye'nin artık bir iç mesele gibi algılanması gerekiyor. Irak'ın da öyle. Yarın başka krizlerin de bizim iç meselemiz olduğunu kavrayacağız. İran'ın jeopolitik hırsı bölgeyi tehdit ediyorBölge içi dinamikler, tehdit tanımları hep o büyük projenin bize servis ettiği gerçeklerdir. Artık o proje bizim güvenlik stratejilerimizi, milli hedeflerimizi, ülkelerimizin istikrar formüllerini oluşturuyor. İran'a bakın. 1979 devriminden bu yana Batı ile çatışma içindeki bu ülke, Batı'nın bölgeye yönelik yıkıcı saldırganlığından güç kazanıyor ve o tehdidi kamuflaj olarak kullanıp bir Fars yayılmacılığı stratejisi uyguluyor. Suriye'de bütün ordusuyla var, Irak'ta bütün ordusuyla var ve son olarak bütün askeri gücüyle Yemen'e uzandı. Kızıldeniz'e kapı aralayıp bir küresel güç olma hesapları yapıyor. Bunun bir adım sonrası Basra Körfezi ülkelerini istikrarsızlaştırıp iç kargaşaya sürüklemek hatta işgallere girişmektir. Nihai adımı ise S. Arabistan'ı iç karışıklığı sürükleyip bu ülkeyle bir hesaplaşmaya girmektir. İran'ın jeopolitik güç arayışı böyle olunca da S.Arabistan ağır bir güvenlik bunalımına sürükleniyor, Basra Körfezi tehdidi hissediyor ve farklı arayışlara girişiyor. Sünni ülkelerden oluşan bir güç olmaya, İran tehdidini dizginlemeye çalışıyor. Çünkü Riyad yönetimi İran'ın Yemen'e el koymasının kendisini çevreleme stratejisi olduğunu çok iyi biliyor, yaklaşan savaşı hissediyor. Mekke Savaşı'na hazırlık mı var?İşte, Soğuk savaş döneminde “İslam'ın kanlı sınırları” olduğunu söyleyenlerin “İslam kendi içinde savaşacak” tezi böyle gerçeğe dönüşüyor. Belki de Mekke-Medine merkezli bir İran-Suudi savaşı hayal ediyorlar. Bizler de bütün bu süreçte yapıp ettiklerimizin kendi gerçeklerimiz olduğunu sanıyoruz. İran-Suud dengesi, güç hesaplaşması bütün bölgeyi savaşa sürüklüyor. Belki bu savaş üzerinden o kaos coğrafyası biçimlenecek ve 21. Yüzyıl'ı kaybedeceğiz. Bu yüzden İran'ın Irak ve Suriye şımarıklığından sonra yeni maceralara atılmasının önüne geçilmeli, bir şekilde başlattığı bu kendi “Haçlı Savaşı”na son verilmeli. Şii-Sünni değil, İslamTürkiye'nin defalarca dile getirdiği “Şii ya da Sünni değil, İslam” formülünden başka bir reçete, bir panzehir yok. Duracağımız, felaketi önleyebileceğimiz tek duruş noktası burası. Bölgesel felaket senaryosunu çizenlerin Türkiye'yi vurma sebebi de işte bu. Büyük projenin önünde duracak bir güç, bu dönemde en fazla nefret edilen ülke olacaktır. Dikkat ederseniz, birkaç yıldır Türkiye'nin bu pozisyonunu belirleyen siyasi aklın öncüleri üzerine ardı ardına tasfiye projeleri yürütülüyor. Tek sebep budur.Bölgesel mezhep savaşını durdurmak için yapılacak birkaç şey var. Öncelikle Suriye'deki savaş bitmeli. Baas yönetiminin artık o ülkeyi yönetme iradesi, gücü ve meşruiyeti yok. Bir an önce bu yönetim gitmeli ve Suriye halkının ortak iradesi hakim olmalı. S.Arabistan, gözlerini kör eden Müslüman Kardeşler düşmanlığına son vermeli. Mısır'ı ikna etmeli, durum normalleşmeli, bütün coğrafyada varolan İhvan etkisi, barış yolunda seferber edilmeli. Türkiye bugün durduğu pozisyonu güçlendirmeli, yeni ortaklar aramalı, bunu bölgesel bir inisiyatife dönüştürmeli. Şii Hilali'ne karşı Sünni Blok yerine Şii-Sünni gibi bölgeyi iki cepheye ayıran tehlikeli ve hırslı komşularını sakinleştirecek adımlar atmalı.
.Korkuyorsunuz!
04:0017/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her taraftan saldırıyorlar: Terör üzerinden vuruyorlar. Ekonomi üzerinden vuruyorlar. Mezhep üzerinden vuruyorlar. Değerleri aşağılayarak vuruyorlar. İç savaş senaryolarıyla vurmaya çalışıyorlar.
Yeni terör örgütleri ikame edip besliyorlar. Onları sokağa salıp cinayetler işletiyorlar. Sonra hep birlikte, gazeteleriyle, dergileriyle, televizyonlarıyla teröre ve cinayetlere övgüler düzüyorlar. Bir teröristin bir savcının kafasına silah dayayan resmini büyük bir heyecanla servis ediyorlar. Çünkü o teröristin bağlı olduğu örgüt de, kendileri de aynı istihbarat kanalları, aynı finans çevreleri tarafından destekleniyor, besleniyor. Onların yayınlarının da, o örgütün silahlarının da, savcıya sıkılan kurşunların parası da aynı merkezden geliyor. Talimatlar da, stratejiler de o çevreler tarafından verilip belirleniyor. Türk medyası, o medya gruplarının arkasındaki finans çevreleri, o vesayetçi efendilerin bu ülkedeki şubesini oluşturanlar bugün açıktan terör suçu işliyor, bu ülkeye açık savaş ilan edebiliyorlar. Sanatçıları, yazarları bu savaş için cepheye sürüyorlar. Onları bir kurşun haline getirip Türkiye'nin geleceğini yok etmeye çalışıyorlar. Kötülük, nefret ve şiddet tetikçileriSeçime endeksli gibi görünen, AK Parti'ye karşıymış gibi görünen o çirkefçe saldırılarla Türkiye'yi yerin dibine batırmaya çalışıyorlar. Ne kadar Türkiye düşmanı varsa ortaklık yapıyorlar. Ne kadar Türkiye'den rahatsız varsa onlarla çalışıyorlar. Anadolu insanının sırtından beslenip Anadolu insanına hakaret ediyorlar, onların belini bükmeye, dizlerini yeniden kırmaya çalışıyorlar. Kuzey Kore bile Türkiye karşıtı bir açıklama yapsa yanında yer alacaklar. Papa Türkiye'ye birkaç laf ediyor, arkasında hizaya giriyorlar. Avrupa Parlamentosu üzerinden Türkiye karşıtı kararlar çıkartıyorlar. Dünyanın birçok ülkesinde ekipler kurup Türkiye aleyhine karalama kampanyaları yürütüyorlar. Hürriyet gazetesinin haberlerine, haber başlıklarına, haberleri sunuş biçimine bakın. Zaman gazetesinin haber seçimine, haberleri sunuş biçimine, yürüttüğü kötülük dolu kampanyalarına bakın. Sözcü gazetesinin müptezelliğine, seviyesizliğine, çirkefliğine bakın. Onlara bağlı yan yayın organlarını da ekleyin. Hepsi aynı dili kullanıyor. Hepsi aynı savaşın birer tetikçisi. Kötülük ve nefret dolu yayınlarla Türkiye toplumunu zehirliyorlar. Nefretin de ötesinde şiddeti teşvik ediyorlar. Açıktan teröre destek veriyorlarPKK saldırsa, birkaç asker öldürse, DHKP-C saldırsa birkaç polis öldürse, hatta IŞİD'i Türkiye'ye taşıyabilseler, birkaç kenti vurabilseler sevinçten çığlıklar atacaklar. Saldırıya uğrayanların, ölenlerin kimliği umurlarında bile değil. Yeter ki kan olsun, terör olsun, kriz olsun, ekonomi çöksün, ülke karışsın. Karışsın da onların saltanatı sürsün, kazansınlar, semirsinler, Cumhurbaşkanı'na ya da Başbakan'a talimatlar verebilsinler, iktidar devirip iktidar kurabilsinler, o hep aşağıladıkları Anadolu insanını bu sokaklardan kovabilsinler.Türkiye, Fethullah Gülen grubunun, Doğan grubunun ve onlarla birlikte hareket eden bazı sermaye çevrelerinin terörle, terör örgütleriyle yakınlığının sırrını bir gün çözecek, çözmeli. Bugüne kadar her olağanüstü dönemin, her kaos döneminin altında imzası olan bu çevreler arasındaki ilişkinin ne olduğunu, çözmeli. Bu ittifakın Türkiye içinde hangi uluslararası gücün savaşını yürüttüğünü çözecek, çözmeli.Son iki darbe girişiminin arkasında yer alan akıl kim, Türkiye'deki ortakları kim, o sokakları kim terörize etti, binlerce insanı hapislere doldurma projesini kim yaptı ve kimleri kullandı, bunlar da çözülecek.Korku bir salgın gibi sardı onlarıBu ağır suç dosyaları yetmiyormuş gibi, yenisini deniyorlar. Avrupa ve ABD'deki aşırı uçlardan, Ortadoğu'nun mafyalaşmış yönetici kadrolara ve örgütlere, Türkiye içindeki terör örgütlerinden bir zamanların derin oligarşik yapılarına, vesayetçi efendilerinin beslediği cemaat yapılarına kadar sınırları aşan bir cephe şekillendiriyorlar. Bu cephe, Birinci Dünya Savaşı'nda karşımızda yer alan cephe kadar, İstiklal Savaşı döneminde karşımızda yer alan cephe kadar geniş. Osmanlı'yı parçalayıp yeni Türkiye'nin kuruluşunu engellemeye çalışanlar, bugün de Türkiye'nin “ikinci kuruluş”unu sabote etmeye çalışıyor. Bu yolda bütün kötülük çeşitlerini, fitne çeşitlerini, akıl almaz ihanet yöntemlerini uyguluyorlar. Kullandıkları her cümle, yazdıkları her metin, attıkları her başlık, ortaklık kurdukları her siyasi güç ve finansal çevre bu ittifakı ele veriyor.Neden böyle? Neden bu kadar Türkiye düşmanı oldular? Ne istiyorlar? Sadece seçim kazanmak mı? Asla.. Öyle değil. Bu kadar basit değil. Bu ülke, yüz yıl sonra ilk kez gerçek anlamda güç olma yolunda bir meydan okumaya girdi. Kendi geleceğini belirleme, kendini yeniden kurma yolunda harekete geçti. Osmanlı'yı parçalayanlar, Türkiye Cumhuriyeti'ni yüz yıldır rehin alanlar telaşlandı. Bir Türkiye korkusu sardı onları ve bu korku bir salgına dönüştü. Korku, içerideki figüranların değil, efendilerinin korkusudur. Bu yüzden hep bir ağızdan, bir koro halinde Türkiye karşıtı tek bir operasyon yürütüyorlar. Anadolu'dan çıkaramadılar, proje çöktü, panik bundan..Yüz yıl önce bizi Anadolu'dan çıkarmaya çalıştılar. Olmadı, başaramadılar, gitmedik, direndik. Bunun üzerine 20. yüzyıl boyunca bizi Anadolu'ya hapsettiler, coğrafyadan kopardılar. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye'ye yönelik en büyük küresel proje bu idi. Başardıklarını sandılar. Bir daha ayağa kalkamayacağımızı düşündüler. 20. yüzyılın sonunda Anadolu yeniden ayağa kalktı. O dönemi içine kapanarak, sessizce direnerek atlattı. Yeniden etrafına baktı, coğrafyayı ve tarihi yeniden hatırladı. Yüzlerce yıl birlikte yaşadığımız insanların ruh dünyasının ne kadar tanıdık olduğunu farketti. Onlarla geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı coğrafyada dayanışma içinde yaşayabileceğimizi gördü. İşte o zaman sınırların ötesine bakabilmeyi öğrendik. Beraber yürüyebileceğimizi, beraber ayağa kalkabileceğimizi, beraber bu kaos tarihinden kurtulabileceğimizi anladık. Doğu Afrika'dan Pasifik bölgesine kadar sözlerimizin, bakışlarımızın, ülkelerimizi ve dünyayı algılama biçimlerimizin ne kadar benzeştiğini yeniden keşfettik. Elimizi uzattık. Gönlümüzü açtık. Zihinlerimizi tazeledik. İşte korkunun sebebi bu. Bu yürüyüşü yöneteceklerini sandılar. Kontrol ederiz sandılar. Bunu yapamayınca saldırılar başladı. Terör ve iç savaş dahil, Mısır ve Ukrayna örneği dahil her yolu denediler. Ellerinden gelse bu ülkeyi Suriye'ye çevirecekler. Gittiğimiz her ülkede karşımıza dikildiler. O ülkeleri de bizi de hedef yaptılar. Her yönden saldırılara başladılar. Türkiye'nin elini kesmeye, cesaretini kırmaya dönük senaryo üstüne senaryo uygulamaya başladılar. “Türkiye korkusu” salgın haline geldi. Bu korku ile yüzleşeceksiniz. Türkiye'nin geri adım atmayacağını, direneceğini, daha da hızlı adımlarla koşacağını göreceksiniz. Bu ülkeye karşı verdiğiniz savaşı kaybedeceksiniz. İçerideki ortaklarınızın trajik savruluşuna tanık oldukça daha da panikleyeceksiniz.
Atatürk-Seyit Rıza görüşmesi, tarih değiştirecek hesaplaşma
04:0020/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Alevi meselesi” konusunda birkaç ay önce bazı projeler açıklamayı düşündüğünü ancak “seçim yatırımı olarak algılanır” diye konuyu 7 Haziran sonrasına ertelediğini söyledi.
Kendisine ait; “Alevilik meselesi o kadar zor değil, yeter ki ideolojik, siyasi ve dış unsurlar bakımından istismar edilmesin” ifadesi, bu topraklarda çözümsüz gibi görünen bir çok sorunun nasıl kangren haline getirildiğinin de göstergesi. Davutoğlu'nun sözlerinden, etnik krizlerden sonra mezhep krizinin bütün ülkeleri rehin aldığı bir dönemde “Alevi meselesi” ile ilgili AK Parti'nin radikal denebilecek bir açılım, çıkış yapacağı izlenimini edindim.Bu meselelerin seçim yatırımına, oy hesabına indirgenecek kadar günübirlik olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama yine de günü kurtarma dışında esaslı çözüme ilişkin bir yaklaşım geliştiremiyoruz. Yıllardır bir ideolojik kamuflajla Alevileri yanlarında tutanların bile konuyla ilgili hiçbir adım atmadığı ortada. Bugün Avrupa'daki Alevi dernekleri üzerinde büyük oranda söz sahibi olan Alman istihbaratının bile bu konudaki çalışmaları yıllara dayanıyor ve sonuçta bu çalışmalar bugün Türkiye'nin iç güvenliğini ciddi oranda tehdit eder hale gelebiliyor.Farklı olanları toptan imha edinSadece Alevilik değil, bir çok konuda 20. yüzyıl bizim için ayrışmalar ve çatışmalar tarihidir. Avrupa 2. Dünya Savaşı sonrası kenetlenirken aynı dönemde bizim coğrafyaya, Birinci Dünya Savaşı ile başlatılan ayrıştırma projelerinin çok daha acımasız örnekleri dayatılmıştır. Etnik farklılıklar, mezhep farklılıkları, bütün kimlik farklılıkları bize ve yakın çevremizdeki ülkelere çatışma gerekçesi olarak sunulmuş, 20. yüzyılda bu coğrafyada oluşturulan yönetim biçimlerinin hepsi bu farklılıkları yok etmeye ayarlanmıştır.Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönemlerine bakın aynı resmi göreceksiniz. Farklılıklar belirsizleştirilip yok edilecek, yeni bir toplum inşa edilecek, bu farklılıklar üzerinden gelişen tehditler böylece ortadan kaldırılacaktır. Cumhuriyet'in bu tutumu hem bir modernleşme projesinden hem de bir korkudan kaynaklanıyordu. Çünkü o farklılıklar yerel olmaktan çıkıp küresel oyun kurucular için bir müdahale sebebi haline getiriliyordu. Mesela “Kürt meselesi”nin çözümsüzlüğünün sebebi de buydu. Mesele Türkiye ile Kürtler arasında bir mesele olmaktan çoktan çıkmıştı ve Türkiye'ye karşı kullanılan bir müdahale kartına dönüşmüştü. Bu ülkenin, bu coğrafyanın insanları birbirlerinin diliyle oturup konuşmayı çoktan unutmuştu. Oysa ortada ”farklı” olan yoktu ve herkes bu toprakların hamurundan yoğrulmuştu!Bir yüzyılı, bir ülkeyi kaybetmemek için..20. yüzyıla özgü bölgesel yönetimlerin geleneksel refleksleri bu konularda hep aynı oldu. Endonezya'nın Pançasila'sına bakın, Irak ve Suriye'nin Baas yönetim anlayışına bakın. Hepsinin refleksinin Cumhuriyet refleksleriyle aynı olduğunu göreceksiniz. Dini dönüştürme, toplumu dönüştürme, farklılıkları yok etme, merkezi güçlü tutma, eğer dönüştüremiyorsa yok etme anlayışı bütün bu ülkelerde hakim olmuştur.Dersim konusunda oldukça cesur çıkışlar yapan AK Parti siyasi aklının, Alevilik meselesinde de aynı cesur çıkışı yapacağını düşünüyorum. Çünkü, yeni bir ülke inşa etme, ayrışma ve çatışma alanlarının üzerine gitme, toplumu bütün farklılıklarıyla kaynaştırma derdinde olan bu aklın, bütün bu sorunların kaynağı olan 20. yüzyıla özgü vesayetçi anlayışla hesaplaşma içine girdiğini söyleyebiliriz. Bu ülkede ve bu coğrafyada yaşayanlar için 21. yüzyılın en büyük mücadelesi işte o ayrışma ve çatışma rüzgarlarını tersine çevirmektir. Bunu başaramazsak, gerçekten de bir yüzyılı daha kaybedeceğiz.Atatürk Seyit Rıza'ya ne dedi?Bugün Yeni Şafak'ta bir “belge” göreceksiniz. Dersim isyanı, ardından gelen kanlı baskın sonrası idam edilen Seyit Rıza ile Cumhuriyet'in kurucu lideri Atatürk arasında gerçekleşen ve bugüne kadar gizli tutulmuş konuşmanın tutanağı bu. Bu görüşmeden hemen sonra Seyit Rıza idam edilir. Yani o konuşma, son sözleridir. Okuduğunuzda, yukarıda anlattığım, Türkiye ve yakın coğrafyada yüzbinlerce insanın ölümüne neden olan “farklı olanı yok etme” düşüncesinin ibret dolu bir örneğini göreceksiniz.Sabiha Gökçen'in adı o havaalanından silinsinÖnümüzdeki günlerde yayınlayacağımız Sabiha Gökçen belgeleri sonrasında, Kurtköy'deki o havaalanının adının değiştirilmesini eminim siz de isteyeceksiniz. Biz bu isim değişikliği için çağrılar yapacağız, takipçisi olacağız, yetkili çevrelerden bu konuda duyarlılık bekleyeceğiz. Böyle ırkçı insanların adının hala yaşatılıyor olması, bu ülke için gerçekten acımasızlıktır.Hükümetin seçim sonrası Alevi meselesi ile ilgili yapacaklarının ayrıntılarını bilmiyorum. Ama Alevileri de, Sünnileri de, Kürtleri de ve daha ne kadar fraklı kimlik varsa hepsini de dışlayan, sindiren, tehdit gören bu tarihle bu ülkenin bir hesaplaşma içine girmesi gerekiyor. Bir süre sonra yayınlamayı düşündüğümüz ve benim tanık olduğum Dersim belgeleri, insanın kanını donduracak ölçüde. Belgeler aynı zamanda CHP'nin gizli tarihidir..Bunlar aynı zamanda CHP'nin gizli tarihidir. Yıllardır gizlenen bu bilgileri, 7 Haziran seçimlerinde ağırlıklı olarak Alevi oyları üzerine hesap yapan CHP hiçbir zaman açmaya cesaret edemeyecektir. Çünkü bugüne kadar gizleyenler kendileridir. Yine Alevi oyların peşine düşen HDP'nin bu tür dosyaları açmaya niyetinin hiçbir zaman olmayacağını da buraya ekleyelim. Bu cesareti kimler gösterebiliyorsa Türkiye'yi değiştirecek olanlar da onlardır. Toplumun bir kesiminin “toptan imhasına” karar veren bir zihniyetin bu günahlarla yüzleşme cesareti hiçbir zaman olmayacaktır. Yapmak istediğimiz şey; 20. yüzyıla şekil veren, yüz yıldır devam eden, aslında bölgesel bir proje olan, bugünlerde mezhep kimliği üzerinden bölgeyi yeniden parçalara ayırmak üzere olan farklılıkları çatıştırmaya ayarlı yıkım projelerine dikkat çekmektir. Bu hazin hikayeleri yeniden yaşamamak için bir uyarı yapmaktır. Türkiye'nin bu zihniyeti dönüştürme çabasına, bu kanlı geçmişle yüzleşme çabasına biraz olsun katkıda bulunmaktır.Tarih değiştirecek hesaplaşmadır bu..Bu belgeleri okudukça, gerçekleri öğrendikçe 20. yüzyılın nasıl bir kabus dönemi olduğunu görecek, o zihniyeti dönüştürmenin hepimiz için tek kurtuluş olduğunu göreceksiniz. İşte son yıllarda Türkiye'de yaşadığımız bütün kavgaların arkasındaki en büyük kavga budur. Yeni bir toplumsal sözleşmenin, yeni bir kuruluş sözleşmesinin mücadelesini verenlerle ona karşı direnen yerel ve uluslararası cephe arasındaki bu kavga, tarih değiştirecek bir hesaplaşmadır.
Başarsalar o mahkeme Türkiye’de kurulacaktı..
04:0022/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gezi isyanı, o sokak terörü başarılı olsaydı bugün Ukrayna gibi iç savaş yaşıyor olacaktık. Bizim Rusya'mız da ABD ve Avrupa başkentleri olacaktı. Etnik ve mezhep eksenli savaş Türkiye'yi kan gölüne çevirecekti.
Başbakanlar asan darbeci damar, sınırötesi ortaklarıyla ülkeyi yeniden eski günlerine döndürecek, Baas kafasıyla belki idamları geri getirecek, korkunç bir kinle önüne geleni hapislere dolduracak, sokak terörü alabildiğine tırmanacak, Türkiye'nin son on yılda edindiği bütün kazanımlar yok edilecekti.17 Aralık darbe girişimi başarılı olsaydı, Türkiye'de yeni bir vesayet kurulacak, okyanusötesi atamalar yapılacak, ABD ve AB büyükelçileri birer müstemleke valilerine dönüşecek, siyaset ve ekonomi o başkentlerden yönetilecek, istihbarat yeniden kendi vatandaşlarını avlamaya başlayacaktı. İdam mahkemeleri kuracaklardıBugünlerde Mısır'da idam mahkemelerini izliyoruz. Ülkenin ilk seçilmiş liderine yirmi yıl, arkasındaki İhvan liderine idam veren o mahkemeler Türkiye'de kurulacak, bizler verilen müebbed hapis kararlarını tartışıyor olacaktık. Başbakan, kabine üyeleri, ona destek veren medya mensupları, STK temsilcileri, iş dünyası bugün o mahkemelerde yargılanıyor olacaktı. Menderes'i Yassıada'da idamla yargılarken canı istedikçe dövebilen o zihniyet, aynı muameleyi bugün Türkiye'yi yönetenlere reva görecekti. Bunlar olmaz mıydı sanıyorsunuz? Olurdu.. Olacaktı da.. Türkiye'ye karşı nasıl bir korku senaryosu uygulandığını görmek için o iki darbe girişiminin arkasında yer alan güçleri görmeniz yetiyor. “Cephe”nin içeride ve dışarıdaki ortaklarına bakarsanız projenin vahametini de kavrayacaksınız. Menderes'i astıranlar, 12 Eylül darbesinin arkasında yer alanlar, 28 Şubat projesinin mimarları tam kıta Gezi ve 17 Aralık müdahalelerinin arkasında da yerini almıştı. İster sermaye çevrelerine bakın, ister siyasi cephelere bakın, isterseniz ABD ve Avrupa'daki ortaklarına bakın, aynı resmi, o kirli ortaklığı göreceksiniz. Proje çok büyüktü. Cunta'nın arkasında hizaya gireceklerdi..İkisi de Türkiye'yi rehin alma operasyonuydu. Bir tanesi bile başarılı olsaydı, Erdoğan ve ekibini Mursi ve ekibinin kaderiyle başbaşa kalmış halde görecektiniz. Türkiye'yi de bir Mısır veya Ukrayna'nın. Türkiye'ye özgü yeni bir cunta inşa edilecek, onun vesayetinde kukla bir hükümet kurulacak, bugün seçim kampanyasında demokrasi ve özgürlük nutukları atan muhalefet partileri de bu yönetimin arkasında sıralanacaktı. Seçim kampanyasında, bol keseden vaatler savuran siyasi partilerin hiç biri, o gün demokrasi kelimesini ağzına almayacak, Güneydoğu'da yeniden olağanüstü hal ilan edilecek, ekonomiyi bir iki yıl içinde batıracaklardı. Onların darbeyi destekleyecek Suudi paraları ya da Körfez fonları olmadığı için ülke ülke dolaşıp para dilenecekler, bu krediler ekonomik büyüklüğü besleyemeyecek ve korkunç bir iflas gerçekleşecekti.Darbeci Sisi de darbeden sonra bol keseden atmaya başladı ama bugün o ülke siyasi olarak, ekonomik olarak ve toplumsal huzur olarak tam bir iflası yaşıyor. Körfez fonlarına rağmen ayakta durmakta zorlanıyor. Geçmişlerinde sadece kan var, zulümler, idamlar varGezi ve 17 Aralık darbe girişimlerini destekleyen siyasi akıl ile Türkiye'deki askeri darbeleri destekleyen siyasi akıl aynıdır. Şiddet üzerinden iktidar damarı bunlarda aynı şekilde yaşıyor. Kafaları o sığ, kısa yoldan iktidar hesaplarının ötesine çalışmıyor, hiçbiri Türkiye'nin önünü açacak, onu bir adım sonrasına taşıyacak bir tez, perspektif geliştiremiyor. Bütün darbeleri, sokak terörünü destekleyen zihinlerden, kadrolardan, siyasi akıldan Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi omuzlayacak maharet beklenemez. “Gelin sizi Kafdağı'na götüreceğim” türü hayal ticaretiyle, otuz yıl öncesinin seçim taktikleriyle bu ülkeyi ayakta tutamazlar. Daha dün Başbakan'ın evini basmaya çalışanlara, daha dün bu ülkenin Başbakanı'nı kelepçelemeye çalışanlara arka çıkanların geçmişi Dersim katliamlarıyla, idamlarda doludur. Geçmişi toplumsal çatışmalarla biçimlenmiş siyasi aklın, gelecekte de Türkiye'yi bu kamplaşmalara, çatışmalara savuracağını tahmin etmek güç değil. Uzak geçmişe değil, son bir iki yıla bakanlar, bu zihniyetin Türkiye'yi nerelere sürükleyeceğine dair fotoğrafı görmemesi mümkün değil.Ölümler üzerinden iktidar kuracaklardıDemokrasi sadece sandık değildir, sandık teferruattır diyenler az kalsın Türkiye'ye Mısır örneğini yaşatacaklardı. Bugün Mursi'ye bedel ödetenlerin, idam kararları alanların, ölümlerle özgürlük girişimlerinin önüne set çekenlerin Türkiye projesi de böyleydi. Onlar da bu müdahale üzerinden gayet demokratik ve özgürlükçü kadrolar olarak iktidar olacaklardı. Başbakan asanlar yine bir başbakanı daha alaşağı edip, belki yok edip iktidar olmayı denediler. Bu cürmü işlemek için de örgütleri, terörü sonrasında ise paralel yapı dediğimiz kadroları kullandılar. Daha bu cinayet girişimlerinin gürültüsü bile dinmeden aynı ortaklıkla bugün seçime hazırlanıyorlar, Türkiye toplumuna günahlarını unutturmaya çalışıyorlar. Onlar Türkiye'nin BaasçılarıEmin olun, seçim yenilgisi üzerine yine terör yöntemlerine, iç çatışma yöntemlerine, kimlik ayrışması yöntemlerine, dışarıdan projelendirilen darbe girişimlerine girişecekler. Normal yoldan iktidar olma ahlakı, olgunluğu ve erdemini çoktan kaybettikleri için, belki seçim sonrası, Türkiye'yi Suriyeleştirecek senaryolara bel bağlayacaklar. Vesayetçi kadrolar, halk başka bir tercih yaptığı zaman hem halktan hem de onların seçtiklerinden intikam alma yoluna giderler. Bunun son örneği Mısır'da yaşandı. Bunlar da aynısını yapmayı deneyecekler. Çünkü o siyasi damardan başka bir proje, yöntem çıkması mümkün değil. Çünkü onlar Türkiye'nin Baasçıları'dır. Doğan Grubu, CHP ve Paralel ortaklığıDoğan grubu bütün medya gücüyle CHP ve HDP'ye yatırım yapıyor. Gülen grubu bütün medya gücüyle CHP ve HDP'ye yatırım yapıyor. İki partinin de bilinçaltında muhafazakar Anadolu insanından intikam alma hırsı vardır. Türkiye'nin büyük dönüşümünü, ayrışma yerine kaynaşmayı esas alan kadim Anadolu hoşgörüsüyle hesaplaşma vardır. Gezi'de terörle, 17 Aralık'ta ise intikam hırsından kontrolü kaybeden kukla bir “cemaat örgütlenmesiyle” bunu denediler. Bu seçimlerde de yine aynı akıl ve aynı güç çevreleri onları yönetiyor. Başaramazlarsa ki öyle görünüyor, o akıl onları yeni bir çatışmanın figüranlarına dönüştürecek. “Zulüm 1453'te başladı” öyle mi?Siyasi ölçeklerinin çok ötesine geçen Türkiye'yi yönetebilecek bilgi, beceri ve olgunluğa sahip olmayan kadroların, Türkiye üzerine proje üstüne proje servis eden o üst aklın çatışma senaryolarında malzeme olmaktan başka seçenekleri zaten kalmamıştır.“Zulüm 1453'te başladı” diyenlerle ortaklığınızı bu millet hiçbir zaman affetmeyecek. Bu ülkenin Başbakanı'nı öldürmeyi bile planlayanlarla ortaklığınızı bu millet asla affetmeyecek.
Tanklar Kabe’yi vurmadan acil bir barış modeli çağrısı
04:0024/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çok değil dört-beş yıl önce, İstanbul Kriz Merkezi ve İstanbul Barış Merkezi adında iki ciddi yapının oluşturulmasının ne kadar acil olduğunu dile getirmiş, bu konuda çağrılar yapmıştım.
Bölgenin gidişatı, geleceğe yönelik öngörülerim öyle büyük endişeler barındırıyordu ki, bu iki oluşumun gerçekten bağımsız ve ciddi ilkeler üzerine şekillendirilmesi halinde, bir umut olabileceğini düşünüyordum.Daha hangi felaketleri bekliyorsunuz?Ülkeler parçalanıyor, iç savaşlar yayılıyor, örgütler bütün coğrafyanın güç haritasını belirliyor, şiddet salgını hızla normalleşiyor, İslam algısı dönüştürülüyor, kaos bölgeselleştiriliyor, mezhep üzerinden bütün coğrafya çok büyük bir fırtınanın içine çekiliyor, haritalar yeniden çiziliyor, devletler yerine şehir devletçikleri öne çıkarılıyor, coğrafyanın yönetimleri veya önderleri büyük bir basiretsizlikle 'Büyük Oyun' içinde 'Küçük Oyun'larla meşgul oluyor, aynı sokakta yaşayan insanlar birbirini boğazlayacak hale getiriliyor, en önemlisi de bu coğrafyanın insanları bir daha asla birarada yaşayamayacak halde nefretle donatılıyordu.Çağrıyı yaptığım zamanlarda korkum sadece gördüklerim ve yaşananlar değildi. Çok daha kötü örneklerin yaşanacağını biliyordum. Çünkü her olay, kriz daha büyüğünün geleceğini işaret ediyordu ve o günden bu yana hep daha büyüğü geldi, hep krizler daha da yaygınlaştı. Silahlarınız, paranız hiçbir işe yaramaz..Ama bizler, rüzgarı tersine çevirecek bir güç, bir söylem, bir duruş, bir akıl geliştiremedik. Bu coğrafyanın aydınları, önderleri, edebiyatçıları, sanatçıları, güvenlikçileri o uğursuz, o bir yüzyılı kaplayabilecek kaos fırtınasının önünde duracak cesareti gösteremedi. Bir çoğu neler olduğunu anlamadı bile. Her olayı günlük değerlendirdi, her olayı münferit bir vaka gördü. Oysa her krizin bir büyük projenin parçası olduğunu bilemedi. Aklı erenler, durumun vahametini kavrayanlar ise bu dalganın önünde durma cesaretini gösteremedi. Tıpkı 11 Eylül saldırıları sonrası savunmacı, özür dileyici bir havaya bürünmeleri gibi, bölgesel krize karşı da dik durup bir söz geliştiremedi. Varacağımız nokta Mekke Savaşı'dır..İşte bugün o ayrışma, çatışma, kaos daha da derinleşiyor. Türkiye dahil, bütün coğrafyayı felakete sürükleyecek bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Silahlanmanız, savunma politikalarınız bu felakete karşı hiçbir işe yaramaz. Savaş, çatışma, güvenlik stratejileri durumu daha da vahimleştirecek. Gücü artıran genişleyecek, jeopolitik hesaplar içine girecek, bugün mezhep farklılığını kullandığı gibi çatışma için gerekçeler üretecek. Güç hesaplaşmaları evlerimizi alevlerin sarması gibi bölgesel bir cehennem çukuru oluşturacak.Bugün İran ve karşıtları gibi ikiye ayrılan bölgede çatışmanın nihai noktası Mekke Savaşı'dır, yazın bir yere. Çünkü bütün kurgu böyle örüldü. Kendisi için mücadele ettiğini sanan ülkeler bile aslında o büyük kurgunun kendisine bıraktığı boşluğu dolduruyor. Türkiye değil, Ortadoğu değil, İstanbul olmalı..Öyleyse başka şeyler denemeliyiz. Barış dilini, ortaklık dilini, birlikte bir gelecek dilini geliştirebilmeliyiz. Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana çatışan, ayrışan, parçalanan bizler, kadermiş gibi gösterilen bu tarihi tersine çevirmeliyiz. Siyasi önderlerimiz, aydınlarımız, eli kalem tutan herkes, sorumluluk hisseden herkes bu yolda seferber olmalı. İşte bu yüzden krizlere müdahale edecek bir İstanbul Kriz Merkezi, barış adına mücadele edecek bir İstanbul Barış Merkezi çağrısı yapıyoruz. Her geçen gün daha da vahim hale gelen coğrafyamızı acı bir geleceğe teslim etmemek için en az güvenlik stratejileri kadar bu projelere de zaman ve kaynak ayırmak zorundayız.İsimleri Türkiye değil, Ortadoğu değil, Ankara değil, İslam İşbirliği Teşkilatı değil sadece İstanbul olmalı. Ancak böyle tarafsız olabilir, ciddiye alınabilir. Asla bir devletin kontrolüne girmemeli hele hele İİT bünyesinde hiçbir şekilde olmamalı. Etnik krizlerden bugün hızla bölgeselleşen mezhep sorunlarına kadar her konuyla ilgilenmeli, öncelikle kriz çözücü misyonlar yüklenmeli, devamında her olay için barış modelleri geliştirmeli. Her ülkeden Akil Adamlar seçilmeliBölgedeki tek istikrar ve barış adası Türkiye, bu yapıların kurulup güçlenmesine, faaliyetlerini dolaylı olarak destek vermeli ancak bunları hiçbir zaman bir devlet kuruluşuna dönüştürmemeli.Hem Kriz Merkezi için hem de Barış Merkezi için Akil Heyetler oluşturulmalı, bu heyetlerde bütün Müslüman ülkelerden temsilciler yer almalı. Siyasetçilerden dini öncülere, aydınlardan kanaat önderlerine kadar bütün coğrafyayı kucaklayacak sözü dinlenir isimler biraraya getirilmeli. Öyle arada bir toplanma şeklinde değil, sürekli bir mesai harcanmalı. Bu merkezler köklü kurumlara dönüştürülmeli ve ilgi alanı öncelikle Müslüman ülkeler, sonrasında da bütün dünya olmalı. Kimlik krizlerinden kaynak savaşlarına, sınır problemlerinden toplumsal çatışma alanlarına kadar her olaya müdahil olabilmeli. Türkiye, Pakistan, Malezya, Endonezya, İran, Mısır, Cezayir gibi en fazla on ülkenin desteği sağlanmalı. Unutmamalı ki, bu desteği sağlaması gereken ülkelerin hepsi yarın aynı acı kaderle yüzleşecektir.Geçmişe değil, geleceğe dönük barış çağrısı..Dün, Türkiye'nin çağrısıyla yapılan Barış Zirvesi bana bunları hatırlattı. Etrafınıza bir bakın; komşularınıza, daha ötesine, biraz daha ötesine.. Fırtınanın her tarafı sardığını, her geçen gün bize yaklaştığını, bir kaçı dışında istikrarını koruyabilen ülke kalmadığını göreceksiniz.Çanakkale gibi bütün dünyanın çarpıştığı bir savaşın yıldönümünde, Ermeni soykırım iddialarının Türkiye'ye karşı yaptırıma dönüştürüldüğü bir dönemde tam da yüzyıllık parantezi kapatma zamanı gelmiştir. Çatışmalar insanlık varoldukça devam edecektir. Ama asla barışın dilinin gücünü küçümsemeyin.Türkiye'nin attığı adımın bu yolda bir tohum olmasını, bu tohumun filizlenmesini diliyorum. Bölgede bu yönde adım atabilecek başka hiçbir ülke kalmadığını da unutmayalım.Ancak, barış dilimiz sadece geçmişe dönük olmasın. Asıl geleceğe dönük barış projelerine ihtiyacımız var. Çünkü geleceğin çok daha büyük felaketler getirebileceğine dair endişelerimiz var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çağrıya kulak vermeli
04:0027/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cuma günkü yazımda “Tanklar Kabe'yi vurmadan acil bir barış modeli çağrısı” başlığı ile bir öneri sundum. Aslında bir öneri değil, çağrıydı. Bir yıl sonra, iki yıl sonra geleceğimiz, tanık olacağımız, yüzleşmek zorunda kalacağımız bir felaket tablosuna karşı uyarıydı. Atılması gereken adımlara, yapılması gerekenlere dikkat çekme çabasıydı.
O çağrıyı, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'a yaptım. İstanbul Kriz Merkezi ve İstanbul Barış Merkezi gibi iki güçlü, itibarlı kurumun ancak ve ancak onun öncülüğünde gerçekleşeceğine, onun himayesinde ayakta kalacağına, ve onun desteğinde etkili sonuçlar alacağına inanıyorum. Erdoğan öncü olmalıÇünkü onun taşıyıcısı olduğu siyasi söylem, bölgeye ve dünyaya bakış, yerli ve özverili duruş doğru adresin burası olacağını düşündürüyor. Türkiye'nin durduğu yer, ulaşmaya çalıştığı gelecek, gücü ve siyasi hafızası, o projeyi gerçekleştirebilecek ülkenin de Türkiye olduğunu gösteriyor. Bölgenin geneline, ülkelere, hükümetlere, liderlere bakınca bir umutsuzluk kaplıyor insanı. O adreslerden hiçbir şey çıkamayacağını, kendi ayakları üzerinde bile duramayacaklarını, kendilerine dayatılan dışında söz söyleyemeyeceklerini, bölgesel büyük çözülme projesinin cepheleri olmaktan başka iradelerinin söz konusu olmadığını, büyük çözülmeyi kendi gerçekleri sanmaktan başka bir akıl üretemediklerini biliyoruz.Türkiye kendi çıkışını yakaladığı gibi, coğrafyanın çöküşünün de önüne geçecek çareler aramalı. Bu çarenin siyasi dili üretildi, kimliği üretildi, toplumsal desteği üretildi. Artık bu aşamadan sonra kalıcı kurumları üretilmeli, bu kurumların hepsi birer uluslararası kuruma dönüştürülmeli, yapısal dönüşümler için adımlar atılmalı. Diz çöküp yalvaracak değilizYeryüzünün kriz bölgesi bizim coğrafyamızdır. Bütün çatışma senaryoları bu topraklarda denenir, bütün askeri/güvenlik stratejileri buralarda uygulanır, bütün enerji kavgaları buralarda yürütülür, küresel güç haritası içindeki yeriniz büyük oranda bu bölgede ne kadar yeriniz olduğuna bağlıdır. Hiçbir zaman, krizi bu coğrafyaya ihraç edenlerden çözüm bekleyemezsiniz, barış için kapılarına dayanamazsınız. Bu aptalca bir uğraş olur. Çünkü krizin mimarları onlardır. Coğrafyayı parçalayıp hırpalayan onlardır, toplumları birbirine boğazlatanlar onlardır. Sadece son on yıla bakın. Adım adım gelen “büyük felaket”in nasıl coğrafyayı ülke ülke rehin aldığına bakın. Bu adımların devamı gelecek. Türkiye dahil, hiçbir ülke bu bölgesel felaket senaryosunun dışında kalamayacak.Biz nasıl yüzyıllık parantezi kapatıp yeni bir gelecek inşa etmeye çalışıyorsak, o kriz merkezleri de bize yeniden bir 20. yüzyıl kaderi çiziyorlar, o parantezi yüz yıl daha uzatmak için senaryo üstüne senaryo üretiyorlar. Artık bu gerçeği görmeliyiz. Türkiye bu gerçeği gördü. İşte bunun için büyük bir mücadele yürütüyor. İşte bunun için ardı ardına yıkım projeleri, iç çatışma senaryoları, darbe girişimleri Türkiye'ye servis ediliyor. İçerideki ihanet örneklerinin tek gerekçesi budur. Türkiye susarsa coğrafya susarBiliyorlar ki, Türkiye susarsa coğrafya susar, Türkiye yükselirse coğrafya dirilir, Türkiye güçlenirse bölgesel kriz modellemeleri etkisiz kalır. Bu yüzden Türkiye'nin verdiği savaş sadece kendi gelecek savaşı değildir. Birinci Dünya Savaşı'nda yok olmakla yüz yüze gelen kitlelere ulaşan yeni bir umuttur. Afrika'nın derinliklerinden Asya'nın uzak köşelerine gidebiliyorsak, oralarda kalpten kalbe iletişim kurabiliyorsak işte bu açlıktandır. Türkiye sıkışınca Kırgızistan'dan Bosna'ya ve Somali'ye kadar insanlar Türk bayraklarını evlerine asıyorlarsa Çanakkale dayanışmasının bugün hala yaşıyor oluşundandır. Atlantik kıyısından Pasifik kıyılarına kadar aynı olaylara karşı aynı cümleleri kurabiliyorsak, aynı siyasi dili konuşabiliyorsak bu müthiş bir güçtür. Çok büyük bir tehlike yaklaşıyorİşte bu ortak siyasi dil sadece siyasi söylem olarak kalmamalı. Bir adım sonrasına gidilebilmeli. Bunun için de yerli, güçlü, itibarlı ve kalıcı kurumlar inşa edilmeli. Ortak siyasi dilin en yüksek sesle konuşulduğu Türkiye bu kurumların oluşmasına öncülük etmeli. Bu dili her platformda çekinmeden konuşan, tavır alan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kurulların oluşumuna öncülük etmeli.Bugün acil olarak kriz çözmeye ve barış projeleri üretmeye ihtiyacımız var. Bu yüzden öncelikle bu iki kurumun oluşumu sağlanmalı. Ardından ekonomik. Siyasi, teknolojik, kültürel ortaklıklara yönelik kurumlar oluşturulabilir.Çünkü önümüzde çok büyük bir tehlike var. Bu tehlikeyi küçümsemeyin, Moğol ordularının karşısında birer birer yem olan ülkelerin durumuna düşmemek için birkaç yıl sonrasını görebilmemiz gerekiyor.O tehlike coğrafyanın, ülkelerin, bölgelerin parçalara ayrılmasıdır. Bütün farklılıkların çözülmeye, ayrışmaya, çatışmaya dönüşmesidir. Bütün zaaf alanlarının bu büyük yıkım için seferber edilmesidir. Ordularımız Kabe'yi vurmadan!Hayali sandığımız ne gerçeklerle yüzleştik! Bazı şeyler fantastik gelebilir, uçuk gelebilir. Ama emin olun, böyle devam ederse birkaç yıl içinde, yabancı ordular değil, bu coğrafyadaki ülkelerin tankları Kabe'ye dayanacak. Askerleri Kabe'yi kuşatacak, uçakları bölgeyi bombalayacak. Mezhep krizinin bölgeselleşmesi ile, Allah korusun, Kabe'yi vuran tanklar ayetlerle süslenecek. Bizler o savaşın kendi gerçeklerine göre saf tutacağız, ülkelerimiz ne kadar haklı olduklarını jeopolitik, siyasi gerekçelerle, çok mantıklı söylemler üretecek ve hepimiz inanacağız. Cumhurbaşkanı sınırları aşan sembolik gücünü, saygınlığını bu amaçla kullanmalı. Bölgenin güçlü birkaç ülkesinden de destek alarak ama asla o atıl, hantal yapılara özenmeden dinamik bir İstanbul Kriz Merkezi ve İstanbul Barış Merkezi kurulmalı.Akiller heyeti oluşturulmalı, Merkezi Dolmabahçe olmalıCoğrafyanın siyasi öncülerinden, ilim erbabından, aydınlarından, kanaat önderlerinden, saygın isimlerinden Akiller Heyeti oluşturulmalı. Bu merkezler öyle mevsimlik toplanan yapılar değil köklü kurumlara dönüştürülmeli ve her gün çalışmalı. Coğrafyanın bütün sorunlarını dert etmeli, onlara çözüm üretmeli. Bu kurumların merkezi İstanbul, Dolmabahçe olmalı. Bağımsızlıklarına halel gelmeyecek şekilde bütçeleri oluşturulmalı, insani yardımlara yönlendirdiğimiz finansmanın benzeri ekonomik kaynak bulunmalı. Bu merkezler, ulusüstü birer kurum olmalı, zamanla uluslararası kurumlara dönüştürülmeli. İstanbul, bu anlamda çokuluslu bir üst yapının, gelecekte oluşturulacak yeni yapıların da merkezi haline gelmeli, coğrafyanın ulusüstü kurumlar başkenti olmalı.Sadece o başarabilirSöz konusu iki merkez, devletlerarası ilişkilerden dar toplumsal çatışma alanlarına kadar müdahil olmalı. Kimlik krizlerine karşı ortak değerleri harekete geçirmeli, bütün coğrafyada ortak bir bilincin uyanmasına zemin hazırlamalı. Yeri geldiğinde bazı yapıları dışlamalı, onlara tazyik uygulamalı, onları toplumlar nezdinde suçlayıp baskı oluşturmalı. Buna öncülük edecek, bunu başaracak tek kişi Cumhurbaşkanı Erdoğan'dır. Türkiye'de yaşayan, bu ülkenin hafızasına ve kimliğine sahip, coğrafyanın yüzleşeceği korkuları görebilen ve endişe duyan bir insan olarak benim acizane kendisine çağrımdır bu!
İran Körfez’i, Irak Kuveyt’i işgal eder
04:001/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kuveyt ziyaretini takip ederken aklımda hep Kuveyt ve Körfez ülkelerinin önümüzdeki birkaç yıl içinde karşı karşıya kalacakları güvenlik sorunları vardı. Mesela şöyle bir endişe kapladı içimi: Saddam Hüseyin'in Ağustos 1990'daki Kuveyt işgali yeniden söz konusu olur mu?
O zaman İran ve Irak düşmandı ve bu işgale karşı bütün dünya seferber olmuştu. Bugünse tam tersi bir durum var: Irak merkezi yönetimi neredeyse İran denetiminde. İran ise Lübnan'dan Yemen'e karşı Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin taraf olduğu “cephe” ile “adı konulmamış” bir savaş yürütüyor. Bu kamplaşmanın birkaç yıl içinde Körfez ülkelerini karıştıracağına, isyanlar başlatacağına hatta İran askeri tehdidinin bu ülkelere yöneleceğine inananlardanım. Bir süredir de bu yönde kaygıları paylaşıyorum. Tahran'ın bu jeopolitik güç şovunda Bağdat yönetimini etkin bir şekilde kullanacağı açık. İşte Kuveyt'le ilgili endişem buradan kaynaklanıyor. Tahran'ın Körfez senaryosunda Irak'a düşen rol yeni bir Kuveyt işgali olabilir mi?Bir konuda yanıldım…Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Umman'ın yanısıra Suudi Arabistan'dan oluşan Körfez bölgesi, acaba yeni bölgesel çatışmanın ana cephesi mi olacak? İki kutuplu dünya sistemi çözüldükten hemen sonra ilk cephe Güney Asya'da açıldı. Afganistan işgal edildi, Pakistan yeniden bu savaşın içine çekildi. İkinci cephe Mezopotamya'da açıldı. Irak işgal edildi. Suriye de o cephenin parçası oldu. Üçüncü cephe ise Orta Afrika bölgesinde açıldı. Bunlar olurken, Afrika'daki “ana cephe”nin küçük cephelere bölünerek artacağını, dördüncü cephenin ise Güneydoğu Asya'da açılacağını düşünüyordum. Yanıldım... Afrika ile ilgili okuma doğru çıktı. Orta Afrika'dan Kuzey'e kadar bir çok ülke bugün iç çatışmalarla, istikrarsızlıklarla, askeri müdahalelerle yüzleşiyor. Ama yeni cephenin Güneydoğu Asya'da açılacağına dair tezim doğru çıkmadı. Muhtemelen en büyük, en acı verici çatışmalara sahne olacak bu çatışmalar zinciri şimdilik ertelendi. Çünkü çok yeni ve bütün coğrafyayı savaşa sürükleyecek bir şey keşfettiler. “Yüzyıllık kuşatma” mı, “Yüzyıllık hesaplaşma” mı? On beş yıldır, bize ait coğrafyaya yönelik bütün müdahale projelerini hep “Yüzyıllık kuşatma, çözülme”, “Yüzyıllık hesaplaşma” başlıkları altında tartıştım. Çünkü 20. yüzyıl bizim için bir kayıp yüzyıldı. O dönemin vesayet merkezleri bizim için yeni bir 20. yüzyıl tasarlıyordu. Bu durumu “Yüz yıllık çözülme” olarak gördüm. Biz ise, tarihin değişeceğine, 20. yüzyıl parantezini kapatacağımıza, yeni bir aydınlanma ve diriliş çağının başlayacağına inandık. Bu düşüncemi de hep “Yüzyıllık hesaplaşma” olarak tanımladım. Eğer yeniden ayağa kalkacaksak bu, çetin bir mücadele sonrası olacaktı ve Türkiye dahil, coğrafyanın insanları bugün işte bu hesaplaşmayı yaşıyor. Büyük şeytanlık asıl bu!Coğrafya için yeni 20. yüzyıl planlayanlar, “Güneydoğu Asya Cephesi”ni açmadan önce yeni, çok daha yıkıcı, çok daha yakınımızda, evlerimize kadar uzanan yeni bir çatışma alanı keşfetti. Bütün bölgeyi kanlı savaşlara sürükleyecek, ülkeleri bölecek, sokakları bölecek, evleri bölecek bir şeytanlıktı bu: Mezhep savaşları…Açık konuşayım; bugün itibarıyla hepimiz bu tuzağa düşmüş görünüyoruz. Etnik kavgalar kısmen dar bölgelerle sınırlıdır. Ancak mezhep kimliğinin bütün İslam dünyasında karşılığı vardır. Bu mesele bizim “coğrafya ölçeğinde küresel bir anlaşmazlığa” dönüştürülebilirse, yeni 20. yüzyıl tasarımcılarının başka bir şey yapmasına gerek kalmayacak. Kendileri için bedava, riski az bir kaos teorisi bu ve bütün enerjilerini bu alana yoğunlaştırdılar. Bölge ülkeleri ise, üst aklın tasarımında kendilerine düşen rolü kendi gerçekleri, çıkarları, jeopolitik hesapları zannettiler. Oysa bu basiretsizliğin, tarihin en büyük yanılgılarından biri olacağının farkında bile değiller. Farkında olsalar bile, “bu boşlukta ne kazanırsak kardayız” gibi fırsatçı bir çizgide hizalandılar. Oysa bu fırsatlar yarın kendileri için büyük felaketlere dönüşecek, bunu anlamakta zorlanıyorlar. Böyle olunca da ülkeler bir süre sonra o “gerçekler”in dışına çıkamaz hale gelecekler. Bir başka domino etkisiyle çatışmalar ardı ardına gelecek ve bizler o çatışmalarda “haklı olarak” pozisyon almak zorunda kalacağız. İran yayılma haritası: Mekke Savaşı vurgusu boşuna değilAçık konuşalım; bu boşluktan en iyi yararlanan ülke, en fırsatçı ülke şu an İran. Bölgeye yönelik emperyal projelerin gölgesinde kendi emperyal Fars yayılmasını biçimlendiriyor. Bu yayılma ise mezhep haritasına göre şekilleniyor. İran'ın yayılma haritası kısmen tolere ediliyor, başka türlü dengelenmeye çalışılıyordu. Ancak son Yemen müdahalesi, tehdidin bütün başkentlerde hissedilmesine neden oldu. Tahran'ın Yemen senaryosu S. Arabistan'ı çevrelemeye, onu sınırlarına hapsetmeye, bir adım sonrasında ise kalbinden vurmaya ayarlıdır. Bu yüzden senaryonun varacağı noktayı hep “Mekke savaşı” olarak niteliyorum, “tankların Kabe'ye dayanması” olarak alarm ifadesi kullanıyorum. Buradan bakınca Suudi yönetiminin Yemen'e müdahaleden başka seçeneği zaten yoktu. Hiçbir ülke, sınırlarına kadar gelmiş bir gücün bir adım sonrasında kendisini vurmasını beklemez. Bu müdahale ise işte o bölgesel yırtılma, ayrışma ve savaş korkusuna çok az kaldığına işaret ediyor. Son dönemde, Suudi yönetimindeki görev değişikliklerine dikkat edin. Sanki bir savaş kabinesi oluşturuluyor. İslamcı değil milliyetçi yayılma Körfez'i vuracakS. Arabistan ve Körfez ülkeleri, diğer Sünni ülkeleri de yanına alarak bu tehdide karşı pozisyon alırken İran'ın Riyad'dan önce Körfez bölgesini karıştıracağına inanmak için çok zorlanmamak gerekiyor. Tekrar edeyim; bütün Körfez ülkeleri tehdit altındadır ve birkaç yıla kadar bu tehdidin ne olduğunu hepimiz göreceğiz. Nükleer uzlaşma “İran'ın Lozan'ı” olarak nitelendirilse de bu uzlaşma Tahran'ın elini kolaylaştırırsa, üzerindeki baskıları azaltırsa İran'ın biriken enerjisi milliyetçilik olarak bütün bölgeye ihraç edilecektir. Asıl İran yayılmasını o zaman göreceğiz.Türkiye ve Pakistan bütün bu kaosa karşı dengeleyici hareket kabiliyeti olan ülkelerdir. Ankara'nın Yemen konusunda Riyad'a destek vermesi, Pakistan'ın şimdilik durumu izlemeye alması iki ülkenin de tehdidi tanımladığını ortaya koyuyor. Yine de Türkiye ve Pakistan, Endonezya ve Malezya gibi birkaç ülkenin bu kaosa karşı basiretli hareket edebilme, bölge ülkelerine ve toplumlarına karşı uyarıcı olma, yol haritası oluşturma, bir çıkış yolu gösterme kabiliyeti var. Umarız bu ülkeler, bir an önce harekete geçer ve alev bütün bölgeyi sarmadan yapılması gerekeni yapabilirler. Suriye'ye müdahale şartBurada korku pazarlamıyorum. Sadece gelmekte olana biraz daha yakından bakma çağrısı yapıyorum. Bunlar yersiz endişeler değil ve okuyabilenler için işaretleri çoktan ortaya çıktı bile.Harekete geçilecek öncelikli yer Suriye olmalıdır. Bu ülkedeki trajediye son verilmeli, artık hiçbir meşruiyeti olmayan Şam yönetimi tasfiye edilmeli, ülke İran denetiminden çıkarılmalı, yeni bir Suriye yönetimi bir an önce kurulmalıdır. Bunun için de savaşı uzatacak ihtimaller azaltılmalı, muhaliflere her türlü destek verilmelidir. Yemen'den sonra Suriye mesaisinin azami ölçüde artacağını düşünüyorum. Türkiye'nin de mümkün olan en aktif katılımla bu mesaide yerini alacağını düşünüyorum. Özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra bizi yoğun bir Suriye gündemi bekliyor olacak. Şu an için atılacak en önemli dengeleyici adım Suriye'nin normalleşmesi olacaktır. Aksi takdirde bu ülke bütün coğrafyayı ateşe atacak bir tehdit haline dönüşecektir.Türkiye yüz yıllık mücadele veriyorTankların, topların Kabe kapılarına dayanmasını istemiyorsak, silahların namlularına Kur'an sayfaları, ayetler asılmasını istemiyorsak, birbirimiz için birer kurşuna dönmeyi istemiyorsak, yüz yıldır bedel ödeyen ülkelerimizin ve insanlarımızın yüz yıl daha başkalarının savaşı için ölmelerini istemiyorsak çok acil olarak harekete geçmemiz lazım.Türkiye'yi Osmanlı rüyası görmekle suçlayanların Fars milliyetçiliğine, yayılmacılığına karşı tek cümle etmemelerine dikkat edin. Türkiye'de son yıllarda verilen mücadelenin ne kadar büyük olduğunu anlayın. Türkiye'yi durdurmadan bütün bölgeyi savaş alanına çeviremeyeceklerini çok iyi biliyorlar çünkü. Bu yüzden de Türkiye, asırlık bir direniş sergiliyor ve bunu başaracak.“Irak Kuveyt'i yeniden işgal eder mi” sorusunu çarpıcı bir cümle olsun diye yazmadım. Yeni harita taslaklarına göre bu gerçekten muhtemel!
.Demirtaş, Kürt Baasçılığı ve din ile hesaplaşma..
04:006/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Selahattin Demirtaş'ın seçim kampanyasında kullandığı siyasi dile dikkat ediyor musunuz? Etnik milliyetçilikten İslam'la hesaplaşmaya doğru sürüklenmeyi siz de farkettiniz mi? Peki, bir uçtan diğer uca savrulmanın birkaç adım sonrasını tahmin edebiliyor musunuz?
Ediyorsanız ortada yeni bir proje var demektir. Daha doğrusu, eskimiş bir siyaset tarzı üzerinden yeni bir proje uygulanıyor demektir. Bu, kendiliğinden, sadece Türkiye içi şartların olgunlaştırdığı ya da yönettiği bir değişim değildir. “Dil” kavgasını unuttu, “din” kavgası başlattı“Dil” üzerine kurulan siyasi söylemden “din” karşıtlığı üzerine kurulan siyasi söyleme böylesine hızlı geçiş, Türkiye gibi, cephelerin çok sert olduğu bir ülkede bile, oldukça şaşırtıcıdır. Kürt meselesi Türkiye için önce bir hak talebinden güç iktidar meselesine dönüştürüldü. Şimdi de İslam'a mesafeli bir toplumsal taban oluşturmaya dönük, Kürtleri dönüştürücü bir siyasi proje olarak servis ediliyor. Muhtemelen bu projenin Türkiye'yi de aşan, bölgesel niteliği de olan boyutları vardır ve bunlar daha sonra ortaya çıkacaktır.Demirtaş; bir “bela” olarak nitelediği Diyanet'i kaldıracağını söylüyor. Yerine İnanç İşleri Bakanlığı kuracakmış. Ne anlam ifade ediyorsa artık! Diyanet İşleri Başkanı'nın makam aracını cemevine bağışlayacakmış. Oldukça provokatif, bölgesel mezhep çatışmasına ayarlı bir cümle bu. Mehmet Görmez de o aracı hiç kullanmadığını zaten söylemişti. Demirtaş'ın mezhep vurgusu endişe vericiZorunlu din dersini kaldıracakmış. Peygamber zamanında zorunlu din dersi mi varmış. Bu söylem tarzının Türkiye'de hükmünü yitirdiğini, modasının geçtiğini sanıyordum, Demirtaş yeniden diriltmeye çalışıyor sanki. Hele Kabe ile Taksim'i bir tutan o sözleri siyaset tarihine girecek gaflardan biri olacaktır. Etnik milliyetçilik, dil üzerinden hak taleplerinin bir karşılığı kalmadı. Artık her türlü eğitim yapılabiliyor, bu konuda bir sınırlama söz konusu değil. Türkiye bu ayıbı ortadan kaldırdı. HDP ve Demirtaş'a bu alanda söylenecek pek söz bırakılmadı.Yeni bir durum var. Demirtaş, Kürtler üzerinden dini muhafazakarlığı dönüştürücü bir rol üstlenmiş. HDP'nin çözüm süreci sonrası misyonu belki de bu olacak. Bu ise, ABD ve Avrupa'nın on yıllardır bölge ülkelerine dayattığı dönüşüm formüllerini andırıyor. Sanki birileri Demirtaş'a yeni bir görev yüklemiş.Demirtaş'ın sadece dinle hesaplaşma cümleleri değil, özellikle her konuşmasında mezhep vurgusu beni endişelendiriyor. Bu vurguların birkaç cümle sonrasını dile getir desek, Irak ve Suriye'deki mezhep çatışmalarına sebebiyet verecek cümleler kurması muhtemel. Sünni İslam konusunda bir alerji yaşıyor kendisi. Bunun sebebi HDP yönetiminin ve aday profilinin ağırlıklı kimliği olabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan. CHP ve HDP muhafazakar tabanla hesaplaşma içindeÇünkü HDP, 7 Haziran seçimlerinde yoğun olarak Alevi oylar üzerine yatırım yaptı. Çözüm Süreci'nin geldiği nokta, etnik kimlik üzerinden çatışma dili üretme, bunu da oya dönüştürme konusunda HDP ve Demirtaş'a yeterince alan açmıyor olsa gerek ki, yeni ayrıştırma alanı olarak din ve mezhep seçilmiş. CHP ile birlikte bu oylar üzerinde patinaj yapıyorlar. “Türkiye partisi olacağız” diye yola çıkanların dar bir oy alanı üzerinde birbiriyle kafa tokuşturması belki de iki parti için de hüsranla sonuçlanacaktır. Bunlara rağmen yine de Demirtaş'ın “dinle hesaplaşmacı” söylemlerinin sadece bir oy hesabı olduğu kanaatinde değilim. Bekleyin, din ve mezhep konusunda çok daha etkili “gaf”lar gelecektir. Seçime ayarlı gibi görünen, aslında seçim sonrasına dair işaretler veren bu dil daha da sertleşecektir. Milliyetçi duygularla hareket edip HDP'ye oy verme eğiliminde olan muhafazakar Kürt seçmen yeni siyasi dili nasıl hazmedecek? Çünkü HDP yönetiminin yeni yaklaşımı aynı tabanla çatışmaya ayarlı bir gelecek vadediyor. Bu yönüyle HDP milliyetçiliği sadece kullanıyor, muhafazakar tabanı ise barajı aşmak için harekete geçirmeye çalışıyor. Ancak asıl niyeti, bu ülkenin muhafazakar kesimlerinin, İslami hassasiyeti olan tabanının yıllarca mücadele ettiği o zihniyeti yeniden diriltmektir. HDP'nin “altı ok”u ve Kürt BaasçılığıEtnik milliyetçilik, ulusalcılık, modernleşmeci ve toplumu tepeden dönüştürmeye ayarlı o Soğuk Savaş dönemi siyasi aklı, HDP yönetiminde yeniden zuhur ediyor. Sadece Türkiye için değil, bölge için bir tür rol model oluşturuluyor. Biraz daha zorlasa HDP'de kendine bir altı ok çıkaracak. Türkiye'de, Endonezya'da ve Irak/Suriye'de uygulanan tipik Baasçılık bugün HDP'nin yeni çizgisinde ve Demirtaş'ın sözlerinde yeniden ortaya çıkıyor.Buradan baktığınızda bir Kürt Baasçılığı'nın inşa edilmekte olduğunu göreceksiniz. Demirtaş ve ekibinin Irak'ta ve Suriye'de, Kürtler dahil, on binlerce insanın canına kıyan Baasçılık'tan öte bir şey üretemediğini göreceksiniz. Bütün bölgede toplumsal eğilimlerin tam tersine bir söylem, zamanla yalnızlaşacak, marjinalleşecektir. HDP büyük ihtimalle bu akıbeti yaşayacaktır.Aydın Doğan medyası ve Demirtaş'ı yıldızlaştırmakDemirtaş'ı yıldızlaştırmak isteyenlere, ondan bir proje lider tipi üretmeye çalışanlara dikkat edin. Paralel çevrelerin HDP ile evliliği gibi, Aydın Doğan'ın medya grubu da bütün yatırımını HDP ve Demirtaş'a yapmış gibi görünüyor. Onların hesabı AK Parti'den intikam almak. Bu çerçevede HDP'nin barajı geçmesi için var güçleriyle çalışıyorlar. Ama sadece bu kadar değil. Asıl seçim sonrası HDP projesi için seferber edildiler. Türkiye'deki siyasi ve toplumsal dalgayı kırmak için bu partiyi bir dalgakırana dönüştürmek istiyorlar. Meselenin Türkiye dışı proje boyutu da tam burası işte. Bütün bölgede Türkiye'yi çevrelemeye çalışanlar, onu içeride hareket edemez hale getirmek isteyenler, bu ülkenin yüz yıl sonra ayağa kalkma hayalini suya düşürmek isteyenler, bütün bölgede yürüttükleri Türkiye karşıtı operasyonlarını içeride HDP'yi yeniden kurgulayarak yapıyorlar. Almanya, Aydın Doğan ve yeniden Kürt projesiGezi eylemlerini Alevi isyanına dönüştürüp iç savaş peşinde olanların yeni HDP projesindeki ortaklığına dikkat çekmek istiyorum. Cepheye, ortaklığa baktığınızda herkesin kendini ele verdiğini göreceksiniz. Doğan grubunun üslendiği misyon ve HDP'nin yeni kurgusu tam bir Alman projesi görüntüsü vermektedir. Sanıyorum Almanya, Irak işgalinden bu yana ilk kez Kürtler konusunda bu kadar öne çıkma fırsatı buldu. Çünkü ABD'nin ezici hakimiyeti Almanya'yı bu meselenin dışına itmiş, Almanya da Alevi derneklerine yönelmişti.Bugüne kadar uygulanan projelerden sadece bir tanesi daha devreye giriyor. Yani Aydın Doğan medyasının bu cansiparane uğraşısı sadece HDP'ye baraj aştırmak, AK Parti'ye zarar vermek değildir, Türkiye'yi durdurmaktır. Bu da hiçbir zaman onların projesi değildir.Ayrıca; yeni durum, HDP'nin Çözüm Süreci sonrasına ilişkin hiçbir özgün yol haritası olmadığını gösteriyor. HDP'den Kürt Baasçılığı çıkarmak gibi bir trajedi dışında tabii…
Paralel örgüt Aydın Doğan’ı “dış tehdit”e dönüştürüyor..
04:008/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Farkedildi mi bilmiyorum ama Türkiye'ye dün son derece sinsi, kötü niyetli, ısmarlama bir haber servis edildi. “Akkuyu devlet sırrı” başlığı ile dün Hürriyet gazetesinde manşetten verdirilen haber, önümüzdeki günlerde Türkiye'ye yönelecek yıkıcı bir kampanyanın işaretlerini veriyor.
Özetle şöyle: Enerji Bakanlığı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın, Akkuyu'daki nükleer santral projesi için Türk hükümetine teslim ettiği raporu, devlet sırrı gerekçesiyle, mahkemeye vermemiş. Mersin 1. İdare Mahkemesi'nin talebine kanunun ilgili maddesini gerekçe gösterip devlet sırrı gerekçesiyle ret cevabı vermiş. Hürriyet de “Akkuyu devlet sırrı” başlığı ile haberi sunmuş ve sanki bir yerlere duyurmaya çalışmış!Haber Washington'dan yazdırılmış. O kadar yabancı bir dille yazılmış ki, Türkiye'den “Türk devleti” olarak söz ediyor. Sanki Hürriyet değil de bir Amerikan gazetesi için hazırlanmış. Veya sanki Hürriyet Türkiye'ye değil de başka bir ülkeye ait gazete ve yayın yaptığı ülkeden yabancı bir ülke gibi söz ediyor. Türkiye nükleer sır mı saklıyor? Öncelikle bir kaç not aktarayım:Türkiye'nin yıllardır İran nükleer tezlerine verdiği tartışmasız destek aslında her ülkenin nükleer teknoloji hakkı olduğu gibi temel bir gerçeğe dayanıyor. Yüzlerce nükleer santralin olduğu dünyamızda Doğu ve Batı'da yer alan onlarca ülkede olduğu gibi İran veya Türkiye'nin de nükleer teknoloji elde etmesinden doğal bir şey yoktur. Ankara, gelecekte kendisine karşı da benzer tazyiklerin uygulanacağını tahmin etmiş olmalı ki, bu ilkeli tutumundan hiç vazgeçmedi. Ancak onlarca nükleer santral barındıran ülkelerin bile, nükleer teknoloji konusunda Türkiye'yi rahatsız etmesi, içerideki bazı çevreleri bu amaçla seferber etmesi ibretlik bir durumdur. İran nükleer çalışmalarını engellemek isteyen ülkelerin son beş yılda hemen bütün Körfez ve Kuzey Afrika ülkeleri ile nükleer anlaşmalar yapması apayrı bir iki yüzlülüktür. Bunun için Fransa'nın bu beş yılda nükleer anlaşma imzaladığı ülkelerin sayısına bakmak bile yeterlidir. Mesele şudur: Tamam bu ülkeler nükleer santral kursun ama asla bağımsız nükleer teknolojiye ulaşamasın. Türkiye için de istenen budur. Söz konusu teknolojide, nükleer kulüp üyelerine bağımlı olduktan sonra bir “tehdit” söz konusu değildir. Mesela Türkiye uranyum zenginleştirme konusunda kendine yeterli hale gelmemeli, yakıtlarını bu klübün üyelerinden almalıdır. Eğer Türkiye, nükleer teknoloji elde ederken “sır” saklıyorsa kesin nükleer silah programı vardır ve derhal engellenmelidir. Doğan Grubu nükleer sırların peşine düştü!Hürriyet gazetesi üzerinden dün servis edilen haber, işte bu “sır” ve “tehdit” temasını işlemek ve bu amaçla kamuoyu oluşturmaya ayarlıdır. Türkiye'nin milli savunma teknolojileri konusunda şaşırtıcı gelişme göstermesi, o çevrelerde alarm zillerinin çalmasına neden olmuştur. Bunların üstüne bir de “nükleer sır” konusu eklenirse, ardından o yıkıcı kampanyalar gelecek demektir. Bu yüzden söz konusu haber kötü niyetlidir, son derece sinsidir. İşte nasıl servis olduğuna dair işaretler burada ortaya çıkmaktadır. Eğer kendini dizginlemezse, gerekli uyarıları almazsa, Doğan grubu bu “nükleer sır” meselesinin üstüne gidecek, haber servislerini artıracaktır.Paralel örgüt nasıl “dış tehdit” oldu..17-25 Aralık darbe girişiminden sonra Paralel Örgüt'ün “iç tehdit” olmaktan çıkmaya başladığını, Türkiye için “dış tehdit” haline geleceğine dair yazılar yazdım. Yıllardır içeride örgütlenen, içeride elde ettiği bilgileri dışarıya servis eden yapı zaten bir dış tehditti. Ancak başkent başkent dolaşarak bu tehdit halini güçlendireceğine, Türkiye karşıtı en ciddi lobi haline geleceğine dikkat çektim. Öyle de oldu. Bugün Türkiye karşıtı yıkıcı kampanyanın odak noktasında onlar var. Devlet içinde yer edinen bu derin istihbarat yapılanması, elde ettiği bütün bilgileri o ülkelere servis etti. Bugün Ortadoğu'daki Türkiye'yi çevreleme harekatı, ABD ve Avrupa'daki Türkiye karşıtlığı işte bu servis bilgilerine göre şekil alıyor.Türkiye için “ulusal tehdit” olarak tanımlanan yapı, en büyük Türkiye düşmanı organizasyona dönüştü. Ama zamanla, bugün onları kullanan ülkelerin de bu yapıyı tehdit ilan edeceğini bir yere not edin. İşleri bitince kaldırıp atacaklar. Kozmik odalara baskın yapıp devlet sırlarını aşıranlar, başka ülkelerin istihbarat örgütlerine servis edenler, yıllardır hep “sır”ların peşindeydi. Aydın Doğan da dış tehdit mi olacak?Bakıyorum Aydın Doğan'ın medya kuruluşları da “sır” peşine düşmüş. Ellerinden gelse ne kadar devlet sırrı varsa açığa çıkaracak, bir yerlere servis edecekler. Doğan Grubu'nun Paralel Örgüt'le ortaklığı artık bilinen bir gerçektir. Hemen her alanda, bu örgütle beraber çalışıyorlar, Erdoğan ve Ak Parti yönetimine karşı beraber savaşıyorlar. Bu dayanışmadan bir sonuç çıkmayacak, nereye varmak istiyorlarsa oraya varamayacaklar. Ancak çok önemli bir değişim yaşanacak. Aydın Doğan ve medyası da tıpkı Paralel Örgüt gibi yabancı bir unsur haline gelecek. Nitekim büyük oranda o noktaya yaklaştı. Paralel yapının Türkiye düşmanlığı Doğan grubunun medyası üzerinden servis ediliyor. Enis Berberoğlu ile Ekrem Dumanlı arasındaki ortaklık, Berberoğlu ayrılsa da, aynen devam ediyor hatta daha da derinleşmiş görünüyor. Tabii “Birleşik Cephe”nin başka üyeleri de var. Belki zamanla onlar da tartışmaya açılacak.Tekrar ediyorum, bu ortaklığın en trajik sonucu Aydın Doğan ve medya grubunun yabancılaşması, hızlı bir şekilde yabancı unsur haline gelmesidir. Bunun bir adım sonrası Türkiye düşmanlığıdır. Kendilerinden önce Erdoğan karşıtlığı ile öne çıkanların geldikleri nokta Türkiye karşıtlığıdır çünkü. Doğan grubunun algıları, refleksleri, öncelikleri de Türkiyeli olmaktan uzaklaşıp Türkiye düşmanlığı noktasına doğru savruluyor.Erdoğan'ı Demirtaş'la dövmek ve “Ulusal güvenlik tehdidi” Böyle devam ederse, Paralel Örgüt'ün “ulusal güvenlik tehdidi” olarak tanımlanması gibi, Doğan grubu da bu “tehdit” kavramı içinde anılmaya başlanır ve bu şaşırtıcı olmayacaktır.Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı Selahattin Demirtaş'la dövmeye çalışıyor. AK Parti hükümetini Demirtaş üzerinden yıkacağını zannediyor. Neymiş, HDP barajı aşarsa AK Parti zarar görecekmiş, Erdoğan'ın Başkanlık sistemi hedefi suya düşecekmiş. Varını yoğunu bu kumar için seferber ediyor. Aydın Doğan için çok riskli bir operasyon ve elinde patlayabilir. Çünkü bu proje hiçbir şekilde yerli değildir. Doğan grubunun ve onunla beraber aynı ittifak içinde yer alanların Türkiye'yi küçültmeye ayarlı bazı merkezlerle yürüttüğü bir dış operasyondur. HDP ve Demirtaş'ın etnik milliyetçilikten Baasçılığa yönelişinin sebebi de bu ince ayardır. Unutulmasın ki, bu gibi haberlerle verilen ince mesaj herkes tarafından iyi algılanmaktadır. Elbette bunun bir karşılığı olur ve 8 Haziran sabahı bu ülkenin en büyük kaybedeni Aydın Doğan olarak tarihe geçebilir.
Davutoğlu zaferden emin..
04:0011/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yeni Şafak ekibi olarak, Hatay ve Mersin mitinglerini izlemek için Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun misafiri olduk. Hem iki mitingi izledik, hem insanlarla konuştuk hem de dönüşte Davutoğlu ile samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
Yeri gelmişken söyleyeyim: Siyasetçilerin kitle ile iletişimi, sokaktaki insana dokunabilmesi, onların gönlüne girebilmesi ne kadar önemliyse gazeteciler için de böyle bir sorumluluk var. Ne zamandır saha çalışmalarını ihmal eden, merkezden herkese ayar veren, çoğu zaman sanal projeler üretip onları birer gerçekmiş gibi servis eden bir gazetecilik türedi. Medya siyasetten daha tembel7 Haziran seçimleri için kampanyaların en sıcak halinin yaşandığı bugünlerde, Türkiye'de gazetelerin, televizyonların, önceki yılların tam tersine, saha çalışmalarıyla hiç ilgilenmediğine siz de dikkat etmişsinizdir. Tembellik mi, atalet mi, artık gazetecilerin sorumluluk duygusunu önemli ölçüde yitirmesi mi ya da medya anlayışımızın değişmesinden mi bilmiyorum ama bu gerçeğin medyaya ciddi bir sığlık, düzeysizlik getirdiği ortada. Yeni Şafak ve TVNET olarak bunu kırmaya çalışıyoruz. “11 Saat” adı altında muhabirlerimiz her gününü bir adayla geçiriyor. Sabah güne onlarla başlıyor, gün boyu kampanyalarını, insanlarla iletişimini izliyor ve bunları sizinle paylaşıyoruz. Yeni Şafak ve TVNET adına hazırladığımız otobüslerimiz il il Anadolu'yu dolaşmaya başladı. Bazı bölgelerde yazarlarımızın da katılacağı bu çalışma ile habercilerimiz o bölgelerde seçmenin nabzını toplayıp sizlere sunacak.Başbakan'ın kitle ile güçlü bir iletişimi varErzurum'dan bu yana, Başbakan'ın mitingleri iyi gidiyor. Her geçen gün daha kalabalıklaşıyor, heyecanın dozu yükseliyor. Hatay da öyleydi. Mersin mitinginden etkilendiğimi söylemeliyim. Dünkü Şanlıurfa mitingi de bu gerçeği teslim etti zaten. Sanıyorum gelecek günlerde mitinglerdeki coşku ve katılım daha da artacak. İlk başlarda alttan alta işlenen “bir durgunluk var” havasının hiç de gerçekçi olmadığını gördüm ve böyle bir kanaatin özellikle yaygınlaştırılmak istendiğini düşünüyorum. Bugün yayınladığımız kamuoyu anketinde de göreceğiniz gibi, AK Parti'nin oyu her geçen gün yükseliyor. Kamuoyu analizlerine göre bu yükseliş seçim yaklaştıkça daha da artacak. Özellikle AK Parti'nin bütün ülkeyi kucaklayan söylemleri, seçmenin istikrar arayışı, diğer partilerin dar alanlara sıkışması bu yükselişi besliyor. Başbakan'ın kitle ile iletişiminde bir coşku yakalanmış. Bunu kalabalıklarla ilişkisinden, karşılıklı iletişimden anlıyorsunuz. Bu sıcak havanın ve karşılıklı bağın ileriki günlerde çok daha sağlamlaşacağını, o gönül dilinin, o içten söylemlerin çok daha güçleneceğini göreceğiz.HDP ve CHP iki ayrı siyasi dil kullanıyorUçakta yaptığımız sohbet, Başbakan'ın derin siyasi aklının seçim kampanyasının çok ötesinde mesajlar vermeye ayarlı olduğunu ortaya koydu. Bu hep böyleydi aslında. Davutoğlu'nun sözleri, geleceğin Türkiye'sine yönelik mesajlarla, ortak, güçlü, müreffeh ülke inşasına yönelik cümlelerle dolu oluyor hep. HDP'nin din karşıtı söyleminin analizini yaptı bizlere. HDP'nin CHP'leşme sürecini anlattı. Bu iki partinin de bir çeşit maskelenmiş siyasi söylem kullanmasına, bunun altında yatan sorumsuzluğa işaret etti. HDP'lilerin ikili bir dil kullandığını, marjinal bir terminoloji ile hareket ettiğini, söylemlerinin muhafazakar Kürtlere değil dar laik kesimlere ayarlı olduğunu anlattı. “Biz dini milletin mayası olarak görüyoruz, onlarınsa zihinlerinin arkasında dini temelde ulusal kimlik olmayacağı kanaati var. Bu zıtlıkları nedeniyle iki ayrı siyasi söylemleri var. CHP de öyle. Tek Parti CHP'si de, ulusal kimlik oluşturmada din engelinin aşılması gerektiğine inanıyordu” dedi. İki parti de Baasçı bir söyleme sarıldıBaşbakan'ın din ve mezhep temelli siyasi dil konusunda uyarıları bence çok önemli. HDP ve CHP'nin bu çerçevede sadece Aleviler üzerinden bir siyasi kurgu yaptıklarına, bunun bir istismar olduğuna inanıyor. Diyanet'e saldırarak, onu yuhalatarak din karşıtlarını, marjinal çevreleri, bazı kimlikleri etkilemeye çalıştıklarını söylüyor. Aslında onların böyle yapmaları AK Parti'ye oy hesabı olarak yarıyor ama o yine de onları bu tehlike konusunda uyarmayı tercih ediyor. Çünkü, CHP ve HDP'nin kampanyalarını yoğun olarak Alevi oylarının paylaşımına hasretmiş olmaları gelecek günlerde bu iki partinin de oy oranında gerilemeye neden olabilir. HDP'nin İslam ve din konusundaki gayet olumsuz, rahatsız edici söylemi, hızla CHP ile aynı kimliğe bürünmesi, ikisinin de tipik Baasçı söylemle kitlelerin karşısına çıkması, muhafazakar Kürt kökenli tabanda rahatsızlığa yol açabilir ve bu oylar AK Parti'ye yönelebilir. Pragmatik bir bakışla bu AK Parti lehinedir ama uzun vadede Türkiye'nin toplumsal dokusu için son derece tehlikelidir. Demirtaş bunları nasıl unutturacak?HDP ve Demirtaş'ın terör bağlantısını, dini değerler konusundaki karşıtlığını, Kandil'den habersiz bir şey yapamayacağını, Türkiye partisi olmak isterken etnik milliyetçilikten gide gide Baasçı söyleme teslim olmasını, seçmenin kurşunla tehdit edilmesini, karşı çıkanların öldürülmesini, bölgedeki belediye başkanlarına giden tehdit mesajlarını unutturması mümkün mü? Bazı medya çevrelerinin bütün bunları gizleyip unutturma ve Demirtaş'tan yıldız çıkarmaya dönük çabaları sadece bir projedir ve bu projenin artık gizlenecek hali de kalmamıştır.Kendinden emin ve gerçekçiBaşbakan Davutoğlu'nu oldukça keyifli gördüm. Gidişattan memnun. Daha iyi olacağına dair güçlü bir kanaate sahip. Oy oranının yükselişini izliyor, 47, 48 bandında bir sonuç olacağını tahmin ediyor. “Rakiplerimizin performansına bakıyorum, bizim gibi yaygın bir kampanya yapan yok. 7 Haziran'la ilgili hiçbir kaygım yok. Milletin ferasetine, basiretine, AK parti kadrolarının dinamizmine güveniyorum. Bizim yapacağımızdan daha çok muhalefetin ne yapabileceğini o gün göreceğiz” diyor. Onu, kampanyanın sıcak atmosferine rağmen son derece gerçekçi, soğukkanlı ve özgüveni yüksek gördüm.
Yargılanacaksın diyenler, öldürüleceksin diyormuş!
04:0015/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Aylardır, sayısız hakaret, küfür ve tehdit mesajları alıyoruz. Bu, 17 Aralık darbe girişiminin karşısında duran herkes için muhtemelen böyledir. Seviyesizliğin, çirkefliğin, edepsizliğin bu tür örneklerini kanıksadık, önemsemiyoruz. Burada yazınının konusu da bu tür mesajlar değil zaten.
Ancak, yine koordineli, belli bir kampanya çerçevesinde belirlendiği çok aşikar olan bir tehdit cümlesi hep dikkatimi çekti: “Yargılanacaksın, az kaldı” ya da “müebbetle yargılanacaksın” şeklinde cümleler, münferit hezeyan örnekleri değil, paralel örgütün belli kişi ve çevrelere yönelik yaygın yıldırma ve korkutma kampanyalarının bir parçasıydı. Celal Kara kendini öldürmeye ayarlamışÇünkü ısrarla, aynı cümleler defalarca gönderiliyordu ve bu cümleler ezberletilmişti: “Yargılanacaksın, müebbetle yargılanacaksın…”Bu sözleri de o münferit hezeyan örneklerinden biri sayıp hiçbir zaman ciddiye almadım. Bugün, aşağıda yazacaklarımdan sonra da ciddiye almayacağım. Dün Cumhuriyet gazetesinde Can Dündar'ın, paralel örgütün ve darbe girişiminin önde gelen isimlerinden olduğu için meslekten kovulan Celal Kara ile yaptığı söyleşideki o ifadeleri görünce, açıklama ve söz konusu mesajlarda aynı dilin kullanılıyor oluşu, dikkatimi çekti. Ortada ciddi bir durum var. Celal Kara gibi, o mesajları gönderenler de, gönderilmesini organize eden de ciddi biçimde “müebbed” ifadesini kullanırken adam öldürmeyi kastediyormuş. Bu adamların zihninin gerçekten bir intihar saldırganı gibi kodlandığını bir kez daha fark ettim. Bize gelen sözlerle, Kara'nın sözleri aynı merkezlerde kurgulanmış, 17 Aralık darbesini planlayanlar da, o sözleri kampanyaya dönüştürenler de aynı merkezlermiş.Başarsalar Başbakan asacaklarmışKara; “Menderes, anayasayı ihlalden mahkûm olmuştu. Bunların yaptığı onun yaptıklarını fersah fersah aştı. Bizimle ilgili kararı veren hâkimler de, bu karar için baskı yapan iktidarla birlikte anayasayı ilga suçundan yargılanacak" diyor.Hala, utanmadan herkesi tehdit ediyor. Sadece darbenin hedefindeki isimleri değil, bugün o darbeyi soruşturan savcıları da, darbecileri yargılayan hakimleri de tehdit ediyor. Cümleleri şu anlama geliyor: Bunların suçu Menderes'ten ağır. Menderes asıldı. Asılmadan öte ceza yoktur. Öyleyse bunlar da asılacak! Daha ötesi ne düşündüler bilmiyorum.Buradaki, “Müebbedle yargılanacaksınız” sözleri “öldürüleceksiniz” anlamında kullanılıyormuş.Kara, bu sözleriyle darbe girişiminin tam merkezinde olduğunu kendi sözleriyle te'yid etti. Darbenin ötesinde, bu ülkenin Başbakanı'nı asmaya kadar varan planların içinde olduğunu ortaya koydu. Karar ve benzerleri, vatana, millete, devlete karşı ihanetten, öldürme, yok etme girişimlerinden ciddi biçimde sorumlu tutulmalı, bu suçlamalarla yargılanmalı. Darbeye teşebbüs ve cinayetten sorgulanmalı. Öldürülecekler listesi yapmışlarOnlar daha ötesini bile planlamışlardı. Paralel örgütün merkez komitesi, bu tür insanlar üzerinden Türkiye genelinde yaygın bir idam, hapis, cezalandırma projesi yürütmüşlerdi. Belki öldürülecekler listesi bile hazırlamışlardır. Tam o tarihlerde, Ankara'da gözaltına alınacaklar için salonlar hazırladıkları söylenmişti. Siyasette, iş dünyasında, medyada, bürokraside cezalandırılacaklar, tasfiye edilecekler listeleri oluşturmuşlardı. İl il tutuklanacaklar listesi yaptıkları ortaya çıktı. Her ilde kaç kişiyi tutuklayıp hapislere dolduracakları önceden planlanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmek için harekete geçen intihar bombacıları, her ilde ayrı ayrı darbe planları yapmışlardı.İdamı geri getireceklerdiDarbe başarılı olsaydı, Başta Erdoğan olmak üzere, ekibinde ve yakın çevresinde yer alan birçok kişiyi ölümle cezalandıracaklardı. Müebbed demelerinin sebebi Türkiye'de idam olmayışıdır. İdam cezası olsaydı bugün kullandıkları ifadede müebbed yerine idam ifadesini kullanacaklardı. Bu sözler, idam cezasını bile geri getirmeyi kafalarına koyduklarına işaret ediyor. Bu ülkenin siyasetine yön veren, devlet iktidarını temsil eden herkes tehdit altındaydı. Hepimiz tehdit altındaydık. Ülkemiz, insanlarımız tehdit altındaydı…Geri adım attıramazlarsa, pes dedirtip çekilmesini sağlayamazlarsa, ellerine kelepçe vuramazlarsa Başbakan'ı ortadan kaldıracaklarmış. Bunun planlarını yapmışlar. Ona ömür biçmişlerdi, birkaç ayda ölecek kehanetini yaygınlaştırıyorlardı. Ama görüyoruz ki, sadece ölüm beklememişler. Ölmesini sağlayacak operasyonlara, hazırlıklara da girişmişlerdi. Terör, cinayet, intihar timleriBütün bu sözler bende bir endişeyi ortaya çıkarıyor. Öldürme, yok etme, tasfiye etme, toplumun bir bölümünü silip süpürme hesapları yapan bu örgütün suikast timlerinin, cinayet timlerinin, intihar bombacılarının da olduğunu düşünüyorum. Belli bir aşamadan sonra bu yöntemlere başvuracakları ihtimali rahatsız edici. Türkiye'nin siyasi pozisyonuna göre, kendilerine verilen talimatlara göre, yeri ve zamanı geldiğine karar verdiklerinde, bu timleri harekete geçireceklerini, Türkiye'yi kaosa sürüklemek için her türlü kirli senaryoyu deneyeceklerini düşünüyorum. Suikast ihaleleri mi aldılar?Daha şimdiden, Türkiye karşıtı bütün uluslararası güç çevreleriyle ortaklık kurmaya çalışan, yaygın bir Türkiye düşmanlığına girişen, kaos ihalelerine talip olan bu çevrenin, terör ve suikast ihaleleriyle de ilgileneceğini düşünüyorum. Böyle bir ihale olmasa bile, Başbakan asma, etrafındakileri darağacına gönderme planları yapanların, başarısız olmaları halinde, o psikolojiyle, o kör histerik halleriyle her türlü cinayeti işleyecek bir ruh haline sahip olduklarını düşünüyorum. Fitne ve kötülük duygusunun en ileri örneklerini gösterenlerin, cinayet ve terör konusunda zorlanacaklarını sanmıyorum. Paralel örgüt, darbe girişimi, Türkiye çapında siyasi dizayn projesi gibi alt başlıkların da ötesinde, bu çevrelerin uluslararası terör ve istihbarat ihaleleri ile ilgili yepyeni bir dosya açılmalı.
Son İstiklal Savaşı..
04:0018/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Askeri darbeler, darbe girişimleri, terör dalgası, örgütlerin hızla devletlerin yerine ikame edilmeye çalışılması, iç çatışmalar, mezhep/kimlik eksenli bölünmeler, bütün bunların satışını yapan entelektüel terör, önceki gün Mısır'dan dünyaya duyurulan idam kararları, coğrafyanın büyük dönüşümüne karşı başlatılan, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gördüğümüz en büyük savaştır.
20. yüzyılla hesaplaşmaya giren Türkiye ve yakın çevresindeki ülkeler, insanları için 21. yüzyılı felaket yüzyılına döndürme senaryolarıdır. Hiçbir ülkenin, ulusun, toplumun özgürce varolamaması, kendi ayakları üzerinde duramaması, refah ve adalet duygusunu yerleştirememesi, bir gelecek hayali kuramaması için adeta dünyalar savaşı veriliyor. Her darbeci bir kiralık katildirDost ülkelere, düşman ülkelere göre değil siyasi tarihe, kültürel kimliğe, dini aidiyete, tarihsel güç mücadelesine göre bir hesaplaşma yaşanıyor. Son yirmi yıldır işgal edilen her ülke bunun için işgal edildi. İç savaşa sürüklenen her ülke bunun için kaosa sürüklendi. Bizim coğrafyaya yayılan hemen her örgüt bu amaçla kuruldu, eğitildi, cepheye sürüldü. 20. yüzyılın etnik kavgaları yerine mezhep kavgaları bu amaçla büyütüldü. Bütün bu yıkımlarda, işgallerde, darbelerde ve darbe girişimlerinde görev alan her kişi, kuruluş, çevre, örgüt ya da cemaat bütün coğrafyaya sıkılan birer kurşundur. Darbelerle özgürlük dalgalarına savaş açan, ülkeleri eski diktatörlük dönemlerine geri götüren, zulüm ihaleleri alan her darbeci birer kiralık katildir. Bu bölgesel istila projelerinin altında gizlenip kendi hırsları için sinsi planlar yapan, kan ve acı üzerinden güç toplayan her ülke yönetimi veya lideri, en az o kiralık katiller kadar kötülük sembolüdür. Darbe ihalesi için dinlerini pazarlık malzemesi yaptılarBu kıyamet senaryosundan pay kapmaya, ihale almaya, kişisel güç devşirmeye, iktidar aramaya, zenginleşmeye, cemaatsel veya örgütsel etkinlik kazanmaya çalışan, bu amaçla ruhlarını, onurlarını, kimliklerini pazara çıkaran, İslami değerleri bu aşağılık kirli ticarete malzeme yapan, Müslüman kimliğin arkasına sığınarak coğrafyayı harabeye çeviren istihbarat odaklarına servis yapan herkes, her yapı vatan hainidir.Selçuklu'dan Osmanlı'ya, Birinci Dünya Savaşı döneminden Türkiye Cumhuriyeti dönemine kadar bu alçakça örnekleri, kişilikleri çok gördük. İhanetleriyle, kötülükleriyle, lanetlenmeleriyle tarihe geçtiler. Bugün o damar, o zihniyet aynen devam ediyor. O kimliksiz ve kişiliksiz hain tiplemeleri her yanımızda, görüyorsunuz. Ülkelerine karşı savaşıyorlar. Milletlerine, tarihlerine, dinlerine, kültürlerine karşı savaşıyorlar. 21. yüzyılın “Gurka”ları gibi, kimi silahla, kimi medya gücüyle, kimi örgütsel imkanlarıyla, kimi fitne ve fesat operasyonlarıyla, kimileri entelektüel terör yöntemleriyle bu coğrafyaya, bu ülkeye, yüz yıldır acı çeken toplumlara felaket taşıyorlar.İdam listesi İsrail istihbaratındanMısır'daki askeri darbeyi ABD ve Avrupa ülkeleriyle İsrail planladı. Sudan'dan Suriye'ye kadar en yaygın, demokratik değerlere saygılı tek muhalif hareketi el birliği ile kendi anavatanında iktidardan indirdiler. Binlerce yıllık Mısır tarihinin ilk demokratik seçimlerini boşa çıkarıp, ülkenin özgürlük mücadelesine ağır darbe indirdiler. Bu darbe, Mısır halkına karşı açılmış en büyük savaştır. Ülkenin vesayetçi kadrolar eliyle işgalidir. Mübarek döneminde olduğu gibi, darbeden hemen sonra Mısır istihbaratı yeniden İsrail'in etkisine girdi. Cunta, iç güvenlikten bölge politikalarına kadar İsrail'in önceliklerine göre hareket eder oldu. Ülke tamamen İsrail'e ve arkasındaki güçlere teslim edildi. Bundan daha büyük işgal olur mu?İdam kararlarının gerekçeleri İsrail'in önceliklerine göre hazırlanmış. Onu rahatsız eden herkes idamla, hapisle cezalandırılıyor. Mısır'ın devlet aklı Tel Aviv'den, Avrupa başkentlerinden yönetiliyor. İnanıyorum ki, haklarında idam kararı verilenlerin isim listesi işte bu akıl tarafından yapıldı. Bunun bir adım sonrası, Sina'dan başlayıp Mısır'ın istikrarsızlaşması, daha ileri aşamalarda da bölünmeye doğru sürüklenmesidir. İstikrarsızlık ve bölünme senaryoları zalim yöneticilere ihtiyaç duyar. Zaman geçtikçe, Mısır demokrasisini gömüp Kahire'de bir cunta ikame edilmesinin aslında bütün Kuzey Afrika ülkelerindeki bölünme senaryolarının başlangıç noktası olduğunu göreceksiniz.Mısır'da Sisi'ye görev verildi, Türkiye'de Gülen grubu'na..Dikkat edin, Muhammed Mursi ve arkadaşları hakkında verilen idam kararlarının gerekçeleriyle Türkiye'de 17 Aralık darbe girişiminin gerekçeleri hemen hemen aynıdır. Aynı dil, aynı suçlamalar, aynı yargılama biçimidir. Sisi'ye darbe ihalesi verenlerle 17 Aralık darbecilerine ihale verenler aynı güçlerdir. İdam kararları açıklanınca Türkiye'de birilerinin nasıl sevindiğini gördünüz. On yıllardır darbe destekçiliği ile tescillenen çevrelerle, 17 Aralık ihalesini alan paralel çevrelerdeki aynı dili, aynı yaklaşımı, aynı sevinci gördünüz. Mısır'da Müslüman Kardeşler'i tasfiye eden darbeciler gibi Türkiye'nin darbecileri de kendileri dışındaki cemaatleri, Ak Parti iktidarını destekleyen herkesi tasfiye edecek, hapislere dolduracak, muhtemelen idam cezasını geri getireceklerdi. Kahire'deki mahkemeleri Ankara'da kuracak, dalga dalga düzmece yargılamalar yapıp idam kararları verecekti. Yargı ekibi hazırdı. Operasyon ekipleri hazırdı. Kimlerle nasıl bir cunta yönetimi kuracakları belliydi. Listeler hazırdı. Darbe sonrası Türkiye senaryosu hazırdı. Mısır'da Sisi'ye servis edilen darbe senaryosu Türkiye'de Fethullah Gülen Grubu'na ihale edildi. Burada da o listeler İsrail istihbaratının önceliklerine göre hazırlanmıştı. Hapsedilecekler, tasfiye edilecekler, belki yok edilecekler listesi onlar tarafından hazırlanmıştı. Aşık oldukları toz kondurmadıkları “Güney'deki o ülke” Paralel Örgüt üzerinden, Mısır'da olduğu gibi, Türkiye'de de infaz listeleri hazırlamış, ABD'deki ortaklarıyla yeni bir Türkiye tasarımı yapmıştı. Türkiye başaracak, coğrafya başaracakÇok büyük tehlike atlattı bu ülke. Belki yüz yıl kendine gelemeyecek ölçüde sindirilecek, dizleri kırılacak, küstürülecek, başı önüne eğilecekti. Türkiye ile birlikte bütün coğrafya büyük bir umutsuzluğa gömülecekti. Çünkü umut Türkiye idi. Coşku, söylem, duruş Türkiye'deydi. Bu ülkeyi, milleti, devleti yeni bir çağa taşıyan kadrolar, öncüler, kitleler Türkiye'deydi ve bunlar yok edilmeliydi. Ama yapamadılar, yapamayacaklar. Coğrafyaya yönelik yıkım projelerinin sadece Türkiye projesi başarısız oldu. Bu ülke direndi, yılmadı, inadına mücadele etti, oyunu farketti ve açıkça bu oyuna meydan okudu. Bu aşamadan sonra bir daha asla başaramayacaklar. Çünkü başarabilecekleri o çizgiyi çoktan geçti Türkiye. Bu millet, kendisine dayatılan yeni Birinci Dünya Savaşı'nı başlarına geçirdi.Tanık olduğumuz şey, son İstiklal Savaşı'dırTürkiye hep direnecek, güçlenecek, asla yılmayacak. Bugün ellerindeki imkanları seferber edip bu tarihi coşkuyu, yürüyüşü kırmaya çalışanlar utançlarıyla kalakalacaklar. Mısır'dan esinlenip Türkiye'de de idam imasında bulunanlar daha da batacaklar. Dün Maltepe'de yapılan Ak Parti mitingindeki yüzbinlerce insan, işte bu duruşun insanları. Bu söylemin, bu arayışın, bu büyük Türkiye heyecanının insanları. Onlar sadece bir partinin iktidar olmasını değil, bir Türkiye projesini sahiplendiler. İşte bu coşku, bu bilinç dalga dalga Anadolu'nun, Türkiye'nin bütün köşelerine ulaştı. Bu dalga bir tarihi kırılmadır. Yüz yıl sonra Anadolu'nun yeniden ayağa kalkışıdır. Bütün coğrafya için yeniden umut oluşudur. İşte bu yüzden, tanık olduğumuz şey, “Son İstiklal Savaşı”dır.
Derebeylik dönemi bitti Aydın Doğan..
04:0020/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Aydın Doğan'ın dün Hürriyet gazetesi üzerinden yayınladığı biraz ağlak ama aynı zamanda okuyanı saf yerine koyan, toplumsal hafızayı yok sayan, bütün günahlardan arınmış vatansever imajı çizen, mazlum söyleminin öne çıkarıldığı, çaresizlik görüntüsü altında gizli bir “ben hala güç odağıyım” iması bulunan açıklamasını okudunuz.
Hürriyet gazetesi benzer yazılara, Cumhurbaşkanı ya da Başbakan'a ayar vermelere alışkındır. Daha önce de Turgut Özal'a böyle ayar verilmek istenmişti. Bu sefer kullanılan dil her ne kadar “diz çöktük, etme eyleme, acı bize” şeklinde ise de, yazı aynı zamanda “biz iktidar kurup iktidar yıkan gücüz. Siyasi iktidarın, devlet iktidarının muhatabıyız. Biz bir güç odağıyız” iddiasının devamıdır.Oligarklar Türkiye'siAydın Doğan ve benzerleri, Cumhuriyet tarihinin iktidar aygıtlarındandır, doğru. Bu “oligarklar”, devletin parçalanmış iktidarının temsilcileridir. Halkın iktidarı, ülkenin kaderi bunlar arasında bölüştürülmüştür. Bu güç odakları üzerinden bir sistem oturtulmuştur. Cumhuriyet'in siyasi tarihi, askeri ve sivil bürokrasi ile seçilmiş aydın ve sermaye çevrelerinin biçimlendirdiği bir demokrasi komedisidir. Bu demokraside kitlelere lütfedilen tek “ayrıcalık” sandığa gitmek ve oy vermektir. Bunun ötesinde ne varsa, seçilmiş oligarşik yapınındır. Siyasi iktidar da, ekonomik iktidar da, sosyal projeler de, kültürel kimlik de, ülkenin çıkarlarının belirlenmesi de, dostluk ve düşmanlık ilişkileri de onlarındır. Bu on yıllar içinde, onların biçimlendirdiği ve yönettiği Türkiye'de demokrasi sadece sandıktır. Gerisi otoriterlik, bu ülkenin kaynaklarının talan edilmesi, oy veren kitlelerin tehdit olarak görülmesi, milleti devlet iktidarına asla yaklaştırmama konusundaki teyakkuz halidir.Aydın Doğan bir “Derebeyi”dirAydın Doğan işte böyle bir ülkenin bir derebeyidir. Derebeylerinden sadece bir tanesidir. Çünkü ülke bu derebeyleri arasında bölüştürülmüştür. Bu derebeyleri, milli olan ne varsa, dini olan ne varsa, tarihi olan ne varsa, kardeşlik ve ortaklık adına ne varsa, coğrafya adına ne varsa hepsine düşmandır. Kendilerine tahsis edilen iktidar gücü, bu düşmanlıklar için verilmiştir. Bu küçümseme, bu kibir, bu halkı aşağılama işte bu pazarlığın göstergesidir, sonucudur. Onlara göre İslam düşmandır, Kürt düşmandır, Arap düşmandır, kötüdür. Türkiye'nin çıkarları Almanya'nın çıkarlarından, İngiltere ve ABD'nin çıkarlarından üstün değildir. Bu derebeyleri güçlerini hiçbir zaman bu topraklardan almadılar. Türkiye'de kurulan vesayet yönetimlerinden aldılar. Onlar adına emanetçilik yaptılar. Türkiye ile, bu ülkenin insanlarıyla çatışmaya bu yüzden girdiler ve her çatışmada vesayeti tayin eden o güçlerle, ülkelerle ortak oldular. Onlar hiçbir zaman yerli olmadılar. Yerli görünüp, milliyetçi görünüp dışarıdan oldular, kendi çıkarlarını dışarının o güç tayin edenlerin çıkarlarıyla örtüştürdüler.Aydın Doğan bir kişi değil, bir zihniyettir. O izler toplumsal hafızadan silinmezTürkiye'nin otuz yıldır bir Aydın Doğan sendromu yaşamasının nedeni budur. Bu derebeylik düzeni, bu oligark zulmüdür. Kendilerine tahsis edilen ekonomik gücü, medya gücünü, ilişki gücünü her zaman, hiç tereddüt etmeden milletin aleyhine kullanmışlardır. O küçümseyip hor gördükleri insanlar, bu ülkenin insanları sesini yükseltmeye, devlete yakınlaşmaya, devletle bir olmaya çalıştığı her fırsatta darbeci olmuşlar, ekonomik krizci olmuşlar, krizleri zenginleşme fırsatına çevirmişlerdir. Başörtüsü yasağını protesto etmek için Beyazıt meydanında toplananları terörist ilan ettikleri yetmiyormuş gibi, “Kara Cuma” manşetleri atmışlardır. Halkın tercihlerine karşı “411 el kaosa kalktı” başlıkları hep bu yüzdendir. Bu ülkenin toplumsal hafızasında Doğan Grubu ve onun gibi bazı güç odaklarının yapıp ettikleri çok aşikardır, belirgindir ve o izler silinecek gibi değildir.28 Şubat darbesinin baş mimarlarındandır Aydın Doğan. Oysa o darbe bizzat ABD'deki neoconlar ve İsrail aşırı sağı tarafından planlanıp Türkiye'deki emir erleri üzerinden uygulanmıştı. Dışarıdan servis edilmiş, Doğan'ın medyası üzerinden pazarlanmıştı. Hükümet yıkıyorlar, hükümet kuruyorlar, kabine şekillendiriyorlar, ihale taksim ediyorlardı. Bu ülkenin zenginliği ve iç politikası üzerinde mutlak hakimlerdi ve gerisi teferruattı. “Evet, hükümeti ben yıktım”Geçmişten, 2 Kasım 2001'den bir haber hatırlatayım size: “ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ile kader birliği yapan Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, bir süre önce gazetemizin sahipleri olan Albayrak A.Ş yöneticileri ile görüştü. Görüşmede 54. Hükümet'i kendisinin yıktığını söyleyen Doğan, “Refah-Yol Hükümeti döneminde Maliye, Hazine, Dış Ticaret Müsteşarlığı üzerime gelmeye başladı. Hesaplarımı incelemeye aldılar. İki ayım kalmıştı. Ya ben dedim, ya da 54. Hükümet. Düğmeye bastım ve yıktım. Hükümeti yıkmasaydım, ben yıkılacaktım” şeklinde konuştu.Şimdi soralım: bugün de mi maliye, vergi müfettişleri üzerinize geliyor? Bu yazılarla aynı uyarıyı mı yapıyorsunuz? “Ben yok olacaksam hükümet yok olsun” demek mi bu? 2003'ten beri sayısız darbe girişimi oldu. Refah-Yol hükümetine yapıldığı gibi Ak Parti iktidarını devirmek için senaryolar yazıldı ve uygulandı. Hiç birisi başarılı olamadı. Hepsinde amaç aynıydı. Darbe veya her ne olursa bu iktidardan kurtulmaktı. Gezi ve 17 Aralık'a verilen desteğin sebebi de buydu. Halkın ezici çoğunluğunun tercihi sizin için yine sadece sandıktı, oy vermekti. Demokrasi sandıktan ibaretti. Ondan sonrası iktidar sizdiniz nasılsa. Derebeylik dönemi bitmiştir!Yine mi? Onlarca yıllık “alışkanlık” neden değişmez, neden Türkiye'de bazı şeyler kökten değişir de Aydın Doğan zihniyeti hep aynı yöntemlerle öne çıkar? Daha dün terörist dediğiniz HDP ile Türkiye'ye ayar veriyorsunuz. HDP üzerinden sistem restorasyonuna, rejim revizyonuna girişiyorsunuz. Bu anlamda, eski Türkiye'nin oligarklarının HDP'nin arkasında sıraya girmeleri, buraya yaptıkları yatırımlarla AK Parti'yi geriletme çalışmaları, Erdoğan'ın burnunu sürtme çabaları, Türkiye'nin dönüşümünü sabote etme girişimleri bu millet tarafından anlaşılmıyor mu sandınız?Türkiye'nin en uzun süre iktidar olan partisi Aydın Doğan ve arkasındaki oligarklar olmuştur. “Sayın cumhurbaşkanı” diye başlayan o cümleler, aslında “ayağını denk al” cümleleridir. Çok açık ve yıkıcı bir savaşa girdiler. Ama artık “Derebeylik Dönemi” bitmiştir. Türkiye'nin yaşadığı en büyük devrim budur.
“Derebeyleri” intihar bombacısına dönüştü
04:0022/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye öyle büyük bir siyasi kavga veriyor ki, “Son İstiklal Savaşı” dediğimiz ve 7 Haziran'a kilitlenen bu mücadele, ülkemizin yüz yıllık o acı tarihe bir nokta koyup koyamayacağını belirleyecek.
Kazanan ya da kaybeden siyasi partiler, iktidar çevreleri olmayacak; ülke, millet, devlet olacak. Ya yarının Türkiye'sine, geleceğin Türkiye'sine ilerleyeceğiz ya da yeniden geçmişin soğuk Türkiye'sine döneceğiz. Ya Anadolu sınırlarının ötesine taşacağız, geleneksel Türkiye ölçeğinin ötesine geçeceğiz, tarihi hafızayı canlandırıp geleceğe olan güveni pekiştireceğiz, derin Anadolu ve coğrafya ile barışacağız, dik yürümeyi öğreneceğiz ya da derin iktidar parçalanmalarına, o kabus günlerine geri gideceğiz: Krizlere, iç güvenlik sorunlarına yeniden yuvarlanacağız, dar iktidar çatışmalarını ülkenin yüce çıkarları sanıp ellerimize tutuşturulan küçücük kırıntılarla avunacağız. Kumarhanede dövülen Başbakan'lar dönemiKumarhanelerde dövülen başbakanları, iftiralarla köşeye sıkıştırılıp teslim alınan hükümetleri, talimat alan bakanları, toplumsal gerilimleri, iki yılda bir değişen hükümetleri, tamamen kendi içine kapanan bir ülkeyi göreceğiz.Bütün bu mücadele, bu öfke, bu kin, Türkiye'nin on yıl gibi çok kısa bir süre içinde yakalayabildiği küresel ölçekte kendini hissettiren o dinamizmi durdurmak içindir. Hiçbir muhalefet partisinin bu dinamizmin önüne geçecek ne bir siyasi söylemi, ne projesi, ne perspektifi var. Birkaç ev, birkaç anahtar, binlerce insana iş verme gibi, bol keseden dağıtılan ve hiçbir zaman gerçekleştiremeyecekleri vaatlerin, yirmi-otuz yıl öncesi siyasi söylem tarzının ötesinde yeni olan, bugünün bir adım ilerisine geçebilen hiçbir tezleri yok. Keşke olsaydı, olabilseydi, ama yok. Bırakın küresel ölçekte güç olmayı, en azından bir duruş, söylem geliştirmeyi, Anadolu sınırlarının ötesine taşıracakları tek cümleleri yok. Biraz insaflı söyledim aslında Türkiye'nin tamamını kuşatacak sözleri yok çünkü her biri ülkenin sadece belli bir bölümünde söz söyleyebiliyor, kalan kısmına gidemiyor bile. Türk Baasçısı, Kürt Baasçısı..Türk Baasçısı, Kürt Baasçısı partilerle bu ülke on yıllarını harcadı. Bu Baasçılık yirminci yüzyıl siyaset tarzıydı. O da siyaset değil, Türkiye ve bölge ülkelerini yönetme tarzıydı. Onlar vekaletçiydi, tahsildardı. Ama artık öyle bir Türkiye yok, olmayacak da. Öyle bir siyaset tarzını besleyecek bir dünya da kalmadı. Eski vesayetçi merkezler şimdi bunlar üzerinden sadece ülkeleri istikrarsızlaştırabiliyorlar. Artık o ülkeleri yönetmek kabiliyetlerini kaybettiler. Dolayısıyla yeni vesayetçilik yönetmek üzerine değil, parçalama ve istikrarsızlaştırma üzerine kurgu yapıyor. Türkiye'yi o sığ, emanetçi, tahsildar kadrolar üzerinden istikrarsızlaştırma, bir Irak'a, Mısır'a, Yemen'e döndürme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Coğrafya ölçeğinde kaosun Türkiye'ye pazarlanması bu kadrolar eliyle, onların sığ Türkiye algısı, ülke ve devlet algısı üzerine şekillendirilecek. Önümüzdeki yıllarda, iktidara ulaşamayan bazı siyasi kadroların bu istikrarsızlaşma üzerinden ihaleler talep edeceğini, bunlar üzerinden bir güç arayışına gireceğini göreceksiniz. Terör üzerinden iktidar arıyorlarAslında son yıllarda bu hep böyleydi. Ülkenin büyük yürüyüşünü, dik duruşunu, çevresini kucaklamasını hazmedemeyen, bu derin değişimin boşa çıkardığı içerideki güç merkezleri ile dışarıdan çevreleme projeleri yürütenlerin müthiş dayanışma, ortaklık örneklerine tanık olduk. Sokak terörü üzerinden hükümet yıkma, askeri darbeye kışkırtma, sistem içindeki istihbarat ağı üzerinden uluslararası ihale alıp darbe girişiminde bulunma örnekleri bu büyük hesaplaşmanın ardı ardına gelen taarruzlarıydı.İşte bu girişimlere destek olan siyasi partiler, terör destekli partiler, sermaye çevreleri, eskinin hükümet kurup yıkan güçleri terörden iç savaşa kadar kendilerine ihale edilen her kirli oyuna atladılar, onu sahiplendiler, ön cephede savaştılar. Kazanırlarsa efendileri kazanacak, Türkiye yeniden vesayet altına girecek, onlar da dokunulmazlıklarını yeniden kazanacaklar, Türkiye'yi içeriye gömüp kendilerine ihale verenler için tehlike olmaktan çıkaracaklardı. Derin feraset ve o talimatlarOyunu millet bozdu. Anadolu insanının derin feraseti o kirli tezgahları, ortaklıkları açığa çıkardı ve inadına Türkiye'yi selamete çıkarmanın yolunu bildi. Yine bilecek. Çünkü bu millet, yüzyıllık o ezik tarihe geri dönmek istemeyecek. Onlarca yıldır olduğu gibi, o dokunulmazların, o imtiyazlıların iktidarı yeniden sahiplenip kendilerine sürü muamelesi yapmasını asla hazmetmeyecek.Bu ülkenin insanları on yıldır kendilerinin aslında bir dekor olmadığını, bir demokrasi kamuflajı olmadığını öğrendi. İktidarın ne olduğunu, gücün ne olduğunu, iradenin ne olduğunu, kendilerinin ne olduğunu keşfetti. Onları tekrar o dar alana, o kafeslere sığdırmak artık mümkün olmayacak. Bu bir devrimdir ve devrim devam edecek. Türkiye, devrimin öncülerine, hizmetkarlarına, kendileriyle omuz omuza olduğu için sahip çıkıyor, destek veriyor. Bunun bir siyasi parti mücadelesinin çok ötesinde kodları olduğunu biliyor. Devrimi durdurmak için öyle çirkin yöntemler deneniyor ki, okyanus ötesi, kıtalar arası, başkentler arası talimatlar uçuşuyor. Demokrasi alanında mücadele edenlerin meşruiyet çizgisi işte bu talimatlar yüzünden belirsizleşti. Seçim öncesi darbe girişimleriyle, sokak terörüyle bu yüzden ortaklık kurdular. İnsanları darağaçlarında sallandırma planları bile yaptılar. Ülkenin bugüne gelmesinde emeği olan herkesi bir şekilde tasfiye etme, yok etme planları yaptılar. Seçim için bile terör ortaklığıAynı çevreler, seçim kampanyalarında sıcak mesajlar verirken, bol vaatler savururken, bir yandan da terör örgütleriyle ortaklıklarını devam ettiriyorlar. Gezi isyanında DHKP-C'yi sokağa sürenler, 17 Aralık'ta aynı örgütle kucak kucağa iş pişirenler bugün de bu ortaklıklarını devam ettiriyor. Adana ve Mersin'deki bombalı saldırıyı nasıl istismar ettiklerini gördünüz. Bir bakıyorsunuz ki, arkasından aynı örgüt çıkıyor. Birkaç ay boyunca bunu nasıl IŞİD saldırısı olarak gösterebiliriz hesapları yapmışlar.Terörle tanıdık halleri, ortaklıkları üzerinden seçime hazırlanan eski Türkiye'nin kadrolarının siyasi ahlak anlayışının bugünün Türkiye'sinde alıcı bulması ve onu iktidara taşıması mümkün değil. On yıl öncesinde, yirmi yıl geride kalmış bu alışkanlıklar yüzünden ülkenin tamamına gidemiyorlar bile. Bu haldeki siyasi kadroların buradan iktidar devşirmeleri mümkün mü?Tek “Derebeyi” Aydın Doğan değilBu millet bir daha asla “Derebeylik Dönemi”ne dönmeyecek. Devlet iktidarını paylaşıp ülkeyi kendi şirketleri için çiftliğe döndüren “Derebeyleri”ne izin vermeyecek. Bunlardan sadece biri Aydın Doğan ve verdiği kavgayı, rolünü görüyorsunuz. Onu öne atıp arkasında gizlenen, destek veren başka derebeyleri de var. Onlar Aydın Doğan'ı bir “intihar bombacısı” gibi cepheye sürdüler. Ülkeyi yeniden Baasçılık dönemlerine götürüp paylaşmaya ayarlı bir kavga yürütüyorlar. Bu aşamadan sonra Türkiye'nin yaşayacağı iktidar parçalanması ülkenin parçalanması olacaktır. Milleti sadece sandık motifi olarak kullanan eski günlere dönüş, bu ülkenin bir daha birarada olamayacağı anlamına gelmektedir. Artık coğrafyada şartlar olgunlaşmış, Türkiye'nin bile parçalanmasını hazmedecek kaos bölgeselleşmiştir. Bu yüzden bütün ülkeyi kucaklayacak bir ortaklık dışındaki her seçenek kabustur. Anadolu üçüncü kez tarih değiştiriyorHaçlı Seferleri'ne direnen, Moğol İstilası'nın izlerini silen bu millet, Son İstiklal Savaşı'nın da üçüncü büyük şok olan Birinci Dünya Savaşı'nın izlerini silmek olduğunu, 20. yüzyıl vesayet çağının defterini dürmek olduğunu, Üçüncü büyük yükseliş dönemi olduğunu pekala öğrenmiştir. Artık o derebeylerin, onların yönetimindeki siyasi çevrelerin, hepsinden öte kendilerine ihale verenlerin projelerine karnımız toktur. Türkiye'yi Mısır yapma, Ukrayna yapma projeleri nasıl çökmüşse, servise sundukları son projeleri de çökecektir. Tarihin akışı değişmiştir, bunu yeniden tersine çevirmek onlar için bile en az yüz yıl alacaktır. Oysa geri dönülmez sınırı geçmek için bu ülkeye çok az bir zaman lazımdır. İşte bu yüzden İstiklal savaşının son birkaç cephesi kalmıştır. Türkiye'nin karşısındaki cephede yer alanlar, bu büyük yürüyüşe savaş açanlar işte o zaman yok olup gideceklerdir.Hesaplaşma, işte bu yüzden çok büyüktür, tarih değiştirecek ölçektedir.
Hadi, NATO’yu göreve çağırın
04:0025/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
7 Haziran seçimleri, Türkiye'nin geleceğine yönelik düşüncelerimizde ciddiye almamız gereken çok ilginç bir cephe şekillendirdi. Elle tutulur hiç bir projesi, siyasi söylemi ve perspektifi öne çıkaramayan muhalefet partileri neredeyse tek bir blok halini aldı.
Siyasi muhalefet, ideolojik gruplar, terör örgütleri, Fethullah Gülen grubu, bazı sermaye çevreleri ve yıllardır Türkiye'yi rehin almak için her türlü darbe girişimlerini servis eden dışarıdaki güç çevreleri, tam bir cephe halinde AK Parti iktidarına karşı adeta seferberlik yürütüyor.Gülen'i PKK ile yan yana getiren güçCHP ile DHKP-C'yi, Gülen Grubu ile PKK'yı, HDP ile İran istihbaratını, yine Paralel'in tezleri ile İran'ın Türkiye tezlerini buluşturan, bütün bunların hepsi ile ABD, İsrail ve Avrupa'daki Erdoğan karşıtlarını aynı çizgide sabitleyen irade, seçimleri son fırsat olarak görüp, var gücüyle Türkiye'yi kontrol edilebilir alana çekmeye çalışıyor. Selahattin Demirtaş'ın “Seni Başkan yaptırmayacağız” ifadesi kendi cümlesi değil, bu ortak cephenin, birleşik cephe mimarlarının sözüdür ve bu cümle, 7 Haziran'a ayarlı projenin bütün gizliliğini deşifre etmektedir. “Seni Başkan yaptırmayacağız” ifadesi, Erdoğan'la başlayıp Türkiye'yi on yılda elli yıllık bir gelişmişlik düzeyine çeken, uluslar arasında bir üst lige çıkaran, ülkeye ve millete özgüven aşılayan büyük değişime nokta koyma projesinin sloganıdır. İlan edilen seferberlik, oluşturulan birleşik cephe, siyasi çevreler, partiler ve örgütler arasındaki farklılıkları silip süpürdü. Meşru siyaset ile gayri meşru yöntemler arasındaki kalın çizgi, siyaset ile terör arasındaki keskin çizgi bu dayanışma tarafından yok edildi. DHKP-C ile PKK, yeni cephenin en etkili argümanları haline geldi. Bu güçler, yeri geldiğinde tehdit, şantaj aracı olarak kullanılır oldu. Birileri, silahlı güçlere ihtiyaç duyuyor olmalı ki, bu iki örgütün hareket alanı alabildiğine genişletildi, ikisi de seçime ayarlı bir gündeme yönlendirildi.Hangi irade siyasi terörle buluşturdu?Çözüm Süreci'ne karşı en yıkıcı kampanyayı yürüten Gülen grubu, bugün HDP ve PKK ile aynı safta savaşıyor, seçim ittifakı yapıyor, hükümete yönelik akılalmaz entrikalar servis ediyor. Gülen'in adamları, bir önceki seçimde CHP için oy topladıkları gibi, bu seçimde de CHP ve HDP için oy topluyor. Gülen medyası, CHP ve HDP kampanyaları açısından Ayın Doğan'ın medya grubundan bile daha açık ve saldırgan bir tarafgirlik hatta sözcülük yürütüyor. Bu uğurda DHKP-C'nin saldırılarını bile Demirtaş'ın ağzından gizleme teşebbüsünde bulunabiliyor. Kürtlere mesafesiyle bilinen, Çözüm Süreci'ne katkıda bulunanları hain ilan eden bu grubun şimdi PKK ile ortaklık görüntüsü vermesi hangi iradenin ürünüdür?Garip bir şekilde, CHP'den HDP'ye ve MHP'ye kadar hemen her parti, paralel çevrelerle yakınlık görüntüsü vermekten çekinmiyor hatta daha da ileri gidip, onlarla yakınlıklarını gösterme çabası içine giriyor. Burada akıl, irade, siyasi yaklaşım kimin ürünü, bu partilerin siyasi/ideolojik kimlikleri kimler tarafından bu şekilde aşındırılıyor, ciddi ciddi düşünmek lazım.Hepsi eski Türkiye'yi özlüyorMeşru siyasi partilerin ve meşru olmayan örgütlerin ortak bir kimliği, duruşu daha var. Hepsi eskinin Türkiye'sini özlüyor. Koalisyonların olduğu, hemen her gün siyasi krizlerin yaşandığı, bilinmezliklerin alabildiğine yaygınlaştığı, dar çıkar ilişkilerinin siyaseti rehin aldığı, ekonomik krizlerin normalleştiği bir Türkiye bu. Siyasi söylemlerine, projelerine, tavır ve davranışlarına baktığınızda bundan ötesini göremiyorsunuz. Hiç birinin, bugünkü Türkiye'nin bir adım sonrasına ilişkin tek bir cümlesini duyamadık. Vaatleri on yıl önceki vaatleri andırıyor, yarının Türkiye'sine yönelik ise fantastik, kendilerini bile ikna etmeyen cümleler kuruluyor.Unutulmamalı ki, bugünün Türkiye'sinin ötesine geçemeyen, kendini bu anlamda yeniden kuramayan hiçbir siyasi söylem yaygınlık kazanamayacak, gücünü artıramayacak. Bu partiler, günübirlik hareketliliklerin ötesine geçmeyen tavırları yüzünden her seçim daha da eriyecek. Oysa onların iktidar partisinden, AK Parti söyleminden çok daha ileri bir siyasi dil üretmeleri gerekiyordu. İktidar yorgunu dedikleri AK Parti, bu seçimde bile onlardan fersah fersah ileride bir söylem gücü kullanıyor, üstelik bu söylemleri gerçekleştireceğine dair güçlü bir kamuoyu kanaatine sahip.Muhalefet partileri bağımsızlaşmalıYaptıkları hatalardan biri de, iktidar ararken, örgütlerle, geçmişin darbeci çevreleriyle, bu ülkenin gözünde hiç de iyi izlenim bırakmamış sermaye gruplarıyla aralarına mesafe koyamamalarıdır. Ülkenin tamamı için endişe yüklü bazı çevrelerle yakınlık görüntüsünden kurtulamamaları hatta yer yer onları savunur pozisyona girmeleridir. Böyle olunca da geniş kitlelerin gözünde marjinalleşmekte, muhalefet partisi olmanın ötesinde bir güven inşa edememektedirler.Bu ülkenin demokratik sistemini zenginleştirmesi, muhalefet partilerinin darbeci, kirli siyasi ve ekonomik çevrelerden bağımsızlık kazanmalarıyla mümkündür. Bugün bile, muhalefet partilerinin ve meşru olmayan muhalif çevrelerin uluslararası pazarlaması Paralel örgüt üzerinden yapılıyorsa, onlar üzerinden bir muhalefet dili kullanılıyorsa, kan kaybı devam edecek demektir. Güçlü, özgür, ekonomik refah yolunda ilerleyen, teknoloji ve özgüven konusunda kompleksleri olmayan Türkiye vurgusu onlar için de kazandırıcı olacaktır.Küstahlık başladı!Dikkat ederseniz, her seçim öncesi, Batı medyasında servis yazıları yayınlanır, iç kamuoyu bu şekilde etkilenmek istenir. Daha önceki seçimlerde çok ağır metinler okuduk. Türkiye'ye hakaretler yağdırıyorlardı. O zamanlar Türkiye'den servis büyük oranda dar bir çevre tarafından yapılıyordu. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı dönemindeki ağır yazıları hazmedemeyip tepkisel yazılar yazdığımı hatırlıyorum. Tayyip Erdoğan'a yönelik bütün ülkeyi rencide edecek hakaret yazılarını yıllardır izliyoruz. Şimdi yine servise başlamışlar ama bu sefer servis işini paralel çevreler yapıyor. Hemen her ülkede Türkiye aleyhine lobi yapan, bir tür dış tehdit haline gelen bu çevreler muhalefet adına oralarda da kampanyalar yürütüyor.New York Times'da yayınlanan son yazı, işte bu eski yazıları hatırlatan türden. Alabildiğine küstahlık, alabildiğine korku pazarlaması, alabildiğine servis. Daha önce “ABD müdahale etmeli ve Türkiye'yi durdurmalı” diye yazıyorlardı, şimdi “NATO müdahale etmeli” diye yazmışlar. Bizim muhalefet de bu söylemden medet umar hale gelmiş. İşte bu kadar. Hepsi bir gazetenin tek makalesi kadar. Meydan okuyan kahramanlaşır Ama unutmasınlar, o Türkiye tarihte kaldı. Öyle bir yazıyla ayar verilen ülke yok artık. Bir yazı ya da açıklamayla hizaya sokulan bir hükümet, bundan etkilenen bir kamuoyu yok. Kim, bu yazılardan medet umarsa, halkın gözünde küçülüp gidiyor. Meydan okuyan kahramanlaşır. Türkiye meydan okuyan bir ülke ve kamuoyu işte bunu sahipleniyor. Muhalefetin anlamadığı işte bu.Bu ittifak, ortak cephe görüntüsü, siyasi partileri büyük havuzun içinde eritecek. Bazıları küçülüp yok olacak. Aralarındaki fark hızla flulaştığı için seçim sonrası ilginç bir siyasi yeniden yapılanma olacak. Sanıyorum o zaman oluşacak siyasi blok, çok daha hırçın bir savaşa girişecek. Bu savaş asla bir siyasi mücadele değil, eski ve yeni Türkiye'nin mücadelesi olacak. Siz asıl partilerle örgütlerin ortaklığını o zaman göreceksiniz. Bazıları kalkıp gerçekten de “NATO Türkiye'ye müdahale etsin bile” diyecekler. “Neden olmasın, Soğuk Savaş döneminde bu ülkeyi NATO yönetiyordu, yine yönetsin” bile diyebilecekler.İşte bu yüzden “son istiklal savaşı” diyoruz buna. Yüz yıl sonra tarihi değiştirmek diyoruz. Herkes pozisyonunu buna göre belirlesin.
Yeni Selahaddin Türkiye’dir
04:0027/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yüksekova'ya yapılan havaalanına neden Selahaddin Eyyubi adı verildi? Neden ulusalcı, Baasçı HDP söylemine karşı İslami söylem bu kadar baskın bir şekilde öne çıkarılıyor? Neden etnik milliyetçilik dalgasına karşı ortak kimlik ve geçmiş üzerinden bir siyasi dil geliştirilmeye çalışılıyor?
“Kudüs Yahudilerindir” diyen bir siyasi kadroya karşı “Hayır, Kudüs hepimizindir, Selahaddin'indir” diyen o dil, Türkiye için, bölge için, özellikle de Kürtler için ne anlam ifade ediyor? Türkiye; “Kabe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” diyen bir anlayıştan “Kudüs Müslümanlarındır” anlayışına varan büyük bir siyasi değişim geçirdi. Kürtlerin öncülüğüne soyunan siyasi kadrolar ise, “Kabe Arabın olsun” söylemini daha yeni keşfediyor. Taksim-Kabe benzerliği kuruyor, “Kabe Arabın olsun bize Taksim yeter” ayarında bir bilinç düzeyi sergiliyor. Bu nasıl bir talihsizliktir.Türkiye coğrafyayı dönüştüren tek güçSelahaddin Kürt'tür. Ama sadece Kürt değil, Türk'tür, Arap'tır, semboldür. Coğrafyanın bileşkesidir, ortak kimliğidir. Şehir devletlerine karşı coğrafyanın bütünlüğünü, birliğini, ortak bir dava için seferber oluşunu temsil etmiştir. Kudüs, herkesin ortak davasıdır ve o da beraberindeki birleşik güçlerle bu davanın öncülerinden olmuştur. Türkiye; coğrafyanın Birinci Dünya Savaşı sonrası ikinci büyük çözülmeyi yaşadığı bir dönemde yepyeni bir siyasi söylemin, ortak dilin öncülüğünü yapan tek ülke olarak öne çıkmıştır. Etrafımızdaki ülkeler teker teker dağılırken, çözülürken Türkiye bütün bunlara meydan okumuş, kendini dönüştürmüş, kendini yeniden tanımlayıp konumlandırmış, sadece yakın çevresindeki çözülme senaryolarına değil bu senaryoların mimarlarına da bayrak açmıştır.O artık coğrafyanın ortak ülkesi, ortak devletidirTürkiye, yeşerttiği yeni ve güçlü siyasi akılla, 20. yüzyılın etnik çatışmalarına da, 21. Yüzyılın mezhep kemliğine sabitlenen çatışma tezlerine de karşı durmayı becerebilmiştir. Bu söylem, bu bilinç düzeyi Kuzey Afrika'dan Hint/Pakistan coğrafyasına kadar dalga dalga büyük bir değişimi tetiklemektedir. Türkiye, bir büyük coğrafya devriminin, değişiminin besleyicisi olmuş, bu yüzden de çok ağır saldırılara maruz kalmaktadır.Bu yönüyle Türkiye artık ortak ülkedir, ortak devlettir.Sadece Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin ve Anadolu'da barındırdığı etnik çevrelerin değil, herkesin sığınabileceği, güç alabileceği bir merkez ülkedir. Türkiye, bu yönüyle Selahaddin Eyyübi'nin kendisidir.Asıl şimdi aldatıyorlar Yüksekova'ya bu ismin verilişi bir seçim yatırımı, oy avcılığı değildir. Seçimden çok daha öte bir mesajdır. Çünkü sadece Hakkari'de değil, bütün illerde, bütün ülkede semboller, ortak miras öne çıkarılmaktadır. Bir siyasal dönüşüm, bir kimlik dönüşümü, bir tarihsel kırılma yaşanmaktadır. Türkiye bu büyük dönüşüm için önce kendini dönüştürmektedir, sonra etrafını, sonra bütün coğrafyayı. Yıllardır ortak geçmiş işte bu yüzden değersizleştirildi, küçümsendi, yargılandı. Bugünün geleceği biliniyordu. HDP siyasi kimliği bütün bu ortak değerlerle alay ederken, onların etkisini yok etmeye çalışırken aslında Türkiye'nin öncülük ettiği, bir adım sonrasında coğrafyayı etkileyecek o büyük dönüşüme karşı kurgulandığını ortaya sermektedir.Bu dönüşümü bir seçim yatırımı olarak pazarlayıp, “devlet sizi yine kandırıyor” tezi işleyenler, o devlet anlayışının artık olmadığını pekala bilmektedir. Kürtleri aldatan devlet Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkede yaşayan herkesi aldatmıştır, tehdit görmüştür,sindirmeye çalışmıştır. O devlet anlayışını dönüştürmeye çalışanları da aynı kategoriye sokmak, öyle göstermek belki de Kürtlere yönelik en büyük yalan operasyonudur. Asıl şimdi kandırılmaktadırlar. Kürtler için yeni bir cephe dizayn ediliyorKendilerine sahip çıkanların, onlara destek verip kardeş bilenlerin, ortak sembol ve geçmiş üzerinden yeni bir inşa süreci başlatanların karşısına Kürt Baasçılığı'nı çıkaranlar, bu ilkel aklı geleceğe yönelik tek yol gösterenler, geçmişin o aldatan kadrolarıdır.Türkiye dönüştükçe bütün güçlerini Kürtler üzerine yoğunlaştırdılar. Geçmişin darbecileri, sermaye grupları, güç odakları, Türkiye'yi inim inim inleten çevreleri bu sefer HDP üzerinden bir senaryo deniyorlar. Hepsi bu yüzden onu arkasında hizalandı, onu allayıp pulluyor, onu pazarlıyor. Kürtleri çok sevdiklerinden mi? Hayır, aslında bu ülkede sadece onlar Kürtlerden nefret ediyor ama şu talihsizliğe bakın ki, bugün HDP siyasi aklını onlar yönetiyor.
Kime karşı? Hepimize karşı. Ülkeye, millete, tarihe, geleceğe ve coğrafyaya karşı. Selahaddin Eyyubi kimliğine karşı.Bu büyük devrimi Kürtleri kullanarak, onları yem ederek durdurmaya çalışıyorlar. Çözüm Süreci'ne karşı tereddütsüz bir şekilde çatışmayı tercih edenlerin HDP safında yer alması kimsenin aklını başına getirmiyor mu? Yüzyılın değişimine karşı bu elleri kanlı kadroların Kürtlerin önünde yürümeleri kimseyi uyandırmıyor mu? HDP etnik kimlikten mezhep çatışmasınaDuygusal bir milliyetçilik servis ederek elli yıl, yüz yıl geride kalmış söylemler üzerinden üstelik bu toprakların kimliğine, ruhuna ters bir kimlik inşa etmeye çalışmaları aklımızı başımıza getirmiyor mu? Türkiye'de ortak kimlik için fedakarca bir mücadele yaşanırken HDP'yi bir ikame partiye dönüştüren aklın onu mezhep kimliği üzerinden yeniden formatladığını kimse anlamıyor mu? Dikkat edin, bütün coğrafyada yaygınlaştırılan, ülkeleri mahveden mezhep kimliği üzerinden servis edilen yeni çatışma biçiminin Türkiye'deki taşıyıcısı HDP olacak. Coğrafya için keşfedilen yeni tehlike, Türkiye'ye bu kadrolar üzerinden mi servis edilecek? HDP artık etnik bir parti olmaktan çok bu yönüyle öne çıkacak.Çözüm Süreci'ne savaş açanlar HDP ile omuz omuza görüntü verirken çözüm için risk alanlar yalnız bırakılacaksa bu çok büyük bir vefasızlık olacaktır. Vefasızlığın da ötesinde, bu kurgunun ileride ne acılara yol açacağını hep birlikte göreceğiz.Bizler Selahaddin'in yanındayız, ya siz?Eski Türkiye'nin oligarkları, karanlık iktidar odakları Kürt seçmeni rehin alıp, HDP'yi yeniden kurgulayıp, Türkiye'nin büyük dönüşümünün önüne, cepheye sürmeye çalışıyor. Değişimi en çok isteyenleri, ona en çok ihtiyaç duyanları tarihi bir tuzağın içine çekiyor. Oysa bu dönüşüm, hepimizin mücadelesi. Omuz omuza olamayacaksak, bu ülkeyi hep birlikte dönüştüremeyeceksek hepimiz yara alırız. Belki birkaç yılda eski Türkiye'ye döneriz. O zaman da sonsuz çatışmalara teslim olur Türkiye'den bir Irak çıkarırız. İşte proje budur. Ama Türkiye bu dönüşümü tamamlayacak. Meydan okumaya devam edecek. Olsun yeni düşmanlar edinsin. Bu yeni İstiklal Savaşı'nı kazanmayı bilecek. Bu mücadele Selahaddin kimliğini bilenlerin mücadelesi. Bize bu adres yetiyor. Başka adres arayanlar, Kudüs'ü Yahudilere versin, Kabe'yi Araplara versin. Onlar yüz yıl sonra gelen büyük özgürlük mücadelesinde tarihin kaybedenler tarafına not edilecek.Evet, biz Selahaddin'in durduğu yerdeyiz. Ya siz neredesiniz?
Siz, vatan hainleri, sizi kim yargılasın!
04:001/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Türkiye Türkmenlere yardım etti" diye ortalığı ayağa kaldırdılar.
ABD'ye, Avrupa'ya şikayet ettiler. Bu ülkeyi terör örgütlerine bile şikayet edecek kadar alçaldılar. Türkiye “terörü destekliyor" diye kara propaganda yaptılar. “Türkiye'yi durdurun", “AK Pati hükümetini cezalandırın", “liderlerini yok edin, kadrolarını tasfiye edin" diye tarihin en büyük ihanetine imza attılar. İçerideki ortaklarıyla, taşeron örgütlerle, servis üssü gazetelerle ortaklık kurup bu ülkenin mahremine, onuruna, tarihine hakaret ettiler. İsrail için ülkelerine savaş açtılarKendi ülkelerine savaş açtılar. Kendi dindaşlarına savaş açtılar. Mazlumlara savaş açtılar. İsrail için kıyım yapmaya çalıştılar. İsrail istihbaratı ellerine ne tutuşturmuşsa onu servis ettiler. Bütün ekiplerini İsrail istihbaratının emrine verdiler. İsrail üzerinden Türkiye'yi dövmeye, ezmeye, yıpratmaya çalıştılar.ABD Irak'ı işgal ederken yanlarındaydılar. Bu ülkede örgütler kurarken, suikastler işlerken, camileri bombalayıp mezhep savaşı çıkarırken yanındaydılar. Kendilerinden tek itiraz cümlesi duymadık. Katliamlara, insanlık suçlarına, savaş suçlarına karşı hiçbir tepki duymadık.Ya sizin vatan hainliğinizi kimler yargılayacak?Biz o zamanlar kelle koltukta mücadele ederken Zaman gazetesi katliamcıları aklıyordu. Ekrem Dumanlı dönemin ABD büyükelçisini allayıp pulluyor, insanlık suçlarını aklamaya çalışıyor, Eric Edelman ile özel söyleşiler yayınlıyordu. Oysa tam da o günlerde Ebu Gureyb işkenceleri tüm acımasızlığı ile yaşanıyordu. Onlarsa devlet terörünün, insanlık suçlarının en ağır örneklerini sergileyenleri sahipleniyor, bu adamları, güçleri Türkiye'ye pazarlıyordu.Şimdi bize “yargılanacaksınız" diyorlar. “Sizi uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılayacağız" diyorlar. Daha önce sadece “yargılanacaksınız", diyorlardı. Sonradan bunun “öldürüleceksiniz" anlamına geldiğini öğrendik. Şimdi ise UCM'ye gönderiyorlar. Savaş suçlarıyla mı yargılanacağız? Yıllar önce de Guantanamo'ya gönderiyorlardı. Neden mi? Irak işgaline karşıydık. Oradaki katliamları, işkenceleri ilk biz haber veriyorduk. Alabildiğine bir muhalefet dalgası oluşturuyor, işgale karşı Türkiye'yi ayağa kaldırıyorduk. O zamandan beri bizden intikam almaya hazırlanıyorlarmış!Bizim sığınacak başka ülkemiz yokMerak etmeyin, hala buradayız, burada kalacağız. Bizim sizin gibi sığınacak dost ülkelerimiz yok. İsrail'imiz yok. Bu ülkede doğduk, bu ülkenin ekmeğini yedik, bu ülkenin hamuruyla yoğrulduk, bu ülke gibi hiçbir ülkeyi sevmedik. Burada kalmaya, bu ülke için bedel ödemeye devam edeceğiz.Bu arada siz kimsiniz, ne için, hangi suçtan kimi yargılıyorsunuz? Hangi ülkenin insanlarısınız, hangi ülke adına operasyon yapıyorsunuz? Hangi istihbarat servisleri size talimat veriyor ve “Türkiye'yi vurun" diyor?Bunu yapanlar kendi vatan hainliklerini gizleme gereği bile duymadılar. Türkiye'ye karşı ne kadar kötü niyetli varsa hepsiyle ortak oldular. Açıktan başka ülkelerin istihbarat servisleri ile işbirliği yapıp Türkiye'ye saldırdılar ve devam ediyorlar.MİT TIR'ları hadisesi bir turnusol kağıdı oldu. Kim bu ülkenin insanı, kim bu ülkeye ait, kim bu ülkeyi seviyor, kim bu ülkeye düşman ortaya çıktı. Ait olduğunuz o güçler, bütün coğrafyayı kana bulayan o güçler, kardeşlerimizi, dostlarımızı yok etmeye ayarlı o güçler, ülkelerimizi paramparça eden o güçler sizin elinizle bizi de mi imha etmeye çalışıyor?Evet doğru, çalışıyor?Hadi Alman silahları için de bir şey söyleyin!Gezi isyanında sokak terörüyle ülkeyi felâkete sürüklemek istediler. Ukrayna olacaktık. 17 Aralık'la Mısır olacaktık. İdam mahkemeleri kurulup bu ülke yeniden vesayet altına alınacaktı. Sizin elinizle yapılacaktı bunlar. Tarih, bunun hesabını çok acı bir şekilde soracaktır. Ne olacaktı, Türkmenleri Esad ailesinin insafına mı bırakmalıydık? Mazlum Suriye halkını bu katliamcılara mı teslim etmeliydik? Neden Suriye yönetimine bir şey söylemezsiniz? Neden Suriye ordusunu yöneten İran generallerine bir şey söylemezsiniz?Bıraktık Gazze kıyımında İsrail'in yanında durmanızı. Alıştık ve orada size bir not verdik. Ama İsrail adına Türkiye'yi vurmanıza alışmayacağız, bunu kanıksamayacağız. Pişirip pişirip bu konuyu servis etmenizin, değişik gazeteler üzerinden operasyon yapmanızın ne anlama geldiğini bu ülke anlamadı mı sanıyorsunuz?Neden hiçbiriniz, PKK'ya verilen Avrupa silahlarını haber servisi etmez? Neden biriniz ABD'nin Irak'ta kurduğu örgütleri haber yapmaz? Neden hiçbir gazeteniz, Almanya'nın DHKP-C'yi eğitip silahlandırmasına ses çıkarmaz? Neden hiçbiriniz, İngiltere'nin yönettiği IŞİD koridoru üzerine bir cümle kurmaz?Nedir bu Türkiye düşmanlığınız?Silah da göndereceğiz insani yardım da!Türkiye büyük bir ülkedir, büyük bir devlettir, kökleri sağlamdır. Tarihin derinliklerinde olduğu kadar bugünün dünyasında da her yere uzanmaktadır. Mazlumlara karşı işgalcilerden, vesayetçilerden, sömürgecilerden talimat alanlar bu gücü zayıflatamaz. Bu ülke her yere uzanacaktır. Gazze'ye, Arakan'a, Suriye'ye, Afrika'nın en ücra köşelerine, Asya'nın yağmur ormanlarına kadar, bir imparatorluk bakiyesi olarak, mazlumların sesi olarak her yere uzanacaktır.Siz de, talimat aldıklarınız da bu eli kesemeyeceksiniz. Bu haliyle aldığınız görev ve üslendiğiniz rolle, Birinci Dünya Savaşı'nda ihanet edenlerle, İstiklal Savaşı'ndaki hainlerle birlikte anılacaksınız.Türkiye elbette silah da gönderecek insani yardım da. Bundan onur duyarız biz. Bu ülke, var gücüyle bütün coğrafyada kim yardıma ihtiyaç duyuyorsa onun yanında olacaktır. Size rağmen, efendilerinize rağmen. Çünkü biz bu coğrafyada tarafız. Yüz yıldır tarafız ve durduğumuz yer belli. O yer bir milim bile değişmeyecek. Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı dönemini, İstiklal Savaşı dönemini yaşıyoruz. Vatan hainleriyle coğrafyanın işgalcilerine karşı Türkiye'nin ve coğrafyanın özgürlük tutkunu insanlarının kıyasıya mücadelesini izliyoruz.İşte bu yüzden, yaşananlara son istiklal savaşı diyoruz.Bu savaşta karşı cephede olanlar, Türkiye düşmanları apaçık ortadadır.
Yüz yıllık sabır, son bayrak, son umut!..
04:003/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, yaşadığımız coğrafyada özgürce dalgalanabilen son bayraktır. Bu bayrağın tekrar düşmesine izin vermeyin. Düşerse millet düşecek, ülke düşecek, bütün mazlumlar düşecek, tarih eski seyrine dönecek, yüz yıl sonra ele geçirdiğimiz fırsat gidecek, tarih yapıcı gücümüz gidecek.
Mısır gibi, Irak gibi, Ukrayna gibi, bölgesel kaos senaryosunun birer birer yuttuğu ülkelerden biri haline geleceğiz. Yeniden vesayet, yeniden çaresizlik, yeniden yıkım ve imkansızlıklarla boğuşur hale geleceğiz. Yüz yıl önce de tek bayraktı bu ülke. Küresel koalisyonun parçalayıp dağıttığı coğrafyanın bilinen son özgür bayrağı, son dayanağı, son umudu idi. O düştüğünde coğrafya düştü, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına kadar bütün uluslar düştü, kimsesiz kaldı. Umutsuzluk sadece Anadolu'yu değil, Kuzey Afrika'yı, Güney Asya'yı, bize Ortadoğu olarak öğretilen kendi coğrafyamızı sardı. Artık bizim için hiçbir gelecek yoktu, millet olma, özgür olma beklentimiz kalmamıştı. Yüz yıllık sabırla geldik bugüneYüz yıllık bir sabırla, azimle, suskunlukla geldik bugünlere. Dayandık, sesimizi çıkarmadık, gizli gizli direndik, hep o bayrağı tekrar dalgalandıracağımız, o ülkeyi, milleti, coğrafyayı tekrar ayağa kaldıracağımız günleri hayal ettik.Anadolu sabrı, yüzyıllık sabır, Birinci Dünya Savaşı ile şekillenen cepheyi sessizce aşındırdı, eritti. Bize bir kapı açtı, bir yol çizdi, bir nefes aralığı verdi. Kendimize geldik, kendimizi, ülkemizi, onurumuzu, geçmişimizi farkettik. Coğrafyamızı, yüz yıllık esareti farkettik. Özgür olmadığımızı, bağımsız olmadığımızı, yerimizin burası olmadığını, Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen bir proje olduğumuzu anladık. Baas Irak'ı gibi, Baas Suriye'si gibi, coğrafyadaki monarşiler gibi bir senaryo olduğumuzu gördük.Ve silkindik, toparlandık, yeniden ayağa kalktık…Ve silkindik, kendimize geldik, toparlandık, bayrağı tekrar yükseklere diktik, gözümüz coğrafyayı gördü, gönlümüzün ne kadar geniş olduğunu anladık. Bu bir meydan okumaydı. Kendimize, zihinlerimize, doğru zannettiğimiz gerçeklerimize, dünyaya bir meydan okumaydı.Yeni dünya tasarlanırken, ülkeler parçalanırken, etnik ve mezhep savaşları bölgeyi kavururken, dünya hızla yeni başkentlere yelken açarken, Atlantikçi eski efendilerimiz kendi dertlerine düşmüşken, küresel iktidar tekeli kırılmışken biz de büyük bir yürüyüş başlattık.Osmanlı siyasal otoritesi dağıldığından bu yana en güçlü sesimizdi bu. Bir duruş bir irade, yeni bir siyasi dildi. Anadolu köylerindeki insanlarımızın da, Avrupa sokaklarını arşınlayan insanlarımızın da yürüyüşü değişmişti, konuşması, düşüncesi, kendine ve ülkesine bakışı değişmişti. Korku duvarlarını aşmıştık, korku dolu gözlerle baktığımız ülkelerin zaaflarını keşfetmiş, zayıflıklarını görmüştük ve bu bize daha bir cesaret vermişti.Bu ülkeyi bir kez daha kurban vermeyeceğizOn yıldır, başka bir Türkiye'de yaşıyoruz biz. Bir kayıp yüzyıldan sonra ilk kez kendi ülkemizde, kendi devletimizle, milletimizle, coğrafyamızla yaşıyoruz. Bayrak düşerken nasıl bütün uluslar, ülkeler düşmüşse, bu dönemde o uluslar, o ülkeler de bizim gibi umuda sarılmıştı. Kimsesizlerin ülkesiydik, yine kimsesizlerin umudu olduk. Milletler, büyük kararlarla, büyük emeklerle verdiği mücadeleleri, elde ettiği kazanımları çok küçük kararlarla, anlık tavırlarla bir anda kaybeder. Öfkeler, nefretler, kişisel hırslar, partizan şartlanmalarla kaybederler. Biz yeniden o basiretsizliklere mahkum olmayacağız, hata yapmayacağız, kendimizi ve ülkemizi kurban vermeyeceğiz.Türkiye ilk kez güçlü bir siyasi akılla, devlet aklıyla yönetiliyor. İlk kez bir büyük devlet refleksiyle hareket ediyor. İlk kez devlet-milletle kucaklaşıyor, refah ve güvenlik yolunda emin adımlarla ilerliyor ve kültürel kimliğine sarılıyor. İşte dediğimiz büyük meydan okuma bu. Çünkü tarih değiştiriyor, güç haritasını değiştiriyor, eski defterleri kapatıyor Birinci Dünya Savaşı sonrası biçimlendirilen statükonun defterini dürüyor.Böyle olunca da 1. Dünya Savaşı'nda olduğu kadar karşımızda bir cephe oluştu. Aynı adresler, aynı çevreler, aynı güçler Türkiye'yi yeniden sindirmeye, diz çöktürmeye ayarlı bir savaş başlattı. Bu cephe var diye vazgeçmeyeceğiz, korkmayacağız, yılmayacağız. Biliyoruz ki, ilk kez bu cepheyi aşacak gücümüz var, bu cepheyi kırmadan da biz olamayacağız, özgür bir ülke olamayacağız, tarihi normalleştirip kendi havzamıza yerleşemeyeceğiz. O bayrak ikinci kez düşerse yüz yıl daha kaybedeceğiz..Gezi ve 17 Aralık müdahaleleri işte bu cephenin saldırılarıydı. Türkiye'yi yeniden dizayn etme ve yönetilebilir alana çekme projeleriydi. Direndik ve krizleri atlattık. Yenileri var sırada. Seçim sonrasına ayarlı yeni yıkım çalışmaları, hazırlıkları var. İçeride ve dışarıda ne hazırlıklar yapıldığını görüyoruz.Zayıf bir iktidar, zayıf bir ülke, zayıf bir ekonomik ve zayıf bir siyasi irade savaşı kaybetmemiz demektir. Ukrayna, Mısır hatta Irak olmamız demektir. Coğrafyaya bir bakın, adım adım ilerleyen yıkımları, ülke ülke ilerleyen parçalanmaları bir görün. 21. yüzyılın en kapsamlı küresel planlamasıdır bu ve denklemi bozacak tek ülke de biziz. Tarih bize yeniden aynı görevi verdi, bu bir ilahi takdirdir. Son bayrak yine biziz. Ve o bayrak ikinci kez düşerse bir yüz yıl daha kaybedeceğiz demektir.İşte bu yüzden 'Son İstiklal Savaşı' diyoruz7 Haziran'da işte bu mücadeleyi oylayacak Türkiye. Yeniden eski günlere, koalisyonlara, eyalet valisi edasıyla denetim yapan büyükelçilere, insanlarımızın bütün kazanımlarını tek bir kriz projesiyle sağan ekonomi yönetimlerine, Beyaz Saray'da el pençe duran liderlere tanık olmayacaksak 7 Haziran'da Türkiye'yi oylayacağımızın farkında olmalıyız.Büyük yürüyüş devam etmeli, bir oyla bile olsa devam etmeli. O bir oy bugün Çanakkale'de bu toprakların mahremiyetini korumak için atılan top mermileri kadar etkilidir, unutulmamalı. Çünkü biz, bu seçimleri Türkiye'nin kaderiyle bir görüyoruz. Bu mücadeleyi de Son İstiklal Savaşı olarak görüyoruz. Kampanyaya bakıyoruz, Türkiye'nin yeni siyasi mücadelesinin karşısında tam bir ittifak, Türk milliyetçisi de, Kürt milliyetçisi de, eskinin darbeci çevreleri de, terör örgütleri de, paralel örgüt de, CHP de aynı safta cephede şekillenmiş.. Hepsi bir şekilde AK Parti iktidarını devirip, Türkiye'yi yeniden Anadolu sınırlarına hapsetmeye ayarlanmış. Demokratik bir seçim görüntüsü altında “nasıl bir Türkiye olacak” kavgası yaşanıyor. Hiç biri ülkeyi bugünkünden bir adım ileriye taşıyacak tek bir cümleye sahip değil. Söylemlerine bakıyorsunuz, eski Türkiye dilinden başka bir şey yok. Onları tek bir cephe haline getiren irade nedir, kimdir? Kim bu ülkenin büyük yürüyüşünü kırmak için meşru olan ve meşru olmayan bütün yapıları biraraya getirdi? Küskünlere de bir söz varBir de AK Parti küskünleri diye bir şey var. Kimi aday olamadığı için, kimi daha fazla alamadığı için, kimi mevki makam elde edemediği için küsmüş. Dikkat ediyorum, kaybettikleri için değil, daha fazla elde edemedikleri için bu küskünlükler. Öyleyse bu bir ülke meselesi, davası, Türkiye mücadelesi değil. Suskunlar, beklentisiz mücadele edenler yerinde duruyor, onların ayakları sapasağlam. Onları bilmem ama ülke, on yılda, on beş yılda kazandığını iki yılda kaybedebilir. Bu yüzden, her şeyin ötesinde bir hesap olduğunu, kişisel hesapların ötesinde bir Türkiye olduğunu, bireysel zaaflarımız ve zayıflıklarımızın ötesinde bir mücadele yaşandığını hatırlatmak isterim. Kaybetmenin acısını unutanlar daha fazla elde edememeyi kayıp sanıyorlar.Bu mücadelede tereddütsüz tarafımBu seçimde sadece parti oylanmayacak, Başbakan seçilmeyecek, yeni ekonomi ve siyasi kadroları belirlenmeyecek. Bu seçimde Türkiye'nin yüz yıllık mücadelesi, son İstiklal Savaşı için karar verilecek, bütün coğrafya oylanacak, kimsesizlerin umutları oylanacak.Türkiye'nin büyük yürüyüşünün karşısında içeride ve dışarıda şekillenen böylesine bir cephe varsa, o yerli, Türkiyeli cephe hiçbir şekilde zayıflatılmamalı, daha da güçlendirilmeli.Bu yüzden herkesi sandığa çağırıyorum. Bu ülkenin yeniden boynununbükülmemesi için güç vermeye çağırıyorum. Size rağmen, bize rağmen, hepimize rağmen bir hesap olduğunu, kişisel hınçlarınızdan, çatışmalarınızdan, hesaplarınızdan öte bir hesap olduğuna inanıyorum. Ben işte bu mücadelenin tereddütsüz tarafıyım.
Bu kadarsın Merkel! Erdoğan kadar başınıza taş düşsün!..
04:005/06/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya Başbakanı Angela Merkel, Mısır'ın cunta lideri Sisi ile sekiz milyar Euro'luk anlaşma yaptı. Bir Siemens ihalesine demokrasi ve özgürlük gibi elli yıldır dünyaya pazarladıkları bütün değerleri sattı. Kanlı bir ticarete imza attı. Bir katille el sıkıştı. Mısır tarihinin en büyük demokrasi mücadelesinde Avrupa adına bir utanç sayfası açtı.
Siz bu kadarsınız işte. Avrupa, bu kadarsınız! Almanya, bu kadarsınız! Merkel, bu kadarsınız!Değer dediğiniz, özgürlük dediğiniz, ifade özgürlüğü dediğiniz, demokrasi dediğiniz, insan hakları dediğiniz, din özgürlüğü dediğiniz kavramların hepsinin sizdeki değeri sadece birkaç milyar Euro!Ellerin kanlandı Merkel!Elli yıldır Türkiye'ye saldırıyorsunuz! Elli yıldır, değerler üzerinden bu ülkeye, bu coğrafyaya eziyet ediyorsunuz. Seçimleri, demokratik girişimleri, milletlerin hassasiyetlerini pazarlık malzemesi yapıp, bunlar üzerinden ekonomik kriz senaryoları, siyasi kriz projeleri uyguluyorsunuz. Hani Avrupa değerleri dediğiniz şey, nerede? Ne zaman vaz geçtiniz bunlardan? Hani AB normları, hazırladığınız sözleşmeler, evrensel nitelikli metinler nerede, nereye gömdünüz bunları? Sisi'nin önüne serdiğiniz o kırmızı halınınMısır halkının kanlarını, Mısır demokrasi hareketinin acılarını, Tahrir'de, Kahire sokaklarında kurşunlananların dramlarını simgelediğini anlamadığımızı mı sanıyorsunuz?Biz size hiçbir zaman inanmamıştık zaten, hiçbir zaman güvenmemiştik. Ve asla da inanmayacak ve güvenmeyeceğiz. Biz sizi tanıyoruz, biliyoruz. Avrupa değerleri dediğiniz şeylerin bu topraklara bir yüz yıl daha tahakküm aracı olduğunu biliyoruz Merkel!Erdoğan'a savaş açan Alman basını, nerdesin!Bırakın ekonomik, siyasi ve güvenlik planlarınızı; insan hakları mahkemelerinizin, adalet divanlarınızın, savaş suçları mahkemelerinizin bile birer emperyal yaptırım organları olduğunu, birer vesayet aracı olduğunu, sadece askeri, siyasi, ekonomik planlarla değil, bu kurumlarla da bir denetim yürüttüğünüzü biliyoruz. Ulusları, ülkeleri bu kurumlar üzerinden baskı altına aldığınızı, sindirdiğinizi, kul köle haline getirdiğinizi biliyoruz.Hadi Alman basını Merkel'i ve bu politikaları topa tut bakalım. Bu anlaşmayı, bu kanlı ittifakı, bu işbirliğini, Türkiye'ye gelince bayraklaştırdığınız değerler adına sorgulayın bakalım. Alman medyası, manşetlerinizde Merkel'e uyarı ifadeleri bekliyoruz. Yazılarınızda, analizlerinizde, televizyon programlarınızda demokrasi ve özgürlüklerden yana tavır koymanızı bekliyoruz.Almanya'ya gidip gurbetçilerimizle kucaklaşan Tayyip Erdoğan'a, “gelme, istemiyoruz" diye manşet atan Alman basını, neredesin? Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı'na, bir halkın yarısından fazlasının gönül rahatlığı ile kabullendiği ve oy verdiği bir lidere savaş açan, ona diktatör yakıştırması yapan Alman basını neden sesin çıkmadı?Siz de utanç içindesiniz…Sisi gibi demokrasiyi askıya alan, askeri darbe ile seçilmiş bir lideri devirip idama mahkum eden bir kanlı diktatörün önüne kırmızı halılar seren ülkenin medyası, aydınları, entelektüel çevreleri neden kalemlerinizden tek bir eleştiri cümlesi çıkmıyor? Bunu nasıl kabullendiniz, nasıl içinize sindirdiniz?Sadece Merkel değil, siz de utanç içindesiniz. Sizin kalemlerinizden de kan damlıyor! Özgürlük uğruna canlarını verenlerin kanı, hapislere doldurulanların ahı, Mısır halkının dramı sizi hiç mi ilgilendirmiyor?Siz katillerle kucak kucağa sevişirken bir yandan da Türkiye'deki uzantılarınızla, coğrafyanın en güçlü demokrasisine saldırıyorsunuz. Hala “Erdoğan" diyorsunuz, Türkiye'deki kuryelerinizle bu ülkenin değerlerine saldırıyorsunuz. Seçime birkaç gün kala, şaibe çıkarmak için operasyonlar yapıyor, ekipler kuruyor, seçim sonrası kargaşa planları hazırlıyorsunuz. Alman istihbaratı bunların hepsinin içinde, tam merkezinde. Gezi terörü ile hükümet devirmeye çalıştınız Gezi isyanını planladığınız ve uyguladığınız gibi. Erdoğan'ı devirmek, Türkiye'nin büyük yürüyüşünü durdurmak, yüz yıl sonra gelen ve bütün coğrafyayı harekete geçiren büyük devrimi sabote etmek için bu ülkede nasıl örgütler, ekipler kurduysanız, nasıl sokak terörü üzerinden demokratik sistemi devirmeye çalıştıysanız yine aynısını yapıyorsunuz.DHKP-C'yi kim yönetiyor, kim besliyor, o saldırıları kim yönlendiriyor, kim bu örgüt üzerinden Türkiye ile hesaplaşıyor? Bilmiyor muyuz bunları?Merkel, bir Siemens ihalesi için bütün coğrafyayı sattı. Artık hiçbir itibarınız, güvenilirliğiniz yok bu topraklarda. Size hiç inanmamıştık, asla inanmayacağız. Ama bu kanlı anlaşma yeni bir gerçeği ortaya çıkardı. Artık Avrupa değerleri diye bir şey yok. Avrupa Birliği ortak felsefesi diye bir şey yok. AB dediğimiz proje bütün moral değerlerini, ahlaki ilkelerini kaybetmiş. Bu yüzden Mısır'daki demokrasi hareketini el birliği ile engellediler. Bu yüzden demokrasi ve özgürlük mücadelesine karşı diktatörlerle, katillerle yatağa girdiler. O ulusları diktatörlere, zorba rejimlere sattılar. Erdoğan'ı bu yüzden devirmeye çalışıyorlarAma unutmasınlar; coğrafyanın dirilişi, uyanışı, meydan okuması geri döndürülemez. Merkel'in dünkü anlaşması bu ülkelerde zihinlere öyle bir kazınacak ki, bu anlaşma ile bölgenin zulüm otoriteleri de çok yakında tarihe gömülecek. Bu çirkin, kanlı anlaşmaların hesabı bir gün sorulacak. Mısır halkı soracak, biz soracağız. Türkiye bugün, elli yıllık Avrupa değerlerinin çok üstünde bir değer üretiyor. İnsani yardım çabalarıyla, demokrasi hareketleriyle, özgürlük taraftarlığıyla, mazlumların yanında yer alarak hem Avrupa'ya hem de bütün dünyaya insanlık dersi veriyor. Sisi ile el sıkışan, birkaç milyar Euro'ya bütün değerleri satan Merkel Almanya'sının Türkiye'ye yönelik baskılarının sebebi bu. Türkiye içindeki istihbarat operasyonlarının sebebi bu. Türkiye içindeki uzantılarıyla Erdoğan'ı ve bu ülkeye öncülük eden siyasi aklı tasfiye etme girişimlerinin nedeni bu. Alman basını ile Doğan grubunun yayınlarındaki ortaklığa bakın, bütün kirli hesapları çözeceksiniz!Hadi Hürriyet gazetesi, ses verEvet biz, bütün bu vesayet çevrelerine karşı, bu ikiyüzlülüklere karşı bir bağımsızlık mücadelesi veriyoruz. Bu bir İstiklal mücadelesidir. Bizim yaptığımız gibi, çok yakında bütün coğrafya aynı mücadeleyi verecek. Sizin ortaklarınız olan o diktatörler rezil olup gidecek, sizler de ellerinize bulaşan kanla kalakalacaksınız.Bugün Alman basınından bir ses bekliyorum. Almanya'nın Türkiye içindeki uzantısı olan gazete ve televizyonlardan bir ses bekliyorum. Avrupa beslemesi yazarlardan, gazetecilerden insanlık onuru adına bir ses bekliyorum.Ama gelmeyecek, biliyorum. Türkiye'ye vurmaktan başka cümle kuramayan Alman medyasından hiçbir ses gelmeyecek. Gelse bile göstermelik, durumu kurtarmaya dönük cılız cümleler gelecek. Türkiye'deki ortaklarından, mesela Hürriyet gazetesinden hiçbir ses gelemeyecek. Onlar bunun üzerinden Merkel'i allayıp pullayıp satacaklar. Hiç biri Mısır'da olanlardan, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz etmeyecek. Bunu yapmadıkları için yüzleri bile kızarmayacak. Türkiye'deki uzantılar, siz de bu kadarsınız!..Böyle bir medya, faşizmi yeniden Almanya'ya taşır, bunu bile pazarlar. O ülkede öldürülen vatandaşlarımız, insanlarımız için hiçbir şey yapmayanlar, katilleri gizleyenler, ırkçılığı perdeleyenler, soruşturmaları kapatanlar bunu da yapar. Türkiye'ye gelince aslan kesilenler Merkel'e gelince tek cümle edemiyorsa Alman basınından, özgürlüğünden söz etmek mümkün mü?Türkiye'ye neden bu kadar saldırdıklarını görün. Neden Erdoğan'ı devirmek istediklerini görün. Erdoğan yerine bir darbeci lideri tercih edeceklerini görün. Türkiye'de demokrasi yerine askeri rejimleri, istikrar yerine iç çatışmaları, refah yerine ekonomik krizleri beslediklerini görün. Türkiye'de köşelerinde kurulup ahkam kesenler, Avrupa değerleri diyerek, özgürlük diyerek, ifade özgürlüğü diyerek bize söz söylemeye çalışanlar, Türkiye'yi sorgulamaya çalışanlar, size de bir çift sözümüz var:Siz de bu kadarsınız!
AK Parti yine birinci oldu, siz niye seviniyorsunuz?
04:008/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Üzülmeyin, hüzünlenmeyin, umutsuzluğa kapılmayın, bu sonuçları bir hezimet olarak görmeyin. On üç yıldır iktidarda olan bir parti, dünkü seçimlerde yine Türkiye'nin birinci partisi oldu. Yüzde kırkın üzerinde oy aldı, diğer siyasi partilerden açık ara öne geçti.
Türkiye'de 11. kez üst üste birinci parti olmuş bir siyasi yapı var. Kendisinden sonra gelen ilk partiye yüzde 16 fark atmış bir parti var. Kazanan partiyi cezalandıran seçim sisteminin azizliğine uğrasa da, bu bir zaferdir.Yüzde on üç oy alan partinin zafer konuşması yapması, oy kaybeden CHP liderinin birinci parti olmuşçasına nutuklar atması yaptığı bir seçim sonucu konuşuyoruz. Onlar hiçbir zaman AK Parti'yi geçemeyecek, sadece bir kaç puan oyu düştü diye seviniyorlar. Siyasetteki tek lüksleri bu. Zafer anlayışları bu. AK Parti'nin olmadığı hiç bir siyasi arayış mümkün değildir. Türkiye'de ezici bir çoğunluk Ak Parti'yi terci etmiş, ona yine iktidar misyonu vermiştir. Tek başına iktidar olamasa da, oy kaybetse de Türkiye'nin birinci partisi, en güçlü partisi olma özelliğini koruyor AK Parti. Böyle kalmaya, Türk siyasetinin ana akım gücü olmaya devam edecek. Kendini sorgulayacak, nerede hata yaptığını tespit etmeye çalışacak, buna göre kendini yenileyecek elbette. Belki şimdikinden daha güçlü bir parti olarak kendini yeniden kuracak. AK Parti'de bu siyasi akıl, yetenek, tecrübe fazlasıyla var. CHP yerine HDP'yi ikame etmeAncak bu seçimler çok iyi analiz edilmesi gereken başka şeyler de gösterdi. Türkiye'nin siyasi yapısını yeniden dizayn etmeye dönük proje, CHP yerine HDP'yi ikame etme projesi başarılı oldu. On üç yıldır, Türkiye'yi değiştiren anlayışa karşı statükocu iktidar odakları önemli ölçüde mevzi kazandı. Dünkü seçimlerden tek parti iktidarını sona erdiren bir sonuç elde ettik. Bundan sonra koalisyon, azınlık hükümeti ve erken seçim dışında bir seçenek yok. Türkiye için istikrarlı dönemlerinsonuna gelmiş olmasının endişesini taşıyoruz. Asıl kaybeden CHP olduSeçimin sürprizi elbetteHDP oldu. Başından beri HDP'nin barajı geçeceğine inanıyordum. Ancak bu kadar başarı kazanacağını tahmin etmemiştim. HDP'nin yükselişi ile MHP'nin yükselişi birbirini besledi ve bu iki değişiklik sonuçları ters yüz etti. AK Parti'den ciddi oranda oy MHP'ye kaymış, Kürt muhafazakar seçmen de HDP'ye yönelmiş görünüyor. HDP'nin oy yükselişi önemli ölçüde CHP'den geldi. CHP'nin merkez statükocu rolü bu seçimlerle sona ermiş görünüyor. Bu çerçevede, CHP'nin rolü büyük oranda HDP'ye ihale edilmiş diyebiliriz. Seçin sonrası neşeli nutuklar atsa da Kemal Kılıçdaroğlu için çok sıkıntılı günler başladı demektir. Seçimin en büyük kaybedeni o oldu çünkü.Aydın Doğan ve malum cepheAydın Doğan ve ait olduğu çevre çok ciddi bir siyaset mühendisliğine imza attı. Belki bu seçimlerin en çok tartışılması gereken tarafı burası olacak. Türkiye'nin siyasi karakteri üzerinde derin etkileri olan bir projeydi bu. HDP üzerinden bir statükocu yapı üretmeye çalıştılar. Daha önce Türk ulusalcılığı üzerinden yürütülen iktidar oyunu bu sefer Kürt milliyetçiliği üzerinden yürütüldü. Bu da, HDP siyasi aklının ciddi anlamda bu iktidar kurucularının inisiyatifine geçtiğine işaret ediyor. HDP'yi CHP yerine ikame etmeye, Kürt milliyetçiliği üzerinden yeniden bir rejim kimliği inşa etmeye çalıştılar. HDP'nin yükselişinin asıl nedeni bu. Dolayısıyla bu seçimde HDP üzerinden, Kürt milliyetçiliği üzerinden bir proje servis edildi. Kısa vadede HDP zafer kazanmış gibi görünse de uzun vadece Türkiye'nin yıllardır iktidar aygıtlarını belirleyen odakları kazanmış görünüyor. Selahattin Demirtaş ve partisinin son dönemde Baasçı bir kimlik görüntüsü vermesinin tek nedeni de bu.Seçim öncesi Türkiye dışı aktörler de bu projeye destek verdi. AK Parti'ye karşı Türkiye içinde milliyetçisinden sosyal demokratına ve Saadet gibi İslami eğilimli olanlara kadar tam bir cephe şekillendi. İşte mühendislik buydu. Türkiye'nin istikrarı hedef alındıDışarıdakiler ve içeridekiler, bir partiyi iktidar yapmak için değil, AK Parti'nin tek başına iktidar olmasını engellemek için çalıştılar ve başarılı da oldular. Türkiye'de tek parti istikrarını hedef aldılar. Daha doğrusu, Türkiye'nin son yıllarda yakaladığı ivmeyi, güçlenmeyi, meydan okur tavrı hedef aldılar. Türkiye onlar için bölgesel bir güç olma yolunda ezici bir siyasi söylemle hareket ediyordu ve burnu sürtülmeliydi. Bu sonuçlarla hem AK Parti'yi hem Türkiye'yi vurdular. Bu yüzden dünkü seçim Türkiye tarihinin en kritik seçimlerinden biri oldu. Birçok siyasi kimliğin aşındığını, dönüştüğünü gördük. Seçimin kazananı HDP oldu, asıl kaybedeni ise CHP. Artık CHP kimliği ciddi biçimde sorgulanacaktır. Türk ulusalcılığı üzerine iktidar kuranların Kürt milliyetçiliğini keşfetmesi ve CHP'nin rolünü ona yüklemesi radikal bir durumdur. Koalisyon mümkün mü?Peki bu sonuçlardan bir koalisyon çıkar mı? AK Parti ile MHP koalisyona girer mi? Demirtaş AK Parti ile koalisyon seçeneğini sıfırladı. Bu siyasi tablonun projesini geliştirenler CHP- MHP ve HDP'yi tek çatı altında birleştirebilir mi? Bunu düşündüklerinden ve planladıklarından kuşkum yok. Cepheyi oluşturanlar bu ittifakın da hazırlığını yapmış olabilir. Böyle bir durumda MHP'nin çok büyük bir yıkım yaşayacağı muhakkak. MHP aklı koalisyon konusunda, belki bütün bu projelerin dışında Türkiye'nin geleceği için bir hassasiyet gösterebilir. AK Parti-MHP koalisyonu güçlü bir iktidar olabilir. Yine de böyle bir ihtimal için çok erken ve bu zor görünüyor. AK Parti koalisyon konusunda istekli olmayabilir. Belki CHP-MHP koalisyonu ve HDP'nin dışarıdan destekleyeceği bir hükümet düşünenler vardır. Bu da ülke için felaket olacaktır ve uzun ömürlü olmayacaktır.Eski Türkiye'ye dönüş mü?Tabi bugün itibariyle bunların hepsi spekülasyon. Ancak her haliyle Türkiye için sıkıntılı günler kapıda. Kimse kazanamadı ama kaybeden Türkiye oldu. Böyle bir sonuçta AK Parti'nin olmayacağı bir siyasi yapı Türkiye'nin eski günlerine dönmesi olacaktır. Tekrar edeyim, bu sonuçlara göre bile AK Parti'nin olmadığı hiçbir siyasi denklem Türkiye'de kalıcı olmayacaktır. AK Parti bu seçimlerden bile Türkiye'nin en güçlü siyasi partisi olarak çıkmıştır. Karşısında kurulan cepheye bakılınca bu da bir zaferdir!
Türkiye için bir “Sisi Koalisyonu” planı var
04:0010/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
En uç, en keskin siyasi, ideolojik çevreleri AK Parti karşısında tek cepheye dönüştüren bir irade var. Kimlikleri aşındıran, belirsizleştiren bu irade, Türkiye'nin yerlileşmesine, bağımsızlaşmasına, özgürleşmesine, büyüyüp kudretini artırmasına karşı müthiş bir proje uyguladı. Seçim öncesi kampanyayı dikkatle izlerseniz, bu ittifakın nasıl bir operasyon ürünü olduğunu pekala göreceksiniz.
7 Haziran seçimleri için cephede yer alan partilerin hiç biri iktidar olma amacı gütmüyordu. Onlara verilen tek rol AK Parti iktidarını devirmekti. Bir sonraki adıma dair hiç birinin fikri, kanaati, yol haritası yoktu. Hala da yok.HDP milliyetçilik sarhoşluğu ile atıp tutarken, CHP kendi yerine başkalarının ikame edilmeye çalışıldığı gerçeğini kavramaya çalışırken, MHP birkaç puan artışın zafer olduğunu düşünüp Erdoğan düşmanlığından ülkenin nasıl felakete sürüklendiğini anlamaktan uzak görüntü verirken iktidar kurucuları onlar üzerinden yüz yıl sonrasının en büyük projesini uyguladı. Amaçları Türkiye'yi durdurmaktıÇünkü AK Parti iktidarını devirmek Türkiye'yi durdurmaktı. Son istiklal savaşını sabote etmekti. Vesayet dönemini yeniden başlatmak, bağımlı, diz çökmüş, iradesiz, oradan oraya savrulan, dayatma ve tayin edilen rollerle zayıf bir siyasi iktidar dönemini başlatmaktı.Seçim öncesi uygulanan mühendislik buydu. Seçim sonrası aynı proje devam edecek. Eskinin iktidarbelirleyicileri, artık güçleri azaldı zannettiğimiz sermaye çevreleri ve onların uluslararası ortakları, yeniden ortaya çıktı. On üç yıldır farklı senaryolarla deneyip başaramadıklarını 7 Haziran'da başardı. Bu sefer Kürt milliyetçiliği üzerinden, bayrak ve Atatürkçülük sentezi ile yeni bir Baasçılık inşa ederek başardı.MHP'yi deney tahtası yapacaklarSeçim öncesi Kürt milliyetçiliğini kullanıp HDP'yi öne çıkaran bu irade, seçim sonrasının projesi için de MHP'yi kullanacak. İki milliyetçilik üzerinden bir Türkiye tasarımı uygulayacak. HDP'yi barajı aştırarak 7 Haziran seçimlerini etkileyen güçlerin projelerinde koalisyon için MHP kimliği üzerinde oynamak var. Bu da düşünüldü. Aydın Doğan ve ekibinin intihar edercesine kumar oynamasının sebebi bu. Görüntüde o olsa da, eski Türkiye'nin “geleneksel", hiçbir şekilde yerli olmayan, otoriter iktidar merkezleri, koalisyonu da inşa etmek için MHP'yi bir deney tahtasına çevirecek. Türk milliyetçiliği üzerinden Türkiye'nin yüz yıllık millileşme öyküsüne çok ağır darbe vuracak.Devlet Bahçeli buna direnebilir mi? Umarım direnebilir. Ona düşen ülkenin millileşmesine, yerlileşmesine destek vermektir. Bunu başaramazsa Türk milliyetçiliği intihar etmiş olacak, belki de bu şekilde tasfiye edilecek. Bahçeli'nin öfke yerine ülkenin ortak iyiliği yönünde tercih yapması, Türkiye'nin büyük bir uçuruma yuvarlanmasını engelleyebilir. O sözü Demirtaş'a kim söyletti?Daha koalisyon kartları açılmadı. Görünüşte AK Parti için MHP ile koalisyon daha öncelikli gibi. Bazı çevreler AK Parti ile CHP arasında bir koalisyonu tetikliyor ve bu hiçbir şekilde iyi niyetli bir “servis" değil. Daha çok AK Parti'yi tüketme, küçültme, parçalama ve tasfiye etme planlarının ikinci aşaması gibi görünüyor. AK Parti HDP koalisyonu ise ihtimal dahilinde görünmüyor. Selahattin Demirtaş'ın saldırgan tavırları bir yana bu seçenek AK Parti'yi yok edecektir. Seçim öncesi Demirtaş'ın “Seni Başkan yaptırmayacağız" sözünün hiçbir şekilde kendi sözü olmadığını, kendine verilen bir talimat olduğunu, projenin çok büyük olduğunu, parti projesi değil Türkiye projesi olduğunu yazmıştım. Bu proje için partiler de imha edilir liderler de.. Nitekim öyle de olacak gibi. Seçim öncesi cepheyi inşa edenlerin, koalisyon formülleri düşünüldüğünde bazı partilerin, bazı siyasi liderlerin imhası pahasına planlar yaptıklarını görüyorum. Yanıldığımı sanmıyorum ve gelişmeler de bu doğrultuda ilerliyor. Bahçeli'ye de Demirtaş'a yapılanların benzeri dayatmalar, yönlendirmeler yapılmış olabilir. Bunun ne kadar yapıldığını koalisyon formüllerinin açıkça tartışmaya açıldığı günlerde izleyeceğiz.Darbe bu koalisyon üzerinden yapılacakKişisel kanaatim, seçim öncesi cepheyi kuranların, seçim sonrasına ilişkin koalisyon projesi; HDP'nin dışarıdan destek vereceği CHP-MHP koalisyonu şeklinde. Yani AK Parti dışında bütün partileri biraraya getirecekler. Kimliklerin aşınmasından kastettiğim buydu. Partileri ve liderleri imha pahasına biçimlendirilen proje Türk ve Kürt milliyetçiliği tek çatı altında toplanarak servis edilecek. Olmaz demeyin, bunu zorlayacaklar belki de başaracaklar. Seçim öncesi HDP üzerinden nasıl kamuoyu yönetildiyse bu proje için de kamuoyunu yönlendirmeye çalışacaklar.Ben buna “Sisi Koalisyonu" diyeceğim. Gezi'de sokak terörüyle başaramadıklarını, 17 Aralık'ta paralel darbeyle başaramadıklarını belki de 7 Haziran sonrası sandık üzerinden başaracaklar. Kısmen de o amaca yaklaştılar.Unutmayın, AK Parti iktidarını devirmek, Türkiye'nin büyük yürüyüşünü durdurmak, Yüz yıl sonraki ilk meydan okuyuşu engellemek, ülkemizi yeniden yönetilebilir alana çekmek için yürütülen çalışma sadece içerideki siyasi partilerin politik bakışıyla alakalı ya da eskinin iktidar kurucularıyla sınırlı bir proje değil. Çokuluslu bir müdahale sürecidir bu. Büyük Türkiye projesine karşı en büyük yıkım projelerinden biridir. Öyleyse böyle bir iradenin koalisyon için yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Harcamayacağı hiçbir siyasi kimlik yoktur.HDP infazlara başladıMısır'da demokrasiyi sona erdiren irade ile Türkiye'de bu projeleri yürüten irade aynıdır. Almanya'nın Mısır'la yaptığı sekiz milyar Euro'luk anlaşmayı, Sisi Cuntası'na akıtılan paraları ve uluslararası desteği düşünün. Türkiye Mısır'dan çok daha büyük, küresel ölçekte bir projedir. Kurulacak bu tür bir koalisyona belki olağanüstü destek verecekler, onu ayakta tutmaya çalışacaklar. Bu şekilde Türkiye'yi Mısır'laştıracaklar. Bütün bunları düşünüyorlar, planlıyorlar, emin olun. Türkiye'de demokratik seçimler üzerinden bir müdahaleyi yönetiyorlar. Başarırlarsa ülke çok büyük sarsıntılar yaşayacak. Sadece siyasi kaos, ekonomik sıkıntılar değil, toplumsal çatışma alanları alabildiğine genişleyecek. Daha dün HDP infazlara başladı Diyarbakır'da. Aşırı öz güven HDP'yi intikam saldırılarına yöneltiyor. Bunun nerelere uzanacağını kestirmek güç. Belki de bir yıl bile devam edemeyecek bu tür bir koalisyon üzerinden yeniden iç çatışmalar servis edilecek. Belki de çevremizi saran kaosu Türkiye'ye ihraç etmek için planlanıyor bütün bunlar.Başınız öne eğilmesin ve asla sendelemeyin..Yüzde kırk bir oy alan bir parti bu ülkenin omurgasıdır. Her ne kadar tek başına hükümet kuramasa da bu ülkenin ruhudur, bel kemiğidir. Bu yüzde kırk bir asla pes etmeyecektir. Büyük Türkiye davasına sahip çıkacak, dik yürümeye devam edecek, boynunu asla bükmeyecektir.Henüz Ak Parti'nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kartlarını görmedik. Ama ne olursa olsun, AK Parti iktidar dışı da kalsa, en geç bir yıl içinde ezici bir çoğunlukla gelecektir. Biz şimdilik, Türkiye için servis edilen kaos senaryosunu boşa çıkarmaya bakalım. Çok büyük bir mücadele başlıyor. Ayaklarınız yere sağlam bassın ve asla sendelemeyin. Son istiklalsavaşında bu bir yenilgi değildir. Mücadele çok daha sertleşecektir. Yüz yıllık hesaplaşma devam etmektedir. Türkiye'yi parçalamaya dönük projelere karşı en büyük engel Ak Parti'ydi. Bu engeli aşmak için çalıştılar ve belli oranda başardılar. Şimdi Türkiye'ye sahip çıkma zamanıdır.
.
..Coğrafyanın ‘anavatan’ı: Bu koca ülkeyi yönetmek zordur
04:0012/06/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye sadece Türkiye değildir! Sınırları Anadolu kadar değildir. Ekonomisi, siyasi perspektifi, güç ve etkinlik arayışı için artık bir ulusal sınır yoktur. İnsanlarının zihinleri ve gönülleri bu toprağa sığamayacak ölçüde büyüktür. İhtiyaçları, refah arayışları, ilgi alanları alabildiğine genişlemiştir.
Atacağı her adım, vereceği her karar kadar öfkesi de, acısı da, sevinci de Anadolu'nun çok ötesine taşacaktır. Türkiye artık bir coğrafya, bölge, küresel oyuncu. Etnik kimliklerin, kültürel kimliklerin bile çok ötesine taşan, dar alanlara mahkum edilemeyecek bir ülke. Kucaklayıcı, taşıyıcı, kendi coğrafyasında küreselleşmiş bir ülke.Türkiye, yaşadığımız coğrafyanın “anavatan”ıdırFilistin'in gelecek kavgasında var, Mısır halkının acılarında ve hayallerinde var, Suriye ile neredeyse bütünleşmiş, etrafımızda oluşturulan kaos coğrafyasındaki bütün mazlum insanların umutlarında var. Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Bosna'dan alın da, Yemen'e, Hint-Pakistan coğrafyasına varana kadar bu ülkenin atacağı her adım, söyleyeceği her söz, Anadolu'dan yükselen her ses geniş yankı uyandıracaktır. Böyle bir ülkeyi yönetmek zordur!Türkiye, ekonomisiyle, aldığı siyasi pozisyonla, Avrupa içi siyasi denklemlere etkisiyle, Atlantik'ten Pasifik kıyılarına kadar yayılan saygınlığı ile kabına sığmayan bir ülke. Son on yılın dünya genelinde yıldızlaşan birkaç ülkesinden biri. Her alanda dinamik, baş döndürücü, Türkiye'den nefret edenlerin bile kabullenmek zorunda olduğu bir yıldızlaşma bu. Bir model örnek, son on yılın dünyasında bir başarı hikayesi örneği.Böyle bir ülkeyi yönetmek zordur. İnsanlarının tercihleri, beklentileri, umutları ve gelecek planları bu kadar yükselmişken, onu tekrar Anadolu içine hapsetmek imkansızdır. Eski sözlerle, eski hizmet anlayışıyla, eski siyasi dille, eski hedeflerle bu milleti ikna etmek, tatmin etmek, mutlu etmek mümkün değildir. Sorgulama ve eleştirinin sınırsız özgür olduğu bir ülkede, her hizmetin ve siyasi söylemin alabildiğini tartışıldığı bir ülkede, insanları azla yetindirmek, boş hayallerle yönetmek zordur.7 Haziran sonrası iktidara kim gelirse gelsin, bu temel gerçeklerle yüzleşecektir. Başarı ya da iflas bu sebeplerle olacaktır. Hangi siyasi partimiz böyle bir donanıma, yönetme ehliyetine, sınırları aşan bir ortak dile sahipse o başarılı olacaktır. Koalisyon seçeneklerinin hangisinin başarılı olacağını buradan tartmak bugünden mümkündür. AK Parti dışındakilerin bu alanda ciddi bir sıkıntı yaşayacağını, iktidar hedefleri bile olmayan bu partilerin olası koalisyonunun daha bir yıl geçmeden hızla yıpranacağını göreceğiz. Öfke, kızgınlıkla verilen oyların kalıcı olmayabileceğini, bu insanların dar vaat ve söylemlerle ikna edilemeyeceğini o zaman göreceğiz.Hiçbiri böyle bir ülkeyi yönetemezBunlar biliniyor olmalı ki, böyle bir endişe yaşanıyor ki, seçim sonrasının ortak diliistikrarın korunması oldu. Seçim akşamı atıp tutan parti liderlerinin birkaç gün içinde derin derin bu konuları sorguladığına eminim. Bu yüzden de o sert sözlerin birkaç gün içinde yumuşadığını görüyoruz.Yumuşamak zorunda. Türkiye'nin çatışma dili dışında yeni bir dile, uzlaşma ve ortaklık diline ihtiyacı var. Ancak dilden de öte, bir hizmet, yönetme kültürüne, becerisine ihtiyaç var. AK Parti dışındaki siyasi partilerin bu konuda, eğer aralarında bir koalisyon söz konusu olursa, çok ciddi zaafiyet göstereceğinden, bir başarısızlık öyküsüne dönüşeceğinden neredeyse eminim. Bunun Türkiye'ye maliyeti çok yüksek olacaktır. Bir yılın başarısızlık deneyini telafi etmek yıllar alacaktır. Koalisyon kurnazlıklarıyla heba edilemeyecek bir miras var ortada. Bazılarının bu mirası nasıl hoyratça harcayacağını siz de tahmin ediyorsunuzdur.Bunlar biliniyor olmalı ki, seçimden hemen sonra ısrarla üzerinde durulan iki kavram var: İstikrar ve sorumluluk.. Bu bir endişeden, korkudan kaynaklanıyor. AK Parti “ben yokum” dese şaşkına döneceklerCumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın sorumluluk çağrıları, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye'yi hükümetsiz bırakmamaya ayarlı yaklaşımı hep bu endişeyi barındırıyor. Tek başına hükümet kuramasa da Türkiye'nin en güçlü siyasi kadrosu olan AK Parti, derin bir ülke sorumluluğu ile hareket ediyor. AK Parti, “Ben koalisyona girmiyorum, varın ne yapıyorsanız yapın” dese hepsi ortada kalacak. Kendileri değil ama birileri onlara bir yön çizebilir. İşte o zaman da bir yıl bile devam edemeyecek, kötü bir yönetime tanık olacağız. Sadece tanık olmak olsa keşke, büyük kayıplar, gerilemeler, Türkiye'yi yeniden içe hapsetme çabaları göreceğiz. Yönetmek artık çok zor derken bunu kastediyorum.Siyasi partilerin seçim öncesi söylemleri bu alanda büyük bir umutsuzluk örneği. Dar, partizan, kişisel hesaplarla örülmüş, bir büyük Türkiye ülküsü olmayan, ülkenin bugünkü çapını bile anlamaktan yoksun bir siyasi tablo. Önümüzdeki en büyük tehlike bu. Ancak ülkeyi küçültmeye ayarlı politikalara ilk önce o partilerin oy verenlerinin karşı çıkacağı görülecektir. Çaresizlik, çözümsüzlük ve yönetim beceriksizliği öncelikle o partilerin tabanı tarafından yargılanacaktır. Siz de MİT TIR'ları seferber edeceksiniz“Suriyelileri geri göndereceğim” diyor, gönderemezsin. Bu kaos coğrafyasında sadece Esed'e meşruiyet atfederek bir duruş belirleyemezsin. Bu devasa ekonominin genleriyle oynayamazsın. Türk dış politikasında derin değişikler yaptırmazlar sana, bunu beceremezsin. Bir üçüncü köprü kadar ekonomi anlayışı olmayanların, bırakın yeni yatırımları, sadece varolan projeleri bile tamamlaması mümkün görünmüyor. Bugün MİT TIR'ları üzerinden hükümete vuranlar yarın kendileri MİT seferleri düzenlemek zorunda kalacak, o seferleri ifşa edenlere çok daha büyük bir öfke ile müdahale edecekler.Türkiye dışında askeri üsler inşa eden bir ülkeyiz biz. İki yıl içinde coğrafya derin bir bölünme, çatışma ile yüzleşecek. Hangi birinin bunun üstesinden gelme yeteneği ve düşüncesi var? Yapacakları tek şey, içe kapanmak, her şeyden uzaklaşmak, herkesle bağları koparmak. Cumhuriyet tarihi boyunca yaptıkları gibi. Ama artık kabına sığmayan bu ülkeyi tekrar eski yerine monte etmek de mümkün değil. O zaman ne yapacaksınız?Güçlü siyasi yönetimlere ihtiyaç vardır. Çünkü Anadolu sınırlarının çok ötesinde bir Türkiye vardır. Böyle bir ülkeyi eski yönetim tarzıyla ayakta tutmak zordur. Davutoğlu'nun; “AK Parti'siz bir iktidar ülkeyi Suriye'ye, Irak'a dönüştürür” sözleri anlamlı. Yaklaşan tehlikeyi işaret ediyor. Kaos coğrafyası, adım adım Türkiye içine servis ediliyor. Bunun bir adım sonrası içeride çatışmadır, Ortadoğu tipi karmaşadır. Kimlikler üzerinden bölgesel çatışmanın Türkiye ayağı bu şekilde gerçekleşecektir. AK Parti için yeni bir zafer varCumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçim sonrası öne çıkardığı dile dikkat edilmesi gerekiyor. Derin bir sorumluluk ve endişe hissediyorum sözlerinde. AK Parti'nin çok ötesinde, kendi varlığının çok ötesinde Türkiye içinduyulan endişeyi okuyorum. Bunu anlamak için şöyle on dakika çevremize, ekonomik krizlerle sarsılan ülkelere, kimlik savaşlarıyla yok edilen ülkelere bakmanız yeterli.Evet, birleştirici, kuşatıcı bir dile ihtiyacımız var. Çatışmadan çok üretmeye, yenilenmeye, güçlenmeye ihtiyacımız var. Erdoğan ve Davutoğlu şimdilik bu dilin öncülüğünü yapıyorlar. Diğerleri eğer kin ve öfkelerine yenik düşerlerse, AK Parti'yi dışlayan bir arayışa girerlerse onları müthiş bir başarısızlık, AK Parti'yi de olağanüstü bir zafer bekliyor. Bugün seçim olsa AK Parti'nin en az beş puan fazla alacağını onlar da biliyor. Bu yüzden de iş dünyası AK Parti-CHP koalisyonu için bastırıyor. Türkiye'nin omurgası olan bir partinin seçeneği çoktur. Koalisyon olmazsa, erken seçim kesin bir zaferdir. AK Parti dışı bir koalisyon felakettir, o partilerin erimesidir, Türkiye'nin büyük kaybıdır, yıkımdır ve ömrü bir yıldan fazla değildir.İşte endişe bu kısa süre içindir. Hayallerinin ulaşamayacağı kadar büyük ve güçlü bir ülke var önlerinde. Böyle bir ülkeyi yönetme beceriksizliği hem o partilerin hem de ülkenin iflası anlamına gelir. Erdoğan'ın sözlerindeki derin endişe, Davutoğlu'nun çabalarındaki kaygı budur.O parantez kapatılacaktırHer ne olursa olsun, kimse artık bu ülkeyi eski haline döndüremez, küçültemez, sınırlarına hapsedemez. Hiç kimse bu milleti Suriye halkından, Mısır halkının duygularından, coğrafyaya ilgisinden, küresel meydan okuyuşundan koparamaz. Tarih, yüz yıl sonra normalleşmeye başlarken hiç kimsenin bu seyri değiştirme gücü olmayacaktır. Türkiye bir coğrafya ülkesi olmaya, kendi coğrafyasını şekillendirmeye, küresel güç haritasında merkez ülke olmaya devam edecektir. Yüz yıllık istiklal savaşı tamamlanacak, o parantez kapatılacaktır. Artık partiler ülkeyi biçimlendirmiyor, ülkenin gücü siyasi hareketleri şekillendiriyor, ona yön ve pozisyon veriyor. Gücün kaynağı buradadır. Kendini bu güce ayarlamayan herkes kaybedecektir.Türkiye de, milletimiz de dimdik ayaktadır.
Türkiye’yi imha planı: Askeri müdahale şart
04:0016/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sınırlarımızın sıfır noktasına yığılan, tel örgüleri zorlayan, Türkiye'ye sığınmaya çalışan Türkmen ve Arap insan seli, sadece insani bir dramın göstergesi değildir. Bu sel, yarın Halep'ten bu tarafa, belki yüzbinleri Türkiye sınırlarına akıtacaktır. Korkunç bir insan seli, trajedisi Türkiye kamuoyunu sarsacak noktalara ulaşacaktır.
Çok önceden öngördüğümüz ve dikkat çektiğimiz bu gerçeği belki o zaman bile idraktenyoksun tavırlar içine gireceğiz. İnsanlık trajedisi olarak işleyecek, arkasındaki senaryoyu, derin demografik ve jeopolitik hesabı anlamamakta direneceğiz. Dün, Suriyelilerin gelmesine sınıfsal bir küçümsemeyle karşı çıkanların bugün “kapıları açın” diye ikiyüzlülüklerini sergilemelerinin bile bu kapsamlı projenin bir parçası olduğunu, Türkiye'nin devlet aklının rehin alındığını, bir bölge planlamasının milletimize ve ülkemize dayatıldığını anlamaktan bile aciz olacağız.Etnik temizlik seçim öncesi planlandıDaha Irak işgal edilirken, ABD ordularının Türkiye'yi kullanması sırasında tartıştığımız gerçekler bugün yine önümüzde. Binlerce kişilik ABD birlikleri, Kuzey Irak-Akdeniz koridoru üzerine yerleştirilecekti. O zaman Suriye tarafına değil, Türkiye tarafına konuşlanacaklardı. Planlama, K. Irak-Akdeniz arasında Türkiye topraklarında bir kuşak oluşturma esasına dayanıyordu. Hesap ortadaydı. 2003 yılından beri de önümüzde duruyor. Bugün Suriye'nin hali malum. Son derece elverişli bir ortam var. Neredeyse bütün örgütler, bir yerler adına savaş veriyor. Proje bu sefer PKK'nın Suriye kanadı üzerinden servis ediliyor. Ne zaman? Daha seçimler yapılmadan, bazı çevrelerin Türkiye'nin koalisyona gireceğini anladığı anda Kuzey Suriye'de Türkiye'yi etkisizleştirecek, Güney'le bütün bağını koparacak, K. Irak-Akdeniz koridorunu açacak operasyon hızlandırılıyor. Müthiş bir demografik planlama başlatılıyor, Türkmenler ve Araplara karşı bir tehcir, etnik temizlik başlatılıyor.İki çok tehlikeli plan varBu, aynı zamanda Türkiye'yi çevreleme, on yıldır açıldığı bütün ülkelerde, bölgelerde sıfırlama, onu tekrar Anadolu'ya hapsetme stratejisinin belki de son safhası. Nasılsa içeride kurulmuş saat gibi, bu çevreleme harekatını yıllardır Türkiye'nin başarısız politikaları olarak pazarlayan bir çevre var. Dikkat edin aynı çevre bugün “sınırları hemen açın” diye yaygara koparmaya başladı. Siz ne zaman Arapları, Suriyelileri seviyordunuz? Öyle değil, onlar dışarıdançevrelemenin, içeriden güçsüzleştirmenin, yeniden vesayet altına almanın ülke içindeki operasyonlarını yürütüyorlar çünkü. Seçim öncesi uyguladıkları siyasi mühendisliğin büyük oranda başarılı olması, Gezi ve 17 Aralık'la ulaşamadıkları sonuçlara seçim sonuçlarıyla ulaşmış görünmeleri cesaretlerini artırmış. Dışarıdan çevrelemenin içerdeki ortamı bu sonuçlar üzerinden oluşturulacak. Belki AK Parti'yi dışarıda bırakacak bir koalisyon için CHP-MHP ve ona dışarıdan destek verecek HDP formülü için bastıracaklar. Bunu başarırlarsa, iki sonuç elde etmiş olacaklar: Türk milliyetçiliğinitasfiye etmiş, gücünü kırmış, etkisizleştirmiş olacaklar. MHPtükenecek. İkincisi ise, dışarıdan çevrelemenin tam olarak zafere erişmesi için içerideki zayıf koalisyonu kullanıp, işin Türkiye ayağını tamamlamış olacaklar.Haritaya bakın, bir de koalisyon çalışmalarınaİki şeye dikkatle bakın: Yakın bölge haritalarına ve koalisyon çalışmalarına. İkisi arasında müthiş bir koordinasyon, benzerlik göreceksiniz ve ortak noktaları Türkiye'yi durdurmak üzerine olacaktır. Türkiye içinde seçimlerin hemen öncesi başlayan, seçim sonrasında da en güçlü ses haline gelen söylemlere bakarsanız, Kuzey Suriye'de nelerin tezgahlandığını, ABD'nin bu işin neresinde olduğunu, içeride nasıl bir iç politika dizayn edilmek istendiğini ve yine ABD'nin bu işin neresinde olduğunu çözersiniz.On yılı aşkındır devam eden müthiş yükseliş döneminin intikamınıalmak isteyen bir süreç başlatılıyor. Rövanşist, acımasız bir hırpalama dönemi bu. İntikam Türkiye dışında hazırlanıyor, içerideki siyaset ve medya çevreleri üzerinden servis ediliyor. Bizler de bunu, tamamen Türkiye içi bir sorun olarak algılıyoruz.Yeni Truva Atı ve Türkiye'nin imhası Eğer içeride zayıf bir koalisyon dönemi yaşanırsa, eğer “Sisi Koalisyonu” dediğim CHP-MHP ve dışarıdan destek verecek HDP koalisyonu inşası başarılı olursa dört bir taraftan kurşun yağmuruna tutulacağız. Türkiye'nin milli güçleri tasfiye edilecek. Kuşatılmış, kafasını kaldıracak mecali bile olmayan bir ülke haline geleceğiz. Dikkat edin, içerideki istikrarı hedef alan proje Kürt milliyetçiliğini kullandı. Dışarıdaki çevreleme harekatının son safhası da Kürt milliyetçiliği üzerinden servis ediliyor. İkisinde de PKK bir Truva Atı olarak kullanılıyor.Maalesef ülkemizdeki muhalefet aklı bu gerçeklerin çok uzağında. Daha Tel-Abyad olayının ne anlama geldiğini bile idrak edecek durumda değil. Sadece haritaya bakmaları bile yeterli iken, birilerinin bunu “insani dram” olarak servis etmesinden son derece memnunlar. Bir adım sonrasına ilişkin ne bir öngörüleri, ne de bir endişeleri var. Böyle bir basiretsizlik, ufuksuzluk bu ülkeyi imha edecektir.Kuşak değil Türkiye'ye karşı cephe kuruluyorK. Irak-Akdeniz koridorunda, hemen güneyimizde bir tampon kuşak oluşturulduktan sonra Türkiye'nin eli Akçakele'den öteye uzanamayacaktır. Ortadoğu'nun hiçbir yerinde olamayacaktır. Arap dünyası ile bütün bağlantıları kesilecektir. Hesap budur.Ancak ondan sonrası çok daha vahim. Bu kuşak, Türkiye'yi istikrarsızlaştırmaya, yeniden iç çatışmalara sürüklemeye, parçalamaya dönük son adım olacaktır. Türkiye, mezhep savaşlarından kaçarken yeniden etnik savaşın içine sürüklenecektir. Tampon bölgenin güneyinde ise İran'dan başka bir güç olmayacaktır. Irak'ta olduğu gibi…İşte bu kuşak projesi başarıldığında, Suriye sınırı boyunca uzanan Türkiye karşıtı bir cephe inşa edilmiş olacaktır. Bunun bir adım sonrası, bu cephe üzerinden Türkiye içlerine saldırmak olacaktır. Çevreleme harekatının son safhası budur. Bu aşamadan sonra içeride, kendi geleceğimizi kurtarıp kurtaramayacağımızı tartışacağız. Eğer içerideki yeni hükümet şekli de bu senaryoya ayarlı olursa, vah Türkiye'nin haline! Türkiye derhal tampon bölge planlarına müdahale etmeli. Gerekirse askeri müdahalede bulunmalı ve kendini korumalı. Çünkü doğrudan Türkiye'yi hedef alan bir cephe kuruluyor. Yarın çok geç olacaktır.
Habil’in çocukları, direnin!
04:0017/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır'da küresel işgal cephesi kazandı. ABD ve Avrupa'nın “kiralık katilleri” kazandı. Çünkü bu coğrafyadaki her darbeci Batı'nın kiralık katilidir.
Demokrasi, özgürlük ve insan onuru kaybetti. Mısır halkının özgürlük arayışı, onur ve adalet arayışı kaybetti. Şimdilik..Dünya tarihi, Adem'in çocuklarından bu yana doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, haklı ile haksızın, adalet ile zulmün savaşıdır. İnsanlık tarihi, dünya düzeni sadece bu hesaplaşmaya ayarlıdır. Dün bu savaşın bir cephesi daha Kahire'deki Cunta mahkemesinde kendini gösterdi. O “kiralık katiller” dün Habil'i bir kez daha öldürdü. Firavunla İsrail bu sefer aynı cephede birleşti. Kadim düşmanlar bu sefer omuz omuza vererek İsmail'in çocuklarını kurban ediyor!Mısır tarihinin demokratik ve özgür seçimlerle yönetime getirdiği, ABD ve Avrupa'nın planladığı askeri darbe ile devrilen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, idama mahkum edildi. Mursi ile beraber, hiçbir şekilde şiddete bulaşmamış olan İhvan'ın siyasi kolu Hürriyet ve Adalet Genel Sekreteri ve şehit Esma'nın babası Muhammed Biltaci ve İhvan'ın beyni olarak bilinen Hayrat Şatır da idama mahkum edildi. Yine Yusuf Karadavi, Muhammed Bedii, Reşad Buyumi, Muhyi Hamid, Muhammed el-Kettatni, Assam el-Aryan da idama mahkum edildi. 116 kişiye idam, 17 kişiye müebbed verildi.Mahkumiyet değil bunlar, cinayet, intikam, siyasi soykırım. Zulüm ve katliamlarla dolu, Firavunlarla dolu Mısır'da, Sisi'den önceki zalimler bile bu kadarını yapamadı. Nasır da, Enver Sedat da, Hüsnü Mübarek de bu kadarını yapamadı. ABD'nin, Avrupa Birliği'nin, Ortadoğu'daki otoriter rejimlerin ortaklığında Mısır, tarihin en büyük siyasi cinayetlerinden birine sahne oldu. Mesele Mısır meselesi değil. Sudan'dan Suriye'ye kadar yayılan tek demokratik muhalefet küresel bir proje ile tasfiye ediliyor. Coğrafyamız, karanlığa, kaosa, belirsizliğe, İslam adına şiddeti öne alanlara teslim ediliyor.Birinci Dünya Savaşı kadar büyük bir proje bu. Yüz yıl sonra tarihin en büyük istila ve tasfiye operasyonları bu. Sadece Nil kıyılarında değil, Mezopotamya'dan Anadolu'ya yaymak istedikleri bir plan bu.Sisi bir tetikçi, bir kiralık katil, bir soytarı. Arkasındakilere bakın siz. ABD ve Avrupa ülkelerine bakın. Türkiye'ye savaş açanlar, bu ülkenin büyüyüp güçlenmesine karşı tuzak üstüne tuzak kuranlar var o kararların arkasında.Bir Haçlı zihniyeti, bölgemizdeki tetikçileri ile ülkelerimizi yok ediyor, parçalıyor, insanlarımızı birbirine boğazlatıyor, bizi yok etmeye, bir yüz yıl daha susturmaya çalışıyor.İdamla, ölümlerle Habil'in çocuklarını sindireceklerini, yok edeceklerini sanıyorlar. Yeryüzünden silip süpüreceklerini sanıyorlar. Süremezler, süremeyecekler. Bu hesaplaşma kıyamete kadar devam edecek. Suudi Arabistan yönetimi, Mısır cuntasına verdiği desteğin, milyar dolarların bedelini kendi ülkesini kaybederek ya da parçalanarak ödeyecek. Bir-iki yıl bekleyin, göreceksiniz. Basra Körfezi'nden başlayıp S. Arabistan'ın kalbini vuracaklar. Bu siyasi körlüğün bedeli onlara çok ağır olacak.Ne demeli?Arap Baharı'nı yeniden askeri darbelere çeviren Avrupa, bu idamlardan sorumlusun ve ahlaksızsın!Sisi ile 8 milyar Euroluk anlaşma yapan Angela Merkel, bu idamdan sorumlusun ve ahlaksızsın!Ülkemizde hala Avrupa satanlar, bu idamlara sessiz kalırsanız siz de sorumlusunuz ve ahlaksızsınız!“Mısır'ın yüzde 52 ile seçilmiş Cumhurbaşkanı'na idam” başlığı atanlar siz de sorumlususunuz ve ahlaksızsınız!13 yıllık AK Parti yönetimi, işte bu ikiyüzlülüğü gösterdi Türkiye'ye. Büyük hesaplaşma bu yüzden. Hala anlamıyor musunuz?Dünya siyasi tarihinde, modern siyasi tarihte, AB ve ABD'nin ortaklaşa askeri darbesinden ve bu idamlarından daha ibretlik bir örnek yoktur.Ortadoğu, 1. Dünya Savaşı dönemi kadar saldırı altında. Bu bir dünya savaşı. Bizi yüz yıl daha gömmek istiyorlar. Uyanın!Bu kararları verenler, verdirenler, coğrafyamızı kabusa çevirenler ağır bedel ödeyecek. Sisi'nin sonu da ya Enver Sedat ya da Saddam olacak.Atlantik'ten Pasifik kıyılarına uzanan coğrafya, gün gelecek küresel bir seferberlik başlatacak, kendi dilini üretip öfkesini gösterecek.Bu kaos coğrafyasında Tayyip Erdoğan'ın, AK Parti'nin öncülük ettiği, milletimizin sahiplendiği devrimlerin anlamını gördünüz mü? Bu, yüz yıllık kurtuluş savaşıdır. Ona öfkeleri bu yüzden.Bu yoketme planı uzağımızda değil. Etrafınıza bakın, sırada biz varız. Son büyük devletin çöktüğü yerdeyiz. Asıl hesaplaşma bizimle olacak.Uyanın, dikkatli olun, tetikte olun.Son hesaplaşma bu ülkede olacak…İşte o zaman tarih tersine dönecek. Haçlı saldırılarından sonra olduğu gibi, Moğol istilası sonrası olduğu gibi, 1. Dünya Savaşı defterini de bu ülke kapatacak.
Kimlik savaşı 7 Haziran’da Türkiye içine servis edildi..
04:0022/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'nin hemen güneyinde, Suriye ile, Arap/İslam dünyası ile, güneyimizdeki hemen bütün ülkelerle bağlantı noktalarını kesecek, ona nefes aralığı bile vermeyecek, son on yılda ana açılım haritasını kendine kapatacak bir proje uygulanıyor.
7 Haziran seçimleri öncesi içerideki yoğun gündem, 8 Haziran'da ortaya çıkan tablo, nasıl bir hükümet kurulacağına ya da seçimlerin “ikinci turu"nun yapılıp yapılmayacağına ilişkin belirsizlik, Türkiye'nin bir süre daha kendi içine yoğunlaşmak zorunda kalacağına yönelik işaretler, HDP/PKK çevresinin etkin bir siyasi güç elde etmiş olması ve Kürt milliyetçiliğinin “yeni harita biçimlendirme"de koçbaşı olarak kullanılması, bu sefer Türkiye için bir belirsizlik ortaya çıkardı.Seçimden hemen sonra ivedilikle uygulanmaya başlanan proje ile, Kuzey Irak ile Akdeniz arasında, Suriye topraklarında tam anlamıyla bir kuşak biçimlendiriliyor. Demografik düzenlemeler, tehcir hatta etnik arındırma ile bir adım sonrası için ortam hazırlanıyor, kuşağın kalıcı olması sağlanıyor. Petrol değil, derin jeopolitik müdahale Görünüşte Kuzey Irak petrollerini Akdeniz'e taşımaya dönük bir çalışma bu. Ama daha uzun vadede, bütün bölgenin güç haritasını değiştirmeye,bunu kalıcı hale getirmeye, Türkiye gibi inisiyatif alan ve olağanüstü etki gücü bulunan ülkeleri sınırlandırmaya dönük, Kürt milliyetçiliğini de aşan bir tasarım var ortada.Başarılı olursa, Irak işgalinden bu yana Türkiye'ye kurulan en büyük tuzak haline gelecek. Bu tuzak, Suriye'nin meşru muhalefetini zayıflatırken Şam yönetimi, Hizbullah, PYD ve IŞİD'i aynı cephede birleştiriyor. Burada Kürt milliyetçiliği gibi, örgütler koalisyonunun da uzun vadeli bir proje için harekete geçirildiği görülüyor. Türkiye buna karşı ne yapabilir? On yıldır etkin bir dış politika uygulayan, hem uluslararası düzeyde hem de coğrafyada derin izler bırakan, baskın bir etki gücü kullanan Türkiye, bundan sonra aynı pozisyonunu koruyabilecek mi? Sorunun cevabı burada yatıyor. Eğer AK Parti'nin ana omurga olduğu bir koalisyon şekillenirse ya da tekrar seçime gidilip tek başına bir Ak Parti yönetimi kurulursa Türkiye'nin bu tür tasarımlara sert ve caydırıcı bir şekilde müdahil olacağını söylemek mümkün.Türkiye'yi neden bu kadar vuruyorlar?Ancak muhalefet partilerinin dış politika anlayışına teslim olunursa, sığ, çekingen, içeri dönük, etkisiz bir dış politika perspektifi uygulamaya geçirilirse ülkenin yeniden içeri hapsedileceğini, bu kuşak benzeri projelerin başarılı olacağını, daha da ileri gidilip Kürt milliyetçiliği üzerinden yeni bir istikrarsızlık projesi uygulanacağını, Anadolu'ya hapsedilen Türkiye'nin buna direnemeyeceğini, Irak ve Suriye'de gördüğümüz gibi Türkiye için yeni ve son derece tehlikeli bir süreç başlatılacağını söylemek mümkün.Türkiye'yi neden bu kadar vuruyorlar, dışarıdaki vesayetçi iktidar odakları ve onların Türkiye içindeki ortakları nasıl bu kadar organize bir şekilde içeride politik dizayn uyguluyor, neden Erdoğan'ın, Davutoğlu'nun, AK Parti'nin temsil ettiği devlet aklı yok edilmek isteniyor? Neden adeta küresel bir ortaklık üzerinden Gezi ve 17 Aralık gibi darbe süreçleri servis edildi, bu güçlerin son seçimlere müdahalesi ve siyasi mühendislik çabaları nasıldı ve nereye varmak istiyorlardır?Cevapları bulduğumuzda gerçeği de görmüş oluyoruz.Çünkü o devlet aklını yok etmek istiyorlarO gerçek içerideki siyasi muhalefetin tezlerinin çok ötesinde, iç iktidar kavgalarının çok ötesinde bir ülkenin geleceğinin yok edilmesiyle, onu yeniden yönetilebilir alana çekmeyle, yeniden vesayet altına almayla alakalıdır. Mısır'a servis edilen askeri darbeyi, ardından gelen idamlarla bir siyasi kadronun tasfiyesini gördünüz. 17 Aralık üzerinden böyle bir tasfiye yapacaklardı. Mesele AK Parti'yi etkisiz hale getirmek değildi, mesele Türkiye'ye çağ atlatan, onu yıldızlaştıran, onu ayağa kaldıran ve meydan okur bir pozisyona getiren siyasi aklı mahkum etmek ve onu bu topraklarda bir daha dirilemez hale getirmektir. Bu, da bir iktidar mücadelesi değildir. Bu coğrafyanın mücadelesidir, Türkiye'nin yeniden tarih sahnesine çıkmasını engellemektir. Osmanlı'yı parçalayıp coğrafyayı susturanlar bugün de Türkiye'ye karşı aynı cephedir ve aynı senaryoyu servis etmektedir. Maalesef siyasi muhalefetimiz, Anadolu insanının büyük oranda farkına vardığı bu gerçeği anlamaktan çok uzaktır. Onlar hala, eskinin iktidar dağıtıcıların himayesinde iktidar arayışlarını sürdürmekte, zihinlerindeki vesayeti kıramamış görünmektedir.İlk adımı attılar, ikinci adım çatışmaEğer bu suskunlaşma devam ederse, yükseliş döneminin sonu getirilirse Türkiye için çok sıkıntılı, oldukça hazin bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. CHP ve HDP'nin aday listesine, Meclis'e taşıdıkları siyasi kimliklere bakılırsa, bir adım sonrasında Kürt milliyetçiliği ve Alevilik ortaklığı üzerinden bir müdahale sürecinin başlatılacağını söylemek kehanet değildir. 7 Haziran seçim sonuçları ile bu servis başlatılmıştır, Ortadoğu'nun tamamını saran kimlik savaşları siyasi olarak Türkiye içine servis edilmiştir. Bunun bir adım sonrası çatışmalardır. Bu çevrelerin AK Parti-MHP koalisyonunu sabote etme çabaları, MHP'nin ise tam da bu çevrelerin istediği basiretsizlik örneğini sergiliyor görüntüsü, Sünni İslam üzerinden olası denemelerin önünü kesme, Türk milliyetçiliğini de, bir adım sonrasında engel olmaması için tasfiye etme planlarına zemin hazırlamaktadır.Medya bir an önce kendini toparlamalıMaalesef, medyadaki sığlaşma, aynileşme uyarıcı etkileri de yok etmektedir. Araştırmayan, sorgulamayan, merak etmeyen, hiçbir entelektüel akıl üretemeyen medya çevreleri Türkiye içine servis edilen bu dehşet verici projeyi anlamaktan çok uzaktır. Seçimden iki gün sonra Türkiye'nin güney sınırının kapatılmasının anlamını bile kavrayamayan medyanın sadece akılsızlığından değil, bir ülke kimliği yoksunluğundan bile söz edilmelidir. Bazıları ise doğrudan bu projenin içindedir, kitlesel manipülasyonlarla ileri düzeyde tetikçiliğe soyunmuştur.Türkiye güçlü bir ülkedir. Çok derin krizlerin üstesinden gelmeyi bilmiştir. Güney'den hapsedilmesine, kimlik savaşlarının seçim sonuçları ile içeriye servis edilmesine karşı da bir akıl üretecektir. Bunu umuyoruz. Ama aksi olursa, gerçekten hazin, acı dolu bir yarın bizi bekliyor demektir. Ortak Türkiye kimliği paramparça edilecektir. Anadolu Aklı'nı tasfiye etmek..Belki zamanla, Bağdat sokaklarında olduğu gibi, evlerimizin arasına kalın duvarlar örmek zorunda kalacağız. O duvarlar şu an zihinlerimize, kalplerimize örülüyor. Siyasi kimliklerimiz arasına örülüyor, kullandığımız dil bile farklılaşıyor. Bizi Suriyeleştirmeye, Iraklaştırmaya dönük müthiş bir kampanya yürütülüyor. AK Parti'nin temsil ettiği derin Anadolu Aklı'nı siyasetten tasfiye etmeyi başardıkları anda Anadolu içinde nefes alamaz hale geleceğiz. Bunun için ilk adım atıldı. Seçim sonuçlarını iyi okuyun. Koalisyon yaklaşımlarını iyi okuyun. Parlamento'daki siyasi kimlikleri iyi okuyun. Çözüm Süreci'ni ele almak ve yeni ortak dilYeniden ortak dil üretmek için büyük bir seferberlik dışında hiçbir yol kalmadı. Toplumun en uç noktalarına kadar ulaşabilen bir ortak dil, iletişim tek yol görünüyor. Bu halde “Çözüm Süreci'nin yeniden değerlendirileceği, belki bir süre erteleneceği, çözümün Türkiye'yi kurulan tuzak olmaktan çıkarılacağı bir yaklaşım gerekiyor. Tekrar edelim:Anadolu aklı siyasetten tasfiye edilmemeli. Çözüm Süreci yeniden değerlendirilmeli. Kimlik savaşlarının ilk adımının 7 Haziran'la Türkiye içine servis edildiği not edilmeli.
Aydın Doğan’ın Kürt Kuşağı ile ne ilgisi var!
04:0024/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şu işe bakın: PKK'nın Suriye kolu PYD, Kuzey Suriye'de tam bir etnik arındırma yapıyor. Demografiyi değiştiriyor. Köyleri yakıyor, kasabaları, şehirleri boşaltıyor. Bir anlamda tehcir, bir anlamda etnik temizlik uyguluyor. Arapları ve Türkmenleri Türkiye'ye sürüyor, bölgeyi insansızlaştırıp kontrol altına alıyor.
Siz bunu sadece Kürt milliyetçiliğinin saldırganlaşması olarak anlamaya çalışırken birden arkada bambaşka bir harita çıkıyor. ABD'nin etnik temizlik operasyonunun tam da arkasındaki güç olduğu belirginleşiyor. IŞİD'i bahane ederek aylardır Suriye'yi bombalayan ABD'nin aslında bu örgütle mücadele etmediğini, yeni bir etnik harita şekillendirdiğini öğreniyoruz.ISİD'le mücadele değil, PYD'yi koruma harekatıPYD'ye yol açmak için saldırılar yaptığını, ona yönelen tehditleri ortadan kaldırdığını, K. Irak'tan Akdeniz'e uzanan bölgeyi bir güvenlik kuşağına dönüştürdüğünü, bu kuşaktaki Arap ve Türkmen nüfusu sürmeye çalıştığını, bunu yaparken de Kürt milliyetçiliğini tahrik ettiğini, güneyimizde tam bir Kürt kuşağı şekillendirdiğini görüyoruz.Bugüne kadar bin 774 saldırı yapan ABD ve koalisyon uçakları, bu saldırıların bin 2 yüzünü PYD'yi korumak için yapmış. Çünkü bu saldırılar PYD-IŞİD çatışmalarının olduğu bölgeye yapılmış.Tüm bu PYD korumasına yönelik operasyonları biz hep IŞİD'le mücadele sanıyormuşuz. Tam da bu dönemde hepimizi, neredeyse bütün ülkeyi IŞİD'e karşı cepheye süreceklerdi, hatırlayın. Yoğun bir IŞİD kampanyası işlendi, zihinsel operasyonları yapıldı. İŞİD imajı ile kamufle edilenoyunu daha yeni çözüyoruz. Hepimizi oyuna getirdilerBir de bakıyoruz ki, bütün oyunlar Türkiye'ye karşı kurulmuş.7 Haziran seçimleri öncesi içeride ince bir politik dizayna girişenler, hemen çevremizde de oldukça ince, detaylı bir çalışma yapmışlar. Her iki çalışmanın da Türkiye'ye Aydın Doğan medyası üzerinden servis edildiğini görüyoruz. İşte PYD üzerinden yürütülen o “kuşak” için daha o zamanlar çalışıyorlarmış. Hepimizi uyutmuşlar. Hepimizi oyuna getirmişler. İçerideki Doğan Grubu'na ait yayın organları, HDP çevreleri aylardır bu temayı işleyerek bizleri oyuna getirmişler. Neredeyse Türkiye'yi IŞİD'e karşı cepheye süreceklerdi. Ama arka planda PKK için kamuoyu yapıyorlarmış, PYD'nin önünü açıyorlarmış, ABD'nin planladığı etnik temizliğe ve Türkiye karşıtı tampon bölgeye hazırlık yapıyorlarmış.Doğan Grubu bu projenin neresinde?O medya grubunun Selahattin Demirtaş'ıyıldızlaştırma projesi ile bugün PYD üzerinden biçimlendirilen güvenlik kuşağı aynı projenin parçaları. Tel Abyad'ın boşaltılması, PYD'ye teslim edilmesi, oradan kaçanların Türkiye sınırına yığılması ve ardından yine aynı grubun yayın organlarında başlatılan “bunları içeri alın” yaygaralarını hatırlayın. Bu da oyunun parçasıymış. Daha önce “Suriyeliler geri gitsin” diyenler, “bunları niye ülkeye alıyorsunuz” diye AK Parti'ye yüklenenler, bölge PYD için boşaltılırken birden insan sever oldular. ABD bölgeyi boşaltıyor, PYD'ye teslim ediyor, bölgede tam bir etnik arındırma yapılıyor, kaçanlar ya da sürgün edilenler Türkiye sınırına yönlendiriliyor, ardından bunları alın diye Türkiye'ye baskı yapılıyor.
Türkiye karşıtı cephe projesinin angaryasını bile bu ülkeye yüklüyorlar, maliyetini bize ödetiyorlar. Bu nasıl bir kurnazlık, nasıl bir sahtekarlık!Çirkin bir oyun oynuyorlar. Bunun anlaşılmayacağını sanıyorlar. Bunları ifşa etmeyeceğimizi düşünüyorlar. Bunlara karşı çıkmayacağımızı, kamuoyunu harekete geçirmeyeceğimizi mi sanıyorlar?Bir kez daha terör üzerinden hizaya çekilme, terbiye edilme, kontrol altına alınma, cezalandırılma ile karşı karşıyayız. Irak işgali ile başlayan bölgesel çözülme bugün PYD, IŞİD, İran yanlısı örgütler üzerinden Suriye topraklarının dışına taşırılıyor. Lübnan'a, Türkiye'ye, İran'a, Ürdün'e bulaştırılıyor. Türkiye müdahale etmeliYakında Basra Körfezi hareketlenecek. Türkiye, bu dönemde içeride zayıf bir siyasi iradeyemahkum olursa çok ağır bedeller ödeyecek. Bunun için güçlü bir hükümetin kurulması lazım. Aksi takdirde Suriye'deki savaş evlerimize sıçrayacak, Türkiye içine taşınacak. İçeride zayıf hükümetler dönemini başlatmak isteyenlere çok dikkat edin. Kendilerini gizleyecek halleri kalmadı. İşte onlar, Türkiye'yi parçalamaya dönük sistematik çalışmanın tam merkezinde yer alıyorlar. Birkaç yıl sonra önümüze konacak yeni harita için öncü kol görevi yürütüyorlar.Tekrar ediyorum, Türkiye güneyimizde şekillenen tampon bölgeye acilen müdahale etmelidir. IŞİD'le gözlerimizi kör edip PYD üzerinden bizi kuşatanların bir adım sonrası Türkiye'yi Suriyeleştirmektir!
Kobani saldırısı, o kuşak, Aydın Doğan-PKK ortaklığı..
04:0026/06/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞID güçleri, bir araç konvoyu ile Kobani'ye geliyor ve birkaç saldırı gerçekleşiyor. Ardından inanılmaz bir kampanya başlıyor. “Terörist Türkiye" diye ülke sınırlarını aşan bir çirkinlik örneği sergileniyor. Carablus'tan gelen IŞİD konvoyunu farkedemeyen PYD'liler “Bunlar Türkiye'den girdi" şeklinde oldukça tanıdık kampanyalardan birini daha başlatıyor.
Hürriyet gazetesi ve CNNTürk hemen atlıyor. HDP yayın organları olarak alabildiğine bir “servis" yayıncılığı döndürülüyor. “Ev ev gezip uykudaki insanları öldürdüler. Yüzlerce bebek cesedi var" tarzı infial uyandırmayı amaçlayan haberler servis ediliyor. Aynı yayın organları, sosyal medya üzerinden de HDP kampanyasına destek veriyor: Terörist Türkiye!Hem aptal hem ahlaksızlarDışişleri açıklama yapmış, güvenlik birimleri durumu izah etmiş, IŞİD'ciler kendilerini kamufle edip başka yerlerden gelmiş ve kontrol noktalarından PYD'lileri kandırıp geçmişler, kimsenin umurunda değil. Utanmazlar hala bağırıyor;Terörist Türkiye!Vatanseverlik ile terörizm arasındaki o sonsuz genişlikteki alanı bile kavramaktan uzak, düzeysiz, ahlaksız ve ciddiyetsiz bu çevreler, Türkiye karşıtı kötülükte bir kez daha biraraya geldi.“Terörist Türkiye"kampanyasının arkasında ne olduğunu biliyoruz. Bu, yeni değil. Daha önce Türkiye'yi “teröre destek veren ülke" ilan ettirmeye dönük kampanyalar unutulmadı. MİT TIR'larını durduranlar, işte bugünlere hazırlık yapıyordu. Daha o zaman paralel çete bile PKK ile ortaklık yapıyormuş! Onlar kendi ülkelerini, başkalarının talimatlarıyla, terörist ilan ettirmek için, o istihbarat servislerine malzeme topluyorlardı.Onlar vatan hainleriydi, Türkiye düşmanlarıyla, kendi menfaatleri uğruna ülkelerini Batılı, Güneyli istihbarat servislerine satıp alabildiğine gammazlıyorlardı. O zaman ihale paralel örgüte verilmişti. Görevlerini hakkıyla yerine getirdiler ama amaçlarına ulaşamadılar. Doğan-Paralel-PKK ve stratejik ortaklık..Bugün bütün vatan hainleri tek cephede toplandı!“Terörist Türkiye" kampanyası onların eseriydi. Kendilerine en büyük desteği veren Aydın Doğan ve medyasıydı. Paralel örgütle Doğan grubu arasında bir tür stratejik dayanışma hattı kurulmuştu. Bu dayanışma hattında PKK'nın da olduğu artık alenileşti. Zaman ve Hürriyet belli konularda aynı cümleleri kullanıyordu. Paralel güç zayıfladı ama kendileriyle beraber “Aydın Doğan'ı ve grubunu da bir dış tehdide" dönüştürdü. O zaman “Terörist Türkiye" için paralellerle iş tutan bu grup şimdilerde aynı ortaklığı PKK ile yapıyor. HDP üzerinden yürütülen proje ihalesini onlar almıştı. Demirtaş'tan lider çıkarma, HDP üzerinden AK Parti'ye, Kürt milliyetçiliği üzerinden de Türkiye'ye diz çöktürme operasyonları bu grup üzerinden servis edildi.Koalisyon için çalışıyorHakkıyla yerine getirdiler. 7 Haziran seçimleri için müthiş bir mühendislik yaptılar ve büyük oranda başarılı oldular. AK Parti'yi iktidardan indirdiler, HDP'yi hiç olmadığı kadar öne çıkardılar, Kürt milliyetçiliğini tırmandırdılar.Seçim sonrası ise koalisyon için kolları sıvadılar. Mühendisliğin ikinci aşaması başlamıştı. Görünen o ki bir şekilde etkili olacaklar. AK Parti'nin tek başına iktidar olmasını önleyen en etkili aktörlerden biri olan Aydın Doğan'ın, medya ve siyasette etkilediği çevrelerle hükümet kurma formüllerinde de bir şekilde etkili olacağını söylemek mümkün.Terör devleti projesine neden destek veriyor?Ama burada dikkat çekmek istediğim şey başka. Kuzey Irak'tan Akdeniz'e uzatılan kuşak planında bu grup neden bu kadar hevesle yer alıyor? “Terörist Türkiye" kampanyasının arkasında neden aynı grup yer alıyor? Türkiye'yi terörist ülke ilan ettirmek Aydın Doğan'a ne kazandıracak?Neden PKK'ya bu kadar arka çıkıyor, neden Kürt milliyetçiliğini bu kadar provoke ediyor, neden HDP için üst akıl gibi hareket ediyor? Dünkü IŞİD saldırısından hemen sonra meydana fırlayan, alabildiğine provokatif söylemler üreten, hiç düşünme gereği duymadan Türkiye'yi suçlayan kendi yayın organları oldu. 4 bin altı yüz liralık yemek masasını iki yüz kırk bin lira olarak yazıp, bunun üzerinden çirkin bir kampanya yürüten o medya grubu işte “Terörist Türkiye" kampanyasının arkasında olan.Türkiye'yi rehin almak istiyorlarSeçimden hemen sonra başlatılan, Kuzey Irak-Akdeniz arasında, Türkiye'nin güneyle bütün bağlarını kesecek tampon bölge çalışmasının arkasında da Doğan grubu ve ortakları var. Türkiye için çok tehlikeli bir proje bu. Hiçbir etnik yapının tek başına Türkiye sınırlarını bu şekilde rehin almasına izin verilemez. Suriye'deki örgütlerden orada kimlerin olduğu önemli değil. Önemli olan etnik milliyetçi bir kadronun Türkiye'nin güney sınırlarını tamamen kapatmasıdır. Tehlike buradadır ve bu tehlike gerekirse askeri yöntemlerle ortadan kaldırılmalıdır.Bu tampon bölgede kimlerin hissesi var?Bir not daha ekleyeyim: Hükümet kurulduğu anda, bu kuşak projesinin bütün detayları ortaya saçılacak. İşte o zaman Aydın Doğan'ın, Türkiye içindeki ortaklarının, Türkiye dışında işbirliği yaptıkları çevrelerin hesapları alenileşecek. Bakalım bu nasıl bir hesapmış ki, Doğan'ı PKK'ya destek verir hale getirdi, medya organlarını örgüt sözcüsü yaptı, köşe yazarlarını PKK adına birer silaha dönüştürdü? Bu kuşakta ne var, kim ne kazanacak, Kürt milliyetçiliğini kullanıp nereye varmak istiyorlar, yakında göreceksiniz…Terörist Türkiye diyenlerin vatan hainliğini, Türkiye düşmanlığını, millet düşmanlığını, bu ülkeyi Suriyeleştirmek isteyenler olduğunu biliniz artık.
IŞİD İslamı, HDP Kürtlüğü ve Türkiye için seferberlik…
04:0029/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail politikalarını eleştirmek antisemizm suçlamasıyla mahkum edilirdi. PYD'nin Kuzey Suriye'deki etnik arındırma programlarını ve HDP'nin Türkiye içindeki paralel pozisyonunu sorgulamak da “Kürt düşmanlığı" ile mahkum edilmek isteniyor.
En çıplak gerçekler yalanlara, iftiralara, zihinsel operasyonlara, son dönemin moda ifadesiyle “algı" oyunlarına kurban ediliyor. Oysa önümüzde çok net, çizgileri belirgin, tarafları ve hesapları belirgin bir planlama var. Türkiye içinde ne kadar kamuoyu çalışması yaparsanız yapın, ne kadar baskın bir dil kullanırsanız kullanın, herkes bir şekilde bu gerçeğin farkında.O gerçek, Kürt milliyetçiliği üzerinden bir bölge tasarımının uygulanması ve bu tasarımın artık Türkiye'nin varoluşunu tehdit eder hale gelmiş olmasıdır. İslamcı Kürtlerin bile büyük oranda bu milliyetçi dalgaya teslim olduğunun, bunu bir “üst akıl" olarak gördüğünün siz de farkındasınız. Şöhret budalaları ve kaos fırtınasıKimlikler üzerinden parçalanma, kimlikler üzerinden coğrafyanın yeniden biçimlendirilmesi, kimlikler üzerinden ülkelerin ve toplumların arasına kalın duvarlar örülmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız.Popüler, günübirlik havalı sözleri geçin. Dansöz gibi her gün bir başka masanın üstünde boy gösteren, günü kurtaran şöhret budalalarını geçin. Aslında hiçbir düşüncesi olmayan, sadece konjonktürel omurgasızlıklarla ülkeye rol biçenlerin cümlelerini geçin. Hiçbir meselesi olmayan, yarın endişesi olmayan, ülke ve millet kaygısı olmayan, çok rahat masa ve cephe değiştirenlerin akıl hocalığını da geçin. Türkiye çok ciddi bir durumla karşı karşıya. Coğrafyayı kasıp kavuran kaos fırtınası ülkemize yöneltildi, sınırlarımızı yoklamaya başladı. Bu fırtına etnik ve mezhep kimlikleri üzerinden servis ediliyor. IŞİD ne kadar bölgesel istikrarsızlık için bir araç olarak biçimlendirilmişse PYD de aynı şekilde istikrarsızlık için koç başı olarak kullanılıyor. Suriye'nin kuzeyinde son derece akıllıca belirlenmiş, PYD aklının çok ötesinde bir strateji izlendiği ortada.Türkiye'nin bölgeye müdahalesi şarttırDaha önce devletlerle yönetilen coğrafya, bu sefer örgütler üzerinden şekillendiriliyor. Suriye'de oluşturulmak istene yeni harita, ülkenin bilinen sınırlarını değiştirip, kimlikler üzerinden bir bölünmüş Suriye bırakıyor önümüze.Hiçbir devlet, hiçbir ülke, böyle bir müdahaleye sessiz kalamaz. Sınırlarının örgütlere teslim edilmesini kaldıramaz. Kuzey Irak ile Akdeniz arasında oluşturulan yeni harita, Türkiye'nin bütün güney sınırlarının örgütlere bırakılması anlamına gelmektedir. Yarın bir şekilde bu ülke yeniden toparlanacak, merkezi bir otorite tesis edilecektir. Fiili durum kalıcı olmayacaktır. Ancak güney sınırlarımızdaki yeni biçimlenme, bu fiili durumu kalıcı hale getirmeye ayarlıdır.Bu yüzden de Türkiye'nin bölgeye müdahalesinin şart olduğunu, bu oyunu bozması gerektiğini savundum hep.Yalan ve iftira o kadar gerçeğin önüne geçti ki, bu tespit “IŞİD'e destek" olarak pazarlandı. Oysa Türkiye'nin güney sınırlarının hiçbir etnik çevrenin denetimine girmemesi gerektiğini, üstelik bölgede etnik temizlik yapan bir örgüte hiç teslim edilmemesi gerektiğini belirtmeye çalışıyorum. PYD'nin, bölgesel kaosa yatırım açısından, üslendiği rol ile IŞİD'in üslendiği rol arasında hiçbir fark yoktur. Biri etnik milliyetçilik üzerinden bu servisi yapıyor diğeri dini kimlik üzerinden. Teyakkuz hali gerekiyor!Türkiye'nin teyakkuzda olması lazım. Bugün yaşadıklarımıza birkaç ay sonra tedbir alma lüksümüz olmayacak. Bölgesel haritanın, yeni yapılanmanın, dizaynın, biçimlenmenin çok iyi okunması lazım. İç siyasetteki dizayn arayışları ile bölgesel dizayn arasındaki paralelliğe özellikle dikkat edilmesi lazım.Türkiye istese de istemese de bugünden sonra hep teyakkuzda olmak zorunda kalacaktır. Suriye'deki çözülmenin sarsıntıları Anadolu içlerine, şehirlerimize kadar uzanacak. Eğer öylesine oturup beklerse Türkiye bu krizlerle yüzleşmede ciddi zorluklar yaşayacak. Endişem sadece Türkiye ile sınırlı değil. Uzun zamandır, coğrafyayı adım adım saran kaosun, yayılma haritasına bakmak bu endişe için yetiyor. Bundan sonrasının daha feci olacağını öngörüyorum. Türkiye ve İran'ın da bundan ciddi biçimde nasipleneceğini düşünüyorum. Ama Suriye-Lübnan hattından sonra asıl hareketliliğin Basra Körfezi'nde başlayacağını, krizlerin buradaki zengin ülkeleri saracağını, Arap-Fars ve Şii-Sünni çatışmalarının iki yıl içinde bu ülkeleri etkileyeceğini, nihayetinde Suudi Arabistan'ı vuracağını, çok can yakıcı bir Mekke Savaşı'na tanık olacağımızı öngörüyorum.Türkiye'ye karşı terörle ortak oldularTürkiye'nin on yıldır mücadelesini verdiği şey işte bu krizlere hazırlıklı olmak içindi. Yeni bir İstiklal Savaşı'ydı. Yüz yıllık vesayet döneminin kapatılması uğraşısıydı. Batılı müttefiklerimizle, içerideki ortaklarının Türkiye'ye açtıkları savaşın sebebi buydu.Halen bu savaş çok acımasız bir şekilde devam ediyor. Avrupa demokrasileri, artık sadece Mısır cuntasıyla ortaklık yapmıyor, Türkiye'ye karşı da terörle ortaklık kuruyor. Bunlar yakında Türkiye'ye terör saldırıları bile servis ederler! Terörü yedeğine alıp Türkiye'yi durdurmaya çalışanlar, tam bir cephe halinde “terörist Türkiye" kampanyaları bile yapabiliyor.Siyasi iradenin Suriye sınırında önlem müdahalesi için acele ettiğini biliyoruz. Umarım bu hassasiyet en üst düzeyde tutulur ve sonuç verir. Yoksa bu ülkenin geleceği altında hepimiz kalacağız.Çok güçlü bir toplumsal duyarlılık için, IŞİD İslamı'nın ve HDP-Kürtlüğü'nün çok ötesinde bir ortaklık bilinci için, Türkiye'nin büyük İstiklal Savaşı'nı zafere erdirip yüz yıllık vesayetten kurtarılması için tam bir seferberlik lazım…Ha, bu arada, korkup sıvışanlar da böyle dönemlerde belli olur.
Örgüt-devletler: IŞİD Doğu Türkistan’a mı taşınıyor?
04:001/07/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Örgütler bizim coğrafyada birer “Truva Atı”dır.
Bu hep böyleydi. Ama son yıllarda iş daha da başkalaştı. Örgütler örgüt olma sınırlarının çok ötesine taşındı. İnanılmaz bir güç elde ettiler. Bulundukları ülkeleri aşan etkiler, sarsıcı yıkımlar göstermeye başladılar.Hepsinin arkasında bir istihbarat organizasyonu vardır. Hiçbir örgüt, ideolojik kimliği ne olursa olsun, bağımsız, tek başına ayakta durma, savaşma gücüne sahip değildir. Bu da hep böyleydi. Özellikle Soğuk Savaş döneminde güçler örgütler üzerinden, sol kimlikli kurtuluş örgütleri üzerinden birbiriyle hesaplaşırdı. Ama yine son yıllarda örgütler sadece güçlerin birbirini yoklama aracı değil, ülkeleri, bölgeleri istikrarsızlaştırma aracına döndü. Bir örgüt üzerinden bir ülke parçalanır oldu. Klasik etnik savaş yürüten örgütlerin çok ötesinde, küresel etkileri olan, ülke ve sınır tanımayan örgüt kimlikleri geliştirildi.IŞİD'i Afganistan'a kim taşıdı?Bu haliyle örgütler küreselleşti. Bunun ilk örneğini El Kaide oluşturdu. Bin Ladin sonrası etkisi azaldı ancak El Kaide yeni nesil örgüt yapılanması, örgütlenme biçimi, siyasi dili geliştiren ilk küresel organizasyon oldu. Şimdi onun yerine IŞİD geçti. Irak ve Suriye'de devasa bir güce ulaştı. Yakında Ürdün, Lübnan hattında da etkisini artıracak gibi. Kuzey Afrika'da hızla büyüyor. Tunus'taki son saldırı bir işaret. Orta Afrika'da yayılıyor, bazı örgütlerle ortaklıklar kuruyor. Beni şaşırtan en önemli şey IŞİD'in Afganistan'da Taliban'la çatışmaya başlaması oldu. Yani örgüt onlarca yıldır her türlü örgütün hüküm sürdüğü Afganistan'da bile zemin bulabiliyor, bölgenin en güçlü yapısına kafa tutabiliyordu. 2001 yılında EL Kaide ve Taliban gerekçe gösterilerek Afganistan işgal edilmişti. İşgal öncesi Taliban'ı Pakistan ve Suudi istihbaratı üzerinden ABD destekliyordu. Ama sonra onu işgal gerekçesi olarak kullandı.IŞİD'e geleceğiz.Ortak Kuşak'ta bir büyük harita çiziliyor?Bizim coğrafyada yani benim “Orta Kuşak” dediğim; Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına uzanan, yeryüzünün en önemli kara ve deniz koridorlarını barındıran, en zengin enerji kaynaklarına ve ulaşım koridorlarına sahip olan, Atlantik merkezli küresel iktidar tekeline karşı en büyük isyana ev sahipliği yapan bölgede, devletlerin yerine örgütlerin ikame edilmek istendiğini düşünmeye başladım.Bu çok çarpıcı, endişe verici bir durumdur. Çünkü bu bölgede örgütler bazı devletlerden bile güçlü hale getirilmiştir. Önceleri devletler, rejimler üzerinden iş yürütülürken artık onların yerine örgütler tercih edilir olmuştur.Mesela ABD ve Avrupa, 20. yüzyılda Ortadoğu'yu iktidar nasip ettikleri rejimler üzerinden kontrol etmiş, denetim altında tutmuştur. Şimdi aynı çevrelerin rejimlere verdikleri ihaleleri örgütlere dağıtmaya başladıklarını görüyoruz.Bunun sonucu olarak da, mesela “Paralel Örgüt” nasıl Türkiye'de sistemik bir tasfiye amacıyla kullanılmışsa ve tamamen bir istihbarat operasyonuysa, IŞİD ve diğer örgütler de, coğrafyaya yönelik harita operasyonları için bir istihbarat organizasyonu olarak konumlandırılıyor. Paralel örgüt ile IŞİD arasında üstlendikleri rolün niteliği açısından pek de fark yoktur. Örgüt-devletler dönemi başlıyorArtık örgüt-devletler dönemi başlıyor. Bu dalgaya hangi ülke direnebilir, bilemiyorum. Irak ve Suriye üzerinde başlatılan IŞİD odaklı harita çalışmaları kapımıza dayandı. IŞİD tehdidini kullanan PYD, Türkiye'nin güneyini çevreliyor.O çevreliyor ama sahipleri bu çevreleme üzerinden Türkiye'yi kuşatıyor. IŞİD'in arkasındaki itici güçle PYD üzerinden harita uygulaması başlatan merkezlerin aynı olmasına özellikle dikkat edin. İki örgüt arasında bazen çatışma bazen stratejik destek şeklinde devam eden ilişkiye, bu ilişkinin niteliğinden arkasındaki güçlere ve Türkiye içindeki ortakların kimliğine de iyi bakın. Artık bizim bölgede devletlerin çatışması olmaz. Örgütlerin, örgütler koalisyonlarının kapışması olur. Ülkeler bunlar üzerinden hesaplaşır ama o örgütler söz konusu ülkeleri de vuracak noktaya gelir. Çok büyük bir harita çalışması yapılıyor. Ne kadar farkındayız emin değilim. Önümüzdeki yıllarda kimlik eksenli örgütler savaşına ve arkasındaki harita değişikliklerine saplanıp kalacağız. Tehlikenin yeterince anlaşılabildiği kanaatinde de değilim.Birileri IŞİD'i Doğu Türkistan'a taşıyor Son bir örnek vereyim. Çin, yıllardır Doğu Türkistan'da katliam ve zulüm yapıyor. Müslümanları tasfiye etme, sindirme projesi uyguluyor. Türkiye'de bu konuda çok yüksek duyarlılık söz konusu. Her Ramazan ayında bu konu yoğun biçimde ülkemizin gündemine girer ve kamuoyu gereken duyarlılığı esirgemez.Ama güneyimizdeki büyük harita çalışmaları devam ederken Doğu Türkistan'daki gelişmelerin bu kadar organize biçimde gündeme getirilmesi beni şüphelendiriyor. Yanlış anlaşılmasın, oradaki kardeşlerimiz için hep teyakkuzda olacağız. Ama hiç tahmin etmediğim hatta yadırgadığım bazı çevrelerin bile bu kampanyanın içinde olması, uluslararası bir organizasyonun yürütülmesi, haber kaynaklarının zayıflığı, bilgilerin hep aynı kaynaktan yönetildiği görüntüsü, propaganda argümanlarının çoğunun gerçek olaylar yerine kurgu gibi durması beni endişelendiriyor.Endişem Doğu Türkistan'daki kardeşlerimiz için.Bütün bu çalışmalar IŞİD'e Doğu Türkistan kapısını açmak için olmasın! Belki bir hafta-on gün içinde IŞİD'in Doğu Türkistan kolu faaliyete geçer. Senaryo işliyor. Projenin detayları ortada. Orası da bir cephe olacak. Bütün ülkelerimiz, bölgelerimiz, şehirlerimiz gibi. Harita çalışması çok büyük.Bu yüzden yaşadıklarımızın son İstiklal Savaşı olduğunu söyleyip duruyoruz işte. Irak'a, Suriye'ye, Kuzey Afrika ülkelerine, Orta Afrika'ya, Asya'ya bakın, hep bu örgütler üzerinden iş yürütüldüğünü göreceksiniz. İstikrarsızlıklar, iç çatışmalar, İslam imajı üzerine uygulamalar bu örgütler üzerinden servis ediliyor.EL Kaide ile Taliban arası bir yapı, bütün coğrafyaya yayılıyor. “Ortadoğu'nun Talibanı” benzetmesini yapmıştım ilk günlerde. Önceden El Kaide vardı.
Tehlike çok büyük, farkında mısınız!..
04:003/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Önceki gün Mısır'la ilgili çok endişe verici bir haber yayıldı. “Müslüman Kardeşler'in isyan çağrısı yaptığı, silahlı mücadele başlatacağı" iddia edildi. Bir anda herkes bunu kabullendi, neredeyse Mısır'da iç savaş başlatıldı bile.
İddiayı besleyecek psikolojik ortam hazırdı çünkü. Tarihin en büyük demokrasi mücadelesi askeri darbe ile bastırılmış, binlerce masum insan öldürülmüş, seçilmiş Cumhurbaşkanı hapse atılıp idama mahkum edilmiş, önceki gün Sina'da 17 asker öldürülmüş, buna misilleme gibi darbe yönetimi İhvan'ın yöneticilerine suikastlere başlamıştı.Öfke ve adaletsizlik tahammül edilebilir gibi değildi. Böyle bir ortamda İhvan'ın, kendi liderlerine yönelik suikastlere karşı isyan çağrısı yapması, kitlesel tepki istemesi normaldi. Ama İhvan'ın silahlı mücadeleye başlayacağı iddiası doğru değildi. Çok geçmeden kendileri yalanladı zaten ve iddia ortadan kalktı.Mısır iç savaşını kim başlatacak Ama mesele bitmedi. Mısır'da İhvan üzerinden iç savaş çıkarmaya dönük işaretler kendini belli etti. İhvan bunu yapmayacak. Yapısı, siyasi kimliği buna karşı. Çünkü o, neredeyse yüz yıldır şiddete bulaşmamış, bu özelliği ile de Sudan'dan Suriye'ye bölgenin en güçlü ve tek alternatif muhalefet hareketi olmayı başarmış bir yapıdır. Kendisinden ayrılan gruplar silahlı mücadeleler başlattılar, Mısır'daki korkunç zulümlere direnmeye çalıştılar ancak başarılı olamadılar. Nasır'dan Enver Sedat'a ve Hüsnü Mübarek'e kadar Mısır hapishaneleri hep İhvan üyeleriyle dolu olmuştur.
Sisi bunların hepsinin ötesinde bir cinayet figürü, bir faşist olarak öne çıkacak gibi. Ne kadar tahrik olursa olsun İhvan kendi söylemi üzerinden mücadeleye devam edecektir. Ancak bu süre içinde bazı yeni gruplar oluşacak ve bunlar askeri yönetimle savaşa girecektir.Bu durum, İhvan üyelerine yönelik geniş çaplı bir kıyımın gerekçesi olarak kullanılabilir. Ya da Mısır, Cunta yönetiminin de kontrol edemeyeceği bir iç savaşa sürüklenebilir. İşte asıl bundan sonrası çok önemli.Örgütlerin küreselleşmesi, zengin monarşilerin sonuŞiddetin küreselleştirildiği, örgütler üzerinden coğrafya tasarımlarının uygulandığı, örgütlerin devletlerin yerine ikame edilmek istendiği, alanlarının hızla genişletilip ülkeleri ve bölgeleri aşan bir şiddet kimliği olarak kurgulandığı gerçeğini yaşıyoruz.11 Eylül saldırılarından hemen sonra El Kaide vardı. Şiddet ve korku olarak bütün dünyaya pazarlandı. Şimdi IŞİD ülkeleri, sınırları, bölgeleri aşan bir güce dönüştürülüyor. Tunus'tan Suriye'ye, Afganistan'dan Irak'a kadar her ülkede örgütleniyor, güç kazanıyor, yeni bir korku ve şiddet kimliği olarak dünyaya servis ediliyor.Sina İsrail işgaline hazır hale gelecekBu örgütler üzerinden ülkeler iç savaşlara sürükleniyor, etnik ve mezhep çatışmaları ihale ediliyor. Suriye artık böyle bir savaşa teslim olmuştur. Irak da öyle. Sırada Lübnan ve Ürdün olacaktır. Bir iki yıla kadar mezhep kimliği üzerinden ve yine örgütler vasıtasıyla Basra Körfezi'nin zengin monarşileri sarsılacaktır.
Sina yarımadası istikrarsızlaştırılıp belki İsrail işgaline hazır hale getirilecektir. Zira önceki günkü saldırıları IŞİD üstlendi. IŞİD oradan vurdu, rejim içeride 9 muhalif yöneticiyi katletti. Tıpkı Suriye'de IŞİD'i kamuflaj yapıp PYD ve rejim üzerinden operasyon çekilmesi gibi. Tahmin ediyorum kısa bir süre sonra Doğu Türkistan'da bile IŞİD göreceğiz.O harita ve İslam iç savaşıBir harita var ve hep bu harita üzerindeki operasyonlara dikkat çekmeye çalışıyorum: Orta Kuşak haritası.Atlas Okyanusu'ndan başlıyor, Kuzey ve Orta Afrika, Ortadoğu, Anadolu, Kafkaslar, Orta Asya, Güney Asya ve Güneydoğu Asya, yani Pasifik kıyılarına kadar olan bölge. Bizim bölgemiz, bizim yurdumuz, bizim tarihimizin geçtiği coğrafya. İşte ellerindeki harita bu. Örgütleri de, askeri hesaplarını da, güvenlik planlarını da, yeni sömürge projelerini de bu haritaya göre hazırlıyorlar. Bu coğrafyası susturup diz çöktürmeye çalışıyorlar. Şiddet üzerinden bir İslam imajı inşa eden ve bunu pazarlayan, örgütler üzerinden ülkeleri parçalayan, etnik çatışmaların yerine mezhep çatışmalarını ikame eden, çatışmaları İslam'ın sınırlarından kalbine taşıyan ve büyük bir İslam iç savaşı hazırlığı yapan irade Mısır askeri darbesinin arkasındaydı. Kuzey Irak'tan Akdeniz'e ulaştırılmaya çalışılan stratejik koridorun da arkasında onlar var. Bu sadece petrol koridoru değil, Arap-Türk dünyasını birbirinden yalıtmayı, muhtemel bir dayanışmayı önlemeyi, Türkiye'yi buradan boğmayı, inisiyatifi tamamen vekalet savaşı veren PYD tarzı örgütlere vermeyi hedefliyorlar.O 'ağlak' açıklamanın sahipleri de işin içindeTürkiye içinde “ağlak" basın açıklamaları yayınlayıp duran grup da bu projenin içinde. Hem koridorun, hem PYD üzerinden Türkiye'nin çevrelenmesinin, hem PKK' sözcülüğü üzerinden iç politik dizayn projesinin içinde. Türkiye'ye yönelik Gezi, 17Aralık ve son siyasi mühendislik çalışmalarının Türkiye ayağını da bunlar yürütüyor. Bir tehlikeye dikkat çekiyorum. Türkiye dahil bütün ülkeleri, örgütler üzerinden dizayn etmeye çalışan bir iradeye, onun Türkiye ve bölgedeki taşeronlarına, büyük bir harita çalışmasına, yeni ülkelerin istikrarsızlaştırılıp parçalanacağına dikkat çekiyorum.İşte tam bu sırada örgütlere çok dikkat edin. Örgütlerin birer Truva Atı olarak kullanıldığı çok büyük bir plan bu. Hepimiz, her ülke, bölgemiz, sözünü ettiğim Orta Kuşak, işte bu saldırı dalgalarının hedefinde.Hepimiz bir şekilde İstiklal Savaşı veriyoruz.
Türkiye’nin haritası değişince anlarsınız..
04:006/07/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'nin sınırın diğer tarafında “güvenlik bölgesi" kurma hakkı var. Buna uluslararası hukuk olarak da karşı karşıya bulunduğu tehditler gerekçesiyle de hakkı var. Bu hak kimse tarafından sorgulanamaz.
Fiili ve “çok yakın tehlike"ye karşı bir “öz savunma" hali nedeniyle meşru müdafaa olarak da hakkı var. İki milyon kişiyi barındıran bir ülkenin dört milyon daha mültecinin sınırlarına dayanması ihtimaline karşı da böyle bir hakkı var.Irak'tan Akdeniz'e kadar olan sınırın diğer tarafını Türkiye karşıtı bir cepheye dönüştürme projesine müdahale de bir “öz savunma"dır. Bir ülke böyle bir savunmayı yapmayacaksa, yapamayacaksa acizdir, zayıftır.Birileri Ankara'yı vurunca mı?Türkiye uzunca bir süredir, siyasi olarak etkisini bölgeye, bölgenin de dışına, çok uzak coğrafyalara ulaştırmayı başarmıştır.Ancak bunu güvenlik alanında maalesef göremedik. Siyasi ve ekonomik olarak dışarıya yönelen Türkiye'de güvenlik tam tersi içeri çekiliyor, bırakın sınırlarının ötesini, her bölgesel krizde biraz da içe kapanıyor.Bu hastalıklı bir haldir. Şu an bunu Suriye konusunda yaşıyoruz.Garip bir tedirginlik, ürkeklik, umursamazlık… Bu ülkenin güvenlik birimleri, askeri güvenlik stratejilerinin gösterdiği doğrultuda Türkiye'yi alarma geçirmeliydi. Bugünkü şartlar bunu gösteriyor.Daha ne olacaktı. Birilerinin gelip İstanbul'u mu bombalaması gerekiyor? Ankara'yı mı vurması gerekiyor? Başka türlü hangi tehlike, tehdit Türkiye'yi harekete geçirebilir, güvenlik birimlerini seferber edebilir?Bir örgüt yüzünden bir ülke işgal edildiAynı durumda Rusya olsa, İran olsa, Almanya-İngiltere veya Fransa gibi bir AB ülkesi olsa, ABD olsa ne yapardı?Hiç biri hiç kimseyi umursamazdı. Uluslararası hukuk bile demezdi. Tutar kendi okumasını yapar, fiilen ne gerekiyorsa onu yapardı. Bir çoğu da bunu yaptı zaten. İran'a bakın; tehlike daha kendi sınırlarına dayanmadan çok uzaklarda onu karşılıyor. Lübnan'da, Irak'ta, Yemen'de… Tehlikeyi sezdiği anda, onu sınırlarının çok ötesine geri itip oralarda karşılıyor. Neden acaba?Her ülke öyledir. İsrail de öyledir, ABD de. ABD ve müttefikleri El Kaide var diye Afganistan'ı işgal etti. Bir örgüt yüzünden bir ülke işgal edildi. Suriye sınırında onlarca örgüt var. IŞİD var, PKK'ya bağlı örgütler var. Sınırın bu tarafında ABD olsaydı Suriye topyekun işgal edilmişti. Biz hala uluslararası hukuk, meşruiyet, olmadık bahanelerle uğraşıyoruz. Tehdit evimize ulaştı görmüyor musunuz?Bırakın sınırların çok ötesinde güvenlik kalkanları oluşturmayı, tehdit sınırlara dayanır, içeri girer, şehirlerimize ulaşır, evlerimize ulaşır Türkiye'nin kılı kıpırdamaz. Birileri ülkenin bütün güney sınırını ele geçirir, bölgedeki istikrarsızlığın doğurduğu boşluğu kendisi doldurur, o birileri devlet değil örgüttür, Türkiye'nin kılı kıpırdamaz.Bir örgütün coğrafi kazanımları Türkiye'nin de önüne geçmişse, o örgüt bu ülkeyi parmağında oynatır hale gelmişse, kimse öyle bilgece, çok bilmiş sözler söylemesin, süslü cümlelerin meşru mekanizmaların arkasına sığınmasın.Bir ülkedeki kaos doğrudan seni vurmaya başlamışsa, üstelik sınırın hemen karşısında Türkiye'nin temellerine dinamit koyacak bir yapılanma şekilleniyorsa, sen bunu öylesine izleyemezsin. Müdahale etmek zorundasın. Bir şeyler yapmak zorundasın.Bunun bedeli Türkiye için çok ağır olabilir..Hiçbir ülke, böyle bir basiretsizliğin faturasını, böyle bir tepkisizliğin bedelini ödeyemez. Hiçbir makam bu sorumluluktan kaçınamaz, türlü bahanelere sığınıp ülkenin geleceğini tehlikeye atamaz.Siyasi söylemlerimizin çok ötesinde, bürokratik sorumluluklarımızın çok ötesinde bir tarihi sorumluluk sınavıyla karşı karşıyayız.Bütün coğrafya sarsılırken, haritalar yeniden biçimlendirilirken, ülkelerin durduğu yer ve iktidar yapıları yeniden şekillendirilirken, öyle günübirlik güvenlik taktikleriyle böylesine büyük hesapların üstesinden gelemezsiniz. Böyle giderse bizim de haritamız değişecek!Böyle atıl, tembel halde beklersek, irade zayıflığı gösterirsek, iç siyasette belirsizliği gerekçe gösterirsek, birkaç adım sonra senaryo, o vahim senaryo Türkiye'ye yönelecek. İşte o zaman şaşırmış gibi yapacağız…Siyasi perspektifimiz, güvenlik değerlendirmelerimiz, devlet aklımız ülkenin sınırlarında zaafiyet gösteriyorsa, şu anki durumun çok ilerisinde bir duruş belirleyemiyorsa, gücünü harekete geçiremiyorsa, bizim de haritamız değişecek demektir.Öylesine durup, tehdidin Ankara'yı, İstanbul'u vurmasını mı, bu kadar kontrol edilemez noktaya varmasını mı bekleyeceğiz…
.İçeriden kuşatma..
04:008/07/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Günlerdir, Türkiye'nin çevresindeki gelişmeleri, bunun çok yakın bir gelecekte ülkemiz için ne hazin sonuçlar doğurabileceği üzerinde duruyorum. Ne kadar etkili oldu, kaç kişi farkına varabildi, güvenlik çevreleri bu tehdidin önüne geçecek bir basiret sergileyecek mi, bilmiyorum. Zaman gösterecek.
Ancak Türkiye'nin de haritası değiştikten sonra, o bombalar içeride patlamaya başladıktan sonra gerçeği görmenin hiçbir fiyatı olmayacak. İşte o zaman tarih ve millet kimlere bedel ödetecek onu göreceğiz.Ülkemize yönelen şey bir “dışarıdan kuşatma”dır. Bir harita tasarımıdır. Bir güç yapılandırmasıdır, bir bölge dizaynıdır. Bu kadar değil, bunun devamı da içeriden yürütülmektedir. Bugün biraz da bu “içeriden kuşatma”ya dikkat çekmek istiyorum.Müdahale etmezsek savaş Türkiye içine taşınacakTürkiye'ye karşı bir çevreleme stratejisi başarıyla uygulanıyor. Biz ise buna karşı bir tür stratejik körleşme yaşıyoruz. Yakın tehdidi görmemiz ve yakın geleceği öngörmemiz bu körleştirme sayesinde engelleniyor. Amacım savaş gündemi oluşturmak değil. Etrafımız yanıyor. Biz savaşın bin bir çeşidini zaten yaşıyoruz. Artık değerlerimiz, kimliklerimiz bizleri bir arada tutmaya yetmiyor. Etnik ve mezhep kimliklerimiz, dini değerlerimiz barış değil savaşın diline dönüştürüldü. Bu durumda endişeleri belirtirken savaşın değil önlemin çağrısını yapıyorum.Eğer biz bu önlem çağrısını yapmazsak, eğer biz güney sınırlarımıza inşa edilen o tampon bölgeye müdahil olmazsak o savaş Türkiye'nin içine taşınacak, İstanbul'u, Ankara'yı vuracak. Tedbir alma çağrısı buBazılarının savaş çığırtkanlığı sandığı şey aslında gerekli ve yerinde müdahalelerle bir büyük savaşı önleme arayışıdır. Maalesef körler, ihanet içinde olanlar, Türkiye'nin çok üstünde hesapları olanlar ve asıl bu savaşın arkasında yer alanlar bir kamuoyu yanıltması yapmaktadır. Onlar ellerinden gelse iç savaş çıkaracak, ellerinden gelse Alevi-Sünni savaşı çıkaracak. Onların tek derdi var, kazanmaları, güçlenmeleri, denetlemeleri, sahip olmaları…İşte “dışarıdan çevreleme” projesini içeriye taşıyıcı bu çevreler.Böyle bir durumda, biraz geri çekilip ne olduğuna bakmaktan daha acil bir müdahale şekli yoktur. İşte Türkiye'nin bunu yapması, bir “öz savunma” haline geçmesi gerektiğini savunuyorum.“Şer Kuşağı” ve o vahim senaryoGüney sınırımızda oluşturulan şer kuşağının Kürtlerle tartışılacak bir şey olmadığını görmemiz gerekiyor. Kürt milliyetçiliği istismar edilerek, PYD üzerinden bir “servis” yapılıyor. O servis, Türkiye'nin yakın komşularıyla ilişkilerini ipotek altına almaya, Araplarla Türkler arasında belki yüzyıl etkili olacak o eski kalın duvarı yeniden inşa etmeye ayarlıdır. Yani bir harita oluşturuluyor. Tampon bölgeye Kürtler yerleştiriliyor. Asıl amaç coğrafyayı iki ayrı kampa bölmek. Yani Arap-Türk ayrışmasını kalın çizgileri çizmek. Bunu Kürtler üzerinden yapmak. Kürtleri de hem Arapların hem de Türklerin düşmanı haline getirmek. Suriye'yi Türkiye'den koparmak, Türkiye Anadolu'ya hapsetmek. Hesap bu. Farkında mısınız bir hesap kaç ülkeyi, kaç milleti düşman haline getiriyor ve birbirine karşı cepheye sürüklüyor. İşte ben bunu anlatmaya çalışıyorum.20 yıldır gördüklerimBugün müdahale edemezseniz yarın hiçbir şeye müdahale edemeyeceksiniz. Çok daha büyük, çok daha karmaşık savaş sınırlarımızı sarıp içeri girecek ve yerinizden kımıldayamayacak hale geleceksiniz.Yirmi yıldır bu bölgedeki her adımı izledim. Her krizi, her arayışı, her gelişmeyi takip ettim. Yirmi yıldır atılan bütün bu adımların, büyük savaşların, işgallerin, örgütler servisinin, terör kampanyalarının, kaçak ve sessiz barış söylemlerinin tek bir adresi olduğunu gördüm: Birinci Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi, yüz yıl sonra, yeni bir harita şekillendirmek…İşte o harita adım adım gerçekleşiyor. Moğollar karşısında sıranın kendisine gelmesini bekleyen Müslüman emirlikler gibi bir garip teslimiyet içinde sadece izlemekle yetiniyoruz bunu.“İçeriden kuşatma”nın adresi Doğan Grubu..Çünkü meselenin bir bölümü içeriden yürütülüyor. Kimlik savaşlarının, sınır taslaklarının, yeni güç haritası şekillendirme çabalarının içeride de bir cephesi var. O cephe son dönemde müthiş bir enerji ile çalışıyor. 7 Haziran seçimleri öncesi başlatılan mühendislik çalışmaları bu “içeriden kuşatma” hesabına dönüktü. Özellikle Aydın Doğan'ın televizyon ve gazeteleri bu amaçla seferber edildi. HDP'nin en büyük pazarlamacısı Aydın Doğan ve ekibi oldu.Seçim sonrası kuzey Suriye'de oluşturulan tampon bölgeninde en büyük pazarlamacısı da Aydın Doğan ve ekibidir. İçeriden ve dışarıdan kuşatma bir noktada Aydın Doğan'ı ve ekibini hemen öne çıkarıyor, açık ediyor. AK Parti'yi rehin alma operasyonuDoğan grubu medyası, televizyonları ve kalemleri ile şimdi bu içeriden kuşatma manevralarını yapıyorlar. Fitne çıkarıyorlar, insan devşiriyorlar, nokta hedefler belirliyorlar, itibar suikastleri yapıyorlar. En önemlisi de, seçim öncesi mühendislikteki başarıyı koalisyon çalışmalarında da görmek istiyorlar. Mümkünse koalisyonu kendileri şekillendirsin istiyorlar. Bunun için de fitne, devşirme, itibarsızlaştırma gibi yöntemleri çekinmeden kullanıyorlar. Oysa onların yürüttüğü operasyon AK Parti'yi rehin alma operasyonudur. Onların yönlendireceği, biçimlendireceği bir koalisyon formülü AK Parti'yi hareket edemez hale getirme, yerli ve bağımsız tarafını törpüleme, itaat ettirme operasyonunun bir parçasıdır. Bu koalisyon milli olmayacaktır, vesayet altında olacaktır. Her 'Tampon'un altından o çıkıyorİşte o “içeriden kuşatma”nın da zafer ilanı olacaktır. Böyle bir koalisyon, böyle bir kuşatma, Erdoğan-Davutoğlu ayrışması üzerinden servis edilecektir. İşte bugün alabildiğine bu fitne için savaş yürütüyorlar. Kuzey Suriye'deki tampon bölgenin altından nasıl Doğan grubu çıkıyorsa, içerideki fitnenin altından da onlar çıkıyor.Bu yüzden “öz savunma” hali diyorum. Bu yüzden yüzyıllık istiklal mücadelesi diyoruz.
.Türkiye içinde ‘şer ekseni’ ve ‘iç işgal’
04:0013/07/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Çin gezisine hazırlanırken Türkiye'de hiç tanık olmadığımız yaygınlıkta Doğu Türkistan kampanyası başlatıldı. Doğu Türkistan'a yıllardır olağanüstü bir hassasiyet gösteririm. Dünyanın en ciddi sorunlarından biridir ve müthiş bir mücadele tarihi vardır. Bu hassasiyete bizden daha fazla sahip olacak olan bir ülke de yoktur. Türkiye kamuoyu da böyledir.
Ancak kampanyanın geleneksel çevreler dışında, “yabancı" kaynakları garip bir kuşku uyandırdı. Bu servisi kimler, ne amaçla yapıyordu? Oradaki trajedinin üzerinden hangi güç oyunları sergileniyordu?Acaba Erdoğan'ın ziyareti mi etkilenmek istendi? Acaba birileri Afganistan'dan sonra Doğu Türkistan'da da bir IŞİD cephesi açmak için ortam mı hazırlıyor? Acaba Şanghay İşbirliği Teşkilatı'nın Atlantik Ekseni karşısındaki yükselişi ve Türkiye ile ilişkileri mi sabote ediliyor? Acaba Çin'e verilen füze ihalesi mi sorun? Acaba Türkiye ile Çin arasında savunma alanında yeni büyük projeler mi var?Ölümcül kuşak ve kalıcı harita Öyle girift bölgesel ve uluslararası sorunlarla mücadele ediyoruz ki, masum gibi görünen birçok kampanyanın arkasından bazı güçlerin etki ofisleri çıkıyor. Bu yüzden benzer gelişmeleri ciddi bir şekilde sorgulama alışkanlığını çoktan kazandık. Bize ait olmayan, bizim acılarımız üzerine sergilenen her kampanya bizi ürkütüyor?Sınırlarımızın hemen güneyinde bu tür sayısız senaryolarla mücadele ediyoruz. Örgütlerin devletler yerine ikame edilmeye çalışıldığı bir dönemde, güneyimizdeki örgütlerin hangisinin hangi uluslararası projenin “Truva Atı" olduğunu anlamakta bazen zorlanıyoruz. Mezhep kimliği üzerinden coğrafyayı paramparça edecek bir senaryo uygulanıyor ve bizlere bu senaryoların kurbanı olma dışında bir seçenek, güç, imkan bırakılmıyor. Türkiye'nin hemen güneyindeki ölümcül kuşak denemesini günlerdir ısrarla gündemde tutmaya çalışıyorum. Bu kuşak mezhep ve HDP/PKK Baasçılığı çatışması üzerine şekillendirmeye ayarlı. Maalesef, 7 Haziran seçimlerinde Doğan Grubu ve ortakları üzerinden içeriye pazarlanan, içerideki ortamı hazırlanan, o şirketlerin basit enerji ve kazanç hesaplarıyla tavlandığı proje ciddi anlamda, kalıcı bir harita çalışmasıdır. İç işgal ve o şer ekseniDurumun vahameti gerçek boyutlarıyla açığa çıktığında bu ülkede kimlerin Türkiye'yi boğma çabalarının içinde yer aldığı da ayan beyan ortaya çıkacaktır. Bu grubun son altı aydır yoğunlaştırdığı medya üzerinden kamuoyu oluşturma çalışmaları bu ülkeyi, milleti zehirlemekte, yüz yıl sonra başlatılan en büyük mücadelede bir tür iç işgal ortamı hazırlamaktadır. Milli ve yerli olana, Türkiyeli olana, coğrafyayı yakınlaştırana, Dünya Savaşı'ndan sonra biçimlendirilen vesayet sistemini sona erdirme mücadelesine karşı tam anlamıyla içeride bir şer ekseni kurulmuştur.Gezi ve 17 Aralık müdahalelerinden sonra, Türkiye'yi Mısır ya da Ukrayna yapma denemelerinden sonra bu yeni bir müdahale biçimidir. Yeni müdahale bu sefer seçim öncesi başlatıldı, seçime ayarlandı, seçim sonrası koalisyonu biçimlendirme girişimleriyle devam etmektedir. Bir adım sonrasında Alevi kimliği istismar edilecek, Kürt milliyetçiliği ile Alevi kimliği denklemi kurulmaya çalışılacak, bu eksen üzerinden Türkiye'ye karşı büyük bir hesaplaşma başlatılacaktır. Bizim Türkiye mücadelesinden başka bir derdimiz yoktur. Bizim, coğrafyanın kardeşliği dışında bir mücadelemiz olmayacaktır. Yerli ve onurlu, etnik ve mezhep savaşlarına teslim olmadan, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana devam eden mücadelenin son bulmasından başka bir amacımız yoktur. Biz de onları hedef alacağız!İşte Türkiye'de, yerli olanla o savaş sonrası oluşturulan mekanizmalar arasında bir mücadele vardır. Dolayısıyla bu direnci hedef alan her gücü, her çevreyi biz de hedef alacağız. Onları açığa çıkaracağız, kirli ilişkilerini ortaya sereceğiz, yüz yıldır devam eden bu mücadelede geri adım atmayacağız.Bu ülkenin yüreği vatan sevgisiyle atan insanları ilk kez bu kadar yaygın bir şekilde neyin mücadelesinin verildiğini kavramıştır. Bunun geri dönüşü olmayacaktır?Neden Türkiye ile bu kadar çok uğraşıyorlar? Neden her fırsatı, her farklılığı, her olumsuzluğu Türkiye karşıtı bir savaşa dönüştürüyorlar. Neden bu ülkenin değerlerini, imkanlarını, gücünü, arayışını dünyaya büyük bir tehdit gibi pazarlıyorlar?Bunun cevabını bulmak için sadece kendimize bakmamız yeterli. Kullandığımız siyasi dile, ilgilendiğimiz bölgelere, hayallerimize, amaçlarımıza, yeni yeni keşfettiğimiz dik duruşumuza, otuz yıl-elli yıl sonra bu ülkenin bu hızla nereye geleceğine bakmamız yeterli.O “cephe" yeni bir savaşa hazırlanıyorTürkiye sadece Türkiye değil artık. Bölge devleti, uluslararası güç. Bu yüzden de herkes kendini bir şekilde ülke ile yakın göstermek, bu ülkede tanıtmak, burada bir lobi oluşturmak istiyor. Bütün bölge ülkelerine, bölgede etkin olan güçlere, çevrelere bakın, herkes Türkiye'de ne kadar varsa o kadar bölgede etkin olma çabası içinde. Sevgisi, ilgisi de o kadar büyük, güç arayışı da. Bu yüzden savaş çok büyük. Bir an önce bu ülke durdurulmalı, uysallaştırılmalı, eski iktidar odaklarının denetimine girmeli. Gezi ve 17 Aralık bir uluslararası ihaleydi. İçerideki parçalanmış muhalefete verilen roldü. Devlet içine sinmiş istihbarat ağına verilen ihaleydi. Şimdi seçimler ve sonuçları üzerinden bu cephe yeniden harekete geçti.PKK'nın son saldırılarına, KCK'nın misilleme açıklamasına iyi bakın. Eğer siyaset üzerinden, yeni hükümet formülleri üzerinden amaçlarına ulaşamazlarsa, PKK'yı yeniden harekete geçirecekler. Kürt milliyetçiliğini seçimler üzerinden bir güzel okşadılar. İslamcısından demokratına hepsini Baasçılık çatısı altında topladılar. Kuzey Suriye'de yürütülen proje de bunun bir parçasıydı. Bölgede uyguladıkları etnik arındırma bu amaca yönelikti. Türkiye'yi iki savaştan birine mahkum etmek Şimdi ortam hazır. PKK bir uluslararası kart olarak Türkiye içi savaşta olduğu kadar bölgesel harita taslaklarından da elverişli bir güce ulaştı. Bunu PKK yönetimi de biliyor, bizler de biliyoruz, politika yapıcılar da biliyor. PKK üzerinden başlatılacak yeni savaşta Alevi kimliği de alabildiğine istismar edilecek. Ortak bir cephe şekillendirmek isteyecekler. Türkiye'yi etnik savaş ve mezhep savaşından en az birine mahkum etmek isteyecekler.Şimdi kimmiş içerideki işgalciler? Kimmiş içerideki şer ekseni ve bunu Türkiye'ye pazarlayanlar? İyi düşünelim. Türkiye'nin attığı adımlar, uyguladığı siyasi tarz, güvenlik stratejileri, savuma gelişmeleri, uluslararası eğilimleri anında Türkiye içinde bir hareketliliğe yol açıyor. Lobiler harekete geçiriliyor. İç politikada etki uyandırmaya, politik karar vericileri yönlendirmeye çalışıyorlar. Sağlam durma zamanıBu yüzden Türkiye'de hükümet de, siyaset de, koalisyon pazarlıkları da sadece Türkiye ile sınırlı bir arayış olmayacak. Klasik, kendini içeriye hapseden, sadece Türkiye ile sınırlı siyasetin de, hükümet projelerinin de, ekonominin de dönemi çoktan geçmiştir. Siyasi figürler, kimlikler ve söylemler de kendini bu yeni duruma alıştırmak zorundadır. Liderlik profilleri de öyle. Türkiye'nin çok ötelerine uzanan, Kuzey Afrika'dan Orta Afrika'ya, Güney Asya'dan Ortadoğu'ya kadar bir şeyler söylemek, üretmek, zorundadır. Siyasetin dili de, siyasi kişilikler de böyle bir donanıma sahip olmak zorundadır.Kimse bu ülkeyi artık sınırlarının içine kapanan bir siyaset ve politik dizayna mahkum etmeye kalkışmasın. Bu artık mümkün değildir, olmayacaktır. Günübirlik manevraların modası çoktan geçmiştir.Şimdi esaslı şeyler söylemenin, esaslı bir duruşun zamanıdır.
..O barajın altında sen kalacaksın..
04:0015/07/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Seçimden hemen sonra iki şey öne çıktı: Kuzey Suriye'de Türkiye karşıtı cephe planlaması ve PKK saldırılarının yeniden başlatılması..
Oysa bir Çözüm Süreci vardı. Türklerle Kürtler birlikte bu bölgede güçlü bir ortaklık inşa edecekti, büyük bir enerji ortaya çıkacaktı? Silahlar bırakılacaktı. Siyaset alabildiğine geniş alanlara yayılıp eski defterler kapatılacaktı? Bunu umut etmiştik, desteklemiştik..Hani bütün mesele demokratik haklardı, özgürlük alanlarının genişletilmesiydi, temel haklar meselesiydi? Ne oldu da seçim sonrası her şey değişti? Yoksa bütün bunlar sadece seçimlere kadar bir oyalama mıydı? Kim, hangi irade PKK ile muhafazakar ve İslamcı Kürtleri tek çatı altında topladı? Kim ya da hangi merkezler bu hamurdan bir Kürt Baasçılığı üretti?Son dönem PKK saldırılarının artmasıyla Kuzey Suriye kuşağının, Kürt Baasçılığı hesaplarının arasında çok sıkı bir bağ var. Demirtaş bir Aydın Doğan ProjesiYa o Selahattin Demirtaş?Aydın Doğan'ın nakış nakış işleyip piyasaya servis ettiği o Demirtaş'ın, seçim öncesi özgürlükçü, cici söylemlerinden neden eser kalmadı? Bu da mı projeydi, Demirtaş'ın kendisi de mi bir projeydi?Bence öyleydi, Demirtaş bir projeydi ve hala öyle? Projeye uygun olarak da kendisine çizilen yolda ilerliyor, Kürt milliyetçiliğinin arkasına sığınıp bir tür yeni bir vesayetin öncülüğünü yapıyor. Demirtaş'ın siyasi geleceğini, ikbalini ve iktidarını bu vesayette oynadığı rol belirleyecektir.PKK saldırıları ve o kuşak..PKK'nın Suriye'deki uzantıları, Kuzey Suriye boyunca Türkiye sınırı karşısında bir tampon bölge kurmaya girişti. Bu, Türkiye'ye karşı yüzlerce kilometrelik cephe açılmasının ilk adımlarıdır. Projenin içerideki sözcülüğünü Aydın Doğan ekibi ve yayın organları üstlendi. Bu grup, terör üzerinden Türkiye'yi hizaya sokma, kımıldayamaz hale getirme çabasının arkasında tereddütsüz yer aldı. Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı bu grubun terörü bile hoşgörecek, onunla bile iş tutacak ölçüde savrulmasına yol açtı. Neden ağzınızdan tek cümle çıkmıyor?Kuşak girişiminin hemen ardından PKK'nın Türkiye içindeki saldırılarında tırmanış başladı. Kandil'den, HDP karargahından, KCK'dan ardı ardına Türkiye'ye yönelik tehdit açıklamaları yükseldi. Barajları bile soykırım olarak gören, barajları yıkacağını açıklayan bir zihniyet bu ülkeye, sabırlı insanlarına yönelik tehditlerin dozajını her geçen gün artırır oldu. PKK saldırıyor, KCK misilleme tehditleri savuruyordu. O Aydın Doğan ve ekibi, yayın organları, o yazarları bütün bunlara karşı tek bir itiraz cümlesi sarfetmiyor.Aydın Doğan'ın aldığı ihaleler..Selahattin Demirtaş'ı bu ülkeye demokrasi figürü olarak pazarlayan bu grup, Türkiye'ye çevreleyen şer kuşağının, ülke içindeki “iç işgal" denemelerinin, AK Parti'nin tek başına iktidar olmasının önüne geçen kampanyanın, PKK'yı masumlaştırma projesinin, kimlik savaşlarının yeniden başlatılmasına dönük müdahalenin, Kürt milliyetçiliği ile Alevilik denklemi kurup ülkeye diz çöktürmeye ayarlı projenin, seçim sonrası yeni politik dizayn servislerinin de Türkiye içindeki pazarlama işini yürütüyor.PKK'nın son saldırılarına, KCK'nın misilleme açıklamasına iyi bakın. Eğer siyaset üzerinden, yeni hükümet formülleri üzerinden amaçlarına ulaşamazlarsa, PKK'yı yeniden harekete geçirecekler. Bu yeni bir durumdur.Ana karargah değişti, PKK'yı onlar yönetiyorAma bu sefer genel geçer PKK, terör tanımlamalarının dışında Kürt milliyetçiliği üzerinden seferberlik havasıyla pazarlanan yeni bir savaş yaklaşıyor. Bu savaşı cephede Kürtler yürütecek, HDP yürütecek, Selahattin Demirtaş yürütecek, KCK yürütecek veya Suriye'deki uzantıları yürütecek. Ama bu savaşı onlar yönetmeyecek. Bu savaşın galibi de onlar olmayacak. PKK artık Kandil'den, İmralı'dan yönetilmiyor. HDP merkezinden de yönetilmiyor. Artık ana karargah değişti. Artık bu savaş Demirtaş figürünün mimarlarının karargahlarından yönetiliyor.Kürt meselesi hak, adalet, özgürlük meselesi olmaktan çıktığı, bir güç/iktidar meselesine dönüştüğü günden beri savaşı onlar yönetiyor.Karargahlar Kandil'den, HDP genel merkezinden Doğan Grubu genel merkezine taşındı. Yükselecek yeni şiddet dalgası da tabii ki onların eseri olacak, öyle görünecek. Bir bedel ödenecekse de bu sefer karargahı yönetenler o ağır bedeli ödeyecek.
.
Yüz yıllık hesaplaşma bu: İhanet yok olmaktır
04:0027/07/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Yüz yılın hesaplaşmalarıyla karşı karşıyayız" dedi Başbakan Ahmet Davutoğlu. Gazetelerin Genel Yayın Yönetmenleriyle önceki akşam Dolmabahçe'de yaptığı toplantının girişinde sarfettiği bu cümle, gözlerimin birden parlamasına yol açtı.
Yayınladığım ilk kitabın adı “Yüzyıllık Kuşatma", ikincisinin adı “Yüzyıllık Hesaplaşma" idi. Coğrafyaya yönelen, Birinci Dünya Savaşı boyutunda bir istila projesine inanıyorum, kuşatma bu. Hesaplaşma ise, coğrafyanın yerel dinamiklerinin kendini savunma arayışı ve istilacı projelerle hesaplaşma arayışını yansıtıyordu. Üçüncü kitabın adını da “Yüzyıllık Zafer" koymayı düşünüyordum. İşte bu yüzden Son İstiklal Savaşı ifadesini özellikle kullanıyorum. İşte bu yüzden bugün yaşananların Birinci Dünya Savaşı sonrası ikinci dizayn olduğunu ve bizim yüzyıl sonra ilk kez bağımsızlık mücadelesi verdiğimizi düşünüyorum. İç işgal ve o büyük ihaleDavutoğlu'nu dinlerken, kendim dahil, coğrafyanın tarihsel duruşundan hareket edenlerin aynı kaygılara sahip olduğunu, amaçlarının aynı olduğunu gördüm. Dolayısıyla son on yıldır bölgeyi okuma biçimimin büyük oranda doğru olduğunu farkettim. Son günlerde yazdığım Kuzey Kuşağı'na müdahale edilmesine yönelik yazılar, “İç işgal" başlıklı yazılar, Kürt milliyetçiliği ve Alevilik üzerinden Türkiye karşıtı cephe inşa edildiğine yönelik yazılar, “sınırlar değiştiğinde müdahale bile edemeyeceksiniz" şeklindeki serzenişler bu yüzdendi. Terörü bile eleştiremiyor!Aydın Doğan grubunun bütün bu şer cephesinin pazarlamasını yaptığına yönelik yazılarım hiçbir zaman kişisel olmadı. Şahsımla ilgili son açıklamalarından sonra, bu konuda daha çok yazı yazacağımı, bu grubun Türkiye ile savaşan yapıları nasıl besleyip desteklediğini tartışmaya devam edeceğimi burada not edeyim. Çünkü onlar kurulan Türkiye karşıtı cephenin, daha çok örgütler üzerinden şekillendirilen cephenin en büyük ihalesini aldılar. Onların pazarladığı Selahattin Demirtaş her konuştuğunda bu ülkede insanlar ölür oldu. Onların himaye ettiği yapılar Türkiye'ye savaş ilan etti ve bu halde bile o yapıları hakkıyla eleştirmekten kaçınıyorlar, iki yüzlü bir tavır sergiliyorlar. Birileri örgütleri tek çatı altında topluyorDavutoğlu ile sohbetin konusu, son terör saldırıları, içeride ve dışarıda başlatılan operasyonlardı. Türkiye aynı anda iki hatta üç ayrı terör grubuna müdahale ediyordu ve bunu yaparken de içeride kapsamlı operasyonlar yürütüyordu. Bu üç cephelik operasyon aslında tek bir operasyondu ama müthiş bir koordinasyon dikkat çekiyordu. Daha önce böyle bir organizasyona tanık olmamıştım. PKK, DHKP-C, IŞİD ve MLKP gibi örgütleri birileri tek çatı altında topluyordu çünkü. Dolayısıyla Türkiye için tam anlamıyla bir “öz savunma hali" söz konusuydu. Ben buna “vatan savunması" diyorum. Söz konusu vatansa her birimizin bulunduğu bütün siyasi cephelerin birer teferruat olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu öz savunma döneminde herkesin durduğu yeri, pozisyonu tereddütsüz bir şekilde belirlemesi gerektiğine inanıyorum.Bölgeye yönelik harita taslaklarını anlamak…Başbakan, Türkiye'nin pozisyonunu anlatırken, ne ile mücadele edildiğini anlatırken, ne tür tehdit ve saldırılara maruz kaldığımızı analiz ederken günlük bilgi akışının ötesinde oldukça derin bir bölge analizi yapıyordu. Bu ferasetin,bu tarihsel bilgi zenginliğinin Türkiye için bir fırsat olduğuna, ülkemizin pozisyonunu belirleme yolunda kullanılacak bir harç olduğuna, zenginlik olduğuna inanıyorum. Artık günübirlik taktiklerle, dedikodularla, sorumsuz söz ve eylemlerle bu ülkeye vaziyet etme dönemi değil. Türkiye'nin geleneksel muhalefetinin böyle bir ülkeyi yönetemeyeceğini, böyle bir beceri ve derinliğe sahip olmadığını bu yüzden söylüyorum. Davutoğlu, coğrafyanın tamamına yönelik harita taslaklarının Türkiye'ye yansımasına dair ipuçları veriyordu aslında. Bunları bilmeden tehditleri tanımlamanın, bunları okumadan önlem almanın, bunları idrak edemeden Türkiye'nin geleceğine dair kanaat edinmenin artık mümkün olmadığını hissettiriyordu.Osmanlı'yı yıkma taktikleri şimdi Türkiye'ye uygulanıyorDavutoğlu; iki yüz yıl önce Necd bölgesinden çıkan Selefiliğin bölgesel bir kırılmaya neden olduğunu, bugün de dini kimlikler üzerinden benzer bir kırılmanın yaşandığını, 7 Haziran sonrası görünen aktörler üzerinden bir vesayet oluşturulduğunu, bunların Türkiye'de kaos, belirsizlik ortaya çıkarıp yeniden vesayet tesis etmeyi hedeflediklerini, bu yüzden ülkeyi yoğun bir şiddet sarmalına sürüklemeye çalıştıklarını, kamu görevlilerinin bile kendi güvenliklerini sağlayamadığı görüntüsü vermek istediklerini ifade ediyordu.Gezi'de Alevileri, 6-7 Ekim'de Kürtleri sokağa sürmek istediklerini, bugün ise Alevi-Kürt isyanı çıkarmak istediklerini, DHKP-C'nin bu yüzden Kandil'de kamplar açtığını söyleyen Davutoğlu, Selefilik üzerinden dini kırılma, Bulgar milliyetçiliği üzerinden etnik kırılma, Yeniçeri ve Bektaşilik üzerinden içerideki kırılmalara dikkat çekiyor ve bugün de benzer bir sürecin olduğuna işaret ediyordu. Tarih tekerrür ediyordu. Anladığım kadarıyla, o zamanlar Osmanlı ile mücadele edenler, onu yıkmaya çalışanlar bugün aynı yöntemleri Türkiye'ye karşı kullanıyordu!Şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test ettiler“Kudret olmadan şefkat acziyettir, şefkatsiz kudret ise zulümdür. Birileri şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test etmeye çalıştı" diyor. “Türkiye'nin devlet olarak varlığını, meşruiyetini tartışmaya açtılar" diyor. Güneydoğu'da “yeni bir paralel devlet" kurmaya çalıştıklarını söylüyor. Artık faili meçhulleri HDP'nin yaptığını, onların ülkeyi 1990'lara döndürmeye çalıştığını söylüyor. “Kamu düzeni yoksa kimsenin özgürlüğü de yoktur" diyor. Tek boyutlu değil üç boyutlu operasyonlar yapıldığını, Gezi ve 6-7 Ekim hazırlıklarına karşı harekete geçildiğini, çatışmasızlık halini onların bozduğunu ve saldırılara onların başladığını söylüyor. Üç boyutlu operasyonlara içeriden ve dışarıdan yoğun destek geldiğini, Güneydoğu'dan çok destek aldıklarını, Türk demokrasisine bir saldırı yöneldiğini ve bu saldırıyı ortadan kaldırmak istediklerini, PYD bizi rahatsız edecek bir tavır içine girerse aynı müdahaleyi ona da yapacaklarını söylüyor. “Hiç kimsenin beklemeyeceği kadar hızlı, hiç kimsenin tahmin etmeyeceği kadar etkili bir operasyon oldu" diyor.Artık tek cephe var o da Türkiye!Bunlar operasyonla ilgili detaylar. Ama bu operasyonların hepsinin üstünde bir başka operasyon var o da ülkeyi felç etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla Türkiye'nin devlet aklını karıştırmak, gücünü sınırlamak, diz çöktürmek, içerideki ayak oyunlarıyla kamuoyunu zehirlemek istiyorlar. Bunu yaparken de en uç terör örgütleriyle ortaklık kurup onları besleyip piyasaya sürüyorlar, Türkiye'ye karşı savaş yürütüyorlar.Bu savaşta kimlerin nerede durduğu kritik. Artık hiçbir şeyin gizlenemediğini, kamufle edilemediğini, süslü sözlerin arkasında saklanmamın mümkün olmadığını bilmelisiniz. “Biz demokrasi ve özgürlükten yanayız, bunun mücadelesini veriyoruz" diyerek terör örgütleriyle ortaklık kuruyorsanız, onların pazarlamasını yapıyorsanız, PKK ve DHKP-C ile oynaşıyorsanız, çırılçıplak ortada kalırsınız.İşte o zaman bu millet dökülecek kanın hesabını sizden soracaktır. Bu büyük hesaplaşma sırasında tek mevzi Türkiye'dir. Çünkü ülkemize karşı örtülü bir savaş yürütülmektedir. Her şey bu kadar netken, başka cephelerde pusu kurmak açık bir ihanettir. İhanetin sonu ise yok olmaktır.
Sizi Taksim’de oynatırlar!
04:0029/07/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Malazgirt'te Binbaşı Arslan Kulaksız, Şemdinli'de Uzman Çavuş Ziya Sarpkaya şehit edildi. Polislerimiz evlerinde infaz ediliyor. Türkiye'nin her köşesinde insanlar öldürülüyor, bazıları yaralı kurtuluyor, iş makineleri yakılıyor, terör üzerinden bütün ülke rehin alınmak isteniyor.
Bu durum sadece dar anlamda bir terör meselesi değil. Bu sadece PKK meselesi değil. Bu, Türkiye'nin varlığına karşı başlatılmış, geleceğini yok etmeye dönük kapsamlı bir çalışma. Bütün örgütler tek çatı altında toplanıyor. Bütün ideolojik gruplar, etnik ve mezhep kimliği üzerinden cepheye sürülüyor. Türkiye'nin varlığına karşı büyük bir saldırı söz konusu. Unutmayın, saldırılar Türkiye'nin askeri operasyonlarından önce başlatıldı. Uzun süren barış süreci, birilerinin hırsı üzerinden istismar edildi, boşa çıkarıldı. Birileri bu ülkede barışın önünü kapattı. Son yıllarda olağanüstü sıçrama yakalayan ülkeyi diz çöktürmek için büyük bir plan devreye sokuldu. Türkiye'yi felç etmek isteyenler bunu AK Parti ve Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden pazarlar oldu. Bu bir içeriden işgal girişimidir 7 Haziran seçimleri öncesi başlatılan çalışmayla kimlik eksenli siyaseti meclise taşıyanlar, bunun ikinci aşamasını silahlı çatışma olarak zaten planlamıştı. Bizlere Türk-Kürt çatışması, Alevi-Sünni çatışması olarak servis edecekleri bir şer plan, Türkiye'yi yeniden yönetilebilir alana çekmeye, yeniden Anadolu içine hapsetmeye, yeniden iç çatışmalardan başını kaldıramaz hale getirmeye dönüktü. Bu yüzden çevremizdeki kaos fırtınasını Türkiye içlerine taşıyorlar. Siyasi mühendislik, içerideki bazı sermaye çevreleri, dışarıdaki ağababaları ve terör örgütleri üzerinden yürütülüyor.Günlerdir “İç işgal”, “Türkiye içinde kurulan şer ekseni”, “Kuzey Kuşağı ile bazı sermaye çevreleri arasındaki ilişki” konusunda uyarı yazılarını bu yüzden yazdım. Dar anlamda terör tanımı bugünlerde gözlerimizi kör edecektir. Daha geniş anlamda, bir Türkiye projesi perspektifinde konuşmamız gereken şeyler var. O grup PKK'ya arka çıkıyorPKK'yı, DHKP-C'yi, MLKP'yi tek çatı haline getirenlerin, aynı kamplarda eğitim yaptıranların Türkiye ile ilgili başka bir hesabı var. Daha önce Türkiye'nin “iktidar kurucu” o merkezleri doğrudan bu işlerin arkasında yer alıyor. Bu yüzden örgütlere odaklanırken, dağları/kampları bombalarken, içeride terör gruplarına operasyonlar yapılırken “devlet aklı”nın bu eskinin iktidar kurucularına odaklanması, kamuoyunun bu büyük plan hakkında bilgi edinmesi lazım.Gezi olaylarıyla ülkemizi Ukrayna'ya çevirmeye çalışanlar, 17 Aralık'la Mısır'a çevirmeye çalışanlar, bugün hem etnik hem de mezhep ayrışması üzerinden Türkiye'yi Irak ve Suriye'ye dönüştürmeye çalışıyor. Gezi olaylarında DHKP-C'ye kol kanat gerenler, onu pazarlayanlar, bu örgüt üzerinden sempati yayınları yapanlar, bugün aynı şekilde PKK'ya kol kanat geriyor, PKK saldırılarını masumlaştırıyor, terör saldırılarını, cinayetleri kamufle etmek için taklalar atıyor. Aynı grubun bir Gezi döneminde bir de bu dönemde yayınlarına bakarsanız, aynı yöntemleri, aynı dili, aynı yayın anlayışını yürüttüğünü göreceksiniz.Durdukları yer vatana ihanettir Onlar Türkiye'ye karşı terörün safında yer almışlardır. Onların tek icraatı Selahattin Demirtaş'ı pazarlamak değildir. Açık biçimde terörün arkasındaki güç olarak tanımlanmalıdırlar. Dahası, bugün durdukları yer Türkiye'ye karşı açık bir “vatana ihanet” pozisyonudur. HDP'yi ve PKK'yı kullanarak, Kürt milliyetçiliğini tahrik ederek yeniden “iktidar kurucu” pozisyonlarını ele geçirmek istemişlerdir. Kürtlerden nefret edenler, Kürtler üzerinden Türkiye'yi denetim altına almaya çalışmışlardır. Türkiye'de bir “iç işgal ekseni” oluşturulmuş, bu eksen silahla, örgütlerle, terörle amaçlarına ulaşmak istemektedir. Yıllardır hep bu mücadeleyi vermişlerdi ama ilk kez terörle işbirliği yapıyor, ülkemize karşı açık bir silahlı mücadele yürütüyorlar.Artık PKK'nın ipleri Kandil'in elinde, İmralı'nın elinde değildir. Bu “eksen”in elindedir. Onların şirket merkezleri PKK'nın ve diğer örgütlerin karargahına dönüşmüştür. Planlama buralardan yapılmaktadır, pazarlama buralardan yapılmaktadır. Demirtaş sadece bir figürdür, pazarlama malzemesidir. Akıl adamı, siyaset adamı değildir. Bir resim karesidir sadece. Bu zavallı adam, patronlarının kendine tayin ettiği rol üzerinden siyasi ikbal hesabı yapmaktadır. Ama bilmelidir ki, yeri geldiğinde onu buruşturup bir kenara atacaklardır. Sizi Taksim'de oynatırlarBiz biliyoruz ki, bu ülke, coğrafyanın son kalesidir. Öyle süslü cümlelerle, entelektüel artistliklerle, göstermelik muhalif pozlarla konuşma zamanı değildir. Bu ülkenin vatansever çocukları, canları pahasına doğruları söylemeye, ülkeleri için mücadele etmeye, yüreklerini ortaya koymaya devam edecektir. Bu mücadele öncelikle ikiyüzlülüklere karşı yapılacak, siyasi sahtekarlıklara karşı yapılacak, terörün arkasındaki asıl güçlere karşı yapılacak, iç işgale ve o oligarklara karşı verilecektir. Unutulmamalı ki bu ülke Irak değildir, Suriye ya da Mısır değildir. Derin reaksiyon harekete geçtiğinde, bugün terörü yöneten o karargahların sahipleri, etek giydirilip Taksim'de oynatılır, bütün ülkeye afişe edilir. Çünkü bu hınzırca planları ellerinde patlayacaktır.Harita taslaklarına müdahale edilmeliTürkiye'nin karşı karşıya bulunduğu durum dar bir terör tehdidi değildir. Bölgesel planlamalar Türkiye'ye yansıtılmaya başlandı. Kuzey Suriye kuşağı, o bölgedeki demografik düzenleme, etnik temizlik bu yüzden yapılıyor. Ülkenin Güney'le, Arap/İslam kuşağı ile bütün bağlantıları kontrol altına alınıyor. İçerideki o terör destekçileri ise, birkaç enerji ihalesi ile cepheye sürülüyor. Bu yüzden Türkiye'nin o harita taslaklarına artık kalıcı bir müdahalesi gerekiyor. İçeride kimlik eksenli çatışma hazırlıklarına, bu yönde kurulan ittifaklara, bu ittifakların yönetilmesine, cephe projelerine, çevresinde ise, hemen güneyinde başlatılan ülkeyi boğma, felç etme planlarına sert bir şekilde müdahil olması, inisiyatif alması, bugüne değil geleceğe yönelik planlar yapıp uygulaması gerekiyor.Sabır zaafa dönüşmüştürTürkiye'nin Alevileri, Kürtleri, Arapları düşmanlaştırması isteniyor. Bunu yapanlar aynı zamanda Kürtlere de feci bir tuzak kuruyor. Bu bölgede Kürtleri Türklere ve Araplara karşı cepheye sürüyorlar. Korkunç bir düşmanlık inşa ediliyor. Bu tuzağa düşülmemeli. Unutulmamalı ki, güneyimizdeki uygulamalarla içerideki cephe inşa etme çabaları aynı senaryonun birer parçası. Etnik düşmanlığa düşmeden, mezhep ayrışmasına kapılmadan, birer “Truva Atı”na dönüştürülen örgütlere ve arkasındaki merkezlere yönelik kalıcı stratejilerin belirlenmesi gerekiyor.
Bugün devam eden operasyonlar, bölgesel güç haritasını değiştirmeden bırakılırsa, her şey kaldığı yerden devam edecek, harita taslaklarına bir daha müdahale şansı kalmayacaktır. Türkiye, 2003 yılından beri sabırla bölgedeki gelişmeleri izliyor. Ancak bu sabır artık bir zaafa dönüşmüştür. Ve o zaaf artık ülke sınırlarını tehlikeye atmıştır. Yakın tehdit, o büyük cepheBıçak kemiğe dayanmış, uzak tehditler yakın tehdide dönüşmüştür. Bundan sonraki ilk adım ülkeyi istikrarsızlığa sürükleme, bölgedeki her hangi bir devlete benzetme ihtimali taşımaktadır. Öyleyse sınırlarımıza dayanan tehdidi yeniden sınırların çok ötesine taşımak bir zorunluluktur. Sınırlarımızın hemen öte tarafının örgütlerden tamamen arındırılması gerekmektedir. Açık söylüyorum, Türkiye en büyük sıkıntıyı Suriye sınırlarında çekecektir. Kuzey Irak'tan Akdeniz'e uzatılmaya çalışılan PYD/YPK koridoru, yüzlerce kilometrelik Türkiye karşıtı cepheye dönüşecektir. Dar bir bölgede IŞİD vardır ve o bölgeye de muhaliflerin yerleştirilmesi planlanmaktadır. YPG de operasyon kapsamına alınmalıDemografik olarak Kürtlerin yaşamadığı bütün bölgelerdeki PYD kontrolünün ortadan kaldırılması gerekmektedir. Nüfus yeniden asli durumuna dönmeli, bir örgütün bu kadar uzun bir sınırı kontrolü engellenmelidir. Gerekirse YPG'yi o bölgelerden çıkarmak için zor kullanılmalı, operasyonlar YPG'ye doğru genişletilmelidir. Bu aşamadan sonra sabır ve zaaf büyük lüks haline gelmiştir. Artık bir adım sonrası yoktur. Çünkü bir adım sonrasında parçalanmış bir Türkiye vardır!
.Geriye en çirkin, en kirli senaryo kaldı..
04:0031/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, sadece terörle mücadele etmiyor. Sadece PKK veya İŞİD'e karşı operasyon yapmıyor. Son yirmi beş yıldır, adım adım kendisine yaklaştırılan, bölgesel ayrıştırma projesinin son aşamasına karşı bir direnç geliştiriyor.
Harita taslaklarının Türkiye'ye yönelmesine karşı savunma hattı inşa ediyor. Türkiye'nin dönüşümünü, yükselmesini, güçlenmesini, bölgesel ve uluslararası etkinliğini sabote etmeye dönük rüzgârı tersine çevirmeye çalışıyor, doğal refleksini gösteriyor. İçeride şekillendirilen “şer ekseni” üzerinden bir “iç işgal” ve dışarıda, yakın çevresinde etkinliği artırılan örgütler üzerinden uzunca bir süredir devam ettirilen “hırpalama”ya, zaafa düşürmeye, felç etmeye dönük kampanya, 7 Haziran öncesi işte bu yerli savunma hattını kırmak için bir siyasi dizayn projesine dönüştürüldü. Örgütler cephesİ ve olağanüstü durum Seçim sonuçları itibariyle bu mühendislik ciddi ölçüde başarılı oldu. Seçimden hemen sonra ikinci aşama, çatışma aşaması başlatıldı. İçeriye servis edilen kimlik siyaseti, bu yeni çatışmanın altyapısını oluşturacaktı. Bu yüzden seçim sonrasında çözüm sürecine yönelik sabotajlar güçlendirildi, PKK saldırıları başlatıldı. DHKP-C ve MLKP gibi örgütler yeniden sahaya sürüldü ve PKK ile dirsek teması sağlandı. Terör üzerinden bir ortak cephe inşa edilmek istendi. Bu örgütler Kandil'de, Kobani'de üsler kurmaya başladı. Aynı anda üçü de şehirleri teröre boğacak hazırlıklara girişti. Seçim sonuçları itibariyle koalisyon formüllerinin zorluğu oyun kuruculara geniş bir hareket alanı sağlıyordu. İstedikleri siyasi formül başarıya ulaşırsa AK Parti'yi bu yolla rehin alacaklardı. Ulaşmazsa, örgütler üzerinden ülkeyi felç edip “olağanüstü durum” için ortam oluşturacaklardı.Pijamayla Başbakan karşılama hesaplarıTerör ve şiddet üzerinden şer ekseni için örgütler üzerinden içeride bir cephe kuruldu. İç işgal dediğimiz bu şer eksenini yönetenler ise eskinin iktidar kurucu merkezleriydi. Onlar, Türkiye'yi yeniden görünürde bir demokrasi ama gerçekte oligarkların yönettiği bir ülkeye dönüştürmeye, vesayet altına almaya, pijamalarla Başbakan karşılamaya hazırlanıyorlardı. Belki son on beş yılda ilk kez böyle bir fırsat oluştu ve bu fırsat harcanmayacaktı. Nasıl olsa bu tezgahı kamufle etmek için bölgesel kaos yeterince örtü sağlıyordu. İntihar saldırıları olunca nasılsa IŞİD vardı, PKK saldırıları olunca nasılsa PKK suçlanacaktı. Nasılsa Erdoğan ve AK Partidüşmanlığını uzun süredir servis ederek zihinleri bulandırmışlardı, her karşı çıkışı bu yolla sulandırabileceklerdi. Bütün bunlar olurken onlar yine dokunulmaz kalacaktı, hiç kimse onları sorgulamayacak, onlarla bir bağlantı kuramayacaktı. Geriye en çirkin, en kirli senaryo kalmıştıTürkiye, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez vesayetten kurtulma, gerçekten özgür olma, gücünü kendinden ve çevresinden alma mücadelesi verirken, birçok Batılı ülkeyi geride bırakan bir hızla yıldızlaşırken onlar iç işgal üzerinden iç iktidar hesapları yapıyor, ülkeyi yeniden rehin almaya dönük projeler uyguluyordu. Bugüne kadar yaptıkları bütün bu kirli organizasyonlar ülkenin milli refleksine çarpıp un ufak olmuştu. Artık darbe yoktu, ekonomik kriz yoktu, laiklik saplantısı yoktu, İran veya şu ülke modeli tartışmaları yoktu. Ukrayna vardı, Mısır vardı. Onları da denediler yine olmadı. Terör örgütleriyle iş tutar oldular.. Geriye en kötüsü, en kirlisi, en çirkini kalmıştı. Madem bütün coğrafyada örgütler devletlerin yerine ikame ediliyordu, madem bu amaçla küresel ölçekte ihaleler dağıtılıyordu, aradıkları formül, yeni fırsat önlerine gelmişti.Örgütlere yaklaştılar. Onları el altından desteklediler. Medyaları üzerinden şirin gösterdiler, pazarladılar. Onların şiddet ve terör saldırılarına mazeretler ürettiler. Adliyeler basılıp savcılar şehit edilirken onlar bu saldırıya siyasi mazeret üretiyorlardı, bununla da kalmayıp Savcı Kiraz'ın kafasına silah dayanmış o resmi yayın organlarında servis ediyorlardı. Polisler infaz edilirken, iş makineleri yakılırken, askerler aileleriyle saldırıya uğrarken, otobüsler yakılırken onların yayın organları, medya mensupları mazeretler üretmeye çalışıyor, yabancı bir unsur gibi, bu ülkeyle hiçbir bağları yokmuş gibi duygusuzca hareket ediyorlardı.Hem dış tehdit, hem iç işgal Gezi'de DHKP-C'yi pazarlayan, onu masumlaştırmaya girişen bu çevre, 17 Aralık'ta da Paralel darbe girişimiyle işbirliği içine girdi. 7 Haziran öncesi başlayan HDP'ye yatırım bugün PKK'ya yatırıma dönüşmüş bir görüntü veriyor. Paralel yapı bu grubu bir “dış tehdit”e dönüştürdü. HDP ve PKK ile ilişkileri ise onları bir tür “iç işgal” mekanizmasına dönüştürüyor. Bir medya grubu düşünün. Bütün yatırımını etnik milliyetçilik üzerine yapıyor. Bu siyasi hareketi aylarca pazarlıyor, liderini bir efsaneye dönüştürmeye çalışıyor. İstediği de oluyor. Pazarladığı nefret üzerinden kitlesel dalgalanmaya yol açıyor ve seçim sonuçlarını etkiliyor. Ama yatırım yaptığı, ihtiraslarını provoke ettiği o çevre bir anda gücü silaha dönüştürmeyi tercih ediyor. Terör yeniden başlıyor. Bu grubun kahramanlaştırdığı lider Türkiye'yi silahla tehdit ederken o medya grubu hala onu pazarlamaya devam ediyor, bu arada terörü masumlaştırmaya dönük gerekçeler üretmeye başlıyor. Bu medya grubunun kendini bu kadar marjinalleştirmesinin, en uç terör örgütleriyle yan yana görüntü vermesinin sebebi ne olabilir? Bir beklentileri mi var? Bu hesabın arkasından ne çıkacak? Onların durduğu yerden bile büyük bir vaat ya da ihale almadan böyle bir tehlikeye atılmak mümkün görünmüyor. Sadece Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı bunu açıklamaya yeter mi? Anlamakta zorlanıyorum. PKK ve DHKP-C yetmedi, adam çıkmış PYD'yi, Kuzey Suriye'nin tamamını denetlemeye çalışan YPG'nin hamiliğini yapıyor. Teröre destekten soruşturma açılmalıKişisel kanaatim, bu grup ve patronu hakkında terörü teşvik, terörü pazarlama suçlamasıyla soruşturma açılması yönünde. Bu kanaat bir husumetten kaynaklanmıyor. Sadece yapılanları tespit ve tanımlama çabası içine giren herkes aynı resmi görecektir.Türkiye üç cephede birden mücadeleye girerken bu medya grubunun Türkiye'ye savaş açanlarla, sokakları teröre boğanlarla beraber görünmesini hiç kimse hazmedemez. Hiçbir ülke böyle bir pozisyon alışa izin veremez. Türkiye, uzun yıllardan sonra ilk kez kapsamlı ve ilkeli bir tavır sergiliyor. İçeride yoğun kamuoyu desteği, şaşırtıcı bir dış destekle sanıyorum son harita taslaklarına müdahil oluyor. Bu müdahale, bölgesel denklemi değiştirebilir, güç yapısını derinden sarsabilir. İç işgale kurban gitmeyelimBatı-İran anlaşmasından sonra Türkiye'nin Asyalı güçlere yakınlaşması korkusu belki böyle bir dış desteğin psikolojik alt yapısını oluşturuyor olabilir. Ya da IŞİD'e yönelik ortaklık, bunu zamanla göreceğiz. Ancak daha önce böyle bir iç ve dış destek aynı anda söz konusu olmamıştı. Bu alanda geniş analizlere, tartışmalara ihtiyacımız var. Muhtemelen önümüzdeki günlerde bu tartışmalar yapılacak. Bir süredir yapmaya çalıştığım uyarı, dışarıdan gelen kaos fırtınasına karşı teyakkuza geçerken, bir iç işgale kurban gitmeyelim endişesinden kaynaklanıyor. Bu yüzden o iç işgal çevrelerine dikkat çekmeye çalışıyorum.
Elinize Kalaşnikof almadığınız kaldı..
04:005/08/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kuzey Suriye Projesi'ne, projenin dışarıdaki planlayıcılarına, başta Aydın Doğan grubu olmak üzere içerideki pazarlamacılarına, Türkiye'nin en uzun sınırını cepheye dönüştürenlerin bu işiterör üzerinden nasıl ihale ettiklerine yönelik uyarı yazılarında hep şunu söyledim: “Harita değişince yapacak hiçbir şeyiniz kalmayacak.” Sözümü yönelttiğim çevreler ülkemizin siyasi karar alıcıları ve askeri bürokrasisiydi.
Endişeliydim ve hala öyleyim. Irak işgalinin gerçekleştiği 2003 yılından bu yana adım adım sınırlarımıza dayanan tehlikeyi iyi okuduğumu düşünüyorum. Endişemin kaynağı da burasıydı. Çünkü, Türkiye'yi bölgesel kaos fırtınasının içine çekip istikrarsızlaştırmaya dönük projenin başarısı tamamen Türkiye'nin iç istikrarsızlığından, siyasi belirsizlikten, ataletten ve askeri bürokrasinin isteksizliğinden besleniyordu. İçeride kaos oluşturup ülkeyi felç etmeye dönük daha önceki denemeler atlatılmıştı ama bu denemeler ülkenin enerjisini önemli ölçüde azaltmıştı. Gezi bu denemelerdendi, 17 Aralık bu denemelerdendi. Ukrayna ve Mısır senaryoları tutmayınca, Erdoğan öfkesi, Ak Parti nefreti oluşturup etnik milliyetçilik ve terör üzerinden yeni bir deneme başlatılmıştı. Teröre psikolojik destek 7 Haziran seçim sonuçları önemli ölçüde bu projenin eseridir. Müthiş kamuoyu mobilizasyonu içeriye dayatılan bir “dış proje” olarak uygulandı. Sonuçlar üzerinden bir vesayet koalisyonu şekillenecekti. Baktılar bu tür bir koalisyon zora giriyor hemen teröre sarıldılar. Kan üzerinden bir kez daha Türkiye'yi diz çöktürmeye çalıştılar.HDP projesi, ardından teröre psikolojik destek ve cesaret kampanyası bu ülkede Aydın Doğan'ın medyası üzerinden servis edildi. Paralel çevreler, Doğan grubu, PKK ve DHKP-C üzerinden bir cephe inşa edildi ve bu cephenin her türlü sinsi operasyonu bu grubun yayın organları üzerinden aklanmaya çalışıldı. Öyle ki, Aydın Doğan'ın ve proje için seferber edilen medya timinde yer alanların ellerine bir Kalaşnikof almadıkları kaldı!Türkiye büyük bir tehditle karşı karşıyaydı. İç politikayı isteklerine göre dizayn etmeye çalışanlar, bu dizayn üzerinden yeni bir oligarşik vesayet peşine düşenler, hükümet karşıtlığı ile kamufle ettikleri yıkıcı planları ile ülkeyi iç savaşa doğru sürükler, etnik ve mezhep kimliği üzerinden cepheleşmeyi biçimlendirir oldu. Bu cümlenin elbette hesaplaşması olacakBu grubun hemen her hafta yayınladığı öfke dolu, ağlak kamuoyu açıklamalarına alıştık. Hiç birine cevap bile vermiyorum. Öyle “alçak”, “kalleş” türü ifadelere bile..Ancak Bayram'dan hemen önce şahsımla ilgili yayınladıkları kontrolsüz cümlelerle dolu o açıklamadaki “anılan şahıs tarafından temsil edilen zihniyetin en az terör kadar tehlikeli olduğuna” şeklindeki cümlenin elbette bir hesaplaşması olacaktır.Aydın Doğan ve ekibi ile etnik milliyetçiliği tahrik etme, onun üzerinden hesaplaşma içine girme, bu yolda giderken terörü masumlaştıracak ölçüde bir savrulmaya varma konusundaki tespit ve eleştirilerimin hiç biri kişisel değildi. Kimseyle bir kişisel kavgaya girmedim, bunu da pek önemsemem. Ancak mesele Türkiye olunca, ülke ve millet olunca, vatan olunca, benim için bütün cepheler anlamsızlaşır. Zihniyetim neymiş ki terörden daha tehlikeliymiş. Müslümanım. Vatanseverim. Ülkemi ve bütün insanlarını severim. Bu ülkeye yönelik her tazyik, her fitnenin karşısında dururum. Bu mu terörden tehlikeli olan! Ne oldu, talimat mı gelmedi!Gezi sırasında DHKP-C'yi koruyan bu gruptu. Şimdi PKK'yı, YPG'yi sinsi bir şekilde savunan bu grup oldu. Bütün kartlarını Selahattin Demirtaş'a ve HDP'ye oynamanın vardığı yer terörü bile hoşgörür pozisyonu oldu. Neden DHKP-C'yi pazarladınız, neden bu örgütün cinayetlerine karşı duramadınız? Almanya'dan talimat gelmediği için mi? Neden Kuzey Suriye'de etnik temizlik yapan YPG'ye karşı duramadınız, neden PKK'ya anında tavır alamadınız, talimat gelmediği için mi? Mesele IŞİD ise, onu gidin İngiltere'ye, Avrupa'da kimlerle vesayet pazarlığına girmişseniz onlara sorun. İşi teröre kadar vardıranlar için başka hangi senaryolar kaldı, merakla bekliyorum. Son üç yılda bütün hükümet devirme projelerinde bu grup en merkezde yer almıştır.Oyununuz bozuldu. İç politik dizayn projeniz çöktü. Kamu düzeni bozulacak, belli bir koalisyon formatı zorlanacak, karşı durulursa Türkiye terörle felç edilecekti. Olmadı işte. Türkiye hesapları bozdu. Terör başlar başlamaz, PKK'nın bile beklemediği bir operasyon başlatıldı. IŞİD ve PKK aynı anda hedef oldu. İçerideki iktidar fırsatçılarının elleri boşta kaldı. PKK'dan çok onlar şok olduTürkiye'nin son manevrası, içeride ve dışarıda ciddi destek buldu. Hem içeride güç haritasını değiştirmeye çalışanların, hem de bölgede harita taslakları çizenlerin hesabını bozdu. Nasılsa İran ile Batı anlaşmıştı, Türkiye köşeye sıkışacaktı, İran'ın bölgesel etkinliği artacaktı, belki terör örgütlerinin Karadeniz'e doğru yönelmeleri ile İran'ın etkinliğini artırma arasında bir bağ vardı. Bizimkiler de bu karmaşada hem kamuoyunu yönetecek hem yeni iktidarı şekillendirecekti.Ne oldu? Son operasyonlar PKK'dan çok onları şaşırttı, şok etti. İçeride yeniden oyun kurmak zorunda kalacaklar şimdi. Dışarıda ise bölgesel denklem tamamen değişti. IŞİD-Türkiye bağlantısı söylemi de çöktü. Artık içeride PKK üzerinden, bölgede ise IŞİD üzerinden Türkiye'ye vaziyet etme şansı kalmadı. MİT TIR'ları gibi dışarıya pazarlanacak malzeme de üretilemez oldu. Öyle görünüyor ki, koalisyon görüşmeleri de çöktü. Türkiye yeniden seçime hazırlanıyor. İktidar oyununu onlar değil yine millet kuracak. 7 Haziran öncesi başlayan, yalanlarla devam eden, Doğan grubunun bayraktarlığını yaptığı iç proje, “iç işgal girişimi” Türkiye'nin son hamlesiyle suya düştü. Harita taslakları ellerinde kaldı..Şimdi bölgede Türkiye, İran, ABD, S. Arabistan arasında yeni bir güç dengesi arayışı var. Suriye olayı silbaştan masaya yatırılıyor. Suriye üzerindeki harita çizimleri, Kuzey Suriye projeleri bu aşamada bir işe yaramayacak. Son günlerde S. Arabistan-Rusya görüşmeleri, Suudi ve Suriye istihbarat görüşmeleri bu arayışların etkisiyle yapılıyor olabilir. Tabii bunlarla ilgili Suriye rejimi kaynaklı haber servisleri de hızlanmış görünüyor. Riyad yönetiminin, stratejik körlüğüterkedip Müslüman Kardeşler'le diyalog başlatması bölge için olağanüstü bir değişiklik olacaktır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın bu ay içinde ABD'ye yapması muhtemel ziyareti, gerçekleşirse, ciddi etkiler uyandıracak, işte o zaman belki bu harita taslaklarına gerçek anlamda müdahil olunmuş olacaktır.Ankara-Riyad krizi beklemeyinNe olursa olsan, S. Arabistan'ın Şam rejimiyle diyalogundan Suriye yönetimi lehine beklentiler içine girenler hüsrana uğrayabilir. Yine Riyad'ın bu ilişkilerine bakıp Ankara-Riyad arasında kriz bekleyenler de yanılabilir. Türkiye-ABD arasındaki yeni ilişkinin en büyük etkisini Suriye üzerinde göstermesi ihtimali daha güçlüdür.İçerideki siyasi boşluğa, bölgedeki belirsizliğe yatırım yapanlar bu dönemin en büyük kaybedenleri olabilir. Türkiye içinde iktidar şekillendirmeye çalışan, bu amaçla Kürt milliyetçiliğini Türkiye'ye karşı şantaj olarak kullanan oligarklar ile bölgede harita değiştirmeye, demografik tasarrufa kalkan PKK ve YPG arasındaki ittifak suya düşebilir.Hiçbir sözü yarıda bırakmayacağız..Erken yorumdan kaçınmak lazım. Bölgenin merkez ülkelerinin tavrı her şeyi belirleyecektir. Bu dönemde Türkiye'den zaaf beklemenin, atalet beklemenin, ona göre pozisyon almanın yanlışlığı ortadadır. Bu büyük mücadelede, ülkesinin yanında yer almayan kim varsa, hiçbiri milletin nazarında saygı görmeyecektir. Ülkesine cephe alanlara, bu yönde terörle bile aynı safta yer alanlara karşı hiçbir söz yarıda bırakılmayacaktır!
“Son kale” PKK’ya tutunmak
04:007/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran'ın Batı ile anlaşması, 1979 devriminden bu yana Tahran yönetimi için en köklü değişimdir. Devrim sona ermiştir, emperyal İran başlamıştır, Fars milliyetçiliği bundan sonra alabildiğine tırmanacaktır. Bu, ABD'de başlayan, Avrupa kıyılarına yayılan ve hızla kıtanın içlerine doğru genişleyen yeni milliyetçidalga ile doğru orantılıdır. Aynı zamanda İran'ın Atlantikçi çevrelerce bir şekilde vesayet altına alınması, sistem içine çekilmesi, Fars ateşini söndürme girişimidir.
Ama bu durumun tam tersi sonuçlar doğurma ihtimali de oldukça güçlüdür. Otuz beş yıldır devam eden çatışmayı sona erdirmek İran'ı rahatlatacak, bu çatışmada harcadığı enerjiyi alabildiğine yayılma amaçlı kullanmasının kapılarını açacaktır. Yemen'e müdahale edip Kızıldeniz'e açılma, aynı zamanda S. Arabistan'ı çevreleme stratejisi, İran'ın bundan neler yapacağına dair somut işaretler içermektedir. İran-Batı anlaşması yeni cepheler açacakAvrupalı ve Türk şirketler kısa süreli kar hesapları yapadursun, İran pazarına ilişkin atılımlara girişedursun Afganistan'dan Lübnan'a, Suriye'den Yemen'e kadarki geniş coğrafyada İran'ın daha da yayılma, hırçınlaşma, agresifleşme hamlelerini izleyeceğiz. Dolayısıyla İran-Batı anlaşması hem İran için, hem Batı için ama özellikle bölgenin güç haritası için radikal değişikliklere neden olacak, belki bölgede yeni cepheler açacak, belki de İran içinde cepheleşmeleri tetikleyecektir.Yüz yıllık mücadele yarıda bırakılamazTürkiye de son on yıldır benzer bir genişleme, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Anadolu sınırlarına hapsedilen kaderini yenme, bölgeye ve dünyaya açılma, bunu yaparken kendi iç dönüşümünü radikal bir biçimde bu yeni eğilimlere uyarlama mücadelesi içine girdi. Arap Baharı rüzgarına öncülük ederek olağanüstü bir sıçrama hamlesi başlattı. Çünkü Arap dünyasındaki her değişim, Türkiye'nin pozisyonunu da güçlendiriyordu. Irak ve Suriye ile başlattığı ancak devam ettiremediği yakınlaşma stratejisini, siyasi söyleme dönüştürdü. Bölgesel güç olmanın da ötesine uzanarak, küresel iktidar alanında yer kapmaya çalıştı. Her ne kadar Atlantik ekseni içinde yer alsa da, Soğuk Savaş sonrası yeni pozisyon arayışını içine kapanarak değil büyüyüp genişleme yönünde gösterdi.Birilerinin “Osmanlı yeniden kuruluyor” gibi provokatif söylemlerle boşa çıkarmaya çalıştığı bu arayış, hem bölgenin otoriter yönetimler hem de Türkiye'nin Batılı müttefikleri tarafından tehdit olarak algılandı. Önceleri kısık seslerle başlatılan itirazlar sonraları tehditlere dönüştürüldü. Ankara, karşısında bir cephe şekillendiğini erken farketti ama bu yoldan dönme şansı da yoktu. Çünkü yüz yıllık bir hesabı yarıda bırakmak küçülmek, parçalanmak anlamına geliyordu. O büyük hesap revize edildi..Oyun revize edildi. Türkiye, Kürt sorununu çözmeden, PKK terörünü bitirmeden bu büyük hesabın yürütülemeyeceğini, etnik çatışmaların ve bölgede hızla pazarlanan mezhep kavgalarının direncini kıracak ölçüde servis edileceğini anladı. Çözüm Süreci bu anlamda bir yerli, karşı duruş mücadelesiydi. Kısmen de başarılı oldu. Mezhep ayrışması konusunda İran ya da S. Arabistan gibi taraf pozisyonu almaması da Türkiye için bir zaaf gibi kullanılmak istendi. Çözüm Süreci'nin bir zaman kazanma, Türkiye'yi oyalama olarak kullanılacağı 7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde belirginleşti. “Büyük Hesap”ta Ankara'nın kurduğu son oyun da boşa çıkarılıyordu. Zaten seçim sonrası da HDP'ye tayin edilen yeni rol ve PKK saldırılarının tekrar başlatılmasıyla net biçimde ortaya çıktı. İran-Batı anlaşması ve PKK'nın yeniden devreye alınması arasında bir ilişki vardır. Birileri Türkiye'yi İran'la dengelemeye çalışıyor sanki. Türkiye daha müdahaleci olacakİşte Ankara'nın son operasyonları da son oyunu boşa çıkarmaya dönük. ABD ile yeni tür ilişki biçimi de bölgesel rolünü sınırlandırmaya dönük girişimleri boşa çıkarma amacı taşıyor. Türkiye bu sefer biraz gözünü karartmış görünüyor ve sanırım bölgesel konularda daha agresif, daha müdahalecibir eğilim başlatıyor. Kanaatim, İran üzerinden Türkiye'yi sınırlama hesabı tutmayacak. Mısır askeri darbesi ile sabote edilen bölgesel değişim rüzgarlarının ikinci aşaması bir şekilde başlayacak. Suriye meselesi bir şekilde çözüme kavuşturulabilirse, Türkiye'yi sınırlamanın başka bir yolu da kalmayacaktır.İran'ın, PKK ile güçlü ilişkiler kurması, PYD'yi aynı ölçüde görmesi, Ankara'ya yakın Kürt gruplar üzerine baskı kurması, bu büyük mücadelenin alt unsurları olarak öne çıkmaktadır. Mekke Savaşı: Bu sefer Riyad tehdit altında..Bölgenin merkez ülkelerinden Suudi Arabistan'da tam da bu dönemde öne çıkan esaslı değişikliklere dikkat etmek gerekiyor. Mısır darbesinin finansörü olan Riyad yönetiminin en tehlikeli stratejik körlüğü, Sudan'dan Suriye'ye kadar bölgenin ciddi ve demokratik muhalif yapısı Müslüman Kardeşler'e tavır almak oldu. Bu politika, Riyad için “İran tehdidi”nden daha büyük bir tehlike ortaya çıkardı. Tahran'ın son Yemen müdahalesi, savaşı S. Arabistan'ın içlerine taşımaya, Basra Körfezi'ndeki ülkeleri tehdit etmeye dönük İran'ın en büyük girişimiydi. Riyad yönetimi bu tehdidi anladı. Tehdidin Müslüman Kardeşler konusundaki o bağnaz stratejik körlükten kaynaklandığını da anlamış olmalı ki, son günlerde bazı İhvan üyeleri ile görüşmelere başladı. Bunu yaparken de bölgesel kaos fırtınasını bir şekilde dindirme, azaltma ya da biraz olsun erteleme yönünde girişimler başlattı.Görünen resimde bugün için yakın tehdit altında olan S. Arabistan'dır. Basiretli hareket edemezse, geleneksel dar politik manevralarla bu tehdidin üstesinden geleceği yanılgısını devam ettirirse, tehdit bu ülkenin içlerine kadar işleyecektir. Bu dalga durdurulamazsa varacağı yerin Mekke Savaşı olacağını, bu anlamda bir iki yıl içinde Körfez ülkelerinin çok ciddi istikrarsızlıklarla boğuşmak zorunda kalacağını bir kez daha tekrar edeyim.Kaos dışarıdan ekildi ama artık bölgenin ayrışma ve çatışma alanlarından besleniyor. Türkiye ve İran genişleme arayışlarını sürdürürken Arap dünyası, 1991'den beri devam eden gerilemeyi durdurabilmiş değil. Durduramazsa savaş ve yıkım, 1991'den bu yana yaşananların en büyüğü olacaktır. Mekke Savaşı feryadımın kaynağı burasıdır.Bu bir intihar girişimidir Büyük Oyun yeniden kurulurken, Türkiye'nin en büyük iç engeli sadece PKK değildir. En büyük operasyon içeriden yürütülmektedir. Şimdiye kadar bütün muhalif çevreleri tek bir cephede toplama projesinde bir adım daha atılmış ve terör de bu cepheninbir unsuru haline getirilmiştir. İçerideki cephe artık terörle iç içedir, hesaplaşmasını terör üzerinden yürütmektedir. Türkiye ile büyük hesaplaşma içine giren bu cephede kimler var, çok iyi okuyun. Bu hesaplaşma yüz yıldır devam etmektedir. Öyleyse herkes bulunduğu yere bir daha baksın. Hangi cephede olduğunu ve o cepheden Türkiye, bu tarihi hesaplaşma nasıl görünüyor, kontrol etsin. Bütün varlıklarıyla ülkesinin yanında saf tutanlar da bu Türkiye karşıtı iç cephede kimlerin yer aldığını iyi anlasın.Haftalardır Aydın Doğan grubu için yazdıklarımız işte bu resim karesidir. Onlar hem içeride hem de bölgede verilen mücadelede çok yanlış bir yerde konumlandılar. Kürt milliyetçiliğini alabildiğine tahrik ettikleri yetmiyormuş gibi, Gezi sırasında DHKP-C'yi pazarladıkları yetmiyormuş gibi bu sefer de PKK'yı masumlaştırma, pazarlama gibi tehlikeli bir yere savruldular. Aydın Doğan bir tür “intihar bombacısı” gibi kendini öne attı ama cephede sadece o yok. Medya organları üzerinden son derece pervasız yayınlarıyla öne çıktığı için onun üzerinden yürüyor bu tartışma.Terör etiketi üzerlerine yapıştıBu aşamadan sonra terör etiketini üzerlerinden hiçbir zaman atamayacaklar. Toplumsal hafızada bir tür iç işgal cephesi gibi yer alacaklar. Bugüne kadar bütün muhalefet alanlarını kullanması, bu amaçla sokak isyanı ve örgütleri besler pozisyon alması yetmiyormuş gibi, son kale olarak gördüğü PKK'ya tutunmak tam anlamıyla bir intihar girişimidir.Kimse endişelenmesin, Türkiye asla bir daha o eski kalıba sokulamayacak. İçeride ve dışarıda hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın bu ülke yeni bir yirminci yüzyıl yaşamayacak. Her ülke kendi jeopolitik hamlesini yaparken, sağlam ölümcül bir hata analiz yapamayanların, dar çıkar ve iktidar hesabıyla hareket edenlerin yaptıkları çok yakında anlaşılacak. Bu yüzden diyorum, herkes durduğu yeri kontrol etsin!
C-4’ler, Stinger füzeleri hangi şehirlere taşındı?
04:0010/08/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Üç gün önce bölgedeki Kürt birliklerine füzeler, gece görüş dürbünleri, termal kameralar ve silahlar nakledildi. Kimler tarafından? ABD ve İsrail! Bu malzemeler ayrıca Kerkük, Musul, Erbil ve diğer bölgelerdeki birliklere dağıtılıyor. Yakında yeni füzeler ve ağır silahlar gelecek ve dağıtılacak.”
“K. Irak tarafına yoğun yığınak başladı. Türkiye sınırına yabancı birlikler indirilip mevzileniyor. Birkaç gün önce Şırnak'ın Altıntepe bölgesine tam sınıra yabancı birlikler indirildi. Tam sınıra değil, sınırın Türkiye tarafına. Yani Türkiye topraklarına. (ABD savaş uçaklarının Türk hava sahasını ihlalinden önce) Bu yığınağın sebebi ne?” “K. Irak'taki hareketlenme, ağır silah sevkıyatları, füze nakilleri, füze rampaları, askeri üs inşaatları, Türkiye sınırına indirilen ABD askerleri, sınır bölgelerinde yapılan ölçümler ve arazi araştırmaları… Bunlar acaba Türkiye'nin bölgeye müdahil olmasını engellemeye yönelik hazırlıklar mı?” Önce sınırın diğer tarafına silah yığınakları başlatıldı..“Türkiye sınırına helikopterlerle indirilen Ankara'nın iki müttefikine ait askeri birimler ölçümler yaparken, bazı bölgelerin koordinatlarını belirlerken, uydu üzerinden hedef noktalar netleştirip ülkelerine aktarırken ne düşüneceğiz?”“Önceki gece Zapsuyu yakınlarına helikopterlerle ABD askeri indirildi. Bölgede arazi ölçümleri yapılıyor. Sadece Irak-Türkiye sınırı değil. Irak'tan Ermenistan sınırına kadar ABD ve İsrail tarafından yapılan sınır ölçümlerinin, arazi taramalarının anlamı ne?”“Türkiye'nin sınır bölgeleri, K. Irak tarafı füzelerle tahkim ediliyor. Neden ağır silahlar bu bölgelere naklediliyor? İsrail ve ABD'nin teknik desteğiyle bu bölgelere neden son teknoloji ürünü uydu cihazları yerleştiriliyor? Birileri Türklerle Kürtler arasında bir savaş mı tezgahlıyor?”“Sadece tanklar değil, füzeler de Türkiye sınırına yerleştirildi. Ağır silahlar ABD/İsrail tarafından sağlanıyor. İsrail'in bölgedeki füze stokları, depoları, askeri üsleri ne olacak?” (Bu notlar bu köşede 2007-07-04 tarihinde yayınlandı.)Sonra Türkiye içine silah sevkiyatına başladılar..Bölgedeki füze ve silah depoları, İsrail'den yapılan sevkiyatlar kimsenin dikkatini çekmedi. Sevkiyat hala devam ediyor, depolar genişletiliyor, Türk birliklerinin bulunduğu yerlerin koordinatları İsrail tarafından bölgedeki gruplara bildiriliyor. Aynı çevrelerin Türkiye içlerine sevkettikleri silah ve patlayıcılara ilişkin tartışmaya hiç girmeyelim. Bu ay içinde, Temmuzun ikinci haftasında nasıl bir sevkiyat vardı? Bilen ya da cevabı olan var mı? Bu sevkiyatlar neden, kime karşı? Türkiye ile Kürtler arasında çatışmaya yatırım yapanlar gerçekte kimler?”İddialar ispatlanırsa ABD ve İsrail, Türkiye'ye ne diyecek? Bir müttefik ülkeye karşı kendilerinin terör olarak tanımladıkları bir örgütle işbirliği nasıl açıklanacak? (Bu notlar bu köşede 2007-07-19 tarihli yazıldı..)“Bu yazıdan sonra, 21. Ekim'de 12 askerin şehit edildiği Dağlıca saldırısı oldu. Bazı yabancı unsurların saldırıya iştiraki tespit edildi. 600 PKK'lının katıldığı, günlerce süren hazırlıktan sonra Türkiye böyle bir olay yaşadı. Sadece PKK saldırısı mıydı? Bence değildi. Saldırıdan önce, aylarca Türkiye sınırına yığınaklar yapıldı. Füze rampaları bile kuruldu. Türkiye'ye mensup unsurlar, Ankara'dan aktarılan bilgilerle Kuzey Irak'ta pusuya düşürülüyordu.” “11 Eylül'ün altıncı yıldönümü. Ankara büyük bir saldırıdan son anda kurtuluyor. “Türkiye'nin 11 Eylül'ü” dedirtecek bir hazırlık önleniyor. Yüzlerce kilo patlayıcı tespit ediliyor. Patlayıcıları oraya koyanların amacı korku salmaktı. Ama en önemlisi birilerine “ayağını denk al” demekti.” Terör, iş dünyası, bürokrat, yabancı servis ortaklığı..“Kim hazırladı, bilinmiyor. Başbakan yerinden alınıp başka bir yere götürülüyor, kişi ve kurumlar olağanüstü güvenlik önlemleriyle korumaya alınıyor. Hedef kim? Türkiye mi? Ya da Türkiye'yi bölgesel düzeyde hissedilecek bir dehşet senaryosu için hizaya sokmak mı? Aynı günlerde memleketin her bölgesinde patlamaya hazır mayınlar, bombalar tespit ediliyor. Terör üzerinden güç/iktidar devşirme, terör üzerinden dış ve iç politika manevraları, terör üzerinden bölgesel projeler…” “Patlayıcı PKK'ya, torbalar Irak'a işaret ediyor” denildi. Elbette öyle. Yıllardır Irak'tan Türkiye'ye giren patlayıcıların, muhtelif şehirlere stoklanan patlayıcıların izi sürülebildi mi? Ya da bunları kim biliyor? Kim, nerede ne tür hazırlıklar yapıyordu?” “Ankara'nın yanı sıra, bu ülkenin hangi şehirlerine patlayıcılar gitti? Silah deposu evleri kimler hangi senaryolar için hazırlıyordu?”“Türkiye'de asker, diplomat, siyasi çevreden ve iş dünyasından bazı kişiler ABD ve İsrail istihbaratı ile Kuzey Irak merkezli nasıl bir işbirliği içinde? Sık sık İsrail'e giden bazı kişilerle Türkiye'deki saldırılar, suikast hazırlıkları, bombalı saldırı senaryoları arasında ne tür bir bağlantı var? Kuzey Irak'tan Türkiye'nin bazı şehirlerine nakledilen patlayıcı ve silahlarla ilgili trafiği bu kişiler mi yönetiyor? Ve bu patlayıcı ve silahlar hangi saldırılarda kullanıldı?” C-4'ler, Stinger füzeleri hangi şehirlere stoklandı?“Sadece Ankara'ya değil, Anadolu'nun birçok köşesine benzer sevkiyatlar var. Neden kimse ses çıkarmıyor?”“İsrail'den Kuzey Irak'a nakledilen silahlar, patlayıcılar ve füzelere güvenlik sağlayan Türkiye'ye mensup bazı unsurlar hangi amaç için çalışıyor?” “Kuzey Irak'tan Silopi'ye gelip Afyon'a ulaşan, oradan da Ankara, İstanbul ve başka bölgelere sevkedilen yüzlerce kiloluk patlayıcılar, C-4'ler, silahlar hangi amaç için nerelerde stoklanıyor? Bu sevkiyat sırasında şehirlere gönderildiği söylenen Stinger füzeleri nerelerde kullanılacak?”“O tarihlerde, İsrail'den Kuzey Irak'a haftalarca sevkiyatı yapılan, füzelerin, yakın muharebe silahlarının, anti-tank mayınlarının, topuk mayınlarının, termal kameraların, gece görüş dürbünlerinin, A-3, A-4 ve C-4 patlayıcılarının ne kadarı bu ülke topraklarına girdi? Sadece Ankara'ya bir seferde 750 kilogram C-4'ü kimler götürdü ve nerelerde depoladı?” “Bunları sormuştuk o zamanlar. Hiçbir cevap alamadık. Alamayacağımızı biliyorduk. Sadece kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştık. Silah sevkiyatlarında Türkiye'den unsurların yanı sıra yabancı ülke istihbaratlarına mensup kişilerin Anadolu içlerinde bu patlayıcılara nasıl güvenlik sağladığını neden sormadık. Bu sevkiyatlarla suikast, iç çatışma senaryoları arasındaki bağlantıyı çözebildik mi?” (Bu notlar da yine bu köşede 2008-04-08 tarihinde yazıldı..)“Şehir savaşı” hazırlığı son iki yıllık bir iş değilİşte bu yazılardan tam altı yıl sonra, Çözüm Süreci boşa çıkarıldıktan sonra, 7 Haziran seçimi ile Türkiye'de yeniden vesayet kurmaya girişenler yaygın terör saldırılarını yeniden başlattıktan sonra, PKK'nın şehirlere silah stokladığına dair raporlar yayınlanıyor. Raporlarda, “şehir savaşları” için 80 bin silahın özellikle Doğu ve Güneydoğu'da il ve ilçe merkezlerinde stoklandığı ifade ediliyor. Ergenekon operasyonları kapsamında üç el bombası için ortalığı ayağa kaldıranların, yıllardır devam eden ve Batı illerini de kapsayan bu silah trafiği hakkında parmağını bile kıpırdatmaması nasıl açıklanabilir?Şehirlerin silahlandırılması konusunda sadece Doğu illerine değil, İstanbul, Ankara gibi merkez şehirlere dikkat çekmek için altı yıl beklemek gerekmiyordu!O zamanlar, “Türkiye'de asker, diplomat, siyasi çevreden ve iş dünyasından bazı kişiler ABD ve İsrail istihbaratı ile Kuzey Irak merkezli nasıl bir işbirliği içinde?” diye soruyordum ve bunu anlamakta zorlanıyordum. Bugün Türkiye'de açıktan terörü, PKK'yı destekleyenleri gördükten sonra, medya organları üzerinden Türkiye'ye karşı açık savaşta yer alanları gördükten sonra, anlama çabasının yerini öfke aldı!
Tanklar Kâbe’ye dayanacak
04:0012/08/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Türkiye ziyaretini neden erteledi? Ziyaret öncesi Türkiye'de ciddi bir kamuoyu çalışması yapan Zarif'in bu erteleme kararının altında bir program uyuşmazlığı olduğunu sanmıyorum.
Son dönemde Suriye konusunda iki ülke arasındaki uyuşmazlığın tehlikeli biçimde derinleşmesi, İran medyasına Türkiye'yi hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı ve ailesini hedef alan yayınların servis edilmesi, son terör saldırıları sırasında İran'ın PKK'ya sıcak mesajlar vermesi, nükleer anlaşmadan sonra Tahran yönetiminin Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar olan bölgenin tek hakimi gibi bir havaya girmesi, ilişkilerde esaslı bir kırılmaya yol açmış olabilir.Hemen bir not aktarayım: Bugün PKK saldırıları ağırlıklı olarak Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde gerçekleşiyor, Karadeniz'e doğru bir koridor oluşturacak şekilde genişliyor. 2005 yılında da aynı durum söz konusuydu. PKK bir tür Karadeniz koridoru açmaya çalışıyordu. Kuzey Suriye koridoru ve Karadeniz koridoruTürkiye'yi alarma geçiren Kuzey Suriye koridoru ile Karadeniz koridoru arasında ilişki olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta Akdeniz'e ulaşma, diğer tarafta Karadeniz'e ulaşma hesapları var. Tahran'ın S. Arabistan'ı çevrelemek için Yemen'de giriştiği darbenin bir hedefi de Kızıldeniz'e açılma girişimiydi. PKK ve HDP ile Tahran arasında dikkat çeken yakınlaşma ile bu koridor meseleleri arasında nasıl bir bağ olabilir. İran, Kürt örgütleri bölgeye karşı bir Truva Atı olarak mı kullanır oldu? Tam da bu dönemde, Tahran'ın Türkiye içindeki darbeci gelenekle yakınlaşmasına dikkat çekmek istiyorum. Suriye üzerindeki jeopolitik hesaplaşma ile İran ile Batı arasında varılan nükleer anlaşmanın bölgesel etkileri konusunda Türkiye'de kimseden aklı başında bir analiz okuyamıyoruz. Bir süredir özellikle bu konuya dikkat çekiyorum. Bir İran yayılma haritası belirginleşiyor. Basra Körfezi, Akdeniz ve Kızıldeniz arasında çok büyük bir krizin alt yapısı pazarlanıyor. Şimdi buna yeniden Karadeniz de eklendi. İran'ın açgözlülüğü ve Mekke Savaşı..Sadece İran'la sınırlı bir hesap değil bu. Uluslararası irade, yeni bir bölge haritası şekillendirmeye çalışıyor. Bunu da bölgesel düzeyde yıkım oluşturacak, mezhep kimliği üzerinden pazarlıyor. Suriye ve Irak'taki örgütler ile İran ve Kürt milliyetçiliği etkin bir şekilde bu amaçla seferber edilmiş durumda. Batı-İran anlaşmasının esasında bu büyük harita projesinin bulunduğuna inananlardanım. Şahsen bu krizin büyüklüğü beni korkutuyor. Biraz dikkatli bakan herkesi, her ülkeyi, bu coğrafyadaki her etnik unsuru ve her mezhepten çevreyi korkutması gereken bir gelişme bu. Eğer gözlerimizdeki bu körlük devam ederse, birkaç yıl içinde bir Mekke Savaşı ile karşı karşıya geleceğiz, tankların Allah'ın evine dayandığını göreceğiz.İşte bu yüzden, mezhep üzerinden pazarlanan, örgütlerle servis edilen, bir takım bağnaz bölge ülkelerinin aptallığı ve aç gözlülüğü üzerinden yürütülen bu büyük kriz, “dengeleyici” pozisyon alma özelliği olan tek ülke Türkiye'yi hedef alıyor. İç politika bu krize göre dizayn edilmek isteniyor. Terör örgütleri bu amaçla seferber ediliyor. Örgütler Türkiye'ye karşı tek çatı altında toplanıyor. İçerideki 'işgalciler' bu projenin içindeBütün bunlar, içerideki “iç işgal” mekanizmaları ile koordineli yürütülüyor. Türkiye'nin milli ve özgür pozisyon alışı sabote edilmek isteniyor. Kamuoyuna yönelik ciddi bir mobilizasyon uygulanıyor ve kitleler zehirleniyor. Yeni bölgesel sürprizlere ortam hazırlanıyor. İşte bu kadar karmaşık, bu kadar yıkıcı, bu kadar bölgesel kaos yatırımına karşı içeride ülkesine karşı pozisyon alanlar için “ihanet” kavramı belki de ilk kez bu kadar yalın, bu kadar gerçek anlam ifade ediyor. Bu yüzden, kimlerin nerede durduğuna, kimlerle ne tür ortaklıklara giriştiğine çok iyi bakın. Kalem sahiplerine ve cümlelere iyi bakın. Medya organlarına ve sermaye çevrelerine iyi bakın. Dışarıdan iç politikaya müdahil olup yeni bir siyasi vesayet biçimlendirmek isteyenlerin hepsi bu büyük projenin parçasıdır. Türkiye gerçek bir tehdit altında ve bölgenin tek özgür, güçlü ülkesini dize getirmek istiyorlar. Önümüzdeki iki yıl içinde Türkiye'nin tam anlamıyla teyakkuz halinde olacağını da bir yere not edin.İran ve bölgeye dönelim.Tahran'ın 'üç deniz' savaşıTahran üç denizde birden açılmaya dönük ciddi bir jeopolitik harita uyguluyor. Irak tam denetiminde. Basra Körfezi kontrolü altında. Lübnan üzerinden Akdeniz'de. Yemen üzerinden de Kızıldeniz'e açılırken S. Arabistan'ın direncini kırmaya çalışıyor. Nükleer anlaşma Tahran'ın elini güçlendirdi. Bölgesel bir fırtına estirmesine yol açtı. Müthiş bir özgüven, hırs, şımarıklık ve açgözlülükle her yere müdahil olur hale geldi. Görünüşte bütün bunları mezhep demografisi üzerinden yürütüyor. Ama aslında psikolojik alt yapısı Fars milliyetçiliği ile örülmüş. Körfez Savaşı'ndan bu yana devam eden Arap-Fars savaşı her aşamasında İran'ın zaferi ile sonuçlandı çünkü. Arap-Fars sınırı İran-Irak sınırıydı, Irak işgaliyle Irak-Suriye sınırına çekildi. Suriye'de bu sınır durdurulmak istendi ama İran bütün askeri gücü ile Suriye'ye girdi. Bugün binlerce İran askeri Suriye'yi kontrol altında tutmaya çalışıyor. İran sınırı Akdeniz'e ve S. Arabistan içlerine kadar itmeye şartlanmış gibi. İran Suudi Arabistan'ı, Irak Kuveyt'i vurabilirBunun bir adım sonrası Basra Körfezi'dir. Bir yerlere kaydedin gün gelir İran Suudi Arabistan'ı, Irak Kuveyt'i vurabilir. Şahsi kanaatim, iki yıl içinde Basra Körfezi'ndeki ülkelerin ciddi bir şekilde karışacağı yönünde. Zaten ciddi bir mezhep krizi var ve bu ülkeler yoğun İran tehdidi altında. Bir süre sonra Tahran bu ülkelere doğrudan müdahil olacaktır. Bugün Yemen'de İran nüfuzuyla savaşan, kendini çevrelemesini durdurmaya çalışan S. Arabistan Basra Körfezi'nde bunlar olurken bir de Doğu cephesi ile uğraşmak zorunda kalacaktır. Kendi içindeki Şiiler üzerinden de istikrarsızlığa sürüklenecektir. Riyad yönetimi Müslüman Kardeşler'i haritadan silmeye çalışadursun, bu stratejik körlüğü kendine çok pahalıya malolacaktır.Bütün bunların üst okuması şudur: Mezhep kimliği servis edilerek bütün coğrafya iki büyük kampa ayrılıyor. Soğuk savaş döneminde “İslam'ın kanlı sınırları” söylemini kullananlar, on yıldır “İslam kendi içinde savaşacak” diyor, savaşın İslam'ın kalbine yerleşeceğini söylüyor. İşte bu gerçek oluyor. Mekke Savaşı uyarılarımın ana sebebi budur ve sakın ola ki bunun mümkün olmadığını düşünmeyin. Türkiye karşıtı örgütlerle el ele“İran'ın Haçlı Seferleri ve yeni Mekke Savaşı” gibi ifadeler kullanmam, bu yüzden hiç yadırganmasın. Mezhep görümünü altında müthiş bir milliyetçi dalga ile karşı karşıya bütün bölge. Coğrafyanın yeniden biçimlendirilmesine yönelik büyük projenin altında kendine yer bulan, bunu fırsata çeviren Tahran, kendi ihtiraslarına karşı büyük bir sınav vermek zorunda kalacaktır. Unutulmasın ki, İran'ın kendi içinde çok ciddi sorunları, zaafları vardır. Belki Türkiye'den daha fazla etnik kırılganlığa sahiptir. Bir gün, bölgeye yönelttiği tehditler, içeride kendi kırılganlığı üzerinde tam tersi sonuçlar da doğurabilir.Bunları bir Şii-Sünni ayrışması üzerinden yazmıyorum. Bölgede oluşmaya yüz tutan resmi çizmeye, birkaç yıl içinde karşılaşacağımız tehditlere dikkat çekmeye çalışıyorum. İran'ın son günlerde Türkiye'ye yönelik tavrı ciddi olarak rahatsızlık sebebidir. Bu kadar cephe ile uğraşan bir ülkenin kendine yeni bir cephe açma, bunu yaparken de Türkiye'yi her alanda huzursuz etme, örgütlerle flört etme, aynı zamanda İran kamuoyuna Türkiye karşıtı haberler servis etme girişimleri pek normal görünmüyor. Şii İran yerine Fars İran geldi, çılgınlık başladıAma İran'ın önündeki öncelikli hedef Basra Körfezi ve S. Arabistan'dır. Tahran, Mekke odaklı, S. Arabistan odaklı, Basra Körfezi odaklı bir çılgınlık içindedir. Bunu yaparken her ne kadar mezhep kimliğini kullansa da, aslında milliyetçi dalgayı seferber edecektir. Çünkü İran-Batı anlaşmasıyla Şii İran'ın yerini Fars İran almıştır. Bu yeni emperyal ihtirasın Basra Körfezi'nde girişeceği tehlikeli macera, bütün bölgeyi sarsacaktır. Bu imparatorluk hesabının yol açtığı dalgalar Türkiye sınırlarını bile yoklamaktadır. Çok geçmeden, tanklar Kabe'ye dayanmadan, Basra Körfezi'nde başlayan kriz Mekke Savaşı'na dönüşmeden bu ihtirasın dizginlenmesi lazımdır.
Koalisyon olmadı, hadi asılın tetiğe!
04:0014/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
AK Parti ile CHP arasındaki koalisyon görüşmelerinden sonuç çıkmadı.
Özellikle AK Parti tabanının kabullenemediği, hazmedemeyeceğini açıkça ortaya koyduğu, iki siyasi partinin temel kavramlarda uzlaşmalarının çok zor olduğu, kurulsa bile uzun süre devam edemeyeceği belli olan bir koalisyon görüşmesi yürütüldü. Sanki bir imkansıza ulaşılmak istendi.Koalisyon kurulsa mucize olacaktı, kurulan koalisyonun devamı da mucize olacaktı. Kamuoyu da, siyasi karar mekanizmaları da görüşmelerin başında hangi noktada ise sonuç ta öyle çıktı. 8 Haziran sabahı Türkiye kamuoyu “bu işin tek çözümü yeniden seçim” dedi. Geldiğimiz noktada, koalisyon görüşmelerinin başarısız olduğu gün de kanaatler 8 Haziran sabahından farklı değil. İmkansızı zorlamanın anlamı yoktu ve Türkiye, normal yoluna, yeniden seçime gitmekten başka bir seçeneğe sahip değildir.Terörü şantaj olarak kullandılarAma işin bundan sonrası önemli. Önümüzdeki tek gündem seçim değil. Her ne kadar koalisyon görüşmeleri olgunlukla yürütülmüşse de, olgun olmayan, çirkinleşen, Türkiye'nin üstünde çıkarların çatıştığı, bu çıkarlara göre iç politikayı dizayn etmeye girişen bir irade var. Bu irade, seçim öncesi bir proje başlattı ve Türkiye'yi böyle bir noktaya sürükledi. Tayyip Erdoğan'ı harcama ve AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırma esasına dayanan proje, dışarıdan milli iradeyemüdahaleydi ve onlar kaldıkları yeden hükümeti de şekillendirme çabalarına girdiler.Seçim sonrası koalisyonu zorlamak için terörü nasıl tahrik ettiklerini, bütün ülkeye karşı nasıl şantaj unsuru olarak kullandıklarını gördük. Günlerdir AK Parti'yi bir şeylere zorlamak için kan üzerinden bir senaryo uyguladılar. Terörü tahrik ettiler, “bunu ancak AK Parti-CHP koalisyonu durdurur” mesajı verdiler. Zaten HDP'nin seçim kampanyasını da onlar yapmıştı. Seçim sonrası da HDP'nin pozisyonunu onlar belirliyordu. Şimdi intikam saldırıları başlatacaklarPeki ya şimdi? AK Parti-CHP koalisyonu sağlanamadı ya, bunlar şimdi intikam saldırıları başlatacaklar. Terör, kan, ekonomik kriz, toplumsal kaos, sokak hareketleri müthiş operasyonlara girişecekler. AK Parti'den intikam almak için yola çıkacaklar ama Türkiye'den intikam alacaklar. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı vuralım derken bütün ülkeye kurşun sıkacaklar. Türkiye için felaket senaryoları servis edecekler. Ortadoğu'daki kaos fırtınısını içeri davet edecekler. Türkiye karşıtı ne kadar örgüt, emperyal güç, kalem tetikçisi varsa, onlarla iş tutacaklar, onlara ihaleler dağıtacaklar.Terör örgütleriyle ortaklık kurdularİlk formül çökmese içeride istedikleri gibi bir hükümet kuracak, politikayı, iç iktidar yapısını dizayn edeceklerdi. Koalisyonun üzerinden bir vesayet deneyeceklerdi. Ardından Türkiye'nin dış politikasında radikal değişikliğe gidecek, ülkeyi eski ulus devlet sınırlarına çekeceklerdi. Millileşme, yerlileşme, güçlenme perspektifi boşa çıkarılacaktı. AK Parti rehin alınacak, kımıldayamaz hale getirilecekti. Hesap buydu. AK Parti'nin olduğu bir hükümette bunu asla başaramayacaklardı ama yine de hayalleri buydu.Aslında seçim öncesinden hazırlanan plan biraz daha farklıydı. HDP'yi alabildiğine öne çıkaranlar, MHP'yi de ikna edip CHP ile üçlü bir ortaklık kurduracaktı. Bir tür “Sisi Koalisyonu” şekillendirilecekti. AK Parti iktidar seçeneklerinin tamamen dışına atılacaktı. 7 Haziran öncesi hesap buydu. 13 yıllık AK Parti iktidarından başka türlü kurtulma ihtimali de yoktu. Bu yüzden, bir mühendislik projesi uygulandı. Meşru muhalefetin yanısıra, gayri meşru bütün güçler, milli iradenin dışındaki bütün iktidar alanları ve terör örgütleri bu amaç için seferber edildi.Kimlik çatışmalarının siyasi zemini hazırlandıSeçim sonuçları umutlarını artırmıştı. Büyük bir kamuoyu çalışması ile öne çıkardıkları HDP beklenenden bile fazla oy almıştı. HDP üzerinden Kürt milliyetçiliği, CHP üzerinden de Alevi kimliği harekete geçirildi. Hem etnik hem de mezhep kimliği bu proje için öne çıkarıldı. Gerekirse kullanılmak için iç çatışmanın siyasi zemini oluşturulmuştu. Kimlikler çatışması 7 Haziran seçimiyle siyasete servis edildi.Artık koalisyonu şekillendirmek kalmıştı. AK Parti yara almış, tek başına iktidar olmaktan uzaklaştırılmıştı. Ama sonuçlar sevindirse de, AK Parti'nin yara alması sağlanmışsa da eksikti, onları bir çıkmaza da soktu. Kürt milliyetçiliği, Alevilik ve Türk milliyetçiliği aynı eksende biraraya gelmesi imkansız görünüyordu. Devlet Bahçeli oyunları bozdu. Böyle bir formülün, bütün olağanüstülüklere rağmen, gerçekleşmesi imkansız görünüyordu. Erdoğan ve AK Parti iktidardan tamamen tasfiye edilemeyecekti. Bu yüzden AK Parti'yi rehin tutacak formül AK Parti-CHP formülüydü. Buna razı oldular.Şimdi bu da gerçekleşmedi. Yeniden seçim tek yol haline geldi. Artık bundan sonra olacaklara odaklanmak, seçim sürecinden çok Türkiye'de ne olacak konularına kafa yormak gerekiyor.Elleri yeniden tetiğe uzanacakBir intikam saldırısı olacak. Rahat durmayacaklar. Yine Erdoğan ve AK Parti siyasi aklını tasfiye etme üzerinde yoğun bir yıpratma harekatı yapılacak. AK Parti'ye yakın çevrelerden, ona yakın medya çevrelerinden devşirdikleri her yanı oynayan tiplerle bu operasyonu servis etmeye çalışacaklar. Bu arkadaşlar da utangaç biçimde bu proje için seferber olacaklar. Proje, bugüne kadar olduğu gibi yine Aydın Doğan'ın karargahlarından yürütülecek, medya organlarından servis edecekler. Gezi isyanı sırasında DHKP-C'yi, 17 Aralık'ta Paralel'i destekleyen, son dönemde ülkeye terör üzerinden şantaj yapanlar, yine terörle, yine gayri meşru unsurlarla ortaklıklar kuracak, onların kanlı cinayetlerini aklayacak, kan üzerinden intikam saldırılarına destek verecek, bu saldırılar üzerinden müthiş bir yıpratma kampanyasına başlayacak, ülkeye yeni acılar yaşatacaklar. Toplumsal duyarlılık için seferber olmaKoalisyonu yönetememişlerse yeni seçim sürecini yönetmeye girişecekler. İşte bu dönemde olağanüstü çirkinlikler görebiliriz. Siyaseti kendi haline bırakmak istemeyenler, milletin seçimine müdahale etmek isteyenler tamamen demokrasi dışı iktidararayışları çerçevesinde ülke içindeki bütün zaaf alanlarını, çatışma alanlarını istismar edecekler. Ellerinden gelirse Türkiye'ye büyük bir kaosa sürükleyecek, olağanüstü durum oluşturacak, Kürt milliyetçiliği ve Alevi kimliğini bu çirkin iktidar arayışının malzemesi yapacaklar.Önümüzde sadece yeni bir seçim yok, bu uğursuz hesaplar var. Milletin tercihine karşı, dar iktidar oligarklarının kirli hesapları var. Bu anlamda bizim de toplumsal duyarlılık için seferber olma zorunluluğumuz var.
‘Vakit tamam, Türkiye cephesini açın’ talimatı
04:0017/08/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'ye servis edilen yeni terör dalgası öncekilerle aynı değil. Sadece silahlı unsurlar değil, bu sefer seçimle işbaşına gelmiş kadrolar da, finans kaynakları da, her türlü lojistik de yeni dalga ile koordine harekete geçirilmiş görünüyor. Terör bu sefer Kandil'den değil, HDP karargahlarından, belediye binalarından, yerel ve genel seçimlerle işbaşına gelenler tarafından yönetiliyor.
Biri elinde Kalaşnikof diğeri siyasi güç, kamuoyu meşruiyeti, imkan ve lojistikle savaşıyor. Meclis'teki adamla, belediye binalarındaki kadrolarla dağdaki terörist aynı mevziden kurşun sıkıyor. Camilere bomba yığınağı yapıldığı, belediye araçlarının siper kazdığı, milletvekillerinin silah naklettiği bir çatışma hali bu. “Tamam, vakit geldi" dedilerIrak'taki durum, Suriye'deki belirsizlik göz önüne alındığında birileri bunlara “tamam, vakit geldi" talimatı vermiş. Ortadoğu'yu adım adım felakete sürükleyen büyük operasyonun “Türkiye cephesini açın" talimatı vermiş. Türkiye'nin Iraklaşması, Suriyeleşmesi ihale edilmiş. Topyekün mücadele startı verilmiş. Demokratik söylemlerin, çözüm arayışlarının, imaj kampanyalarının bugünlere hazırlık için istismar edildiğini, bölgesel ortamın uygunluğunun beklendiğini, Suriye'de YPG'nin hareket alanını genişletmesiyle harita çalışmalarının Türkiye ayağının başlatıldığını, Ankara'nın Suriye içinde derinleşmesi ve harekete geçmesiyle de ölümcül bir saldırı fırtınasının başlatıldığını görüyoruz.Türkiye'nin güvenli bölge arayışları, son operasyonel girişimi, Kuzey Suriye koridorunu kesmesi ile PKK saldırıları, HDP savaşı arasındaki bağı tartışma konusu olmaktan çıkarmıştır. ABD'nin “PKK terörist örgüt, YPG müttefik" söylemi Türkiye'nin gözlerini kör etmeyi amaçlamaktadır. Ortada ortak bir cephe vardır ve bu cephe tamamıyla Türkiye'ye karşı yeniden biçimlendirilmiştir.Türkiye'ye karşı 'işgal girişimi' başlatılmıştırBelki ileri bir tanımlama olacak ama Türkiye'ye karşı bir işgal girişimi başlatılmıştır. Irak sınırından, İran sınırından başlatılan bu girişim, Türkiye'nin Suriye üzerindeki nüfuzu zayıflarsa aynı şekilde Suriye sınırından da başlatılacaktır. İlçelerdeki özerk yönetim çabaları, yerleşim yerlerinde devleti boşa çıkarma arayışları, giriş-çıkışların kapatılması, dağdan çok şehir savaşlarına hazırlık, müdahale edilemeyecek alanlar oluşturma girişimleri bunun göstergesidir. Irak sınırlarından gelen tehditten sonra artık İran sınırları da güvenli değildir. Türkiye ile İran'ın Suriye ve bölgenin geneline bakışlarındaki derin ayrılık, Tahran'ın da bu durumdan en azından keyif almasına yol açmıştır. Bu ülkenin PKK ve YPG'ye verdiği mesajlar konusunda oldukça talihsiz bilgiler söz konusudur. Ama unutulmamalı ki, aynı tehdit, bölgesel kaos fırtınası belki bir adım sonra İran'ı vuracak, onu istikrarsızlaştıracaktır. Çünkü biz, son yirmi yılda, bölgeye yönelen istila ve ayrıştırma stratejisinin ülkelerle sınırlı olmadığını, bölgesel bir proje olduğunu, coğrafyaya yeni bir 20. yüzyıl yaşatma hesabı olduğunu gördük. İntikam saldırılarıArtık bu konuda hiçbir tereddüdümüz yoktur. İran veya başka bir ülkenin bu büyük projeyi kamuflaj olarak kullanması ve onun altından kendi ulusal heveslerinin peşinde koşması, kalıcı bir hesap olmayacaktır. Sadece İran değil, hiçbir ülke böyle bir hesapla yıkımdan kurtulamayacaktır. Türkiye, 1950'den bu yana her alanda Batı ile entegre bir ülke iken böyle bir tehditle yüzleşiyorsa, Tahran'ın Batı ile yaptığı son anlaşmaya fazla güvenmemesi gerekir. Türkiye bugün, milli güç olma, yüz yıllık vesayet parantezini kapatma, Atlantik bağımlılığından özgür iradesine dönme girişimine karşı bir intikam saldırısıyla karşı karşıyadır. Açık söyleyelim ki, bugün Türkiye için en büyük tehdit müttefiklerinden gelmektedir. Özellikle kıta Avrupası ülkelerinin yıllardır teröre verdiği gizli destek, bugünlerde açık desteğe ve Türkiye karşıtı bir saldırganlığa dönüşmüştür. Örgütler üzerinden çevreleme harekatıMesela yeniden doğan Alman emperyalizmi bu sefer açıkça Türkiye'nin çıkar alanlarını hedef almaktadır. Bu ülkenin DHKP-C'yi yönettiğini biliyoruz. Son dönemde PKK ile de yeniden güçlü ilişkiler kurduğuna, destek verdiğine dair güçlü işaretler vardır. Yine bu ülkenin Gezi isyanına bu örgütler üzerinden açık destek verdiğini, sokak terörü üzerinden Türkiye'de iç isyan dalgasına yatırım yaptığını, bu ülkenin Başbakanı'nı hedef aldığını, bir tür Ukrayna senaryosuna ev sahipliği yaptığını biliyoruz.Batı-İran anlaşması ile Türkiye'ye karşı bir çevreleme harekatı başlamış, eski “müttefikler ve komşular" bir anda örgütleri Türkiye karşıtı cephede birleştirmiştir. Türkiye'yi sınırlamak, kendi içine yoğunlaştırmak, sınırlarına hapsetmek, kımıldayamaz ve etrafıyla ilgilenemez hale getirmek için, hem de yüzyıllık vesayetin son anlarında, büyük bir seferberlik başlatılmıştır. Bu arada Çözüm Süreci'ne başından beri karşı olanların aynı mevzide toplandığını görmek de oldukça dikkat çekicidir. İç işgal terörden daha tehlikelidirPKK, terör saldırıları ve yeni başlatılan “işgal" denemeleri Türkiye'yi diz çöktürmeye yetmeyecektir. Irak ve Suriye örneği ile Türkiye'ye elbise dikmek hayalkırıklığı ile sona erecektir. Bu ülkenin direnci konusunda bir hesap hatası yapıldığı ortadadır. Bunu bildikleri için de eş zamanlı olarak “iç işgal" girişimi başlattılar.Türkiye için asıl tehdit buradadır. Asıl işgal girişimi Doğu'da değil Batı'dadır, İstanbul'dadır. Bugüne kadar her türlü demokrasi dışı yönteme, her türlü kirli iktidar hesabına destek veren, merkezinde yer alan çevreler üzerinden tehlikeli bir Türkiye operasyonu başlatılmıştır. 7 Haziran seçimlerinden önce HDP üzerinden servis edilen, HDP ve CHP'nin aday profillerinde bile etkili olan, kimlik eksenli çatışmanın alt yapısını hazırlayan bir “iç işgal" girişimidir bu. Terör buralardan yönetilmektedirProje Doğan Grubu'nun medya organları üzerinden servis edilmiştir. Etnik ayrışmayı, ardından gelecek terör dalgasını bu yayınlardan çok önceden farketmiştik. Ortada Türkiye'yi hedef alan bir hesap vardı ve bu hesap AK Parti düşmanlığı üzerinden servis ediliyordu. AK Parti'yi kurşun yağmuruna tutanların aslında Türkiye'yi vurduğunu gördük. Doğu ve Güneydoğu'da başlatılan işgal girişimleri ile Türkiye'yi çevreleme ve diz çöktürme girişimleri ve bu karargahlardan yürütülen 'iç işgal" hesapları aynıdır. Artık terör Kandil'den değil, HDP ve bu grupların karargahlarından yönetilmektedir. Terör örgütleri, Kürt milliyetçiliği hesapları, ardından başlatmayı düşündükleri Alevi isyanı planlarıyla bu grupların hesapları arasında güçlü bir ortaklık vardır. Yirmi yıl öncesinde kalmış, histeri nöbetlerini düşünsel ürünler diye pazarlamaya çalışan, saplantılarına gömülmüş siyasetçi ve eski tüfek yazarlar da tamamen kişisel hınç ve hesapları yüzünden bu intikam saldırılarına katılmışlardır.Şehitlerin kanı ellerine bulaştıTürkiye bir yandan terörle mücadele ederken, terör üzerinden işgal denemeleriyle hesaplaşırken belki ondan daha fazla bu “iç işgal" yapısıyla hesaplaşmak zorundadır. Çünkü bu cephe, en az terör cephesi kadar tehlikelidir ve bu ülkeye zarar vermektedir. Onlar, terörü son koz olarak, son silah olarak Türkiye'ye karşı kullanmakta, bu ülkeyi kurşun yağmuruna tutmaktadır. Onlar, vesayetçi efendileri ve örgütler arasındaki ilişkiler ağı bütün tehlikeyi ortaya koyacak niteliktedir. Onlarla hesaplaşmadan bu ülke hiçbir zaman özgür, yerli, güçlü olamayacaktır. Çünkü onlar bütün kartlarını ayrışmaya, kimlikler çatışmasına ayarlamışlar, bu çatışmadan güç devşirme derdine düşmüşlerdir. Kendilerine ihale edilen şey; şantajla, tehditle iç iktidar yapısını dizayn edip, Türkiye'yi diz çöktürüp vesayetçi efendileri için yönetilebilir alanda tutmaktır.Terör de, iç işgal de ülkemize karşı başlatılan büyük bir saldırı harekatıdır. Bu yüzden gözlerinizi Kandil kadar, acı şehit haberlerinin geldiği yerler kadar bu karargahlara da çevirmeniz lazım. Bu ülkenin yaşadığı her acıda, verdiği her kayıpta, uğradığı her saldırıda bu çevrelerin eli vardır. Şehitlerin kanı ellerine bulaşmıştır.Enkazın altında siz kalacaksınızAma unutmasınlar, bu mücadelede enkazın altında kalacak olan onlardır. Yıkılan barajların, patlatılan köprülerin altında, kazılan siperlerin altında kalacak olan onlardır. Bu ülke, 20. yüzyıl başında insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşadı. Milyonlarca evladını kaybetti ve daracık Anadolu'ya sığındı. Yüz yıldır da ayakta kalma mücadelesi veriyor. Direnci çok yüksektir. Fedakarlığı sınırsızdır, ama öfkesi de büyüktür. Sabırlıdır ama asla unutmaz.Açıktan terörü destekleyenleri, insanlarımıza kurşun sıkanları gazete sayfalarında ve ekranlarında pazarlayanları da unutmaz. Biz buna boşuna “Son İstiklal Savaşı" demedik!
Aydın Doğan, terör ve ulusal güvenlik..
04:0021/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Devletlerin başka ülkelere karşı terörü şantaj unsuru olarak kullandığını çok gördük.
Ortadoğu'da hemen her ülkeye karşı, içeride örgütlenen, kurulan finanse edilen, eğitilen ve hedefleri belirlenen örgütlerin kullanıldığını, bu örgütler üzerinden bölgesel istikrarsızlaştırma planları yapıldığını, bu örgütler üzerinden ülkelerin diz çöktürüldüğünü, bu örgütler üzerinden etnik çatışmalar ve iç savaşlar çıkarıldığını, yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiğini, ülkelerin parçalandığını gördük.Yirmi yıldır, küresel ölçekte terörle mücadele söyleminin tam tersine, terörün bir şantaj aracı olarak küresel iktidar merkezleri tarafından ayakta tutulduğunu, demokrasi ve özgürlük söylemini bayraklaştıran ülkeler tarafından kullanıldığını gördük. Burada bir çırpıda, bu devletler tarafından yönetilen bir çok örgüt ismi sıralayabilirim.Devlet içinde “çete”den devlete karşı çeteleşmeyeYine devletlerin iç iktidar kavgalarında örgütlerden yararlandığını, devlet içinde çeteleşmelere müsade ettiğini, bunların sonucu olarak da bir çok kirli dosyanın yıllar içinde ortaya çıktığını çok gördük. Türkiye'nin siyasi tarihi, bu konuda akılalmaz örneklerle doludur. Bunların da uzun listelerini vermeye gerek yok. Bu ülkenin iç siyasetini, iç iktidarçatışmalarını az çok bilen herkes buna vakıftır.Ama bu sefer yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu sefer, Türkiye'de aslında özgürlüklerden yana durması gereken, özgürlükleri ve kamu düzenini tehdit edenlere karşı durması gereken, ülke ve millet sorumluluğuna sahip olması gerekenler terörle- şiddetle, örgütlerle işbirliği yapıyor. Devlet içinde çeteleşmeden çok, devlete, millete, ülkeye karşı bir çeteleşme söz konusu. İçeride istedikleri hükümeti kuramayanların, istedikleri politik dizaynı yapamayanların, AK Parti'yi tamamen tasfiye edip “eski Türkiye”ye dönmeye çalışanların, demokrasi ve özgürlük alanlarını demokrasi dışı iktidar projelerine kurban etmek isteyenlerin Türkiye'ye karşı açtıkları bir savaş var.Bu, ülkeye ve devlete açılmış bir savaştır..Evet, bu bir savaş halidir. Böyle bir savaş haline ilk kez tanık oluyoruz. Türkiye'yi dışarıdan çevrelemeye, içeri hapsetmeye çalışanlarla ortak bir şekilde yürüttükleri bu savaşı, bu ülkenin zenginliğinden en büyük payı alanlar yürütüyor. Onların derdi daha fazla zenginleşmekle sınırlı değil, ülkenin tamamına, millete sahip olmak. Bu yüzden AK Parti'ye açtıkları savaşı, bütün ülkeye karşı bir savaşa dönüştürdüler. Onlar sahip olsun da, millet mahvolsun, ülke parçalansın, kan gövdeyi götürsün, her gün anlarca daha şehit haberleri gelsin umurlarında bile değil.Eskiden pijamayla Başbakan karşılayanlar bugün yeniden politik dizayn yapıyor. Eskiden bakanlara talimat verenler bugün terör örgütleriyle ortaklık kuruyor. Eskiden hükümet yıkıp hükümet kuranlar, on üç yıldır mahrum oldukları bu güce yeniden dönmeye çalışıyor. 28 Şubat'ı yapanlar bugün yeniden darbe teşebbüsünde bulunuyor.Başbakan asmayı bile denediler..Bütün yolları denediler. Bütün projeleri uyguladılar. Darbeler, iç isyanlar, sokak terörü, Başbakanlık işgali, ülkeni yöneticilerini idam dahil her seçeneği yokladılar, Türkiye karşıtı bütün çevrelerle iş tuttular.Gezi isyanını onlar yönetti. Başarsalar Başbakanı kelepçeleyip dünyaya öyle bir fotoğraf vereceklerdi. 17 Aralık darbe girişimiyle onlar ortaklık yaptı. Başarsalar Başbakan asacaklar, Türkiye'nin başına bir kukla Sisi getirecekler, idam mahkemeleri kuracaklardı. Türkiye ya Ukrayna olacaktı ya da Mısır. On üç yıldır başarı gösterilen bütün alanlarda eskiye dönülecek, ekonomik refah sadece onların münhasır zenginliğine dönüşecek, bölgesel güçlenme yeniden Anadolu'ya hapse dönüşecek, siyasi partiler ve iktidarlaronların birer kuklası olacaktı. İstediklerinde Başbakan atayacaklar, istediklerinde kabine değiştireceklerdi. Bir ihale için bakanları bile azlettirebileceklerdi.Türkiye'nin meydan okuması engellensin!Hiçbirini başaramadılar. Her türlü çirkefliği, iki yüzlülüğü, kirli senaryoyu kullandılar. Efendilerinin onlardan istediği tek şey ülkenin millileşmesinin, güçlenmesinin, gelişmesinin, meydan okumasının engellenmesiydi. İşte bunlar bu büyük hesabın altında kendi iktidarlarını şekillendireceklerdi. Bu bir siyasi ihaleydi onlara verilen. Kendi güç ve ihtirasları için her çirkin söylemi kullandılar, kamuoyunu zehirlediler, müthiş medya kampanyaları yürüttüler. Ekonomik zenginlikleri ve medya güçlerini bu alana hasrettiler. Yaptıkları aslında bir intihar saldırısıydı. Bu çevreler Türkiye'ye karşı on yıldır intihar girişiminde bulunuyor. Ülkenin milli direncini tasfiye edip, bu direnci ayakta tutanları yok etmeye çalışıyorlar. Bu dirence yönelik kamuoyu desteğini de kirli, çirkef söylemlerle kirletiyorlar.Ellerinde denenmedik pek bir şey kalmadı. Bütün uğraşları boşa çıktı. Bütün darbe girişimleri suikast hesapları, binlerce insanı mahkemelere doldurma planları boşa çıktı. Ülkenin direnci, heyecanı, arayışı onlardan üstün geldi. Siyasi akıl, onları boşa çıkarmayı başardı. Ama durmadılar, bıkmadılar, devam ediyorlar.Koalisyon ve terör şantajı7 Haziran seçimlerinden üç ay önce yeni bir planla başladılar. Öncekiler AK Parti”yi tasfiye etmek içindi bu sefer iktidardan uzaklaştırmak, ona destek veren ezici kitlenin zihnini karıştırmak için çok iyi kurgulanmış bir senaryo uygulamaya başladılar. HDP ve Demirtaş projesi işte bu senaryonun ilk adımıydı. Ardından AK Parti'yi dışlayacak bir iktidar şekillendireceklerdi. Bundan sonra da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı alaşağı edeceklerdi. Başardılar, AK Parti tek başına iktidar oluşturacak oranı yakalayamadı. Ama onu dışlayacak bir çoğunluk da oluşmadı. Var güçleriyle AK Parti-CHP koalisyonu istediler. Böylece AK Parti'yi rehin alacak, Erdoğan'ı savunamayacak hale getireceklerdi. Parti üzerinden bir tür vesayet kuracaklardı. Koalisyon baskısıyla paralel biçimde terör saldırıları başlatıldı. İşareti orada verdiler. Seçim öncesi Kürt milliyetçiliğini yeniden harekete geçirip Türkiye'de bir iç politik kurgu yapanlar koalisyon döneminde silahı, terörü şantaj olarak gösterdi. “Koalisyon yapmazsanız yakarız” şantajıydı bu. 'İç işgalciler'in silahlı kolu terör örgütleridirO da olmadı. Ardından topyekün saldırıya geçtiler. Artık saldırılar dar anlamda terör değildi. Terör üzerinden şantaj bütün Türkiye'ye yönelmişti. Hiçbir iktidar formülü oluşturulmamalıydı. Türkiye seçime bile gidememeliydi. Olağanüstü durumlar ortaya çıkmalı, olağanüstü seçenekler devreye girmeliydi. PKK saldırıları, DHKP-C saldırıları, başka ne kadar örgüt varsa harekete geçirildi. Bütün örgütler tek çatı altında toplandı. Artık bütün ülkeden intikam alınıyordu. Türkiye bölünecek mi, parçalanacak mı, bir bölgesi kopacak mı, artık umurlarında bile değildi.İşte biz bu saldırıları yönetenlere “iç işgalciler” dedik. Onların silahlı kolu artık terör örgütleridir. Bu çevreler silahlanmış, örgütler üzerinden Türkiye'ye savaş açmışlardır. Türkiye ile ilgili hesaplarının son projesini terör üzerinden devreye almışlardır.Bu “yeni tehdit” hızla kontrol altına alınmalıBu çok ciddi, çok tehlikeli ve yeni bir durumdur. Türkiye yeni bir tehditle yüz yüzedir. Artık terör dağlardaki kamplardan, şehirlerdeki hücrelerden değil, bu savaşı yürütenlerin karargahlarından yönetilmektedir. Artık PKK'nın da, diğer silahlı örgütlerin de sahibi bu karargahlardakilerdir. Onlar bazı siyasi partilere siyasi pozisyonları için talimatlar yağdırırken terör örgütlerine de saldırı talimatları vermektedir. Bu durumu “ciddi bir ulusal güvenlik sorunu” olarak görüyorum. Türkiye iç tehdit değerlendirmesini yeniden yapmak, bu tehdidi tanımlamak zorundadır. Bu, AK Parti meselesi, Erdoğan meselesi değil, bir Türkiye meselesidir. Tehdit bütün ülkeyi rehin almadan, felç etmeden tanımlanmalı ve gereken pozisyon alınmalıdır. Bu ülkeyi seven, bu vatana bağlı herkes teyakkuz halinde olmalı, ülkenin ve milletin yanında bir duruş belirlemelidir. Tehdidin kaynağını oluşturan çevreler hızla kontrol altına alınmalıdır.Suikast girişimlerine dikkatTürkiye “iç işgale” direnmelidir çünkü bu iç işgal ülkeyi parçalanma noktasınagetirecektir. Gözleri dönmüş, intikam hissiyle hareket eden, bütün ülkeyi ve milleti hedef alan bu duruma hızla müdahale edilemezse ülke çok ciddi “iktidar parçalanması”yla karşı karşıya kalacaktır. Bu iktidar parçalanması devlet aklını ortadan kaldıracak ülkenin parçalanmasına kadar gidebilecektir.Star Medya Yönetim Kurulu Başkanı Murat Sancak'a yönelik dünkü suikast girişimi bu senaryonun bir parçası gibi. Açık söylüyorum benzer durumlar genişleyerek devam edebilir. Türkiye'de siyasetin, iş dünyasının, medya dünyasının bir bölümü bu anlamda tehdit altındadır. Benzer saldırıların hatta daha farklı saldırı girişimlerinin artacağı yönünde ciddi endişelerim vardır.A. Doğan'ın sahibi olduğu yayın organlarına dikkatli bakanlar, sadece “terörle ortak dil”i değil, nasıl bir felaket senaryosuyla karşı karşıya olduğumuzu da görecektir. Şehitlere karşı terör mensuplarını koruyucu yayınlar bu savaşın bir parçasıdır. Bu grubun yayınları terörü açıktan desteklemektedir, teşvik etmektedir, cesaretlendirmektedir. Bu bir darbe girişimidirBu grubun yayın politikası Türkiye'ye karşı açılan yeni savaşın en büyük pazarlamasıdır. Erdoğan düşmanlığının yol açtığı bu körlük onları ülkeye karşı açık bir cephenin taraftarı yapmıştır. Bu bir savrulma halidir. Çok tehlikeli bir haldir. Başarırlarsa ne ala, ama başaramazlarsa bu grup üzerlerine yapışan terör destekçiliği hatta “Türkiye düşmanı” etiketinden kurtulma şansları yoktur.Bunları yazdığım için A. Doğan bana karşı yüz bin liralık tazminat davası açmış. Bu yazıdan sonra belki bir dava daha açacaktır. Ama bu mesele kişisel bir hesaplaşma değildir. Dava açmak yerine durduğu pozisyonu sorgulaması çok daha hayırlı olacaktır.Bence A. Doğan bir “ulusal güvenlik” meselisidir ve şuan durduğu pozisyon bir “darbe girişimi”dir. Sadece A. Doğan değil tabii ama o bir intihar girişimi gibi hareket ettiği için tartışma onun üzerinden yürümektedir.
Entelektüel terör, acımasız direniş..
04:0024/08/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'nin hemen bütün zaaf alanlarını istismar ettiniz. Etnik farklılıkları, mezhep kimliklerini, sosyal huzursuzlukları, siyasi memnuniyetsizlikleri çatışma alanlarına döndürdünüz.
Birileri bu zaaf alanlarını daraltmaya, elinden geldiğince düzeltmeye çalıştıkça sizler onlara savaş açtınız. Birileri bu ülkeyi ortak vatan yapmaya çalıştıkça, ortak millet şuuru işledikçe siz daha da parçalamak için akıl almaz çirkinlikler sergilediniz. Onların elini zayıflattınız, onlara tuzaklar kurdunuz, onları itibarsızlaştırmak istediniz, onlara karşı küstahça saldırılar organize ettiniz. Onları tasfiye etmek, yok etmek, gerekirse darağaçlarında sallandırmak istediniz. İçeride ve dışarıdaki ortaklarınızla bu ülkeyi Milli Mücadele dönemini andıran bir savunma hattına çekilmeye zorladınız.Hiç bitmeyen ihanet geleneğinizBütün kötülük duygularınızla, ülkenin ortak iyiliğine karşı ortak bir cephe kurdunuz. Düşünsel saplantılarınızla, çıkar hırslarınızla, siyasi körlüğünüzle, bu ülkeye duyduğunuz nefretle, bu millete karşı beslediğiniz küçümsemeyle başka ülkelere duyduğunuz hayranlıkla, yüz elli yıldır devam eden ve hiç bitmeyen ihanet geleneğinizle yeni ihanet halkaları eklediniz.Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, bütün coğrafyadan çıkarılıp Anadolu'ya hapsedildikten sonra ölümüne sarıldığımız bu toprakları, Anadolu'yu bir hapishaneye çevirdiniz. Yüz yıldır devam eden vesayete yönelik ilk başkaldırıya, ilk meydan okumaya, ilk özgürleşme mücadelesine karşı sizi savaşa, cepheye sürenlerin talimatlarını harfiyen yerine getirdiniz. Tehlike çok yakındı, PKK'dan çok büyüktüTürkiye'yi hedef alan, kırk yıllık terör ve etnik ayrıştırma projelerini boşa çıkarmaya dönük çözüm girişimlerine karşı durdunuz. Sulandırdınız, dalga geçtiniz ve sonunda boşa çıkardınız. Çözüm için kendini ortaya koyanları, siyasi geleceğini ortaya koyanları vatan hainliği ile suçladınız. “Ülkeyi PKK'ya peşkeş çekti" dediniz. “Vatanı bölüyor" dediniz. Oysa Selçuklu'dan beri devam eden kardeşlik geleneğini diriltmek isteyenlerin bu ülkenin tamamıyla birlikte yüceltmeye çalıştıkları bir ortak hayal vardı. Coğrafya dağılıyordu, ülkeler parçalanıyordu, şehir savaşları yayılıyordu, yüzlerce yıldır komşu olanlar, akraba olanlar birbirini boğazlıyordu. Bir uğursuz rüzgar coğrafyamızı silip süpürüyordu. Tehlike çok yakındı. Tehlike PKK ve Kürt meselesinden çok daha büyüktü. Bir yüzyılı daha kaybedecektik. Tarihin en uzun istilasına direnmekRüzgarı tersine çevirmek en büyük mücadeleydi, tek yoldu. Başka hiçbir çözüm yoktu. Bunu başarmak sadece Türkiye'yi değil coğrafyayı da kurtarmaktı. Bunu başarmak Atlantik kıyılarından Pasifik Okyanusu'na uzanan yeryüzünün Müslüman Orta Kuşağı'na yönelik kabus senaryosunu tarihe gömmekti, yepyeni bir umut ışığı yakmaktı, parçalanan ve parçalanmanın eşiğine gelen ülkelere ilham kaynağı olmaktı.Tıpkı Haçlı Savaşları sonrasında olduğu gibi, tıpkı Moğol istilası sonrasında olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı sonrası, o “Üçüncü şok dalgası" sonrası neden bir kez daha mümkün olmasındı. Bu topraklar, Anadolu derinliği neden milletlerin, ülkelerin, coğrafyanın önüne yeni bir yol haritası sunmasındı. Buna gücü vardı, imkanı vardı, tarihi ve siyasi birikimi, tecrübesi vardı. Bu, belki yüz elli yıldır durmaksızın devam eden, coğrafyamızı liflerine ayıran, milletleri birbirine yabancılaştıran, aynı sokakta yaşayanları acımasız düşmanlara dönüştüren tarihin en büyük ve en uzun süreli istila projesine karşı coğrafyanın keşfettiği en büyük kurtuluş mücadelesiydi.Türkiye'yi durdurmak için bu millete kurşun sıktınızİstilayı acımasızca sürdürenlerle birlikte hareket ettiniz. Onların cephesinde yer aldınız. Onlarla birlikte bu ülkeye, bu büyük projenin mensuplarına yıkıcı saldırılar başlattınız. Size göre vesayet devam etmeliydi. Yeni monarşiler, yeni zorba yönetimler, Baasçı ideolojiler, Sisi tarzı askeri yönetimler devam etmeliydi. Çünkü bölgenin yönetilmesi ancak bu tür rejimler üstünden sağlanabiliyordu. Aynı şeyi Türkiye'de defalarca denediler. Siz de her denemede onların yanında oldunuz. Onların silahını kendi ülkenize doğrulttunuz, ülkenin ve milletin geleceğini kurşun yağmuruna tuttunuz, başınız sıkışınca da onlara sığındınız. Proje büyüktü. Türkiye kendi iç barışını sağlayamazdı. Sağlarsa coğrafyaya yeni bir umut olurdu. Türkiye direnirse, dirilirse coğrafya direnir, dirilirdi. Yeni bir tarih başlardı. Hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. Yüz elli yıllık düzen bozulurdu. Buna izin verilemezdi. Terör ve ayrıştırma yeniden başlatılmalı, Türkiye'nin yüz yıllık vesayetin defterini dürmesinin önüne geçilmeliydi. Entelektüel terör PKK'dan tehlikeliÖyle de oldu. Bütün örgütler birleştirildi. Siyasi partiler için oluşturulan “Çatı" bu sefer terör örgütleri için biçimlendirildi. Etnik ve dini/mezhep kimliği üzerinden biçimlendirilen örgütler ortak hareket eder oldu. Çatışma dağlardan şehirlere yönlendirildi. Terör örgütleriyle medya kampanyaları, entelektüel terör ortak hareket etmeye başladı. Öyle ki, entelektüel terör, eskinin iktidar kurucu oligarkları tarafından seferber edildi ve terörden çok daha vahim zararlar vermeye başladı. Çünkü bu alanda kitlelerin zihinsel savunmaları çok zordu.Türkiye güneyden çevreleniyordu. Sınırları kontrol altına alınıyor, sınırın hemen sonrası Türkiye karşıtı cepheye dönüştürülüyordu. Yüzlerce kilometrelik cepheler inşa edildi. Onlar Türkiye-Suriye sınırının tamamını bizi içeride boğacak bir cepheye dönüştürmek istiyordu. Dışarıdan çevreleme içeriden işgalle devam ettiriliyordu. Türkiye saldırı altındaPKK saldırıları, diğer örgütlerin saldırıları, medya kampanyaları, örgütlere verilen açık destek.. Yeni bir durumdu ve Türkiye saldırı altındaydı. Ülkemiz topyekün saldırı altına alınmıştı. Kendileri terör örgütlerini yönetirken, nasıl hareket edeceği, nasıl saldıracağı, nasıl şehir savaşları başlatacağı, nasıl silah sevkiyatları yapılacağı kendileri tarafından belirlenirken terör saldırıları üzerinden yeni bir kampanya başlatıldı. Terörü destekleyenler hükümeti terörü azdırmakla suçluyordu. Çözüm sürecine karşı “Ülkeyi sattınız" yaygaraları koparanlar, terör örgütleri ile ortak bir şekilde bütün uzlaşma çabalarını boşa çıkaranlar, ülkeyi teröre boğanlar şimdi de terör üzerinden saldırı kampanyası başlattı, ülkenin savaşa sürüklendiğini, iç savaş çıkacağını söyleyip bundan barış isteyenleri sorumlu tutar oldu.Böyle bir çirkinlik görülmediNasıl bir çirkinlik, nasıl bir hainlik nasıl bir şeytanlık bu! Bir zamanlar PKK'yı şeytanlaştıranlar şimdi onu kahramanlaştırıyordu. ABD'nin Afgan mücahitleri önce kahramanlaştırıp sonra şeytanlaştırması ve bu şeytanlaştırma üzerinden ülkeyi işgal etmesi gibi. İran'a karşı ittifak yaptığı Saddam Hüseyin'i şeytanlaştırıp bunun üzerinden Irak'ı işgal etmesi gibi. Bunlar da önceleri şeytanlaştırdıkları PKK'yı şimdi kahramanlaştırıyorlar. Anadolu insanlarının kanı üzerinden siyasi hesaplar güdüyorlar. PKK üzerinden devleti, ülkeyi, milleti terbiye edip, istedikleri yönetimi, istedikleri siyasi ve ekonomik payı almaya çalışıyorlar. Büyük proje Türkiye'yi bitirmektir. İşte bunlar da önlerine atılan küçücük parçalarla yetiniyor, bunun için ülkeye ve millete savaş açıyorlar.Türkiye çok kötülükler gördü. Ama bu kadar çirkinini görmedi. Çeteleşen ve devlet iktidarını ele geçirmeye çalışan bir grup açıkça terörü yönetiyor, Anadolu evlatlarının kanı üzerinden tarihin en büyük ihanetlerinden birini sergiliyor.Bizler, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana çok büyük ihanetlere tanık olduk. Öyle acı verici olaylar yaşandı ki, bunların tarihte kaldığını düşünüyorduk. Ama hiçbir şey eskimezmiş. Birinci Dünya Savaşı dönemindekiler kadar vahim bir ihanet daha yaşanıyor şimdi. Türkiye büyümeye, özgürleşmeye çalışırken, içeridekiler tam tersine bu ülkeyi Suriyeleştirmek, Iraklaştırmak, Ukrayna'ya benzetmek için ihaleler almış. PKK'nın aldığı ihale ile bu iç işgalcilerin aldığı ihale aynıdır. Acımasız bir direniş dönemi başlayacakÖyleyse geriye tek bir yol kalıyor: Acımasız bir direniş… PKK ile mücadelenin aynısını bu iç işgalcilere karşı yapmak bu ülke için bir onur, namus meselesidir. Yüz yıldır devam eden büyük hesaplaşmanın karşı cephede yer alan bu iç figüranlarına karşı da bir tür milli mücadele, arınma başlatılmalıdır. Bu yerli işgalcilerin defteri dürülmeden, onların iktidar hevesleri kırılmadan, onların taşeronluklarına son verilmeden bu ülkenin ayakta kalması mümkün olmayacaktır. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike iç işgaldir. Öyleyse en büyük mücadele iç işgale karşı başlatılmalıdır. Ve bu acımasız direniş başladığında bu ülkenin direncinin nasıl bir şey olduğunu görecekler.
Entelektüel teröre, iç işgale direnmek..
04:0026/08/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kandil'e yapılan hava saldırılarında Alman istihbaratçılar ve bir rivayete göre İngiliz istihbaratçılar hedef oluyor. AB ülkelerinin, yani müttefiklerimizin istihbarat uzmanları, askeri uzmanları Kandil'de PKK'ya, Kuzey Suriye'de YPG'ye askeri eğitim veriyor, danışmanlık yapıyor. Siz bunu onları “yönetiyor" olarak okuyabilirsiniz.
Sadece Kandil'de ya da Kuzey Suriye'de değil, Türkiye içinde de hem PKK hem de DHKP-C içindeki yabancı “uzman"ların ağırlığı oldukça dikkat çekici. Onlara terörist diyebiliriz, bireysel olarak o örgütlere katılmış kişiler olduğunu düşünebiliriz. Ancak hepsinin bir şekilde istihbarat bağlantısı olduğunu birazcık bu konulara vakıf herkes takdir edecektir. Yıllar önce ABD'nin Irak'taki ortaklarına gönderdiği yüzbinlerce silahın bir kısmı PKK'nın eline geçmişti. O silahlardan bazıları Türkiye içindeki suikastlerde, saldırılarda kullanılmıştı. Şimdi de benzer bir şekilde Almanların Kuzey Irak yönetimine gönderdiği silahlar YPG'den çıkıyor, PKK'dan çıkıyor hatta Türkiye içindeki saldırılarda bu silahlardan izler bulunuyor.İçeride parçalanmanın altyapısı hazırlanıyorKarşı karşıya bulunduğumuz durumun “dar anlamda terör" olmadığını, meselenin sadece Kürt meselesi olmadığını, zaten Kürt meselesinin de artık kimlik, hak meselesi olmaktan çıkıp güç, iktidar meselesine dönüştüğünü biliyoruz. Bunun bir adım sonrasında meselenin bölgesel harita çizimlerinin parçası olacağı, bölgesel kaosun Türkiye içine servis edilmesinin Truva Atı olacağı kesindir.İzleri, işaretleri çok iyi takip edin. Doğru resmi gördüğünüz anda dehşete düşebilir, çok can yakıcı gerçeklerle yüz yüze kalabilirsiniz. Türkiye'nin çevrelendiğine dair kanaat bir paranoya değildir. Irak üzerinden, Suriye üzerinden taşan tehdit sadece sınırları zorlayantehdit değildir. Türkiye'nin içlerine kadar nüfuz eden, toplumsal barışı tehdit eden, iç parçalanmanın alt yapısını hazırlayan, ülkeyi Suriyeleştirme potansiyeli içeren bir tehdittir.İç işgalcilere direnmek..Bu çevreleme ile paralel biçimde bir “iç işgal" sürecinin başladığı gerçeği felaket senaryosu değildir. İç işgal ile çevreleme ve sınırları zorlayan tehdit arasındaki uyuma dikkat edin. Örgütler, çatışma alanları, çatışma yöntemleri, içeride medya üzerinden yürütülen ve teröre apaçık destek niteliği taşıyan kampanyaları iyi okuyun. Bazı siyasi çevrelerin, ideolojik grupların, birbirinden çok farklı terör örgütlerinin, bazı sermaye gruplarının, bazı cemaatlerin tek çatı altında, aynı mevzide, aynı cephede birbirini tamamlar şekilde yer almaları Türkiye tarihinde örneği görülmeyen bir şeydir. Örgütleri anlarız, onlarla mücadele yöntemleri güvenlik birimleri tarafından nasıl yürütülür bellidir. Ama diğerlerini, örgütlerle, terörle aynı mevzide yer alanları anlamamız hiçbir zaman mümkün olmayacak. Bunu hiçbir zaman kabullenmeyeceğiz, hiçbir şekilde makul, anlaşılabilir bir dille tartışmayacağız.PKK'dan daha çok kan akıttılarBazı sermaye gruplarının örgütlerin ve terörün arkasına sığınıp onların omuzlarından ülkeye ateş etmeleri, bazı medya gruplarının bu örgütlere ve teröre açık destek vermeleri, şiddeti daha da artırmak için cesaretlendirmeleri, kalemlerini kurşun gibi kullanmaları affedilir bir şey değil çünkü. Onların kalemlerinden PKK'nın silahlarının akıttığı kandan çok daha fazlası akıyor. Kan üzerinden bir dil kullanıp, kan üzerinden bir intikam operasyonu yapıyorlar. Bu ülkeye sıkılan her kurşunda onların parmak izleri vardır. Bu ülkenin yaşadığı her acının arkasında onların bu intikam saldırıları vardır. İşte bu yüzden Türkiye'de bir entelektüel terör olduğunu söyleyip duruyorum. Bu terör PKK'dan ve diğer örgütlerden çok daha tehlikelidir, çok daha kalıcı zararlar vermektedir. Çünkü bu terör insanların zihinlerine kurşun sıkmakta, akıllarını karıştırmakta, vicdanlarını yaralamakta, kalplerini bu ülkeden soğutmaktadır.Böyle bir cephe ilk kez kurulduTürkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir örnek yoktur. Ülkesinden nefret eden aydın tipi her zaman mevcuttu. Belli örgütlerin peşine takılan, onların ayarıyla ülkeye ayar vermeye kalkışan, onların doğruları üzerinden gerçekler inşa etmeye çalışan insanlar hep vardı. Yine bu ülkede, yerli değil, uluslararası bağlantılarına göre pozisyon alan sermaye grupları her zaman vardı. Bütün bunlarda yadırganacak bir şey yok. Ama ilk kez terör örgütleriyle, bazı sermaye grupları, bazı kalem sahipleri, medya organları, bazı siyasi çevreler tek bir cepheden ateş ediyor. Onları tek çatı altında toplayan bir irade var ve o irade Türkiye ile büyük bir hesaplaşma içinde. Hal böyle olunca PKK saldırıları ile o medya organlarının cümleleri arasında hiçbir fark kalmadı. Onları besleyen sermaye grupları ile terör saldırıları arasında hiçbir fark kalmadı. Entelektüel teröre dikkat!Bütün bu pis işler, kirli senaryo, kan üzerinden yürütülen planlar entelektüel terör üzerinden servis ediliyor. Bu yüzden onları bir yerlere not edin. Onların günah defterlerini tutun. Onları toplumsal hafızaya işleyin. Eğer bu ülke, benim bildiğim o kadim devlet geleneğini kaybetmezse, her büyük felaketten sonra yeniden ayağa kaldıran millet iradesini kaybetmezse, bu şehirler yüzlerce yıllık direncini kaybetmezse onların bu ülkenin siyasi tarihindeki yeri çöplük olacaktır. Utanç verici biçimde dışlanacaklardır. Belki teröre destek vermekten, onu ülkeye ve millete karşı kullanmaktan mahkum olacaklardır.Bakmayın onların Erdoğan düşmanlığına, AK Parti düşmanlığına. Bu düşmanlıklar üzerinden günahlarını gizlemeye, ellerindeki kanı temizlemeye, millete bu öfkeyi satıp arkadan iş çevirmeye çalışıyorlar. Ama hepsi deşifre oldu. Artık kim ülkenin, milletin yanında saf tuttu, kim millete karşı terörle ortak cepheden ateş ediyor, gizlenemez bir noktaya geldi. Hesaplaşma büyük. Yüz yıldır devam eden kurtuluş savaşının son safhası bu. Ya büyük, özgür ve milli devlet kazanacak ya eski vesayetçilerin içerideki kuklaları. Ruh hastası bir adam“Entelektüel terör, acımasız direniş"başlıklı yazım bunlardan birini fena halde deşifre etti. Zaman'dan Mümtazer Türköne, Türk basın tarihinde örneğini görmediğim bir çirkinlik sergiledi. Uzun zamandır benimle ilgili benzer şeyleri yazıyordu ama ciddiye almıyordum. Bu sefer ciddiye aldım çünkü ortada ancak sağlık durumu ile açıklanabilecek vahim bir durum var. 200 kişilik liste varmış, kaynağı Taraf'mış. Al birini vur ötekine. Ama mesele işin burası değil. Adam açıkça işkence yöntemleri önermiş. Öldürmek onu tatmin etmeyecek anlaşılan. Şu cümlelere bakın…“Şer'-i Şerife uygun bir mecazla ifade edelim: Önce çıplak vaziyette katrana batırılacak, sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler. Adaletin terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip, dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek."Bu adamın psikolojik durumu gerçekten tehlikeli bir noktaya gelmiş olmalı. Bu yüzden kelimelerle konuşulabilir bir durum kalmamış. Düşünce değil saplantı, takıntı, hastalıklı bir hal söz konusu. Bence doktorunu ya da tedavi yöntemini değiştirmeli..
Siyasi iktidarsızlar!
04:0028/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye'ye siyaset üzerinden, medya üzerinden, sermaye üzerinden ve terör üzerinden müthiş bir tuzak kuruldu. Görünüşte AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırmaya dönük bu tuzağın arkasında, Türkiye'nin büyük dönüşümünü engelleme, bu dönüşümün öncülerini tasfiye etme, eski iktidar yapılarını tekrar ayağa kaldırma ve ülkeyi yeniden dar bir alana sıkıştırıp, kolay yönetilebilir hale getirme hesabı vardı.
“Kısa devre iktidar” planları yapılıyordu. Bu yüzden de geniş bir cephe inşa edildi. Geleneksel muhalefet, eskinin iktidar kurucu sermaye çevresi, onların kontrolündeki medya organları, Türkiye'nin zaaf alanlarından güç devşiren örgütler ve son olarak da terör saldırıları bu cephenin unsurları haline getirildi. Meşru siyasetle terör saldırılarını aynı torbaya yerleştiren oyun kuruldu. Bu çarpıklık, bu akılalmaz ortaklık medya üzerinden servis edildi ve aklandı.Akılalmaz bir ortaklık örneğiEskinin darbecilerini, hükümet kurup yıkanlarını, daha yeninin devlet iktidarını ele geçirmek için bir çok ülke istihbaratıyla ortak hareket edenlerini ve terör örgütlerini böylesine yakınlaştıran bir proje örneği Türkiye'nin siyasi tarihinde hiç olmadı. Onlar Kürt kimliğini ve Alevi kimliğini bir şantaj ve korku aracı olarak ülkenin önüne sürdü. Hepimizi tehdit ettiler. Zihinlerimizi karıştırıp neye inanacağımızı belirleyemez hale getirdiler. Oyun kurucu kendileri değildi. Onlar ihale alıyordu, bazıları talimatla iş yapıyordu ama hesap Türkiye hesabıydı.Günlerdir “entelektüel terör” kavramına bu yüzden vurgu yapıyorum. Bir uyarı, bir çağrı yapmaya çalışıyorum. Oysa “entelektüel terör” büyük cephenin sadece bir unsuru ve o büyük günahı aklama servisi. Siyasi ehliyetsizlik,Siyasi iktidarsızlıkDevamında detaylı bir şekilde sorgulanması gereken, en az entelektüel terör yöntemleri kadar direnilmesi gereken “Siyasi ehliyetsizlik” sorunu var. Siz buna “siyasi iktidarsızlık” da diyebilirsiniz. Hemen sonrasında bu iki tehdidin ana oyun kurucusu olan ve bazı sermaye gruplarından oluşan bir güç blokunun millet iradesine karşı harekete geçirdiği kendi irade ve iktidar hesapları var. Bunlara da “iç işgalciler” diyebilirsiniz. O sermaye gruplarının ihaneti, aldıkları ihaleler bu ihaleler karşılığında giriştikleri “iç işgal” ve “kısa devre iktidar” çok ciddi biçimde ele alınmalı, sorgulanmalı, vicdanlarda mahkum edilmelidir. Türkiye'nin geleceğine nasıl mayın döşendiğine dair kamuoyu uyarılmalıdır. Hepsinin üstünde bir üst irade var..Son olarak da hepsine ihale dağıtan, Türkiye içindeki ve dışındaki cepheyi biçimlendiren, yöneten bir irade var. Bu irade, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı siyasi otoritesini darmadağın eden, coğrafyayı parçalayan, Türkiye'yi yüz yıldır Anadolu'ya hapseden iradedir. Asıl tehdit budur. Bu tehdit, yükselen Türkiye'yi durdurmak için, Mısır örneğinde olduğu gibi bir iç müdahale senaryosu uygulamaktadır. Senaryo ise, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya yönelen yıkıcı tehditle aynıdır, nitelik olarak aralarında hiçbir fark yoktur. Bugün coğrafyanın fay hatlarını harekete geçiren, ülkeleri örgütler üzerinden dağıtan, örgütleri devletlerin yerine ikame eden ve bölgesel kaos fırtınasını Türkiye içlerine taşımaya çalışan işte o iradedir. 1991'deki Körfez Savaşı'ndan bu yana devam eden ve bir çok ülkeyi etkisi altına alan çözülme ve yıkım projesi Türkiye'nin sınırlarına dayanmıştır. Tam da bu dönemde, içerideki siyasi entrikaların, sistemi kilitleme planlarının bu tehditle birbirini besliyor görüntüsü oldukça vahimdir.İç işgalciler ve terör silahıEntelektüel öfke ve kapasitesizlik ile siyasi ehliyetsizlik ve iç işgal arasında birebir ilişki vardır. Bunun “bu kadar da olamaz” denilecek boyutu da bu iç unsurun terörün silahlarını kuşanmış olmasıdır. Meşruiyeti sorgulanamaz bir şekilde yetki alanların devleti yönetme konusundaki isteksizliği, beceriksizliği, küçük hesapları artık ciddi bir siyasi kapasitesizlik, kötü niyet hatta tehlike halini almıştır. Bu kötü niyetin arkasındaki hesapları sorgulamak bir tarafa, o siyasi partilerin hiçbir şey üretememe, Türkiye'yi yönetebilecek beceriden yoksun olma, ülkenin önüne iktidarı aşacak bir şey koyamama gibi tükenmişlik gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır. Sistemi kilitleme, AK Parti'yi iktidardan indirme adına ülkeyi kaosa sürükleme, feda etme, öfkenin bedelini kendine oy verenlerden çıkarma gibi akıl almaz bir sorumsuzluk örneği sergiler olmuşlardır.Muhalefeti PKK yapsın!Entelektüellerin düşünce üretemediği, kısır çatışmalara gömülüp gittiği, intikam hırsıyla hareket ettiği ülkemizde aynı davranış bozukluğu siyasi kimlikler üzerinden de kendini göstermiş, iki çevre de birbirini bu anlamda besler olmuşlardır. Hiç biri diğerine bir yol gösterme, çıkış önerme sorumluluk ve becerikliliğe sahip değildir. Bu yüzden siyaset, geleneksel muhalefet hızla erimektedir. Bugünlerce öfke ve çatışma ile Erdoğan ve AK Parti düşmanlığını tahrik ederek varlıklarını sürdürseler de bir süre sonra bunların etkisiz kalacağını, inandırıcı olmayacağını ve kamuoyunda bir yankı uyandırmayacağını göreceklerdir.Kişisel hınç ve beklentiler ülke çıkarlarının çok ötesine taşınmış, ülkenin huzur ve geleceğini tehdit eder hale gelmiştir. Kendini yenileyemeyen, yeni siyasi söylem ve proje üretemeyen geleneksel muhalefet çevreleri, muhalefet yükünü örgütlerin almasının en büyük sorumlularıdır.Siyasetin dışında bir beklentiniz mi var?Seçimle Meclis'e gönderilmiş insanların, ülkeyi yönetme amacıyla kurulmuş siyasi partilerin siyasi sorumluluktan, ülke yönetiminden kaçma görüntüsü, Erdoğan öfkesiyle kamufle edilebilecek bir ayıp olmaktan çıkmıştır.Bütün bu çatışma haline rağmen yüzde 41 oy alan AK Parti, siyasi sorumluluğunu yerine getirdi, hükümet kurma taleplerini kendilerine iletti, hiçbiri koalisyona girmeye ve ülkeyi yönetmeye yaklaşmadı. Seçim hükümeti için de AK Parti hepsine talep iletti, yine “hayır” dediler. Kabine için özel olarak teklif götürülenleri engellediler, kabul edenlere karşı linç kampanyaları başlattılar. Bir oyun oynadılar. AK Parti-HDP seçim hükümeti görüntüsü vereceklerdi ve o fotoğrafla seçime gideceklerdi. Oysa hepsi, durdukları pozisyon itibariyle aynı safta yer aldıklarının farkında bile değildi. Bıraktık HDP'yi, yine pozisyon itibariyle PKKile aynı safta olduklarını anlayamayacak bir siyasi körlük örneği sergilediler. Bu millet ülkeyi zor durumda bırakanı, kişisel hevesleri için onları gözden çıkarmaya girişenleri affetmez. Hiçbir formülle yönetme sorumluluğuna katkıda bulunmayanların sözlerini ağızlarına tıkar. Şimdiki durumda, AK Parti ülkeyi bu çıkmazdan kurtarmaya, onlarsa çıkmazı daha da derinleştirmeye çalışıyor.Böyle bir pozisyon alış ya bir darbe beklentisi için, ya bilmediğimiz olağanüstü şartlara hazırlık için ya da “üst akıl” denilen ve yukarıda sıraladığımız oyun kurucuların talimatlarına göre hareket ettiği için alınır. Peki sizi kim topladı oraya?Talimat görüntüsü ağır basıyor. En azından resim öyle görünüyor. Her şeye “hayır” diyenlerin çok ciddi bir siyasi akıl noksanlığı örneği sergilediklerini söylemek lazım. Muhalif olan bir siyasi parti, iktidardan çok daha güçlü bir siyasi söylem ve projeler önermek zorundadır. Oysa bu partilerin önerileri AK Parti söyleminin en az bir asır gerisinde kaldı. Kendilerini yenileyemezlerse yerlerini başka siyasi oluşumlar doldurabilir. Orta vadede bu partilerin hepsi güç kaybedebilir. Bugün sergiledikleri iktidar olmamaya ayarlı tavır, siyasi söylem zayıflığının çok daha ötesinde bir beceriksizlik örneği olmuştur. Talimatla siyaset, talimatla parti yönetme, talimatla iktidar şekillendirme yirmi yıl öncesinde kaldı. “İç işgalciler”i, “entelektüel terör”ü ve “siyasi iktidarsızlığı” üç büyük tehlike olarak tanımlıyorum. Bu üç tehdit üzerinden Türkiye'ye ayar vermeye çalışanların ilk kurbanları bence bunlar olacak. Türkiye direnecek, yerini sağlamlaştıracak, gücünü artıracak ama Türkiye için kazılan kuyuya bunlar düşecek. Düştüler bile. CHP, MHP, HDP, Paralel, PKK, DHKP-C ve daha bir çok meşru veya gayri meşru yapı, “bulundukları pozisyon itibariyle” aynı cephede yer aldılar. Bundan daha vahim bir fotoğraf karesi olur mu?
Sizi kim topladı oraya?
Türkiye için son hesaplaşma bu..
04:002/09/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Çok boyutlu, Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli hesaplaşmasını yaşıyor Türkiye. Eskinin iktidar kurucuları ile yeninin yerlileri arasında bir hesaplaşma bu. Eskinin vesayetçileri ile yeninin milli direnç unsurları arasında bir kavga bu. Eskinin sığınmacıları ile yeninin Türkiye'yi dönüştürüp yeni bir tarih yazmak isteyenleri arasında bir mücadele bu.
Cesurlarla yılışıkların, meydan okuyanlarla emanetçilerin, eski imtiyazlı azınlıkla Anadolu insanının rekabeti bu. Yüz yıl sonra, vesayet parantezini kapatanlarla, Türkiye'nin sadece Anadolu olmadığını farkedenlerle zihinlerimizi rehin alanların, bize bir 20. yüzyıl daha yaşatmak isteyenlerin boy ölçüşmesi bu. İlk kez saflar bu kadar keskinCumhuriyet tarihi ilk kez safları bu kadar net, tarafları bu kadar keskin bir hesaplaşmaya tanık oluyor. Tam anlamıyla bir tarihi kırılma yaşandığı için sözler de, mücadele yöntemleri de oldukça keskin oluyor. Çünkü ya Türkiye, yüzyıllar içinde olduğu gibi kendini dönüştürme becerisini devam ettirecek, yeni küresel güç haritasında sağlam bir zemin oluşturacak ve bir gelecek inşa edecek ya da yeniden vesayet altına alınıp, tipik bir Ortadoğu yönetimi gibi kişiliksiz bir ülke olarak varlığını devam ettirecek. Büyüyemezse küçülecek, kendini yeniden kuramazsa parçalanacak. Hesaplaşma'nın taraflarını iyi görmek için Birinci Dünya Savaşı'na, Çanakkale Savaşı'na veya İstiklal Mücadelesi'ne bakmak yeterli. Bir imparatorluktan geriye kalanların son sığınak olarak toplandığı Anadolu, tam da taşacak noktaya geldiği anda benzer bir saldırı yeniden başlatıldı. Önceden vekalet yönetimleri üzerinden kontrol altında tutuluyordu, kontrol edilecek ölçeği aştığı anda içeride ve dışarıda, o ortak cephe yeniden harekete geçti. Siyasi kimliklerimizin üstünde bir gerçek varBugünü okumak, elbette hamasetle olmayacaktır. Ama bugünü okumak dar alanda paslaşmalarla, günübirlik dedikodularla da olmayacaktır. Onlara mahkum olursak bu hesaplaşma kaybedilmiş olacaktır. Böyle bir durumda siyasi söylemlerin ve örgütlenmelerin, etnik kimliklerin, mezhep kimliğinin, bölgesel hesapların, politik tavırların anlamı kalmıyor. Bölgemizdeki bir çok ülkede gördüğümüz gibi, bir noktadan sonra geriye sadece millet, vatan, insan kalıyor. Bunların altındaki bütün kimlikler ve tanımlar anlamsızlaşıyor. Siyasi partilerimizin, sivil kuruluşlarımızın, kanat önderlerimizin, hemen yer şehirde sessizce ama dimdik ayakta duran bu milletin siniruçlarının içinde bulunduğumuz bu yalın gerçeğin farkında olması ve ayaklarının sabitlendiği yeri bu gerçeğe göre belirlemesi gerekiyor. Üç büyük tehdide karşı uyanık olunGünlerdir Türkiye'nin önündeki “üç yakın tehdit”ten söz ediyorum: “İç işgalciler”, “entelektüel teröristler” ve “siyasi istikrarsızlar”. Bu üç kavram ışığında gelişmelere bakarsanız; kimlerin nasıl bir saf belirlediğini, kimlerin kimlerin savaşını yürüttüğünü, ülke ve millet söz konusu olduğunda pozisyonlarının bir anda nasıl da yabancılaştığını, iç politik tartışma kamuflajı altında nasıl bir Türkiye biçimlendirmeye çalıştıklarını, kimleri tehdit olarak gördüklerini, devlet iktidarını ellerine geçirince kimleri darağaçlarına göndereceklerini anlarsınız.İç işgalcilerin devletin merkezini kuşatıp nasıl bir vesayet sistemi kurmak istediğini, iç muhalefet adı altında her türlü “kısa devre iktidar” projelerini nasıl finanse ettiklerini, entelektüel teröristler üzerinden bu planları kamuoyuna nasıl pazarladıklarını, siyasi istikrarsızlar üzerinden ülkeyi nasıl kilitlediklerini, Türk siyasetini nasıl kısırlaştırdıklarını göreceksiniz.PKK'nın gölgesine sığınan kalemşörler Entelektüel teröristlerin kalemlerinden kan damladığını, ellerinde Kaleşnikof'larla önüne geleni taradığını göreceksiniz. Kan üzerinden, itibar suikastleri üzerinden aynı projenin tetikçileri haline geldiklerini göreceksiniz. Son derece sığ, öfke ve nefretcümlelerinin ötesine geçemeyen, bu ülke için tek olumlu ve yapıcı cümle kuramayan, hiç bir öneri getiremeyen, ülke ve millet saygısını kaybetmiş bu yazar erbabının, PKK'ya tek cümle bile etmediklerini, edemediklerini göreceksiniz.Bir silahlı örgüt üzerinden Türkiye'ye ayar verildiğini, hepsinin bu örgütün arkasına sığındığını, örgütün silahları üzerinden intikam aldıklarını göreceksiniz. Hayasızca bir saldırı buUtanmazca, hayasızca bir saldırı altında Türkiye. PKK'nın akıttığı kan kadar, onun arkasına sığınanların, onun gölgesinden ateş edenlerin cinayetleriyle karşı karşıya. Bazıları bu cinayetleri açık açık yaparken, bazıları yılışık, kişiliksizce yapıyor. PKK üzerinden ülkenin Güneydoğu'sunu ele geçirmeye, devleti bu bölgelerin dışına atmaya dönük bir işgal girişimi var. Dar anlamda terörün çok dışında, Türkiye'nin ilk kez yüzleştiği bu gerçek, eğer Suriye'nin kuzeyini Akdeniz'e kadar bütün sınır boyunu denetim almaya dönük Kuzey Koridoru gerçek olsaydı daha da genişleyecek, ülke çepeçevre kuşatılacaktı. Son perde, terörle ortaklıkBu son perdenin öncesinde sokak terörü ve 17 Aralık darbe girişimi de bunların eseriydi. Gezi isyanı, çevre hassasiyeti ile pazarlanmış bir darbe girişimiydi. 17 Aralık yolsuzluk kamuflajı üzerinden servis edilen bir darbe girişimiydi. Şimdi örgütleri, siyasi çevreleri, bazı sermaye gruplarını, terörü tek cephede topladılar. Bugün terör üzerinden, PKK üzerinden bir darbe girişimi yürütüyorlar. Son umut olarak Türkiye'yi ateşin içine atmaya, Suriyeleştirmeye çalışıyorlar. Onlar için bu ülke demek, yönetilebilir alanda tutulan, küçük ama kendilerine ait, millet kavramının sürü kavramıyla eş anlama geldiği, pijamalı denetimlere tabi hükümetler tarafından yönetilen bir ülke demektir. Onlar güç ve çıkar hesaplarıyla ülkeyi rehin almaya çalışıyorlar. Entelektüel teröristler üzerinden de bu pis senaryoyu aklamaya çalışıyorlar.Medya organları PKK ile beraber çalışıyor. Kalemşörleri terör örgütleriyle aynı dili kullanıyor. Ekran şovmenleri teröre övgüler düzüyor. Şehit edilen askerlerin, polislerin, Güneydoğu'da sadece PKK'lı olmadığı için öldürülen insanların onlar için hiçbir anlamı yok. Siz de kaçarsınızDikkat edin, 17 Aralık darbe girişimin öncüleri bu ülkeden kaçtılar. Onları finanse edenler kaçtılar. Terör üzerinden operasyon yapan o iç işgalciler de aynı sonla yüzleşebilir. O entelektüel terörizmin mensupları ise, ülke ve milletle iç işgalciler arasında sıkışıp kalabilir. Kimler tarafından ezilip yok edildiklerini anlayamazlar bile. Bu millet, Haçlı Savaşları'ndan bu yana direniyor. Moğol İstilası'ndan bu yana direniyor. Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ayakta kalmaya çalışıyor. Oyunun, tezgahın bin bir türlüsü ile yüzleşti. Bu oyunu da boşa çıkarır. Güçlü bir direnç geleneğine, sezgiye, ferasete ve tahammüle sahiptir. Bütün hesaplarınız boşa çıkabilir ve çıkacaktır da. Türkiye kazanacak, siz kaybedeceksinizO iç işgalciler gün olur Akın İpek'in durumuna düşebilir. O entelektüel teröristler gün olur ülkeden sıvışan bazı medya mensuplarının durumuna düşebilir. O siyasi iktidarsızlar gün olur bu milletin gönlünden silinip gidebilir.Baki kalan ülke olacaktır, şehirler olacaktır, milletin hafızası olacaktır. Ismarlama projelerle, ısmarlama sözlerle, ısmarlama kişilik modelleriyle Türkiye'ye ayar verme, onu biçimlendirme dönemi çoktan sona erdi. Artık süslü cümleler dönemi değil, gerçekler hesaplaşıyor. PKK'nın silahlarının gölgesinde duranlar, terör üzerinden Türkiye ile hesaplaşanlar kaybedecektir. Türkiye ayakta kalacaksa onlar kaybetmek zorundadır. Hesaplaşma bu yüzden çok büyüktür.
Utanmaz adamlar!
04:004/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir ülkenin Cumhurbaşkanı'na “katil” dersiniz, “zalim” dersiniz, “Hitler” dersiniz, “Seni oradan indireceğiz” dersiniz, ailesini hedef alırsınız, her türlü hakareti ve tehdidi yaparsınız.
Ona oy veren yüzde elliden fazla kitleyi mahkum edersiniz, küçümsersiniz, insan yerine koymazsınız, onlara hakaret edersiniz. Eski azınlık cuntanızın devamı için her türlü tetikçiliği yaparsınız, eskinin iktidar kurucu oligarklarını ayakta tutmak için her türlü çirkefliği yaparsınız. Meşru kanalları zorlayıp, işlemez hale getirerek, “kısa devre iktidar” hesapları için bütün ilkeleri bir tarafa itersiniz? Yalan söylersiniz, senaryo yazarsınız, başkalarının hesapları için, iktidara muhalefet görüntüsü altında Türkiye ile, coğrafya ile, millet ile, geleceğimizle kıyasıya bir hesaplaşmaya girersiniz. Hiçbir ahlaki ölçü, ilke, tutarlılık sizi sınırlayamaz. Süslü cümleleriniz, kötü niyetli hesaplarınız dışında hiçbir şeyiniz yoktur. Bu gazetecilik olur.Başbakan'ın evini basacaktınız!Bir ülkenin Başbakan'ını sokak terörüyle devirmeye çalışırsınız. Terör üzerinden linç etmeye girişirsiniz. Evini ofisini basmaya kalkarsınız. Oradan PKK şovu gibi, Savcı Kiraz'ın kafasına dayanan silah görüntüsü gibi, dünyaya fotoğraf vermeye çalışırsınız. Bunu yapan terör gruplarını bayraklaştırırsınız. Elleri silahlı maskeli örgüt mensuplarını sayfalarınızda, köşelerinizde pazarlarsınız. Türkiye'de bir Ukrayna denemesi yaparsınız, ülkeyi iç savaşın eşiğine getirirsiniz. Elinize bir Kaleşnikof almadığınız kalır. Bu açığı da terör örgütlerinin silahlarına dayanarak kapatırsınız. Bunun adına devrim dersiniz. Bir taraftan Kürt milliyetçiliğini, diğer taraftan Alevi kimliğini provoke edersiniz. Bütün kimlikleri çatışmaya dönüştürüp bunun üzerinden ülke biçimlendirmeye kalkışırsınız. Türkiye'den çok Almanya gibi konuşursunuz, Avrupa başkentleri gibi konuşursunuz, onlar gibi bakar, onların durduğu yerde durursunuz. Sokak terörü üzerinden darbe planlarınız tutmayınca cazgırlığa başlarsınız. Millet oyunu bozunca, ülkesine sahip çıkınca, günahlarınız sorgulanınca kıyameti koparır, milleti de ülkeyi de o başkentlere şikayet edersiniz. Bir taraftan ağlak ağlak kamuoyu açıklamaları yayınlar diğer taraftan iki yüzlülüklerinize devam edersiniz.Bunun adı da hak aramak olur.Başbakan öldürmeye kalkmadınız mı siz?Senaryonuz çoktur. Biri tutmadı diğerini başlatırsınız. Gezi tutmadı, sokaktan darbe sonuç vermedi sistemi içinden çökertmeye kalkarsınız. Kullanılacak insan da çevre de çoktur nasılsa. Paralel istihbarat ağı üzerinden bir Mısır denemesi yaparsınız. Başka ülkelerin istihbarat servislerinden ihale alan bir yapı ile ortaklık kurar, onlar üzerinden hükümet devirmeye, binlerce insanı hapislere tıkmaya, fişlemeye, tasfiye etmeye kalkarsınız. O istihbarat ağı ile sizin medya karargahlarınız arasında nasıl bir bağlantı var, nasıl bir ortaklık kurdunuz? Ne olacaktı? Başbakan evinde öldürülecekti, öldürülemezse ellerine kelepçe vurulacaktı. Evini basmaya silahlı birlikler göndermeye kalkanların medyadaki kalkanları siz değil miydiniz? O gece neler olduğunu, kimlerin ne tür cinayetlere hazırlandığını bilmiyor muyuz sanıyorsunuz. Siyasi soykırım yapacaktınızDarbe ile, cinayet ile Türkiye tarihinin en büyük siyasi soykırımına hazırlandınız. Neler planlandığını hepiniz biliyordunuz, hepinize görevleriniz tevdi edildi, hepiniz üzerinize düşeni fazlasıyla yaptınız. Bütün o siyasi kadroyu tasfiye edecek, hapislere dolduracaktınız. Yetmedi gazetecileri, yetmedi işadamlarını, yetmedi STK temsilcilerini, yetmedi öğrencileri sıraya koyacak, 28 Şubat'tan çok daha feci bir siyasi cinayetler zinciri başlatacaktınız.Siz bunları biliyordunuz, bunların içindeydiniz, bunlarla ortaktınız.Mısır'da olduğu gibi mahkemeler kuracak, düzmece duruşmalarla idam kararları verecek, Türkiye'de bir siyasi geleneği toprağa gömecektiniz. 21. yüzyılda bu ülkede yeniden darağaçları kuracaktınız. Bunlar olurken zevkten çığlıklar atacaktınız. Aklınıza adalet gelmeyecekti, demokrasi gelmeyecekti, insan hakları gelmeyecekti, insan onuru gelmeyecekti, diktatörlük, zorbalık gelmeyecekti. İhale almıştınız ve hepiniz ihale için seferber oldunuz.Biz sizi 28 Şubat'tan beri tanıyoruzŞimdi süslü cümlelerle, ağlak açıklamalarla, sızlanmalarla dolu yazılar yazanların o günlerde zihinlerinde, vicdanlarında adaletten eser yoktu. Zihinleri bulanmış, kalpleri kararmış, korkunç bir intikam duygusuyla ellerindeki listeleri uzattıkça uzatıyorlardı. Hepimiz için dosyalar tutuyordunuz, hepimiz için suçlar ihdas ediyor, nasıl yargılanacağımızdan ne ceza alacağımıza kadar karar veriyordunuz. Biz sizi tanıyoruz. Biz sizi 28 Şubat'tan beri tanıyoruz. Hükümet kurup hükümet yıktığınız günlerden, sokakları ikiye böldüğünüz günlerden, başörtüsü diye hak arayanları hedef gösterip “Kara Cuma” manşeti attığınız günlerden, İsrail'in emir eri bazı generallerden aldığınız talimatlarla insanları hedef gösterdiğiniz günlerden, koca ülkeyi İsrail'e peşkeş çektiğiniz, ülkenin Başbakanı'na ağız dolusu küfürler ve hakaretler ettiğiniz günlerden tanıyoruz. O günlerde ve sonrasında yazdıklarınızla, bugün yazdıklarınız arasında hiçbir tezat olmadığını itiraf edelim. Hep aynıydınız, yine öylesiniz, yine “sadece biz” derdindesiniz, yine kendinizden başkasını “öteki” yapma derdindesiniz. Yine önünüzde diz çökmeyenleri vurma, size itaat etmeyeni devirme, sizinle hareket etmeyene itibar suikastleriyle mahvetme çabası içindesiniz.Çılgınlığın son safhasına geçtinizMısır senaryosu, darağaçları senaryosu, devlet sistemini devletle vurma senaryosu da tutmayınca çılgınlığın son safhasına geçtiniz. Bu sefer ortağınız doğrudan terör oldu. Örgütlerle ortaklık kurdunuz, onlara ihaleler vermeye başladınız. Askerlerimizi, polislerimizi, doktorlarımızı, masum insanları şehit eden terör mensuplarını ise aklamaya giriştiniz. Gazeteleriniz, televizyonlarınız, köşe yazılarınız teröre övgü platformlarına dönüştü. Türkiye tarihinde hiçbir zaman terörle bu kadar açık ortaklık örneği sergilenmemişti. Kandil ile sizin medya karargahlarınız birleşti. Artık örgüt, artık terör Kandil'den değil sizin karargahlarınızdan yönetilir oldu. Son denemeydi bu. Ya başaracak ya ülkeyi Suriye'ye çevirecektiniz. O kalemler ülkeye yönelmiş kurşundurElinde terörün silahını tutan, onu millete doğrultan adamların utanmadan diktatörlükten söz etmeleri sadece bu ülkeye özel bir şey olmalı. Şu an durduğunuz yer, benimsediğiniz pozisyon Irak'ta her hangi bir silahlı örgütün pozisyonundan hiç de farklı değil. Onlar gibi siz de silah üzerinden iktidara ayar vermeyi, silah üzerinden milleti yönlendirmeyi deniyorsunuz.O kalemler bu ülkeye yönelmiş bir kurşundur artık. O kalemler PKK için yazıyor ve doğrudan Türkiye'ye saldırıyor artık. Bu ülke, bu devlet, bu millet, tarih, değer hepsi bir örgüt kadar anlamlı değil sizin için. Onun kadar saygın değil sizin için.Ama tarih, ama gelecek, ama bu milletin hafızası sizin bu ikiyüzlülüğünüzü, bu ihanetinizi, bu çarpık anlayışınızı sorgulamayı bilecektir. Terörün safında olanların bu ülkeye ayar verme lüksleri yoktur. Önce o gönüllerinizdeki kiri, zihinlerinizdeki bulanıklığı, ellerinizdeki kanı giderin. Giderin ve gelin bu ülkeye ne katabilirsiniz, o zaman konuşalım. “Acımasız direniş” bu yüzyıla yayılacakTürkiye çok kısa bir süre içinde iki büyük darbe girişimi atlattı. Şimdi üçüncü darbe girişimi terör üzerinden servis ediliyor. Bunu da atlatacak, kısa devre iktidar beklentileriniz ne kadar yüksek olursa olsun, yine hayal kırıklığı yaşayacaksınız.İhaneti bol olan ülkem, vicdansızları bol ülkem, yalnız ve onurlu ülkem, kendi direnciyle hem içeriden hem dışarıdan servis edilen bu son senaryoyu da boşa çıkaracak. Yine üzüleceksiniz, yine bunalıma gireceksiniz. Hayır, biz darbeci değiliz, paralel değiliz, PKK için de, diğer terör örgütleri için de kalem oynatmıyoruz, oynatmayacağız. Milletin, ülkenin, kadim şehirlerimizin dizi dibindeyiz. Anadolu ile, coğrafya ile, bugünlerde acı hikayelerine katlanmaya çalıştığımız muhacirlerimizle el eleyiz.Bizler, Selçuklu'dan Osmanlı'ya ve Türkiye Cumhuriyeti'ne ruh veren ana damarız. Bu ülkeyi hiçbir şekilde size ihale edilen o ısmarlama projelere mahkum etmeyecektir.
“Acımasız direniş” bu yüzyılın tamamına yayılacaktır.
.Açın kapıları, milyonlar Avrupa’ya aksın!
04:007/09/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Açın kapıları, yüzbinler Avrupa sınırlarını zorlasın.
Akdeniz kıyılarından, Anadolu'dan büyük Avrupa yürüyüşünü başlatsın. Bu dalga, Atlantik kıyılarına kadar devam etsin.Onları Anadolu'da durdurmayın, geçişlerini kolaylaştırın, yollarını açın, yol erzaklarını verin.. Sadece insan tacirlerini engelleyin ama Türkiye onlar için kolay ve güvenli geçiş güzergahı olsun. Afganistan'dan, Suriye'den, Kuzey Afrika'dan, Akdeniz çevresinden, Mezopotamya'dan milyonlarca insan Avrupa başkentlerine dayansın. Asya'dan, Afrika'dan insan seli olup kıtanın her köşesine ulaşsın.Korkmayın, Avrupa'yı işgal etmeyeceğiz..Ulaşsın da bu insan selinin, bu “sadece insan” olmayla sınırlı “büyük akın”ın durdurulamayacağını, sadece “Avrupalı” olarak güvende kalmanın mümkün olamayacağını, “zenginliklerinin ve silahlarının” onları koruyamayacağını, dünyanın sadece Avrupa değerlerinden ibaret olmadığını görsünler.Onlar bizim topraklarımıza, ülkelerimize, şehirlerimize, dağlarımıza silahlarıyla gelirken sorun olmuyor da, biz oralara silahsız, sadece insan olarak gidince neden panikliyorlar! Biz, dünyanın ezici çoğunluğu, oralara silahla, öfkeyle gitmiyoruz. Kötü niyetle gitmiyoruz, şehirleri yağmalamaya gitmiyoruz. Çete savaşları için, etnik kavgalar başlatmak için, örtülü operasyonlar yapmak için, her türlü suikast yöntemlerini kullanmak için, insanları birbirine kırdırmak için gitmiyoruz.Biz, dünyanın geri kalanı, milyarlar, bir istila planlamıyoruz. İç savaş, sömürge için gitmiyoruz. Sadece insan olarak, onların insanlığını test etmek için gidiyoruz. Korkmasınlar, Avrupa'yı işgale gitmiyoruz.O karar ve sahile vuran cesetler..Onlar bizim şehirlerimizi bombalarken, onlar bizi birbirimize boğazlatırken, onlar kendi elleriyle bu büyük göç dalgasına ortam hazırlarken biz yine de sırtımızda bir çanta, ekmeksiz ve susuz olarak gidiyoruz. Kendimizi savunacak hiçbir şeyimiz yok. Onlar için tehdit oluşturacak hiçbir şeyimiz yok. Ama bu halde bile korkuyorlar, bu halde bile kapıları kapatmaya çalışıyorlar, bu dalgayı durdurmak için utanç verici kararlar alıyorlar, sınırlara tel örgüler çekiyorlar.Sivil insanları, kadınları, çocukları durdurmak için zirve üstüne zirve yapıyorlar. Bu zirvelerle “mülteci teknelerini batırmak” dahil her türlü gayri insani kararları alabiliyorlar. Onlar karar aldıkça tekneler batırılıyor, onların kararlarından sonra Akdeniz sahillerine cesetler vuruyor. Sıkılmadan, vicdansızca bir de bu çocuk bedenler üzerinden insani söylemler üretiyorlar.Bir çocuk bedeni sizi ele verdiBüyük göç harekatı iki yüzyıldır dünyanın bütün köşelerini yağmalayan, bütün değerlerini ayaklar altına alan, bütün çatışma biçimlerini servis edenlerin kötü niyetlerini ortaya koydu, içlerindekini dışarı taşırdı. İkiyüzlülükleri ortaya serildi. Sahte insan hakları söylemleri, değerleri test edildi. Hepsi sınıfta kaldı. Avrupa Birliği dediğimiz, dünyaya bir model olarak sunulan, elli yıldır insani değer ihraç eden yapı birkaç çocuk bedenine yenildi, pes etti. Oysa bu coğrafyada biz her gün ölüyoruz. Çocuk bedenlerimiz sıra sıra her gün gözlerimizin önüne geliyor. Şehirlerimize duvarlar örülüyor, mahallelerimiz birbirinden ayrılıyor, bin yıldır birlikte yaşayan insanlar birbirini kırıyor. Bunların hepsinde onların parmak izleri var. Bütün örgütlerin arkasında onların izi var. İşgallerin, iç savaşların, etnik kavgaların, bu kavgaları büyütmek için kurulan örgütlerin, cinayetlerin arkasında izleri var.
Hiçbir duvar bu dalgayı kıramazYeryüzünde hiçbir güvenlik planının bu insan akınını durduramayacağını göreceksiniz. Hiçbir duvarın, hiçbir dikenli telin, hiçbir zirvenin Asya'dan, Afrika'dan kopup gelen dalgayı kıramayacağını göreceksiniz.Evet, doğru, siz de esmerleşeceksiniz. Siz de dünyanın geri kalanında neler yaşandığını öğreneceksiniz. Siz de fakirliğin, yoksunluğun, kimsesiz bırakılmanın, evsiz ve vatansız kalmanın ne olduğunu bu insanlardan öğreneceksiniz. Sizin kibriniz, küçümsemeniz, nefretiniz dünyayı bu hale getirdi. İki yüz yıldır bu coğrafyada, insan ırkının yapabileceği her kötülüğü yaptınız. Bizim şehirlerimiz harabeye dönerken sizin şehirlerinizin de konforu bozulacak. Bizim insanlarımız bomba sesleri altında korku ile sabahın olmasını beklerken siz rahat uyku uyuyamayacaksınız.
İslam medeniyeti ile yüz yıldır savaşan kim?“Hristiyan medeniyetimiz tehdit altında” diyor biri. Bu topraklar iki yüzyıldır sizin tehdidiniz altında. Bugün bile gazetecileriniz, istihbarat örgütleriniz Kandil'e kadar gidip operasyon yapıyor, terörü silahlandırıyor, onlarla birlikte oyun kuruyor, bu ülkeyi hedef alıyor. Bizim “İslam medeniyetimiz” dimdik ayakta ve biz hala korkmuyoruz. Siz “Haçlı Savaşları” ifadesini en yetkili ağızdan dile getiriyorsunuz, biz yine de paniklemiyoruz.Bugün bile sokak terörü üzerinden bu ülkede Başbakan öldürmeye kalkanların arkasındasınız. İçeride darbe planlayanların arkasındasınız. Şehirlerimize silah yığınağının arkasındasınız.
Artık mültecilerle savaşıyorsunuz..Siz silahla geliyorsunuz, biz sadece insan olarak, tamamen savunmasız geliyoruz. Yine siz paniktesiniz, yine siz korkudasınız. Bu yüzden siz silahsız sivillere karşı örtülü bir savaş başlattınız. Bizimle, ülkelerimizde savaştınız yetmedi, artık mültecilerle savaşır oldunuz. Hristiyan kimliği üzerinden ötekileştirme ve ırkçı kimlikler üzerinden ayrıştırma üzerine bir güvenlik paranoyası kapladı sizi. Bu iki kimlik dışında herkes, her şey tehdit. Bu tehdidi daha Avrupa'ya yaklaşmadan, bizim sınırlarımızda yok etmek istiyorsunuz. Balkan ülkelerini kalkan yapıyor, dalganın Avrupa içlerine sızmasını engellemeye çalışıyorsunuz.Bu yüzden olağanüstü hal yasalarını değiştirdiniz. Göçmen yasalarını, vatandaşlık yasalarını değiştirdiniz. Irkçı, insan haklarını bir kenara atan düzenlemeler getirdiniz. İç savaş çıkarmaya ayarlı teröre karşı var gücüyle mücadele eden Türkiye'ye saldırı üstüne saldırı yaparken siz oralarda silahsız kadın ve çocuklara savaş ilan ettiniz.
Sınırları açın, göç dalgasını büyütünSiz o kararları aldıktan sonra sahilleri kaç çocuk bedeni vurdu hesabını yaptınız mı? Türkiye, Asya ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri, sınırlarınızı açın, göç dalgasının Avrupa içlerine kadar girmesine destek verin. Dünyanın yarısına müdahale edenlerin bu mesele ile baş edemeyeceğini göreceksiniz. Avrupa için tarihin en büyük “güvenlik tehdidi”, silahlarla değil, insani değerler üzerinden geliyor. Bu bir insanlık testi. Bırakın milyonlar o topraklara aksın. Hem insan kimliklerini sınayalım, hem de bu topraklarla uğraşacak vakitleri kalmasın! Ellerini bizim üzerimizden çeksinler…
PKK Doğu’dan, Aydın Doğan Batı’dan vuruyor
04:009/09/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dağlıca'da on altı askerimiz şehit oldu. Iğdır'da on üç polisimiz şehit oldu. Ne demişti o “ölü sevici”; “Asker de polis de yenilecek, PKK kazanacak.” İşte o sözlerden bir gün sonra Dağlıca'da askerlerimiz, iki gün sonra Iğdır'da polislerimiz şehit edildi.
Tam da söylediği gibi.. “Türkiye saldırı altında” derken, “bu terör değil, bir işgal girişimi” derken, birilerinin “Evet, vakit geldi. Türkiye cephesini açın” talimatı verdiğini söylerken medyadaki dile, siyasetteki dile ve terör saldırıları arasındaki ilişkiye dikkat çekerken bunları kastediyordum.“Dar anlamda terör yok, topyekün saldırı var” derken bunu kastediyordum. Bu “ölü sevici”, bu kandan beslenen adamın her sözünün PKK'ya verilen talimat olduğunu, dağdaki kardeşi üzerinden verdiği mesaj olduğunu, her konuştuğunda Türkiye'nin kan gölüne döndüğünü bu yüzden söylüyordum. KANDİL'DEN O MEDYA MERKEZİNE ŞER EKSENİAçın gözlerinizi. Mesele sadece terör olmadığı gibi sadece PKK da değildir. Kandil'deki adamlardan HDP karargahlarına, İstanbul'daki medya merkezlerine kadar bir şer ekseni kurulmuştur. Bu şer ekseni, siyasi muhalefet adı altında meşru muhalefeti de yönlendirmekte, terör örgütlerini tek çatı altında toplamaktadır. Bu şer ekseni, bir iç işgal denemekte, PKK'yı silahlı güç olarak kullanmaktadır. Türkiye, Doğu'da PKK ve HDP, Batı'da o kirli ortaklık tarafından vurulmaktadır. PKK tanımlanmış bir tehdittir. Tanımlanamayan tehditlere dikkat edin. Bu yüzden özellikle bu tehdide dikkat çekiyorum. İç işgalcilere, entelektüel teröre ve siyasi iktidarsızlara vurgu yapıyorum. Topyekün saldırıya karşı önce bu cepheyi çözmek farzdır.O ölü sevici Selahattin Demirtaş'ı pazarlayan adama iyi bakın. Medya organları üzerinden terörü aklayana, teröristleri koruyana, Türkiye acıya boğulurken ülkeyi başka meselelerle meşgul edip teröre kamuflaj sağlayana dikkat edin. PKK Doğu'dan saldırırken, işgal girişimini Doğu'dan başlatırken Aydın Doğan medyasının Batı'dan vurmasına, işgali Batı'dan başlatmasına dikkat edin. Ellerine Kaleşnikof verdiğin adamlar..Evet, bu yüzden Aydın Doğan bir ulusal güvenlik sorunudur. Açıktan PKK'ya destek vermiştir. 7 Haziran seçimleri öncesi Demirtaş projesinin mimarıdır. 7 Haziran sonrası geçilen “ikinci aşama”nın destekçisidir. Siyaset ve çözüm üzerinden şehirlere silah yığanların cesaretlendiricisidir.Bu ülkeye kasteden herkese sahip çıkmış, destek vermiş örtülü darbe girişimleri içinde yer almıştır. Terör üzerinden kaos oluşturup Türkiye'yi hareket edemez hale getirip, iktidar biçimlendirmeye yeltenmiştir.Evet, Aydın Doğan pijamayla talimat yağdıracağı, istediği zaman devirebileceği iktidarlar istemektedir. Türkiye'yi, siyaseti önünde diz çöktürmeye zorlamaktadır. Bu olmayınca da intihar saldırılarına savrulmuştur. Bir cam kırılmış, ortalığı ayağa kaldırıyor. Senin camın kırıldığı gün 16 şehidin acısı bütün ülkeye yayıldı. Onların acısı, bu kayıplar, ülkenin içinde bulunduğu psikolojik durum senin umurunda bile olmadı. Sen ne yaptın? Yayın organların üzerinden bu şehitleri unutturan yalanlarla Türkiye'yi meşgul ettin. Kiralık kalemlerin, elinde kalem yerine Kalaşnikof tutuşturduğun adamların üzerinden psikolojik operasyona giriştin. Memleket şehitleri unuttu senin camının derdine düştü. SOKAK TERÖRÜ ÜZERİNDEN BAŞBAKAN DEVİRECEKTİNSen ve adamların, sokak terörü üzerinden hükümet düşürmeye kalktığınızda, o vandallık günlerinde terörü ve şiddeti baş tacı ettiniz. Binalar yakılırken, medya araçları yakılırken, Başbakanlık saldırıya uğrarken sen ve adamların onları alkışlıyor, ekranlarından ve sayfalarından onlara övgüler düzüyordunuz.
Sokak terörü üzerinden Başbakan devirecek, belki onu darağacına gönderilmesini sağlayacaktın.Sen o terör sırasında örgütlerle işbirliği yaptın. Onları medya organların üzerinden akladın. Onları millete pazarladın. O zaman şiddet yoktu defterinizde. Çünkü o zaman siz şiddetten besleniyordunuz. Şiddet üzerinden iktidar hesabıyla meşguldünüz. Bu yüzden DHKP-C'nin avukatlığını yapıyordunuz. Şimdi yine terör örgütleri üzerinden iş yürütüyorsun. PKK ile ne tür pazarlıklar yaptın?HDP projesinin arkasında hangi petrol hesapları, anlaşmaları vardı. Kuzey Irak'tan Lübnan'a, İran'a hangi örtülü enerji operasyonları içindesin? O yalanlama açıklaman, işin doğruluğunu ortaya koydu. Türkiye ilk kez senin o taraftaki hesaplarından haberdar oldu. Daha neler çıkacak, göreceksin.
Sen, 28 Şubat'ın arkasındaki güçtün. Binlerce insanın fişlenmesinin arkasındaki isimlerden biriydin. Koca Türkiye'nin İsrail'e peşkeş çekilmesinin pazarlamacısıydın.Sen hükümet kurup hükümet yıkıyordun. Bakanlar atıyor, bakanlar fırçalıyordun.
Demirtaş projesi üzerinden hesabın AK Parti'yi tek başına iktidar olmaktan uzaklaştırmaktı. Şimdi daha ileri gittin. Şehit kanları üzerinden, terör saldırıları üzerinden intikam almaya devam ediyorsun. Daha kötüsünü, çirkinini tezgahlıyorsun. Tetiği çeken sensinSen Aydın Doğan, demokrasi dışı bütün unsurları bu savaşa davet ediyor, onlar üzerinden darbe senaryoları uyguluyorsun.Bu ülkenin otuz yılında senin kirli hesapların var. Otuz yılında senin örtülü operasyonların var. Seni bir intihar bombacısı gibi ortaya salan, ön cepheye yerleştirenlerin seni kurban da verebileceğini hiç aklından çıkarma.Bir olağanüstü hal peşindesin. Bu yüzden Demirtaş gibi bir “ölü sevici”yi besledin, büyüttün. Talimat verircesine, her sözünden sonra, bu sözlere uygun saldırılar yapıyorlar. Bu talimatlardan senin de haberin var mı Aydın Doğan? Nedir bu, sen Demirtaş'a, Demirtaş da PKK'ya mı mesaj yolluyorsunuz. Evet, Aydın Doğan, sen bir iç savaş peşindesin. Milleti birbirine kırdırma peşindesin. Türkiye'yi Suriyeleştirme peşindesin. Alevi-Sünni çatışması, Türk-Kürt çatışması peşindesin. Bu senaryolar her kiminse, sen bu senaryoların pazarlamacısısın. Ön cephedesin, tetiği çeken sensin. Nasıl bir ihale aldıysan, o ihale ile birlikte yok olup gidebilirsin, unutma.Her saldırıda seni anacağızPKK'nın her saldırısında seni anacağız, bu ülkenin her şehidine ağıt yakarken seni düşüneceğiz, bunu hiç aklından çıkarma. AK Parti devrilebilir, siyasetten gidebilir, çekilebilir. Ama memleket senin de başına çöker, unutma. Senin de saltanatın biter, karargahın yerle bir olur, unutma.Bu ülke çökerse coğrafya biter. Bu ülke çökerse hiç birimiz için gelecek kalmaz. Bu ülke çökerse bedeli ilk ödeyenlerden biri sen olursun, unutma.Teröre karşı tek cümle edemedin. Gazetelerin tek cümle yazamadı, televizyonların gerçeği haykıramadı, tavır almadı. Tam tersine övgüler düzmeye devam ediyorsunuz. Askerlerimiz, polislerimiz şehit olurken sen bir kırık camla bütün ülkeyi meşgul ediyorsun. Millet ağıt yakarken sen bir yalan haberle ülkeyi meşgul etmeye devam ediyorsun. Bir yalanla saldırılara tepkiyi önledin, PKK'yı korudun, dikkatleri saldırılardan başka yöne çektin.Terör etiketinden kurtulamayacaksınSen bu halinle PKK gibi cinayetler işledin. Biz şehit olurken, biz bedel öderken sen saz çal Aydın Doğan. Katillerle el ele ver memleketi iğfal et, kıs kıs gül…Bu etiket senin üzerine yapıştı. Her PKK saldırısında, şehirlerdeki her patlamada senin adın da anılacak. İnsanlar söylemeseler de bunu zihinlerinden hiç çıkarmayacak Aydın Doğan…Ne kadar “1 Kasım'ı yaptırmayacağız” desen de bu seçimler yapılacak, Türkiye'nin meşru kanalları işleyecek, istediğiniz felç hali mümkün olmayacak Aydın Doğan.
Günahlarınla kalakalacaksın ortada. Ardından yine ağlak açıklamalar yayınlayıp, vatan millet edebiyatı yapıp kapı kapı dolaşacak, yalvar yakar olacaksın Aydın Doğan.Senin karargahların iç işgal karargahlarıdır. PKK doğudan vurur sen için için sevinirsin. Ellerini ovuşturur “işler yolunda gidiyor” dersin.İşgal Doğu›da başlatıldı Aydın Doğan, sen bu işgali Batı'dan yürütüyorsun. İşgalin “Batı Cephesi” komutanıUnutma, teröre karşı da, senin işgal hesaplarına karşı da, “acımasız direniş” devam edecek. Hem PKK terörüne, hem onun arkasındaki bölgesel harita çizenlere hem de işgalin Batı Cephesi komutanı Aydın Doğan'a karşı acımasız direniş olacaktır bu.Senin adam; “hükümet şiddetle arasına mesafe koysun” diyor. Akıl alır gibi değil. Savcının başına silah dayayan o terör örgütünü sen pazarlamadın mı? O fotoğrafı yayınlayarak gazetenin DHKP-C'nin emrine vermedin mi? Gezi olaylarında örgütlerin sözcülüğünü yapmadın mı, o örgütlerin cinayetlerini savunmadın mı? En marjinal gazetede bile bu kadarı yapılamazdı..Siyasi hesaplarını PKK'ya ihale etmişMesele sadece PKK değil. Türkiye'nin bir iç işgal sorunu var. Doğan grubu bütün gücüyle bu işgal girişiminin içinde. Savruldukları en uç noktada terörle birlikte hareket ediyorlar. PKK ile, HDP ile birlikte hareket ediyorlar. Artık bu saatten sonra, bu kamuoyu baskısından sonra önceki kadar rahat cümle kuramayacaklar. Çark etmiş görünecekler. Teröre göstermelik lanetler yağdıracaklar. Ama en kritik zamanda yine vuracaklar. Aydın Doğan, siyasi hesaplarını terör örgütlerine, son safhada da PKK'ya ihale etmiş durumda. Ortada bir hesap, bir pazarlık, bir ortaklık var. Türkiye bu gerçeği görmeli. Terörü lanetlerken arkasındaki bu gizli ittifakı anlamalı. Milletin yanında dimdik duranlar, dağlarda, şehirlerde ülke müdafaası verenler, Türkiye'ye karşı yeni bir cephe açıldığını bilmeli ve bu cephenin arkasındaki ortaklığa meydan okumalı.Evet, Aydın Doğan bir ulusal güvenlik meselesidir ve durduğu yer terör üzerinden darbe girişimidir. Evet, Türkiye saldırı altındadır ve tetiği çekenler bellidir!
İşte biz sadece buna direnemeyiz!
00:0111/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye büyüdü, güçlendi, uykudan uyandı, yüzyıllık denetimden kurtulma mücadelesi başlattı.
Bu bir devrimdi, büyük dönüşümdü, bin yıllık tarihin en önemli kırılma noktalarından biriydi. Çünkü “üç büyük şok dalgası” yaşamıştı bu topraklar: Haçlı Savaşları ile yakılıp yıkılmış ama hemen ardından müthiş bir sıçrama yapmıştı.
Moğol istilasıyla yokluğun eşiğine getirilmiş, hemen ardından tarihin en büyük atılımlarından birini yapmıştı.Birinci Dünya Savaşı “üçüncü büyük şok dalgası”ydı. İlk ikisinden sonra yepyeni zafer tarihleri başlatan coğrafya, Atlantik'ten Pasifik kıyılarına kadar bütün umutları öldüren, “İslam ümmeti bitti” dedirten “üçüncü şok”tan kurtulmak için yüz yıl bekledi.Üçüncü büyük yükseliş: Türkiye neden tehdit! Ve o yüzyılın sonuna geldik. Bizim için kayıp yüzyıl olan 20. asrın sonunda üçüncü büyük sıçrama dalgası başladı, gelişti, büyüdü, meydan okur bir hal aldı. İşte biz, bu yükseliş döneminin nesliyiz.Hemen ardından geleneksel dostlarımızın ve geleneksel düşmanlarımızın aynı cepheden ateş etmeye başladığını gördük. Müttefiklerimiz en keskin öfkelerini açıkça gösterir oldu.Türkiye'yi çevreleme harekatı başlatıldı. Çünkü Türkiye uyanırsa, ayağa kalkarsa coğrafya uyanacak, ayağa kalkacak, o emanet rejimler üzerinden ülkeleri, kitleleri kontrol imkanı kalmayacaktı. Türkiye hem kendi devrimini yönetiyor hem coğrafyayı ayağa kaldırıyor, coğrafyanın unuttuğu o gururlu dünya ile ilgili hafızayı canlandırıyordu.Tehdit ilan edildi. Bu yürüyüş, bu değişim, bu mücadele durdurulmalıydı. Türkiye durdurulamazsa coğrafya elden çıkacaktı. Bölgenin güç haritası değişecek, tarihin akışı yön değiştirecekti.Ülkeyi bu yola sokan, bölgeyi bu yola yönlendiren o siyasi akıl en büyük tehlikeydi ve tasfiye edilmeliydi. Yerli olan direnç noktaları tahrip edilmeli, ülke yeniden yönetilebilir alana çekilmeliydi.İlk darbe girişimi Gezi ile başlatıldıDışarıdan “çevreleme”, içeriden “müdahale” dönemi başlatıldı.İlk senaryo Gezi isyanı oldu.Çevrede kalmış bütün muhalif kesimler, marjinal yapılar, terör örgütleri bazı siyasi partilerin de desteğiyle tek çatı altında toplandı. Son derece yabancı, Türkiye ile hiç alakası olmayan bir isyan diliyle sokak terörü birlikte harekete geçirildi. Alevi çevrelerin oyuna dahil edilmesi planlandı.Sokak terörü üzerinden hükümet devrilecek, Başbakanlık işgal edilecek, dünyaya Ukrayna fotoğrafı verilecek, Başbakan indirilip tasfiye edilecekti. Eski iktidar kurucular üzerinden ülke yeniden biçimlendirilecek, o büyük dönüşüm durdurulacaktı.Olmadı... Direndik, ülke direndi, millet direndi. Başaramadılar. Gezi isyanından geriye sadece çirkinlikler ve vandalizm kaldı.İkinci müdahale içeriden darbe..17 Aralık darbe girişimiyle ikinci senaryo devreye sokuldu. Bu sefer, devletin sinir sistemine kadar işlemiş bir yapı, hem de muhafazakar bir çevre, bir istihbarat gücü olarak kullanıldı. Mısır'da olduğu gibi darbe yapılacak, hükümet düşürülecek, yeniden İstiklal Mahkemeleri kurulacak, Başbakan asılacak, Türkiye itaat edecek hale getirilip sahibine teslim edilecekti. Milli olan, yerli olan ne varsa, Anadolu çocukları üzerinden şekillendirilen bir istihbarat ağı ile tasfiye edilecekti. Büyük yürüyüş durdurulacak, ülke diz çöktürülecekti. Tarihin en büyük ihanet operasyonlarından birine sahne oldu Türkiye.Yine direndik, ülke direndi, millet/devlet direndi. Başaramadılar.Dördüncü müdahale ve en kanlı senaryoÜçüncü deneme seçimlerle başladı. Müthiş bir kamuoyu çalışması yürütüldü. Bu sefer medya ve sermaye devreye sokuldu. HDP üzerinden Kürt milliyetçiliği tahrik edildi. O siyasi akıl iktidardan uzaklaştırılacaktı. Belli oranda başarı sağlandı. AK Parti tek başına iktidar olamadı. Hemen ardından siyasi partilerin AK Parti ile koalisyon yapmasının da önüne geçildi. Ama bir sorun vardı, kendi aralarında da hükümet kuramıyorlardı.Kimsenin ülke çıkarı, istikrarı, geleceği diye bir kaygısı kalmamıştı. Herkes ülkeyi ateşe atma pahasına AK Parti ve kurmay aklını cezalandırma yarışına girdi. Bu konuda tam bir koalisyon vardı. Seçimle istediklerini kısmen aldılar ama istedikleri sonuca ulaşamadılar. Yine başaramamışlardı.Ve en kanlı senaryo devreye sokuldu. Dördüncü deneme terördü. Ne pahasına olursa olsun bu kurmay akıl yok edilmeliydi. Terör üzerinden, iç savaş üzerinden ülke dize getirilecek, yeniden yapılandırılacaktı. Amaç hiç değişmiyor, planların ardı arkası gelmiyordu. Siyasi partilerle terör örgütleri, medya organları tek cephe oldular. Türkiye tarihinde görülmemiş bir ittifak şekillendi. Teröre karşı ülkesi için savaşması gerekenler terörle ortaklık kurup ülkeye savaş ilan etti. Şehit asker ve polislere değil, örgüt mensuplarına ağıt yakıyorlardı. Siyasi partiler, medya organları, sermaye çevreleri, aydınlar, gazeteciler terörü övüyorlar, diğer taraftan Anadolu çocuklarının kanı akıyordu.Bahçeli ile yeni bir senaryo mu? Gezi'de amaç neyse, 17 Aralık'ta amaç neyse, terör üzerinden yürütülen amaç da aynıydı. Bu senaryo da başarısız olacak. Bu ülkenin feraseti, direnci bunu da yenecek. Kurbanlar vereceğiz ama ayakta kalacağız.Terör üzerinden başaramadıklarını yeni bir sürprizle devam ettirecekler belki. Devlet Bahçeli'nin siyasi duruşuna, söylemlerine dikkat ederseniz, belki son safhada bu ülkenin milliyetçilerini meydana sürecekler. Onlar üzerinden yeni bir dalga başlatacaklar. “Saray'a yürürüz” sözünün arkasında sakın bu senaryo olmasın!Türkiye'nin milli direncini, meydan okumasını milli unsurlarla tasfiye etmeye yeltenecekler. Olmaz demeyin, bu o kadar büyük bir hesap ki, ancak bir Çanakkale direnciyle aşılabilir. Her unsur, her toplumsal güç seferber edilecek.Hepsine direniriz, bir tanesi hariç..Gezi'ye direndik. 17 Aralık'a direndik, teröre de direneceğiz. Ondan sonra gelene de direneceğiz. Ülkemiz direnecek. Milletimiz o örgütlerin şiddetini, o siyasilerin beyinsizliğini yenecek, yüzlerce yıllık büyük yürüyüşünü devam ettirecek.Ama fitneye direnmek ne zor. Coğrafyada bütün kimlikleri ayrıştıranlar, çatıştıranlar aynısını bu ülkede de yapıyor. Siyasi anlayışlar, partiler, cemaatler, bütün toplum liflerine ayrılıyor. Hal böyle iken, küçük hesaplara, fitne üzerinden yürütülen hesaplara direnmemiz mümkün değil. 20. yüzyılda “İslam'ın kanlı sınırları var” diyenlerin, 21. yüzyıl için “Savaş İslam'ın kalbinde olacak, İslam kendi içinde savaşacak” diyenlerin dediği gibi oluyor her şey. Artık her fikrimiz bir çatışma alanı, her hedefimiz çatışma sebebi oluyor.Son silahları bu sefer biz olabilirizBiz fitneye karşı hep kaybettik. Siyasi ihtiraslara karşı hep kaybettik. Basiretimizi yitirdik. Ülkeler kaybetti, liderler kaybetti, milletler kaybetti, partiler/cemaatler kaybetti.Fitneye kapılmak intihardır. Hepimizin boğazlanmasıdır. Bir hatanın bedeli yüz yıldır. Yüzyıla yol çizecek zihinlerin tasfiyesidir.Dışarıdan gelenlere, içeriden gelenlere direnen bizler, kendi içimizdekilere direnemiyoruz. Küçük hesaplarımızla, kendimizi vuruyoruz. Tarih yapıcılar, cesur insanlar verdikleri her kararın bir gelecek olduğunu, etkisinin belki yüzyılı değiştireceğini unutmamalı
Son senaryo kendimiz olabiliriz. Son safhada kendimizi vurabiliriz. Bize karşı kullanacakları son silah yine biz olabiliriz. Çevremizdeki ülkelerin haline bakalım. Neyi, neden kaybettiklerine bakalım. Moğollar karşısında sırasını bekleyen ülkelerin iç hesaplaşmalarına, iktidar kavgalarına bakalım. Geçmiş de bugün de bu örneklerle doludur.Son kale fitneyle yıkılırCoğrafyada ayakta kalan son kale, küçük hesaplara yenilmemeli. Çok büyük hedeflere yönelmişken, son kurşunukendimize sıkacaksak, bu, tarih bir yüzyıl daha bize kapanacak demektir.Cesur insanlar tarih yazar. Bu zaman diliminde Türkiye'de bir tarih yazılıyor. Direniş üzerine, meydan okuma üzerine bir tarih bu. Anlık tercihlerle bir büyük tarihi sıçramayı toprağa gömebiliriz. Tarih yapıcılar için en büyük sınav, sabırdır. Bize karşı kullanacakları son silah yine biz olabiliriz, ihtiraslarımız, küçük siyasi hesaplarımız olabilir. Bu silah fitnedir. Fitne de sadece Türkiye'nin değil, coğrafyanın intiharıdır.
İşte biz sadece buna direnemeyiz!
‘Ölü sevici’ barış adamı mı olmuş!
04:0016/09/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Şimdi hepiniz barış insanları olacaksınız.
Kardeşlikten, ortak dilden, Türkiyeli olmaktan söz edeceksiniz. Adaletten insan haklarından dem vuracak, 8 Haziran'dan bu yana bütün ülkeye yaşattığınız o kanlı hesaplaşmayı hafızalardan silmeye çalışacaksınız. Dünün militanları bugünün barış adamları olacak. Dünün terör destekçileri bugünün en büyük terör karşıtları olacak. Dün kalem yerine Kaleşnikof kullananlar bugün yeniden kaleme sarılıp gizliden gizliye terörün ve teröristin üstünü örtmeye, onu cilalamaya çalışacak.7 Haziran seçimleri sonrası Türkiye'ye her yönden savaş ilan edenler 1 Kasım seçimleri öncesi yeniden siyaset gömleğini giyecek, savaşı unutturup sandığa dikkat çekecek. Doğu'dan işgal ve 'ölü sevici'Dağlıca saldırılarını, Iğdır saldırılarını, HDP'li belediyelerin döşediği mayınlı tuzakları, ilçeleri rehin alma girişimlerini, maskeli adamları, Suriye'den getirilen roketatarlı YPG'lileri, 8 Haziran sabahı alınan “ülkenin Doğu'sunu işgal edin” talimatıyla harekete geçenleri unutturmaya çalışacak.PKK HDP olacak, PKK vekilleri yeniden siyaseti ve Meclis'i hatırlayacak, her sözü ölüm getiren “ölü sevici” Selahattin Demirtaş yine imaj adamı olarak piyasaya sürülecek, TV ekranlarında saz çalıp Türkiye'nin Batı'sına barış mesajları sunacak. Dün “Bodrum'u da patlatırız” mealinde sözler söylerken artık İstanbul sokaklarına Bodrum soslu ağır kardeşlik çağrıları yapacak.Belki PKK tek taraflı ateşkes ilan edip devleti barışı bozmakla suçlayacak. “Bakın biz silahları susturduk devlet çatışmayı devam ettiriyor” diyecek, “operasyonları durdurun” diyecek, barış mitingleri düzenleyecek. Entelektüel teröristler “Tayyip yapıyor” diyecekDağdan “yakın yıkın” talimatları alıp bunu “analarından doğduğuna pişman edin” şekline çevirip tehditler savuran, her açıklaması bir saldırı talimatı gibi algılanan, her sözünden sonra mayınlar patlatılan adam şimdi “barışı ben getiririm, herkes silah bıraksın, PKK silah bırakmalı” diyor. Kandil'e gidip terör talimatı alanlar şehit evlerini ziyaret edecek, Karadeniz'e, Ege'ye, Trakya'ya, Orta Anadolu'ya silahları susturun çağrıları yapacak, halaylar çekmeye başlayacak.İşte bu sözlerden sonra, PKK ile kan ortaklığına girişenler seferber olacak. Terör cephesinde yer alan siyasiler, medya organları, entelektüel terörün temsilcileri devam eden operasyonları işaret edip “bakın Tayyip savaş istiyor, milleti birbirine kırdırıyor” yaygaraları koparacak. Kirli ortaklığın izlerini temizlemeTetik çeken parmakları, kana bulanan elleri yeniden oy sandıklarına yönelecek, maharetlerini orada gösterecek. Can almayı şimdilik erteleyip sandık hırsızlığı başlatacak. Her militan, her PKK veya YPG mensubu dağdan inip, sokak aralarından çıkıp oy sandıklarının etrafını çevirecek, toplu oy pusulalarını mühürlemeye başlayacak.Türkiye'yi Ukrayna'ya çevirmek için Gezi isyanını tertip edenler, Mısır'a çevirmek için 17 Aralık'ı tertip edenler, Suriyeleştirmek için PKK'yı yeniden keşfedip iç savaş servis edenler, Kandil'in ve Demirtaş'ın sözlerine paralel biçimde yeniden pozisyon olacak. Baktılar PKK olmuyor, baktılar özerklik olmuyor, baktılar terör üzerinden Türkiye olağanüstü hale götürülemiyor, baktılar iç savaş çıkarılamıyor, baktılar askeri müdahale yaptırılamıyor kan ortaklığını temizleme yoluna gidecekler.Nasıl bir ikiyüzlülük, nasıl çirkinlikTerörü öven, pazarlayan, örgütün saldırılarıyla ilgili haberlerde “PKK” demekten bile imtina eden, askerler ve polisler şehit edilirken PKK'ya övgüler düzen, hakkında “terör soruşturması” açılan Aydın Doğan medyası, şimdi Demirtaş'tan daha fazla barış sözcüsü olacak. Kandil'den ve HDP karargahlarından daha fazla PKK olmayı göze alanların, iç savaş dahil ne gerekiyorsa yapma yolunda gözlerini karartanların, Türkiye'de terör üzerindeniç işgal girişiminde bulunanların gazetelerine, televizyonlarına, köşe yazarlarına dikkatli bakın. Bir hafta, iki hafta, bir ay önce söyledikleriyle, yaptıklarıyla bugün yaptıklarını karşılaştırın.Nasıl bir ikiyüzlülük, nasıl bir fitne fesat, nasıl bir çirkinlik örneği sergilendiğini kendiniz görün. Bu nasıl bir ortaklık,sizi kim topladı oraya?Cephe geniş; sermaye çevreleri var, medya organları var, geleneksel siyasi çevreler var, partiler var, köşe yazarları var, terör örgütleri var, suikastçiler var, iftiracılar var, paralelciler var… Böyle bir cepheyi kim kurdu, kim bu insanları bir araya getirdi, kim bunlar üzerinden Türkiye ile savaşa tutuştu, kim Türkiye'ye bunlar üzerinden tuzak kurdu, bunlar üzerinden iç savaş provası yaptırdı, bunlar üzerinden sokakları, evleri böldü?Sadece HDP çatısı altında biriken PKK vekillerinin değil, o medya grubunun, o gazetelerin, o televizyonların, o köşe yazarlarının, o yalan üreten “etki ofisleri”nin de ellerinde kan var. Bir kirli savaşın, Türkiye'ye diz çöktürmeye ayarlı bir vatan hainliğinin, millet düşmanlığının izleri var. Bunları unutursak, unutturursak..Bu izler silinmeden, o eller temizlenmeden karargahları/ofisleri hala kan kokarken siyasete yönelmeleri, barış dilini kullanmaları, vatanseverliği keşfetmeleri, hepimizden daha Türkiyeli şovu yapmaları nasıl da tiksindirici. Gezi üzerinden kurduğunuz tuzağı unutursak, 17 Aralık üzerinden kurduğunuz tuzağı unutursak, 7 Haziran seçimleri üzerinden kurduğunuzu tuzağı unuttursak, en vahim haliyle terörle ortaklık yapıp kurduğunuz tuzağı unutursak, bu ülkenin çocuklarının kanı üzerinde oynadığınız kumarı unutursak, şimdiki siyaset/barış nutuklarınıza aldanırsak yazıklar olsun bize. Siz barış dedikçe biz o dosyaları açacağızUkrayna yapamadınız, iç savaş çıkaramadınız. Mısır yapamadınız, darağaçları kuramadınız. PKK ile Doğu'dan işgali, o medya organları üzerinden batıdan işgali, eski iktidar kurucuları üzerinden iç işgali yine başaramadınız. Türkiye'yi Suriyeleştiremediniz.
Sırada ne var? Barış nutuklarınız 1 Kasım seçimlerini etkilemeye yetmeyecek. Sonra ne var? Başka ne kaldı? Sizin çirkinliklerinizden, bu millete, bu ülkeye yaptığınız kötülüklerden başka hangileri kaldı?Öyle basit teröre destek soruşturmaları yetmez. Bir ulusal güvenlik sorunu, bir darbe girişimi, bir iç savaş denemesi var ortada…Öyle kirlendiniz ki, asla temizlenemeyeceksiniz.Unutmayın, siz barış dedikçe biz savaş dosyalarınızı açacağız…
..İslamofobik terör ortaklarına acımasız direniş
04:0018/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
On beş yıl önce, böyle bir Irak düşünebilir miydiniz?
On yıl önce, böyle bir Suriye düşünebilir miydiniz?Üç yıl önce böyle bir Yemen düşünebilir miydiniz?Kaddafi'nin yok edilip Libya'nın perişan olacağını, Hüsnü Mübarek'in devrilip Tahrir isyanının başlayacağını, Tahrir'de özgürlük sloganlarının yerini darbe sloganlarına bırakacağını, ilk demokratik denemenin darbe ile sonuçlanacağını, bu olaylar olmadan altı ay önce düşünebilir miydiniz?İran'ın Batı ile anlaşabileceğini bir yıl önce bilebilir miydiniz? Suudi Arabistan'ın adım adım istikrarsızlaşacağını şu an bile görebiliyor musunuz? Basra Körfezi'nin İran'la S. Arabistan arasında keskin bir hesaplaşmaya sürükleneceğini öngörebiliyor muydunuz?Bu ülkelerin bir çoğunda günde ortalama yüz kişinin hayatını kaybettiğini, bazılarında açık bazılarında gizli iç savaş yaşandığını, kısa vadede ayağa kalkma ihtimalleri kalmadığı gibi, hızla daha da iç çatışmalara gömüldüğünü şimdi görüyorsunuz. Bunları neden önceden öngöremedik? Neden hazır olamadık? Fark edenleri, uyaranları alaya aldık, felaket tellallığı ile suçladık, Batı karşıtlığı ile damgaladık, ayağımıza kurşun sıktık.Türkiye'nin beş yıl sonrasında ne var? Bir adım geleceğe gidin. Üç yıl sonraya, beş yıl sonraya, on yıl sonraya bakın. Ne görüyorsunuz ya da ne görebiliyoruz? Bütün coğrafyanın liflerine kadar ayrıştırıldığını, bütün kimliklerin çatışmaya dönüştüğünü, bunun bir adım sonrasının, üç-beş yıl sonrasının büyük felaketler olabileceğini görebiliyor muyuz?Türkiye'de zihinleri rehin alan, kirleten, zehirleyen gürültüden kafamızı kaldıracak mecalimiz kalmışsa, böyle bir derdimiz varsa, bir gelecek endişesi taşıyorsak bir adım sonrasına bakmak bu ülkenin geleceği açısından en acil adım olacaktır.Çünkü Türkiye için öngörülen, hesaplanan, planlanan gelecek de böyle bir şeydir. Kimlikler ayrışmasının çatışmaya dönüştüğü bir Türkiye için kollar sıvanmış, cepheler oluşturulmuştur. Gezi, 17 Aralık, seçim projeleri, PKK saldırıları ile diz çöktürülmek, kendi içine kapanmak zorunda bırakılan ülke Türkiye'dir. İç çatışma hali için her şey hazırlandıBir tür iç çatışma hali için siyasi ortam hazırlanmıştır. Geleneksel siyasi muhalefet iktidardan kaçarken böyle bir cepheleşme için konumlandırılmıştır. Sermaye cephesi hazırlanmıştır. Örgütler devreye sokulmuştur. Medya bu büyük savaş için cepheye sürülmüştür. Aydın Doğan medyası bütün bu olanların, hazırlıkların tam resmini bize sunduğu için dikkatle izlenmektedir. Siyasi partiler ile terör örgütlerini, medya ile terör örgütlerini, sermaye ile terörü aynı cephede buluşturan bir akıl vardır ve Türkiye'nin geleceğine kurşun sıkmaktadır. Cumhuriyet tarihinde görmediğimiz bir cephe inşa edilmiştir. Korkarım bu dönemde, ayakları yere sağlam basması gerekenler, dik durması gerekenler de sendeleyebilir. Bu akıbete hazırlık yapılmakta, buna çalışılmaktadır. İşte bu sendeleme Türkiye'nin yok oluşudur. Bu yok oluş hepimiz içindir. Hangi cephede olduğuna, hangi pozisyonu aldığına bakılmaksızın herkesin kaybedişidir. Şehir savaşları ve SuriyeleşmeÖzellikle son üç yıldır, Türkiye'yi Suriyeleştirme yönünde akıl almaz bir müdahale söz konusudur. Bu müdahale çerçevesinde cepheye sürülmeyen neredeyse hiçbir yapı, organizasyon kalmamıştır. Bu oyunu fark edip mücadele edenler dışında herkes o uğursuz cephede toplanmıştır. Başarırlarsa, şehir şehir, parti parti, mahalle mahalle bir hesaplaşma, çatışma hali bizi bekliyor. Etnik kimlik, mezhep kimliği, cemaat kimliği, ne kadar farklılık varsa çatışma olarak sokağa inecektir. Cizre'de PKK'nın yaptığını İstanbul'da başka bir örgüt yapacaktır. Türkiye'nin merkezi zayıflatılacak, çevresi dağıtılacaktır. Beş yıl sonra on yıl sonra “bize ne oldu” dememek için bugünleri iyi okuyun. Bugün olanların nasıl bir senaryo olduğunu anlamaya çalışın. Sakın bütün bunların ihtimal dışı, hayal ürünü olduğunu sanmayın. Hayal dediğimiz, sansasyon dediğimiz her şeyin gerçeğe döndüğünü, kapımıza dayandığını nasıl göremeyiz?Osmanlı'dan sonraki ikinci büyük çözülmeEvet güç haritası da ülkeler haritası da yeniden yapılanıyor, çiziliyor. Osmanlı'nın dağılışından sonra coğrafya en büyük ikinci çözülmeye zorlanıyor. Belki on yıl sonra bugün gördüğümüz ülkelerin bir çoğu olmayacak. Yeni devletler, devletçikler, belki şehir devletleri göreceğiz. İşte buna direnenler düşmanlaştırılıyor. Oyunu bozmaya çalışanlar, ülkesine sahip çıkanlar, bir tarih hesaplaşmasının ne olduğunu kavrayanlar hedef alınıyor. O malum cephe, yerli olan, tarihle birlikte gelecek kurmaya çalışan, Türkiye'nin Suriyeleşmesine ya da Ukrayna olmasına karşı ayağa kalkan, dik duran herkese savaş ilan ediyor. Açıktan terörle ortaklık kuranlar ülkesine sahip çıkanlarla vuruşuyor. Kaleşnikoflarla kan dökerken kalemlerle karakter suikastleri yapıyor. Bu yüzden bir 'İstiklal Savaşı'ndan söz ediyoruz. Bir özgürleşmeden, kendimiz olmaktan, bağımlılıktan kurtulmaktan, vesayete son vermekten söz ediyoruz. Bu yüzden “acımasız direniş” çağrısı yapıyoruz.Son sığınağı korumakOn yıl sonrasına bugünden engel olun. Bu şer cephesine, bu iç işgal hazırlığına karşı teyakkuzda olun. Unutmayın, coğrafyamız çok daha büyük savaşlara sürükleniyor. 'Kaos coğrafyası' olarak tanımlanan bu kuşakta Türkiye'yi sağlam bir kale, herkes için bir sığınak olarak koruyamazsak, Müslüman Orta Kuşak'ta bizi koruyacak başka bir sığınak olmayacak. Rusya'nın Suriye'ye askeri gücü ile girdiğine ve muhaliflere hava saldırılarına başlayacağına dair gelişmeler, bölgesel savaşın habercisidir. Aslında bütün Müslüman coğrafyayı hedef alan bir tür dünyalar savaşı zaten yaşanıyordu. Ülke ülke devam eden, birbirinden bağımsızmış gibi görünen çatışma alanlarının sınırları aşan cephelere dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bunu uzun zamandır örgütler üzerinden denediler. IŞİD'le gözlerimiz kör edilirken..Afganistan ve Irak işgal edilirken El Kaide bir kamuflaj malzemesi olarak kullanıldı. Şimdi kamuflaj görevi IŞİD'e verildi. IŞİD ile gözlerimiz kör edilirken bambaşka bir hesap öne çıkıyor, görebiliyor muyuz?IŞİD kamuflajı Türkiye içindir. Bölgesel çözülme fırtınası Türkiye sınırlarını zorlamaktadır. Suriyeleşme modeli Türkiye'ye ihraç edilmektedir. Türkiye önce IŞİD'e destek vermekle suçlandı. Ardından IŞİD'le müdahaleye razı edildi. Bize IŞİD'i gösterip YPG'ye yani PKK'nın Suriye koluna razı etmeye çalışıyorlar.
Çekiç Güç projesini hatırlayın. Siyasiler, askeri çevreler, medya, entelektüel camiamız Çekiç Güç'le ilgili hiçbir anlamlı açıklama üretemedi. Oysa proje, Türkiye'nin eliyle ama Türkiye'ye karşı üretiliyordu. Teyakkuza geçmezsek yarın enkaz göreceğizSuriye çözüldükten sonra Kuzey Suriye Kuşağı için kolları sıvadılar. Acil çağrılar yaptık. “Türkiye güneyden çevreleniyor, Güney'le bütün bağlantısı kesiliyor, bu kuşak Türkiye karşıtı bir cephe olarak biçimlendiriliyor” dedik. Çok geç müdahale edildi. Kuzey Suriye koridoru bir yerde kesildi, şimdilik durduruldu. Hemen ardından bölgedeki YPG'liler ve PKK Türkiye'de şehirlere saldırmaya, ilçeleri işgal etmeye girişti.Bunlar sıradan gelişmeler değil. ABD'nin eğittiği YPG'liler Güneydoğu ve Doğu'da ilçelere saldırırken, aynı aklın cepheye sürdüğü medya, yani entelektüel terör ülkeyi Batı'dan vurmaya başladı. Ortaklık nasıl da apaçık ortaya çıktı.Bu öyle bir tarih dilimidir ki, bugün teyakkuzda olmayacaksak yarın geride enkaz göreceğiz. Büyük bir dönüşüm, büyük bir kırılma, büyük bir teyakkuz halidir. İşte Türkiye bu yüzden ayaktadır. İşte bu yüzden keskin bir mücadele vardır. Sakın bunu, seçimler, “AK Parti ve diğerleri” gibi sadece iç politik kavga sanmayın. İslamofobinin de karargahları onlarTerörle ortaklık kuran “merkez medya”nın, şimdilerin terör medyasının, Türkiye'deki İslamofobi'nin de ana merkezi olduğuna, nefret yaydığına dikkat edin. Edin de nasıl bir Türkiye mücadelesi verildiğini bugünden anlayın. Bu cephenin ortak kimliği İslamofobik olmalarıdır. O medya karargahı da İslamofobi'nin Türkiye'deki merkezidir.Tekrar söyleyelim: Coğrafyanın kötü talihinin düğümü bu ülkede çözülecek. Haçlı Savaşları sonrasında olduğu gibi, Moğol İstilası'ndan sonra olduğu gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, bu ülkenin direnci o küresel felaket rüzgarını tersine çevirecek. Yeter ki geleceğe iyi bakın, bizim için kurgulananlara iyi bakın, ayaklarınız sabit olsun. Dizleriniz titremesin. Onların senaryosu ne kadar büyükse zafer de o kadar yankı uyandıracaktır.
Fiili işgale direnmek, İstanbul’u savunmak
04:0021/09/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1 Kasım Türkiye'nin siyasi tarihinde bir dönüm noktası olacak. Benzer ifadeler hep söylenir, biliyorum ama iç politikaya, seçime dönük bir yorum değil buradaki kastım. Çünkü bu kırılma, Türkiye'nin geleceğinin şekillenmesini birebir belirleyebilecek etkide olacaktır.
7 Haziran seçimlerinden hemen sonra anladık ki, ya o büyük yürüyüşü devam ettireceğiz ya da Suriyeleşeceğiz. 2 Kasım'da da bu sorunun cevabını arayacağız. Ya yüz yıldır verdiğimiz büyük mücadeleyi kaybedeceğiz ya da yola devam edeceğiz. Bütün önyargılarımızdan, ön kabullerimizden kurtulup bu soruyu kendimize sorduğumuz zaman, bunun ne anlama geldiğini pekala anlayacağız.Önümüzdeki bu iki seçenekten başka hiçbir yol görünmemektedir. Türkiye'ye karşı fiili işgal başlatılmıştır!Bölgesel kaosun sınırlarımızı zorladığı, yer yer içeri girip bazı illerimizde fiili işgal başlattığı ve bu işgalin içeriden yoğun destek aldığı bir dönemdeyiz. Yeniden parçalanmış iktidar günlerine dönüş, merkezin zayıflaması, ülkenin ana hassasiyetinin merkezin dışına itilmesi Türkiye'yi omurgasız bırakıp tamamen savunmasız hale getirecektir.Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.Türkiye için en hayati, öncelikli konu ana omurganın sağlam tutulmasıdır. Bu sağlandıktan sonra her türlü tehdidin üstesinden gelmek mümkündür. O omurga zayıflatıldığı an gözlerimizi Suriye'ye, Irak'a, Ukrayna ya da Mısır'a çevirmekten başka çaremiz kalmayacaktır. O vahim resmi kaç kişi görüyor?Kabul edin ya da etmeyin; AK Parti bu anlamda Türkiye'de hemen her toplumsal kesimde yankı uyandıran ana omurgadır. Türkiye'nin her noktasına ulaşabilen tek siyasi harekettir. Siyasi aklı, rakiplerinin çok ötesindedir ve bu kadro dışında yakın dönemde böyle bir idrak ve aklın öne çıkması zor görünmektedir. AK Parti, çözülmenin daha önce tanık olmadığımız noktalara ulaştığı ülkemiz için bir tutkaldır. Ne kadar öfkeniz varsa, ne kadar nefretiniz varsa, ne kadar eleştiriniz varsa öylece ortada dursun ama bu değişmez bir gerçektir.AK Parti'nin çekildiği bir Türkiye siyaseti düşünün. Varolanların haline bakın. Bunu yaparken de sadece siyasete bakmayın. Türkiye olarak bakın, ülkeyi geçmiş ve geleceği ile birlikte düşünerek bakın, dünya genelindeki güç kaymalarını göz önüne alarak bakın, coğrafyamızı kasıp kavuran felaketlin sınırlarımıza dayandığı gerçeğiyle bakın.Büyük bir karamsarlık kaplayacak sizi. Öfkelerinize, günübirlik reaksiyonlarınıza hakim olursanız, bunları biraz olsun susturabilirseniz, gözlerinizi kör eden, zihinlerinizi rehin alan angaryalardan kurtulabilirseniz o vahim resmi görmenize hiçbir engel kalmayacak. AK Partili değil Türkiyeli olup olmamakla alakalı bir hassasiyetten söz ediyorum.Türkiye'de merkez değişti, buna alışınParçalanmış iktidarların kaldıramayacağı bir yük var önümüzde. Mahalle siyasetinin üstesinden gelemeyeceği sorunlar var. Yirmi yıl öncesinin siyasi aklının, kadrolarının yönetmekte zorlanacağı büyüklükte bir Türkiye var. Artık Türkiye meselesi, yoksunluklar, mağduriyetler meselesi değildir. Güç meselesidir. Kendi içinde, coğrafyada, küresel ölçekte güç mücadeleleriyle alakalı meselelerdir. Ülke ölçeğinin çok ötesine ulaşabilen bir siyasi vizyon, güçler çatışmasında boy ölçüşebilecek bir maharet meselesidir. Merkez değişti. Sadece iktidar merkezi, siyasi merkez değil, sosyolojik merkez de, Türkiye'nin bölge ve dünyadaki merkezi de değişti. Eskinin devlet iktidarının dar toplumsal tabanı genişledi, daha muhafazakar, daha milli olan oldukça geniş kitleler, devletle kucaklaştı. Devlet aygıtı bu toplumsal değişime göre, yeni bir omurgaya kavuştu. Siz bu omurganın sadece AK Parti'nin tabanı mı sanıyorsunuz? Yüzyıllardır devam eden değişerek varolma yeni bir aşamaya girdi ve bu toplumsal taban değişikliği ile devletin ömrü uzatıldı. Maalesef Türkiye'nin geleneksel siyasi muhalefeti bu değişimi okuyamadı. Bu omurgaya cephe aldı, bunu iç politik rekabet olarak sandı. Bu hata yeni hataları getirdi, bazı siyasi çevreler, terör örgütleriyle ortak resimler vermeye başladı. Galiba hızla marjinalleşip Türkiye'nin ana omurgasından daha da uzaklaşacaklar. Artık Türkiye'ye kurşun sıkıyorlarSadece siyasi hareketler mi bu hatayı yapıyor, hayır! Eskinin “merkez”inde yer alanların çoğunun savrulduğunu görmüyor musunuz? Medyanın halini görmüyor musunuz? “Merkez medya”dan merkez siyasete kadar her şeyin ekseni değişti. Askeri stratejilerden devletin siyasi kimliğine, ekonomiden bölge ve dünyaya bakışa kadar bir çok alanda yeni bir siyasi kimlik, pozisyon, perspektif hakim oldu. Erdoğan düşmanlığı insanı teröre destek verecek ölçüde savurabilir mi? İktidar kavgaları siyasi çevreleri terörle ortak olup Türkiye'ye kurşun sıkacak bir çıldırmışlık noktasına sürükler mi? İşte Suriye'den bölgeye ve Türkiye'ye yayılan yıkıcı tehdit ne kadar büyükse, içerideki bu savrulma da o kadar yıkıcı ve tehditkardır. “Eski Merkez”i oluşturan çevrelerin hemen hepsinin PKK ile, diğer terör örgütleriyle, terörle ortaklık kurduğu, en azından ona tavır alamadığı, alma niyeti olmadığı ve marjinalleştiği gerçeğiyle karşı karşıyayız.Kişisel hınç ve tercihlerin ortak meselelerin çok önüne geçtiği, bir kırık cam hikayesi ile on altı şehidi unutturabildiği bir ülkede, bu çevrelerin ellerindeki etki gücünün bir silah olarak ülkeye, millete yöneldiği bir ülkede herkesin şu an durduğu yerin yeni cümlelerle tanımlanması bir zorunluluktur.Merkez medya kendi trajik sonunu hazırladıBu anlamda merkez medya değişmiştir. Artık ana omurganın hassasiyetlerini temsil etmiyorlar. Devlet iktidarı ile de hızla ayrışıyorlar. Çünkü terör kadar vahim bir ihanete ortak oldular. Onu pazarladılar, savundular, kamufle ettiler, cesaretlendirdiler. Bu öyle bir savrulma ki, bir daha dikiş tutturamayacaklar, yeniden eski pozisyonlarına gelemeyecekler. Terör üzerinden devlete, millete şantaj yapan, elinde sadece sermaye gücü kalan, o sermaye gücünün de devlet tarafı sallantıda olan bir medya grubunun uzun süre ayakta kalması mümkün olmayacaktır. Bu yüzden de medyada da merkez değişecektir ve değişmeye başlamıştır. O “merkez medya” terör ve kanla, PKK ve DHKP-C ile, ülkeye silah çekmekle kendine trajik bir son hazırlamıştır.Suriye çokuluslu savaşa dönüşebilir1 Kasım kırılmadır, evet. Unutmayın, örgütler üzerinden istikrarsızlaştırma, konjonktürel bir olay değildir. En az yirmi yıl bu bölgede böyle devam edecektir. Ülkeler dağıtılacak, haritalar yeniden çizilecektir. Bu harita taslaklarının Türkiye ayağı servis edilmiştir. PKK'ya, DHKP-C'ye, Aydın Doğan medyasına, bazı siyasi çevrelere servis edilmiştir. Suriye'deki savaşı çok çok dikkatle izlememiz gerekmektedir. Bu savaş bölgeselleşebilir, çokuluslu bir hal alabilir, Türkiye'yi de içine çekebilir.İlk başlarda muhaliflerle rejim arasındaydı. Sonra örgütler arasında savaşa dönüştü. Muhalif örgütler de birbirine girdi. Doğal muhalefetin yerine yapay olanları, yani IŞİD üretildi. Ardından ülkeler gelecek. Şu an bile örtülü bir ülkeler savaşı yaşanıyor. Türkiye PKK/YPG ile çevreleniyor..Türkiye'nin çevresi PKK/PYD ile kuşatılıyor. Maalesef bu kuşatmada Suriye'de karşıt taraflara göre değil Türkiye'ye karşı bir saflaşma söz konusu. PYD'ye destek verenlerin Türkiye'nin müttefikleri olması dikkat çekici değil mi?Öyle Almanya'nın YPG'lilere silah sağlaması, onların da Suriye'den geçip Türkiye'de şehir savaşlarına girişmesiyle olmuyor bu işler. İngiltere'nin IŞİD'le ilişkilerini sorgulamadan olmuyor bu işler.Irak ve Suriye'yi tek ülke, bölge, mesele gibi görmezsek, buna göre hazırlıklar yapmazsak ölümcül gerçeklerle yüzleşeceğiz demektir. Irak'ın istikrarsızlığının ödettiği bedeli bir toplayın bakalım ne çıkıyor? Türkiye bu ağır bedele direnebildi ve ayakta kaldı. Hatta ayakta kalmanın çok ötesine geçip ileri adımlar attı ve bu da Batılı dostlarımız tarafından tehdit olarak algılandı.Suriye'nin yol açacağı orta vadeli bedeli Irak'ta aldığımız yaranın üstüne katıp öyle düşünün. Fiili işgale direnme zamanıHepimiz vatanseverlik ve sorumluluk sınavı veriyoruz. Hepimiz Türkiyeli olma sınavı veriyoruz. Son üç yılda ardı ardına gelen ve ülkenin direndiği dalgalara iyi bakın. Bir çok ülke bunlardan sadece birine bile direnemeyebilirdi.Dün Yenikapı'da teröre karşı büyük buluşmayı izlerken, o “ana omurga” meselesini yeniden düşündüm. Doğu'dan ve Güney'den gelen felaket rüzgarlarına karşı bir siyasi parti mücadelesi değil, bir Türkiye mücadelesi bu. Kaybedersek, Doğu'da, Güney'de değil Batı'da kaybedeceğiz. İstanbul'u kaybedeceğiz. Belki de hesaplanan budur, kim bilir!Zaman fili işgali direnme zamanıdır.
PKK’nın patronları: Neden paniklediniz?
04:0023/09/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby'nin; “YPG dostumuz, ortağımızdır” açıklamasına, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in “Türkiye hava operasyonlarını durdursun” dediği yönünde iddiaları da eklersek, “Nasıl bir tehditle karşı karşıyayız, içerideki iktidar operasyonuyla dışarıdaki çevreleme operasyonu arasında nasıl bir bağlantı var” sorusu çok daha ölümcül bir hal alır.
17 Haziran'da “Türkiye'yi imha planı: Askeri müdahale şart” başlığı altında vahim bir tablo çizmiş, duyarlılık çağrısı yapmıştım. Birileri Türkiye'yi uyutuyor, içerideki kavgalarla meşgul ediyor ve güneyimizde yepyeni bir harita çiziyordu. “Kuzey Suriye Koridoru” kimsenin umurunda değildi ve kimse de nasıl bir senaryonun uygulandığına bakacak durumda değildi.Türkiye'yi çevreleme ve Kuzey Koridoru…Şunları söylemiştim:Sınırlarımızın sıfır noktasına yığılan, tel örgüleri zorlayan, Türkiye'ye sığınmaya çalışan Türkmen ve Arap insan seli, sadece insani bir dramın göstergesi değildir. Bu sel, yarın Halep'ten bu tarafa, belki yüzbinleri Türkiye sınırlarına akıtacaktır. Korkunç bir insan seli, trajedisi Türkiye kamuoyunu sarsacak noktalara ulaşacaktır. Çok önceden öngördüğümüz ve dikkat çektiğimiz bu gerçeği belki o zaman bile idraktenyoksun tavırlar içine gireceğiz. İnsanlık trajedisi olarak işleyecek, arasındaki senaryoyu, derin demografik ve jeopolitik hesabı anlamamakta direneceğiz. Daha Irak işgal edilirken, ABD ordularının Türkiye'yi kullanması sırasında tartıştığımız gerçekler bugün yine önümüzde. Binlerce kişilik ABD birlikleri, Kuzey Irak-Akdeniz koridoru üzerine yerleştirilecekti. O zaman Suriye tarafına değil, Türkiye tarafına konuşlanacaklardı. Planlama, K.Irak-Akdeniz arasında Türkiye topraklarında bir kuşak oluşturma esasına dayanıyordu. Hesap ortadaydı. 2003 yılından beri de önümüzde duruyor. Bugün Suriye'nin hali malum. Son derece elverişli bir ortam var. Neredeyse bütün örgütler, bir yerler adına savaş veriyor. Proje bu sefer PKK'nın Suriye kanadı üzerinden servis ediliyor. Ne zaman? Daha seçimler yapılmadan, bazı çevrelerin Türkiye'nin koalisyona gireceğini anladığı anda Kuzey Suriye'de Türkiye'yi etkisizleştirecek, Güney'le bütün bağını koparacak, K.Irak-Akdeniz koridorunu açacak operasyon hızlandırılıyor. Müthiş bir demografik planlama başlatılıyor, Türkmenler ve Araplara karşı bir tehcir, etnik temizlik başlatılıyor.İki çok tehlikeli plan var Devam edelim…Bu, aynı zamanda Türkiye'yi çevreleme, on yıldır açıldığı bütün ülkelerde, bölgelerde sıfırlama, onu tekrar Anadolu'ya hapsetme stratejisinin belki de son safhası. K. Irak-Akdeniz koridorunda, hemen güneyimizde bir tampon kuşak oluşturulduktan sonra Türkiye'nin eli Akçakale'den öteye uzanamayacaktır. Ortadoğu'nun hiçbir yerinde olamayacaktır. Arap dünyası ile bütün bağlantıları kesilecektir. Hesap budur.Ancak ondan sonrası çok daha vahim. Bu kuşak, Türkiye'yi istikrarsızlaştırmaya, yeniden iç çatışmalara sürüklemeye, parçalamaya dönük son adım olacaktır. Türkiye, mezhep savaşlarından kaçarken yeniden etnik savaşın içine sürüklenecektir. İşte bu kuşak projesi başarıldığında, Suriye sınırı boyunca uzanan Türkiye karşıtı bir cephe inşa edilmiş olacaktır. Bunun bir adım sonrası, bu cephe üzerinden Türkiye içlerine saldırmak olacaktır. Çevreleme harekatının son safhası budur. Bu aşamadan sonra içeride, kendi geleceğimizi kurtarıp kurtaramayacağımızı tartışacağız. Eğer içerideki yeni hükümet şekli de bu senaryoya ayarlı olursa, vah Türkiye'nin haline! Türkiye derhal tampon bölge planlarına müdahale etmeli. Gerekirse askeri müdahalede bulunmalı ve kendini korumalı. Çünkü doğrudan Türkiye'yi hedef alan bir cephe kuruluyor. Yarın çok geç olacaktır. Asker ve polisimizi kimler şehit ediyorBu yazıya olağanüstü tepkiler geldi. Tepki gelen yerler değil, tepkinin kaynağı önemliydi. Nereden ses geldiğine dikkat edince, paylaştığımız endişenin ne kadar yerinde olduğunu da farkediyorduk.Türkiye geç de olsa uyandı. Bölgeye müdahil oldu, Koridor bir yerde kesildi. Bu müdahalenin hemen ardından çok yoğun PKK/YPG saldırıları başladı. Artık Kobani'den Türkiye'ye geçip şehir savaşları veriyorlardı!Biz içeride PKK ile, YPG ile savaşırken müttefiklerimiz Kuzey Suriye'de bu grupları eğitip Türkiye içlerine salıyorlardı. Bu kirli işbirliği, bu ortaklık hala devam ediyor. Bugün PKK saldırıları diye gördüğünüz şey aslında bir tür müttefik saldırıları. Arkasında Türkiye'nin dostları var. IŞİD'le ortak mücadele verdiği ülkeler var. Bombalı araç eğitimleri, mayınlı tuzak eğitimleri orada bu ülkeler tarafından veriliyor. Askerlerimiz, polislerimiz işte bu eğitimler sonrasında şehit ediliyor.Bu savaşın adını koyalım?Peki kim kiminle savaşıyor? Bu savaşın adını nasıl koyacağız?
Doğan Grubu üzerinden servis edilen, PR'ı yaptırılan bu savaşta kimler vatansever, kimler ihanet içinde? Doğan Grubu ile terörün eşleştirilmesi boşuna mı sanıyorsunuz?Türkiye PKK kadar “YPG'ye de müdahale etmeli” derken, “Türkiye o ölümcül koridoru boşa çıkarmalı” derken, işte bu ortaklığa dikkat çekmeye, dışarıdan çevreleme ile paralel biçimde içeriden yürütülen “iç işgal” girişimine dikkat çekmeye çalışıyorduk.Hala konunun yeterince anlaşılabildiğini sanmıyorum. Saldırı o zaman Kuzey Suriye'den geliyordu, aynı saldırı Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yönlendirildi. Bir süre sonra yeniden Suriye topraklarından saldırı başlayacak.Türkiye'ye karşı bir “Büyük Oyun” sahneleniyor. Siyasi aklımızın, stratejik vizyonumuzun, ülke bütünlüğümüzün hatırı için gözlerinizi açın. Çokuluslu bir müdahale bu. Müdahalenin tek cephesi PKK değil. YPG de var, müttefiklerimiz de var, içeriden işgali ürüten eskinin iktidar belirleyicileri var.Önümüzdeki günlerde bu konular Türkiye'nin en esaslı tartışma konuları haline gelecek. İşte o zaman, bu çokuluslu müdahalede kimler nerede hep birlikte göreceğiz. İşte asıl hesaplaşma o zaman olacak.PKK'ya yönelik ağır saldırılar kimleri ürküttü çok dikkat edin. Kimlerin defterinin dürüleceğini de göreceğiz…Hepinize iyi bayramlar diliyorum…
Aydın Doğan son kurşunu da attı..
04:0028/09/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Siyasete ayar vermek, daha da ileri gidip siyaseti dizayn etmek bazılarının vazgeçmekte zorlandığı çok kötü bir alışkanlık. Onlar hala, on yıl önceki gibi, yirmi yıl önceki gibi, demokrasi kamuflajı altında iktidar biçimlendireceklerini sanıyorlar. Israrla, bıkmadan bu gücü ellerinde tutmaya, bu alışkanlığı devam ettirmeye çalışıyorlar.
Hükümet kurup hükümet indirmek, kabine şekillendirmek, bazılarını öne çıkarıp bazı siyasileri harcamak, devletin siyasi ve ekonomik iktidarını dar bir alanda bölüştürmek gibi bir tekel gücünün hala ellerinde olduğunu sanıyorlar.Dışarıdan demokrasi, içeriden Baas oligarşisi Türkiye'nin siyasi tarihi aslında bir biçimde bu “iktidar kurucuları"nın tarihidir. “Dışarıdan demokrasi, içeriden Baas yönetimi"nin gerçek aktörleri hiçbir zaman millet olmadı. Olmayı denediği zamanlarda da askeri darbe ve idamlarla süreç engellendi. Hangi siyasi çevreden olursa olsun, demokratik yöntemlerle gelmelerine rağmen, devlet iktidarından pay istediği anda milleti cezalandıran bir siyasi geleneğimiz var bizim. Çünkü iktidar dediğimiz güç, bir “oligark ekibi"ne ihale edilmişti. Öyle ki, siyasi partilerimiz bile bunların kontrolünde, yönlendirmesi altındaydı. Onlar varken siyasetin, millet iktidarının bir şeyleri yönetmesi, değiştirmesi, dönüştürmesi mümkün değildi. Şimdi bu iktidar alanı yer değiştiriyor, Türkiye için “iç eksen kayması" yaşanıyor. On yıldır içeride verilen bütün kavgaların tek bir sebebi var, o da bu değişim.Karşı Devrim'in sembol ismi Aydın DoğanSiyasete ayar verme geleneğinin sembol ismi her zaman Aydın Doğan olmuştur. Tek güç hiçbir zaman o değildi ama bütün yaptırımlar, yönlendirmeler, hizaya sokmalar onun üzerinden, onun medyası üzerinden yönetildi. Gezi isyanı, 17 Aralık darbe girişimi ve son HDP/PKK üzerinden başlatılan “karşı devrim"in sözcüsü de yine o oldu. Aydın Doğan, sanki bir intihar bombacısı gibi öne çıkarıldı, onun üzerinden son kurşun atılmaya çalışıldı. Bir sermaye gücünün, bir medya gücünün böyle bir kavganın merkezinde yer alması, hatta ana karargahlarından biri olması, özellikle böyle bir dönemde cesaret işidir. Çünkü bu güç, girdiği büyük kavgadan yenilerek çıkabileceğini de öngörmek zorundadır. İçerideki iktidar alanı ile dışarıdaki organik bağlantılarının desteği de, bu sefer ona zafer kazandırmaya yetmeyebilir.A. Doğan, çokuluslu bir kavganın sözcüsüŞimdiye kadar hep kazandığı için, özgüven körlüğü ile yürüttüğü bu savaş, ilk kez siyasi kavga boyutlarının çok ötesine taşmıştır. Bu sefer devletiyle, milletiyle, geçmişi ve geleceğiyle tehditlerle yüzleşen ülkesine karşı, terörle anılacak derecede savrulmuştur. Türkiye için “yakın tehdit" olan çevrelerle iş tutmuş, onlar üzerinden ülkeyi ve devleti dövmeye kalkışmış, bir anlamda Türkiye'ye şantaj yapmıştır.Oysa Türkiye değişti, iktidar aygıtları değişti, ülkenin de milletin de ilgi alanları değişti, devlet felsefesi değişti. Bundan sonra değişim bu yönde seyredecektir çünkü coğrafi bir değişim söz konusudur. Daha da ileri gidelim küresel güç haritası değişmekte ve iktidar alanları alabildiğine çeşitlenmektedir. Böyle bir dönemde, eski alışkanlıklarla devlete kafa tutup, kendi iktidar imkanlarıyla milleti zehirlemenin faturası oldukça ağır olabilir. Artık o dar oligark yapı, Türkiye'yi de, coğrafyayı da denetleme gücüne sahip değildir. Türkiye öyle ağır imtihanlardan geçmektedir ki, ya parçalanıp dağılacak ya da eskisinden çok güçlü bir devlet olarak kendini yeniden kuracaktır. Kavganın boyutu burada ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Aydın Doğan'ın merkezinde yer aldığı kavga çokuluslu bir kavgadır.Artık merkezde yer alamazlar..28 Şubat'taki darbe mimarlıklarını hatırlatmaya gerek yok. Bu ülkenin muhafazakarlarına çektirdikleri eziyetleri sıralamaya gerek yok. Ama son savaşın bütün merhalelerinde yer almaları, Gezi isyanı ile terör üzerinden hükümet devirmeye destek vermeleri, 17 Aralık'çılarla Türkiye'yi Mısır'a çevirme projesinde işbirliği yapmaları, son olarak da HDP üzerinden kurdukları oyunu PKK saldırılarını pazarlama noktasına kadar getirmeleri, A. Doğan için dramatik bir dosya haline gelmiştir. Yıllardır “merkez medya" olarak övünen medya grubu, Kürt milliyetçiliğine bel bağlamış, HDP'yi desteklemek bir tarafa, PKK ve diğer terör örgütlerine sempati pazarlayan marjinal yapılar haline gelmiştir. Artık hiçbir şekilde “merkez"de yer almaları mümkün olmayacaktır. Terörle, örgütlerle, Türkiye'nin bölünmesiyle, ideolojik çevrelerle anılacaklardır. Böyle bir duruş ve perspektif belirleyenlerin, Türkiye'nin omurgasına yabancılaşmasının bedeli çok geçmeden kendini hissettirecektir. “Hükümeti ben devirdim" itirafıBütün bunları dile getirince, abartılı bir alınganlıkla kamuoyu açıklamaları yayınlayan A. Doğan, hala özgüvenin verdiği stratejik körlükten kurtulabilmiş değil. Gezi başarılı olamadı, 17 Aralık operasyonları başarılı olamadı, son olarak PKK da başarılı olamadı. Peki şimdi ne yapacaklar? Hangi yöntemi deneyecekler? Geriye çok da fazla seçenek kalmamış görünüyor? O ağlak ifadeler bu büyük günahı affettirebilir mi? Milletin hafızasından silebilir mi? Hiç sanmıyorum.A. Doğan'ın Cumartesi günü Hürriyet gazetesinde yayınladığı açıklama öncekilerden farklıydı. Erol Simavi'nin Turgut Özal' yazdığı o mektubu hatırlatır türdendi. Cumhurbaşkanı'nı yalanlarken “Ben de Kelkitliyim" ifadesiyle bir tür meydan okumaydı. Hükümet kurup hükümet devirme iddialarını, Cumhurbaşkanı ile aralarında geçen konuşmayı yalanlamasının ne anlamı kaldı, o cümlelerin ne tesiri kaldı, bilemem ama A. Doğan'ın özellikle 28 Şubat ve Mesut Yılmaz dosyası varken bu sözlerle kendini aklaması pek mümkün görünmüyor.Bugün Yeni Şafak'ta, gazetemizin sahiplerinden Ahmet Albayrak ve Nuri Albayrak ile Aydın Doğan arasında geçen konuşmayı mutlaka okuyun. Refah-Yol'u nasıl devirdiğini anlatıyor Aydın Doğan. Öyle söylenti değil. Görüşme tarihi belli, yeri belli, katılanlar belli, şahitler belli.Buna ne diyecek bakalım. “Baktım ki bizi bitirmeye çalışıyorlar, biz de Refah-Yol'u yıktık" cümlelerini söyleyen adam, aynı şeyi son üç beş yıldır defalarca denedi. Olmadı, olamadı, bu sefer başaramadı. Bütün ortaklıklara ittifaklara rağmen başaramadı. Tehditler, gözdağı karşısında bu sefer kimse diz çökmedi. Böyle olunca da PKK kurşunları devreye girdi. Bu sefer en ağır cürüm işlendi. PKK kurşunlarıyla hükümet devirmek.. Türkiye artık bunu sorguluyor. Türkiyelilik ekseni, güçlenen kimliklerTürkiyeli olmayanın kaybedeceği bir dönem bu. Siyasi hesaplarınızı, ekonomik hesaplarınızı, kişisel ilişkilerinizi “Türkiyelilik ekseni"nde belirlemezseniz kaybedersiniz.Aydın Doğan, Paralel'le ilişkilerini kesme görüntüsü vermek için çabalıyor. Zaman Gazetesinin yöneticilerinin Hürriyet'e manşet attırdığı, haber sipariş ettiği günler geçmişte mi kaldı?Doğan grubu yayınları azalınca Selahattin Demirtaş ve HDP sus pus oldu. HDP sessizleştikçe, HDP'nin aslında PKK'nın savaş stratejisinin bir parçası olduğu kanaati yaygınlaştıkça A. Doğan da aynı karede görünmenin telaşı başladı. İktidarı şekillendirmede son girişimi yaptılar. Oysa oligarşik müdahalelerin sonu gelmişti. Bunu ölçemediler. HDP milliyetçiliğine fazla güvenme Aydın Bey. Bölgenin ve dünyanın eğilimlerine bak. Güçlenen kimliklere bak. Özellikle bu bölgede, milliyetçilik üzerinden iş yapma dönemi kapandı. HDP milliyetçiliğinin PKK terörü ile iç içe olduğunu, bu durumun seni de o karmaşa içine çektiğini artık görmen lazım. Öyle dışarıdaki iktidar odaklarına da fazla güvenme. Dikkat et, o odaklar bir süredir Türkiye'nin iç dinamiklerini belirlemede hep aciz kaldı. İçeriden diz çöktürme, terör şantajı, iç savaşa varan senaryolar Türkiye'de dar bir kesim dışında alıcısı kalmadı artık.
PKK ve YPG ile değil, ülkelerle savaşıyoruz
04:0030/09/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun; “Suriye meselesi farklı ülkelerin tarafları desteklediği savaş olmaktan çıkıp uluslararası sorun olarak algılanmalı” cümlesi, aslında Suriye'de devletler savaşı tehlikesini tespit eden en güçlü söz oldu. Hiçbir ülke, meseleyi bu boyutta ele almadı, böyle net bir duruş yeri belirlemedi, Suriye için böyle bir kaygıyı dile getirmedi.
İki milyondan fazla Suriyeli misafire ev sahipliği yapan Türkiye, birkaç bin kişinin sınırlarını zorlamasıyla paniğe kapılan Batı'ya söylüyor bu sözleri. Haftalardır Almanya ve Avrupa Birliği ülkelerinin mülteci paniğini tartışıyoruz. Onlardan korkuyorlar. Ülkelerine almaktan korkuyorlar. Derilerinin esmerleşmesinden korkuyorlar. Sınırlara duvar örüp, tel örgü çekip dünyanın bu tarafında, kendilerinin de doğrudan içinde yer aldıkları savaştan kaçan insanların mağduriyetlerine karşı insafsızca bir tavır sergiliyorlar. Avrupa değerleriymiş, insanlık sorunlarıymış umurlarında bile değil. Birkaç bin mülteciyi güvenlik tehdidi ilan eden ülkelerin yaşadığımız coğrafyayı harabeye çevirmesini hep birlikte izliyoruz.O örgütler Türkiye'ye karşı silahlandırılıyorEvet, Suriye'de gerçek anlamda bir devletler mücadelesi yaşanıyor. Rusya var, ABD var, Fransa var, İran var, Suudi Arabistan var, Almanya var, işin yükünü çeken Türkiye var. Sadece mülteciler konusunda bile hiçbir yükü paylaşmayanların Suriye'deki savaşı bitirecek, ülkenin dönüşümünü sağlayacak, sağlam temellere oturtacak bir çözüm üretmesi mümkün olabilir mi?Almanya'nın PKK ve YPG'yi silahlandırdığı, ABD'nin Kuzey Irak modelini Kuzey Suriye'de uyguladığı, bir başka Avrupa ülkesinin IŞİD'i piyasaya sürdüğü, İran'ın bütün askeri gücü ile Şam rejiminin yanında savaştığı, Türkiye'nin sınırlarını ateş topuna döndüren bir krizle yüzleştiği bir ülkeden söz ediyoruz.Birkaç gündür ABD-Rusya arasındaki Suriye tiyatrosunu izliyoruz. Yok yedi yıllık geçiş dönemi, yok iki artı iki geçiş dönemi, yok Beşşar Esad şimdilik kalsın modeli, ortada formüller uçuşuyor. Rusya ve İran Esad'ı ayakta tutmaya çalışırken, Avrupa ülkeleri kendilerinin bile anlam veremediği bir Suriye politikası izlerken, ABD, İslami kimlikten arındırılmış bir Suriye için mücadele ediyor. Bu yüzden de hem Esad'ı ayakta tutacak formüllere kapı aralıyor hem de YPG gibi PKK'nın Suriye uzantısıyla iş tutuyor.Çözümü engelliyorlar, hesapları çok başka..Irak'ta da böyle yaptılar. Yıllara yatırım yapıp bölgenin, şartların olgunlaşmasını beklemişlerdi. Saddam Hüseyin'i önce devirmemiş, Bağdat'ta tutmuş, bölgesel şartlar olgunlaşınca yani harita çalışmalarına uygun hale gelince Irak'a yeniden müdahale edip Saddam'ı devirmişlerdi. Şimdi benzer senaryoyu Suriye'de uyguluyorlar. Çözümün önündeki en büyük engeli oluşturuyorlar. Suriye meselesinin sona ermesini engelliyorlar. Başka bir proje için ortamın olgunlaşmasını bekliyorlar.Bir yere not edin, zamanı gelince, eğer hala ayaktaysa, o gün Esad'ı bizzat kendileri devirecek. Ama zamanlamasını kendileri belirleyecek. Onlar bunu yaptığında bizler, coğrafyanın çok vahim bir manzarasıyla karşılaşacağız. Acı sürprizler göreceğiz. Türkiye'nin ve coğrafyanın çözümlerini engelleyip kendi coğrafya planlarına bizi de mahkum edecekler. İşte o zaman ateş bütün bölgeyi sarmış olacak. Onlar bunu bekliyorlar, “ortam olgunlaşması” bizim için bu anlama geliyor.Savaşı ülkemize servis ediyorlarTürkiye bütün bu çözüm arayışlarında merkezde yer almalı, alıyor da. Ama bunların dışında Türkiye sadece kendisini ve kendisiylecoğrafyayı önceleyecek iki ayrı yol haritası çizmeli. Şunu bilmeli ki, Irak ve Suriye'den sonra savaş Türkiye'nin içlerine servis edilecek. Daha şimdiden bunun örneklerini görmeye başladık.PKK ve YPG'nin son saldırılarını hep Türkiye içi dinamiklerle düşünüyoruz. Oysa bunlar bölgesel ve dışarıyla ilgili projelerin yeni aşamalarıdır. Hem içeride seçimler etkilenecek, kamuoyu yönlendirilecek, iç politika dizayn edilecek hem de PKK üzerinden Suriye savaşı Türkiye içlerine servis edilecekti. Bu yüzden son saldırı furyası, coğrafyayı rehin alan kapsamlı istikrarsızlaştırma projesinin Türkiye ayağıdır. Yarını düşünerek hareket etmemiz gerekiyor. Beş yıl sonra, on yıl sonra Suriye ne olacak, Türkiye'nin güney sınırlarında neler yaşanacak, coğrafya için harita taslakları nasıl şekil bulacak, öngörebilmemiz gerekiyor. Ben bu süreci, 2003'ten beri devam eden çözülme sürecinin bir parçası olarak görüyorum ve bu projenin her aşaması bir başka gerekçeyle, bir başka kamuflajla bizlere servis edildi. İslamcı olmasın, Türkiye'yi vursunYeni servisin şifresini Kuzey Suriye koridoru üzerinden çözebilirsiniz. YPG üzerinden yürütülen Kuzey Irak-Akdeniz Koridoru'na yönelik hızlı müdahale sürecini dikkatle izlerseniz, PKK ile YPG'nin aynı şey olduğunu, bu iki örgütün de Batılı ülkeler tarafından desteklendiğini, açıkça silahlandırıldığını ve bu bölgelere yerleştirildiğini görürsünüz.Türkiye'nin teröristi Amerika'nın ve Avrupa'nın müttefikleri oluyorsa, “bunlar İslamcı değil, tehlike değil, seküler” söylemi üzerinden beslenip büyütülüyorsa, bu güçle Türkiye ile hesaplaşmaya yönlendiriliyorsa, bir adım sonrasında kimin hedef olacağını anlamak zor olmasa gerek. Türkiye Kuzey Suriye koridoruna biraz geç müdahale etti. Onlar da bu projeyi şimdilik ertelemiş görünüyorlar. Göreceksiniz, çok yakın bir zamanda bir tür oldu-bitti ile ya da başka bir olağanüstü durum nedeniyle o koridoru Akdeniz'e ulaştırmaya çalışacaklar.Sadece PKK-YPG savaşı değil bu..Peki ne olacak ondan sonra? Türkiye'nin bütün Güney'ine kendi duvarlarını örmüş olacaklar. Sen içeride hangi vesayete direnirsen diren, sınırlarının ötesinde bir başka vesayet kurulmuş olacak. Bütün o koridor cephe hattına dönüşecek. Daha şimdiden “vakit geldi, Türkiye cephesini açın” talimatını verenler, o zaman açık savaşı başlatacak.Dolayısıyla PKK-YPG'nin bugün Türkiye'ye karşı başlattıkları savaşı bir çokuluslu müdahale olarak tanımlamak gerekiyor. Türkiye PKK ile savaşmıyor, yarının haritasını çizenlerle mücadele ediyor. Suriye meselesi sadece mülteciler meselesi değildir. Biz bu konuda insanlığa gerekli dersi verdik. Ancak örgütler üzerinden servis edilen Suriye savaşının hızla bölgeselleşmesi ihtimaline karşı teyakkuza geçmek gerekiyor. En yakın tehdit, en acil meseleDaha şimdiden güney sınırlarımızı rehin alan, yer yer içeriye servis edilen savaşı durdurmak için çok acil çözüme yoğunlaşmak gerekiyor. ABD-Rusya arasında parsellenecek bir çözüm, Türkiye'nin güvenlik kaygılarını gidermeyebilir. Hatta daha fazla güvenlik sorunlarına yol açabilir. Savaşı şehirlerimize servis edenlerin çözümü bize huzur vermeyebilir. Çok güçlü bir söylem, güçlü bir duruş, büyük oranda güce dayalı bir Suriye inisiyatifi elzemdir. Hiçbir gücün Türkiye'yi masa dışına atmasına izin verilmemelidir. New York'ta taktikler savaşabilir ama Suriye meselesi jeoplitik bir meseledir, geleceğin haritalarını şekillendirecek bir meseledir.Türkiye için en yakın tehdittir, en acil meseledir.
Bush: Haçlı Savaşı Putin: Kutsal Savaş
04:002/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya Suriye'de doğrudan savaşa girdi. Artık örgütler üzerinden yürütülen savaş devletler düzeyine taşındı. İki gündür Rusya havadan, Şam yönetimi ve İran ile Hizbullah karadan Suriyeli muhalifleri vuruyor. Ilımlı muhalefet ağır saldırı altında. Aslında Suriye halkı ağır saldırı altında.
Şam yönetimini yeniden ayağa kaldırmayı, İran-Suriye aksını sağlamlaştırmayı, Suriye'nin dönüşümünü durdurmayı, Rusya'nın Akdeniz'deki tek kalesini daha da güçlendirmeyi hedefleyen son müdahale, bütün bölgede denklemi değiştirecek güçtedir. Doğu ile Batı arasındaki güç hesaplaşmasını bundan sonra yeni cümlelerle tartışacağız. Rusya kimlere meydan okudu?Çünkü Soğuk Savaş'ın bitişinden bu yana Rusya'yı Ortadoğu'da hiç bu kadar meydan okur pozisyonda görmemiştik. Moskova, daha çok kendi çevresini, nüfuz alanının dış sınırlarına yönelik Atlantik tazyiklerini savuşturur durumdaydı. Gürcistan'a müdahale gözünü açtı. Batı'nın hiçbir şey yapamadığını gördü. Kırım'ı ilhak etti, Batı'nın elinde hiçbir kart olmadığını gördü. Kaynak ülkesi Rusya, ekonomik ambargo ile dize getirilecek bir ülke hiçbir zaman olmadı, olmaz da.Rusya üçüncü müdahaleyi Suriye'ye yaptı. Bu durum Rus milliyetçiliğinin, yeniden emperyal kimliğe dönüşün ilanıdır. Ukrayna ve Kırım'dan sonra Rusya'nın küresel düzeyde meydanokumasıdır. ABD-İran ne kadar anlaşırsa anlaşsın, Rusya-İran aksını kıramayacak demektir bu. ABD'nin Irak'a saldırısıyla aynıSavaşın bölgeselleşmesi hatta küreselleşmesi tehdidiyle karşı karşıyayız. Kaosun bölgeselleşmesi, örgütlerin devletler yerine ikame edilmesi, örgütler üzerinden güç hesaplaşmasının yaşanması ve ardından doğrudan devletlerin müdahalesine tanık oluyoruz. Rusya ve İran'ın Suriye'ye bu şekilde müdahalesi, ABD'nin Irak'a müdahalesinden hiç de farklı değil. Afganistan'da Taliban'ı öne sürdüler, işgal ettiler. Irak'ta Saddam Hüseyin'i öne sürdüler, işgal ettiler. Bu sefer aynı yöntemi Rusya kullanıyor. ABD'nin, Avrupa'nın ürettiği IŞİD'i gerekçe gösterip o da Suriye'ye müdahale ediyor. ABD'nin yanındaki S. Arabistan gibi, o da İran'ı yanına alıp bir Müslüman ülkeye müdahale ediyor.Cihatçı kötü, kutsal savaşçı iyiIrak işgal edilirken ABD Başkanı Geoge Bush, “Bu bir Haçlı Savaşı” demişti. Şimdi Rus Ortodoks kilisesi “Bu bir kutsal savaş” diyor. “Cihatçı tehdidi”ne karşı duyarlılığa çağıranlar, yirmi yıldır bütün dünyayı İslam ve terörizm korkusuyla oyalayanlar “kutsal savaş” çağrıları ile Müslüman yurduna giriyorlar. Dün ABD bunu yapıyordu bugün Rusya bunu yapıyor. İslam ve Müslüman kimliği, İslam yurdu söz konusu ise Rusya ile ABD arasında hiçbir şey farketmiyor, hemen aynı cephe oluveriyorlar. İkisi de yanına birkaç Müslüman ülke alıp, adım adım coğrafyayı işgal ediyorlar, yıkıma götürüyorlar. Mezhep kimliği üzerinden bütün bölgeyi iki büyük kampa ayırdılar. Bir yandan bu cepheleri kendi aralarında savaştırırken diğer yanda her işgalde bir tarafı yanlarına alıp yeni yeni cepheler açıyorlar. Diğer ülkeler de Moğollar karşısında işgal sırasının kendilerine gelmesi için bekleşiyor. Bu coğrafyanın kendi beyinsizlerinden daha büyük düşmanı hiçbir zaman olmadı!Bizi böyle kandırdılarÖlmek üzere olan Şam yönetimine hayat kaynağı olmak değil asıl hedef. Ortadoğu'daki harita taslaklarına müdahaledir. Yeni paylaşımda payını isteyen her ülke, bunu elde etmek için gözlerini karartmış durumda. Amaç, Suriye'de güç kazanan İslami çevreyi yok etmektir. Çünkü gelecekte bu İslami çevrenin örgütler düzeyinden devletler düzeyine geçeceğini ve büyük bir meydan okumanın temellerini atacağını çok iyi biliyorlar.“Cihatçı” tehdidi gerekçeli bu savaşları daha önce Afganistan'da gördük, Irak'ta gördük, Afrika'nın bir çok bölgesinde gördük, Soğuk Savaş'ın bitişinin hemen ardında bütün Müslüman ülkelerde kurulan anti terör merkezleri üzerinden yürütülürken gördük. Son olarak Suriye'de görüyoruz. PKK ve YPG'ye neden yatırım yapılır?ABD de, Avrupa da, Rusya da bölgedeki İslami kimliği hedef alıyor. Batı'nın YPG'yi neden desteklediğine bir de bu açıdan bakalım. Çünkü PKK'yı bölgedeki tek seküler güç olarak görüyorlar. Bu yüzden ona yatırım yapıyorlar. Bunu yaparken de onu vekalet savaşlarında etkin biçimde kullanıyorlar. Son dönemde PKK ve YPG'nin Türkiye'ye yönelik saldırılarının arkasında Suriye'ye yönelik müdahalede Türkiye'nin elini zayıflatma düşüncesi de olabilir. ABD, Avrupa ülkeleri, Türkiye ve Suudi Arabistan, yani Rusya-İran Cephesi'nin dışında kalan ülkeler nasıl tavır alacak? Suriye meselesinin aktif tarafları olan bu ülkeler, bir adım atmak, bir duruş belirlemek, pozisyon almak zorunda. En azından böyle bir ahlaki sorumlulukları var. Suriye Muhalefeti yalnız mı bırakılacak? Bugüne kadarki kazanımlar boşa mı gidecek? İşin püf noktası ABD ile Rusya arasındaki son görüşmede neler konuşulduğudur. Moskova'nın müdahalesinin bu görüşmelerin hemen arkasından başlatılması oldukça dikkat çekici. Bir önceki yazımda, çözümün artık daha zor olacağını, devletler müdahalesinin Suriye'yi bir kangrene çevireceğini, bu ülkelerin önceliğinin çözümü ertelemek olacağını, çünkü “başka şeyler” için bölgesel şartların oluşmasını bekleyeceklerini yazdım.Rusya'nın müdahalesi bu “erteleme”nin ilk adımı olabilir. Ülkelerimiz, şehirlerimiz..Kim ne savaşı verirse versin, bu coğrafyada yaşayan bizler için gerçek kapalı kapılar ardından devam eden çözüm manevralarında değil. Ülkelerimiz, şehirlerimiz yok ediliyor. İnsanlarımız birbirine boğazlatılıyor. 21. yüzyıl hepimiz için bir felaket yüzyılına dönüştürülüyor. Bu yüzden Suriye'ye kim müdahale ederse etsin bizler o savaşı İslam yurduna saldırı olarak algılarız. Atlantik'ten Pasifik kıyılarına uzanan geniş İslam coğrafyasına yerleştirilmek istenen kaosu hepimize yapılan bir saldırı olarak görürüz.İşte biz Rusya'nın tavrına, Amerika'nın tavrına göre değil bu temel gerçek üzerinden hareket edeceğiz. Kendi cümlelerimizle konuşup, kendi gözlerimizle göreceğiz. Onların dayattığı gerçeklerle değil, ülkelerimizin ve bölgemizin gerçekleriyle pozisyon alacağız.Evet, Suriye savaşı bölgeselleşti hatta küreselleşti. Rusya'dan İran'a, Türkiye'den Suudi Arabistan'a, Avrupa'dan Amerika'ya kadar genişledi. Artık bu gerçeklerle yüzleşeceğiz. Bölgemizde olan, Türkiye'yi hedef alan her hareketi, her saldırıyı bu çerçevede değerlendireceğiz.
Rusya ve İran Suriye’ye el koydu
04:005/10/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Savunma hattınızı sınırlarınızda kurmayın. Eğer sınırlarınızda kuruyorsanız savaşı kendi topraklarınıza davet etmiş olursunuz. Eğer bunu yapıyorsanız şehirlerinizi, evlerinizi savunmanız imkansız hale gelecektir.
İstanbul'u Bosna'da, Bağdat'ı Edirne'de savunan bir jeopolitik birikimden gelen Türkiye'nin kendi savunma hattını sınırlarının çok ötesinde kurması gerekir.Somali'den Yemen'e, Basra Körfezi'nden Balkanlara ve Kafkaslara kadar oldukça geniş bir savunma tahkimatı yapılamazsa Türkiye'nin gelecek planları çok ağır bir sınavdan geçecek demektir. Sınırların ötesinde oluşturulacak bu dairenin sağlam zemine oturması, başarılı olması ya da imkansızlığı, Türkiye için güçlü bir gelecek olup olmayacağının da habercisi olacaktır. Vekalet savaşının Türkiye ayağı başladıÇünkü, sınırların ne kadar güven içinde olduğu, askeri/güvenlik tahkimatının ne kadar sağlam olduğu artık ülkelerin güvenliği için birebir ölçü olmaktan çıkmıştır. Vekalet savaşlarının alabildiğine yaygınlaştığı, örtülü savaşların alabildiğine geniş coğrafyalara yayıldığı bir dönemde, bütün bunların aslında devletler savaşı olduğunu, bir tür küresel hesaplaşma olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Türkiye'nin Güney'den gelen, özellikle bugünlerde Suriye'den gelen bütün tehditleri kendi sınırlarında karşılaması bölgesel kaos fırtınasının içeriye davet edilmesi olacaktır. Nitekim son üç aydır karşı karşıya bulunduğu iç güvenlik sorunları, PKK ve YPG üzerinden Türkiye'ye açılan bir savaştır, bir dış müdahaledir. Bölgesel kaos fırtınasının Türkiye içine servis edilmesidir. Suriye savaşının Türkiye'ye taşınmasıdır. Bu müdahalenin içerideki sermaye ayağı, medya ayağı, siyasi ayağı da şekillendirilmiş, bu çevreler arasında bir koordinasyon da biçimlendirilmiştir. Büyük tehlike buradadır ve birileri bunu sanki adım adım gerçekleştirmektedir.İç işgal girişimiSuriye'nin Kuzeyi'nde oluşturulan Kuzey Koridoru, bu yönde planlanmış Türkiye karşıtı en tehlikeli projedir. Geçmişi Irak işgaline kadar uzanan bu plan, Suriye'nin de dağılmasıyla şimdi uygulanmaktadır. Türkiye'nin son anda müdahale edip bir yerde kestiği koridorun gerçekleşmesi için yeni adımlar atılmaktadır. Bu yüzden PKK ve YPG üzerinden ülke içinde saldırı merkezleri oluşturulmuş, dar anlamda terörün çok ötesinde iç işgal senaryoları devreye sokulmuştur. Çözüm Süreci boşa çıkartılarak başlatılan bu müdahale, hiçbir şekilde terör meselesi değildir ve Kuzey Koridoru'nun kesilmesine duyulan öfkeden kaynaklanan bir intikam harekatı boyutu da vardır.Bölgesel savaşa kadar gidebilirRusya'nın Suriye'ye önce hava saldırılarıyla girmesi, ardından İran ile ortak kara operasyonlarına dönüşme eğilimine girmesini bu çerçevede okumak lazımdır. Rusya ve İran, Suriye'ye el koymuştur. Hesapları sadece Şam rejimini korumak, Beşşar Esad'ı ayakta tutmakla sınırlı değildir. Bu, çok ciddi bir jeopolitik müdahaledir, Ortadoğu güç haritasını kökten değiştirecek etki bırakacaktır.IŞİD bir kamuflajdır. Operasyonlar için gerekçe olarak üretilmiştir. Rus hava saldırılarının da IŞİD'i değil doğrudan ılımlı muhalefeti hedef alması projenin gerçek niyetini ortaya sermektedir.Rusya ve İran, yani Asyalı iki güç, İran-Lübnan hattını sağlamlaştırma, Atlantikçi güçlerin Suriye'deki mevzilerini geri itme, Moskova'nın tarihsel stratejik hedefleriyle İran'ın bölgesel emperyal hedefleri üzerinden bölgesel savaşa yol açacak bir işgal başlatmıştır. Örtülü savaş devletler savaşına mı dönüyor?İki ülkenin müdahalesi Suriye'nin işgalidir. Bunun, ABD'nin Irak'ı işgalinden hiçbir farkı yoktur. Gürcistan'ı vurduğunda, Kırım'ı ilhak ettiğinde Atlantik güçlerinin hiçbir şey yapamadığını, aciz kaldığını farkeden Moskova, cesaretini İran'ın hırçınlığı ile örtüştürmüş ve böyle bir işgal planlanmıştır. Rusya çıkarlarını ve güvenliğini Akdeniz'de korumaktadır. Savunma kalkanını Suriye'de başlatmıştır. İran ise savunma kalkanını Lübnan ve Yemen'den sonra Suriye'de güçlendirmektedir. Tahran, bir taraftan Basra Körfezi'ni tam denetime almakta, bir taraftan Akdeniz'e yerleşmekte, diğer taraftan da Kızıldeniz'e ulaşmaktadır. Batı ile yaptığı son nükleer anlaşmanın verdiği nefes aralığı ile cesaretini tam bir emperyal hırsa dönüştürmektedir.İki ülkenin açıktan müdahale ettiği Suriye'de, bu ülkelerin karşısına başka güçlerin devlet olarak çıkması bugünkü dünyada mümkün görünmemektedir. Böyle bir şey “olağanüstü durum”dur ve sonuçları çok yıkıcı olacaktır. Çünkü bir tür dünya savaşı anlamına gelecektir. Varolan örtülü dünya savaşının açık savaşa dönüşmesi ilan edilecektir.Tanklar Kabe'ye doğru gidiyor!Öyleyse bu iki gücü Suriye'de durdurmanın tek yolu vekalet savaşıdır. Örgütlerin birçok yerde devletlerin yerine ikame edildiği düşünülürse, örgütler üzerinden İran ve Suriye'ye karşı keskin bir savaş başlayabilir. Suriye, Moskova'ya acı bir Afganistan daha yaşatabilir. Rusya'yı açıktan karşılarına almayanlar bunu örtülü bir şekilde yapacaktır.Böyle bir savaşın ise çok uzun süreceği, müdahaleci güç için acımasız tecrübelere yol açacağı bellidir. Suriye muhalefeti ve örgütler artık yeni bir savaşla yüz yüzedir. Bu da yeni müttefikler ve yeni düşmanlar demektir. Artık bu kesinlikle Suriye savaşı değildir. Bölgesel savaşın ilk adımı atılmıştır. Bundan sonra Basra Körfezi ülkeleri, birkaç yıl içinde istikrarsızlaşacak, ardından savaş Suudi Arabistan'ın içlerine servis edilecektir. İran'ın, daha doğrusu Fars emperyal arzularının son noktada tanklarını Kabe'nin kapılarına dayamak istediğine dair hiçbir kuşku kalmamıştır.Rus füzesi Moskova'ya, İran kurşunu Tahran'a Türkiye, müdahaleyi çok iyi okumalıdır. Rus-İran aksının Suriye'deki tasarruflarının en şiddetli etkisi Türkiye'nin çıkarları üzerine olacaktır. İşte o zaman savunma hattı sınırlara kadar çekilmiş olacak, bu da istikrarsızlığın Türkiye içine yayılmasına neden olacaktır. Ankara, Suriye muhalefetini hiçbir zaman yalnız bırakamaz. Ankara, YPG'nin hem Batı hem de Rusya ve İran için Türkiye'ye ve bölgeye karşı kullanılan bir Truva Atı olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Dikkat ederseniz, PKK/YPG üzerinden doğrudan Türkiye vurulmaktadır. Suriye'deki Rus-İran müdahalesinin de en önemli ortağı yine bu örgüttür. Tehlike bu yönüyle evlerimize kadar yaklaşmıştır. Öyleyse bu tehlikeyi sınırların çok ötesine itmenin yöntemleri aranmalıdır. Türkiye sınırlarının hemen güneyine yerleştirilen füzeler, kara birlikleri, ağır silahlar neyin hazırlığı. Rusya ve İran kara birlikleri bu bölgede neye hazırlanıyor?Ama unutmayın, böyle müdahaleler sürprizlere de gebedir. Her ülke, her güç birbirinin zaafını bilir. Rus-İran Aksı'nın Atlantik cephesiyle tek savaşı Suriye değildir. İran cinliğinin Rusya'yı provoke ettiği de düşünülürse Rusya için başka sürprizler de gelebilir. Tartus'tan ateşlenen füze Kafkasları da vurabilir. Etnik zaafı bölgedeki her ülkeden fazla olan İran, kendi kurşunuyla vurulabilir.
Asla korkmayacak, diz çökmeyeceğiz!
04:0011/10/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
TÜRKİYE SALDIRI ALTINDA.
Ülkemiz, insanlarımız, devletimiz, sokaklarımız, şehirleriniz tehdit altında.Özgürlüğümüz, varolma hakkımız, birlikteliğimiz, gelecek hayallerimiz tehdit altında.Bizi aynı mahallede yaşayamaz hale getirmeye çalışıyorlar. Sokaklarımızı kan gölüne çevirmek, evlerimizi ateşe vermek istiyorlar.Dün Ankara'da tarihimizdeki en büyük terör saldırısına maruz kaldık.86 insanımız hayatını kaybetti, onlarca yaralımız var, kayıplarımız artabilir.
Canımız yandı, kanımız aktı, müthiş derecede kaygılıyız.Bu saldırı doğrudan ülkeye, hepimize, tamamımıza yöneliktir.
Saldırganların kimliğini, mağdurlarınkimliğini sorgulamak, buna göre duruş belirlemek, buna göre tavır almak ahlaksızlıktır.Sadece iki taraf vardır. Biri saldırgan ikincisi mağdur.ÇOK ÖFKELİYİZSaldırgan kimdir, hangi örgüttür, bombayı kim patlatmıştır, arkasında hangi ülkeler vardır, ihaleyi hangi istihbarat teşkilatları vermiştir, saldırıyı hangi siyasi çevre servis etmiştir? Öğreneceğiz… Öğreneceğiz ve o öfkeyi onlara yönelteceğiz.Saldırıya uğrayan sadece o meydandakiler değil, bizleriz. Bunu bilip buna inanacağız.İnanacağız ve “acımasız bir direniş” sergileyeceğiz.Dün patlamayı ilk duyduğumda olduğum yere mıhlandım.Bir taraftan derin bir acı, diğer taraftan kontrol edilmesi zor bir öfke.Son iki yıldır adım adım uygulanan, sahne sahne işlenen ve artık “terör” olmanın ötesine geçen, Ortadoğu'daki kaos dalgasının ülkemize servis edilmesi geldi gözlerimin önüne…ARTIK TEK KRİTERİMİZ VATAN SAVUNMASI..Kürt milliyetçiliği tahrik edilerek, Alevi kimliği tahrik edilerek “Türkiye iç savaşta” görüntüsü için çalışanlar geldi aklıma. Örgütler üzerinden işgal denemeleri yapanlarla, buna paralel hareket eden “iç işgalciler” geldi. Birinci Dünya Savaşı ile İstiklal savaşı arası “vatan haini” ifadesi canımızı en çok yakan kavram olmuştu.O tarihlerden sonra “vatan haini” ifadesi son üç yıldaki kadar gerçek anlamını bulmamıştı. Artık tek kriterimiz vatan olacak. Durduğumuz yer, ayaklarımızı sabitlediğimizyer burası olacak. Çünkü…Artık örgüt karargahları ile medya karargahları, siyasi parti karargahları arasında fark kalmadı. Artık dağdan, Güneydoğu'dan işgale girişenlerle İstanbul'dan işgale girişenler ortak hareket ediyor. Artık Kaleşnikof kullananlar ile kalem ve sermaye güçlerini kullananlar arasında fark kalmadı. ANA OMURGA DİRENMELİHepsi kan üzerinden aynı ortaklığı işletiyor. Hepsine kendi ölçeklerinde ihale dağıtılmış. Hepsi Türkiye'yi kurban etme üzerine yemin ettirilmiş. İçeriden terörün kanlı saldırıları ve o malum “iç işgalciler”in ihanetleri, dışarıdan ise çokuluslu bir müdahale ile karşı karşıyayız.Türkiye'nin ana omurgasını aşındırmaya çalışıyorlar. Bütün kimlikleri tahrik ederek, birbiriyle çatıştırarak milletin sağduyusunu yitirmesi için uğraşıyorlar.Türkiye'yi terörle dize getirmeye, milletimizi diz çöktürmeye zorluyorlar. TÜRKİYE SURİYE OLMAYACAKDün terör saldırısı olmadı.. Dün Ankara'yı vurdular. Başkenti vurarak mesajlarını verdiler. Seçim öncesi kamuoyunu dalgalandırmak, toplumun bir kesimini sokağa dökmek, bunun üzerinden iç politik müdahaleye başladılar.Ama bu esas hedef değil. Bu senaryo, asıl hedef için ortam hazırlamaktan başka bir şey değil. Amaç ortada, hedef açık:
Türkiye'yi Suriyeleştirmek.Onlar güneyimizde haritalar çizerken bizi içeride boğmak. Daha sonra enerjisi tükenen, hırpalanan Türkiye'yi de yeni harita taslaklarına katmak. Suriye'de oluşan yeni ittifak, içerideki alçaklarla ortaklık kurup bu ülkeyi şiddet dalgasına mahkum etmeye çalışıyor.Ne kadar denerseniz deneyin, Türkiye Suriye olmayacak. TÜRKİYE TEYAKKUZA GEÇMELİBatı'mızdakiler, Doğu'muzdakiler, Kuzey'imizdekiler ne kadar oyun kurarsa kursun bu ülkeyi dize getiremeyecek. İçerideki kuklalar ne kadar kanlı, ne kadar kirli ihaleler alınsa alsın, asla başaramayacak.Dünkü saldırı, bir örgütün kabiliyetinin çok ötesinde. Örgütler koalisyonunun da ötesinde. Bu bir çokuluslu servistir. Sadece tetiği çekene, bombayı patlatana odaklanmak körlüğe neden olacaktır. Eğer çokuluslu bir proje ile Ankara'ya terör üzerinden mesaj veriliyorsa, Türkiye'nin başkentini vuruluyorsa, bu ülkenin teyakkuza geçmesi, tedbirlerini normalin ötesine taşıması, bir adım sonrasında nelerle yüzleşebileceğini öngörmesi gerekir.Devlet aklı kadar toplumsal hafızanın da diri tutulması gerekir. Radikal önlemler almak gerekir. Olağanüstü şartlara hazırlanmak gerekir. “ACIMASIZ DİRENİŞ”İ BAYRAKLAŞTIRACAĞIZTürkiye'nin ana omurgası, asla diz çökme. Bu tarihsel bir hesaplaşmadır. Bu geçmişin ve geleceğin mücadelesidir. Haçlı Savaşları'na direndiğimiz gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrası ayakta kaldığımız gibi ayakta kalma meselesidir. Bize bu ülkeden başka vatan yok, olmayacak da. Son sığınağı korumak ömür borcudur. Bu ülke namusumuz, kimliğimiz ve kişiliğimizdir. Bize bir daha Balkanlarda yaşadıklarımızı, Kafkaslarda yaşadıklarımızı, geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşadıklarımızı yaşatamayacaksınız.Acımasızca direneceğiz. Acımasız direniş kavramını bayraklaştıracağız.Kenetleneceğiz..Her şeye rağmen, alçakların dışında kalanlar olarak omuz omuza yürüyeceğiz
Asla pes etmeyeceğizAsla korkmayacak, diz çökmeyeceğiz.
.Bize “Suriye’den elini çek” diyorlar
04:0012/10/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hiç hayra alamet olmayan, ardı ardına şoklara neden olabilecek, tarihi izler bırakacak gelişmelere tanık oluyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız, en azından haberdar olduğumuz bu gelişmeler, asla siyasi çevrelerle, örgütlerle hatta devletlerle sınırlı değil.
Coğrafyanın tamamına yönelik kalıcı bir tasarruftan söz ediyorum. Siyasi haritaların yenilenmesinden, bazı ulusların tarih arkasına sürüklenmesi tehlikesinden, bazılarının tarih yapıcı pozisyonlara itilmesi çabasından, bazı ülkelerinse bölgesel savaşın ana merkezi olarak biçimlendirilmek istenmesinden söz ediyorum.Türkiye bu gelişmelerin hepsinin tam merkezinde. Ya aktör olarak, ya mağdur olarak merkezinde. Çünkü coğrafyanın merkezinde. On yıl boyunca aktör olarak belki elli yıllık mesafe alan Türkiye için, özellikle Mısır'daki çok uluslu karşı darbeden sonra aktör özelliğini zayıflatıp onu hızla mağdur pozisyonuna sürüklemeye dönük kapsamlı bir çokuluslu müdahalenin varlığından söz ediyorum.Dünya savaşı görüntüsüSınırlarımızın hemen güneyindeki her gelişme bunun işaretlerini veriyor. Önceki gün Ankara'da bütün ülkeyi acıya boğan saldırı bunun işaretlerini veriyor. Türkiye içindeki siyasi kamplaşma projesi bunun işaretini veriyor. Siyasi partilerle terör örgütlerini birbirine yamayan irade bunun işaretlerini veriyor.Belki büyük laflar ediyoruz, iddialı cümleler kuruyoruz, sansasyon gibi algılanabilecek senaryoları haber veriyoruz. Ama son yüz yılı biraz bilenler, bugün sınırlarımızın içerisinde ve hemen dışındaki gelişmeleri az çok izleyenler, aynı endişeyi paylaşacaktır. Artık bir dünya savaşı görüntüsü veren güçler çatışmasının hiçbir ülkenin gözünün yaşına bakmadığını, hiçbir millete saygı duymadığını, acımasız bir tarihsel dönemin başladığını, bu çatışmanın en ağır faturasının bizim coğrafyaya kesileceği gerçeğini kabul etmekten başka çaremiz kalmadı. Bugün kabul etmezsek, birkaç yıl içinde bunları yaşayacağız.Bu yüzden, Türkiye için tam bir teyakkuz hali, tam bir alarm hali zarurettir. Sınır ve harita taslakları Türkiye'yi vuracaktır. İçeride oluşturulan cepheler, kalıcı hale getirilen kamplaşmalar, ortak alanların hızla daraltılması bu tehlikenin işaretidir.Artık terör de yok terör örgütleri deBasiretimizin bağlanması, devlet aklının zayıflatılması, Türkiye'nin ana omurgasının parçalanması en büyük düşmandır. İnsanlarımız arasındaki bütün farklılıkları çatışma alanına dönüştüren proje hoyratça uygulanmaktadır. Bu proje, bu haliyle işgal girişimlerinden çok daha büyük tehdittir. Terör saldırıları gözlerimizi kör etmesin. İnfial, öfke hata yaptırmasın. Artık terör örgütleri yok. Her örgüt bir bölgesel projenin ihalesinin uzantısı. Bazıları etnik sebeplerle, bazıları mezhep gibi kimliklerle hareket etse de, bizim coğrafyadaki örgütlerin tamamı bölgeye yönelik müdahalenin istihbarat kirli işlerini yürüten organizasyonlardır. Onların uzantısı siyasi partiler ya da çevreler de bu kirli hesapların kamuoyuna servis araçlarıdır. Artık terör saldırıları terör değildir, bir müdahaledir. Tetikçinin kim olduğu, hangi örgütün üslendiği ya da yaptığının anlamı yoktur. Her terör saldırısının arkasında kapsamlı bir siyasi hesap vardır. Dar anlamda terör örgütleri dönemi de, dar anlamda terör saldırıları dönemi de çoktan kapanmıştır. Çünkü coğrafyamızda örgütler devletler yerine ikame edilmekte, devletten devlete yürütülen ilişkiler devletten örgüte şeklinde değişmektedir.Tetiği kimin çektiğinin anlamı yokBölgedeki harita çalışmalarının uzantısı olan kaos ülkemize servis edilirken, sınırlarımızı zorlarken, şehirlerimize uzanırken, bütün örgütler bir şekilde bu çerçevede harekete geçirilirken, terör konsorsiyumu oluşturulup Türkiye'ye salınırken terör saldırılarında tetiği kimin çektiğine, bombayı kimin patlattığına saplanıp kalmamız bir akıl tutulması olacaktır. Dün Ankara'da, başkentimizde patlatılan bomba içerideki etnik ve mezhep ayrışmasına ayarlı planlanmış. Ama hepsi bu değil. Sınırlarımızda, G. Doğru'daki ilçelerimizde başlatılan işgal girişiminin bir parçasıdır. Medya ve sermaye üzerinden pazarlanan “iç işgal”in bir uzantısıdır. Sadece Ak Parti'yi, Erdoğan'ı, hükümeti vurmaya ayarlı değil, doğrudan Türkiye'yi vurma, Suriyeleştirme planının bir parçasıdır. İçerideki toplumsal parçalanma da, başlatılan işgal girişimi de, coğrafyadaki parçalanma da aslında aynı resmin birer parçasıdır.Belki intihar bombacılarının kimliği tespit edilecek hatta hangi örgüte mensup olduğu da bulunacak ama arkasındaki güçler hiçbir zaman deşifre edilemeyecek. 11 Eylül'den hemen sonra Endonezya'dan İspanya'ya kadar yeryüzünün bir çok köşesinde patlayan bombalar “El kaide saldırısı”ydı! El Kaide denilen bütün dosyalar kapatıldı. El Kaide bir örtüydü çünkü. Erdoğan düşmanları bile direnmeliŞimdi de karmaşık, karanlık senaryoların hepsinin üstü “IŞİD vurdu” denilerek kapatılıyor. Unutmayın, IŞİD denilen bütün dosyalar kapatılır ve o saldırılar aydınlanmaz. Çünkü hepsi örgütleri aşan mesajlardır, kapsamlı projelerin parçasıdır. Türkiye yüz yıldır bu coğrafyada ayakta kalmak için müthiş bir direniş sergiliyor. Sağlam bir kale, son sığınak olmaya çalışıyor. Üç yıldır işte bu kalenin duvarları aşındırılıyor. Öyleyse müthiş, o müthiş direniş geleneğini daha da güçlendirmekten başka yol yok. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun çırpınışı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın direnişi işte bu tarihsel hesaplaşmanın uzantısıdır. Böyle bir siyasi akıl, böyle bir direnç Türkiye'nin geleceğini kurtarabilir. Mesele ülke ise, hangi siyasi çevrede olduğumuzun hiçbir anlamı kalmıyor. Erdoğan'dan nefret edenlerin bile bunun bir Türkiye mücadelesi olduğunu idrak edip yerini alması gerekiyor.YPG'ye vurursan IŞİD de seni vururAnkara'da intihar bombacıları kendini patlattığı gün Suudi Arabistan Kralı'na suikast haberi geldi. Zehirlendiği, komada olduğu söyleniyor ve Riyad'da darbeden söz ediliyor. Yine aynı gün, Mesut Barzani Türkiye'ye destek veren açıklamalar yapıyor. Aynı gün Barzani'ye bağlı parti binaları ateşe veriliyor, insanlar ölüyor. İran ve PKK çevreleri Barzani'yi saf dışı etmeye, Türkiye ile ilişkileri yüzünden cezalandırmaya çalışıyor.Türkiye ne zaman Suriye'de bir adım atsa, PYD'nin siyasi, YPG'nin askeri hesaplarına darbe vursa, içeride “IŞİD görüntüsü altında terör saldırıları” gerçekleşiyor. Ankara'daki saldırıdan muhtemelen IŞİD çıkacak. Ama bu, benim gibileri hiçbir şekilde tatmin etmeyecek. Türkiye'ye, “Suriye'den elini çek” diyenler kimler olabilir sizce? Son dönemde Suriye üzerinde oluşan ittifaklara dikkat etmeniz yetiyor..
.Türkiye için siz de bir söz söyleyin!
04:0019/10/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye kuşatma altında. Hem bölgesel kaos fırtınası içeriye doğru servis ediliyor hem içerideki bütün dinamikler, fay hatları harekete geçiriliyor. Şehirlerimiz, köylerimiz tehdit ediliyor, toplumsal barışımız yok ediliyor.
Son
on yıllık yükseliş, meydan okuma, içeride güç kazanma, dışarıda nüfuz yayılması yeni tehditler, yeni düşmanlar oluşturdu.İçeride terör yeniden harekete geçirildi. Bu sefer dar anlamda terör olmanın ötesine geçip, Türkiye'nin varlığını, birliğini, gelecek hesaplarını vuracak bir müdahaleye, bir işgal girişimine dönüştürüldü.Terör ve yeni işgal girişiminin yanısıra, bir tür “iç işgal" lobisi oluştu. Bu çevreler, siyasi muhalefet adı altında ülkenin bütünlüğünü sarsacak, geleceğini tehdit edecek bir pozisyon aldı. Öyle ki, bir hesaplaşma adına terör örgütlerinden bile medet umar hale geldi.Yüz yıllardır, bütün anlaşmazlıklara rağmen birarada ve ayakta kalmayı başaran Anadolu ilk kez geri dönülmez bir çözülmeye doğru hızla yol alıyor. Bölgedeki kaos, kimlikler çatışması Türkiye içine servis ediliyor, kadim şehirlerimizin birleştirici gücü zayıflatılıyor, bütün kimlikler çatışmaya dönüştürülüyor. Etnik kimlikten sonra mezhep kimliği üzerinden de yeni cepheler şekillendiriliyor. Bütün bunlar, eskiden “terör" olarak nitelendirilen, bugünlerde ise, siyasi umut olarak pazarlanan örgütler üzerinden yönetiliyor. Çok derin bir toplumsal ayrışma yaşıyoruz. Bu ayrışmanın bir adım sonrası cepheler ve çatışmadır. “İç savaş" ifadesinin bu kadar yaygın kullanılması hiç de hayra alamet değildir.Türkiye'den bir Suriye, Ukrayna, Lübnan ya da Irak çıkarmak isteyenler, son on yılda ulaştığımız meydan okumaya meydan okumayla karşılık verir olmuştur.Çok ciddi bir tehdit, hızla büyümekte, zihinlerimizi ve ülkemizi rehin almaktadır. Birkaç yıl sonra bu tehlikenin nerelere uzanabileceğini öngörmek oldukça tedirgin edicidir.Toplumsal, siyasi çevreler arasındaki olağandışı kopukluk, iletişimsizlik olmanın çok ötesine geçmiştir. Birarada yaşama, ortak ülke, ortak vatan, ortak gelecek duyguları zayıflamıştır. Beraber sevinme, beraber üzülme, acı karşısında dayanışma duygularımız yıpranmıştır.Dışarıda, özellikle kendi coğrafyamızda bütün ülkeler bir şekilde Türkiye karşıtı pozisyona itilerek, ikili ve bölgesel yakınlaşma çabalarımız sabote edildi. Mısır'dan İran'a kadar bütün bölgede, içerideki kopuşun benzeri bir cepheleşme şekillenir oldu. Hem içerideki hem de dışarıda karşı karşıya bulunduğumuz tehditleri, toplumsal dayanışma dışında hiçbir güç ve moralle aşma şansımız yoktur.Coğrafyamız hızla devletlerden örgütlere, ülkelerden şehir devletlerine, garnizon devletlerine dönüşüyor. Kaos fırtınasının belki beş on yıl sonra varacağı nokta burasıdır. Aynı senaryo bugün Türkiye'nin sınırlarını zorlamaya başladı. Türkiye içindeki toplumsal ayrışma ile coğrafyanın ayrışması birebir örtüşüyor, birbirini tamamlar bir görüntü veriyor.Aynı mahallede, aynı iş yerinde, aynı okulda bile birbiriyle konuşmayan, konuşamayan bir ülkeye dönüştük. Bu durum yoğun bir stres birikimine neden oluyor ve bu stresin nerede, nasıl patlayacağını ölçmek mümkün bile değil.İçeride ve dışarıda karşı karşıya bulunduğumuz çözülme, Ankara'daki o korkunç saldırıda olduğu gibi, büyük saldırı ve sansasyonlarla besleniyor. Bütün bunlar, Türkiye için bir tür iç parçalanma, toplumsal ve zihinsel parçalanma anlamı taşıyor.Tehlike çok yakın ve tahmin edilenden daha büyük. Bu ülke, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana hepimizin evi. Darda kalanların son sığınağı, ayakta kalan son kalesidir. Bu kale yakılırsa, bu sığınak dağıtılırsa sadece bizim için değil, coğrafyanın da kendini güvende hissedeceği hiçbir zemin kalmayacaktır.Bu kale yakılırsa kazanan kimse olmayacak. Hepimiz kaybedeceğiz, hepimiz yıkılacağız. İşte bu yüzden öncelikle ülkenin ana omurgası hedef alınıyor. Birinci Dünya Savaşı'na, Moğol İstilası'na, Haçlı Savaşları'na direnen ruh hedef alınıyor.Yeni tehditlerin ne olduğunu anlamak ve bunu tanımlamak hepimizin boynunun borcudur. Bu tehditler, siyasi kimliklerine bakılmaksızın hepimizi tehdit ediyorsa hep birlikte harekete geçmek zorundayız. Yeni bir dil, yeni bir duruş geliştirmeli, ortak alanları genişletmeliyiz. Yeni Şafak olarak, bu sorumlulukla bir çağrı başlattık. Siyasi görüşlerine bakmaksızın, durdukları yere bakmaksızın, bu ülke için duyarlılık sahibi olduğuna inandığımız herkesten söz almaya çalıştık. “Başka Türkiye yok", “Bu çağrıya siz de katılın" diyerek, Türkiye toplumunun önde gelen isimlerinden söz istedik. Sayfalarımızı onların çağrılarına açtık. Gelin bu kaygıyı hep beraber paylaşalım. Yeniden konuşabilecek bir zemin arayalım. Çözülmeye karşı umudu ve ortak alanları güçlendirelim. Söz sizde. Herkesi bu çağrıya davet ediyoruz...Herkesi bu ülkeye borcunu ödemeye davet ediyoruz…Durduğumuz yer Türkiye'dir!İşte bu çağrıya katılan isimlerin söyledikleri...
.Medya organları, bu çağrıya siz de katılın
04:0020/10/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazıları anlamadı. Türkiye'ye çağrımızı, neyi amaçladığımızı, hangi endişeyle hareket ettiğimizi, nereye varmak istediğimizi kavrayamadı.
Oysa “Başka Türkiye yok", “Siz de bu çağrıya katılın", "Siz de sözünüzü söyleyin" diyerek başlattığımız duyarlılık çağrısına çok büyük destek geldi. Dün, gün boyu sosyal medyada en çok konuşulan konu bu oldu. Kampanyamız, Türkiye genelinde büyük bir heyecan dalgasına yol açtı. Türkiye'nin her yerinden çağrılar aldık. Bu bize gurur verdi, doğru yolda olduğumuzu gördük. Maalesef çok dar bir çevre, teröre karşı, içeriden ve dışarıdan ülkemize yönelen saldırılara karşı, Türkiye için harekete geçme, kenetlenme, omuz omuza verme kampanyamızı sulandırmaya çalıştı.Arkasında entrikalar aradılar. Dar, küçük hesaplar aradılar. Sorunlu bir bakışla, gerçeği görmeyi bir tarafa bırakın, görmek isteyenlere de engel olmak istediler.
Terörle dize getirilmek istenen, toplumsal barışı felç edilen, başkentinde bombalar patlatılan, sınırlarında ardı ardına saldırılara maruz kalan, şehirleri ve sokakları çatışma alanlarına dönüştürülmek istenen Türkiye'ye sahip çıkma çağrımızı kendi sığlıklarına, kötü niyetlerine kurban etmek istediler.Yok PKK'ya sinyal vermekmiş, yok paralelle uzlaşma arayışıymış, yok iç politik klikleşmenin senaryosuymuş!İnanılmaz zihinsel saplantı örneklerine tanık olduk. Üzüldük, bir kez daha kaygı duyduk. Çok dar bir alanda bile biraraya gelemeyen insanların, bu ülkenin ana omurgasına söyleyecek sözünün kalmadığı endişesine kapıldık.Zihinleri zehirlenmiş bir kesim en az PKK kadar bu ülkenin zihinlerini karıştırıyor, kalplerini karartıyor. Hizipçiler, cephe savaşlarına kurban etmek istiyor. Kendi itibarsızlıklarına göre medya, siyaset, toplumsal algı inşa etmek istiyor. Bu, çok tehlikeli bir duruştur. Ve asla uzun ömürlü olmayacaktır. Toplumun her kesiminden insanların ortak kaygılarını dile getirdiği iyi niyetli bir kampanyadan bile rahatsızlık duyanlar, arkasında bir şeyler arayanlar, en azından bunu anlamayı beceremeyenler, ne kadar sert sözler söylerse söylesin, güçlü sözler söyleyemeyecektir.Bu ülkenin ortak iyiliğine söyleyecek sözleri yok. Bu ülkenin geleceğine ışık tutacak fikirleri yok. Bu ülkenin geçmişine dair hiçbir birikimleri yok. Rüzgara göre oradan oraya savrulan, ayakları hiçbir şekilde yere sağlam basmayan, konjonktür değişince silahlarını bugün savunduklarına yöneltecek bir çevreden söz ediyorum.Kalıcı, iz bırakan, esaslı duruş onların paranoyaları ile şekillenmeyecek. Siyaseti de, entelektüel düşünceyi de, sanat ve toplumsal hafızayı besleyecek birikimleri yok çünkü. Peki biz ne yapmaya çalışıyoruz?Sadece anlamayan, anlamak istemeyenler için bir kez daha anlatayım:
Teröre karşı, coğrafyadaki kaosu Türkiye içlerine servis edenlere karşı, sokak terörüyle hükümet devirip ülkeyi yönetilemez hale getirmek isteyenlere karşı, sistem içinden darbe planlayıp Türkiye'mizi eski vesayetçilere teslim etmek isteyenlere karşı ortak bir duygu, dayanışma ruhu, paylaşma azmi için çağrı yaptık.Türkiye'nin ana omurgasına güç vermeye, etnik ve mezhep eksenli çözüm ve çatışma senaryolarına karşı dik durmaya, ülkemizin ve şehirlerimizin direncini güçlendirmeye, kan üzerinden Türkiye'ye ayar vermek isteyenlere karşı direnmeye çağırdık.“Bu ülke bizim son vatanımız, son sığınağımız" dedik. Irak'ta, Suriye'de, Lübnan'da, Yemen'de yaşanan parçalanmayı, çözülmeyi ülkemize servis etmek isteyenlere, iç politikayı buna göre dizayn etmek isteyenlere karşı seferberliğe çağırdık.Dedik ki; siz de tavrınızı ortaya koyun, Türkiye'nin yanında olun. Bu gururlu ülkeye sahip çıkın. Suskunluğunuz ülkenin zayıflığı gibi algılanıyor. Suskunluğunuz bu ülkeye kurşun sıkanları daha da cesaretlendiriyor. Bu yüzden susmayın!Bu ülkeye kurşun sıkanları, bu ülkeyi peşkeş çekenleri hiçbir zaman muhatap almadık, almayacağız da.Biz, Türkiye'yi sevenlerle konuşmak için yola çıktık. Onların ortak sözünü dile getirmeyi amaçladık.
Yeni Şafak, kurulduğu günden bu yana, toplumsal duyarlılık, ülke sevgisi, vatan kavramı ve değerlerin ana merkezi oldu. Durduğu yerden hiçbir zaman savrulmadı. Bugün de bu “merkez"i rolünü devam ettirmek istiyor, ettirecek de. Çünkü Yeni Şafak Türkiye'nin ana omurgasını temsil ediyor. Onun hassasiyetini, kaygısını, sevgisini, hayallerini temsil ediyor.Bugün de bu ana omurga için hayatını ortaya koyanlara tam destek veriyor.
Yeni Şafak, Türkiye'nin geleceğine, birliğine, bütünlüğüne, refah ve gücüne yönelik öncü adımlar atmaya, kapılar aralamaya devam edecektir. Günübirlik hezeyanlara kapılıp vakit öldürmeyi düşünmüyoruz. Yanlış anlamaları iyi niyetle düzeltmekten öte, çatlak seslerle vakit kaybetmeyi de düşünmüyoruz.
Türkiye'nin ana omurgasına sesleniyoruz.Bu çağrıya katılıp, ülkemize sevginizi, desteğinizi dile getirin, katkınızı sunun. Çok kritik bir tarih eşiğinden geçiyoruz. Ya büyüyerek varolacağız ya daha da ayrışacağız. Ayrışmaya ve çatışmaya dönük çokuluslu müdahale ile karşı karşıyayız. Öyleyse ayağa kalkın, sözünüzü söyleyin, yakın tehditlere karşı dik durun.Bu duygularla, kampanyamıza katılımlarınızı bekliyoruz. Diğer medya organlarına, gazete ve televizyonlara, en azından ortak kaygılara sahip olduklarımıza da bu kampanyaya katılım çağrısı yapıyoruz. Siz de katılın, omuz omuza verelim.. Burası son kaledir, son sığınaktır. Sadece bizim için değil, yüz yıldır bütün coğrafya için son sığınak olmuştur. Evimizi başımıza yıkmak isteyenlere karşı kenetlenelim. Bütün ülkeyi bu duyarlılık için seferber edelim…
Biz bu yemini bin yıldır hiç bozmadık
04:0023/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sadece bu ülkede yaşayanların değil, coğrafyanın da anavatanıyız.
Onlar için de fırtınalardan korunacak tek sığınak, kendini savunacak son kaleyiz.Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul nasıl dağıtıldıysa, Osmanlı nasıl siyasi haritadan çıkarıldıysa, ardından bütün coğrafya nasıl bin parçaya bölündüyse bugün de benzer bir saldırıyla karşı karşıyayız.O yıllarda Balkanlar'dan, Kafkaslardan, Ortadoğu'dan nasıl akın akın insan seli geldiyse, Anadolu'ya sığındıysa bugün de aynı durumla karşı karşıyayız. Bugün olan tam da budur. Bu, ikinci çözülme saldırısıdır, bir tür çokuluslu müdahaledir. Bunun farkındayız, idrakindeyiz. Durduğumuz yer de, sarfettiğimiz sözler de bu gerçekten besleniyor. Son on yıldır yeni bir tarih aralığı, yeni bir özgürlük alanı oluşturmaya çalıştık. Ayağa kalkıp kendimiz olmayı denedik. Dünya Savaşı ve sonrası bütün çözülme operasyonlara meydan okuduk. Yeni duruma, yeni tehdide karşı mevzilerimizi güçlendirdik. Kendimize havzamıza döndük. Kendi insanlarımıza şehirlerimize, zenginliğimize, birikimlerimize yöneldik. Kaç nesil unuttuğumuz o kimliği keşfettik, bugüne çağırdık. İslam Orta Kuşağı'na çok güçlü sinyaller gönderdik. Moğol istilasının, Haçlı istilasının üstesinden gelen millet olarak, Dünya Savaşı'nın travmalarında kurtulmak için yeniden tarih sahnesine çıktık. Çünkü Türkiye hem Anadolu için hem coğrafya için bir tutkaldı, ruhtu, ışıktı, dirençti. Bu direnci harekete geçirdik. İşte, içeriden ve dışarıdan gelen yeni tehditlerin, saldırıların amacı bu ruhu sarsmaktır, bu direnci kırmaktır. Türkiye toplumunu çözerek, ayrıştırarak, toplumun siniruçlarını zehirleyerek felç etmektir. İşte bizi kaygılandıran şey de budur.Ama bizi teyakkuza geçiren, direncimizi artıran, gözlerimizi açan şey de budur.İkinci kez çözülmeyeceğiz. Yeni bir dağılma süreci yaşamayacağız. Bu topraklardan gerekiyorsa yeni bir Selçuklu, yeni bir Osmanlı çıkaracağız, yeni bir dayanışma hattı inşa edeceğiz.İkinci kez bedel ödemeyeceğiz. Bütün uğursuz rüzgarlara rağmen; dışarıdan işgal girişimlerine rağmen, iç işgalcilerin ihanetine rağmen diz çökmeyeceğiz. Sınırlarımızın hemen ötesinde ülkemizi çevreleme üzerine kurulu bölgesel harita taslaklarını boşa çıkaracağız. Kimlikler üzerinden şehirlerimizin, sokaklarımızın ayrışmasına karşı mutlaka ama mutlaka bir ortak dil üreteceğiz. Birbirimizin kalbine ulaşacağız. Bu rüzgar, bu kaos fırtınası geçip gidecek. Hiç ummadığımız bölgelere yönelecek. Anadolu, bu ana omurga, bin yıldır olduğu gibi, hem kendine hem çevresindekilere yeni bir yol çizecek.Asla korkmuyoruz. Endişeliyiz ama hiçbir şekilde karamsar değiliz. Bu söz bizde oldukça, bu duruş bizde oldukça daha yüzlerce yıl ayakta kalacağız.
Kimse ülkemizin hamurunu oluşturan o ana omurgayı sınamasın. Engin sabrını bir zaaf sanmasın. Bu yanılgı üzerine hesap yapmasın. Kimse birkaç silahlı adama, birkaç örgüte güvenip bu ülkeye ayar verebileceği yanılgısına düşmesin.
Kimse bu ülke ile hesaplaşmaya girişmesin.Bu milletin sabrı geniştir, merhameti derindir ama öfkesi çok şiddetlidir. Asla unutmaz ve tam da zamanı geldiğinde bedelini ödetir.
Yeni Şafak olarak, beş gün süren çok güçlü bir kampanya yürüttük.Türkiye'de toplumun önünde olan hemen herkesten söz istedik. Teröre karşı, çözülmeye karşı, kimlik savaşlarına karşı, içeriden ve dışarıdan ülkemizi hırpalamak isteyenlere karşı, vatan ekseninde, memleket ruhuyla, ortak alanları alabildiğine genişletme amacıyla bir çağrı yaptık.Müthiş bir heyecan, umut dalgası oluştu. Kampanyayı duyan herkes bir şekilde sözünü ulaştırdı. Güçlü çağrıya çok güçlü cevaplar aldık.Umudumuz arttı, şevkimiz arttı, güvenimiz tazelendi. Tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir toplumsal bilince tanık olduk. Aslında omuz omuza olduğumuzu, dizlerimizin titremediğini, ayaklarımızın sağlam bastığını, gideceğimiz yeri çok iyi bildiğimizi gördük.İlk sayısından bu yana Türkiye'nin ana omurgasının sözcülüğünü yapan, onun tarihsel kimliğini ve hafızasını taşıyan ve bu yönüyle hem değişimin öncüsü hem de “merkez” refleksini yansıtan Yeni Şafak, bir kez daha bu sorumluluğunu yerine getirdi. Çer-çöpler dışında, açık Türkiye düşmanları dışında, bu ülkeye kurşun sıkanlar dışında, kötü niyetli olanlar dışında, ne yapmaya çalıştığımızı bütün ülke anladı. Ülkemizin birlikteliğine ve ortak geleceğine dair yeniden ahitleştik.Biz bin yıldır yeminimizi hiç bozmadık. Ülkemizin yeminine sadık olduğuna bir kez daha şahit olduk.Türkiye'nin tarih yapanana omurgası sapasağlam yerinde. Bu zemin hiç sarsılmadı, sarsılmayacak.Beş gün boyunca bize katılan, sözlerini paylaşan, Türkiye sevgisini aktaran bütün dostlarımıza teşekkür ediyorum.Biz hep buradayız ve burada kalacağız.
Biz hep buralıyız ve buralı olacağız.
1 Kasım vatan savunmasıdır
04:0028/10/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1 Kasım sadece bir
genel seçim değil. Siyasi partiler arasında yapacağımız bir tercih değil. Kimin kaç vekil çıkaracağı, hükümetin nasıl kurulacağı, nasıl bir kabine şekilleneceği, hangi partinin seçim vaatlerinin etkili olacağı meselesi değil.Elbette bunlar demokrasimizin gereği ve olacak. Milletimiz yapacağı tercihle yeni iktidar yapısını şekillendirecek. Ama bir 1 Kasım olağan bir seçim olmayacak. Vereceğimiz oy hiçbir şekilde sadece yukarıdakilerle sınırlı kalmayacak.Çünkü Türkiye olağan bir dönem yaşamıyor. Çünkü olağanüstü bir sarsıntı bütün coğrafyayı, yakın çevremizi sarsıyor, dağıtıyor, lime lime edip ayrıştırıyor. Ve bu çözülme, bu felaket rüzgarı dalga dalga sınırlarımızı zorluyor, şehirlerimizi yokluyor.Türkiye'nin siyasi tarihinde de 1 Kasım olağan bir seçim olarak yer almayacak. Çünkü yapacağımız tercih Türkiye ile sınırlı kalmayacak. Bütün coğrafyayı etkileyecek, belki de büyük oranda biçimlendirecek. Yeni siyasi kimlik, vatan savunmasıVereceğimiz karar bir siyasi partiyi tercih etmenin çok ötesinde bir tarihi yönlendirme kararı olacak, ülkemizin bundan sonra ne yöne gideceğine, nasıl bir Türkiye şekilleneceğine dair olacak.Artık bu aşamadan sonra siyasi kimliklerin çok da anlamı kalmadı. Belki bu seçimlerden sonra bambaşka siyasi kimlikler, siyasal hareketler şekillenecek, klasik siyasi kimlik ve duruşlar biçim değiştirecek.Çok daha esaslı bir kimlik mücadelesine başlayacağız.
Vatan esaslı bir kimlik mücadelesi olacak bu. Acımasız bir direniş, acımasız bir vatan savunması yaşanacak.
Varolmaya, geleceğe yürümeye, büyümeye, yerli olmaya ve güçlenmeye dönük bir meydan okuma olacak. 1 Kasım belki Cumhuriyet tarihinin en büyük vatan savunmasına odaklı çıkışının miladı olacak.Türkiye açık saldırı altında Son üç yılda iyice yıkıcı hale gelen bir darbe süreci yaşıyoruz.Siyasi iktidarı devirip yeni ve güçlü Türkiye'nin öncülerini tasfiye etmeye hatta yok etmeye dönük çokuluslu müdahaleler yaşıyoruz. Toplumun önünde kim varsa hedef alındığı, inanılmaz kurgu ve kumpaslarla yok edilmeye çalışıldığı bir dönem yaşıyoruz.Ortak alanları daraltma, bu yönde çabalayanları itibarsızlaştırma, toplumsal güven ve dayanışma bağlarını yok etmeye dönük uğursuz girişimlere tanık oluyoruz. Ukrayna örneği, Mısır örneği üzerine oturtulan açık bir savaş yaşıyoruz. Bu yönüyle Türkiye açık bir tehdit altında.Gezi isyanı ile Ukrayna'ya, 17 Aralık darbe girişimiyle Mısır'a benzetilmek istenen Türkiye, şimdi de terör üzerinden Suriye'ye dönüştürülmek isteniyor.Gezi projesinde çevrede kalanlar birleştirildi, sokak üzerinden darbeye girişildi. Bir dış müdahale, bir iç isyan ve ihanetti.17 Aralık'ta çok iyi işlenmiş, sistemik bir darbe girişimi yapıldı, muhafazakar bildiğimiz bir örgütün aslında devletin ve toplumun içine yerleştirilmiş bir Truva Atı olduğu ortaya çıktı. Tam anlamıyla bir dış istihbarat operasyonuna tanık olduk.Daha büyük bir tehdit geliyorBaşbakan asmaya, binlerce insanı hapislere doldurmaya, toplumun önemli bir bölümünü düşmanlaştırmaya dönük bir girişimdi. Darağaçları kurulacak, siyasi tarihimizin en ağır cürmü işlenecek, bir utanç sayfası açılacaktı. Bu yönüyle 17 Aralık bir iç işgal girişimiydi. Şimdilerde nasıl bir ihanet ağı örüldüğünü, nasıl bir dış istihbarat operasyonuna maruz kaldığımızı, Türkiye'ye diz çöktürmek için bağrımızda nasıl da “Gurka”lar yetiştirildiğini o kirli dosyalar açıldıkça hayretler içinde izliyoruz.Ülkemiz bu ağır bunalımları atlattı. Bunların üstesinden geldi. Bütün yıkıcı rüzgarlara, ihanetlere direndi. İnsanlarımızın basireti ve siyasi akıl bunları boşa çıkarmayı bildi. Ama yeni bir durumla belki çok daha büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Suriyeleştirme, Iraklaştırma, Yemenleştirme projeleri artık Türkiye için uygulanıyor. Sınırlarımızın hemen ötesi Türkiye karşıtı cephelere dönüştürülüyor. Sınırlarımızın içinde, ülkemiz topraklarında iç cepheler açılıyor. Siyasi tarihimizin gördüğü en acı ihanetleriyle karşı karşıyayız. Bu ortaklık artık Başkent'i vuruyorTarih yapıcı milletler, devlet aklı, toplumsal hafızası bu mesajları doğru ve zamanında algılar. Tarih yapıcılık böyle bir şeydir ve o milletler böyle ayakta kalır. Bu bilindiği için, son saldırılarda özellikle ülkemizin bu tarih yapıcı gücünü kırmak, öncülerini yok etmek istiyorlar. Savaşı bu yüzden onlar üzerinden yürütüyorlar. Biz ne kadar dik durursak, ne kadar yerli ve milli olmaya özenirsek, ne kadar bu yönde adımlar atarsak aynı ölçüde saldırılara maruz kalıyoruz, kalacağız.Bu saldırıların içerideki ortakları artık açık açık “iç savaş” söylemleri servis ediyor. Medyası kalemini kaleşnikof gibi kullanıyor, ülkeye kurşun sıkıyor. Eskinin iktidar belirleyici oligarkları terör örgütleriyle ortaklık kurup ülkenin başkentini vuruyor.Terör örgütlerinin karargahları dağlardan şehirlere taşındı, şirket merkezleri ve medya ofisleri terör karargahlarına dönüştürüldü.Etnik kimlik, mezhep kimliği ve çevrede kalmış tüm marjinal kimlikler bu büyük saldırıda ön cephelere sürülüyor.Mesele seçim değil, Türkiye meselesidirÜlkemiz, Osmanlı'yı dağıtan müdahaleden bu yana en büyük ayrıştırma ve çatıştırma operasyonuyla karşı karşıya.Cemaatler, şirketler, örgütler üzerinden, sokak üzerinden ve devlet içine sinmiş örgütler üzerinden servis edilen büyük bir tehditle yüz yüzeyiz. Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden, AK Parti düşmanlığı üzerinden yürütülen proje, aslında Türkiye'nin büyük yürüyüşüne, meydan okumasına karşı saldırıdır. Suriyeleştirme projesini boşa çıkarmanın yolu 1 Kasım'dır. Mesele seçim değil, Türkiye meselesidir. Haçlı Savaşları, Moğol istilası, 1. Dünya Savaşı sonrası yeniden ayağa kalkmayı bilen milletimiz bu büyük oyunu da bozacaktır.Ana omurga bir kez daha tarih yazacakİşte bu yüzden 1 Kasım bir vatan savunmasıdır.Bu ülkeye mecburuz. Bu ülkeye sahip çıkmak, üzerine toz kondurmamak bütün siyasi kimliklerimizin ötesinde bir hesaptır. Türkiye'nin ana omurgası ülkesine sahip çıkıp bir kez daha tarih yazacaktır. Tarihin ters tarafında yer alanların örnekleri yine tarih sayfalarındadır. Ülkemizi bir kez daha emanetçilere teslim etmeyip, emaneti ehline verme mücadelesidir.Bu yüzden verdiğimiz mücadele Son İstiklal Savaşı'dır.
Büyük Ülke, müthiş zafer!
04:002/11/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye dün tam anlamıyla tarih yazdı.
Büyük Türkiye yolunda dev bir adım daha attı.
Yüz yıllık kurtuluş mücadelesine son noktayı koydu, son kararı verdi.
Vatan savunmasının ne anlama geldiğini dost-düşman herkese ilan etti. Bu ülkenin son savunma hattı olduğunu, son sığınak olduğunu, son kale olduğunu müthiş bir tarih idrakiyle ortaya koydu.Bu ülkenin ana omurgasına; tarih yazan rolünü, misyonunu, sorumluluğunu devam ettirmesi çağrısını yineledi.
Tarihi yapıcı öncülere, devrimcilere sahip çıktı. Onlara güç ve cesaret verdi. Onları hedef alan herkesi, her çevreyi, her merkezi rezil etti, tarihe gömdü.Türkiye dün, sadece 7 Haziran'dan bu yana yaşanan istikrarsızlığa, tereddüde, endişeye son vermekle yetinmedi.
İç işgalcilere, dışarıdan işgal denemeleri yapanlara, ülkemize kurşun sıkanlara ağır bir cevap verdi.
Medya merkezlerini terör karargahlarına dönüştürenlere, kalemlerini kurşuna dönüştürenlere, terörle kol kola girip ülkeye ve millete savaş açanlara, ülkeyi içten işgal edip teslim almaya çalışanlara çok ağır bir cevap verdi. Emaneti ehline teslim etti. Ülkeye, millete, tarihe sahip çıkanlara verdi. Onlara “dizleriniz titremesin, diliniz sürçmesin, dik durun, sağlam durun, meydan okumaya devam edin” dedi.Selçuklu'dan Osmanlı'dan, kurtuluş mücadelesinden gelen ruhla, 21. yüzyıl Türkiye'sine artık değiştirilmesi mümkün görünmeyen bir istikamet çizdi.Haçlı Savaşları'nı boşa çıkaran, Moğol istilasını boşa çıkaran, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden ayağa kalkan irade, “Artık vakit geldi, Türkiye'yi vurun” talimatı verenlere de, onların emir erlerine de asla diz çökmeyeceğimizi gösterdi.Çünkü 1 Kasım bir genel seçim değildi.
1 Kasım vatan savunmasıydı. Coğrafyadaki kaosu dalga dalga sınırlarımıza taşıyanlara, şehirlerimizi savaş alanına çevirenlere, başkentimizi terörle vuranlara, sokak isyanıyla hükümet devirme planlarına, devlet içine sızan istihbarat ağı ile darbe yapıp ülkeyi Batılı ve Güneyli ülkelere teslim etmeye çalışan paralel örgütlere, terör şebekelerine ve bütün bunların oluşturduğu “ortak cepheye” karşı tam bir vatan savunmasıydı.Bu sonkurtuluşsavaşı derken, milletimizi ülkesine sahip çıkmaya çağırırken, coğrafyanın tek istikrar adasını koruma mücadelesi verirken 1 Kasım'da hepsinin cevabı, en gür sesle verilmiş oldu. Artık biliyoruz:Bu ülke asla diz çökmeyecek.Yeniden vesayet altına girmeyecek.Mısır, Ukrayna, Suriye olmayacak.Etnik ve mezhep savaşına sürüklenemeyecek.Yeniden Anadolu sınırlarına hapsedilemeyecek. PKK da olsanız, DHKP-C de olsanız, Paralel örgüt de olsanız, renkli devrimci de olsanız, “Truva Atı” aydın tayfasından da olsanız, Aydın Doğan da olsanız, bu ülkeyi asla rehin alamayacaksınız.
Erdoğan gibi devrimci, Davutoğlu gibi devlet aklı oldukça, her alanda dev ilerleme adımları atan bir devlet anlayışı oldukça, milletimizi çepeçevre saran bu özgüven oldukça, yüz yıllık uykudan sonra uyanan milletimiz bu büyük davaya sahip çıktıkça sizler rezil olacaksınız.Kaybedeceksiniz. “Acımasız direniş”le ayaklarımızı daha da sabitlerken bizler, siz hep yenileceksiniz. Her kirli ortaklığa girdiniz. Türkiye karşıtı ne kadar çevre varsa onlara omuz verdiniz. Ülkenizi ve milletinizi aşağıladınız. Onun öncülerine savaş açarken bütün çirkinlikleri denediniz. Bunun bir siyasi parti mücadelesi olmadığını, çok daha büyük bir dava olduğunu, bin yıldır devam ettiğini anlamadınız. Anlamadınız ve hem ülkeye hem bu büyük davaya savaş açtınız. Ortaklarınıza bakıp kazanacağınızı sandınız.
Kaybettiniz, ebediyyen kaybedeceksiniz. Bin yıldır kaybedenler gibi kaybedeceksiniz. Bundan sonra tereddüt yok, kararsızlık yok. Türkiye çok daha büyük adımlar atacak. Enerjisini iç ihanetlere, fitne fesatlara değil bu büyük adımlara harcayacak.1 Kasım zaferi AK Parti'ye, bu büyük davanın öncülerine, ülkemize ve milletimize hayırlı olsun.Evet, vesayetçiler kaybetti. Milletle omuz omuza veren “Bizim çocuklar” başardı. Türkiye'ye ve coğrafyaya hayırlı olsun. Zafer milletindir!
Bırakın silahlarınızı ve teslim olun
04:004/11/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Öyle, hiçbir şey olmamış gibi yapamazsınız.
Bu ülkeye, millete, devlete, tarihe ve gelecek hayallerimize vurduğunuz ağır darbeleri yok sayamazsınız.İç savaş isteyecek kadar, sokakları teröre boğacak kadar, terör örgütlerinden medet umacak kadar Türkiye düşmanlığı yaptınız. Bir siyasi harekete düşmanlığınız, eleştiri sınırlarının çok ötesine geçip, intihar saldırıları boyutu aldı. Elinizden ne geldiyse yaptınız. Keşfedebildiğiniz bütün araçları, yöntemleri kullandınız. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğunu incittiniz, onları aşağıladınız, onları tarih dışına itmeye çalıştınız.Mısır darbesinden, Ukrayna iç savaşından bile medet umdunuz. Yabancı istihbarat servislerinin sözcülüğünü yaptınız. Esed gibi bir zalimle aynı karede yer aldınız, onun söylemlerini bile Türkiye'ye karşı kullandınız.Daha bir hafta önceki yazılarınızda, televizyon ekranlarında zehir kusuyordunuz. “Bu adam buradan ya gidecek ya gidecek” diyordunuz. Bir kırık camı mabede çevirip dünyayı ayağa kaldırdınız, ülkenizi şikayet ettiniz. Avrupa'yı, Amerika'yı yardıma çağırdınız.On üç yıldır her darbe girişiminin içinde yer aldınız, destek verdiniz, Türkiye içine servis etme rolü üslendiniz. Paralel örgütün yanında saf tutup onların akıl hocalığına sığındınız. Onlar üzerinden hükümet devirmeye çalıştınız. İntikam saldırıları yaptınız.Madem o duruşunuz sağlamdı, doğruydu, durduğunuz yerde devam etmelisiniz. Üç gün önce durduğunuz yerde durmalısınız. Bir günde kıvırtma operasyonlarıyla saygı uyandıramazsınız. Bir günde AKP'yi AK Parti yapma cinliğini kimseye yutturamazsınız. Şimdi söz oyunlarıyla, kelime oyunlarıyla kendinizi aklayamazsınız. İnsanları buna inandıramazsınız. Alay konusu oluyorsunuz, bunun bile farkında değilsiniz.Asla intikamcı olmayı savunmuyorum. Hiçbir zaman savunmadım, savunmam. Ama bir hafta önceki, bir ay önceki, bir yıl önceki yazılarınızın, sözlerinizin, eylemlerinizin öyle birkaç günde unutulacağını sanmayın. Toplumsal hafızayı hiç umursamadınız, orada nasıl yer edindiğinizi hiç düşünmediniz, yarın insanlar sizi nasıl anacak hiç düşünmediniz. Zaten onların ne düşündüğü sizi hiç ilgilendirmiyordu, onlara hiçbir zaman saygı duymamıştınız.O halinizle, o yanlış zemininizde herkesi tehdit ettiniz. Öyle yalanlara, öyle fitne fesada gömüldünüz ki, ruhlarınız öyle kötülükle yoğruldu ki, bu topluma nasıl kötülük tohumları ektiğinizi ölçemez oldunuz. Güç elinizden gidince masumlaşmanız en büyük sahtekarlığınız. Güç elinde iken müşfik olabiliyorsan, yerli olabiliyorsan, ülkene ve milletine saygı duyabiliyorsan, ona omuz verenleri destekleyebiliyorsan, işte o zaman saygı uyandırırsın.Ama siz, kin, nefret, yıkım, küstahlık, kötülük duygusu ile, çirkinlikler, hakaretler, edepsizlikler ile meşgul oldunuz. Her cümleniz, her sözünüz, her ilişkiniz Türkiye karşıtı, onu aşağılamaya, itibarsızlaştırmaya dönüktü. Ülkesine, milletine, geçmişine ve geleceğine bir nebze olsun katkı verenlere dönüktü.1 Kasım'da oluşturduğunuz şer cephesi çöktü. Bu ülkenin ana omurgası, size rağmen, bütün şer ortaklıklarına rağmen, bütün felaket senaryolarına rağmen dimdik ayakta olduğunu gösterdi, ülkesine sahip çıktı, Türkiye'yi ayakta tuttu.Türkiye yoluna devam edecek. O büyük yürüyüşüne devam edecek. Yirminci yüzyıl parantezini kapatıp “yeni yüzyılda yeni Türkiye” devrimini tamamlayacak. Bütün vesayetçilere, iç işgalcilere, eskinin iktidar kurucu oligarklarına direnip, önü alınamaz bir yükseliş dönemine girecek.Artık eskinin darbe senaryolarının, kısa yol iktidar hesaplarının bu ülkede bir karşılığı yok. Kullanılabilecek bütün müdahale araçları kullanıldı. Hepsi başarısız oldu. Hepsi Anadolu insanının basiretine, dirayetine, dayanışmasına yenildi. Artık büyük projelerle, büyük hesaplarla, büyük çıkışlarla kendini gösterecek Türkiye. Bırakın silahlarınızı ve teslim olun. Bu ülkeye sıktığınız kurşunların hiçbir şeye yaramadığınızı artık görün. Daha fazla rezil olmadan, çirkefleşmeden, çirkinleşmeden başaramadığınızı kabul edin.Bundan sonra fitne fesatlarınızla boğulacaksınız. Ama Türkiye için muhteşem bir tarih aralığı başlıyor. Güçlenme yolunda, yerlileşme yolunda, özgürlük ve refah yolunda büyük bir atılım dönemi başlıyor. Siz kaybettiniz, Türkiye kazandı. Öyleyse bırakın silahlarınızı ve teslim olun.
1 Kasım ‘Üçüncü Altın Çağ’ın başlangıcıdır..
04:009/11/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
1Kasım seçimlerinde alınan sonuç, yeni Altın Çağ'ın başlangıç tarihidir. Sadece bir siyasi kadronun iktidar olması değildir. Sadece bir siyasi söylemin milletin ezici çoğunluğu tarafından tercih edilmesi değildir. Bu sonuç, milletin ülke meselesine el koymasıdır.
Vatan-millet için bir kader çizgisinin oluşması, 20. yüzyılın başlangıcında olduğu gibi, yüz yıllık yeni bir sayfanın açılışı, yeni bir tarihin başlangıcı, ülkemizin yetiştirdiği o güçlü siyasi aklının zaferi, milletimizin aydınların fersah fersah önüne geçen ferasetinin ve vizyonunun son kararıdır.Coğrafyamızda özgürlük mücadelelerinin ardı ardına darbe yediği, ülkelerin birer birer devrildiği, haritaların değiştiği, toplumların lime lime çözüldüğü büyük fırtınada son kalenin korunması, tahkim edilmesi, milyonlarca elin bağımsızlık ve onur bayrağını ayakta tutmasıdır.Milletimizin idraki, bu toprakların derin siyasi birikimi, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana ilk kez tanık olduğumuz siyasi liderlik ve devlet aklı, Türkiye'nin büyük yürüyüşünü tamamlayacaktır. 1 Kasım sonuçları, öyle dar siyasi analizlere sığdırılamayacak, büyük sıçramanın başlangıcı olarak tarihe geçecektir. Utancınızla, ihanetinizle kaldınız ortadaBugüne gelene kadar, çok ağır sınavlardan geçti Türkiye. Bu büyük yürüyüşü durdurmak için çok büyük ihanet örnekleriyle mücadele etti. Gezi olayları ile terör üzerinden bir dış müdahale yaşandı. Maksat Türkiye'yi durdurmak, diz çöktürmekti. Bu müdahalede rol oynayanlar, tarihin ihanet sayfasına kaydedilecektir.Bu başarılı olamayınca Paralel örgüt devreye sokuldu. Maksat yine Türkiye'yi durdurmaktı. Devlet içine sızmış, muhafazakar bir kadro tam bir yabancı istihbarat operasyonu için kullanıldı. 17 Aralık Türkiye'ye yönelik bir dış müdahaleydi. Büyük yürüyüşü durdurmak, yürüyüşün öncülerini tasfiye edip ortadan kaldırmaktı. Utançlarıyla, ihanetleriyle kaldılar ortada.Son kurşunu kafalarına sıktılarSon koz olarak terörü yeniden devreye soktular. 7 Haziran'da edinilen demokratik kazanımın şımarıklığına kapılan HDP, kendince bağımsızlık mücadelesine girerken, PKK Doğu illerimizde işgal girişimine başlarken, aynı güç merkezleri bunların üzerinden Türkiye'yi diz çöktürmeye, teslim almaya çalıştı. Ama bu operasyon sadece dışarıdakilerin, HDP'nin ve PKK'nın savaşı değildi. En büyük ihanet “iç işgalciler”inkiydi. Bazı medya ve sermaye çevreleri PKK'nın kurşunlarına sığınıp Türkiye'de darbe yapmaya kalkıştı. Bu konsorsiyumun intihar eylemcisi ise Doğan grubu oldu. Son kurşunu PKK silahları ile sıktılar. Onlar ülkenin siyasi öncülerini hedef almış olsalar da aslında son kurşunu kendi kafalarına sıktılar. Amaç yine Türkiye'yi durdurmak, susturmak, teslim almak, “tarih yapıcıları”nı tasfiye etmekti.Silahları ellerinden alınacak1 Kasım sonuçlarını görür görmez çark ettiler. Yeni bir yöntem kullanmaya başladılar. “Teslim olduk, itaat ettik“ dediler. Aslında bu konjonktüreldi, taktik manevraydı. Hiç kimse inanmadı, inanmayacak da. Daha dün, bu milletin öncülerine, ülkenin bütünlüğüne PKK ile ortaklık kurup saldırılar yapanlar bu ihanetin bir günde unutulacağını sandılar. Merhamet ve hoşgörü çağrıları yapmaya başladılar. Millete ve ülkeye saygısını ve bağlılığını kaybetmişlerin bu manevrasına bu saatten sonra inanacak kimse olmamalı. Af dilekleri arasında yeni müttefikler aradıklarından kimsenin kuşkusu yok çünkü.Bütün hesapları alt üst oldu. Kanatları kırıldı, kurşunları tükendi. Onlara “silahlarınızı bırakıp teslim olun” demiştik. Aslında silahlarını bırakmayı beklemeye bile gerek yok. Ülkeye ve millete kurşun sıkanların bütün silahları ellerinden alınmalı, teslim olmaları beklenmeden teslim alınmalıdır. Üçüncü Altın Çağ başlıyorBu zafer sadece Türkiye'yi değil bütün coğrafyayı rahatlattı. Sadece Doğu'yu değil Batı'yı da sarstı. Türkiye'yi küresel ölçekte iddialı ülke haline getiren o derin siyasi aklın tükenişe geçtiğini zannettikleri bir dönemde hepsini şoke eden yeni bir sıçrama yakalandı. Bu, yeni bir 'Altın Çağ'ın başlangıcıdır. Bizler HaçlıSavaşları ile tükenmek üzereyken çok büyük bir sıçrama yakaladık. Moğol istilasıyla bittik derken çok daha büyük bir yükseliş dönemine geçtik. Üçüncü Şok dediğimiz 1. Dünya Savaşı ile paramparça olduk. Yüz yıl boyunca sabrettik, ayakta kalmaya çalıştık. İşte Üçüncü Altın Çağ şimdi başlıyor. “Acımasız direniş” ve kültürel iktidarRehavete kapılmayın. Şımarmayın, kibre yenik düşmeyin. Küçük kırgınlıkları, kişisel hesapları bir yana bırakın. Eskisinden çok daha fazla dayanışmaya, birlikteliğe ihtiyaç var. Bu büyük ruhu ayakta tutmak ve zafere ulaştırmak için çok daha büyük bir mücadele dönemi başlıyor. “Acımasız direniş” dediğimiz şey bu milletin büyük tarih yürüyüşüdür. Artık tek dava budur. Yerli olan ülke, coğrafya mücadelesi budur. Bırakın kırıntıları, döküntüleri, onları muhatap bile almayın. Onları konuşup, tartışıp vakit kaybetmeyin. Onlara yönelik komplekslerinizden sıyrılın. Kötülükleriyle kalsınlar ortada. Onlara hak ettiklerinin ötesinde değer biçmeyin. Ülkeye kurşun sıkanlarla ve bu büyük yürüyüşü durdurup ülkeyi dize getirmek isteyenlerle asla ortak olmayacağız, barışmayacağız. Bu iki kesim dışında hep birlikte yeni bir mücadele başlatacağız.Siyasi güç daha fazla sınırları aşacak. Ekonomik büyüme çok daha şaşırtıcı olacak. Toplumsal değişim ve eğilim daha güçlü tarih yapıcı rol alacak. Bu dönemde en güçlü yatırım “kültürel iktidar” için olacak. Bu dönem, “entelektüel teröristler”in kurşunlarının bittiği dönem olacaktır. Artık HDP muhatap alınmayacakArtık iç işgal girişimine dönüşen teröre karşı amansız bir mücadele yürütülecek. HDP hiçbir şekilde muhatap alınmayacak. HDP'li vekillerin ve avukatların İmralı şovuna son verilecek. İmralı da muhatap alınmayacak. HDP ve PKK'nın Türkiye'ye açılan uluslararası savaşın ön cephesi olduğu gerçeği ile hareket edilecek. Belki yeni siyasi partiler, yeni temsil mekanizmaları oluşacak. Paralel ihanet örgütü ile mücadele, aralıksız devam edecek. Türkiye'ye savaş açanlar destek aldıkları ülkeler tarafından bile yalnız bırakılacak. Paralel örgüt bulunduğu ülkeler tarafından da tehdit görülecek. Artık onlar sadece Türkiye için iç tehdit değil,bulundukları ülkeler için de iç tehdit olacak.Eskinin iktidar tayin edici oligarklarının silahları ellerinden alınacak. Bu silahlar ebediyyen susturulacak. Onların medyadaki suikastçileri için de tarihin bittiğini söyleyelim.Fitneye karşı tetikte olunYeni bir dönem başladı ve bu, bir tarih dönüşümüdür. Bu büyük dönüşümü anlamayanlar yollarda kaybolup gidecek. Anlayanlar içinse şimdiye kadar olduğundan çok daha büyük sorumluluk, fedakarlık ve mücadele dönemi başlıyor.Bu yolda en büyük mücadele fitneye karşı verilecek. Hadi, yüreklerinizi temizleyin ve coşkuya katılın. Üçüncü Altın Çağ'ın temellerini atanlardan olun...
Büyük oyuncu geri dönüyor..
04:0011/11/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
7 Haziran seçimleriyle başlayan belirsizlik dönemi 1 Kasım'da sona erdi. Birileri bu belirsizliği fetret dönemi sanıp, Türkiye'yi eski haline döndürmek için bilinen bütün kirli yöntemleri denedi.
Gezi isyanıyla başlatılan darbeler dönemi, çokuluslu müdahale dönemi, onların son kurşunlarıyla ve son umutlarıyla birlikte tarihe gömüldü. On üç yıldır sağlam adımlarla devam eden büyük yürüyüş, büyük dönüşüm, Üçüncü Altın Çağ'a yöneldi. Daha büyük düşünme, daha cesur hareket etme, o büyük yürüyüşü daha da hızlandırma dönemi başladı. Üç yıldır ısrarlı biçimde ülkenin, siyasi öncülerin, milletin azmini yok etmeye, cesaretini kırmaya, onu küçük düşürmeye dönük bütün uğursuz fırtınalara rağmen, Oyun Kurucu Türkiye geri dönüyor. En büyük hesaplaşma bizimleCoğrafyamız yüz yıl sonra ilk kez derin bir parçalanma yaşıyor. Hiçbir ülke bu senaryonun dışında değil. Kuzey Afrika'dan Pakistan'a hatta Endonezya'ya uzanan geniş coğrafyada büyük oranda haritaları değiştirecek küresel bir proje uygulanıyor. Bütün kimlikler ayrışmaya ve çatışmaya ayarlanıyor. Dünya yeniden kurulurken, büyük bir itiraz söylemi geliştiren İslam milleti çok acımasız bir saldırı altında. Osmanlı'yı dağıtan, parçalayan irade ne ise bugünkü kuşatmayı uygulayan irade de odur. İşte biz, bu kuşatmayı hesaplaşmaya ve meydan okumaya dönüştürecek bir iradeyi destekliyoruz.Evet, Türkiye dahil, hiçbir ülke bu çözülme senaryolarının dışında değil. Mısır'da özgürlük mücadelesini diktatörlük mücadelesine dönüştüren, Irak'ta uzaktan kumanda edilen örgütler üzerinden işgal yürüten irade, Türkiye'yi de son dönemde terör üzerinden bu haritanın içine sokmaya çalıştı.Türkiye ile ilgili hesaplaşma en büyüğüdür. Yüz yıl önce de en büyük hesaplaşma bizimle yapılmıştı. Yine öyle oluyor. Çünkü Türkiye coğrafyayı çekip çevirecek, toparlayacak, öncülük edecek ülkedir. Bu yüzden son kaledir. Yüz yıl önce Kafkaslardan ve Balkanlar'dan akın akın Anadolu'ya gelenler için nasıl son kale ise bugün de bütün coğrafyadan gelenler için, umudunu buraya bağlayanlar için de son sığınaktır. Bu ses dalga dalga yayılacakÖyleyse bu sığınak ayakta kalmalı. Dahası dik durmalı, büyüyüp güçlenmeli, kendini yeniden var etmeli, coğrafyayı harekete geçirmeli. Bu öncü role ulaştıracak güç, enerji, ve akıl Türkiye'de vardır. Siyasi önderlik de, enerji de, tarihsel birikim de vardır. Türkiye ya büyüyerek varolacak ya küçülerek, yani parçalanarak.. Senaryolar ülkeyi küçültme üzerine kurulmuşken Anadolu'dan çok güçlü, tarihsel bir itiraz yükseldi. Emin olun bu itiraz bir çağrıya dönüşecek ve dalga dalga bütün coğrafyaya yayılacak. Küçülme için her şeyi feda edenler, adeta yeni Çanakkale saldırısı organize edenler kuşatmanın tersine döndüğünü, bir hesaplaşmaya döndüğünü görecekler.Biz ülkemize de milletimize de kendi gücümüze de hep inandık. Tereddüt etmedik, sarsılmadık, çok çalıştık. Biz ülkemizin ana omurgasını hep sağlam tutmaya çalıştık. Küçük hesaplarla, fitne fesatla ilgilenmedik. Hep büyük hesapların, büyük dertlerin, büyük ideallerin peşinde olduk. Asla günlük tartışmaların bizi rehin almasına izin vermedik.21. yüzyılın yıldız ülkesiÖyle bir tarihsel kırılma dönemi yaşıyoruz ki, bugünlerde atılacak her adım bizleri ya tükenişe ya da yepyeni bir aydınlanma dönemine götürecek. İşte biz ikincisini seçtik. Bu yolun Selçuklu'dan bu yana devam eden yol olduğunu bilerek, o geleneğe uyarak hareket ittik. Son seçimde bütün siyasi projelerin üstünde bir hesap vardı ve o hesap da buydu. Milletimiz bu büyük davaya, bu tarihsel yönelişe sahip çıktı. Türkiye'yi küçümseyen “iç işgalciler” için yolun sonun görünmüştür. Onlar tarihin ters kaybedenler tarafında kalmıştır.Artık oyun kurucu bir ülke vardır. Bundan sonra büyük hesaplar peşinde koşacak, büyük ideallere sahip bir ülke vardır. Böyle bir millet, böyle bir devlet vardır. Siyasi gücünü alabildiğine artıracak, ekonomik büyümesini şaşırtıcı ölçüde güçlendirecek 21. yüzyılın birkaç yıldız ülkesinden biri vardır. Coğrafyamızda her gelişmede imzası olacak, her olaya bir şekilde müdahil olacak bir ülke vardır. Türkiye'nin oyun kurucu rolünün gerçek anlamda bundan sonra ortaya çıkacaktır.Cumhuriyet geçiş süreci, yeni bir tarih başlıyorSadece siyasilerimize değil, sadece ekonomi kurmaylarımıza ya da dışişleri kadrolarımıza değil, medyasından sivil toplum kuruluşlarına, entelektüellerinden dini önderlerine ama en çok da bu siyasi aklın öncülerine tarihsel bir sorumluluk düşmektedir. Haçlı Savaşları Anadolu Selçuklu devleti, Moğol İstilası Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı Cumhuriyet… Devam eden süreç.. 20. yüzyıl bizim için dondurulmuş bir tarihti ve buzlar çözüldü. Cumhuriyet bir geçiş süreciydi. Yeni sıçramağa ramak kala bu kadar büyük saldırıların bize yönelmesi yüzyılların hesabıdır.İşte şimdi biz bu hesabı yapanların defterini duruyoruz, yirminci yüzyıl parantezini kapatıyoruz. Yeni bir tarih başlıyor. Büyük oyuncu geri döndü. Tarih değiştirecek bu iradeye sahip çıkmak boynumuzun borcudur…
G20 masasında hangi harita taslağı olacak?
04:0013/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Öyle görünüyor ki, Antalya'daki G20 Zirvesi tam anlamıyla bir Suriye zirvesine dönüşecek. Küresel güç hesaplaşmasının en ölümcül alanına dönüşen Suriye, yakın bölge ülkeleri için olağanüstü tehditler oluştururken, merkez güçler için küresel güç hesaplaşmasının şov alanına döndü.
ABD ve Avrupa'ya karşı Rusya-İran-Çin gibi Asya güçleri arasındaki hesaplaşma Antalya zirvesine nasıl yansıyacak? Suriye'nin geleceği ne olacak? Örgütler üzerinden yürütülen mücadele Suriye sınırlarını aşıp bölgeselleşecek mi yoksa Irak'ta olduğu gibi yine sınırlara hapsedilecek mi? Kartlar yeniden karılıyor. Artık bu bölgede her hareket bir harita çalışmasıdır.Her örgüt, bu harita taslaklarına göre mobilize ediliyor. PKK böyle bir misyondur. PYD böyle bir rolle hareket eder. IŞİD tam anlamıyla böyle bir projedir. Devletler savaşının, güç hesaplaşmasının tetikçileri bu örgütlerdir.
PYD-PKK-IŞİD ve siyasi körlükÖrgütlerin yerel gerekçeleri üzerine kurgulanmış bu siyasi hesapları bilmeyen ülkelerin, özellikle de bölge ülkelerinin kendi coğrafyalarında bile geleceği sorunludur, gelecekleri sorunludur. Bölgede örgütlerin devletler yerine ikame edilmesi boşuna değildir. Zamanla bu ikame işi daha da bölgeselleşecek ulusal sınırları aşacak ve gerçek anlamda harita taslaklarımasanın üstüne konulacaktır. İşte bugün Suriye üzerinden tam anlamıyla bir bölgesel planlama savaşı yaşanmaktadır. Türkiye açısından PKK ne ise PYD de odur. PKK ile mücadele edip PYD'yi IŞİD'le mücadele aracı görmek tam bir siyasi körlüktür. Hatta Türkiye'nin geleceğini vuracak en ağır darbelerden biridir.Uçuşa yasak bölge, mülteciler için güvenli “sığınma bölgesi", “Kuzey Suriye Koridoru" projesi Türkiye açısından tek dosyadır. PKK ile Kuzey Irak'a uzanan mücadele yürütülürken PYD ihmal edilirse, Kuzey Suriye koridorunun oluşmasına müsaade edilirse tarihin en büyük siyasi körlük örneklerinden biri gerçekleşecektir.
Üç yıl bunun savaşı verildi Son üç yıldır içeride verilen mücadele ile, Türkiye'yi diz çöktürmeye dönük çokuluslu mücadele ile bölgedeki jeopolitik müdahale arasında hiçbir fark yoktur. Aslında hepsi bir büyük projenin parçalarıdır ve Türkiye'yi hedef almaktadır. İşte bu yüzden 1 Kasım bir vatan savunmasıydı ve alınan sonuç bir meydan okumadır. İçerideki “iç işgalciler" zayıflatılmıştır. Ama bunun hemen yakın bölgedeki ortaklarına müdahale edilemezse, “iç işgal girişimi" kaldığı yerden devam edecektir.G20 üzerine yapılacak tartışma da bu hesaplaşmanın küresel ölçekte oluşuna ilişkin tartışmadır. 2006'dan bu yana “küresel ekonomik krizin siyasal krizlere, sosyal patlamalara, jeopolitik sarsıntılara neden olacağı" inancını paylaşıyorum. G20 aslında küresel sistemin iflasına yönelik geçici bir çözümdür. Birleşmiş Milletler'in formel özelliği dışında anlamsızlaşması üzerine, merkezi belirleyen güçler, yakın çevredekileri de aralarına alıp yeni bir yapı oluşturdu. Adı G20 olsa da aslında merkez yine merkez, yeni gelenler ise ikinci sınıf komşular oldu.
Kendilerini koruyup bizi mahvettilerYeni ortaklar onlar için yaşanan travmanın siyasi ve sosyal sonuçlarını kendi ülkeleri dışına çıkarma, iç savaşları, etnik çatışmaları, sosyal patlamaları kendi coğrafyalarının çok ötesine taşıma kanallarıydı. Avrupa ve ABD'deki sosyal huzursuzluklar bu şekilde ertelendi. Ancak Ortadoğu'da yeni çatışmalar üretildi, Arap Baharı gibi toplumsal dalgalanmalar bizim coğrafyada denendi ve kitlesel reaksiyonun tansiyonu hesaplandı. Bu yönüyle Arap Baharı, Batı ülkelerinin ya da merkez ekonomilerin toplumsal kriz senaryoları için bir deneme oldu.Aslında 2009'dan bu yana bütün G20 zirveleri dünya ekonomisinden çok küresel güç haritasının ne kadar kırılgan ve bu yöndeki rekabetin ne kadar sert olduğunu göstermekten başka bir işe yaramadı. Yeni ekonomik başkentler ve yeni siyasal bloklar arasındaki çatışma dışında söz konusu zirvelerden hiçbir somut sonuç çıkmadı. Her zirve biraz daha ayrışma görüntüsü verdi. Antalya'daki zirve de Atlantik ile Asyalı güçler arasındaki derin çatlağın daha da genişlediğine dair güçlü işaretler verecek. Atlantik merkezli küresel sistem arayışına karşı olanlar, krizden yeni bir dünya haritası çıkarma, Atlantik'in tartışmasız hakimiyet tezlerini boşa çıkarma derdinde. Bu da çatışmanın yaygınlığını ve şiddetini gözler önüne serecek bir ölçüdür.
Faturayı paylaşma projesiBiz her ne kadar yakın çevremizdeki çatışmalara, örgütler savaşına, etnik kavgalara, ülkeleri bölme senaryolarına odaklansak da, savaş çok daha derin, çok daha ölümcül. Ekonomik çatışma yeryüzünün bir çok bölgesinde yeni bloklaşmalara neden oluyor, bu ekonomik çevreler hızla siyasal bloklara dönüşüyor.
G7'nin G20'ye dönüşmesi Batı'nın ekonomik krizin faturasını paylaşma projesiydi. Ancak bu dönüşüm yükselen ekonomilere yaradı, kendileri için bir çözüm üretemedi. Türkiye gibi yıldız ülkeler çıktı ortaya. Aslında çözüm apaçık ortada, zihinlerindeydi: Küresel iktidarı paylaşmamakta ısrar ettikleri müddetçe jeopolitik hesaplaşmanın önüne geçme ihtimalleri asla olmayacaktır.
Coğrafyamızda yüz yıl savaşları başladıYukarıdaki cümlelerden bazılarını, Avustralya'daki G20 zirvesi sırasında yazmıştım. Değişen bir şey yok. Yakın çevremizde yaşanan, bizi de vuran kimlik eksenli çatışmaların, iç savaşların aslında küresel hesaplaşmanın birer alt başlığı olduğunu, kaynak ve pazar savaşlarının, bunun yol açtığı siyasal güç hesaplaşmalarının yansıması olduğunu idrak etmeliyiz. Etnik ve mezhep kimlikli bütün çatışmaların beslendiği kaynak burasıdır. Ve bu hesaplaşmanın en sert ve acımasız hali Ortadoğu'da yaşanmaktadır.Kitlelerin demokrasi ve özgürlük isteği ile merkez ekonomilerin kaynak ve pazar arayışları arasında müthiş bir çatışma var. Kitlelerin kaynaklarına sahip olmasının önüne geçmek için özgürlük söylemleri boğulurken, otoriter rejimlere destek hastalığı devam ettiriliyor, yeni vesayet rejimleri ihdas ediliyor. Şükür, en sert mücadelenin geçtiği Türkiye'de bunu başaramadılar. Yerli duruş, söylem cezalandırılıyor. Bu yönde gayret eden, yeni siyasi söylem geliştirmeye çalışan ülkelere, devletlere savaş açılıyor. O ülkelerde toplumlar çözülüyor, bütün farklılıklar çatışma alanlarına dönüştürülüyor.
Birbirine omuz atanlar kulübüG20 birbirine omuz atanlar kulübüdür. Ama yine de küresel meselelerin ele alınabildiği yegane platformdur. Artık BM'nin böyle bir misyonu da gücü de bulunmamaktadır. Türkiye, ev sahibi ülke olarak, zirveyi Suriye zirvesine dönüştürmeye çalışacak. İkili görüşmelere de büyük oranda bu konu damgasını vuracak. Üç yıldır Türkiye'ye servis edilen “iç işgal girişimleri"nin mimarları da o masada olacak. 1 Kasım seçimleriyle elini rahatlatan, müthiş bir yükseliş dönemine adım atmaya hazırlanan Türkiye, içeride yakaladığı rahatlama ile yakın bölgesinde çok daha düzenleyici bir etki oluşturabilecek. Ankara'nın artık içeriden çok daha fazla, önceki dönemlerden çok daha fazla bölgeye ve dünyaya yöneleceğini söylemeye gerek bile yok.
Büyük oyuncu geri dönüyor!Öyleyse ilk dosya Suriye olsa da bu dosyanın içinde en acil konu, Kuzey Koridoru'na müdahaledir. PKK ile mücadele hangi kararlılıkla yürütülüyorsa PYD ile de aynı kararlı mücadele şarttır. İçeriden ve dışarıdan Türkiye'nin gözünün kör edilmesine karşı ciddi bir toplumsal duyarlılık dalgası oluşturmak gerekir. G20'nin bizim coğrafyamız için hayırlı bir niyeti de eylemi de hiçbir zaman olmayacaktır. Ancak merkez güçler arasındaki çatışma ve kamplaşma bizlere çok geniş hareket alanı kazandırmaktadır. Marifet, siyasi deha bu alanları doldurabilmektir. Türkiye'nin çabası da bu yöndedir.Bir önceki yazıda, “Büyük oyuncu geri dönüyor" derken anlatmak istediğim buydu. Artık hiçbir şekilde içeriye hapsedilemeyecek bir Türkiye olacaktır. Bunun belki de ilk örneğini güneyimizdeki hareketlilikten göreceğiz.
Paris’i vuran terör ihalesini kim verdi?
04:0015/11/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün gazetemizin birinci sayfasının hemen tamamını, “G20 liderleri, bu çağrı size” şeklinde Türkçe ve İngilizce hazırladığımız bir metne ayırdık. Antalya'ya gelecek olan, dünya nüfusunun üçte ikisine, ekonomisinin merkezine, siyasi gücünün tamamına hükmeden liderlere, coğrafyamız adına bir vicdan çağrısıydı yaptığımız.
Bu bölgede ülkelerin parçalandığını, kadim şehirlerin yok edildiğini, insanların ve değerlerin aşağılandığını, yüzlerce yıla dayanan toplumsal birlikteliklerin dağıtıldığını, ortaya çıkan boşluğun da örgütler üzerinden doldurulduğunu, bu felaket sürecin oluşmasında özellikle Batılı ülkelerin belirleyici olduğunu söyledik.Çünkü bütün bunlar, sadece coğrafyanın zaaflarından değil, o ülkelerin politikalarından, çıkar hesaplarından kaynaklanıyordu. Coğrafyanın yaşadığı bütün kötülüklerin ana suçlusu o ülkelerdi.Avrupa'nın her yeri hedef olurVe şunu ekledik.
“Bir an önce harekete geçmezseniz, bu kötü gidişi durdurmazsanız, insan onurunu aşağılayan bu felaketin yarın Avrupa başkentlerini de vuracağını, şehir savaşlarının kıtalar dolaşacağını bilin..”Gazetenin taşra baskısı gitti. Metin yayınlandı. Daha şehir baskıları hazırlanmadan Paris'te ardı ardına o dehşet saldırılar gerçekleşti. Fransa terörle vuruldu. Bir başkent terör üzerinden hizaya sokulmak istendi. Bu bir kehanet değildi. Bunu bilmemek mümkün değildi. Mümkün olmayan tek şey, bu kötü gidişe müdahale edilememesiydi. Gözlerimizin önünde, ülkelerimiz işgal edilirken, açgözlü politikalar yüzünden milletler ağır travmalar yaşarken, milyonlarca vatansız orada oraya savrulurken ellerimizden hiçbir şeyin gelmemesiydi. Coğrafyamızda ve dünyada neler olduğuna dair azıcık bilgisi olanlar bu ihtimali tahmin edebilirdi. Yine edebilir, etmeli de. Çünkü tehlike devam ediyor. Avrupa'nın başka başkentleri de aynı saldırı tehdidi altında. Yarın bu saldırıların hangi ülkede, hangi şehirde gerçekleşeceğini kimse öngöremez. Ülkemizi, insanımızı, onurumuzu korumakİnsanın; “Bizim ülkelerimiz için, topraklarımız için beslediğiniz terör şimdi sizi vuruyor” diyesi geliyor. Ama demeyeceğiz. Ahlaki zemini asla kaybetmeyeceğiz. Onlar terör üzerinden bize diz çöktürmeye çalışsa da, onlar milyonlarımızı bu emperyal hırsları yüzünden yok etse de, biz insan ekseninde bakmaya devam edeceğiz.
Vicdan ekseninde ama kendi topraklarımızı, insanlarımızı, şehirlerimizive onurumuzu kurtarma yolunda hiçbir tereddüt göstermeden, direncimizi daha da artırarak yol almaya devam edeceğiz.Bize ait olan, o tanıdık coğrafyada neler hazırlandığını, planlandığını, nasıl uygulamalar yapıldığını, ne tür örtülü operasyonlar yürütüldüğünü, ülkelerin terör üzerinden nasıl terbiye edilmeye çalışıldığı, bölge toplumlarının nasıl paramparça edildiğini bilerek, bu büyük mücadelede hem coğrafyamızı hem de ülkelerimizi korumak için amansız bir mücadele vereceğiz.Bu terör değil, örtülü dünya savaşıParis'i vuran terör sadece terör değildir. Dar anlamda, teknik anlamda terör kavramı artık anlamını yitirdi. Terör nitelik değiştirdi, kendi bağlamından koptu ve küresel ölçekte bir çatışmanın, örtülü dünya savaşının en önemli yöntemlerinden biri haline geldi.Bu, 11 Eylül saldırılarından bu yana hep böyleydi. Soğuk Savaş döneminin terör kavramı ya ideolojik ya da yerel çatışma alanlarından besleniyordu. Çok azı başka gerekçelere dayanırdı. Oysa yeni dönemde terör, bir küresel güç mücadelesinin en çirkin aracıdır. Ülkeler birbirleriyle savaşlarını terör üzerinden, örgütler üzerinden yürütür oldu. 21. yüzyılı “terörle mücadele çağı” ilan edenler kimse, bugün dünyada, özellikle de bizim coğrafyada örgütleri besleyenler de, terörü finanse edenler de onlardır.Coğrafyamızda demokratik devrimlerden ödü patlayan, besledikleri otoriter rejimler zayıflayınca da onların yerine ülke sınırlarını aşan örgütler inşa eden, bu örgütler üzerinden ekonomik ve siyasi güç hesapları yapan ülkeler veya güçler, yaşadığımız terör çağının en ağır suçlularıdır. ABD, Avrupa ülkeleri, Asya'nın merkez güçleri bu konuda ahlaki bir sorgulama yükümlülüğü altındadır. “Esad'ı bırakın, IŞİD'e bakın” Türkiye'ye karşı sık sık kullanılan terörle dize getirme, terör üzerinden ayar verme yöntemi bu sefer Fransa'ya uygulanmıştır. Ne için? G20 zirvesiöncesi bu saldırının anlamı nedir, kimlere ne tür mesajlar verilmektedir?Mesaj Suriye içeriklidir. Batı'yı hem mülteci krizinden koruyacak hem de dikkatlerini IŞİD üzerine çekip Suriye meselesinden uzaklaştıracak bir saldırı türüdür bu. Hatırlayın, 11 Eylül'den sonra korkunç bir El Kaide paranoyasına teslim ettiler dünyayı.
Nerede El Kaide? Unutturuldu? Yerine IŞİD ikame edildi. Örgütler üzerinden yürütülen operasyon gözlerimizi kör etme operasyonudur. Şimdi de “mesele IŞİD'dir” diyerek dikkatlerimiz gerçek sorunlardan, bölgeye yönelik istila projelerinden uzaklaştırılmaktadır.Birileri “IŞİD'le savaşın Suriye yönetimine müdahale etmeyin” mesajı vermektedir. Hatta IŞİD gibi örgütlere karşı Baas rejimi gibi seküler yapılara ihtiyacınız var” mesajı vermektedir. Ayrıca;Suriye meselesinde dünya ikiye bölünmüş, iki ana cephe şekillenmiştir: Rusya ve İran'ın başını çektiği ülkeler, askeri olarak da Suriye'de savaşmaktadır. Türkiye, S. Arabistan ve Katar gibi ülkeler de karşı saftadır. Fransa, Esad'ın gitmesi yönünde bir pozisyon belirlemişti. Bu saldırı ile burnunu sürttüler.IŞİD'i kim kurduysa Fransa'yı o vurduIŞİD'i kim var ettiyse Fransa'yı o vurmuştur. Çünkü bu örgütlere, arkasındaki güce yol açma dışında bir misyon yüklenmedi. Onlar şantaj aracı olarak kullanılmaktadır. Küresel ölçekte devam eden, gerçek anlamda bir dünya savaşı olan ve örtülü yürütülen savaşta örgütler tetikçilerdir. Birileri Fransa'ya Suriye işine karışma, öyle operasyon falan da düşünme” demiştir. Öyleyse bu mesajın bir bölümü de Türkiye'ye verilmiştir. Saldırı ile Suriye meselesi küreselleşmiştir. Artık bu aşamadan sonra iki ana cephe arasındaki çatışmalar daha da derinleşecektir. Suriye, ülkelerin örgütler üzerinden birbiriyle savaştığı bir bölgeye dönüşmüştür.
Avrupa ülkeleri, Suriye konusunda aynı pozisyonda değildir. Aslında bu ülkeler, Avrupa kıtası dışında birbirleriyle çatışmaktadır. Bu çatışmanın ne zaman ayyuka çıkacağı, umulmadık ölçüde yakın bir gelecekte ortaya çıkabilir. Bu stres birikimi bir yerde patlayabilir. Sizce bu terör ihalesini kim verdi?Viyana'daki Suriye zirvesinden dün biraz olumlu, yumuşatıcı mesajlar geldi. Bir geçiş süreci ve müzakere ihtimali ortaya çıktı. Tabii bu kararlar bir gün sonra etkisini yitirebilir. Viyana'daki hesap da bir başka terör saldırısıyla sıfırlanabilir.Suriye'den kaynaklanan mesele çözülemezse, bu dram, felaket devam ederse, Batı'nın örgütler üzerinden iş yürütme yöntemlerine bir son verilmezse, daha çok Avrupa şehirleri saldırı altında kalacaktır.Coğrafyamız için felaket senaryosunu devreye sokanlar.. Asıl felaketin kendilerini vuracağını bir gün çok acı bir şekilde öğreneceklerdir!Evet, IŞİD'i kim büyüttüyse Fransa'yı o vurmuştur. Suriye'de demokratik dönüşümü, özgürlüğü kim istemiyorsa, Paris'i o vurmuştur.Son bir yıldır Türkiye'yi hem PKK üzerinden hem de IŞİD üzerinden kim dize getirmeye çalışmışsa, kim terörü Türkiye içlerine servis etmeye kalkışmışsa, kim ülkemize karşı iç işgal girişimlerine yeltenmişse, Paris saldırılarını da onlar yapmıştır!Sanırım bu kadar açık olmak yetecektir…
O zaman bu terör ihalesini kim vermiş oluyor?
Büyük iddialar, büyük sözler, cesur adımlar..
04:0018/11/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Artık büyük sözler söyleme zamanı.
Büyük iddiaların ve büyük ideallerin peşinde koşma, kararlı ve cesur adımlar atma zamanı.
Tarih yapıcıların ellerini güçlendirme, işlerini kolaylaştırma, yollarını aydınlatma, onlarla omuz omuza mücadele etme, gerektiğinde bedel ödeme zamanı. Küçük hesaplar sayfasını kapatma, küçük hesapların peşinde koşanların defterini dürme, ülkenin ve milletin zamanını ve azmini onlardan koruma, kurtarma zamanı. Kısır tartışmaların, günübirlik dedikoduların, birkaç gün sonrasını göremeyen siyasi söylemlerin, cambazlıktan başka bir işe yaramayan yorum ve analizlerin hükümranlığını sona erdirme zamanı. Artık, fitne-fesat üzerinden mevzi savaşları verenlere, küçücük çıkarları için büyük laflar edip bunu memleket meselesi olarak pazarlayanlara tavır alma zamanı. Riyakarlar, kelepirciler, ve bedel ödeyenler..Bir hafta öncesini hatırlamayan, bir hafta sonrasına dair hiçbir kanaati olmayan riyakarlara tavır alma zamanı.Artık işadamı değil, politikacı değil, kanaat önderi değil, STK'cı değil, gazeteci değil, aydın değil dava adamı olma zamanı. Bunun için öncelikle zihinleri ve yürekleri temizleme, fırsatçılıktan kurtulma, arınma ve azim ve kararlılık sınavından geçme zamanı.Sonradan peydahlanmış bazı kişiliklerin, yeni yetme 'akil' tiplerin, şımarıklık ve açgözlülük karışımı karakterlerin yıllarını bu mücadeleye adamışlara, bedel ödemiş/yanmışlara, bu ülkenin sinir sistemini oluşturan sessiz ve onurlu insanlara kılıç sallamasına hoşgörü gösterilecek zaman değil.Az sıkıştığında kuyruğunukıstırıp sıvışanların, işler yoluna girince “merkez”i kapmahatta yağmalama yarışına giren kelepircilerin saltanat süreceği zaman değil.Bütün hesapların üstündeki hesapYoklukla sınanmışların, varlıkla imtihan olmuşların, çelik yumrukları, güçlü nefesleri, mangal gibi yürekleri olanların zamanı. Çünkü onlar Türkiye'yi bugüne taşıdılar, ganimet paylaşıcı olmadılar. Çünkü onlar bu ülkeyi çok daha ileri taşıyacak azme, iradeye ve ülke sevgisine sahip. Çünkü onlar, az sıkıştığında kaçıp sinenlerden, cephe satanlardan, mevzi değiştirenlerden ve bu günahlarına arsızca bahanelere üretenlerden olmayacak.1 Kasım vatan savunması dedik. Milletimiz, Selçuklu'dan gelen gelenekle, Osmanlı'dan kalan mirasla, Cumhuriyet döneminin azmiyle bu ana eksene, o yüzyıllara şekil veren ruha, kendine ve coğrafyasına kan veren damara sahip çıktı. Bütün siyasi söylemlerin üstünde bir siyasi irade olduğunu, bir tarihsel hedef olduğunu gösterdi. Yol çizdi, tavır koydu, tarih yapıcıların yolunu açtı. Onları diz çöktürmeye, onları tasfiye edip Türkiye'ye diz çöktürmeye dönük son üç yıldır acımasızca devam eden çokuluslu müdahaleye meydan okudu.Bugünlerde yüzyıllara dönük imzalar atılacakÖyleyse artık susma vakti, bezginlik vakti, günlük hesap vakti geçmiştir. Bundan sonra büyük adımların atılacağını, cesur kararlar verileceğini, Anadolu ölçeğinin çok ötesinde coğrafya mücadelesi verileceğini, ulus üstü yapılanlar döneminin başlayacağını bilmek gerekir. Dün yeni seçilen vekiller yemin etti, Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümeti kurma görevini AhmetDavutoğlu'na verdi. Oluşturulacak yeni kabinede güçlü, kararlı, yerli, bu büyük yükselişe imza atacak isimler olacak. Bu kabinenin işi bundan öncekilerden çok daha zor olacak. Çünkü onlar yeni yükselişdöneminin kadroları olacak. Milletin 1 Kasım'da verdiği sözün üstüne söz söylemek, o duruşun ötesine adımlar atma yükümlülüğü altında olacak.
Olağanüstü çıkışların yaşanacağı, büyük reformların yapılacağı, ekonomik sıçrama ve dış politik açılımların ses getireceği bir dönem başladı. Bu dönem bir çok ülkede olduğu gibi, imparatorluk dosyalarının raflardan indirildiği dönem olacak. Bunu sadece Türkiye yapmıyor, kimse buradan bir muhalefet dili üretmeye kalkışmasın. Almanya da, İngiltere de, Rusya ve Fransa da kendi dosyalarını raflardan indiriyor. Artık böyle bir tarih başladı. Bu tarih, kimin merkezde yer alacağına karar verilen tarih olacak. Belki de bugünlerde atılacak temeller yüzyıllara dayanan bir gücün temelleri olacak. Belki bu yıllar işte böyle bir güçlü çıkışın ilan edildiği yıllar olacak. Dış müdahale, iç işgal ve intihar bombacıları Artık kimlik savaşlarıyla, mezhep ve etnik çatışmalarla uğraşacak vakit yok. Artık sadece Türkiye'nin iç sorunlarıyla uğraşacak lüksümüz yok. Artık bu ülkenin her hareketi, her çıkışı, her söylemi bölgeseldir hatta küreseldir. Böyle olmak zorundadır. Böyle olmazsa, acımasız bir yıpranma dönemi başlayacaktır.Üç yıldır Türkiye'yi çepeçevre kuşatan, nefesini kesen, diz çökmeye zorlayan saldırılar, dış müdahaleler, iç işgal girişimleri işte bu büyük tarihsel sıçramayı yok etmeye ayarlıydı.Milletimize ve ülkemize öncülük edenleri, onları büyük dava ile tanıştıranları, onlara cesaret ve özgüveni hatırlatanları tasfiye edip yok etmek istemelerinin sebebi, bu milleti dilsiz, kör ve sağır bırakmaktı. Yapmadıkları çirkinlik ve çirkeflik kalmadı. Daha bir ay önce imza attıkları ihanetlerinin mürekkebi bile kurumadı. Ama başaramadılar. Başaramayacaklardı. Milletlerin büyük yürüyüşlerini, eğilimlerini, toplumsal duygu selini durdurmaları mümkün değildi. Bunu bile anlayamayacak kadar aptaldılar ve birer intihar bombacısı gibi meydana sürüldüler. Bütün bunlar geride kaldı. İhanet ve kötülük sahipleri ortada kaldı. Büyük yürüyüş hiç sendelemeden devam ediyor. Bin yıllık tarih, yeni başlangıçÖyleyse bundan sonra artık hepimiz bu misyona göre hareket etmek zorundayız. Milletvekilleri de, bakanlar da, kanaat önderleri de, gazeteciler ve aydınlar da bu misyonla hareket etmek zorunda. Bunu başaramayanlar yollarda kaybolup gidecektir. Bunu kişisel çıkar yolu görenler utançlarıyla ortada kalacaklar.Bin yıllık tarihin yeni bir aşamasına geldik. Cumhuriyet'in ilan edildiği dönemler gibi yeni bir başlangıç dönemine girdik. Hepimizin birer vatansever olarak, ülkesine ve milletine adanmış kişiler olarak bu başlangıçta üzerimize düşeni yapma yükümlülüğü var.Artık büyük sözlerin, büyük ideallerin, cesur adımların zamanı. Selçuklu'dan bu yana devam eden tarih akışını yeniden şekillendirme zamanı. Biz hep burada kalacağızBugüne kadar tereddütsüz bir şekilde tarih yapıcıların yanında yer aldık. Her türlü ayartmaya, tehdide, itibarsızlaştırmaya karşı tereddütsüz bir şekilde ayaklarımızı sağlam tuttuk.Ama asıl büyük mücadele yeni başlıyor. Başı dönenlerin, dizleri titreyenlerin, dilleri tutulanların direnemeyeceği bir süreç olacak bu. En ağır sınav şimdi başlıyor. Hepimiz sınanacağız.
Yürekleri sağlam olanlar, asla pes etmeyecekler, öncüler yüzyılların mücadelesini verecek. Biz hep orada olacağız.
2023 ne demek!
04:0020/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
11 Eylül sonrası iki esaslı sorun küreselleşti: Terör ve ırkçılık. Terör Müslüman dünyayı kasıp kavururken ırkçılık Atlantik kıyılarını kapladı.
Müslüman coğrafyanın zaafları üzerinden örgütleri ve terörü ikame edenler, kendi vatanlarında, kıtalarında ırkçılığa teslim oldu. Müslüman dünyadan yükselecek itiraz söylemlerini, varoluş mücadelesini, ekonomik ve siyasi meydan okuyuşu kırmak, kirletmek, bu coğrafyayı yeni bir yirminci yüzyıla mahkum etmek için kaosu bölgeselleştirenler, kendi topraklarında, tarihlerinin en utanç verici hatıralarını canlandırdı. Kendilerini koruma dürtüsüyle ırkçılığa devlet koruması sağladı, toplumlarını sistematik biçimde faşizme yönlendirdi.21. yüzyıla dönük planlamaları çerçevesinde ülkelerini, toplumlarını, sınırlarını korumak için krizleri bizim topraklara sürenler, bu coğrafyayı şiddet ve teröre boğanlar, bunu yaparken de bütün ikiyüzlülükleriyle terörle mücadele çağı ilan edenler ondan çok daha vahim olan, Batı'nın geleceğini kasıp kavuracak olan faşizmin temellerini attı.Küresel tiranlık planı çöktü, ırkçılık yükseldi11 Eylül'den sonra ABD'nin öncülük ettiği, terörle mücadele adı altında küresel tiranlık oluşturma çabaları çoktan çöktü. Bu çöküş ABD'nin ahlaki olgunluğunun, siyasi ve askeri gücünün sınırlarını da belirledi. Bu bir kayıptı ve ABD, Soğuk Savaş'ta kazandığı zaferi on yıl bile sürdüremedi. Değer ve güvenilirliğini tamamen kaybetti, küresel ölçekte yeni arayışları zorunlu hale getirdi.ABD'nin çizgisinden giden, ABD dışında hiçbir şey üretemeyen, derin tarihi birikimini ucuz Amerikan söylemlerine kurban veren Avrupa, her ne kadar Avrupa Birliği'ni oluştursa da, Atlantik'in diğer tarafından gelen ırkçı dalgalara yenik düştü. Toplumsal hafızasındaki kötü hatıralara rağmen, 1950'lerden beri koruyup kolladığı, dünyaya ihraç ettiği en değerli varlığını, değerlerini birkaç yılda terketti. Vatandaşlık, olağanüstü hal, terörle mücadele yasalarını değiştirdi, tamamen ırkçı düzenlemeler yaptı. Artık Avrupa da değer üretemez oldu. Dahası, sahip olduğu değerleri bile koruyamaz hale geldi. ABD duraklama, Avrupa gerileme dönemine girdi11 Eylül, ABD için duraklama, Avrupa için gerileme döneminin başlangıç tarihidir. Batı dünyası hızla kendi içine yoğunlaşırken, değerlerini kaybederken, özgürlük yerine korumacı ve koruyucu kurallara teslim olurken, yaşlanıp yorgunluğa teslim olurken dünyanın başka bölgelerinde müthiş bir sıçrama, hareket, tarih sahnesine çıkma azmine tanık olduk.Asya ülkeleri ile ABD ve Avrupa arasındaki teknoloji farkı, sermaye farkı, savunma alanındaki fark hızla azaldı. Bu gelişme, Asya'nın yeni bir siyasi güç olarak küresel denklemdeki ağırlığını arttırdı. Artık Atlantik hiçbir şekilde tek başına küresel iktidar alanını düzenleyemeyecekti. Bu değişim belki yüzlerce yılı belirleyecekti. Türkiye'nin hızlı dönüşü paniklettiTam bu dönemde, yüz yıldır durgun, çekingen, korumacı, ürkek bir şekilde ayakta kalmaya çalışan ülkelerden biri, vesayetle yönetilen, “cephe ülkesi” olarak tanımlanan, muhteşem imparatorluk geçmişini reddetmek zorunda bırakılan Türkiye, yıldızlaşan ülkelerden biri olarak çok hızlı bir şekilde tarih sahnesine yeniden döndü.Türkiye'nin büyük dönüşünden daha çık “hızlı dönüşü” şaşkınlık uyandırdı. Osmanlı ve Endülüs korkusuyla, nefret ve önyargısıyla biçimlenmiş Avrupa siyasi düşüncesi aynı hızla bu dönüşü boşa çıkarmaya dönük kapsamlı bir mücadeleye girişti. Müslüman coğrafyanın tamamına yönelik, “İslam tehdidi” önyargısıyla hazırlanan güvelik stratejilerinin tamamı, coğrafyayı yeniden köleleştirme amaçlıdır. Hangi ülke olursa olsun kafasını kaldıranın ezilmesine, yok edilmesine odaklıdır. Arap Baharı sonrası bu müdahalelerin onlarca örneği önümüzdedir. İlan edilmemiş Haçlı Savaşı..Ama Türkiye'nin dönüşü, bütün bunların üstündedir ve coğrafyayı dönüştürme gücüne sahiptir. Muhteşem dönüşe karşı ilan edilmemiş bir Haçlı müdahalesi yürütülmektedir. En dost, müttefik ülkelerin, stratejik ortakların bile Türkiye politikalarının altında hep bu korkuyu ortadan kaldırma düşüncesi hissedilmektedir. Ne olursa olsun, Atlantik artık dünyanın tek efendisi olma gücünü kaybetmiştir ve yüzyıllarca da olamayacaktır. Öyleyse “yıldız ülkeler”in yürüyüşü devam edecektir. Bu yıldızlar içinde derin tarihi zenginliği, siyasi tecrübesi, küresel ölçekte yönetme beceresi olan tek ülke de burasıdır. Çünkü Türkiye'nin siyaset kültürü yerel değil, küreseldir.Bu yüzden asıl savaş hep Türkiye'ye karşı olmuştur. ABD ve Avrupa'nın en büyük hatası, Türkiye'ye karşı “ikiyüzlü” tavırlarıdır ve maalesef bu ikiyüzlülüğün farkedilmediğini sanmalarıdır. 2023 demese dağılacaktıTürkiye'nin yüz yıl sonra başlattığı seferberliğin ilk hedefi 2023'tür ve yüz yıl sonra gerçek bağımsızlığın ilanıdır. Tam anlamıyla vesayetten kurtulma tarihidir. Bu tarihe yaklaştıkça savaş daha da sertleşmektedir. Üç yıldır kullanılan yöntemlerin kirliliği, çirkefliği işte bu panikten kaynaklanmaktadır. Her ne kadar 1 Kasım'da bu çirkefliğin defteri dürülmüş gibi görünse de hesaplaşma 2023'e kadar devam edecek, zaman azaldıkça çatışmanın şiddeti de artacaktır.Türkiye, olağanüstü bir sabırla geldi bugünlere. Dağılmadan, çözülmeden kendini koruyabildi. Bu dönemde eğer 2023 gibi hedeflere göre kendini kurmasaydı çözülecek, küçülecekti. Muhtemelen Anadolu yeniden parçalara ayrılacaktı. Bu yüzden o büyük çıkışa yöneldi. Anadolu sınırlarının dışına taşmayı, bölgesel derin tarihe sığınmayı, onu bugünün şartlarına göre yeniden okumayı seçti. Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez böyle bir tarihi fırsat doğmuştu ve küresel güç haritasındaki dağılma Türkiye'ye olağanüstü bir hareket alanı tanıyordu. Bu fırsat kullanılmasaydı belki yüzyıllarca böyle bir ortam yeniden oluşmayacaktı.Selçuklu'yu, Osmanlı'yı kuran irade devredeİşte tam bu sırada Selçuklu'yu vareden irade, Osmanlı'yı vareden akıl devreye girdi. Artık bu aşamadan sonra hem Selçuklu'yuz hem Osmanlı'yız hem Cumhuriyet'iz. Çünkü bu üçünün üzerinde yeni bir şey inşa ediliyor. Yüzyıllara dönük meydan okumanın ruhu budur. Çatışma bundandır, hesaplaşma çok büyüktür. 2023 işte o kurucu iradenin, o derin aklın Türkiye'ye tayin ettiği ilk duraktır. Yürüyüş ondan sonra da devam edecektir. 1 Kasım işte bu yüzden vatan savunmasıydı ve Anadolu'nun yüzyılların harmanladığı basireti bu başarıyı sağladı. Milletin ana omurgası ülke yönetimine el koydu, yol gösterdi. Siyasi öncülere güç verdi, yollarını açtı. Anadolu, milletimiz, bu tarihi yürüyüşü gördü, okudu, onayladı ve seferber oldu. Bundan sonra siyasi güç kadar değer de üretmek zorundayız. Ekonomik refah kadar barış projeleri de üretmek zorundayız. 2023 sadece siyasi meydan okuma değildir. Selçuklu, Osmanlı sadece asker ve fetih değildir. Kalıcı yükseliş sağlanacaksa bütün bunların en az siyasi güç arayışı kadar öncelikli olması gerekir. Kalıcı güç inşa edilecekse sadece Anadolu için değil, bütün coğrafya için çıkış yolları çizmek gerekir. Küresel ölçekte güç haritası şekillendirilirken dünyaya verilecek değerler üretmektir. Mütekebbir dil ve iç işgalciler Böyle dönemlerde, “iç işgalciler”in, Truva Atı rolü üslenenlerin yenilmişliği kimseyi kandırmasın. Bu topraklarda mücadele hiç bitmemiştir, bitmeyecektir. Onlar yeni gerekçeler üretip, yeni müttefikler bulup cepheyi yeniden kurmak için her fırsatı kullanacaklardır. Ama bizleri diri tutan da bu mücadele ruhudur, bu da unutulmamalıdır.Bu dönemlerde hastalıklı bir şekilde İslam dünyasını ve Müslümanları suçlayan, aşağılayan, küçümseyen, hor hakir görüp saldıran aydınların kullandığı o mütekebbir dilin artık o çokuluslu müdahaleler kadar rahatsızlık verdiğini, bıkkınlık verdiğini, onların sözlerinin aynı zamanda bir müdahale aracı olduğunu unutmamak gerekir. Derin feraset ve ana omurganın direnci onları birer birer tasfiye edecek, tarih dışına itecektir. 2023 sadece siyasi, ekonomik ve askeri alanda harekete geçmek değil, entelektüel anlamda da yerlileşmek, değer ve düşünce üretmektir. Belki en cesur olunması gereken alan burasıdır. Yeni vatanseverlik ve “acımasız direniş”2023 yüzyıllık meydan okuma, ayağa kalkma, özgür olma ve onur mücadelesidir, bir ülkenin yeniden yıldızlaşmasıdır. İç işgalcilere, entelektüel teröre, çokuluslu müdahalelere karşı “acımasız direniş”tir.Unutmayın bu direniş yüzyılları belirleyecektir.ABD'nin durakladığı, Avrupa'nın gerilediği bu tarih aralığı bize yüzyılların yolunu açmaktadır. Bunu başaracak siyasi akıl da, cesaret de, tarihsel birikim de bu ülkede mevcuttur. Artık ürkeklik için, korkaklık için bahane kalmamıştır. Bugün vatanseverliğin anlamı işte bu yüzyıllara yönelmektir.
Örgütler savaşından devletler savaşına..
04:0025/11/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye haklı olarak Rus uçağını düşürdü. Putin Türkiye'yi tehdit ediyor. Dünya alarmda. Suriye'de devletler savaşı mı başlıyor? Türkiye ile Rusya arasındaki kriz nasıl yönetilecek? Gelin biraz geniş pencereden, derince bir analiz yapalım:
Türkiye, açık bir şekilde hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağını düşürdü. Daha önce birçok kez Ruslarla bu ihlaller yüzünden görüşmeler yapılmış, bir daha olmayacağı söylenmişti. Ancak yine oldu ve üstelik on kez uyarılmasına rağmen Rus uçağı ihlale devam etmiş, Türkiye kendi hava sahasını korumuştur. Bu, nefsi müdafaadır ve her ülkenin doğal hakkıdır.Rusya, dünyaya IŞİD ile savaşmak için Suriye'ye girdiğini açıklamış olmasına rağmen, hiçbir IŞİD'çinin bulunmadığı Türkmen bölgesini günlerdir bombalıyordu. Üstelik Suriye'ye girdiği günden bu yana ılımlı muhalifleri ezmekte, sadece ve sadece onlara saldırılar düzenlemektedir. Çünkü Moskova'nın gerçekte IŞİD'le mücadele diye bir hesabı yoktur ve hiç olmamıştır. Rusya ve İran, Suriye'yi işgal ediyorİşin esası şudur: Rusya, İran'la birlikte Suriye'yi işgal etmiştir. Şam rejimini korumak, Suriye direnişini kırmak için bölgeye gelmiştir. Ama hesap daha da derindir. İran da Rusya da yeri geldiğinde Beşşar Esed'i ve Şam rejimini satacaktır. Temel amaç Suriye'yi işgaldir ve iki ülke de şu an bu işgali gerçekleştirmektedir. Bölgeye jeopolitik anlamda bir dış müdahale yapılmıştır. Rusya, İran'ın da gaz vermesiyle Suriye'ye saldırmış, bunun için Şam rejimini bahane olarak kullanmıştır. 1979'daki Afganistan işgalinin yöntemiyle bugünkü Suriye işgalinin yöntemi birebir aynıdır. Sovyetler'i Afganistan'a Babrak Karmal çağırmıştı. Rusya'yı da Suriye'ye Beşşar Esed çağırdı. Afganistan müdahalesi Ruslara Sovyet İmparatorluğu'nun çözülmesi gibi bir fatura ödetti. Suriye müdahalesi Ruslara nelere nasıl bir fatura çıkaracak? Afganistan Rusya tarihinin en büyük ve acı hatırasıdır. Suriye Rusya Federasyonu için nasıl bir hatıra olacak?Fars milliyetçiliği, Putin yayılmacılığıBurası Ortadoğu ve hiçbir hesap kalıcı değildir. Hiçbir ülke buralara müdahale edip öyle birkaç yılda çekilemez. Her zaman ağır bedeller ödeyerek, derin yaralar alarak çıkar ama bu yıllar sürebilir.İki ülkenin emperyal hırslarıyla her tarafa saldırdığı bir döneme girdik. İran, Afrika kıyılarından Basra Körfezi'ne ve Akdeniz kıyılarına kadar her yere müdahil oluyor. Tipik bir Fars milliyetçiliği rüzgarı estiriyor. Tahran inanılmaz bir özgüvenle, komşularına karşı örgütlerle ortaklıklar kurabiliyor. Basra Körfezi'ndeki bütün ülkeleri tehdit edebiliyor. Yayılmacı, müdahaleci, sinir bozucu bir görüntü veriyor.Rusya, Vladimir Putin ile birlikte Ukrayna'dan Gürcistan'a, şimdi de Suriye üzerinden Ortadoğu'ya yeni bir Rus milliyetçiliği dalgası taşıyor. Çarlık Rusya'sı, Sovyet Rusya'sı Putin üzerinden yeniden kurulmak isteniyor. Moskova'nın Suriye'den sonraki hedefleri büyük oranda Kafkaslar, hatta Orta Asya ülkeleri olacaktır. Çünkü Putin'in zihnindeki harita tam anlamıyla bir Sovyet haritasıdır.İki ülke arasında en büyük kriz patladıDünya bu iki ülkenin hırslarıyla yüzleşmenin tedirginliğini yaşıyor. ABD ve Avrupa'daki durgunluk bu hırsı kamçılasa da elbette bir yerlerde bir sınır çizilecektir. ABD'nin Soğuk Savaş sonrası küresel diktatörlük için başlattığı “Yeni Amerikan Yüzyılı” planları beş yılda çöpe atıldıysa, Rusya ve İran için de “yolun sonu” bir şekilde belirlenecektir. Türkiye ve Rusya, yüzyıllara dayanan siyasi tarih tecrübesine sahiptir. İki ülke, çoğu savaşlarla geçen bu derin ortak tarihin yeni bir test dönemini yaşamaktadır. Olağanüstü ekonomik ortaklık, stratejik ortaklık, teknoloji ortaklığı, küresel bir çok meseleye aynı noktadan bakabilme özelliği ile, Ankara ve Moskova, yüzlerce yıldır ilk kez bu kadar yakınlaşmıştı.Ama orta ve uzun vadede, iki ülkenin stratejik çıkar alanları üzerinde rekabeti bekleniyordu. Bu alanın Kafkasya ve Orta Asya olacağı varsayılıyordu. Hiç birimiz iki ülkenin Suriye üzerinden böyle bir ayrışma dönemine gireceğini öngörmüyorduk. Maalesef ayrışma çok hızlı ve çok çetin bir coğrafyada başladı.İki ülke arasında Soğuk Savaşsonrasının en ciddi krizi patladı. Türkiye'nin haklılığı asla tartışılmaz bu pozisyonda bile çok dikkatli ve soğukkanlı bir diplomasi, kriz yönetimine iki ülkenin de ihtiyacı var. Ekonomik, siyasi ve özellikle güvenlik alanlarında sarsıcı sonuçlara ulaşabilecek bu yeni durum, iki ülke arasında gibi görünse de, Suriye üzerinden yepyeni bir fotoğraf çıkardı ortaya. Artık her ülke bu yeni fotoğrafa göre pozisyon almak zorunda kalacak. Örgütler savaşından devletler savaşına..O da şu:Suriye krizi, örgütler savaşından devletler savaşına dönüştü. Artık Suriye içi bir mesele, Suriye rejimiyle alakalı bir mesele değildir. Önce bölgeselleşti şimdi de küreselleşti. Son dönemde örtülü şekilde, örgütler üzerinden yürütülen devletler savaşı, dünkü krizden sonra alenileşti. Bundan sonra oyunun kuralları değişecek. Krizin Türkiye ile Rusya'yı ilgilendiren boyutu bile bölgeselleşecek. Hatta ekonomik ve siyasi alanda küreselleşecek. Ama krizin güçler haritasındaki boyutu tam anlamıyla küresel mesele halini alacak, sınırları belli olmayan bir hal alacak. Küresel güç hesaplaşmasında herkesin durduğu yeri gizleme, ikili oynama şansı kalmayacak. Her ülke, bölgede eli olan her güç kendini açıkça ortaya koymak zorunda kalacak.İran sınırından Akdeniz kıyılarına kadar olan bölge küresel kriz alanı, devletler savaşının alanı olarak öne çıkıyor. Doğu Akdeniz, tarihin en kritik dönemine giriyor ve güç gösterilerinin yapıldığı bölge oluyor. Belki Basra Körfezi'nden çok daha büyük, çok daha kalıcı kriz alanına dönüşüyor.Güney sınırlarımızda vesayet kabul edilemezTürkiye güney sınırlarının Rusya ve İran tarafından işgalini kaldıramaz. Bu iki ülke tarafından çevrelenmeyi hazmedemez. Türkiye, Arap/İslam dünyasıyla ilişkilerini, coğrafi bağlantılarının Rusya/İran vesayetine bağlanmasını içine sindiremez. Türkiye'nin gelecek hesapları için bu ölümcül bir kayıp olur. PYD üzerinden oluşturulmak istenen Kuzey Suriye Koridoru ne ise, İran ve Rusya'nın bu bölgeyi denetleme girişimi de aynıdır. İkisi de Türkiye'yi boğma stratejisinin birer uygulamasıdır.Rusya lideri Putin'in dünkü ağır sözleri, Türkiye'ye yönelik tehditleri büyük oranda kendi kamuoyuna yöneliktir. Ama yine de yenilir yutulur cinsten değildir. İlerleyen saatlerde Moskova'nın tepkisi netleşecektir. Umarız buradan çok daha ileri gidecek girişimler söz konusu olmaz. Yoksa sonsuz krizlerin, Rusya'yı da yakacağı iyi hesaplanmalıdır.Putin'in kabadayı tavrı, onun bir zaafını, zayıflığını ortaya çıkardı. Her ne kadar Suriye'ye girişi Rusya'nın Ortadoğu denklemindeki güç arayışı gibi görünse de, aslında bir İran provokasyonudur. İsrail'in ABD askeri gücünü Ortadoğu'da kullanması gibi, İran da Rusya'nın gücünü kullanma yoluna gitmiştir. Putin'in güç sevdası Rusya'nın bölge politikasının İran tarafından rehin alınmasına yol açmıştır. Tahran Rusya üzerinden, onu cepheye sürerek bölgesel harita çalışması yapmaktadır. Daha ileriki dönemlerde bunun Moskova'ya faturası gerçekten çok ağır olacaktır.İçeride yeni bir terör dalgası başlatacaklarTürkiye'de güçlü bir hükümet kurulmuştur. Çok güçlü ve duyarlı bir kamuoyu vardır. İslam dünyasındaki en etkili güç de şu an Türkiye'dir. Böyle bir dönemde etkili bir kriz yönetimi ile bu krizin üstesinden gelmek mümkündür. Atılacak bir yanlış adım, bölgesel krizi bir anda Suriye üzerinde bir devletler savaşına dönüştürme gücüne sahiptir.
Suriye ile sınırı bile olmayan Rusya'nın Türkiye sınırının sıfır noktasında bu kadar taciz edici girişimlerde bulunması, Türkiye'nin hassasiyetlerini hiçe sayması, üstelik özel bağlarımız olan Türkmenleri gözümüzün önünde günlerdir bombalıyor oluşu Moskova'daki karar alıcılar tarafından da dikkate alınmalıdır.Şu an iki ülke teyakkuzda. Şu an NATO teyakkuzda. Ne kararlar alınır, nasıl bir yöntem izlenir, bilmiyorum, göreceğiz. Önümüzdeki bir iki gün çok hassas. Olayın sıcaklığı ciddi tehlikeler barındırıyor ve soğutulması gerekiyor.Ama hepsinin üstünde Türkiye'nin kendi öz savunma planlarını acilen hayata geçirmesi zaruridir. Bundan sonraki her gün benzer krizler demektir. Birkaç gün içinde Türkiye içine yansıtılabilecek terör dalgasına acil önlem alınması gerekir. Şimdi kimler arkasında kimler var hep birlikte göreceğiz. Kimsenin de Türkiye'nin onuruyla oynama lüksünün olmadığı bilinmelidir. Sabırlı olmak itaatkar olmak değildir.
Erdoğan duruşu, yükselen Türkiye, yeni ‘One Minute’
04:0027/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kim ne dese desin, Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi, Soğuk Savaş döneminden bu yana bölgesel ve küresel etkilere yol açabilecek en derin krizdir.
Üstelik bu, sadece iki ülke ile sınırlı değildir. Bir yönüyle İran, Suriye ve bölge ülkelerine uzanan, diğer yönüyle de Batı ile Doğu arasındaki güç haritasını etkileme potansiyeli olan yeni bir durumdur. Türkiye'nin ve Rusya'nın, geçmişi bugüne taşıyarak, yeni yükseliş tarihlerini yazmaya hazırlandığı döneme denk gelmesi, ayrıca dikkatle izlenmesi gereken bir gerçektir.Rus-İran ekseni tehdit ediyorRusya, Sovyetlerden sonra Çarlık Rusyası'na dönüş kararı almış, dağılma sürecini kısa sürede durdurmuş hemen ardından Çarlık ve Sovyetler döneminin yayılmacı haritasına açılmaya başlamıştır. Çin ile geliştirdiği ortaklıkları arkasına alarak, İran'ı bir cephe ülkesi olarak kullanarak, önce Güney Kafkaslara, sonra Karadeniz'in kuzeyine müdahil olmuş, Kırım'ı ilhak ederek Karadeniz'de yeniden merkezileşmiş ardından şaşırtıcı biçimde Suriye'ye girmiştir. Rusya'nın Suriye'ye girmesi ile ABD'nin Irak'a girmesi aynı ölçekte bir müdahaledir. Dahası, tıpkı İsrail'in bölgede Amerikan gücünü kullanması gibi, Rusya da Ortadoğu'daki kılavuzluğunu İran'a terk etmiş, Tahran Rus gücünü bir silah olarak bütün bölgede kullanır hale gelmiştir. Yüzyıllara dayanan ve Sünni Türk dünyasını ikiye bölen Rus-İran ekseni yükselişe geçmiş, bütün bölgeyi biçimlendirme çabası içine girmiştir.Türkiye yükseliş dönemine girmiştirTürkiye, yüzyıllık uykudan uyanan bir ülkedir. Osmanlı siyasi yapısının küresel koalisyon tarafından dağıtılmasından sonra ilk kez ayağa kalkmış, güçlü siyasi liderlik ve yüzyıllara dayanan derin siyasi akıl harekete geçmiş, Anadolu'ya hapsedilen bir millet coğrafyaya açılmaya başlamıştır. Bu tarihi bir dönüştür ve asla yönünden sapmayacaktır. Türkiye artık Cumhuriyet dönemi sonrasının hazırlıklarını yapmakta, yüzyıllara dayanan siyasi yolculuğuna yeni güç arayışı ile devam etmektedir. Bu çok uzun bir yürüyüştür. Hafızası Cumhuriyet'ten önceye uzanamayanların, vizyonu Avrupa Birliği üyeliğinin ötesine geçemeyenlerin anlayabileceği bir mücadele değildir. Bu dönemde dostluklar da düşmanlıklar da konjonktüreldir, Türkiye artık tek başına bir güçtür, coğrafyasıyla bütündür. Böyle olmak zorundadır. Küresel ölçekte oyunun kuralları değişirken Türkiye kendi oyun kurallarını çoktan değiştirmiştir. Bu yüzden yeni sözlerle, yeni yöntemlerle, yeni siyasi önceliklerle yoluna devam edecektir.Korkudan titreyenler bunları anlayamazCumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Vladimir Putin arasındaki söz düellosunu işte bu iki yükselen gücün arayışları üzerinden okumak gerekir. Erdoğan'ın dik duruşu, güçlü sözlerle hareket edişi bu yüzden hamaset değil, yükseliş dönemi Türkiye'sinin duruşudur. Artık ezberler bozulmuştur ve kimse Türkiye'den artık çekingen, pısırık, özür dileyici, yılgın tavırlar beklemesin. Devletin gücü ile, milletin gücü ile, ülkenin gücü ile sözün gücü birbirini destekleyecektir. Bu bir macera değildir. Bu, bütün coğrafyaya, toplumlara verilen mesajdır, yeni bir sinyaldir, yüzyıllardan gelen duruşun göstergesidir.Putin'in ardı ardına Türkiye'ye yönelttiği tehditler karşısında birileri eski korkaklıklarıyla tir tirtitrerken, Erdoğan'ın dünkü sözleri en çok da “iç işgalcileri”n başını döndürmüş, alabildiğine Rusya PR'ı yapanları ters köşeye yatırmıştır. “Aman Rusya'yı karşımıza almayalım, durum çok vahim, buna gücümüz yetmez” diyerek eski korkaklıklarını bütün ülkeye pazarlayanların “operasyonel” kampanyaları da bu sözlerle boşa çıkmıştır. Müslüman manifestosu.. Putin'in insanı hayrete düşüren “İslamlaşma” suçlamasına verilen cevap aslında bütün coğrafyaya verilmiştir: “Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman. Bunu nasıl söylersin? Ben kalkıp da 'Rusya'yı yönetim Hristiyanlaştırma gayreti içinde' diyebilir miyim? Tayyip Erdoğan Müslüman'dır. Ben neyin gayreti içinde olacağım” şeklindeki sözler, bir kimlik, sorumluluk ve meydan okuma cümleleridir. Bu toprakların da, siyasi tarihin de normalleştiğinin göstergeleridir. Hele şu cümle sanırım Putin'in de uykularını kaçıracak cinsten: “Suriye konusu tıpkı Irak, Mısır, Balkanlar, Kırım, Kafkasya gibi, bizim asli meselemizdir. Bizim bu coğrafyaya bakışımız asla diğer ülkeler gibi olamaz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi başkaları için bataklık olabilir ama bizim için oralar bin yıllık hatıralarımızın bulunduğu ayrılmaz parçamızdır. Bu köklü geçmişi bilmeyenler, bölgemizdeki sorunlara yönelik samimiyetimizi de anlayamazlar.”Osmanlı'dan sonra ilk kez söyleniyorBu bir meydan okumadır. Bu zihinlerimizdeki siyasi haritanın ilanıdır. Bu, ortak tarihimizin, köklü birlikteliğimizin resmidir. Suriye'de hızla batağa saplanacak olan Putin bu cümlelerdeki Kafkasya ve Kırım ifadelerini dikkatle okuyacaktır. Bu sözler, Kanuni'den, Abdülhamit'ten kalan sözlerdir. Bu sözler, Osmanlı'dan sonra ilk kez söylenen sözlerdir. Öyleyse Batı dünyası da, Doğu dünyası da bunu dikkate almak zorundadır ve alacaktır da.“Özür dilemeyeceğiz. Hava sahamızı ihlal ettiği için Rusya özür dilemeli. Yine ihlal olursa yine aynısını yaparız” sözlerini işte bu güçlü cümlelerle birlikte söylüyor.İçeride bazları panikte. Ülkeyi sindirme, korkutma derdinde. Bu duruşu, bu güçlü cümleleri anlayamayanlar, anlayıp da Türkiye karşıtı cephelerle ortaklık kuranlar operasyon peşinde. Ama bundan sonra işte bu sözlerin hüküm sürdüğü bir Türkiye olacak karşılarında. Bugüne kadar hep kaybettiler, bundan sonra çok daha ağır kayıplar verecekler.Türkiye'ye rağmen harita çizilemezKimse Türkiye'nin burnunun dibine kadar sokulup tehditler savurmasın. Kimse Türkiye'nin Arap/İslam dünyası ile ilişkilerini rehin almaya kalkmasın. Kimse bu coğrafyada Türkiye'ye rağmen harita çizmeye girişmesin. Bunları düşünenler Haçlı Savaşları'ndan bu yana verilen mücadelenin özet tarihin bir okusun, bu kendilerine yetecektir. Erdoğan'ın sözleri krizi derinleştirme amaçlı değildir. İki ülke, yüzyıllara dayanan ortak siyasi tarihlerinin verdiği tecrübe ile bu krizin üstesinden pekala gelecektir. Ama kimse de Rusya'yı Türkiye'nin üzerine salmaya, onun üzerinden Türkiye'ye ateş etmeye kalkışmasın. Rus yönetiminin en çok düşünmesi gereken konu belki de Fars ateşinin Rus siyasi aklını nasıl rehin aldığı olmalı. Çünkü bunun Ruslara bedeli ağır olacaktır. Misak-ı Milli'nin ötesi ve yeni 'One Minute'Erdoğan'ın sözleri yükselen Türkiye'nin pozisyonunu belirlemektir. Artık böyle bir ülke olacaktır. Bu, Cephe ülkesi, kanat ülkesi, köprü ülke değil merkez ülke refleksidir. Belki Misak-ı Milli sınırlarının çok daha ötesine açılan bir zihinsel harita şekillenmektedir ve çok yakın gelecekte bu harita kendi ortak siyasi dilini üretecektir.Evet, bu bir meydan okumadır. Bin yıldır bu topraklarda kaç kez böyle meydan okuduk, bilirsek bunun anlamını da kavrayacağız.İsrail'e ayar veren “One Minute” çıkışından sonra çok daha geniş ölçekte bir “One Minute” çıkışına tanık olduk. Bu, hem Türkiye'ye ayar vermeye kalkışanlara bir uyarıdır hem de uluslar arasında Türkiye'nin durduğu yeri tam anlamıyla tayin etmektir.Artık böyle bir Türkiye olacaktır. Savaş da barış da böyle bir Türkiye ile olacaktır. Korkakların bu büyük mücadelede yeri olmayacaktır.
Açık konuşalım, bu savaş ilanıdır
04:0030/11/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Ankara ile Moskova arasında başlayan atışma, aslında dünya genelinde yaşanan büyük hesaplaşmayı cesur sözlerle tartışmak için bir fırsat oluşturdu. Artık doğru sözlerle “aslında ne olduğunu" ortaya koyma vakti gelmiştir.
Rusya ile Türkiye arasında aslında nelerin yaşandığını, Suriye üzerinden coğrafyada nasıl bir cephe şekillendiğini, terör örgütleri üzerinden kimlerin iş yürüttüğünü, kimlerin nasıl emperyal hırsların peşine düştüğünü, kimlerin Müslüman direncini tasfiye edip bölgeyi yeniden kolonileştirmeye çalıştığını, kimlerin “İslam iç savaşı" tezgahladığını ve bunun altyapısını oluşturduğunu, coğrafyayı kasıp kavuran kimlik savaşlarının nasıl bir proje olduğunu, Türkiye'den yükselen büyük meydan okumanın çevremizdeki coğrafyayı nasıl dalgalandırdığını açık, net, cesur sözlerle konuşma zamanıdır.
Moskova ve Tahran Suriye'yi işgal ettiÖyleyse biz de açık konuşalım:Rusya ve İran Suriye'yi işgal etmiştir. Bu iki ülke, Suriye rejimine karşı mücadele eden muhalefet gruplarının tamamını tasfiye edip haritadan silmek için geniş kapsamlı bir savaş başlatmıştır. Şam rejimini korumak artık bu aşamadan sonra onlar için de hiçbir anlam ifade etmemektedir. Çünkü onlara göre artık bir Şam rejimi olmayacaktır. Onların planladığı savaşın sonuna göre de bir Esad yönetimi olmayacaktır. Bu düpedüz işgaldir ve işgal sonrası yeni yönetimi kendi önceliklerine göre kuracaklardır. Hesap budur. Dolayısıyla İran ve Rusya'nın Şam rejimini ayakta tutmak için bu ülkeye girdiğini düşünmek apaçık yanılgıdır. Tahran ve Moskova, coğrafyanın yeni haritasına müdahale etmek için, kendi haritalarını dayatmak için Suriye'yi işgale girişmiştir.
Dünya savaşını davet ediyorlarIŞİD'le mücadele hem dünyanın hem de Türkiye'nin gözünü karartmak, kör etmektir. IŞİD sadece, bölgesel müdahaleye ön açmak için projelendirilmiştir. Bahane olmaktan başka hiçbir anlamı olmayacaktır. Artık kimsenin böyle bir hesaba inanması beklenmesin. Suriye'de IŞİD bir malzemedir, kullanılıyor, işe yaramaz hale gelince ancak tasfiye edilecektir. Oysa şu an Rusya ve İran IŞİD üzerinden, IŞİD gerekçesiyle bir ülkeye el koymaktadır. Başka bir bahane bulmaları mümkün değildir. Çünkü Esad'ı kurtarma bahanesine kimse prim vermeyecektir. Dünya böyle bir bahaneye zaten inanmayacak, bunu kabul etmeyecektir. İşin Suriye'yi de aşan boyutları vardır. Burada sadece Suriye değildir hedef olan. İran ile Akdeniz arasında ne kadar direnç noktası varsa, Tahran ve Moskova'nın rahatsızlık duyabileceği ne kadar bölge, kitle, örgüt, askeri ve siyasi güç varsa hepsi hedeftir. Bu büyük oyunu bozabilecek her ülke hedeftir. İki ülke, inanılmaz bir hırsla dünya savaşını davet etmektedir.
Rusya ve İran Türkiye'yi vuruyor Moskova ve Tahran Suriye üzerinden Türkiye'yi vurmaktadır. Terörle mücadele gerekçesiyle başlatılan işgal harekatı doğrudan Türkiye'nin çıkar alanlarına yöneltilmiştir. Tahran, Rusya'nın silahıyla Türkiye'yi vurmaktadır ve Ankara'nın destek verdiği ılımlı muhalefeti yok etmeye çalışmaktadır. Ama savaş alanı her ne kadar Suriye toprakları olsa da, iki ülke Türkiye'nin sınırlarını vurarak, onu nefes alamaz hale getirmeye çalışmakta, Türkiye'nin güney sınırlarını kontrol altına almaktadır. Bu görüntüye, bu müdahaleye hiçbir ülke Türkiye kadar sabırla tahammül edemezdi. Doğrudan kendini hedef alan bir saldırıya hiçbir ülke bu kadar temkinli bakamazdı. Eğer olanları doğru okursanız, iki ülkenin de aslında Türkiye'ye savaş ilan ettiğini göreceksiniz. Bütün bu gelişmelerin başka bir okuması mümkün değildir. Savaş açıktan ilan edilmemiştir ama savaş yürütülmektedir.Tam bir çıldırmışlık haliİşte uçak krizi tam da busırada meydana gelmiştir. Türkiye sınırlarını, hava sahasını zorlayan tacizler, Türkiye'nin gururunu hırpalayan bir boyuta ulaşmıştır. İki ülke adeta Türkiye'yi yok saymış, ona yok hükmünde muamelede bulunmuş, onu oyun dışına itmeye çalışmış, “kafanı kaldırırsan seni de vururuz" demiştir. Bu tam bir çıldırmışlık halidir. Nitekim uçak krizinden hemen sonra PKK ve Suriye'deki uzantısı YPG ile iki ülke arasındaki ortaklık harekete geçmiş, Kuzey Suriye Koridoru için bu örgütler kara gücü olarak sahaya sürülmüştür. Rusya ve İran, sınırın hemen güney tarafında PKK unsurlarından bir duvar örmeye başlamıştır.Türkiye'yi IŞİD ve PKK ile meşgul edecekler, kendileri de harita çalışmalarına devam edeceklerdir. IŞİD ile YPG'nin ortak misyonu üzerinde derinlemesine bir sorgulama yapılması gerekmektedir. 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra başlatılan PKK'nın şehir işgalleri projesi de bu büyük hesabın bir parçasıdır. Cerablus-Azez savaş sebebiBu yüzden Cerablus ile Azez arasında kalan ve Akdeniz projesini bir yerde durduran o alan kesinlikle Türkiye'nin denetimi altında kalmalıdır. Bu alan bir savaş sebebidir. Çünkü bu alanı da kaybederse Türkiye'nin coğrafya ile hiçbir bağlantısı kalmayacaktır. Rus uçağının düşürülmesi bir meşru müdafaadır. Ama daha da önemlisi bir kriz sebebi değil, derin bir krizin sadece bir sonucudur. Bu olay, Türkiye'ye yönelen savaş için dünyanın dikkatinin çekilmesidir. Dünyanın artık, Suriye üzerinden Türkiye'ye yönelik ortak bir savaş yürütüldüğünü, ülkemizin hedef alındığını, bu savaşın bölgesel bir felaketle sonuçlanabileceğini görme ve düşünme vakti gelmiştir. Türkiye'nin Arap/Müslüman coğrafya ile bütün bağlarını rehin almayı amaçlayan bu durum, eğer başarılı olursa, Türkiye için ölümcül sonuçlar doğuracaktır.
Rusya Sünni dünyayı kaybettiAma unutulmasın, bütün bu gelişmeler Türkiye'yi Müslüman dünyanın tek temsilcisi, öncüsü, sözcüsü haline getirmektedir. Çok geniş bir coğrafi güç, etkinlik, Türkiye'nin arkasında toplanmaktadır. Coğrafyanın sinir sistemi harekete geçebilir ve bu Rusya için ağır sonuçlar doğurabilir.Rusya'nın son on yıldır Müslüman dünya ile yakınlaşma projeleri çökmüştür. Putin, Türkiye ile köprüleri atarak, onu güneyden vurmaya girişerek kendini İran'ın jeopolitik hesaplarına mahkum etmiş ve Sünni dünyayı tamamen karşısına almıştır. Onlar açısından Rusya işgalci, İran gizli yayılmacı devletler olarak, hırslı ülkeler olarak, tehdit olarak algılanacaktır.Biz bütün bunlara rağmen soğukkanlılığın bir yerde devreye gireceğine, bu çılgınlığa bir nokta konulacağına inanıyoruz. Bu inancı korumakla beraber iki ülkenin doğrudan Türkiye'yi hedef aldığının iyi okunduğunun, anlaşıldığının bilinmesi gerektiğini söylüyoruz. Rus uçağının düşürülmesi bir krizin başlangıcı değildir. Kriz çoktan başlamış, kriz olmanın ötesinde Türkiye'ye karşı açık savaşa dönüşmüştür. Uçak meselesi başlatılan bir savaşın sonucudur.Oldukça açık konuştuk sanırım.
.Kıyamet Savaşı’nda Kabe’yi savunmak!
04:003/12/2015, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sadece Suriye'de değil, Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne uzanan bir savaş haritası şekilleniyor!
Sadece Kuzey Suriye Koridoru'nda değil, Basra Körfezi ülkelerinin tamamını içine alan ve sonu Mekke Savaşı'na kadar uzanacak bir cephe oluşuyor.Mezhep üzerinden şekillendirilen ve tarihe “kimlik savaşları” olarak geçecek büyük cephe, daha altta yerel çatışma alanları olarak devam ediyor. Bu, bir süre sonra hiçbir ülkenin uzak duramayacağı bir bölgesel savaş halini alacaktır!Mekke Savaşı hazırlığıBir süredir, bölgedeki yeni harita çalışmalarına vurgu yaparak, “Tanklar Kabe'ye dayanmadan” harekete geçilmesi uyarıları yapmaya çalışıyorum. Bu gidişin sonunun bir Mekke Savaşı olacağına, coğrafyanın bütün güçlerinin bu hesaplaşmada yerini alacağına, coğrafya dışında hemen her ülkenin bu savaşın tarafı olmak zorunda kalacağına dikkat çekmeye çalışıyorum. İran'ın, Irak'tan sonra Suriye'ye de el koyma hesabına vurgu yaparken, Tahran'ın Yemen'de başlattığı yayılma planlarının bir iki yıl içinde Körfez ülkelerine yöneleceğini, bu ülkelerin hiçbirinin güvende olmadığını söylüyorum.Tahran'ın son hesaplaşması Suudi Arabistan'la olacaktır. Körfez'e müdahalenin aslında Suudilerle savaşın başlangıcı olacağı, bütün askeri birimleriyle Suriye'de yer almasının bu cepheyi bitirip Körfez'e yönelme aceleciliğinden kaynaklandığı, bir tür bölgesel Fars çılgınlığının başladığı bilinmelidir.Bir sonraki saldırı Körfez'e yapılacakİşin esası, Suriye'de verilen savaş şu an itibariyle bile bölgeseldir. Durdurulamazsa, kontrol altına alınamazsa, İran'ın zaferiyle sonuçlanırsa bir sonraki cephe Basra Körfezi'nde açılacak, bir iki yıla kadar bölgeye müdahaleler başlayacak, bu müdahale de İran ordusunun doğrudan S. Arabistan'a yönelmesine yol açacaktır.Rusya ve İran'ın, PYD üzerinden Kuzey Suriye'yi kontrol altına alma girişimleri, IŞİD'i bahane edip bölgedeki muhalifleri yok etme teşebbüsleri tamamen Türkiye'ye dönük bir savaştır. İki ülke, bölgeyi denetim altına alarak Arap dünyasının Türkiye ile bütün bağlantılarını kontrol altına almaya çalışıyor. Peki bu sadece enerji koridoru ya da Kürt Kuşağı projesi mi? Hayır, birkaç yıl içinde başlayacak Basra Körfezi müdahaleleri için Türkiye'yi yerinden kımıldayamaz hale getirme denemesidir. Körfez-Mekke Savaşı döneminde Türkiye'nin hareket alanını sıfırlama, müdahale imkanını ortadan kaldırma amaçlıdır.Sadece Türkiye 'dur' diyebildiİsterseniz bölge haritasını önünüze alıp, krizlerle birlikte inceleyin. Bir iki yıla kadar çıkabilecek yeni krizleri de ekleyin. Haritayı yeniden inceleyin. O zaman nasıl bir manzara çıkıyor ortaya, bunun üzerinden konuşun. Rusya'nın Putin çılgınlığının da Fars çılgınlığından farkı yoktur. Güney Kafkaslara müdahale etti, kimse direnemedi. Ukrayna'ya müdahale etti kimse direnemedi. Kırım'ı ilhak etti kimse bir şey diyemedi. Şimdi İran'a birlikte Suriye üzerinden doğrudan harita çalışmalarına girdi. Yine kimsenin müdahale edemeyeceğini düşündü. İşte bu yüzden, Rus uçağının düşürülmesi sadece iki ülke arasında bir kriz değil, Rus yayılmacılığına ciddi bir ikazdır, dur demektir. Rus-İran ekseninin Suriye üzerinden bölgesel güç haritasını yeniden şekillendirmesine kırmızı ışıktır. Bu uyarı sadece Türkiye'nin kendini düşünerek yaptığı uyarı değildir. Sonuçları itibariyle, iki ülkenin bölgeye müdahalesinden rahatsızlık duyabilecek her ülkenin ortak uyarısıdır. Türkiye'yi ürkütüp bölgeden kaçırmak Türkiye, kendine yönelen çevreleme stratejilerine güçlü bir şekilde tavır aldı. Bu, Cumhuriyet tarihinde hiç görmediğimiz türden, üstelik Rusya ile en yakın olduğumuz bir zamanda gerçekleşti. O zaman durum o kadar kritik demektir. Türkiye, Suriye üzerinde yürütülen oldu-bittilere karşı sessiz kalmayacaktır. Kendinde bu inancı ve gücü görmektedir. İki ülkenin PKK/YPG unsurlarıyla Türkiye'ye ayar vermesine, ülkenin içlerine kadar operasyon yapabilmesine, bu denli pervasızlaşmasına, Türkiye'yi içeriye hapsedip bölgeden uzaklaştırmasına karşı güçlü bir cevaptır.Suriye'nin Türkiye sınırlarını vuran Rus uçakları, Akdeniz'de Türk donanmasını taciz eden Rus savaş gemileri, yüzleri bulan hava sahası tacizleri Türkiye'nin gözünü korkutmaya yöneliktir. Rusya bunu bilerek yapmıştır, amaç Türkiye'yi ürkütüp bölgeden uzak tutmaktır. Bu sadece Rus stratejisi değil, gerçek anlamda İran stratejisidir. Şimdi saflar yeniden şekilleniyor. Doğu Akdeniz tehlikeli biçimde savaş gemileriyle doldu. Sanki bölgesel savaş hazırlıkları yapılıyor. ABD ve Avrupa, Rusya ile İran'ın bu denli ileri gitmesinden rahatsız. Türkiye'nin tavrı dünyayı uyaran bir etkiye yol açtı. Artık geri adım atılamazTürkiye aynı zamanda bütün dünyaya; sadece Suriye'de değil, Basra Körfezi'nden Mekke'ye kadar yayılacak müdahaleye karşı tavır alacağını da duyurmuş oldu. Batı, Rusya-İran'ı dizginlemek için, Türkiye ise Rus-İran ekseninin kendini içeriye hapsedip bölgesel müdahalelerin önünü açma girişimlerine karşı harekete geçmiştir. Ankara'nın tavrı, bazılarına çılgınca gelebilir. “İç işgalci” dediğimiz ve bugünlerde “Rusçu”lukla kendini ortaya koyan vesayet uzantıları için ülkemize karşı yeni bir saldırı dalgasına malzeme yapılabilir. Ama bu tavır, bölgesel savaşı önlemeye, daha doğrusu tankların Kabe'ye dayanmasının önünü kapatmaya yöneliktir. Bölgesel savaşın önünü almaya, coğrafyayı yüz yıl kendine gelemeyecek hale getirmesi muhtemel mezhep savaşını engellemeye yöneliktir. Türkiye, çok büyük bir iddia öne sürerek ve risk alarak coğrafyayı korumaya dönük bir girişimde bulunmuştur. Geri adım atmayacaktır, atamaz da. Çünkü geri adım Türkiye'nin etrafına kalın duvarlar örülmesi, nefes alamaz hale getirilmesi, bütün bölgenin mezhep savaşlarına mahkum olması, Basra Körfezi ve Suudi Arabistan'ın açık hedef alınması, Türkiye'nin bütün bunlar karşısında çaresiz kalması demektir.Bu da, 21. Yüzyıl Türkiye'si hedefinin başlamadan bitmesi anlamına gelecektir.Kıyamet Savaşı, Kabe'yi savunmakEvet, Suriye üzerinde başlayacağı iddia edilen ve neoconların “tanrıyı kıyamete zorlamak” olarak ifade ettiği kıyamet savaşı hazırlıklarını andıran Doğu Akdeniz'deki yığılma ürkütücüdür. Ama bütün bunlar belki de o kıyamet savaşını önleyecek adımlardır.Sessiz kalmak mahvolmaktı. Sessizlik, uysallık Türkiye'nin parçalanması, coğrafyanın mahvolması olacaktı. Belki de bu uyarı, tarihi gerçekten değiştirecektir. Yeni çıkışlar hep böyle riskli, cesur adımlarla mümkün olmuştur. Tarih bu çıkışlarla şekillenir çünkü. Bu aşamadan sonra sadece Suriye'yi değil, Mekke Savaşı'nı düşünerek bölgeye bakın. Şimdi bize rahatsız edici, bazılarına uçuk gelse de, kısa bir süre sonra bu meseleyi herkesin tartışmak zorunda kalacağını görebiliyorum.Artık açık konuşma zamanı. Zor da gelse, rahatsız edici de olsa, gerçek cümlelerle tartışma zamanı. Türkiye'nin bugün, bütün riskleri göğüsleyerek, durduğu nokta, Kabe'yi savunma noktasıdır. Kabe'nin koruyucusu Allah'tır. Kim bilir, belki bu Türkiye'nin eliyle olacaktır!
.Yeni dayanışma hattı: Hem Selçukluyuz hem Osmanlı..
04:009/12/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her ülke imparatorluk haritasına geri dönüyor. Coğrafyasına, etkinlik alanlarına, geçmişteki ortaklıklarına, en güçlü olduğu alanlara, en tanıdık olanlara dönüyor.
20. yüzyıl boyunca devam eden zoraki haritalar, zoraki iktidarlar, zoraki ülkeler, zoraki dönüşüm programları bir kenara itildi. Artık herkes kendi kimliğine sarıldı. Bunu güçlendirmek, ayakta kalmak, geleceğin fırtınalı dünyasına direnmek için 20. yüzyılda aklımıza bile gelmeyen ortaklıklara, ulus üstü yapılanmalara, bölgesel ittifaklara girmek bir zorunluluk haline geldi.Artık hiçbir ülke tek başına ayakta kalamaz. Hiçbir ülke tek başına bir güç merkezi olamaz. Hiçbir ülke, sadece kendi imkanlarıyla, etrafından soyutlanarak 21. yüzyıl dünyasına direnemez. İşte bu yüzden, her ülke, imparatorluk dosyalarını tozlu raflardan indirmek, kendi haritasına dönmek zorunda. Dikkat ederseniz, Rusya aynısını yapıyor, İran aynısını yapıyor, İngiltere ve Fransa aynısını yapıp eski sömürge bölgelerine dönüyor. Rusya ve İran'ın yayılma haritasıTürkiye de aynısını yapıyor. Yapmak zorunda,yapacaktır da. Bunu yapmazsa Anadolu bile elimizde kalmayacak çünkü. Anadolu'ya sahip çıkmak için Araplarla, Kürtlerle, İran'la ya da coğrafyamızda kim varsa hepsiyle yeni bir ilişki modeli geliştirmek zorunda. Eğer Putin Rusya'sını Çarlık Rusya'sı ile kıyaslıyorsak, eğer Moskova'nın yeni emperyal haritası üzerine kafa yoruyorsak, eğer Ukrayna'ya, Güney Kafkaslar'a neden yöneldiğini, Akdeniz'e ve Suriye üzerinden Ortadoğu'ya bu kadar saldırgan şekilde müdahale ettiğini anlamaya çalışıyorsak bundandır. O da imparatorluk geçmişine dönmüştür.Eğer Tahran'ı artık 1979 devriminden farklı görüyorsak, yeni bir Fars yayılmacılığı olarak izliyorsak, Yemen'den Lübnan'a ve son olarak da Suriye'ye müdahalesinin anlamını kavramaya çalışıyorsak bundandır. O da İslami İran olmak yerine emperyal İran olmayı, geleneksel Fars haritasının dışına taşmayı, bölgesel bir hegemon olmayı seçmiştir. O da eski hesaplarını raflardan indirmiş, Basra Körfezi'nden Akdeniz'e ve Kızıldeniz'e kadar bütün bölgede ihtiraslı bir yayılma haritası izler olmuştur.Anadolu, Şam ve yeni dayanışma haritamızBu aşamadan sonra Türkiye'yi sadece Anadolu sınırlarına hapsetmek mümkün değildir. 20. yüzyıl Türkiye'si bizim için bir gelecek güvencesi vermemektedir. Kızıldeniz'de ne varsa, Basra Körfezi'nde ne varsa, Doğu Akdeniz nasıl bir hükümranlık alanıysa doğrudan bizimle ilgilidir. Kafkaslardan elimizi çektiğimiz an, Balkanlardan uzaklaştığımız an, Irak'tan Suriye'ye uzanan yeni harita çalışmalarını uzaktan seyrettiğimiz an elimizde Anadolu bile kalmayacaktır. Suriye sınırı boyunca oluşturulan yeni cepheyi sınırlarımızın sıfır noktasında karşılamayı seçtiğimiz an, bu cephe Anadolu içlerine, şehirlerimize, köylerimize gelecektir.Biz biliyoruz ki, Anadolu'nun savunması Saraybosna'dan, Bakü'den, Şam'dan, Bağdat'tan başlar. Dahası Kızıldeniz'den, Hazar'dan, Süveyş'ten başlar. Bizim jeopolitik hafızamız bize bunu söyler. PKK üzerinden güney ilçelerimizin Suriyeleştirilmesi, o savunma hattının ülkemizin kalbine kadar geriletildiğinin işaretidir. Çok acıdır ama bu böyledir.Türkiye için yeni bir coğrafya haritası en azından siyasi aklımızı şekillendirir olmalıdır. Bizim coğrafyamız sadece Anadolu değildir. Ortak tarihimiz, ortak mirasımız, ortak şehirlerimiz, bir emperyal hırsın değil, coğrafyanın istila edilmesine karşı yeni ortak dayanışma haritamız olmalıdır. Bu haritalar on yıl sonra olmayacakBu aşamadan sonra Türkiye bir Selçukludur. Bu aşamadan sonra Türkiye bir Osmanlı'dır. Fatih'i de olması gereken, Yavuz'u da olması gereken, coğrafyayı zihnen birleştirme amacı güden bir ortak akıl, ortak iradedir. Böyle olmak zorundadır. Türkiye dahil, bölgede hiçbir ülke tek başına ayakta kalma şansı bulamayacaktır. Her ülkenin, her toplumun birbirine ihtiyacı vardır. Çünkü ilmik ilmik işlenen çözülme, ayrıştırma, çatıştırma stratejilerinin üstesinden gelemezsek bütün coğrafya Moğol istilasından daha kötü bir dağılma sürecine girecektir. Dağılma, sınırlarımıza kadar dayanmıştır ve bunu sınırlarımızdan uzaklaştırmak, dahası coğrafyamızdan uzaklaştırmak belki yüzlerce yıllık yeni tarihin başlangıcı olacaktır.Açık konuşma ve gerçeği tüm ürperticiliği ile de olsa ortaya koyma vaktidir. Yirmi yıldır devam eden yıkıcı fırtınanın bugün geldiği nokta bütün coğrafyanın haritasının yeniden çizilmesidir. Bugün gördüğünüz siyasi haritaların, ülkelerin sınırlarının birçoğu on yıl sonra, yirmi yıl sonra olmayacaktır. Küçük devletler,büyük cephelerO zaman küçük devletler ve büyük cepheler göreceğiz. Öyleyse bu haritaya müdahale etme zamanıdır. Bu bir yayılmacılık, emperyal hırs değil, kendimizi koruma kavgasıdır. Eğer bugün haritaya müdahale etmezsek, edemezsek, bir yüz yıl boyunca bizim için çizilen haritalar için savaşlar veriyor olacağız. Türkiye'nin siyasi aklı, yüzyıllara dayanan birikimi bütün coğrafya için bir yol çizebilir, bir ortak akla dönüşebilir, bir savunma kalkanı oluşturabilir. Tekrar söyleyeyim, coğrafyayı kurtarmak Türkiye'yi kurtarmaktır. Coğrafyadan koparılan bir Türkiye asla ayakta kalamayacaktır. Türkiye ile Rusya arasında başlayan uçak krizi, derinlerde devam eden savaşın üstündeki örtüyü kaldırdı. Her ülkenin gizlediği niyetleri ortaya çıkardı. Rusya'nın hesaplarını, İran'ın hedeflerini görünür hale getirdi. Böyle bir ortamda Türkiye'yi eleştirmek, yapıp ettiklerini sorgulamak artık ihanettir. Çünkü Türkiye bu emperyal hırsların ortasında uysal bir ülke olarak kalamaz. Yapması gereken ne varsa yapmak, cesur adımlar atmak zorundadır. Çünkü bu, ülkenin varlığı ya da yokluğu meselesidir. Suriye sonrası hedef Körfez ve S. Arabistan Rusya ve İran açıktan Türkiye'yi hedef alıyor. Suriye'de Türkiye'ye karşı savaş veriyor. Suriye'de istediklerini elde ettikleri anda Basra Körfezi'ne yönelecekler, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan'ı vuracaklardır. O dönemde de Türkiye'yi hala PKK ve PYD üzerinden etnik terörle mücadele etme zorunda bırakacaklar. Kuzey Suriye Koridoru'nu bu yüzden inşa etmeye çalışıyorlar. Türkiye'nin coğrafya ile bütün bağlantı noktalarını bu yüzden denetim altına almaya çalışıyorlar.Türkiye'nin Musul'a asker gönderme meselesinde Bağdat'ın sert tavrı doğrudan Tahran'ın tavrıdır. “O zaman biz de Rusya ve İran'ı davet ederiz" blöfü aslında oluşan cepheyi deşifre eden bir tutumdur. Rusya, İran ve Irak ortak bir cephe haline gelmiştir. Buna bir de Suriye eklenirse ortaya nasıl bir harita çıkacak, bir düşünün derim.Biz de kendi haritamızı çizelimKartlar açık oynanıyor artık. Diplomasi değil güç kendini hissettiriyor. Her ülke bu ölümcül satrançta bütün yeteneklerini göstermek zorunda. Bu, Türkiye için de böyle. Küçücük bir ihmal, bir basiretsizlik geleceğin tarihinde çok ağır bedeller anlamına geliyor.Bütün coğrafya yüz yıl sonra yeniden şekillenirken bu şekillenme yeni bir Türkiye'yi de ortaya çıkaracak. İşte bugün bizler, bu yeni Türkiye'nin nasıl olacağına karar vereceğiz. Küçük, yönetilen ve kontrol altında olan bir ülke mi, yoksa yüz yıl sonra kendini yeniden kuran bir Türkiye mi? Bu haritanın Türkiyesiz çizilmesine asla izin vermemeliyiz. Yoksa Anadolu haritası da yeniden çizilecektir. Bu aşamadan sonra hem Selçukluyuzhem Osmanlı. Bize harita dayatanlara kendi haritamızı dayatmanın başkaca hiçbir yolu kalmadı.
Musul-Halep çizgisi: Bu da bizim haritamız
04:0016/12/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tam anlamıyla bir dünya savaşı arefesinde yaşıyoruz.
Böylesini Irak işgali döneminde bile görmedik. Savaşın sadece Suriye'de yaşandığını sanıyorsunuz. Oysa Türkiye savaşın içinde, Rusya içinde; İran içinde, Suudi Arabistan içinde. Atlantik merkezinde yer alan her ülke; ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri bir şekilde bu savaşın içinde. Böylesine bir dağılmaya, bölgesel savrulmaya sadece Birinci Dünya Savaşı döneminde tanık olduk. Tam da bölge yeniden ayağa kalkacakken bir el bütün ülkeleri birbirine düşürdü. Türkiye'nin coğrafyanın dirilişine yönelik bütün girişimleri sabote edildi. Onların belirlediği cephelere göre düşmanlar belirler olduk. Bu dostluk ve düşmanlığın kendi çıkarlarımıza, önceliklerimize göre şekillendiğine inanır olduk. Belki bu çağın en büyük yalanı, en büyük tuzağı bu olacak. Bazı ülkeler, bu büyük yalanın altına gizlenerek iş pişirmeye, bölgesel emperyal haritalar çizmeye başladı. Savaşı Kabe'ye taşımak“İslam kendi içinde savaşacak” ve “Savaş İslam'ın kanlı sınırlarından kalbine, merkezine yerleşecek” sözlerinin anlamını yeni yeni kavrıyoruz. Yıllardır adım adım gelen, ilmik ilmik işlenen şey işte bu büyük savaş içinmiş. Ben bu sözleri, “Savaş İslam'ın kalbine yerleşecek” cümlesindeki “kalbin” hep Mekke olduğuna, Kabe olduğuna inandım. Yeni küresel istilanın ana adresinin bu adres olduğuna inandım. Bugün yaşadığımız çözülmenin, bugün şekillenen cephelerin varacağı yer orası olacaktır. Nihai kapışma Müslümanlar üzerinden burada yaşanacaktır. Krizi adım adım izleyin, ayak izlerini takip edin nereye varacağını, nerede duracağını çok açık göreceksiniz.Kudüs-Mekke hattıİslam'ın sınırlarında Soğuk Savaş'tan kalma çatışmaları, anlaşmazlıkları, ayrılıkları önce Mezopotamya'ya taşıdılar. Ardından Kuzey Afrika'yı zayıflatıp hareket edemez hale getirdiler. Bir adım sonrasında Kudüs-Mekke hattını vurmaya başladılar. İsrail üzerinden Kudüs'ü rehin alanlar şimdi Kabe'yi kuşatmaya, rehin almaya çalışıyorlar. Onun etrafındaki halkada bulunan bütün ülkeleri birer birer zayıflatıp, parçalayıp devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. Suriye krizinden sonra son halkaya, iç halkaya yönelecekler. Doğrudan Kabe'nin etrafındaki halkayı vuracaklar.İşte bu savaşı, savaş hazırlıklarını, bize nasıl bir harita sürprizi yapılacağını, kimlerin hangi safta ve hangi kavgada yer aldığını iyi belleyin. Bugünlerin tarihini en ince ayrıntısına kadar not edin. Kişilerin, çevrelerin, siyasi partilerin, örgütlerin nerede ve kimlerin yanında yer aldığını unutmayın. Kimlerin hangi gerekçeyle hangi cephede pozisyon aldıklarına iyi bakın. Cizre ve Silopi'de Rusya, İran, PKK varBugünleri okumak, Birinci Dünya Savaşı dönemi cephelerini okumak kadar önemlidir. Osmanlı siyasi haritasını darmadağın edenler, coğrafyayı ikinci kez dağılma sürecine sokuyorlar. Belki bundan sonra devletler kalmayacak. Devletçikler, şehir devletleri şekillenecek. Tabi hesapları böyle. Bu hesabı yapanlar Türkiye'yi işgale giriştiler. Şehirlerimizi, ilçelerimizi işgal ettiler. Güneydoğu bölgemizi Suriyeleştirme çabası içine girdiler. Türkiye'yi Suriye üzerinden çevreleme, boğma operasyonları başattılar. Türkiye'ye güç yetiremeyeceklerini bildikleri için Rusya'yı üzerimize saldılar. Moskova'nın sopasıyla bizi dövmeye kalktılar. Rusya, İran, Irak ve PKK/YPG ortaklığı böyle bir cephedir. Bu cephenin esas amacı Türkiye'yi etkisiz bırakıp Suriye'yi denetim altına almaktır. Suriye'den sonra da adres Basra Körfezi'dir.PKK üzerinden servis edilen işgal girişimi aslında bölgesel oyunun bir parçasıdır. Cizre ve Silopi'de denedikleri oyun böyle bir şeydir. PKK üzerinden yürütülen bir işgal operasyonudur. Kobani modeli denemeleri bundandır. Türkiye'ye açık açık “topraklarını işgal ediyoruz sen sus” denmektedir. Hangi ülke böyle bir işgale göz yumabilir? Hangi ülke egemenlik haklarını bir terör örgütüne devredebilir?Bizi Anadolu'da boğamazsınızTürkiye PKK üzerinden yürütülen bu projenin bir devletler oyunu olduğunu bilmeyecek kadar zavallı bir ülke midir? Bizler, PKK ve YPG'nin Cizre ve Silopi'deki işgalinin bir örgüt işgali olmadığını, arkasında hangi ülkeler olduğunu bilmeyecek kadar tarihsel şuur eksikliği yaşayan bir millet olabilir miyiz? Bu ilçelerde operasyon başlayacak ve Türkiye bu kirli hesapları tersyüz edecektir.İşte tam bu sırada nerelerden ses yükseleceğine dikkat edin. Ses nereden geliyorsa işgali yürütenler onlardır. Türkiye diri ve güçlü bir ülkedir. Şaşırtıcı biçimde oyunlarını başlarına geçirecektir. İç işgal girişimlerini boşa çıkaracaktır. İç işgali destekleyen içerideki ihanet çemberini kıracaktır. Hemen çevresinde örülen kuşatmayı yaracaktır. Suriye'nin Kuzeyi'nde ve Kafkaslar'da örülmeye çalışılan duvarı yıkacaktır. Bu milleti Anadolu'da boğmaya dönük her girişimin üstesinden gelecektir. Şah İsmail'den bu yana ilk kezBağdat'tan yükselen Türkiye karşıtı sese dikkat ediyor musunuz? Bu sesin sahibi Tahran'dır. Bu öfkeli ses, Fars yayılmasının Arapça ifade ediliş biçimidir. Şah İsmail'den bu yana Şiilik hiçbir zaman Müslümanları hedef alan böylesine saldırgan bir siyasi dile dönüşmemişti. İran devrimi sırasında böyle değildi. Ancak son yıllarda Tahran, Şiiliği bir öfke söylemine dönüştürdü. Şiilik üzerinden Müslümanları hedef alır oldu. Bunu elinden geldiğince gizlemeye çalışırken Rusya üzerinden ve örgütler üzerinden Müslüman ülkeleri vurmaya başladı. Türkiye, Suriye'deki ılımlı muhalefeti desteklediği için terörü şehirlerimize taşıdılar. Bu kadarla yetinmeyip Kuzey Suriye koridoru üzerinden Türkiye'nin Suriye ve Arap dünyasıyla bağlantısını kesmeye çalıştılar. Bu koridoru da PKK/YPG eliyle denediler. Rusya ile kriz de patlayınca Türkiye'nin felç olacağını, hareket edemeyeceğini hesapladılar.Ankara'nın şaşırtıcıhamlesi, Musul!Ancak Ankara şaşırtıcı bir oyun oynadı. Bir taraftan içerideki işgal girişimlerine karşı kapsamlı operasyona girişirken diğer yanda hiç beklemedikleri bir yerden oyunu bozdu. Musul operasyonu askeri taktik ve güç hesaplaşmaları açısından olağanüstüdür. Belki zamanla bu operasyonun analizini yapacağız. Onlar müdahaleyi Suriye'den bekliyordu ama Türk askeri Musul bölgesine yerleşti.
Oyunsa oyun, hamleyse hamle, satrançsa satranç...Musul operasyonu ile Silopi ve Cizre operasyonları birbirini tamamlayan operasyonlardır. Çünkü ilçelerimize yönelen işgal ile Kuzey Suriye koridoru onların ortak saldırılarıydı.Musul-Halep çizgisi: İşte bizim haritamızSon bir şeye dikkat çekeyim: Musul-Halep çizgisi Türkiye'nin geleceğini koruma çizgisidir. Bu çizgi savaş sebebidir. Bu kuşak hiçbir şekilde bölgede bir başka ülkenin inisiyatifine terkedilmeyecektir. Biz kendimizi bu çizgi üzerinden savunamazsak, işgal Anadolu'nun içlerine kadar ilerleyecektir.Biz kendi haritamızı şekillendiremezsek, bir bölge haritası çizemezsek onlar bütün bölgenin haritasını değiştirecekleri gibi Anadolu için de yeni bir harita çizeceklerdir. Öyleyse biz de bu haritayı Musul-Halep arasında çizeriz.Kuşatma yarılacak, Türkiye çok diri bir güç olarak bu kaostan zaferle çıkacaktır. Rusya'ya; “Türkiye teröristlere sarin gazı veriyor” diyenlerin ihaneti de, bu ihaneti yapanları koruyanların adı da bir yerlere yazılacaktır.O iradenin dönüşü ve acımasız direniş Artık sadece diplomasi dönemi kapanmıştır. Güç hesaplaşması çok şeyi değiştirecektir. Hem iç işgalcilere hem de dışarıdan kuşatanlara karşı “acımasız direniş” devam etmektedir. Yüz yıllık istiklal mücadelesinin son cephesinde omuz omuza mücadele edenlerle ihanet edenler işte bu dönemde ayrışacaktır. Selçuklu'yu, Osmanlı'yı vareden irade, Haçlılara, Moğol istilasına direnen irade kazanacaktır. Bu irade tarihin birçok döneminde bölgenin yeni haritasını biçimlendirdi. Bir kez daha harita çizecektir…
Bir adım öne çıkın, kuşatmaya direnin
04:0018/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Zor zamanlarda sağlam duran adamların söz söyleme zamanı. Cesur çıkışların, cesur adımların, vatan-ülke-millet sevdasıyla öne atılmanın zamanı.
Kökleri derinlerde olanların bir adım öne çıkma, bu kafa karışıklığında, o derinlerden gelen sesi bugüne, bugünün insanlarına aktarma zamanı.
İslam dediğimiz, millet dediğimiz, ümmet dediğimiz, ülke dediğimiz, kardeşlik dediğimiz, bin yıllık direnç dediğimiz değerleri yüksek sesle haykırma, zihinlerimize ve coğrafyamıza dalga dalga yayma zamanı. Unutmayın, biz hep yalnızız. Hep yalnızdık.. Aynı tehditler, aynı yalnızlıkYüz yıl önce Çanakkale'de, Filistin'de, Kanal'da, Yemen'de, Mezopotamya'da, Doğu Cephesi'nde ne kadar yalnızsak bugün de o kadar yalnızız. Anadolu içlerine kadar yayılan küresel işgal karşısında, o işgale karşı verilen istiklal mücadelesinde ne kadar yalnızsak bugün de Güneydoğu'dan başlatılan işgal girişimi karşısında, yeni işgale karşı verilen yeni istiklal mücadelemizde o kadar yalnızız.Bize yönelen işgallerin, işgal girişimlerinin arkasında her zaman çokuluslu ittifaklar oldu. Ama direnişlerimizin, özgürlük mücadelelerimizin arkasında hiç kimse olmadı. Bu, geçmişte de öyleydi, bugün de böyle, yarın da öyle olacak. Zor coğrafyanın zor insanlarıyızAnadolu'yu mekan belleme, vatan yapma sırasında ne kadar yalnızsak, bugün de Anadolu'yu koruma, kollama mücadelesinde o kadar yalnızız. Kafkaslardan ve Balkanlardan, arkamızda milyonlarca kayıp bırakıp çekilirken ne kadar yalnızsak, bugün oralarla kardeşlik bağlarımızı yeniden kurmak isterken de o kadar yalnızız.Bizler, tarihten silinme tehdidiyle köşeye sıkıştırılırken ne kadar yalnızsak, bugün de öyleyiz. Bütün azim ve özlemlerimizle ayağa kalkmaya çalışırken bugün yine aynı akıbetle, aynı yok oluşla tehdit ediliyoruz.Biz; zor coğrafyaların yalnız ama zor insanlarıyız. Geçmişimizin her günü, her tarih sayfası bu zorluklarla mücadele ederek şekillendi. Bir Dünya Savaşı'nın altında ezilirken, o gün bugün ayakta kalmaya çalışırken, yarına yeni bir güç inşa etme mücadelesi verirken hep bu zorlukları iliklerimize kadar yaşadık, yaşıyoruz ve daha çok yaşayacağız.Yoklukla yüzleşecek, azimle sınanacağızBugünden sonrası belki geçmişten de zor geçecek. Ya yok olma tehditleriyle yüzleşeceğiz ya da yeni bir güç haritası şekillendirme mücadelesiyle sınanacağız. Coğrafyamızı paramparça eden Dünya Savaşı bizi nasıl acılarla sınadıysa, coğrafyayı birleştirme çabamız da bizi işte bu mücadele ile sınayacak. Suriye toprakları Rusya ve İran eliyle açık cepheye döndü. Güney sınırlarını bize kapatıyorlar. Bir adım ileri gitmemize, elimizi bir metre uzatmamıza izin vermiyorlar. Suriye'de Türkiye karşıtı bir “Doğu Cephesi” inşa edildi. Şimdi Rusya üzerinden, neredeyse nükleer tehdit üzerinden bize meydan okuyorlar. Putin'in dünkü sözlerine bakın, “Uçaklarınız gelir gelmez vuracağız” diyor. Bir İslam toprağı, İran ve Rusya eliyle bize kapatılıyor. Moskova Suriye üzerinde Moskova'daki egemenlik hakkı gibi egemenlik kuruyor, İran liderliği bu işgale dualarla, militanlarla, örgütlerle, örtülü operasyonlarla destek veriyor. Rus işgaline İran duası..Açık konuşalım, bugün Rusya, İran eliyle bir Müslüman ülkeyi işgal etmiştir. 1979'da Afganistan'ı işgale giriştikleri gibi Suriye'yi işgal etmişlerdir. Türkiye'nin en yakınında bulunan bölge için Putin ne kadar ağır sözler söylüyorsa, İran da o kadar Türkiye karşıtı operasyon yapmaktadır. Batılı istila koalisyonu Irak'ı işgal ederken ne kadar işgalciyse, istilacı ve zalimse bugün Rusya ve İran da o kadar istilacıdır.PKK üzerinden sınırlarımız içinde girişilen işgal harekatında da bu ülkelerin izi vardır. PYD üzerinden Suriye topraklarında Türkiye sınırı boyunca cephe inşa edenler de bu ülkelerdir. Tahran, Müslüman dünyada itibarına ağır darbe vuracağını bildiği için bütün bu operasyonları Rusya üzerinden servis etmektedir. Bir süredir açık konuşma, açık söz söyleme, doğrudan cümleler kurma zamanı olduğunu söylüyorum. Artık dolaylı sözlerle, iki yüzlü tavırlarla gerçekleri gizleme dönemi bitmiştir. Rusya ve İran, çok yakın gelecekte, Kafkasları da Suriyeleştirme işaretleri vermektedir. Azeri-Ermeni çatışmalarını tırmandırarak, Türkiye'nin Orta Asya bağlantılarına ağır darbe vurma ihtimalleri oldukça yüksektir. Sadece açık sözler değil, açık politikalar, açık çatışmalar dönemi de başlamıştır. Türkiye, iki cepheli bir savaşın içindeİki ülke de kartlarını açık oynamakta, Türkiye'yi açıktan tehdit etmektedir. Musul'daki Türk askeri varlığı bu ülkeler tarafından açık tehdit görülmektedir ve Türkiye'nin bu hamlesini boşa çıkarmak için hem BM üzerinden hem de bölgedeki örgütler üzerinden operasyonlar yürütülmektedir. Musul'daki askerlerimize yönelen Katyuşa'lı saldırıların adresi çok iyi sorgulanmalıdır. Bir süre sonra Rusya-İran ekseninin Türkiye içinde “başka unsurları da harekete geçirme” ihtimalleri oldukça yüksektir.İki cepheli bir savaşın içindeyiz. Bizi içeriden vuranlar aynı zamanda bölgeden de çıkarmak, Anadolu içlerine hapsetmek istiyorlar. Bu bir çevreleme, kuşatma harekatıdır. Ben son aşamada karşılaştığımız tehditleri, özellikle son üç yıldır Türkiye'yi diz çöktürmeye dönük müdahalelerden bağımsız görmüyorum. Bu yüzden, son kuşatma operasyonunun aynı zamanda yeni bir iç müdahale tarafı olduğu kanaatindeyim. Nasıl mı?Gezi, 17 Aralık'la savaş ilan edildi..Dün, 17 Aralık darbe girişiminin yıldönümüydü. Devletin ve toplumun sinir sistemine yerleşmiş bir kadro üzerinden Türkiye'yi ayağa kaldıran kadrolara yönelik büyük bir tasfiye harekatı yapıldı. Tayyip Erdoğan, yanındakiler, etrafındakiler, onu sevenler ve destekleyenler, onunla birlikte 21. yüzyıl Türkiye'sini kurmaya azmetmiş herkesi hedef alan bir çokuluslu müdahale, bu ülkenin ana ekseninin sağlam duruşuyla bertaraf edildi.Hatırlayın; Gezi isyanı bunun ilk aşamasıydı. Neredeyse bütün örgütler, terör grupları birleştirilip, sokak terörü üzerinden, vandallar üzerinden bir iç isyan ve darbe servis edildi. Hükümet düşürülecek, Erdoğan ve yakın çevresine Kaddafi akıbeti hazırlanacaktı. Ülkemiz, son derece çirkin, utanç verici manzaralara katlanmak zorunda kaldı. Geçmişin iktidar belirleyici oligarkları da bu vandallığın arkasındaydı. Başaramadılar. Hemen ardından Fethullah Gülen grubunu harekete geçirdiler. İki yıldır bu grubun ülkeye ödettiği maliyetin bilançosunu yapıyoruz. Ukrayna yapamadıkları Türkiye'yi Mısır yapacaklar, devletin başına bir Sisi bulacaklar, binlerce kişiyi hapse dolduracaklardı. Tam bir dış istihbarat operasyonuydu. Selçukludan bu yana direnen o ana omurga bunun da üstesinden geldi. Başaramadılar.HDP projesi, Doğan ve 3. darbe girişimiHemen ardından PKK devreye sokuldu. 7 Haziran seçimleri için müthiş bir mühendislik uygulandı. Bu sefer ana üslenici Aydın Doğan ve medyasıydı. Ülke terör üzerinden dize getirilecek, HDP pazarlanıp AK Parti'nin tek başına iktidar olması engellenecekti. Başarılı da olundu. HDP oylarını yükseltti. Ama AK parti dışında koalisyon kurulamıyordu. Hemen AK Parti-CHP koalisyonuna yatırımı yapıldı. O kurucu kadro, CHP üzerinden rehin alınacak, kımıldayamaz hale getirilecekti. Yine başaramadılar. Türkiye koalisyona direndi. 1 Kasım seçimlerine gidildi ve ülke, bu oyun kuruculara çok ağır bir darbe indirdi. Bin yıllık tecrübe ülke yönetimine el koymuştu. Üç darbe de başarısız olunca, “bakalım bu sefer ne servis edecekler” diye düşünmeye başladık.“Acaba”, diyorum, “bugün yaşanalar dördüncü sahne” mi? Neden olmasın? Türkiye bütün coğrafyadan silinecek, içeriye hapsedilecek ya da büyük savaşa sürüklenecek..Bu müdahalelerin Batılısı, Doğulusu olmuyormuş. Almanya'sı, İran'ı olmuyormuş. İç işgalcisi, dış işgalcisi olmuyormuş..Silopi ve Cizre'den kuşatmayı yarmakCizre ve Silopi'de yürütülen operasyonlar ne kadar o büyük mücadelenin parçasıysa, oradaki her başarı İstanbul'daki iç işgalcilerin kafasına bir kurşun sıkmak gibi oluyorsa, Suriye/Irak üzerinden başlatılan kuşatmayı yarmak da bin yıllık mücadelenin, yeni istiklal mücadelesinin bir parçasıdır. Evet, biz hep yalnız olduk. İç işgale de dış işgale de yalnız başımıza direneceğiz. Yüzyıllardır nasıl başarıyorsak yine başaracağız.O kuşatma, içeride de dışarıda da yarılacak.
.21. yüzyılın Şah İsmail’i ve Türkiye-İran savaşı..
04:0023/12/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye hiçbir zaman bu kadar sıcak çatışmaya yakın olmamıştı. Hiç bir zaman böylesine kuşatılmamış, içeriden ve dışarıdan çevrelenip acımasız bir saldırı ile tehdit edilmemişti.
Hiç bir zaman aynı anda birkaç ülkenin hedefi haline gelmemişti. Bu ülkelerin doğrudan müdahalesiyle Türkiye içindeki çevreler harekete geçirilmemişti. Yirmi yıldır bölgemizi günü gününe takip etmeye çalışıyorum. Türkiye'nin bölgedeki pozisyonunu ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini izliyorum. Savaşın bu kadar bölgeselleştiğine, bölge ülkelerinin birbirini bu kadar açıktan hedef aldığına, birbirine karşı ilan edilmemiş bir savaş yürüttüğüne tanık olmadım.Rusya-İran ekseninin Türkiye ve Müslüman ülkeleri böylesine açıktan tehdit ettiğine tanık olmadım. İki ülkenin Türkiye ile ilişkileri hep kontrollü, çoğu zaman ortaklığa varan örnek ilişkilerdi. Sadece birkaç ay içinde iki ülkenin Türkiye ile açık savaş pozisyonuna geldiği bir başka örnek yoktur.Yeniden Şah İsmail dönemiBugün bu iki ülkenin bölgesel işgal ve yayılma hırsıyla böylesine saldırganlaştığı bir dönem de olmamıştı. Bu iki ülkenin doğrudan ve örgütler üzerinden coğrafyaya böylesine müdahil oldukları, bu çerçevede Türkiye içindeki terör ve siyasi çevreleri böylesine harekete geçirdikleri dönem de olmadı. Tahran, Müslüman dünyada imajının ağır tahribata uğrayacağını bildiği için bütün örtülü operasyonlarını Moskova kamuflajıyla yapıyor. Tekrar edeyim; Şah İsmail'den bu yana Şiilik hiçbir zaman böylesine bir devlet saldırganlığının siyasi dili olmamıştı ve İran bugün bunu yaparak Sünni dünyaya nefretini İsrail düşmanlığının da ötesine taşıdı. Bugüne kadar bölgeye müdahaleler ülkelerle sınırlıydı, münferitti. İran ya Irak'la savaşıyordu, ya ABD işgalinin üstüne konup Irak'ı denetim altına alıyordu, ya Yemen'de kendi macerasını yürütüyordu, ya Afganistan'daki Şiileri kendine yönelen tehditler için kalkan olarak kullanıyordu ya da kendini korumak için Hizbullah'ı İsrail ile savaştırıyordu.Ama bugün bütün coğrafyadaki Şii çevreleri cephe olarak kullanıp bütün ülkeleri karıştırır bir duruma geldi. Sadece Suriye değil, Basra Körfezi ülkeleri ve Türkiye de buna dahil.Cizre'de İran-Rus işgaliİran ve Rusya, Suriye'de Türkiye ile savaşıyor. Bu, açık ama ilan edilmemiş bir savaştır. PKK ve PYD üzerinden hem Türkiye'de hem de Kuzey Suriye'de yine Türkiye'ye karşı savaşıyorlar. PYD/YPG'nin Suriye'de kurduğu Türkiye karşıtı cephenin arkasında yine aynı iki ülke vardır. Ama ABD ile, bazı Avrupa ülkeleriyle ortak hareket etmektedirler. PKK'nın aylardır Güneydoğu illerimizde ve ilçelerimizde yürüttüğü işgal girişiminin arkasında yine bu ülkeler var. Suriye savaşını Türkiye'nin içlerine taşımışlardır. Türkiye topraklarında açık açık Türkiye ile savaşmaktadırlar. Çok yakında bu ülkedeki uzantılarını daha açık biçimde harekete geçirdiklerini göreceğiz. Bu yüzden Cizre ve Silopi gibi bölgelerde yürütülen operasyonlar sadece PKK'ya karşı değil, bu ülkelere karşı savunma operasyonlarıdır. Bir işgali sona erdirme, evin içini temizleme, bizi içeriye mahkum eden o dış müdahaleyi kırma operasyonlarıdır. Çünkü bu aşamadan sonra PKK, terörle sınırlı bir yapı değil, Türkiye içlerine yönelik işgal projelerinin Truva Atı'dır. Sonu gelmez savaşlar başlarEğer bu kontrolsüz saldırganlık durdurulmazsa, bu ülkeler sakinleşmezse, yayılmacı ve işgalci girişimlerini devam ettirirse Süveyş Kanalı'dan Doğu Akdeniz'e ve Basra Körfezi'ne kadar bütün bölge sonu gelmez savaşlara sürüklenecektir. Şaşırtıcı biçimde hızlı gelişecek bu çatışmaları kimse durduramayacaktır. Çünkü böyle bir çatışma münferit ve dar bölge için olmayacak, iki ana cephe arasında yayılıp bütün ülkeleri içine çekecektir.Bu yüzden dünya Rusya'yı bir yerde durdurmanın yolunu bulmalıdır. Aynı zamanda Rusya'nın kanatları arasına gizlenen İran'ın ihtirasları dengelenmelidir. Tahran Müslüman dünyayı yüzyıllar sonra iki büyük cepheye ayırmakta, o “İslam kendi içinde savaşacak” tezini kendi elleriyle gerçeğe dönüştürmektedir. Burada İran'ı hedef alarak çatışmacı psikolojiye güç verme niyetinde değiliz. Ama İran kamuoyu, Tahran'ın bu ihtiraslarını eleştirmeyi bilmelidir. Çünkü bu ihtirasın İran halkına da çok ağır bedeller ödetme ihtimali vardır. Rusya ile birlikte Türkiye'nin hemen güney sınırına yerleşmesini, orada da rahat durmayıp PYD/PKK üzerinden Türkiye'yi taciz etmelerini, hatta daha ileri gidip PKK üzerinden bir iç işgale girişmelerini hoş görmemizi kimse beklemesin. Hiçbir ülkenin böyle bir tehdidi hazmetmesi mümkün değildir. Burada, çok daha kötü fotoğraflar şekillenmeden bir tehlikeye dikkat çekmeye, can sıkıcı bir durumu tahlil etmeye, anlamaya çalışıyoruz. Doğulu istilacılar, “İslam iç savaşı”Maalesef, Batılı istilacılardan sonra şimdi de Doğulu istilacılar İslam yurdunu harabeye çevirmeye hazırlanıyor. Yıllar yılı endişe ettiğimiz, “son hedefleri Türkiye-İran savaşı” korkusunun gerçeğe dönmesi için bütün senaryo tamamlanmış sanki. “Savaş İslam'ın kalbine yerleşecek, İslam iç savaşı yaşanacak” şeklindeki sözlerin mimarları bizim basiretsizliğimiz üzerinden bunu başarmak üzere. Başarırlarsa savaş sadece ülkelerimize değil, evlerimizin içlerine kadar gelecek demektir ve bizler bir yüz yıl ayağa kalkacak mecal bulamayacağız.Tam da bu dönemde, içeride kimlerin nerede durduğuna dikkat etmek gerekiyor. Artık normal bir dönemde yaşamıyoruz ve bu sorunlar Türkiye'nin iç sorunlarıyla sınırlı olmaktan çıkmıştır. PKK ve PYD artık bir Kürt meselesinin değil, bölgesel harita projelerinin parçasıdır. İçeride bu çevrelere destek verenler, içeride iç iktidar hesaplaşması için Türkiye'ye yönelen işgal girişimlerinin yanında yer tutanlar açık bir savaşın parçasıdır ve bu savaş Türkiye'yi hedef almaktadır.Moskova'ya talimat almak için gidiyorSelahattin Demirtaş'ın Moskova ziyareti bu çerçevede yorumlanmalıdır. Bu şahsın, siyasi kimliği bitmiştir ve doğrudan Türkiye ile silahlı bir çatışmanın, ülkemize yönelen savaş tehdidininparçası olmuştur. Kendisiyle ilgili hukuki süreç işletilmeli, siyasi kimliğini bir kamuflaj olarak kullanması engellenmelidir. İran Müslüman örgütlerle ilişkisini doğrudan ya da Bağdat üzerinden, seküler yapılarla ilişkisini ise Moskova üzerinden yürütmektedir. Demirtaş Moskova'ya savaş için yeni talimatları almak için gitmektedir. O ve İstanbul'daki karargahlarından pozisyon alıp karşı tarafta yer alan “iç işgalciler” için vatan hainliği kavramı yeniden yorumlanmalıdır.HDP, PKK'nın siyasi uzantısı olarak siyasi kimliğinden iyice uzaklaşıp silahlı kimliğe daha çok yakınlaşırken, Türkiye'nin kurucu partisi CHP hızla HDP'leşmekte, Türkiye karşıtları için bir barınak, bir sığınma yeri haline gelmektedir. Kamuoyunun ağır eleştirilerine rağmen bu unsurları içinde barındırmakta hatta sorgulamaya bile gerek duymamaktadır. Bu durum, yaklaşan gerilimli günlerde CHP için de çok ciddi bir meşruiyet sorgulamasına yol açabilir.Sen Şah İsmail olursan ortaya bir Yavuz çıkarTürkiye bu tehditlere boyun eğmeyecek, “acımasız direnişe” devam edecek hatta meydan okuyacaktır. Türkiye bunların üstesinden gelecek kadar güçlü bir ülkedir. Toplumsal idrak tehditlerin de Türkiye'nin gücünün de farkındadır. Kuşatma yarılacaktır, harita çalışmaları boşa çıkarılacaktır. Bugün sınırlarımızı zorlayan tehdit, sınırların çok ötesine itilecek, bugün Türkiye haritasını değiştirmeye çalışanlara karşı Türkiye'nin kendi haritası belirleyici olacaktır. Yüz yıl önce coğrafyanın haritası bizim çözülmemize göre şekillenmişti, yüz yıl sonra yeni harita bizim toparlanmamıza göre şekillenecektir.Ama ihanet edenle ülkesini seven ayrışacaktır. O kurucu irade yine tarihi şekillendirirken, onlar 20. yüzyıl başlarındaki emsalleri gibi utançla anılacaktır.Ve son söz İran'a: Hep korktuğumuz ve asla istemediğimiz Türkiye ile İran'ın hesaplaşmasıdır. Ancak;
Eğer sen Şah İsmail'liğe soyunuyorsan, Türkiye'yi de Yavuz olmaya zorluyorsun demektir.
.Hadi ayağa kalkın, yeniden başlıyoruz
04:0025/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Herkesin çok söz söyleyip pek bir şey söylemediği, popüler cümlelerin arkasına sığındığı bir dönemdeyiz. Sesi çok çıkanların doğru şeyler söylediği gibi bir yanlış kanaate sabitlendik gidiyoruz.
Piyasa malzemesi olmanın ötesine gitmeyen sözün, riyadan kurtulamadığı, maddi yatırım aracına dönüştürüldüğü talihsizlikler yaşıyoruz. Hesapsız, sadece ülke için, millet için, değer için öne atılması gerekenlerin konjonktür hesapları yaptığı, denge oyunları oynadığı, fitne-fesatla iş tuttuğu, sözünü esirgemeyenlere itibar suikastleri düzenlediği bir zihinsel zehirlenmişlik adeta dip dalga gibi yayılıyor. Sözü doğrular için değil, menfaat-çıkar için bir kurşun gibi kullananlar artık bu amaçla “kiralık katiller" besler hale geldi. Televizyon ekranlarından, gazete köşelerinden, özellikle sosyal medya hesaplarından üç kuruş menfaat uğruna önüne geleni kurşuna dizen ismi gizli, ruhu kara saldırı timlerimiz var artık. Söz hiçbir dönemde, bunlar üzerinden yürütülen operasyonlarda olduğu kadar ucuzlamamıştı. Büyük davalar, ucuz numaralarOysa açık yüreklilikle, cesur sözlerle, yılmadan bu zor ve dar zamanda öne atılmak gerekiyor. Türkiye son üç yılda, olağanüstü zorluklar atlattı. Darbe üstüne darbe tezgahlandı, çokuluslu müdahaleler ardı ardına servis edildi. Sokak teröründen devlet içine sinmiş istihbarat operasyonlarına, Türkiye'yi dünyaya terör devleti olarak göstermeye dönük imaj operasyonlarına, iç savaş senaryolarına, ülkeyi terör üzerinden felç etmeye dönük müdahalelere kadar, bizi millet olmaktan, ülkemizi vatan olmaktan çıkarmaya dönük girişimler oldu. Hepsinin üstesinden gelindi. Hepsine direnildi. Siyasi duruşun, ekonomik bakışın, tarihsel kimliğin, coğrafyaya aidiyetin yerlileşmesi uğruna bedeli ağır mücadeleler verildi. Ülkeye yabancı bütün unsurlar, millet tarafından teşhis edildi ve bir kenara itildi. Bu büyük mücadelelerin taraftarı olanlar, bu uğurda risk alıp kelle koltukta mücadele edenler, büyük davaların yerine büyük idealler ikame etmeleri gerekirken küçük hesaplara savruldu. Mücadele onları olgunlaştırmış, yoğurmuş, pişirmiş olmalıydı. Daha güçlü, daha sabırlı, daha olgun ve daha bir dayanışma çabası gerekiyordu. Ucuz sözlerin, ucuz kişiliklerin, ucuz hesapların peşinden gitmek yerine, bütün bunların üstüne yeni şeyler katma yarışı başlamalıydı. O hesaplar görülmedi,o parantez kapanmadı Yeni şeyler üretmek, varolanın üstüne bir şeyler katmak, Türkiye'nin yarınına hazırlık yapmak gerekiyordu. Bin yıldır bu topraklarda işler hep böyle yürüdü çünkü. Büyük yıkımlar yaşadık, büyük mücadeleler verdik, insan hafızasını zorlayan direnişler sergiledik, sınırsız sabırla sınandık. Ve hep başardık. Bütün umutların yok olduğu durumlarda bile bir kurtuluş ışığı yakaladık, ona yöneldik ve yepyeni bir tarih sayfası açabildik.Türkiye yüz yıldır işte böyle bir mücadele veriyor. Son üç yılda direndiklerimiz bu yüzyılın küçük bir parçası. Ama unutmayın, bizim o yüzyılımız henüz bitmedi. O parantez kapanmadı, o hesaplar bitmedi. Bugün terör üzerinden, bölgesel çevreleme operasyonları üzerinden karşı karşıya olduğumuz şey işte bu yüzyılın büyük hesaplaşması içinde bir hesaptır. Rehavete kapılmak, “tamam bu iş" diyerek rahatlamak, mevzileri terkedip ganimet peşine düşmek bizi yıkıma götürecek bir atalettir.Siyasi alanda, ekonomik alanda, medya alanında, kültürel alanda, sadece Türkiye için bile değil, bütün kültür/tarih havzamız için yeni şeyler, zenginlikler üretmek için seferberlik zamanıdır. Daha geniş dayanışma hattı oluşturma, daha kuşatıcı ve kaynaştırıcı olma zamanı.Neden mi?Haritayı yine onlar mı çizsin?Çünkü Türkiye, içeriden işgal ediliyor. Çünkü Suriye savaşı bölgeselleşiyor. Çünkü Rusya ile kriz Kırgızistan'dan Kafkaslara, Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne genişliyor. Kimlik eksenli bölünme bütün coğrafyayı rehin alıyor. Yeni harita taslakları çiziliyor, yeni bir bölge şekilleniyor. Bugün gördüğünüz devletlerden bir kısmı on yıl sonra haritada olmayacak. Yeni devletler, şehir devletçikleri, mikro yönetimler, garnizonlar ortaya çıkacak.1. Dünya Savaşı sonrası oluşan bu harita kökten değişecek. Yeni uluslar öne çıkarken bölgenin bazı ülkeleri parçalara ayrılacak. Yeni ittifaklar şekillenecek, yeni düşmanlıklar oluşacak. Belki onlarca yıl süren yeni anlaşmazlıklar ortaya çıkacak. Bölgenin ana unsurlarını oluşturan Türkler, Araplar, Kürtler, Fars kökenliler, bir yüz yılı şekillendirecek yeni harita çalışmaları karşısında birbirlerini yemeğe devam ederlerse o haritayı hep başkaları çizecek. Onlar belki bir asır birbirleriyle mücadele edecekler. Ama dışarıdan gelenler, Batı'dan gelenler, Doğudan gelenler buralarda ganimet paylaşacak, bölgenin zaaflarını daha da kaşıyacak, 20. yüzyıldan sonra yeni bir vesayet yüzyılı başlatmış olacaklar.Sonu gelmez savaşlar başlarİşte tam bu dönemde, tarihin en güçlü sözlerini söylemek zorundayız. Yüz yıllık direncimizin en güçlü olanını sergilemek zorundayız. Bu yüzden adını “acımasız direniş" koyduk. Ayrışmaya karşı yakınlaşma mücadelesi vermek zorundayız. Yoksa bu ayrışma hepimizi imha edecek. Arap-Fars Savaşı, Türk-Kürt savaşı, Arap-Kürt savaşı, Türkiye-İran savaşı gibi önümüze sürekli savaş seçenekleri sunulacak ve bizler bütün bunları kendi doğrularımız gibi, kendi tehditlerimiz gibi, kendi hesaplarımız gibi algılayacağız.İşte bu yüzden, yüzyıllara dönük sözler söylemeliyiz. Siyasilerimiz, aydınlarımız, medya organlarımız, kanaat önderlerimiz, öğrencilerimiz bu sözlere, bu tezlere yönelmek zorunda. Rusya ile kriz yaşıyoruz, Rusya üzerine derinlemesine yazılar ne kadar az. İran'la sıkıntılar yaşıyoruz, İran üzerinde etkili söz söyleyenler ne kadar az. Ortadoğu bütün dünyamızı sardı ama coğrafya üzerine geleceğe dönük tespitler ve hedefler belirleyenimiz ne kadar az. Biraz daha Doğu'ya; Hint/Pakistan coğrafyasına, Malay coğrafyasına ne kadar yabancıyız. Biraz daha Güney'e; Afrika'ya, Kuzey Afrika'ya dair ne az şey biliyoruz.Oysa Fas'tan Endonezya'ya uzanan bir coğrafya üzerine şekilleniyor her şey. Enerjisi de, enerji koridorları da, kara/deniz ticaret yolları da, Doğulu ve Batılı istilacılara yönelik isyan dili de hep bu coğrafyada yer alıyor. Yeryüzünün fay hattı ilan edilen bu kuşakta hiçbir ülke güvende değilken, Doğu'nun ve Batı'nın merkez güçleri tarafından paylaşılırken bizim sözlerimiz daha birbirimize bile ulaşacak güçte değil. Türkiye'nin çokcepheli savaşıTürkiye, hiç bu kadar çok yönlü baskı altına alınmamıştı. Rusya krizi yayılırken, İran'la soğukluk artarken, bu iki ülke Türkiye'nin güney sınırlarını kontrol altına almaya çalışırken, örgütler üzerinden Türkiye'yi sıkıştırırken, içeride terör üzerinden yürütülen iç işgale destek verirken, Türkiye çok cephede mücadeleye zorlanıyor. Sonraki aşama daha da endişe verici. Savaşın Suriye'den sonraki aşaması Basra Körfezi ve Suudi Arabistan olacak çünkü. Türkiye o zaman çok daha ağır baskılar altında kalacak, çok daha büyük bir sınavla yüzleşecek. Daha şimdiden Kafkaslar hareketlenmeye başladı. Rusya ve Ermenistan Azerbaycan'ı sıkıştırıyor. Yakında Kuzey Kafkaslar da hareketlenebilir. Bütün bunlar Türkiye'nin uzak kalamayacağı belki de doğrudan içinde yer almak zorunda kalacağı krizlerdir.İşimize bakalım, 20. yüzyıl bitmediYaşadığımız kriz, üstesinden gelmeye çalıştığımız baskı sadece Suriye meselesine bu kadar girmemizle sınırlı bir şey değil. Sadece bizim başarısızlıklarımızla, beceriksizliğimizle de sınırlı bir şey değil. Türkiye'nin o yüzyıllık parantezi kapatmasına, yeni bir tarih sayfası açmasına çok az zaman kaldığı için oluyor. Bu meydan okumayı, bu ayağa kalkışı durdurmak için son kurşunlar kullanılıyor. Bu yüzden Doğudan ve Batı'dan tehdit ediliyor, baskı altına alınıyoruz. Bu yüzden terör eliyle sınırlarımızın içinde iç işgaller deneniyor.Öyleyse içeride ve coğrafyada yaygın bir bağımsızlık mücadelesi vermek zorundayız. Bu yüzden de dar mahalle kavgalarını bir kenara atıp bütün bunlara cevap üretmek, siyasi akla destek vermek, yeni sözler üretmek, daha güçlü adımlar atmak zorundayız. Üç yıldır bütün darbe girişimleri o dirençle atlatıldı. Güçlü sözlerle, sağlam duruşla atlatıldı. Bu da öyle olacak. Ayağı yere sağlam basanlar kalacak, gerisi ayıklanıp gidecek. Ama tarih güçlü sözleri, güçlü iddiaları olanlarındır. Ayakları yere sağlam basanlar bir adım öne çıksın. Tarih yapıcı cesur adamlarla omuz omuza devam edilecektir. Öyleyse zihinlerinizi arındırın. Hadi ayağa kalkın, yeniden başlıyoruz. Çünkü 20. yüzyıl daha bitmedi!
O plan çöktü, ‘iç işgalciler’ yenildi
04:0030/12/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“İç işgal” projelerinin tamamı çöktü.
Türkiye'ye yönelik acımasız saldırı planlarının hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Erdoğan ve AK Parti yönetimlerini devirmeye, Türkiye'yi yeni yüzyıla hazırlayan kadroları tasfiye etmeye, yeni nesil vesayet sistemi oluşturmaya dönük bütün girişimleri fiyaskoyla sonuçlandı. Sokak terörü üzerinden, dış istihbarat konsorsiyumu üzerinden, sistem içi darbe girişimi üzerinden, eskinin iktidar belirleyici oligarkları üzerinden, entelektüel terör üzerinden, bütün bunları tek bir cephe haline getirip sahaya sürme hesapları üzerinden, Türkiye'nin yüzyıllarını belirleyen o ana omurgayı parçalama siyaseti üzerinden, tarih yapıcı kadroları birbirine düşürmeye dönük fitne-fesat üzerinden yürütülen bütün teşebbüsler hezimetle sonuçlandı. İntihar bombacısı gibi Türkiye'ye saldırdılarBu projelere yatırım yapanlar nerede? Bu hesaplara göre cephe seçen siyasi partiler, örgütler, yazar-çizerler, sermaye çevreleri nerede? Hepsi kaybetti.. Her başarısız proje sonrası onlara yeni formüller sundular, cesaret verdiler, yeniden sahaya sürdüler, “Bu sefer olacak” diye ikna ettiler. Bu çevrelerin öyle hırsları, intikamarzuları, öfkeleri vardı ki, önlerine konulan her senaryoya büyük bir hevesle sarıldılar. İntihar edercesine, birer intihar bombacısı gibi gözü kara bir şekilde Türkiye karşıtı her plana sarıldılar.Gezi'de sokak terörüyle hükümet devirecek, Başbakana kelepçe takacaklardı. Burayı Ukrayna sandılar. Bir-iki güne hükümet düşüyor, darbe yapılacak söylentilerine inandılar. İnanılmaz vandallık, çirkinlik örnekleri sergilediler. O ana damar ülkeye sahip çıktı. Hepsi darmadağın oldu.17 Aralık'ta “muhafazakar görünümlü” bir yapı, devlet içinden, sistem içinden harekete geçirildi. Hükümet düşürülecek, Erdoğan ve ekibi tasfiye edilecek ardından Mısır'da olduğu gibi Türkiye'de idam mahkemeleri, meydanlara darağaçları kurulacak, binlerce insan içeri alınıp o ana omurgaya öncülük eden herkes tasfiye edilecekti. Türkiye'yi Mısır zannettiler. Hepsi darmadağın oldu, kendilerini besleyen o istihbarat örgütlerine sığındılar. İç işgalciler için çok acı bir sonİkinci fiyaskodan sonra terör ve etnik ayrışma yeniden sahneye sürüldü. Ama bu sefer bir terör değil, iç işgal girişimi olarak. Ülkenin güneyinde bazı ilçelerde PKK üzerinden işgal başlatıldı. İstanbul'daki sermaye ve medya karargahları, gazete köşecileri bu işgale övgü düzüyor, Gezi ve 17 Aralık fiyaskolarının öfkesiyle Türkiye'ye saldırıyorlardı.Vatan hainliği, ihanet yeniden konuşulur kavramlar haline geldi. Sınırın Suriye tarafında PYD/YPG üzerinden, içeride de PKK üzerinden Türkiye çevrelenecek hem de parçalanacaktı. Selahattin Demirtaş'ı gazetelerinde, televizyonlarında pazarlayanlar bu iç işgal girişiminin ortaklarıydı. Tarihte örneğine çok az rastlanır ihanet örnekleri sergileniyordu. 1 Kasım'da o tarih yapıcı ana omurga ülke yönetimine el koydu. Yüzyılların mirası ve ferasetiyle ülkeyi koruma refleksi harekete geçmişti. “İç işgalciler” için çok acı bir son hazırlandı. Onlar da darmadağın oldular. HDP ve PKK'ya intihar tuzağıGeride PKK'nın şehir eşkıyaları kalmıştı. Onları da çoktan gözden çıkarmışlardı. İlçelere sıkışan bu kişiler, onları sahaya sürülenler tarafından ölüme terkedildi. Bölge insanı onlara zaten sahip çıkmıyordu, imdat çığlıklarını duyan yoktu. Birileri ölümleri üzerinden bir oyun kurmuştu. Hem onlar kaybetti hem de oyunu kuranlar. Yürütülen operasyonlardaki kararlılık ortada. Şehir işgalleri, efendilerinin vadettiği gibi olmadı. Kaybettiler. Hatta ölüm tuzağına çekildiler. Demirtaş'ın son Rusya ziyareti, PKK'nın şehir timlerinin akıbetini HDP'ye yaşattı. Siyasi olarak bittiler. Artık HDP üzerinden bir çözüm ya da deneme mümkün görünmüyor. Siyasi olgunluk sınavından geçemeyen HDP, tükenişin kapılarını araladı. Hem PKK hem de HDP intihara sürüklendi, kendilerine kurulan tuzağa düştü. “İç işgalciler”in kendileri üzerinden tezgahladığı son senaryo bu sefer onları harcamıştı çünkü. Hiç mi yüzünüz kızarmaz sizin!İç işgalciler ise öylece orada duruyor. Artık yeni denemelere mecalleri kalmadı. Öyle bir pozisyon değiştirdiler ki, sanki iki ay önce, beş ay önce, bir ya da iki yıl önce bu olaylar yaşanmamış gibi, o kirli senaryolarda yer almamışlar gibi kendilerini aklama derdine düştüler. Siyasi tarih, böylesine bir kıvırmaya, böylesine bir yüzsüzlüğe tanık olmamıştır. Yahu madem böyle yapacaktınız, üç yıldır neden kan üzerinden, darbe üzerinden, terör üzerinden bu ülkeye saldırıp durdunuz? Dün Demirtaş'ı pazarlayanlar, PKK'ya terör bile demeyenler bugün Demirtaş “yüzsüzmüş, bizi aldatmış” diyor! Beraber olduğunuz herkesi intihara sürüklediniz. Şimdi hiç sıkılmadan “onlarla hiçbir alakamız yok” diyorsunuz! Hiç mi yüzünüz kızarmaz sizin!Unutmayın, bu milletin hafızasında o kirli geçmiş temizlenmez! Üç yıldır bu ülkenin çektiği bütün sıkıntılarda imzanız var, bu imza silinmez.İç işgalcilerin senaryoları çöktü. Bu senaryolara karşı verilen mücadele, o acımasız direniş, bundan sonra önleyici tedbirler şeklinde devam edecektir. Kötülüğün sonu yoktur, bugün af dileyenler önlerine sürülen yeni senaryolara da tam destek verecektir. Büyük savaş Türkiye, hala anlamadınız mı?Türkiye içeriyi temizlemeden çevresine bakamaz. Bunu bildikleri için hep içeriden vuruldu. Hem de o af dileyenler üzerinden. Çevreden kuşatılırken, içeriden bunlar üzerinden felç edildi. Öyleyse Cizre ve Silopi'deki işgal girişimleri kadar, Demirtaş'ın Moskova ihaneti kadar onlar da ihanet içindedir ve aynı cürmü işlemişlerdir.Bundan sonra iç işgal değil, dışarıdan işgale, çevrelemeye ve kuşatmaya karşı mücadele verilecektir. Hala anlamadınız mı?Asıl savaşın Türkiye ile olduğunu, Türkiye'yi durdurmak için Doğu'nun ve Batı'nıngüçlerinin ortak hareket ettiğini, ülkemizin adım adım çevrelendiğini, bütün zaaf alanlarımıza müdahale edildiğini, sınırlarımız dışında hassasiyet gösterdiğimiz bütün bölgelere özellikle müdahale edildiğini anlamadınız mı?Mesele Suriye değil, mesele Türkiye'yi durdurmak. Bunun için içeride ve dışarıda tam bir koalisyon var. Birbiriyle kavgalı olanlar bile beraber hareket ediyor. Türkiye'de sıradan bir gazeteci ile dışarıdaki devasa ülkeler aynı dürtü ya da korku ile hareket ediyor. PKK'yı sahaya sürenler, Demirtaş'ı silahlı bir kişiliğe dönüştürenler, Kuzey Suriye Koridoru ile Türkiye'yi sıkıştıranlar, Tahran-Moskova üzerinden baskı kuranlar, YPG'yi sınırlarımıza salanlar, bölgenin yeni haritalarını çizenler hep aynı çevreler, aynı küresel koalisyon, görmüyor musunuz?Musul da direniş hattımız Halep de..Terörle, PKK ile gözlerimiz kör edilirken etrafımıza kalın duvarlar örülüyor. Türkiye'den yüz yıllık meydan okumanınintikamı alınıyor, hafızamız yeniden Anadolu içlerine sıkıştırılıyor, anlamadınız mı? Bütün bu gelişmelerin üst okuması, büyük resmi budur. 21. yüzyılın en büyük oyunu Türkiye'ye karşı oynanmaktadır. Öyleyse biz de oyunu buna göre oynayacağız. 'Acımasız Direniş'i Türkiye'yi savunma üzerine kuracağız. Etnik kavgaya düşmeden, mezhep/kimlik ayrışmasına kapılmadan, içerideki hasarımızı tamir ederek dışarıya, bize yönelen kuşatmaya, çevrelemeye yöneleceğiz. İşte asıl savaş budur. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük hesaplaşma budur. Yeni Büyük Oyun'un mağduru değil, oyun kurucusu olacağız. Bize sürpriz hazırlayanlar, kendileri büyük bir sürprizle karşı karşıya kalacak.Bölgenin yeni haritasını çizerken, iç işgal üzerinden Türkiye'nin de haritasını çizmeye yeltenenler, bin yıldır bu coğrafyanın haritasının büyük oranda Anadolu üzerinden şekillendiğini görecekler. Öyleyse acımasız direniş artık Türkiye için değil, bütün coğrafya içindir.
Gazze de direniş hattımızdır Musul da, Halep de..İç işgal projesi çöktü. Kuşatma yarılacak, dış tehdit projesi de çökecek. Biz bu büyük hesaplaşmaya varız. Gerisini onlar düşünsün.
. .
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
.NSA"nın Türkiye ayağı deşifre oldu
00:002/01/2014, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2008 Şubat"ının ilk haftasından başlayalım:
Perşembe ve Cuma günleri, Türkiye"nin de içinde bulunduğu bölgede oldukça tuhaf bir gelişme yaşandı. Kutuplar"dan Baltık Denizi"ne, Akdeniz"den Basra Körfezi"ne ve Güney Asya"ya kadar denizler altında başlayan, ileride çok tehlikeli noktalara gelebilecek bir savaşın seslerini duyduk.
Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Pakistan ve Hindistan"ı etkileyen (Türkiye"yi de etkilediği söyleniyor), Mısır kıyılarından geçen fiber optik kabloların ikisi 30 Ocak"ta kesildi. Tabi ki bu bir "kaza"ydı. Kabloları gemilerin kopardığı iddia edildi. 1 Şubat"ta ise, Basra Körfezi"nde, Kuveyt"le Umman arasındaki fiber optik kablo kesildi. Bu da kazaydı. Aynı gün Süveyş"ten ve Sri Lanka açıklarından geçen fiber optik kablolar da benzer şekilde "kazaen" kesildi.
Dört günde beş fiber optik kablo değişik bölgelerde benzer "kazalara" uğradı. Basra Körfezi ülkelerinde, Kuzey Afrika ülkelerinde internet ve telefon hatlarında büyük sorunlar yaşadı. İran"da internet sistemi çöktü. Asya ülkelerinin İran"la bankacılık işlemleri durdu. Sadece iki ülke bu "kaza"lardan etkilenmedi; İsrail ve Irak...
Bu sırada olayın vahametini ortay koyan son derece tehlikeli bir karşı hareket gerçekleşti. Rusya, Kutup ve Atlantik"teki fiber optik kabloları korumak amacıyla hava kuvvetlerini harekete geçirdi. Stratejik bombalarla yüklü iki Tupolev Tu-16, sekiz TU-22 bombardıman uçağı, Mig-31"ler ve Su-27"ler bu bölgelere nakledildi.
O zaman bunun büyük bir siber savaşın parçası olduğunu yazmıştım. Devam edelim:
Aylardır, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı"nın (NSA) bütün dünyayı nasıl dinlediğine yönelik büyük skandalı tartışıyor dünya. Sanırım bu skandalla en az ilgilenen ülkelerden biri Türkiye. Oysa müttefikleri bile düşman yapacak ölçüde bir kriz yaşanıyor. Bir güç, merkez, ya da odak, tüm gezegeni avucunun içine alıyordu. Bireylerin; şirketlerin, devletlerin güvenliğini yok edecek ölçüde bir küresel tehditle karşı karşıyaydık.
Sadece devletler, siyasiler değil, liderler, şirketler, medya organları, çokuluslu toplantılar, Birleşmiş Milletler"in organize ettiği büyük ölçekli oturumlar hatta G-20 zirveleri dinleniyordu.
Bir derin istihbarat yapısı, gezegeni kontrol altına almış, başka bir güce dönüşmüş, devletleri ve uluslararası sistemi bir kenara itmiş dünyayı yönetir hale gelmişti. Bu bilgi gücünü elinde bulunduranlar; ülkelere, liderlere, şirketlere istedikleri her türlü şeyi yaptıracak güçteydi.
Almanya, Fransa, İspanya gibi Avrupa ülkeleri ABD"ye hesap sormaya çalışıyor, aldıkları cevap şu oluyordu: "Sizin üzerinizden savaş bölgelerindeki terör gruplarını izliyoruz!" Asya"dan Latin Amerika"ya kadar müthiş bir öfke vardı ama herkes susup yutkunuyordu.
Doksan diplomatik misyon üzerinden dinleme yapılıyor, kırka yakın dünya lideri dinleniyordu. Kanada, Avustralya, İngiltere, İsrail, Tayland, Burma, Malezya, Endonezya, Kamboçya elçiliklerinde dinleme istasyonları vardı. Mesela Asya istihbaratı Avustralya ve Tayland"dan organize ediliyordu.
Türkiye"de konuyla ilgili müthiş bir "karartma" uygulanıyordu. Bu yapı, hiçbir şekilde "yerli" bir gücün meydan okuması değildi. Türkiye bu işin neresindeydi? Türkiye"nin liderleri, şirketleri, kamu kurumları, stratejik birimleri, askeri yönetimi nasıl ve kimler tarafından dinleniyordu?
ABD"nin Ankara Büyükelçiliği"nde, İstanbul"daki diplomatik misyonunda da diğer ülkelerdeki gibi dinleme istasyonu, operasyon merkezi var mıydı?
Bu soruları hep sorduk ama cevabı yoktu...
O zamanlar; "Başbakan"ın ofisine kim böcek koydu, sorusunun cevabını bulanların küresel dinleme operasyonunun Türkiye ayağını ortaya çıkaracağını, sonuçlarının sarsıcı olacağını" söylemiştik.
TÜRKİYE BU İHANETİ GÖRMELİ
17 Aralık"tan bu yana yaşananlar, "paralel devlet" tartışmaları, siyasi iktidarı devirmeye ayarlı "darbe koalisyonu" gözlerimizi açtı. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı"na (TİB) paralel fiber hat döşeyen, onlarca ilden dinleme yapan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin sırlarını klonlayan, emniyet ve yargı başta olmak üzere devletin bütün birimlerinde yuvalanan, elindekini darbe yapacak ölçüde şantaj olarak kullanabilen, dinlemeleri "biz yasadışı hareketleri izliyoruz" bahanesiyle savunabilen, "devlet" dediğimiz iktidar alanını bir tarafa itip o malum küresel güç adına korsan "devlet kuran" bir yapıyla karşı karşıyayız.
Türkiye, bu tehlikenin ne kadar farkında, emin değilim. Ama kesinlikle Türkiye içi bir iktidar hesaplaşmasının çok ötesinde bir düşman, bu milletin karşısına dikildi.
AK Parti-Cemaat çatışmasıyla sınırlı değil bu durum. Birileri, küresel iktidar adına Türkiye için bir ihale almış, yıllardır onların koruması altında bu çalışmaları yürütmüş, gelen bir işaretle harekete geçmiştir.
Dünyayı kasıp kavuran NSA skandalının Türkiye ayağı AK Parti-Cemaat çatışmasıyla deşifre olmuştur. Yıllardır devam eden bu küresel hazırlığın ilk operasyonu belki de bugün Türkiye"de yürütülüyor.
Bu vahim durumun yeterince anlaşılabildiği kanaatinde değilim. Bu yüzen de, önümüzdeki dönemde çok daha çarpıcı gelişmelere hazırlıklı olmayı öneriyorum. Sadece hükümete darbeyle sınırlı değil, bu karanlık merkezin yepyeni bir Türkiye projesiyle karşı karşıyayız.
Sadece AK Parti değil, her birey, her siyasi parti, her şirket, her STK tehdit altındadır. Büyük bir ihanetle yüz yüze Türkiye. NSA operasyonunun arkasındaki güç kimse, AK Parti-Cemaat çatışmasının arkasında da, darbe girişiminin arkasında da, siyasi ve ekonomik dizayn projesinin arkasında da o var.
Bugün bu kalkışmayı canhıraş bir şekilde savunanlar, bu ülkeye ya da bir çok kişi ve kuruma zarar verebilir. Başarılı gibi de görünebilirler. Ama yarın, er ya da geç bu ihanetin figüranları olduğu ortaya çıkacak ve çok ağır bir bedel ödeyeceklerdir. Bu millet bu bedeli ödetecektir.
Evet, NSA"nın küresel ölçekte istihbarat operasyonunun Türkiye ayağı deşifre olmuştur ve tahminim savaş bundan sonra bu eksende devam edecektir.
Dolmabahçe notları ve Gülen"in mektubu
00:005/01/2014, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
17Aralık"tan bu yana devam eden Ak Parti-Cemaat çatışmasına ilişkin en net açıklamaları dün Dolmabahçe"deki toplantıda dinledik. Başbakan Tayyip Erdoğan, davet edilen gazeteci ve STK temsilcileri ile tam dört saat boyunca, sorulan hemen her soruya açık yüreklilikle cevap verdi.
Çatışmanın ne olduğundan, Cemaat eksenli paralel devlet yapılanmasının tanımına ve teşhisine, durumun hükümet ve devlet açısından algılanma biçimine, yolsuzluk örtüsü altında yürütülen yargı-emniyet operasyonunun nasıl bir derin yapılanmanın kalkışması olduğuna, MİT"e ait TIR ile ilgili tartışmaların 17 Aralık operasyonuyla bağlantısına, Başbakan"ın ve hükümetin bundan sonra nasıl bir mücadele yolu izleyeceğine kadar çok geniş çerçeveli bir sohbet izledik.
Edindiğim kanaat şöyle: Artık maslahat, hassasiyet gözetme boyutunun çok ötesine geçmiş bir Türkiye gerçeği var. Cümleleri belirsizleştirmenin, aşırı temkinli ifadelerin ötesine geçmiş bir kamuoyu algısı var. Devlet içinde kadrolaşan bir yapının, edindiği iktidar alanlarını kullanıp iktidarın tamamını ele geçirmeye dönük bir stratejisi var.
Daha doğrusu, Ak Parti iktidarı döneminde geniş nüfuz alanları elde eden bir yapının, devleti ele geçirmekten ziyade devleti yönetmeye başladığı, kendisini devletin sahibi gördüğü, bu yönetim arzusunun önünde engel olan herkesi ve her çevreyi yok etmeye ayarlı bir anlayışa sahip olduğu gerçeği var.
Bu gerçek: Cemaat"in AK Parti hükümetini yıkmaya, Başbakan"dan bakanlarına, aile çevresine kadar bir suç örgütü algısı oluşturmaya çalıştığı, hükümeti yıkmanın ötesinde mensuplarını adeta yok etmeye giriştiği, bunu yaparken de Türkiye"nin siyasal ve ekonomik istikrarının mahvolmasını göze aldığı şeklinde.
Oldukça ürpertici bir durum bu. Böyle bir yapının, Ak Parti"nin de ötesinde, siyasal alandaki bütün yapılarla, toplumsal kesimde kendine karşı duran bütün çevrelerle de çatışmalara gireceği düşünülebilir. O zaman, AK Parti gibi güçlü bir siyasal iradeyi tasfiye eden bu gücün karşısında hiçbir mekanizmanın direnme şansı kalmayacak demektir.
Başbakan"ın gerek konuşmasında gerekse sorulara verdiği cevaplarda tanımlamaları gayet netti: "Türkiye"nin büyümesinden kim rahatsızsa bu süreci durdurmak için harekete geçen onlar. Kimi zaman tek tek kimi zaman ittifak halinde hareket ettiler. Eski Türkiye"den çıkar sağlayanlar bunlar. Hızımızı kesmek, şevkimizi kırmak istiyorlar. Türkiye"nin yürüyüşünü durdurmak için harekete geçtiler" diyordu.
"Tereddütleri ortadan kaldıracağız. Bizim 30 Mart seçimleri için hiçbir tereddüdümüz yok. Açık ara farkla ipi göğüsleyeceğiz. Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. 17 Aralık bir komplodur. Operasyon ilk andan itibaren yurt içi ve yurt dışı medya eşliğinde başlatıldı. İçeri aldıkları kişilere "sizin efendileriniz var. Efendileriniz sizi gelsin kurtarsın" diyorlar. Adı yolsuzluk konulan bu operasyonun arkasında ülkemin geleceği var. Bu olayın olumlu yönü; paralel devletle ilgili gerçeğin ortaya çıkması ve millet tarafından görülmesidir" diyordu.
Örgütsel mantık içinde, örgüt hiyerarşisi içinde bir yargı darbesi yapılmak istendiğini, egemenliğin milletten alınıp yargıya verilmek istendiğini, MİT Müsteşarı"na operasyon yapanlarla Türkiye"ye müdahale edenlerin aynı kişiler olduğunu, aynı paralel yapının mensupları olduğunu söyledi.
Başbakan"ın; "Netice alamayacaklar. Laboratuvar teşhisleri devam ediyor. Bu virüsü ortadan kaldırmaya gücümüz yetiyor" cümlesi dikkat çekiciydi. Artık bunlarla çalışamayacaklarını, şantajlara boyun eğmeyeceklerini, kula kul değil Hakka kul olacaklarını, ubudiyet meselesinin iyi düşünülmesi gerektiğini söylüyor.
"Yaşadıklarımız bunları tespit fırsatı verdi. Bunlar açıklanacak. Millet bu yapıyı bilecek. Açıklanmazsa daha da güçlenecekler" diyen Başbakan; "Belediyelerde işi yapılmayınca Başkan hakkında dosya hazırlayan Savcı hakkında neden soruşturma açılmaz" diye soruyor.
Öyle sanıyorum ki, Ergenekon yargılaması yeniden masaya yatırılacak. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, CMUK"ta (Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu) yapılacak ve çok tartışılacak bir değişikliğin önümüzdeki hafta açıklanacağını söyledi. Başbakan da yeniden yargılamaya olumlu baktığını, bunun bir hak olduğunu, bu hakkın kullanılabilmesi için çalışmalar yaptıklarını açıkladı. Öyleyse Ergenekon gibi davalar silbaştan yeniden görülecek demektir.
Hükümetin hedefinde cemaat tabanıyla çatışma yok. Bu konuda ciddi bir hassasiyet var. Ama cemaat içinde "paralel yapı" olarak görülen oluşumla ciddi savaş yürütüleceği ortada. O oluşum KCK tarzı bir yapılanma olarak görülüyor.
Ama dünkü konuşmanın en flaş kısmı Fethullah Hoca tarafından gönderilen mektup oldu. Cumhurbaşkanlığı üzerinden gelen mektubun, bir tür "burada duralım" talebi içerdiği, medya üzerinden yayınların durdurulmasının talep edildiği, devlet kadrolarındaki atamaların geri alınmasının istendiği belirtiliyor.
Ama genel kanaat bunun bir taktik manevra olduğu yönünde. Görünüşe göre mektup pek de ikna edici olmamış. Toplantıdan hemen sonra, mektup olayının sızmasıyla, hükümet karşıtı pozisyon alan yayın organları üzerinden mektupla ilgili ön alma haberleri servis edilmesi dikkat çekiciydi.
Çatışma cemaat tabanıyla değil, KCK benzeri yapılanma olarak görülen devlet içindeki malum yapıyla mücadele konusunda kimsenin geri adım atmaya niyeti yok. Çünkü bu sadece hükümet için değil, devlet için de bir tehdit olarak algılanmış, belli.
Daha doğrusu tehdit tanımlanmış, bir mücadele stratejisi belirlenmiş. En azından dün ben böyle bir kararlılık gördüm.
Cemaat devleti
00:008/01/2014, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ben seçilmişlerdenim, kurtulmuşlardanım, kutsanmışlardanım.
Gerçek İslam"ı temsil ediyorum. İslam"ın sözcüsü ve temsilcisiyim. Bu alanda hak da benim yetki de. Anadolu"da hatta bütün dünyada İslam adına güç benim. Devlet benim, toplum benim, ülke benim. Tarih benim, gelecek benim.
Toplum da, devlet de, güç de, salahiyet de bana ait. Güce dair ne varsa bende toplanmalı. Para da, devlet iktidarı da, kadro da bana ait olmalı. Bu yolda her şey mubahtır, her yöntem meşrudur, her türlü mücadele kutsaldır, her tür strateji serbesttir.
Benim dışımdakiler gafil, yolsuz, suça ve kire bulaşmıştır. Aldatılmışlar ve yoldan çıkmışlardır. İslam"ı temsil edemez. İslami bir oluşum içinde olamaz. Sahih Müslüman bir toplum olamaz. Hakkı da temsil edemez yetki de kullanamaz, bir güce ya da imkana sahip olamaz.
Bana tabi değilse dışlanmışlardandır. Ne kadar dindar olursa olsun düşmanlardandır. Bana tabi ise, ne kadar kire, yolsuzluğa bulaşsa da doğru yolda olanlardandır.
Benden olmayan devleti yönetemez. Devletin iktidar alanına giren hiçbir şeyin meşru temsilcisi olamaz. Asker olamaz, polis olamaz, savcı olamaz, hakim olamaz, istihbaratçı olamaz, memur-öğretmen olamaz. Hatta din görevlisi, Kur"an kursu hocası bile olamaz. Benim cemaatimin dışında cemaat olamaz, tarikat olamaz, İslami grup ve yapılanmalar olamaz.
Dışarda kalanlar tehdittir, kötüdür, dışlanmalıdır, kontrol altına alınmalıdır, alınamıyorsa tasfiye edilmeli, ezilmeli, yok edilmelidir.
Bu ayrımcılık; kendini üstün görme, seçilmiş görme, başkalarıyla paylaşmama, ortak olmama, birlikte olmama tehlikelidir. Buna inanmak toplumu ayrıştırır, çatışma alanları doğurur, böler, yok eder. Devleti parçalar, ülkeyi cephelere ayırır.
Toplum içinde ayrı bir toplum, devlet içinde ayrı bir devlet gibi hareket edilemez. Toplumu birbirine bağlayan bütün bağlar sadece cemaat ilişkilerine göre biçimlendirilemez. Böyle yaparsan bugün devlet için tehdit olursun yarın millet için tehdit görülmeye başlanırsın.
Devlete talip olup, devletin iktidar alanlarını ele geçirip örgüt gibi, cemaat gibi hareket edersen dışarıda bıraktığın herkes seni tehdit gibi algılamaya başlar.
Nitekim Türkiye buraya doğru gidiyor. İktidarla çatışan, devletle çatışmaya doğru sürüklenen, toplumun diğer kesimleriyle "hoşgörü" ilişkileri kesilen, sempati halkası tamamen dağılan, "korku ve tehlike" ifadeleri ile anılmaya başlanan, diğer cemaatlere mesafe koyan hatta onları tasfiye etmek istediği kanaati yerleşen bir yapı var Türkiye"de. Ne yazık ki artık böyle.. Bu kanaatin Türkiye toplumunda hızla kök saldığı gerçeği bile uyarıcı olamıyor.
Bulunduğu, nüfuz ettiği her alanda çatışma üreten, meydan okuyan bir yapı. Polis kendi alanında devlete ve ülkeye ayar çekiyor. Savcı kendi alanında, hakim kendi alanında, istihbarat kendi alanında ayar çekiyor.
Devletin memurları devleti köşeye sıkıştırmaya, devlet ve ülke çıkarı yerine cemaat çıkarına göre yetki kullanmaya, devlet iktidarı üzerinden bu iktidarı yok etmeye çalışıyor.
Bireyler, şirketler, cemaatler, siyasal yapılar, toplumda öne çıkanlar dosyalanıyor, tehdit ediliyor, adeta rehin alınıyor. Belli bir sistematiğe göre emniyet üzerinden, yargı üzerinden, medya üzerinden dosyalar servis ediliyor.
AK Parti iktidarını yıkmaya dönük darbe söylemleri ve eylemleriyle hareket edenler, Ak Parti sonrası önüne çıkacak her siyasal yapıya aynı öfke ile saldıracaktır. Meselenin AK Parti olmadığı, meselenin devlet olduğu, Türkiye"yi biçimlendirmek olduğu artık gizlenemiyor.
Hal böyle iken mağdur söyleminin Türkiye kamuoyunda pek de kabul görmediğini söylemeye bile gerek yok sanırım.
Türkiye"nin ekonomi politikaları, dış politikası, toplumsal barış arayışları onları hiç ilgilendirmiyor. Bir çoğunun "yerli" olmadığını hissettiğimiz politikalar bu çatışma ile gün yüzüne çıkıyor.
Yolsuzlukla savaş tek yönlü, adalet arayışı tek yönlü, güvenlik anlayışı tek yönlü olamaz, sadece bir çevrenin çıkar hesaplarına göre şekillendirilemez. Buna kimse inanmaz.
Nerede Türkiye"yi köşeye sıkıştıracak bir konu varsa öne çıkarıyorlar. Ne zaman birilerinin bölge ile ilgili hesapları varsa, içerideki eylemler onlarla paralellik arzediyor.
Ellerinden gelse "Türkiye"yi teröre destek veren ülke" ilan ettirecekler. El Kaide ile ortak gösterecekler. Bu yönde ısrarla çaba harcıyorlar. Peki bu kimin hesabı, kimlerin projesi? Bu millet buna inanır mı? Türkiye"nin sınırı aşan ekonomi projelerini sabote edecekler. Sanki bir tür ihale alınmış gibi.
Böyle giderse, Türkiye dışında Türkiye karşıtı en güçlü lobi olarak hareket etmeye bile başlayabilirler. Daha şimdiden bir çok ülkeden, Türkiye karşıtı kampanya haberleri akmaya başladı.
Bu ülkenin evlatları böyle keskin bir öfkeye kurban edilmemeliydi. Böyle bir kinle ülkelerini zor duruma düşürecek arayışlara sürüklenmemeliydi. Cemaat öfkesi hiçbir zaman Türkiye"nin ortak iyiliğinin önüne geçmemeliydi.
Artık durum bir "darbe" girişimi olarak anılıyor. Siyasi tarihe böyle kaydedilecek. Anılmanın ötesinde hemen her güne yeni bir girişimle, yeni bir kalkışmayla, yeni bir örtülü operasyonla uyanıyoruz.
Kin ve öfkeyle herkesi kendinden uzaklaştıran, kendine karşı savunmaya iten bir akıl tutulması bu. Belki bazıları bugünlerde bunu göremiyor ama zamanla bugün yapılanların ne büyük hasar verdiğini hep birlikte göreceğiz.
Çok yazık... Koca cemaat bir örgüte, darbeci bir yapıya, Türkiye karşıtı operasyonlara teslim edildi.
Diri diri toprağa gömülenler adına!
00:0013/01/2014, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ürdün Kralı Abdullah, 16 Aralık 2004"te Türkiye"ye geldi. Dönüşünde 19 Aralık"ta Ariel Şaron"un İsrail"in güneyindeki çiftlik evine gizli bir ziyaret gerçekleştirdi. 22 Aralık"ta Filistin"in manevi babası ve önderi Şeyh Ahmed Yasin, sabah namazından çıkarken bir füzeyle şehit edildi. Türkiye-Ürdün-İsrail arasında bir şeyler dönmüştü.
67 yaşında bütün vücudu felç olan, hemen hiç görmeyen ve duyma sorunu çeken, yıllarca İsrail hapishanelerinde işkence görmüş olan, tekerlekli sandalyeye mahkum Filistin direnişinin sembol öncüsü nasıl bir pazarlığa kurban edilmişti? Türk-İsrail ekseninin mimarlarının Ortadoğu"daki örtülü operasyonlarından biri daha gerçekleşmişti. Plan, proje, uygulama Ariel Şaron"un, "20. yüzyılın kötülük abidesi"nin fikriydi.
1928"de Kfar Malal"da doğdu. 14 yaşından komada geçirdiği sekiz yıl hariç, bütün ömrünü cinayete, katliama, fitneye, soykırıma adadı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar dünya genelinde kötülük tohumları ekti. Çocukluk yaşından sonra tüm zamanını ve düşüncesini terörist saldırılara, ürpertici cinayetlere ayarladı. Öyle öfkeliydi ki, zeytin ağaçlarından bile intikam alıyordu.
Dünya ondan çok şey öğrendi! Terörizmin ne olduğunu, soykırımın nasıl planlandığını, okul çocuklarının nasıl kurşunlandığını, masum insanların evlerinin başlarına nasıl yıkılabildiğini, mahallelerin nasıl toplu mezarlara dönüştürülebildiğini, en iğrenç suikast yöntemlerini, uluslararası ilişkilerdeki arsızlıkları, çete yöntemlerini, hukuk ve teamüllerin nasıl çiğnendiğini... Dünyanın gördüğü en büyük teröristlerden biri olan Şaron"un, terörle mücadele kavramını ortaya atıp İslam"a ve Müslümanlara karşı nasıl bir küresel savaş tezgahlandığını da...
Cenin: Bir saatte 50 füze..
15 Nisan 2002"ye dönelim: Cenin"de yüzlerce insan katledildi, binlerce insan elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, binlerce kadın ve çocuk evlerinden kovuldu, genç kızlar ve kadınlar günlerce işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve su kesildi, sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi, sokağa çıkan herkese ateş açıldı, evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı.
Cenin, üç yüz tank ve zırhlı araçla, binlerce askerle kuşatıldı. Bir kilometrekarelik mülteci kampına yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı, F-16 savaş uçakları ve Apache helikopterleriyle durmaksızın bombalandı, bir halkın özgürlük ruhu, yaşama hakkı ve mahremiyeti ayaklar altına alındı. Camiler, yollar, dükkanlar, evler, devlet daireleri, Filistin halkının ekonomik değerleri yok edildi. Cinayet, yıkım, vandalizm, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu, susturuldu.
14 yaşında Haganah adlı terör örgütüne katıldı. 20 yaşında Alexandroni Tugayı"nın başında 1948 savaşına katıldı. Bu savaşta 300 bin Filistinli topraklarından sürüldü. 1953"te "101. Birlik" adlı ölüm mangasını kurdu. Bu çeteyle Batı Şeria"nın Kibya bölgesinde 66 masum insanı katletti. Negev kasapları..
1956"da İngiltere, Fransa ve İsrail, Süveyş Kanalı"na saldırmıştı. Şaron, terörist arkadaşı Rafael Eytan"la birlikte korkunç katliamlara imza attı. Mısırlı savaş esirlerini ve Sudanlı işçileri katletti. 273 savaş esiri kurşuna dizilip toplu mezara gömüldü. 1970"lerden bugüne İsrail ve Rusya"daki Yahudi mafyasını yönetti. Ordudan ayrılıp siyasete girmesine rağmen savaş suçlarına devam etti. Oslo Anlaşması"nı imzalayan İsrail Başbakanı Yitzak Rabin"in öldürülmesinin arkasında da Şaron"un olduğuna dair çok güçlü iddialar var. 1997"lerde bile ölüm mangasını yönetmeye devam ediyor, sabotajları, katliamları, suikastleri planlayıp uyguluyordu.
1980"de ABD"de bir dizi temaslar yaptı. Ardından Negev Çölü"nde bir toplantı düzenledi. Toplantıya katılanlar arasında Henry Kissinger da vardı. Bu toplantıdan sonra 4 Haziran 1982"de Lübnan işgali başladı. 4 Haziran"dan 31 Ağustos"a kadar 19 bin Filistinli öldürüldü, 30 bin kişi de yaralandı. 15 Eylül"de ateşkesi bozdu. 16 Eylül"de de Sabra, Şatilla ve Burc ul-Beracine katliamı oldu. Şaron kontrolündeki Hristiyan Falanjistler tarihin ender gördüğü bir katliama imza attı. BM katliamı sert biçimde kınadı ama Şaron, Cenin, Ramallah ve Beytüllehim"de cinayetlere devam etti. Katliamdan bir ay sonra Negev toplantısının ikincisi Lübnan"da yapıldı. Toplantıda, Rupert Murdoch"tan Kissinger"a ve İngiliz istihbarat teşkilatı MI6 temsilcilerine kadar çok sayıda katılımcı vardı.
O gün, Şaron Lübnan"daki işgal güçlerinin komutanıydı. Katliamı yine Rafael Eytan"la birlikte planladı. Katliam ihalesi Falanjistlere verildi.16 Eylül sabahı Beyrut"un güneyinde bulunan Sabra, Şatilla ve Burc ul-Beracine kampları kuşatıldı. Falanjistler İsrail askerlerinin kontrolünde mülteci kamplarına girdiler. 991 kişi en vahşi yöntemlerle öldürüldü. Cesetler tanınmaz haldeydi. Sadece 328"inin kimliği tespit edilebildi. Gençler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar, masum insanlar, yersiz yurtsuz topraklarından sürülmüş insanlar, mülteci kamplarında perişan bir hayat süren insanlar, korkunç bir kıyıma tabi tutuldu. Tetikçiler Falanjistlerdi, katil ise Şaron"du!
Arafat"ı zehirleyen adam!
George Bush, Şaron"u "Barış adamı" ilan etmişti. Oysa o, 1979"da Mısır"la yapılan Barış anlaşmasını reddetti. 1985"te Güney Lübnan"dan çekilmeyi reddetti. 1991"de Madrid barış konferansına katılmayı reddetti. 1993"te yapılan Oslo anlaşmasına Knesset"te red oyu verdi. 1994"te Ürdün"le anlaşmayı reddetti. 1997"de El Halil anlaşmasına red oyu verdi. 2000"de İsrail"in Güney Lübnan"dan çekilmesini kınadı. İçinde "barış" olan her şeyden nefret etti. Sürekli savaş istedi. Sürekli kan akıttı. Sürekli öldürmeye ayarlı bir siyaset izledi. Çünkü o bir ırkçıydı. Böyle bir kişiyi "Barış adamı" ilan etmek ancak Bush"a yakışırdı! Çünkü o da bir ırkçıydı..
11 Eylül 2003"te Yaser Arafat için sürgün kararı çıkardı. Karar, 11 Eylül saldırılarının yıl dönümünde alındı. Karara karşı hazırlanan BM tasarısı 16 Eylül"de, yani Sabra ve Şatilla katliamının yıl dönümünde ABD tarafından veto edildi. "Hapiste tecrit etmek" ve "öldürmek" seçenekler arasındaydı. İkisini de yaptı. Arafat"ı karargahında tecrit etti, karargahında öldürdü.
Ariel Şaron böyle biriydi. Siyasetçi değil, devlet adamı değil, asker değildi. Katildi, soykırımcıydı, hayatı boyunca insanlığa kötülük saçtı. Hakkında yazı yazmak gelmedi içimden. Onu hatırlamak, adını bile anmak gelmedi. Ama yine de, bilmeyenler için bu notları hatırlatmak istedim. Yeni Şaron"lara karşı bir uyarı olsun diye.. Bir de diri diri toprağa gömülenleri hatırlama adına...
Sekiz yıldır komadaydı. Dünya hayatının en azaplı dönemlerini yaşadı ve öldü. İnsanlık, 20. yüzyılın son canilerinden birinden kurtuldu. Hiçbir ülke, böyle bir utanç abidesinin, kendi tarihini lekelemesini istemez. İsrail hariç...
Peki Türkiye"de, Şaron gibi bir adama bile sempati duyanlara ne demeli? Onu da siz söyleyin...
El Kaide devleti
00:0014/01/2014, Salı
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Irak işgalinin ilk dönemleriydi. Bütün Ortadoğu üzerine tezler havada uçuşuyordu. Hangi ülke sırada, nerede yeni devletçikler kurulacak, hangi ülke parçalanacak, petrol bölgeleri ne olacak vs.
Neocon istilacılar, Ortadoğu-Güney Asya"da yepyeni haritalar çiziyordu. Pentagon merkezli haritalar yayınlanıyor, bölge ülkeleri istilanın tedirginliğini yaşıyordu. Büyük Kürdistan, Büyük Belucistan devletleri konuşuluyordu.
Irak üç parçaya bölünüyordu. Osmanlı dönemindeki Bağdat, Basra ve Musul vilayetleri gibi devletçikler dile getiriliyordu. Suudi Arabistan"ın parçalanacağı, Doğu"daki petrol bölgelerinde yaşayan Şiiler"in kopacağı, Körfez bölgesinin yeniden yapılanacağı iddia ediliyordu.
En önemlisi de, İslam yurdu Şii ve Sünni olarak iki keskin cepheye ayrılıyordu. Irak ve Suriye"nin kaderi birleştiriliyor, iki ülkenin parçalanması ve yeniden yapılandırılması isteniyordu.
Bütün bu harita taslaklarının en önemlisi şuydu: Irak ve Suriye parçalanacak. İki ülkedeki Sünniler birleştirilecek. Bölgede yeni bir Sünni devlet oluşturulacaktı. Bu Sünni devlet ağırlıklı olarak S. Arabistan etkisinde olacaktı.
Tabi, enerji kaynakları ve koridorları ile mezhep eksenli yeniden yapılandırmaya dayalı harita çizimleri müthiş derecede paralellik arzediyordu. Bir şey daha var; İşgal sonrası ortaya çıkan örgütlerden bazılarının faaliyet ve ilgi alanları da bu yeni harita ve enerji projeleriyle birebir örtüşüyordu.
Türkiye dahil, bütün dünya karşı olmasına rağmen Irak fiziki olarak olmasa da fiili olarak bölündü. Millet olma özelliğini yitirdi. Kürtler fiilen ayrıldı. Sünniler Şii merkezi yönetiminden koptu. Şimdi Suriye"de benzer bir durum olup olmayacağı konuşuluyor. Bir Nusayri devleti ve Sünni çoğunluk üzerinden Suriye bir daha biraraya gelemeyecek şekilde, en azından manevi olarak bölündü.
Hem Irak"ta hem de Suriye"de örgütler bu parçalanmaya ayarlı eylem stratejileri uyguladı. Şu an bunu Suriye"de apaçık görüyoruz. Özgür Suriye Ordusu muhalifleri temsil ederken El Kaide kökenli örgütler çokuluslu bölünme stratejilerine, enerji politikalarına paralellik arzeden eylemlere girişiyor.
Son günlerde El Kaide kökenli örgütlerin gerek Suriye"de gerekse Irak"ta öne çıkması, petrol bölgelerine yönelmesi, muhaliflerle çatışmalara girmesi en önemlisi de Irak ve Suriye"de uyguladıkları eylem stratejisinin birbirini tamamlıyor görüntü vermesi endişe verici.
O malum Sünni devlet projesi yeniden harekete mi geçiriliyor? Irak ve Suriye Sünnileri üzerinden başka bir tasarım mı söz konusu? 2003"teki neocon projeler tekrar mı gündeme getirildi?
El Kaide, ulaştığı bütün ülkelerde büyük yıkımlara neden oldu. Daha doğrusu, bir Truva atı gibi, arkasından uluslararası güçleri o bölgelere taşıdı. Ya da uluslararası güçlerin enerji ve jeopolitik hesapları gereği hedef aldığı hemen her coğrafyada bir şekilde El Kaide etkisi güçlendi.
Bu bir rastlantı mı yoksa bir proje mi ayrı konu. Ama son dönemde, hem de İkinci Cenevre Zirvesi öncesinde El Kaide kökenli örgütlerin etkinliğinin bu kadar artması, tam da bu dönemde, Irak"ın petrol kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştıracak koridorlar üzerinde yeni planların devreye sokulması üzerinde ciddi biçimde düşünmek lazım.
2003"te Irak petrollerini İsrail limanlarına taşıma projesi vardı. Şimdi benzer projeler yeniden gündeme geldi ve bu sefer Suriye üzerinden Akdeniz"e, İsrail"e ulaştırılmak isteniyor.
Burada şu soruyu sormak lazım: Ortak Sünni devleti tekrar gündeme taşır nitelikte El Kaide"nin yeniden tırmanışa geçmesinin arkasında kimler var? S. Arabistan mı? ABD-Avrupa neocon çevreler mi? İsrail mi? Petrol şirketleri mi? Bu oyunun kurucuları kimler ve nasıl bir oyun planlanıyor?
Olayın Türkiye boyutları da var. Söz konusu örgütler Türkiye sınırına dayandı. Öteden beri Suriye muhalefetine verdiği destek yüzünden Türkiye dışarıda El Kaide ile bağlantılı ülke gösterilmek isteniyor. Özellikle ABD-İngiliz finans çevreleri bu yönde algıyı besleyecek şekilde çok ciddi bir operasyon yürütüyor.
17 Aralık"tan bu yana, bu operasyonun Türkiye içinde de güçlü destekçileri var. Belli çevreler Türkiye"yi teröre destek veren ülke ilan ettirmek, El Kaide"ye destek veren ülke ilan ettirmek, bu yönde Ankara üzerinde uluslararası baskı oluşturmak için yoğun çaba harcıyor. Aynı çevreler üzerinde yaşadıkları ülkeye büyük bir tuzak kuruyor daha doğrusu başkalarının kurduğu bu oyunun Türkiye ayağını oluşturuyor. MİT"e ait TIR"a, dışarıdan geldiği muhtemel olan bir ihbarla "suçüstü" yaptırmak isteyip devletin savcısını bu iş için seferber edenlerle oyun kurucular arasında organik bağ olduğunu düşünmemek için aptal olmak lazım.
Aslında, resmen tamamına bakınca, Türkiye içinde operasyon yapanlarla El Kaide"nin bölge genelindeki eylem stratejisinin birbiriyle nasıl da örtüştüğü çok iyi görülecektir.
Çok tuhaf bir durum bu! İki tarafın eylem ve icraatları da o bilindik oyun kurucuların hanesine yazılıyor. İkisi de bulunduğu bölgeleri, ülkeleri istikrarsızlaştırıyor. Şaşırtıcı, inanması zor ve son derece rahatsız edici.
El Kaide tarzı örgütlerin Suriye ve Irak"ta hızla güç kazanması ile Türkiye"deki "operasyon" arasındaki bağı gözden kaçırmak mümkün değil. Başbakan"ın İkinci Cenevre Zirvesi bağlamında "Çok önemli gelişmeler olacak" dediği şeyin ne olduğunu gerçekten çok merak ediyorum.
Bin pişman olursunuz..
00:0015/01/2014, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Evet; milli olan, ülkenin hayrına olan, milletin özgüvenini yükselten, Türkiye"nin gücünü artıran her şey saldırı altında.
Yüz yıl sonra Anadolu sınırlarının dışına çıkmaya çalışan, kafasını kaldırıp dünyaya bakan, kendi coğrafyasını ve tarihini hatırlayan ülke yepyeni bir tehditle karşı karşıya.
Birileri fena halde öfkeli. Öfkeli ki, içeride bir çoklarını harekete geçirmiş intikam alıyor. Türkiye"ye diz çöktürmek istiyor. Yeniden Anadolu sınırlarına hapsetmek istiyor. Hizaya getirmek ve yönetilebilir kıvama sokmak istiyor.
O birilerini tanıyoruz. Yüz yıldır bizi bu bölgeye hapseden, elimizi kolumuzu bağlayanlar onlar. Biz büyüdükçe, ayağa kalktıkça alanları daralan, çıkarları küçülen, öfkeleri artan onlar.
Onları anlıyoruz da, onlar adına hareket edenleri, onların çıkarlarıyla örtüşür hareketlere girişenleri anlamıyoruz. Bu nasıl bir idrak, nasıl bir bilinç, nasıl bir hareket planı, anlamıyoruz.
Attıkları her adım, konuştukları her cümle, girdikleri her ilişki, her düşünce, her eylem nasıl oluyor da o tanıdık adreslerin çıkarlarıyla, planlarıyla, amaçlarıyla örtüşebiliyor?
Milli, vatansever, Anadolu insanının üzerinden bir operasyon yürütülüyor. Bu operasyon nerede planlandı? Kim planladı? Operasyonun arkasındaki akıl kimlerden oluşuyor? Devlet kadrolarında, sermaye çevrelerinde, emniyette, yargıda, bürokraside, medyada, sivil örgütlenmelerde nasıl bir koalisyon oluşturdular ki, o akılla ortak hareket ediyor?
Yolsuzluk operasyonu diyorlar, bakıyorsunuz arkasından Başbakanı evinden almaya kadar planlanmış sistematik eylem planı çıkıyor. Hükümeti yıkmak, birilerini darağacına göndermekten söz ediliyor. Sanki bir ihale alınmış, Türkiye"nin iç politikasını yeniden dizayn etmeye dönük ittifak kurulmuş. Bu plan, bu ihale ile inanılmaz bir öfke ve kin sergileniyor.
Yargı üzerinden operasyon yapılıyor. Bürokrasinin her aşamasında, devlet iktidarının her alanında ekipler oluşturulmuş ve bu büyük hesap için seferber edilmiş sanki. Herkes bulunduğu yerden aynı operasyona katkıda bulunuyor, üzerine düşeni yapıyor.
Türkiye sınırlarının ötesine uzanan bütün elleri kesmek istiyorlar. Asya"da varsan, Afrika"da varsan, ABD ve Avrupa dışında seçenekleri önemsiyorsan, İsrail"i rahatsız etmişsen hedefsin. İçerideki bütün çıkışların kamuoyuna yansıması bu oluyor. Hepsi bir şekilde bir yerde birleşiyor o yer de Türkiye"nin değil, başkalarının öncelikleri oluyor.
Başkalarının dış politikası, başkalarının ekonomi politikaları, başkalarının askeri planları, başkalarının istihbarat çalışmaları için Türkiye"nin bu alanlarda her girişimini sabote etmeye dönük bir hareket var.
Bu ülkenin istihbarat operasyonları, yardım operasyonları, cemaatleri, vakıfları, ticari sırları, geleceğe dönük stratejileri birileri adına deşifre ediliyor. Devlet kadrolarına yerleşen, devletten maaş alanlar tarafından hem de.
Suriye"de açlıktan ve soğuktan donanlara yardım edenler El Kaide diye baskın yiyor. Devlet El Kaide"ye yardım ediyor görüntüsü veriliyor, terörle özdeşleştiriliyor. Kim adına, ne adına? İsrail"in bölgesel güvenlik tezleriyle bu algı operasyonu arasında nasıl bir bağlantı var? Mavi Marmara"nın intikamını almak size mi kaldı?
Adam çıkmış, "Türkiye nükleer güç olmak istiyor" diye hükümeti, ülkeyi bir yerlere ispiyonluyor. Sinyal gönderiyor, hedef gösteriyor. Güya Başbakan"ın Japonya seyahatinde gündemde bu varmış.
Nükleer hedefler hükümetlerle sınırlı olmaz. Ülkenin uzun vadeli stratejileridir. Bunu bile anlayamayacak bir akıl bu. Varsa vardır, yoksa yoktur. Buradan hükümete varamazsın. Buradan ülkeye, bu millete, hepimize vurursun.
Bir füze ihalesi için ortalığı ayağa kaldıranların nükleer meselede neler yapabileceğini tahmin etmek zor değil. Bugün bunları yayanlar yarın Türkiye karşıtı keskin bir kampanyanın parçaları olacaklar demektir.
Ne yapmak isteniyor? Dünyanın öfkesini Türkiye"nin üzerine çekmek mi? İran-Batı anlaşırken İran"ın yerine Türkiye"yi koymak mı? Bu ülkenin onlarca yıl baskı altına alınması, ambargolara maruz bırakılması mı?
Unutmayın, bunları yapmaya devam ederseniz bu millet, tarih, vicdan sizi mahkum edecek, unutmayacak, bir yerlere not edecek. Göğsümüzü kabartan, gururumuzu okşayan, yüzyıllık suskunluğumuzu güçlü bir sese dönüştürme eğilimi gösteren her şeyi mahkum eder, birilerini ispiyonlarsanız bugünün nesli ve gelecek kuşaklar sizi affetmez.
Bu işin AK Partilisi, CHP"lisi, MHP"lisi olmaz. Bu memleketi azıcık seven insanların uyanması, resmi görmesi lazım.
Operasyonla bir şekilde ilişkisi olanlar, yarın tarihe nasıl geçeceğinizi, vicdanlarınızın nasıl sızlayacağının hesabını yapın. Yarın başkalarının senaryosuna nasıl figüran olduğunuzu anladığınızda Türkiye çok şey kaybetmiş olabilir. Bin pişman olursunuz. Bunu bir düşünün...
Hükümeti yıprat. Medyayı sindir. Şirketleri köşeye sıkıştır, tercihe zorla. STK"ları hareket edemez hale getir. Türkiye"yi el Kaide ile iş tutuyor diye jurnalle. Teröre destek veren ülke ilan ettirmek için uğraş. İstihbarat sırlarını açığa çıkar, bankaları çökert, ticari bilgileri sızdır. Nükleer çalışma yapıyor diye dünyaya ihbar et. İran benzeri bir baskı için ön hazırlıkları yap.
Daha geride neler var? Bunlar yetmez mi?
28 Şubat"taki gibi, öyle mi!
00:0017/01/2014, Cuma
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"de açıkça "darbe girişimi" olarak nitelenen anormal bir dönem yaşanıyor. Ve artık "örgüt" olarak nitelenen, bir süre sonra "vatana ihanet"le suçlanması muhtemel olan yapının mensupları, devlet kademesinin neresinde görev alıyorsa oradan kısa devre yapıyor, darbe girişimi çerçevesinde, yetkilerini kötüye kullanarak operasyonda yerini alıyor.
Sadece Ak Parti"yi değil, Türkiye"nin siyasi istikrarını, ekonomisini, dış politikasını, sivil iktidarını, sivil iradesini hedef alıyorlar. Bunu AK Parti ile Cemaat arasındaki kişisel çatışma olarak nitelemek, durumun vahametini görememek, algılayamamak demektir.
Şu an bu "müdahale"ye karşı savunmanın siyasi iktidar üzerinden yapılıyor olması bunun sadece bir hükümet sorunu olduğu anlamına gelmez. Devlet içinde devlete karşı isyan var!
Çok yakında örgüt tanımlaması resmileşeceği iddia edilen bu yapı, seçilmişleri devirip atanmışlar üzerinden, devlet iktidarının mahrem alanlarına yerleştirilmiş Truva atları üzerinden bir Türkiye biçimlendirmek istemektedir. Bu kalkışmanın sınırları aşan siyasi ve ekonomik bağlantılarının bir süre sonra ortalığa saçılması kuvvetle muhtemeldir.
Kalkışmaya direnen siyasi iktidar, darbeyi önlemeye çalışan milli iradenin temsilcileri, kendi günahlarını gizlemeye bile gerek duymayan çevreler tarafından 28 Şubat darbesinin yöntemlerini uygulamakla suçlanıyor.
Ya yalan söyleniyor ya da 28 Şubat"ta kimin nerede durduğu, neyin mücadelesini verdiği, kimlerin kimlerle ittifak kurduğu, demokrasi ve özgürlük için mücadele edenlerle darbecilerle pazarlık yapanların nasıl ayrıştığı unutuldu.
Müthiş bir dezenformasyon, algı yönetimi, yalan furyasıyla karşı karşıya Türkiye. Gerçekler ters çevrilerek pazarlanıyor, insanların zihinleri bulandırılıyor, tarihi kayıtlar tersinden okunuyor, demokrasi dışı iktidar projesi masum kamuflajlarla, vicdan sömürüsüyle satışa sunuluyor.
28 Şubat"ta milletin iradesine karşı savaş vardı. Askeri vesayet seçilmişleri alaşağı ediyordu. Siyasi iktidara, demokratik yapıya destek veren herkes suçlanıyor, şirketler cezalandırılıyor, yargı harekete geçiriliyor, darbeci sermaye ve dış uzantıları ortalıkta fink atıyordu.
Dış destekli bir askeri müdahale yapılıyordu. Bu sefer de dış destekli bir darbe girişiminden söz ediliyor.
Bugün 28 Şubat diyenler o gün sus pus olmuşlardı. Milli iradeyi temsil eden sivil iktidarın görevi bırakmasını istiyorlardı. "Bırak git" diyorlardı. Asker ve İsrail vardı ortada. Karşısında Anadolu insanı direnmeye çalışıyordu. Bugün 28 Şubat diyenler o gün bu direnişe destek vermedi. Hafızalarımızı tazeleyelim, o günkü gazetelere göz atalım, kim nerede durmuş, nasıl pozisyon belirlemiş görelim.
O gün tasfiye edilen sivil iktidar gibi bugünkü sivil iktidarı da tasfiye etmek istiyorlar. O gün asker vardı bugün asker yerine başka güçler kullanılıyor.
Cepheler aynı, ittifaklar da aynı.
Şimdi yine milli irade ve sivil iktidar hedef alınırken bazı dış çevrelerin varlığı tekrar hissediliyor. Askeri vesayetin yerine başka vesayet türleri ihdas ediliyor.
28 Şubat döneminin darbeci çevreleri, sermayesi, bürokrasisi, STK"ları şimdi de aynı amaç için yeni ittifakın içinde yer alıyor. Demokrasiden, özgürlükten, seçimden, sandıktan korkanlar başka iktidar alanlarını kullanıp aynı sonuca ulaşmak istiyor.
Dikkat edin, 28 Şubat"ın sermaye çevreleri bugün yine darbe ittifakının arkasındaki güçler haline geldi. O zaman darbeye karşı duran Anadolu sermayesine savaş açılmıştı, bugün de darbeye karşı duranlar bir takım örtülü suçlamalarla hapislere doldurulmak isteniyor.
O zaman darbeye karşı duran cemaatler hedefteydi. Bugün de darbeye hayır diyen cemaatler malum ittifak tarafından hedef alınıyor. Bu ülkede tek bir cemaat yok ve diğerlerinin pozisyonunu ve nasıl hedef haline getirildiğini iyi izleyelim.
28 Şubat"ı yapanları kim yargıdan kurtarıyorsa, böyle bir darbeyi kim aklıyor kim Türkiye"nin siyasi tarihinden silmeye çalışıyorsa aynı ittifakın, cephenin mensuplarıdır. Gerçekten de aynı cepheyi, ittifakı apaçık görüyoruz bugün.
28 Şubat"ta nasıl bir sermaye hareketliliği planlanmış, nasıl yolsuzluklar yapılmış, Türkiye büyük zararlara uğratılmışsa, bugün de daha ilk iki operasyonda ülkeye devasa boyutlarda zarar verilmiştir.
28 Şubat"ta milli olan ne varsa, İsrail"in, küresel sermayenin hedefinde kimler varsa bugün yine onlar hedeftir, dikkat edin. Türkiye"nin büyük projeleri, zenginliği, milli sermayesi, uluslararası rekabet gücü tasfiye edilmek isteniyor.
28 Şubat"ta İslami eğilimler tehdit olarak gösterildi ve darbe başarıyla uygulandı. Bu sefer Türkiye"nin Anadolu dışına taşan her girişimi hedef alınıyor. Siyaseti, dış politikası, ekonomisi, STK"ları, vizyonu, idealleri, gelecek hesapları hedef alınıyor.
28 Şubat hiçbir şekilde yerli bir proje değildi. Bu sefer de ortada yerli bir girişim olduğunu sanmıyorum.
28 Şubat"ı kim akladı ise, kim onlarla ittifak kurdu ise, 28 Şubat yöntemlerini kullanan odur.
Madem böyle bir tartışma var, o zaman herkes yerli yerinde dursun da, resmi tam görelim. Kafamız karışmasın. Milleti aptal yerine koymanın bedeli çok büyük oluyor çünkü.
Paralel El Kaide. Peki patron kim?
00:0020/01/2014, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye-Suriye sınırı bu sefer gerçekten mayınlı bir alana dönüştü. Bölgenin hatta dünyanın en hassas, tedirgin, patlamaya hazır bölgelerinden biri haline geldi.
Türkiye karşıtlarının tamamı bu bölgede toplandı. Sadece Şam yönetimi değil, El Kaide, İŞİD, bölgeye müdahil olan uluslararası güçler ya da çevreler ve tabii ki içerideki paralel yapı, Suriye sınırı üzerinden Türkiye"yi kurşun yağmuruna tutuyor.
Nasıl bir koalisyonsa, nasıl bir ittifaksa, onları Türkiye düşmanlığında birleştiren güç neyse veya kimse, hükümeti de, devleti de hatta ülkeyi de mahvetmeye kararlı.
Siyaseti vuruyor, milletin hassasiyetlerini ve merhamet duygularını vuruyor, dış politikayı vuruyor, ülkenin en mahrem sırlarını deşifre edip bir yerlere jurnalliyor, kurumlar arası çatışma çıkarmaya çalışıyor, adı Türkiye olan her şeye savaş açıyor.
Bu koalisyon tehlikeli, çok tehlikeli. Türkiye"yi diz çöktürmeye ayarlı. Oyun kurulmuş, roller/ihaleler dağıtılmış herkes bulunduğu yerden rolünü büyük bir kararlılıkla oynuyor. Kararlılığın karşısında millet var, ülke var, biz varız, hassasiyetlerimiz ve hayallerimiz var, bu ülkenin gururu ve onuru var, gelecek planları var.
Suriye"deki savaşta muhalefetin nefes borusu olan bölge, bir süredir El Kaide bağlantılı örgütlerin sınıra yönelmesiyle çok daha büyük tehlike arzetmeye başladı. El Kaide kökenli örgütlerin bu bölgeye yönelmesinde nasıl bir uluslararası kurgu olduğunu yeni yeni anlıyoruz. Buraya özellikle dikkat çekmek istiyorum.
El Kaide üzerinden Türkiye"ye yönelik olumsuz kampanya bu bölgeden ve söz konusu yönelişten beslenir oldu. Hem dışarıdan bölgeye, Suriye olayına müdahil olanların hem de onlarla paralel çalışan içerideki malum yapının bu bölge üzerinden ortaklaşa bir proje yürüttüğünü artık rahatlıkla söyleyebiliriz.
İki tarafın yani "ortakların" söz konusu projesinin hedefinde Suriye ya da El Kaide olduğu sanılmasın. Hedefin Türkiye olduğu artık yadırganamaz ve gizlenemez bir gerçek olarak önümüzde.
El Kaide ne kadar bu oyunun parçasıysa içeride ihale alanlar da o kadar parçası. İşin merkezinde olanlar, oyunu kuranlar, projeyi hazırlayanlar el Kaide"ye de içerideki ortaklara da benzer görevler yüklemiş. Bu nasıl bir ittifak, bu iki çevre nasıl aynı bütünün parçaları olabiliyor? Silahlı olanla silahsız olan hem Türkiye"de hem de Türkiye"nin ilgi alanı olan her toprak parçasında aynı yıkım için omuz omuza nasıl mücadele verebiliyor?
Kim el Kaide"den yana, kim onu destekliyor, sorularını bir kez daha sorma, doğru cevapları bulma vaktidir bugün.
İHH TIR"ları diye yaygara koparılan, MİT"e ait olduğu ortaya çıkan, arama izni verilmeyen, devlet sırrını ifşa eden skandaldan sonra dün üç TIR daha durduruldu. Silah yüklü olduğu söylenen araçların yanına kimse yaklaştırılmadı. Gazetecilerin çektiği görüntülere el konuldu.
Önceki aramada önce jandarma sonra polis kullanıldı, savcı büyük bir isteklilikle olayın üzerine gitti. Kanunsuz, kumpas izlenimi veren aramayı yönetenler görevden alındı. Bu sefer aramayı yapan jandarma. Herkes savcı üzerinde duruyor, benzer bir paralellik söz konusu mu, onu sorguluyor?
Neden araçların jandarma bölgesine gelmesi beklendi? Bu TIR"ların hareket ettiği yer neresiydi, madem yasadışı bir şey var orada niye müdahale edilmedi? Yasadışı bir şey varsa yüklendiği yerde, sessiz sedasız müdahale edilip bu sevkıyat önlenemez miydi?
Yığınlarca soru var ortada.
Ama mesele o değil. Mesele gürültü çıkarmak. Türkiye"ye suçüstü yapmak. Dünyaya ifşa etmek. Ülkeyi mahkum etmek, devleti terörle eşleştirmek. Suriye"deki suçlara ortak etmek. Türkiye-El Kaide bağlantısı imajı vermek. MİT"in örtülü operasyonlarını deşifre etmek. Dünyaya; "bakın Türkiye ne haltlar karıştırıyor müdahale edin. Önüne geçin, cezalandırın" demek.
Devletin kurumları devlete ve diğer kurumlara savaş açmış. Devletin birimleri devleti zora sokacak işler yapıyor. Hiçbir ülkede bu işler böyle aleni yapılmaz. ABD"de, Almanya"da, Rusya"da veya devlet olan her hangi bir yerde, kendi ülkesini zora sokanlar affedilmez. Böyle bir ihanet cezasız kalmaz. Adamı kurşuna dizerler..
Hükümete savaş açan içerideki yapılar ile dışarıdaki akıl hocaları, hükümete vurma adına devlete ve ülkeye vuruyor. Çıkarları, hesapları o kadar büyük ve bencilce ki, millet mahvolsun, ülke mahvolsun umurlarında bile değil. "PKK biterse AK Parti güçlenir" diyerek terörün azmasına zemin hazırlayanlarla şu an uygulanan yöntem arasında hiçbir zihniyet farkı yok.
Neocon"cu, Esad"çı, İsrail"ci bir zihniyet, Suriye muhalefetini boğmak, Türkiye"nin özelde Suriye genelde dış politikasını kırmak, 2. Cenevre Zirvesi öncesi masayı Türkiye"nin "günahları"yla doldurup elini boşaltmak, eskiden İran"a yaptıkları gibi Türkiye"yi terör destekçisi ilan ettirmek daha sonra içeride bunun acısını çıkarmak, birilerini suçlayıp mahkum etmek istiyor.
7 TIR dolusu sır kargoyu ifşa edenler, MİT"e değil Türkiye"ye savaş açmıştır. Bu ülkenin kurumları, güvenlik birimleri kendi istihbarat teşkilatına saldırıyor. Kim adına, ne adına? Kim istiyor bunu? Talimatı kim veriyor? Bu ülkeden mi, sınırların ötesinden mi? Kim? Mossad mı? Bu mahrem sırları ihbar eden köstebekler nasıl bir ihanet içinde, kime çalışıyor?
Ankara"dan gelen talimatlara direnen, emir dinlemeyen yargı mensupları, güvenlik birimleri Ankara"dan emir almıyorlarsa kimlerden alıyor, kimi dinliyor? Patron kim?
Uyan Türkiye! Çok büyük bir ihanetle karşı karşıyasın. Yüz yıldır, yüz elli yıldır böyle ihanetleri çok gördük. Hepsi tarihin çöplüğüne nasıl atıldı, tarihi hafızalarımızda nasıl mahkum edildi, biliyoruz.
Vatana ihanet nedir? Gelin hep birlikte bir kez daha düşünelim...
Suriye meselesinde TSK neden yok?
00:0024/01/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Suriye"den gelen işkence ve kıyım fotoğraflarını gördünüz.
Böylesini Ebu Gureyb"de bile görmemiştik. Orada köpeklerle, işkence uzmanlarıyla, bir ideolojik perspektifle, bir Haçlı zihniyetiyle Müslüman olanı ve İslami değerleri aşağılamaya odaklı bir işkence vardı.
Görüntülerin ortaya çıkmasıyla ABD"nin moral üstünlüğü sıfıra indi. Zaten yoktu ama görüntüler bölgede ve dünyada büyük bir infiale neden oldu. Aslında o an savaşı kaybetmişti ve bir daha bu bölgede kitlelerin öfkesini yenemeyecekti.
Peki Suriye"de o görüntülerin arkasında nasıl bir psikoloji var?
Hangi din, ideoloji, siyasal hedef, çatışma hukuku buna izin verebilirdi. Bu korkunç görüntülere nasıl kılıf bulunabilirdi, bunu yapanlar insanlığın önüne hangi sıfatla çıkıp konuşabilirdi?
Hiç biri... Açlıktan öldürülenler, işkence ile öldürülenler, asılan günahsız çocuklar.. Müslüman Boşnaklara yapılan Srebrenica katliamı, uluslararası kamuoyunun iradesizliğinden Sırp faşizminden besleniyordu.
Suriye"de iç savaşı anladık. Rejim ve muhalefet arasındaki çatışmaların sınırları zorlayan şiddet dozunu anladık. Bir rejim kendi halkına, insanlarına, o topraktan beslenenlere bunu nasıl yapabilir? Nasıl bir psikolojidir bu. Ortada etnik bir farklılık yok, dini bir farklılık da yok. Arap ulusunu dilinden düşürmeyenlerin Arap olan kendi insanlarına yönelen sınırsız şiddetini gördük.
Savaş suçları, insanlık suçları kavramları ne ifade ediyor? Bunun bir karşılığı olmayacak mı? Böyle bir rejim, kadro hala o ülkeyi yönetme arzusunu hem de uluslararası platformlarda nasıl savunabilir?
Cenevre-2 görüşmelerini izlemek için Montrö"ye gittik. Uluslararası kamuoyunun tiyatrosunu izledik. Savaş suçlusu insanların ülke, devlet, vatan nutuklarını dinledik. ABD, Rusya, İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Birleşmiş Milletler ve krize taraf olan her ülke ve çevre, o insanları dinledi.
Müthiş bir pervasızlıkla, kendinden olmayanları terörist olarak suçlayan, işkence ile öldürülenleri terörizm kategorisine sokan, onlara insani açıdan destek verenleri teröre destek vermekle itham eden pişkinler topluluğu, dünyanın gözünün içine baka baka konuştular.
Sanki mağdurlarmış gibi, günahsızlarmış gibi, haklı taraflarmış gibi konuşabildiler.
Bütün dünya da onları dinledi. Kimse "Siz bu katliamlardan, savaş suçlarından sonra ne konuşuyorsunuz, ne hikaye anlatıyorsunuz" demedi bile.
Uluslararası irade dediğimiz şey böyle bir şey işte. Onlarca kurum, onlarca örgüt insanlık onurunu koruma adıyla biçimlendirilmiş. Ama ülkeler, güçler arası çıkarlar varken insani değerlerin hiçbir anlamı yok. Çıkar paylaşımı yapılamadan isterse yüz bin insan o fotoğraftakiler gibi boğazlansın, binlerce çocuğun cesedi sokaklara saçılsın kimsenin umurunda değil.
Durduğu noktada haklı olsa bile, bunları yapan bir rejimin hiçbir meşruiyetinin olmadığı, derhal yönetimden indirilmesi gerektiği, meşruiyet kaynağının tamamen kuruduğu ve insanlığa karşı suç işleyen bir örgüte dönüştüğü ortada iken, dünyanın durduğu nokta yüzbinlerce insanın daha ölümüne davetiye çıkarır nitelikte.
Montrö Sarayı"nda yapılan, muhaliflerin çaresizliği ve Türkiye"nin açık ve net tavrı dışında her şey bir tiyatroydu, şovdu. Bugün Cenevre"de yapılacak müzakereler, rejim ve muhalif müzakereciler arasındaki dolaylı görüşmeler belki somut bir adım olabilir.
Ancak Rusya"dan ve İran"dan aldığı destekle son aylarda durumunu güçlendiren Suriye yönetiminin muhalifleri hala "terörist" olarak nitelediğine, krizin başladığı noktada durduğuna bakılırsa bir adım bile ileri gitmek büyük bir sürpriz olacak.
Kişisel olarak Suriye meselesinde bir uluslararası çözüme inancım fazla yok. Ya bir taraf silahla üstün gelecek ya da Suriye üzerinden hesabı olanların çıkar planlamaları bir yerde buluşacak. Bir üçüncü şık daha var o da bir başka ülkenin Suriye"ye doğrudan müdahale etmesi.
Batılı bir koalisyonun bunu yapma ihtimali son derece zayıf. Çözüme odaklı müdahale en azından kısa vadede mümkün görünmüyor.
Ancak İran"ın aktif biçimde müdahil olduğu bu krizin çok uzun süreceğini düşünürsek, Türkiye"nin askeri unsurlarla müdahale etmek zorunda kalabileceği ihtimalini yabana atmamak gerekiyor.
Zirve sonrası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile konuştuk. Özellikle Velid Muallim"in terör suçlamasına fena halde öfkeliydi. "Evet, bizim yedi yüz bin teröristimiz var" diyerek çok sert bir tepki gösterdi.
İki tarafın ilk kez eşit şartlarla görüştüğünü, El Kaide ve PYD"nin, rejimle çalışmaları nedeniyle muhalefet cephesinde yer almadığını, özellikle PYD"yi uyardıklarını ama sonuç alamadıklarını, ABD müdahale etmeyince PYD"nin rejime yaklaştığını, zirve öncesi muhalefetin tek vücut olarak hareket edebildiğini, bunun beklenmediğini ve sürpriz olduğunu, son bir aydır El Kaide"ye karşı Özgür Suriye Ordusu"nun savaştığını belirterek; "Rejim bir bölgeyi bombalıyor. ÖSO"yu zayıflatıyor ardından o bölgeye El Kaide ya da İŞİD giriyor" dedi. Ayrıca rejimin çekildiği bölgelerde bütün askeri mühimmatını PYD"ye verdiğini de ekledi.
Davutoğlu"nun satır aralarından anladığım kadarıyla, son dönem TIR"ların durdurulması Suriye"de el Kaide"nin elini güçlendiriyor. Dışişleri Bakanı"nın Adana"da olduğu, Başbakan"ın Brüksel"e gitmeye hazırlandığı ve Cenevre Zirvesi başlamak üzereyken TIR operasyonları gerçekten de anlamlı olmalı!
Suriye meselesi daha uzun yıllar Türkiye"nin öncelikli meselelerinden biri olacak. Kriz, Cenevre benzeri uluslararası toplantılarla çözülebilir olmaktan oldukça uzak görünüyor. Bir şekilde olaya müdahil olacak bir askeri seçenek gündeme gelecektir. Bugün uzak gibi görünse de işin gidişatından bu kaçınılmaz görünüyor. Türkiye için sınırın diğer tarafında istikrarlı bir bölge oluşturmak mecburiyeti doğabilir.
Bu, ilk zamanlar tartışılan ama gerçekleşmeyen "tampon bölge" olabilir. Ya da Türkiye"nin güvenlik birimleri uzun sınır bölgesinde birtakım düzenlemelere girişmek zorunda kalabilir.
Unutmayalım Türkiye sadece istihbarat ve yardım organizasyonlarıyla krize müdahil olmaya çalışıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri ya da güvenlik birimleri olayın hiçbir aşamasında yok.
Türkiye"yi Erdoğan"dan kurtaracak ittifak!
00:0027/01/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İsrail aşırı sağına ve Neocon ırkçılara çalışan Morton Abramowitz, Eric Edelman ve Blaise Misztal, Başbakan Tayyip Erdoğan"a karşı çirkin bir kampanya başlattı. The Washington Post gazetesinde açıkça "Türkiye"de rejim değişikliği" çağrısı yaptılar.
ABD yönetimine Erdoğan"ın devrilmesi için çağrı yapan bu kişiler, Türkiye Başbakanı"nı despot, "ABD ve Türkiye için tehdit" gösterdi. NATO müttefiki "Türkiye"yi Erdoğan"dan kurtarma" çağrısı yaptı.
Gözlerini kan bürümüş, işgaller, iç savaşlar, kitlesel katliamlar, etnik ve mezhep çatışmalarıyla Fas"tan Güney Asya"ya uzanan coğrafyada büyük bir yıkım projesi uygulamış bir çevrenin uzantısı olan bu kişilerin tam da bugünlerde böyle bir yazı kaleme alması özellikle dikkat çekici.
2003 yılından bu yana Türkiye için bir çok darbe senaryosunu besleyen, iç savaş tehditleri yapan, Taksim"de bombalar patlatmayı senaryolaştıran, Alevi-Sünni çatışmaları çıkarmak isteyen, Türkiye"nin yeniden diz çöktürülüp yönetilebilir hale getirilmesi için her türlü kirli senaryoyu uygulayan bu çevreler, öyle görünüyor ki, AK Parti-Cemaat çatışması üzerinden yeni bir senaryoyu devreye sokmuş.
Ama yeni cümleleri yok. 2003 yılından beri aynı cümleleri kullanıyorlar. Erdoğan"a, Türkiye"nin Başbakanı"na ağır küfürler, hakaretler ediyorlar. Onu ABD için "El Kaide"den daha büyük tehdit" ilan ediyorlar. Neredeyse "ortadan kaldırılması" işareti veriyorlar.
Mesele bu üç ismin yazdığı yazı değil. Bu yazı ve tavır, Neocon-İsrail aşırı sağının oluşturduğu ittifakın sadece bir yansıması. Söz konusu ittifakın, daha önce hangi isimler üzerinden neler yazdığını neredeyse günlükler şeklinde bu köşede aktardım. Daha önce aktardıklarımla bugün yeniden yazmaya başladıkları şeylerin aynı olması, hemen hemen aynı cümleleri kurup aynı suçlamaları yöneltmeleri, aynı pervasızlığı sürdürmeleri nasıl açıklanabilir?
Bir süre sonra on yıldır yazan isimlerin hepsi ortaya dökülecek ve Batı medyasında ardı ardına Türkiye karşıtı yazılar döşenecekler. Kimlerin ne yazacağını şu an neredeyse ezbere biliyorum. Onları çok iyi tanıyorum çünkü. Türkiye"de kimlerle ortaklık kurduklarını, kimler tarafından finanse edildiklerini, o yazıları kimlerin sipariş ettiğini biliyorum.
Önceden AK Parti iktidarına karşı mevzilenen ulusalcı/darbeci çevrelerle organize hareket eden bu ittifak şimdi ortak mı değiştirdi? Erdoğan"ı devirmek için bu sefer Cemaat"i mi ortak düşünüyor? Ya da Cemaat-AK parti çatışmasını fırsat olarak mı kullanıyor? Nasıl oluyor da, aynı çevreler, Türkiye içi bir meselede böyle organize harekete geçebiliyor? Ortada bizim henüz detaylarını göremediğimiz yeni bir koalisyon, ittifak mı şekillendi?
Bugün Abramowitz, Edelman gibi isimler söz konusu yazıyı yazmış olabilir. Ama başkaları da var. Yakında onlardan da kampanyanın ateşini besleyecek yazılar bekliyoruz. Göreceksiniz ABD ve Avrupa medyasındaki hemen bütün neocon ve İsrail aşırı sağına mensup gazeteciler yakında koroya katılacak, Erdoğan"a ve hükümete karşı histerik saldırılara başlayacak.
TÜRKİYE"DE İÇ SAVAŞ ÇIKARTACAKLARDI
Bunların daha önce neler yaptıklarını hatırlayalım. Bugün olanların aynısı, yazılanların aynısı, kampanyanın aynısı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de yaşandı. Michael Rubin 2007 Şubat ayında "Will Turkey have an Islamic President" başlıklı yazısında; Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin "son elli yılın en önemli seçimleri" olduğunu iddia ederek, ekonomiye yeşil sermaye akışı kesilirse "Türkiye"nin 2001 yılından daha büyük bir krize yuvarlanacağı" kehanetinde bulunmuştu. Erdoğan"ın uyarıları dikkate almaması halinde "sokaklarda tankların dolaşmayacağını ancak sokak gösterileriyle birlikte siyasal ve yargısal sürecin işletileceğini" söylüyordu.
2006"da Newsweek dergisinde "Türkiye"de darbe ihtimali yüzde elli" diyen Zeyno Baran"a atıfta bulunan Rubin, sivil kuruluşların Erdoğan hükümetine karşı harekete geçeceğini iddia ediyor, sokak çatışmalarına işaret ediyordu.
Aynı çevreler "The Read to Sharia" başlıklı bir sempozyum düzenliyor ve şu iddialarda bulunuyorlardı: "Türkiye"yi Ortodoks İslamcılar yönetiyor. Erdoğan Türkiye"yi şeriata sürüklüyor. Türkiye İran"la tam tersi istikamette gidiyor, İran laikleşirken o İslamlaşıyor. ABD Türkiye"yi bir an önce düşman kategorisine almalı ve müdahale etmeli. Atatürk devleti tehlikede, bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçmeli ve Ak Parti parçalara ayrılmalı."
Doğrudan İsrail istihbaratına çalışan Daniel Pipes gibi isimlerin organizasyonlarıyla yazılar yazdırıyor, televizyon programları tertip ediyor, organizasyonlar yapıyor ve Türkiye"de hükümeti düşürme senaryoları uyguluyorlardı. Robert Pollock seviyesinde zeka özürlü tipler üzerinden Türkiye"ye darbe, iç savaş, sokak isyanları sipariş ediyorlardı. Türkiye-ABD arasında büyük kriz tellallığı yapıyor, krizin sebebinin 1 Mart tezkeresi değil doğrudan Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyorlardı.
Bildiğimiz bütün neocon kuruluşlar harekete geçirilmişti. Erdoğan düşürülecek, yargılanacak, mahkum edilecek, Türkiye İsrail aşırı sağının tercihlerine uygun bir zemine çekilecekti. Düşünce-istihbarat şirketlerine raporlar hazırlattırılıp Türkiye"ye korku salıyorlardı. RAND Corporation"a hazırlattıkları "Türkiye"de Siyasal İslam"ın Yükselişi" başlıklı yüz otuz beş sayfalık raporda açıkça Müslümanları Müslümanlarla çatıştırma projesi üretiyor, bunu Türkiye"ye servis ediyorlardı. Onlara göre "sinsi bir İslamlaşma projesi" uygulanıyordu.
O dönem Türkiye"de o kadar ortakları vardı ki, içerideki ortakların söylem ve eylemleri doğrudan o merkezler tarafından üretilen söylem ve eylemlerle örtüşüyordu. Sinsi, kirli, demokrasiyi askıya alacak bir ortaklık şekillenmişti. Bugünlerde yine kısa devre iktidar hevesine düşen belli sermaye çevreleri o gün de aynı şekilde senaryolara alabildiğine destek veriyor hatta provoke ediyordu.
Tayyip Erdoğan"ın ya da Abdullah Gül"ün Cumhurbaşkanı olmaması için çok sert bir kampanya yürütülüyor, tehditler ve şantajlarla biçimlendirilen müthiş bir organizasyon yürütülüyordu. Siyaset, medya, sermaye çevreleri bu organizasyonun öngördüğü ya da talimatları çerçevesinde formatlanıyordu. Atlantik ötesi toplantılar yapılıyor, Batı medyasına Türkiye karşıtı yazılar sipariş ediliyor, aynı yazılar Türk medyası üzerinden de pazarlanıyordu.
Türkiye"nin iç politikasını yeniden dizayn etmek için her yol deneniyordu. Ne de olsa 28 Şubat"tan böyle bir tecrübeleri vardı. Ama hepsi fiyaskoyla sonuçlandı, başaramadılar. Büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Türkiye, onları çıldırtacak ölçüde kendi yolunu çizdi ve başarılı oldu.
YENİ MÜTTEFİK CEMAAT Mİ?
Şimdi, bugün, AK Parti-Cemaat çatışması çerçevesinde şiddetli bir kavga yaşanıyor. Hedef yine Erdoğan ve AK Parti hükümeti. Sivil iktidar, bürokrasi üzerinden devrilmek isteniyor, yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklı müthiş bir yıkım projesi uygulanıyor.
Fırtına yine Atlantik ötesinden, İsrail aşırı sağından ve neocon ırkçılardan geliyor. 2003 yılından bu yana kesintisiz devam eden bu kampanya, Türkiye"yi siyasi, ekonomik ve toplumsal barış açısından çökertecek şekilde yeniden hızlandırıldı. Hükümet düşecek, yerel seçimleri kaybedecek, cumhurbaşkanlığı seçimine müdahil olunacak, Türkiye yönetilebilir alana çekilecek.
Size de tuhaf gelmiyor mu? Bugün içeride devam eden kavganın dışarıdaki destekçileri yine aynı. İsimler, çevreler, güçler, amaçlar aynı. Kullanılan yöntemler ve söylemler aynı. 28 Şubat"tan beri o ittifak hiç bozulmadı, o koalisyonun Türkiye projesi hiç değişmedi.
Tek bir fark var: Daha önce içerideki müttefikleri darbeci çevrelerdi, ulusalcı çevrelerdi. Şimdi Cemaat devreye girdi. Toplumsal tabanı olan, devlet içinde güçlü organizasyona ve ekonomik güce sahip bir yapıyı müttefik bellediler. Yazdıkları, yaptıkları her şey böyle bir ittifaka işaret ediyor. Eski müttefikleri pul pul döküldü, dağıldı. Başarısızlığın sebebi Türkiye"deki müttefiklerinin başarısızlığıydı.
Başbakan"ın "sonuna kadar mücadele edeceğiz" diyerek örgüt tanımlaması yaptığı yeni müttefikleri bakalım bu savaştan nasıl çıkacak?
Yakında Daniel Pipes gibi isimleri de oyuna sokacaklardır, göreceksiniz...
Cemaat dış güç haline geliyor..
00:0029/01/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
BBC"de konuşursanız. The Wall Street Journal"a söyleşi verirseniz. Türkiye"de yol açtığınız, üzerinizden şekillenen siyasi krize dışarıdan ortak ararsanız. Yarın Financial Times"a, The Economist"e de konuşup Türkiye"de ekonomi çöküyor algısını da oluşturursunuz. Hem siyasi krizin hem de ekonomik krizin mimarı olursunuz.
Daha sonra, yirmi yıldır Türkiye ve bölgeye yönelik yayınlarını, bakışını, kötü niyetini çok iyi bildiğimiz bütün yayın organlarına, Neocon/İsrail aşırı sağına mensup yayın organlarına da çıkıp, Türkiye toplumunun öfkesini kazanmış bu yapılarla aynı karede görünürsünüz.
Konuşulan, söyleşi verilen, seçilen adreslerin temsil ettiği güç/çevreler son derece dikkat çekici. Her biri güçlü, merkezi, Batı sistemi içinde etkili, derin yapılar. Bu yapıların Türkiye"ye bakışı ortada. Türkiye"ye yönelik siyasi ve ekonomik, bölgeye yönelik yıpratıcı tasarruflarına bakınca sicillerinin ne kadar kabarık olduğu ortada.
Bu güç odaklarına yakın durmak, onlar üzerinden Türkiye"ye mesaj vermek, onların eliyle Türkiye"yi dövmek, onların etkileriyle hükümete operasyon çekmek hiç de hayra alamet görünmüyor.
Görünen o ki; bundan sonra izlenecek mücadele yöntemi de büyük ihtimalle benzer yapılar, odaklar üzerinden sürdürülecek, mesajlar bu çevreler üzerinden verilecektir. Türkiye"ye dışarıdan baskı uygulanacak, siyasi yıpratma ve algı inşası o derin yapılar üzerinden servis edilecektir.
Fethullah Gülen"in mesaj verme biçimi, cemaatinin savaş yöntemi kararlı biçimde Türkiye dışı aktörlere bel bağlar hale geliyor. Onlarla ittifak kurulması, dayanışma içine girilmesi, "hükümeti içeriden olmadı dışarıdan yıkalım" hesabına dönüşüyor. Bir çok ülkeden gelen, negatif algı inşasına yönelik kampanya haberleri de bunu teyid ediyor.
Peki böyle devam ederse ne olur?
Yabancılaşırsınız. Yabancı unsurlarla, ülkelerle, çevrelerle birlikte anılırsınız. Türkiye"den uzaklaşır, Türkiye karşıtı bir cephenin, koalisyonun unsurlarından biri olursunuz. Türkiye"nin zayıf karnı, müdahaleye açık kesimi olur, üzerinden hesap yapılan, operasyon yürütülen bir yapı haline gelirsiniz.
Bugün hükümete yönelik gibi görünen meydan okuma o maharetli çevreler tarafından Türkiye"yi diz çöktürmeye ayarlı bir kampanyanın en etkin aracı haline getirilir.
Çünkü yıllardır bu ülkeye yönelik her girişim zaaflar üzerinden şekillenmiştir. Nerede bir zaaf varsa, sıkıntı varsa, kırılgan bir alan varsa oraya dönük hesap yapılmıştır.
Sonuçta hepsi, Türkiye"nin geneline yönelen bir tahakkümün, müdahalenin, tazyikin malzemesi olmuştur.
Ona zaaflara göre siyasi dizayn projeleri uygulanmış, o zaaflara göre ekonomik yönlendirmeler yapılmış, o zaaflara göre güvenlik stratejileri üretilmiştir. Maalesef bu hesapların ülkeye faturası çok ağır olmuştur.
Çok geri gitmeyelim, son yirmi yılda sadece Türkiye"ye değil, bölgeye yönelik bütün girişimler zaaflardan beslenmiştir. Ülkeler bu zaaflar üzerinden işgal edilmiş, parçalanmış, siyasi ve ekonomik olarak çökertilmiştir.
Türkiye"de Kürt meselesi böyle bir şeydir. Alevi-Sünni meselesi böyle bir şeydir. İki zaaf alanı da Türkiye üzerinde hesabı olanların iştahını kabartmıştır ve yıllarca bu ayrışmalar üzerinden çatışma tezleri uygulanmış, iç politika müdahaleye açık hale gelmiş bu ülke ve insanları çok kan kaybetmiştir.
Türkiye"nin en az elli yılı bu çatışmalarla, zaaflar üzerinden yürütülen çatışma tezlerine direnme çabasıyla geçmiş, ülkenin enerjisi büyük oranda tüketilmiştir.
Böyle giderse siz de bu zaaflardan biri haline gelirsiniz ve Türkiye"ye ayar çekmeye çalışanlar sizin üzerinizden operasyon yapar hale gelebilir.
MİT"e yönelik yıpratıcı süreç, 17 Aralık operasyonunun İran boyutu, 25 Aralık operasyonunun sermaye savaşlarıyla ilgili yönü bu "dış etki"yi açık etti zaten. Devam etseydi, muhtemelen daha çok dış etki görecektik. Halk Bankası"nı hedef alan operasyonu yapanların, aynı dönemde ABD"li şirketlerin, Avrupalı bankaların İran"da nelerin pazarlıklarını yaptığını bilmemeleri imkansızdır.
Ama sadece bunlar değil. AK Parti hükümetini devre dışı bırakmaya, Erdoğan"ı siyasetten tasfiye etmeye, mümkünse mahkum etmeye dönük hesapların sadece Cemaat"le sınırlı bir çatışma olmadığını artık herkes biliyor. Defalarca tekrarlanan bir proje, bu sefer Cemaat üzerinden servis ediliyor.
"Yerli" olan ne varsa masaya çekiliyorsa başka şeylerin döndüğünü anlamayacak kimse yok bu ülkede. Hal böyle iken, herkesi aptal yerine koyar nitelikte yayınlar yapmanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi tavır takınmanın da inandırıcılığı olmasa gerek.
Burada anlatmak istediğim şu: Cemaat içerideki eylem biçimiyle, dışarıda dayanışma içine girdiği çevrelerle bir "dış güç" haline geliyor. Belki de başından beri bu böyleydi. Ama biz bu değerlendirmeyi, atılan somut adımlar üzerinden yapmayı tercih ediyoruz.
Çünkü görünen hareket stratejisi "dış unsur" boyutunu hızla güçlendiriyor. Türkiye"deki taban üzerinden çatışma stratejisi üreten bir "dış akıl" öne çıkıyor.
Başkalarının dış politikası, başkalarının ekonomi politikası ve başkalarının Türkiye projesi Cemaat önceliklerinin önüne geçiyor.
Çok tehlikeli bir yol bu.
Erdoğan"ı Mursi"leştir, Türkiye"yi İran"laştır..
00:003/02/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İran"ın dünya sisteminin içine çekilmesi Türkiye dahil bir çok ülkenin pozisyonunda ciddi değişikliklere yol açacaktır, demiştim. Sadece ülkelerin değil, siyasi partilerin, cemaatlerin, sermaye çevrelerinin de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacağını, taraf olacağını, bir çoğunun şaşırtıcı hareketlere girişeceğini ifade etmiştim.
Birilerinin ayrıca Türkiye"de bir Mısır senaryosu uygulamak istediğini, bölgesel demokratik dönüşümü tersine çevirmeye çalıştığını, Mısır"ın ilk kez denediği demokratik dönüşümü sabote ettiğini, bölgedeki hafıza canlanmasına ve değişime alabildiğine destek veren Türkiye"yi ve bu eğilimin mimarlarını cezalandırmayı kafasına koyduğunu da not edelim.
İttifaklar ve düşmanlıklar bugün bu iki tez üzerinden biçimlendiriliyor. Türkiye"ye yeni pozisyon biçmeye çalışan bir karanlık koalisyon, Tayyip Erdoğan"a da kader belirlemeye yelteniyor. Türkiye"yi İran"laştırıp "şer cephesi" diye tanımladıkları alana çekmek, Erdoğan"ı da bölgedeki dinamikleri harekete geçirdiği için tarihe gömmek istiyorlar.
Gündelik hezeyanlardan sıyrılıp, yalanlar ve zihinsel esaretten özgürleşip bu yeni durumlara dikkatle eğilmek, en önemlisi de bu amaçla şekillendirilen ittifaklara, koalisyona, dayanışmaya bakmak, kimlerin nerede durduğunu, nasıl roller üstlendiğini, ne tür görevler aldığını belirlemek gerekiyor.
İÇERİDEKİLER ERDOĞAN"I DIŞARIDAKİLER TÜRKİYE"Yİ
İran-Batı yakınlaşması devasa bir ülkeyi uluslararası sisteme, piyasaya, pazara açıyor. Kaynaklar üzerinde müthiş bir rekabet, paylaşım başladı. Türkiye"de Halkbank operasyonu yapıldığı, İran"a yedi milyar dolarlık altın satışının sıfıra indiği gün, bu yakınlaşmayı sağlayan ülkelerin bankaları ve şirketleri İran"da pazarlıklar yapıyor, pay kapmaya çalışıyordu. Türkiye"de "yerli" sermayeye savaş açıldığı günlerde o ülkelerin ulusal şirketleri, devlet desteğiyle İran kapısına dayanmış, ne kadar alabileceğinin hesaplarını yapıyordu.
Türkiye; devlet içindeki kadrolaşma ile devletin verdiği yetkiyi ülkeye karşı kullanan fesatçıların ihanetiyle yüzleşirken, dünya İran"a akın ediyor, inanılmaz bir ekonomik ve diplomatik manevra yaşanıyordu. Bizdeki ihanet ise, nedense o ülkelerin, şirketlerin özel gündemleriyle birebir örtüşüyordu. Birileri sanki içerideki bazı çevreleri saat gibi kurmuş, tam zamanında harekete geçirmişti. Kendilerine rol tayin edenler alabildiğine İran"la sevişirken onlar ısmarlama İran düşmanlığı ile kendi ülkelerinin altını oyuyor, önünü kapatıyor, sınırsız bir öfke ile Türkiye"yi siyaseten felç etmek, ekonomik açıdan çökertmek için bilinen her yolu deniyorlardı.
İmaj, algı, fesat, fitne, kötülük yayılıyordu bütün ülkeye.
Akıl hocaları Türkiye"yi İran"dan boşalan yere çekmeye çalışırken onlar da Erdoğan"ı Mursi gibi darbe ile devirmek, siyasi olarak bitirmek, ellerine kelepçe vurmak ve içeri atmak istiyordu. Sonrasında neler var Allah bilir. Ama kusursuz plan devreye sokulmuş, içeridekiler Erdoğan"ı dışarıdakiler Türkiye"yi bitirmek için seferber olmuştu.
Bu, Türkiye için karşılaştığımız en büyük yıkım projelerinden biriydi. İran devriminden bu yana, hiçbir zaman böyle bir değişim olmamıştı, çok ciddi bir kırılma yaşanıyordu. Gerçek anlamda eksen kayması söz konusuydu. Türkiye ve İran"ın uluslararası sistemde yeri değiştirilmek isteniyor, bu amaçla içeride yaygın bir toplumsal taban, devlet içinde örgütlü bir yapı harekete geçiriliyordu.
Mısır"da demokrasiyi ve özgürleşmeyi destekleyen, bölgeye ilham kaynağı olup yüz yıldır devam eden Batı denetimine karşı uyanış ve özgürleşme çağrıları yapan siyasi iktidar cezalandırılacaktı. Tehlikeliydi, bütün bölgeyi etkiliyordu. O etkiledikçe bölge denetimden çıkıyordu.
Darbe gerçekleşirse Türkiye tekrar yönetilebilir alana çekilecek, bölge de bu tehlikeli siyasi söylemden kurtarılmış olacak, düzen devam edecekti.
Bu sefer başarmak zorundaydılar. Ancak ciddi bir engel vardı. O adreslerden gelen bütün yıkım projelerine direnen, tarihi hafızasını ve kendini yenileyen bir Türkiye toplumu duruyordu karşılarında. Bu yüzden de asla yerli olmayan bir proje, yerli hem de muhafazakar bir taban üzerinden servis edildi. Şimdiye kadar kullandıkları en güçlü kartı kullanıyorlardı.
Mursi"yi devirerek Arap dünyasının en güçlü ülkesindeki uyanışı kırdılar, mahkum ettiler, devreden çıkardılar. Türkiye"yi çökerterek İslam dünyasındaki yükselen özgüveni tekrar ortaya çıkamayacak şekilde yok etmek istiyorlardı. Bu yüzden Türkiye"nin direnci kırılmalıydı. Sadece Türkiye için değil, 21. Yüzyıl"a dönük bütün düzenlemeler için bu meydan okuma söylemi yok edilmeliydi.
Şaşırtıcı olan şu: ABD İran"la yakınlaşırken, her alanda iş tutmaya çalışırken, Türkiye ve dünyaya bakışı büyük oranda ABD dış politikasına paralellik gösteren bir çevre İran"la hesaplaşma için neden bu kadar istekliydi. Sadece İran"la değil, Türkiye"deki var olan iktidar çevreleriyle de..
İşin daha da tuhafı, keskin bir İran düşmanlığına sahip bir cemaatin; İslam"ı algılama biçimi, düşünce disiplini, örgütlenme ve siyasi mücadele şekli, tavırlarındaki konjonktürel değişimler nasıl oluyor da İranlılarla bu kadar benzeşebiliyordu? Biri Sünni diğeri Şii düşünceye sahip olan iki kesim arasındaki benzerlikler gerçekten şaşırtıcı nitelikteydi. Ama gelin görün ki, cemaat Türkiye"nin en sert İran karşıtı oluyordu.
HUMEYNİ GİBİ DÖNMEK
Fethullah Gülen"in 16 yıldır Türkiye dışında oluşu, ekibinin devleti, toplumu, serveti ele geçirme ve yönetme azmi ve örgütlülüğü nasıl oluyor da bir darbe ya da devrimle son bulacak şekilde dizayn ediliyor? Nasıl oluyor da Humeyni gibi dönmesinin hesapları yapılıyor. Bu kadar benzerlik nereden geliyor?
Yıllardır Türkiye"de rejim değişikliği isteyen siyasi projelerin arkasındaki sermaye gücü ve Türkiye"deki ortakları bu sefer de müthiş bir ittifak görüntüsü veriyor, cemaat böyle bir sermaye ile rejim değişikliği için iş tutuyordu. Bu, belki de projenin en zayıf noktasıdır.
Neden mi?
Çünkü Soğuk Savaş mantığına sahip neocon çevre ve ona destek veren sermaye ile Türkiye"deki darbeci sermaye çevreleri yani "eski Türkiye" hayali kuranların cemaati parmağında oynatıp amaçlarına ulaştıklarında fırlatıp atma ihtimali çok yüksek. Bu ittifakın stratejik olmayacağını, konjonktürel olduğunu tahmin ediyorum. Sermaye-cemaat ortaklığında kimin kimi kazıklayacağını tahmin etmek güç değil.
Çünkü biz onları biliyoruz. Bugün o malum sermayenin desteğini aldıklarını sanabilirler. Ancak şartlar değiştiğinde onları nasıl hırpaladıklarını, itibarsızlaştırdıklarını, tükettiklerini hep beraber göreceğiz.
Türkiye"nin Soğuk Savaş sonrasına daha doğrusu 21. Yüzyıl"a dönük rüyalarına son vermek isteyenler onu tekrar geçmiş yüzyıla gömmek istiyor. Bu haliyle olup bitenler, yaşanan kavgalar, verilen mücadeleler Türkiye içindir ve gelecek içindir.
Türkiye"nin zenginliğini, artan gücünü, refahını, siyasal hesaplarını, umutlarını masaya yatıranlar, "Türkiye de İran gibi nükleer silah edinmek istiyor, dikkat" diyebilenler, cezalandırılmasını isteyenler, masum söylemlerle kamufle edilmiş bilinen tezgahları pazarlayanlara karşı Anadolu feraseti elbette galip gelecektir. Bir çoğu kişisel öfkeleri ile bu kervana katıldı. Onlar çok geçmeden nasıl bir senaryoya meze yapıldıklarını anlayacaktır.
Bir ruhani lider gibi ya da Humeyni gibi dönmek, bir İran senaryosu Türkiye"de tutmaz. Hele hele Hilafet üzerinden hesaplar asla tutmaz. Çünkü bu millet, bunun bir emperyal proje olduğunun çok çabuk farkına varır.
Daha şimdiden ittifaklar halkasını çözdüğünü, kirli ellerin bu senaryoyu yönettiğini, oyun kurucuların kimler olduğunu anlamışsa, bir kez daha düşünmekte fayda var.
Cemaat önce dış güç oldu, şimdi de dış tehdit oluyor
00:006/02/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Uzunca bir süredir, Türkiye içindeki darbeci yapının sadece Türkiye''de değil dünyada da tehdit olarak algılanabileceğine dair işaretlere dikkat ediyorum. Cemaat''in ya da ''paralel yapı''nın Türkiye içindeki darbeci çevrelerle kurduğu ittifakın ortaya çıkardığı resim, bir çok ülke açısından hiç de kabul edilebilir değil.
İktidarı devirip devleti ele geçirme adına kuralsız, sınırsız, kim varsa ittifak kurmaya ayarlı çabanın, iktidar değişiminin ötesinde rejim değişikliği girişiminin bir süre sonra dünyada rahatsız edici, endişe verici bir koalisyon olarak algılanıp ''ulusal tehdit'' kategorisine alınabileceği ihtimalini yabana atmamak lazım.
Özellikle kendi ülkesinde devlet iktidarının verdiği imkanları siyasi iktidara, ülkeye ve devletin kendisine karşı kullanabilen bir yapının meşruiyetini kaybetmesi, siyasi ve idari açıdan darbeci bir ''örgüt'' olarak tanımlanması, hukuki açıdan suç örgütü olarak tanımlamasına yönelik çalışmalar yürütülmesi dışarıdan nasıl görülecek?
Kendi ülkesinde bunları yapan bir yapıya, faaliyetlerde bulunduğu ülkede bundan sonra nasıl davranılacak? Doğrudan destek vermeyen her ülke, bu yapıyı tehdit kategorisine sokacaktır. Doğrudan destek veren ülkelerin pozisyonundan rahatsız olan ülkeler ise sadece bu açıdan bile bir tehdit tanımlaması yapabilecektir.
FİNANS VE İSTİHBARAT OPERASYONU
Kendi ülkesinde demokratik siyasi iktidara savaş açan yapının, bunu yolsuzluk gibi kamuoyunun oldukça hassas olduğu bir kamuflajla sunsa da, gerçek niyetinin ne olduğunu anlama konusunda Türkiye''de oluşan kanaat sınırları aşıp bir çok ülkede de etkisini göstermeye başladı. Söz konusu yapının Türkiye''ye özgü, Türkiye ile sınırlı olmadığını, küresel ölçekte ilişkiler ağına sahip olduğunu, finansal ve siyasi hesapları bulunduğunu, bazı ülkelerle organik ilişkiler içine girdiğini gören bir çok ülkenin başka türlü de düşünmesi söz konusu olmayacaktır.
Alman basınında son günlerde yayınlanan değerlendirmelere, Avrupa''nın olaya yaklaşımındaki eğilime bakılırsa; içeride ve dışarıda güç merkezlerine yakın durarak Türkiye ile kavgaya tutuşan yapının kısa süre sonra bu ülkelerle de kavgaya tutuşacağı, daha doğrusu özellikle Avrupa ülkelerinin bu yapıya karşı bir tür tasfiye ve kontrol stratejisi uygulamaya başlayacağı düşünülebilir.
Bu ülkelerde yaygın çalışması olan Cemaat üzerindeki tartışma biçimi Türkiye meselesi olmaktan çıkıp bir ''iç meseleye'' dönüşüyor. Cemaat boyutu değil finansal ve istihbarat boyutu daha derinlemesine sorgulanıyor.
29 Ocak''ta, ''Cemaat dış güç haline geliyor'' diye yazmıştım. Bugün de anlatmak istediğim konu Cemaat, dışarısı için de tehdit haline geliyor. Bu iki boyutu çok iyi analiz etmek, sorgulamak lazım. Gözleri kör eden dezenformasyon, yalan ağından kurtulup Türkiye içi iktidar çatışmasını ve bunun dış bağlantılarını, dışarıdan Türkiye''ye yönelttikleri savaşı, mevzi olarak kullandıkları ülkelerin kendilerini bir iç tehdit gibi algılama eğilimlerini birlikte ele almak lazım.
Türkiye hem içeriden hem dışarıdan saldırı altında. Türkiye, organize darbeci bir yapıyla içeride mücadele ederken, söz konusu yapının mevzilendikleri ülkelerde hiç de güvende olmadıklarını farketmemiş olmaları mümkün görünmüyor. Asya''dan Avrupa''ya kadar, kendi devletiyle böylesine organize bir çatışmaya giren bir yapıya hiçbir ülke geniş hareket alanı sağlamaz. Bunun bilinmesi lazım. ABD''de bir çevrenin küresel ve İsrail''in bölgesel çıkarlarıyla örtüşen çatışmayı yürütenler dünyanın ezici çoğunluğu tarafından masum görülmeyecektir.
Birkaç hafta sonra Almanya''da, Hollanda''da Asya''da bazı ülkeler cemaatin hareket alanını kısıtlar hatta tasfiye operasyonlarına başlarsa kimse şaşırmasın. Sandığınız gibi bu ''dini bir cemaat''in hareket alanını kısıtlamak ya da İslam''a karşı önyargıdan beslenmeyecek. İstihbarat ve finansal operasyon boyutu üzerine gidilecek.
NSA VE PARALEL İSTİHBARAT
Angela Merkel''i bile dinleyen NSA skandallarından sonra, NSA''nın Türkiye ayağı gibi hareket eden bir yapıdan, NSA dinlemelerinden rahatsız olan, bu yüzden ABD ile kriz yaşayan her ülke rahatsız olacaktır. Bu rahatsızlığını da açıkça ortaya koyacaklar. Daha şimdiden Türkiye''deki paralel istihbarat operasyonlarının ABD kaynaklı küresel dinleme/istihbarat operasyonlarıyla bağlantılandıran düşüncenin güç kazanması dikkat çekici.
''Cemaat dış güç haline geliyor'' derken, Neocon/İsrail aşırı sağına mensup yayın organlarına çıkıp, Türkiye toplumunun öfkesini kazanmış bu yapılarla aynı karede görünmenin, konuşulan, söyleşi verilen, seçilen adreslerin temsil ettiği güç/çevrelerin özenle seçildiğine dikkat çekmiş ve şunları söylemiştim, hatırlatayım:
"Bu güç odaklarına yakın durmak, onlar üzerinden Türkiye''ye mesaj vermek, onların eliyle Türkiye''yi dövmek, onların etkileriyle hükümete operasyon çekmek hiç de hayra alamet görünmüyor.
Görünen o ki; bundan sonra izlenecek mücadele yöntemi de büyük ihtimalle benzer yapılar, odaklar üzerinden sürdürülecek, mesajlar bu çevreler üzerinden verilecektir. Türkiye''ye dışarıdan baskı uygulanacak, siyasi yıpratma ve algı inşası o derin yapılar üzerinden servis edilecektir.
Fethullah Gülen''in mesaj verme biçimi, cemaatinin savaş yöntemi kararlı biçimde Türkiye dışı aktörlere bel bağlar hale geliyor. Onlarla ittifak kurulması, dayanışma içine girilmesi, ''hükümeti içeriden olmadı dışarıdan yıkalım'' hesabına dönüşüyor.
Peki böyle devam ederse ne olur?
Yabancılaşırsınız. Yabancı unsurlarla, ülkelerle, çevrelerle birlikte anılırsınız. Türkiye''den uzaklaşır, Türkiye karşıtı bir cephenin, koalisyonun unsurlarından biri olursunuz. Türkiye''nin zayıf karnı, müdahaleye açık kesimi olur, üzerinden hesap yapılan, operasyon yürütülen bir yapı haline gelirsiniz.
MİT''e yönelik yıpratıcı süreç, 17 Aralık operasyonunun İran boyutu, 25 Aralık operasyonunun sermaye savaşlarıyla ilgili yönü bu ''dış etki''yi açık etti zaten. Yapılan her operasyonun dışarıda bir iz düşümünün olduğu pekala biliniyor artık. Cemaat içerideki eylem biçimiyle, dışarıda dayanışma içine girdiği çevrelerle bir ''dış güç'' haline geliyor."
ERDOĞAN NE DEMEK İSTEDİ?
Ama bu ''dış güç olma'', ''dışarıdan aldığı güçle içeride operasyon yapma'', daha önce ''Ak Parti''yi kullandığı gibi'' bugün de yabancı/derin merkezleri kullanma sürecinin bir adım sonrasını izliyoruz. O derin yapıları tehdit görenlerin Cemaati ya da malum yapıyı da tehdit görmesini de. ''Acaba bizim ülkemizde hangi amaçla faaliyetlerde bulunuyorlar, acaba hangi ülkeler bu yapı üzerinden bize operasyon çekiyor'' endişesini..
Bugüne kadar bütün dünyada hükümet ve devlet koruması altında yayılan, yerleşen yapı; koruma kalkanı kalkıp, üstelik küresel ölçekte bazı merkezlerin operasyon aracı gibi görünmeye başlayınca nasıl bir duruma düşecek?
Bekleyelim, göreceğiz. Bulundukları bütün ülkeleri Türkiye karşıtı savaşın mevzilerine dönüştürenler bir süre sonra o ülkelerden kovulabilir, dışarı atılabilir. Maalesef çok yanlış bir hesap yaptılar ve bu yanlışlığı sorgulama ihtiyacı bile duymuyorlar. Ülkeye zarar verirken kendilerini de uluslararası bir ''kart''a dönüştürmekten çekinmediler.
Başbakan''ın; ''17 Aralık''ı patlatanlarla ilgili sürecin bir çok ülkede eskisi gibi olmayacağı''na dair ifadesi sanırım bu durumu anlatmaya dönüktü.
Türkiye için endişe ediyoruz sadece.
"Cemaat"in Kadife Devrim mücahitleri!
00:0010/02/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kadife devrimleri hatırladınız mı? Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan.. Batı, Rusya denetiminden çıkarmak istediği ülkeleri, demokratik mekanizmaları by-pas ederek, örgütlediği ve finanse ettiği istihbarat uzantılı "sivil" kuruluşlar üzerinden kitleleri provoke ederek devre dışı bırakmaya çalıştı.
Başarısız oldu.. Ama o ülkeler o günden sonra hiçbir zaman istikrara kavuşamadı, kendi yolunu çizemedi.
Arap Baharı da böyle bir şeydi. 20. Yüzyıl"ın zorba düzenlerine duyulan öfke patlamak üzereydi. Patladı da. Aynı Batılı güçler, bu Tunus"tan Suriye"ye kadar uzanan kuşakta bu yeni dinamizmi yönetmek için seferber oldu.
Özgürlük hareketleri manipüle edildi, yolundan saptırıldı, başarısızlığa mahkum edildi. Özgürlük arayan kitlelere tuzak kuruldu, istihbarat uzantılı "sivil" bazı örgütler üzerinden özgürlük çağrıları darbe ve iç savaş çağrılarına dönüştürüldü.
Sonuç, büyük bir hüsrandı. O ülkeler de uzun süre istikrara kavuşamayacak, kendi yolunu çizemeyecek, kaos içinde oradan oraya sürüklenecek.
UKRAYNA"YI BÖLMEK VE ALINACAK DERSLER
Bir süredir aynı senaryonun Ukrayna"da yeniden servise konulduğunu görüyorsunuz. Kitleseli isyan ülkeyi felç etti. Batı-Rusya arasındaki güç çatışması Ukrayna"yı neredeyse bölecek hatta iç savaşa sürükleyecek hale getirdi.
Şimdilerde sokaklarda olanlar öne çıkmış. Başarıyor gibi görünse de tez zamanda bir Rus müdahalesine tanık olabiliriz. Üstelik bu müdahale, sadece ekonomik değil askeri ve güvenlik boyutu fazlaca öne çıkacak bir müdahale olabilir.
Mesela Kırım Tatarları, Ukrayna"nın bölünmesinden sonra nasıl bir gelecekle yüzleşecekleri konusunda ciddi tedirginlik yaşıyor. Bir çok gösterge, ülkenin bölünmeye doğru gidebileceğinin sinyallerini veriyor. İşin tuhafı, Ukrayna senaryosu Balkanlar"a da sıçrama eğiliminde. Bosna"da gördüğümüz örneği yarın Balkanlar"ın başka bölgelerinde de görebiliriz.
Kadife devrimler ve Arap Baharı tecrübeleri yeni şeyler ortaya koydu. Artık güç çatışmaları askeri ve geleneksel siyasi mekanizmalar üzerinden değil, yeni keşfedilen kitle ajitasyonu üzerinden servis ediliyor. Sokaklar rehin alınıyor, provoke ediliyor, inanılmaz bir yalan ve dezenformasyonla kitleler delirtiliyor.
Sanırım 21. Yüzyıl büyük oranda bu yöntemin etkili olduğu bir siyasi tarih olacak. Birçok ülke bölünecek, paylaşılacak. Bazı ülkelerin yıkım ve kaosa mahkum edileceğini göreceğiz. Oyunu kuran merkez güçlerin giderek zayıflıyor oluşu bu tehdidi azaltıyor gibi görünse de, sistemik olmayan yapıların güç kazanması, devlet dediğimiz aygıtın zayıflayıp yeni örgütlenmelerin öne çıkması varolan güçler haritasını önemli ölçüde değiştirecek.
TÜRKİYE"Yİ SUSTURMAK, COĞRAFYAYI SUSTURMAK
Türkiye kadife devrimlere özgürlük açısından baktı ve destek verdi. Arap Baharı"nı da yeni bir uyanış olarak tanımladı ve alabildiğine destekledi. Doğru da yaptı.. Bunu yaparken dış müdahaleye karşı da ciddi bir direnç gösterdi. Kitlelerin özgürlük alanının alabildiğine genişlemesini savunurken bunun güvenlik ve güç ilişkilerine kurban edilmemesi yönünde bir siyasal söylem üretti.
Osmanlı sonrası yakın durduğu bölge için ortaya proje koyan, siyasal dil oluşturan tek ülkedir Türkiye ve bu sürecin 20. Yüzyıl"ın yıkımına karşı yerli bir uyanış olmasını istedi.
Bu yönüyle oyun bozan, oyun kurucuların hesaplarını karıştıran bir ülke haline geldi. Yüz yıldır bizim bölgemizde en küçük detayı bile yönetebilen güçler, karşılarında yepyeni bir aktör buldu. Bu aktör, bölgenin tarihinden, kimliğinden, ruhundan, enerjisinden güç alanlar aslında bir 21. Yüzyıl devrimi inşa etmeye çalıştı.
Bunu yapan bir ülke, elbette bir çokları tarafından tehdit gibi algılanacak, sınırlanması, kontrol altına alınması istenecekti.
Öyle de oluyor. İşte bu yüzden, renkli devrimler Türkiye"de de denendi. Ama son derece etkisiz kaldı. Türkiye"nin direnci ve dinamizmi bir çok alanda oyunu kuranlardan daha güçlüydü. Bu güç sadece Türkiye"yi değil, etrafındaki ülkeleri ve sokakları da derinden etkiliyordu.
Gezi olayları böyle bir denemeydi. Bir Ukrayna senaryosu, bir Gürcistan senaryosuydu. Ama bilemediler ki Türkiye çok büyüktü ve bu toprakların ruhu buna izin vermeyecekti. Çünkü yüz yıllık uyku sonrası uyanış kitleler tarafından anlaşılmış, millet başını dik tutmanın ne demek olduğunu görmüştü.
CEMAAT ÜZERİNDEN REJİM DEĞİŞİKLİĞİ
Bu yüzden 2003 yılından bu yana bitmez tükenmez bir hırsla darbeler planladılar, Türkiye"ye kendini hatırlatan siyasal kadroları tasfiye etmek istediler. Darbeler başarılı olamayınca Gezi benzeri senaryolarla bölük pörçük muhalif grupları biraraya getirip deneme yaptılar.
Bu da başarılı olamayınca bugün çok daha esaslı bir proje uyguluyorlar. Geleneksel muhalefet gruplarını, Gezi ile öne çıkan yapıları bu sefer Cemaat"le destekleyip kapsamlı bir rejim değişikliği projesini servise sundular.
Türkiye tarihinde ilk kez bir cemaat rejim değişikliği projesi için sahneye sürülüyor. Toplumsal tabanı, muhafazakar söylemi kullanılarak Türkiye"ye diz çöktürmek isteniyor. Cemaat kimliği devre dışı bırakılıp, içerideki geleneksel darbeci siyasi ve sermaye gruplarıyla kutsal ittifak yaptırılıyor, istihbarat ve siyasi söylemi öne çıkarılıyor.
Bu bir proje ve Türkiye ortada nasıl bir proje olduğunu gördü. Oyun kurucuların kimlere nasıl roller dağıttığı farkedildi ve bu durum kamuoyu tarafından tanımlandı. Asıl mesele budur. Bu tanım yapıldıktan sonra söz konusu projenin başarı şansı olmayacaktır. Mahkum edilecek ve ittifak içindeki her yapı büyük yara alacak, hırpalanacaktır.
Fethullah Gülen grubunun bugün Türkiye"de nasıl algılandığını, bir yıl içinde bu algının nasıl trajik biçimde değiştiğini, güvenlik/istihbarat ağı gibi görüldüğünü, hızla dış güç haline geldiğini, yabancılaştığını ve tehdit ilan edildiğini bir düşünelim.
Aslında cemaatin bu yöndeki görevlendirilmesi yeni değilmiş. Kamuoyu farketmese de yıllardır bugünkü rol için hazırlıklar yapılıyormuş. İçeride devlet içinde kadrolaşma, dışarıda yabancı istihbarat bağlantıları oyun kurucular bu rolü yıllar önce kendilerine ihale etmiş.
TÜRKİYE"DEKİ STRATEJİK ETKİ OFİSİ NASIL ÇALIŞTI?
Irak işgali dönemlerinde George Bush yönetimi "Stratejik Etki Ofisi" adı altında bir birim kurmuştu. Bu merkez, neocon ırkçıların istekleri, dünya tasavvurları doğrultusunda yalan haberler üretiyor, dezenformasyon yayıyor, işgali ve neocon istilasını haklı gösteriyor, kitleleri etkileyecek haberler servis ediyordu.
Çabuk farkedildi, ciddi biçimde tartışıydı ve amacına ulaşamadı.
Aynı Stratejik Etki Ofisi bizde de varmış. Yıllarca Türk medyası bu odak tarafından kullanılmış, yalan haberler üretilmiş, medyaya servis edilmiş, medya resmi kaynaklardan geldiği için bu haberlere itibar etmiş. Operasyonlara, devlet içindeki kadrolaşmaya paralel biçimde üretilen bu yalanlar yüzünden Türkiye toplumunun zihin sağlığı iğfal edilmiş.
Şimdi anlıyoruz ki, bütün bu çalışmalar bugünkü darbe girişimine hazırlık içinmiş. Bu odağın ürettiği yalanların bir ucunun Okyanus ötesinde başka "etki ofisleri"ne bağlı olduğunu yeni anlıyoruz.
Yıllardır bugünkü rejim değişikliği için çalışmışlar. Türkiye tarzı devrim için kadrolar yetiştirip, sermaye biriktirip, istihbarat ağları kurup işaret verilecek zamanı beklemişler.
Bu işaret verilir verilmez de darbe için harekete geçmişler. 17 Aralık ve 25 Aralık başarılı olsaymış, şok edici saldırılarla hükümet düşürülecek, ülke ele geçirilecek, darbe tamamlanmış ve Türkiye diz çöktürülmüş olacaktı. Bütün coğrafyayı etkileyen o uyanış söylemi de böylece susturulacaktı. Nasılsa kamuoyu, o "etki ofisi"nin yalanlarıyla böyle bir senaryoya hazır hale getirilmişti.
TÜRKİYE TARZI RENKLİ DEVRİM
Türkiye"nin renkli devrimini de böyle planlamışlar.
17 Aralık"tan bu yana kamuoyuna pompalanan yalanların, entrikaların, dezenformasyonun, ajitasyonun ve kirli kampanyanın sokaklarda bir yansıması yok. Millet oyunu gördü ve oyun kurucuları tanımlayıp mahkum etti.
Başarılsaydı bir Mısır senaryosuyla ya da Ukrayna benzeri kaosla karşı karşıya kalacaktık. Tayyip Erdoğan"ı Mursi"leştirip Türkiye"yi Mısır"a benzeterek coğrafyayı büyük bir umutsuzluğa gömeceklerdi.
Türkiye kendisine yapılan büyük bir ihanetle yüz yüze getirildi. Başkalarının eliyle, başkalarının arzuları doğrultusunda Türkiye"yi şekillendirmeye çalışanlar siyasi tarihe çok ağır ithamlarla not edilecek.
İslami referanslar gösterip yıllardır İslam"la savaşan çevrelerle omuz omuza bir yıkım mücadelesi verenlerin tarihe de bu millete de söyleyecekleri hiçbir cümlesi karşılık bulmayacak. Yalan ve entrikadan başka hiçbir sermaye kalmadı çünkü..
Uzun Adam"a çelme takmak
00:0012/02/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Meğer yıllarca ölmesini bekliyorlarmış. Bunun için beddua ediyorlarmış. Kısa süre içinde öleceğine inandırmışlar kendilerini. Bedduaların tutacağına inandırmışlar. Buna göre plan yapmışlar, hesap kurmuşlar.
Tüm umutlarını; Türkiye"yi ele geçirme, devleti yönetme, sermayeyi denetleme, toplumu sindirme, aydınları kendine bağlama, kendilerince bir Türkiye devrimi yapma planlarını Başbakan"ın ömrüne göre dizayn etmişler.
Allah"ın verdiği canın ne zaman sona ereceğini tahmin edecek kadar ileri gitmişler. Tahminlerin ötesinde neredeyse bunu tayin edecek kudreti kendilerinde görmüşler.
26 Kasım 2011"deki ameliyatta umutlanmışlar. 10 Şubat"taki operasyonda umutlanmışlar. Türkiye genelinde Başbakan"ın öleceği yaygarasını onlar yaymışlar. O günlerde kötü hastalıklardan, kötü sonuçlardan medet umanlar onlarmış. Türkiye"yi buna inandırmaya çalışanlar onlarmış.
Stratfor belgelerini hatırladınız mı? Bazı gazetelerde büyük puntolarla verilmişti. "Erdoğan"ın iki yıl ömrü kaldı" diyorlardı. Söz konusu istihbarat şirketinin Türkiye"deki kaynağı, Erdoğan"ın sağlığı üzerinde derin spekülasyonlar yapıyor, son derece detaylı iddialar hazırlıyor, bunları o şirkete servis ediyor, şirketin raporları bizdeki bazı gazeteler üzerinden yayınlanıyor, iç politik dalgalanma ve tedirginlik çıkarılmak isteniyordu.
Şimdi bakıyoruz da, o kaynaklar, o şirketlerin raporları, servisin Türkiye ayağını yürüten gazetelerin tutumu bugünkü cephe savaşıyla nasıl da örtüşüyor. Nasıl da aynı senaryonun parçaları olarak ortaya çıkıyor.
Enerji Bakanı Taner Yıldız"ın açıklamaları insanın kanını donduracak türden. Paralel yapının üst düzey bazı yöneticilerinin "Uzun Adam"ın ölümünü üç yıldan beri istiyoruz ama hala ölmedi" sözlerini aktarıyor Yıldız ve bu sözlerin "yetkili ağızlar"dan çıktığını söylüyor.
ERDOĞAN"A ÖMÜR BİÇMEK..
Başbakan da dünkü konuşmasında iddiaları doğruladı: "Ameliyatımızı bile gündem konusu yapıp, "beddualarınız bile tutmadı" diyor. Böyle şeyler olabilir mi? Ne çirkin yakıştırmalar var. Demek ki diyor "iyi Müslüman değilsiniz." Şu hale bak..."
"Erdoğan"ın iki yıl ömrü kaldı" diyenlerle "Uzun Adam"ın ölümünü üç yıldır istiyoruz" diyenler nasıl bir senaryonun parçası, nasıl bir ittifakın tarafı?
Bu tür iddiaların, sansasyonların, isteklerin, dileklerin siyasi tarihte ne anlamlara geldiğini biliyoruz. Son yüz yılın suikastlerine bakın. Son otuz yılda Türkiye"de olanlara bakın. Siyasi suikastleri birer birer gözden geçirin. Bu tarz arzuların ne büyük hüsranlara, felaketlere yol açtığını göreceksiniz.
Başbakan"a ömür biçenler sadece dilekte mi bulundu? Sadece beddua edip ölmesini mi bekledi? Yoksa başka hesapların içine de girdi mi? Suikast senaryoları uygulandı mı?
Bunlar ürpertici, rahatsız edici, düşünmesi bile insanın kanını donduran şeyler. "Bütün bunları konuşabilenler daha neler yapabilir" diye sormaz mı insan!
Erdoğan"ın ameliyatı sırasında alınan tedbirleri, şüpheleri düşünüyorum da, belki de başka şeyler de denendi. İhbarlar oldu, duyumlar oldu, olağanüstü güvenlik önlemleri alındı.
Tarih bunları yazacak. Tarih bunların kimliğini da günahlarını da yazacak. Yıllarca onun omuzundan ateş edip, arkasına saklanıp, sorumluluğu ona yıkanların bu işlerin neresinde olduğunu, bu işlerde ne kadar yer aldıklarını ortaya koyacak.
İki yıl beklemişler sonuç alınmamış. Beddualar etmişler sonuç alınmamış. Büyük bir hayal kırıklığı yaşanmış olmalı ki, kontrolsüz bir öfke ile saldırılar başlatıldı. İktidarını yıkmak, partisini dağıtmak, ellerine kelepçe vurmak için entrika üstüne entrika düzenlendi.
Devam ediyor. Sınırları aşan bir konsorsiyum üzerinden senaryolar ardı ardına uygulanıyor. Onu milletin kalbinden söküp atamayınca nefret daha da büyüyor. İntikam duygusu öyle bir hale geldi ki, "Amacımıza ulaşalım da Türkiye batsın" diyecek noktadalar.
BU BİR SUİKAST İHBARIDIR!
Taner Yıldız"ın ve Başbakan"ın sözleri bir ihbardır. Suikast ihbarıdır. Bu ülkenin Başbakanı"na karşı, bedduanın ötesinde suikast planları yapıldığı ihtimalini öne çıkaran sözlerdir bunlar.
Bütün hesapların Erdoğan"ın hayatı üzerine kurulduğunun apaçık kanıtıdır. Öyleyse bu ülkenin Başbakanı ciddi anlamda tehdit altındadır.
Türkiye gibi, hızla büyüyen, Osmanlı sonrası ilk kez küresel sahneye çıkan, hesapları altüst eden, bütün bölgeyi ayağa kalkmaya çağıran bir ülkenin Başbakanı hakkında bunlar düşünülebiliyorsa, söylenebiliyorsa, kanıtlar ortaya çıkabiliyorsa vahim bir durum vardır ortada.
Bu iş, kesinlikle bir siyasi çevrenin, örgütün, kişinin ya da zümrenin hesaplarıyla sınırlı değildir. Sınırları aşan, çokuluslu bir konsorsiyum, bir ittifak, bir kirli senaryo söz konusudur.
Ama Allah"ın takdiri tecelli eder. Allah dilemedikçe bütün senaryolar birleşse, bütün cepheler ortak olsa bir adım ileri gidemezsiniz.
Milletler liderleri korkuyla değil sevgiyle bağrına basar. Liderleri onların kalbinden söküp atamadıkça yapacağınız hiçbir şey yoktur.
Anadolu basiretini küçümsemeyin. Haçlı Savaşları"ndan, Moğol istilasından, Birinci Dünya Savaşı"ndan sonra bu ülkeyi ve çevre ülkeleri ayağa kaldıran hep Anadolu oldu. Hangi başkentlerle iş tutarsanız tutun bu basiret doğru yolu gösterecektir.
Türkiye"de siyasi tartışmalar, hesaplaşmalar hep sert oldu, çetin geçti hatta yıpratıcı oldu. Ama hiç bu kadar çirkefleştiğini görmedik. Siyasi güç çatışmalarının ötesinde ölümlerin bu kadar pervasızca konuşulabildiği, darbe girişimlerinin bu kadar alenileştiği bir dönem olmamıştı.
2003 yılından beri bu böyleydi aslında. Örtüler kalkıyor sadece. Kimlikler deşifre oluyor, çirkinlikler ortaya çıkıyor, karanlık eller kendini ele veriyor.
Bu millet yüz yıl sonra kendine bir yol çizdi ve uzun bir yürüyüş başlattı. Ne yaparsanız yapın, kimleri yardıma çağırırsanız çağırın bu yürüyüş devam edecek..
Erdoğan"a da, ülkeye de, millete de kader biçmenin mümkün olamayacağını göreceksiniz.
.İçi para dolu kutular
00:0015/02/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Haber şöyle: Para dolu kutular Somali"de çıktı.
Kaynak Reuters ama bizim gazetelerimiz, Halkbank olayı ile bağlantılı imaj uyandırarak bu haberin üstüne atlıyor ve coşkuyla pazarlıyor. Reuters"ın haberinde Türkiye"nin Somali"ye yaptığı doğrudan bütçe yardımını 2013 itibariyle kestiği belirtiliyor.
Ama şu cümle önemli: "Somalili yetkililerin "Mogadişu Büyükelçiliği"ne gider ve 4,5 milyon doları kutular içinde alırdık" sözleri ise "kutu içinde para" tartışmalarını bir kez daha hatırlattı."
Hinliği anladınız mı şimdi.
Kötü niyeti, Somali üzerinden Türkiye"yi vurma çabasını, dolar dolu bir kutu resmi ile sunulan haber üzerinden bir yolsuzluk çıkarmaya nasıl çalışıldığını, nasıl bir algı çalışması yapıldığını gördünüz mü?
İşin tuhafı, burada da kutu içinde 4.5 milyon dolar var!
Haftalardır Türkiye toplumunun zihnini iğfal eden dezenformasyon ve yalanların hangi kötülük duygusundan beslendiğini gördünüz mü?
ABD Irak işgalini meşrulaştırmak için "Saddam Nijer"den uranyum aldı" iddiasında bulunmuştu. Haber dünyaya servis edilmiş, ardından skandallar patlamış, ABD istihbaratı birbirine düşmüş, sonrasında büyük utanç yaşamışlardı.
BU KUTUDA DA 4.5 MİLYON DOLAR VAR..
Bizimkiler de Halkbank olayı yetmemiş olacak ki, 4.5 milyon dolarlık başka bir "kutu" bulmuşlar. Bu sefer Somali"den...
Olsun, işe yarar. Ne de olsa Somali"yi ayağa kaldırmaya, birleştirmeye çalışmıyor mu Türkiye! Nijer oluyor da Somali neden olmasın!
Son aylarda ardı ardına saldırıların patlak verdiği, Eş-Şebab kullanılarak Türkiye"nin Somali"deki direncinin kırılmak istendiği, sadece havaalanı üzerinde Türkiye ile İngiltere"nin kapıştığı, Türkiye misyonlarının hedef olduğu bir ülkede, Türkiye"nin ellerini kırmak isteyenler Reuters üzerinden haber servis ediyor.
Bizimkiler de hemen üstüne atlıyor. Bunu hükümetle hesaplaşma aracı olarak kullanıyor. Kimlerle yan yana, kimlerle ortak görünmüşler, umurlarında değil. Zaten bu kavga gürültü arasında insanların gerçeği bulması mümkün değil, diye düşünüyor olmalılar.
Dışişleri"ne sordum, nedir bu yardım meselesi diye. Aldığım cevap şöyle:
"Türkiye daha önce Somali"ye yardım taahhüt etmiş. Altı aylık bir periyot öngörülmüş. Altı ay boyunca da bu yardımlar yapılmış. Süre bittiği için yardım durmuş. Bu, yardımların devam etmeyeceği anlamına gelmiyormuş. Yeni bir yardım paketi üzerinde çalışmalar yapılıyormuş. Belki yine altı aylık ya da daha uzun sürelik bir periyot öngörülecekmiş.
Somali"de bankacılık sistemi olmadığı için yardımlar kurye ile gönderiliyormuş."
Haberi İngiliz aksanıyla, siyasetiyle sunanlar Dışişleri"ni arayıp bunu sormaya bile tenezzül etmemiş. Oysa orada İngiltere"nin hesapları başka, Türkiye"nin yapıp ettikleri başka.
Hesaplar Türkiye"yi Somali"den dışlama üzerine kurulmuş. Bizimkiler İngiltere"nin enformasyon bürosu gibi hareket etmekten rahatsız olmamışlar. "Kutu var, 4.5 milyon dolar var, yetmez mi" demişler ve bir Halkbank algı operasyonu yapmışlar.
Ayıptır. Kötülüktür bu.
DIŞARIDAN ÇEVRELEME İÇERİDEN ÇÖKERTME...
Son aylarda kamuoyuna yönelik bütün girişimler bu kadar kötülük içeriyor. Yalanla, fitneyle, edepsizce milletin ve ülkenin aleyhine ne varsa köpürtülüyor, lehine olanlar mantık örgüsünden çıkarılıp seviyesizliğin dip yaptığı bir sahtekarlıkla istismar ediliyor.
Her sözleri, her cümleleri önyargı, kin, nefret ve yalan dolu. Türkiye"nin aleyhine ne bulurlarsa, Maldiv adaları bile olsa, memleketin en önemli gündemi gibi sunuluyor. Yeter ki aleyhe olsun, yeter ki milleti kışkırtsın.
Şu cümlelere bakın: "Türkiye"nin Somali hükümetine doğrudan yardımına tepki gösteren İslamcı Şebab militanları, temmuz ayında Türkiye"nin Mogadişu Büyükelçiliği"ne saldırarak üç kişiyi öldürmüş, dokuz kişiyi de yaralamıştı. Marmaray"ın açılış töreninde Somali Devlet Başkanı Hasan Şeyh Mahmud"un Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül"ün arasına oturduğu bu fotoğrafı çok konuşulmuştu."
Gözleriniz kör mü? Şebab"ın yaptıklarını değil Türkiye"yi Somali"den neden çıkarmak istediklerini görmüyor musunuz? Oradaki güç mücadelesinin farkında değil misiniz? Oraya yapılan hastaneler, yardımlar, tesisler sizi neden rahatsız ediyor? Yoksa rahatsızlığı başkaları duyduğu için mi bu kadar çirkefleşebiliyorsunuz?
Türkiye"yi dışarıdan çevrelemeyle içeriden çökertme arasında bir koordinasyon var. Evet son on-on beş yılda Türkiye şaşırtıcı bir şekilde küresel piyasalara çıktı. Hem de tarihi hafızasını yenileyerek.
İşte bu bazıları için çok çok tehlikeliydi. Sadece kendisi değil etrafındaki toplumları, ülkeleri de uyandıracak bir projeydi. Hemen teyakkuza geçtiler. Türkiye"yi çevrelemek, sınırlamak, uyanışı engellemek için ardı ardına manevralar başladı. Dışarıda bunlar yapılırken içeride eski Türkiye özlemcilerini, müzmin muhalifleri ve iktidardan istedikleri kadar pay alamayan doyumsuzları da harekete geçirdiler.
Birer Truva atı gibi uyandırıldılar, meydanlara salındılar. Şimdi ağababalarının, akıl hocalarının, rol dağıtıcılarının emirlerine göre hareket edip Türkiye"yi içeriden felç etmeye çalışıyorlar.
İktidarı devirmeye, iç politikayı yeniden dizayn etmeye, yeni siyasi aktörler çıkarıp varolan güçleri tasfiye etmeye çalışıyorlar. Bu uyanışa katılan kim varsa, hangi çevre varsa yok etmeye, sindirmeye ayarlanmışlar.
İçerideki gücü çökertmeye ve dışarıda Türkiye"nin nüfuzunu kırmaya çalışanlar arasında tam bir uyum var, müthiş operasyonel bir hal var.
Bu hep vardı. Yer yer devreye girer ve ülkeye ayar verilirdi. Bu sefer ayar vermenin ötesinde bir şey. Bitirme, imha planı uygulanıyor.
Projenin önünde kim durursa akılalmaz yöntemlerle yıpratılıyor. İtibarsızlaştırılıyor, başlarına olmadık şeyler getiriliyor.
İçeridekiler devlet gücünü, dışarıdakiler yüzyıllara dayanan Türkiye korkusunu ve nefretini kullanıyor.
SİNSİ BİR İTTİFAK KİRLİ BİR İTTİFAK..
Ülkenin ortak aklını, hafızasını, zekasını, sokaktaki insanın basiretini yok sayan, yok saydığı için de başarısızlığa mahkum olacak bir ittifak.
İç politik hedefte zayıf koalisyonlar, çökmek üzere olan bir ekonomi, çatışmaya doğru sürüklenen bir toplumsal proje var. Dışarıda ise yönetilebilir, denetlenebilir, ulusal sınırlara hapsedilmiş bir Türkiye özlemi.
Kimse milletin aklını, ferasetini küçümsemesin. Kimse, içerideki iktidar oyunu ile dışarıdaki projenin farkında olmadığımızı düşünmesin. Böyle şeylerin olmadığına dair kamuoyu çalışması yapıp milleti kör, sağır hale getirmesin. Başaramazlar.
Somali"ye kutular içinde para gitmiş. Hadi bunun için de bir yolsuzluk operasyonu yapın. Ama bunu yaparken ABD"nin, İngiltere"nin, Rusya"nın, Almanya"nın, Fransa"nın, İran"ın bu işleri nasıl yaptığını da bize bir gösterin. Gösterin de bir öğrenelim! Yoksa biz size uzun uzun anlatırız bunları.
Dünyada bu işlerin nasıl yürüdüğünü herkes biliyor. Hal böyle iken, başka ülkelerin yaptıklarını görmezden gelip kendi ülkeni bu güçlere ihbar edecek şekilde hareket edersen, üstelik bunu yaparken devlet gücünü kullanırsan casuslukla, vatana ihanetle suçlanırsın.
Ama kötülük başka bir şey. Vicdansızlık başka bir şey. Öfkeden kudurmuşluk başka bir şey. Birilerine düşmanlıkları Türkiye düşmanlığına, millet düşmanlığına, tarih düşmanlığına, gelecek düşmanlığına dönüşmüş.
Bakın Orta Afrika"da nüfusun yüzde on beşini oluşturan Müslümanlar katlediliyor. Kimse dönüp bakmıyor. Türkiye"nin ellerinin buralara uzamaması için çalışanlar, elini kırmak isteyenler Afrika"nın eski sömürge ağaları. Onların içerideki operasyonunu yürütenler, bu millet sizi tanıdı, niyetlerinizi öğrendi.
Türkiye Afrika"da büyük oyuncu olarak kurdu kendini. Çünkü önümüzdeki on yıl içinde on trilyon dolarlık bir Afrika yatırımı söz konusu. Üstelik sömürgeci olmayan tek devlet Türkiye. Tanzanya üzerinde Orta Afrika"da varolmak, oradaki milletlerle yakınlaşmak, İstanbul-Tanzanya arasında nakliye köprüsü kurmak, bu coğrafyanın kötü kaderine iyi yönde destek olmak için Afrika"ya açıldı.
"BİZİM NE İŞİMİZ VAR ORADA" DİYECEKLER!
Ama birileri bu açılımı sabote ediyor. Türkiye"yi oralarda hareket edemez hale getiriyor. O bölgelerin sömürgeci ağalarının kurduğu saat gibi zaman ayarlı çalışıyor. Sadece Orta Afrika mı? Bosna"da, Burma"da, Ortadoğu"da, Güney Asya"da ne kadar Türkiye varsa hepsini hedef alıyor.
Göreceksiniz, Orta Afrika"ya asker gönderilmesine de karşı çıkacaklar. "Türkiye"nin orada ne işi var" diyecekler. Fransız askerlerinin denetiminde uygulanan vahşetin Müslümanları hedef almasından hiç rahatsızlık duymayacaklar.
Oysa bütün ülkeler şu an bir Afrika projesi uyguluyor. Çatışmaların da barışın da arkasında bir hesap var. Onlara kalsa sadece Türkiye orada olmasın yeter.
Sistematik bir zihin kontrol uygulanıyor bu millete. Küçük hesapları, çıkarları üzerinden Türkiye"nin geleceğini vuruyorlar. Semboller üzerinden değer anlamında, saygı anlamında ne varsa yıkıp bitiriyorlar.
Kavganın sadece içerideki iktidar alanıyla sınırlı olduğunu sanmayın. Çok daha ötesi var. Çok daha karmaşık ve sinsi boyutları var. İkisine karşı da uyanık olun.
Biz bu fırsat için tam yüz yıl bekledik..
İçimizdeki beyinsizler yüzünden bu fırsatı kaçıracak değiliz.
Bir 20. yüzyıl daha yaşamak istemiyoruz.
CIA ve Mossad da istemiyor, öyle mi!
00:0017/02/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hükümete karşı çıkmakla devlete savaş açmayı, ülkeyi yıkıma uğratmayı, milleti birbirine düşürmeyi karıştırdılar. Siyasi muhalefetle siyasi iç savaşı bir tutar oldular. Kurumların başındakilerine karşı olmakla o kurumları çökertmeyi, işleyemez hale getirmeyi birbirinden ayırt edemez hale geldiler.
Örgütsel hiyerarşinin, cemaatsel bağlılığın, ideolojik körlüğün, kalbi buğz ve nefretle işlenmiş halinin nasıl bir zehirli dil oluşturduğunu ve bunun en başında kendilerine büyük zararlar vereceğini düşünmez oldular.
Kullandıkları dilin, ürettikleri argümanların inandırıcılığının, güvenilirliğinin kalmadığını bilemez oldular. Sözün gücünü kaybettiler. Bu sözlerle, cümlelerle savundukları fikirlerin, durdukları pozisyonun, verdikleri mücadelenin etkisinin olamayacağını, kitlelerin kalbine giremeyeceklerini, sempati ve güven yerine korku ve endişe saçar hale geldiklerini, böyle devam ettikleri müddetçe bir süre sonra insanların onlarla yan yana gelmeye bile çekineceklerini ölçemez oldular.
Bir siyasi yapıya, iktidara muhalefet, karşı çıkmak en doğal hak iken, siyasi tercihlerinden kimsenin sorgulanamaz olduğu bir gerçek iken, tercihin ve karşı olmanın ötesinde yıkıcı, yıpratıcı, ülkenin ve milletin gelecek umutlarını bile kendi hesapları için gözden çıkarıcı bir savaş halinin siyasi tavırla hiçbir alakası olmadığını sorgulayamaz oldular.
Kendilerinden olmayan herkesi lanetlerken, herkese savaş açarken, hedef alırken kendi değerlerine taban tabana zıt çevrelerle ortaklıklar kurmak, savaş koalisyonu oluşturmak, dün nefret ettikleriyle bugün sahte evlilikler yapmak nasıl bir duruştur?
Bu duruşun varacağı yer neresidir?
Bu ortaklıklardan nasıl bir değer nasıl bir toplum ve Türkiye projesi çıkar?
Nasıl bir siyasi ya da ideolojik model kurulabilir? Yoksa böyle bir amaç yok mu? Amaç sadece ateşe daha fazla odun atmak, savaşa daha çok taraftar bulmak mı? Kendilerinden olmayanları yok etmek için daha fazla cephane biriktirmek mi?
BAŞÖRTÜSÜNÜ BİLE İSTİSMAR ETTİNİZ..
Öyleyse bunun sonucu ne olacak? Öyleyse, burada proje, model yoksa söz konusu ortaklık sadece yıkım ortaklığı mı? Yıkım sonrası kimsenin umurunda değil mi? Burada intikamdan başka fikir, siyasi amaç ya da değer kalmadı mı?
Başörtülü bir kadının mağduriyetini bile istismar edenler, yıllardır savundukları değerleri nasıl da ayaklar altına aldıklarını ne zaman anlayacaklar? Bir yıl önce kurduğunuz cümleler, yazdığınız metinler ne olacak?
O zaman da mı söylediğiniz her şey yalandı? O zaman da mı hepimiz kandırılmıştık?
Öyleyse hangi değer kaldı sizi ayakta tutacak? Bu kör kavganın önce sizin itibarınızı yerle bir ettiğini görmüyor musunuz? Yoksa değer dediğiniz her şeyi bir iktidar kavgası uğruna bir kenara itip, basit örgüt hesapları içine mi girdiniz?
Bugüne kadar sizin de savunduğunuz değerlere sınırsız hakaret edenlerle omuz omuza, kol kola hareket etmeyi içinize sindirebiliyor musunuz?
Yıkıcı ne kadar kelime varsa kullanmanın, dil ne kadar eğilebiliyorsa o kadar ölçüyü kaçırmanın, yarın bu millete, kendi tabanınızın dışındakilere karşı da lazım olacağını nasıl unutursunuz?
Bu nasıl bir akıl, nasıl bir zihin, nasıl bir körlük demeden edemiyor insan.
TOPLAMA KAMPLARI MI KURACAKSINIZ O ZAMAN
Bu koroya katılanların büyük çoğunluğunun çıkar hesapları olduğunu, kişisel kavgaları olduğunu çok az kısmının siyasi/ideolojik hesabı olduğunu görüyoruz.
Medyadan dışlananlar orada, siyasi ömrü bitenler orada, yıllardır darbe senaryolarında yer alanlar orada, 28 Şubat"çılar orada, adliyede davaları olanlar orada.. Say say bitmez..
Ortada samimi, gerçekten dürüst bir karşı cephe yok. Olmayacak da. Bunlarla olmaz da. Onlarla yapamazsınız ve yapamayacağınızı göreceksiniz de.
Nasıl bir resim karesi içine girdiğinizi, bu resmin toplumsal hafızadan kolay kolay silinemeyeceğini, tehdit ve şantajla zihinleri formatlayamayacağınızı nasıl olur da anlayamazsınız..
Diyelim devleti ele geçirdiniz, kurumları denetlediniz, iktidar alanını yönetiyorsunuz. Bugünkü muhalefet söyleminin iktidar söylemine dönüştüğünü düşünsenize. Bugün kullanılan dilin bir iktidar dili olduğunu hayal etsenize. Türkiye toplumu kaç parçaya bölünür. Nasıl bir kıyım ve parçalanmışlık görüntüsü oluşur.
O zaman memleketin yarısını toplama kamplarına mı dolduracaksınız?
Sözleşmeli evlilikler, menfaat-çıkar ortaklıkları, hiçbir zaman yan yana yürüyemeyecek insanları birlikte yürümeye zorlamalar, beddua seansları, ömür biçmeler..
TÜRKİYE BİLE FEDA EDİLİR, ÖYLE Mİ!..
İnsan ürküyor, anlamakta zorluk çekiyor. Şu sözlere bir bakın:
"Ok yaydan çıktı bir kere. Bu safhadan sonra geri dönüş "yok olmamız" anlamına gelir. Onun için tüm imkanlar kullanılarak taarruz tek yoldur. Önümüze kim çıkarsa ezip geçeceğiz. Seçimlerde yüzde 65 ile bile gelseler, dosyalarla götürmek zorundayız. 44 yılda ördüğümüz hırkayı "buyrun siz giyin" diyecek değiliz. Komünist, faşist, Alevi ve CHP"li farketmez herkesle ittifak edin."
"Hizmetin bekası için gerekirse Türkiye feda edilir. 5 bin savcı o kadar hakim, on binlerce polis ve asker şehit olmaya hazır. Kayıplar önemli değil."
"Bütün bilgiler her alanda amir, memur, hakim, savcı, asker, general, vali, müsteşar, esnaf ve talebe sayı ve özellikleriyle masamızda. Herkesi her an "hain ilan ediliriz" endişe ve baskısı altında tutun. Gerekirse zaaflarını açıklamakla tehdit edin. Hizmetimizi muhafaza için güçlü olandan yana olmak esas düsturumuz olmalı. Türkiye"deki mücadelede ABD"nin yanında yer alırsak güçlü çıkarız."
Bunlar ne demek? "MOSSAD ve CIA"nın da Erdoğan"ı istemediğini" vurgulamak ne demek?
Yüksek yargı üyesi hakim ve savcılara böyle talimatlar veriliyorsa, evlerde sadece beddua seansları mı yapılıyordur?
Bir kez, sadece bir kez dönüp kendinize de bir cümle kurun, tek bir soru sorun. Bu yetecek...
Kendi resminizi ortaya çıkaracak..
Herkese zarar verebilirsiniz. Ama gün gelecek en büyük zararı kendinize verdiğinizi göreceksiniz...
.Ya bu bilgiler yayınlanırsa!
00:0020/02/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kim ne derse desin, nasıl tanımlarsa tanımlasın haftalardır yaşadığımız şeyin özeti: Türkiye bir darbe girişimi atlatmıştır.
"Atlatmıştır" çünkü bir şey tanımlanmışsa, teşhis edilmişse, ne olduğu öğrenilmişse o atlatılmıştır.
En azından nasıl önlem alınacağı belirginleşmiştir.
Tanımlanan, teşhis edilen, deşifre olan her şey zayıflar, etkisini kaybeder, amacına ulaşamaz. Bu da böyle bir şeydir. Artık amacına ulaşmayacaktır.
Türkiye tarihinde ilk kez bir cemaat üzerinden darbe, rejim değişikliği projesi uygulanmıştır. Bundan sonraki tartışmalar ne yönde gelişirse gelişsin siyasi tarih bunu böyle kaydedecektir.
İçeriden ve dışarıdan ortaklaşa bir proje uygulayarak, müthiş bir kamuoyu çalışması ile pazarlayanlar sistemi kilitlemek, siyasi iktidarı devirmek, yeni iktidar kadrosu oluşturmak, iç politikayı yeniden dizayn etmek istemiştir.
Meşru mekanizmalar devre dışı bırakılarak, devlet iktidarı kötüye kullanılarak, milletin hassasiyetleri istismar edilerek polis-yargı bürokrasisi, medya ve sermaye ortaklığında bir kalkışma yaşanmıştır. 28 Şubat"ta asker üzerinden yapılan sistematik darbe bu sefer söz konusu güçler tarafından yapılmak istenmiştir.
DARBE DURDURULMUŞTUR!
Seçim öncesi partizan tartışmalar bu vahim gerçeğin tam olarak öne çıkmasına fırsat vermiyor. Seçim sonrasında bu daha net anlaşılacak, durumun endişe verici boyutu daha da öne çıkacaktır.
İşte o zaman darbe girişiminin ortakları, medya ayağı, sermaye ayağı, devlet iktidarını kullananların devlete ve ülkeye ihaneti tüm çıplaklığı ile ortaya serilecektir. Bugünkü toz duman arasında seçime endeksli, sadece Ak Parti"ye karşıt gibi görünen projenin ve bu proje üzerinden yürütülen ortaklığın aslında ülkeye ve millete karşı olduğu, devleti oluşturan tüm mekanizmaların hedef alındığı belli olacaktır.
Evet, darbe girişimi başarısız olmuş, teşebbüs aşamasında kalmıştır. Bundan sonra bireysel zararların ötesinde bir tehdidin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.
Darbe girişimi durdurulmuştur. Teşebbüs aşamasında kalan her darbe girişimi çok ağır suçlar demektir. Bu yüzden de söz konusu girişimin ciddi sonuçları olacak, mekanizmanın içinde yer alanlara ağır suçlamalar yöneltilecektir.
Bir başka gerçek ise, devlet dediğimiz aygıtın tanımlamalarının, tehdit değerlendirmelerinin hiçbir zaman hükümetlerle sınırlı olmayacağıdır. Bu bir darbe girişimi olarak tescil edilmiş, bundan sonraki süreçte iktidarda kim olursa olsun böyle muamele görecektir. Yıllarca bu suçun üstü örtülemeyecek, koalisyon içindekilerin sicili temizlenemeyecektir.
Tıpkı 28 Şubat gibi medya ayağı, sermaye ayağı, cemaat ayağı sorgulanacak, çok ciddi soruşturma dosyaları açılacak, uzun yargılamalar söz konusu olabilecektir.
Devleti ele geçiremediyseniz bedelini ödersiniz. 17 Aralık darbe girişimini başaramayanlar için de bu böyledir ve bir şekilde bir bedel ödenecektir.
HEPSİ BİRBİRİNE KAZIK ATIYOR
Binlerce insanı yakacak dosyalar hazırlayanlar, memleketin bir bölümünü tehdit kategorisine alanlar, tasfiye listeleri hazırlayanlar, darbe sonrasının hükümetini şekillendirenler, bakanlarına varana kadar belirleyenler, Türkiye"de ve Washington"da Erdoğan sonrası için toplantılar yapanlar, geleceğin Türkiye"si için iktidar paylaşımına girişenler, medyayı ve sermayeyi buna göre dizayn etmeye çalışanlar suçüstü yakalanmıştır.
Gün geçtikçe, gerçekler ortaya saçıldıkça bu ortaklığın detaylarını da öğrenme şansı buluyoruz. Türkiye"deki ve sınır ötesindeki ortaklarını, akıl hocalarını, kurmaylarını, figüranlarını görmeye başlıyoruz.
Kimler yok ki? Geleneksel darbe sevdalıları, marjinal Türkiye karşıtları, rejim meselesini ve ülke meselesini sadece ekonomik çıkarları için istismar edenler, kendi çıkarları için ülkeyi ateşe vermekten çekinmeyenler, kişisel kavgalarını ve öfkelerini entellektüel değerler üzerinden pazarlayan sahtekarlar, yalan-dolanı karakter edinmiş piyasa tetikçileri, şantaj kurbanları, kitlelerin dini hassasiyeti üzerinden kirli hesaplar yapanlar..
Dedim ya, gün geçtikçe her şey daha da belirginleşiyor. Kimin kimi yönettiği, kimin kiminle çıkar ortaklığı kurduğu, kimin kime biat ettiği, aslında hepsinin birbirine kazık attığı bir yalan dolan hikayesi.
Yakında birbirlerine düşecekler, o zaman kirli çamaşırlar daha da saçılacak ortalığa. Biz onları biliyoruz, Türkiye tanıyor, ülkeye ve millete karşı işledikleri günahların ne kadar çok olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu koalisyon ancak birbirini yer bitirir, oradan hiçbir şey çıkmaz.
Çıkmaz ama çok zarar verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Millete ve ülkeye zarar verdiler. İşte bu zararın, bu kötü niyetin faturası çıkacak ortaya.
Bir savcı düşünün. Sınır ötesi operasyon için kolluk kuvvetlerine talimat veriyor. O istihbarat mensuplarının ya da oralarda Türkiye için çalışanların birer suçlu gibi gözaltına alınmasını istiyor. O savcının gözünde onlar suçlu. Kimin suçlusu? Bu bakış memleketin yarısını suçlu görüyor olmalı. Kendilerinden olmayan herkesi tehlike gördükleri, tasfiye edilmesini istedikleri belki de yok edilmesi için uğraştıkları gibi. Bu nasıl bir cinnet hali, nasıl bir körlük, nasıl bir kötü niyet.
Kime savaş açtınız? Hangi ülkenin ulusal çıkarlarını hedef haline getirdiniz? Bunları kendi iktidarınız için mi yoksa başka güçlerin çıkarları için mi yaptınız? Ya da kendi iktidar savaşınızla başka güçlerin çıkarları üzerinde bir ortaklık var ve bu ortaklık, koalisyon bir Türkiye projesi mi uyguladı? Öyleyse bunun adı nedir? Bu millet bunun hesabını sormaz mı?
ÇOK KÖTÜ ŞEYLER YAPMIŞLAR
Çok kötü şeyler yapmışlar. Gerçekten ürpertici şeyler yapmışlar. Her bireyin endişe etmesi gereken şeyler olmuş bu ülkede.
Başarsaymışlar binlerce kişiyi hapislere dolduracaklarmış. Binlerce masum insanı da sadece kendilerinden olmadığı için, yaptıklarını onaylamadığı için cezaevlerine yığacaklarmış. İtaat etmeyene, aman dilemeyene, kendilerinden farklı olana tahammül etmeyeceklermiş.
Yakında gazete sayfalarında günlerce dehşet verici bilgiler yayınlanmaya başlarsa o gün bu projede imzası olanlar ne diyecekler?
Bugün beraber hareket edenler eminim o zaman birbirine düşecek, parça parça dağılacak. Beraber, omuz omuza yürüdükleri insanların bile kuyusunu kazmışlar çünkü.
Emir eri olanlar, servis elemanlığı yapanlar, akıl hocaları o gün nasıl bir dille kendilerini anlatacak, ne diyecekler, hangi yalanı uyduracaklar?
Ülkeye ve devlete meydan okuyan yapının sorumluları, bütün proje milletin önüne konulduğunda ne yapacaklar?
En çok hayret ettiğim şeyse, daha önce bu paralel yapının içinde olup da şimdi onlara karşı bas bas bağıranlar, küfürler savuranlar oluyor!
Onlara söyleyecek söz bulamıyorum!
Oynayın bakalım..
.Hepimiz tehdit altındayız
00:0022/02/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hepimiz kurbanız.
Hepimiz tehdit altındayız.
Ben, sen, o değil biz, siz, onlar.
Türkiye toplumunun önemli bir yekunu.
Ciddi anlamda tehdit altındaymış.
Yeni öğreniyoruz. Bir çok şeyi yeni farkediyoruz.
Kimimiz PKK"lı, kimimiz El Kaideci, kimimiz yolsuz olmuşuz. Kimimez devlet düşmanı, kimimiz cemaat düşmanı, kimimiz potansiyel tehdit olmuşuz.
Kırk yıl sonra kendileri için sıkıntı olacakları bile not etmişler.
Sevmedikleri, güvenmedikleri, benimsemedikleri, ileride tehdit olabileceğini vehmettikleri herkesi sıraya koymuşlar.
Ortada dolaşıp erdemli sözler sarfeden, iyi niyetli cümleler kuran, yazılar yazan birçokları bu vahim senaryonun içindeymiş.
Bırakın düşmanlarını, sevdiklerine, yan yana yürüdükleri herkese tuzaklar kurmuşlar.
Bugün kendilerini can havliyle savunan, kişiliğini ortaya koyan, ekran ekran dolaşıp yalın kılıç savaşanları bile not etmişler, arkalarından planlar kurmuşlar.
Yüzlerine gülüp, ellerini sıkıp o gülümsemelerin arkasına nefret yerleştirmişler.
Bırakın siyasi iktidarı, devletin kurumlarını, STK"ları, ülkesini seven, güçlenmesi için mücadele eden temiz yürekli insanları bile nasıl harcayacaklarının planlarını yapmışlar.
Türkiye çok kritik bir eşikten dönmüş. Belki Ukrayna"dan beter olacakmışız. Belki Suriye"ye dönecekmişiz.
Belki binlerce insanı hapislere dolduracaklarmış. Büyük bir savaş hazırlığı yapılmış.
Bu savaşın ilk kurbanları belirlenmiş.
Yeni dönemin, darbe sonrasının yöneticileri de, sermayedarları da, kahramanları da, kadroları da, kurbanları da, mazlumları da seçilmiş.
Yazık bu ülkeye. Yazık Türkiye"ye..
Son on yılda başları dik yürümeyi öğrenenlere. Avrupa sokaklarında itilip kakılmaktan kurtulanlara. Kendini, milletini, ülkesini, tarihini yeniden keşfedenlere..
Başkalarının nefretini, başkalarının hayatlarını, başkalarının inançlarını ve hesaplarını kendi yolunda kullananlar, müthiş örgütlü, planlı, takvimi belli hesaplar yapmışlar.
Hazırlanmışlar..
Kendi Türkiye"lerine hazırlanmışlar.
Kendilerinden olmayanları mahvedecekleri Türkiye"ye..
Binlerce insanı devlet düşmanı, ülke düşmanı ilan etmeye..
Bu nasıl bir öfke, nasıl bir kötülük duygusu, nasıl bir ideolojik körlük!
Devlet vatandaşını koruyamamış...
Devlet gücünü eline geçirenler örgüt adına fişlemeler yapmış. İnsanları kategorilere ayırmış. Notlar almış. Herkese bir suç örgütü icat etmiş. Yarın ne ile suçlanacaklarını belirlemiş. Hangi suçlamayla içeri atılacaklarını ayarlanmış.
Bu kadar insana bu ülkenin hapishaneleri yetmez!
Stadyumlara mı dolduracaklardı? Binlerce insana suçlama senaryoları hazırlayanlar bu insanları yok etmek için ne tür planlar yapmıştı?
Türkiye büyük bir yıkımın eşiğinden dönmüş! Kaos ülkesi olacakmış. Belki iç savaş ülkesi olacakmış.
Şu an orada burada atıp tutanlar, kendileriyle ilgili senaryoları duyduklarında ne yapacaklar, ne diyecekler?
Son derece ürkütücü, şok edici şeyler var. Millete savaş açılmış.
Bu işler başladığı zaman, dünya genelindeki NSA dinleme skandalının Türkiye ayağı demiştim. Darbe ekibinin Türkiye hesaplarıyla NSA"nın küresel ağı arasında bir bağlantı var.
Hem darbe hem casusluk hem vatana ihanet..
Bu millet yakanıza yapışır. Yapışır gerçekten..
Bu dosya, Türkiye"nin en büyük dosyası olmaya aday.
Yakında görürüz...
Binlerce kişiyi ne diye dinlediniz?
00:0024/02/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kimler yok ki..
Medya dünyasında hemen herkes.
Siyaset dünyasında hemen herkes.
İş dünyasından hemen herkes.
Cemaatler, vakıflar veya STK"lardan hemen herkes.
Banka merkezleri, şirket merkezleri, vakıf merkezleri, gazete ve televizyon santralleri, bakanlıklar, kamu kurumları, yardım kuruluşları, aydınlar, AK Partililer, CHP"liler, MHP"liler, Saadet Partililer, BDP"liler, kanaat önderleri, cemaatler...
Binlerce insan. Binlerce kayıt. Binlerce klasör...
Cumhurbaşkanlığı"ndan Başbakanlığa, bakanlıklardan MİT"e, dış temsilciliklerden bankalara kadar..
Dinlemedikleri, dosyalamadıkları, damgalamadıkları kimse kalmamış.
Binlerce devlet düşmanı, vatan haini, örgüt üyesi çıkarmışlar!
Kendilerinden olmayan, sevmedikleri herkese tuzaklar kurmuşlar.
Devletin imkanını kullanıp devletle milleti çatıştıracak planlar yapmışlar.
Yıllarca, durmaksızın, insafsızca insanları fişlemişler.
Hayali örgütler kurmuşlar, şemalar oluşturmuşlar, bu şemalara göre suçlayacakları, düzmece bir yargıyla hapsedecekleri insanları belirlemişler.
Hepimiz terör örgütü üyesi olmuşuz.
Darbe sonrası hapislere doldurulacakmışız, tasfiye edilecekmişiz belki de yok edilecekmişiz.
İsrail usulü toplu gözaltı merkezleri mi kuracaklardı, ABD usulü gizli sorgu ve cezaevleri mi oluşturacaklardı?
Bu kadar insanı nasıl yargılayacak, hangi hukukla mahkum edecek, nasıl cezalar vereceklerdi?
İdam cezasını yeniden mi getireceklerdi?
Tam anlamıyla bir darbe planı yapmışlar. Darbe sonrasının kıyım senaryosunu yazmışlar. Yıllarca bunun için çalışmış, hazırlık yapmışlar.
Bugün Yeni Şafak"ta bu listenin ilk bölümünü göreceksiniz.
Binlerce insanı dinleyen cuntanın oluşturduğu listenin ilk bölümünü göreceksiniz.
Belki kendi isimlerinizi, yakınlarınızın isimlerini, saygı duyduğunuz insanları ve telefon numaralarını göreceksiniz?
Üzülecek, kızacaksınız, sinirleriniz ayağa kalkacak.
Yuh, diyeceksiniz, bu kadar mı olur! Şok olacaksınız.
Size gülümseyenlerin, elinizi sıkanların size nasıl bir kötülük tezgahladığını, aslında kimseyi sevmediklerini göreceksiniz. Bugün hala adalet, diyen mazlum rolü yapanların nasıl kirli düzenler içine girdiklerini görünce belki büyük hayal kırıklığı yaşayacaksınız.
Utanmadan, bunları gördükten sonra bile hala konuşuyor olacaklar.
Kimler yok ki.. Hepimiz varız. Her çevreden var. Başbakan"dan Hakan Fidan"a, Taner Yıldız"dan Numan Kurtulmuş"a ve Efkan Ala"ya..
Ertuğrul Özkök"ten Ali Bayramoğlu"na, İsmail Küçükkaya"dan Oktan Müderrisoğlu"na, Mehmet Bekaroğlu"ndan Levent Gültekin"e, Mustafa İslamoğlu"ndan Yılmaz Ensaroğlu"na, Yalçın Akdoğan"dan Lütfullah Göktaş"a, Ahmet Ertürk"ten Hakan Çelik"e..
Dedim ya, binlerce kişilik listeler var. İlk listeyi buyurun bugün hep beraber okuyalım.
2011 yılından bu yana hepimizi izliyor, kayıt altına alıyorlarmış. "Bana ne" demeyin, "listede benim adım yok" diye rahatlamayın.
Bu listede olmayanlar bir sonraki listede çıkadabilir. O kadar yaygın bir dinleme-takip ağı oluşturulmuş ki, asıl şoku sadece hükümet çevrelerinin hedef alındığını sananlar yaşayacaklar.
Herkesi bir örgüt şeması içine almışlar. Başbakanı bile örgüt mensubu yapmışlar. İlk soruşturmayı Başbakan"ın ismiyle başlatmışlar. Bu ne cüret, hangi ülkede böyle bir şey olabilir?
Memleketine, hangi görüşten olursa olsun insanlarına bu kadar düşmanca bakan bir başka yapı hatırlamıyorum.
Cunta dönemlerindeki gibi, darbe dönemlerindeki gibi bir hazırlık bu.
Türkiye bu suçu affetmez. Bu ihaneti unutmaz. Bu millet yakanıza yapışır. Bu kadar kötülük düşüncesine Allah fırsat vermez.
Soruşturmayı başlatan Savcı Adnan Çimen"e soruyorum: Bu hayali örgüte inanıyor musun? Bütün bu hazırlıkları yaparken, bu kadar insanın hayatıyla oynarken hiç mi vicdanın sızlamadı?
Herkesin bu işte imzası olanlardan hesap sorması gerekiyor. Dava açması, bireysel haklarını koruması, suç duyurusunda bulunması, tazminat davaları açmaları gerekiyor.
Devletin, insanların özel hayatlarını koruması, kişisel özgürlüklerine yönelik bu saldırıların hesabını sorması gerekiyor.
Normal bir ülkede, bu listeler yayınlanınca yer yerinden oynar, millet ayağa kalkar.
Bakalım yine yutkunup kalacak mıyız?
O savcılar, o polisler, o hakimler, o istihbaratçılar, o medya tetikçileri, o algı yöneticileri, bu listeye ne diyecek?
Normal karşılayacaklarsa gerçekten ürkütücü, Türkiye için çok tehlikeli bir durum var demektir. Çünkü bu mantık, bu bakış, bu ülkeyi mahvedecek, yok edecek bir bakıştır.
Listeye bakınca, darbe başarılı olsaydı "milletin yarısını mahvedeceklermiş", diyor insan.
Yirmi yıldır gazeteciyim, on beş yıldır yazı yazıyorum. Bu kadar üzüldüğüm, hayal kırıklığına uğradığım hatta şok olduğum birkaç olaydan biri oldu bu.
Unutmayın; bu ülke size rağmen, yıkım-kaos planlarınıza rağmen, kardeşi kardeşe kırdıracak planlarınıza rağmen uzun yürüyüşüne, kendi yolunu çizmeye devam edecek.
Allah millete tuzak kuranlara fırsat vermesin...
Binlerce kişilik yeni listeler yayınlanırsa!
00:0026/02/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye önceki gün öteden beri tartışılan bir tehlikenin dehşet verici bir örneği ile yüzleşti.
Binlerce insan, kurum, şirket, STK ve isimlerini hala bulamadığımız adresler yıllarca dinlenmiş, takip edilmiş. Devlet kurumundan, saygın isimlerden telekızlara varana kadar inanılmaz bir ağ inşa edilmiş. Şantaj listeleri oluşturulmuş. 17 Aralık darbesinin kesin gerçekleşeceğini düşünmüş olmalılar ki, dalga dalga hapislere doldurulacakların listeleri yapılmış.
Yeni Şafak isim listesini, belirleyebildiği adresleri tek tek yayınladı. İsimlerin ya da numaraların arasında kendi isimleri ya da numaraları olup olmadığını merak eden üç yüz bin kişi Yeni Şafak internet sitesindeki arama motorundan tespit yapmaya çalıştı.
Biz yayınladık, Türkiye ayağa kalktı. Listede isimleri olanlar mahkemelere koştu. Nasıl bir şebeke, nasıl bir çete, nasıl bir istihbarat ağı kurulduğu, bu ağın Türkiye"ye nasıl bir tuzak kurduğu, devlet içine yuvalanmış örgüt mensuplarının nasıl bir korku senaryosu yazdığı ortaya çıktı.
İL İL LİSTELER HAZIRLANMIŞ
Bu ne ki.. Daha binlercesi var. Belki on binlercesi..
Yayınlanan ilk liste bu. Bir sonraki liste muhtemelen dört bine yaklaşacak. Sadece bir dosyada binlerce insan dinlenebiliyorsa, onlarca dosyada kaç kişinin ismi vardır, siz düşünün.
Sadece İstanbul mu? Anadolu"nun her ilinden benzer listeler var. Bir gün Ankara, bir gün İzmir, Bir gün Gaziantep, bir gün Erzurum, bir gün Trabzon ve daha bir çok bölgeden listeler ortaya çıkarsa, bunlar ardı ardına yayınlanırsa, o illerdeki vatandaşlarımız nasıl bir öfkeye kapılır?
Bütün Türkiye fişlenmiş. Uydurma davalar, uydurma örgüt isimleri, uydurma dosyalar üzerinden listeler yapılmış. Bu listedekiler takip edilmiş görüntülenmiş, kayıtlar tutulmuş. Dinlemelerin önemli bir kısmı dışarıdan yapılmış.
Bir bilgi bankası, isim bankası oluşturulmuş. Her kesimden, her fikirden, her siyasi gruptan. Bazılarına şantajlar yapılmış, bazıları onlarca yıl hapse mahkum edilmiş.
YA MISIR YA UKRAYNA
Tam bir darbe sonrası çalışması yapılmış.
Sadece hükümeti düşürmek değilmiş amaç. Yeni bir Türkiye kurmakmış. Kendilerince, kendilerinden olmayanlara hayat hakkı tanımayacaklar bir Türkiye. Birlikte yaşama kültürüne düşman bir Türkiye. Bir örgüt devleti kuracaklarmış.
"Hepimiz tehdit altındayız" derken bunu kastediyordum. Gerçekten ülke ve millet tehdit altında. Gün geçtikçe, dosyalar ortaya çıktıkça, isimler yayınlandıkça bunu çok daha iyi göreceksiniz.
Bu sadece bir cemaat, paralel yapı işi değil. Bu, çokuluslu bir koalisyon çalışması.. İçerideki güç kavgalarıyla sınırlı değil, Türkiye"ye diz çöktürme, ayar verme, yönetilebilir alana çekme projesi.
İki seçenek koymuşlar Türkiye"nin önüne:
Ya Mısır olacaksın ya Ukrayna. Ya Erdoğan Mursi"leştirilip tasfiye edilecek ve otoriter bir rejim inşa edilecek ya da Ukrayna gibi kaos çıkarılıp bölünecek.
Denediler, ikisini de denediler. Başaramadılar. Ama emin olun tekrar deneyecekler. Bu gidiş oraya, proje, çalışma ona işaret ediyor.
Milli olan, yerli olan ne varsa hepsine savaş açacaklarmış. Bir örgüt, bir cunta yapılanması üzerinden Türkiye"yi biçimlendirmeye girişmişler.
Daha ilk listeler yayınlandı, hemen yalanlamaya koştular. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, "Herhangi bir silahlı terör planlaması olmadığının görülmesine rağmen, 3 yıldan fazladır dinleme yapıldığı anlaşılmıştır. Dosya kapsamında doğrudan veya dolaylı yoldan telefonları dinlenen veya kayıt altına alınan şahıs sayısının 2280 olduğu anlaşılmıştır. Telefonların dinlendiği, sinyal bilgilerin değerlendirildiği, ortam dinlemesi ve fiziki takip yapıldığı anlaşılmıştır" açıklaması yapınca şimdilik sustular.
YABANCI İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİYLE EL ELE
Durumun vahametini gizlemek için başka yollara, başka tertiplere girdiler.
Önümüzdeki günlerde binlerce kişilik yeni listeler ortaya çıkınca, il il yasadışı dinleme kayıtları yayınlanınca ne yapacaklar?
O kayıtların altında imzası bulunanlar ne diyecekler?
Başbakan"ın, Ahmedinejad"ın, Nasrallah"ın içinde olduğu bir örgüt şeması çiziyorlar. İsrail"in rahatsız olduğu herkesi bu şemanın içine alıyorlar. Herkesi not ediyorlar. Kim adına, hangi ülke adına, hangi istihbarat teşkilatı adına?
Göreceksiniz, bir süre sonra işin arkasında bir takım istihbarat örgütleri, dış unsurlar, ülkeler ya da güçler de çıkacak. Nasıl bir ittifak kurulduğu, bilgilerin kimlere servis edildiği ortaya çıkacak. Devletin kurumlarına yuvalananların hangi istihbarat örgütlerine servis yaptığı belirginleşecek?
Bugün koroya katılıp avaz avaz bağıranlar, atıp tutanlar, körleşmişçe bu tehlikeyi görmeye direnenler, unutmayın, siz de varsınız bu listelerde. Sizinle ilgili de şemalar oluşturulmuş, kayıtlarınız tutulmuş. Yakında görebilirsiniz bunları.
Bütün bu listelerin, isimlerin, devlet sırlarının, ticari sırların, entelektüel ve siyasi tasfiye notlarının kimlere servis edildiğini, hangi ülkelerin istihbarat merkezlerine aktarıldığını, içerideki ağ ile dışarıdaki ağların nasıl ortak operasyonlar yaptıklarını bir kez olsun sorgulayalım.
Bunu Türkiye için yapalım. Bu ülkeyi kurban vermeyelim.
Başbakan"a suikast planı da yaptınız mı?
00:0028/02/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
NSA olayını irdeleyin.
Angela Merkel"in dinlenmesi hikayesine iyi bakın.
Meksika"dan Uzak Asya"ya kadar dünya liderlerinin, şirketlerin, devlet kurumlarının, istihbarat teşkilatlarının nasıl dilendiğine, o küresel istihbarat skandalına bir daha bakın.
"Neden Türkiye yok" diye sormuştuk. "Yoksa Başbakan"ın ofisine konan böcekler bu operasyonun bir parçası mı" diye sorgulamıştık. 17 Aralık sonrası ortaya çıkan tabloyu; "NSA"nın Türkiye ayağı deşifre oluyor" diye yorumlamıştık.
Devleti ele geçirmeye çalışan örgütün aslında cemaat görünümünde bir istihbarat ağı olduğu ortaya çıktı. En mahrem bilgilerin dışarı servis edildiği, istihbarat bilgilerinin, ticari sırların, Başbakan-Cumhurbaşkanı konuşmalarının, devletin, ülkenin, milletin bütün bilgilerinin bu örgüt tarafından dosyalanıp yabancı kaynaklara gönderildiği ortaya çıktı.
Bir cemaatin nasıl örgüt haline dönüştüğünü, nasıl devlete ve millete meydan okur hale geldiğini, nasıl bir casusluk ağı olabildiğini tartışırken, bu ağ üzerinde Türkiye"ye diz çöktürme planları deşifre olurken bunun dış ayağına iyi bakın.
Proje efendileri dışarıda. Oyun kurucular dışarıda. Figüranlar, taşeronlar, tetikçiler içeride. Beni, seni, onu hepimizi efendilerine fişlemişler. ABD istihbaratının, İsrail istihbaratının hoşuna gitmeyen kim varsa onlara fişlemişler. İç politikadan ekonomiye, sermayeden güvenlik birimlerine ve siyasi partilere göre herkesi, her yapıyı yeniden dizayn etmek için onlarla ortak proje uygulamışlar.
Türkiye tarihinin en büyük casusluk operasyonundan, istihbarat operasyonundan biri deşifre oluyor. Bu operasyonun bütün ayakları, örtülü planları parça parça ortaya serilecek. Sanıyorum hepimiz, herkes bunları öğrenme fırsatı bulacak. Öğrenince nasıl bir infial ortaya çıkacak bilmiyorum. İl il insanlar ayağa kalkarsa, kendilerine yapılan kötülükleri öğrenirse bu işte rol alanlar nasıl bir savunma içine girecekler bilemiyorum.
BAŞBAKAN TEHDİT ALTINDA
Soruşturma dosyalarında öyle isimler var ki, öyle örgütler ihdas edilmiş ki, insanı şok edecek cinsten. "Örgüt üyesi" olmaktan dinlenenler içinde kimler yok ki. İnsanın hayal gücünü zorlayan isimler ve örgütler yan yana getirilmiş ve "tehdit" ilan edilip dinlenmiş, izlenmiş, kayda alınmış.
Ülkenin saygın işadamlarını kayda almışlar. Kim olduğuna, kimi desteklediğine bakmaksızın takip etmişler. Kendileriyle beraber hareket edenleri bile kayıt altında tutmuşlar.
Dosyalardan Başbakan"ın evinin krokileri, cell haritaları çıkıyor. Kendisi dinlenmiş, evi dinlenmiş, takip altında tutulmuş. Bunların hiç biri yasal değil. Bütün üst düzey yargı mensupları dinlenmiş. Hiç biri yasal değil. Bilal Erdoğan dinleniyor ama bir dinleme kararı, mahkeme kararı yok. Yasal olarak Başbakan dinlenemezmiş. Her hangi bir vatandaşın konutu dinlenemezmiş. Ama burada kural, etik, ahlak, yasa sınır yok. Her şey yapılmış.
Yüz bin insanın dinlemeye alındığı söyleniyor!
Bu ülkenin Başbakanı tehdit altında.
Bu ülkenin kaderine hükmeden, devlet iktidarını temsil eden herkes tehdit altında.
Biz tehdit altındayız. Ülkemiz, insanlarımız...
Başbakana diz çöktürmek istiyorlar. Türkiye"ye diz çöktürmek istiyorlar. Milletin boynuna tekrar boyunduruk takmak istiyorlar. Akıl hocaları, oyun kurucular, kendilerine ihale verenler öyle buyurmuş.
Başbakan üzerine yaptıkları çalışmalara bakınca dehşet verici bir sonuç çıkıyor ortaya.
Geri adım attıramazlarsa, pes dedirtip çekilmesini sağlayamazlarsa, ellerine kelepçe vuramazlarsa ortadan kaldıracaklarmış. Bunu hesabetmişler. Sadece ölümünü beklememişler. Ölmesini sağlayacak operasyonlara, hazırlıklara da girişmişler. Yakında buna ilişkin çalışmaları da görebilirsiniz. Resmin bütünü böyle bir görüntü veriyor.
UKRAYNA SENARYOSU
Başka bir tablo daha çıkıyor ortaya.
Hükümeti devirip Türkiye"yi birilerine altın tepside sunacaklarmış.
Bu olmazsa seçimi manipüle edeceklermiş.
Seçim sonuçlarını etkileyemezlerse binlerce insanı sokaklara yığıp Ukrayna senaryosu uygulayacaklarmış. Türkiye"yi tamamen ele geçiremezlerse belki Ukrayna gibi böleceklermiş.
Başka bir şey düşünemiyorum.
Hani diyorlar ya; "dinleme kararına ilişkin mahkeme kararı yok, soruşturma dosyası yok, bunlar uydurma" diye. Dosyalar da var, numaraları da var. Ama binlerce insanımızı yasadışı yollardan dinlemişler. Tamamen korsan, yasadışı, insanlık dışı bir şebeke eylemi var burada.
Türkiye Cumhuriyeti"nin bu kadar savunmasız kaldığı, mahremiyeti bu kadar ayaklar altına alındığı bir dönemi hatırlamıyorum.
Ukrayna savaşı, Türkiye savaşı..
00:004/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yüzlerce yabancının Ukrayna"daki eylemlerin bir benzerini Türkiye"de de uygulamak için hazırlık yaptıklarını biliyor musunuz?
Bugünlerde, Cemaat üzerinden uygulanan senaryonun, yolsuzluk dosyaları ve kaset kayıtları başarılı olamazsa, hükümete verilen kitlesel destek kırılamazsa, son seçenek olarak Ukrayna senaryosuna dönüşeceğini biliyor musunuz?
Bu yönde çok ciddi hazırlık yapıldığını, bu hazırlıkların takip edildiğini, Türkiye üzerinde bir kaos projesi hesabı yapıldığını, güvenlik birimlerinin bu yönde tedbirler almaya çalıştıklarını biliyor musunuz?
Türkiye içindeki kavgayla Ukrayna"daki kavga nitelik olarak aynı ve aynı merkezlerden besleniyor. "Ne alaka" demeyin. Biraz düşünün, detayları sorgulayın, resme iyi bakın, göreceksiniz.
Gezi ayaklanması ile Ukrayna"daki isyanın kodları ve sembolleri ne kadar aynı ise, Ukrayna"ya yönelik siyasi proje ile Türkiye için hazırlanan siyasi proje de o kadar benzeşiyor.
Ukrayna"yı Rusya denetiminden çıkarıp ABD-AB denetimine sokmak isteyen proje ile, Türkiye"nin yüz yıl sonra ilk kez bağımsız hareket etmesinin önünü kapatmayı ve onu tekrar yönetilebilir alana çekmeye çalışan proje aynı.
BU BİR ANADOLU DİRENİŞİDİR
Yerli olanla, özgür olanla yabancı olanın, bağımlı olanın çatışmasını yaşıyor Türkiye. Anadolu ile Avrupa ve Amerika"nın çatışmasıdır. Yüz yıl sonra bir Anadolu direnişidir.
Siz, on binlerce insanı dinleyenlerin, onlarca hayali örgüt üzerinden binlerce insanı hapislere doldurma projesi yapanların, varolan siyasi kadroları tamamen tasfiye etmeye yeltenenlerin sadece emniyet-yargı bürokrasisi içine sinmiş örgüt mensuplarından ibaret olduğunu mu sanıyorsunuz?
Cumhurbaşkanı"nı, Başbakan"ı, Genelkurmay Başkanı"nı, MİT Müsteşarı"nı, bakanları, şirketleri, devletin bütün kurumlarını dinleyenlerin sadece o kişilerle sınırlı olduğunu mu sanıyorsunuz?
Bilgilerin ana tasnifini Türkiye"de yaptıktan sonra dışarıda nerelerde depoladıklarını biliyor musunuz?
ORTAKLAR TÜRKİYE"DE, MERKEZLERİ DIŞARIDA
Türkiye tarihinin en büyük tasfiye operasyonunu yapanların merkezi bu ülke değil. Ana merkez dışarıda. Burada sadece işin ameleliği yapılıyor, ortakları üzerinden iş yürütüyorlar.
Aslında buradaki "ortaklar" Türkiye"yi o merkezlere çoktan satmışlar da bizim yeni haberimiz oluyor. Millet bunları yeni öğreniyor.
Türkiye yüz yıldır stratejik konumunun bedelini ödüyor. Doğu-Batı köprü misyonunun acısını çekiyor. İç savaşlardan fakirliğe, kimlik bunalımlarından ideolojik kavgalara kadar bütün kırılganlıklar Türkiye"yi denetim altına alma mücadelesinin sonuçlarıdır.
Dikkat edin; Ukrayna da benzer bir coğrafya. Bir geçiş ülkesi. Sadece enerjide değil bu pozisyonu. Doğu-Batı jeopolitik güç mücadelesinin de ana cephelerinden biri.
Rusya ile Batı arasındaki sınır hattı, kırılma noktası, çatışma alanı, mevzi. Bu yüzden de; Doğu-Batı güç mücadelesi bir dengeye oturana kadar Ukrayna"nın yüzü hiç gülmeyecek.
Kadife Devrimler bu nüfuz savaşlarının ilk halkasıdır. Ukrayna"da, Gürcistan"da izledik. İkisi de başarısız oldu. Öyle ki Rusya Gürcistan"ı işgal edip cezalandırırken onları ayağa kaldıranlar Gürcistan"ı yapayalnız bıraktı, ellerini uzatıp yardım etmedi.
KARADENİZ SAVAŞI ÇIKAR MI?
Ukrayna"daki ikinci renkli devrim furyası da Rusya"nın cezalandırmasıyla yüzleşiyor şimdi. ABD ve Avrupalı çevreler, Ukrayna"yı Rusya"nın nüfuz alanından çıkarmak isteyenler görün, bu ülkeyi de yarı yolda bırakacaklar, yalnız bırakacaklar.
ABD ve Avrupa, Ukrayna"yı şu an itibariyle altın tepsi içinde Rusya"ya sundular. Göreceksiniz, devamını getiremeyecekler. Sokaklarda harekete geçirdikleri kitleleri savunamayacaklar. O insanların arasına kattıkları istihbarat mensupları bugünlerde ortadan kaybolmuştur bile.
Durum çok ciddi.. Özellikle Kırım Rusya"nın asla terk edemeyeceği, nüfuz alanından çıkaramayacağı bir bölge. Kırım yoksa Rusya Karadeniz ve Akdeniz"de yok demektir. Suriye"deki Tartus üssü için her şeyi göze alan Moskova Kırım"daki nüfuzunu garanti altına alıncaya kadar geri adım atmayacaktır.
Kırım, Türkiye için de geleneksel olarak ilgisiz kalma lüksüne sahip olmadığı bir bölge. Bu, sadece Kırım"ın bir Tatar yurdu olmasıyla sınırlı değil. Türkiye-Rusya arasında yüzyıllara dayanan ilişkin niteliği itibariyle böyledir.
Şimdi Rus donanmasının Karadeniz"e açıldığı, ABD donanmasının da Karadeniz"e yöneldiği söyleniyor. Ortada ciddi bir hareketlilik var. Gürcistan krizi sırasında Boğazlar"dan geçiş sorununu hatırlayalım. Belli tonajın altındaki ABD gemilerine izin verilmiş, diğerlerine verilmemişti.
Türkiye her ne kadar ABD ile birlikte hareket etse, Gürcistan konusunda Rusya ile farklı cephelerde olsa da Karadeniz konusunda Rusya ile bir gerilim yaşamadı. Bu sefer de yaşamayacak. Muhtemelen ABD savaş gemilerinin Boğazlar"dan geçişine sınırlamalar getirecek.
Ama endişe etmeyin. Ne ABD-Rusya savaşı çıkar ne de Ukrayna bölünür. Bu ikisi olursa zaten dünyanın ipi koptu demektir. Büyük bir Karadeniz Savaşı"nın içindeyiz demektir. Şu an için böyle bir ihtimal görünmüyor. Taraflar daha çok ikinci derece kartlar üzerinden hesap görmeyi deneyeceklerdir.
ÜLKENİZE SAHİP ÇIKIN...
Aklıma takılan iki şey var: Karadeniz/Ukrayna gerilimi Rusya"nın Suriye üzerindeki baskın hakimiyetini yumuşatır mı? Ukrayna"daki Batı yanlısı sokak isyanları ile Türkiye"deki derin darbe operasyonunun aynı zamanda yaşanması sadece bir rastlantı mı?
Sanırım bu soruları ileride tartışacağız.
Ama siz siz olun, Ukrayna"dan ders çıkarın. Bir ülkenin nasıl kurtlar sofrasına atıldığını, Doğu-Batı güç çekişmesine kurban edildiğini, bu amaçla "masum" gibi görünen senaryolarla nasıl teslim alındığını görün.
Türkiye"yi de benzer bu serüvene hazırlıyorlar. Bugün yaşadıklarımız aslında bir tür "çokuluslu" müdahaledir. Milletimiz durumu kavrar bu müdahaleyi boşa çıkarırsa ellerinde bir senaryo daha var.
Haçlı Savaşları"ndan beri direnen bir yurdun insanıyız. Emin olun, çok daha kötülerini tarihe gömdük. Bu felaketleri savuşturmayı da bileceğiz. Yeter ki Türkiye içine ve yakın çevresine dikkatli bakın. Zihinlerinizi rehin vermeyin, kendi gözlerinizle görün, kalplerinize danışın.
Ülkenize sahip çıkın...
Yıkın o binayı!..
00:005/03/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) diye bir birim ve bütün istihbarat operasyonlarının yürütüldüğü bir bina var. Türkiye"de telefon ve internet kullanan herkesin kayıt altına alındığı bir bina.
Binlerce kişi dinlenmiş, onlarca örgüt inşa edilmiş, şemalar yapılmış, listeler hazırlanmış, listede isimleri olan ve örgütlere dağıtılan belki binlerce kişi içeri alınacakmış diyoruz ya...
İşte bu insanların hepsi bu binadan takip ediliyor.
Türkiye"nin tamamının yolu bu binadan geçiyor. O binayı yönetenler hepimizi yönetiyor. Bütün mahrem bilgilere ulaşıyor, bütün görüşme trafiğini kontrol ediyor.
Bu nasıl bir bina ise, nasıl bir devlet kurumu ise, nasıl bir yönetimi ve ne tür çalışanları varsa, herkes bu bina üzerinden fişlenmiş, dosyalanmış.
Devlet vatandaşını koruyamamış. Binasına sahip olamamış, bu kurumda çalışanları denetleyememiş. Bina da, yönetimi de, çalışanlar da birilerinin eline geçmiş ve o birileri millete, hepimize tuzak kurmuş.
Bütün özel iletişimi denetim altına almış. Kimler için alındığı bile belli olmayan mahkeme kararlarıyla herkesi buradan dinlemiş. Yüz kişilik, beş yüz kişilik mahkeme kararları getirilmiş, burayı yönetenler isimlere bakma gereği bile duymamış, altına imzayı basmış.
BİNLERCE KABLO NEREYE GİDİYOR?
Bu insanları kim, neden dinlemeye alıyor? Bu insanların kaderiyle kim, neden oynuyor? Burada neler tezgahlanıyor, kimse dönüp bakmamış..
Binayı dizayn edenler, daha sonra yönetenler, binayı ele geçirip kendi amaçları için kullananlar, altına nereye gittiği belli bile olmayan fiber hatlar döşeyenler, binlerce kablonun ne işe yaradığını, hangi adreslere neler aktardığını bile bilemeyecek, öğrenemeyecek durumda olanlar bu milletin vebalini nasıl ödeyecek?
Bina yönetimini bile dışarıdan malum şirketlere devretmişler. Bütün iletişimi onların eline vermişler ve bundan şüphe bile etmemişler. Bugün bile bu binada kontrolsüz dinlemelerin yapıldığı, bunun denetlenmesinin, kontrol altına alınmasının mümkün olmadığı, bina yapısının ya da sonradan eklenenlerin buna izin vermediği, dışarıdan servis sağlayanların sadece istediği kişileri değil tüm iletişimi takip ettiği söyleniyor.
Açıkça ortaya şu sonuç çıkıyor: Türkiye"deki bütün telefon numaralarının geçtiği kurum, bütün elemanlarını ve yönetimini değiştirseniz de, dışarıdan çalışan şirketlerin sözleşmelerini feshetseniz de kontrol edilemiyor, denetlenemiyor. Fiziki olarak, teknik olarak bu mümkün değil.
O zaman binayı yapanlardan, sistemi kuranlardan, kurulduğu günden bu yana yönetenlerden, bu birimle iş yapan şirketlere kadar her şeyin sorgulanması gerekiyor.
Madem bina kontrol altına alınamıyor, denetlenemiyor, sistemi değiştirilemiyor, binlerce kablonun nereye gittiği tespit edilemiyor o zaman tek bir seçenek kalıyor geriyor:
Bu binayı yıkın!
Yüz bine yakın insan bu bina üzerinden dinleniyorsa, yargıya hakim güvenlik kadroları istediği listeyi sorgusuz onaylatıp dinletebiliyorsa, hiçbir yargısal sorgulama yapılmıyorsa, bütün ülke vatandaşları tehdit altında demektir.
Emniyette bir istihbarat kadrosu, yargıda bir zümre, TİB binasındaki kadrolar beraber operasyonlar yapıyor, binlerce insanı zanlı durumuna sokuyor, hayatlarıyla oynuyor. Devlet, kurum, bina yönetimi, denetim mekanizmaları uyuyor ya da bilinçli olarak görevini yapmıyor.
Kollektif bir sorumluluk var ve çok kapsamlı bir soruşturma başlatılması gerekiyor. Yüzlerce kişilik dinleme listelerine tek bir imza ile onay veren TİB yöneticileri dosyayı açıp bakma zahmetine bile katlanamıyorsa devlet dediğimiz aygıt vatandaşının Anayasal güvenceye sahip haklarını koruyamıyor, yargı denetimi de işe yaramıyor demektir.
MİLYONLARCA İNSANI YABANCILARA SATMIŞLAR!
Vatandaşının en tabi özgürlük alanını koruyamayan devlet sorumludur. Devletin kurumları, devlet içinde bir başka yapılanma ile hem devlete hem vatandaşa tuzak kurmuş ve başka maceralara girişmişse bu çok vahim bir suç demektir. Bir de bu bilgileri doğrudan yabancı kaynaklara, istihbarat merkezlerine aktaran sistemi işletiyorlarsa gerçekten vatana ihanetten yargılanmaları gerekiyor.
Bu çok ağır suçun ciddi olarak ihtimal dahilinde olduğunu görüyoruz. Bu ülkede ya da bir başka ülkede vatandaşının kusurlarını arayan bir devlet sistemi düşünülemez. Vatandaşını tehdit gören, bu tehdide göre suç üreten, bu tehdide göre örgütsel şemalar hazırlayan devletin meşruiyeti sorgulanır.
Birileri özellikle bu meşruiyeti sorgulatmak için senaryoyu tam yazmış ve uygulamış. Öyleyse devletin bu karanlık yapının üstüne gitmesi, bu yapıyı deşifre etmesi, vatandaşına karşı suç işleyenleri cezalandırması gerekiyor.
Devlet dediğimiz aygıtın vatandaşına karşı öncelikli sorumluluklarından biridir bu. Yapamayan, vatandaşına bu Anayasal güvenceyi sağlayamayan devlet de sorgulanacaktır.
Avustralya İstihbaratı, (Australia Security Intelligence Organization, ASIO) için yapılan 608 milyon dolarlık yeni binanın çizimlerinin, Çinli hackerlar tarafından ele geçirildiği, taşeron firmaya yönelik siber saldırı ile gündeme gelmişti. Çinliler"in binayı kolayca dinleyebileceğinden korkan Avustralyalılar yeni binayı yıkmayı bile tartışıyormuş.
Yahu bizim TİB üzerinden on binlerce insan denetimsiz dinlenmiş, Türkiye"de telefon ve internet kullanan herkes yabancı istihbarat servislerine aktarılmış, işi organize eden yapı deşifre olmuş, söz konusu bina bu deşifreden sonra bile yönetilemez halde ama biz hiçbir şey yapmıyoruz.
Sizin binanızın tamamını taşeron firmalar yönetiyormuş. Milyonlarca insanı yabancılara satıyormuş. Bir de onlara milyonlarca lira hizmet ödemeleri yapmışsınız. Vatandaşın vergilerinden!
Hala ne bekliyorsunuz. Yıkın o binayı, yok edin! Bu ülkeye böyle bir utanç yakışmaz.
"Ekip"ten değilim, örgüt üyesiyim!
00:007/03/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Önümde İstanbul Cumhuriyet Savcısı Adem Özcan imzalı bir suç duyurusu bulunuyor. 7 bin üç yüz küsur kişinin dinlendiği, ''Selam Örgütü'' kapsamında 2 binin üzerinde insanın örgüt üyesi gösterilip takibe alındığı dosyayı haberleştirdiğimiz için suç işlemişiz. Binlerce insanı uyardığımız için hakkımızda ''soruşturma açılması'' gerekiyormuş.
Malum dosyanın savcılarından biri Adem Özcan. Bir örgüt ismi üzerinden yüzlere insanın takibe alındığı, yasadışı dinlendiği, hayatlarının didik didik edildiği, dosyalar tanzim edildiği, tamamen keyfi, sınırları belli olmayan bir dosyanın..
Onlara göre hepimiz tehdidiz. Ülke, millet düşmanıyız. Bu yüzden de terör örgütü kapsamına alınıyoruz. 28 Şubat döneminin tasfiye modellerinden biri esas alınarak alakasız insanların aynı listeler içinde yer alması, aynı örgütün üyeleri yapılması bundan olmalı.
Bu nasıl bir mantık, nasıl bir soruşturma, nasıl bir kıyım listesi?..
Böyle bir soruşturmaya girişmek, örgütü bir tarafa atın, büyük bir tasfiyeye hazırlanıldığının kanıtıdır.
Örgüt üyesiymişim. Yıllardır dinleniyormuşum. Takip edilip dosyalanıyormuşum. Kimlerle konuşmuşsam onlar da listeye alınmış, onlar da dinlenir olmuş. Onlar da suçlu olmuş. Örgüt üyesi, devlet düşmanı olmuş...
Eğer kriteriniz buysa, bu milletin yarısından fazlasını uyduruk örgüt isimleri ve şemalarıyla hapislere doldurmanız lazım. Bu kadar hapishane yok, ne yapacağız? Toplama kampları mı kuracağız?
Devletin kurumları üzerinden bu şekilde tehdit altına alınabiliyorsak, adalet mekanizmaları üzerinden, güvenlik birimleri üzerinden tehdit edilebiliyorsak, bireyleri ideolojik kriterlere göre ''bizden ya da değil'' şeklinde ayırabiliyorsak, bu ayırıma göre tehdit algılamaları üretiyorsak, bunlara hukuksal kılıflar uydurup hayatlarını karartmaya girişebiliyorsak, nereye gidecek bu insanlar?
ASALA ÜYESİ BİLE OLABİLİRDİM!
Selam Örgütü nedir? Nedir bu örgüt? Anlatın da biz de bilelim. Bilelim de neresinde, hangi görevi üslenmişiz öğrenelim.
Açık yüreklilikle söylüyorum: Bu örgütte görevimiz ne, anlatın bilelim. Lider miyiz, teşkilatçı mıyız, suikastçi miyiz? Bize hangi görevi layık gördünüz? Birisi bunu da söylesin bari.
Listeye bakıyorsunuz, bir tane Cemaat üyesi yok. Ama muhafazakar grupların hepsinden insanlar var. Dahası muhafazakarlıkla alakası olmayan isimler var. Bunlar hangi kritere göre aynı soruşturma dosyasının konuları haline getirilebiliyor? Binlerce üyesi olan bir örgüt olacak ve bunu sadece siz bileceksiniz, öyle mi?
Peki 7 bin üç yüz kişilik listenin tamamı yayınlanırsa, KCK dosyası kapsamında dinlenenler yayınlanırsa, El Kaide dosyasıyla dinlenenler yayınlanırsa, Türkiye''den siyasetçi, gazeteci, öğretim üyesi, işadamı, STK temsilcisi binlerce insanı içine alan listeler ortaya saçılırsa ne yapacaksınız?
İl il dinleme listeleri yayınlanırsa, memleketin büyük bölümünün nasıl fişlendiğine dair bilgiler kamuoyuna aktarılırsa, bu fişleme ve soruşturma dosyalarında imzası olan memurlar, şefler, müdürler, savcılar, hakimlerden millet hesap sormaya kalkarsa ne yapacaksınız?
On binlerce insan adliyelere koşup haklarını ararsa, bireysel davalar açarsa ne yapacaksınız? Herkesin buna hakkı var, biliyorsunuz değil mi?
KCK dosyası kapsamında dinlenenlerin, fişlenenlerin sadece KCK mensupları olduğunu mu sanıyorsunuz? Bu dosyada kaç gazeteci, kaç siyasi, kaç işadamı, öğrenci, memur vs. var?
Örgütler dizayn edip ya da geçmişte varolan örgüt isimleri tekrar hatırlanıp tasfiye hazırlıkları yapılmış. Bildiğiniz tasfiye... Asla güvenlik, soruşturma ya da örgütlerle alakalı bir çalışma değil. Olası rejim değişikliğinden ya da darbeden sonra tehdit olabileceği düşünülerek etkisizleştirilmesi gereken kişiler bunlar.
İnanın o listeler ortaya çıkar ve yayınlanırsa infial olur. İl il büyük tepkiler gelişir. Bugün medyada safı belli olanların kafaları karmakarışık olur. On binlerce insanın hayatına girenler kendilerini gizleyecek yer arar.
Şaşırdım.. Bu mantığa göre KCK listesinde bile çıkabilirdim. PKK''lı olabilirdim. Ne bileyim belki de Asala üyesi bile olabilirdim. Başka hangi örgütler varsa onların üye listelerinde bile çıkabilirdim. Mantık böyle, ciddiyet böyle. Hayatlarımız bu kadar ucuzmuş, bu kadar pamuk ipliğine bağlıymış.
AHLAKİ SORUMLULUK
Arkadaşlar öyle pek de ince eleyip sık dokumamışlar. Hangi listede boş yer görmüşlerse isimleri oralara eklemişler. Yahu ne alakası var, dememişler. Nasılsa o listeleri, o dinleme kayıtlarını kimse göremeyecekti. Kendi arşivleriydi ve devlet de onlardı. İstediklerini asar istediklerini keserlerdi!
Türkiye tarihinin en büyük fişleme operasyonuna suskun kalanlar gelecekte ayıplanacaktır. Listelerde isimleri olup da susanlar ya da tam tersi hareket edenler daha çok ayıplanacaktır.
Açıkça, ''ekip''ten olmayan herkesin bu listelerde adı çıkabilir. Herkes bir ''örgüt''ün üyesi olarak takibe alınmış, soruşturma kapsamına alınmış olabilir.
Unutanlara söyleyelim; özgürlük alanı dediğimiz savunulması gereken bir şey var. En azından ahlaken mecbur olduğumuz bir değer var.
Bir ülkenin Genelkurmay Başkanı''nı emekli olur olmaz örgüt lideri yapıp hapse atabiliyorlarsa bize yapılan az bile!
Bu işlerin üzerimizde bıraktığı iz nedir, biliyor musunuz?
Derin bir üzüntü sadece..
Asıl hesaplaşma seçim sonrasında
00:0011/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"de yer yerinden oynuyor!
Bir cunta, hükümeti devirmeye çalışıyor. On binlere insanın en mahrem sırları bir yerlere servis ediliyor. Korku ve şantajla insanlar ve ülke kontrol altına alınıyor. İçerideki örgüt yapısı ile yabancı istihbarat servisleri Türkiye"nin burnunu sürtmeye, diz çöktürmeye çalışıyor.
Türkiye buna rağmen diz çökmüyor. Meydanlardan güçlü ses veriyor. Çokuluslu operasyona meydan okurken ülkesine de sahip çıkıyor, "oyunu gördük" mesajı veriyor.
Ergenekon kapsamında içeri atılanlar tahliye ediliyor. Yargıdan ziyade tasfiye amaçlı operasyonlar yeniden sorgulanıyor. Devlet içinde kadrolaşma amacıyla yapılan operasyonların hikmeti yeni yeni anlaşılıyor. Darbeler ülkesi Türkiye"de, elbette darbe tehdidi hep vardı ve bir çok insan benzer teşebbüsten mahkum edildi. Ancak mahkumiyetlerin bir kısmının gerçekte kadrolaşma amaçlı olduğuna dair kanaatler 17 Aralık sonrası ortaya çıkan resimle oluşabildi.
Yüzlerce yıl hapis cezaları verilenlerin suç işlemekten ziyade malum çevrenin intikam operasyonlarının kurbanı olduğunu yeni yeni anlıyoruz.
BÜYÜK HESAPLAŞMA
Seçim öncesi sert siyasal dil, işte bu yüzden arkasında enkazlar bırakarak güç kazanıyor. Artık tüm çıplaklığı ile bir darbe projesi devleti ve milleti karşısına almış, bir yıkım projesine dönüşmüş durumda. Bunun seçime endeksli bir tansiyon olduğunu, seçim sonrası yumuşayacağını sananlar ciddi yanılgı içerisinde.
Meşru olanla, devlet iktidarını ele geçirmeye çalışan "tuhaf cephe" arasındaki kavga seçim sonrası belki de Türkiye tarihinin en büyük sorgulamalarından birine dönüşecek. Krizin ilk günlerinde, olayın AK Parti karşıtlığı ile, Erdoğan"la sınırlı gibi görünse de bir süre sonra "devlet tehdidi" olarak tanımlanacağını ifade etmiştik. İşte o "tehdit" tanımlaması yapıldı. Durumun devlete, millete, kurumlara meydan okuma olduğu belirginleşti. Cephenin ittifakları, ekonomi, siyasi ve bürokrasi ayağı, içerideki destekçileri, dışarıdaki akıl hocaları büyük oranda netleşti.
İşte bu yüzden asıl hesaplaşma seçim sonrasına ertelendi. Asıl o zaman yer yerinden oynayacak.
İçerideki neocon-darbeci çevre ile ABD içindeki benzer yapılar ve özellikle ABD-İsrail istihbarat ortaklığına dair şok edici dosyalar muhtemelen 30 Mart sonrası ortaya serilecek.
Yıllardır meşru kanalları hiçe sayarak kısa yoldan iş kotarmaya çalışan, içeride ve dışarıda ortakları olan darbeci yapının cemaatle kurduğu ittifakın nasıl sonuçlanacağına dair kanaatleri bu bakış açısıyla kestirmeye çalışmak daha isabetli bir yol olacaktır.
ÖLÜMCÜL JEOPOLİTİK SATRANÇ
Ama içinde bulunduğumuz kavga bununla da sınırlı değil.
Kavganın dış boyutu belki içeridekinden de sert geçiyor. Ülkeler parçalayacak kadar hem de.
Asıl dışarıda yer yerinden oynuyor. Dikkat edin bunlar aynı zaman diliminde oluyor.
Güneyimizde ve kuzeyimizde müthiş bir güç savaşı var. Ölümcül bir jeopolitik satranç izliyoruz. Suriye krizi Ortadoğu"daki güç haritasını tamamen değiştirip parçalarken, Ukrayna krizi Doğu-Batı çatışmasının en sıcak cephelerinden biri haline geldi.
İşte tam bu dönemde, kriz, güçler çatışması güneyimizi ve kuzeyimizi rehin alırken Türkiye içi kavgalara bu kadar gömülmemiz elbette bir rastlantı değil.
Hala ulusal sınırlar içinde yaşadığımızı, hala Türkiye içi iktidar kavgalarını Türkiye ile sınırlı sanan ahmakların bunu anlaması elbette mümkün değil.
Mersin"deki dinleme listesi bile sadece Suriye meselesinin bu çatışmanın neresinde olduğuna dair apaçık örnektir. Suriye"de rejimle mücadele eden ÖSO bir terör örgütü olarak niteleniyor ve ona destek verdiği iddiasıyla Mersin"in önde gelen isimleri takip altına alınıyor?
Kim için? İsrail için mi, neo-conlar için mi, İran ya da Beşşar Esed için mi?
Reyhanlı saldırısından TIR operasyonlarına, dinleme skandalından onlarca uyduruk örgüt şemalarına kadar her şey bir şekilde güneydeki krizle bağlantılı çıkıyor? İçeride bu operasyonu yapanlarla dışarıda operasyon yapanlar arasındaki çatışmada kimler ne tarafa düşüyor dikkat ettiniz mi?
ABD ve Avrupa, Ukrayna"yı müthiş bir krize sürükledi. Özgürlük temalı isyan üzerinden ülkeyi Rusya"nın ellerine teslim etti. Bizim ahmaklar olayın sadece özgürlük meselesi olduğunu sanmaya devam etsin. Zira onlar, Batı"nın isyan ettirip çaresiz bıraktığı toplulukların başına ne geldiğini anlamaktan bile acizler.
YÜZ YILLIK ÖZGÜRLÜK SAVAŞI
Unutmayın, Batı"nın oyun kurma yeteneği erozyona uğramış, zayıflamıştır. ABD ve Avrupa"nın Ukrayna"da da, Suriye"de de kaybetmesi bunun göstergesidir. Onlara güvenip Türkiye"de devleti ve kurumları çalmaya çalışanlar, dış politikayı rehin almak isteyenler, gözlerini kör edip boynunu eğmeye ve burnunu sürtmeye çalışanlar kaybedecektir.
Türkiye"nin nüfuz gücünü başkaları lehine rehin almaya kalkışanlar, bütün bunları masum bir dille kamufle edip, çirkin bir ihalenin ileri cepheleri haline gelenler, taşeronlarla iş yapanların çok kolay taşeron değiştireceğini de bilmeliler.
Türkiye bu sinsi operasyonu farketti, anladı, uyandı.
Kendisi bir meydan okumaya girişti. Bu dar anlamda iktidar/parti meselesi değildir. Bu, Türkiye"nin bağımsızlık mücadelesidir. Yüz yıldır devam eden mücadelesinin en kritik kavşaklarından biridir. Özgürlük yakınlaştıkça savaş daha da şiddetleniyor, şiddetlenecek de.
Merak etmeyin, bu ülke artık taşeronlar üzerinden yönetilemeyecek kadar güçlüdür, yolunu çizmiştir, yönünü belirlemiştir.
Eski alışkanlıklar üzerinden oyun kuranlar kaybeder. Bunlar da kaybedecek. Bu çete de, ittifak da, karanlık ortaklık da kaybedecektir.
Bir daha ayağa kalkamayacak şekilde hem de...
Türkiye Ukrayna olmayacak
00:0012/03/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her ülke, kendi beyinsizleri, aptalları yüzünden kaybeder, harabeye döner. İşgal edilir, parçalanır, iç savaşa sürüklenir, kitleler uyuşturulup rehin alınır ve o ülke tarifsiz acılar çeker.
Yıllarca güneyimizde izlediğimiz bu hazin senaryoların bir benzerini bu sefer kuzeyimizde görüyoruz. Ukrayna, Ukraynalıların basiretsizliği yüzünden tarifsiz acılara doğru sürükleniyor. Ülke Ukraynalıların kontrolünden çıktı. Rusya ile Avrupa/ABD arasında bölünüyor.
21. Yüzyıl"da bir ülkenin nasıl paylaşıldığına tanık oluyoruz. Asya-Avrupa arasında, Doğu-Batı koridorunda yüzlerce yıllardır geçiş ülkesi olan, bu yüzden de defalarca işgale ve talana uğrayan Ukrayna, benzer bir kaderi yeniden yaşamak üzere. Güneyimizdeki ülkelerde diktatörlerin sebep olduğu yıkıma Ukrayna"da özgürlük adıyla sokaklara dökülenler yol açtı.
ABD ve Avrupa, Rusya"ya karşı nüfuz savaşına girdiği, bir eksen kayması projesi uyguladığı Ukrayna"yı kaybetmek bir tarafa, Rusya"nın ellerine
teslim etti. Batı Ukrayna"yı görüp, Doğu Ukrayna"da insanların ne düşündüğünü merak bile etmeyenler, bu güzelim ülkeye hazin bir bölünme senaryosu hediye etti.
Rus askerleri stratejik noktaları denetim altına alırken, ülkenin Doğu"sundaki kitleler Batı"ya ateş püskürüp tercihini Rusya"dan yana koyarken, Kiev bir aktör olmaktan çıkarılırken dün Kırım Parlamentosu bağımsızlık bildirgesini
kabul etti.
16 Mart"taki referandum sonuçlarının ne olacağı aşağı yukarı ortada. Kırım Parlamentosu bağımsızlık sonrası Rusya Federasyonu"na bağlanabileceğini de dünyaya ilan etti.
UKRAYNA HALKINI TUZAĞA DÜŞÜRDÜLER
Şimdi ne yapacaklar? Rusya"ya karşı ambargo uygulayacaklarmış! Dünyanın en zengin kaynaklarını barındıran, kaynak ekonomisiyle gücüne güç katan bir ülkeye ambargo uygulamak kadar aptalca bir eğilim olamaz. Hele ki, Asya"nın askeri, ekonomik ve teknolojik yükselişi karşısında sizin ambargonuz ancak size yani ABD ve Avrupa ekonomilerine zarar verecektir. Rusya"ya ise hiçbir yaptırım gücü olmayacaktır.
ABD, İngiltere ve Fransa"nın ambargo söylemi tam bir ayak oyunu. Hiçbir anlamı yok. Elinizdeki kart buysa, Ukrayna"ya bir kez daha yazık oldu demektir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi beş kez toplanmış, uzlaşmaya varamamış. Yahu siz kimi kandırıyorsunuz? Güvenlik Konseyi"nin daimi üyeleri Rusya ve Çin"e karşı bu platformdan ne umuyorsunuz? Tam bir tiyatro anlayacağınız? Ukrayna"yı bunlarla avutuyorlar.
Kendi ufuksuzluklarıyla, beceriksizlikleriyle bir ülkeyi mahvettiler. Kitleleri ayaklandırdılar. NGO"ları ve istihbaratçıları ile Kiev"i şok ettiler. Sonra ne oldu? Ortadan kayboldular. Onların hesabı bölünmüş bir Ukrayna oldu hep. Ülkeyi tamamen Rus nüfuzundan kurtaramayacaklarını bildikleri için Batı bölümü üzerinden bir garnizon inşa etmek istediler.
Zavallı Ukraynalılar ise, ABD ve Avrupa Birliği tercihleriyle güçlü, daha yüksek refah seviyesi olan bir ülke hayal ediyordu. Şimdi ellerindekileri de kaybettiler. Onlara özgürlük sloganı attıranların kendilerini bir garnizon olarak gördüklerini yeni yeni fark ediyorlar.
Ukrayna"yı batırdıkları gibi Polonya"yı da benzer bir akıbete uğratacaklar sanki. ABD ve Avrupa, NATO, İngiltere, Fransa Rusya karşıtı mevziyi Polonya"da kuruyorlar şimdi. Romanya üzerinden Karadeniz"de ve Polonya"da savunma hattı oluşturuyorlar. Awacs uçakları, füzeler, savaş uçakları bölgede toplanıyor. Karadeniz"de tatbikatlar başlıyor. Askeri hareketlilik ve güvenlik politikalarının Polonya ve Karadeniz"de alabildiğine artacağını söylemeliyiz. Bütün bunların Ukrayna"nın da ötesine geçecek etkileri olacaktır.
KARADENİZ BASRA KÖRFEZİ"NE DÖNER
Rusya"yı Karadeniz"den uzaklaştırmaya çalışanlar bu ülkeyi Sovyet dönemindeki gibi Karadeniz"e yerleştirdiler. Almanya eski Başbakanı Gerhard Schröder"in açıklamaları dikkat çekici. Batı"ya, özellikle de Avrupa"ya yönelik çok ağır Ukrayna eleştirisi başlayacaktır. Öyle ki, Avrupa"nın ortak dış politikasından Almanya, Fransa ve İngiltere"nin bölge politikalarına kadar ciddi reaksiyonlar gelecektir.
Türkiye için Ukrayna sadece Kırım değil. Sadece Tatarlar da değil. Evet, Tatarlar bizim kırmızı çizgilerimiz. Ama Ukrayna Türkiye ile çok benzeşen bir geçiş ülkesi. Karadeniz"in kuzeyindeki istikrarsızlık ve belirsizlik bizim AB ile ilişkilerimizden Rusya ile ilişkilerimize kadar her şeyi etkileyecektir. Üstelik krizin büyümesi durumunda Karadeniz, askeri bir alana dönüşecek, Rusya-Batı çatışmasının merkezi olacak, alabildiğine silahlandırılacak, özellikle Romanya ve Bulgaristan birer garnizon ülkeye dönüşebilecektir.
Soğuk Savaş"tan beri alabildiğine bir hassasiyetle Karadeniz küresel çatışmalardan uzak tutuldu. Gürcistan krizinde bile bir çatışma alanı olmasına izin verilmedi. Ama bu sefer durum ciddi ve Karadeniz gerçekten tehlikeli bir alan haline dönüşebilir. Bir tür Basra Körfezi olabilir. Ukrayna"nın toprak bütünlüğü her şeyden önceliklidir. Türk dış politikasının esası bu olmalıdır. "Kırım" diye ayrıştırdığımız an, krizi kabul etmiş ve Ukrayna"yı da bölmüş olacağız. ABD ve NATO"nun Karadeniz"i cepheye dönüştürmesine asla izin verilmemelidir.
Ukrayna ile fazla benzeştiğimizi söyledim. Bizim yüz yıldır çektiğimiz sancılar bu yüzdendi. Şükür ayakta kaldık. Bugün hala bu mücadeleyi veriyoruz. Yüz yıl sonra bile, eski oyunlar tekrar ediliyor. Güç savaşları, nüfuz mücadeleleri Türkiye"nin iç politikasında kendini hissettiriyor.
BU SEFER ÇOK AĞIR BEDEL ÖDERSİNİZ..
Türkiye"ye Ukrayna senaryosu uygulamak isteyenlere bu ülke ağır bir cevap verecektir. Bunu denediler, denemeye devam edecekler. Ancak şunu bilsinler ki, bugün Ukrayna"ya bu hazin sonu hazırlayan ülkeler ve güçlerle ortaklık kurup Türkiye"yi yeniden dizayn etmek isteyenler bu milletin çok ağır tepkisiyle karşı karşıya kalacaktır.
Buna hazırlanıyorlar, Karadeniz"in güneyini de Kuzey"i gibi sarsmaya, etkisizleştirmeye, bir cepheye dönüştürmeye hazırlanıyorlar. Mezhep krizinden iktidar krizine, etnik çatışmalardan sokak isyanlarına kadar bu yönde planlar yapıyorlar.
Ama unutmasınlar ki, bizler 20. Yüzyıl"ı bu kavgalarla geçirdik. Tecrübelerimiz var. Bir daha o tuzaklara düşmeyeceğiz. Düşenler de amaçlarına ulaşamayacaklar. Bugünlerde Türkiye için tezgahlanan ve masum gibi görünen bir söylem üzerinden pazarlanan senaryo ellerinde patlayacak. Bu millet o bombayı kucaklarına atacak.
Türkiye"nin ahmakları, Türkiye"nin beyinsizleri Ukrayna"dakiler gibi başarılı olamayacak. Erzurum"dan, Trabzon"dan, Maraş"tan İzmir"e, Çanakkale"ye kadar bütün ülkeyi kaplayan o direnç, buna izin vermeyecek. Günübirlik hezeyanlarla hareket edenler değil, tarihin hafızası, Anadolu"nun basireti, geleceğe dönük ufuk zafer kazanacak.
Derin Millet!
00:0015/03/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Burak Can Karamanoğlu"nun babasının sözlerini duydunuz ya da okudunuz.
Türkiye"nin aydınları, yazar-çizerleri, gazetecileri, televizyon kahramanları çıldırmışçasına çatışma çağrıları yapıp sokakları bölerken...
Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında nefret dili kullanırken... İğrenç bir riyakarlık ve iki yüzlülükle bir çocuğun ölümünü istismar ederken, duygu sömürüsü yaparken...
Bu milletin evlatları üzerinden kişisel çıkar peşinde koşarken...
Öfke nöbetleri geçirirken, kan üzerinden hesaplaşma çağrıları yapıp insanları sokağa çağırırken...
Terör üzerinden, vandallık üzerinden, millete ve devlete ait ne varsa, ortak ne kadar değer varsa yakıp yıkarken...
Ekmeğinin peşindeki o adam, Halil Karamanoğlu, yaşadığı acıyı içine gömüp gözyaşları arasında herkese ağır bir ders verdi.
Adam olmanın, insan olmanın, millet olmanın, Türkiye olmanın anlamını gösterdi.
Okumakla, zengin olmakla, meşhur olmakla, yazar-çizer olmakla, siyasetçi olmakla, sanatçı olmakla adam olmanın farkını ortaya koydu.
Türkiye"yi kaosa sürüklemeye, içten içe yakmaya, milletin zihnini bulandırmaya, kalbine kötülük tohumları ekmeye çalışan sözde akıllılara büyük bir ders verdi:
Adam olun!
Olacak mısınız, ders alacak mısınız? Elbette hayır...
Hayır çünkü öyle bir niyetiniz yok. Zihinlerinizdeki intikam, kalplerinizdeki kötülük duygusu, dillerinizdeki sahtekarlık ders almanıza izin vermiyor.
Süslü cümlelerin, popüler söylemlerin arkasında hep bir intikam düşüncesi yatıyor. Milletten, devletten nefret düşüncesi yatıyor.
"Berkin ya da benim oğlum... Benim için bir farkı yoktur.. O da bir evlat benimki de bir evlat. Berkin"in de annesi babası var... benim de evlatlarım var. Sağ ya da sol fark etmez, herkes bizim evladımız. O cenaze şundan bu bundan diye bir şey düşünemem."
Kalemlerinden kan damlayanlar, gözlerinden öfke fışkıranlar, dillerinden nefret akanlar, bu cümleleri hanginiz kurabildiniz?
"Sağolsun devletimiz her türlü imkanı sağladı, sahip çıktı. Böyle acı olaylar istemiyorduk ama takdir-i ilahi böyleymiş, oldu. Türkiye"de yaşayan insanların hepsi bizim kardeşimiz, biz kimseyi ayırt etmiyoruz. Alevisi de insan Türk, Sünnisi de. Biz kimseyi ayrı gözle görmüyoruz ama dışarıdan gelen provokasyonlar Türkiye"yi karıştırmak için ellerinden gelen her türlü gayreti yapıyorlar ve yaptılar, benim oğlumu feda aldılar. Allah"ın yanında."
Millet budur işte. İnsan budur. Türkiyeli olmak budur. Evladını kaybeden, en acılı halde bu sözleri sarfedebilen insanla, başkalarının hayatı üzerine kumar oynayanlar, başkalarının evladı üzerinden semirmeye çalışanlar arasındaki farktır millet.
Bu yüzden kaybediyorsunuz. Bu yüzden milletin kalbine giremiyorsunuz. Bu yüzden sözleriniz ve düşünceleriniz ellerinizde patlıyor. Çünkü insanlara, sokaklara, ülkeye kötülük saçıyorsunuz.
Mahallelere saldırmakla, araçları yakmakla, şehir eşkıyalarını alkışlamakla, ben yoksam her şey yok olsun demekle milletin kalbine giremezsiniz.
Partimiz kaybediyorsa Türkiye de kaybetsin, örgütümüz kaybediyorsa Türkiye"yi ateşe atalım, cemaatimiz kaybediyorsa ülkeyi de mahvedelim diyorsanız, işte o zaman millet cevap verir.
O cevap Halil Karamanoğlu"nun sözledir. Anadolu"nun sözleridir. Derin milletin harekete geçmesidir.
Siz o milleti çoktan kaybettiniz. Kaybettikçe azgınlaşıyor, azgınlaştıkça batıyorsunuz. Battıkça da ülkeyi yakıp yıkıyorsunuz.
Etnik çatışmalarla on yıllarca beslendiniz. Şimdi mezhep çatışmaları istiyorsunuz. Binlerce genç insanın bedeni toprağa gömülürken bir damla gözyaşı dökmediniz ama yıllardır bunun ekmeğini yiyorsunuz. Binlerce yeni ölü beden için yaptıklarınız, yapmayı düşündükleriniz ya da hayal ettikleriniz sizi boğar, unutmayın.
Kan isterken sizi kan tutar, unutmayın.
Anadolu Halil Karamanoğlu demektir ve o Anadolu bin yıldır kendi çözümünü üretir, kendi yolunu çizer, unutmayın.
Türk entelijansiyası bu milletin önüne hiçbir proje koymadı, hiçbir yol haritası çizmedi, çizemedi. Öyle bir derdi de olmadı. Türkiye olmak yerine birileri adına nüfuz casusluğunu önceledi.
Ama artık uyku dönemi bitti, millet uyandı, kendini farketti. Bu yüzden kaybediyorlar işte. Bu söylemler, bu yaklaşım tarzı, bu düşünce biçimi Türkiye"de bir anlam ifade etmiyor. Üslendiğiniz rollerin anlamı kalmadı hala anlamıyor musunuz? Hala milletin sizi dinlediğini, size inandığını mı sanıyorsunuz?
Siz, devrim diye ülkeyi ateşe atmaya devam edin, millet kendi devrimini çoktan yaptı.
Derin millet harekete geçti. Ebediyyen kaybettiniz...
Anadolu tehlikeyi gördü ve ses verdi
00:0017/03/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her seçim döneminde ülkeler içe kapanır, kendi mücadelesini verir. Dışarıyla fazla ilgilenemez. Bu normal bir süreçtir. Ancak bu sefer Türkiye"de böyle olmadı. Türkiye"nin elini kolunu bağlayan, kendi coğrafyasının ötesindeki nüfuz alanını yakıp yıkan, içeride ve dışarıda ortakları olan bir ittifak üzerinden ülkeye savaş açanlar büyük bir yıkıma neden oldu.
AK Parti hükümetini devirmek hatta bir nevi rejim değişikliği için düğmeye basan bu ittifak, milletin basiretli tutumu ile daha şimdiden başarısız olsa da, üç aylık yıkımın bedeli çok ağır.
Afrika"nın derinliklerinden Asya"ya, Ortadoğu"dan Balkanlar"a kadar Tayyip Erdoğan"a muhalefet örtüsü altında aslında Türkiye"ye savaş açanların yol açtığı yıkımın elbette bir muhasebesi yapılacaktır.
Dün İzmir"de toplanan kalabalık, Anadolu"da il il meydanlara akan kitleler bu oyunu bozmuş, kısa devre iktidar hesabı, devlet hesabı yapanlarla dünyaya açılan, büyüyen, güçlenen Türkiye arasında tercihini belirlemiştir.
İsteseniz de istemeseniz de, nefret etseniz de Tayyip Erdoğan milletin kalbine girmiştir. Üç aydır devam eden çirkef kampanyalar onu milletin kalbinden sökmeye yetmemiştir. Aslında Türkiye halkı, milyonlar, popüler medyatik söylemlerin etkisinden kurtulmuş onlara ders verircesine bir tercihe yönelmiştir.
Burada tercih edilen sadece Tayyip Erdoğan değildir. On yıldır farkına varılan, keşfedilen yeni Türkiye"dir. Anadolu sınırlarına hapsolmamış, bölgeye ve dünyaya açılan, her yerde vatandaşının başı dik yürümesini sağlayan, özgüvenini yükselten Türkiye"dir.
Türkiye toplumu, kendisi güçlenip yükseldikçe, yıllardır kendisine dev gibi gösterilen korku abidelerinin cüceleşmesinin, zayıflamasının hazzını tatmıştır.
Bu seçim, Erdoğan"ı yok etmeye dönük yıkıcı kampanyaya karşı milletin verdiği cevap olacaktır. Cevap sadece içeridekilere, eski darbeci kadrolara, onlarla ortaklık yapan yeni halkalara karşı verilmeyecek, yüz yıldır Türkiye"yi Anadolu"ya hapsedenlere, her fırsatta tepesine binenlere, onu bir milyon dolara mahkum edenlere karşı da verilecektir.
Sadece üç ayda Türkiye dışında her şeyi es geçtik. Suriye"de on binler yok oluyor, çocuklar açlıktan ölüyor göremez olduk. Filistin"i, Gazze"yi unuttuk. Afrika"nın derinliklerinde hemen her bölgeye ulaşan Türkiye"nin elini kırdık. Batılı merkez güçlerin bizden rahatsız olduğu her bölgede darbe yemeye başladık. Birileri bu ülkede olup bitenlerden oldukça sevinç duyuyor olmalı.
Kuzeyimizde, Kırım"da dün bir referandum yapıldı. ABD ve Avrupa istihbaratı, Ukrayna"nın aşırı sağını sokaklara salıp bir rejim değişikliği senaryosu uyguladı. Ülke bölündü. Kırım Rusya"yı tercih etti. Moskova, Suriye"deki gücünün çok daha fazlasını Kırım"da ortaya koydu.
Rusya"nın imparatorluk rüyaları tekrar harekete geçti. Vladimir Putin, Deli Petro gibi sahneye indi. Moskova, Soğuk Savaş"ın bittiği 1990"lardan sonra ilk kez ileri adım attı ve çok ciddi bir mevzi kazandı. Polonya ve Litvanya üzerinden yürütülen istihbarat operasyonu bir ülkeyi ateşe verirken, operasyonun mimarlarını da maskara etti.
ABD ve Avrupa"ya karşı sadece Rusya"nın değil Asyalı güçlerin de meydan okumasını izliyoruz. Durum hiç bu kadar ciddi olmamıştı. Dünya neredeyse ikiye bölündü. Çin, tüm kararlılığıyla Rusya"nın yanında. Barack Obama yönetiminin silik politikaları Ukrayna konusunda etkisiz. Atıp tutmalara bakmayın, yapabilecekleri fazla bir şey yok. Ambargo söylemleri sadece blöf. Ambargodan zarar görecekler yine Batılılar olacaktır.
Ukrayna dalgası Kadife Devrim dalgası gibi Orta Asya"ya doğru yayılabilir. Kırgızistan"dan Kafkaslar"a kadar yeni bir istikrarsızlık, yeni bir güç mücadelesi başlayabilir. Yeni rejim değişikliği projeleri ile karşı devrim çıkışları yaşanabilir. Avrasya üzerinde müthiş bir Büyük Oyun sahneleniyor. Bu sefer işin merkezi Ortadoğu"dan kuzeyimize yönelebilir.
17 Aralık"tan beri Erdoğan"ı yok etmeye ayarlanan savaşın aslında Türkiye"yi hedef aldığını görmüyor musunuz? Kırım meselesinde bile sadece "referandum"u tanımayacağız" dedik o kadar. Başımızı kaldırıp çevremizde olanlara bakacak mecal bırakmadılar.
Rusya, Kırım referandumu için Kosova"yı emsal gösteriyor. Ancak bu referandumdan sonra bir çok emsal çıkacak ortaya. Her biri uluslararası güç haritasında ciddi kırılmalara, kaymalara neden olacak örnekler göreceğiz. Yeni ayrışmalar, yeni birleşmeler, referandum üzerinden yeni tercihler görebileceğiz. Her ülke, Rusya gibi hareket ederse, on yıl içinde Ortadoğu"dan Asya"ya bir çok ülkede ciddi harita değişiklikleri olması muhtemeldir. Dünya sistemi dediğimiz aslında Transatlantik güç ittifakı olan yapının bütün bu olanları tersine çevirecek gücü olmadığını Kırım meselesinde gördük. Dünya da gördü ve bu, şüphesiz bir çok ülkeyi ve topluluğu cesaretlendirecektir.
Üç ayda Türkiye"ye bu kadar bedel ödeten yapıların, çevrelerin bir yılda, beş yılda ne tür felaketlere yol açabileceğini varın siz tahmin edin.
Anadolu insanı bu tehlikeyi gördü. Gördü ve güçlü bir ses veriyor. Bu, Türkiye"nin sesi. Anlasanız da anlamasanız da.
Kırım savaşı: Karadeniz Basra Körfezi"ne dönüşür
00:0019/03/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Karadeniz"in kuzeyinde dünyayı ikiye bölen, derin bir restleşmeye iten küresel ölçekte bir krizimiz var.
Moskova, 16 Mart"ta bağımsızlık referandumunu kabul eden Kırım"ın Rusya"ya bağlanmasını dün onayladı. Rus lider Vladimir Putin, dünyaya meydan okuyan bir konuşma yaptı ve Kırım"ın Sovyetler döneminde, 1954"te yapılan bir yanlışlık üzerine Ukrayna"ya verildiğini, Rusya"ya ait olduğunu ve bundan vazgeçmeyeceklerini açıkladı.
Ukrayna krizi sonrası Soçi"de yapılacak G-8 Zirvesi"ni askıya alan Batılı ülkeler ise Putin"e, "Rusya"yı zenginler kulübünden çıkardıklarını" duyurarak karşılık verdi.
Soğuk Savaş sonrası ilk kez böyle bir krizle yüzleşiyor dünya. Sovyetler Birliği"ni parçalayan irade, ikinci kez bir dağılma süreci öngörüyordu. Bugünkü Rusya Federasyonu üyelerinin içinde bulunduğu bazı bölgeler de ayrılacaktı ve Rusya"nın imparatorluk hedefleri yok edilecekti. Ancak böyle olmadı. Rusya güçlü çıktı. Kendini toparladı. Yavaş yavaş sınırlarının ötesine, okyanuslara yeniden açıldı. Son Suriye krizinde ise Ortadoğu"da değişmez aktörlerden biri olduğunu deklare etti.
İLK KEZ DOĞRUDAN HESAPLAŞMA
Ancak bu sefer durum farklı. Stratejik güç yarışı bugüne kadar hep üçüncü ülkeler üzerinden yapıldı. İlk kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi"nin daimi üyeleri arasında doğrudan bir kriz patladı. Krizin hedefi ilk kez bir daimi üye oldu. Artık bu güçler üçüncü ülkeler üzerinden değil doğrudan hesaplaşma yaşıyor.
Moskova, Kırım meselesi üzerinden Sovyet sonrası Batı"ya en güçlü meydan okumayı yapıyor. Elindeki kartlar çok güçlü, bu gücün farkında, stratejik aklı bu sefer Batı"nın çok önüne geçmiş durumda.
Ukrayna"yı ayağa kaldıran ABD ve Avrupa, Moskova"nın sessizliğine aldandı. Putin"in Soğuk Savaş dönemini andıran taktiğini göremedi. Rusya"nın bu kadar öne çıkmaya cesaret edeceğini düşünemedi. Daha sessiz ve çekingen bir tavır bekledi. Böyle düşündüğü için de Ukrayna"da "şımarıkça" eylemlere girişti.
Putin geri adım atmazsa, Batı"nın Asya güçlerine karşı stratejik üstünlüğü çok ağır darbe alacak. ABD"nin, İngiltere"nin, Fransa"nın küresel güç imajı yara alacak. Amerikan rüyası Kırım"da toprağa gömülmüş olacak.
Pekin"in Kırım meselesinde Rusya"ya arka çıkması, Japonya"nın tereddütsüz ABD safında yer alması, meselenin Kırım"ın çok ötesinde küresel ölçekte bölünme ve kriz boyutunu öne çıkarıyor.
Ukrayna"nın Rusya karşısında pek seçeneği yok. Askeri gücünü harekete geçirmesi sembolik bir anlam ifade ediyor. Aslında ABD ve Avrupa"nın durumu da Ukrayna"dan farklı değil. Ekonomik ambargo meselesini iyi değerlendirmek lazım. Küresel ekonomiyi hala elinde tutan güçler, Moskova"yı bu noktadan sıkıştırabilir. Ancak Asya ekonomileri için ambargo hiçbir şey ifade etmeyecektir. Rusya"nın "kaynak" ekonomisi bu ambargoya direnecektir. Dahası bu yaklaşım zaten krizde olan Batı ekonomilerini daha da zora sokacaktır.
TÜRKİYE DİKKAT: UKRAYNA TUZAĞA DÜŞTÜ
Bütün boyutlarıyla olayı anlamaya çalışıyorum. Ancak Ukrayna"nın bu tuzağa nasıl düştüğünü anlamıyorum. Bir ülke, hele yanı başında Rusya varsa, ABD ve Avrupa"nın böyle ucuz kampanyalarına nasıl teslim olur? Bile bile, ülkenin bölüneceği ortadayken nasıl böyle bir maceraya girişir.
Ama Türkiye"de olanlara bakınca, ülkelerin, kitlelerin, belli siyasal çevrelerin mobilizasyonun ne kadar kolay olduğunu, güçlü istihbarat ağının yönettiği kamuoyu çalışmalarının ülkelerin geleceğini nasıl tehlikeye atabildiğini görüyorum.
Ukrayna halkı, kendilerine yönelen, kurtuluş umudu satan, sonrasında da ülkeyi bölen istihbarat operasyonu hakkında soruşturma başlatılması çağrısı yapmalı. Bu işin faillerini, organizatörlerini vatana ihanetten yargılamalı. Ülkeyi bölen bu senaryoya zemin hazırlayanlardan hesap sormalı.
Endişem, Kırım üzerinde başlayan Doğu-Batı restleşmesinin vahametini kavramaktan aciz oluşumuz. Olay gerçekten ciddi ve çok yakında başka ağır sonuçları da ortaya çıkacak. Atlantik güçleriyle Asyalı güçler arasındaki boy ölçüşmenin bedelini bir çok ulus, topluluk ve ülke ödeyecek. Hiç ummadığımız yerlerde yeni çatışmalar patlayacak, yeni krizler inşa edilecek.
Doğu-Batı bölünmesinin en önemli sonucu BM üzerinde olacaktır. Çünkü Güvenlik Konseyi"nin daimi üyeleri ilk kez birbirleriyle doğrudan bir mücadeleye girmiştir. BM"nin misyonu asıl bundan sonra sorgulanacak, bu sorgulama örgütün yapısını da değiştirecektir.
TÜRKİYE"YI ÜÇ AYDA MAHVEDENLER
Türkiye ancak seçim sonrası durumu net olarak ölçebilecek. Üç aydır ülkeyi bunalımdan bunalıma sokan çevrelerin Türkiye"yi nasıl kör ettiğini burada da görüyoruz. Cemaat ya da çevre hassasiyetleri ile devletle hesaplaşmaya girenlerin üç ayda Türkiye"yi ödettiği bedelin muhasebesini elbette birileri yapacak.
Karadeniz Basra Körfezi"ne dönüşebilir. Kuzeyimiz çok ciddi çatışma ve istikrarsızlık bölgesi olabilir. Özellikle Karadeniz"e kıyısı bulunan Doğu Avrupa ülkeleri ateşe atılabilir.
Siz siz olun, Ukrayna"yı mahveden istihbarat operasyonlarına karşı tetikte olun. Türkiye"nin bugün yaşadığı sıkıntıların da benzer bir boyutu olabileceğini not edin.
Ukrayna ve Kırım olaylarına bakınca bir de şu geliyor aklıma: Acaba birileri Rusya"yı bir tuzağın içine mi çekiyor? Olabilir mi? Neden olmasın!
.İstanbul"u teröre hedef gösteren kim?
00:0021/03/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Dün Niğde"de tuhaf, kafa karıştırıcı aynı zamanda endişe verici bir olay gerçekleşti. Suriye"den geldikleri iddia edilen üç kişi, Ulukışla"da gasbettikleri aracı durdurmak isteyen güvenlik güçlerine ateşle karşılık verdi.
Uzun namlulu silahlar ve el bombalarının kullanıldığı çatışmada bir trafik polisi ve bir astsubay şehit oldu. Kamyon şoförünü de öldüren kişiler bir sağlık ocağına girip çalışanları rehin aldı.
Güvenlik birimlerinin düzenlediği operasyonda saldırganların ikisi yaralı ele geçirildi, biri de aranıyor.
Hatay"dan Niğde"ye taksiyle geldikleri iddia edilen saldırganlardan ele geçirilen silahlar, üç kişinin gerçekten belli amaçlarla belli hedeflere yöneldiğini açıklar nitelikte.
Olay henüz netleşmiş değil ama oldukça yoğun bilgi kirliliği var. Özellikle seçim öncesinde bir olayın, her hareketin, her sözün dikkatle değerlendirildiği, şüphe ile karşılandığı düşünülürse bu olay üzerinde ciddi ciddi durmak, sorgulamak gerekiyor.
NASIL BİR SALDIRI PLANLANDI?
El Kaide mensupları olduğu, bir tanesinin Arapça, diğerinin Arnavutça konuştuğu, kaçan kişinin de Balkan kökenli olduğu, daha büyük bir saldırının unsurları oldukları, İstanbul"a gittikleri, hedefin İstanbul"da büyük bir saldırı olduğu gibi iddialar ve tezler ciddiye alınmalı.
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay; saldırganların Türkçe bilmediklerini, Suriyeli olduklarını belirterek "Seçim ortamını karıştırmak isteyen birileri var" dedi. İçişleri Bakanı Efkan Ala da "hedefin İstanbul olduğunu düşünüyoruz" dedi.
Türkiye ile El Kaide"yi yan yana getirmek için içeride ve dışarıda yoğun bir kampanya yürütülüyor. Hükümetle ilgili böyle bir algı oluşturmaya, algıya uluslararası destek bulmaya yönelik yabancı medya kuruluşları üzerinden yürütülen kampanya üç aydır daha da yoğunlaştı. Türkiye"yi terörden mahkum ettirmek, "teröre destek veren ülke" ilan ettirmek için özellikle paralel yapılanma üzerinden müthiş bir operasyon yapılıyor.
Olayın oluş şekli bir el Kaide görüntüsü vermiyor. Ancak saldırganların hedefinin başka olduğu, bu hedefe giderken farkedildikleri düşünülünce, hedefi bilmediğimiz için El Kaide saldırılarına benzemiyor sözü anlamsız kalıyor.
Eğer büyük bir hedef varsa, Reyhanlı saldırısı gibi bir cinayet planlanmışsa, Niğde"de fark edilenler büyük hazırlığın sadece küçük bir parçasıdır. O zaman diğer unsunlar üzerinde yoğun bir çalışma gerekiyor. Ne tür saldırı planlandı? Hedefleri iddia edildiği gibi İstanbul ise, diğer teröristler, varsa bombalı araçlar Türkiye"de olabilir mi?
Yaralı teröristlerin getirildiği hastane önünde bir anda toplanan kalabalıkların linç girişimini nasıl açıklayacağız? Anadolu insanının hassasiyeti mi?
İÇERİDEKİ DESTEKÇİLERİ KİM?
Seçime bir hafta kala, yaygın, kitlesel bir saldırı ile Türkiye"yi terörle yüzleştirmek isteyenler kimler?
Bu planın seçimlerle ne ilgisi var? İçeriden kimlerin desteğini almışlar? Ortada doğrudan bir örgüt mü var yoksa yeni bir terör konsorsiyumu ile mi karşı karşıyayız?
Olayla ilgili üç gün önce MİT"in güvenlik birimlerini uyardığı iddia ediliyor. Araç bu uyarı üzerine mi durduruldu? Teröristler hazırlıksız mı yakalandı? Öyleyse başka unsurlarla ilgili uyarılar da var mı?
O kadar çok soru var ki...
Türkiye diken üstünde. İçerideki bir yapı ile çokuluslu bazı güç çevrelerinin ortak operasyonlarıyla başa çıkmaya çalışıyor. İstihbarat, terör ve Türkiye"yi yeniden dizayn etmeye dönük kapsamlı bir müdahale var. Bu müdahalenin hedefi sadece Başbakan Tayyip Erdoğan, sadece Ak Parti değil. Bu şer koalisyonu Türkiye"ye ayar vermeye, onu biçimlendirmeye, diz çöktürmeye, yönetilebilir hale getirmeye, ehlileştirmeye çalışıyor.
Açık söyleyelim: Ülkemiz çokuluslu müdahale ile karşı karşıyadır. Millet bunu anladı. Anladı ki, ani reaksiyonlar gösteriyor, ülkesine sahip çıkıyor. Bu hassasiyeti gösteren Türkiye kamuoyu, koalisyonun öncü güçlerine hesap sormayı da bilecektir. Siyasi kavga, çekişme gibi sunulan senaryonun kendini hedef aldığını bilen Türkiye, birilerine fena halde bedel ödetecektir.
Niğde"de belki de başarıya ulaşamadan bozulan plan, bu koalisyonun kurgularından biriyse, Türkiye"ye savaş açılmış demektir. Çatışma kan dökme safhasına gelmiştir.
Sadece bir örgüt saldırısı ise, bir El Kaide saldırısı ise güvenlik problemi vardır. Ama arkasındaki oyun kurucular deşifre olursa olayın güvenlik değil Türkiye meselesi olduğu anlaşılır.
Şahsen, yıllardır benzer vakaları izlerim. Hiçbir zaman tetikçinin kimliğinin gerçek adresi gösterdiğini görmedim. Tetikçinin kimliği çoğu zaman olayları örtbas etmek için kullanılır ve gözlerimizi kör eder.
Bu olayda da tetikçiye odaklanmak, o üç kişiyle sınırlı kalmak yerine; hedefin neresi olduğuyla, ekibin diğer birimlerinin nerede olduğuyla, nasıl bir eylem planlandığıyla ve arkasındaki oyun kurucunun kim ya da kimler olduğuyla ilgilenmek zorunluluktur.
Asıl önemlisi ise, olayın seçimlerle, hükümete yönelen darbe girişimiyle alakasını sorgulamaktır.
Uluslararası istihbarat ağları ile, istihbarat şirketleri ile Türkiye"ye tuzak kuranların bu olaylarla bağlantıları ortaya çıkarsa, bu millet yüzlerine tükürecektir.
Seçime bir hafta kala, kitlesel eylem planlayanların nasıl bir kaos planı yaptığı ortaya çıkarılmalıdır.
.Bu nasıl bir ikiyüzlülük?
00:0025/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile Suriye arasındaki gerilimin, en azından Türkiye açısından, seçim süreciyle hiçbir alakası yoktur.
Gerek Suriye savaş uçağının düşürülmesi, gerekse Süleyman Şah Türbesi"ne yönelik tehditler kapsamında yapılan hazırlıkların savaş kışkırtıcılığı olarak yorumlanması büyük talihsizliktir.
Birileri Tayyip Erdoğan karşıtlığı ile Türkiye karşıtlığını birbirine karıştırdı. Ak Parti"ye muhalefetlerini Türkiye"yi yıpratmaya, sarsmaya dönük kampanyaya dönüştürdü.
Türk savaş uçağı Suriye tarafından düşürüldüğünde de Türkiye"nin karşısında durdular, Türk F-16"ları önceki gün Suriye MİG-23"ünü düşürünce de Türkiye karşıtı oldular.
O zaman Türkiye"yi savaş çıkarmaya çalışmakla suçladılar, uçağın bilerek ve isteyerek oraya gönderildiğini ve Suriye hava sahasını ihlal ettiği için haksız olduğunu öne sürdüler.
Şimdi de, Suriye uçağının Türk hava sahasına girmediğini, kasten düşürüldüğünü, hükümetin savaş çıkarmaya ve dikkatleri dışarıya yöneltmeye çalıştığını söylüyorlar.
Türkiye"de yayınlanan bazı ulusal gazetelerin birinci sayfalarında haber veriş tarzı gerçekten acı vericidir. Bu olayı böyle verebiliyorlarsa o gazetelerin hiçbir cümlesinin anlamı yoktur. Güvenilmez, itibar edilmez.
Esad Türk savaş uçağını düşürdüğünde ona tek kelime etmediler. Adeta korudular, toz kondurmadılar. Ancak siyasi söylemlerinde, gazetelerinin manşetlerinde, köşe yazılarında, televizyon ekranlarında Türkiye"ye verip veriştirdiler.
Suriye uçağı düşürüldü diye aynısını yapıyorlar. Esad"a tek cümle söz söylemiyorlar. Ama Türkiye"nin Başbakanı"na, hükümetine, askerine, ordusuna verip veriştiriyorlar.
Erdoğan"ı otoriterleşmekle suçlayanların, yüz altmış bin insanın ölümüne neden olan, kitlesel kıyımlar yapan, kimyasal silahlar kullanan, cezaevlerinde açlıktan insanları öldüren, kendi şehirlerini harabeye çeviren bir adamı korumaya almaları ibretliktir.
Suriye"deki savaşı ilk aşamalarda eleştirenlere yer yer hak veriyordum. Şahsen ben de benzer eleştirileri çokça yaptım. Ama bir süre sonra olay başkalaştı. Esad sadece kendi iktidarı için ülkeyi harabeye çevirdikten sonra kurallar değişti. Artık bu aşamadan sonra o sorgulamaların ahlaki bir temeli kalmadı.
Dikkat ediyorum da, bu çevreler, aslında Esad"a söylemeleri gereken sözleri, yapmaları gereken ithamları bu ülkenin başbakanına yapıyorlar.
Yapıyorlar da ne oluyor? Kimse inanmıyor. Milyonlarca insan o kişi etrafından kenetleniyor.
Ona sahip çıkmayı ülkeye sahip çıkma olarak görüyor. Erdoğan"a değil, ülkeye yönelmiş bir tehdidin varlığını hissediyor.
Gariptir, aynı çevreler İsrail Suriye"yi bombaladığında sessizleşiyor. Savaşın başlamasından bu yana İsrail kaç kez Suriye"ye saldırdı, nereleri bombaladı? Bir kez olsun bir söz söylediler mi?
Söylemediler, söyleyemezler. Yarın ABD Suriye"yi bombalasa, Fransız ordusu Suriye topraklarına girse, İsrail Şam"ı vursa yine sessiz kalacaklar.
İkiyüzlü bir söylem, ikiyüzlü bir davranış şekli bu.
Dikkat edin; Süleyman Şah Türbesi"ne yönelik tehdit bunlar için bir anlam ifade etmiyor. Yarın IŞİD militanları buradaki askeri birime saldırsa, Türkiye de onları savunmaya dönük operasyon yapsa ortalığı ayağa kaldıracaklar.
Çünkü Süleyman Şah da onlar için bir anlam ifade etmiyor. Erdoğan"a yönelik öfkenin bir hedefi de Süleyman Şah"ın temsil ettiği misyondur. Orası sadece bir türbe değildir. Osmanlı"nın kurucularının babaları yatıyor o toprakta. Bir imparatorluğun mirasıdır orası. Bu yüzden Türkiye, Fransa ile anlaşarak o toprak parçasını kendi denetiminde tutmaya başladı. Bir hatıraya, tarihe, geçmişe hürmet olsun diye. Bir imparatorluğun ruhu orada yaşıyor diye.
IŞİD"in ne olduğunu, Şam yönetimiyle ne tür bağlantıları olduğunu bilmeyenler o örgütle Türkiye arasında ilişki kuruyor ve "namlu tersine döndü" diyebiliyor. Yazıktır, bu bilgisizlikle her şeye yorum getirmek ayıptır.
MİT"e ait TIR"lara yönelik o meşhur operasyon aslında IŞİD militanlarının elini güçlendirmek, Suriye muhalefetinin elini zayıflatmak için yapıldı. İsterseniz, o operasyondan sonra sınır kapılarında neler olduğuna bir bakın.
Şam yönetimi bir muhalefet mevzisini bombalar, oradaki muhalifleri zayıflatır ardından IŞİD gelip orayı işgal eder. İş böyle yürür.
Öyleyse siz hangi taraftasınız?
Rusya, Kırım"ı sessiz sedasız ele geçirdi. Bölge tamamen Rusya"nın eline geçti, gündelik hayat bile ona göre yeniden dizayn edildi. ABD ve Avrupa"nın Ukrayna politikası rezil oldu. Peki Türkiye"de, yakın çevremizle bu kadar ilişkili olanlar, her fırsatta Türkiye karşıtı mevzi alanlar Rusya"nın bu eylemine tek cümle etti mi? Duydunuz mu böyle bir şey? CHP"den duydunuz mu, Cemaat çevrelerinden duydunuz mu? Müzmin muhalif çevrelerden duydunuz mu?
Bir cümlelik yorum bile yapamadılar. Ama Türkiye, Süleyman Şah türbesini savunmak için bir operasyon yapmaya mecbur kalırsa, göreceksiniz ortalığı ayağa kaldıracaklar. Çığırtkanlık yapacaklar, kıyameti koparacaklar. Neden? Erdoğan var. Neden? Türkiye yapıyor bunu.
Hastalıklı, histerik, öfke nöbetleri geçiren bu çevrelerin ortak olduğu tek şey Türkiye karşıtlığı. Az kalsın bu ülkeyi Ukrayna"ya dönüştüreceklerdi. Batılı oyun kurucuların gazıyla ülkeyi kaosa sürükleyeceklerdi. Şükürler olsun ki, millet duruma kavradı, ülkesine sahip çıktı.
Seçime bir hafta kala, "bütün bu operasyonlara rağmen AK Parti"nin oyları nasıl oluyor da hala yükseliyor" diyenlerin kör olmalı. Kimler bu hükümete sahip çıkıyor, neden sahip çıkıyor bir türlü anlamadılar, anlamak istemediler.
O hep küçümsedikleri millet, onlara rağmen ülkesine, geçmişine, Süleyman Şah"a sahip çıkıyor da ondan. Siz böyle küçümsemeye devam ettikçe sonuç hiçbir zaman değişmeyecektir.
Bu kadar yalana, bu kadar iftiraya, bu kadar iki yüzlülüğe, bu kadar Türkiye düşmanlığına hiç tanık olmadım.
Türkiye"nin de tanık olduğunu sanmıyorum. Bakalım daha neler yapacaklar. Biz milletin, Türkiye"nin ortak iyiliğinden sapmayacağız. Yanlışlarımız olsa bile, en azından durduğumuz yer sağlam olsun.
.Sayın Başbakan!
00:0026/03/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir gazete ne zaman birinci sayfasından açık mektup yayınlıyorsa, o gazetenin veya bağlı bulunduğu kurumun çok ciddi sıkıntıları var demektir.
Ne zaman kendini savunmaya çalışıyorsa, o zaman durduğu yeri içselleştirememiş, durumdan kendisi de rahatsız demektir. Bulunduğu pozisyonun, yaptığı yayınların sıkıntı verdiğinin, bedel ödettiğinin farkındadır ve bu açmazını birinci sayfasından açık mektup yayınlayarak dengelemeye çalışır.
Ya gazetenin sorunları vardır ya da gazetenin bağlı bulunduğu grubun sıkıntıları vardır. Kendini ifade etmekten ziyade bir mahcubiyet de taşır bu yazılar. Bazen mahcubiyet değil içten içe tehdit, gözdağı vardır. Uyarı ve kendini anlatma cümlelerinin arasına sıkıştırılmış ''ayağını denk al'' mesajı vardır.
Böylesi açık mektuplar o gazetenin ya da bağlı kurumun ''olağanüstü'' şartları söz konusu olduğunda yazılır. Bu da istisnai niteliktedir. Ama daha genelde Türkiye''nin ortak iyiliği, kaotik durumdan çıkışı, ülkenin selameti için iyi niyetli bir çağrı için bu yollara başvurulur. Bütün ülkeye hitap edilir ve alkışlanacak bir duyarlılık sergilenir.
Gazete veya grubun olağanüstü şartları için yazılmasına ise ender rastlanır. Bu, en son başvurulacak bir yöntemdir, son çaredir.
Hürriyet gazetesi dün ''Sayın Başbakan'' hitabıyla başlayan bir mektup yayınladı. Genel geçer medya-etik ve değer yargılarıyla ilgili cümlelerin serpiştirildiği mektupla, Başbakan''ın kendilerini hedef gösterdiğinden şikayet ediliyor ama aslında gizliden gizliye ''kimseye hesap vermeyiz, ayağını denk al'' mesajı veriliyordu.
Hürriyet gazetesi, 17 Aralık''tan bu yana bu mektupla birlikte birinci sayfasından üç açık mektup yayınladı. Suriye''deki kimyasal katliamı görmedikleri için yayınlanan açıklama da dahil, Ekim ve Ağustos aylarında yayınladıklarını da eklersek beş açık mektup oluyor.
Bu kadar kısa süre içinde bu kadar açık mektup alışılagelmiş bir şey değildir. Ne olursa olsun, bir gazetenin ardı ardına bu yönteme başvurması, bir zaaf ve zayıflık belirtisidir. Gazeteyi ya da bağlı bulunduğu kurumu okuyucular nezdinde sorgulanır hale getirir.
Hatırlatmak pek hoş değil ama 19 Nisan 1988''de yine Hürriyet''te Erol Simavi, Turgut Özal''a karşı böyle bir metin yayınlamıştı.
O açık mektup da ''Sayın Başbakan'' diye başlıyordu. ''Beğendiğimiz umut bağladığımız kişiydiniz. Şimdi itiraf edeyim, sizi artık tanıyamıyorum'' diyor. Dev bir çomar olup, mini mini bir tekirin üzerine hamle ederse onun, can havliyle atılıp yüzünü, gözünü tırmalayacağını söylüyor. ''Üzerine basa basa söylüyorum: Bizler hancıyız, sizler öyle de, böyle de yolcusunuz'' diyordu. Neyse, o mektubu okursanız, Özal''a yönelik açık tehdidi de görürsünüz.
Sonrasında neler olduğu malum..
Doğan grubu ve Hürriyet gazetesi, bugüne kadar hükümete yönelen bütün müdahalelere açık destek verdi. Siyasi tercihlerin ötesine geçip müthiş bir yıpratma operasyonu yaptı, yapmaya da devam ediyor.
17 Aralık operasyonundan bu yana Hürriyet gazetesinin yayınları adeta bir meydan savaşı verir görünümünde. 28 Şubat''ın sivil ayağı tartışmaları ve 17 Aralık''la başlayan süreçle ilgili başlatılacağı söylenen soruşturmaların bu açık mektuplarla ne tür alakası olabilir, bilemiyorum. Ama bu yönde ciddi bir telaşın varlığı hissediliyor.
Yayıncılıktan, gazetecilikten ziyade bir güç savaşına, iktidar savaşına girmişseniz, o savaşın bedelini gazetecilik ilkeleriyle kamufle edip etkisizleştiremezsiniz. Medya, etik dersleriyle üstünü örtemezsiniz. Gazetecilik ilkeleri ve medya özgürlüğü hepimiz için vazgeçilmezdir. Burada gazetecilikten çok Hürriyet grubunun güç, iktidar savaşı söz konusudur. Öyle yapıyorsanız, böyle bir kavganın içine girmişseniz, ağlamayacaksınız. Üstüne üstlük bir de tehditler savurmayacaksınız.
Hürriyet gazetesi 28 Şubat''taki yayınlarıyla nasıl ''müdahale''ye destek vermişse, bu dönemde de ''paralel yapı'' üzerinden hükümet devirmeye ayarlı müdahaleye aynı desteği veriyor. Bunu da oldukça hırçın bir şekilde yapıyor. Müthiş bir yıpratma operasyonu yapıyor, sivil iktidarın belini kırmaya çalışıyor. Bunu yaparken seçime, demokrasiye, milletin iradesine pek itibar etmiyor.
Doğan grubu ne zaman bir siyasi çevreyi savunmuşsa, ne zaman onun yanında cephe savaşına girmişse o siyasi çevre kaybetmiştir. 30 Mart seçimleri öncesi bütün gücüyle milletin eğilimlerini hedef almış, kaybedecek olanı belli bir savaşın içine gözükara atlamıştır. Seçime birkaç gün kala, resim ortaya çıkınca da eski usul yöntemlere baş vurup ince ince tehditler savurmaya başlamıştır.
17 Aralık''tan bu yana Türkiye, tarihinin gördüğü en çirkin kampanyalara maruz kaldı. On binlerce insanın telefonlarının dinlendiği, evlerinin/işyerlerinin izlendiği, mahremiyetlerinin ayaklar altına alındığı görüldü ve bu kavgada hiçbir ahlaki sınır tanınmadan bunlar servis edildi. Yalanın, entrikanın, fitnenin, çirkinliğin bütün örnekleri sergilendi.
Burada mahremiyete, kişi hak ve özgürlüklerine, Türkiye''nin ortak iyiliğine, sivil iktidara ve demokrasiye sahip çıkmak gerekirken, bütün bunlara savaş açanlarla aynı cephede ölümüne kavgaya girenler unutulmayacaktır. Bugün olmasa bile tarih onları yargılayacak, mahkum edecektir.
Hal böyle iken, masummuş gibi, doğrunun yanındaymış gibi, mağdurmuş gibi pozisyon alıp durumu kurtarmaya çalışanların inandırıcı olmaları mümkün mü? Elbette değil.
Bir günah varsa kendi ellerinizle işlediğiniz günah vardır. Kendi günahlarınız yüzünden insanları hedef göstererek başka günahları işlemeyin bari.
Bir kez olsun milletin yanında yer alın, ülkenin tarihine ve geleceğine sahip çıkın, Türkiye''nin iyiliklerini kişisel çıkarlarınızın üstünde tutun.
Her gün benzer mektuplar yayınlasanız yine inandırıcı olamazsınız. Meydanlara akın eden milyonlar herkesin ne yaptığını çok iyi biliyor!
O ''Sayın Başbakan'' ifadesi bile, sizi gazeteciliğin çok ötelerine savurmuş durumda.
Bu millet sizi affetmeyecek!
00:0028/03/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Vatan hainliğinin tanımı nedir, nasıl bir şeydir?
Başka ülkeler adına, o ülkelerin istihbarat teşkilatları adına kendi ülkesinin sırlarını çalanlara, casusluk yapanlara, hırsızlara, ülke düşmanlarına nasıl davranılır?
Kendi ülkesinin bütün mahrem alanlarına girip, bilgileri yayınlayanlara, yayınlamadan önce de bir takım yerlere servis edenlere, ülkesine ve milletine savaş açanlara ne yapılır?
Vatan hainliğinin ve casusluğun cezası nedir?
Tarih boyunca, hangi ülke olursa olsun, bu suçları işleyenlere neler yapılmıştır?
Bunları bir düşünün... Düşünün de Türkiye"nin nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğuna bir kez bakın...
Dün, Türkiye"ye karşı yapılan ihanet, Fransa"ya, Rusya"ya, ABD veya İsrail"e karşı yapılsa nasıl karşılık bulurdu?
Hepsini kurşuna dizerlerdi. Bazıları da ortadan kaybolur yıllarca izi bile bulunamazdı. Bunları yapanlar, dünyada bu işlerin böyle yürüdüğünü bilmiyor mu?
Türkiye"ye bunu yapanlar içeride olduğu müddetçe CIA"nın, Mossad"ın, Almanya ya da başka ülke istihbaratlarının çalışmasının, uğraşmasının ne anlamı var? Karargahlarını kapatıp gitsinler. Gitsinler, bu alçaklığı yapanlar onlar adına her şeyi fazlasıyla yapabilir.
Biz, Türkiye tarihinde böyle bir örnek görmedik. Böyle bir vatan hainliği, tarih düşmanlığı görmedik. Böyle bir şebekeyi ilk kez fark ediyoruz.
Etnik çatışmalar gördük, örgütlerin devlete savaş açtığını gördük, bireylerin devletle hesaplaştığını gördük, en kanlı çatışma örneklerini yaşadık, çatışmalarda on binlerce evladımızı kaybettik ama böyle bir çirkinlik, böyle bir alçaklık görmedik.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Müsteşar Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Orgeneral Yaşar Güler arasındaki özel görüşmeyi, bir ulusal güvenlik toplantısını, Suriye üzerine konuşmaları, ihtimallerin değerlendirilmesini ortam dinlemesiyle kayda alan sonra da bunları ABD üzerinden yayınlayanlardan bu devlet hesap sormayacak mı?
Bu millet hesap sormayacak mı?
Bu ülke, tarih, geçmişin bütün hatıraları onları yargılayıp mahkum etmeyecek mi?
Devlet hesap sormasa bile bu millet bunları unutacak mı?
Türkiye açık bir saldırı altında. Artık bu saldırı ne Ak Parti"yle ne de Tayyip Erdoğan"la sınırlı..
Adamlar ülkeyi satmışlar. Milleti, devleti satmışlar. Ellerindeki bütün imkanları, güçleri, ihtirasları uğruna başka ülkelerin, güçlerin çıkarları için servis etmişler.
Hiçbir değer yargıları, kutsalları, sınırları kalmamış.
Bu ülke ile hiçbir duygusal bağları kalmamış. Kendi ihtirasları uğruna bütün ülkeyi felakete sürükleyecek, milleti birbirine kırdıracak bir ruh haline teslim olmuşlar.
Önce bireyleri hedef aldılar. Sonra siyasi iktidarı hedef aldılar. Sonunda ülkeyi hedef aldılar.
Daha ötesi var mı?
Daha ötesi kurşundur. Suikasttir. İnfaz görüntüleridir.
Bu vahim durumdan medet umanlar, oy devşirmeye çalışanlar, iktidar hesapları kuranlar, suçlusunuz, sorumlusunuz. Gelecek kuşaklar sizi bu ihanete karşı durmadığınız için suçlayacaklar, sorgulayacaklar.
Bir ülkenin en gizli sırlarıdır savaş konulu görüşmeler. Bundan daha ötesi yoktur. Bundan daha ileri devlet sırrı yoktur.
Devletten milletten öte hesap olmaz. Bütün bunları aşan hesaplar, senaryolar, eylemler cinnet halidir.
Devleti ve milleti aşan, bu ikisini sarsan bütün hesaplar, devlete ve millete savaş açmaktır.
Bu kayıtları yayınlayanlar çok ağır bir cürüm işledi. Bilerek ve isteyerek. Birileriyle ortaklık kurarak ülkeyi ateşe atma planının parçalarıdır bunlar.
İhale alan, taşeronlaşan yapılarla mücadele ediyor Türkiye.
İster cemaat olsun, ister paralel yapı ya da adı ne olursa olsun, bu suçu işleyenler, milletin gazabından ebediyyen kurtulamayacak, bu kiri üzerlerinden atamayacaklar.
Artık biliyoruz ki, Türkiye içi bir düşmandan ziyade Türkiye dışı bir teşkilat, efendileri yabancı olan bir organizasyon var ortada.
Mossad"ın Türkiye için duyabileceği hassasiyet ne kadarsa onlarınki de ancak o kadar.
Mossad ne kadar yerliyse onlar da o kadar yerli!
Yazacak başka cümle bulamıyorum. Bu kayıtların alınması ve yayınlanması size ne kazandırdı?
Ne yapıyorsunuz siz!
Türkiye kazandı, siz kaybettiniz!
00:0031/03/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Millete savaş açtınız, kaybettiniz.
Ülkeye savaş açtınız, kaybettiniz.
Küçümsediniz, değersizleştirdiniz, yaktınız, yıktınız.
Fitnenin her türünü, yalanın ve iftiranın her çeşidini denediniz.
İttifaklar kurdunuz, kapalı kapılar ardında, darbe dahil, senaryolar yazdınız.
Medya üzerinden, haber ajansları üzerinden, sosyal platformlar üzerinden insanların zihinlerini zehirlediniz.
Dışarıdaki müttefiklerinizi bile yardıma çağırdınız.
Erdoğan"ı ebediyyen silecektiniz, yok edecektiniz.
Üç buçuk aydır millete kan kusturdunuz. Erdoğan"ı tiranlaştırıp milletin kalbinden çıkaracaktınız.
Evini izlediniz, yolunu izlediniz, çocuklarını izlediniz, telefonlarını dinlediniz. Röntgenlediniz. Hızınızı alamayıp Erdoğan"a vuracağım diye Türkiye"ye ait ne varsa, ne kadar değer varsa saldırdınız.
Elleri kelepçeli daracağacına gönderecektiniz.
Ama bir liderin neden böylesine sevilip sahiplenildiğini anlamayacak kadar cahildiniz.
Yapamadınız, başaramadınız, elinize yüzünüze bulaştırdınız. Kirli düşüncelerle, kötü kokularla, karanlık senaryolarla birlikte sandığa gömüldünüz.
Dün çok ağır bir cevap aldınız.
Türkiye kazandı, siz kaybettiniz.
İftiralarınızla, yalanlarınızla, sahtekarlıklarınızla başbaşa kaldınız.
Bu ülkenin okumuş-yazmışları, gazetecileri, televizyon yıldızları küme düştü. Ülkesini ve milletini küçümsemenin mahcubiyetini yaşıyor olmalılar diyeceğim ama bunu bile yapamayacaklar, biliyorum.
Türkiye yerel seçim yaşamadı. Erdoğan referandumu yaşadı. Bir güven tazelemesi yaptı. Bunca saldırıya, çirkefliğe boyun eğmedi ve onu sevdiğini, değer verdiğini bir kez daha ilan etti.
O dik durdukça millet de dik durdu, ülke de dik durdu.
Erdoğan üzerinden Türkiye"ye sahip çıktı. Siz yabancılaştınız, Anadolu insanı ülkesine ve geleceğine sahip çıktı. Evine, ailesine, çocuklarına, yakınlarına saldırdığınız bu adama sahip çıktı.
Ulusal güvenlik toplantılarını bile dinleyip dünyaya servis edecek kadar küçüldünüz. Kimliğinizi ve kişiliğinizi kaybettiniz. Bunun cezası çok ağır oldu. Sokağa çıkamayacak dediğiniz adam milyonları meydanlara yığdıkça sokağa çıkamayacak hale siz geldiniz.
12 yıldır iktidarda olan, böyle acımasız saldırılarla mücadele eden bir parti, bir lider oylarını artırıyor, ezip geçiyor. Hiç mi sorgulamıyorsunuz, hiç mi nedenini sormuyorsunuz?
Eskiye Türkiye özlemcileri, kendi çıkarlarının ülke ve milletin üstünde tutanlar, yerle bir oldunuz.
Üç buçuk aydır siyasi partilerin seçim rekabetini izlemedik. Türkiye"yi hedef alan büyük bir operasyonu izledik. Ekonomiden dış politikaya, toplumsal barıştan siyasi istikrara kadar her şeyi hedef alan, akıl hocaları dışarıda olan darbe girişimi izledik.
"Yüzde altmış oy alsa bile ezeceğiz, yok edip bitireceğiz" diyenlerin, Erdoğan"ı yok etmek için ülkeyi ateşe atmayı göze alanların yönettiği bir darbe girişimiydi bu. Olağanüstü hale hazırlananların, binlerce kişiyi gözaltına alma hesabı yapanların, gözaltılar için kapalı salonlar hazırlayanların yönettiği bir kirli operasyondu.
Türkiye tehlikeyi farketti. İki milyon insanın İstanbul"da miting alanına toplanması, kalpten kalbe iletişim kurduğu adama sahip çıkması, yetmiş yaşında ninelerin-dedelerin bastonlarıyla yollara koyulması, Türkiye"nin tehlikede olduğu hissine kapılması boşuna değildi.
Bu duyguyu, bu hissi hiçbir zaman anlamadınız. Anlamadığınız için de sürekli kaybediyorsunuz.
Oysa bu bir siyasi yarıştı. Milletin tercihi neyse o öne geçerdi. Partiler sürekli değişirdi. Liderler de. Ama siyasi yarış ülkeyi tehlikeye atacak bir kavga haline getirildi. Devlet içinde yapılanmış bir organizasyon, darbe planı suya düşünce siyasi partileri kendi yörüngesine çekti, hoyratça kullandı. Bu organizasyona esir olan muhalif siyasi aklın Türkiye"yi yönetmesi elbette mümkün değildi. Bu yüzden milletten vize alamadı.
Yeni; koalisyon çöktü. Hezimete uğradı. CHP-Cemaat ittifakı da, bu ittifaktan medet umanlar da, çözüm sürecine karşı olanlar da kaybetti. Türkiye, yalanlara, iftiralara prim vermedi. Medya operasyonlarına, şantajlara boyun eğmedi.
O zaman... Gelin hep beraber yeni şeyler düşünelim.
Cemaat bitti, "cephe" oldu!
00:002/04/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cemaat fabrika ayarlarına dönebilir mi?
Dönemez. Bu şansı kaybetti. Cemaat olma özelliğini yitirdi. Başka bir yapıya dönüştü. Türkiye Cumhuriyeti"nin hiç görmediği bir güç savaşının tarafı oldu. Muhafazakar bir yapı, Türkiye"de hiç görülmemiş biçimde CHP için kapı kapı dolaşıp oy istedi.
Oy istemekle kalsa iyi. Devlet içindeki kadroları üzerinden bir siyasi tasfiye operasyonu yürüttü. Sivil hükümeti devirmeyi, iç politikayı dizayn etmeyi, yeni iktidar kadroları oluşturmayı, muhalefetle konjonktürel ortaklık kurarak amacına ulaşmayı hedefledi. Amaç hasıl olduktan sonra ilk tekmeyi yol arkadaşlarına, geçici koalisyon ortaklarına vuracaktı.
Bu dönemde Türkiye çarpıcı ve çarpık ortaklıklar gördü. MHP"li olmakla CHP"li olma, muhafazakar olmakla laik olma arasında, güç-iktidar mücadelesi söz konusu olduğunda, müthiş bir geçişkenlik olduğunu, bu kimlikler arasındaki kalın çizgilerin devlet iktidarını denetleme söz konusu olduğunda ortadan kalktığını gördü.
Öyle ise cemaatin, CHP"nin, MHP"nin savunduğu siyasi görüş ve söylemin aslında hiç de anlamlı bir şey olmadığını söyleyebiliriz.
Yolsuzluk operasyonlarıyla başlayıp aslında bir darbe planının devreye sokulduğu anlaşılınca da müthiş bir toplumsal tepki çıktı ortaya. Plana diğer muhafazakar çevreler direnirken geleneksel darbeci çevrelerin ve medya-sermaye gruplarının alabildiğine destek vermesi, birilerinin darbe senaryosunu bu sefer cemaat üzerinden devreye soktuğu gerçeğini ortaya çıkardı.
Darbe planı başarısız oldu
İlk kez bir muhafazakar çevre, cumhuriyet tarihi boyunca muhafazakarlarla çatışan güç merkezleriyle ortaklık kuruyor ve bir muhafazakar kimlikli iktidarı alaşağı etmeye çalışıyordu.
Eşi benzeri görülmemiş bir dezenformasyon, kirli bilgi, zihinsel operasyon yürütüldü. Başbakan"ı darağacına göndermekten, Türkiye"den kaçırmaya, ailesini dağıtmaktan çocukları üzerinden vurmaya, ona destek verenleri yıpratıp yok etmeye, milli sermaye dediğimiz grupları tasfiye etmeye, diğer cemaat yapılarını dağıtmaya, liderlerini hapsetmeye, varolan siyasal kadroları dağıtmaya dönük uluslararası boyutu olan bir örtülü operasyon yapıldı.
Kitleler manipüle edilip Ak Parti hezimete uğratılacaktı, bu olmazsa seçimler iptal edilecekti, bu da olmazsa toplumsal isyan çıkarılacaktı. Bir nevi Ukrayna senaryosu uygulanacaktı. Siyasi küskünler kullanılıp kitleler ayaklandırılacaktı. Ukrayna olmazsa Mısır senaryosu uygulanacaktı. Erdoğan Mursi"ye dönüştürülecekti.
Her iki planda da yerli olanla yabancı olan birbirine karışmıştı. Oyun kurucu cemaat değildi. Türkiye"nin geleneksel darbecileri de değildi. Cemaatin iskelet yapısı, devlet ve toplum içindeki sinir sistemi kullanılacak, geleneksel darbeci medya/sermaye destek verecek ve Türkiye projesi Erdoğan"ı tarihe gömerek başarıya ulaşacaktı.
Olmadı. Bu karanlık senaryo farkedildi. Bazılarının hep küçümsediği o millet oyunu bozdu. Erdoğan"a sahip çıkarken aslında Türkiye"ye sahip çıktı. Kamuoyunun öyle kolay yönetilemediği, insanların kendi kanaatlerinin medya üzerinden rahat yönlendirilemediği ortaya çıktı. Gazeteci ve siyasetçi olmanın bir ayrıcalık olmadığı, kitlesel kanaatleri eskisi gibi belirleyemediği görüldü.
Cemaat çevrelerinin; medyasıyla, sermaye gruplarıyla, STK"larıyla, Türkiye dışı organizasyon ve ilişki ağlarıyla böylesine hoyratça kullanılması, başaramamış olsa da, oyun kuruculara hiçbir şey kaybettirmedi. Onlar on yıldır hep kaybediyor, yeniden denemelere girişiyorlar.
Cemaat değil cephe
Kaybeden cemaat oldu. Bir "cephe" olarak, devlet imkanlarıyla elde ettiği bilgi üzerinden Erdoğan ve çevresine şantaj yapması bir tarafa, bir süre sonra yapıp ettikleri doğrudan ülkeyi ve devleti hedef alır hale gelmesi, Türkiye genelinde bir "tehdit" algısı oluşturdu. Bu algı kolay kolay zihinlerden silinmez. Bir cemaat ya da siyasi çevre için bundan daha büyük yıkım, kaybediş olmaz.
Ehliyetsiz, polis/istihbarat karışımı tipler Cemaatin temsilcileri haline geldi. Cemaat kitlesi, kişisel hırslar, öfkeler ve güç hesaplarına kurban edildi. Bu yapı, kitle kanaatini kaybetti. Hırslarına yenildi. Güce tapar hale geldi. Gönül zenginliğini terk edip dünyada bilinen en yalın haliyle iktidar savaşına girişti.
O artık bir cemaat değil. Çünkü cemaatler saygınlık ve sempati bağlarıyla güçlüdür. 17 Aralık"tan bu yana olanlar, bir siyasal yapı, bir örgüt yöntemidir. Dahası, istihbarat ağırlıklı, örtülü operasyonlara girişen, dış bağlantıları nedeniyle sorgulanan bir yapı vardır ortada.
Tehditler, hesap sormalar, gözdağı vermeler, şantajlar, dinlemeler, takipler, dosyalar, örgüt senaryolarıyla insanları hapislere toplama planları..
Dört aydır bunlarla boğuşuyor Türkiye.
Bundan sonra hiçbir politik görüşü olmayan kişiler bile, bir cemaat mensubuyla yan yana gelmekten çekinecek, güvenmeyecektir. "Acaba beni de dinliyorlar mı" kuşkusunu üzerinden atamayacaktır.
Cemaat-CHP-MHP ortaklığı
Gazeteciler gazeteciliğini kaybetti, işadamları işadamlığını kaybetti, esnafı esnaf olmayı kaybetti. Hepsinin ortak özelliği, "hizmet" kavramını takip şeklinde anlamaları, fişleme şeklinde anlamaları oldu.
Bir gazeteci ile bir istihbaratçı arasında ayırım kalkmışsa, gazeteci aynı zamanda örgüt yöneticiliğine soyunmuşsa orada çok ciddi tehdit var demektir.
17 Aralık"tan bu yana o kadar çok şey gördük ki; o insanların inandırıcılığı kalmadı. Gözümüzün içine baka baka yalan söylediler. Bildiğimiz, emin olduğumuz konularda bile insanları aptal yerine koyarak yalanlar aktardılar. Şok ettiler. Bu sözlerin nefret ve öfke ile, iftira haline getirildiğini gördük.
Dün cemaatten olmayıp da cemaatin sözcüsü gibi davrananlar şimdi cemaate vuruyor. Bazıları da olayı hala anlamamış olacak ki, tam gaz devam ediyor.
İkisi de ayarsızlık.
Bu ayarsızlar üzerinden bir Türkiye projesi imkansız. Hep hayal kırıklığı yaşayacaklar. Cemaat-CHP-MHP seçim ortaklığı, bir siyasi projeye dönebilir. İki ay önce Başbakan, seçim sonrası siyasi alanda ciddi değişiklikler yaşanacak demişti. Ortaklığın seçim sonrası ne yönde devam edeceğini hep birlikte göreceğiz.
Ama bu süre içinde yapısal değişikliği Fethullah Gülen grubunun yaşadığını, cemaat özelliğini tamamen kaybettiğini not edelim. Siyasi güç çatışmalarının merkezinde yer almanın bu yapıyı nasıl hırpalayıp tükettiğini görebiliriz.
Üç ülke, üç hezimet ve Türkiye direnişi
00:008/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Mısır''da, tarihin ilk demokrasi deneyimini Batı ülkeleriyle güç birliği yaparak yok eden Cunta yönetimi, 529 kişi hakkında idam kararı verdi. Toplu katliamı andıran kararların arkasında, darbeye destek veren ABD ve Avrupa demokrasileri de var.
Ortadoğu''ya her türlü müdahaleyi yapan, demokrasi diye avaz avaz bağırıp asla demokratik dönüşümlere izin vermeyen, bu yönden toplumsal arayışları her türlü kirli oyunlarla boşa çıkaran, Mısır''da ''darbe yapıldı'' bile diyemeyen bu güçlerin, idam kararlarının altında imzaları vardır. Tarih bunu böyle kaydedecektir.
Beş yüz değil, ben bin kişi bile idam etseler, Mısır''ın gözünü açan demokratik değişimi, özgürlük arayışlarını, Batılı ülkelerin desteğiyle bile, durdurmaya güç yetiremeyeceklerdir. Sisi yönetiminin, Enver Sedat''tan, Hüsnü Mübarek''ten daha kötü bir sonla yüzleşeceğini söylemek pekala mümkündür.
ABD ve Avrupa, Mısır''da bütün değerlerini, ilkelerini, son elli yıldır savunduğu her şeyi kaybetti. Artık demokrasi ve değerleri değil diktatöryal yönetimleri tercih ettiğini ortaya koydu. Aslında bu tavrıyla oyun kurucu özelliğini yitirdi. Şu anki kazanımının geçici olduğunu, uzun vadede kaybeden taraf olduklarını bir yere not edin.
Ukrayna''da bir bölge daha koptu, Rusya denetimine giriyor. Ukrayna''yı elbirliği ile paramparça ediyorlar. Donetsk halkı bağımsızlığını ilan etti. Muhtemelen Mayıs ayında yapılacak referandum sonrası o da Kırım gibi Rusya''ya bağlanma kararı alacak.
ABD ve Avrupa Rusya''ya yenildi
Ukrayna''yı kendi hevesleri uğruna uçuruma sürükleyen Batılı ''dostlar''ın utanç içinde gelişmeleri izlemekten başka yapacak hiçbir şeyleri yok. İstihbarat örgütleri üzerinden sokakları terörize ederek Ukrayna''yı Rusya denetiminden tamamen çıkarıp kendilerine bağlamaya çalıştılar. Basit, bir adım sonrasını ölçemeyen bir plandı bu.
Nitekim bir adım sonrası geldi ve Rusya bu ülkeyi parçaladı. Senaryoyu yazanlar şimdi toplantı üstüne toplantı yapıyor ama sadece ağlayıp sızlanıyorlar, atıp tutuyorlar. Yapabilecekleri hiçbir şey yok. En azından bu günkü güç yapılanmasına göre.
ABD ve Avrupa, Mısır''dan farklı olarak, Ukrayna''da her şeyi kaybetti. Ülkeyi de, kredilerini de. Rusya''ya karşı oyun kurucu özelliğini de kaybetti. Şüphesiz, Ukrayna olayı, soğuk savaşın sona ermesinden bu yana Batı karşısında hezimetlerin her türünü yaşayan Rusya''nın en büyük stratejik güç şovudur.
Suriye''de Şam yönetimi aktif çatışmaların bir yıl içinde sona ereceğini iddia etti. Baas yönetimi, Batılı ülkelerin Suriye''de demokratik dönüşüme desteğini çekmesiyle kendini daha güçlü hissediyor. Suriye muhalefetine türlü vaatlerde bulunan ABD ve Avrupa, muhalefeti yarı yolda bıraktı. Rusya''nın, İran''la birlikte Suriye üzerinden kurduğu oyunda başarısız oldu, yenildi.
Bu yenilgi, ABD ve Avrupa''nın Ortadoğu''da tartışılmaz üstünlüğünü, oyun kurma özelliğini de yerle bir etti. ABD ve Avrupa, Suriye''de de Mısır''da da diktatörlerden, otoriter rejimlerden yana durdu, Demokrasi ve özgürlüklere destek vermedi, hatta bölgenin özgürleşmesinden korktu. İşin kolayına kaçarak bölgenin geleceği üzerindeki etkisini kaybetti. Aslında Ortadoğu dinamiğini ve geleceğini kaybetti.
Türkiye de direndi ama yeni bir oyun kuruyorlar
Bu üç ülke uygulanan senaryoların hepsinden daha fazlası, hepsinin bileşkesi çok daha rafine bir şekilde Türkiye''de uygulandı, uygulanıyor. Gezi olayları Ukrayna benzeri bir senaryoydu. Hedef toplumsal travma yaratıp infiale neden olmak, sokakları ve kamu binalarını ele geçirmek, son olarak Başbakanlığın ele geçmesiyle hükümeti düşürmekti. Gezi planlamasında bir adım sonrasında ne olacağına dair kimsenin bir bilgisi ve kanaati yoktu. Özgürlükler üzerinden ülke ve demokrasi vuruluyor, otoriter yönetime hazırlık yapılıyordu.
Başaramadılar. Çok geçmeden Fethullah Gülen grubunu keşfettiler. Bu sefer kitleleri değil sistem içindeki kadrolar üzerinden hükümeti hedef aldılar. Gariptir, öteden beri bütün darbe planlarına destek veren çevreler bu kampanyada tartışmasız yerlerini aldılar, güç birliği yaptılar. Bir süre sonra hedefin sadece hükümet olmadığı, Türkiye''nin yeniden yönetilebilir alana çekilmesi olduğu ortaya çıktı. Hükümete karşı kullanılan argümanlar, servis edilen malzemeler Türkiye''ye yıpratıyor, küçük düşürüyordu.
Türkiye bölgenin merkez ülkesiydi. Bütün coğrafyayı etkiliyor, hareketlendiriyordu. Gücün kaynağı burasıydı ve bu güç susturulmalıydı. Dikkat edin, Türkiye''de olup bitenleri önyargısız okuyunca, meselenin hükümet olmadığını ve daha yukarıda dikkat çektiğim üç ülkede uygulanan senaryoyu daha içeren bir süreç yürütüldüğünü göreceksiniz.
Türkiye''yi bu üç ülkeden biri haline getirmek istediler. Biri olmazsa diğeri olacaktı. Olmadı, başaramadılar. Türkiye direndi. 30 Mart seçimleriyle millet oyunu bozdu, durumun farkında olduğunu ortaya koydu.
Ama bitmedi, devam ediyor. Kaybetseler de durmayacaklar, oyun üstüne oyun kuracaklar. Daha seçim sonuçları değerlendirilemeden Cumhurbaşkanlığı üzerinden bir gerilim stratejisi devreye sokuldu. Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar bu gerilimle uğraştıracaklar ülkeyi.
Bugünlerde hangi çevreler üzerinden ve özellikle hangi kurumlar üzerinden oyun kurgulandığına çok dikkat edin. Sadece dünkü tartışmaları gözden geçirseniz bile bunu farkedeceksiniz.
Adana operasyonu bir başlangıç mı?
00:009/04/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
17 Aralık operasyonuyla başlayan, çok geçmeden kapsamlı bir darbe planı olduğu ortaya çıkan, devlet iktidarını devlete karşı kullanan paralel yapıya ya da örgüte yönelik operasyon başladı mı?
Dün Adana ve Ankara"daki operasyonların bu kapsamda olup olmadığı henüz netleşmedi. 13 polisin gözaltına alındığı operasyon, Adana ve Hatay"da MİT"e ait TIR''ların durdurulup aranmasına yönelik. Çoğu istihbarat kökenli kişilerin dinleme ve casusluk soruşturması kapsamında gözaltına alındığı söyleniyor. MİT TIR''larına yönelik operasyon 17 Aralık planının bir parçası olduğuna göre, dünkü gözaltıları da bu kapsamda değerlendirebiliriz.
Dünkü gözaltılar, "ilk dalga" olabilir mi? Duyumlarımıza göre bu yönde kapsamlı çalışmalar yapılıyor. Hukuki altyapı hazırlanır hazırlanmaz belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük casusluk operasyonu başlatılacak. Emniyet, yargı, medya ve iş dünyasından bir çok kişinin, görünür meslek ya da görevlerinin dışında ne tür örtülü operasyonlarda roller üslendiği ortaya çıkacak.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın defalarca dile getirdiği, dünkü grup konuşmasında da ısrarlı bir şekilde vurguladığı, "İnlerine gireceğiz", "Yerle yeksan olacaklar" dediği ve tarihin en büyük ihaneti olarak nitelediği plan, öyle sadece Erdoğan"ı ya da AK Parti hükümetini tasfiye etmekle sınırlı değildi.
Binlerce İnsan hapiste olacaktı
Türkiye"ye yönelmiş, içerideki kadroların dışarıdaki ortaklarıyla birlikte bir tür diz çöktürme operasyonuydu. Bu amaçla bireylerden kurumlara, iş dünyasından devletin en mahrem sırlarına kadar her şeye savaş açtılar. Her şeyi ortaya saçtılar, dağıttılar, deşifre ettiler, değersizleştirdiler. Bir tür çokuluslu operasyonla yüzleşti Türkiye. 30 Mart"taki seçmen tercihleri adeta ülkeyi kurtardı, duruma vaziyet etti. Ama bitmedi, devam edecek. Şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerinden yeni bir çatışma senaryosu oluşturmaya çalışıyorlar.
1- Binlerce insanın yasadışı yollardan dinlenmesi suç değil mi? Bu bilgilerle insanlara şantaj yapılması suç değil mi?
2- Binlerce insanın uydurma örgüt üyeleri haline getirilmesi, toplu gözaltılar için listeler yapılması, gözaltı tarihleri belirlenmesi, kalabalıkları toplamak için salonlar ayarlanması suç değil mi?
3- İnsanların evlerine, iş yerlerine kamera sistemleri kurulup röntgencilik yapılması suç değil mi? Bireylerin en mahrem sırlarını ele geçirip şantaj yapılması, korku salınması, itibarsızlaştırma tehdidiyle baş başa bırakılması suç değil mi?
4- Bir devletin en mahrem sırlarının başında savaş konulu istişare gelir. Savaş kararlarının alındığı toplantılardan daha öte sır olmaz. Böyle bir toplantıyı dinleyip dünyaya ilan edenlere hesap sorulmayacak mı?
5- Devletin ve toplumun bütün iletişim ağının kontrol edilip başka ülkelerin istihbarat örgütleriyle paylaşılması, adeta onlara taşeronluk yapılması nasıl bir suçtur? Bunu yapanlara hangi ülkede nasıl davranılır?
6- Dahası, Türkiye"de sıradan görevliler olup bazı ülkelerin istihbarat teşkilatlarının resmi çalışanı olanların, bu örgütlere üyelik kartları olanların 17 Aralık sonrası operasyonlarda merkezi roller üstlenmesine ne denir?
7- Bir cemaat ya da örgütün tepe yönetiminin, kendi ülkesini mahkum edecek şekilde, başka ülkelerle işbirliği yapması, "Ben yanıyorsam ülke harabolsun" mantığıyla her şeye saldırması, tam anlamıyla bir istihbarat teşkilatı haline gelmesi nasıl bir tehdit, nasıl bir tehlike oluşturur?
Devlete ve adalete İnanç ortadan kalkar
Bu tür ağır cürümlerin hesabını sormayan devlet var mı dünyada? Bunların hesabını sormayan bir yapıya devlet denir mi?
Eğer bu suçlar soruşturulmazsa, sorgulanıp yargı süreci başlatılmazsa Türkiye"de herkesin benzer suçlar işlemesinin kapıları açılır? Bir ekmek çalanların yıllarca hapse mahkum edilebildiği bir ülkede, memleketi satanlara hesap sorulamıyorsa orada ne devlet vardır ne de adalet. Bunlar olmayınca da ne millet kalır ne de ülke.
Eğer Türkiye, bu kirli ittifakı, bu darbe planlarını, bu rejim değişikliği projesini sorgulayamazsa, karanlık bir geleceğe mahkum olacaktır. Benzer yapılar, devleti de milleti de aşıp kendi doğrultuları çerçevesinde ülke/rejim inşa etmeye kalkışacaklar, çok ciddi toplumsal kamplaşmalar/cepheler oluşturup büyük bunalımlara neden olacaklardır.
Şimdilerde "cadı avı" denilerek, "linç kültürü" denilerek bu hukuksal sürecin önünü kesmeye çalışanlar beş ay önce "Devlet biziz" diyerek herkese korku salıyor, herkesi sindiriyor, herkesi tehdit edebiliyordu. Başbakan"ı darağacına gönderme, kendilerinden olmayan siyasileri tasfiye etme, cemaatleri sindirme, medyayı yok etme, kanaat önderlerini itibarsızlaştırıp bitirme hesapları yapıyordu. Yüz binden fazla insanı dinleyip fişleyenler, bu kişiler için suçlar ve örgütler ihdas edenler, başarılı olsalardı bugün binlerce insan hapisteydi. Yargılanmadan yıllarca içeride çürüyecekti.
Bu bir darbe süreciydi. Hadi bu ülkede darbeler gereğince yargılanamıyor, hiç değilse darbe girişimlerinden hesap sorulması lazım. Devlet dahil, herkes kimin ne yaptığını, ne tür suçlar ve organizasyonlar içinde olduğunu biliyor ama kimse hesap soramıyorsa ortada çok büyük bir acziyet vardır.
Bu kadar acziyetin olduğu ülkede devlete ve adalete inanç ortadan kalkar. Bu da o ülke için yıkımdır.
Dünkü operasyon olayın vahameti karşısında sıradan bir olay. Belki de bu görevliler sorgulanıp bırakılacak, olaylarla bağlantıları bile tespit edilemeyecek, bilmiyorum. Yargı kararına kadar herkes masumdur, bir şey diyemeyiz. Ama 17 Aralık"tan bu yana Türkiye"ye travma yaşatanların ağır suçunu kimse örtemez…
Biz susarsak coğrafya susar
00:0011/04/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye büyüdükçe Ortadoğu hareketlendi. Türkiye güç kazandı, cesaretini hissetti, bütün bölgede değişim rüzgarları esmeye başladı. Ne zaman ki Türkiye yeniden içe kapanmaya zorlandı, enerjisini iç sorunlara harcamaya başladı coğrafyadaki değişim dalgası zayıfladı, kırıldı.
Bugün Mısır cuntasının 529 kişiye verdiği idam cezalarını tartışıyoruz. Bu halde bile, aylardır kör bir kavgaya mahkum edilsek bile, bu kavga yüzünden çevremize bakamayacak hale getirilsek bile bunu biz tartışıyoruz, biz tepki gösteriyoruz.
Arap dünyası suskun, Arap medyası suskun, ABD ve Avrupa siyaseti, kurumları, medyası, insan hakları kuruluşları suskun. Ortadoğu"nun en büyük demokrasi çıkışını yok edenler, kitlesel kıyım görüntüsü veren idam kararlarına, cunta rezaletine utangaç da olsa tepki vermekten uzak.
Türkiye"de, yakın çevremizde, "kriz coğrafyası", "fay hattı" olarak tanımlanan ülkelerde genç kuşaklar Batı"ya, yüz yıldır bize ve bu ülkelere dayatılan anlayışa, zihin esaretine karşı derin bir sorgulama başlatmalı, tarihi bir meydan okuma şekli geliştirmeli.
Geleceğimizin sadece ve sadece kendi ellerimizde olduğunun idraki ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, nesilden nesile aktarılmalı, coğrafya tarihi tersine çevirecek bir çıkış yolu bulmalı. Diktatörlüklerin, zorbalıkların, fakirliğin ve adaletsizliğin kader olmadığına dair coşkulu bir bilinç oluşturulmalı.
Gezi olaylarından bu yana Türkiye"yi içe kapatmaya yönelik girişimler maalesef kısmen de başarılı oldu. Türkiye, içerideki krizle boğuşmaktan çevresine bakamaz hale getirildi. Hükümeti düşürmekten darbe yapmaya kadar her uğursuz girişimin arkasında yer alan çevrelerin son derece bilinçli, kapsamlı bir senaryo çerçevesinde hareket ettiklerini düşünüyorum. Siyaseti felç etmek, ekonomiyi çökertmek, toplumsal krizleri tekrar canlandırmak gibi ülkeyi intihar noktasına sürükleyenlere bu ağır suçun sorumluları olduğu mutlaka hatırlatılmalı.
Son dört aylık mücadelede, devleti ve hükümeti köşeye sıkıştırmaya çalışan inisiyatif kesinlikle bir cemaat öfkesiyle sınırlı değildi. Kendi geleceği için ülkeyi yakmayı bile göze alabilenlerin adlarının, tarihin en büyük casusluk operasyonuyla birlikte anılması ibretlik bir durumdur. Türkiye içinde binlerce bireyi fişleyenlerin, devleti de fişlediklerini, ülkeye diz çöktürmek isteyenlere malzeme servis ettiklerini unutmamak lazım. Aslında senaryo çok büyük. Senaryonun gerçek hedefinin; Türkiye"nin son yıllarda çevresindeki ülkeler ve toplumlar üzerinde oluşturduğu o güçlü siyasal söylem, değişim dalgası olduğunu da…
Başlatılan dinleme ve casusluk soruşturmaları, çok daha çarpıcı gerçekler sunacak bize. Belki o zaman ne kadar ürkütücü bir durumla karşı karşıya bırakıldığımızı daha iyi anlayacağız. İçişleri Bakanı Efkan Ala"nın sözlerine bakılırsa, yüz seksen civarında soruşturma dosyası var. Bunların büyük oranda dinleme ve casusluk konulu olduğundan şüphe yok.
Zaten dinlemelerin hepsi ya şantaj içindi ya bir yerlere servis için. Aslında her ikisi içindi. NSA"nın küresel çapta casusluk ağının Türkiye ayağını oluşturanlar, aldıkları ihaleyi yerine getirirken içeride de devleti ve toplumu yeniden dizayn etmeye girişmişler.
İşte bunlar, Türkiye"yi eskiden olduğu gibi yeniden içe kapanmaya zorladı. Ortadoğu"daki gelişmelere bakamadık bile. Kuzeyimizde Kırım Ukrayna"dan koparılıp Rusya"ya bağlandı, bakamadık bile. Ukrayna fiilen parçalandı, Karadeniz"in kuzeyinde Doğu Avrupa"dan Kafkaslara kadar yeni bir kriz haritası oluştu, dikkat edemedik bile.
Türkiye susturuldu. Kuzeyimizde Rusya şovu başladı. Avrupa ile Rusya arasında müthiş bir restleşme, kapışma yaşanıyor. Dünyanın dikkati Ortadoğu"dan Türkiye"nin kuzeyine kaydı. Moskova"nın Ukrayna"da yapıp ettiklerine karşı Güney Kafkaslarda bir hareketlilik, Bulgaristan ve Romanya"da ABD askeri hareketliliği, bugüne kadar krizlerden uzak tutulan Karadeniz"de gerilimler başlayabilir. ABD ve Avrupa"nın genel durgunluğuna karşı Asya"da müthiş gelişmeler izliyoruz. Rusya"nın hem Kuzeyimizde hem de Ortadoğu"daki manevralarına cevap bile verilemiyor.
Ortadoğu"da eski yönetim tarzı tekrar ipleri eline alırken, zorba rejimler tekrar güç kazanırken, en hareketli olması gerektiği dönemde Türkiye"nin sinir sistemini felç edenler kimler adına ne görevler üslenmiş olabilir? Bunun ciddi biçimde sorgulanması lazım. Türkiye"nin, yüzleşmek zorunda bırakıldığı felaket senaryosunu iyi anlaması, sorumlularından hesap sorması lazım.
Başlatılacağı söylenen soruşturmaların neden casusluk ve dinleme odaklı olduğu bu yüzden önemli. Bütün ülkeyi ABD, Avrupa ve İsrail istihbaratına gammazlayanların, nasıl bir ihanet içinde olduğu kamuoyuna gösterilmesi lazım. Başka ülkelerin istihbarat faaliyetleri için kendi ülkesine ihanet eden suçluların ifşa edilmesi lazım.
Türkiye"nin içerideki bu yapılanmadan bir an önce kurtulup, onları tasfiye edip başlattığı uzun yürüyüşü devam ettirmesi lazım. Özgürlükleri alabildiğine genişletip, ekonomik ve siyasi istikrarı güvence altına alması, yakın çevresinde yeniden değişim dalgaları oluşturması, bölgesel dönüşümün öncülüğünü devam ettirmesi lazım.
Biz susarsak bütün coğrafya susar. Biz susarsak yüzyıllık uyku ve esaret yeniden başlar. Biz ayağa kalkarsak, sağlam adımlarla yürürsek omuz omuza yürüyeceğimiz çok ülkenin olduğunu göreceğiz.
Yüz yıl sonra kendine gelen bu ülkeyi, bu milleti tekrar dar alanlara hapsetmeye yönelik bütün girişimler boşa çıkarılmalı. Küresel güç haritasının yeniden şekillendiği, Doğu-Batı arasındaki güç farkının hızla yok olduğu bir dönemde, Türkiye"yi diz çöktürmeye yönelik her girişim ihanettir.
Mısır"da idamları tartışırken, Ortadoğu"da demokrasi mücadelesinin neden başarılı olamadığını sorgularken, aynı dönemde Türkiye"nin neden susturulmaya çalışıldığına bakmalıyız. Bu zamanlamaya dikkat etmeliyiz. Türkiye"de olup biten münferit gibi görünen hareketleri bu büyük resimle birlikte anlamalıyız.
Unutmayın, biz yürürsek coğrafya yürür. Biz susarsak onlar da susacak. Susacak ve o karanlık tarih yeniden başlayacak.
Şok atlatıldı, bu dip dalga durdurulamaz..
00:0014/04/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"nin 17 Aralık"ta bütün boyutlarıyla yüzleştiği "karşı darbe" bütün boyutlarıyla anlaşılamazsa çok yakında benzer bir şok dalgası daha gelecektir.
Olayı basite almak, sadece bir cemaat ihtirasıyla sınırlandırmak, "karşı darbe"nin arkasında oluşan cepheyi oluşturanları görememek Türkiye adına büyük bir basiretsizlik örneği olarak tarihe geçecektir.
Son on yılda Türkiye"de başlayan ve bütün coğrafyayı sallayan büyük değişim dalgası, aslında siyasi tarihte derin bir dönüşümün, tarihsel kırılmanın yansımasıydı.
Bu yüzden de on yıl içinde süreci engellemeye, yönünü değiştirmeye dönük çokça müdahale yaşandı. Su yolunu bulmuştu ve bu akış engellenmeliydi. Engellenemezse sadece Türkiye için değil coğrafya için bir dönüşüm yaşanacaktı ve Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan bölgesel statüko yerle bir olacaktı.
Klasik rejimler üzerine kurulu küresel denetim mekanizması sarsılacak, yüz yıldır bu bölgede her şeyi dizayn edenlerin elleri zayıflayacaktı.
Bu yüzden, on yıl içinde Türkiye"nin gündemine oturan, aslında o merkezler tarafından yönlendirilen eksen kayması tartışmaları, darbe planları, iç çatışma senaryoları hep bu dönüşümü engellemeye, Türkiye"nin yürüyüşünü durdurmaya, coğrafyayı yönetilebilir halde bırakmaya dönüktü.
SON KOZ, SON İTTİFAK
17 Aralık"la açıkça görebildiğimiz müdahale işte bu müdahale dalgasının son örneğidir. Aslında bu müdahale ile Türkiye tarihinin en büyük çevreleme harekatına tanık olduk.
Cemaat bu müdahaleler silsilesinde en son keşfedilen en güçlü kozdu. Klasik muhalefet yapıları ile başarılamayanlar cemaatin devlet iktidarı içindeki gücü ve muhafazakar tabanı harekete geçirilerek başarılacaktı. Muhafazakar geçmişten gelen bir yönetime ve değişim dalgasına karşı muhafazakar söylemler üzerinden bir meydan okuma planlandı ve uygulandı.
17 Aralık operasyonu ile müdahalenin Türkiye ayağını oluşturanlar, cemaat refleksleri ve ihtiraslarıyla hareket gediyor gibi görünseler de, siyasi tarihe Türkiye"nin dönüşümünü, yüz yıllık uykudan uyanışı temsil eden dalgayı kıran kadrolar olarak geçecektir. Bir iktidara meydan okumakla küresel müdahaleyi birbirine karıştıranlar, öfke ile Türkiye karşıtı operasyonun parçası olanlar, geçici de olsa, bu ülkenin elini kolunu bağlayıp gözlerini kör etti. Birazcık nefes alan, çevresine umut olmaya başlayan bu ülkenin rüyalarını böldü.
Yapıp ettikleriyle, tercihleriyle Suriye"de Rusya-İran ve şimdilerde Şam yönetimini ayakta tutan Batılı güçlerden yana oldu. Mısır"da Cunta, Filistin"de İsrail yanında yer aldı. ABD"nin ve İsrail"in çıkarlarını Türkiye"nin çıkarlarının üstünde tuttu. Hatta bu ülkelerin çıkarları doğrultusunda Türkiye"nin mahrem sırlarını ifşa etti, ülkeye suçüstü kumpasları kurdu, hükümeti hedef gösterip ülkeye meydan okudu hatta savaş açtı.
Şimdi de, Türkiye ile hesabı olan her ülke ve güçle işbirliği yapıyor, karalama kampanyalarında yer alıyor, "Türkiye karşıtı lobi" sıfatını hiç de yadırgamıyorlar. ABD"nin Ulusal Güvenlik Ajansı"nın (NSA) küresel dinleme ağının Türkiye ihalesini alan ve ülkeyi mahveden bu çevreler, hızla yabancı bir güç, bir tür dış güç haline geliyor.
Irak işgalinin en bunalımlı günleriydi. Ebu Gureyb işkenceleri deşifre oluyordu. Türkiye"deki ABD Büyükelçisi Eric Edelman nefret edilen bir kişilik haline gelmişti. Bazı gazeteler ve gazeteciler, Edelman"ın PR"ını yapmaya girişmişlerdi. O vahşi işgalden, yüzbinlerin öldürülüşünden zerre kadar incinmiyor, ayin görüntüsü altında işkence sahnelerinden rahatsız olmuyor tam aksine, işgalci figürleri Türkiye toplumuna pazarlıyorlardı. O günlerde Edelman haberleri verenler, Edelman"la sempati söyleşileri yapanlar bugün aynı isimler üzerinden Türkiye"yi vurmaya devam ediyorlar. Siz onları biliyorsunuz.
O CEPHE, O AİDİYET TÜRKİYELİ DEĞİLDİR
Türkiye kamuoyunun vicdanını sızlatan bu çevrelerin ve isimlerin bugün yine aynı cephe kimliği içinde hareket etmeleri sizi şaşırtmasın. Çünkü onlar hiçbir zaman Türkiye"nin ortak çıkarını savunmadılar. Bir başka cephenin, bir başka gücün sözcülüğünü yürüttüler ve o güçler onlar için her zaman Türkiye"nin üstündeydi, Türkiye"den daha öncelikliydi.
O zamanlar bu "aidiyet" münferit örneklerle ölçülebiliyordu çünkü kamufle ediliyordu. Şimdi ise, bütün boyutlarıyla görüyorsunuz. Çünkü örtülü müdahale alenileşti, meydan okuma cephe savaşına dönüştü.
Geleneksel statükocu çevrelerin refleksiyle cemaatin iktidar ihtirasında oluşan bu cephe aslında Türkiye"ye yönelen uzun süreli müdahaleler zincirinin son ittifakıdır. Bunu başaramazlarsa Türkiye"yi tamamen kaybedecekler, bir daha asla yönetilebilir alana çekemeyecekler.
Birinci Dünya Savaşı"ndan bu yana yaşadığımız coğrafyadaki en derin değişim dalgasının, siyasi dönüşüm mücadelesinin karşısında yer aldı bu cephe. Oysa coğrafya dönüşmeden biz rahatlamayacağız. Biz rahatlamadan da coğrafya dönüşemeyecek. Bunu herkes biliyor. Osmanlı sonrası ilk kez gelişen bu dip dalga yüz milyonlarca insanın umudu oldu. Bizim coğrafyamızda yer alan statükonun dönüşü, belki de yüzlerce yıllık yeni tarihin habercisidir.
Maalesef siyasetin bu yenilikçi, değişimci yapısına karşı tek müdahale Türkiye"yi yeniden o dar alana hapsetmeye çalışanlar tarafından yapılmıyor. Devlet bürokrasisi, Türkiye içindeki güç lobileri, siyasi ve ekonomik iktidar hesapları için, statüko için direniyor. Tabii bunlara bir de siyasi ikbal peşinde koşanları, makam peşinde koşanları, küçük hesaplarla hareket edenleri eklemek gerekiyor.
Unutmayın; bu derin dalganın karşısında yer alan herkes, Soğuk Savaş dönemi kimliğiyle cepheleşmede pozisyon alan herkes siyasi tarihte yanlış tarafta not edilecektir.
17 Aralık"tan ders almayanlar, gizli gizli bu meydan okumaya sempati duyanlar, kişisel hesapları üzerinden benzer oyunlar kurguluyorlar. Bu dalgaya direnenler, bu gücü göremeyenler, 30 Mart"ta verilen mesajı algılayamayanlar kaybedecektir.
Suyun akışı değişti, tarihi hafıza yenilendi ve bu gerçek Türkiye toplumu tarafından çok iyi algılandı. Bu gerçeğe rağmen "başkalarının Türkiye algısı"na sıkışıp kalanların siyasi geleceği de olmayacaktır. Kişisel hesaplar ve ihtiraslar üzerine kurulu bir siyasi söylemin bu ülkede artık bir karşılığı yoktur.
Türkiye"deki ve coğrafyamızdaki tersine rüzgarlara rağmen bu derin yöneliş, bu dip dalga kırılamayacaktır, göreceksiniz...
Karadeniz"e dikkat! Montrö fırsatı kaçtı..
00:0016/04/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Karadeniz bir Doğu Akdeniz haline gelir mi? Basra Körfezi ve Kızıldeniz"den sonra dünyanın en karmaşık sorunu olmaya doğru sürüklenen Doğu Akdeniz"deki güç çatışmalarının benzeri Karadeniz"de, özellikle de Doğu Karadeniz"de ortaya çıkar mı?
Bu konuyu yıllardır yazıyorum. Sanırım Türkiye"de bu endişeyi taşıyan ben ve birkaç kişiden başka kimse yok. Ama ufukta böyle bir ihtimal var. Hem de ciddi bir ihtimal bu ve Türkiye"nin gelecek hesapları için Akdeniz çevresine yoğunlaştığımız kadar Kuzey"e de yoğunlaşmamız elzemdir.
Ukrayna"da, Gürcistan"da yaşanan Kadife Devrimler muhtemel bir Karadeniz krizinin habercisiydi. Ortadoğu"da olduğu gibi Karadeniz"e kıyıdaş ülkelerde de ciddi bir hareketlilik yaşanıyordu.
Fay hatları belliydi ve sarsıntı ufak ufak geliyordu. Kafkas petrolleri, Ukrayna üzerinden geçen enerji koridoru, İran-Rusya ekseni ve ABD ile Avrupa"nın bu bölgedeki Rusya nüfuzunu kırma çabaları bu bölgede müthiş bir güç savaşı başlattı.
KUZEY FAY HATTI
Balkanlar"dan Kafkaslar''a uzanan Kuzey Fay Hattı"nın belki de kırılma noktası Ukrayna"ydı ve bu gerçekleşti. Ukrayna, Doğu-Batı sınır ülkelerinden biriydi ayrıca. Şimdi parçalara ayrılıyor. Fiilen bölündü. Doğu-Batı güç çatışması bir ülkeyi daha kurban haline getirdi.
Belki Suriye benzeri bir iç savaş çıkacak ya da daha hafif krizlerle ülke paylaşılacak. Ama Ukrayna krizinin yakın gelecekte Kafkaslar''da ve Balkanlar"da yeni krizleri tetikleyeceğini şimdiden not edelim.
ABD"nin Ukrayna"yı silahlandıracağına dair haberler geliyor. Böyle bir plan, ülkenin tamamen "cephe ülke"ye, "Garnizon ülke"ye dönüşmesi anlamına geliyor ve bu durum ülkeye asla huzur getirmeyecektir.
Bulgaristan ve Romanya"daki ABD üsleri, NATO/ABD askeri varlığının hızla güçlendirilmesi, bu ülkeleri daha Gürcistan savaşı sırasında "garnizon ülke" haline getirmişti. İki ülke bundan sonra da alabildiğine silahlandırılacaktır. Rusya"nın Kırım"ı ilhak edip Ukrayna"nın bazı bölümlerini de ilhak etmeye hazırlanması, Orta Asya, Kafkaslar ve Doğu Avrupa"da endişelere yol açmıştır.
Batı blokunun bu korkuyu besleyeceğini, korkuya paralel biçimde bu bölgelerdeki askeri varlığını güçlendirme meşruiyeti arayacağını söylemeye gerek yok. O zaman bu ülkeler askeri/güvenlik stratejilerine teslim olacak demektir.
Adı geçen ülkelerin, Macaristan, Polonya"yı da eklersek, CIA işkence uçuşları ve sorgu merkezleri projesinde de etkin biçimde kullanıldığını biliyoruz. İsrail"in bu ülkelerdeki askeri varlığını, özel anlaşmalarını da.
Bütün bu işaretlerin merkez üssü Karadeniz. Doğu-Batı çekişmesinin, güç mücadelesinin yeni cephesi Karadeniz. Kıyıdaş ülkelerin hiç biri bu gerilimden uzak durma şansına sahip değil.
Gürcistan savaşı sırasında Batı bloku bu ülkeye yeterince yardım edemedi, bir şekilde yalnız bıraktı. Bu durum, Ukrayna halkının da Batı"ya güvenini sarstı. Yarın Rusya karşısında yalnız kalacaklarını iyi biliyorlar. Çünkü Batı ittifakı, ülkeleri kurtarmak için doğrudan operasyona girmiyor, yerel halk üzerinden, onları çatıştırarak yardım ediyor görüntüsü altında kendi nüfuz alanını kurma yöntemini uyguluyor.
TÜRKİYE MONTRÖ FIRSATINI KAÇIRDI
Yine Gürcistan krizi sırasında ciddi bir Boğazlar tartışması başlamıştı. Ukrayna krizi ile tartışma yeniden alevlendi. Rusya-ABD arasındaki Karadeniz mücadelesinde Boğazların kritik durumu tekrar uluslararası tartışma konusu oldu. ABD savaş gemilerinin Karadeniz"i mekan tutması, Gürcistan krizi sırasında Türkiye ile Rusya"nın "yaklaşık" tutumlarıyla önlendi. Daha doğrusu iki ülke, Karadeniz"in bir NATO/ABD gölü haline gelmemesi konusunda benzer düşüncelere sahipti.
Öncelikle Türkiye tarihi bir fırsat kaçırdı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bugünün Türkiye"si için kabul edilebilir bir sözleşme değildir. Türkiye"nin elini kolunu bağlayan, Boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını sınırlayan sözleşmenin değiştirilmesi gerekiyordu. Bunun için Soğuk savaş döneminin bittiği, Sovyetlerin dağıldığı, ortamın belirsiz olduğu dönemde son derece elverişli bir fırsat çıktı ortaya.
Ama Türkiye bunu değerlendiremedi. Konuyu uluslararası gündeme taşıma basiretini gösteremedi. Bugünleri öngöremedi. Doğu-Batı güç yapılanması şekillenmeye başladıktan sonra o elverişli ortam yok oldu. Tamamen Türkiye"nin aleyhine olan sözleşmeyi değiştirmek bundan sonra çok daha zor olacaktır. Büyük Kanal Projesi"nin sadece bu yüzden bile acilen gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ama şu da bilinmeli ki, projeye yönelik uluslararası itirazlar giderek güç kazanacaktır. Çünkü söz konusu proje, bölgesel güç denklemini etkileyen, ekonomik boyutunun çok ötesinde stratejik bir projedir.
Karadeniz"in en kritik bölgesi gelecekte Doğu Karadeniz olacaktır. Kafkas petrollerinin uluslararası piyasaya aktarılmasına dönük planlamalar bölgeyi bir tür enerji kavşağına dönüştürecek, böyle olunca da bölgenin uluslararası niteliği artacaktır.
Türkiye"nin, Karadeniz çevresini içine alan geleneksel oluşumların çok ötesinde bir Karadeniz perspektifi, stratejisi belirlemesi gerekiyor. Bu yapılırken de, kıyıdaş ülkelerin mümkün olduğunca bölgeden uzak tutulması, bu alanın uluslararası güç çatışmalarının merkezine dönüşmesini önleyici bir boyutu olması gerekiyor.
İstesek de istemesek de Karadeniz hızla Doğu Akdeniz gibi hareketli bir bölgeye dönüşüyor. Türkiye olarak, Güney"e baktığımız kadar Kuzey"e de bakmak zorundayız.
Ancak ne zaman yakın çevremizde bir hareketlenme olsa içeride ciddi gerilimler patlıyor, kafamızı kaldırıp o bölgelere bakma fırsatımız elimizden alınıyor.
Sizce de bu bir rastlantı olamaz, değil mi?
30 Mart: Siyaset ve medyada tasfiye
00:0018/04/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
30 Mart seçim sonuçlarından kimse ders çıkarmadı. Oysa bu seçimler; siyasetin, medyanın ve cemaat/STK gibi toplumsal etki mekanizmalarının yapısında bir dönüm noktası olarak tarihe geçecektir.
Seçim sonuçlarının bu kadar kısa süre içinde örtbas edildiği başka bir dönem olmamıştır. Kazanan, zaferini kutlama fırsatı bulamadı. Bütün Türkiye bu zaferi gördü. Ancak milletin bu olağanüstü gerilimli seçimde neden böyle bir tercih yaptığı üzerine konuşması gerekenler, her şeye haddinden fazla konuşanlar, gerçeği gizlemeyi başardı. Hemen bir karartma uygulamaya başladılar, Türkiye"nin gündemini değiştirdiler. Daha bir hafta geçmeden Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışmaya açtılar. Çünkü seçim öncesi operasyon aynen devam ediyordu ve bu karartma da operasyonun bir parçasıydı.
Liderler yenilgilerinden ders çıkarmayı bir tarafa bırakın, bunun konuşulmasına bile müsaade etmedi. Kaybedenlerin, bir gün içinde bütün kayıplarını gizlemeyi başarması elbette bir başarı. Muhalefet partileri, seçim yenilgisini öyle bir beceriyle unutturdular ki, bu yeteneklerini seçim kampanyasında kullanabilseler belki sonuçlar çok farklı olacaktı.
Aralarında müthiş ideolojik farklar, güç kavgaları olmasına rağmen AK Parti karşıtı cephedeki o geçişkenliğin analizi bile yapılamadı. Onları tek çatı altında toplayanların, bu koalisyonu oluşturanların amacına dair güçlü sesler çıkmadı, çıkamadı.
Güçlü bir iktidara karşı siyasi partiler arasındaki dayanışma bir şekilde anlaşılabilir. Ama Cemaat kadrolarının bu ittifak içinde en belirgin halkayı oluşturduğu, o partileri gölgede bıraktığı hatta onların yol haritalarını biçimlendirdiği gerçeği Türkiye"de partilerin siyasi söylemlerin tükenmişliğinin ilanıdır.
Siyasi partiler, yenilikçi söylemleri terk edeli çok oldu aslında. Ama 30 Mart seçiminde, partilerle siyasal çevreler arasında kurulan dayanışmanın, ittifakın seçmen tarafından tercih edilmemesi topyekün kaybedişin göstergesidir. Toplumsal eğilimlere bakılırsa yakın ve orta gelecekte de bu siyasi söylemlerin, radikal bir değişime uğramaması halinde, Türkiye toplumu tarafından tercih edilmeyeceğini söylemek lazım.
İktidarın reformcu yapısına karşı muhalefeti oluşturan ortaklığın statükocu, eski Türkiye"yi çağrıştıran kimliği bu ülkede artık karşılık bulmuyor. Bu yüzden de iktidar karşısında ondan daha yenilikçi, reformcu, güçlü siyasal söylemleri olan yapılar ancak Türkiye toplumunun ilgisini çekecektir.
Sadece siyasi partiler mi?
Medya da aynı durumda.
Medyadaki özgürlükçü karakterin yokolmasını iktidara bağlayanlara özel bir dikkat sarfetmek gerekiyor. Bu kanaati oluşturmak isteyenlerin siyasi tavırlarına, Türkiye"ye bakışlarına, ülkenin geleceğine yönelik düşüncelerine dikkat etmek gerekiyor. Aslında köklü bir Türkiye algıları yok bile denebilir. Daha çok kişisel, çevresel çıkarlarını Türkiye"nin ortak iyiliğinin üstünde tutanların oluşturduğu "eski medya" çevrelerinin hınç ve öfkeleri var ortada. On yıl önce kamuoyu oluşturanların bugün o etkiyi ve gücü kaybetmelerinin verdiği bir asabilik var. Bu kaybedişi, siyasi baskı üzerinden pazarlamalarını keşfettikleri son cambazlık örneği olarak kabul edebiliriz.
Bir zamanların güçlü kalemlerinin bugünlerde etkili cümleler kuramamalarının sebebi sadece kendileridir. Aldıkları siyasi pozisyonlarıyla Türkiye toplumunun eğilimleri arasındaki çatışmayı, tezadı bile fark edemedikleri için, tükenişin gerekçelerini hep başka yerlerde arıyorlar. Bir yıl önce yazdıklarıyla bir yıl sonra yazdıkları arasındaki çelişkilere, zıtlıklara göz atma gereği duymayacak kadar "kibir"le yoğrulanların bir daha bu kişisel hesapların ötesine geçebileceklerini, kendilerini sorgulayacaklarını sanmıyorum.
Onlardan çok daha etkili yazarlar, daha genç insanlar, Türkiye"yi ve dünyayı çok daha iyi görüp değerlendirenler kamuoyu belirliyor şimdi. Bunun farkındalar ancak durdukları yeri değiştirmeyi o meşhur kibirlerine yediremiyorlar. Çünkü öyle alışmışlar. Batı"dan birkaç "dost" üzerinden ayar vermeye, Ankara"dan birkaç "etkili isim" üzerinden biçim vermeye alışmışlar. Ve bu ayar vermeler Türkiye"nin değişen yapısına karşı hep derin statükocu duruş şeklinde olmuş.
Oysa artık öyle bir Türkiye yok. Öyle bir dünya da yok, Türkiye toplumu da yok. Nesil değişti, ülke değişti, beklentiler farklılaştı, eğitim seviyesi yükseldi. Bilgide ayrıcalık ortadan kalktı. Bir çok yazarın "özgün düşünce" olarak pazarladığı bilgi ya da analiz, iletişim imkanlarını kullanabilen çok sayıda insan için artık özel anlam ifade etmiyor.
O eski dokunulmazlıklar yok artık.
Meşhur kalemlerin bir bir ortamdan çekilmesinin, unutulmasının, eski gücünü kaybetmesinin, dokunulmazlıklarını yitirmesinin sebebini kimse başka yerde aramasın. Bunun sebebi sadece kendileridir. Medya gruplarının kurumsal gücüyle ayakta duranların bile sanıldığı kadar toplumsal etkilerinin olmadığını söylemek mümkün.
30 Mart seçimleri aslında bunların göstergeleri oldu. Hem siyasette hem medyada kendilerini yenileyemeyenlerin, Türkiye"nin eğilimlerini iyi ölçemeyenlerin kaybedişi oldu.
Bundan sonra da siyasette ya da medyada derin yapılardan beslenen, onlardan medet uman, güç devşirmeye çalışan herkesin kaybedeceğini bir yere not edin.
"17 Aralık"la hesaplaşma..
00:0022/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
17 Aralık darbe girişimi sonrası ilk ciddi hukuki süreç başlatıldı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, yasa dışı dinleme soruşturması kapsamında 2 emniyet müdürü ile biri emekli 7 polis hakkında 56"şar yıl hapis cezası istemiyle ağır ceza mahkemesinde kamu davası açtı.
Daha önce başlatılan ancak yargıdaki "direnç" nedeniyle akamete uğratılmaya çalışılan, gözaltına alınanların serbest bırakıldığı süreç, dava ile güçlü bir motivasyon kazandı.
Mahkemenin "suç"un tespitine yönelik tanımlamaları şüphesiz siyaseti de, toplumsal reaksiyonları da birebir etkileyecektir. Gözaltına alınanların yeniden yakalanması istemini içeren iddianamenin suçları kısmen de olsa kişiselleştirdiği ama yine de "organizasyon var" tespiti yaptığı göz önüne alınırsa, bu suçların "darbe girişimi" kapsamında değerlendirilmesine yönelik eğilimi güçlendirmiş sayılabilir.
Türkiye kamuoyunun geniş bir kesimi, 17 Aralık sürecini darbe girişimi olarak niteliyor. Açılacak her davada mahkemelerin tespitleri parça parça "darbe girişimi"ni bütünleştiren bir resim ortaya çıkaracak gibi.
O zaman da yasadışı dinlemeler, "devlete müdahale" eden kadroların işlediği cürümler kapsamına ele alınacak ve Türkiye çapında soruşturmalara kapı aralayacaktır.
17 Aralık"la başlayıp 30 Mart seçimlerine kadar Türkiye"yi ağır bunalıma sokan "müdahale"ye karşı Adana"da açılan davaların benzerleri başka hangi illerde açılabilir? Bugün itibariyle Mersin"de, İzmir"de, Ankara"da, İstanbul"da veya Türkiye"nin bir çok ilinde benzer soruşturmalar başlatılmasına yönelik ciddi bilgi ve bulgular mevcut.
Binlerce insanı, "aynı organizasyon" kapsamında dinleyip kayda alanların, haklarında "suç ve organizasyon şemaları" oluşturanların, bazılarını ekonomik şantajlar için bazılarını siyasi davalar ile tasfiye etme teşebbüsünde bulunanların suçlarının bireyselliğinden söz edilemez. Öyleyse, bu suçlara iştirak edenlerin bireysel suçlar kapsamında yargılanmalarının ötesinde, söz konusu organizasyon kapsamında da soruşturulması gerekiyor.
Zaten parçalar birleştirildiğinde, illerde açılacak soruşturmalar birleştirildiğinde, Türkiye"nin nasıl bir tehditle yüz yüze bırakıldığı da ortaya çıkacaktır.
Bu tehdidin Tayyip Erdoğan"a ya da Ak Parti"ye karşı siyasi tavır alma gibi bir kamuflajla gizlenmesi, tehdidin bütün boyutlarıyla hafızalardan silinmesi anlamına gelecektir. Oysa ortada; Türkiye"nin iç politikasından dış politikasına, ekonomisinden toplumsal yapısını hedef alan, uluslararası boyutu öne çıkan, içerideki kadroların bir bütünlük içinde harekete geçirildiği belli olan müdahaleler süreci vardır.
17 Aralık kadrolarının hiçbir şey olmamış gibi pervasızca yürüttüğü savaşa, yargı kadrolarındaki dirence bakılırsa çok zor, sancılı bir süreç başlayacak.
Devlet iktidarını ele geçirme ve sivil iktidarı devirmeye ayarlı müdahalenin yargılanması, en azından suçun tespiti, siyasi hesaplaşmanın hukuki boyutunun ortaya konması 30 Mart seçim sonuçlarının verdiği mesajın da anlaşılmasını sağlayacaktır.
Seçim öncesi öyle bir fırtına estirildi ki; hükümet gidecek, Erdoğan"a kelepçe takılacak, ona destek veren siyasi kadrolar tasfiye edilecek, medya yeniden dizayn edilecek, belki yüzlerce insan gözaltına alınacaktı. Şimdi masum pozlarına bürünen bazı karakterler o zamanlar şahindi ve herkese gözdağı veriyordu.
Hiç kimsenin Türkiye"ye bu kabusu yaşatmaya hakkı olamaz. Siyasi, ekonomik ya da örgütsel çıkarları için, Türkiye"den daha fazla taraf oldukları ülkelerin çıkarları doğrultusunda bu ülkede kitlesel tasfiyelere girişenleri masum göstermeye de kimsenin hakkı yoktur.
17 Aralık sonrası "bir imparatorluğun çöküşünü izliyorsunuz" diyenlerin eylem planları doğrultusunda bu ülkeye ayar vermeye kalkışanlar şimdi "masum", "mazlum" rollerine bürünmesinler. "Devlet bize zulmediyor" diyenler çok değil birkaç ay önce devleti de toplumu da diz çöktürmeye çalışıyordu. "28 Şubat mantığı" diyenler, aslında 28 Şubat döneminde hiç de ortalarda yoktu.
30 Mart seçimleriyle milletin kendilerine diz çöktürdüğünü gördüler. Bir gün önce bunu öngöremediler. ABD öngöremedi, Avrupa Birliği ülkeleri öngöremedi, Doğan grubu medyası öngöremedi, ABD ve Avrupa"nın Türkiye karşıtı medya grupları öngöremedi.
Bunların hepsinin Türkiye analizini bir araya toplasan bir hafta sonrasını öngörmeye yetmeyecektir. Siyasi, ekonomik ve ideolojik çıkar savaşlarını güçle besleyip bir savaş başlatıyorlar ve her savaşta ağır bir dayak yiyorlar.
Ama onlar için hiçbir şey değişmiyor, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Nitekim 30 Mart seçim sonuçları onlar için ağır bir yenilgi oldu ve bu yenilgiyi bir hafta içinde unutturmaya çalıştılar, Cumhurbaşkanlığı tartışmasını milletin önüne koydular.
CHP-Cemaat koalisyonunun gücünü öyle bir abarttılar ki, Türkiye"nin gelecek formülü sanıp hepsi bu tercihe bahis oynadı. Kumar oynadılar ve kaybettiler. Ancak hala bu kaybı gözlemeye çalışıyorlar, anlamak istemiyorlar, hala aynı güce iman ediyorlar ve buradan yeni müdahale senaryoları geliştiriyorlar.
17 Aralık sürecine yönelik davalar sadece hukuki süreç değildir. Türkiye"nin son darbe teşebbüsüdür bu ve bu teşebbüsün siyasi maliyeti olacaktır. Bir siyasi hesaplaşması, muhasebeleşmesi olacaktır.
Eğer bu siyasi hesaplaşma yaşanmazsa, darbe özentisi içinde olanların umudu kırılmazsa, dışarıdan iktidar ortakları bulup Türkiye"ye yön vermeye çalışma geleneği bozulmazsa benzer senaryolar her dönem uygulanacak, Türkiye yeni bunalımlara sokulacaktır.
Adana"daki dava, iddianame ve sonrasında eklenecek yeni soruşturmalar bu yüzden sadece adli/hukuki bir süreç değildir. Türkiye"nin bu tortulardan kurtulma mücadelesidir.
Biraz güç devşiren, biraz toplumsal taban bulan her çevrenin, yapının "devlet benim, devlet bana ait" deme lüksünü bu topraklardan ebediyyen silmek zorundayız.
Türkiye"nin neoconları bu savaşın neresinde?
00:0023/04/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son on yılda Türkiye"ye kaç tane dış müdahale oldu? İçerideki politik tavır, entelektüel öfke, belli sermaye gruplarının eski Türkiye adına sürdürdüğü direnç, hangi denklemin alt unsurlarıydı?
Şimdilerde son örneğini atlatmaya çalıştığımız, İsrail aşırı sağının da desteklediği, Hristiyan muhafazakarlarla (neocon) Müslüman muhafazakarlar arasındaki ortaklık nasıl bir projenin uzantısıydı? Eski Türkiye"nin sırtını ABD"de bilmem nereye dayamış yazar tipleriyle neoliberal şımarık aydın tipi üzerinden servis edilen son oyun, yaşadığımız coğrafyadaki fay hareketliliğinin neresinde yer alıyordu?
Etrafınıza birazcık göz atın. Doğu-Batı mücadelesinin nasıl keskinleştiğini görün. Ortadoğu-Kuzey Afrika"daki paylaşım/güç mücadelesinin hızla Kuzey kuşağına kaydığını, Asya ile Batılı güçler arasındaki rekabetin cephe savaşına dönüştüğünü, ülkelerin kaderlerini birebir ilgilendiren bu pozisyon değişikliklerinin yeterince anlaşılamadığını, Türkiye"nin tüm bu mücadelelerin merkezinde yer aldığını, Türkiye"nin duruşunun veya tercihinin bu mücadelede etkili bir kart olarak öne çıktığını göreceksiniz.
HALEP"TEN KIRIM"A
Bu anlamda Suriye bir cephe savaşıdır. Asla Suriye içi bir mesele olmakla sınırlı değildir. Ukrayna bir cephe savaşıdır. Asla Ukrayna halkının tercihleriyle sınırlı bir mücadele değildir. Halep ne kadar merkez ise Kırım da o kadar merkezi bir role sahiptir. Türkiye"nin etrafı Doğu-Batı güç mücadelesinin ön cepheleriyle sarılmıştır.
Türkiye"deki entelektüel akıl, bütün bunları tartışmaktan çok uzak, hala elli yıllık ezberlere mahkumdur. Siyasi akıl, entelektüel akıldan çok daha ileridir. Kamuoyu basireti ise hepsinden daha ötedir ve dünyada, yakın coğrafyada nelerin döndüğünü çok daha iyi analiz edip tavır koyabilmektedir.
Gözlerimizi kör eden bir krizler sarmalı iç politik hesaplardan kaynaklanmıyor. Birileri Türkiye"yi denklem dışına itmeye çalışıyor. Suriye"deki sınır savaşının da Karadeniz"in kuzeyindeki sınır savaşının da uzağında tutmak, son on yıldaki güçlü duruşunu ve söylemini sıfırlamak istiyor. Gezi olaylarından sonra Cemaat-hükümet çatışması olarak tanık olduğumuz krizin sebebi de budur. Maalesef, bu coğrafyada yerli bir duruşun, uzun bir yürüyüşün, onurlu bir yükselişin önünü kesmek istiyorlar. Bütün bu mücadele, içerideki sancının sebebi budur.
Gariptir, Doğu-Batı çatışması hızla yayılırken iki cephenin de Türkiye konusundaki tavrı benzeşmektedir. İki cephe de Türkiye"nin bir aktör olarak öne çıkmasından rahatsızlık duymaktadır.
Rusya nasıl Türkiye"nin Suriye"deki etkisinden rahatsızsa, İran nasıl Türkiye"yi Suriye"den ve bölgeden çıkarmanın hayallerini kuruyorsa Batı bloku da Türkiye"nin yakın çevresinde nüfuz alanını genişletmesinden rahatsızlık duymaktadır. Üçüncü Havaalanı ve Büyük Kanal Projesi gibi küresel ölçekli projelerden huzursuz olmaktadır. İki taraf da Türkiye"nin içerideki etnik çatışmaları durdurmasını sabote etmeye çalışmaktadır.
Ukrayna"dan Gürcistan"a kadar olan coğrafya belki gelecekte krizler coğrafyası olacaktır. Tıpkı Ortadoğu gibi. Türkiye-İran sınırı ile Suriye-Irak sınırı da krizler cephesi olacaktır. Çünkü bu bölgeler güçler çatışmasının fay hatlarıdır ve sürekli sarsıntılar yaşayacaklardır.
Türkiye üzerine tezler üretmesi gerekenlerin, Türkiye"nin önünü açması gerekenlerin bu kapışmada başkalarının safında yer alarak Türkiye"nin önünü kesmeye çalışması, içerideki böyle bir rol üslenmesi affedilebilir, unutulabilir bir şey değildir.
Önceden ABD safında liberallerimiz, Avrupa safında ulusalcılarımız vardı. Şimdi bunlara ABD-Avrupa cephesine yamanmış, Türkiye"de onların ön cephesi gibi mücadele veren neoconlarımız, muhafazakarlarımız var.
TÜRKİYE"NİN NEOCONU YENİ MUHAFAZAKARLAR
30 Mart seçimleri öncesi maalesef CHP de MHP de bu konumlanmayı ve bunun ne anlama geldiğini yeterince kavrayamadı. Tezgahı farkedemedi ve söz konusu ittifakın önlerine koyduğu yol haritasına teslim olma kolaycılığına kaçtı.
Oysa yüz yıl sonra Türkiye için bir seferberlik mücadelesi başlamıştı. Birileri Birinci Dünya Savaşı"ndan bu yana devam eden tezgahın bozulmasını ve Türkiye"nin ayağa kalkmasını istemiyor, onu tekrar yönetilebilir alana çekiyordu.
Şunu gördük ki, karşı cephede yer almanın sağcısı, solcusu, liberali olmazmış. Muhafazakarı da olmazmış. Bu güç savaşı siyasal tezlerden, inançlardan etkilenmezmiş ve sadece güce ve çıkara ayarlıymış. Tarih, gelenek ve gelecek perspektiflerine sahip çıkamayanlar bu güce teslim oluyorlarmış.
Anadolu insanı bu sefer teslim olmadı. Tarihe, geleneğe ve geleceğe ayarladı kendini. Türkiye"nin Doğu-Batı güç savaşlarına kurban edilmesine karşı çıktı. Ukrayna senaryosunu deşifre etti. Yüz yıllık uykudan uyanmanın coşkusuna sahip çıktı.
Siz siz olun, coğrafya üzerindeki güç çatışmalarının Türkiye içindeki etkilerinden uzak durun. Türkiye"nin yanında, büyük uyanışın yanında durun. Bu çatışmaların içerideki yansımalarına bakın ve tercihlerini bu merkezlerden yana kullananların hiçbir kutsalı olmadığını, bir Türkiye tasavvuru olmadığını görün.
Siz siz olun, bu müthiş kapışmada yeni ortak olarak öne çıkan Türkiye"nin bazı muhafazakar çevrelerinin, yeni neoconlarının yanında yer almayın. Şunu bilin ki; bu ülkenin ezici çoğunluğu Osmanlı-Selçuklu geleneğinin de verdiği birikimle 21. yüzyıl dünyasının şekillenmesinde merkez güç olma yolunda yürümeyi tercih edecektir.
Başkalarının tetikçisi olma yerine Anadolu insanının basiretiyle harekete geçin. Asla pes etmeyin!
24 Nisan çıkışı: Cesur adamlar tarih yapar..
00:0024/04/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cesur adamlar ve cesur adımlar tarih yapar. Ezber bozanlar, derin dönüşümlere imza atar. Sadece statükoyu koruma telaşına düşenler, sistem içinde eriyip gidenler tarihin tozlu sayfalarında da kaybolup gider.
Dün Türkiye ve dünya şok edici bir gelişmeye tanık oldu. 1914 Ermeni tehcirinin yüzüncü yılı arefesinde, 24 Nisan"dan bir gün önce, ABD"nin meşhur açıklamasının hemen öncesinde Başbakanlık, "tehcirde hayatını kaybeden Ermeniler için taziye" yayınladı.
Cumhuriyet tarihinde bir ilk gerçekleşti.
Türkiye"nin geleneksel resmi tezlerinin çok çok önünde, Ermeni Diyasporası"nın "geleneksel tezler"e göre şekillenmiş duruşunu bile sarsacak bir gelişme bu.
Türkiye"nin önüne, Ermenistan"ın önüne, Ermeni Diyasporası"nın önüne ve soykırım tezleri üzerinden Türkiye ile ilişki belirleyen bütün çevrelerin önüne yeni bir tez konuldu.
Şaşırtıcı, beklenmedik bir manevra, hesapları karıştıran bir çıkış oldu.
Türkiye"nin en büyük mücadelesi, Birinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrası oluşan zorluklarla mücadeledir. Sadece Türkiye"nin değil, Ermenistan dahil, bütün bölge ülkelerinin vermesi gereken bir mücadeledir bu.
Dünyanın hızla dönüştüğü, güçler dengesinin yeniden şekillendiği, ekonomik ve siyasi güç merkezlerinin sayısının arttığı, uluslararası ilişkilerin alabildiğine karmaşık hal aldığı bir dönemde, geçmişe saplanıp kalanların kaybedeceği muhakkaktır. Milyonlarca insanın ölümü üzerine kurulan ittifaklara tanık olduğumuz bir dönemde Türkiye-Ermenistan meselesi çözümü imkansız bir mesele değildir.
Yayınlanan açıklamada çok çarpıcı ifadeler yer alıyor:
"Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir"
"Osmanlı İmparatorluğu"nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz. Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar."
"Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu acılı tarihe adil hafıza perspektifinden bakılması, insani ve ilmi bir sorumluluktur."
"Etnik ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden ticarete kadar her alanda ortak değerler üretmiş Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir."
Hatırlarsanız, 10 Ekim 2009 tarihinde, Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü ile İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü imzalanmış, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde radikal bir açılım dönemi başlamıştı. Ankara-Erivan arasında sessiz sedasız devam eden yakınlaşma bu protokollerle zirveye oturmuştu.
Diplomatik ilişkiler kurulacak, Türkiye sınırları açacak, kara-hava-demir yolları kurulacak, Ermenistan Türkiye ile sınırı resmen tanıyacak, iki ülke arşivlerini açacaktı.
Türkiye-Azerbaycan arasında kriz patladı. İşgal altındaki Azeri topraklarının tahliyesi kilit önemdeydi. Türkiye ve Azerbaycan"da bazı çevreler, Ankara-Erivan yakınlaşmasını sabote etmek için inanılmaz bir mücadele verdi. Başbakan Tayyip Erdoğan Bakü"ye gitti ve Azerbaycan Parlamentosu"nda konuştu. İlham Aliyev, "Hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirsizlikler ortadan kalktı" dedi.
Anlaşmalar iki ülke parlamentosu tarafından onaylanacaktı. Ermenistan, Protokolü Anayasa Mahkemesi"ne götürdü ve iptal ettirdi. Açılım durmuştu.
Türkiye, o zamanlardan bu yana, Ermenistan"la krizi yumuşatmak, ilişkilerini geliştirmek, sorunu çözüme yaklaştırmak için mücadele verdi. Yer yer içerideki krizler süreci yavaşlatsa da, açılım umudu bitmemişti. Ve son çıkış dün Başbakanlık açıklamasıyla dünyaya ilan edildi.
Bütün sabotaj girişimlerine rağmen büyük bir kararlılıkla devam ettirilen Kürt meselesine yönelik çözüm süreci gibi Ermeni açılımı da aslında Türkiye"nin kendi mücadelesidir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasının ağır yüklerinden kurtulma çabasıdır. Yeni bir Türkiye inşa etme, buna yönelik uluslararası ilişkiler ağı oluşturma gayretidir.
Yeni Türkiye, eskinin korkularıyla, çekingenlikleriyle hareket etmeyecek. Zaafları erteleme yerine üzerine üzerine gidecek ve bunlarla yüzleşecek. Ancak gücünü hisseden, cesur olan, öz güveni yüksek ülkeler bu yöntemi kullanır. Artık böyle bir Türkiye var ortada.
Derin bir felsefi değişimdir bu ve Türkiye on yıldır bu mücadeleyi vermektedir. Göreceksiniz, Çözüm Süreci"ni sabote etmeye çalışanlar bu çıkışın da üzerine gidecektir. "Mahvolduk", "Ülke satıldı", "Bittik" hezeyanlarıyla saldırıya geçecektir.
Kürt meselesinin Türkiye"nin kanını ve canını emen bir iç çatışma olarak devam etmesi için her türlü entrikayı çevirenler bu meseleye de öyle bakacaktır. Oysa hepimiz biliyoruz ki, Türkiye ile Kürtlerin yakınlaşması bölgesel güç haritasını kökten değiştirecek bir güç barındırmaktadır.
Bizler, el ele tutuşabildiğimiz zaman, göz göze bakabildiğimiz zaman, başkalarını aradan çıkarıp sadece kendi dillerimizle konuşabildiğimiz zaman bütün sorunların üstesinden geleceğiz. Toplumsal huzurumuz da, Çözüm Süreci"miz de, Ermeni açılımı da böyledir.
Kendimize ve çevremize kendi gözlerimizle baktığımız, sorunlarımıza kendi çözümümüzü üretebildiğimiz, Anadolu"dan bakarak bir Türkiye hayal ettiğimiz, İstanbul"dan bakarak bir dünya tasavvuruna sahip olduğumuz zaman yüz yıllık uykudan uyanabileceğiz.
İşte o zaman Birinci Dünya Savaşı gerçekten bitmiş olacak.
Şık olmadı Haşim Bey!
00:0026/04/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç"ın, 52. Kuruluş Yılı"nda yaptığı konuşma, en net ifadeyle yakışıksızdı.
Nezaket kurallarının ötesine geçti, rahatsız edici bazı benzetmeler yüzünden, hukuk ve adalete vurgu yapan cümleler de kaybolup gitti.
CHP-Cemaat koalisyonundan başka da böyle bir konuşmayı alkışlayacak kimse olduğunu sanmıyorum.
Özellikle "gömlek değiştirme", "sığ eleştiri" ifadeleri rencide edici oldu. Bu benzetmeler, daha önceki "duygusal tepkiler" ifadesi gibi "küçümseyici" bir yaklaşım olarak öne çıktı.
Hukuk, adalet, demokrasi, siyaset üstü değerler ortada dururken, konuşmanın aralarına kişisel hınç ya da öfkenin gizlenmiş olması bir talihsizliktir.
Baştan sona siyasi pozisyon alış gördük konuşmada. Anayasa Mahkemesi"nin milli iradenin üstünde yeni bir "veyaset" gibi algılanmasına yol açabilecek cümleler gördük.
Kılıç"ın konuşması, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, siyasi cepheleşmede yeni bir durum çıkardı ortaya. Malum "cephe"ye güçlü bir halka ekledi.
Bu konuşmayla AYM"ye siyasi merkez görüntüsü verildi. Kurum, Türkiye"nin keskin siyasi tartışmalarında "taraf" haline getirildi. Siyaset üstü, Türkiye"nin ortak iyiliğine yönelik cümlelere, bakışa bu kadar ihtiyaç varken, siyasi polemiklere girmesi, bir siyasetçi görüntüsü vermesi Kılıç için yaralayıcı oldu.
Uzun konuşma metninin aralarına her ne kadar "paralel yapı"ya yönelik cümleler serpiştirilmiş de olsa, konuşmanın odak noktası hiçbir şekilde bu çevreler değil doğrudan siyaset ve siyasi iktidardı.
Türkiye"nin en büyük sorunu, aylardır tartışılan yargıdaki örgütlenmeler, güvenlik birimlerindeki örgütlenmeler, devlet içinde devlet görüntüsü veren iktidar yapılanması iken, meşru mekanizmalara yönelik eleştirilerin öncelenmesi konuşmanın inandırıcılığını yok etti.
Oysa en büyük eleştiri yargı mekanizmasına yönelmeliydi. Belli kadroların insanların hayatlarına girerek, tehdit ederek, şantaj yaparak devlet iktidarını kişi ya da cemaat çıkarları için kullanarak siyasi hedef gütmesine yönelmeliydi.
Vesayetin en tehlikelisi adalet mekanizması içindedir. Üstelik siyasetin, devletin üstünde bir yapılanmadır bu.
Adalet saraylarında değil evlerde verilen yargı kararları Kılıç"ın gündeminde olmalıydı. Polis-yargı örgütlenmesi üzerinden siyasete, iş dünyasına, medyaya kurulan tuzaklar olmalıydı. Yargı üzerinden siyasi iktidara yönelen darbe tehdidi ya da iktidar planlaması olmalıydı.
Bunları siyasetçi konuşur, gazeteci konuşur, herkes konuşur ama özellikle bir yüksek yargı mensubunun konuşması anlamlı olacaktı.
Demokratik değerler açısından ülkenin ve devletin nasıl bir tehditle yüz yüze bırakıldığına dair Haşim Kılıç"ın çok güçlü sözleri olmalıydı.
Baştan sonuna siyasi iktidarla hesaplaşma ön kabulü üzerine kurgulanmış bu konuşma, Türkiye"nin içinde bulunduğu konjonktürel cepheleşmeden vaziyet çıkarılmış bir duruşu sergiliyor.
Yargı gücünü kullanıp insanları linç eden organizasyon hakkında neden doğru dürüst cümle kuramıyorsun? Önüne geleni terörist, ajan, yolsuz, dolandırıcı, vatan haini yapan, menfaatleri doğrultusunda insanları kıyıma uğratan yapı hakkında neden susuyorsun? Bunlar varken neden siyasete ayar veriyorsun?
Bu bir güç istismarı, kurumu ve konumu kişiselleştirme değil de nedir?
Bu, yaşanan çatışmadan güç devşirme girişiminden başka nasıl anlaşılabilir?
Bir taraftan özgürlükler kapsamında twitter yasağına müdahale ediyorsun ama bu ülkede binlerce insanın dinlenip fişlenmesi, haklarında suç ihdas edilmesi, sanal örgütler icad edilip örgüt üyesi yapılması, haklarında dosyalar tutulması hakkında tek söz söylemiyorsun.
Bu insanların bireysel özgürlükleri ne olacak? Bunlardan daha büyük özgürlük ihlali olur mu? Yoksa bunlar Anayasa ile teminat altına alınmış değil mi? Hangi vesayetçi yapı bu kişilerin özgürlüklerini tehdit ediyor? Bunlar Türkiye"nin esaslı meseleleri değil mi?
Anayasa ile teminat altında alınmış bütün özgürlük alanları çiğnenirken Anayasa Mahkemesi Başkanı siyasetçi gibi konuşursa, herkes bunu bir siyasi hesabın göstergesi olarak kabul eder.
Galiba da durum budur.
Haşim Kılıç, dün evrensel ölçülerde bir konuşma yapıp herkesin takdirini kazanabilir, tarihe geçebilirdi. Maalesef "taraf" gibi davrandı ve bu fırsatı kaçırdı.
Mısır"da idam, Türkiye"de imha
00:0029/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Firavunlar ülkesinde firavunca işler yapılıyor.
528 kişi hakkında idam kararı verildi.
37 kişinin idamı kararı onandı.
491 kişinin idam kararı müebbet hapse çevrildi.
Yetmedi; 683 kişi hakkında daha idam kararı verildi.
Darbe bile değil, iç savaş kararlarıdır bunlar. Ancak bir iç savaşta bu kadar ölüm emri verilirdi.
Meşruiyetini demokratik değerlerden değil silahın gücünden, arkasındaki Batılı patronların gücünden alanların uyguladığı devlet terörüne tanık oluyoruz.
Yüz yıl sonra ilk kez özgürlük diyebilen insanların özgürlük tutkularını kursağında bırakanların cinayetlerine tanık oluyoruz.
Piramitlerin inşasında çalışan kölelere reva görülen zulmü, 21. Yüzyıl"da Mısır halkına reva gören bir zulüm düzenine tanık oluyoruz.
Darbe ile iktidarı ele geçirenlerin demokratik yollardan iş başına gelenleri tasfiye edişine, onları örgüt ilan edişine, haklarında teker teker idam kararı verişine tanık oluyoruz.
Kendini Enver Sedat sanan Sisi adında bir generalin, efendilerinin kurguladığı iktidar oyununda, ABD ve Avrupalı "demokrasi aşığı" güçlerden aldığı destekle kendi halkını kıyıma uğratışına, ülkesini adım adım iç savaşa sürükleyişine tanık oluyoruz.
İsrail istihbaratın planladığı bir mizansen üzerinden Mısır gibi bölgenin en merkezi ülkelerinden birinin ölüm arenasına dönüştürülmesine, milyonlarca Mısırlının onurunun yok edilişine, ülkenin İsrail için garnizon ülkeye dönüştürülmesine tanık oluyoruz.
Hatırlayın; Mısır"da ilk olaylar Müslüman-Hristiyan çatışmaları teziyle başlatıldı. İsrail istihbaratı mensupları şehirlerde bombalar patlattı. Dini önderlerin basiretli tutumu ile bu tehlike önlendi.
Ardından Hüsnü Mübarek rejimine karşı özgürlük çığlıklarıyla kitleler sokaklara aktı. Bir diktatör devrildi. İlk kez uluslararası kriterlere uygun seçim yapıldı. Mısır halkı demokrasiyi tercih etti.
Ardından "Tahrir"de özgürlük diyenlerin bir kısmı "darbe" çağrılarıyla sokaklara sürüldü. Senaryo müthişti ve başarılı oldu. Seçilmiş hükümet devrildi, asker yönetime el koydu. Müslüman Kardeşler "örgüt" ilan edildi. Devleti yönetenler örgüt lideri yapıldı. ABD ve Avrupa ülkelerinin alkışları arasında Mısır"da tarihin en büyük tasfiyelerinden biri başlatıldı.
İdam kararlarına tepki beklemeyin. Batılı ülkelerin ikiyüzlülüğüne, sahtekarlığına ilk kez tanık olmuyoruz. Bu coğrafya, ihanetler, alçaklıklar, masum kitlelerin istihbarat operasyonlarına kurban verildiği bir coğrafyadır. Bu, yüz yıldır böyledir.
Mısır"ı boğdular. Mısır"daki özgürlük isyanını gaddarca cezalandırıyorlar şimdi. Bir ülkenin uyanışını sabote ettiler. Kendileri için büyük bir "tehlike"yi bertaraf etmiş oldular.
Mısır"daki darbe bir çokuluslu projedir. Bu kirli ortaklığın mensuplarını Türkiye"de yaşayanlar çok iyi biliyor.
Osmanlı"yı çökertenler bu ortaklıktı. Osmanlı sonrası coğrafyayı paramparça edenler bu ortaklıktı. Yüz yıldır coğrafyaya zulüm ve acı ihraç edenler, türlü bahanelerle bizi boğazlayanlar, zalim rejimler kurarak bizi sindirenler aynı ortaklıktır.
Şimdilerde Mısır"ın vatanseverlerini idam ediyorlar. Aklını ve kalbini Mısır"a feda eden, malını ve canını Mısır"a adayan şanlı insanları yok ediyorlar.
Göreceksiniz bu ülke huzur bulmayacak. O kanlı senaryo, Sisi"nin ve patronlarının elinde patlayacak. İsrail istihbarat kurgusunun bedeli belki de ülkenin bir bölümünün, Sina"nın kopuşu olacak. Sisi"nin sonu belki de Enver Sedat gibi olacak.
Hiçbir halk, böyle bir adaletsizliği hazmedemez. Böyle bir zulüm hiçbir toplumun hafızasından silinemez. Er ya da geç, bütün bunların hesabını soracak birileri çıkacaktır.
Mısır"ın özgürlük arayışı sadece Mısır"ın değil. Ülke ülke, cephe cephe verilen mücadele coğrafyanın özgürlük mücadelesidir.
Ayağa kalkan, dik duran, ülkeleri aşan çağrılar yapan herkese savaş açıyorlar, belini kırıyorlar.
Bu yüzden Mısır"ı sadece Mısır olarak düşünmeyin. Bu zulüm düzenini sadece Sisi olarak görmeyin. Amerika olarak görün, Avrupa olarak görün. Müslümanların iktidara gelmesine karşı hep birlikte hareket eden çokuluslu koalisyon olarak görün.
Türkiye"de de aynısını yapacaklardı.
İdam olmadığı için ömür boyu hapis diyeceklerdi.
Gezi ile Ukrayna örneğini uyguladılar. Millet ülkesine sahip çıktı.
17 Aralık ise bir Mısır senaryosuydu.
Erdoğan"ı Mursileştirip, Türkiye"nin ötesinde mesajları olan, bölgesel söylemleri olan siyasi iktidarı devirip en az üç bin kişiyi hapislere tıkacaklardı.
Listelerini bile hazırladılar. Kabarık dosyalar biriktirdiler. Hepsine aynı ayrı örgüt uydurdular. Ayrı ayrı suçlar ihdas ettiler.
Başbakan"ı kelepçeleyip içeri atacaklardı. Etrafındakileri grup grup tasfiye edeceklerdi. İşadamlarının, siyasetçilerin, gazetecilerin, bürokratların kellelerini alacaklardı.
Tam bir temizlik operasyonu yapacaklardı.
İlk zamanlar olayın vahametini kavrayamamıştık. Şimdilerde bazı şeylere tanık oluyoruz, en azından küçük küçük parçaları görüyoruz. İnsanı dehşete düşüren hazırlıklar yapılmış.
Mısır"ın vatanseverlerine, özgürlük mücadelesi verenlerine, ülkesine sahip çıkmaya çalışanlara reva görülen zorbalığın benzeri bu ülkede planlanmış.
Bu ülkenin vatanseverlerine, ömrünü ülkesine adamışlara akla hayali gelmeyecek tuzaklar kurulmuş.
Bir darbe tezgahlanmış. Gerçekleşseymiş, Ergenekon operasyonlarının on katı büyüklüğünde düzmece yargılamalar yapılıp insanlar yıllarca içeri atılacakmış.
Mısır nasıl Batı-İsrail operasyonuysa Türkiye"de de bir çokuluslu senaryo uygulanmış.
Siyasetçiler, gazeteciler, işadamları, bürokratlar, kanaat önderleri, STK mensupları, dini liderler, malum koalisyonun çıkarlarının dışında kalanlara yönelik tarihin en büyük tasfiyesi yapılacakmış.
Birileri tek kale gibi dimdik ayakta tutan Türkiye"nin belini kırma kararı vermiş. O kararı da ülke içinde edindikleri ortaklarla gerçekleştirmeye çalışmış.
Gün geçtikçe, gerçekler uç verdikçe işin vahametini daha iyi kavrıyoruz. Türkiye"nin ne büyük tehlike atlattığını daha iyi görüyoruz.
Ukrayna gibi parçalanmayı da, Mısır gibi diz çökmeyi de önlemişiz. Biz değil, milletin basireti, Anadolu insanının firaseti önlemiş.
Türkiye dik durmalı, asla yıkılmamalı. Batı"dan ve Doğu"dan gelen sert rüzgarlarla aşınmamalı. Aşınmasına, eğilmesine izin vermemeliyiz.
Unutmayın, bizim için, coğrafya için Birinci Dünya Savaşı daha bitmedi. Bu savaş bitene kadar, içeriden ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı ayakta durabilmeliyiz. İçerideki beyinsizlerin zihinsel müdahalelerinden etkilenip akıl tutulmasına teslim olmamalıyız.
Kendimiz için de, coğrafya için de Birinci Dünya Savaşı"nın sonunu ilan edecek olan biziz. İşte o zaman bir tarih kapanıp yenisi açılacak. O zaman Yirminci Yüzyıl"ın kirli dosyaları toprağa gömülecek, tarihin akışı değişecek.
İşte o zaman Batı"dan ve Doğu"dan esen rüzgarlar ne kadar sert olursa olsun bize boyun eğdiremeyecek.
Sisi gibi 20. Yüzyıl artıklarının da, 20. Yüzyıl özlemcilerinin de "hiçbir şey" olduğunu o zaman göreceksiniz.
İşte bu yüzden onu susturmak istiyorlar
00:0030/04/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cesur adamlar ve cesur adımlar tarih yapar. Büyük yürüyüşler başlatır, toplumları dönüştürür tarihin akışını değiştirir.
Korkaklar, silikler, sindirilmişler tarih yapamaz. Sistem içinde eriyip giderler ve kısa bir süre sonra toplumsal hafızadan bile silinirler.
Günübirlik pozisyon alanlar, önlerine bakanlar, dar alanlara hapsolanlar, öfkeye, çıkara, saplantılara göre rol üstlenenler hep kaybeder.
Milletlere ve ülkelere öncülük edemezler. Önder olamazlar. Toplumları ayağa kaldırıp onlara hedef gösteremezler. Bir davanın mensubu olamazlar. Bir ülke tasavvuruna, tarih hafızasına, gelecek ufkuna sahip olamazlar.
Bunları hep yazarım. İnandığım için yazarım. Bir büyük Türkiye özlemiyle yazarım. 20. Yüzyıl"ın bütün çaresizlik ve onursuzluklarından kurtulmamız gerektiğine inandığım için yazarım. Bir yüz yılın utanç içinde geçmesinden, ülkelerin ve milletlerin bütün değerlerinin ezilmesinden acı duyduğum için yazarım.
Türkiye için de coğrafya için de bütün bunların farkında olan, bütün bunların üstüne bir şeyler diyen bir söyleme, bir güçlü çıkışa ne kadar muhtaç olduğumuzu bilirim.
Çanakkale"de, dün 98. yıldönümünü bile hatırlamadığımız Kut-ul Amare"de, Kanal"da, Gazze savaşlarında varolan ruhu yeniden kazanmamız gerektiği için, yıllardır kaybettiğimiz o değerleri, duyguları, ülke ve millet algısını yeniden canlandırmak için yazarım.
Bu duygu ve bakışın tarafı yoktur, siyasi partisi yoktur, cephesi yoktur. Bu, ortak kimliğimizdir, geçmişimiz olduğu kadar geleceğimizdir.
Bu yüzden de Avrupa"dan, Amerika"dan veya dünyanın bilmem hangi ülkesinden gelip bize, insanlarımıza buyruk verir gibi konuşanlardan, akıl öğretenlerden hiç hazzetmedim. Geçmişi bile olmayanların bize ders vermesini hiç kabullenemedim. Yoksunluklarımızın, eksikliklerimizin bir tür ezilmişliğe dönüştürülmesine hep isyan ettim.
Ancak böyle bir bilinç, böyle bir algı, ülke ve millet tasavvuru ile ayağa kalkabileceğimize inandım. Bence böyle bir dönemin ayak seslerini duyuyoruz. Yüz yıl sonra, Anadolu sınırlarına hapsedilmiş ruhlarımızın özgürleşeceği bir tarihsel kırılmanın işaretlerini görüyoruz. Toplumsal uyanışımız, çevremizde olup bitenlere bakışımız, kendimize güvenişimiz, bütün iklimlere uzanıp insanlarla el ele tutuşma azmimiz bunun göstergesidir.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın dünkü konuşmasında aynı cümleleri gördüm. Türkiye"yi aşan o bakış bize ait. Bizim tarihsel duruşumuzdan parçalar içeriyor. Korkularımızdan, zaaflarımızdan, yoksunluklarımızdan söz eden ancak bütün bunların ötesinde yüz yıllık tarih vurgusu yapan, bir asır sonranın hesaplarını içeren o konuşma, Türkiye"nin günübirlik tartışmalarının çok ötesinde bir meydan okumadır.
Bir çağrıdır..
"Türk müsün, korkmayacaksın. Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Laz, Roman, Boşnak mısın, korkmayacaksın. Sünni, Alevi misin, artık korkmayacaksın. Namaz kıldığın, oruç tuttuğun, Kur"an okuduğun, çocuğunu Kur"an kursuna gönderdiğin, başörtüsü taktığın için artık çekinmeyeceksin, başını öne eğmeyeceksin, korkmayacaksın. Annenden öğrendiğin dili konuştuğun için mahcup olmayacak, korkmayacaksın. Düşünceni ifade etmekten, inandığın gibi yaşamaktan, yaşam tarzını muhafaza etmekten korkmayacak, çekinmeyeceksin."
"100 yıl, yani bir asır oldukça uzun bir zaman dilimi. Eskilerin deyimiyle, köprünün altından çok sular aktı. Zaman, yaralarının bir çoğunu tedavi etti. Eskiye ait çok sayıda tartışma, çok sayıda münakaşa artık yerli yerine oturdu. Dünya üzerinde devletler, genellikle arşivlerindeki gizli belgelere 50 yıllık gizlilik süresi koyarlar. Çok nadiren 100 yıllık gizlilik süreleri olur. 50 yıl, 100 yıl içinde tarihin gizli ya da açık hadiseleri, artık insan hafızasında bir yere oturur. Tabulardan, önyargılardan, politik kaygılardan azade şekilde konuşmaya başlanır. Bizim de millet olarak artık 100. yıl dönümlerine ulaştığımız bütün bu hadiseleri soğukkanlılıkla, önyargılardan, siyasi tartışmalardan uzak şekilde ele alma, gerçekleri olduğu gibi öğrenme ve öğretme vaktimizin geldiğine inanıyorum. Bizim 100 yıl önceki bütün bu olayları artık korkularımızdan arınarak, kurtularak ele almamız gerektiğini düşünüyorum."
Türkiye"de hiçbir Başbakan"dan duymadığımız sözler bunlar. Türkiye"nin öncüsü konumunda olan hiçbir siyasi kişilikten, Türkiye"nin önünü açması gereken hiçbir aydından duyamadığımız sözler.
Bu bir manifestodur. Türkiye kadar dünyaya da söylenmiş, ilan edilmiş vaattir. Yüz yıl sonra yeni bir toplumsal sözleşmenin, yeni bir Türkiye"nin habercisidir.
İşte bu yüzden onu susturmak istiyorlar
Kellesi alınacaklar listesi
00:003/05/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Önce kellesi alınacak kişileri belirle. Ya da o kişi bir takım "merkezler" tarafından sana iletilmiş olsun.
Sonra bir ihbar mektubu uydur.
Daha sonra bir örgüt icat et.
Devamında kellesi alınacak kişiyi bu örgütün yöneticisi ya da mensubu göster.
Mahkemeden örgüt var gerekçesiyle dinleme izni iste. Bir mahkeme itiraz ederse dinleme kararını başka bir mahkemeden çıkar. O da olmazsa başka bir isimle dinleme kararı aldır.
Ardından bu kişinin telefonlarını, internet iletişim adreslerini takibe al.
Yıllarca bütün konuşmalarını dinle. E-maillerini takip et. Kendisiyle konuşanları da takibe al.
Konuşmalardan bir kurgu yap, senaryo yaz. Montaj diyaloglar üret.
Kellesi alınacak kişiyi yıllarca içeri tıkacak, onu savunmasız bırakacak delilleri bu konuşmalardan üret. Dosyayı hazırla.
Ardından dosyayı kendine yakın savcılara ilet ve soruşturmayı açtır. Bu arada gözaltı kararları aldır ve evlere baskın yap.
Tabi bu arada işin kamuoyu tarafı, medya boyutu da var. Bir zamanlar George Bush yönetiminin kurduğu "stratejik etki ofisi" benzeri merkezlere haberleri hazırlat. Kendine yakın gazete ve televizyonlara servis et.
Dosya nasıl titizlikle hazırlanıyorsa kamuoyu algısını da o derece titizlikle oluştur. Daha savcının bile eline geçmeyen dosya bir takım gazeteciler eliyle çarşaf çarşaf yayınlansın.
Müthiş bir düzenek. Müthiş bir organizasyon. Müthiş bir uygulama.
Türkiye"nin siyasi elitlerinden, sermaye çevrelerinden, medya mensuplarından, kamuoyu kanaatlerini belirleyen isimlere kadar hedefinde olan, engel gördüğün herkesi bu şekilde tasfiye et.
Devlet gücünün bu şekilde kötüye kullanılmasından, istismar edilmesinden, bireylerin devlet gücü karşısında böyle savunmasız bırakılmasından daha vahim ne olabilir?
Vatandaşının yaşam hakkını, kişisel hak ve özgürlüklerini garanti altına alma yükümlülüğü öncelikli olan, bunu sağlayamadığı an meşruiyeti sorgulanan bir devlet içinde, polisten yargıya kadar bir örgüt şeması içinde çalışanların devlet gücünü bu anlamda kullanması nasıl bir tehlike oluşturuyor, farkında mısınız?
Devlet iktidarını kötüye kullananlara karşı bireysel hak ve özgürlüklerin garantisi nerede aranabilir? Devletin dışında başka bir meşruiyet kaynağı olmadığına göre bireyler hangi güce sığınabilir?
17 Aralık soruşturmasıyla ilgili takipsizlik kararını yazan Savcı Ekrem Aydın, çok ciddi bir tehlikeye işaret ediyor:
"Son yıllarda bir suç soruşturmasının başlangıcından örgütün varlığını iddia ederek soruşturmaya başlamak, delil toplamanın bir yolu olarak kullanılmaktadır. Hemen her suç soruşturmasında suçun işlenmesi için bir örgüt kurulduğu iddia edilip, mahkemelerden iletişimin tespiti ve dinlenilmesi kararları alınmakta, ancak daha sonra örgütün varlığı kanıtlanmasa bile hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen ve bu nedenle tesadüfi delil gibi kabul edilmesi gereken deliller cezaya gerekçe yapılmaktadır."
"İletişim hürriyetinin özüne dokunmamak ve iletişim tespiti kararlarının kötüye kullanımının önünü kesmek gereğini kabul etmek zorundayız."
"Aksi halde dağdaki çobanın dahi telefonlarının dinlendiği paranoyası ile yaşadığı bir toplum yaratırız ki, şu an ülkemizde ortaya çıkan durum aşağı yukarı budur."
Savcı Ekrem Aydın"ın, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunmasına ve devletin yükümlülüğüne yönelik müthiş cümleleri var.
17 Aralık sonrası ortaya çıkan manzarada; emniyet ve adalet mekanizmasında bir başka güç yapılanması apaçık ortaya serilmiştir. Devlet içinde devlet ortaya çıkmış, devlet gücünü bireylere karşı kullanan bir yapı tespit edilmiştir.
Bu yapının, kendi önceliklerine veya Türkiye içinde ve dışında ortak belirlediği güç çevrelerinin çıkarlarına göre, geniş bir tasfiye operasyonu planladığı, 17 Aralık"la bunu başlattığı, iç politikanın yeniden dizaynından yeni bir sermaye yapılanmasına kadar daha çok Türkiye dışı aktörlerin hesaplarına göre bir Türkiye projesi uygulamaya giriştiği ortadadır.
Bu derin darbenin her geçen gün daha vahim gerçekleri ortaya çıkmaktadır. Hedef alınan herkes bir hayali örgütün üyesi yapılmış, suçlar belirlenmiş, kişilerin gündelik yaşamları takip edilerek bu senaryoya giydirilmiştir.
Paranoya sandığımız şey gerçekten uygulanmıştır.
Türkiye"nin Başbakanı "örgüt lideri" yapılmış, hükümet üyeleri oluşturulan örgüt şemasına yerleştirilmiş, medya ve sermaye çevreleri için de benzer örgüt şemaları oluşturulup isim listeleri belirlenmiş, hepsi için benzer dosyalar hazırlanmıştır.
Böylesi darbe dönemlerinde bile olmamıştı. Bireyler bu şekilde linç edilmemişti. Türkiye toplumu bu şekilde tehdit altında bırakılmamıştı. 28 Şubat"ta bile muhafazakar kesim için böyle bir tasfiye planlaması yapılmamıştı.
Devlet iktidarının ve gücünün, meşru olmayan bir çevrenin ya da güç oluşumunun eline geçmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz bir ülke için.
Türkiye bunu gördü. Gün geçtikçe tablonun daha vahim boyutları ortaya çıkıyor. Sanırım henüz gerçeğin ürkütücü yönleri kamuoyu tarafından bilinmiyor. Ama bilinecek, öyle sanıyorum.
O ihbar mektuplarının kimler tarafından hazırlandığı, o takiplerin kimler adına yapıldığı, o soruşturmaların ve mahkeme kararlarının hangi eller tarafından organize edildiği ve dahası nasıl bir Türkiye projesi hazırlandığı ortaya serilecek.
Artık sonrasında buna darbe mi denir, vatana ihanet mi denir millet karar verecek.
17 aralık bir komploydu ve ardından çok daha büyükleri, çok daha yıkıcı olanları, çok daha fazla insanı hapislere dolduracak olanları gelecekti.
Yolsuzluk ya da hukuksuzluk bireysel boyutlarıyla ele alındığında bir adalet arayışı olur. Ama bunu bir cephenin bir kesimi tasfiyesine odaklayıp örgütsel şemalar oluşturduğunuzda bu Türkiye"ye yönelen bir tehdide dönüşür.
Nitekim böyle bir tehditle yüzleşti Türkiye ve o tehdit devam ediyor.
Bireyler kadar devlet ve ülke de bu tehdidin hedefinde.
Kaybolan Malezya uçağı: Bir senaryo da benden!
00:005/05/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kuala Lumpur-Pekin seferini yaparken 227 yolcu ve 12 mürettebatı ile 8 Mart"ta ortadan kaybolan MH370 sefer sayılı Malezya uçağıyla ile ilgili bugüne kadar sayısız senaryo üretildi.
Pasifik Okyanusu"ndan Hint Okyanusu"na uzanan çok geniş bir alanda aramalar şu ana kadar bir sonuç vermedi. Bazıları uçağın kaçırılmış olabileceğini söylese de muhtemelen yıllar sürecek aramalar sonrası bile bulunamayacak bir kaza olarak tarihe geçecek. Arama bölgesi iki okyanus kadar geniş olunca, aramalarla ilgili umutlar da anlamsızlaşıyor.
Uçağın bir terör eylemi için kaçırıldığına dair senaryolar ise oldukça sansasyonel. Öteden beri, sivil bir uçakla nükleer saldırı ya da 11 Eylül benzeri saldırı iddiaları senaryo olmanın ötesinde ciddi güvenlik tehditleri olarak not edildi bile. Malezya yönetiminin bazı kişileri uçakla ve El Kaide ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle gözaltına aldığı haberleri bu ihtimalin hiç de yabana atılmadığını gösteriyor.
Pazar günü bir yandan gazete yaparken diğer yandan film senaryosunu andıracak bu spekülasyonlara bir katkı da ben yapayım istedim. Elbette bunu ciddiye almayın ama dünyada benzer senaryoların gerçeğe dönüşmüş örneklerinin de bulunduğunu unutmayın.
AVRUPA"NIN ORTASINDA KORSANLIK!
2009 yılı Temmuz ayında Avrupa sınırları içinde, Baltık Denizi"nden Atlas Okyanusu"na ve Afrika açıklarına uzanan sularda çok dikkat çekici bir şey oldu. Esrarengiz, şüpheler içeren, bazı endişeleri gündeme getiren bir gelişmeydi bu.
Malta gemi siciline kayıtlı, mürettebatının tamamı Rus olan, 98 metre uzunluğunda bir yük gemisi, 20 Temmuz"da demirlediği Finlandiya"nın Pietarsaari limanından aldığı 1.3 milyon dolarlık "kereste" yükünü Cezayir"e götürmek için yola çıktıktan sonra kayboldu. M/S Arctic Sea adlı gemi yola çıktıktan üç gün sonra İsveç kıyılarında durduruldu. 24 Temmuz"da İsveç"in Öland ve Gotland adalarının arasında izlenen gemiden bir daha haber alınamadı.
On iki kişi oldukları söylenen siyah giyinmiş, maskeli, kimliği belirsiz bazı insanlar gemiye çıktı. Mürettebatı etkisiz hale getirdi. Kendilerinin narkotik polisi olduğunu söyleyen, kötü bir İngilizce"yle konuşan kişiler, geminin bütün iletişim araçlarını tahrip edip cep telefonlarını topladı ve arama yaptı. On iki saat sonra gemiyi terkettiler.
Onlar terkettikten sonra gemi yardım için limana dönmek yerine yoluna devam etti. Hem de iletişim araçları tahrip edildiği halde. "Korsanlar"dan bir kısmının gemide kaldığı ve gemiyi yönlendirdiği iddia edildi. Bir süre sonra gemideki izleme cihazı da söküldü ve Arctic Sea tamamen kayboldu. En son sinyal alınan yer Fransa açıklarıydı.
Rusya gemiyi aramaya başladı ve konuyu uluslararası düzeyde gündeme getirdi. Bütün Avrupa"da, Rusya"da, Cezayir"de şaşkınlık yaşanıyordu. Atlas Okyanusu"nda, Avrupa Birliği sularında tam bir korsanlık örneği yaşanıyordu. 17. Yüzyıl korsanlık dönemi 21. Yüzyıl"a taşınmıştı.
24 Temmuz"da kaybolan Arctic Sea 17 Ağustos"ta terkedilmiş halde bulundu. Nerede? Senegal açıklarında. Batı Afrika kıyılarında. İsveç kıyılarında kaçırılan, el konulan gemi, İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz"i de geçip Batı Afrika"ya götürülmüştü! Uydu iletişiminin, izleme teknolojilerinin bu kadar güçlü olduğu bir dünyada, Avrupa"nın ortasından gemi kaçırılıyordu ve hiçbir Avrupa ülkesi bunu fark etmiyordu! Bırakın farketmeyi, kıyılarından geçen bir gemiyi bulamıyordu! İnanılmaz bir durum...
Bazılarına göre bu bir korsanlık değil, Batılı istihbarat örgütlerinin ortak operasyonuydu. Bazılarına göre bir NATO operasyonuydu. Kendilerini tapınak şövalyeleri gören Blackwater"ın operasyon üssü Malta siciline kayıtlı gemi kaçırılmamış bir gizli operasyon için mi kullanılmıştı? Kimse bilmiyor. (19.08.2009 tarihli yazıdan)
OKYANUSLARDA DOLAŞAN HAPİSHANE GEMİLERİ
Hatırlarsanız, Somali Korsanları olarak ün salan, El Kaide ile ilişkilendirilen, aslında Londra"dan yönetilen, Cibuti"deki Batılı donanma operasyonuyla bağlantısı bulunan, Kızıldeniz ve Doğu Afrika"nın denetlenmesi projesinin bir parçası olan korsanlık olayından daha önce bir başka coğrafyada deniz korsanlığı başlamıştı.
Güney Çin Denizi"nde kargo gemileri kayboluyor ve bir daha izleri bulunamıyordu. Gemilere ne olduğunu kimse bilemiyor, en küçük bir ipucu ortaya çıkmıyordu.
O dönemde yeryüzünün her köşesinde, Afganistan işgaliyle başlayıp Irak işgaliyle iyice azgınlaşan işkence merkezleri ve gizli hapishaneler kuruluyordu. Terör sanıkları, uluslararası ve iç hukuktan kaçırılarak buralarda tutuluyor, birçoğu kayboluyordu.
Korsanların kaçırdığı söylenen gemilerin uluslararası sularda dolaştığını, hapishane gemilerine dönüştürüldüğünü, küresel İslamcı avı çerçevesinde kaçırılan kişilerden bazılarının bu gemilerde tutulduğunu, operasyonun merkez üssünün Diego Garcia olduğunu kaç kez yazdım hatırlamıyorum. Mesela, 06 Temmuz 2005"teki yazıda buna dikkat çekmişim. Adamlar 10 Ocak 2014"te vizyona giren Kaçış Planı adlı filmi bu senaryo üzerine yapmışlar. Mahkumlar uzun süre nerede olduklarını bilemiyorlar, Okyanus"ta, açık denizde olduklarını ancak bir isyan sonrası farkedebiliyorlar.
Deniz korsanlığı önce Güney Çin Denizi"nde sonra Kızıldeniz"in Hint Okyanusu"na açıldığı bölgede başladı, Baltık Denizi"ne kadar uzandı. Aslında korsanlık değil hepsi istihbarat operasyonuydu.
İstihbarat dünyasına bakınca yazılmamış senaryo olmadığını, gerçekleşmeyecek senaryo olmayacağını görüyorsun.
Malezya uçağı elbette bir kaza. Ancak kaza üzerine geliştirilen senaryoların hepsi daha önce düşünülmüş şeyler.
Korsanlık denizlerden, okyanuslardan sonra hava trafiğine de yönelebilir. Tabii bu bildiğimiz terör amaçlı bir havca korsanlığı değil, istihbarat organizasyonu olarak karşımıza çıkabilir.
Aslında bu uçak olayı ile ilgili bir başka ve dehşet verici senaryo var. Belki onu da bir başka pazara yazarım.
.
Boko Haram örgütü ve kaçırılan kızlar...
00:009/05/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son yirmi yılda, Müslüman coğrafyaya yönelik bütün müdahaleler bölge ülkelerinin zaafları kullanılarak gerçekleştirildi. Aynı dönemde, Batılı ve Doğulu merkez güçlerin aynı bölgelere yönelik bütün müdahale ve operasyonlarında, terörü mücadele biçimi olarak kullanan bazı Müslüman örgütler gerekçe olarak kullanıldı.
Meşru amaçlar içeren bir mücadelenin gayri meşru yöntemlerle kirletilmesinin sayısız örneklerine tanık olduk. Haklı bir mücadele ile terörü ve gayri meşru yöntemleri öne çıkaranlar, merkezinde bulunduğumuz veya en azından ilgi gösterdiğimiz coğrafyaya çok ağır bedeller ödetti.
Sadece El Kaide üzerinden onlarca ülke iç savaşlarla, işgallerle, istikrarsızlıklarla boğuştu, boğuşuyor. Bu örgütler ve kullandıkları yöntemler, çok ağır ve kirli amaçlar için kamuflaj olarak kullanıldı. Örgütler de müdahil güçlere inanılmaz fırsatlar sundular.
Yüz yıldır yaşananlara duyduğumuz öfke ile, coğrafyaya yönelik müdahalelere çok ciddi reaksiyon gösterdik ama ne yazık ki bu örgütlerin kirli yöntemlerini o kadar başarı ve cesaretle sorgulamadık.
Kanlı eylemleri yeterince kınamadık, bunu yapanlara açık tavır almadık, bu itirazı kitleselleştiremedik. Kötülüklere karşı mücadele ederken, içimizde yer edinen kötülükleri dışarı atamadık.
Varolan, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan yapıların, rejimlerin kitleleri, toplumları temsil etmediğini hatta onlara dışarıdan gelenlerden daha çok zulmettiğini bildiğimizden örgütlerin mücadelesine sempati duyduk.
İlkeli bir duruştan ziyade reaksiyon gösteren herkesi, içimize sinmese de, bu büyük mücadelenin bir parçası gördük, onları haklı göstermeye çalıştık. Böylece ülkelerimize yönelen kötülükle mücadele ederken içimizde başka kötülükler büyüttük.
Müslüman toplumların, aydınların, ülkelerin, bu örgütlerin yöntemleri üzerine derin sorgulamalar yapması gerekiyor. Söz konusu örgütlerin ya da organizasyonların bir çoğunun taşeron yapılar olduğunu, bir çoğunu çok iyi bildiğimiz ülkelerin istihbarat teşkilatlarının organize ettiğini, o ülkelerdeki kaynak savaşının tarafı olan devlet ve şirketler tarafından finanse edildiğini ortaya koymak gerekiyor. Din, mezhep ve etnik çatışmaların hemen hepsi benzer kirli organizasyonlardan besleniyor.
Sadece son yirmi yılda öyle çirkin örnekler gördük ki, bu örnekleri içimizden temizlemeden coğrafya için, insanlık için bir gelecek kurmamızın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
Son örnek Nijerya"dan. Batılı eğitim sistemine karşı esaslı bir karşı çıkışa dayanan bir yapı zamanla ülkedeki Müslüman-Hristiyan savaşının parçası oluyor. Ardından petrol zengini ülkedeki kaynak savaşının parçası haline geliyor. İşte bunlar oluşunca da örgütün yapısı değişiyor, arkasındaki güçler farklılaşıyor, karşı durduğu güçler o örgütün arkasındaki güç haline geliyor.
Dünya günlerdir Boko Haram örgütünün kaçırdığı kızların akıbetini sorguluyor. Bu kızları köle olarak satacaklarını söyleyen örgüt temsilcisinin sözleri aslında nasıl bir savrulma yaşadıklarını da gözler önüne seriyor.
(Bu arada bir anekdot: Afrika"da eğitim sistemi üzerinden Batılı hayat tarzına yönelik mücadelenin köklü bir geçmişi var. Bu mücadele Boko Haram"ın yöntemleri gibi değil. Merak edenler Şeyh Hamidu Kan"ın Mahrem Macera adlı kitabını okuyabilir. Bir Afrikalı üzerinden tüm kıtanın trajik dönüşümünü anlatan çok güzel bir kitaptır bu.)
Boko Haram, bu eylemleriyle kirli bir savaşın parçası, Nijerya kaynaklarının Müslüman-Hristiyan çatışmaları üzerinden paylaşımının bir uzantısıdır.
GiZLi DÜNYA HARiTASI
Irak işgalinden bir yıl sonra, yani 2004 yılıydı. "Pentagon"un gizli dünya haritası: Nerelerde etnik çatışma çıkacak" başlığı altında Nijerya ve Nijer Deltası"nın gelecekte nasıl bir kriz alanı olacağına dair planlardan söz etmiştim. Bazen, bazı bilgiler çok hayali gelir insana. Ama planlardan, hazırlıklardan haberdar olursanız, krizlerin bir gün mutlaka patlayacağını kestirebilirsiniz. Nijerya"daki kriz aslında uzun yıllardır devam ediyor. Devam edecek ve belki de ülkeyi parçalanmaya kadar sürükleyecek.
Dr. Thomas Barnett, "The Pentagon"s New Map: War and Peace in the Twenty-First Century" (Pentagon"un Yeni Dünya Haritası: 21. Yüzyılda Savaş ve Barış) adıyla, Pentagon"un yeni dünya haritasını içeren bir kitap yayınlamıştı.
"Yeni harita"da dünya Core, Gap ve Seam adıyla üç bölüme ayrılıyor. Çekirdek ülkeler, kontrol dışı, boşlukta kalan ülkeler ve bu iki çevrenin birbiriyle ilişkisini belirleyen, bir anlamda eklem görevi gören ülkeler. Core (çekirdek), Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika"daki endüstrileşmiş ülkeleri içeriyor. Gap bölgesi ise Karayipler"den Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya"ya uzanan hattı oluşturuyor. Bu bölge, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak çekirdek bölgeden çok farklı. Seam bölgesi ise, çekirdek ile hedef bölge arasında kalan çizgiyi oluşturuyor. Gap olarak nitelenen ve ABD"nin şu anki hedef listesini oluşturan bölge, terörist yetiştiriyor, ABD karşıtı ideolojileri besliyor, Batı"nın kültürel değerlerine karşı cihat yürütüyor. Batı"nın hayat tarzını sürdürebilmesi için bu bölgenin kesinlikle denetim altına alınması gerekiyor. Dünyanın yedinci büyük petrol üreticisi olan Nijerya"nın yeni kriz alanı olarak ortaya çıkmasının sebebi bu haritadır.
11 Eylül"den hemen sonraya 26 Ocak 2002 tarihinde "Bush-Cheney oligarşisi ve yeni dünya haritası" başlığı ile Yeni Şafak"ta yayınlanan yazıya dönelim:
"George Bush, Dick Cheney ve dünya enerji devi şirketler yeni bir dünya haritası çizdiler. Latin Amerika"dan Afrika"ya, Ortadoğu"dan Orta Asya"ya, Sibirya"dan Güneydoğu Asya"ya kadar dünyanın bir çok bölgesinde taşlar yerinden oynayacak. Bush ailesi ve Cheney"in kontrolündeki enerji lobisi 11 Temmuz 2001"den Ağustos sonuna kadar ABD"nin yeni enerji politikasını belirlemek için çalıştılar.
Toplantılar devam ederken petrol şirketleri, Bush ve Cheney Beyaz Saray"da olayın ticari boyutlarını ele alan gizli toplantılar yapıyorlardı. Ağustos ayında yeni politika netleşti ve hazırlanan proje bizzat Cheney"nin başında bulunduğu ekip tarafından kaleme alındı. İlginçtir, bir ay sonra, 11 Eylül saldırıları oldu. Yeni projeyle küresel enerji kaynakları, bunları pazarlara taşıyacak boru hatları, petrol ve doğal gaz kaynaklarının paylaşılması ve enerji kaynaklarının ABD şirketlerinin yatırımına açılması açısından dünya altı bölgeye ayrıldı.
1- Cezayir, Birleşik Arap Emirlikleri, S. Arabistan, Katar ve genel olarak Ortadoğu. 2- Hazar bölgesi, Hindistan ve Güney Asya. 3- Nijerya, Nijerya bağlantılı Nijer Deltası, Batı Afrika Boru hattı. 4- Açe. Borneo adası ve Burma. 5- Çad-Kamerun boru hattı ve Sudan. (Darfur krizi!) 6- Venezuella-Kolombiya."
Buralarda ABD petrol devlerinden hangisinin ne kadar pay alacağı bile belirlendi. Yeni stratejinin uygulanması dünyanın bir çok bölgesinde etnik ve dini çatışmalara neden olacak. Bazı bölgelerde yerel bağımsızlık güçleri, bazı bölgelerde statüko desteklenecek ve karşıtları tasfiye edilecek.
Nijerya, Somali, Çad, Kamerun, Sudan, Endonezya (özellikle Açe), Borneo ve Sulavasi adaları, Burma, Ortadoğu ve Güney Asya"da çok ciddi Nijer Deltası, Afrika"nın Basra Körfezi olma yolunda kriz bölgeleri ortaya çıkacak." Sudan petrolleri, Çad-Kamerun boru hattı, Darfur krizi ve Nijer Deltası"ndaki kriz arasında ne tür bağlantı bulunduğunu anlamak isteyenler haritaya baksın yeter...
12 yıl önceki notlar bunlar..
Tam da böyle oluyor. O bölgelerde yerel örgütler kuruluyor, besleniyor, organize ediliyor. Bunların çoğu Müslümanlara ait örgütler. Ama aslında istihbarat örgütlerine taşeronluk yapıyorlar. Kaynak savaşları üzerinden Müslümanları da, coğrafyayı da tarihi de kirletiyorlar.
Ne zaman gelecek hayallerimizi bu tür örgütlerden kurtarırsak o zaman doğru adımları atmış olacağız. Yoksa Boko Haram gibi örgütler Müslüman dünyanın haklı mücadelesini, özgürlük hayallerini, gelecek heveslerini kirletmeye devam edecek.
Tahmin ettiğimiz gibi; kaçırılan kız öğrenciler üzerinden bölgeye müdahale hazırlığı yapılıyor. Dikkat edin, bu merhamet operasyonu kızlar için değil, petrol için!
Cemaat Davutoğlu"na neden saldırı başlattı?
00:0011/05/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Zaman gazetesinden Abdülhamit Bilici, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu''nu hedef alan oldukça ağır bir yazı yazdı dün. Davutoğlu''nun ciddi bir savrulma yaşadığını, hayal kırıklığı olduğunu, siyasi hırslarına yenildiğini iddia ediyor. Bilici, Davutoğlu''nun Freedom House''un Türkiye''deki gazetecilerin durumuna ilişkin haksız ve şaibeli raporuna yönelik tepkisini de hazmedememiş.
Sanırım bu ''savrulma'' iddiası da, ''siyasi hırslara yenilme'' iddiası da, ''hayal kırıklığı'' da 17 Aralık sonrası oluştu. Yıllarca Dışişleri''nin her gezisinde, her toplantısında yer alan, bizim gibi gazetecilerden çok daha ''ayrıcalıklı'' konumda olan Bilici ve Cemaat mensubu gazetecilerin ''savrulma'' ve ''hayal kırıklığı'' gibi kavramları bir kez olsun kendileri açısından düşünmeleri gerekiyor.
Altı ay boyunca Türkiye''ye nasıl bir travma yaşattıklarını, ne tür sıkıntılara yol açtıklarını, Türkiye''nin dış politikasına muhalif olan herkese destek oluşlarının nedenlerini, 17 Aralık darbe girişiminin kamuoyunda nasıl algılandığını, kendilerine yönelik sempati dalgasının nasıl olup da güvensizlik ve endişeye dönüştüğünü gözden geçirmeleri gerekiyor.
Bu gazeteci arkadaşlarımızın, bu ''algı ustaları''nın kendileriyle ilgili algıyı masaya yatırıp, hem kendilerine hem de ülkeye nasıl bir savrulma yaşattıklarına dair bir soru dahi sormamaları en büyük eksiklikleridir. Bir kez olsun, kendilerine dışarıdan bakma becerisini gösteremediler. Bu bir kibirden mi, güç zehirlenmesinden mi kaynaklanıyor bilmiyorum.
GAZETECİLERİ HAPİSLERE TIKMAK İSTEYEN KİM?
Herkes herkesi eleştirebilir. Eleştirmeli de. Siyasiler eleştirilir, gazetecilerin işi de eleştirmek, sorgulamaktır. Ancak söz konusu yazının 17 Aralık''tan sonra yazılması, bugüne kadar cemaatin medya mensuplarının sistematik kampanyaları göz önüne alındığında, Davutoğlu''na yönelik de sistematik bir saldırı girişimi olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Türkiye''yi yöneten isimleri sırayla hedefe koyan bir çevre, eğer birini hedef alıyorsa bunun başka adımları da gelecek demektir. Gerçi Davutoğlu''na ''özür dile'' dayatması yapmaları zaten böyle bir gerçeğin varolduğunun göstergesidir.
Bu saldırının Dışişleri''ndeki toplantının dinlenmesinden ve Türkiye''nin en mahrem sırlarının servis edilmesinden sonra artış eğilimi göstermesi dikkat çekici.
17 Aralık darbe girişiminin detaylarına, istihbarat operasyonlarına, MİT TIR''ları''na, siyasiler hakkında hazırladıkları acımasız dosyalara, kendilerinden olmayan herkesi tasfiye etmeye dönük büyük planlarına, insanları yıllarca hapse atmaya dönük dosyalarına hiç girmiyorum. Cemaat mensubu gazetecilerin bütün bunlara yaklaşımı ortada. Söylenecek tek söz bile yok.
Freedom House''un Türkiye''den birine hazırlattığı şaibeli raporuna destek verenlerin, aslında gazetecileri hapislere doldurmak için ne planlar yaptıklarını bilmek isteyenlerin emniyet ve adliye koridorlarında biraz dolaşmaları yeterli. Eminim duydukları ve gördükleri dudak uçuklatan şeyler olacaktır. Ve bütün bunlar o ekibin yargı ve emniyet kadroları tarafından hazırlanmıştır.
Bilici, Davutoğlu''na yönelik hayal kırıklığını kişisel yakınlığından hareketle ortaya koyuyor ama durum hiç de öyle görünmüyor. Zira bu tür bir reaksiyonun ne anlama geldiğini son altı ayda herkes öğrendi.
Ben de Davutoğlu''nu siyasete girmeden önceki yıllardan beri tanırım. 1992''lerde bizler Malezya''da öğrenciydik. Davutoğlu ile beraberdik. Bizim için, oradaki öğrenciler için yaptığı fedakarlıkları hiçbir zaman unutamam. Özellikle eşi Sare Hanım''ın iyiliklerini de bu fırsatla anmak isterim.
O zamanlar Malezya''da bir tane cemaat mensubu yoktu. Daha sonra geldiler. Hepsi Davutoğlu''nun kapısına geliyordu. Orada barınmalarına, okullara girmelerine o yardım ediyordu. Onun yardımları ve desteklerini unutmuş olmaları çok büyük bir vefasızlıktır.
DAVUTOĞLU ONLAR İÇİN NE YAPTI?
Dünkü yazıdan sonra Davutoğlu''nun çevresinde küçük bir yoklama yaptım. Yazı üzerinden cemaatin kendisine yönelik saldırılarının nasıl algılandığını öğrenmeye çalıştım. Davutoğlu''nun onlara yaptıklarına ve onların da Hoca''ya yaptıklarına dair aldığım notlar şu şekilde oldu:
1- Dünyanın her yerinde okullarının ne sorunu varsa hepsi ile bire bir ilgilendi.
2- Her yurtdışı seyahatinde okulları ziyaret etti. Verdiği destek ile ev sahibi ülkelere ''Biz okulların arkasındayız'' mesajı verdi.
3- Başta TUSKON olmak üzere Afrika ve dünyanın her köşesinde cemaat işadamlarının her sorunu ile tüm Türk işadamlarının sorunları ile ilgilendiği gibi ayrım yapmaksızın ilgilendi. Toplantılarında Türkiye''ye gelecek işadamlarına hep kolaylık gösterildi.
4- Cemaate karşı en acımasız kampanyalar yapıldığında hep yapılan hizmetleri savundu.
5- Bir yanda Yeni Şafak''ta köşe yazarken Aksiyon dergisinin de yazarları arasındaydı.
6- Cemaat basın kuruluşlarına karşı hiçbir olumsuz ayrımcılık yapmadı. Brüksel''deki ''Türkiye''de Zaman'' fotoğraf sergisi için Belçika''ya gitti.
7- Özellikle 7 Şubat sonrasında yaklaşan krizi önlemek için her seviyede diyalog yolu aradı. Kardeş ve dost uyarılarında bulundu.
BU SORULARA KİM CEVAP VERECEK?
Peki bütün bunların karşılığında onlar ne yaptı? Yoklamadan şu tespitler çıktı:
1- Verilen bu kadar desteğe rağmen ''Biz sizden ne zaman bir şey istedik ki'' dediler.
2- Okullarında, evlerinde, dershanelerinde Davutoğlu ve hükümetin ileri gelenleri için kahhariyeler okuttular.
3- Ailesiyle ahlak timsali olan bir kişi hakkında yıllardır muta nikahı yalanları uydurdular.
4- Tüm hayatı herkesin gözleri önünde olan ve ahlaki ilkelere azami dikkat eden Davutoğlu''nu, sadece iddialardan ibaret kendisiyle ilgisiz bazı bürokratlar hakkındaki asılsız ithamlardan oluşan seks skandallarının, casusluk faaliyetleri iddialarının parçası gibi göstermeye çalışıp, hiç ilgisi olmayan konular hakkında özür dilemesini istediler.
5- Suriye gibi en önemli konularda hep Suriye rejiminin işine yarayacak söylemler geliştirdiler.
6- MİT TIR''larının durdurulmasından sınırda iki ülke hava kuvvetleri arasındaki çatışmalarda hep Ankara''yı terörist devlet gibi göstermeye çalıştılar. İki gün sonra Cenevre''deki Suriye toplantısına gidecek Dışişleri Bakanı''nın masaya bu fotoğrafla oturmasını istediler. Başbakan''ımızın Brüksel ziyaretine silah taşıyan TIR''lar şaibesinin düşmesi için çalıştılar.
7- Dışişleri''ndeki dinleme sonrası bu vatan hainliğini reddetmek yerine yapıldığı iddia edilen montajlanmış konuşmaların içeriklerinin arkasına sığınıp, bu ülkenin Dışişleri Bakanı ve en üst düzey güvenlik ve dış politika bürokratlarını hain, kendi ülkesine saldırmak isteyen kişiler olarak resmetmeye yeltendiler.
8- Malezya İslam Üniversitesi''ne öğretim üyesi olarak gittiği zaman daha hizmet o coğrafyaya adım atmamışken, Türkiye''den giden herkes Ahmet Davutoğlu''nun evine misafir olurken, ''Gittiğinde cemaat evlerinde kaldın'' yalanını servis ettiler.
9- Tüm yalanlar ve kara propagandalar yüzlerine söylendiğinde hep ''Bizim dahlimiz yok, biz yapmadık'' yalanına sığındılar.
10- Hükümetle ilişkileri iyi iken habercilik anlamında hep ayrıcalık istediler, ''Özel haberleri bize verin diğerleri sizin düşmanınız. Doğan Grubu, Cumhuriyet gibi gazetelere mesafe koyun'' dediler. Yalanları deşifre olup gerçek niyetleri ortaya çıkınca da Cumhuriyet ve Doğan Grubu ile bir olup hükümeti hedef aldılar.
11- Yolsuzluk iddialarına bulaştıramadıkları ve itibarsızlaştıramadıkları için dış politikayı hedef alıp, Suriye''de Esad rejimi cinayetlerinin, Mısır''da Sisi''nin katliamları sonucu bozulan ilişkilerin sorumluluğunu Dışişleri Bakanı''nın üzerine yıkmaya çalıştılar.
12- Mavi Marmara gibi milli bir konuda mağdurun değil zalimin yanında durdular. Hükümet ilk başta Mavi Marmara''nın yola çıkmasına muhalefet etse de saldırı sonrası vatandaşlarını sonuna kadar sahiplendi. Bir devlet olmanın gereğini yaptı. Onlar yine sorumluluğu hükümete yıktı. Faile değil vatandaşına sahip çıkana saldırdı.
Davutoğlu çevresinde durum bu.. Birileri asıl bu sorulara cevap vermeli. Hayal kırıklığını ve savrulmayı ondan sonra tartışabiliriz.
Freedom House ve 17 Aralık ortaklığı
00:0012/05/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"ye yönelik son saldırı Freedom House üzerinden yapıldı. Bir "düşünce kuruluşu" olarak pazarlanan, aslında Amerikan istihbaratının yan kuruluşlarından biri olan, derin Amerika"nın beşinci kol faaliyetlerini yürüten kuruluşlardan biri olan örgütün raporu, hazırlanış aşamasından rapor sonrası açıklamalara kadar tamamen Türkiye karşıtlığı üzerine kurgulanmış.
Türkiye"yi basın özgürlüğü sıralamasında 134. sıraya yerleştiren, "Türkiye"de açılım değil alçalma görüyoruz" diyebilen bir yapının raporu üzerinden neden Türkiye"ye ayar vermeye çalıştılar.
Rapor; 2003"ten beri darbe senaryolarının içinde olan, Gezi organizasyonunda yer alan, 17 Aralık darbe girişimini bir fırsat bulup onlarla ittifaka giren çevrelerle söz konusu örgütün organize işinden başka bir şey değil.
FREEDOM HOUSE CIA KURULUŞUDUR
Öncelikle bu yapının ne amaçla kurulduğuna, bugüne kadar ne tür faaliyetler yaptığına, dünyanın başka bölgelerinde hangi eylem ve işlerle meşgul olduğuna kimse bakma gereği duymadı. Bu gerçek ortadayken, kimse, bu örgütü ve raporunu Türkiye"de pazarlayanların nasıl bir istihbarat operasyonun aparatları olduğunu sorgulamadı.
Demokratik değerler üzerinden ülkelere istikrarsızlık ve rejim değişikliği projeleri ihraç eden, rejim değişikliği yapamayacakları ülkelerde iç politik istikrarsızlık ve yeniden dizayn çalışmaları yürüten, bir çok ülkeye yönelik işgal ve iç savaş projelerinin öncü gücü olarak çalışan kuruluşlardan biridir Freedom House.
1990"dan bu yana yaşadığımız bölgeye yönelik her askeri/ güvenlik projesinin her aşamasında var. İslami yükselişin dizginlenmesine yönelik küresel ve bölgesel projelerin hepsinde görev üstlenmiş. Terörle mücadele adı altında Müslüman ülkelere yöneltilen ve yıllardır devam eden kanlı operasyonlara ortam hazırlayan yapılardan biri.
Doğu Avrupa"yı çözdüler, ABD çıkarlarına uygun hale getirdiler, lime lime ettiler. Benzer bir senaryoyu yıllardır Ortadoğu"da uyguluyorlar. ABD"nin jeopolitik çıkarlarına paralel biçimde her ülke ile gündemleri var, o ülkelerde ortak çalıştıkları vakıflar ve bireyler var.
Kısaca Freedom House bir CIA kuruluşudur. Bugün Türkiye"de bu örgüte rapor hazırlayanlar da, bu örgütle paralel biçimde organizasyonlara girişenler de bu yönden sorgulanmalı. Çünkü raporları doğrudan istihbarat odaklıdır, ABD istihbaratının hesaplarıyla paraleldir.
Böyle olunca da, Türkiye raporunu bir başka gözle okuma zorunluluğu ortaya çıkar. Yıllardır benzer örgütler ve raporlar üzerinden Türkiye"ye ayar verildi. Aynı yöntemi devam ettiriyorlar. İçeriden bazıları da hala bu ayar vermelerle Türkiye"nin pozisyonunu değiştireceklerini sanıyorlar. Bu yüzden de canla başla onlara sarılmışlar.
"ÖRGÜT LİDERİ RECEP TAYYİP ERDOĞAN"
Bunun son örneği 17 Aralık darbe girişimidir. Ukrayna"yı batıran bu kuruluşlardır. Gezi olayları başarısız olunca hep birlikte 17 Aralık cephesinde saf tuttular. 17 Aralık"çılar da onları ortak bildi. Kısaca bir karanlık ortaklık oluştu. Yani 17 Aralık da devam ediyor, ortaklık da.
Türkiye"nin Başbakanı için hazırladıkları dosyaya "Örgüt lideri Recep Tayyip Erdoğan" yazdıran da işte bu kirli ortaklıktır. Bu ifadeyi yazabilenler ile Freedom House raporunu hazırlayanlar aynı iradenin yönetimindedir. Aynı örgütlü yapının parçalarıdır, 17 Aralık darbe girişiminin figüranlarıdır.
ABD"nin hegemonya harekatını "Dördüncü Dünya Savaşı" olarak niteleyen CIA eski Direktörü James Woosley"nin de başkanlığını yaptığı propaganda ve operasyon merkezi Freedom House, 2005 yılında dünyanın özgürlük haritasını çiziyor, renkli devrimler yaşanacak bölgelerin listesini yayınlıyordu. Aynen de öyle oldu ve bur çok ülke bu rapor doğrultusunda istikrarsızlıklara sürüklendi.
Yine 29 Mart 2005"te Financial Times gazetesinin yayınladığı ve ABD"nin istikrarsız olarak gördüğü askeri müdahale edebileceği 25 ülkelik liste hazırladığına ilişkin haberi ile Freedom House Kadife Devrimler listesi arasında tam bir paralellik vardı.
UKRAYNA"YI ONLAR BU HALE GETİRDİ...
Habere göre, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ve Dışişleri Bakanlığı, bu ülkelerle stratejik planlama için ilgili istihbaratı çalışmaları başlattı, altı ayda bir güncellenecek gizli bir liste hazırladı. Çalışmanın amacı askeri müdahale sırasında acil bilgi ihtiyacını karşılamak. Freedom House, o günlerde bu stratejik planlamanın pazarlamasını yapıyor, ona paralel özgürlük haritaları yayınlıyordu.
Çünkü 21. Yüzyıl için Yeni Dünya İmparatorluğu kuruyorlardı: The National Endowment for Democracy (NED), National Democratic Institute for International Affairs (NDI), International Republican Institute (IRI), Freedom House, International Center on Nonviolent Conflicts gibi örgütler, söz konusu ülkelerde askeri işgallerden daha yoğun biçimde yapısal değişimlere hazırlanıyordu.
Mesela Orta Asya"da yoğun insani yardımlarla yeni bir nesil yetiştiriyor. İlkokuldan üniversiteye kadar gençleri FLEKS adlı programlar eğitiyor, yine AYREKS adıyla bilinen programla genç saha uzmanları yetiştiriyor. Sivil toplum örgütleri kuruyor, gazeteler çıkarıyor, televizyon kanalları açıyor, siyasi partiler kuruyor. Demokratik reform adı altında yürütülen beşinci kol faaliyetleriyle ABD operasyonlarının önü açılıyordu.
O dönemlerde Gürcistan"da "Kadife Devrim", Ukrayna"da "Turuncu İsyan" planlıyorlar, bu ülkelere yüz milyonlarca dolar aktarıyorlardı. Freedom Hose tarafından yönetilen "Poland-America-Ukraine Cooperation Initiative (PAUCI) üzerinden Ukrayna"ya milyonlarca dolar akıttılar mesela. Bugün Ukrayna"nın ne hallere düştüğünü görüyorsunuz.
Demokrasi şebekesi bunlar.
NGO faaliyetleri üzerinden istihbarat operasyonları yapan, bunları da o ülkelere özgürlük projeleri diye yutturan örtülü operasyon aparatlarıdır...
Israrla, bıkmak tükenmek bilmeyen bir hırsla Türkiye"ye Mısır ya da Ukrayna senaryolarını dayattılar. Gezi ile Ukrayna senaryosu tutmadı ardından Türkiye"de yeni ortaklar bulup 17 Aralık Mısır senaryosunu uyguladılar. Bu ülkede çok büyük bir tasfiye projesi yürüttüler.
Elbette bütün darbe planlarında, son darbe girişiminde bu kuruluşlarını üstlendiği rollerin sorgulaması yapılacaktır. İlişkiler ağı çarşaf çarşaf ortaya serilecek, kirli ortaklık deşifre edilecek, demokrasi ve özgürlük gibi değerlerle kamufle edilen istihbarat operasyonları kamuoyunun dikkatine sunulacaktır.
BU ÜLKEYE KİMSE AYAR VEREMEZ
Bir şeyi farketmiyorlar: Türkiye artık böyle ayar vermelerle yönetilebilecek bir ülke değil. Türkiye"deki ortakları da eski imtiyazlı, güçlü konumlarını çoktan kaybetti. Yeni Türkiye"yi algılama yeteneğinden yoksun, zihinsel saplantılar arasında kilitlenip kalmış, giderek kendilerini gettolarına hapseden çevrelerle yeni Türkiye"yi algılamaları mümkün değil. Bu yüzden de hala onlarla iş tutuyor, hala on yıl öncesi gibi bir-iki raporla taşları yerinden oynatacaklarını sanıyorlar.
Türkiye"nin genç kuşakları, ülkemizin onlarca yılını çalan bu tür yapılara, örtülü operasyon merkezlerinin faaliyetlerine karşı çok dikkatli olmalı. Bu istihbarat aparatlarının ve Türkiye"deki ortaklarının kirli tuzaklarını boşa çıkarmadan, onları etkisiz hale getirmeden yeni Türkiye olamayacak, başı dertten kurtulamayacak.
Ümitliyiz. Eski güçleri yok, imtiyazları yok, operasyon yetenekleri yok. Son planlarını millet 30 Mart"ta başlarına geçirdi. Bu yüzden 30 Mart sadece bir seçim değildi, Türkiye"yi kurtarma kararlılığıdır. Müthiş bir bilinç ve idrakle insanlarımız Türkiye"ye yönelen son tehdidi yok etti.
Üstelik bu seferki ortakları yeniyken, devlet ve toplum içinde bu kadar güçlüyken başaramadılar. Bundan sonra da başaramayacaklar.
Artık Washington"dan, Brüksel"den ayar vermeler, uzman nitelemeleri, tepeden bakan buyruklar bu ülkede para etmiyor. Onların istihbarat-güvenlik karışımı demokrasi ve özgürlük değerlendirmelerine, raporlarına kulak asan yok.
Siz de ciddiye almayın. Almayın ama bunları bilin...
Kahramanlar çağı...
00:0014/05/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Buhran dönemleri kahramanlar üretir. Tarihsel dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde liderler yetişir, kadrolar oluşur. Bazen mütevazı kadrolar ülkelerin tarihinde destansı ya da acıklı roller üslenir.
Dünya tarihinin seyri ülkelerin tarihinde dramatik dönüşümlere yol açar. Küresel statüko dediğimiz güç dengesindeki her değişiklik özellikle küçük ve orta ölçekli ülkelerde derin çatışmalara yol açabildiği gibi bazı uluslara da tarih yapıcı güç ve fırsatlar sunar.
Biraz tarih okuduğumuzda, ülkelerin, milletlerin kaderinin aslında zamanında pek de önemsenmeyen, hafife alınan kararlarla nasıl da değiştiğini görürüz. Bu yüzden, günübirlik gibi görünen eğilimleri hiçbir zaman yabana atmamak, hafife almamak gerekir.
Türkiye"nin bugünlerinin yarının tarihçileri tarafından nasıl yazılacağını öngörebilen kaç kişi vardır? Yeni Türkiye eğiliminin, coşkusunun nasıl bir seyir izleyeceğini, on yıl sonra, otuz ya da elli yıl sonra nasıl bir ülke olacağını kestirebilenler ancak bugünü okuyanlar, algılayabilenler ve bir gelecek senaryosu olanlar olacaktır.
Bunları düşünürken aklıma Anadolu"nun son bin yıllık tarihi gelir. Üç büyük şok dalgası gelir. Haçlı Savaşları, Moğol istilası ve Birinci Dünya Savaşı gibi coğrafyayı paramparça eden, şehirleri harabeye çeviren, millet olma umudunu yok eden, derin bir bitkinliği bu topraklara taşıyan büyük felaketler gelir.
Ardından her büyük felaketten, yıkımdan ve derin karamsarlıktan sonra yeni bir yükselişin, aydınlanmanın, toparlanmanın ve çevresine ışık saçmanın heyecanı gelir. Bizim coğrafyada bu hep böyle olmuştur. Son şok dalgası yaşandığında, sadece Anadolu"nun değil, Pasifik"e kadar uzanan orta kuşağın tamamının savruluşuna tanık olduk. Bu savruluştan sonra, küresel statükonun da sarsılmasıyla tarihin o aydınlanma, yükselme döneminin yeni bir aşamasının başladığına inanırım hep.
Son yirmi yıl, küresel konjonktürün bu ülkeye zorlaya zorlaya harekete geçirmesinin, yeni bir yükselişe zorlamasının tarihidir. Yarınki kuşaklar, bizim yaşadığımız yılları büyük ihtimalle bu şekilde anacaklardır. Küçük gruplar, yapılar ülkelerin tarihini değiştirir, demiştim. İttihat ve Terakki Askeri Tıbbiye"nin bahçesinde toplanan dört kafadar tarafından kuruldu. Şartlar bu küçük oluşuma büyük fırsatlar sundu. Ama acı bir kaderin tarihini yazdılar. Bir imparatorluğu kurtarmak isterken o imparatorluğu tarihe gömdüler.
Ancak aynı kadrolar Türkiye Cumhuriyeti kurdu. Bir tarih bitti, yeni bir tarih başladı. 20. Yüzyıl Türkiye"si bu kadroların eseridir. Çöken imparatorluktan sonra varolanı koruma, kurtarma telaşıydı bu. Cumhuriyet rejiminin kimliği bu dönemin eseridir. Türkiye"deki rejimin kimliği ile Ortadoğu"daki Baas kimliği, Endonezya"daki Pançasila kimliği arasındaki müthiş benzerlik bu yüzdendir. Bütün bunlar 20. Yüzyıl"da bizim bölgeye özgü ideolojilerdir.
Ama artık tarih yeni bir dönüşüm evresine girdi. Yeni bir kırılma, yeni bir anlayış, yeni bir uyanış dönemi başladı. Bu, 20. Yüzyıl"ın sona erdiğinin göstergesidir. 20.Yüzyıl anlayışının, kurumlarının dönüşeceğinin ilanıdır. Yeni bir başlangıç, yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. Tarih Türkiye"nin önüne işte bu yeni başlangıcın fırsatlarını sunmuştur.
Bizim için, bu ülkede yaşayanlar için, hatta yakın coğrafyamızdaki milletler için son büyük şok dalgasından arınma vaktidir. Hayatta olanlar on yıl sonra, otuz ya da elli yıl sonra bu kaderin nasıl değiştiğini, Türkiye"nin nasıl güçlendiğini, etrafını nasıl coşturduğunu görecek.
İşte bu yüzden, bugünün Türkiye"sinde böyle bir geleceğinde emeği olanlar kahramanlar listesine eklenecek. Bu büyük yürüyüşe öncülük edenler, cesur adımlar atanlar, süreci tersine çevirmeye direnenler tarih kitaplarında yerini alacaktır. Siyasi önderler, entelektüeller, kanaat önderleri, kitleleri peşinden koşturanlar yüz yıl önceki kötü talihi tersine çevirenler olarak anılacak.
Bu yüzden, bugünler o büyük değişimlerin tarihidir. Dolayısıyla, iyi yönde olsa da bir buhran tarihidir. Bu dönem bir kahramanlar çağı, kahramanlar zamanıdır.
Bu ülkenin büyük yürüyüşüne öncülük edenleri, onlarla birlikte yürüyen kadroları, onlara destek veren vatanseverleri hain ilan edenler, yok etmek isteyenler değil, onlara direnenler tarihe geçecektir.
Biz şimdiden o kahramanları not ettik. Tarih de edecektir.
Anasayfa
Yazarlar
İbrahim Karagül
Başımız sağolsun..
00:0015/05/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Soma"da bütün ülkeyi mateme boğan bir facia yaşadık. Daha ilk saatlerde kazanın büyüklüğüne dair güçlü işaretler vardı ve endişelendik. Ama yine de bir umut dedik. Bu kadar büyümez, kayıplarımız bu kadar artmaz, dedik.
Ama öyle olmadı, iyimserliğimiz kısa sürdü. Türkiye tarihinin en büyük iş kazası gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Dünya tarihinin en büyük maden kazalarından birini yaşadığımızı gördük. Her geçen dakika kayıp sayısı artıyordu, herkes son dakika haberlerine kilitlenmişti.
Bütün ülke korkunç bir acıyla ve çaresizlikle yüzleşiyordu. Enerji Bakanı Taner Yıldız"ın kayıp sayısını "yüz elli bir" diye açıklayan sözlerinden ve daha fazlasını söylemeye dilinin varmadığını hissetmemizden sonra işin vahameti ortaya serildi. O gece Türkiye uyumadı, uyuyamadı, hala da uyumuyor.
Eminim bütün ülke, o ailelerin, çaresizce haber bekleyenlerin kalp atışlarını hissetti. Hepimiz hissettik. Haber merkezlerimize akan her bilgi kalbimizi sıkıştırdı.
Acının kimliği olmaz, tarifi olmaz, ilacı olmaz. Acı acıdır ve çekilir. Sadece ve sadece paylaşıldığı zaman azcık da olsa katlanılabilir hale gelir.
Sebepler sorgulanır, dersler çıkarılır, varsa bir ihmal hesap sorulur, cezası verilir. Ama bütün bunlar acıyı ortadan kaldırmaz. Bütün bunlar acıdan sonraki aşamalardan ve acının sebebini ve kendisini ortadan kaldırmaz.
Hepimiz bu durumdayız. Aynı durumdayız ama ne yapsak, ne kadar içselleştirsek de yüzlerce metre toprağın altında kalanların yaşadığı korkuyu bilemeyeceğiz, ailelerinin yaşadıklarını hissedemeyeceğiz.
Hissettiklerimiz kadarını paylaşmakla yükümlüyüz. Maddi manevi onlarla birlik olmakla yükümlüyüz. Onlara yardım eli uzatmakla yükümlüyüz.
Cenazeler kalktıktan sonra bu kazanın sebebini sorgulamakla, varsa ihmalkarlıkların üzerine gitmekle, hesap sormakla yükümlüyüz.
Türkiye"de iş kazalarının faturası neden bu kadar yüksek? Bu kadar mevzuat değişikliğine, bir çok ülkeden daha ileri yasal düzenlemelere rağmen uygulamada nerede aksaklıklar var? Nerede hata yapıyoruz, hangi alanlarda ihmalkar davranıyoruz? İnsana neden bu kadar az değer veriyoruz?
Evet, bu olanlar elbette kader. Ama o kader bizim elimizle gerçekleşiyorsa sorumlusu elbette biziz. Bu sorumluluğu üzerimizden atamayız.
Acı paylaşınca hafifliyorsa o acı birleştiricidir, biz öyle görmek zorundayız. Daha iyiye gitmek için kaynaştırıcıdır. El birliği içinde, omuz omuza sorunlarımızla mücadele için kamçılayıcıdır. Daha büyük acılar çekmemiz için fırsat kollayanlara imkan vermemeli, buna izin vermemeliyiz.
İki gündür, öfkelerini, hınçlarını, kinlerini insanların üzüntüleri, ağıtları üzerinden servis edenlere, nefret saçanlara "yuh" demek geliyor içimizden. Yüzlerce ailenin matemini, milyonların üzüntüsünü böylesine gözü dönmüşlüğe kılıf yapanların intikam çağrılarına bu millet kulak asmaz. Onların kinlerinin üzüntülerinin çok önünde olduğunu bilir. Buradan siyaset çıkmaz. Buradan siyasi intikam şansı doğmaz. Milletimiz bunu bilir. O acılı aileler bile bunu bilir.
Evet matemdeyiz. Üç günlük Milli Yas ilan edildi. Bayraklar yarıya indirildi. 19 Mayıs törenleri iptal edildi. Tüm şenlikler, programlar kaldırıldı. Kıbrıs"ta da yas ilan edildi. Bazı ülkeler büyükelçiliklerindeki bayrakları yarıya indirdi, programları iptal etti, Türkiye"nin acısını paylaştı.
Bütün kurumlarımızla, yardım kuruluşlarımızla seferber olduk. Herkes üzerine düşeni yapıyor, yapmaya çalışıyor. Yapabildiğimiz kadarını yapalım. Yapamıyorsak yapanlara destek olalım. En azından moral verelim.
Biz gazeteciler, Türkiye"de ve dünyada yaşanan acı olaylarla ilk yüzleşenler oluruz. Ama olayların duygusal taraflarını, acı veren insani yönlerini kendimize saklarız. Fazla belli etmeyiz. Bunları yaparken de insan yönümüzün aşınmaması için çaba harcarız.
Yazılarımızda, yayınlarımızda eleştirel, rasyonel yönleri öne çıkarırız. Sorgularız, yanlışları yakalarız ve kamuoyu ile paylaşırız. Bunu bir kamu yararı olarak görürüz. Zaten bu yönde ağır bir sorumluluğumuz vardır.
Ama bu sefer bütün bunları bir kenara attık. Atmak zorundayız. İnsan yönümüz her şeyin önünde ve biz bu acının tam merkezindeyiz.
Ülkemizin başı sağolsun. Hayatını kaybedenlere Allah rahmet etsin, ailelerine ve yakınlarına sabır versin.
Bize de bu felaketten ders çıkarma basireti versin
.Dokunulmaz adam!
00:0016/05/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir hata, bir ihmal, bir öngörüsüzlük ama bir şey mutlaka var.
Bu kadar ölümün, bu kadar acının, bu kadar yıkımın can alıcı soruları vardır ve bu soruların cevabını bulmadan yürekler huzur bulmaz.
"Kaza" ve "kader" özürlerimizi, kabahatlerimizi, günahlarımızı gizleyeceğimiz kavramlar değildir.
Kaza ve kadere sığınarak bu soruları sormazsak, cevapları bulamazsak, önlemlerimizi almazsak benzer faciaları tekrar tekrar yaşayacağız demektir.
Marmara Depremi"ni hatırlayalım. Binlerce insanımız öldü. Köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimizin bazı bölümleri enkaza dönüştü. Deprem ülkesi Türkiye bu büyük faciaya hazırlıksız yakalandı.
Oysa depreme hazır olabilirdik. Kayıplarımızı en aza indirebilirdik. Bazı yıkımları öngörebilir, tedbirlerimizi alabilirdik. Yapılmadı ve bütün ülke ağıtlarla yankılandı.
Bu hazırlıksızlık, tedbirsizlik kader değildi. İhmaldi. Sorumsuzluktu.
Marmara Depremi"nden sonra büyük bir seferberlik başladı. Ders alındı, depreme karşı her alanda önlemler alındı. Yeterli mi? Elbette değil ama Türkiye tarihinde o dönemin Türkiye"si değil.
Çünkü o deprem, o acı ülke çapında müthiş bir dayanışma örneğine dönüştü. Göz yaşartıcı bir yardımlaşma gördük. Bu dayanışmadan sonra Türkiye"nin yardım ve organizasyon kabiliyeti uluslararası boyutlarda örnek gösterilir hale geldi, sınırları aştı.
Marmara Depremi ile kıyaslamıyoruz elbette. Ama sadece kader diye üstünü örtemeyeceğimiz bir facia ile yüzleştik. Acılarımıza katlanacağız, yaralarımızı saracağız, ihtiyaçlarımızı gidereceğiz. Böyle bir kazayı tekrar yaşamamak için ne gerekiyorsa yapacağız.
Ama bunu sorgulayacağız. O madeni işleten şirketin hatalarını görmezden gelmeyeceğiz. Daha fazla karlılık derken ihmal edilen tedbirleri görmezden gelmeyeceğiz.
Soma faciasının üzerinden üç gün geçmeden şirketin ihmalkarlıkları bir bir ortaya çıkmaya başladı. Yaşam merkezlerinden çalışma şartlarına, vardiya sistemine ve medyada tartışılan bir çok meseleye kadar şirketle ilgili sorgulama başladı.
Neden bu kadar çekingenlik yaşandı? Neden kimse o şirketin sahibinin adını bile ağzına almamakta direndi? Kamuoyunu iyi yönetmekle, medyayı iyi kullanmakla, başarılı PR çalışması yapmakla olmuyormuş bunlar?
Böylesi büyük bir facia karşısında kimse masum değildir, dokunulmaz değildir. Sorular sorulmalı, incelemeler yapılmalı. Varsa hataları hiç kimse kimseyi korumaya kalkışmamalı.
Bizler kapitalizmin sadece karlılığa endekslenen acımasızlığına karşı değerleri önemseyen bir milletiz. Değerlerimiz, insana saygımız, dayanışmamız bizim insan yönümüzdür ve kimse bize bunları unutturamaz. Hiçbir güç bunları anlamsızlaştıramaz. Alın terini kutsal sayan bir medeniyetin mensuplarıyız çünkü.
Daha cenazelerimiz yeni kalkıyor. Soma ve civar bölgelerde ağıtlar yankılanıyor. Sıra sıra mezarlar kazılıyor. Baba-oğul, kardeş yan yana defnediliyor. Acılar paylaşılıyor. Bunlar varken kalplerimiz yorgunken sorular soramıyor olabiliriz.
Ama sorulacak? O şirket bütün bunların hesabını vermeli. Kendini temize çıkarmalı. Çıkaramıyorsa bedelini ödemeli. Öyle kendini gizlemekle, güçlü ilişkilerin korumasına sığınmakla olmaz.
Maden ruhsatının iptali dahil, imtiyazları elinden alınmalı. Bir şirketin tarihinde böyle kara bir leke varken yeniden bu tür işletmelere girişmesine izin verilmemeli.
Açık söyleyeyim: O madenin işletmecisi, sen, dokunulmaz değilsin.
Çünkü bu bir ulusal meseledir. Bir iş kazası değildir. Bunu iş kazası olarak görürsek büyük bir hata yapmış oluruz. Türkiye dışında Pakistan gibi ülkelerin bile bayrakları yarıya indirilirken, Latin Amerika ülkelerinde bile yas tutulurken, acı dünya geneline yayılırken bu sorumluluğu üstlenmeyen bir şirketi ve sahiplerini korumak en azından ahlaken mümkün değildir.
Bu elbette bir linç, yok etme çağrısı değil. Bu, bir adalet çağrısıdır. Devlet iradesi kamu vicdanını rahatlatacak adımlar atmak zorundadır.
Bu tür büyük felaketler toplumsal travmalara neden olur. Toplumsal psikolojiyi derinden sarsar. Yıllarca toplumsal hafızadan izi silinmez.
Ama bizim kültürümüz felaketleri dayanışmaya dönüştürme kültürüdür. Toplumsal kaynaşmaya ayarlı bir kültürdür. Adaleti yerine getirmekle linç kampanyasına, acı üzerinden siyasi hesaplaşma çirkinliğine sürüklenme tehlikesine karşı da son derece dikkatli olmak zorundayız.
Bir gram acı hissetmeyenlerin bu işi istismar etmelerine izin vermemek gerekir. Kitleleri bir istismar uğruna sokağa sürmeye çalışanlara dikkat etmek gerekir.
Anadolu"nun derin vicdanı, merhameti bu acının üstesinden elbette gelecektir. Devlet de, bu toplumun bireyleri olarak bizler de şehit yakınlarının yanında olacağız.
Unutmayacağız ve hesap sorulması için de ısrarcı olacağız.
Üç gündür, bütün ülke gözyaşına boğulurken birilerinin ısrarla söz konusu şirketi ve sahibini koruma telaşının, ona bir tür dokunulmazlık zırhı giydirdiğinin farkedilmediği sanılmasın.
Unutmayın, oğlunun mezarı başında ağıtlar yakan o annenin feryadı kadar bu toplumu sarsacak bir güç yoktur.
.Almanya ve Hürriyet hükümet devirecek!
00:0019/05/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya"nın, özellikle son bir yıldır, Türkiye"nin içişlerine müdahalede aşırı istekliliği sizin de dikkatinizi çekiyor mu?
Önceden de böyleydi, aslında hep böyleydi. Ama bir takım siyasi, toplumsal operasyonlar, sermaye hareketlilikleri inanılmaz bir gizlilik içinde yürütülürdü. Türkiye toplumu Almanya"nın faaliyetlerinden neredeyse habersizdi. ABD, İngiltere ve İsrail"in Türkiye"ye yönelik çalışmaları yoğun tartışmalara neden olurken, Almanya konusunda kimse hiçbir şey söylemezdi.
Türk entelijansiyası, STK"ları, iş dünyası Almanya söz konusu olduğunda şaşırtıcı bir suskunluğa gömülür, yaşanan trajik olaylar bile alalacele kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırılırdı. Garip biçimde Almanya"nın masumiyeti konusunda Türkiye"de sessiz bir koalisyon, zımni bir ortaklık vardı. Hala da var.
Ama artık son bir yıldır böyle olmuyor. Geleneksel tarzına çok zıt biçimde Almanya, bütün kurumlarıyla Türkiye içindeki operasyonlarını gizleme gereği duymuyor. Dahası bu operasyonlar bizzat Alman yetkililerinin aşırı abartılı açıklamalarıyla öne çıkıyor.
Alman siyaseti, Alman medyası ve sivil toplum örgütleri adı altında faaliyet gösteren "birimler" hep birlikte Türkiye"ye ayar vermeye çalışıyor. Toplumsal uyumu bozacak, çatışma alanlarını derinleştirecek, Türkiye"yi kendi sorunlarından başını kaldıramayacak hale getirmek için var güçleriyle çalışıyor.
ALEVİ KARTI, YENİ VESAYET ÜLKESİ..
Almanya Türkiye"ye karşı kendini yeni bir vesayet ülkesi gibi konumlamış sanki. Başka türlü de bu tür aşırı çıkışları anlamak mümkün değil.
Bütün toplumsal kargaşalarda, sokak hareketlerinde Alman etkisi öne çıkıyor. Gezi olaylarında, 1 Mayıs olaylarında, Türkiye"nin acıları üzerine muhalefet inşa etme projelerinde hep Almanya öne çıkıyor.
Bir nevi örtülü istihbarat operasyonu yürütüyorlar ve Türkiye için gerçekten baş ağrısı olmaya başladılar.
Eskiden Kürt meselesinde Avrupa baskın bir güçtü. ABD"nin, özellikle Irak işgalinden sonra Kürt meselesini kendi denetimine alması üzerine Avrupa, özellikle de Almanya Türkiye Kürtlerine yatırım yapmaya başladı. Son Çözüm Süreci bu kartı da elinden aldı ya da zayıflattı. Çözüm sürecini başarısızlığa uğratma girişimlerine bu yönden de bakmakta fayda var.
Bu kart zayıfladıkça Almanya"nın Aleviler üzerine çalışmaları hızla öne çıktı. Aynı dönemde Türkiye"de sokak hareketlerinde Alevi derneklerinin ön plana çıkması, Aleviler üzerinden bir toplumsal muhalefet inşa etme girişimleri ve iç çatışma tezleri rastlantı değildir. Almanya ve Avusturya istihbaratlarının bu yöndeki çalışmaları artık Türkiye toplumunun fazlasıyla dikkatini ve ilgisini çekmeye başladı.
Sanırım bu çevrelerin en büyük projesi, Kürt meselesinden sonra bir Alevi meselesi çıkarmak, Türkiye"yi yıllarını ve enerjisini bu meseleye harcamaya zorlamaktır.
Alman derin devletinin finanse ettiği dernekler üzerinden yürütülen faaliyetler dışında, bu merkezlerin Türkiye"deki STK"lar üzerindeki finansal etkisi ortada. Almanya"daki Türklere ait dernek ve vakıflar üzerindeki istihbarat yönetimi, Türk ekonomisi üzerindeki operasyonlar gibi daha bir çok faktör, son bir yıldır harıl harıl ülkemizde adeta bir siyaset dizaynına odaklandı.
Bir nevi rejim değişikliği, siyasi yapının dönüştürülmesi, şu anki siyasi kadroların tasfiyesine yönelik bir müdahaledir bu. Ciddi bir ulusal tehdit olarak nitelendirilebilir.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın son Almanya ziyaretinde Berlin"deydik. Angela Merkel ile Erdoğan arasında mükemmel bir görüşme gerçekleşti. Karşılıklı jestler ve uyum, iki müttefik ve ortak ülke arasında olması gerektiği gibiydi. Ancak Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Türkiye ziyaretinde öyle sözler söyledi ki, Türkiye kamuoyunda ciddi bir reaksiyona yol açtı. Almanya ve Türkiye"de bazı çevrelerin duygularına tercüman olmuş olabilir ama Türkiye"yi kaybettirecek sözlerdi bunlar. Oysa iki ülke, sadece uluslararası sistemde müttefik ilişkilerinin ötesinde tarihin trajik hatıralarına da sahipti ve duygusal olarak da birbirine yakındı.
İyi izleyenler Almanya"nın Türkiye"ye bakışının, faaliyetlerin, özellikle son yıllarda, Merkel-Erdoğan görüşmesindeki gibi değil, Alman Cumhurbaşkanı"nın açıklamalarındaki gibi olduğunu göreceklerdir.
Türkiye"deki her sorunu kaşıyan, her gerilimi krize dönüştüren, her olumsuzluktan sokak hareketleri çıkaran bir örgütlü istihbarat müdahalesi vardır ve bu müdahalede Almanya her yerdedir. Soma olaylarından sonra ülke geneline yayılmak istenen sokak hareketleri bunlardan bağımsız değildir.
HÜRRİYET GAZETESİ VE ALMAN NÜFUZU
Türk medyasının bir bölümü, özellikle Doğan Grubu"na ait medya kuruluşlarının, toplumsal muhalefet, siyasi muhalefet örtüsü altında Almanya"nın Türkiye politikalarına paralel yayın yapmaları, Türkiye"den çok Almanya"nın Türkiye projelerine angaje olmaları bu açıdan dikkat çekicidir. Doğan grubunun bu ülke ile iş ilişkilerini sorgulayacak değiliz. Ancak grubun konumlanması, Alman nüfuz operasyonunun Türkiye"deki merkezi algısı oluşturmaktadır. En azından bu bir tartışma konusudur ve bence tartışılmalıdır.
Gezi olaylarındaki tavırları da, Soma faciası ile ilgili yürüttükleri yayınlar da bu paralelliği ya da uyumu gözler önüne sermiştir. Faciadan sokak hareketleri çıkarmaya dönük projenin lokomotif gücü oldular, müthiş provokatif yayınlarıyla Gezi dönemlerini aratmadılar.
Erdoğan"ı ve hükümeti yıpratmaya yönelik algı/imaj operasyonlarının tamamı bu merkezden yapılmaktadır. Mesela Hürriyet gazetesi, "Cehenneme git Erdoğan" diyen Der Spiegel dergisinin sözcülüğünü yapmaktadır. Aslında Alman hükümetinin sözcüsü gibi haberler, yorumlar yayınlamakta, bazen Türkiye"de yayın yapan gazete olduğunu unutmaktadır.
Hürriyet gazetesinin hükümete karşı yürüttüğü savaşta kullandığı argümanların onda birini bir Alman gazetesi ya da gazetecisi Almanya"da yapsın bakalım ne oluyor. Yapsın da basın özgürlüğü kavramının ne olduğunu birlikte görelim. Yapmaz, yapamaz.
Hiç bir Alman gazetecisi Hürriyet grubunun Türkiye Başbakanı"na yönelik saldırılarını Alman Başbakanı"na yapmaz. Bir Alman gazeteciyle konuşun, sıra Almanya"ya geldiğinde tek cümle eleştiri yapmayacaktır. En azından size söylemeyecektir. Ama konu Türkiye olunca saatlerce konuşacaktır.
Türkiye"deki gazetecilerden bir kısmı ise, Alman gazetecileri fersah fersah geçecektir, onlar bile Almanya"ya tek cümle eleştiri getirmeyecektir.
Hükümete muhalif olmanın ölçüsünü kaçırıp nefret söylemine savrulan bu yayınların, hangi ulusal çıkarlara yakın olduğu ortadadır. Hal böyle iken, birilerinin çıkıp bu gazeteye, "logosunun yanında duran Türk bayrağını çıkarıp Almanya bayrağı koymasını önermesi" şaşırtıcı olmayacaktır. Gazetenin İslamofobik yayınlarını tartışmıyoruz bile.
ALMANYA BU ROLÜN ALTINDA KALIR
Alman medyasının Türkiye"de hükümet değiştirmeye, yeni hükümet kurmaya dönük yayınlar yapması Alman derin devlet refleksidir ve gücünü buradan almaktadır. Peki bu yayınları Türkiye"de pazarlayanlar, servis edenler hangi güçten beslenmektedir?
Türkiye toplumunun, Almanya ile duygusal bağları vardır. Bu ülkeye saygı duyarlar. Tarihi acılar ortak yaşanmıştır. Ancak son bir yıldır Almanya"nın Türkiye içi operasyonları ciddi rahatsızlık uyandırmaktadır. Türkiye"deki ortakların şımarıklığa, pervasızlığa varan tavırları da öyle.
Bu durumu düzeltecek olan Almanya"nın kendisidir. Güven zedelenmesinin önüne geçmeli, her sokak hareketinde, her hükümet karşıtı faaliyette, her toplumsal isyan projesinde yer almaktan, öne çıkmaktan kaçınmalıdır.
Şu anki görüntü şudur: Birileri, Almanya"yı bir dalgakıran olarak Türkiye"nin önüne sürdü. Onlar da bunu içtenlikle kabul etti. Bütün siyasi, ekonomik, diplomatik ve istihbarat gücünü bu yönde seferber etti. Tabii Türkiye"deki ortaklarını da.
Ama unutmasınlar; Türkiye o zayıf dönemlerini geride bıraktı. Batı başkentlerinden birkaç mesajla hükümet devrildiği günler yok artık. Bu tür operasyonlara da oldukça bağışıklıdır. Üstelik Türkiye"nin hızla yükselip güçlendiği dönemlerde Almanya bu rolün altından kalkamaz.
Kaybeder. Tabii Türkiye"deki ortakları da...
Sahtekarlar!
00:0022/05/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Hiçbir kutsalları yok. Değer yargıları yok.
Merhamet duyguları, alçakgönüllülükleri yok.
Sadece bencillikleri, kibirleri, riyakarlıkları, çıkarları var.
Saplantıları, takıntıları, güce tapınmaları var.
Kibir ve öfkelerini şefkatle kamufle etme yetenekleri var.
Ülkenin, insanların en derin acılarını o meşhur kin ve nefretleri için istismar etmeleri var.
Küçümsedikleri, hakir gördükleri, hatta tiksindikleri insanların, bu toprağın insanlarının en saf, en masum duyguları üzerinde tepinmeleri var.
Türkiye"nin dertleri umurlarında değil. Milletin sıkıntıları, yoksunlukları, arayışları umurlarında bile değil.
Toplumsal çatışmalar üzerinden güç devşirirler. Bu yüzden alabildiğine kriz yatırımı yaparlar. Kriz varsa onlar efendidir. Kriz varsa onların keyfi yerindedir. İçten içe sevinirler ama gözyaşı akıtmayı da ihmal etmezler.
Bir yandan krizi beslerken diğer yandan millete, devlete, herkese akıl verirler, yol gösterirler, büyüklük şovu yaparlar.
Bu çatışmalarda binlerce kişi ölmüş ne farkeder. Ölenler onlar için sadece bir malzemedir, inşa edecekleri siyasi söylem için sadece bir istatistiktir.
Tarih bilinçleri seksen yıldan fazla değildir. Ülke, millet, gelecek perspektifleri birkaç batılı gazeteci ve siyasi çevrenin bakışından ileri gidemez.
Dokunulmaz, imtiyazlı olduklarına inanırlar. Ancak milletin bunu ukalalık ve sevimsizlik olarak gördüğünü farkedemezler.
Kırk yıl devam eden etnik çatışmadan beslendiler. Şimdi o kadar ağır, o kadar kanlı yeni bir çatışma besliyorlar. Buna ihtiyaçları var. İçerideki ve dışarıdaki bütün dostlarını yardıma çağırdılar, beraber ilmik ilmik bir bela örmeye çalışıyorlar.
Soma faciasını nasıl istismar ettiklerini gördük. O madencilerle, aileleriyle, çocuklarıyla asla birarada olmadılar. Hiçbir zaman da olmayacaklar. Ancak müthiş bir riyakarlık örneği sergileyip acıları siyasi öç alma operasyonuna dönüştürdüler.
Yalan haberlerle, kurgularla, belli çevreleri harekete geçirerek bir toplumsal infial oluşturup bunun da üzerinde tepinmeye çalıştılar.
Oysa biliriz, o madencileri çok kısa süre içinde unutacaklar. Yeni bir olay, yeni bir kriz bulup ona sarılacaklar. Birkaç hafta öncesini hatırlamayacaklar. O ailelere ne oldu, çocukları ne yapar bilme ihtilacı hissetmeyecekler. Onlar olmayacak ama biz orada olacağız.
Maden kapılarında şov yapanların hiç birini yardım organizasyonlarında görmedik. Bundan sonra da görmeyeceğiz. Hiç biri bir ailenin, bir çocuğun yanında olmayacak. Onlara tepeden bakmaya, uzaktan atıp tutmaya, akıl vermeye devam edecekler ama yaraların sarılması için hiçbir zahmete girmeyecekler.
Bunlar, 30 Mart"ta yüzde 46"nın oyunu bir haftada unutturanlar, değersizleştirenler değil mi? Bunu başarmadılar mı? Bir hafta içinde seçim sonuçlarını, milletin tercihini, verdiği dersi unutturup konuyu Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmasına dönüştürmediler mi?
Onlar için bu yüzde 46"nın hiçbir saygınlığı yok. Onların tercihlerini küçümsediler, hiç saydılar. Neden?
Çünkü millete de ülkeye de saygıları yok. Hiç olmadı ve olmayacak..
Tercihleri yüzünden onları aşağıladılar. Hatta bazıları bu AK Parti"ye oy verdiler, Tayyip Erdoğan"a oy verdiler diye memleketin felaketlerle yüzleştiğini söyleyebilecek kadar alçaldı. Bu hastalıklı bakışa bir de İslam"dan, Kur"an"dan kanıtlar arayanlar, işte bu kibir topluluğuna yaranmak isteyen biçarelerden başkası değildir.
Financial Times gazetesi ne demiş, Der Spiegel dergisi ne yazmış, Brüksel"de ya da Washington"da bilmem hangi kıytırık isim Erdoğan"a nasıl tepki göstermiş, onları pazarlıyorlar şimdi.
Türkiye"de toplumsal desteklerini kaybettikleri için, yalanlarına ortak bulmakta zorluk çektikleri için dışarıdan destekle operasyonlar yapıyorlar.
Başkalarının kılıcıyla kelle almaya çalışıyorlar, başkalarının heybesinden kötülük tohumları ekiyorlar.
Ancak tarih döndü, rüzgar yön değiştirdi, kadim bilgelik yeniden keşfedildi, Anadolu insanı yüzyılın ayıplarının farkına vardı.
Daha da yalnızlaşacaklar, o imtiyazlı hallerini kaybedecekler. Buyurgan, küçümseyici yüzleri solacak. Dışarıdaki dostları da onlara yetmez olacak.
Unutmasınlar, ülkeyi, milleti, tarihi küçümsemenin bedeli çok ağır olur.
.Ismarlama terör ve Alman etkisi
00:0024/05/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Birkaç gündür Okmeydanı"nda olanlar tamamen bir ısmarlama terördür.
Son bir yıldır Türkiye"de yeni bir ulusal güvenlik sorunu inşa etmeye dönük çalışmaların parçasıdır. Çözüm Süreci"ne yönelik çalışmaların toplumsal destek bulmasından sonra, PKK"nın bıraktığı boşluğu doldurmak için bir tür ikame proje yürütülmektedir ve ortada bir terör ihalesi vardır.
İşin daha da toplumsal görüntüsü şudur: Kürt sorunu yerine bir Alevi sorunu inşa edilmek istenmektedir. Türkiye"nin barış ve istikrarına yönelik çok ciddi bir müdahale söz konusudur. Daha yaygın ve toplum geneline yayılmış çatışmalar planlanmaktadır.
Gezi eylemlerinden bu yana söz konusu proje adım adım uygulanmaktadır. Gezi"deki kısmen toplumsal muhalefet, ihaleyi alan örgütün merkezi bir rol üslenmesiyle dağılmıştır. Öyle ki; siyasi iktidarı hedef alan geleneksel muhalefetin yerine ikame edilmek istenen yeni muhalif dalga DHKP-C"ye teslim edilmiş, bu durum platform içindeki bazı çevrelerin kopmasına yol açmıştır. Böylece muhalefet marjinalleşmiş, ancak keskinleşip silahlı bir harekete dönüşmeye, Türkiye genelinde sıcak çatışmalara imza atacak bir hale gelmeye başlamıştır.
DHKP-C"nin bu kadar merkezileşip, toplumsal tabana hitap etmesi, bunun desteklenmesi, ülke genelinde yaygın eylemlere girişebiliyor olması, daha önce sadece Alevi hassasiyetlerini istismar ederken şimdi Türkiye"deki tüm muhalefet alanlarını doldurmaya çalışması bir rastlantı değildir. Bu, sadece örgütün kendi stratejisi de değildir.
Elbette Türkiye için iktidar kavgalarının, hesaplaşmaların böyle bir gidişte rolü ve katkısı vardır. Bu ilişkiler ağının, siyaset ve sermaye bağının detaylı bir şekilde sorgulanması lazımdır.
Ancak söz konusu örgütün yapısı, pozisyonu ve ilişkileri, sözcüsü gibi davrandığı çevrelerin özellikle Avrupa"daki istihbarat bağlantıları düşünüldüğünde, Türkiye"de başka bir proje yürütüldüğünü söylemek pekala mümkündür.
PKK etnik bir çatışmanın ürünüydü. Temelde Türkiye içi bir sorundan kaynaklanıyordu. Ancak otuz yıl iç savaş yürütmesi, bu süreç içinde çözüm yollarının tamamen kapalı oluşu sadece Türkiye"nin iç politik karakterinden kaynaklanmıyordu. Bütün örgütler gibi o da, Türkiye ve bölge jeopolitiği üzerindeki kavgadan besleniyordu. Bir kazan kazan durumu vardı. Bugün çözüm sürecinin bu kadar bile başarılı olabilmesi Türkiye"nin güçlenmesinden, kendi sorunlarına kendisinin çözüm arayabiliyor oluşundan kaynaklanıyor. Kürt kartının, PKK kartının, özellikle bölgesel, yerli bakışın güç kazanmasıyla zayıfladığını söylemek mümkündür.
İşte bu kartın yerine Alevi kartını ikame etmek isteyenlere yoğunlaşmak gerekiyor. Dikkat çekmek istediğim tam da budur. Daha önce de DHKP-C vardı. Daha önce de benzer terör eylemleri ve sokak hareketleri vardı. Ama bir yıldır işin niteliğinin değiştiğini, büyük bir tehdidin beslendiğini görmek için otuz yıl beklemek büyük bir talihsizlik olacaktır.
PKK meselesinden farklı olarak bu sefer Avrupalı çevreler bu projede fazlasıyla öne çıkıyor. Özellikle Almanya"nın bu yapılarla yakınlığı dikkat çekiyor. Almanya"daki, Avusturya"daki bazı kuruluşların nasıl beslendiğini, korunduğunu biliyoruz. Bu çevrelerle söz konusu örgüt arasındaki organik ilişki de ortada.
Bu yüzden Almanya"nın son bir yıldır olup bitenlere karşı Türkiye"ye vermek zorunda olduğu bazı cevaplar vardır. Almanya oradaki bazı çevrelerle güçlü bağlar kurarak, o çevreler üzerinden Türkiye"de ciddi bir güvenlik sorununa yol açmakta, Alevi-Sünni ayrışmasına su taşımaktadır.
Almanya o örgütler üzerinden hesap yaparken onlar da Alman siyasi nüfuzu ve gücü üzerinden Türkiye ile hesaplaşmaya girişmektedir.
İşler böyle yürüyorsa, Almanya"ya sorulacak ve hiçbir zaman cevabını alamayacağımızı bildiğimiz o kadar çok soru var ki?
Mesela yüze yakın evin kundaklanmasıyla ilgili soruşturmanın neden kapatıldığını, neden hiçbir kamera görüntüsünün bulunamadığını, neden hiç kimsenin hakkıyla yargılanamadığını, neden tanıkların bir bir ortadan kalktığını ve ölü bulunduğunu.... Bunun gibi daha onlarca soru var. Ama biliyoruz ki, hiç birinin cevabı yoktur.
Hem Almanya"da hem de Türkiye"de bu denli istihbarat organizasyonlarının bir süre sonra Almanya"yı nefret edilen ülke haline getirebileceğinin, tarihi kökleri sağlam olan bu derin ittifakın ve dostluğun yerle bir olabileceğinin hesabının yapılması lazım.
Okmeydanı"nda birkaç gündür tanık olduğumuz olayların Soma"daki acı ile hiçbir alakası yoktur. Tamamen sözünü ettiğimiz "ikame proje"nin göstergesidir.
Olayların tam da Başbakan Tayyip Erdoğan"ın Almanya"ya yapacağı ziyaret öncesine gelmesi de mi kimsenin dikkatini çekmiyor? Erdoğan"ın Almanya"da kalabalık bir kitleye vereceği mesajlara karşı Türkiye"den cevap veriliyor! Erdoğan"ın olası cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı ilk direnç Almanya"da örgütleniyor.
Almanlar, Türkiye"yi hızla "iç mesele" haline getirmeye çalışırken, bir süre sonra kendilerini ateşle oynar halde bulabilir. Onlarca evi kundaklayıp Türkiye"ye cenazeler gönderenlerle bu "ikame proje"nin mimarlarının aynı olduğu apaçık ortada çünkü.
Bir not daha aktarayım: Doğan Grubu ve medyasının, özellikle Hürriyet gazetesinin Almanya ilişkilerini 19 Mayıs tarihli yazımda sorguladım. Dikkat ediniz, DHKP-C"nin terör eylemlerine karşı aynı medya grubunda ince ince bir imaj/algı çalışması yürütüldüğünü göreceksiniz. Bırakın teröre karşı tavır göstermeyi, neredeyse bu örgütten kahramanlar üretecekler!
.Türkiye"yi resmen satmışlar bunlar..
00:0028/05/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
24 Şubat 2014 tarihinde binlerce kişilik dinleme listesini yayınladığımızda yer yerinden oynamıştı.
Türkiye, 17 ve 25 Aralık operasyonlarının aslında bir darbe girişimi olduğunu ilk kez bu haberle farketti.
Devlet içinde yapılanan bir çete, devlet imkan ve gücünü de kullanarak, kendine göre bir Türkiye projesi uygulamaya girişmiş, binlerce insanı listelemiş, tehdit ilan etmiş, tasfiye etmek için haklarında örgüt ve suçlar ihdas etmiş, 17 Aralık Operasyonu ile de düğmeye basmıştı.
Sivil iktidar devrilecek, siyasi kadrolar içeri tıkılacak, medya ve iş dünyasında geniş bir tasfiye yürütülecek, Türkiye görünürde bir cemaat devleti, esasta da ülkeye diz çöktürecek bir proje gerçekleştirilmiş olacaktı.
Başbakan ''örgüt lideri''ydi, siyasetçiler ve gazeteciler ''örgüt mensubu''ydu, ajandı, haindi, darağacına gönderilecekti! Hazırladıkları dosyada aynen ''Örgüt lideri Recep Tayyip Erdoğan'' ifadesi yazıyordu. Yabancı istihbarat servislerinden ihale alan bir kadro, onlar adına, kendilerine de uygun şekilde Türkiye''yi hizaya sokacaktı.
TÜRKİYE''Yİ BOYNU BÜKÜK BIRAKMAK
Türkiye''nin büyük yürüyüşü durdurulacak, tekrar boynu bükük hale getirilecek, diğer cemaatler tasfiye edilecek, ülke yeniden yönetilebilir, kontrol edilebilir hale sokulacaktı. Yakın tarihin, belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet operasyonu gerçekleşmiş olacaktı.
Bu amaçla inanılmaz bir zihinsel operasyon yapıldı, daha önce tanık olmadığımız yalanlar üretildi, içeriden ve dışarıdan acımasız bir kampanya yürütüldü, itibar suikastleri düzenlendi, insanlara gündelik hayatı zehir edildi, korku ve paranoya her yeri sardı, mezhep çatışmaları teşvik edildi, ülke sıkıntıdan sıkıntıya sürüklendi.
Hepimize büyük bir tuzak kuruldu. Bu tuzağın yeterince anlaşılabildiği kanaatinde değilim. Hala tehlikenin farkında değil Türkiye.
Bugün yeni bir liste yayınlıyoruz. Yeni Şafak haber ekibinin ulaştığı yeni bir dinleme listesi yayınlıyoruz. Her kesimden çok sayıda insan, uydurma isimlerle ve suçlamalarla mahkeme kararı çıkartılarak dinlenmiş.
Memleketin en stratejik kurumlarını yönetenler, savunma teknolojileri alanında yetkili kişiler, siyasiler, işadamları, gazeteciler, bürokratlar... Acaba amaçlarına ulaşsalar, bu dinlemelerle neler yapacaklardı?
Aklınıza kim gelirse..
Türkiye''ye, devlete ve ülkeye rengini veren herkes var..
Kimi terör, kimi uyuşturucu, kimi başka bir gerekçeyle takip altına alınmış...
Bu kadar kişiyi, böylesine stratejik noktalarda olan insanları kim neden takip altına alır?
Bu bir dış istihbarat operasyonudur. Bu ülkenin mahremiyetine vakıf ne kadar insan varsa takip altına alınıyorsa, bütün bilgilerin peşine düşülüyorsa, ortada küresel ölçekte bir proje var demektir.
ERBAKAN''I TERÖRİST YAPMIŞLAR!
Bu proje, bu ülkenin beyinsizlerine ihale edilmiş. Onlar da bu vatan hainliğini seve seve kabul etmiş. Kendi ihtirasları ve güç hesaplarına uygun bulmuş. Karşılıklı bir anlaşma ile bütün bunlar yapılmış. Ama onlar sadece taşeronmuş ve geriye ellerinde sadece vatan hainliği ve casusluk kalmış.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı''na suç duyurusunda bulunulmuş. Bir ''casusluk'' soruşturması var ortada. Sadece bu kadar bilgi bile, söz konusu fişlemeyi yapanların isim isim belirlenerek mahkum edilmesine yeter.
Dinleme kararlarını veren mahkemeler inceleme altına alınmalı. Hakimlerin bu projenin neresinde olduğu sorgulanmalı, varsa suçları tespit edilmeli, kesinlikle dokunulmazlık zırhı ile suçlar örtbas edilmemeli. MİT TIR''larına yönelik operasyon ülkeyi ayağa kaldırmıştı. Bu liste çok daha vahim bir durumu gözler önüne seriyor.
Ülkeyi satmışlar resmen...
Kimler yok ki?
Merhum Necmettin Erbakan hakkında, bu ülkeye Başbakanlık yapan bir lider hakkında; ''terör'' gerekçesiyle dinleme kararı çıkartmışlar. Süleyman Demirel''in özel doktorundan, Başbakan''ın basın danışmanlığını yapan M. Akif Beki''ye kadar bir çok kişi hakkında ''organize suç'' aldatmasıyla dinleme kararı aldırmışlar. Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ hakkında İBDA-C iddiasıyla dinleme kararı aldırmışlar. Ertuğrul Özkök hakkında ise ''uyuşturucu'' suçlamasıyla..
Ya ASELSAN cinayetleri?
Gerçekten trajik bir durum var ortada. Acıklı bir durum var. Herkese bir sahte isim, bir suç isnadı ve ver elini dinleme kararları.
Burası nasıl bir ülke? Devlet ne hale gelmiş? Kişi mahremiyeti ve bireysel özgürlükler nasıl bu kadar kolay yok edilebiliyor? İnsanlar nasıl bu kadar ucuz şekilde harcanabiliyor?
Listede bir şey özellikle dikkat çekiyor:
Aselsan, Havelsan, Savunma Sanayii Müsteşarlığı, TUSAŞ hatta İnsansız Hava Aracı Projesi gibi hassas, stratejik nokta ve hedefler özellikle seçilmiş.
Bunlarla kim ilgilenir? Kimler bu tesislere, tesislerin başındaki isimlere bu kadar odaklanır ve ne amaçla bunu yapar?
Cevabını benim gibi siz de biliyorsunuz?
Aklıma Aselsan cinayetleri geliyor? İntihar süsü verilmiş ölümler geliyor? Bu genç insanların korkunç akıbetleri geliyor? Acaba onlar da böyle dinleniyor muydu? Bu dinlemelerin suikastlerle sonuçlananları da var mıydı?
BU TOPRAK KABUL ETMEZ
Söz konusu soruşturmalar yeniden açılmalı, intihar denilen dosyalar yeniden gündeme alınmalı ve her olay didik didik incelenmeli.
Türkiye''nin siyasetini, sermayesini, medyasını, vatansever insanlarını hedef alan bu korkunç projenin savuma-askeri teknoloji alanına yönelik aşamaları için apayrı soruşturmalar açılmalı.
Eğer bu ülke, kurumlar, devlet bütün bunları sorgulamazsa, suçluları tek tek tespit edip cezalandırmazsa, bu ülkeye bağlı olan herkes bunun hesabını soracaktır.
Sormalı da...
Ruhlarını sattıkları yetmezmiş gibi ülkeyi de satanları bu topraklar hiçbir zaman kabul etmeyecektir..
Çok vahim deliller var!
00:004/06/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kod adım Hasan"mış!
"İran ajanı"ymışım. Türkiye"deki İran ajanlarıyla görüşüyormuşum. Dosyada; "Mustafa Karagül isimli gazeteci İbrahim Karagül" diyor. "Vatan haini"ymişim.
Anadolu"dan bir dernek ya da vakıf aramış. Konferansa davet etmiş. "Gelemem" demişim. Dosyaya eklenmiş, "örgüt konuşması" yapılmış.
Yayın yönetmenliğini yaptığım Yeni Şafak ve TVNET"teki arkadaşlarımla aramızdaki günlük iş görüşmelerini bile "not" etmişler, dosyaya eklemişler. "Şu konuda falanca kişi iyi konuşur, programa çıkarabiliriz" demişim, not etmişler. "Filanca kişiye şu konuda yazı yazdırabiliriz" demişim, not etmişler.
Telefon görüşmesi yaptığım söylenen bazı kişileri hiç tanımıyorum. Öyle bir isim hatırlamıyorum. İlk defa duyuyorum. Beş senedir, bir gazeteci olarak her hareketimi, görüşmemi, konuşmamı not etmişler.
Beni terör örgütleriyle, bazı suikastlerle bağlantılı göstermek için senaryolar üretmişler, kurgular yapmışlar, var güçleriyle uğıraşmışlar. Bir nevi imha planı yapmışlar.
Yüzüme karşı gülerken, gelip benimle iş görüşmeleri yaparken arkamdan dosyalar tutuyorlarmış, fişlemeler yapıyorlarmış.
Düşündüm.. "Hayal kursam, fantastik bir hikaye yazsam böyle bir kurgu yapabilir miyim" dedim. Mümkün değil yapamazdım. Zengin hayal dünyam böyle bir senaryoya yetmezdi.
Şok edici şeyler gördüm. Kendimle ilgili, başkalarıyla ilgili. Bazen örgüt mensubu olmuşuz, bazen ajan olmuşuz, hakkımızda dosyalar hazırlanmış. Darbe başarılı olsaymış yıllarca hapis yatacakmışız.
"Mümkün" dedim. Böyle dosyalar hazırlayanlar, mahkemeleri de kendilerine göre kurgulayınca bir bireyin kendini anlatması, savunması, imkansızdır. Hiçbir bireyin gücü buna yetmez, yetemez, her birey böyle bir komplo karşısında çaresizdir. Devlet gücünü bu şekilde kullananlara karşı savunmasızdır.
Bu ülkede yaşayan, bu ülkeyi her şeyin üstünde tutan, bu ülkeye aşık biri ancak olanlar karşısında derin derin bir acı hisseder. Çok can yakıcıdır bu.
Türkiye büyük şoklar yaşadı, travmalar atlattı. İktidar çatışmaları yüzünden çok acı çekti. Ama hiçbir dönemde bireyler üzerine böyle kurgular, senaryolar yazılmadı. İnsanlar doğrudan hedef alınmadı. Böylesine bir imha harekatı yaşanmadı.
Yıllardır yazı yazarım. Çok ağır suçlamalara maruz kaldım. Herkes kendi düşüncesine göre beni bir şeyle suçladı. Konjonktüre göre suçlamalar değişti. El Kaideci yaptılar, İrancı yaptılar, ulusalcı yaptılar, Kemalist yaptılar, Alevi sevdalısı yaptılar, CIA"nın gizli uzantısı yaptılar, derin devletçi hatta özel harekatçı bile yaptılar. En son Suriye olayları başladığında, olabileceklere yönelik uyarı içerikli yazılarımdan dolayı Baasçı bile yaptılar. Hatta bir beyinsiz "Baasçı köpek" diye yazı bile yazdı.
Kendimi farkettiğim günden beri Türkiye"ye yönelen her saldırı girişimine, her kötü düşünceye, her kirli operasyona karşı hiç düşünmeden savunmaya geçmiş, riskler almış, kişisel güvenliğini hiçe saymış biri olarak söylüyorum: Hiç birini ciddiye almadım. Hiç biri bu kadar yaralayıcı olmadı. Hiç biri bu kadar alçakça bu kadar kalleşçe değildi.
Türkiye"de oluşum, yapı, ya da devlet iktidarına nüfuz eden hiçbir güç bu kadar alçalmamıştır. Bu kadar millete tuzak kurmamıştır.
Hala utanmadan, sıkılmadan hiçbir şey olmamış gibi, operasyonda parmakları yokmuş gibi pervasızca konuşup yazanları görünce nasıl bir çift karakterlilikle karşı karşıya olduğumuzu anlıyorum. İşte o zaman böylesine kurguların, senaryoların hangi hastalıklı ruh halinin eseri olduğunu görüyorum.
Sadece ben değilim. Başbakan"a da aynısını yapmışlar. Siyasette ve bürokraside üst kademelerdeki bir çok insana aynısını yapmışlar. Cemaatlerin üst yönetimlerine aynısını yapmışlar. Kanaat önderlerine, STK temsilcilerine aynısını yapmışlar. İş adamları listeleri hazırlayıp hepsine tuzaklar hazırlamışlar. İhaleye girdikleri yerde, rakip şirketlere bile aynı tuzağı kurmuşlar.
Bu darbe başarılı olsaydı, bugün gazeteci kılığında gördüğünüz bazı isimlerin bile darbe yöneticilerinden olduğuna tanık olacaktınız. Türkiye hakkında düşünceleri, projeleri olan bazı ülkelerin rahatsız olduğu herkesi listelemişler ve hepsi için senaryolar oluşturmuşlar.
Başbakan Tayyip Erdoğan"ın dünkü konuşmasındaki "Ortaya vahim deliller çıkıyor" sözü çok önemli. Gerçekten bu deliller ortaya çıkıyor. Hakkıyla yargısal bir süreç işletilirse bazı isimlerin gerçek kimliği sizi şok edebilir.
Türkiye"nin nasıl bir komployla karşı karşıya bırakıldığı, nasıl başka güçlere peşkeş çekildiği, kimlerden nasıl direktifler alındığı, operasyonun nerelerden yönetildiği ortaya çıkarsa, bütün ülke büyük bir üzüntü yaşayabilir. Şunu bilin ki, darbe girişiminin en büyük hedef Erdoğan"ı devirip Türkiye"yi eskisi gibi birilerinin taşeron ülkesine dönüştürmekti.
Ancak tablo bütün boyutlarıyla belirginleştikçe hedefin sadece Erdoğan olmadığını, Erdoğan"ın önlerinde büyük bir engel olduğu için yok edilmek istendiğini, hedefin Türkiye olduğunu, Türkiye"nin bugününe güç katan herkes olduğunu, bu çevrelerin tamamen tasfiye edilmesinin planlandığını, şimdiye kadar tanık olmadığımız bir dış operasyonun uygulandığını göreceksiniz.
Bir çok şeyi kaçırmışlar. Kaçıramadıkları şeyler arkalarında büyük izler bırakmış. Bunlar hakkıyla ortaya çıkarsa vatan hainliğinin ne olduğunu bütün Türkiye görecek. Kirli ittifaklar, örtülü operasyonlar, para trafiği, çıkar ilişkileri, bütün bunları Erdoğan karşıtlığı ile kamufle etmeye çalışıyorlar şimdi.
Unutmayın bu ülke, bu topraklar çok daha büyük tuzakları bozdu, badireler atlattı. Büyük yıkımlar gördü. Büyük savaşlar, felaketler yaşadı. Hepsinin üstesinden geldi. Sadece son bin yıla bakın, ne büyük felaketler yaşanmış ve sonrasında nasıl bir yükseliş dönemi başlamış. İmha edilmek istenirken yeniden dirilmiş bir ülkeyiz biz.
Bunun da üstesinden geleceğiz. Bu acımasız ihanetin de yaralarını saracağız. Ülkemize sahip çıkacağız. Masum görünümlü kamuflajlarla bize sunulan projeleri, önümüze kurulan tuzakları boşa çıkaracağız.
Erdoğan"ın dünkü konuşmasındaki sözler önemliydi. Dosyalar açıldığında ya da operasyonlar başladığında bu sözlerin ne anlama geldiğini daha iyi göreceğiz.
Ben bunu bir işaret olarak gördüm....
.Erdoğan devrilirse Türkiye de devrilir
00:006/06/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Ellerini attıkları, dokundukları her şey kuruyor. Bir bereketsizlik, bir uğursuzluk sarıyor her yeri.
Zihinlerinden geçirdikleri, düşündükleri, tasarladıkları her şey ülkeye ve millete zarar veriyor, acı çektiriyor, öfke ve şiddet getiriyor.
Yüz yıldır, 20. Yüzyıl boyunca sahip oldukları dokunulmazlıkların sorgulanması, ellerinden alınması onları çileden çıkarıyor.
Ülkenin de milletin de, devletin de hatta dinin de sahibi olduklarına öyle inanmışlar ki, bu değerleri dokunulmazlıkları için kullanmaya öyle alışmışlar ki, birileri çıkıp ''hayır, öyle değil'' dediği anda deliriyorlar.
Delirdikçe de sağa sola saldırıyorlar. Kırıp döküyorlar. Yakıp yıkıyorlar. Ülkeyi batırmaktan, kan dökmekten çekinmiyorlar. ''Bizim değilse kimsenin olmasın, biz yoksak her şey yok olsun'' diyorlar.
Amaçları uğruna ittifak yapmayacakları güç yok. Düşman olmayacakları değer yok. Yakıp yıkmayacakları hiçbir şey yok. Değersizleştirmeyecekleri hiçbir kutsal yok.
Dokunulmazlıklarıyla, ayrıcalıklarıyla, Türkiye''nin ortak iyiliği arasında ters bir orantı var. Bu yüzden de Türkiye ile, millet ile, geçmiş ve geleceklerle barışmaları söz konusu bile değil.
ANADOLU''YA SIĞINDIK VE YENi BiR TARiH iSTiYORUZ
Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu''yu koruyabildik. Anadolu''ya sığındık. Bir mücadele ile, müthiş bir özveri ile bir varlık inşa ettik. Onlar bu varlığın üzerine kondular. Onu sahiplendiler, kendi mülklerine dönüştürdüler. Bu yüzden de Anadolu ile hep çatıştılar. Onları hiçbir zaman kendilerinden görmediler, konuşmadılar, özlemlerine duyarsız kaldılar, onurlarını ezdiler.
İşte Türkiye yüz yıl önceki o kırılmadan sonra ikinci büyük tarihsel kırılmayı yaşıyor. Bir yükseliş, kendine gelme, geçmişi hatırlama, geleceğe bakabilme iradesini keşfediyor.
Kavgaları bu yüzden. Kavgaları, ülkenin de devletin de kendi mülkleri olmaktan çıkacağı, bu ülkede yaşayan herkesin ortak ülkesi olması korkusundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden çıldırmışçasına bu yürüyüşü, bu yükselişi, silkinmeyi engellemeye, durdurmaya, yolundan saptırmaya çalışıyorlar. Ellerindeki her türlü iktidar gücünü bu yönde seferber ediyorlar. Türkiye''nin büyük yürüyüşünü durdurmak için yeni ittifaklar kuruyorlar, birkaç ayda bir yenilenen senaryolar üretip uygulamaya çalışıyorlar.
Türkiye''nin o kader çizgisini geçmesine engel olmak için gerekirse iç savaş çıkarmayı bile göze almış gibiler. Başarısızlık hikayeleri yazıp herkesi kandırmaya çalışıyorlar. Olağanüstü bir enformatik güçle, bir tür entelektüel kancıklıkla, içeriden ve dışarıdan ortaklarla ülkenin belini kırmaya, yüz yıl sonra yeni bir tarihin başlamasına engel olmaya çalışıyorlar.
Ülke içindeki bütün muhalefet alanlarını seferber ettiler. Hepsini kullandılar, istismar ettiler. Onlar siyasi hesapları için sokaklara indi ama arkasında bambaşka kurgular, hesaplar vardı. Bu zavallılar, verdikleri mücadelenin nerelerde planlandığından habersizdiler ya da küçük çıkarları için büyük projelerde rol alma basiretsizliğini gösterdiler.
BiR YILDA iKi DARBE GiRiŞiMi YAŞADIK
Bir yılda iki büyük darbe girişimi atlattı Türkiye. Gezi eylemleriyle hükümeti felç edip bir Ukrayna projesi uygulayacaklardı. Ortada hükümeti de aşan bir Türkiye tasarımı vardı. Büyük yürüyüşün idrakinde olanlar bu alçakça projeyi boşa çıkardı. Bazı saflar bugün bile o senaryoyu anlayabilmiş değil.
Başarısız olunca, ülke içinde muhafazakar bir kitleyi ortak yapıp 17 Aralık darbe senaryosunu başlattılar. Bu da hükümeti devirip Türkiye''yi Mısır''a çevirme projesiydi. Erdoğan Mursi olacak, binlerce insanı içine alan bir örgüt senaryosu uygulanacak, geniş çaplı tasfiyeler yaşanacaktı. Siyaset, iş dünyası, medya ve bürokrasi sil baştan tanzim edilecek, Türkiye''nin o kader çizgisini geçmesinin önü alınacaktı.
Devlet içinde yuvalanan sözümona ''muhafazakar'' kadrolar, bir yabancı istihbarat ağı gibi çalıştılar. Oysa söz konusu proje onlar için bir intihardı ve gerçekten de intihar ettiler. 17 Aralık da başarısız oldu. Yakında detaylar kamuoyuna sızdıkça ne büyük kötülüğün tezgahlandığı bu ülkenin en ücra noktalarına kadar ulaşacaktır.
Hükümeti devirmek için yurtdışından talimat bekleyenleri bütün Türkiye tanıyacaktır.
1 Mayıs''ta ve Gezi eylemlerinin yıl dönümünde bu sefer Alman istihbaratının devreye girmesiyle Alevi kartı devreye sokuldu. Alman istihbaratının kontrolündeki bazı örgütler sokaklara sürüldü. Alevilerden destek alamayınca başarısız bir girişim olarak kaldı.
ANNELERiN DiRENDiĞi GiBi
Şimdi, bütün bu projeler sert duvarlara çarpıp un ufak olduktan sonra Türkiye''nin en sancılı, acılı yarasını tekrar kaşımaya başladılar. Etnik çatışma hevesine kapıldılar. Nasıl olsa geçmişi vardı, nasıl olsa acılar hala çok tazeydi. Bu acılar üzerinden Çözüm Süreci''ni sabote edip en büyük projeyi yeniden sahneye koyabilirlerdi.
Günlerdir buna çalışıyorlar. Kürtler üzerinden senaryo uyguluyorlar. PKK''yı yeniden çatışma alanına sürmeye çalışıyorlar. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi kan dökülürse, Çözüm Süreci sabote edilirse hem seçimi kontrol edebilirler hem de seçim öncesi muhtemel ittifakları şekillendirebilirlerdi.
Türkiye''deki bütün muhalif çevreler ile Türkiye''yi yeniden yönetilebilir alana hapsetmek isteyen her ülke işte bu son senaryoya destek veriyor.
Bu yüzden bizim için, bu ülkeyi sevenler için, ortak iyiliğe ve kardeşliğe inananlar için alabildiğine direnme vaktidir. Bu son senaryolarıdır. Bu senaryoyu da başaramazlarsa bir daha sahne alacak güç ve cesaretleri kalmayacaktır.
Çünkü başarısız oldukça küçülüp dağılacaklardır.
Erdoğan''a karşı besledikleri öfkenin, çizmeye çalıştıkları imajın, oluşturmak istedikleri algının sebebi Türkiye''dir. Çünkü o devrilirse bütün bunları başaracaklarına inanıyorlar. O devrilirse Türkiye''nin de devrileceğine, yeniden doğuşun engelleneceğine, kader çizgisinin bozulacağına inanıyorlar.
Öyleyse Türkiye için direnme vaktidir.
Diyarbakır''da annelerin
direndiği gibi...
.Ayağını sağlam bas, dizlerin titremesin..
00:009/06/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Artık başkalarına imrenmiyoruz. Onların yapabildiklerine özenmiyoruz. Onların sahip olduklarına gıpta etmiyoruz.
Onların çığır açan girişimlerini görüp çaresizlik hissi yaşamıyoruz. Hüzünlenmiyoruz. Ülkemiz ve insanlarımız için acı duymuyoruz.
Deutsche Welle ne demiş, Financial Times nasıl yorum yapmış, BBC ya da CNN durumu nasıl özetlemiş Türkiye sokaklarında yankı uyandırmıyor.
Washington"dan, Brüksel"den bilmem hangi kıytırık makamdaki isim ne demiş, Türkiye ile ilgili analiz ve yargıları nelermiş umursamıyoruz. Ankara"daki büyükelçilerinin vesayet makamı gibi atıp tutmaları ile dalga bile geçiyoruz.
Batı başkentlerinden aldıkları ilhamla, birkaç cümle ile Türkiye"ye elbise biçenleri, Türkiye"yi terbiye etmeye yeltenenleri, küçümseyenleri, yargılayıp mahkum edenleri, hizaya sokmaya teşebbüs edenleri, tehdit edenleri ciddiye almıyoruz. Dinlemiyoruz.
ŞIMARMA, KİBİRLENME SADECE KENDİNE GÜVEN
Biz dinlemedikçe, biz ciddiye almadıkça onların ellerinde hiçbir güç olmadığını, güçlerinin sadece bizim onlara yüklediğimiz roller olduğunu, o günlerin geride kaldığını ve ellerinin ne kadar zayıfladığını görüyoruz.
Bugün hala, o eski hikayelerle avunup, o eski güç vehmine kapılıp vaziyet alanların nasıl da gülünç duruma düştüklerini, bu ülkede nasıl da itibar kaybettiklerini, aslında bir hiç olduklarını farkediyoruz.
Kendi gücümüzü keşfediyoruz; imkanlarımız kadar zayıflıklarımızı ve yeteneklerimizi de görüyoruz. Ama kendi gözlerimizle, kendi düşüncelerimizle, kendi fikirlerimizle yapıyoruz bunu. Ismarlama sözlerle, ezberletilmiş/öğretilmiş gerçeklerle ve kanaatlerle değil.
Bunları gördükçe, kendimizi keşfettikçe nasıl bir yalan tarihle on yıllarımızın çalındığını, ülkemize ve insanlarımıza ne amaçla acılar çektirildiğini, zihinlerimizin nasıl rehin alındığını anlıyoruz.
Yıllarca bizi birbirimize boğazlatanların kimler olduğunu, kimler adına savaş verdiğimizi, kimler için öldüğümüzü anlıyoruz.
Ağırbaşlı, mütevazı bir gurur tanıdı Türkiye. Yüz yıl sonra ilk kez gücü, cesareti, özgüveni ve dik durmayı tanıdı. Şımarmadan, kibirlenmeden, başkalarını küçümsemeden kendine güvenmeyi tanıdı.
Hal böyle iken, böyle bir dönem başlamışken, 20. Yüzyıl"ı bitirecek yeni bir tarihsel kırılma yaşanırken bu ülkenin iyiliğine olan her şeye "hayır" diyenleri tarih bir yere not edecek. Onların başkalarının cümlelerini kurduğunu, başkalarının öfkesiyle hareket ettiğini, başkalarının doğruları ile Türkiye"ye yanlış yaptıklarını kaydedecek. "Hayır"a kilitlenenlerin utanmazca bir riyakarlıkla ülkenin her yanına kötülükler saçtığını yazacak.
Bir havaalanı projesini bile Türkiye için darbe senaryosuna dönüştürdüler. Geleneksel muhalefetten bazı ülkelerin istihbarat teşkilatlarının yönettiği örgütlere kadar, dünyanın en büyük havaalanı inşasına karşı toplumsal muhalefet inşa edecek kadar çirkinleşebildiler.
Küresel düzeyde yaşanan olağanüstü büyük ekonomik savaşta Türkiye karşıtı bir cepheyi Türkiye içinde oluşturdular. Almanya rahatsızmış, sokağa çıktılar, İsrail rahatsızmış sokağa çıktılar. Siyasetten medyaya ve STK"lara kadar geniş bir ağ oluşturup sokakları terörize ettiler.
Köprü yapma, havaalanı yapma, Kanal Projesi"ni yapma, yol yapma, okul yapma, hastane yapma, şehirler kurma, hayat standartlarını yükseltme! İnsanların gönlünü kazanacak, cesaretini artıracak, özgüvenini güçlendirecek hiçbir şey yapma!
BÜYÜK ADIMLAR, CESUR ADAMLAR
Yapma ki, o insanları rahatça yönetelim, yönlendirelim, istediğimiz anda kavga ettirelim, birbirine boğazlatalım, istediğimiz anda diz çöktürelim, muhtaç-çaresiz hale getirelim.
Onların gözünü açma, zihnini açma, kendini ve tarihini keşfetmesin, dik durmasın, ayağa kalkmasın.
Bütün bu kötülüklerin hala ne çok alıcısı var Türkiye"de. İçerideki dokunulmazlarla dışarıdaki dokunulmazların "eski Türkiye" için kurdukları kirli ittifak, bu millete ve ülkeye yeni bir yalan tarih, yeni bir kara talih dayatıyor. Onlar Türkiye için Mısır"ı örnek gösterirler, içten içe bir Baas ülkesi hesabı yaparlar, Ortadoğu tipi bir rejim öngörürler.
Biz bu senaryodan çıkmaya çalıştıkça saldıracaklar, tuzaklar kuracaklar, proje üstüne proje uygulayacaklar. "Geleneksel Batılı müttefiklerimiz" de, Ortadoğu diktatörlükleri de ve içerideki Baasçı zihniyet de Türkiye için aynı kötü düşünceleri besliyor. Nasıl oluyorsa hepsi aynı paydada birleşiyor.
Güçlüyseniz, refah ülkesiyseniz kültür ve estetik de güçlüdür. İz bırakacak eserler üretirsiniz, büyük projeler yapar, tarihin akışını etkileyecek miras bırakırsınız. Tarihe bakın bu hep böyle olmuştur.
Bizler göğsümüzü gere gere yürümeyi ancak yüz yıl sonra öğrendik. Almanya sokaklarında da, Fransa sokaklarında da, eski Osmanlı coğrafyasında da, Anadolu"da da böyleyiz artık. Şımarık olmayan, kibirli olmayan, mütevazı bir gururu haram görenlerin korkusunu üzerimizden atalı çok oldu.
Öyleyse böyle yürümeye devam. Başımızı önümüze eğdiğimiz anda tarih bizim için yeniden kararacaktır. Bu bilinçle, kırık döneklere aldırmadan, öfkeden deliye dönenleri önemsemeden, hasetten çatlayanları görmeden, küçük hesaplara hapsolanlara takılmadan yeni Türkiye"yi güçlendirmeye, yeni tarihi yazmaya devam.
Çünkü biz, dünya tarihinin derin bir kırılma yaşadığını, Türkiye tarihinin de köklü bir değişikliğe doğru yöneldiğini biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı"nın çöküş, bu dönemin yükseliş demek olduğunu biliyoruz.
Büyük adımlara, cesur adamlara sahip çıkalım...
Bildiğimiz yoldan sapmayalım... Ayaklarımız yere sağlam bassın, dizlerimiz titremesin, direncimiz kırılmasın...
.Irak da Suriye de bölünecek!
00:0011/06/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Neden bu kadar net bir ifade kullandım?
Türkiye''nin güneyi bu yüzyıla büyük bir istikrarsızlıkla girdi. 2003 yılından beri istikrarsızlık adım adım bütün kuşağa yayılıyor, ülkelerle ilgili detaylı bölünme haritaları yayınlanıyor. Etnik ve mezhep kimliği üzerinden cepheler inşa ediliyor. Bu cepheler her geçen gün söz konusu kuşak üzerinde devletlerle boy ölçüşebilecek güce ulaşıyor. Bugünlerde Irak''ta olduğu gibi ülkeyi bölecek bir aktöre dönüşüyor.
Günübirlik olaylardan sıyrılıp on yıl geriden başlayıp on yıl geleceğe bakabilenler için Türkiye''nin güneyindeki bu istikrarsızlık kuşağında yeni devletçiklerin oluşabileceğini anlamamak mümkün değil. Sınırların değişebileceğini, Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılar yerine yeni ve daha küçük devletler kurulacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
PETROL DEVLETÇiKLERi
Petrol, doğalgaz ve enerji koridorları, etnik ve mezhep kimliği üzerinden yeni haritalar oluşturuyor. ''Petrol devletçikleri'' kuruluyor. Tabi bizler bunu böyle görmeyeceğiz. Sadece ''Kuzey Irak bağımsız mı olacak'' tartışması olayın sadece bir yönü. Irak Sünnileri ile Suriye Sünnilerini birleştiren bir devlet projesi eskiden beri vardı ve 2003 Irak işgali sonrası en hararetli tartışma konusuydu.
Irak Şam İslam Ordusu (IŞİD) örgütünün dün Musul''u ele geçirmesi, ardından Tikrit''e yönelmesi, Bağdat''a karşı Sünni Arap bölgelerinin kontrolünü ele alması, 2003 yılından beri tartışılan Sünni Arap Devleti projesinin rafa kaldırılmadığını bir kez daha gösterdi.
Bu örgütün, Suriye muhalefetine karşı Şam yönetimiyle birlikte hareket ettiğini, koordineli çalıştığını, Beşşar Esad yönetimine destek verdiğini, Suriye uçaklarının muhalif mevzileri bombalamasından hemen sonra söz konusu bölgeleri ele geçirdiğini biliyoruz.
Sünni bir örgütle Nusayri Şam yönetimi arasındaki ittifak ilişkisi şaşırtıcı gelebilir. Ancak IŞİD''in aslında bir Arap milliyetçiliğini de temsil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Konjonktürel ittifaklar bu bölgede hiç de şaşırtıcı olmayabiliyor. Saddam döneminin yapılarının örgüt üzerindeki etkisi ortada. Doğrudan Irak''taki Sünni ve Arap vurgusunun mezhep kimliğinin önüne geçtiği bölgelere yoğunlaşması da bu yüzden olmalı.
Örgüt, her ne kadar Şam yönetimiyle birlikte hareket ediyor görünse de, varlığını ve gücünü devam ettirirse, bir süre sonra Bağdat''la yaşadığı çatışmayı Şam''la da yaşayacaktır. Proje Suriye-Irak Sünnileri olunca, örgütün ittifak ilişkilerinin geçici olduğu söylenebilir.
TAHRAN-BAĞDAT-ŞAM EKSENi
Tabi bölgedeki yeni güç yapılanması ile Sünni proje birbirini besleyen en azından birbirine zıt olmayan bir görüntü veriyor. Tahran-Bağdat ekseni, Şam yönetimini alabildiğine destekledi ve buradaki demokratik dönüşümü, bunca katliamlara rağmen, engelledi. Suriye muhalefetini zayıflattı. İran askeri birliklerinin Esad''ı ayakta tuttuğunu, Şam yönetiminin ömrünü uzattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tahran-Bağdat-Şam ve Hizbullah ekseni Türkiye''nin güneyinde geniş ve sağlam bir güvenlik hattı oluşturdu. Sünnileri paramparça etti. Maalesef Şii-Sünni ayrımı bugünün Ortadoğu''sunun en belirgin ayrıştırıcı kimliği haline getirildi.
Son dönemde Türkiye ile K. Irak arasındaki yakınlaşma, Bağdat''ı by-pass eden ilişki biçimi, en son petrol anlaşmaları ile zirveye çıktı. Kuzey''in petrolleri artık Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşmaya başladı. Söz konusu anlaşmanın Bağdat''ı çileden çıkardığını söylemeye bile gerek yok. Sünni Arap bölgelerinde, özellikle Musul ve Kerkük çevresindeki enerji kaynakları ile ilgili de benzer bir koridor projesi varsa bu olaylar daha da büyüyecek demektir.
Gariptir, petrol gündeme gelir gelmez IŞİD harekete geçti ve Musul''u ele geçirdi. Örgüt uzunca bir zamandır petrol kuyularını ve koridorları hedef alan bir saldırı stratejisi izliyor. Bu hiç de rastlantı değil ve son derece dikkatlice hazırlanmış bir strateji olduğunu gösteriyor. Örgütün şu an enerji denklemi içinde oyun kurarak güç biriktirdiği söylenebilir. IŞİD''in Irak''taki hareketliliğine paralel biçimde Türkiye''de de çözüm sürecini hedef alan provokasyonların arttığına dikkat çekelim ve Lice olaylarına biraz da bu gözle bakalım. PKK''nın bu enerji hareketliliğinin neresinde yer almaya çalıştığını sorgulayalım.
ÖLÜMCÜL OYUN
21 Aralık 2012''de ''Türkiye Irak''ı bölmek mi istiyor'' şeklinde biraz provokatif bir başlıkla bu konuya dikkat çekmeye, bölgedeki güç hareketliliğine işaret etmeye çalıştım.
Ankara ile Kuzey Irak arasındaki enerji yakınlaşmasının bölgesel güç haritasını sarsacağını sorguladım. 2003 yılında Türkiye''nin en köklü tezi Irak''ın bütünlüğüydü. Bölünmeyi engellemek için çok çaba harcandı. Ancak Suriye olaylarından sonra Bağdat''ın Tahran''a kayması Türkiye''nin tercihini değiştirdi. K. Irak yönetimi ile yakınlaşma zirveye çıktı. Bağdat''la ilişkilerimiz neredeyse koptu. Türkiye, Tahran-Bağdat-Şam eksenine karşı Kürtleri ve Sünni Arapları kendine daha yakın buldu.
The Economist dergisi, o günlerde, ''Türkiye ile Kürt yönetimi tehlikeli bir oyun oynuyor'' derken bu derin değişimi kastediyordu. Kuzey Irak-Bağdat ayrışması, çözüm süreci ile daha da güç kazandı.
''TÜRK-KÜRT-SÜNNİ''
O günlerde bu üçlü yakınlaşmayı ''Türk-Kürt-Sünni'' formülüyle epey tartışmıştım. Bu formülün bölgenin geleceğinde derin izler bırakacağını, bir tür güç haritası oluşturacağını, müthiş bir enerji açığa çıkaracağını hala söylüyorum.
Tabi bu durum bölgede derin bir yırtılmaya, cepheleşmeye adım atmak demektir. Ancak bu adım Türkiye''den çok önce atıldı. Çünkü İran''ın bölgeye bakışı, Türkiye''nin güneyinde oluşturmaya çalıştığı dayanışma hattı, İsrail''in projelerinden hiç de farklı değil. İkisi de Türkiye''yi Anadolu''ya hapsetmeye, Kürtler ve Sünni Araplarla ilişkisini kesmeye ayarlı.
IŞİD''i küçümsememek lazım. El Kaide kategorisine alıp marjinal bir terör örgütü olarak nitelemek stratejik bir hata olabilir. Hiç kimse örgütün bu kadar güçleneceğini tahmin etmiyordu ama güçlendi. Irak''taki Sünni bölgelerin neredeyse tamamına hakim olmaya başladı. Şahsen örgütün Kürtlerle ve Türkiye ile çatışmaya gireceğini pek sanmıyorum. Ortada Arap milliyetçisi bir yapı var ve bu yapı dağılmazsa bir süre sonra bütün bu kuşaktaki Sünni Araplar üzerinde etki kurabilir ve güçlü bir oyuncu haline gelebilir.
İşte bütün bunlar Irak''ın üçe bölünmesinin işaretidir. Kuzey Irak-Bağdat ilişkisinin kopmasını besleyen etkenlerdendir. Yarın aynısı Suriye''de de yaşanabilir. Gerçekten de Irak-Şam Sünni Devleti ortaya çıkabilir.
Petrol denklemi, ABD-İsrail, S. Arabistan ve İran faktörleriyle bu gidişi tekrar tekrar sorgulamakta fayda var.
.IŞİD değil yeni "Sünni Arap Devleti" projesi..
00:0013/06/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD konusunda sadece Türkiye"nin değil, dünyanın da kafası karışık. Ama Türk medyası kadar olaya sığ yaklaşıldığını sanmıyorum.
El Kaide, terör, cinayet ve örgüt kavramlarının ötesine geçemeyen, hiçbir derinliği olmayan, Irak"ın güç yapısından anlamayan, bir ay önce bu ülkede ne olduğunu bile hatırlamayan bir "uzman terörü" yaşıyoruz.
Öncelikle; Irak"ta bütün örgütlerin eli kanlıdır. Bugün yönetimde olan, meşru seçimlerle gelen siyasi çevreler bile, biraz geçmişine bakınca aynı terör yöntemlerini kullanmış, sivil cinayetlere imza atmış, infazlar gerçekleştirmiş hatta katliamlara katılmış yapılardır. Böyle olunca Irak"ta herkes için bir örgüt ve terör tanımlaması zaten vardır.
Eğer bir şey söyleyeceksek, bunların üstünde bir şey söylememiz gerekir. Önce bugün olanların ne olduğunu anlayıp bundan sonra olabileceklere dair öngörülerde bulunabilmemiz gerekir.
IŞİD bir örgütler koalisyonudur. Görünüşe göre içinde El Kaide"ye yakın olanlar da vardır, El Kaide"ye karşı olanlar da. Arap milliyetçisi olanlar da vardır selefi kültüre yakın olanlar da. Cinayet işleyenler de vardır Irak işgaline karşı direniş yapanlar da.
Ama bu koalisyonun, bu çatı yapılanmanın bugünkü ortak tanımı bir Sünni oluşumdur. Sünni Arap örgütlerin Irak içindeki güç haritasını bozacak şekilde ortaya çıkışıdır.
Bizi asıl bundan sonraki, bu noktadan sonraki gelişmeler daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü komşumuz Irak"ın geleceğine dair analizler asıl bu noktadan sonra başlıyor.
IRAK"TA GERÇEKTE ÜÇ AYRI DEVLET VAR
Irak fiilen üç parçaya bölünmüştür. Şii Araplar, Sünni Araplar ve Kürtler arasında birlikte yaşama iradesi yok edilmiştir. Her ne kadar resmi, ulusal ölçekte bir bölünme söz konusu değilse de, kalpler ve zihinler ayrışmıştır.
İşgal sonrası kurulan yeni yapıda Kürtler fiili bir bağımsızlık elde ettiler. Kuzey Irak"ta, kendi bölgelerinde istikrarlı bir yapı kurdular. Merkezi Bağdat hükümeti ile ilişkileri son iki yılda neredeyse kopma noktasına geldi.
Şii Araplar, İran"ın ve ABD"nin tam desteğiyle bir Irak devletinin sahibi oldular. Kürtlere söz geçiremediler ama Sünni Arapları bir anlamda sistemden tasfiye ettiler. Tahran-Bağdat ekseni işgal sonrasının en güçlü dayanışma hattı haline geldi. Şam yönetimine ortak destek de buradan kaynaklanıyor. Çünkü bu dayanışma hattı Suriye üzerinden Lübnan"a kadar uzanıyor ve bu Türkiye"ye yönelik de bir çevreleme hareketidir.
Siyasi partiler, seçimler ve hükümet üzerinden Sünnilere verilen rol göstermelik oldu. Türkiye, Kürtlerle yakınken, Şii Bağdat yönetimiyle iyi ilişkiler içindeyken bile Sünni Arapların Bağdat yönetiminde doğru temsil edilmeleri için azami gayret sarfetti. Hatta seçimleri boykot edenleri ikna etti ve yönetime katılmasını sağladı.
Son birkaç yıldır, Nuri El Maliki yönetiminin Sünni Arapları boşa çıkaran girişimleri başarılı oldu. Bu çevrelerin Irak yönetimindeki etkileri zayıfladı. Üç ana siyasi güce dayanan Bağdat, Kürtlerin uzaklaşması, Sünni Arapların devre dışı bırakılmasıyla tamamen Şii bir yönetim haline geldi.
Petrol, doğalgaz ve enerji koridorları üzerindeki paylaşımda Sünni Araplar tamamen devre dışı bırakıldı. Kürt yönetiminin petrol kaynakları uluslararası pazarlara açıldı. En son Türkiye ile yapılan anlaşmalarla K. Irak-Bağdat ilişkileri kopma noktasına geldi. Başından beri merkezi hükümeti destekleyen Ankara da, Bağdat yönetimi ile Tahran arasındaki dayanışma yüzünden bu desteği çekti.
Kuzey Irak yönetimi yüzünü Bağdat"tan Ankara"ya çevirdi. Bu esaslı bir kırılmadır. Ancak bunlar olurken kimse Sünni Araplarla ilgilenmedi bile. Onların talepleri, çıkarları gözardı edildi.
Bir sabah kalktık, IŞİD adında, Suriye ve Irak"ta faaliyet gösteren, birkaç yıldır Bağdat yönetimiyle savaşan bir örgütün, yıldırım hızıyla Sünni kentleri ele geçirmeye başladığını gördük.
DEVLET VE PETROL İSTİYORLAR
Doğrudan Sünnilere ait kentlere, kasabalara yöneliyorlar, petrol bölgelerine ilerliyorlar, enerji koridorlarını denetim altına alıyorlar, onlar gelmeden Irak ordusu şehirleri terkediyor, çatışma olmuyor...
Sünni aşiretlerin desteğiyle ilerliyorlar. Maliki yönetimi şu ana kadar onlarla hiçbir çatışmaya girmedi. Bu durum; Şiiler"in de Irak"ın bütününden vazgeçtiklerine dair bir karine oluşturabilir.
Irak ordusundaki askerlerden bir kısmının, Sünni aşiretlere mensup olduğunu, aşiretlerin talimatıyla silah bıraktığını hatta bazılarının bu harekete katıldığını düşünebiliriz.
Musul gibi bir Arap ve petrol bölgesini ele geçirdiler. Beyci"deki rafineriyi ele geçirdiler. Saddam"ın şehri Tikrit"i ele geçirdiler. Samarra ve Kerkük"e yöneldiler. Hedef aldıkları her bölge ya Sünni bölgeleri ya da petrol bölgeleri.
Şudur: Sünni Araplar hem devlet istiyorlar hem de Irak"ın zenginliğindeki paylarını almaya çalışıyorlar. Bu; K. Irak bağımsızlığa doğru gidiyorsa, Bağdat Şii karaktere bürünmüşse Sünniler de yeni bir siyasal oluşuma gidiyor demektir. Bir adım sonrası ülkenin parçalanmasıdır. Ve sanırım da öyle olacak.
KAYIP ADAM İZZET İBRAHİM EL DURİ..
Ortada bir koalisyon var. Kürtler ve Şiiler arasında bir Sünni bölge siyasal bir varlık olarak öne çıkıyor. Saddam dönemindeki bazı isimlerin, özellikle bugüne kadar yakalanamayan İzzet İbrahim El Duri"nin bugün ortaya çıkması işin mahiyetini değiştiriyor ve burada anlattığım resmi doğruluyor.
Yıllardır Suriye"de kamufle olan ve çalışmalarını buradan yürüten El Duri, IŞİD"in bazı bölgelerden Beşşar Esad"a destek verdiği söylentisine de anlam katıyor. Ancak bu koalisyonun amacının sadece Irak olmadığını, bir süre sonra Irak ve Suriye"de Sünni Arapların yaşadığı bölgelerde yeni bir devlet arzusu olarak öne çıkacağını bir yere not edin.
Söz konusu hareket, bir uluslararası koalisyonla dağıtılamazsa varacağı nokta şurasıdır: Doğrudan Şiilerle savaşa girecekler. Kürtlerle küçük çaplı anlaşmazlıklar dışında çatışmayacaklar. Türkiye ile çatışmayı göze alamayacaklar. Hesapları ve hedefleri farklı: Sünni bölgeleri tek çatı altında birleştirmek, petrol kaynaklarından paylarını almak, Şiilerle hesaplaşmak.
Sadece Kerkük"te Kürtlerle ciddi bir sürtüşme yaşayabilirler. Güçlenirlerse Bağdat"ı hedef alacaklar ama Şiilerin yaşadığı bölgelere girmeyecekler.
"SÜNNİ ARAP DEVLETİ" PROJESİ
Öyleyse, Türkiye"den bakanların gelişmeleri terör-El Kaide gibi iki kavrama sıkıştırmaları gözlerimizi kör edecektir. El Kaide ya da terör dediğiniz anda olayın üstüne bir çizgi çekilecek, yaşananların anlaşılması zorlaşacaktır. Zaten hep böyle yapıldığı için "Bu IŞİD de nereden çıktı" demekten başka bir cümle kuramıyoruz.
İçimize sinmese de bölge Şii ve Sünni olarak iki cepheye ayrıldı. İşgallerin ve müdahalelerin bize bıraktığı en acı miras bu oldu. Arapların Doğu Cephesi, İran sınırından Suriye"ye geriledi. Şimdi Sünni Arap dünyası Irak"ta yeni bir mevzi inşa ediliyor. Bu büyük bir proje. Ne kadar başarılı olur, bilmiyorum, bunu zaman gösterecek.
Ama son birkaç günlük gelişmeyi yeni bir "Sünni Arap Devleti Projesi" olarak niteleyebiliriz. Irak denklemini kökten değiştirebilecek bu gelişmeyi dikkate almazsak, şaşırmaya devam edebiliriz.
Projenin arkasında kimler var? Elbette Sünni Arap devletler ve Körfez. Bölge dışı aktörleri de bu ülkelere bakarak çözebiliriz. "Şii Hilali"ne karşı Sünni blok" galiba Irak ve Suriye topraklarında inşa edilecek.
Bu arada, Musul"daki Türk Konsolosluğu"na yönelik "rehine" olayının bu tabloya göre olmaması gerekiyordu. Çünkü Türkiye onlar için öncelikli bir hedef değil. Söz konusu yapı içindeki bazı örgütlerin ya da örgüte destek veren bazı ülkelerin özel hesaplaşması olabilir.
Ancak Türkiye"nin izlediği sessiz kriz yönetimiyle kolayca çözüleceğini düşünüyorum. En azından bunu umuyorum.
.Sünni ayaklanma ve mezhep savaşı
00:0019/06/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
El Kaide, Müslüman kuşak üzerindeki küresel operasyonları anlamada nasıl gözlerimizi kör ettiyse, IŞİD söylemi de Irak''ta olup bitenleri anlamada gözlerimizi kör ediyor. Türk medyası bir haftadır maalesef trajik bir IŞİD ve Irak haritası çiziyor.
1991''den beri savaş yaşanan ve komşumuz olan bir ülkenin iç dinamiklerini hala öğrenememiş olmak, cehaleti hamasetle ve popüler söylemle örtbas etmeye çalışmak gerçekten hem hayret verici hem de can acıtıcı bir durum.
2003''teki Irak işgalinin amacını bize Saddam diktatörlüğünü tasfiye olarak yutturduklarında da biz böyleydik. Hemen öncesinde Afganistan işgalini de El Kaide ve Taliban''ı gerekçe göstererek bizi kandırmışlardı.
O zamanlar, Mezopotamya''nın kalbine yerleşen yabancı orduların amacını sorgulayan çok az insan çıktı bu ülkede. Yine Orta Asya''nın kapısı Afganistan''a bu kadar Batılı gücün neden yerleştiğini de kimse hakkıyla sorgulamadı.
Bizler Saddam zulmü ile Taliban bağnazlığı arasında sıkışıp kalırken onlar Kuzey Afrika''dan Pasifik sınırına kadar coğrafyanın her yerine askeri üsler kuruyorlar, petrol bölgelerini kontrol altına alıyorlar, söz konusu coğrafyayı örgütlerle dize getirip, etnik ve mezhep kimlikleri üzerinden lime lime ediyorlardı.
Bizim dünyayı ve coğrafyayı algılamada entelektüel derinliğimiz sadece onlar için bir PR çalışmasıydı ve bunu da medya üzerinden yapabiliyorlardı. Siyasetçilerimizden aydınlarımıza kadar herkes semboller ve popüler imajlar üzerinden politika yürütüp kamuoyu yönlendiriyordu.
Bu yüzden her şey tahmin ettiğimizin dışında gerçekleşti. Bu yüzden doğru tespitleri yapanların üzerine gidildi. Bu yüzden Türkiye ve bölge kamuoyunu yönlendirmek için milyon dolarlık bütçeler ayrıldı. Bu yüzden bizler Irak''ta olabilecekler konusunda hep yanıldık.
Şimdi aynısı oluyor. ''IŞİT terör örgütüdür'' söyleminin bir adım ötesinde cümle kuranı bulamıyoruz. Bıraktık 2003 yılına dönmeyi bir haftalık izlenimi bile doğru dürüst yapamıyoruz. Bu örgüt nasıl bir yapıdır, nasıl bu kadar hızlı hareket ediyor, nereden çıktı, ne yapmaya çalışıyor, Irak''taki parçalanmış yapının neresinde duruyor, Türkleri neden rehin aldı gibi soruların cevabını üretemiyoruz, bulamıyoruz.
IRAK''TA HERKES ÖRGÜTTÜR
Irak''ın bölünmesini izliyoruz bugün. Aslında işgal edildiği gün fiilen üç parçaya bölünmüştü. Bağdat''ta Saddam''ın heykeli yıkılırken kimseciklerin meydana gelmemesi, evlerine kapanması bunun ilk göstergesiydi. Saddam idam edilirken ''Farisilere dikkat edin'' sözü ise aslında Irak''taki derin ayrışmanın ve çatışmanın özet cümlesiydi. İşgal üzerinden Saddam''ı devirenler onun zulmüyle yarışacak zulümler yaptılar. Şii Araplar ile Sünni Araplar ve Kürtler tamamen ayrışmış herkes kendi geleceğine daha o zaman yönelmişti.
Kürtler bütün bu kaostan kendilerini koruyup istikrarlı bir bölge oluşturdular. Şii Araplar Bağdat''ta merkezi bir hükümet kurup hızla bu yönetimi kendi karakterlerine büründürdüler ve diğer unsurları tasfiye etmeye giriştiler. Sünni Araplar önce Bağdat''taki yönetime katıldı ancak daha sonra devre dışı bırakıldılar. Irak denkleminin dışına itildiler. Siyasi temsil yolu etkisiz kalınca örgütler devreye girdi ve o boşluğu örgütler doldurdu.
Şimdi Kürtlerin ve Şii Arapların dışında Sünni Araplar yeniden denkleme giriyor. Bu da IŞİD adıyla bilinen örgütler koalisyonu üzerinden oluyor. Dolayısıyla IŞİD''i El Kaide tarzı bir örgüt olarak tanımlamakla yetinirsek Irak içindeki yeni güç hareketliliğini anlamakta zorlanırız.
Eğer örgüt olarak niteleyeceksek, Nuri El Maliki her ne kadar bugün hükümeti yönetiyorsa da aslında bir örgüt mensubudur. Ülkede herkes bir örgüte ya da cemaate mensuptur. Eğer şiddet ve terör konuşacaksak Maliki dahil, bugün Irak siyasetinde adı öne çıkan bir çok kişi katliamlardan, infazlardan sorumludur. Şii ölüm mangalarını unutmak mümkün mü? Ev ev girip insanları kurşuna dizenleri unutmak mümkün mü? Sünni örgütlerin Şii türbelerini havaya uçurdukları saldırıları unutmak mümkün mü? Irak''ta herkes bir şekilde bu şiddetin içindedir.
Anlatmak istediğim örgütler ve terör ekseninden bakınca Irak dinamiklerine terör tanımı dışında bir açılım sağlamak mümkün değil. Bu da, bir hafta sonra bu ülkede neler olabileceğine dair zihnimizi körleştiriyor.
MEZHEP SAVAŞI YAŞANIYOR
ABD ve İngiltere''nin Irak işgali geriye iki miras bıraktı: Ülkenin bölünmesi ve mezhep savaşı. Bölünme fiilen zaten gerçekleşmişti. Şimdi muhtemelen bu yeni denklem sonrası daha da belirginleşecek belki de resmileşecek.
Mezhep eksenli iç savaş işgalden bu yana yaşanıyor. Kimse dile getirmek istemese de işgalden daha fazla bu savaşta ölümler gerçekleşti. Şii ve Sünni örgütler arasındaki savaşta yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Daha sonra Şii örgütler devlet oldu Sünni örgütler tasfiye edildi.
İşte bugün o Sünni örgütler geri dönüyor. Devlet olmak için dönüyor. Tıpkı Şii örgütlerin devlet olması gibi. Maalesef, daha önce yaşanan ancak Türkiye''nin de yoğun çabalarıyla Irak dışına taşmasının önüne geçilen mezhep çatışması yeniden başlıyor. IŞİD ve Şii gruplar arasında çok şiddetli çatışmalar bekleniyor. Bir hesaplaşma hazırlığı var.
Mezhep savaşı dediğimiz şey aslında bir güç/iktidar savaşı. Bu tür savaşlar bazen etnik kimlik üzerinden bazen din üzerinden bazen de mezhep üzerinden yaşanır. Bugün Irak''ta devlet-iktidar-petrol hesaplaşması yeniden mezhep üzerinden servis ediliyor.
Okuduğum yeni Irak resmine göre Sünni Arap örgütler Kürtlerle çatışma içine girmeyecek. Onlarla bir hesapları yok. Sadece Kerkük konusunda ciddi bir çatışma söz konusu olabilir. Bu da Kürtlerle savaştan ziyade Kerkük''ün kimliği ve petrol nedeniyle olabilir. Bu örgütlerin Türkiye ile de bir hesabı olmaması gerekiyor.
Onların hesaplaşması İran ve Şii gruplar ya da Bağdat yönetimi ile. Ciddi çatışmalar yaşanabilir. Bütün Sünni kentleri ele geçirmek isteyecekler belki de denetim altına alacaklar. Bunlar olmadan Bağdat''a saldırmazlar. Ama nihayetinde, ayakta kalabilir, başarılı olurlarsa büyük Bağdat savaşı bizi bekliyor maalesef.
Şİİ HİLALİ-SÜNNİ BLOK VE ARAP-İRAN SAVAŞI
Irak merkezli savaşlar her ne kadar dışarıdan işgal şeklinde yaşansa da esasında bir Arap-İran savaşıdır. Bu savaş da mezhep ve milliyetçilik üzerinden yürütülüyor. Şii-Sünni olduğu kadar Arap ve Fars milliyetçiliği bu savaşlarda oldukça belirleyicidir.
Türkiye, olayın mezhep krizine dönüşmesine daha önce bir şekilde müdahil oldu. Bu sefer de bütün bölgeyi yakma potansiyeli olan krize müdahalenin yollarını arama sorumluluğu altındadır.
İran''ın Suriye''ye doğrudan müdahale ettiği gibi bu olaya da müdahale etmesi mezhep savaşını alabildiğine yayacaktır. Tahran''ın IŞİD olayı ile Irak''taki karizması fena halde çizildi. Tahran-Bağdat ekseni ağır yara aldı. Buradan hareketle söz konusu savaşa doğrudan müdahale etmesi, mezhep savaşını örgütler kategorisinden devletler kategorisine çıkarır ki bu da ateşin bütün bölgeyi sarması anlamına gelir.
Her ne olursa olsun, Sünni Araplara bir iktidar alanı tanınmadığı sürece bu savaş devam edecektir. Daha da ötesini söyleyelim; Sünni Arapların serüveni Irak''la sınırlı kalmayacak, yarın Suriye''yi de içine alan bir projeye dönüşecektir. ''Şii Hilali''ne karşı bir Sünni direnç hattı inşa edildiğini düşünüyorum. İran tehdidine karşı Irak ve Suriye üzerinde bir cephe inşa ediliyor.
Peki bütün bu karmaşık denklemin içinde rehine olayı nereye oturuyor? En önemli sorulardan biri de bu.
Bence hiçbir yere…
En azından Irak denkleminde bir yere oturmuyor. Oturmaması da lazım zaten. Türkiye''nin Kürtlerle yakınlığı son petrol anlaşmasıyla zirveye çıktı. Şiilerle de güçlü bağları var. En azından yıllardır bunu kurmaya çalışıyor. Sünni Arapların daha önce hükümete katılmalarında en büyük destekleyici güç de Türkiye''ydi. Öteden beri Sünni aşiretlerle, siyasi çevrelerle ilişkileri hep güçlü oldu.
Peki neden Türkiye hedef alındı?
Bunun Irak''la ilgili olduğunu pek sanmıyorum. Rehine olayı doğrudan Türkiye''nin iç politikasıyla bağlantılı bence. Birileri Irak üzerinden Türkiye''nin iç politikasına müdahil oluyor. Belki Suriye politikasının hesabını sormaya çalışıyor belki de Türkiye''nin bölge politikalarını bir yere çekmeye çalışıyor. Bu, iç politik boyutun Ankara''da iyi okunduğu kanaatindeyim. Bu kadar bilinmezlikler içinde benim tezim bu yönde.
Bırakın IŞİD ve terör denklemini: Olanlara yeniden Irak-İran savaşı, S. Arabistan-İran savaşı, Arap-Fars savaşı ile Kerkük ve Bağdat savaşı üzerinden tekrar bakalım…
.Türkiye korkusu
00:0023/06/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yüz yıl önce bizi Anadolu"dan çıkarmaya çalıştılar. Olmadı, başaramadılar, gitmedik, direndik. Bunun üzerine 20. Yüzyıl boyunca bizi Anadolu"ya hapsettiler, coğrafyadan kopardılar. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye"ye yönelik en büyük küresel proje bu idi.
Başardıklarını sandılar. Bir daha ayağa kalkamayacağımızı düşündüler. 20. Yüzyıl"ın sonunda Anadolu yeniden ayağa kalktı. Bir yüz yılı direnerek atlattı. Yeniden etrafına baktı, coğrafyayı ve tarihi yeniden hatırladı. Yüzlerce yıl birlikte yaşadığımız insanların ruh dünyasının ne kadar tanıdık olduğunu farketti. Onlarla geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı coğrafyada dayanışma içinde yaşayabileceğimizi gördü.
İşte o zaman sınırların ötesine bakabilmeyi öğrendik. Beraber yürüyebileceğimizi, beraber ayağa kalkabileceğimizi, beraber bu kaos tarihinden kurtulabileceğimizi anladık. Doğu Afrika"dan Pasifik bölgesine kadar sözlerimizin, bakışlarımızın, ülkelerimizi ve dünyayı algılama biçimlerimizin ne kadar benzeştiğini yeniden keşfettik.
Elimizi uzattık. Gönlümüzü açtık. Zihinlerimizi tazeledik. Somali açlıktan kıvranırken bütün imkanlarımızla seferber olduk. Pakistan depremle yıkılırken bütün kaynaklarımızla yardıma koştuk. Köyler kurduk, yetimhaneler açtık, Afrika"nın en ücra kasabalarına gidip insanların ihtiyaçlarını karşıladık. Hastaneler kurduk, kurslar açtık, okullar yaptık.
Biz sömürgeci değildik. Bu koşuşturmamız sömürge için değildi. Bu yüzden anlamakta zorlandılar. Ne yapmak istediğimizi kavrayamadılar. Ancak bir süre sonra bunun bir meydan okuma olduğunu, söz konusu ülkelerin yüzlerce yıllık kaderini değiştirecek hamleler olduğunu, kendi oyunlarını temelden sarsacak teşebbüsler olduğunu farkettiler.
Gittiğimiz her ülkede karşımıza dikildiler. O ülkeleri de bizi de hedef yaptılar. Her yönden saldırılara başladılar. Türkiye"nin elini kesmeye, cesaretini kırmaya dönük senaryo üstüne senaryo uygulanmaya başladılar. "Türkiye korkusu" salgın haline geldi.
Eskinin sömürgeci güçleri bu ülkelerin, coğrafyanın denetimden çıkacağı korkusuyla yeniden darbeler dönemini başlattı. Demokrasi çağrılarını susturdu. Özgürlük ve refah için sokaklara çıkanlara açık savaş başlattı. Diktatörleri piyasaya sürdü. Etnik çatışmaları yeniden devreye soktu. Yakın çevremizde mezhep savaşları çıkararak coğrafyanın yüz yılını daha toprağa gömmeye dönük büyük bir kampanya başlattı. Biz coğrafyayı ayağa kaldırmaya çalışırken onlar yerin dibine batırmaya çalışıyorlar.
Bu yüzden Türkiye"ye coğrafyadan çıkarmaya, elini-kolunu kırmaya, hırpalamaya, yeniden iddiasız hale getirmeye dönük içeride ve dışarıda büyük bir proje uygulanıyor.
Mısır"da bir diktatörü iktidara taşıyıp ülkenin özgürlük isteyen insanlarını mahkum ettiler, Türkiye ile bağlarını kopardılar. Libya"da yeni kukla Tuğgeneral Halife Hafter, "48 saat içinde Türk vatandaşlarının ülkeyi terketmesini" istedi. Irak"ta Sünni aşiretlere dayanan, aslında Türkiye ile hiç hesabı olmayan örgütlere Türkiye vatandaşlarını rehin aldırttılar. İran sınırından Akdeniz"e uzanan kuşaktaki bütün devlet ve örgütleri Türkiye aleyhine harekete geçirdiler. Doğu Afrika"da, özellikle Somali"de Türkiye misyonlarına terör saldırıları organize ettiler.
Bizler petrol için gitmedik. O ülkelerle ilgili hesaplarımız olsun diye gitmedik. Bizler yüz yıllık bir çöküşten sonra yeniden dirilişin verdiği bir hevesle gittik, sevincimizi paylaşalım, onlara da aynı sevinci yaşatalım, onlara coğrafyanın kurtuluşunun hep birlikte mümkün olduğunu söyleyelim diye gittik.
Eski sömürgecileri de korkutan bu oldu. Petrolse anlayabilirdik. Sömürge ise anlayabilirdik. Ama onlara isyanı, ayağa kalkmayı, özgür olmayı, millet olmayı telkin ettiğimiz için birilerinin oyununu, yüzyıllara dayanan düzenini fena halde bozduk.
Bize yönelik öfke bu yüzden. Bize yönelik kumpaslar, tuzaklar, terör saldırıları bu yüzden. Elimizi kolumuzu bağlamak, bizi hareketsiz hale getirmek istiyorlar. Direncimizi kırmak, yeniden içerideki sorunlara boğmak, halsiz mecalsiz bırakmak istiyorlar.
"Türkiye korkusu"nu iyi anlayın. Anlayın ki, ne büyük oyun döndüğünü farkedin. İçimizdeki basiretsizlere bakıp da yeni oyunu kuranların istediği gibi zihinlerinizi bulandırmayın.
Avrupa başkentlerinin duyduğu korkunun yankısı Mısır"dan geliyor. Libya"dan geliyor. Bugünlerde Irak"tan geliyor.
Unutmayın:
Bu coğrafyada her şey petrole endekslidir. Petrol kadar özgürlük, petrol kadar refah, petrol kadar adalet vardır.
Petrol devletleri kurulur. Varolanlar petrol için yaşatılır. İşe yaramıyorsa, emir dinlemiyorsa devrilir. İç savaşlarla yüzleştirilir, liderleri rezil biçimde ortadan kaldırılır. Kimi asılır, kimi kuyulardan çıkartılıp linç edilir.
Örgütler kurulur. Etnik kimlik de mezhep kimliği de hatta dini kimliği de bir şekilde petrolle bağlantılıdır.
Bir varil petrol için ülkeler yakılır, parçalanır, yüzbinlerin kanı akıtılır. Petrol pazarlıklarına göre devletler pozisyon alır. Petrol pazarlıklarına göre örgütler güç kazandırılıp tasfiye edilir.
Bu coğrafya sömürgenin şekil değiştirip devam ettiği tek bölgedir. Demokrasi de, darbeler de, zorbalıklar da bu enerji kavgalarına göre şekil alır.
Bu coğrafyada yaşayanların bir varil petrol kadar insani değeri yoktur, yaşam hakkı yoktur. Onlar eşyadır, malzemedir, yığınlardır. Çok kolay manipüle edilir, istenen hedefe yönlendirilir.
Anadolu"yu işgal edenlerle, bu toprakları bize dar edenler ve bugün coğrafyadan kovmak isteyenler aynıdır. Onlar petrolle plan kurarlar biz özgürlük, onur derdindeyiz. İşte şimdi bu onuru yeniden kırmaya çalışıyorlar. Ülkeleri yeniden rehin alıyorlar. Her türden örgüt kurup ülkelerin kaderine hükmediyorlar. Bizleri susturup eskisi gibi rahatça at oynatmak istiyorlar.
Avrupa başkentleri büyük bir oyun kuruyor Türkiye"ye karşı. Türkiye korkusu içlerine öyle işlemiş ki, tehlikeli, yarın kendilerine de büyük zararlar verecek adımlar atıyorlar. Biz varsak onlar olmayacak, coğrafya özgürleşirse onlar kendi ülkelerine hapsolacaklar, bunu çok iyi biliyorlar.
Türkiye, büyük bir çığır açtı. Tarihi dönüştürecek bir söylemi bütün bölgeye yaydı. Bu yüzden çatışma devam edecek. Türkiye"ye karşı oyun üstüne oyun kurulacak.
Ama unutmasınlar; bir daha geri çekilmeyeceğiz. Bir daha kaybetmeyeceğiz. Bir daha Anadolu"da hapis hayatı yaşamayacağız. Coğrafyayı ayağa kaldırmak için Anadolu"yu görülmemiş biçimde güçlendireceğiz. Bunu bir seferberlik ruhuyla yapacağız.
Unutmasınlar; bizler bir daha asla 20. Yüzyıl"a dönmeyeceğiz.
.Irak üçe bölünür, haritalar değişir..
00:0025/06/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
İki soru var: Irak üç parçaya bölünecek mi? IŞİD Türkiye"ye de saldıracak mı?
Devam eden onlarca soru daha var. Irak bölünürse Suriye de bölünür mü? Türkiye"ye yansıması nasıl olur? Türkiye ile Kürtlerin ilişkileri ne yönde seyreder? Üç ayrı bağımsız devletçik bölgesel güç haritasını nasıl sarsar? Türkiye mezhep üzerinden bir ülkenin bölünmesine neden müdahale edemiyor?
Ortada bir gerçeklik var: İşgal sonrası Irak"ı birarada tutma projesi çöktü. İşgal geride kaos ve parçalanma bıraktı. Irak projesinin mimarlarının amaçları da aslında buydu. Çevresel şartlar oluşmadığı için bugüne kadar gerçekleşemeyen proje şimdi gerçek oluyor.
Kürtler zaten bağımsızlık istiyordu. Şiiler Bağdat"a hakimdi ve zaten devletti. Merkezi yönetimi kaybederlerse onlar de Güney"de bağımsızlığı deneyecekler ve bunu gerçekleştireceklerdir. Hesabı yapılamayan tek bölüm Sünni Araplar"dı. Onlar hafife alındı. İşgale karşı direndikleri için de cezalandırıldı. Şimdi üçüncü bir güç olarak ortaya çıkıyorlar ve kendilerine ait bildikleri bölgelere el koyuyorlar.
Irak"ta birlikte yaşama iradesi çoktan çökmüştü. Şimdi durum resmileşecek gibi görünüyor. Aslında üç grup da bölünmeyi, ayrılmayı gönülden istiyor. Ülkeyi birarada tutma iradesi gösterecek hiçbir yapı yok. Ülkenin sahibi yok. Öyleyse bu ülkeyi kim, nasıl ayakta tutacak?
Sadece Türkiye vardı. 2003"ten bu yana Irak"ın bütünlüğü için mücadele verdi. Bu resmi tezi hep önde tuttu. Taraflara telkin etti, uluslararası kamuoyuna bu yönde baskı uyguladı. Ancak birkaç yıldır bu tezin tamamen çöktüğünü Türkiye de anladı. Anladı ama bölgede yol açacağı sarsıntının Türkiye"yi de derinden etkileyeceğini bildiği için karşı durmaya devam etti. Bir yandan da Kürt yönetimiyle alabildiğine güçlü ilişkiler kurdu.
Irak"ı bölen İran ve S. Arabistan"dır
Irak"ın bölünmesinin mimarları İran ve Suudi Arabistan"dır. Bütün bölgeyi iki ana kutba ayıran iki ülke, Yemen"den Irak"a, Lübnan"dan Suriye"ye kadar çok cepheli bir savaş yürütüyor. Üstelik bu savaş 1991 Körfez Savaşı"ndan bu yana devam ediyor. Mezhep kimliği ve örgütler üzerinden Irak"ta on yıldır müthiş bir çatışma yaşanıyor. S. Arabistan aleyhine bozulan ve İran"ın etki gücünü Batı"ya doğru uzatan denge oyunu, IŞİD"in öne çıkmasıyla yeniden başlıyor.
Basra Körfezi"nden Akdeniz kıyılarına kadar bir tür Arap-Fars savaşı izliyoruz. Bu savaş Araplık ve Farisilik üzerinden değil mezhep üzerinden yürütülüyor. İki ülkenin oynadığı bu tehlikeli oyun Türkiye dahil, bölgedeki bütün ülkelerin güvenlik stratejilerini bir ölçüde belirleme gücüne ulaştı.
Bu aşamadan sonra Irak"ı birarada tutma şansımız yok. Bu, mümkün de görünmüyor. İran-S. Arabistan denkleminin arkasına, 21. yüzyıla dönük bölge projelerini mikro devletçikler tezi üzerine kuranları da eklerseniz, olayın geri dönüşünün mümkün olmadığını anlarsınız. ABD, İngiltere ve Fransa"nın yeni Irak formüllerini bugünlerde tekrar masaya yatırmak bir çok gerçeği ortaya koyacaktır.
Öyleyse yeni Irak denklemi üzerine, hoşumuza gitmese de, gerçekçi bakma zamanı gelmiştir. Sünni Devlet projesinin Irak"la sınırlı kalmayacağını, Suriye"yi de içine alacağını bir yere not edin. Şiilerin İran"la bir aks içinde Güney"de yeni bir yönetime yöneleceğini, Kürtlerin enerji zenginliğinin de verdiği güçle uluslararası hüviyetini güçlendireceğini de not edin.
Bağdat-Erbil ilişkileri zayıfladıkça, Erbil-Türkiye ilişkileri güç kazanacaktır. Erbil Bağdat"tan koptukça Türkiye"ye yaklaşacaktır. Önümüzdeki aylarda buna yönelik bir eğilimin daha açık göstergeleri muhtemelen öne çıkacaktır.
Abbasilere karşı Selçuklu
Türkiye ile Kürtlerin yakınlaşması bölgesel güç oyununun yeniden düzenlenmesi gibi bir zorunluluk oluşturabilir. Abbasi yönetimine karşı Selçuklu ittifakı örneği gibi bir tarihsel süreç yeniden ortaya çıkabilir. Ortaya çıkacak müthiş enerji, bölünmeyi, çözülmeyi yeni bir güç inşasına dönüştürebilir. Her ne kadar dile getirilmese de Türkiye"nin devlet aklının bu ihtimali yabana atmadığını tahmin ediyorum. En azından zihinlerde bir yerlerde bu ihtimalin düşünülüyor olduğunu söyleyebilirim.
Ancak hesap, oyun bizim kurallarımızla sınırlı değil. Bölgesel ve uluslararası irade böyle bir enerji patlamasına müsaade etmeyecektir. En azından bunu önlemek isteyecek, önlemek için de çok daha büyük bunalım projelerini devreye sokacaktır. İran ve S. Arabistan denklemi bunu başaramazsa geleneksel Batılı müttefiklerimiz işbirliği ve ortaklık arayışlarını büyük çatışmalara dönüştürmek
için seferber olacaklardır. Birileri bunu, bölgesel bir Kürt Devleti projesine dönüştürmek, Türkiye haritasını değiştirmek için kullanmak isteyecektir.
Bunlar tarih değiştirecek ihtimallerdir. Dolayısıyla üzerinde derin tartışmaların yapılması gerekir. "Ya birleşme ya da tamamen çözülme" ile karşı karşıyayız. Biz birleşmeye yatırım yaparken bizim dışımızda herkes fırsatları çözülmeye dönüştürmeye şartlanacaktır.
Harita değiştirecek iki ihtimal
Bugün bu iki ihtimalin kapısına dayanıp kaldık. İkisi de bölgenin ve Türkiye"nin kaderini değiştirecek güce sahip ihtimallerdir. Aslında güç savaşıdır. Bakalım tarih kime gülümseyecek, kimlere yüz çevirecek?
Ancak bugünün tespiti şudur: Irak parçalanmaktadır. Geri dönüşü yok gibi görünmektedir. Bütün bölge, özellikle de Türkiye bu yeni gerçeklik karşısında bütün hazırlıklarını yapmak zorundadır.
Bu karmaşa içinde IŞİD için Türkiye öncelik değildir. Onlar Irak içi bölünme senaryosunun parçasıdır ve Türkiye ile bir çatışmaya girmeleri söz konusu değildir. "Türk rehineler" sadece bu bölünme sırasında Türkiye"nin elini kolunu bağlayıp bölgeye müdahalesini önlemek için planlanmıştır. Bu planı yapanın IŞİD olduğunu hiç sanmıyorum. Arkasında daha büyük bir akıl vardır. Bu akıl ise örgüt aklı değil devlet aklıdır. İran-Suud denklemi
bölgeyi parçalarken Türkiye"nin birleştirici tezleri bu şekilde
etkisiz hale getirilmektedir.
Gelin biz, hep beraber Selçuklu Modeli"ni düşünelim….
.Yeni cephenin adı: Türk-Kürt-Sünni..
00:0027/06/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Aniden ortaya çıkan bir örgüt, Irak ordusunu silah bırakmaya zorluyor ve şehirleri teker teker ele geçiriyor. Israrla petrol bölgelerine, doğalgaz bölgelerine, boru hattı güzergahlarına yöneliyor ve ulaşabildiği her bölgeyi denetim altına alıyor.
Akıllıca planlanmış bir strateji ile yeni bir devlet olmaya doğru gidiyor, sınırlar, haritalar belirliyor. Irak''ın demografik yapısına, etnik ve mezhep kimliğine göre bir siyasi güç oluşturuyor.
İzlediği strateji İran''ın Suriye üzerinden Lübnan''a ulaşan stratejik dayanışma hattını tam ortadan, Irak topraklarından koparacak şekilde. Bu amaca yönelik çok kritik bölgeleri ele geçiriyor.
S. Arabistan, Ürdün ve Körfez ülkelerinin İran korkusunu, İran tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik bir yöntem izliyor. İran''ın da, Bağdat''taki İran destekli hükümetin de karizmasını yerle bir edebiliyor. 1991''den beri bölgedeki her müdahaleden kazançlı çıkan İran, 20 yıldan fazla bir süredir ilk kez kayıpla, başarısızlıkla yüzleşiyor.
MEZHEP SAVAŞI DEĞİL ARAP-FARS SAVAŞLARI
Mezhep savaşı korkusuyla baktığımız olay, hep söylediğim gibi, aslında bir Arap-Fars savaşıdır. Arap-İsrail savaşlarından sonra otuz yıldır devam eden ve bütün bölgeyi parçalara ayıran bir Arap-Fars savaşı izliyoruz. Ama nedense bu savaşa ilişkin tek cümle kurmuyoruz. Etnik çatışmalar, mezhep çatışmaları ve işgaller, coğrafyanın her köşesinde kendini hissettiren bu büyük savaşı görmemizi engelliyor. Bu yüzden krizi bambaşka argümanlarla, gerekçelerle, formatlarla tartışıyoruz.
Böyle bir coğrafya okumasıyla, mezhep ve örgüt saplantısına ayarlı bakış açısıyla bölgenin geleceğine dair söz söylememiz mümkün değil. Hoşumuza gitmese de gerçeği görmek, bu gerçeğe göre hareket etmek, rasyonel adımlar atmak zorundayız.
IŞİD olayı son derece dikkatlice hazırlanmış bir stratejidir. Örgüt aklı değil, devlet aklıdır. Belki de Irak işgalinden daha fazla bölgenin güç haritasını, siyasi haritasını değiştirme potansiyeline sahiptir. Çünkü yıllardır devam eden Arap-Fars savaşında yepyeni bir aşama başlamıştır. Yeni bir savaştır bu… İran''ı Irak topraklarında dizginleme, Arap dünyasının doğu sınırını yeniden Irak topraklarında çizme savaşıdır.
Öyleyse bu çatışmayı, IŞİD olayını kimse küçümsemesin. Terör ya da değil. Örgüt ya da değil. El Kaide ya da değil. Bunlar ikincil tartışmalardır. Bu kavramlarla analiz ettiğimiz gelişmeler ufkumuzu daraltacaktır.
IŞİD SURİYE İLE DE SAVAŞIR
IŞİD ''Şam yönetimiyle birlikte hareket ediyor'' denildi. Suriye muhalefetini eziyor denildi. Olabilir. Konjonktürel ortaklık mümkündür. Ama işin tabiatı, bu hareketin Irak sonrası Şam ile çatışacağına işaret ediyor. Bu hafta başında Suriye uçaklarının IŞİD militanlarını bombaladığına dair haberler bunun göstergesi olabilir.
Unutmayın, Tahran-Bağdat-Şam ve Hizbullah ekseni, Suriye savaşında öne geçti. Suriye muhalefetine destek veren cephenin etkisi, söz konusu eksenin ortak savaşıyla, zayıfladı. Batılı ülkelerin desteği sözde kaldı ve Şam-Tahran ittifakı öne çıktı. IŞİD''in devreye girişi tam da bu sırada gerçekleşti. Zamanlama önemli mi bilmiyorum ama doğrudan söz konusu ekseni hedef aldığı ortada.
İlk planda Kürtlerle ve Türkiye ile bir çatışma söz konusu değil. Irak''ın Sünni bölgeleri ile Suriye''nin Sünni bölgelerini ilgilendiren bir proje uygulanıyor. İran''ın ve Nuri el Maliki''nin tamamen ayrıştırıcı, mezhep kimliğine ölçü alan yaklaşımı devam ettikçe çatışmalar daha da derinleşecektir. Irak''ta bir uzlaşma hükümeti kurulması imkansızlaşacaktır.
Daha önce söylemiştim; Türklerin rehin alınması doğrudan Türkiye''yi hareketsiz bırakmaya, belki de iç politikayı etkilemeye dönük bir başka proje olabilir ancak.
TÜRKİYE-KUZEY IRAK ORTAKLIĞINA DİKKAT!
Olayı anladıktan sonra, olabileceklere yoğunlaşmak şu an yapılacak en önemli şeydir. Ortaya nasıl bir harita çıktığını göremeyenlerin bundan sonrasına hesap yapmaları elbette zor olacaktır. Irak''ın bütünlüğü hepimizin ortak isteğidir. Ama artık öyle bir bütünlükten söz etmek pek mümkün görünmüyor. Türkiye''nin bu konuda yapacakları sınırlıdır. Bir ayrışma yaşanıyor ve bu ayrışma ister istemez Türkiye''nin bölge politikalarını da derinden etkileyecektir.
Ankara ile Kuzey Irak arasındaki ilişkilere özellikle dikkat etmek gerekiyor. Yeni şartlar Erbil''i Bağdat''tan koparıyor. Bağdat''ın da bundan endişe ettiği kanaatinde değilim. Irak''ın bütünlüğü için uğraşmaktansa daha küçük bir Şii yönetimini ellerinde tutmayı daha fazla önceliyorlar. İçten içe parçalanmayı onlar da istiyor. Kürtler de istiyor, Sünni Araplar da. Yani aslında herkes bir şekilde bu gerçeği kabullenmiş durumda ve birarada yaşamak için pek de irade gösterecek gibi değiller.
Önümüzdeki dönemlerde Türkiye ile Kuzey Irak arasında radikal gelişmeler olabilir. Müthiş bir yakınlaşma yaşanabilir, büyük bir enerji açığa çıkabilir. Türkiye''nin genel anlamda Irak''ın Sünnileri ile de pek sorun yaşayacağı kanaatinde değilim. Türkiye''nin devlet aklının bütün bunları değerlendirdiğini, geleceğe dönük bir takım ''köklü hesapları'' gözden geçirdiğini düşünüyorum.
Çözüm sürecini ayakta tutmaya dönük paketin dün Meclis''e sevkedilmesini, biraz da bu gelişmelerle birlikte ele almak iyi olur. Ankara-Erbil yakınlaşması çözüm sürecini alabildiğine güçlendirecek, sürece yönelik içeriden gelen sabotajları zayıflatacaktır. Bugünkü konjonktür, çözüm sürecinin ayakta kalmasını zorunlu kılıyor. Olağandışı bir bölgesel değişiklik yaşanmazsa bu süreç başarılı olacaktır.
Bugünden itibaren Türkiye ile K. Irak ilişkileri iki ülkeyi ilgilendirmekten çıkıp küresel bir ilgi odağı haline getirecektir. İran''ın ve Batı''dan bölgeye müdahil olanların bu yakınlaşmaya yönelik tavrı da bir o kadar dikkat çekici olacaktır.
IŞİD ESAD''I DA DEVİRİR…
IŞİD olayı örgüt ve terör meselesi değildir. Sadece Irak meselesi olmaktan da hızla çıkmakta, bölgesel bir meseleye dönüşmektedir. İran ve Batılı ülkelerin gelişmelere müdahalesi, Tahran için yeni bir zafer anlamına gelmektedir. Çünkü Sünni Arapların bir kez daha tasfiyesi, Tahran''dan Beyrut''a uzanan eksenin tarihi zaferi olacaktır.
Eğer bölgesel bir meseleyse, eğer Irak içindeki İran aksını parçalıyorsa IŞİD''in ya da onun yerini dolduracak gücün ikinci hedefi Şam yönetimi olacaktır.
Not edin bir yere… Tabii uzun süredir yazdığım; ''Türk-Kürt-Sünni'' formülünü de yabana atmayın…
."Ismarlama Cumhurbaşkanı" adayı İhsanoğlu bir projedir...
00:001/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazen soruları açık
sormak lazım...
Irak"ta Türkiye vatandaşlarının rehin alınmasının iç politik gelişmelerle, özellikle de Cumhurbaşkanı seçimleriyle bir alakası var mı?
IŞİD"in "Hilafet Devleti" ilan etmesiyle İngiliz emperyal geleneğinden beslenen yeni Ortadoğu senaryoları arasında bir bağlantı var mı?
Ekmeleddin İhsanoğlu"nu Türkiye"ye Cumhurbaşkanı adayı olarak önerenlerin Irak"ta yaşananlarla, rehine olayıyla ya da "Hilafet Devleti" projesiyle ne tür bağlantıları var?
CHP ve MHP olayın bu yönünü acaba hiç düşündü mü?
IŞİD"in ortaya çıkıp Irak"ı üçe bölmesi, S. Arabistan ve Körfez desteği ile Sünni devlet kurmaya çalışması ve bunu da "Hilafet Devleti" olarak duyurması nasıl bir uluslararası operasyondur ve Türkiye ile ne tür bir ilişkisi vardır? Rehine olayı ve IŞİD olayı Irak için dengelerle sınırlı mıdır?
Üzerinde çok çok durmamız gereken sorular bunlar...
İngiliz emperyal geleneği yeniden Ortadoğu"da. Yüz yıl sonra, oluşturdukları yapılar dağılmaya yüz tutarken, hesaplar yeniden yapılırken, yüz yıl önceki senaryoları tekrar devreye sokmaya çalışıyorlar.
Irak"ta, Suriye"de, Ürdün ve Filistin"de, Kuzey Afrika ve Yemen"de, Körfez"de olduğu gibi, son "Mısır operasyonunda" olduğu gibi, Türkiye ve Kürtleri içine alan yeni bir oyun kuruluyor sanki. Türkiye"nin geleceğini ve Kürtlerin kaderini yönlendirecek adımları atarken "Hilafet" gibi son derece hassas bir konu da tartışmaya açılıyor.
Hilafet üzerinden servis edilecek her proje bu topraklar için yeni bir yıkım demektir. Yüz yıl sonra kendine gelmeye çalışan toplumların yeniden uyuşturulması, uyutulması, bir hayal etrafında körleştirilmesi demektir.
Hilafet, bize, bizim ülkemize, çevremize yutturabilecekleri son kozlarıdır ve maalesef bu operasyonu içine sindirmeye ayarlı geniş kitleler mevcuttur. IŞİD olayı bu yönden gözlerimizi açmalı. Sünni Iraklıların ihtiyaçlarına, hakkıyla temsil edilmelerine evet ama bunun üzerinden bir hilafet projesi uygulanmasına şiddetle hayır demeliyiz.
Ekmeleddin İhsanoğlu"nun, hiç hesapta yokken, bir anda Türkiye"nin önüne Cumhurbaşkanı adayı olarak sürülmesi, bu sıradışı hareketin hiç de yadırganmaması, MHP ve CHP yönetiminin tabanlarını yeni adaya hazırlarken hiç de hazırlıksız olmaması size de biraz tuhaf gelmiyor mu?
Hilafet ve IŞİD"in yıldırım hızıyla servis edilmesi gibi, İhsanoğlu"nun adaylığı da damdan düşer gibi olmadı mı?
Bir "İngiliz işi" de burada mı aramalıyız?
Böyle bir koku siz de almıyor musunuz?
İhsanoğlu"nu yıllardır izlerim. Şahsi kanaatim; bir başarısızlık örneği olduğu yönünde. Kişisel ikbal derdinin ötesinde bir ülke, vatan, hizmet derdi olduğu kanaatinde değilim.
Özellikle İslam Konferansı Örgütü (İslam İşbirliği teşkilatı oldu, İİT) Genel Sekreteri iken gösterdiği performans dramatiktir. Bölgesel sorunların hiçbir yerinde İhsanoğlu"nu görmedik. Irak"ta mezhep savaşları yaşanırken, Bağdat harabeye dönüşürken, Suriye"de kıyımlar yapılırken, Türkiye"de insanlar ayağa kalkıp Gazze için sesini yükseltirken bir Genel Sekreter olarak onun adını hiç duymadık.
Ülkelerin, toplumların, acı çekenlerin ruh halinden anlamaz. Salon adamıdır, güç neredeyse oradadır. Irak-Suriye"de kitle katliamları yapılırken ondan asla bir ses duymazsınız. Hapishanelerde korkunç görüntüler dünyaya yayılırken O bu coğrafyada bile değildir. Belki ABD"de bir şov programında İslamofobi edebiyatı yapıyordur.
İhsanoğlu"nun Türkiye tarafı zayıftır, yok denecek kadar azdır. Adaylığının milli boyutu hiç yoktur. CHP ve MHP"ye aday olarak sunulmuştur. Onlar da kabul ettiğine göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası Türkiye için yeni hesaplara tanık olacağız demektir.
IŞİD"li Irak projesi ile Ekmeleddin İhsanoğlu"nun adaylığı arasında nedense bir bağ olduğu hissinden hiç kurtulamadım. Rahatsız edici bir bağlantı bu, biliyorum.
O zaman detaylara fazla girmeyeyim, son sözümü söyleyeyim:
Ekmeleddin İhsanoğu bir projedir...
Hani Irak"ta proje üstüne proje uygulanıyor ve hepsi başarısız oluyor. Sonra da IŞİD projesi yıldırım hızıyla devreye giriyor. İşte ondan...
Buram buram İngiliz kokan bir proje bu!
Yani; "Ismarlama Cumhurbaşkanı" adayıdır..
.Sizi kim topladı oraya!
00:003/07/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
2007"de Abdullah Gül"ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sürecini hatırlıyor musunuz? Müthiş bir kampanya vardı. Öfke ile nefret ile Türkiye ve Avrupa/Amerika"da bütün muhalefet cephesi harekete geçmiş "Çankaya"ya İslamcı Cumhurbaşkanı çıkacak" söylemi üzerinden ortalığı kasıp kavuruyordu.
AK Parti"ye destek veren entelektüel çevre bile mesele Cumhurbaşkanı olunca "durun orada, asla olmaz" diyordu. On yıllardır Türkiye"yi dizayn eden o odaklar servis yapıyor, servisi kapan Türkiye"de fırtınalar koparıyordu. İttihatçı gelenek ile neocon Amerika ve muhafazakar/aşırı sağ Avrupa "Türkiye kontrolden çıkıyor" endişesini "Türkiye elden gidiyor" söylemi ile pazarlıyor, Çankaya"ya çıkacak bir kişinin eşinin başörtülü olması cumhuriyet rejiminin sonu olarak sunuyordu.
ABD basınında yayınlanan çirkin yazıları hatırlıyorum. Türkiye"ye müdahale çağrıları bile vardı. Taksim"de bombaların patlamasından iç çatışmaya, darbelere kadar her şey telaffuz ediliyordu. "Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimi" diyorlardı. O dönemlerde ABD medyasında bir anda ortaya çıkan isimler Türkiye"de meşhur oluyordu. Bugün bir tanesi bile hatırlanmıyor.
TÜRK BAASÇILIĞI"NIN SONU
Oldu işte. Güzel de oldu. Ve bitti. Şimdi yeniden bir mücadele başladı. Türkiye"nin son on iki yılına damgasını vuran, dengini değiştiren, özgüvenini artıran, güçlendiren, cesaretlendiren, dik yürümeyi gösteren bir adam haklı olarak Cumhurbaşkanı adayı oldu.
Türkiye"yi değiştirmeye devam edecekti. Cumhurbaşkanı olarak, halkın seçtiği bir lider olarak çok daha güçlü biçimde yürüyüşüne devam edecek. On iki yıl boyunca bileğini bükemeyenler yeni ittifaklar, koalisyonlar oluşturarak, ön almaya, yolunu kesmeye çalışıyorlar şimdi.
Herkes Tayyip Erdoğan"ın nasıl bir Cumhurbaşkanı olacağını biliyor. İşte bu yüzden onun seçilmesi 2007"deki seçimden çok daha kalıcı, iz bırakıcı nitelikte olacaktır. Bambaşka bir Türkiye çizgisi önümüze gelecek bu da yerleşik hesapları büyük oranda sarsacak demektir.
Kavga bu yüzden çok büyük. O malum irade bu korkudan memleketin bütün muhalefetini tek çatı altında birleştiriyor. Erdoğan"ı durdurmak için her şeyi yapacak gibi görünüyorlar. Üstelik iç ve dış ortaklık 2007"den çok daha sağlam biçimde kurulmuş, daha organize çalışıyor.
Erdoğan"ın Cumhurbaşkanlığı, bu uzun yürüyüşte, büyük değişimde atılacak son adım olacak, biliyorlar. Geleneksel Türkiye"nin yerine başka bir güç ortaya çıkacak, Anadolu"nun kapıları ardına kadar açılacak, bunu biliyorlar.
Türk Baasçılığı"nın da sonu olacak, biliyorlar.
Batı medyasında aşağılamalar, tehditler çoktan başladı. Ama eskisi kadar etkili olamıyor. Türkiye kamuoyu, öyle şeyler yaşadı ki, bunlara pek de prim vermiyor.
EKMELEDDİN PROJE, O RESİM DE PROJE..
Gezi ile geleneksel muhalefetin dışında kalanları toplamaya ve hükümeti devirmeye çalıştılar, olmadı. 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları ile sistem içindeki bir cemaat yapılanması kullanıp hükümeti devirmeye çalıştılar, bu da olmadı.
Bu iki darbe planı da dışarıdan tezgahlanmıştı ve Erdoğan"ı durdurmayı amaçlıyordu. İslam coğrafyasında yönelik 21. Yüzyıl istila projelerinden Türkiye"ye düşen pay buydu.
Şimdi yeniden geleneksel muhalefete döndüler. Cumhurbaşkanlığı seçimi demokrasinin gereği olarak müthiş bir rekabete sahne olacak. İttifaklar da yapılacak. Bunlar olmalı.
Ama bunun daha da ötesinde bir cephe inşa ediliyor. Eklemeddin İhsanoğlu"nu hiç tanımayanlar bir anda kucaklarında bir cumhurbaşkanı adayı buldular. Adını bile bilmedikleri bir adamın arkasında hizalanmaya başladılar. Birileri hem onlara bir aday tayin etti hem de onları o adayın etrafında birleştiriyor.
Ekmeleddin"i kim proje yapmışsa, kim Türkiye"ye sunmuşsa, siyasi partileri de onun arkasına sıralayan da o iradedir.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DSP Genel Başkanı Masum Türker, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Haydar Baş ve Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal"ı İhsanoğlu portresi önünde hizaya sokan irade işte o iradedir.
NASYONALİST CEPHE...
İçlerinde saygı duyduğum, değer verdiğim isimler var ancak o görüntü kendi siyasi gelecekleri için bir hezimet tablosuna dönüşebilir.
Yakın gelecekte bu partilerin siyasi kimliklerinde çok ciddi aşınmalar, silinmeler ortaya çıkacak. Bambaşka yapılara dönüşecekler. Belki de aralarındaki siyasi geçişgenlik yüzünden bazıları silinip gidecek. Belki de tek bir siyasi yapıya dönüşecekler.
Ekmeleddin İhsanoğlu nasıl bir proje olarak Türkiye"nin önüne konuşmuşsa dünkü resim karesi de o projenin parçasıdır. Aynı irade Türkiye"nin milliyetçi-ulusalcı unsurlarından bir cephe inşa ediyor.
Bu irade yerli değildir. Bu irade gayri milli ve Türkiye"de karşı darbe hazırlıkları yapan iradedir. Gezi olaylarını projelendiren de, 17 Aralık"tan bir darbe olmazsa muhafazakar bir muhalefet üretmeye çalışan da aynı iradedir.
Türkiye"de sadece Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmıyor. Yeni Türkiye ile eski statüko arasında büyük bir kavga yaşanıyor. Cepheleşme bu kavgaya göre şekil alıyor.
Eskiyi korumak, statükoyu korumak isteyenler, bütün muhalif yapıları garip bir acelecilikle topluyor ve çok kolay sevk ve idare ediyor. Bunların karşısında Türk muhalefeti iradesini ve siyasi idrakini kaybetmiş gibi ordan oraya sürükleniyor..
Dünkü verilen resim yeni Nasyonalist Cephe"nin resmidir.
Aynı zamanda gelecekte önümüze konacak derin iç çatışma senaryosunun resmidir.
.Alın bu adamı buradan!
00:008/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
''Ismarlama Cumhurbaşkanı'' dönemini atlattık sanıyorduk.
Ismarlama siyasi oluşumların döneminin geçtiğini düşünüyorduk.
''Proje isimler''in artık ''Türkiye''de toplumda bir karşılığı yok'' diyorduk.
Türkiye''nin iç politikasını dizayn etmeye dönük on yıllara dayanan ''geleneksel müdahale''lerin sonunun geldiğine inanıyorduk.
Türkiye olağanüstü bir mesafe katetti. Refah düzeyi şaşırtıcı derecede yükseldi. Bölgesel ve küresel etkisi kimsenin öngöremediği bir hal aldı. 21. yüzyılın ortalarında dünyanın en istikrarlı ve enerjik ülkelerinden biri haline geleceğine dair ortak bir kanaat var artık.
Siyasi gücü çok yükseldi. Dışarıdan dayatılan değil, içeriden desteklenen bir siyasi istikrar ülkesi oldu. Bunlara bağlı olarak da kendi yolunu çizmeye başladı. Güçlü siyasi figürlerin, güçlü siyasi projelerin, güçlü toplumsal desteğin öne çıktığı bir siyasi karakter ülkesi oldu.
Ama Türkiye bunu başardıkça, daha geniş amaçlara yöneldikçe, kendisine inancı ve güveni arttıkça etrafındaki çember daralmaya başladı. Uzandığı her coğrafyada karşısına cepheler inşa edilir oldu. Son iki yüz yıldır coğrafyayı yönetenler, bu arada Türkiye''yi de de istedikleri gibi yönlendirenler, gerekirse iç çatışmalarla diz çöktürenler her yerde karşısına dikildi.
COŞKULU KİTLELER VE PROJE ADAMLAR
İki ana akım, iki ana direnç var Türkiye''de. Bu iki direnç arasında da müthiş bir hesaplaşma var. Yerli olan, öz olan, geçmişin gücünü hisseden, geleceğe özgüvenle bakan, kendisi ve çevresini ayağa kaldırmaya çalışan, Anadolu insanının dilini konuşup ruhunu okşayan, yüzyıllık çaresizliği bir daha asla yaşamak istemeyen bir ayağa kalkış var.
Bunun karşısında ise, statükonun devamını isteyen, proje adamlarla, proje siyasi söylem ve oluşumlarla, proje bir Türkiye için mücadele edenler var.
O ''geleneksel müttefiklerimiz, dostlarımız'' işte o projenin mimarları ve bu eğilimin arkasındaki güç de onlar. Yani Türkiye''nin bağımsızlık mücadelesi ile bağımlılığı öne çıkaran çevreler arasındaki hesaplaşma onlara karşı verilen milli mücadelenin tarihidir aynı zamanda.
Eskiden merkez-çevre mücadelesi vardı. ''Devlet iktidarı''nı denetim altında tutan oligarşik yapı, bu iktidardan pay isteyen herkesin üzerine hışımla gider, o çevreyi sindirirdi. Darbelerin ve iç çatışmaların kökeninde hep bir ''devlet iktidarını çevreden koruma'' refleksi vardır.
Şimdi, çevrenin de coşkulu katılımıyla müthiş bir tarih sıçraması yapılıyor. İşte buradaki kavga, Baasçı zihniyeti tekrar güçlendirmek, Türkiye''yi sınırlamak, bölgesel ve küresel denklemin içine yeni bir aktör olarak girmesinin önüne geçmek. Yine her zaman söylediğim gibi, bu tezgahların arkasında sadece ve sadece ''Türkiye''nin dostları'' var.
Gezi olaylarının da 17 Aralık darbe senaryolarının da arkasında bu niyet var. Şimdi aynı kavgayı Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerinden izliyoruz, izleyeceğiz. Daha ne resimler, ne görüntüler, ne fikirler ve projeler çıkacak ortaya!
SENİ KİM KEŞFETTİ, KİMLER SİPARİŞ ETTİ?
Düne kadar adını bile bilmedikleri, getirildiği her kurumda başarısızlık yaşayan, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri iken bu dev teşkilatın zaten az olan itibarını yerle bir eden, Suudilerin bile ''alın bu adamı artık buradan'' diye yalvardığı bir kişiyi keşfedip Cumhurbaşkanı adayı yaptıran iradeyi sorgulamadan bu büyük mücadeleyi anlamak mümkün değil.
Proje adam kim, Türkiye''ye dayatılan yeni proje ne, ısmarlama Cumhurbaşkanı adayını kim tayin etti? Muhalefet partilerine bu ismi bir anda kim, nasıl kabul ettirdi?
Seçimlerle paralel biçimde ya da seçimden sonra nasıl bir siyasi oluşum yaşanacak? Türkiye''ye Cumhurbaşkanı adayı ısmarlayanlar, seçim sonrası yeni siyasi oluşumu da planlamışlar mıdır?
Bence evet...
Hatta ittifaklar bile kurulmuştur. CHP-MHP siyasi kimliklerini kaybederken, bu kazanın içinde irili ufaklı daha bir çok siyasi çevreyi katıp karıştırdılar. Seçim sonrası için yepyeni bir siyasi cephe oluşturacaklar...
Tabi proje bu. Yani hesapları böyle. Ne kadar gerçekleşir, ne kadar başarılı olur? Ismarlama Cumhurbaşkanı adayı kadar başarılı olur ancak.
AK Parti dışında ya da Tayyip Erdoğan ve onun çizgisinde olanların dışındaki herkesi tek renge boyuyorlar. Tek bir cephe inşa ediyorlar.
Bence bu cephe Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarı sağlayamayacak. Asıl ondan sonra kendisine ne rol verilmişse onu yapacak.
Yani Türk siyasi hayatı için yeni proje Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra devreye girecek.
Biz Cumhurbaşkanını halk seçsin isterken onlar tayinle Cumhurbaşkanı atamaya çalışıyor.
.Gazze, IŞİD, Ekmel ve İngiliz kokusu..
00:009/07/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Her gece iftarla sahur arası Gazze"ye sistematik hava saldırıları yapılıyor. Bu; bildiğimiz, yıllardır tanık olduğumuz, nefreti besleyen, çirkinliğin her türünün denendiği bildik İsrail saldırılarının devamı.
Hava saldırıları kara saldırısının habercisidir. Gelen işaretler bu yönde de hazırlıkların yapıldığı yönünde. Dün füze saldırısıyla bir araç havaya uçuruldu ve İzzeddin El Kassam komutanlarından biri hayatını kaybetti.
Daha önce Şeyh Ahmet Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi Hamas liderlerine yönelik suikast örneklerinden biriydi bu. Hava, kara, deniz ve suikastlerle örülü yeni bir İsrail operasyonu izliyoruz.
Yine bu saldırılar, ırkçı saldırılarla paralel devam ediyor. Filistinli bir genç kaçırılıyor, benzin içirilip canlı canlı yakılıyor. Buna yerleşimci saldırısı deniyor. Daha önce üç İsrailli gencin ölümü üzerindeki soru işaretlerinin de dikkatle değerlendirilmesi gerekir.
Aslında yerleşimci saldırısı diye bir şey yok. İsrail devleti bu yerleşim birimlerinde bir ırkçı nesil mayaladı. Şimdi onlar ortaya çıkıyor ve Neonaziler gibi saldırılar yapıyor. "Arap öldürmek, yakmak şereftir" diyen ve alkış alan bir nesil bu. Korkarım bu nesil İsrail toplumunda giderek genişleyen bir etki gösterecek ve çok daha vahim örneklerle karşılaşacağız.
GAZZE SALDIRILARI BİR PERDELEMEDİR
Bütün bunlara biz biraz daha genişçe bir bakış geliştirelim. İsrail durup dururken Gazze"ye saldırıları neden başlattı? Neden kara saldırısına hazırlanıyor? Gazze saldırılarının arkasında ne var?
Görünüşte İsrail saldırıları için hiçbir sebep yok. En azından ciddiye alınır bir sebep yok. Şaşırıcı bir durum bu ve İsrail otoriteleri bile saldırılar için haklı bir gerekçe sunamıyor. Öyleyse ne oluyor bu bölgede?
1- Gazze saldırıları bir perdelemedir. Türkiye"nin ve bölgenin dikkatini yeniden bölgeye çekerek Suriye-Irak ortak operasyonlarını, bu bölgede uygulanan planları dikkatlerden kaçırma telaşı vardır.
2- Olayın iki yönü vardır: Filistin birleşmesini bölmek için Mısır-İsrail ortak çalışması ve bölgesel yeni denklemde İsrail"in geleneksel otoriter rejimlerle birlikte pozisyon alması.
3- Mısır, Mübarek dönemine geri döndü. Yeniden istihbarat devleti oldu. Mısır ve İsrail istihbaratı Filistin iç savaşını beraber yönetmişlerdi. Hamas-El Fetih savaşları Mısır istihbaratı ile Mossad"ın ortak operasyonuydu. Yeniden Filistin iç savaşı başlatılabilir, birleşme sabote etmek istenebilir ve aynı senaryo tekrarlanabilir.
4- Gazze Mısır tarafından da ablukaya alındı. Orada da İsrail var. Sınırlar ortak olarak denetleniyor. Hamas"ı boğmak için bir süre sonra İsrail"in Gazze saldırılarında Mısır"ın da üzerine düşeni yapacağını göreceğiz.
5- Kişisel olarak Gazze saldırılarına hiç şaşırmadım. Oluşturulmaya çalışılan yeni bölgesel konjonktürde bunun olabileceğini düşünüyordum. Çünkü; Gazze ve Güney Lübnan test sahasıdır, çatışma alanıdır, mevzidir. İran davula vurduğunda ses Lübnan"dan gelir. İsrail oradan cevap verir. Araplara ayar vermek için Gazze"nin acılarına başvurulur.
6- Gazze ve Güney Lübnan bölgenin fay hatlarıdır. Bölgenin neresinde bir hareketlenme olsa sonuçlarını bu iki bölgede gösterir. Birilerinin eli hep vardır: Bu, ya İran elidir ya İsrail elidir ya Suudi-Körfez elidir.
7- Mısır"da demokrasiyi boğan çokuluslu darbe, Suriye"de muhaliflerin yalnızlaştırılması, Irak"ta IŞİD"in bölgesel bir güce doğru ilerlemesi ve Suriye-Irak sınırlarını ortadan kaldırması İsrail"e müthiş bir operasyon alanı açtı. Bu ortamda ne yaparsa yapsın ciddi bir reaksiyon görmeyeceğini pekala biliyor.
YÜZ YIL SONRA HARİTALAR YENİDEN ÇİZİLİYOR
8- Irak"ın parçalanması konusunda S. Arabistan"ın tezleri ile İsrail tezleri örtüşüyor. Mezhep savaşı çıkarma konusunda İran-S. Arabistan ve İsrail"in tezleri örtüşüyor.
9- Parçalanmış Irak ve parçalanmış Suriye İsrail için olağanüstü hareket alanı demek. Hele mezhep kimliği üzerine kurgulanan bir bölgesel savaş, İsrail"in yıllarca mücadele ile ulaşamayacağı güce İran ve S. Arabistan"ın örgütler üzerinden tezgahladığı mezhep çatışmasıyla rahatça ulaşması demek.
10- Konsolosluk baskını ile Türkiye"nin elini kolunu bağlayan iradenin işte bu hesapların içinde olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Ama bir oyun oynanıyorsa bu bütün bölgeye oynanıyor. Bu senaryonun bir cephesi Irak ise diğeri Suriye ve Gazze"dir.
11- Mısır"da Arap baharı diktatörlükle sona erdi. Suriye ve Irak"ta mikro devletçikler formülleri üzerinde duruluyor. İran ve S. Arabistan tarihi Fars-Arap rekabetine kilitlenmiş. Ülkeler parçalanıyor. Yeni devletler ortaya çıkıyor. Haritalar yüz yıl sonra yeniden çiziliyor.
12- Biz, Türkiye olarak, bir imparatorluğu kurban vermiş millet olarak bu senaryoya, bu parçalanmışlığa, bu savrulmuşluğa bir kez daha katlanamayız.
13- Şunu biliyoruz ki, yüz yıl önce bu coğrafyayı kim parçalara ayırmışsa, şimdi ikince kez ve daha küçük parçalara ayırıyor. Bütün kimlikler, bütün renkler ayrıştırma tezlerine dönüştürülüyor. Ama yüz yıl sonra yeniden kaybetmeye niyetimiz yok, olmamalı.
Gazze bombalanıyor. Halep bombalanıyor. Irak"ın her yeri bombalanıyor. Birileri son bir yıldır Ankara"yı bombalamaya çalışıyor. Bizce bütün bunlar aynı irade değil mi?
"Suriyelilere kapıları açmak hataydı" diyen adam, "Filistin meselesinde tarafsız kalmalıyız" diyen adam, Sisi"ye gülücükler gönderen adam bu oyunun neresinde?
Birileri İngiliz emperyal projelerini bize bir kez daha yutturmaya çalışıyor.
Gazze, IŞİD, Türkiye"de yeni siyasi hesaplar...
Hepsi İngiliz kokusu bunların...
Yüz yıl biter, Yeni Türkiye kurulur
00:0012/07/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
28 Haziran 1914 tarihinde Avusturya-Macaristan Veliahtı''nın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürmesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı''nın üzerinden tam yüz yıl geçtiğini hatırlattı Başbakan Erdoğan.
Yüz yıla vurgu benim için çok önemliydi. O yüzyıl boyunca biz bir imparatorluk kaybettik. Coğrafya kaybettik. Ülkeler, toplumlar, dostlar kaybettik. Bir dünya devinden bir ulus devlete döndük. Onu da Anadolu''ya yönelik çokuluslu işgalden büyük bir mücadele ile kurtularak kurabildik.
Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için hazırlanan Vizyon Belgesi''nin tanıtımında; Cumhuriyetin, Osmanlı ve Selçuklu''dan sonra kurulmasına özellikle vurgu yapıyor ve salondan en güçlü alkış kopuyordu.
Birinci Dünya Savaşı. Üzerinden geçen bir asır. Bu zaman zarfında Anadolu insanının ve yakın çevresinin verdiği mücadeleler, ödediği bedeller. Yüz yıl sonra yeni bir başlangıç ve tam da herşeyi kaybettiğimiz savaşı başlatan olaydan tam yüz yıl sonra ''Yeni Türkiye'', ''Öncü Türkiye'', ''Büyük Türkiye'' sloganları...
Ne anlama geliyor?
Yüz yıl bizim için ne anlama geliyor?
Osmanlı ve Selçuklu vurgusu ne anlama geliyor?
Cumhuriyet''in bu iki imparatorluğun devamı olduğunu söylemek ne anlama geliyor?
Cumhuriyet döneminin bütün ayrıştırıcı tezlerine savaş açıp, yerine geçmişle beslenen birleştirici söylemler üretmek ve bunu güçlü bir şekilde vurgulamak ne ifade ediyor?
2023 yılında dünyanın en güçlü on ülkesinden biri olma hedefi ile geçmişin iki imparatorluğu arasında bağ kurmak nasıl bir Türkiye vizyonu ortaya koyuyor?
Her şey ortada değil mi?
Erdoğan''ın Cumhurbaşkanlığı söylemi, aslında yeni bir devletin ilanı gibi. Yüz yıl sonra Cumhuriyetin yeniden kuruluşunun duyurulması gibi.
YENİ BİR KURULUŞ, YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME
Bir toplumsal bilinç inşa ediliyor. Türkiye toplumunun büyük bir coşkuyla karşıladığı bir gelecek inşasına girişiliyor. Bu uzun yol, cesur insanların cesur adımlarıyla yürünüyor ve kitleler arkasından geliyor.
Bu sadece Erdoğan değildir.
Bu Türkiye''dir. Cumhuriyet tarihi boyunca bu milletin sürekli yutkunmak zorunda bırakıldığı, hiç söyleyemediği gerçeklerdir. Ayaklarımıza takılan, bir çoğu başka ülkelerin emperyal hezeyanları olan ancak yıllarca bize yutturulan engellerden kurtuluş azminin göstergesidir.
Demokrasi, özgürlük, refah, büyük ülke... Erdoğan''ın söylemi oldukça kuşatıcıydı dün. Çözüm sürecinden asla taviz verilmeyeceği, bu işin başarılacağı söylendi. Bir kararlılık vardı.
Yeni Türkiye, aynı zamanda Türkiye''nin kendi kötü geçmişiyle de hesaplaşması olacak. Etnik ve mezhep kimliği üzerinden çatışma senaryolarına karşı olağanüstü bir hassasiyet var. Geçmişin çatışma tezlerini bir kenara itip radikal, güçlü adımlar atılacağı izlenimi edindim.
Vesayete karşı, millet merkezli, birlikte bir geleceğe ayarlı, statüko yerine değişimi ve geleceği yakalama üzerine kurulu bir siyasi söylem.
Erdoğan''ın cumhurbaşkanlığı, on iki yıllık değişimci yönünü daha da öne çıkaracak gibi. Yine ezber bozacak, büyük değişimlere imza atacak, yüz yılın sonunda Türkiye için yeni bir toplumsal sözleşmeye, yeni bir kuruluş sözleşmesine imza atacak gibi..
YÜZ YIL BİTER, YENİ TÜRKİYE DOĞAR
''Yeni Türkiye'' ifadesinin sadece bir söylem olmadığını düşünüyorum. Gerçekten de yeni bir Türkiye kurulacak gibi.
Eskinin takıntılarını bir kenara bırakın. Bu süreç çok güçlü bir toplumsal desteğe sahip ve suyun akışını değiştirmek çok zor.
Zaten son bir yılda bu akışı değiştirmek için iki kez müdahalede bulunuldu.
Olmadı... Artık zor..
Değişime direnmek artık daha zor. Siz siz olun direnmeden coşkuya katılın...
Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye için tarihsel bir kırılma olacak. Belki de Birinci Dünya Savaşı o zaman bitmiş olacak. İşte yeni Türkiye yeni bir devlet olarak o zaman yükselecek.
İşte tam da bugünlerde, vesayetçi artçı sarsıntılara özellikle dikkat çekmek istiyorum.
Maraş"ta neler oluyor?
00:0016/07/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Maraş"ta, Adana"da, Antep"te kitleleri Suriye"den ülkemize sığınanların üzerine yürüten akıl, Türkiye"de nasıl bir senaryo uyguluyor? Cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrası siyasi projelerle bu toplumsal gerilim projeleri arasında ne tür bir ilişki var? Bazı medya organları nasıl oluyor da böylesine sorumsuz, kışkırtıcı yayınlar yapıp toplumsal çatışmayı besliyor?
Bakalım...
Mısır"ın cunta lideri Sisi arabulucu oluyor, İsrail Gazze katliamına ara vermek içir ateşkes görüşmelerine razı oluyor. Bir darbeci general Filistin halkının kanı üzerinden itibar kazanmaya, meşruiyet sağlamaya çalışıyor.
Akıl vereni Irak"ın bir milyon evladının katillerinden Tony Blair olunca da itibar operasyonu kan üzerinden yürütülüyor. "İsrail Gazze"ye neden saldırdı" diye sorup da alamadığımız cevap işte budur.
Mısır demokrasisi Gazze"ye kol kanat gerdi. Darbeye kadar İsrail rahat hareket edemedi. İsrail istihbaratı ile Mısır istihbaratı rahat çalışamadı. Mursi devrildi, ortaklık yeniden harekete geçti.
KAN ÜZERİNDEN İTİBAR
Daha önce Filistin iç savaşını tezgahlayan iki istihbarat teşkilatı, Gazze halkının kanı ve canı üzerinden Sisi"yi, Mısır halkının gözünde kahramana dönüştürmeye çalışıyor.
Ortadoğu"nun her yerinde bu hep böyle olmuştur. Milletler, toplumlar üzerinden acı duyulacak senaryolar uygulanmış ve iktidarlar satın alınmıştır. O iktidarların arkasında hep efendiler, terbiye ediciler, akıl vericiler olmuştur.
Yıllarca Türkiye"de de bu böyleydi. Şükür, son yıllarda bu terbiye edicilerden; bizim adımıza düşünen, bizim adımıza karar veren, bizim adımıza doğruyu belirleyen o gizli elden biraz olsun kurtulduk.
Kurtulduk diyorum ama hala kurtulamamışız.
KIŞKIRTICI YAYINLARIN ARKASINDA NE VAR?
"Ben olsam sınırları açmazdım" sözünden hemen sonra, Türkiye"de yaşayan Suriyelilere bir şeyler oldu. Maraş"ta, Adana"da, Gaziantep"te tehlikeli gelişmeler yaşanıyor. Medyanın bir bölümü, "sınırları açmam" sözüne paralel biçimde son derece tehlikeli, kışkırtıcı manşetlerle; yayınlarla kitleleri "Suriyelilere saldırı için gaza getirmeye" çalışıyor.
Irkçı, yabancı düşmanı, merhametten yoksun bir dalga inşa ediliyor. Yaşanan sosyal sorunlar alabildiğine abartılıp çatışmaya yatırım yapılıyor. Birileri sanki Türkiye"deki Suriyeliler üzerinden hükümete, Erdoğan"a ve Davutoğlu"na hesap sormaya, zarar vermeye, Suriye ve Suriyeliler üzerinden cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahalede bulunmaya çalışıyor.
Bunlar basit, gündelik şeyler değil. Çok ciddi işaretler sunan, endişe verici sonuçlara yol açabilecek türden şeyler. Türkiye toplumunu savaştan ülkemize sığınan binlerce mağdur insana saldırtmak, bir toplumsal infial uyandırmak ve buradan hükümete, seçime ayar vermeye çalışmak insanlık suçudur.
BLAİR AKLI, İNGİLİZ AKLI!
Bu çirkin bir tezgahtır. Suriye krizini Türkiye"nin toplumsal krizine dönüştürmeye çalışmak suçtur. Bunca insanı hedef yapmak, yarın kitlesel kıyımlara, cinayetlere yol açabilir. Bu tehlikeli oyunu kim yazdıysa cumhurbaşkanlığı seçimleriyle seçim sonrası hesapları da birlikte yazmış demektir.
O yayınların ciddi biçimde sorgulanması lazım. Kimlerin bu olayı hangi medya organları üzerinden beslediğine, tahrik ettiğine dikkatle bakın derim.
Yoksa bu işin arkasında da bir Tony Blair mi var? Birilerinin aklı mı var? Sisi"ye kan üzerinden itibar kazandırmaya çalışan o akıl, Türkiye"de de kan üzerinden siyasi dizayn peşinde olmasın!
Türkiye her zaman herkese kucak açmıştır. Açacaktır. 1991 Körfez Savaşı sonrası sınırlarımıza yığılan yüzbinlerce Kürt için de kapılarımız açıktı. Bulgaristan"da faşizmden kaçan on binlerce Türk için de. Suriye"de o korkunç savaştan ülkemize sığınan bir milyona yakın Arap için de kapılarımız açıktır.
BU KAPILAR, SİZE İNAT, HEP AÇIK KALACAK
Biz Anadolu"da yaşadığımız sürece bu kapılar hep açık olacaktır.
Çünkü bizim tarihimiz yüreklerimizin genişliği kadar büyüktür, güçlüdür, birleştiricidir, zengindir. Bu zenginliği hedef alıyorlar, Suriyelileri değil.
Bu zenginliği bölgenin güçlü enerjisine dönüştürme düşüncesini sarsmaya çalışıyorlar. Suriye"de, Türkiye"de, Irak"ta ve bütün coğrafyada, yüz yıl sonra terbiye edicileri kapıdışarı edip özgür insanların yakınlaşmasının sabote ediyorlar.
Blair"in Sisi üzerinden yaptığı budur. Maraş"ta olanlar üzerinden tezgahlanan budur. Türkiye"ye "ısmarlama cumhurbaşkanı adayı" önermelerinin sebebi budur.
Türkiye"de olanlarla, Mısır"da ve Irak"ta olanları birlikte okuyabilenler için, aralarındaki bağı farkedebilenler için bugünler tarih yazılacak günlerdir. Tıpkı yirminci yüzyılın başları gibi. Dünya Savaşı yok ama bütün coğrafya savaşın içinde. Yeniden ayağa kalkışı engellemek için senaryo üstüne senaryo uyguluyorlar. Yüz yıl önceki akıl yine bütün bu işlerin arkasında.
Maraş"ta olanlar, tüm ülkeye yaymak istedikleri şey, cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrasında yeni siyasi dizayn için bir kışkırtma harekatıdır. Bir örtülü operasyon yapılıyor. Ama asıl seçim sonrası senaryoları göreceğiz.
Türkiye"nin iç politikasını yeniden rehin almak isteyenlerin şovunu izliyoruz.
Cennetin çocukları...
00:0018/07/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Atıf, Zekeriya, Muhammed ve Ramiz kumsalda top oynarken füzelerle öldürüldü.
Bunu bir "devlet" yaptı.
En aşırı uç örgütlerin bile yapmaktan kaçınacağı bir ahlaksızlığı o "devlet" yapıyor.
Devlet kavramı, ahlak kavramı, insan onur ve haysiyeti ayaklar altına alındı. İnsan ırkının tecrübe, olgunluk, ortak birikim ve ahlak anlayışından nasiplenmemiş bir organizasyon, 1948 yılından beri yeryüzünün en kutsal toprak parçasında, Adem"den bu yana yaşayan herkesi utandıracak çirkinlikler yapıyor.
Kan döküyor. Çocuk katlediyor. Zeytin ağaçlarını kesiyor. Hayvanlara saldırıyor. Bir milleti topraklarından sürüyor. Aç bırakıyor. Yüzlerce insanı çöldeki esir kamplarında tutuyor. Aileleri evleriyle birlikte toprağa gömüyor. Yaşlı ve felçli insanları füzelerle öldürüyor.
Bütün dinlerin, indirilen bütün kitapların, gönderilen bütün elçilerin mesajlarına savaş açıyor. Onlara, o kutsal sözlere meydan okuyor.
ZEYTİN AĞAÇLARI TANIK OLACAK
Tanrı"ya meydan okuyor. Yeryüzünü insanlar için ev haline getiren ilahi iradeye karşı çıkıp bozgunculuk yapıyor. Onun kural ve öğretilerini hiçe sayıyor. Yeryüzünde Tanrı"ya karşı tanrıcılık oynuyor.
Musa"nın, İsa"nın, Muhammed"in ve onların atalarının bize öğrettiği güzel olan ne varsa işte o "devlet" bunları hiçe sayıyor.
"Öldürmeyeceksin" diyen bir dinin mensupları oldukları halde yeryüzünde en çok kan dökenlerden oluyor. "Yalan söylemeyeceksin" diyen bir dinin mensupları olarak en fazla yalan söyleyenler oluyor.
Günlerdir Gazze bombalanıyor. Evler, camiler, okullar ve hastaneler vuruluyor. Yaşlılar, çocuklar ve anneler öldürülüyor. Filistin polisi öldürülüyor. Sanki polis öldürmek meşru bir davranışmış gibi gösteriliyor.
Yaşlı, felçli, gözleri görmeyen, tekerlekli sandalyeye mahkum bir kişiyi, sabah namazında camiden çıkarken füze ile havaya uçuran bir zihniyetten, bir ahlaksızlıktan, bir ırkçı rejimden söz ediyoruz.
İkinci Dünya Savaşı"nı başlatıp büyük bir soykırıma girişen, Avrupa"yı kana bulayan Nazi yöneti- minin hemen ardında kurulup 20. Yüzyıl"ın ikinci yarısına ve 21. Yüzyıl"ın ilk çeyreğine ırkçı bir devlet olarak damga vuran bir devletten söz ediyoruz.
Asla durmayacak, varolduğu sürece insanlığa karşı suç işleyecek, insan ırkına saldıracak bir toplumdan söz ediyoruz.
Yol açtıkları suçun ve acının o kadar örneği var ki... Her toprak parçasında döktükleri bir kan mutlaka var. O zeytin ağaçları Adem"in çocuklarının nasıl çıldırdığına tanıktır ve mutlaka onların tanıklıklarına başvurulacaktır.
Mesela Cenin.. O çocuklar..
Hiç unutmayacağım, yaşadığım sürece hep hatırlatacağım, hatırlanması için çaba harcayacağım bir acıdır.
3-15 Nisan 2002"de, 12 gün boyunca Cenin"de yüzlerce insan katledildi, binlerce insan elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, binlerce kadın ve çocuk evlerinden kovuldu.
Genç kızlar ve kadınlar günlerce işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve su kesildi.
Sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine ve yaralıların tedavi edilmesine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi.
Evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı.
Küçücük Cenin, üç yüz tank ve zırhlı araçla, binlerce askerle kuşatıldı. Bir kilometrekarelik mülteci kampına yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı.
Cinayet, yıkım, vandalizm, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu, susturuldu.
İSRAİL IRKÇI DEVLET, YA BİZİM SATILMIŞLARIMIZ?
İsrail"in tarihi budur. Kurulduğundan beri budur. Hep böyle olacaktır. Her zaman insan ırkı ile savaşacak, zulüm yapacaktır. Eline geçen her fırsatı kendinden olmayanları imha etmek için kullanacaktır. Geçmişi bunun göstergesidir.
O ırkçı bir devlettir. Yeryüzünün tek ırkçı devletidir. 21. Yüzyıl"ın ilk yıllarında neoconlar üzerinden ABD"yi etkisi altına alan, ardından Avrupa kıyılarını yoklayan yeni faşizm dalgasından beslenmektedir.
Filistin meselesinde, Gazze meselesinde öfke sadece İsrail değildir. Öfke; Arap yurdunu, İslam yurdunu denetimleri altına alıp, onu pazarlayıp, kaynaklarını peşkeş çekerek iktidar satın alıp, bu acının üzerinde tepinenleredir.
Saltanat ve şatafat arasında insanlığını ve tüm değerlerini kaybeden görgüsüz ve acımasızlardır.
İsrail kadar onlar da suçludur. Onlar da bu zulmün ve kanın sorumlusudur.
Bizim zalimlerimiz, bizim ahlaksızlarımız gitmeden, o topraklar özgürlük ve onura kavuşmadan Gazze yine aynı Gazze olacaktır.
Çünkü İsrail"in en büyük silahı topraklarını, kaynaklarını ve şereflerini satmış bu saltanat düşkünleridir.
Atıf, Zekeriya, Muhammed ve Ramiz, Cenin"de toprağa gömülenlerle birlikte Cennet"in çocukları arasına katıldı.
Biz utancımızla yaşamaya devam edelim...
Gazze ortak utanç, İsrail bir sapmadır
00:0021/07/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Öfkesi olmayanın geleceği olmaz. Sözü olmaz, derdi olmaz. Acı duymayanın adalet duygusu olmaz.
Sutatülerimiz; mesleklerimiz, bilgi birikimimiz, imkanlarımız insan özümüzü unutturuyorsa, kendimizi kaybetmişiz demektir. Kendini kaybedenlerin bugünümüzde ve yarınımızda yeri olmaması gerekir.
Yeryüzü, Adem"den beri zulme tanık oluyor. İnsanlık tarihi büyük oranda adaletsizliklerin, şiddetin, kötülüklerin tarihidir. Peygamberler bunun için uyarıcı olarak gönderildi. Adem"in çocukları arasındaki kavgaları bitirmek, sapkınlıkların önüne geçmek, insan ırkını hizaya sokmak için. Ama olmadı, olamıyor. Kıyamete kadar da olamayacak. Bu yarış, adaletle zulmün mücadelesi olarak devam edecek.
Gazze Filistin meselesi değildir. Gazze Arap meselesi de değildir. İsrail-Filistin meselesinin son örneği değildir. Gazze"yi bütün bu kategorilerin dışına çıkarmalısınız.
Gazze ve orada yaşananlar vicdanı olan ve olmayan herkesin meselesidir. Herkesin utancıdır, acısıdır, öfkesidir. Gazze bütün bölgesel ve küresel sorunların ötesinde insan ırkının şerefsizlik örneklerinden biridir.
BİR SAPKINLIK ÖRNEĞİ
Toplu imtihanıdır ve kendini kaybetmesinin tarihidir. Bir ülke, sadece bu küçücük kara parçasına yaptığı saldırılarla hepimizle alay etmektedir. İnsanlığın vicdanına, onuruna hakaretler yağdırmaktadır.
İsrail, kuruluşu, uygulamaları insanlık ailesine uyumsuzluğu ile gerçek anlamda bir insanlık sorunudur. İnsan ırkının en aşırı uçlarını besleyen zihinsel bir sorundur. Bu yüzden İsrail yönetimi, insanlık tarihinde bir sapmadır, sapkınlık örneğidir. İşte bu yüzden insanlığın ortak sorunudur. İsrail devleti ve onun politikalarına yön veren herkes bir gün öfkenin hedefi olacaktır.
Çok daha büyük tehditlerle yüz yüzeyiz. Bugün Gazze gibi küçücük bir bölgede yaşayanlara yaptığı zulümlerle kendini gösteren bu ülke, bir nükleer güçtür. Bu zihin, bu sapma yarın o nükleer güçle bütün insanlığı hedef alabilir. İsrail devletini oluşturan düşünce ile bugün onu yönetenlerin zihin yapıları için bu olabilir bir şeydir.
Tehdit sadece Filistinlilere değil tüm insanlığadır. Filistin davası ve Gazze, kanıyla, canıyla bize bu tehdidi gösterdi. Bu sapkınlığın Adem"in çocuklarına daha ne kötülükler yapabileceğini hatırlattı.
Bizler coğrafyada bir öfke biriktirmeliyiz. Yüz yılı aşkın bir zamandır içimizde biriktirdiğimiz gücü, yüz yıldır şikayet ettiğimiz, kötü olan ne varsa ona yönlendirmeliyiz.
MERHAMET VE ÖFKEYLE
Türkiye bu yüzden önemlidir. Güçlü olmak zorundadır...
Türkiye Müslüman dünyanın vicdanıdır, hafızasıdır ve öfkesidir. Hafıza dirildikçe, vicdan bugünkü gibi harekete geçtikçe öfke dağ gibi olacaktır. İşte coğrafyayı değiştirecek güç bu öfkedir. Bu vicdan, bu hafızadır.
Türkiye"ye yönelik bitmek bitmez saldırı kampanyalarının sebebi budur. Darbe girişimleri, sokaktan iktidar devirme projeleri, 17 Analık entrikası, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahaleler..
Hepsi Türkiye"nin belini kırma, diz çöktürme, kontrol edilebilir hale getirme operasyonlarıydı.
Başarsalardı bugün İstanbul ve Anadolu sokakları, Gazze"deki çığlığı duyamayacaktı. Ona sahip çıkamayacaktı. Başarsalardı, coğrafyada söz söyleyen, dik duran kimsecikler kalmayacaktı. İçimizdeki İsrail aşıklarını bu sesi kessin diye harekete geçirdiler.
SON KALEDİR, İLK DİRİLENDİR!
Bakın etrafınıza: Türkiye"den başka mazlumların sesi olan ülke kaldı mı? Sadece Gazze değil, bir çok bölgede fakir ve mazlum halklara sahip çıkan kimse kaldı mı?
Mısır"a bakın! En büyük Arap ülkesi. Bölgenin en zalimlerinden oldu. Son Gazze saldırıları Mısır ile İsrail istihbaratlarının ortak planlamasının sonucudur. Türkiye"ye; Ortadoğu tipi Cumhurbaşkanı adayını, Ortadoğu İslam dünyasından nefret eden CHP üzerinden servis eden irade ile Gazze"yi planlayan irade arasında pek de fark yoktur.
Türkiye"nin bu yüzden düşmanı çoktur. Olacaktır da. Bu ses yükselmeye devam ettikçe, öfkeyi büyütmeye devam ettikçe düşman hep varolacaktır. Ama biz daha çok büyüyeceğiz. Daha çok güçleneceğiz.
Son kale Türkiye"dir. Bunu herkes biliyor. Bu ülke her zaman direnen son kale olmuştur.
Ama artık tarihin seyri değişti. Rüzgar tersine döndü. Direnen değil dirilen bir ülke var ortada. Son kale değil, ayağa kalkan ilk ülkedir Türkiye.
Öfkesi ve merhametiyle birlikte...
Büyük operasyon ve o konuşmalar..
00:0023/07/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
- Yurtdışından talimat geldi mi?
- Başbakan''ı ne zaman alıyoruz?
- Nefes aldırmayacağız onlara..
- Kabineyi toplayacağız burada..
Galiz küfürler, hakaretler, çirkinlikler, laubalilikler, arsızlıklar...
Başbakan''ı dinleyen emniyet mensuplarının, yani ''paralel örgüt'' üyelerinin kendi aralarındaki yazışmalarından örnekler bunlar.
17 Aralık operasyonunu yapan ekibin adamları söylüyor bu sözleri. Birbirleriyle bunları konuşuyorlar. Bakanlar Kurulu''nun her üyesini gözaltına alıp, kabineyi emniyette toplayacaklarmış!
Onlar operasyonel güç. Dinliyorlar. Bu ülkenin ne kadar mahremi varsa izliyorlar. Başka operasyonel güçler dosyalar hazırlıyor. Başkaları gözaltılar yapıyor. Başkaları mahkeme işlerini ayarlıyor. Proje böyle yürüyor.
Kim bilir daha neler var.. O konuşmalarda daha ne ihanetler var? Devletin zirvesindeki isimleri dinlerken kendi aralarında neler söylüyorlar? Bu bilgileri hangi ülkeye nasıl servis ediyorlar?
Daha çok şey çıkacak ortaya. Öyle görünüyor.
Ortalığa saçılan pislikleri görünce kahroluyoruz. İşbirliği yaptıkları ülkenin çıkarlarını ülkemizden üstün tutan, Türkiye''nin vergi ve imkanlarıyla o ülkelere çalışan ihanetin ayrıntıları ortaya çıkınca nutkumuz tutuluyor.
YURTDIŞINDAN KİMDEN TALİMAT GELİYORDU?
Kimlerin talimatıyla devletin polisi ülkenin Başbakanı''nın bileğine kelepçe takacaktı? Türkiye Cumhuriyeti''nin Başbakanı ile böyle hesabı olan güçlerle bu insanların arasında nasıl bir ilişki vardı?
Yurtdışından talimatlar kimler üzerinden buradaki operasyonel ekiplere iletiliyordu? Cemaat üzerinden mi, başka bir hiyerarşik ilişki üzerinden mi?
Devlet içinde yuvalanan ve devlet imkan ve gücünü kullanan bu yapı, devleti ele geçirme arzusuyla gemileri yakmış, herkesi düşman bellemiş, herkese tuzaklar kurmuştur.
Başbakan''ı dinlerken böyle konuşuyorlardı. Cumhurbaşkanı''nı, Genelkurmay Başkanı''nı, MİT Müsteşarı''nı, devlet iktidarını oluşturan isimleri dinlerken neler diyorlardı acaba?
Kripto telefonlar üzerinden bu telefonların verildiği herkesi dinlemişler. Başbakan''ın yabancı ülke liderleriyle konuşmalarını dinleyip başka ülkelere servis ederken neler konuşuyorlardı acaba? Nasıl bir pervasızlık vardı sözlerinde?
Türkiye ile alay mı ediyorlardı? Herkesi aptal yerine mi koyuyorlardı? Nasıl bir gözü dönmüşlük, güç sarhoşluğu ile hareket ediyorlardı?
Başbakan ile Mahmud Abbas''ın görüşmesini kayda alıp İsrail''e servis etmişler.
Gazze''de kıyımların yaşandığı bir dönemde bu gerçeği öğrenmek yeterince yürek dağlayıcı.
Bunu yapanlar, Gazze''de öldürülen o çocukların katilidir!
Neocon ve İsrail aşırı sağına mensup efendilerine hizmet etmek için ülkeyi sattılar, kurumları sattılar, değerleri sattılar, Filistin davasını sattılar, Müslüman dünyada değer verilen ne varsa pazarlık malzemesine dönüştürdüler.
İSİM LİSTESİNİ İSRAİL VERDİ ELLERİNE
Selam örgütü ya da soruşturması dedikleri dosya İsrail istihbaratı tarafından hazırlanmış, bunlar üzerinden uygulamaya konulmuştur.
İsrail''in Türkiye''de rahatsız olduğu, ABD istihbaratındaki İsrail aşırı sağına mensup çevrelerin İran projesi için hazırlanan bir senaryodur.
Birbiriyle alakasız herkesi aynı dosyaya koymuşlar. Ellerine bir liste tutuşturulmuş. Buradaki paralel ekip de ihaleyi aldığı gibi bu dosya üzerinden darbe yapmaya, rejim değiştirmeye girişmiş.
İsimler ve listeler hep o kaynaklarca belirlenmiş. İsrail''i eleştiren, ABD''nin Irak işgalini eleştiren herkes dosyaya konulmuş. Onları ömür boyu susturmak istemişler.
Allah korusun, bunu başaramazlarsa belki de bir çoğunu ortadan kaldıracaklardı!
Ülkenin Başbakanı''nı bile bu dosyaya koymuşlar. İtibarsızlaştırıp güçten düşürmek, hapse atıp çürütmek, Türkiye ile ilgili projelerinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırmak istemişler.
Dün İstanbul merkezli büyük bir operasyon yapıldı. Bir çok polis yetkilisi gözaltına alındı. Görünüşe göre daha çok alınacak. Türkiye''ye tuzak kuranlardan bu ülke hesap sorar. Er geç sorar.
Hatası olanlar hesabını verir. Olmayanlar için zaten bir endişe yoktur.
Ama emniyet içindeki o derin ve dış bağlantılı yapılanmanın daha çok kirli dosyalarını göreceğiz. Bana öyle geliyor. Belki de büyük bir ihanet deşifre olacak.
İzleyip göreceğiz. Ama yukarıda yazılanlar sanıyorum ihanetin boyutlarını ortaya koyacak kadar var.
Hala bu haldeyken bile insanları tehdit edebiliyorlar. Bunları yazanların hücrelerde çürüyeceğini söylüyorlar!
Erdoğan, Davutoğlu, Fidan ve sınırları aşan hesaplaşma
00:0025/07/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan..
Üç isme, sistematik ve sınırları aşan bir saldırı var.
Bu üç isim üzerinden Türkiye ile hesaplaşıyorlar.
Onların temsil ettiği neyse, ifade ettikleri hangi söylemse, cümleleri ve duruşları sokakları nasıl etkiliyorsa, aslında onlara yönelik bir savaş bu.
Darbe senaryolarından suikast girişimlerine, itibarsızlaştırma projelerinden asılsız ağır ithamlara kadar... Her türlü yöntem uygulanıyor.
Bir siyasi lidere, bir siyasi söyleme reaksiyon göstermek, muhalif olmak, karşı durmak en doğal insani haktır. Teşvik edilmelidir... Ama Türkiye"de bu olmuyor.
Türkiye"nin geleneksel muhalefeti, siyasi söylem olarak tükendi, hiçbir şey üretemez hale geldi.
Coğrafyada ve dünyada yaşanan gelişmelerin dışında kaldı. Uyum sağlayamadı, kendini yenileyemedi.
TÜRKİYE"DE MUHALEFET TÜKENMİŞTİR
Böyle olunca da aslında kendilerini daha da tüketecek yollara başvurur oldu. İktidarı demokrasi dışı arayışlarda devirmeye, Erdoğan ve arkadaşlarının kitleleri coşturan o güçlü söylemini kısa devre müdahalelerle etkisizleştirmeye çalışır oldu.
Bunları yaparken de Türkiye"nin geleceğine yönelik çok hassas değerleri ve çıkarları heba etmekten çekinmedi. Her türlü odak, devlet içinde oluşmuş yapı ve bu yapılar üzerinden Türkiye"yi eski haline döndürmeye çalışan güçlerle ortaklık yaptı.
Bu; ne yazık ki, Türkiye"de muhalefetin tükenmişliğinin ilanıdır. Artık önlerine sunulan her projeye ilgi gösterir olacaklar. İçeride ve dışarıda Türkiye üzerinde hesabı olan herkesle masaya oturur hale gelecekler.
Erdoğan ve arkadaşlarını tasfiye etmeye dönük savaş, ülkenin gelecekte ne olacağını da etkileyecek ölçüde büyüdü. İçeride ve dışarıda ciddi bir cephe oluştu. Bu cephenin ideolojisi yok, kimliği yok, yerli ve yabancı olmaları arasında bir fark yok.
Bu cephe; İsrail aşırı sağı ve ABD"deki aşırı sağ/neocon çevre ile Türkiye"de geleneksel muhalefetin yerine geçen "paralel yapı" ortaklığında kuruldu.
Şu an için ilk ve öncelikli hedefleri Erdoğan"ı devirmek. Onun temsil ettiği değişimi tersine çevirmek. Türkiye"yi tekrar eski zayıf, kavgalı günlerine döndürmek. Başaramadılar, başarmaları da çok zor görünüyor.
Türkiye"ye yönelik bir çevreleme harekatı yapılıyor ve bu paralel yapı o harekatın içinde yer alıyor. Türkiye ihalesini yürütüyor. Son iki yılda, bölgedeki her şey Türkiye"nin aleyhine oldu. Bunu nedenini sadece dış politikayı sorgulayarak anlayamazsınız. Gelişmeleri, Türkiye"nin hataları üzerine kurarsanız gerçek anlamda körsünüz demektir.
Paralel yapı İsrail ve ABD aşırı sağının yörüngesine girmiş bir örgütlenmedir. Buradan aldığı ihale ile siyasi iktidara savaş açmış, darbe girişiminde bulunmuştur.
28 ŞUBAT"TA DA BUGÜN DE ARKALARINDA İSRAİL VAR
Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan"a yönelik saldırıların kaynağı da bu noktadır. Talimat oralardan gelmekte, hedef oralarda belirlenmektedir.
Ne garip, 28 Şubat cuntası ile paralel yapı arasında müthiş benzerlikler var. Her iki girişimde de sürecin arkasında aynı güçler var. 28 Şubat, sanılanın aksine küresel bir müdahaleydi. Son müdahale aynı güçlerin organizasyonuyla bir küresel müdahaledir.
Her ikisinin de İsrail istihbaratıyla çok güçlü bağlantıları var.
Türkiye"de hedef seçtikleri isimler bile İsrail istihbaratının ellerine tutuşturduğu listedir.
Bir büyük savaş yaşıyoruz. Türkiye"ye boyun eğdirmek isteyenlerle dik durmak isteyenler arasında bir kavga bu.
Dik durmak isteyenler karşılarında neoconları, İsrail aşırı sığını, Batılı istihbarat örgütlerini ve paralel yapıyı buluyor. Yalnızlar ama çok güçlüler. Ortadoğu"daki bütün zorba rejimlere rağmen sokaklar, kitleler onlarla birlikte.
Çünkü büyük bir dönüşüm dalgası. Tarihin hesaplaşma sayfası bu. Kendimizi keşfetme sahnesi. Bunun önüne geçilemez.. 21. Yüzyıla, kuvvetle muhtemel, bu dönüşüm rengini verecektir.
28 Şubat"ta askeri darbe yaptırıp, milletin yarısını devlet düşmanı ilen ettirenler, Türkiye"nin güvenlik ve savunmasının İsrail"e servis eden güçler, devlete ve istihbarata öyle bir sızmışlar ki, az kalsın ikinci darbeyi yapıyorlardı.
"Erdoğan"ı bitirirsek her şey biter" diyorlardı. Bitiremediler, başaramadılar. Erdoğan"la aynı söylemi dile getiren herkese savaş açtılar.
Ehud Barak"ın; "Hakan Fidan"ın İran"la ilişkisi var" mealindeki skandal açıklamalarını bu ülkeye hakaret sayacakken, İsrail istihbaratının önünde diz çöküp talimat alanlara söz ediyoruz.
28 Şubatçılar İran paranoyası ile darbe yaptı. Arkalarında İsrail vardı. Paralel yapı da İran paranoyası ile hareket ediyor. Nedense onların arkalarında yine İsrail var.
Bugün Gazze"ye vuran, karşısında sadece Türkiye"nin güçlü ses verdiği İsrail...
Büyük Türkiye devrimi
00:004/08/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bazılarına fantastik gelebilir. Bazıları hayalci bulabilir. Bazıları kötü niyetle bu bakışı itibarsızlaştırabilir. Ama Birinci Dünya Savaşı bizim için yüz yıl sonra bitti. Yeni bir tarih başladı ve bu tarih yeni Türkiye"yi inşa ediyor.
Yüz yıl boyunca varolan vesayet sistemi, bu ülkeyi Anadolu sınırlarına hapsetmiştir. Kafasını her kaldırdığında ya bir askeri darbe ya ekonomik kriz ya da iç çatışma senaryolarıyla yeniden diz çöktürülmüştür.
İşte o vesayetçiler, bizim için yeni bir Yirminci Yüzyıl senaryosu yazdılar. İçeride, yıllarca kendilerinden beslenenlerle el birliği içinde yeni bir cephe kurdular. Türkiye"nin, Anadolu insanının, insanlarımızın büyük uyanışını, ayağa kalkışını engellemek için kirli bir savaş yürütüyorlar.
20. Yüzyıl boyunca Ortadoğu"daki rejimler gibi Türkiye de vesayetle yönetildi. Politikacılar, siyasi söylemler sadece dar alanlarında kendilerine tanınan iktidar kadar var olabildiler. Bir üst yönetim, bir uluslararası irade Türkiye"nin ekonomisinden iç politikasına, bölgeye ve geçmişine bakışından uluslararası ilişkilerine kadar her şeyini dizayn etti. Milyonlarca insanımız on yıllarca bu söylemlerle, bağımsızlık yalanlarıyla aldatıldı.
İşte Birinci Dünya Savaşı"nın bitişiyle, vesayetin kırılmasıyla yeni bir tarih başlıyor. Yeni bir Türkiye, geçmişin bütün birikimlerini bugüne çağıran yeni bir gelecek kuruluyor. Vesayetten beslenen Türkiye"nin geleneksel muhalefeti, Cemaat gibi yeni ortakları ve uluslararası irade bu yüzden çılgına dönmüş durumda.
YENİ TÜRKİYE, YENİ KİMLİK
Bu yüzden Türkiye büyük bir savaş yaşıyor. Sandığınızdan çok daha büyük bir çatışma, Türkiye için varoluş mücadelesidir bu. Güçlü, kendi geleceğini kurabilen, coğrafyası Anadolu insanının gönlü kadar geniş bir bakışın meydan okumasıdır.
Çünkü yeni bir devlet kuruluyor. Yeni bir Türkiye kimliği ortaya çıkıyor. Yüz yıllık tortulardan, kamburlardan kurtularak gerçekten bağımsızlığını ve gücünü ele geçirebilen bir Türkiye şekilleniyor.
Böyle bir Türkiye"den korkuyorlar. Ürküyorlar. Çünkü onların alanlarını daraltıyor. Türkiye kontrollerinden çıkıyor. Türkiye büyüdükçe coğrafyada onların etki alanı daralıyor, küçülüyor.
Kavga bu yüzden çok büyük.
Eski Türkiye"nin uzantıları, uluslararası bağlantılarıyla birlikte var güçleriyle bu büyük yürüyüşü durdurmaya, öncülerini tasfiye etmeye, bu meydan okuyuş yüzünden Türkiye"yi cezalandırmaya çalışıyor.
Daha önce böyle bir çatışmaya tanık olmadık. En son Osmanlı"yı dağıtan Birinci Dünya Savaşı"nda bunu yaşadık. O zaman kaybettik. Yüz yıl rehin kaldık. Şimdi tarih tersine döndü. Bu ülke kazanacak. Tarih de, coğrafya da dünyanın içinde bulunduğu konjonktür de bize böyle bir fırsat verdi. Bu fırsat, Soğuk Savaş"ın bittiği, küresel sistemin çöktüğü 1990"larda başladı.
Dolayısıyla Türkiye"nin ortak mücadelesidir bu. Siyasi kimliklerin, çevrelerin, ideolojik ayrımların ötesinde bir şeydir. Yüreği sağlam olanların meydanda olduğu bir hesaplaşmadır.
Yüreksizlerin, zihinlerini rehin vermişlerin, korkularını ideolojik kılıflar ve muhalefet söylemi arkasına kamufule edenlerin değil.
Bu bir siyasi parti meselesi, iç politika meselesi değil, Türkiye mücadelesidir. İçerideki vesayetçi oligarşiye, dışarıdaki vesayetçi ülkelere karşı Türkiye"nin yanında yer alma meselesidir.
KAHRAMANLAR ÇAĞI
Tarih, herkesin bugünkü pozisyonunu sorgulayacak. "Kim nerede ne için yer aldı" sorusunun cevabını bütün açıklığı ile gelecek nesillere aktaracak. Kahramanlar çağında kişisel öfkelerine yenilenleri mahkum edecek.
İhanet edenleri yargılayacak.
Mücadelenin siyasi dili de daha önce gördüğümüz hiçbir siyasi kimlikle, hiçbir kalıpla örtüşmüyor. Varolan kalıplara göre pozisyon alanlar açığa düşecek. Çünkü bu yürüyüşün siyasi dili Türkiye"dir; bağımsızlıktır, güçlü olmaktır, yüz yıllık vesayetten kurtulmadır.
Bu bir Türkiye devrimidir ve siyasi tarihte yerini böyle alacaktır.
Dolayısıyla devrimi, büyük dönüşümü besleyenleri tasfiye edip ülkeyi yeniden dizleri üstüne çökmeye zorlayanlar, Birinci Dünya Savaşı"nda Osmanlı siyasal otoritesini yok edenlerin mirasçıları olarak anılacaklardır.
Çünkü bu savaş, Birinci Dünya Savaşı"nın devamıdır. O tarihten bu yana tanık olmadığımız ihanet de bu yüzden çok ağırdır.
Onlar ihanet etseler de Cumhuriyet tarihinde ilk kez millet, onların siyasi ufuklarının çok ötesine geçmiş ve ülkesine sahip çıkmıştır. Bu ülkenin insanları, on yıllardır kendilerini yönetenlerin siyasi kimliklerini ve söylemlerini ayakları altında ezmiş, onlara ağır bir cevap vermiş, onların fersah fersah önüne geçip Türkiye"nin önünü açmış, büyük değişime sahip çıkmıştır.
Müthiş bir tavır, müthiş bir siyasi bilinç gösterisi yapmıştır.
Daha önce dar siyasi çevrelerle amaçlarına ulaşabilenler, kitlesel desteği, kitlesel uyanışı aşmayı bu sefer başaramamışlardır. Türkiye"yi durdurma mücadeleleri rezil bir şekilde başarısız olmuştur.
VESAYETÇİ KADRO İLK KEZ MİLLETE YENİLDİ
Cumhuriyeti yöneten, devlet iktidarını elde tutan dar ideolojik kadro ilk kez Anadolu insanına yeniliyor. Yıllarca horladıkları, ezdikleri, kişilikleriyle oynadıkları, tarihleriyle ve onurlarıyla alay ettikleri kitleler, tarihi hafızasını yenileyerek büyük mücadelede en sağlam yerde durmayı bildi.
İşte bu insanlar, aşağılanmışlığın hesabını soruyor şimdi. Bir tarihi sonlandırıp yeni bir tarih başlatıyor. O uluslararası statükonun, o yerli ortaklarının defterini dürüyor.
Onların kurduğu Türkiye projesini kafalarına geçirip yepyeni, güçlü, coğrafyayı da etrafına toplayan yeni Türkiye projesi için harekete geçiyor.
Ama mücadele devam ediyor. Durmayacaklar. Çok daha tehlikeli, çok daha acı senaryolar deneyecekler. Ellerinden gelse, kişisel, dar çevre çıkarları için, vesayetçi efendileri için Türkiye"ye çok daha ağır bedeller ödetecekler.
Cumhurbaşkanlığı seçimi Cumhuriyet tarihinin en önemli tercihidir. Cumhurbaşkanı
seçmek değil, yeni Türkiye projesine onay vermektir.
Etnik kimlik, mezhep kimliği, sığ siyasi anlayışlar, dar aşiret kavgalarını andıran siyasi hareketlere son verip yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir Türkiye sözleşmesi için referandumdur.
Artık ulus devlet kalıplarına, Anadolu sınırlarına sığmayan Türkiye"nin ortak çığlığıdır. Akrabalarını, kardeşlerini, eski komşularını yanına çağıran bir derin akıl, bir bilinç hareketidir. Coğrafyayı ve tarihi yeniden uyandıracak meydan okuyuştur.
Tıpkı bir bağımsızlık oylaması gibidir. Yeni Türkiye"nin bağımsızlık gösterisidir.
17 ARALIK ÇOKULUSLU MÜDAHALEDİR
Türkiye"nin geleneksel muhalefeti maalesef bu çığlığı duymadı, kendini yenileyemedi. Hiçbir söylem ve proje üretemedi. İnsanlarımızın çizdiği ufka bile ulaşamadı. Bu başarısızlığı, bu çaresizliği vesayetçi yeni cephede yer alarak örtmeye çalıştı. Kaybetti. Kaybetmekle kalmadı, tarihin ters tarafında yer aldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük fiyaskosu olarak kayıtlara geçti.
Son bir yıldır, sokaklardan ve sistem içinden hareketle sahnelenen bütün yıkım projeleri bu yüzdendir: Türkiye"nin büyük dönüşümünü durdurmak, öncülerini tasfiye etmek, kelepçeleyip hapislere doldurmak içindir. Ama dikkat edin, hepsi milletin coşkulu desteğiyle başarısız oldu.
17 Aralık operasyonu da bu yüzden bir çokuluslu müdahaledir. Türkiye"nin onurlu duruşunu destekleyen herkesin hedef alınması, Türkiye"nin yeniden dizayn edilmesi, binlerce insanın hapislere doldurulması projesi çokuluslu bir projedir. Daha önce etkin çevrelerle devreye sokulan benzer projeler ilk kez muhafazakar tabanı olan bir yapı üzerinden uygulanmıştır. Derin istihbarat bağlantıları, İsrail aşırı sağı ile ABD ve Avrupa neoconlarının ortaklığında Türkiye"ye karşı 28 Şubat benzeri bir darbe sahnelenmiştir.
Oyun bitti, toplumsal hafıza harekete geçti. Artık bu yolun geri dönüşü yok. Dönüşüm bir on yıl daha devam edecek. Bundan sonra her müdahaleye karşı milyonlar ayağa kalkacak.
Bu milletin gönlü ne kadar genişse ufku da o kadar geniştir. Kalbi kararmışları, önlerine bakıp tökezleyenleri, dar iktidar ve güç savaşıyla milletin ufkunu daraltanları hiçe sayın.
Artık tarihi manifestolara, çağrılara, sarsıcı siyasi vizyonlara ihtiyacımız var. Yeni dönemin öncüleri, devrimcileri, siyasetçileri, aydınları, gazetecileri, şairleri meydana çıkmalı.
Tarih sadece onları kahraman sayacak çünkü.
.Cemaatin devletle savaşı: Bir çokuluslu darbe planı..
00:006/08/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kendilerinin hazırladığı soruşturma dosyalarına, dinleme kayıtlarına, teknik takip notlarına bakıyorum. Uydurma suçlamalarla, kurgularla insanların dünyasına nasıl girdiklerini, zihin dünyalarındaki açmazları bu dosyalara nasıl yansıttıklarını, paranoyaya teslim olup gerçeklik algılarını nasıl yitirdiklerini görüyorum. Gerçekten özürlü bir bakış açısının insanları nerelere savurabileceğinin örnekleri var bu dosyalarda.
Şahsımla ilgili bölümlere göz atıyorum. Kimlerle konuştuğuma, neyle suçlandığıma, hangi yöntemlerle yok edilmek istendiğime bakıyorum.
Benim gibi binlerce insanı hapislere doldurmaya ayarlı bu harekat planının kimler tarafından yapıldığını sorguluyorum. 28 Şubat çokuluslu darbesi ve ardından tezgahlanan darbe girişimleriyle benzerliği nasıl da dikkatimi çekiyor. O operasyonların hepsinin arkasında olan Türkiye dışı aktörlerin bu operasyonun da tam kadro arkasında yer aldığı nasıl da açıkça ortaya çıkıyor.
Birileri 2003 yılından beri defalarca uygulamaya giriştikleri darbe planları başarılı olmayınca son bir yılda kitlesel gösterilerle bunu gerçekleştirmeye çalıştı. O da yetmeyince sistem içinde ortaklık kurdukları bir siyasal çevreyi harekete geçirip, Türkiye"nin sinir sistemlerini
felç etmeye ve amaçlarına ulaşmaya girişmiş.
Bu yolda önlerinde ne varsa yıkmayı, kim varsa yok etmeyi kafasına koymuş. Önlerine çıkma potansiyeli olan, yaptıklarını sorgulama yeteneği olan herkese kumpaslar kurmuş, imha planları yapmış.
HALA TEHDİT HALA ŞANTAJ
Bütün bunların üzerine cemaat medyasının iş tutuş tarzına, savunma girişimlerine ve psikolojik operasyon yöntemlerine bakıyorum.
Hızla erirken bile tehdit edebiliyorlar. Oraya buraya mesaj gönderip "bir yıl sonra hücrede olacaksınız" diyebiliyorlar. Tehdit ve şantajı öyle içselleştirmişler ki, kendilerini anlatmak yerine, yaptıklarını en azından kendi içlerinde ve zihin dünyalarında sorgulamak yerine aynı tehditlere, şantajlara devam ediyorlar.
Birkaç ayda kendilerini mahvettiler, Türkiye"ye büyük bedel ödettiler, çok ağır zararlar verdiler. İlişkileri ve değerleri yok ettiler. Cemaatlerle toplum arasındaki ilişkileri tükettiler. Koca ülke, bir ekibin ihtiraslarıyla mücadele edip vakit kaybediyor. Onların çıkarlarıyla, onların güç arzularıyla, onların öfkeleriyle boğuşuyor. Onların düşünce dünyalarındaki sapmayla mücadele ediyor.
Devlet içinde yapılanan, derinleşen ve o devleti ele geçirmeye çalışan bir kadronun sığlığı ile yüzleşince şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyor. Buradan da görüyoruz ki, ortada bir dava yok. Saygı duyulacak bir hedef yok. Türkiye"nin ortak iyiliği için verilen bir mücadele yok. Ortada sadece güç ve zenginlik arayışı, iktidar arayışı ve hırsı var. Türkiye"nin de Müslümanların da hayrına bir amaç yok. İşte bu yüzden hem Türkiye"ye hem Müslümanlara ağır bir fatura ödetildi. İkisini de kontrol etmek için, yönetmek hatta ezmek için ikisine de düşman ortaklarla hareket edildi.
Bir akıl tutulmasının ötesinde gerçekten zihinsel bir sıkıntı var. Makul düşünen birinin bütün bunlar üzerine sadece soruları olur ve bunlara cevap arar. Doğru ya da yanlış cevap bulmaya çalışır.
Hiç soru sorulmadığı, sorulmayacağı, müthiş bir öfke ve kinle hareket edildiği ortada. Gerekirse Türkiye"yi bile yakacak bir öfke biriktirmişler. Ergenekon operasyonlarında nasıl hınç doluysalar son darbe girişiminde de aynı hıncı öncelikle Müslümanlara yöneltmişler.
Kendilerini toplumdan ayrıştırmışlar, diğer cemaatlerden ayrıştırmışlar, diğer Müslümanlardan ayrıştırmışlar. Ayrıştıkça o kesimleri düşman bellemişler, tehdit görmüşler. Asla onlarla birlikte yürümeyi, birlikte yaşamayı düşünmemişler. Hepsini gerektiğinde kullanmışlar. Onlara amaçlarına uygun
olduğu kadar değer vermişler.
ÖFKE, SINIRÖTESİ BAĞLANTI VE ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR
Yapay korkular ve tehditler üretip bunlar üzerinden insanları kategorilere ayırmışlar. Bunu yaparken de hiçbir ideolojik ayırım yapmamışlar. Laikleri kadar dindarları da, Kürtleri olduğu kadar Türkleri de, Alevileri olduğu kadar Sünnileri de tehdit görmüşler.
Bu öfkenin kaynağı nedir? Memleket sevgisi mi? Cemaat aidiyeti mi? Bence hiç biri değil... Bütün bunların ötesinde bir amaç var. Bu amaca yönelik hırs var. Bu hırsın beslediği kötücül bir düşünce var. Bu düşüncenin yönlendirdiği sınırötesi bağlantılar var. Bu bağlantıların yönettiği örtülü operasyonlar, istihbarat ortaklıkları ve kötü planlar için pazarlıklar var.
Güç/iktidar sarhoşluğuna kapılıp kendilerini memleketin de milletin de sahibi görmüşler. Her şeyi dizayn edeceklerini, yöneteceklerini, her şeye hükmedeceklerini düşünmüşler. Kendileri dışında herkesi küçümsemişler.
Oysa bu ülke de, devlet de hepimizindi. Birlikte yaşayacak birlikte büyüyecektik. Birlikte yaşadığımız müddetçe vatan vardır, ülke vardır. Toplumun ezici çoğunluğunu tehdit görenlerin Türkiye"nin siyasi hayatında bıraktığı yıkımın enkazı hala önümüzde duruyor. Etnik çatışmalar, mezhep ayrımcılığı ve son olarak bir cemaatin devletle savaşını izliyoruz.
Başbakan"ın, bakanların, istihbarat başkanının, generallerin, yüksek bürokratların ellerine kelepçe vurup sistemi felç etmeye ayarlı girişimlerini tartışıyoruz. Onların bu arzularına dünyada alkış tutacak, destek verecek, bizzat operasyonda yer alacak dünyada ne kadar güç var, biliyoruz. Türkiye"yi diz çöktürmek için ağzı sulananlara ne kadar da büyük bir ödül vereceklermiş.
İŞTE O İSİMLER.. KAN GÖVDEYİ GÖTÜRÜRDÜ
Operasyonlara gerekçe teşkil eden 17 Aralık darbe girişimi hakkında hazırlanan müfettiş raporuna bakıyorum. Mesela beni "İllegal alanda faaliyet gösteren şahıslarla irtibatlı şahıs" olarak tanımlamışlar. Yasadışı olarak dinlemişler, takip etmişler. İbrahim Karagül"ün kimliği ile ilgili bilgiler google"dan toplanmış. Dinleme talebinin altında Şube Müdür Yardımcısı Ahmet Öztürk (5646), büro amiri Hikmet Kopar (6942), kısım amiri Selahattin Ergin (8435), masa amiri Mehmet Dilaver (8990) imzası var. Bizzat dinleyen kişiler ise, Osman Kılıç (8464) ve 8558 aidiyet numaralı Serdal Kurtoğlu olmuş. Daha sonra Erol Demirhan, Mesut Yılmaz, Hikmet Kopar bu talebi yenilemiş.
İsimler böyle uzayıp gidiyor.
Bu isimlere saplanıp darbe girişiminin arkasındaki düşünceyi ve güçleri gözden kaçırmamak lazım. Ülkemiz için esas sorgulanması gereken bu güçler ve bağlantılardır. Türkiye ilk kez, kurumlara hakim olan güçlerin ve dışarıdan tezgahlanan darbelerle değil, sistem içinde yuvalanan bir organizasyonla dize getirilmeye çalışıldı. Bu, cumhuriyet tarihinde ilk kez oluyor. Olayın vahametini buradan hesaplayın.
Başarılı olsaydı ne olurdu? Siyasi tasfiyeler ve yeni iktidar dizaynı bir tarafa, ülkede kan gövdeyi götürürdü. Çünkü; bir örgütün ya da cemaatin ülkeye ve devlete tek başına hakim olması en kötü senaryodur. Bütün etnik ve mezhep kimlikleri harekete geçecek, o örgüt ya da cemaat kendinden olmayanlara kan kusturacaktı. Irak gibi...
Ülke dediğimiz, vatan dediğimiz, millet dediğimiz, devlet dediğimiz şeyler bütün bunların üstünde bir üst, bir ortak akıldır. O aklı kaybettiğimize sadece kin ve kan vardır.
Uçurumun kenarından dönmüşüz.
.IŞİD ve Sünni Devlet: Yeni haritalar çizilecek
00:008/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap Baharı fırtınasından sonra şimdi de Irak-Suriye-Lübnan hattında bir IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) fırtınası esiyor.
El Kaide benzeri bir örgüt tanımlamasının ötesinde bu hareket hakkında derinlemesine bir analize hiç rastlamadım. En başarılı analiz IŞİD"in yaydığı korkudan, insanları kurşuna dizmesinden, nasıl büyük tehlike olduğundan, yaydığı terör dalgasından öteye geçemiyor. Evet bunlar doğru da; olay ne, ortada nasıl bir senaryo var, nasıl bir Irak şekilleniyor, Türkiye bu duruma nasıl bakmalı? Bunların cevabı yok.
Yok çünkü örgütü ya da bu gücü tanıyan yok. Kürtler kendi cephelerinden, İran çevreleri kendi cephelerinden, Suudi eksenli kaynaklar kendi çevrelerinden bir şeyler söylüyor. Bir olayın kötü olmasının ötesinde de söyleyecek sözlerimiz olmalı. Aksi takdirde bir gün sonra, bir ay sonra söyleyebileceğimiz hiçbir şey kalmayacak.
Bu yapı birden nasıl bu kadar güçlendi, bu kadar hızlı nasıl ilerliyor, arkasında kimler var, amacı ne, neden Irak ordusu karşısında tutunamadı, Kuzey Irak yönetimi bunca askeri güce rağmen IŞİD"i neden durduramıyor, Batılı ülkeler bu olaya neden müdahil olmuyor?
Sorular ve bilinmezler çok fazla.
HARİTALAR YENİDEN ÇİZİLECEK
Arap Baharı"nın tersine döndürülmesinden, darbeci bir kimlik kazanmasından ve Mısır demokrasisini alaşağı etmesinden bu yana bölgede her şey tersine gidiyor. Kaos ve çözülme hızla ilerliyor. Etnik ayrışma ve mezhep kimliği üzerinden cepheleşme hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hal alıyor.
Suriye"deki iç savaşın beslediği belirsizlik aslında bölgedeki bütün ülkeleri tehdit ediyor. Uluslararası kamuoyu, ABD, İsrail ve İngiltere ile birlikte genelde Avrupalı güçler ve bölge ülkelerinin bazıları bu belirsizliği, kaosu besleyen adımlar atıyor.
Türkiye"ye bu kadar yüklenmelerinin, içeriden ve dışarıdan istikrarsızlaştırma girişimlerinin, bölgeye uzanan ellerini kesme çabalarının arkasında da bu kollektif girişim var. İçerideki tartışmaların bu kadar ölümcül keskinlik göstermesinin nedeni bu.
Bütün bölge değişiyor, değişecek. Birinci Dünya Savaşı sonrası haritalar yeniden çiziliyor, çizilecek. Ülkelerin birleşmesi ve parçalanması önümüze gelecek ve bir tercih yapmak zorunda kalacağız. Bu çerçevede Irak ve Suriye"nin bütünlüğünü korumak sadece parçalanmayı az da olsa ertelemenin ötesinde hiçbir işe yaramayacak.
Birileri varolan bölgesel statükoyu korumaya çalışırken geleceği, olabilecekleri görüp cesur adımlar atanlar kazanacak. Türkiye"nin kısa vadeli geleceğinde bu değişimlerin köklü etkileri olacağını söylemek durumundayız.
Birinci Dünya Savaşı"nın yüzüncü yıldönümünde bütün bölge sarsılıyor. Osmanlı coğrafyası ayakta. Bu, bölge genelinde yeniden yapılanma, yeni güç ve harita değişiklikleri demektir.
Kabul edin ya da etmeyin, birkaç yıl içinde bölgedeki bu değişimle en çok biz yüzleşeceğiz. İşte Türkiye, bu yüzleşmeyi güçlenme, büyüme yönünde stratejik bir akılla karşılamaya hazırlandığı için içeriden ve dışarıdan yoğun saldırılara maruz kalıyor.
TÜRK-KÜRT SÜNNİ EKSENİ
Irak aslında 2003 yılında üçe bölündü. Zihnen ve ruhen bölündü. Böyle bir ülkeyi birada tutmak mümkün değildir. Aynı şey Suriye"de de olacaktır. Etnik kimlikler kadar, mezhep kimliği ve demografik göstergeler ve bölgenin siyasal geçmişi yeni haritaları belirleyecektir. Tahmin etmediğimiz ittifaklara, birleşmelere ve aklımıza gelmeyecek cephelere tanık olabiliriz.
Bu anlamda Türkiye"nin Kürtler ve Sünni Araplarla güçlü bir yakınlaşma içine girebileceği gibi bir tahminim var. Bunu da "Türk-Kürt-Sünni" şeklinde bir formül olarak tanımlayabiliyorum.
Türkiye, tarih boyunca büyük değişimlere hep ağırbaşlılık ve sükunetle uyum sağlamış ve bu dönüşümleri hep başarıyla atlatmıştır. Bir kazanıma dönüştürmüştür. Devlet geleneği, toplumsal ve tarihi hafızası bu sefer de Türkiye"yi bu doğrultuda yönlendirmektedir. Öyleyse, duygusal, hamasi ve Soğuk Savaş dönemi körlüğünden kurtulup cesur öngörülerde bulunma ve ona göre hazırlanmaya çalışma zamanıdır.
Irak"ın parçalanmışlığı Sünni Arapları denklem dışı bıraktı. Siyasi güç olarak da Irak"ın iç güç denklemi açısından da bir nevi tasfiyeye uğradılar. Ortada müthiş bir boşluk bırakıldı. Bölge ülkeleri bu boşluğu dolduracak sağlam projeler öneremedi ya da öneriler başarılı olmadı. IŞİD işte bu boşluğu doldurdu.
Sünni Araplardan büyük destek aldı, kitlesel taban oluşturdu.
Ortada sanıldığı gibi bir örgüt yok. Bir çok örgütün yer aldığı bir koalisyon var. Örgütlerin kimliğine çok da takılmamak lazım. Sünni Arap kimliği tek başına belirleyici durumda. Dolayısıyla bu yapıyı El Kaide ya da bir örgüt olarak değerlendirmekten daha büyük stratejik hata olmayacaktır.
Asla bir örgüt gibi hareket etmiyor. Son derece zekice, stratejisi ve askeri planlaması çok iyi yapılmış bir hareket gibi görünüyor. Bu yüzden de kısa süre içinde diğer örgütler gibi etkisini kaybetmeyebilir. Daha da güçlenebilir. Bir Irak senaryosunu da Suriye"de uygulayabilir. Lübnan"ı işin içine katabilir ki, zaten rada da çatışmalar başladı.
Arkasında kim varsa derin bir devlet aklıdır. İngiliz emperyal geleneği Ortadoğu"yu yeniden mi biçimlendiriyor? ABD, S. Arabistan ve İsrail bunun neresinde? Bu noktalara yoğunlaşmak gerekiyor. Her ne olursa olsun, IŞİD"in arkasında bir devlet aklı var.
Üç ülkeyi içine alan Sünni devlet haritası çiziliyor. Şii Hilali"ni çok tartışmış insanlar olarak Sünni harita üzerinde de ciddi anlamda kafa yorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir süre sonra, harita daha da netleştikçe önümüze bir de hilafet meselesi konulacaktır, buna hazır olmak ve cevabını şimdiden üretmek gerekiyor.
Yüz yıl sonra bölgesel statüko yeniden şekilleniyor. Çok daha fazlası gelecek. Bu şekillenmeyi biz ne kadar belirleyeceğiz? Yoksa yüz yıl önce bugünkü haritayı şekillendirenler yeni bir harita mı çizecek. Asıl kavga bu olmalı.
ARAP-FARS SAVAŞI
Şahsi okumalarım IŞİD"in Kürtlerle ve Türkiye ile bir çatışma istemeyeceği yönündeydi. Bütün olanlara rağmen bu kanaatimi koruyorum. Irak içinde Kürtlerle çatıştıkları alanlar Sünni Araplar olarak hak iddia ettikleri alanlarla sınırlı olacak gibi. İşgal sırasında ABD"ye verdikleri destek yüzünden Baasçı/milliyetçi Arapların öfkesini yabana atmıyoruz tabi. Şiiler ve İran"la bir hesaplaşma içine girebilirler.
Her zaman Irak merkezli çatışmaların işgallerin bir Arap-Fars savaşı olduğuna inandım. Saddam"ın asılmasının nedeni de budur, Irak"ın parçalanmasının nedeni de. Arap dünyasının Doğu sınırı Irak dağıldıktan sonra Suriye"ye geriledi. Sanki yeni bir mevzi inşa ediliyor. Suriye"deki savaşın da, Lübnan"daki kırılganlığın da arka planında bu çatışmanın belirleyici olduğunu düşünüyorum.
Türkiye, IŞİD tehlikesine hazırlık yaparken asıl bölgedeki harita ve güç kaymalarına hazırlık yapmak zorunda. Beş yıl sonra Irak-Suriye-Lübnan hattındaki büyük çatışmaların bölgeyi nasıl savurabileceğini, hırpalayacağını öngörmek ve adımlarını şimdiden buna göre atmak zorunda.
Türkiye, sendelemeden, geri adım atmadan bugünkü durduğu yeri sağlamlaştırmak zorunda. Bu dönüşümde emperyal projelere karşı yerli duruşun, coğrafyanın duruşunun sözcüsü olmak zorunda.
Irak işgali döneminde yayınlanan harita taslaklarını hatırlayın. Irak"ın üçe bölündüğü, Irak-Suriye topraklarının bir bölümünde kurulacak Sünni devlet haritalarını... Bugün o oluyor işte. Bu yönüyle IŞİD olayı bu yüzden Irak işgali kadar iz bırakabilir.
Terör, kafa kesme, kurşuna dizme, zalimlikler bölgenin her köşesine yayıldı. İnsanlığımızdan utanır hale geldik. Bunlarla ilgili sözlerimizi elbette söylemeliyiz.
Ama asıl bu dönüşümün önümüze nasıl bir harita taslağı, nasıl bir bölgesel gelecek koyacağına odaklanmalıyız. Günübirlik tartışmaları biraz aşıp olabilecekleri görebilmeliyiz.
Bugünlerde yerli duruşumuzu belirlemezsek, sözlerimizi söylemezsek korkarım bir yüz yıl daha kaybedeceğiz.
.Hayırlı olsun Türkiye!
00:0011/08/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bu milleti yenemezsiniz.
Bin yıldır bu topraklarda her türlü entrikayı görmüş bu milleti artık kandıramazsınız.
Yüz yıldır birbirine boğazlatılan, aşağılanan, horlanan bu millet artık meydan okuyor ve siz bunu engelleyemezsiniz.
Kalbiyle, ruhuyla, bütün benliğiyle bağrına bastığı bir lideri, ne yapsanız, ne kadar kirli siyaset yürütseniz de bu ülkeye Başkan yapan bir halkın iradesini kıramazsınız.
Dünkü seçim Türkiye tarihinde bir milattır. Birinci Dünya Savaşı''ndan bu yana devam eden sahne kapandı.
Vesayet rejimi dönemi bitti. Vesayetten beslenen içerideki siyasal söylemin de, kadroların da ömrü tükendi. Osmanlı''yı dağıtıp Anadolu''da kendi denetimlerinde bir rejim ihdas edenlerin bu topraklar üzerindeki hakimiyeti sona erdi. İstiklal mücadelesi veren halkımız ilk kez iktidar oldu, devlet iktidarı üzerinde söz hakkı elde etti.
ONLAR İÇİN TARİHİN SONU GELDİ
Bir tarih periyodu kapandı, yeni bir tarih başladı.
Bundan sonra hala vesayetçi efendilerinin buyruklarıyla Anadolu''yu, Türkiye''yi, milletimizi oradan oraya sürükleyebileceklerini sananlar büyük hayal kırıklığı yaşayacak.
Artık Anadolu''nun, coğrafyanın, İstanbul''un, kadim şehirlerimizin ruhu milletimizi yönlendirecek. O tarihi hafıza, o müthiş kardeşlik, o derin dayanışma bize yol gösterecek. Türkiye''nin özgürlüğü, kelepçelerinden kurtulmuşluğu coğrafyayı da coşturacak.
Doksan dört yıl önce Gazze''de direnen, Kut-ul Amare''de savaşan Anadolu gençleri, onların hafızaları ve hatıraları artık Türkiye''de. Devlet de, millet de ve Türkiye de artık onlar.
Batı başkentlerinden beslenenler, ruhlarını Batı''nın derin yapılarına teslim edenler, onlardan Türkiye ihalesi alanlar, onların istihbarat projelerini bize pazarlayanlar için tarihin sonu geldi. En azından bu ülke yerli olan, değer yargılarımızdan beslenenler dışında hiçbir siyasal söyleme, ortaklığa, organizasyona, kadroya iktidar vermeyecek, devleti ve ülkeyi teslim etmeyecektir.
Soğuk Savaş artığı siyasi partiler tükendi. Türkiye toplumunun büyük değişimine ayak uyduramadı. Kendini yenileyemedi. Hala eski dar çatışmacı söylemlerle ayakta durmaya çalışıyor. Bu yüzden her seçim onlar için daha da erime, tükeniş oluyor. Böyle kaldıkları sürece tükenecekler, ayakta kalamayacaklar.
Dünkü seçim bunu bir kez daha gösterdi. Vesayetçi, derin Batı kaynaklarından beslenmenin bedelini çok ağır ödüyorlar.
ISMARLAMA ADAY, SİPARİŞ CEPHE
Oysa Türkiye tarihinde ilk kez doğrudan bir Cumhurbaşkanı seçiliyordu. Bu fırsatı kullanabilirlerdi. Olmadı, yapamadılar. Tayinle, siparişle, talimatla hareket ettiler. Kendilerine dayatılan ısmarlama bir Cumhurbaşkanı adayı gösterdiler. Hepsi biraraya gelip bir cephe oluşturdu. İki büyük parti ve çok sayıda küçük parti vesayetçilerin ve cemaatin yörüngesine girdi. Yol haritalarını cemaat ve vesayetçileri çizdirdi.
Kaybetti. Çatı çöktü, Enkazın altında kaldı. Birbirlerinden farklı hiçbir siyasi tezleri ve söylemleri kalmadı. Kendilerini tükettiler. Kendilerine yazık ettiler.
Türkiye''de geleneksel muhalefet, geleneksel muhalefetin dışında kalan marjinal siyasi çevreler ve son olarak da cemaat kadroları ve tabanı biraraya getirildi. Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı cephesi biçimlendirildi.
Yine olmadı. Aldıkları oy ortada. Seçimden önce ne söyledikleri daha doğrusu ne söylemedikleri ortada. Tükenmişlikleri ortada. Gezi ile 17 Aralık''la deviremedikleri Tayyip Erdoğan karşısında tarihi bir hezimet yaşadılar.
Öyle Anadolu insanına sırt çevirmekle, dış destekçiler bulmakla, darbe girişimiyle suçlananların yörüngesine girmekle iktidar olunmuyor. Bir kumar oynadılar ve kaybettiler. Belki de ebediyyen iktidar olma şansını kaybettiler.
Türkiye ilk kez Başkan seçti. Devamı gelecektir. Etnik ve mezhep çatışmasına yatırım yapanlar bu süreci durduramayacaktır. Sıfır hafıza ile iş yürütenler, yüz yıl önce yaşananları bile hatırlayamayanlar sahneden çekilecektir. Artık dış desteğin, rejim değişikliği projelerinin, darbe senaryolarının, örtülü operasyonların Türkiye''de iç siyasi yapıyı dizayn etme yeteneği yok olmuştur.
Ne kadar yerliyseniz o kadar güçlüsünüz. Ne kadar bu topraklardan besleniyorsanız o kadar varsınız. Ne kadar Türkiye iseniz o kadar geleceksiniz.
Küçük ayak oyunları, partizan çıkar hesapları, otuz yıl öncesinin siyaset diliyle bundan sonra hiçbir şey yapamazsınız. Böyle devam ederseniz 20. Yüzyıl''a gömülüp kalacaksınız.
EZBERLERİNİZİ UNUTUN, YENİ BİR TARİH BAŞLADI
Dün bir seçim yapılmadı. Sadece Cumhurbaşkanı seçilmedi. Yeni bir tarihsel süreç başlattı. Yeni bir kuruluş sözleşmesinin, toplumsal sözleşmenin kapılarını araladı. Ulusal sınırların ötesine geçen bir gücü haber verdi.
Devamı gelecek. Türkiye''nin normalleşmesi için ne gerekiyorsa yapılacak. Yeni bir ülke şekillenecek. Coşkulu, birleştirici, kaynaştırıcı, daha özgür ve daha müreffeh bir Türkiye şekillenecek. Ezberler bozulacak, eski söylemler terkedilecek, yeni sözler söylenecek.
Türkiye, yüz yıl sonra bütün önyargılardan, kamburlardan, bağımlılık ilişkilerinden kurtulup o büyük yürüyüşü tamamlayacak. Tarih değişirken, coğrafya değişirken, dünya değişirken yeni bir Türkiye kurulacak.
Korkularından arınmış, büyük idealleri milletçe paylaşılmış bir ülkede; ister söylemi tükenmiş bir siyasi parti olun, ister milleti küçümseyen imtiyazlı azınlık, isterseniz aldığı istihbarat ihaleleriyle rejim değiştireceğini sanan Cemaat olun başarı şansınız yok.
Yapıp ettiklerinizin milletle savaştan öte anlamı yok. Milletle savaşan herkes kaybetmiştir. Sadece dünkü seçime bakmanız bile yeterince ibret vermiyor mu? Bir çatı kurdunuz ve hepiniz o çatının enkazı altında kaldınız. Bundan daha büyük ders olur mu?
Yeni Türkiye''ye hoş geldiniz.
Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun.
.Kim Başbakan Olacak!
00:0013/08/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye on iki yıldır siyasi gücü, ekonomik refahı, toplumsal istikrarı tanıdı. "Bizden bir şey olmaz" karamsarlığından müthiş bir özgüven ve konfora ulaştı. Siyasetin ve medyanın ayrıştırıcı, dışlayıcı, küçümseyici dili etkisizleşti ve güçlü AK Parti söylemine çarptıkça daha da eridi.
Bu çevrelerin zaten zayıf olan siyasi tezleri dar bir toplumsal alan dışında ilgi görmez hale geldi. Kitlesel akış, toplumsal eğilim bu tezlerin çok çok ötesine geçti. Hala dar, kısır çekişmelerle, kişisel kaygılarla hareket edenler için erimenin, etkisizleşmenin devam edeceğini, her geçen gün güç kaybedeceklerini, siyasi kimliklerinin daha da bulanıklaşıp tükeneceğini söyleyebiliriz.
Kim ne derse desin, on iki yıllık süreç, Cumhuriyet tarihinin en büyük dönüşümüne sahne oldu. Millet iradesi, yerli bakış, toplumsal algı en yüksek seviyeye ulaştı. Bu sürecin geri dönüşü artık olmayacaktır.
Türkiye aynı konforun devam etmesini istiyor. Bütün genel, yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu mesajı açık bir şekilde verdi. En son pazar günkü seçimde; on üç siyasi partiyi ve Fethullah Gülen grubunu biraraya getiren, ısmarlama Cumhurbaşkanı adayı üzerinden tekdüze bir söyleme dönüşen, kitlesel muhalif cephe formülünü tarihe gömdü.
BEDDUALARIN PEŞİNE TAKILMAK
Burada verilen mesaj herkesedir: Beddualarla, aşiret politikalarıyla, mahalle kavgalarıyla Türkiye gibi bir ülkenin yönetilemeyeceğinin ilanıdır. Bencilliğe, kişisel hırslara, dar çevre çıkarlarına, cemaat ve marjinal söylemlere verilen güçlü bir hayır cevabıdır.
Dolayısıyla mesajı sadece "proje cephe" üyeleri değil herkes almalıdır. Bütün bu referansa, güvene ve itimada ihanet edebilecekler gerekli dersi almalıdır. Şu an için Türkiye"nin en büyük sorunlarından biri geleneksel muhalefetin tükenmişliğidir. Son seçimlerde bütün tezlerini bir cemaate ihale ettikleri için geri dönülmez bir noktaya sürüklenmişlerdir.
Çöküşten kurtulmaya çalıştıklarına dair de hiçbir işaret bulunmamaktadır. Onları biraraya getiren iradeyi sorgulamadıkları, reddetmedikleri müddetçe de bu çıkmazdan kurtulma şansları olmayacaktır. Çünkü o birileri Cemaat üzerinden muhalefete son darbeyi vurmuş, onları fena halde tuzağa düşürmüştür.
Tayyip Erdoğan"ın Cumhurbaşkanı seçilmesi, hem de doğrudan halkın oyuyla seçilmesi Türkiye tarihinde bir milattır. Milat sadece ilk kez halkoyuyla Cumhurbaşkanı seçilmesi değildir: Bir iradenin millet tarafından sahiplenilmesi ve devlet iktidarını yönetir hale gelmesidir. Devrim dediğimiz şey budur ve toplumsal akış önümüzdeki yıllarda da bu yönde devam edecektir. Dolayısıyla rüzgarı karşısına alan kim olursa olsun kaybedecektir.
BAŞBAKAN BU FORMÜLDE
Bir görüşmemizde Erdoğan şöyle bir formül söylemişti: Halkın seçtiği güçlü bir Cumhurbaşkanı. Halkın seçtiği güçlü bir Başbakan. Halkın seçtiği güçlü bir Meclis ve güçlü bir kabine. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki uyum ve güçlü bir Türkiye...
Kimse etkisiz, pasif bir Başbakan beklemesin. Bugünden itibaren Türkiye"yi yöneteceklerin zayıf olma, pasif olma lüksü yok. Çünkü artık öyle bir Türkiye yok. Dünya liginde her cephede mücadele eden, etmesi gereken bir Türkiye var.
Güçlü cumhurbaşkanı, güçlü Başbakan ve güçlü toplumsal destek bu aşamadan sonra sadece Ak Parti"nin hesabı değildir. Bu ihtiyaç Türkiye"de bütün siyasi söylemlerin ötesine geçmiştir ve bir gerçeklik, zorunluluk halini almıştır.
Eski defterleri hatırlamak istemiyoruz. Kişisel kavgaların yön verdiği, politika ve söylemlerin öne çıktığı bir siyasi kavga, rekabet istemiyoruz. Erdoğan"ın öncülük ettiği ana toplumsal akım üzerinden güç devşirenlerin bu gücü yanlış yorumlamaları ciddi bir siyasi hata ve yalnızlaşma olacaktır.
Son bir yılda yaşadığımız dış destekli müdahale girişimleri işte bu güç devşirmeyi sabote etmeye ayarlıydı. Bazı Batı başkentlerinde Erdoğan"ın kazanmasına duyulan öfke, sanıldığı gibi sadece kişisel değildir. Eminim, Başbakan belirlendikten sonra benzer saldırılar daha da artacaktır.
17-25 Aralık"ın arkasında kimler varsa CHP-MHP"ye tuzak kuranlar onlardır. Bugün güçlü toplumsal eğilimi sabote etmek isteyenler onlardır. Yarın kişisel hesaplar peşine düşenler de kendilerini bir anda aynı cephe içinde bulabilirler.
BİZE DÜŞEN BU BİLİNCİ ALKIŞLAMAKTIR
Eski siyasi söylemlerin, eski medya dilinin, pop sosyolog yazarların etkileyemediği, yönlendiremediği bir toplumsal gerçek var karşımızda. Bu gerçekliğin farkında olmayanlar, onu küçümseyenler ya da bu gerçekliğin tersine yelken açanlar kaybedecektir. Bu çevrelerde iş tutanlar bugün onların yüzleştiği tükenmişlikle yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Politikaların, ilkelerin, vizyonların ve iddiaların Türkiye"sinde kişisel siyasi hırsları bunların üstünde tutanlar, dramatik bir sonla yüzleşebilir. Ekonomi alanında, dış politika alanında, toplumsal uzlaşma alanında ve bu milletin onurlu mücadelesi alanında yepyeni isimler öne çıkabilir.
On iki yıllık büyük dönüşümü gerçekleştiren AK Parti kadroları, o kollektif bilinç ve hafıza, "Başbakan"ın kim olacağı" sorusuna da en iyi cevabı verecektir. Kavga bekleyenler, kavgayı ve ayrışmayı besleyenler bugüne kadar hep yanıldılar, yine yanılacaklardır.
Bu kollektif bilinç en az on yıl daha Türkiye"nin büyük dönüşümünü devam ettirecek yeterlilik ve olgunluktadır. Öyle de olacaktır.
Bize düşen bu yolda mücadele verenleri alkışlamaktır.
.Erdoğan, yeni Başbakan ve iki büyük mücadele...
00:0015/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Erdoğan"ın Cumhurbaşkanlığı sırasında iki temel amacı var. Bu iki maddeyi bizzat kendisinden duyduğum için rahatça söyleyebiliyorum:
Çözüm sürecini tamamlamak ve son darbe teşebbüsünü yapan paralel yapı ile mücadele etmek...
Öyle görünüyor ki, birkaç güne kadar netleşebilecek yeni Başbakan"ın değişmeyen iki ana hedefi de bu iki ilke olacak.
Hatta Başbakan"ın kim olacağı sorusunun cevabının da büyük oranda bu iki maddede gizli olduğunu, Erdoğan"ın tercihinde de bu maddelerin belirleyici olacağını düşünüyorum.
Gezi ve 17 Aralık müdahalelerinde daha yumuşak bir tavır sergilemesi telkininde bulunanların nasıl yanıldığını gördük. O telkinlerle hareket edilseydi AK Parti iktidarı da Erdoğan"ın siyasi geleceği de çok büyük yara alacak, riske girecekti. Belki de bugünkü siyasi tablo bambaşka olacaktı.
Dolayısıyla iki müdahalede de siyasi basiretini konuşturup dik durdu ve girişimleri boşa çıkardı. Burada basiret ve öngörünün liderlik için, öncülük için ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.
LİDERLİK "DENGE" DEĞİL "KARAR"DIR
"Yumuşatalım" telkininde bulunanların bu basiret ve öngörüden yoksun oldukları da böylece ortaya çıktı. Dolayısıyla AK Parti"nin bundan sonraki yürüyüşüne öncülük, liderlik edemeyeceklerini de kendi siyasi tavırlarıyla, pozisyon alışlarıyla ortaya koymuş oldular.
Çünkü bu girişimler, toplumsal bir talepten ya da muhalefet söyleminden değil, doğrudan iç ve dış ortaklı bir projeden, Erdoğan"ı siyasetten silme, Türkiye"ye diz çöktürme, eski "yönetilebilir Türkiye"ye dönme planından besleniyordu.
Liderlik karar verme yeteneğidir. Bu yetenekten yoksun olanların, sürekli belirsizlik ve denge hesabında boğulanların öyle bir ehliyeti hiçbir zaman olmayacaktır. Türkiye"nin siyasi tarihi, benzer ehliyetsizlerle doludur ve geride çok kötü hatıralar bırakmışlardır.
Hele ki Yeni Türkiye"de; artık küresel ölçekte tavır alabilen, kendi yörüngesini oluşturan bir ülkede Başbakanlık çok daha güçlü bir liderlik ve dirayet istiyor. Geleneksel siyasi dil ve tavırlarla böyle bir ülkeyi omuzlamanın mümkün olmadığını Pazar günkü seçimle Erdoğan"ı Cumhurbaşkanı yapan irade bile anladı ama bazıları hala bu sonuçları doğru okumaktan uzak görünüyor. Dünya liginde oynayan bir ülkeye dünya liginde güç oyunlarıyla boğuşabilecek
bir Başbakan gerekiyor.
Erdoğan"ın son dönem yaptığı konuşmalarda bir çok kez "bazı arkadaşlarımız bizi yalnız bıraktı" mealindeki cümlelerin muhatabı olabilecek kişilerin, yeni ekipte bırakın Başbakan olmayı, çok da merkezi bir rolü olacağı kanaatinde değilim.
Dünkü konuşması da böyleydi. Hatta o konuşma, yeni Başbakan"a, yeni kabineye, hükümete yönelik bir yol haritasının çerçevesini çizer nitelikteydi.
Hırslarınıza yenilmeyin, şeytan aranıza girmesin, gençlerin önünü açın mealindeki cümleler yeni kurulacak hükümetin, Türkiye"yi belki de bir on yıl daha omuzlayacak kadronun özelliklerini sıralar nitelikteydi.
Siyasi yaşamına hapislerle ve darbe girişimleriyle mücadele ederek başlayan Erdoğan"ın, Cumhurbaşkanı seçilmeden hemen önce belki de hepsinden daha ağır bir darbe teşebbüsüyle yüzleşmesi anlaşılmayacak bir şey değildir. Erdoğan"ın liderlik ve siyasi söylemi ile Türkiye"nin büyük yürüyüşü harmanlanmıştır ve müdahale Erdoğan kadar Türkiye"nin geleceğinedir.
ULUSLARARASI MEDYA VE AHMET DAVUTOĞLU
Kavga Türkiye kavgasıdır. Ona destek verenler, sevdikleri ve gönül bağı kurdukları kadar, Türkiye"nin gelecek perspektiflerini de anlayabilmiş kitlelerdir. Son müdahalenin bir ulusal güvenlik sorununa dönüşmesi Erdoğan"ın kişisel mücadelesinin ötesine geçmiş bir gerçekliktir.
Uluslararası medya Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu"nu neredeyse Başbakan ilan etti. Türkiye"de verilen mücadelenin kodlarını okuyarak ve Türkiye"nin uluslararası boyutta meydan okuyuşunu analiz ederek bu yargıya varmış olmaları muhtemeldir.
Kim olursa olsun, kişisel kırgınlıklar hatta öfkeler bile yaşansa, yeni dönemde AK Parti kadrolarında çözülme bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. Çünkü toplumsal akış, tarihsel eğilim bu siyasi söylemin arkasındadır hatta bu söylem büyük oranda bu tarihsel meydan okuyuştun, Yeni Türkiye hayalinin yönlendirdiği bir söylemdir.
Bugünden sonra da 17 Aralık benzeri ya da başka türlü müdahale girişimleri Türkiye toplumunun kararlı duruşuyla etkisiz kalacaktır. Bu müdahalelerden medet uman siyasi kadrolar ya da bireyler büyük oranda itibar kaybedip etkisizleşecektir.
Erdoğan"ın son konuşmaları bir veda konuşması değildir. Tam tersine çok daha güçlü bir söylemi davet eden konuşmalardır.
Güçlü bir Cumhurbaşkanı, güçlü bir Başbakan ve güçlü bir kadro belki de bugüne kadar olandan daha fazla Türkiye"nin gelecek planlarına güç katacaktır. Yeni Türkiye"nin, tereddüt ve ikilemlerle boğuşan değil karar alıp uygulayabilen liderleri ihtiyacı var.
Hayırlısı olsun...
.Peki Alman istihbaratının Türkiye"deki ortağı kim?
00:0018/08/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cemaat hükümet çatışmasıyla patlayan Türkiye"deki dinleme skandalları ortaya çıktığında yaptığım ilk tespit şu olmuştu: Dünya çapında büyük gürültüye yol açan NSA"nın (ABD Ulusal Güvenlik Ajansı) Türkiye ayağı deşifre oldu.
Zira Başbakan"ın ofisine böcek konulması gibi münferit olaylarla gündemimize gelen yaygın dinleme operasyonuyla ilgili detaylar Fethullah Gülen grubunun AK parti hükümetini devirip bütün kadrolarıyla hapse doldurmaya ve neredeyse izlerini silmeye ayarlı darbe girişimiyle ortaya saçıldı. Türkiye bu ürkütücü gerçekle ilk kez bu denli yüz yüze geldi.
Aslında Türkiye"yi dinleyen NSA idi ve bunu Paralel Örgüt olarak tanımlanan, devlet içinde kadrolaşmış şebeke üzerinden yapıyordu. Bu yapı, ABD istihbarat odaklarından büyük bir ihale almıştı ve bu ihale karşılığında kendisine Türkiye vadedilmişti. Ancak aptalların inanacağı bu pazarlık başarılı olsaydı, Türkiye siyasi olarak yeniden dizayn edilecekti ama devlet onlara verilmeyecek, tam aksine kullanılmış kağıt gibi bir kenara atılacaklar, büyük bir tasfiyeye uğrayacaklardı. Çünkü dünyanın her yerinde benzer ihalelerin sonuçları hep aynı olmuştur.
NSA"dan ve paralel dinlemeden sonra yeni bir skandal ortaya çıktı. Bu sefer Almanya öne geçti ve 2009"dan beri Türkiye"yi dinledikleri bizzat Alman basını tarafından ortaya çıkarıldı. Angela Merkel"in talimatıyla Alman dış istihbarat teşkilatı BND"nin ülkemizi yakın markaja aldığı artık biliniyor. Tartışmanın devamı elbette gelecek. Kimleri, hangi kurumları, hangi şirketleri dinledikleri, bu operasyon sırasında Türkiye"de kimlerle ortaklık yaptıkları, bu dinlemelerin Türkiye"nin iç tartışmalarına ne kadar yön verdiği gibi cevaplanması gereken çok sayıda soru var.
Konuyu biraz yakından takip edenler Alman istihbaratının ülkemizde ne kadar etkin olduğunu iyi bilir. Özellikle son bir yılda Türkiye ile Almanya arasındaki bazı gerginlikleri biraz bu yönden okumakta fayda var. Gezi eylemlerinin organize edilmesi ve uygulanmasında çok etkin olan güçlerden biri de Alman istihbaratıydı. Öyleyse Almanya"nın Erdoğan yönetimine yönelik kumpasların içinde yer aldığını pekala düşünebiliriz. Dinlemelerin politik hedefini sorguladığımızda çok daha ürkütücü sonuçlara da ulaşabiliriz.
NSA, paralel örgüt ve BND dinlemelerine dikkatle bakarsanız aslında birbirinden ayrı olmadığını, bir bütünün parçaları olduğunu görürsünüz. Bunlar; küresel ölçekte istihbarat ve dinleme operasyonlarını yönetenlerin büyük projesinin ortaya çıkan görüntülerinden başka bir şey değildir. Birbirinden bağımsız hatta birbirine karşıymış gibi görünmeleri veya böyle pazarlanmaları ancak gözlerimizi kör etmek içindir.
NSA skandalı patlak verdiğinde; sadece devletlerin değil, liderlerin, şirketlerin, medya organlarının, çokuluslu toplantıların, BM ve G-20 toplantılarının da dinlendiğini öğrendik. Derin bir istihbarat ağı bütün gezegeni kontrol altına almış, bambaşka bir güce dönüşmüş, devletleri ve uluslararası sistemi bir kenara itmiş, ülkeleri ve toplumları yönetir hale gelmiştir.
Dünya genelinde doksan diplomatik misyon üzerinden dinleme yapıyorlarmış. Kanada, Avustralya, İngiltere, İsrail, Tayland, Burma, Malezya, Endonezya, Kamboçya elçiliklerinde dinleme istasyonları vardı. Mesela Asya istihbaratı Avustralya ve Tayland"dan organize ediliyormuş. Latin Amerika"dan Ortadoğu"ya, Avrupa"dan Uzak Asya"ya kadar neredeyse dinlenmeyen hiçbir ülke kalmamış. ABD ile Almanya arasında dinleme tartışmaları çıkınca Merkel yönetiminin nasıl da suskunluğa bürünüp yerine oturduğunu biliyoruz.
İşte dünya bu büyük skandalı tartışırken o günlerde Türkiye ile ilgili tek kelime edilmiyordu. Hatta dayanamayıp; "Neden Türkiye"deki dinlemelerle ilgili kimse bir şey söylemiyor" diye yazı bile yazdığımı hatırlıyorum.
İşte o sorunun cevabını 17-25 Aralık darbe girişimi sonrası aldık. Skandalın Türkiye ayağı bu operasyonlarla ortaya çıktı. Dehşet verici senaryoları öğrenme fırsatı bulduk. Adamlar muhafazakar bir yapıyı keşfetmişler, bu yapıya mensup sistem içindeki kadroları harekete geçirmişler, bunlar üzerinden Türkiye"de herkesi dinleyip fişlemişler, yine bunlar üzerinden ülkemizi kontrol altına almaya çalışmışlar. Az kalsın ülkeyi ele geçiriyorlarmış.
ABD"den sonra Almanya"nın da Türkiye"ye yönelik istihbarat operasyonu en azından bazı somut haberlerle deşifre oldu. Bir süre sonra İngiltere"nin, Fransa"nın, İsrail"in, Rusya"nın, İran"ın, Çin"in veya bir başka ülkenin Türkiye"deki istihbarat operasyonları da deşifre olabilir. Çünkü çokuluslu bir istihbarat/dinleme ağı sözkonusu. Böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bunun önüne geçilmesi de mümkün değil.
Mücadele verilecek tek alan, bu küresel operasyonda kimlerin hangi pozisyonu aldığı ile ilgili olabilir. NSA dinleme ağının ihalesini Paralel Örgüt almış. Almanya"nınkini kim aldı? Yoksa yine onlar mı? Başka dinleme operasyonlarında kimler rol üstlendi, bunlar sorgulanabilir.
Kendi ülkesine karşı böyle bir pozisyon alan kişiler, kuruluşlar veya çevreler tam anlamıyla bir casusluk rolü üstlenmişlerdir. Ayrıca, buralardan aldıkları güçle Türkiye"yi denetim altına almaları da bir tür darbe teşebbüsüdür. Türkiye"nin karşılaştığı son müdahale girişimi bu yüzden hem darbe girişimi hem de casusluktur.
İster kamu kurumlarında, ister medyada, isterse özel kuruluşlarda olsun, buradan doğrudan yabancı istihbarat teşkilatlarına çalışan kişilerden söz ediyoruz.
Gezi olaylarıyla ilgili de benzer bir casusluk ve darbe soruşturması açılması bu yönden çok elzemdir. En azından Türkiye"yi dinleyen Alman istihbaratının Türkiye ayağı deşifre edilmiş olurdu.
Durum bu denli vahim!
.O konuşma kaydını o komutana kim verdi?
00:0020/08/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Balyoz ve sahte çürük raporu iddialarıyla gözaltına alınan ve dört yıl hapis yatan emekli askeri savcı Albay Zeki Üçok''un bu hafta Star gazetesinde yayınlanan itirafı, aslında bir cümlelik itirafların bile karmaşık hikayeleri çözmek için yeterli olabileceğini gösteriyor.
Üçok, operasyonları yürüten savcı Zekeriya Öz''ün odasında geçen bir konuşmayı aktarıyor ve Öz''ün ''gazeteci İK''yı (İsmail Küçükkaya) dinlettiği''ne ilişkin belgeyi gösterdiğini ancak ''yasal dinleme olmadığı için'' kendisine vermediğini söylüyor. Olay 2009 yılında yaşanıyor.
O dönemde Hava Kuvvetleri Adli Müşaviri olan Zeki Üçok, askeri savcı Yüzbaşı Mehmet Çelik''le birlikte Ergenekon operasyonu çerçevesinde başlatılan Karargah Evleri soruşturmasını yürütüyor. Soruşturma ilk başlarda iyi giderken daha sonra ''operasyonun gerçek sahipleri'' gidişattan memnun olmuyor ve bu iki kişiyi hedef alıyor.
Medya organlarında Zeki Üçok ve Mehmet Çelik''le ilgili ağır ithamlar içeren haberler servis ediliyor ve konu birden Türkiye''nin en tartışmalı konusuna, iki kişi de Türkiye''nin en tartışmalı isimlerine dönüşüyor. ''Dünyanın en zengin savcısı'' başlığı altında haberler servis ediliyor ve bunlar internet sitelerinde ve gazetelerde alabildiğine geniş biçimde yer alıyor.
O dönemde yoğun olarak dış politikayla ilgilendiğim ve dış politika yazıları yazdığım için Türkiye''yi derinden sarsan operasyonlara ve soruşturmalara da çok da vakıf değildim. Sadece bir gazeteci refleksiyle izliyor, konuyu iyi bilenlerden takip ediyor kendimce kanaatler edinmeye çalışıyordum.
''KARARGAH EVLERİ SAVCISI KONUŞTU''
Bir sabah telefonum çaldı. Arayan Yüzbaşı Mehmet Çelik''ti. Üzerinde çok ağır bir baskı vardı ve muhtemelen bu baskının etkisiyle beni aramıştı. Çelik''le Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi''nde birlikte okumuştuk. O telefona kadar yıllarca görüşme fırsatımız da olmamıştı. Ancak okul hayatından kendisini iyi tanıyordum, fakülteden ortak arkadaşlarımız üzerinden birbirimize selam gönderiyorduk. Hava Kuvvetleri''nde yüzbaşı olduğunu ve o soruşturmanın neresinde ne kadar yer aldığını da sadece o günlerde çıkarılan haberlerden öğrendim.
İnanılmaz şeyler anlattı. Bugün Türkiye''de hepimizin az çok öğrendiği dinlemelerle, ortada dönen dolaplarla, operasyonun boyutlarıyla ilgili çarpıcı detaylar verdi. Her gazeteciyi heyecanlandıracak şeylerdi bunlar. O bunu bir eski arkadaşa anlatır gibi anlattı ama ben kendisine bunların çok önemli olduğunu ve yazmak istediğimi söyledim. Önce itiraz etti sonra da ''Sen bilirsin, yazabilirsin'' dedi.
13 Mart 2009 tarihinde ''Karargah Evleri savcısı konuştu'' başlığı altında anlattıklarının bir kısmını yazdım.
''Önümüzdeki günlerde bize yönelik daha farklı saldırılar olabilir. Benzer haberlerle önümüzü kesmeye çalışıyorlar. Bu soruşturmayı yürütürken adaletli, dengeli olmaya çalışıyorum. İnsanları ideolojik kimliklerine göre sınıflandırmıyoruz. Gerçeği bulmaya çalışıyoruz'' diyordu. Karargah Evleri soruşturmasının çok önemli olduğunu, çok yoğun ve dikkatli bir çalışma yürüttüklerini, adil olmaya çalıştıklarını, bu konuda kendilerinden emin olduklarını söylüyordu.
Peki soruşturmada bir karartma, soruşturmayı boşa çıkarma söz konusu olabilir miydi? ''Soruşturmayı yapan benim. Ne varsa çıkacak ortaya. Karartma olamaz. Düşünceleri uymuyor diye kimseye zulmedilmeyecek. Adil olmadığım yerde durmam. Fotomontaj resimlerle şantaj yapıyorlar. Önümüzdeki günlerde başka şeyler de çıkabilir. Önemli gelişmeler olabilir. Bu haberler çıkacak sonuçları önlemek, soruşturmayı yönlendirmek için yapılıyor'' diyordu.
''Ben şu an istersem İbrahim Karagül''ü kendi telefonundan Abdullah Öcalan''la görüşmüş gibi yaparım. Bu görüşmeler Turkcell''de ''İbrahim Karagül bu kişilerle görüştü'' şeklinde kaydedilir. Bunu biz ortaya çıkardık'' diyordu.
Bazı çevrelerde, Karargah Evleri soruşturmasının yolundan çıktığına, gerçeklerin karartıldığına, yönlendirildiğine dair iddiaları doğrudan kendisine sordum. Çünkü burada en önemli tartışma konusu buydu. Kesin bir dille reddetti. Tam tersi, bazı çevrelerin tek yanlı soruşturma istediklerini, saldırıların bu yüzden yapıldığını düşündüğü izlenimini edindim kendisinden...
GAZETECİLİKLE VİCDAN ARASINA SIKIŞMAK
13 Mart 2009 tarihli yazıda özetle bunları aktardım. 14 Mart''ta kıyamet koptu. Çelik sabah sekizde Genelkurmay''a çağrıldı. ''Biz bu soruşturmada konuşmama kararı aldık, soruşturmayı etkileyecek hiçbir açıklama yapmama kararı aldık, sen bunu bozdun'' demişler.
Beni aradı ve ''Galiba askerlik hayatım bitti'' dedi.
Hem Çelik, hem ben hem de Genelkurmay zor durumda kalmıştı. İyice ölçüp biçmeden sadece bir gerçeği aktarma dürtüsüyle daha doğrusu gazetecilik refleksiyle büyük bir kavganın tam ortasına düşmüştüm.
Hayatımda ilk kez gazetecilikle vicdan arasında sıkıştım ve ben vicdanımı tercih ettim. Oldukça dengeli ve nazik bir dille hazırlanan açıklama metnini bir gün sonra köşeme koydum. Hiçbir yorum, ekleme ve çıkarma yapmadan yayınladım.
Açıklamanın yayınlandığı gün Mehmet Çelik''le aramdaki konuşma kayıtları Genelkurmay''a ulaştırıldı. Konuşmayı dinlemişler, hazırlamışlar ve adrese ulaştırmışlar.
Bugün Paralel Örgüt''ün tetikçiliğini yapan medya organları, internet siteleri günlerce şahsıma yönelik ağır hakaretler içeren yayınlar yaptılar. O zamanlar bu internet sitelerinin cemaatle bağlantıları kesin bir dille reddediliyordu. Şimdi her şey ortada. Çok çirkin yayınlar yaptılar, haberler servis ettiler. Güya ben Genelkurmay''dakilerle birlikte bir kumpas kurmuşum. Oysa o soruşturma çerçevesinde de genel anlamda da Mehmet Çelik''ten başka hiç birini tanımıyordum.
KONUŞMA HAVA KUVVETLERİ KOMUTANI''NIN MASASINDA!
Hatta Başbakan''la çıktığımız bir yurtdışı ziyaretinde Zaman yazarı Abdülhamit Bilici''nin nasıl bir öfke ile konu hakkında tepki gösterdiğini hatırlıyorum. Biliyorum, bu yazıdan sonra da aynı adresler, aynı dili kullanarak benzer saldırıları sürdürecekler.
Gelelim asıl meseleye:
O konuşma dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu''na verildi ve o da Albay Zeki Üçok''a dinletti. Sayın komutan bu yasadışı dinlemenin kimler tarafından kendisine ulaştırıldığını açıklamak zorunda. Burada en alttan kendisine kadar ulaşan silsilede yer alan herkes suçludur ve kişilik haklarım çerçevesinde bunun yasal takipçisi olacağım..
Türkiye bugün insanların nasıl dinlendiğini, takip edildiğini, tehdit edildiğini tartışıyor. Bütün kirli hesaplar bir bir ortaya saçılıyor. Bu dinlemeleri o tarihlerde yapanların en sonunda hükümeti devirip darbe ile devleti denetim altına almaya çalıştıklarını gördük. Aynı eller 2009''da Hava Kuvvetleri Komutanı''na kadar masasına dinleme kayıtları koyabiliyor, belki de onları tehdit edebiliyormuş...
.Başbakan Davutoğlu ve Türkiye devrimi..
00:0022/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yeni Türkiye bir slogan değildir.
Bir parti söylemi, siyasi şov değildir.
Yeni Türkiye bir projedir. Yüz yıl aradan sonra Türkiye"nin yeni baştan dizayn edilmesi, yeniden kurulması projesidir.
Yeni Türkiye, Birinci Dünya Savaşı"nın bitişinin, yeni bir ülke inşa edilmesinin ilanıdır.
Her felaketten sonra yepyeni bir yükseliş başlatan Anadolu"nun, Dünya Savaşı"na ve ondan sonraki yüzyıllık vesayet dönemine cevabıdır, meydan okuyuşudur.
Yeni bir kuruluş sözleşmesi, yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Zihinlerimizdeki sınırları kaldırmadır. Bize dayatılan çatışma alanlarına, yapay siyasi kimliklere göre kamplaşmaya son vermedir. Ülke olarak, millet olarak, Anadolu olarak bir Selçuklu, bir Osmanlı idrakiyle; tarihi, kardeşliği, dayanışmayı, ortak hafızayı bugüne çağırma girişimidir.
Yeni Türkiye demek dış politikada, ekonomide, sosyal politikalarda ve Türkiye"nin yüz yıllık perspektifinde köklü, yapısal değişimler demektir. Ezberlerin bozulması, siyaset dilimizin yenilenmesi, ülkeye ve dünyaya bakışımızın kökten değişmesi demektir.
ULUS DEVLETTEN DÜNYA DEVLETİNE
Ulus devletten dünya devletine dönüşün yol haritasıdır. İçe dönük devlet olmaktan dışa dönük, coğrafya ve dünyaya açılan Türkiye demektir.
İster kabul edin ister etmeyin, Tayyip Erdoğan bu büyük dönüşümün mimarıdır. Bu öncülüğünü Türkiye"nin doğrudan halkoyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak çok daha güçlü bir şekilde devam ettirecektir.
Ahmet Davutoğlu"nun AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan olarak tercih edilmesi Yeni Türkiye projesinin en kritik eşiklerinden biridir. Büyük yürüyüş, bugüne kadar olandan çok daha güçlü biçimde devam edecektir. Erdoğan ve Davutoğlu, güçlü bir kabinenin ve güçlü halk iradesinin desteğiyle yirminci yüzyıl parantezini kapatacak, defterini dürecek, yeni Türkiye"nin kuruluşuna imza atacaktır.
Türkiye"nin siyasi tarihinde hiçbir dönemde, doğrudan seçilen ve Türkiye"ye öncülük eden güçlü bir Cumhurbaşkanı, onunla aynı perspektife sahip güçlü bir Başbakan ve arkasında millet desteği olmamıştır.
Bu tarihsel kırılma döneminde, yeni bir tarihin başlangıç döneminde bütün bunların rastlantı olduğunu sanmak kör olmak demektir. Selçuklu-Osmanlı birikimi, hafızası ve bilinci Erdoğan ve Davutoğlu üzerinden Cumhuriyet"e aktarılıyor. Dünyanın en güçlü siyasal mirası ile yeni bir kuruluş şekilleniyor.
Bu dönemi, Türkiye"nin geleneksel siyasal geçmişinin bir parçası olarak görmek talihsizlik olur. Bu dönem, sadece Türkiye"nin değil coğrafyanın siyasal şekillenişinde derin izler bırakacaktır. Yeni Türkiye, bu anlamda, ilk kez küresel iktidar paylaşımında bir aktör olarak öne çıkacaktır.
TARİH İHANETİ YAZACAK
İşte bu yüzden; yeni bir ülke inşa edenlere, coğrafyaya bir şeyler söyleyenlere, küresel iktidar alanından pay isteyenlere bu denli saldırılması anlaşılabilir bir şeydir. Ama saldırı içeriden geliyorsa, dışarıyla, bu sürece karşı olanlarla iş tutuluyor demektir ve bu ihanettir. Öyle gelişi güzel bir karşı duruş değil, Türkiye"nin siyasi tarihinde sayfalar işgal edecek bir ihanet türüdür. Zaman kimin ne tür bir pozisyon tuttuğunun en önemli olduğu zamandır.
Güçlü Cumhurbaşkanı, güçlü Başbakan, güçlü kabine ve güçlü toplumsal destek/akış güçlü bir Türkiye"nin temeli atılıyor. Erdoğan yeni Başbakan"ın kim olacağına dair sorulara hep bu formülle cevap verdi.
Öyle de oldu... Davutoğlu, Anadolu"nun bağrından çıkan yeni Başbakan, bütün donanımıyla bu büyük projenin Erdoğan"dan sonraki en büyük uygulayıcısı olacaktır.
SELÇUKLU-OSMANLI BİRİKİMİ
Davutoğlu ile birlikte tarihsel hafıza, ortak bilinç, ortak kimlik çok daha belirgin bir şekilde öne çıkacak. Cumhuriyet"in kuruluşundan sonraki ikinci kuruluş dönemi olacak. Birinci Dünya Savaşı"nın savurduğu coğrafyada Anadolu"ya sığınanların, var olanı koruma adına verdikleri mücadeleden sonra Türkiye için yeni bir kuruluş stratejisi uygulanacak. Selçuklu ve Osmanlı birikimleri bugüne çağrılacak. Çatışma ve ayrışmanın, ulus devlete sıkışmanın yerini güç ve dayanışma, meydan okuma, coğrafyayı şekillendirme, yeni ortaklıklar alacak.
Davutoğlu, bu dönemi okuyabilen, o donanıma sahip tek isim. İnanıyorum aynı iddialar, idealler ve azim çerçevesinde şekillendirilmiş güçlü bir kabine ile desteklenecek. Erdoğan"ın güçlü liderliğinin öncülük ettiği büyük yürüyüş asıl bundan sonra kendini gösterecek. "Çözülürler mi" diye beklenti içine girenler Erdoğan"ın Cumhurbaşkanlığı döneminde AK Parti iktidarlarının en güçlü hükümetine tanık olacak.
İnanıyorum oluşacak yeni kabine de, bu idealler etrafında şekillenecek.
Siz siz olun, Davutoğlu öncülüğündeki yeni hükümeti, öyle sıradan bir hükümet olarak görmeyin. Türkiye devrimini tamamlayacak bir yeniden yapılanmadan söz ediyoruz.
.
Son büyük taarruz!
00:0027/08/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye"de geleneksel siyasi söylem tükenmiştir. Geçmişin alışkanlıklarıyla, öfke ve kişisel hesaplarıyla güce/iktidara ulaşma dönemi kapanmıştır. Siyasi dil kadar siyasi kimliklerin, kişiliklerin de sonu gelmiştir.
Dar aşiretçi çevrelerin, Cumhuriyetin yüz yılına damgasını vuran oligarşinin saltanatı eski Türkiye"de kalmıştır.
Müzmin muhalifliğin, kişisel hesaplaşmaları ahlaki siyasi kimliklerle kamufle edip pazarlama dönemi bitmiştir. Geriye histerik saldırganlıklara saplanmış tahammülsüz bir muhalefet alışkanlığı kalmıştır. Bu anlayışta asla ve asla Türkiye"nin ortak iyiliği diye bir kaygı söz konusu değildir.
Erdoğan"ın güçlü liderliği ve AK Parti"nin yenilikçi söylemi, Yeni Dünya"nın şekillenişinin verdiği rüzgarı da arkasına alarak çok etkili bir toplumsal coşkuyu beslemiş, bu dayanışma Türkiye"yi yüz yıl sonra yeniden kuracak güce dönüştürmüştür. Bu dönüşümün sonu özgür, bağımsız, ulusal sınırlara hapsedilmişliğe son veren bir dünya devletine dönüşmektir.
İçeride ve dışarıda duyulan hazımsızlığın sebebi budur. Özgür ve büyük Türkiye için yola koyulanlara çelme takanlar, bu yürüyüşü sabote etmek isteyenler ortak bir cephenin unsurlarıdır. Hepsinin ayrı hesapları olabilir ama hepsinin üstünde tutulan hesap tektir: Türkiye"yi yeniden kontrol edilebilir alana çekmek.
SON BAĞIMSIZLIK SAVAŞI
Osmanlı"nın çöküşünden sonraki en büyük bağımsızlık savaşını yaşıyoruz. Vesayetçi zincirlerden kurtulup iradesi güçlü bir ülke olarak küresel iktidar alanında yer edinmeye çalışıyoruz. Tarihimizle, coğrafyamızla, ortak hafızamızla geleceğe yürüyoruz. "Yeni Türkiye bir projedir" derken bu meydan okumayı kastediyorum. Bu sefer de meydan okuyamazsak, yeni Türkiye"yi kuramazsak bir yüz yıl daha gecikmekten endişe ediyorum.
Biz istemesek de yeni bir dünya kuruluyor. Atlantik ittifakının küresel egemenliği çatlıyor. Yepyeni bir güç haritası şekilleniyor. Ekonomik paylaşım savaşı ve herkesin kendi kültür havzalarından beslenen çıkış senaryoları var. Merkez ülkelerin hepsi, imparatorluk birikimlerini tozlu raflardan indirdi. 21. yüzyıl güç haritalarının yeniden çizildiği dramatik değişimlere sahne olacak. Bu yüzden her ülke geçmişine yöneldi, oralardan bir şeyleri bugüne taşımaya çalışıyor. Türkiye gibi, yeni durumlara göre yeni pozisyonlar belirliyor. Bunlar olurken merkez ülkeler arasında kıyasıya güç/etkinlik mücadeleleri yaşanıyor, herkes birbirinin önünü kesmeye çalışıyor.
TERÖR VE MUHAFAZAKAR SOSLU KUKLA YÖNETİM..
Türkiye"nin ve yakın coğrafyasının 20. yüzyılını belirleyen güçler işte şimdi Türkiye"yi dar alanda tutmak için var güçleriyle çalışıyor. O çevrelerden beslenen siyasilerin, aydın tipinin ve medya mensubunun bu gerçeği gözlerimizden kaçırmasına izin vermeyin. Onların ezberciliği, saplantıları, korkuları bugüne ışık tutamaz. Siyasetçi, aydın ve medya tiplemeleri o korkular arasında kaybolup gidecektir. Bu tür kişiliklerin belirlediği, yönettiği yapıların yeni dönemde ayakta kalması mümkün değil. Tükendiler ancak bu tükenmişliği gizlemek için daha da saldırganlaşıyorlar.
Bu haliyle Türkiye"nin en büyük sorunu geleneksel muhalefet sorunudur. Bırakın seçim kazanamamayı, bırakın böyle bir iddiaya sahip olamamayı, muhalefeti bir meslek olarak görenlerin son on yıldır Türkiye için üretebildiği hiçbir şey göremeyeceksiniz. Çünkü yoktur. Öyle bir çabaları da hiçbir zaman olmayacaktır.
Son bir buçuk yıldır olanların hepsine bu çerçeveden bakalım. Geleneksel muhalefet üzerinden iktidar hesabı yapamayanlar sokak terörüyle rejim değiştirmeye giriştiler. Yerli ve yabancı ortaklı bir proje denediler. Türkiye"ye utandıran sahneler yaşattılar. Kimlik merkezli iç savaşlar planladılar.
Başaramadılar. Ardından 17-25 Aralık üzerinden bir başka darbe girişimini servis ettiler. Muhafazakar bir ortağın arkasına gizlenerek, onları kullanarak Türkiye"ye tuzak kurdular. Sistem içine yerleşmiş kadroları üzerinden o meşhur ortaklık yeniden sahnedeydi.
Hükümeti bütün kadrolarıyla kelepçeleyip hapse atacaklar, Türkiye"nin büyük yürüyüşüne destek olan herkesi tasfiye edecekler, muhafazakar soslu bir kukla yönetim kuracaklardı. İçerideki beyinsizler başarılı olduklarına inanarak alkış tutacak ancak efendileri Türkiye"nin yüz yılını daha çalmanın rahatlığı ile bölgesel planlamalarına devam edecekti.
3. PROJE: SÖMÜRGECİ HIRSIZLARIN İRADESİ..
Bu sürecin üçüncü aşaması Ekmeleddin İhsanoğlu"nun Cumhurbaşkanı adayı yapılmasıdır. CHP ile MHP"yi, diğer bütün küçük partileri ve paralel örgütü aynı çatı altında toplayan irade, Türkiye"ye tuzak kuran o iradedir. Türkiye"nin yüzyılını çalan vesayetçi merkez ülkelerin iradesidir. Osmanlı coğrafyasını yüz yıldır talan eden, milyonlarca insanın kanını akıtan, kitleleri süründüren, onurlarını ve kimliklerini çalan sömürgeci hırsızların iradesidir.
Şimdi dördüncü aşamayı başlatacaklar. Son büyük taarruza girişecekler. Bütün muhalefeti, tıpkı İhsanoğlu"nun adaylığında olduğu gibi, tek çatı altında birleştirip yeni bir cephe kuracaklar. Bu cephe, yargıdaki cemaat kadrolarının da desteğiyle son kozunu oynayacak. Yeni cephenin bir siyasi kimliği olmayacak. Milliyetçi, sol, İslamcı, muhafazakar, kuvay-i milliyeci aklınıza ne gelirse aynı torbaya sokacaklar. Sağdan soldan İslamcı geçmişi olan birkaç kişiyi de ekleyip güya Yeni Türkiye projesine destek veren kitleleri etkileme yoluna gidecekler. Büyük oranda cemaat soslu, dış istihbarat soslu renksiz, kimliksiz bir yapıyla yüz yüze geleceğiz.
Eski Türkiye"de kişisel hesapları olan, saplantılarına yenilmiş, müzmin muhaliflerin de yer alacağı bereketsiz, ucube bir siyasi oluşum çıkacak ortaya. Öfke ve intikam duygularıyla yoğrulan bu yapının Türkiye"ye yönelik bir projesi, söylemi yine olmayacak. Ülkeyi geleceğe taşıyacak hiçbir somut öneri üretmeyecekler.
Yine milleti by-pass edip kısa yoldan iktidar hesabı yapacaklar. Bu yüzden de bundan önceki üç girişim gibi demokrasi dışı yolları deneyecekler. Dikkat edin bu oluşum Türkiye"ye yönelik dördüncü müdahale girişimi olabilir. Kanaatim "Çatı"yı inşa eden irade yeni bir koalisyon kuruyor. O iradenin kim olduğunu, nasıl bir ortak planlama olduğunu, ne tür bir Türkiye projesi olduğunu artık herkes öğrendi.
BU RÜZGARLA SAVAŞILMAZ
Yeni Türkiye"yi okuyamayanlar, ülkenin, milletin ve tarihin ne yönde seyrettiğini göremeyenler dışarıdan ortaklara, istihbarat organizasyonlarına, Batılı derin devlet yapılarına bel bağladı. İşte bu muhalefetin tamamen kimliksizleşmesidir ancak tahminim çok daha utanç verici durumlara düşeceklerdir.
Türkiye"nin bu tarihsel yürüyüşünün önüne geçen, ona karşı cephe alan herkes kaybedecektir. Yüz yıl sonra uyanan millet olma onurunu, özgüvenini ve coşkusunu aşamayacaklar. Bu rüzgarı arkalarına almadan yapacakları her girişim kendilerini daha da tüketecektir.
Güçlü Cumhurbaşkanı, Güçlü Başbakan, Güçlü Dışişleri Bakanı ve Güçlü Kabine formülünün arkasında güçlü bir Türkiye projesi yatıyor. Ve bu hedef toplumsal hafızadan besleniyor. Dünya, yeni dönemde bambaşka bir Türkiye görecek. Dünya görecek ama bizimkiler bu kafayla bu gerçeği yüz yıl daha göremeyecekler gibi.
Merak etmeyin dördüncü büyük taarruzları da büyük bir fiyaskoyla sonuçlanacak. Eski Türkiye"nin muhterisleri ile dış istihbarat ortaklı yapıların son projesi de ellerinde patlayacak.
Çünkü devrim tamamlanacaktır.
.Yeni Türkiye" için seferberlik çağrısı
00:0030/08/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Normal zamanlarda ciddi siyasi krizlere, hizip çatışmalarına, küskünlük ve kırgınlıklara bağlı yeni siyasi arayışlara kapı aralayabilecek bir değişim bir günde başarıldı.
İktidar Partisi Olağanüstü Kongre ile Genel Başkan"ını ve Başbakan adayını belirledi. Fire vermeden, kavga etmeden, delegelerin ve salona katılan partililerin tam desteğiyle yeni liderini seçti. Geçiş dönemine yönelik bütün kriz senaryolarını boşa çıkardı. Eski siyaset tarzı tarihe gömüldü. Bir üst siyasi dil, anlayış ve bilinç, bir dava şuuruyla öne çıktı.
Bir siyasi parti kongresinden fazlası vardı salonda. Türkiye"nin on üç yıldır coşkuyla, yüreklerde yer eden derin bir sevgiyle arkasında durduğu bir liderden sonra, aynı coşku ve kalbi desteği arkasına alan yeni bir lider çıkardı Türkiye.
Tayyip Erdoğan, bütün yıkıcı rüzgarlara milletle direndi ve Türkiye"nin siyaset felsefesini, yöntemini, kimliğini ve kişiliğini radikal biçimde değiştirdi. Cumhuriyet tarihinde derin bir dönüşümün mimarı olarak yerini aldı. Bu, aslında yeni bir kuruluştu.
Kendisinden sonra başbakanlığı ve parti liderliğini devralan Ahmet Davutoğlu, bu dönüşümü daha da kökleştirecek, felsefi altyapısını daha da güçlendirecek, Türkiye"nin siyasi tarihinde derin izler bırakacaktır.
DİZLERİNİZ TİTREMESİN
Bundan sonra bu iki ismin inşa ettiği Türkiye kimliğinin önüne geçecek, onların ideallerini boşa çıkaracak ve ülkeyi tekrar eski sığ ve tahammülsüz atmosfere döndürecek bir bakış açısı belki de bir yarım asır etkili olmayacaktır.
Çünkü normal birer siyasi figür olmanın ötesinde ikisi de, olağanüstü bir toplumsal coşku ile beslenen, Türkiye toplumu tarafından benimsenen bir yürüyüşün öncüleri oldular. Kendi birikimleri ve güçlü karakterleri kadar onların önünü toplumsal beklentiler açmaktadır.
Bugünkü gelişmeleri günübirlik değil, bir milletin tarihi seyri, kaderi ile birlikte düşünün. İşte o zaman, bugün olanların on yıl, elli yıl sonraki değerlendirmelerinin nasıl olacağını kestirebilirsiniz. İşte o zaman Osmanlı sonrası Cumhuriyet projesinin yeni bir döneme girdiğini, bunun yeni bir kuruluş olduğunu, bu tarihi dönemin kendi tarihsel kişiliklerini, öncülerini yetiştirdiğini anlayacaksınız.
Artık Türkiye siyasetinde Sait Halim Paşa, Nizamülmülk, Alparslan benzeri tarihsel kişilikler ölçeğinde referansların geçerli olduğunu, aşiret siyasetinin ötesine geçmeyenlerin bugünün ve yarının Türkiye"sinde siyasi karakter olamayacağını anlarsınız.
Bu dönemde Osmanlı birikimi ile birlikte Selçuklu kaynaşmasının etkili olacağını, bu muhteşem zenginliğin Haçlı Savaşları, Moğol istilası sonrası olduğu gibi, 1. Dünya Savaşı sonrası muhteşem yükseliş devrini başlattığını anlarsınız.
Cesur insanlar tarih yapar. Dizleri titremeyen, dili titremeyen insanlar milletlere yön verir. Türkiye"nin yeni siyaset dili de toplumsal beklentisi de bu yüksekliğe ermiştir.
Bunu Cumhurbaşkanlığı devir teslim töreninde de gördük. Dünyanın ilgisi, ülkenin özgüveni, sokaklar ve evlerinde töreni izleyenlerin gözyaşları aslında derin bir özlemin, yüz yıldır büyütülen bir hayalin görüntüsüydü. Türkiye, bir dünya devletine yakışır biçimde Cumhurbaşkanlığı devrini gerçekleştirdi. Eminim, bu değişimin verdiği mesajlar bir çok başkentte dikkatle not edilmiştir.
BAŞKAN VE BAŞBAKAN, DEVLET VE HÜKÜMET..
Artık Türkiye"de bir "Başkan" vardı, büyük dönüşüm hükümet kadar devlet olarak da yoluna devam edecekti. Bir gün içinde kabine oluştu ve Davutoğlu hükümeti kuruldu. Artık güçlü bir Başkan ve güçlü bir Başbakan var. Güçlü bir devlet ve güçlü bir hükümet var.
Üç günde üç büyük değişikliğin, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde zarif bir siyasi iklimde gerçekleştiriliyor olması, 20. yüzyıl alışkanlıklarının defterinin dürüldüğünün göstergesidir.
Bu cümleleri kurmamın sebebi bir siyasi parti tarafgirliği değildir. Türkiye"nin ve coğrafyanın bir asra yakın susuzluğunu derinden hissetmemdir. Dünyadaki büyük güç kaymasının bize ne tür fırsatlar sunduğunu, yeni bir tarih için nasıl bir çevre oluştuğunu anlamamdır. Yaşananların Türkiye"nin iç politikasının ve iç iktidar hesaplarının çok ötesinde anlamlar içermesindendir.
Öyleyse Yeni Türkiye içi boş bir slogan mıdır?
Bir siyasi partinin günübirlik hesapları doğrultusunda keşfettiği bir kitle iletişim dili midir?
Böyle olursa, bu millet ve hepimiz müthiş bir hayal kırıklığı yaşarız. Ama öyle değil. Öyle olmamalı ve olmayacak. Çünkü tarih bizi buna zorluyor. Coğrafya zorluyor. Benliklerimiz, kimliklerimiz zorluyor. Bu idrak varken hiçbir dünya gücünün, hiçbir uluslararası projenin bize geri atım attırmasına, başımızı öne eğdirmesine izin vermeyeceğiz.
Birinci Dünya Savaşı"nın son zamanlarında cephelerden gelen haberlere, siyasi ve askeri analizlere, hatıralara tekrar bakın. Osmanlı coğrafyasındaki umutsuzluğu ve kaybedişi yeniden hissedin. Atlantik"ten Pasifik kıyılarına kadar nasıl bir hüzün yaşandığına tekrar bakın. Bugün Gazze dediğimiz topraklarda 1917"de Anadolu çocuklarının neler yaptığını, Kanal Savaşı"nda, Medine müdafaasında neyin mücadelesini verdiğini unutmayın.
DERDİMİZ ONUR, HAYSİYETTİR
Derdimizin asla toprak parçası olmadığını, onur, haysiyet olduğunu bilin.
İşte o zaman bu davanın ne olduğunu anlayacaksınız. İşte o zaman yüreklerimize gömdüğümüz acının ve sızının ne olduğunu bileceksiniz. İşte o zaman derdimizi anlayacaksınız. Uzak tarihlere gitmenize gerek yok. Bütün bunların üzerinden daha yüz yıl bile geçmedi. Geniş tarih aralığında bu yaşananlar "bugün" sayılır. İşte bu yüzden geçmişten değil bugünden söz ediyoruz.
Buhran dönemlerinde, derin dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde o toplumlar güçlü liderler, vizyoner öncüler çıkarır. Aynı zamanda güçlü ilim adamları, teorisyenler, edebiyatçılar, askeri dehalar çıkarır. Eminim, bu yeni dönemde, güçlü siyasi öncülere bu alanlarda da güçlü karakterler eklenecektir.
Ekonomide, dış politikada, eğitim ve kültürde, savunma alanında, Anadolu"ya hapsedilmiş bir ulus devletin çok ötesinde perspektiflere, eğilimlere, projelere ihtiyacımız var. Yeni Türkiye bir proje ise, ki öyledir, bütün bu alanlarda siyasi öncülerin de önünü açacak çıkışlar yapmak zorundayız.
Bırakın onlar kitap fırlatsınlar, küçük siyasi hesaplarıyla uğraşsınlar. Türkiye bu düzeysizliği çoktan aştı. Son üç günde tanık olduklarımızla bu düzeysizlik arasındaki mesafe asırlıktır.
Yeni Türkiye projesi, her alanda içi doldurulan bir projeye dönüşmeli. Bir devir kapanıyor ve yeni bir devir açılıyorsa, yeni bir kuruluşun temelleri atılıyorsa, yeni bir Türkiye doğuyorsa, işte o Türkiye için seferberlik zamanıdır.
Herkese düşen bir adım vardır. Nakış nakış işlenecek bir gelecek vardır.
.Paralel örgüte yeni ihale mi verildi?
00:001/09/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Almanya ve ABD"nin Türkiye"yi nasıl dinlediğine yönelik haberlerin ardı ardına servis edilmesi Paralel Örgüt"e yönelik operasyonları sabote etme amacı mı güdüyor?
Birileri bu haber üzerinden Türkiye"ye yönelik nasıl bir "müdahale"de bulunuyor? ABD ve Almanya"nın Türkiye"yi paylaşma, kendi yanına çekme, Türkiye"yi etkileme çabası gibi bir saf anlayışla fark edilebilecek bir duruma pek benzemiyor bu iş.
Birileri;"Sizi cemaatin istihbarat elemanları dinletmedi, ABD, İngiltere veya Almanya dinledi, dolayısıyla içerideki operasyonları boşa yapıyorsunuz" mu demek istiyor?
Bu tür haberleri ilk yayınlayan yayın organı olan Der Spiegel dergisi, nasıl bir istihbarat operasyonuna ev sahipliği yapıyor? İstihbarat dosyaları üzerinden farkına varamadığımız yeni bir müdahale projesi servis edildiğini düşünsek fazla abartmış olamayacağız.
Bütün bunlar olurken, özellikle cemaat medyası ile bu haberlerin servis edilmesi arasındaki bağlantı, içeriden "hükümet neden bu haberlere tepki göstermiyor" şeklinde bir dayatmanın özellikle bu çevrelerden gelmesi, haber servis edenlerle, içerideki yönlendirme kampanyası arasında bir bütünlük olduğunun göstergesi gibi.
"Hadi konuşun", "hadi buna cevap verin, neden susuyorsunuz" şeklinde yayınlar, paralel medyanın kendini kurtarma, bu haberler üzerinden üzerlerindeki baskıyı azaltma girişimi gibi de algılanabilir. Ancak bana göre, bunun ötesinde bir bağlantı, biraz daha derin bir ilişki öne çıkıyor.
DARBE TALİMATI ALDILAR
Almanya"nın Türkiye"yi dinlediği haberlerinden sonra; "Yok ABD de sizi dinlemiş. İngiltere de dinlemiş. İsrail de dinlemiş" türü haberlerin mantığını çözmek lazım.
17-25 Aralık darbe girişiminin hazırlanmasında hangi ülke istihbarat servisinin talimatları geçerliyse, Türkiye"nin Başbakanı"nı kelepçeleyip hükümet üyelerini hapse attırmaya dönük projeyi paralel örgüte kim sipariş etmişse bu işte de benzer bir ortaklık, işbirliği ya da talimat söz konusudur.
Bu operasyonlarla Türkiye"de darbe yapmaya girişen içerideki istihbarat çetesi kimlerden talimat alıyorsa, yine bir görevlendirme söz konusu gibi.
Oysa kimse başka ülkelerin Türkiye"yi dinlemediğini iddia etmiyor. Zaten öyle bir dünya da yok. Bırakın Türkiye"yi dünyanın tamamı dinleniyor, izleniyor, takip ediliyor. İletişim teknolojisindeki olağanüstü gelişmelerle bu artık çok kolay. Maalesef böyle ürkütücü bir dünyaya uyandık.
ABD-İngiltere ikilisinin dünyada izlemediği hiçbir ülke yok. Ayrıca küresel ölçekte bir istihbarat koalisyonu var. Terörle mücadeleden bireysel takibe kadar bir çok operasyon bu ülkeler arasında ortak üretiliyor. Bu amaçla yapılmış gizli istihbarat anlaşmaları var.
Mesela CIA"nın casus uçakları ve gizli işkence merkezleri meselesi Türkiye ve dünyada çok tartışılmıştı. Bunun sadece ABD"nin terör avı olduğu sanılıyordu. Oysa öyle değildi. Bu amaçla Paris"te yapılmış bir gizli anlaşma var ve altında otuz altı ülkenin imzası bulunuyor. Dünyanın her köşesinde kurulan gizli hapishaneler de öyle. Bakıyorsunuz ABD karşıtı gibi görülen ülkelerde bile aynı ağa mensup sorgu merkezleri var.
Bir örnek vereyim: ABD ordusu Suriye"ye saldırıya hazırlandığı günlerde dünyanın her bölgesinden kaçırılan Müslümanlardan bazıları Suriye"deki işkence merkezlerinde tutuluyordu.
"BİLMEDİĞİNİZ TEK ŞEY..."
Artık devletler gücü oranında küresel ölçekte her olaya müdahil oluyorlar ve bunu başarıyorlar. Ekonomik istihbarat ağırlıkta ve kaynaklar üzerinden müthiş bir savaş var. İstihbarat örgütleri daha çok bu alana yönelmiş durumda. Terörle mücadele öne çıkıyor olsa da arkada asıl kavga ekonomik ve siyasi güç kavgası.
Bunları normal görmüyoruz elbette. İnsan ırkı için bir korku senaryosudur bu ve maalesef gerçektir.
Bir zamanlar "Devlet sizin her şeyinizi bilir" demişti bir istihbarat yetkilisi ve devam etmişti: "Bilmediği tek şey biraz sonra yapacağınız telefon konuşması..."
Ama devletler bunu bireylere karşı kullanmazlar. İstihbaratın çeteleştiği zaman bu bilgiler bireylere yöneltilir ve ciddi bir güvenlik sorununa dönüşür. İşte o zaman devlet de sorgulanır, kurumların
yetkileri de.
Türkiye"deki tartışmanın özü budur. Devlet dinler. Küresel güç mücadelesine bağlı olarak her ülke birbirini dinler, takip eder, ölçer ve ona göre politikalar belirler. Ona göre ortak olur ya da çatışır. Bazı alanlarda ortak olur bazı alanlarda çatışır. Yeni dönemde çatışma ve ortaklıklar aynı anda gerçekleşebilir. Dünya artık çok küçük, neredeyse bir avuç içi kadardır.
Öyle ama ortada dehşet verici bir ilke var: Kimler kimlerin yanında pozisyon alıyor. Paralel dinlemeler ortaya çıktığında bunun NSA"nın Türkiye ayağı olduğunu söyledim. Bunu ilk yazan da benim. Emniyet içindeki istihbarat yapısı aslında birilerinden ihale almış, o birilerinin Türkiye projesini gerçekleştirmek için görevlendirilmişti. Bu pazarlıkta kendilerine de Türkiye"de belli oranda iktidar alanı vadedildi.
TAŞERONLARA YENİ İHALELER Mİ VERİLDİ?
İçerideki taşeronlar dışarıdaki efendilerinin projelerini kendi projeleri sandı. Darbe yapmak, memleketin etkili isimlerini tasfiye etmek ve bir NSA-BND devleti kurmak istediler. Bu istihbarat teşkilatının söz konusu kişileri neden hedef aldığına iyi bakın. Yerli olan, Türkiyeli olan, büyük ülke ideali taşıyan, meydan okuyan ve yüz yıl sonra ülkesini ayağa kaldırmak isteyen herkesi hedef alıyorlardı. İçerideki taşeron beyinsizler ise bunun kendi projeleri olduğunu söylüyor, kendilerine inanan kitleyi öyle kandırıyorlardı.
Ülkelerini NSA ve BND gibi istihbarat teşkilatlarına sattılar. İşte bu ihanetti. İşte bu, ülkesini, vatanını ve milletini başkalarına peşkeş çekmekti. İşte, küresel dinleme ağında asıl sorgulanacak durum budur: kim, nerede pozisyon alıyor?
Ya hainsiniz ya vatansever. Ya CIA-Mossad-BND"ye çalışırsınız ya da Türkiye"ye, ülkenize, vatanınıza.
Küresel dinlemeye yönelik haber servisleri zihinleri karartma amacı taşıyor. Bütün haberlerin merkezine Türkiye"yi koyanlar, Türkiye kamuoyuna bir şeyler servis ediyor. Bu servis içerideki malum medya üzerinden işleniyor, hedefine ulaştırıyor. NSA ve BND dinleme haberlerinden daha çok bu servis haberlerin amacı dikkat çekici.
Birileri içerideki ortaklarını, taşeronlarını korumaya çalışıyor sanırım. Ama bence daha fazlası var. 17-25 Aralık darbe teşebbüsü benzeri yeni bir istihbarat ortaklığı kendini hissettiriyor. Yakında kokusu çıkar. Bakalım arkasından ne gelecek....
.Türkiye"ye IŞİD tuzağı..
00:0011/09/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD"e ortak operasyon üzerinden Türkiye"ye bir tuzak mı kuruluyor? Ortada çok ciddi bir durum var ve Türkiye kamuoyu bir şeylere zorlanıyor. Rehine eylemini planlayanlar ile operasyona zorlayan irade arasında nasıl bir bağlantı var?
Gelin birlikte düşünelim...
ABD ve Avrupa ülkeleri öncülüğünde Irak"a IŞİD üzerinden yeni bir uluslararası operasyon hazırlığı yapılıyor. NATO ülkeleri arasında bu yönde yoğun diplomatik hareketlilik var. ABD Dışişleri Bakanı"nın Bağdat ziyaretine, ABD"li yetkililerin Türkiye"ye baskısına, Almanya"nın Türkiye"yi "IŞİD"i destekleyen ülke" pozisyonuna sokma çabalarına bakılırsa yakında Irak merkezli önemli şeyler olacak.
Bugün S. Arabistan"da toplanacak zirve sonrası operasyon kararı uygulamaya geçebilir. Zira iki aydır çevresel şartları oluşturma konusunda müthiş bir çalışma yürütüldü ve ortam hazır hale getirildi.
Bütün bu koşuşturma içinde odak noktası Türkiye ve Ankara"nın alacağı tavır. ABD ve Avrupa ülkeleri operasyon kararını zaten verdiler. Bölge ülkelerinin ise, onların bu kararı karşısında bir seçeneği ya da fikri hiçbir zaman olmadı. Şimdi hepsi birlikte Türkiye"ye baskı yapıyor.
1 MART TEZKERESİ GİBİ
Baskı, operasyona ortak olma konusunda değil, işin ağırlığını Türkiye"nin omuzlarına yükleme konusunda oluyor. Yoksa istedikleri anda havadan ortak operasyonlar yapabilirler. Zaten IŞİD mevzilerini uzunca bir süredir vuruyorlar. Bir haftalık yoğun hava saldırısına ek olarak Bağdat yönetimi ile Kuzey Irak yönetiminin kara güçlerini kullanabilirler.
Ama bunu yapmıyorlar. Çünkü Bağdat"ın ve K. Irak"ın kara gücü buna yeterli değil. İşte tam bu sırada gözleri Türkiye"ye dönüyor. "Türkiye"siz yapamayız" diyenlerin "Türkiye"nin kara güçleri olmadan yapamayız" demek istediklerini pekala biliyoruz.
Yani Türkiye"den kara operasyonu için asker istiyorlar.
Sanki 1 Mart tezkeresi dönemi yeniden yaşanıyor. Asker verin gerisine karışmayın. Siz savaşın biz bölüşelim. Siz ölün biz sömürelim, haritaları belirleyelim. Siz savaşın ama Irak"a karışmayın. Karışırsanız işte böyle konsolosluk yetkilileriniz rehin alınır ve eliniz kolunuz bağlanır...
Yok öyle yağma...
Londra"dan kalkıp Irak"a giden IŞİD savaşçıları için İngiliz medyasına servis edilen "Türkiye göz yumuyor, onları koruyor" propagandası kadar ikiyüzlü, sahtekar bir diplomasi trafiği var ortada.
PEKİ REHİNELERİ KİM KAÇIRDI?
Açık söyleyeyim: Musul konsolosluğunu basıp 49 insanımızı rehin aldıran akıl ile Türkiye"yi IŞİD cephesine sürmeye çalışan akıl aynıdır..
Ne de olsa onların rehineleri yok.
Türkiye"yi IŞİD ile rehineler arasında dar bir alana sıkıştırıyorlar. Ortak operasyona destek vermezse "IŞİD"i destekliyor" kampanyası yapacaklar. Operasyona katılırsa rehineler riske atılacak. İşte, Türkiye"yi böyle bir ikileme mahkum eden irade de rehine eyleminin arkasındaki "devlet iradesi" ile ayrıdır. Dahası bu irade, Suriye konusunda Ankara"ya kazık atan, onu yalnız bırakan iradedir.
Ortada bir oyun tezgahlanıyor. Ancak senaryonun bütün unsurları apaçık ortadadır. Türkiye oyunun farkındadır ve onlar ne derse desin kendi doğrularını takip edecektir.
Bölgenin esaslı meselelerinde Türkiye"nin hiçbir uyarısını ciddiye almadılar, endişelerine kulak asmadılar. Şimdi IŞİD bahanesiyle Türkiye"yi bir ateşin içine atmaya çalışıyorlar.
Irak işgali ve sonrası oluşturulan statüko da Sünnileri, işgale direndikleri için, cezalandıran akıl bugünkü IŞİD meselesinin baş sorumlusudur. İşin daha da tuhafı, yeni operasyona hazırlanan ülkelerin Sünnilerin geleceği ile ilgili ellerinde hiçbir çözüm projesi yoktur. Öyleyse yaptıkları operasyon sonrasında bir başka IŞİD ya da örgüt ortaya çıkacaktır. Bırakın projeyi, ortada çözüm iradesi ve isteği de yoktur.
İki aydır IŞİD konusundaki bütün haberler servistir. Kamuoyu mobilizasyonu içindir. IŞİD"i savunacak, normal görecek halimiz yok. Ama gerçeği de açıkça ortaya koymak lazım. Türkiye"nin yakın müttefiki olan bazı ülkeler, günahlarının kefaretini bize ödetmeye kalkışmasın..
Türkiye bu operasyonun içinde yer almamalı. Açık biçimde öne çıkmamalı. İŞİD meselesini çözmek, operasyon yapmakla Irak"ın meseleleri çözülmüyor. Sünni Arapların meselesi çözülmüyor. Onların meselesi çözülmeden de Irak"ta hiç bir mesele çözülemez. Oradaki güç boşluğu doldurulmuyor. IŞİD giderse yeni bir IŞİD gelecek ve bugün operasyon yapan ülkelerin hepsi kendi çıkarları için bu örgütlere destek verecek. Bu yüzden IŞİD bir abartmadır. Gözleri kör etmedir. Diğer esaslı meseleleri kamufle etme işidir.
SİZ ÖNCE SURİYE MESELESİNİ ÇÖZÜN
Türkiye elbette bir NATO ülkesidir. Elbette uluslararası kurumların ortağıdır. Elbette küresel ölçekte operasyonlarda üzerine düşeni yapacaktır. Ancak nedense bu uluslararası kurumların öncelikleri her zaman bizim aleyhimize işlemektedir.
O ülkelerin bizim bölgemizde yol açtıkları yıkımlardan, yaptıkları yanlışlardan, bu yanlışların bedelini ödemekten hakikaten bıktık.
Yarın oradaki rehinelerden birinin bile başına bir iş gelirse bunun hesabı nasıl verilecek? Yoksa birileri içeride böyle bir hesaplaşmayı mı arzuluyor?
İnsanın aklına bu bile geliyor...
ABD ve Avrupalı çıkarları, öncelikleri için harekete geçmek, operasyonun merkezinde yer almak, asker göndermek Türkiye için çok ciddi biçimde düşünülmesi ve uzak durulması gereken bir konudur.
Gitsinler kendi meselelerini kendileri çözsünler. IŞİD"den önce Suriye meselesi vardı. Orada hiçbir şey yapmadılar. Bir adım bile atmadılar. Verdikleri sözlerin hiç birini yerine getirmediler.
Suriye meselesi çözülmeden IŞİD meselesi çözülmez. Bunu bari bilmiyorlar mı?
Ama dertleri o değil ki...
Dertleri IŞİD"den daha çok Türkiye... Bunu bilmeyen kalmadı.
Öyleyse gidin işinize...
3. Irak Savaşı ve IŞİD"i Cehenneme göndermek!
00:0013/09/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir önceki yazıda; ''Türkiye''den asker istemeyin. Kara gücü olarak Bağdat yönetimine ait askerleri ve Kuzey Irak yönetiminin askeri birliklerini kullanın. Ancak bunu yapsanız bile bu birlikler üzerinden kara operasyonu başarılı olmayabilir'' demiştim.
Gerçekten de öyle yapıyorlar. Kürt yönetiminin askeri unsurları ile IŞİD karşısında tanklarını toplarını bırakıp kaçan Bağdat yönetiminin askerlerini kara gücü olarak kullanacaklar. Ayrıca Suriye ve Irak''taki hemen bütün örgütleri de bir çatı altında toplayacaklar. En azından şu ana kadar böyle bir hazırlığın işaretleri var.
Tek bir noktaya odaklanmışlar. Oluşturacakları koalisyonun ne tür sorunlara yol açacağını, yapacakları operasyonun arkasında nasıl bir enkaz bırakacağını, kaç tane daha örgüt ortaya çıkaracağını, bunun da Irak-Suriye hattında sonu gelmez çatışmalara yol açacağını hesap etme gereği bile duymamışlar.
3. Irak Savaşı
Kim ne derse desin bu, 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Irak işgalinden sonraki ''Üçüncü Irak Savaşı''dır. Her ABD başkanına bir kahramanlık hikayesi yazılır. Galiba Barack Obama için de böyle bir senaryo hazırlandı. O da bir savaş kahramanı olacak ve gelenek değişmeyecek.
Ortadoğu''da hiçbir savaş çözüm üretmemiş, tam tersine sorunları alabildiğine artırmış, bir iken ona çıkarmıştır. Bir örgüte karşı küresel koalisyon oluşturma projesi başlı başına bir skandaldır. Koca ülkeleri bir araya getirip, Irak-Suriye hattına yönelik enerji rekabetleri için hizaya sokmak, koalisyona katılan ülkeler için utanç vericidir. Üstüne üstlük bir de buna ''terörle mücadele'' denmiyor mu? İnsanın yerin dibine giresi geliyor.
11 Eylül sonrası küresel ölçekte terörle mücadele seferberliğinin altından neler çıktı çok çarpıcı biçimde tanık olduk. Terörle mücadele ve ahlak dersi verenlerin bütün dünyaya terör yöntemleri ihraç ettiğini, bunu da yeni uluslararası gerçeklik olarak pazarladığını, bir çoğumuzun maalesef bu palavralara inandığını gördük. İşkence ve insanlık suçları bize terörle mücadele adı altında yutturuldu.
2003 Irak işgalinin çirkinlikleri sadece bu ülkedeki yüzbinlerce ölüm değildir. Tüm insanlık için en ahlaksız yöntemlerin normalleştirilmesidir. Bu ahlaksız işgal ardında sadece terör ve kaos bırakmıştır. IŞİD''i doğuran çevresel şartları ABD üretmiştir. Şimdi kalkıp bize, bu coğrafyada yaşayanlara yeni yalanlar, kendince gerçekler sunmasın. ABD ve malum koalisyonun bu bölgede hiçbir kredisi yoktur, hiçbir ahlaki değer taşımadıkları da tescillenmiştir.
IŞİD''İ DEĞİL IRAK''I CEHENNEM BEKLİYOR
Basit diplomatik yöntemlerle, kıvrak manevralarla çözülebilecek sorunları Anglo-Amerikan sağcı davranış bozukluğu ile çözmeye kalktığınızda ortada sadece enkaz ve felaket bırakırsınız. Son elli yıldır bu gerçek hiç değişmemiştir. ABD başkanlarına kahramanlık hikayeleri yazma adına milletler kıyıma uğratılmış, ülkeler harabeye çevrilmiştir.
Obama''nın ''IŞİD''i cehenneme gönderme'' stratejisi bundan hiç de farklı değildir. Belki IŞİD Cehenneme gitmeyecek ama Irak''ı cehennem gibi bir gelecek bekliyor. Irak ve Suriye''nin kaderi artık birleşmiştir ve İran sınırından Akdeniz kıyısına kadar uzanan bölge bu gidişle daha uzun süre huzur bulmayacaktır.
3. Irak Savaşı''nda ABD''nin liderliğinde oluşturulan koalisyona on Arap ülkesi destek veriyor. Bu destek üzerine tezler, düşünceler üretilemez ve bu destekle bir yere varılamaz. Bu ülkelerin kendi tercihleri ve inisiyatifleri olduğunu kimse iddia edemez. Onlara sadece rol verilir ve uygularlar. Bugüne kadar bölgeye yönelik ABD planlarından hiç birini sorguladıklarına şahit olmadık.
Ancak İran, Suudi Arabistan ve İsrail''in aynı paydada buluşması oldukça dikkat çekici. Görünüşte bu bir terörle mücadele ve erdemli bir davranış olarak kabul edilebilir. Bence hiç de öyle değil. İran ve İsrail''in özel gündemi burada ciddi biçimde örtüşüyor. Buna S. Arabistan''ın talimatla hareket etmesini de eklersek bu ortaklığın olmayan sırrı da çözülmüş olur.
IŞİD''İN EN BÜYÜK ZARARI TÜRKİYE''YE
IŞİD en büyük zararı Türkiye''ye verdi. Konsolosluğumuz basıldı ve insanlarımız rehin alındı. Bunlardan bir tanesinin başına bir iş gelmesi Türkiye''yi ayağa kaldırır. Öyleyse akl-ı selimle hareket etmek gerekiyor. Askeri operasyon rehineleri tehlikeye atar. ABD ordusu, bir yıldır IŞİD''in elinde bulunan kendi rehinelerini kurtarmak için bir operasyon yaptı. Sonuç? Örgüt ABD''li bir gazeteciyi öldürdü.
Terörle mücadele konusunda hiçbir ülke Türkiye kadar istikrarlı ve kararlı olmadı. Bir çok ülke, ''benim teröristim, senin teröristin'' derken Türkiye bu konuda hep ilkeli durdu. Dolayısıyla yapılacak askeri müdahalede Türkiye''nin tavrını bu açıdan sorgulamak insafsızca olacaktır. Türkiye''nin bu konudaki kararlılığı Irak''taki terör örgütlerine karşı da devam edecektir. Bu işbirliği her zaman yapılacaktır. Terör örgütleri üzerinden, ölüm mangaları üzerinden Irak''ta hükümet kuranların Türkiye''nin bu tavrını sorgulama hakları yoktur.
Türkiye için Irak meselesinde köklü çözümler önceliklidir. Bu konuda da onların hiçbir işbirliği projesi ve önerisi yoktur. Daha doğrusu Irak ve Suriye''nin sorunlarının çözülmesine yönelik bir uluslararası irade söz konusu değildir. Batı, bu konuda ikiyüzlüdür, çifte standartlıdır.
IŞİD BİR ENERJİ HARİTASIDIR!
IŞİD sadece Sünni meselesi değildir. IŞİD bir enerji kavgasıdır. Örgütün daha ilk günden bu yana özellikle enerji haritasını izlemesi dikkatlerden kaçmamalıdır. Irak ve Suriye''nin petrol bölgelerine, boru hattı güzergahlarına yönelmekte özellikle Sünni bölgelerdeki enerji havzalarını denetim altına almaya çalışmaktadır. Ayrıca IŞİD''in S. Arabistan''ın petrol bölgelerine yöneleceği bile konuşulmaktadır. Öyleyse örgütün bu gücü nereden aldığı devletler kadar şirketler üzerinden de sorgulanmalıdır.
Endişem, yapılacak operasyonun Irak ve Suriye''de sonsuz çatışmalara neden olmasıdır. Kürtleri ve Şiileri böyle ön cephede kullanmak çok ciddi mezhepsel krizlere, çatışmalara neden olacaktır. Etnik ve mezhep eksenli çatışmalar alabildiğine yapılacaktır. Sünni Arap, Şii Arap ve Kürtler arasında derin uçurumlar ve düşmanlıklar doğuracaktır. Zaten var olan kimlik eksenli cepheleşme önü alınmaz hale gelebilecektir.
IŞİD sadece bir formattır. Saldırıların ardında yepyeni örgütler yepyeni formatlarla ortaya çıkacaktır. Yani korkumuz rehinelerimizdir ve yeni örgütler ve yeni çatışmalardır. ''Obama''ya kahramanlık hikayesi yazma'' ve ''IŞİD''i Cehenneme gönderme'' projesi yaygın çatışmalar demektir. Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan hatta S. Arabistan''ın bu çatışmaların içine çekilmesi ya da terör saldırılarının bu bölgelerde tırmanması demektir.
Unutmayın savaş oyunu oynamak isteyenlerin elinde yarına ilişkin hiçbir çözüm projesi yoktur. Sadece yıkım vardır.
Beş paralık adamlar bunlar...
00:0017/09/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Sadece ABD ve İngiliz basınını izlemeniz bile Türkiye"ye yönelik ne tür operasyon hazırlıkları olduğunu anlamanızı sağlayacaktır. Çok fazla çaba sarfetmenize gerek yok; bu iki ülkenin basınından dört yayın organını, Türkiye"den üç-dört gazeteciyi takip edin yetecektir. Oynanan oyunu, yapılan hesabı, kurulan tuzağı hemen farkedeceksiniz. Ve ortada ne kadar ucuz bir senaryo olduğunu, bu senaryo içinde görev alanların ne kadar ucuz insanlar olduklarını da kavrayacaksınız.
Yıllarca Türk medyasını küçümseyen, içerideki kuryeler üzerinden siyasete ve medyaya ayar veren Batı medyası, bu alışkanlıklarından hiç vazgeçmedi. Şimdilerde o kadar aptalca işler yapıyorlar ki, hala birkaç yazı ve yorum ile Türkiye"yi etkileyeceklerini, ekonomik kriz çıkarabileceklerini, siyasi sorunlar üretebileceklerini sanıyorlar. On yıl önceki taktiklerle hareket ediyor, Türkiye"yi on yıl önceki Türkiye sanıyorlar. Beraber iş yaptıkları içerideki ortaklarının artık hiçbir itibarlarının kalmadığını göremeyecek kadar da körler.
Eskiden bunları ciddiye alırdık, bir şey sanırdık. Çünkü içeride zayıf bir iktidar, kırılgan bir toplumsal yapı vardı. Türkiye"nin dizleri titriyordu. Kim bir çelme taksa yere devriliyordu. O ucuz gazetecilerle, beslemelerin yorumlarını, analizlerini önemli bir şey sanıyorduk. Sonradan öğrendik, bunlar ahlaksızmış, hiçbir değer yargıları yokmuş, beş paralık adamlarmış...
Bir Türkiye inancı, düşüncesi, vefası yokmuş. Üç beş kuruş almayı, birkaç kuruma yaranmayı Türkiyeli olmaya tercih ediyorlarmış. Batılı değer yargılarına sahip çıktıkları için, onların siyasi ilkelerini benimsedikleri için bunları yapıyor olsalar yine de anlayışla karşılardık. Onların efendilerinin bile bir değer yargısı olmadığını bilmemize rağmen. İnsandır, böyle inanıyor, derdik. Ama o da yok. Türkiye"den adam yerine konulmayanların bu çevrelerde itibar kazanmasına ne denir, bilmiyorum. Varın onu da siz söyleyin.
IŞİD petrolü ve Türkiye korkusu
Birkaç haftadır benzer bir operasyonla karşı karşıyayız. Türkiye"nin Ortadoğu"daki nüfuzunu kırmaya dönük birkaç yıldır yoğun ve kararlı bir kampanya zaten vardı. 20. Yüzyıl boyunca bölgeyi yönetenlerde bir tür Türkiye korkusu açığa çıktı. Bu korkuyla, dost-düşman olduklarına bakmaksızın adeta bir ortak cephe şekillendirdiler. Cephe, günübirlik değildir; Türkiye"nin büyük yürüyüşünü, açılımını ve meydan okumasını engelleme, ona diz çöktürme girişimidir. Son derece iyi hazırlanmış bir stratejik hesaptır.
Bunu anlayabiliyorum. Kendileri açısından doğru bir hesaptır. Çünkü Türkiye büyüdükçe onlar bu bölgede küçülecektir. Her ülkenin, her gücünün böyle bir rekabete girmesi, örtülü çatışmayı yürütmesi doğaldır. Özellikle 21. Yüzyıl"da coğrafyamızda olan bu rekabet günübirlik değildir, yüzyıla dönük projelerin, hesapların çatışmasıdır. Türkiye bu rekabete girmiştir ve bir daha geri adım atmayacaktır.
Ama işin günübirlik olanı çok çirkindir. Bir petrol kuyusu için koca devletler bütün medyasını seferber etmektedir. Bir örgütü destekleme ya da yok etme planı için benzer şeyler yapmaktadır. ABD ve Avrupa"da bazı çevrelerin Türkiye ile hesaplaşması günübirlik çıkarlar, küçük hesaplar üzerine kuruludur. İşte bu katlanılır bir şey değildir.
Türkiye"de bir banka alacaklar, operasyon yaparlar. Irak"ta askeri müdahale yapacaklar, Türkiye"ye ayar vermek için ortalığı ayağa kaldırırlar. Avrupa ekonomileri çöker kılları kıpırdamaz, Türk ekonomisi direnir, başarır ekonomik kriz tellallığı yaparlar.
Ekonomik beklentileri karşılanmaz, Moody"s üzerinden açıklamalar yayınlarlar. Ekonomi içerikli yayın organları üzerinden servis üstüne servis yaparlar. Ekonomi ve siyasi çevreleri açıklamalar yapmaya zorlarlar.
Operasyon gazeteleri sayfalarınızda kan var
İşte bugünlerde benzerini yapıyorlar: Hem ekonomik hem de siyaset ve güvenlik alanında garip bir kampanya yürütüyorlar. Siyasiler Türkiye"nin yüzüne gülerken medya üzerinden öfke kusuyorlar.
Yok Türkiye IŞİD"den petrol alıyormuş, yok Türkiye"de on banka daha batacakmış. Yok Türkiye teröre (IŞİD) kol kanat geriyormuş...
Bu basit oyunların ne anlama geldiğini artık devlet de, bizler de biliyoruz. Sokakta yürüyen hemen herkes bu ucuz numaraların farkında. Aslında kimse dönüp "ne diyor bunlar" diye düşünme ihtiyacı bile hissetmiyor. Sadece bu ülke ile kavgası olan, anlaşmazlığı olan, iktidarla çatışma içinde olan bazı çevreler bu haberlere, yorumlara sarılıyor, bunlar üzerinden hesap görmeye çalışıyor. Bu da ortada bir ortaklık olduğunu gün gibi açığa çıkarıyor.
Washington Post, bütün editörler adına ortak yazı yayınlıyor ve "Türkiye IŞİD"den petrol alıyor" yalanını ortaya atıyor. New York Times gazetesi "IŞİD Hacıbayram"dan eleman topluyor" haberleri yapıyor. Koca koca gazetelerin düştüğü duruma bak. Bu nasıl haber, nasıl yorum, hangi gerçeklik. Hiç mi Türkiye"yi tanımıyorsunuz? Yıllardır aynı insanlar üzerinden Türkiye analizleri yaparsanız, yirmi yıl önceki analiz düzeyinden çıkamazsınız. Ama onların bu ülkedeki gazetecileri, ortakları da aynı düzeyde. Sığ, kötü niyetli, çirkin olunca yayınlar da çocukça, aptalca, cahilce oluyor işte böyle...
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, "kötü niyetli ve adice" diyor bu yayınlar için. Bence az bile söylüyor. İtibarsızlar, hiçbir kredileri kalmadı buralarda. Dertleri saf kötülük...
Bu gazetelerin Irak işgali öncesi nasıl yalan haberler yayınladıklarını, nasıl istihbarat operasyonları yaptıklarını, bu gazetelerin sayfalarında Irak"ta ölen yüzbinlerce insanın kanları olduğunu bilmiyor muyuz biz!
İt ürür kervan yürür...
Türkiye"yi Irak operasyonuna zorlamak, asker göndermesini sağlamak için yapıyorlar bunları. Malum aşırı sağ cephe de, yıllardır bu konuda Türkiye hazımsızlığı yaşıyor. 1 Mart tezkeresinden bu yana hep bu önyargı ve düşmanlıkla hareket ediyor. En küçük olaylarda bile bu tavrını ortaya koyuyor.
Biz bunları biliyoruz. Defalarca yaşadık. Kampanyanın nasıl yürütüldüğünü on senedir yakından izliyoruz. Tek bir haberden ve yazıdan bile neyi amaçladıklarına aşılıyız artık.
Onlara sözümüz şu:
Bu ucuz numaralarla Türkiye"yi yönlendirme dönemi bitmiştir. Ucuz siyasetçilerle, ucuz gazetecilerle, birkaç işadamıyla bu ülkede operasyon yapma kabiliyetiniz kalmadı. Türkiye"de beslediğiniz gazetecilerin hiçbir itibarı yok. On yıl, yirmi yıl önceki Türkiye analizleri buralarda gülünç karşılanıyor. Hatanız varsa düzeltin. Ama bunun bir hata değil kötü niyet olduğuna dair Türkiye"de ortak bir kanaat var artık.
Öyleyse; it ürür kervan yürür...
TÜSİAD"da bir "kurucu adam", bir büyük dava
00:0019/09/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Yeni bir Türkiye kuruluyor derken hamaset yapmıyoruz.
"Birinci Dünya Savaşı yeni bitti", dünyanın yeniden biçimlendiği bu tarih döneminin Türkiye üzerindeki yüzyıllık vesayetin sona erdirilmesi için müthiş bir fırsat oluşturdu derken havaya konuşmuyoruz.
Ulusal sınırlara hapsolmuş, enerjisini içeride harcamaya mahkum edilmiş Türkiye artık olmayacak derken, yeni bir kuruluş sözleşmesi, yeni bir toplumsal sözleşme isterken kuru taraftarlık yapmıyoruz.
Türkiye"nin normalleşmesine, siyasetin kendi kültürel havzasında biçimlenmesine, tarihsel hafızanın canlanmasına, bugünün iradesi ile geleceğin hesaplanmasına dikkat çekerken hayalperestlik, maceracılık yapmıyoruz.
Bir ideolojik kavga, hırs peşinde değiliz. Ülkemize ve insanlarımıza inanıyoruz. Vatan kavramını yeniden hatırlıyor, millete güvenmeyi yeniden keşfediyor, yüz yıldır üzerimizde oynanan oyunların idrakine varıyor, coğrafyanın kötü kaderi ile Türkiye"ye dayatılanların aynı kaynaklardan beslendiğini biliyoruz. Bütün bunlarla birlikte zaaflarımızı da sorguluyoruz.
İKİ DARBE GİRİŞİMİ ATLATTIK
Hangi düşünceden, hangi siyasi cepheden, hangi kültürel çevreden gelirseniz gelin; Türkiye"nin bu yeni gerçeklerinin farkında değilseniz zamanı kaçırmış olacaksınız. Gerçeği kaybetmiş, marjinalleşmiş, bu büyük yürüyüşün dışına savrulmuş olacaksınız. Günübirlik hesapların ötesine geçemeyeceksiniz.
Bu bakışı, bu çabayı horlayanların, küçümseyenlerin gelecekte neler olabileceğini beklemelerine bile gerek yok. Son iki yılda olanlar yeterince ders veriyor zaten. Bu büyük projeyi sabote etmeye dönük her girişim, her müdahale, her kötü niyet başarısız oldu. İçeriden ve dışarıdan ortak yürütülen kampanyalar, rezil biçimde sona erdi. Geride sadece kötülük bıraktı.
Gezi olayları bu yürüyüşe sokak terörü üzerinden bir müdahaleydi. Dışarıdan fonlandı, dışarıdan örgütlendi, dışarıdan yönetildi. İstanbul ve Anadolu"nun bir çok kentinde utanç verici görüntülere neden oldu. Başbakanlık basılacak, Başbakan kelepçelenecek, darbe olacak, sokak terörü üzerinden rejimi değişecek, Türkiye toplumunun devlet iktidarı üzerinde söz hakkı yok edilecekti.
Marjinal siyasi çevreler ve bazı örgütler üzerinden bir istihbarat operasyonunu biçimlendirenler, medya ayağını, algı operasyonlarını müthiş planlamıştı. Kırmızılı kadın, piyano çalan adam, yüzleri maskeli insanlar, şımarık kızlar ve ağaç üzerinden iktidar devirme projesi Türkiye"ye dayatılmış bir Ukrayna senaryosu idi. Kırım"ı kaybeden, büyük bir kaosa sürüklenen Ukrayna"nın kaderini görmelerine rağmen hala utanmadan bu hali savunuyor olmak gerçek bir kötülüktür.
Hızla yol alan Türkiye"ye bir çelme takılmış ama ülke tökezletilememişti.
VESAYETÇİLER YANLIŞ HESAP YAPTI
Olmayınca aynı merkezler muhafazakar bir kadroyu keşfettiler. Zaten uzun süredir istihbarat operasyonlarında ortak oldukları, ihale verdikleri o çevreye bir ihale daha verdiler. Önceden hazırlanmış, kurgulanmış dosyalar üzerinden ülkenin Başbakan"ını kelepçeleyip, hükümet üyelerini kapalı spor salonlarında toplayıp uyduruk mahkemelerde yargılayacaklar ve hapislere dolduracaklardı. Bu senaryoya göre büyük Türkiye inancında olan herkes hedefti ve tasfiye edilecekti. Siyasetçiler, işadamları, bürokratlar, gazeteciler, kanaat önderleri ebediyyen sahne dışına çıkarılacaktı. Onlar için hazin, çok ağır bir kader çizilmişti.
Gezi ve Ukrayna projesinden çok daha ağır, maliyeti çok daha büyük, izleri uzun yıllar sürecek proje buydu. Türkiye, 20. Yüzyıl şartlarına göre yeniden formatlanacak, vesayet sistemi revize edilip sağlamlaştırılacak, bu milletin bir yüz yıl daha kafasını kaldırmasına izin verilmeyecekti. Bu projenin gizli adı da Mursi senaryosuydu.
Bence cumhuriyet tarihinin en yıpratıcı müdahalesiydi.
Ama vesayetçiler bu sefer yanlış hesap yapmıştı. Artık Türkiye ne Mısır"dı ne de Ukrayna. Ne o eski dünya vardı ne de eski Türkiye. Öyle birkaç general ikna etmeyle, birkaç işadamı ayarlamayla, birkaç medya grubuna servis yapmakla, ekonomik kriz projeleriyle, kitle manipülasyonlarıyla bu ülkede iş yürütülemiyordu.
Bu iki darbe girişimini atlatan Türkiye zaten gücünü kanıtlamıştı. Eski Türkiye defterini bu iki krizle boşa çıkararak kapatmıştı. Bundan sonra benzer senaryolarla sendelemeyeceğini, dimdik ayakta duracağını, inadına güçleneceğini ortaya koymuştu.
BAASÇI, AZINLIK REJİMİ HAYALLERİ KURMAYIN..
Bundan sonra; Türkiye"yi yeniden eski Baasçı günlerine döndürmek, ulusal sınırlara hapsetmek mümkün değildir. İçerideki kırılganlıklar üzerinden hırpalamak, hizaya sokmak mümkün değildir.
Türkiye"yi sadece rol dayatılan bir cephe ülkesi olarak görmek, buyruk dışına çıktığı için cezalandırmak, iç çatışma senaryolarına kurban etmek, Batı medyası üzerinden terbiye etmek, belli güç merkezleri üzerinden yönetmek mümkün değildir.
Türkiye, dar bir iktidar kadrosunun yönettiği ülke olmaktan, bir azınlık rejimi ile yönetilmekten çıkmıştır. Bir daha da o günlere geri dönmeyecektir. Bunun için, eski alışkanlıklar için mücadele edenler de, onların dışarıdaki ortakları da ciddi bir dirençle karşılanacak, bu ülke bir daha rehin alınamayacaktır.
"Azınlık Cumhuriyeti" dönemi kapanmıştır. Devlet iktidarı üzerinde ilk kez milletin tasarrufu başlamıştır. "Yeni Türkiye" dediğimiz kavram aslında budur; Türkiye"nin merkez ülke olması, kendi geçmişini bugüne çağırması, coğrafya ve dünya ile bu yönde yeni tür ilişkiler ağı oluşturması, kendi geleceğini özgürce şekillendirmesidir.
İşte bu yeni bir kuruluş demektir.
ERDOĞAN TÜSİAD"DA NE ANLATTI!
Osmanlı sonrası kurulan Cumhuriyet"in gerçek anlamda bağımsız ülkeye dönüşmesidir. Bu değişime inanmayanların sayısı hızla azalacak, zamanla dünyanın ve Türkiye"nin yeni haline teslim olmak zorunda kalacaklardır.
Dün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan"ın TÜSİAD İstişare Kurulu toplantısında yaptığı konuşmada kullandığı cümlelere özellikle dikkat ettim. Orada Erdoğan yoktu. Bir ülke, bir millet ve büyük bir dava vardı. Bu davanın ilkelerini anlatıyordu aslında. Bu resim ortaya koyuyor, yeni Türkiye projesini anlatıyordu. Yapılan hataları oradakilerin yüzüne tek tek sayıyor sonra da "yumruk sıkma vakti değil, tokalaşma vaktidir" diye bir çağrı yapıyordu.
Unutmayın bu meydan okuma millete ve Türkiye"ye karşı değil, Türkiye"nin büyümesinden hazımsızlık duyan herkesedir. Biz bu sözlerin sonuna kadar destekçisi olacağız. Çünkü bu sözler, bu bakış, bu arayış, hedef bir parti meselesi, dar bir siyasi söylem değil. Bir Türkiye projesidir.
Orada bir "kurucu adam" vardı ve siz kabul etmeseniz de derin siyasi tarihimizde adından en çok söz edilecek olan odur. Çünkü o Birinci Dünya Savaşı"nın bitişini, yeni Türkiye"nin doğuşunu ilan ediyordu.
Ve bu proje ortak davamız, kavgamızdır.
.Anasayfa
Yazarlar
İbrahim Karagül
İşte Yeni Türkiye bu!
00:0021/09/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, tarihinin en ciddi dış istihbarat operasyonlarından birini yaptı.
Silahlı ya da silahsız, müzakere ya da müzakeresiz, aracı ile ya da doğrudan, nasıl yapılırsa yapılsın, 49 rehineyi sessiz sedasız, bir tanesinin bile burnu kanamadan Türkiye"ye getirmek müthiş bir başarıdır.
Bir istihbarat başarısıdır.
Bir siyasi başarıdır.
Sofistike bir dış operasyondur.
Yerel unsurların etkin bir şekilde kullanılma becerisidir.
Türkiye"nin Irak içinde kurduğu dostluk ilişkilerinin tescilidir.
Böyle bir operasyonu planlamak, bütün ihtimallerin hesabını yapabilmek, zamanlamasını tayin etmek, uygulamasını gerçekleştirmek ve başarmak uluslararası nitelikte bir başarı öyküsüdür.
En son Libya"dan 5 bin 500"den fazla vatandaşımızı başarıyla çıkarabilen Türkiye, dünyaya parmak ısırtmıştı. Vatandaşlarımız, iç savaşın karmaşasından sağ salim kurtarılıp ülkelerine getirilmişti. Bu kadar kalabalık insanın bu kadar organize bir şekilde savaş ortamından çıkarılması Bütün dünyada dikkat çekmişti. Hatta bazı ülkeler, "bizim vatandaşlarımızı da kurtar" diye Türkiye"ye talepte bulunmuştu.
"Geceleri uykularımız kaçıyor"
Ama bu sefer çok daha ince hesapların yapıldığı bir rehine operasyonu gerçekleşti. IŞİD gibi, Irak"ta yayılma haritası belli olur olmaz öncelikle Türkiye konsolosluğuna yönelen ve rehine eylemini gerçekleştiren bir örgütün elinden vatandaşlarımız alınıp ülkelerine getirildi.
Kimse bu işin bu kadar başarıyla sonuçlanacağını tahmin etmiyordu. Hep korkular, endişeler vardı. Sessiz bir bekleyiş vardı. Ama bizler bu endişeleri yaşarken isimsiz kahramanlar uzun ve sabırlı bir mücadele içindeymiş. Siyasi kararlılığın, güvenlik başarısının yanında bu isimsiz kahramanların özverisini de unutmamak lazım. Onlara bütün ülke adına ne kadar teşekkür etsek azdır.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Katar"a gittiğimizde uçakta gördüğümüz ilk insan MİT Müsteşarı Hakan Fidan"dı. Aklımıza hemen rehineler geldi. Konu o kadar önemliydi ki, en küçük gelişme bizde "Acaba rehine konusunda bir gelişme mi var" düşüncesini doğuruyordu. Hatta Katar"dan; "Bugünlerde rehine konusunda sevindirici bir haber gelse ne güzel olur" şeklinde bir mesaj yazmıştım. Sonra yanlış anlaşılabileceği gerekçesiyle o mesajı sildim. Hissetmişiz ya da umut etmişiz diyelim…
Dönerken Katar"da konunun gündeme gelip gelmediğini Cumhurbaşkanı"na sorduk. "Biz Irak içindeki gruplarla görüşüyoruz, onlarla temas halindeyiz" dedi. Türkiye"nin rehinelerle ilgili süreci Irak"ta işbirliği yaptığı yerel gruplarla yürütülüyordu. Bu operasyonda da yerel grupların Türkiye"ye verdikleri desteğe özellikle dikkat çekmek gerekiyor.
Son on gündür, Cumhurbaşkanı ve Başbakan"la her görüşmemizde rehine konusu önemli bir yer tuttu. Başbakan Ahmet Davutoğlu, konuya o kadar duyarlıydı ki, "Geceleri uykularımız kaçıyor" dedi. O zaman bunu yazmadık ama artık rehineler serbest olduğuna göre yazmamızda bir beis olmasa gerek.
Sessiz diplomasi, operasyonel güç..
Sessiz diplomasi, arka plan diplomasisi, gizli operasyonel çalışmalar aklınıza ne gelirse gelsin hepsinin varacağı yer, bir başarı öyküsü, bir zaferdir. Türkiye büyük bir ülkedir, sabırlıdır, güçlüdür.
İçeride o rehinelerden bir tanesinin başına bir şeyler gelmesi için ellerini ovuşturan çok insan vardı. Bazı çevreler, "rehine kartı" üzerinden iç politik kargaşa hayalleri kuruyordu. Hesaplaşmalarını bunu üzerine, kan üzerine bile yaptılar. Türkiye, hızla yükselirken, onlar ihanet ve kötülük peşindeydi.
"Türkiye IŞİD"e destek veriyor" tezini içeride işliyor, Cumhurbaşkanlığı seçimi, yeni Başbakan"ın kim olacağı konuları ile rehineler arasında bağlantılar kuruyorlardı. Çirkinlik ve çirkeflikte sınır tanınmıyordu. Hem çözüm sürecini sabote etmeye hem de rehineler üzerinden kriz çıkarmaya çalışıyorlardı.
Rehinelerin kurtarılmasından dolayı ciddi bir hazımsızlık yaşadıklarına, felaket senaryoları gerçekleşmediği için çılgına döndüklerine, psikolojik çöküntü yaşadıklarına eminim.
Maalesef Türkiye, her fırsatı ülkeleri aleyhine kullanmaya şartlanmış, kişisel ve örgütsel öfkeleri ve çıkarları uğruna ülkelerine karşı cephe alabilen bu uğursuzlara da katlanmak zorunda.
Kimse Türkiye"nin bu başarısına gölge düşürmeye kalkmasın. Bahaneler, "ama"lar üretmeye, zihinlerindeki çirkeflikler üzerinden servis yapmaya yeltenmesin. Bilsinler ki, artık hiçbir itibarları yok. Kimse onları dinlemiyor, ciddiye almıyor, hatta Türkiye için tehdit olarak tanımlanıyorlar.
MİT Dış Operasyonlar Dairesi"nin yürüttüğü operasyon bütün dünyaya şunu söylüyor: Nerede olursa olsun, kim olursa olsun, bu ülkenin vatandaşı asla sahipsiz kalmayacak. Asla başkalarının insafına, merhametine bırakılmayacak. Türkiye asla bu konularda diz çöküp yalvarmayacak. Çünkü eli artık yeryüzünün bütün köşelerine uzanmaktadır ve elinin uzandığı, ulaştığı her yerde etkisini gösterecek, vatandaşını koruyacaktır.
Bundan sonra bu gücü ve etkiyi daha da göreceksiniz.
MİT TIR"larını basanlar nerede?
MİT TIR"larına baskın yapıp "Türkiye teröre destek veren ülke" tezini işleyenler sizce ne düşünüyorlar şimdi? Ne hissediyorlar? Hangi projenin parçasıydılar? Rehine meselesiyle bu baskınların bir alakası var mıydı? Aylardır Batı basınında "Türkiye IŞİD"e destek veriyor" yaygaraları yapılmasıyla bu baskınlar arasında ne tür bir ilişki vardı?
Düşünecek, sorgulayacak, ders alacak o kadar çok şey var ki…
Ama bugün gelin sadece sevinelim. Gurur duyalım ve moralimizi bozmayalım. Bunları sorgulamaya daha çok vaktimiz olacak.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan"a Türkiye"ye bu sevinci yaşattıkları, rahat bir nefes aldırdıkları için teşekkür ederiz. Operasyona katkıda bulunan, isimlerini bile bilmediğimiz kahramanlara da buradan bir selam gönderelim.
Güçlü Türkiye inancımızı besleyelim… Yeni Türkiye bu işte…
Bu arada, Cuma namazının ardından kurtarma operasyonu başlar başlamaz Fransız savaş uçaklarının bombardımana geçmesi, rehinelerin dönüşünde gecikmeler yaşanması sizce de bir tesadüf mü?
.Suriye"de "Güvenli Bölge" ve uzun soluklu müdahale
00:0027/09/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan"ın New York temaslarının sonuçlarını bugün gazetelerde geniş biçimde okuyacaksınız.
Seyahati izleyen gazetecilerden biri olarak edindiğim izlenimleri, tuttuğum notların bir kısmını kısaca paylaşmak istiyorum.
Öncelikle BM Genel Kurulu"nun gündemi İklim konusuydu. Ama Türkiye ve biz gazeteciler için, özellikle de ABD için ziyaretin ana gündemi IŞİD, Irak"ın içinde bulunduğu durum, bütün bölgeye istikrarsızlık yayan Suriye"nin ne olacağı konuları idi.
Erdoğan"ın görüşmelerinin de kendisine sorulan soruların da ana konusu hep bunlar oldu.
Bu ziyaret ve yapılan görüşmeler hem bölge için hem de Türkiye için yeni şeyler barındırıyor. Önümüzdeki haftadan itibaren çok yoğun bir Suriye-Irak gündemine muhatap olacağız. Hem uluslararası gündem hem de Türkiye"nin iç gündemi daha fazla bu konulara odaklanmış olacak.
IŞİD"İN DE ÖTESİNDE HEDEFLER VAR
IŞİD meselesi üzerinden iki ülkenin geleceğinde iz bırakacak adımlar atılabilir. Sadece IŞİD"in direncinin kırılmasının ötesinde gelişmeler olacağı izlenimi edindim. Örgütün Irak içi dengeleri etkileyecek bir faktör olmasının önüne geçilecek. Benzer şekilde Suriye"deki direnci de kırılacak. Tabi bütün bunların, Irak"ta Sünnilerin durumu netleştirilmezse, Irak içi siyasi dengelerde hak ettiği yer verilmezse ciddi bir travmaya da yol açabileceğini söylemek lazım.
Suriye için de IŞİD belirleyici olma durumundan çıkarılacak. Rejim ile muhalefet arasında üçüncü bir güç, üstelik Suriye"deki meseleyi belirleyici bir güç ortaya çıkmasına, varlığını devam ettirmesine izin verilmeyecek.
ABD için IŞİD"in tasfiyesi, direncinin kırılması öncelikli. Bir de Kuzey Irak yönetiminin zarar görmemesi ve Bağdat merkezli yönetim şeklinin devam etmesi önemli.
Ama Türkiye"nin bakışı ve beklentileri, IŞİD"in de ötesinde. Özellikle Suriye"de muhalefetin güçlendirilmesi, Suriye"nin normalleştirilmesi de en az IŞİD meselesi kadar Türkiye"nin hedefi durumunda.
ABD"nin oluşturduğu koalisyonun IŞİD hassasiyetini Türkiye de aynen paylaşıyor. Ama Ankara, bu hassasiyeti Suriye"nin geleceğine de yansıtmaya çalışıyor. ABD"ye, Şam yönetimine karşı da etkin tavır alması üzerine baskı yapıyor.
Bu baskılarda biraz mesafe almış gibi. Gerek Erdoğan"ın uçakta yaptığı konuşmalar, gerek Ankara"nın operasyon hazırlıkları bunun işareti. İlk başlarda Türkiye"nin tezlerine soğuk olan, mesafeli duran, "IŞİD"i halledelim önce" şeklinde bir tutum takınan ABD yönetimi, son görüşmelerle Türkiye tezlerine daha da yaklaşmış görünüyor.
ANLAŞMA SAĞLANMIŞ
Bunun somut örneği Uçuşa Yasak Bölge ve Güvenli Bölge tezleri. Washington ilk başta bu tezlere aldırış etmiyordu. Gerekli görmüyordu. Hava operasyonu yapacak, bölge ülkelerinden ve Irak içi güçlerden bir kara müdahalesi de ekleyerek işi bitirecekti. Ama öyle olmadığı, bu şekilde hiçbir başarı sağlanamayacağı iyi anlatılmış olmalı ki, Güvenli Bölge, Uçuşa Yasak Bölge konusunda Türkiye ile benzer hareket etmeye başladı.
Şahsi kanaatim bu konular üzerine anlaşma sağlandığı yönünde.
Suriye"de belli derinlikte bölgeler oluşturulacak. Aynı bölgeler için de uçuşa yasak bölge şartı getirilecek. Havadan ABD ve koalisyon ortakları bu kuşağı denetleyecek. Tabi Türkiye ile birlikte. Ancak hava denetiminin yeterli olmayacağı bir gerçek. Bu bölgelerin güvenliğinin karadan da sağlanması gerekiyor.
Bir tür uluslararası barış gücü mü oluşturulur, bilmiyorum ama en azından ABD ve Türkiye bu kara denetiminin iki asli üyesi gibi duruyor.
Bu da Suriye"deki güvenli bölgelere Türk askerinin konuşlandırılması sonucunu doğuruyor. 2 Ekim"de çıkarılacak tezkere ile Türkiye"nin kara birliklerini güvenli bölgelerin korunması için bölgeye göndereceğini düşünebiliriz.
İzlenimlerim; bütün bu konularla ilgili Türkiye ile ABD"nin anlaştığı yönünde. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, konunun detayları hakkında bilgi vermeyi bu aşamada doğru bulmuyor.
Tezkere çıkarılacak. Ardından Güvenlik zirvesi yapılacak. ABD ile yürütülen görüşmeler masaya yatırılacak. O toplantıda Türkiye"nin kararı netleştirilecek ve ilan edilecek. Tabi bu arada, Türkiye"nin operasyonda ne kadar ve nasıl yer alacağına ilişkin ön hazırlıklar da bütün ciddiyetiyle yapılmış, hazırlıklar tamamlanmış olacak.
Yüze yakın ülkenin destek verdiği IŞİD operasyonu elbette Türkiye"nin önceliklerinden. Ancak Ankara"nın Suriye hassasiyeti çok öne geçmiş durumda. Suriye meselesi çözülmeden bu konuların hiç birinde başarılı bir sonuç alınamayacağına inanıyor. Temel hedef; Rejimin zayıflatılması ve muhalefetin güçlendirilmesi. Bu operasyon kapsamında konuya ilişkin ABD"nin kanaatlerinin bu görüşmelerde ciddi biçimde etkilendiğini ve Türkiye haline değiştiğini söyleyebilirim.
UZUN SOLUKLU MÜDAHALE
Bu bir terörle mücadeledir ama aynı zamanda değildir. Daha ötesi vardır. Cumhurbaşkanı, kara müdahalesi olmadan hiçbir savaşın tamamlanamayacağını, sona ermeyeceğini söyledi. Öyleyse bundan, teknik anlamda terörle mücadeleden, geçici operasyondan daha fazlası olduğu anlamını çıkarabiliriz.
Uzun soluklu bir müdahale geliyor. Türkiye uzun yıllar bölgede kalabilir. Suriye istikrara kavuşana kadar uçuşa yasak bölge ve güvenli bölge kalacaksa eğer, oradaki askeri varlık da uzun soluklu olacaktır.
Bu yüzden yeni bir durumla karşı karşıyayız. Irak-Suriye hattında taşları yerine oturtacak, bölgedeki istikrarsızlığa kalıcı bir müdahale başlayacak gibi.
Önümüzdeki haftalar oldukça hareketli geçecek ve bizler uzun süre Irak ve özellikle Suriye"ye odaklanacağız.
Önceki gün The Penninsula Hotel"de yapılan Erdoğan-Biden görüşmesinde düğüm çözülmüş görünüyor. Obama"nın da aradığını düşünürsek, üçlü görüşme de diyebiliriz buna.
Bu konuları tartışmaya devam edeceğiz.
.O logo, o güç ve zihinsel devrim!
00:0029/09/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, altmış dört yıldır kullandığı ''Made in Turkey'' logosunu değiştirdi. ''Discover the Potential'' sloganıyla kavramsallaştırılan, Anadolu motifleriyle süslenmiş Turkuaz renginde hazırlanan ''Turkey'' logosunu ulusal markaya dönüştürdü.
İlk bakışta bunu bir markalaşma, ticari yenilik, Türkiye''nin ekonomik gücünün küreselleştirilmesi çabalarıyla birlikte görebiliriz. Nihayetinde de öyledir. Ekonomi Bakanlığı ve TİM tarafından hazırlanan yeni logo için katkıda bulunanlara özellikle teşekkür ederiz.
Yeni logo ve slogan üzerine çokça tartışma yapılacağı kanaatindeyim. Önümüzdeki günlerde bunun özellikle ekonomi, iş çevrelerinde bir heyecan dalgasına yol açacağını ve sembolik anlamının detaylı bir şekilde ele alınacağını düşünüyorum.
Ancak benim için bu yeniliğin zihinsel dönüşüm anlamında içerdiği değer çok daha fazla. ''Yeni Türkiye'' kavramı her ne kadar bazı çevrelerde hala bir slogan olarak algılansa da, Türkiye için zihinsel bir dönüşümün sloganı olduğu gerçeği giderek daha da belirginlik kazanıyor.
Bu zihinsel dönüşüm; kendine, kendi gerçeğine, kendi havzasına, kendi hafızasına dönme ve kendi geleceğine yön verme mücadelesidir.
Türkiye''nin kimlik, benlik mücadelesidir.
ANADOLU''NUN KARAMSAR İNSANLARI
Bu mücadele; siyasi tarihimizde derin yaralar açan talihsizliklere son verme, 20. yüzyıl defterini kapatma, o döneme dair bize ait olmayan ve asla yerli olmayan devlet düşüncesini yenileme, yeni bir kuruluş ve yeni bir toplumsal sözleşme mücadelesidir.
Yerel değerlerimize, bölgesel değerlerimize, coğrafyanın hassasiyetlerine kendi gözlerimizle, Anadolu''dan, İstanbul''dan bakabilme, kendi cümlelerimizi kurabilme, kendi zihin haritamızı şekillendirme mücadelesidir. Bu, yüzyıllık vesayetten kurtulma ve gerçek anlamda özgür olma mücadelesidir.
İç siyasi yapıdan ekonomiye, dış politikadan toplumsal ilişkilere, bütün coğrafyanın sinir sistemine yerleştirilen kimlik eksenli ayrışmalardan kurtulma, yeni bir kardeşlik ve ortaklık arayışının mücadelesidir.
Bizlere; bu coğrafyanın, Anadolu''nun karamsar insanlarına, karamsarlığın bir kader olmadığını anlatma mücadelesidir.
Türkiye''nin, Anadolu''nun, insanlarımızın, geçmişimizin ve ortak zenginliğimizin bize verdiği, bugüne taşıdığı potansiyeli keşfetme mücadelesidir.
Discover the Potential derken, gücü keşfet derken, güç kadar zenginliğin, ortaklığın, gönül köprülerinin, imkanların, tecrübelerin de keşfedilmesini sağlamak demektir.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına uzanan coğrafya bizim için bu keşfin, bu idrakin, ana coğrafyasıdır. Bu bölgelere bakışımızın, oralarla ilişkilerimizin üçüncü adreslerden kurtarılması, onların bize dayattığı doğru/yanlışlardan arındırılması bir zarurettir.
Bu asla emperyal bir bakış açısı değildir. 19. yüzyılın sonunda bütün bu geniş kuşakta yaşayan hemen herkesle aynı sıkıntıları, benzer bir kaderi, yoksunluğu ve çaresizliği yaşamış bir millet olarak sadece bir ortak duygudur, ortak arayıştır. Bir süre sonra bu ortak arayışın nasıl benzer bir siyasi dile dönüşeceğini hep birlikte göreceğiz.
EN BÜYÜK ENGEL ZİHİNLERİMİZDE
Türkiye, geçmiş yüzyılın kaderini yeniden yaşamak zorunda değil. Bize aynı yüzyılı, aynı şartları dayatanlara karşı bir mücadele veriliyor. Potansiyeli keşfederken, imkan ve gücü keşfederken, zaaflarımızı tanımlarken aslında yüz yıllık bir kavga verdiğimizi, bir çıkış yaşamaya çalıştığımızı, yeniden yükseliş için köprüler inşa ettiğimizi unutmayalım.
Bu yeni dönemde en büyük engel zihinlerimizdedir. Zihinsel konforlarından taviz vermeyenler, ayrıcalıklarını, dokunulmazlıklarını devam ettirmek isteyenler yeni yeni projelerle, siyasi söylemlerle, oluşumlarla Yeni Türkiye''nin karşısına dikiliyorlar. Bu dönüşümü, arayışı engellemeye, ülkeyi tekrar eski yoksunluklarına, çaresizliklerine döndürmeye çalışıyorlar. Çünkü ancak bu şekilde o dokunulmazlıklar devam edebilecektir. Çünkü ancak bu şekilde Türkiye birileri için yönetilebilir alanda tutulabilecektir.
Ortadoğu''da Baasçılık, Güney Asya''da Pançasila ve Türk Baasçılığının birbirine ne kadar benzediğine, neredeyse aynı ilke ve esasları olduğuna, aynı siyasi söylemleri kullandığına, aynı devlet ve millet düşüncesine sahip olduğuna dikkat edin. Bu bir rastlantı değil. Bu, bize ait coğrafyaya dayatılmış bir ülke-millet-devlet algısıdır. İşte vesayet bunlar üzerinden yürütülmüştü.
Artık bu söylemler bitti, tükendi. Bugün hiçbir karşılığı yok. Yeni bir dünya kurulurken, güç haritaları yeniden şekillendirilirken, ekonomik ve siyasi ağırlık merkezleri değişirken, tek kutuplu dünya senaryosu çökerken, yeni küresel merkezler oluşurken kimse bize, bu coğrafyaya felaket senaryoları dayatmasın. Yok ''eksen kayması'', ''yok fay hattı'', yok ''savaş coğrafyası'' gibi tanımlamalar yapmasın.
Bu yeni tanımlamaların da, eski kavramların da toplumsal bir karşılığı yok ve olmayacak. Üstelik yeni bir durum olarak artık devlet düşüncesinde de bunların bir karşılığı olmayacak.
DAHA ÇOK UYKULARI KAÇACAK
Bu öze dönüş dönemine giriyoruz. Bir kendini yeniden kurma, devlet-millet bütünleşmesi üstünden yeniden yapılanma dönemine giriyoruz. Bu dönemde eski düşmanlıklar, eski tehditler, eski güvenlik algıları olmayacak. Kimlik üzerinden insanların birbirini boğazlamasına izin verilmeyecek. Kimlik farkının o potansiyellerden biri olduğu gerçeği ile hareket edilecek.
Türkiye''nin gücü kendini ve coğrafyasını yeniden keşfetmesiyle mümkündür. İşte bugün yaşanan budur. Büyük dönüşüm budur. Atılan her yeni adım bu büyük dönüşümü beslemeye dönüktür. Sembollerimizden başlayarak, renklerimizden başlayarak, gönüllerimizden başlayarak kendi dünyamızı yeniden kuracağız.
İşte bu dönüşümü algılayamayanlar, buna inanmayanlar ya da bunu engellemeye çalışanlar, içeriden ve dışarıdan kurdukları ortaklıklarla çetin bir savaş yürütüyorlar.
Bu savaş, günübirlik iktidar kavgası değil. Devlet-toplum bütünleşmesinin doğurduğu müthiş enerjiyi söndürme, bu enerjinin yol açacağı büyük sarsıntıyı ve yükselişi engelleme savaşıdır. Bu savaş, Türkiye''ye ve Anadolu insanına karşı yürütülen bir savaştır.
Turkey: Discover the Potential sloganı sadece bir ticari marka, sembol değildir. Müthiş bir zihinsel dönüşümün hikayesidir. Bu ve benzeri gelişmeleri, yenilikleri birlikte düşündüğünüz zaman nasıl bir Türkiye hayali kurulduğunu göreceksiniz.
İşte Yeni Türkiye budur. Yeni Türkiye''nin kimlerde ne tür hazımsızlıklara yol açtığını da o zaman farkedeceksiniz. Çünkü onlar, bu dönüşümün bizim için, coğrafya için nelere yol açacağını çok iyi biliyorlar.
Sadece Türkiye''de değil, coğrafyada da vesayetin sona ermesi, küresel sistemin yeniden kurgulanması, güç haritalarının yeniden değişmesi demektir.
Bekleyin; Türkiye onların uykularını daha çok kaçıracaktır.
.Tezkere ve Güvenli Bölge: Artık asker de Ortadoğu"da
00:001/10/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye, geleneksel Ortadoğu politikasında köklü bir değişikliğe gidiyor. Bugüne kadar sorunları kendi coğrafyasına hapsetmeye, Türkiye"yi mümkün mertebe dışarıda tutmaya dönük strateji değişiyor. Bugüne kadar bölgesel gelişmelerde siyasi olarak içeride, askeri olarak dışarıda durmayı tercih ederken, Irak ve Suriye"deki yeni durumların etkisiyle askeri olarak da krizlerin merkezine müdahil olmayı planlıyor.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan"ın geçtiğimiz hafta gerçekleşen ABD ziyareti bunun ilk işaretlerini vermişti. Özellikle, ziyaretin son günü yapılan Erdoğan-Biden görüşmesi ile Türkiye"nin bu temel değişikliğinin ipuçları ortaya çıktı. Erdoğan, Suriye ve Irak"taki krizleri Türkiye"nin güvenliği için öncelikli tehdit olarak değerlendiriyor, bir şekilde müdahil olmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu.
Dönüşte kendisiyle yaptığımız sohbette; "güvenli bölge", "uçuşa yasak bölge" ve "eğit-donat" olarak üç ilke ile özetlediği bu yeni durum için; "Üzerimize düşen ne varsa yapacağız. Kara operasyonu olmadan hiçbir savaş kazanılmaz. Ben buna inanırım" ifadelerini kullandı. Bu da Anktara"nın "yeni durum"a yönelik bakışının çerçevesini ortaya koyar nitelikteydi.
Kendisine; Genelkurmay, "Güvenli bölge gibi konular için hazırlıklarını yaptı mı" diye sorduğumuzda, "Tabi, bu hazırlıklar, çalışmalar yapıldı" ifadesini kullandı.
TEK TEZKERE, YABANCI ASKERLER
Dün Ankara"da işte bu hazırlıkların, değerlendirmelerin telaşı, yoğun görüşme ve toplantıları vardı. Hükümet ve güvenlik kurmaylarının katıldığı toplantılarda alınacak önlemler tartışıldı.
Irak ve Suriye için varolan ancak süresi dolan tezkerelerin yenilenmesiyle birlikte, IŞİD"in denklemi değiştirmesiyle oluşan yeni resim enine boyuna değerlendirildi.
ABD ve koalisyon güçlerinin mesafeli durmayı tercih ettiği ancak Ankara"nın yoğun baskıları ile kısmen yakın durmaya başladığı güvenli bölge ile ilgili kanaat netleşti. Genelkurmay"ın hazırladığı çalışmalar sonrası Ankara, sınır kapıları dahil ihtiyaç duyulan bazı bölgelerde güvenli bölge oluşturma kararı aldı.
İki tezkere birleştirildi, kapsamlı bir metin hazırlandı. Suriyeli muhaliflere katkı amacıyla belirlenen "eğit-donat" programı gereği yabancı askerlerin geçişine izin verilmesi dahil, bölgedeki yeni durumların zorlayıcı özelliklerine göre bir tezkere hazırlandı.
Türkiye, bölgedeki gelişmelerde yaşanan değişkenliği tamamen kendi güvenlik çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışıyor. Bölgeye yönelik müdahalenin çözüm odaklı olması, yeni sorunlar doğurmaması, yarım bırakılmaması, Suriye istikrara kavuşuncaya kadar devam etmesi, bölge kamuoyunun hassasiyetlerinin dikkate alınması gibi ilkeleri var.
Bu çalışmaların bir işgal ve istila gibi algılanmaması, Arap kamuoyunun zihinlerinde olumsuz Türkiye imajı oluşmaması gibi hayati, uzun vadeli çekincelerimiz var. Ve hükümet de kamuoyu da bunu dikkate almak zorunda. ABD ve Batı koalisyonunun bölgeye yönelik her müdahalesi ciddi reaksiyona sebep olmakta, gerekçesi ne olursa olsun nefretle karşılanmaktadır.
Bu kaydı düştükten sonra, dün hazırlanan tezkere ve güvenli bölge kararlarının böyle algılanıp algılanmayacağı tartışması yapılabilir. Bu aşamadan sonra Ankara"nın üzerinde en çok titreyeceği konunun bu olması gerekiyor. Sanırım böyle de olacak.
ABD YALNIZ BIRAKIR
Ancak kararların ileriye dönük yorumlanması, yazının başında da belirttiğim gibi, Türkiye"nin çok daha aktif bir şekilde yer alacağının işaretlerini veriyor. İstesek de istemesek de bu iki ülkedeki her gelişme Türkiye"yi ilgilendiriyor. İlgilendirmenin ötesinde Türkiye"nin güvenliğini tehdit ediyor, hayati bir tehlike haline geliyor.
Yüzbinlerce insanın Türkiye topraklarına sığındığı bir gerçek. Kapsamlı bir müdahil sonrası bu sayının milyonları aşacağı tahmin edilebilir. Bu kitleyi sınırın diğer tarafında, tehditlerden arındırılmış bölgelerde tutmak, ihtiyaçlarını karşılamak, her türlü tehdide karşı korumak iç güvenliğe yönelecek tehditten daha az maliyetli bir durum.
Şartlar Türkiye"yi gerekirse tek taraflı önlemler almaya zorluyor. ABD ve Batı koalisyonu, bu gibi durumlarda Türkiye"ye hep mesafeli davranmış, onu yalnız bırakmış, sorunları paylaşmamıştır. Bugün de böyle bir risk mevcuttur. Öyleyse bu ülkenin kendi tedbirlerini almasında bir sıkıntı yoktur.
Türkiye koalisyona katılsa, destek verse de, ABD müdahalesi geçici olacaktır. Ya operasyon tamamlandıktan sonra ne olacak? Muhtemelen bu fırsat kullanılarak kalıcı tedbirler için adımlar atılmaya çalışılıyor.
Yorumlar, analizler, siyasi eğilimler bütün boyutlarıyla tartışılır. Irak ve Suriye"nin yarın ne olacağına dair öngörüler yapılabilir. Ancak şu bilinmeli ki, ABD müdahalesi bölgede kalıcı hiçbir çözüm öngörmemektedir. Konjonktürel, günü kurtarmaya dönük, IŞİD"le sınırlı, teknik anlamda bir "terörle mücadele" operasyonudur.
Bölgedeki sorunlar en az on yıl daha bu şekilde devam edecek, yeni yeni örgütler çıkacak, Suriye-Irak"ın kaderi daha da birleşecek, yeni aktörler devreye girecektir. IŞİD giderse yeni örgütler çıkacaktır. "Horasan" diye üretilen örgüt de sanırım IŞİD"i ikame için üretilmiştir. Çünkü hep böyle olmuştur.
Türkiye"nin durduğu yeri, aldığı kararı koalisyon açısından değil de kendisi açısından, Türkiye özelinde değerlendirmekte fayda var. Destek de eleştiri de bu çerçevede olursa daha gerçeğe dönük olacaktır.
Ama bütün bunlar sonrasında özetle şu cümleyi kurabiliriz:
Ankara Ortadoğu"da, özellikle Irak-Suriye kuşağında bundan sonra çok daha aktif olacak, geleneksel pozisyonunu değiştirecektir. Bu değişikliğin en önemli yanı, siyasi olarak içinde bulunduğu bölgede askeri olarak da var olma kararı almasıdır.
.IŞİD nedir? Örgüt üzerinden bölgesel savaş mı çıkacak?
00:003/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD konusunda sadece Türkiye''de değil, bütün dünyada, çok ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu örgüt nedir, nasıl bu kadar kısa zamanda güçlendi ve neden kimse karşısında duramıyor?
Ne yalan söyleyeyim bu kafa karışıklığı bizim siyasilerde de, ben dahil, gazetecilerde de var.
İran, Kürt kaynakları ve Batı kaynakları üzerinden müthiş bir enformasyon savaşı yaşanıyor ve kamuoyu oluşturuluyor. Bu enformasyon kirliliği içinde herkes bir şekilde pozisyon alıyor ama kimse cephedeki IŞİD dışında bir şey bilmiyor. Bu gücün arkasında kim var, nasıl yönetiliyor, ne amaçlanıyor, nasıl oluyor da bu kadar başarılı bir askeri strateji izleyebiliyorlar?
Bu bir örgüt stratejisi, planlaması değil çünkü.
Bırakın bizleri, bireyleri, ülkeler IŞİD üzerinden yeni pozisyonlar belirliyor, bölgesel ittifaklar ve cepheler bir örgüt üzerinden biçimlendiriliyor. Bir koalisyon oluşturuluyor ve bölge genelinde etkili olacak operasyon planları yapılıyor.
Size de tuhaf gelmiyor mu? Bir örgüt üzerinden dünyanın harekete geçip yeni pozisyonlar belirlemesi biraz garip değil mi?
S. Arabistan ikili mi oynuyor?
Rusya-İran ekseni IŞİD''in bir ABD-İngiliz imalatı olduğu tezini işliyor. ABD-İngiliz istihbaratçıları tarafından kurulduğunu, eğitildiğini iddia ediyor.
ABD ve Batı ekseni ise, IŞİD''in El Kaide, En Nusra çerçevesinde bir örgüt olduğu senaryosunu operasyona gerekçe kullanıyor. IŞİD üzerinden ABD ve İngiltere''nin Ortadoğu politikalarının ayrıştığı tezi ise hiç yabana atılır gibi değil. İngiltere varsa Suudi Arabistan mutlaka vardır. Bir tuhaflık daha söyleyeyim; bir işin içinde ABD varsa da S. Arabistan mutlaka vardır.
Peki nasıl oluyor bu? S. Arabistan ikili mi oynuyor? Bir taraftan İngilizlerle birlikte el altından örgütü destekleyip açıktan da ABD ile karşı operasyon mu yapıyor? Bence bu mümkün… Dolayısıyla IŞİD meselesini S. Arabistan sistemi içinde sorgulamanın ciddi ipuçları vereceği kanaatindeyim.
S. Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri bir taraftan IŞİD''e el altından destek veriyor görünürken diğer taraftan ABD öncülüğündeki koalisyona büyük bir istekle destek vermekten çekinmiyor. Aslında bu ülkelerin bir çoğunun durumu S. Arabistan''dan farklı değil. İkili bir tavır görüyorum hepsinde.
Ortada bir bilmece, bir gizem var. Bir bilinmezlik var. Bu kadar bilinmezlik, devletler ve istihbarat teşkilatları olmadan sağlanamaz. Sadece bir örgüt, ne kadar maharetli olursa olsun, bu beceriyi gösteremez.
Evet, IŞİD Sünni bir örgüt. İçinde Irak''ın Baas döneminden kalma güçler de var. Sanıyorum örgüte yön verenlerin önemli bir kısmı bu kesimler. Dolayısıyla kimler, ne pazarlıklar sonucu onlarla iş tutuyor dikkatli bakmak lazım.
Mesele kimlik değil Truva atı olmaktır..
IŞİD''in Sünniliği ya da İslamcılığı değil öncelikli olan. Üzerinde kimlerin ne tür hesaplar yaptığı konusu çok daha ölümcül bir gerçektir. Böyle durumlarda enformasyon zehirlenmesi, medya operasyonları, imajlar, algı yönetimi insanı çoğu zaman hata yapmaya zorlar. Bu kirlilikten arı bir düşünce ve gerçek ortaya çıkmaz. Oluşturulan imaj çoğu zaman gerçeğin önüne geçer ve gerçeği örter.
Şuan işte bu durumdayız.
İster İngiliz istihbaratının yönetiminde olsun, ister Körfez''in gizli operasyonu olsun, ister Sünni Arap rejimlerin İran karşısında oluşturduğu Sünni kalkan olsun IŞİD bölgenin yeniden dizayn edilmesine dönük bir ''projeye'' benziyor. Koca devletlerin bir örgüt üzerinden pozisyon almaları, bölgeye yönelik hesaplarını bir örgüt üzerinden devreye sokmaları yeterince şüphe içeriyor zaten.
IŞİD saflarında savaşanların düşünceleri, dünya görüşleri ne olursa olsun, onların ölümü üzerinden, onların savaşı üzerinden bir şeyler tezgahlanıyor. İşte bunları anladığımız zaman gerçeği yakalamış olacağız.
Türkiye de bu yeni durum üzerinden durum belirleyen ülkelerden biri. Türkiye''nin durumu, olay yerinden çok uzaklarda olan ABD ve İngiltere gibi değil. Türkiye güvenlik sorunlarının tam merkezinde. Bölgedeki çatışmaların ulusal güvenliğe, çözüm sürecine yönelik tehlikeleri bir tarafa, milyonlarca mültecinin sınırlarımıza akın etmesi tehlikesi var. Ve Türkiye''nin bir Suriye meselesi var.
İmparatorluk projeleri bölgeye geri dönüyor
PYD-IŞİD çatışmaları Türkiye''yi provoke etmemelidir. Çünkü örgütlerin sürekli pozisyon değiştirdiğini biliyoruz. PYD''nin daha düne kadar Şam yönetimi saflarında savaştığını biliyoruz. Yarın bu yine olabilir. O zaman, ''güvenli bölge'' stratejisi Türkiye''nin kendi durumuna göre belirlediği orijinal bir yaklaşımdır ve bu konuda ısrar edilmelidir.
Tezkere sonrası alınacak önlemler, girişilebilecek müdahaleler tamamen Türkiye''nin önceliklerine göre olacaktır. Türkiye, güvenlik politikalarında şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla bölge içinde yer alacaktır. İşaretler bunu göstermektedir.
IŞİD belirsizliği üzerinden pozisyon alanlar yarın kendilerini içinden çıkamayacakları sıkıntıların içinde bulabilir. Bu yüzden de Türkiye, sadece IŞİD''e göre pozisyon belirlemiyor. ABD ve diğer koalisyon üyelerine göre de pozisyon belirlemiyor. Bölgenin genelindeki istikrarsızlık ve krizlere göre, bölgenin geleceğine yönelik ihtimallere göre durum belirliyor.
Bence bu son derece sağlıklı bir tutumdur. Risk sadece bu yüzden alınabilir ve gerekiyorsa da alınacaktır. Türkiye de bunu göze almıştır.
Tezkere ve güvenlik zirvesi sonrası yeni durumu çok daha net görebileceğiz. Ama bunları izlerken, IŞİD üzerinden Suudi Arabistan''ın yaşayacağı sistem içi güç çekişmelerini yakından izleyin derim.
İngiliz kokusu ve savaş
Örgütün hızlı yükselişine tanık olduğumuz ilk günlerde ''İngiliz kokusu''na dikkat diye yazmıştım. Bunu tekrar edeyim.
Bütün ülkeler imparatorluk geçmişleriyle birlikte bölgeye dönüyor. Temel gerçek bu. Diğerleri teferruat, malzeme, gerekçe sadece…
Son not: Türkiye, Ortadoğu''da ne olursa olsun, hiçbir zaman böylesine bir hazırlık yapmamıştı. İlk kez bütün unsurlarıyla bölgeye ve bir krize hazırlık yapıyor.
Savaş dahil…
Hepinize iyi bayramlar diliyorum…
Derdiniz Kobani değil, sizi çok iyi tanıyoruz!
00:008/10/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kobani"ye (Ayn El Arap) yönelik IŞİD kuşatması ve YPG-IŞİD çatışması, Suriye"de bir bölge üzerindeki güç mücadelesinden çok Türkiye ile hesaplaşmaya döndürülmek isteniyor. Birileri bu kriz üzerinden düğmeye bastı, sokakları karıştırdı, yeni bir Gezi senaryosu yazıyor.
Binlerce mülteciyi kabul eden, bölge insanına her tür desteği veren Türkiye"den hesap sormak isteyenler çirkin bir şekilde Kobani"deki IŞİD saldırılarını istismar ediyor. Sanki Kobani"ye Türkiye saldırmış gibi vandallık ve şehir terörü servis ediyor.
Önceki gece ve dün gün boyu başta Güneydoğu şehirleri olmak üzere, İstanbul ve diğer büyük şehirlerde iş yerleri tahrip edildi, otobüsler yakıldı, evler tarandı, insanların evleri ateşe verildi, asker-polis saldırıya uğradı.
CHP ve HDP çevreleri alabildiğine şiddeti provoke ederken "cihatçılarla savaşıyoruz" yaygaraları koparıp insanları sokaklara dökmeye çalıştı. Akıl, izan kaybolmuş sanki. Cihatçılarla savaşmak istiyorsanız neden Kadıköy meydanını ateşe veriyorsunuz, bu nasıl bir akıl, nasıl bir kötülük, nasıl bir çirkeflik böyle!
Utanmazlık diz boyu.
Irak"taki gelişmelerden, Suriye"de neler olduğundan zerre bilgisi olmayan, öğrenmeye de niyeti bulunmayan siyasiler ve entelektüeller ise, Kobani üzerinden Türkiye"ye ayar vermeye, büyük laflar etmeye, açık açık tehdit etmeye, "bak çözüm süreci biter ha" diyerek akıl tutulması işaretleri veriyor.
O siyasilerin ve aydınların bölge ve yaşananlarla ilgili hiçbir fikri olmadığına inanıyorum. Ismarlama sözlerle, kendilerine anlatılanlarla ahkam kesiyorlar. İşin daha da vahimi, bu kişiler IŞİD ile PKK arasına sıkıştılar ve onların diliyle konuşuyorlar. Siyaset üretemeyenlerin, düşünce üretemeyenlerin bu örgütlerin söylemine teslim olması gibi trajik bir görüntü söz konusu. Böyle olunca da örgüt temsilcileri gibi konuşuyor, sokakları ateşe verenlerle aynı mevzide yer alıyorlar ama bunun farkında bile değiller.
HDP"li Ertuğrul Kürkçü; "cihatçılara (IŞİD) karşı harekete geçtik" diyerek sokaklardaki terörü provoke ediyorsa, o saldırılardan mağdur olan herkesin bu kişinin yakasına yapışması, uğradığı zararı tazmin ettirmesi gerekir.
Kobani"nin intikamını Türkiye"den, orada mağdur olmuş insanlara kalbini açanlardan alma düşüncesinin Kobani ile hiçbir ilgisi yok. Onların derdi başka. Yani, Kobani bahane. Bu gerilim üzerinden sokakları harekete geçirerek yeni bir muhalefet bloku üretmek ve hükümetle hesaplaşmak istiyorlar. Dertleri Türkiye ve hükümet, asla oradaki mağduriyetler değil.
Aslında orada ne yaşandığını da umursamıyorlar. Ölümleri, göçleri, şiddeti önemsemiyorlar. Bunların hiçbiri o bölgelere gidip yardım etmiyor. Tam aksine yardım faaliyetlerini sabote ediyor, yardım çalışmalarına katılanları hedef alıyor, yaralı taşıyan ambulansları taşlattırıyor, IŞİD"ci oldukları iddiasıyla insanların evlerini yaktırıyor.
İki milyon mülteci barındıran, doğru dürüst dış yardım almayan, yaralıları tedavi eden, bölgeye sınırsız insani yardım gönderen Türkiye"yi vurmaya çalışıyorlar.
Bu gerilim üzerinden kimlerin çözüm sürecini sabote etmeye çalıştığına dikkat edin. Kimlerin sokak terörü üzerinden Türkiye"yi hedef aldığına dikkat edin. Kimlerin, hangi güçlerin içeride bu tahrikleri tertiplediğine dikkat edin. Çözüm sürecini bitirmek Kürtlerin lehine mi, çok iyi bakın. Hangi ülkenin içerideki çatışmaları neden tekrar başlatmak istediğini görün artık.
Görün de bu kişi ve çevrelerin nerelerin uzantıları olduğunu anlayın...
Tezkere"ye hayır, diyorlar, sonra çıkıp silah istiyorlar, asker istiyorlar. Bu nasıl bir çelişki? Orada güvenli bölge oluşturalım, Kobani"yi saldırılardan koruyalım, diyenlere ateş püskürüyorlar, sonra "Kobani"yi niye kurtarmıyorsun" diye ortalığı ateşe veriyorlar. Bu nasıl bir hastalık? Askere taş atan vekil, "sizin devletiniz" diyen vekil, Türkiye PYD"lileri IŞİD"in elinden kurtarmıyor, diye kıyameti koparıyor, bu nasıl bir siyasi körlük!
BDP ve CHP"nin sokak terörü üzerinden, bütün örgütleri sahaya çağırarak sorumluluğunu üslendiği bu tehlikeli gidişat Türkiye"ye büyük zarar verir. Senaryonun iki hedefi var: Çözüm sürecini bitirmek ve Kürtler üzerinden bir Gezi senaryosu uygulayıp hükümetle hesaplaşmak. Asla Kürtlerin temel meseleleriyle bir alakası yok. Asla IŞİD''le hesaplaşma diye bir hedef yok. Hedef Suriye"den çok Ankara"ya yönelik ve işin tehlikeli tarafı da bu.
Türkiye"nin bu bölgedeki geleceği Kürtlerle birliktedir. Ancak Türkiye"nin bu ortaklık üzerinden Arapları düşman bellemesini de kimse beklemesin. Türkiye, IŞİD"in şiddet dolu serüvenine, IŞİD İslam anlayışına ne kadar mesafeli olduğunu, bu tip İslam algısının bölgede sonu gelmez savaşlara neden olacağını bildiğini söylemeye bile gerek yok.
Bütün bölge aslında İran–Suudi Arabistan gibi "iki uç cephe" arasında gidip geliyor. Gelecekte yaşanacak çatışmaların da bu iki cephe arasındaki büyük çatışmanın sonuçları olduğunun farkında olmalıyız. Bu bir güç mücadelesi ve örgütler ve cepheler bu mücadele çerçevesinde şekil alıyor.
Türkiye, iki uç arasında dengeli bir mevzidir, bir umuttur. Durduğu yer sağlamdır, böyle de devam etmelidir. Batılı ülkeler iki uç arasındaki çatışmayı beslerken onlara yönelmesi gereken öfkenin Türkiye"ye yöneltilmesi de bölge geneline yönelik müdahaleci senaryoların uzantılarıdır. Bu güçler, gelecekte yıllarca sürecek bir mezhep savaşının altyapısını oluşturuyor şu an. Projeyi kıracak tek güç de Türkiye"dir. Bu yüzden Türkiye"yi iki ateş arasına almaya, çözüm sürecini bitirerek etnik çatışmalarla yormaya çalışıyorlar.
İşte sokak terörünün başladığı nokta burasıdır. Tekrar edeyim:
- IŞİD meselesi Suudi Arabistan–İran arasında bölge üzerindeki güç mücadelesinin ürünüdür. Bu savaş otuz yıldır değişik görüntüler altında devam etmektedir. Örgütler ve cephelere buradan çıkmaktadır.
- IŞİD üzerinden servis edilen savaş, iki ülkenin öncülük ettiği ama geniş bir Batılı desteğe sahip bölgesel mezhep savaşı kurgusunun altyapısını oluşturmaktadır. IŞİD haberlerinde Şiiler için "safevi" ifadesi kullanılmasına dikkat..
- İki ülke ve mezhep savaşı isteyen Batılı güçler, Türkiye"nin dengeleyici müdahalesinin önüne geçmek için her yolu denemektedir. Bu engellemelere rağmen Türkiye"nin bir şekilde bölgeye müdahil olması ihtimaline karşı da Kobani üzerinden doğrudan çözüm sürecini hedef almıştır. Örgütlerin Gezi"deki gibi sokaklara dökülmesinin adresi de bu çevrelerdir.
- Biz biz olalım, İran–S. Arabistan arasındaki mezhep eksenli bölgesel çatışmalara taraf olmayalım. Dengeli, bu felaketi önleyici tavrımızı sürdürelim. Zor olacak, Türkiye daha çok saldırılara uğrayacak, ama bölgenin geleceğine ilişkin tek umut bu duruş olacaktır.
İran-Suudi savaşı, IŞİD ve Demirtaş"ın körlüğü..
00:0010/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kobani üzerinden Türkiye"yi terbiye etme, kurallarını kendisinin belirleyemeyeceği bir savaşa sürükleme, direnirse sokak terörüyle dize getirme senaryosunun farkına vardınız mı?
Üç günde Türkiye"nin hemen bütün şehirlerinde, özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde çirkinliğin, barbarlığın, kötülüğün her çeşidiyle yüzleştik.
İnsanlar arabalarından indirilip öldürüldü, evler içindekilerle birlikte ateşe verildi, "sakalı var kesin IŞİD"cidir" diye kurşunlandı, balkonlardan atıldı, yakıldı...
İşyerleri yakılıp yağmalandı, kamu binaları ve araçlar yakıldı. Okullar, Kur"an kursları, İmam-Hatipler hedef alındı. Birileri sokak eşkıyaları üzerinden muhafazakar adresler göstermişti ve terör bu adreslere yöneltildi. Kafaları taşla ezilen insanlar var. IŞİD"in kafa kesme, infaz görüntülerini aratmayacak fotoğraflar gördük.
BUNLARIN HESABI SORULMALI
Yıllardır sınırımızın öte tarafında izlediğimiz, insanlığımızdan utandıran sahneler üç gün boyunca Türkiye sınırlarının içine girdi. Kontrolsüz bir şiddet, insan ırkının kötü yönünü bütün çirkinliği ile ortaya çıkardı.
Öfke ve hamasetle konuşanlar şiddeti alabildiğine tetikledi, besledi. Siyasiler "öldürün", "saldırın", "yakın" çağrıları yaptı. Barış süreci, çözüm arayışları, Kobani"de olanlar, yardım faaliyetleri, bir ülkenin özverili çabaları görmezden gelindi.
Nefreti sokaklara salanlar suçludur. Bunun hesabını vermelidir. Bu çirkinliği besleyenler asla unutulmamalı ve affedilmemelidir. Suriye"de, Irak"ta yaşananları, kimlik eksenli savaşları Türkiye"ye taşıyanlar bu ülkenin de, milletin de düşmanlarıdır.
HDP"li yöneticilerin ve siyasetçilerin, CHP"li siyasetçilerin, gazeteci kılığındaki canilerin bu cinayetlerdeki payı asla örtülmemelidir. Ölenlerin yakınları bu kişilerden hesap sormalıdır. Devlet, bu insanlardan hesap sormalıdır.
Devlet olmak sadece hoşgörü değildir. Devlet olmak insanların mal ve can güvenliğine savaş açanlara karşı önlem almak, suçluları yargılamaktır. Egemenlik ve devlet iktidarının gereği budur. Hoşgörü kadar millete ve ülkeye saldıranların yargılanması ve cezalandırılmasıdır.
ÖCALAN"DAN AZAR MI İŞİTTİN?
Selahattin Demirtaş, dün ekibiyle basın toplantısı yaptı. Kan ter içinde görüntüsü, nasıl bir ruh hali içinde olduğunun da işaretiydi. Sanki bütün bu olanlarda hiç sorumluluğu yokmuş, sanki bütün bunlar onlardan habersiz, onlara rağmen gelişmiş gibi davrandı. İnsan bir gün önce, iki gün önce yaptığı açıklamalara dönüp bir bakar. Söylediği her sözün, yaptığı her açıklamanın nasıl kan ve teröre dönüştüğünü bir sorgular.
İnsanları sokağa çağırırken bunların olabileceğini tahmin etmiyor muydun? Sokağa döktüğün insanların nasıl bir şiddeti beslediğini öngöremiyor muydun? Sen bu açıklamaları yapınca, senden sonra gelenler "öldürün", "basın" "yakın" çağrıları yaptı. Bunları bari görüp neden müdahale etmedin?
Senin ve arkadaşlarının sokak çağrılarından sonra bazı sosyal medya adreslerinden "şu derneği basın", "gördüğünüz yerde öldürün" çağrıları yapılırken neredeydin, neden sustun, neden onları susturmadın.
Provokasyon diyerek bu işten kurtulamazsınız. Ölümlerin hepsinde sizlerin bu çağrıları, bu düşüncesiz tavırları etkili oldu ve bu yüzden sorumlusunuz.
Demirtaş ve arkadaşlarının basın toplantısını izlerken, "muhtemelen Abdullah Öcalan"dan azar işitmiştir, bu terlemeler bundandır" diye düşündüm. Umarım bu yüzden değildir. Umarım yapılan hata bir şekilde anlaşılmıştır. Umarım biraz olsun vicdan azabı çekiyordur.
Mesele sadece Demirtaş değildi. HDP tam bir körlük ve akıl tutulmasıyla, siyasi kimliklerini unutarak hareket etti. Çözüm sürecini, basireti terkedip sokakları ateşe verenlerle aynileşti. Bu büyük bir talihsizliktir. Siyasi olgunluk ve ahlak yoksunluğudur. Siyaseten çöküşün son noktasıdır. HDP kadroları, onlara bağlı teşkilatlar ve dolaylı olarak yönettikleri çevreler üzerinden bu ülkeye karşı suç işlemiştir.
İRAN-SUUDİ ÇATIŞMASI: TÜRKİYE OYUNA GELMEZ
Kobani üzerinden Türkiye"yi bir şeylere zorladılar. Sadece onlar, PKK değil, Suriye üzerinde hesabı olanlar Türkiye"yi bir oldu-bittiye getirip hata yapmaya zorladılar. Oradaki sorunları içselleştirmek, oraya yardım etmek başka, Kobani istismarıyla Türkiye"yi cezalandırmak, millete savaş açmak başkadır. Yapılanların Kobani"yi kurtarmakla hiçbir ilgisi olmadığını yeni yeni farkediyoruz. Hesabın Türkiye olduğunu, Türkiye"yi Suriye/Irak meselesinin içine kontrolsüz bir şekilde çekmek olduğunu anlıyoruz.
IŞİD, Suudi Arabistan-İran meselesidir. İran"ın Akdeniz"e ulaşan nüfuzunun kırılmasına karşı Körfez ülkelerinin finanse ettiği ve yönettiği bir örgüttür. Bu iki ülkeye ses çıkaramazken, çözüm süreci üzerinden Kürtlerle ortak bir gelecek kurmaya çalışan Türkiye"nin hedef alınmasının arkasında neler ve kimler olduğunu biraz düşünün.
Açık söyleyeyim, IŞİD"i Kobani"ye, Erbil"e sürenlere, Kürt bölgelerine sürenlere dikkat edin. Bu mücadelede Kürtleri kurban olarak seçiyorlar. Hem Kobani"de vuruyorlar hem bu cepheleşmeye tavır alan Türkiye"yi içerden vuruyorlar. Aslında son yaşananlar, Türkiye"yi de Kürtleri de bu iki cephe arasındaki çatışmanın kurbanları haline getirdi. Bunu bari göremiyor musunuz?
TÜRKİYE DE, KÜRTLER DE KURBAN SEÇİLDİ
İran bir taraftan Kürtler üzerinden IŞİD"i durdurmaya çalışırken diğer taraftan Türkiye üzerinden örgütün tasfiye edilmesini sağlamaya çalışıyor. Türkiye"yi "Kürt Kartı" ile provoke edip IŞİD"e karşı cepheye sürmeye çalışıyor. IŞİD-Suudi direncini Türkiye eliyle kırmak istiyor. Kürt bölgelerine saldırının Türkiye"yi de karıştıracağı muhtemelen iyi hesaplanmıştı. Böyle de oldu zaten. Sokaklara sürülen vandalların kimlerin aklı olduğunu, bu aklı kimler üzerinden servis ettiğini iyi bakın.
Türkiye, hiçbir zaman İran-S. Arabistan cephesinin doğurduğu krizlere düşüncesizce dalmayacaktır. Bir örgüt gibi hareket etmeyecek, kadim bir devlet refleksi gösterecektir. Şu an da olan budur. Türkiye"nin geleceği Kürtlerle beraberdir. İşte bu beraberlik iki cephenin marifetiyle sabote ediliyor. Kürt siyasetçiler maalesef bunu göremediler, okuyamadılar.
Türkiye direndiği için, bu oyuna gelmediği için Suriye"deki çatışmayı Türkiye"ye taşımakla tehdit ediliyor. Bu büyük bir tehdittir. PKK-Hizbullah çatışmaları bu yüzden tırmandırılmak isteniyor. Sokak terörünün özellikle Hizbullahçıları hedef almasının ve onları provoke etmesinin arkasındaki akıl işte budur. Türkiye oyunun farkındadır ve sükunetini, sağduyusunu bu yüzden korumaktadır. Bu asla bir zaaf değildir. Kürt siyasetçilerin bunun farkına varamadığını görmek üzücüdür.
"Türkiye IŞİD"i destekliyor" iddiası sokak terörünün mimarlarınca ortaya atılmıştır ve güçlü bir şekilde işlenmektedir. Görünen başarılı olmuştur ve kitleler bu söz üzerinden harekete geçirilmiştir.
"İRAN ELİ" DİKKATLE İNCELENMELİ
Türkiye sınırının diğer tarafında IŞİD gibi bir komşu istemez. Ancak bunun dar anlamda bir terör sorunu olmadığının çok iyi farkındadır. Daha geniş, kapsamlı, kalıcı çözüm önerirken bu tezi koalisyon güçleri ve bölge ülkeleri tarafından kabul görmemektedir. Güvenli bölgeler tezine karşı olanların aslında bu bölgede hiçbir çözüm istemediğini biliyoruz. Onlar krizlerin, çatışmaların devamını istiyorlar. Çünkü onlar kaos üzerinden iş yürütüyorlar. Ölen yüzbinler, düşen Kobani, yurtlarını kaybeden milyonlar onların umurunda bile değildir.
Tezkereye "hayır" diyenlerin çözüme tek cümleleri bile yoktur. Kılıçdaroğlu"nun "Kobani için tezkere" isteği ise cehaletin son örneğidir.
Unutmayın, Kürtler de Türkiye de IŞİD üzerinden servis edilen senaryoya kurban edilmek isteniyor. Aklınız varsa, yapabilecek bir şeyiniz varsa gidin onlarla hesaplaşın. İran"a, S. Arabistan"a, Almanya"ya ve kaosu besleyen ülkelere bir şeyler söyleyin. Ama yapmayacaksınız...
Türkiye, İran için Araplarla savaşmaz. Araplar için de İran"la savaşmaz. Etnik ve mezhep eksenli savaşlara karşı da bölgede dengeli duran tek ülke de Türkiye"dir.
Ama anlamayacaksınız, biliyorum...
.Yüzyıla damga vuran sözler..
00:0014/10/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
21. yüzyıl hesaplaşma yüzyılıdır.
19. yüzyıldaki çöküşe, 20. yüzyıldaki vesayete karşı bağımsızlaşma ve meydan okuma yüzyılıdır.
Coğrafya ölçeğinde dirilişin, kendini bulmanın, yerli olmanın, özgür olmanın mücadelesinin verileceği yüzyıldır.
Birinci Dünya Savaşı"nın bitişinin ilan edileceği, güç haritalarının yeniden şekilleneceği, yeryüzünün siyasi istikrar haritasının yeniden biçimleneceği, "kaos coğrafyası" adını verdikleri Atlantik"ten Pasifik kıyılarına uzanan yeryüzünün orta kuşağının belirleyici olacağı bir yüzyıldır.
Osmanlı siyasal otoritesinin dağıtılmasından sonraki en büyük kalkışma, yeni bir yükseliş dönemi bu yüzyılda yaşanacaktır.
Bu coğrafya son bin yılda üç büyük şok dalgasıyla yüzleşti: Haçlı Savaşları, Moğol istilası ve Osmanlı"yı dağıtan Birinci Dünya Savaşı..
ÜÇ BÜYÜK ŞOK, ÜÇ BÜYÜK YÜKSELİŞ
Üç büyük sarsıntıda da büyük bir çöküş, umutsuzluk, savrulma yaşandı. Ama iki büyük şok dalgasının hemen sonrası bir öncekinden çok daha güçlü yükselişler yaşandı.
Her iki yükselişin de Anadolu topraklarından başladığını ve dalga dalga coğrafyaya yayıldığını, çöktü denilen bölgenin küresel çekim ve güç merkezi haline geldiğini hatırlatmaya gerek var mı?
Üçüncü büyük şok dalgasının bedelini ödüyoruz. Umutsuzluğun, güvensizliğin, tükenmişliğin ve ezilmişliğin acısını yaşıyoruz. Birinci Dünya Savaşı kadar da 20. yüzyıl boyunca devam eden vesayet yönetimi ve zihinsel köleliğin kişiliksizliğini yaşıyoruz.
Bize yüzyıllar kadar uzak sandığımız Kanal Savaşı"nın, Yemen"in, Gazze Savaşları"nın, Kut-ul Amare"nin üzerinden bir yüz yıl dahi geçmemişken, zihinlerimizin nasıl formatlandığını, hafızalarımızın nasıl silindiğini yeni yeni farkediyoruz.
Kendimizi, geçmişimizi, coğrafyamızı ve benliğimizi yeniden keşfediyoruz.
MÜCADELE BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI KADAR BÜYÜKTÜR
İşte bu son büyük şok dalgasından sonraki uyanış işaretleridir. Önceki iki kaos sonrası olduğu gibi, üçüncü şoktan uyanış da yine bu topraklardan başlamaktadır. Vesayeti, vesayetin formatladığı kimlik, ulus, vatan, tarih, coğrafya algılarımızı nasıl reddedeceğimizi yeni yeni öğreniyoruz.
Öğrendikçe, farkettikçe, bilendikçe de kendimizi bir hesaplaşma içinde buluyoruz. Bu hesaplaşma yaşanmadan Anadolu"nun, coğrafyanın özgürleşmesi mümkün değil. Bu hesaplaşma sonrasının üçüncü büyük yükseliş dönemi olacağını sadece biz değil, bizimle hesaplaşma içine girenler de çok iyi biliyor.
Bu yüzden, verdiğimiz mücadele Birinci Dünya Savaşı kadar büyüktür. O zaman karşımızda tek cephe olan merkez güçler şu an da karşımızda tek cephedir. Bakmayın bazılarının müttefik, stratejik ortak olduğuna, Türkiye"nin, coğrafyanın uyanışına karşı hepsi tetiktedir.
Türkiye"nin içinde bulunduğu sıkıntılar, ardı ardına yüzleşmek zorunda kaldığı krizler işte bu hesaplaşmanın uzantılarıdır. Devamı da gelecektir.
Bütün bunları günübirlik iktidar çatışması olarak değerlendirenlerin bu gerçeği anlaması zordur. Bu yol bir kaderdir. Siz istemeseniz de tarih ve dünyanın içinde bulunduğu durum sizi o yola zorlayacaktır. Biz isteksiz olsak da, Türkiye"nin toplumsal hafızası, coğrafyanın acı dolu geçmişi, kişiliksizleştirmeye duyulan hınç, bizi buna zorlayacaktır.
Önümüzde iki seçenek vardır. Ya 20. yüzyılın vesayeti devam edecek ya da bu zincirler kırılacak. Vesayete razıysak Türkiye küçülecek, etnik ve kimlik çatışmalarına boğulacaktır. Zincirleri kıracaksak, yeni bir özgürleşme bilinci oluşturacaksak bu krizlerin üstesinden gelmeyi bileceğiz.
ONLAR ASLA YERLİ DEĞİLDİR!
Türkiye ve merkezinde bulunduğu coğrafya, kitleler ikinci tercihten yanadır. Tercih; büyüyerek, vesayet rejimlerinden kurtularak, onurlu bir geleceğe yönelmektir. Önümüzde bize yol gösterecek çok ciddi bir birikim, zenginlik mevcuttur. Bölgenin dört etnik unsuru arasındaki çatışma ve çözülmelere yönelik küresel stratejileri boşa çıkarmak, adeta bir Selçuklu kaynaşmasını başarmak zorundayız.
Yüz yıldır, çözülme stratejileriyle bizleri vesayet altında tutanlara karşı tersine bir rüzgar estirerek, çözülme yerine kaynaşma, kimlikleri sadece zenginlik ve birikim olarak görerek direnebiliriz.
İşte tam da bu hesaplaşma içinde kimlerin nerede durduğuna dikkat etme ferasetini gösterebilmeliyiz. Etnik sebeplerle, dini sebeplerle, siyasi sebeplerle, dar iktidar hesaplarıyla bu büyük mücadeleyi sekteye uğratma rolünü üslenenler, Türkiye"ye, coğrafyaya ve tarihe ihanet içindedirler.
Bu büyük yürüyüşü anlamayanlar, kavrayamayanlar bulundukları yerde debelenip dursun. Ancak bunun pekala farkında olup da dar çevre/örgüt/cemaat hesapları güderek kitlelerin önünde set olmaya çalışanlar bu büyük davanın, millet mücadelesinin düşmanlarıdır.
Onlar asla yerli değildir. Ruhlarını, benliklerini, zihinlerini rehin vermişlerdir.
ARTIK KORKMAMAYI ÖĞRENDİK
Ama tarih bir kere döndü, rüzgar yön değiştirdi, kitleler ortak bir dil geliştirdi. Bu eğilimin önünde durmak mümkün olmayacaktır. O çevreler ise arkalarından sadece ihanetleri bırakıp yok olup gideceklerdir.
Dün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan"ın konuşmasına serpiştirilen bazı cümleler bir derin tarih ve coğrafya mücadelesini haber veriyordu. İşte bu yüzyıllık hesaplaşmaya işaret ediyordu.
Birinci Dünya Savaşı, coğrafi sınırlar, zihinlerimize nakşedilen haritalar, ihanet, Lawrence gibi her biri tarihimizde ve benliğimizde derin izler bırakan nitelemeler anlayana çok şey ifade ediyor. Erdoğan"ın "yüz yıl sonra Türkiye" ifadesi var ya, işte bize içeriden ve dışarıdan savaş açanların tek korkusu bu.
Ama artık korkmamayı öğrendi
.
Şiddetin en çirkin halini evimize servis ediyorlar!
00:0016/10/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Soğuk Savaş döneminde ''İslam''ın sınırları neden kanlı'' tezi işlenirdi. Küresel bloklar arasında cephe hatlarına dönüştürülen Müslüman ülkeler, askeri olarak güçlendirilir, ekonomileri kırılgan tutulur, toplumsal bağları alabildiğine zayıflatılırdı. Bu ülkeler birer garnizon devlet olarak ayakta tutulurken azcık kafasını kaldıranlar perişan edilirdi.
Batı hükümranlığı için seferber edilen bu ülkelerin Müslüman vatandaşları, ''cephe ülke'' olmanın getirdiği kanlı sınırlardan sorumlu tutulur, bütün şiddet ve kan, Müslüman kimliğine ve İslam''a yüklenirdi.
Soğuk Savaş bitti, iki dünya tezi çöktü, çoklu güç yapılanmaları başladı. Meşhur tez işte bu aşamada değişti. ''İslam''ın kanlı sınırları'' Müslüman dünyanın kalbine taşındı. Şiddet ve çatışmalar sınırlardan alınıp, Müslüman coğrafyanın kendi içine, hemen bütün ulus devlet sınırlarına, ülkelerin içine kadar taşındı. Etnik kimlik üzerinde tanıştığımız iç çatışmalara yenisi eklendi ve bizler mezhep çatışmalarıyla yüzleştik.
Bu dönemin favori sloganı şuydu: ''İslam kendi içinde çatışacak...''
Bütün güvenlik stratejileri, harita taslakları, işgaller, iç savaş senaryoları, kurulan ve finanse edilen sayısız örgütün faaliyetleri, Müslüman coğrafyada yer alan ülkelerin tehdit tanımlamaları bu büyük değişime göre yeniden formatlandı. Madem 21. yüzyılda Müslümanlar kontrol altında tutulamıyordu, öyleyse kendi içlerinde savaşarak, birbirlerini tüketerek bu yüzyılı harcamak zorundaydı.
Güney Asya''da, Kuzey Avrupa''da, Orta Afrika''da ve özellikle Mezopotamya havzasındaki bu yüzyıl böyle başladı. ''Kaos coğrafyası'' olarak niteledikleri, ''fay hattı'' dedikleri coğrafyanın her köşesini ateşler sardı. Bu yıkım projesi, bir dünya savaşı projesiydi ve İslam-Orta Kuşak harabeye çevrilecekti. Birinci Dünya Savaşı benzeri bir senaryo uygulanıyordu.
KÖRLÜK AYNI, İHANET AYNI..
Osmanlı siyasal otoritesinin bekası olan Türkiye, yüz yıllık uykudan uyanırcasına bu projelere cephe aldı. Ama maalesef bölge ülkeleri, dışarıdan dayatılan bu stratejiye direnemedi, onu algılayamadı ya da içerideki hesaplar bu büyük projenin önüne geçti.
Oyunun kurbanı oldular. Bir kere bu tuzağa düştüler ve bir daha kurtulamayacaklar. Belki on yıl, belki yirmi yıl sonra bu ülkelerin bir çoğunun parçalandığını, bazı devletlerin yok olduğunu, yerlerine daha küçük devletçikler kurulduğunu göreceğiz. Bölgedeki rejimler, kitlelerin algı ve bilinç düzeyi ile alay edercesine ülkelerini bu tuzağın içine çekti. Daha ileri giderek, söz konusu projenin uygulanması yönünde roller üstlendi, başkalarının savaşlarını omuzladı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz emperyalizminin kendilerine cennet vadettiğini sananlar şimdi aynı körlükle ABD ve müttefiklerinin kendi geleceklerini kurtaracağına inanıyor!
Körlük aynı, ihanet aynı, sefil düşünce aynı.
Türkiye, yirminci yüzyıl defterini kapatma yönünde kararlı bir duruş sergiledi. Bunu sadece kendisi için değil, etrafındaki toplumlar, ülkeler için de istedi. Adeta bir tarihi çağrı yaptı. Bin yılın geçmişini, bin yıllık hesabı bugüne taşıyıp bizim coğrafyanın önüne koydu. Aslında bu, hem 20. yüzyılla, hem Birinci Dünya Savaşı''yla hesaplaşma, bir meydan okumaydı. Türkiye, bu meydan okumanın, yüz yıldır devam eden çözülme ve ayrıştırma tezlerini tersine çevirmekten geçtiğini, bölgenin kurucu unsurlarıyla güç birliğinden geçtiğini pekala biliyordu.
İKİ YENİ YIKIM SENARYOSU
Bu yüzden de, Güney ülkelerinden başlayarak Kuzey Afrika''ya uzanacak şekilde bir bölgesel istikrar haritası, ortaklık haritası önerdi. Bunun için çok yoğun çaba harcadı. Ama Arap Baharı rüzgarlarıyla bu proje dondu ya da donduruldu. Veya boşa çıkarıldı. Bölge yeniden lime lime edildi, ülkeler arasındaki güvenlik sarsıldı, vesayetle yönetilen rejimler, kitlelerin ve ülkelerin hayallerini çaldı.
Türkiye''nin bu meydan okuyuşu, kendi müttefiklerini bile endişelendirdi. Türkiye karşıtı bir rüzgar estirmeye, önünü ve ufkunu sınırlamaya dönük projeler uygulamaya başladılar. Ülke içinde bir geriye dönüş, yeniden vesayetçi yönetime dönüş için yapmadıkları çirkinlik kalmadı. Geleneksel muhalefeti denediler olmadı, çevrede kalanları bir çatı altında topladılar olmadı, en son muhafazakar bir çevreyi denediler yine olmadı. Büyük dönüşümün mimarlarını, öncülerini tasfiye etmeyi başaramadılar.
Şimdi iki yeni şey deniyorlar. Biri Türkiye''nin çevresini daraltmak, diğeri çözülme ve ayrıştırmayı yeniden Türkiye''nin içerisine taşımak.
Hani İslam''ın kanlı sınırları tezi yerine İslam kendi içinde savaşacak tezini koydular ya... Aynı şekilde önce Türkiye''nin güneyini kanlı sınırlara dönüştürdüler. Devamında da bu kanı içeriye, evimize taşımaya çalışıyorlar.
Kobani üzerinden servis edilen budur. Sınırlarımız, sınırın hemen öte tarafı yeniden çatışma alanlarına dönüşürken, HDP-KCK üzerinden çatışma ve şiddet evimize servis ediliyor. Birileri Türkiye''yi hem dışarıdan hem de içeriden vurmaya çalışıyor. ''Paralel yapı'' çerçevesinde dünya genelinde yürütülen Türkiye karşıtı kampanya da bunun tuzu biberi oluyor.
YA KÜRTLER YA ARAPLAR TEZİNE HAYIR!
Bu bölgenin geleceği Türkiye ile Kürtler ve Araplar arasındaki dayanışmadır. Dünyaya meydan okuyacak güç ve enerji de buradan çıkacaktır. Türkiye''nin Kürtlerle de Araplarla da asla bir çatışmaya girmemesi gerekiyor. Ama bu gün, ''Ya Arapları tercih edeceksin ya da Kürtleri'' şeklinde önüne iki seçenek konuluyor. İşte tehlike burada. Tehlike Kobani üzerinden Kürtleri ve Arapları çatıştırma ile başladı. Bu çatışma ile Türkiye''yi bir tuzağa çekmek istediler. Kanı evimize taşımak isteyenler bu senaryoyla hem çözüm sürecini bozacaklar hem de Türkiye''yi, İran''ın da çıkarları doğrultusunda, Arap dünyasının karşısına dikeceklerdi.
Müthiş bir strateji doğrusu. Ama Türkiye bunu yemedi. Yemediği için de Suriye''de yaşanan, Irak''ta yaşanan şiddetin en çirkin halini Türkiye içine servis ederek onu cezalandırmaya çalışıyorlar.
Çözüm süreci, bölgede iyi giden, örnek olan, belki yüz yıldır ilk kez başarılabilecek bir proje. Türkiye''nin de Kürtlerin de geleceği bu projede. Vesayet geleneğinin en çok korktuğu proje.
Kaybedersek hepimiz kaybedeceğiz...
Siz siz olun, şiddeti sınırlarımıza yayanlara, evimize taşıyanlara karşı tetikte olun. Bu yönde çaba harcayanların, rol üstlenenlerin, bölgedeki ilkel rejimlerle aynı misyonu üstlendiklerini iyi bilin.
.IŞİD sadece terör mü? Peki Kürt-Arap savaşı?
00:0020/10/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
IŞİD olayı sadece bir terör değildir.
Sadece Irak ve Suriye içi kaosun sınırladığı dar anlamda bir terör veya örgüt meselesi değildir.
Tasfiye edilir ya da edilmez ama bölgede kalıcı izler bırakacaktır. Tasfiye edilirse yerini başka bir güç dolduracaktır.
Uluslararası sistemin, bölge ülkelerinin şu an için bölgeye bakışındaki çarpıklık uzun süre böyle devam edecek gibi. Bölge içi sorunlara yaklaşım çözüme yönelik değildir ve uzun süre de krizleri daha da kronikleştirecek türdendir.
Bu çözümsüzlük durumu çok ciddi güç boşlukları doğurmaktadır.
Öyleyse IŞİD benzeri daha çok örgüt veya güç ortaya çıkacaktır.
Yoğun enformasyon savaşının arkasına uzanıp, aslında neler olduğuna dikkatlice bakmakta fayda var.
Bir tür Arap isyanı, Arap ayaklanması, Arap milliyetçiliği yükselişi söz konusudur.
GİZLİ SEBEP ARAP-İRAN RESTLEŞMESİ
Yıllara dayanan Arap-İran çekişmesi, bölgedeki çatışmaların gizli sebebidir. Bölge dışı müdahaleler nasıl çatışma alanlarını genişletiyor ve sonsuz kriz senaryolarına kapı aralıyorsa, İran-Suud çekişmeleri de bir o kadar krizleri yaygınlaştırıyor.
20. yüzyıla dayanan hastalıklar, bugün rejimler üzerinden devam etmektedir. Yerel patlamalar, rejimlerden usanan insanların çıkış arayışlarının bir göstergesidir.
Ancak bu çıkışlar, bölge içi ve bölge dışı müdahalelerle yönetilmek istenmekte, bu kitlesel değişim sabote edilmektedir. Rejimlerle uluslararası sistem bu konuda tam bir dayanışma içindedir.
Maalesef, bölge insanının kendi çıkış yolunu bulma çabası yanlış, uç, sınırları zorlayan görüntüler verebiliyor. IŞİD gibi şiddet ve terör üzerinden bir öfke seline dönüşebiliyor.
Ama bu arayışların zamanla farklılaşacağını, format değiştireceğini ancak her şartta o boşluğu dolduracak bir yapı/güç olarak yoluna devam edeceğini söyleyebiliriz.
IŞİD terördür evet ama PYD de terördür.
Terör örgütü kavramını sana göre, bana göre ya da enformasyon yönlendirmelerine göre belirleyemezsiniz.
KÜRT ARAP ÇATIŞMASI ÖNLENMELİ
Kobani üzerinden bir zihinsel operasyon yapılmaktadır. PYD"yi masumlaştırmak, onun üzerinden bir sempati oluşturmak, Türkiye kamuoyunu bu yönde yönlendirmek sonuç vermeyecektir. Örgütler üzerinden değil de kitlelerin arayışına çözüm üretme üzerinden bir harita çizilmeli, çözüm stratejileri uygulanmalıdır.
Türkiye"nin burada durduğu yer akılcıdır. Duygusal desteğin ötesinde bölgenin geleceğine yönelik dengeli bir tutumdur. Kimse PKK/PYD üzerinden Türkiye"ye bir yol haritası dayatmasın. Kimse bunun için terörü içeriye davet etmesin. Bu, acıları ve çözümsüzlükleri beslemekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Çözüm Türkiye"nin Kürtlerle ve Araplarla yakın bir gelecek inşa etmesidir. Ancak bu gelecek terör ve şiddet üzerinden değil, geleceğe dönük ortak arayışlarla mümkündür.
Şu an için yapılacak en önemli şey, IŞİD ile Kürtler arasındaki çatışmayı durdurmaktır. Düğüm noktası burasıdır ve birileri özellikle Arap-Kürt çatışmasını beslemekte, derinleştirmeye çalışmaktadır. Kobani çatışması iki örgüt arasındaki hesaplaşma olarak kalmayabilir. Orada kalırsa üstesinden gelmek kolaydır ama bir tür Arap-Kürt çatışmasına dönerse zincirleme krizlere, çatışmalara neden olacaktır. Bu çatışma hali ise yıllarca devam edebilir.
Türkiye"yi IŞİD"e karşı PYD ile ortak harekete zorlayanlar ile Arap-Kürt çatışmasını besleyenler aynı çevreler tarafından yönlendirilmekte, yönetilmektedir. Çünkü ikisinin de varacağı nokta aynı yerdir.
Arap Kürt çatışması ise Türkiye"ye, Kürtlere ve Araplara kurulan bir tuzaktır. Bölgenin geleceğinin, huzurunun bu üç unsur arasındaki yakınlaşma ile mümkün olacağını bilenler, üç unsur arasındaki ipleri, bağları koparmaya, bir daha bir araya gelemeyecek şekilde koparmaya çalışmaktadır.
Türkiye içine şiddet ve terörü servis edenler bu kirli oyunu görememektedir.
Unutmayın, bölgenin huzurunun anahtarı Türkiye, Kürtler ve Araplar arasındaki dayanışmadır. Bu dayanışma imkanının, örgütler üzerinden heba edilmesine izin verilmemesi gerekiyor. Türkiye"nin bu konuda sahip olduğu hassasiyetin Kürtler tarafından da paylaşılması lazım.
ÖRGÜTLER BİZİ REHİN ALMASIN
Çözüm süreci işte bu geleceğin anahtarıdır. Bu yüzden çözüm süreci hedef alınmaktadır. Çünkü bu proje, sadece Türkiye ile Kürtlere değil, bütün bölgeye örnek olacak, emsal olacak bir projedir.
Siz siz olun, yaşananları PYD ve IŞİD gibi örgütler düzeyinde ele almayın, dar yorumlamayın. Mesele teknik anlamda bir terörle sınırlı değildir çünkü.
IŞİD kalıcıdır ya da o tasfiye edilse bile onun yerini yine benzer bir toplumsal temelden gelen güç kullanacaktır. Öyleyse terörün ötesini görebilmeliyiz. ABD ve koalisyon güçlerinin operasyonu göstermeliktir, sonuç odaklı değildir ve olmayacaktır.
Öyleyse yapılacak tek bir şey var, IŞİD ile Kürtler arasındaki çatışmayı durduracak, bu senaryoyu boşa çıkaracak bir süreci zorlamaktır.
Örgüt, terör demeden ne gerekiyorsa yapılmalı ve bütün bölgeyi harabeye çevirecek bu sürecin önüne geçilmelidir. Diplomasi mi, pazarlık mı ne gerekiyorsa yapılmalıdır. IŞİD konulu zihinsel formatlamaya kapılmadan gerçekçi bir yol haritası oluşturulmalı, etkin mekanizmalar kurulmalıdır.
.IŞİD-PYD vekalet savaşı, K. Irak Akdeniz koridoru
00:0023/10/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kobani çatışmaları Türkiye"yi güvenlik sorunlarıyla test eder ve Kürtlerin duygusal hassasiyetleri üzerinden bölgesel çatışma alanlarını şekillendirirken, kafamızı kaldırıp "bu işin arkasında ne var" sorusunu sorma fırsatı bulamadık.
Bir çok bölgeyi teslim edip, kaybederken susan PYD"nin Kobani üzerinden bu kadar feryad u figan etmesinin nedenini, Kobani üzerinden bir uluslararası koalisyon oluşmasının sebebini, ABD"nin PYD gibi örgütlerle istihbarat paylaşıp onlara açıktan silah sağlamasının anlamını sorgulayamadık.
Aslında İran ve İran"ın nüfuz alanı içinde kalan Bağdat yönetimi ile hesaplaşacağını düşündüğümüz IŞİD"in neden birden Kuzey bölgesinde yoğunlaştığını, neden Kürtlerle çatışmayı öne aldığını, kimlerin onlara bu yönü salık verdiğini öğrenemedik.
IŞİD için çirkin imaj kampanyaları, PKK ve PYD için hazırlanan sempati rüzgarlarıyla kamuoyu meşgul edilip taraf olmaya zorlanırken, örtünün altında hepimiz için dehşet verici senaryolar olabileceğini bir kez olsun durup düşünemedik.
Duygusallık ve zihinsel formatlamaların ötesinde stratejik hesaplaşmanın, geleceğe dönük harita taslaklarının anlamını kavrayıp, 2003 Irak işgalinden bu yana aralıksız sürdürülen yeni Ortadoğu inşasının bu aşamasını dikkatle takip etmek zorundayız. Bizi bugüne bakmaya zorlayanlar, terörü içeriye servis ederek gözlerimizi kör edenler, arkadan başka işler çeviriyor çünkü.
DEVLETİN ÖRGÜTLE İŞ TUTMASI TEHLİKELİDİR
Kobani öyle bir savaş ki, iki örgüt arasında değil küresel ölçekte saf belirler hale geldi. Almanya PYD"ye her türlü desteği veriyor. ABD açıktan silah sağlıyor ve istihbarat paylaşıyor. Türkiye, PYD"yi kurtarmak için Peşmerge güçlerine koridor açıyor.
Daha düne kadar terör denilen, örgüt denilen yapılar bir anda uluslararası sempati oluşturmaya, denklem belirlemeye başladılar. Devletlerin örgütlerle iş tutması çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Yarın o silahlar bambaşka yönlere çevrilebilir. Yarın o örgütler hiç ummadığımız hedefleri vurabilir. "Türkiye bizim için kardeş ülkedir" diyor bir PYD yetkilisi. Bir örgüt yöneticisi bir ülke/devlet için bunları söylüyor ve bu hiç yadırganmıyor. Kimse çıkıp da "Sen kimsin, ülke misin, devlet misin, neyi temsil ediyorsun, Suriye adına mı, Irak adına mı konuşuyorsun" demiyor. Ya da kimsenin aklına gelmiyor, buradaki garipliği yadırgamıyor.
Neyse, bunlar günü birlik reaksiyonlar tabi. İşin esası, üzerinde titrememiz gereken şey aslında bu değil. Mesele; devletlerle örgütlerin birbirine karıştığı bir denklemde yol bulma, olacakların nerelere uzanacağını görebilme meselesi.
O KORİDOR TÜRKİYE"DE OLACAKTI
2003 yılı Irak için işgal yılıydı. ABD ordusu Türkiye üzerinden Irak"a geçecekti. 1 Mart tezkeresi üzerinden büyük tartışmalar yaşandı ve Türkiye bu geçişe izin vermedi. Türkiye"nin izin vermediği şey aslında ABD askerlerinin geçişi değildi. Nitekim bu geçişler daha sonra gerçekleşti.
ABD, geçiş dışında bir başka şey daha istiyordu: Amerikan askerlerinin İskenderun"dan Kuzey Irak sınırlarına uzanan kuşakta, Türkiye topraklarına yerleştirilmesi. On binlerce asker buraya yerleşecek, bölge bir koridor haline getirilecekti. O zamanlar aslında buna karşı çıktık. Türkiye topraklarına ABD askerinin yerleşmesine ve sınırın Türkiye tarafında, Kuzey Irak"tan İskenderun"a kadar uzanan kuşağın bir şekilde ABD"nin lojistik koridoru haline gelmesine.
Bu, bir nevi denetimdi, kontroldü, bu kuşağın istikrarsızlaşmasıydı ve bir daha tam denetime alınamamasıydı. Bölgesel operasyonlar, bölgeye yönelik istikrarsızlık ve ayrıştırmalar buradan yönetilecekti. Türkiye topraklarında böyle bir şeye izin verilemezdi ve verilmedi de.
O günden bu yana Kuzey Irak-Akdeniz koridoru konuşuluyor, tartışılıyor.
2004 ve sonrasında koridor stratejisinin lojistik desteğin çok ötesinde anlamları olduğuna dikkat çeken çok sayıda yazı yazmışım. Bu hafta İngiliz The Times"ın yayınladığı gibi o günlerde de benzer haritalar yayınlanıyor, Kuzey Irak"ı Akdeniz"e açan sınırlar çiziliyordu.
Kuzey Irak Akdeniz koridorunun bölgenin en ciddi istikrarsızlık alanı olacağını, Türkiye"yi vuracağını, Doğu Akdeniz"e yönelik uluslararası müdahaleyi artıracağını, yeni Ortadoğu haritasında bu koridorun belirleyici olacağını yazmışım.
ŞİMDİ SURİYE TARAFINDA KURULUYOR
2004 ve 2005"lerde bu konuları tartışırken bunlar oldukça afaki görünüyordu. Bugün Kobani üzerinden Kürtlerle Arapları iki örgüt üzerinden çatıştıran iradenin bu projeyi esas aldığına inanıyorum.
Koridor Türkiye tarafından olamamıştı öyleyse Irak ve Suriye topraklarından geçmeliydi. On yıldır bölgedeki bir çok olay, bu tezi kuvvetlendirir şekilde gerçekleşti. PYD"nin Suriye topraklarında, Türkiye sınırını boylu boyunca kapayan haritaları kadar IŞİD"in neden bu bölgelere saldırıyı öncelediği de bu inancımı destekliyor.
ABD, Almanya, İngiltere ve İsrail açıkça bu çatışmada yerini alırken İsrail"in sessizliğini koruması, İngiliz basınının kampanya ölçeğinde dezenformasyonlar yapmasına dikkat edilmeli. Aslında hepsi bu çatışmayı destekliyor.
1 Mart tezkeresi kabul edilseydi o kuşak Türkiye topraklarında kurulacaktı. Şimdi Suriye topraklarında kuruluyor. Ve Kobani aslında bunun savaşı. Bölgenin enerji haritasını önümüze koyup olanlara bir bakalım. Ya da bölgenin jeopolitik haritasını, etnik haritasını, güç çekişmelerini önümüze koyup bir daha bakalım. Aynı sonuca varmış olacağız.
TÜRKİYE"NİN GÜNEYİNDE BİR TAMPON BÖLGE
Bu anlamda IŞİD de PYD de vekalet savaşları yürütüyor. Birileri örgütler üzerinden bölgeyi, bölgenin etnik unsurlarını paramparça ediyor. Birileri hem sınırımızın güney tarafını dağıtıp çözüyor hem enerji koridorları açmaya çalışıyor. Örgütlerden biri etnik milliyetçi diğeri İslami kimliği öne almış. İdeolojik kimlikleri bir tarafa bırakıp üslendikleri rollere bakanlar gerçeği görecektir.
Unutmayın, Kuzey Irak ile Akdeniz arasında böyle bir koridor açılması Türkiye"nin güneyinde bir tampon bölge oluşturulması anlamına geliyor. Peki bu tampon bölgeyi kim yönetecek? Kürtler veya Araplar mı sanıyorsunuz? Kesinlikle değil. Projenin mimarları kimse onlar yönetecek. Onların en önemli amaçlarından biri Türkiye ile Araplar arasındaki bağı koparmak. Türkiye"nin güneyle bağlantısını denetlemek ve geleceğin bölgesel denklemini şimdiden yönetmeye başlamak.
Ankara"nın "Güvenli bölgeler oluşturma" tezinin anlamı burada ortaya çıkıyor işte. Varolan sorunlara müdahalenin de ötesinde, bu kuşağın uluslararası denetime açılmasını, bölge ülkelerinin kontrolünden çıkmasına, bir cephe veya garnizona dönüştürülmesine direnmektir bu.
Kürtlerle ve Araplarla aramıza kimse girmesin. Yeni efendiler, yeni patronlar istemiyoruz bu bölgede. Ve kimse örgütler üzerinden, örgüt aklı üzerinden bizi saf belirlemeye zorlamasın.
Bu sefer başaramayacaklar.
.Güney"deki fırıldak: Acil güvenli bölge tek çözüm
00:0025/10/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Adam koca devletleri parmağında oynatmaya çalışıyor. Bir örgüt Ortadoğu"nun karmaşık denkleminde ayak oyunlarına girişiyor ve Batı dünyasının desteğini arkasına alabiliyor. Dahası, Türkiye kamuoyunda bir çok kişi ve çevreyi de yanına çekebiliyor.
Ortada bir oyun var ve bu oyunun arkasında kötü bir tezgah var.
Her gün yön değiştiren, saf değiştiren, aslında ne istediğini ve ne yapmak istediğini kendisi bile bilemeyen ancak kendisine telkin edilenlerle hareket eden Salih Müslim, Kobani üzerinden yürütülen bölgesel senaryonun "fırıldak ismi" haline geldi.
IŞİD Kobani"ye saldırıyor, haftalardır çatışmalar devam ediyor, PYD güçlerine açıktan silah veriliyor, Türkiye"nin müttefikleri Türkiye"nin terör örgütü dediği bir yapıyla birlikte hareket ediyor. Salih Müslim bir taraftan "bizi kurtarın" çağrıları yaparken, diğer taraftan yardım taleplerini reddediyor.
Peşmerge gelecek, "hayır gelmesin" diyor. Bin beş yüz kişilik Özgür Suriye Ordusu yardıma gelecek, "hayır gelmesinler, kabul edemeyiz" diyor. Türkiye, "güvenli bölge oluşturalım, Kobani"nin güvenliğini de garantiye alalım diyor", "Asla kabul etmeyiz" diyor.
Bir ikiyüzlülük, bir sahtekarlık var ortada. Sadece ABD"den yapılan silah yardımlarını kabul ediyor, Türkiye"nin insani desteğini küçümsüyor, önemsiz gösteriyor, silahlı birliklerinin sınırı geçip Türkiye"ye sığınmasına, tedavi edilmesine bile minnettar kalmıyor.
Derdi Kobani değil onun!
Salih Müslim"in derdi Kobani değil. Kobani"den çok, şehrin düşmesinden çok, kendi liderliğini garanti altına almaya çalışıyor. Peşmerge"ye de bu yüzden karşı. ÖSO birliklerine bu yüzden karşı. Çünkü Peşmerge gelirse etkinliği sorgulanacak, onu başkaları kurtarmış olacak ve liderliği bir hiç olacak. ÖSO gelirse, bölgede Suriye"nin geleceğine oynayan bir yapı etkinlik kuracak. Korkusu bu. Türkiye bölgeyi güvene alırsa yine gelecek kaygısına düşecek.
Peki IŞİD diğer bölgeleri alırken neden direnemedin, Kobani"de dış yardım olmadan neden direnemiyorsun? Dünya Kobani"yi kurtarıp Salih Müslim"e terketsin istiyor. Dahası, Türkiye"nin güney sınırı boyunca bütün bölgeleri diğer unsurlardan temizlesinler ve bana teslim etsinler istiyor.
Bütün bu olup bitenleri terör olarak, sokak vahşeti olarak, bir kimlik savaşı olarak Türkiye"ye ihraç etmeye çalışıyor, bir nevi şantaj yapıyor. Suriye meselesi başladığından bu yana, son zamana kadar Şam yönetimi ile birlikte hareket etti. IŞİD ile paralel çalıştı. Şimdi birileri onun papucunu dama atıyor. Yarın eli rahatlasın, kendini güvende hissetsin yine Şam yönetimi ile birlikte çalışacaktır. Nitekim konjonktür gereği yalanlasa da, Suriye yönetimi kendisine destek verdiğini bile açıkladı.
Salih Müslim"e nasıl bir ihale verildi?
Salih Müslim, PYD üzerinden bir ihale almış görünüyor. Kobani ve Kürtlerin hassasiyeti gibi son derece verimli bir kaynak üzerinden kendisine açıkça silah gönderen ABD"nin de desteğiyle bir savaşı kazanmak ve bölgede ciddi bir güç olmak istiyor. Bunun en önemli ayağı Kobani"deki çatışmalarda elde edilecek kazanım gibi görünebilir ama o çok tehlikeli bir oyun oynadı: HDP ile birlikte Türkiye"yi köşeye sıkıştırmaya, sokak terörüyle bir şeylere zorlamaya çalıştı.
Müslim her ne ihale aldıysa bu ihalenin en önemli unsurlarından biri de Türkiye içinde yürütülen kirli senaryoydu. Şükür ki, bu durum erken fark edildi ve herkes uyandı.
ABD neden silah verdi?
Türkiye, terör örgütü olarak gördüğü bir yapıya ABD"nin açıktan silah vermesini iyi not etmeli. Bu işin yarını da var ve bu notlara yarın çok ihtiyaç olacak. Özgür Suriye Ordusu"na destek vermeyen, onu Şam yönetimi karşısında zayıflatan ABD ve Avrupalı müttefiklerimiz, ne oldu da bu kadar acil biçimde PYD"ye silah verme noktasına geldi? Bu desteğin kesinlikle Kobani"deki durumla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Senaryonun daha sonraki aşamalarında ne olacağı, neler planlandığı veya öngörüldüğü bugünkü pozisyon alıştan pekâlâ ölçülebilir.
Bütün bunların farkında olan Ankara"nın çok acil biçimde örgütler üzerinden yürütülen bu zorlamayı boşa çıkarması gerekiyor. Hiçbir zaman örgütlerin bir devleti rehin almasına, bir şeylere zorlamasına izin verilmemeli.
Türkiye"nin güneyinde IŞİD ve PYD"ye verilen ihaleler üzerinden bir tampon bölge oluşturulmak isteniyor. Bu, Türkiye"nin güney komşularıyla tüm ilişkilerinin, geleceğe dair hesaplarının sabote edilmesi anlamına geliyor. Biz, yıllarca PKK meselesinde de bölge ile ilişkilerimizde de Londra, Washington veya Brüksel üzerinden konuşmaktan yorulduk. Bunun çok zararını gördük ve bölgenin paramparça edilmesinin tek sebebi başka adresler üzerinden, başkalarının dili ile konuşmaya çalışmamız oldu. Aradakileri çıkarmadan, doğrudan yüz göz olmadan hiçbir meseleyi çözemeyeceğimizi artık biliyoruz.
Bu yüzden de şimdi örgütler üzerinden aynı adresler tekrar işi ele almaya çalışıyor.
ÖSO birliklerinin bölgeye gitmesi bu kötü senaryoyu boşa çıkaracak bir gelişme. Peşmergenin gelişi de böyle yorumlanabilir. Salih Müslim"in bütün bunlara karşı çıkmasının arkasında, kendisine rol ihale edenlerin aklı var.
Tek başına güvenli bölge tek çözüm
Bunlar yetmeyebilir. Kuzey Irak-Akdeniz koridoru Türkiye"yi içeriye hapseden bir kalkana dönüşebilir. Bu yüzden de Ankara"nın bir an önce güvenli bölge stratejisini uygulaması gerekiyor. Bu proje, yüzbinlerce mültecinin güvenliği kadar Türkiye"nin güvenliği için de son derece önemlidir. Bölgeye yönelik uluslararası müdahale ancak bu şekilde boşa çıkarılabilir. "Güvenli bölge" projesine karşı çıkanları alt alta yazın bakalım nasıl bir tablo ortaya çıkacak? O zaman tehlike daha net anlaşılacaktır.
Uluslararası irade güvenli bölgeyi istemiyor ve engellemeye çalışıyor. Türkiye ise, projenin uluslararası meşruiyeti için azami hassasiyet gösteriyor. Ancak Türkiye bunu tek başına uygulamak zorunda kalacaktır. Ve bunu kesinlikle yapmalıdır.
İki milyon Suriyeli barındıran bir ülke için bundan daha net ve kesin meşruiyet yoktur. Başka meşruiyet aramaya da gerek yoktur.
.İhvan Hilali ve Şii Hilali
00:0028/10/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap Baharı"nın başladığı ve başarılı olduğu ilk ülke olan Tunus"ta önceki gün yapılan seçimlerden Milliyetçi Nida Partisi önde çıktı. Tunus"un efsanevi dava adamı Raşid Gannuşi"nin kurucularından olduğu Nahda Hareketi ise seçimde ikinci parti oldu. Gerçi arada pek fark yok, ancak Nahda"nın birinci parti olması bekleniyordu. Nida"nın popüler ve hareketli seçmenlerine karşı Nahda"ın kemikleşmiş bir seçmene sahip olduğunu ve ülke genelinde en örgütlü yapı olduğunu düşünürsek, seçim sonuçlarında bölge genelinde esen rüzgarların az da olsa etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Kim kazanırsa kazansın, Ortadoğu için önemli olan bir partinin zaferi değil, demokrasinin zaferidir. Bir siyasi partinin öne çıkması değil ülkenin hatta bölgenin demokratikleşmesidir asıl hedef.
"Tunus modeli" ile ün salan Habip Burgiba"nın baskıcı rejiminin yerine şimdi "Tunus demokrasi modeli" öne çıkacaktır ve umuyoruz bu demokrasi mücadelesi uzun soluklu olur. Yoksa bölgesel sarsıntıların etkisiyle ülkenin yeniden otoriterleşen bir yapıya yönelmesi muhtemeldir.
Dolayısıyla Tunus"taki seçimleri, demokrasi yürüyüşünü azami ölçüde desteklemek, bütün bölgenin şiddet ve baskı rejimlerinden kurtulmasını isteyen herkesin öncelikli görevidir. Arap Baharı"na verilen destek gibi, özgür seçimlere verilen destek gibi bundan sonra da bu rüzgarın, demokrasi kültürünün Tunus"tan bütün bölgeye yayılmasına, model olmasına çalışmak gerekir.
İslamcı korkusu değil demokrasi korkusu
Bu rüzgarın önünde çok ciddi tehditlerin varolduğunu biliyoruz. Öncelikle içeriden beslenen otoriterleşme eğilimleri yeniden nüksedebilir. Bu eğilimlerin içeriden çok dışarıdan, bölgeden destek bulacağını hatta bölgenin demokratikleşmesinden rahatsız olan Batılı demokrasilerin bu otoriterleşme eğilimlerini destekleyeceğini bir yere not edin.
Bu yönüyle hem baskıcı Arap rejimleri hem de Batılı ülkeler, Tunus demokrasi modelini boşa çıkarmak ve bölgeye "kötü örnek" olmasını engellemek için her yolu deneyecektir.
Neden hep bölge vurgusu yapıyorum. Arap Baharı bir fırsattı. Kitleler 20. Yüzyıl''ın vesayet rejimlerine, baskıcı yönetimlerine karşı sokağa çıkmıştı. Özgürlük, demokrasi, refah istiyordu. Bölge ülkeleri ve Batılı ülkeler, bu toplumsal eğilimi fırsata çevirmek, yönetmek için büyük mücadele verdi ve süreci sabote etti. Tahrir"de demokrasi çağrılarının yerini darbe çağrıları aldı. Bu onlar için büyük bir başarıydı. "İslamcılar gelecek" korkusu ile yürütülen bu kampanyanın arkasındaki asıl korku "demokrasi" korkusuydu.
Bu yüzden süreç Yemen"de sabote edildi, Mısır"da tersine çevrildi, Suriye"de şiddete teslim edildi. On yıllardır bölgenin kaynaklarını verip iktidar satın alan rejimler müthiş bir başarı sağladı ve büyük dönüşümü şimdilik erteledi. Ortadoğu rejimleri ile Batı demokrasileri arasında demokrasi karşıtı olağanüstü bir dayanışma sergilendi.
Şii Hilali ve Arap-Fars savaşı
Bu dayanışma devam ediyor. Bölge ülkeleri üzerinden özgürlük ve demokrasi hareketlerini yok etmeye ayarlı bir strateji yürütülüyor. Bunun Tunus"taki seçim sonuçlarına etkisi var mı, ne kadar var, bu bir süre sonra tartışılır. Ama ülkenin tekrar otoriterleşmesi ve bölgenin bu etkiden kurtarılması için aynı dayanışmanın yoğun bir mesaide olduğunu tahmin ediyorum.
Bütün bunları bölgenin içinde bulunduğu çarpıklığı anlamadan görebilmek çok zor. Ortadoğu"da iki türlü bölgesel savaş var: Biri, İran etkisinin kırılmasına yönelik Arap dünyasının mücadelesi, diğeri de Müslüman Kardeşler (İhvan) yayılmasını engellemek için yine aynı güçlerin ortak mücadelesi.
Bu yönüyle Arap rejimleri hem Şii Hilali"ne hem de İhvan Hilali"ne karşı savaş veriyor. Arap milliyetçiliği de İslamcılık da bu savaşta hoyratça kullanılıyor. İran"a karşı Irak-Suriye cephelerinde ve Körfez''de savaş verilirken İhvan"ın Mısır"da olduğu gibi tasfiye edilmesi için de küresel bir ortaklık yürütülüyor.
Resmi şöyle anlatalım: Yemen"de Husiler üzerinden, Irak"ta Bağdat yönetimi üzerinden, Suriye"de Esad rejimi üzerinden, Lübnan"da Hizbullah üzerinden güç sağlayan bir İran nüfuz alanı var. Nüfusunun önemli bölümü Şii olan Bahreyn ve ciddi Şii nüfus barındıran Körfez ülkelerinde de bir nüfuz mücadelesi söz konusu.
Saddam Hüseyin döneminde Arap-İran sınırı, Irak-İran sınırıydı. Irak işgali sonrası Araplar"ın Doğu sınırı Suriye"ye geriledi. Şimdi Suriye üzerinde bir güç savaşı var ve bu savaş bir yönüyle Arap-Fars savaşıdır.
Arap rejimleri bu yayılmayı durdurmak, sınırı tekrar Irak topraklarına itelemek için örgütler üzerinden açık bir mücadele yürütüyor. IŞİD olayını biraz bu açıdan örnek olarak görebiliriz. Buna karşı İran, bir taraftan Kürtleri IŞİD"le hesaplaşmaya ikna etmek için mücadele ediyor diğer taraftan bütün askeri unsurları ile Bağdat ordusu üzerinden savaş yürütüyor. Körfez ülkelerinin finanse ettiği örgütler ve İran"ın kontrolündeki güç ve örgütler arasındaki çatışmaların arkasında tam bir bölgesel savaş var.
Peki İhvan Hilali nedir?
Sudan"dan Suriye"ye kadar bütün Arap kuşağındaki en güçlü örgütlü yapı, kadro, muhalefet söylemi Müslüman Kardeşler ve onun etkisindeki yapılardır. Bu bölgelerin yakın gelecekte bir tür Müslüman Kardeşler Kuşağı olacağını bütün dünya biliyor. Dolayısıyla, bölge içi güç mücadelesi, "İran tehdidi" kadar da bu gerçek üzerinden yürütülüyor. Arap rejimleri, monarşiler, otoriter yönetimler bir yandan İran nüfuz alanını daraltmaya çalışırken diğer taraftan da İhvan"ı zayıflatmaya, "İhvan tehdidi"ni engellemeye çalışıyor. Özellikle İhvan karşıtı kampanya ABD ve Avrupa"dan kayıtsız şartsız destek alıyor.
"İslamcı dalga" ya da "İslamcı tehlike" sloganının Batı başkentlerinde alıcısı oldukça fazla. Bu yüzden Mısır"da müdahale çok sert oldu, İhvan iktidardan hapse indirildi, askeri yönetim tercih edildi. Mısır"da tam anlamıyla küresel ölçekte bir müdahale izledik.
Ancak, İhvan korkusunun arkasında yatan asıl korku demokrasi korkusudur. Arap dünyasında demokrasi kültürünü en fazla içselleştiren yapı da İhvan söylemi ve kadrolarıdır. Burada rejimler, Müslüman Kardeşler dalgasıyla gelen rüzgarın aslında demokrasi rüzgarı olduğunun pekala bilincindedir ve Batı dünyası ile buna karşı "İslamcılık korkusu" üzerinden ittifak kurulmaktadır.
Türkiye"yi bu yüzden vuruyorlar
Zorba rejimlerin ayakta kalma mücadelesinin son dönemlerini yaşıyor bütün bölge. Bugün İran korkusu üzerinden yürüttükleri mücadele, Batı ile beraber "İslam korkusu" üzerinden destek bulan rejim direnişinin çok uzun sürmesi mümkün değil. Ama onlar Mısır"da buldukları morali bütün bölgeye yaymaya çalışacaklar. Tunus"taki demokrasi yürüyüşü onlar için en tehlikeli olanı. Bunu durdurmak isteyecekler, muhtemelen seçim sonrası kurulacak hükümet üzerinde oyunlar oynayacaklardır.
Rejimlerin İran tehlikesi kartına sarılıp arkasında İhvan"ı ve demokrasiyi bölgeye sokmama savaşını ibretle izliyoruz. Onların İslam korkusu ile neoconların ve İsrail aşırı sağının "İslam tehdidi" sloganı küreselleştirme kampanyaları aynı kaynaktan besleniyor. İki kesimin de bölgenin demokratikleşmesinden, özgürleşmesinden ödü patlıyor. Çünkü o zaman bütün oyunlar bozulacak, yüz yıllık vesayet yönetimi sona erecek.
Türkiye işte tam burada bütün bölgeye ve dünyaya bir çağrı yapıyor ve 21. Yüzyıl''a dönük bir heyecanı besliyor. Türkiye"ye yönelen okların tek sebebi budur.
.Peşmerge IŞİD"i durdurabilir mi?
00:0031/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kobani bir sembol savaşı haline geldi. Askeri strateji ya da Suriye"deki hakimiyet mücadelesinde küçük bir nokta olmasına rağmen bir tür yalan ve imaj savaşına dönüştü.
Kişisel hesaplaşmalar, içerideki siyasi kamplaşmalar, entelektüel kaprisler ve salvolar, paslaşmalar, sosyal medyanın algı düzeyini aşamayan analizler, bu analizlere dayanan büyük büyük laflar üzerinden bir Kobani kamuoyu izliyoruz. Bu örgütler savaşı gözlerimizi kör etti, zihinlerimizi bulandırdı. Irak-Suriye savaşını algılama biçimimizin bu noktalara gelmesi gerçekten üzücü.
Batı, İran ve Kürt medyasının IŞİD karşıtı dezenformasyonuna karşı Ortadoğu/Arap medyasının karşı dezenformasyonu kitleleri rehin aldı. Bölgeyi yakından izleyen uzmanlar ve bölge hakkında büyük sözler söyleyen yazarlar bu dezenformasyondan ciddi olarak etkilendi.
Dolayısıyla Kobani"nin aslında ne olduğu, bu küçük şehrin ötesinde ne anlamlara geldiği, bu savaşın nasıl da bölge savaşına dönüştürüldüğü konusunda pek kafa yorulmadı. Gerçekler enformasyon savaşlarına kurban edildi, herkes günübirlik saf tutma yarışına girdi. Bu yeni durum karşısında kimin sesi daha güçlü, kimin yazısı daha çok okunur o önemli hale geldi.
Kobani, Suriye"de yüzbinlerce insanın ölümünün önüne geçti. Irak"ta yeniden iç savaşın önüne geçti. Sanki IŞİD ve PYD değil de devletlerin savaşı, nüfuz/güç mücadelesi haline geldi. İki örgüt üzerinden Suriye ve Irak"ta var olan bütün devletlerin savaşına dönüştü. Yüzbinlerce insanın ölümü, bir saldırıda onlarca insanın hayatını kaybetmesi, Suriye"de kaybedilen çocuklar, koca şehirlerin el değiştirmesi bile Kobani"nin gölgesinde kaldı. En önemlisi de, Suriye"nin ne olacağı, Irak"ın ne olacağı ve bölgenin nereye doğru sürüklendiği konusu Kobani kadar merak edilmez oldu.
Burada sizce de bir tuhaflık yok mu?
Bir avuç toprak parçasında, küçük bir bölgede bütün dünyanın saf tutmasını, cephe oluşturmasını, Suriye ve Irak boyutlarının çok ötesinde bir savaş görüntüsü verilmesini iyi anlamak lazım.
PEŞMERGE VE ÖSO NE YAPABİLİR?
Normalde birkaç günde ya da haftada el değiştirecek bir şehir, haftalardır bombalanıyor, sokak çatışmaları yaşanıyor, IŞİD karşısında ülkeler ittifak kuruyor ama örgüt Kobani"nin dışına atılamıyor. PYD"ye her türlü destek veriliyor, silah gönderiliyor, yardım gönderiliyor, yaralıları tedavi ediliyor, ABD uçakları onların elini kolaylaştıracak şekilde IŞİD bölgelerine ağır bombardıman yapıyor, sonuç yine değişmiyor.
Şimdi Özgür Suriye Ordusu"ndan destek geldi. Kuzey Irak"tan Barzani birlikleri ağır silahlarla bölgeye geldi. Türkiye topraklarından büyük sevgi gösterileriyle Kobani"ye geçti. Bakalım sonuç ne olacak? Duruma bakılırsa, o görüntülerdeki coşkuya, konvoydaki askeri malzemeye bakılırsa Kobani savaşı birkaç günde bitecek gibi. Ancak IŞİD"in Irak içindeki ilerleyişine baktığımızda, Erbil"e dayanan örgütü ABD hava saldırılarının durdurduğunu düşündüğümüzde işin bu kadar kolay olmayabileceğini de düşünüyor insan.
O günleri hatırlayalım: IŞİD Musul"u savaşsız ele geçirdikten sonra hızlı ilerleyişini Erbil"e kadar sürdürdü. Bölgeye kırk kilometre kala ABD hava saldırıları başlatıldı. Bu arada Erbil"den kaçışlar başlamıştı bile. Peşmerge ile IŞİD arasında birkaç çatışma dışında gerçek bir savaş hiçbir zaman yaşanmadı. Belki en ciddi savaş Kobani"de yaşanacak. Nasıl olacak, birkaç gün içinde göreceğiz.
Ne olursa olsun, bizim için önemli olan Kobani üzerinden bölgesel senaryolar yazılmasının, Türkiye"nin istikrarının hedef alınmasının önüne geçmek. Vandalları sokaklara salıp o çirkin görüntüleri Türkiye"ye servis edenler bu savaşın uzamasını istiyor.
PYD"ye destek görüntüsüyle PKK ve HDP"nin şuursuzca ülkeyi kan gölüne döndürme, çözüm sürecini boşa çıkarma, ısmarlama politikalarla yeniden Türk-Kürt çatışması çıkarma planı şimdilik boşa çıktı. PYD-IŞİD savaşını Türkiye"ye taşıma senaryosu tutmadı. Ancak Selahattin Demirtaş"ın 1 Kasım çağrısı bu ateşi yeniden yakmaya ayarlı olabilir. Eğer böyle olursa Demirtaş olayların birinci dereceden sorumlusu olacaktır.
PYD KOBANİ SAVAŞI DEVAM ETSİN İSTİYOR
PKK"nın, PYD"nin IŞİD"le çatışma üzerinden yeniden güç devşirme operasyonlarını izliyoruz. ÖSO birliklerinin, Peşmerge birliklerinin Kobani"ye geçişine de bu yüzden direndiler. Kendi nüfuz alanlarının daralacağını, bölgede başka güçlerin etkinlik kuracağını düşünüyorlar.
Bu yönüyle PKK ve PYD, Kobani savaşının devam etmesini istiyor. Kitleleri etkilemek, harekete geçirmek, çatışma ve gerilim üzerinden güç kazanmak için Kobani üzerinden bir duygusal atmosfer oluşturuldu. IŞİD çekilirse ya da şehirden çıkarılırsa PYD zafer kazanmış olacak. Çekilmez, çatışmalar devam ederse Kürt milliyetçiliği bu savaş üzerinden diri tutulacak.
Bu savaşın derhal bitmesi ya da bitirilmesi gerekiyor. Çünkü Kobani, Suriye içi bir mesele olmaktan çıkıp bir Türkiye meselesi haline geldi. Suriye"de yüzbinlerce insanın ölümüne ses çıkarmayan ülkelerin Kobani hassasiyeti ile PYD"nin Kobani üzerinden yürüttüğü strateji aynı. O ülkelerin de Suriye diye bir derdi yok. Onların derdi de Türkiye aslında. Bu yüzden savaşı Türkiye"nin bitirmesi, bir şekilde kontrol altına almak için yollar araması gerekiyor. Peşmerge ile sonuç alınamayabileceği ihtimali de göz önünde bulundurularak.
Türkiye"nin şu anki politikaları doğru. PYD de IŞİD de terör örgütü diyorsak iki örgütün Türkiye"yi rehin almasına, dar bir alana hapsetmesine engel olmak zorundayız. O iki örgütten birini tercih etmek, bir başka sorunlar silsilesini davet edecek, devamında ciddi krizlere kapı aralayacaktır.
Yapılacak tek şey var: Kobani dahil, Suriye"nin bazı bölgelerinde, fiili durum gerekçe gösterilerek, uluslararası prosedür beklenmeden bir an önce güvenli bölge ilan etmek. Çünkü bu sınırdan, o bölgelerden Türkiye"ye yönelmiş ciddi, yakın bir tehlike söz konusudur. Yüzbinlerce mülteci gerçeği de bu operasyonun meşruiyeti için yetecektir.
Güvenli bölge için Kobani bir model olarak düşünülmelidir.
.Kobani ve Sykes-Picot: Bu sefer sınırları kim çizecek?
00:003/11/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
"Mesele Kobani değil Türkiye" cümlesi aslında her şeyi açığa çıkaracak kadar güçlü. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan"ın bu cümleyi üzerine ısrarla vurgulaması ve "Hala anlamadınız mı" şeklindeki sitemleri, Ortadoğu"da yaşanan amansız hesaplaşmanın Türkiye"de en yetkili ağızdan ilanı niteliğinde.
Evet, biz bunu anladık, biliyoruz..
Birinci Dünya Savaşı"nın yüzüncü yıl dönümünde bölgenin yeniden dizayn edildiğini, dünya savaşının mimarlarının bugün de bölgeyi biçimlendirmeye çalıştığını, eskiyen rejimlerin yerine yeni bir statüko oluşturmayı planladığını, bunu yaparken de bölgesel güçleri denklemin dışına itme çabası içinde olduğunu, buna direnenlere karşı acımasız bir yıpratma ve tüketme savaşı yürüttüğünü, Türkiye"nin son birkaç yılda yaşadığı bütün krizlerin bu amaca yönelik olduğunu biliyoruz.
Yıllardır bu bölgede olan her şeyi "yüz yıllık hesaplaşma"ya bağlamamızın sebebi de zaten bu. Birtakım aymazların, günübirlik çıkar peşinde koşanların, millet ve coğrafya duygusu yok edilmiş zihinlerin, cemaat ve parti iktidarı için ülkeyi ateşe verenlerin, yeni yüzyıllık tasarımın mimarlarıyla Türkiye karşıtı ittifak içine girenlerin işte bu büyük hesaplaşmada karşı cephede yer aldığını da biliyoruz.
TÜRKİYE NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?
Kobani üzerinden Türkiye"nin elini kolunu bağlama, hareket edemez hale getirme senaryoları uygulanırken IŞİD ve PYD gibi iki Truva Atı üzerinden bir gelecek tasarımı, yeni sınırlar ve güçler denklemi hesabı yapılıyor.
Açık söyleyeyim bu oyunun iki kurbanı var; Türkiye ve Kürtler. Aslında bölgenin geleceğini biçimlendirebilecek iki kesim, Kürt milliyetçiliği alabildiğine istismar edilerek boşa çıkarılıyor. Çözüm Süreci"nin içeriden ve dışarıdan hedef alınmasının tek sebebi de geleceğe yönelik bu güç birliğini şimdiden dinamitlemektir.
ABD ve Avrupa basınında son aylarda yoğunlaşan Türkiye değerlendirmelerine bakıldığında, bazı şeylerin değiştiği, Türkiye"yi ele alma biçiminin farklılaştığı, içerideki sorunların Türkiye ve bölgenin geleceğine yönelik projeksiyonlar için kullanıldığı, dar bir iç politika sorgulaması ya da analizi yerine "Türkiye ne yapmaya çalışıyor", "Yeni Türkiye ne demek", "Türkiye"den coğrafyaya nasıl bir söylem yayılıyor", "Bu durum bölgenin geleceğini nasıl etkileyecek" şeklinde sorgulamanın ağırlık kazandığı görülecektir.
Batı basını, önceden Türkiye"yi "sadece Türkiye" olarak tartışırken, şimdi bölgesel ve küresel ölçekteki etkileri üzerine pozisyon alıyor, bu eğilim "oyun bozan bir çıkış" olarak algılanıyor ve Türkiye karşısında bir cephe inşa edilmeye çalışılıyor.
İçerideki muhalif söylem ise bu cephe oluşumunun siyasetin beceriksizliğinden kaynaklandığı tezini işliyor. Oysa bu tamamen tarih ve coğrafya ile ilgili bir durumdur ve onlara düşen görev ise bu gerçeği değersizleştirmek ve kamufle etmek oluyor.
KORKAKLARIN ANLAMADIĞI ŞEY...
Bir büyük ülke hesabınız varsa karşınızda neredeyse yedi düveli bulursunuz. Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale"de bulduğunuz gibi. Türkiye"nin tam da 1. Dünya Savaşı"nın yüzüncü yılında, yüz yıllık vesayete son verme ve ayağa kalkma mücadelesine tanık oluyor dünya. Biliyorlar ki, Türkiye ayağa kalkarsa coğrafya ayağa kalkacak. Bu yüzden yeniden diz çöktürmeye, hizaya sokmaya, yönetilebilir alana çekmeye, başını kaldırıp sınırlarının ötesine bakmasını önlemeye çalışıyorlar.
Bu büyük bir mücadele. Bir anlamda yeniden varlık mücadelesi. Eğer Türkiye, yerinde dursaydı, Atlantik İttifakı ne derse ona boyun eğseydi, dış politikası ve iç politik dizaynı ısmarlama politikalarla yönetilseydi bu cephe asla oluşmayacaktı. Bir meydan okuma, bir tarihsel kırılma olmayacak, Türkiye küçülerek dar bir alana hapsedilecekti.
Tam tersi bir yükseliş hesapları bozdu. Yüz yıllık statükocular ile onların coğrafyadaki garnizon rejimleri Türkiye"nin bu çıkışından ürktüler. İçerideki zaaf alanları yeniden keşfedildi ve bütün bu alanlara yoğun saldırılar başladı. Demokratik sistemi alaşağı etme, sokak terörünü tercih etme dahil, bu yolda her türlü gayri meşru yöntem kullanılır oldu.
Ancak bu yerli düşünce ve çıkış dalga dalga bütün ülkeye, şehirlere, kasabalara ve köylere yayıldı. Yeni düşünce ve gelecek hesabı milletçe satın alındı, kabullenildi, içselleştirildi. Artık Türkiye toplumunun zihinlerinden bu düşünceyi koparıp almak mümkün olmayacak. Türkiye karşıtı cephe inşa etmeye çalışanlar bunun farkında bile değiller.
Soğuk Savaş dönemi korkaklığını üzerinden atamayan içerideki siyasi kimliklerin ve onların etkisindeki siyasi çevrelerin anlayamadığı şey; bunun tarihsel bir süreç olduğu, küresel ölçekte değişimler ile beslendiği, coğrafyanın dönüşümünün artık engellenemez hale geldiği gerçeğidir.
YENİ SYKES-PİCOT VE YENİ SINIRLAR...
Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü"nde Erdoğan"a sorulan iki soru dikkatimi çekti. Bir Fransız gazeteci Beştepe"deki yeni binayı hatırlatarak, "neden Çankaya değil de yeni bina" sorusunu soruyor. Burada semboller üzerinden "bir rejim değişikliği mi var" sorusuna cevap arıyor. Ama daha da önemlisi, böyle bir değişikliğin Yeni Türkiye"nin söyleminin neresinde durduğunu anlamaya çalışıyor.
Fransız siyaset bilimci Gilles Kepel ise, Erdoğan"dan "Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırların dikişlerinin patladığı" yönündeki ifadelerini açmasını istiyor. Yeni sınırlar mı çiziliyor, Türkiye coğrafyanın yeniden biçimlendirilmesinin neresinde, bu sınırları kim çizecek, Sykes-Picot anlaşmaları tarihe mi karıştı, Türkiye bunun neresinde... Merak ettikleri şeyler aslında bunlar.
Kimse günübirlik siyaseti, gelişmeleri merak etmiyor. Daha büyük ölçekte, bölgesel hatta küresel eğilimlerde Türkiye"nin pozisyonunu öğrenmeye çalışıyor. Batı basını gibi Batı başkentleri de Türkiye"yi artık bunlar üzerinden tartışıyor. Bu, yeni bir durum ve böyle de devam edecek. Ülkeler, güvenlik stratejileri, bölge tasarımları bundan sonra hep bu çerçevede ele alınacak ve Türkiye hep denklemin merkezindeki rolü üzerinden sorgulanacak.
Bu tarihsel eğilim, kırılmayı, yeni durumu, büyük değişimi Batı basını ve siyaseti anladı. Türkiye toplumu anladı. Coğrafyanın sokakları anladı. Ama Türkiye"nin entelektüel zekası, Türk ve Kürt Baasçılar anlamadı. Anlayanlar ise, vatan, millet duygusundan yoksunluktan, cemaat-örgüt düşüncesinden veya dışarıdan aldıkları ihaleler yüzünden Türkiye"nin ayağına kurşun sıkma derdinde.
KOBANİ BİZE NE ÖĞRETTİ?
Kobani"deki örgütler savaşının bize öğrettiği tek şey var: Buradan bile Türkiye karşıtı bir operasyon sahnelenebiliyor. Bu sefer Kürt milliyetçiliği üzerinden bir servis yapıldı. Bundan sonra da böyle olacak. Her fırsat bu şekilde istismar edilecek.
IŞİD de PYD de bölgesel güç mücadelesinin Truva atlarıdır. Ön cepheye sürüldüler ama arkada başka hesaplar yapılıyor. Harita taslakları, ülkelerin bölünmesi ya da birleştirilmesi gibi.
Bütün hesapların çıktığı tek bir yol var: Türkiye"yi bu işlerin dışında tutmak.
Ama inanın bunu yapamayacaklar...
Unutma İsrail; Kudüs sadece Filistin değildir!
00:006/11/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kudüs ruhtur. Kudüs isyandır, direniştir, diriliştir ve etkisi kıtalar üstü olan bir siyasi dildir.
Kudüs sadece Filistin değildir, sadece Arap değildir, sadece "Kudüs günü" söylemleriyle sınırlı değildir.
Kudüs İsrail değildir ve hiçbir zaman İsrail olmayacaktır.
Filistin halkı sadece Kudüs"e emanet edilmiştir. İlahi takdir Filistin halkını oraya bekçi kılmıştır. Onlar onu korur, Kudüs de onları korur.
Filistin Kudüs olmadan sadece bir millettir, Arap ulusunun bir parçasıdır, Müslüman ümmetinin o bölgedeki sakinleridir.
Kudüs de sadece Filistin"in değildir, Arap ulusunun değildir.
İSRAİL BU ÖFKE İLE YÜZLEŞMEDİ
Bu öyle bir güç, öyle bir söylem, öyle bir direnme ve mücadele ruhudur, öyle büyük bir öfkedir ki, dalga dalga bütün kıtalara yayılır.
O zaman Kudüs"te verilen söz ne ise, hissedilen duygu ne ise, Afrika"nın derinliklerinden Asya"nın en ücra köşelerine kadar aynı sözler verilir, aynı duygu ve öfke yeryüzünü sarar.
İsrail henüz bu öfke ile yüzleşmedi. Hiç yüzleşmedi. Bunun ne anlama geleceğini bilmiyor.
İsrail sadece Filistin halkıyla mücadele etti. İsrail sadece Arap dünyasıyla bir savaş yürüttü. Bu dilin ne kadar güçlü olduğunu, Kudüs"e dokunanlara, Mescid-i Aksa"ya hakaret edenlere nasıl bir öfke yöneleceğini hiçbir zaman görmedi.
1969"da Mescid-i Aksa"yı yakmaya girişti. İslam Konferansı Teşkilatı kuruldu. Şimdilerde işe yaramaz görünse de coğrafyada özgürlük anlayışının filizlenmesine yol açtı.
Irkçı Ariel Şaron Mescid-i Aksa"ya girdi, şımarıkça bir gövde gösterisi yaptı, İntifada"nın tohumları atıldı.
1917 RUHU VE HEP AYNI CÜMLE
İşte o intifada küresel bir siyasi dilin oluşması için olağanüstü bir çıkış oldu. Filistin"de kurulan cümle ile Endonezya"da, Afganistan"da, Bosna"da, Cezayir"de kurulan cümleler aynileşti.
Müslüman dünya bu dil üzerinden kendi siyasi küreselleşmesini geliştirdi. Bugün, bu küreselleşmenin siyasi sarsıntılarını izliyoruz. Yakın gelecekte ise, zaferlerini izleyeceğiz.
Bu, Kudüs"ün, Mescid-i Aksa"nın gücüydü. Ülke ülke, şehir şehir direniş ve hesaplaşma haritaları şekillendi. Kuşaklar bu söylemle, bu öfke ve hesaplaşma düşünceleriyle yetişti.
Şimdi o kuşaklar, Mescid-i Aksa"nın zihinlerine sinmiş bilinciyle, yüz yıl önce Filistin"deki küresel işgale direnenlerin hatıratlarıyla yeni bir tarih başlatıyor. Kudüs"ü Filistin"in bir parçası olarak değil, İsrail"in işgal etmeye çalıştığı bir şehir olarak değil, Arap-İsrail anlaşmazlıklarının bir örneği olarak değil, 1917"de küresel işgal ordularına direnenlerin kimliğiyle okuyor.
Amerika ve Avrupa, yüz yıldır coğrafyaya hükmeden vesayetçiler, bugün kendilerine yönelen öfkenin çıkış noktasının burası olduğunu bugün bile anlamaktan yoksun.
İsrail devletinin şımarıklığının, arsızlığının bedelini onlar ödüyor ama bu ahmaklıklarının gelecekte nelere, hangi öfke seline yol açacağını düşünmeye bile niyetleri yok.
Dün aynı şımarıklığa, edepsizliğe bir kez daha tanık olduk.
İsrail askerleri, günlerdir Mescid-i Aksa etrafında bir kriz çıkarmaya çalışıyordu. Mescid"e girişleri yasaklıyor, yüreği Kudüs olanlara eziyet ediyordu. Bir şeyler olacağı belliydi. Tam da bu sırada bazı ülkeler ardı ardına Filistin devletini tanımaya başladı. İsrail bir şeyler yapmalı, dikkatleri başka yöne çekmeliydi.
Nihayet dün bunu başardı, taşkınlığını zirveye taşıdı. Müslümanların ilk kıblesine girdi ve büyük bir saygısızlık örneği sergiledi. Şaron"un provokasyonundan bile ileri gitti.
MESCİD-İ AKSA GÜÇTÜR, SEMBOLDÜR, DİRENİŞTİR
Krizle, çatışmayla, savaşla, kanla beslenen bir devletten söz ediyoruz. Kan akıttıkça, öldürdükçe stratejik değeri artan, Batı desteğini garanti eden, eski sömürgeci kültürün coğrafyamızdaki garnizon devletinden söz ediyoruz.
Ama bu iş Gazze"ye benzemez. Bu iş, birkaç Arap rejimini ABD üzerinden kontrol altına almaya benzemez. Bu iş, Filistin halkına eziyet üzerine eziyet etmeye benzemez. Kudüs ve Mescid-i Aksa bir Arap sorunu değil ki, onların tepkileriyle ölçülebilsin.
Mescid-i Aksa bir semboldür, güçtür, mahremiyettir. Her Müslüman"ın evi bir Mescid-i Aksa"dır. Ona hakaret edenler sadece Filistin halkına hakaret etmemiştir. Pasifik"te küçücük adalarda yaşayan insanlar bile bu hakareti hissedecek ve asla hazmetmeyecektir.
İsrail şunu bilmeli ki; Aksa avlusunda kendine direnen kadın gibi milyonlarcası var. Aksa"nın duvarları arkasında kendisine direnen gençler gibi yüz milyonlarcası var. Bugün paramparça görülen o toplumlar, gençler, kadınlar Mescid-i Aksa üzerinden tek ses olabilir. İşte o ses, İsrail"i titretir, İsrail"le birlikte olanları titretir. O ses yeryüzünün en güçlü sesi haline gelir.
Ve bir gün gelecektir de.
.İsrail, Mısır ve İran Türkiye"den rahatsız!
00:0010/11/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Türkiye ile İsrail arasında 20. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran eksenin çökmesi, iki kutuplu dünya sisteminin çökmesi gibi, bulunduğumuz coğrafyanın bütün güç denklemini değiştirdi.
Türkiye ile Mısır arasındaki geleneksel dostluğun; askeri darbe yüzünden kopması, İsrail"in elini güçlendirdi. Ankara"nın demokrasiden yana tavır alması, küresel ölçekte destek gören askeri müdahaleyi reddetmesi üzerine İsrail ve Mısır, Türkiye karşıtı bir cephe kurma yolunda olağanüstü yakınlaştı.
Türkiye"nin; Birinci Dünya Savaşı sonrası yakın çevremizde oluşturulan statükoyu, zorba rejimleri, sömürge artığı garnizon devleti modelini reddetmesi, kitlelere bu rejimlerden kurtulma çağrıları yapması, coğrafyanın yüzyıllık esaretine son vermeye dönük güçlü bir siyasi dil üretmesi karşısında devasa bir cephenin oluşmasına yol açtı.
Ankara"nın devrimci söylemi Ortadoğu"daki rejimleri panikletirken, bölgeyi yüz yıldır vesayetle yöneten merkez güçleri endişelendirirken, coğrafyanın bütün şehirlerinde, sokaklarında çok güçlü bir değişim dalgasına yol açtı.
Özgürlük, adalet ve onur arayışındaki kitleler, yıllardır baskı altında tutulan bu duygu ve söylemlerini açığa çıkaracak bir destek buldu. Buradan bakınca, bölgedeki rejimlerin, otoriter yönetimlerin, batılı güçlerin desteğiyle ayakta duran iktidarların Türkiye"yi tehdit görmesinin yadırganacak bir tarafı yok. Yine o rejimler üzerinden coğrafyayı yönetenlerin, ülkelerin ve iktidarların ellerinden kayıp gitmesine göz yummayacaklarını da tahmin etmek zor değil.
TÜRKİYE"Yİ DURDURMA VE YENİ BÜYÜK OYUN
Dolayısıyla bölgesel yönetimlerle vesayetçi güçler arasında "Türkiye"yi durdurma" meselesinin 19. yüzyıldaki "Büyük Oyun" benzeri Türkiye karşıtı bir "Büyük Oyun" tezgahlamalarının sebeplerini anlamak zor değil.
Türkiye kolay yolu seçebilirdi. Susar işine bakardı. Etrafıyla hiç ilgilenmezdi.
Ama o zaman iki durum çıkardı karşısına: Kürt meselesi yüzünden küçülmek zorunda kalır, yüz yıldır devam eden vesayet bir yüz yıl daha devam ederdi.
Bağımsız olmayı, büyümeyi, güçlenmeyi, yerli olmayı, kendi yolunu çizmeyi, coğrafyasının gücünü öne çıkarmayı tercih etti. Küçülerek değil büyüyerek varolma mücadelesine girişti.
İçerideki bazıları, bu büyük resmi anlamaktan yoksun. Günübirlik, kısa süreli hesaplara göre Türkiye"yi ve bölgeyi anlamaya çalışıyorlar. Oysa bu uzun soluklu bir mücadele ve sonuçlarını almak da uzun zaman alacak. Tek sorunumuz biraz sabır, biraz anlayış, biraz dünyayı ve bölgeyi anlamaya çalışmak.
Küresel ölçekte de bölgesel ölçekte de köklü değişimler yaşanıyor ve bu değişimler Türkiye"nin içeride yaptığı değişim/reformlarla örtüşüyor. Tarih yapmak zordur, güçlü bir irade ve sabır gerektirir.
Türkiye karşıtı cephenin içeride neden bu kadar ortak edinebildiğini de bu resimden anlayabiliriz. İçerideki vesayetçilerle bugün Ortadoğu"da vesayetle yönetilen rejimler arasında bölgeye ve dünyaya bakışta hiçbir farklılık yok çünkü.
İSRAİL, MISIR, İRAN BENZEŞMESİ
Onlar da o otoriter yönetimler gibi Birinci Dünya Savaşı sonrası statükonun şekillendirdiği bir algı düzeyine sahipler. 1979"da büyük bir devrim yapıp dünyayı sarsan İran"ın da bölgedeki rejimlere benzediğini, onların oyun kurallarına göre hareket ettiğini buraya not edelim. Dolayısıyla Türkiye, yaşadığımız bölgede tek devrimci ülke olarak öne çıktı.
İsrail"in Türkiye karşıtı tezleriyle, endişeleriyle Sisi yönetimindeki Mısır"ın endişeleri aynı. Gariptir, İran"ın Türkiye ile endişeleri de bu iki ülke ile aynı.
Bu üç ülke de, bölgeyi yöneten vesayetçi merkez güçler gibi, Türkiye"nin içe kapanmasını sağlamaya, enerjisini içeride tüketmeye, etnik ve mezhep gibi kimlik ayrışmaları üzerinden travmalara sürüklemeye çalışıyor.
İsrail bütün bölgede operasyonlar yapacak, at oynatacak, İran bütün bölgede örtülü operasyonlar yapacak, oyunlar tezgahlayacak ama Türkiye sınırlarının ötesine bakmayacak bile! Var mı böyle bir dünya?
Almanya"nın son zamanlarda Kuzey Irak ve Kürt meselesine yakın ilgisi ile İran"ın aynı konulardaki yakınlığının bu kadar benzeşmesinin sebebi de budur.
Mısır, Yunanistan ve Rum Kesimi liderleri dün biraraya geldi. Amaçları Akdeniz"de Türkiye"ye meydan okuyan bir enerji-güvenlik ittifakı oluşturmak. Darbe sonrası Mısır yönetimi aklı sıra intikam almaya çalışıyor. Oysa bu bir İsrail projesidir.
TÜRKİYE"YE KARŞI AKDENİZ İTTİFAKI
İsrail"in Doğu Akdeniz"de keşfettiği, önemli bölümü Lübnan ve Filistinlilere ait doğalgaz kaynakları üzerinden Almanya ve Fransa"nın da destek verdiği bir Akdeniz İttifakı projesi var. Önceleri Mısır da bu işin içindeydi. Ancak Ankara"nın sert reaksiyonu ile Mısır geri adım atmıştı. İsrail ise Yunanistan ve Rum Kesimi ile enerjinin yanı sıra askeri anlamda köklü anlaşmalar yaptı. Bu ülkelerin hava sahasını kullanmak dahil, çoklu askeri anlaşmalar imzaladı. Türkiye"yi çevreleme stratejisiydi bu. Girit açıklarında S-300 füzelerinin de kullanıldığı askeri tatbikatlar yaptılar, İsrail savaş gemileri Türkiye"nin burnunun dibindeki Meis adasına kadar geldiler.
Askeri darbe sonrası güvenlik stratejilerinden büyük oranda İsrail"in vesayetine giren Mısır, sadece Türkiye"nin intikam almak için İsrail projesine büyük bir hevesle katıldı. İsrail-Mısır ortaklığında bu cephe güçlendiriliyor şimdi.
Ancak bütün bunlar, Türkiye"nin nasıl merkezi bir güç haline geldiğinin göstergesi. Ne kadar gücünüz varsa karşınızda o kadar düşman edinirsiniz. Ne kadar iddianız varsa çevreyi o kadar rahatsız edersiniz.
Bütün bunlar Türkiye karşıtlığından çok Türkiye"den duyulan korkunun, endişenin göstergeleridir. Bu endişeyi daha fazla hissedecekler. Çünkü Türkiye yolundan dönmeyecek, o tarihi dönüşümü tamamlayacak, siyasi tarihte ciddi bir kırılmaya zemin hazırlayacaktır.
Türkiye"deki siyasi akıl ve idrak, Birinci Dünya Savaşı"nın defterini dürme üzerine kurgulanmıştır ve bu tarih sona erecektir.
Bu arada, Akdeniz"deki son gelişmeye karşı Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu"nun dünkü açıklaması sanırım Türkiye"nin pozisyonunu tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya koydu. Bu mesajın dün Kahire"de toplananlar tarafından dikkatle not edildiğinden eminim.
.Şehirlerin çağrısına, Halep"e ses verin..
00:0012/11/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kobani olayları gözlerimizi kör ediyor, Suriye ve Irak"ta olanların gerçek boyutlarını bizden gizliyor demiştim. Çünkü birileri Türkiye"yi kendi doğrultularında pozisyon almaya zorluyor, yer yer şantajlar yapıyor, içeriyi karıştırmakla açıktan tehdit ediyordu.
IŞİD ve Kobani üzerinden bir perdeleme yapılıyordu. Toplumsal ilgi ve algı bu yönde işleniyor, kamuoyu hassasiyeti provoke ediliyor, IŞİD ve PYD arasında tercih yapma gibi çarpık bir durum servis ediliyordu.
Bu servis kısmen başarılı da oldu. Türkiye"de bazıları IŞİD"e sempati duymaya başlarken bazıları da PYD için estirilen sempati rüzgarlarından etkilendi.
İki örgüt, Türkiye"nin Ortadoğu"da, harita değişiklikleri dahil, taşları yerinden oynatacak güçteki gelişmelere bakışını biçimlendirir oldu.
Öyle ki, YPG ile ilgili küçük eleştiriler bile bazı çevrelerden tepki görmeye başladı. Çözüm Süreci gerekçe gösterilerek, belki iyi niyetle gösterilen bu tepkiler, tamamen konjonktürel bir bakışı yansıtıyordu, içeriği itibariyle son derece sığ ve tehlikeliydi. Çünkü örgütlerin pozisyonu değişkendi. Bizim coğrafyada devletler bile günübirlik pozisyon değiştirirken örgütler üzerinden düşünce üretmek, bakış açısı geliştirmek siyasi ve entelektüel akıl için son derece endişe vericidir.
ÖRGÜT AKLıNı AşAMAYAN ENTELEKTÜEL BASİRETSİZLİK
Devlet aklı bu tehlikeyi gördü, siyasi iktidar bunu farketti, servis edilen oyunu iyi okudu, şantajlara rağmen pozisyonunu değiştirmedi. Maalesef entelektüel çevre bunu anlayamadı, günübirlik rüzgarlara göre düşünce biçimlendirdi. Bu çevrelerin bölgeyi anlama biçimi iki örgütün siyasi hesaplarının bile ötesine geçmeyi başaramadı.
21. yüzyıl dünyasını şekillendiren en büyük paylaşım savaşının yaşandığı bir coğrafyayı bu denli sığlıkla okumamız gelecek için gerçekten ürkütücüdür. Söylemeye dilim varmıyor ama okur yazarlarımızın düşüncelerini örgütlerin perspektifleri tahmin edilenden daha fazla biçimlendirir oldu.
Düşünün YPG veya PKK bile neredeyse dokunulmaz bir hal aldı. Çözüm sürecini alabildiğine destekleyen ancak bakış açısını bu örgütlere göre belirlemeyenler yadırganır oldu hatta Kürt düşmanı ilan edildi.
Unutmayın, Ortadoğu denklemi tarihin her döneminde karmaşıktır. Dünyada, bu kadar karmaşık bu kadar sorunlu başka bir coğrafya yoktur ve olmayacaktır. Çünkü yüzyıllardır bu böyledir. Semavi dinlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin merkezi olan, doğduğu yer olan dolayısıyla her medeniyet mensubunun bir şekilde hak iddia ettiği, kimliği açısından bir aidiyet hissettiği bu topraklar tarihin her döneminde güç ve etkinliğin ölçüldüğü alan oldu.
SELAHADDİN"E MİSİLLEME, FAHRETTİN PAŞA DİRENİŞİ
Birinci Dünya Savaşı"nda Kudüs"ün işgalini Selahattin"e misilleme olarak görenler bu tarihi derinliği net biçimde ortaya koyuyor. Medine Müdaafası"nda imparatorluk çözülmesine rağmen teslim olmak istemeyen Fahrettin Paşa bu derinliğin bilincindedir. Irak işgal edildiğinde Kut-ul Amare savaşlarını hatırlayanlar da bunun bilincindedir.
Ortadoğu olarak tanımladıkları coğrafyaya yönelik bütün tasarımların arkasında bu bilinci, bu tarihi perspektifi görürsünüz. ABD"nin Irak işgalinde kullandığı söylemin bile Haçlı Savaşları"na vurgu yapmasının sebebi budur. Ebu Gureyb"de Müslüman esirlere işkence edenler, tarihsel bir intikam hırsıyla hareket etmiştir.
Bu coğrafya, kendi iç çatışmalarıyla değil, küresel ölçekte güç çatışmalarıyla biçimlendirilir. Merkez güçlerin boy ölçüştüğü bir alandır. İçerideki örgütler mücadelesi ve bölgedeki vesayet yönetimleri tarih belirleyici değildir. Tarih belirleyenler, Birinci Dünya Savaşı"ndaki küresel müdahale cephesi ve karşısında direnen güçlerin pozisyonudur. Bugün aynı cephe, aynı güç paylaşımı, aynı tarihsel hesaplaşma yeniden yaşanmaktadır.
MEZOPOTAMYA"NIN KALBİNE YERLEŞMEK
Bu yüzden Suriye ve Irak"ta yaşananlar, şimdiye kadar tanık olduğumuz iç bir krize benzemiyor. Irak işgali döneminde bunun yeterince farkında değildik. Bazılarımız, Mezopotamya"nın kalbine yüzbinlerce askerlik yabancı orduların yerleşmesini Saddam Hüseyin düşmanlığı gibi sığ bir anlayışa sığdırdı. Oysa bu orduları kalbimize yerleştirenlerin bin yıllık hesapları vardı.
Şimdi de olanları PKK-YPG ile IŞİD arasındaki çatışmalar sanıyoruz. Toplumlar, devletler ve siyasi çevreler buna göre pozisyon alıyor. Hiç kimse; "Yahu bu Kobani nedir ki, ABD dahil hemen bütün ülkeler bu küçücük kasaba için pozisyon alıyor" diye merak etmedi. Kobani üzerinden sorular sorup cevaplarını aramadı. Düşünmeden, tamamen duygusal ve gündelik reflekslerle kendine bir taraf seçti.
Örgütler gelip geçicidir. Devletler bile gelip geçicidir. Önemli olan ülkelerin, bölgelerin, şehirlerin coğrafyanın tarihidir. Bizler şehirlerin safında olmazsak, şehirlerin aklı ile, tarihsel hafızası ile hareket etmezsek bu bölgede hiçbir iz bırakamayacağız.
ÖRGÜTLER ÜZERİNDEN KİMLİKLER SAVAŞI..
Madem bu kadar güncel bakıyoruz hiç değilse Kobani üzerinden güncel senaryoları bari görseydik. Bütün dünyanın dikkati bir kasabaya odaklandırıldı ama arkadan Halep Kuşatma altına alındı. Kobani tarih değildir ama Halep coğrafyanın tarihidir. Tarih yapan şehirler arasında Halep vardır, Kobani yoktur. Şimdi binlerce belki yüzbinlerce Halepli, kuşatmadan, yeni bir katliamdan kaçıp Türkiye sınırına yönelecek.
Madem güncel bakıyoruz en azından bunu bari görseydik.
Kimse Türkiye"nin pozisyonunu yargılamasın. Bu büyük bir adaletsizlik olur. Tarihi bir idrak ve vicdanla hareket eden Türkiye, yüzbinlerce mağduru hiçbir hesap yapmadan evinde ağırlıyor, kardeş biliyor ayrıca Suriye ve Irak"ın geleceğine dair sağlam söz söyleyen tek ülke olarak öne çıkıyor. Belki bunları bugün anlamayacaksınız ama yarının tarihi bunu yazacak, yarının kuşakları bunu bilecek ve bu vefa, tarihi hafızada yerini alacaktır.
İşgal döneminde saflar netti. İşgal eden işgal edilen belliydi. Örgütlerin pozisyonları, hangi güce yakın oldukları, kimler adına savaştıkları biliniyordu. Ancak bugün öyle değil. Son derece karmaşık, kimin kim adına savaştığı, kimin silahını kullanıp tetiğini çektiği belli değil.
Örgütler üzerinden kimlikler savaşı tezgahlanıyor. Örgütler üzerinden enerji paylaşımı yapılıyor. Örgütler üzerinden haritalar çiziliyor, sınırlar değiştiriliyor. Örgütler üzerinden devletler yakılıp ülkeler parçalanıyor, yeni devletler kurulmaya çalışılıyor. Örgüt kimliğini bile aşamayan garnizon devletler tetikçi olarak kullanılıp Birinci Dünya Savaşı"nın yüzüncü yıldönümünde yeni bir coğrafya dizayn ediliyor.
ŞEHiRLERiN ÇAğRıSı: TARiH HALEP"TİR, KOBANİ DEĞİL
Bizler, Birinci Dünya Savaş"nda küresel işgale direnen ancak kaybedenler, yüz yıl sonra o derin akılla yeniden tanıştık. Bizim olan, bize ait olan, yerli olan idrakle, kimlikle buluştuk. Bu bir zaferken, coğrafyayı biçimlendirecek bir bilinçken bizlere bunu unutmamız salık veriliyor. Bu düşünce ile ayağa kalkmaya çalışırken tekrar diz çökmemiz isteniyor.
Türk olalım, Kürt olalım, Arap olalım bizlere, coğrafyanın insanlarına yeniden savaşlar, çatışmalar, ayrışmalar, kıyımlar ihale ediliyor. Bu ihaleleri alan örgütler, devletçikler ve otoriter rejimler, Birinci Dünya Savaşı"nda bize karşı cepheye sürülen Gurkalar"dan hiç de farklı değildir.
Hiçbir şey yapamıyorsak, hiçbir şeyi göremiyorsak şehirlere kulak verelim. Şehirlerin; Bağdat"ın, Şam"ın, Konya"nın, Kahire"nin, Kudüs"ün bizi çağırdığı yöne gidelim. O şehirler ki, nice imparatorlukları toprağa gömdü. O şehirler ki, nice zalim yönetimleri yok edip binlerce yıllık tarih inşa etti.
Gelin onların sesine kulak verelim, onların çağırdığı yöne gidelim. İşte o zaman bu coğrafyada tarih yeniden yazılacaktır. İşte o zaman Türkiye de yakın çevresi de ayağa kalkacak, kendini bulacaktır. İşte o zaman bütün vesayetçi rejimler yerle bir olacak, yüz yıllık esaret sona erecektir.
Bu sözleri hiç değilse bugünlük Halep için okuyalım. Halep"e selam duralım, onun acısına ortak olalım, onun çağrısına ses verelim...
.G20, küresel hesaplaşma ve Türkiye mücadelesi...
04:0020/11/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Küresel ekonomik kriz siyasal krizlere, sosyal patlamalara ve jeopolitik sarsıntılara neden olacak...
Krizin ABD ve Avrupa’yı vurduğu 2009’lardaki güçlü söylem buydu. Aslında 2005 ve 2006’da başlayan ancak uzun süre üstü örtülen, küresel ekonominin beynini, başkentlerini vuran krizi, resmi veriler dışında özgürce tartışanlar, siyasal krizlere ve jeopolitik değişimlere karşı bütün dünyayı uyarıyordu.
Bu uyarıların ne kadar doğru olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılıyor. Merkez ekonomiler, o günden bu yana 21. yüzyılın bu travmasının üstünü örtmeye çalışırken krizi sona erdirecek yapısal değişimlere asla kapı aralamadılar. Çünkü varolan ekonomik sistem onlara olağanüstü bir siyasi güç veriyor, bu güçle dünyayı yönetebiliyorlar dolayısıyla bu imkanı ellerinden kaçırmak istemiyorlardı.
Krize çözüm bulunamamasının, bundan kaçınılmasının sebebi aslında siyasi bir kavgaydı ve merkez ekonomiler siyasi güç hesabı yapıyorlardı. Aksi takdirde 21. yüzyılın güç haritasındaki payları küçülecek, en azından ellerindeki gücü paylaşmak zorunda kalacaklardı. Bu paylaşımı yapmamak için de travmanın devam etmesini göze alabildiler.
Davutoğlu ve G20 zirvesi
Bu arada, travmanın siyasi ve sosyal sonuçlarını kendi sınırlarının dışına ihraç etmeye, iç savaşları, etnik çatışmaları, sosyal patlamaları kendi coğrafyalarının çok ötesine taşımaya başladılar. ABD’deki sosyal huzursuzluklar ile Avrupa’daki huzursuzluklar bu şekilde ertelendi. Bu sırada Ortadoğu’da yeni çatışmalar üretildi, Arap Baharı gibi toplumsal dalgalanmalar bizim coğrafyada denendi ve kitlesel reaksiyonun tansiyonu hesaplandı. Bu yönüyle Arap Baharı, Batı ülkelerinin ya da merkez ekonomilerin toplumsal kriz senaryoları için bir deneme oldu.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, G20 zirvesi için gittiğimiz Avustralya’da, ekonomik krizin siyasal krizlere dönüşme ihtimalini tekrar hatırlattı. Krizin atlatıldığı imajı oluşturulsa da tehlikenin devam ettiği, dünyanın hala küresel kriz anaforunda olduğu, ülke ve ekonomik/siyasi bloklar arasında ciddi yaklaşım farklıkları bulunduğu bir gerçek. G20 diye bildiğimiz yapının tüm zirveleri, krize çözüm bulmaktan ziyade bu ekonomik/siyasi blokların durdukları pozisyonu güçlendirme çabalarına sahne oluyordu çünkü.
Aslında 2009’dan bu yana bütün G20 zirveleri dünya ekonomisinden çok küresel güç haritasının ne kadar kırılgan ve bu yöndeki rekabetin ne kadar sert olduğunu göstermekten başka bir işe yaramadı. Yeni ekonomik başkentler ve yeni siyasal bloklar arasındaki çatışma dışında söz konusu zirvelerden hiçbir somut sonuç çıkmadı. Her zirve biraz daha ayrışma görüntüsü verdi. 2009 krizinde batan merkez ekonomiler, aynı dönemde hızla yükselen orta ölçekli ülkelerin kazanımları ile krizi atlatma yolunu tercih etti. Ancak bu uyanıklık uzun süreli değildir ve İngiltere Başbakanı David Cameron’ın dediği gibi yeni bir kriz dalgasının dünya ekonomisini vurma riski çok yüksekti.
Onlar hala G20’yi “siyasallaştırmayalım” derdinde olsa da dünya durumu jeopolitik bir kriz olarak tanımladı bile. Atlantik merkezli küresel sistem arayışına karşı olanlar, krizden yeni bir dünya haritası çıkarma, Atlantik'in tartışmasız hakimiyet tezlerini boşa çıkarma derdinde. Bu da çatışmanın yaygınlığını ve şiddetini gözler önüne serecek bir ölçüdür.
Örgütler savaşı ve G20 savaşı..
Biz her ne kadar yakın çevremizdeki çatışmalara, örgütler savaşına, etnik kavgalara, ülkeleri bölme senaryolarına odaklansak da, savaş çok daha derin, çok daha ölümcül. Ekonomik çatışma yeryüzünün bir çok bölgesinde yeni bloklaşmalara neden oluyor, bu ekonomik çevreler hızla siyasal bloklara dönüşüyor. İşin sonunun nerelere uzanabileceğini tahmin etmek güç değil. Çünkü zirveler bu çatışma alanlarını daraltması gerekirken daha da derinleştiriyor, iklimi daha da sertleştiriyor.
G7’nin G20’ye dönüşmesi Batı’nın ekonomik krizin faturasını paylaşma projesiydi. Ancak bu dönüşüm yükselen ekonomilere yaradı, kendileri için bir çözüm üretemedi. Aslında çözüm apaçık ortada, zihinlerindeydi. Küresel iktidarı paylaşmamakta ısrar ettikleri müddetçe kriz ABD ve Avrupa’yı çok daha şiddetli dalgalarla vuracak. Bunu biliyorlar ama gücü yine de paylaşmıyorlar. Sadece sonu erteliyorlar.
Bu erteleme hiç de hayra alamet değil. Batı ekonomilerinin, siyasal merkezlerinin bu erteleme düşüncesinin arkasında oyunun bütün kurallarını değiştirecek acımasız bir hesaplaşma düşüncesi olabilir. Bu hesaplaşmanın da, bugün Ortadoğu’da yaşadığımız dar ölçekli çatışmaların çok ötesinde olabileceğini aklımızın bir kenarında tutalım. Yoksa oyunun kurallarını Batı lehine değiştirecek başka ciddi ihtimallerin ufukta görünmediğini herkes biliyor.
Türkiye’nin, G20 Dönem Başkanlığı yeni bir söyleme fırsat verecek. Kendileri dışındaki her çevrenin, ülkenin ve toplumun kendi başına bırakılmasını isteyen ayrımcı düşünceye karşı Türkiye, dünyanın zenginlerinin diğer ülkelerle aralarında bir köprü kurmasını istiyor. Aksi takdirde bu ayrımcılığın geri dönülmez travmalara neden olacağı konusunda uyarılar yapıyor.
Geniş “talan” alanları
Yakın çevremizde yaşanan, bizi de vuran kimlik eksenli çatışmaların, iç savaşların aslında küresel hesaplaşmanın birer alt başlığı olduğunu, kaynak ve pazar savaşlarının, bunun yol açtığı siyasal güç hesaplaşmalarının yansıması olduğunu idrak etmeliyiz. Etnik ve mezhep kimlikli bütün çatışmaların beslendiği kaynak burası. Ve bu hesaplaşmanın en sert ve acımasız hali Ortadoğu’da yaşanıyor.
Kitlelerin demokrasi ve özgürlük isteği ile merkez ekonomilerin kaynak ve pazar arayışları arasında tersine bir bağlantı var. Kitlelerin kaynaklarına sahip olmasının önüne geçmek için özgürlük söylemleri boğulurken, otoriter rejimlere destek hastalığı devam ettiriliyor, yeni vesayet rejimleri ihdas ediliyor. Yerli duruş, söylem cezalandırılıyor. Bu yönde gayret eden, yeni bir siyasi söylem geliştirmeye çalışan ülkelere, devletlere savaş açılıyor. Ortadoğu’nun, Güney ve Güney Doğu Asya’nın ve Kuzey ve Orta Afrika’nın tamamı bir talan alanı olarak görülüyor.
Siz siz olun, IŞİD meselesini, Kobani meselesini, Mısır’da olanları, Irak ve Suriye’ye yönelik senaryoları yerel anlaşmazlıklarla tanımlamayın. Hata edersiniz. Böyle bir bakış açısının bir gün sonrasını görme yeteneği olmayacak ve yarın bunu anlamak çok acı verici olacak.
G20’nin detayları, Rusya’nın dışlanması, Türkiye ve orta ölçekli yıldız ülkelerin geleceğinin ne olacağı, yeni güç bloklarının nasıl şekilleneceği, bunların siyasi sonuçlarının neler olabileceği, Ortadoğu’dan sonra hangi bölgelerin benzer krizlerle yüzleşeceği gibi çok can alıcı konular var. Umarım önümüzdeki günlerde bunları daha net tanımlarla paylaşma fırsatı bulabiliriz.
‘Birbirine omuz atanlar’ kulübü
G20’nin aslında birbirine omuz atanların kulübü olduğunu bilin. Şimdilik birbirlerine omuz atıyorlar, böyle giderse yakında tokat atmaya başlayacaklar. Sonrasında ise ellerin tetiğe kadar gidebileceğini düşünebiliriz.
Maalesef ben dünyanın gidişinin o yönde olduğunu sezebiliyorum. Başımızı kaldırıp, gözlerimizi kör eden bölgesel sorunların bir adım ilerisine bakmamızda fayda var. Türkiye olarak, bütün bunların idrakinde olarak yeni ve güçlü bir siyasal dil ile kendimizi geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Şu an bir çok ülke ve devlet, bu bakışın çok gerisinde ve günü kurtarma derdinde. İşte bu yüzden ardı ardına saldırılara maruz kalıyoruz.
Son iki yılda yaşadıklarımız işte bu yüzden bir küresel müdahaledir. Türkiye’ye ve gelecek hesaplarına karşı bu yüzden savaş açılmıştır.
.Erdoğan Afrika’da ne arıyor? Davutoğlu neden Bağdat’ta?
04:0021/11/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bakmayın siz, “yerli dışarıdanlar”ın başka iklimlerden, başkentlerden estirdiği kötümser ve düşmanca rüzgarlara. Onlar, Türkiye’nin ortak iyiliğinden çok kendi örgütsel ve ideolojik kavgaları, kişisel çıkarları için bu ülkeyi çoktan gözden çıkardılar.
Başkalarının kurduğu saatler gibi, tayin edilen zamanda alarm çalarlar, kuru gürültü çıkarırlar, zihin bulandırırlar. Kimlik, idrak yoksunları olarak bu ülke adına yapılan her güzel şeyi; özveriyi, çabayı, gayreti ve göz yaşartıcı mücadeleyi büyük bir kibirle küçümserler, aşağılarlar, hor görürler.
Onlar, onlarca yıldır bu zihin operasyonlarını, kitlesel mobilizasyonu hep başkaları için, başka adresler ve başkentler için yaptılar. Başarılı da oldular. Bu başarı kibirlerine kibir kattı. Kibirlendikçe Türkiye’yi, tarihi, bu milleti, onun duygu ve hassasiyetlerini küçümsemeye, dahası giderek bu değerlere karşı ön cephede savaşmaya başladılar.
Son rüya, son kötülük
Ama tarih değişti, Türkiye değişti, Türkiye toplumu değişti, coğrafya ve dünya değişti. Onlar hala onlarca yıl öncesinin dürtüleriyle, eski alışkanlıklarıyla, kirlenmiş ve yozlaşmış bağlantılarıyla duruma vaziyet etmeye çalışıyor, eski güç ve inandırıcılıkta olduklarını sanıyorlar. Oysa imtiyazları, merkezi konumları, rol belirleyici güçleri çoktan yok olup gitti.
Herkes, bütün ülke bunun farkında ama onlar hala aynı rüyayı görmeye devam ediyorlar. Geleceğin Türkiye’sini şekillendirecekler arasında onların hiçbir yeri olmayacak. Tarih belirleyen, gelecek şekillendiren kadrolar ve bu kadrolara inanan kitleler için değersizleştikçe değersizleşecekler.
Bu yüzden bugün çıkardıkları sadece kuru gürültüdür, başkaları adına zihin bulandırmadır, bu ülkeye yapacakları son kötülüktür.
Son yıllarda hangi ülkeye gitsek, kimleri dinlesek bütün dikkatlerin Türkiye üzerinde olduğunu görüyoruz. “Türkiye ne yapmaya çalışıyor, nasıl böyle bir ivme yakaladı, ne tür bir liderlik vizyonu ile hareket ediyor, bu başarının dinamikleri nelerdir” gibi sorular soruluyor. Devlet adamlarından entelektüellere, ekonomi çevrelerinden medyaya kadar herkes bir şekilde Türkiye’yi çözmeye çalışıyor.
Türkiye mucizesi ve yeni siyasi dil
Paris’te bir toplantıda Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın neden değiştirildiği soruluyorsa, Filipinler'de “Türkiye mucizesi” merak ediliyorsa, Rusya Türkiye’nin eğilimlerini ölçmeye çalışıyorsa, bütün Ortadoğu’da Türkiye etkisi bir şekilde etkileyici güç oluyorsa, Avrupa Birliği’nin merkez ülkeleri Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu tehdit olarak görmeye başlıyorsa, Asya-Pasifik’ten Latin Amerika’ya kadar Türkiye’nin seslendirdiği yeni siyasi dil bir gelecek perspektifi gibi algılanabiliyorsa, hangi başkente giderseniz gidin Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı olağanüstü bir dikkatle dinleniyorsa, bu ülkenin siyasi aklı bir çok devlet ve ulusa yol yordam salık verir noktasına geliyorsa ortada yeni olan, alışılmadık olan, güçlü bir irade ve etki var demektir.
Böyle olunca da karşı rüzgarlar çok daha sert esmeye başlıyor ve böyle de olacaktır. Çünkü her çıkış kendi dostları kadar düşmanlarını da üretecektir. İşin tabiatı tarih boyunca hep böyle olmuştur. Dışarıdan estirilen rüzgarları Türkiye içine taşıyanlar, bunu büyük kriz gibi pazarlayanlar, “her şey mahvoldu, bittik” söylemleri ile gürültü çıkaranlar burada Türkiye’nin yanında değil, bu gücü ve yükselişi durdurmak, dize getirmek isteyenlerin yanındadır.
Ekonomik kriz Avrupa’yı vurunca ticaret dengesini Ortadoğu ve komşuları ile kuran, Arap Baharı sonrası bölge üzerine kara bulutlar yönlendirilince bu açığı Afrika ve Asya-Pasifik’le dengeleyen Türkiye, ekonomik ortaklıkları ve arayışlarıyla birlikte siyasi olarak da aynı coğrafyalarda ses getirir ülke oldu.
Evet, Türkiye tehdit ediyor!
Evet, Türkiye tehdit edici bir ülke haline geldi! Söz dinlemeyen, başkalarının güvenlik ve ekonomik çıkarlarına göre pozisyon almayan, bağlı bulunduğu kurumların dışına taşacak irade gösteren, bir gelecek ve coğrafya tasavvuru geliştiren, yüz yıl sonra “bu tarih değişecek” diye Anadolu’dan bütün coğrafyaya güçlü dalgalar ve itiraz sesleri yayan bir ülke haline geldi. Böyle bir ülke, vesayetçi ülkeler için tehdittir. 21. Yüzyıl'ı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirirken yeryüzünün Orta kuşağını kaosa çevirenler, kaynaklar üzerinden yağmacılık yapanlar için tehdittir.
Bu ülke Osmanlı’nın çözülmesinden sonra ilk kez tarihiyle, kültürüyle, kimliğiyle barışarak olağanüstü bir ruh ve coşku yakalamıştır. Bu coşkuyu, bu ateşi söndürmeye çalışanlar şimdi hep birlikte ardı ardına operasyonlara, müdahalelere başladı. Ama ok yaydan çıktı, bunu durduramayacaklar, diz çöktüremeyecekler ve gün gelecek bu bileği öpmek zorunda kalacaklar.
Ülke ülke, iklim iklim bu sesi yükselteceğiz
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kuzey Afrika’da, Orta Afrika’da ziyaretler yaparken Afrika’nın on yıl, on beş yıl içinde nasıl bir güç savaşının içine çekileceğini çok iyi biliyor. ABD varsa, Çin varsa, Fransa ve İngiltere varsa orada Türkiye de olacaktır. Bu bir lig mücadelesidir ve merkez ülke yaklaşımıdır.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Bağdat’a ve Erbil’e ziyaretler yaparken sadece PKK meselesi, sadece IŞİD meselesi, sadece Bağdat-Erbil anlaşmazlığı için orada değildir. Evet, bunlar ciddi sorunlardır ve Türkiye’nin öncelikli meseleleridir. Ama bunların ötesinde yeni Ortadoğu biçimlendirilirken ABD ne kadar etkinse, İran ne kadar etkinse, İngiltere ne kadar etkinse Türkiye de o kadar belirleyici olmak zorundadır. Bütün hesapların ötesinde bir coğrafya hesabı vardır ve yüz yıl önce bu hesapların tam merkezindeki ülkenin kenarda kalması düşünülemez. Yüz yıl önce aleyhimize şekillenen coğrafi statükonun hesabını görmek, yirminci yüzyıl vesayet tarihinin defterini dürmek bizim elimizde. Çünkü bölgeye yol yordam gösterme konusunda en zengin tecrübeye sahip olan biziz.
Erdoğan da Davutoğlu da, bütün kadrolarıyla, ülke ülke, bölge bölge, iklim iklim dolaşacak, bu yeni tarihsel dönüşüme güç kazandıracak, burnumuzun dibindeki meseleler kadar kalbimizin ulaşabildiği her yere ve meseleye de ilgi duyacak, söz söyleyecek, el uzatacaktır.
1917’de Gazze ve Kut-ul Amare’de ettiğimiz yemin
Unutmayın bu bir iktidar mücadelesi, iç siyasi mücadele değil, tarihle yüzleşme mücadelesidir. Kendini bulma, kendini keşfetme mücadelesidir. Birinci Dünya Savaşı ve artıklarını zihinlerimizden ve topraklarımızdan temizleme mücadelesidir. Bir meydan okumadır.
O kuru gürültülere, kötümser senaryolara, küçümsemelere, hor görmelere aldırış etmeyin. Onlar yolda bir bir dökülecek, unutulacak ve hatırlanmayacaktır. Hep söylerim; cesur insanlar tarih yapar. Dili sürçmeyenler, dizleri titremeyenler tarih yapar.
Biz, dizleri titremeyen adamların yanında yürümeye devam edeceğiz. Bu yolda yürüdükçe onlarla yürüyeceğiz. Bu, kendimize, ülkemize, coğrafyamıza, 1914’te Çanakkale’de mücadele edenlere, 1917’de Kut-ul Amare’de şehit olanlara verdiğimiz yemindir...
Gazze’de şehit olan, cebinde çıkan notta; “Bize Fatiha okumayın, sadece intikamımızı alın” diyen Mehmetçiğe verdiğimiz sözdür. İntikam için değil, haysiyet için...
.Gezi isyanı, 17 Aralık ve IŞİD aynı tezgah...
04:0024/11/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Kürt meselesi üzerine yürütülen Çözüm Süreci ve Alevi Açılımı, Türkiye için sadece içeriye dönük huzur arayışı ile sınırlı değildir. Sadece bölgesel çatışma alanlarını daraltma, kimlik eksenli krizlerin önünü alma ile de sınırlı değildir. Yüz yıldır Türkiye’ye ve bölgeye ihraç edilen çözme, ayrıştırma ve çatıştırmaya dönük geleneksel küresel müdahale rüzgarını tersine çevirmeye dönüktür.
Ortada esaslı bir mücadele var ve bu mücadele, yüzyıllık bir tarihin akışını değiştirmeyi amaçlıyor. Çünkü, ardı ardına gelen ayrıştırma ve çatıştırma dalgalarından kurtulmadıkça, bu rüzgarı tersine çevirmedikçe hiçbir ülkenin, hiçbir toplumun, hiçbir etnik çevrenin ya da mezhep mensubunun bu topraklarda huzur bulması mümkün olmayacak. Bu Türkiye için de böyle, coğrafyadaki bütün ülkeler için de böyle.
Etnik kimlik ve mezhep kimliği üzerine kurgulanan kriz senaryoları asla ve asla bu coğrafyada yaşayanlara özgürlük, refah, huzur getirmeye odaklı olmadı. Bu çatışmalar tamamen 20. yüzyıl senaryolarını bu yüzyılda da devam ettirmeye ve coğrafyayı yönetilebilir alanda tutmaya dönük küresel ölçekte güç hesaplaşmalarıyla bağlantılıdır.
20. yüzyıl başında yaşadığımız paylaşımla yeniden yüz yüzeyiz. O paylaşımı yapanlar ile bugün coğrafya üzerine oyun üstüne oyun kuranların kimlikleri de, hesapları da aynı. Zaaflara odaklı stratejiler bölgeyi daha da parçalanmaya, küçülmeye, daha da içinden çıkılmaz krizlere sürüklemeye zorluyor.
Mezhep savaşının bölgeselleşmesi..
Türkiye’nin verdiği mücadele, işte bu zaaf alanlarını daraltmaya, rüzgarı tersine çevirmeye, küçülmeyi ve ayrışmayı önlemeye yönelik. Bu mücadele aslında sadece Türkiye’nin mücadelesi değil. Bölgedeki her ülke için öncelikli tehdit burada yatıyor. Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar derin bir etnik ayrışma, din ve mezhep çatışmaları bizleri yokluyor. Her geçen gün bu çatışmalar daha da besleniyor. Önceleri dar bölgelerde yaşanırken şimdilerde ülkeler boyutunu aldı. Devam ederse bu çatışmaların bölgeselleşmesi kaçınılmaz görünüyor.
İşte bu yüzden yapılanlara tarihi tersine çevirmek diyoruz. Bu yüzden, yüz yıldır esen o yıkıcı rüzgarın yönünü değiştirmekten söz ediyoruz. Bu sefer, 20. yüzyılın başlarındaki gibi mecalsiz, moralsiz, umutsuz değiliz. O zamanlar yıkıma ayarlı şartlar bugünlerde yeniden ayağa kalkmak için elverişli bir iklime dönüştü. Öyleyse bu iklimi kullanmayı becermek bizim elimizde. Bugün bunu yapacak gerekli zihinsel donanıma ve umuda sahibiz.
20. yüzyıl güç haritası değiştikçe, tarihle barıştıkça, kendimizi ve çevremizi yeniden keşfettikçe, zihinlerimiz duruldukça kendi gerçeklerimizi, zaaflarımızı ve çözüm yollarımızı da keşfediyoruz. Keşfettikçe kendimize geliyor, bize sunulan sorunların aslında bizim sorunlarımız olmadığını, yüzleştiğimiz krizlerin bizim krizlerimiz olmadığını, beraber yaşadığımız farklı etnik ve mezhep kimliğine mensup olanlarla ortak bir dilimiz olduğunu, ortak bir geçmiş yaşadığımızı, pekala kendi kendimize konuşup anlaşabileceğimizi anlıyoruz.
Kürt meselesi yerine Alevi meselesi öne çıktı
Bir yüzyıl fakirlikle, ekonomik krizlerle, siyasi bunalımlarla, etnik çatışmalarla geçti. Şimdilerde etnik çatışma alanları daralmaya başlarken yerine mezhep krizleri ikame edildi. Türkiye için Kürt meselesi on yıllarımızı alırken çözüm süreci başarı grafiğini yakalayınca mezhep krizi devreye sokuldu. Kürt meselesinin yerini Alevi meselesi almaya başladı.
PKK meselesinde yıllarca bir mesafe alınamayışın sebebi krizin Türkiye’nin ve Kürtlerin inisiyatif alanından çıkmasıydı. Türkiye de Kürtler de krizi yönetemez hale geldi, başka aktörler belirleyici oldu. Belki ilk kez kendi dilimizle konuşmayı başardığımız için, yüz yüze konuşabildiğimiz için, üçüncü aktörlerin etkisini sınırlandırdığımız için yol alabildik.
İşte tam bu sırada hızla Alevi meselesi Türkiye’nin önüne kondu. Büyük oranda Batılı istihbarat teşkilatlarının yönetimindeki grup ve çevreler harekete geçirildi ve Gezi olayları hızla Alevi isyanına dönüştürüldü. Senaryo tanıdıktı, yöntemler biliniyordu. Türkiye içeride yepyeni bir çatışmaya doğru sürüklenmek istendi. PKK yerine Alevi örgütler beslendi, bu sefer derin Avrupa ipleri elinde tutuyordu.
Etnik çatışmadan daha yıpratıcı, daha yaygın, daha uzun soluklu bir mezhep cepheleşmesi sadece Türkiye’de değil, Afganistan’dan Lübnan’a kadar bütün bölgede harekete geçirildi. Bölge iki keskin kampa ayrılmak isteniyordu. Çünkü böyle bir bloklaşmanın, yaşadığımız coğrafyanın en az yüz yılını rehin alacağı biliniyordu.
PKK ve mezhep refleksi
Irak’ta mezhep çatışmaları işgalden çok daha yıkıcı oldu. Suriye savaşı da mezhep savaşına dönüyordu. Körfez ülkelerindeki Şii nüfus harekete geçirildi. S. Arabistan’ın Doğu bölgelerindeki Şii nüfus uyandırıldı. Yemen’de de öyle. Lübnan zaten bu yönde çok kırılgan bir ülke olarak ayakta durmaya çalışıyordu.
Türkiye’de Alevi meselesinin Kürt meselesinin yerine ikame edildiği dönemle, mezhep krizinin bölgeselleştirildiği dönem tam da örtüşüyor. İşin daha da vahimi, yıllarca etnik çatışma yürüten PKK hızla Alevi bir örgüte dönüşüyor, etnik kaygılardan çok mezhepsel kaygılarla hareket eden bir yapı olmaya doğru sürükleniyor. Örgüt içinde Çözüm Süreci’ne yönelik direnç biraz da buradan besleniyor. Alevi meselesi ile Türkiye’nin önüne konulan yeni ayrıştırma projesi PKK’nın dönüştürülmesiyle daha da besleniyor.
Yukarıda sözünü ettiğim ülke ve bölgelerin hiç birinde çözülmeye karşı bir irade ve güç mevcut değil. Dahası bu ülke ve bölgeler, yeni çatışma projelerine teslim olmuş durumda. Üstelik bu gelişmeleri bir siyasi kazanım gibi görerek en büyük talihsizliği ve siyasi körlüğü yaşıyorlar.
Sadece Türkiye hem kendi içinde hem de bölgede rüzgarın yönünü değiştirmeye, ayrıştırma senaryolarını kaynaştırma senaryolarına dönüştürmeye çalışıyor. 20. yüzyılın başında büyük çözülme yaşayan siyasi akıl, bu tarihsel dönüşümün zorunluluğunu ve ortaya çıkan fırsatı okuyabilen tek akıldır. Bu yönde büyük sorumluluk duygusuyla hareket ediyor, coğrafyanın kaderini değiştirmeye çalışıyor. Böyle olunca da bütün cephelerden saldırıya maruz kalıyor.
Gezi, 17 Aralık ve IŞİD aynı yönde
Tuhaftır, Gezi olaylarına benzer şekilde, 17 Aralık müdahalesinin psikolojik temelinde de mezhepsel ayrılığı çatışmaya dönüştürmeye dönük ciddi bir motivasyon vardı. Cemaat kadrolarının önüne öncelikli tehdit olarak İran konulmuştu. Gazi’de Alevi motivasyonu, 17 Aralık’ta ise Sünni motivasyonu istismar ediliyordu. Bu iki örnek ile IŞİD’in söylemi arasında aslında nitelik olarak hiçbir fark yoktur. Onlar daha kabaca bir söylem ve gaddarca eylemlerle mezhep savaşı yürütürken diğerleri farklı bir formatla aynı ayrışmayı besliyordu.
IŞİD’in Safevi vurgusu ile 17 Aralık'ın Safevi vurgusu arasında bir fark yoktu. Gezi’deki Alevi vurgusu ile Suriye yönetimindeki ve Maliki Irak’ındaki Sünni vurgusu farklı değildi.
Çaldıran’ı bugüne taşımak
Bütün bunlar, küresel ölçekte bir bölge dizaynının yansımaları, bize ulaşan ipuçlarıdır. Ve hepsi aslında bölgesel bir yırtılmanın, bloklaşmanın ve bölge genline yayılması planlanan mezhep savaşının habercisidir.
Türkiye’nin Çözüm Süreci’ni “dünya çapında tek örnek, model” olarak göstermesinin anlamı burada yatıyor. Öyle inanıyorum ki, Alevi Açılımı da bütün bölgeye yönelecek tek olumlu gelişme olacaktır. Bu iki süreç aslında 21. yüzyılı da kaybetmemeye, tam tersine bir inşa yüzyılına dönüştürmeye dönük tarihi nitelikte adımlardır.
Birilerinin Çaldıran’ı bugüne çağırmasına ve bütün coğrafyada yeni bir Çaldıran yaşanmasına izin vermek demek, Türkiye’nin ve etrafımızda ayakta kalan ne varsa her şeyin harabeye dönüşmesi demektir.
Onlar etnik çatışmalardan çok daha yıkıcı bir fırsat keşfettiler ve bunu alabildiğine kullanıyorlar. Biz ise, ortak tarihimizi, zenginliğimizi ve ortak dili keşfettik.
Unutmayın, Türkleri de Arapları da, Kürtleri de, İranlıları da kurtaracak tek yol budur. Sünnileri de Alevileri de yeni bir 20. yüzyıl yaşamaktan koruyacak yol budur.
Toplumsal öfke, medya mucizesi, siyasi iktidar..
04:0026/11/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
ABD’de siyahi bir genç polis tarafından öldürüldü. Jüri, polisi akladı ve olan oldu. Onlarca şehir karıştı, kitlesel tepkiler başladı. “Adalet yoksa barış da yok” diye slogan atanlar adalet vurgusu üzerinden sokaklarda hesap sorar pozisyona sürüklendi.
Benzer olayları birçok ülkede görüyoruz. Asya’da, Latin Amerika ülkelerinde, sık sık ABD’de, ekonomik kriz sonrası özellikle Güney Avrupa ülkelerinde benzer öfke patlamalarına tanık oluyoruz.
Aslında bu hep böyleydi. Benzer sokak öfkesi her zaman vardı. Ama 21. yüzyılda bu tarz olaylar hızla nitelik değiştirmeye, çok daha sofistike örgütlenmeler halinde kendini belli etmeye, yer yer ülkeyi felç edecek güce ulaşmaya başladı.
Sadece güvenlik tedbirleriyle bu öfke patlamasını kontrol etme yeteneği ise giderek zayıflamaya, etkisizleşmeye başladı ve tam tersine öfkeyi daha da kontrol edilemez noktalara sürükleyecek bir tehlikeye dönüştü.
Benzer sosyal patlamalar etnik sebeplerden, gelir dağılımındaki adaletsizliklerinden, ekonomik buhranlardan, kimlik meselelerinden kaynaklanıyor. İletişimin ve refahın alabildiğine yayılması, ihtiyaç kavramının nitelik değiştirmesi, kitlesel memnuniyetsizliğin kolay provoke edilir hale gelmesi devletleri ve siyasi iktidarları çok büyük ve yeni bir sorunla yüzleşmeye zorladı.
Şehir savaşları dönemi başladı
Eskinin geleneksel örgütlenmeleri, geleneksel çatışma biçimleri ve müdahale yöntemleri format değiştirdi. Artık eski alışkanlıklarla toplumsal öfkeyi anlamak, önlemeye yönelik tedbir almak mümkün değil. Devletlerin, siyasi iktidarların bu yönde ciddi bir zaafiyet içinde oldukları, toplumsal patlamaların hızıyla boy ölçüşemeyecek ölçüde yavaş hareket ettikleri bir gerçek. En önemlisi de toplumsal huzursuzlukların kaynağını ve sebeplerini algılama ve analiz konularında son dedece yetersiz olduklarını söylemeliyim.
21. yüzyıl güvenlik stratejileri büyük oranda bu yeni duruma göre yeniden biçimlendirildi. Son on yılda ABD ve Avrupa ülkelerinin iç güvenlik yasaları ve göçmen yasaları bu yeni tehdide göre yeniden yazıldı. Güvenlik birimlerinin görev alanları yeniden tanımlandı. Ülkeler olağanüstü hal yasaları çıkarırken uluslararası sözleşmeleri bile bir kenara itebildi. Hepsi, iç sosyal patlama korkusu yaşıyordu ve hızla kitlesel öfke ile yüzleşebilecek tedbirler alıyordu.
Çünkü 21. yüzyılda geleneksel çatışma biçimleri, savaşları yerine sokak hareketleri ve şehir savaşları bekleniyordu. Ulus devlet ölçeği yerine kadim şehirlerin bir kimlik olarak öne çıkacağı, etnik kimliklerin yerini şehir kimliklerinin belirleyeceği biliniyordu.
Arap Baharı dünyaya isyan biçimi öğretti..
ABD’de siyahi gencin öldürülmesine yönelik öfke aslında bu söylenenler için oldukça küçük bir örnek. Arap Baharı, bu yönde toplumsal huzursuzluk ve taleplerle devlet iktidarı arasındaki çatışmanın en büyük örneği oldu. Emin olun gelecekte Avrupa’da, Latin Amerika’da, Asya’da ve ABD’de yaşanması muhtemel huzursuzluklarda Arap Baharı bir model olarak kullanılacaktır. Bu yönüyle geleneksel güç metotlarıyla, güvenlik politikalarıyla sabote edilen bu isyan türü, küresel bir model olarak öne çıkacaktır.
Böyle durumlarda devlet zayıftır. Siyasi iktidarlar kırılgandır, siyasi kadrolar ürkektir. Sadece devlet gücüne, sadece güvenlik birimlerine dayanan çözüm örnekleri başarısız olacak ve kitlesel reaksiyonu daha da azdıracaktır. Olağanüstü hal yasaları çıkarsanız da, bunları uygulasanız da sokakların, kitlelerin öfkesini dindirmekte başarılı olamazsınız.
Geleneksel çatışma alanları hızla nitelik ve format değiştirirken, geleneksel önleyici tedbirler de aynı ölçüde kendini yenilemek zorundadır. Aksi takdirde o ülkeler için gelecek yıllar oldukça sıkıntılı geçecektir. Kimse devlet düşüncesi ile, ulus devlet bilinci ile bu olayların üstesinden geleceğine inanmasın.
Şahsen, gelecek on yılların hep sözü edilen şehir savaşlarına tanıklık edeceğine, devlet iktidarının yanında yeni ve sivil güç yapılanmalarının ortaya çıkacağını ve bu durumun ülkelerin istikrarını birebir belirleyecek hale geleceğine inanıyorum.
Türkiye iki büyük tehlike atlattı
Burada siyasetin yapacağı en önemli şey, büyük davalar, idealler, hedefler üretip kitlelerin bunu benimsemesini sağlamaktır. Devlet gücünün yanında sivil yöntemleri kullanmak, kitlesel eğilimleri yönetmeyi bilmek, devlet ve toplum ortak bir dil ve hedef geliştirebilmektir. Devletin sivilleşmesi, vatandaş gibi hissetmesi tek formüldür. Bunu başaramayan devletlerin, bugünkü otoriter ve eskimiş Ortadoğu rejimleri gibi çaresizce şiddet sarmalına girip kendini tüketeceği bir gerçektir.
Türkiye son dönemde bu yönde iki büyük tehlike atlattı. Biri Gezi olayları diğeri de 17 Aralık müdahalesi. Gezi olayları tam da şehir savaşları örneğini çağrıştırıyordu. Maalesef bu olayların sorgulaması, analizi yeterince yapılamadı, gerekli dersler çıkarılamadı. Olay sadece çatışma alanlarıyla sınırlandırıldı. 17 Aralık ise çok daha örgütlü ve sistem içi bir müdahaleydi. Burada sistem içi güçlerle dışarıdaki ortaklıkların mükemmel işbirliğine tanık olduk.
Medyanın cankurtaran gücü!
Açık söyleyeyim, iki olayda da geleneksel yöntemler yeterli olmadı. Olamayacaktı. Kamuoyu etkileme gücü yüksek çevreler harekete geçirilerek tehdidin önüne geçildi. Siyasi iktidara verilen kitlesel destek ve medya bilgilendirmesi olmasaydı tablo pek iç açıcı olmayabilirdi.
Siyasi iktidar için, medya desteğinin bu iki olayda da belirleyici olduğuna, rüzgarı tersine çevirdiğine inanıyorum. Medya desteği olmasaydı, medyanın Türkiye toplumunu bilgilendirme yeteneği olmasaydı nasıl bir sonuç ortaya çıkardı, durumun vahametini bilenler bunu düşünmek bile istemeyecektir.
Ancak bunun yeterince iyi anlaşılabildiğinin, bu mucizevi desteğin ne anlama geldiğinin yeterince kavranabildiği kanaatinde değilim. Bütün bu olaylardan sonra medyanın hala “ucuz” ve kolay gözden çıkarılabilir bir alan olarak görülmesinin talihsizlik olduğunu düşünüyorum.
En önemlisi de bu rolü üslenen, ülkenin ortak iyiliği yönünde büyük bedel ödeyen ve o sözünü ettiğim büyük ideal kimliğine sahip olanların ancak böyle bir mücadeleyi yürütebileceği bilinmelidir.
Kimliksiz bir medya yük olmaktan sadece ticari bir kuruluş olmaktan öte hiçbir anlam ifade etmeyecektir.
.Üst akıl, taşeron akıl ve o büyük mücadele
04:0029/11/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
“Üst Akıl” ve “Taşeron Akıl”, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son konuşmalarında gündeme getirdiği, ısrarla vurguladığı, belki de tartışılması için çaba harcadığı kavramlar oldu. Bunun karşısına ise Millet Aklı’nı koydu.
Esasında ilk iki kavram, Türkiye’nin yüzleştiği sorunları yeniden masaya yatırmamız için çok iyi bir fırsat. Köklü bir dönüşüm yaşayan Türkiye’de hemen her şeyin yerli yerine oturması için geriye dönük derin bir sorgulama yapılması, özellikle son iki yılda yaşadığımız travmanın bu bakış açısıyla tekrar tekrar düşünülmesi bir zarurettir.
Üst akıl bir vesayettir. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşadığımız coğrafyanın sınırlarını belirleyen, ülkelerin rejimlerini biçimlendiren, yüz yıl boyunca vesayet yönetimini devam ettiren akıldır. Bu denetim, söz konusu ülkelerin dış politikasından güvenlik stratejilerine, kaynaklarının kontrolünden iç toplumsal uyum ya da uyumsuzluklarına, lider biçimlerinden kendileri adına ülkeleri yönetecek taşeron iktidar gruplarına kadar her konuda karar verdi.
İstikrar ve bağımsızlık yalanı
Dahası toplumsal hafızaya, zihinlere müdahale etti. İyi ve kötüyü, dostu ve düşmanı belirledi, vatan ve müttefik kavramı üzerinde belirleyici oldu. Kimlikler üzerinden toplumsal ilişkilere müdahil oldu, o ülkeleri ve toplumları yönetilebilir alanda tutmayı başardı. Ortadoğu tipi rejimler üzerinden kitleleri baskı altında tuttu. Refah, onur ve adalet duygularını yok etti, istikrar ve bağımsızlıkçılık gibi yalan söylemler kitleleri adeta uyuttu.
Türkiye gibi ülkelerde bu müdahale veya vesayet çok daha rafine yöntemlerle sürdürüldü. Cumhuriyet tarihi bu anlamda ibretlik bir örnektir. Dikkat ederseniz, bir nevi Baasçılığın hem Türkiye’de hem Suriye-Irak gibi ülkelerde, hem de Güney Asya’daki Endonezya’da uygulandığını, her bir siyasi ideolojiye farklı isimler verildiğini ancak temel ilkelerde hepsinin aynı olduğunu görürsünüz.
Bu, 20. yüzyıla Ortadoğu kaynak-iktidar pazarlığı ile yönetilirken, bizim gibi ülkelerde bloklar arası güvenlik stratejileri ve bağımsızlıkçılık gibi aldatıcı vesayet yöntemleri tercih edildi. Oysa ortada tam bir bağımlılık, iradesizlik, kendine yabancılık, zoraki dönüşümcülük vardı. Siyasi ve toplumsal açıdan yıkıcı bir biçimlendirme çalışması yürütüldü.
İslamcı örgütler bile kurdular
Bu ülkelerin hepsinde bir tür taşeronluk, millete rağmen devlet iktidarını denetleyen yapılar inşa edildi. Mutlak doğrular ve yanlışlarla kitleler devlet iktidarına boyun eğdirilirken, aynı devlet iktidarının aslında küresel sistemi yöneten merkez güçlerin sadece bir taşeronu kadar iktidar sahibi olduğunu anlamamız bir yüz yıl sürdü. Aslında küresel vesayetin denetimi altındaki devlet iktidarı ise kendi altında taşeron yapılar üretiyor, siyasi kadrolar kadar, siyasi söylemleri de büyük oranda bu yönde biçimlendiriyordu.
Daha dar anlamda, Türkiye ve bölgedeki çatışma alanları büyük oranda bu biçimlendirmeye göre şekil alıyor; etnik çatışmalar, kimlik kavgaları, kaynak savaşları, ülkeler arasındaki çekişme ve uyumsuzluklar daha üst hesaplar için istismar ediliyordu. Örgütler kuruluyor, o örgütler belli amaçlarla kavgalara tutuşuyor, ama derinlemesine baktığınız zaman her biri belli merkezlerden yönetiliyor, o ülkeler, örgütler üzerinden bölgeler müdahalelere hazır hale getiriliyordu. Bu anlamda devletler bile örgüt kategorisinde roller üstlenebiliyordu.
Son on-yirmi yıl içinde devletlerin bu rolü daha ağırlıklı biçimde örgütlere ihale edilir oldu. Mesela bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar büyük oranda örgütler üzerinden servis ediliyor. Oysa ki bu örgütlerin ağırlıklı bölümü belli ülkeler ve istihbarat örgütleri tarafından yönetiliyor. İşin tuhafı, İslamcı kimlikli bazı örgütlerin ideolojik açıdan meydan okuduğu ülkeler tarafından kurulup yönetildiği gibi ibretlik sonuçlara bile tanık olduk.
Siyasi akıl entelektüel aklın önüne geçti
Türkiye’de son Kobani olayları, hem devleti bir yerlere zorlaması, hem toplumu provoke etmesi açısından üst akıl ve taşeron akla çok iyi bir örnektir. Kobani gibi hiçbir stratejik değeri olmayan bir yer için Türkiye’nin bir oldu/bittiye getirilmesi, sokak terörüyle şantaj yapılması ve arkasından Suriye-Irak ölçeğinde yeni biçimlendirme ve enerji kavgalarının gizlenmesi gibi.
Bugün Türkiye’nin verdiği en büyük mücadele yerli, kendine özgü bir bakış ve duruş mücadelesidir. Dünyadan izole olmaktan ziyade küresel eğilimleri çok iyi ölçerek kendi gelecek hesaplarını yapabilmesidir. Bu da toplumsal idrak ve tarihi hafızayı yenilemekle mümkündür. Türkiye’deki siyasi aklın bu konuda öncülük yaptığını, entelektüel aklın bile öne geçebildiğini düşünüyorum.
Yakıcı ve ayrıştırıcı bütün müdahalelere rağmen birleştirici ve kaynaştırıcı yaklaşım siyasi akıldan geliyor. Bunun karşısında ise entelektüel akıl ve çevrede kalmış siyasi söylem yer alıyor. Oysa tam tersi olmalıydı.
Bizim için 20. yüzyıl yeni bitiyor, derken, geleceğimizin 20. yüzyılın defterini dürmekten geçtiğini söylerken, işte bu vesayet dediğimiz üst aklı ve onun içerideki gönüllü taşeronları silmekten, etkisizleştirmekten söz ediyoruz.
Taşeronların son üç oyunu
Artık örgüt rolü oynayan devlet iktidarı, onunla aynı rolü üslenebilen örgüt aklı, eskimiş muhalif söylemleri Türkiye’nin önüne bu kez, yol, açılım koyamaz. Türkiye yeniden varoluş mücadelesi başlatmıştır ve karşısında ortak cephe oluşmasının tek sebebi de budur. Üstelik bu ortak cephe büyük oranda Türkiye’nin geleneksel müttefikleri ve onların desteklediği içerideki yapılardır.
Bu yeni bir yoldur, güçlü bir söylemdir, milletçe satın alınmıştır, bir anlamda Türkiye’nin gerçekten özgürleşmesidir, hatta meydan okumasıdır. Karşısındaki cephe ne kadar güçlenirse, ne kadar genişlerse genişlesin, bir süre sonra direnemeyecek hale gelecektir. Çünkü tarihin akışı bu yöndedir ve bu akış küresel ölçekte büyük buhranlar yaşanmadığı sürece bu
yönde olacaktır.
Türkiye, vesayete direndiği kadar içerideki taşeron iktidar alanlarına da direnmek zorundadır. Vesayet ve taşeronluğun son örnekleri Gezi, 17 Aralık ve daha küçük ölçekte Kobani provokasyonudur. Bu üç kriz, en azından Türkiye’nin gözlerini açmaya vesile olması nedeniyle bir ders olmuştur.
Erdoğan ve Putin kimleri korkuttu!
04:001/12/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, beraberindeki on bakanla birlikte çok önemli bir ziyaret için bugün Türkiye’ye geliyor. Rus liderlerin, özellikle Putin gibi Soğuk Savaş sonrası dağılan Sovyetler yerine Rusya’yı yeniden küresel güce dönüştüren birinin, Türkiye ziyareti bütün başkentleri teyakkuza geçirecek ölçüde önemlidir.
Her ne kadar, iki ülke arasındaki dev ticari ortaklık, enerji konuları ve savunma sanayiine ilişkin işbirliği örnekleri küresel piyasaları etkileyebilecek güçte olsa da, Türkiye ve Rusya söz konusu olunca o başkentleri alarma geçiren şey aslında jeopolitik hesaplardır.
Türkiye-Rusya ilişkilerini tartışanların, kalıcı jeopolitik gerçeklerle değil, konjonktürel ticari ortaklıklar ile tartışması elbette yadırganamaz. Çünkü Rusya Türkiye’nin en büyük ticari ortağıdır. Ticaret hacminin yüz milyar dolara çıkması hesaplanmaktadır. Ortada iki trilyon dolarlık bir piyasa vardır. Ayrıca küresel güç haritalarını şekillendirmede belirleyici olan dev enerji denkleminden söz ediyoruz. Rusya Batı ile Doğu arasındaki enerji denkleminin kaynak ülkesidir. Özellikle Asya’da on milyar, yirmi milyar dolarlık devasa enerji projeleri yürütülmektedir.
Türkiye’nin kuluçka dönemi ve Süper Yüzyıl’ın çöküşü..
Ancak Türkiye ve Rusya’nın durumunu, iki ülke ilişkilerinin seyrinin taşıdığı anlamı ticaret dışında başka ve çok daha kalıcı bir konuda tartışmamız gerekiyor. Maalesef Türkiye’de günübirlik zihinsel meşguliyet, bu tarz tartışmalara yeterince fırsat vermiyor.
Sovyet sonrası çözülen coğrafyanın ikinci kez dağılması, Rusya’nın daha dar bir alana sıkıştırılması planlanıyordu. ABD öncülüğündeki tek kutuplu süper yüzyıl projesinin en önemli hedeflerinden biri buydu. Ancak öyle olmadı, Rusya ikinci çözülmeyi önledi dahası yeniden emperyal bir güç ve söylem üretmeyi başardı. Bu durum belki de tek kutuplu dünya hesaplarını altüst eden en önemli gelişme oldu. Asya’da yükselen ekonominin yeni 21. yüzyıl projelerine karşı siyasi meydan okuyuşu ile Rusya’nın bu durumu Atlantik Ekseni’nin 21. yüzyılı şekillendiremeyeceğine dair kanaat oluşturdu. Hesaplar değişti, yeni bölgeler, ekonomik ve siyasi güç havzaları oluşmaya başladı.
Bu dönem Türkiye için, Atlantik ekseninde kalarak hareket alanını genişletmeye yönelik arayışlarla geçti. Küresel eksen kaymaları ile beslenen Türkiye’deki siyasi akıl, bir kuluçka dönemi yaşadı. Bunu başardı da. Türkiye aynı dönemde dünyayı iyi okudu ve bir yol haritasının alt yapısını şekillendirdi. Batı ekseninde kalarak da komşuları ve yükselen piyasa ve güç havzaları ile ortaklıklara girişecek, Türkiye için kapsamlı bir açılış tarihi başlatacak, kendi zaaf alanları ile yüzleşecek ve çözüm arayacak, çok kutuplu küresel sistemin bütün adreslerinde varolmaya çalışacaktı.
İki büyük jeopolitik müdahale oyun bozdu
Öyle de oldu. Türkiye bunu başardı. Ortadoğu’ya yönelik ulus üstü ortaklık projeleri ciddi başarı sağladı. Ancak içinde bulunduğu eksenin müdahaleleri Türkiye’nin bu kadar öne çıkmasını istemiyordu ve sert müdahalelerle bölgesel projeler sabote edildi. Bu gelişmeler uzun ve derinlemesine tartışmaları hakediyor. Ancak biz daha güncele bugüne gelelim.
Son dönemde Rusya ve Türkiye iki çok önemli jeopolitik müdahalede bulundu. İki müdahale de Batı’nın bölgesel hesaplarını altüst eden, onları rahatsız eden, iki ülkenin de geçmişi ve imparatorluk bakiyesi hassasiyetlerini bugüne taşıyan müdahaleler oldu. Rusya Kırım’ı ilhak etti, Ukrayna’ya müdahale etti. Türkiye ise Suriye konusundaki tezleri ve müdahaleleriyle geleneksel Ortadoğu güçler denklemini sarstı.
Rusya Türkiye’nin, Türkiye Rusya’nın müdahalelerine karşı. Türkiye Ukrayna’ya yönelik Rus tezlerini reddederken Rusya Suriye’ye yönelik Türkiye tezlerini reddediyor. Ama aslında iki müdahale de Atlantik İttifakı’nın küresel hesaplarında oyunun kurallarını değiştirecek türden. Ankara ve Moskova, her ne kadar iki konuda kriz yaşasa da iki ülke de Batı’nın yaptırımlarıyla, oyuna müdahaleleriyle karşı karşıya.
Rusya, ekonomik olarak ağır fatura ödüyor. Her ne kadar sonuç alınamayacağı bilinse de ambargo yüzünden devasa kayıplar yaşıyor. Ancak Moskova için durum hiç de ekonomik değil tamamen tarihi, jeopolitik hesaplarla alakalı. Batı için de böyle. Bir kaynak ülke olarak Rusya’yı ekonomik yaptırımlarla korkutmak pek mümkün görünmüyor. Çünkü Rusya kaynakları uzun vadede bırakın Rusya’yı, dünyayı doyuracak zenginliktedir. Sadece Sibirya’nın kaynaklarının üç imparatorluğu besleye bilecek güçte olduğu söyleniyor.
Öyleyse Batı ile Rusya arasındaki bu jeopolitik restleşme başka örneklerle devam edecektir. Çünkü Rusya’nın devlet aklı, emperyal birikimi onu merkezde tutmaya, daha da güçlendirmeye zorlayacaktır. Aksi durum, Rusya’nın yeniden istikrarsızlaşması, etkisizleşmesi demektir.
Türkiye müttefiklerini ürküttü
Türkiye de benzer bir sürç yaşıyor. Ankara’nın yeni Ortadoğu ve bölge perspektifi geleneksel bölgesel güç merkezlerinin aleyhine bir seyir izliyor. Türkiye’nin, 20. yüzyıl defterini kapatarak yeniden merkez güç olmasının tek yolu tarihsel siyasi hafızasını yenilemekten ve bölgesel ortak zenginliğini keşfetmekten geçiyor. Bu da vesayet merkezlerini ürkütüyor.
Türkiye’nin Suriye’ye yaklaşımı, oyun kurallarını büyük oranda etkiledi ve müttefiki olan merkez ülkelerin hesaplarını karıştırdı. O ülkeler için Türkiye ve Rusya’nın bu iki müdahalesinin önüne geçilmesi gerekiyor. Çünkü iki ülke de, sadece bu müdahalelerle değil, bağımsız, kendi geleceğini şekillendirecek siyasi aklı ve söylemiyle bir nevi meydan okumaya girişti. Asıl denklemi, oyunun kurallarını bozan işte bu siyasi dik duruştur. Bu açıdan Türkiye ile Rusya arasındaki yakın ilişkileri bozma yönünde azami gayret sarfedilecektir ve ediliyor da.
Aslında tarihsel reflekslerle hareket etmeleri iki ülke arasındaki çatışma alanlarını da ortaya çıkarıyor. Türkiye ile Rusya’nın jeopolitik hesaplar gündeme geldiğinde uzun vadece ciddi sıkıntılar yaşayacağını iki ülke de gayet iyi biliyor. Ama şu an için ikisinin de bağımsız, özgür bir bakış ve söyleme sahip olması, küresel ölçekte güç haritalarının sürekli güncellenmesine yol açarken ikisinin de çok ciddi mevzi kazanması ve güçlenmesi ile sonuçlanıyor.
Türkiye’nin Suriye projesi, Batı’yı uyardı ve endişeye sevketti. Yeni bir güç ve aktörün doğuşu öncelikle Batı’yı rahatsız edecektir. Görünüşte Rusya rahatsız olsa da uzun vadede ABD ve Avrupa yeni ve güçlü bir Türkiye ile yüzleşmek istemeyecektir.
Son iki yılda karşılaştığımız doğrudan müdahaleler; Gezi ve 17 Aralık gibi iktidar hesapları bu kapsamda değerlendirilebilir. Türkiye için bu aşamada en önemli eşik Çözüm Süreci’dir. Yeni ve çok tehlikeli bir müdahale alanının onlara kapatılmasıdır. Bu bilindiği için de siyasi akıl çözüm süreci için azami gayret sarfetmektedir.
Önümüzdeki dönemde bizi neler bekliyor?
Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin iç politik eğilimleri, yeniden yapılanmaları, toplumsal ilgi ve algı yönetimleri hatta medya dizaynı büyük oranda çözüm sürecine göre şekillendirilecektir. Medyada ve toplumsal, siyasal çevrelerde oluşabilecek direnç noktaları bir bir aşındırılabilir...
Ukrayna meselesi Rusya’da merkezi bakışı güçlendirirken Suriye meselesi Türkiye’de siyasi aklı, merkezi bakışı beslemektedir. İki ülke de bunun ne anlama geldiğini pekala bilmektedir. Türkiye’ye yönelik ısmarlama “otoriterleşme” söyleminin kaynağı burasıdır.
Soğuk Savaş döneminde insan hakları emperyal bir müdahale aracıydı. Şimdi otoriterleşme bir müdahale söylemine dönüştürüldü. Oysa bu söylemi besleyen ülkelerdeki aşırı sağ yükseliş, faşizmin ayak sesleri, olağanüstü hal yasalarındaki otoriterlik hiçbir ülkede yoktur. Türkiye bu yönüyle bir çok Avrupa ülkesinden çok daha özgürlükçü bir ülkedir. Son on yılda onlar içe kapanırken, özgürlük alanlarını daraltırken Türkiye özgürlük alanlarını alabildiğine genişletmiştir.
Anlatmak istediğim Türkiye-Rusya ilişkileri sadece ekonomi, enerji değildir. İki ülke arasında ortak alanlar ve çatışma alanları iyi analiz edilmelidir. Bence en büyük ortaklık, ticari büyüklük değil iki ülkenin de kendi geleneksel jeopolitik hesaplarına dönüşüdür.
Anlatmak istediğim, tartışılmasında zaruret gördüğüm alanlar buralardır. Erdoğan Putin değil, Putin de Erdoğan. Kişisel benzetmeden ziyade iki liderin ülkeleri için istedikleri bazı başkentleri gerçekten korkutmuş görünüyor.
.Erdoğan ve Putin fena korkutmuş..
04:003/12/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ankara ziyareti, Türkiye-Rusya arasındaki ortaklıklar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Putin’in bölgeye ve dünyaya bakışı konusunda Batı başkentlerinin neden bu kadar endişeli olduğunu konu edindiğim “Erdoğan ve Putin Kimleri Korkuttu” başlıklı yazının reaksiyonu dün Batı başkentlerinden yansımaya başladı bile.
Gerçekten endişeliler. Gerçekten iki ülkenin “başına buyruk” hareket etmesinden, kendi ülkeleri söz konusu olduğunda Atlantik merkezli küresel sistem arayışına karşı meydan okumaya girişebiliyor oluşundan ürküyorlar.
Bunun nerelere uzanacağını, hele Batı Ekseni’ndeki Türkiye’nin yönetilemez, kontrol edilemez hale gelmesinden ciddi anlamda korkuyorlar. Erdoğan-Putin zirvesi ve iki ülke arasındaki ortak projelere yönelik Batı basınına, özellikle de İngiliz basınına dikkat edin.
BBC’nin bu zirveye verdiği isim “Değerli yalnızlar zirvesi” oldu. İlk bakışta bu ifadenin Türkiye’de alıcılarının çok fazla olduğunu, bu ifade üzerinden iç muhalefet argümanı geliştirmekte hiçbir beis görmediklerini not edeyim. Bu, Türkiye için, muhalefetin Türkiye ve dünya algısı için hiç de yadırganacak bir şey değil.
Avrasyacı da değilim Atlantikçi de olmam..
Türkiye ve Rusya’nın son dönemde küresel ölçekte hesap bozucu, oyun bozucu iki jeopolitik müdahalede bulunduklarını, bu müdahalelerin günübirlik ikili ilişkiler ve günübirlik tarafgirliklerden çok öte, iki ülkenin de imparatorluk geçmişinden kaynaklanan siyasi öngörüsünün yansımaları olduğunu, Atlantikçi merkezin bu iki müdahaleden de ciddi olarak rahatsız olduklarını söyledim.
Bunun “Avrasyacı bir söylem” olduğu tezine asla katılmıyorum. Avrasyacı, Üçüncü Dünyacı nitelemelerinin bugünün dünyasına bir ölçüye vurulduğunda “eskiden kalmış bir tür Üçüncü Dünyacı söylem” olduğunu, bu kafa yapısının bizzat kendisinin Üçüncü Dünyacı olduğunu, zihinsel saplantıların, ezberletilmiş doğru-yanlışların bugüne taşınmış örnekleri olduğunu düşünüyorum.
Zirvenin ne anlama geldiğini Türkiye kamuoyu yeterince okuyamadı ama Batı medyası ve siyasi çevreleri çok iyi okudu. En azından bir Türkiyeli gözüyle bu eleştiri ve reaksiyonların bir tartıdan geçirilmesi gerekiyordu.
Avrasyacı değilim, hiçbir zaman olmadım. Ancak Atlantikçi de değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım.
Paramparça bir coğrafya ve ‘Üçüncü Dünya’cı kafa
Atlantikçi bakışın 19. ve 20. yüzyıl boyunca bu topraklara ne büyük bedeller ödettiğini çok iyi biliyorum. 21. yüzyılın, Atlantik merkezli körü körüne bakış efsanesinin yıkıldığı yüz yıl olduğunu, olacağını düşünüyorum. Bizleri Üçüncü Dünyacı yaftasıyla bir köşeye sıkıştırıp mutlak boyunduruk altına alanlara söyleyecek çok şeyimiz var. Dayattıkları korkular üzerinden etrafımızda kalın duvarlar örenlerin gözlerimizi nasıl kör ettiğini yeni yeni farkediyoruz. İşte tam da bu sırada dünyanın çok daha geniş olduğunu, Türkiye’nin nefesinin çok daha kuvvetli olduğunu, konuşabileceği ülkelerin sayısının çok daha fazla olduğunu görüyoruz.
Türkiye-Rusya ilişkilerini analiz edenler elbette Osmanlı-Rus rekabetini, çoğu savaşlarla geçen tarihi çok iyi biliyorlar. Ama Atlantik merkezini oluşturan ülkelerle yaşadıklarımızı da pekala biliyoruz. Kırım Savaşı’ndan bu yana mahkum olduğumuz bu eksenin bizim coğrafyayı nasıl lime lime ettiğini, yüzyıllardır beraber yaşadığımız ülke ve topluklarla aramıza ne büyük düşmanlık tohumları ektiğini, bize paramparça bir coğrafya, kalpleri ve zihinleri kirletilmiş ülkeler bıraktıklarını biliyoruz.
Eğer bir geleceğimiz olacaksa bunu, tek taraflı mutlak boyun eğdirecek bütün blok veya eksenlerle, merkezlerle ilişkilerimizi dengede tutarak inşa edeceğiz. Gözlerimizin açık, zihinlerimizin berrak, kalplerimizin geniş olmasıyla, tarih tecrübesiyle yapacağız bunu.
20. yüzyıl kuşatmasını yarmak
Geçmişin aynı zamanda bir gelecek olduğunu, geçmişte yaşanan her şeyin bir şekilde gelecekte de yaşanacağının bilinciyle. Türkiye-Rusya tarihinde yaşananlar elbette gelecekte de yeni çatışma alanları oluşturacaktır. İki büyük ülkenin ilgi ve hareket alanlarının aynı coğrafya olması, bu bölgelerde güç/nüfuz mücadelesine girişmesi orta ve uzun vadede karşılaşacağımız gerçeklerdir.
Ama geçmiş sadece Rusya ile savaşların tarihi, gelecek de Rusya ile aramızda oluşabilecek çatışma alanları değildir. Geçmiş, Osmanlı'nın bir proje olarak dağıtılıp yeryüzünün çok önemli bir bölümünün kaosa sürüklenmesidir. Gelecek ise, bu coğrafyayı yeniden toparlamak, en azından buna gayret etmektir. Çünkü varlığımız, geleceğimiz, yakın çevremizdeki komşu ve kardeş topluluklarla ortaktır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi.
20. yüzyıl kuşatmasını yarmanın başka da hiçbir yolu yoktur.
Türkiye ve Rusya’nın son iki jeopolitik atılımından söz ettim. Bu, Rusya için Ukrayna, Türkiye için Suriye’dir. Normalde iki ülke de birbirinin bu çıkışlarından rahatsız. Ancak daha rahatsız olan, ürken bir başka yer var: Küresel sistemi dizayn etmeye çalışan Atlantik merkezi. Bu daha büyük bir hesaplaşma ve bu yüzden iki ülkeye de bedel ödetmeye çalışıyorlar.
Rusya ağır ambargo altında, Türkiye ise ardı ardına gelen ve iktidar değişimini hedef alan ağır saldırılarla yüzleşiyor. Genel seçimler öncesi bu dalgalara bir yenisinin daha ekleneceğini düşünüyorum.
Ne Türkiye Rusya, ne Erdoğan Putin!
Türkiye ve Rusya’nın enerji ve savunma ortaklıklarına bir yenisini ekleyip Güney Akım’ın güzergahını değiştirmesi de bir nevi jeopolitik çıkıştır. Eğer gerçekleşirse, iki ülkenin yeni tür saldırılara maruz kalacağını söylemek mümkün. Türkiye’nin Çin’le füze anlaşması bile Batılı ülkeleri ayağa kaldırabiliyorsa, Türkiye içindeki nüfuz alanları üzerinden tehdit ve şantajlar yapılıyorsa bunun için de aynısı yapılacaktır.
Ne Türkiye Rusya, Ne Erdoğan Putin’dir! Ancak iki ülkenin de yerli bir duruş sergilemesi, kendi güz havzasına yatırım yapması Batı başkentlerinin uykusunu kaçırıyor. Bu durum devam ettikçe Türkiye’ye yönelik müttefik saldırıları devam edecektir.
Siz siz olun Atlantikçi veya Avrasyacı gibi dar kalıplara sıkışmamaya çalışın. 21. yüzyılda Üçüncü Dünya diye bir şey olmadığını, yeni ekonomik ve siyasi başkentlerin inşa edildiğini, küresel güç dediğimiz iktidar alanının acımasız bir örtülü savaş yaşadığını, sadece ve sadece gelecek hesabını iyi kuran ülkelerin bu savaştan galip çıkacağını, bir tarafa yamanan ülkeleri 20. yüzyıldaki gibi bir kaderin beklediğini bilin.
Yeni cümleler kurma zamanı. Türkiye ve dünyaya bakışınızı değiştirin, ezberleri pazarlamayı bırakın. Türkiye çok büyük bir mücadeleye girişmiştir. Ne kadar ağır saldırı olursa olsun bu yol tek yoldur. Dışarıdan projelendirilip içeride pazarlanan senaryolara dikkat edin.
Türkiyeli olma, dünyaya Türkiye’den bakma zamanıdır.
Anasayfa
Yazarlar
İbrahim Karagül
Putin’in çok cepheli savaşı: Çeçenistan mı, Suriye mi?
04:005/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Rusya nasıl bir oyun oynuyor? İntihar mı ediyor yoksa yüz yıllık adımlar mı atıyor? Putin’in Türkiye’ye yakın durması sadece bir gösteri mi?
Batı-Rusya hesaplaşması Türkiye’den nasıl okunmalı? Ortadoğu’ya yoğunlaşan Türkiye; Ukrayna, Gürcistan, Kuzey Kafkasya hattında Avrupa ile Rusya arasındaki satranç oyununun neresinde? Ekonomi ve enerjinin ötesinde Ankara-Moskova ilişkilerinin seyrini nasıl okumalıyız?
Cevabı aranacak çok soru var. Türkiye’de pek popüler olmasa da arada bir bu konulara değinmekte çok fayda görüyorum. En azından bu tarz ilişkilerin tartışılır hale getirilmesi gerekiyor.
Rusya ile Avrupa Birliği ya da Rusya ile ABD arasındaki gerilimin zirvesi Kuzey Kafkasların karışmasıdır! Çeçenistan’ın, Dağıstan’ın hareketlenmesidir.
Moskova’nın Kırım ve Ukrayna’ya yönelik müdahaleleri ile Kuzey Kafkaslar arasında derin bir bağlantı vardır. Karadeniz’in kuzeyi Rusya için Doğu Avrupa’dan bile öte stratejik değerdedir ve Rus anavatanı ile birlikte değerlendirilir. Kuzey Kafkaslar ise Moskova için en keskin cephelerden biridir ve Güney Kalkanı olarak işlev görür.
Gürcistan’a yönelik askeri müdahalesi Moskova için Avrupa’ya yönelik bir meydan okumaydı. Güney Kafkaslardaki statükoya kısmen rıza gösteren, bunun karşılığında Kuzey Kafkaslar’daki direnişçi hareketleri ezmesi onaylanan Moskova, kendini toparlar toparlamaz bu zımni anlaşmayı bozdu ve Gürcistan’a saldırdı.
Putin Batı’nın zayıf noktasını iyi biliyor
Ne gariptir ki, ABD ve Avrupa Rusya’nın bu baskınına karşı Gürcistan’ı büyük oranda yalnız bıraktı. O dönem Karadeniz olağanüstü hareketlenmiş, ABD ve NATO güçleri Karadeniz’e açılmış, bölgenin yeni bir çatışma alanı olmasından endişe eden Türkiye, müttefiki olduğu ülkelerin deniz gücünün Karadeniz’e açılmasını sınırlamıştı.
Rusya’yı cesaretlendiren, Ukrayna’ya müdahale etmesine ve Kırım’ı ilhak etmesine zemin hazırlayan olay Gürcistan savaşında Batı’nın elinin ne kadar zayıf olduğunu görmesi oldu. Hazır Kuzey Kafkaslarda düzeni oturtmuşken, çeçen direnişini kırmış ve elini rahatlatmışken Güney Kuşağı’na yönelik yeni atılımlara girişti.
Elbette Ukrayna Avrupa’nın bir aptallığı idi. AB ülkeleri Ukrayna üzerinden Rus nüfuz alanını daraltmak için halkı sokağa döktü. İkinci Renkli Devrim hayalleri ile ülkeyi ateşe attı. Bir ülke nasıl batırılır, nasıl kurban edilir çarpıcı bir örneğini yaşattı.
Rusya’nın stratejik hamleleri karşısında ise Gürcistan’ı nasıl yalnız bıraktıysa Ukrayna’yı da Rusya’nın insafına terketti. Tabi bütün bunlar hem Gürcistan hem de Ukrayna halkının Batı’ya aşırı güveninin zaafından beslendi.
Önce Çeçenistan, ardından Gürcistan, sonra Ukrayna..
Dikkat ederseniz Rusya önce Kuzey Kafkaslar’daki otoritesini tesis etti. Bu sürece Batılı ülkeler de yardımcı oldu. “Güney’e karışma, Kuzey’de ne yaparsan yap” dendi. Çeçenistan bu şekilde susturuldu. ABD ve Avrupa’nın stratejik körlüğünün işi nerelere götüreceği tahmin edilemedi. Kuzey’de denetimi sağlayan Moskova, Avrupa’yı şaşırttı ve Güney Kafkaslara yöneldi. Durmadı, Kardeniz’in Kuzeyi’ne, Güney Batı’ya doğru yöneldi. Bu da Ukrayna oldu. Açık söyleyelim, şu ana kadar Moskova’nın stratejik hamleleri Batı’nın güç hamlelerine üstün çıktı.
Gelecekte neler olacağı bilinmez. Bu denge, güç oyunu daha çok cephe değiştirir. ABD ve Avrupa Orta Asya üzerinde gücünü önemli ölçüde sınırladığı Rusya’nın Kafkaslar ve Karadeniz’in Kuzeyi’ndeki hamlelerine şu ana kadar etkili bir cevap veremedi. Onlar daha günübirlik, pratik reaksiyonlar verirken Moskova ciddi riskler alarak uzun vadeli adımlar atmaya başladı.
Putin Rusya’sının Suriye ve İran üzerindeki nüfuzu da göz önüne alındığında nasıl bir gelecek planladığına dair çarpıcı işaretler çıkıyor ortaya. Ukrayna üzerinden, Kırım üzerinden, Gürcistan üzerinden aşırı tepkiler veren, savaş dahil her şeyi açıkça göze aldığını duyuran Rusya intihar mı ediyor, yoksa Batı’yı felç edecek atılımlara mı giriyor?
Çeçenistan karışabilir
Henüz bir restleşmenin ilk dönemindeyiz. Böyle devam ederse, Rusya ile Batı arasındaki salvolar daha da sertleşecek, kriz daha da artacak ve kesinlikle yeni çatışma alanları ortaya çıkacaktır. Çatışma sadece siyasi ya da jeopolitik hamlelerle sınırlı olmayacak, gerçek anlamda sıcak çatışmalar yaşanabilecektir.
Bunun ilk örneği Kuzey Kafkasya olabilir.
Çünkü bugüne kadar Batı-Rusya ilişkilerinde her kriz etkisini önce bu coğrafyada göstermiştir. Rusya’nın elini zayıflatma, korkularını besleme senaryoları bu bölge üzerinden yürütülmüştür. Ukrayna krizi, ardından gelen ağır ekonomik yaptırımlar, son olarak da Putin’in Ankara ziyareti ile enerji koridorlarındaki muhtemel değişim sinyalleri bu hesaplaşmanın unsurlarıdır.
Birkaç gündür Avrupa basınında ve siyasi çevrelerinde Erdoğan-Putin zirvesine yönelik tartışmalar Türk medyasında pek ilgi görmese de, ciddi bir endişenin varlığı hissediliyor. Tabi bu endişeye bağlı olarak da alttan alta uyarı ve tehdit mesajları da öne çıkabiliyor.
Rusya çok cephede savaşıyor
Türkiye bu aşamada Moskova üzerinde Suriye baskılarını artırabilir. Bu baskı için şartlar bir daha bu kadar elverişli fırsatlar sunmayabilir. Putin ülkesini büyük bir hayale koştururken, ardında zayıf noktalar da bırakıyor. Bu aralıklar iyi takip edilebilir ve ekonomik ortaklıkta yaşanan zirve siyasi alanda da belli bir ölçüde yükseltilebilir. Bunun için iki ülkenin de stratejik hedeflerini açıkça masaya koyup pazarlık düzeyini yükseltmeleri gerekiyor.
Önceki gece Çeçenistan’ın başkenti Cevherkale’deki baskın haberlerini izlerken hep Rusya-Batı restleşmesinin nerelerde patlak verebileceğini düşündüm. Çeçenistan bu konuda hep ön cephedir. İşin daha da tuhafı, Suriye’deki savaş ve rejime verdiği destek Moskova’ya bir kurşun olarak dönebilir. Bu, hiç de ihtimal dışı değildir.
Putin’in ardı ardına birçok cephe açması, gücünü ve dikkatini yayması kendisi için bir zaafa, büyük bir sıkıntıya dönüşebilir. Ne kadar akıllı hareket ederse etsin, bu kadar cephede aynı anda başarılı olması gerçekten de çok zor görünüyor.
.Geri adım felakettir, Mısır, Suriye olmaktır..
04:009/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Geri adım felaket olur. Durmak hatta yavaşlamak yok olmak demektir. Bugüne kadar ülke adına, millet adına kazanılan her şeyin heba edilmesi, sıfırlanması demektir.
Geri adım, yılgınlık, boşvermişlik Mısır’dır, Ukrayna’dır, Suriye’dir.
Etnik ve mezhep çatışmaların alabildiğine yayılması, dar ulusçu bir içe kapanış demektir.
Dahası; ortaya çıkacak intikam dalgası bu ülkeyi başladığı noktadan çok daha gerilere götürecek, Türkiye yüz yıl sonra başladığı mücadeleyi kaybetmiş olacaktır.
Birileri buna fena halde sevinecektir. Birçok başkentte alkışlar kopacak, içeride hazımsızlıktan çatlayan vesayetçiler sevinç çığlıkları atacaktır.
Ülke, vatan, millet, tarih, hafıza derdi olmayanlar, ülkenin yok olması pahasına zafer kazanmış olacaklardır.
Bunun sonucu lime lime olmaktır, parça parça olmaktır.
Yakın çevremizdeki ateşin Anadolu içlerine yayılması, aşiretçi bir anlayışın şiddet sarmalı halinde ülkeyi rehin almasıdır.
Sadece bir siyasi anlayışın, bir kadronun, çevrenin değil, milletin duruşunun, ülkenin duruşunun heba edilmesidir. Nitekim bu mücadele bir siyasi parti mücadelesi, dar iktidar mücadelesi değildir.
Osmanlıca öze dönüştür
Bu mücadele, bir imparatorluğun dağıtılmasına, bütün coğrafyanın felakete sürüklenmesine, ülkelerin ve milletlerin gelecek umutlarının yok edilmesine, yüz yıl boyunca rehin alınmasına, zihinlerin esaretine karşı bir direniştir.
Kendini bulma, geçmişini bulma, geleceğini görme mücadelesidir. Bize yeniden yirminci yüzyılı yaşatmak isteyenlere meydan okumadır. Siyasi partiler değişir, kadrolar değişir ama mücadele değişmez, yol uzundur ve bu yol değişmez.
Değiştiği zaman, yürüyenler durduğu zaman, yürüyecek kimse kalmadığı zaman ülke de bitmiş, millet de yeniden yirminci yüzyılın başlarındaki yorgun ve yılmış hale terkedilmiş demektir.
Her çatışma, her saldırı, her hakaret Erdoğan’a yönelse de aslında temelinde bir hesaplaşmanın, eski ve yeninin çatışmasının göstergesidir. Atılan her adım karşısında bir cephe bulsa da aslında bu, yeniyi temsil edenlere, ülkeyi büyük yürüyüşe coşturanlara karşı bir savaştır. İşte tartıştığımız her konu, aslında bu büyük mücadelenin birer parçası olarak önümüze geliyor.
Osmanlıca da işte bu öze dönüşün bir cephesidir.
Hafıza canlandıkça histeri nöbetleri artıyor
Osmanlıca bir yabancı dil değil, hafıza meselesi, kimlik meselesidir. Tarihi hafızayı nasıl kaybetmişsek, kültürel hafızayı da öyle kaybettik. Yeniden ayağa kalkma dediğimiz, kendimizi keşfetme dediğimiz, çevremizdekileri farketme dediğimiz, yarınımızı öngörme dediğimiz şeyler aslında bir bütün mücadelenin, bir millet ve vatan mücadelesinin unsurlarıdır.
Doksan yıl önce yaşadıklarımızı yüzyıllar önce yaşanmış gibi yabancılaştıranlar, Osmanlıca'yı da bir yabancı dil gibi yabancılaştırmışlardır. Doksan yıl önce Irak’ta olanları, Filistin’de olanları, Yemen’de olanları nasıl hafızadan silmişlerse Osmanlıca'yı, “coğrafyanın ortak dili”ni de öyle silmişlerdir.
Oysa hafıza bir bütündür. Dil yabancılaşmışsa her şey yabancılaşmıştır.
Tarih yenilenecek, Osmanlıca üst başlığı altında ne varsa bugüne taşınacaktır. Bu büyük yürüyüş, bu Türkiye mücadelesi devam ettikçe, her taşın altından bir itiraz çıkacak, her kapının ardında bir öfke patlayacak.
Öfke yükseldiyse, saldırılar arttıysa, kavga büyüdüyse gidilen yolda önemli mesafe alınmış demektir. Ümitsizlik arttıkça hırçınlık başlar çünkü. Yolun sonu yaklaştıkça saldırı dalgaları, kriz dalgaları, histeri nöbetleri sıklaşacaktır.
Bu yol gönül desteği ister. Çünkü bir tarih hesaplaşmasıdır. Her gün bir başkasının koltuğuna sığınanların, her gün bir başka cephede mevzi alanların önleyemeyeceği, Türkiye mücadelesini kişisel hırs mücadelesi sananların istismar edemeyeceği kadar büyük bir mücadeledir.
Kaleyi içten çökerteceklere dikkat
Unutmayın, geri adım, tükenmişlik duygusu, yılgınlık felakettir, ölümdür. Ülkenin bütün umutlarının ertelenmesidir, bu onur savaşının kaybedilmesidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşayacağımız en büyük çöküntüdür.
Türkiye’nin belinin kırılması, dizlerinin bağının çözülmesi, ülke bütünlüğünün yok edilmesidir. Bakmayın o sesi yüksek çıkanlara, öfke nöbetleri geçirenlere, arsızlaştıkça arsızlaşanlara... Onların sığ, günübirlik hesapları bu yürüyüşü engelleme mücadelesidir. Kendi hesapları için bütün Türkiye’yi ateşe atmaktan çekinmeyeceklerdir.
Hepsi bir sendeleme, bir tökezleme bekliyor. Bir geri adım bir yılgınlık bekliyor.
İşte geri adım Türkiye’nin tökezlemesidir, sendelemesi, diz çökmesidir. Yüzyıllık fırsatın heba edilmesi, Türkiye’nin eskisinden çok daha kötü iç çatışmalarla tüketilmesidir. Mücadele içinde yer alıp da kendi çıkar ve hevesleri peşinde koşanlar da bugünün ve yarının Türkiye’sine savaş açanlar kadar tehlikelidir.
Kaleyi ilk terk edecekler her zaman tehdittir!
.CIA raporu, Çözüm sabotajı ve bizdeki “ölüm mangaları”
04:0011/12/2014, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bugün, CIA’nın işkence raporu üzerine yazmam gerekiyordu.
Ama 2002’den bu yana bu konuda o kadar yazdım ki, ABD adına yapılan bu “aklama”, aklarken başka şeyleri “örtme” operasyonuna katkım olsun istemedim. Gizlenmesi gerekenler zaten gizlenmiş, açıklananlar ise zaten biliniyordu. İşkence merkezlerinin, esir ticaretinin, sorgu evlerinin, CIA gizli uçuşlarının hala devam ettiği, gizli hapishane gemilerinin okyanuslarda turladığı, hemen her merkezi ABD üssünde bir esir kampı bulunduğu, dünyanın yarısından fazla ülkedeki bu merkezlerin özenle korunduğu, üstelik otuz beş ülkenin bu işkence trafiğine yönelik istihbarat anlaşmasında imzası olduğu ortadayken, birilerinin günah çıkarıyormuş gibi yapmasını hazmetmem mümkün değil.Tam tersine, Ortadoğu merkezli yeni kriz dalgaları sıklaşıyor. Benzer operasyonların daha da artacağını, benzer merkezlere yenilerinin ekleneceğini şimdiden söylemiş olayım.“Birinci Dünya Savaşı dönemini yaşıyoruz..Çok daha önemli bir konu var önümüzde. Türkiye’nin yakın çevresinde olanlar, sanıldığı gibi sadece Türkiye’yi ilgilendirmiyor. Bölge ülkelerinden ABD ve Avrupa’ya hemen herkes bizim coğrafyaya yoğunlaşmış durumda ve hiç de iyi senaryolar planlanmıyor.Böyle bir coğrafyada Türkiye’nin istikrarını koruması, gücünü artırması, yeni şeyler üretebiliyor olması bir mucizedir. Birilerinin dünyada ve bölgede olan her kötü örneğin müsebbibi olarak Türkiye’yi gösterme gayreti kimseyi şaşırtmasın.İçinde bulunduğumuz coğrafya, Birinci Dünya Savaşı dönemi şartlarının neredeyse aynısını yaşıyor. Abarttığımı düşünüyorsanız, bölgede yaşananlara, taraflara, bölge dışı müdahalelere, nasıl bir coğrafya istendiğine önyargılarınızdan kurtulup bir kez daha bakın. Örgütlerle devletlerin birbirine karıştığı, sayısız yeni cephelerin açıldığı, her türlü kimliğin çatışma aracı yapıldığı, bölgenin iyiliğine olan her türlü söylem ve mücadelenin nefessiz bırakıldığı bir vahşi coğrafyaya dönüştük. “Kaos coğrafyası”, “fay hattı” kavramlarının hepsini uyguluyorlar ve bugüne kadar da ciddi başarı kazandılar.Önceden belli üstü örtülen sıkıntılar, ülkeler arası ilişkilerdeki gerilimler şimdi açık cephelere dönüşerek biçim değiştiriyor. Her devlet bir ya da birkaç örgüt üzerinden birbiriyle hesaplaşıyor. Hepsinin üstünde bir başka akıl, örgütler ve devletler üzerinden bölgesel oyunlar kuruyor. Bütün sokaklar çatışmaya, anlaşmazlığa, cepheleşmeye çıkıyor. Bu rastlantı değil. Yüzlerce yıl birlikte yaşayanların birbirini boğazlıyor oluşu tesadüf değil. Etrafımıza, coğrafyaya bakalım; bir tane bile olumlu gidişat göremiyoruz. Bir tane bile barış, refah, adalet ve özgürlük yönünde atılan adım göremiyoruz. Hal böyle iken insafsızca Türkiye’ye saldıranların, bir iç iktidar mücadelesi görüntüsü altında Türkiye’nin elini kolunu bağlamak isteyenlerin, onu cezalandırıp bölgedeki diğer devletlerle aynı kaosun içine sürüklemek uğraşısı içinde olanların bütün bölgeyi harabeye çeviren o üst akıldan bağımsız olduklarını düşünmek aptallıktır.
Çözüm Süreci yeni denklemin adıdır
Dikkat ederseniz bu coğrafya içinde, hatta içine Avrupa’yı da alalım, tek olumlu şeyler öneren, çıkış yolları gösteren, çatışma yerine işbirliği yolları sunan ülke Türkiye’dir.
Çözüm Süreci bu konuda müthiş bir örnektir. Hatta tek örnektir ve başkaca bir çözüm arayışı ve önerisi yoktur. Çözüm Süreci sadece Türkiye meselesi değildir. Türkiye’nin istikrar arayışının çok ötesinde bölgede rüzgarı tersine çevirmeye dönük bir model örnektir.Coğrafyanın istikrar denkleminin adıdır. Onlarca yıldır devam eden, son yıllarda daha da ince ayarla güçlendirilen çözülme stratejilerine karşı tek meydan okuyuştur. Kimlerin uykusunu kaçırdığını not edin. İçeride ve dışarıda kimlerin bu işten rahatsız olduğuna iyi bakın. İşte o zaman coğrafyanın bugünkü halinin müsebbiplerini de, Türkiye’ye yönelen ağır saldırıların adreslerini de göreceksiniz. O büyük yıkım rüzgarını durduracak, bütün bölgeye bir başka yolun daha olduğunu gösterecek böyle bir girişime yüzyıllık bir projeksiyonla bakmak gerekiyor. Çünkü bu iş bir etnik mesele, huzursuzluk, anlaşmazlık değildir. Türkiye’nin de, Kürtlerin de, bölgenin de geleceğini şekillendirecek elde tutulur tek projesidir.Sürecin başarısı ya da başarısızlığı sadece Türkiye’yi etkilemeyecek. Suriye’den Irak’a, İran’ın bölgesel nüfuzundan ABD ve Avrupa’nın coğrafyaya müdahale şekillerine kadar her şeyi etkileyecektir. Artık hiçbir ülke tek başına ayakta kalamazŞu bilinmeli ki, artık bu coğrafyada hiçbir ulus tek başına ayakta durma şansına sahip değildir. Hiçbir ülke ya da devlet, küresel güç müdahalelerinin sarsıntılarına tek başına direnme gücünde değildir. Ulus üstü, bölgesel nitelikte her adım o büyük güç hesaplaşmasının parçasıdır ve şiddetli reaksiyonlara maruz kalacaktır. Ancak bu adımları atmamanın sonu ise esarettir, mikro milliyetçi devletçiklerdir, garnizon ülkeler haline gelmektir. Dünyanın ve bölgenin diplomatik manevralarının çözüm sürecine odaklanması bu yüzdendir. Çözüm istemeyen Kürt milliyetçiliğinin, iktidarla hesaplaşma içinde olan paralel organizasyonun, içerideki küskün ve öfkeli siyasi çevrelerin Türkiye’ye ve bu ortak projeye böylesine acımasızca saldırmalarının sebebi de sadece kendi hesapları değildir. Soğuk Savaş döneminde bölgedeki devletlere dayatılan, ihale edilen roller artık örgütlere, cemaatlere, kenarda kalmış siyasi çevrelere ihale edilmektedir, onların koordinasyonu, işbirliği, toplumsal hareketlilikleri aynı adresler tarafından beslenir olmuştur.Rusya lideri Vladimir Putin’in Ankara ziyaretinin yankılarına dikkat edin. ABD ve Avrupa’nın ağır ambargosuna maruz kalan Moskova’nın Türkiye ile bazı ortaklıklara girişmesi Batı başkentlerini hareketlendirdi. Ankara’ya; “Rusya ile bu kadar yakınlaşma hatta ambargo uygula” diyorlar. Türkiye buna direnecektir, gerçekçi olan budur. Ancak bu “uyarıcı” ülkelerin bir süre sonra Türkiye’ye nasıl bir bedel ödetme girişiminde bulunacağını hep birlikte göreceğiz. Bunu dolaylı yollardan, içerideki huzursuzluk alanları üzerinden yapacaklardır.Sabotaj timlerine dikkatHükümetle hesabı olan çevreler, süreci sabote ederek yeni bir hesaplaşmanın hazırlıklarını yapıyor. Bu çevrelerin Gezi eylemlerindeki rolü artık apaçık ortadadır. 17 Aralık’tan nasıl medet umdukları ortadadır. Avrupa Birliği kurumlarındaki Türkiye karşıtlığı ve paralel çevrelerle yakınlık ile aynı çevrelerin çözüm süreci üzerindeki çalışmaları birbirinden bağımsız değildir.İşte bu noktada seçim öncesi bir fırtınanın kopabileceğini, aynı adreslerin bu fırtınanın arkasındaki güç olacağını, muhtemelen çözüm süreci ve Kürt meselesi üzerinden bir senaryonun deneneceğini düşünüyorum.Hiçbir kutsalı olmayan, ilkesi ve siyasi duruşu olmayan içerideki hesaplaşmacı çevrelerin, Türkiye’nin bölgede yalnızlaştığı izlenimi vererek, hem Batılı ülkelerle hem de aslında hiç hazzetmedikleri bölge ülkeleriyle nasıl da aynı cepheye savrulduklarını görmek üzücü.Aynı anda Mısıra aşık, Suriye’ye aşık, İran’a aşık olabiliyorlar. İşlerine geliyorsa IŞİD’çi bile olabiliyorlar. Türkiye’den öç almaksa mesele aynı yatağa girmeyecekleri hiçbir devlet ya da örgüt yok. Darbeciymiş, faşistmiş, mezhepçiymiş, krallıkmış, Baasçıymış anlamını kaybediyor.Muhafazakarı da liberali de ulusalcısı da Kürtçüsü de böyle davranabiliyor.Ölüm mangalarına dönüştülerMaksat siyasi duruş değil, Türkiye ile hesaplaşmak olunca, istihbaratın labirentlerinde dolaşıp rol de dilenirler, hangi ülke olursa olsun gönüllü hizmetli de olurlar. Türkiye’de MİT’le hesaplaşır dışarıda bilmem hangi ülkenin istihbarat kuruluşlarından üçüncü sınıf görevler alırlar.İktidara karşı çıkın, sinsi tezlerinizi savunun, kıran kırana mücadele edin. Ama biraz olsun onurlu olun… Onları rahatlatacak tek şey Türkiye’nin Suriyeleşmesi, Mısır olması, eski Baasçı günlerine geri dönmesi. Dünyadaki ve bölgedeki bütün kötülüklerin sebebi olarak Türkiye’yi görme diye bir hastalık türedi. Bu hastalık Türkiye’ye ihraç ediliyor. Adeta ölüm mangaları gibiler. Yüzleri maskeli, öfke ve intikam duygusundan başka kendilerini yöneten hiçbir fikir, düşünce, duruş ya da kimlik kalmamış gibi. İşte onlar, o üst aklın yönlendirmesiyle Türkiye için yeni hazırlıklar yapıyorlar.
.Ekrem Dumanlı sadece gazeteci mi?
04:0015/12/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Bir gazeteciyi savunmak boynumuzun borcu. Basını, medyayı, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak tartışılamaz bile. Bugünün dünyasında, hangi düşünceye mensup olduklarına bakmaksızın, bu değerlere hakkını vermeyenlerin, sahip çıkmayanların saygı duyulacak bir tarafı yoktur.
Dün Türkiye ciddi bir operasyona tanık oldu. İki yayın grubunun başındaki iki isim gözaltına alındı. Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı. Biri bir televizyon grubunu yönetiyor diğeri de bir ulusal gazetenin başında.
Gazete yöneticisi olarak, gazeteci olarak, köşe yazarı olarak hiç düşünmeden, ilk refleksim karşı çıkmak olmalı. Medyaya, basına, gazeteciye yönelik her olayda hemen bütün gazeteciler aynı tavrı gösterir. Bu bizim için değişmez bir kuraldır. Kelle koltukta mücadele ederler, hiçbir koruma kalkanları yoktur, genelde açık tehdit altındadırlar çünkü.
Ama hepimiz biliyoruz ki, ortadaki sorun, medya, gazeteci sorunu değildir. Bu sözü, yarın şahsıma karşı nasıl kullanacağını bilerek yazıyorum. Ekrem Dumanlı da, Hidayet Karaca da, konuyu medya özgürlüğü çerçevesinde görenler de tartışmanın, sorunun, çatışmanın ne olduğunu pekâlâ biliyor.
Öyleyse samimi olma, açık yüreklilikle konuşma zamanı.
Fitne, komplo, tehdit, şantaj..
7 Şubat’ta başlatılan, 17 ve 25 Aralık’la açığa kavuşan bir mücadele yaşıyor Türkiye. Fethullah Gülen ve ekibinin, devlet olma projesini, bu amaçla yürüttüğü hükümeti devirme planlarını, yolsuzluk operasyonu kılıfıyla bu ülkenin Başbakanı’nı, bakanlarını, yüksek bürokratlarını, önemli işadamlarını, gazetecilerini, cemaat liderlerini, kanaat önderlerini tasfiye etme, yüzlerce insanı hapislere doldurma, önüne çıkacak ne varsa yok etme hesaplarını biliyor.
17 Aralık’ta başlattıkları açık savaşı bir ayda bitireceklerine, amaçlarına ulaşacaklarına inanıyor, bunu kendi aralarında konuşuyor, müthiş bir özgüvenle hareket ediyor, yeni hükümetin kadrolarını şekillendiriyor, Türkiye’yi avuçlarına aldıklarına inanıyorlardı.
Dokunmadıkları hiçbir cemaat, hedef almadıkları kanat önderi, haklarında dosya tutmadıkları gazeteci, nasıl yok edeceklerini planlamadıkları siyasetçi kalmamıştı neredeyse. İstihbarat kadrolarındaki güçleri üzerinden insanları dinlediler, fişlediler, mahrem hayatlarına müdahale ettiler. Şantajlar yaptılar, tehditler yaptılar, insanları sindirdiler, korkuttular, cezalandırdılar.
Öyle bir güç zehirlenmesi yaşıyorlardı ki, siyasi iktidar değil devlet iktidarını bile bir engel olarak görmüyorlardı. Karar verilmişti, harekete geç talimatı gelmişti, düğmeye basılmıştı. Artık Türkiye onlarındı, onlara tabi olmayan, itaat etmeyen, karşı çıkan herkes hedefti. Önlerinde potansiyel engel olabilecekler için bile dava dosyaları hazırdı. Yüzlerce belki çok daha fazla insanı gözaltına alıp yargılayacakları mekânlar için bile hazırlıklar yapmışlardı. Önlerinde Tayyip Erdoğan vardı. Ona diz çöktüremedikleri için en büyük hedef olarak onu seçmişlerdi.
İnanılmaz derecede kirli bir iftira, fitne ve dezenformasyon süreci başlattılar. Özellikle darbe senaryosu geri tepince sahip oldukları medya üzerinden, gazete ve televizyonlardan dünyanın en çirkin kampanyalarını yaptılar. Bir yıldır, duymadığımız hakaret ve küfür kalmadı. Akla hayale gelmeyecek yöntemler kullandılar. Türkiye entrikanın, fitnenin en ileri noktasını gördü.
Türkiye karşıtı lobiye dönüştüler
17 Aralık sonrası az da olsa gazetecilere yönelik kumpasların farkına vardık. Eğer başarılı olsalardı bugün onlarca gazeteci hapiste olacaktı. Kendi polis, savcı, hakim üçlemesinin kurbanları olarak yıllarca hapiste çürüyeceklerdi. O güne kadar “cemaat” olarak gördüğümüz bir yapının Türkiye tarihinde tanık olmadığımız, sistem içinde örgütlenen bir istihbarat ağı olduğunu, sistem içinden bir darbe teşebbüsü yapıldığını gördük.
Para transferleriyle, sivil ve askeri bürokrasisiyle, medyasıyla, sosyal örgütlenmeleriyle, dışarıdaki ortaklarıyla bir Türkiye projesi uygulamaya konulmuştu. Biz içeriyi tartışsak da ortada ulus üstü bir organizasyon, cemaat üzerinden bir Türkiye projesi uygulanıyordu. Darbe teşebbüsü suya düşünce aynı ekibin dünyaya yayılan organizasyonuyla Türkiye karşıtı en büyük lobiye dönüşebildiğini, dünya başkentlerinde hatta Afrika’da bile Türkiye’yi karalama kampanyaları yürüttüğünü gördük. Böyle olunca da Türkiye ile hesabı olan her güç ve çevre onlara destek olmaya başladı.
Gözaltına alınan medya mensupları işte bu yapının, çevrenin medyasını yönetiyordu. Hatta en güçlü ayağını oluşturuyordu. Devletin ve ülkenin mahremiyeti istihbarat ağları tarafından takip ediliyor, medyaları üzerinden servis ediliyor, bilgiler dışarıdaki bazı adreslere aktarılıyordu.
Bir gazetecinin devletle hesaplaşmasının ilk örneği
Gözaltına alınma gerekçeleri de, bir başka cemaate yönelik kumpas iddiaları oldu. Fethullah Gülen’i eleştiren bir risale çevresine bunun bedeli ödetilmiş, mensupları içeri tıkılmıştı. Gülen konuşmuş, gazetesi haber yapmış, televizyonu dizi çekmiş, savcısı soruşturma açmış, polisi harekete geçmiş, hakimi de mahkum etmişti. Evlerde bulunan el bombalarında bile polislerin parmak izi bulunmuştu.
Daha kaç örnek, kaç olay, kaç kurgu ya da kumpas böyle emir komuta zinciri içinde yapılmıştı? Mesela bu ekibin şike olaylarındaki etkisi ne olmuştu? Bilmiyoruz, zamanla, soruşturmaların seyrine göre öğreneceğiz. Öyle zannediyorum ki, darbe girişimine ilişkin dosyalar, soruşturmalar da olacak. Çünkü o konulardaki yargı süreci henüz başlamadı.
Yazılacak çok şey var. Asla bir kasıt, kötü niyetle değil, Türkiye’de aslında neler yaşandığını öğrenmek, görmek için. Bir gazetecinin, medya mensubunun ifade hürriyetinin çok ötesinde devletle hesaplaşmaya girişmesinin ilk örneğidir bu olay. “Cemaat” adı altında örgütlenen bir yapının devlet iktidarını kendi denetimi altına alma girişiminin de ilk örneğidir.
Hükümete, askere, diğer cemaatlere, gazetecilere, işadamlarına, yargı mensuplarına, aydınlara, kanaat önderlerine ve hemen her çevreye bir şekilde kumpas kuran, onlarla ilgili bir gizli ajanda uygulayan bir yapı ile o yapının medya kurumlarıdır söz konusu olan.
Gazeteciliği silaha dönüştürmek
Ekrem Dumanlı, gazetesinde meydan okuyabilir, hatta şov yapabilir, gazetecilik örtüsü altında bir dokunulmazlık arayabilir. Hiçbir gazeteci, gazete yöneticisi, yazarı, çizeri, mesleğinin kendisine verdiği gücü ve imkanı başka şeyler için bir örtü olarak kullanmamalı. Gazeteciliği silaha dönüştürürsek, bir güç/iktidar savaşının uzantısı haline getirirsek o zaman gazetecilik dışında cümlelerle konuşmak zorunda kalırız.
Dumanlı’nın gazetecilik tarafını sonuna kadar savunacağız. Bunda tereddüt etmeyeceğiz. Ama gazetecilik dışındaki rolü konusunda yanında olmayacağız. Tam tersine karşısında olmaya devam edeceğiz.
Bu ayrımı belirleyecek olan da biz değiliz.
Göreceğiz.
.Türkiye’ye şantaj yapıyorlar
04:0017/12/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Önce, “Türkiye Rusya ile işbirliği yaptığı için dışlanabilir hatta düşman ilan edilebilir” dediler.
14 Aralık operasyonundan hemen sonra seferber oldular, Türkiye karşıtı açıklamaların dozajını artırdılar, “Paralel operasyonlar yaptığı için AB’den dışlanabilir” dediler.
Putin’in ziyareti sonrası ardı ardına Ankara’ya gelip, “Rusya ile yakınlaşma” dediler. Şimdi de hükümete mektup gönderip son operasyona müdahale etmeye giriştiler.
Paralel örgütlenme, 17-25 Aralık nasıl bir dayanışma, nasıl bir uluslararası örgütlenme, müdahale ise, son operasyonlardan sonraki dayanışma da bunun göstergesi.
Gezi eylemlerinin arkasındaki akıl, son operasyon üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye koyuldu. İşi sadece basın, özgürlük meselesi olarak gösterip, Türkiye’nin bir yıldır mücadele ettiği bir uluslararası istihbarat ağını boşa çıkarmasının önüne geçmeye çalışıyorlar.
Devletin, sistemin normalleşmesini sabote etmek için uğraşıyorlar.
“Sizi de Rusya gibi yaparız” tehdidi
Ellerinin altındaki iktidar adacıklarının geleceğini korumak istiyorlar. Kendileri gazete basarken, insanları gözaltına alırken, gazeteleri kapatırken basın özgürlüğü ortada yok, sıra Türkiye’ye gelince teyakkuza geçiyorlar.
Biz sizi biliriz. İkiyüzlülüklerinizi iyi biliriz. Bu meselede basın özgürlüğü diye bir derdiniz olmadığını da biliriz. Türkiye’den hesap sorma, intikam alma girişimlerinizin arkasında neler yattığını da biliriz.
Utanmadan Türkiye’yi; “Sizi de Rusya gibi yaparız” diye tehdit ediyorlar! Ambargo ile Rusya’yı köşeye sıkıştırdılar. Ekonomik çöküntüye sürüklemeye çalışıyorlar. Moskova ile ekonomik durumları iyi olan ülkelere, özellikle Türkiye’ye de aynısını yapmaya çalışıyorlar. Son gözaltıları bu amaçla malzeme olarak kullanıyorlar. Ne de olsa bu kadrolar onların sistemin sinir uçlarına kadar uzanabildiği ortakları.
Hürriyet şantaj yapıyor
Hürriyet gazetesinin dünkü “Avrupa ile Büyük Kırılma” manşetine dikkat edin. Günlerdir yoğun biçimde “Türkiye’de ekonomi kötüye gidiyor” şeklindeki yaygaralarına dikkat edin. “Türkiye’den Rusya çıkarmaya” dönük psikolojik operasyonlarına dikkat edin.
O manşet Türkiye’ye yönelik bir şantajdır. Her zaman başkalarının eliyle Türkiye’yi dövmeye çalıştılar. Yine aynısını yapıyorlar. Avrupa Birliği’nden gelen her açıklamayı Türkiye karşıtı bir atmosferde servis ediyorlar. Paralel yapıya yönelik operasyonlar, operasyona karşı Türkiye’den çok Batı’yı yardıma çağıran kampanyalar, Hürriyet gazetesinin yayınları ve AB tarafından gelen açıklamaları bir araya toplayın. Bir de içeride, eskimiş, köhnemiş, tükenmiş isimlerin kişisel hınçlarını ekleyin. Ortaya nasıl bir resim çıkıyor bir bakın.
Paralel örgütlenme de, bugünkü gösterileri de, içeriden ve dışarıdan gelen reaksiyonlar da aslında bir dayanışmayı haber veriyor. Türkiye’nin aslında bir dış sorunla mücadele ettiğini, paralel yapının hızla dış tehdit haline geldiğini, Türkiye’ye müdahale aracına dönüştüğünü görüyoruz.
Bize; “Sizi de Rusya gibi yaparız” diyenler aslında kendileri Rusya’dan beter durumda. Ekonomileri gerilerken siyasi kredilerini dünyada kimse ciddiye almıyor. Yirmi yıl önceki Avrupa ile bugünkü Avrupa’nın küresel etkisini bir ölçün bakalım.
Umursayan kalmadı ama daha çok tehdit edecekler
Boşverin kredilerini, dünyadaki etkilerini. Türkiye’de bu açıklamaları kim ciddiye alır bir ölçün. Kimsenin umurunda bile değil. Çocukça bir siyasi söylem üretiyor Avrupa. Bıraksınlar Türkiye’yi de Almanya’daki, Avrupa’daki ırkçı yükselişle, tehditle yüzleşsinler.
Ama devam edecekler. Türkiye Batı dünyasından kopuyor, ABD-Avrupa yörüngesinden çıkıyor yaygaralarına başlayacaklar.
Türkiye’nin Rusya ile yakın ilişkilere girmesini Avrupa için, ABD için, Batı dünyasının Rusya politikaları için tehdit olarak öne çıkaracaklar. “Ayağını denk al” mesajlarını daha sert tonlarla verecekler.
Malum daha önce, “eksen kayması” adı altında yaygın bir Türkiye tartışması başlatılmış, içeriye servis edilmiş adeta rejim sorunu haline getirilmişti. Bizim entelektüel çevreler, siyasi partiler, toplumsal sinir uçlarına dokunabilen bir takım merkezler bunu keskin bir kampanyaya dönüştürmüş, bazı yerleri provoke edip harekete geçirmeye çalışmıştı.
Çünkü onlara “Türkiye elden gidiyor, kurtarın” direktifleri veriliyor, zihinlerindeki endişe ve zaaf alanları harekete geçiriliyor, bu zavallılar da gerçekten bir kabusa doğru sürüklendiğimizi sanıyordu.
Şimdi buna yeni bir dalga katmaya çalışıyorlar. Çözüm sürecini sabote et, Alevi açılımına yönelik süreci durdur, memleketin Cumhuriyet temellerinin sarsıldığı izlenimi oluştur ve Paralel meselesini alabildiğine kullan, kitleleri sokağa dök.
Hedef bu..
Zihinsel kısırlaşma ve haritayı okumak
Hazır “Osmanlıca” gibi “eskiye dönüş” emareleri de belirmişken ortada kamuoyuna satılacak iyi malzemeler de çıkmışken, Cemaat dediğimiz bir yapı, içerideki hiçbir kutsalı olmayan savaşını dünyaya taşıyıp Türkiye karşıtı en şedit lobi haline gelmişken, birileri zamanlama hesaplarına başlamış bile.
Rusya ile Avrupa ve Amerika’nın asıl sorununun ne olduğunu, Atlantik çevresi ile Asyalı güçler arasında nasıl bir ekonomik-jeopolitik hesaplaşma yaşandığını, bu çatışmanın nerelerde ne tür krizlere ve çatışmalara yol açtığını bilmeden Türkiye üzerindeki kavgayı anlamamız mümkün değil. Rusya’yı anlamamız, Çin ve Hindistan’ı anlamamız mümkün değil. ABD ve Avrupa’nın yaşadığı ekonomik krizlerin sebeplerini anlamamız da mümkün değil.
Biz bu haritayı ya okuyamıyoruz ya da yanlış okuyoruz. Haritayı okuyamadığımız için aslında Türkiye’nin ne yapmaya çalıştığını, önünde neden bu kadar engel çıkarıldığını, neden iktidar müdahalelerine maruz bırakıldığını, neden bu kadar toplumsal operasyona maruz kaldığını anlamakta zorlanıyoruz. Aydınlarımızın bu konuda Türkiye’nin önünü açtıklarını, ufkunu genişlettiklerini söyleyemeyiz. Onlar, cepheleri ortadan kaldırıp daha büyük ufuklar açmaları gerekirken tam tersine cephe savaşları vermeyi tercih ediyor, popüler eğilimlere yelken açıyorlar. Bu anlamda ciddi bir zihinsel kısırlaşma yaşıyoruz.
Dünya onlardan ibaret değil
Net konuşalım: ABD ve Avrupa’nın yeni yüzyıl tasarımları çöktü. Tek merkezli dünya sistemi arayışları fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun bedelini ekonomik travmalarla, müthiş bir siyasi güvenilirlik sorunuyla ödüyorlar. Ama bu kadar değil.
Onların bu bencilce stratejileri Asya’da ve dünyanın bir çok bölgesinde ülkeleri biraraya gelmeye, yakınlaşmaya, hızlı ekonomik ve siyasi atılımlara girişmeye zorladı. Çünkü Atlantikçi bakışın, yeryüzüne yönelik tasarımları hoyratçaydı ve bir panik havasına yol açtı.
Rusya, Hindistan ve Çin başta olmak üzere yeni yakınlaşmalar, bloklaşmalar, ekonomik ve siyasi çevre oluşumları ortaya çıktı. Bu ülkeler ve çevreler Batı’dan ciddi anlamda tehdit alıyordu, onların kaynaklara ve pazarlara yönelimlerini acımasızca buluyor, açgözlülükle niteliyordu.
Mesele sadece kaynak ve pazar değildi tabii. Ülkelere askeri müdahaleleri, bazı ülkeleri çevrelemeleri, ülkelerin iç politikalarını dizayn etme girişimleri, milletleri ürküttü. Karşılarında çok güçlü bir muhalif alan oluşturdular. Şimdi bu muhalif ülkeler ve çevreler Atlantik merkezli bir dünya tasavvuruna şiddetle karşı çıkıyor, bunun insanlık için tehdit oluşturduğunu pekala biliyor.
Asya’nın, Latin Amerika’nın, Türkiye gibi ülkelerin ekonomik ve siyasi olarak öne çıkma gayretleri, yakaladıkları dinamizmin kaynağı işte burası. Bu ülkeler kesinlikle dünyanın bir daha Batı’nın vesayeti altına girmesini istemeyeceklerdir.
Rusya ile ABD ve Avrupa’nın sorunu sadece Ukrayna ve gaz değil. İşte bu mücadeledir. Çin’in ve benzer birçok ülkenin, ekonomik ve siyasi çevrenin mücadelesinin altında yatan sebep de budur.
İçerideki uzantıların sonu gelmeli
Tam da bu dönemde, dünyanın bu jeopolitik çekişme ve hareketliliği içinde Türkiye’yi dar alanlara hapsetmeye çalışan bir mücadele var. Bu mücadele de Türkiye içindeki nüfuz alanları üzerinden yürütülüyor.
Ancak biz sadece Türkiye üzerindeki mücadeleyi görüyoruz. ABD, yirmi yıldır Rusya’yı çevrelemeye, Hindistan’ı kontrol altında tutmaya, Çin’i tehdit olmaktan çıkarmaya, Türkiye gibi eski dönemde cephe rolü oynayan ülkeleri ise kendi yörüngesinde tutmaya çalışıyor. Ama bu politika iflas etti. Artık bunu başarması mümkün değil. Türkiye’ye yönelik bu eskimiş söylemlere de bu açıdan şüpheyle bakılması gerekiyor.
Keşke bu harita üzerinde daha yaygın tartışmalar izlesek. Kimlerin hangi tarafta, ne amaçla cephe oluşturduğunu, iç mesele gibi algılanan sorunların nasıl bu büyük mücadelenin argümanları haline geldiğini görebilsek.
Türkiye paralel yapıyla mücadele edecektir. Başka güç ve ülkelerin Türkiye içindeki uzantılarını sorgulamadan, ayıklamadan rahat etmeyecektir. ABD adına, İsrail adına, Avrupa adına Türkiye’ye biçim vermeye çalışanlara da müsaade etmeyecektir.
Sesinizi istediğiniz kadar yükseltin. Burada kulaklar size sağırlaşmaya başladı. Siz sadece bunun nedenini sorgulayın, yeter...
.Fethullah Gülen diye biri yok!
04:0019/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Başbakan'ı dinle, Cumhurbaşkanı’nı dinle, Genelkurmay Başkanı’nı dinle, bakanları, yüksek bürokratları, işadamlarını, gazetecileri, STK temsilcilerini dinle. Bu dinlemeleri bir yerlere servis et. Bazılarını şantaj amaçlı kullan.
Para için, makam için tasfiyelere giriş. TSK’da kadrolaşmak için geniş çaplı tasfiyeler uygula. Emniyette kendinden başka kimseye göz açtırma. Medyada örgütlen, tasfiyeler yap, haberler servis et, kamuoyunu yönet.
Başbakan’ın eline kelepçe takacağını, Bakanlar Kurulu'nu Emniyet'te toplayacağını ilan et. Başbakan’ın evini basmak için, silahlı çatışmayı da göze alacak şekilde hazırlıklar yap.
Binlerce insanı dinleyip yüzlerce insanı hapislere dolduracak hazırlıklara giriş. Bu kadar insanı toplamak için mekan arayışları bile yap. Tehdit et, korkut, sindir, senden olmayan herkesi düşman ilan et. Bütün bunları hoşgörü ve sempati adı altına gizlemeyi başar.
Kumpas, rüşvet, haraç, para trafiği, tasfiye...
Cemaatken “devlet” olmaya, siyasi iktidarı devirip hem siyasi iktidarı hem devlet iktidarını ele geçirmeye yönelik planlar yap. İçeriden ve dışarıdan ortak bul, onlarla birlikte çalış, okyanus ötesinden talimatlar bekle.
Hükümete kumpas kur, MİT’e kumpas kur, TSK’ya kumpas kur, onlarca işadamına kumpas kur, medyaya ve gazetecilere kumpas kur. İhalelere giren şirket sahiplerini uyduruk dosyalarla içeri at, ihaleleri al sonra serbest bırak. Bazılarını yıllarca hapiste tut.
İnsanların evlerine işyerlerine izleme cihazları yerleştir, görüntülerini kaydet, şantaj yap ya da hayatını karart. TSK’da örgütlenmen için engel gördüklerin için türlü mizansenler hazırla.
Kendi polislerinle, TSK’daki adamlarınla, yargıçların ve savcılarınla onları bezdir. Kimini hapse at, kimini istifa ettir. Her türlü rüşveti, para trafiğini yönet. Baskıyla işadamlarını haraca bağla.
İnsanları ajan, casus ilan et, böyle olduklarını ispat etmek için senaryolar yaz, onları yıllarca hapse atacak deliller üret.
Humeyni gibi gelmek: Bu sefer ‘Batılı İslam’la
“Birkaç ay içinde bu iş bitecek” diyerek 17 Aralık’ta başlattığın darbe sürecinin sonraki aşamalarda nerelere uzanacağına ilişkin ipuçları ver. Bir ülkenin Başbakan’ını öldürmek dahil, her yolu düşün, planlar yap, hazırlıklar yap. Evini basmaya çalış. Kendine bağlı askerleri, polisleri bu amaçla hazırla.
Sahip olduğun bütün imkanları, güçleri darbe için seferber et. Medyayı, para gücünü, istihbarat gücünü, toplumsal ilişkilerini, dışarıdaki ortaklarını harekete geçir. Toplumsal bir korku yay. Öyle yay ki, kimse senin hakkında konuşamasın, kimse olanları dile getiremesin, yazamasın.
Fethullah Gülen’in, Humeyni devriminde olduğu gibi, Türkiye’ye gelmesi için, işe el koyması için ortamı hazırla. Engel olabilecek herkes için, her çevre için, her kamu otoritesi için ön hazırlıkları yap, onları hareket edemez hale getir. Ardından gelsin cinnet ülkesi Türkiye!
Darbe başarılı olacaktı, ardından devrim gelecekti, Türkiye bir halife görecekti. Batı dünyası yüz yıl sonra yeni bir hilafet tesis edecekti. Bu devrim Türkiye’de belki binlerce insanın canına, yüzbinlerce insanın tasfiyesine neden olacaktı.
Hesap büyüktü! Tarih değişecekti. Bir cemaat Türkiye’yi yönetecek, İslam kuşağına Türkiye üzerinden bir tür Batılı İslam dalgası oluşturulacaktı. Hilafeti kaldıranlar yeni bir proje uyguluyordu. Cemaat üzerinden bir Türkiye projesi sergileniyordu. O istihbarat çalışmaları, o devlet içinde örgütlenmeler bir cemaat için değildi, yeni Türkiye içindi. Boyunduruklarından kurtulmaya çalışan Türkiye’nin yeniden vesayet altına alınması, Türk Baasçılığı’nın yerine “Batılı İslam” ikame edilerek vesayet yeniden tesis edilecekti.
Darbeyi onlar değil akıl hocaları planladı
Bunları 17 Aralık’tan önce yazabilir miydik? Yazamazdık... Haklarında hiçbir şey yazmamışken, konuşmamışken, kötü düşünmezken bile hakkımızda neler hazırladıklarını 17 Aralık’tan sonra gördük. Çok şey gördük. Ömür boyu hapse tıkacak deliler uydurulduğunu onların hazırladığı dosyalardan gördük. Hiçbir şey yapmadan bu kadar hazırlık yapmışlarsa, bunları yazsak acaba ne olacaktı, bir düşünün!
Tayyip Erdoğan’a karşı olmalarının, onu ortadan kaldırma planlarının tek sebebi var. Önlerinde engel görmeleri... Cemaat çevresi değil, onların akıl hocaları, vesayet makamları Erdoğan’ı engel görüyordu.
O ve onun gibi düşünenlerin; Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırıp özgürleştirmek isteyenlerin, içeride ve dışarıda vesayet mekanizmasını kırmak isteyenlerin hazırladıkları Türkiye projesinin önünde dimdik duracaklarını pekala biliyorlardı.
Bu durum, Türkiye’yi özgürleştirmek isteyenler ile vesayetin devamını isteyenler arasında bir savaştır. Bir cemaat meselesi asla değildir.
Bu büyük bir mücadeledir. Sadece paralel örgütlenme ile değil, Türkiye’nin 20. yüzyılını çalanlara, ona yeni bir 20. yüzyıl hazırlayanlara karşı verilen mücadeledir.
Meğer hiçbir şey olmamış, bunların hepsi yalanmış!
Hal böyle iken; hiçbir şey yokmuş gibi, bunların hiç biri yapılmamış gibi, kimse dinlenmemiş gibi, şantaj yapılmamış gibi, tasfiye olmamış gibi, devletin istihbaratı kontrol altına alınmamış gibi, başka yerlere servis edilmemiş gibi, Başbakan’a kelepçe takılması planlanmamış gibi yapılmasına ne demeli. Sanki Fethullah Gülen’le bu arkadaşlar arasında hiçbir ilişki yok, görüşmüyorlar, talimat almıyorlar, irtibatları yok. Sadece uzaktan sempati duydukları bir kişi!
MIT TIR’larını bile kimse durdurmadı. Türkiye’yi “teröre destek veren ülke” ilan ettirmek için komplolar düzenlenmedi. 17 Aralık’tan bu yana medya üzerinden korkunç intikam kampanyası yürütülmedi. Güney’deki ülke ile, Okyanus ötesi kuruluşlar ile ortaklıklar kurulmadı. Binlerce kişi için on binlerce tape hazırlanmadı. Başbakan’ın evi, insanların mahremi kayda alınmadı.
Bu arkadaşların kimi gazeteci, kimi masum işadamı, kimi talebe, kimi Allah yolunda tebliğci, Fethullah Gülen de bir pir-i fani...
Hala Erdoğan düşmanlığı ile, kin ve nefretle cepheler oluştururken bir yandan da bu kadar her şeyden uzak kalabilmeyi başarabilen bir kişilik yapısını anlamak mümkün değil.
Yeni cepheyi de onlar kuruyor
Bir yandan istihbaratçılar, Baasçılar, savrulmuşlar, kenarda kalmışlar, tükenmişler ittifakı kurarken diğer yandan birbirlerini tanımıyorlar bile! Hatta hiç görüşmemişler!
17 Aralık’a kadar hepimizi, bütün Türkiye’yi aptal yerine koydular. Yine aynısını yapıyorlar: Hepimiz aptalız gerçekten!
Türkiye normalleşmenin önünde duran bütün çevrelerden temizlenmeli. Yirminci yüzyılı kapatacaksak, normalleşeceksek, içimizdeki vesayet uzantılarına son vereceksek cemaatler sadece cemaat olarak kalmalı.
Ama ortada bir cemaat yok. Cemaat tartışması da yok. Türkiye’ye karşı bir dış müdahale girişimi var. Bugün oluşturdukları yeni cepheye bakarsanız bu müdahalenin taraflarını daha net görürsünüz.
Bundan sonra hukuken ne yapılır bilmem ama siyaseten Türkiye bir tehlikenin önüne geçti. Unutmayın, bu mücadele sadece bir cemaatle devletin mücadelesi değil. Türkiye’nin zincirlerinden kurtulabilmesinin mücadelesidir. Yüz yıl sonra ilk kez böyle bir fırsat doğdu. İşte bu yüzden dışarıdan gelen bütün tazyikler, yıpratıcı girişimler o çevreleri savunmak için değil, Türkiye’nin yürüyüşünü baltalamak içindir.
.Erdoğan’ı deviremedik ama Putin’i devireceğiz!
04:0023/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Gariptir; ABD ve Avrupa, Ortadoğu’ya yönelik bütün müdahalelerinde aşırı sağcı grupları, söylemleri, propaganda yöntemlerini kullanıyorlar. Irak işgal edilirken de, Afganistan işgal edilirken de, Ebu Gureyb’de insanlara işkence edilirken de, “Haçlı Savaşları” ruhunu ve ırkçı grupların taşkınlığını kullandılar.
Demokrasi ve özgürlükler söylemlerinin altında hep bu yükselen ırkçı dalga vardı. Neoconlar ve İsrail aşırı sağı üzerinden hem Amerika’da hem de Avrupa’da ırkçılığı körüklediler. Irkçı öfke ve kutsal savaş arzusunu hedef coğrafyalara, ülkelere yönelttiler.
Dünya genelinde demokrasi ve özgürlük savaşları olarak propagandasını yaptıkları her girişimin altından ırkçılık çıktı. Yeni bir güç keşfetmişlerdi ve bu gücü emperyal arzuları için kullanmaktan çekinmediler.
Alman ırkçılığını İslam karşıtlığı ile besliyorlar
Gürcistan’da ve Ukrayna’da uyguladıkları Kadife Devrim operasyonlarını da aşırı sağ ve istihbarat teşkilatları üzerinden organize ettiler. Güya, otoriter yönetimlere karşı halkların özgürlük tutkularına öncülük ediyorlardı ama Ukrayna’daki ortakları nedense aşırı sağ gruplar oluyordu.
ABD yönetimi, Ukrayna’da aşırı sağ gruplarla ortaklık kurarken Almanya ve genelde merkez Avrupa ülkeleri, istihbarat teşkilatları üzerinden aşırı sağ grupları örgütlüyor, besliyor, içerideki yabancılara karşı tahrik ediyor, dışarıda ise Alman çıkarları için seferber ediyordu.
Dresden’de geçtiğimiz hafta on beş bin kişi, yükselen “İslam tehdidi”ne karşı yürüdü. Alman halkının yüzde otuz dördü, İslam’ı bir tehdit olarak görüyor. Bu oranın Ortadoğu’daki çatışmalardan, “İslam-terör” propagandalarından beslendiğini sanmıyorum. Bu oranı besleyen Alman derin devleti, istihbaratıdır. Çünkü Alman ırkçılığını İslam düşmanlığı ile besliyorlar.
Ülke içinde Neonazilerin yaptığı bütün cinayetlerin üstünü örten de Alman devletidir. Yüzlerce evin yakılması, insanların öldürülmesi, doğrudan cinayetler gibi, ırkçı eli değen hiçbir cinayet ve suç aydınlatılamamış aksine üstü örtülmüştür.
ABD’de neoconların sistemin merkezine yerleşmesi, İsrail aşırı sağı ile ortaklıklarından sonra ırkçı dalgalar Atlantik'in doğu kıyılarını da vurmaya başlamıştı. Başta Almanya olmak üzere Avrupa, bu ırkçı dalgaları büyük bir misafirperverlikle kabul etti. Bir süre sonra Avrupa, özellikle de Almanya, “İslam’la mücadele”nin bayraktar ülkesi oldu.
Almanya Türkiye’de operasyonlar yapıyor
Ortadoğu-İslam Kuşağı’ndaki her harekette Almanya merkezi roller üslendi. Hatta Türkiye’nin içişlerine olağanüstü ilgi duymaya, içerideki bazı gruplarla ortaklıklar inşa etmeye, Türkiye’nin iç politikasına doğrudan müdahalelerde bulunmaya başladı. Öyle ki, Alman yönetimi, Türkiye’nin sistemi içinde yürüttüğü normalleşme operasyonlarına tepki verir, bir nevi reaksiyon gösterir, misillemelerde bulunur oldu.
Şaşırtıcı, bir o kadar da çok yakından izlenmesi gereken bir durum bu.
Mesela Gezi olaylarının organizasyon ve yönetiminde Alman istihbaratının, istihbarat bağlantılı kuruluşların, onların Almanya ve Avusturya’da adeta yönettiği vakıf ve derneklerin birebir alakası vardır. Hatta bu olayın, Almanya’nın Türkiye içinde en büyük operasyonlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tayyip Erdoğan yönetimini devirmeye yönelik girişimlerin bu açıdan tekrar tekrar gözden geçirilmesinde yarar vardır.
ABD ve İsrail aşırı sağının, bir emperyal yıkım aracı olarak ihraç edildiğini biliyoruz. Son yıllarda buna Almanya da eklendi. O da yükselen, beslenen aşırı sağı bir silah gibi dış operasyonlarda kullanır oldu.
Üçlünün yeni hedefi Putin’i diz çöktürmek
Bu “üçlü”nün son hedefi Rusya. Kendi günahları ile Ukrayna’yı yok ettikleri yetmiyormuş gibi, Ukrayna’yı bahane edip Rusya’yı vuruyorlar. Ağır ekonomik ambargo ile Vladimir Putin yönetimine diz çöktürmeye çalışıyorlar.
ABD ve Avrupa istihbaratının Ukrayna’da yürüttükleri operasyonunun asıl hedefinin Rusya olduğunu düşünüyorum. Her geçen gün daha da ağırlaştırdıkları yaptırımlar üzerinden Rus ekonomisini çökertmeyi, ülkeyi siyaseten zayıflatmayı, ardından benzer bir istihbarat operasyonu ile Rusya’da bir tür Kadife Devrim modeli uygulamayı planlıyorlar.
Putin Rusya’sı yerine Boris Yeltsin Rusyası’nı ikame etmeyi, bir nevi “sarhoş Rusya” oluşturmayı istiyorlar. Rusya Federasyonu’nun nasıl hırpalanacağını varın siz düşünün. Rusya’sız bir Asya’nın elinin nasıl zayıflayacağını, Atlantikçi merkezin nasıl güçleneceğini, meşhur kaynaklar savaşında müthiş bir yağma ve talan başlayacağını varsayın.
Türkiye ve Ukrayna’da bu tarz istihbarat organizasyonlarıyla kitlelerin nasıl manipüle edildiğini, bu ülkelerdeki ahmaklıkta sınır tanımayan bazı kuruluşların nasıl ileri karakol gibi çalıştıklarını, özgürlük ve refah sloganlarını ağızlarından düşürmeyenlerin o zaman şiddeti ve zorbalığı nasıl içselleştirdiklerini görün.
Ülkesini düşünen her lider onların düşmanı
Erdoğan’ı deviremediler. 17 Aralık gibi, son derece sistemik bir müdahale ile bile deviremediler. Anadolu insanı, Türkiye oyunu gördü ve onu boşa çıkardı. Türkiye’nin sesi gür çıktıkça benzer müdahaleler ardı ardına gelecektir. Ama artık bu ülke söz konusu saldırılara bağışıklık kazanmıştır ve bu bileği bükmeleri zor olacaktır.
Şimdi Putin üzerinde oynuyorlar. Erdoğan ile Putin’i bir cephe olarak göstermeye çalışıyorlar. Oysa öyle bir şey yok. Ülkesini, milletini düşünen, yönetilemeyen, boyun eğmeyen herkes onların düşmanı!
Putin’in, Sovyet sonrası ülkeyi toparlaması, gücünü artırması, kaynaklarına sahip çıkması, küresel düzeyde meydan okur bir söylemi dile getirmesi düşman olması için yetiyor.
Ukrayna’da olduğu gibi Rusya’da da aşırı sağcı gruplarla ortaklık kuracaklar. ABD ve Avrupa ırkçıları bu iş için seferber edilecek. İçeride İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, mülteci sorunları için kullandıkları bu çevreleri dışarıda da rejim değişikliği operasyonlarında seferber ediyorlar.
Bakalım Putin diz çökecek mi? Rusya’yı nasıl bir gelecek bekliyor? Bu çatışma, bir tür jeopolitik kırılmaya yol açabilir ve Doğu-Batı sınır bölgelerinde bulunun ülkelerde ciddi hareketlenmelere yol açabilir.
Soğuk savaş sonrası aşırı hırs ve açgözlülükle dünyaya saldıran Batı’nın bütün projeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Bu gerçek, daha anlayışlı bir küresel düzen ihtimalini ve umudunu ortaya çıkarmıştı. Şimdi görüyoruz ki, bütün o fiyaskolar ders olmamış! Eskisi gibi hırsla, açgözlülükle, saldırganlıkla devam ediyorlar.
Putin’e yönelik saldırıların Ukrayna ile çok da ilgisi yok. Doğrudan Putin ve Rusya’nın kaynaklarına savaş açtılar. Türkiye’nin Rusya ile Batı arasındaki bu restleşmeyi çok yakından ve olağanüstü bir dikkatle izlemesi gerekiyor.
Çünkü, Türkiye’ye yönelik müdahalelerin de devamı gelecek.
.Dikkat, yeni bir kirli kampanya başlıyor!
04:0024/12/2014, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Son günlerde Avustralya’dan ABD’ye, Almanya’dan Ortadoğu-İslam ülkelerine kadar yaygın bir nefret, çirkinlik dalgası güç kazanıyor.
Okullar basılıp çocuklar katlediliyor. Kafeler basılıp insanlar rehin alınıyor. Cami duvarlarına gamalı haç resimleri çiziliyor. Alman ırkçılar, devlet desteğini de arkasına alarak, 2. Dünya Savaşı sonrası en büyük kitle gösterileri düzenliyor.
“İslam tehdidi”ne karşı sokaklara iniyor, Alman toplumunun bir bölümü ve istihbaratı bunlara destek veriyor. “Allah-u Ekber” diyerek insanlara saldıranlar gibi, terör ve “şiddet dini İslam” teması işleyen yaygın haberler medyaya servis ediliyor.
ABD’de ırkçı şiddet yükselirken Avrupa’da faşizmin ayak sesleri duyuluyor.
Müslümanlardan caniler üretme arayışı, bu “caniler” karşısına ırkçı canileri çıkarma girişimleri öne çıkıyor.
Yeryüzünün her köşesinde, İslam topraklarında ya da başka bölgelerde, nerede olursa olsun, hedefi Müslüman olan yaygın bir kirli kampanya yürütülüyor.
Yeniden 1995’lere döndük, sanki bir şeyler pişiriliyor..
Tıpkı 1995’lerdeki terörle mücadele kampanyaları gibi. Müslüman ülkelerde ve kritik coğrafyalarda anti terör merkezleri kurulduğu zamanlardaki gibi. Yeryüzünün “büyük bir felaket”e karşı teyakkuza geçirildiği, Müslüman ülke yönetimlerinin bile bu “tehdide” karşı sahaya sürüldüğü, birçok ülkenin bu tehdit bahane edilerek işgal edildiği, iç savaşlara sürüklendiği, onlarca cephe açıldığı dönemlerdeki gibi.
Böyle bir kampanya varsa bir şeyler pişiriliyor demektir.
Yakında ciddi bir operasyon hazırlığı var demektir. Nereden ne çıkacağını bilmiyoruz ama, olağan olmayan, zorlama bir şeyler var ve hiç de iyi haberler vermiyor.
ABD ve Avrupa ile Rusya arasındaki gerilim, Suriye ve Irak’taki çatışma hali, IŞİD üzerinden servis edilen şiddet ve terör algısı, kafa kesme görüntüleri, kıyım ve kurşuna dizme halleri, birçok ülkede idam cezalarının yeniden gündeme alınması, yüzlerce Taliban mensubunun idam sırasında beklemesi, terörle mücadele merkezlerinin ve gizli cezaevlerinin hala işletiliyor olması insanı ürkütüyor.
Bütün bunlara son dönemde özellikle Almanya’da ırkçıları sokağa salan bir siyasi iradenin öne çıkması, bunlar olurken de “çirkin İslam”, “İslam terörü” gibi on yıl önce bütün gündemimizi dolduran haberlerin yeniden öne çıkarılması şüphelerimizi, endişelerimizi artırıyor.
Hiçbir örgüt devletten bağımsız olamaz. Hiçbir örgüt, silahlı grup istihbarat teşkilatlarından bağımsız çalışamaz. Yakın çevremizde, coğrafyamızda son yirmi yıldır izlediğimiz, bir şekilde etkili olan bütün örgütler, İslamcı ya da başka bir ideolojiden olup olmadığına bakmaksızın, istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılıdır.
İşgal sonrası Irak bu anlamda bir laboratuvardır. Onlarca örgüt Irak’a müdahil gruplar tarafından kurulmuş, eğitilmiş ve cepheye sürülmüştür. Bu örgütler büyük kıyımlara, katliamlara imza atmış, onlar üzerinden İslam imajı üzerinde büyük oyunlar oynanmıştır.
Büyük hedef hiç değişmedi
Görünüşte o ülkedeki iç savaşın ya da işgalin bir tarafında yer alan, ülke şartlarına göre pozisyon alan örgütlerin büyük çoğunluğuna o roller arkasındaki güçler tarafından öğretilmiştir. Eskiden bölgedeki devletlere verilen ihaleler örgütlere verilir olmuştur.
Bu durum sadece Irak’la veya bir başka ülkeyle sınırlı değildir. Daha ötesi, uzun soluklu bir kaos stratejisinin parçasıdır ve örgütler üzerinden asıl yıkım İslam ve Müslüman imajı üzerinde olmuştur.
Çünkü büyük hedef hep bu oldu. Büyük hedef coğrafyanın liflerine ayrılması, onlarca yıl toparlanamayacak hale gelmesi, bu topraklardan bir siyasi iradenin ortaya çıkmasının önüne geçilmesiydi. Bu yüzden güçlü siyasi söylemleri olan meşru hareketler, güçler de öfke topladı ve onların üzerine hışımla gidildi. Türkiye’nin yüzleştiği sorunların kaynağı işte burasıdır.
Şimdi bu imaj üzerine yeni bir müdahale süreci başlattılar. Önümüzdeki dönemde benzer haberlerin yaygınlaştığını, bunun bir korku kampanyasına dönüştüğünü görebiliriz. ABD ve Avrupa’nın aşırı sağa yelken açması, ırkçılığı davet etmesi bu ülkelerin, güçlerin küresel hesaplarını gerçekleştirmek için bu öfkeyi ve enerjiyi kullanmaya ayarlıdır.
Türkiye kamuoyu ve Türk medyası Almanya’ya karşı her zaman hoşgörülü oldu. Bunun altında yatan psikolojik gerekçe Birinci Dünya Savaşı’ndaki kader ortaklığıdır. Onlarca yıl süren bu yakınlık çatlayabilir. Çatlamanın sebebi Almanya’nın Türkiye karşıtı pozisyon alması, bunu açıkça yapması, İslam düşmanlığı tezinin bayraktarlığını üstlenmesidir.
Örtülü operasyon boşa çıkarılacak
Alman şehirlerinde, kasabalarında yakılan vatandaşlarımızın acısını bile bu yüzden kalbimize gömdük. Çok ses çıkarmadık, Türkiye’de hiçbir zaman Alman aleyhtarlığı gelişmedi. Buna izin verilmedi. Ancak son zamanlarda, Türk iç politikasına da pervasızca müdahalelerde bulunulması, Almanya ve Avusturya’daki dernekler üzerinden Türkiye’ye müdahil olunması, Berlin yönetiminin ırkçı dalgaları besleyip İslam karşıtı cephenin ön sıralarına yerleşme siyaseti bir karşıtlık doğurabilir.
Yukarıda sözünü ettiğim yeni dalgada Almanya’nın fazlaca öne çıktığını Almanların bile yakından takip ettiklerini sanıyorum. Bu kendileri adına hiç de iyi bir görüntü değil. Artık dünya, özellikle de çok şey yaşayan bizim coğrafya, benzer örtülü operasyonların pekala farkında ve ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.
Bizler, ABD ve Avrupa’nın ırkçılığı üzerinden, İsrail aşırı sağı üzerinden, coğrafyamızdaki şiddet hareketleri üzerinden servis edilenlere direnmeye, onların yıkıcı ve dağıtıcı politikalarına karşı birleştirici ve kaynaştırıcı olmaya devam edeceğiz.
Söz konusu yeni kampanya üzerinden bize dayatılacak olanlara karşı da sağlam duracağız. Çünkü bu coğrafya, yüz yıldır yapılanları gördü, gözlerini açtı, o oyunlara karşı bağışıklık kazandı. İçimizdeki ahmaklara rağmen toplumsal uyanışımızı bu uğursuz rüzgarlara karşı bir kalkana dönüştüreceğiz.
Bu yüzden düşmanlarınız sizi korkutmasın.
Etrafımızda bize karşı olanlar ürkütmesin.
İçeride bu düşmanlığı kullanıp ihanet edenler yıldırmasın.
İçeride her gün hükümete vuran, onu yıpratmak için sinsi ve sistematik yayınlar yapan bazı medya organlarının bu yeni tehlikeye özellikle de Almanya’daki ırkçı yükselişe karşı sus pus olması, haber bile vermemesi dikkatinizden kaçmasın...
Açın gözlerinizi...
.Saraylarımız, dergahlarımız, silahlarımız ve kalemlerimiz..
04:0026/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Osmanlı’nın son dönemi, Birinci Dünya Savaşı yılları.. İmparatorluğun hüküm sürdüğü ya da etkisi altında bulunan ülkelere, coğrafyaya bir bakın...
İran’dan Yemen’e, İstanbul’dan Basra’ya, Filistin’den Suriye’ye kadar, bütün bölgede müthiş bir istihbarat savaşı yaşanıyor.
Etnik unsurlar, bazı cemaatler, bazı tarikatler, yabancı okullar, şirketler, gezginler, aklınıza gelebilecek her unsur bu istihbarat savaşları için seferber edilmiş. Öyle ki, şeyhlik makamına kadar ulaşan mühtedi Müslümanların bazılarının zamanla İngiliz istihbaratının uzantıları olduğu ortaya çıkıyor. Yeri ve zamanı gelmiştir ve o hücreler harekete geçirilmiştir.
Bir imparatorluk, korkunç bir talana maruz kalırken en ağırı da içeridekilerin ihanet tarihi yazıyor oluşlarıydı. Kendimizden bildiğimiz, bu toprakların ekmeğini yiyen, hamuruyla yoğrulmuş insanların bir işaretle yıkıma katılmalarıydı.
Yerli Lawrence’larımız..
Lawrence sadece bir örnekti ve yerli Lawrence’larımız çok daha büyük felaketlere imza atıyordu. Bir çoğunun bugün hala mezarlarını bile bulamadığımız Anadolu gençleri Yemen’de, Kanal’da, Kut-ul Amare’de yaprak gibi dökülürken, onlar İstanbul’da İngiliz istihbaratıyla kırıştırıyorlardı.
O yıllarda bu devasa coğrafyanın bilmem hangi köşesinde hayatını kaybeden insanların hatıra defterlerinden, günlüklerinden bile bir tarih yazıp bugün aynı rolleri üstlenenlerin suratlarına çarpmak ne asil bir davranış olurdu.
O zamanlar yıkım dönemleriydi. Coğrafyayı kaynaştıran, bir büyük millete dönüştürenleri yok etme, tarihin ve coğrafyanın dışına atma girişimiydi. İhanetin kimliği yoktu. Arap'ı, Türk'ü, Kürt'ü, Müslüman'ı, Gayrimüslim'i fark etmiyordu.
Vatana, millete, tarihe, kutsala ihanet edenlerin büyük çoğunluğu içerideki iktidar tutkularına, öfkelerine, kişisel hırslarına veya küskünlüklerine yenilip onların cephesine geçiyordu. O günlerde birçoğunun haklı gerekçesi vardı. Ama tarih, yarının tarihi onları hain olarak kaydetti.
O acı hikaye ve yeniden inşa
Bugünlere ne kadar da benziyor. O günler yıkım günleri, bugünler ise yeniden inşa günleridir. Oyunlar aynı, ihanetler aynı, istihbarat savaşları aynı, güçler ve yöntemler aynı.
Bugün ihanet edenlerin de kimliği yok. Etnik kimliği yok, ideolojik kimliği yok. Her kesimden her türden insan bu koroya katılıyor. Bugünün Lawrence’ları gerektiğinde İslamcı, gerektiğinde liberal, gerektiğinde etnik kavgaların adamları olabiliyor. O dönem İstanbul’da İngiliz istihbaratı ile kırıştıranlar gibi, bugünküler de yine İstanbul’da Batılı istihbarat teşkilatlarıyla kırıştırıyor.
Bugün ihanet edenler de öfkeleriyle, hınçlarıyla, küskünlükleriyle, kişisel kaygılarıyla, dar çevresel iktidar arzularıyla pozisyon alıyor. Bugünküler aldıkları pozisyonu mantıklı gerekçelere oturtuyor.
Aydınından askerine, işadamından cemaatine, en Amerikan karşıtından en Batı yanlısına kadar her kesimden insanlar, bu pozisyon alış üzerinden tarihin yanlış sayfasına isimlerini not ettiriyorlar.
1917’lerde coğrafya genelinde tanık olduğumuz, bugün acı bir hikaye olarak nesilden nesile aktardığımız o kötü hikayelerin bir benzeri bugünlerde yazılıyor. Yarının kuşakları da bizim gibi, direnenlerle Türkiye’nin önünü kesenleri apayrı sayfalara yazacaklar.
O zaman milleti küçümseyenler imparatorluğu ve ülkeyi yok etti. Bugün millete tepeden bakanlar yeniden dirilme, ayağa kalkma mücadelesi verenlerin belini kırmaya çalışıyor.
Patronlarından aldıkları talimatları harfiyen yerine getiriyor, vatan ve kutsal olan ne varsa değersizleştiriyor, 20. yüzyılın vesayet düzenini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgeyi bir kaos coğrafyasına dönüştürmeye gayret ediyor, bizleri bir yüz yıl daha ayağa kalkamayacak hale getirmek istiyor.
Öncülerle omuz omuza olacağız
Medyaya bakın, STK’lara bakın, siyasete bakın, üniversitelere bakın, ekonomi çevrelerine bakın, cemaatlere bakın.. Kimlerin kimlerle iş tuttuğuna iyi bakın. Kimlerin hangi ülkenin hassasiyetlerine göre pozisyon aldıklarına dikkat edin.
O zaman onları yüzlerinden, gözlerinden farkedeceksiniz. Çok güçlü ve mantıklı argümanlarla konuşup, demokrasi ve özgürlükleri dilinden düşürmeyenlerin hangi ülkenin STK’sı üzerinden beslendiğini, o STK’ların o ülkelerin örtülü ödeneklerini nasıl kullandığını göreceksiniz.
Belki iyi anlatamıyoruz, düzgün cümleler kuramıyoruz, yeterince mücadele edemiyoruz. Ama emimiz ki bizler, o çöküş yıllarını yeniden yaşamak istemiyoruz. Vesayet defterini tamamen kapatmak istiyoruz. Türkiye’nin ve bütün bölgenin ayağa kalkması için gayret ediyoruz.
Bizler büyük, onurlu, özgür ve müreffeh Türkiye’den yana tercihimizi kullandık. Bütün sözlerimiz, gönlümüz ve gözümüz bu yöndedir. Hep bu yönde olacaktır. Süslü cümlelerin esiri olmayacağız. Zihinlerimizi diri tutacak, kirletmeyecek, saplantılardan uzak duracağız. Dalga dalga ülkemizin üstüne gönderilen kara bulutların kalıcı olmaması için, bu büyük hayali yok etmemesi için var gücümüzle direneceğiz.
Türkiye’yi geleceğe taşımaya çalışan, bu yönde bir ülküsü olan, kendini bu yola adayan öncülere, kadrolara, çevrelere karşı yürütülen itibarsızlaştırma kampanyalarını boşa çıkaracağız.
Onların öfkelerine de, gözyaşlarına da, hüzünlerine de ortak olacağız. Omuz omuza verip sıkıntılarını paylaşacağız.
İsimsiz kahramanların vasiyeti
Bunları yaparken gazeteci değiliz, yazar değiliz, işçi değiliz, işadamı değiliz, memur değiliz, asker veya polis değiliz. Hepimiz bu vatana, bu ülkeye, bu millete, milletimize borçlu neferler olacağız.
Saraylarımız da olacak dergahlarımız da.
Silahlarımız da olacak kalemlerimiz de.
Ağıtlarımız da olacak türkülerimiz de.
Ve kesinlikle öfkelerimiz de...
Bugünün Türkiye’si, bugünün coğrafyası 1. Dünya Savaşı’nın hemen öncesi döneme ne kadar da benziyor. O dönemin isimsiz kahramanları kaybetti. Bugün işte onların düşürdüğü bayrağı kaldırma günüdür. İlahi takdir bize o bayrağı kaldırma görevi verdi. O kahramanların vasiyetini yerine getirme görevi verdi.
Bu yüzden bakmayın kimlerin hangi ülkelerin cephesine savrulduğuna. Kimlerin öfke ve zayıflıklarına yenilip tarihin yanlış sayfalarında yerini aldığına. Biliyoruz ki, tarih değişti. Suyun akışı değişti. Dünya değişti.
O değişimin en büyük mucizesini bu ülke yaşayacaktır. Bayrak düştüğü yerden kalkacaktır. İki büyük şoku mucizeye çeviren bu topraklar üçüncüsünü de çevirecektir.
Siz siz olun, tarih yapanların yanında yürüyün. İhanetleriyle yok olup gideceklere imrenmeyin...
Esed’siz çözümde anlaşmaya varıldı”
04:0030/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
İbrahim Karagül
Arap-İsrail sorunu çözülmeden Ortadoğu’da hiçbir çözüme ulaşılamaz, normalleşme yaşanamaz. Bu, elli yıldır hep böyledir.
Irak işgali, bütün coğrafyanın temellerini sarstı. Ülke öyle bir çözülme yaşadı ki, Iraklı üst kimliği diye bir şey kalmadı. Bu ülkeyi bir daha bir araya getirme, bütünleştirme umudu hiç bu kadar zayıflamamıştı. Böyle giderse çözülme, bölgesel şartların izin verdiği ilk fırsatta bölünmeye dönüşecektir. Irak meselesini çözmeden de Ortadoğu’da işleri artık yoluna koymak mümkün değildir.
Suriye, Irak’tan çok daha vahim bir çözülme ve kaos yaşıyor. Irak’ta olduğu gibi Suriye‘de de etnik ve mezhep eksenli ayrışma hiçbir zaman olmadığı kadar derinleşti. Buna bir de Hristiyanların durumunu eklersek Suriye’nin yıllarca toparlanamayacağını söyleyebiliriz. Suriye meselesi Irak’tan çok daha fazla “uluslararası” sorun haline geldi. Bu yönüyle Suriye, Irak’tan çok daha karmaşık ve zor bir sorundur.
Irak ve Suriye artık tek cephe
İşin gerçeği bütün bu sorunlar birbirini besliyor. Filistin meselesi İsrail’in bütün bölgeyi çözmeye yönelik girişimlerine, ABD’yi bu yönde provoke etmesine yol açarken, Irak bunun ilk örneğini oluştururken şimdi Irak’taki çözülme Suriye’nin çözülmesini tetikliyor. Sadece IŞİD örneği bile Irak ve Suriye’nin artık tek mesele, tek cephe haline geldiğinin göstergesidir.
Bu çözülmenin devamı Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin, Yemen’in de çözülmeye doğru sürüklenmesi ile sonuçlanabilir. Lübnan’ı yeniden ateşe atabilir. Arap-İsrail savaşının boyutlarını değiştirebilir. Mesela Irak’ın çözülmesi Türkiye’nin güvenlik stratejilerini altüst etti.
Suriye’nin çözülmesi Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısında şimdiden ciddi izler bırakmaya başladı. ABD ve müttefiklerinin Irak’ta, Rusya ve İran’ın Suriye üzerindeki operasyonları Türkiye’nin bölgesel pozisyonuna çok ağır darbe vurdu. Özellikle İran’ın Suriye’deki tutumu, Türkiye içinde etnik ve mezhepsel bir reaksiyonu besler hale geldi.
Bugün düşünülecek tek bir konu var: Çözülme Süreci başka ülkelere de yayılmadan bir yerde durdurulabilir mi? Kriz Irak ve Suriye içine hapsedilebilir mi? Etnik ve mezhepsel savrulma bölgesel savrulmaya dönüşmeden kontrol altına alınabilir mi?
‘Kaos coğrafyası’ tezi Türkiye’yi de kapsıyor
Bu yönde azami gayret sarfetmek, Türkiye dahil, her ülke için ertelenemez bir durum. Çünkü bölgedeki hiçbir sorun bölge içi dinamiklerle sınırlı değil ve hızla küresel bir hal alıyor. Böyle olunca da çözümü zorlaşıyor, her geçen gün yeni cepheler açılıyor. Atlantikçi bakışın “kaos coğrafyası” tezi gerçektir ve bu tez, Türkiye dahil bir çok ülkenin çözülmesini kapsamaktadır. Türkiye’de son on yıldır güçlü siyasi irade olmasaydı, bugün bu çözülme dalgalarının Türkiye’yi çok daha şiddetle vuracak hale gelmiş olacağını hepimiz biliyoruz.
Nuri El Maliki döneminde Irak ile çok ağır sıkıntılar yaşadık. Maliki’nin Tahran eksenli yapılanması, tamamen mezhepsel bakış açısı hem Irak’a hem de bölgeye ciddi zararlar verdi. Bağdat neredeyse İran’ın bir garnizonu haline geldi. Tahran-Bağdat ve Şam ekseni bölgesel bir cepheye dönüştü ve çözümü hızlandırdı.
Yeni Irak yönetiminin hem Kuzey Irak’la hem de Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmeye yönelik görüntüsü, Irak Başbakanı’nın Ankara ziyaretinde “sıfır sorundan da öte” bir ilişkiye talepkar görünmesi umut vericidir. Ne kadar gerçekleşir, ne kadar İran ve Batı etkisinden bağımsız bir yakınlaşma söz konusu olabilir elbette bilemiyoruz. Ama bugünlerde umuda oldukça fazla ihtiyacımız var.
Türkiye ve Rusya’nın iki jeopolitik müdahalesi
Peki Suriye ne olacak? Hiç mi bir umut ışığı yok? İki yüz bin insan hayatını kaybetti. Yedi milyondan fazla insan evlerinden oldu. Ülke harabeye döndü. Şam yönetimi Rusya ve İran’ın desteğiyle, Batı’nın göz yummasıyla ayakta duruyor. Bu rejimin ülkeyi bir daha yönetemeyecek halde olduğunu herkes biliyor. Ancak Suriye halkı tamamen kaderine terkedilmiş, kimsesizliğe mahkum edilmiş durumda. Artık Şam yönetiminden söz etmek bile mümkün değil ve Suriye ordusu dediğimiz yapıyı tamamen İran yönetiyor.
Daha önce burada Türkiye-Rusya ilişkilerini tartışırken bir konuya dikkat çekmiştim: Rusya ve Türkiye aslında Batı’nın bölgesel hesaplarını bozan iki jeopolitik müdahalede bulundu. Rusya Ukrayna’da Türkiye ise Suriye’de. Ancak iki ülke de birbirinin müdahalelerinde tamamen karşı cephelerde yer aldı.
Rusya’ya yönelik ağır yaptırım, Moskova’yı diz çöktürmeye ayarlı. Vladimir Putin’in Ankara ziyaretinde Türkiye’ye yakın durma telaşının sebebi köşeye sıkışmışlık halidir. Ekonomik alanda Türkiye ile alabildiğine güçlü ilişkiler kuran Moskova, Türkiye’nin en hassas olduğu Suriye konusunda geri adım atar mı?
Esed bir ay içinde gidecek iddiası
Moskova’nın Beşşar Esed’i gözden çıkarması gibi bir durum olabilir mi? “Esed’siz bir çözüm”e ikna edilmiş olabilir mi? Bu günlerde en çok bu sorunun cevabı aranıyor. ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin de destek verebileceği böyle bir tablo, Suriye için köklü bir çözümün kapılarını aralayabilir.
Suriye yönetiminin muhaliflerle müzakere etme konusunda Moskova’nın önerisini kabul etmesi bunun ilk işareti olabilir. Çünkü bu konuda, Esed’siz çözüm konusunda bir takım adımların atıldığına, önümüzdeki ay ciddi gelişmelerin olabileceğine, Suriye meselesinin bir şekilde toparlanabileceğine dair güçlü işaretler var. Suriye’nin içinde bulunduğu içler acısı hali düşününce bu umut oldukça heyecan verici.
Bazı çevreler bu ihtimalleri bile aşıp, “tarafların Esed’siz bir çözümde anlaştığını, yerine geçecek isimler konusunun konuşulduğunu” bile iddia ediyor. Belki de IŞİD tehdidi, farklı pozisyonda bulunan birçok ülkeyi böyle bir çözüme zorladı, yakında göreceğiz.
Yakın çevremizdeki her olumsuzluğu Türkiye’nin suçu, beceriksizliği gibi sunanlar bundan hoşnut olmayacaktır. Suriye üzerinden Türkiye’nin burnunu sürtmeye çalışanlar da. Ama şimdiden söylemek gerekiyor ki, bölge genelindeki olumsuz rüzgarlar yerini sakin bir atmosfere bırakacak gibi. Irak’la normalleşme, Suriye’de ortak çözüm arayışı çözülme dalgalarını biraz olsun dindirecek gibi.
Ama şundan emin olun; Çözüm Süreci’ni boşa çıkarmaya dönük sabotajların çok daha fazlası Suriye meselesindeki çözümü boşa çıkarmak için de yapılacak. Her türlü entrikayı bekleyin. Kandan beslenenler bu kadar çok olunca, en az çözüm kadar bu çevrelerle de mücadele etmek gerekecek.
. .
.
|
| Bugün 4 ziyaretçi (7 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|