 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Şeytanla bir âlimin münazarası
Sual: Şeytan hangi yolla insana vesvese verir?
CEVAP
Aşağıdaki konuşmada şeytanın verdiği vesveseler hakkında yeterli bilgi verilmektedir.
Şeytan, âlim bir zat olan Salih efendiye der ki:
- Salih efendi, ne kadar çok ibadet ediyorsun? Sanki Allah’ın ibadete ihtiyacı mı var?
- Evet, Allahü teâlâ, her ihtiyaçtan münezzehtir. Hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur. Ancak bizim ibadete ihtiyacımız vardır. Kur'an-ı kerimde, (Salih amelin faydası, bunu yapanadır) buyuruluyor. (Fussilet 46)
- Salih efendi, çok ibadet etmek için acele ediyorsun. Acele işlerde hayır olmaz. İşlerini önce bir yoluna koy, bir rahata kavuş, ondan sonra bol bol ibadet edersin. Dünyanı kazanmadan ahiretini nasıl kazanacaksın?
- Ecel benim elimde değil... Sonra bugünün işini yarına bırakırsam, yarının işini ne zaman yaparım? Hadis-i şerifte, (Yarın yaparım diyenler, helak oldu) buyuruluyor. İbadetler vakitlidir. Her ibadeti zamanında yapmak gerekir.
- Evet Salih efendi, hayırlı işte acele etmek gerekir. Hayırlı iş olan ibadetleri acele yap ki kısa zamanda daha çok ibadet etmiş olursun.
- Cenab-ı Hak, çok ibadeti değil, ihlaslı ibadeti kabul eder. Hatasız yapılan az iş, hatalı yapılan çok işten hayırlıdır.
- Ne mutlu sana Salih efendi, demek az da olsa hatasız ibadet ediyorsun. Toplumda düzgün ibadet yapamayan çok kimse vardır. İbadetinle bunlara örnek olmak için onların göreceği yerlerde ibadet etsen, daha çok sevap kazanırsın. Çünkü hadiste (Bir hayra delalet eden, onu yapan gibidir) buyuruluyor. (İ. Ahmed)
Örnek olmamakla emr-i marufu terk etmiş olursun.
- Allahü teâlânın beni görmesi kâfidir. İnsanların da görmesini istersem, ibadete riya karıştırmış olurum. Riya ile yapılan amel kabul olmaz.
Şeytanın taktikleri
[Şeytan, Salih efendiye, ibadetlerini beğendirip ucba sürüklemek için vesvese vermeye devam ederek der ki:]
- Salih efendi, gerçekten büyük insansın. Yaptıkların, adına layık salih işlerdir. Herkes gaflette yüzerken senin şuurluca, akıllıca ibadet etmen her türlü takdirin üstündedir. Dünyada bu dereceye kaç kişi erişmiştir ki?
- Eğer söylediklerin bende varsa, hepsi Rabbimin ihsanıdır. Her nimetin sahibi yalnız Allahü teâlâdır.
[Şeytan, Salih efendiyi gizli riyaya sürüklemek için der ki:]
- Az önce "Allah’ın beni görmesi kâfidir" demiştin. O halde riyadan kurtulmak için, insanların gözünden uzak yerlerde ibadet edersen, yine Allah senin sevgini insanların kalbine yerleştirir.
- Başkalarına, "Salih efendi ibadetlerini hep gizli yapıyor" dedirterek beni ucba, kibre ve riyaya sürüklemek istiyorsun. Ben kulum, Rabbim, benim ibadetimi dilerse açığa vurur, dilerse gizler. Gizli yapılacak işler var, açık olanları var. İnsanlardan gizlemekle veya onlara göstermekle elime ne geçer?
İbadeti bıraktırmak ister
[Şeytan, ibadeti bıraktırmak için bu sefer de tenkit yolunu deneyerek der ki:]
- Salih efendi, ibadetlerin kusurlu mu, yoksa mükemmel mi?
- Çok kusurludur.
- Zaten gizlemen mümkün değildir. Namaz kılarken kalıbın namazda, kalbin dünya işlerindedir. İşlediğin günahları ben bilirim. Bu halinle takva ehli olamazsın. Halbuki Rabbimiz, (Allah, sadece takva ehlinin ibadetlerini kabul eder) buyuruyor. Takva ehli olmadığına göre, yatıp kalkman boşunadır.
- Benim vazifem Rabbimin emrine uymaktır. Şartlarına uygun olan her ibadet sahihtir. Fakat şartlarına uygun bir ibadeti de kabul edip etmeyeceği Onun bileceği bir iştir. Farz olan ibadetleri terk etmek büyük günahtır. Bu günahlardan kurtulmak için farzları yapmak şarttır. İbadet etmeden, Cennete girmek için dua etmek günahtır. Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsine uymaz, ibadetlerini yapar, ahmak olan da nefsine uyar, sonra Allah’ın rahmetini bekler) buyuruluyor. Dünyada, ne ekersen, ahirette onu biçersin. Ahiret için gereken şeyleri bu dünyada hazırlamak gerekir. Bu da Rabbimizin emirlerine uyup, yasak ettiklerinden kaçmakla olur.
[Şeytan, bir çok kimsenin ayağının kaydığı kaza-kader konusunda Salih efendiyi kandırmak ister. Der ki:]
- Sen itikadı düzgün bir insansın, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğunu bilirsin. Cennetlik veya Cehennemlik olduğun ezelde takdir edilmiştir. Cehennemliksen, yapacağın ibadetlerin hepsi boştur. Cennetliksen, ibadete ne lüzum var?
- Bir kimse Cennetlik ise, dünyada Cennete götürücü amelleri işler, Cehennemlikse, günah olan işleri yapar. Kulun vazifesi, Allahü teâlânın emrine uyup Cennetlik amelleri işlemektir. Ezelde takdir edildiği için ibadet ediyorum.
- "Ezelde Allah’ın takdir ettiği olur" diyorsun. Salih efendi, o halde şu minareye çık, kendini aşağı at, eğer ezelde selametin takdir edilmişse, sana bir şey olmaz.
- Allah kullarını imtihan eder. Kulun, Allah’ı imtihan etmeye hakkı yoktur. Cenab-ı Hak, (Kendinizi tehlikeye atmayın) buyuruyor. Emretmediği, üstelik yasak ettiği bir iş nasıl yapılır? Minareden kendini atmak intihardır. Onun emrine isyan edip intihara teşebbüs edilir mi?
- Salih efendi konuyu değiştirme! Benim soruma cevap vermedin. Cennetliksen ibadete ne lüzum var diyorum?
- Eğer Cennetlik isem, ibadet etmekle derecelerim yükselir. Hak teâlâ, ibadet edenleri Cennete, ibadet etmeyenleri de Cehenneme koyacağını vaat ediyor. Rabbimiz, vaadinde sadıktır, iman edip salih amel işleyenleri Cennete koyacağına söz vermiştir.
- Salih efendi, "Cennetlik olan Cennete götürücü, Cehennemlik olan da Cehenneme götürücü amelleri işler" dedin. Yani "Allah takdir ettiği için ibadet ediyorum" demek istiyorsun. Peki, ezelde Cehennemlik olarak takdir edilen kimsenin günahı nedir de ona kötü işler işletiliyor?
- İnsanlarda (İrade-i cüziyye) denilen bir kuvvet vardır. Bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanır. İrade-i cüziyyeyi kullanmakta mecbur değil, serbesttir. Allahü teâlâ, kul, iradesini iyiliğe kullanırsa iyilik, kötülüğe kullanırsa kötülük yaratacağını bildiriyor. Kul, ibadet etmekte ve günah işlemekte serbest olmasa, ahirette iyiliğe mükafat, kötülüğe ceza verilmez. O halde irademizi iyi yolda kullanmalıyız.(Berika)
.
Şeytanın saldırı yolları
Sual: Şeytan daha çok hangi yolla insanı kandırmaya çalışır?
CEVAP
Şeytan çeşitli yollarla vesvese vermeye çalışır. Hikmet ehli bir zat diyor ki: Şeytanın, bilhassa şu on yolla vesvese verdiğini görüp, ona göre tedbir aldım:
1- Tul-i emel [uzun emel]
Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemektir. Nerede, ne zaman öleceğimi bilmiyorum. Aniden de ölebilirim diyerek, şu âyet-i kerimeyi hatırladım:
(Hiç kimse nerede öleceğini bilmez.) [Lokman 34]
Sonra şu hadis-i şerifi de düşündüm ve böylece şeytanın verdiği vesveseden kurtuldum:
(Cenneti isteyen, uzun emelli olmasın, dünya işi, ona ölümü unutturmasın!) [İ. Ebiddünya]
2- Nefse uymak
Her nimetin çetin bir hesabının olduğunu ve aşağıdaki âyet-i kerimeleri düşünüp, nefsime uymadım:
(Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. [Kötü neticeyi] yakında görecekler!) [Hicr 3]
(Nefslerinin arzularını ilah edinenleri görmedin mi?) [Casiye 23]
3- Ucub
Şu âyet-i kerimeyi hatırladım:
(Onlardan kimi bedbaht, kimi mesuttur.) [Hud 105]
Hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Üç şey felakete götürür: Cimrilik, nefse uymak, ucbetmek.)[Beyheki]
Mesut olacağımı bilmediğime göre, üstelik ucbun felaket olduğunu bile bile niye ucbedeyim dedim ve ucubtan kurtuldum.
4- Kibir
(Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez) hadis-i şerifi ile aşağıdaki âyet-i kerimeleri düşünerek kibretmekten sakındım.
(Allah, kibredenleri sevmez.) [Nahl 23]
(Allah katında en keremliniz, en çok takva ehli olanınızdır.)[Hucurat 13]
Aşağıdaki hadis-i şerifi de düşünerek tevazu sahibi olmaya çalıştım:
(Allahü teâlâ, tevazu üzere olmamı emreyledi. Hiç kimseye kibirlenmeyin!) [Ebu Davud]
5- Müslümanlara saygısızlık
Şu âyet-i kerimeyi hatırladım ve din kardeşlerime hürmet ettim.
(Asıl şeref, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir.)[Münafikun 8]
6- Haset
Aşağıdaki âyet-i kerimeyi düşünerek kimsenin malına göz dikmedim:
(Biz, onların dünya hayatındaki maişetlerini aralarında taksim ettik.) [Zuhruf 32]
7- Riya
Aşağıdaki âyet-i kerimeyi düşünüp ihlasa sarılıp riyadan kurtuldum.
(Rabbine kavuşmayı dileyen, salih amel işlesin. İbadette Ona hiçbir şeyi ortak koşmasın.) [Kehf 110]
8- Cimrilik, 9- Tamah, 10- Hırs
Tamah, mal toplama, biriktirme hırsıdır. Cimrilik ise, harcanması gereken yerde para harcamaktan kaçınmaktır. Önce şu hadis-i şerifi düşündüm:
(Cömertlik iman sağlamlığından ileri gelir. İmanı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, [imandaki] şüpheden ileri gelir, böyle kimse de Cennete giremez.) [Deylemi]
Sonra şu âyet-i kerimeleri düşünüp Allahü teâlâya güvendim ve insanlardan ümidimi kestim:
(Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah katındakiler bakidir.) [Nahl 96]
(Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ummadığı yerden rızkını verir.) [Talak 2-3]
(Her canlının rızkı Allah’ın üzerinedir.) [Hud 6]
..
.
Şeytanın hileleri ve itirafları
İbni Abbas hazretleri anlatır:
Resulullah ile beraber iken biri izin isteyip içeri girmek istedi.
Resulullah (O İblistir) dedi. Hazret-i Ömer, (Ya Resulallah izin verin onu öldüreyim) dedi. (Ya Ömer , biliyorsun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Kapıyı açın gelsin) buyurdu. Şeytan, içeri girince (Ben buraya mecburen geldim. Allah gönderdi beni. İnsanları nasıl kandırdığımı doğru olarak anlatacağım) dedi. Resulullah efendimiz sordu:
- Sevmediğin ve düşman olduğun kimseler kimlerdir?
- Dünyada en çok sevmediğim ve düşman olduğum kimseler, başta sensin, sonra adil sultanlar, tevazu sahibi ve şükreden ve zekatını veren zenginler, halinden şikayetçi olmayan sabırlı, kanaatkâr ve ihtiyacını bildirmeyen müslüman fakirler, doğru sözlü tüccarlar, ihlas sahibi ve ilmi ile amel eden, şüpheli işlerden kaçan âlimler, din-i İslamı yaymaya çalışan mücahidler, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlar, insanlara karşı merhametli olanlar, tevbe-i nasuh ile tevbe edenler, haramdan kaçınanlar, takva ehli gençler, daima abdestli bulunanlar, daima hayır ve hasenatta bulunan cömertler, hayâ ve edep sahibi güzel huylu olan ve insanlara faydalı olan müslümanlar, Kur'an-ı kerimi tecvide uygun olarak okuyan hâfızlar, namazı vaktinde kılanlar ve herkes uyurken namaz kılan kimselerdir. Muhtaçları bulup sadaka verenleri de sevmem.
- Sevdiğin ve dost olduğun kimseler kimlerdir?
- Zalim idareciler, kibirli zenginler, hain tüccarlar, içki içenler, kötü yerlerde teganni eden, şarkı söyleyen, fuhuş yapanlar, yetim malı yiyenler, cimriler, yalan söyleyenler, gıybet edenler, kovuculuk edenler, hırsızlar, Allah’tan gayrısı üzerine yemin edenler, şart olsun diyerek ikide bir nikah üzerine yemin edenler, böylece nikahları gider, çocukları veled-i zina olur. Farz borcu dururken nafile ile iştigal edenler, zekat vermeyip sadaka verenler, namaza önem vermeyen ve geç kılanlar, temizlikte, abdestte, namazda vesvese edenler, tul-i emele [uzun dünya arzularına] sahip olanlar, hemen öfkelenip öfkesini yenemeyen kimseler benim dostum, sevdiğim kimselerdir.
- Kimleri nasıl aldatmaya çalışırsın?
- En kuvvetli adamlarımın bir kısmını âlimlere gönderirim. Bazısını gençlere, bazısını şeyhlere, bazısını da ihtiyar kadınlara musallat ederim. Bir kısmını âbidlere, bir kısmını da zahitlerin başına dert ederim. Önceki ümmetlerden bir âbid, tam 70 yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hâl ihsan edilmişti ki; dua ettiği her hasta, şifaya kavuşurdu. Onun peşine takıldım. Ona öyle numaralar yaptım ki, içki içirdim, zina ettirdim ve katil yaptım, sonunda küfre soktum onu.
- En çok neyi seversin?
- Yalanı ve kibri. Çünkü ilk yalan söyleyen ve ilk kibirlenen benim. Yalan söyleyen ve kibirlenen benim dostumdur. Yalan ve kibir benim sıfatlarımdandır, kimde ne kadar varsa, o kadar bana benzemiş olur.
- Sana göre en büyük günah hangisi?
- Dünya sevgisi ve baş olma sevdası…
- Bir müslüman namaz kılınca, Kur'an okuyunca, tevbe edince ne yaparsın?
- Namaz kılarken adeta beni bir sıtma tutar. Kur’an okuyunca, o zaman eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi. Tevbe edince, belim kırılır, saçımı başımı yolarım, bütün emeklerim boşa gitti diye feryat figan ederim.
Şeytanın tuzakları
İblis yeryüzüne indiği zaman Allahü teâlâya sordu:
- Ya Rab, beni kovdun ve yere indirdin. Benim evim yok.
- Evin hamamlardır.
- Toplantı yerlerim neresidir?
- Sokak, çarşı ve pazarlar.
- Yemeğim nedir?
- Besmelesiz yenilenler.
- İçeceğim nedir?
- Alkollü içkiler.
- Ezanım nedir?
- Çalgı aletleri.
- Kitabım nedir? Ne okuyacağım?
- Uygunsuz şiirler.
- Benim hadislerim nedir?
- Yalan sözler.
- Av aleti ve tuzağım nedir?
- Kötü kadınlar.
- Yatak arkadaşım kimdir?
- Besmelesiz yatağa girenler ve sarhoşlar.
- Yol arkadaşlarım kimlerdir?
- Yola çıkarken, benim rızamı kazanmak değil de nefsinin peşinde gitmeyi düşünenin yol arkadaşı olursun.
- Yardımcılarım ve elçilerim kimdir?
- Bid’at ehli senin yardımcılarındır, büyücüler elçilerindir.
- Kardeşlerim kim?
- Mallarını israf edenler ve kötü yolda harcayanlar senin kardeşlerindir.
.
İblisin meleklere sorduğu sualler
Sual: İblisin meleklere sorduğu sualler nelerdir?
CEVAP
Şeytanın, meleklere sorduğu sualleri, Abdülgani Nablusi hazretleri bildirmiştir.
şeytan dedi ki:
Kulun ibadetinin Allah’a hiç faydası olmadığı gibi, isyanının da hiçbir zararı yoktur. Allah, neden emrinin yapılmasını, nehyinden kaçılmasını isteyerek kullarını mükellef tutmuştur?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(İnsanlara, ibadetler faydalı, haramlar da zararlıdır. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde emir ve yasaklar vermekle kullarını şereflendirmiştir.) [73. Mektub]
şeytan dedi ki:
Kâfirin günah işleyeceği muhakkak iken, onu yaratmasındaki hikmet nedir? Secde kendine yapıldığı halde, Allah, niçin Âdem'e secde etmemi emretti?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Kul, sahibinin işlerinin sebebini soramaz! Allahü teâlâ bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimsenin bir şey söylemeye hakkı olmazdı. Çünkü yarattığı kendi mülkünü kullanmaktadır. Başkasının mülküne tecavüz yok ki zulüm denebilsin?) [266. Mektub]
Abdülgani Nablusi hazretleri de, naklen buyuruyor ki: (Allahü teâlâ,İblise, (Ey İblis, sen beni tanımadın. Eğer tanısaydın, bana hiçbir işimde karşı gelinmeyeceğini, itiraz edilmeyeceğini bilirdin. Benden başka ilah yoktur. Yaptıklarımdan kimseye hesap vermem) buyurdu.] (Hadika)
Evet, kâfirin günah işleyeceği muhakkaktır. Fakat Cenab-ı Hakkın âdeti şöyledir ki, isyan etmeden kimseyi Cehenneme sokmaz. Bunun için iman ve isyan imkanı verdiği kullarını imtihandan geçirdikten sonra mükafat veya ceza vermektedir. Böylece kullar için bir bahane kalmamaktadır. İblise de, (Secde et) emrini vererek imtihan etmiştir.
şeytan dedi ki:
Ben Allah’a değil, Âdem'e secde etmediğim için niye lanetlendim?
CEVAP
Şeytan, "Benim Âdem'e secde etmeyişimle, Allah’a isyanın ne alakası var?" demek istiyor. Şeytan, isyanını Âdem aleyhisselama karşı yaptığını zannediyor. Halbuki Hazret-i Âdem’in önünde (Secde et!)emrini Allahü teâlâ veriyor. Bu emri dinlememek, Âdem aleyhisselama değil, Hak teâlâya isyandır.
şeytan dedi ki:
Lanetlik olduğum halde, niçin insanları sapıtmam için bana imkan ve uzun bir mühlet verildi?
CEVAP
Allahü teâlâ, isyan edenle itaat edenin belli olması için (Domuz eti yemeyin, içki içmeyin) gibi bazı yasaklar koydu. Domuzu ve içkiyi yaratıp, yasaklaması gibi, şeytanı yaratarak, insanları sapıtması için ona uzun bir mühlet vermesi de insanlar için bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmaları için Allahü teâlâ kurtuluş yolunu da göstermiştir. Öyle bir imtihan yapıyor ki, soru ve cevapların hepsi bellidir. (Şunları yaparsanız imtihanı kaybeder, şunları yaparsanız kazanırsınız) buyurmuştur. İmtihanı kaybedenleri de Cennete koyabilirdi. Fakat mülk Onun olduğu için, iman etmeyenlere Cennetini haram kılmıştır. Hiç kimseyi de gücünün yetmeyeceği işlerle mükellef kılmamıştır. Herkese akıl ve imkan vermiş, yapacağı işlerde serbest bırakmıştır. Artık insanlar için hiçbir bahane kalmamıştır.
.
Şeytan ve zararları
Sual: Şeytanın çeşitleri var mıdır, zararları nelerdir?
CEVAP
Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere, şeytan denir. Şeytan üç çeşittir: İblis, nefs ve kötü arkadaş.
1- İblis ve avaneleri: Bu şeytanlar, cin sınıfından ve İblis’in soyundandır. İblis çok âlim idi. Âdem aleyhisselama karşı secde etmesi emredilince, kibirlenip, secde etmedi. Daha önce meleklerin hocasıyken, sonra ebedi olarak lanetlendi ve şeytanların reisi oldu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Öfke şeytandandır. Şeytan ateşten yaratıldı. Ateş suyla söner. Öfkelenen abdest alsın!) [Nesai]
(Öfkelenen otursun, otururken öfkelenen de yatsın.) [Ebu-ş-şeyh]
(Aksırmak Rahmandan, esnemek şeytandandır.) [Tirmizi]
(Kuvvetli aksırmak da şeytandandır.) [İbni Sünni]
(Namazda esnemek şeytandandır.) [Buhari]
(Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.) [Tirmizi] (Teenni, temkinli, ihtiyatlı olmaktır.)
(Şu beş şey hariç, acele şeytandandır. Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenaze işlerini çabuk yapmak, misafiri doyurmak, günaha hemen tevbe etmek.) [İ. Ahlakı]
(Feryat etmeden ağlayın; çünkü göz ve kalbden gelen şey Allah’tandır, elden ve dilden gelen şey, şeytandandır.) [Buhari]
(Ağlamak merhamettendir. Bağırıp çağırmak, şeytandandır.) [İbni Sa’d]
(Gece merkep anırırsa ve köpek havlarsa, şeytandan Allah’a sığının; çünkü hayvanlar sizin görmediklerinizi görürler.) [İ. Sünni]
(Vesvese şeytandandır. Necaset temizlerken, vesveseden sakının!) [Tirmizi]
(Namazda hayz görmek ve uyuklamak şeytandandır.) [İ. Mace]
(Namazda esnemek, kusmak ve burun kanaması şeytandandır.)[Tirmizi] (Bu ve benzerlerinin istisnası vardır. Mesela Ramazan ayında esnemek şeytandan değildir, sinirseldir. Kusmak, burun kanaması, uyuklamak gibi şeylerin, şeytandan olmayanları da vardır.)
(Cumada uyuklamak şeytandandır. Uyuklayınca yerinizi değiştirin.) [İ. Ebi Şeybe]
(Güzel rüya Allah’tan, kötü rüya şeytandandır. Kötü rüya gören, kimseye anlatmasın, sol tarafına tükürsün [tü, tü diyerek tükürür gibi yapsın] ve şeytandan Allahü tealaya sığınsın. Böyle yapana, o rüya zarar vermez. Güzel rüya gören de, onu sevdiği kişilere anlatsın.) [Buhari]
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Fakirlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak da, şeytandandır. Bir âyet-i kerime meali:
(Şeytan fakirlikle korkutup, size cimriliği emreder.) [Bekara 268]
Şeytan, musallat olup da günaha teşvik edince, hemen Allah’ı zikretmeli yani kelime-i tevhid okuyarak, estagfirullah diyerek Allahü teâlâyı anmalıdır. Bir âyet-i kerime meali:
(Rahman olan Allah’ı zikretmekten gâfil olana, yanından ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.) [Zuhruf 36]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Şeytan, zikredilince kaçar, zikredilmezse, vesveseye devam eder.) [Ebu Ya’la]
Celaleddin-i Suyuti hazretleri buyuruyor ki:
Şeytanın vesvesesinden, sıkıntıdan kurtulmak için, her gün bu duayı okumalıdır: “Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!” (Kitab-ür-rahme fit-tıbb-i vel-hikme)
2- İnsanın nefsi: İçimizde bulunur, hep kötülük isteyen bir kuvvettir. Bu, şeytana göre daha zararlıdır; çünkü içtedir. İçteki yara gibi tedavisi zordur. Şeytan, bir konuda, bir kere vesvese verip gider. Nefis, çok inatçıdır, aldatıncaya kadar uğraşır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Şeytandan gelen hastalıklar, küçük bir ilaçla kolayca giderilebilir. Nefsimiz, her zaman yanımızda bulunan, azılı can düşmanıdır. Dışarıdaki düşmanımız, bu iç düşmanın yardımıyla bize saldırır. Onun yardımıyla bizi yaralar. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Her işi, sahibi olan ve bütün iyiliklerin sahibi bulunan Allahü teâlâya karşı gelmektir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar.
3- Kötü arkadaş: Üç düşmanın en tehlikelisi budur. Dünyada rezil eder, ahirette Cehenneme götürür. Kitap, gazete, dergi, radyo, TV, internet siteleri de, birer arkadaştır. Bunlar kötü olursa, felaket olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kişinin dini arkadaşının dini gibidir. Kiminle dostluk ettiğine dikkat et.) [Hâkim]
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Şeytan ve Vesvese
Yrd. Doç. Dr. M. Selim Arık
AddThis Sharing Buttons830
Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzi ve silah, vesvesedir.
O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese ’ ok ve mermisini kullanır.
Şeytan’ın Yaratılış Hikmeti
Şeytan, “uzak olmak, muhalefet etmek” veya “yanmak ve helâk olmak” mânâlarına gelmektedir.1 Şeytan ile eş anlamlı kullanılan İblis kelimesi ise “ümitsiz ve kederli olmak”2 demektir. Şeytan ve İblis, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve helâke sürüklenen varlıklardır. İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duygular iki şekildedir: Rahmanî veya Şeytanî. Rahmanî olan güzel duygu ve düşünceler Allah’tan ilham şeklinde tecelli eder. Bunlarla Allah Tealâ, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçekleştirmesi için yardım eder. Şeytan da insanoğlunu, Allah yolundan ve rızâsından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünceler, kalbine de olumsuz duygular sokar.3 Kur’ân-ı Kerîm’de ilk isyan ve küfrün İblis’ten geldiği belirtilmektedir.4 Meleklerin arasında bulunan İblis’in Allah’ın emrine karşı gelerek, Âdem’e secde etmemesi olayında İblîs’in “melek mi, cin mi” olduğu İslâm âlimleri tarafından tartışılmıştır. Zîrâ âyette İblis ile melekler beraber zikredilmektedir.5 Bu âyetten hareketle bazı müfessirler, İblis’in de önceleri bir melek olduğunu (hattâ isminin Azâzil olduğunu), bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini iddia etmişlerdir.6 Fakat Kehf Sûresi’ndeki
كاَنَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أمْرِ رَبِّهِ “
O (İblis), cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”7 şeklindeki âyeti delil alan bazı müfessirler ise, İblîs’in melek değil, cin türünden ayrı bir varlık olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında “Allah’ın emrine karşı çıkmamak ve emredileni yerine getirmek”8 vasfı da bulunmaktadır. O hâlde isyankâr İblîs’in, önceleri melek türünden bir varlık olamayacağı anlaşılmaktadır.9
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Melekler nurdan, cinler ise öz ateşten yaratıldı. Âdem de (Kur’ân’da) size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” buyurmuşlardır.10 Şeytan da cinlerden olduğuna göre, onun da yaratılışı ateştendir. Yine hadîste “Kızgınlık Şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürüldüğü gibi, sizden biri kızdığı zaman hemen abdest alsın.”11 tavsiyesi yapılmıştır. Demek ki öfke ve kızgınlığın kaynağı da Şeytandır. Nitekim bu husustaki bir başka hadîs
إذاَ إشْتاَطَ السُّلْطاَنُ تَسَلَّطَ الشَّيْطاَنُ
“Sultan öfkelenip kızınca, Şeytan ona musallat olur (böylece hak ve adaletten ayrılır.)”12 şeklinde nakledilmektedir. Şeytan, Âdem’e secde etmeme sebebini açıklarken “kendisinin ateşten, insanın çamurdan yaratıldığını”13 belirterek, yanlış kıyas yapmıştır. Şeytan’ın bu kıyası kabul edilecek olsa dahi, toprak üretken, ateş ise tüketen yani tahrip olduğu için, müsbet olarak üretken olan imâr (toprak), menfi anlamdaki tahripten (ateşten) daha evlâ olmalıdır. Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı için meleklerin arasından kovulup sürgün edilmiştir. Ancak o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir.14 Böylece Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır.15 Belki Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının da bir hikmeti olmazdı. Zîrâ, Allah’ın (celle celâlühü) asla günah işlemeyen ve Şeytan’ın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok mahlûkâtı vardır. Dolayısıyla “Neden Şeytan yaratıldı.” diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, birtakım şerlerden dolayı Şeytan’ın varlığı da aynı hikmete mebnidir.16
Allah (celle celâlühü), yarattığı insanların mahiyetlerinde gizli bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak Şeytan’ı çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran Şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. İnsanoğlu, insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmektedir. Zîrâ Hz. Ebû Bekirler böyle yetişmiş, Ebu Cehiller de böyle çoğalmıştır. Dolayısıyla Ebu Cehil’in kendi irâdesinin sevkiyle Cehennem’e sürüklenmesinde Şeytan’ın rolü olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliyanın, Cennetlere yükselmesinde de Şeytan’la mücadelenin fonksiyonu vardır. Şu hâlde şer olan, Şeytan’ın yaratılması değil, ona tâbi olup şer fiileri işlemektir. Nasıl ki herhangi bir cinayetin mesulü, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil, cinayeti işleyen kişidir. Aynı şekilde, Şeytan da insanın işlediği şerlerde vasıtadır. Olaylarda Şeytan âdi birer sebep olup, hakikî illet insanın iradesidir. Şeytan, inanmış, iman ve akide açısından kuvvetli, Allah ile irtibatı kuvvetli, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Belki mü’mine vesvese oklarını göndererek bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyleri aklına düşürebilir. O hâlde Şeytan’dan gelen vesveselere karşı da uyanık olmalıyız. Nitekim Şeytan şöyle der: Ben mal sahibine üç şeyde vesvese vermeye çalışırım. Malı helal olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Malı hak olmayan yerlere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içine sevgi ve muhabbet veririm ki hayır yollarına harcamasın.17 Bunlar Şeytan’ın vazifesi ve vesvesesidir.
Vesvese ve Kaynağı
Vesvese, “şüphe, tereddüt, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünceler” mânâsında insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten his ve duygulardır. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı Şeytan’dır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın Hz. Âdem ile Havva’ya verdiği vesvese anlatılırken “Rabbin sizi bu ağaçtan yemenizin yasaklamasının sebebi: (yediğiniz takdirde) iki melek olacağınızdan veya cennette ebedi kalacağınızdandır.”18 şeklinde haber verilmektedir. Görüldüğü gibi vesvesenin ilk kaynağı Şeytan’dır. Zîrâ kendisinin ulaşamadığı Cennet nimetini kıskanarak, insanın Cennet’te devamlı kalmasına razı olmadığı için, insanı vesvese ile kandırmaya ve Cennet’ten çıkarmaya çalışmıştır. Bununla birlikte vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin kendi nefsidir. Kur’ân’da bu meseleye şöyle değinilmektedir.
وَلَقَدْ خَلَقْناَ الإنْساَنَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ
“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesveselerini (fısıldadıklarını) biliriz.”19 Buradaki fısıltı, vesvese kişinin gönlünden geçirdiği kötü ve gizli duygulardır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda “Kişinin içinden geçirdiği kötü duygular (şirk, yalan, talan v.s.) fiiliyata dökülmedikçe sorumluluğu yoktur.”20 buyurarak, elde olmayan sebeplerle hatıra gelen düşüncelerden dolayı vebal olmadığını belirtmişlerdir. Sahabe-i kiramdan bazıları Hz. Peygamber’e gelerek, söylemesi dahi günah olan bazı söz ve düşüncelerin zihinlerine geldiğinden bahsetmişler. Peygamberimiz de böyle duyguların Şeytan’dan fısıldandığını ve bunun da imandan kaynaklandığını söylemişlerdir. Demek ki kötü veya günah olan şeyleri düşünmek günah değil, bizzat kötülüğü yapmak günahtır. Böyle düşünceler kalbden inanarak değil, Şeytan’ın fısıldamasıyla meydana gelen vesveselerdir. Vesvese, Şeytan’ın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar atmasına benzer. Bu da Şeytan’ın insana, bilhassa mü’mine karşı dünyada yaptığı bir oyundur. Çünkü Şeytan, küfür ve dalâlet adına alt edemediği mü’mine karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ okunu kullanmaktadır. Nitekim vesvese kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, bilakis hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Ayrıca Şeytan inanmış, iman ve inanç yönüyle tam, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ancak kalbini bulandırır ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışır. Şu halde abdest ve namazda “Eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere önem verilmemelidir. Şâyet böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz iade edilebilir. Ama devamlı oluyorsa, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvun yıkandığı kabûl edilmeli ve namazın da tamam olduğu kanaatıyla hareket edilmelidir.21 Cebrail (as) Peygamberimiz’e abdesti öğrettiğinde, bevl sızıntısından hasıl olacak vesveselerin önlenmesi için, abdest aldıktan sonra elbisesinin altına su serpmesini emretmişti.22 Zîrâ Şeytan, mü’minde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet aşkı olduğunu bildiği içindir ki, karşı taarruza geçmektedir. Şeytan’ın yaptığı, fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. Şu hâlde gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin mü’mine zararı olmaz. Vesvese, mü’minin gözünde üflemekle uçup giden tüy kadar zayıf olmalıdır. Mü’min Şeytan karşısında ye’se düşüp, “Artık ben mahvoldum!” deyip, mağlûbiyeti kabûl etmemelidir. Bilakis mukavemet göstermeli ve böyle bir şey arız olduğunda, mesela çok kızdığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa uzanmalı veya kalkıp abdest almalı ve iki rekât namaz kılmalıdır.23 Hadîste: “Abdest sırasında vesvese veren bir Şeytan vardır ki adı “el-Velehân”dır. Öyleyse suyun vesvesesinden (uzuvların yeterince yıkanmadığı vesvesesini atandan) kaçının!.”24 şeklinde ikaz edilmektedir. Şu hâlde özellikle abdest ve ibadetteki tereddüt ve vesvese Şeytan’dan kaynaklanmaktadır. Ezan okunduğunda Şeytan’ın kaçtığı, ezan bitince vesvese vermek üzere geri döndüğü ve insanın nefsine (kalbine) girerek falan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla diyerek, kişinin kaç rekât namaz kıldığını unutturduğu da haber verilmektedir.25 Demek ki Şeytan namazda dahi musallat olabilmektedir. Bazen de insî ve cinnî şeytanlar vesveseyi şöyle vermektedir: Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyaya gelecek değilsin. Geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve dünya nimetlerinden istifade et!.
İnsî ve Cinnî Şeytanların Vesveseleri
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَكَذاَلِكَ جَعَلْناَ لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَياَطِينَ الإنْسِ وَالْجِنِّ يوُحِى بَعْضُهُمْ إلىَ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً. وَلَوْ شاَءَ رَبُّكَ ماَ فَعَلوُهُ.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.”26 Burada peygamberlere dahi insan ve cin şeytanlarının düşmanlık yaptıkları açıkça beyan edilmektedir. Demek ki Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler, İlâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. Burada ifade buyuruluğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadele gereklidir.27
Hz. Peygambere “Ya Resulallah! Vesveseye müptelayım.” diyen Sahabe-i Kiram’a Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): تِلكَ مَحْضُ الإيمانِ “Endişe edilecek bir şey yok. O mahz-ı imândır, imânın ta kendisidir.”28 buyurmuşlardır. Çünkü Şeytan kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz, sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Bir gün Peygamberimiz Ebu Zer el-Gıfari’ye “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” deyince Ebu Zer (r.a) hayret ederek “İnsanlardan da Şeytan var mıdır?” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz de “Evet, vardır (belki de daha şerlidir)” buyurmuşlar.29 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Nâs Sûresi’nde sinsice kötülüğe sürükleyen cinlerin ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.30 Bu sûrede insanların rablerinin de hükümdarlarının da ilâhlarının da sadece Allah olduğu ve yalnızca O’na sığınmak, O’na bağlanmak O’nun hükümranlığını tanımak gerektiği vurgulanmaktadır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her insanın kendine ait bir cini (şeytanı) bulunduğunu bildirmiştir31 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü Şeytan, her birinizin içinde, vücudunda kanın dolaştığı gibi (kendini hissettirmeden) dolaşır.” buyurmuştu. Sahabe-i kiram da “Sende de dolaşır mı ey Allah’ın Resülü? deyince, bu defa وَمِنِّى وَلَكِنَّ اللّٰهَ أعاَنَنِى عَلَيْهِ فَأسْلَمُ
“Bende de (dolaşır), ancak Allah bana yardım etti de onun şerrinden selamette kaldım.”32 buyurmuşlardır. Ayrıca bir başka hadîste
كَلُّ بَنِى آدَمَ يَمَسُّهُ الشّيطانُ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ إلاَّ مَرْيَمَ وَابْنَهاَ
“Her doğan çocuğa Şeytan mutlaka temas eder. Ancak Meryem ve oğlu (İsa) bundan müstesnadır.”33 şeklinde haber verilerek, Şeytan’ın Hz. Peygamber, Hz. İsa ve annesine (Meryem’e) dokunamadığı belirtilmektedir. “Ömer bir yola girdi mi, Şeytan o yolu bırakır başka yola girer.”34 buyuran Hz. Peygamber, “İnsî ve cinnî şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum.”35 diyerek, Hz. Ömer’in imanını ve Şeytan’a karşı kuvvetini anlatmaktadır. Demek ki Kur’ân ve marifetullah ile dolu bir kalbe Şeytan nüfuz edemez. Şu hâlde mü’minler Şeytan’ın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir sefer dönüşü ashabıyla gece istirahata çekildiğinde Bilal-i Habeşi’yi sabah namazına kaldırması için nöbetçi bırakmıştı. Hz. Bilal de yorgunluktan uyuyakalınca, güneş doğmuş ve sabah namazı geçmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
إنَّ هَذاَ وَادٍ بِهِ شَيْطاَنٌ“Burası Şeytanlı bir vadidir (Şeytan saltanat kurmuştur)”36 buyurarak, topluca oradan uzaklaşmışlar ve namazlarını cemaatle kaza etmişlerdi. Hikmet-i İlâhî böyle bir hâdise, Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ilk ve son olarak vuku bulmuştur. Şu hâlde her zaman Şeytan’ın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, Şeytan’ın ve Şeytanî hislerin avı ise, evrad u ezkâr, Allah’ı zikir ve O’nunla irtibat, bütün şer kuvvetlere karşı bir kalkandır.
Vesveseden Korunma Yolları
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَإماَّ يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطاَنِ نَزْغٌ فاَسْتَعِذْ بِاللّٰهِ
“Eğer Şeytan’dan bir fit (vesvese) gelip seni dürterse hemen Allah’a sığın.”37 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: فَإذاَ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَسَ عِنْدَهُ “Âdemoğlu Allah’ı zikrettiğinde Şeytan yanından gizlenir, siner.”38 şeklinde haber vermektedir. Şu hâlde Şeytan’ın vesvesesinden emin olmak için öncelikle açıktan zikir olan cemaatle namaz ihmal edilmemeli ve özellikle “nâs” ve “felak” sûrelerine devam edilerek Kur’ân ile irtibat kesilmemelidir. Peygamberimiz
الشَّيْطاَنُ يَهُمُّ بِالوَاحِدِ وَالْإثْنَيْنِ فَإذاَ كاَنوُا ثَلاَثَةً لَمْ يَهُمَّ بِهِمْ
“Şeytan bir veya iki kişiyi aldatmaya yeltenebilir. Üç kişi (cemaat) oldu mu onlara musallat olamaz.”39 buyurmuşlardır. Bir başka rivâyette de:
إنَّ الشّيْطاَنَ ذِئْبُ الإنْساَنِ كَذِئْبِ الْغَنَمِ وَعَليْكُمْ
بِالْجَماَعَةِ وَ العاَمَّةِ وَالْمَسْجِدِ
“Şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunlara saldıran kurt olduğu gibi (kurt, sürüden ayrılan koyunu yakaladığı gibi, o da cemaatten ayrılanı kollar) Siz cemaatten, sevad-ı azamdan ve camiden ayrılmayın!”40 buyrulmuştur. Cemaat de Kur’ân ve Sünnet çizgisindeki “sevad-ı azam” denilen büyük topluluklardır. Nitekim vesvese, daha çok kendini can ü gönülden dine vermiş, dizginleri Şeytan’ın elinden koparıp almış, Allah’a (celle celâlühü) karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda olur. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve kabiliyete karşı Şeytan’ın bir kıskançlık ve reaksiyonu olmaktadır. Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan nefisperestlerde olur. Ancak Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Şeytan, hiçbir zaman mü’minin kalbinde Allah’ı (celle celâlühü) marifet ve muhabbetinin, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet’ine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz. Ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (celle celâlühü) kurbiyet kazanmakta ve manen yükselmektedir. Bununla birlikte vesvese, hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek kabul edilmelidir. Tıpkı saat zembereği gibi insanın kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür. Çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan kaynaktır. Bu yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Böyle bir vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Çünkü Kur’ân’da, “Muhakkak, Şeytan’ın hilesi zayıftır.”41 şeklinde haber verilmektedir. Şu hâlde vesvese, bir araya toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer. Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert hâline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiçbir zararı olmaz.42 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şeytan sizden herhangi birine gelir de: ‘Bu koca kâinatı yaratan, düzene koyan kim?’ der. Sen de ‘Rabb’im olan Allah’tır.’ dersin. Hattâ sonunda Şeytan: ‘Rabbini kim yarattı?’ der. Şeytan’ın vesvesesi bu hâle gelince, euzu besmeleyi çekerek Allah’a sığının!”43 tavsiyesini yapmışlardır. Bu da itikadî açıdan Şeytan’ın mü’mine zarar veremeyeceğini göstermektedir.
Sonuç
Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın insana düşman olduğunu belirterek,44 onun peşinden gidilmesini yasaklamıştır.45 Böylece onun kışkırtmalarına ve dürtmelerine karşı uyanık olunması istenmiştir. Şeytan’a karşı en önemli silâh, başta güçlü bir iman; Allah ile irtibat, her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler ile dinî ve ahlâkî duyarlılık gerekmektedir. Bu donanıma sahip olan insanlar, kendilerini Şeytan’ın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, Şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Zîrâ Şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına yemin etmiştir.46 Ancak ihlâslı, Allah rızâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını da özellikle belirtmiştir.47 Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar.”48 buyurarak, Şeytan’ın kışkırtma ve vesvesesiyle meydana gelecek olan kötülükten, samimi ve temiz yüreklilikle vazgeçebilenlere bir müjde vermektedir. Öyle ise, Şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Resûlü ile irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve maneviyatımızı güçlendirmeliyiz. Meselâ, namazda Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Mi’rac yolculuğunu hatırlama vesveseyi kesebilir. Keza eûzü besmeleye içtenlikle devam, Şeytan’ın uzaklaşmasına vesile olacaktır.
O hâlde vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Meselâ Şafii Mezhebi’nde abdestte niyet ve tertip farz olmakla birlikte, Hanefî Mezhebi’nde Sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî Mezhebi’ne mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi Mezhebi’nde niyetin Sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de elbetteki ilim gerekir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
فَقِيهٌ واَحِدٌ أشَدُّ عَلىَ الشَّيْطاَنِ مِنْ ألْفِ عاَبِدٍ
“Tek bir fakih (âlim), Şeytan’a bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur).”49 buyurarak, marifetle olan ilmin Şeytan’a karşı da muhkem bir zırh olacağı belirtilmiştir. Şu hâlde Şeytan’ın iğvası ve vesvesesi, Kur’ân ve Sünnet bilgisinden uzak olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselerde ise Şeytan’ın vesvesesi uzun ömürlü olmaz ve zarar vermez.
*Araştırmacı-Yazar
msarik@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 264.
2. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 70.
3. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı, I, 295.
4. Bkz. Bakara 2/34.
5. Bkz. Sâd 38/73-74.
6. Bkz. İbn Kesir, Muhtasar, I, 53.
7. Kehf 18/50.
8. Tahrîm 66/6.
9. Bkz. Kurtubi, el-Cami li ahkâmi’l-Kur’ân, I, 294.
10. Müslim, Zühd, 60.
11. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.
12. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.
13. Bkz. Araf 7/12.
14. Bkz. A’râf 7/11-17.
15. Bkz. En’âm 6/112.
16. M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 199.
17. Bkz. Gümüşhanevî, Ramuzu’l-ehâdis, II, 332.
18. Araf 7/20.
19. Kâf 50/16.
20. Müslim, İman, 201.
21. Bkz. Mevsilî, el-İhtiyar, I, 11.
22. Bkz. İbn Mace, Taharet, 57.
23. Bkz. Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 226.
24. Tirmizi, Taharet, 43.
25. Buhari, Ezân, 4.
26. En’am 6/112.
27. Bkz. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, II, 361.
28. Müslim, İmân, 211.
29. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178.
30. Nâs 114/1-6.
31. Darimi, Rikak, 25.
32. Tirmizi, Rada, 17; Benzer rivâyet Müslim, Münafıkun, 70.
33. Buhari, Enbiya, 44; Müslim, Fezâil, 147.
34. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 22.
35. Tirmizi, Menakıb, 18.
36. Muvatta, Vukûtu’s-salat, 26; Benzer rivâyet için bkz. Müslim, Mesacid, 309.
37. A’raf 7/200.
38. Bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, II, 185.
39. Muvatta, İsti’zân, 36.
40. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 233.
41. Nisa, 4/76.
42. Bkz. Gülen, M. Fethullah, İnancın Gölgesinde, I, 210.
43. Müslim, İman, 214.
44. Fâtır 35/6.
45. Bakara 2/168.
46. Bkz. Hicr 15/40.
47. Bkz. 38/83.
48. Buhârî, Rikak, 31.
49. İbn Mace, Mukaddime, 17.
İslam İnancında Şeytan
Mehmet Şeker
AddThis Sharing Buttons716
İnsan, diğer varlıklardan çok farklı olarak yaratılmış, maddî-mânevî donanımıyla mahlukatın en şereflisi konumuna yükseltilmiştir. En üstün varlık olma, beraberinde bir takım sorumluluklar getirmiş, bir güzergah belirlenerek insanın ona uyması istenmiştir. Artık o, bütün saadetini Allah a itaatte ve O nun yolunda olmada; tüm mutsuzluğunu da bu güzergahtan sapmada arayacaktır.
İnsanın kazanma kuşağında kaybetmesine sebep olabilecek en büyük imtihan unsuru ise şeytandır. Şeytan geçirdiği şiddetli imtihan sonrası çizgisini koruyamamış, emre itaatteki inceliği anlayamamış, Cenab-ı Hakk a karşı gelmiştir. Bununla da kalmamış, bahaneler ileri sürüp kendini müdafaaya kalkışmış, üst üste yaptığı yanlışlıklarla kendi sonunu hazırlamıştır. Allah ın huzurundan kovulmuş, Cennet ten atılmış, neyi var neyi yok hepsini kaybetmiştir.
Şeytanın bu hâllere düşmesinde Âdem (aleyhisselâm) bir test unsuru olmasına rağmen o, ego eksenli düşüncesiyle Allah ın rahmetinden kovulmasının bütün suçunu Hz. Âdem den (aleyhisselâm) bilmiş, bir anda ona ve nesline azılı bir düşman kesilivermiştir. Bundan böyle o, hayra bütünüyle kapanıp, şerre ait bütün fakültelerini işlettirerek insanın üzerine çullanacaktır.
Allah a karşı duruşunu ayarlayamamış şeytanın en büyük arzusu, insanoğlunun da Yüce Mevlâ karşısındaki duruşunu bozması, kendisi gibi, insanoğlunun da kaybetmesidir.
İnançlı bir insan ise bu zorlu düşmana karşı önlemler almaya, onun hile ve tuzaklarından korunmaya çalışır. Yaratılışına uygun hayat biçimi adına projeler geliştirir. Eğer bunlarla şeytanın saldırılarını savuşturabilirse maksadına ulaşmış olur. Fakat şayet şeytanla baş edemez, önünü alamaz, ona uyarsa bu defa da yaptığına pişman olur, kalbinde burkuntular meydana gelir, duygu ve düşüncesiyle zıtlaştığından iç deformasyonuna maruz kalır. Bu iç huzursuzluğu, onu yeniden toparlanıp, yarlıganma talebiyle rahmet ve merhameti nihayetsiz olan Mevlâ sına yöneltir. Böylelikle insanın bu yönelişi, kendisini Allah tan uzaklaştırmaya çalışan şeytanın tüm çabalarını boşa çıkartır.
Şeytan, Allah tarafından insana musallat edilmiş apaçık bir düşman ve bir imtihan vesilesi; hayat ise bir yönüyle şeytanla mücadeleden ibaret bir süreçtir.
Şeytanın mahiyeti
Şeytan, nar-ı semûmdan yani vücuda işleyen kavurucu bir ateşten yaratılmıştır. Bu ateşin insanın gözeneklerine işleyen, teması halinde yakan, kavuran ve zehirleyen bir özelliği vardır. Mahiyeti bu olan şeytan da tıpkı yaratıldığı ateş gibi insana nüfuz ederek onun mânevî dünyasını zehirler, yakar ve bitirir. Zaten o kendi ifadesiyle Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan. demiştir. Mahiyeti bu olan şeytan tıpkı yaratıldığı ateş gibi insanın mânevî dünyasını yakar bitirir.
Şeytan, kendisi gibi ateşten yaratılan cin sınıfına mensuptur: Meleklere secde edin dediğimiz zaman, hepsi derhal secdeye kapandılar. İblis müstesna. O cinlerdendi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz, benden ayrı olarak onu ve neslini mi dostlar ediniyorsunuz! Oysa ki onlar, sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne fena bir değiştirmedir bu ayetinde bu mana açıktır.
Meleklere yapılan ilâhî emre, içlerinde bulunduğundan ötürü şeytan da muhatap olmuştur. Fakat çizgisini koruyamamış, Âdem in önünde secdeye kapanma emrini yerine getirmemiş ve kaybetmiştir. Ayetin ikinci kısmında da insanın Allah ı bırakıp, şeytanı ve zürriyetini dost edinmesinin yanlışlığı ve fenalığı beyan ediliyor.
İmam Gazali şeytanın mahiyetinden ziyade zararları üzerinde durulması gerektiğine dikkat çekerek şöyle demiştir: Şeytan hakkında lâtif bir cisim midir? Cisim değil midir? Cisim ise insanın vücuduna nasıl girer? gibi farklı şeyler söylense de işin doğrusu bu husus üzerinde durmaya gerek olmadığıdır. Şeytanın benliği üzerinde durmak, elbisene yılan girdi diyene yılanın enini, boyunu, rengini, şeklini sormak gibidir. Bunu duyan insan, hiç vakit kaybetmeden elbisesine giren yılandan kurtulmaya bakar. Bunun gibi, yılandan daha zararlı olan şeytanı duyan, onun cisim olup olmadığına bakmaksızın, derhal gerekli önlemleri almaya girişmelidir
Şeytanın Yaratılış Hikmeti
Sadece şeytanın değil, etrafımızda müşahede ettiğimiz her şeyin bir yaratılış hikmeti/hikmetleri vardır. Sema, yer ve ikisinin arasında ne varsa hepsi bir gayeye matuf olarak varlık alemine çıkartılmışlardır. Abes yaratılmış hiçbir nesne gösterilemez. Öyleyse şeytanın mevcudiyetinde de birçok hikmetler vardır.
Hz Bediüzzaman, bu hikmetlerle alâkalı şunları söyler: Şerrin yaratılması şer ve çirkin değil, bilakis şerrin işlenmesi şer ve çirkindir. Yaratma ve icat etme, bütünüyle neticeye bakar. Bir şeyi yapma ise hususi bir iş olduğundan hususi neticeye bakar. Mesela: Yağmurun gelmesinin binlerce neticeleri vardır ve bunların hepsi de güzeldir. İradesini kötüye kullandığı için bazıları zarar görse yağmurun icadı rahmet değildir veya yağmurun mevcudiyeti şerdir diyemez. Belki bu sözleri söyleyen şahsın bir ihmali veya hatası sebebiyle onun hakkında şer olur. İkinci bir örnek olarak ateşin yaratılmasında çok faydalar vardır, bütünüyle hayırdır. Fakat bazıları suistimal edip ateşten zarar görse Ateşin yaratılması şerdir. diyemez. Çünkü ateş sadece o şahsın kullanması için yaratılmadı. Belki o, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkarını kendine düşman yaptı...
İşte kâinattaki şerlerin, zararlı şeylerin ve şeytanların yaratılmaları, şer ve çirkin değildir. Çünkü çok önemli neticeleri vardır. Mesela: şeytanlar, meleklere musallat olmadıkları için meleklerde terakki yoktur, makamları sabittir, değişmez. Hayvanların durumu da aynıdır. İnsanlık aleminde ise yükseliş ve düşüşler nihayetsizdir. Bütün Peygamberler ve veliler terakkinin ve yükselişin, bütün Nemrudlar ve Firavunlar ise tedenni ve düşüşün misalleridirler.
Anlaşılan o ki kötülerin ve kötülüklerin yaratılması şer ve çirkin değil, kötü işlerin yapılması şer ve çirkindir. Şeytan ve yardımcılarının mevcudiyeti fena ve kötü değil, asıl fena ve kötü olan, onların oyuncağı haline gelip şeytanlaşmaktır.
Küfrünün ortaya çıkmasına sebep olan Âdem e ve onun nesline azılı bir düşman kesilen şeytan, onları azdırıp yoldan çıkartacağına dair yemin etmiştir. Artık o, insanın ebedi düşmanı, onun her türlü mahrumiyet ve sıkıntıya maruz kalması için çalışan en büyük hasmıdır. İşte böyle bir düşmanla uğraşmak zorunda kalan insan, devamlı tetikte ve uyanık kalacak, yaratılış gayesine uygun olarak yaşarken, kendisinde mevcut bulunan mekanizmaları rantabl kullanabilecektir. Öyleyse şeytan, insanın dünyada daha dikkatli ve temkinli bir hayat sürmesine sebep olmaktadır.
Allah, insanları sınamak, davranış ve inanç olarak onlardan hangisinin daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Farklı farklı imtihanlar değişik vesilelerle bize uygulanmaktadır ki o vesilelerden biri de şeytandır.
Müslüman a düşen, şeytana akide ve amel yönüyle muhalefet etmek, bütün davranışlarında ona değil, Hakk a tabi olmaktır ki bu, manen terakki etmek ve Allah a yakınlık kazanmak demektir. İnsanoğlu en yüksek insanlık derecesini, bu ezeli düşmanına karşı verdiği ve vereceği mücadele ile elde edebilecektir.
Şeytanın İsyanı
Şeytan, nâm-ı diğer İblis, insanoğlu henüz yaratılmamışken meleklerle beraber yaşamaktaydı. Yapısı meleklerden farklı olmasına rağmen onların içindeydi. Kim bilir belki kendisi gibi ateşten yaratılan başka hemcinsleri de aynı ortamı paylaşıyorlardı. Ve bir gün Allah meleklere bir emir verdi. Melekler, o topluluğun çoğunluğunu teşkil ettikleri için Cenab-ı Hak onlara hitap etti. Fakat şeytan gibi o toplulukta bulunan herkes bu emre muhatap oldu. Kur ân da bu emrin geçtiği ayetlerden birisi şudur: Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, ardından da Âdem e secde edin dedik. İblisin dışında herkes secdeye kapandı, o secde edenlerden olmadı. Allah: Emrettiğimde seni secde etmeden alıkoyan nedir? dedi. O: Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten onu çamurdan yarattın dedi. Allah: Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin. İblis: Bana onların diriltilecekleri güne kadar mühlet verir misin? dedi. Allah: Haydi sen mühlet verilenlerdensin buyurdu. İblis: Öyle ise beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerine pusu kurup oturacağım. Sonra onların önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım. Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın. dedi. Allah: Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan her kim sana uyarsa iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım.
Şeytan, Âdem (aleyhisselâm) yaratılıp, önünde secde etme emri verilmesiyle denemeye tabi tutulmuş, böylelikle hissiyatı ve içinde gizledikleri ortaya çıkmıştır. İlahi emir gelince onun ilk işi secde etmekten kaçınma ve isyan, sonra da kibir ve küfrünü ilan olmuştur. Enaniyet içerisinde kendini temize çıkarmaya kalkışmış ve bunlara ilave olarak bir de ben ondan daha hayırlıyım diyerek hem yalan söylemiş, hem de bilgiçlik taslamıştır.
Halbuki böyle bir emir karşısında ona düşen boyun eğme ve itaat idi. Buna rağmen o kalkmış kendine göre fikir yürütmüş, batıl ve fasit bir takım kıyaslamalara girmiştir. Hz Âdem i sadece çamurdan ibaret sanmış, maddeye takılıp kalarak Allah ın çamurdan büsbütün farklı bir şey yaratabileceğini, ona kendinden bir ruh üfleyebileceğini anlayamamıştır.
Şeytan, geçirdiği imtihanla tersyüz olmuş, içi dışına çıkmış, mahiyetinde bulunan çarpıklıklar ortaya dökülmüştür. O, bu imtihan sürecinin hiçbir diliminde istenileni ortaya koyamamış, kabiliyetlerini kötüye kullandığından sürekli alçalmıştır. Neticede bütün hayır ve güzelliklere kapanıp, özündeki gelişmeye açık iyilik tohumlarını kurutmuş, birçok fena özelliğin kendisinde toplanmasına müsaade etmiştir.
İşte bu şeytan, insandan ve cinden şerre açık, nefislerini ıslaha kapatmış, vicdanlarını kirletmiş olanları kendine yardımcı edinir. Onları yaldızlı sözlerle kandırıp kendine meylettirir. Sonra da kendi uğursuz gayesi adına kullanır. Hep beraber sıradan insanların dışında peygamberlere bile sataşırlar: Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları düzmekte oldukları yalanlarıyla başbaşa bırak. Ki ahirete inanmayanların kalbleri onların yaldızlı sözlerine kayıp kansın. Ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları devam edip dursunlar.
Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak İbn Abbas hem insanlardan hem de cinlerden şeytanların bulunduğuna vurgu yaparak bazan cinni şeytanların insî şeytanları devreye sokarak insanları aldatmaya çalıştığını belirtmiştir. Nitekim Allah Rasûlü Ebu Zerr e hitaben: Cin ve insan şeytanlarından Allah a sığındın mı? demiş, Ebu Zerr de: insandan da şeytan olur mu? diye sorduğunda Rasûli Ekrem: Evet olur, hatta onlar cin şeytanlarından daha tehlikelidirler buyurmuştur.
Nas sûresinde de insanlardan ve cinlerden şeytan olduğu ifade edilir. Bu ifadeden önce de, şeytanın sinsice davrandığı ve insanların kalplerine vesvese verdiği anlatılır. Mahiyet itibariyle insan olsalar bile şeytanla aynı fonksiyonu yaptıklarından ötürü bunlara mecazen şeytan denilmiştir.
ŞEYTANIN VASIFLARI
Şeytan, mahiyetindeki iyiliğe açık tüm istidatlarını iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün kabiliyetlerini de geliştirmiştir. İçini tamamen küfürle doldurup, inanmaya yer bırakmamıştır. Öfkeli bir insanın her halinden öfke döküldüğü gibi, onun hayatını da bütünüyle kötülük kaplamış, küfürle bütünleşip, her türlü şerri işlemeye hazır hale gelmiştir.
Şeytanın vasıflarından bazıları şunlardır:
a. Düşmanlığı
Şeytanın insana olan düşmanlığı apaçıktır. O, içinde taşıyıp durduğu isyan ve küfür tohumlarının ortaya çıkmasına sebep olduğu için Hz Âdem e ve onun zürriyetine harp ilan etmiş, Allah a saygısızca karşılık verirken: Ben hiç Senin çamurdan yarattığına secde eder miyim! Yemin ederim eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım demiştir.
Yüce Allah, onun bize olan bu öfke, kin ve nefretten müteşekkil düşmanlığını haber vermiş, bizim de onu düşman edinmemizin lüzumunu belirtmiştir: Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman belleyin. O, kendisine tabi olanları alevli ateş halkından olmaya çağırır.
Kur ân da: Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokuşturmak, sizi Allah ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor, artık vazgeçtiniz değil mi! buyurulmaktadır. Şeytan işi birer pislik olarak nazara verilen içki ve kumar gibi vasıtalarla İblis, sosyal bünyeyi durmadan kemirir. İçki ve kumardan ötürü yıkılan aileler, dağılan yuvalar, meydana gelen insanlık dışı pek çok hadiseler, sosyal hayatı felç eden dünya kadar olaylar her türlü izahtan vareste olup bu toplumsal yarayı bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Onun azılı bir düşman olduğunu bilmek, ona karşı kendimizi uyanık tutmak açısından önemlidir. Esasen o, ciddî bir hasım olarak kabul edilse de edilmese de peşine düşenleri hep o can yakıcı ateşe sürükleyecek, hiçbir zaman iflah etmeyecektir.
b.Hıyaneti ve Nifakı
Şeytanın en belirgin özelliklerinden biri de hıyanetidir. Emanete vefasızlık yapma, verilen sözü yerine getirmeme, güveni kötüye kullanma manalarına gelen hıyanet, nifakla aynı manaya gelir. Şu var ki nifak, dine karşı lakayt kalma, umursamama yerinde kullanılır. Hıyanet ve nifak kelimeleri iç içe geçmiş, belli etmeden, verilen söze ve doğruluğa karşı çıkma manalarını ifade eder olmuştur. Şeytan insana en pes ve bayağı şeyleri yapmasını fısıldar, kötülüğü çok masum bir şekilde nazara verir. Maksadı hasıl olunca da sıvışır, ortadan kaybolur. Âdem e ve hanımına da öyle yapmış, bir nasihatçi gibi onlara yaklaşmış, yeminler etmiş, o yasak meyveden tattırınca da çekip gitmiştir. Bundan sonra gelişen hadiseleri beraber göğüsleyecekleri yerde, onları yardımsız ve yardımcısız bırakmıştır: Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır ayetiyle ifade edilen mana da budur. O, hiçbir zaman insanın hayrına dost olmaz, bir felakete sürüklemek için öyle gözükür, nihayet başı sıkışınca çekiliverir, hainlikten hiç vazgeçmez.
Şeytan hazûldür, insanları hizlâna atar, muavenetsiz, yardımcısız, kimsesiz, tek başına, sefil bırakır, zelil eder. Kendi düşüncesi doğrultusunda kullandığı insan ve cin yandaşlarına dahi vefasız ve nankördür. O, dünyada peşinden koşturduklarını öbür tarafta kurtaramayacağını, onlara faydalı olamayacağını ifade edecek: İş bitirildikten sonra şeytan: Allah size gerçeği vaad etti, ben de size vaadde bulundum, ama ben sözümden caydım. Benim , sizin aleyhinize kullanabileceğim bir gücüm de yoktu. Sadece sizi (inkara ve isyana) çağırdım. Siz de benim çağrıma uydunuz. Öyleyse beni kınamayın da kendinizi levmedin. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Ben daha önceden beni Allah a ortak tutmanızı da tanımamıştım zaten. Hiç şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır diyecektir.
Şeytan, münafıkların ilki ve sonrakilerin de akıl hocasıdır. Nifak kelimesi hıyanet kelimesi ile bir nüansla ayrılsa da birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler. İnsanlar ikiyüzlülüğü şeytandan öğrenmişlerdir: (Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın şu durumuna benzer ki insana inkar et deyip insan inkar edince de Ben senden uzağım, ben Alemlerin Rabbi Allah tan korkarım der. Nihayet ikisinin de sonu, ebedi olarak ateşte kalmaları oldu. İşte zalimlerin cezası budur.
c.Vesvesesi ve Sinsiliği
Nas suresinde geçtiği üzere şeytan vesvas ve hannas olarak nitelendirilmiştir. Vesvâs; kalbe hayırsız, faydasız, alçak hatıraları atan, yavaşça fısıldayan, insanların sinelerine vesvese verip durmada çok mahir olan demektir. Bu isim, söz konusu işte en başarılı olan şeytana ad olmuş, bu özelliğini çok kullandığından sanki vesvesenin bizzat kendisi haline gelmiş, bütün işi-gücü vesvese ve komplo olmuştur.
Hannâs kelimesi de Allah anıldığı zaman geri geri çekilen, sinen, o esnada kaybolan, sıvışıp giden, bu işi profesyonel olarak yapan demektir.
Vesvâs ve Hannâs kelimelerini, yukarıda söylenilen manaları göz önüne alarak şöyle ifade edebiliriz: İnsanın kalbine ve aklına, lüzumsuz ve alçakça düşünceleri atan, hiç belli etmeden fısıldayan, gizliden gizliye aldatma ve ayartma için fiskos edip duran, sinerek, gerisin geriye çekilerek fenalığa sürükleyen, değişik stratejilerle Hak tan yüz çevirten, dönek, sineleri işkillendirip duran şeytan.
Kur ân da şeytanın vesvesesi ile alakalı misal olarak Hz Âdem ile eşine verdiği vesvese anlatılır. Şeytan, kendisine Kovulmuş olarak çık oradan denildikten, yani cennetten kovulduktan sonra Âdem e ve Havva ya vesvese vermiş, cennetin dışından, cennetin içindekilere tesir etmiş, ayaklarını kaydırmıştır.
Burada önemli olan husus şeytanın Âdem e ve eşine verdiği vesvesenin cereyan şeklinden ziyade, cennetten kovulmasına rağmen, yine de vesveseye imkan bulabilmesidir. Cennetten çıkarılmış olma, onun bu işi yapma güç ve kabiliyetini kaybetmesi manasına gelmemiştir.
Son anda şeytanın hilesi
www.gonulsultanlari.com › ... › İ › İmam-ı Gazali
Bunu, büyük bir fırsat bilerek lain şeytan, İmanını çalmaya çalışır onun o an. Elinde buz gibi su, yaklaşır hile ile. K
.
İblîs'in meleklere sorduğu suâller
Ramazan Ayvallı
ramazan.ayvalli@tg.com.tr
Facebook
Şeytânın, meleklere sorduğu suâlleri "el-Hadîkatü'n-Nediyye fî Şerhi't-Tarîkati'l-Muhammediyye" müellifi büyük âlim Abdülğanî Nablüsî (rahmetüllahi aleyh) bildirmiştir.
Geçen haftaki 2 makâlemizde, birer nebze, İblîs'ten, İblîs'in hem Sevgili Peygamberimizle, hem de Allahü teâlâ ile konuşmalarından bahsetmiştik. Bugünkü makâlemizde ise, İblîs'in (Şeytân'ın) meleklere sorduğu bazı suâllerden bahsetmek istiyoruz.
Şeytânın, meleklere sorduğu suâlleri, "el-Hadîkatü'n-Nediyye fî Şerhi't-Tarîkati'l-Muhammediyye" müellifi büyük âlim Abdülğanî Nablüsî (rahmetüllahi aleyh) bildirmiştir. Şeytân dedi ki: "Kulun ibâdetinin Allah'a hiçbir faydası olmadığı gibi, isyânının da hiçbir zararı yoktur. Allah, neden emrinin yapılmasını, nehyinden kaçılmasını isteyerek kullarını mükellef tutmuştur?"
Bu konuda, ulemâ ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) buyuruyor ki: "İnsanlara, ibâdetler faydalı, harâmlar da zararlıdır. Allahü teâlâ, hiçbir şeye muhtaç olmadığı hâlde emir ve yasaklar vermekle kullarını şereflendirmiştir." [Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, I. cild, 73. Mektûb]
Şeytân dedi ki: "Kâfirin günâh işleyeceği muhakkak iken, onu yaratmasındaki hikmet nedir? Secde kendine yapıldığı hâlde, Allah, niçin benim Âdem'e secde etmemi emretti?"
Yine İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "Kul, sahibinin işlerinin sebebini soramaz! Allahü teâlâ, bütün insanları Cehenneme koyup sonsuz azap yapsaydı, kimsenin bir şey söylemeye hakkı olmazdı. Çünkü yarattığı kendi mülkünü kullanmaktadır. Başkasının mülküne tecâvüz yok ki zulüm denebilsin?" [I. cild, 266. Mektûb]
Kâfirin günâh işleyeceği muhakkaktır. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın âdeti şöyledir ki, kimseyi, isyân etmeden Cehennem'e sokmaz. Bunun için îmân ve isyân imkânı verdiği kullarını imtihândan geçirdikten sonra mükâfât veya cezâ vermektedir. Böylece kullar için bir bahâne kalmamaktadır. İblîs'e de, "Secde et" emrini vererek onu imtihân etmiştir.
Şeytân dedi ki: "Ben, Allah'a değil, Âdem'e secde etmediğim için niye la'netlendim?"
Şeytân bu sözüyle, "Benim Âdem'e secde etmeyişimle, Allah'a isyânın ne alâkası var?" demek istiyor. Hâlbuki şeytân, isyânını Âdem aleyhisselâma karşı yaptığını zannediyor. Hadd-i zâtında, Hazret-i Âdem'in önünde "Secde et" emrini Allahü teâlâ veriyor. Bu emri dinlememek, Âdem aleyhisselâma değil, direkt olarak Hak teâlâya isyândır. [Bugün yerimiz kalmadı; onun için Şeytân'ın diğer önemli bir suâlini yarınki makâlemizde ele alalım inşâallah.]
19.09.2014
Şeytân hakkında birkaç kelime...
Ramazan Ayvallı
ramazan.ayvalli@tg.com.tr
Facebook
Kur'ân-ı kerîmde (meâlen) buyuruldu ki: "Şeytân, sizi fakîr olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emr eder. Allah ise, kendisinden mağfiret ve fadl va'd ediyor."
Dünkü makâlemizde, şeytânın bazı suâllerinden bahsetmiştik. Bugün onun bir suâlini daha nakledelim.
Şeytân dedi ki: "La'netlik olduğum hâlde, niçin insanları saptırmam için bana imkân ve uzun bir mühlet verildi?"
Allahü teâlâ, isyân edenle itâat edenin belli olması için, "Domuz eti yemeyin, içki içmeyin..." gibi bazı yasaklar koymuştur. Domuzu ve içkiyi yaratıp yasaklaması gibi, şeytânı yaratarak, insanları saptırması için ona uzun bir mühlet vermesi de, insanlar için bir imtihândır. Allahü teâlâ, insanların bu imtihânı kazanmaları için, kurtuluş yolunu da göstermiştir. Öyle bir imtihân yapıyor ki, soru ve cevapların hepsi önceden bellidir. "Şunları yaparsanız imtihânı kazanırsınız, şunları yaparsanız kaybedersiniz" buyurmaktadır. Dileseydi, imtihânı kaybedenleri de Cennet'ine koyabilirdi. Fakat mülk O'nun olduğu için, îmân etmeyenlere Cennet'ini harâm kılmıştır. Hiç kimseyi de gücünün yetmeyeceği işlerle mükellef kılmamıştır...
Büyük âlim İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki: "Şeytân, insanlara hep kötülük ve düşmânlık yapmaları husûsunda vesvese verir."
Dârul-Fünûn müderrislerinden [eski İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyelerinden] Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi aleyh) de buyurmuştur ki: "Şeytânların hepsi kâfirdir. İnsanları aldatmaya uğraşırlar. İbâdetleri unutturup günâhları iyi gösterirler. Nefsin arzûlarını kızıştırırlar (kabartırlar). Şeytânlar, ateş ile havadan yaratılmıştır. Cinde hava, şeytânda ateş daha fazladır. Cin ve şeytânlar, en ufak yerden geçerler, insanın içine, damarlarına bile girerler."
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde (meâlen) buyurdu ki: "Şeytân, sizi fakîr olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emr eder. Allah ise, kendisinden mağfiret ve fadl va'd ediyor." (Bakara, 268)
Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: "Gadab (gazaplanmak, kızmak, sinirlenmek, öfkelenmek, hiddetlenmek) şeytândandır. Şeytân ise, ateştendir. Su ateşi söndürür; binâenaleyh, sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın." (Ahmed bin Hanbel'in Müsnedi)
Büyüklerden biri şeytâna dedi ki: "Senin gibi mel'ûn (lânetlenmiş) olmak isteyen, ne yapsın?"
Şeytân sevinip "benim gibi olmak isteyen, namaza ehemmiyet vermesin ve doğru-yalan her şeye yemîn etsin, yanî çok yemîn etsin" dedi.
O zât da: "O hâlde, ben de hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmeyeceğim" dedi. (Ebu'l-Ferec Abdurrahmân İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs)
20.09.2014
Peygamberimizin İblîs'e suâlleri -1-
Ramazan Ayvallı
ramazan.ayvalli@tg.com.tr
Facebook
Malûm olduğu üzere "Şeytân": "Kovulmuş, uzaklaştırılmış", "Allahü teâlânın 'Âdem'e secde ediniz' emrine, kibir ve gurûru sebebiyle isyân edip, karşı geldiği için, O'nun rahmetinden uzaklaştırılan varlık, İblîs" manâlarında kullanılmaktadır.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde (meâlen) buyurdu ki:
"Şeytân, insana çok şeyi söz verir ve birçok şeyi hâtırlatır. Şeytânın söz verdiği şeylerin hepsi yalandır." (Nisâ, 121)
"İblîs" ise: "Şeytânın isimlerinden biri veya şeytânların reîsi" anlamındadır.
Allahü teâlâ yine Kur'ân-ı kerîmde (meâlen) buyurdu ki:
"Onu hâtırla ki meleklere, 'Âdem'e secde edin' demiştik de, İblîs'ten başka bütün melekler hemen secde etmişlerdi. Ancak İblîs yüz çevirip, kibirlendi ve kâfirlerden oldu." (Bakara, 34) [İblîs, melek değil, cin tâifesindendir.]
"Allahü teâlâ, İblîs'e; 'Ben sana secde ile emretmiş iken, seni secde etmekten alıkoyan neydi?' buyurdu. İblîs şöyle dedi: 'Ben Âdem'den hayırlıyım; çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.' " (A'râf, 12)
Abdülgafûr-i Lârî isimli âlim buyuruyor ki:
"İblîs ve yardımcıları, insanlara hep kötülükleri yaptırmaya çalışırlar. Bâzan iyi şeyleri yapmayı da hâtırlatırlar. Fakat bunları yaparken de, nefiste ucb (kendini ve işlerini beğenme), riyâ (gösteriş) yaptırarak veya farzın kaçırılmasına sebep olarak, insanın günâha girmesine sebeb olurlar."
Sevgili Peygamberimiz buyurmuştur ki:
"Üç kimse, İblîs ve İblîsin tâifesinin şerrinden korunurlar:
1- Allahü teâlâyı gece-gündüz zikr eden (hâtırlayan) kimse.
2- Seher vakitlerinde istiğfâr eden (günâhlarının bağışlanmasını isteyen) kimse.
3- Allah korkusundan dolayı ağlayan kimse." (Ebu'l-Ferec Abdurrahmân İbnü'l-Cevzî, Telbîsü'l-İblîs)
Ebû Saîd Muhammed Hâdimî (rahimehüllah) buyurmuştur ki:
"Tekebbür yani kendini büyük görmek kötü huylardandır. Vaktiyle İblîs de öyle tekebbür etti. Meleklere, Âdem aleyhisselâma karşı secde etmeleri emrolununca, (onların arasında bulunan İblîs): 'Ben, toprağa karşı niçin secde edeyim? Ben, ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın' diyerek Rabbine karşı geldi.''
12.09.2014
Peygamberimizin İblîs'e suâlleri -2-
Ramazan Ayvallı
ramazan.ayvalli@tg.com.tr
Facebook
Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) İblîs'e, hayâtî ehemmiyeti hâiz 2 suâl sordular. Birincisi: "Sevmediğin ve düşmân olduğun kimseleri bana söyle."
Allahü teâlâ, İblîs'e, Resûlullaha giderek, soracağı bütün suâllere doğru cevap vermesini emir buyurdu. İblîs, Resûlullah Efendimize gelince, Peygamberimiz ona buyurdu ki:
"Sen kimsin?" O da: "Ben İblîs'im" dedi. Ona tekrâren sordu: "(Peki) Niçin geldin?" O da şöyle cevap verdi: "Beni Sana, Allahü teâlâ gönderdi ve soracaklarına doğru cevap vermemi de emretti."
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, İblîs'e, hayâtî ehemmiyeti hâiz 2 suâl sordular: Birincisi: "O hâlde, sevmediğin ve düşmân olduğun kimseleri bana söyle."
İblîs, bu 1. suâle şöyle cevap verdi: "Dünyada en sevmediğim kimseler, âdil sultânlar, tevâzu sâhibi zenginler, hâlinden şikâyetçi olmayan fakîrler, doğru sözlü tüccâr (tâcirler), ihlâs sâhibi ve ilmi ile amel eden âlimler, dîn-i İslâmı yaymaya çalışan mücâhidler, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapanlar, insanlara karşı merhametli olanlar, tövbe-i nasûh ile tövbe edenler, harâmdan kaçınanlar, dâimâ abdestli bulunanlar, dâimâ hayır ve hasenâtta bulunan cömertler, hayâ ve edep sâhibi olan Müslümânlar, Kur'ân-ı kerîmi tecvîde uygun olarak okuyan hâfızlar, namazı vaktinde kılanlar ve herkes uyurken namaz kılan kimselerdir."
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, ona şu 2. suâli sordular: "(Şimdi de) Dünyada sevdiğin, dost olduğun kimseleri söyle."
Buna ise İblîs şöyle cevap verdi: "Zâlim idâreciler, kibirli zenginler, hâin tüccâr, içki içenler, kötü yerlerde tegannî eden, fuhuş yapanlar, yetîm malı yiyenler, cimriler, namaza önem vermeyen ve geç kılanlar, tûl-i emele sâhip olanlar, hemen öfkelenip öfkesini yenemeyen kimseler benim dostum, sevdiğim kimselerdir."
İmâm-ı Gazâlî'nin (rahmetullahi aleyh) naklettiğine göre de, bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: İblîs yeryüzüne indiği zaman, Allahü teâlâya şöyle bir suâl arz etti: "Yâ Rab, beni Cennet'ten kovdun ve yere indirdin. Benim evim yok."
Cenâb-ı Hak, "Senin meskenin hamâmlardır" buyurdu. Sonra İblîs ile Allahü teâlâ arasında şu muhâvere vukû buldu:
- Benim toplantı yerlerim nerelerdir?
- Sokak, çarşı ve pazarlardır.
- Yiyeceklerim nelerdir?
- Besmelesiz yenilenlerdir.
- İçeceklerim nelerdir?
- Alkollü içkilerdir.
- Tellâllarım kimlerdir?
- Her çalgı senin tellâlındır.
- Neler okuyacağım?
- Uygunsuz şiirler.
- Kitâbım nedir?
- Dağlamak.
- Benim hadîslerim nelerdir?
- Yalan, senin hadîslerindir.
- Av âleti ve tuzaklarım nelerdir?
- Kötü kadınlardır. (İhyâu Ulûmi'd-Dîn)
13.09.2014
Son anda şeytanın hilesi
İnsan ölüm halinde, öyle fazla susar ki,
İçi, bu hararetten tutuşur, yanar sanki.
Bunu, büyük bir fırsat bilerek lain şeytan,
İmanını çalmaya çalışır onun o an.
Elinde buz gibi su, yaklaşır hile ile.
Kadehteki o suyu çalkalar hem eliyle.
Onun kim olduğunu bilemediği için,
Der ki: (O soğuk sudan, bana da verir misin?)
Şeytan, fırsat bilerek der ki: (Veririm, fakat,
De ki: Kendi kendine olmuştur bu kâinat.)
Eğer ki o kimsenin, kuvvetliyse imanı,
Der ki: (Bu kâinatın, Allah’tır yaratanı.)
Şeytan bakar olmadı, geçer öbür tarafa.
Elindeki kadehi başlar çalkalamaya.
Başka bir surettedir, mümin yine tanımaz.
Ve der ki: (Verir misin o sudan bana biraz.)
Der ki: (Veririm ama, de ki: Kitap, Peygamber,
Uydurma ve yalandır, hiç yoktur böyle şeyler.)
Mâzallah aldanıp da söylerse dediğini,
Sonsuz bir felakete atmış olur kendini.
Lakin hayatta iken, İslam’a uymuşsa tam,
Şeytana aldanmayıp, söylemez böyle kelam.
İnsan, ölüm halinde, his ve duygularından,
En son kaybedeceği, işitmesidir o an.
Evliyadan bir kişi, Ebu Zekeriya ki,
Ölüm hastalığına yakalandı vakta ki.
Dostları, o halinde toplandı baş ucuna.
Kelime-i tevhidi telkin ettiler ona.
Fakat onlar, ilk defa söyleyince tevhid’i,
(Hayır!) deyip, başını yan tarafa çevirdi.
Dostları bunu görüp, pek fazla üzüldüler.
Şehadeti, bir daha ona telkin ettiler.
O, ikinci defa da yine (Hayır!) diyerek,
Başını, öbür yana çevirdi söylenerek.
Herkes, birbirlerine baktılar şaşkın halde.
Üzülüp, mahvoldular hepsi de fevkalade.
Hatta bayılanları oldu üzüntüsünden.
Ki, Allah’ın velisi bu hale düşsün, neden?
Söylediler tevhidi ona üçüncü defa.
(Hayır!) deyip,başını çevirdi yan tarafa.
Dostları, çaresizlik içinde bekleşirken,
Ebu Zekeriya da kendine geldi birden.
Etrafındakilere sual etti hemence:
(Bir şey söylediniz mi bana siz biraz önce?)
Onlar arz eyleyince vaki olan bu şeyi,
Buyurdu: Söyleyeyim ben gerçek hadiseyi:
Az önce, hararetten yanıyordu yüreğim.
Şeytan, soğuk su ile, yanıma geldi benim.
Dedi: (İsa Allah’ın oğludur dersen şu an,
İçiririm ben dahi sana bu soğuk sudan.)
Ben (Hayır!) deyince de, geçti öbür tarafa.
(Allah yoktur) dememi teklif etti bu defa.
Ben yine (Hayır!) dedim, şeytan çok kızdı bundan.
Kadehi yere çalıp, uzaklaştı buradan.
.
Şeytanla bir âlimin münazarası
Sual: Şeytan hangi yolla insana vesvese verir?
CEVAP
Aşağıdaki konuşmada şeytanın verdiği vesveseler hakkında yeterli bilgi verilmektedir.
Şeytan, âlim bir zat olan Salih efendiye der ki:
- Salih efendi, ne kadar çok ibadet ediyorsun? Sanki Allah’ın ibadete ihtiyacı mı var?
- Evet, Allahü teâlâ, her ihtiyaçtan münezzehtir. Hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur. Ancak bizim ibadete ihtiyacımız vardır. Kur'an-ı kerimde, (Salih amelin faydası, bunu yapanadır)buyuruluyor. (Fussilet 46)
- Salih efendi, çok ibadet etmek için acele ediyorsun. Acele işlerde hayır olmaz. İşlerini önce bir yoluna koy, bir rahata kavuş, ondan sonra bol bol ibadet edersin. Dünyanı kazanmadan ahiretini nasıl kazanacaksın?
- Ecel benim elimde değil... Sonra bugünün işini yarına bırakırsam, yarının işini ne zaman yaparım? Hadis-i şerifte, (Yarın yaparım diyenler, helak oldu) buyuruluyor. İbadetler vakitlidir. Her ibadeti zamanında yapmak gerekir.
- Evet Salih efendi, hayırlı işte acele etmek gerekir. Hayırlı iş olan ibadetleri acele yap ki kısa zamanda daha çok ibadet etmiş olursun.
- Cenab-ı Hak, çok ibadeti değil, ihlaslı ibadeti kabul eder. Hatasız yapılan az iş, hatalı yapılan çok işten hayırlıdır.
- Ne mutlu sana Salih efendi, demek az da olsa hatasız ibadet ediyorsun. Toplumda düzgün ibadet yapamayan çok kimse vardır. İbadetinle bunlara örnek olmak için onların göreceği yerlerde ibadet etsen, daha çok sevap kazanırsın. Çünkü hadiste (Bir hayra delalet eden, onu yapan gibidir) buyuruluyor. (İ. Ahmed)
Örnek olmamakla emr-i marufu terk etmiş olursun.
- Allahü teâlânın beni görmesi kâfidir. İnsanların da görmesini istersem, ibadete riya karıştırmış olurum. Riya ile yapılan amel kabul olmaz.
Şeytanın taktikleri
[Şeytan, Salih efendiye, ibadetlerini beğendirip ucba sürüklemek için vesvese vermeye devam ederek der ki:]
- Salih efendi, gerçekten büyük insansın. Yaptıkların, adına layık salih işlerdir. Herkes gaflette yüzerken senin şuurluca, akıllıca ibadet etmen her türlü takdirin üstündedir. Dünyada bu dereceye kaç kişi erişmiştir ki?
- Eğer söylediklerin bende varsa, hepsi Rabbimin ihsanıdır. Her nimetin sahibi yalnız Allahü teâlâdır.
[Şeytan, Salih efendiyi gizli riyaya sürüklemek için der ki:]
- Az önce "Allah’ın beni görmesi kâfidir" demiştin. O halde riyadan kurtulmak için, insanların gözünden uzak yerlerde ibadet edersen, yine Allah senin sevgini insanların kalbine yerleştirir.
- Başkalarına, "Salih efendi ibadetlerini hep gizli yapıyor" dedirterek beni ucba, kibre ve riyaya sürüklemek istiyorsun. Ben kulum, Rabbim, benim ibadetimi dilerse açığa vurur, dilerse gizler. Gizli yapılacak işler var, açık olanları var. İnsanlardan gizlemekle veya onlara göstermekle elime ne geçer?
İbadeti bıraktırmak ister
[Şeytan, ibadeti bıraktırmak için bu sefer de tenkit yolunu deneyerek der ki:]
- Salih efendi, ibadetlerin kusurlu mu, yoksa mükemmel mi?
- Çok kusurludur.
- Zaten gizlemen mümkün değildir. Namaz kılarken kalıbın namazda, kalbin dünya işlerindedir. İşlediğin günahları ben bilirim. Bu halinle takva ehli olamazsın. Halbuki Rabbimiz, (Allah, sadece takva ehlinin ibadetlerini kabul eder) buyuruyor. Takva ehli olmadığına göre, yatıp kalkman boşunadır.
- Benim vazifem Rabbimin emrine uymaktır. Şartlarına uygun olan her ibadet sahihtir. Fakat şartlarına uygun bir ibadeti de kabul edip etmeyeceği Onun bileceği bir iştir. Farz olan ibadetleri terk etmek büyük günahtır. Bu günahlardan kurtulmak için farzları yapmak şarttır. İbadet etmeden, Cennete girmek için dua etmek günahtır. Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsine uymaz, ibadetlerini yapar, ahmak olan da nefsine uyar, sonra Allah’ın rahmetini bekler) buyuruluyor. Dünyada, ne ekersen, ahirette onu biçersin. Ahiret için gereken şeyleri bu dünyada hazırlamak gerekir. Bu da Rabbimizin emirlerine uyup, yasak ettiklerinden kaçmakla olur.
[Şeytan, bir çok kimsenin ayağının kaydığı kaza-kader konusunda Salih efendiyi kandırmak ister. Der ki:]
- Sen itikadı düzgün bir insansın, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğunu bilirsin. Cennetlik veya Cehennemlik olduğun ezelde takdir edilmiştir. Cehennemliksen, yapacağın ibadetlerin hepsi boştur. Cennetliksen, ibadete ne lüzum var?
- Bir kimse Cennetlik ise, dünyada Cennete götürücü amelleri işler, Cehennemlikse, günah olan işleri yapar. Kulun vazifesi, Allahü teâlânın emrine uyup Cennetlik amelleri işlemektir. Ezelde takdir edildiği için ibadet ediyorum.
- "Ezelde Allah’ın takdir ettiği olur" diyorsun. Salih efendi, o halde şu minareye çık, kendini aşağı at, eğer ezelde selametin takdir edilmişse, sana bir şey olmaz.
- Allah kullarını imtihan eder. Kulun, Allah’ı imtihan etmeye hakkı yoktur. Cenab-ı Hak, (Kendinizi tehlikeye atmayın) buyuruyor. Emretmediği, üstelik yasak ettiği bir iş nasıl yapılır? Minareden kendini atmak intihardır. Onun emrine isyan edip intihara teşebbüs edilir mi?
- Salih efendi konuyu değiştirme! Benim soruma cevap vermedin. Cennetliksen ibadete ne lüzum var diyorum?
- Eğer Cennetlik isem, ibadet etmekle derecelerim yükselir. Hak teâlâ, ibadet edenleri Cennete, ibadet etmeyenleri de Cehenneme koyacağını vaat ediyor. Rabbimiz, vaadinde sadıktır, iman edip salih amel işleyenleri Cennete koyacağına söz vermiştir.
- Salih efendi, "Cennetlik olan Cennete götürücü, Cehennemlik olan da Cehenneme götürücü amelleri işler" dedin. Yani "Allah takdir ettiği için ibadet ediyorum" demek istiyorsun. Peki, ezelde Cehennemlik olarak takdir edilen kimsenin günahı nedir de ona kötü işler işletiliyor?
- İnsanlarda (İrade-i cüziyye) denilen bir kuvvet vardır. Bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanır. İrade-i cüziyyeyi kullanmakta mecbur değil, serbesttir. Allahü teâlâ, kul, iradesini iyiliğe kullanırsa iyilik, kötülüğe kullanırsa kötülük yaratacağını bildiriyor. Kul, ibadet etmekte ve günah işlemekte serbest olmasa, ahirette iyiliğe mükafat, kötülüğe ceza verilmez. O halde irademizi iyi yolda kullanmalıyız.(Berika)
.
Şeytanın saldırı yolları
Sual: Şeytan daha çok hangi yolla insanı kandırmaya çalışır?
CEVAP
Şeytan çeşitli yollarla vesvese vermeye çalışır. Hikmet ehli bir zat diyor ki: Şeytanın, bilhassa şu on yolla vesvese verdiğini görüp, ona göre tedbir aldım:
1- Tul-i emel [uzun emel]
Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemektir. Nerede, ne zaman öleceğimi bilmiyorum. Aniden de ölebilirim diyerek, şu âyet-i kerimeyi hatırladım:
(Hiç kimse nerede öleceğini bilmez.) [Lokman 34]
Sonra şu hadis-i şerifi de düşündüm ve böylece şeytanın verdiği vesveseden kurtuldum:
(Cenneti isteyen, uzun emelli olmasın, dünya işi, ona ölümü unutturmasın!) [İ. Ebiddünya]
2- Nefse uymak
Her nimetin çetin bir hesabının olduğunu ve aşağıdaki âyet-i kerimeleri düşünüp, nefsime uymadım:
(Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. [Kötü neticeyi] yakında görecekler!) [Hicr 3]
(Nefslerinin arzularını ilah edinenleri görmedin mi?) [Casiye 23]
3- Ucub
Şu âyet-i kerimeyi hatırladım:
(Onlardan kimi bedbaht, kimi mesuttur.) [Hud 105]
Hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Üç şey felakete götürür: Cimrilik, nefse uymak, ucbetmek.)[Beyheki]
Mesut olacağımı bilmediğime göre, üstelik ucbun felaket olduğunu bile bile niye ucbedeyim dedim ve ucubtan kurtuldum.
4- Kibir
(Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez) hadis-i şerifi ile aşağıdaki âyet-i kerimeleri düşünerek kibretmekten sakındım.
(Allah, kibredenleri sevmez.) [Nahl 23]
(Allah katında en keremliniz, en çok takva ehli olanınızdır.)[Hucurat 13]
Aşağıdaki hadis-i şerifi de düşünerek tevazu sahibi olmaya çalıştım:
(Allahü teâlâ, tevazu üzere olmamı emreyledi. Hiç kimseye kibirlenmeyin!) [Ebu Davud]
5- Müslümanlara saygısızlık
Şu âyet-i kerimeyi hatırladım ve din kardeşlerime hürmet ettim.
(Asıl şeref, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir.)[Münafikun 8]
6- Haset
Aşağıdaki âyet-i kerimeyi düşünerek kimsenin malına göz dikmedim:
(Biz, onların dünya hayatındaki maişetlerini aralarında taksim ettik.) [Zuhruf 32]
7- Riya
Aşağıdaki âyet-i kerimeyi düşünüp ihlasa sarılıp riyadan kurtuldum.
(Rabbine kavuşmayı dileyen, salih amel işlesin. İbadette Ona hiçbir şeyi ortak koşmasın.) [Kehf 110]
8- Cimrilik, 9- Tamah, 10- Hırs
Tamah, mal toplama, biriktirme hırsıdır. Cimrilik ise, harcanması gereken yerde para harcamaktan kaçınmaktır. Önce şu hadis-i şerifi düşündüm:
(Cömertlik iman sağlamlığından ileri gelir. İmanı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, [imandaki] şüpheden ileri gelir, böyle kimse de Cennete giremez.) [Deylemi]
Sonra şu âyet-i kerimeleri düşünüp Allahü teâlâya güvendim ve insanlardan ümidimi kestim:
(Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah katındakiler bakidir.) [Nahl 96]
(Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ummadığı yerden rızkını verir.) [Talak 2-3]
(Her canlının rızkı Allah’ın üzerinedir.) [Hud 6]
.
Şeytanın hileleri ve itirafları
İbni Abbas hazretleri anlatır:
Resulullah ile beraber iken biri izin isteyip içeri girmek istedi.
Resulullah (O İblistir) dedi. Hazret-i Ömer, (Ya Resulallah izin verin onu öldüreyim) dedi. (Ya Ömer , biliyorsun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Kapıyı açın gelsin) buyurdu. Şeytan, içeri girince (Ben buraya mecburen geldim. Allah gönderdi beni. İnsanları nasıl kandırdığımı doğru olarak anlatacağım) dedi. Resulullah efendimiz sordu:
- Sevmediğin ve düşman olduğun kimseler kimlerdir?
- Dünyada en çok sevmediğim ve düşman olduğum kimseler, başta sensin, sonra adil sultanlar, tevazu sahibi ve şükreden ve zekatını veren zenginler, halinden şikayetçi olmayan sabırlı, kanaatkâr ve ihtiyacını bildirmeyen müslüman fakirler, doğru sözlü tüccarlar, ihlas sahibi ve ilmi ile amel eden, şüpheli işlerden kaçan âlimler, din-i İslamı yaymaya çalışan mücahidler, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlar, insanlara karşı merhametli olanlar, tevbe-i nasuh ile tevbe edenler, haramdan kaçınanlar, takva ehli gençler, daima abdestli bulunanlar, daima hayır ve hasenatta bulunan cömertler, hayâ ve edep sahibi güzel huylu olan ve insanlara faydalı olan müslümanlar, Kur'an-ı kerimi tecvide uygun olarak okuyan hâfızlar, namazı vaktinde kılanlar ve herkes uyurken namaz kılan kimselerdir. Muhtaçları bulup sadaka verenleri de sevmem.
- Sevdiğin ve dost olduğun kimseler kimlerdir?
- Zalim idareciler, kibirli zenginler, hain tüccarlar, içki içenler, kötü yerlerde teganni eden, şarkı söyleyen, fuhuş yapanlar, yetim malı yiyenler, cimriler, yalan söyleyenler, gıybet edenler, kovuculuk edenler, hırsızlar, Allah’tan gayrısı üzerine yemin edenler, şart olsun diyerek ikide bir nikah üzerine yemin edenler, böylece nikahları gider, çocukları veled-i zina olur. Farz borcu dururken nafile ile iştigal edenler, zekat vermeyip sadaka verenler, namaza önem vermeyen ve geç kılanlar, temizlikte, abdestte, namazda vesvese edenler, tul-i emele [uzun dünya arzularına] sahip olanlar, hemen öfkelenip öfkesini yenemeyen kimseler benim dostum, sevdiğim kimselerdir.
- Kimleri nasıl aldatmaya çalışırsın?
- En kuvvetli adamlarımın bir kısmını âlimlere gönderirim. Bazısını gençlere, bazısını şeyhlere, bazısını da ihtiyar kadınlara musallat ederim. Bir kısmını âbidlere, bir kısmını da zahitlerin başına dert ederim. Önceki ümmetlerden bir âbid, tam 70 yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hâl ihsan edilmişti ki; dua ettiği her hasta, şifaya kavuşurdu. Onun peşine takıldım. Ona öyle numaralar yaptım ki, içki içirdim, zina ettirdim ve katil yaptım, sonunda küfre soktum onu.
- En çok neyi seversin?
- Yalanı ve kibri. Çünkü ilk yalan söyleyen ve ilk kibirlenen benim. Yalan söyleyen ve kibirlenen benim dostumdur. Yalan ve kibir benim sıfatlarımdandır, kimde ne kadar varsa, o kadar bana benzemiş olur.
- Sana göre en büyük günah hangisi?
- Dünya sevgisi ve baş olma sevdası…
- Bir müslüman namaz kılınca, Kur'an okuyunca, tevbe edince ne yaparsın?
- Namaz kılarken adeta beni bir sıtma tutar. Kur’an okuyunca, o zaman eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi. Tevbe edince, belim kırılır, saçımı başımı yolarım, bütün emeklerim boşa gitti diye feryat figan ederim.
Şeytanın tuzakları
İblis yeryüzüne indiği zaman Allahü teâlâya sordu:
- Ya Rab, beni kovdun ve yere indirdin. Benim evim yok.
- Evin hamamlardır.
- Toplantı yerlerim neresidir?
- Sokak, çarşı ve pazarlar.
- Yemeğim nedir?
- Besmelesiz yenilenler.
- İçeceğim nedir?
- Alkollü içkiler.
- Ezanım nedir?
- Çalgı aletleri.
- Kitabım nedir? Ne okuyacağım?
- Uygunsuz şiirler.
- Benim hadislerim nedir?
- Yalan sözler.
- Av aleti ve tuzağım nedir?
- Kötü kadınlar.
- Yatak arkadaşım kimdir?
- Besmelesiz yatağa girenler ve sarhoşlar.
- Yol arkadaşlarım kimlerdir?
- Yola çıkarken, benim rızamı kazanmak değil de nefsinin peşinde gitmeyi düşünenin yol arkadaşı olursun.
- Yardımcılarım ve elçilerim kimdir?
- Bid’at ehli senin yardımcılarındır, büyücüler elçilerindir.
- Kardeşlerim kim?
- Mallarını israf edenler ve kötü yolda harcayanlar senin kardeşlerindir.
.
İblisin meleklere sorduğu sualler
Sual: İblisin meleklere sorduğu sualler nelerdir?
CEVAP
Şeytanın, meleklere sorduğu sualleri, Abdülgani Nablusi hazretleri bildirmiştir.
şeytan dedi ki:
Kulun ibadetinin Allah’a hiç faydası olmadığı gibi, isyanının da hiçbir zararı yoktur. Allah, neden emrinin yapılmasını, nehyinden kaçılmasını isteyerek kullarını mükellef tutmuştur?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(İnsanlara, ibadetler faydalı, haramlar da zararlıdır. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde emir ve yasaklar vermekle kullarını şereflendirmiştir.) [73. Mektub]
şeytan dedi ki:
Kâfirin günah işleyeceği muhakkak iken, onu yaratmasındaki hikmet nedir? Secde kendine yapıldığı halde, Allah, niçin Âdem'e secde etmemi emretti?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Kul, sahibinin işlerinin sebebini soramaz! Allahü teâlâ bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimsenin bir şey söylemeye hakkı olmazdı. Çünkü yarattığı kendi mülkünü kullanmaktadır. Başkasının mülküne tecavüz yok ki zulüm denebilsin?) [266. Mektub]
Abdülgani Nablusi hazretleri de, naklen buyuruyor ki: (Allahü teâlâ,İblise, (Ey İblis, sen beni tanımadın. Eğer tanısaydın, bana hiçbir işimde karşı gelinmeyeceğini, itiraz edilmeyeceğini bilirdin. Benden başka ilah yoktur. Yaptıklarımdan kimseye hesap vermem) buyurdu.] (Hadika)
Evet, kâfirin günah işleyeceği muhakkaktır. Fakat Cenab-ı Hakkın âdeti şöyledir ki, isyan etmeden kimseyi Cehenneme sokmaz. Bunun için iman ve isyan imkanı verdiği kullarını imtihandan geçirdikten sonra mükafat veya ceza vermektedir. Böylece kullar için bir bahane kalmamaktadır. İblise de, (Secde et) emrini vererek imtihan etmiştir.
şeytan dedi ki:
Ben Allah’a değil, Âdem'e secde etmediğim için niye lanetlendim?
CEVAP
Şeytan, "Benim Âdem'e secde etmeyişimle, Allah’a isyanın ne alakası var?" demek istiyor. Şeytan, isyanını Âdem aleyhisselama karşı yaptığını zannediyor. Halbuki Hazret-i Âdem’in önünde (Secde et!)emrini Allahü teâlâ veriyor. Bu emri dinlememek, Âdem aleyhisselama değil, Hak teâlâya isyandır.
şeytan dedi ki:
Lanetlik olduğum halde, niçin insanları sapıtmam için bana imkan ve uzun bir mühlet verildi?
CEVAP
Allahü teâlâ, isyan edenle itaat edenin belli olması için (Domuz eti yemeyin, içki içmeyin) gibi bazı yasaklar koydu. Domuzu ve içkiyi yaratıp, yasaklaması gibi, şeytanı yaratarak, insanları sapıtması için ona uzun bir mühlet vermesi de insanlar için bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmaları için Allahü teâlâ kurtuluş yolunu da göstermiştir. Öyle bir imtihan yapıyor ki, soru ve cevapların hepsi bellidir. (Şunları yaparsanız imtihanı kaybeder, şunları yaparsanız kazanırsınız) buyurmuştur. İmtihanı kaybedenleri de Cennete koyabilirdi. Fakat mülk Onun olduğu için, iman etmeyenlere Cennetini haram kılmıştır. Hiç kimseyi de gücünün yetmeyeceği işlerle mükellef kılmamıştır. Herkese akıl ve imkan vermiş, yapacağı işlerde serbest bırakmıştır. Artık insanlar için hiçbir bahane kalmamıştır.
.
Şeytan ve zararları
Sual: Şeytanın çeşitleri var mıdır, zararları nelerdir?
CEVAP
Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere, şeytan denir. Şeytan üç çeşittir: İblis, nefs ve kötü arkadaş.
1- İblis ve avaneleri: Bu şeytanlar, cin sınıfından ve İblis’in soyundandır. İblis çok âlim idi. Âdem aleyhisselama karşı secde etmesi emredilince, kibirlenip, secde etmedi. Daha önce meleklerin hocasıyken, sonra ebedi olarak lanetlendi ve şeytanların reisi oldu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Öfke şeytandandır. Şeytan ateşten yaratıldı. Ateş suyla söner. Öfkelenen abdest alsın!) [Nesai]
(Öfkelenen otursun, otururken öfkelenen de yatsın.) [Ebu-ş-şeyh]
(Aksırmak Rahmandan, esnemek şeytandandır.) [Tirmizi]
(Kuvvetli aksırmak da şeytandandır.) [İbni Sünni]
(Namazda esnemek şeytandandır.) [Buhari]
(Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.) [Tirmizi] (Teenni, temkinli, ihtiyatlı olmaktır.)
(Şu beş şey hariç, acele şeytandandır. Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenaze işlerini çabuk yapmak, misafiri doyurmak, günaha hemen tevbe etmek.) [İ. Ahlakı]
(Feryat etmeden ağlayın; çünkü göz ve kalbden gelen şey Allah’tandır, elden ve dilden gelen şey, şeytandandır.) [Buhari]
(Ağlamak merhamettendir. Bağırıp çağırmak, şeytandandır.) [İbni Sa’d]
(Gece merkep anırırsa ve köpek havlarsa, şeytandan Allah’a sığının; çünkü hayvanlar sizin görmediklerinizi görürler.) [İ. Sünni]
(Vesvese şeytandandır. Necaset temizlerken, vesveseden sakının!) [Tirmizi]
(Namazda hayz görmek ve uyuklamak şeytandandır.) [İ. Mace]
(Namazda esnemek, kusmak ve burun kanaması şeytandandır.)[Tirmizi] (Bu ve benzerlerinin istisnası vardır. Mesela Ramazan ayında esnemek şeytandan değildir, sinirseldir. Kusmak, burun kanaması, uyuklamak gibi şeylerin, şeytandan olmayanları da vardır.)
(Cumada uyuklamak şeytandandır. Uyuklayınca yerinizi değiştirin.) [İ. Ebi Şeybe]
(Güzel rüya Allah’tan, kötü rüya şeytandandır. Kötü rüya gören, kimseye anlatmasın, sol tarafına tükürsün [tü, tü diyerek tükürür gibi yapsın] ve şeytandan Allahü tealaya sığınsın. Böyle yapana, o rüya zarar vermez. Güzel rüya gören de, onu sevdiği kişilere anlatsın.) [Buhari]
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Fakirlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak da, şeytandandır. Bir âyet-i kerime meali:
(Şeytan fakirlikle korkutup, size cimriliği emreder.) [Bekara 268]
Şeytan, musallat olup da günaha teşvik edince, hemen Allah’ı zikretmeli yani kelime-i tevhid okuyarak, estagfirullah diyerek Allahü teâlâyı anmalıdır. Bir âyet-i kerime meali:
(Rahman olan Allah’ı zikretmekten gâfil olana, yanından ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.) [Zuhruf 36]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Şeytan, zikredilince kaçar, zikredilmezse, vesveseye devam eder.) [Ebu Ya’la]
Celaleddin-i Suyuti hazretleri buyuruyor ki:
Şeytanın vesvesesinden, sıkıntıdan kurtulmak için, her gün bu duayı okumalıdır: “Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!” (Kitab-ür-rahme fit-tıbb-i vel-hikme)
2- İnsanın nefsi: İçimizde bulunur, hep kötülük isteyen bir kuvvettir. Bu, şeytana göre daha zararlıdır; çünkü içtedir. İçteki yara gibi tedavisi zordur. Şeytan, bir konuda, bir kere vesvese verip gider. Nefis, çok inatçıdır, aldatıncaya kadar uğraşır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Şeytandan gelen hastalıklar, küçük bir ilaçla kolayca giderilebilir. Nefsimiz, her zaman yanımızda bulunan, azılı can düşmanıdır. Dışarıdaki düşmanımız, bu iç düşmanın yardımıyla bize saldırır. Onun yardımıyla bizi yaralar. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Her işi, sahibi olan ve bütün iyiliklerin sahibi bulunan Allahü teâlâya karşı gelmektir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar.
3- Kötü arkadaş: Üç düşmanın en tehlikelisi budur. Dünyada rezil eder, ahirette Cehenneme götürür. Kitap, gazete, dergi, radyo, TV, internet siteleri de, birer arkadaştır. Bunlar kötü olursa, felaket olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kişinin dini arkadaşının dini gibidir. Kiminle dostluk ettiğine dikkat et.) [Hâkim]
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
.
ŞEYTANIN HİLELERİ - Hz Muhammed
www.muhammed.gen.tr › İSLAM › Dini Bilgiler
27 Eyl 2015 - —Şeytandır.— Allah'ın (CC) lâneti onun üzerine olsun…” Buyurunca hemen Hz. Ömer (RA):
.
ŞEYTANIN HİLELERİ
Yazar: Zahir FakirTarih: Eylül 27, 2015Kategori: Dini Bilgiler, Menkıbeler (Dini Hikayeler), Sohbet - Menkıbe2 Yorumlar
İbn-i Abbas (RA) Hz.leri’nden naklen Muaz b. Cebel (RA) rivâyet ediyor.
— Bir gün Resûlullah (SAV) ile beraberdik. Ensârdan (RA) birinin evine toplanmıştık… Tam bir cemaat olmuştuk.
Ev sahibi:
— İçeridekiler… Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var görülecek bir işim var…
Bunun üzerine, herkes Resûlullah (SAV) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı.
Orada ve her zaman büyük O’ydu (SAV). İzin O’ndan (SAV) çıkacaktı…
Resûlullah (SAV) Efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
— “Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?” buyurdu.
Biz hep birden şöyle dedik:
— En iyi bilen Allah (CC) ve Resûlüdür (SAV).
Bunun üzerine Resûlullah (SAV) Efendimiz:
— “O, lâin iblistir. —Şeytandır.— Allah’ın (CC) lâneti onun üzerine olsun…”
Buyurunca hemen Hz. Ömer (RA):
— Ya Resûlâllah (SAV), bana izin veriniz onu öldüreyim, dedi.
Resûlüllah (SAV) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
— “Dur ya Ömer (RA), bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir… Öldürmeyi bırak.”
Sonra şöyle buyurdu:
— “Kapıyı ona açın gelsin… O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz…”
Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:
— Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu.
Sonra şöyle bir selâm verdi:
— Selâm sana ya Muhammed (SAV)! Selam size ey cemaat-ı müslimin.
Onun bu selâmına Resûlullah (SAV) Efendimiz şu mukabelede bulundu:
— “Selâm Allah’ındır (CC) ya lâin.”
Sonra ona şöyle buyurdu:
— “Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?”
Şeytan şöyle anlattı:
— Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resûlullah (SAV) efendimiz sordu:
— “Nedir o mecburiyet?”
Şeytan anlattı:
— İzzet sahibi Rabbin (CC) katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
— Allah-ü Teâlâ (CC) sana emir veriyor. Muhammed’e (SAV) gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O’na (SAV) gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O’na (SAV). Sonra O (SAV) ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra… Allah-ü Teâlâ (CC) buyurdu ki:
—Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen… Seni kül ederim. Rüzgâr savurur… Düşmanların önünde seni rusvay ederim.
İşte böyle ya Muhammed (SAV), o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Bundan sonra Resûlüllah (SAV) Efendimiz şöyle sordu:
— “Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”
Şeytan şu cevabı verdi:
— Sensin ya Muhammend (SAV)… Allah’ın (CC) yaratıkları arasında Senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki?
Resûlullah (SAV) Efendimiz sordu:
— “Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?…”
Şeytan anlattı:
— Müttaki bir gence ki… varlığını Allah (CC) yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (SAV) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.
— “Sonra kimi sevmezsin?”
— Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi.
— “Sonra?…”
— Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz… Halinden şikayet etmez.
— “Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?”
— Ya Muhammed (SAV). İhtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah (CC) onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım.
— “Sonra kim?…”
— Şükreden, zengin.
— “Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?”
— Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir.
Resûlüllah (SAV) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:
— “Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?”
— Ya Muhammed (SAV), beni bir sıtma tutar. Titrerim.
— “Neden böyle olursun ya lâin?…”
— Çünkü bir kul, Allah (CC) için secde ederse bir derece yükselir.
— “Peki va oruç tuttukları zaman nasıl olursun?”
— O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.
— “Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?…”
— O zaman da çıldırırım.
— “Peki ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun?…”
— O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
— “Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?”
— Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alir eline ve beni ikiye böler.
Resûlüllah (SAV) Efendimiz sebebleni sordu:
— “Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?…”
Bunun üzerine iblis:
— Onu da anlatayım… dedikten sonra anlatmaya başladı:
— Çünkü sadakada 4 güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah-ü Teâlâ (CC), sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah-ü Teâlâ (CC), onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah-ü Teâlâ (CC), belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder.
Bundan sonra Resûlullah (SAV) Efendimiz Ashâbı (RA) hakkında ona bazı sorular sordu:
— “Ebû Bekir (RA) için ne dersin?…”
İblis buna şu cevabı verdi:
— O (RA) bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?
— “Peki Ömer b. Hattab (RA) için ne dersin?…”
İblis buna şu cevabı verdi:
— Allah’a (CC) yemin ederim ki, her gödüğüm yerde O’ndan (RA) kaçtım.
— “Peki Osman b. Affan (RA) için ne dersin?”
— O’ndan (RA) utanırım… Hem de cok… Nasıl ki, Rahman’ın (RA) melekleri de O’ndan (RA) utanırlar.
— “Peki Ali b. Ebû Tâlib (KV) için ne dersin?”
İblis şu cevabı verdi:
— Ah O’nun (KV) elinden bir kurtulsam… O (KV), kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam… O (KV), beni bıraksa… ben de O’nu (KV)bıraksam; ama O (KV) beni bırakmaz.
Resûlüllah (SAV) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:
— “Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah’a (CC) hamd olsun.”
Resûlüllah (SAV) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:
— Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a (CC) yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını… Fâcirlerini ve âbidlerini… Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.
Fakat… Allah’ın (CC) hâlis kullarını… Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resûlullah (SAV) Efendimiz sordu:
— “Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?…”
Bu suale İblis şu cevabı verdi:
— Bilmez misin ya Muhammed (SAV)? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever… O, Allah (CC) için bir ihlâsa sahip değildir. Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz… Bilirim ki o ihlâs sahibidir… Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve ovülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed (SAV), baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır.
İblis anlatmaya devarn etti:
— Ya Muhammed (SAV), bilmez misin?… benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmiştir. Sonra… O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım.
Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim.
Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince… Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin.
Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye…
İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri… Ama bu hallerinin farkında olamazlar.
İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:
—Bilmez misin ya Muhammed (SAV), Rahip Barsisî; tam yetmis, yıl ihlâs ile Allah’a (CC) ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu.
Onun peşine takılıp hiç bırakmadım…Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teâlâ (CC), aziz kitabında, onu şöyle anlatır:
— “…Şeytanın hali gibidir ki; o insana:
— Kâfir ol…Dedi…
Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi:
— Ben senden uzağım… Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (CC) korkarım.”
İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı…
YALAN
— Bilmez misin ya Muhammed (SAV), yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse… O benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse O da benim sevgilimdir.
Bilmez misin ya Muhammed (SAV), ben Adem’e (AS) ve Havva’ya yalan yere Allah (CC) adına and içtim.
— “Muhakkak ben size nasihat ediyorum…”
Dedim… Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET – KOĞUCULUK
— Gıybet ve koğuculuğa gelince… Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK
— Her kim talâk üzerine yemin ederse, günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.
NAMAZ
— Ya Muhammed (SAV), namazı an bean tehir edene gelince… Onu da anlatayım.
O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.
Derim ki:
— Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o vaktinin dışında namazını kılar… Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım… Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse… Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken…
— Sağa bak… Sola bak…
Derim… O da bakar… O ki öyle yaptı… yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona:
— Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım.
Sen de bilirsin ki ya Muhammed (SAV)! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah (CC) onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar.
Bunda da ona mağlûp olursam… Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi.
Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. İmamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım.
İşte… O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah (CC) onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama ona bu işi namazda yaptırmaya muvaffak olursam, şayet o bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa… Onun işine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevî baglarını çoğaltır. İşte bundan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti:
— Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsin ki?…
Ben onlara tuzaklar kurarım… Ne tuzaklar…
Miskinlerine, çaresizlerine ve zavalıllarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki:
— Namaz size göre değil. O, Allah’ın (CC) afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra hastalara giderim:
— Namaz kılmayı bırak. Derim… Cünkü Allah-ü Teâla (CC) “Hastalara zorluk yok” buyurdu… İyi olduğun zaman çokca kılarsın. Ve böylece, o namazını bırakır. Hattâ küfre de girebilir. Şayet o hastalığında namazı terkederek olüp giderse… Allah’ın (CC) huzuruna cıkarken Allah-ü Teâla’yı (CC) öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi:
— Ya Muhammed (SAV), eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun…
Sonra… Eğer yalan varsa… Allah’tan (CC) dile; beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi:
— Ya Muhammed (SAV) , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki, ben onların altıda birini dinden çıkardım.
Bundan sonra… Resûlullah (SAV) Efendimiz ona, yani İblis’e aşağıdaki şekilde bazı kısa sorular sordu. O da bunlara cevap verdi.
— “Ya lâin, senin oturma arkadaşın kim?”
— Faiz yiyen.
— “Dostun kim?”
— Zina eden.
— “Yatak arkadaşın kim?”
— Sarhoş.
— “Misafirin kim?”
— Hırsız.
— “Elçin kim?”
— Sihirbazlar.
— “Gözünün nuru nedir?”
— Karı boşamak.
— “Sevgilin kim?”
— Cuma namazını bırakanlar.
Resulullah (SAV) Efendimiz bu defa başka bir mezvua geçti ve şöyle sordu:
— “Ya lâin, senin kalbini ne kırar?”
— Allah (CC) yolunda cihada giden atların kişnemesi…
— “Peki senin cismini ne eritir?”
— Tevbe edenlerin tevbesi.
— “Peki ciğerini ne parçalar, ne çürütür?”
—Gece ve gündüz Allah’a (CC) yapılan istiğfar.
— “Peki yüzünü ne buruşturur?”
— Gizli sadaka.
— “Peki gözlerini kör eden nedir?”
— Gece namazı.
— “Peki başını eğdiren nedir?”
— Çokca cemaatle kılınan namaz.
Resûlülllah (SAV) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve söyie sordu:
— “Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?”
— Namazını bilerek, kasden bırakanlar.
— “Peki sana göre insanların en şakisi kimdir?”
— Cimriler.
— “Peki seni işinden ne alıkoyar?”
— Ulema meclisleri.
— “Peki yemeğini nasıl yersin?”
— Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
— “Peki sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?”
— İnsanların tırnakları arasında.
Resûlüllah (SAV) Efendimiz, bundan sonra, başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.
— “Rabbinden neler talep ettin?”
— On şey talep ettim.
— “Nedir onlar ya lâin?”
1) Allah’tan (CC) dilerim ki beni Ademoğullarının malına ve evlâdına ortak ede…
Bu ortaklık talebimi yerine getirdi ki, bu;
— “Onlara ortak ol… Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaadet. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaadeder.” Ayet-i celîlesi ile sabitti.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim. Faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan, Allah’a (CC) sığınılmayan malın da ortağıyım. Cinsî münasebet ânında da; Allah’a (CC) şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim… Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder, sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helâl yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.
Bu da âyet-i kerîme ile sabittir. Allah-ü Tealâ, bana şu emri verdi:
— “Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart…”
2) Allah-ü Tealâ’dan (CC) diledim ki: Bana bir ev vere… Bu dileğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3) Diledim ki Bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana birer mescid yaptı.
4) Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.
5) Diledim ki: Benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.
6) Diledim ki: Bana bir yatak arkadaşı vere… Sarhoşları verdi.
7) Diledim ki: Bana yardımcılar vere. Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.
8) Diledim ki: Bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi.
Bir de masiyet yolunda para harcayanları. Bunlar da şu âyet-i kerime ile sabittir:
— “O kimseler ki: Mallarını boş yere harcarlar. Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır.”
Bir ara Resûlüllah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
— “Eğer söylediklerini, Allah’ın (CC) kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin seni tasdik etmezdim.”
Bundan sonra İblis devam etti:
9) Ya Muhammed (SAV)! Allah’tan (CC) diledim ki, Ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremezler. Bu dileğimi yerine getirdi.
10) Diledim ki: Ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa… Bu da oldu.
Böylece ben, onlar arasında akıp giderim… gezerim… Hem nasil istersem… Bütün bu istediklerimi verdi. Hepsi sana verildi buyurdu… Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra… şunu da dileyeyim ki; benimle beraber olanlar seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte… Böylece kıyâmete kadar. Ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı:
— Benim bir oğlum vardır… Adı ATEME’dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa, gider; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı; imkan yok insanlar namazlarını eda etmeden uyumazlardı. Benim bir oğlum daha vardır ki: onun adı da MUTEKAZI’dir. Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.
Meselâ:
Bir kul, gizli bir itaat işlerse… Ve bu yaptığını da gizlemeye calışırsa… MUTEKAZI onu dürter… En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkartmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teâla (CC) o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder. Biri kalır… Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra;
Benim bir oğlum daha vardır ki: Onun adı da KUHAYL’dır. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra, İblis şöyle anlattı:
— Hangi kadın olursa olsun, onun kalktığı yere şeytan oturur. Her kadının kucağında mutlak bir şeytan oturur… Ve onu bakanlara güzel gösterir. Sonra, o kadına bazı emirler verir. Meselâ:
Elini kolunu. dışarı çıkar göster, der. O da bu emri tutar… Elini kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra; Resûlüllah (SAV) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı.
—Ya Muhammed, bir kimseyi delâlete sürüklemek için elimde bir imkân yoktur. Ben ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm, o kadar. Eğer delâlete sürüklemek. elimde olsaydı, yeryüzünde Allah’tan (CC) başka ilah yoktur ve Muhammed (SAV) Allah’ın (CC) Resûlüdur (SAV), diyen herkesi. Oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım, hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de hidayet nev’inden bir şey yoktur. Sen ancak Allah’ın (CC) Resûlüsün (SAV). Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kâfir bırakmazdın. Sen Allah’ın (CC) halkı üzerine bir hüccetsin… Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim. Said olan kimse, ta, ana karnında iken, saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah (CC), şekavet ehli kılan da Allah (CC).
Bundan sonra… Resûlullah (SAV) Efendimiz şu iki âyet-i kerîmeyi okudu:
— Bunlar, ta, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek, ancak Rabbin (CC) esirgedikleri hariç… Allah’ın (CC) emri behemahal yerini bulan bir kaderdir…
Bundan sonra, Resûlullah (SAV) Efendimiz, İblis’e şöyle buyurdu:
— “Ya Ebâ Mürre! Acaba senin bir tevbe etmen ve Allah’a (CC) dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm.”
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
— Ya Resûlallah (CC). İş verilen hükme göre oldu. Kararı yazan kalem de kurudu… Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni Peygamberlerin efendisi kılan cennet ehlinin hatibi eyleyen ve Seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah (CC), bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı:
— İşte… Bu söylediklerim, sana son sözümdür… Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.
Kaynak : Şeceret-ül Kevn (Hayat Ağacı)- Muhyiddin-i Arabi (k.s.)
.
ŞEYTANIN HİLELERİ - Muhyiddin'i Arabî
kitap.mollacami.com › Kitaplar
ŞEYTANIN HİLELERİ. Eserin yazarı Muhyiddin'i Arabî. ŞEYTANIN HİLELERİ yazarı: Muhyiddin'i Arabî B
.
ŞEYTANIN HİLELERİ
Eserin yazarı Muhyiddin’i Arabî
ŞEYTANIN HİLELERİ
yazarı:
Muhyiddin’i Arabî
Bu cep kitabı, Muhyiddin-i Arabi'nin "Seceret'ül Kevn" adlı eserinden iktibas edilmiştir.
Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammed'e... Sonra, onun ak aline... ve ashabının tümüne olsun.
İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor
- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;
- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.
Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:
- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:
- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."
Buyurunca; hemen Hz. Ömer:
- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."
Sonra şöyle buyurdu:
- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."
* * *
Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:
- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:
- "Selam Allah'ındır ya laîn..."
Sonra ona şöyle buyurdu:
- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"
Şeytan şöyle anlattı:
- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:
- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin.
Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:
- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.
İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.
Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
* * *
Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu:
- "Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"
Şeytan şu cevabı verdi:
- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:
- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:
- "Sonra kimi sevmezsin?"
- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi...
-"Sonra?.."
- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.
-"Sonra?.."
- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.."
Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu
sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
- "Sonra kim?.."
- Şükreden zengin.
- "Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.."
- Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:
O şükreden bir zengindir.
* * *
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:
- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.."
- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."
- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, çıldırırım.
- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.."
- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:
- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"
Bunun üzerine İblis:
- Onu da anlatayım...
Dedikten sonra anlatmaya başladı:
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.
2- O sadaka, veren kimseyi halkına sevdirir.
3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.
4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
* * *
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu:
- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:
- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?
- "Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?.."
İblis buna da şu cevabı verdi:
- Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım.
- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."
- Ondan utanırım... hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar. ..
- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:
- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:
- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun."
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:
- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..
Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:
Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.
Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."
Bu suale İblis şu cevabı verdi:
- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.
Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.
Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür.
Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
İblis, anlatmaya devam etti:
- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.
Bir kısmını gençlere yolladım.
Bir kısmını da, meşayiha saldım.
Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim.
Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.
Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.
Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.
Onlar, bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.
İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;
- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti.
Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.
Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.
Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:
- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:
-Kafir ol...
Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:
- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin
Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).
* * *
İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı...
YALAN:
- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.
Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur.
Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.
Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.
- "Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16).
Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET- KOĞUCULUK:
Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:
- Her kim, talak üzerine yemin ederse... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.
Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.
NAMAZ:
- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.
O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.
Derim ki:
- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.
Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.
O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:
- Sağa bak... sola bak...
Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:
— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.
Derim ve böylece onun huzurunu bozarım.
Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...
Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanma varırım.
Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.
işte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.
Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.
İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi
yapar.
* * *
Şeytan bundan sonra, konuşmasına devam etti:
- Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?..
Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.
Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki:
- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra da hastalara giderim:
- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:
- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)
Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir.
Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi:
-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.
İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi:
-Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım.
* * *
Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:
- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"
- Faiz yiyen.
- "Dostun kim?"
- Zina eden.
- "Yatak arkadaşın kim?"
- Sarhoş.
- "Misafirin kim?"
- Hırsız.
- "Elçin kim?"
- Sihirbazlar.
- "Gözünün nuru nedir?"
- Karı boşamak.
- "Sevgilin kim?
- Cuma namazını bırakanlar.
* * *
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"
- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...
- "Peki, senin cismini ne eritir?"
- Tevbe edenlerin tevbesi.
"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"
- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"
- Gizli sadaka.
- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"
- Gece namazı.
- "Peki, başını eğdiren nedir?
- Çokça kılınan cemaatle namaz.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"
- Namazlarını bilerek kasten bırakanlar.
- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"
- Cimriler.
- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"
- Ulema meclisleri.
- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"
- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"
- İnsanların tırnakları arasında.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.
- "Rabbinden neler talep ettin?"
- On şey talep ettim.
- "Nedir onlar, ya laîn?"
- Şunlardır:
1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:
- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.
Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.
Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:
- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)
2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerine bana birer mescid yaptı.
4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.
5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.
6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,
7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.
8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:
- "O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27)
Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."
Bundan sonra İblis devam etti:
9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.
10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem...
Bütün bu isteklerimi verdi.
- Hepsi sana verildi.
Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sona İblis şöyle anlattı:
- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.
Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı:
- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:
- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:
- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.
Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.
Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde:
- Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür.
Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kafir bırakmazdın.
Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccetsin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.
Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.
Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.
Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:
- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)
- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, İblis'e şöyle buyurdu:
- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.
Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:
- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.
Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.
Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!
Bütün peygamberlere selam... Alemlerin Rabbı olan Allah'a da, -tekrar- hamd olsun...
.
Şeytanın Hileleri - Okyanusum.com
okyanusum.com/kissaa/seytanin-hileleri-2/
Şeytanın Hileleri. 8 Ağustos 2010 Kıssa 3,774 Views. Muhyiddin-i Arabi İbn-i Abbas (r.a) Hz.' inden nakle
.
Şeytanın Hileleri
8 Ağustos 2010 Kıssa 3,830 Views
Muhyiddin-i Arabi İbn-i Abbas (r.a) Hz.’ inden naklen Muaz b, Cebel rivayet ediyor :
– Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.
Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :
– Ev sahibi… içerdekiler… Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.
Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a)efendimizin yüzüne bakmaya başladı.Orda ve her zaman büyük oydu… İzin ondan çıkacaktı.
Resullullah (s.a) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve :
– Bu seslenen kimdir bilir misiniz? buyurdu….
Biz hep birden şöyle dedik :
– En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
Bunun üzerine Resullullah (s.a) Efendimiz :
– O, lain iblistir. –Şeytandır– Allah’ın laneti onun üzerine olsun..
Buyurunca; hemen Hz. Ömer :
– Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim. dedi…. Resullullah (s.a) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
– Dur ya Ömer , biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir… Öldürmeyi bırak.
Sonra şöyle buyurdu: Bundan sonrasını yani Ravi’ den dinleyelim ;
Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki, şekli şu : Bir ihtiyar, şaşı, aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, şöyle bir selam verdi ;
– Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin.
Onun bu selamına Resullullah (s.a) Efendimiz şu mukabelede bulundu ;
–Selam Allah’ındır ya lain..
Sonra şöyle buyurdu :
– Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?
Şeytan şöyle anlattı ;
–Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resullullah (s.a) Efendimiz sordu ;
– Nedir o mecburiyetin ?.
Şeytan anlattı ;
– İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor, Muhammed ‘e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin.
Sonra … Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
– Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu söylemezsen …. seni kül ederim; rüzgara savurur … Düşmanlarının önünde, seni rüsvay ederim. İşte … böyle; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu:
– Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?
Şeytan şu cevabı verdi :
– Sensin ya Muhammed. Allah’ ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?.
Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
– Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?
Şeytan anlattı :
– Müttaki bir gence ki … varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual cevap aşğıdaki şekilde devam etti. Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı :
– Sonra kimi sevmezsin ?
– Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi …
– Sonra ?
– Temizlik işinde.. yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
– Sonra ?
– Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını kimseye anlatmaz… Halinden şikayet etmez.
– Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
– Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinde, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
– Sonra kim ?
– Şükreden zengin.
– Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ? …
– Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: şükreden bir zengindir.
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
– Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur? ..
– Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
– Neden böyle olursun; ya lain ? ..
– Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.
– Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?…
– O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
– Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
– O zaman da çıldırırım.
– Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun ? ..
– O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
– Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ? ..
– Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline, ve beni ikiye böler.
Resullullah (s.a.) Efendimiz sebebini sordu :
– Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?
Bunun üzerine iblis :
– Onu da anlatayım .. Dedikten sonra anlatmaya başladı : Çünkü sadakada dört güzellik vardır.
Şöyle ki;
1 – Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2 – O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3 – Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.
4 – Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu :
– Ebubekir için ne dersin ?
İblis ise şu cevabı verdi :
– O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?
– Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin ? ..
İblis ona da şu cevabı verdi :
– Allah’a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
– Peki , Osman b. Affan için ne dersin ?
– Ondan utanırım … hem de çok … Nasıl ki , Rahman’ ın melekleri de ondan utanırlar..
– Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin ?
İblis onun için de şöyle dedi :
– Ah onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa ; ben kendi başıma kalsam… O beni bıraksa…. ben de onu bıraksam .. Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz.
Resullullah (s.a.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu :
– Ümmetime saadet ihsan eden; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah’a hamd olsun.
Resullullah (s.a.) Efendimiz’ in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :
– Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede ? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?.. Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini.. Ümmilerini ve okumuşlarını.. Facirlerini ve abidlerini.. Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah’ın halis kullarını.. Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
– Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?
Bu suale İblis şu cevabı verdi :
– Bilmez misin ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever.. O Allah için bir ihlasa sahip değildir.
Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.. bilirim ki o: ihlâs sahibidir.. Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki : mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
İblis anlatmaya devam etti :
– Ya Muhammed, bilmez misin?. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra.. o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım.Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince, aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince.. onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne.. hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye.. İşte.. böylece , onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı.. Ama , bu hallerin farkında olmazlar.
İblis, bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :
– Bilmez misin; ya Muhammed, Rahip Borsisa: tam yetmiş yıl ihlas ile Allah ‘ a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki; Her dua ettiği hasta, duası ve bereketi ile şifayap oluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.
Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır: “Şeytan hali gibidir ki; o insana; – Kafir ol .. Dedi. Vaktaki o kafir oldu, bu defa ona şöyle dedi : Ben senden uzağım.. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.“
..
ŞEYTANIN HİLELERİ | Zehirli Ok
www.zehirliok.net › Forums › Genel Bölüm › Gençlik ve Sorunları
Çok tehlikeli düşmanımız olan şeytan, çok akıllı ve çok bilinçlidir. İnsanların yaşamına, bilincine, bedensel v
.
ŞEYTANIN HİLELERİ
Submitted by arif on Per, 2007-02-01 21:07
Gençlik ve Sorunları Şeytan
Çok tehlikeli düşmanımız olan şeytan, çok akıllı ve çok bilinçlidir. İnsanların yaşamına, bilincine, bedensel ve ruhsal özelliklerine göre hareket eder.
İhlâs ve takva üzere İslamı yaşamaya çalışan kişiyi, sapık bir yola çekemez ve haram işlemeğe sevk edemez ise, dinin direği olan namazdan koparmağa çalışır. İmana eş değere yakın olan ve tüm ibadetlerin başı olan namazı ikinci plâna çekmek için;
* Abdest, gusul ve temizlik gibi konuları titizlikle ve aşırılıkla gündeme getirir.
* Özellikle ruhsal açıdan aşırı duyarlı olanları ve beyin yorgunluğu olan kişileri, abdest, gusül ve temizlikle oyalayıp huzurlu ve feyizli namaz kılmalarını önlemeğe çalışır.
* Musluktan kopamayan ve banyodan çıkamayan kişilere, hem vaktini ve hem de suyunu israf ettirir.
* Namazda da aynı planını uygulamaya başlayan şeytan, zavallı kişiyi namazdan soğutur.
Beyinde evham ile başlayan gerilim, gönülde sıkıntı, dalgınlık, unutkanlık, baş ağrısı, uykusuzluk, halsizlik ve sinirsel bunalıma dönüşür. Kararsızlıktan ve karamsarlıktan irade gücü sarsılır. Bu duruma gelen kişi tüm ibadetlerden kopar ve yalnızlığa itilir.
Şeytan bu eyleminde başarılı olursa, bunalan ve irade gücünü kaybeden kişinin imanını soru işaretleri ile sarsmaya çalışır. Şeytanın inkarcı, şirk ve küfür ile ilgili sözlerini, açık ve net bir şekilde duyan kişi, kafir olduğu zannı ile korkuya kapılır ve karamsarlığa düşer.
Eğer şeytan bu eyleminde de başarıya ulaşırsa, son eylemine geçer. Aşırı bunalıma düşen kişiyi, "öl de kurtul" diye intihara teşvik eder. Bu durumda olan kişiler, çok bilinçli davranmalı, banyoda ve musluğun başında kesinlikle oyalanmamalıdır. Usûl-ü Fıkhın "yakîn zan ile bozulmaz" hükmünü uygulamalıdır. Abdest aldığı veya gusül yaptığı kesin iken, acaba şurasını yıkadım mı? veya kaç sefer yıkadım? gibi zanlarla ve varsayıma dayalı vehimlerle kesinlikle musluğa ve banyoya geri dönmemelidir. Bilinçli ve kasıtlı eksiklik yapılmayınca, hata ve unutkanlığın af edileceğine ilişkin Bakara suresinin son ayetindeki ilâhi fermana ve Peygamberimizin hadîsine kesinlikle inanmalıdır.
Dinin direği namaz ve namazın ruhu da huzurdur. Tüm gücünü ve duygularını namaza verip, huzurlu ve feyizli namaz kılmağa çalışmalı ve sevabına karışmamalıdır.
İbadetlerdeki gerçek amaç itaattir. Yatağından fırlayan ve işini, gücünü bırakıp Allah'ın huzurunda el bağlayıp teslim olan kişi, elinden geleni yapmıştır. Diğer yandan, gönlüne gelen soru işaretleri ve vehimlerle ilgilenmemeli ve onların üzerinde durup, cevap vermeye uğraşmamalıdır. Atalarımızın; "İt ürür, kervan yürür" sözünü uygulamalı ve kesinlikle şeytana muhatab olmamalıdır. Yalnızlığını ve sessizliğini bozmalı ve dış duygularını çalıştırmalıdır. Sesli Kur'an okumalı, zikir yapmalı, ilahi söylemeli ve topluma karışıp günah olmaması kaydı ile boş şeylerle bile oyalanmalıdır.
KAYNAK: Ahmet Tomor Hocaefendi'nin "Kur'an'dan Bir Nur Fatiha Suresi" Adlı Kitabından alınmıştır.
.
Şeytanın hileleri hakkında bilgi verir misiniz? | Sorularla ...
www.sorularlaislamiyet.com/.../seytanin-hileleri-hakkinda-bilgi-verir-mis...
15 Ağu 2006 - Şeytanlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev'idir. Şeytanların
.Şeytanın hileleri hakkında bilgi verir misiniz?
Kullanıcı: sinankerme | Tarih: Sa, 15/08/2006 - 12:02
Değerli kardeşimiz;
Şeytanlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev'idir. Şeytanların başı olan İblis, Nar-ı Semûm'dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmıştır. (Hicr, 15/27). İblis'in asıl adı, Azâzil idi. Âdem (as)'e secde etmekten yüz çevirmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, "İblis" ve "Şeytan" isimlerini aldı.
Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebeb olmaktır. İnsanlığın mânevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'ân-ı Kerîm'de şeytan, insan için "adüvv-ü mübin = apaçık bir düşman" olarak tavsif edilmiştir. Mü'minlerin her an onun şerrinden Allah'a sığınması (istiâze etmesi) lâzımdır.
Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyet-i kerîmede mü'minleri şeytandan istiâzeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.
Aslında şeytanın kendi başına bir gücü yoktur. Vesvese ve desîseleri de zayıftır. Fakat yaptığı işler, tahribat, yıkıp bozmak nev'inden olduğu için, cüz'î bir vesvese ve desîse ile büyük neticeler meydana getirmekte; büyük zararlara sebeb olmaktadır. Bu yüzden güçlü görülmekte, bazı sapık mezhep ve inanç sahiplerince ilah kabul edilmektedir. Halbuki bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır.
Bir insanın yaşaması için, ne çok şartların bir arada bulunması lâzımdır. Halbuki diğer bütün şartlar mevcut olduğu halde, bir uzvun kesilmesiyle veya birkaç dakika nefes alamamakla o insan ölüme maruz kalmaktadır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte gücü ve desîseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, Müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar.
Hem insanın nefsi, şehvet ve gazab gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desîselerine karşı alıcı verici durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen te'siri altına almakta ve mânevi pek büyük felâket ve zararlara atabilmektedir.
İşte mü'minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir. Yoksa şeytanların kâinatta îcad ve fiil cihetinde, hiçbir güç ve kuvvetleri, Allah'ın mülküne hiç bir müdahaleleri yoktur.
Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühimlerinden bazıları şunlardır:
1. Şehvet ve öfke; bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:
“Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”
buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.
2. Hased ve hırs: hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.
3. Tama; şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, âdeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.
4. Acelecilik; acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.
5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu; bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.
6. Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de dine hizmette mezhep ve meşreb taassubudur. Böylece onu, kendi mezhep ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevkeder. Bu hâl çok tehlikelidir. Fasıklar gibi, abidleri de helake götürür. İnsanları hakir görüp onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir. Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarf ettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş'e hisseder. Halbuki o, tamamen şeytanın tuzağına düşmüştür.
7. Şeytanın aldatma yollarından biri de, kulu insanlar arasındaki mezhep, meşreb ve görüş ihtilafları ile ve bu husustaki dedikodularla, lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.
8. Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde düşünmeye sevkedip, şüpheye düşürmesidir.
9. Suizan; kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevkeder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.
Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.
İlave bilgi için tıkalyınız:
- Şeytanın tuzakları nelerdir?..
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
.Şeytanın tuzakları nelerdir?
Kullanıcı: Sorularlaislamiyet.com | Tarih: Per, 29/01/2009 - 01:00
Değerli kardeşimiz;
Şeytanın İcraatları
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde şeytanın ne gibi icraatlar yaptığı ve yapacağı değişik yerlerde nazara verilir. Mesela:
“Bir vakit meleklere: ‘Âdem için secde edin’ demiştik; İblis’ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.
Biz de Âdem’e şöyle demiştik: ‘Ey Âdem! Şüphesiz bu İblis sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun.
Doğrusu cennette sana ne acıkmak var ne de çıplak kalmak.
Ve sana orada ne susuz kalmak var ne de sıcaktan bunalmak’
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: ‘Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve hiç bitmeyecek bir saltanatı göstereyim mi?’
Derken (Hz. Âdem ve Havva) ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtmeye başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da, şaşırdı.
Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Taha Suresi, 116-122)
“Bir vakit meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O ise, ‘Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?’ demişti.
İblis dedi ki, ‘Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım.’
Allah buyurdu: ‘Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza. Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun.’
Fakat şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.
Doğrusu benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”
(İsra Suresi, 61-65)
“İblis şöyle dedi: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak içlerinden ihlâslı kulların müstesnadır.’” (Hicr Suresi, 39-40)
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin işlere teşvik eder.” (Bakara Suresi, 268)
“Onlar, Allah’ı bırakırlar da yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.
Allah şeytana lanet etti. O da: ‘Elbette senin kullarından belli bir pay edineceğim, dedi. Ve onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntularla oyalayacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.’
Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur.
Şeytan onlara vaad eder ve onları boş kuruntularla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir. (Nisa Suresi, 117-120)
Şimdi, bunların bir nevi açılımı olarak şeytanın neler yaptığına, ne gibi hile ve tuzaklarla insanları aldatmaya çalıştığına biraz daha yakından bakmaya çalışacalım:
Şeytan günahları güzel gösterir
“Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi…” (Neml Suresi, 24)
Bu manayı ifade eden çok ayetler vardır. Mesela, En’am 43, Enfal 48, Nahl 63, Ankebut 48, Hicr 39…
Şeytanın en büyük icraatı, günahları insanlara güzel ve cazip bir şey olarak sunmasıdır. Mesela, iki kişi tartıştıklarında işi kavgaya kadar götürebilirler, hatta bu küçük tartışma cinayetle bile sonuçlanabilir. Zira öfkede akıl yoktur. Öfke hâkim olduğunda, insan sağlıklı düşünemez. Sonuç olarak, taraflardan biri mezara, diğeri de hapse gider.
Bunlar selim bir akılla düşünseler elbette böyle ağır bir fatura ödemeyeceklerdi. Ama şeytan onlara kötü amellerini güzel göstermiş ve böyle acı bir sonuca sevk etmiştir.
Şeytanın günahları güzel göstermesi şuna benzer: Biri var, pislikleri çok güzel ambalajlara koyuyor, insanlara tatlı bir şeymiş gibi yediriyor…
Bu konuda bir başka ayette şöyle buyrulur:
“Rabbinden bir ‘beyyine’ üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilip de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi midir?” (Muhammed Suresi, 14)
Mümin, Rabbinden bir beyyine üzeredir. Beyyine, delil-hüccet- ayet gibi anlamlar taşır. Kâfir ise, kötü işler yapar. Bu kötülükler şeytan tarafından kendisine süslendirilmiştir. Sözgelimi, “içki içmekle ne olur sanki, insan şu dünyada keyfine bakmalı” gibi bir desiseyle şeytan onu kandırmıştır. Böyle kimseler artık heva ve heveslerinin peşinden giderler.
Antik çağ felsefesindeki “hedonizm” görüşü, nefsin kötü arzularına, heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir. Bu görüşün taraftarları günümüzde de sayıca hayli kalabalıktır.
Hedonizm (hazcılık/lezzetiye) ekolü denilen bu felsefî akım, hayata zevk ve lezzet noktasından bakar. Bunların gayeleri, duyuların tatminidir, zevktir. Günümüzde pek çok insan bu şeytanî akıma kapılmış, her türlü günahı mubah sayarak adeta insanlıktan çıkmışlardır.
Şeytan boş kuruntularla oyalar
“…Ve onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntularla oyalayacağım…” (Nisa Suresi, 119)
Şeytan, insanları boş hayallerle avutur, boş kuruntularla onları oyalar. Çölde yol alanlar zaman zaman serap görürler, onu gerçek zannederler, ümitle ona doğru koşarlar. Hâlbuki bir hayalin peşinde koşmaktadırlar. Onun gibi şeytan da insanları boş fikirlerle, hoş hayallerle durmadan oyalar. Mesela, batıl bir fikrî akım çıkar, nice insan bunun peşine takılır. Hâlbuki bir işlerine yaramayacak, onları asla mutlu yapmayacaktır. Mesela, 19. yüzyılda pozitivizm rüzgârı esmiş, insanlık âlemini ciddi anlamda etkilemiştir. Bu akıma göre, ispat edilemeyen şeylere inanmamak gerekir. Dinlerin bahsettiği ruh, melek, ahiret gibi meseleler ispat edilemediğine göre, bunlara itibar edilmemelidir. Bu akım, “artık mabetlerin yerlerini laboratuarlar, din adamlarının yerlerini bilim adamları, iman esaslarının yerlerini ilmin ulaştığı sonuçlar almalıdır” görüşünü ileri sürer. Ne gariptir ki İslam dünyasında yaşayanlar da dâhil olmak üzere, dünyanın her tarafından nice kimseler bu akımdan etkilenmişlerdir.
Hâlbuki her şey maddeden ibaret değildir. İnsanın bile maddesinden ziyade manası ön plandadır. Bu insanda maddeyle hiç de alakası olmayan binlerce hisler, duygular, latifeler vardır. Bir kitap nasıl sadece harflerden ibaret olmayıp mana ile dolu ise, âlem dahi baştan sona mana ile doludur.
Yıllar önce bir felsefeciyle bu konuları tartışmıştık. Kendisine, “Felsefeden istifade ederiz ama felsefe her şey değildir. Mesela felsefe yaratılışın nasıl olduğunu izah edemez” dediğimde şunu söylemişti:
“‘Yaratılış’ kelimesini ben kullanmam. Bunun yerine ‘oluşum’ demeyi tercih ederim.”
Dedim: “Siz sınıftan çıktığınızda yazı tahtasını tertemiz bıraksanız, ama aynı sınıfa döndüğünüzde tahtada güzel resimler ve anlamlı cümleler bulduğunuzda bunu ‘oluşum’ olarak mı görürsünüz, yoksa ‘bunları kim yazdı ve çizdi’ mi dersiniz?”
Muhatabım şöyle dedi: “Ben bilime inanırım Evet, bilimin şu anda bu konuya net bir açıklık getiremediğini kabul ediyorum. Ama inanıyorum ki yüzlerce yıl sonra da olsa bunların bilimsel açıklamaları yapılacaktır…”
Muhatabım, imandan kaçarken yine de iman etmekten kurtulamamıştı. Gerçi Allah’a inanmıyordu ama “bilime” inanıyordu. Gerçi ezeli bir Allah’ı kabul etmiyordu ama maddeyi ezeli kabul etmekten kurtulamıyordu…
İşte şeytan böyle boş fikirler, kuru hayallerle nice insanları avutur, oyalar, gerçekleri görmelerine engel olur.
Şeytan demagoji yapar
Şeytan, aldatıcı cümleler kurmasını iyi bilir. Tabir yerindeyse, tam bir laf ebesidir. Mesela, kâinatın genişliğini nazara verir, insanın fikrini dağıtır, bu kadar geniş bir mülkte bir Zatın aynı anda tasarrufta bulunamayacağını söyler. Öte yandan tek tek fertleri nazara verirken Allah’ın azametinin böyle hakir şeylerle meşgul olmasına müsaade etmediğini telkin eder, mesela “Allah azametiyle beraber işi yok da bir sineğin kanadıyla mı uğraşacak?”der.
Hâlbuki Allah’ı mahlûkla kıyas etmek, son derece yanlıştır. Bir ressamın elinden çıkan mükemmel eserler, ne derece onu tanıyabilirler? Kendileri bir sanat eseri olarak resim yapamazken “Ressam da resim yapamaz” demeleri ne kadar mantıklı olur?
Öte yandan, şu sınırlarını bile hayal edemediğimiz âlemin bir tek Zat tarafından idare edilmesi gözle görülür gibi açık bir hakikattir. Öyle ki, akıl ve şuur sahibi olan insan bile kendi vücudunu idareden acizdir. Vücudunda sadece karaciğeri dört yüzden fazla görev yaparken, o bunların dördünü bile sayamaz. Böyle birinin “Vücudumu ben kendim idare ediyorum” diyebilmesi gülünç bir iddia olur. Bizlerin de vücudunu idare eden, âlemi idare etmektedir.
Allah’ın azametiyle beraber sözgelimi bir sineğin kanadıyla da meşgul olması, aslında sonsuz bir kudretin lazımıdır. Güneş doğduğunda, ona mukabil olan ayna gibi bütün parlak şeylerde bir timsali meydana gelir, hepsini aynı anda aydınlatır, dışarıda bir tek fert bile kalmaz. Temsilde hata olmasın, bütün varlıklar Allah’a mukabil bir ayna gibidir, her birinde aynı anda tecelli eder, biriyle iştigali diğerlerine engel değildir.
Şeytan abes işlerle meşgul eder
“…Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar...” (Nisa Suresi, 119)
İslam öncesi cahiliye Arapları, dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa onun kulağını yararlar artık ondan faydalanmanın haram olduğuna inanırlardı. Böyle yapmakla, aslında Allah’ın helal kıldığını haram yaparlardı.
Ayrıca, putların önünde hayvanları kurban eder, onların putlar için bir adak olduğuna nişan olarak kulaklarını yararlardı.
Bu durumda ayetin muhtevasını, “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram yapacaklar, ibadet zannıyla şirke düşecekler” şeklinde anlayabiliriz.
Günümüzde de nice insan, şeytani bir desise sonucu batıl örften gelen yanlış uygulamaların içinde olabilmektedir. Mesela, bazı yörelerimizde çocuğun sünnet merasimi için “kirve” olur, bu kirve artık aileden bir fert gibi kabul edilir. Onun çocukları da sütkardeşi gibi evlenilmesi yasak hale gelir. Bu, sadece bir örftür ve mahremiyet ve nikâh yönünden bir ayrıcalık ve farklılık getirmez. Din, kirve sistemini emretmez, ama bunu red de etmez. Ancak helali haram, haramı helal kılacak şekilde uygulamaları da kabul etmez.
Şeytan fıtrata müdahale etmek ister
“…Onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler...” (Nisa Suresi, 119)
İnsanlar, şeytanın telkinleriyle Allah’ın yaratışına müdahale ederler. Bu, yaratışın şeklini veya bazı özelliklerini değiştirmek şeklinde olabilir. İnsanlar, şeytanın telkinleriyle, mesela:
-Fıtratı kemaline götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkaracaklar. Mesela, kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar, kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar.
-İhtiyaçtan ve zorunluluktan kaynaklanmayan estetik ameliyat yaptıracaklar.
-Fıtri ve helal olan evlilik yerine gayr-ı fıtri ve gayr-ı meşru olan evlilik dışı beraberliği esas alacaklar, temizi bırakıp pise koşacaklar.
-Hayat ciddi gayeler için verilmişken, ciddiyeti bırakıp eğlenceye heveslenecekler, görevlerini terk edip oyuna koşacaklar.
-İnsanın tabiatı şerefli iken, insan şerefine yakışmayan tavırlar benimseyecekler. Mesela, doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar.
-İnsan, yaratılışı gereği dine muhtaç iken, bunu değiştirip dini bir öcü gibi kabul edecekler, dinden ve dinin değerlerinden uzak kalacaklar.
Günümüzde insanın ve diğer canlıların genleriyle oynanması, ayetin şümulü çerçevesinde değerlendirilebilir. Bunlardan faydalı uygulamalar elbette vardır, ama bir kısmı art niyetle de yapılabilmekte, söz gelimi bir insana verilen bazı özel ilaçlar onu asıl fıtratından çıkarıp bir zavallı haline getirebilmektedir. Bu tür uygulamaların şeytanî olduğunda şüphe yoktur.
Hayatı şehveti tatmin olarak gören kimselerin, bu gayeyle kullandıkları haplar da fıtrata bir müdahaledir, zevk çılgınlığıdır.
Şeytan, batıl mabutlara taptırır
Hz. Süleyman’a muhteşem bir saltanat verilmişti. Öyle ki kuşlar bile emrinde idi. O devirde Yemen’de Belkıs isimli bir kraliçe vardı. İşte, hüdhüd isimli kuş Yemen’e gitmiş, oradaki insanların Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını görmüştü. Bunu Hz. Süleyman’a şöyle haber verir:
“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml Suresi, 24)
Şeytan, o devirde Sebe halkını güneşe taptırdığı gibi, aslında tarih boyunca insanların önüne daima batıl mabutları koymaya çalışmıştır.
Kur’an’ın bildirdiği gibi, bu batıl mabutlar “Bir takım isimlerden ibarettirler.” (Yusuf Suresi, 40) Yani mabut olduklarına dair hiçbir delil yoktur. Mabutluk payesini insanlar onlara vermiş, sonra da onlara tapmaya başlamışlardır. Mesela, İlahî bir sanat olan tabiatı, bazıları Allah yerine ikame ederler. Allah’ın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarından haber veren varlıkları “tabiatın eseri” olarak görürler.
“Biz her ümmet içinde ‘Allah’a ibadet edin, tağuttan sakının’ diye bir peygamber gönderdik” ayetinin bildirdiği gibi, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, tek Allah’a ibadeti temin etmektir. (Nahl Suresi, 36)
Ayette geçen “tağut” kelimesi, tuğyandan türemiş olup, “Allah’tan başka ibadet edilen batıl mabut” anlamındadır. Kendisine itaatte Allah’a isyan olan herşey, her insan “tağut” kavramına dâhildir.
Kur’an’ın bildirdiği gibi, bu batıl mabutlar,
-Hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmışlardır. Kendilerine zarar ve fayda vermeye güçleri yetmez. Ölüme, hayata ve tekrar diriltmeye malik değillerdir. (Furkan Suresi, 3)
-Kendilerine ibadet edenleri işitmez ve görmezler. (Meryem Suresi, 42)
-Onlara bir zarar veya bir fayda veremezler. (Enbiya Suresi, 66)
-İnsanlar gibi, onlar da birer abddirler. (A’raf Suresi, 194)
-Bunların mabut olduklarına dair hiçbir delil yoktur. (Hac Suresi, 71)
Kur’an’ın teşbihiyle, bu batıl mabutlardan bir fayda beklemek, “örümcek ağı” gibi en zayıf bir eve sığınmak gibidir. (Ankebut Suresi, 41) Böyle olmakla beraber, tarih boyunca insanlık âlemi bu “örümcek ağlarına” takılmaktan kurtulamamıştır.
Bu batıl mabutların başlıcaları şunlardır:
1-Şeytan
2-Nefs-i emmare (Heva)
3-Putlar
4-İnsanlar
1-Şeytan, bazılarının mabudu olmuştur. İbadetin itaat manasından hareketle, şeytanın dediğini yapan kimselerin ona ibadet ettiğini, yani ona kul ve köle olduklarını söyleyebiliriz. Ayrıca, bazı kişilerin doğrudan doğruya belli ibadet kalıpları içerisinde şeytana taptıkları, günümüzde de görülen bir durumdur.
2-Nefs-i emmare, nefsin terbiyeden geçmemiş şeklidir. Heva ise, nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, mücerret keyfidir. “Hevasını ilah edineni gördün mü?” ayeti hevanın batıl mabut oluşuna dikkat çeker. (Casiye Suresi, 23) Zira mabut emir verir ve emri yerine getirilir. İnsanın nefs-i emmaresi bazı şeyler emrediyor ve bu emirler aynen yerine getiriliyorsa, o nefsin ve nefsin hevasının batıl bir mabut haline geldiği ortadadır.
Üstteki ayet, Hüda’ya tabi olmayı bırakıp hevaya itaat edenin durumunu anlatır. Böyle bir insan “ilahını hevası ittihaz etmiş, hakkı düşünmeyip keyfi ne isterse onu mabut edinmiş, kendi zevkinin sefasına düşmüştür.” Bu kişi, dinini heva üzerine bina eder, artık hiçbir delili görmez ve kulak asmaz.
3-Putlar, tarih boyunca insanlığın önünden hiç eksik olmamıştır. Bunların bir kısmı insanlar tarafından yapılmıştır. Tahtadan, taştan, gümüşten vb. şeylerden yapılan suretlilerine “sanem”, sureti olmayanlara ise “vesen” adı verilir. İlkel kabile dinlerindeki totemlerden, günümüzün sözde medenilerinin önündeki “modern putlara” varıncaya kadar putperestliğin değişik tezahürlerini görmek mümkündür.
İnsanların büyük bir ekseriyeti Allah’ın varlığını kabulle beraber, genelde O’nun sıfatlarında ihtilafa düşerler. “Biz bunlara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyen cahiliye Arab’ı, aslında Allah’ı kabul etmektedir. (Zümer Suresi, 3) Fakat onun itikadında, Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lazımdır. İşte putlar bu sembol olmuş, tarih boyunca nice insan putlara tapmaktan kurtulamamıştır. İneği kutsal kabul eden bir Hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir Budist, herhalde bunlarda ilahi bir sembol görmekte, o şekilde bunlara ibadet etmektedir.
Pek çok insan, Allah’ı bir mahlûk olarak tasavvur eder, hemen karşısında görüvermek ister. “Ey Musa! Allah’ı açıktan görmedikçe sana inanmayacağız” diyen Hz. Musa’nın kavmi buna güzel bir misaldir. (Bakara Suresi, 55)
Hamdi Yazır üstteki ayetle ilgili şu orijinal yorumları yapar:
“Böyle duyularıyla muhatap olduklarından başka birşey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayan, inanmak istemeyenler, asasız yürüyemeyen âmâlara benzerler. Mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Nazarlarında manevi şeyler sadece akıllarıyla ulaştıkları; mücerret şeyler ise birer vehim kabul edilir. Tapmak için mücessem şeyler ararlar. Bulamazlarsa yaparlar, ona taparlar, ondan imdat ararlar. Çünkü insanlarda ibâdet fıtrî bir kanundur, bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek mabudu göremeyince, kalplerinden, akıllarından kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar...”
Hamdi Yazır’ın “hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar” sözü, birçok telmihler ihtiva eder. Şöyle ki:
Hz. Musa zamanındaki Mısırlılar, günümüz Hinduları gibi öküze kutsallık vermiş bir kavimdi. Uzun yıllar Mısır’da esir kalan Hz. Musa’nın kavmi de bu batıl inançtan etkilenmişti. Öyle ki, hak dine girdikten sonra bile bu inancın etkisinden kurtulamamışlardı. Hz. Musa Tur’a gittiğinde, Samiri isimli birisi ziynet eşyalarından bir buzağı yaparak “İşte sizin ve Musa’nın ilahı!” diye ilan ettiğinde Musa’nın kavmi buzağıya tapmakta tereddüt etmemişti. (Taha Suresi, 83-97)
Keza, Bakara Suresi’nde anlatılan olayda, Cenab-ı Hak İsrailoğullarına bir sığırı kesmelerini emretmesinde, sığırperestliğin kaldırılması mesajı vardır. (Bakara Suresi, 67-74) Yani, öküz tapınılacak bir mabut değil, Hak Mabut olan Allah’tan insanlara, isterlerse kesip yiyebilecekleri bir nimettir.
Puta tapmanın bu tarihi manzaraları yanında, “çağdaş!” görüntüleri de vardır:
Anlatılır ki, Güney Afrikalı bir profesör, bazı araştırmalar için Hindistan’a gelir. Hintli meslektaşıyla trenle giderlerken, tren istasyon dışında bir yerde durur. Bekleyiş uzayınca Güney Afrikalı sebebini sorar.
Hintli meslektaşı “Sebebini bilmiyorum ama gidip bir sorayım” der. Döndüğünde “Merak edecek bir şey yok. Tren yoluna bir inek uzanmış, kalkınca yola devam edilecek.” der
Bunun üzerine Güney Afrikalı Profesör “Hayret, 20. y.y.da hala ineğe tapılabiliyor!” deyince Hintli Profesör sorar:
“Peki, sizde hiç böyle şeyler yok mu?”
Güney Afrikalı biraz düşününce beyninde şimşekler çakar ve ürpererek şu cevabı verir:
“Haklısın dostum, bizde de var. Hatta bizim durum sizden de kötü. Sizin inek birazdan kalkar ama bizde öyle inekler var ki, yıllar geçse bile yine yerlerinden kalkmazlar.”
4-Şahısların putlaştırılması iki şekilde olur:
1-Despot insanların başkalarını kendilerine kul-köle yapmaları.
2-Önder insanların zamanla mabut kabul edilmesi.
Birincinin en tipik misalini Firavun’da görebiliriz.
“(Firavun) kavmini istihfaf etti, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir kavim idi” ayetinin bildirdiği gibi, Firavun kavmini hafife alır, onların idrakleriyle oynar. (Zuhruf Suresi 54) “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyerek kendisine mutlak itaate sevk eder. (Naziat Suresi, 24)
Önder insanların zamanla putlaştırılmasının en bariz örneğini Hıristiyanların Hz. İsa’ya bakışlarında görmek mümkündür. Allah’ın bir kulu ve resulü olan Hz. İsa, zamanla bazılarınca ulûhiyetin bir rüknü olarak görülmeye başlamış, mabudiyetten kendisine hisse verilmiştir. Hâlbuki Allah’tan başka hiçbir şey ibadet edilmeye layık değildir. Bir taş mabut olmaktan uzak olduğu gibi, en büyük bir insan da yine mabudiyetten uzaktır. Zira her varlık Allah’ın mahlûkudur.
Şeytan namazda vesvese verdirir
Namaza yeni başlayan birisi, bir din âlimine sorar: “Hocam, eskiden namaz kılmazken şeytan benimle uğraşmazdı, ama namaz kılmaya başladıktan sonra bana sürekli vesvese veriyor, acaba nedendir?”
Din âlimi şöyle cevap verir: “‘Meyveli ağaç taşlanır’ derler. Eskiden meyven olmadığı için şeytan seninle fazla uğraşmamış, ama şimdi meyveli ağaç gibisin, meyvelerini düşürmeye çalışıyor. Nitekim deniz korsanları, hazine taşıyan gemilere saldırırlar, hırsızlar zengin evleri kollarlar.”
Namaz kılan hemen herkes, namaz esnasında şeytanın vesvese vermesinden şikâyetçidir. Namaz kılmak müspet bir eylemdir, namaz kılmamak ise eylemsizlik. Şeytan, insanların müspet işler yapmalarından rahatsız olduğundan bilhassa namaz gibi ibadetlerde insanlarla çok uğraşır. Elinden gelse namaz kıldırmamak ister. Bunu yapamayınca namazın kalitesini düşürmeye çalışır. Ya vaktinde kıldırmaz veya namaz esnasında o kimsenin hayaline lüzumsuz şeyler getirir.
Peygamber Efendimiz şöyle bildirir:
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: ‘Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla’ diyerek namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rekât namaz kıldığını bilemez olur.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk, 11)
Bazıları şeytanın vesvesesi sonucu, tam bir cehaletle, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda “Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.” şeklinde bir düşünce içinde olabilirler. Mesela yeni büluğa ermiş biri, şeytanî bir vesveseyle “yetmiş yıl yaşasam elli beş sene namaz kılmam gerekecek. Bu ise kılmakla bitmez” diyebilir. Hâlbuki bu insan her gün sadece beş defa namaz kılacaktır. Hatta namazı eda ettiğinde diğer vakit girinceye kadar hiçbir namazla mükellef değildir.
Evlenecek bir bayan, ömür boyu yıkayacağı tabakları birden bir dağ gibi karşısında görse, herhalde evlilikten vazgeçer. Hâlbuki her gün sadece üç-beş tabak yıkayacaktır.
Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“…Namazı kıl. Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut Suresi, 45)
Bu ayeti okuyan bazı kimselerin hatırına şöyle bir vesvese gelebilir:
“Bazı insanlar var, namaz kılıyorlar ama hayâsızlıktan ve kötülükten de pek kurtulamamışlar. Bu durumda ayeti nasıl anlamak gerekir?”
Namaz kılan kimse hayâsızlıktan ve kötülükten uzak kalamamışsa, kıldığı namazda problem var demektir. Hakkı verilerek kılınan bir namaz gerçekten hayâsızlıktan ve kötülükten insanı korur.
Bununla beraber şu nokta da önemlidir:
Acaba hayâsızlık ve kötülük, namaz kılanlar arasında mı yaygın, yoksa kılmayanlar arasında mı?
Bu durum insafla araştırıldığında namaz kılan kimselerin kılmayanlara nispetle hayâsızlıktan ve kötülükten daha uzak oldukları görülecektir. Mesela içki içmek veya zina gibi günahlar namaz kılanlar arasında çok az görülür, kılmayanlar arasında ise son derece yaygındır.
Şeytan esnetir
Esnemek gevşekliğin ve tembelliğin göstergesidir. Peygamber Efendimiz “Esnemek şeytandandır” buyurur. (Müslim, Zühd, 56)
Buna rağmen insan uykusuzluk ve yorgunluk gibi sebeplerle esneyebilir. Böyle hallerde bunu engellemeye çalışması uygun olur. Üstteki hadisin devamında Peygamberimiz şöyle der: “Binaenaleyh sizden herhangi biriniz esneyeceği zaman gücü yettiği kadar onu tutsun.”
Peygamber Efendimiz bir başka hadislerinde şöyle der:
“Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere ‘Haydi sana uzun bir gece, yat uyu!’ diye vurur. Şayet o kimse gece uyanarak Allah’ı anarsa düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Eğer Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyuşuk ve tembel bir şekilde sabahlar.” (Buhari, Teheccüd, 12)
İnsanı tembelliğe sevk eden hallerden birisi, fazla yemektir. Tıka basa dolu bir mide, bütün vücudu kendiyle meşgul edeceğinden o kimsede ilim ve hikmete yer kalmaz. Konuşsa gevşek konuşur, dinlese esneyerek dinler, çalışsa verimli çalışamaz. Peygamber Efendimiz karnını tamamen doyurmaz ve şöyle buyururdu:
“Mü’min, karnını tamamen doyurmaz.” (Dârimî, Vesâyâ, 1)
Az yemek; insana tembellik, uyuşukluk ve ahmaklık veren fazla uykuyu giderir. Çok yiyenin gafleti artar. O yüzden Peygamberimiz az yeme hakkında ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur:
“Âdemoğlu, midesinden daha fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Şayet birkaç lokma ile yetinmeyip mutlaka midesini dolduracaksa, hiç olmazsa onu üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine.” (Tirmizî, Zühd, 47)
Şeytan secde ettirmemeye çalışır
Secde, namazın rükünlerinden biridir. Ayrıca, Kur’an’daki bir secde ayetini okuyan veya dinleyen Müslüman’a secde yapması vacip olur.
Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar?” (İnşikak Suresi, 20-21)
Kur’an-ı Kerîm’de on dört yerde secde âyeti bulunmaktadır. Bunlar şu ayetlerde yer alır:
A’raf, 206; Ra’d, 15; Nahl, 50; İsrâ, 109; Meryem, 58; Hac, 18; Furkân, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussilet, 37; Necm, 62; İnşikâk, 21 ve Alak, 19.
Şeytan, Hz. Âdem’e secde etmediği gibi, Âdemoğullarının Allah’a secde etmelerinden rahatsız olur. Peygamber Efendimiz bunu şöyle haber verir:
“Âdemoğlu secde ayetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve ‘Vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolundu ve hemen secde etti; ona cennet var. Ben de secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bana da cehennem var’ diyerek oradan kaçar.” (Müslim, İman, 35)
Allah’a secde etmeyen şeytan, insanların da secde etmelerine mani olmak ister. Öyle ki, Allah’a imanı olan bazı insanlara şöyle bir vesvese verir:
“Allah’ın senin secdene ne ihtiyacı var. Secde, Ona saygıyı göstermek içindir, sen zaten saygılı birisin. Senin kalbin temiz, bu sana yeter de artar bile…!”
Gerçekten de Allah’ın bizim secdemize de başka bir ibadetimize de ihtiyacı yoktur. Yaratanın yarattığı varlığa muhtaç olması elbette düşünülemez. Ama insanların ibadet ve secdeye ihtiyacı vardır. İnsan bu şekilde kula yakışır bir tavra girer, kibir, gurur gibi kötü hallerden kurtulur.
Aslında bütün varlık âlemi secde halindedir:
“Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğu Allah’a secde eder…” (Hac Suresi, 18)
Ayette anlatılan secde, onların Hakka boyun eğmelerini, itaat etmelerini anlatır.
Secde, kulun Rabbine en yakın hâlidir. Kâinatı emrine veren Zatın huzurunda tükenmez bir varlığa kavuşmaktır.
Şeytan yanlış zaviyeden baktırır
Şeyh Sadi şöyle der:
“Tabiatında kusur görmek olan biri, tavus kuşuna da baksa onun çirkin ayaklarını görür.”
Tavus kuşu, en güzel görünüme sahip kuşlardan biri olmakla beraber, sadece ayağı canibinden bakılırsa çirkin bir kuş olarak görülebilir ve gösterilebilir. Ama bir bütün olarak nazar edilirse, muhteşem bir kuş olarak karşımızda arz-ı endam edecektir.
İslamiyet, tavus kuşu misali gayet güzel olmakla beraber, kölelik, bazı durumlarda iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denk sayılması, dörde kadar evlilik izni bulunması gibi durumlar bazılarınca tenkit konusu yapılabilmektedir. Aslında bunların tamamının net açıklamaları da vardır. Ama gerek insî ve gerek cinnî şeytanlar özellikle bu meseleleri nazara vererek İslam dinini çirkin gösterme telaşı içerisindedirler. Hâlbuki gerek bu meseleler ve gerekse benzeri diğer meseleler, değil İslam için bir kusur olmak, aksine onun güzelliğini ve mükemmelliğini göstermektedir.
Öte yandan, bin kapısı olan bir sarayın 999 kapısı açık, biri kapalı olsa, o saraya girilemeyeceği iddia edilemez. Ama şeytan, devamlı surette kapalı olan bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Bu meselelerin bazı kimselerce açıklamasının bilinmemesi, mantıklı bir açıklaması yok anlamına gelmez. Ama şeytan ve yandaşları, devamlı böyle meselelere dikkat çekerek insanları İslam dini hakkında önce şüpheye, ardından inkâra sevk etmek isterler.
Mesela, Allah’a imanla alakalı binler, hatta sayısız delil varken, şeytan zayıf bir noktadan baktırır, inkâr ettirmeye çalışır.
Şeytan, “tarafsızlık” perdesi altında insanları dalalete sevk eder
İnsanlar eşya ve olaylar karşısında ya objektif veya sübjektif tavır sergilerler. Sübjektiflik ve objektiflik, diğer bir deyimle öznellik ve nesnellik birbirine karşıt kavramlardır. Objektiflik, eşya ve olayları olmasını özlediğimiz gibi değil, gerçekte oldukları gibi görüp kabullenmektir. Sübjektiflik ise, verilen hükmün, varılan sonucun kişinin şahsiyet yapısına, özlemlerine, değer yargılarına göre olması, bu ölçülere göre değerlendirilmesi ve eşyanın özellikleriyle ilgisi bulunmamasıdır.
Bu tarif açısından baktığımızda, “objektif olmak güzel, sübjektif olmak ise çirkindir” diyebiliriz. Ama şeytan, bir kısım insanları “objektiflik damarından” yakalar. Mesela, İslam’a inanan, ama felsefi araştırmalar da yapan birine şöyle der:
“Sen İslam’ı bir bütün olarak kabul ettin, ya İslam dini gerçekte Allah’ın dini değilse? Niçin hiç şüpheyle bakmıyorsun? Bilimsel bakış şüpheyi gerekli kılar! Senin gibi aydın birisi böyle gözü kapalı hemen kabul etmemeli!”
Bu şeytanî vesveseye karşı şu gibi esasları bilmekte yarar vardır:
- Bedihi, yani son derece açık meselelerde şüphe etmek, bir aşırılıktır.
- Her şeye, hatta en bedihî şeylere bile şüpheyle bakmak nasıl bir aşırılıksa, şüpheye hiç yer vermemek de bir başka aşırılıktır. Özellikle, ilmi gerçeklerin ortaya çıkmasında metodik bir şüphenin özel bir önemi vardır. Böyle bir şüphe, insanı tahkike sevk eder, körü körüne kabulden kurtarır.
-Şüphe, gaye değil, gerçeği bulmak ve yakînî bilgiye ulaşmak için bir vasıta olmalıdır.
-Bazen tarafsız olmak, bertaraf olmayı netice verir. Bir insan kendi tapulu evi hakkında “Bu ev benim ama, aslında benim olmayabilir de” demez. Dediği zaman evinden olur. Onun gibi, inanmış olduğu meselelerde “Aslında böyle olmayabilir” ihtimaliyle aşırı şüpheye düşmek, kendisini zamanla “böyle değil” neticesine vardırabilir.
Şeytan taklide sevkeder
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman, ‘Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa, ona tabi oluruz.’ derler. Ya şeytan onları cehennem azabına çağırıyorsa, yine onlara mı uyacaklar?” (Lokman Suresi, 21)
Taklit, delil olmaksızın bir sözü kabul etmektir. Başkasını körü körüne taklit edene “mukallit” denir. Bu tür taklit, mühim bir şahsiyet zaafıdır ve gerçeğe ulaşmaya büyük bir engeldir.
Taklit, başkasına benzemeye çalışmaktır. Genelde büyüklerin hal ve hareketleri taklit edilir. İyi yolda olanları taklit, iyi bir haslettir. Kötü yolda gidenleri taklit ise, büyük bir felaket...
Kur’an-ı Kerim, körü körüne taklidi şiddetle reddeder. Mesela, şu ayete bakalım:
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduksa ona uyarız’ dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez kimselerse, yine mi onlara uyacaklar?” (Bakara Suresi, 170)
Hamdi Yazır ayetin yorumunda şöyle der:
“Uyma sebebi, eskilik -yenilik veya atalar yolu olup olmamak değil, emr-i hakka mutabık, delil-i hakka muvafık olmaktır. Hakkın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Bilakis, Hakk’ın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere, atalar dahi olsa yine uyulmaz.”
“Ey Rabbimiz, biz efendilerimize, büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar...” diyerek cehennemde feryat edenleri anlatan ayet ise, taklidin diğer âlemdeki akıbetini haber verir. (Ahzab Suresi, 67)
Esas olan, taklit değil, tahkiktir. Yani, inceleyip araştırarak bizzat gerçeğe ulaşmaktır.
Körü körüne taklit, dinen kınanmıştır.
Batıl atalar yolunu körü körüne izleyenleri kınayan ayetin devamında, Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“Kâfirlerin hali, çobanın sözünü anlamayan, ancak bağırıp çağırışını işiten hayvanlara benzer. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık akıl etmezler.” (Bakara Suresi, 171)
Beydavi’nin yorumuyla: “Taklit içinde olan kâfirler, zihinlerini kendilerine okunana vermezler. Onlara anlatılana dikkat etmezler. Bu durumda onlar, sesi duyup da manayı anlamayan hayvanlara benzerler.”
Mukallit insanlar, başlarında iyi bir çoban olursa rahat ederler. Yoksa kimliksiz, şahsiyetsiz bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar. Kendi başlarına karar veremezler. Kendi akıllarını kullanamazlar.
Taklidi reddeden bir dinin mensupları arasında, körü körüne taklit hastalığının olmaması gerekir. Fakat her nasılsa, özellikle cehaletin hâkim olduğu çevrelerde, Müslümanlarda da bu tür taklit görülmektedir. “Ağam bilir.” “Şeyhim söylüyorsa doğrudur.” “Liderim söylemişse doğru demiştir.” şeklindeki yaklaşımlar, gerçeklerin örtülmesini netice verir. Zira İslam’da peygamber dışında hiçbir şahsın masumiyeti söz konusu değildir. Her insan yanılabilir ve hata edebilir. Gerçekten büyük olan zatlar, hiçbir zaman kendilerini hatalardan uzak görme ve gösterme cihetine gitmezler. Bir kusur işlediğinde veya farkına varmadan yanıldığı ortaya çıktığında, bunlar hemen tövbe ile hakka yönelirler. Yanlışta ısrar yanlışını yapmazlar.
Bu konuda, Bediüzzaman şu hatırlatmada bulunur:
“Hiçbir müfsid ‘Ben müfsidim’ demez, daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür Evet, kimse demez ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor.”
Şeytan yaldızlı sözler söyler
Şeytan, insanları aldatmak için yaldızlı sözler söyler. Kur’an bunu şöyle bildirir:
“Biz böylece, her peygambere ins ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için yaldızlı sözlerle vesvese verirler.
Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak.
Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalpleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.” (En’am Suresi, 112-113)
Peygamber insanları Allah’a davet ederken, ins ve cin şeytanları bir kısım yaldızlı sözlerle insanları o yol hakkında şüpheye düşürüp dinden soğutmak isterler. Mesela, şöyle derler:
-İslam dini hak bir din ise Müslümanlar yüzyıllardır ekonomik yönden neden perişan haldeler?
-Falanca namaz kılıyor ama ahlakı bozuk. Demek ki din bunlara güzel ahlak vermiyor!
-İçki neden haram olsun ki? Üzümü Allah yaratmışsa, ondan yapılan şarabın da helal olması gerekmez mi?
Böyle yaldızlı sözler, nice insanın İslam dinine şüpheyle bakmasına neden olur ve onların İslam’dan yararlanmalarının önüne geçer. Hâlbuki tüm bu soruların çok net cevapları vardır. Ama bunlar bilinmeyince insanlar şeytanın vesveselerine aldanabilmektedirler.
Şeytan değer ölçülerini alt üst eder
Rahmanın ve şeytanın değer ölçüleri birbirine zıttır. Bundan dolayı şeytan değer ölçülerini alt üst etmek ister, harama helal, helale haram hükmü verir.
Mesela, Hak dine inanmak ve ona göre yaşamak insanın tabiatında vardır. Ama şeytan ve yandaşlarına göre “Din bir afyondur, insanları uyuşturur, miskinleştirir.”
İlahi bir hüküm olarak içki “Şeytanın amelinden bir pisliktir.” Ama şeytana göre içki hayatın bir parçasıdır. Hatta şeytana köle olanlar nezdinde içki “Medeniyetin bir lazımıdır. İçki içmeyen biri çağdaş olamaz.”
İlahi bir hüküm olarak rüşvet almak yasaktır, günahtır. Ama şeytana göre rüşvet almamak bir enayiliktir.
Bundan dolayı şu dua, ümmetin meşhur dualarından biri olmuştur:
“Allah’ım bize hakkı hak olarak göster, ona tabi olmakla rızıklandır.
Bâtılı da bâtıl olarak göster, ondan kaçınmakla rızıklandır.”
Şeytan insanların arasını açar
İnsan, çıkarına düşkün bir mahiyette yaratılmıştır. Bunun sonucu olarak, insanlar kendi aralarında “çıkar çatışması” yaşarlar.
Din, insandaki bu çıkarına düşkünlüğü terbiye ederek, onları birbirleri için fedakârlık yapan kimseler haline getirmeyi hedefler. Yüce Allah şöyle der:
“Mümin kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.” (İsra Suresi, 53)
Nesep yönünden aslında bütün insanlar birbirinin kardeşidir. Çünkü hepsi Hz. Âdem’in torunlarıdırlar. Ama şeytan bu akrabalığı unutturur, onları birbiriyle boğuşturur.
Mesela, ırkçılığı kötüler, bazılarına, “En üstün ırk sizsiniz, siz asil bir milletsiniz. Diğer milletler size hizmet etmeli” der, onları istilacı yapar.
Din, inananları kardeş olarak ilan etmesine rağmen, onlar arasında bölücü fikirler yayar, mümini mümine düşman yapar. Öyle ki, bu düşmanlık zaman zaman savaşa kadar uzanabilir. Veya aralarında meydana gelen küçük meseleleri öyle büyütür ki tarafların birbirlerine sevgi ve hürmetleri kalmaz.
Hatta aynı anne-babadan olan nesebi kardeşleri bile, mesela küçük bir miras meselesinde birbirlerine düşman hale getirebilir.
Şeytan korkutur
Şeytan, insanları korku damarından yakalayıp hayırlı işlerden alıkoymak ister. Bunun farklı tezahürleri olabilir. Kur’an ayetleri bu noktada da bizlerin ufkunu açmaktadır. Mesela:
1-”Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin işlere teşvik eder.” (Bakara Suresi, 268)
“Allah yolunda vermek”, dinde önemli bir esastır. Ama şeytan buna engel olmaya çalışır, “Verirsen malın azalır. Hem niye vereceksin ki?” der.
Hâlbuki vermekle mal azalmaz. Her ne kadar azalsa da Allah onu bereketlendirir. Kuyunun suyu alındıkça yerine yenisi gelir, alınmazsa durgunlaşır ve kokuşur. Ağacın dalları budandıkça daha da kuvvetlenir, bol ürün verir.
2- “İki ordu karşılaştığında içinizden dönenler var ya; yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Bununla beraber, Allah onları bağışladı. Şüphesiz Allah, Gafur’dur, Halîm’dir.” (Al-i İmran Suresi, 155)
Ayet Uhud Savaşı ile ilgilidir. Savaşın başında şeytanın vesvesesiyle iki kabile geri dönmek isterler.
Savaş meydanı, aynı zamanda şeytanla mücadele meydanıdır. Meydanda savaş olmadan önce, kalplerde bir savaş yaşanır. Şeytan, kalpteki “lümme-i şeytaniye” denilen merkezden yaptığı yayınlarla, ehl-i imanı korkutmaya, savaştan ürkütmeye çalışır. Zaman zaman da netice alır. Meydanda savaş devam ederken, kalpteki savaş da devam eder. Meydanda savaş biter, ama kalpteki savaş bütün şiddetiyle yine sürer.
3-“(Size o haberi getiren) ancak şeytandır, o sadece kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.” (Al-i İmran Suresi, 175)
Bu ayet de Uhud Savaşı’yla alakalıdır. Müslümanlar Uhud’da bir mağlubiyet yaşarlar. Ebu Süfyan, Uhud’dan ordusuyla ayrılırken, Hz. Peygamber’e şöyle seslenir.
“Bedir’in intikamını aldık. Seneye Bedir’de buluşalım.”
Rasulullah, “İnşallah” der.
Belirlenen vakit geldiğinde, Ebu Süfyan ordusuyla yola çıkar. Fakat içine bir korku düşmüştür, geriye dönmek ister. Yolda Nuaym b. Mesud’la karşılaşırlar. Onu Medine’ye caydırıcı propaganda yapması için gönderir. Nuaym b. Mes’ud, Medine’ye gelir ve “Ebu Süfyan, karşısında dayanılmaz bir orduyla yola çıkmış, geliyor. Vallahi, bir tekiniz sağ kalmazsınız” der.
Rasulullah, bu tarz propaganda karşısında, sahabelere: “Ben tek başıma da olsa karşı çıkacağım” diyerek kararlılığını gösterir. Sahabelerle beraber Bedir’e gelir, sekiz gün orada kalır, alışveriş eder, dönerler. Bu sefere, Sevik Gazvesi denilmiştir.
Kur’an-ı Kerîm, şu ayetleriyle bu gazveye işaret eder:
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine ‘Düşmanlar sizin için toplandı, onlardan korkun’ dediklerinde, imanları ziyadeleşip şöyle dediler: ‘Hasbünallah ve ni’me’l-vekil’ (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir).
Böylece, Allah’tan bir nimet ve bir lutfa mazhar oldular. Kendilerine hiç bir keder dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Allah çok büyük lütuf sahibidir.” (Al-i İmran Suresi, 173-174)
Şeytan, insana kusurunu itiraf ettirmez
Şeytan ilahi emre karşı geldiğinde bunun sebebi sorulunca, “Hata yaptım, affet” demek yerine isyanını savunmaya çalıştı. Demek ki, kusurunu itiraf etmemek şeytani bir haslet, kusurunu kabullenip af dilemek ise çok güzel bir meziyettir. Kusuru kusur olarak gören o kamburdan kurtulmaya çalışır, ama kusurunu itiraf etmeyen biri, ondan kurtulamaz.
Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah bizi defalarca tövbe ve istiğfara çağırır. Hatta Peygamber Efendimize şöyle emreder:
“Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah’a istiğfar et. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed Suresi, 19)
Peygamber Efendimiz kendileri istiğfara devam etmiş, ümmetini de teşvik etmiştir. (Buhârî, Daavât 3)
Peygamber Efendimiz: “Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum” der. Başka bazı hadislerde Hz. Peygamber’in günde yüz defa istiğfar ettiği belirtilir. (Müslim, Zikr, 41; Ebû Dâvud, Vitr, 26)
Hz. Ebû Hüreyre şöyle der:
“Peygamberden daha çok istiğfar edeni görmedim.”
Aslında peygamberler masumdurlar. Peygamber Efendimizin günde en az yetmiş kez istiğfar etmesi, günahından dolayı olmayıp ümmetine hüsn-ü misal olması içindir.
Bir de, yapılan her işin bir “ideal şekli” vardır. İnsan -velev güzel şeyler de yapsa- bu ideal şekli yakalayamama endişesiyle istiğfar eder ve etmelidir. Peygamber Efendimizin istiğfarına bu açıdan da bakılabilir.
Şeytan yüzüstü bırakır
Şeytan, insanları harekete geçirir, ama onları yarı yolda bırakır, hem de yüzüstü bir şekilde…
Kur’an’da bunun bir örneğini Bedir Savaşı anlatılırken görürüz. Şöyle ki:
İnsanları saptırmak için her türlü fırsatı değerlendiren şeytan, Bedir Savaşı’nda da iş başındadır:
“O zaman şeytan, onların (Mekke müşriklerinin) yaptıklarını allayıp, pullayıp şöyle demişti: ‘Bugün, insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Ben de size muhakkak yardımcıyım.’ Fakat iki ordu karşı karşıya görününce, arkasını dönüp kaçarak dedi: ‘Ben kesinlikle sizden uzağım. Çünkü ben, sizin göremeyeceğiniz şeyleri (melekleri) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah’ın azabı çok şiddetlidir.’“ (Enfal Suresi, 48)
Ayetlerin açıklaması olarak, “Şeytan, Bedir Savaşı öncesi Süraka b. Malik şeklinde görülerek, Mekkelileri savaşa teşvik etti” şeklinde bazı rivayetler vardır. Bu, adı geçen şahsın şeytandan aldığı ilhamla bunları söylemesi anlamında olabilir.
Ayrıca, şeytanın böyle vesvese vermesi için illa bir şahıs suretinde görülmesi lazım gelmediği unutulmamalıdır. Dolayısıyla Mekke müşriklerini aldatmasını, diğer insanları aldatması şeklinde değerlendirebiliriz. Şeytan, müşrikleri havalandırmış, gururlandırmış, melekler ordusunu görünce de, korkup kaçmıştır. Şeytanın bir katile adam öldürtmesi, bir hırsıza mal çaldırmasıyla, Bedir Savaşı öncesi müşriklere “Bugün kimse sizi yenemez...” şeklinde onları gurura sevk etmesi arasında herhangi bir fark söz konusu değildir.
Şeytanın insanı yüz üstü bırakması konusunda Kur’ân-ı Kerim şöyle der:
“Tıpkı şeytanın meseli gibi ki, hani insana ‘küfret’ dedi de, o insan küfredince ‘Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbı olan Allah’tan korkarım’ dedi.” (Haşr Suresi, 16)
Ayet, iniş sebebi itibariyle Medine münafıklarının Beni Nadir Yahudilerini savaşa teşvikleriyle alakalıdır. “Yemin ederiz, eğer siz çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye itaat etmeyiz. Şayet sizinle savaşılırsa, muhakkak size yardım ederiz” demişler, fakat savaş patlak verince onları yüzüstü bırakıvermişlerdir. (Haşr Suresi, 11-12)
İşte şeytanın hali de böyledir. İnsanı kötülüğe teşvik eder. Bunu yaparken de insanın hayrını istiyormuş gibi davranır. Fakat o insanı küfre atınca, artık ondan teberri eder, yüz çevirir.
Çoğu âlime göre bu teberri kıyamet gününde olacaktır. Zahire uygun olan da budur.
Bazı âlimler ise, şeytanı İblis, ayette bildirilen insanı ise, Ebu Cehil olarak açıklamışlardır. Ebu Cehl’in, şeytanın aldatmasına kurban gidenlerden olduğunda tereddüt yoksa da, ayette bu hususi manaya kesin bir delalet olmadığı aşikârdır.
Esasen din bir imtihandır. Elmas gibi ulvi ruhlarla, kömür gibi süfli ruhların birbirinden ayrılması gerekir. Bu ayrışma ameliyesi için şeytan ve ekibine görev düşmektedir.
Şeytan içki ve kumara teşvik eder
“İçki, kumar, putlar, fal okları şeytanın amelinden bir pisliktir. Bundan kaçının ki kurtulasınız. Şüphesiz şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide Suresi, 90-91)
İçki ve kumar, ilk devirlerden beri hemen her toplumda görülen muzır birer illettir. Günümüzde ise, adeta çılgınlık boyutlarına varmıştır. Vatandaşlarını zararlı şeylerden koruması gereken devletler bile -tabir yerindeyse- şeytana kanmış, devlet eliyle içki fabrikaları açılmış ve kumara izin verilmiştir. Hâlbuki uyuşturucuyla mücadele eden devlet, bu ikisiyle de mücadele etmesi gerekir.
Ayette içki ve kumarın bazı zararlarına şöyle dikkat çekilmiştir:
1- İçki ve kumar, insanlar arasında kin ve düşmanlık meydana getirir.
2- İçki ve kumar, Allah’ı anmaktan alıkor.
3- İçki ve kumar, namaz gibi ibadetlere engel olur.
Sarhoş insan, problemli insandır. Aklî melekeleri iyi çalışmaz. İnsanlarla geçimi iyi değildir. Mutlu bir aile hayatı yaşayamaz.
Mealde “kumar” şeklinde ifade edilen kelime, ayette “meysir” olarak geçer. Bu kelime, başta kumar olmak üzere “milli piyango, toto, loto…” gibi bütün kolaydan kazanılan haram kazançları içine alır. İslam’da esas olan çalışmaktır. Bunlar gibi kolaydan kazanılan şeylerde ise, bazılarının sırtından başkalarını zengin yapmak esası vardır.
Kumar oynayan kimse daima streslidir. Başkalarının kaybetmesini esas alarak yaşadığından, bencildir. Kumarda kazandığında bile zarardadır. Çünkü haysiyet, şeref, güzel ahlak gibi nice değerlerini, kazanırken kaybetmektedir.
İçki ve kumarla beraber ayette yasaklanan iki şey daha vardır: Putlar ve fal okları.
Her çeşidiyle putlar, günümüzde de devam etmektedir.
Fal oklarının yasaklanması, aslında her türlü falın yasaklanmasıdır. Cahiliye döneminde Araplar okları kur’a şeklinde çeker ve bunlardan gelecekle alakalı işaretler çıkarmaya çalışırlardı. Yolculuk, ticâret, evlenme gibi önemli işleri yapmak isteyen kimse, sonucun hayırlı olup olmayacağını anlamak için şans oku çekerdi. Şans okları, Kureyş’in en büyük putu olan Hübel’in bekçisinin elindeki torbada bulunurdu. Şans oku çektirmek isteyen, Hübel’in önüne gelir, bekçiye bir ücret verir, bekçi de torbasından bir ok çekerdi.
Çekilen bu oklara göre hareket edilir; mesela “Rabbim bana emretti” oku çıkarsa o iş yapılır, “Rabbim beni menetti” oku çıkarsa ondan vazgeçilirdi.
Şeytan unutturur
Unutmak, insana arız olabilen zaaflardandır. Unutmanın en kötüsü ise, Allah’ı ve ahireti hatıra getirmemek, dünyaya gönderiliş gayesine aykırı işler yapmaktır. Bu ise, kelimenin tam anlamıyla bir gaflettir.
Bazı insanlar iman etmedikleri halde kendilerini müminmiş gibi gösterirler. Cenab-ı Hak bu münafıklarla alakalı şunu haber verir:
“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbidir. İyi bilin ki şeytanın hizbinde olanlar tam bir hüsrandadır.” (Mücadele Suresi, 19)
Nefsin önemli zaaflarından birisi unutmaktır. İlk insan Hz. Adem’e “yasak ağaca yaklaşmaması” emredilmiş, fakat o, bu emri unutarak yaklaşmış ve ağacın meyvesinden yemiştir.
Âdem’in bu tabiatı bütün evladında da aynen vardır. Yani insan unutkan bir varlıktır.
Faraza, dün ne yediğini unutur, arkadaşına verdiği sözü unutur, randevusunu unutur…
Fakat bütün bu unutma türleri içerisinde en dehşetlisi insanın Allah’ı unutması, O’na verdiği sözü unutması, Allah’ın emir ve yasaklarını unutmasıdır. Böyle bir unutkanlık tam bir gaflet halidir. Böyle gafiller hakkında Allah şöyle buyurur:
“O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı unuttular, Allah da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu.” (Haşr Suresi, 19)
Artık onlar nefislerine dönüp bakmazlar, hep afakla meşgul olurlar. Mesela kendi ayıplarını hiç görmezler, ama başkalarının ayıpları gözlerinden hiç kaçmaz. Kendilerini kusurdan pak ve münezzeh zannederler. Bir gün gelip öleceklerini hiç hatıra getirmezler. Ebedi dünyada kalacakmış gibi uzun emellere, tatlı hülyalara dalarlar.
“Çoklukla gururlanmak sizleri oyalayıp durdu. Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.” ayeti, bir yönüyle böyle insanların halini dile getirmektedir. (Tekasür Suresi, 1-2) “Benim malım, benim servetim, benim makamım” derken birden hayat bitivermiş, bu gafil insanlar kendilerini kabir çukurunda buluvermiştir.
Demek ki Allah’ı unutmanın cezası nefsi unutmaktır. Nefsini unutan kişi ise ona yönelemez, terbiyesi ile meşgul olamaz.
Şeytan hedefine adım adım gider
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytan adımlarına uyarsa, şüphe yok ki o şeytan çirkin ve merdud şeyler emreder...” (Nur Suresi, 21; Bakara Suresi, 168, 208; En’am Suresi, 142)
Ayette şeytan yoluna sülûk, birisini adım adım izlemekle istiare edilmiştir. Şeytan, adım adım hedefine varmaya çalışır. Onun adımlarını izleyenler ona kul ve köle olmaktan kurtulamazlar. Üstteki ayette ve Bakara 169. ayette “o şeytan çirkin ve merdud şeyleri emreder” denilmiştir. “Emreder” ifadesi şeytanın sözüne uyanların ona memur olduklarına bir işarettir.
Şeytanın her şahısla alakalı bir “yol haritası” vardır. Şeytan, kime nerden ve nasıl yaklaşılacağını gayet iyi bilir. Mesela, günde beş vakit namazını kılan birine tutup da “artık yeter, bundan sonra namaz kılma!” demez. Bunun yerine, mesela önce sabah namazını evde kılmaya ikna eder, “Hava soğuk, sağlığı korumak da bir görev. Bugün evde kılıver” der. Bir başka merhalede tüm namazlarını evde kıldırtmaya çalışır. Bir başka adımda artık sabah namazına uyanamaz hale getirir. Yapabilirse daha ilerisinde namazı bütün bütün terk ettirir.
Şeytan bir insana, “haydi rakı iç!” diye telkinle işe başlamaz. Önce ona bira gibi hafif alkollü bir içki içirtir. Ardından diğerlerini merak ettirir, öyle ki “bak hepsini denedin, bir de şu “‘cin’in tadına bak” der, muhatabını cin çarpmışa çevirir.
Hayatın baharını yaşayan ve az çok haramı bilen genç kız ve erkeğe hemen birden gayr-i meşru beraberlik telkini vermez. Önce gayet masumane ve temiz bir beraberlik başlatır. Zamanın akışı içinde onları evlilik dışı beraberliğe kadar sevk etmek ister.
Şeytan peygamberlerle de uğraşır
Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamberdi, daha önce anlatıldığı gibi şeytan onunla uğraştı. Onunla uğraştığı gibi, diğer peygamberlerle de uğraştı.
Mesela, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’e bakalım. Kur’an’da Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etme olayı anlatılır.
“Oğlu, yanında koşacak yaşa gelince: ‘Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?’ dedi. Çocuk da: ‘Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” (Saffat Suresi, 102)
Peygamberlerin rüyası vahiydir. Böyle olduğundan Hz. İbrahim rüyayı oğluna anlattı. Oğlu İsmail tam bir teslimiyetle hükme boyun eğdi. Aslında murad-ı İlahi baba oğlun imtihan edilmeleri ve bu şekilde insanlığa kurban ibadetini bildirmekti.
Şeytan, hem Hz. Hacer’e, hem Hz. İbrahim’e, hem de Hz. İsmail’e vesvese verdi, ama hepsi de şeytana iltifat etmediler. Şöyle ki:
Şeytan Hz. Hacer’e “Biliyor musun, kocan İsmail’i kurban edecek” dedi, Hz. Hacer şeytanı dinlemedi. Hz. İbrahim’e ise, “İnsan rüya ile amel mi eder?” dedi. Hz. İsmail’e de üç ayrı yerde “Baban seni kesecek!” şeklinde vesvese verdi, hepsi de şeytanı dinlemeyip onu taşladılar.
Bugün hacda Mina’da şeytan taşlanan yerler, Hz. İsmail’in şeytanı kovup taşladığı, Hakkın emrine itaat edip seve seve kurban edilmeye razı olduğu makamlardır.
Konunun başka bir örneğini Hz. İsa’da görürüz. Şöyle ki:
Bir zaman şeytan, Hz. İsa’ya itiraz edip demiş ki:
“Madem ecel ve herşey Allah’ın kaderi iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hz. İsa demiş ki:
“Cenâb-ı Hakk kulunu imtihan eder der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin?’ Fakat kulun hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakk’ı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’”
Şeytan âlimleri de aldatır
İlim, insanı yükselten değerlerdendir. Ama amel olmadıktan sonra tek başına ilim yeterli olmaz. Bazı insanlar âlim seviyesine çıksa bile, ilmiyle yoldan çıkabilirler ve şeytana maskara olabilirler. Şu ayet, ilmiyle dalalete düşenlerin en adi bir seviyede olduklarını gayet müessir bir şekilde tasvir eder:
“Onlara o herifin kıssasını oku ki, ona ayetlerimizi sunmuştuk da, o onlardan sıyrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da, sapkınlardan oldu. Eğer dileseydik biz onu o ayetlerle yükseltirdik. Lakin o, yere (süfli şeylere) saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun meseli, o köpeğin meseline benzer ki, üzerine varsan dilini salar solur, bıraksan yine dilini salar, solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kimselerin meselidir.” (A’raf Suresi, 175-176)
Ayet, ilminin hilafına amel eden kötü âlimi anlatmaktadır. Dalalete düşmesi cehilden değil, ilimdendir. Bilerek küfrü imana tercih etmektir.
Artık hiç dönmeyecek bir şekilde imandan ayrılması ayette “insılah” olarak ifade edilmiştir. Zira insılah, hayvanın derisinin soyulması anlamında kullanılır. Ayette “şeytana uydu” denilmeyip “Derken onu şeytan arkasına taktı” denilmesi de manidardır. Bu ifade, şeytanın onu avladığını anlatmaktadır.
Köpek, hayvanlar içinde en habis, kadri en düşük, en hasis nefse sahip bir hayvandır. Himmeti batnını aşmaz. Kuvvetli bir hırsa sahiptir. En aşağı şeylere de razı olur. Mesela kokuşmuş cife, ona taze etten daha hoş, pislik helvadan daha tatlı gelir. Bir leş bulsa yüz köpeğe yeteceği halde kimseyle paylaşmaz, yaklaşana hırlar. İşte, böyle hasis bir hayvanın en nahoş bir hali dilini sarkıtıp solumasıdır. İlahî ayetlere muhatap olduğu halde, şeytanın peşinden gidenler böyle bir köpeğe benzetilmiştir.
Ayette hali tasvir edilen şahıs hakkında Beni İsrail bilginlerinden biri, Ümeyye b. Ebî Salt veya Bel’am b. Baura şeklinde farklı rivayetler vardır. Ümeyye b. Ebî Salt, semavî kitaplardan Allah’ın bir peygamber göndereceğini öğrenmişti. Ama kendisinin peygamber olarak gönderileceğini umuyordu. Hz. Peygamber gönderilince, hasedinden onu inkâr eder. Hz. Peygamber onun hakkında, “Şiiri iman etmiş, fakat kalbi kâfir” demiştir.
Bel’am ise, kendisinde bazı İlahî kitapların bilgisi olan biridir. Fakat Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, anlatılan bu kıssadan maksat şahsın tarifi değil, halini tefhim ve temsildir. Her devirde, ayetin tasvir ettiği tipleri görmek mümkündür.
Şeytan bazı doğrulardan yola çıkıp yanlış sonuçlara vardırır
Şeytanın önemli bir hilesi, bazı doğrulardan yola çıkarak yanlış çıkarımlarda bulunmasıdır. Hilesini tümüyle yanlışlar üzerine kursa, hemen fark edilebilir. Ama arada doğrulara da yer vermesi onu daha tehlikeli yapar.
Bunun ilk örneğini Hz. Âdem’e secde etmeme olayında görürüz. Şöyle ki:
“Allah buyurdu: ‘Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?’
İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’” (A’raf Suresi, 12)
Şeytanın “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesinde biri doğru diğeri yanlış iki hüküm vardır. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” kısmı doğrudur. Ama bundan yola çıkarak, “Ben ondan hayırlıyım” demesi yanlış bir hükümdür.
Bazen insanın hatırına şeytandan şöyle bir vesvese gelebilir:
-Her şey kader ile belirlenmedi mi?
-Evet, kader ile belirlendi.
-Öyleyse sen kaderin mahkûmusun. Kaderin seni bu günahlara mahkûm etmiş!”
Hâlbuki her şeyin kader ile belirlenmesinden böyle bir sonuca varılmaz. Çünkü bize irade verilmesi de kaderdendir. Güneşi belli bir yörüngeye mahkûm eden ilahi kader proğramı, bizi de çeşitli alternatiflerden birini seçmeye mahkûm etmiştir. “Seçmeye mecbur olmak, iradeyi ortadan kaldırmaz.” Veya şöyle de diyebiliriz: “İnsan, hür olmaya mecburdur.”
Şu iki ayette, şeytanın desisesiyle insanların nasıl yanlış sonuçlara varabildiklerini görürüz:
1-”Allah’a ortak koşanlar dediler ki: ‘Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.’” (Nahl Suresi, 35)
2- “Onlar, ‘Eğer Rahman olan Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık.’ dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.” (Zuhruf Suresi, 20)
1. ayette demiş oldukları “Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık” ifadeleri esas olarak doğrudur. Ama yanıldıkları nokta, Allah’ın onları bu konuda serbest bırakmış olduğudur.
2. ayette demiş oldukları “Eğer Rahman olan Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık” ifadeleri de esasen doğrudur. Ama göz ardı ettikleri nokta, Allah’ın böyle meselelerde insanları kendi iradelerine bırakmasıdır. Yoksa imtihan olmazdı, ne iyilerin iyiliğinden, ne de kötülerin kötülüğünden söz edilemezdi. İnsan, mesela erkek veya kız olmakta hür değildir, ama iman etmekte veya küfrü seçmekte tamamen serbesttir.
Şeytan uçuruma sürükler
“De ki: Hiç biz Allah’ı bırakır da, bize ne fayda ne zarar veremeyecek nesnelere mi yalvarırız? Ve Allah bizi hidayetine kavuşturmuş iken gerisin geriye ardımıza mı döneriz? O kimse gibi ki, arzda şaşkın şaşkın dolaşırken kendini şeytanlar ayartıp uçuruma çekmekte. Beride ise arkadaşları var, ‘Bize gel’ diye onu doğru yola çağırıp duruyorlar...” (En’am Suresi, 71)
Ayet, şeytanın adımlarına uyup İslam yolundan sapan kimsenin halini tasvir etmektedir. Müslümanlar onu çağırıyorlar, fakat o, bunlara iltifat etmiyor. Arapların cahiliyedeki inancına göre, sahrada yol alırken insana cin veya hayalet görülüp “Burdan gel” diye onu yönlendirir, uçuruma sürüklermiş.
Temsili biraz açarak şöyle ifade edebiliriz: Sahrada yol alan bir kervan var. Kervandan biri ayrı kalıyor, yolunu kaybediyor. Nereye gideceğini bilemez durumda. Şaşkın şaşkın sağa sola bakınmakta, şuursuzca oraya buraya gitmekte. Arkadaşları bunu aramaya çıkıyorlar, uzaktan görüyorlar. Fakat o esnada, şeytanlar devreye giriyor, “Bu tarafa, bu tarafa gel” diye o şaşkını çağırıyorlar. Hâlbuki çağırdıkları yer uçurumdan başka birşey değil. Onların çağırdığı tarafa gitse, helak olacak. Arkadaşları onun bir helakete doğru gittiğini görüp olanca güçleriyle “Bize gel” diye doğru yola davet ediyorlar.
İşte, vücut sahrasında yol alan ve ebedi saadete namzet olan beşer kervanında yolunu kaybedenler var. Şeytanlar ve şeytan fikirli insanlar, bu şaşkın kimseleri cehennem çukuruna çekmek için her türlü aldatma yollarını deniyorlar. Hak yolun yolcuları ise, bu mütehayyir insanları kurtarmak istiyorlar, hidayete çağırıyorlar.
Şeytan ayetleri safsatası
“Şeytan ve cinler, kâhin ve medyumlara bir şeyler getirdikleri gibi, Hz. Peygamber’e de bir şeyler getirmişler midir? Yani, vahye herhangi bir müdahaleleri olmuş mudur?” meselesi eskiden beri, zaman zaman gündeme gelen bir meseledir. Vahyin ilk muhatabı olan Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e “kâhin, mecnun” iddialarında da, böyle bir yaklaşım söz konusudur. Yani, “zaman zaman bunları ona şeytan fısıldıyor” demektedirler.
Kur’an’ın şu ayeti, bu iddiada olanlara susturucu bir cevap niteliğindedir:
“Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yakışmaz, ayrıca güçleri de yetmez. Onlar, vahyi işitmekten menedilmişlerdir.” (Şuara Suresi, 210-212)
Yani, böyle bir şey getirmek her şeyden önce şeytanların tabiatına aykırıdır. Tabiatında fesad ve saptırmak bulunan şeytanlar, elbette iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, insanlara hak yolu gösteren böyle bir eseri söyleyemezler. Hem sonra, farz-ı muhal olarak böyle bir şey yapmak isteseler bile, semadan meleklerle ve semavi mancınıklarla tardedilirler.
Şeytanların, Kur’an’ın vahyedilmesi esnasında dinlemekten menedilmelerinde şöyle bir incelik vardır:
Şayet şeytanlar onu dinleyebilselerdi, duyduklarını kâhinlere haber verirlerdi. Böylece “Muhammed’e gelen falan kâhine de geldi” denir ve vahye itimad sarsılırdı. Halbuki, “Gaybı bilen O’dur. Gaybını, razı olduğu elçiden başkasına bildirmez. Onun önünden ve arkasından gözeticiler salar” ayetinin belirttiği gibi, gaybdan Hz. Peygamber’e gelen mesajın gönderilmesi esnasında koruyucu melekler nezaret etmişlerdir. (Cin Suresi, 26-27)
Meleklerin nezaret etmesinin bir hikmeti de, şeytanın Hz. Peygamber’e melek suretinde görülmeye çalışmaması içindir.
İlâhî vahye şüphe vermek isteyen insî şeytanların, kendi şeytanlarından aldıkları “vahiyle”, zaman zaman gündeme getirdikleri bir mesele, “şeytan ayetleri” safsatası veya “Garanik olayı” dedikleri meseledir.
Bu iddialarına, şu ayetten delil getirmeye çalışırlar:
“Senden evvel hiçbir rasul veya nebî göndermedik ki, birşey temennî ettiğinde şeytan onun bu temennisine bir vesvese karıştırmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın o vesvesesini giderir. Sonra da Allah, ayetlerini iyice sağlamlaştırır. Allah herşeyi bilen, herşeyi hikmetle yapandır.
Allah’ın buna müsaadesi, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri katılaşmış olanlara şeytanın verdiği vesveseyi bir imtihan vesilesi yapmak içindir. Zalimler ise, gerçekten çok derin bir muhalefet içindedirler.
Bir de, kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur’an’ın Rabbinden gelen hak bir kitap olduğunu bilsinler, ona iman etsinler ve kalplerinde ona karşı bir rahatlık meydana gelsin diye, Allah buna müsaade eder. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.” (Hac Suresi, 52-54)
Müfessir Zemahşerî, bu ayetin açıklamasında şu rivayete yer verir:
Hz. Peygamber’in kavmi ondan yüz çevirmiş, en yakınları bile onun getirdiklerine sahip çıkmamış, muhalefet etmişti. Rasulullah ise, onların yüz çevirmelerinden sıkılıyor, onların İslam’a girmelerini şiddetle arzu ediyordu. Bu yüzden, onların İslam’a meyletmelerine ve inatlarından vazgeçmelerine sebep olur ümidiyle, kendisine onları uzaklaştıracak bir şeyin inmemesini temennî etmişti. Kavminin içinde olduğu bir gün, böyle bir temennî halinde iken, Necm Suresi kendisine indi. Okumaya başladı:
“Şimdi gördünüz mü o Lat ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan Menat’ı” (Necm Suresi, 19-20) ayetine geldiği vakit şeytan gönülden geçirmesine (ümniye) müdahale etti, vesvese verdi. Lisanı yanlışlıkla “İşte bunlar ulu ‘Garaniklerdir’ (kuğulardır). Onların şefaatleri ümit edilir” dedi. Rasulullah, böyle söylediğinin farkında değildi. Hemen ismet sıfatı yetişti ve farkına vardı. (Hz. Cebrail’in uyardığı da bir rivayet olarak nakledilmektedir). Veya bir başka rivayete göre, bu beyti şeytan söyledi. İnsanlar, bu beyti duydular. Surenin sonunda Hz. Peygamber secde edince, orada bulunan müşrikler de gönül hoşluğuyla secdeye gittiler.
Din düşmanlarını “şeytan ayetleri” iddiasına sevk eden ve “Garanik” diye meşhur olan rivayet bundan ibaret.
Şimdi, bu rivayetin muhtevasını çeşitli yönlerden ele alalım:
1. İlâhî vahyi reddedenlerin, Kur’an’dan delil getirmeye çalışmaları açık bir çelişkidir.
2. Zemahşerî’nin bu rivayete yer vermesi, onu kabul ettiğini göstermez. Sırf bir haber olarak nakletmesi mümkündür.
3. Bu rivayet, ekser müfessirlerce sahih bulunmamış ve reddedilmiştir.
4. Necm suresinin okunması ve sonunda Müslümanlarla birlikte müşriklerin de secde ettiklerine dair haberler sahih hadis mecmualarına girdiği halde, garanik olayına ait olan cümle, bu haberlerde mevcut değildir.
Meselâ, Buharî’nin Sahih’inde, İbn-i Mes’ud’dan rivayetle şöyle anlatılmaktadır:
“Kendisinde secde ayeti indirilen ilk sure, Necm Suresi’dir. Bu sure nazil olduğunda, Rasulullah secdeye vardı. Orada bulunanlar da secde ettiler. Ancak bir adamın, yerden bir avuç toprak alıp ona secde ettiğini gördüm.” (Buharî, Tefsir, 53/4)
5. Zemahşerî’nin naklettiği rivayetlerden birinde, bu sözün şeytan tarafından söylendiği belirtilmiştir. Farz-ı muhal olarak garanik olayı diye birşey olsa bile bu, Hz. Peygamber’in Kur’an okuyuşunu sabote etme tarzında bir müdahaledir. Nitekim günümüzde bir hatip konuşurken muarızları başka sloganlar atabilmektedirler.
6. Yakut el-Hamevî, Mu’cemu’l-Büldan’ında Uzza’yı anlatırken, garanikten bahseden şiire yer verip, müşriklerin bu şiiri Kâbe’yi tavaf ederken söylediklerini belirtir. Öyleyse bu ifade, esas itibariyle Hz. Peygamber’e değil, müşriklere bir şeytanî ilkadan ibarettir.
7. Böyle bir kıssanın batıl olduğuna, surenin başı açık bir şekilde delalet eder:
“Peygamber, kendi arzusundan konuşmaz. Ancak kendine vahyedileni söyler.” (Necm Suresi, 3-4)
Serdedilen mütalaalardan anlaşıldığı üzere “Garanik olayı” diye meşhur edilmeye çalışılan rivayetin, hiç bir cihetle, vahye şeytanın müdahalesi olduğuna delâleti yoktur. Ancak, din bir imtihandır. Ayette de, bunun bir fitne olduğu belirtilmiştir. (Hac Suresi, 53) Fitne ise, kelime olarak altın, gümüş gibi madenlerin sahte olup olmadıklarını belirlemek için, onları ateşe tutmayı ifade eder. Bu deney neticesinde, Ebu Bekir gibi elmas ruhlu olanlar, Ebu Cehil gibi kömür ruhlu olanlardan ayrılır.
Küfrü hayal etmek küfür müdür?
Şeytanın en önemli ve en tehlikeli vesvesesi imani konularda olur. Bunu da daha çok hayal ile gerçeği birbirine karıştırmakla yapar.
Bir insan zaman zaman küfür ve şirki hayal edebilir. Mesela,
“Acaba birden fazla ilah olsa nasıl olurdu?”
“Ya ölümle her şey biterse, ahiret olmazsa?”
“Ya kader bizi bağlıyorsa…” gibi.
Ama bunları hayal etmek onları kabul etmek değildir.
İslam âlimleri, “küfrü hayal etmek küfür değildir” ölçüsünü koyarlar. İnsan hayalen yemek yediğinde doymadığı veya hayalen servet kazanmakla zengin olmadığı gibi, küfrü hayal etmekle de kâfir olmaz.
Çünkü nasıl ki aynada görülen pislik, pis değildir, aynadaki yılan sureti ısırmaz ve ateşin timsali yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayalin aynalarında kişinin rızası olmadan, istek dışı gelen pis, çirkin ve küfrî hatıralar zarar vermezler.
Peygamber Efendimize şeytanın insana verdiği vesvese’den soruldu. Şöyle cevap verdi:
“İçinde bir şey bulunmayan bir eve hırsız girer mi? Bu, imanın ta kendisidir.” (Müslim, Îmân, 211)
Peygamber Efendimizin bu cevabı, vesveseye müptela olanları rahatlatan bir esası ortaya koyar. Demek ki kalbe gelen ve kalbin rahatsızlık duyduğu vesveseler, imana zarar vermediği gibi, aslında imanın bir isbatıdır. Çünkü vesveseye maruz olan kişinin kalbi, bu vesveselerden rahatsızdır, yani o vesveseleri kabul etmemektedir. Bu da, onda var olan imanı gösterir.
Şeytan dört yönden yaklaşır
Şeytan, Âdem’e secde etmeyince ilahi rahmetten uzaklaştırıldı. İnsan yüzünden böyle bir cezaya çarptırılınca, insanla uğraşmak, onu yoldan çıkarmak hususunda Allah’tan yetki istedi. Kendisine yetki verilince şeytan şöyle dedi:
“Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’raf Suresi, 16-17)
Şeytanın bu ifadelerinden ilk anlaşılan, onun her türlü yolu deneyerek insanı Allah’a giden yoldan döndürmeye çalışmasıdır. Şeytan bu konuda hırslıdır ve kararlıdır. Ve Allah’a giden yolda şeytan en büyük engeldir.
“Şeytan, Âdemoğlu için İslam yolunda oturur ve: “Atalarının dinini terk mi edeceksin?” der! O da şeytana uymayıp Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yurdunu terk edersen garip kalırsın” der. Mümin yine onu dinlemez ve hicret eder. Sonra cihad yolu üzerinde durur, o mümine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malını paylaşırlar, hanımını başkası nikâh eder” der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.” (Nesai, Cihad, 19)
Fahreddin Razi, tefsirinde şunu nakleder:
Melekler şeytanın bu kararlığı karşısında insana acıdılar, “şeytan dört cihetten insanı kuşatmışken bu insan şeytandan nasıl kurtulabilir?” dediler.
Cenab-ı Hak onlara şöyle dedi:
“Alt ve üst olmak üzere iki cihet kaldı. Eğer insan hudu’ ile ellerini kaldırır benden isterse veya huşu’ ile başını secdeye vardırırsa, yetmiş senenin günahını ondan affederim.”
Şeytanın ön ve arka, sağ ve soldan gelmesi değişik şekillerde anlaşılmaya müsaiddir.
Mesela, insanın önünde kıyamet ve ahiret vardır, şeytan bunları inkâr ettirir. Arkasında dünya vardır, insanı dünyaya yönlendirir. Sağdan gelmesi hasenat, yani iyilikler yönüyledir, onu iyilik yapmaktan alıkoymaya çalışır.
Mesela bir insan sadaka vermeye niyetlendiğinde onu engellemeye çalışır, “aslında şu kadar kendi ihtiyaçların varken niye veriyorsun ki” der. Veya bir çeşit “ehvenüş- şer” prensibiyle hareket eder, büyük hayırlara engel olmak için onu küçük hayırlarla meşgul eder. İnsanın hayrını istiyormuş gibi yapıp, onun hayrına engel olur. Mesela, büyük hizmetler yapabilecek bir insanı kendi halinde bir hayata ikna eder, başkalarının ondan istifadesine engel olur.
Soldan gelmesi ise seyyiat, yani kötülükler yönüyledir. Kötülükleri güzel ve süslü gösterir, insanı günah lekeleriyle manen kirli hale getirmek ister.
Bir başka açıdan bu dört cihet, şu şekilde de anlaşılabilir: Ön cihet hayal, arka cihet vehim kuvveti, sağ cihet şehvet, sol cihet gadaptır.
Şeytan, insandaki hayali batıl şeylerle meşgul eder. Bilindiği gibi, insan önce hayal eder, sonra yapar. Mesela bir hırsız, evi soymadan önce hayalen defalarca soyar, sonra bunu fiiliyata döker. Her günahın evveli hayalde başlar.
Vehim kuvveti ise, şeytan tarafından hayırlı işlere engel olmada kullanılır. Mesela, bir insan malının önemli bir kısmını Allah yolunda vermeye niyetlendiğinde vehim devreye girer, şeytan buradan o kimseye “ya ilerde işlerin bozulur kendin muhtaç hale gelirsen? Ya şöyle olursa, ya böyle olursa…” gibi ihtimal hesapları yaptırır ve o önemli hayra engel olabilir.
Şehvet, insanın istek yönüdür. Servet, makam, şöhret, lezzet peşinde koşmak gibi hususlarda şeytan insanı hayli kandırır.
Gadap ise insanın öfke yönüyle alakalıdır. “Öfkede akıl yoktur” denilir. İnsanda öfke damarı harekete geçtiğinde, akıl devre dışı kalır, o insan her türlü çılgınlığı yapmaya hazır hale gelir. Mesela, komşusunun ineği bahçesine girip bir iki domatesini yiyen bir kimse, şeytanın teşvikiyle öyle sözler söyler ki, akl-ı selim bunları asla kabul etmez veya öyle hareketler yapar ki bir çocuk bile yapmaz. Hatta bazen iş cinayete kadar uzayabilir. Biri mezara gider, diğeri de hapse girer, ömrünün sonuna kadar pişmanlık duyarak yaşar.
Maneviyat büyüklerinden Şakik-i Belhî, üstteki ayetin yorumu sayılabilecek şekilde şöyle der:
“Her sabah dört cepheden şeytanın saldırısına uğrarım. Önden yaklaşınca, “istediğini yap, Allah Gafur ve Rahimdir” der. Ona şu ayetle cevap veririm:
“Kullarıma haber ver ki, ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhamet ediciyim. Bununla beraber azabıma gelince, o da çok can yakıcı bir azapdır.” (Hicr Suresi, 49-50)
Arkadan yaklaşınca, benim ve çocuklarımın fakirliğin pençesine düşme ihtimaliyle korkutur. Ona şu âyeti okurum:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın...” (Hud Suresi, 6)
Sağdan yaklaşınca, beni yaptığım iyiliklerle övmeye, yüceltmeye çalışır, “Senin gibi âbid biri dünyada yoktur” der. Şu âyetle onu sustururum:
“... O halde sabret, akıbet müttakilerindir.” (Hud Suresi, 49)
(Yani bugüne değil, işin sonuna bakmak lazım. Yola çıkan biri hedefe varıncaya kadar başarılı sayılmaz. Mesela, İstanbul’dan Ankara’ya doğru arabasıyla giden birisi, son km.de de kaza yapsa amacına ulaşamayacaktır.)
Sol cepheyi seçince dünyanın bütün güzelliğini ve şehvetlerini nazarıma verir, iştahımı kabartmaya çalışır. Hemen şu ilâhî fermanı hatırlatırım:
“…Artık, kendileriyle arzu ettikleri şeyler arasına perde çekilmiştir.” (Sebe’ Suresi, 54)
(Yani, cehennem ehli gördükleri azap karşısında dehşete düşerler, kendilerinde iştah namına bir şey kalmaz. Mesela, işkence gören biri, önüne en güzel yemekler de konulsa onları canı çekmez.)
Ben bunları okuyunca, şeytan eli boş olarak geri döner.”
Şeytan insanın imanını çalmaya çalışır
Şeytan bir hırsızdır, insan kalbinde en değerli cevher olan imanı çalmaya çalışır. Günümüzde, imanî konularda hemen her tarafta görülebilen şüpheler, şeytanın bu konuda nasıl hummalı bir şekilde çalıştığını ispat eder. “Din afyondur” şeklindeki bir vesvese, kominizmi esas alan bir devletin 70 yıl boyunca temel prensiplerinden biri idi. Bu sistemde “kutsala” savaş ilan edilmişti. Şimdilerde ise din, dünya çapında daha saygın bir konumdadır. Ama şeytanın bu konuda vesveseleri bitmiş de değildir.
Şeytan, insanın imanını çalma hususunda ısrarcıdır. Ve ısrarını son ana kadar devam ettirir. Futbolda son anda bile sürprizler olabilmesi misali, takva sahibi kimselerin bile imanını elde etmeye hırs gösterir, sekerat halinde verdiği vesveselerle o kimseyi inkârcı biri olarak bu dünyadan göndermeye çalışır.
Teorik olarak şeytan son anda imanı çalma ihtimali varsa da, gerçekten imanı kuvvetli olan kimseler ömür boyu son ana da hazırlandıklarından böylelerin imanı ilahi koruma altındadır, şeytanlar ordusu da gelse bir şey yapamazlar. Çünkü onların imanı sadece akılda değil, kalbin en derin köşelerindedir ve şeytanlar o derinliğe nüfuz edemezler.
Şeytan, ateşe sevk eder
Ateşten yaratılan şeytanın akıbeti ateş olacaktır. Ama o, ister ki orda yalnız kalmasın, yeryüzüne halife olarak gönderilen insanlardan da nicelerini yanına alsın!
“Her kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Ama onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet kıyamet günü huzurumuza gelince, arkadaşına: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!” der. Onlara: “‘Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.’ denir.” (Zuhruf Suresi, 36-39)
Öyle anlaşılıyor ki, şeytana uyanların bedenleri ateşte yanarken, ruhları da “pişmanlık ateşiyle” yanıp kavrulacak. Ama bu pişmanlık onlara fayda vermeyecek, kendilerini ateşten kurtarmayacak.
Böyle feci bir akıbete maruz kalmamak için şeytandan korunmak lazımdır. Bunu yapabilmek için de, önce korunma yollarını bilmek, ardından ise uygulamak gerekir. Gelecek bölümde şeytandan korunma yolları anlatılacaktır. Bunları uygulamak ise, her ferdin iradî kararlılığına bağlıdır. Elinde ilaçlar olan kimse, bunları kullanmazsa elbette şifayı elde edemez. Şeytandan korunma yollarını bilmek de, şayet uygulanmazsa bir işe yaramaz.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet.
Şeytan Hz. Muhammed'e Hilelerini Anlatıyor... | Ömür OKUR
www.omurokur.com › Bilgi Havuzu
15 Tem 2014 - Hz
.
Şeytanın hileleri nelerdir | Manevi Hayat
www.manevihayat.com › ... › İslami Bilgiler › Dini Sorular Ve Cevapları
28 Eki 2013 - Şeytanın en büyük uygulaması, günâhları insanlara güzel ve de cazîp bir şey olarak göstermektir
.Şeytanın hileleri nelerdir Konusu 'Dini Sorular Ve Cevapları' forumundadır ve Adile tarafından 28 Ekim 2013 başlatılmıştır. Adile Adile Uçar Admin Katılım:5 Temmuz 2012 Mesajlar:5.101 Şeytan günahları güzel gösterir “Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi…” (Neml Suresi, 24) Şeytanın en büyük uygulaması, günâhları insanlara güzel ve de cazîp bir şey olarak göstermektir. Örneğin, iki kişi tartıştıklarında işi kavgaya kadar götürebilirler, hatta bu küçük tartışma cinayetle dahi sonuçlanabilîr. Çünkü öfkede akıl yoktur ve öfke hâkim olduğunda, insan sağlıklı düşünemez. Sonuç olarak, taraflardan biri mezara, diğeri de hapse gider. Bunlar selim bir akıl ile düşünseler şüphesiz böyle ağır bir fatura ödemeyeceklerdi. Oysa şeytan onlara kötü amellerini güzel göstermiş ve böyle acı bir sonuca sevk etmiştir. Şeytanın günahları güzel göstermesi şöyle birşeydir: Biri var pislikleri çok güzel ambalajlara koyuyor ve insanlara tatlı bir şeymiş gibi yediriyor. Bu konuda bir başka ayette şöyle buyrulur: “Rabbinden bir ‘beyyine’ üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilip de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi midir?” (Muhammed Suresi, 14) Şeytan demagoji yapar Şeytan, aldatıcı cümleler kurmasını iyi bilir ve tabir yerinde ise tam bir laf ebesidir. Örneğin, kâinatın genişliğini nazara verir, insanın fikrîni dağıtır ve bu kadar geniş bir mülkte bir Zatın aynı anda tasarrufta bulunmayacâğını söyler ve tek tek fertleri nazara verirken Allah Azze ve celle'nin azametinin böyle hakir şeylerle meşgul olmasına müsaade etmediğini telkin eder, mesela “Allah'u teala azametiyle beraber işi yok da bir sineğin kanadıyla mı uğraşacak?”der. Halbuki Allah Azze ve celle'yi mahlukla kıyas etmek, son derece yanlıştır. Bir ressamın elinden çıkan mükemmel eserler, ne derece onu tanıyabilirler? Kendileri bir sanat eseri olarak resim yapamaz iken “Ressam da resim yapamaz” demeleri ne kadar mantıklı olur? Şeytan namazda vesvese verdirir Namaza yeni başlayan kişi bir din alimine sorar: “Hocam, önceden namaz kılmaz iken şeytan benimle uğraşmazdı, fakat namaz kılmaya başladıktan sonra bana sürekli vesvese veriyor, acaba nedendir?” Din alimi şöyle cevap verir: “‘Meyveli ağaç taşlanır’ derler. Eskiden meyven olmadığı içîn şeytan senînle fazla uğraşmamış, fakat şimdî meyveli ağaç gibîsin, meyvelerni düşürmeye çalışmaktadr. Nitekim deniz korsanları, hazine tâşıyan gemilere sâldırırlar, hırsızlar zengin evleri kollârlar.” Namaz kılan her kişi, namaz esnasında şeytanın vesvese vermesînden şikâyetçidîr. Namaz kılmak müspet bir eylemdir ve namaz kılmamak ise eylemsizliktîr. Şeytan, insanların müspet işler yapmalarından rahatsız olduğundan mahsus namaz gibi ibadetlerde insanlarla çok uğraşmaktadır. Elinden gelse namaz kıldırmamak ister ve bunu yapamayınca namazın kalitesini düşürmeye çalışmaktadr. Ya vaktinde kıldırmaz ya da namaz esnasında o kimsenin hayaline lüzumsuz şeyler getirîr. Peygamber Efendimiz şöyle bildirir: “Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: ‘Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla’ diyerek namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rekât namaz kıldığını bilemez olur.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk, 11) Peygamber Efendimiz bir başka hadislerinde şöyle der: “Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere ‘Haydi sana uzun bir gece, yat uyu!’ diye vurur. Şayet o kimse gece uyanarak Allah’ı anarsa düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Eğer Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyuşuk ve tembel bir şekilde sabahlar.” (Buhari, Teheccüd, 12) Şeytan unutturur Unutmak, insana arız olabilen zaaflardandır ve unutmanın en kötüsü ise, Allah'u teala'yı ve ahireti hatıra getirmemek, dünyaya gönderiliş gayesine aykırı işler yapmaktır. Bu ise, kelimenin tam anlamıyla bir gaflett'ir. Bazı insanlar iman etmedikleri halde kendilerini müminmiş gibi gösterirler Allah'u Teala bu münafıklarla alakalı şunu haber verir: “Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbidir. İyi bilin ki şeytanın hizbinde olanlar tam bir hüsrandadır.” (Mücadele Suresi, 19) Nefsin önemli zaaflarından birisi unutmaktır ve ilk insan Hazreti Adem’e “yasak ağaca yaklaşmaması” emredilmiş, ancak o, bu emri unutarak yaklaşmış ve ağacın meyvesinden yemiştîr. Şeytan hedefine adım adım gider “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytan adımlarına uyarsa, şüphe yok ki o şeytan çirkin ve merdud şeyler emreder...” (Nur Suresi, 21; Bakara Suresi, 168, 208; En’am Suresi, 142) Şeytanın her kişiyle alakalı bir “yol haritası” vardır ve şeytan, kime nerden ve de nasıl yaklaşılacağını gayet iyi bilîr. Örneğin, günde 5 vakit namazını kılan birine tutup da “artık yeter, bundan sonra namaz kılma!” demez. Bunun yerine, örneğin önce sabah namazını evde kılmaya ikna eder ve “Hava soğuk, sağlığı korumak da bir görev bugün evde kılıver” der. Daha sonra tüm namazlarını evde kıldırtmaya çalışır. Diğer bir adımda ise artık sabah namazına uyanamaz hale getirir. Yapabilirse daha ilerisinde namazı bütün bütün terk ettirîr. Şeytan insanın imanını çalmaya çalışır Şeytan bir hırsızdır ve insan kalbinde en değerli cevher olan imanı çalmaya çalışmaktadır. Günümüzde, imanı konularda hemen her tarafta görülebilen şüpheler, şeytanın bu konuda nasıl hummalı bir şekilde çalıştığını ispat eder. “Din afyondur” şeklindeki bir vesvese, kominizmi esas alan bir devletin yetmiş sene boyunca temel prensiplerinden biri idi. Bu sistemde “kutsala” savaş ilan edilmişti. Şimdilerde ise din, dünya çapında daha saygın bir konumdadır. Ama şeytanın bu konuda vesveseleri bitmiş de değildir. Şeytan, insanın imanını çalma hususunda ısrarcıdır ve ısrarını son ana kadar devam ettirîr. Futbol da son anda bile sürprizler olabilmesi misali, takva sahibi kimselerin dahi imanını elde etmeye hırs gösterir, sekerat halinde verdiği vesveselerle o kimseyi inkârcı biri olarak bu dünyadan göndermeye çalışır. “Her kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Ama onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet kıyamet günü huzurumuza gelince, arkadaşına: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!” der. Onlara: “‘Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.’ denir.” (Zuhruf Suresi, 36-39)
Kaynak Linki : http://www.manevihayat.com/forum/konu/seytanin-hileleri-nelerdir.6976/
.
Melun Şeytanın Hileleri - Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete ...
www.gazeteoku.com/yazar/mehmet-sevket.../melun-seytanin-hileleri
Melun Şeytanın Hileleri. Bu yazıyı Twitleyin. ŞEYTAN sahte sofuları, nasıl aldatır ve kendisini nasıl tasdik ettirir? Mes
.Melun Şeytanın Hileleri
Mehmed Şevket Eygi
02 Eylül 2015 Çarşamba 22:27
16
ŞEYTAN sahte sofuları, nasıl aldatır ve kendisini nasıl tasdik ettirir? Mesela sofu namaz kılar, şeytan hemen ona gider, “Aferin sana, namazını kıldın, ne iyi ettin” der. Cahil sofu ona:
“-Hakkınız var, şeytan beyefendi, doğru söylediniz, namazımı kıldım ve iyi ettim” derse onu tasdik etmiş olur. Peki, ne yapmalı?
“-Yıkıl git, mel’un, demeli. Ben Rabbime layık ibadet mi edebiliyorum…”
Şeytan, cahil Müslümanı, Allahı ve Peygamberi (Salat ve selam olsun ona) seven, Ehl-i Kıble kardeşine düşman etmek ister. Bin türlü şeytanî gerekçe vardır elinde. Müslüman, şeytana uymamalı ve kardeşinin zatına ve bütününe düşmanlık etmemeli. Bir hatası, haksızlığı, yanlış tarafı, zulmü varsa, sadece onlara karşı olabilir, onlardan nefret edebilir.
Şeytan mü’minlerin ayaklarını, en fazla gıybete teşvik ederek kaydırır. Hiç durmadan, mütemâdiyen gıybet eden birini gördünüz mü, onun insî bir şeytan olduğuna hükm ediniz.
Şeytan Müslümanları israfa teşvik eder. “Zekatını verdin ya, istediğini yap” der. Ona verilecek cevap şudur:
“-Ey mel’un!.. Zekatını vermiş olmak israf büyük günahını işlemeye cevaz vermez. Müslüman elbette zekat verecektir ve aynı zamanda elbette israftan uzak duracaktır.”
Şeytan sahte sofuları lüks, israflı, ihtişamlı, şaşaalı, debdebeli, tantanalı umrelerle şaşırtmaya çalışır. Zam Zam Towerin üst katı… Bina o kadar yüksek ki, bizim Umre bey Kâbe-i Muazzamaya yüksekten bakıyor. Şeytan ona, umreye gitmeden önce ve sonra her yere telefon ettirir. Ben ben ben… Ben umre ben umre ben umre… Nafile ibadetlerin böyle reklamı yapılır mı?
İçinde şeytan olan cahil sofu gece teheccüd namazına kalkar, ertesi gün reklamını yapar. “Allah kabul etsin, gün gece iki saat nafile namaz kıldım…” Şeytan ona, nafile gece namazlarının gizli tutulması gerektiğini unutturur.
Şeytan ruhbanları erbab haline getirip putlaştırarak aldatır, doğru yoldan saptırır.
Dinsizler, ateistler, âşikâre günah işleyenler zaten şeytanın yoluna girmişlerdir. Asıl şaşırtılacak, saptırılacak, azdırılacaklar cahil Müslümanlardır. Şeytan onlara Ümmet birliğini yıktırır… İman uhuvvetini (kardeşliğini) tahrip ettirir… Cemaatini ve tarikatını İslamın üzerinde göstertir… Uçmayan şeyhini uçurtur… Lükse ve israfa teşvik eder… Sünnetleri ve nafileleri farz-ı ‘aynların üzerinde gösterir…
Mel’un şeytan!..
(İkinci yazı)
İman Kardeşliği Şuuru
İMAN kardeşliği şuuruna (bilincine) sahip olmamak, mü’min kardeşlerini sevmemek, bütün mü’minlerin tek bir Ümmet olmaması, ne korkunç, ne öldürücü bir eksikliktir.
Mü’minler arasındaki kardeşliği Allah tesis etmiştir.
Bu kardeşliği bozmak ne büyük bir günah ve isyandır.
Namaz kılıyor, oruç tutuyor ama uhuvvet-i islamiyeyi (din kardeşliğini) dinamitleyen kötü işler yapıyor; böylesi bozuk, vasıfsız, kötü bir Müslümandır.
Mü’minlerin gıybetini yapan fasıktır, facirdir, hâindir, âsidir.
Mü’min, mü’minlerin seven kimsedir. Kim ki onda bu sevgi yoktur, o ya mü’min değildir, ya da kâmil mü’min değil.
Mü’min olan, mü’minleri aldatmaz. Resulullah (Salat ve selam olsun ona) “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuşlar.
Mü’min, mü’minlere taqiyye ve kitman yapmaz.
Mü’min, mü’min kardeşlerinin ve insanların özel hayatlarını, gizli günahlarını tecessüs etmez, araştırmaz.
Bunları kazara öğrenirse ifşa etmez, yaymaz, aksine gizler, örter.
Mü’min, başkalarının günah ve ayıplarına karşı karanlık gece gibi olur.
Mü’min, bir kardeşinin başına bir dert, belâ, musibet gelince, oh olsun demez, sevinmez, kendisi de bir tekme atmaz; vah vah der, üzülür, yardımına koşar, teselli eder, gözyaşını siler, yarasını tımar eder…
Mü’min mü’mine beddua etmez… Ona lanet okumaz…
Mü’min, Allahı ve Resulünü seven mü’minin zatına buğz ve düşmanlık etmez, sadece ondaki günaha, kötülüğe buğz eder.
Mü’min, Allah belanı versin demez, ıslahı için dua eder.
Mü’min, Allah seni ıslah etsin demez, Allah seni beni hepimizi ıslah etsin der.
Islah ne güzel, ne iyi bir şey… Onun hepimiz için istememiz gerekmez mi? Karşısındakine öfke ve kin ile “Allah seni ıslah etsin!” diye bağıran adamın, kendisi için de ıslah istemesi gerekmez mi, onun da ıslaha ihtiyacı yok mu?
Kardeşini sevmemen büyük bir eksikliktir. Kardeşine buğz ve düşmanlık etmen büyük bir günah ve isyandır. Bunu ne zaman anlayıp idrak edeceksin.
Sakın kardeşinin gözündeki çöpü büyütme, sen kendi gözündeki merteğe baksana.
Başlarına türlü belalar gelen mü’minlere acı, onlar için ağla… Onların hali iştihanı kessin, lokmalar boğazında düğümlensin.
Filipinlerin Mindanao adasında bir Müslümanın canı yansa, sen onun acısını yüreğinde hissetmelisin.
Sen Müslümanlara acırsan, Allah da sana rahmetiyle muamele eder.
Müslümanlarda kınanacak, öfkelenecek hatâlar varsa, sen önce acı, sonra sadece hatâ ve günahlarını kına. Mü’minleri büsbütün red ve tard etme.
Sen merhametli ol ki, sana da merhamet edilsin.
Ah iman kardeşliği, vah iman kardeşliği!..
02.09.2015
.
Şeytanın 10 Hilesine 10 Çözüm! - İkra İlim Meclisi
www.ikrailimmeclisi.com › Fıkıh
13 Şub 2015 - Şeytanın 10 Hilesine 10 Çözüm!- Allah'ın emrine uyarak, şeytana karşı çıkın, yoksa Al
.
Şeytanın 10 Hilesine 10 Çözüm!
Posted by HümeyraDate: Şubat 13, 2015in: Fıkıh, Haber(1) Comment1243 Views
Her müminin, âlimleri ve sâlihleri sevmesi, onlar ile düşüp kalkmayı huy edinmesi, gereken bilgileri onlara sorup edinmesi, nasihatlerini tutması, çirkin davranışlardan kaçınması ve şeytanı düşman bilmesi gerekir.
Nitekim Ulu Allah (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor;
“Şeytan size düşmandır, siz de onu düşman tutun.” (1)
Yani Allah’ın emrine uyarak, şeytana karşı çıkın, yoksa Allah’ın emirlerine karşı gelerek ona uymayın. Bütün tutumlarınızda, davranışlarınızda ve inançlarınızda samimiyetle ondan sakının.
Yaptığınız her işte şuurlu olun. Çünkü onun içinize riya sokması, çirkin davranışları gözünüzde süslemesi her zaman mümkündür. Ona karşı koyarken Allah’tan yardım dileyin.
Şeytanın sızma yollarını bilmeksizin kalbi ona karşı savunmakta başarıya ulaşılmaz. Demek ki, onun sızma yollarını bilmek farz oluyor. Şeytan’ın kaleye benzettiğimiz kalbe girmek için kullanacağı yollar ve sızma yerleri kulun bir takım sıfatlarıdır. Bunlar çoktur. Biz burada şeytanın 10 hilesi ve çözümlerinden bahsedeceğiz.
1- Öfke ve Azgın İstek
Öfke, aklı ürkütüp kaçıran bir canavardır, akıl zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer. İnsan öfkelendikçe, çocuğun topla oynadığı gibi şeytan onunla oynar.
Anlatıldığına göre Allah’ın velilerinden biri İblis’e;
“Âdemoğlunu nasıl yendiğini bana söyle” der. Şeytan da;
“Öfke ve azgın arzuları kabardığı zaman onu ele alırım der” diye cevap verir.
2- Kıskançlık ve İhtiras
İnsan bir şeye karşı ihtiras bağlayınca, ihtirası gözünü kör ve kulağını sağır eder. Böyle olunca da şeytana aradığı fırsat verilmiş olur. Aslında kötü ve çirkin de olsa, arzusuna vardıran her vasıta, muhterisin gözüne güzel gelir.
Rivâyete göre Hazreti Nuh (aleyhisselâm) Allah’ın emrine uyarak, her canlı türünden birer çift alarak gemiye bindiği zaman, tanımadığı bir ihtiyarın geminin bir köşesine sindiğini görür, ona; “Gemiye niye girdin?” diye sorar. İhtiyar; “Adamlarının kalplerine sızmak için girdim, öylece kalpleri benim elimde kalırken senin yanında sadece vücutları kalacak” diye cevap verir.
Bu cevap üzerine ihtiyarın kimliğini teşhiste gecikmeyen Hazreti Nuh;
“Defol buradan! Ey Allah’ın düşmanı! Sen melun şeytandan başkası değilsin!” diye onu kovmak ister. Bu sırada İblis, Hazreti Nuh’a;
“Ben insanları beş şey vasıtası ile helake sürüklerim, şimdi üçünü sana anlatacağım fakat geri kalan ikisini söylemem” der.
O anda Ulu Allah (Celle Celalühü) Hazreti Nuh’a;
“Sana ikisini söylesin, geriye kalan üç tanesi mühim değil” diye vahiy gönderir. Bunun üzerine Hazreti Nuh Şeytana; “İkisini söyle yeter” der. Şeytan Hazreti Nuh’a şu karşılığı verir;
“O ikisi öyle vasıtalardır ki,beni hiç yalancı çıkarmamışlardır, hiçbir zaman beni hedefimden uzak tutmamışlardır, insanları bunlar sayesinde mahvederim. Bunlar ihtiras ve kıskançlıktır. Kıskançlık yüzünden ben kendim lanetlenerek kovuldum. İhtirasa gelince, bir ağacın meyvesi dışında cennetteki her şey Adem’e mübah kılınmıştı, ihtirasını alevlendirerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna ettim.”
3- Oburluk
Yenilen yemek isterse helâl olsun, oburluk nefsin aşırı isteklerini güçlendirir, aşırı arzular da şeytanın silâhlarıdır
Rivayete göre bir gün iblis Hazreti Yahya (Aleyhisselâm)’ya görünür elinde çesitli maddelerden yapılmış bir yular tohumu vardır. Hazreti Yahya; “Bu yularlar nedir?” diye sorar. Şeytan; “Bunlar insanları yakalamaya yarayan çeşit çeşit arzulardır” diye cevap verir.
Hazreti Yahya, Şeytan’a;
“İçlerinde bana ait olan var mı?” diye sorar. Şeytan der ki; “Galiba bir keresinde karnını tıka-basa doyurmuştun da seni böylelikle namazdan ve zikirden alıkoymuştuk. ” Hazreti Yahya; “Başka bir şey var mı?” diye sorar. Şeytan; “Hayır!” der.Bunun üzerine Hazreti Yahya; “Bir daha karnımı tıka-basa doldurmamak, bundan sonra boynumun borcu olsun” der.
Şeytan da Hazreti Yahya’ya;
“And olsun ki, bundan sonra bende hiçbir Müslüman’a nasihat etmeyeceğim!” diye karşılık verir.
4- Elbise, Ev, Mobilya’da Süs Düşkünlüğü.
Şeytan insanın kalbinde süse düşkünlük olduğunu görünce, bu yoldan tohum atar ve tohumların yumurtlamasını sağlar. Şeytan böyle şeylere karşı zaafı olan kimseyi durmadan yeni evler yapmaya, yapıların duvar ve tavanlarını türlü türlü geleneklere göre süslemeye ve odalarını genişletmeye çağırır, çeşit çeşit kıyafetler ve binek hayvanları ile bezenmeye davet eder ve insanı ömrü boyunca bu çeşit arzuların esiri halinde tutar.
Zaten bu yolda şeytan insanı bir kere kandırdıktan sonra, ikinci bir sefer onu ele alması gerekmez, çünkü bu zaafların biri diğerini çeker, kulun ömrü doluncaya kadar bu yolda yürür, nihayet günün birinde şeytanın yolunda ve doyumsuz arzuların emrinde iken ölüverir.
Böyle kimselerin akıbetinin kötü olmasından korkulur. Allah hepimizi korusun! ÂMİN.
5- İnsanlara Umut Bağlamak
Sefvan İbn-i Selim (Radıyallâhu Anh) der ki;
“Bir gün Abdullah İbn-i Hanzele’ye İblis görünür ve der ki; “Ya Hanzele! Sana bir şey öğretmek istiyorum.” İbn-i Hanzele “İhtiyacım yok” diye karşılık verir.
Şeytan ona, “Bir dinle de bak, eğer yararlı ise kabul eder, değilse reddedersin. Ey İbn-i Hanzele! Allah’tan başka hiç kimseden kesin ümit bağlayarak bir şey isteme. Kızınca ne hâle düştüğünü gör, çünkü öfkelendiğin zaman seni kolayca ele geçiririm.”
6- Acelecilik ve Sebatsızlık
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki;
“Acelecilik şeytan’dan, ağır davranmak ise Allah’tandır.”(2)
Çünkü insan aceleye kapılınca, şeytan ona, hiç ummadığı taraftan kötülüğünü benimsetir.
Rivâyete göre Hazreti İsa (Aleyhisselâm) doğduğu zaman, yandaşları derhal İblise koşup derler ki; “Yeryüzünde bütün putların başı eğildi” Şeytan onlara; “Olan oldu, siz yerinizde kalın” diyerek hemen uçuşa geçer. Yeryüzünün altını üstüne getirir, putların boyun eğmesine sebep olan olayı öğrenemez.
Sonunda Hazreti İsa (Aleyhisselâm)’nın doğduğunu tespit eder, çevresini bütün meleklerin kuşattığını görür. Bunun üzerine hemen yandaşlarının yanına döner ve onlara şöyle der; “Dün gece dünyaya bir Peygamber geldi, bu çocuk hariç, hiçbir gebelik ve doğum hadisesi olmamıştır ki, ben yanında bulunmayayım. <strong>Bu geceden sonra artık putlara tapılmaz, bundan ümidinizi kesin. Bundan sonra âdemoğullarına acelecilik ve densizlik yolu ile sokulmaya bakın.”
7- Para ve Mal Düşkünlüğü
Yiyecek-içecek ile diğer zarurî ihtiyaçların ötesinde kalan bütün varlık, hayvanat ve akâbat şeytan’ın konağıdır. Sabit ül-Bünananî (Radıyallâhu Anh) der ki; “Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberlik görevi verildiği zaman İblis şeytanlarına şunu söyledi; “Bir şey oldu, ama nedir bilmiyorum, gidin iyice öğrenin.”
İblis’in adamları her tarafı araştırdılar, fakat ne olduğunu öğrenemeyerek geri döndüler; “Bir şey öğrenemedik” dediler. Bunun üzerine İblis; “Ben size şimdi haber getiririm” diyerek kayboldu.
Bir müddet sonra çıkageldi ve adamlarına; “Allah, Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i peygamber olarak görevlendirmiştir” dedi. Bundan sonra İblis adamlarını Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sahabilerine (Allah onlardan razı olsun) göndermeye başladı, fakat hepsi her seferinde eli boş ve hayâl kırıklığı içinde dönüyorlardı, dönüşte sözleri şunlar oluyordu; “Hayatımızda hiçbir zaman böyle adamlarla karşılaşmadık, tam yanlarına sokuluyoruz, namaza kalkıyorlar, böylece bütün gayretlerimiz boşa çıkıyor.”
Bu sözleri dinleyen İblis, adamlarına şöyle dedi; “Onları bir müddet kendi hâllerine bırakın, Allah’ın izni ile yakında bütün dünyayı fethedeceklerdir, o zaman bizde onlardan istediklerimizi sızdırırız.”
8- Cimrilik ve Yoksul Düşme Korkusu
İnsanı fakirlere yardım etmekten, sadaka vermekten alıkoyan, biriktirme ve varlık yığma hırsını kışkırtarak; neticede acı azaba sürükleyen bu huydur. Pintiliğin afetlerinden biri mal biriktirmek için çarşı-pazar dolaşmaktır. Zaten böyle yerler şeytanların cirit attıkları yerlerdir.
9- Taassup
Taassup, kendi görüşlerine körü körüne bağlanmak, karşı taraftakilere kin beslemek, onlara küçümseyen bakışlarla bakmaktır.
Bu tutum, cemiyetin hem iyilerini hem de kötülerini birlikte helâke sürükler. Hasan el-Basrî der ki; Duyduğumuza göre İblis şöyle demiş;
“Muhammed’in ümmetini ayartarak bazı günahlara soktum, fakat Allah’tan af dileyip, kusurlarını bağışlatarak belimi kırdılar fakat ben onlara öyle günahlar işletiyorum ki, onlar için Allah’tan af dilemezler. Bunlar boş arzu ve heveslere kapılarak, burunlarının doğrusuna gitmeye dayanır.”
Şeytan doğru söylüyor. Böyleleri, saplantıları yüzünden günahlara sürüklendiklerini bilmezler ki, tevbe etsinler.
10- Müslümanlara Sû-i Zan’da Bulunmak
Bundan, hatta kötüleri itham etmekten bile kaçınmak gerekir. Herkesin kusurunu okuyarak, onun-bunun hakkında kötü düşünceleri ileri süren kimse gördün mü, bilesin ki, onun, içi pistir ve kendi iç pisliği, dışına sızmaktadır. Şu hâlde insan şeytanın içeri girmesini önlemek için kalbinin bu kapılarını kapatmalı. Bunlara karşılık; Allah’ı zikretmesine yardımcı olmalıdır.
Anlatıldığına göre adı Zekeriyya olan bir zâhid şiddetli bir hastalığa yakalanır, ölmek üzeredir, son demlerinde bir arkadaşı başına gelir ve ona “Lâ ilâhe illâllah, Muhammed’ür-Resûlullah” demeyi telkin eder, fakat zâhid bu telkini yüzünü ekşiterek reddeder.
Arkadaşı ikinci sefer telkin eder, zâhid yine yüzünü çevirir, arkadaşının üçüncü telkinini ise; “Hayır, söylemiyorum!” diye sözlü olarak reddeder. Arkasından bayılır, başı arkadaşının dizleri üzerine düşer. Bir müddet böyle kalır, arkasından biraz açılır ve gözlerini açınca; “Bana bir şey dediniz mi?” diye sorar. Ona; “Evet, sana üç kere Kelime-i Şahadet getirmeni telkin ettik. İki keresinde yüzünü döndün, üçüncüsünde de, ‘Söylemiyorum!’ diye cevap verdin.” derler..
Zâhid onlara durumu şöyle açıklar; “Bana İblis geldi, elinde bir bardak su vardı, sağımda durdu, bardağı sallayarak; ‘Su ister misin?’ dedi, ‘Tabiî!’ dedim. Bunun üzerine; “İsa Allah’ın oğludur!” dedi, o yüzden yüzümü öbür tarafa çevirdim.
Sonra ayakuçlarımdan yana bana sokuldu, aynı sözü söyledi, ona yine yüzümü döndüm. Üçüncü defa bana aynı cümleyi tekrar ettirmek isteyince; ‘Hayır, söylemiyorum!’ diye cevap verdim. İşte o zaman su dolu bardağı hırsından yere çaldı ve ortalıktan kayboldu.
İşte ben şeytanı reddettim, yoksa sizin telkininizi değil, şimdi söylüyorum;
“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.”
Allah’ım! Lânetlik şeytanı ve kıskançların dilini üzerimize musallat eyleme, Peygamberinin sonuncusu olan Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hürmetine sana zikir ve şükürde bulunmamıza yardım buyur. (Âmin!)
Kaynaklar;
1- Fâtır Sûresi, 6.Âyet Meâli
2- Tirmizî, 2012
Ana Kaynak; İmam-ı Gazâlî-Kalplerin Keşfi (Mükâşefetü’l-Kulûb)
.xxxxxxx
Namazda şeytan nasıl ayartır? - Namaz Zamanı
www.namazzamani.net/turkce/seytan_ve_namaz.htm
Namazda şeytanın yaptığı hileler, Namaz kılarken şeytan insanı nasıl ayartıyor? ...sallallahu aleyhi ve sellem'in yanın
Namazda şeytan nasıl ayartır?
İbn-i Abbas (r.a) Hz.' inden naklen Muaz b, Cebel'den rivayet edilen bir hadiste, Şeytan Allahın izniyle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gelip ona yaptığı hileleri şöyle anlattı:
Ya Muhammed, namazı an be an tehir edilince... Onu da anlatayım. O her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki : "Henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o, vaktinin dışında namazını kılar ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şayet o kimse beni mağlup ederse, ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O, bunda da beni mağlup ederse bu sefer onun hesabini namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken;
"- Sağa bak, sola bak. Derim. O da bakar... O ki böyle yaptı. Yüzünü okşar alnından öperim.
Bundan sonra ona: "Sen ebedi yaramaz bir is yaptın." Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sende bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda, sağa ve sola çokça bakarsa, başka şeyler düşünürse, namazından gafil olursa Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam yalnız basına namaz kıldığında yanına giderim ve ona; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da, baslar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi.
Bu isi yaptırmakla da ona başarı kazanamazsam bu sefer, cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükû'dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rükû yaptırırım. İste o böyle yaptığı için, kıyamet günü, Allah onun başını eşekbaşına çevirir.
O kimse bunda da beni yener ise, bu defa ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tespih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da mağlup olursam, bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye baslar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa onun içine küçük bir şeytan girer, dunya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İste bundan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.
.
Şeytan - Biriz Biz
biriz.biz/seytan/
Bu anlayış, Şeytan'a Allah huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O'nun lane
.
Şeytan Ruh Sihir
Şeytan
Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve delaletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahalaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık.
Evren'de Hz. Adem (a.s.)'den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu.
Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi. Yüce Allah'ın Adem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilahi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden gizli bir varlıktır.
Hz.Adem'e (a.s) karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilahi rahmetten ebediyen kovuluşu "İblis" adını almasına sebep oldu. O'nun küfrü inkar şeklinde olmayıp, emri yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
şeytan
Şeytan Hikayeleri
Lanetlenmesi ve Cennetten Kovulması
Hz.Adem'e (a.s) secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah'ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göremi hareket ettiği bilinmiyordu. Emir hissiyatına ters düştü ve emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçesi, kendisinin ateşten, Adem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Adem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Adem'de toprak toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkum sanmıştı.
Bu anlayış, Şeytan'a Allah huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbirşey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü.
Şeytanın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkara götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık!
Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.
(Araf, 13)
Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.
Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.
(Hicr,34-35)
Yücelik sıfatları kendisine ait olan Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip indirdi. Kibirine karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkum etti. Aslının ateş olmasına güvenerek, hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden alınmaz bir kişisel özellik gibi varsayarak bu imtihan zamanına kadar bulunduğu o mutluluk makamından düşmeyeceğini zanneden ve bu zannıyla:
Yaratıcı'nın emrini eleştirmeğe kalkışan İblis'e bu ilâhî emir, eşyanın bütün özelliklerinin sadece bir Allah vergisi olduğunu, bu şekilde bir defada fiilen anlatıverdi.
(Elmalı Tefsiri, Araf Suresi)
Cennet'ten Niçin kovuldu?
Yüce Allah, İblis'i isyanından dolayı kovuvermemiş, sorguya çekmiştir. Sorgusunda özür beyan etme yerine kibir ve gururla gösterdiği inat ve küfürden dolayı da bulunduğu makamdan indirmiş, yerinden çıkarmış "in oradan çık, artık alçaksın, küçüksün" diye yerinden atıp düşürerek, aşağılamış ve alçatmış, birinci "çık" emrinin mutlak oluşuna göre o anda bu çıkarmanın henüz ebedî bir kovma olmadığı anlaşılmaktadır.
Eğer İblis uslanıp edebini takınsa, düzelmeye yüz tutsaymış affı muhtemel bulunuyormuş. Nitekim, zaman tanıma ricası bir dereceye kadar yerine getirilmiştir. Fakat bunun üzerine şükür ve düzelme yerine bütün bütün şımarıp hak yola ve iman edenlere ve doğru yolda bulunanlara karşı kötülük etmeye ebediyyen, azmettiğini ortaya koyduğu zamandır ki emriyle tamamen kınanmaya, kovulmaya ve ahirette de kendisine uyanlarla beraber ebedî azaba mahkûm edilmiştir.
İblis'in, yaratıcıyı ve ahireti inkar etmediği halde bu düşme ve bedbahtlığına sebep kibir ve gurur ile hissiyata tabi olması ve bu şekilde arzusuna uygun olmayan hususlarda, ilâhî emre sataşıp saldırma fikrinde bulunması olmuştur. Onda bu hasletin ortaya çıkmasına da, insanın özel bir şeref ile yaratılması ve secde emrini kazanması sebep olmuştur. Buna karşılık İblis'in ecelinin tehir olunmasında da insanın düşmesine yakın sebep, kendi hatalarıdır. Fakat bu hataların karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili yönleri vardır.
Allah'a karşı serbest kalmak isteyen İblis insan ile imtihan olmuş bulunduğu gibi, İblis gibi serbest kalmak sevdasına düşecek olan insanlar da İblis ile imtihan kılınmışlardır. Şu halde yaratılışlarıyla İblis'in düşmesine sebep olmuş insanlar, kendi iradeleriyle onun akıbetine düşmemek için yaratılışlarına bahşedilen bu ezelî nimetin şükür hakkını yerine getirmeli ve İblis'in izine gitmekten son derece sakınmalıdır. Ve bilmelidir ki, İblis'in gösterdiği huylardan hangisi bir kimsede varsa, onda şeytandan bir huy var demektir ve onun düzeltilmesine çalışmalıdır.
(Elmalı Tefsiri, Araf Suresi)
Mühlet Verilişi
Tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Hedef insandı. Çünkü insan yüzünden ilahi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istedi.
Şeytan,
"İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver"
(Araf, 14)
diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirileceği günden maksat ise sur'a ikinci üfürülüş zamanıdır. Bu şekilde yalvarmakla, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu.
Hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duasını toptan reddetmek, şânından olmayan yüce Allah, huzurundan kovduğu İblis'in bile ricasını mutlak suretle reddetmiyerek:
Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi.
(Araf, 15)
Belirli bir zamandan maksat ise, sur'a birinci üfleniş zamanıdır. Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.
Şeytan'ın Görevi
Şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu insandı. Gönlündeki intikam duygularını cüretkar bir eda ile Yüce Allah'a şöyle açıkladı:
"İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi. "
(Hicr, 39-40)
O bilinen vakte kadar mühlet müsadesini alan İblis Ya Rabbi! dedi, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki veya azgınlığıma hükmetmen sebebi ile; yani Allah katından kovulmuş, iyilik ve rahmetten uzaklaştırılmış bir melûn, böyle bir mühlet müsaadesini elde edince şımarır da onu azgınlığa bir teşvik vasıtası olarak kabul eder.
Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan yaratılanı küçümseyip secdeetmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hükmetmenden dolayı mutlaka ben, yeryüzünde onlara süsleme yapacağım. Yani maddelerini bahane ederek o kuru çamuru, o kokar balçığı, onlar için süsleyip insanlığın esas yükselmesine vesile olan ruhtan daha hoş, daha süslenmiş, daha kıymetli göstereceğim. Ve mutlaka hepsini azdıracağım.
Ayetdende anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın halis kulları üzerinde etki olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binanyaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.
Havva'nın Yaratılışından Sonra
Hz.Adem Adn Cenneti'nde ikamet ediyordu. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. Eşinin adı Havva idi. Bu arada şetan öç almayı planlıyordu. Bunun üzerine Adem ve eşini Allah şöyle uyardı:
"Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
(Bakara 35)
Aslında Adem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahsına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti.
Adem ve eşi, melek olma veya Cennet'te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular.
"Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı:
"Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. Ve onlara:
"Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti."
(Araf 20-21)
"Ağaca yaklaşmayın" emrine sabırsızlık edip ondan yediler. Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi.
"Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı Ağacı tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar."
(Araf 22)
Allah Adem'e görevini hatırlatarak:
"... Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?"
(Araf 22)
Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, derhal tevbe ettiler.
"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!"
(Araf 23)
Allah'da tevbelerini kabul etti. Fakat cennet de daha fazla kalmalarına müsaade etmedi ve şu emri verdi:
"Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!"
(Araf 24-25)
Şeytana Karşı Uyarı
Şeytanla Adem ve Havva arasında geçen bu hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için, insanları da uyardı ve şöyle buyurdu:
"Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık. "
(Araf 27)
İblis de cinden olduğundan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin toplulluğundandırlar. Hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremiyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemiyerek göründüğü de olur. "Şeytan sizi belaya uğratmasın." yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür.
Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi, ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan ona görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi.
"Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevkediyorlar."
(Meryem, 83) âyeti delaletince imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkiyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibiimansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevkeder, soydurur, soyarlar.
"Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır. O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister."
(Bakara - 168-169)
"Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar. Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dedi.Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur. Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir. Bunların varacakları yer cehennemdir. Ondan kurtulmak için çare bulamazlar."
(Bakara 117-121)
Bu ayetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir.
Şeytanın Hileleri
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin SECERET' ÜL KEVN eserinden özetlenerek alınmıştır.
Muaz b, Cebel rivayet ediyor :
- Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık.. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.
Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :
- Ev sahibi..... içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.
Resullullah (s.a) Efendimiz,
-Bu seslenen kimdir bilir misiniz?
-En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
- O, lain iblistir. 'Şeytandır' Allah'ın laneti onun üzerine olsun.
Hz. Ömer :
-Ya Resullullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
- Dur ya Ömer, biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak. Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.
Kapı açıldı...
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, şöyle bir selam verdi ;
-Selam ya Muhammed; selam size ey cemaat-i müslimin.
-Selam Allah'ındır ya lain. Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?
-Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
-Nedir o mecburiyetin ?
-İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki;
"Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin."
Sonra ... Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
"Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu sölemezsen... seni kül ederim; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde, seni rüsvay ederim."
İşte ... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem;düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Halk Arasında En Çok Sevmedikleri
Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu :
-Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?
Şeytan şu cevabı verdi :
-Sensin ya Muhammed. Allah' ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilirki?
-Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.
-Müttaki bir gence ki ... varlığını Allah yoluna vermiştir.
-Sonra kimi sevmezsin?
-Kendisini sabırlı bildiğim şüpheli işlerden sakınan alimi ...
-Sonra ?
-Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
-Sonra ?
-Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
-Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
-Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
-Sonra kim ?
-Şükreden zengin.
-Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?
-Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: şükreden bir zengindir.
İbadet Esnasında Şeytanın Hali
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
-Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?
-Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
-Neden böyle olursun; ya lain ?
-Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
-Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da çıldırırım.
-Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
-Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?
-Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline, ve beni ikiye böler.
-Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1-Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3-Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.
4-Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder
Şeytan Kimi Azdıramıyor?
Resullullah (s.a.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:
- Ümmetime saadet ihsan eden; seni taa, belli bir vakte kadar şeki kılan Allah'a hamd olsun.
Resullullah (s.a.) Efendimiz' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :
- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?.. Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini .. Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
-Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?
-Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever ... O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.. bilirim ki o : ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki: mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
Ya Muhammed, bilmez misin? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince, aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne ... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte... böylece, onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı .. Ama , bu hallerin farkında olmazlar. Bilmez misin; ya Muhammed, Rahip Borsisa: tam yetmiş yıl ihlas ile Allah' a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki ; Her dua ettiği hasta, duası ve bereketi ile şifa oluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , ona şöyle anlatır :
"Şeytan hali gibidir ki; o insana: 'Kafir ol .. Dedi. Vaktaki o kafir oldu.: bu defa ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım ." (59/16)
Kötü Huylardan İstifade Edişi
YALAN
- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse ... o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse ... o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. "Muhakkak ben size nasihat ediyorum." (7/16) Dedim... Bunu yaparım : çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET - KOĞUCULUK
-Gıybet ve koğuculuğa gelince .... Onlarda benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK
-Her kim talk üzerine yemin ederse ... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun .. İsterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa .. taaa.. hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.
Namaz ve Şeytan
- Ya Muhammed, o her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım .
Ona vesvese veririm. Derim ki: "henüz vakti var. Sende meşgulsün. Hele şimdilik işine bak sonra kılarsın." Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse; ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar.
O, bunda da beni mağlup ederse; bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken; sağa bak, sola bak derim. O da bakar. O ki böyle yaptı. Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: Sen ebedi yaramaz bi iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sende bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden birşeyler topladığı gibi.
Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer, cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükü'dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için, kıyamet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse bunda da beni yener ise. Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da mağlup olursam, bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa; onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşteb undan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :
-Sen ümmetin hangi saadetinten ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :
-Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra hastalara giderim :
-Namaz kılmayı bırak " derim çünkü Allah-ü Teala: "hastalara zorluk yok....." (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi :
-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun. Sonra.... Eğer yalan varsa .. Allah 'tan dile beni kül eylesin.
İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :
-Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.
Şeytanın Arkadaşları
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :
-Oturma arkadaşın kim ?
-Faiz yiyen.
-Dostun kim ?
-Zina eden.
-Yatak arkadaşın kim ?
- Sarhoş
-Misafirin kim ?
-Hırsız.
-Elçin kim ?
-Sihirbazlar.
-Gözün nuru nedir?
-Karı boşamak.
-Sevgilin kim ?
-Cuma namazını bırakanlar.
-Senin cismini ne eritir ?
-Tevbe edenlerin tevbesi.
-Ciğerini ne parçalar?
-Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
-Yüzünü ne buruşturur ?
-Gizli sadaka.
-Gözlerini kör eden nedir ?
-Gece namazı.
-Başını eğdiren nedir ?
-Çokça kılınan cemaatle namaz. -İnsanların en şakisi kimdir ?
-Cimriler
-Seni işinden ne alıkoyar ?
-Ulema meclisleri
-Yemeğini nasıl yersin ?
-Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
Şeytanın Allah'tan On Talebi
1. Allah'tan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim, faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-İ Kerime ile sabittir. "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart." (17/64)
2. Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere .. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3 .Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.
4. Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.
5. İstedim ki; bir ezan vere , Mezmurları verdi.
6. Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere.. Sarhoşları verdi.
7. Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.
8. İstedim ki; bana kardeşler vere... Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlarda şu Ayet-i Kerime ile sabittir :
"O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır." (17/27)
Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu :
- Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin. Seni tastik etmezdim.
Bundan sonra İblis devam etti :
-Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki; ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa; Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi . " Hepsi sana verildi, buyurdu. " Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... Böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :
Benim bir oğlum vardır. Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa gider; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da MÜTEKAZİ 'dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse .. ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MÜTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra .. Benim bir oğlum daha vardır . Onun adı da KÜHAYL dir. Bunun işi de, insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı :
-Hangi kadın olursa olsun .. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela: Elini kolunu dışarı çıkar ; göster. Der .. o da bu emri tutar. Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
İblis bundan sonra ; Resullullah (s.a.) Efendimiz' e kendi durumunu anlatmaya başladı :
-Ya Muhammed bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde; "Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resülüdür." diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Bende , kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah, Şekavet ehli kılan da Allah .
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu.
"Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç.."
(11/118-119)
"Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir." (33/38)
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz, İblise şöyle buyurdu :
-Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah' a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.
Bunun üzerine İblis şöyle dedi :
-Ya Resullullah, iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalemde kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O: bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :
-İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.
Evvel, ahir, zahir batın, alemlerin Rabbı olan Allah' a hamd olsun.
Efendimiz Muhammet Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun ailene de ashabına da ...
Amin.
İblis'in İman Eden Oğlu Oldu mu?
İblis'in oğlu "Hame" Peygamberimize (sav) erişmiş ve kendisine gelerek iman etmiştir. Bu cinni, Efendimiz'in ashabı arasına girmiş bulunmaktadır. Bahsi Geçen cinni "Hame bin İblis" Peygamber Efendimiz'e Hazret-i İsa'nın selamını tebliğ etmiştir.
Şeytan Başka Cin Başkamıdır?
Şeytan ile cin yaratıldıkları made itibariyle birbiirnden ayrı bir er varlık değildirler. aralarındaki fark sadece iman edip etmemeleriyle olmaktadır. (6)
KAYNAKLAR
1) Elmalı Tefsir
2) Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali
3) Şeytan, Ahmet Güç, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Şamil İslam Ansiklopedisi
4) Gençlere Öğütlerim, Mehmed Emre
5) Fetava-i Hadisiyye, s.171
6) Günümüz Meselelerine Açıklamalı Cevaplar, Mehmet Emre
.xxxxxxxxxxx
Seytânin Hilesi - Kalplerin Keşfi - Kitaplik
kitap.ihya.org › Imam Gazali › Kalplerin Keşfi
Seytânin Hilesi. Adamin biri Hasan-ül Basrî\'ye «Seytan uyur mu» diye sorar. Hasan da gülümseyerek; «O uyusa
Seytânin Hilesi
Adamin biri Hasan-ül Basrî\'ye «Seytan uyur mu» diye sorar. Hasan da gülümseyerek; «O uyusaydi, biz rahat ederdik» diye cevap verir.
Demek ki, mü\'min için seytandan kurtulus yoktur. Fakat ona karsi koymak, gücünü azaltmak mümkündür.
Peygamber\'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Içinizden biri yolculukta devesini nasil halsiz düsürürse, mü\'min de seytanini öyle biktirip halsiz düsürür.»
Ibni Mes\'ûd buyurur ki;
«Mü\'minin seytani halsiz ve perisandir.»
Kays Ibni Haccâc buyurur ki;
«Seytanim bana dedi ki; «Sana geldigim zaman kurbanlik hayvan gibi idim, simdi serçe gibiyim.»
«Neden?» diye sordum; bana; «Her ân Allah\'in (C.C.) adini anarak beni eritiyorsun!» diye cevap verdi.»
Demek ki, takva ehline göre, seytanin girecegi kapilari kapamak veya onun yolunu gözetleyip zararindan korunmak zor degildir. Burada görünen kapilari ve günâha sürükleyen açik yollari kasdediyorum. Onlar yalniz onun dolambaçli yollarinda tuzaga düsebilirler Çünki bu yollari görüp gözetip koruyamayabilirier.
Zira kalbe varan yollar içinde seytana ait olanlar bir çok oldugu halde, meleklere ait olan, yalniz bir tanedir. O tek kapiyi diger kapilardan ayirdetmek zordur. Insan bu durumda, karanlik gecede yönü belirsiz bir çok yolun basinda kalan bir çöl yolcusu gibidir. Yolunu seçebilmek için basiret gözüne ve aydinlatici günesin dogusuna muhtaçtir.
Burada basiret gözü, takva ile erinmis kalb, aydinlatici günes de yolun dogrusunu seçmede kendisine rehber olacak olan Allah\'in Kitabi ile Rasülallah \'in Sünneti\'ne dayanan bilgidir. Yoksa önündeki yollar çok ve belirsizdir.
Abdullah Ibni Mes\'ûd buyurur ki.
«Peygamber\'imiz bir gün yere bir çizgi çizdi ve bu Allah\'a varan yoldur» dedi. Arkasindan o ana cizginin sagindan ve solundan gecen bir kac çizgi daha çizdi ve «Bunlar da cesitli yollardir, her birinin basinda birer seytan vardir ve kendi yoluna cagigir.» diyerek su âyeti okudu:
\"Bu benim dosdogru yolumdur. Bu ana yolu tutun. Cesitli yan yolltara girmeyiniz ki, bu tutum, sizi O\'nun ana yolundan ayri düsürmesin. Allâh, kötülüklerden sakinasiniz diye bunlari size emretti.\"
(En´am - 153)
Biz seytanin belirsiz yollarina örnek olarak iste acik bir misâl verdik, günah islemekten kaçman, nefsî arzularina hâkim olan âlim ve âbidleri aldatmak için kullandigi yol budur. Simdi de herkesçe malûm olan acik yollarindan bir örnek verelim. Bu yola insan mecbur kalmadikça sülük etmez,
örnek sudur; Peygamberimizden rivayet edildigine göre buyurmustur ki:
«israilogullarinda bir kesis vardi. Seytan bir kiza kasdederek onun girtlagini sikti. Ailesine de kizlarini ancak söz konusu kesisin tedavi edebilecegini telkin etti.
Bunun üzerine kizlarmi kesise getirdiler. Adam önce kizi tedavi etmek istemedi ise de asiri israrlar karsisinda razi oldu. Kiz, tedavi için yaninda kalirken seytan kesise sokularak irzina geçmesi için adami kiskirtti. Kiskirtmalar sonunda kesis, kizin irzina geçti ve kizi gebe birakti.
Bunun üzerine seytan «Simdi ailesi gelecek, rezil olacaksin. Onu öldür. Sorarlarsa, (öldü) dersin» diye içine vesvese saldi. Kesis de seytana uyarak kizi öldürüp gömdü.
Arkasindan seytan kizin ailesine kostu, kesisin onu gebe biraktiktan sonra öldürüp gömdügünü gammazladi. Ailesi kesise kizlarini sorunca «öldü» dedi.
Bunun üzerine kizin ailesi, kizlarina karsilik kesisi öldürmeye karar verdiler. Bu arada yine seytan ona sokuldu. «Kizin girtlagini sikan da, ailesini senin üzerine kiskirtan da benim. Benim sözüme uy ki, kurtulasin. Seni onlarin elinden yalniz ben kurtarabilirim* dedi.
Kesis. «Ne yapmami istiyorsun» dedi. Seytan \"bana iki kere secde edeceksin\" dedi. KesiS de seytana iki kere secde etti. Bunun üzerine seytan, ona «Seninle artik hiç bir isim kalmadi» diyerek ortadan kayboldu.
Iste Ulu Allah bu babda söyle buyuruyor:
\"Yahudileri müslümanlar ile savasmaya kiskirtan münafiklarin durumu, seytanin tutumu gibidir. Hani insana «Kâfir ol» demis. Insan da kâfir olunca «Ben, senden beriyim. (Uzagim) Ben Alemlerin Rabb\'i olan Allâh\'dan korkarim» demistir.\"
(Hasr - 16)
Söylendigine göre, seytan. Imâm-i Safii\'ye «Beni diledigi gibi yaratip diledigi yolda kullanan ve sonra da dilerse cennete, dilerse cehenneme koyacak olan Allah hakkinda ne dersin, bu davranisinda âdil midir, yoksa zâlim midir?» diye sorar.
Imâm-i Safii onun bu sözü hakkinda düsünür, sonra su cevabi verir.
«Hey mel\'ün! Senin arzuna göre seni yaratti ise sana muhakkak zulmetmistir. Eger seni kendi irâdesi geregince yarati ise O. davranislarinda sana karsi mes\'ül degildir. Davranislarindan mes\'ül olanlar, insanlardir.»
Bu cevap karsisinda seytan perisan olup neredeyse yerin dibine geçer. Arkasindan Safii\' ye vallahi «Ben bu soru ile, yetmis bin âbidi, kulluk mertebesinden çikarak zindiklar hanesine döndürdüm» diye cevap verir.
Yine söylendigine göre, seytan bir gün Hz. Isa\'ya (A.S) görünerek O\'na «Lâ ilâhe illallâh de» diye teklif eder.
Hz. Isâ (A.S.) ona «Dogru sözdür, fakat onu senin demenle söylemem» diye karsilik verir.
Cünki onun Kötülük yolundaki hesapsiz tuzaklari gibi iyilik yolunda görünen tuzaklari da vardir. Allâh\'in koruduklari müstesna, bir çok âbidi zahidi, zengini ve çesitli zümreye mensub kimseyi bu yoldan helake sürükler.
Allah\'im! Bizi onun tuzaklarindan koru da hidâyet üzere iken sana kavusabilelim.
«Amin. yâ Mümin!»
Imam Gazali - www.ihya.org - Kalplerin Keşfi
.
Nefsi Yenmek ve Seytâna Karsi koymak
BESINCI BÖLÜM
NEFSI YENMEK VE SEYTANA KARSI KOYMAK
Akli basinda olan kimsenin, nefsin azgin arzularini açlikla sindirmesi gerekir. Çünkü Allah'in (C.C.) düsmanmi (nefsin azgin arzularini) ancak açlik gemleyebilir. Nefsin azgin arzulan, yemek ve içmek seytanin vasitalaridir.
Nitekim Peygamber'imiz (S.A.S.) söyle buyurur:
"Seytan, insan vücudunda kan damarlari yolu ile dolasir, Binan-aleyh siz onun dolasim yolunu açtikla daraltiniz. Kiyamet günü, insanlarin Allah (C.C)'a en yakin olani, en uzun müddet aç ve susuz kalanidir."
Insanoglu hesabina en büyük tehlike kaynagi, midenin doyumsuz arzularidir. Hz. Adem (A.S.) ile Havva'nin huzur ve istikrar yurdundan (cennetten) çikarilarak horluk ve yokluk diyarina (dünyaya) gönderilmelerinin sebebi odur.
Bilindigi gibi bir agaç meyvesinden yemek, kendilerine Allah (C.C) tarafindan yasaklandigi halde azgin arzularina yenilerek sözkonusu agacin meyvesinden yediler de çirilçiplak kaliverdiler.
Tahkike göre mide asiri arzularin kaynagidir. Hikmet ehlinden biri der ki, "nefsinin kontrolü altina giren kimse, onun azgin arzularindan hoslanmaya mahkûm olmus, onun yanilmalar zindar.fnda tutuklanmis ve kalbini faydali seylerden mahrum etmis olur. Vücud azalari topragini azgin arzularla sulayanlar, kalblerinde pismanlik agaci dikmis olurlar."
Ulu Allah (C.C.) canlilari üc türlü yaratmistir: Melekleri akilli ve fakat azgin isteksiz yaratmistir. Hayvanlari azgin isteklerle donatmis fakat onlarin yapisina akil katmamistir. Insanoglunu ise akil ve arzulari birarada yapisina katarak yaratmistir. Buna göre aklini azgin arzularinin kontrolüne veren kimse hayvanlardan asagidir, bunun tersine azgin arzularini aklinin kontrolü altinda tutan kimse de meleklerden üstündür.
HIKAYE
Ibrahim Havvas (rahimullahu) anlatiyor: Bir gün Likam daginda idim. Bîr nar agaci gördüm, canim çekti, ondan bir nar kopararak yardim, eksiymis, elimden attim ve yoluma devam ettim. Az ileride birini gördüm, yere serilmis ve üzerine arilar üsüsmüstü.
Adama selâm verince "aleykümselam, ya Ibrahim" diye cevap verdi. "Beni nereden taniyorsun" diye sordum. "Allah (C.C)'i taniyanlara hiç bir sey sakli degildir karsiligini verdi. Ona "anlasilan Allah (C.C) ile münasebetin var, su arilardan seni kurtarmasini O'ndan istesene" diye takildim.
Bana su cevabi verdi, "ben de senin Allah (C.C) ile münâsebetin oldugunu saniyordum. Asil kendin, nar düskünlügünden seni kurtarmasini istesene! Nar düskünlügünün acisini insan ahirette çeker, oysa ari sokmasinin acisi dünyadadir. Öte yandan ari sokmesi vücudu incittigi halde azgin arzular, ignelerini kalbe batirirlar." Bana agir, fakat faydali bir ders veren adami kendi hatinde birakarak yoluma devem ettim.
Nefsin asin arzulari padisahlari köle yaptigi gibi sabir da köleleri padisahliga yükseltir. Hz. Yusuf (A.S.) sabri sayesinde Misir meliki oldu. Buna karsilik Züleyha, nefsinin azgin arzusu yüzünden. Hz. Yusuf'a (A.S.) karsi duydugu aski gemleyemedigi için zavalli, düskün, yoksul, yasli ve gözlerinden mahrum bir duruma düstü.
Ebul Hasan Errazi'nin (rahimullahu) anlattigina göre, ölümünden iki yil sonra babasini rüyasinda görür, üzerinde katrandan bir elbise vardir. Ona sorar, "babacigim, niye seni cehennemliklerin kiligi içinde görüyorum."
Babasi "yavrum, nefsim beni cehenneme sürükledi! Sakin nefsine aldanma" der.
Sairin biri bu konuda söyle der:
Basima dört belâ sarildi.
Sapikligim ve iradesizligim yüzünden düstüm pençelerine:
Seytan, dünya, nefsim ve sonu olmayan arzular.
Hepsi de düsmanim, acaba kurtulus nasil?
Ihtiras ve kuruntularin karanliginda
Nefsimin beni sonu olmayan arzulara çagirdigini görüyorum.
Hatem'ül Asam (rahimullahu) der ki. "nefsim ayakbagim. ümim silâhim günahim hayal kirikligim ve seytan da düsmanimdir. Nefsimin arzusun, hiç bir zaman, uymam."
Ehli marifetten bir zatin söyle, dedigi nakledilir: Cihad üç türlüdür. Birincisi kâfirlerle savasmaktir ki, bu zahiri cihad'dir.
Ulu Allah'in
"Allah yolunda cihad edenler..."
(Maide Sûresi. 54)
Ayet-i celilesinde , cihadin bu çesidine isaret edilmistir.
Ikinci çesit cihad, ilimle ve inandirici deliller ile batilin taraftarlarina karsi verilen cihaddir.
"En iyi usulle onlara karsi koy" (Nahl Sûresi. 125)
Ayet-i kerimesi, bu çesit cihada isaret eder.
Üçüncü çesit cihad, kötülügü emreden nefse karsi verilen cihaddir. Bunun hakkinda Allah söyle buyurur:
"Bizim ugrumuzda cihad edenlere yollarimizi gösteririz"
(Ankebut Sûresi. 69)
Peygamberimiz (S.A.S.) de bu konuda söyle buyurur:
— "En faziletli cihad. nefse karsi verilen cihaddir."
Nitekim sahabîler (Allah (C.C) onlardan razi olsun) kâfirlere karsi verilen bir savastan dönünce "küçük cihaddan büyük cihada döndük" derlerdi.
Nefse, seytana ve azgin isteklere karsi verilen cihada "büyük cihad" ismini vermelerinin sebebi sudur: Nefse ve azgin arzulara karsi verilen cihad araliksizdir, oysa kâfire karsi arasira savas verilir, öte yandan cephe savasçisi düsmanini görür, fakat seytan görünmez, görünür düsmana karsi cihad vermek, görünmez düsmanla cihad etmekten daha kolaydir.
Bir de seytana karsi savasirken onun. senin nefsinde bir destekçisi vardir, bu destekçi nefsin azgin arzularidir, oysa ki kâfirlerle yapilan savasta onlarin senin nefsinde öyle bir yardimcilari yoktur, bu yüzden seytana karsi verilen cihad daha çetindir.
Yine savasta kâfir öldürürsen zafer ve ganimet elde edersin, kâfir seni öldürürse sehitlik rütbesi ile cennet kazanirsin. Halbuki seytani öldüremezsin, ama eger o seni öldürecek olursa Allah'in cezasina çarpilirsin.
Nitekim derler ki: "Savasta atini elinden kaçiran kimse düsmanin eiine düser, buna karsilik imanini yitiren kimse Allah'in gazabina ugrar, böyle bir seyden Allah (C.C)'a siginiriz!..."
Diger yandan, kâfirlerin eline esir düsen kimsenin elleri boynuna baglanmaz, ayaklarina pranga vurulmaz, aç ve çiplak birakilmaz. Oysa Allah (C.C)'in öfkesine muhatap olan kimsenin yüzü kara olur. Elleri boynuna kelepçelenir, ayaklan atesten prangalara vurulur, yedigi ates, giydigi ates ve içtigi ates olur.
Imam Gazali - www.ihya.org - Kalplerin Keşfi
.
Şeytanın Kalbe Fısıltısı - Vesvese - Şeytanın Vesveseleri ...
www.muminem.net › ... › İslam Dini ve İman Bölümü › Şeytan
29 May 2010 - İslam Dini ve İman Bölümü ile Şeytan Forumundan Şeytanın Kalbe Fısıltısı - Vesve
Şeytanın Tuzakları - Şeytan İnsanı Nasıl Kandırır - Şeytana Uymak - Şeytanın Kışkırtm
Şeytanın Kalbe Fısıltısı - Vesvese - Şeytanın Vesveseleri - Şeytanın Hileleri
Şeytanın olta attığı gençleri hangi yollarla şeytanın elinden kurtarmaya çalışmalıyız
Şeytan insanla nasıl konuşur? Şeytanın vesvesesi ile nefsin vesvesesi nasıl ayırtedil
İNSAN ve ŞEYTAN Şeytanın Tuzakları ve Korunma Yolları
. Şeytanın Kalbe Fısıltısı - Vesvese
Şeytanın Vesveseleri - Şeytanın Hileleri
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِوَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
Ve dedi ki: «Yarabbi! Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım.Ve Yarabbi! Sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden»
(Mu'minûn sûresi,âyet 97-98)
Kalbimiz, bir tür misafirhane gibidir. Hayat boyu meydana gelen iç ve dış tesirlere ev sahipliği yapar durur. Bu tesirlerin en önemlisi de, irade dışı meydana gelen iç fısıltılardan oluşur. Bu fısıltıların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı kötüdür. Bu durumda ev sahibine düşen; iyileri ağırlayıp, kötüleri uğurlamaktır.
Kalbimiz, düşünce ve eylemlerimizi şekillendiren bazı iç fısıltıların adeta harman olduğu bir alandır. Pek de isteğimize bağlı olmayan bu seslere “hâtır” adı verilir. (Hatıra kelimesi de buradan gelir. Fakat Türkçe’de hatıra kelimesi burada dediğimiz anlamında kullanılmaz.)
Hâtırlar, iç dünyamızda yankılanan etkili telkin unsurlarıdır ve iradeyi yönlendirme gücüne sahiptir. Birçok hareketimiz kalbimize doğan bu sesin somutlaşmış halidir. Denilir ki: Her iç ses, karşılık gördüğü nispette arzuya dönüşür. Arzu azmi, azim niyeti, niyetse azaları harekete geçirir.
İlham ve vesvese
İslâm alimleri arzu ve yönelmeyi kamçılayan iç sesleri iki kısımda incelerler. Bir kısmı, kötülüğe, şerre davet ederken, diğer bir kısmı iyiliğe, hayra davet eder. Bu seslerin, vicdan ve sağduyu diye de adlandırılan hayra davet edici türüne “ilham”, şerre davet eden türüne “vesvese” denir. İlham melek tarafından, vesvese ise şeytan tarafından telkin edilir.
Büyük hadis alimimiz Tirmizî Hazret-leri’nin rivayetine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurmuştur ki:
“Şeytan da melek de insanoğluna sokularak onun kalbine birtakım şeyler atarlar. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, sonu fena ve zararlı olan şeylere teşvik etmek ve hakkı yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi, hayra çağırmak ve hakkı doğrulamaktır.
Kim içinde hakka, hayra, iyiliğe çağıran bir ses duyarsa, bilsin ki bu Allah’tandır ve hemen Allah Tealâ’ya hamd etsin. Kim de içinde şer ve inkâra çağıran bir fısıltı duyarsa ondan uzaklaşsın ve hemen şeytandan Allah’a sığınsın.”
Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) böyle buyurduktan sonra şu ayet-i kerimeyi okumuştur:
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء وَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
« Şeytan, sizi fakirlik ile korkutur ve sizlere çirkin şeyler ile emreder. Allah Teâlâ ise size taraf-ı ilâhisinden bir mağfiret, bir fazl vaad buyurur. Ve Allah Teâlâ vâsidir, alîmdir.» (Bakara sûresi, âyet 268)
Bilindiği üzere şeytanın tek gayesi insanı kendisi gibi cehenneme sürüklemektir. O, bu gayesine ulaşmak için Cenab-ı Hak’tan izin almış ve şöyle demiştir:
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْشَاكِرِينَ
Dedi ki: «Sen beni azgınlığa uğrattığından dolayı ben de yemin ederim ki elbette onlar için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükrediciler bulmayacaksın.»
(A'râf sûresi,âyet 16-17)
Şeytan, gelecek endişesine sevk etmekle dünya tutkusunu artırır. Olan bitenle aldatarak dinde şüpheye düşürür. Günah ve kötülükleri güzel gösterir ve böylece yaklaşır.
Ancak şeytan bunların hiçbirini kendini göstererek yapmaz. Çünkü o vakit hiç kimse ona uymaz. Hal böyle olunca çeşitli hile ve aldatmalara başvurur. Gizlenmiş, maskelenmiş bir şekilde siner, durmadan fısıldar.
Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şeytanın nasıl bir hilebaz, ne tür bir vesveseci olduğunu şöyle bildiriyor:
“Muhakkak ki şeytan, ademoğlunun bütün yollarında oturur. Önce İslâm yolu üzerinde oturur ve ona (vesvese vererek) der ki: ‘Ananın babanın dinini terk edip müslüman mı olmak istiyorsun?’ Kul onu dinlemez müslüman olursa, bu sefer de (İslâm uğruna hicret etmesini önlemek için) hicret yolu üzerine oturur ve ona (yine vesvese verip) der ki; ‘Şu vatanını, şu havayı terk edip nereye gideceksin?’ Eğer onu dinlemez de hicret ederse, bu sefer cihat yolu üzerine oturur. Der ki: ‘Savaşmak, öldürmek ve nihayet ölmek değil mi? Sonuçta ailen ve servetin başkalarına kalacak değil mi?’ Kim şeytanın vesvesesine kapılmadan cihada gider de ölürse, onu cennetine koymak, Allah Tealâ üzerine hak olur. Eğer düşman tarafından öldürülürse, cennetlik ve şehit olur. Cihada giderken hayvanından düşüp ölse dahi Allah onu cennetine koyar.”
(Ahmed b. Hanbel, Neseî)
........
İlk Vesvese
Kur’an-ı Kerim, şeytanın vesvesesine maruz kalan ilk insanların atamız Hz. Adem ile Hz. Havva annemizin (selam üzerlerine olsun) olduğunu şöyle kaydeder:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
Sonra şeytan, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve «Rabbiniz sizi bu ağaçtan nehyetmedi, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için nehyetti,» dedi.
(A'râf sûresi,âyet 20)
Halbuki Cenab-ı Hak :
فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى
Biz de demiştik ki: « Ey Âdem! Bu şüphesiz senin için ve refikan için bir düşmandır. Sizi cennetten çıkarmasın, sonra meşakkate düşmüş olursun.»
(Tâhâ sûresi,âyet 117)
diye uyarmıştı. Buna rağmen şeytan vesvesesini kullanarak onları bu ağacın meyvesinden yemeye ikna etti. Bu da onların cennetten çıkarılmalarına sebep oldu.
Şeytanın apaçık düşman olduğu konusunda Hz. Adem Aleyhisselam’dan günümüze kadar tüm insanlar uyarılmışlardır. Cenab-ı Hak bunu şu ayet-i kerimesiyle teyit eder:
أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
« Ey ademoğulları! Size tavsiye etmedim mi ki, şeytana ibadet etmeyiniz. Şüphe yok ki, o sizin için apaçık bir düşmandır.»
(Yâsîn sûresi,âyet 60)
........
Vesveselerden sorumlu muyuz?
Aklımıza şu soru gelebilir: Vesvese kötü bir şey olduğuna göre, kalbimize gelen vesveselerden acaba hesaba çekilecek miyiz?
Bu soruyu doğru cevaplayabilmek için bir iş gerçekleşmeden önce kalpte cereyan eden dört aşamadan söz etmek gerekir: Bunlardan ilki kalbe bir hâtırın gelmesi, bir sözün, düşüncenin kalpte harekete geçmesidir. İkincisi buna karşılık bir meyil olması, heyecan duyup, rağbet edilmesidir. Üçüncüsü, kalbin bu işi yapma üzerine hükmetmesi, son kararını vermesidir. Dördüncüsü ise azmetmek, ameli hayata geçirmek için kalben niyet etmektir.
Kalbin ilk iki hali olan hâtır ile meyil irade dışı meydana geldikleri için bir sorumluluğa yol açmazlar. Sevgili Peygamberimiz’in: “Allah Tealâ ümmetimi, hatırlarına gelen şeyleri yapmadıkları veya konuşmadıkları sürece o şey yüzünden hesaba çekmeyecektir.” (Buharî) hadisi buna delildir.
Gelelim karar ve azmetmeye... Bunların her ikisi de kasıtlı ve isteyerek meydana geldikleri için mesuliyet gerektirir. Cenab-ı Hakk’ın: “Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız yeminleriniz yüzünden sizi sorumlu tutar.” (Maide, 89) ayeti ile Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in “İnsanlar niyetleri üzere haşrolurlar.” (İbn Mace) hadisi buna delil gösterilebilir.
لاَ يُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا عَقَّدتُّمُ الأَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ أَوْ كِسْوَتُهُمْ أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُواْ أَيْمَانَكُمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
« Allah Teâlâ sizleri yeminlerinizdeki lağv sebebiyle muahaze etmez. Velâkin sizi (bile bile) aktettiğiniz yeminler ile muahaze eder. Bunun keffareti ise ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak, veyahut giydirmek, yahut bir köle azad etmektir. Fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutar. İşte bu, yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffaretidir. Maahaza yeminlerinizi muhafaza ediniz. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizin için böylece beyan ediyor, tâ ki şükredesiniz.»
(Mâide sûresi,âyet 89)
Fakat her şeye rağmen Allah’ın merhameti galiptir ve bir kalp, kötülükte karar kılıp, bu kötülüğü yapmaya azmettiği zaman bile melekler kulun o kötülükten dönme ihtimalini göz önünde bulundurarak hemen günah yazmazlar. Bu süre içerisinde insan Allah’tan korkup kötülükten vazgeçerse kendisine bir sevap yazılır.
Buharî ve Müslim Hazretlerinin rivayet ettiğine göre, Allah Tealâ meleklerine şöyle emreder: “Kulum kötü bir amel yapmaya karar verdiği zaman, onu yapmadıkça yazmayın. Şayet o günahı işlerse ona bir günah yazın. Eğer kulum o ameli yapmayı benim rızam için terk ederse, ona bir sevap yazın. Şayet iyilik yaparsa en az on misli olmak üzere, yedi yüz misline kadar ona sevap yazın.”
........
Vesveseden kimler etkilenir?
Vesvese ancak şeytanı dost edinen kimseleri etkiler. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle dile getirilmiştir:
إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ
« Şüphesiz ki, onun hakimiyeti ancak onu velî ittihaz edenlerin ve Allah'a şerik koşanların üzerinedir.»
(Nahl sûresi,âyet 100)
Şeytanın salih kullar üzerinde hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً
«Şüphesiz benim kullarım var ya, senin için onların üzerinde bir hakimiyet yoktur. Vekil olarak da Rabbin kâfidir.»
(İsrâ sûresi,âyet 65)
Diğer yandan, iman edip Rablerine tevekkül eden kimselerin, kalplerine gelen vesveselerden etkilenmedikleri şöyle haber verilir:
إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
«Muhakkak ki, imân etmiş olanların ve Rablerine tevekkülde bulunanların üzerine Onun için bir hakimiyet yoktur.»
(Nahl sûresi,âyet 99)
Buradan anlaşılıyor ki, şeytanın vesvesesi ancak Rahman’ın yolunu terk edenleri, onu umursamayıp nefsini arkadaş edinenleri etkileyebilir. Cabir b. Ubeyd k.s. diyor ki: Alâ b. Ziyad’a içimdeki vesveseden şikayet ettim. Dedi ki: “Kalp, uğranılan bir ev gibidir. Bir şey varsa alır, yoksa bırakıp gider. Yani heva ve heves olmayan gönüle şeytan girmez.” (İhya, III/62)
Şeytanın vesveseleri de her insana göre farklıdır. Tıpkı bir düşmanın, her savaş için farklı stratejiler kullanması gibi... Bu vesveselerin belki de en tehlikeli olanı, şeytanın kalbe şüphe tohumları atıp inancı sarsmaya çalışmasıdır. Şeytan bu yöntemi, daha çok dini yeni yeni tanımaya başlayan veya kulaktan dolma bilgilerle yürümeye çabalayan insanlar üzerinde tatbik eder.
Eğer kişi kalbine gelen şüphe karşısında sıkı durur da Alah Tealâ’nın izniyle def etmeyi başarırsa, bu defa küfür veya edep dışı sayılacak düşünceleri akla getirmeye çalışır. Öyle ki insan, “keşke ölseydim de aklıma böyle şeyler gelmeseydi” der. Sonra, aklından geçen o şeyden dolayı çok büyük günaha girdiğini zannederek inanılmaz derecede üzülür.
Şeytanın istediği de budur: Onu telaşlandırıp dinden çıkmakla korkutmak... Çünkü kişi dinden çıktığına inandığında: “Zaten ben mahvolmuş biriyim, artık günah işlesem ne olur, işlemesem ne olur” ruh hâlini yaşayacaktır. Halbuki böyle durumlarda endişeye kapılmamak gerekir. Çünkü bu vesveseler insana ait değildir.
........
Vesveseden korunmak için
Kalbe gelen düşünceleri dinî ölçülerle karşılaştırıp ona göre hareket etmek doğru ve kolay bir yoldur. Yoksa, kalbe gelen şeyleri hemen kabullenip dinî hükmünü öğrenmeden hareket etmek yanlıştır.
Bu arada kalbe gelen vesvesenin üzerinde durmak, onu gözde büyütmek de anlamsızdır. Vesveseden korunmanın en etkili yolu ise Allah Tealâ’yı anmak, zikretmektir. Şeytanın giriş yolu kalp olduğuna göre, kalbin güçlenerek heva ve hevesi üzerinden atması şeytanın yolunu kapatacaktır. Zaten tasavvuftaki eğitimin gayelerinden biri de işte bu şekilde kalbi şeytanın cirit attığı bir meydan olmaktan çıkarıp Allah Tealâ’ya ait kılmaktır.
Allah anıldığı zaman şeytan susar. O nedenle kul, Kerim olan Rabbini her fırsatta anmalı, şeytanın vesvesesini savması için O’na sığınmalıdır. A’raf suresi 200. ayette şöyle buyurulur:
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
«Ve eğer seni şeytan tarafından bir vesvese gıdıklayacak olursa hemen Allah Teâlâ'ya sığın. Şüphe yok ki, O (Allah) bihakkın işiticidir, tamamıyla bilicidir.»
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِوَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
Ve dedi ki: «Yarabbi! Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım.Ve Yarabbi! Sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden»
(Mu'minûn sûresi,âyet 97-98)
alıntı
.Şeytanın Tuzakları - Şeytan İnsanı Nasıl Kandırır - Şeytana Uymak - Şeytanın Kışkırtması
Kim olursa olsun, her insanın sonsuz bir azap çekmesini isteyen, bütün varlığını buna adamış olan, son derece tehlikeli bir varlık var...
Bu varlık tarihin her aşamasında insanın düşmanı oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve halen çekmeyi amaçlıyor. Onun için genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet başkanı veya dilenci fark etmiyor. Her insan onun hedefi...
Bu sinsi varlık, insanın apaçık düşmanı olan “şeytan”dır.
Siz bu yazıyı okurken sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar yapan ve sizi Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoymak isteyen önemli bir düşmanınız var. Bu düşmanın tek arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle beraber cehenneme sürüklemek... Hangi sebeple olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç değişmiyor. Bu son Kuran’da şöyle haber verilir:
"Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)
Şeytan var gücüyle insanları Allah’ın yolundan saptırmak için çalışır. Bu nedenle, kullandığı taktiklerin iyi bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Böylelikle müminler, Allah’ın izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir şekilde bozabilirler.
Şeytan İnsana Nasıl Yaklaşır
Şeytan, Allah’ın emrine uymayarak (Allah’ı tenzih ederiz) Hz. Adem’e secde etmediği için Allah'ın huzurundan kovulmuştur. Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce, insanları da kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre istemiş ve Allah da ona kıyamet gününe kadar süre tanımıştır. (Araf Suresi, 11-18).
Şeytanın uygulayacağı yaklaşma taktiği her insana göre değişir. Her insanı en zayıf noktasından yakalamayı amaçlar. Allah’ın kendisine verdiği süreli izin ile şeytanın insanlara nasıl yaklaşacağı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
”Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)
Şeytan İnsanlara Ne Tür Tuzaklar Kurar
* Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır:
Şeytan müminlere ve Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara birbirinden farklı tuzaklar kurar. Örneğin, din ahlakından uzak yaşayan bir kimseye, temiz kalpli biri olduğu telkini vererek, güzel ahlakı yaşamamasını ve daha da uzaklaşmasını sağlar. Onu tamamen dünya hayatına yönelterek ona Allah'a hesap vereceği günü unutturur ve bunun gibi vesilelerle onu ömür boyu din ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara inanan insanların ahirette düşecekleri durumu Kuran’da şöyle bildirir:
“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 19)
* Kötü Ahlaka Kılıf Buldurarak:
Şeytan, Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin, müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için, samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar. Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli kılıflara sokarak mümine uygulatmaya çabalar.
* Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir:
Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen kopuk olan ve Kuran’da "ataların dini" olarak adlandırılan batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve Kuran’da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) her türlü sosyal ve toplumsal olayın meşru kabul edilmesi sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları, "modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:
“...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)
Şeytanın Sinsi Oyunları
* Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır:
Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah'a karşı itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah’ı tenzih ederiz). İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah'ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder; O'nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran'da bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir:
“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 168-169)
Şeytanın uyguladığı en sinsi oyun, insanları Allah’ın adını kullanarak kandırmasıdır. Bu yöntemle, Allah'ın razı olmadığı hareketlerin din adına yapılmasını telkin eder. Konu ile ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:
”Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)
* Allah Affeder Diye Aldatmaya Çalışır:
Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, Allah korkusunu yitirebilir. Kuran'da, "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen insanlar (Araf Suresi, 169) bildirilirken, şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.
* İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar:
Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan, kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar her türlü düşmanlığın arkasında "şeytanın kışkırtmaları" vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder. Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
”Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53)
Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul ettirmeye çalışır. Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler öne sürdürterek Allah'ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki, Allah'a teslim olmuş, sabah akşam O'nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Yüce Rabbimiz’in kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz’e yönelen müminlerin karşısında şeytanın bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum Kuran’da şöyle bildirilir:
“(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."” (Hicr Suresi, 39-40)
İlmi Mercek Dergisi
.SORU: Selamunaleyküm.
Hocam, sorum şeytanın olta attığı gençleri nasıl, hangi yollarla şeytanın elinden kurtarmaya çalışırız ile ilgili olacak. Ben bu sene lisede görev yapmaya başladım, yaşım 25. Konuya neresinden başlayayım bilemiyorum. Şu an o kadar kötüyüm ki âdeta parmaklarım titriyor. Az önce hiç ummadığım öğrencilerimden birkaç kızın da erkeklerle gezip tozma anlamında çıktıklarını öğrendim. Namazda dua ettikten sonra size yazmak istedim. Hocam, çalıştığım okul bir imam hatip lisesi, okula gelen çocukların çoğu SBS’de yüksek puan alamayıp velilerin isteği üzerine “En azından ahlak, Kuran öğrensinler.” mantığı üzerine okula gelen çocuklar. Anlayacağınız çok şuurlu veliler ve de çocuklar yok maalesef. Öğrencilere matematik anlatırken fırsat buldukça konuşurum, hem derslerde hem aralarda. Hatta konuşmadan bile hâlimden etkilenip tesettürüne dikkat eden, kitap Kuran okuyan çocuklar da var elhamdülillah ama böyle bir liseye hiç ama hiç yakışmayan öğrenciler de o kadar çok ki…
Onlara daha iyi nasıl yaklaşayım, eteklerini kıvırmaktan hoşlanan, sürmeler çekmeden duramayan, erkeksiz ya da kızsız kalamayan, üst sınıflara doğru gidildikçe sınıflarındaki erkeklerle kız arkadaşı gibi samimi oturup kalkan bu gençlere nasıl yaklaşayım? (Belki bizi görünce üstüne başına konuşmasına dikkat ediyor olabilirler ama dışarıda da bunun devam etmesidir esas istenilen.) Onları kendimden uzaklaştırmadan nasıl bir üslup sergileyeyim? İnanın ben durumun bu kadar vahim olduğunu ailemden uzak üniversitede okumama rağmen bilmiyordum. Bir İHL böyle olursa diğer liseleri, ilçede böyle olursa büyük şehirleri düşünemiyorum. Belki de anlattıklarım meselenin küçük bir kısmı, anladığınızı umuyorum, saygılarımla… Biz sizin gibi hocaları örnek alıyoruz, sizlerden faydalanıyoruz, ALLAH RAZI OLSUN SİZDEN. Rabbimiz en güzel şekilde yetiştirsin bizi ve gençlerimizi, eğriltmesin kalplerimizi. ALLAH’A EMANET OLUN hocam.
CEVAP: Selamunaleyküm.
Ah değerli kardeşim, ah! İşimiz vaktimizden çok değil mi şimdi? Evet, işimiz vaktimizden çoktur. İşi de meşgul insanlar bitirecektir. Bunu unutmamalısınız. O, küçük bir ilçede gördüğünüz afetin aslını Allah size göstermesin. Bir fidanın yanması kadar bile değil sizin gördüğünüz yangın. Kıtalar kadar bir ormanın yandığını düşünün bir de! İşte bizim derdimiz odur, öyle bir derttir. Keşke, camilerde insanlara namaz kıldıranlar da o yangını görebilselerdi, keşke anneler babalar yandıklarını ve yaktıklarını anlayabilselerdi, keşke! Artık, İmam Hatip veya başka bir isim o yangını gizleyemez duruma geldik. Yegâne tesellimiz, sizin gibi genç yüreklerin bu derdimizi anlamaya başlamasıdır. Allah sizin basiretinizi ve himmetinizi artırsın.
Yapabileceğimiz nedir biliyor musunuz? ‘Bir kişinin kurtulmasını, güneşin aydınlattığı her şeyden daha değerli görmek!’ Bunu yapabilsek Mus’ab olurduk. Kanatlanır melekleşirdik de. Sakın kitleler üzerinden hesap yapıp da şeytanın tuzağına düşmeyin. Bizim için bir gönül bir insanlık kadar değerli olmalıdır. Bir kişi kurtarmaya Allah, cennet verdikten sonra nasıl basit olur o bir kişi? İki şey çok önemlidir:
Birincisi, samimi olacaksınız. Gerçekten Allah için yapacaksınız. Fedakârlığınıza melekler şahit olacaklar. Gece gündüz demeyeceksiniz. Kolay zor bilmeyeceksiniz. O veya bu ayırmayacaksınız. Ve Allah’tan başkasından bir şey beklemeyeceksiniz. Kurun bu samimiyet ve ihlâs düzenini, bakın Yesrib peşinize takılacaktır. Bu arada da kimseye güvenmeyin, Allah size yetsin. Mus’ab’a yettiği gibi size de yetsin. O zaman taşlar sizinle konuşur, ağaçlar size
kalem olur. Rüzgârlar senin sesini taşır.
İkincisi de insan saymayacaksın. Kaç kişi yok, ne yaptığın var olacak. Kaç kelime biliyorsan onu anlat. Samimiyet kur. Nasihat et. Sabret. Sebat et. Geceye aldanma, güneş her karanlık geceyi aydınlatmıştır şimdiye kadar. Bundan sonra da öyle olacaktır. Çok da dua etmelisiniz. Kendinize, bütün nesillere dualar edin. Bize de edin. Umudu tükenmişlerden uzak durun. Sabırla yarını bekleyin, yarın sizi güldürecektir. ‘Allah’ın yardımıyla mü’minlerin de güldüğü gün’ iman ettiğimiz bir gündür. Dertleri saymayın siz. Yangın söndüren bir umut bulutu olun. Allah yardımcınız olsun. Çalışmanız mübarek olsun.Selamunaleyküm.
Nureddin YILDIZ
.Şeytanın Gizlediği Tuzaklar
Kim olursa olsun, her insanın sonsuz bir azap çekmesini isteyen, bütün varlığını buna adamış olan, son derece tehlikeli bir varlık var...
Bu varlık tarihin her aşamasında insanın düşmanı oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve halen çekmeyi amaçlıyor. Onun için genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet başkanı veya dilenci fark etmiyor. Her insan onun hedefi...
Bu sinsi varlık, insanın apaçık düşmanı olan “şeytan”dır.
Siz bu yazıyı okurken sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar yapan ve sizi Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoymak isteyen önemli bir düşmanınız var. Bu düşmanın tek arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle beraber cehenneme sürüklemek... Hangi sebeple olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç değişmiyor. Bu son Kuran’da şöyle haber verilir:
"Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)
Şeytan var gücüyle insanları Allah’ın yolundan saptırmak için çalışır. Bu nedenle, kullandığı taktiklerin iyi bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Böylelikle müminler, Allah’ın izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir şekilde bozabilirler.
Şeytan İnsana Nasıl Yaklaşır?
Şeytan, Allah’ın emrine uymayarak (Allah’ı tenzih ederiz) Hz. Adem’e secde etmediği için Allah'ın huzurundan kovulmuştur. Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce, insanları da kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre istemiş ve Allah da ona kıyamet gününe kadar süre tanımıştır. (Araf Suresi, 11-18).
Şeytanın uygulayacağı yaklaşma taktiği her insana göre değişir. Her insanı en zayıf noktasından yakalamayı amaçlar. Allah’ın kendisine verdiği süreli izin ile şeytanın insanlara nasıl yaklaşacağı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
”Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)
Şeytan İnsanlara Ne Tür Tuzaklar Kurar?
Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır:
Şeytan müminlere ve Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara birbirinden farklı tuzaklar kurar. Örneğin, din ahlakından uzak yaşayan bir kimseye, temiz kalpli biri olduğu telkini vererek, güzel ahlakı yaşamamasını ve daha da uzaklaşmasını sağlar. Onu tamamen dünya hayatına yönelterek ona Allah'a hesap vereceği günü unutturur ve bunun gibi vesilelerle onu ömür boyu din ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara inanan insanların ahirette düşecekleri durumu Kuran’da şöyle bildirir:
“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 19)
Kötü Ahlaka Kılıf Buldurarak:
Şeytan, Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin, müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için, samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar. Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli kılıflara sokarak mümine uygulatmaya çabalar.
Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir:
Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen kopuk olan ve Kuran’da "ataların dini" olarak adlandırılan batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve Kuran’da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) her türlü sosyal ve toplumsal olayın meşru kabul edilmesi sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları, "modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:
“...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)
Şeytanın Sinsi Oyunları
Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır:
Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah'a karşı itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah’ı tenzih ederiz). İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah'ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder; O'nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran'da bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir:
“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 168-169)
Şeytanın uyguladığı en sinsi oyun, insanları Allah’ın adını kullanarak kandırmasıdır. Bu yöntemle, Allah'ın razı olmadığı hareketlerin din adına yapılmasını telkin eder. Konu ile ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:
”Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)
Allah Affeder Diye Aldatmaya Çalışır:
Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, Allah korkusunu yitirebilir. Kuran'da, "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen insanlar (Araf Suresi, 169) bildirilirken, şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.
İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar:
Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan, kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar her türlü düşmanlığın arkasında "şeytanın kışkırtmaları" vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder. Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
”Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53)
Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul ettirmeye çalışır. Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler öne sürdürterek Allah'ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki, Allah'a teslim olmuş, sabah akşam O'nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Yüce Rabbimiz’in kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz’e yönelen müminlerin karşısında şeytanın bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum Kuran’da şöyle bildirilir:
“(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."” (Hicr Suresi, 39-40)
Allahu Teala Bizleri Şeytanın Şerrinden Hıfzı Muhafaza Eylesin
Selam Ve Dua ile... Gökhan Gündüz
.
Şeytanın İnsana Yaptığı Zararlar - Vaaz Sitesi
www.vaazsitesi.net/?pnum=863&pt=Şeytanın+İnsana+Yaptığı...
ŞEYTANIN İNSANA YAPTIĞI ZARARLAR. AYET : FATIR SURESİ .... Allah, şeytanın hile ve zararlarını bizlere şöyle i
.ŞEYTANIN İNSANA YAPTIĞI ZARARLAR
AYET : FATIR SURESİ – 5/6. AYETLER
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ:
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
MEALİ :
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın! Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (FATIR SURESİ – 5/6. AYETLER)
Dumanı kesilmiş zehirli bir alevden yaratılmış bulunan şeytan; inkârcı, bozguncu ve insandaki nefsanî kuvvetleri tahrik edici, şerli bir varlıktır. İblis, şeytanların başı ve başkanıdır. Yaratıldığı maddenin özelliklerini kendinde toplayan şeytan, alev gibi oynak, ateş gibi yakıcı ve duman gibi lekeleyicidir. O, acıtması olup acıması olmayan, her türlü şerrin kaynağı ve Âdemoğlunun ezelî ve ebedî düşmanıdır. O, bir zamanlar, Allah’ın emrettiği görevleri yapmaya istekli görünüyordu. Daha sonra kendini üstün görmeye başladı ve sonunda kendini kibire kaptırdı. Allah ta onu çetin bir imtihana tabi tuttu ve topraktan yarattığı Âdem (AS)’a secde etmesini emretti. Bu ilahi emir karşısında çılgınlaşan İblis, diretti. Allah şöyle buyurdu:
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍوَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ:
“Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (A’RAF SURESİ – 12. AYET) Bu konuyu başka bir ayet şöyle dile getirir:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِيناً:قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً:
“Meleklere: Âdem’e secde edin! Demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis: “Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim! Dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!” (İSRA SURESİ – 61/62. AYETLER)
Diğer bir ayet te şöyledir:
وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيّاً مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُّبِيناً:يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً:أُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصاً:
“Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” (NİSA SURESİ – 119/121. AYETLER)
İblis’in küstahlıklarını şu ayet ifade eder:
قَالَ رَبِّ بِمَاأَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ:إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ:قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ:إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلاَّ مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ:وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ:
“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. (Allah) şöyle buyurdu: “İşte bana varan dosdoğru yol budur.” “Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.” Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.” (HİCR SURESİ – 39/43. AYETLER)
İblis’in hasedi, fesadını arttırdı. Fesadı da Allah’a olan isyanını kamçıladı ve şöyle dedi:
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ:ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ:
“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!”dedi.” (A’RAF SURESİ – 16/17. AYETLER)
İblis, Allah’ın lanetine müstahak olup rahmetinden kovulunca, Hz Âdem (AS) ve eşi Hz Havva’ya zarar vermek için hileler kurdu ve kendilerine yaklaştı. Kurduğu tuzağa onlara düşürmek için iğvaya başladı:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ:وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ:فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَايَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَاعَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ:
“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.” (A’RAF SURESİ – 20/22. AYETLER)
Allah, kullarını şöyle uyarıyor:
يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَالِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ:
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (A’RAF SURESİ – 27. AYET)
Allah, şeytanın hile ve zararlarını bizlere şöyle ifade ediyor:
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاءوَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.” (BAKARA SURESİ – 268. AYET)
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ:
“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.” (HAŞR SURESİ – 16. AYET)
Şeytandan sakınmayan ve onun iğvasına kapılıp ta hak yoldan ayrılanların durumunu şu ayet ifade eder:
اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنسَاهُمْ ذِكْرَاللَّهِ أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ:
“Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.” (MÜCADELE SURESİ – 19. AYET)
Şeytan yapacağını icra eder ve kula yıktıracağını yıktırır ve küfre, dalalete sevk eder. Sonra da bir kenara çekilerek şöyle der:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْبِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَاأَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:
“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaat ettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İBRAHİM SURESİ – 22. AYET)
Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:
“Hiç şüphe yok ki şeytan, insanın içinde damarda kanın akışı gibi dolaşır.”
Hz Peygamber diğer bir hadislerinde de şu uyarıyı yapar:
“Şeytanın muhakkak Âdemoğluna bir yaklaşması vardır. Melek için de bir yaklaşma vardır. Şeytanın yaklaşması, zararla korkutması ve Hakk’ı yalanlatmasıdır. Meleğin yaklaşması ise, hayrı vaat etmesi ve Hakk’ı tasdik ettirmesidir. Kim meleğin yaklaşmasını kalbinde bulursa, onun Allah’tan olduğunu bilsin de Allah’a hamd etsin. Kim de diğerini (şeytanın iğvasını) içinde bulursa, hemen şeytandan Allah’a sığınsın.”
Başka bir hadis ise şöyledir:
“Şeytan, askerlerini gönderir de onlar da insanları belaya uğratırlar. Onun yanında bunların mevkii itibarıyla en büyüğü, yaptığı fitne (bela) yönünden en büyük olanıdır.”
Bir hadis-i şerif ile konumuzu bitirelim:
“Şeytan insanın kurdudur. Aynen kurdun koyunu helak edişi gibidir. Sürüden ayrılan, uzaklaşan ve bir tarafa çekileni tutar ve zarar verir. Sizi ayrılıktan sakındırırım. Sizin üzerinize cemaat-i müslimîn ile birlikte olmak ve umumum yanında bulunmak lazımdır.”
Allah, cümlemizi şeytanın iğvasından ve dalalet düşürmesinden korusun. Son nefeste yapacağı menfi telkinden Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun. Atamız Hz Âdem (AS)’ı cennetten çıkarmaya sebep olduğu gibi, bizlerin de cennetten uzaklaşmamıza sebep olacak telkinlere kapılmaktan Rabbimiz sıyanet buyursun… ÂMİN…
KÜRSÜDEN MÜMİNLERE VAAZLAR MEHMET EMRE.
Şeytanın hilesi zayıftır - Harun Yahya
harunyahya.org/tr/Kuranin-Bazi-Sirlari/11464/seytanin-hilesi-zayiftir
26 Kas 2008 - Şeytanın hilesi zayıftır video izle, Şeytanın hilesi zayıftır hakkında adnan oktar yorumları,
.
Şeytanın hilesi zayıftır
Harun Yahya Facebook
Benzer Eserler
11450KADERE TESLIMIYET_VE_TEVEKKULDEKI_SIRLAR
Kadere teslimiyet ve tevekküldeki sırlar
Devamı ...
11451HER OLAYDA_BIR_HAYIR_VARDIR
Her olayda bir hayır vardır
Devamı ...
11452HER ZORLUKLA_BERABER_BIR_KOLAYLIK_VARDIR
Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır
Devamı ...
blank
Hicr suresi, 35-39 (Şeytanın karakteri)
Devamı ...
30595MUCADELE SURESI,_19_(SEYTANIN_MUNAFIKLIGI)
Mücadele suresi, 19 (Şeytanın münafıklığı)
Devamı ...
blank
Bakara suresi, 14 (Şeytan ve Münafıklar)
Devamı ...
Tüm liste >>
İlgili Linkler
19881 Adnan_Oktarin_Hesham_Tillawi_Republic_Broadcasting_Network_roportaji_19_Aralik_2009
Adnan Oktar'ın Hesham Tillawi (Republic Broadcasting Network) röportajı (19 Aralık 2009)
Makaleler
Devamı ...
24912 MUMININ_YASARKEN_KENDISINI___OLDU___KABUL_EDEREK_HAREKET_ETMESI_SEYTANIN_TUM_OYUNLARINI_BOZACAK_ONEMLI_BIR_YOLDUR
Müminin, yaşarken kendisini ''öldü'' kabul ederek hareket etmesi, şeytanın tüm oyunlarını bozacak önemli bir yoldur.
Güzel Konular
Devamı ...
26485 AKLINIZA_TAKILAN_BIR_SEY_OLDUGUNDA_HEMEN_DUNYADAKI_MUSLUMANLARIN_YASADIKLARI_SIKINTILARI_DUSUNUN
Aklınıza takılan bir şey olduğunda, hemen dünyadaki Müslümanların yaşadıkları sıkıntıları düşünün. 'Çok büyük bir sorun' olduğunu zannettiğiniz konuların, aslında ne kadar önemsiz detaylar olduğunu çok daha iyi görebileceksiniz...
Güzel Konular
Devamı ...
30245 Modernlik_adina_din_ahlakinin_guzel_hasletlerini_kaldirmaya_calismak_sonu
Modernlik adına din ahlakının güzel hasletlerini kaldırmaya çalışmak, sonu dinsizliğe kadar gidebilecek büyük bir tehlikedir
Makaleler
Devamı ...
29514 Munafiklar_Allahin_indirdigi_dini_kendilerince_begenmeyerek_detayci_ve
Münafıklar Allah'ın indirdiği dini kendilerince beğenmeyerek, detaycı ve uygulanamaz bir din anlayışı geliştirirler
Makaleler
Devamı ...
29198 munafiklar_seytanin_firkasidir
Münafıklar şeytanın fırkasıdır
Makaleler
Devamı ...
İlişkili Videolar
25291HZ. ADEM_KISSASI
Hz. Adem kıssası
Belgesellerden Seçme Bölümler
24738hz adem_in_ilk_insan_olmadigi_yonundeki_yanilgi
Hz. Adem'in ilk insan olmadığı yönündeki yanılgı
Belgesellerden Seçme Bölümler
24212hz isa_yeryuzune_ikinci_kez_gelecek
Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelecek
Belgesellerden Seçme Bölümler
24730ILK INSANIN_BIR_SUREC_ICINDE_YARATILDIGI_YANILGISI
İlk insanın bir süreç içinde yaratıldığı yanılgısı
Belgesellerden Seçme Bölümler
24735ONCE TOPRAKTAN_SONRA_SUDAN_YARATILMANIN_EVRIMSEL_YARATILISA_ISARET_ETTIGI_YONUNDEKI_YANILGI
Önce topraktan sonra sudan yaratılmanın evrimsel yaratılışa işaret ettiği yönündeki yanılgı
Belgesellerden Seçme Bölümler
Etiketler
Şeytan
Tevekkül
Vesvese
Hazreti Adem
Hz. Adem'den beri insanın dünya üzerindeki en büyük düşmanı şeytandır. Şeytan, Hz. Adem yaratıldığında, Allah'a itaat etmemiş ve tüm insanları Allah'ın yolundan saptırmaya söz vermiştir. Allah, Kuran'da şeytanın insanları doğru yoldan ayırmak için türlü yollar denediğini, onlara tuzaklar kurduğunu, dünya hayatını süslü ve çekici göstermeye çalıştığını bildirir. Allah'ın şeytan hakkında bildirdiği bir başka bilgi ise, onun hilesinin zayıf olduğu ve insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı etkisinin olmadığıdır:
İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak Biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırt etmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)
Aslında şeytanın hilesinin zayıf olması ve zorlayıcı bir gücünün bulunmaması, Allah'ın insanlar için yarattığı bir kolaylıktır. Çünkü din ahlakını yaşayan bir insanın karşısında dine karşı negatif bir güç olarak şeytan vardır. Onun zayıf ve güçsüz olması ise, müminlerin Kuran ahlakını yaşama konusunda bir güçlük yaşamayacaklarının bir göstergesidir. Ancak, bunun için samimi bir iman gerekir. Kuran'da da salih olanların şeytanın hilelerinden etkilenmeyeceği bildirilmektedir:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)
Allah başka ayetlerde ise, şeytanın iman edenlerin ve tevekkül edenlerin üzerinde hiçbir etkisinin olmayacağını şöyle bildirmiştir:
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi, 99-100)
Kuşkulardan ve vesveseden kurtulabilmenin sırrı
İman eden kulların üzerinde şeytanın bir etkisi olmamakla birlikte, kimi zaman şeytan iman edenlere de yaptıkları bir işte, işledikleri bir amelde vesvese vermeye çalışabilir.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği önemli bir sır da insanın kendisine gelen vesveseden nasıl kurtulacağıdır. Bu, Allah'tan korkan ve cenneti umut eden müminler için çok önemli bir konudur. Çünkü vesvese şeytanın insanları Allah'ın yolundan uzaklaştırmak, onları boş ve amaçsız işlerle uğraştırarak vakitlerini almak amacıyla fısıldadığı yanıltıcı sözlerdir. Şeytan bu yolla insanlara, hüzün, korku sıkıntı vermeye, aralarını açmaya, Allah, Kuran ya da din hakkında kuşkuya düşürmeye çalışır. Hak olmayan konularda insanları uzun ve olmadık kuruntulara düşürür. Kuran'da şeytanın vesvese verme özelliğini anlatan ayetlerden bazıları şöyledir:
"Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır."
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 119-120)
Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir. (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar) (Nas Suresi, 5)
Şeytanın müminlere fısıldadığı kuruntular ne olursa olsun, Allah'ın gösterdiği yola uyduklarında, şeytan onları oyalayamayacaktır. Allah, şeytana karşı müminlere şunu hatırlatır:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Ayette görüldüğü gibi, müminler şeytandan gelen vesveselere karşı çok dikkatlidir. Uzun uzun oturup ondan gelen vesveseleri düşünerek vakit kaybetmez, söz konusu vesveselerle Allah'ın razı olmayacağı, bir mümine yakışmayacak sıkıntılı, hüzünlü korkulu bir ruh haline girmezler. Bir sıkıntı, Kuran'a uygun olamayan bir düşünce hissettiklerinde hemen düşünürler. Bunun Allah'ın hoşnut olmayacağı şeytandan gelen bir vesvese olduğunu anlarlar. Hemen Allah'ı ve Kuran ayetlerini düşünerek şeytanın fısıldamalarından kurtulurlar.
.
Namazda hata yapanlar(şeytandan kurtulmak için) okuyun ...
www.islamseli.com › İSLAM VE İNSAN. › Abdest ve Namaz
Şeytandan Allah(c.c.)'a Sığınmak Şeytan bizim düşmanımızdır. O düşmanlığının gereği ... "Gerçekten ş
.Şeytandan Allah(c.c.)'a Sığınmak
Şeytan bizim düşmanımızdır. O düşmanlığının gereği olarak namaz kılana vesvese vermektedir. Taki huşû yok olsun hatta kişi namazda olduğunu unutuversin. Kişi zikr, tilavet veya başka bir ibadetle meşgul olmaya dursun hemen ona gelir ve vesvese vermeye başlar. Öyleyse kula gerekli olan sabit kadem kalmak, sabretmek zikir ve namaz ile meşgul olmak ve kalbini şeytana teslim etmemektir. Eğer o karşı koyarsa şeytanın bütün hile ve desiseleri kendiliğinden mahvolacaktır. Allah(c.c.) azze ve celle şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten şeytanın hilesi çok zayıftır" (Nisa suresi-76)
Kul kalbiyle Allah(c.c.)'a yönelmek istediğinde hemen şeytan sayısız hatıra ve düşünce ile koşup gelir. Şeytan yol kesen eşkiyaya benzer, kul Allah(c.c.)'a doğru yürümeye başladığında hemen o eşkiya yolun üzerine dikiliverir. İlim sahibi bir kişiye: "Yahudiler ve Hıristiyanlar kendilerinde vesvese olmadığını iddia ediyorlar" denilince şöyle cevap verdi: "Doğru söylemişler zaten viran olmuş bir eve gelip-te şeytan ne yapsın?"
Buna dair bir misal de şudur: "Üç ev var ki biri padişaha aittir, onda hazineler, altın, gümüş ve her türlü cev-herat var. İkincisi sıradan bir kişinin evidir, onda da azda olsa altın, gümüş ve cevherat bulunur. Ancak padişahınki gibi değil. Üçüncü ev ise tamamen boştur. Şimdi o şehre bir hırsız giriverse acaba hangi evde hırsızlık yapmayı ister?"
Kul namaza durduğu zaman şeytan gelerek onun içine girer. Çünkü kul büyüklük ve yakınlık makamına durmuştur. Bu da şeytana büyük eziyet verir. Bunun üzerine şeytan bütün gücüyle namaz kılanı meşgul etmeye çalışır. Onun kalbinden namazın azametinin çıkması için şeytan ona vaatlerde bulunur, ümitlere daldırır; atlı ve yaya bütün askerleriyle namaz kılana saldırır. Şeytanın ilk çalışması kişinin namazda tembellik yapmasını sağlamaktır taki böylece bir gün namazı bırakıversin. Eğer şeytanın bu tuzağı boşa giderde namaz kılan aklanmaz ise Allah(c.c.)'ın düşmanı ikinci bir hamle yapar ve namaz kılana gelerek onun düşüncesini dağıtmaya oraya buraya yöneltmeye çalışır. Kalbine hatıralar sokar. Aklında hiç olmayan şeyler namazda iken aklına gelir. Şeytan böylece onun kalbini namazdan kendini de Allah(c.c.)'tan uzaklaştırmaya çalışır. Bundan sonra o kişi görünürde namaza durduğu halde kalbiyle namazda değildir. Kalbi ile birlikte namazda olmayınca da Allah(c.c.)'ın teveccühü, şefkati, yakınlığı ve rahmeti gibi şeylerden mahrum kalır. Sonuç olarakta nasıl hata ve günahlarıyla namaza geldiyse o hata ve günahlarıyla geri döner. Çünkü namaz ancak onu hakkıyla eda edenlerin günahlarına keffaret olur."6
Şeytanın Vesvesesine İlaç
Şeytanın tuzaklarına karşı koyabilmek ve vesveselerini def edebilmek için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sel-lem aşağıdaki yolları öğretmiştir.
Osman İbnu Ebi'l-As radıyallahu anh anlatıyor: "Ben Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e: "Ya Rasulallah! Şeytan bana namazımda musallat olup, Kur'an'ı unutturuyor bunun çaresi nedir?" diye sorunca şöyle buyurdu:
"Bu şeytana 'Hınzeb' denilir. Bu sana yaklaşınca onun tuzağından ve vesvesesinden kurtulmak için üç defa sol tarafına tükürerek Allah(c.c.)'a sığın."63
İbnu Ebi'l-As: "Ben böyle yapınca Allah(c.c.) beni şeytandan korudu" dedi.
Şeytanın tuzak ve vesveselerinden kurtulmak için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in öğrettiği ikinci bir ilaç şudur:
"Sizden birisi namaza durduğu zaman şeytan ona gelir. Ve onu şaşırtıp yanlışlığa düşürmeye çabalar, hatta kişi ne kadar kıldığ.nı bile unutuverir. Sizden birisi bu hale düşerse oturur halde iki secde yapsın."64
Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şeytanın bir başka tuzağını şöyle anlatmaktadır:
"Sizden birisi namaz kılarken makadından (yellenme gibi) bir şey hissederse, ses veya koku isitin-ceye kadar abdestinin bozulduğuna kail olmasın."65
Aşağıdaki hadeste şeytanın tesirinin nerelere vardığı görülmektedir:
Abdullah İbnu Abbas radıyallahu anhuma anlatıyor: "Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den şöyle sordum "Gerçekten abdesti bozulmadığı halde kişinin abdestinin bozulduğunu zannetmesinin hükmü nedir?" Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biri namazda olunca şeytan ona yaklaşır ve makadım açar. Bunun üzerine namaz kılana abdesti bozulduğu hissi gelir. Halbuki abdesti bozulmamıştır. Sizden birisine bu hal gelince kulağıyla ses ve burnuyla koku duymadıkça abdesti bozulmamıştır. Namazı bırakmasın."66
.
İNSAN VE ŞEYTAN MÜCADELESİ
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
821
Şakik-i Belhî anlatıyor: "Her sabah dört cepheden şeytanın saldırısına uğrarım. Önden yaklaşınca, günahlarına aldırma, ma'nâsına "Allah gafûr ve Rahimdir" der. Ona şu âyetle cevap veririm: "Ve Ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır" (Tâhâ, 82). Arkadan yaklaşınca, çocuklarımın fakirliğin pençesine düşecekleriyle korkutur. Ona şu âyeti okurum: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın..." Sağdan yaklaşınca, beni övmeye, yüceltmeye çalışır. Senin gibi veli, âbid dünyada yoktur der. Şu âyetle cevap veririm: "... 0 halde sabret, sonuç (günahlardan kaçarak Allah'ın azabından) korunanlarındır." Sol cepheyi seçince dünyanın bütün güzelliğini ve şehvetlerini nazarıma verir, iştahımı kabartmaya çalışır. Hemen şu ferman-ı ilâhîyi hatırlatırım: "Artık, kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir" . Binaenaleyh şeytan hâib ve hâsir olarak geri döner."
Allah (cc), kendisine halife seçip dünyaya gönderdiği insanı çok çeşitli yollarla imtihana tabi tutmaktadır. Gayr-ı müslimler, inanmamakla daha yolun başında imtihanı kaybetmişler ve bu sebeple hem dünya hem de ukba saadetinden mahrum olmuşlardır. İman ettik diyenlerin durumu ise şu âyetle tavzih ediliyor: "Elif, laam, mim. İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece "iman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi zannettiler? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğrulan ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır" (Ankebut, 1-3). Dolayısıyla imtihandan maksad, kimin elmas, kimin kömür, kimin insan kimin şeytan, kimin Ebubekir, kimin Ebucehil, kimin sadık kimin kazip olduğu ortaya çıksın diyedir. Nitekim insanın imtihanı kaybetmesinin neredeyse tek sebebi olan Şeytan da, imtihan edilince, kaybetmişti. Büyük müfessir Elmalılı (v.1942) şu mülahazayı serdediyor: "Şeytanın ben ondan hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın " sözü şunu tazammun eder: "Ateş ise çamurdan hayırlıdır. Hayırlıdan halkolunan da hayırlıdır. Binaenaleyh ateşten yaratılan ben, çamurdan yaratılan Adem'den hayırlıyım, bunun için secde etmiyorum." Demek oluyor ki, bu lahzaya, yani Adem'e secde emrinin vuruduna kadar Allah Teâlâ, İblisin hissiyatına dokunacak hiçbir emir ve teklif yapmamış, imtihan etmemiş idi. Onun o zamana kadar isyan etmemesi ve melekler içinde bulunması, vakiatın kendi arzu ve temayulatına muvafık cereyan etmesiyle de alâkadar bulunuyordu. Böyle bir halde olan taatın ise mücerred emir ve rızay-ı ilahiye inkiyaddan neşet ettiği tebeyyün edemezdi. Çünkü hem Allah'ın emrine hem de nefsin arzularına muvafık gelen hususlarda asıl nazar-ı itibara alınıp itaat edilen ma'bud, Allah mı, yoksa nefis mi bu taayyun ve tebeyyün edemez. Vaktaki Adem yaratılıp meleklerin ve o meyanda İblisin ona secde etmeleri emredilince, bu hepsi için imtihan olmuş, bu imtihan İblisin hissiyatına dokunmuş ve mahiyetini tezahür ettirmiştir" (1).
Meleklerin, Hz. Adem'e secdesi insanoğlunun eşref-i mahlukat olduğunu göstermeye yeterlidir. Allah (cc), insanoğlunu en güzel şekilde yaratıp takdir ettiği sureti vermiş ve ona melekleri secde ettirmekle şereflendirmiştir (Araf, 11). Bu mevkiye çıkarılan insanın Yaratandan başkasına boyun eğmesi ne büyük zillet, ne büyük nankörlük olacak ve ne büyük neticeyi verecektir. Bununla birlikte imtihanı da çok büyük olacaktır. Nitekim insan dört tarafı şeytanla kuşatılmış olduğu halde imtihan vermektedir. Diğer bir ifadeyle insan, şeytanla büyük bir savaş vermektedir. Öyle ise düşmanını altedebilmek için onu iyi tanımalıdır.
ŞEYTANIN DÜŞÜNCE YAPISI
Nefsî arzularına aykırı emir verilince şeytanın ilk işi Hz. Adem'e secde etmekten kaçınmak oldu. Bununla düşmanın, nefsanî arzularına dokunan her şeye karşı çıkacağı anlaşılmaktadır.
"Seni secdeden alıkoyan nedir?" (Araf. 12) sorusuna, kibrini ortaya koyarak "ben daha hayırlıyım" (Araf, 12) cevabını vermiştir. Ancak bu düşüncesini ilmîlik perdesiyle gizleme yoluna giderek "çünkü beni ateşten yarattın onu da topraktan yarattın" (Araf. 12) demiştir. Binaenaleyh ilmîlik perdesi altında cahilliğin yapıldığının ilk örneğini şeytan vermiştir. Elmalılı mevzûyu şöyle aydınlatıyor. "... Bununla şeytan ve şeytaniyetin bütün mahiyetini anlamak mümkündür. Ezcümle, hayırdan imtina, haklı çıkmak için cehl ile ilmi, kizb ile sıdkı, ser ile hayrı, kibirle tevazuyu, aldanmakla aldatmayı karıştırıp hayırlı olmayı hayra mânî tutmak tenakuzunu ilmî bir hakikat ve mantıklı bir netice şeklinde tasvir etmek şeytanîliğin birinci sıfatıdır" (2).
Diğer bir husus: İnsanlığın düşmanı daima madde planında işleri düşünür, maddeyi tek kıstas seçer ve maddesiyle övünür. Nitekim şeytan da ateşi topraktan üstün tutarak hem onu, hem de toprak ve ateşi vareden Yüce Yaratıcı'ya karşı büyük bir ukalalık yapmıştır. Bundan anlaşılıyor ki, âlim geçinenlerin birçoğunda görülen maddede boğulma, maddeyi aşamama düşünce tarzı, İblisin yolunu takibetmenin semeresidir.
Eğer kıyas yapmakla suçlanmasaydık toprağın ateşten üstün olduğunu söyleyecektik: Elmalılı, mutlak mahlukiyet itibariyle ikisinin eşit olacağını kaydettikten sonra şu mülahazayı serdeder: "Hele ahlâkî bir temsil ile bakıldığında ateşin hiffetine, hiddet ve şiddetine, telaş ve ızdırabına, meyl-i tekebbür ve istihasına mukabil, toprağın vekar ve sekineti, sabr-u metanet ve sebatı, hilm, haya ve semahatı, kabiliyet-i istifa ve tehamül'ü ne kadar yüksektir" (3).
İblis bunda da hata etmiştir.
Kısacası, şeytanî düşünce kibir, ilmîlik perdesi altında cehalet, maddecilik ve muğalatadan ibaret bir kaostur.
İÇTEKİ DÜŞMANLAR
Şeytanlığın insanda mündemiç işbirlikçileri imtihanı zorlaştıran önemli hususlardan bir diğerini teşkil ederler. Tefsir tarihine silinmez harflerle ismini yazdıran er-Razî (606/1209) konuyla ilgili şu malumatı sunar: "Nefsin 19 kuvvesi vardır. Bunların bütünü insanı, bedenî ve maddî lezzetlere davet ederler. Bunlar, tatmak, görmek, koklamak, işitmek, dokunmak, hayal, vehim, hafıza, terkip gücü, şehvet, gazab, cazibe... ve diğerleridir. Bütün bunlara karşı bir tek kuvve olan akıl Allah'ın ibadetine ve mânevî saadete davet eder. Diğer taraftan, maddî lezzetlere çağıran bütün duygular insanın doğmasıyla âdeta kemâl derecesinde bulunurlarken, akıl ancak, yılların eğitimiyle olgunlaşabilmektedir. Bundan ötürü insanların birçoğu maddî hayata mağlub olur ve şeytanın şu sözüne masadak olma bahtsızlığına düçar olurlar: "Sen onların çoğunu şükretmeyenlerden bulacaksın" (Araf, 17)(4).
DÖRT CEPHE
İlk insana mağlubiyetinin ızdırabı ve yerle bir edilen gururuyla şeytan, insanı mağlup etmek için şu tehdidi savuruyor: "Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar (ı saptırmak için) Senin doğru yolunun üstünde oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın" (Araf. 16-17).
Rehber-i Kül Efendimiz (sav) şeytanın sırat-ı müstakim üzerine pusu kurmasını, yıldız misâl ashabına şöyle izah eder: "Şüphesiz şeytan, insana karşı İslâm yolunun üzerinde oturur ve 'Sen âba ve ecdadının bunca yıllık dinlerini, sırf âdetlerini terkedip müslüman mı oluyorsun?' deyip mâni olmaya çalışır. Onu vazgeçiremeyince hicret yoluna pusu kurar: "Evini-barkını, bağını bahçeni, alıştığın diyarları bırakıp hicret mi ediyorsun ? Muhacirin ahırda bağlı at gibi olduğunu bilmiyor musun?" der ve geri çevirmeye çalışır. Başaramayınca cihad yoluna dikilir: "Bu yolda kanlar akar, mallar telef olur, çocuklar yetim kalır, hanımlar başkalarına gider" sözleriyle cepheye varmasına mâni olmaya çalışır. Ama bunu da başaramaz." Ve Efendiler Efendisi (sav) bu başarıyı gösterenlere şu müjdeyi verir: "Kim böyle yapar da ölür veya bir haşere ısırır da ölürse, Allah'ın onu affedip Cennetine koyması bir haktır." (5) Ve cepheler...
ÖN CEPHE:
"Sonra önlerinden sokulacağım" yani ölümden sonra dirilme, kıyamet, Cennet-Cehennem, hesap-mizan ve sıratı onlara inkar ettireceğim (6). Bunu yapamazsam, mânevî güzellik ve saadetler konusunda onlara tenbellik aşılayacağım. Onlara kendi Peygamberlerini ve dâvâlarını inkar ettireceğim. Sâhir diyecekler, şair diyecek, evvelkilerin masalları diyecekler ve şaşırıp kalacaklar. Onları Allah hakkında şüphelere düşüreceğim. Allah'ı insanlara benzetecekler. Kimi, Allah altı günde kainatı yarattıktan sonra yoruldu ve haftanın yedinci günü dinlendi derken, kimisi ona çocuk isnad edecek. Kimisi melekler Allah'ın kızlarıdır diyecekler. Diğer bir kısmı Allah ile insanın güreş tuttuğu sapıklığını bile söyleyecekler. Bir başka taife ise Allah'ın tabiattaki her şeye hulul ettiğini iddia edip nefsine firavniyyet verecektir (7).
Öncephenin bir ma'nâsı da göz göre göre insanların dalâlete sürüklenmeleridir. Âdeta şeytan bütün şeytaniyetiyle ortaya çıkar ve bir taifeyi dalalet bataklığına götürür (8).
ARKA CEPHE:
"Ve arkalarından yanaşacağım" Yani dünyanın ve maddenin ezelî olduğunu, her şeyin dünya hayatıyla sınırlı bulunduğunu kafalarına sokacağım (15). Bunu yapamazsam dünyaya, cismaniyete, nefsanîliğe ait lezzetlere onları rağbet ettireceğim. Bütün çirkinlik ve meşakkatına rağmen onlara dünyayı süsleyip güzel göstereceğim. Geçmiş peygamberleri ve dâvalarını inkar ettireceğim (10). Hz. Musa'ya inananlar Hz. İsa'yı ve kainatın Efendisini, Hz. İsa'ya inananlar Levlâke sırrına mazhar Kâmet-i Bâlâyı inkar edecekler. Kimi Hz. Süleyman sadece bir kraldı derken kimisi Hz. Meryem'e dil uzatacak. Bir kısmı da hiçbir Peygamber tanımayacak başka kıbleler arayacaktır. Ayrıca onları Allah'ın zat ve sıfatları hakkında yanıltıp tecsime ve ta'tile düşüreceğim (11). Bir taife hayır ve şer ilahı diye dualizme düşerken kimisi teslisten dem vuracaktır. Arka cephenin bir ma'nâsı da, şeytanın çeşitli perdeler altında, hissettirmeden yanaşmasıdır. Pusuya yatar ve en ufak bir gaflet görünce de okunu fırlatıp saplar (12).
SAĞ CEPHE:
"Ve sağlarından yaklaşacağım" onları küfre kadar uzanacak bid'atlara boğacağım. Her kötülüğü din adına yapacak ve dinî vazifelerimizi yaptık diye aldanacaklar (13). Nafileyi, sünneti hatta farzı terkedenler, terki evla olan bir çok hususu dinî hayatın en vaz geçilmez düsturları olarak bilecekler. Dinin köküne kibrit suyu dökerken mücahid kesilecek ve kendileri gibi düşünmeyenleri dinsizlik, hiyanet, işbirlikçi diye reddedip suçlayacaklar. Kimisi dinî hayatı çok ulvî görmesine rağmen yaşayamayacağını, o işin seçkin insanların kârı olduğunu, kendisinin ise günahkâr ve geçmişi lekeli olduğunu söyleyip İslâm ve iman dairesinden kaçacak. Bilemeyecektir ki dinde herkes gücü nisbetinde mükelleftir. Hepsini elde edemeyince hepsini terk etme bedbahtlığını gösterecektir.
Bir taife din adına dikenli kazanlara otururken bir taife de toplu intiharı dindarlık bilecekler. Kimisi ölüm orucunu tutarken kimisi hayvanî gıdayı kendine haram edecek. Bir taife ineğe taparken, bir taife maymunluğunu ilan edecek. Bazı nâdânlar da ibadet u taatın kifayetinden (14), verdikleri maddî yardım ve sadakaların bolluğundan, ve nafile ibadetlerinin çokluğundan dem vurup yine sağ cenahlarından zehirli oklar yiyecekler. Allah'ın büyüklüğü ve hadsiz nimetleri karşısında hiçbir ibadet u taatın yetmezliğini hesaba katmayacaklar.
SOL CEPHE:
"Ve sollarından yaklaşacağım" Yani nefsanî arzularına mağlup olup günahlara dalanlarla dalıp gidecekler (15).
Onları bataklıklardan kurtarmaya çalışanlarla alay edecekler: "Siz de yaşadığınızı mı iddia ediyorsunuz" deyip hayatlarından memnun olduklarını söyleyecekler. Meşru dairenin yetmezliğinden, dinde her şeyin yasak olduğundan, dinin halkı sömürmek için üst tabaka tarafından icad edildiğinden dem vuracaklar. Hürriyetin, hayvanlar gibi önlerine çıkan her kapıya başını vurup içeri girme olduğunu söyleyecek ve diğerlerinin haklarını çiğnemeyi hak elde etme gibi telakki edecekler. Bazan, henüz tamamıyla tefessüh etmemiş vicdanlarından yükselen iç isyanları ise uyuşturucu, unutturan eğlence ve yarışmalarla bastıracaklar. Ve her hâlukârda haklı olduklarını isbata çalışacaklar.
Evet, bu cephelerde cereyan eden düşünce akımlarını ve kullanılan silahların üstesini arttırmak mümkündür. Kısacası insan, şeytanî düşünceye mağlup olmamak için her ihtimali hesaba katmalıdır.
NÜKTELER VE KURTULUŞ YOLLARI
Şakik-i Belhî anlatıyor: "Her sabah dört cepheden şeytanın saldırısına uğrarım. Önden yaklaşınca, günahlarına aldırma, ma'nâsına "Allah gafûr ve Rahimdir" der. Ona şu âyetle cevap veririm: "Ve Ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır" (Tâhâ, 82). Arkadan yaklaşınca, çocuklarımın fakirliğin pençesine düşecekleriyle korkutur. Ona şu âyeti okurum: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın..." (Hûd. 6). Sağdan yaklaşınca, beni övmeye, yüceltmeye çalışır. Senin gibi veli, âbid dünyada yoktur der. Şu âyetle cevap veririm: "... O halde sabret, sonuç (günahlardan kaçarak Allah'ın azabından) korunanlarındır." (Hûd, 49). Sol cepheyi seçince dünyanın bütün güzelliğini ve şehvetlerini nazarıma verir, iştahımı kabartmaya çalışır. Hemen şu ferman-ı ilâhîyi hatırlatırım: "Artık, kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir" (24). Binaenaleyh şeytan hâib ve hâsir olarak geri döner."
İblis dört cepheden yaratıkların en zayıfı olan insana saldırmaya azmedince, durumu müşâhede eden melekler ciddi bir hüzne boğuldular. "Ey Rabbimiz, insan şeytanın elinden nasıl kurtulacak" endişesini izhar ettiler. Yüce Mevlâ şu cevabı verdi. 'İnsana iki açık kapı kaldı. Üst ve alt. Ellerini açıp, gözlerini dergahımıza dikerek yalvarınca veya huşu içinde en şerefli organını, yüzünü yerlere koyup secde edince onun yetmiş yıllık günahlarını affederim" (16). Demek ki duâ, tazarru, ibadet, mahviyet ve teslimiyetle şeytanîlikten ancak kurtulabiliriz. Bunlara sarılmayanların İblisin oltasına takılacakları kaçınılmazdır. Bundan ötürü Fahr-ı Kâinat Efendimiz bize şu duâyı öğretiyor: "Allah'ım, dinimde, dünya işlerimde, ailemde ve malımda Senden afv ve afiyet dilerim Allah'ım, görünmemesi gereken yerlerime kimseyi muttali kılma. Korkularımdan beni emin kıl. Beni, ön, arka, sağ, sol ve üst cephelerimden muhafaza et. Ayağımın kaydırılmasından ve yerlerin yarılıp içine düşmekten Sana sığınırım "(17).
NETİCE
İnsî şeytanların, cephe açma, tuzak ve oyun kurmada cinnî şeytanları geride bıraktığı günümüzde mü'min, teyakkuzda bulunmalı, ibadet ve duâ ile her cins şeytanın ve şeytanîliğin şerrinden Yüce dergaha ilticayı yegane yol bilmeli ve Eûzu'yu bütün esrarıyla dilinden düşürmemelidir.
DİPNOTLAR
1.Elmalılı, c.3,s.2131
2. Elmalılı, c.3, s.2132
3. ay.
4. A'raf: 17; Mefâtîhu'l-Gayb. c.14 s.41. 10. A'raf: 16-17
5. Musned'den naklen. İbn Kesir, c.2, S.204
6. Nesefi, c.2. s.46.
7. Ruh'ül-Maânî, c.8, s.95
8. Kesşaf, c. c.2, s.55
9. İbn Kesir, c.2, s.204
10. Mefâtîhu'1-Gayb, c.14, s.41
11. ay.
12. Keşşaf, c.2, s.55
13. İbn Kesir, c.2, s.205
14. Mefâtîhu'1-Gayb, c.14, s.4215
15. Ruhu'l-Maânî, c.8, s.96
16. Ruhu'l-Maânî c.14, s.41
17. İbn Mace, Duâ, 14: Ebu Davud, Edeb: 101; Müsned:c.2.s.52
ŞEYTANIN TUZAKLARI-1
Anasayfa 111 » MAKALELER » ŞEYTANIN TUZAKLARI-1 ---
ŞEYTANIN TUZAKLARI-1(ALLAH GAFURURRAHÎMDİR)
İNSANLARA,”ALLAH’IN RECETELERİ KUR’ANI KERİMDE AÇIKLANMIŞ ONLARI HAYATIMIZA GEÇİRELİM”DENDİĞİNDE;”ALLAH GAFURRAHİM’DİR MUTLAKA AFFEDER” KARŞILIĞINI ALIRSINIZ.ÇÜNKÜ ŞEYTAN ALLAH’IN GERCEKLERİNİ ÖRTMEK İÇİN “EMANİYYE’Yİ”ASIL OLARAK KABUL ETTİRMEYİ BAŞARMIŞTIR.
NİSA/118,119,120: Allah, ona (şeytana) lânet etti. Ve (şeytan) şöyle dedi: "Ben mutlaka, Senin kullarından belli bir nasip edineceğim."Ve onları mutlaka dalâlette bırakacağım. Ve onları, mutlaka emaniyyeye (kuruntuya) düşüreceğim ve mutlaka onlara emredeceğim…(Şeytan) onlara vaad eder ve onları emaniyyeye (kuruntuya) düşürür. Ve şeytan, onlara aldatmaktan başka bir şey vaadetmez.
NEDİR EMANİYYE ?.. “KUR’AN AYETLERİNE TERS DÜŞEN ŞEYTANIN YARDIMIYLA DİNE YERLEŞTİRİLMİŞ KURALLAR”
BAKARA/78,79: Ve onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah'ın) Kitabı'nı bilmezler, sadece emaniyeyi (kişilerin yazdığı kitapları) bilirler. Ve onlar sadece zanda bulunuyorlar.Artık elleriyle (emaniye bilgiler içeren) kitabı yazanların vay haline! Sonra da onu (bu yazdıklarını) az bir bedel karşılığında satmak için: “Bu Allah'ın indindendir.” derler. İşte onlara yazıklar olsun , elleriyle yazdıkları şeylerden dolayı ve yazıklar olsun onlara, kazandıkları şeyler sebebiyle.
Bu ayetlerde bahsedilen “EMANİYYE” Yahudiler zamanında oluşmuştur.Bizi alakadar etmez diyenler olabilir aramızda.GERCEK OLAN EMANİYYE HERZAMAN DİLİMİNDE OLMUŞTUR VE OLACAKTIR.
NİSA/123,124:Sizin emaniyenizle ve kitap ehlinin emaniyesi ile değil, kim kötülük yaparsa (sadece) onunla cezalandırılır. Ve kendisi için Allah'tan başka bir velî ve bir yardımcı bulamaz.Ve erkeklerden veya kadınlardan mü'min olarak, kim salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa o taktirde, işte onlar, cennete girerler ve onlara hurma çekirdeğinin lifi kadar (zerre kadar) bile zulmedilmez.
LOKMAN/33:Ey insanlar, Rabbinize karşı takva sahibi olun! Ve o günden korkun ki; baba, oğluna karşılık veremez (yardım edemez). Ve oğul da babasına bir şeyle karşılık veremez. Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Garur (tagut), Allah'a karşı sakın sizi kandırmasın.
FATIR/5:Ey insanlar! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.
Allah’uteala mutlaka “GAFURRAHİM’DİR”ama kimlere ?
-TÖVBE EDİP SALİH AMEL İŞLEYENLERE(Nefs’ini Tezkiye edenlere)
ENAM/54:Âyetlerimize inanan kimseler sana geldiği zaman, onlara şöyle de: “Selâm üzerinize olsun. Rabbiniz, kendi üzerine “rahmeti” yazdı. Öyle ki;sizden, kim cahillikle bir kötülük yapar, sonra onu yaptıktan sonra tövbe eder (mürşidin önünde) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi yaparsa), o taktirde muhakkak ki O (Allah), Gafur'dur (mağfiret edendir), Rahîm(rahmet nurunu gönderen)'dir.”
MAİDE/39:Artık kim, yaptığı zulümden sonra tövbe ederse ve ıslâh olursa, o taktirde, muhakkak ki Allah onun tövbesini kabul eder. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir.
A’RAF/153:Ve seyyiat (derecat kaybettiren ameller) işleyenler, sonra da ondan (o seyyiatten) sonra (mürşid önünde) tövbe ettiler ve âmenû oldular (ise) muhakkak ki; senin Rabbin, ondan (âmenû olduktan) sonra elbette Gafur (günahları sevaba çeviren)dur ve Rahîm (rahmet gönderen)dir.
NAHL/119:Sonra muhakkak ki senin Rabbin, cahillikle kötülük yapıp, sonra bunun arkasından tövbe edip ıslâh olanlar (nefslerini tezkiye edenler) için, ondan sonra mutlaka Gafur'dur (mağfiret edendir) ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)'dir.
PEKİ TÖVBE EDİP SALİH AMAEL İŞLEMEK(Nefs’in tezkiyesi) NEDİR ? NASIL GERCEKLEŞİR ?
NEFS,BAŞLANGIÇTA ŞİDDETLE KÖTÜLÜĞÜ ARZU VE EMREDEN BİR ÖZELLİKLE DİZAYN EDİLMİŞTİR.
YUSUF/53:Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
VE NEFS’İN MUTLAKA ISLAH’I TEZKİYE EDİLMESİ ŞARTTIR.
ŞEMS/7,8,9,10:Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.Ve kim, onun (nefsinin) kusurlarını örtmeye çalıştıysa (nefsini tezkiye etmemiş ise) hüsrana uğramıştır.
KİŞİ NEFS TEZKİYESİNİ SALİH AMELİ KENDİSİ YAPABİLİRMİ ?
HAYIR.MUTLAKA ALLAH’IN KOYDUĞU ŞARTLARI YERİNE GETİREREK,YİNE ALLAH’IN TAYİN ETTİĞİ “RESUL VE ONLARA BAĞLI OLAN MÜRŞİDLER TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLİR.
ŞARTLAR NEDİR ?..”TAKVA SAHİBİ OLMAK VE DOĞRU SÖZ(Kalb ile ağızdan çıkan sözün aynı olması)”
AHZAP/70,71:Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı TAKVA sahibi olun ve sedîd (doğru) söz söyleyin!(Böylece) sizin için AMELLERİNİZİ ISLAH EDİCİ HALE GETİRSİN(salih amele çevirsin). Günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve kim, Allah'a ve O'nun Resûl'üne itaat ederse, o taktirde fevzül azîm (en büyük mükâfat) ile kurtulmuş olur.
NASIL TAKVA SAHİBİ OLUNUR ?..”ALLAH’A KALB’TEN ULAŞMAYI DİLEYEREK”
RUM/31:O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Allah’a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olan kişi “Ruh’unun allah’a ulaşmasına vesile olacak VESİLEYİ(Mürşidini)Allah’tan HACET NAMAZI ile öğrenip o’na tabi olarak ALLAH’IN HUZURUNDA MÜRŞİD’İNİN ÖNÜNDE,MÜRŞİDİNİN SÖYLEDİĞİ SÖZLERİ İNANARAK(Kalb’ten)TEKRAR ETMESİYLE YAPILAN TÖVBE’DEN SONRA,NEFS TEZKİYESİNE Başlayacaktır.
MAİDE/35:Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
CUMA/2,3:Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.Ve henüz kendilerine ilhak olmamış (katılmamış) olan, onlardan sonrakilere de... Ve O; Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
Allah hepinizden razı olsun.Daha geniş açıklama:www.ferhatbastug.com adresinde,”AMİLUSSALİHAT-NEFS TEZKİYESİ” Dosyasındadır.
MAKALELER » ŞEYTANIN TUZAKLARI-1
.
ŞEYTAN’IN OYUNU İLE İMANIN ŞARTLARINDAN GİZLENENLER:
Anasayfa 111 » MAKALELER » ŞEYTAN’IN OYUNU İLE İMANIN ŞARTLARINDAN GİZLENENLER: ---
ŞEYTAN’IN OYUNU İLE İMANIN ŞARTLARINDAN GİZLENENLER:
İman konusu, Allah’u Tealâ’nın dininin temelini oluşturur. Adem (a.s.)’dan başlayan, Peygamber Efendimiz‘e (s.a.v.) kadar devam eden süreçte Allah’ın dini, İslam anlatılmış ve onun temel kavramı olan İMAN bir değişiklik olmadan varlığını sürdürmüştür.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde İman’ın bütünü tüm sahabe tarafından gerçekleştirilmiş ve Allah’ın dini, 7 safha 4 teslim de bütünüyle yaşanmış. Ancak zamanla yozlaşmaya başlamış daha sonra da dejenere olan Allah’ın dininin temel kavramı İMAN konusu bazı alimler tarafından kendi algılayabildikleri ölçüde bir kavram haline getirilmiş. Günümüze kadar devam ede gelen bu alimlerin oluşturduğu 6 temel şarttan oluşan bu kavram, ne yazık ki İslam’ın temelini oluşturamıyor.
Nedir bu 6 şart? Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Resullerine, Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine, Öldükten sonra dirilmeye iman etmek.
Bunların 5 tanesi doğru, biri yanlış, bir tanesi de eksik. Yanlış olan nedir? Hayrın da şerrin de Allah’tan geldiği şartıdır. Allah’tan hayır gelir ama şerr gelir mi? Hayır! Ulema hayrın ve şerrin anlamını kendi idrak ettikleri ölçüde tarif ettikleri için, yani hoşlarına giden olayların kendilerine hayır, hoşlarına gitmeyen olayların kendilerine şer olduğunu idrak ettikleri için bu kavramı koymuşlardır. Ancak Allah’ın tarifi farklıdır:
Hayır: bize derecat kazandıran olaylardır, Şerr ise bize derecat kaybettiren olaylardır.
Allah’u Tealâ bize derecat kaybettirecek bir olayı kendi katından indirmez, çünkü kullarına zulmetmez.(Yunus/ 44) Allah’u Tealâ zulmetmeyeceğine göre insanlara derecat kaybettirip onların cehenneme gitmelerine kesinlikle taraftar değildir. “El Berr” esmasına ters düşer, çünkü O hep kulun lehine hareket eder. Ayrıca Nisa suresinin 79. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruluyor: ‘Hayır bizdendir, şerr sizin kendi nefslerinizdendir’.
“ Elcevap: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarlarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla, "Ateşin icadı şerdir" diyemezler. Öyle de, şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, "Şeytanın hilkati şerdir" diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.
Evet, kesb ise, mübaşeret-i cüz'iye olduğu için, hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i şer, şer olur. Fakat icad umum neticelere baktığı için, icad-ı şer, şer değil, belki hayırdır. İşte Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, "Halk-ı şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir" diye,Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imaniyeyi tevil etmişler. (SAİD-İ NURS-İ HAZRETLERİ:13.LEM’A 7.İŞARET SAYFA;102)
Halk-ı şer;Allah’tan olan,Kesb-i şer;kişinin kendisinden olandır.
İnsanlar, “dejenerasyona uğramış bir dini” yaşadıkları için konuyu farklı algılamışlar, ancak Allah’ın dinini yaşayanlar bu kavramı çok iyi bilirler.Onlar TAKVA sahipleridir. İşte Nahl suresinin 30. ayet-i kerimesinde Allah’u Tealâ buyuruyor ki:
NAHL – 30-Ve takva sahiplerine: “Rabbiniz ne indirdi?” denildi. “Hayır (güzellikler).” dediler. Ahsen olanlara (iradesini Allah'a teslim edenlere) bu dünyada haseneler (iyilikler, güzellikler, sevaplar, pozitif dereceler) vardır. Ve elbette ahiret yurdu daha hayırlıdır. Ve gerçekten muttakilerin (takva sahiplerinin) yurdu ne güzeldir.
Demek ki Allah’u Tealâ sadece hayır indirir, şerr indirmez. Bu durumda ‘hayır ve şerr’in Allah’tan olduğu’ kavramı yanlıştır. Hayır Allah’tan, şerr bizim kendi nefsimizdendir.
Peki, bu kadar yeterli mi? Hayır, yeterli değil. 6 şarttan öte bir 7. şart kesinlikle var ve bu şart olmazsa olmaz şartıdır. Nedir bu şart? Kalû Belâ günü Allah’u Tealâ’ya verdiğimiz yeminlerden biri olan, ruhumuzun Allah’a ulaşması, bu şartı oluşturur. Neden bunu söylüyoruz? Çünkü,Allah’u Tealâ bunu ayet-i kerimelerinde imanın temel şartının birisinin mutlaka ve mutlaka Allah’a mülâki olunacağına iman etmek olduğunu bildirmektedir. Yani dünya hayatını yaşarken RUH’un Allah’a ulaşacağına (mülaki olacağına) kesin iman etmek imanın olmazsa olmaz şartıdır. . Allah’u Tealâ Nuh (a.s.)’ın kıssasında buyuruyor ki: ‘O ileri gelenler, hep Nuh’a karşı çıkanlar dediler ki –Ey Nuh, senin etrafında olanlar, sana tabi olanlar hep ayak takımı, biz ise mal mülk sahibiyiz, şan şöhret sahibiyiz, makam, mevki sahibiyiz. Onları yanından kov, bizimle beraber ol.’ Nuh (a.s.)’ın cevabı açık: HUD - 29 -Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.
---S.BUHARİ 1.CİLD, 58.SAHIFE, 47.HADIS (CIBRIL HADIS): Iki Cihan Günesi Hazreti Muhammed s.a.v. bir gün ashabiyla otururken Cebrail a.s. insan sifatiyla gelir ve Peygamber Efendimize s.a.v. yaklasir ve söyle sorar:
"Kale Mal imane ya Rasulallah......iman nedir ya Resulallah?"
Peygamber Efendimiz s.a.v. cevap verir:
"Kalel imanü en tu'mine billahi ve melaiketihi ve likaihi ve Rusulihi ve tu'mine bil ba'si:
-İman odur ki;Allah'a, meleklerine ve Allah'a ulasmaya ve Resullerine ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.
O zaman imanın temel şartının “Allah’a mülâki olmaya” iman etmek olduğunu görüyoruz.
İmanın kesin şartları böyle ise,Peki “ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE” yeralıyor ? -Her yerinde..Allah’utealaya isyan eden şeytan Allah ın katından kovulduğunda “bir vaadi” vardı,onu yerine getiriyor her zaman.İşte başlangıçta “GAVİYN,TUĞYAN’DA VE DALALETTE” olan herkesi BULUNDUKLARI YERDE bırakacağını söylüyor.Sonunda da onlar “cehennemin 7 kapısına (derecelerine göre) taksim olunacaklarını”buyuruyor ayetler.
NİSA-118-119..
Öyleyse,Dallette olanlar,azgınlardır ve cehennemliklerdir.Bunun da sebebi;”ALLAH’A MÜLAKİ OLMAYI”dilemediçe orada kalmaya mahkumdurlar,bu da ezelde “şeytanın vaadi”gereği bir oyunudur bunları da ne yazıkki umumiyetle Allah’ın ilmiyle “ilimlenmemiş”sadece EMANİYYE İLMİ İLE ilimlenmiş ALİMLERİ kullanarak gercekleştiriyor.Kıyametten sonra da zaten “vaadini gercekleştirdiğini”görüyoruz. Allah hepinizden razı olsun FERHAT BAŞTUĞ Daha geniş açıklama: http://www.ferhatbastug.com/ adresinde,”İMANIN ŞARTLARINDAN ŞEYTANIN OYUNU İLE GİZLENENLER” Dosyasındadır.
.
BİRİZBİZ
Şeytan Ruh Sihir
Şeytan
Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve delaletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahalaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık.
Evren'de Hz. Adem (a.s.)'den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu.
Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi. Yüce Allah'ın Adem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilahi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden gizli bir varlıktır.
Hz.Adem'e (a.s) karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilahi rahmetten ebediyen kovuluşu "İblis" adını almasına sebep oldu. O'nun küfrü inkar şeklinde olmayıp, emri yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
şeytan
Şeytan Hikayeleri
Lanetlenmesi ve Cennetten Kovulması
Hz.Adem'e (a.s) secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah'ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göremi hareket ettiği bilinmiyordu. Emir hissiyatına ters düştü ve emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçesi, kendisinin ateşten, Adem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Adem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Adem'de toprak toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkum sanmıştı.
Bu anlayış, Şeytan'a Allah huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbirşey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü.
Şeytanın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkara götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık!
Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.
(Araf, 13)
Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.
Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.
(Hicr,34-35)
Yücelik sıfatları kendisine ait olan Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip indirdi. Kibirine karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkum etti. Aslının ateş olmasına güvenerek, hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden alınmaz bir kişisel özellik gibi varsayarak bu imtihan zamanına kadar bulunduğu o mutluluk makamından düşmeyeceğini zanneden ve bu zannıyla:
Yaratıcı'nın emrini eleştirmeğe kalkışan İblis'e bu ilâhî emir, eşyanın bütün özelliklerinin sadece bir Allah vergisi olduğunu, bu şekilde bir defada fiilen anlatıverdi.
(Elmalı Tefsiri, Araf Suresi)
Cennet'ten Niçin kovuldu?
Yüce Allah, İblis'i isyanından dolayı kovuvermemiş, sorguya çekmiştir. Sorgusunda özür beyan etme yerine kibir ve gururla gösterdiği inat ve küfürden dolayı da bulunduğu makamdan indirmiş, yerinden çıkarmış "in oradan çık, artık alçaksın, küçüksün" diye yerinden atıp düşürerek, aşağılamış ve alçatmış, birinci "çık" emrinin mutlak oluşuna göre o anda bu çıkarmanın henüz ebedî bir kovma olmadığı anlaşılmaktadır.
Eğer İblis uslanıp edebini takınsa, düzelmeye yüz tutsaymış affı muhtemel bulunuyormuş. Nitekim, zaman tanıma ricası bir dereceye kadar yerine getirilmiştir. Fakat bunun üzerine şükür ve düzelme yerine bütün bütün şımarıp hak yola ve iman edenlere ve doğru yolda bulunanlara karşı kötülük etmeye ebediyyen, azmettiğini ortaya koyduğu zamandır ki emriyle tamamen kınanmaya, kovulmaya ve ahirette de kendisine uyanlarla beraber ebedî azaba mahkûm edilmiştir.
İblis'in, yaratıcıyı ve ahireti inkar etmediği halde bu düşme ve bedbahtlığına sebep kibir ve gurur ile hissiyata tabi olması ve bu şekilde arzusuna uygun olmayan hususlarda, ilâhî emre sataşıp saldırma fikrinde bulunması olmuştur. Onda bu hasletin ortaya çıkmasına da, insanın özel bir şeref ile yaratılması ve secde emrini kazanması sebep olmuştur. Buna karşılık İblis'in ecelinin tehir olunmasında da insanın düşmesine yakın sebep, kendi hatalarıdır. Fakat bu hataların karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili yönleri vardır.
Allah'a karşı serbest kalmak isteyen İblis insan ile imtihan olmuş bulunduğu gibi, İblis gibi serbest kalmak sevdasına düşecek olan insanlar da İblis ile imtihan kılınmışlardır. Şu halde yaratılışlarıyla İblis'in düşmesine sebep olmuş insanlar, kendi iradeleriyle onun akıbetine düşmemek için yaratılışlarına bahşedilen bu ezelî nimetin şükür hakkını yerine getirmeli ve İblis'in izine gitmekten son derece sakınmalıdır. Ve bilmelidir ki, İblis'in gösterdiği huylardan hangisi bir kimsede varsa, onda şeytandan bir huy var demektir ve onun düzeltilmesine çalışmalıdır.
(Elmalı Tefsiri, Araf Suresi)
Mühlet Verilişi
Tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Hedef insandı. Çünkü insan yüzünden ilahi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istedi.
Şeytan,
"İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver"
(Araf, 14)
diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirileceği günden maksat ise sur'a ikinci üfürülüş zamanıdır. Bu şekilde yalvarmakla, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu.
Hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duasını toptan reddetmek, şânından olmayan yüce Allah, huzurundan kovduğu İblis'in bile ricasını mutlak suretle reddetmiyerek:
Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi.
(Araf, 15)
Belirli bir zamandan maksat ise, sur'a birinci üfleniş zamanıdır. Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.
Şeytan'ın Görevi
Şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu insandı. Gönlündeki intikam duygularını cüretkar bir eda ile Yüce Allah'a şöyle açıkladı:
"İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi. "
(Hicr, 39-40)
O bilinen vakte kadar mühlet müsadesini alan İblis Ya Rabbi! dedi, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki veya azgınlığıma hükmetmen sebebi ile; yani Allah katından kovulmuş, iyilik ve rahmetten uzaklaştırılmış bir melûn, böyle bir mühlet müsaadesini elde edince şımarır da onu azgınlığa bir teşvik vasıtası olarak kabul eder.
Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan yaratılanı küçümseyip secdeetmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hükmetmenden dolayı mutlaka ben, yeryüzünde onlara süsleme yapacağım. Yani maddelerini bahane ederek o kuru çamuru, o kokar balçığı, onlar için süsleyip insanlığın esas yükselmesine vesile olan ruhtan daha hoş, daha süslenmiş, daha kıymetli göstereceğim. Ve mutlaka hepsini azdıracağım.
Ayetdende anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın halis kulları üzerinde etki olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binanyaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.
Havva'nın Yaratılışından Sonra
Hz.Adem Adn Cenneti'nde ikamet ediyordu. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. Eşinin adı Havva idi. Bu arada şetan öç almayı planlıyordu. Bunun üzerine Adem ve eşini Allah şöyle uyardı:
"Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
(Bakara 35)
Aslında Adem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahsına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti.
Adem ve eşi, melek olma veya Cennet'te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular.
"Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı:
"Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. Ve onlara:
"Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti."
(Araf 20-21)
"Ağaca yaklaşmayın" emrine sabırsızlık edip ondan yediler. Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi.
"Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı Ağacı tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar."
(Araf 22)
Allah Adem'e görevini hatırlatarak:
"... Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?"
(Araf 22)
Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, derhal tevbe ettiler.
"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!"
(Araf 23)
Allah'da tevbelerini kabul etti. Fakat cennet de daha fazla kalmalarına müsaade etmedi ve şu emri verdi:
"Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!"
(Araf 24-25)
Şeytana Karşı Uyarı
Şeytanla Adem ve Havva arasında geçen bu hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için, insanları da uyardı ve şöyle buyurdu:
"Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık. "
(Araf 27)
İblis de cinden olduğundan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin toplulluğundandırlar. Hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremiyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemiyerek göründüğü de olur. "Şeytan sizi belaya uğratmasın." yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür.
Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi, ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan ona görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi.
"Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevkediyorlar."
(Meryem, 83) âyeti delaletince imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkiyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibiimansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevkeder, soydurur, soyarlar.
"Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır. O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister."
(Bakara - 168-169)
"Onlar, Allah'ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar. Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dedi.Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur. Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir. Bunların varacakları yer cehennemdir. Ondan kurtulmak için çare bulamazlar."
(Bakara 117-121)
Bu ayetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir.
Şeytanın Hileleri
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin SECERET' ÜL KEVN eserinden özetlenerek alınmıştır.
Muaz b, Cebel rivayet ediyor :
- Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık.. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.
Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :
- Ev sahibi..... içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.
Resullullah (s.a) Efendimiz,
-Bu seslenen kimdir bilir misiniz?
-En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
- O, lain iblistir. 'Şeytandır' Allah'ın laneti onun üzerine olsun.
Hz. Ömer :
-Ya Resullullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
- Dur ya Ömer, biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak. Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.
Kapı açıldı...
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, şöyle bir selam verdi ;
-Selam ya Muhammed; selam size ey cemaat-i müslimin.
-Selam Allah'ındır ya lain. Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?
-Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
-Nedir o mecburiyetin ?
-İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki;
"Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin."
Sonra ... Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
"Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu sölemezsen... seni kül ederim; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde, seni rüsvay ederim."
İşte ... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem;düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Halk Arasında En Çok Sevmedikleri
Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu :
-Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?
Şeytan şu cevabı verdi :
-Sensin ya Muhammed. Allah' ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilirki?
-Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.
-Müttaki bir gence ki ... varlığını Allah yoluna vermiştir.
-Sonra kimi sevmezsin?
-Kendisini sabırlı bildiğim şüpheli işlerden sakınan alimi ...
-Sonra ?
-Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
-Sonra ?
-Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
-Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
-Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
-Sonra kim ?
-Şükreden zengin.
-Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?
-Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: şükreden bir zengindir.
İbadet Esnasında Şeytanın Hali
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
-Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?
-Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
-Neden böyle olursun; ya lain ?
-Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
-Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da çıldırırım.
-Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
-Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?
-Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline, ve beni ikiye böler.
-Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1-Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3-Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.
4-Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder
Şeytan Kimi Azdıramıyor?
Resullullah (s.a.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:
- Ümmetime saadet ihsan eden; seni taa, belli bir vakte kadar şeki kılan Allah'a hamd olsun.
Resullullah (s.a.) Efendimiz' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :
- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?.. Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini .. Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :
-Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?
-Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever ... O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.. bilirim ki o : ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki: mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
Ya Muhammed, bilmez misin? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince, aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne ... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte... böylece, onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı .. Ama , bu hallerin farkında olmazlar. Bilmez misin; ya Muhammed, Rahip Borsisa: tam yetmiş yıl ihlas ile Allah' a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki ; Her dua ettiği hasta, duası ve bereketi ile şifa oluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , ona şöyle anlatır :
"Şeytan hali gibidir ki; o insana: 'Kafir ol .. Dedi. Vaktaki o kafir oldu.: bu defa ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım ." (59/16)
Kötü Huylardan İstifade Edişi
YALAN
- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse ... o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse ... o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. "Muhakkak ben size nasihat ediyorum." (7/16) Dedim... Bunu yaparım : çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET - KOĞUCULUK
-Gıybet ve koğuculuğa gelince .... Onlarda benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK
-Her kim talk üzerine yemin ederse ... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun .. İsterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa .. taaa.. hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.
Namaz ve Şeytan
- Ya Muhammed, o her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım .
Ona vesvese veririm. Derim ki: "henüz vakti var. Sende meşgulsün. Hele şimdilik işine bak sonra kılarsın." Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse; ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar.
O, bunda da beni mağlup ederse; bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken; sağa bak, sola bak derim. O da bakar. O ki böyle yaptı. Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: Sen ebedi yaramaz bi iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sende bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden birşeyler topladığı gibi.
Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer, cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükü'dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için, kıyamet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse bunda da beni yener ise. Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da mağlup olursam, bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa; onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşteb undan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :
-Sen ümmetin hangi saadetinten ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :
-Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra hastalara giderim :
-Namaz kılmayı bırak " derim çünkü Allah-ü Teala: "hastalara zorluk yok....." (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi :
-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun. Sonra.... Eğer yalan varsa .. Allah 'tan dile beni kül eylesin.
İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :
-Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.
Şeytanın Arkadaşları
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :
-Oturma arkadaşın kim ?
-Faiz yiyen.
-Dostun kim ?
-Zina eden.
-Yatak arkadaşın kim ?
- Sarhoş
-Misafirin kim ?
-Hırsız.
-Elçin kim ?
-Sihirbazlar.
-Gözün nuru nedir?
-Karı boşamak.
-Sevgilin kim ?
-Cuma namazını bırakanlar.
-Senin cismini ne eritir ?
-Tevbe edenlerin tevbesi.
-Ciğerini ne parçalar?
-Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
-Yüzünü ne buruşturur ?
-Gizli sadaka.
-Gözlerini kör eden nedir ?
-Gece namazı.
-Başını eğdiren nedir ?
-Çokça kılınan cemaatle namaz.
-İnsanların en şakisi kimdir ?
-Cimriler
-Seni işinden ne alıkoyar ?
-Ulema meclisleri
-Yemeğini nasıl yersin ?
-Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
Şeytanın Allah'tan On Talebi
1. Allah'tan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim, faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-İ Kerime ile sabittir. "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart." (17/64)
2. Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere .. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3 .Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.
4. Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.
5. İstedim ki; bir ezan vere , Mezmurları verdi.
6. Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere.. Sarhoşları verdi.
7. Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.
8. İstedim ki; bana kardeşler vere... Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlarda şu Ayet-i Kerime ile sabittir :
"O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır." (17/27)
Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu :
- Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin. Seni tastik etmezdim.
Bundan sonra İblis devam etti :
-Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki; ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa; Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi . " Hepsi sana verildi, buyurdu. " Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... Böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :
Benim bir oğlum vardır. Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa gider; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da MÜTEKAZİ 'dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse .. ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MÜTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra .. Benim bir oğlum daha vardır . Onun adı da KÜHAYL dir. Bunun işi de, insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı :
-Hangi kadın olursa olsun .. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela: Elini kolunu dışarı çıkar ; göster. Der .. o da bu emri tutar. Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
İblis bundan sonra ; Resullullah (s.a.) Efendimiz' e kendi durumunu anlatmaya başladı :
-Ya Muhammed bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde; "Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resülüdür." diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Bende , kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah, Şekavet ehli kılan da Allah .
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu.
"Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç.."
(11/118-119)
"Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir." (33/38)
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz, İblise şöyle buyurdu :
-Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah' a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.
Bunun üzerine İblis şöyle dedi :
-Ya Resullullah, iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalemde kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O: bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :
-İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.
Evvel, ahir, zahir batın, alemlerin Rabbı olan Allah' a hamd olsun.
Efendimiz Muhammet Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun ailene de ashabına da ...
Amin.
İblis'in İman Eden Oğlu Oldu mu?
İblis'in oğlu "Hame" Peygamberimize (sav) erişmiş ve kendisine gelerek iman etmiştir. Bu cinni, Efendimiz'in ashabı arasına girmiş bulunmaktadır. Bahsi Geçen cinni "Hame bin İblis" Peygamber Efendimiz'e Hazret-i İsa'nın selamını tebliğ etmiştir.
Şeytan Başka Cin Başkamıdır?
Şeytan ile cin yaratıldıkları made itibariyle birbiirnden ayrı bir er varlık değildirler. aralarındaki fark sadece iman edip etmemeleriyle olmaktadır. (6)
KAYNAKLAR
1) Elmalı Tefsir
2) Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali
3) Şeytan, Ahmet Güç, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Şamil İslam Ansiklopedisi
4) Gençlere Öğütlerim, Mehmed Emre
5) Fetava-i Hadisiyye, s.171
6) Günümüz Meselelerine Açıklamalı Cevaplar, Mehmet Emre
.
AYET VE HADİSLER IŞIĞINDA ŞEYTAN
Prof.Dr. Ahmet Güç
AddThis Sharing Buttons114
Şeytan denilince bizim aklımıza hep, insanlara sadece kötülük telkin eden bir varlık gelmektedir. Kaynaklara müracaat edildiğinde şeytan için farklı şeyler söylenmediğini görüyoruz. Bu arada şeytanı Bediüzzaman'dan iktibas ettiğimiz metinde dile getirilen faydası için sevenler ve hatta ona tapınanlar dahi vardır. ''İşte kâinattaki şerlerin, belaların, şeytanların ve zararlıların yaratılmaları ve îcadları, şer ve çirkin değildir; çünki, çok mühim neticeler için yaratılmışlardır. Meselâ: Meleklere, şeytanlar musallat olmadıkları için, hayırda mesafe katedemezler Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza hayvanlara da, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir. İnsanlık âleminde ise terakki mertebeleri ve tedenni çukurları nihayetsizdir. Nemrudlardan, fir'avurtlardan tâ sıddikîn-ı evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir terakki var."
Şeytan; kötü rûhun, kötü birisinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve dalâletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahhaslaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlıktır.(1)
Âdem'e (as) secde emrinden önceki ismi, Süryanice "tanrı tarafından desteklenmiş" anlamına gelen Azâzel (veya Azâzil), Arapça Hâris idi. Azâzel, Hanuk'un kitabında, Allah'ın rahmetinden kovulan 200 kadar melekten biri olarak zikredilir. O, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı; kadınlara ise, süslü giyinmeyi ve göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğretmiştir. Yahudi geleneğinde de Azâzel, Âdem'e secdeyi reddeden melek olarak bilinir.
Âdem'e secdeyi kabul etmeyiş gerekçesin-deki "kendisinin dumansız ateşten, Âdem'in de çamurdan yaratılmış olma" (Araf, 7/12) bahanesinde asıl vurgulamak istediği, ateşten yaratılanın ölümsüz, çamurdan yaratılanın ise ölümlü olacağı düşüncesidir.(2) Böylece Azâzel, Âdem'e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, "hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan" anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da, "beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın" diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Âdem'i cennetten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır.(3) Binaenaleyh İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir. Kur'ân-ı Kerim'de Âdem'e secde söz konusu olan bütün âyetlerde özellikle "İblis" kelimesinin kullanılmış olması hem yukarıdaki görüşün doğruluğu hem de âyetlerde kulandan kelimelerin yerli yerince seçilişi ve Kur'ân'ın yüce üslûbu hakkında bir fikir vermektedir.(4)
Şeytan, Arapça "Şetane" kökünden "rahmetten uzaklaştı, haktan uzak oldu"; "Şâtâ" kökünden ise, "öfkeden tutuştu, helâk olacak hale geldi" gibi anlamlara gelip insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her şeyin adı olmuştur. Bu manada bir canavar veya yılana da Şeytan denilir. Aynı şekilde hased, öfke gibi insana mahsus olan her kötü huy ve davranış da Şeytan diye nitelendirilmiştir. Şeriat örfünde ise Şeytan; Yüce Allah'ın Âdem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkârcı kesiminden (Kehf, 18/50) gizli bir varlıktır. Diğer isimleri ise Garûr, Vesvâs, Hannâs, Kâfir, Sağîr, Mârid, Tâif, Fâtin, Mel'ûn, Mez'ûm, Medhûr, Mekzûf, Kefûr, Hazûl, Adüvv, Mudili ve Merid'dir.(5)
A. Yaratılışı ve Adem'e Secde Emrinden Önceki Durumu
Âdem (as) yaratılmadan önce zîşuur olarak "Melek" ve "Cin" adında iki varlık mevcuttu. (Bakara, 2/31; Hicr, 15/26-29) Şeytan, Cin adı verilen varlık grubuna mensuptu. (Kehf, 18/50) Âdem'e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar, Allah'ın emirlerine göre mi yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. Âdem'e secde emri onun gururuna dokundu. Allah'ın emrini yerine getirmekten kaçındı. Gerekçe, kendisinin ateşten, Âdem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, suçunu itiraf edip özür dileyeceği yerde itirazı ve hatayı tercih etti. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebiydi. (Sad, 37/71-85) O, ateşin topraktan üstünlüğü gibi, iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen; Âdem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi (Hicr, 15/28, Sad, 38/72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Âdem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm sanmıştı.(6) Bu anlayış Şeytan'a, Allah'ın huzurundan kovulma, rahmetinden umut kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah'ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Çünkü bu secde emri yalnız Âdem'in şahsına değil, zürriyeti de dahil, insan nev'ine verilen bir şeref ve imtiyazdı.(7) Bu aynı zamanda insanın üstünlüğüne yapılan ikinci itirazdı. Birinci itiraz da meleklerden gelmişti. (Bakara, 2/30) Şeytan'ın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkâra götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah'tan şu hitap geldi: "İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!.. Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lânet sanadır." (Araf, 7/13; Hicr, 15/34-35; Sad, 37/77-78)
Böylece Âdem'e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilâhî rahmetten ebediyyen kovuluşu, onun "İblis" adını almasına sebep oldu. Âdem'e secde emri karşısında isyan eden ve böylece hakikatle ilgili bütün bağlan koparılan ve melekler arasındaki yerini de kaybederek tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Bir başka deyişle şeytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandı. Çünkü insan yüzünden ilâhî rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istemişti.
B. Mühlet Verilişi
Âdem'e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, hayatından da endişe etmeye başlamıştı. "...insanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver, (Araf, 7/14) diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat ise Sûr'a ikinci üfürülüş zamanıdır. (Zümer, 39/68; Muvaffifin, 83/6) Bu şekilde mühlet istemekle, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, "...belirli bir zamana kadar" (Hicr, 15/38) kaydıyla, "Sen mühlet verilenlerdensin!.." (Araf, 7/15) şeklinde kabul edildi. Belirli bir zamandan maksat ise, Sûr'a birinci üfürülüş zamanıdır. (Neml, 27/87) Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi, Adem'in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü Allah'ı ve âhireti inkâr şeklinde değil, teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.(8)
C. Görevi
Kendisine belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına vesile olan insandı. Gönlünü intikam duygulan bürümüştü. Cüretkâr bir eda ile bu duygularını Yüce Allah'a şöyle açıkladı: "-Beni azdırdığın için yemin ederim ki, Senin doğru yolun üzerinde insanlara duracağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın!.. Yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim. Hâlis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım." (Hicr, 15/39)
Görüldüğü gibi Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe etme imkânı tanımış fakat o, inat ve küfründen dolayı ısrar edince, bulunduğu makamdan onu indirmiş ve tasarlamış olduğu plânlarını şöylece sınırlayıvermişti: "-Kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır." (Hicr, 15/42)
Yerilmiş ve kovulmuş olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi cehenneme dolduracağım." (Araf, 7/18) Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup, onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyet meallerinden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın hâlis kulları üzerinde etkili olabileceği hiçbir güç verilmemiştir. Binaenaleyh düşüncesinde, yaşayış ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.(9)
D. Havva'nın Yaratılışı
Bilindiği gibi ilk insan olarak yaratılan Âdem erkekti; Adn Cenneti'nde ikâmet ediyordu. Burası Adem'in ilk vücut nimetine mazhar olduğu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. (Rum, 30/21) Eşinin adı Havva idi.10 Artık dünyada iki insan vardı: Âdem ve Havva. Böylece insanın cennet hayatı başlamıştı, devam ediyordu. Öte yandan, Âdem'i kendi felaketine sebep bilen şeytan, ondan öç almayı plânlıyordu. Bunun üzerine Âdem ve eşini Allah şöyle uyardı: "Ey Âdem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara, 2/35, Taha, 20/117-19) Şimdi imtihan edilme sırası Âdem'e gelmişti. Aslında Âdem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç aynı zamanda bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahasının dışına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti. Bu yasağı çiğnemekse, Allah'ın tayin ettiği sınırları ve hukuk dairesini ihlâl demek olacağından, bir haksızlık ve dolayısıyla kişinin kendisine yapmış olduğu bir zulümdü. Bunun için zalimlerden olursunuz denilmişti." Nihayet "şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı..." (Bakara, 2/36) ve onlann yanılmalarını sağladı. (Araf, 7/20-22; Taha, 20/120) Âdem ve eşi; melek olma veya cennette ebedî kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular. "Ağaca yaklaşmayın" emrinde sabırsızlık gösterip ondan yediler. (Taha, 20/115) Ağaçtan meyve tadınca edep yerleri kendilerine açılıverdi. (Taha, 20/121) Allah Âdem'e görevini hatırlatarak "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?" diye seslendi. (Araf, 7/22) Nimetin devamlılığı ve cennette ebedî kalma arzusu onların bu duruma düşmesine ve şeytana uymalarına sebep olmuştu. Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, meleklerin yolunu seçerek derhal tevbe ettiler, (Araf, 7/23) Allah da tevbelerini kabul etti. (Bakara, 2/37; Taha, 20/122)
Fakat Allah onların cennette daha fazla kalmalarına müsade etmedi ve şu emri verdi: "Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız." (Araf, 7/24-25) Emre uyup yeryüzüne indiler, orada tekrar buluştular ve Rab'lerine birlikte şöyle duâ ettiler: "Rabbimiz! Kendimize zulüm ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." (Araf, 7/23) Allah ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti. (Nisa, 4/1) Yeryüzünde insanlar çoğaldı, Allah, Âdem'in çocuklarından peygamberler gönderdi. (Bakara, 2/38; Âl-i İmran, 3/33; Taha, 20/122-123) Ondan sonra, şeytana karşı insanı peygamberle korudu. Artık hidayet peygamberlerin, dalâlet de şeytanın yolu olacaktı. Âdem'in oğullarından Hâbil ve Kabil'in kişiliğinde de melek-şeytan kutuplaşması vardı.(12)
Şeytanla Âdem ve Havva arasında geçen bu hâdiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için, insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: "Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız." (Araf, 7/27) "Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder." (Bakara, 2/168-169) "Onlar Allah'ı bırakıp tanrıçalara taparlar ve : 'Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp onları saptıracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, onlara kuruntu kurduracağım, Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim' diyen, Allah'ın lânet ettiği azgın şeytana taparlar. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak yer de bulamayacaklardır." (Nisa, 4/117-121; Bkz. Kehf, 18/ 50; Fatır, 35/6)
Bu âyetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu; imansızlıkla şeytanlık, imansızlarla-şeytanlar arasında bir yakınlığın bulunduğunu ve şeytanın; imansızların velisi, amiri, iş vereni, başlarına musallat yakınları ve arkadaşları olduğunu göstermektedir. Allah'ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O'nun koyduğu yasaklan çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri, (Zuhruf, 43/36,39) şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerine hâkim olmasına ve kayıtsız şartsız onun esiri olmalarına engel olamayacakları bildirilmiş. (Mücadele, 56/19) "Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz" (En'am, 6/121) buyurulmuştur. Ayrıca şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de âyetlerde şu şekilde belirtilmiştir: "Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler." (Araf, 7/200-201) "Kur'ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rab'lerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir." (Nahl, 16/98-100) Şeytan, Allah'ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini bizzat kendisi de itiraf etmiştir. (Hicr, 15/28-43; İsra, 17/61)
E. Her İnsana Bir Şeytan Verilişi
Yüce Allah insanı yol gösteren bir melekle desteklediği gibi onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, kötülük yapmaya teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım da yapılmamıştır. Şöyle ki: "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. (En'am, 6/112-113)
Hz. Peygamber de bir soru üzerine: "Her insanın yanında bir şeytan vardır, demiş. Seninle de mi ey Allah'ın elçisi diye sorulduğunda, evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu" cevabını vermiştir.(13)
F- İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar arasında zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikayet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma sayılabilir.
Nefis bu hastalıklardan kurtulup da mutmain olunca içini Allah'ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah'a yöneltme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeğe başlar ve onunla karşılaştığında yolunu değiştirir.(14) Nitekim Hz. Peygamber Hz. Ömer'e hitaben şöyle demiştir: "Ey Hattab oğlu Ömer! Şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider."(15)
G. Şeytana Uyanların Durumu ve Ahirette Hesaplaşma
Âdem'in yaratılışı ile vaki olan bu imtihanda şeytanın, nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makam-ı saâdetinden dereke-i şekâvete düşmesi ne kadar acıklı ise, hiç şüphe yok ki meleklerin mescûdu olmak şerefine mazhar olan Ademoğlunun, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna uyarak o makam-ı muallâdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi ondan daha acıklı olacaktır. Ve Allah kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız... İnsanlardan onlara uymuş olanlar; 'Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık' derler. Allah, 'cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır' der." (En'am, 6/128) İnsanlara hitaben de: "...ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? Andolsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün inkârcılığınıza karşılık oraya girin." (Yasin, 36/59-64)
Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: "İş olup bitince şeytan: 'Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size vaadde bulundum ama, sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azab vardır' der." (İbrahim, 14/22)
H. Yaratılış Hikmeti
Şeytanın yaratılmasında birtakım hikmetlerin bulunduğu şu şekilde belirtilmiştir:
1. Allah Teâla eşyayı zıdlarıyla yaratmıştır ki, biri yekdiğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da, yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır.
2. Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah'ın üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Şedîdü'l-ikâb, Serîu'l-hisâb, Hâfid, Rafi', Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî edeceği bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şayet ins ve cin, melek tabiatında olsalardı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
3. Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'ın, hıfz, afv, mağfiret, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmiştir: "Eğer sizler günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah'ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi."(16)
4. Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'a ibadet ve itaattan söz etmek mümkün olmazdı. Çünkü belli fiillerin ibadet, taat, hayır ve hasen oluşu ancak zıtlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin işlerde yol gösteren şeytandır.(17)
KAYNAKLAR
1. Pike, E. Royston, Encyclopedia of Religion and Religions, London, 1951, s. 338.
2. Davidson, a.g.e., s. 63, 261; Brandon, S.G.F., A Dictionary of Comparative Religion, London, 1971, s. 558.
3. Davidson, a.g.e., s. 101.
4. Bkz. Bakara, 2/34, A'raf, 7/11, Hicr, 15/31-32, İsra, 17/61-62, Kehf, 18/50, Tâhâ, 20/116, Sa'd, 38/84-85.
5. Fîrûzâbâdî, Kâmus Tercemesi, İstanbul, 1305, IV/665; ez-Zebîdî, Seyyid Muhammed Murtaza, Tâcü'l-Arûs, Beyrut, ts. IX, 353; el-Cevherî, İsmail b. Hammad, es-Sıhah, Beyrut, 1399/1979, V, 2144; Ragıb el-Isbahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, Mısır, ts. s. 383; es-Seyyid Sâbık, el-Akâidü'l-İslâmiyye, Beyrut, ts., s. 139; Ateş, Süleyman, İnsan ve İnsanüstü, İstanbul, 1979, s. 36 vd.; İşler, Mehmet Hulusi, Nefis ve Şeytan, İstanbul, 1984, s. 106.
6. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul, ts., III, 2133; Solmaz, N. Mehmet-Çakan, İ. Lütfi, Kur'ân-ı Kerim'e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, İstanbul, 1982, L 19.
7. Yazır, a.g.e., III, 2129.
8. Yazır, a.g.e., III, 2135.
9. Yazır, a.g.e., III, 2138.
10. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, IX/81
11. Yazır, a.g.e., III, 2139.
12. Solmaz-Çakan, a.g.e., I, 27.
13. Müslim, Münâfikûn, II; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115.
14. Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 154.
15. Buhari, Fedâilü'l-Ashâb, 6; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 171, 182.
16. Müslim, Tevbe, 2; Tirmizi, Cennet, 2; Ahmed b. Han-bel, I/289, II, 309.
17. Seyyid Sâbık, a.g.e, s. 155-156; Kılavuz, A. Sâim, Ana hatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm'a Giriş, İstanbul, 1987, s. 196.
.
NEFİS TERBİYESİ
Pzt, 10/12/2009 - 15:41 — ihy
NEFİS TERBİYESİ
1. ADIM : NEFİS TERBİYESİNİN GEREKLİLİĞİNİ KAVRAMAKTIR.
Nefis ve Şeytan, insanın manevî ilerleyişinde en mühim iki engel. Nefis içeriden, Şeytan dışarıdan dünya ve ahire-timizi perişan etmek için durmadan çalışıyorlar. Nefsin mahiyetinde "gurur-kibir-menfaatçilik" gibi pek çok zararlı özellik var. Şeytan, işletilmeye uygun bu madenleri iyi biliyor ve işletiyor; nefsin zaaflarını tanıyor ve yakalıyor.
Günümüzde nefisler alabildiğine hür, alabildiğine serbest. Dinin günah kabul ettiği nice hareket, günlük hayatın âdeta birer parçası olmuş. Vitrinler nefse hitap ediyor, sokaklar nefse sesleniyor, TV programları nefsi günahlara kamçılıyor, şarkılar günaha çağırıyor. Günümüz insanı nefsi tanımıyor. Günümüz insanı nefis terbiyesinden habersiz. Günümüz insanı nefsin kulu kölesi. Hâlbuki bu huysuz atı iyi bir terbiyeyle dizginlemek ve gemlemek, onun sırtına binip yüce hedeflere doğru yol almak mümkün.
Modern insan eski çağların kölelik dönemlerinden kurtulduğunu söyler. Günümüzde kölelik olmamakla beraber, çoğu insanın, nefsine kul ve köle olduğunu söyleyebiliriz. "Hür doğdum, hür yaşarım! Kime ne? Bana kimse karışamaz!" diyen bu zavallılar, nefislerine, tutkularına, kötü arzularına boyun eğdiklerinin, kölelik yaptıklarının farkında bile değillerdir. Gerçi ellerinde kelepçe, boyunlarında boyunduruk görülmez; fakat ruhları kelepçeli, iradeleri boyunduruk altındadır.
Bütün Kötülüklerin Anası
Adamın biri, annesini öldürür. "Niye anneni öldürdün?" diye sorulduğunda "Zina yapıyordu." der. "Anneni öldüreceğine beraber olduğu adamı öldürseydin." dediklerinde ise şu cevabı verir: "Her gün bir adam mı öldürmeliydim?"
Kıssayı nakleden Mevlâna, ardından şu hatırlatmayı yapar:"Ey insan!.. O kötü tabiatlı anne, senin nefsindir ki onun fesadı her tarafa yayılmıştır."
Yani insan yaptığı yanlışların sebebi, suçlusu olarak buna sebep olan insanları , olayları, durumları görüp kendini temize çıkarmaya, en azından kendini vicdanen rahatlatmaya çalışır. Fakat bu kıssadan hareketle esasen insanın kendi nefsini terbiye etmesi lüzumu açıktır. Aksi halde ölene kadar kendisinin yanlış yapmasına sebep olan olay, durum ya da kişiler az ya da çok var olacaktır. Bunların az olması tabii ki kolaylık olur. Ancak tamamen ortadan kaldırmak imkansızdır. Çünkü bunlar olacak ki sınav olsun ve iyiler, kötüler ayrılsın.
Gerçi nefsi öldürmek, yani onu bütün bütün susturmak pek mümkün değildir. Ama onu terbiye ermek, kötülüğe değil iyiliğe sevketmek hem mümkün, hem de gereklidir.
Nefis, Bir Düşman mı?
Nefsi yok etmek imkanı yoktur. İstenen de bu değildir. Esas olan onu kötülüklerden uzak tutup iyiliklere yönlendirmek, meşru dairede kalmasını sağlamaktır.
"Ancak Yüce Allah'a selim kalple gelenler kurtulur." (Şuara , 89), “Nefsini temizleyen kurtuldu. Nefsini kirleten ziyan etti..” (Şems, 9-10) ayet-i kerimeleri de nefsin terbiye edilmesi gerektiği hakikatini bildiriyor.
Terbiye edilen nefis ise insanın manevî yükselişinde en mühim bir unsurdur. Böyle bir nefis sahibi, ibadet vadilerinde gezer, daima helâl sahalarda dolaşır; Allah'a samimî kul, Peygamber'e sadık ümmet olarak yaşar. Hz. Yusuf, Kur'an'da nakledilen bir ifadesinde şöyle der: "Ben nefsimi hatadan uzak görmüyorum. Şüphesiz nefis, Rabbimin rahmetine mazhar kıldığı hâller dışında şiddetle kötülüğü emreder."
Demek ki bir peygamber bile nefsine güvenmiyor, normal şartlar altında nefsin daima günahı isteyeceğini bildiriyor.
2. ADIM : NEFSİ TANIMAKTIR.
Nefis, özellikle müspet şeylerde tembellik gösterir. Meselâ, saatlerce TV karşısında bulunmak veya bir eğlencede vakit geçirmek, onu hiç de rahatsız etmez. Fakat dinî bir kitaptan bir saat okumak veya günde beş defa namaz kılmak, ona çok zor gelir. Konumuzu ilgilendiren bir hadiste Hz. Peygamber (a.s.m.), şöyle der: "Cennet nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, Cehennem de nefsin hoşuna giden şeylerle kuşatıldı!"
Nefsin bütün isteklerini gayri meşru görmek doğru değildir. "Yemek-içmek-evlenmek" gibi istekler, bir ihtiyaçtan kaynaklanırlar. Fakat bu isteklere ulaşmak ve bunlarla zevkten dört köşe olmakta nefis hiçbir sınır tanımak istemez. Tabir yerindeyse nefsin lügatinde "haram" yoktur. O, her ne şekilde olursa olsun bu isteklerine ulaşmaya çalışır, "Olsun da nasıl olursa olsun!" der. İşte, nefsin haram taramayan, sınır bilmeyen bu hâli, onun hevasıdır. İlâhî dinler, nefsin nevasına engel olacak sınırlar getirirler, "Şunlar helâldir, istifade edebilirsin; bunlar ise haramdır, uzak durmalısın!" derler.
Meselâ şu Kur'an ayetlerine bakalım: 'Her kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi hevadan alıkoyarsa işte onun barınağı Cennet'tir." Hevaya tâbi bir insanda, meselâ yemek yemek, bir araç değil bir amaç hâline gelir. Yaşamak için değil, yemek için yaşar. Daha çok yemek, daha çok lezzet almak ister. Öyle ki akşam yemeğini Paris'te yiyip dönmek gibi çılgınlıklar, ona gayet normal gelir.
"Hevasını, ilâh edineni gördün mü?" ayeti, konumuz açısından gayet manidardır. İnsan ya Allah'ı ilâh olarak bilir ve O'na itaat eder ya da nefsin kötü arzularını putlaştırr, hevaya tâbi olur. Böyle birisinde tümüyle heva hükmeder. Heva, eline teşvik kamçısını alır, sahibini en rezil günahlara sevk eder.
Nefis öyle bir şeydir ki bazen insan doğruyu bilse de özgür iradesiyle yanlışa yönelir. Mesela şeytanın Allah'ın emrine karşı gelerek Hz. Adem'e secde etmemesinin anlatılması da bir yönüyle özgür iradenin varlığıyla ilgilidir. Yani insan bazen doğruyu bilse de kabul etmeyebilir.
İster önyargılardan(islam gericiliktir gibi) olsun, ister kibir ve gururdan olsun, ister çevreden ayıplanma(ilkel Arap dinini kabul etti gibi ithamlar) korkusundan olsun, isterse menfaatten(islamı kabul edince işinden çıkarılma) olsun mutlak anlamda gerçeği ispat etmek, muhatabı ikna etmek iman etmeyi zaruri kılmaz. Bu yüzden Kuran'da, onlar Allah'ı gözleriyle görmek istediler, görselerdi, yine biz büyülendik deyip inanmayacaklardı denilerek hidayetin, imanın bilmenin ötesinde faklı bir şey olduğu anlatılır. Bilgi doğruya ulaşmada temel olsa da mutlak sonucu vermez. O yüzden İmani ve İslami doğrular tespit edilip anlatılır, hal diliyle yaşanarak temsil edilir fakat bunlar başkalarının iman dairesine girmesini mutlak anlamda temin etmez. Bu yüzden, İslam doğru ise niçin İslam'ı duyan, bilen birçok insan, bilim adamı iman etmiyor, denemez. Bunun yukarıda söylenen farklı sebepleri vardır, iradenin meçhul niteliği ve Allah'ın hidayet nasibiyle ilgilidir.
Nefis-Akıl İlişkisi
Rivayet edilir ki Cenab-ı Hakk, kendi nurundan aklı yaratır. Ona "Gel." der, akıl gelir. "Git." der, gider. "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorar. Akıl "Sen benim Rabb-i Rahimimsin, ben ise Senin âciz kulunum." diye cevap verir. Cenab-ı Hakk, akla hitaben der: "Senden daha aziz bir mahlûk yaratmadım. Seninle verir, seninle alırım."
Sonra, ateşten nefsi yaratır. Ona "Gel." der, nefis gelmez. "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorar. Nefis "Ben benim, sen sensin." der. Bunun üzerine onu ateşe atar. Nefis hâlâ "Ben benim, sen sensin." demektedir. Cenab-ı Hakk ardından nefsi aç bırakır. "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorduğunda, nefis, "Sen benim Rabb-i Rahimimsin, bense senin âciz kulunum!" cevabını verir!
Bu rivayet sembolik bir anlatımla, aklın ve nefsin konumlarını çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Akıl, Allah'a itaatkârdır, haddini bilir, aczini itiraf eder. Nefis ise isyankârdır, haddim aşar, aczini kabul etmek istemez. Ancak rivayette görüldüğü üzere, aç bırakılması gibi durumlarda haddini bilir, Allah'ı tanır, aklın dediğini o da demeye başlar.
Nefsin Zaafları
Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi, Şeytan, vücut ülkesinde hâkimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur'an-ı Kerim, şu ayetiyle nefsin bazı zaaflarına dikkat çeker
"İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı."
Yani insan, fıtratı itibarıyla bunlara son derece düşkündür; hayatı, bunları elde etmek için mücadeleyle geçer insanların en çetin imtihanları bunlarla olur.
Üstteki ayette nazara verilen zaaflardan başka, nefsin tembellik, midesine düşkünlük, övülmekten hoşlanmak, başkalarına karşı kibirlenmek, lüzumsuz öfkelenmek, kör hislere sahip olmak, tiryakilik, gaflet, cehalet, heva, heves, peşin lezzetlere müptelâ olmak... gibi daha nice zaafı vardır.
Nefsin zaafları herkeste aynı değildir. Bundan dolayı herkesin imtihanı farklı farklıdır. Kimi midesinden yakalanır, kimi methedilmekten... Kimisi hevesiyle perişan olur, kimisi tembelliğiyle... Basiretli insan, kendi vücut ülkesini iyi tanır, zaaflarım bilir, zayıf noktalarını kuvvetlendirerek nefse karşı direnir, bir "irade insanı" hâline gelir.
3. ADIM : NEFSİ TERBİYE ETMEDE ESASLARI
BİLMEKTİR.
1. Esas : Gerçekten Niyet Etmek (Kararlı Olmak)
Bu yola bilinçli ve isteyerek girildiyse uygulamada karşılaşılan zorluklardan yılmamak gerekir. Bu zorluğun da esası nefsin alışageldiği rahatlığı bırakmak istememesidir. Eğer kişi gerçekten kararlı ise düşe kalka hedefine doğru ilerler. Nefsin, sen bunu yapamazsın, ilk hatada, bak gördün mü, boşuna uğraşma, veya daha sonra denersin, biraz ara ver, gibi hilelerine aldanmaz.
2. Esas : Nefsi Terbiye Etmedeki Amacı Bilmek
Nefis terbiyesinden amaç eskilerin insan-ı kamil dedikleri her bakımdan olgun bir insan olmaktır. Olgun insandan kasıt Allah’ın istediği gibi bir kul olmaktır. Peygamberimiz bunun en güzel örneği olmuştur. O halde Kur’an’da Allah’ın istediklerini, yani emir ve yasaklarını bilmek ve bunlara göre yaşamaya çalışmak bu yolun esasıdır, denebilir. Bu prensipler, kitabın sonunda ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle belirtilmiştir.
3. Esas: Ahiret İnancı ve Ölüm Gerçeği
Şu fâni dünya misafirhanesi, bir gün gelip kapanacak ve yerini ebedî ahiret âlemine bırakacakbr. Orada herkes, her yaptığından hesaba çekilecek, durumuna göre ceza veya mükâfat görecektir. Kur'an-ı Kerim, pek çok ayetinde "hesap günü"nden bahseder. Meselâ: "Her kim zerre kadar hayır yapsa karşılığını görecek, her kim de zerre kadar şer işlese cezasını görecektir."
"O gün suçlular der: 'Bu nasıl amel defteri böyle?.. Küçük büyük ne varsa hepsini tek tek yazmış!'" Ahiretin iki menzili vardır: Cennet ve Cehennem... Cennet, nefsini terbiye edenlere mükâfat yeri, Cehennem ise nefsin hevasma uyanlara ceza mahallidir. Malûmdur ki ödüllendirme ve cezalandırma, eğitimde mühim birer metottur. Bir öğrenciye büyük ödül vaat ederek veya onu şiddetli cezayla korkutarak dersinde başarılı olmasını sağlamak mümkündür. Cennet'ten daha büyük bir ödül, Cehennem'den daha şiddetli bir ceza olamaz.
İşte, insan, böyle noktalan düşünerek nefsine çok daha kolay söz dinletebilir, onu hayırlı şeylere daha rahat sevk edebilir.
"Hayat, sadece dünya hayatıdır." diyenler ise nefse hâkim olmakta böylesi bir dayanaktan mahrumdurlar. Zaten kendilerinin nefse hâkim olmak, onu terbiye etmek gibi problemleri de yoktur. Çünkü tümüyle nefse uymuşlar, onun arzularını tatmin etmeyi hayatlarının gayesi bilmişlerdir.
Ölümü Düşünmek, Unutmamak
Şeker hastalığına yakalanmış değerli bir ilim adamına, "Bu hastalığın tedavisi yok mu?" diye sordum. Dedi: "Var: Ölen, kurtuluyor!" Benzeri bir durum, nefisten kurtuluşta söz konusu. İnsan, nefsin belâ ve şerrinden, cazibe ve fitnesinden daha bu dünyada kısmen kurtulabilirse de tümüyle kurtulması ölümle gerçekleşir. Çünkü ölü için "günahlara meyletmek, uzun emeller peşinde koşmak" gibi nefse ait özellikler arak söz konusu değildir!
Ancak "Ölmeden evvel ölünüz." emrine uyarak sanki ölmüş gibi günahlardan uzak yaşayanlar, nefsin hile ve desiselerinden daha dünyada iken kurtulurlar.
4. Esas: Nefsin Tekebbürünü Kırmak
Nefis, birtakım meziyetleri sebebiyle gururlanmak ister. Meselâ güzelliğine aldanır, servetine güvenir, saltanatıyla hava atmak ister, güç ve kudret sahibi olduğunu zanneder, sanatıyla mağrur olur. Hâlbuki bunların nereden ve kimden geldiğini, akıbetlerinin ne olacağını düşünse kibirden, gururdan vazgeçer. Meselâ aldanmış olduğu güzelliği, arızî ve geçici bir güzelliktir. Ayaz vurmuş çiçeklerin pörsümesi gibi, ihtiyarlık mevsimi geldiğinde yüzü buruşacak, o güzellikten eser kalmayacaktır. Güvenmiş olduğu servet, "bugün var yarın yok" türünden bir şeydir. Ekonomik bir krizle bütün serveti sıfırlanabilir, hatta sıfırın altına düşebilir.
Yaptığı resim tablolarıyla gururlanan biri, her varlıktaki İlâhî sanatı düşündüğünde haddini bilir, kibirden kurtulur, "Gerçek sanatkâr, Allah!.." der. Diğer taraftan insan, evvelinin "nutfe," akıbetinin "cife" olduğunu hatırladığında haddini bilir, zararlı tekebbürden kurtulur.
Mesela nefis, ibadete yanaşmak istemez. Buna karşı onun ellerini bağlamak, belini bükmek, yüzünü sürtmek gerekir. Nefis, Akmadan usanmadan "ben" der durur. Öyleyse insan Hakk'ı zikretmeli, "kalbiyle-ruhuyla-bütün duygularıyla" hep O'na teveccüh eylemelidir. Belki de bunun için olsa gerek, tarikat ehli "Hu [O]" zamirini virt edinirler, nefis "Ben." dedikçe onlar "O." derler." Kitap okumak nefse zor gelir, Allah'ı zikirden geri durur, şahsî çıkarının olmadığı yerde bulunmak istemez, gece ibadetinden âdeta kaçar. Öyle ise hemen bunları ve benzeri iyilikleri yapmak lâzımdır. Diğer taraftan kendini övmekten ve övülmekten zevk duyar, şehvanî şarkılardan hoşlanır, müstehcen manzaralardan lezzet alır, gayrimeşru gece hayatına meyyaldir. Öyle ise bunlardan ve benzerlerinden uzak kalmak gerekir.
5. Esas: Şiddetli Uyarım Alanları
Çocuk, oyuncakçı dükkânına girdiğinde şiddetli bir uyarımla karşı karşıya kalır. Birbirinden cazip oyuncakların her biri âdeta "Gel, beni al!" diye haykırmaktadır. Oyuncakçı dükkânından çıktığında ise bu ses, şiddetim kaybeder.
Devamlı dünyevî sohbetlerin yapıldığı yerlere giden birisi, nefsinde dünyaya karşı kuvvetli meyiller olduğunu görür. Müstehcen şeylere bakan birisi, gayrimeşru ilişkilere düşmekten kurtulamaz. TV'de devamlı reklâmları izleyen birisi, reklâmı yapılan malları alma hissiyle dolup taşar. Her izleyişi, satın alma hissini biraz daha kamçılar. Nefse hâkim olmanın önemli esaslarından biri, onu böyle şiddetli uyarım alanlarından uzak tutmaktır. Peygamberler ve büyük maneviyat erleri, en azından hayatlarının belli bir döneminde toplumdan uzak kalmış, tümüyle iç âlemlerine yönelmişlerdir. Hak yolda ilerlemek isteyenler, günümüz hayat şartlarında hiç olmazsa bir aylarını insanlardan ve günahlardan uzak yerlerde değerlendirebilir, gönül dünyalarının "yıllık bakım"ım yapabilirler.
İslam’a uymayan TV kanallarının hemen hemen bütün programları nefse yöneliktir. Pek çoğu haramlarla doludur. En büyük zararı da insanı dinden uzaklaştıran dünya hırsını kamçılar. Bu kanalları seyretmemek kişiye nefis terbiyesinde büyük mesafe kazandırır. Bunlar yerine faydalı programlar da seyredilebilirse bu işte epey mesafe alınmış olur.
6. Esas: Nefsi İyiliğe Yönlendirmek
"Allah'ım!.. Doymayan bir nefisten Sana sığınırım!" Hz. Muhammed (a.s.m.)
Doymamak ve dolmamak, nefsin belli başlı özelliklerin-dendir. "Âdem oğlunun iki vadi dolusu altnı olsa bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur!" hadisi, insan nefsinin bu yönünü ifade eder.
Mesela, ömür boyu kendisine ve ailesine yetecek servete sahip biri, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hırsla dünyaya saldırır, daha fazla, daha fazla kazanmak ister. Kendisini alkışlayanlar, methedenler hayli olduğu hâlde o, içinden, "Daha yok mu, daha yok mu?" der. En güzel arabalardan birine bindiği hâlde yeni yeni modeller araştırır, onlara ulaşmaya çalışır. Çılgınca icra edilen eğlencelere katıldığı hâlde bir türlü tatmin olmaz, yeni yeni çılgınlıklar peşinde koşar. Aslında nefsin bu özelliğinden müspet alanlarda yararlanmak mümkündür. Asıl varlık amacı da budur. Sözgelimi, daha fazla ilim, daha fazla hizmet, daha fazla başarı, daha fazla marifet…
"Bir şeyi aşırı sevmen, seni kör ve sağır yapar." Aslında insanın âşık olduğu şeyler, sevilmeyecek şeyler değildir. İnsan fıtraten bunlara meyilli yaratılmıştır. İşi tehlikeli yapan, sevgide ölçüyü kaçırmak, lezzeti lezzet için istemektir. Meselâ güzel bir arabayı sırf keyif sürmek için istemek, şehvanî ve nefsanî bir sevgidir. Aynı arabayı zamanı daha iyi değerlendirmek, işlerini daha sür'atli yapmak, güzel faaliyetlerde her tarafa yetişmeye çalışmak için istemek ise meşru bir muhabbettir. Böyle bir muhabbet, kınanmaya değil, övgüye lâyıktır.
Nefsi Öldürmek
"Nefislerinizi öldürün." Kur'an-ı Kerim Hz. Musa zamanında İsrailoğullarından bazıları, Allah'ın dinine girdikten sonra, bir ilâh imiş gibi buzağıya taparlar. Hz. Musa bunlara şöyle der: "Ey kavmim!.. Sizler buzağıyı ilâh edinmekle nefsinize zulmettiniz. Öyle ise Yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün." Ayetin "Nefislerinizi öldürün." kısmı, bir yönüyle "nefsin arzularını kesmek, onu bütün bütün susturmak" şeklinde anlaşılmış ve tasavvuf ehlince kullanılan bir deyim hâlini almıştır.
Mesela, nefiste olan şiddetli hırsı susturmak yerine o şiddetli hırsı ilme, amele ve ihlâsa yönlendirmek, daha faydalıdır. Benzeri bir şekilde, zengin olma arzusunu iptal etmek yerine serveti Hakk'ın yolunda halka hizmette kullanmak; kaliteli bir arabaya binme sevdasını yok etmek yerine o arabayla iyi yerlere gitmek... insan tabiatına daha uygun olacaktır.
Bu gerçeği bilmeyen bazı nasihatçiler, öğüt verirken "Haset etme! Hırs gösterme! Düşmanlık yapma! Dünyayı sevme!" şeklinde ifadeler kullanırlar. Böyle diyeceklerine, "Bunların yönlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." deseler sözleri daha etkili olacaktır.
7. Esas: Nefsi, Hakikatlerle Meşgul Etmek.
Tabiat, boşluk kabul etmez. İmam Şafiî'ye nisbet edilen şu söz, nefis terbiyesinde de mühim bir esastır: "Sen, hakla meşgul ol; yoksa, batıl, seni istilâ edecektir!"
İnsan ya hak ve hakikatle meşgul olur veya lüzumsuz şeyler onun hayatını doldurur; zira tabiat, boşluk kabul etmez.
Verimli bir tarlaya sahip olan kişi, ya o tarlayı sürer, güzel tohumlar serper, sulamasını yapar ve neticede iyi bir mahsul elde eder veya o tarlayı kendi hâline bırakır, tarla faydasız ot ve dikenlerle dolar. Tarlanın ot ve dikenlerle dolması için özel bir gayret sarf etmeye lüzum yoktur, kendi hâline terk etmek yeterlidir; ama iyi mahsul almak için özel bir çaba sarf etmek gerekir.
İşte, nefsi hak ve hakikatle meşgul etmek, özel bir cehd, ciddî bir gayret ister. Meselâ ibadetle, zikirle, kitap okumakla, tefekkürle günün saatlerini doldurunca nefse pek vakit kalmaz. Fakat günlük programımızı dolduracak böyle şeyler yoksa, nefis bizi başka şeylerle oyalar, kendi programını tatbik eder.
Hayatımızın eski sayfalarında az veya çok, günah lekeleri olabilir. Ama ciddî bir kararla ve kararlılıkla hayatımızda yeni, parlak ve beyaz bir sayfa açabiliriz. Bütün nefislere seslenen ve müjde veren Zümer Suresinin 53. ayetini, nefis taşıyan herkese hatırlatmak istiyoruz: "De ki: Ey nefislerine zulmeden kullarım!.. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz; çünkü Allah, günahları affeder. Gerçekten O, Ğafur-Rahim'dir." Ölüm anında şu müjdeli İlâhî hitaba muhatap olmayı, herkes için en büyük saadet biliyoruz: "Ey mutmain nefis!.. Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir."
Şadi EREN'in Nefis Terbiyesi kitabından derlenmiştir.
.
Bugün 600 ziyaretçi (1254 klik) kişi burdaydı!
Şeytan ve Vesvese - M. Selim Arık - Yeni Ümit Dergisi
www.yeniumit.com.tr/konular/detay/seytan-ve-vesvese
Şeytan ve İblis, Allah'ın rahmetinden uzak olan ve helâke sürüklenen varlıklardır. .....Zîrâ Şeytan son derece ku
.
Şeytan ve Vesvese
Yrd. Doç. Dr. M. Selim ArıK
Şeytan’ın Yaratılış Hikmeti
Şeytan, “uzak olmak, muhalefet etmek” veya “yanmak ve helâk olmak” mânâlarına gelmektedir.1 Şeytan ile eş anlamlı kullanılan İblis kelimesi ise “ümitsiz ve kederli olmak”2 demektir. Şeytan ve İblis, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve helâke sürüklenen varlıklardır. İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duygular iki şekildedir: Rahmanî veya Şeytanî. Rahmanî olan güzel duygu ve düşünceler Allah’tan ilham şeklinde tecelli eder. Bunlarla Allah Tealâ, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçekleştirmesi için yardım eder. Şeytan da insanoğlunu, Allah yolundan ve rızâsından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünceler, kalbine de olumsuz duygular sokar.3 Kur’ân-ı Kerîm’de ilk isyan ve küfrün İblis’ten geldiği belirtilmektedir.4 Meleklerin arasında bulunan İblis’in Allah’ın emrine karşı gelerek, Âdem’e secde etmemesi olayında İblîs’in “melek mi, cin mi” olduğu İslâm âlimleri tarafından tartışılmıştır. Zîrâ âyette İblis ile melekler beraber zikredilmektedir.5 Bu âyetten hareketle bazı müfessirler, İblis’in de önceleri bir melek olduğunu (hattâ isminin Azâzil olduğunu), bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini iddia etmişlerdir.6 Fakat Kehf Sûresi’ndeki
كاَنَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أمْرِ رَبِّهِ “
O (İblis), cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”7 şeklindeki âyeti delil alan bazı müfessirler ise, İblîs’in melek değil, cin türünden ayrı bir varlık olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında “Allah’ın emrine karşı çıkmamak ve emredileni yerine getirmek”8 vasfı da bulunmaktadır. O hâlde isyankâr İblîs’in, önceleri melek türünden bir varlık olamayacağı anlaşılmaktadır.9
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Melekler nurdan, cinler ise öz ateşten yaratıldı. Âdem de (Kur’ân’da) size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” buyurmuşlardır.10 Şeytan da cinlerden olduğuna göre, onun da yaratılışı ateştendir. Yine hadîste “Kızgınlık Şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürüldüğü gibi, sizden biri kızdığı zaman hemen abdest alsın.”11 tavsiyesi yapılmıştır. Demek ki öfke ve kızgınlığın kaynağı da Şeytandır. Nitekim bu husustaki bir başka hadîs
إذاَ إشْتاَطَ السُّلْطاَنُ تَسَلَّطَ الشَّيْطاَنُ
“Sultan öfkelenip kızınca, Şeytan ona musallat olur (böylece hak ve adaletten ayrılır.)”12 şeklinde nakledilmektedir. Şeytan, Âdem’e secde etmeme sebebini açıklarken “kendisinin ateşten, insanın çamurdan yaratıldığını”13 belirterek, yanlış kıyas yapmıştır. Şeytan’ın bu kıyası kabul edilecek olsa dahi, toprak üretken, ateş ise tüketen yani tahrip olduğu için, müsbet olarak üretken olan imâr (toprak), menfi anlamdaki tahripten (ateşten) daha evlâ olmalıdır. Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı için meleklerin arasından kovulup sürgün edilmiştir. Ancak o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir.14 Böylece Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır.15 Belki Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının da bir hikmeti olmazdı. Zîrâ, Allah’ın (celle celâlühü) asla günah işlemeyen ve Şeytan’ın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok mahlûkâtı vardır. Dolayısıyla “Neden Şeytan yaratıldı.” diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, birtakım şerlerden dolayı Şeytan’ın varlığı da aynı hikmete mebnidir.16
Allah (celle celâlühü), yarattığı insanların mahiyetlerinde gizli bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak Şeytan’ı çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran Şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. İnsanoğlu, insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmektedir. Zîrâ Hz. Ebû Bekirler böyle yetişmiş, Ebu Cehiller de böyle çoğalmıştır. Dolayısıyla Ebu Cehil’in kendi irâdesinin sevkiyle Cehennem’e sürüklenmesinde Şeytan’ın rolü olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliyanın, Cennetlere yükselmesinde de Şeytan’la mücadelenin fonksiyonu vardır. Şu hâlde şer olan, Şeytan’ın yaratılması değil, ona tâbi olup şer fiileri işlemektir. Nasıl ki herhangi bir cinayetin mesulü, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil, cinayeti işleyen kişidir. Aynı şekilde, Şeytan da insanın işlediği şerlerde vasıtadır. Olaylarda Şeytan âdi birer sebep olup, hakikî illet insanın iradesidir. Şeytan, inanmış, iman ve akide açısından kuvvetli, Allah ile irtibatı kuvvetli, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Belki mü’mine vesvese oklarını göndererek bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyleri aklına düşürebilir. O hâlde Şeytan’dan gelen vesveselere karşı da uyanık olmalıyız. Nitekim Şeytan şöyle der: Ben mal sahibine üç şeyde vesvese vermeye çalışırım. Malı helal olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Malı hak olmayan yerlere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içine sevgi ve muhabbet veririm ki hayır yollarına harcamasın.17 Bunlar Şeytan’ın vazifesi ve vesvesesidir.
Vesvese ve Kaynağı
Vesvese, “şüphe, tereddüt, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünceler” mânâsında insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten his ve duygulardır. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı Şeytan’dır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın Hz. Âdem ile Havva’ya verdiği vesvese anlatılırken “Rabbin sizi bu ağaçtan yemenizin yasaklamasının sebebi: (yediğiniz takdirde) iki melek olacağınızdan veya cennette ebedi kalacağınızdandır.”18 şeklinde haber verilmektedir. Görüldüğü gibi vesvesenin ilk kaynağı Şeytan’dır. Zîrâ kendisinin ulaşamadığı Cennet nimetini kıskanarak, insanın Cennet’te devamlı kalmasına razı olmadığı için, insanı vesvese ile kandırmaya ve Cennet’ten çıkarmaya çalışmıştır. Bununla birlikte vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin kendi nefsidir. Kur’ân’da bu meseleye şöyle değinilmektedir.
وَلَقَدْ خَلَقْناَ الإنْساَنَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ
“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesveselerini (fısıldadıklarını) biliriz.”19 Buradaki fısıltı, vesvese kişinin gönlünden geçirdiği kötü ve gizli duygulardır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda “Kişinin içinden geçirdiği kötü duygular (şirk, yalan, talan v.s.) fiiliyata dökülmedikçe sorumluluğu yoktur.”20 buyurarak, elde olmayan sebeplerle hatıra gelen düşüncelerden dolayı vebal olmadığını belirtmişlerdir. Sahabe-i kiramdan bazıları Hz. Peygamber’e gelerek, söylemesi dahi günah olan bazı söz ve düşüncelerin zihinlerine geldiğinden bahsetmişler. Peygamberimiz de böyle duyguların Şeytan’dan fısıldandığını ve bunun da imandan kaynaklandığını söylemişlerdir. Demek ki kötü veya günah olan şeyleri düşünmek günah değil, bizzat kötülüğü yapmak günahtır. Böyle düşünceler kalbden inanarak değil, Şeytan’ın fısıldamasıyla meydana gelen vesveselerdir. Vesvese, Şeytan’ın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar atmasına benzer. Bu da Şeytan’ın insana, bilhassa mü’mine karşı dünyada yaptığı bir oyundur. Çünkü Şeytan, küfür ve dalâlet adına alt edemediği mü’mine karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ okunu kullanmaktadır. Nitekim vesvese kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, bilakis hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Ayrıca Şeytan inanmış, iman ve inanç yönüyle tam, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ancak kalbini bulandırır ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışır. Şu halde abdest ve namazda “Eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere önem verilmemelidir. Şâyet böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz iade edilebilir. Ama devamlı oluyorsa, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvun yıkandığı kabûl edilmeli ve namazın da tamam olduğu kanaatıyla hareket edilmelidir.21 Cebrail (as) Peygamberimiz’e abdesti öğrettiğinde, bevl sızıntısından hasıl olacak vesveselerin önlenmesi için, abdest aldıktan sonra elbisesinin altına su serpmesini emretmişti.22 Zîrâ Şeytan, mü’minde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet aşkı olduğunu bildiği içindir ki, karşı taarruza geçmektedir. Şeytan’ın yaptığı, fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. Şu hâlde gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin mü’mine zararı olmaz. Vesvese, mü’minin gözünde üflemekle uçup giden tüy kadar zayıf olmalıdır. Mü’min Şeytan karşısında ye’se düşüp, “Artık ben mahvoldum!” deyip, mağlûbiyeti kabûl etmemelidir. Bilakis mukavemet göstermeli ve böyle bir şey arız olduğunda, mesela çok kızdığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa uzanmalı veya kalkıp abdest almalı ve iki rekât namaz kılmalıdır.23 Hadîste: “Abdest sırasında vesvese veren bir Şeytan vardır ki adı “el-Velehân”dır. Öyleyse suyun vesvesesinden (uzuvların yeterince yıkanmadığı vesvesesini atandan) kaçının!.”24 şeklinde ikaz edilmektedir. Şu hâlde özellikle abdest ve ibadetteki tereddüt ve vesvese Şeytan’dan kaynaklanmaktadır. Ezan okunduğunda Şeytan’ın kaçtığı, ezan bitince vesvese vermek üzere geri döndüğü ve insanın nefsine (kalbine) girerek falan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla diyerek, kişinin kaç rekât namaz kıldığını unutturduğu da haber verilmektedir.25 Demek ki Şeytan namazda dahi musallat olabilmektedir. Bazen de insî ve cinnî şeytanlar vesveseyi şöyle vermektedir: Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyaya gelecek değilsin. Geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve dünya nimetlerinden istifade et!.
İnsî ve Cinnî Şeytanların Vesveseleri
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَكَذاَلِكَ جَعَلْناَ لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَياَطِينَ الإنْسِ وَالْجِنِّ يوُحِى بَعْضُهُمْ إلىَ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً. وَلَوْ شاَءَ رَبُّكَ ماَ فَعَلوُهُ.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.”26 Burada peygamberlere dahi insan ve cin şeytanlarının düşmanlık yaptıkları açıkça beyan edilmektedir. Demek ki Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler, İlâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. Burada ifade buyuruluğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadele gereklidir.27
Hz. Peygambere “Ya Resulallah! Vesveseye müptelayım.” diyen Sahabe-i Kiram’a Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): تِلكَ مَحْضُ الإيمانِ “Endişe edilecek bir şey yok. O mahz-ı imândır, imânın ta kendisidir.”28 buyurmuşlardır. Çünkü Şeytan kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz, sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Bir gün Peygamberimiz Ebu Zer el-Gıfari’ye “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” deyince Ebu Zer (r.a) hayret ederek “İnsanlardan da Şeytan var mıdır?” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz de “Evet, vardır (belki de daha şerlidir)” buyurmuşlar.29 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Nâs Sûresi’nde sinsice kötülüğe sürükleyen cinlerin ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.30 Bu sûrede insanların rablerinin de hükümdarlarının da ilâhlarının da sadece Allah olduğu ve yalnızca O’na sığınmak, O’na bağlanmak O’nun hükümranlığını tanımak gerektiği vurgulanmaktadır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her insanın kendine ait bir cini (şeytanı) bulunduğunu bildirmiştir31 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü Şeytan, her birinizin içinde, vücudunda kanın dolaştığı gibi (kendini hissettirmeden) dolaşır.” buyurmuştu. Sahabe-i kiram da “Sende de dolaşır mı ey Allah’ın Resülü? deyince, bu defa وَمِنِّى وَلَكِنَّ اللّٰهَ أعاَنَنِى عَلَيْهِ فَأسْلَمُ
“Bende de (dolaşır), ancak Allah bana yardım etti de onun şerrinden selamette kaldım.”32 buyurmuşlardır. Ayrıca bir başka hadîste
كَلُّ بَنِى آدَمَ يَمَسُّهُ الشّيطانُ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ إلاَّ مَرْيَمَ وَابْنَهاَ
“Her doğan çocuğa Şeytan mutlaka temas eder. Ancak Meryem ve oğlu (İsa) bundan müstesnadır.”33 şeklinde haber verilerek, Şeytan’ın Hz. Peygamber, Hz. İsa ve annesine (Meryem’e) dokunamadığı belirtilmektedir. “Ömer bir yola girdi mi, Şeytan o yolu bırakır başka yola girer.”34 buyuran Hz. Peygamber, “İnsî ve cinnî şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum.”35 diyerek, Hz. Ömer’in imanını ve Şeytan’a karşı kuvvetini anlatmaktadır. Demek ki Kur’ân ve marifetullah ile dolu bir kalbe Şeytan nüfuz edemez. Şu hâlde mü’minler Şeytan’ın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir sefer dönüşü ashabıyla gece istirahata çekildiğinde Bilal-i Habeşi’yi sabah namazına kaldırması için nöbetçi bırakmıştı. Hz. Bilal de yorgunluktan uyuyakalınca, güneş doğmuş ve sabah namazı geçmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
إنَّ هَذاَ وَادٍ بِهِ شَيْطاَنٌ“Burası Şeytanlı bir vadidir (Şeytan saltanat kurmuştur)”36 buyurarak, topluca oradan uzaklaşmışlar ve namazlarını cemaatle kaza etmişlerdi. Hikmet-i İlâhî böyle bir hâdise, Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ilk ve son olarak vuku bulmuştur. Şu hâlde her zaman Şeytan’ın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, Şeytan’ın ve Şeytanî hislerin avı ise, evrad u ezkâr, Allah’ı zikir ve O’nunla irtibat, bütün şer kuvvetlere karşı bir kalkandır.
Vesveseden Korunma Yolları
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَإماَّ يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطاَنِ نَزْغٌ فاَسْتَعِذْ بِاللّٰهِ
“Eğer Şeytan’dan bir fit (vesvese) gelip seni dürterse hemen Allah’a sığın.”37 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: فَإذاَ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَسَ عِنْدَهُ “Âdemoğlu Allah’ı zikrettiğinde Şeytan yanından gizlenir, siner.”38 şeklinde haber vermektedir. Şu hâlde Şeytan’ın vesvesesinden emin olmak için öncelikle açıktan zikir olan cemaatle namaz ihmal edilmemeli ve özellikle “nâs” ve “felak” sûrelerine devam edilerek Kur’ân ile irtibat kesilmemelidir. Peygamberimiz
الشَّيْطاَنُ يَهُمُّ بِالوَاحِدِ وَالْإثْنَيْنِ فَإذاَ كاَنوُا ثَلاَثَةً لَمْ يَهُمَّ بِهِمْ
“Şeytan bir veya iki kişiyi aldatmaya yeltenebilir. Üç kişi (cemaat) oldu mu onlara musallat olamaz.”39 buyurmuşlardır. Bir başka rivâyette de:
إنَّ الشّيْطاَنَ ذِئْبُ الإنْساَنِ كَذِئْبِ الْغَنَمِ وَعَليْكُمْ
بِالْجَماَعَةِ وَ العاَمَّةِ وَالْمَسْجِدِ
“Şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunlara saldıran kurt olduğu gibi (kurt, sürüden ayrılan koyunu yakaladığı gibi, o da cemaatten ayrılanı kollar) Siz cemaatten, sevad-ı azamdan ve camiden ayrılmayın!”40 buyrulmuştur. Cemaat de Kur’ân ve Sünnet çizgisindeki “sevad-ı azam” denilen büyük topluluklardır. Nitekim vesvese, daha çok kendini can ü gönülden dine vermiş, dizginleri Şeytan’ın elinden koparıp almış, Allah’a (celle celâlühü) karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda olur. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve kabiliyete karşı Şeytan’ın bir kıskançlık ve reaksiyonu olmaktadır. Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan nefisperestlerde olur. Ancak Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Şeytan, hiçbir zaman mü’minin kalbinde Allah’ı (celle celâlühü) marifet ve muhabbetinin, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet’ine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz. Ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (celle celâlühü) kurbiyet kazanmakta ve manen yükselmektedir. Bununla birlikte vesvese, hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek kabul edilmelidir. Tıpkı saat zembereği gibi insanın kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür. Çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan kaynaktır. Bu yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Böyle bir vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Çünkü Kur’ân’da, “Muhakkak, Şeytan’ın hilesi zayıftır.”41 şeklinde haber verilmektedir. Şu hâlde vesvese, bir araya toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer. Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert hâline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiçbir zararı olmaz.42 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şeytan sizden herhangi birine gelir de: ‘Bu koca kâinatı yaratan, düzene koyan kim?’ der. Sen de ‘Rabb’im olan Allah’tır.’ dersin. Hattâ sonunda Şeytan: ‘Rabbini kim yarattı?’ der. Şeytan’ın vesvesesi bu hâle gelince, euzu besmeleyi çekerek Allah’a sığının!”43 tavsiyesini yapmışlardır. Bu da itikadî açıdan Şeytan’ın mü’mine zarar veremeyeceğini göstermektedir.
Sonuç
Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın insana düşman olduğunu belirterek,44 onun peşinden gidilmesini yasaklamıştır.45 Böylece onun kışkırtmalarına ve dürtmelerine karşı uyanık olunması istenmiştir. Şeytan’a karşı en önemli silâh, başta güçlü bir iman; Allah ile irtibat, her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler ile dinî ve ahlâkî duyarlılık gerekmektedir. Bu donanıma sahip olan insanlar, kendilerini Şeytan’ın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, Şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Zîrâ Şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına yemin etmiştir.46 Ancak ihlâslı, Allah rızâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını da özellikle belirtmiştir.47 Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar.”48 buyurarak, Şeytan’ın kışkırtma ve vesvesesiyle meydana gelecek olan kötülükten, samimi ve temiz yüreklilikle vazgeçebilenlere bir müjde vermektedir. Öyle ise, Şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Resûlü ile irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve maneviyatımızı güçlendirmeliyiz. Meselâ, namazda Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Mi’rac yolculuğunu hatırlama vesveseyi kesebilir. Keza eûzü besmeleye içtenlikle devam, Şeytan’ın uzaklaşmasına vesile olacaktır.
O hâlde vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Meselâ Şafii Mezhebi’nde abdestte niyet ve tertip farz olmakla birlikte, Hanefî Mezhebi’nde Sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî Mezhebi’ne mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi Mezhebi’nde niyetin Sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de elbetteki ilim gerekir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
فَقِيهٌ واَحِدٌ أشَدُّ عَلىَ الشَّيْطاَنِ مِنْ ألْفِ عاَبِدٍ
“Tek bir fakih (âlim), Şeytan’a bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur).”49 buyurarak, marifetle olan ilmin Şeytan’a karşı da muhkem bir zırh olacağı belirtilmiştir. Şu hâlde Şeytan’ın iğvası ve vesvesesi, Kur’ân ve Sünnet bilgisinden uzak olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselerde ise Şeytan’ın vesvesesi uzun ömürlü olmaz ve zarar vermez.
*Araştırmacı-Yazar
msarik@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 264.
2. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 70.
3. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı, I, 295.
4. Bkz. Bakara 2/34.
5. Bkz. Sâd 38/73-74.
6. Bkz. İbn Kesir, Muhtasar, I, 53.
7. Kehf 18/50.
8. Tahrîm 66/6.
9. Bkz. Kurtubi, el-Cami li ahkâmi’l-Kur’ân, I, 294.
10. Müslim, Zühd, 60.
11. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.
12. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.
13. Bkz. Araf 7/12.
14. Bkz. A’râf 7/11-17.
15. Bkz. En’âm 6/112.
16. M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 199.
17. Bkz. Gümüşhanevî, Ramuzu’l-ehâdis, II, 332.
18. Araf 7/20.
19. Kâf 50/16.
20. Müslim, İman, 201.
21. Bkz. Mevsilî, el-İhtiyar, I, 11.
22. Bkz. İbn Mace, Taharet, 57.
23. Bkz. Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 226.
24. Tirmizi, Taharet, 43.
25. Buhari, Ezân, 4.
26. En’am 6/112.
27. Bkz. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, II, 361.
28. Müslim, İmân, 211.
29. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178.
30. Nâs 114/1-6.
31. Darimi, Rikak, 25.
32. Tirmizi, Rada, 17; Benzer rivâyet Müslim, Münafıkun, 70.
33. Buhari, Enbiya, 44; Müslim, Fezâil, 147.
34. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 22.
35. Tirmizi, Menakıb, 18.
36. Muvatta, Vukûtu’s-salat, 26; Benzer rivâyet için bkz. Müslim, Mesacid, 309.
37. A’raf 7/200.
38. Bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, II, 185.
39. Muvatta, İsti’zân, 36.
40. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 233.
41. Nisa, 4/76.
42. Bkz. Gülen, M. Fethullah, İnancın Gölgesinde, I, 210.
43. Müslim, İman, 214.
44. Fâtır 35/6.
45. Bakara 2/168.
46. Bkz. Hicr 15/40.
47. Bkz. 38/83.
48. Buhârî, Rikak, 31.
49. İbn Mace, Mukaddime, 17.
Seytanin Taktikleri - Sevde
www.sevde.de/Seytan/seytan04.htm
Şeytan, insanların "dosdoğru yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16), onların "ayaklarını kaydırmak" (Al-i İm
.
Şeytanın Taktikleri
Kıyamete kadar sürecek mücadele sonucunda şeytan, milyarlarca insanı kendisiyle birlikte cehennem ateşinin içine sürükler. Ancak, bir grup vardır ki şeytan onlara karşı asla zafer kazanamayacaktır; müminler. Çünkü müminler Allah'ın yeryüzündeki halifeleridir ve O'nun koruması altındadırlar. Şeytanın oyunları onlara karşı etkisiz kalır. Şeytan tarafından da itiraf edilen bu gerçek Kuran'da şöyle geçer:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)
Ayetten de anlaşıldığı gibi şeytanın gücü gerçek müminleri saptırmaya yetmez. Ancak hiç kimse de kendisini kesin olarak "cennetlik" göremez. Mümin bir kimse "şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic Suresi, 28) ayeti gereğince imanını korumak için, her zaman "Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak" (Al-i İmran Suresi, 103) zorundadır. Şeytan, insanların "dosdoğru yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16), onların "ayaklarını kaydırmak" (Al-i İmran Suresi, 155) isteyeceği için, mümin onun hile ve oyunlarına karşı uyanık olmalıdır. Aksi takdirde hiç farkında bile olmadan bu tuzaklara düşer ve hatta bir süre sonra dinden dahi çıkabilir. Şimdi şeytanın insanları cehenneme sürüklemek için kullandığı taktikleri ayrı ayrı inceleyelim.
Vesvese Verir
Müminlerin en büyük düşmanlarına karşı mücadeleleri ömür boyu sürer. Bu savaş sırasında şeytan çok kurnaz yöntemler kullanır. İnsana hiçbir zaman gerçek yüzünü göstermez, karşısına çıkıp "ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum" demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere ve kalplere vesvese vererek" (Nas Suresi, 4-5) kendi varlığını ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun telkinlerini kendi kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası şeytan bu fikirlerin doğruluğuna onları inandırır. Bu sayede birçok insanı —kendileri şuurunda değilken— tamamen kontrolü altına alır.
Ancak müminler, göğüslere ve kalplere kadar girip fısıldayabilme yeteneğine sahip bu düşmanı, Kuran sayesinde saf dışı edebilirler. Mümin öncelikle, kalbinden gelen bu sesin, şeytana mı yoksa kendi vicdanına mı ait olduğunu teşhis edecek bir nur ve feraset sahibidir. Şeytanın oyununun farkına vardıktan sonra, Kuran'da emredilen hareketi yapar, Allah'a sığınır. Çünkü Allah'ı anan bir mümin karşısında şeytanın vesvesesinin hiçbir etkisi kalmaz. Allah bu önemli sırrı Kuran'da şöyle bildirir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (A'raf Suresi, 200-201)
Dünya hayatının bir imtihan yeri olması nedeniyle gün içinde insanın karşısına birçok farklı durum ve değişik ortam çıkabilir. Şartlar ve ortam ne olursa olsun, şeytan hep pusuda bekler. Bunlardan herhangi birinde müminin gösterebileceği en küçük zayıflık, şeytan için büyük bir fırsattır. Ve şeytan bu fırsatların hepsinde şansını dener. Ancak kendi varlığını hiçbir şekilde farkettirmemeye çalışır.
Eğer mümin, içinde bulunduğu ruh halinde veya ortamda bir şeylerin ters gittiğini, sıkıntı verdiğini veya vicdanını rahatsız ettiğini hissediyorsa —ki bu sıkıntı genelde vicdan yoluyla yapılan rahmani bir uyarıdır— hemen durup düşünmesi gerekir. Bunun için en kolay yol, insanın kendisine dışarıdan tarafsız bir yabancı gözüyle bakmasıdır. Böylece karşısındaki insanı —yani kendisini— şu sorular yardımıyla inceleyebilir:
O an için kafasından geçen düşünceler Kuran' uygun mu?
Allah'ı anmada gevşeklik mi gösteriyor?
Kuran'ın sınırlarını korumada, hükümlerini gözetmede gevşek mi davranıyor?
Planları Allah'ın rızası ve ahireti dışında bir amaca mı yönelik?
O an için kendi çıkarı diğer müminlerden daha mı ön planda?
Kendisine veya bir başka mümine yönelik kuşkusu, zannı mı var?
Müminler içinde kendisinin özel bir konumu olduğunu, yerinin doldurulamayacağını mı düşünüyor?
Olaylar karşısında tevekkülsüz davranıp haksızlığa uğradığını mı düşünüyor?
Yaptığı fedakarlığın diğer insanlar tarafından bilinmesini, bunun konuşulmasını mı istiyor?
Sevdiği bir maldan fedakarlık etmesi gerekiyor da, bunu bir bahane bulup yapmamaya mı çalışıyor?
Herhangi bir dünya malına karşı hırsı mı var?
Gelecek korkusu mu taşıyor?
Kendisine Kuran doğrultusunda yapılan bir uyarıya karşı tahammülsüz mü?
Allah'a ve dine düşman bir kimseye karşı içinde bir sevgi, bağlılık mı oluştu?
Kuran okumayı, dua etmeyi, veya salih amellerde bulunmayı geçersiz mazeretlerle erteledi mi?
Eğer içindeki sıkıntı burada sayılanlar veya bunlara benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, bu insana şeytan o an için musallat olmuş demektir. Kendinizin zannetiğiniz bu düşüncelerin hepsi de, şeytanın kalbinize fısıldadığı sözleridir.
Şeytan farklı insanlar için farklı taktikler kullanır. Örneğin dinden uzak, Kuran'dan gafil yaşayan bir kimseyi, bu hayat tarzına devam ettirecek taktikler izler. Onları tamamen dünya hayatına yöneltir, dünyanın gelip geçici süsüne iyice daldırır, böylece ömür boyu hak dinden uzak tutar.
Dine yeni yeni ilgi duymaya başlayan kimseyi, çevresi tarafından dışlanacağı, dinin hayatını kısıtlayacağı, eğer dini uygulamaya başlarsa bunu devam ettiremeyeceği gibi boş ve yersiz endişelere düşürerek dinden uzaklaştırmaya çalışır.
Şeytan müminlere karşı da faaliyetini sürdürür. Örneğin bir müminin her hangi bir mümine karşı sinirlenmesi veya Kuran okumayı aklından geçirdiğinde önemsiz bir bahane bulup bundan vazgeçmesi bu fısıltıların etkisindendir. Ancak şeytan mümine doğrudan "Kuran okuma", "Allah'ı anma" diye fısıldamaz. Çünkü bunun etkisiz olacağını bilir. Onun yerine insanın kafasını boş ve uzun emellerle oyalamaya çalışır. Eğer insan bu fısıltıların etkisinde kalır, ahireti unutup dünya hayatına dalarsa, bu gafletin etkisiyle doğal olarak Kuran'ın emrettiği yaşam biçiminden uzaklaşır. Bu tuzağa düşmemenin tek yolu şeytanın fısıltılarını zamanında teşhis edip Allah'a sığınmaktır.
Sağlıklı bir teşhis ise şeytanın özellikleri, taktikleri ve insan üzerinde oynadığı oyunlar bilindiği takdirde yapılabilir. Bunun için de tek yol gösterici Kuran'dır. İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerine göre şeytanın taktikleri, insanları Allah yolundan saptırmak için kurduğu tuzaklar ve müminlerin hareketlerine hata olarak yansıyan hileleri incelenecektir.
Şirk
Şirk, Kuran'da, Allah'a ortak koşarak O'ndan başkasını ilah edinmek anlamında kullanılan bir kelimedir. Ancak içinde bulundukları şirk yüzünden cehenneme gidecek milyarlarca insan, gerçekte şirk kelimesinin anlamını bile bilmezler. "Şirk koşmak, Allah'tan başkasını ilah edinmek" ifadesiyle, yaratıcı olarak Allah'tan başka bir yaratıcı kabul etmek, putlara tapmak gibi yüzyıllar öncesinin çok tanrılı dinlerinin kastedildiğini zannederler. Bu mantıktan yola çıkan cahiliye toplumu fertleri, "ben Allah'a inanıyorum, kimseye zararım yok, insanlara faydalıyım, cehenneme gideceğimi zannetmiyorum" gibi tamamen Kuran dışı, sapkın mantıklara sahip olurlar.
Oysa Allah'tan başka bir varlığı koruyucu güç olarak kabul etmek, Allah'tan başkasından korkmak, Allah'tan başkasına karşı müstakil bir sevgi duymak, Allah'a eş ve ortak koşmak anlamına gelir.
Allah'tan başka yol göstericiler edinmek de en yaygın şirk çeşitlerindendir. Günümüz cahiliye toplumu da, Allah'tan başka yol göstericiler kabul ederek ve bu yol göstericileri izleyerek, yüzyıllar öncesinin puta tapıcılığını yaşatırlar. Çok tanrılı dinlerin yerini insanlar tarafından ortaya atılan din-dışı ideolojiler, önünde bel bükülen putların yerini bu ideolojilerin kurucuları ya da kurucularının heykelleri almıştır. Ülkeler ve milliyetler ne olursa olsun, bu yolla milyarlarca insan Allah'ın dinini yaşamaktan alıkonulmuştur.
Elbette bu sapkınlığı en çok tahrik eden de şeytandır. Çünkü insanın Allah'tan uzaklaştığı her nokta şeytanın insana karşı başarı kazandığı bir cephedir. Bu yüzden şeytan, şirk sayesinde cahiliye insanlarının beyinlerini uyuşturur. Bütün yaşamlarını çepeçevre saran şirk, bu insanların sağlıklı düşünmelerini engeller. Yaşamlarını Allah'ın istediği şekilde, Kuran çerçevesinde değil, şeytanın telkinleri altında geçirirler.
Şirk içinde geçen bir yaşam, şeytan tarafından hazırlanmış öyle sinsi bir tuzaktır ki, bu tuzağın içindekiler kendi durumlarının farkına bile varmazlar. Bu insanların çoğu kendilerini doğru yolda, hatta herkesten daha çok cennetlik görürler. Şirk koştuklarının bilincinde olmayan ve kendilerini kandıran bu insanların, ahiret günü aslında birer müşrik olduklarını öğrendiklerinde uğradıkları yıkım ayette şöyle anlatılmıştır:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En'am Suresi, 22-24)
Şirki doğuran unsurlardan birisi de insana yaratılıştan verilen sevgi duygusunun yanlış yönlendirilmesidir. İslam'da insanın Allah'a yakınlaşmasına vesile olan bu duygu, cahiliyede Allah'tan uzaklaştıran şeytani bir tutku olmuştur. Müminler fıtratlarındaki sevgiyi asıl olarak Allah'a yöneltirler. Bu sevgi bütün sevgilerin üzerindedir. Diğer insanları ve varlıkları ise, Allah'a olan sevgilerinin bir tecellisi olarak severler. Bir insana bağımsız bir sevgi duymaları, örneğin Allah'a isyankar olan bir inkarcıya sevgi beslemeleri, Kuran'a göre mümkün değildir. Müminler Allah'ın hoşnutluğu için, Allah'ın sevdiğini sever, sevmediğini sevmezler. Müminlerin insan sevgisi Allah'a yöneltilen sevginin bir sonucu olduğundan, müşriklerin insan sevgisinden çok daha köklü ve kalıcıdır.
Müşrikler için sevgi, sahip oldukları sayısız ilaha karşı beslenir. Bu kimseler Allah'ı da sevdiklerini iddia ederler. Ancak bu sevgi sözde kalır. Bütün yaşamlarını gerçek sevgilerini yönelttikleri putları için harcarlar. Örneğin, babalarını, oğullarını, eşlerini, parayı, makam ve mevkiyi Allah'tan daha çok severler. İnkar edenlerin bu sevgileri bir ayette şöyle geçer:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Cahiliyede en yaygın olan şirk unsurlarından biri kadınlara duyulan tutku dolu sevgidir. Eğer herhangi bir kadına duyulan sevgi, Allah'a karşı duyulan sevgiden öte bir sevgiyse, söz konusu durum şirki doğurur. Oysa bir insana yöneltilen sevgi, ancak o kişideki güzelliklerin sahibinin Allah olduğu kalbe tam olarak yerleştirilmişse bir anlam kazanır. Allah'a karşı beslenecek sevgide bir sınır olmadığından, Allah için seven bir insanın karşısındakine yönelttiği sevgi de çok güçlü ve kalıcı olur.
Allah, kadınlara duyulan bu tutkunun, şeytanın bir oyunu olduğunu şöyle bildirmiştir:
Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. (Nisa Suresi, 117)
Şirk Allah'a karşı işlenmiş büyük bir günah ve nankörlüktür. Bu yüzden Allah bütün günahları affedebileceğini, ancak şirki kesinlikle affetmeyeceğini bildirmiştir:
Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi, 48)
Şirk o kadar büyük bir tehlikedir ki, bütün bir ömrünü Allah'a ibadet etmekle geçiren kimseleri bile tehdit eder. Çünkü yapılan bütün salih ameller, şirk olduğu takdirde boşa gider. Bu yüzden şeytan, hayatlarını Allah'a adamış müminlere şirk koşturmak için türlü tuzaklar hazırlar, uygun fırsatlar bekler. Kimi zaman kadınları, kimi zaman parayı kimi zaman da başka yolları kullanmayı dener. Örneğin kazanılan bir zaferin ardından yapılan "bunu sen başardın" telkini de şeytanın bu amaçla hazırladığı bir tuzaktır. Böylece kişiyi, Allah'ın kontrolü dışında şahsi bir gücü olduğuna inandırmaya çalışır.
Müminler amellerinin olduğuna göre bu amellerinin boşa gitmesine neden olacak her türlü tehlikeye karşı son derece dikkatli olmalıdırlar. Bunun için Kuran'da müminlere yapılmış çok açık bir uyarı vardır:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)
İnsanların Şükretmelerini Engeller
Şeytan Allah'ın huzurundan kovulmadan önce, kendi kendine önemli bir söz vermiştir. Bu söz, şeytanın insanlara karşı kullanacağı çok önemli taktiklerden birini gösterir:
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 17)
Şeytan insanların şükretmelerini engellemek ister. Çünkü şükür Allah'ın Kuran'da en çok üzerinde durduğu konulardan biridir. Yaklaşık 60 ayette şükürden ve şükretmenin öneminden bahsedilir. Allah'ın bu kadar önemle hatırlattığı bir konuyu insanlara göz ardı ettirmek, şeytanın elbette başlıca amaçlarından biri olacaktır.
Şükredebilmek için öncelikle şükrün önemini kavrayabilecek şuura sahip olmak gerekir. Şükreden bir insan, sahip olduğu nimetin tek sahibinin ve onu kendisine verenin Allah olduğunu ve Allah karşısındaki acizliğini bilir. Allah'ın büyüklüğünü, azametini gözardı eden, bunu kalbine sindiremeyen bir insanın şükrü de aynı derecede yüzeysel olur.
Şeytan tarafından yönlendirilen cahiliye toplumu zaten şükürden uzaktır. Şükretmek gibi temel bir ibadeti ancak başlarına gelen bir bela geçtikten sonra veya istenmeyen bir durum ortadan kalktığında oldukça kısa bir süre hatırlar, sonra tekrar küfür içindeki yaşamlarına geri dönerler. Kuran'da bu yapıya örnek olarak felakete uğradığı zaman dua eden, üzerlerinden sıkıntı kalktığı zaman şirk koşan insanların durumları verilmiştir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız." (En'am Suresi, 63-64)
Oysa şükretmek insanın en önemli sorumluluklarından biridir. Çünkü her insanın hayatı şükredeceği sayısız nimetlerle doludur. Öyle ki bu nimetlerin bir genelleme yapılarak bile bitirilemeyeceği Nahl Suresi'nin 18. ayetinde belirtilmiştir. Kuran'da şükür için belirli bir sınır koyulmadığından, insan elindeki bütün nimetleri bir şükür vesilesi olarak kullanılabilir. Örneğin Hz. İbrahim gibi, kendisini yediren ve içirenin Allah olduğunun bilincinde olan bir kişi (Şuara Suresi, 79), her yemek yediğinde veya bir şey içtiğinde, bunları kendisine lütfeden Allah'a şükretmelidir.
Ancak şükretmek yalnızca yeme içme ile sınırlı kalmamalıdır. İnsanın günboyu istifade ettiği halde çoğu zaman aklına getirmediği, tefekkür etmediği ancak kaybettiği zaman değerinin farkına vardığı sayısız nimet vardır. Kuran'da sık sık bahsi geçen ve şükür vesilesi olarak bildirilen "görme" ve "işitme" nimetleri de bunlara örnektir.
Görme ve işitme tesadüfen ortaya çıkmış özellikler değildir. Allah'ın insanlara gözler, kulaklar vermesi, kendisine şükretmeleri, gerektiği gibi kulluk etmeleri amacıyladır:
Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)
Aynı şekilde insanlar için ulaşım ve taşıma aracı olan gemilerin, dünyanın dörtte üçünü oluşturan denizlerin ve rüzgarların bile varlığı insanların şükretmelerine vesile olmalıdır. Allah bunu şöyle bildirir:
Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 14)
Size kendi rahmetinden tattırması, emriyle gemileri yürütmesi ve O'nun fazlından (rızkınızı) aramanız ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgarları müjde vericiler olarak göndermesi, O'nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 46)
Allah; kendi emriyle gemiler akıp gitsin ve O'nun fazlından ararsınız diye, sizin için denize boyun eğdirdi. Umulur ki şükredersiniz. (Casiye Suresi, 12)
Müminin kendisine verilen nimete şükretmesi, bu nimete ehil olduğunu gösteren bir delildir. Böylece hem nimetin hakkını vermiş olur, hem de daha üstün bir nimet için önünde yol açılır. Allah şükreden kullarına nimetlerini artıracağını bildirirken, şükretmeyen nankörleri azabıyla tehdit eder:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir. (İbrahim Suresi, 7)
Kendisine peygamberlik makamı verilmiş Hz. Süleyman'ın Allah'tan kendisine şükretmeyi ilham etmesini istemesi (Neml Suresi, 19) tüm müminlere örnek olmalıdır. Çünkü şeytan, insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşarak; unutturmak, nimetlere karşı ülfet duygusu vermek, önemsetmemek gibi hilelerle onları şükretmekten alıkoymaya çalışmaktadır.
Korku Vermesi
Müminlerin Allah'a olan yakınlıkları şeytana karşı manevi bir kalkan oluşturur. Allah'a teslim olmak, O'nu zikretmek, yeryüzündeki her olayın O'nun kontrolünde olduğunu bilmek ve katıksızca O'na yönelmek, müminlere önemli bir manevi güç sağlar. Şeytan her fırsatta müminlerin bu manevi güçlerini zayıflatacak yollar dener. Bu yollardan biri de insana Allah korkusu dışında başka "korku"lar vermektir.
Şeytanın bu silahı kullanmasının önemli bir nedeni vardır. Korku, şuurun kapanmasına, Allah ile bağlantının kopmasına ve tevekkülün ortadan kalkmasına sebep olur. İhlasını koruyan bir mümin için böyle bir durum söz konusu olmaz. Şeytan ancak gaflet içinde olan, şuuru geçici olarak veya tümüyle kapanmış kimseleri etkiler. Bir Kuran ayetinde asıl korkulması gereken gücün Allah olduğu şöyle hatırlatılmaktadır:
İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (Al-i İmran Suresi, 175)
Müminler için dünya, bir kadere bağlı olarak yaşadıkları geçici bir mekandır. Korkacakları tek varlık da bu dünyanın ve kaderin yegane hakimi Allah'tır.
Mümin olmayanlar ise dünyayı, birbirinden bağımsız olay ve insanların yer aldığı kontrolsüz bir mekan zannederler. Şeytan herhangi bir vesile ile bu insanların kalplerine kolaylıkla korku sokar. Artık karşılarına çıkan her olay onlara göre sonu belli olmayan bir bilinmeyendir. Ölüm korkusuyla, fakirlik korkusuyla, gelecek korkusuyla Allah'a değil, sayısız putlarına sıkıca sarılırlar.
Şeytanın "korku" telkini mümin topluluğu içinde bulunan, ancak kalplerinde hastalık bulunan kimseler üzerinde de etkili olur. Allah yolunda bir güçlükle karşılaştıklarında kendilerini teslim alan bu korku, içinde bulundukları gafletin ortaya çıkmasını sağlar. Örneğin sıcak savaş ortamında korkularına yenik düşen bir grup insanın durumu Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sure indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün... (Muhammed Suresi, 20)
Tevekküllü kimse kendisini tam olarak Allah'a ve kadere teslim eder. Korkudan tamamen arınır ve Allah'a tam teslimiyetin verdiği cesaretle Allah dışında hiçbir güçten korkmaz.
Yalnız burada unutulmaması gereken, müminlerin cesaretinin, şuursuz ve akılsız inkarcıların kendini bilmezliklerinden çok farklı bir özellik olduğudur. Bu duygu kadere tam olarak iman etmenin, Allah'a teslimiyetin verdiği kendine güven duygusudur. Samimi olarak iman etmeyenler tarafından asla taklit edilemez. Müminlerin bu cesaretinin Kuran'da birçok örneği vardır.
Örneğin Hz. Musa ve beraberindekiler, deniz ile Firavun'un ordusu arasında sıkıştıklarında, aralarındaki imanı zayıf olan kimseler yakalandıkları zannıyla korkuya kapılırlar. Oysa Hz. Musa, "Hayır, Rabbim benimledir" (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah'a teslimiyetini ve güvenini ifade eder. Allah'a iman ettikleri için, Firavun tarafından kolları ve bacakları kesilmekle tehdit edilen büyücüler de aynı korkusuzluğu göstermişlerdir. Ateşe atılan Hz. İbrahim de aynı şekilde hiçbir korku duymamıştır. Kuran'ın Ahzab Suresi'nde bahsi geçen müminlerin, düşman birlikleriyle karşılaştıkları zaman "imanları ve teslimiyetleri" artmıştır. Çünkü şeytanın korku telkini tevekkül eden kimse üzerinde etkisizdir. Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, şeytanın "...iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur". (Nahl Suresi, 99)
Müminlerin Arasını Bozmaya Çalışır
Kuran müminlerin birlik içinde, birbirlerine destek ve yardımcı olmalarını, birbirlerini gözleyip kollamalarını emreder. Bağın ne derece güçlü olması gerektiği aşağıdaki ayetle bildirilmiştir:
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)
İşte şeytan bu önemli hükmü göz ardı ettirmeye ve müminlerin aralarındaki birliği yıpratmaya çalışır. Bu amaç doğrultusunda en büyük çabayı müminler arasındaki konuşmaları etki altında bırakmak için harcar. Kötü söz söyleme, imalı konuşma, laf dokundurma gibi cahiliye insanlarına ait çirkinlikleri yapmaya teşvik ederek müminlerin aralarını açmaya çalışır. İman eden bir kimse, şeytana karşı boş bulunduğu her an böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Bu yüzden Kuran'da, müminler bu tehlikeye karşı uyarılır, birbirlerine karşı güzel söz söylemelerini emreder ve şeytanın müminlerin düşmanı olduğunu hatırlatır:
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)
Öğüt Verdiği İnsanları İnandırır
Şeytan, başdüşmanı olan insanı sonsuz yıkıma uğratmak istediği halde, hiçbir şekilde bu niyetini ona sezdirmez. Tam aksine insana, öğüt vermek isteyen bir yardımcı kimliği altında yaklaşır. İnsanı, onun iyiliğini istediğine inandırdıktan sonra, kontrolü altına alır. Kişinin zaaflarını kullanarak, ona bu yönde telkinler yapar.
Hz. Adem'in, cennetten çıkarılmasına neden olan hatayı yapmasının sebebi de, bu sinsi tuzaktır. Şeytan Hz. Adem'e ve eşine bir dost gibi yaklaşmış ve onlara kendilerine öğüt verdiğine dair yemin etmiştir.
Şeytan, kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."
Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. (Araf Suresi, 20-21)
Şeytan Hz. Adem'i ve eşini aldatarak cennetten kovulmalarını sağlamıştır. Hz. Adem ancak tevbe ettikten ve Allah'tan bağışlanma diledikten sonra tekrar doğru yolu bulabilmiştir.
Şeytanın düşmanı olduğu uyarısını bizzat Allah'tan duyan Hz. Adem'in, bu uyarıdan sonra bile şeytan tarafından kandırılması, insanın ömrü boyunca karşı karşıya olduğu gizli düşmanının ne kadar usta ve sinsi bir yalancı olduğunun bir delilidir.
Hz. Adem'e tüm şeytanların en büyüğü olan İblis tarafından verilen "ben size öğüt verenlerdenim" telkini, diğer insanlara da insi şeytanlar tarafından yapılır. Kendi kavmini Allah'ın yolundan alıkoyarken onlara, "...ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum" (Mümin Suresi, 29) diyen Firavun bunun bir örneğidir.
Benzer telkinlere bugünkü cahiliye toplumunda da sıkça rastlamak mümkündür. Dini yaşamak isteyen bir gence karşı yapılan "sen daha çok gençsin, hayatını yaşa, yaşlanınca zaten ibadet edersin" telkini buna bir örnektir. Telkini yapan kişi bunu kendisinin iyiliğini istediği için yaptığını öne sürer. Oysa çağırdığı yol cehennem yoludur.
Şeytan "öğüt verme" taktiğini uygulamak için öncelikle kişinin yakın çevresinde bulunan ve daha önceden kontrolü altına aldığı kimseleri kullanacaktır. Örneğin Kuran'da, iman ettikten sonra şeytan tarafından ayartılan, bu aşamadan sonra arkadaşlarının telkinleriyle sapan kişilerden bahsedilir. Bu "arkadaş"ların sözleri, şeytanın taktiğini çok net gözler önüne serer: "Doğru yola, bize gel..." Şeytanın bu taktiğinin bildirildiği ayetin tamamı şöyledir:
De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (En'am Suresi, 71)
İnsan bu düşmana karşı son derece dikkatli olmak zorundadır. Ancak Allah'a tam olarak teslim olmuş ve O'nun zikrine sıkı sıkıya sarılmış bir kimse bunu başaracak şuura sahip olur. Şeytanın telkinlerinin kaynağını hemen teşhis eder ve zihninden söküp atar. Aksi takdirde kişi bunları kendi düşüncesi zanneder ve iradesini ona teslim eder.
Allah Adını Kullanarak Saptırması
Şeytanın en sinsi ve aldatıcı hilelerinden biri de insanlara Allah'ın ismini kullanarak yaklaşmasıdır. Bu yöntemle, Allah'ın razı olmadığı hareketlerin din ve Allah adına yapıldığını telkin eder. Söz konusu hareketleri hizmet, ibadet kisvesi altında yaptırır. Bu oyuna gelen bir insan, İslam'ın kendisine Allah yolunda mücadele etmesi için sağladığı imkanları ve tanıdığı özgürlükleri, tamamen kendi nefsini tatmin için kullanmaya başlar.
Örneğin böyle bir kişi, dine hizmet amacıyla küfrün yoğun olarak bulunduğu, aldatıcı dünya süsleriyle dolu bir ortama girdiğinde, sadece kendi nefsini düşünerek hareket eder. Başlangıçta meşru olan nimetlerden zevk almasında hiçbir sakınca yokken bir süre sonra durum değişir. İslamın hayrı için başlayan bir hareket amacından sapar, nimetler amaç haline gelir.
Belki görünüşte Allah'ın sınırları içinde hareket ediliyordur, ama kalpte Allah'ın rızası değil, nefsin doyurulması hırsı vardır. Yaptığı hareketten hiçbir ecir alamayacağı gibi imanı gittikçe zedelenmeye başlar. Şeytan bir kez daha dünya hayatının aldatıcı süsünü kullanarak ahireti terk ettirmiş, bahane olarak da "Allah'ın rızası"nı kullanmıştır:
Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)
Küçük hesapların ve geçici dünya hayatının peşine düşerek imanları zayıflayan, üstelik çıkarlarını korumak için Allah rızasını siper edinen bu insanlar bir süre sonra münafık konumuna girerler:
(Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu." (Hadid Suresi, 14)
Bu hile oldukça kafa karıştırıcı ve aldatıcıdır. Çünkü şeytan bu sefer insanın dosdoğru yolunun üzerine oturarak (Araf Suresi, 16) bir tuzak hazırlamıştır. Ancak Allah'tan gerektiği gibi korkup sakınan kimseler şeytanın bu oyununa gelmezler. Çünkü Allah kendisinden korkup sakınana, onu doğru yola ulaştıracak, doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Allah elbetteki büyük bir merhamet sahibidir ve tevbe edip kendisinden bağışlanma dileyen her kulunun günahlarını affedebilir. Ama bir insan, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, çok tehlikeli bir yola girmiş olur. Zamanla kalbi katılaşır, duyarsızlaşır ve Allah korkusunu tümüyle yitirir. Kuran, "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen insanlardan (Araf Suresi, 169) söz ederken, Şeytan'ın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneğini gösterir.
Müminin Zamanla Yıpranmasını İster
Şeytan zamanın mümini yıpratmasını ister, açık vermesini sabırla bekler. Kişinin maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük tavizler, bir süre sonra kalbinin üzerinin kabuk bağlamasına ve aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve vesveselerine kapılabilmesine sebep olur. Bir Kuran ayeti, zaman içinde kazandıkları yüzünden, şeytan tarafından ayakları kaydırılmak istenen bir grup müminin haberini şöyle vermiştir:
İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti... (Al-i İmran,155)
Vaadlerde Bulunur
Şeytan insanları kandırmak için her sahtekarın ortak taktiğine başvurur. Karşısındakine boş vaadlerde bulunur. Münafıklar ve müşrikler de bu vaadlere inanırlar. Oysa bu basit bir aldanma değildir. İnsan sonsuz ahiretini, bu boş
vaadler sonucunda kaybeder.
Bu vaadlerin ortak özellikleri gelip geçici dünya hayatına yönelik olmalarıdır. Şeytan kimi zaman eğlence, cinsellik, ticaret, para, mülk, kimi zaman da daha güzel ve uzun bir hayat, sosyal statü, mevki, saygınlık vaad eder. "Yaldızlı sözler" fısıldar (En'am Suresi, 112). Ancak sebep her ne olursa olsun şeytana kananlar için sonuç hep aynıdır; sonsuz azap ve cehennem. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 120)
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim... (İbrahim Suresi, 22)
Allah'ın hoşnutluğunu, sevgisini, rahmetini ve cennetini kazanmayı hedefleyen bir mümin, geçici dünya hayatına ait bir vaadi elbette ciddiye almaz. Çünkü yeryüzünde ulaşacağı herhangi bir makam, kazanacağı herhangi bir mülk veya sahip olacağı herhangi bir nimetin gerçekte önemi yoktur. Bunlar ancak çok kısa bir süre varlığını koruyacak, ölümle beraber yok olup gidecektir.
Kuruntulara ve Kuşkulara Düşürür
Şeytanın kullandığı bir başka yöntem ise kuşku ve kuruntu vermektir. Gerçekte hiç var olmayan olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kalplerinde hastalık bulunan, zayıf karakterli kişiler bir süre sonra tamamen bu kuruntuların etkisi altına girerler. Her olayı kendi aleyhlerine planlanmış bir hareket olarak görürler (Münafikun Suresi, 4). Hatta elçi tarafından aldatıldıkları zannına kapılırlar. Sürekli tedirgin, korku içinde, ne yapacaklarını bilemeyen bir karakter sergilerler. Şuurlu bir insanın aklına bile getirmeyeceği olmadık kuruntulara düşerler.
Onları —ne olursa olsun— şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim... Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 119-120)
Mümin şeytanın en büyük düşmanı olduğu için, kendisini böyle bir tehlikeden müstağni göremez. Zira göstereceği en küçük bir gevşeklik, şeytanın kuruntu vermek, şüpheye sevk etmek gibi taktiklerle üzerine saldırmasına imkan tanır. Ancak kesin bir bilgiyle ahirete inanan, her an katıksızca Allah'a yönelen bir mümine karşı bu kuruntular kesinlikle etkisiz kalır.
Sapkın Amelleri Süslü ve Çekici Gösterir
Şeytan etkisi altına giren kimselere, yapmakta oldukları sapkın işleri süslü ve çekici gösterir. Bu yüzden içinde bulundukları sapıklığa tutkuyla bağlanırlar.
...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. (Neml Suresi, 24)
....Onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi. (En'am Suresi, 43)
Kalpleri katılaşan kimseler iyi ve kötüyü ayırdedecek duyarlılığı kaybettiklerinden, şeytan işledikleri kötülükleri onlara süslü gösterir. Bu katılaşma yüzünden de şeytanın etkisi altındaki kimseler, kendilerine çekici gösterilen sapıklıklarında büyük kararlılık gösterirler. Bu kararlılık kimi zaman geleneklerle bozulan ve Kuran'da "ataların dini" olarak adlandırılan sapkın dinin temsilcilerinde, kimi zaman da Allah'ın elçisine isyan eden, ona karşı mücadele eden münafıklarda görülür. Kimi zaman da inkarcıların müminlerin aleyhine yürüttükleri faaliyetlerde ortaya çıkar. İster müşrik olsun ister kafir, tümünün ortak özelliği şeytan tarafından kandırılmış ve oyuna getirilmiş olmalarıdır. Bir Kuran ayetinde bu insanlar üzerindeki şeytani etki şöyle bildirilir:
O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti... (Enfal Suresi, 48)
Fakirlik Korkusu Verir
Şeytan ahirete karşılık insana dünya hayatını sunar. Bu yüzden şeytanın etkisi altındaki insanlar sanki sonsuza dek ölmeyeceklermiş gibi dünya için çalışır, ahiret için hiçbir çaba harcamazlar. Şeytan binlerce yıldır insanlara bu tuzağı kurar. Bugüne kadar milyarlarca insan yaşamları boyunca çalışmış, çabalamış, para, mal mülk kazanmış, sonra bunların hepsini arkalarında bırakarak ölmüşlerdir. Şu an yaşayanlar ise, kendilerinden önce ölen bu insanların durumlarından hiçbir ders almaz, sanki kendileri hiç ölmeyeceklermiş gibi mal mülk biriktirirler.
Şeytan dünya hayatını değerli ve kalıcı göstererek müminlere de zarar vermeye çalışır. İmanı zayıf olanlara ve münafıklara fakirlik korkusu verir. Bu sayede onları, dünya hayatı için daha çok çaba harcamaya, cimrilik yapmaya iter. Bir Kuran ayetinde şeytanın çabası şöyle bildirilmiştir:
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 268)
Mal-mülk hırsı vererek tuzak kurmak şeytanın çok eski bir yöntemidir. Hatta Hz. Adem'i kandırdığında da "sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" (Taha Suresi,120) yalanını söylemiş, mülk vaadinde bulunmuştur. Bu yüzden Allah, müminlere mal sevgisine karşı birçok uyarıda bulunur. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (Muhammed Suresi, 38)
Her kim olursa olsun, dünya çapında ünlü ve zengin bir işadamının veya bir dilencinin, Allah rızasına uygun olarak harcamadığı her kuruşta, farkında olmadığı güçlü bir ortağı vardır. Allah inkar edenlerin mallarına şeytanı ortak kılmıştır. Bu ortaklık emri ayette şöyle geçer:
"Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. (İsra Suresi, 64)
Kibir Verir
Kibir şeytanın en önemli özelliklerinden biridir. Allah'ın huzurundan da kibiri ve itaatsizliği yüzünden kovulmuştur:
Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"(Sad Suresi, 74-75)
Şeytanın bu önemli hastalığı insanlar için de büyük bir tehlikedir. Çünkü şeytan bir insanı kendisine yakın kılmak için öncelikle kendi hastalığını o insana bulaştırmaya çalışır. Bu hastalığa yakalanan bir kimsenin aklı örtülür, şuuru kapanır. Bu tehlike nedeniyle Kuran'da müminler alçak gönüllü olmaları için uyarılmıştır:
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin. (İsra Suresi, 37)
(Lokman dedi ki) İnsanlara yanağını çevirip ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir. (Lokman Suresi, 18-19)
Mümin, şeytanın vasfı olan kibirden mümkün olduğunca sakınmalı ve bunun için büyük bir dikkat sarf etmelidir. Aksi takdirde ecir kaybına uğrar, imanı büyük bir tehlike içine girer.
Şeytanın etkisi farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Örneğin bir insan İslam'a büyük hizmetlerde bulunmuş olabilir. Ama bu hizmet, yalnızca kendisine Allah tarafından lütfedilmiş bir ecir kazanma imkanıdır. Kişi Allah'ın kontrolü dışında, kendi başına bir hareket yapamayacağı için, herhangi bir başarısıyla övünmesi söz konusu olamaz. Bunun tersini yapanlara Kuran'da çok büyük bir tehdit vardır:
Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 188)
Nitekim sahip olduğu zenginliği kendi kişisel özelliklerinin bir sonucu sayan ve "bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir" (Kasas Suresi, 78) diyen Karun, Allah tarafından şiddetli bir cezaya çarptırılmıştır.
Şeytan kibir telkini vererek aynı zamanda müminler arasındaki huzuru bozmaya çalışır. Çünkü kibir yalnızca Allah katında değil müminler arasında da hoşa gitmeyen bir ahlak zayıflığıdır ve bu tür bir tavra sahip bir insan onları son derece rahatsız eder.
Şeytanın kendisini fark ettirmeden, insana çok sinsice yaklaşacağı unutulmamalıdır. Şeytanın acelesi de yoktur. Kendini üstün görme telkinini, uzun vadede, birçok farklı olay için yavaş yavaş yapar. Eğer kişi bu yönteme karşı çok uyanık olmazsa, bu telkinlerin etkisi zamanla katlanarak büyür. Örneğin kazanılan küçük bir başarının ardından şeytan mutlaka telkin yapmak isteyecektir. Eğer kişi, başarının tek sahibinin Allah olduğunu kalben hissetmezse, şeytanın fısıltısını da kendi teşhisi zanneder ve başarı sahibinin kendisi olduğuna zamanla yürekten inanır.
Şeytan başka taktikler de izler. Örneğin bir mümin hata yapabilir. Böyle bir durumda diğer müminlere düşen, hatayı yapan mümine şefkatle yaklaşmak ve o müminin de kendileri gibi aslında aciz bir kul olduğunu unutmamaktır. Çünkü şeytan, hata sahibine karşı öfke duymayı veya onu küçük görmeyi telkin eder. Bir mümini yaptığı hatadan veya başka bir sebepten dolayı içten içe küçük gören kişi, kendini üstün görme fısıltısının etkisi altında kalmaya başlamıştır.
Bu ruh hali devam ederse kibir insanın kişiliğine yerleşir ve diğer müminlere karşı şefkat ve merhamet duygusu azalır. Artık yalnızca kendi bildiğini okuyan, kendi başına buyruk, aklını diğer müminlerin akıllarından üstün gören bir insan ortaya çıkar. Kişinin içindeki kendini üstün görme fısıltısı sesini yükseltir ve o, bunun kendi üstün teşhislerinden biri daha olduğunu zanneder. Bu psikolojiye giren kimsenin imanında zamanla çok ciddi yaralar oluşur. Bir süre sonra kalbi, Kuran'da da bildirildiği gibi, Allah'ın ayetlerine karşı duyarsızlaşır:
Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder. (Secde Suresi, 15)
Ayetten anlaşıldığı üzere, ancak büyüklük taslamayan kimseler, Allah'ın ayetlerine iman edebilirler. Kendisini üstün görüp kibirlenen bir kimsenin ayetleri gerektiği gibi anlaması ise imkansızdır.
Gösteriş İçin İbadet Etmeye Zorlar
Dünya hayatının en aldatıcı tuzaklarından biri, insanların birbirlerine gösteriş yapma ve sahip olduklarıyla övünme tutkusudur.
Gösteriş yapmanın şekli insanın içinde bulunduğu ortama göre değişir. Paranın ön planda olduğu bir ortamda zenginlik, saygınlığın geçerli olduğu bir toplulukta makam övünme konusudur. Şeytan bu tutkuyu dindarlığın ön planda olduğu topluluklarda da kullanır. Kalbinde iman olmayan kimseler için ibadet etmek, Allah'ın rızasını kazanmak için değil, dindar toplulukta itibar elde etmek için yapılan bir harekettir. Kuran bu tür kimselerden şöyle bahseder:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)
Şeytanın gerçek amacından saptırıp bir gösteriş aracı haline getirebileceği önemli ibadetlerden biri "infak"tır, yani insanın malını Allah yolunda harcaması. Bu ibadeti yaparken Allah'ın rızasını aramak yerine, insanların hoşnutluğunu gözeten kimseler aslında şeytana arkadaş olmuşlardır:
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (Nisa Suresi, 38)
İnfak, mümine arınması ve ahiretini kazanması için tanınmış en önemli fırsatlardan biridir. Böylesine önemli bir ibadete, şeytanın pisliği —gösteriş yapma— karışırsa, müminin ihtiyacı olan arınma gerçekleşmez, ahiret için çok önemli olan bir fırsat kaçırılmış olur. Bu yüzden mümin olan bir kimse, infak ederken, şeytana karşı çok uyanık olmalı, her ibadetini olduğu gibi bunu da yalnızca Allah'ın rızası için halis bir niyetle yapmalıdır. Kuran müminleri bu konuda şöyle uyarır:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. (Bakara Suresi, 264)
Ayetlerden Uzaklaştırmaya Çalışır
Allah'ın kitabına tabi olmak büyük bir sorumluluktur. Böylesine önemli bir sorumluluğu ihmal etmenin cezası da aynı derecede şiddetli olur. İnsanın böyle bir cezaya çarptırılması ise bilindiği gibi şeytanın en büyük amacıdır.
Şeytanın etkisiyle Kuran'dan uzaklaşan bir kimse, gerçekte Allah'tan uzaklaşmış olur. Çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür. Hem müminlerin hidayete ermelerini sağlayan, hem de onlara ömür boyu yol gösterici olan bir 'nur'dur.
Kuran'dan uzaklaşmak, Kuran'a tabi olmuş kimseleri —müminleri— tehdit eden bir tehlikedir. Çünkü müşrikler ve kafirler zaten Kuran'dan tamamen gaflet içindedirler. Ayetlere karşı perdelenmiş oldukları için, Kuran'dan daha fazla uzaklaşmalarına imkan yoktur. Fakat ayetler vesilesiyle iman eden ve ayetlerin bildirdiği şekilde yaşayan müminler, Kuran'dan uzaklaşırlarsa, çok büyük bir tehlikeyle, şeytanla yüz yüze kalırlar. Dahası bunun farkına varmadan, kendilerini hala doğru yolda zannederek, şeytan tarafından kontrol altına alınırlar. Kuran'da bu durum, şeytanın insanın üzerine kabuk gibi bağlanması olarak ifade edilmiştir:
Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun "üzerini kabukla bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf Suresi, 36-37)
Böyle bir gaflete de ancak, ahireti terkedip dünyevi çıkarlara yönelen, nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden biri dalabilir. Aslında Allah'ı değil, nefsini tatmin etmeye yönelip şeytanın peşine takılan bu kimse, insandan çok hayvana benzer. Çünkü hayvanın da, insanın da temel fiziksel ihtiyaçları (yemek, içmek, cinsellik) ortaktır. İnsanı üstün yapan kendisini Yaratan'a bilinçli bir biçimde kulluk etmesidir. İşte bu nedenle Kuran'da nefsinin hevasına uyan ve bir zamanlar tabi olduğu ayetlerden uzaklaşan kimse, köpeğe benzetilir.
Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.
Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler. (Araf Suresi, 175-176)
Bir mümin yıllar boyunca, birçok defa Kuran'ı okumuş olabilir. Ama bu onu şeytanın oyunlarından müstağni kılmaz. Şeytan birçok oyunla karşısına çıkar. Müminin Kuran'ı inkar etmeyeceğini bildiğinden, çeşitli hilelerle, müminleri günlük hayatlarında Kuran'ın emrettiği yaşam tarzından uzaklaştırmaya çalışır.
Örneğin Kuran'da, yaşanan ve yaşanacak her anın Allah tarafından bir kader çerçevesinde önceden yaratıldığı bildirilmiştir. Bu bilgiye rağmen başına gelen olaylar karşısında sıkıntılı, tevekkülsüz bir ruh hali sergilemek, Allah'ın ayetlerini gözardı ederek hareket etmek anlamına gelir. Uzun süre bu ruh halinde kalan bir kimsenin kalbi, Kuran'ın temiz ve berrak ruhunu yitirir ve giderek kararmaya başlar. Sonunda bu kimse Kuran'dan etkilenmeyen, duyarsız bir hale gelir.
Kuran'ın emrettiği gibi bir hayat sürme gayretindeki herkes bu tehlikeyle karşı karşıyadır. Her kim olursa olsun, kendisine kitap verildikten sonra bu yükümlülüğü hakkıyla yerine getiremezse, kalbi katılaşır. Kuran'da, daha önce kendilerine kitap verilen ancak bu sorumluluğu taşıyamayan kimselerin durumu hatırlatılmaktadır:
İman edenlerin, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin "saygı ve korku ile yumuşaması" zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı. (Hadid Suresi, 16)
Allah müminlere, şeytanın bu oyununa düşmemeleri için Kuran'a sımsıkı sarılmalarını emreder. Çünkü Kuran hayatının her anında mümine yol gösterici olacak bir kılavuzdur. Dahası müminler ayetleri yalnızca düzenli olarak okumakla değil, gün boyu akılda tutmakla, üzerlerinde düşünmekle ve her olayda Kuran'la hükmetmekle yükümlüdürler:
Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır. (Ahzab Suresi, 34)
Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır... (Bakara Suresi, 121)
Unutkanlık ve Dalgınlık
Unutkanlık vermek şeytanın çok sık kullandığı fakat insanlar tarafından fazla fark edilmeyen bir yöntemdir. Şeytan bu telkini farklı konumlardaki insanlar için, farklı taktiklerle kullanır.
Örneğin yaşamlarını dinden uzak geçiren kimselere verdiği unutkanlık ve dalgınlık, klasik anlamdaki unutkanlık veya bir anlık göz dalması değildir. Şeytanın gerçek anlamda unutkanlık verdiği bu kimseler, 60-70 yıllık bir ömrü Allah'ı ve ahireti unutarak boş ve yararsız uğraşlar içinde geçirirler. Allah'ın ahireti hatırlatmak için yeryüzünde yarattığı hikmet ve ibretleri kavrayamazlar. Neden ve nasıl yaratıldıkları sorusunun hiçbir önemi yoktur. Şeytan onlara, iyiliği, hayrı, en önemlisi kendilerini yaratanı, O'nu anmayı ve herşeyin kontrolünün O'nda olduğunu unuturur. Ölüm, kader ve ahireti hiç düşündürtmez.
Aynı şekilde münafıklar da şeytan tarafından çepeçevre kuşatıldıklarından, Allah'ın varlığını ve O'nun zikrini unuturlar. Kuran'da münafıkların içinde bulundukları durum şöyle haber verilir:
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)
Şeytanın unutkanlık vermeye çalıştığı bir diğer grup müminlerdir. Ancak bu unutkanlık müşriklere ve münafıklara verdiği unutkanlıktan daha farklıdır. Şeytan büyük-küçük ayırdetmeden müminlerin sorumlu oldukları her konuda unutkanlık vermek ister. Çünkü her insan dünya hayatının her anında, Kuran'ın emrettiği hayatı yaşama konusunda denenmektedir. Bu yüzden insanın her an şuurlu ve uyanık olması ve yaşadığı her an, Allah'ın rızasını araması gerekir.
Kuran'da şeytanın müminlere vermeye çalıştığı bazı unutkanlıklardan örnekler verilmiştir. Bunlardan biri, ayetler hakkında "alaylı tartışmalara" dalanlarla aynı ortamda bulunmaktır. Allah müminleri böyle bir ortamdan sakındırır ve şeytanın unutturucu etkisine karşı uyarır:
Ayetlerimiz konusunda "alaylı tartışmalara dalanlar:" —onlar bir başka söze geçinceye kadar— onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (En'am Suresi, 68)
Bir başka hüküm ise bir şeyi yaparken, onun ancak Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağını anmaktır:
hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme.
Ancak: "Allah dilerse" (inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir." (Kehf Suresi, 23-24)
Bu konuya bir başka örnek Hz. Musa kıssasında verilmiştir. Ayette, Hz. Musa ile beraber yolculuk eden genç yardımcısı, yanlarına aldıkları balığı unuttuğunu fark edince, bunun sorumlusunun şeytan olduğunu belirtir:
(Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (Kehf Suresi, 63)
Mümin unutkanlığa ve buna yol açan faktörlere karşı çok dikkatli olmalıdır. Müminin yaşamında dalgınlıklara, aklı örten hayali senaryolara ve boş hayallere dalıp gitmeye yer yoktur. Çünkü bu karakterde bir insan Allah yolunda ciddi bir çaba harcayamaz. Kendisini dünyanın aldatıcılığına kaptırıp, gerçek görevini, varlığının tek nedenini, Allah'a kul olmayı unutur:
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
Unutkan ve dalgın bir yapıya önlem olarak, müminler Allah'ı, Allah korkusunu ve Allah rızasını, cenneti, cehennemi, dünya hayatının geçiciliğini daima düşünerek unutmamalıdırlar. Çünkü insan bu gerçekleri aklında tutmadıkça, şeytana karşı korumasız kalır.
Duygusallık Telklini
Duygusallık, insanın duygularının Kuran'ın belirttiği doğrultunun dışına taşarak Kuran'ın sınırları içinde yönlendirilmemesi, bunların kişinin karar ve davranışlarını kontrol altına alması ve kişiyi aklın yerine duyguların yönetmesi demektir.
Duygusal davranan bir kimsenin hareketlerinde akıl yoktur. Herşey o anki ruh haline göre gelişir. Kişinin sabrı, adaleti, davranışları, aldığı kararlar, verdiği tepkilerin tamamı duygular tarafından yönlendirilir. Ani ve birbirini tutmayan kararlar şeytanın küçük müdahaleleriyle kolayca verilir. Çoğu zaman bu kararları pişmanlık izler. Duygusal insanların ömürleri sonradan pişman olunan birçok kararla doludur.
Halbuki müminin sahip olduğu akılda, denge ve açık bir şuur vardır. Hareketlerin tamamı Allah'ın kuralları ve kanunları çerçevesinde yapılır. Akılcı hareket eden insan, seçimini, ahiret gününde Allah'ın karşısında vereceği hesabı düşünerek yapar. Şartlar ne olursa olsun Kuran doğrultusunda, taviz vermeden hareket eder.
Şeytan, kimi zaman müminlere de duygusallık telkini yaparak yaklaşmayı dener. İnkar edenlere karşı beslenebilecek bir sevgi, değişen şartlardan ruhen etkilenmek gibi Kuran'a ters düşen her hareket, bilinç altına yerleşen duygusallık telkinin bir işaretidir. Böyle bir telkin, Kuran hükümlerini uygulamada ve Allah'ın rızasına yönelmede gösterilecek tam bir kararlılıkla etkisiz bırakılır.
Müminlerin hayatlarında duygusallığa yer olmadığı birçok Kuran ayetinde bildirilmiştir. Örneğin bir mümin, her kim olursa olsun, inkar eden bir kimseye karşı sevgi besleyemez:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun... (Mücadele Suresi, 22)
Bir başka ayette Allah'ın sevgisini kazanmak için yola çıkan bir müminin, Allah'ın düşmanı bir kimseye karşı sevgi besleyemeyeceği, eğer beslerse doğru yoldan şaşırıp sapacağı bildirilmiştir:
Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hala sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur. (Mümtehine Suresi, 1)
Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi mümin bir kimse için sevgideki yegane kıstas imandır. Bunun dışında ne aile bağlarının ne de sosyal çevrenin önemi vardır. Bir inkarcı, iman etmediği sürece müminin dostu ve yakını olamaz. Bu uzaklık Hz. İbrahim'in ağzından Kuran'da şöyle ifade edilir:
İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir."... (Mümtehine Suresi, 4)
Bu konu Kuran'da peygamber kıssalarında da geçer. Örneğin Hz. İbrahim'in babasının Allah'ın düşmanı olduğunu öğrenince ondan uzaklaşmış olması, müminler için örnek bir harekettir. (Tevbe Suresi, 114) Bir başka örnek ise Nuh kıssasında yer alır. Allah Hz. Nuh'a, inkarcı olan oğlu için "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir" (Hud Suresi, 46) diye seslenir. Çünkü bir müminin ailesi, yalnızca müminlerdir. Bunların dışında bir dost arayanlar, eninde sonunda kendilerine yegane dost olarak şeytanı bulurlar.
Detaylara Daldırır
Mümin Allah rızasını kazanmak için en sağlıklı ve doğru yolları seçmelidir. Boş işlerle hiç vakit kaybetmez. "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et" (İnşirah Suresi, 7) ayetine uyarak, üzerine aldığı her salih ameli bir an önce bitirip bir yenisine geçer.
Fakat insan yaptığı işi Allah rızasını gözetmeden yapıyorsa, şeytanın pek fark edilmeyen bir oyununa karşı korumasız düşer. Bu oyun insanları gereksiz detaylara daldırmaktır. Bu tuzağa düşen kişi, kafası karmakarışık, binbir türlü detaya takılmış, esas amaçtan tamamen uzaklaşmış, hatta ne yapması gerektiğini bile hatırlayamayan bir hale gelir.
Allah Kuran'da buna örnek olarak Hz. Musa'yla ilgili bir kıssadan bahsetmiştir. Hz. Musa kendi kavmine, yani İsrailoğullarına, Allah'ın onlardan bir sığır kesmelerini istediğini haber verir. Buna karşın kavmi sığır hakkında gereksiz birçok ayrıntı sorup, ibadeti bir türlü yerine getirmez. Ancak istedikleri bütün ayrıntıları öğrendiklerinde "...Şimdi gerçeği getirdin.." derler. Fakat bu ibadetin amacından nasıl uzaklaştığı ve kavmin neredeyse Allah'ın emrini yerine getirmeyeceği daha sonraki ayette belirtilir: "Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı." (Bakara Suresi, 71)
Bu arada İsrailoğullarının kendilerine sığır kesme emrini getiren Hz. Musa'ya söyledikleri "bizi alaya mı alıyorsun?" (Bakara Suresi, 67) şeklindeki küstahça söz de, o anda imandan çok inkara, yani şeytana yakın olduklarını göstermektedir.
Bu mantığın altında şeytanın yukarıda bahsedilen hilesi yatmaktadır. Sığır kesmek gibi basit bir olayı detaylara boğup zorlaştıran şeytan, neredeyse ibadetin yapılmasını engellemeyi başaracak hale gelir. Günümüzde büyük bir kitlenin din anlayışı, şeytanın bu etkisiyle şekillenmiştir. Birçok insan Allah'ın dini adı altında detaylara boğulmuş, Kuran'dan uzak bir din yaşamaktadır.
İsrafa Teşvik Eder
İsraf etmek cahiliye toplumunun önemli bir özelliğidir. Sınır tanımaz bir şekilde para harcayıp sonra bununla övünmek küfür için bir prestij kaynağıdır:
O: "Yığınla mal tüketip-yok ettim" diyor.
Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor? (Beled Suresi, 6-7)
Oysa israf Allah tarafından kesin olarak yasaklanmış, çirkin bir davranıştır. Hatta israf edenler için ayette "şeytanın kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır. O halde şeytanın en büyük düşmanı olan müminlerin bu konu üzerinde özel bir titizlik göstermeleri gerekir.Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
....İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür. (İsra Suresi, 26-27)
Bu tehlikeden korunması için müminin dikkat etmesi gereken bir nokta vardır. Mümin canını ve malını cennet karşılığında sattığını (Tevbe Suresi, 111) hiçbir zaman unutmamalıdır. Böyle bir ticareti kabul ettikten sonra malının bir kısmını Allah yolu dışında bir amaç için harcayamaz. Çünkü israf öncelikle, ahiret dışında bir başka amaç için harcama yapmakla olur.
Mümin sahip olduğu herşeyle ahirete yönelmek zorundadır. Sahip olduğu her mal daha çok ecir kazanması için bir fırsattır. Bu fırsatı geri tepmek, ahiret yerine dünya hayatına razı olmak demektir. Allah müminleri meşru ve helal nimetlerden faydalanmaya teşvik ederken, israf etmemeleri için uyarılarda bulunmuştur:
...İsraf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (En'am Suresi,141)
Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf Suresi, 31)
Kuran'da şeytanın özel olarak kullandığı bazı kötü alışkanlıklar olduğundan bahsedilir ve müminler bunlara karşı uyarılırlar. İçki, kumar ve falla uğraşmak şeytanın insanları saptırmak için kullandığı malzemelerdir:
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)
Ancak burada önemli olan şeytanın bu araçları hangi sonuca ulaşmak için kullandığıdır. Çünkü ayetlerde esas dikkat çekilen şeytanın amacıdır. Bu amaç bir sonraki ayette bildirilir; müminler arasına düşmanlık sokmak, onları Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak.
Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)
.
Şeytanın Hileleri (Hadis-i şerif) - Zafer Bilim Araştırma ...
www.zaferdergisi.com/makale-272-seytanin-hileleri-hadis-i-serif.html
ŞEYTANIN HİLELERİ Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salât ve selâm efendimiz Emîn Peyg
.
Şeytanın Hileleri (Hadis-i şerif)
ŞEYTANIN HİLELERİ Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salât ve selâm efendimiz Emîn Peygamber Muhammed'e... Sonra, O'nun pâk âline... ve ashâbının tümüne olsun. Ibn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor. “Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Ev sahibi: “İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var görülecek bir işim var... ” Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı... Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve: «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?» buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik: “En iyi bilen Allah ve Resûlüdür. ” Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “O, lâin iblistir.Şeytandır.Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...” Buyurunca hemen Hz. Ömer: “Ya Resûlâllah, bana izin veriniz onu öldüreyim”, dedi. Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu: «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu: «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...» Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı: “ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi: “Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin. Onun bu selâmına Resûlullah (S-A-V.) efendimiz şu mukabelede bulundu: «Selâm Allah'ındır ya lâin. » Sonra ona şöyle buyurdu: «Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? » Şeytan şöyle anlattı: “ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ” Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu: «Nedir o mecburiyet?» Şeytan anlattI: “ izzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki: “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin .” Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki: “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.” İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz şöyle sordu: «Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?» Şeytan şu cevabı verdi: “Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki” Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu: « Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...» Şeytan anlattı: “ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.” Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah efendimiz sordu; şeytan anlattı. «Sonra kimi sevmezsin?» “ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “ « Sonra?...» “ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ” «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?» “Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ” «Sonra kim?...» “ Şükreden, zengin. ” «Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?» “ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor.” Bilirim ki o şükreden bir zengindir. Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu: «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?» “Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ” «Neden böyle olursun ya lâin?...» “ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ” «Peki va oruç tuttukları zaman nasıl olursun?» “O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.” «Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...» “O zaman da çıldırırım. ” «Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...» “ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.” «Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?» “ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alir eline ve beni ikiye böler. ” Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu: «Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...» Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı: Çünkü sadakada 4 güzellik vardır. Şöyle ki: 1) Allah-ü Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3) Allah-ü Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar. 4) Allah-ü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder. Bundan sonra Resûlullah (S.A.V.) efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu: «Ebû Bekir için ne dersin?...» İblis buna şu cevabı verdi: “O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ” «Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...» İblis buna şu cevabı verdi: “Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ” «Peki Osman b. Affan için ne dersin?» “Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.” «Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?» İblis şu cevabı verdi: “Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ” Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu: «Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.» Resûlüllah (S.A.V.) efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi: “ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz. Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam. Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu: «Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...» Bu suale İblis şu cevabı verdi: “ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir. Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve ovülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ”İblis anlatmaya devarn etti: “Ya Muhammed, bilmez misin?... benim yetmiş! bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmiştir. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye.. . İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ” İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi: “Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis, yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır: «...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.» İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı... Y A L A N Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse... O benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse O da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» Dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. GIYBET - KOGUCULUK: Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir. NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK: “ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ” NAMAZ “Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: “ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak... Derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın .Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar. Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi. Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım. İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”
Bir yıldız hikâyesi
Sayı: 375 Yazan: Belirtilmemiş
Allah’ın Tayin Ettiği Ölçü: ALTIN ORAN
Sayı: 372 Yazan: Belirtilmemiş
...
Sayı: 371 Yazan: Belirtilmemiş
Hz Zeyd'den Mesaj
Sayı: 366 Yazan: Belirtilmemiş
Katilin Tövbesi
Sayı: 347 Yazan: Belirtilmemiş
Cömert Peygamber ile fakir bedevî
Sayı: 327 Yazan: Belirtilmemiş
Hidayet Haberleri: “HAYATIMIN EN MUTLU GÜNÜ”
Sayı: 325 Yazan: Belirtilmemiş
Esma-i Hüsna Yazıları: Yoktan Yaratılışta İki Safha: Bedî’ ve Fâtır
Sayı: 325 Yazan: Belirtilmemiş
Mutluluk Çağı’ndan: “İlim Şehrinin Kapısı”
Sayı: 325 Yazan: Belirtilmemiş
Düşündüren Öyküler: Paraya güvenmek
Sayı: 325 Yazan: Belirtilmemiş
.
şeytanın hileleri | Eğer aşkı seversen cân olasın
umutrehberi.com/tag/seytanin-hileleri/
Posts about şeytanın hileleri wri
.
‘şeytanın hileleri’
Nefs ayıpları
Posted in Dervişim sen çek çileyi, tagged Edeb, Hazreti Lokman, Hikem'ül Ataiyye, hikmet,tezkiye, şeytanın hileleri, İbn-i Atâullah, İmam Şafiî on 11 Temmuz 2010 | 2 Comments »
O, hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise, gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak sağduyu sahipleri düşünüp anlarlar. [Bakara, 269]
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri’nin meşhur eserinin ismi “Hikem” dir. “Hikmet” kelimesinin çoğulu olan “Hikem” “Hikmetler” mânâsınadır. Hikmet, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan derin ve yararlı bilgi demektir. Bilgili olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır. Hz. Peygamber, faydalı bilgi istemeyi tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.
Büyük hakîmlerden Atâullah* Hazretlerinin marifet ve hakikat taliplerine çok özlü ve pek değerli nasihatler ihtiva eden eşsiz eserine dair yaptığımız derslerden gönlümüzü çelen hikmetlerinden:
33. HİKMET
Ey mürid, içindeki gizli ayıpları keşfetmeye çalışman, senden perdelenmiş olan gaybları araştırmaktan daha hayırlıdır
Talebkâr-ı guyûb olmakten elbet
‘Uyûb-ı zâtını bilmek evlâdır
(Gizli ilimleri bilmekten ise kendi ayıplarını bilmek daha iyidir.)
İnsanın riya, kötü ahlak, müdahane (dalkavukluk: hatır için hakhın gayrısını söylemek) ve hubb-u makam(baş olmayı sevmek) gibi nefsani zaaflarını anlayarak riyâzet, mücahede ve ibadetle bunları gidermeye çalışması kuşkusuz kader sırları, ledünni marifet ve keramet gibi melekut alemine ait sırları müşahede etmesinden daha hayırlıdır. Zira ayıpları gidermek Hakk’ı istemenin gereğidir, gaybları keşfetmek ise nefsin emelidir. Çünkü gaybî sırların keşfini arzulayarak ibadet etmek, ilahi rızayı amaçlayan kulluğa zıt bir şeydir. Kerametin esnekliğine mübtela olan gönül de vuslat zevkinden mahrum kalır.
İnsan-ı kamile lazım olan ise, keramet istemek değil, istikamete rağbet etmektir. Zira keramet kul isteği, istikamet Rab isteğidir. Kulluk vazifesinin tam olarak yerine getirilmesi için Rabb’in isteği tercih olunmalıdır. İstikametin elde edilmesi için de nefsani ayıpları görmek ve giderilmesine gayret gösterilmek gerekir ki, bunların afetlerinden ameller kurtulsun, gelen haller saf ve katışıksız olsun. Dahası zât âyinesinden cehil ve gurur tozları silinsin; varidat silsilesinden şerli hususlar kesilmiş olsun.
Nitekim, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu!” hadis-i şerifinin yüksek manasınca, Allahü Tela’yı bilmek için lazım olan nefsi bilmektir, ifadesinden kastedilen şey de nefsani kusurları bilip gidermeye çalışarak kemale erilmesi ve Zülcelal’in nurunun müşahede edilmesidir.
Nefs ayıplarını bilmek için dört yol gösterilmiştir:
1) Kâmil mürşidler: İrşad eteğine sarılanları Hak yoluna yöneltir, nefs ayıplarını ve şehvet tehlikelerini gösterirler. Kendisi irşada muhtaç olan sahte şeyhlerin bu hususta yeri olmadığı açıktır.
2) Sâdık ve iyi huylu arkadaş: Sohbet ve öğütleriyle arkadaşını ayıplardan ve amel noksanlıklarından, davranış bozukluklarından kurtarır. Sevgileri ve dostlukları nefsanî olan çıkar peşindeki zamane kardeşleri lazım değildir.
3) Ayıp arayan düşmanlar: Bunlar düşmanlık ettikleri kimselerin daima ayıplarını yüzüne vurur ve noksanlıklarını ortaya dökerler. Onların dillerinden korunmak ve kurtulmak için kötü sıfat ve ayıplarını bırakmaya gayret ettirirler.
İmam Şafiî “Dostumdan ziyade düşmanın benim için hayırlıdır. Çünkü dost, ayıplarımı örter ve beni eksik bırakır. Düşmanım ise ayıplarımı söyleyip noksanlarımı göstereceğinden beni olgunlaştırır.” buyurmuştur.
4) Halka karışmak: İnsan başkalarında gördüğü iyi halleri elde etmeye böylece eksikliklerini gidermeye çalışır. İnsan kendisine cahil denilmesinden hoşlanmaz. Çünkü ilmin olgunluk, cahilliğin noksanlık olduğunu bilir. O yüzden kötü ahlaklılar da iyi ahlakı sever, ister ve taklid ederler. İnsan halk arasında iyiliği kötülükle kıyaslayarak fıtrat gereği iyi ve güzel olana meyleder.
Hazreti Lokman’a edebi kimden öğrendiği sual edildiğinde;
“Edebi, edepsizlerden öğrendim. Halkın edepsizliğinden rahatsız oldukça edebe sarıldım.” buyurmuştur.
Bu dört tezkiye (arınma, temizlenme) sebebinden birincisi bulunursa diğerlerine pek lüzum kalmaz.
Benî İsrail zahidleirnden biri, her sene yalnız altı gün dışında , yetmiş senesini oruç tutarak geçirmiş. Bir gün Cenab-ı Hakk’a “şeytanın nasıl aldattığını öğrenmek” için dua etmiş. Duasında ısrar etmişse de dileği kabul edilmemiş.
Bir kere de içine dönüp “kendi hatalarımı bilsem ayıplarımı düzeltsem daha iyi olur” diyerek istiğfar edince Hakk katında bu son istiğfarının yetmiş senelik ibadetinden daha makbul olduğu ilham edilmiş, basireti açılarak şeytanın hileleri kendisine gösterilmiştir.
Çeşm-i insaf gibi kâmile mizân olmaz
Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz
* İslam Tasavvuf Tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip bulunan, H. VII asrın sonlarında Mısır’da yetişen ve Şazeli Tarikatının üçüncü büyük şahsiyeti olan İbn Ataullah, “Hikem’ül Atâiyye” adlı eseriyle meşhurdur. Eserlerinde Tasavvufun en derin hakikatlerine temas etmekle beraber, bazı sûfilerin tartışmalara konu olan görüşlerine yer vermemiştir. Adı Ahmed olup İbn Ataullah lakabıyla tanınmıştır. Dedesi olan Abdulkerim, Maliki mezhebinin önemli fakihlerinden biridir. Ebu Hasan-ı Şazeli (1197-1258) hazretlerinin halifesi Endülüslü Ebu Abbas-ı Mürsi’den ve daha sonra Yakut-i Arşi’den (Allah sırlarını yüceltsin) feyz almıştır. Vaaz ve sohbetleriyle halkı derinden etkileyen İbn Ataullah hazretleri 1309 (H.709) senesinde Mısır’da vefat etmiş olup kabr-i şerifi Karafe mezarlığındadır.
.
Şeytanla Savaşmanın Yolları - Details - Tasavvuf Nedir?
www.tasavvufnedir.com/.../Details/48/seytanla-savasmanin-yollari.html
Vasıta: Şeytanın hile ve tuzaklarını iyi öğrenmek. Bunu yaptığın takdirde, ev sahibinin içeride olduğunu hissedip
.
Şeytanla Savaşmanın Yolları
Âlimlerimize göre şeytanla savaşıp onu yenmek üç vasıta ile mümkündür.
1. Vasıta: Şeytanın hile ve tuzaklarını iyi öğrenmek. Bunu yaptığın takdirde, ev sahibinin içeride olduğunu hissedip kaçan hırsız misali, üzerine gelmeye cesaret edemez.
2. Vasıta: Vesveselerine aldırmamak, onlara kalbinde bir eğilim göstermemek ve asla uymamaktır. Onun durumu havlayan bir köpeğe benzer. Üzerine varırsan azar, inatlaşır. İlgi göstermezsen susar.
3. Vasıta: Dilinle ve kalbinle Allah’ın zikrine devam etmelisin. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurur: “Şeytan için Allah’ı zikretmek, aynen insanı öldüren bir hastalık gibidir.”
Şeytanın Hileleri
Soru: Şeytanın hileleri nasıl bilinir, bunları tam olarak kavramanın yolu nedir?
Cevap: Bunun için şu iki hususu bilmek gerekir:
Birincisi: Şeytanın insanlara ok gibi attığı vesveseleri vardır. Kalbe doğan düşünceleri ve bunların çeşitlerini tanıyınca bu anlarsın.
İkincisi: Yine şeytana ait, avcıların kurdukları ağlara benzer tuzakları vardır. Bunu da, şeytanın tuzaklarını, tuzak kurduğu ve dolaştığı yerleri tanıyınca anlarsın.
Âlimlerimiz kalbe doğan düşünceleri/havâtırı birkaç çeşide ayırmışlardır. Biz de sırf bu konuyla ilgili olarak “Telbîsu İblîs” adlı bir kitap yazdık. Orada bunları geniş geniş açıkladık.
İmam Gazâlî, Minhâ
MEDİNE VEB
Şeytan'ın Kalbe Müdahalesi
Şeytan'ın Kalbe Giriş Yolları
Musa (a.s.)'ın Şeytanla Olan Hikâyesi
Bir Hâdis
Kalbin Tedavi Yolları
Dua
Şeytan'ın Vesvesesi
İblis'in Peygamber Efendimize söylediği Hakikatler
İblis'in Peygamber Efendimi İle Konuşması
Şeytan'ın Kalbe Müdahalesi
imam Gazâli (İhyâyı ulûmid-din)
Şeytan Allah-u Teâlâ'nın yarattığı öyle bir yaratıkdır ki, şerri, kötülüğü vaad eder. Çirkin (münker) şeyleri emr eder. Nefsi bu gibi işleri yapmağa davet eder.
Peygamber (S.A.V.) bir mübarek sözünde "...Vesvese de şeytandan gelir ve şerri davet eder, hakkı tekzib eder ve hayırdan men'eder. Kalbinde bunu bulan, şeytanın şerrinden Allah'a sığınsın" buyurdu ve sonra "Şeytan fâkirlik ile korkutur ve fuhşiyat (kötü işler ve ameller) ile emr eder" meâlindeki âyet-i celileyi okumuştur. İbn-i Mes'ud
(Tirmizi ve Nesei)
İnsan şehvet ve gazaba uyarsa, istekleri vasıtasıyla şeytanın istilâsma uğrar. Kalb şeytana yataklık yapar. Zira hevâ (istek) şeytanın barınağıdır. Allah (c.c.) nıuhafaza buyursun. Amin.
Resul-i Ekrem (S.A.V.) "Sizden her birinizin bir şeytanı vardır. Evet, benim de şeytanım var, fakat Allah-u Teâlâ bana yardım etti ve şeytanını müslüman oldu, bana yalnız iyiliği emr eder" buyurdu. İbn-i Mes'ud (Müslim)
Nefsâni arzulara uyularak dünya sevgisi kalbe galebe çalarsa, şeytan vesvese için çare bulmuş olur.
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) "Şeytan, insan oğlunun çeşitli yollarında oturur. Önce İslâm yolu üzerinde durur ve (Ananın, babanın dinini terk edip müslüman mı olmak istersin?" der. [ kandıramaz ise] ...hicret yolu üzerine oturur... sonra cihad yolu üzerine oturur... İnsan bunu da dinlemez ve mücahedesini yapar. Kim bu şekilde hareket ederek ölürse, Allah-u Teâlâ'nın Cerınetini hak etmiş olur." buyururdu.
Sübre b. Ebi Fâkih (Nesei)
Şeytanın hilelerinden biri de şerri-hayır gibi. kötülüğü-iyilikmiş gibi göstermeye çalışmaktır.
Allah-u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'in bir çak Yerinde Şeytan'ın düşmanlığından bizlere haber vermiştir.
"Şüphesiz, şeytan, sizin için büyük bir düşmandır. Siz de onu düşman tanıyın..."
Fatır Sûresi: A. 6
"Ey Âdem oğulları, şeytana tapmayın. O size apaçık bir düşmandır diye size bildirmedim mi?"
Yâsin Sûesi; A. 60
"Allah'tan korkanlar kendilerine şeytan'dan bir vesvese iliştiği zaman, düşünürler de derhal basiretlerine sahip olurlar."
(A'raf S. A. 201)
"Eğer şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah'a sığın..."
A'raf S. A. 200
"Şeytanların kardeşlerine (insanlardan) gelince: Onları şeytan sapıklığa sürükler ve yakalarını bırakmazlar."
(A'raf S. A. 202)
İblis, İsa (a.s.) a gözükerek onu şehâdete davet etti. İsa (a.s.) cevaben "Bu söz hak sözdür. Fakat senin emrinle ben bunu süylemem." Onun böyle bir hayır tavsiyesi altında bir mel'âneti olduğunu bilirdi.
Şeytan'dan asla kurtuluş yoktur. Ancak onu uzaklaştırmak ve zayıflatmak mümkündür.
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) "Yolculukta insan, devesini zayıflattığı gibi, mü'minde şeytanını zayıflatabilir." buyurdu. Ebû Hüreyre
İbn Mes'ud "Mü'minin şeytanı zayıftır"
Kays B. Haccac "Şeytanını bana
- senin yanına geldiğim zaman besili hayvanlar gibi idim. Şimdi kuş kadar kalmadım. - dedi. Neden? sualime:
- Zikrullah ile beni erittin - dedi."
Bilmiş ol ki, kalb bir kal'a, şeytan da kal'aya girmek isteyen bir düşman gibidir.
Kalbi şeytanın vesveselerinden korumak borç ve herkese "farz-ı ayn"dır. Şehvet ve gazap şeytanın giriş yollarıdır.
Câhil sofu, şeytanın maskarasıdır. İşsize (boş gezene) şeytan iş bulur. İnsan şeytan gibidir, fakat insana benzer şeytan yoktur.
Boş karın şeytanın zindanıdır. Çünkü ekmek derdi onun hîlesine, düzenine manidir.
MEVLÂNA
Şeytan'ın Kalbe Giriş Yolları
Şeytan'ın Kalbe Giriş Yolları
1) Şerri - hayır gibi göstermek,
2) Kötülüğü - iyilik gibi göstermek,
3) Haramı - helâl gibi göstermek,
4) Mekruh'u - mübah gibi göstermek,
5) Şehvet ve Gazaplı anlarında insanları aldatmak,
6) Hased ve hırs: Kul bir şeye haris oldumu artık hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.
7) Helâl bile olsa - doyasıya fazla yemektir. Zira insan fazla yiyince şehveti artan. Şehvet ise şeytan'ın silahıdır.
Dünya süsüne tama' etmek, arzu duymak. Öyle ki âdeta tama' ettiği şey onun ma'budu olur,
9) Âdem oğluna işlerinde acelecilik ettiği zamanlarda ona vesvese vermek.
Resûl-i Ekrem "Acele şeytandan teenni ise Allah'tandır." buyurdu. Sehl b. Sa'd (Tirmizi)
10) Cimrilik ve yoksulluk korkusu vermek,
11) Mezhep taassubu ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve hakaretle bakmaktır.
Bir imâmın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlâkı ile ahlâklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır.
12) Allah (c.c.) ın zat ve sıfatları hakkında akıllarının almadığı meselelerde düşünceye sevk edip, şüpheye düşürmek. Dinini zayıflatmak,
13) Şeytanın kalbe giriş kapılarından biride sû'i zan (kötü zan) dır.
Musa (a.s.)'ın Şeytanla Olan Hikâyesi
Bir Rivayet'de İblis Musa (a.s.) mülâki oldu ve:
- Ya Musâ, sen Allah-u Teâlâ'nın risâletle seçtiği bir peygambersin. Benim durumum sence mâlum. Tevbe etmek isterim. Benim için şefaatci ol. der.
Tûr-i Sinâ'da Allah (c.c.) ile mukâlemesinden dönerken, kendisine Allah-u Teâlâ
- Emanetini yerine getir. buyurur. Musâ (a.s.) meseleyi anlatır. Allah-u Teâlâ
--- Âdem'in kabrine secde etsin, dileğini yerine getireyim ve tevbesini kabul edeyim, buyurur.
Musa (a.s.) vaziyeti İblis'e anlatınca,
- Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde edermiyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı. Sonra Musâ (a.s.) a
- Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yerde beni hatırla. Zira o zamanlar sen en zayıf ve ben de en güçlü olurum. İnsan oğlunun kalbini feth eder ve kendime uydururum.
Birincisi kızdığın zaman. O zaman ruhum kalbinde, gözüm gözünde, ve kanın damarda cereyânı gibi vücuduna dahil olurum. İnsan kızdığı zaman nefsini körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur.
İkincisi cihad zamanlarında beni 1ıatırla. O zamanda ben mü'minlere yanaşır; karısını çocuğunu geride bıraktıklarını hatırlatır ve onu ihlâsla cihâd'den soğuturum.
Üçüncü de mahremin olmayan kadınlarla yalnız kalınca. Sakın ola yalnız kalma. Ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi ve şehveti uyandırırım.
Denildi ki: Velilerden biri şeytan'a
- Âdemoğluna nasıl galip olur onu saptırırsın, diye sorar. Şeytan cevaben.
- Kızdığı, hevâ-i nefsinin galeyana geldiği zaman. Zira keyfi oldumu kalbine, kızdığı zaman başına (aklına) girerim.
Resul-i Ekrem "Bir şey'i (çok) sevmen, seni ktir ve sağır ederıı buyurmuştur.
Sevdiğimiz şeye dikkat edelim. Şeytana değil, Allah (c.c.) a sevgi ile (şeytana karşı) kör ve sağır olalım.
- o -
Şeytanın en büyük oyunu, müslümana günahını göstermemek ve tevbe ettirmemektir.
- o -
Şu iki haslet şeytanı çok kızdırır! Şeytanın vesveselerine aldırmamak, Allah (c.c.) ın zatı hakkında tefekkürü terketmek.
Şakik-i Belhi
Bir Hâdis
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) buyurur.
«0İblis yeryüzüne indiği zaman Allah-u Teâlâ'ya:
- Yâ Rab, beni kovdun ve yeryüzüne gönderdin. O halde bana bir mesken ver, dedi.
Allah-u Teâlâ:
- Meskenin hamamdır buyurdu.
- Bana oturacağım bir toplantı yeri ver.
- Toplantı yerin sokak başları ile çarşı ve pazarlardır.
- Bana yemek ver.
- Yemeğin, Besmelesiz yenen yemeklerdir.
- Bana içecek ver.
- Keyif veren her içki senin içeceğindir.
- Bana bir dellâl ver.
- Bütün çalgılar senin dellâlindir.
- Bana okunacak bir şey ver.
- Şiirler senin okuyacağın şeylerdir.
- Benim de hadisim, sözlerim olsun.
- Senin sözlerinde yalanlardır.
- Bana av âletleri ve tuzaklar ver.
- Senin tuzakların kadınlardır,
Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: Resûl-i Ekrem (S.A.V.)
"Şeytan birinize gider hulûl eder ve vesvese yolu ile:
- Seni kim yarattı? diye sorar.
Adam:
- Allah (c.c.) yarattı, diye cevap verir.
Şeytan ise ona:
- Ya Allah (c,c.) ı kim yarattı? der.
Sizde biriniz böyle bir suâl ile karşılaşınca, Allah ve Resulüne imân ettim, desin, Zira bu, o vesveseyi giderir" buyurdu. Ebû Hüreyre (Buhari, Müslim)
Kalbin Tedavi Yolları
Bilmiş ol ki kalbi korumanın çaresi şeytanın giriş yollarını bilmek, bu huylardan temizlemek Allah'ı anmak. Bu onu kalbe uğramaktan alıkor. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takvâ ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalbde yerleşir ve ulaşılmaz bir kal'a olur.
Ebû Hüreyre (R.A.) anlatıyor. Bir gün bir mü'minin şeytânı ile bir kâfirin, şeytânı karşılaşırlar. Kâfirin şeytânı yağ' lı, semiz, parlak ve temizdir. Mü'minin şeytânı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytânı, mü'minin şeytânına;
- Bu ne hâl? diye sorar. Mü'minin şeytânı;
- Ne yapayım, bir adama düştüm ki adam yiyeceği zaman (Besmele'yi) olur, ben aç kalırım, içeceği zaman okur, susuz kalırım. Giyinirken okur, çıplak kalırım. Temizlendiği zaman (Besmele) ile temizlenir, pis kalırım. dedi.
-- Ben de öyle birine düştüm ki: Hiç (Besmele) getirmez. Ben de onun yiyeceğine, içeceğine giyeceğine velhâsıl herşeyine ortak olurum, dedi.
Dua
Muhammed b. Vasi her sabah namazını müteâkıb şöyle dua ederdi:
"Allah'ım, sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve mahiyeti bizi ve kusurlarımızı görür, fakat biz onu göremeyiz. Allah'ım onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de mahrum et; afvından ümidini kestirdiğin gibi, bizden de ümidini kestir, rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zira muhakkak ki, senin gücün her şeye yeter, sen her şeye kaadirsin."
Şeytan'ın Vesvesesi
"...Vesvese ilka edip, Allah' (c.c.) ın zikrinden kaçan şeytanın şerrinden, narın Rabbi olan Allah (c.c.) a sığınırım.."
Sûre-i Nas
Abdulkadir Geylâni "Hennas beni âdemin kalbine musallat olan, domuz suretinde bir şeytandır" demektedir.
Günyetüttalibin
Bu şeytandan kurtulmanın çaresi Allah-u Teâlâ'yı çok çok zikretmektir. Mezkûr ayetin karşılığını teşkil eden Hadis-i Şerifte Peygamber (S.A.V.) Efendimiz. "Şeytan ben-i âdemin kalbi üzerine yayılıp onu yutar. Ta ki zikrullaha devam etmeğe başlandığında kaçar. Zikir unutulduğu zaman tekrar kalbe yerleşmek ister. Ta ki bu hal. Zikrullahın nurû ile kalb nurlanıp mutmain oluncaya kadar devam eder."
Allah (c.c.) Sure-i Rad'da "...Agâh olunuz ki Allah' (c.c.) ın zikriyle kalbler mutmain olur... müjdesini bizlere bildirmiştir. Anlayan kullardan eylesin Rabbim bizleri. Amin.
- o -
Büyüklerden biri şeytana dedi ki :
-- Senin gibi mel'un olmak istiyorum, ne yapmam lâzım.
Şeytan sevindi o zat'a cevap verdi :
- Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme.
- o -
Açıktan iblis'e la'net edipde, gizlide ona itaat edenlerden olma. Ömer b. Abdül aziz (r.a.)
Allah'ı unuttuğun an yoldaşın şeytan olur.
İblis'in Peygamber Efendimize
Söylediği Hakikatler
İblis'in Peygamber Efendimize söylediği Hakikatler.
Veheb İbn-i Münebbih (r.a.) rivayet ediyor. Allah Teâlâ (c.c.) şeytana emir buyurmuşlar. Git! Hz. Muhammed (S.A.V.) nin soracaklarına cevap ver. İblis eli asalı bir ihtiyar kılığında Peygamber Efendimize gelir.
Peygamber Efendimizle arasında aşağıdaki mükâlemeler geçer.
- Sen kimsin?
- Ben İblisim.
- Ne lçin geldin?
- Allah'ın emri ile soracaklarına cevap vereceğim.
- Ya mel'un, ümmetimden kaç düşmanın var.
- Onbeş düşmanım var.
1. Sensin,
2. Adaletle iş gören hükümdar,
3. Alçak gönüllü cömert, zenginler.
4. Ticaretinde doğru olanlar.
5. Allah'tan korkan alimler (ehl-i takva sahipleri).
6. Nasihatle herkese hayır isteyen müminler.
7. Kalbi merhametli müminler.
8. Tevbe edip, tevbesinde sebat edenler.
9. Haramdan sakınanlar.
10. Daima abdestli bulunanlar.
11. Her zaman çokça sadaka verenler.
12. İnsanlarla iyi geçinen, güzel (halim) huylu kimseler.
13. İnsanlara faydalı olanlar.
14. Kur'an-ı çok okuyanlar ve Allah'ı devamlı zikredenler.
15. Gecelerde insanlar uyurken kalkıp namaz kılan ve ibadet edenler.
Resulullah Efendimiz tekrar sorar.
- Ümmetimden senin yoldaşların kimlerdir.
- Zalim hükümdar, kibirli zenginler, hain ticaret ve sanat erbabı, içki içenler, gıybet yapanlar. Zina yapanlar, yetim malı yiyenler, namazı kılmayıp terk edenler, zekat vermeyenler, boş kuruntular yapanlar benim yoldaşlarımdır.
İblis'in Peygamber Efendimiz
İle Konuşması
Seceret-ül Kevn'den
(Muhîddin-i Arabî)
îbni Abbas (R.A.) den naklen Muaz bin Cebel rivayet ediyor;
Bir gün Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz Hz. Eyyüb El-Ensarî'nin evinde ashabı ile sohbet ederlerken, dışarıdan:
- Ya Rasülullah! Görülecek, halledilecek bir işim var. Halli için içeriye girmeme müsaade buyurur musunuz? diye bir ses geldi. Bu sesi işiten Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz ashaba dönerek:
- Bu sesin sahibinin kim olduğunu biliyor musunuz
- Allah ve Rasülü en iyi bilendir. Sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz ya Rasûlullah! dediler. Efendimiz:
- O, melûn îblîs'tir Allah'ın laneti O'nun üzerine olsun, buyurunca
Hz. Ömer (R.A.) hemen yerinden fırlayarak:
Ya Rasûlullah! izin veriniz. O'nu hemen öldüreyim, dedi.
- Dur ya Ömer! Bilmez misin ki
O'na belli hır vakte kadar mühlet verilmiştir. Buna kimse muktedir değildir. Öldürmeyi aklından çıkar, dedikten sonra şöyle buyurdu:
- Kapıyı açın, gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Söyleyeceği sözleri iyice anlamaya çalışınız'.
Rasûlüllah'ın izni üzerine açılan kapıdan melun îblîs içeri girdi. Gözleri yukarı doğru açılmış, kafası büyük bir fil kafası gibi. şaşı, köse bir ihtiyar görünümünde. îblîs:
- Selam sana ya Muhammedi Selam size ey Peygamber ashabı! diye selam verdi. İblîs'in selamını kimse almadı. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
- Selam Allah'ındır ey mel'un! buyurarak, bize niçin geldin ya laîn? diye sordu.
İblis:
- Ben de buraya gelmekten çok rahatsız oldum. Allah-u Teala'nın, bir melekle; "Habibim Muhammed'e (S.A.V.) zeliline bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin şeklindeki emri üzerine buraya geldim." dedi.
Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz.
- Ya mel'un! Söyle bakalım. insanlar arasında en çok sevmediğin kimdir? diye sordu, îblîs:
- Sensin ya Muhammedi diye cevap verdi. Rasülüllah:
- Benden sonra en çok kimleri sevmezsin? diye sordu, îblîs:
- Adil devlet reislerini, ilmiyle amel eden alimi, Varlığım Allah yoluna adayan müttakî genci.
Sabırlı olan fakiri ki, ihtiyacım üç gün üst üste hiç kimseye anlatmaz, halinden kimseye şikayet etmez. Şükreden zengini ki, kazancı helal yoldandır ve Allah rızası için harcar ,fakir ve yetimleri korur.
Kur'ân-ı hıfzederek onunla amel edeni ve beş vakit Allah (c.c.) rızası için ezan okuyan .müezzini, Dinine bağlı, daima abdestli olan zahidi ve kendini haramdan sakınan merhametli kalb sahi-bini; Helal yiyip cömert olan kişiyi ve Hakk için tevazu edip, ahlakı güzel olanı; Herkes uyurken gece kalkıp namaz kılanı; Allah (c.c.) için sevişen iki genci, Cemaatle namaz kılmaya çok istek ve dikkatli mü'mini kalbinde bir şey olmaksızın arkadaşlarına nasihat verip, Allah'ın (c.c.) tekeffül ettiğini tasdik edeni; İhlaslı ve tesettüre riayet eden kadınlara yardımcı olan kimseyi; ölüm her an gelecekmiş gibi hazırlık yapan müslümanı hiç sevmem. Bunlar benim can düşmanlarımdır, diye cevap verdi.
Resülullah (S,A.V.) Efendimiz ile îblis arasında şu konuşma geçti:
- Ümmetim tadil-i erkan üzere namazını eda etse nasıl olursun?
- Beni bir sıtma tutar, tir tir titrerim. Kul Allah için secde ettikçe bir derece yükselir.
- Peki, oruç tuttukları zaman?
- Elim, ayağım bağlanır. Ta onla iftar edinceye kadar.
- Kur'an okudukları zaman?
- Eririm. Suda eriyen tuz, 'Ateşte eriyen kurşun gibi.
- Hacc etseler?
- Boynuma bir zincir vurulur.
- Sadaka verdikleri zaman nasıl olursun?
- İste o zaman halim çok kötü olur. Sanki sadaka veren başımdan aşağıya beni ikiye böler.
Zira sadakada şu hasletler vardır;
Sadaka verenin malı bereketlenir. Allah-u Teala sadakalarım cehennemle arasında perde yapar, her türlü belâ sıkıntı ve üzüntüleri ondan giderir, duaları makbul olur, Kıyamet günü hayırları mizanda ağır gelir.
İblîs'in bu sözlerinden sonra Resülüllah (S.A.V.) Efendimiz, ona sıra ile şu sorulan sordu.
- Ya mel'un! Beraber oturduğun arkadaşın kimlerdir?
- Faiz yiyenler.
- Dostların kimlerdir?
- Zina edenler, yalan söyleyenler.
- Yatak arkadaşların ve hizmetçilerin kimlerdir?
- İçki içenler, sarhoşlar.
- Misafirlerin kimlerdir?
- Hırsızlar.
- Elçîn ve habercilerin kimlerdir?
- Sihirbazlar. .
- Gözünün nuru nedir?
- Talak'a (Karısını boşamak için) yemin edenler.
- Sevgililerin kimlerdir?
- Cuma namazını terkedenler.
- Hazinedarın?
- Zekat vermeyenler.
- Peki, ya lain, senin kalbini ne kırar?
- Allah rızası için cihada giden atların kişnemesi.
- Senin cismim ne eritir?
- Günahlarına tövbe edenlerin tövbesi.
- Ciğerini parçalayan nedir?
- Gece ve gündüz Allah'a çokça yapılan istiğfar.
- Peki, yüzünü ne kara eder?
- Gizlice verilen sadaka.
- Gözünü kör eden?
- Teheccüd (gece) namazı.
- Başım eğdiren?
- Çokça cemaatle kılınan namaz ve sana devamlı getirilen salavat.
- Sana göre insanların en sevimli-si kimdir?
- Namazlarım bilerek kasden bırakanlar.
- Sana göre insanların en şakîsi kimdir?
- Cömertler.
- Seni işinden ne alıkoyar?
- Alimlerin meclisleri.
- Ebu Bekir için ne dersin?
- Cahiliyyet devrinde bile bana itaat etmeyen O. İslam'a girdikten sonra mı itaat edip yalan söyleyecek?
- Peki Ömer için ne dersin?
- Her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
- Peki Osman için?
- O'ndan pek çok utanırım.
- Peki ya Ali için ne dersin?
- O'nunla başa çıkamam! Beni kendi başıma bıraksa. Ben de O'nu bıraksam. Ama O beni bırakmaz.
Resülüllah (S.A.V.) İblîs'in bu sözlerinden sonra söyle buyurdu.
- Allah'a hamdolsun. Ey şakî Ümmetimin saadete kavuşması için ahiretine hazırlanmasını sağladın.
Bunun üzerine İblîs de şöyle dedi:
- Ya Muhammedi Ümmetinin saadeti için nasıl ferah durursun? Ben o belli vakte kadar sağ kald?kça, onların kan damarlarında dolaşır, vesvese veririm. Beni yaratan Allah'a yemin ederim, ki, onların alim ve cahillerim, abid ve tacirlerini velhasıl hepsini azdırırım. Yalnız Allah'ın salih kulları müstesna. İşte onları azdıramam.
Rasülüllah (S.A.V.) Efendimiz:
- Sana göre bu salih kullar kimlerdir. Ya Lain? diye sorunca İblîs;
- O salih kul ki mal ve parayı sevmez, medhedilmekten hoşlanmaz, hemen onu bırakır, kaçarım. Bir kimse ki malı, parayı ve övülmeyi sever, kalbi dünya arzularına bağlıdır. İşte o benim en itaatkar dostumdur.
Sonra benim yetmişbin tane çocuğum vardır. Onların her birini bir yere tayin etmişimdir. Her çocuğumun da yetmişbin tane şeytanı vardır.
Onların bir kısmım ülemaya, bir kısmım meşayiha, bir kısmım ihtiyar kadınlara musallat etdim. Bir kısmım gençlere ve çocuklara gönderdim. Gençlerle aramız gayet iyidir. Çocuklarla da bizimkilerin istedikleri gibi oynarlar. Bir kısmını da âbid ve zahidlere yolladım. Her taraflarından hücum ederler. Öyle bir hale gelirler ki, başlarlar, çeşitli sebeplerden herhangi birine sövmeye. İşte böylece ihlasları gider. Yaptıkları ibadetleri ihlassız olur. Fakat bu durumlarının farkında olamazlar.
Rasûlallah (S.A.V.) ile iblis arasındaki konuşma şöyle devam etti:
- Rabbinden neler taleb ettin?
- On şey taleb ettim.
- Nedir o taleb ettiklerin ey mel' ün?
- Şunlardır: Birincisi, Allah'tan beni, Adem oğullarının malına ve evladına ortak etmesin! diledim. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu (Onların mallarına ve çocuklarına ortak ol. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara aldatıştan başka ne vaad eder "îsra: 64") ayet-i celîlesi ile sabittir.
Besmelesiz kesilen her hayvanın etinden, faiz ve haram karışan her yemekten yerim. Şeytandan, Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Öyle ki, cinsî münasebet anında besmele çekmeyip şeytandan Allah'a sığınmayan kimse ile birlikte, hanımı ile birleşirim. Ve o birleşmeden hâsıl olan çocuk bize itaat eder, sözümüzü dinler.
Her kim hayvana (veya vasıtaya) binerken haram yola gitmeyi isteyerek binerse ben de onunla beraber binerim. Ona yol arkadaşı olurum. Bu da ayet ile sabittir. Allah-u Teala bana şu emri verdi: "Onlar üzerine suvalilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart. -îsra: 64-"
Kendime kardeşler istedim. Bana mallarım israf edenlerle, ma'siyet yoluna para harcayanları verdi.
Bu da şu ayet-i celîle ile sabittir. "Çünkü (mallarını) saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine (karşı) çok nankördür.")
Ben Adem oğullarını görebileyim, fakat onlar beni görmesinler diye, diledim. Allah kabul etti.
Bunun üzerine Resülülah (S.A.V.) şöyle buyurdu.
- Eğer bu söylediklerin! Allah'ın (c.c.) Kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin seni tasdiklemezdim.
Ya Muhammedi Ben hiç kimseyi azdırmaya, delalete düşürmeye kadir değilim. Ancak vesvese vererek kötü bir şeyi güzel gösterebilirim. Eğer delalete düşürmeye imkanım olsaydı, dünyada Allah'a ve Peygamberlerine inanan hiç bir insan bırakmaz, hepsin! delalete ve küfre sürüklerdim.
Nasıl ki, sen de, hidayete kadir değilsin. Zira Sen ancak Allah'ın Rasülüsün ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı yeryüzünde tek kafir bırakmazdın.
Sen, Allah'ın mü'min kulları için bir hüccetsin... Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim.
Hidayet de, dalalet de ancak Allah' tandır.
- o -
Şeytan onlara vaad eder, olmayacak kuruntulara ve ümidlere düşürür. Fakat şeytan onlara kuru bir aldatmadan başka ne vaad eder?
İşte onların (aldananların) varacakları yer cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.
Nisa Süresi Ayet: 120-21
Kur'an okuduğun vakit, o kovulmuş şeytandan. Allah'a sığın.
Hakikat şu ki iman edipte Rableri-ne tevekkül edenler üzerinde o şeytanın herhangibir hakimiyeti yoktur.
Onun hakimiyeti ancak, kendisini dost edinenlere ve Allah'a ortak koşanlaradır.
Nahl Süresi: Ayet 98-99-100
www.medineweb.net
Bugün 36 ziyaretçi (107 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Bugün 602 ziyaretçi (1260 klik) kişi burdaydı
.
|
| Bugün 75 ziyaretçi (97 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|